Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 58 kayıt bulundu.

Kültür Suşları (Maya )

Ulusal Tip Kültür Koleksiyonu Maya ve Mantar Suşları RSKK NO MİKROORGANİZMA CİNSİ KAYNAK KOD TARİH 04005 Aspergillus fumigatus RSHMB - 2004 297 Arthroderma gypseum RSHMB - 1991 483 Aspergilus niger RSHMB -   04017 Aspergillus niger RSHMB - 2004 95071 Candida albicans ATCC 10231 1995 97012 Candida albicans ATCC 10231 1997 95074 Candida albicans ATCC 14053 1995                         - -         -   04055 Candida albicans ATCC 90028 2004 998 Candida catenulata - - 1972 03039 Candida ciferrii RSHMB - 2002 02004 Candida guilliermondii - - 2002 02009 Candida guilliermondii - - 2002 02038 Candida kefyr RSHMB   2002 610 Candida krusei - - 1991 04056 Candida krusei ATCC 6258 2004 03025 Candida lipolytica RSHMB - 2003 03040 Candida lusitaniae RSHMB - 2003 994 Candida parapsilosis Lozan - - 04057 Candida parapsilosis ATCC 22019 2004 665 Candida tropicalis - - 1969 02011 Candida tropicalis - - 2002 1002 Candida vini Lozan - - 1977 996 Candida zeylanoides Lozan - - 631 Cryptococcus neoformans Pasteur Ens. 33 1956 03018 Epidermophyton floccosum RSHMB - 2003 02036 Geotrichum candidum RSHMB - 2002 04016 Penicillium chrysopenum RSHMB   2004 251 Saccharomyces cerevisiae - - 1991 04018 Scopulariopsis brevicaulis RSHMB - 2004 04019 Torulopsis glabrata RSHMB - 2004 295 Trichosporon cutaneum RSHMB - -       - - 299 Trichophyton tonsurans RSHMB - - 04006 Trichophyton tonsurans RSHMB - 2004 486 Trichophyton rubrum RSHMB - -  

http://www.biyologlar.com/kultur-suslari-maya-

Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi

Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir.

http://www.biyologlar.com/herbaryumda-orneklerin-duzenlenmesi

Bitkinin Bulunduğu Yer ve Çevre

Her bitki türü yeryüzündeki bütün kitalar üzerinde yaygin degildir, bazi türler belirli bir bölgeye aittir. Bir bitki doga içinde sistemin bir parçasi olarak görülmelidir. Sicaklik, su, toprak, isik gibi dis faktörler bitkilerin yasama imkanlarini belirlemektedir. Farkli bir bitki de ihtiyaçlarina uygun bir ortam buldugunda o yere yerlesebilmektedir. Böyle düzenli bir ekolojik dönüsüm bitki türlerinin tesadüfi olarak ortaya çikmadigini belirlemektedir. Bir çok tür, bulunduklari yerin çevre sartlarina bagli olarak, birbiriyle ve diger bitki türleri ile rekabet halindedir. Bu sekilde iklim ve rekabete dayanan, tarihsel bir iklim süreci kosullari ile, bitki türlerinin kombinasyonu sonucu bitki topluluklari olusmustur. Bitki topluluklarini, ekolojik ilişkilere bağlı çevre faktörlerini, bitki gelisimlerini, türlerini ve yayilimlarini Bitki Sosyolojisi bilimi incelemektedir. Süphesiz koleksiyonun olusturulmasinda, bitkilerin bulundugu yerlerin en küçük ünitesine kadar siniflandirilmasina çalisilmalidir. Bu ise, çok büyük deneyim isteyen bir konudur. Çalisma baslangiç olarak kaba bir sekilde fundalik, alçak çayirlik, yaprakli agaçlar ormani olarak siniflandirilabilir. Dogal bitki topluluklarinin yani sira insan müdahalesiyle ortaya çikmis çesitli türlerle de (çayir, tarla vb.) ilgilenebiliriz. Bunlar bitki sosyolojisinin karakter türleri olarak tanimlanirlar ve bitki sosyolojisine ait birimlerin isimlendirilmesinde büyük rol oynarlar. Tam bir çalisma için ilk önce kolay görülebilir ve açik karakterize edilmis bitki toplulugunu seçmek gerekmektedir. Örnegin; yüksek bataklik çayin ve su bitkileri gibi (Stehli und Brünner, 1981).

http://www.biyologlar.com/bitkinin-bulundugu-yer-ve-cevre

Böcek <b class=red>Koleksiyonu</b> - Insect Collection

Böcek Koleksiyonu - Insect Collection

  Exhibit 3: The flight of insects: specimen collection with ten orders of Insecta "The flight of birds has always arisen the curiosity of researchers. For the physiologist, this type of locomotion is one of the most interesting phenomena, but also one of the most mysterious that Nature presents for studying; for the mechanic, the explanation of aerial locomotion is one of the most beautiful problems that one could investigate. But the subject presents special difficulties. The movements of flight are, in general too fast and complicated for the eye to perceive. In addition, the laws of air resistance were hardly known until know, and it was otherwise impossible to understand how birds’ wings find a means of support in the air. " Etienne-Jules Marey Le Vols des Oiseaux (1890) Translated by Anna Lindemann

http://www.biyologlar.com/bocek-koleksiyonu-insect-collection

Bitkinin Bulundugu Yer Hakkinda Notlar

Öncelikle bulunan türün adi, araziden toplanma, sira numarasi, tarih ve bulundugu yer bir kagida veya etikete yazilir. Bir deftere bu bilgiler aktarilir. Bulundugu yer, toprak durumu (islak, nemli, kuru, balçik, kum, humus, besin degeri düsüldügü v.b.), isik durumu, örnegin diger bitkinin gölgesinde olmasi gibi bilgiler de verilir. Bütün bu bilgilerle mümkün oldugu kadar bitkinin bulundugu yerin kapsamli bir görüntüsü verilir. Bitkinin fenolojik durumu da belirtilir. Mümkün oldugu kadar bitkinin bir çok parçasi kaydedilir. Böylece bitki sosyolojisi hakkindaki bilgiler verilmis olunur. Bu islemler yeni baslayanlar için kolay degil ve zaman alicidir. Bu sekilde hazirlanan buluntu yeri notlan çok önemlidir. Eger koleksiyonumuzu taksonomik açidan olusturmak istiyorsak, bitkinin gelisme dönemi hakkindaki bilgilere önem vermeliyiz. Örnegin; çiçek rengi, kokusu, çiçeklenme sekli ile süresi, tek veya çok yillik olusu ve reçinesi taksonomik isaretlerdendir (Stehli und Brünner, 1981).

http://www.biyologlar.com/bitkinin-bulundugu-yer-hakkinda-notlar

Helmintlerde Tespit, Boyama ve Kalıcı Preparat Yapımı

Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olmasıgerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p.763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341Ahmet GÖKÇEN Harran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, Türkiye ÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önem arz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekilde korunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlar örneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir. Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat. Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of Helminths SUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists. Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal and external details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methods are absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size of specimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixation and staining methods of helminths has been discussed. Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mounts GİRİŞ Helmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğu sindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10). Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gerekse bu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel ve akademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır. Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerde bulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarında müfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalı eğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1). Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerin canlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmiş olmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıkla ulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olması gerekir (1, 12). Gerekli laboratuar malzemeleri : 1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselere zarar vermemesi için, 2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesi için kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir. 3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır. 4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir. 5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır. 6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır. 7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır. 8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/Review Geliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007 Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008 Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008 Yazışma /Correspoding Author: Ahmet Gökçen Tel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58 E-mail: agokcen@harran.edu.tr Gökçen A. 178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir. 9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12). Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar : Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvanda her türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaç hayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazı helmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazıları gibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyle durumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olan bölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarak kalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleri düzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerde karışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodların çoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montaj yapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi ve montajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserin ilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitim amacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudan ya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özellikleri mikroskopta incelenebilir (12). Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasında aceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadan ve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır. Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bunun sonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlarda bulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarak görülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu için gerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veya örnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örnekler zarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik ve kibar olunmalıdır (1, 11). Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarının bozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir. Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlar başlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar da dejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağı terk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısa süre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konak hayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilir kesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod ve trematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarken nematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10, 12). Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilme aşamaları : a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi, b. Helmintlerin temizlenmesi, c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monte edilmesi. a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparat yapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesi gerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardan kısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirim sistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyük hayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuş bölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozaya yapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğinden ayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmiş bir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmek suretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleri bağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyon iğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmaları gerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobu kullanılabilir. Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarının açığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama, temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşak tüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılar kullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunan helmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarak incelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuş halde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygun değildir (9, 12). b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlice alınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmış dışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serum fizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir. Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir. Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı ve kaplar çalkalanmamalıdır (12). c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi: Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümde kalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir. Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumak halinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhise yarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir. Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlı hayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burun boşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlar balıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadar bekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. Küçük Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 179 trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serum fizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saat kadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanları diseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipet yardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonunda saklanırlar (3, 4, 13). Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikle ince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi iç organ boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiği organların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanması ile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsa osmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruz kalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisinde birkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler. Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaç kez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleri veya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibi uygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler (1, 3, 4, 11, 13). Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirim sistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş halde bulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırça yardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojik veya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15 dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11). Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudan glasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonra kıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etil alkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir. Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direkt kaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hem yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (6, 12). Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğu gibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esas olan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumene yapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekilde kopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içine alınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11). Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyuna alınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlerce beklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlı suda bekletme yöntemidir (1). d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespit dokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafaza edilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklı kalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitin amacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarını sağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusal değişiklikleri durdurmaktır (12). Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay ve ucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanında AFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi (***) de kullanılabilir (1). Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendikten sonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyük olanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12). Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30 dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudan AFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarına göre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacak şekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamların yanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerek cestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’larda olduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra % 70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12). Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem de saklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki %70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserin ilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasını önler (1, 6, 12). Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonuna alınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespit edildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir. İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatli olunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursa teşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir (12). Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyinden AFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler. Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildikten sonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1). e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monte edilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****) ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparat haline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıkla görülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12). Bunun için: 1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmint bir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyük ölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir. 2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserin jeli damlatılır. Gökçen A. 180 3. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin bir yerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelin fazla kısmı tıraşlanarak temizlenir. 4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerine monte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lama montaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lama temas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lamel tarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat, 37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazır hale getirilebilir (1, 12). Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’s acetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyaması gibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nın karmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çok tercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur (10, 12). Bunun için: 1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarmin boya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır. 2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakika bekletilir. 3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodun büyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur. 4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazik alkol ile muamele edilir. 5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etil alkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etil alkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkolden geçirilir. 6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzere iki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerek Kanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır. Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında Borax Carmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlarda teşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösteren skoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümünden kesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaç olgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monte edilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamaya gerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatli olmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkaları birbirine karıştırılmamalıdır (12). Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır. 1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık) geçirilir. 2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakika boyanır. 3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve %70’lik etil alkol şişelerine alınır. 4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp, 37 °C’lik etüvde kurutulur. Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli bir bölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerinde parazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2 cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmek için uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojik yapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerek ayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinli bloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte dilip hematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12). Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilen nematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadan direkt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’lik etil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilave edilmesi gerekir (10, 12). Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur: 1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde 30 dakika tespit edilir. 2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika, %96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika, Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli. 3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanada balsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvde birkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir. Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşları nadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalize olurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veya nematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir. Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veya Mayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğu gibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veya yavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibi konaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyük sülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkol konulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülükler Digenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduyla boyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12). Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak için laboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis ve eğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilen koleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak, bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunan Helmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı 181 helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparata montaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bunun zaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanında yeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir. Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları (*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi 1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml 3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml 4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml 5. Distile su : 500 ml (**) Gilson’un fikzatifi 1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml 2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml 3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml 5. Distile su : 800 ml (***)Shaudin’in fikzatifi 1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml 2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml 3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml (****) Gliserin jeli bileşimi 1. Jelatin : 10 gr 2. Distile su : 60 ml 3. Gliserin : 70 ml 4. Fenol : 1gr Hazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir. Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonra geniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır. (*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu) 1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml 2. Distile su : 250 ml 3. Carmin : 5 gr 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml (******) Borax Carmine bileşimi 1. Carmine : 3 gr 2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr 3. Distile su : 100 ml 4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 ml Hazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadar kaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildikten sonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır. KAYNAKLAR 1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8– 227–2. Headquarters, Washington, USA. 2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, Their Development and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12. 3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., William Heinemann, London. p. 295–304. 4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368 Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara. 5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for Veterinary Technicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA. 6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth- Heinemann, Oxford. p. 181–204. 7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde Evcil Tavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod ve Nematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul. 8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971. Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques, HMSO, Technical Bulletin No:18, London. 9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for Veterinary Technicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri. 10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary Clinical Parasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa. 11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa of Domesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p. 763–777. 12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 Laboratory Manual, Kansas Satate University, USA. 13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM and Jennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, Longman UK. p. 269–279. Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008 PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341

http://www.biyologlar.com/helmintlerde-tespit-boyama-ve-kalici-preparat-yapimi

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

Helmintlerde Tespit, Boyama ve Kalıcı Preparat Yapımı

Ahmet GÖKÇENHarran Üniversitesi Veteriner Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı, Şanlıurfa, TürkiyeÖZET: Helmintlerin toplanma, gevşetilme, tespit, boyanma ve kalıcı preparat halinde saklama teknikleri parazitologlar için büyük önemarz eder. Parazitlerin, canlı olarak toplanmaları ve direkt tespit edilmeleri gerekir. Bu süreç, parazitlerin iç ve dış yapılarının uygun şekildekorunmalarını sağlar. Helmintlerin gevşetilmesi ve normal şekillerinin korunması için çeşitli metodlar kullanılabilir. Bu metotlarörneklerin uzun süre korunmasını sağlar. Boyama ve montaj teknikleri; örneğin türüne, büyüklüğüne ve gelişme dönemine göre değişir.Bu derlemede helmintlerin gevşetilmesi, tespiti, boyama ve kalıcı preparat haline getirilmeleri tartışılmıştır.Anahtar Sözcükler: Helmint, gevşetme, tespit, boyama, kalıcı preparat.Fixation, Staining and Preparation of Permanent Mounts of HelminthsSUMMARY: The techniques for the collection, relaxation, preservation and staining of helminths are very important for parasitologists.Parasites should be collected alive and fixed directly in the living condition. These procedures insure proper preservation of internal andexternal details of parasites. There are various methods for relaxing and preserving the normal morphology of helminths. These methodsare absolutely essential for permanent preservation of the specimens. Staining and mounting techniques vary depending upon size ofspecimens, species, and stage of development of the organisms. In this review, the preparation of permanent mounts, relaxation, fixationand staining methods of helminths has been discussed.Key Words: Helminth, relaxation, fixation, staining, permanent mountsGİRİŞHelmintlerin teşhisi değişik gelişme formlarından birinin veya yumurtalarının görülmesi ile yapılmaktadır. Büyük çoğunluğunsindirim sisteminde yerleştikleri için dışkı muayenesinin teşhiste ayrı bir önemi vardır. Dışkı muayeneleri, eğitim amacıyla öğrenci laboratuarlarında yapılabildiği gibi, hastalıkların teşhisi için hastanelerin parazitoloji laboratuarlarında da sık sık yapılmaktadır (5, 8, 9, 10).Helmintlerden kalıcı preparat hazırlanması, referans laboratuvarlarında rutin olarak yapılmaktadır. Özellikle helmint enfeksiyonlarının yaygın olduğu bölgelerde gerek doğru teşhis gereksebu alanda yeni çalışmaya başlayan teknik personel veakademisyenlerin eğitimi amacıyla koleksiyonlar oluşturulmaktadır.Çünkü incelenecek örneği her zaman ve her yerdebulmak mümkün değildir. Ayrıca öğrenci laboratuvarlarındamüfredat programına göre uygun örnekleri seçerek uygulamalıeğitim birimlerinde kullanılma kolaylığı sağlar (1).Kalıcı preparat yapmanın ön koşulu, kullanılacak helmintlerincanlı, morfolojik yapısının tam, sağlam ve konaktan elde edilmişolmasını zorunlu kılar. Yapılan koleksiyonun da kolaylıklaulaşılabilir, teşhis ve eğitim amacıyla kullanılabilir olmasıgerekir (1, 12).Gerekli laboratuar malzemeleri :1. Laboratuvar önlüğü: Çalışanların üzerlerinin kirlenmemesi, çeşitli boya ve kimyasal maddelerin elbiselerezarar vermemesi için,2. Doğal kıl ve tüylerden yapılmış değişik boyda yumuşak tüylü muhtelif fırçalar: Örneklerin temizlenmesiiçin kullanılır. Sentetik ve plastik fırçalar kullanılan bazı solüsyonlardan etkilenip bozulabilir.3. Diseksiyon seti: Sindirim sistemlerinin açılması ve büyük helmintlerin kesilip bölümlere ayrılması için kullanılır.4. Eldiven: Tek kullanımlık olanlar tercih edilir.5. Permanent kalemler: Preparatları ve saklama şişelerini işaretlemek için kullanılır.6. Boyama kapları: Kullanım amacına göre çeşitli büyüklüklerde olmalıdır.7. Plastik poşet ve torbalar: Atık malzemelerin toplanması için kullanılır.8. Kullanılacak tüm cam ve benzeri malzemelerin temiz ve kuru olması, kimyasal solüsyonların taze hazırlanmış olması, boya solüsyonlarının filtre edilmiş Makale türü/Article type: Derleme/ReviewGeliş tarihi/Submission date: 02 Kasım/02 November 2007Düzeltme tarihi/Revision date: 14 Şubat/14 February 2008Kabul tarihi/Accepted date: 06 Mart/06 March 2008Yazışma /Correspoding Author: Ahmet GökçenTel: (+90) (414) 312 84 56 Fax: (+90) (414) 314 41 58E-mail: agokcen@harran.edu.trGökçen A.178 olması ve içlerinde çökelti ve tortulaşma olmaması gerekir.9. Kaliteli ve uzun süre dayanıklı olan yapıştırıcı kullanılmalıdır. Tavsiye edilen en iyi yapıştırıcı Kanada balsamı ve Gum-damardır. Diğer yapıştırı-cılar kuruyunca veya belli süre sonra opaklaşır ya da kristalleşerek preparatın bozulmasına yol açabilir. Ayrıca hava kabarcıkları oluşturarak helmint örneğinin net görülmesine engel olabilirler (12).Örnek toplama ve preparat yapımında dikkat edilecek genel hususlar :Her hayvanda çeşitli parazit türleri bulunabilir. Ancak bir hayvandaher türden yeterli sayıda helmint olmayabilir. O zaman birkaçhayvandan toplanan türlerden preparatlar yapılabilir. Bazıhelmintler (Ascaridae’lerin çoğu, Anoplocephalidae’lerin bazılarıgibi) tek bir preparata sığmayacak kadar büyük olabilir. Böyledurumlarda morfolojik özelliklerine göre teşhise yardımcı olanbölümleri dikkate alınan helmintler, parçalar halinde ayrılarakkalıcı preparatlara monte edilebilir. Kayıt ve işaretleme işlemleridüzenli tutulmalı ve özellikle bölümlere ayrılan örneklerdekarışmaya fırsat verilmemelidir. Buna karşın nematodlarınçoğu ince bir kutikülaya sahip olduklarından boyama ve montajyapılamayabilir. Bunların tespiti, suyunun giderilmesi vemontajı çok zor olduğu için genellikle içine birkaç damla gliserinilave edilmiş %70’lik etil alkollü şişelerde saklanabilirler. Eğitimamacıyla kullanılacakları zaman bu şişelerden alınıp ya doğrudanya da laktofenolde şeffaflandırıldıktan sonra morfolojik özelliklerimikroskopta incelenebilir (12).Örnek toplama, gevşetme, tespit ve boyama işlemleri esnasındaaceleci olunmamalı, işlem aşamaları sırası atlanılmadanve belirtilen zaman süreçleri içerisinde tam olarak uygulanmalıdır.Örneğin alkol serilerinden tam geçirilmeyen ve bununsonucu tam dehidrasyonu sağlanmayan örnekler preparatlardabulanıklaşır ve boyanan materyalin tüm ayrıntıları net olarakgörülemeyebilir. Bazı helmint örnekleri çok küçük olduğu içingerek temizlerken, gerekse mikroskop altında çalışırken veyaörnekleri tespit ve boyama kaplarına naklederken örneklerzarar görüp teşhise yardımcı olan morfolojik özellikleri tahripolabilir. Bu gibi olumsuzluklara yol açmamak için nazik vekibar olunmalıdır (1, 11).Kalıcı preparat yapılacak helmintler, iç ve dış detaylarınınbozulmaması için canlı olarak toplanmalı ve derhal tespit edilmelidir.Parazit öldükten sonra vücudunda otolitik reaksiyonlarbaşlayacağından teşhis kriterleri olan bazı detaylar dadejenere olabilir. Konak hayvan ölünce ektopara-zitler konağıterk ederken endoparazitler belli bir süre sonra ölürler ve kısasüre içinde dejenere olmaya başlarlar. En iyi örnek, konakhayvan ölür ölmez ya da otopsi veya tüketim amacıyla kesilirkesilmez elde edilen canlı helmintlerdir. Cestod vetrematodlarda dejenerasyon ölümden birkaç dakika sonra başlarkennematodlarda bu süre birkaç saate kadar uzayabilir (10,12).Helmintlerin boyanarak kalıcı preparat haline getirilmeaşamaları :a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi,b. Helmintlerin temizlenmesi,c. Helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesid. Helmintlerin fikzasyonu-tespitie. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparatlara monteedilmesi.a. Helmintlerin konaklardan elde edilmesi: İyi bir preparatyapımı için, örneklerin bütün ve canlı olarak elde edilmesigerekir. Örnekler yeni ölen veya otopsi için kesilen konaklardankısa sürede toplanmalıdır. Küçük hayvan-larda tüm sindirimsistemi özafagustan rectuma kadar bütün olarak açılır. Büyükhayvanlarda ise sindirim sistemi aralarına çift ligatür konulmuşbölümlere ayrılarak bir diseksiyon makası ile açılmalıdır. Mukozayayapışmış helmintleri çıkarmak için zorlamamalı, kendiliğindenayrılması için içerisine fizyolojik tuzlu su ilave edilmişbir küvete konularak, birkaç saat buzdolabında masere edilmeksuretiyle serbest kalmaları sağlanmalıdır. Cestodların skoleksleribağırsak lumanine yapışık olduğundan kıl fırça veya diseksiyoniğnesi ile çok dikkatli bir şekilde lumenden ayrılıp toplanmalarıgerekir. Çok küçük helmintleri toplamak için diseksiyonun mikroskobukullanılabilir.Canlı helmintlerin parçalanması, distorsiyonu ve iç organlarınınaçığa çıkarak zarar görmesini önlemek için; toplama,temizleme ve transfer esnasında küt makas, dişsiz pens, yumuşaktüylü fırça, puar ve pipet gibi malzemeler ile izotonik sıvılarkullanılmalıdır. Organın dokusu içerisinde bulunanhelmintleri toplamak için bu organları küçük parçalara ayırarakincelemek gerekir. Uzun süre önce ölmüş veya dondurulmuşhalde olan örnekler kalıcı preparat yapımı için uygundeğildir (9, 12).b. Helmintlerin temizlenmesi: Konak hayvanlardan dikkatlicealınıp petri kutularına nakledilen helmintler; dış yüzeyine yapışmışdışkı artıkları ve benzeri yabancı partiküllerden serumfizyolojik içinde yumuşak bir fırça yardımıyla yıkanarak temizlenir.Çok küçük örnekler stereomikroskop altında temizlenebilir.Temizlik esnasında bir kaba aşırı miktarda örnek konulmamalı vekaplar çalkalanmamalıdır (12).c. Canlı helmintlerin relaksatiyonu-gevşetilmesi:Relaksatiyon veya gevşetme, helmintlerin doğal görünümdekalmalarının yapay olarak sağlanmasını içeren bir süreçtir.Tam gevşetilmeyen helmintlerin, büzüşüp kıvrılarak bir yumakhalinde toplanmaları nedeniyle montaj esnasında teşhiseyarayan morfolojik özellikleri tahrip olabilir.Monogenea’lar narin yapılı trematodlar olup genellikle soğukkanlıhayvanların (Balık, kurbağa vb.) deri, solungaç ve burunboşluklarına çekmenleriyle tutunmuş olarak yaşarlar. Bunlarbalıkların 1/4000’lik formalin solüsyonunda 30 dakika kadarbekletilmeleri ile gevşemiş halde toplanırlar. KüçükHelmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı179trematodlar preparata yerleştirilir. Üzerine birkaç damla serumfizyolojik damlatılıp lamel kapatılır ve buzdolabında bir saatkadar bekletilerek gevşetilebilir. Çok küçük olanlarıdiseksiyon mikroskobu kullanılarak puar veya ince bir pipetyardımıyla alınıp AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) (*) solüsyonundasaklanırlar (3, 4, 13).Digenea’lar halk arasında kelebek olarak adlandırılan, genellikleince bağırsak, safra kesesi, safra kanalları, idrar kesesi gibi içorgan boşluklarında bulunan trematodlardır. Bunlar yerleştiğiorganların diseksiyonu ve içeriğin çeşme suyu altında yıkanmasıile toplanırlar. Tespit edilmeden su içinde uzun süre kalırlarsaosmotik şok sonucu yırtılmalara ve dejenerasyonlara maruzkalabilirler. Daha büyük trematodlar, ise serum fizyolojik içerisindebirkaç saat veya bir gece buzdolabında bekletilerek gevşetilebilirler.Bir lam boyutundan daha uzun olan örnekler birkaçkez katlanarak lam boyutuna getirilebildiği gibi deney tüpleriveya cam kavanozlar içinde ya da uzun cestodlarda olduğu gibiuygun yerlerinden kesilerek müstakil bölümler halinde gevşetilebilirler(1, 3, 4, 11, 13).Cestodlar, segmentli yapıda olup genellikle konakların sindirimsistemi lumeninde yapışma organelleri ile tutunmuş haldebulunurlar. Dış yüzeyine yapışan dışkı artıklarından bir fırçayardımıyla temizlendikten sonra, soğuk distile su, serum fizyolojikveya % 5-10’luk etil alkolden herhangi birisinde 5–15dakika bekletilerek gevşetilirler (4, 6, 9, 11).Nematodlar dışkı artıklarından temizlendikten sonra doğrudanglasiyal asetik asit içine atılıp 5–10 dakika bekletilir, daha sonrakıvrılanları uzatılarak düzeltilir ve hızlı bir şekilde % 70’lik etilalkole alınırlar. Bazı nematodlar bu esnada rupture olup parçalanabilir.Buna engel olmak için temizlenen nematodlar direktkaynama derecesindeki sıcak % 70’lik etil alkole atılıp düzeltilerekgevşetilir ve tespit edilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisinebirkaç damla gliserin ilave edilmesi, nematodların hemyumuşak ve daha elastik kalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığındakuruyup çatlamasını önler (6, 12).Acanthocephala’ların gevşetme ve tespiti nematodlarda olduğugibi yapılır. Ancak başlarında morfolojik teşhis kriterlerine esasolan dikencikler bulunduğu için daha fazla itina ister. Lumeneyapışmış halde bulunan proboscis kısmı çok dikkatli bir şekildekopartılmadan çıkarılmalı ve daha sonra doğrudan distile su içinealınıp 30–120 dakika kadar tutularak temizlenmelidir (1, 11).Sülükler, içerisine birkaç mentol kristali atılmış çeşme suyunaalınıp 15–60 dakika bekletilerek gevşetilirken bazen saatlercebeklemek gerekebilir. Diğer bir yöntem ise sodyum karbonatlısuda bekletme yöntemidir (1).d. Helmintlerin fikzasyonu-tespiti: Fikzasyon veya tespitdokuların canlı iken sahip olduğu özelliklerinin muhafazaedilmesini sağlayan bir süreçtir. Örneklerin uzun süre dayanıklıkalması için iyi bir şekilde tespit edilmesi gerekir. Tespitinamacı gevşetilmiş örneklerin gerçek boyutunda kalmalarınısağlamak ve bünyelerinde olabilecek metabolik ve dokusaldeğişiklikleri durdurmaktır (12).Tespit için kullanılan çeşitli metotlar vardır. En basit, kolay veucuz olanı % 5’lik sıcak formol ile tespittir. Bunun yanındaAFA fiksatifi, Gilson’un fisatifi (**) veya Shaudin’in fikzatifi(***) de kullanılabilir (1).Küçük Digenea’lar dışkı ve benzeri artıklardan temizlendiktensonra doğrudan AFA solüsyonu ile tespit edilirken, büyükolanları iki lam arasına konularak 48 saat süreyle tespit edilip% 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (12).Cestodlar canlılık belirtileri tamamen kaybolmadan ilk 5–30dakika içinde tespit edilmelidirler. Küçük cestodlar doğrudanAFA solüsyonuna alınırken, büyük olanları morfolojik yapılarınagöre 3–4 cm uzunluğunda kesilerek, ezilip parçalanmayacakşekilde iki lam arasına sıkıştırılmalıdır. Daha sonra lamlarınyanlarına bir pipet yardımıyla tespit solüsyonu ilave edilerekcestod yüzeyleriyle teması sağlanır. Bundan sonra Digenea’lardaolduğu gibi 24–72 saat tespit solüsyonunda bekletildikten sonra %70’lik etil alkole alınarak uzun süre saklanabilirler (12).Nematodlar glasiyal asetik asitte hem tespit edilip hem desaklanabilirler. Bunun yanında direkt kaynama derecesindeki%70’lik sıcak etil alkole atılıp düzeltilerek gevşetilir ve tespitedilirler. Tespitte kullanılan alkol içerisine birkaç damla gliserinilave edilmesi, hem nematodların yumuşak ve daha elastikkalmasını sağlar hem de alkol buharlaştığında kuruyup çatlamasınıönler (1, 6, 12).Acanthocephala’lar temizlendikten sonra direkt AFA solüsyonunaalınarak tespit edilir. AFA solüsyonunda 3–7 gün tespitedildikten sonra %70’lik etil alkole alınıp uzun süre saklanabilir.İşlemler esnasında ve bu helmintleri naklederken çok dikkatliolunmalıdır. Aksi halde pens ile baş kısmından tutulursateşhiste yararlanılan baş kısmındaki dikencikler dejenere olabilir(12).Sülükler iki lam arasına sandviç gibi bağlanıp dış yüzeyindenAFA solüsyonu ile teması sağlanarak 15–30 dakikada tespit edilirler.Ya da bağlı şekilde AFA solüsyonunda 7 gün tespit edildiktensonra % 70’lik etil alkolde uzun süre saklanabilirler (1).e. Helmintlerin boyanması ve kalıcı preparata monteedilmesi: Monogenea’lar çift lamel arası gliserin jeli (****)ile preparat yapılıp lama yapıştırılmak suretiyle kalıcı preparathaline getirilirler. Şeffaf oldukları için iç organelleri kolaylıklagörülebilir ve boyanmadan kalıcı preparat yapılabilirler (12).Bunun için:1. Gevşetme ve tespiti yapılmış Monogenea’ya ait helmintbir pipet veya puar yardımıyla 22 x 22 mm veya daha büyükölçekli bir lamel üzerine yerleştirilir.2. Hava kabarcığı oluşturmadan üzerine bir damla gliserinjeli damlatılır.Gökçen A.1803. Üzerine yavaşça daha küçük bir lamel kapatılıp serin biryerde bir süre bekletilir, kenarlardan çıkan gliserin jelinfazla kısmı tıraşlanarak temizlenir.4. Bu şekilde hazırlanan örnek daha sonra bir lam üzerinemonte edilerek Kanada balsamı ile yapıştırılır. Lamamontaj esnasında küçük lamelli olan taraf alta yani lamatemas eden yüze gelmeli ve kenar boşlukları büyük lameltarafından korunmuş olmalıdır. Montaj işlemi biten preparat,37 ºC’lik etüvde bir süre kurutularak kullanıma hazırhale getirilebilir (1, 12).Digenea’ların boyanmasında Mayer’s hematoksilen, Semichon’sacetocarmine, Van Cleave’s acetocarmine veya Malzacher’s boyamasıgibi çeşitli boyama metotları kullanılabilir. Aşamaları-nınkarmaşık olmaması ve kolayca yapılabilmesi nedeniyle en çoktercih edilen Semichon’s acetocarmine (*****) boyama metodudur(10, 12).Bunun için:1. Etil alkolde saklanan örnekler direkt Semichon’s asetocarminboya solüsyonuna alınarak 2–4 saat boyanır.2. Boyanan örnekler %70’lik etil alkolde 15–30 dakikabekletilir.3. Boyanın sabitlenmesi için %70’lik asit alkolde trematodunbüyüklüğüne göre 15 saniye – 10 dakika arasında tutulur.4. Örnekler 15 saniye – 10 dakika arasında %70’lik bazikalkol ile muamele edilir.5. Önce %70’lik etil alkolde 5 dakika, sonra %95’lik etilalkolde 15–30 dakika ve daha sonra %96’lık absolüte etilalkolde her biri 15–30 dakika olmak üzere üç kez alkoldengeçirilir.6. Ksilen veya toluende her biri 10–20 dakika olmak üzereiki kez tutulur. Daha sonra iki lam arasına monte edilerekKanada balsamı veya Gum-damar ile yapıştırılır.Cestodların boyanması Digenea’lardaki gibi Semichon’sacetocarmine metoduyla yapılabilir. Bunun yanında BoraxCarmine (******) ile de boyanmaktadır. Büyük cestodlardateşhis kriterlerine esas olmak üzere morfolojik farklılık gösterenskoleks-baş bölgesi 2–3 cm aşağısındaki boyun bölümündenkesilir, 2–3 cm uzunluğunda birkaç genç halka ile birkaçolgun halka alınarak boyanıp ayrı ayrı preparatlara monteedilir. Metrelerce uzunluğundaki cestodun tamamını boyamayagerek yoktur. Tespit ve boyama esnasında çok dikkatliolmalı, birden fazla tür varsa farklı türlerin skoleks ve halkalarıbirbirine karıştırılmamalıdır (12).Borax Carmin ile boyama prosedürünün aşamaları şunlardır.1. Örnekler alkol serilerinden (%70, %80, %90 ve %96’lık)geçirilir.2. Hazırlanan Borax – Carmin solüsyonunda 15 dakikaboyanır.3. Beşer dakikalık sürelerle üç kez distile sudan geçirilir ve%70’lik etil alkol şişelerine alınır.4. Preparata monte edilerek kanada balsamı ile yapıştırılıp,37 °C’lik etüvde kurutulur.Nematodların bir kısmı toprakta serbest yaşarken, önemli birbölümü de insan ve hayvanların sindirim, kan ve lenf sistemlerindeparazit olarak yaşamaktadır (2, 3, 4, 11). Nematodların 2cm’den küçük olanları bütün halde bir preparata monte etmekiçin uygundur. Buna karşın daha büyük nematodlar morfolojikyapılarına göre teşhise yardımcı olacak bölümleri kasilerekayrı ayrı bölümler halinde monte edilmelidir. Ya da parafinlibloklarda histolojik kesitler alınarak preparatlara monte diliphematoksilen eosin ile boyanarak teşhis edilirler (12).Tespitten sonra değişik yoğunluktaki alkol serilerinden geçirilennematodlar ksilen veya toluende bekletildikten sonra boyanmadandirekt preparata monte edilebilirler. Eğer %70’liketil alkolde saklanacaklarsa içerisine %5’lik gliserol ilaveedilmesi gerekir (10, 12).Kalıcı preparat yapımında prosedür şu aşamalardan oluşur:1. Nematodlar eğer tespit edilmemişse, %70’lik etil alkolde30 dakika tespit edilir.2. Alkol serilerinden geçirilişi. %95’lik etil alkolde 30 dakika,%96’lık absolüte etil alkolde iki kez 30’ar dakika,Ksilen veya toluende önce 15, sonra 30 dakika bekletilmeli.3. Preparata montajı yapılıp üzerine lamel kapatılarak Kanadabalsamı ile yapıştırılır. Daha sonra 37 ºC’lik etüvdebirkaç hafta kurutularak kalıcı preparat haline getirilebilir.Acanthocephala’lar genellikle balık, kaplumbağa, su kuşlarınadiren insan ve evcil hayvanların ince bağırsaklarında lokalizeolurlar (4, 11, 13). Acanthocephala’lar boyalı veyanematodlarda olduğu gibi boyasız olarak mikroskopta incelenebilir.Boyama yapılacaksa; Van Cleave’s hematoxylin veyaMayer’s hematoxylin metodlarıyla ya da cestodlarda olduğugibi en çok önerilen Semichon’s acetocarmine metoduylaboyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12).Sülükler genellikle göl, havuz, bataklık gibi durgun sularda veyayavaş akan dere, ırmak ve nehirlerde; ya balık, kaplumbağa gibikonaklara yapışmış halde ya da serbest halde bulunurlar (4). Büyüksülükler boyanmadan direkt incelenip % 70’lik etil alkolkonulmuş şişelerde boyanmadan saklanırken, küçük sülüklerDigenea’larda olduğu gibi gibi Semichon’s acetocarmine metoduylaboyanarak kalıcı preparatları yapılabilir (10, 12).Parazitlerin iç ve dış yapılarını uygun şekilde korumak içinlaboratuarlarda değişik metotlar uygulanmaktadır. Teşhis veeğitim amacıyla kullanılan ve söz konusu metotlarla elde edilenkoleksiyonlardan her zaman yararlanılabilir. Sonuç olarak,bu derlemede farklı kaynaklarda dağınık şekilde bulunanHelmintlerde tesbit, boyama ve kalıcı preparat yapımı181helmintlerdeki gevşetme, tespit, boyama ve kalıcı preparatamontaj metotlarının toplu olarak sunulması gereği vardır. Bununzaman ve emek kaybını önlemek için helmintoloji alanındayeni çalışmaya başlayanlara kolaylık sağlayacağı düşünülmektedir.Metinde geçen kimyasal bileşikler ve formülasyonları(*) AFA (Alkol-Formalin-Asetik asit) fikzatifi1. Ticari Formalin (HCHO) : 100 ml2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 250 ml3. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 50 ml4. Gliserin (C3H5(OH)3) : 100 ml5. Distile su : 500 ml(**) Gilson’un fikzatifi1. Nitrik asit (HNO3, % 80’lik) : 15 ml2. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 4 ml3. Civa klörür (HgCl2) : 20 gr4. Etil alkol (C2H5OH, % 60’lık) : 100 ml5. Distile su : 800 ml(***)Shaudin’in fikzatifi1. Civa klorür (HgCl2, Distile su ile doymuş halde) : 200 ml2. Etil alkol (C2H5OH, % 95’lik) : 100 ml3. Glasiyel asetik asit (CH3COOH) : 15 ml(****) Gliserin jeli bileşimi1. Jelatin : 10 gr2. Distile su : 60 ml3. Gliserin : 70 ml4. Fenol : 1grHazırlanışı: Kristal fenol suda çözülür ve jelâtin ilave edilir.Çözünüp homojen hale gelinceye kadar ısıtılır. Daha sonrageniş ağızlı bir cam şişeye katılıp soğutulur ve kullanılır.(*****) Semichon’s Acetocarmine (Stok solüsyonu)1. Glasiyal asetik asit (CH3COOH) : 250 ml2. Distile su : 250 ml3. Carmin : 5 gr4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik) : 500 ml(******) Borax Carmine bileşimi1. Carmine : 3 gr2. Borax (Na2B4O7. 10H2O) : 4 gr3. Distile su : 100 ml4. Etil alkol (C2H5OH, % 70’lik): 100 mlHazırlanışı: Carmin ve borax distile su ile çözünene kadarkaynatılır, soğutulur ve etil alkol ilave edilerek 1–2 gün bekletildiktensonra süzgeç kâğıdından süzülerek kullanılır.KAYNAKLAR1. Anonim, 1961. Laboratory Procedures in Parasitology, TM 8–227–2. Headquarters, Washington, USA.2. Anderson RC, 1992. Nematode Parasites of Vertebrates, TheirDevelopment and Transmission, CAB Int, UK. p. 1–12.3. Dunn AM, 1978. Veterinary Helmintology, 2nd. ed., WilliamHeinemann, London. p. 295–304.4. Güralp N, 1981. Helmintoloji, Ank Ünv Vet Fak Yay No: 368Ders Kitabı: 266, İkinci baskı, Ank Ünv Basımevi, Ankara.5. Hendrix CM, 1997. Laboratory Procedures for VeterinaryTechnicians, 3rd. Ed., Mosby, Inc., USA.6. Kassai T, 1999. Veterinary Helminthology. 1st ed., Butterworth-Heinemann, Oxford. p. 181–204.7. Merdivenci A, 1967. Türkiye’nin Marmara Bölgesinde EvcilTavuk, Hindi, Ördek ve Kazlarda Görülen Trematod, Cestod veNematodlara Dair Araştırmalar, Kutulmuş Matbaası, İstanbul.8. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food (MAFF), 1971.Manuel of Veterinary Parasitological Laboratory Techniques,HMSO, Technical Bulletin No:18, London.9. Pratt PW, 1997. Laboratory Precedures for VeterinaryTechnicians, 3rd. ed., Mosby Inc., Missouri.10. Sloss MW, Kemp RL, Zajak AM, 1994. Veterinary ClinicalParasitology 6th. ed., Iowa State University, Ames, Iowa.11. Soulsby EJL, 1986. Helminths, Arthropods and Protozoa ofDomesticated Animals, 7th. ed., Bailliere Tindall, London. p.763–777.12. Upton SJ, 2005. Animal Parasitology, Biology 625 LaboratoryManual, Kansas Satate University, USA.13. Urquhart GM, Armour J, Duncan JL, Dunn AM andJennings FW, 1988. Veterinary Parasitology. ELBS, LongmanUK. p. 269–279.Kaynak: Türkiye Parazitoloji Dergisi, 32 (2): 177 - 181, 2008PDF formatını buradan indirebilirsiniz.: www.tparazitolderg.org/pdf.php3?id=341

http://www.biyologlar.com/helmintlerde-tespit-boyama-ve-kalici-preparat-yapimi-1


Preslenmiş Bitkinin Yapıştırılması

Presten alinan bitkiler, karton levhalar arasinda bir tabakaya yapistirilana kadar yeniden korunurlar. Yapistirilacak levha mümkün oldugunca sert kagittan olmalidir. Ince karton bu is için daha uygundur. Böylece bitki kirilmaktan korunmus olur. Levhanin ölçüleri presin ölçülerine uygun olmalidir. Pres ölçüsü 26 x 40 cm olmakla birlikte, levhanin bundan büyük olmasi daha uygundur. Levha ölçüsü genelde 29 x 42 cm, amatörler için ise yaklasik 22 x 34 cm.dir. Koleksiyonun masrafi ve yer ihtiyacinin artmamasi için karar kilinan levha büyüklügü sabit tutulmalidir. Bitki kartona yapistirilirken dikkat edilmesi gereken ilk sey sag alt kösede etiket için yeterli bir yer birakilmasidir. Böylece preslenmis bitki yüzeye düzenli sekilde yapistirilir Bitkinin sabitlestirilmesi için yapiskan bant kullanilmalidir. Burada genellikle 3 mm genislikte kesilen yapistirici bantlar kullanilir. Yapistirici bant bitkiyi sabit tutar ve ihtiyaca göre yeniden açilabilir. Sap ve yaprak, uygun olan ve az zarar görebilecek noktalarindan yapistirilir. Bant sapi iyi çevrelemelidir, aksi taktirde gevser. Köseli kalin saplar söz konusu oldugunda,önce kartonda bir yer açilarak sap buradan geçirilir ve karton ile birlikte yapistirilir. Yapistirici olarak kullanilan bandin seloteyp olmasi tavsiye edilmez, çünkü birkaç yil sonra rengi solar ve yapiskanligini kaybeder. Bu yüzden zamkli kagidi tercih etmek daha dogru olur. Bütün kisimlarin tutup tutmadigim kontrol için herbaryum levhasi dikkatlice ters çevrilir. Bitkinin bütününün levhaya yapistirilmasi iyi degildir. Çünkü daha sonraki arastirmalarda yeniden ayirmak gerekebilmektedir. Bununla birlikte, bu yöntemin kullanilmasi kirilma tehlikesini önemli ölçüde azaltmaktadir. Çünkü bütün kisimlar levha ile sabitlesmektedir. Bu yöntem, yumusak bitkilerde yararli olmaktadir. Laboratuar dersleri için yapilan toplamalarda da s nedeniyle arzu edilmektedir. Cam levha üzerine su ile inceltilmis elastik reçine ince bir tabaka halinde sürülür ve yapistirilmak istenen bitki cam üzerine yatirilir. Bundan sonra pens ile itinali bir sekilde kaldirilip, levha üzerine konulur. Daha sonra kum torbasi veya baska bir agirlikla desteklenmis olan sert lif levha ile 2 saat presleme yapilir. Herbaryumlar böylece kurumaya birakilir. Kalin agaç dallari, ne bandajla, ne de yapistirici ile levha üzerine sürekli olarak sabitlestirilemez. Bu nedenle ip kullanilarak levhaya dikilir. Bunun için levha ince kartondan olmamalidir. Çiçekli bitkilere ait gevsek tohum ve meyveler küçük bir kagit zarf ile uygun olan yerinden levhaya yapistirilir. Çiçekler parçalanarak preslenebilir. Daha sonra çanak, taç yapraklan vb. ayri ayri yapistirilir. Açik renkli çiçekler koyu kartona yapistirilmalidir. Son islem olarak, gerekli verilen içeren etiket sag alt kisma yapistirilir. Küçük olmayan ve ölçülere sahip etiketler kullanilmalidir. Bitki hakkindaki bütün materyaller, örnegin; literatür özeti, gazete kupürü, fotograflar veya yayilim bölgesinin küçük bir taslagi bu levhaya ilave edilebilir.

http://www.biyologlar.com/preslenmis-bitkinin-yapistirilmasi

HERBARYUM ÖRNEKLERİN KORUNMASI

Herbaryum ve teshisi yapilan bitki örneklerinin korunmasi ileride yapilacak çalismalar içinde büyük önem tasir. Bunun için örnekler genellikle özel olarak yapilmis dolaplarda korunurlar. Dolaplar, küflenmenin önüne geçmek için rutubetsiz yerlerde bulundurulmalidir. Büyük herbaryumlarda örnekler özel çelik kasalarda korunur. Bu kasalar yangin, tozlanma vb. gibi tehlikelere karsi örnekleri korur. Bitki öreklerinin dolap veya kasalardaki düzeni, familyalar içinde cinslerin, cinsler içinde türlerin alfabetik siraya göre tanzim edilmesi esasina dayanir (Yildirim ve Ercis, 1990). Taksonomik siralamada ayri ayri zarflarda korunan herbaryum türleri, cinslere ait zarflarda toplanmis olurlar. Cins zarflari alfabetik familya dosyalarinda toplanirlar. Herbaryum dosyalari daima hafif baski altinda bulunmali ve daima dik bir sekilde korunmalidirlar. Yiginlasan dosyalara kapak arkasina yapisan ve bükülen karton askilar gerekir. Ayrica açilabilir karton kutular da korumada kullanila bilinir. Levhalar gevsek bir sekilde konulup, birkaç kartonla agirlastirilmalidir. Bir herbaryum mümkün oldugu kadar kuru, tozsuz ve karanlik ortamda korunmalidir. Bitki koleksiyonu yapan kimse mümkün oldugu kadar tam bir koleksiyona sahip olmaya gayret eder.Gittikçe büyüyen bir koleksiyonda ilerleyen çalismalar sonucunda bir liste yapilmaya çalisilarak koleksiyonda eksik olan türler kaydedilir ve böylece o bitkilere dogru bir yönelis baslar (Stehli und Brünner, 1981).

http://www.biyologlar.com/herbaryum-orneklerin-korunmasi

Dünya’nın Tarihi ve Önemli Doğa Olayları

Yaklaşık 4.6 milyar yaşındaki dünya bu yaşı ile görece genç bir gezegen sayılır. Dünyanın 4.6 milyar yıllık tarihini doğa tarihi anlamında düşündüğümüzde iki bölüme ayırabiliriz. Birinci bölüm dünyanın oluştuğu 4.6 milyar yıl öncesinden başlayıp Kambriyen patlaması denilen ve dünya  üzerinde  canlı  çeşitliliğinin  inanılmaz  bir  şekilde  arttığı  yaklaşık  540  milyon  yıl öncesinde başlayan zaman dilimi ile sona erer. Bu dönem Prekambriyen olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya üzerinde ilk canlılar görülmeye başlayıp dünya yavaş yavaşa yaşam için elverişli bir hale dönüşür. İkinci dönem ise Kambriyen patlaması ile yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp günümüze kadar gelir ve Fanerozoik olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya canlıların istilasına uğramıştır. Önce denizde başlayan canlılık ilerleyen zamanlarda karalarda da hâkimiyet sürmüştür. Özellikle ikinci dönem doğa tarihi müzeciliği anlamında çok büyük önem taşır.  1.Prekambriyen Dönem (4.6 Milyar-541 Milyon): Bu dönem dünya tarihinin en önemli dönemi olsa da, canlılık çeşitliliği anlamında Fanerozoik dönemle karşılaştırılamaz. Hadean, Arkeyan ve Protezorik olmak üzere üç eona ayrılır. A.Hadean(4.6-4  Milyar): Dünyanın ortaya çıktığı dönem ile başlar. Bu dönemde ilk okyanuslar ve atmosfer oluşmaya başlar.  Bu dönemde dünya atmosfer tam olarak  oluşmadığı  için  güçlü  meteor  bombardımanına  maruz  kaldı.  Dünya üzerinde kayaçların ilk izleri görülmeye başladı.B.Arkeyan (4-2.5 Milyar): Canlılığın ilk ortaya çıktığı zaman dilimi olmasından dolayı doğa tarihinin en önemli dönemlerinden birisi, hatta en önemlisidir. İlk kayaçlar bu dönemde oluştu. Volkanik ve metamorfik kayaçlar daha sonra büyük kıtaları oluşturacak küçük kıtacıkların oluşmasını sağladı. Okyanuslarda mikrobiyal yaşam başladı. Döneme adını da veren tek hücreli mikroorganizmalar  olan  Arkeyalar okyanuslarda yayılmaya başladı.  Bu dönemin en önemli özelliği diyebileceğimiz olay  mavi-yeşil alglerin (siyanobakteriler) ortaya çıkmasıdır. Bunlar fotosentez yapabilen bakteriler olup okyanuslara oksijen vermeye başladılar ki bu gelişme de ileride patlak verecek canlı çeşitliliğinin en önemli aşamasıdır. C.Protezorik (2.5 Milyar-541 Milyon): Dünya’nın kabuğunun soğuması ile beraber ilk büyük kıta olan Rodinia oluştu ve tektonik hareketler sonucu sürüklenmeler görüldü. Bu dönemde biri 2.4 Milyar yıl öncesinde ve diğeri 650 milyon yıl kadar önce olmak üzere iki büyük buzul çağ meydana geldiği düşünülmektedir. Bu  dönemlerde okyanuslar da dâhil olmak üzere bütün dünyanın buzul ile kaplanmış olduğu  düşünülmektedir.  Çözülmüş  tuzlar  denize  tuzluluğunu  kazandırdı.  Bir önceki  dönemde  algler  tarafından  meydana  getirilen  oksijenin  okyanuslarla beraber atmosfere de salınmaya ve bol miktarda bulunmaya başladı. Bu da Arkeyaların büyük miktarda yok olmalarına neden oldu. Yine oksijenin varlığı bu dönemin sonlarına doğru ilk çekirdekli canlıların ortaya çıkmasını sağladı.2.Fanerozoik (541 Milyon - Günümüz) : Bu dönem diğer dönemin 8 de 1 i kadar küçük bir zaman dilimini kapsasa da canlılığın göstermiş olduğu devasa çeşitlilikten dolayı çok önemli bir yer tutar. Bu dönemde kıta hareketleri sonucunda kıtalarda kırılmalar ve birleşmeler meydana geldi. Buz tabakalarında büyüme ve küçülmeler görüldü. Canlılık inanılmaz boyutlarda gelişme ve çeşitlenme gösterdi. A.Paleozoik (541-252 Milyon)a.Kambriyen(541 -485 Milyon) : Bu dönem ‘Kambriyen patlaması’ olarak bilinen ve canlılığın ortaya çıkması ve hızlı bir şekilde çeşitlenmesi ile anılır (yaklaşık olarak 25 milyon yıllık bir süreçte). Kambriyenin başlamasından hemen önce Rodinia parçalandı ve Gondvana ile Laurentiya’yı oluşturdu. Hava sıcak ve nemli idi. Protezorik dönemde görülmeye başlayan ve Edikara faunasına dâhil edilen ilk çok hücreliler bu dönemde de görüldü.  Bu canlıların kabukları olmadığı  için  dolaşırken  bıraktıkları  izler  veya  yuva  delikleri     ile tanımlanabiliyorlar  (iz  fosiller).  Üç  loblu  gibi  eklembacaklılar  bu  dönemin ortalarına doğru görülmeye başlandı. Bu dönemin belki de en önemli özelliği ilk omurgalıların ortaya çıkmasıydı (Yunnanozoon ve Pikaia).    b.Ordovisyen(485-443  Milyon):Bu dönemde artana canlı çeşitliliği yeni bir çevre ve beslenme ağı oluşmasına yol açtı. Bu dönemin önemli özelliği ilk çenesiz balıkların ortaya çıkması oldu. Karada yaşama ait ilk izler daha sonraki dönemde ortaya çıksa da, Ordovisyen döneme tarihlendirilen  iz  fosiller  bu dönemde  karada  canlılar  olduğunu  göstermektedir.  Karada  bıraktıkları  iz fosillerden yola çıkarak tam olarak olmasa da belli sürelerle karada zaman geçirdikleri düşünülebilir. Dönemin sonunda meydana gelen büyük bir kitlesel yok oluş ile önemli miktarda canlı türü yok oldu.c.Silüryen (443-419  Milyon): Kıtaların çarpışması ile Lavrasya adındaki süper kıta oluştu. Bu dönemde yaygınlaşan çenesiz balıklarla beraber okyanuslarda çeneli balıklar da görülmeye başlandı. Önceki dönemde geçici olarak  karaya çıkan canlılar bu dönemde kalıcı olarak karaya yerleşti. Damarlı bitkiler ve kara yosunları  ile  beraber  eklembacaklılar  da  kara  yaşamına  uyum  sağlayarak yayılmaya başladılar. d.Devoniyen (419 - 358  Milyon): Bu dönem de birçok ilki içinde barındırır.  Bu dönemde denizde balık çeşitliliği arttı ve köpek balıkları ile kemikli balıklar görülmeye başlandı. Tohumlu bitkiler ve ormanlar bu dönemde ortaya çıkıp yayılım  göstermeye  başladı.  Bu  dönemin  belki  de  en  önemli  özelliği omurgalıların karada yaşamaya başlamasıdır. Amfibi denilen iki yaşamlılar hem kara hem de suda yaşamaktaydılar. Ayrıca ammonitler de ilk kez bu dönemde görülmeye başlandı. e.Karbonifer(358-298  Milyon): İsminden de anlaşılacağı üzere dünya kömür yataklarının çoğu bu dönemde oluştu. İki kıta Gondvana ve Lavrasya birleşerek Pangea’yı oluşturmaya başlarlar. Yeryüzünün büyük kısmı yağmur ormanları ile kaplıydı, iklim çok nemli ve tropikti. Ormanların iyice yaygınlaşması sonucu birçok böcek türü ortaya çıktı. Amfibilerin yanında bu dönemde tamamen kara yaşamına uyum sağlamış canlılar da görülmeye başlandı. İlk sürüngenler ortaya çıktı. Dönemin sonlarına doğru memelilerin ataları sayılan türler ortaya çıkmaya başladı.f.Permiyen(298-252 Milyon): Paleozoik çağın son dönemi olan Permiyen büyük bir  kitlesel  yok  oluş  ile  anılmaktadır.  Tüm  türlerin  %  90  ı  yok  oldu. Karboniferde başlayana Pangea’nın oluşum süreci bu dönemde tamamlanır. Dönemin  başında  buzul  çağı  etki  göstermekteydi.  Tüm  dönem  boyunca kuraklık  egemen  oldu.  Sürüngenler  iyice  dağılım  göstermeye  başladı  ve memeli benzeri sürüngenlerin sayıları artmaya başladı.    B.Mezozoik (252-66 Milyon)a.Trias (252-201  Milyon): Dönemin sonuna doğru dev kıta Pangea’da kırılmalar başlar.  Mevsimsel  farklılıklar  çok  yüksektir;  ya  çok  yağış  ya  çok  kurak dönemler vardır. Denizlerde yırtıcı sürüngenler hakimdi. Kaplumbağalar ilk kez bu dönemde görülmeye başladı. Açık tohumlu bitkiler karalara hakimdi. Bu bölümde karasal hayvanlar anlamında en önemli olayları memelilerin atası olduğu düşünülen Cynodonta’ların ve ilkin dinozorların ortaya çıkmasıydı. Dönemin sonlarına doğru kemirgen ebatlarında gerçek memelilerin ortaya çıkmasıdır. b.Jura (201-145 Milyon): Bu dönemde iklim önceki döneme göre daha dengeli  bir hal aldı. Denizlerde ilk modern kemikli balıklar ortaya çıkmaya başladı, ayrıca gerçek timsahlar da bu dönemde görülmeye başlandı. Yine bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, hatta belki en önemlisi, ilk kez kuşların ortaya çıkmasıdır. Otobur ve etobur dinozorlar ortaya çıktı ve karalara egemen hale geldiler.c.Kretase(145-66   Milyon): Bu  dönemde  Lavrasya  ve  Gondvana  tamamen ayrılmıştır. Denizlerde dev yırtıcı sürüngenler hüküm sürüyordu, ayrıca ilk modern köpekbalıkları da bu dönemde görülmeye başlandı. Bu dönemde çiçekli bitkiler ilk kez görüldü ve bununla beraber arı, karınca ve kelebek gibi birçok böcek türü de ilk kez ortaya çıktı. Dinozorlar için tepe noktası olan bu çağda yeni türler ortaya çıktı ve karada baskın halde yaşadılar. Dönemin sonunda  doğ  tarihinin  en  büyük  ve  en  tartışmalı  yok  oluşlarından  birisi yaşandı. Türlerin %60 - 80 ı yok oldu. Kesin nedeni bilinmese de bir göktaşının buna neden olduğu düşünülmektedir.C.Senozoik(66 Milyon-Günümüz)a.Paleojen (66-23 Milyon)-Paleosen(66-56 Milyon):Kıta oluşumları başladı. Böylece farklı bölgelerde yaşayan  canlılar  farklı  uyum  süreçleri  geçirerek  değişimler  geçirdiler. Dinozorlardan boşalan yerleri ilkel memeliler kapladılar. Dev etçil kuşlar da bu dönemde yaygındı. -Eosen(56-34  Milyon): At,  gergedan,  primat,  fil  ve  domuz  gibi  memeli takımlarının ilk temsilcileri bu dönemde görülmeye başlandı. Balinalar, yarasalar ve ilk modern kuşlar da bu dönemde ortaya çıktı. Tek toynaklılar bu dönemde görülmeye başladı.  -Oligosen (34 -23 Milyon): Bu dönemde iklimde görülen önemli ısı düşmesi nedeniyle  buzullar oluşur.  Modern  çiçekli  bitkiler  ortaya  çıkmıştır.  Eosen’de  ortaya  çıkan  tek toynaklılardan  sonra  bu  dönemde  çift toynaklılar da görülmeye başlandı. b.Neojen(23-2.58 Milyon):-Miyosen(23-5.30 Milyon):Bu dönemde kıtalar modern biçimlerini almaya başlamıştır.  Oligosen’de  soğuyan  hava  tekrar  ılıman  bir  hal  alsa  da dönemin sonlarına doğru yine bir soğuma eğilimi başlar. Memelilerin ilkel türleri  yok  olup  modern  memeliler  ortaya  çıkmaya  başlamıştır.  İnsan evrimi açısından çok önemli bir dönemdir. Bu dönemde insan şempanze ayrımı olmuş ve ilk hominidler ortaya çıkmıştır.  -Pliyosen(5.30-2.58 Milyon):  Bu dönemde hava iyice soğumuş ve buzullar önemli  miktarda  artmıştır.  Dönemin  sonlarına  doğru  buzul  çağı başlamıştır.  Birçok  hayvan  artık  modern  biçimlerine  ve  ebatlarına kavuşmuştur. Bu dönemde hominidler hızla evrimleşmişlerdir ve evrim sürecindeki belki de en önemli olay olan iki ayak üzerinde dik yürüme konusunda  uzmanlaşmışlardır. Ayrıca  dönemin  sonlarına  doğru Homo cinsinin ilk üyeleri ortaya çıkmıştır.c. Kuaterner(2.58-Günümüz):-Pleistosen (2.58  Milyon -10.000): Buzul çağı olarak bilinen bu dönemde hem insan hem hayvanlar için önemli göçler meydana gelmiştir. Dönem sonunda  birçok  hayvan  türü  yok  olmuştur.  Ancak  bu  yok  oluşun öncekilerden farkı, insan etkisinin de neden olmuş olma ihtimalidir. Bu  dönemde büyük yırtıcılar ve mamut gibi dev otoburlar hüküm sürmüş ve dönem  bitmeden  yok  olmuşlardır.  İnsan  evrimi  bu  dönemde  en  hızlı seyrini göstermiş; anatomide hızlı değişmeler olmuş ve anatomik modern insan bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönem buzul çağının sona ermesi  ve ılıman iklimin başlaması ile biter.-Holosen(10.000-Günümüz): Önceki dönemler ile karşılaştırıldığında süre anlamında en kısa dönem olmasına rağmen, teknolojik gelişmelerin çok hızlı gelişmesi doğa tarihi anlamında olmasa bile, insanlık tarihi anlamında değişimin  en  çok  olduğu  dönemdir.  Genel  olarak  jeolojik  çağ  olarak tanımlanmaz. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/dunyanin-tarihi-ve-onemli-doga-olaylari

Doğa Tarihi Çalışmaları Kronolojisi

MÖ 2500-600: Babiller matematik çalışmalarına başlamışlardı. Bir çemberi 360 dereceye bölmüşler, 60 dakika ve 60 saniyeyi belirlemişlerdir. Tarımsal faaliyetlerini düzenlemek için sel baskınlarını hesaplamaya yönelik bir takvim oluşturmuş ve bir yılı 4.5 dakikalık yanılma payı  ile  hesaplamışlardı.  MÖ  2000  e  gelindiğinde  arkeolojik  kayıtlardan  ele  geçen papirüslerde Mısırlıların tedavi yöntemleri geliştirdiklerini görüyoruz. Nil’in hareketlerine göre seneyi dörder aylık üç mevsime ayırmışlardı ve bir yılı 365 gün olarak belirlemişlerdi.     MÖ  6.  Yüzyıl: MÖ  570’li  yıllarda  Yunan  filozof  Xenophanes  dağlarda  bulduğu  deniz kabuklarından ilham alarak ilk jeolojik teoriyi oluşturdu. Dünyanın ardışık tufanlar yaşadığı fikrini ortaya attı. İnsanların yaratıldıkları formda kaldıklarını ve hiç değişmedikleri fikrini savunan  dine  eleştiri  getirdi.  530’lı  yıllarda  ise  başka  bir  Yunan  filozof  ve  astronom Anaximander evrim fikrini ortaya attı. Canlıların ilk önce balçıktan oluştuklarını ve insanların diğer  türlerde  evrimleştiğini  dile  getirdi.  Aynı  dönemde  Yunan  matematikçi  ve  filozof Pythagoras ise dünyanın yuvarlak olduğunu savundu.  MÖ 5. Yüzyıl: Bu yüzyıl tarihin babası olarak adlandırılan Heredot’un yaşadığı yüzyıldır (484-425). Historia adlı eserinde genel olarak tarihi konulara yer verse de coğrafya ve sosyolojik bilgiler de içerir. Heredot insan çeşitliliğinin çevresel şartlardan kaynaklandığını savunuyordu; ona göre bu çeşitlilik çevreye yapılan uyuma göre belirleniyordu. Deneysel araştırmalar da yaptı.  Mısır  ve İran’dan  topladığı  kafataslarına  taş  ile  vurarak  dayanaklıklarını  ölçtü  ve Mısırlıların  daha  kalın  kafatasına  sahip  olduğu  sonucuna  vardı  ve  İranlıların  kafalarını korumak için bu yüzden başlık taktıklarını ve mısırlıların takmadıklarını açıkladı. Tıp tarihini en  önemli  kişilerinden  Yunanlı  bilgin  Hipokrat  da  bu  dönemde  yaşamıştır  (460-377). Çalışmaları Corpus Hippocraticum adlı eserinde toplanmıştır. Hipokrat vücudu bir organizma olarak görmüş ve vücudun anlaşılmasının ancak çevre ve davranışlar ile ilişkisinin anlaşılması ile mümkün olabileceğini iddia etmiştir. MÖ 4. Yüzyıl: Yunan bilgin Aristo bu dönemde yaşamış ve felsefi konuların yanında zooloji ve anatomi  üzerine  de  çalışmalar  yapmıştır  (384-322). Historia   Animalium adlı  yapıtında insanlar,  maymunlar ve kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki benzerlikleri tanımlamış ve aralarında  önemli  bir  bağ  olduğunu  söylemiştir.  Aristo  da  insan  çeşitliliğinin  çevresel nedenlerden kaynaklandığını savunmaktadır. MÖ 314 yılında Yunan filozof ve botanikçi Theophrastus yazdığı iki botanik kitabı ile –Historia  plantarum ve Plantarum  causae-450 bitkiyi kaydetti. Bu daha sonraki botanik kitaplarına temel olmuştur. Botaniğin kurucusu olarak anılan Theophrastus ayrıca bilinen ilk jeoloji kitabının da yazarıdır.MÖ 3. Yüzyıl:MÖ 240’lı yıllarda Yunan coğrafyacı ve matematikçi Eratosthenes dünyanın çevresinin 46.000 km olduğunu hesapladı. Ayrıca eylem ve boylamları gösteren ilk dünya haritasını da üretti. MÖ  1.  Yüzyıl: MÖ  20’li yıllarda  Yunan  coğrafyacı  Strabo  var  olan  tüm  coğrafi   bilgiyi Geographicaadını verdiği 17 ciltlik eserinde topladı.MS 2. Yüzyıl: Bu dönemin bilginlerinden Mısır-Yunanlı bilgin Ptolemy organik dünya ile inorganik dünyanın yaradılışta oluşturulduğunu ve yaradılıştan beri herhangi yeni bir türün olmadığını savunmuştur.  MS  11.  Yüzyıl: 1086  yılında  bir  Çin  kitabında  erozyon,  yerkabuğunun  yükselmesi  ve sedimantasyon gibi jeoloji kavramları açıklandı. Bu yüzyılın sonlarına doğru (yaklaşık 1190 yılında) Avrupa’da manyetik pusula kullanılmaya başlandı. MS 15.Yüzyıl: Bu yüzyıl ünlü İtalyan bilgin Leonardo da Vinci’nin yaşadığı yüzyıl olarak bilim tarihinde  önemli  bir  yer  yutar  (1452-1519).  Fizik,  biyoloji,  jeoloji,  anatomi,  mimarlık, mühendislik, resim, heykel, müzik, botanik ve matematik gibi alanlarda çok önemli çalışmalar yaparak gerçek anlamda bir bilgin olma sıfatına layık olmuştur. Ölü canlılar üzerinde yaptığı çalışmalar ile 750 den fazla anatomi çizimi yaparak anatomi anlamında çok faydalı bilgileri ortaya çıkarmıştır, ayrıca kan ve damarlar üzerine yaptığı çalışmalar kan dolaşımı sisteminin anlaşılması  için  zemin hazırlamıştır.  Yaptığı  birçok  mekanik  çizimin  yanında  (helikopter, paraşüt, matbaa, İstanbul’a boğaz köprüsü gibi), fosiller üzerine yaptığı çalışmalar ile de doğa bilimlerin büyük katkılar sağlamıştır.   MS 16. Yüzyıl: 1517 yılında İtalyan bilim insanı Girolamo Fracastoro fosilleri organik kalıntılar olarak açıkladı. 1543 yılında modern astronominin kurucusu olarak anılan Polonyalı Nicolaus Copernicus güneşin merkezde olduğu gezegen hareket sistemini De  revolutionibusorbium coelestium(Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı eserin açıkladı ki bu bilim dünyasında bir  devrim  oldu. Heliosentrik  (güneş  merkezli)  bir  sistem  olduğunu  ve  gezegenlerin mükemmel birer dairesel yörüngelerde hareket ettiklerini savundu. Kitabı 1616 yılında kilise tarafından yasaklansa da 1835 yılında yasaklar listesinden çıkarıldı. Aynı yıl (1543) bilim dünyasında başka bir önemli gelişme daha yaşandı. Modern anatominin kurucusu olarak bilinen Hollanda’lı anatomist Andreas Vesalius insan anatomisi üzerinde yaptığı çalışmalarını De humani corporis fabrica libri septem (insan vücudu yapısı üzerine yedi kitap) adlı eserinde topladı. Kitabı birçok insanı kesip inceleyerek yaptığı çalışmalara dayanmakta olup, daha önceki bir çok çalışmayı da çürütmüştür. 1544 yılında Alman teolog Sebastian Münster ilk dünya coğrafyası dergisini bastı. Alman mineralog Georgius Agricola 1546 yılında yazdığı eseri  olan De natura fossilium’de (Fosillerin doğası üzerine) ‘fosil’ terimini yer altından kazılarak çıkarılmış her şey olarak tanımladı. 1570 yılında ilk geniş kapsamlı dünya haritası Hollandalı coğrafyacı Abraham Ortelius tarafından basıldı. Bu yüzyılın sonlarında yine doğa tarihinin önemli bilginlerinden İtalyan Galileo Galilei (Galileo olarak bilinir) önemli keşifler yapmıştır. Aristoteles’in hareket teorilerini çürütüp, Copernicus’un güneş merkezli evren teorisini desteklemiştir. MS 17. Yüzyıl: 1608 yılında Hollanda’da optikçi Hans Lippershey ilk teleskopu icat etti ki bu gökbilim açısından dönüm noktalarından biri oldu. Bundan hemen bir yıl sonra Galileo teleskop yardımı birçok gezegene ait tanımlamalar yaptı. Aynı yıl Lippershey yine optik ile uğraşan Zacharias Jansen ile beraber mikroskobu icat ettiler. Mikroskop da teleskop gibi bilim tarihinde dönüm noktası olan icatlardan biri oldu. 1643 yılında İtalyan fizikçi Evangelista Torricelli  hava  basıncını  ölçemeye  yarana  barometreyi  icat  etti.  1654 yılında  İrlandalı başpiskopos James Ussher Annlium  pars  postierior adlı eserinde, yaptığı hesaplamalara dayanarak dünyanın milattan önce 23 Ekim 4004 tarihinde yaratıldığını öne sürmüştür.  17. Yüzyılın ikinci yarısında İngiliz fizikçi Sir Isac Newton’un önemli buluşlarına sahne oldu. 1665 yılında evrenselyerçekimi fikrini ortaya attı.  1668 yılında da aynalı teleskopu icat etti. 1687 yılında  3  ciltlik  büyük  eseri  olan Philosophiae  naturalis  principia  mathematica’yı (Doğa felsefesinin  matematiksel  ilkeleri) bastı ki bu eser şimdiye kadar yazılmış en büyük bilim kitaplarından biridir. Bu yüzyılın en öneli bilim adamlarından birisi de Danimarkalı anatomist ve jeolog Nicolaus Steno’dur. İnsan ve hayvanların beyinlerini incelemiş ve beyin epifizlerinin benzer olduğunu göstererek bunların insanlara özgü olduğunu söyleyen Descartes’in tezlerini çürütmüştür. Anatomi çalışmaları olsa da asıl ününü jeoloji çalışmaları ile kazanmış ve jeolojinin babası unvanını almıştır. Üst üste yerleşmiş olan tabakalardan aşağıda olanın daha önce oluşmuş olduğunu belirleyerek jeoloji ve paleontoloji bilimine çok büyük katkı sağlamıştır.  Bu ilkeyi ve keşfettiği diğer ilkeleri 1669 yılında yayınladığı De  Solido  Intra  Solidum  Naturaliter  Contento Dissertationis Prodromus adlı eserinde açıklamıştır.  MS 18. Yüzyıl: 1714 yılında Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit termometreyi icat etti. 1735 yılı biyoloji anlamında çok önemli bir yıldı. İsveçli botanikçi Carl Linnaeus yayınladığı eseri Systema naturaeile biyoloji dünyasında çok önemli bir yer aldı. Linnaeus canlıların cins ve tür isimleri ile sınıflandırılmasını öngören çalışması ile taksonominin temellerini attı. 1743 yılında İngiliz doğa bilimci Christopher Packe ilk jeoloji haritalarından birini çizdi.  18. Yüzyılın ikinci  yarısında  biyolojik  bilimler  anlamında  Fransız  doğa  bilimci  Georges-Louis  Leclerc, Comte de Buffon önemli çalışmalar yaptı. 1749-1804 (öldükten sonra da çalışmaları basıldı) yılları arasında 44 serilik Historie  naturelle adlı eseri yayınlandı. Hayvanların aynı olmadığını ve çeşitlilik gösterdiğini savunan Buffon benzer türlerin ortak atadan geldiğini de savunarak daha sonra gelişecek evrim teorilerine de katkı yapmıştır. Büyük ölçekte bir evrimi inkâr etse de  canlılar  arasında  çevre  şartlarına  göre  değişimler  olduğunu  savunmuştur.  Ayrıca çalışmaları Lamarck ve Cuvier gibi önemli bilim insanlarına esin kaynağı olmuştur. 1775 yılında On  the  Natural  Variety  of  Mankind adlı eserinde Alman anatomist ve antropolog Johann  Friedrich  Blumenbach insanları kafatasları üzerinde yaptığı çalışmalara göre beyaz, siyah, sarı, kırmızı ve kahverengi ırk olmak üzere 5 ırka ayırmıştır. Köken olarak beyaz ırkın kafatasının  oluştuğunu  ve  diğer  ırkların  çevreye  uyum  sonucu  bundan  farklılaştıklarını savunmuştur. Ayrıca morfolojinin çevreye uyum sonucu değişebileceğini ancak türleşmenin özel bir oluşum süreci ile meydana geldiğini savunmuştur. Yine aynı dönemde yaşamış olan Amerikalı teolog  Samuel  Stanhope  Smith  ise Essay  on  the  Causes  of  Variety  of  Complexion and Figure in the Human Species adlı eserinde insan çeşitliliğinden bahsetmiştir (1810). Ona göre insanoğlu ırksal kademelere ayrılamaz ve tekdir. Farklılıkları sadece çevresel etkiler belirler. Deri renginin de iklimden etkilendiğini savunmuştur. 1779  yılında İsviçreli jeolog Horace Bénédict de Saussure ‘jeoloji’ terimini kullanmıştır. Yüzyılın sonunda 1799 yılında Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt Jura dönemini tanımlamış ve yine aynı yıl İngiliz jeolog  William  Smith  kayaç  tabakalarının  içerdiğifosilleri  ile  tanımlanabileceğini  ortaya atmıştır.   MS 19. Yüzyıl: Evrim çalışmaları anlamında altın bir yüzyıldır. Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck daha sonra teorisi çürütülse de evrim teorilerinin başlaması açısından çok önemli bir bilim adamı olarak bilinir. 1809 yılında yayınladığı eseri Philosophie zoologique ou exposition des considerations relatives a l’histoire naturelle des animaux’de (Zoolojik felsefe: hayvanların doğal tarihlerininin yorumlanması) canlıların çevresel şartlar gereği özellikler kazandığı ve kazanılmış bu yeni özellikleri sonraki nesillere aktardığını savunmuştur. Yine bu dönemde  yaşamış olan  Georges  Cuvier  yaptığı  çalışmalar  ile  karşılaştırmalı  anatomi  ve omurgalı  paleontolojisinin  öncüsü  konumundadır.  Evrim  fikrine  karşı  çıkan  Cuvier’in görüşüne göre dünya belirli zamanlarda büyük tufanlar geçirmiş ve bu tufanlar ile canlılar yok olup ardından yeni canlılar ortaya çıkmıştır (katastrofizm). Bu dönemde yaşayan İngiliz nüfus bilimci Thomas Malthus da doğa bilimcisi olmamasına rağmen evrim teorisine önemli katkılar sağlamıştır. 1729 ile 1826 yılları arasında 6 baskı olarak yayınlanan eseri An  Essay  on  the Principle   of   Population‘da;  nüfusların  besin  kaynakları  aşacak  şekilde  büyüdüğünü,  bu büyüme sonucu toplumlarda besin kaynağı için çekişme olacağı ve bu çekişmeye herkesin ayak uyduramayacağını ve dolayısıyla sadece bazı canlıların hayatta kalacağını savunmuştur. Bu eseri Wallace ve Darwin tarafından okunarak doğal seçilim fikrine ilham kaynağı olmuştur.   Darwin’le berabermodern evrim teorisinin öncülerinden birisi de Galli doğa bilimci Alfred Russel Wallace’dir. Doğal seçilim fikrini Darwin’den bağımsız olarak bulan Wallace Darwin’e 1858 yılında yazdığı mektupla fikirlerini belirtmiş ve bu mektup Darwin’in kitabını yazmasını hızlandırmıştır. Darwin gibi çıktığı yaptığı bir yolculuk sonrası fikirleri gelişmiştir (Malay takımadaları, Güneydoğu Asya). 1871 yılında yayınladığı eseri Contributions to the Theory of Natural  Selection (Doğal seçilim teorisine katkılar) kendi fikirlerini açıklayarak Darwin’in teorisine destek olmuştur. 1815 yılında William Smith fosillere dayalı kayaç sınıflandırması ile ilgili kitabını yayınladı (Strata  Identified  by  Organized  Fossils). 1822 yılında Kretase dönemi Omalius d’Halloy tarafından tanımlandı. Aynı yıl Mary Mantell bir iguanadona ait olan ilk dinozor fosilini buldu. 1830 yılında İskoç jeolog Charles Lyell dünyanın yüzeyinin geçmişte geçirdiği fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçlerin aynılarının bugün de geçirdiğini öne sürdüğü üniformitarizm’ teorisini ortaya attı. 1830-1833 yıllarında yayınladığı 3 ciltlik eseri Principles of  Geology modern jeolojinin gelişmesinde çok önemli bir yer tutmuştur. Bu kitabın Charles Darwin’i de etkilediği düşünüldüğünde sadece jeoloji değil aynı zamanda biyoloji  bilimi üzerinde de ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar. Ayrıca Lyell Pliyosen, Miyosen ve Eosen dönemlerini de tanımlamıştır. Arka arkaya gelen bir süreçte; 1834 yılında da Friedrich August von Alberti Trias dönemi, 1835 yılında Roderick Murchison Silüryen dönemi ve Adam Sedgwick Kambriyen dönemi, 1839 yılında Adam Sedgwick ve Roderick Murchison Devoniyen dönemi, 1841 yılında ise yine Roderick Murchison Permiyen dönemi tanımladı. 1840 yılında İsviçreli zoolog ve jeolog Louis Agassiz  buz  devirleri  teorisini ortaya attı. Alp’lerde yaptığı çalışmalar sonucu buzulların hareket ettiğini gösterdi ve önceki dönemlerde dünyanın buz çağı yaşadığını iddia etti. Bu yüzyılında özellikle evrim ve paleoantropoloji anlamında çok önemli keşifler yapıldı. 1856 yılındaAlmanya’nın  Neander  vadisinde,  daha  sonra Homo   neanderthalensis olarak sınıflandırılacak, Neandertal fosilleri bulundu. 1858 yılında Amerikalı jeolog Antonio Snider-Pellegrini kıta kayması teorisini ortaya attı. 1869 yılında İsviçreli fizikçi Friedrich Miescher yaptığı deneyler sonucu saf DNA elde etti ve bu genetik çalışmalar anlamında bir dönüm noktası oldu. Bu dönem genetik bilimi için başka bir anlam daha ifade eder. 1822-1884 yılları arasında yaşamın olan Avusturyalı botanikçi Gregor Mendel bezelyelerüzerinde yaptığı çalışmalar ile bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını bularak genetik biliminin temellerini atmıştır.Mendel’in kalıtım yasaları 20. yüzyılın başlarına kadar pek  kabul  görmese  de  bu  tarihlerde  yapılan  deneyler  ile  ispatlanarak  genetiğin  temel ilklerinden biri halini almıştır.Yüzyılın sonlarına doğru İsveçli kimyager Svante Arrhenius küresel ısınma kavramını dile getirdi. Özel Bölüm ‘Charles Darwin ve Evrim Teorisi’: Bu yüzyılın bilim tarihi açısından şüphesiz en önemli olaylarından biri, hatta en önemlisi, Charles Darwin’in geliştirdiği evrim teorisidir. Biyolojinin temellerinin atıldığı bu önemli olay için ayrı bir yer açmakta fayda var. 1809 -1882 yılları arasında yaşayan İngiliz doğa bilimci Darwin yaptığı işle ironik olarak teoloji eğitimi almak üzere Edinburgh’a gönderilse de içindeki doğa bilimi tutkusu onu orada 3 seneden fazla tutamadı. HMS Beagle adlı askeri araştırma gemisi ile 1831 de başlayan ve 5 yıl süren gezisi daha sonra biyolojinin en önemli konularından biri olacak evrim teorisinin kurulmasını sağladı. Lamarck’ın teorisi gibi bazı değişim teorileri olsa da o zamana kadar genel görüş canlıların olduğu şekilde yaratıldıkları idi. Darwin Galapagos adalarında yaptığı incelemelerde farklı ortamlarda birbirlerine benzer ancak farklı hayvanlar olduğunu tespit etti. Buradan yola çıkarak canlıların zaman içerisinde değişen çevre şartlarına uyum sağlamak için değişim geçirdiklerini, değişimi daha iyi geçiren ve uyum sağlayan canlıların hayatta kalırken güçsüz canlıların ise yok olduğunu öne sürerek doğal seçilim tezini ortaya attı. Geziden döndükten sonra kitap çalışmalarına başlayan  Darwin 1858 yılında Wallace’den aldığı  mektupta  fikirlerinin  aynı  olduğunu  görüp  çalışmalarının  hızlandırdı. 1859  yılında biyoloji ve doğa bilimleri tarihinin belki de en önemli kitabı olan ‘On the Origin of Species by Means  of  Natural  Selection,  or  the  Preservation  of  Favoured Races in the Struggle for Life’ı’(Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine) yayınladı.Burada değinilmesi gereken nokta, Darwin’in bu teoriyi ve çalışmayı hazırlarken  birçok  farklı  disiplindenbilim  insanının  çalışmalarını  okuması  ve  onlardan esinlenmesidir (Lyell ve Malthaus gibi). Ayrıca Darwin’in hiçbir genetik bilgisi olmadan ve kalıtım yasasını bilmeden bu teoriyi geliştirmesi de zekâsının göstergesidir. Genel evrim kuramının yanında Darwin insan evrimi üzerine de çalışmış ve bu konuda 1871 yılında The Descent  of  Man,  and  Selection  in  Relation  to  Sex (İnsanın türeyişi ve seksüel seçme) adlı eserini  yayınlamıştır.  Darwin  bu  kitabında  değindiği  seksüel  seçme  doğal  seleksiyon kavramının temellerinden biri lup; karşı cins tarafında tercih edilmek için daha iyi özelliklere sahip olmayı ifade eder. Daha büyük vücut yapısı, daha kuvvetli olma, daha becerili olma, daha zeki olma gibi özellikle bunların arasında sayılabilir. Bu kitapların yanında, jeoloji, zooloji ve botanik üzerine birçok eseri de vardır.   MS 20. Yüzyıl: 1927 yılında Belçikalı astronom Georges Lemaitre evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan‘Big Bang’ teorisini ortaya attı(Big Bang ismi sonradan verildi).1947 yılında Amerikalı kimyager Willard F. Libby karbon tarihleme metodunu bulmuştur ki bu tarih öncesi bilimler için çok önemli bir dönüm noktasıdır. 1953 yılında genetik çalışmalar için başka bir dönüm noktası oldu ve Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick DNA’nın çift sarmallı yapısını çözdüler. 1968 yılında bazı kayalar üzerinde 3 milyar yıl öncesine giden canlı kalıntıları bulundu. 1984 yılında Russ Higuchi  150  yıl önce  ölmüş bir  hayvandan DNA örneği  almayı başarmış  ve  antik DNA çalışmalarının başlamasını sağlamıştır. İlk çalışmayı Higuchi’nin yapmasına rağmen antik DNA’nın çalışmalarının lideri konumunda İsveçli bilim insanı Svante Pääbo bulunur. 1985 yılında bir insan mumyasından DNA çıkarmayı başararak bu çalışmaların öncüsü olmuştur.  1988 yılında İsrailli ve Fransız bilim insanları tarafından bulunan fosiller, Homo sapiens’in önceki düşünülenin neredeyse iki katı bir zaman dilimi olan 90.000 yıllık bir süreç öncesinde yaşadıklarının ortaya koydu. 1987 yılında Amerikalı bilim adamları Rebecca Cann, Mark Stoneking ve Alan Wilson yaşan insanlar üzerinde yaptıkları DNA çalışmaları ile mitokondriyalDNA’larının kökeninin yaklaşık 200 bin yıl öncesi muhtemelen Afrika’da yaşayan bir kadına gittiğini tespit ettiler (bu yüzden mitokondriyal  Havva  olarak  da  adlandırılır).  Afrika’dan  çıkış  kuramını  desteklemesi  ve modern insanın kökeni hakkında bilgi vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir.  1991 yılında Amerikalı jeologlar dünyaya 65 milyon önce bir göktaşı çarptığını onayladılar. 1994 yılında Etiyopya’da Amerikalı paleoantropolog Tim White liderliğindeki ekip 4,4 milyon yıllık hominid kalıntıları buldular (Ardipihtecus ramidus). Bu buluntu iki ayak üzerinde dik yürüme yetisinin  bilinenden  daha  eski  bir  zamanda  başladığını  göstermiş  olmakla  beraber,  bu hominidlerin ormanlık bir alanda yaşamış olmaları iki ayak üzerinde dik yürüme yetisini ortaya çıkaran mekanizmalar ile ilgili teorilerin tekrar gözden geçirilmesini sağladı. 1995 yılında İspanya’da bulunan taş aletler Homo cinsinin 1 milyon yıldan daha önce Avrupa’da yaşadıklarının gösterdi.  MS 21. Yüzyıl: 2002 yılında Güney Afrika’da Blombos mağarasında bulunan ve 70.000 yıl öncesine tarihlenen iki adet boyalı süs eşyası insanın soyut düşünme yeteneğinin sanılandandaha önce başladığını ortaya koymuştur. 2000 yılında Kenya’da (Orrorin tugenensis) bulunan ve 6 Milyon yıl ile tarihlendirilen hominid ile 2002 yılında Çad’da bulunan 7 milyon yıllık hominid kalıntıları(Sahelantropus tchadensis) 21. Yüzyılın başında paleoantropoloji bilgilerini geliştirmiş ve en eski hominid kalıntıları konumuna geçmişlerdir. 2006 yılında Svante Pääbo liderliğinde  başlayan  Neandertal  genom  projesi  2010  yılında  sonuçlarını  açıklamış  ve Neandertaller  ile  modern  insan  arasında  gen  alışverişiolduğu  açıklanıp,  Afrika  dışında yaşayan  insanların  belli  oranlarda Neandertal geni  taşıdıkları ortaya koyulmuştur.  2008 yılında Sibirya’da Altay dağlarında yer alan Denisova mağarasında yaklaşık 40 bin yıllık bir parmak kemiği bulundu. Bu kemik üzerinde yapılan DNA çalışmaları bu kemiğin ne modern insana ne de Neandertallere ait olduğunu ortaya koydu. Özel Bölüm ‘Leakey Ailesi’: İnsan evrimi çalışmalarında en önemli malzemeler olan fosillerin bulunması konusunda Leakey ailesinin yeri çok önemlidir ve bu yüzden ayrı bir başlıkta  değinmekte fayda var. Ailenin ilk nesil paleoantropologları Mary ve Louis Leakey’dir. Louis Leakey Kenya’da görevli bir İngiliz misyonerin oğlu olarak dünyaya geldikten sonra Cambridge’de antropoloji okudu. 1926-1935 yılları arasında doğa Afrika’da bir dizi arkeolojik ve paleoantropolojik çalışma gerçekleştirdi. 1960 yılında Olduvai Gorge’da Homo  habilis olarak sınıflandırılan, erken hominidlere göre daha büyük beyne sahip olan ve alet yapabilen bir hominid keşfetti. Louis Leakey’in buluntuları insanlığın kökeninin Afrika olduğunu ve bu kökenin  sanılandan  çok  daha  eskiye  gittiğini  gösterdi.  1936  yılında  yine  bir  İngiliz paleoantropolog  olan  Mary  Leakey  ile  evlendi.  Mary  Leakey  Londra’da  eğitimini tamamladıktan sonra 1935 de Tanzanya’ya gelerek 1 yıl sonra evleneceği Louis Leakey’in kazısına katıldı. O da Louis Leakey gibi hayatının çok büyük bir kısmını doğa Afrika’da fosil arayarak geçirdi. 1959 yılında Australopithecus boisei cinsine ait 1.75 milyon yaşında hominid fosillerini keşfetti. 1976 yılında çalışmalarını Tanzanya’nın başka bir bölgesi olan Laetoli’ye kaydırdı ve 1978 yılında o zamana kadar insan atalarına ait bulununmuş en eski izleri keşfetti. Bunlar 3.75 milyon yıl ile tarihlendirilen 2 farklı hominidin volkanın küller üzerinde bıraktığı ayak izleriydi. Eski olmasının yanında iki ayak üzerinde dik yürüme ile ilgili de önemli bilgiler vermesi açısından bu buluş çok önemlidir. Leakey ailesinde üçüncü nesli Mary ve Louis Leakey’lerin oğlu Richard Leakey ve eşi Meave Leakey temsil eder. 1944 doğumlu Richard Leakey Omo, Koobi Fora ve Batı Turkana’da çalışmalar yaptı. 1967 yılında Omo’da yaptığı çalışmalar esnasında şimdiye kadar bulunmuş en eski Homo  sapiens fosillerinden  biri  olan Omo kafatasını ve bazı vücut kemiklerini keşfetti. Yaklaşık 160.000 yaşında olan bu kafatası Homo  sapeins’inen  eski  örneklerinden  biri  olup  modern  insanın  ortaya  çıkışının  tarihi açısından çok önemli bir fosildir. Daha sonra Koobi Fora’da çalışmalara başlayan Richard Leakey 1969 yılında kaba yapılı Australopithecus olarak bilinen Paranthropus boisei‘ye ait bir kafatası buldu. 1.7 milyon yıl ile tarihlendirilen bu kafatası ile beraber taş alet olduğu düşünülen buluntular da ele geçmesi bu türün taş alet yapan veya kullanan ilk hominid olabileceğiniakla getirdi. Yine Koobi Fora’da yapılan kazılarda; 1972 yılında Homo rudolfensis sınıflandırılan 1.8 milyon yıllık; 1975 yılında Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.75 milyon yıllık ve 1976 yılında yine Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.6 milyon yıllık kafatasları bulmuştur.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/

http://www.biyologlar.com/doga-tarihi-calismalari-kronolojisi

Müze Kavramı ve Etimolojisi

Müze genel olarak; halkı eğlendirmek ve bilgilendirmek üzere birçok malzemeyi elde eden, koruyan ve sergileyen kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır. Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom) 2007 de Viyana’da yaptığı konferansında müzeyi; halkı eğlendirmek ve eğitmek için insanlığın ve çevresinin somut ve soyut mirasını bulan, koruyan, araştıran, nakleden ve sergileyen toplum hizmetinde olan ve gelişmesine katkı sağlayan, kâr amacı gütmeyen kalıcı kurumlar olarak tanımlamıştır.İçerik olarak sanat, tarih, kültür ve doğa tarihi gibi ana maddelerden oluşmakla beraber birçok farklı sergiye sahip müzeler de bulunur.Genel  olarak;  sanat,  arkeoloji  ve  tarih, etnografya,  tabiat  tarihi,  bilim ve teknoloji, bölge ve özel amaçlı müzeler olmak üzere gruplara ayrılır.En yaygın müzeler koleksiyonlara dayalı genel anlamda bilinen müzelerdir. Buradaki  koleksiyon  terimi;  bir  kişi  veya  kurum  tarafından  toplanan,  sınıflandırılan  ve sergilenmeye  hazır  hale  getirilen  tüm  somut  nesneleri  kapsar.  Bunlarda  koleksiyonları saklamak, gerekirse işlemden geçirmek ve sergilemek üzere bölümler bulunur. İngiltere’deki ‘British Museum’ , Fransa’daki le Musee du Louvre’ veya Türkiye’deki Anadolu Medeniyetleri Müzesi  bu  müze  tipinin  başlıca  örneklerindendir.  İkinci  tip  müzeler  ise  tarihi  yerlerin korunmaya alınması ile oluşturulan müzelerdir. Bu tip müzelere genelde bir dönemi veya bir insanı temsil ederler. Dolayısıyla bu tip müzelerin barındırdığı koleksiyonlar belli bir  zaman dilimi ile sınırlı olup çok büyük çeşitlilik göstermez. Diğer bir müze tipi ise yaşayan tarih müzeleridir. Bu müzelerde sabit olarak gösterilen koleksiyonlar yerine interaktif bir şekilde müze çalışanları halkı belli konularda eğitir. Ayrıca yerel halkın yeteneklerini sergilemeleri de bu müzelerin uygulamalarındandır. Bunların dışında özellikle internetin yaygınlaşması ile beraber  sanal  müzeler  de  kurulmaya  başlandı.  Bunlar  genelde  büyük  müzeleri koleksiyonlarının internet üzerinden insanlara sundukları sanal ortamlardır.Müze kelime anlamını Yunanca ‘mouseion’kelimesinden alır(Muses’in oturma yeri).  Bu kelime Muses olarak tanınan Zeus’un kızlarına adanmış bir tapınağın ismidir.Daha sonra 15. yüzyıldaFloransa’da Lorenzo de’ Medici’nin koleksi yonlarını tanımlamakta kullanılan müze terimi,  genel  olarak  bir  binayı  değil  soyut  bir  anlayışı  tasvir  etmekteydi.17.  yüzyıla gelindiğinde müze terimi Avrupa’da garip şeylerden oluşan koleksiyonları tanımlamakta kullanıldı. Kopenhag’da bulunan Ole Warm’ın koleksiyonu buna bir örnektir (Musei Wormiani Historia).19. yüzyıl itibariyle müze terimi kültürel materyallerin sergilendiği, halka açık yerler olarak tanımlanmaya başladı ve içeriklerinin gelişip değişmesiyle daha geniş bir kapsam altına alındı. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek

http://www.biyologlar.com/muze-kavrami-ve-etimolojisi

Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom)

Konsey1946 yılında Paris’te farklı müzelerden uzmanlar tarafından kuruldu ve başkanlığa Chauncey  Hamlin  getirildi.  Hemen  ertesi  yıl  ise  Meksika’da  ilk  genel  kurullarının gerçekleştirdiler. 1965 yılına kadar geçen süreçte büyümeye başlayan konsey bu süreçte yedi konferans gerçekleştirdi. Bu konferanslarında ele alınan üç temel madde; müzelerin eğitici rolleri, sergiler ve kültürel maddelerin uluslararası dolaşımı ile bu maddelerinkorunmasıydı. Konsey70li yıllarında sonlarında gelişmekte olan ülkelerde de faaliyet göstermeye başladı. 1977 yılında Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde müzeciliğin gelişmesine yardım etme ve müze uzmanları yetiştirme kararı alındı. Bu yıldan 1986 yılına kadar geçen süreçte konsey 2  temel  madde üzerinde yoğunlaştı. Bunlar; müzelerin toplumların gelişmesine olan katkıları politikasının sonuca varması ve müzecilik için mesleki ahlak kurallarının belirlenmesiydi. 90 lı yılların sonunda  kültürel  maddeleri  yasadışı  yollardan  ele  geçirilmesi  ve  kaçırılmasına  karşı çalışmalar başlatıldı. Konseyinmerkezi Paris’te olup 14 farklı ülkeden toplam 16 komite üyesinden oluşan bir heyet tarafından yönetilmektedir. Her sene genel kurul yapılırken, üç senede bir de müze uzmanlarının katılımı ile büyük bir konferans düzenlenir.Konsey birçok farklı disiplinde uzmanın bir arada çalıştığı 31 uluslararası komite ile çalışmalar yapar.Bu komiteler  ile  birlikte konseyin amacı; soyut  ve somut kültürel varlıkları korumak, müzecilik standartlarını  belirlemek,  bilimsel  bilgiyi  yaymak, kültürel  maddelerin  kaçakçılığı  ile savaşmak, diğer  birlikler  ile  işbirliği  yapmak  ve konsey üyeleri  için  geliştirici  tavsiyeler hazırlamaktır.  Ayrıca birliğe bağlı 117 ulusal komite de kendi bölgeleri ile ilgili çalışmalar yürütürler.Bu komiteler ayrıca birliğin strateji planlarını da hazırlarlar. Örneğin birliğin 2011 -2013 yılları için hazırladığı plana göre birliğin hedefleri; konsey üyeleri için üyelik değerini ve şeffaflığını arttırmak, kültürel miras ve müze uzmanlıkları geliştirmek, kültürel miras alanında birliğin  liderliğini  güçlendirmek ve  bu  stratejik  planın  hayata  geçirilmesini  sağlayacak kaynakları bulmak ve yönetmek olarak belirlenmiştir.Konsey1986 yılında müzecilik mesleği için ahlak kuralları belirlemiş ve 2004 bunlar günün şartlarına göre gözden geçirilerek düzenlenmiştir.Bu kurallar üye müzelerin uygulaması gereken minimum standartları belirlemiştir. Bunlar:1.Müzeler insanlığın kültürel ve doğal mirasını korur, yorumlarve tanıtımını yapar2.Müzeler koleksiyonları toplumun yararı ve gelişmesi için muhafaza ederler3.Müzeler birincil kanıtları bilgi elde etmek ve bilgiyi arttırmak için korur4.Müzeler doğal ve kültürel mirasın değerlendirilmesi, anlaşılması ve yönetilmesini sağlayacak imkânlar sağlarlar5.Müzeler kaynaklarından diğer kamu hizmetlerin yararlanmasıiçin imkânlar sağlarlar6.Müzeler koleksiyonlarının kökeni olan ve hizmet ettikleri toplumlar ile yakın bir işbirliği içinde olurlar7.Müzeler yasal çerçeve içinde çalışırlar8.Müzeler profesyonelce yönetilirlerBirliğin üye sayısı yaklaşık 30.000 olup birliğe üye müze sayısı 20.000 civarındadır. İngilizce, İspanyolca ve Fransızca birliğin resmi dilleri olarak kabul edilmiştir.Ayrıca 18 Mayıs her sene müzeler günü olarak kutlanmaktadır.Türkiye’de bu konseye üye olarak bir ulusal komite oluşturmuştur. Bu komitenin yönetmeliği ‘Milletler  arası  Müzeler  Konseyi  (ICOM)  Türkiye  Milli  Komitesi  Yönetmeliği’  olarak hazırlanmış ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 26.10.1970 tarih ve 7349 sayılı yazısı uyarınca 16.11.1970 yılında bakanlar kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Burada önce çıkan maddelere baktığımızda; 4. madde müzeyi ‘Kültür eserlerini koruyan ve bu eserleri etüd, eğitim ve bedii zevki yükseltme amacıyla toplu halde teşhir eden kamu yararına çalışan, sanata, ilme, sağlığa, teknolojiye, ait koleksiyonları bulunan müesseselere müze adı verilir’ şeklinde  tanımlamıştır.  5.  madde  müzenin  kapsamını;  ‘Daimi  teşhir  bölümü  bulunan kütüp haneler ve arşiv merkezleri resmi şekilde halkın ziyaretine açık bulunan tarihi anıtlar tarihi anıtlara ait binaların kısım ve müştemilatı, tarihi, arkeolojik tabii önemi haiz mevkiler ve parklar, nebabat ve hayvanat bahçeleri, akvaryumlar ve benzeri teşekküller bu tarife girer’ şeklide açıklamıştır. 6. maddede amaçlar; (1) Türkiye müzelerini ve müzecilik mesleğini milletlerarası seviyeye yükseltmek ve temsil etmek,(2) Müzeleri ve müzecilik mesleğini korumak ve geliştirmek ve (3) Toplum hizmetine, bilgilerin yayılmasına ve milletlerarası karşılıklı  münasebetlerin  gelişmesine faydalı  olmak ‘ şeklinde belirtilmiştir. 6.  maddede belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için izlenecek yol ise 7. maddede; ’(1) ICOM Türkiye Milli Komitesi, Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) ve bu konseye bağlı Milli Komiteler ve ihtisas teşekkülleri ile temas ve münasebetler kurar, imkânlarına göre onlarla işbirliği yapar, (2) Türkiye’deki her çeşit müze faaliyetlerini dışarıdaki milli komitelere aksettirir ve çeşitli müze mensuplarının yabancı ülkelerdeki müzelerde yetişmeleri için imkanlar arar.  ICOM  ve ona  bağlı  milli  komiteler  arasında  mesleki  eleman  ve  teknik  malzeme  bakımlarından ihtiyaçlara uygun gelişmeyi sağlamak üzere karşılıklı tedbirler alınır. Bu alanda girişilecek her türlü işbirliği hususundaki teşebbüslerin gerçekleşmesine çalışır ve (3) Müze ve müzecilikle ilgili yayınlar yapar’ şeklinde kararlaştırılmıştır.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/uluslararasi-muzeler-konseyiicom

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu

Kanun 21.03.1983 tarihinde kabul edilmiş olup 2863 kanun numarası ile 23.03.1983 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiştir. Kanunun amacı; ‘korunması gerekli taşınır ve  taşınmaz  kültür  ve tabiat  varlıkları  ile  ilgili  tanımları  belirlemek, yapılacak  işlem  ve faaliyetleri düzenlemek, bu konuda gerekli ilke ve uygulama kararlarını alacak teşkilatın kuruluş ve görevlerini tespit etmek’ olarak belirlenmiştir. Kanunun kapması ise; ‘korunması gerekli taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıkları ile ilgili hususları ve bunlarla ilgili gerçek ve tüzelkişilerin görev ve sorumlulukları’ olarak belirlenmiştir. Her ne kadar doğa tarihi müzeciliği kapsamında olmasa da ikinci bölümde yer alan ‘Korunması Gerekli Taşınmaz Kültür ve Tabiat varlıkları’ kapmasına; tarihi mağaralar, kaya sığınakları; özellik gösteren ağaç ve ağaç toplulukları ile benzerleri de girer (Madde 6).Genel olarak doğa tarihi müzeciliği anlamında baktığımızda kanunun üçüncü bölümü olan ‘Korunması Gerekli Taşınır Kültür ve Tabiat Varlıkları’ doğa tarihi müzelerinin koleksiyonlarını içeren kalıntıları ilgilendirir. Bu madde uyarınca korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları; ‘jeolojik, tarih öncesi ve tarihi devirlere ait, jeoloji, antropoloji, prehistorya, arkeoloji ve sanat tarihi açılarından belge değeri taşıyan ve ait oldukları dönemin sosyal, kültürel, teknik ve ilmi özellikleri ile seviyesini yansıtan her türlü kültür ve tabiat varlıkları’ olarak belirlenmiştir (Madde 23 a fıkrası). Doğal varlıklar olarak olaya baktığımızda ise kanunun koruduğu tabiat varlıkları; ‘her çeşit hayvan ve bitki fosilleri, insan iskeletleri, çakmak taşları, volkan camları, kemik veya madeni her türlü aletler’ olarak karşımıza çıkar. Bu tabiat varlıkların hepsi 24. madde ile gözetim altına alınmıştır. Sözü geçen madde: ‘Devlet malı niteliğini taşıyan korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıklarının  Devlet  elinde  ve  müzelerde  bulundurulması  ve  bunların  korunup değerlendirilmeleri  Devlete  aittir.  Bu  gibi  varlıklardan  gerçek  ve  tüzelkişilerin  ellerinde bulunanlar, değeri ödenerek Bakanlık tarafından satın alınabilir.’ Burada bahsedilen tabiat varlıklarının  müzelere  alınması  ise  25.  madde  ile  belirlenmiştir.  Sözü  geçen  madde: ‘Dördüncü maddeye göre Kültür ve Turizm Bakanlığına bildirilen taşınır kültür ve tabiat varlıkları ile 23 üncü maddede belirlenen korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından bilimsel esaslara göre tasnif ve tescile tabi tutulurlar. Bunlardan Devlet müzelerinde bulunması gerekli görülenler, usulüne uygun olarak müzelere alınırlar.’ 26. madde müze kurma ve geliştirme görevini Kültür ve Turizm Bakanlığına verir. Aynı şekilde bu tür müzelerin kurulması için izin verme yetkisi de 26. madde ile Kültür ve Turizm Bakanlığına verilmiştir. Sözü geçen madde: ‘Bu Kanunun kapsamına giren kültür ve tabiat  varlıklarına  ait  müzelerin  kurulması,  geliştirilmesi  Kültür  ve  Turizm  Bakanlığının görevlerindendir. Bakanlıklar, kamu kurum ve kuruluşları, gerçek ve tüzelkişilerle vakıflar, Kültür ve Turizm Bakanlığından izin almak şartıyla, kendi hizmet konularının veya amaçlarının gerçekleştirilmesi için her çeşit kültür varlığından oluşan koleksiyonlar meydana getirebilir ve müzeler kurabilirler. Ancak, gerçek ve tüzelkişilerle vakıflar tarafından kurulacak müzelerin faaliyet konuları ve alanları, yapılacak başvuruda beyan olunan istekleri değerlendirerek, Kültür  ve Turizm  Bakanlığınca  verilecek  izin  belgesinde  belirlenir’.  Kültür  ve  tabiat varlıklarının yurtdışına çıkarılması ve bilimsel veya eğitsel amaçlarla kopyalarının çıkarılması ile ilgili şartlar da 32 ve 34. maddeler ile belirlenmiştir. Yurtdışına çıkarılma yasağı ve gerek olduğunu izin verilmesi ile ilgili yasa olan 32. madde; ‘Yurt içinde korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları yurt dışına çıkarılamaz. Ancak, milli çıkarlarımız dikkate alınarak, bunların  her  türlü  hasar,  zarar,  tehdit  veya  tecavüz  ihtimaline  karşı,  gideceği  ülke makamlarından  teminat  almak  ve  sigortalanmak  şartı  ile  yurt  dışında  geçici  olarak sergilendikten  sonra  geri  getirilmelerine;  Kültür  ve  Turizm  Bakanlığınca  teşkil  edilecek yükseköğretim kurumlarının Arkeoloji ve Sanat Tarihi bilim dallarının başkanlarından oluşan bilim kurulunun kararı ve Kültür ve Turizm Bakanlığının teklifi üzerine Bakanlar Kurulunca karar verilir’ şeklinde belirlenmiştir. 34. madde ise kopya çıkarılması şartlarını açıklar: ‘Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı ören yerleri ve müzelerdeki taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının öğretim,  eğitim,  bilimsel  araştırma  ve  tanıtma  amacı ile  fotoğraflarının  ve  filmlerinin çekilmesi, mulaj ve kopyalarının çıkartılması Kültür ve Turizm Bakanlığının iznine bağlıdır.’Bilindiği üzere doğa tarihi müzelerinde sergilenen malzemelerin büyük birçoğu kazılardan çıkan fosillerden oluşur. Bu konuda 41. madde; ‘Kazılarda meydana çıkan bütün taşınır kültür ve tabiat varlıkları, kazı yapan heyet ve kurumlar tarafından her yıl yapılan kazı sonunda Kültür ve Turizm Bakanlığının göstereceği Devlet müzesine nakil olunur. Kazı ve sondaj araştırmalarında elde edilen insan ve hayvan iskeletleri ile bütün fosiller, Kültür ve Turizm Bakanlığınca uygun görüldüğü takdirde, tabiat tarihi müzeleri ile üniversitelere veya ilgili diğer  Türk  bilim  kurumlarına  verilebilir’  şeklinde  düzenlenmiştir.  Bu  kanunda  belirtilen maddeler dışında, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü İle İlgili Mevzuatı altında bir ‘Müzecilik  Kılavuzu’  hazırlanmış  ve  bakanlık  makamının  onayı  ile  21.03.2001  tarihinde yürürlüğe girmiştir. Bu kılavuzun amacı; ‘1050 sayılı Muhasebe-i Umumiye Kanunu, 832 sayılı Sayıştay Kanunu ve 3386  sayılı  kanun  ile  değişik  2863  sayılı  Kültür  ve  Tabiat  Varlıklarını  Koruma  Kanunu kapsamına giren korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıklarının, envanteri ve ayniyat işlemlerinin müzelerce nasıl yapılacağına ilişkin  esas  ve  usulleri  tespit  etmek,  uygulamada birliği oluşturmak müzelerde ve ören yerlerinde bulunan taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarının her türlü tehlikeye karşı korunması ve bunun için tüm olanakların kullanarak gerekli önlemlerin alınmasını sağlamak’ olarak saptanmıştır.Bu  kılavuzda  kültür  ve  tabiat  varlıklarının  müzeye  girişi  ‘araştırma,  sondaj  ve  kazılarda bulunarak müzeye nakli, satın alma bağış, zoralım ve devir yolu ile olur’ olarak belirlenmiştir. Ayrıca  yine  bu  kılavuzda;  müzeye  giren  varlıkların  envantere  nasıl  alınacağı,  depo tanzimlerinin  nasıl  yapılacağı,  kaybolan,  çalınan  ve  yapılan  sayım  sonrası bulunamayan varlıklarla  ilgili  yapılacak  işlemleri,  müzeler  arası  devirde  yapılacakları  ve  müzenin güvenliğinin sağlanması ile ilgili şartlar belirtilmiştir.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/kultur-ve-tabiat-varliklarini-koruma-kanunu

Doğa ve Canlı Hayat İçin Doğa Tarihi Müzelerinin Önemi

Adından da anlaşılacağı gibi ‘doğa’ genel anlamda doğa tarihi müzelerinin temel konusudur. Bu anlamda doğal hayatın korunması ve sürdürülebilirliği noktasında doğa tarihi müzelerine çok iş düşer. Doğal hayatın ve canlılığın korunması ve sürdürülebilirliği ancak bilinçli bir toplum  oluşturma  ile sağlanabilir  ki  bilinçli  bir  toplum  oluşturmada  müzelerin  önemi büyüktür. Zira müzeler bilimsel bilgiler ışığında, insanları bilimin getirebileceği ağır anlam karmaşalarına sokmadan, yalın ve aydınlatıcı bir şekilde sıkmadan bilinçlendirebilen yerlerdir.Doğa tarihi müzeleri toplumun ‘canlı çevreyi’ tanımaları için en uygun ortamlardan birisidir, hatta bazı durumlarda en uygun ortamdır. Hayvanat bahçesi veya botanik parklar gibi yerler de bu amaca hizmet etseler de, doğa tarihi müzelerinin sağlayacağı bir canlılık çeşidini sağlayamazlar. Özellikle nesli tükenmiş canlılar söz konusu olduğunu doğa tarihi müzelerinin rolü çok daha önem kazanır. İçerdiği çeşitlilik ve fiziksel ortamın uygunluğu bakımından baktığımızda  hiçbir  kurum  veya  yapı,  canlılık  ve  doğal  hayat  konusunda  toplumu bilinçlendirmede doğa tarihi müzeleri kadar etkili olamaz. Doğa tarihi müzeleridünyanın geçirdiği jeolojik ve biyolojik değişimleri zaman uyumu içerisinde anlatarak insanlarındoğal hayatın oluşumu anlamasının sağlarlar. Yine aynı şekilde iklimsel değişimler, yer altı ve üstü kaynakları, biyoçeşitlilik ve ekoloji gibi doğal hayatın oluşması ve devamının sağlanmasını belirleyen  faktörlerin  de  toplum  tarafından  anlaşılması  doğa  tarihi  müzelerine  özgü faaliyetlerdendir. Çevreyi bilmeyen bir insanın çevrenin korunması anlamında da fikir sahibi olamayacağını düşündüğümüzde bu müzelerin önemi bir kez daha ortaya çıkar.Her ne kadar üniversiteler, sivil toplum kuruluşları, devlet kurumları veya özel yapılanmalar da toplumu bu  konularda bilinçlendirmeye  çalışsalar  da, doğa  tarihi müzeleri  süreklilik bakımından diğerlerinden öne çıkar. Bu noktada müzeler sadece bir sergi veya bilimsel araştırma  merkezi  olarak  faaliyet  göstermekle  kalmayıp,  toplumu  bilinçlendirmedeki önemlerinin de bilinci ile yönetim prensiplerini belirlemelidirler. Dünyanın  önde  gelen  doğa  tarihi  müzelerine  baktığımızda  bilimsel  araştırmalarının ve bununla doğru orantılı olarak müzecilik faaliyetlerinin kapsamında biyolojik çeşitliliğin önemli bir  yeri  olduğunu görüyoruz.  Bu  çalışmalar  bölgesel  olduğu  gibi  genel  anlamda  da olabilmektedir. Örneğin; Smithsonian Ulusal Doğa Tarihi Müzesi Fransız Guyanası bölgesinde bir  koruma  programı başlatmış ve bu program çerçevesinde bölgenin biyolojik çeşitliliğinin belirlenmesi, anlaşılması ve korunması hedeflenmiştir. Bu proje bağlamında toplanılan tüm örnekler  sınıflandırılmış,  tanımlandırılmış  ve  etiketlendirilmişlerdir.  Daha  sonra  300  ün üzerinde bilim adamı ile işbirliği yapılarak bu bilimsel süreç pekiştirilmiş ve bilimsel makaleler hazırlanmıştır. Programın ilk ayağı olan bilimsel çalışma kısmı bittikten sonra asıl önemli olan kısım başlamaktadır. Program neticesinde elde edilen bilgiler toplumun anlayacağı düzeyde eğitim materyallerine dönüştürülmüş ve bölgedeki görevlilere ve öğrencilere bu konu ile ilgili eğitimler verilmiştir. Bu ve bunun gibi diğer programlarda, programın bilimsel kısmının önemi yadsınamaz. Ancak elde edilen bilimsel bilgileri uygulamaya dökemediğimiz takdirde bilimin önemi kalmaz. Bu noktada bilgiyi elde etmekten ziyade bilgiyi topluma anlatabilme gücü de ön plana çıkmaktadır. Bu da doğa tarihi müzelerinin önemli görevlerindendir. Amerikan Doğa Tarihi Müzesi bünyesinde bulunan Biyoçeşitlilik ve Koruma Merkezibölgesel değil dünya çapında bir çalışmayı hedef almıştır. Bu noktada amacını; değişik ekosistemlerde bilimsel araştırma yapmak, bilimsel çalışmaların koruma politikasına uygulanabilirliğini güçlendirmek, profesyonel, kurumsal ve toplumsal kapasiteyi arttırmak ve halkın biyolojik çeşitliliği ve onu korumanın önemini anlaması ve bu korumaya yardım etmesi konusunda müzenin çabalarının arttırmak olarak belirlenmiştir.Düzenledikleri çalışma grupları, konferanslar, sempozyumlar, halk  programları  ve  sergiler  ile  halkı  bilinçlendirmektedirler.Buradaki  maddelerden  de anlaşılacağı  üzere  Amerikan  Doğa  Tarihi  Müzesi  politikalarını  halkın  bilinçlendirilmesi üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu örneklerden de anlaşılacağı üzere dünya çapında büyük doğa tarihi müzeleri, doğal hayatın  ve  canlılığın  korunması  ve  sürdürülebilirliği  konusunda  halkın  bilinçlendirilmesi açısından  kendilerine  düşen  görevi  anlamış  ve  müze  politikalarını  ve  programlarının belirlerken bu esasları da göz önünde bulundurmuşlardır.     Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/doga-ve-canli-hayat-icin-doga-tarihi-muzelerinin-onemi

Müzelerde Eğitim

Müzelerde Eğitim

Genel anlamda müzelerde eğitimi bilimsel eğitim ve toplumsal eğitim iki başlık altında incelemek gerekse de toplumsal anlamda sağlanan eğitim daha ön plana çıkar.

http://www.biyologlar.com/muzelerde-egitim

İndüklenmiş pluripotent kök hücreler

İndüklenmiş pluripotent kök hücreler

İnsan iPSC'lerinin hücre akıbetini kontrol etmek için kullanılan geniş bir hücre kültürü ortamı koleksiyonu, takviyeleri, biyoaktif küçük moleküller ve büyüme faktörleri sunuyoruz. Aşağıdaki tablo, insan iPSC'lerini farklı hücre soylarına ayırmak için kullanılan en yaygın şekilde kullanılan protokolleri, ortamları ve karakterizasyon antikorlarını vurgulamaktadır.

http://www.biyologlar.com/pluripotent-ozellik-nedir

Kuşların Kökeni ve Evrimi

Yeryüzünde bizimkine nazaran çok uzun bir geçmişe sahip olan kuşlara, insanlık tarihi boyunca mitolojik figür, sanat esini, barış, güç, bilgelik sembolü olarak rastlamamız, kuşların insanlar için salt besin kaynağı olmamış olduğuna işaret eder. Ikarus’u hatırlarsak, kuşların birçok hikâyenin kaynağında yer almalarının nedeni belki de insanlığa hayranlık veren uçma yetenekleridir. Yine de kuşlarla ilgili en sürükleyici hikâyenin, zaman tünelinde milyonlarca yıl geriye giderek kuşların ve uçuşun kökenine dair ipuçları arayan paleontologlarca yaşandığını söylemek herhalde abartılı olmaz. Canlıların kökenine, birbirleriyle olan evrimsel akrabalıklarına ilişkin bilimsel çalışmalar çok sayıda fosilin incelenmesini gerektirir. Bu nedenle, kuşlara özgü yapılar olan tüylere ve içi boş, süngerimsi dokusu olan hassas kemiklere fosil kayıtlarında nadiren rastlanabilmesi, bu uzun ve karanlık tünelde cılız bir ışıkla çalışmak anlamına gelmiş çoğu kez. Uçuşun son derece sınırlayıcı fizyolojik ve anatomik talepleri olması sonucunda kuşlar, çok yüksek bir metabolizmaya ve çok sınırlı bir aerodinamik morfolojiye sahip olacak şekilde evrimleşmişlerdir. Tüylerinin altında anatomik olarak çok benzerlik gösteren kuşların sınıflandırılmasının ancak bir ya da birkaç belirleyici özelliğe dayanması, benzeştiren evrimin belki de en büyük yanıltmacalarını uçmanın getirdiği bu kısıtlamalar içinde yaratmış olmasıyla birleşince, kırlangıçlar ve ebabiller örneğindeki gibi birçok yanlış sınıflandırmayla karşılaşılmış. Tüm bunlara bir de sistematik çalışmalardaki yöntembilim farklılıkları eklenirse, kuşların kökenleri ve evrimlerinin aydınlatılabilmesi için ipuçlarının doğru değerlendirilmelerinin de bulunmaları kadar önemli olduğu anlaşılır. Kuşların yaklaşık 150-200 milyon yıl önce, Mesozoic çağda sürüngen atalardan evrimleşmiş olduğu tüm bilim dünyasınca kabul edilse de, tam olarak hangi dönemde ve hangi sürüngen kolundan evrimleştikleri günümüzde internet tartışma gruplarının bile konusu olan bir soru işareti. Münih yakınlarındaki Bavyera Bölgesinde bulunan ince taneli kireçtaşı, tarih sayfaları boyunca karşımıza ilk olarak banyolardan, çatı döşemelerine kadar birçok yerde kullanılmak üzere, özellikle ortaçağ boyunca yoğun şekilde çıkarılan değerli bir ihracat maddesi olarak çıkıyor. Ayasofya camiinin mozaiklerinde bile yer alan bu kireçtaşı, 1793’te litografi tekniğinin bulunmasından sonraki daha dikkatli ve ayrıntılı kazılar sırasında içinde tek bir tüy fosiline rastlanmasıyla birlikte bu kez bilim dünyası için önem taşımaya başlıyor. Kireçtaşına da ismini veren Solnhofen köyündeki taşocağında Jurassic döneme ait kireçtaşında tek bir uçuş tüyü fosilinin bulunduğu haberinin 1861 yılında Hermann von Meyertarafindan duyurulmasıyla, evrim biyolojisi alanının belki de en hararetli günleri başlamış oldu. Yaklaşık 6 cm boyundaki bu tek tüy, Sürüngenlerin hâkim olduğu dönemde kuşların yaşadığına dair bir kanıttı ve üstelik asimetrik yapısıyla modern zaman kuşlarının uçuş tüyleriyle benzerlik gösteriyordu. Bu fosil tüyün bulunuşunun üzerinden daha birkaç ay geçmemişti ki Hermann von Meyer bu kez tüyleri olan, sürüngenvari bir hayvanın iskeletinin eksiksiz bir fosilinin bulunduğunu bildirdi şaşkınlığı dinmemiş biyoloji çevrelerine. Bu fosil de yine aynı bölgede bulunmuştu ve yine Jurassic dönemine aitti. Hem sürüngen hem de kuş özellikleri taşıyan bu fosil, Meyer’in Archaeopteryxlithographica (litografi taşındaki eskil kanat) olarak adlandıracağı evrim biyolojisinin ünlü ikonasından başkası değildi. Bölgenin fosilleri, Taş Devri’nden beri önceleri süs eşyası, sonraları da para olarak o bölgede yaşayan insanlar tarafından değerli sayılmıştı. Bu fosillerin büyük koleksiyoncularından birisi de, muayene karşılığı bu fosilleri kabul eden Dr. C.F.Häberlein’di ve bu çok önemli Archaeopteryx fosili onun koleksiyonunda yer alıyordu. Önceleri resmedilmesine bile izin vermediği Archaeopteryx fosilini ancak 3 ay sonra açık arttırmaya çıkaran Häberlein, çılgın bir kapışma içinde geçen satış sonrasında bu önemli fosille birlikte koleksiyonundaki yüzlerce fosili İngiliz müzesine satarak çocuklarına yetecek büyüklükte bir servete sahip olmuş oldu. Müzenin iki yıllık bütçesini bu fosil koleksiyonu için harcamasına neden olan kişinin amansız bir evrim karşıtı olan anatomist Sir Richard Owen olması ise,Archaeopteryx’in ne denli önemli bir doğa tarihi fosili olduğunun bir kanıtıydı. Bir karga büyüklüğündeki Archaeopteryx fosili, uzun, kemikli sürüngenvari kuyruğundan çıkan tüyleri, uzamış ön uzuvları, asimetrik tüylerle kaplı kanatları, 3 hareketli, kıvrık parmağı, köprücük kemiklerinin birleşmesinden oluşmuş lades kemiği ve dişleriyle iki yüksek hayvan grubunun, sürüngenlerin ve kuşların arasındaki bir ara forma, dolayısıyla evrime işaret ediyordu. Zaten Charles Darwin de, sadece iki sene önce basılmış olan ve “doğal seçilim yoluyla evrim”i anlattığı “Türlerin Kökeni” adlı kitabında tam da böylesi ara formların var olduğunu varsayıyordu. Böylelikle Archaeopteryx, zincirin kayıp halkalarından biri olarak bir yandan Darwin’in “doğal seçilim yoluyla evrim” teorisinin kabul görmesini sağlarken, bir yandan da kuşların ve uçuşun kökenine ilişkin halen sürmekte olan tartışmalarının merkezine yerleşmiş oldu. Yine de o yıllarda Archaeopteryx’in bir ara form olarak kabul edilmesi bilim dünyasında bile çok çabuk gerçekleşmemiş, fosilin ortaya çıkmasıyla birlikte Darwin yanlısı, yaratılışçı, evrim yanlısı ama Darwin karşıtı birçok görüş ve iddia ortaya atılmıştı. Fosili hiç görmedikleri halde tüylendirilmiş bir sürüngen fosili olduğu iddiasını ortaya atan evrim karşıtı zooloji profesörleri ve yaratılışa tamamen sırtını dönmeden evrimin farklı bir biçimde gerçekleşebileceğini savunan anatomi uzmanları arasında dikkati çeken kişiyse, Darwin’in ve evrim teorisinin en büyük savunucusu, doğa bilimci Sir Thomas Henry Huxley olmuştu. Kuşların kökeni üzerine 1868 yılında yayınladığı makalelerle evrimi kanıtlama işine soyunan Huxley’e göre Archaeopteryx, sürüngen ve kuş arası özellikleriyle evrimi kanıtlayan mükemmel bir ara form örneğiydi. Gerçekten de iskeletin tüyleri bölgeye özgü ince taneli kireçtaşı tarafından hapsedilmese hiç kuşkusuz bir sürüngen fosiliyle karşılaştıklarını sanacak olan bilim insanları, şimdi kuşların kökenine ışık tutabilecek bir fosille karşı karşıyaydılar. Huxley’inArchaeopteryx’i ilk gerçek kuş olarak tanımlamakla kalmayıp, aynı bölgeden çıkarılan ve tavuk büyüklüğündeki bir teropod dinozoru olan Compsognatusfosiliyle karşılaştırarak benzerlikler bulması ise, kuşların atası olarak sürüngenlerin kabul edilmesini belki de pekiştirirken, kuşların atasının dinozorların bir kolu olduğunu savunan görüşü de doğurmuş oldu. Huxley bu küçük, iki ayaklı dinozorun tavuk benzeri leğen kemiği ve arka uzvu gibi kuşlara benzeyen özelliklerini göstererek aslında en başta Darwin’in evrim teorisinin bilim dünyasında kabul edilmesini sağlamış oldu. Huxley’in Archaeopteryx ve Compsognatus fosillerinden yola çıkarak kuşlara benzeyen sürüngenlerin ve sürüngenlere benzeyen kuşların varlığına dikkat çekmesiyle birlikte, Amerikalı profesörler de dâhil olmak üzere birçok bilim insanı önceleri benimsemedikleri evrim düşüncesine sahip çıkmaya başladılar. 1877 yılında, tüm dünyadaki bilim insanları hala Londra’daki Archaeopteryxfosiliyle ilgili tartışmalarını sürdürürken yeni bir Archaeopteryx fosili bulunduğu haberi yayıldı. Önceki fosilin bulunduğu yerden yalnızca 30 kilometre uzakta, Eichstatt yakınlarındaki bir taşocağında bulunan bu yeni Archaeopteryx fosili de yine bir fosil koleksiyoncusunun ellerindeydi ve bu koleksiyoncu da Doktor Haberlein’in oğlundan başkası değildi. İlk fosili İngilizlere kaptırmanın utancı içindeki Almanlar bu kez fosili almakta kararlıydılar ve uzun süren görüşmeler sonunda bu ikinci Archaeopteryx fosili Berlin’deki Humboldt Doğa tarihi müzesinde sergilenmeye başladı. Londra fosiline kıyasla daha eksiksiz olan bu yeni fosil örneği ayrıca, kanatları açık ve başı geriye doğru fosilleştiği için sürüngen-kuş arası özelliklerini de çok etkileyici ve belirgin bir biçimde gözler önüne seriyordu. Böylelikle Berlin’dekiArchaeopteryx fosili, bu çarpıcı hatlarıyla, en çok bilinen, çizimi yapılan fosil hayvan olmanın yanısıra en önemli doğa tarihi örneklerinden biri olarak kabul edildi. Birbiri ardına açığa çıkan bu iki Archaeopteryx fosilini bir üçüncünün izlemesiyse uzun bir süre sonra, 1956’da oldu. Londra fosilinin çıkarıldığı taşocağında bulunan bu üçüncü fosilde tüy izlerini ve birleşmiş bazı ayak kemiklerini görmek mümkün olduysa da, öncekilerden daha kötü bir şekilde günümüze ulaştığından tanımlanması iki yılı buldu. Bir süre Solnhofen yakınlarındaki, Maxberg müzesinde sergilendikten sonra Eduard Opitsh’in evinde tuttuğu fosil, Opitsh 1991’de öldüğünde mirasçılarınca bulunamayınca, fosilin çalınmış olduğu sonucuna varıldı. Halen Yale Üniversitesi bünyesinde çalışmalarını sürdüren ve kuşların dinozorlardan geldiği yolundaki teorinin doğru olduğunu düşünen ünlü paleontolog John Ostrom’un, 1970 yılında Avrupa’da pterosaur fosillerini çalışırken pterosaur olarak sergilenen bir Archaeopteryx fosiliyle karşılaşmasıyla, dördüncü Archaeopteryx fosili de gün ışığına çıkmış oldu. Aslında ilk tüy veArchaeopteryx fosilinden de önce, 1855 yılında diğer fosillerin bulunduğu bölgenin oldukça doğusundaki bir büyük taşocağında bulunmuş olan bu fosili, 1857’de uçan sürüngen pterosaur olarak adlandıran ise, ne ilginçtir ki, Hermann von Meyer olmuştu. 1860 yılından beri Hollanda’daki Teyler müzesinde sergilenmekte olan bu fosilin gövdesini çevreleyen silik tüy izlerinin farkına varan Ostrom, böylelikle daha uzun yıllar sürebilecek bir yanlışlığı önlemiş oldu. TeylerArchaeopteryx’inde araştırmacıların dikkatini çeken en ilginç nokta ise, bir tırnağın, üzerini kaplayan boynuzsu kılıfla birlikte mükemmel bir şekilde korunmuş olarak fosilleşmesi olmuştur. 1973 yılında Jura Müzesi kurucularından F.X.Mayr’ın bildirdiği, oldukça iyi bir şekilde fosilleşmiş olan bir diğer Archaeopteryx fosili de yine ilk başta yanlış tanımlanmış fosillere bir örnek oluşturuyordu. 1951 yılında Eichstatt’ın kuzeyindeki bir taşocağından çıkarılmış olan bu fosil genç bir Compsognatusdinozoru olarak tanımlanmıştı önceleri. Mayr’ın yirmi yıl sonraki incelemesinde ortaya çıkardığı silik tüy izleri, Archaeopteryx fosili sayısını beşe çıkarıyordu böylelikle. Mükemmel bir şekilde korunmuş kemikleri ve kafatasıyla buArchaeopteryx fosili Londra örneğinin üçte biri büyüklüğündeydi ve kimilerince bu farklılık fosilin ayrı bir cinsi temsil ettiği anlamına geliyordu. Eichstatt örneği olarak anılan bu fosil de Jura Müzesinde sergilenmeye başladı. Kasım 1987’de yine Jura Müzesi’nden Günter Viohl’un Solnhofen eski belediye başkanının koleksiyonunda keşfettiği altıncı Archaeopteryx fosili, tüm fosiller arasında en büyük olanıydı ve iyi korunmuş iskeletteki tüy izleri net olarak görülebiliyordu. Tam olarak nereden çıkarıldığı bilinmediği halde Solnhofen örneği olarak anılan bu fosil ise halen Solnhofen’deki Bürgermeister Müller Müzesi’nde sergilenmektedir. 1993 Nisan sonlarında, Peter Wellnhofer tarafından duyurulan yedinci ve şimdilik son Archaeopteryx fosili kaydı ise Londra ve Maxberg Archaeopteryxfosillerinin çıkarıldığı yerden geliyordu. Stratigrafi yöntemlerine göreArchaeopteryx fosilleri içinde en genci olan (en yaşlı olanı LondraArchaeopteryx’i) bu Archaeopteryx fosilinin en önemli özelliği ise diğer fosillerde karşılaşılmamış göğüs kemiğine sahip olmasıydı. Her ne kadar göğüs kemiği çıkıntılı bir yapı göstermese de, göğüs kemiğinde ilk defa kemikleşmeye rastlanmış olması bakımından bu bulgu Archaeopteryx fosillerinin uçuş yetenekleriyle ilgili çalışmalar için çok büyük önem taşıyordu. Teyler fosili kadar iyi korunmuş olan bu fosilin bir diğer özelliği ise alt bacağının (tibiası) ve arka ayaklarının diğer fosillere göre daha uzun olmasıydı. Bu özellikleri yüzünden fosil, Wellnhofer tarafından ayrı bir tür olarak kabul edildi ve Archaeopteryx bavarica olarak adlandırıldı. Son Archaeopteryx fosili dışındaki fosiller de kimi araştırmacılar tarafından, özellikle boyutlarındaki farklılıktan dolayı, ayrı tür olarak gösterilmişlerse de, milyonlarca yıl önce yaşamış kuşların tür ve cins sınırlarını belirlemenin güç olması nedeniyle bu görüşler genel olarak kabul edilmemiş ve günümüzde tümArchaeopteryx fosilleri bir cins altında ele alınarak tür bazındaki savlar soru işareti olarak kalmıştır. Solnhofen’in de içinde yer aldığı iç Avrupa, Jurassic dönemde palmiye tipi bitkilerin yer aldığı büyük, ılık deniz ve lagünlerle çevrili subtropikal bir bölgeydi. Archaeopteryx’in büyük olasılıkla lagünlerle çevrili adalarda yaşamış olması da, kimilerince, zaten fosillerde görülen dramatik büyüklük ve morfolojik farklılıkları açıklıyordu. Archaeopteryx fosillerinin bulunuş hikâyesi böyleyken, bu fosillere ilişkin olarak ortaya atılan ve yıllar içinde ortaya çıkan diğer bazı fosillerle de desteklenmeye çalışılan kuş-ata teorilerinin hikâyesi de, kuşlara biraz da soru sorarak bakmamızı sağlayacak kadar ilgi çekici. Özgür KEŞAPLI DIDRICKSON Kaynaklar : 1. Feduccia, A. 1999. The Origin and Evolution of Birds. Yale University . 2nd edition 2. Proctor, N.S.& Lynch, P.J. 1993. Manual of Ornithology, Avian Structure and Function. Yale University. 3. Feduccia, A. (2012). Riddle of the Feathered Dragons: Hidden Birds of China. Yale University Press, ISBN 0-300-16435-1, ISBN 978-0-300-16435-0 4. Foth, C. (2012). "On the identification of feather structures in stem-line representatives of birds: evidence from fossils and actuopalaeontology." Paläontologische Zeitschrift, 5. Owen, Richard. (1963). "On the Archeopteryx [sp] of von Meyer, with a description of the fossil remains of a long-tailed species, from the lithographic stone of Solenhofen [sp]". Philosophical Transactions of the Royal Society of London 153: 33–47. 6. Witmer, Lawrence M. (2009) "Feathered dinosaurs in a tangle"NATURE|Vol 461|1 October 2009 pg 601-602 7. Chiappe, Luis M. (2009). "Downsized Dinosaurs: The Evolutionary Transition to Modern Birds". Evolution: Education and Outreach 2 (2): 248–256. 8. Seeley, Harry G. (1901). Dragons of the Air: An Account of Extinct Flying Reptiles. London: Methuen & Co.. p. 239pp. 9. Nopcsa, Franz. (1907). "Ideas on the origin of flight". Proceedings of the Zoological Society of London: 223–238. 10. Camp, Charles L. (1936). "A new type of small theropod dinosaur from the Navajo Sandstone of Arizona". Bulletin of the University of California Department of Geological Sciences 24: 39–65.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-kokeni-ve-evrimi

EVRİM TEORİLERİ

İnsanoğlu kendini ve çevresinde algıladıklarını tanımaya başladıktan sonra, bu olağan üstü varlıkların nasıl meydana geldiğini düşünmüştür. M.Ö. VI. Yüzyılda yaşamış olan Şyonya‟lı filozoflardan Thales, tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğunu; Anaximander, canlıların kaynağının deniz olduğunu, başlangıçda balık olan atalarımızdan bugünkü şeklimize evrimleşerek ulaştığımızı; Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmaların rolü olduğunu ileri sürmüşlerdir. M.Ö. IV. Yüzyılda yaşamış olan Aristoteles, canlılığın başlangıçta kendiliğinden meydana geldiğini, zaman içinde giderek basitten daha karmaşık yapılı canlıların meydana geldiğini (doğa merdiveni) ve canlılarda organların ihtiyaca göre oluştuğunu savunmuştur. Canlı türlerinin ayrı ayrı yaratıldıklarını ifade eden yaratılış düşüncesinin herhangi bir bilimsel kanıtı bulunmadığından burada tartışılamamaktadır. XIII. yüzyılda fosiller üzerinde yaptığı çalışmalarla “paleontoloji” biliminin ortaya çıkmasına neden olan Buffon, canlı türlerinin bir evrim sonucunda meydana geldiğini ifade etmiş olmasına rağmen; kilisenin baskısı sonunda “kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum” demek zorunda kalmıştır. Bu dönemde, bir doğa bilimci olan Charles Darwin‟in dedesi Erasmus Darwin de Buffon gibi, canlıların yaşamları sırasında edindikleri beceri ve özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşünde idi. Bununla beraber, aydınlanma çağı olarak bilinen bu dönemde, Carl von Linné‟nin morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından biribirine benzeyen canlıları aynı grup içinde toplayarak, en küçük canlı gruplar olan türleri oluşturması; Cuvier‟nin aynı türden olan bitki ve hayvanların erkek ve dişilerinin kendi aralarında birleşmeleri sonunda fertil yavruların meydana getirdiklerini saptaması; XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Cuvier, Hilaire ve Gothe‟nin, belli işlevleri yerine getiren organların, canlılar arasında gösterdikleri benzerlik ve farklılıkları inceleyerek homolog ve analog organların ontogenetik gelişimlerini açıklamaları; canlıların evrimsel bir gelişimin sonunda çeşitlendikleri düşüncesini destekleyen yeni delilleri ortaya çıkarmıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalara rağmen, biyoloji sistematiğinin son şeklini aldığını söylemek mümkün değildir. Hatta, evrimin sürekliliği düşünülürse tamamlanması da mümkün gözükmemektedir. Ancak, bu çalışmaların sonunda; a) Biribirine yakın gruplar arasında benzerliklerin fazla olmasına karşın, uzak gruplar arasında benzerliklerin giderek azaldığı b) Sistematiğin alt sıralarında yer alan canlıların ilkel ve basit yapılı olmalarına karşın, üst sıralarda yer alan canlıların daha zengin bir biyolojik işleve ve karmaşık yapıya sahip oldukları c) Aynı tür içindeki canlıların kendilerine benzer ve fertil yavrular meydana getirdikleri d) Paleontolojik bulguların da yardımıyla; Jeolojik devirlerde yaşamış ve bugünkü canlılara benzeyen tür sayısının eski jeolojik devirlere gidildikçe azaldığı, yakın jeolojik devirlerde arttığı görüldü. Bu gözlemlere dayanarak, Hilaire; “hayvan türlerinin birbirinden meydana geldiğini” ileri sürdü, fakat dönemin ünlü anatomisti Cuvier ile yaptığı tartışmada ileri sürdüğü deliller yeterli bulunmadı. Lamarck (1744-1829) “Phylosophy Zoologique” adlı eserinde, türlerin ara varyetelerle, cinslerin ara türlerle ve familyaların ara genuslarla biribirlerine bağlı olduklarını ve değişen ortam koşullarına uyumlu yeni bir türün bir başka türün değişmesiyle meydana geldiğini ileri sürdü. Lamarck‟a göre, çok kullanıldığı için gelişen veya kullanılmadığı için körelen bir organın eşem hücreleri üzerindeki etkisi bu özelliklerin yeni döllere geçmesine neden oluyordu. Zürafanın, ağaçların yeşil yapraklarına uzanabilmesi için boynunun uzaması ve kurbağanın su içindeki hareketini kolaylaştıran arka ayakları arasında yüzme derisi gerili olması, bu canlıların, ortam koşullarına uygun olarak değişmeleri sonunda meydana gelmişti. Benzer şekilde, köstebekte gözlerin körelmesini, yılanlarda üyelerin yok olmasını, bu organların kullanılmamaları sonucunda yok oldukları şeklinde yorumlamıştır. Lamarck‟ın hipotezinin özelliği, canlılarda görülen değişikliklerin fonksiyona bağlı olarak ve ortamın koşullarına uygun olarak meydana gelmiş olmasıdır. Hipotezde yer alan, “canlılar içinde bulundukları koşullara uyar” önermesi bugün de gözlenen, doğruluğu çok kere kanıtlanmış bir olgudur. Ancak, bu yöndeki bir teorinin hıristiyanlığın telkinlerine uymaması yanında, değişikliklerin yeni döllere geçişini açıklamakta teorinin yetersiz kalması ve daha açık olarak; bugüne kadar yapılan gözlemlerde, canlılarda doğumdan sonra kazanılmış olan özelliklerin sonraki döllere geçtiğinin gösterilememesi nedeniyle fazla taraftar toplayamamıştır. Örneğin, August Weismann (1834-1914), yirmi döl boyunca kuyruklarını kestiği farelerin yirmi birinci dölde de deney serisinin başındaki fareler kadar uzun kuyruklu olduklarını gördü. Bu deneyler sonunda Weismann, vücudu meydana getiren somatik hücrelerin kalıtımda rolünün bulunmadığını; kalıtımla ilgili hücrelerin üreme (germ) hücreleri olduğunu ve çevresel faktörlerin üreme hücrelerine etki etmediğini buldu. Nitekim, Müslümanların ve Musevilerin, yüzyıllardan beri sünnet olmaları, bu toplumlarda herhangi bir kalıtsal değişikliğe neden olmamıştır. Aynı şekilde, Çinlilerin çocuklarına ayaklarının küçük kalması için yüzyıllar boyunca demir ayakkabı giydirmeleri de Çinlilerin ayaklarını küçültmemiştir. Halbuki, bugün bakterilerin antibiyotiklere, böceklerin insektisitlere karşı bağışıklık kazandıkları bilinir ve Lamarck‟ın hipotezi bu olayları anlamamıza yardım eder. Ancak bu yönde yürütülen araştırmalar, bağışıklığın bir populasyonun bütün fertlerinde değil, uygun gen kompozisyonuna sahip olan bazı fertlerinde meydana geldiğini ve bu fertlerin populasyon içindeki sayısının, doğal seçim baskısı altında daha sonraki döllerde giderek artmasıyla dirençli ırkların oluştuğunu gösterdi. Ayrıca, genetik alanındaki bilginin artmasına bağlı olarak bugün kabul edilen evrim düşüncesinin olası mekanizması ortaya konmuştur. örneğin Lüers, populasyon düzeyinde kazanılmış bir bağışıklığın, mutasyon, doğal seçim ve genlerin rekombinasyonuyla birlikte açıklanabileceğini ileri sürmüştür. Aydınlanma çağında, en fazla taraftar toplayan evrim teorisi, Charles Darwin (1809-1882) tarafından önerilen “doğal seçim” teorisidir. Aydın bir çevrede, varlıklı bir ailenin çocuğu olan Darwin, hekim olan babasının tüm gayretlerine rağmen tıp eğitimini başaramamış, Cambridge Üniversitesinde yine babasının zoruyla başladığı teoloji eğitimini tamamlamıştır. Bu arada, botanik ve jeoloji derslerine devam ederek, meydana getirdiği böcek koleksiyonuyla bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. 1831 yılında “Beagle” adlı gemiyle Güney Amerika kıtasının çevresini dolaşma olanağını elde eden Darwin, Galapagos adalarının faunasını inceleyerek örnekler toplamış ve 1836 yılında Şngiltere‟ye dönmüştür. Seyahati sırasında okuduğu, kıtaların kayma teorisini savunan Charles Lyeel(1797-1875) in “Jeolojinin Şlkeleri” ve 1838 yılında okuduğu Thomas Malthus (1766-1834) un “Nüfus Üzerine Deneme” adlı kitaplarından da etkilenen Darwin, 5 yıl boyunca doğada yaptığı gözlemlere ilave olarak, seferden döndükten sonra 23 yıl topladığı materyal üzerinde yaptığı çalışmalardan sonra 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınladı. Darwin teorisinde, bir populasyon içinde, değişen ortam koşullarına en iyi uyum sağlayan fertlerin alıkonmasıyla yeni bir ırkın meydana gelebileceğini, dölden döle farklılaşmanın artarak yeni ırkın başlangıçdaki populasyonun ait olduğu türden farklı ve yeni bir türe dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Darwin‟e göre evrim şu sırayla meydana gelmektedir. 1- Bir ekosistem içinde yer tutan her populasyon için, o ekosistemin bir taşıma kapasitesi vardır. Çünkü, ekosistemler yaşam alanı, barınak ve besin gibi olanaklar bakımından sınırlıdır. Nitekim, yapılan bir hesaba göre, 1 erkek ve 1 dişiden oluşan Drosophila melanogaster çiftinden 3 hafta sonunda, teorik olarak 245 000 fert meydana gelebilmektedir. Fakat doğada hiç bir zaman bu ölçüde büyümeye rastlanmamıştır. Örneğin, 100 cm3 lük bir yetiştirme kabında, yeterli besin bulunmasına rağmen; yumurtalarından yeni çıkmış kelebek larvalarından 100-150 den fazlası birarada yetiştirilememektedir. 2- Aynı populasyona ait fertler arasında, morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından farklar vardır. Eşeyli çoğalan bir populasyonun üyeleri, tek yumurta ikizleri dışında, biribirlerinden bazı karakterler bakımından farklıdır. 3- Ekosistemin sınırlı olanaklarında hayatta kalabilmek için populasyonun farklı özelliklere sahip olan fertleri arasında rekabet başlar. 4- Sahip oldukları özelliklerle çevrenin isteklerini karşılayabilen fertler rekabeti kazandıkları için hayatta kalır (doğal seçim) ve populasyonun sonraki dölü meydana getirirler. 5- Çevresel koşullar sürekli değişmektedir. Değişim, iklim düzeyinde, sıcaklık, nem, ışık miktarı gibi faktörlerin günlük, mevsimlik ve yıllık değişimlerini; biyolojik olarak, canlıların doğumdan sonra büyüyüp, yaşlanarak ölmelerini; ekosistem olarak, örneğin oligotrofik özelliklere sahip olarak yeni oluşmuş bir gölün, zamanla ötrofik ve distrofik bir göl halini alması, daha ileri aşamada kurumasıyla; çalılıktan başlayarak bir meşe ormanı ekosistemine varan farklı “serel evre” lerden geçmesi gibi çok farklı konuda ve bazen çok geniş kapsamda, yani biyosfer ölçüsünde meydana gelmektedir. Örneğin, CFC (klor-flor - karbon) bileşiklerinin sebep olduğu stratosferik ozon miktarındaki azalmaya bağlı olarak, biyolojik etkiye sahip olan ultraviyole ışınlarının yeryüzüne ulaşması ve sanayi devriminden (1860) sonra hızla tüketilen organik karbon kaynaklarından açığa çıkan karbon dolatısıyla ortaya çıkan küresel ısınma, tüm biyosferi içine alan küresel değişikliklerdir. 6- Değişen koşullara bağlı olarak kazanılan karakterlerin toplamına sahip olan fertlerden oluşan populasyon ile eski populasyonun fertleri, aralarında meydana gelen bu farklılaşmadan sonra biraraya gelseler dahi fertil yavrular meydana getiremezler. Aralarında tür düzeyinde fark meydana gelmiştir. Bu türleşmedir. Ancak, bu teoride bugünkü kalıtım bilgimize göre yanlış olan bir anlayışın üzerinde durmak gerekir. “Doğal seçim teorisi” olarak da bilinen bu teorinin ileriye sürüldüğü XIX. yüzyılda, kalıtsal özelliklerin vücut parçalarından geldiği ve bir çaprazlama sonucunda ortaya çıkan melezde, anne ve babaya ait karakterlerin eriyerek karışmaları nedeniyle yavrunun, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olduğu düşüncesi hakimdi. Yani, ana ve babada var olan siyah ve beyaz gibi iki zıt karakterin yavruda gri rengi meydana getireceğine inanılıyordu. Halbuki, gözlemler bir aile içindeki çocukların, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olmak yerine; bazılarının anneye veya anne soyundan birine örneğin dayıya, bazılarının babaya veya baba soyundan birine örneğin halaya benzediğini gösteriyordu. Fakat bunun nasıl meydana geldiği bilinmiyordu. Bu durum, Darwin'in de dikkatini çekmiş olmasına rağmen, bu konuda yeterli bilgi birikimine sahip olmadığından açıklayamamıştır. Nitekim, bugünkü bilgimize göre; anne ve babadan gelen baskın (dominant) ve çekinik (resesif) karakterler yavruda homozigot (AA veya aa) veya heterozigot (Aa) durumda bulunmaktadırlar. Bunların biribirleriyle karışması söz konusu olmamakta; bir karakter için baskın olan gen homozigot ya da heterozigot durumda olsa da fenotipte etkisini gösterebilirken, çekinik olan gen ancak homozigot durumda olduğunda fenotipte etkisini gösterebilmektedir. Genetik alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Gregory Johann Mendel (1822-1884) ile Darwin (1809-1882) aynı dönemde yaşamış olmalarına rağmen, aralarında bilimsel bir ilişkinin kurulamamış olması bilim ve onlar adına talihsizlikti. Mendel‟in bulgularının önemi yaşadığı dönemde anlaşılamamış, ölümünden 16 yıl sonra Erich Tschermak von Seysenegg, Hugo de Vries ve Carl Erich Correns tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. XX. yüzyılın başlarında, Hollandalı deVries (1848-1935), döller boyunca yetiştirdiği otuza yakın bitki türünde kendiliğinden meydana gelen ve kalıtsal nitelik gösteren değişikliklerin meydana geldiğini (varyasyon) saptadı. Benzer sonuçlar bulan, Alman Correns (1864-1933) ve Avusturyalı Tschermak (1871-1962) ile birlikte, 1900 yılında “mutasyon Teorisi” ni ileri sürdüler. Bu teoriye göre, bir tür içinde, birdenbire, ara dereceleri bulunmayan değişikliklere sahip canlılar (mutant) meydana gelebilir. Bu değişiklikler göz renginden zeka düzeyine kadar tür içi çeşitliğe ait karakterlerde olabildiği gibi, tür için karakteristik olan özelliklerden birinde de meydana gelebilir ve hayat mücadelesinde organizmaya avantaj sağlar veya zararlı olabilir. Mutasyon teorisine karşı, “canlılarda görülen değişikliklerin genellikle onların yaşama gücünü azaltıcı yönde olması” ve “türe özgü karakterlerinde değişiklik meydana gelen fert populasyonun diğer fertlerinden ayrı kalacağı için, soyunu devam ettirme ve bu değişikliği sonraki döllere aktarma şansının bulunmaması” gibi görüşler ileri sürülmüştür. Ancak, bugünkü bilgimize göre; canlılar geometrik dizi şeklinde artma eğilimindedirler. Mutasyonların çoğu, fertte olumsuz gelişmelere yol açmasına rağmen, az sayıda meydana gelen ve çevreye uyumda avantaj sağlayan mutasyonlar meydana geldikleri populasyon içinde kalıcı olurlar, bu değişikliklere sahip olan mutantların sayısı populasyon içinde giderek artar. Karşı görüşe göre, meydana gelen mutantın içinde bulunduğu populasyonun fertleriyle birleşemeyecek veya fertil yavru veremeyecek kadar farklılaştığı varsayılmaktadır ki, bu olağanüstü bir olaydır. Halbuki, mutasyonların çoğu türe özgü karakterlerin birinde meydana gelebilir ve bu değişiklik mutantın populasyon içinde fertil birleşmeler yapmasına engel teşkil etmez. Alman Biyolog August Weismann' ın da içinde bulunduğu bir grup biyolog, canlı varlıklarda genetik materyalin organizmanın somatik dokularından farklı olduğu ve ondan etkilenmediği sonucuna vardılar. Bu sonuç, bir organizmanın doğumdan sonra kazandığı yetenek ve özelliklerin neden kendinden sonraki döllere geçmediğinin anlaşılmasını sağladı. Buraya kadar anlatılan bilgi birikimine sahip olan biyologlar XIX. yüzyılın sonlarında Darwin‟in teorisi ile mutasyon teorisini birleştirerek “neodarwinizm” olarak adlandırılan yeni bir evrim teorisi geliştirdiler. Neodarwinistlere göre evrim; “bir populasyon içinde, organizmaların ortama uyumunda zayıflık yaratmayan küçük mutasyonların birikmesi sonunda, türe özgü karakterler bakımından orijinal populasyondan farklı ve ortam koşullarına daha uyumlu bir populasyonun ortaya çıkması” şeklinde meydana gelir. Darwinizm ve Neodarwinizm arasındaki benzerlik, her ikisinde de “doğal seçim” mekanizmasına yer verilmiş olması; fark ise, Darwinizmde “canlılarda değişikliğin ortam koşullarına bağlı olarak meydana gelmesi” düşüncesi yerine Neodarwinizmde “önce mutasyonların meydana geldiği” düşüncesinin yer almış olması ve karakterlerin sonraki döllere nasıl taşındığının öğrenilmiş olmasıdır. Bu konuda yapılan çalışmalar, canlılarda meydana gelen her mutasyonun canlının hayatta kalma gücü ve fertilitesi üzerinde olumsuz etkilere neden olmadığını, bazı koşullar altında canlının hayatta kalabilme yeteneğini artırdığını göstermiştir. Örneğin, Ptychopoda seriata kelebeğinde, kanatların deseninde değişikliğe neden olan bir mutasyon; kelebeğin hayatta kalma gücünü normal koşullarda azaltmasına karşın, soğuk ve rutubetli ortamlarda artırdığını göstermiştir. Bu kelebek, bir başka canlı ile ekolojik nişlerinin çakışması sonucunda habitatını değiştirmek durumunda kalırsa, sahip olduğu bu mutasyonla daha soğuk ve rutubetli ortamlarda hayatta kalmayı başaracak, oluşan yeni populasyonun gen havuzuna başka mutasyonların eklenmesiyle yeni bir tür meydana gelebilecektir (adaptif radyasyon). Buna göre, bir populasyon içinde görülen küçük mutasyonlar populasyonun gen havuzunda değişik genlerin birikmesine olanak sağlarken; diğer taraftan işleyen “doğal seçim” mekanizması var olan koşullara uygun olmayan genotiplerin ayıklanmasını sağlamaktadır. Örneğin, Florida da deniz kıyısındaki ormanlık bir alanda ve kıyıya yakın kumluk bir adada yaşayan aynı türden farelerin, ormanlık alanda koyu renkli, adada açık renkli olmaları şu şekilde açıklanmaktadır. Konu edilen fare populasyonununda rengin 3 gen çifti (A/a, B/b, C/c) tarafından belirlendiği kabul edilirse, F1 dölünün sperm ve yumurta hücrelerinde 23 = 8 farklı renk kombinasyonu (ABC, ABc, AbC, aBC, Abc, aBc, abC, abc) bulunacaktır. Buna göre F2 dölünde koyu ve açık renk veren gen kombinasyonlarından birer adet bulunma olasılığına karşın, ara derecelerde renk veren 62 adet farklı gen kombinasyonuna sahip fare meydana gelme olasılığı bulunacaktır (Tablo 1). Renk geni üzerinde meydana gelen mutasyonlarla fare populasyonunun gen havuzu içinde biribirinden farklı renk genlerinin sayısı artarken, karayla bağlantılı olan adada da farklı renklerde mutantlar görülecektir. Ancak, ada ile kara arasındaki bağlantının kesilmesi ve ada üzerindeki ormanın yok olmasıyla, çıplak ve kumluk alanda kendilerini gizleyemedikleri için kuşlar tarafından avlanan koyu renkli farelerin populasyondan elenmesiyle (doğal seçim) adada sadece açık renkli fare ırkı barınabilmiş; bunun tersine, ormanlık alanda açık renkli farelerin populasyondan elenmesiyle koyu renkli fareler barınabilmiştir. Bu örnekte, adada açık rengi; karada ormanlık alanda koyu rengi meydana getiren genler “doğal seçimde avantajlı gen” olarak tanımlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/evrim-teorileri

Türkiyenin Bitki Türleri

Pek çok ülkeyi ve hatta kıtayı kıskandıracak zenginlikteki bitki örtüsüne bakarak, ülkemizin bu konuda ne kadar şanslı bir coğrafyada yer aldığını söylemek mümkündür. Ülkelerin sahip olduğu bitki örtüsü zenginlikleri ile ilgili rakamlar incelendiğinde; tüm Avrupa’da 12 bin bitki türü yer alırken, bu rakamın ülkemiz için 9 bin civarında olması, bu zenginliği ifade etmeye yeterlidir aslında. Türkiye, 9000’i aşan taxon sayısıyla çok büyük bir bitki potansiyeline sahiptir. Bu rakam alttür ve varyetelerle 12,000’i bulmaktadır. Türkiye bitkileriyle ilgili en önemli kaynak 11 ciltlik Davis’in “Flora of Turkey and Aegean Islands” adlı kitabıdır. Kitabın son 2 cildi Türk bilim adamlarınca eklenmiştir. Bunun yanında Türk bilim adamları sayısız çalışma yapmışlardır. Türkiye’de her 5,5 günde bir yeni bitki keşfedilmektedir. Toplam bitki sayısı bakımından; Yunanistan'ın 5000, İran'ın 8000, Fransa'nın 4500, Almanya'nın 2500, İtalya'nın 5600, İspanya'nın 5000 ve İngiltere'nin ise 2000 adet bitkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bitki örtüsü zenginliği söz konusu olduğunda, genel bitki türleri sayısı yanında, “sadece bir ülkeye veya bir bölgeye has” bitkilere verilen isimle, “endemik” türlere de dikkatle bakmak gerekmektedir. Ülkemiz endemik bitki türleri bakımından da oldukça zengin bir varlığa sahiptir. Avrupa’daki 2500 endemik bitki türüne karşılık, tek başına Türkiye’de 3000 endemik tür vardır. Bu konudaki zenginliğimizi vurgulaması bakımından bir kıyaslama yapmak gerekirse; Akdeniz ülkelerinden İspanya ile Eski Yugoslavya 500'er adet endemik bitkiye sahip iken, ülkemizde en çok endemik bitkiye sahip olan 3 ilimiz; 578 bitkiyle Antalya, 478 bitkiyle Konya ve 366 bitkiyle İçel'dir. Türkiye haricinde Avrupa'nın en çok endemik bitkisine sahip ülkesi olan Yunanistan’da bu sayı 800 kadarken; İtalya'nın endemik bitki sayısı 712, Japonya'nın 2000 ve ABD'nin ise 4036'dır. Bu zenginliğin kıymetini henüz tam olarak anladığımız söylenemez. Belki gelecekte daha fazla incelemeler yapıldığında, bugüne kadar ulaşılamamış başka köşelerde de yeni türlerin bulunmasıyla, bu sayının artacağı kuvvetli bir ihtimaldir ama mevcut bitki örtümüzün bile, son 2-3 asır boyunca ülkemize gelen yabancı uzmanlar tarafından tespit edilmiş olması da, klasik vurdumduymazlığımızın güzel bir örneği olsa gerek. Oysa daha Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1546-1549 yılları boyunca Osmanlı topraklarının güney bölümüne ve özellikle Anadolu’ya ilgi duyarak geziler yapan Pierre Belon’dan başlayarak; 1938-1966 yılları arasında 11 kez ülkemizi dolaşıp, topladığı zengin bitki örneklerine dayanarak yayınladığı 10 ciltlik “Türkiye Florası” kitabının yazarı P.H. Davis’e kadar, bu toprakları gezip dolaşan pek çok yabancı gezgin ve bilim adamının incelemeleri sayesinde, Türkiye’nin bitki örtüsünü tanımlayabilmek mümkün olmuştur. Nedense, kendi insanımızın bu tür çalışmalara ilgisi fazla olmamıştır. Az sayıdaki örnekten birisi olarak, ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi’nin 1630 yılında başlayan ve 1682’deki ölümüne dek süren gezileri boyunca not ettiği değişik bitki türleriyle ilgili bilgilerin de yer aldığı, 10 ciltlik ünlü seyahatnamesiyle, Türkiye Bitkileri konusuna oldukça önemli katkılar yaptığını belirtmek yerinde olacaktır. Ancak bu kayıtsızlığımızı kıracak şekilde, son 40-50 yılda; Hikmet Birand, Kamil Karamanoğlu, Turhan Baytop, Asuman Baytop ve Tuna Ekim gibi üniversite hocalarımızın konuya yakın ilgi göstermeleri ve sürdürülen yoğun çalışmalar sonunda, bitki örtümüzü tanıtan kaynak eserler yayınlamaları oldukça sevindiricidir. Yine de, daha yapılacak çok şeylerin olduğunu bilmekte yarar vardır. 1753 yılında, ünlü İsveçli doğa bilimci Carolus Linnaeus’un 8 bin bitki türünü kapsayan ve “İkili adlandırma” olarak bilinen sınıflandırma sistemiyle ilgili bilimsel çalışmalarının ardından, bu konudaki çabalar daha bir bilimsel hüviyet kazanmışsa da, yeryüzü bitkilerini toplama ve tanımlama konusundaki öncü çalışmaları genellikle İngilizler yürütmüştür. 1700’lü yıllardan sonra, ülke dışına çıkan her İngiliz elçisinden, gittiği coğrafyaların ilginç bitki ve hayvan örneklerinden toplayıp İngiltere’ye yollamaları istenirmiş. Bu sayede, bugün Londra’da bulunan “Doğa Tarihi Müzesi”, bu alandaki dünyanın en geniş kapsamlı koleksiyonuna sahip müzesi olarak hizmet vermektedir. Kendi ülkelerinin her bir metrekaresini bilimsel çabalarla arşınlayan batılı gelişmiş ülke bilim adamları, gözlerini son bir asırda da başka ülkelerin bitkilerine dikmişler ve dünya üzerinde neredeyse gidilmedik yer bırakmamışlardır. 1900’lü yıllar boyunca süren bu tür teknik gezilerden, Anadolu da bolca nasiplenmiş olup, söz konusu çalışmalar sonunda yayınlanan “Türkiye Florası” konulu yayınlar, bugün bile pek çok botanikçinin başvuru kaynağı olmaya devam etmektedir. Oysa, ülkemiz doğa ananın cömertliğinden en fazla yararlanmış bir coğrafyaya sahiptir ve daha yoğun taramalarla bitki zenginliğimizin belirlenmesi gerekmektedir. Tarih boyunca gelip geçen uygarlıklardan gördüğü inanılmaz ilgi ve sahip olma hırsı da bunun en önemli belgesi olsa gerek. Üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyada, üzerleri doğal ormanlarla kaplı yemyeşil dağların karlı zirvelerini, hemen dibindeki bir gölün masmavi sularına düşen yansımasıyla birlikte seyreden hangi kral veya komutan, bu enfes güzelliği es geçip başka diyarlara gidebilmiş ki? Ağaç diplerini süsleyen rengarenk çiçekli bitkilerin katkısı az mıdır, bu cazibeye dayanamayan Attalos’un ordusuna ev sahipliği yaparak kurulan Antalya’nın bugünlere gelmesine. Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarını çevreleyen yeşillik cenneti dağlarımızın barındırdığı binlerce değişik bitki türünün zenginliği her gören gözün malumudur. Güneydoğu ve doğunun ağaçtan yana kısmetsiz tepelerinde bile; çiğdeminden meyanına ve orkidesinden ters lalesine kadar, ne göz büyüleyici çiçekler sergi açarlar bahar ve yaz aylarında da, gelip onları gözleyecek doğa tutkunlarının heveslerini boşu boşuna beklerler mevsimler boyunca. Belki sadece, yorgun çobanların kaval sesleriyle hüzünlenip yola düşen kınalı kuzuların keskin dişleridir hep hatırlarını soran ve değerlendiren (!). Ülkemizin bulunmaz zenginliği olan bu 3 bin civarındaki endemik türlerin arasında neler yok ki? K.Maraş civarında toprak altı yumrularının “Sahlep” adıyla dondurmada kullanıldığı değişik çiçek renklerine sahip türleriyle Orkide; Akdeniz Bölgesine yayılan Kuşkonmaz; gösterişli yaprakları ve sarıdan mora kadar değişen renkteki çiçekleriyle Süsen (İris); hemen tüm dağlarımızı mekan tutan, keskin kokusuyla sofralara lezzet katan Kekik; özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde yayılmış bulunan çok sayıda türüyle Adaçayı; Anadolu’nun her bir köşesine yayılmış durumdaki Çiğdem (Safranbolu civarında yetiştirilen kırmızı-kavuniçi çiçeklilerine safran denilmektedir); ocak-şubat aylarında kar altındaki ılık ortamdan sıkılarak kafasını kar örtüsünden dışarı uzatıp, görenleri hayran bırakan beyaz çiçekli Kardelen; yalnızca Ankara-Gölbaşı yöresinde yetişen Yanardöner; ilkbaharla birlikte buğday tarlalarının ya da tarla kenarlarının baş misafiri olan, kırmızı çiçekleriyle böceklerin gözdesi olan Gelincik ve daha niceleri ... Korunga, ebegümeci, sümbül, devedikeni, lale, akzambak, zakkum ve yabani soğan gibi bir kısmı endemik türlerden oluşan bitki grupları da, ülkemizin bitki örtüsünde bol miktarda yer almaktadır. Bunların yanında, tarımsal üretimleriyle önemli ekim alanlarına sahip olan; buğday, arpa, keten, nohut, kiraz, armut ve badem gibi yaygın olarak kültüre alınmış ve beslenme kültürümüzde geniş yer bulmuş bitkilerin bir çok alt türleri de, anavatanları olan ülkemizin doğal bitki örtüsü içerisinde bol bol bulunmaktadır. Uluslararası Doğa Koruma Örgütü’nün, “Biyoçeşitlilik Sıcak Nokta” listesinde, yeryüzünde belirlenen 34 küresel sıcak noktadan 3’ünün ülkemiz topraklarında bulunduğunu ve topraklarımızın % 77’sini kaplayan, Trakya ve Batı Karadeniz dışındaki bu alanların imdat haykırışları içerisinde olduğunu bilmekte de yarar var. Bir yerin sıcak nokta sayılması için; en az 1500 endemik bitki türüne sahip olması ama doğal yaşam alanının dörtte üçünün kaybedilmiş olması şartı düşünüldüğünde, daha yeni yeni farkına vardığımız bu tür zenginliklerin kıymetine de fazla kulak asmadığımız net bir şekilde belgelenmiş oluyor aslında.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-bitki-turleri

MİKROORGANİZMA KÜLTÜR KOLEKSİYONLARI

Daha önceki derslerimizde bahsettiğimiz gibi, Koch ve Pasteur başta olmak üzere bilim adamları mikroorganizmaların saf kültürlerini elde ederek metabolizma işlevlerini incelemişler ve doğadaki çeşitli olaylarda rolleri bulunduğunu vurgulamışlardır. Bir mikroorganizmanın saf şekilde elde edilebilmesi ve üretilmesi, doğadaki çevre şartlarının ve besinlerinin laboratuvarda sağlanabilmesi ile mümkündür. Ancak doğa şartlarının laboratuvarda aynen sağlanabilmesi olası değildir. Bakteri kromozomundaki genlerde doğal olarak mutasyonlar oluşabilir. Bir bakteri hücresinde bulunan plazmitler diğer bir bakteri hücresine girerek genetik değişikliğe sebep olabilir. Bazı bakterilerin laboratuvarda uzun süre kültürleri yapıldığında morfolojileri ya da antijen yapıları değişir. Bazen metobolizma değişikliği olur ve normal metabolizma işlevlerinin başka şekle dönüştüğü görülür. Antijen yapısı değişen bakteri serolojik işlemlerde ya da aşı hazırlanmasında kullanılamaz duruma gelir. Bakterinin faydalı ürün veren metabolizmasında değişme olduğunda ise, artık bu ürünü elde etmek mümkün olmaz. Laboratuvarda suşlarda* böyle değişmeler sıklıkla görüldüğünden suşların değişme olmadan muhafaza edilmesi gerekir. Benzer şekilde mutasyonlar doğada da olduğundan çeşitli yerlerden veya aynı yerden elde edilen suşlar incelendiğinde metabolizmalarında veya verimlerinde farklar olduğu görülmektedir. *Belirli bir kaynaktan üretilerek elde edilen ve tüm özellikleri belirlenmiş olan saf bakteri topluluğudur. Doğada canlı organizmaların bulunduğu tüm bölgeleri kapsayan biyosfer; okyanusları, kıtaların kara yüzeylerini, gölleri ve nehirleri, atmosferin aşağı kısımlarını içerir. Biyosferin her tabakasında mikroorganizmalar bulunur. Doğada fazla miktarda bulunan mikroorganizmalarda geniş bir genetik zenginlik de bulunmaktadır. Genetik farklılığı olan bazı mikrooragnizmalar yüksek verimli ürünler oluşturmaktadır. Seçilen mikroorganizmalar ile yapılan laboratuvar çalışmaları sonucunda yeni mutantlar ve genetik şifresi değişik mikroorganizmalar üretilmektedir. Bunlardan yüksek verimli ürünlerin ve faydalı maddelerin eldesi mümkündür. Besin maddelerinin fermentasyonunda, ilaç ve kimyasal maddelerin fermentasyonla elde edilmesinde, aşı yapımında, azotun bitkilere sağlanmasında, çöp ve gübreden metan gazının elde edilmesinde bu genetik zenginliğe sahip mikroorganizmalardan yararlanılmaktadır. Bu işlemlerde değerli suşlar, ekonomik değeri fazla mutantlar bulunarak kullanılmalıdır. Uygun suşun bulunması oldukça pahalı olduğundan, elde edilen suşlar kaybedilmeden korunarak muhafaza edilmelidir. Değerli suşlar temel ve uygulamalı mikrobiyoloji araştırmalarında etkin yatırımların başlıca dayanağı olmaktadır. Kültür korumanın temel prensibi varyasyon veya mutasyona uğratmadan mikroorganizmayı saf halde ve uzun süre canlı tutmaktır. Kültür koleksiyonunun ilk işlevi gerekli kültürleri alıp antijenliği, toksijenliği, metabolizma işlevi ile genetik yapısını değişmeden koruyarak muhafaza etmek ve bunları gereken yerlere sağlamaktır. Büyük çaplı endüstriyel kalkınmayı sağlamak üzere güçlü kültürlerin üretilmesi, temel araştırmaların başlatılması, temel bilgilerin oluşturulması ve geliştirilmesi kültür koleksiyonu merkezlerinde yapılabilmektedir. Endüstriyel mikrobiyolojide mikroorganizmaların ve enzimlerin biyokimyasal aktivitelerinden yararlanılır. Bazı bakterilerin 1 gr’ı 14000 gr laktozu 1 saatte parçalayabilir. Mikroorganizmaların çok hızlı büyüme ve üreme güçleri dolayısıyla aktiviteleri çok fazladır. Bir mikroorganizma hücresinde yüzlerce, binlerce çeşit enzim bulunduğu gösterilmiştir. Escherichia coli (E.coli)’de 2000’den fazla çeşitli enzim vardır. Her enzimin özel biyokimyasal aktivitesi bulunduğundan, endüstriyel mikrobiyoloji alanında çok geniş çalışma olanakları bulunabilmektedir. Çeşitli metabolizma ürünleri oluşturan ve enzim sağlayan yüzlerce mikroorganizma türünden çok azı endüstriyel amaçlarla kullanılmaktadır. Çünkü ürünlerden çok azı yararlı ürünlerdir. Yararlı ürün verebilen mikroorganizma suşlarının seçilerek endüstride kullanılmaları gerekir. Endüstride kullanılacak standart mikroorganizmaların özellikleri: Ucuz organik maddeler kullanılarak kolay üretilmelidir. Bol miktarda kültür sağlanmalıdır. Ürün fazla miktarda elde edilebilmelidir. İstenilen dönüşümlerin basit ve hızlı bir şekilde, yüksek verimle ve minimum enerji kullanılarak gerçekleşmesi gerekir. Zaman içinde suşların salgılama özellikleri korunmalıdır. Ürünler kolay izole edilebilmelidir. Topraktan, sudan veya canlı varlıklardan izole edilen bir mikroorganizmanın tanımı yapılır. Bu mikroorganizma hücresinin veya ürünlerinin endüstride yararlı olduğu anlaşılırsa, mikroorganizma fermentör adı verilen büyük üretme kaplarında, hızlı ve yoğun üreme için gerekli şartlar sağlanarak üretilir. Mikroorganizma hücrelerinin, hücre içi ve hücre dışı enzimleri ve fermentasyon ürünü maddeleri elde edilerek aktivitilerinin tanımı ve tayini yapılır. Mikroorganizmaların ucuz hammaddeleri, ekonomik değeri olan organik maddelere dönüştürme yeteneği en önemli kunulardan biridir. Bu işlemlerde yüksek verimli ürünlerin elde edilmesini sağlayan gen değişimine uğramış mikroorganizma suşlarının kullanılması gerekli olmaktadır. Bu konudaki çalışmalar son yıllarda hızla önem kazanmıştır ve Gen Mühendisliği konularına girmiştir. Mikrobiyolojik çalışmalar yapan her laboratuarda bir kültür koleksiyonu olmak zorundadır. Bu koleksiyon, laboratuvarın amacı ve işlevi, teçhizat ve ekipman ile personel durumu, koleksiyona alınacak mikroorganizmaların özellikleri, koleksiyonun hedeflenen süresi vb. gibi bir çok faktöre bağlı olarak değişik şekillerde ve kapasitelerde düzenlenir. Koleksiyonda en azından o laboratuara özgü mikroorganizmalar bulunması gerekir. Mikrobiyolojinin gelişme sürecinde kültür korumaya yönelik daha kolay, daha pratik, daha ucuz ve en önemlisi daha etkin yöntemler gelişmiştir. Bu süreç içinde en eski çalışmanın çiçek aşısı ile yapıldığı sanılmaktadır. 1799 yılında Dr. Carro ipliklere emdirilmiş çiçek aşısını 1 yıl süre ile saklamış ve bu süre sonunda aşının etkinliğini koruduğunu görmüştür. Gelişen bilim ve teknoloji süreci içinde kültür korumaya yönelik pek çok yöntem bugün başarı ile uygulanmaktadır. Ancak, tüm mikroorganizmalar için aynı yüksek başarı düzeyi ile kullanılabilecek tek bir yöntem yoktur. Bu nedenle farklı mikroorganizma grupları için farklı yöntemler veya aynı yöntemin çeşitli modifikasyonları önerilmektedir. Bununla beraber özel mikroorganizma gruplarının da yer aldığı büyük koleksiyonlar hariç tutulur ise bir gıda mikrobiyolojisi laboratuarı için tek bir yöntem ile tatmin edici bir koleksiyon oluşturulabilir. Koruma Yönteminin Seçimi Yukarıda da belirtildiği gibi koleksiyon oluşturulmasında pek çok faktör tarafından etkilenen farklı yöntemler uygulanmaktadır. Uygulanan her yöntemin bu faktörlere bağlı olarak çeşitli avantaj ve dezavantajları vardır. Aşağıda bu faktörler kısaca verilmiştir. Canlılığın korunması: Kültür koleksiyonunun temel amacı mikroorganizma canlılığının korunmasıdır. Canlılık, gerek koruma işlemi (dondurma, kurutma) sırasında, gerek depolama sırasında azalır. Kültürün tümüyle kaybının önlenmesi için belirli sürelerde kültür aktifleştirilip yeniden korumaya alınmalıdır. Popülasyon değişimi: İşlem sırasında olan ölümler ile uygulanan işleme dirençli olanların lehine popülasyonda bir değişme olur. Bu durumda kültürün ilk durumuna göre orjinalliğinde değişme olur. Bu değişiklik kültür koruma amacına uygun değildir. Kültürün başlangıç konsantrasyonunun yüksek olması ile bu sakınca en aza indirilir. Genetik değişim: Özellikle endüstriyel ve bilimsel önemi olan kültürlr genetik değişmelere uğramayacak şekilde korunmalıdır. Genetik değişimler koruma vaya depolama sürecinde meydana gelebilir. Mutasyon ve plazmidlerin yitirilmesinin en az olduğu yöntemler seçilerek temel karakterlerin kaybedilmemesi ve yeni karakterler kazanılmaması bu tip özel mikroorganizmalar için önemlidir. Saflığın korunması: Koruma işlemi ve aktifleşme sırasında ne kadar fazla işlem basamağı var ise kültür, kontaminasyona o denli açıktır. Saflığın yitirilmesi kültür koleksiyonunda kabul edilemez. Maliyet: Personel giderleri, alet ve ekipman giderleri, sarf malzeme giderleri kültür koleksiyonunda kullanılacak yöntemi en yüksek derecede etkileyen faktörler arasındadır. Koleksiyona alınacak kültür sayısı: Kültür koleksiyonunda korunacak mikroorganizma sayısı koruma yöntemini belirleyen temel faktörlerden birisidir. İlk koruma ve koleksiyonun aktifleştirilmesi için gereken iş gücü bir anlamda koleksiyondaki sayıyı ve dolaylı olarak yöntemi belirler. Bir diğer deyişle koleksiyondaki mikroorganizma sayısı ile seçilecek koruma yöntemi doğrudan ilişkilidir. Küçük bir koleksiyon için uygun bulunan bir yöntem zamanla koleksiyonun büyümesi durumunda elverişsiz kalabilir. Bu nedenle yöntem seçiminde ileride kapasite büyümeleri de dikkate alınmalıdır. Kültürün değeri: Endüstriyel ve bilimsel önemi olan kültürlerde maliyet kuşkusuz önemli bir faktör değildir. Bu tip kültürler için en etkin yöntem seçilmek zorundadır. Koleksiyonda değerli olan kültürler de bulunuyor ise önemlerine göre birden fazla yöntem ile koruma yapılmalıdır. Benzer şekilde maliyetler dikkate alınarak önemli ve daha az önemli kültürler farklı yöntemlerle koleksiyona alınabilir. Kültürlerin kullanım sıklığı: Rutin gıda analizlerinde şahit mikroorganizma veya eğitim gibi koleksiyondaki mikroorganizma sıklıkla kullanılıyor ise orijinal koleksiyona ilaveten bu amaçla kullanılacak yan koleksiyonların da bulunması gerekir. Kültürün dağıtımı: Eğer koleksiyondaki mikroorganizmalar çeşitli nedenlerle diğer laboratuarlara da iletilecek ise yine ana koleksiyon yanında bu amaca uygun bir koruma yöntemi de uygulanmalıdır. Örneğin sıvı azotta korunan kültürlerin bir başka laboratuara iletilmesi çok yüksek maliyetler gerektirir. Buna karşın kurutulmuş kültürler mektupla dahi başka laboratuarlara gönderilebilir. Mikroorganizma türü: Korunacak mikroorganizmanın cins, tür hatta suşu koruma yöntemi üzerinde doğrudan etkilidir. Bazı bakteriler (örneğin koliform grup bakteriler, stafilokok, basiller vb. ) basit ve ucuz yöntemler ile yıllarca korunabilir iken bazı türler (örneğin Leptospira) modifiye yöntemlerle ancak kısa süreler ile korunabilmektedir. Mikroorganizma kültürlerinin korunmasına yönelik olarak uygulanan yöntemler çeşitli şekillerde sınıflandırılabilir. Sınıflandırma genel olarak ya koruma süresine ya da yöntemlerin benzerliğine göre yapılmaktadır. Kavram benzerliklerine göre sınıflandırma şöyledir. Transfer Kurutma Liyofilizasyon Dondurma İlk iki yöntem Basit Yöntemler, diğer ikisi Modern Yöntemler olarak bilinir.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizma-kultur-koleksiyonlari

Kültür Suşları (Bakteri-A)

Ulusal Tip Kültür Koleksiyonu Bakteri Suşları RSKK NO MİKROORGANİZMA CİNSİ KAYNAK KOD TARİH 02026 Acinetobacter baumannii RSHMB - 2002  06032 Acinetobacter calcoaceticus ATCC 23055  2006 05049 Aeromonas hydrophila ATCC 19570 2005 95018 Arcanobacterium haemolyticum - - 1995 764 Arcanobacterium pyogenes - - - 709  Bacillus cereus    Roma     1967 863  Bacillus cereus  Londra    1966 1122   Bacillus cereus İngiltere     1988 578  Bacillus megaterium Pasteur Ens.  5117     1956 741   Bacillus pumilus NCTC 8241 1965 83  Bacillus subtilis   RSHMB    1963 244 Bacillus subtilis Pasteur Ens   1953 245  Bacillus subtilis I RSHMB          1988 246  Bacillus subtilis B   RSHMB    1988 387  Bacillus subtilis E   RSHMB   1988 388 Bacillus subtilis G      RSHMB    1988 389  Bacillus subtilis İngiltere    1988 03013   Bacillus subtilis ATCC   6633  2003 382  Bacillus sphaericus   Ankara Üni.       1986 383  Bacillus sphaericus  AnkaraÜniv.        1986 384   Bacillus sphaericus  Ankara Üniv.    1986 380   Bacillus thuringiensis serotip:10 Ankara Üniv.     1986 381  Bacillus thuringiensis serotip:10  Ankara Üniv.    1986 06038 Bartonella henselae ATCC 49882 2006 95073  Bacteroides fragilis   ATCC 25285  1995 767   Bordetella bronchiseptica    ATCC 4617 1966 447    Bordetella pertussis  ABD       448  Bordetella pertussis ABD    1986 449   Bordetella pertussis strain Thomas  ABD     1986 451   Bordetella pertussis Nursel  RSHMB   1964 606  Bordetella pertussis Kopenhag   1957 606  Bordetella pertussis Kopenhag   1969 646   Bordetella pertussis   Yugoslavya   1969 749  Bordetella pertussis ABD    1968 800  Bordetella pertussis  Gün     RSHMB       1977 803 Bordetella pertussis RSHMB   1965 852  Bordetella pertussis  Yugoslavya   1966 907   Bordetella pertussis  Yugoslavya          1967 908    Bordetella pertussis    Yugoslavya     1968 1026  Bordetella pertussis      Danimarka        1977 03031   Brucella canis      NCTC   10854  2003 304   Brucella melitensis Etlik Vet.      1955 305  Brucella melitensis   Eskişehir Çift.Harası       1955 308 Brucella melitensis    EskişehirÇift.Harası    1955 310   Brucella melitensis   Etlik Vet.     1955 311    Brucella melitensis   Etlik Vet.    1955 293  Brucella suis   Bükreş    1955 884    Brucella suis  NCTC      1330   1965 02035  Burkholderia cepecia  RSHMB    2002   03035  Campylobacter coli     RSHMB        2003 06045 Campylobacter coli NCTC 12525 2006 06067 Campylobacter fetus DSM 5361   06044  Campylobacter jejuni     DSM 4688 2006 06028   Campylobacter jejuni      ATCC  33292 2006 06039 Campylobacter jejuni NCTC 12145 2006 06042 Campylobacter jejuni NCTC 12500 2006 06040 Campylobacter lari NCTC 11352 2006 06027 Campylobacter lari NCTC 11845 2006 99  Citrobacter freundii     1974 566    Clostridium botulinum tip C   ATCC 6060 1958 563  Clostridium botulinum tip D  ATCC  8633 1968 06012 Clostridium difficile ATCC 9689 2006 698  Clostridium histolyticum Etlik Vet.   1967  699 Clostridium histolyticum     1971 700    Clostridium histolyticum     1956 757  Clostridium novyi A Pasteur Ens. 142   1958  362/1   Clostridium novyi    Etlik Vet.   1965 362/5 Clostridium novyi  Etlik Vet.   1976 379/2   Clostridium septicum       1971 758  Clostridium septicum  Pasteur Ens.   1971 638  Clostridium tetani    ABD   1970 694  Clostridium tetani ABD   1967 695   Clostridium tetani    Etlik Vet.   1965 696 Clostridium tetani  Kopenhag   1968 697  Clostridium tetani Pasteur Ens.   1965   06054 Clostridium tetani DSM 5361 2006 922/07017 Corynebacterium diphtheriae Londra    1965 704  Corynebacterium pseudodiphtheriticum  Roma     722   Corynebacterium pseudodiphtheriticum Manchester Üniver.   1957 631  Cryptococcus neoformans   Pasteur Ens.  33  1956 720 Enterobacter aerogenes       234 Escherichia coli Pasteur Ens.   1968   1004 Escherichia coli     ATCC   26   281 Escherichia coli   ATCC 3509   05010 Escherichia coli      ATCC 3509 2005 03018  Escherichia coli  ATCC  35218  2003 96091  Escherichia coli  ATCC 35211 1996 97021 Escherichia coli    ATCC 12798  1997 283 Escherichia coli     ATCC    1553   285  Escherichia coli  ATCC   997 1984  06015 Escherichia coli  ATCC  11229 2006 291 Escherichia coli Wildetip - - - 888  Escherichia coli  ABD - - 889 Escherichia coli  ABD  - - 890  Escherichia coli  ABD - - 891  Escherichia coli  ABD  - - Kaynak: RSHM

http://www.biyologlar.com/kultur-suslari-bakteri-a

Kültür Suşları (Bakteri G-H-K-L)

Ulusal Tip Kültür Koleksiyonu Bakteri Suşları (G-H-K-L) RSKK NO MİKROORGANİZMA CİNSİ KAYNAK KOD TARİH 1005 Gluconobacter oxydans - - - 06018 Haemophilus influenzae ATCC 49766 2006 06053 Haemophilus influenzae ATCC 10211 2006 102 Hafnia alvei     1984 1003 Hansenula anomala Lozan - 1977 05011 Helicobacter pylori NCTC 11637 2005 05017 Helicobacter pylori NCTC 99 2005 96104  Klebsiella oxytoca   ATCC 43086 1996 790/1  Klebsiella   ozenae  Roma  -  1966 569  Klebsiella rhinoscleromatis rhinoscleromatis NCTC  5046 - 256 Klebsiella pneumoniae Pasteur Ens.  52145  1967 573  Klebsiella pneumoniae  Kopenhag - 1968 574 Klebsiella pneumoniae  Kopenhag  - 1976 575  Klebsiella pneumoniae   Kopenhag  -  1966  570   Klebsiella pneumoniae  Gr2b  NCTC 5050 - 571  Klebsiella pneumoniae  Gr1 NCTC 5054   06017  Klebsiella pneumoniae   ATCC 10031 2006 06023  Klebsiella pneumoniae  ATCC 700603 2006 241 Kloeckera apiculate ATCC 9774   06029 Lactobacillus acidopphilus ATCC 11975 2006 02008 Lactobacillus acidopphilus Pasteur Ens. 161 - 707 Lactobacillus bifidus Roma 2797 - 04087 Lactobacillus delbrueckii subsp.bulgaricus        594  Lactobacillus delbrueckii subsp.bulgaricus  Pasteur Ens.  551 - 925  Lactobacillus  delbrueckii subsp.bulgaricus Etlik Vet.  - 1985 706   Lactobacillus  casei  Roma  - - 731  Lactobacillus casei  USA - - 900 Lactobacillus casei USA - - 05025 Lactobacillus delbrueckii subsp.lactic (Lactobacillus leichmanni) LMG 6401 2005 06051  Lactobacillus plantarum  DSM   2601 2006 05026 Lactobacillus plantarum ATCC  8014 2005 02030 Lactobacillus plantarum       05025 Lactobacillus delbrueckii lactis LGM 6401       06048 Lactobacillus delbrueckii subsp. lactis ATCC 10697 2006 923  Leuconostoc mesenteroides subsp. cremoris   Etlik vet. - 1985 06043 Leuconostoc mesenteroides subsp. cremoris       1008  Pediococcus acidilactici ATCC    8042  - 1061  Leuconostoc mesenteroides Danimarka - - 95036  Listeria  ivanovii   AÜTF  - 1995 95013   Listeria  ivanovii - - 1995 04079  Listeria monocytogenes   ATCC 7677   471   Listeria monocytogenes   tip2  Pasteur Ens. 54134 - 481  Listeria monocytogenes    tip3   Pasteur Ens. 54151 - 96040  Listeria monocytogenes     tip2  NCTC     5348 1996   472   Listeria monocytogenes 1/2b  Almanya   - 1986 473  Listeria monocytogenes  1/2c Almanya - 1986 474  Listeria monocytogenes 3a  Almanya  - 1986 475 Listeria monocytogenes 4b  Almanya -  1986 476  Listeria monocytogenes 4c  Almanya  - 1986 477  Listeria monocytogenes 5 Almanya - 1986 478 Listeria monocytogenes  6b  Almanya  - 1986 95041  Listeria  seeligeri  - - 1995 95005  Listeria welshimeri  - -  1995 95006  Listeria welshimeri - - 1995            

http://www.biyologlar.com/kultur-suslari-bakteri-g-h-k-l

Kültür Suşları (Bakteri M-N-O)

Ulusal Tip Kültür Koleksiyonu Bakteri Suşları (M-N-O) RSKK NO MİKROORGANİZMA CİNSİ KAYNAK KOD TARİH 393  Micrococcus conglomerats migula   - - - 1123 Micrococcus  luteus  İngiltere - 1988 736 Micrococcus luteus - - - 04004 Moraxella catarrhalis       95059 Moraxella phenylpyruvicus     1995 986 Morganella morganii  - - 1977 105 Morganella morganii Pasteur Ens. - - 05057  Mycobacterium aichiense  ATCC 27280 2005 05046  Mycobacterium austoafricanum  ATCC 33464 2005 06064 Mycobacterium chelonae ATCC 35751 2006 06007  Mycobacterium chubuense ATCC 27278 2006 06005 Mycobacterium diernhaferi ATCC 19340 2006 06002 Mycobacterium duvalii NT 4601 NCTC 358 2006 06065 Mycobacterium gordanae ATCC 14470 2006 05056 Mycobacterium gordanae SN 601       06063 Mycobacterium scrofulaceum ATCC 19981 2006 06062 Mycobacterium terrae  ATCC 15755 2006 06061  Mycobacterium triviale  ATCC 23292 2006 567   Mycobacterium fortuitum subsp. fortuitum              NCTC  1542  1969 598 Mycobacterium  hominis H 37 Rv Pasteur Ens.  - 1972  601 Mycobacterium  hominis H 37 Ra Pasteur Ens. - 1967 06060 Mycobacterium fortuitum sub.fortuitum ATCC 6841 2006 765  Mycobacterium avium strain II   Kopenhag - 1966 784  Mycobacterium avium strain I  ABD  -  1969 956  Mycobacterium avium  serotip1 ATCC  15769  1971 957  Mycobacterium avium  serotip1  - - 1971 958 Mycobacterium avium  serotip 2 - - 1971 959  Mycobacterium avium  serotip 2  - - 1971 960 Mycobacterium avium  serotip 3  - - 1971 480/209 Mycobacterium avium La  İsviçre - 1969 785 Mycobacterium fortuitum Borstel Ens. SN 203 1969 300 Mycobacterium flavescens   Pasteur Ens.  2409 1969  231  Mycobacterium xenopi   Pasteur Ens. - 1969 939 Mycobacterium fortuitum - - 1971 06058 Mycobacterium intracellulare ATCC 13950 2006 941  Mycobacterium intracellulare tip 5  - - 1971 942 Mycobacterium intracellulare tip 4  - - 1971 949  Mycobacterium intracellulare tip 4 - - 1971 951 Mycobacterium intracellulare tip 5  - - 1971 952  Mycobacterium intracellulare tip 6  - - 1971 953 Mycobacterium intracellulare tip 6 - - 1971 954   Mycobacterium intracellulare tip 7 - - 1971 955 Mycobacterium intracellulare tip 7 - - 1971 480/2  Mycobacterium kansasii ABD - 1971 557   Mycobacterium kansasii ABD  - 1969 801 Mycobacterium kansasii  Almanya  SN 501 1969 950  Mycobacterium kansasii   - - 1971 05047 Mycobacterium kansasii   ATCC 12478 2005 242  Mycobacterium microti  Pasteur Ens.  - 1969 824  Mycobacterium marinum  Almanya SN 1254 1969 933 Mycobacterium marinum I  ABD  - 1969 402/203 Mycobacterium phlei  ABD  - 1969 379/2 Mycobacterium phlei  ABD  - 1969 930 Mycobacterium phlei Almanya SN 109 1969 301 Mycobacterium  scrofulaceum Almanya  SN 801 1969 944 Mycobacterium  scrofulaceum  - - 1971 43 Mycobacterium smegmatis   İsviçre  - 1647 646 Mycobacterium smegmatis ATCC  607 - 935 Mycobacterium smegmatis  Almanya  SN 43 - 778 Mycobacterium vaccae Almanya   SN 920  - 647 Mycobacterium paratüberculosis  - - - 650  Neisseria flava  Pasteur Ens. 52182    651  Neisseria flavescens  ABD   - - 652 Neisseria flavescens Pasteur Ens. 52182 - 649  Neisseria gonorrhoeae   Londra - - 95070 Neisseria gonorrhoeae  Liverpool 8240   06033 Neisseria gonorrhoeae  ATCC 49226 2006 06019 Neisseria gonorrhoeae  DSM 15130 2006 643 Neisseria  meningitidis  ABD - - 645  Neisseria  meningitidis  - - - 657 Neisseria pharyngis  NCTC 4590 - 654  Neisseria sicca ABD - - 997  Neurospora sitophila  ATCC 9276 - 599 Nocardia  asteroides  - - - 809  Nocardia  asteroides  - - - 191  Nocardia otitidiscaviarum - - - 03003 Oxalicibacterium flavum NS 13   MÜEF - 2003 03004 Oxalicibacterium flavum TA 17T  MÜEF - 2003 MÜEF: Muğla Üniversitesi Eğitim Fakültesi  

http://www.biyologlar.com/kultur-suslari-bakteri-m-n-o

Kültür Suşları (Bakteri P R S)

Ulusal Tip Kültür Koleksiyonu Bakteri Suşları (P-R-S) RSKK NO MİKROORGANİZMA CİNSİ KAYNAK KOD TARİH 560 Pasteurella  septica NCTC  8391 - 04003 Pediococcus spp. ATCC   8081  - 06055 Pediococcus acidophilus ATCC 25741 2006 96022  Proteus vulgaris A.232  Pasteur Ens.  232 1996 96029  Proteus vulgaris  P. 7. 232 ABD  7232  1996  06034 Proteus vulgaris   ATCC 7829 2006 260 Proteus X 2  Pasteur Ens.      536 Proteus OX 19  Pasteur Ens. 54160 - 247 Proteus OX 19   İÜ - - 257   Proteus OX 2  ABD - - 260/2  Proteus OXK  - - - 260/3 Proteus OX2  - - - 422 Proteus P1 Bakterisin elde etmek için üretim suşu ABD - 1985 423 Proteus P2 Bakterisin elde etmek için üretim suşu  ABD  - 1985 424   Proteus P3  Bakterisin elde etmek için üretim suşu   ABD - 1985 425 Proteus P5  Bakterisin elde etmek için üretim suşu ABD - 1985 426 Proteus P6  Bakterisin elde etmek için üretim suşu ABD  - 1985 428 Proteus P9 Bakterisin elde etmek için üretim suşu ABD  - 1985 429  Proteus P10 Bakterisin elde etmek için üretim suşu ABD  - 1985 430 Proteus P11 Bakterisin elde etmek için üretim suşu ABD - 1985 431 Proteus P22   İndikatör suş  - - 1985 432 Proteus P26   İndikatör suş  - - 1985 433  Proteus P31  İndikatör suş   - - 1985 434  Proteus P36  İndikatör suş   - - 1985 435 Proteus P42  İndikatör suş  - - 1985 436  Proteus P218 İndikatör suş  - - 1985 437 Proteus P252  İndikatör suş   - - 1985 438  Proteus P273  İndikatör suş  - - 1985 439 Proteus P310  İndikatör suş - - 1985 97009 Proteus mirabilis  ATCC 43071 1997 06035 Proteus mirabilis ATCC 15146 2006 06037 Proteus mirabilis ATCC 14153 2006 737 Proteus mirabilis   Pasteur Ens. 235 - 98   Providencia reetgeri   Pasteur Ens. 3180 - 791 Providencia reetgeri  Roma - - 479 Providencia reetgeri - - - 561 Providencia stuartii  - - 1994 95104 Pseudomonas aeruginosa   Kopenhag  - 1995 590 Pseudomonas aeruginosa  ABD - - 95101  Pseudomonas aeruginosa NCTC 1999 1995 799  Pseudomonas aeruginosa Pasteur Ens. - - 03015 Pseudomonas aeruginosa ATCC  29212 2003 06021 Pseudomonas aeruginosa  ATCC  15442 2006 04030 Pseudomonas aeruginosa  ATCC 27853 2004 356 Pseudomonas aeruginosa DSMZ   - - 96033  Pseudomonas type Ic 1078  İngiltere - 1996 96036 Pseudomonas  type Id 1079  İngiltere - 1996 96108 Pseudomonas aeruginosa 1 bakterisin tiplendirme suşu  - - 1996 96109  Pseudomanas aeruginosa 2 bakterisin tiplendirme suşu  - - 1996 96110 Pseudomanas aeruginosa 3  bakterisin tiplendirme suşu - - 1996 96111  Pseudomanas aeruginosa 4  bakterisin tiplendirme suşu  - - 1996 96112 Pseudomanas aeruginosa 5 bakterisin tiplendirme suşu - - 1996 96113 Pseudomanas aeruginosa 7 bakterisin tiplendirme suşu  - - 1996 96114 Pseudomanas aeruginosa 9A bakterisin tiplendirme suşu - - 1996 96117 Pseudomanas aeruginosa 11 C bakterisin tiplendirme suşu  - - 1996 96115 Pseudomanas aeruginosa 12 D bakterisin tiplendirme suşu - - 1996 96116  Pseudomanas aeruginosa 13 E bakterisin tiplendirme suşu - - 1996 97011 Pseudomanas aeruginosa  pyosin üreten suş  İskoçya - 1997 1066  Pseudomanas aeruginosa No 1 (Gill.Gov. ind. Tip1)  - - - 1067   Pseudomanas aeruginosa No 2 (Gill.Gov. ind. Tip2) - - - 1068 Pseudomanas aeruginosa No 3 (Gill.Gov. ind. Tip3) - - - 1069  Pseudomanas aeruginosa No 4 (Gill.Gov. ind. Tip4) - - - 1070 Pseudomanas aeruginosa No 5 (Gill.Gov. ind. Tip5) - - - 1071  Pseudomanas aeruginosa No 6 (Gill.Gov. ind. Tip6) - - - 1072 Pseudomanas aeruginosa No 7 (Gill.Gov. ind. Tip7) - - - 06022 Rhodococcusequi ATCC 21107 2006 135 Salmonella choleraesuis Pasteur Ens.   - 1981  136 Salmonella choleraesuis Pasteur Ens. - 1981  32 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Abortus equi Koch Ens. - - 35  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Abortus equi  Pasteur Ens. - - 867 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Abortus equi R1  ovis  - - - 95090 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Anatum - - 1995 523 Salmonella enterica subsp.arizona - - 1987 50 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Bredeney  - - -  137 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Berta  - - - 527 Salmonella enterica subsp. enterica serovar  Bovis –Morbificans - - - 522 Salmonella enterica subsp. enterica serovar California Pasteur Ens. - - 520 Salmonella enterica subsp.enterica serovar Chester Pasteur  Ens. - - 170/9  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Cubana  - - - 36 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Derby  Pasteur Ens. - - 48 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Derby - - - 88 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Dublin Pasteur Ens. - - 04043 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Dublin NCTC 9676    17  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Essen  - - - 90  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Gallinarum  - - -  535  Salmonella enterica subsp. enterica serovar  Gallinarum Pasteur Ens. - - 115 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Give Pasteur Ens. - -  170/6 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Havana  - - 46 Salmonella enterica subsp. enterica serovar  Heidelberg - - -  524  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Heidelberg Pasteur Ens. - - 170  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Kentucky Pasteur Ens. - -  112  Salmonella enterica subsp. enterica serovar London  - - 1015  Salmonella enterica subsp. enterica serovar London - - 04038 Salmonella serovar London NCTC 5777 2004 04037 Salmonella enterica subsp. enterica serotype Montevideo NCTC 5747 2004  02013 Salmonella enterica subsp. enterica serovarMinnesota  - - - 153  Salmonella enterica subsp. enterica serovarMinnesota - - -  74  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Muenchen - - - 75  Salmonella enterica subsp. enterica servar Muenchen - - -  79  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Montevideo - - - 1103 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Montevideo       532 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Moscow  - - -  68 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Newport - - - 1016 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Newport - - -  72 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Oranienburg  - - - 77  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Oranienburg - - -  96032 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Paratyphi B - - 1996 760 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Paratyphi B NCTC 8458 -  15  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Paratyphi B  - - - 518 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Paratyphi B Pasteur Ens.  - -  1128 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Paratyphi B NCTC 10412 - 96030  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Paratyphi C  - - 1996  525 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Paratyphi C  - - - 04086 Salmonella. Paratyphi C        140  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Pensacola  - - -  793 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Pullorum  - - - 31  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Reading  - - -  531 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Rostock - - - 166 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Rubislaw  - - -  16 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Schleissheim - - - 30 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Stanley  - - -  148  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Senftenberg - - -  71 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Thompson - - 1936  40 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Thompson - - -  78 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Tennessee - - - 67 Salmonella enterica subsp. enterica serovar Virginia - - -  73  Salmonella enterica subsp. enterica serovar Virchow - - - 04059 Salmonella enterica subsp. enterica ATCC 13311 2004 91     Salmonella enteritidis  Koch Ens. - -  92       Salmonella enteritidis Koch Ens. - - 96046 Salmonella enteritidis RSHMB - - 1090 Salmonella newington Pasteur Ens.     761 Salmonella enterica subsp. enterica serotype paratyphi NCTC  8002 - 516 Salmonella paratyphi  Pasteur Ens. - - 205/06068 Salmonella paratyphi A       04021 Salmonella paratyphi A NCTC 13   529 Salmonella paratyphi  H  - - -  521 Salmonella typhi Ty2  B  - - - 04032 Salmonella enterica subsp. enterica   NCTC  12416   2004  95091 Salmonella typhimurium - - 1995 19  Salmonella typhimurium - - 1996  579  Serratia marcescens Pasteur Ens.  - 1972 919  Serratia marcescens  - - -  1040 Shigella boydii 1 ABD - - 04039 Shigella boydii 1 CIP 52.48 2004  04040 Shigella boydii 2 CIP 82.50 2004 977 Shigella boydii 2   Pasteur Ens.  5475 -  1054 Shigella boydii 2 ABD - 1996 1059 Shigella boydii 2  ABD - -  1113 Shigella boydii 2  - - - 217  Shigella boydii 3 Pasteur Ens. - -  95076  Shigella boydii  3 - - 1995 989 Shigella boydii 3  Pasteur Ens.  54108 -  836 Shigella boydii 4  Pasteur Ens. 5476 - 96042(981) Shigella boydii 4   Pasteur Ens. 5476 -  837  Shigella boydi  5   Pasteur Ens. 5636 - 978 Shigella boydii 5   Pasteur Ens. 5636 -  96043 Shigella boydii 6  ABD      839 Shigella boydii 7  Pasteur Ens.  584 -  1041 Shigella boydii 7  ABD - - 1058 Shigella boydii 8   ABD - -  841  Shigella boydii 9   Pasteur Ens.  514 - 976  Shigella boydii 9   Pasteur Ens.  514 -  95079 Shigella boydii 9   ABD - - 842 Shigella boydii 10 Pasteur Ens. 515  -  973 Shigella boydii 10 Pasteur Ens. 515 - 843  Shigella boydii 11  Pasteur Ens. 516 -  864 Shigella boydii 11  NCTC  9359 - 04052 Shigella boydii 11 ehg CIP 51.6  2004  04011 Shigella boydii tip 12 CIP 58.23 2004 02002 Shigella boydii  12 Pasteur Ens. 5329 - 02006 Shigella boydii  12        979  Shigella boydii  13  Pasteur Ens. 58217 - 974   Shigella boydii  13   - - -  1055 Shigella boydii  13  - - -   1045 Shigella boydii  14 - - -  96053  Shigella boydii 14 - - - 06019 Shigella boydii  14 Pasteur Ens. 5817 2006 226 Shigella boydii  15 - - -  1043 Shigella boydii  15 - - - 04070 Shigella dysanteriae  2   NCTC 2966 2004  845  Shigella dysanteriae  2   Pasteur Ens. 5449 - 1124 Shigella dysanteriae  2 - - -  204  Shigella dysanteriae  2   Koch Ens.   - 1975 198 Shigella dysenteria    2   Pasteur Ens. - -  224  Shigella dysanteriae  2 - - - 04070 Shigella dysanteriae  3 NCTC 6340 2004  846 Shigella dysanteriae  3   Pasteur Ens. 5477 -  96048 Shigella dysanteriae  3 Pasteur Ens. 6758 - 199 Shigella dysenteriae  3  Pasteur Ens.  9771 -  96047  Shigella dysanteriae  4   Pasteur Ens. 5230 - 04072 Shigella dysanteriae  4 NCTC 9759 -  200    Shigella dysanteriae  5  Pasteur Ens. 1167 - 04073 Shigella dysanteriae  5  NCTC 9721   849 Shigella dysanteriae  6   Pasteur Ens.  5232 -  988  Shigella dysanteriae  6 Ankara Üni. - - 1125  Shigella dysanteriae  6 RSHMB - - 04074 Shigella dysanteriae 6 NCTC 9762   968  Shigella dysanteriae  7  Pasteur Ens.  9760 - 04064 Shigella dysanteriae  7 NCTC 9363   04068 Shigella dysanteriae  8  NCTC 8599    851 Shigella dysanteriae  8  Pasteur Ens. 53134 - 04060 Shigella dysanteriae  9  NCTC 9347   04061 Shigella dysanteriae 10  NCTC 9351   1036  Shigella dysanteriae  10 ABD  - -  04053 Shigella dysenteriae NCTC  4837 2004 06024 Shigella flexneri  ATCC 11836   96026 Shigella flexneri  1 - - -  96019 Shigella flexneri  1a Pasteur Ens.  5236 - 1046  Shigella flexneri  1a   ABD - -  859 Shigella flexneri  1b  Pasteur Ens.  5237 - 844 Shigella flexneri  2a  NCTC  9723 -  971 Shigella flexneri  2a Pasteur Ens. 5619   - 860 Shigella flexneri  2b  Pasteur Ens. 5239 - 205  Shigella flexneri  4 a - - -  987 Shigella flexneri  4b Pasteur Ens. 5243 - 214/A Shigella flexneri 4c  Pasteur Ens. - -  856  Shigella flexneri  5   Pasteur Ens.  54133 - 834  Shigella flexneri 4a NCTC  9725 -  972 Shigella flexneri  6 Pasteur Ens.  533 - 1051 Shigella flexneri  6 ABD - -  858 Shigella flexneri  10  Pasteur Ens.  5234 - 212 Shigella flexneri  Pasteur Ens. - -  865 Shigella flexneri  Londra  - - 186 Shigella flexneri  Bükreş - -  984 Shigella flexneri Tip x Pasteur Ens.  5234 - 182 Shigella schimitz - - -  878  Shigella sonnei  Londra - - 1039 Shigella sonnei  ABD - -  792 Shigella sonnei Roma - - 96021 Shigella sonnei  Pasteur Ens.  6462 -  862 Shigella sonnei  Pasteur Ens.  5226 - 96011 Shigella sonnei - - -  878 Shigella sonnei  Londra - - 04049 Shigella sonnei 212 CIP 104 223 2004  526 Staphylococcus aureus Pasteur Ens.  53156 -  95045 Staphylococcus aureus  ATCC  29740 1995 490 Staphylococcus aureus  ABD  - -  95046 Staphylococcus aureus NCTC  8325 1995 95047 Staphylococcus aureus ATCC 43300 1995  1001 Staphylococcus aureus - - -  95084 Staphylococcus aureus Pasteur  Ens.  1072  1995 06014 Staphylococcus aureus NCTC 6538   250 Staphylococcus aureus Wilde type  - - -  95106 Staphylococcus aureus Cowan 1-438  ATCC  12548  1995 96090 Staphylococcus aureus ATCC 25923  1996  97019 Staphylococcus aureus  ATCC 25923-12  1997 789 Staphylococcus aureus subsp.aureus Rosenbach (Wood)  - - -  714  Staphylococcus aurantiacus NCTC   4736 - 713 Staphylococcus aurantiacus NCTC  630 -  95051 Staphylococcus chromogenes ATCC  43764  1995 95058 Staphylococcus epidermidis  ATCC  12228 -  719  Staphylococcus epidermidis ATCC 12228 - 01015 Staphylococcus epidermidis - - -  95056 Staphylococcus haemolyticus  ATCC 29970 - 95050  Staphylococcus hyicas ATCC 11249 -  95055 Staphylococcus hominis  ATCC 27844-96065 - 95054 Staphylococcus sciuri  ATCC 29062-96066 1995  95053 Staphylococcus simulans   ATCC 27848 1995 95055 Staphylococcus xylosus   ATCC 29971 1995  95052 Staphylococcus warneri  ATCC  27836 1995 96005  Stenotrophomanas maltophila - - 1996  95064 Stenotrophomanas maltophila  - - 1995 512 Streptococcus agalactiae Pasteur Ens. 55118 - 96100 Streptococcus agalactiae ATCC  12401-20 1996 677  Streptococcus equi subsp. zooepidemicus - - - 622 Streptococcus equi subsp. zooepidemicus - - - 679 Streptococcus equi  Liverpool - - 676 Streptococcus mutans  - - 1986 95100 Streptococcus pneumoniae tip3  ABD - 1995 95105 Streptococcus pneumoniae - - 1995  95094 Streptococcus pneumoniae tip 1 Paris  - 1995  03019 Streptecoccus pyogenes ATCC 19615 2003 667/01017 Streptococcus thermophilus Etlik Vet.Fak. - 1985 03019 Streptococcus pyogenes ATCC  19615 2003 413/214 Streptococcus pyogenes  ABD - - 414/215 Streptococcus pyogenes - - -  409/210 Streptococcus pyogenes  Hamburg  - - 1007 Streptococcus zymogenes London  - 1975  1119 Streptomyces setonii  - - - Kaynak: RSHM

http://www.biyologlar.com/kultur-suslari-bakteri-p-r-s

Kültür Suşları (Bakteri V-Y)

Ulusal Tip Kültür Koleksiyonu Bakteri Suşları (V-Y) RSKK NO MİKROORGANİZMA CİNSİ KAYNAK KOD TARİH 911  Vibrio cholerae 01 biovarel-tor İran - - 03036  Vibrio cholerae 0139 NCTC 12946 2004 273  Vibrio cholerae inaba - - - 746  Vibrio cholerae inaba Hindistan - - 910  Vibrio cholerae inaba İran - - 913  Vibrio cholerae inaba ABD - - 04042  Vibrio cholerae inaba NCTC 3661 2004 04041  Vibrio cholerae ogawa NCTC 10954 2004 747  Vibrio cholerae ogawa Hindistan - - 909  Vibrio cholerae ogawa İran - - 912  Vibrio cholerae ogawa ABD - - 1101  Vibrio cholerae ogawa RSHMB - - 366  Vibrio cholerae ogawa RSHMB - - 96101  Vibrio cholerae 0139 1996 - - 97016 Vibrio alginolyticus - - 1997 920 Yersiniae enterocolitica tip 03 - - - 921 Yersiniae enterocolitica tip 09 - - - 734 Yersiniae enterocolitica PasteurEnstitü - - 1029 Yersiniae enterocolitica PasteurEnstitü - - 1031 Yersiniae enterocolitica Pasteur Enstitü - - 1028 Yersiniae enterocolitica Pasteur Enstitü - - 1027 Yersiniae enterocolitica Pasteur Enstitü - - 1030 Yersiniae enterocolitica Pasteur Enstitü - - 96009 Yersiniae enterocolitica RSHMB   1996 97007 Yersiniae enterocolitica ATCC - 1997 9610 Yersiniae enterocolitica ATCC - 1996 04047 Yersinia enterocolitica NCTC 11175 2004 04050 Yersinia enterocolitica NCTC 11174 2004 376  Yersiniapestis RSHMB - - 377  Yersiniapestis RSHMB - - 362/2 Yersiniapseudotuberculosis Pasteur Enstitü - - 814 Yersiniapseudotuberculosis Roma - - 821 Yersiniapseudotuberculoısis Roma - -  

http://www.biyologlar.com/kultur-suslari-bakteri-v-y

Herbaryum Nedir?

Kurutulmuş bitki örneklerinin belli bir sistemle düzenlenerek saklandığı yerdir.Doğadan toplanan bitki örnekleri preslenerek kurutulur. Özel kartonlar üzerine yapıştırılır. Karton üzerinde bitki örneğinin familya ve tür ismi ile örneğin toplandığı yer, toplandığı yükseklik ve tarih, örneği toplayanın adı, örneği adlandıran kişinin adı ve diğer bilgiler (habitat, habitus özellikleri) yer alır. Örnekler tür, cins, familya olarak gruplandırılır. Özel dolaplar içinde yatay olarak muhafaza edilir. Herbaryum Yapmanin Amaci Herbaryum yapmanin amaci çalisan kisiye göre degismekle birlikte genel olarak su sekilde siralanabilir; a) Bitkiyi tanimak, b) Bitkinin varligini kanitlamak (bitkinin nerede ve ne zaman yetistigini ögrenmek), c) Daha sonraki bitkilerle ilgili konularda çalismak, d) Bitkiye ulasilmasinin mümkün olmadigi zamanlarda elde hazir materyal bulunmasini saglamak, e) Hastalik ve zararlilara konukçuluk yapan bitkileri toplamak, daha sonra teshiste kullanmak. Herbaryum Örneklerinin Kullanim Alanlari Herbaryum örneklerinin kullanilma amaçlari ise asagidaki gibi siralanabilir; a) Herbaryumlarda bulunan bitki örnekleri, morfolojik çalismalar yaninda söz konusu bitkinin kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi degisik organlarinin mikroskobik olarak incelenmesinde materyal olusturur. b) Florasi incelenen bölgelerde, bitki gruplarinin dagilisi büyük oranda herbaryum kayitlarina göre belirlenir. c) Bitkisel üretim, ekoloji ve taksonomi gibi konularda, okul içi egitimde ögrenim amaçli herbaryumlardan faydalanilmaktadir. Ögrencilere özellikle iklim ve mevsimin uygun olmadigi ortamlarda, bitki karakterlerinin gösterilmesi, cins ve türlerin tanitilmasi, herbaryumlardaki bitki örnekleri ile pratik olarak gerçeklesir. d) Çayir - mera vejetasyonlarini olusturan türlerin, süs bitkilerinin, kültür bitkilerinin ve yabanci otlarin teshisinde herbaryumlar en degerli kaynagi olusturur. Zira son yillarda taksonomik yayinlari inceleyerek bitki tanima teknigi önemini büyük ölçüde kaybetmistir. e) Özellikle tür ve varyete isimleri temel kabul edilerek, düzenlenen herbaryumlardaki bitki örnekleri kromozomlarla yapilan poliploidi çalismalarinda (zaman içinde seri olustugundan) degerli birer belgesel kayit anlami tasir. f) Entomolojik ve fitopatolojik çalismalarda konukçu bitkiye bagli teshislerde de büyük önem arz eder. Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir.

http://www.biyologlar.com/herbaryum-nedir

HERBARYUM VE HARBARYUM TEKNİKLERİ

1.1. Herbaryum Yapmanin Amaci Herbaryum yapmanin amaci çalisan kisiye göre degismekle birlikte genel olarak su sekilde siralanabilir; a) Bitkiyi tanimak, b) Bitkinin varligini kanitlamak (bitkinin nerede ve ne zaman yetistigini ögrenmek), c) Daha sonraki bitkilerle ilgili konularda çalismak, d) Bitkiye ulasilmasinin mümkün olmadigi zamanlarda elde hazir materyal bulunmasini saglamak, e) Hastalik ve zararlilara konukçuluk yapan bitkileri toplamak, daha sonra teshiste kullanmak. 1.2. Herbaryum Örneklerinin Kullanim Alanlari Herbaryum örneklerinin kullanilma amaçlari ise asagidaki gibi siralanabilir; a) Herbaryumlarda bulunan bitki örnekleri, morfolojik çalismalar yaninda söz konusu bitkinin kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi degisik organlarinin mikroskobik olarak incelenmesinde materyal olusturur. b) Florasi incelenen bölgelerde, bitki gruplarinin dagilisi büyük oranda herbaryum kayitlarina göre belirlenir. c) Bitkisel üretim, ekoloji ve taksonomi gibi konularda, okul içi egitimde ögrenim amaçli herbaryumlardan faydalanilmaktadir. Ögrencilere özellikle iklim ve mevsimin uygun olmadigi ortamlarda, bitki karakterlerinin gösterilmesi, cins ve türlerin tanitilmasi, herbaryumlardaki bitki örnekleri ile pratik olarak gerçeklesir. d) Çayir - mera vejetasyonlarini olusturan türlerin, süs bitkilerinin, kültür bitkilerinin ve yabanci otlarin teshisinde herbaryumlar en degerli kaynagi olusturur. Zira son yillarda taksonomik yayinlari inceleyerek bitki tanima teknigi önemini büyük ölçüde kaybetmistir. e) Özellikle tür ve varyete isimleri temel kabul edilerek, düzenlenen herbaryumlardaki bitki örnekleri kromozomlarla yapilan poliploidi çalismalarinda (zaman içinde seri olustugundan) degerli birer belgesel kayit anlami tasir. f) Entomolojik ve fitopatolojik çalismalarda konukçu bitkiye bagli teshislerde de büyük önem arz eder. 1.3. Herbaryumda Örneklerin Düzenlenmesi Her bitki koleksiyoncusu, belli bir amaçla topladigi malzemenin tasnifine yönelik sorunlarla karsilasabilmektedir. Herbaryum hangi bakimdan kurulmak ve devam ettirilmek isteniyorsa, basit olarak tasarlanmalidir. Iyi düsünülmüs bir yapi ve açik seçik bir düzenleme, her bitkiyi hizli bir sekilde bulmamiza yardimci olur. Her bitki koleksiyonu basit bir alfabetik siralama ile düzenlenir. Çiçekli bitkilerde, familyasina göre düzenleme yapmak yeterli olmaktadir. Fakat pratik nedenlerden dolayi alfabetik siralama tercih edilir. Böylece cinslerin bulunmasi kolaylasir. Cinslerin içinde bulunan türlerin siralamasi da alfabetik olarak yapilir. Familya siralamasin da ise bitki topluluklarina ait eserlerden yararlanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). Toplanan bitkiler, biyolojik sisteme göre (tür, cins, familya, takim, sinif) düzenlenebilir veya akrabalik iliskilerine göre bir arada tutulabilirler. Her iki yöntemin de olumlu ve olumsuz yönleri vardir. Sinifina, takimina, familyasina, cins ve türüne göre biyolojik sirayla düzenlenmis koleksiyon sayesinde biçimsel olarak birbirine benzeyen bitkiler iyi karsilastirila bilinirler. Biyolojik sisteme göre düzenlemenin temel birimi tür dür. Bunu takip eden basamak, genelde daha fazla türü kapsayan cins (genus) tir. Cinsler ise familya'da toplanirlar. Bunlar, biyolojik sistemdeki isaretlere göre benzerlik gösterirler. Tür, ayni atadan gelen ve birbirleriyle çiftleserek fertil döller verebilen bireyler topluluguna denir. Fakat önemli türleri birbirine benzer olabilen bitki topluluklarinin biyolojik sisteme göre tek tek düzenlenmesi yorucu olmaktadir. Eger koleksiyon faaliyetinde daha fazla bitki topluluguna yönelme olursa, bitki sosyolojisine göre tasnif amaca uygun olur. Bunlar disinda herbaryumlar, tedaviye yönelik bitkilerin kurutulmus yapraklarina, çiçeklerine, türüne, bitkinin bünyesindeki alkoloidlere ve glikozitlere göre düzenlene bilinir. 1.4. Bitkinin Bulundugu Yer ve Çevre Her bitki türü yeryüzündeki bütün kitalar üzerinde yaygin degildir, bazi türler belirli bir bölgeye aittir. Bir bitki doga içinde sistemin bir parçasi olarak görülmelidir. Sicaklik, su, toprak, isik gibi dis faktörler bitkilerin yasama imkanlarini belirlemektedir. Farkli bir bitki de ihtiyaçlarina uygun bir ortam buldugunda o yere yerlesebilmektedir. Böyle düzenli bir ekolojik dönüsüm bitki türlerinin tesadüfi olarak ortaya çikmadigini belirlemektedir. Bir çok tür, bulunduklari yerin çevre sartlarina bagli olarak, birbiriyle ve diger bitki türleri ile rekabet halindedir. Bu sekilde iklim ve rekabete dayanan, tarihsel bir iklim süreci kosullari ile, bitki türlerinin kombinasyonu sonucu bitki topluluklari olusmustur. Bitki topluluklarini, ekolojik iliskilere bagli çevre faktörlerini, bitki gelisimlerini, türlerini ve yayilimlarini Bitki Sosyolojisi bilimi incelemektedir. Süphesiz koleksiyonun olusturulmasinda, bitkilerin bulundugu yerlerin en küçük ünitesine kadar siniflandirilmasina çalisilmalidir. Bu ise, çok büyük deneyim isteyen bir konudur. Çalisma baslangiç olarak kaba bir sekilde fundalik, alçak çayirlik, yaprakli agaçlar ormani olarak siniflandirilabilir. Dogal bitki topluluklarinin yani sira insan müdahalesiyle ortaya çikmis çesitli türlerle de (çayir, tarla vb.) ilgilenebiliriz. Bunlar bitki sosyolojisinin karakter türleri olarak tanimlanirlar ve bitki sosyolojisine ait birimlerin isimlendirilmesinde büyük rol oynarlar. Tam bir çalisma için ilk önce kolay görülebilir ve açik karakterize edilmis bitki toplulugunu seçmek gerekmektedir. Örnegin; yüksek bataklik çayin ve su bitkileri gibi (Stehli und Brünner, 1981). 1.5. Bitkinin Bulundugu Yer Hakkinda Notlar Öncelikle bulunan türün adi, araziden toplanma, sira numarasi, tarih ve bulundugu yer bir kagida veya etikete yazilir. Bir deftere bu bilgiler aktarilir. Bulundugu yer, toprak durumu (islak, nemli, kuru, balçik, kum, humus, besin degeri düsüldügü v.b.), isik durumu, örnegin diger bitkinin gölgesinde olmasi gibi bilgiler de verilir. Bütün bu bilgilerle mümkün oldugu kadar bitkinin bulundugu yerin kapsamli bir görüntüsü verilir. Bitkinin fenolojik durumu da belirtilir. Mümkün oldugu kadar bitkinin bir çok parçasi kaydedilir. Böylece bitki sosyolojisi hakkindaki bilgiler verilmis olunur. Bu islemler yeni baslayanlar için kolay degil ve zaman alicidir. Bu sekilde hazirlanan buluntu yeri notlan çok önemlidir. Eger koleksiyonumuzu taksonomik açidan olusturmak istiyorsak, bitkinin gelisme dönemi hakkindaki bilgilere önem vermeliyiz. Örnegin; çiçek rengi, kokusu, çiçeklenme sekli ile süresi, tek veya çok yillik olusu ve reçinesi taksonomik isaretlerdendir (Stehli und Brünner, 1981). 1.6. Herbaryum Yapiminda Bazi Önemli Kurallar Dogayi korumak iyi bir koleksiyoncu için en basta gelen yasa olmalidir. Korunulan bitkilere ait tam bilgiye sahip olmak, yasalara karsi kasitli olmayan durumlar karsisinda koleksiyoncuyu korur. Bitkiler özenle toplanmalidir. Toplama esnasinda bitkinin korunmasi zorunludur. Çignenen bitkiler ve hos görünmeyecek sekilde açilan çukurlar koleksiyoncular için iyi bir izlenim vermez. Buna ilaveten bitkinin diger gelisme devreleri, tohumlan ve meyveleri de toplanmalidir. Materyalin toplanmasinda zamana .ihtiyaç duyulur. Hiç bir zaman bir seferde çok bitki toplamaya çalisilmamalidir. Bitkileri toplayip preslemeden önce renk ve formunun uygunluguna bakmak gerekir. Bir defalik presleme ile is birakilmamali, bitkinin rutubeti sürekli alinmalidir. Aksi halde bitki kurumadan çürür ve çogu zaman da kararir. Preslemeden çikan bitki çok çabuk kirilabilir. Bu nedenle bitkiler kartonlarin arasina konularak saklanir. Toplanan materyal böceklerle bulasiksa, öncelikle temizlenmeli daha sonra preslenmelidir. Kuru bitkiler kolay yanabilir olduklarindan, sigara içilmemeli ve atesten sakinarak çalisilmalidir. Not almada 7 x 10 cm boyutlarinda sert ve suya dayanikli kagitlar ve kursun kalem gereklidir. Böylece isim, bulundugu yer, tarih ve gerekiyorsa örnek numarasi yazilir. Mümkünse bitkinin bulundugu yerin bir kaç bölümünü alabilen bir fotograf makinesi ile büyük bitkilerin fotografi çekilebilir. Büyük sapli ve etli bitkileri birkaç parçaya ayirmak için bir ameliyat biçagina (bisturiye) ihtiyaç duyulur. Araziye giderken bitki tohumlarinin toplanmasi amaciyla mutlaka mektup zarfi veya kesekagidi da götürülmelidir. Toplama esnasinda bitkinin adi yazilir, materyal bir evrak çantasina veya prese konur. Evrak çantasinda kaygan kagitli bölümlere yerlestirilen bitkiler, hafif bir baski altinda tutulmus olur. Kesin olarak preslemeden önce laboratuarda düzenleme yapilabilir. Böylece daha yakin bir inceleme yapilmis olur. Rüzgarli havalarda presleme isini laboratuarda yapmak daha uygun olur. Toplanan materyal plastik torbalara da yerlestirile bilinir (Ismi ve bulundugu yeri belirten bir kagit bantla üzerine yapistirilir). Torbalar çantanin içine ayri ayri konur. Yerlestirme esnasinda bitkilerin birbirine baski yapmamasina dikkat edilmelidir. Materyalin nakliyesi söz konusu ise nemli bir gazete kagidina sarilabilir. Çiçekler materyalin üzerinde bulunmalidir. Plastik torba ve nakil kaplari mümkün Oldugunca günesli ortamdan uzak tutulmalidir. Zira, günes isinlari bitki materyalinin rengini bozabilir. Eger bitkiler nemli olarak prese alinirsa bu iyi sonuç vermez. Bu nedenle laboratuarda kisa süre bekletilmelidir. Daha sonra hemen prese alinmali veya teshis çalismalarina baslanmalidir. Binoküler ile küçük çiçeklerin parçalanarak incelenmesi mümkündür. Kesit almada ve meyve çekirdeklerini kesmek için bisturiye göre jilet kullanimi daha uygun olmaktadir (Stehli und Brünner, 1981). Örneklerde teshis karakterlerinin bulunmasi gerekir. Tatminkar bir materyal, genç çiçek ve genç meyvelere sahip olan normal bir habitusta, fakat genis bir populasyondan alinan örneklerdir. Bu özellikler, turu n tam hayat dönemlerini ve degisen özelliklerini verirler. Otsu bitkilerde kök, gövde, taban, gövde yapraklari, çiçek ve meyvenin örnekte bulunmasi teshis için sarttir. Odunsu bitkilerde ise yaprak, çiçek ve meyve bulunan bir dal yeterli olabilir. Soganli ve rizomlu bitkilerde, örnegin; Crocus sp. (Çigdem)'de toprakalti kisminin da alinmasi gerekir. Bitki toplayicisi hangi grup bitkilerin toprak alti kisimlarinin teshis için gerekli olacagini, hangilerinin gerekli olmayacagini bilmelidir. Otsu bitkilerin kök sistemlerinin yeterli miktarda toplanmasi bir bitkinin genel karakterini çizmeye yarar. Bitkilerin solmasini geciktirmek için bitkileri islatmak yerine örnek toplama kabinin alt kismina nemli bir kagit koymak yararlidir. Baska bir yol da; kök kisimlarindaki topraklari temizlenen ve her istasyondan toplanan örnekler büyük birer naylon torbaya konarak içine suya batirilmis sünger atilir ve torbanin agzi sikica baglanir.Böylece pres yapilincaya kadar bitkilerin solmamasi saglanmis olur. Naylon torbalarin içine örneklerin yazildigi etiket de konur. Örnegin Ankara, Beynam ormani, Step, Kuzeye bakan % 30 egimli, taslik yamaç, 1200 m, tarih: 11.4.1990, toplayan: Uzm. Metin KURÇMAN gibi. Bitkilerin araziden toplanmasi sirasinda ayni türe ait birden fazla bitki örnegi alinmalidir. Örneklerden biri herbaryum materyali olarak prese alinirken, digeri adlandirmada kullanilir (Yildirim ve Ercis, 1990). 1.7. Toplama Çalismalari Için Gerekli Malzemeler 1.7.1. Arazi Çalismalari Için Gerekli Malzemeler 1. Bitki koleksiyoncusu araziye çikarken her türlü çevre kosullarini önceden düsünerek, ortamda rahat dolasabilecegi giysiler seçmelidir. Özellikle uygun bir ayakkabi ya da çizme ve ayrica yagmurluga ihtiyaci vardir. 2. Orta boylu saglam ve kullanisli bir not defteri ile bir kursun kalem gereklidir. Deftere arastiricinin verdigi tarla (arazi) numarasi, örnegin alindigi yer, flora hakkinda temel bilgiler, toplama tarihi, bitkinin mahalli adi, biliniyorsa örnegin bilimsel adi, çiçek rengi ve arazinin yüksekligi gibi bilgiler yazilmalidir. 3. Arastirilacak bölgenin haritasi; 1:100.000'lik harita ideal olmakla birlikte 1:250.000'lik haritalar da kullanilabilir. Bitki toplama çalismasi yapilan istasyon harita üzerine isaretlenir. 4. Altimetre (yükseklik ölçer) ve Fotograf makinesi 5. 6x veya l0x büyütmeli bir el büyüteci. 6. Toplanan bitkileri içine koymak için plastik torbalar veya metal çantalar, sünger ve ip. 7. Amaca göre degismekle beraber, 45 x 30 cm. boyutlarinda tahtadan veya metalden yapilmis degisik tiplerde presler ve presleri sikmak için örgü kemerler. 8. Bitkileri toplarken sökmeye yarayan batirici alet (zipkin), kisa sapli kazma, saglam bir kürek, güçlü bir cep biçagi, agaç dallarini ayirmak için bahçe biçagi, acemiler için el biçagi, çaki, budama makasi gibi aletler. 9. Bir pusula. 10. Kurutma kagitlari ve gazete kagitlari (44x28 cm. boyutlarinda), oluklu mukavva, filtreli kagit. 11. Bahçivan eldiveni. 12. Tohumlar için küçük kese kagidi veya kagit zarflar. 13. Su bitkilerini yakalamak için kanca. 14. Canli materyal için islanmaz küçük kutular. 15. Toprak örnekleri için küçük bez torbalar. 1.7.2. Laboratuar çalismalari için gerekli malzemeler 1. Binoküler. 2. Bisturi , pens, sapli igne, cimbiz, damlalik. 3. Kurutma dolabi. 4. Herbaryum yapistirmak için karton ve koruyucu metal. 5. Yapistirici. 6. Tohumlarin saklanmasi için küçük siseler. 1.7.3. Daha sonra gerekli malzemeler 1. Bitki isimlerinin yazilmasi için etiketler. 2. Teshiste kullanilacak literatürler. 3. Herbaryum dolabi. 4.Herbaryumlari korumak için naftalin yada benzeri koruyucu malzemeler. 1.8. Örneklerin Toplanma Zamani ve Sekli Toplanacak bitkiler kolaylikla taninabilir büyüklükte olmalidir. Ayrica bitkilerin tanisinda resimli teshis kitaplarina ihtiyaç vardir (Aichele, 1975; Rauh, 1954; Schindelmayr, 1968; Olberg, 1963; Volger, 1962; Bursche, 1963; Rytz, 1989; Özer ve ark., 1996). Yeni baslayanlar için hata yapmak kolaydir. Fazla miktarda toplanan bitkilerin Laboratuvarda götürülmesi kolay degildir. Bitkiler kisa zamanda pörsüyerek bozulabilirler. Ayrica, bitkileri toplamak veya preslemek, daha sonra kurutulmus bitki topluluklarina isim vermek kolay degildir. Böyle malzemenin belirlenmesi deneyim sahibi olmayanlar için mutlaka güvenilir degildir. Deneyimsiz bir koleksiyoncu, bitkilerin sadece siniflarini bulur ve prese koyar, daha sonra deneyimli birine bu konuda danismalidir. Bitkileri en uygun toplama zamani, ögleden önce veya sonradir. Sabahin erken saatlerinde bitkinin üstü çigli olur. Ögle günesinde ise bazi türler gevser. Bitkiler yagmurlu havalarda toplanmamalidir. Bitki yetistigi yerde aranmali, karsilastirarak, seçerek ve itina ile toplanmalidir. Her önüne gelen bitkiyi degil, aksine ayirt edici özelliklere sahip uygun bir örnek alinmalidir. Bitkinin kök kisimlarini sökerken ihtiyatli davranilmalidir. Özellikle çok yillik bitkilerde bitkinin kök kismini sökmekten kaçinilmalidir. Hiç bir zaman ülkeye özgü yani endemik bitki topluluklarina zarar verilmemelidir. Bütün büyük çali formundaki bitkiler parçalar halinde alinmalidir. Istege göre tipik özellikte bir dal seçilebilir. Çiçegin, yapraklarin ve dallarin bir arada bulundugu bir dal seçilebilir. Toplu olarak bitkinin bir fotografi da çekilebilir. Küçük bitkilerden genellikle iki örnek alinir. Zira, bazi türlerde çiçekler ve yapraklar farkli zamanlarda gelisir. Öksürük otunda (Tussilago farfara L.) oldugu gibi. Ayrica meyve ve tohumlar da toplanmalidir. Genellikle kalin sapli olan bitkilerde sapin yarisi alinir, diger yarisi atilir. Böylece bitki daha iyi preslenir (Stehli und Brünner, 1981). 1.9. Örneklerin Toplanmasinda Dikkat Edilecek Hususlar 1. Herbaryum örnekleri yagissiz, kuru ve günesli havada alinmalidir. Çünkü uygun olmayan hava sartlarinda alinan örneklerin korunmasi zordur. 2. Bitki örnekleri, üzerinde çalisilabilecek büyüklük ve sayida alinmalidir. 3).Toprak alti kismi çamurlu olmamalidir. Eger çamurlu ise yikandiktan sonra kurutulmalidir. 4). Hastalik ve böcek zarari olmamalidir. 5). Soganli ya da yumrulu ise bu organlar bitkiden ayrilmalidir. Aksi halde bitki bu organlardaki depo besinlerini kullanarak gelismeye devam edebilir. 6). Çiçeksiz bitkilerin örnekleri (Equisetum spp. ) mutlaka spor üreten organlariyla birlikte toplanmalidir. 7). Bitkinin tüm karakteristik organlar ile birlikte örneklenmesi saglan malidir. Bu durum özellikle bitkilerin toprak alti organlarinin da örnekte yer almasi için topraktan sökülmeleri zorunlulugunu ortaya çikarmaktadir. Zira, bitkilerin toprakalti organlari; kök, yumru, sogan gibi degisik organlar olusturmakta ve bunlar bitkilerin teshisinde çok defa ayirt edici temel özellikleri vermektedir. Örnegin; kökleri rizom, stolon ve saçak formunda olan bugdaygillerin teshisinde belirtilen olusumlar anahtar görevi görmektedirler. Genellemek gerekirse; a. Gymnospermlerin (Açik tohumlular) örneklerinde kozalak ve tohumlar bulunmalidir. b. Angiospermlerin (Kapali tohumlular), -Monokotiledon (Tek çenekli) bitkiler çiçekli ve meyveli olmalidir. -Dikotiledon (Iki çenekli) bitkilerde ise çiçek bulunmalidir 8).Diger bir husus ise örneklemenin bitkinin degisik gelisme dönemlerinde birkaç defa yapilmasidir. Böylece çiçeklenme devresinde toplanan bir bitkinin tohum baglama periyodunda örneklenmesi gerçeklestirilecek hazirlanan herbaryumda tüm organlarinin bulunmasi saglanmis olacaktir. 9). Herbaryum için toplanan bitki öreklerinin uzun süre saklanabilmesi ve onlardan çok amaçli yararlanilabilmesi için iyi seçilmis olmalari gerekir (Stehli und Brünner, 1981; Zengin, 1992). 1.10. Farkli Bitkileri Toplama ve Kurutma Yöntemleri 1.10.1. Suyosunlari a)Tatli suyosunlari: Bunlari toplamak için agzi vidali plastik siseler kullanilmalidir. Plankton organizmalar plankton agi ile sudan çikarilarak yogunlastirilirlar. Plankton aglari perlon kumastan yapilmalidir. Fitoplankton agi için hafif seyreklestirilmis aralikli örgüden yapilmis ince tül kullanilir. Bu tülün örgü araliklar yaklasik 56-75 mikron olmalidir. Mikroskobik olan bu organizmalar çesitli yöntemlerle preparat haline getirilerek uzun süre saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). Tatli suyosunlari ve tuzu giderilmis deniz yosunlari yaklasik 2-3 cm kadar musluk suyu ile doldurulmus yassi, çukur bir kaba (Örnegin; fotograf banyo kabi) birakilir. Daha sonra yosunun üzerindeki yabanci maddeler (kir, diger suyosunlari, kabuklular ve böcekler vs.) temizlenir. Karton bir levha, yassi ve saglam bir alt levhasi ile birlikte suyosununun altina sürülür. Suyosununun taban kismi asagida olacak sekilde karton üzerine çekilir. Su altinda iken dal kisimlari dogal durumlarina en yakin sekle getirilerek düzeltildikten sonra karton, alt levhasi ile birlikte sudan çikarilir. Sudan çikarilan su yosunlari havada biraz kurumaya birakildiktan sonra filtre kagidi arasinda hafif basinç altinda mümkün oldugu kadar çabuk bir sekilde kurutulur, aksi halde kararir. Daha sonra etiketlenerek saklanirlar. b) Deniz yosunlari: Deniz yosunlan çekme kancasi ile veya elle toplanarak tatlisu ile doldurulmus bir kabin içine konur. Çünkü suyosunlarinin üzerindeki tuz, kurutma esnasinda kristalize olarak mantarlasmayi kolaylastiracagindan bunlarin tatlisuyla eritilmeleri gerekmektedir. Tuzu giderilmis suyosunlari kurutularak karton üzerine tespit edilir. Birçok suyosununun sümüksü hücre zarlari bulundugundan kurutma esnasinda karton üzerine kolayca yapisirlar. 1.10.2. Mantarlar Mikroskobik mantarlar (funguslar) üzerinde yasadigi ortam parçasiyla birlikte toplanir. Bu m sporangium (spor yataklari) ve fruktifikasyonlarini (spor olusumlarini) tamamlamis olmalarina dikkat edilmelidir. Funguslar toplandiktan sonra kutu veya cam kaplar içinde kuru halde saklanirlar. Sapkali mantarlar ise bir çaki vasitasiyla topraktan sökülür. Bu mantarlarin tayininde spor renkleri de önemli oldugundan sporlar beyaz bir kagit üzerinde toplanirlar. Bunun için mantarin sapka kismi kesilerek beyaz kagit üzerine konulur. Bir gün sonra kagit üzerine düsen sporlar toplanirlar. Dolayisiyla bu mantarlardan en az iki örnek toplamak gerekir. Bu örneklerden biri herbaryum örnegi halinde saklanir. Ikincisi spor elde edilerek teshiste faydalanmak amaciyla kullanilir (Saya ve Misirdali, 1982). Sapkali mantarlar ya % 70'lik etil alkol veya % 4'lük formal eriyigi içine konularak ya da dondurma - kurutma yöntemi ile kurutularak cam kaplar içinde saklanir. Dondurma-kurutma yönteminde kurutmayi hizlandirmak amaciyla, mantar ince nelerle delinir. Daha sonra kutu içine serilerek dondurma aletinde kurutulur ve saklanir. Mikroskobik olan funguslarda da ayni yöntem uygulana bilinir. 1.10.3. Likenler ve Karayosunlari Likenler ve karayosunlari, üzerine gerekli bulgularin yazildigi mektup zarflari veya özel olarak hazirlanan zarflar içine konularak saklanirlar. Odun ve kabuk üzerinde yasayan likenler ve karayosunlari bir çaki vasitasiyla çikarilarak toplanirlar. Tas üzerinde yasayan kuru likenler ise çekiç ve kalem keski ile çikarilarak toplanirlar. Tas üzerindeki nemlenmis likenler çaki ile çikarila bilinirler. Kirilabilen likenler yumusak kagitlara sarilarak tasinirlar. Zarf içine konan liken ve karayosunlari etiketlenir ve herbaryum kartonlari üzerine yapistirilarak saklanirlar. Daha büyük yaprakli karayosunlari ve turba yosununun gametofitleri de ileride açiklanacak olan presleme yöntemi ile kurutulup herbaryum kartonu üzerine yapistirilarak saklanabilirler (Saya ve Misirdali, 1982). 1.10.4. Egreltiotlari ve Tohumlu Bitkiler Egreltiotlari ve tohumlu bitkiler mümkün oldugu kadar zarar görmemis olarak kök, çiçek, yaprak, meyve ve tohumlariyla birlikte toplanmalidirlar. Korunmaya alinmis bitkilerin ancak fotograflari çekilebilir. Bunlar toplanmamalidirlar. Zira bunlar az bulunan kaybolmaya yüz tutmus veya endemik bitkilerdir (Saya ve Misirdali, 1982). 2. BITKILERDE ISTENMEYEN RENK DEGISIMLERI Presteki renk degistiren bitkiyi bulmak veya taze yesil yapragin korunmasi sonucunda, zamanla kahverengimsi renge dogru gidisini gözlemlemek koleksiyoncu için istenmeyen olaydir. Bu arzu edilmeyen renk degisimi neye dayandirila bilinir? Bu kötü görünüse engel olabilmek için ne yapilabilir? Bunun için bitkinin mümkün oldugunca çabuk suyu alinmalidir. Canli bitki hücresinde bir düzen ve harmoni vardir, reaksiyonlar biyokimyasal bir süreç içerisinde cereyan etmektedir. Korunma döneminde - bitki koruma yöntemleri-, çok sayida kontrol edilemeyen ve degistirilemeyen olaylar baslatmaktadir. Hücrenin iç basinci (Turgor) gevser ve özsu renk maddesi (Chromogene) plazmanin içine girer. Hücrenin renk degistirmesine neden olur. Adi geçen Chromogene, belirli maya gruplarini harekete geçirir ve kahverengimsi renk degisikligine neden olur. Olay, sivilarin korunmasinda madde içeriginin degisimine ve özsu renk maddesinin erimesine kadar varir. Bunlar sadece birkaç örnektir. Maya (Ferment), sicaklik sayesinde etkisiz hale getirilebilir ve özsu renk maddesinin neden oldugu renk degisimi engellenmis olur. Renk degistirmeye meyilli olan suca zengin bitkilerde kisa süreli isi tavsiye edilir. Genelde kurutmada diger bir yol daha seçilir. Mayalanmaya bagli kosullardaki renk degisikligini genis ölçüde etkisiz hale getirmek gerekir. Bitkinin mümkün oldugu kadar çabuk suyunu alarak, yas kurumalarda mayanin (Ferment) arzu edilmeyen aktivitesine asit ilavesiyle engel olunur. Rengi kuvvetlendirici islemler (kireç tozu, alçi gibi su emen maddeler ve itinali renk açici okside maddeler kullanilarak) ile özellikle yesil yapraklarda iyi bir renk korunmasi saglanabilir. 3. HABITUSU BOZMADAN KURUTMA Bir kap içerisine yerlestirilen kurutulacak materyalin etrafi iyice kurutulmus kum ile dondurulur. Doldurma islemine bitki tamamen kumla örtülünceye kadar devam edilir. Bitkinin durumuna bagli olarak 5-10 gün böylece birakilir. Daha sonra kap hafifçe egilerek kumun akip dökülmesi saglanir. Bu esnada örnegin zarar görmemesi için kumun dökülmesi islemi son derece dikkatli yapilmalidir. Bilinmesi gereken diger bir konu da sudur; bütün kurutulmus bitkiler, özellikle çiçek renkleri isiga çok fazla duyarlidirlar. Bunun gibi benzeri bitki kisimlari günes isiginda uzun süre birakilirsa renkleri solar. Bu nedenle isiga karsi koruma bütün bitkilerde bir yasa gibidir. Buna kesinlikle dikkat edilmelidir. 4. BITKILERIN PRESLENMESI Kisa bir süre için torbalarda korunan veya hemen kurutulmak istenen bitki örneklerinin dogal for ve renklerini koruyabilmeleri için ‘Pres” adi verilen baski araçlarinda kurutulmalari gerekir. Araziden toplanan örnekler, üzerinde bulunabilecek toz ve çamurlar uzaklastirildiktan sonra pres altina ve nem emici kagitlar arasina yerlestirilmis sekilde konmalidir. Pres tahtasinin düzgün yüzeyi üste gelecek sekilde konur. Bunun üzerine yüzeyi üste gelecek sekilde oluklu mukavva ve üzerine kurutma kagidi yerlestirilir. Daha sonra araya bir gazete konulur. Içerisine bitki örnegi yerlestirilir ve kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur ve tekrar bir gazete kagidi açilarak içine bitki örnegi yerlestirilip kapatilir. Üzerine kurutma kagidi konur. Bu islem her bir bitki örnegi için tekrarlanir. Mümkünse 2-5 bitki örnegi bulunan kurutma kagitlari arasina oluklu mukavva veya oluklu metalden yapilmis sert bir malzeme konularak bitkiler arasindan hava akiminin geçisi saglanmis olunur. Böylece, kurutma islemi hizlandirilir. Araya konan oluklu mukavvadan ilkinin oluklu yüzeyi asagiya, ikincisinin ise yukari gelecek sekilde yerlestirilmesi gerekir. Pres belirli bir yükseklige eristikten (20-30 cm.) sonra üzerine kurutma kagidi konur. Onun üzerine de oluklu yüzeyi asagiya gelecek sekilde mukavva, son olarak en üste düzgün yüzeyi alta gelecek sekilde pres tahtasi konularak örgü kemerleri iyice sikilir. Daha sonra üzerine bir agirlik konur. Aradaki kurutma kagitlari her gün degistirilir. Ancak özellikle özsuca zengin bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakalarin en az üç defa degistirilmesi gerekir. Daha sonra degistirme islemi günlük olarak yapilabilir. Presler genellikle yan gölge veya hava akiminin oldugu bir yerde kurumaya birakilir. Presi, kurutma islemi esnasinda sicak havali bir odaya da asabiliriz. Bitkilerden suyun uzaklastirilmasi ne kadar hizli bir sekilde yapilabilirse, o derecede renk ve yapi korunmus olur. Bu yüzden presleme olayina özel bir dikkat gösterilmelidir. Genelde kurutma islemi 10-14 günde tamamlanir. Fazla miktarda bitki toplamak ve preslemek gerekiyorsa iki prese sahip olunmalidir. Preslerden birisine taze bitkiler yerlestirilirken, digerinde kurutulmus bitkiler korunabilir. Amatör bir toplayicinin kullanacagi uygun pres ölçüleri 26 x 40 cm.liktir. Presin alt tarafina 10-20 mm. kalinliginda filtreli kagit konulur. Bu presin kuvvetli olmasini Saglar (Stehli und Brünner, 1981). 4.1. Preslemede Dikkat Edilecek Hususlar 1. Kurutma kagitlari arasina yerlestirilen bitki örneklerinde, yapraklarin alt ve üst yüzeyleri görülebilmeli ve üst üste yigilmadan açarak yerlestirilmelidir. Bu amaçla, üst üste binmis bitki kisimlari, aralarina sokulan filtre kagidi parçalan ile birbirlerinden ayrilirlar. 2. Örnek üzerindeki yapraklar çiçekleri örtmemelidir. 3. Çiçekleri çan ve boru seklinde olan öneklerde, çiçeklerden bazilari uygun bir biçakla kesilip açilmali ve çiçek organlari görülebilir sekilde yerlestirilmelidir. 4. Preslenecek bitki örneginde kopmus olan çiçek, tohum, meyve ve diger küçük parçalar kagit torbalara konularak, asil örnekle birlikte preslenmelidir. 5. Kurutma kagidi ve pres boyutlarindan büyük bitki örnekleri V, W, N seklinde kivrilarak prese yerlestirilmelidir. 6. Soganli bitkilerin toprakalti kisimlari çaki ile ikiye bölünerek, yumrulu olanlar ise yumrulari birkaç yerden igne ile delinerek veya kaynar suya batirilarak yumrudaki nisastanin disari çikmasi saglandiktan sonra pres altina alinmalidir. 7. Kolay kuruyan bitkilerde (çayirlar) ince ara tabaka kullanilir ve presin baski gücünden tamamen yararlanilir. Ancak pres çok ince olmamalidir. Yoksa baski zayif kalir. 8. Özsuyu zengin olan bitkilerde ara tabakalar birkaç saat sonra degistirilmeli, filtre kagitlari da yenilenmelidir. 9. Hassas bitkilerde ilk 24 saat içinde ara tabakanin degisiminin 3 defa yapilmasi yararlidir. Daha sonra günlük olarak degistirilir. Bunu takiben her iki üç günde bir degistirilir. 10. Kalin gövdeli bitkilerde kurutma kagitlari parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üzerine yerlestirilir. Aksi halde bitkinin gövdesi kalin, yuvarlak ve çiçekler ince oldugu için gazete kagidina tam degmez ve kurutma sirasinda burusurlar. 4.2. Herbaryum Yaparken Familya Düzeyinde Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar (Yildirim ve Ercis, 1990; Seçmen ve Ark., 1995) Alismataceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, erkek ve disi çiçekler toplanmalidir. Amaranthaceae: Olgunlasmis meyve örnegi alinmali, Monoik veya dioik oldugu not edilmelidir. Apiaceae (Umbelliferae): Uzun boylu bitkilerde taban ve gövde yapraklarindan da örnekler alinmali, bitki boyu not edilmeli, özellikle meyveli örnek toplanmasina dikkat edilmelidir. Aracea: Bitki toplanirken meyveli örnek tek basina pek yeterli olmamaktadir. Çiçekler, çiçek durumu, toprak alti parçalari ve yapraklar daha önemli olmaktadir. Aristolochiaceae: Periant'in rengi ve sekli not edilmeli,bir kaç periant açilarak preslenmelidir. Asteraceae (Compositae): Kapitula'daki tüpsü ve dilsi çiçeklerin renkleri ayri ayri not edilmeli, büyük kapitulali örneklerde 1-2 kapitula ortadan ikiye kesilerek preslenmeli, büyük boylu bitkilerde taban yapraklarindan da örnekler alinmalidir. Boraginaceae: Korolla tüpünün iç özelliklerini not etmek yani bogaz kisminda tüylerin veya pulsu yapilarin bulunup bulunmadigim belirtmek,ayrica stamenlerin baglanma yerlerini not etmek; meyveli örneklerden de toplamaya çalismak yararli olur. Brassicaceae (Cruciferae): Cruciferae taksonomisinde meyve özellikleri büyük önem tasidigindan, meyvesiz örneklerin teshisi cins düzeyinde de olsa hemen hemen imkansiz gibidir. Bu bakimdan çiçekli örneklerin yani sira olgun meyveli örneklerin toplanmasina dikkat edilmelidir. Campanulaceae: Korollanin dis sekli ve gözlenebildigi kadariyla kapsüllerin açilis yerleri, stigma, lop sayisi not edilmelidir. Caryophyllaceae: Stilus sayisi ile kapsül dis veya kapaklarinin sayisi not edilmelidir. Chenopodiaceae. Bu familyada monoik ve polygam esey dagilimi yaygindir. Özellikle meyveli örneklerin toplanmasi gerekir. Mümkün olabildigince periant parçalari, stamen ve stiluslarin sayilari not edilmelidir. Bu is için %10'luk el büyüteci gerekir. Türlerin pek çogu halofittir (turlu topraklarda yetisen), çorak ve ruderal yerlere adapte olmuslardir. Çiçeklenme ve meyvelenmeleri geç oldugundan genellikle ideal örneklerin toplanmasi Agustos-Eylül sonlarindan itibaren olmalidir. Convolvulaceae: Birkaç petal yaprak yarilarak preslenmelidir. Cucurbitaceae: Monoik veya dioik esey dagilimi, korollanin sekli not edilmelidir. Cuscutaceae: Üzerinde yasadigi bitki not edilmeli, çiçekli ve meyveli örnekler toplanmalidir. Cyperaceae: Olgunlasmis meyve, çiçek ve toprak alti kisimlari toplanmalidir. Dipsacaceae: Olgunlasmis meyve toplanmali, Kapitula sekli ve çiçek rengi not edilmelidir. Euphorbiaceae: Glandlarin sekli ve rengi gerektiginde çizilerek not edilmelidir. Fabaceae (Leguminosae): Çiçekli ve meyveli örneklerin toplanmasi, korolla renginin not edilmesi gerekir. Geraniaceae: Olgunlasmis meyve, yaprak ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu not edilmelidir. Iridaceae: Bir kaç çiçek yarilarak preslenmeli; yumrulu örneklerde tunikanin doku sekli ve rengi not edilmelidir. Juncaceae: Meyve ve toprak alti kisimlardan örnekler alinmali, stamen sayisi, yaprak sekli not edilmelidir. Lamiaceae (Labiatae): Stamenlerin sekli, pozisyonu, sayisi ve stilus çikis yeri not edilmelidir. Lemnaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, köklerin sayisina dikkat edilmelidir. Liliaceae: Yaprak sekilleri not edilmeli,muhakkak toprak alti organlari ile birlikte toplanmali. Soganli örneklerde ikiye yarilarak preslenmeli, tunikanin doku sekli (ipliksi,levhali,agsi) not edilmelidir. Linaceae: Petalleri çabuk döküldügünden ayri naylon torbalarda korunarak bir an önce dikkatlice preslenmelidir. Loranthaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçek sekilleri ve hangi agacin üzerinde bulunduguna dikkat edilmelidir. Malvaceae: Çiçek, olgun meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçeklerin rengi not edilmeli ve yarilarak preslenmelidir. Orchidaceae: Çiçek rengi ve sekli not edilmeli.Mümkünse renkli fotografi çekilmelidir. Orabanchaceae: Çiçek rengi ve hangi bitki kökleri üzerinde yasadigi not edilmeli, ayrica gövdeleri succulent (suca zengin) oldugundan boyuna yarilarak veya gövde üzerinde çaki ile boyuna çizilip açilarak preslenmelidir. Papaveraceae: Çiçek rengi ve petallerin sekli not edilmelidir. Meyveli örneklerden de toplanmalidir. Papaver(Gelincik) de petaller çok ince ve kolay döküldügünden bunlar ayri naylon torbalarda toplanmali ve kisa zamanda preslenmelidir. Ayrica preslerken çiçekli kisimlarin altina kagit mendil sermek yararli olur. Poaceae (Gramineae): Anterlerin renkleri; ligulanin bulunup bulunmadigi, sekli, uzunlugu not edilmelidir. Polygonaceae: Meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, bitkinin genel durusu ve çiçek rengi not edilmelidir. Potamogetonaceae: Meyve, stipül ve suya yatik yapraklardan örnekler alinmali, Stipuller düzgün ve kolaylikla görülebilecek bir sekilde pres edilmelidir. Primulaceae: Çiçek, yaprak, olgunlasmis meyve ve toprak alti kisimlarindan örnekler alinmali, çiçek sekli ve rengi not edilmelidir. Ranunculaceae: Meyveli örneklerin de toplanmasina gayret edilmeli; petallerin sayi, renk ve sekilleri, sepallerin geriye dönük olup olmadigi not edilmelidir. Resedaceae: Olgunlasmis meyvelerden örnekler alinmali, çiçek rengi edilmelidir. Rosaceae: Hem çiçekli hem de meyveli örneklerin toplanmasina gayret edilmelidir. Drupa ve elma tipi meyveye sahip örneklerde birkaç meyve ortadan kesilerek preslenmelidir. Rubiaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmali, çiçek rengi not edilmelidir. Salicaceae: Erkek ve disi bitkilerden çiçekli ve yaprakli örneklerin ayri ayri toplanmasina özen gösterilmelidir. Scrophulariaceae: Özellikle Verbascum cinsinin taban ve gövde yapraklarindan örnekler alinmali; stamenlerin sayisi, fiamentlerin tüylülük durumu ve tüylerin rengi, anterlerin baglanis sekilleri not edilmelidir. Korollalari çabuk döküldügünden preslemede itina gösterilmelidir. Solanaceae: Çiçek ve meyvelerden örnekler alinmali, çiçekler yarilarak preslenmeli ve meyve rengi not edilmelidir. Typhaceae: Çiçek ve yapraklardan örnekler alinmalidir. Violaceae: Petallerin rengi, mahmuzlarin rengi ve boyu not edilmelidir. 4.3. Havalandirmali Presleme Ara kagit tabakalari yerine bu yöntemde oluklu karton veya iskeletli metal folya kullanilir. Iskelet içerisinden sicak hava geçirilir, böylece filtreli kagittan nem buharlasarak uzaklasir. Diger preslere göre üstünlüklerine bakacak olursak; 1- Ara tabakali preslerdeki tabaka degistirme zahmetinden kurtulunur. 2- Hizli su çikisi sayesinde renk çok daha iyi korunur ve yapi bozulmaz. Bu yöntem diger tel kafesli presler için de elverislidir. Paket malzemesi olarak uygun büyüklükte karton iskelet olusturulabilir. Metal folya ise izolasyon amaçli olarak kullanilabilir. Kartonun iskeleti paralel olarak dizilir. En iyisi kartonlari birbirine yapistirmaktir. Uzun süreli dayaniklilik için ince alüminyum levhalar kullanilirsa sicakligi daha çabuk iletir. Karton iskelet zaman zaman degistirilir. Presin doldurulmasi kolaydir; önce filtreli kagit, üzerine karton iskelet, onun üzerine iki tabaka filtreli kagit, gazete kagidi veya sünger karton serilir. Yeniden üzerine karton iskelet konulur. Bu yöntemde sürekli, yumusak bir sicak hava akimi gerekir. Kendi kendimize de basit bir kurutma sistemi yapabiliriz. Sabit bir tahta kutudan olusan bu sistem sikça kullanilan preslere de uygundur. Isitma islemi ampullerle yapilir. Sandigin üzerine konulan bu preslerin içine kutudaki isinan hava girer ve sirkülasyon ile disari çikar. Sicakligi, ampullerin açma kapatma dügmeleri ile ayarlayabiliriz. Ancak 48 saat sonra ilk presteki bitki kurutulmus olur. Çok kuvvetli su içeren bitkiler bu yöntemle bir kaç günde kurur. Ideal olani termostatli olarak düzenlenmis olan kurutma dolaplaridir (Stehli und Brünner, 1981). 4.4. Ütüleme veya Fotopresli Hizli Kurutma Sistemi Genelde 45 °C ve üzerindeki sicaklik dereceleri kurutmada uygun degildir. Bitkilerde fermantasyona sebep olan renk degisimlerine neden olur. Hizli kurutma ile renkler bozulmadan korunabilir. Bu sirada fermantasyon olayi aktif olmamali, çiçek renkleri zarar görmemelidir. Sicaklik iyi ayarlanmalidir. Örnegin; elektrikli ütü ile yapilacak bir islemde sicaklik seçimi “Sentetik” ayarinda olmalidir. Yani, sentetik kumasi eritmeyecek derecede olmalidir. Basit yöntem; filtreli kagitlar arasindaki bitkinin ütülenmesidir. Bunun için iki sert lifli kartona ihtiyaç vardir. Iki filtreli kagit arasina bitki yerlestirilmis halde bu sert lifli karton arasina konularak, hafif baski ile ütülenir. Filtreli kagittan çikan nem buharlasir. Daha sonra hepsi bütün olarak ters çevrilerek yeniden ütülenir, 20 dakika sonra bitkinin kuruyup kurumadigi kontrol edilir. Kesinlikle uzun süre fazla isi ile ütülenmemelidir, aksi halde bitki kirisir ve dalgali burusukluklar olusur. Elektrikli Fotopreste kurutma yöntemi; Bunda dolgu maddesi, iki filtreli kagit levha ve basit bir örgü bez ile kurutma isi yapilir. Fotopreste ayarlanabilir isi basamaklari vardir. Kurutma süresi her bitkinin su içerigine ve presin isisina göre yarim saatten bir saate kadar sürebilir. Kuruyan yüzeyin bombelesmesi yüzünden küçük bitkiler tercih edilir. Basarili ütü metodunda “Ön çalisma” için kalin, öz suyu bol bitkiler kullanila bilinir (Stehli und Brünner, 1981). 4.5. Preslenmesi Zor Bitkilere Buhar Islemi Uygulanmasi Bazi bitki türlerinin preslenmesinde çesitli sorunlar ortaya çika bilmektedir. Örnegin Cirsium arvense (Köy göçüren)' de oldugu gibi dikenli yapraklar sorun yaratabilir. Kalin çiçek baslari preste kubbemsilesir, preslenmesi zorlasir. Diger bazi bitkilerde dikenler çok yer tutar ve filtreli kagidi delebilir. Bu bitkiler 2 sert lifli kartonun arasina konularak preslenir. Özsuyu bol ince kabuklu meyveler çizilir ve böylece özsu uzaklastirilmis olur. Büyük meyvelerde yas koruma yapilir. Sogan ve yumru kökler ortadan bölünüp, pörsümesi için önce bekletilmesi önerilir. Çünkü ölü dokular suyu filtreli kagida çok çabuk verirler. Kalin yaprakli etli bitkileri haslamak veya buhara tutmak preslemede kolaylik saglar. Çok saglam yapili bitkiler haslanabilirler. Bu amaçla bitki tele baglanarak birkaç saniye kaynar suya daldirilirlar. Diger bir yöntem de isi islemi özel bir buhar odasinda yapilabilir. Bitkiler levha üzerine yatirilir ve yapisina göre yarim ile iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden veya iki saate kadar yogun buhara birakilirlar. Daha sonra disari alinip filtreli kagit levhalar arasinda preslenirler. Hizli su alimi ile bitkileri kurutma islemi kismen kisa sürer. Suyun buharlasmasi önce çok hizli olur. Bu yüzden 1 saat sonra ara tabakalar degistirilir. Çiçekler her kisa isitmadan önce bitkiden uzaklastirilir ve özel olarak preslenirler (Stehhi und Brünner, 1981). 4.6. Preslenmis Bitkinin Yapistirilmasi Presten alinan bitkiler, karton levhalar arasinda bir tabakaya yapistirilana kadar yeniden korunurlar. Yapistirilacak levha mümkün oldugunca sert kagittan olmalidir. Ince karton bu is için daha uygundur. Böylece bitki kirilmaktan korunmus olur. Levhanin ölçüleri presin ölçülerine uygun olmalidir. Pres ölçüsü 26 x 40 cm olmakla birlikte, levhanin bundan büyük olmasi daha uygundur. Levha ölçüsü genelde 29 x 42 cm, amatörler için ise yaklasik 22 x 34 cm.dir. Koleksiyonun masrafi ve yer ihtiyacinin artmamasi için karar kilinan levha büyüklügü sabit tutulmalidir. Bitki kartona yapistirilirken dikkat edilmesi gereken ilk sey sag alt kösede etiket için yeterli bir yer birakilmasidir. Böylece preslenmis bitki yüzeye düzenli sekilde yapistirilir Bitkinin sabitlestirilmesi için yapiskan bant kullanilmalidir. Burada genellikle 3 mm genislikte kesilen yapistirici bantlar kullanilir. Yapistirici bant bitkiyi sabit tutar ve ihtiyaca göre yeniden açilabilir. Sap ve yaprak, uygun olan ve az zarar görebilecek noktalarindan yapistirilir. Bant sapi iyi çevrelemelidir, aksi taktirde gevser. Köseli kalin saplar söz konusu oldugunda,önce kartonda bir yer açilarak sap buradan geçirilir ve karton ile birlikte yapistirilir. Yapistirici olarak kullanilan bandin seloteyp olmasi tavsiye edilmez, çünkü birkaç yil sonra rengi solar ve yapiskanligini kaybeder. Bu yüzden zamkli kagidi tercih etmek daha dogru olur. Bütün kisimlarin tutup tutmadigim kontrol için herbaryum levhasi dikkatlice ters çevrilir. Bitkinin bütününün levhaya yapistirilmasi iyi degildir. Çünkü daha sonraki arastirmalarda yeniden ayirmak gerekebilmektedir. Bununla birlikte, bu yöntemin kullanilmasi kirilma tehlikesini önemli ölçüde azaltmaktadir. Çünkü bütün kisimlar levha ile sabitlesmektedir. Bu yöntem, yumusak bitkilerde yararli olmaktadir. Laboratuar dersleri için yapilan toplamalarda da s nedeniyle arzu edilmektedir. Cam levha üzerine su ile inceltilmis elastik reçine ince bir tabaka halinde sürülür ve yapistirilmak istenen bitki cam üzerine yatirilir. Bundan sonra pens ile itinali bir sekilde kaldirilip, levha üzerine konulur. Daha sonra kum torbasi veya baska bir agirlikla desteklenmis olan sert lif levha ile 2 saat presleme yapilir. Herbaryumlar böylece kurumaya birakilir. Kalin agaç dallari, ne bandajla, ne de yapistirici ile levha üzerine sürekli olarak sabitlestirilemez. Bu nedenle ip kullanilarak levhaya dikilir. Bunun için levha ince kartondan olmamalidir. Çiçekli bitkilere ait gevsek tohum ve meyveler küçük bir kagit zarf ile uygun olan yerinden levhaya yapistirilir. Çiçekler parçalanarak preslenebilir. Daha sonra çanak, taç yapraklan vb. ayri ayri yapistirilir. Açik renkli çiçekler koyu kartona yapistirilmalidir. Son islem olarak, gerekli verilen içeren etiket sag alt kisma yapistirilir. Küçük olmayan ve ölçülere sahip etiketler kullanilmalidir. Bitki hakkindaki bütün materyaller, örnegin; literatür özeti, gazete kupürü, fotograflar veya yayilim bölgesinin küçük bir taslagi bu levhaya ilave edilebilir. 5. HERBARYUM ÖRNEKLERININ ETIKETLENMESI Toplanip preslenmis materyalin devamli kullanilabilmesi için etiketlenmesi sarttir. Burada bilimsel isimleri kullanmak gerekir. Zorunlu olmamakla birlikte Autor (Yazar) isimlerinin etikete konulmasi önerilir. Örnegin; Bellisperennis L. (Koyun gözü) ‘deki L.: Linne'nin bas harfinde oldugu gibi Autor ismi de bitkinin ilmi isminin yaninda verilir. Eger bir bitki için iki isim geçiyorsa geçerli olan isimden sonra basa Sinonim yazilip parantez içerisinde verilir. Örnegin Cirsium arvense (L.) Scop. (Köygöçüren)'un Sinonimi Serratula arvensis L.'dir (Davis, 1975). Etikette mümkün oldugunca bitkinin toplandigi yer hakkinda bilgi verilmelidir. Cam tüplerdeki tohum koleksiyonlarinda etiket çok küçük tutulmalidir. Sadece bilimsel isim ve düzenleme numarasi yazilabilir. Etiketler için beyaz ve iyi bir kagit seçilmelidir. Okunakli bir yazi, koleksiyona dis görünüs itibariyle iyi not verir. Yazimda uygun bir daktilo da kullanila bilinir. Tükenmez kalem kesinlikle kullanilmamalidir. Çünkü zamanla yazilar silinir. Yazim isinde yazi sablonu da kullanila bilinir. Etiketi yapistirmak için reçine yapistirici kullanilmalidir. Zamk veya kola kullanilmamalidir. Akici preparatlarda etiket, kaplama koruyucu bir yapistirici ile korunmalidir. Bitki örnekleri kartonlara tutturulup, kaydedilen bilgiler etikete yazilir ve sonra kartonun sag alt kösesine yapistirilir. Etiketler degisik ölçülerde olmakla birlikte en çok kullanilanlar 5 x 8; 7.5 x 12.5 ve 11 x 13 cm ölçülerinde olanlaridir. 5.1. Etiket Üzerinde Bulunmasi Gereken Bilgiler 1. Etiketin üst kisminda herbaryumun uluslararasi adi bulunmalidir. Sayet bitki bir bölge veya ülke florasi çalismasi için toplanmissa,çalisilan bölge veya ülkenin adi etiketin en üstüne yazilabilir, 2. Bitkinin türü, 3. Familyasi, 4. Mahalli adi (yöresel ismi), 5. Toplandigi yer, ekolojisi (bulundugu çevre ve toprak özellikleri), 6. Toplanma tarihi, 7. Yükseklik (bitkinin yetistigi yerin denizden yüksekligi), 8. Toplayanin adi, 9. Teshis edenin adi, 10. Toplayicinin verdigi arazi numarasi (Davis'in Türkiye haritasina hangi karede oldugunu belirten numara). Herbaryum örneklerinin toplanma yeri hakkindaki bilgiler ve örneklerin adlari bir herbaryum listesi haline getirile bilinir. Gelismis bir herbaryumda örnekler hakkindaki bilgiler bir kartoteks sistemine geçirilir. Kartoteks sistemi; toplama tarihi, alfabetik familya, cins veya tür sirasina göre düzenlene bilinir. Bu is için özel olarak kesilmis kartonlar (10x15 cm boyutlarinda) kullanilir. Bu kartonlarin üzerine bitkinin numarasi, bitkinin familya, cins ve tür adi, Türkiye florasinda uygulanan kare nosu, toplandigi yer, yetisme yeri, denizden yüksekligi, toplama tarihi, toplayanin adi ve soyadi, teshis edenin adi ve soyadi ile teshis tarihini yazmak gerekir (Saya ve Misirdali,1982). Kare Sistemi: 36°-42° enlem ve 26° boylamlari arasinda yer al Türkiye, her iki enlem ve boylamdan bir çizgi geçirilerek toplam 27 kare bölünmüstür (Davis,1965). Enlem çizgilerinin arasi A, B, C olar adlandirilirken, boylam çizgilerinin arasi 1, 2, 3.. .9 olarak numaralandirilmistir Dolayisiyla enlem ve boylam çizgilerinin çakismasi ile olusan her kare kendine özgü bir adi vardir. Örnegin C.2 karesi harita üzerinde 1 olarak adlandirilan Mugla, Denizli, Burdur ve Antalya illerinin bir kismini kapsayan karedir. A.6 ise, (2) Samsun, Amasya, Tokat, Sivas ve Ordu illerinin bir kismini kapsamaktadir. 6. ÖRNEKLERIN KORUNMASI Herbaryum ve teshisi yapilan bitki örneklerinin korunmasi ileride yapilacak çalismalar içinde büyük önem tasir. Bunun için örnekler genellikle özel olarak yapilmis dolaplarda korunurlar. Dolaplar, küflenmenin önüne geçmek için rutubetsiz yerlerde bulundurulmalidir. Büyük herbaryumlarda örnekler özel çelik kasalarda korunur. Bu kasalar yangin, tozlanma vb. gibi tehlikelere karsi örnekleri korur. Bitki öreklerinin dolap veya kasalardaki düzeni, familyalar içinde cinslerin, cinsler içinde türlerin alfabetik siraya göre tanzim edilmesi esasina dayanir (Yildirim ve Ercis, 1990). Taksonomik siralamada ayri ayri zarflarda korunan herbaryum türleri, cinslere ait zarflarda toplanmis olurlar. Cins zarflari alfabetik familya dosyalarinda toplanirlar. Herbaryum dosyalari daima hafif baski altinda bulunmali ve daima dik bir sekilde korunmalidirlar. Yiginlasan dosyalara kapak arkasina yapisan ve bükülen karton askilar gerekir. Ayrica açilabilir karton kutular da korumada kullanila bilinir. Levhalar gevsek bir sekilde konulup, birkaç kartonla agirlastirilmalidir. Bir herbaryum mümkün oldugu kadar kuru, tozsuz ve karanlik ortamda korunmalidir. Bitki koleksiyonu yapan kimse mümkün oldugu kadar tam bir koleksiyona sahip olmaya gayret eder.Gittikçe büyüyen bir koleksiyonda ilerleyen çalismalar sonucunda bir liste yapilmaya çalisilarak koleksiyonda eksik olan türler kaydedilir ve böylece o bitkilere dogru bir yönelis baslar (Stehli und Brünner, 1981). Kaynak: Özer, Z., Tursun, N., Önen, H., Uygur, F. N., Erol, D., 1998, "Herbaryum Yapma Teknikleri ve Yabanci Ot Teshis Yöntemleri", Gaziosmanpasa Üniversitesi, Ziraat Fakültesi Yayinlari No:22, Kitaplar Serisi No: 12, Tokat, 214 s.  

http://www.biyologlar.com/herbaryum-ve-harbaryum-teknikleri

Gen Nedir? Görevleri nelerdir ? Gen terapisi Nedir?

Gen Nedir? Görevleri nelerdir ? Gen terapisi Nedir?

Gen DNA zincirindeki belli bir uzunluktaki birimdir. Kromozom DNA'nın özel bir şekilde paketlenmesi sonucu ortaya çıktığına göre her kromozomda çok sayıda gen var demektir. Her bir gen diğerinden farklı bir şifre içerir ve farklı bir proteini kodlar. Eğer vücutta bir genin kodladığı proteine gereksinim varsa o gen aktif hale geçerek üzerindeki şifre, haberci RNA adı verilen bir yapı şeklinde kopyalanır. Bu yapı hücrenin sitoplazmasındaki ilgili birimlere gelerek kalıp vazifesi görür ve o proteinin yapımı sağlanır. a) Vücutta bulunan hücrelerin hepsinde aynı genler var mıdır? Her gen her hücrede vardır. Ancak hücrenin özelliğine göre bazı genler bazı hücrelerde çalışmaz yanı atıl durumdadır. Örneğin tiroit hücresinde hormon yapımını kontrol eden gen, mide hücresinde de vardır ancak işlev görmemektedir. Zaten aynı genleri çalışan hücreler bir araya gelerek dokuları oluştururlar. Diğer yandan bazı genler ortak gendir ve her hücrede aynı işlevlere sahiptir. b) Genlerin görevi nedir? Genler içerdikleri şifreler dolayısıyla vücuttaki her türlü olayı uzaktan kumanda sistemi sayılabilecek bir duyarlılıkla kontrol ederler. Bazı genler vücuda gerekli kimyasal yapıların ortaya çıkmasını sağlarken bazı genler diğer genler üzerinde düzenleyici olarak şifrelenmiştir. Bu genlerin çalışabilmesi için bir uyarana gereksinimleri vardır. Vücudun tiroit hormonuna olan gereksinimi artar yada herhangi bir nedenle kanda tiroit hormonlarının miktarı azalırsa önce beyinde bulunan hipofizdeki ilgili gen, TSH hormonunun yapımını sağlar bu hormon kan yoluyla tiroit hücresine ulaşır ve hücrenin zarına yapışarak çekirdekteki hormon yapımını sağlayacak olan genlere mesaj iletir. Bu mesajı iletecek olan kimyasal yapılar da başka bir gen tarafından yaptırılmakta ve hücre içindeki miktarı düzenlenmektedir. Çekirdekte bu mesajı alan gen tiroit hormonlarını yaptırmak üzere gerekli şifreyi RNA adı verilen bir haberci ile hücrenin sitoplazmasına gönderir ve hormon yapımı başlar. c) Genlerin işlevinde ne gibi değişiklikler olabilir? Herhangi bir nedenle yapısı değişen gen, ya fonksiyon göremez yani devre dışı kalır,ya da aşırı fonksiyon görmeye başlar. Her iki halde de genin kontrol ettiği işlevlerde bozulma ortaya çıkar. Örneğin kan şekerini kontrol eden insülinin yapımını sağlayan gende fonksiyon kaybettirici bir değişiklik olursa insülin yapımı azalır ve bireyde şeker hastalığı ortaya çıkar. d) Hücre bölünmesi nedir ? Ana hücreden yavru hücreye genetik şifre nasıl taşınmaktadır? Canlılar türlerini devam ettirebilmek veya hasara uğramış bölümlerini tamir edebilmek için hücresel seviyede bölünmeye gereksinim duyarlar. Bunun için genetik şifrenin aynısının yavru hücrelere aktarılması gerekir. Örneğin hormon yapımını da artırmak için bir tiroit hücresinin bölünmesi gereksin. Bu gereksinim ortaya çıkınca büyüme faktörlerinden bir kısmı ve TSH hormonu tiroit hücre zarına yapışır ve çekirdeğe çeşitli proteinler aracılığıyla bölünme işleminin başlatılması için sinyal gönderir. Bu sinyali alan özel bir gen aktive olarak protein üretir ve bu protein başka bir geni uyararak bölünme işlemini başlatır. Bunun için önce çekirdekteki şifreleri taşıyan DNA'nın bir eşinin yapılması gerekir. Enzim adı verilen özel proteinler daha önce DNA'nın yapısında olduğu belirtilen şeker,baz ve fosfat birimlerini kopyalama adı verilen bir işlemle orijinal DNA'daki sıraya göre dizmeye başlar ve işlem bittikten sonra birbirinin tamamen benzeri iki ayrı DNA ortaya çıkar. Eğer kopyalama sırasında yanlış bir dizilim olursa başka bir gen devreye girerek bunu düzeltmeye çalışır, düzeltmezse başka bir gen devreye girerek bölünme işlemini durdurur böylece yanlış genetik şifrenin yeni oluşacak hücrelere geçmesi önlenir. Şimdi kopyalama işleminin doğru yapıldığını varsayalım ve gelişmeleri izleyelim. Artık çekirdekte birbirinin tamamen benzeri olan iki DNA vardır ve bölünme işlemini durduracak bir emir gelmemişse DNA' lar daha öncede değinildiği gibi paketlenerek 46 çift kromozom haline döner. Diğer bir deyişle birbirinin aynısı olan 23 çift iki takım kromozom ortaya çıkar. Bu devreden itibaren 23 çift kromozom hücrenin bir ucuna doğru giderken diğer 23 çift kromozom diğer ucu gitmeye başlar ve hücre ortadan boğumlanıp her birini çevreleyen yeni zarla birlikte özellikleri tamamen aynı olan iki ayrı hücre ortaya çıkar. e) Gen Terapisi Nedir? Genlerin tanımlanması ve genetik mühendisliğinde kaydedilen önemli gelişmeler sonunda bilim adamları artık hastalıklarla savaşabilmek ve onlardan korunabilmek için bazı örneklerde genetik materyali değiştirme aşamasına geldiler. Gen terapisinin temel amacı, hücrelerin hastalığa yol açan eksik ya da kusurlu genleri yerine, sağlıklı kopyalarının hücreye yerleştirilmesidir. Bu işlem, gerçek anlamda bir devrimdir. Hastaya, genetik bozukluktan kaynaklanan semptomların kontrol edilmesi ve/veya tedavisi için ilaç verilmiyor. Bunun yerine, sorunun kaynağına inilip hastanın bozuk genetik yapısı düzeltilmeye çalışılıyor. Çeşitli gen terapisi stratejileri olmakla birlikte, başarılı bir gen terapisi için gereken ortak temel elemanlar vardır. Bunların en önemlisi hastalığa neden olan genin belirlenmesi ve klonlanmasıdır. "Human Genome Project" olarak adlandırılan ve insanın gen haritasını çıkarmayı amaçlayan proje tamamlandığında, istenilen genlere ulaşmanın çok daha kolay olacağına inanılmaktadır. Genin tanımlanmasından sonraki aşamada, genin hedeflenen hücrelere nakledilmesi ve orada ekspresyonu, yani kodladığı proteinin üretimi gelir. Gen terapisinin öteki önemli elemanlarıysa tedavi edilmek istenilen hastalığı ve gen nakli yapılacak hücreleri iyi tanımak ve gen naklinin olası yan etkilerini anlamaktır. Gen terapisi iki ana kategoride incelenebilir: Eşey hücresi ve vücut hücresi gen terapisi. Eşey hücresi gen terapisinde, genetik bir bozukluğu önlemek için eşey hücrelerinin (sperm ya da ovum) genleri değiştirilir. Bu tip terapide, genlerde yapılan değişiklik kuşaktan kuşağa aktarılabileceğinden, olası bir eşey hücresi gen terapisi hem etik, hem de teknik sorunlar yaratacaktır. Öte yandan vücut hücresi gen terapisi eşey hücrelerini etkilemez; sadece ilgili kişiyi etkiler. Günümüzde yapılan gen terapisi çalışmalarının çoğu vücut hücresi gen terapisidir. Gen terapisi aynı zamanda bir ilaç taşıma sistemi olarak da kullanılabilir. Burada ilaç, nakledilen genin kodladığı proteindir. Bunun için, istenilen proteini kodlayan bir gen, hastanın DNA'sına yerleştirilebilir. Örneğin ameliyatlarda, pıhtılaşmayı önleyici bir proteini kodlayan gen, ilgili hücrelerin DNA'sına yerleştirilerek, tehlikeli olabilecek kan pıhtılarının oluşumu önlenebilir. Gen terapisinin ilaç taşınmasında kullanılması, aynı zamanda, hem harcanan güç ve emeği hem de parasal giderleri azaltabilir. Böylece, genlerin ürettiği proteinleri çok miktarda elde etmek, bu ürünleri saflaştırmak, ilaç formülasyonunu yapmak ve bunu hastalara vermek gibi, çok zaman alan karmaşık işlemlere gerek kalmayabilir. 1- Gen Terapisinin Temel Sorunları Bilim adamlarına göre gen terapisinin üç temel sorunu var: Gen nakli, gen nakli ve gen nakli. Bu alanda çalışan tüm araştırmacılar, gen nakli için etkili bir yol bulmaya çalışmaktadırlar. Genleri istenilen hücrelere taşıyabilmek için kullanılan yöntemler genel olarak iki kategoride toplanmaktadır: Fiziksel yöntemler ve biyolojik vektörler. Fiziksel yöntemler, DNA'nın doğrudan doğruya enjeksiyonu, lipozom formülasyonları ve balistik gen enjeksiyonu yöntemlerini içerir. Doğrudan DNA enjeksiyonunda ilgili gen DNA'sını taşıyan plazmit, doğrudan doğruya, örneğin kas içine, enjekte edilir. Yöntem basit olmasına karşın kısıtlı bir uygulama alanı vardır. Lipozomlar, lipidlerden oluşan moleküllerdir. DNA'yı içlerine alma mekanizmalarına göre iki guruba ayrılırlar: Katyonik lipozomlar ve pH-duyarlı lipozomlar. Birinci gurup lipozomlar artı yüklü olduklarından, eksi yüklü olan DNA ile dayanıklı bir kompleks oluştururlar. İkinci gurup lipozomlarsa negatif yüklü olduklarından DNA ile bir kompleks oluşturmaz, ama içlerinde taşırlar. Parça bombardımanı ya da gen tabancası olarak da adlandırılan balistik DNA enjeksiyonu, ilk olarak bitkilere gen nakli yapmak amacıyla geliştirilmiştir. Bu ilk uygulamalarından sonra, bazı değişiklikler yapılarak memeli hücrelerine gen nakli amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Bu yöntemde, genellikle altın ya da tungstenden oluşan 1-3 mikron boyutunda mikro parçacıklar, tedavi edici geni taşıyan plazmit DNA'sı ile kaplanır, sonra da bu parçacıklara hız kazandırılarak, hücre zarını delip, içeri girmeleri sağlanır. Basit olmalarına karşın fiziksel yöntemler verimsizdir; ayrıca, yabancı genler, sadece belirli bir süre fonksiyonal kalabilmektedirler. Bu nedenle araştırmacıların çoğu, genellikle virüs kökenli vektörlere yönelmişlerdir. "Vektör" kelimesinin bir anlamı da "taşıyıcı"dır. Benzer şekilde, gen terapisinde genleri hücrelere taşıma amacıyla kullanılan ve genetik olarak zararsız hale getirilmiş virüslere de vektör denir. Milyarlarca yıllık evrim sonucunda virüsler, hedefledikleri hücrelere kendi genetik materyallerini aktarmak için etkili yöntemler geliştirmişlerdir, ama ne yazık ki bu işlem duyarlı organizmalarda hastalıkla sonuçlanmaktadır. Günümüzde yapılan araştırmalarda, virüslerin hastalığa yol açan gen parçalarının yerine, hastaları iyileştirme amacıyla rekombinant genler yerleştirilmektedir. Bu amaçla değiştirilmiş hücreler kullanılmaktadır. Bu hücrelere tedavi edici geni taşıyan bir genetik yapı sokulduğunda, tedavi edici geni içinde taşıyan virüsler elde edilir. Bu şekilde değiştirilmiş virüsler hücreye girmek için kendi yöntemlerini kullanırlar ve genomlarının ekspresyonu sonucu, genin kodladığı protein üretilmeye başlanır. Öte yandan, virüsün kendisini çoğaltmak için ihtiyaç duyduğu genler, tedavi edici genlerle değiştirilmiş olduğundan, virüs çoğalıp hücreyi patlatamaz. Bunu yerine, hücrede virüsün taşıdığı hastalığı düzeltici genin ekspresyonu olur, genin kodladığı protein (yani ilaç) üretilir ve genetik bozukluk nedeniyle üretilemeyen proteinin yerini alır. En çok kullanılan viral vektörler, retrovirüsler, adenovirüsler, herpesvirüsler (uçuk virüsü) ve adeno-ilişkili virüslerdir. Ama her vektörün kendine özgü dezavantajları vardır: Bölünmeyen hücreleri enfekte edememek (retrovirüs), olumsuz immünolojik etkiler (adenovirüs), sitotoksik etkiler (herpesvirüs) ve kısıtlı yabancı genetik materyal taşıyabilme kapasitesi (adeno-ilişkili virüs). İdeal bir vektörde aranan özellikler yüksek titraj, kolay tasarlanabilme, integre olabilme yeteneği ve gen transkripsiyonunun kontrol edilebiliyor olmasının yanında, imünolojik etkilerin olmamasıdır. 2- Genlerin Vücuda Sokulma Yöntemleri Genleri vücuda sokmanın çeşitli yolları vardır: Ex vivo, in vivo ve in situ. Ex vivo gen terapisinde, hastadan alınan hücreler laboratuar ortamında çoğaltılır ve vektör aracılığıyla iyileştirici genler bu hücrelere nakledilir. Daha sonra, başarılı bir şekilde genleri içine almış hücreler seçilir ve çoğaltılır. Son aşamadaysa, çoğaltılan bu hücreler tekrar hastaya verilir. In vivo ve in situ gen terapisindeyse, genleri taşıyan virüsler doğrudan doğruya kana ya da dokulara verilir. 3- Engeller Gen terapisinde, nakledilecek genler hücre içi ve hücre dışı engellerle de başa çıkmak zorundadır. Hücre içi engeller, naklin yapılacağı hücreden kaynaklanır ve hücre zarı, endozom ve çekirdek zarını içerir. Hücre dışı engellerse, belirli dokulardan ve vücudun savunma sisteminden kaynaklanır. Bütün bu engeller, gen transferinin etkinliğini önemli ölçüde azaltır. Bunun ölçüsü, geni taşımakta kullanılan vektör sistemine ve naklin yapılacağı hedef dokuya bağlıdır. Hücre zarı, geni hücreye sokma işleminde karşılaşılan ilk engeldir. Bu engel aşıldıktan sonra sırada endozomlar bulunur. Vektörün lizozomlara ulaşmadan önce endozomdan kaçması gerekir, yoksa lizozomlar taşınan tedavi edici geni enzimlerle parçalar, etkisiz hale getirirler. En son hücre içi engel çekirdek zarıdır. Yabancı DNA'ların çekirdek zarından içeri girmesi kolay değildir. Çapı 10 nm'den az olan bazı küçük moleküller ve küçük proteinler bu deliklerden kolayca geçebilirken, daha büyük moleküllerin içeriye alınması enerji gerektirir. Yabancı DNA'ların çekirdeğin içine girme mekanizması tam olarak bilinmemekle birlikte, mekanizmanın büyük moleküllerin çekirdeğe alınmasında kullanılan mekanizmaya benzediği tahmin edilmektedir. Çekirdeğin içinde ve sitoplazmada bulunan ve nükleik asitleri parçalayan nükleaz gurubu enzimler de ayrı bir problemdir. In vivo gen terapisinde, tedavi edici genlerin hastaya direkt yolla verilmesi sonucunda vektörler, hücre içi engellerin yanısıra hücre dışı engellerle de karşılaşırlar. Hücre dışı engeller iki kategoride incelenebilir: Dokuların kendilerine özgü yapıları ve savunma sistemi engelleri. Örneğin bağ dokusu, gen transferi için büyük bir engeldir. Eğer kas dokuya enjeksiyon yapılacaksa, kaslarda bulunan bağ dokusu katmanları, enjekte edilen vektörlerin yayılmasını ve enfekte etme yeteneklerini engeller. Epitel hücreleri vektörlerin daha derinlerdeki hücrelere ulaşmasına olanak vermez. Serumu oluşturan maddeler de çeşitli gen nakli vektörlerini etkisiz hale getirir. Örneğin çıplak DNA, serumda bulunan pek çok pozitif yüklü proteine bağlanıp etkisiz hale gelebilir. Serumdaki protein ve nükleik asitleri parçalayan proteaz ve nükleaz enzimleri de gen terapisi vektörlerini parçalayabilir. In vivo gen terapisinde adenovirüs ya da retrovirüslerin vektör olarak kullanıldığı bazı durumlarda, bunlara karşı vücutta antikor üretildiği gözlenmiştir. Savunma sisteminin etkilerinden kurtulmak için, tedavide savunma sistemini baskılayıcı ilaçlar da kullanılmaktadır, ama onların da bazı sakıncaları vardır. 4- İlk Gen Terapisi İnsanda ilk gen terapisi denemesini 1990'da Dr. French Anderson gerçekleştirdi. Ex vivo gen terapisi stratejisinin kullanıldığı yöntemde, adenozin deaminaz enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi amaçlanmıştı. ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, savunma sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gereklidir. ADA eksikliği olan hastalarda genin yaban tipi kopyası yoktur ve sahip olunan yetersiz ya da mutant kopyalarsa, işlevsel ADA enzimini üretememektedirler. ADA eksikliğiyle doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir savunma sistemi sorunu vardır ve sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile yaşamsal tehlike yaratabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüyle sonuçlanır. ADA eksikliğinin ilk insan gen terapisi denemesi olarak seçilmesinin bazı nedenleri vardır. Bu hastalık, tek bir gendeki bozukluktan kaynaklanır ve bu durum olası bir gen terapisinin başarı ihtimalini arttırır. Ayrıca bu gen, çok daha karmaşık kontroller altındaki pek çok başka genin aksine, basit bir sistemle kontrol edilmektedir: Sürekli ekspresyon. Enzimin çok az miktarda üretilebilmesi bile klinik yararlar sağlamakta, yüksek miktarda üretilmesiyse zarar vermemektedir. Sonuç olarak, üretilecek ADA proteininin miktarının çok doğru şekilde kontrol edilmesi gerekmez. Bu ilk insan gen terapisi 2 hasta çocuk üzerinde gerçekleştirildi. Terapide, hastaların hücreleri (T-lenfosit) alınarak laboratuvar şartlarında doku kültürü yoluyla çoğaltıldı. Daha sonra normal insan ADA geni, retrovirüs vektörü yardımıyla bu hücrelere nakledildi. Virüs hücrelere girerek genetik materyale geni yerleştirdi. Genetik olarak başarıyla değiştirilen hücreler seçilerek, yaklaşık 10 gün boyunca çoğaltıldı. Son aşamada da, düzeltilmiş bu hücreler kan naklini andıran biçimde damardan hastalara geri verildi. Bu işlem, yani T hücrelerinin hastadan alınması, laboratuar ortamında düzeltilmesi ve hastaya geri verilmesi, tedavinin ilk 10 ayı içinde her 6-8 haftada bir tekrarlandı. Daha sonraysa bu nakillere 6 ile 12 ayda bir devam edildi. Tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedildi. Bu ilk insan denemesinden sonra sistik fibrosis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler, ve AIDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen terapileri tasarlandı. Kanser tedavisi için bilim adamları, savunma sistemi hücrelerini gen terapisi yoluyla değiştirerek kanserli hücrelerin üzerine göndermeye çalışıyorlar. Amaç, vücuttan alınan bu hücrelerin, kanserle mücadeleyi sağlayan genlerle silahlandırılıp tekrar vücuda verilmesi ve böylece bu hücrelerin kanserle daha iyi savaşmalarını sağlamak. Bu konudaki klinik deneyler sürmektedir. Alternatif olarak, kanser hücreleri vücuttan alınıp, daha güçlü bir savunma tepkisi çekebilecek şekilde genetik olarak değiştirilebilir. Bu hücreler daha sonra, bir çeşit kanser aşısı gibi reaksiyon göstermeleri umuduyla tekrar vücuda verilebilir. Bu konudaki klinik deneylere başlanmıştır. Öte yandan tümörlere, bunları bazı antibiyotik ve diğer ilaçlar için çekici kılabilecek genler de nakledilebilir. Daha sonra yapılacak ilaç tedavisi, sadece bu genleri taşıyan (yani kanserli) hücreleri öldürecektir. Şu anda bu gibi iki klinik deney, beyin tümörlerinin tedavisi amacıyla yürütülmektedir. Gen terapisi vücudun savunma hücrelerini AIDS virüsüne karşı dirençli hale getirmek için de kullanılabilir. 5-Gen Terapisinin Riskleri Virüsler normalde birden fazla hücre çeşidini enfekte edebilirler. Bu nedenle, vücuda genleri taşıyan virüs kökenli vektörler de, sadece hedeflenen hücreleri değil, başka hücreleri de enfekte edip, yeni geni bu istenmeyen hücrelere taşıyabilir. Ayrıca, ne zaman DNA'ya yeni bir gen eklense, bu genin yanlış bir yere yerleşme tehlikesi de vardır. Bu durum, kansere ya da başka bozukluklara yol açabilir. Bundan başka, DNA bir tümöre doğrudan doğruya enjekte edildiğinde, ya da gen nakli için lipozom sistemi kullanıldığında, taşınan yabancı genlerin, çok düşük de olsa istemeyerek eşey hücrelerine girmesi ihtimali vardır. Bu durumda yapılan değişiklik kalıtsal olacak ve sonraki kuşaklara aktarılacaktır. Ancak böyle bir duruma hayvan deneylerinde rastlanmamıştır. Başka bir sorun da, nakli yapılan genin ekspresyonunun çok yüksek oranda olması ve sonucunda da eksikliği hastalığa yol açan proteinin yarardan çok zarar getirecek kadar çok miktarda üretilmesi olasılığıdır. Bilim adamları, bütün bu riskleri ortadan kaldırmak amacıyla hayvan deneyleri yapmaktadırlar. Alınan önlemler başarılı olmuştur, şu ana değin insanlara uygulanan gen terapilerinde bu potansiyel sorunlar görülmemiştir. 6-Gen Terapisinin Çözüm Bekleyen Sorunları İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorunsa, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır. Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir. Yukarıda açıklanan yöntemler bugüne değin 300 klinik deneyde 6000 hasta üzerinde kullanılmıştır. Ancak, şu ana değin gerçekten başarılı bir sonuç elde edildiği ileri sürülemez. Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeriyse denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Ayrıca, denemelerin büyük bir bölümünün kanser hastalarında yapılmış olması yeni bir sorun yaratmaktadır: Hastaların ölümlerinden dolayı tedaviyi izleyememek. Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen terapisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen terapisinin başarılı sonuçlar vereceğine inebiliriz. f) Genomun Getirdikleri Teknoloji insan bedenine girdi. Bunu normal kabul edip direnç göstermemekte yarar var. Belki ileride bambaşka şeyler gelişecek. Ama bugünlerde önemli bir buluşun heyecanı içinde yaşıyoruz. Dünyanın en gelişmiş altı ülkesinde bulunan 16 laboratuarda çalışan 1190 uzmanın 13 yıldır peşinde koştuğu genom projesinin tamamlandığı bildirilmekte ve bu projenin sonuçlanması ile gizli kalan insan genlerinin tümünün deşifre olduğu açıklanmaktadır. Basit anlamda bir tohum düşünün ektiğiniz zaman nasıl bir fidana sahip olursunuz bunun bilincindesinizdir. Yalnız bu kez genetik özelliklerin deşifre edilmesiyle tüm ayrıntılarla fidanın enini ,boyunu ,yapraklarının adedini ,kıvrımlarının biçimini, kaç dalı olacağını, her bir dalındaki yaprak sayısını bilmek mümkün. Ayrıca, o tohumda beğenmediğiniz yönlerin tespiti ile gerekli mutasyonla istediğiniz, arzu ettiğiniz şekilde yeşermesini de sağlayabilme imkanınız mevcut olacak. Anlatılan şartları günlük yaşamda bireyler üzerinde uygulamak şansını elde edebilsek, bir anlamda fakirle - zengini , güzellik ile çirkinlik kavramlarını dengeleyebilecek ve eşitlik ilkesine dayanan genetik adaletin ortaya çıkmasını sağlayabileceğiz. Derin bakış açısı ile astrolojik etkilerin insan üzerindeki yansımaları bir anlamda kısmen de olsa düzenlenebilecektir. İnsan için gerekli olan zekanın, aklın, güzelliğin, teminini bir bakıma belirli bir seviyeye getirildiğini düşünelim, acaba zenginlik vasfı nasıl elde edilebilecekti? Bu çok önemli bir sorun karşısında rızkı oluşturan genlerin –yani rızk genlerinin- de mutasyona uğraması gerekiyor. İlahi bir nizam ve düzeni deşifre edebilmek zoru başarmak demektir. Ancak makul olmak gerekirse istenileni elde etmek, açıkları, zaafları kapamak dengeli, stabil bir hale getirmek imkansız gibi görünüyor. Bilim tümüyle sorunlara ulaşabilme kapasitesini gösterse bile gerek zaman açısından gerekse ekonomik koşullar bakımından istenileni uygulamak kolay değil. Hatta imkansıza yakın gibi. Bugün bir kalp ameliyatı için vatandaşların altı ay gibi bir süreye yakın sıra bekledikleri herhalde hepimiz tarafından bilinen bir olgudur. Bu şartlarda gen haritası çıkarılan bir insanın istenilen niteliklere ne kadar zamanda ulaşabileceğini, arz/talebin karşılanıp karşılanamayacağını iyi bir düşünmek gerekiyor. Her şeye karşın genomun geliştirilmesi sadece,insana ait özellikleri değil onun varlığını oluşturan enerji alanlarının ve mutlak enerjinin de geninin deşifre edilmesini temin edebilir. Bu edilimin nihai noktası, bütün vasıf ve manaların ve hiçliğe giden yolun bulunmasıdır. Genom gelişmelerini sadece insan üzerinde değerlendirmek, sadece “bilinebilirliğe” kavuşmasını temin etmek popüler bilimin zaferi olarak kabul edilse bile bu aşamada duraksamak doğru olamaz. Genomun hakkı bu değildir. Amacı da bu şekilde olmamalıdır. Şayet bilimsel nedenlerin üzerinde durulmaz, evrensellik esas alınırsa bilim bütün gücünü evrensel geni deşifre edebilmek için harcaması gerekecektir. Varlığı tümüyle algılamak için bilim adamlarının gözlerini gökyüzüne yıldız kümelerinin manyetik alanlarına dikmesi mantıklı olur. Bilim insanının görevlerinden biri de bütün yeniliklere açık olması onları uygulama hevesi ve gayreti içinde olmalıdır. Sonsuzluğa ulaşabilmek belirsizlikten kurtulma anlamına geliyor. Resmi olarak Ekim 1990’da başlamış olan insan genom projesi (İGP), uluslararası niteliğe sahip olup insan kromozomlarının fiziksel haritasının çıkarılmasını, sayısı yaklaşık 100.000 adet olarak tahmin edilen insan genlerinin keşfedilmesini ve bu sayede bu genlerin daha ileri biyolojik çalışmalar için ulaşılır kılınmasını amaçlamaktadır. Günümüzde, tedavisi henüz olanaksız 3000’den fazla genetik hastalık milyonlarca insanın yaşamını etkilemektedir. Bu tip hastalıklardan sorumlu genlerin yapısının aydınlatılması ile “işlevi bozuk” genler için “düzeltmelerin” yapılabileceği, hastalıkların önceden teşhisi ve tedavisinin mümkün hale geleceği tartışmaları, bu projenin başlatılmasındaki en önemli etken olmuştur. Genetik bilimi, 1860’larda, Gregor Mendel’in kendi yetiştirdiği bezelyeler üzerine yaptığı çalışmalarla başladı. Mendel bezelyelerin çeşitli karakterlerinin (renk, büyüklük, vb. tohum ve çiçek özellikleri) daha sonraları “gen” olarak isimlendirilecek ünitelerle belirlendiğini, bu ünitelerin kalıtım faktörleri olduğunu gösterdi. Bunu, genetik bilgilerin kromozom adı verilen yapılar üzerinde taşındığının bulunması izledi. Watson ve Crick isimli iki araştırıcının deoksiribonükleik asitin (DNA’nın) yapısını keşfetmesi, insan genom projesinin geçtiğimiz günlerde popüler hale gelmesinden sadece yarım yüzyıl önce gerçekleşti ve bu dev buluş bugünkü gen teknolojilerine olanak veren bir dönüm noktası oluşturdu. 1970’lerde DNA üzerindeki belirli genlerin izole edilebildiği, bu genlerin kesilip biçildiği ve yeniden yapılandırıldığı “genetik mühendisliği” uygulamaları başladı. organizmayı oluşturmak için gerekli bilgilerin toplamına genom diyoruz. Bir diğer tarifle, bir hücredeki genetik materyalin tamamı o organizmanın genomunu oluşturur. Yine diğer bir tanımla genom, bir organizmanın DNA’sının tamamı olup o organizmanın yaşamı boyunca tüm yapı ve aktivitelerini belirleyecektir. Tüm bu tanımlar, genomun DNA materyalinden ibaret olduğunu, her iki terimin de genetik materyali ifade ettiğini göstermektedir. Bu materyal, sıkı bir yumak halinde biçimlenerek kromozom adını verdiğimiz silindirik yapıları oluşturur. Prokaryot adı verilen tek hücreli basit canlılarda (bakteriler) tek bir kromozom oluşturan bu materyal hücre içerisinde serbest iken, ökaryot adını verdiğimiz daha ileri canlılarda (algler, mantarlar, bitkiler, hayvanlar, insanlar) her hücrede birden fazla kromozom şeklinde bulunur ve bu kromozomlar özel bir kompartman olan hücre çekirdeği içinde yer alırlar. Serbestçe açılması halinde 2 metreye yaklaşan DNA molekülü, sıkı bir yumak oluşturması sayesinde mikroskobik büyüklükteki hücreye sığmaktadır. İnsan genom projesinin temel hedefi, insan genomunun detaylı bir fiziksel haritasını elde etmektir. Baz çifti sayısı temelinde genlerin dizilimi ve aralarındaki mesafeyi gösterecek bu haritanın elde edilmesi, ancak DNA üzerindeki nükleotidlerin dizilim analizi (sekanslama) ile mümkündür. Elde edilen insan genomu referans dizisi, yeryüzünde yaşayan her bireyin genom dizisine birebir uymayacaktır Örnekler çok sayıda gönüllüden özel bir protokolla alınmış olup bu örneklerden çok azı projede kullanılmaktadır. Örnekleri veren kişilerin ismi saklıdır; dolayısı ile hem örneklerin sahipleri, hem de bilim adamları bu projede kullanılan DNA’ların kimlere ait olduğunu bilmemektedirler. Kadınlardan kan örnekleri, erkeklerden ise sperm örnekleri alınmıştır, kadınlarda Y kromozomu bulunmadığından sperm örnekleri özellikle önemlidir. İlk referans genom dizisinin oluşturulmasının 10-20 birey bazında olacağı tahmin edilmektedir. Fiziksel haritanın elde edilmesi için öncelikle seçilen kromozomun çok küçük parçacıklara ayrılması, bu parçacıkların ayrı ayrı dizi analizlerinin yapılması ve elde edilen verilerin birleştirilmesi gerekir. Bu amaçla, restriksiyon enzimleri adı verilen ve DNA’nın belirli dizilerini tanıyıp molekülü o dizilerden kesen enzimler kullanılır.Daha sonra, elde edilen parçacıkların daha ileriki çalışmalarda kullanılabilmesi için klonlanması (çok sayıda kopyasının elde edilmesi) işlemine geçilir. Farklı DNA parçacıklarında birbiri ile örtüşen diziler belirlenmek suretiyle kromozom boyunca uzun bir segmenti, hatta tüm kromozomu temsil eden sıralı bir klonlar koleksiyonu (kontig) elde edilir. Bu yolla elde edilen harita “kontig harita” olarak isimlendirilir. Günümüzde nükleotid dizilimi analizi için DNA çiplerinin kullanıldığı yeni yöntemler de mevcuttur, ancak en yaygın olarak kullanılan yöntemde temel adımlar şunlardır: Öncelikle her bir kromozom (50-250 milyon baz çifti) enzimlerle çok daha küçük parçacıklara (yaklaşık 500 baz çifti; Celera Genomics’te geliştirilen yeni ve hızlı yöntemde 2000-10.000 baz çiftlik parçalarla başlandığı bildirilmektedir) bölünür. Makinelerle yapılacak olan dizi analizi için her bir parçacığın milyarlarca kopyası gerekir. Bu nedenle parçacıklar bakteri hücrelerinde klonlanırlar ve çok hızlı çoğalan bakteriler kopya makineleri gibi bu parçacıkları çoğaltırlar. Bu şekilde çoğaltılan DNA materyali, özel boyalarla muamele edilerek her bir baz çeşidinin (A, T, G, ya da C) lazer ışık altında farklı bir renk vereceği biçimde boyanır, daha sonra parçacıkların elektroforezleri yapılarak büyüklüklerine göre ayrılırlar ve bu süreçte lazer ışını ve kamera bazların boyanma rengini kaydederek 4 renkli kromatogram oluşturulur. Tüm bu işlemler insan eliyle değil, otomatik dizi analiz cihazı kullanılarak yapılmaktadır. Bazlar “okunduktan” sonra bilgisayarlar aracılığıyla dizilim analiz edilir. Katrilyonlarca hesaplama sonucu parçacıkların dizilim bakımından birbirleri ile örtüşen uçları yan yana getirilmek suretiyle dizilim yeniden düzenlenir. Analiz hataları, gen bölgeleri (insan genomunda bilinen fonksiyonel proteinleri kodlayan genler, toplam genomun sadece yaklaşık %5’ini oluşturmaktadır, geriye kalan kısım ise gen aktivitesini kontrol eden ya da henüz fonksiyonu bilinmeyen bölgelerdir), daha önce bilinen genlere ne oranda benzerlik gösterdiği, vb. belirlenir. Her bir DNA parçası 5 kez dizilim analizinden geçmişse, elde edilen bulgular “taslak” dizilimi oluşturur. Analiz 10 kez yapıldığında ise “final” dizilim (hata oranı 1/10.000) elde edilir. Bugünkü analiz sonuçları %90-95 doğrulukta bir müsvedde analiz sonuçlarıdır. Hatalar ve bazı boşluklar halen mevcuttur, yüksek kaliteli referans diziliminin 2003 yılında elde edileceği bildirilmektedir. Ancak, final dizilimin elde edilmesi projenin nihai amacı değildir; bulunan genlerin fonksiyonlarının ve birbirleriyle etkileşiminin anlaşılması çalışmaları sürecek, buna paralel olarak çeşitli hastalıkların tedavisi için geni ya da kodladığı proteini hedef alan yeni ve etkin ilaçların tasarım ve denenmesine devam edilecektir (sorumlu genin aydınlatılmış olduğu bir çok hastalık için halen bu yönde çalışmalar sürmektedir). Proje bünyesinde robotiklerin ve bilişim teknolojisinin önemi özellikle not edilmelidir. Sadece insan gücü kullanılarak projenin gerçekleştirilebilmesi neredeyse olanaksızdır. Robot kolları olan yüzlerce makine, aynı anda, DNA parçacıklarını dizilim analizi için ince cam tüplere pompalamaktadır. Bunun yanı sıra, veritabanı ve yazılım geliştirme alanlarındaki ilerlemeler de bu projeye hız kazandırmıştır. Teknoloji ilerledikçe ve dizilim bulguları çok büyük bir hacim tutacak şekilde biriktikçe, eldeki bilgilere sahip çıkmak, organize etmek ve bunları yorumlayabilmek için daha sofistike bilgi işlem kaynaklarına gereksinim olacaktır. Proje ile ilgili tüm araştırıcıların dünyanın her yerinden dizilim bulgularına ulaşıp onları kullanabilmeleri, projenin başarısının doğrudan ölçütüdür. Perkin Elmer, Celera Genomics için 1 milyar dolar harcamış, en hızlı analitik cihazları (300 adet) ve yüksek performanslı süper bilgisayar teknolojisini temin etmiştir. Özel bir yazılım ile 80 terabayttan fazla veri işlenebilmiştir. Bu nedenlerle, Celera Genomics’in gen dizilimi analizi yapan diğer tüm laboratuarlara göre en az 3 kat daha hızlı çalışabildiği ifade edilmektedir. Bunun vurgulanması için, Celera laboratuarlarının aylık elektrik faturasının 60.000 dolar olduğu belirtilmektedir. Şirket yöneticileri, 9 ay gibi kısa bir süre içinde etnik kökenleri farklı toplam 5 birey için (3 kadın, 2 erkek) 15 milyara yakın baz çiftinin diziliminin tamamlandığını açıklamaktadır.

http://www.biyologlar.com/gen-nedir-gorevleri-nelerdir-gen-terapisi-nedir

Stromatolitler ve Önemi

Stromatolitler ve Önemi

Kambriyen öncesi dönem demek olan Pre-kambriyen, yeryüzünün oluşumundan Kambri-yen’e kadar geçen dört milyar yıllık zaman di­limidir. Yeryüzü tarihinin 7/8’lik bölümü Pre-kambriyen’de geçer. Bu dönemde oluşmaya başlayan stromatolitlerse var olan en eski siya-nobakteri fosilidir ve bizlere ilk canlılar hak­kında bilgi verir. Siyanobakteriler, güneş ener­jisini kullanarak “fotosentez yapma” özelliği kazanmış ve oksijensiz olan okyanuslara oksi­jen aktarmaya başlamış bakteriler. Bu bakteri­lerin oluşturduğu jeolojik yapılar “stromatolit-ler” olarak biliniyor. İyi korunmuş bir stroma-tolitten milyarlarca yıl öncesinin iklimi, jeoloji­si ve coğrafyasına ilişkin verileri elde edebili­riz.Görsel: Bu örnek, Prekambriyen’in sonuna doğru Monta-na’da oluşmuş ve Rockies Müzesi’nde bulunuyor. Bu kalın kesit, su yüzeyine dik olarak alınmış. Bu fosil örneği bugün Shark koyunda bulunanlara ben­zerlik göstermekte. 4,7 milyar yıl önce meydana gelen dünya­nın koşulları çok farklıydı. İlk oluşum sırasın­da dünyanın dönüş hızı bugünkünden daha faz­la ve günler daha kısaydı. Bu dönemde yanar­dağ işlevlerinin çok daha yaygın ve etkin olma­sı bugün dünyada bir yaşamın oluşmasını sağ­ladı. Çünkü yanardağlar yalnızca kızgın lavlar değil, büyük Ölçüde su buharı, azot, karbondi­oksit, hidrojen, metan, amonyak gibi gazlar çı­karırlardı. Yerkürenin ya da yer kabuğunun al­tında bulunan bu atmosfer elemanları serbest oksijen içermiyordu. Dolayısıyla bu bileşimde­ki bir atmosfer bugünkü canlılar için ölümcül­dü; ama bu gazlar siyanobakterilerin varolma­sı ve canlılıklarını devam ettirebilmeleri için yeterliydi. Fotosentetik siyanobakteriler, Kam­briyen öncesi dönemlerden Arkeyan ve Prote-rozoik evre boyunca yeryüzünde oksijenin var olmasını sağladılar. Bu ilkel organizmalar, ekolojik değişikliklerde önemli role sahip ol­malarının yansıra, oksijeni okyanuslardaki de­mir iyonlarıyla birleştirerek demir yataklarını oluşturdular.Sol: “Octopus Springs” kanalında rastlanılmış bu örnek­ler, yalnızca birkaç santimetre büyüklüğünde ve Shark koyundakilere benzerlik göstermekte.Sağ: Diğer bir stromatolit örneği de, Dr. Ward’ın koleksiyonundan. Bu kayanın yüzeyi su yüzeyine paralel ve bu nedenle bu örnekteki mikroorganizmaların oluşturduğu yığınlar dairesel.Siyanobakteriler, iki milyar yıl önce dünya­da bir yaşam formunu başlattılar ve yeryüzün­de ilk defa deniz yüzeyinin hemen altında bu­lunan kaya şeklindeki yapıları oluşturdular, işte bu yapılara “stromatolit” adı verildi. Bu yapının nasıl oluştuğunu inceleyecek olursak; deniz suyu aracılığıyla taşınan kalsiyumkarbonat parçacıkları bakterilerin oluşturduğu ipliksi yığınlar üzerinde gelişti. Parçacıkların bak­teri yığınlarına tutunmasınıysa, siyanobakteri­lerin etrafını kuşatan ve yapışkan, akışkan olmayan müsilaj Özellikte kılıf sağladı. Kalsiyumkarbonat parçacıkları, yapışkan kılıf tara­fından yakalandı ve bu sırada yeni tabakalar gelişmeye devam etti. Bu tabakaların tekrarlanmasıyla bu yapı büyüdü.Görsel: Arkeyan ve Protozoik evrede her yerde bulunan stromatolitlere bugün nadir olarak rastlamaktayız. Bu stromatolit örneği de Rockies Müzesi’nde bu­lunmakta. Bu modele, Avustralya’nın, tuz oranı, sı­caklığı yüksek ve çok az sayıda canlının yaşadığı Shark koyunda rastlanmış.Stromatolitler, çoğunlukla çeşitli büyüklük­lerde küre ya da kubbe şeklinde görülürler. Neredeyse bütünüyle soyu tükenmiş ve yaşam alanları dünyanın birkaç yerinde bulunan stro-matolitlere, Avustralya, Çin, Rusya, Afrika, Ka­nada ve ABD’de bulunan dünyanın ilk milli parkı olan Yellowstone Milli Parkı’nın sıcak kaynaklarında rastlandı.Avustralya, büyük bölümü Prekambriyen kayaçlardan oluştuğu için, Antarktika dışında en yaşlı kıta olarak da anılır. İşte Avustral­ya’nın batı kıyılarındaki, Shark Koyu’ndaki stromatolitler, Hamelin gölcüğünün kenarında oluştular. Burada, 80 km’den daha fazla bir alanda, çeşitli boyutlarda ve biçimlerde stro­matolitler bulunur ve hâlâ gelişen bu yapıların 1000 yaşının üzerinde olduğu saptanmış durumda.Prekambriyen’de gelişen stromatolitlerse çok büyük boyutlarda geliştiler. Ancak, jeolojik olarak daha genç olan bu stromatolitler daha çok evrimli otçul organizmalar tarafından biçil­diğinden yalnızca otçul organizmaların olmadığı yerlerde, geniş yapılar halinde geliştiler.Stromatolitlerin dünyanın yalnızca belli yer­lerinde bulunmalarının temel nedeni olaraksa şu söylenebilir: Siyanobakterilerce geliştirilen stromatolitlerin geliştiği ortamlardaki suyun tuzluluk oranı normal deniz suyuna göre daha fazladır.1,5 MİLYAR YIL ÖNCE ZAMANYeryüzünde bulunan stromatol itlerle yapı­lan bir araştırma, milyarlarca yıl öncesine ışık tuttu. Söz konusu araştırmada, Çin’in kuze­yindeki Tianjin şehri yakınında bulunan Yans-han dağından alınan ve çok iyi korunduğu bi­linen stromatolit örnekleri kullanıldı. Araştır­macı Zhu Shixing, kullanılan stromatolit ör­neklerinin 1,3 ilâ 2,5 milyar yıl önce şekillen­diğini ve 3336 metre kalınlığında mavi alg fo­sili içerdiklerini belirtti. Bu mavi alg fosilleri 2000 çok ince parçaya ayrıldı ve yüksek ka­pasiteli mikroskoplarda incelendi. Zhu, bu araştırmanın dünya ve hatta tüm Güneş Siste-mi’nin evrimini anlamak için zaman koordi­natları sağladığını belirterek, 4,7 milyar yıl önce oluşan Dünya’nın dönüşünün zamanla yavaşladığını söyledi. Yine bu araştırmanın ışı­ğında şu bilgileri öne sürdü: 1,3 milyar yıl ön­ce, bir gün 15 saat, bir ay 42 gün ve bir yıl ise 13-14 ay ya da 540 gündü.Kaynaklarhttp://www.rockhounds.com/…/ stromatolite_hakatai4.jpg Demirsoy A., “Evrenin Çocukları, Yaradılışın Öyküsü”, Ankara, 1994.http://www.ntvmsnbc.comresimler: http://www.lpi.usra.edu/…/ p7310793_lg.jpgYazının hazırlanmasında yardımlarını esirgemeyen Doç. Dr. Emel Oybak Dönmez ve Doç Dr. Ali Dönmez’e tefekkür ederiz.Kaynak:http://www.biyolojiegitim.yyu.edu.tr/mk/st/st.htm

http://www.biyologlar.com/stromatolitler-ve-onemi

Antik Mısır’daki Evcil Hayvanların Yaşam Koşulları

Antik Mısır’daki Evcil Hayvanların Yaşam Koşulları

Antik Mısır’da egzotik canlı hayvan koleksiyonu sahip olmak güç ve zenginlik göstergesiydi. Nil nehrinin kenarında bulunan 5000 yıllık bir mezarda bulunan babun, hipopotam ve diğer hayvanlara ait kemikler yüksek statüye sahip olmamın karanlık tarafını gözler önüne sermekte. Mezarların birinde bulunan babun el ve ayak kemikleri, bu hayvanın açık bir şekilde dövülmüş olduğunu söylemekte. Babunlardan en az iki tanesinin el kemikleri kafasına vurulan darbeleri engellerken oluştuğu tahmin ediliyor. Bunun dışında, mezarda, muhtemelen kendine bağlanan ipten kurtulmaya çalışırken oluşmuş bir hipopotam bacak kemiğine, antilop kemiğine ve inek kemiğine de rastlandı. Zoo arkeolog Wim Van Neer’in yaptığı açıklamaya göre, hayvan bakıcıları egzotik hayvanları zapt etmekte oldukça zorlanıyorlardı dolayısı ile kemikler onları zapt etmek isterken oluşmuş olabilir. Antik Mısır Krallığı birleşmeden çok önce ortaya çıkmış bir şehir olan Hierakonpolis isimli kentte, güçlü ve zengin elitlerin gömüldüğü bir mezarda iki fil, bir leopar, iki timsah ve daha dokuz egzotik hayvanın da birlikte gömüldüğü bir mezarlık bulundu. Mısır’da egzotik hayvan çeşitliliği bakımından başka bir örneği olmayan mezardaki hayvanların sahiplerinin ölümünden sonra kurban edildiği sanılmaktadır. Antik Mısır insanları için sahip olunan her hayvan değişik bir anlam ifade ediyordu. Bir hipopotam gibi güçlü ve tahrip edici bir hayvana sahip olmak, doğanın kaotik gücünü kontrol etme anlamı taşırken, file sahip olmak, onun gücüne öykünüldüğünü gösteriyordu. Hayvanların kemiklerinde rastlanan hasarlarda iyileşme izlerine rastlamış bulunmakta. Bu durum hayvanların kötü muamele gördükten sonra kurban edilmediğini, en az birkaç hafta hayatta kaldıklarını ortaya koymakta. Hasarların hayvanlar yakalanırken veya terbiye etmeye çalışırken oluştuğu düşünülüyor.Kaynak: http://news.nationalgeographic.com/2015/05/150525-ancient-egypt-zoo-pets-hierakonpolis-baboons-archaeology/

http://www.biyologlar.com/antik-misirdaki-evcil-hayvanlarin-yasam-kosullari

Guillaume Antoine Olivier

Guillaume Antoine Olivier (1756-1814), Fransız entomolog, araknolog. Aynı zamanda Tıp eğitimi de alan Olivier, Fransızların en büyük doğa bilimcileri arasında yer alır. Avrupa-İran arasında yer alan geniş coğrafyada altı yıl süren bir araştırma gezisinde görev aldı. Türkiye, İran, Mısır ve bazı Akdeniz adalarından topladığı örneklerle 1798 senesinde Fransa’ya dönen Olivier, 1800′de Zooloji Profesörü olmaya hak kazandı ve “School at Alfort” da göreve başladı. Entomologie ou histoire naturelle des Insectes (1808), Le Voyage dans l’Empire Ottoman, l’Égypte et la Perse (1807) başlıca eserleri arasında yer alır. Johan Christian Fabricius ile çok yakın arkadaş olan Olivier; Pierre André Latreille in de patronu ve hamisidir. Dev koleksiyonu günümüzde Paris Doğa Tarihi Müzesinde muhafaza edilmektedir. Kaynak: Essig, E. O. 1972. A History of Entomology. Hafner Publishing Co., New York. 1,029 pp.

http://www.biyologlar.com/guillaume-antoine-olivier

DENİZ KABUĞU KOLEKSİYONU ETİK KURALLARI

Deniz kabuklarını toplama sürecinde uyulması gerekli bazı etik kurallardünyadaki çeşitli kuruluşlar tarafından kabul edilmiş olan aşağıdaki maddeler halinde saptanmıştır: *Deniz kabuklarının yaşam ortamı son derece hassastır. Bunun bilincinde olarak kabukları toplarken yaşam ortamlarını zedelememeğe dikkat etmek; *Yerinden oynatılan taş, kaya, mercan gibi doğal örtüyü eski haline getirmek; *Canlı yumurta kapsüllerine ve bu kapsülleri taşıyan kabuklara, bilimsel bir amacın dışında dokunmamak; *Bilimsel amacın dışında yavru kabuk toplamamak; *Bir bölgedeki bütün canlı, cansız kabukları toplamamak; ihtiyaç kadarını toplamak(Boş kabuklar başka hayvanlar için barınak olabilir) *Kırık ve kötü durumdaki canlı kabukları almamak; (çünkü onlar hala yumurtlayabilirler) *Bir bölgede kabuk toplarken o bölgedeki yasa ve kuralları öğrenip uymak; *Bu kuralları her fırsatta diğer koleksiyonerlere hatırlatmak.

http://www.biyologlar.com/deniz-kabugu-koleksiyonu-etik-kurallari

DENİZ KABUĞU KOLEKSİYONU VE DENİZ KABUKLARININ TEMİZLENMESİ

Deniz Kabuklarının temizlenmesi iki ana başlıkta ele alınabilir: canlı toplanan kabukların temizliği ve ölü bulunan kabukların temizliği. Canlı Toplanan Kabukların Temizliği Öncelikle, etik kuralları göz ardı etmeden toplanacak kabukların hayvanlarından kurtulmak gerekir. Bunu aşağıdaki yöntemlerden biri ile yapabilirsiniz: 1- Gömmek- Eğer bahçeli bir evde oturuyorsanız ve bahçede de bu iş için ayıracağınız bir yer varsa, kabukların hayvanlarını, karıncaların solucanların, böceklerin ve bakterilerin yemeleri amacıyla toprağın 15-20 cm derinine gömebilirsiniz. Derine gömmenin sebebi kedi köpek gibi hayvanların koku alıp orayı eşelemelerine mani olmaktır. Bu yöntemin iyi tarafı çürüme esnasındaki kötü kokudan kurtulmak ve bu iş için evi kullanmamış olmaktır. Ancak yöntemin olumsuz yanı, uzun sürmesidir. Genellikle bütün dokuların temizlenmesi bir kaç ay sürer ve ne kadar uzun tutulursa o kadar iyi olur. 2- Dondurmak- Kabuklar kapaklı bir plastik kutuya konarak hepsi su altında kalacak şekilde su ile doldurulur. Ardından buzluğa konarak dondurulur. Daha sonra çözülerek nispeten çürümüş olan hayvanlar tazyikli su altında temizlenir. Bu işlemin üç kere dondurularak tekrarlanması daha kolay temizlenmesini sağlar. Ayrıca, yöntemin iyi tarafı kötü kokulardan kurtulmuş olmaktır. Ancak temizleme işlemi bir hafta sürebilir. Bu iş için bir plastik kutu bulundurmak ve buzluğunuzda da yer ayırmanız gerekmektedir. 3- Kaynatmak- Genişçe bir kap içerisinde su kaynatılır ve kabuklar cinsine ve büyüklüğüne göre bir kaç dakika kaynar suda tutulur. Kaynama süresini kabaca kabuğun her 2,5 cm si için bir dakika olarak hesaplayabilirsiniz. Kaynarken kabukların birbirine çarpıp zedelenmesini önlemek için ya tek tek kaynatılır ya da kap yeterince geniş tutulur. Daha sonra kabuklar, hala sıcakken, tazyikli su ile temizlenir. 65 C° civarında hayvanın kabuğa tutunduğu kas (columellar muscle) gevşer ve temizlenmesi kolaylaşır. Eğer kabuk soğursa kas da yeniden sertleşir ve temizlenmesi güçleşir. Bu yöntemin iyi tarafı kabukların günlerce bekletilmesine gerek kalmadan temizlenmesidir, ancak ev halkının kaynatma anındaki kokuya tahammül etmesi gerekir ki bu da oldukça fedakarlık gerektirir. 4- Mikrodalga- Eğer mutfakta mikrodalganız varsa ve ev halkı kötü koku için yeterince fedakarlık yapabiliyorsa, mikrodalgada kabukları pişirmek(!), kaynatma yönteminden daha kolaydır. Bu yöntemin orta büyüklükteki (2-15 c.) kabuklarda daha iyi işe yaradığı görülmüştür. Kabuk bir kağıt havluya sarılarak kapalı bir cam kapta fırına yerleştirilip 1-2 dakika tutulur. Kabukların fırında tutulacağı süre büyüklüklerine, cinslerine ve fırının gücüne göre değişkenlik gösterir. Deneme yanılma yöntemi ile ideal süre bulunabilir. 5- Vakum Pompası- Oldukça yeni ve etkili olduğu söylenen bir yöntemdir. Kabuk ağız kısmı yukarı gelecek şekilde çamaşır suyu karışımı veya hidrojen peroksit karışımı bulunan bir kavanoza yerleştirilir. Bu kavanoz vakum uygulanacak kaba konarak basınç yavaş yavaş düşürülür. Böylece solüsyon hayvanın her yerine nüfuz ederek eritir ve kabuktan ayrılmasını sağlar. Bu yöntem tabii ki kabuğun dış tabakasının da (periostracum) temizlenmesini sağlar. Yukarıdaki işlemlerden sonra tazyikli bir suyun altında (kireçsiz olduklarından, yağmur suyu veya saf su tercih edilmeli) hayvanın dokuları dişçi aleti benzeri kıvrık uçlu ince aletlerle temizlenir. Eğer kabuğun dış tabakasının (periostracum) da korunması isteniyorsa, ki bu tabaka bazı türlerde oldukça kalındır, kaynatma ve mikrodalga uygulamalarında çok dikkat edilmelidir. Ancak genellikle koleksiyonerler kabuğun dış rengini ve motiflerini görmek istediklerinden bu dış tabakayı da temizlerler. Canlı bulunan çoğu familyanın kabuklarında bir de hayvana yapışık kapakçık (operculum) bulunur. Kabukla birlikte bu kapakçığı da saklamak kabuğun değerini arttırır. Bu kapakçık hayvandan söküldükten sonra temizlenerek bir pamuğa yapıştırılarak kabuğun ağzına yerleştirilir. Ölü Bulunan Kabukların Temizliği Ölü olarak bulunan veya hayvanı temizlenen kabukların dış yüzeyini temizlemek için aşağıdaki malzeme ve solüsyonlara ihtiyaç vardır: 1) Diş fırçası 2) Çakı veya benzeri sivri uçlu bir bıçak 3) El sanatkarlarının kullandığı türden küçük matkap 4) Tüy bırakmayan yumuşak bir bez parçası 5) Pul maşası 6) 1/1 ölçüde çamaşır suyu ve su karışımı 7) "Porçöz" cinsi kuvvetli asit içeren karışımm (1/1 su ile) 8) Yumuşak vazelin veya bebek yağı Kabuklar bir süre çamaşır suyu ve su karışımında bekletilerek dış yüzeydeki kireç tabakasının veya diğer birikintilerin yumuşaması veya kabarması sağlanır. Eğer dış yüzey çok fazla kireçle kaplanmışsa "Porçöz" karışımı da kullanılabilir. Ancak çok etkin bir çözücü olduğu için daha fazla dikkat edilmelidir. Bu aşamanın belli bir süresi yoktur, kabukların cinsine ve kirliliğine göre ayarlanmalıdır. Daha sonra, büyük kireç parçaları, diğer parazitler çakı yardımı ile temizlenir. Bu aşamada eğer varsa küçük el matkabı da çok iyi iş görür. Temiz su ile iyice durulanan kabuklar kurumaya bırakılır. Son olarak kabuk yumuşak vazelin veya bebe yağı ile silinerek hem korunur hem de renklerin canlı gözükmesi sağlanır. Dış yüzeyin temizlenmesi için yeni yeni kullanılmaya başlayan bir başka yöntem ise "ultrasonik temizleyici" yöntemidir. Prensibi, ultrason dalgalarıyla kabuk yüzeyini bombardıman etmektir. NOT: Bazı familyalara ait parlak yüzeyli kabuklar, çamaşır suyu veya Porçöz karışımlarına asla konmaz, örneğin Cypraeidae, Olividae, Marginellidae, vs. KAYNAKÇA: 1- Sturm,C.F., Pearce, T.A. and Valdes A. 2006 The Molluscs - A Guide to Their Study, Collection, and Preservation, American Malacological Society, Universal Publishers, Florida. 2- www.britishshellclub.org.uk/pages/clean1.htm www.britishshellclub.org.uk/pages/clean1.htm 3- www.seashells.org/cleaning/liveshells.htm www.seashells.org/cleaning/liveshells.htm 4- www.seashell-collector.com/Html/cleaning.htm 5- www.citrisurf.com/shell/cleaner.htm www.citrisurf.com/shell/cleaner.htm

http://www.biyologlar.com/deniz-kabugu-koleksiyonu-ve-deniz-kabuklarinin-temizlenmesi

12. Sınıf Biyoloji Dersi Proje ve Performans Ödev Konuları

Web sitemizde ödev konuları ile ilgili dokümanlara arama özelliğini kullanarak erişebilirsiniz. Tüm öğrencilerimize ödevlerinde ve çalışmalarında başarılar dileriz. 1. Kalp, akciğer, karaciğer ve böbreğin yapısı, çalışması ve görevlerini araştırınız. 2. Diyabet (şeker hastalığı) sebepleri ve tedavi yollarını araştırınız. 3. Biyoloji bilimine emek veren bilim adamlarının biyografilerini araştırınız. Yaptıkları çalışmalar hakkında rapor hazırlayınız. 4. Hormonların yapısı, görevleri ve salgılandığı organlar. Hormonal bozukluklar ve tedavi yöntemleri. 5. Kan yoluyla bulaşan hastalıkları anlatınız. Bu hastalıkların tedavi yollarını araştırınız. 6. İnsanda bağışıklık sistemi özellik ve görevlerini araştırınız. 7. Hepatit hastalığını araştırınız. Bulaşma korunma ve tedavi yolları ile ilgili rapor hazırlayınız. 8. Hormonların özellikleri, salgılandığı organ ve hormonal hastalıkların detaylı listesi. 9. İnsan iskelet sisteminin yapısı ve görevlerini araştırınız. 10. Boşaltım sistemi hastalıklarını ve tedavi yollarını araştırınız. 11. Tansiyon, hipertansiyon, hipotansiyon sebepleri ve tedavi yollarını araştırınız. 12.Yaprak koleksiyonu yaparak yaprağın hangi bitkiye ait olduğunu Latince ve Türkçe olarak altlarına yazınız. 13. Canlılarda görülen üreme çeşitlerini araştırarak rapor haline getiriniz. 14. Bağışıklık sistemine bağlı hastalıklar ile ilgili araştırma yapınız.

http://www.biyologlar.com/12-sinif-biyoloji-dersi-proje-ve-performans-odev-konulari

Türkiye Bitkileri

Yaz sıcakları yetmezmiş gibi, kalabalığı ve monotonluğuyla da çekilmez bir hayat sunan büyük şehirlerde yaşamanın sıkıntılı havasından sıyrılmak için koşulan ilk yerlerin, yeşilliklerle kaplı dağların serin yaylaları olması, boşuna mıdır dersiniz? En usta ressamların, ancak hayal gücüyle bir araya getirebildiği o enfes doğa resimlerini aratmayacak güzellikteki bir şelale dibinde, göğü delen uzunluktaki ağaçların sık yaprakları altındaki çalılıklar arasından, şapkalı mantarlarla cazibe yarışına girmekten çekinmeyen rengarenk çiçeklerin; zambakların, nergislerin, çiğdemlerin resmi geçididir, gözleri esir eden doğa manzaraları. Torosların, Amanosların, Kaçkarların, Ilgazların ve diğer ünlü Anadolu Dağlarının eteklerinde daha ne güzellikler saklıdır kim bilir? Doğa ana, en güzel senaryolarını bu coğrafyanın esintili tepelerinde filme çekmektedir hevesle. Yeşillik tutkunlarının iyi bildiği bu iç açıcı görüntüler, bir ülkenin doğal zenginliğine ne büyük değerler katmaktadır bilir misiniz? İç bölgelerini, yangınlar ve erozyonlarla kelleştirdiğimiz Anadolu’nun cömertliği her şeye rağmen sürüyor olmalı ki, tüm nankörlüklerimize karşılık, özellikle kıyı ve geçit bölgelerimizde kıyımlara karşı hala direnmekte ve imrendirici güzelliklerini sergilemekten geri durmamaktadır. Pek çok ülkeyi ve hatta kıtayı kıskandıracak zenginlikteki bitki örtüsüne bakarak, ülkemizin bu konuda ne kadar şanslı bir coğrafyada yer aldığını söylemek mümkündür. Ülkelerin sahip olduğu bitki örtüsü zenginlikleri ile ilgili rakamlar incelendiğinde; tüm Avrupa’da 12 bin bitki türü yer alırken, bu rakamın ülkemiz için 9 bin civarında olması, bu zenginliği ifade etmeye yeterlidir aslında. Toplam bitki sayısı bakımından; Yunanistan'ın 5000, İran'ın 8000, Fransa'nın 4500, Almanya'nın 2500, İtalya'nın 5600, İspanya'nın 5000 ve İngiltere'nin ise 2000 adet bitkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bitki örtüsü zenginliği söz konusu olduğunda, genel bitki türleri sayısı yanında, “sadece bir ülkeye veya bir bölgeye has” bitkilere verilen isimle, “endemik” türlere de dikkatle bakmak gerekmektedir. Ülkemiz endemik bitki türleri bakımından da oldukça zengin bir varlığa sahiptir. Avrupa’daki 2500 endemik bitki türüne karşılık, tek başına Türkiye’de 3000 endemik tür vardır (1). Bu konudaki zenginliğimizi vurgulaması bakımından bir kıyaslama yapmak gerekirse; Akdeniz ülkelerinden İspanya ile Eski Yugoslavya 500'er adet endemik bitkiye sahip iken, ülkemizde en çok endemik bitkiye sahip olan 3 ilimiz; 578 bitkiyle Antalya, 478 bitkiyle Konya ve 366 bitkiyle İçel'dir. Türkiye haricinde Avrupa'nın en çok endemik bitkisine sahip ülkesi olan Yunanistan’da bu sayı 800 kadarken; İtalya'nın endemik bitki sayısı 712, Japonya'nın 2000 ve ABD'nin ise 4036'dır (2). Bu zenginliğin kıymetini henüz tam olarak anladığımız söylenemez. Belki gelecekte daha fazla incelemeler yapıldığında, bugüne kadar ulaşılamamış başka köşelerde de yeni türlerin bulunmasıyla, bu sayının artacağı kuvvetli bir ihtimaldir ama mevcut bitki örtümüzün bile, son 2-3 asır boyunca ülkemize gelen yabancı uzmanlar tarafından tespit edilmiş olması da, klasik vurdumduymazlığımızın güzel bir örneği olsa gerek. Oysa daha Kanuni Sultan Süleyman zamanında, 1546-1549 yılları boyunca Osmanlı topraklarının güney bölümüne ve özellikle Anadolu’ya ilgi duyarak geziler yapan Pierre Belon’dan başlayarak; 1938-1966 yılları arasında 11 kez ülkemizi dolaşıp, topladığı zengin bitki örneklerine dayanarak yayınladığı 10 ciltlik “Türkiye Florası” kitabının yazarı P.H. Davis’e kadar, bu toprakları gezip dolaşan pek çok yabancı gezgin ve bilim adamının incelemeleri sayesinde, Türkiye’nin bitki örtüsünü tanımlayabilmek mümkün olmuştur. Nedense, kendi insanımızın bu tür çalışmalara ilgisi fazla olmamıştır. Az sayıdaki örnekten birisi olarak, ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi’nin 1630 yılında başlayan ve 1682’deki ölümüne dek süren gezileri boyunca not ettiği değişik bitki türleriyle ilgili bilgilerin de yer aldığı, 10 ciltlik ünlü seyahatnamesiyle, Türkiye Bitkileri konusuna oldukça önemli katkılar yaptığını belirtmek yerinde olacaktır (3). Ancak bu kayıtsızlığımızı kıracak şekilde, son 40-50 yılda; Hikmet Birand, Kamil Karamanoğlu, Turhan Baytop, Asuman Baytop ve Tuna Ekim gibi üniversite hocalarımızın konuya yakın ilgi göstermeleri ve sürdürülen yoğun çalışmalar sonunda, bitki örtümüzü tanıtan kaynak eserler yayınlamaları oldukça sevindiricidir. Yine de, daha yapılacak çok şeylerin olduğunu bilmekte yarar vardır. 1753 yılında, ünlü İsveçli doğa bilimci Carolus Linnaeus’un 8 bin bitki türünü kapsayan ve “İkili adlandırma” olarak bilinen sınıflandırma sistemiyle ilgili bilimsel çalışmalarının ardından, bu konudaki çabalar daha bir bilimsel hüviyet kazanmışsa da, yeryüzü bitkilerini toplama ve tanımlama konusundaki öncü çalışmaları genellikle İngilizler yürütmüştür. 1700’lü yıllardan sonra, ülke dışına çıkan her İngiliz elçisinden, gittiği coğrafyaların ilginç bitki ve hayvan örneklerinden toplayıp İngiltere’ye yollamaları istenirmiş. Bu sayede, bugün Londra’da bulunan “Doğa Tarihi Müzesi”, bu alandaki dünyanın en geniş kapsamlı koleksiyonuna sahip müzesi olarak hizmet vermektedir. Kendi ülkelerinin her bir metrekaresini bilimsel çabalarla arşınlayan batılı gelişmiş ülke bilim adamları, gözlerini son bir asırda da başka ülkelerin bitkilerine dikmişler ve dünya üzerinde neredeyse gidilmedik yer bırakmamışlardır. 1900’lü yıllar boyunca süren bu tür teknik gezilerden, Anadolu da bolca nasiplenmiş olup, söz konusu çalışmalar sonunda yayınlanan “Türkiye Florası” konulu yayınlar, bugün bile pek çok botanikçinin başvuru kaynağı olmaya devam etmektedir. Oysa, ülkemiz doğa ananın cömertliğinden en fazla yararlanmış bir coğrafyaya sahiptir ve daha yoğun taramalarla bitki zenginliğimizin belirlenmesi gerekmektedir. Tarih boyunca gelip geçen uygarlıklardan gördüğü inanılmaz ilgi ve sahip olma hırsı da bunun en önemli belgesi olsa gerek. Üç tarafı denizlerle çevrili bir coğrafyada, üzerleri doğal ormanlarla kaplı yemyeşil dağların karlı zirvelerini, hemen dibindeki bir gölün masmavi sularına düşen yansımasıyla birlikte seyreden hangi kral veya komutan, bu enfes güzelliği es geçip başka diyarlara gidebilmiş ki? Ağaç diplerini süsleyen rengarenk çiçekli bitkilerin katkısı az mıdır, bu cazibeye dayanamayan Attalos’un ordusuna ev sahipliği yaparak kurulan Antalya’nın bugünlere gelmesine. Ege, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarını çevreleyen yeşillik cenneti dağlarımızın barındırdığı binlerce değişik bitki türünün zenginliği her gören gözün malumudur. Güneydoğu ve doğunun ağaçtan yana kısmetsiz tepelerinde bile; çiğdeminden meyanına ve orkidesinden ters lalesine kadar, ne göz büyüleyici çiçekler sergi açarlar bahar ve yaz aylarında da, gelip onları gözleyecek doğa tutkunlarının heveslerini boşu boşuna beklerler mevsimler boyunca. Belki sadece, yorgun çobanların kaval sesleriyle hüzünlenip yola düşen kınalı kuzuların keskin dişleridir hep hatırlarını soran ve değerlendiren (!). Ülkemizin bulunmaz zenginliği olan bu 3 bin civarındaki endemik türlerin arasında neler yok ki? K.Maraş civarında toprak altı yumrularının “Sahlep” adıyla dondurmada kullanıldığı değişik çiçek renklerine sahip türleriyle Orkide; Akdeniz Bölgesine yayılan Kuşkonmaz; gösterişli yaprakları ve sarıdan mora kadar değişen renkteki çiçekleriyle Süsen (İris); hemen tüm dağlarımızı mekan tutan, keskin kokusuyla sofralara lezzet katan Kekik; özellikle Ege ve Akdeniz Bölgelerinde yayılmış bulunan çok sayıda türüyle Adaçayı; Anadolu’nun her bir köşesine yayılmış durumdaki Çiğdem (Safranbolu civarında yetiştirilen kırmızı-kavuniçi çiçeklilerine safran denilmektedir); ocak-şubat aylarında kar altındaki ılık ortamdan sıkılarak kafasını kar örtüsünden dışarı uzatıp, görenleri hayran bırakan beyaz çiçekli Kardelen; yalnızca Ankara-Gölbaşı yöresinde yetişen Yanardöner; ilkbaharla birlikte buğday tarlalarının ya da tarla kenarlarının baş misafiri olan, kırmızı çiçekleriyle böceklerin gözdesi olan Gelincik ve daha niceleri ... Korunga, ebegümeci, sümbül, devedikeni, lale, akzambak, zakkum ve yabani soğan gibi bir kısmı endemik türlerden oluşan bitki grupları da, ülkemizin bitki örtüsünde bol miktarda yer almaktadır. Bunların yanında, tarımsal üretimleriyle önemli ekim alanlarına sahip olan; buğday, arpa, keten, nohut, kiraz, armut ve badem gibi yaygın olarak kültüre alınmış ve beslenme kültürümüzde geniş yer bulmuş bitkilerin bir çok alt türleri de, anavatanları olan ülkemizin doğal bitki örtüsü içerisinde bol bol bulunmaktadır. Uluslararası Doğa Koruma Örgütü’nün, “Biyoçeşitlilik Sıcak Nokta” listesinde, yeryüzünde belirlenen 34 küresel sıcak noktadan 3’ünün ülkemiz topraklarında bulunduğunu ve topraklarımızın % 77’sini kaplayan, Trakya ve Batı Karadeniz dışındaki bu alanların imdat haykırışları içerisinde olduğunu bilmekte de yarar var. Bir yerin sıcak nokta sayılması için; en az 1500 endemik bitki türüne sahip olması ama doğal yaşam alanının dörtte üçünün kaybedilmiş olması şartı düşünüldüğünde, daha yeni yeni farkına vardığımız bu tür zenginliklerin kıymetine de fazla kulak asmadığımız net bir şekilde belgelenmiş oluyor aslında (4). 1- Ekim, Tuna., Endemik Miras. Yeşil Atlas, Sayı:1, Kasım-1998. 2- www.sivas-cevreorman.gov.tr 3- Baytop, Asuman., Türkiye’de Botanik Tarihi Araştırmaları. Tübitak Yayınları.2004. 4- National Geographic Türkiye. Mart-2005, S: 24. Ahmet Nedim Nazlıcan Zir. Yük. Müh. Çukurova Tar. Araşt. Enst.-ADANA

http://www.biyologlar.com/turkiye-bitkileri

9. Sınıf Biyoloji Proje Ödevi Konuları

9. Sınıf Biyoloji Proje Ödevi Konuları

Vitaminlerin sağlığımıza olumlu  ve olumsuz etkilerinin araştırılması. Enzimlerin günlük hayatımızdaki kullanım alanlarının araştırılması. Farmakolojik değeri olan bitkileri ve özelliklerinin araştırılıp sunulması. Atıkların geri dönüşümü ve geri dönüşümün biyolojik-ekonomik boyutunun araştırılması. Kültür mantarı yetiştiriciliğinin araştırılması ve sunulması. Bitkilerin teknolojide kullanım alanlarının araştırılması. Tarımda biyolojik,kimyasal veya fiziksel mücadele yöntemlerinden herhangi birinin ve bunun çevre üzerindeki etkilerinin araştırılması. Dünyada hızla artan obezitenin nedenlerinin ve olası sonuçlarının araştırılması ve sunulması. Okul kantinlerinde sık tüketilen besin maddelerinin kalori-besin değeri vb.gibi ölçütler açısından analizi,dengeli beslenme ve obezitedeki rollerinin araştırılması. Kimyasal gübrelerin osmoz ve turgora etkilerinin araştırılması. Pestisitlerin zirai mücadelede nasıl ve neden kullanıldığının araştırılması. DNA testinin kullanım alanlarının araştırılması ve sunulması. DNA modeli tasarlanıp yapılması. Lizozom faaliyetlerinin canlı metabolizmasına etkilerinin araştırılması. Vücut ısısının aşırı yükselmesi veya düşmesinin vücut faaliyetlerine etkisinin araştırılması. Marketlerde satılan gıdalarda koruyucu,renk ve kıvam artırıcı maddelerin tespiti,bu maddelerden en az birinin kullanım sıklığı ve insan sağlığına etkilerinin araştırılması. Bakterilerin biyoteknolojide kullanım alanlarının araştırılması. Günümüzde kanser hastalığına yakalanan insan sayısı artışının olası sebeplerinin araştırılması. Sağlık alanında büyük önemi olan biyolojik bir buluşun hikayesinin araştırılması. Omurgalı hayvan koleksiyon tekniği ve uygulaması Biyolojinin tarihsel gelişim tablosu ve yapılan çalışmalar Canlılar alemi tablosu ve sınıflandırmanın önemi ve sınıflandırmanın kriteri Biyolojiye emek veren bilimadamları, yaptığı işler ve kısaca hayatları Yaprak koleksiyonu ve hazırlanma metodu Böcek koleksiyonu ve hazırlanma metodu Omurgalı ve omurgasız hayvan saklama ve dondurma metodları ve numuneleri Bir biyoloji belgeselinin hazırlanmsı Vitaminlerin insan hayatındaki yeri ve önemi Bitki ve hayvan hücrelerinin benzerlik ve farklılıklarını araştırınız. Hücrenin yapısı ve çalışma sistemini araştırınız. Suyun canlılar için önemini araştırınız. Bakteri kültürü ve antibiyotik etkisini araştırınız. İnsanın genom projesi Hücrelerde madde taşınmasının araştırılması Bakterilerin biyoteknolojide kullanım alanlarının araştırılması Bitkilerin teknolojide kullanım alanlarının araştırılması Enzimlerin günlük hayatımızda kullanım alanlarının araştırılması Vitaminler ve madensel maddelerin beslenmedeki önemi Kan gruplarının özellikleri ve grupların tespit edilmesi,kan alıp verme olayı Organik bileşiklerin araştırılması

http://www.biyologlar.com/9-sinif-biyoloji-proje-odevi-konulari

Nesli Tükenmiş Canlıları Nasıl Diriltebiliriz?

Nesli Tükenmiş Canlıları Nasıl Diriltebiliriz?

Bir daha yünlü mamut görebilecek miyiz? Peki ya çizgili Tazmanya kaplanları, bir zamanlar yaşayan yolcu güvercinler, Avrupa bizonu olarak adlandırılan devasa vahşi sığırlar?

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenmis-canlilari-nasil-diriltebiliriz

Memelilerin Atası Olan Sürüngenin İki Yeni Türü Tanımlandı

Memelilerin Atası Olan Sürüngenin İki Yeni Türü Tanımlandı

235 milyon yıl kadar önce, pullu farelere benzeyen ve bir ekmek somunundan daha küçük olan tuhaf, memeli benzeri sürüngenler antik Brezilya’da geziniyordu.

http://www.biyologlar.com/memelilerin-atasi-olan-surungenin-iki-yeni-turu-tanimlandi

4. Ulusal Botanik Kongresi

4. Ulusal Botanik Kongresi

Biyolojinin birçok uygulama alanı bulunmaktadır. Botanik (Bitki Bilimi) alanı bunlardan bir tanesidir. Alanımızda bilimsel çalışmaların yapılmasına ihtiyaç olduğu kadar bunların disiplinler arası paylaşılmasına da gereksinim duyulmaktadır.

http://www.biyologlar.com/4-ulusal-botanik-kongresi

Dinozor kolları kuş kanatlarına nasıl dönüştü?

Dinozor kolları kuş kanatlarına nasıl dönüştü?

Kuşların dinozorların soyağacının bir kolundan evrimleştiği bilinmesine rağmen, uçabilme adaptasyonu evrim biyologlarını düşündürmeye devam ediyor.

http://www.biyologlar.com/dinozor-kollari-kus-kanatlarina-nasil-donustu

Mendel Genetiğinin Tam Anlamı

Mendel Genetiğinin Tam Anlamı

"Bu Fidan kök salmış ve önümüzdeki yıl çiçek açmalıdır. Melezin özelliklerini korumayacak ya da varyasyon gösterip göstermeyecekleri, gelecek yılın gözlemleriyle belirlenecek "(vurgu).

http://www.biyologlar.com/mendel-genetiginin-tam-anlami

Tuhaf denizyosunu, yeşil bitkilerin tarihini yeniden yazıyor

Tuhaf denizyosunu, yeşil bitkilerin tarihini yeniden yazıyor

Okyanusun gizemli derinliklerinde yaşayan bir denizyosunu, var olan yeşil bitki ailelerinden yaklaşık 540 milyon yıl önce ayrılmıştır.

http://www.biyologlar.com/tuhaf-denizyosunu-yesil-bitkilerin-tarihini-yeniden-yaziyor

Balık pullu keler türü keşfedildi - Geckolepis megalepis

Balık pullu keler türü keşfedildi - Geckolepis megalepis

Balık pullu Gecko cinsinin yeni türü kuzey Madagaskar’ın karstik oluşumlarında bulundu.

http://www.biyologlar.com/balik-pullu-keler-turu-kesfedildi-geckolepis-megalepis

Asperger Sendromu Nedir?

Asperger Sendromu Nedir?

Otizm spektrum bozukluklarından biri de, asperger sendromudur. Bu bozukluk; gelişimde gecikmeler, iletişim sorunları ve sosyalleşmede yetersizlik ile karakterizedir.

http://www.biyologlar.com/asperger-sendromu-nedir

İklim Değişikliği, 2070 yılına kadar Dünyadaki Parazit Türlerinin Üçte Birini Yok Edebilir

İklim Değişikliği, 2070 yılına kadar Dünyadaki Parazit Türlerinin Üçte Birini Yok Edebilir

Bazı tahminlere göre, gezegendeki türlerin yüzde 75’i kaybolabilir. Zaten kurbağalar, deniz memelileri ve arılar gibi hayvanlar korkutucu oranlarda ölüyor. Pavel Krasensky/Shutterstock.com

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-2070-yilina-kadar-dunyadaki-parazit-turlerinin-ucte-birini-yok-edebilir

Genomun Getirdikleri

Genomun Getirdikleri

Teknoloji insan bedenine girdi. Bunu normal kabul edip direnç göstermemekte yarar var. Belki ileride bambaşka şeyler gelişecek.

http://www.biyologlar.com/genomun-getirdikleri

Böcek <b class=red>koleksiyonu</b> nasıl hazırlanır ?

Böcek koleksiyonu nasıl hazırlanır ?

Birçok yaşama alanlarında rahatlıkla karşılaşabileceğiniz ve bulabileceğiniz böcekler, çalışma alanlarından veya araziden çeşitli yöntemlerle toplanabilir.

http://www.biyologlar.com/bocek-koleksiyonu-nasil-hazirlanir-

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0