Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 286 kayıt bulundu.

Evrim Teorisi ile İlgili 5 Soru 5 Yanıt

Charles Darwin’in meşhur “Türlerin Kökeni” isimli yapıtının yayınlanmasının üzerinden bir buçuk yüzyıl geçti. Bu süre içinde evrim kuramı sürekli sorgulandı. Darwin genetik ve moleküler biyoloji konusunda hiçbir şey bilmemesine rağmen modern biyoloji bu büyük bilim adamının şaşırtıcı fikirlerini hep doğruladı. Ne var ki bugün evrim biyolojisinin hâlâ yanıtlayamadığı sorular var. Saygın bilim dergisi New Scientist bunların içinden önemli bulduğu 5 tanesini seçerek, en son bulguların ışığı altında uzmanlardan bunları yanıtlamasını istedi. Aşağıda bu sorulara 5 bilim adamının verdiği yanıtları kısaltılmış şekliyle bulacaksınız. 1.Soru Yaşam nasıl başladı? Bu soruyu Glaskow’daki Scottish Üniversities Çevre Araştırmaları Merkezi’nden Michael Russell yanıtladı. 4 milyar sene önce, nükleer ve yerçekimsel enerji Dünya’nın içini kavururken, dışı asteroid darbeleri altında delik deşik olmuştu. Doğal olarak bu ortamda canlıların yaşaması olası değildi. Her şeye rağmen hayat başladı. Pek çok bilim adamı ”vivosentrik” bir yaklaşımla bu olağanüstü olaya açıklık getirmek istediler. Bu yaklaşımın amacı, bugünün hayat şekillerinden başlayıp, aşama aşama geriye doğru giderek organik yapı malzemelerinin kökenini bulmaktı. Bana kalırsa bu yaklaşım başarısızla sonuçlanmaya mahkumdu, çünkü bu bakış açısı ilk Dünya’nın jeokimyasını dikkate almaz ve yaşamın ortaya çıkış nedenini gözardı eder. Şikago Üniversitesi’nden Stanley Miller ‘ın proteinlerin yapı taşı olarak bilinen amino asitleri yaratmasının üzerinden 50 sene geçti. Metan, hidrojen ve amonyağı, kapalı bir cam gereç içinde ısıtan Miller, daha sonra karışımı elektrik kıvılcımı ile hareketlendirdi. Bu deneysel çalışma, kavurucu bir Dünya’da yaşamın bir yıldırım düşmesi ve morötesi radyasyonla başlamış olabileceğiiddiasını doğrulayan bir kanıt olarak ele alındı. Ancak bugün insanlar proteinlerin ilk başta varolduğuna inanmıyor. Bugün geçerli olan düşünceye göre hayat bir RNA dünyasında başladı. Ve bu dünyada RNA’ların sadece bilgi taşıyıcı olarak değil, ilk denizlerdeki organik bileşimlerden yararlanarak, yaşamın reaksiyonlarını katalize eden ilkel enzimler olarak davrandığı düşünülüyor. Ne var ki okyanusların, hayat için gerekli olan organik molekül konsantrasyonunu sağlamış olma olasılığı çok düşük. Kuramcılar bu soruna çözüm oluşturabilecek değişik düşünceler ortaya atıyor. Bazıları yaşamın kuru bir kara parçasında, -dönemsel olarak buharlaşan bir gölette- başlamış olabileceğini ileri sürerken, başkaları okyanusların donup, gerekli molekül konsantrasyonunun artakalan sıvıda birikmiş olabileceğini ileri sürüyor. Diğer bilim adamları, metabolizmanın bir kil ya da pirit yüzeyinde iki boyutlu başlama olasılığından söz ediyor ve bu iki boyutluluğun lipidlerin hücre zarı olarak kendilerini örgütleyinceye kadar sürdüğüne inanılıyor. İddialar bunlarla sınırlı değil. Uzayın dört bir yanında yaşayan organik moleküller hayatı başlatmış olabilir. Bunlar göktaşlarının üzerinde Dünya’ya inmiş, okyanus yüzeylerinde birikerek, organik reaksiyonların meydana geldiği küçük kesecikler oluşturmuş olabilir. İnandırıcı değil Ben bu kuramların hiçbirini inandırıcı bulmuyorum. Benim görüşüme göre yaşamın kökeni biyolojik değil, jeolojik. Evrim ağacını köklerine doğru irdelemek yerine, kökten başlayarak yukarı doğru çıkmakta fayda var. Bu arada ilk Dünya’nın jeolojik yapısını hesaba katmak gerekiyor. Evrenimizde, yapılar eldeki malzeme ile inşa edilir. Bu süreçte enerji bir düzeyden diğerine geçiş sırasında azalırken, entropi (herhangi bir sistemin evrenle beraber düzensizlik ve etkisizliğe doğru olan eğilimi) çoğalır. Dolayısıyla yaşamın kökenlerini ortaya çıkartma çabalarımızda, ilk Dünya’yı oluşturan malzemenin ve enerjinin yaşam-benzeri bir yapıyı oluşturmak için nasıl biraraya geldiğini sormamız gerekir; hangi termodinamik ve kimyasal reaksiyonların söz konusu olduğunu, atık ve aşırı ısıdan nasıl kurtulduğumuzu öğrenmemiz gerekir. Özetle, yanıt bulmamız gereken soru şu: Kendi kendini düzenleyen elektrokimyasal bir aracın, birkaç milivoltluk bir enerjiyle, redoks reaksiyonlarından yararlanarak, aynı anda çoğalarak ve dışkı atarak nasıl varolduğunu çözmemiz gerekir. Başlangıç noktası İlk Dünya yaşamın başlangıç noktası olarak iki adet saha adayı sunuyor. Biri okyanus sırtlarındaki asidik pınarların içindeki mineral tortul birikimleri; diğeri deniz tabanındaki alkalin sızıntıları. Bu iki tip pınar daha soğuk, karbonik okyanus tabanına sürekli olarak malzeme ve enerji taşır. Ayrıca bu iki ortam da bugün bile canlı organizmaların yaşamasına uygun alanlardır. Ama bana göre pek çok nedene bağlı olarak okyanus sızıntıları yaşamın başlangıç noktası olmaya daha yatkın. Bir kere bu okyanus sızıntıları dayanılabilir bir sıcaklık olan 75 derecedir. Oysa asidik pınarlarda sıcaklık 350 dereceye kadar çıkar ve burada organik moleküller yaşayamaz. Ayrıca alkalin sızıntılar organik moleküllerin eriyebilirliklerine uygundur. Ve alkalin sızıntıların asidik okyanus sularıyla birleştiği noktada daha çok enerji bulunur. Çünkü denizden gelen protonlar, sızıntıdaki elektronları güçlendirir. Sonuçta toplamda ortaya yarım voltluk akım çıkar. Bu da metabolizma için yeterlidir. Yaşam eski alkalin sızıntılarda başladıysa neye benziyor olabilir? Bana kalırsa bu ilk şekil hareketsiz demir sülfid bölmeleri şeklindeydi. Bunlar yarı geçirgen, yarı iletken olmakla birlikte, reaksiyonları katalize edebilecek özellikteydi. Ayrıca demir sülfid zarlar organik zarların öncüsü, atası olabilir. Daha da önemlisi bunlar moleküler yapı bloklarını biraya getirmiş olabilir. Dolayısıyla yaşamın kimyasal reaksiyonlarının olması için ideal bir ortam oluşturuyordu. Bu demir sülfid bölmelerinin içinde hidrojen, amonyak ve siyanür kaynayıp durur. Bunların birarada reaksiyona girmesi için gerekli olan enerji, derece derece değişen elektronlardan sağlanır. Sonuçta şeker, ribonükleik asitler ve amino asitler oluşur. Eğer demir sülfid bölmeler Dünya’da hayatı başlatacak yapı taşlarının biraya gelmesi için yeterli ortamı sağladıysa, evrendeki herhangi bir gezegende nemli, kayalık ve güneşin aydınlattığı ortamlarda aynı rolü oynamıştır. Dolayısıyla sıvı suyun bulunduğu her yerde hayat oluşabilir. 2. Soru Mutasyonlar evrimi nasıl gerçekleştirdi? Bu soruyu University College London’dan Andrew Pomiankowski yanıtladı. Genetik mutasyonlar evrimin hammaddesidir. Ama hangi tip mutasyonların önemli olduğunu belirtmek gerekir. Eskiden beri biyologlar genlerdeki değişiklikler üzerinde durmayı seçim eder. Bu da protein kodlarının DNA dizilimidir. Son yıllarda kabul gören görüş şudur: Mutasyon sonucunda, amino asit dizilimi biraz değişik proteinler oluşur. Proteinler organizmaya hayatta kalma avantajı sağlar. Ne var ki pek çok gen diziliminin değişimi milyonlarca senede ama gerçekleşir. Bu yavaşlıkta seyreden bir değişim, morfolojik ve davranışsal evrimi yaratmış olabilir mi? Ben ve benim gibi gelişim biyologları en son yıllarda buna alternatif oluşturan bir görüş ortaya attı. Bu görüşe göre evrim konusunda en önemli rolü oynayan unsur, DNA’nın gen ifadesini düzenleyen bölgesindeki mutasyonlardır. Aykırı yollar var Son 10 senede bu konuda gerçekleştirilen en önemli keşif, değişik hayvan grupları arasındaki ortak gelişim genetik yollarıdır. Klasik örnek ”Hox” genleridir. Hox genleri sorumludur. Bunlar ilkin meyve sineklerinde keşfedildi. Ama balıklarda, kurbağalarda ve insanlarda da aynı gen bulundu. Bu organizmalarda vücut şekli değişik olmakla birlikte, Hox geninin dizilimi birbirinin aynısıdır. Daha da önemlisi, Hox genlerinin uzak türler arasında değiş tokuş edilmesidir. Bundan da şu sonuç çıkıyor: Evrim, aslında genleri korumaya alıyor. Ama aralarındaki etkileşimle oynayarak meyve sineklerinden insanlara dek çok değişik türlerin oluşumunu hazırlıyor. Gen ifadesini denetim eden sistemlerin biri ”cis-regülasyonudur”. Cis-regülasyonu, transkripsiyon faktörleri olarak bilinen proteinlerin, DNA’nın “promoter bölgeleri”ndeki genlerine bağlanmasıdır. Her promoter’ın çoklu bağlanma siteleri vardır. Transkripsiyon faktör bağlama, genleri açık ya da kapalı konuma getirir. Bunun sonucunda gen ifadesi gelişim sırasında denetim edilir. Ayrıca transkripsiyon faktör bağlama, organizmanın aynı genlere sahip olmakla beraber değişik şekillere dönüşmesine izin verir. Sonuçta ortaya az değişik proteinler çıkar. Sözgelimi embriyo evresinden yetişkine dönüşmek ya da dişi/erkek form değişikliği gibi. Şimdi artık, cis-regülasyon’un gelişim için çok önemli olduğu biliyoruz. Son yıllara kadar genlerin birbiriyle nasıl iletişim kurduğunu bilmiyorduk. Ama en son araştırmalar genler arasındaki iletişim ağını yavaş yavaş aydınlatıyor. Bu bilgilerin ışığı altında mutasyonların şekil ve işlev açısından ne biçimde uyum sağladını anlayabiliyoruz. Ama bu konuda temkinli davranmakta yarar var. Tüm bilim dallarında yeni bulguları abartma eğilimi vardır. Gen ağlarındaki evrimsel değişikliklerin, morfolojik evrimi tetikleyen en önemli güç olduğu iddialarını değerlendirirken kuşku payı bırakmakta yarar var. Kuşkusuz, genlerin iç mutasyonlarının ve yeni gen mutasyonlarının evrim konusunda çok önemli rol oynadığını biliyoruz. Ayrıca bundan böyle gen dizilimi konusundaki fonksiyonel değişiklikleri izleyebiliyoruz. 3. Soru Yeni türler nasıl oluştu? Bu soruyu İngiltere’deki Hull Üniversitesi’nden George Turner yanıtladı: Son günlere kadar türlerin nasıl oluştuğunu bildiğimizi sanıyorduk. Bu sürecin popülasyonların tecrit edilmesiyle oluştuğu inancı yaygındı. Popülasyonlar ciddi bir ”gen darboğazı”ndan geçerse çeşitlenme başlıyordu. Sözgelimi hamile bir dişi, uzak ve izole bir adaya gider ve doğan çocuklar birbirleriyle çiftleşirse yeni bir tür doğabilir. “Kurucu etkisi” adı verilen bu modelin güzelliği laboratuvarda test edilebilme olasılığıydı. Ne var ki gerçek yaşamda bunu kimse başaramadı. Evrim biyologlarının çabalarına rağmen, kimse kurucu popülasyondan yeni bir tür yaratmayı başaramadı. Dahası, bildiğim kadarıyla, küçük organizmaların yabancı ortamlara bırakılması sonucu yeni türler oluşmadı. Son günlerde çabalar başka bir yöne yoğunlaştı. Biyologlar çeşitliliğin coğrafi tecritten kaynaklandığına inansa da bu bağlamda “şans” ve küçük popülasyon kavramları geçerliliğini yitirdi. Artık biyologlar, türleri hızlı bir biçimde değiştiren aykırı yolları incelemeyi seçim ediyor. Etkili olan belli başlı güçler ekolojik seleksiyon (Değişen çevre koşullarına uyum çabaları sonucunda ortaya yeni türler çıkar) ve seksüel seleksiyondur (Değişen cinsel tercihler popülasyonda değişiklik yaratır). İşte en kritik soru bu iki gücün önemi üzerine yoğunlaşıyor. Ekolojik seleksiyona en güzel örnek ”paralel çeşitlenme” olgusudur. Burada aynı türler, birbirinden bağımsız şekilde, benzer çevresel koşullara tepki olarak, değişik mekânlarda ortaya çıkar. Buna en iyi örnek Kanada göllerinde yaşayan dikenli balıktır (gasterostus). Kanada’daki göllerde iki çeşit dikenli balık bulunur. Biri dipteki yiyeceklerle beslenirken, diğeri planktonlarla beslenir. Mitokondriyal DNA’larının (mtDNA) incelenmesi sonucu bu iki türün paralel çeşitlenme sonucu ortaya çıktığı anlaşıldı. Bu bulgular, “simpatrik çeşitlenme” denilen yeni bir oluşumu da ortaya çıkarttı. Burada çeşitlenme coğrafi tecride bağlı değildir; melezleşme söz konusudur. Tecrit çeşitlenmesini savunanlar bu görüşe karşı çıksalar da mtDNA çalışmaları simpatrik çeşitlenmeyi destekliyor. Bazı biyologlar melezleştirme sürecinin yeni türlerin oluşumunda önemli bir rol oynadığını düşünüyor. Kuram olarak, bir türün paralel evrim sonucu mu, seksüel seleksiyon sonucu mu yoksa melezleştirme sonucu mu ortaya çıktığını ”çeşitlenme genleri” ne bakarak test edebiliriz. Çeşitlenme genleri, değişik organizmaları birbiriyle karıştırarak üretme olasılığını ortadan kaldırır. Her gün yeni bir genom diziliminin çözümlendiği en son dönemlerde, biyologlar bir gün bu tür genleri keşfedeceklerini umuyor. Ayrıca genlerin ifade farklılıklarının daha çok incelenmesi sonucu çeşitlenmeyi daha iyi anlayabileceğiz. Bana kalırsa çeşitlenme nedenlerini araştırırken en uygun yöntem Mendel tipi çapraz eşleştirmedir. Dolayısıyla çeşitlenmenin tek bir genden mi yoksa bir çift genden mi -erkeğin kur yapması ve dişinin bu sinyale yanıt vermesi gibi- kaynaklandığı netlik kazanabilir. Pek çok bilim adamı bu yöntemin genel tabloyu açıklamakta yetersiz kalacağını iddia etse de, çeşitlenmesini yeni tamamlayan türleri incelemenin en doğru yöntem olduğunu düşünüyorum. 4. Soru Evrim tahmin edilebilir mi? Bu soruyu Oxford Üniversitesi’nde ve Yeni Zelanda’daki Auckland Üniversitesi’nde çalışan Paul Rainey yanıtladı: Son yıllarda yitirdiğimiz Stephen Jay Gould ‘a göre evrim, gelişigüzel ve seçici güçlerin sürekli olarak birbirleriyle etkileşimi sonucu ortaya çıkar. Gelişigüzel unsurların (mutasyon, rekombinasyon ve göç) ve stokastik unsurların (hedefe ulaşmak için uygun olasılıkları seçme işlemi-eş bulma olasılığı gibi) varlığı, evrimin tekrarlanamadığını, tahmin edilemediğini, hatta hiçbir kuralın geçerli olmadığını ortaya koyar. Ancak, Darwin’in net bir biçimde belirttiği gibi, beklenmedik bir olay ile doğal seleksiyon yan yana, beraber etkili olabilirler. Aslında Darwin’in doğal seleksiyon kuramının öngörüsü şudur: Organizmalar çevrelerine uyum sağlar. Olasılık çerçevesi En önemlisi, Darwin’in kuramına dayanarak yapılan bütün tahminler olasılık çerçevesi içinde ele alınır. Bu bağlamda spesifik bir olaya karşı bütün olasılıkları öngörmek gerekir. Burada en önemli sıkıntı, bütün olasılıkların hiçbir zaman hesaba katılamamasıdır. Bugünün evrim biyologları “yasaları” fizik bilimindeki yasalar gibi ele almasalar da -Darwin ve başka 19.Yüzyıl biyologlarının yaptığı gibi- evrimle ilgili kimi temel kuralların varolduğuna dair somut kanıtlar elde ediyor. Evrimsel değişikliklerin mekanizması daha iyi anlaşıldıkça, kimi sonuçların olası başka sonuçlardan daha olası olduğu görülüyor. Tarihsel olasılıklara bir göz attığımızda, Gould’un iddiasına kesin bir yanıt getirmek olası değil. Ama işe başlarken, biyolojik sistemlerin temel yapıları hakkında elde ettiğimiz bilgilerin ışığı altında, evrimin nereye varacağına dair tahminlerde bulunabiliriz. Şimdiden organizmaların çevrelerine nasıl uyum sağlayacağına dair öngörülerde bulunabiliyoruz. Dolayısıyla gelecekte olası değişikliklere dair kantitatif (nicel) tahminlerde bulunmak da olası olabilir. 5. Soru Tanrı’nın evrimle ilgisi ne? Bu soruyu İngiltere’deki Liverpool Üniversitesi’nden Robin Dunbar yanıtılyor: Pek çok insan, bu konuda meşhur bilim felsefecisi Karl Popper ile aynı fikirdedir. Popper’a göre din metafiziğin dünyasına aittir; bilimsel sorgulamaya tabi tutulamaz. Biyologların çoğu bu görüşe katılarak Tanrı konusunu tartışmaların dışında tutar. Ancak din ve tanrıların kişi davranışı üzerinde çok büyük etkisinin olduğunu yadsımak da doğru değildir. İşte bu sebeple ben ve benim gibi düşünen biyologlar, dinlerin niçin varolduğunu ve kişi evriminin hangi noktasında devreye girdiğini araştırmaya başladık. İnsanlar hayvan standartlarına göre çok tuhaf bir özellik sergiler. Bu özellik içinde bulunduğumuz topluluğun isteklerini kabullenme konusunda gösterdiğimiz olağaüstü arzu, hatta bu yolda canımızı bile vermeye hazır durumda olmamızdır. Bu düzeyde bir özveri başarının anahtarıdır. İnsanlar, kollektif çözümlerden yola çıkarak kendi küçük dünyalarıyla sınırlı kişisel sorularına yanıt getirmeye çabalarlar. Bu çözümün yararlı olabilmesi için kişiler kısa vadeli kişisel çıkarlarını uzun vadeli kazançlarıyla değiş tokuş etmeyi öğrenmek zorundadır. Ve gruba uyum sağlama özelliği bizi başka bir tehlikeyle karşı karşıya bırakır. Bu tehlike, topluma ait olma özelliğinden yararlanıp, bunun bedelini ödemek istemeyen parazitlerdir. Tabi ki bu asalakları durdurmanın yolları vardır. Biri, yasalar yardımıyla denetleme, ikincisi toplumsal terbiye kurallarıdır. Ama bu iki yöntem de bir yere kadar yararlıdır: “Benim yaptıklarımı senin onaylayıp onaylamaman beni ilgilendirmez. Ben kazancıma bakarım” şeklinde düşünenlere bu iki yöntem etkili olmaz. İşte bu noktada din devreye girer; kontrolumuzun dışında kimi güçlerin müdahale etme olasılığı insanlarda tedirginlik yaratır. Dinin yarattığı ceza sistemi herhangi bir sivil kuruluşun uygulayacağı cezadan daha ağırdır. Ama bu sistemin çalışması, insanların doğaüstü bir dünyanın varlığına inanmasına bağlıdır. İşte bu aşamada türümüze özgü olan bir özellik önem kazanır. Bu, kişi beynini okuma yeteneğidir. Buna “Aklın teorisi” diyebiliriz. Bu kuramı şu cümleyle açıklayabiliriz: “Senin ve benim ahlaklı davranma arzusu duyduğumu bilen doğaüstü bir varlığın varolduğunu sandığına inanıyorum.” Bu düşünca tarzı, dini doğaüstü kişisel inançların ötesine geçirerek, herkesin paylaştığı toplumsal bir fenomen haline getirdi. Beynimiz tanrıları ve dinleri yaratmamıza izin veriyor. Ama bu, büyük beyinlerin tesadüfen ortaya çıkarttığı bir yetenek midir? Yoksa uyum kaygısı sonucu mu ortaya çıkmıştır? Benim çalışmalarımdan çıkarttığım sonuçlara göre insanların da dahil olduğu primatlarda neokorteksin hacmi -özellikle frontal lob- doğrudan grubun büyüklüğne ve sosyal yeteneklere bağlı olarak değişir. Başka bir deyişle, beynin boyutlarının evrimi, geniş grupların içinde istikrarı sürdürebilecek sosyal yeteneğe bağlı olarak gelişir. Söz konusu insanlar olduğu zaman, bu toplumsal uyum çabalarına din de dahildir. Dinin büyük ölçüde zihinsel güce gereksinim duyduğu gerçeğinden hareketle, dinin ne zaman evrimleştiğini sorabiliriz. Dinsel inançları destekleyecek zihinsel gelişime, evrimsel tarihimizin en son dönemlerinde eriştiğimizi söyleyebiliriz. Dinin, yarım milyon sene ilkin Homo sapiens’in ortaya çıkışından ilkin başlaması olanaksız görünüyor. Bu tarih büyük bir olasılıkla modern insanın 200.000 sene ilkin ortaya çıkışına denk gelebilir. Aynı dönem lisanın da ortaya çıkışına rastlıyor. Kaldı ki dinin varlığı büyük ölçüde lisana bağlıdır. Tabi ki din ödül kavramını da beraberinde getirir. Dini yasaklar toplum krallarına uyumu sağlamakla birlikte, dinsel faaliyetler grubun bir parçası olma duygusunu da yaratır. Son yıllarda sinirbilim beyindeki “Tanrı-noktası”nın yerini buldu. Bu bölge varlığımızın uzamdaki yeri ile ilgili duyulardan ve “evrenle tek vücut olma” duygusundan da sorumlu. Fakat gruba bağlılığı pekiştiren ön önemli araç endorfinler. Bu beyin salgısı, vücut stres altında olduğu zaman salgılanır. Pek çok dinsel törende dövünme, dans ve ilahilerden oluşan uzun ayinler sonucunda endorfinin salgılanması tesadüf değildir. Endorfinlerin uyuşturucu etkisi insanlarda rahatlama ve aynı deneyimi paylaşan grup bireyleriyle yakınlaşma duygusu uyandırır. Dolayısıyla dinler, asalakların toplumsal yaşamın bütün avantajlarından hiçbir bedel ödemeden yararlanmasını önlemek için büyük beyinler tarafından yaratılmıştır. Ama dinsel faaliyetler, doğal dünyanın acımasızlığına karşı toplumsal dayanışmayı artıran yararlı etkinliklerdir. Kaynak: “EVRİM ile ilgili 5 soru 5 yanıt”, Cumhuriyet Bilim Teknik, 5.7.2003, New Scientist’ten Reyhan Oksay çevirisi, 14 Haziran 2003 Bilim Bilmek

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisi-ile-ilgili-5-soru-5-yanit

Bitkiyle Beslenen Örümcek

Şimdiye kadar tanımlanan yaklaşık 40.000 örümcek türünün hepsinin avlanarak beslendiği biliniyor. Bazıları ağ kuruyor bazıları da avlarına doğrudan saldırıyor. Ancak bilim insanları buna çok çarpıcı bir istisna keşfetti: Bagheera kiplingi adıyla bilinen bir zıplayan örümcek bilim dünyasında öncelikle bitkiyle beslenen ilk örümcek örneği oldu. İlginç keşif 12 Ekim’de Current Biology’de yayımlandı. Örümceğin bitkisel besin tercihi akasya çalılarının yapraklarının ucunda bulunan, Beltian yapıları denen özel yapılar. Normalde Beltian yapıları akasya dikenlerinin boşluklarında yaşayan ve bitkinin “koruyuculuğu”nu yapan karıncaların ödülüdür. Karıncaakasya mutualizmi (yani karşılıklı faydaya dayalı ortak yaşam biçimi) birlikte evrimleşmenin doğadaki en çok incelenmiş ve bilinen örneklerinden. Örümceği Meksika’daki bir alan çalışması sırasında fark eden Villanova Üniversitesi’nden Christopher Meehan, bunun gerçekten de özellikle bitki “avlayan” ve aynı zamanda birincil besin kaynağı olarak bitki arayan ilk örümcek olduğunu söylüyor. Meehan aynı örümceğin, makalenin ortak yazarı olan, Brandeis Üniversitesi’nden Eric Olson tarafından da Costa Rica’da bağımsız olarak keşfedildiğini belirtiyor. Meehan B. kiplingi’nin katı bitkiselbesin tükettiği bilinen tek örümcek türü olduğunu ekliyor. Örümceklerin bazen küçük omurgasızları avladığı da oluyor, ancak hem alandaki gözlemler hem de biyokimya analizleri örümcekgillerin bu üyesinin öncelikle bitkisel besin tükettiğini gösteriyor. Örümceklerin avladıkları hemen hemen tek hayvan ise akasyayı koruyan karıncaların larvaları. Meehan’ın anlattığına göre şimdiye kadar örümceklerde görülen tek bitkisel beslenme bir örümceğin nadiren nektar ya da polen yemesi şeklindeydi. Polenle beslenme şimdiye kadar sadece bir tür örümcekte, onda da sadece geri dönüştürmek üzere ağını yerken ağa takılmış şeyleri de ağla birlikte yiyen genç örümceklerde görülmüştü. Nektarla beslenme muhtemelen ağ kurmak yerine doğrudan avlanan örümceklerde oldukça yaygın, ama bu sadece nadir alınan bir besin. Meehan örümceklerin katı besin tüketemeyecekleri yönünde genel bir yargı olduğunu söylüyor. Örümceklerin avlarını vücut dışında sindirdiğini ve büyüklüğü yaklaşık bir mikrometreyi geçen her tür maddenin örümceğin yutağındaki özsudan süzüldüğünü anlatıyor. Oysa Beltian yapıları % 80 yapısal fiberden oluşuyor ve örümceklerin standartlarına göre hayli büyük kalıyor. Meehan örümceklerin bu bitkisel yapıları beş dakikadan kısa bir sürede tamamen tüketebildiğini belirtiyor. Peki bu örümcekler, akasyayı korumakla görevli oldukları ve Beltian yapıları kendilerine saklayacağı düşünülen karıncaları atlatmayı nasıl başarıyor? Meehan Bagheera da dahil olmak üzere zıplayan örümceklerin inanılmaz derecede gelişmiş algılama yeteneklerine ve çevikliğe sahip olduğunu, bireylerin duruma özel stratejiler kullanarak karıncaları atlattığını söylüyor. Görünüşe göre örümcekler aynı zamanda ağlarını fazla çekici olmayan ağaçlara kuruyor ve yuvalarını karıncalara karşı aktif biçimde koruyor. Meehan son olarak örümceklerin karıncaları taklit ediyor olabileceğini belirtiyor. Özellikle genç örümcekler karıncalara benziyor ve görünüşe göre onlar gibi hareket ediyor; belki de bu örümceklerin akasya ve karıncaları inceleyen araştırmacıların uzun süre dikkatinden kaçmasının sebebi budur. Meehan aynı zamanda örümceklerin karıncaların kimyasal kokusunu da “sürünmüş” olabileceğini düşünüyor ve bununla ilgili incelemeler yapıyor. www.eurekalert.org/pub_releases/2009-10/cpfv100509. php Bilim ve Teknik Kasım 2009 İlay Çelik

http://www.biyologlar.com/bitkiyle-beslenen-orumcek

Bakteri nedir?

Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu olabilir. Yeryüzündeki her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardırbakteri Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadan biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır. İnsan vücudunda bulunan bakteri sayısı, insan hücresi sayısının on katı kadardır, özellikle deride ve sindirim yolu içinde çok sayıda bakteri bulunur. Bunların çok büyük bir çoğunluğu bağışıklık sisteminin koruyucu etkisisiyle zararsız kılınmış durumda olsalar, ayrıca bir kısmı da yararlı (probiyotik) olsalar da, bazıları patojen bakterilerdir ve enfeksiyöz hastalıklara neden olurlar; kolera, frengi, şarbon, cüzzam ve veba bu cins hastalıklara dahildir. En yaygın ölümcül bakteriyel hastalıklar solunum yolu enfeksiyonlarıdır, bunlardan verem tek başına yılda iki milyon kişi öldürür, bunların çoğu Sahra altı Afrika'da bulunur. Kalkınmış ülkelerde bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde ve çeşitli hayvancılık faaliyetlerinde antibiyotikler kullanılır, bundan dolayı antibiyotik direnci yaygınlaşmaktadır. Endüstride bakteriler, atık su arıtması, peynir ve yoğurt üretimi, biyoteknoloji, antibiyotik ve diğer kimyasalların imalatında önemli rol oynarlar. Bir zamanlar bitkilerin Schizomycetes sınıfına ait sayılan bakteriler artık prokaryot olarak sınıflandırılırlar. ökaryotlardan farklı olarak bakteri hücreleri hücre çekirdeği içermez, membran kaplı organeller de ender olarak görülür. Gelenekesel olarak bakteri terimi tüm prokaryotları içermiş ancak, 1990'lı yıllarda yapılan keşiflerle prokaryotların iki farklı gruptan oluştuğu, bunların ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmiş oldukları bulununca bilimsel sınıflandırma değişmiştir. Bu üst alemler Bacteria ve Archaea olarak adlandırılmıştır. Bakteriyolojinin tarihçesi Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir. Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, eski Yunanca "küçük asa" anlamına gelen bacterion -a'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir. Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur. Robert Koch tıbbi mikrobiyolojide bir öncü olmuş, kolera, şarbon ve verem üzerinde çalışmıştır. Verem üzerindeki araştırmalarında Koch mikrop (germ) teorisini kanıtlamış, bundan dolayı da kendisine Nobel Ödülü verilmiştir.Koch postülatları'nda bir canlının bir hastalığın nedeni olduğunu belirlemek için gereken testleri ortaya koymuştur; bu postülatlar günümüzde hala kullanılmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda bakterilerin çoğu hastalığın nedeni olduğu bilinmesine rağmen, antibakteriyel bir tedavi mevcut değildi. 1910'da Paul Ehrlich Treponema pallidum 'u (frengiye neden olan spiroket) seçici olarak boyamaya yarayan boyaları değiştirerek bu patojeni seçici olarak öldüren bileşikler elde etti, böylece ilk antibiyotiği geliştirmiş oldu. Ehrlich, bağışıklık üzerine yaptığı çalışmasından dolayı 1908 Nobel ödülünü kazanmış, ayrıca bakterilerin kimliğini tespit etmek için boyaların kullanılmasına öncülük etmiştir; çalışmaları Gram boyası ve Ziehl-Neelsen boyasının temelini oluşturmuştur. Bakterilerin araştırılmasında büyük bir aşama, Arkelerin bakterilerden farklı bir evrimsel soya ait olduklarının 1977'de Carl Woese tarafından anlaşılmasıdır. Bu yeni filogenetik taksonomi, 16S ribozomal RNA'nın dizilenmesine dayandırılmış ve üç alanlı sistem'in parçası olarak prokaryot alemini iki evrimsel alana (üst aleme) bölmüştür. Köken ve erken evrim Modern bakterilerin ataları, yaklaşık 4 milyar yıl önce, dünyada gelişen ilk yaşam biçimi olan tek hücreli mikroorganizmalardı. Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca tüm canlılar mikroskopiktiler, bakteri ve arkeler yaşamın başlıca biçimleriydi. Bakteri fosilleri, örneğin stromatolitler, mevcut olmakla beraber, bunların kendine has morfolojilerinin olmaması, bunlar kullanılarak bakteri evriminin anlaşılmasına veya belli bakteri türlerinini kökeninin belirlenmesini engellemektedir. Ancak gen dizileri bakteri filogenetiğinin inşası için kullanılabilir, bu çalışmalar bakterilerin arke/ökaryot soyundan ayrılmış evrimsel bir dal olduğunu göstermiştir. Bakteri ve arkelerin en yakın zamanlı ortak atası muhtemelen yaklaşık 2,5-3,2 milyar yıl önce yaşamış bir hipertemofil'di. Bakteriler, evrimdeki ikinci büyük ayrışmada, ökaryotların arkelerden oluşmasında da yer almışlardır. Bunda, eski bakteriler, ökaryotların ataları ile endosimbiyotik bir ilişki kurmuşlardır. Bu süreçte, proto-ökaryotik hücreler, alfa-proteobakteriyel hücreleri içlerine alıp mitokondri veya hidojenozomları oluşturdular. Bu organeller günümüz ökaryotlarının tümünde hala bulunmaktadır ("mitokondrisiz" protozoalarda dahi aslında son derece küçülmüş olarak mevcutturlar). Daha sonraki bir dönemde, farklı bir olay sonucu, bazı mitokondrili ökaryotların, siyanobakteri-benzeri canlıları içlerine alması sonucunda, bitki ve yosunlardaki kloroplastlar oluştu. Hatta bazı yosun gruplarında bu olayı izleyen başka içe almalar meydana gelmiş, bazı heterotrofik ökaryotik konak hücrelerin, ökaryotik bir alg hücresini içine alması sonucunda "ikinci kuşak" bir plastid oluşmuştur. Morfoloji Bakteriler, morfoloji olarak adlandırılan, şekil ve boyutları bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Bakteriyel hücreler ökaryotik bir hücrenin yaklaşık onda biri boyundadır, tipik olarak 0,5-5,0 mikrometre uzunluktadırlar. Ancak, bir kaç tür, örneğin Thiomargarita namibiensis ve Epulopiscium fishelsoni yarı milimetre boyunda olabilir ve çıplak gözle görülebilir. En küçük bakteriler arasında Mikoplazma cinsinin üyeleri bulunur, 0,3 mikrometre olan bu bakteriler en büyük virüsler kadar küçüktür. Bazı bakteriler daha da küçük olabilirler ama bu ultramikrobakteriler henüz iyi tanımlanmamıştır. Çoğu bakteri türleri ya küresel ya da çubuksu şekilli olur. Küresel olanlar kokus (veya coccus; Eski Yunanca tohum anlamında kókkos 'tan), çubuksu olanlar basil (Latince çubuk anlamlı baculus 'tan) olarak adlandırılır. Vibrio olarak adlandırılan bazı çubuksu bakteriler biraz eğri veya virgül şekillidir; diğerleri spiral şekillidir, spirillum olarak adlandırılır, veya sıkıca sarılı olur, spiroket olarak adlandırılırlar. Az sayıda bazı türler tetrahedron veya küp benzeri şekilde olabilirler. Yakın zamanda keşfedilen bazı bakteriler uzun çubuk şeklinde büyür ve yıldız şekilli bir kesite sahiptir. Bu morfolojinin sağladığı yüksek yözölçümü-hacim oranı bu bakterilere az besinli ortamlarda bir avantaj sağladığı öne sürülmüştür. Hücre şekillerindeki bu büyük çeşitlilik bakterinin hücre duvarı ve hücre iskeleti tarafından belirlenir. Hücre şekli, bakterinin gıda edinmesine, yüzeylere bağlanmasına, sıvı içinde yüzmesine ve doğal avcılarından kaçmasına etki eder. Çoğu bakteriyel tür tek hücre halinde varlığını sürdürür, diğerleri ise kendilerine özgü biçimlerle birbirlerine bağlanır: Neisseria diploitler (ikililer) oluşturur, Streptokok zincir, Stafilokok üzüm salkımı gibi kümeler oluşturur. Bazı bakteriler iplik (filament) oluşturacak şekilde uzayabilir Actinobacteria'da olduğu gibi. İpliksi bakterilerde çoğu zaman içinde pek çok hücre bulunan bir kın vardır. Bazı tipleri, örneğin Nocardia cinsine ait bazı türler, hatta karmaşık, dallı iplikçikler oluşturur, bunlar küflerdeki miselyuma benzer. Bakteriler yüzeylere bağlanıp biyofilm denen yoğun kümeler oluştururlar. Bu filmler birkaç mikrometre kalınlıktan yarım metre derinliğe kadar değişebilir, ve birden çok bakteri, protista ve arke türü içerebilir. Biyofilmlererde yaşayan bakteriler, hücre ve hücre dışı bileşenler ile karmaşık bir düzen oluştururlar. Meydana gelen ikincil yapılar arasında mikrokoloniler de sayılabilir, bunların içinde bulunan kanal şebekleri gıdaların daha kolay difüzyonunu sağlar. Doğal ortamlarda, örneğin toprak ve bitkilerin yüzeyinde, bakterilerin çoğunluğu biyofilim aracılığıyla yüzeye bağlanır. Biyofimler tıpta da önemlidir, çünkü bu yapılar kronik bakteriyel enfeksiyonlarda ve vücut içine yerleştirilmiş tıbbi cihazlarda bulunurlar. Biyofilmler içinde kendini koruyan bakterilerin imhası, tek başına ve izole durumda olan bakterilerinkinden çok daha zordur. Daha karmaşık morfolojik değişiklikler de bazen mümkündür. Örenğin amino asitlerden yoksun kalınca Myxobacteria'lar civarlarındaki diğer hücreleri algılamak için yeter çoğunluk algılaması (İng. quorum sensing) denen bir süreç kullanırlar. Bu süreçte bakteriler birbirlerine doğru hareket eder ve yaklaşık 100.000 bakteri içeren 500 mikrometre büyüklüğünde tohum yapıları (İng. fruiting bodies) oluştururlar. Tohum yapılarında bulunan bakteriler farklı görevler yerine getirir; böylesi bir kooperasyon, çok hücreli organizasyonun basit bir tipini meydana getirir. Örneğin, her on hücreden biri bu tohum yapılarının tepesine göç eder ve miksospor adında özelleşmiş uyuşuk (dormant) bir yapı oluştururlar. Miksosporlar normal hücrelere kıyasla kurumaya ve diğer olumsuz çevresel şartlara daha dayanıklıdır. Hücresel yapı Hücre içi yapılar: Bakteri hücresi hücre zarı olarak adlandırılan bir lipit zarla çevrilidir. Bu zar, hücrenin içindekiler içine alıp, besinler, protein ve sitoplazmanın diğer gerekli bileşenlerini hücrenin içinde tutar. Bakteriler prokaryot olduklarından dolayı sitoplazmalarında ender olarak zar kaplı organeller bulundururlar, içlerinde büyük boylu yapılardan az sayıda olur. Bakterilerde hücre çekirdeği, mitokondrisi, kloroplast ve ökaryotlarda bulunan, Golgi aygıtı ve endoplazmik retikulum gibi diğer organellerden yoktur. Bir zamanlar bakterilerin sadece sitoplazmadan içeren basit torbalar olduğu düşünülürdü ama artık karmaşık bir yapıları olduğu bilinmektedir, örneğin prokaryotik hücre iskeleti, ve bazı proteinlerin bakteriyel sitoplazmanın belli konumlarında stabil olarak konuşlanması gibi. Hücre içi organizasyonun bir diğer seviyesi mikrokompartımanlaşma ile sağlanır. Bunun bir örneği olan karboksizom, lipit membran yerine, polihedral bir protein kabukla çevrili olan bir bölmedir. Bu polihedral organeller, ökaryotlardaki zar kaplı organellere benzer bir şekilde, bakteri metabolizmasının bölümlerinin hücre içinde konuşlanmasını ve birbirlerinden ayrı tutulmasını sağlar. Çoğu önemli biyokimyasal tepkime, örneğin enerji üretimi, membran aşırı bir konsantrasyon gradyanı ile, bir bataryadakine benzer şekilde, potansiyel fark oluşması sonucu meydana gelir. Bakterilerde genelde dahili zarlı yapıların olmaması nedeniyle, elektron taşıma zinciri gibi bu tür tepkimeler, hücre zarının iki yanı arasında, yani sitoplazma ile periplazmik aralık veya hücre dışı arasında oluşur. Ancak, çoğu fotosentetik bakteride plazma zarı çok kıvrımlıdır, hücrenin çoğunu ışık enerjisi toplayan membran tabakaları ile doldurur. Yeşil kükürt bakterilerinde bu ışık toplayıcı komplekslerin kimisi klorozom adlı lipit örtülü yapılar oluşturur. Başka proteinler hücre zarından içeri besin ithal eder, veya atık maddeleri sitoplazmadan dışarı atar. Bakterilerin genetik malzemeleri tipik olarak tek bir dairesel kromozomdan oluşur. Bakterilerde zar kaplı bir çekirdek yoktur ve kromozom tipik olarak sitoplazmada yer alan, nükleoit olarak adlandırılan düzensiz şekilli bir cismin içinde yer alır. Nükleoitte DNA, onunla ilişkili proteinler ve RNA bulunur. Planctomycetes ordosu, bakterilerde dahili zarlı yapıların bulunmadığı kuralının bir istisnasını oluşturur, bunlarda bulunan nükloit zar çevrilidir, ayrıca bu bakteriler başka zar çevrili hücresel yapılara da sahiptirler. Tüm canlılar gibi bakterilerde de protein üretimi için ribozomlar bulunur, ancak bakteriyel ribozomların yapısı arke ve ökaryot ribozomlarınınkinden farklıdır. Bazı bakteriler, hücre içinde glikojen, polifosfat, kükürt veya polihidroksialkanoat gibi besinler için depo granülleri oluştururlar. Bu granüller bakterinin daha sonradan kullanması için bu bileşikleri depolamasını sağlar. Bazı bakteri türleri, fotosentetik siyanobakteriler gibi, dahili gaz vezikülleri oluştururlar, bunlar aracılığıyla hafifliklerini ayarlarlar, farklı miktarda ışık ve besin bulunan su seviyeleri arasında alçalıp yükselebilirler. Hücre dışı yapılar: Hücre zarının dışında bakteriyel hücre duvarı bulunur. Bakteriyel hücre duvarları peptidoglikan (eski metinlerde mürein olarak adlandırılırdı)'dan oluşur. Peptidoglikan, peptit zincirlerle birbirine çapraz bağlanmış polisakkarit zincirlerden oluşur, bu peptitler, hücredeki diğer protein ve peptitlerden farklı olarak, D-amino asitler içerir. Bakteri hücre duvarları bitki ve mantar hücre duvarlarından farklıdırlar; bitki hücre duvarları selülozdan, mantarlarınkiler ise kitinden oluşur. Bakteri hücre duvarları arkelerinkinden de farklıdır, bunlarda peptidoglikan bulunmaz. Hücre duvarı çoğu bakterinin varlığını sürdürmesi için gereklidir, bu yüzden bir antibiyotik olan penisilin tarafından peptidoglikan sentezinin engellemesi bakterilerin ölümüne neden olur. Bakterilerde başlıca iki tip hücre duvarı olduğu söylenebilir, bunlar Gram-negatif ve Gram-pozitif olarak adlandırılır. Bu adlar, hücrelerin Gram boyasıyla tepkimesinden kaynaklanır. Bu, bakterilerin sınıflandırılmasında çok eskiden beri kullanılan bir testtir. Gram-pozitif hücreler, pek çok peptidoglikan ve teikoik asit tabakasından oluşan kalın bir hücre duvarına sahiptir. Buna karşın, Gram-negatif bakteriler birkaç peptidoglikan tabakası bulunur, bunun etrafını ikinci bir hücre zarı sarar, bu zarda lipopolisakkaritler ve lipoproteinler bulunur. Çoğu bakteri Gram-negatif bir hücre duvarına sahiptir, sadece Firmicutes ve Actinobacteria'lar (bunlar daha evvel düşük G+C ve yüksek G+C Gram pozitif bakteriler diye bilinirdi) Gram-pozitif, düzene sahiptirler. Bu yapısal farklılık, antibiyotiklere duyarlılıkta farklılık yaratabilir; örneğin vankomisin Gram-pozitif bakterileri öldürmesine karşın, Haemophilus influenzae veya Pseudomonas aeruginosa gibi Gram-negatif patojenlere karşı etkisizdir. Çoğu bakteride hücrenin dışını proteinlerden oluşmuş sert bir bir S-tabakası kaplar. Bu tabaka, hücre yüzeyine kimyasal ve fiziksel bir koruma sağlar ve makromoleküllerin difüzyonuna karşı bir engel oluşturur. S-tabakalarının çeşitli ama az anlaşılmış işlevleri vardır. Kampilobakter'lerde virülans faktörü olarak etki ettikleri ve Bacillus stearothermophilus 'ta yüzey enzimleri içerdikleri bilinmektedir. Kamçılar (flagellum, çoğul hali flagella), sert protein yapılardır, çapları yaklaşık 20 nanometre olup uzunlukları 20 mikrometreyi bulabilir, hareket etmeye yararlar. Kamçının hareketi için gereken enerji, hücre zarının iki yanı arasındaki bir elektrokimyasal gradyan boyunca iyonların taşınması sonucu elde edilir. Fimbrialar ince protein iplikçiklerdir, sadece 2-10 nanometre çaplı olup uzunlukları birkaç mikrometreyi bulabilir. Hücrenin yüzeyine dağılıdırlar, elektron mikroskobunda ince saçlara benzerler. Fimbriaların, sert yüzeylere veya başka hücrelere bağlanmakla ilişkili oldukları sanılmaktadır, ve bazı bakterilerin virülansı için gereklidirler. Piluslar fimbrialardan biraz daha büyük hücresel uzantılardır, konjügasyon denen bir süreç ile bakteri hücreleri arasında genetik malzeme aktarılmasını sağlarlar. Çoğu bakteri kapsül veya sümük tabakaları üreterek kendilerini bunlarla çevreler. Bu yapılar farklı derecede karmaşıklık gösterir: hücre dışı bir polimer olan sümük tabakası tamamen düzensizdir, kapsül veya glikokaliks ise çok düzenlidir. Bu yapılar, bakterileri makrofaj gibi ökaryotik hücreler tarafından yutulmaya karşı korur. Bunlar ayrıca antijen olarak etki edip hücre tanınmasında rol oynayabilir, ayrıca yüzeylere bağlanmak ve biyofilm oluşmasına yardımcı olabilir. Bu hücre dışı yapıların biraraya gelmesi salgı sistemlerine dayalıdır. Bunlar proteinleri sitoplazmadan periplazmaya veya hücre dışı ortama aktarırlar. Çeşitli salgı sistemleri bilinmektedir ve bu yapılar virülans için gerekli olduğu için yoğun bir sekilde araştırılmaktdadır. Endosporlar Bazı Gram-pozitif bakteri cinsleri, örneğin Bacillus, Clostridium, Sporohalobacter, Anaerobacter and Heliobacterium, endospor adlı çok dayanıklı, uyuşuk ('dormant') yapılar oluşturabilir. Hemen her örnekte üremeyle ilişkili olmayan bir süreç sonucunda bir hücreden bir endospor oluşur; ancak Anaerobacter durumunda bir hücrenin içinde oluşabilecek endospor sayısı yediyi bulabilir. Endosporların merkezinde, içinde DNA ve ribozomlar olan bir sitoplazma, bunun etrafında ise korteks tabakası, en dışta ise su geçirmez ve sert bir örtü bulunur. Endosporlar bir metabolizma belirtisi göstermezler, aşırı kimyasal ve fiziksel baskılara dayanıklıdırlar, örneğin, morötesi ışın, gama ışınları, deterjanlar, dezenfektanlar, ısı, basınç ve kurutulma. Bu uyuşuk halde bu organizmalar milyonlarca yıl boyunca tekrar yaşama geri dönebilirler. Endosporlar bakterilerin uzaydaki boşluk ve radyasyona dayanmalarını sağlar. Endospor oluşturan bakterilerin bazıları hastalık da yapar: örneğin şarbon hastalığı Bacillus anthracis endosporlarının teneffüsüyle kapılabilir, derin saplanma yaralarının Clostridium tetani endosporları ile kontamine olması da tetanoza yol açar. Metabolizma Bakterilerde karbon metabolizması ya heterotrofiktir, organik bileşikler karbon kaynağı olarak kullanılır veya ototrofiktir, yani hücresel karbon, karbon dioksitin karbon fiksasyonu elde edilir. Tipik ototrofik bakteriler arasında fototrofik siyanobakteriler, yeşil kükürt bakterileri ve bazı mor bakteriler sayılabilir, ama pekçok kemolitrofik türler de, örneğin azotlayıcı ve kükürt yükseltgeyici bakteriler de bu grupta yer alır. Bakterilerin enerji metabolizması ya fototrofiye, yani ışığın fotosentez yoluyla kullanımına, ya da kemotrofiye, yani enerji için kimyasal bileşiklerin kullanımıdır ki bu bileşiklerin çoğu oksijen veya ona alternatif başka elektron alıcıları yoluyla yükseltgenir (aerobik veya anaerobik solunum). Nihayet, bakteriler ya inorganik ya da organik bileşikler elektron vericileri kullanmalarına göre, sırasıyla, litotrof veya organotrof olarak siniflanirlar. Kemotrofik organizmalar, hem enerji korunumu (solunum veya fermantasyon ile) hem de biosentetik tepkimeler için bu elektron vericilerini kullanır, buna karşın fototrofik organzmalar onları sadece biyosentetik amaçla kullanırlar. Solunum yapan organizmalar enerji kayanğı olarak kimyasal bileşikler kullanırlar, bunun için elektronlar bir yükseltgenme-indirgenme (redoks) tepkimesi ile indirgenmiş bir substrattan bir son elektron alıcısına taşınır. Bu tepkimenin açığa çıkardığı enerji ile ATP sentezlenir ve metabolizma yürütülür. Aerobik organizmalarda oksijen elektron alıcısı olarak kullanılır. Anaerobik organizmalarda nitrat, sülfat veya karbon dioksit gibi başka inorganik bileşikler elektron alıcısı olarak kullanılır. Bunlar sonucunda ekolojide büyük önem taşıyan denitrifikasyon, sülfat indirgenmesi ve asetogenez süreçleri meydana gelir. Kemotroflarda, bir elektron alıcısının yokluğu halinde, bir diğer olası yaşam yolu fermantasyondur, bunda indirgeniş substratlardan elde edilen elektronlar yükseltgenmiş ara ürünlere aktarılarak fermantasyon ürünleri meydana getirir, örneğin laktik asit, etanol, hidrojen, butirik asit gibi. Substratların enerji seviyesi ürünlerinkinden daha yüksek olması sayesinde fermantasyon mümkün olur, böylece organizmalar ATP sentezler ve metabolizmalarını çalıştırırlar. Bu süreçler, çevre kirlenmesine olan biyolojik tepkilerde de önemlidirler: örneğin sülfat indirgeyici bakteriler, cıvanın çok toksik şekillerinin (metil- ve dimetil-cıva) üretiminden büyük ölçüde sorumludur. Solunum yapmayan anaeroblar fermantasyon yoluyla enerji üretip indirgeyici güç elde ederler, bu sırada metabolik yan ürünleri (biracılıkta etanol gibi) atık olarak salgılarlar. Seçmeli anaeroblar (fakültatif anaeroblar), içinde bulundukları çevresel şartlara göre fermantasyon ile farklı elektron alıcıları arasında seçim yaparlar. Litotrofik bakteriler enerji kaynağı olarak inorganik bileşikler kullanırlar. Yaygın kullanılan elektron vericileri hidrojen, karbon monoksit, amonyak (nitrifikasyona yol açar), feröz demir ve diğer indirgenmiş metal iyonları, ve bazı indirgenmiş kükürt bileşikleridir. Metan gazı metanotrofik bakteriler tarafından hem bir elektron kaynağı hem de karbon anabolizmasında bir substrat olarak kullanılması bakımından dikkat çekicidir. Hem aerobik fototrofi hem de kemolitotrofide, oksijen nihai elektron alıcısı olarak kullanılır, anaerobik şarlarda ise inorganik bileşikler kullanılır. Çoğu litotrofik organizma otortorfiktir, buna karşın organotrofik organzmalar heterotrofiktir. Karbon dioksitin fotosentezle fiksasyonuna ek olarak bazı bakteriler, nitrojenaz enzimini kullanarak azot gazını sabitlerler (azot fiksasyonu). Çevresel olarak önemli olan bu özellik, yukarıda sayılmış metabolik tiplerin herbirindeki bazı bakterilerde görülür ama evrensel değildir. Büyüme ve üreme Çok hücreli organizmalardan farklı olarak, tek hücreli organizmalarda büyüme (hücre büyümesi) ve hücre bölünmesi yoluyla üreme sıkı bir sekilde birbirine bağlıdır. Bakteriler belli bir boya kadar büyür ve sonra eşeysiz üreme şekli olan ikili bölünme ile ürerler. En iyi şartlarda bakteriler büyük bir hızla büyür ve ürerler; bakteri topluluklarının sayısı her 9,8 dakikada ikiye katlanabilir. Hücre bölünmesinde birbirinin aynı iki yavru hücre meydana gelir. Bazı bakteriler, eşeysiz üremelerine rağmen, daha karmaşık yapılar oluştur, bunlar yavru hücrelerin yayılmasını kolaylaştırır. Buna örnek myxobacteria'larda tohum yapıları ve Streptomyces'te hif oluşumudur. Bazı bakterilerde ise tomurcuklanma olur, hücre yüzeyindeki meydana gelen bir uzantı kopunca bir yavru hücre meydana gelir. Laboratuvarda bakteriler çoğu zaman katı veya sıvı ortamda büyütülürler. Katı büyüme ortamı olarak agar kapları kullanılır, bunlar aracılığıyla bir bakteri suşunun saf bir kültürü elde edilir. Ancak, büyümenin hızının ölçülmesi veya büyük miktarda hücrenin eldesi gerektiğinde sıvı büyüme ortamları kullanılır. Karıştırılan bir ortam içinde büyüyen bakteriler homojen bir hücre süspansiyonu olştururlar, böylece kültürün eşit olarak bölünmesi ve başka kaplara aktarımı kolay olur. Ancak sıvı ortamda tek bakteri hücrelerinini izole edilmesi zordur. Seçici ortam (belli besin maddeleri eklenmiş veya eksik bırakılmış, veya antibiyotik eklenmiş ortam) belli organizmaların kimliğinin tespitine yardımcı olur. Bakteri büyütmek için kullanılan çoğu laboratuvar tekniğinde, çok miktarda hücrenin hızlı ve ucuz olarak üretilmesi için bol miktarda besinler kullanılır. Ancak, doğal ortamlarda besinler sınırlı miktradadır, bu yüzden bakteriler ilelebet üremeye devam edemez. Besin sınırlaması farklı büyüme stratejilerinin evrimleşmesine yol açar. Bazı organizmalar besinler mevcut olunca son derece hızlı çoğalır, örneğin yaz aylarında bazı göllerde yosun ve siyanobakteriyel büyümelerinde olduğu gibi. Başka bazı organizmalar sert çevresel şartlara adaptasyonları vardır, örneğin Streptomyces'in rakip organizmaları engellemek için çoklu antibiyotik salgılaması gibi. Doğada çoğu organizma besin teminini kolaylaştıran ve çevresel streslere karşı koruyucu topluluklar halinde (biyofilm gibi) yaşar. Bu ilişkiler belli canlı veya canlı gruplarının büyümesi için şart olabilir (sintrofi). Bakteriyel büyüme üç evre izler. Bir bakteri topluluğu yüksek besin bulunduran bir ortama ilk girdiğinde hücrelerin yeni ortamlarına adapte olmaları gerekir. Büyümenin ilk evresi bekleme aşamasıdır (latent dönem veya lag fazı), bu yavaş büyüme döneminde hücreler yüksek besili ortama adapte olup hızlı büyümeye hazırlanırlar. Hızlı büyüme için gerekli olan proteinler üretilmekte olduğu için bekleme döneminde biyosentez hızı yüksektir. Büyümenin ikinci evresi logaritmik faz (log fazı) veya üssel faz olarak adlandırılır. Bu evrede üssel büyüme olur. Bu evrede hücrelerin büyüme hızı (k), hücre sayısının iki katına çıkma süresi de jenerasyon zamanı (g) olarak adlandırılır. Besinlerden biri tükenip sınırlayıcı olana kadar süren log fazı sırasında besinler en yüksek hızla metabolize olur. Büyümenin son evresi durağan faz olarak adlandırılır, ve besinlerin tükenmiş olmasından kaynaklanır. Hücreler metabolik etkinliklerini azaltır ve gerekli olmayan hücresel proteinlerini harcarlar. Durağan faz, hızlı büyümeden bir strese tepki haline geçiş dönemidir, DNA tamiri, antioksidan metabolizması, ve besin taşıması ile ilişkili genlerin ifadesinde bir artış olur. Genetik Çoğu bakteride tek bir dairesel kromozom bulunur, bunun büyüklüğü endosimbiyotik bir bakteri olan Candidatus Carsonella ruddii de 160.000 baz çiftinden, bir toprak bakterisi olan Sorangium cellulosumda 12,200,000 baz çiftine kadar uzanır. Borrelia cinsine ait spiroketler bu genel özelliğin bir istisnasıdır, Borrelia burgdorferi (Lyme hastalığı etmeni) gibi türlerde tek bir doğrusal kromozom bulunur. Bakteriyel kromozomlardaki genler genelde tek bir sürekli DNA parçasından oluşur, bazı bakterilerde intronlar bulunmuşsa da bunlar ökaryotlarda olduğundan çok daha enderdir. Bakteriler aynı zamanda plazmidler de bulunabilir, bunlar kromozomdan ayrı DNA parçalarıdır, antibiyotik direnç genleri veya virülans faktörleri içerebilirler. Bir diğer tip bakteriyel DNA, kromozoma entegre olmuş virüslere (bakteriyofajlara) aittir. Çeşitli bakteriyofaj türleri vardır, bazıları sadece konak bakterilerini enfekte edip onu parçalar, diğerleri ise hücre içine girdikten sonra DNA'larını bakteriyel kromozoma dahil ederler. Bir bakteriyofaj konak hücresinini fenotipine katkıda bulunan genler taşıyabilir: örneğin Escherichia coli O157:H7'nin evrimi sırasında entegre olmuş bir fajın toksin genleri, zararsız bir atasal bakteriyi ölümcül bir patojene dönüştürmüştür. Bakteriler, eşeysiz organizmalar olarak, ana hücrelerinin genlerinin kopyalarını devralırlar. Ancak tüm bakteriler, DNA'larındaki değişikliklerin (mutasyon ve genetik rekombinasyonun) seçilimi ile evrimleşir. Mutasyonlar DNA ikileşmesi sırasında meydana gelen hatalar veya mutajenlerden kaynaklanır. Mutasyon hızları farklı bakteri türleri ve hatta aynı bakterinin farklı suşları arasında büyük farklılıklar gösterir. Bazı bakteriler ayrıca genetik malzemelerini hücreler arasında aktarabilirler. Bu üç yolla meydana gelebilir. Birincisi, bakteriler ortamlarıdaki yabancı DNA'yı içlerine alabilirler, buna transformasyon denir. Genler ayrıca transdüksiyon yoluyla, bir bakteriyofajın yabancı bir DNA parçasını kromozomun içine yerleştirmesiyle aktarılabilir. Gen aktarımını üçüncü yolu bakteriyel konjügasyondur, bunda DNA doğrudan hücresel temas yoluyla aktarılır. Başka bakteri veya ortamdan gen edinimine yatay gen transferi denir ve doğal şartlarda bu yaygın olabilir. Gen transferi özellikle antibiyotik direncinin oluşmasında önemlidir, çünkü bu, farklı patojenler arasında direnç genlerinin transferini sağlar. Hareket Hareketli (motil) bakteriler Kamçı (Biyoloji), bakteriyel kayma, seğirmeli hareket ve batmazlık (buoyuans) değişmesi yoluyla hareket ederler. Seğirmeli hareketlilikte bakteriler tip IV piluslarını bir kanca olarak kullanır, tekrar tekrar onu uzatır, bir yere saplar ve büyük bir kuvvetle (>80 pN) geri çeker. Bakteriyel türler kamçılarının sayı ve düzenine göre farklılık gösterirler; bazılarının tek bir kamçısı vardır (tek kamçılı veya monotrik), bazılarının iki uçta birer kamçısı (iki kamçılı veya amfitrik), bazılarının uçlarında kamçı kümeleri (iki demet kamçılı veya lofotrik), diğerlerinin ise tüm yüzeylerine yayılmış kamçıları vardır (çok kamçılı veya peritrik). Bakteri kamçısı yapısı en iyi anlaşılmış hareketlilik yapısıdır, 20 proteinden oluşur, ayrıca onun düzenlenmesi ve inşası için yaklaşık 30 diğer protein gereklidir. Kamçının tabanında bulunan motor, membranın iki yanı arasındaki elektrokimyasal gradyanı güç için kullanır. Bu motor, bir pervane gibi çalışan iplikçiği döndürür. Çoğu bakterinin (E. coli gibi) iki farklı hareket biçimi vardır: ileri hareket (yüzme) ve yuvarlanma (tumbling). Yuvarlanma sayesinde bakteri yönünü değiştirir ve izlediği yol üç boyutlu bir rassal yürüyüş şeklini alır. Spiroketlerin kamçısı periplamik boşlukta iki zar arasında bulunur. Bu bakterilerin kendilerine has sarmal bir gövdeleri vardır ve hareket ederken kıvrılırlar. Hareketli bakteriler belli uyaranlar tarafından çekim veya itime uğrarlar, bunun neden olduğu davranışlara taksis denir: bunların arasında kemotaksis, fototaksis ve manyetotaksis bulunur. Myxobacterialerde, bireysel bakteriler beraber hareket ederek hücre dalgaları oluşturur, bunlar farklılaşıp içinde sporlar bulunduran tohum yapıları oluşturur. Myxobacteria'lar yalnızca katı ortam üzerindeyken hareket ederler, buna karşın E. coli hem sıvı hem katı ortamda hareketlidir. Birkaç Listeria ve Şigella türü, konak hücreler içinde hareket ederken, normalde organellerin hücre içinde taşınmasını sağlayan hücre iskeletini kullanırlar. Kendi hücrelerinin bir kutbunda aktin polimerizasyonunu sağlayarak bir cins kuyruk oluştururlar, bu onları konak hücre sitoplazması içinde iter. Sınıflandırma ve kimlik tespiti Sınıflandırma, bakterileri benzerliklerine göre gruplandırıp adlandırarak onlardaki çeşitliliği betimlemeye yarar. Bakteriler hücre yapısı, hücresel metabolizma veya hücresel bileşenlerindeki (DNA, yağ asitleri, pigment, antijen ve kinonlar gibi) farklılıklara göre sınıflandırılabilirler. Bu yöntemler bakteri suşlarının kimliklerinin tespitini ve sınıflandırılmasına olanka sağlasa da, bu farklılıkların farklı türler arasındaki varyasyonları mı yoksa aynı tğr içindeki varyasyonları mı yansıttığı belli değildi. Bu belirsizliğin nedeni, çoğu bakteride ayırdedici yapıların olmaması, ayrıca birbiriyle ilişkisiz türler arasında yatay gen transferi olmasıydı. Yatay gen trasnferi yüzünden birbirine akraba sayılabilecek bazı bakteri türleri çok farklı morfoloji ve metabolizmaya sahip olabilirler. Bu belirsizliğin üstesinden gelebilmek için modern bakteri sınıflandırması moleküler sistematiğe ağırlık verir, guanin sitozin oranının ölçümü, genom-genom hibridizasyonu, ayrıca yatay gen transferine uğramamış genlerin (ribozomal RNA gibi) dizilenmesi gibi genetik teknikler kullanır. Bakteri sınıflandırması International Journal of Systematic Bacteriology (Uluslarası Sistematik Biyoloji) dergisi ve Bergey's Manual of Systematic Bacteriology kitapçığında yayımlanarak resmileşir. "Bakteri" terimi bir zamanlar tüm mikroskopik, tek hücreli prokaryotlar için kullanılırdı. Ancak moleküler sistematik sayesinde prokaryotik yaşamın iki ayrı sahadan oluştuğu gösterildi. Önceleri Eubacteria ve Archaebacteria diye adlandırılan, ama artık Bacteria and Archaea olarak adlandırılan bu iki canlı grubu, ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmişlerdir. Arkeler ve ökaryotlar arasındaki yakınlık, her birinin bakterilerle olan yakınlığından daha çoktur. Bu iki saha (üst alem), Eukarya ile birlikte, günümüzde mikrobiyolojide en yaygın kullanılan sınıflandırma sistemi olan üç saha sisteminin temelini oluşturur. Ancak, moleküler sistematiğin yakın zamanda kullanıma girmesi ve genom dizileri elde edilmiş canlıların sayısındaki hızlı artış nedeniyle bakteri sınıflandırması halen hızle değişen ve gelişen bir bilim dalıdır. Örneğin, bazı biyologlar arke ve ökaryotların Gram-pozitif bakterilerden evrimleştiğini iddia etmektedirler. Laboratuvarda bakteri kimlik tespiti özellikle tıpta çok önemlidir, çünkü doğru tedavi, enfeksiyona yol açan bakteri türüne bağlıdır. Dolayısıyla insan patojenlerinin kimliğinin tespiti, bakterilerin tanımlanma tekniklerinin gelişmesinin başlıca dürtüsü olmuştur. 1884'te Hans Christian Gram tarafından geliştirilmiş Gram boyama, bakterileri hücre duvarlarının yapısal özelliklerine göre tanımlamakta kullanılır. Bazı organizmalar Gram boyasından başka boyalarla en iyi tanınabilirler. Özellikle mikobakteriler ve Nocardia Ziehl–Neelsen ve benzeri boyalarla asit eşliğinde boyanır. Başka organizmalar özel ortamlarda büyümeleriyle tanınırlar veya seroloji gib başka teknikleri gerektirirler. Kültür teknikleri, bakterilerin büyümesini sağlamak ve belli bakterilerin kimliğini tespit etmek, aynı zamanda da nümenede bulunan başka bakterilerin büyümesini sınırlamak için tasarlanmıştır. Çoğu zaman bu teknikler belli nümune türleri göz önüne alınarak geliştirilmiştir; örneğin bir tükürük örneği pnömoniye yol açan organizmaları ortaya çıkaracak şekilde işleden geçirilir, bir dışkı örneği ise ishale yol açan organizalar tanımak için seçici ortamda kültürlenir, bu ortamda patojen olmayan bakteriler büyümez. Normal olarak steril olan örnekler, örneğin kan, idrar veya omurilik sıvısı, tüm organizmaların büyümesini sağlayan şartlarda kültürlenir. Patojen bir organizma izole edildikten sonra, morfolojisi, büyüme özellikleri (aerobik veya anaerobik büyüme, hemoliz şekilleri gibi) ve boyama ile daha ayrıntılı olarak karakterize edilebilir. Bakteri sınıflandırmasında olduğu gibi, bakteri kimlik tespiti de gittikçe daha sık olarak moleküler yöntemlerle yapılmaktadır. DNA'ya dayalı yöntemler, örneğin polimeraz zincir reaksiyonu, özgüllükleri ve çabuklukları nedeniyle, kültür yapmaya dayalı tekniklere kıyasla artarak popülerleşmektedir. Bu yöntemler sayesinde "yaşayan ama kültürlenemeyen", yani metabolik olarak aktif olan ama bölünmeyen hücrelerin kimliklerini tespit etmek mümkün olmaktadır. Ancak bu gelişmiş yöntemlerle dahi, bakteri türlerinin toplam sayısı bilinmemektedir ve bu sayı belli güven sınırları içinde tamin dahi edilememektedir. Mevcut sınıflandırmaya göre bilinen bakteri türlerinin (siyanobakteriler dahil) sayısı 9000'inin altındadır, ama bakteriyel çeşitliliğin büyüklüğü hakkındaki tahminlerde toplam tür sayısı 107'den 109'a kadar uzanır ve hatta bu tahminlerinlerin dahi birkaç büyüklük mertebesi kadar hatalı olabileceği düşünülmektedir. Diğer organizmalarla etkileşimler Görünür basitliklerine rağmen, bakteriler diğer canlılarla karmaşık etkileşimler içindedir. Bu simbiyotik ilişkiler parazitizm, mutualizm ve komensalizm olarak üçe ayrılırlar. Komensal bakteriler her yerde bulunur, hayvan ve bitkiler üzerinde büyümeleri başka yüzeyler üzerinde büyümeleri ile aynıdır (ancak sıcaklık ve ter bunların büyümesini hızlandırabilir); insanlarda bu organizmalardan çok sayıda olması vücut kokusunun nedenidir. Mutualistler Bazı bakteriler varlıklarının devamı için gerekli olan, mekansal olarak yakın ilişkilere girerler. Bu tür mutualist ilişkilerden biri olan türler arası hidrojen transferi olarak adlandırılır, butirik asit veya propiyonik asit tüketip hidrojen tüketen anaerobik bakteriler ile, hidrojen tüketen metanojenik arkeler arasındadır. Bu ilişkide yer alan bakteriler kendi başlarına bu organik asitleri kullanamazlar çünkü bu reaksiyon sonucu aşığa çıkan hidrojen çevrelerinde birikir. Hidrojen tüketici arkelerle yakın ilişkileri sayesinde hidrojen konsantrasyonu yeterince düşük kalır ve bakteriler büyüyebilir. Toprakta, rizosferde (kökün yüzeyi ve kökü bağlı olan topraktan oluşan bölgede) mikroorganizmalar azot fiksasyonu yaparlar, yani azot gazını azotlu bileşiklere dönüştürürler. Bu süreç sonucunda bitkilerin (ki onlar azot fiksasyonu yapamazlar) kolayca absorbe edebildiği bir azot kaynağı meydana gelir. Pekçok başka bakteri, insan ve başka canlılarda simbiont olarak bulunurlar. Örneğin normal insan bağırsağındaki bağırsak florasındaki 1000'den fazla bakteri, bağırsak bağışıklığına, bazı vitaminlerin (folik asit, K vitamini ve biyotin) sentezine, süt proteinlerinin laktik asite dönüştürülmesine (bkz. Laktobasiller) katkıda bulunur, ayrıca sindirilmemiş kompleks karbonhidratların fermantasyonunu sağlar. Bu bağırsak floarası ayrıca potansiyle patojen bakterilerin büyümesini engellediği için (genelde yarışmalı dışlama ile) bu faydalı bakterilerin probiyotik besin katkısı olarak alınmasının olumlu etkileri bulunmuştur. Patojenler Eğer bakteriler başka organizmalarla parazitik ilişkiler kurarlarsa patojen olarak sınıflandırılırlar. Patojen bakteriler insan larda ölüm ve hastalığın başlıca nedenidir; neden oldukları enfeksiyonlar arasında tetanoz, tifo, tifüs, difteri, frengi, kolera, besin kaynaklı hastalıklar, cüzzam ve verem sayılabilir. Bilinen bir hastalığın patojenik kaynağının keşfi yıllar sürebilir, örneğin mide ülseri hastalığı ve Helicobacter pylori durumunda olduğu gibi. Bakteryel hastalıklar tarımda da önemlidir, bakteriler bitkilerde yaprak beneği, ateş yanıklığı ve solmaya, çiftlik hayvanlarında da paratüberküloz, mastit, salmonella ve şarbona neden olur. Her patojen türün insan konağı ile etkileşimlerinin karakteristik bir spektrum oluşturur. Bazı organizmalar, örneğin Stafilokok veya Streptokok, deri enfeksiyonu, pnömoni, menenjit ve hatta sistemik sepsis (şok, masif vazodilasyon ve ölümle sonuşlanan sistemik bir enflamasyon tepkisi) neden olur. Lakin bu oganizmalar aynı zamanda normal insan florasına aittir, genelde insan derisi ve burununda bulur ve hiç bir hastalığa yol açmazlar. Buna karşın bazı başka organizmalar her durumda insanda hastalık yaparlar. Örneği Rickettsia, ancak başka canlıların hücrelerinin içinde büyüyüp çoğlabilen, zorunlu bir hücreiçi parazittir. Rickettsia'nin bir türü tifüse, bir diğeri ise Kayalık Dağlar benekli hummasına neden olur. Klamidya, zorunlu hücre içi paraziti bir diğer takımı içinde bulunan bazı türler pnömoni, veya idrar yolu enfeksiyonuna neden olabilir, ayrıca koroner kalp hastalığı ile de ilişkili olabilirler. Nihayet, bazı bakteri türleri, Pseudomonas aeruginosa, Burkholderia cenocepacia, ve Mycobacterium avium gibi, fırsatçı patojendirler ve sadece immün yetmezlik çeken veya kistik fibrozlu kişilerde hastalık yaparlar. Bakteriyel enfeksiyonlar antibiyotikle tedavi edilebilirler, bu antibiyotikler bakterileri öldürürse bakteriosidal, sadece onların çoğalmasını engelliyorsa bakteriostatik olarak sınıflandırılır. Pekçok antibiyotik vardır ve bunların her sınıfı patojende olup konağında olmayan bir süreci engeller. Antibiyotiklerin nasıl seçici toksiklik gösterdiğine bir örneği kloramfenikol ve puromisindir, bunlar bakteri ribozomlarını engellerler, ama yapısal olarak farklı olan ökaryotik ribozomlara etki etmezler. İnsan hastalıklarını tedavide kullanılan antibiyotiklerin hayvancılıkta da hayvanlarının büyümesini hızlandırmak için kullanılması, bakterilerde antibiyotik direnci gelişmesine neden olabilir. Enfeksiyonları engellemek için antiseptik önlemler alınır, örneğin deri bir iğne ile delinmeden evvel sterilize edilir. Cerrahi ve dişçilik araçları da kontaminasyon ve bakteriyel enfeksiyonu önlemek için sterilize edilir. Çamaşır suyu gibi dezenfektanlar, eşya yüzeylerinde bulunan bakteri ve diğer patojenleri öldürüp kontaminasyonu önlemek ve enfeksiyon riskini daha da azaltmak amacıyla kullanılır. Teknoloji ve endüstride önemi Bakteriler, çoğu zaman laktobasil türleri, maya ve küflerle beraber, fermante edilmiş gıdaların (peynir, turşu, soya sosu, sauerkraut, sirke, şarap ve yoğurt gibi) hazırlanmasında binlerce yıldır kullanılmaktadır. Bakterilerin çeşitli organik bileşikleri parçalayabilme yetenekleri dikkate değerdir ve atıkların işlenmesi ve değerlendirilmesinde (bioremediation) kullanılmıştır. Petroldeki hidrokarbonları sindirebilen bakteriler çoğu zaman petrol saçılmalarının temizlenmesinde kullanılır. 1989'da meydana gelen Exxon Valdez tanker kazasının ardından Prince William Sound kıyılarına gübre dökülerek bu doğal bakterilerin büyümesi teşvik edilmişti. Bu yöntem, çok fazla petrol kaplanmamış kıyılarda etkili olmuştu. Bakteriler ayrıca endüstriyel toksik atıkların değerlendirilmesinde de kullanılırlar. Kimya endüstrisinde, enantiyomerik olarak saf kimyasalların üretilmesinde (bunlar ilaç ve tarımsal kimyasalların hammadesidir) bakteriler önemli rol oynarlar. Bakteriler ayrıca biyolojik haşare kontrolünde haşare ilaçlarının yerine kullanılabilirler. Bunun en yaygın örneği, Gram pozitif bir toprak bakterisi olan Bacillus thuringiensisdir (BT olarak da adlandırılır). Bu bakterinin alt-türleri kelebeklere (Lepidoptera türlerine) özgül bir böcek öldürücü olarak kullanılır. Spesifik olmalarından dolayı bu böcek öldürücüler çevre dostu olarak kabul edilir; insanlara, yabani hayvanlara, polinasyon yapan ve diğer faydalı böceklere etkileri çok az veya hiçtir. Hızlı büyüme ve kolaylıkla manipüle edilebilmelerinden dolayı bakteriler moleküler biyoloji, genetik ve biyokimyada birer araç olarak kullanılırlar. Bakteri DNA'sında mutasyon yapıp bunun fenotipini inceleyerek bilimciler genlerin, enzimlerin ve metabolik patikaların işlevlerini belirleyebilmekte, sonra edindikleri bilgileri daha karmaşık canlılara uygulayabilmektedirler. Muazzam miktarda enzim kinetiği ve gen ifadesi verileri, canlıların matematiksel modellerinde kullanılarak hücrenin biyokimyasının anlanması amaçlanmaktadır. Çok çalışılmış bazı bakterilerde bu mümkündür, Escherichia coli metabolizmasının modelleri üretilmekte ve denenmektedir. Bakteri metabolizması ve genetiğinin bu seviyede anlaşılır olması sayesinde bakterilerin biyoteknoloji kullanılarak yeniden tasarımı mümkün olmakta, böylece onların tedavi amaçlı proteinleri (insülin, büyüme faktörleri veya antikorlar gibi) daha verimli sekilde üretmesi sağlanabilmektedir. Kaynak: bakteri.nedir.com/#ixzz2gQ80yt60

http://www.biyologlar.com/bakteri-nedir

HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA

Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetekçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosondan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yildir, genetikçilerin uluslarasi küçük toplulugu, bilimsel perhiz, sakinimlilik, otosansür, kendini sinirlama, erteleme, yani kisacasi, Watson’in bu bölümün epigrafi olan sözlerini kendisinden aldigim, rasyonalizmin canlandiricisi Fransiz filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söyledigi gibi, araştirmalarin gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskiyla karşi karşiyadir.Taguieff’in dedigi gibi: Fransiz usulü bilim karşiti vahiycilik, birçok açidan, 60'li yillarin sonunda ABD’de başlatilan büyük “acemi büyücü” avinin küçük ve gecikmiş bir yansimasindan başka bir şey degildir. Belki gecikmiş yansima; ama şu son yillarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyil sonu korkularimizdan kurtarmaya yazgili, ahlaki uzmanligini tuhaf bir biçimde biyoloji ve tisbba bakmiş tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ivir zivir”i- yaratan, bu gecikmiş yansimadir.Sirasi gelmişken, tüm sanayileşmiş ülklerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştirmalar gibi diger gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komiteleree danişmayi düşünen var mi? Oysa bana, insanligin gen sagaltimindan çok askeri elektronikten kaygi duymasi gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştirilmasindaki bu yeni akim amacina ulaşamiyor; perhize çagri, dogum kontrolünde oldugu gibi bilimsel kontrol için de zavalli bir yöntemdir.Ama gelinb de, Taguieff’in terimleriyle, yalnizca kuşkunun mantigina boyun egen, kaygan zeminden başka kanit tanimayan ve sapmalari önleme adina, mutlak tutuculugun biyoloji sapagina, hatta bilimin totaliter denetimine dogru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatin. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyşle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yerni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, temmodel olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenelir: -Şimdilik bize yalnizca hastalarin iyimleştirilmesinin söz konusu oldugunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşi çikmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakin bir gelecekte, insani kendi karariniza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayiflardan, üstün zekali ya da ilkel kölelerden oluşacak “irklar” yaratma erkine sahip olmayacaginizi bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da ittakarliginiz sonucu, davraniş genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” egilimi duymayacaginizi bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapiyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirlmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı.Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdarn olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşik tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştirmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi degildir. Insanligin genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsizliktir.Bunu istesek bile yapamazdik. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileşktirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykurumun sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliytçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyilin bu son çeyreginde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşikligin mantigina aliştirmak için hiç şüphesiz en fazla ugraşmiş olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliligin Genetigi Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonlarin hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir degişiklik noktasi, yani genomun bütününde yaklaşik on milyon polimorf nokta eder) hastaliklara yol açmaz. Çok şükür. Kalitimla aktarilan bu mutasyonlarin büyük çogunlugunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazi arasindan, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana degişir. Bunlar mutasyon noktalaridir.Bu noktalirn herbirinde baz “degişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnizca dört harfi oldugundan, seçim yalnizca dört olasilik arasinda yapilir: A,T,C,G. Örnegin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktir. Her bir degişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnizca dört allel vardir..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenbildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar biyeşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalırın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır.Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağ oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanmasıW”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü ayni büyük izlegi üzerindeki farkli birer degişikligiz. Şu son yirmi otuz yillik biyolojik araştirmanin en şaşirtici keşiflerinden biri (60'li yillarda Jean Dausset’nin öncülügünü yaptigi HLA sisteminin aydinlatilmasiyla), yalnizca protein düzeyinde degil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu oldugu anlaşilan bu olaganüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonlari bizim en iyi korumalarimiz, normalleşitici heveslerimizin karşisindaki en etkili engellerdir. Farkliliga ve dolaysiyla bireye saygi içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: hakliligini genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı.Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitlmeştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir.Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinakten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkeklerav için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktarn geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parak bastığına inanıyorum.Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimliz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evt. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamık düzenlenişini oluşturan onbinlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayırıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik ayni kültür içindeki bireyler arasinda da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekasi matematikçinin zekasiyla belli bir benzerlige sahip görünür;ama matematikçlerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamin zekasi yöneticinin, organizatörün, diplomatin, düzenbazin,filozofun, deneycinin,çalgi yapimcisinin,icatçiin, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! (Daniel Cohen, Umudun Genleri s:236-246...) Bilim ve Çevre Bilimin gelişmesi ve onun teknolojik uygulamalari, doganin kirlenmesinde ve kirletilmesinde rol oynuyor. Bu doğru. " Diğer taraftan bilim adamları da bilmeceleri yanıtlayarak işe başlarlar, ondan sonra da ya küçük parmaklarını ya da tüm dünyayı havaya uçurabilecek deneylere girişirler. Bilim daha sorumlu bir biçimde davranmak zorunda değil midir? Bu sorunun yanıtı açıktır: bilim tümüyle ahlak dışı ve tümüyle sorumsuzdur. Bilim adamları, gerçi davranışlarında kendi ahlak kuralları ve sorumluluk duyguları (ya da bunların yokluğu ) tarafından yönlendirilirler ama sonuçta kendilerini bilimin temsilcileri değil, insan olarak görür ve buna uygun bir davranış biçimi gösterirler. Örneğin bir zamanlar D o ğ a adını verdiğimiz şeyi bugün Çevre' ye indirgemiş bulunuyoruz ve yakında belki de Çöplük olarak adlandırmamız gerekecektir. Peki bu bilimin suçu mu? Doğru, bilim doğanın ölümüne yolacan koşulların ortaya çıkmasında rol oynayabilir, ama unutmayalım ki doğayı yaşatacak çözümler de yine bilimin elindedir. Bilim, bize ancak çevrenin korunması ya da kirliliğin önlenmesi için gereken önlemleri sağlayabilir- karar insanlarındır. Bilim, soruları ( en azından bazı soruları) yanıtlar, ama karar alamaz. Kararları (ya da en azından bazı kararları ) ancak insanlar alabilir." (Raslantı ve Kaos s: 162-163) D. Ruelle, bilimin bu savunmasını son derece belirsiz ve karamsar bir yorumla bitiriyor: " Ama fiziksel ve kültürel çevremize vermekte olduğumuz zararlara karşın varlığımızı sürdürmeyi başarabilecek miyiz? İşte bunu bilmiyoruz. Geçmişte olduğu gibi bugün de insanlığın geleceğini kestirebilme olanağına sahip değiliz ve daha güzel bir geleceğe mi yoksa önüne geçilemez bir sona mı yaklaşmakta olduğumuzu bilmiyoruz" (s:163) Bu görüşler eleştirilmeye değer. İşçilerin tulumları beyazdı; ellerinde soğuk, kadavra rengi kauçuk eldivenler vardı. Işık donuktu, ölüydü: Bir hayalet sanki!.. Yalnız mikroskopların sarı borularından zengin ve canlı bir öz akıyor, bir baştan bir başa uzanan çalışma masalarının üzerinde tatlı çizgiler yaratarak, parlatılmış tüpler boyunca tereyağ gibi yayılıyordu. "Bu da" dedi Müdür kapıyı açarak, "döllenme odası işte..." Doğal olarak, ilkin döllenmenin cerrahlığa dayanan başlangıcından söz etti, derken "Toplum uğruna seve seve katlanılan bir ameliyattır bu" dedi, "altı maaşlık ikramiyesi de caba... Bir yumurta bir oğulcuk, bir ergin; bu normal... Oysa, Bokanovskilenmiş bir yumurta tomurcuk açar, ürer bölünür. Eş ikizler yalnız insanların doğurduğu o eski zamanlardaki gibi yumurtanın bazen rastlantıyla bölünmesinden oluşan ikiz, üçüz parçaları değil, düzinelerle yirmişer, yirmişer." Müdür "yirmişer" diyerek sanki büyük bir bağışta bulunuyormuş gibi kollarını iki yana açtı; "yirmisi birden!.." Ama öğrencilerden biri bunun yararının ne olduğunu sormak gibi bir sersemlikte bulundu. "İlahi yavrucuğum!" Müdür olduğu yerde ona dönüvermişti. "Görmüyor musun? Görmüyor musun, kuzum?" Bir elini kaldırdı; heybetli bir duruşa geçmişti. "Bokanovski süreci toplumsal dengenin en başta gelen araçlarından biridir! Milyonlarca eş ikiz; toptan üretim ilkesinin sonunda biyolojiye uygulanmış olması..." YUKARIDAKİ PARÇA, Aldous Huxley’in 1930’larda yazdığı, geçtiğimiz ay bilim gündemini birdenbire fetheden "koyun kopyalama" deneyine değinen haberlerde sıkça gönderme yapılan, Brave New World (Cesur Yeni Dünya) romanının girişinden kısaltılarak alınmış bir bölüm. Huxley, olumsuz bir ütopya (distopya) niteliği taşıyan romanında, Alfa, Beta, Gama, Delta ve Epsilon adlarıyla, kendi içinde genetik özdeşlerden oluşan beş farklı sınıfa bölünmüş bir toplum tablosu çiziyor. Özdeş vatandaşların üretildiği bu hayali "Bokanovski Süreci", çağdaş anlamıyla klonlama (veya genetik kopyalama) olmasa da, sürecin yolaçtığı etik (ahlaki) ve toplumbilimsel kaygılar, sekiz ay önce İskoçya’da gerçekleştirilen ve geçtiğimiz ay kamuoyuna duyurulan gelişmelerin doğurduklarına denk düşüyor. Şimdi herkesin tartıştığı, son gelişmelerin insanlık için daha insanca bir dönemin mi yoksa, hızla gerçeğe dönüşen korkunç bir distopyanın mı kapısını araladığı. Şubat ayinin 22’sinden itibaren, Iskoçya’nin Edinburg kentinde, biyoteknoloji alaninda tuhaf bir gelişme kaydedildigi, "Dünyanin sonu", "Frankenstein" gibi ifadeleri de içeren dedikodularla birlikte etrafta konu olmaya başladi. Bilim çevreleri de basin da şaşkindi, çünkü, seçkin yazarlarin ve bazi bilim adamlarinin birkaç gündür zaten haberdar olduklari ve konuyu "patlatmayi" bekledikleri bu gelişme, bir biçimde basina sizmiş, dilden dile dolaşmaya başlamişti bile. Normalde pek de ciddiye alinmayacak böyle bir "dedikodunun" bu denli yayilabilmesi, işin içine çeşitli dallarda makalelere yer veren saygin bilimsel dergi Nature’in adinin karişmasiyla olmuştu. Gerçekten de Nature, dedikodu niteligini fersah fersah aşan bir bilimsel gelişmeyle ilgili bir makaleyi 27 Şubat’ta yayinlayacagini bilim yazarlarina duyurmuş ve bu tarihe kadar "ambargolu" olan bir basin bülteni dagitmişti. Bati ülkelerinde yazarlar normal olarak bu ambargolara uyar, hazirladiklari yazilari, ambargonun bittigi tarihte, ayni anda yayina verirler. Ancak, aralarinda ünlü The Observer’in da bulundugu bazi dergi ve gazeteler ambargoyu çoktan delmiş, konuyu kamuoyuna duyurmuştu bile. Haberin, kaynagi olan Nature ve ambargoya saygi gösteren çogu nitelikli dergi ve gazetede yer almamasi da, dedikodu trafigini artirmiş, ortaya atilan spekülasyonlarla beklenenden fazla ilgi toplanabilmişti. Hatta, Mart ayının başlarında, koyun klonlama haberinin yarattığı ilgi ortamını değerlendirmek isteyen bazı haberciler, aynı yöntemle Oregon Primat Araştırmaları Merkezi’nde maymunların klonlandığını öne sürdüler. Oysa, Oregon’da gerçekleştirilen, embriyo hücrelerinin oldukça sıradan bir yöntemle çoğaltılmasıyla yapılmış bir deneydi. Klonlama, yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir somatik (bedene ait) hücrenin kullanılmasıyla canlının genetik ikizinin yaratılmasını açıklamakta. Kavramsal temelleri çoktandır hazır olan bu işlemin uygulamada gerçekleştirilemeyeceği düşünülüyordu. Edinburg’daki Roslin Enstitüsünden Dr. Wilmut ve ekibi bunu başarmiş gibi görünüyor. "Ben bu filmi daha önce seyretmiştim!" diyenleri rahatlatmak için hemen belirtelim ki, ayni ekip 1995 yilinda embriyo hücrelerini kullanarak yine ikiz koyunlar üretmiş ve bunu duyuran makaleyi yine Nature dergisinde yayimlatmişti. Bu deney de basina yansimiş, ancak, son gelişmeler kadar yanki uyandirmamişti. Ne de olsa bu yöntem, döllenmiş yumurtanin kazayla bölünüp tek yumurta ikizlerine yol açtigi bildik süreçlerden farksizdi. Siklikla unutuldugu için tekrarlamakta yarar var ki, Wilmut’un son başarisinin önemi, işe somatik bir hücrenin çekirdegiyle başlamasinda yatiyor. Bu başarinin ortaklarini anarken PPL Tibbi Araştirmalar şirketini de atlamamak gerek. Borsalarda tirmanişa geçen hisseleriyle gelişmenin meyvelerini şimdiden yemeye başlayan PPL, projenin hem amaçlarini belirleyerek hem de maddi olanaklari yaratarak kuzu Dolly’nin varliginin temel sebebi olmuş. Dr. Wilmut’un gerçekleştirdigi başari şöyle özetlenebilir: Yetişkin bir koyundan alinan somatik bir hücrenin çekirdegini dahice bir yöntemle, başka bir koyuna ait, çekirdegi alinmiş bir yumurtaya yerleştirmek ve bilinen "tüp bebek" yöntemiyle yeni bir koyuna yaşam vermek. Adini, ünlü şarkici Dolly Parton’dan alan kuzu Dolly, isim annesinin degilse de, DNA annesinin genetik ikizi. Dolly, sevimli görünüşüyle kamuoyunun sempatisini kazanmiş ve tüm bu süreç ilginç bir bilimsel oyun olarak sunulmuşsa da gerçekte deney oldukça iyi belirlenmiş bilimsel ve maddi hedefleri olan, sogukkanli bir süreç. Zaten Dolly’nin araştirmacilar arasindaki adi da en az varligi kadar "sogukkanlica" seçilmiş: 6LL3... PPL’in idari sorumlusu Dr. Ron James, şirket sirlarini kaybetme kaygisiyla maddi hedeflerini pek açiga vurmamakla birlikte, hemofili hastalari için koyunlara insan kani pihtilaşma faktörü ürettirmeyi de içeren pek çok önemli ticari hedefin ipuçlarini veriyor. PPL ve Roslin Enstitüsü’nün çalışmaları, geçmişi çok eskilere dayanan ve önemli gelişmelerin kaydedildiği bir alan olan transjenik (gen aktarılmasıyla ilgili) araştırmaların bir üst aşamaya, nükleer transfer (çekirdek aktarılması) evresine doğru ilerletilmesinden başka birşey değil. Yıllardır başarıyla sürdürülen transjenik çalışmalarda tek boynuzlu keçi, üç bacaklı tavuk gibi görünüşte çarpıcı, yararı kısıtlı çalışmaların yanı sıra, insan proteinlerinin hayvanlara ürettirilmesi gibi, modern tıp için çığır açıcı sayılabilecek başarılar kaydedildi. Son gelişmelere imzasını atan ekip, daha önce insan bünyesince üretilen molekülleri gen transferi yöntemiyle bir koyuna ürettirmeyi başarmıştı. Söz konusu deneyde gerek duyulan moleküllerin koyunun tüm hücrelerinde değil, sadece süt bezlerinde sentezlenmesinin sağlanması, koyunun "ilaç fabrikası" olarak değerlendirilmesini beraberinde getiriyordu. Dolly başarısının en önemli potansiyel yararı da bununla ilgili zaten. Gen transferi yöntemiyle, istediğiniz maddeyi sentezleyebilen bir canlıya sahip olduğunuzda, madde verimini artırmak üzere aynı süreci zaman ve para harcayarak yinelemeye çabalamak yerine elinizdeki canlının genetik ikizlerini yaratabilirseniz, ticari değer arz edebilecek miktarda ilaç hammaddesi üretimine geçebilirsiniz. Elinizde birkaç on tane genetik özdeş canlı biriktikten sonra, bu küçük sürüyü doğal yollardan üremeye bırakacak olursanız, hem "yatırımınız" kendi kendine büyüyecek, hem de genetik çeşitlilik yeniden oluşmaya başlayacağından, tek bir virüs tipinin tüm "fabrikayı" yok etmesinin önünü alacaksınız demektir. Biraz Ayrıntı İskoç ekibin gerçekleştirdiği klonlama deneyinin, dünyanın pek çok bölgesine dağılmış sayısız standart biyoteknoloji laboratuvarında "kolayca" gerçekleştirilebileceği söyleniyor. Yine de uygulanan yöntem, günlük gazetelerdeki basit şemalarda anlatıldığı kadar kolay ve hemen tekrarlanabilir türden değil. İskoç ekibin başarısı ve önceki sayısız benzeri çalışmanın başarısızlığı, Wilmut’un, verici koyundan alınan hücre çekirdeğiyle, kullanılan embriyonik hücrenin "frekanslarını" çok hassas biçimde çakıştırabilmesine dayanıyor. Bu yöntemle araştırmacılar, yetişkin çekirdeğin genetik saatini sıfırlamayı, tüm gelişim sürecini başa almayı becerebilmişler. Yöntemin ayrıntılarına girmeden önce bazı temel kavramlara açıklık getirmekte yarar var. Çoğu memeli canlı gibi insan bedeni de milyarlarca hücreden oluşuyor. Bu hücrelerin milyonlarcası her saniye bölünmeyi sürdürerek beden gelişimini devam ettiriyor ve yıpranmış hücreleri yeniliyor. Bu hücrelerin önemli kısmı bedenimizin belli başlı bölümlerini oluşturan "somatik hücreler." Tek istisna, üreme hücreleri. Eşeyli üreme, gametlerin (sperm ve yumurta) ortaya çıktığı "mayoz bölünme"yle başlıyor. Cinsel birleşme sonucunda, spermin yumurtayı döllemesiyle de yeni bir canlının ilk hücresi "zigot" oluşuyor. Bu noktadan sonra gelişmeye dönük hücre bölünmeleri, "mayoz" değil, "mitoz" yoluyla ilerliyor. Koyun ve insan hücrelerinin de dahil olduğu ökaryotik yani, çekirdeği olan hücreler, farklı gelişim evreleri içeren bir yaşam döngüsü geçiriyorlar. Bu döngüyü, hücrenin görece durağan olduğu "interfaz" ve belirgin biçimde bölünmenin gerçekleştiği mitoz evrelerine ayırmak mümkün. Hücre, yaşam döngüsünün yüzde doksan kadarını interfaz evresinde geçiriyor. Aslında, bu duraklama evresi göründüğü kadar sakin değil; hücre, tüm bileşenlerini DNA’yı sona bırakacak biçimde çoğaltarak, bölünmeye hazırlanıyor. Alt evreleri son derece iç içe girmiş olan interfaz evresini işlevsellik açisindan G1, S ve G2 alt evrelerine ayirmak yerleşmiş bir gelenek. Yani, hücrenin yaşam döngüsü bu üç evre ve M (mitoz)’dan oluşuyor. G1 evresi, DNA dişindaki bileşenlerin çogaldigi bir dinlenme dönemi. S, DNA’nin bölünmesiyle sonuçlanan bir geçiş evresi. G2 ise, iç gelişmenin tamamlanip, hücrenin mitoz yoluyla bölünmeye hazirlandigi süreci içeriyor. Hücrelerin hangi evreyi ne kadar sürede tamamlayacakları bir biçimde programlanmış durumda. Belli bir organizmanın tüm hücreleri bu evreleri aynı sürede tamamlıyorlar. Yine de, ani çevresel koşul değişiklikleri hücreleri G1 evresinde kıstırabiliyor; sözgelimi, besleyici maddelerin miktarı birdenbire minimum düzeye düştüğünde. G1 evresinin belli bir aşamasında, öncesinde bu duraklamaya izin verilen sabit bir kritik noktası var. Bu kritik nokta aşılırsa, çevresel koşullar ne yönde olursa olsun, DNA replikasyonunun önü alınamıyor. İleride göreceğimiz gibi, bu noktanın denetim altında tutulabilmesi, Wilmut ve ekibinin başarılı bir klonlama gerçekleştirebilmelerinin altın anahtarı olmuştur. Bu noktada bir parantez açarak G1, S, G2 ve M evrelerinin denetim altına alınmasının, hücrenin yaşam döngüsünü olduğu kadar, hücrenin özelleşmesini, sözgelimi beyinden veya kas hücrelerinden hangisine dönüşeceğini de kontrol altına alabilmeyi, bir başka deyişle, hücrenin genetik saatini sıfırlamayı sağladığını ekleyelim. Wilmut ve ekibi Dolly’i klonlayıncaya kadar bu sürecin tersinmez olduğu, söz gelimi, bir defa kas hücresi olmaya karar vermiş bir hücrenin yeniden programlanamayacağı zannediliyordu. Peki Wilmut bunu nasıl başardı? Soruyu tersinden cevaplayacak olursak, diğerlerinin bunu başaramamalarının nedeninin, kullandıkları somatik hücrelerin çekirdeklerini S veya G2 evrelerindeki konakçı hücrelere yerleştirmeleri olduğunu söyleyebiliriz. Eski kuramsal bilgilere göre bu yöntemin işe yaraması gerekiyordu, çünkü çekirdeğin mitoza yaklaşmış olması avantaj olarak görülüyordu. Ancak bu denemelerde, işler bir türlü yolunda gitmedi. Kaynaştırmadan sonra, hücre fazladan bir parça daha mitoz geçiriyor ve yararsız, kopuk kromozom parçaları meydana geliyordu. Bu "korsan" genler, gelişimin normal seyrini sürdürmesi için ciddi bir engel oluşturuyordu. Dersini çok iyi çalışmış olan Wilmut, bu olumsuz deneyleri değerlendirerek hücreyi G1 evresinin kritik noktadan önceki duraksama döneminde, "G0 evresinde" kıstırmaya karar verdi. Verici koyundan alınan meme dokusu hücrelerini kültür ortamında gelişmeye bırakan Wilmut, hücrelerin geçirdiği evreleri sıkı gözetim altında tutarak bir hücreyi G0 evresinde kıstırıp bu haliyle durağanlığa bırakmayı başarmıştı. Bunun için, hücrenin besin ortamını neredeyse öldürme sınırına kadar geriletmiş, tüm süreci dondurarak bir anlamda genetik saati de sıfırlayabilmişti. Üstelik bu evre, kaynaştırılacağı yumurta hücresinin mayoz gelişim sırasında girdiği, bu işlem için en uygun olan metafaz-II evresiyle de mükemmel bir uyum içindeydi. İşlemin diğer kısımları yemek tariflerinde olduğu kadar sıradan ve kolay uygulanabilir nitelikte. G0 evresindeki çekirdek metafaz-II evresindeki yumurtayla kaynaştırılıp, normal besin koşulları ve hafif bir elektrik şoku etkisiyle olağan çoğalma sürecine yeniden sokulduğunda, her şey tüp bebek olarak bilinen, in vitro fertilizasyon sürecindeki işleyişe uygun hale geliyor. Zigot, anne koyunun rahmine yerleştiriliyor ve gerekli hormonlarla normal hamilelik süreci başlatılıyor. Wilmut ve ekibinin gerçekleştirdikleri hakkinda bilinenler, yukarida kaba hatlariyla anlatilanlarla sinirli. Sürecin duyurulmayan kritik bir evresi varsa, bu ticari bir sir olarak kalacaga benziyor. Ancak, herkesin olup bitenler hakkinda ayni bilgilere sahip olmasi, deneyin başarisi konusunda kimsenin şüphe duymamasini gerektirmiyor. 277 denemeden sadece birinin başarili olmasi başta olmak üzere, çogu uzmanin takildigi pek çok soru işareti var. Herşeyin ötesinde, herhangi bir olgunun bilimsel gelişme olarak kabul edilmesi için, sürecin yinelenebilirliginin gösterilmesi gerekiyor. Bir embriyolog, Jonathan Slack, çok daha temel şüpheleri öne sürüyor: "Araştirmacilar, yumurta hücresindeki DNA’lari tümüyle temizleyememiş olabilirler. Dolayisiyla Dolly, siradan bir koyun olabilir." Slack, alinan meme hücresinin henüz tamamen özelleşmemiş olabilecegini, böyle vakalara meme hücrelerinde, bedenin diger kisimlarina göre daha sik rastlanilabildigini de ekliyor. Zaten Wilmut da, bedenin diger kisimlarindan alinan hücrelerin ayni sonucu verebileceginden bizzat şüpheli. Örnegin, büyük olasilikla kas veya beyin hücrelerinin asla bu amaçla kullanilamayacaklarini belirtiyor. Üstüne üstlük, koyun bu deneylerde kullanilabilecek canlilar arasinda biraz "ayricalikli" bir örnek. Koyun embriyolarinda hücresel özelleşme süreci zigot ancak 8-16 hücreye bölündükten sonra başliyor. Geleneksel laboratuvar canlisi farelerde ise ayni süreç ilk bölünmeden itibaren gözlenebiliyor. Insanlarda ise ikinci bölünmeden itibaren... Bu durum, ayni deneyin fare ve insanlarda asla başarili olamamasi olasiligini beraberinde getiriyor. Dile getirilen açık noktalardan biri de, hücrelerde DNA barındıran tek organelin çekirdek olmayışı. Kendi DNA’sına sahip organellerden mitokondrinin özellikle önem taşıdığı savlanıyor. Memeli hayvanlarda mitokondriyal DNA, embriyo gelişimi sırasında sadece anneden alınıyor. Her yumurta hücresi, farklı tipte DNA’lara sahip yüzlerce mitokondriyle donatılmış. Bu mitokondriler zigotun bölünmesinin ileri evrelerinde, embriyo hücrelerine dengeli bir biçimde dağılıyor; ancak, canlının daha ileri gelişim evrelerinde, bu denge belli tipteki DNA’lara doğru kayabiliyor. Parkinson, Alzheimer gibi hastalıkların temelinde bu mitokondriyal DNA kayması sürecinin etkileri var. Bu yüzden kimileri, sağlıklı bir kuzu olarak doğan Dolly’nin, zigot gelişimine müdahele edilmiş olması yüzünden sağlıksız bir koyun olarak yaşlanabileceğini öne sürüyorlar. Şimdilik Dolly’nin tek sağlıksız yönü, basına teşhir edilirken sabit tutulması amacıyla fazla beslenmesi yüzünden ortaya çıkan tombulluğu.

http://www.biyologlar.com/hayvan-ve-insan-kopyalama

Mikrobiyoloji nedir ?

Mikrop diye de isimlendirilen, gözle görülemeyecek kadar küçük canlıları inceleyen ilim dalı. Mikroorganizma denilince bakteriler, virüsler, protozoonlar, mantarlar ve ilkel algler anlaşılır. Mikrobiyoloji ilim dalının faydalı olduğu branşlar, tıp, tarım ve endüstridirmikrobiyoloji Mikrop terimi, ilim dünyasına ilk defa 1878’de Fransız cerrahı Charlet Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur. Mikrobiyoloji ilim dalı beş ana kısma ayrılmıştır: Viroloji, bakteriyoloji, protozooloji, algoloji ve mikoloji. Bunlara ilaveten moleküler ve hücresel biyoloji, biyokimya, fizyoloji, ekoloji, botanik ve zoolojiyle de yakından ilgilidir. Uzun müddet insanlar, çevrelerinin mikroplarla dolu olduğundan habersizdi. Halbuki mikroorganizmalar, onun etrafındaki her yerde, eşyalarında hatta derisinde ve barsaklarında milyonlarca bulunuyordu. İlerleyen yüzyıllarda insan bilmeden mikropları işlerinde kullanmaya başladı. Ekmek yapımı, peynir ve sirke imali, boza yapımı bunların başta gelenleridir. Mikroskobun bulunmasından (1590) 16 asır önce yaşamış olan Marcus Terentius Varro (M.Ö. 116-27), iltihaplı alanlar için; "Buralarda çok küçük hayvanlar ürüyor ki, bunların gözle görülmesi imkansızdır." demiştir. Fatih Sultan Mehmed Hanın hocası Akşemseddin hazretleri de; "Hastalık insandan insana veya topraktan insana gözle görülemeyen canlı tohumlar vasıtasıyla iletilir." demiştir. Mikroplar hakkında ilk kayıt, Robert Hooke’un Mikrographa eserindedir. 1665’te basılan bu eserde bir küf mantarının sporları ve birçok küçük deniz kabuklusunun kabukları anlatılmıştı. Antony Van Leeuwenhoek ise kendi yaptığı mikroskoplarla 1674’te protozoonları ve 1676’da bakterileri görmeyi başardı. Mikrobiyolojinin kurulması, Pasteur ve Koch: Fransız kimyacısı Louis Pasteur, mikrobiyolojinin kurucusu olarak kabul edilir. Pasteur alkollü içki imalatında ortaya çıkan fermentasyonun mayalar tarafından yapıldığını söyledi (1856). Pasteur’ün mayalar üzerindeki bu açıklamasından sonra 1867’de İngiliz cerrahı Joseph Lister, antiseptik solusyonları infeksiyonlara karşı koruyucu olarak kullanmaya başladı. Otoklav denilen mikropsuzlaştırma (Sterilizasyon) aracının Pasteur’ün çalışma arkadaşlarından Charles Chamberland tarafından bulunmasıyla sterilizasyon işlemi laboratuvar ve ameliyathanelerde devamlı kullanılmaya başladı. 1877’de Prusya’da adı duyulmamış bir kasaba hekimi olan Robert Koch, belli bir bakterinin (Bacillus anthracis) şarbon etkeni olduğunu ispat etti. Pasteur bir adım daha ileri giderek, laboratuvar şartlarında mikropların hastalandırıcılık özelliklerini azaltmayı başardı. Koch’un ikinci büyük başarısı, 1882’de kendi adıyla anılan verem basilini bulmasıdır. 1885’te ise Pasteur Fransız Bilimler Akademisine sunduğu bildiride, kuduza karşı aşıyı bulduğunu açıkladı. Tıbbi Bakteriyolojinin gelişimi: Pasteur ve Koch’un çalışmasından sonra, bu bilgilerin ışığında birçok hastalık, bakterilerin mevcudiyetine bağlandı. Koch’un asistanlarından ve aynı zamanda da bir askeri cerrah olan Friedrich Loeffler kendi adıyla anılan Difteri basilini buldu (1884). Emil Behring ise, difteri toksinine karşı bağışıklanmış hayvanların serumlarını vererek insanlarda difterinin hafifletilebileceğini söyledi. 1893’te Alexander Yersin, Hong Kong’ta veba etkenini izole etmeyi başardı. Yersin’in bu buluşuna paralel olarak veba mikrobu Koch’un Japon asistanlarından Shibasaburo Kitasato tarafından da bulunmuştu. Kitasato 1889’da tetanus amilinin bir anaerobik sporlu ve toksin imal edici bir mikrop olan Clostridium tetani tarafından husule getirildiğini açıkladı. Zamanla bakteriler ve yaptıkları hastalıkların listesi giderek genişledi. Topraktaki bakteriler: Bakteriler yalnızca hastalık yapan varlıklar olarak ele alınmamalıdır. Tabiatta birçok yerde bakteriler çok önemli bir denge rolü oynamaktadır. 1878’de iki Fransız ilim adamı Théophile Schloesing ve Achille Mantz, topraktaki nitrat bileşiklerinden amonyak imalinin basit bir kimyasal reaksiyon olmayıp, olayın bazı mikroorganizmalarca yapıldığını açıkladılar. Bu olayı yapan bakterileri 1890’da bir Rus bilim adamı Sergei Winogradsky buldu. Bu tip bakteriler enerji ihtiyaçlarını karşılamada organik maddeleri kullanamazlar, ancak bu iş için amonyağın oksitlenmesiyle ortaya çıkan enerjiyi kullanırlar. Vücut maddelerinin yapımı için gereken karbonu karbondioksitten alırlar. Bu iki özellikleri dolayısıyla bunlara kemoototrof (kimyevi yolla kendi kendine beslenen) denmiştir. Aynı Rus bilim adamının bir diğer açıklaması bazı anaerobik (oksijene ihtiyacı olmayan) bakterilerin toprakta serbest bulunduğu ve atmosferdeki azotu, bitkilerin kullanabileceği hale getirdiği şeklindeydi. 1901’de toprakta baklagiller cinsi bitkilerin köklerinde yaşayan Rhizobium türünde bakteriler keşfedildi. Bunlar, kökünde bulundukları bitkinin faydasına olarak, havadaki azotu tespit edici özelliğe sahiptir. Viroloji: 1884’te Fransız bakteriyoloğu Charles Chamberland bakterilerin geçişine izin vermeyen porselen bir filtre imal etti. Bu filtre bakteriden arınmış su elde etmede kullanılıyordu. 1892’de Rus bilim adamı Dimitri İvanovsky tütün mozaik hastalığının etkeninin bu süzgeçten geçebildiğini gösterdi. Bu süzgeçlerden geçen mikroorganizmalara filtrabl (filtreden geçebilen) virüsler adı verildi. 1900’de Amerikalı ilim adamı Walter Reed’in bazı filtrabl virüslerin belli bir hastalığı yaptığını (bu hastalık "Sarı Humma" dır) göstermesi kendine haklı bir şöhret sağladı. Aynı şekilde bakteriden arındırılmış filtratların (süzülmüş sıvıların) hayvanlarda tümör ortaya çıkmasında rol oynadığı ilk olarak V. Ellerman ve O. Bang (1908 Danimarka) daha sonra da Peyton Rous (1911 ABD) tarafından açıklandı. Virüslerin bakteriler içinde de gelişebildikleri 1915’te Frederick Twort tarafından bildirildi. Bu virüslere Bakteriyofajlar denildi. Tütün mozaik virüsünün kristalizasyonla saflaştırılıp, elde edilmesi (1935), virüslerin birer mikrop olmaktan ziyade, birer kimyevi molekül olduğu fikrini ortaya çıkardı. 1937’de virüslerin nukleoprotein yapısında oldukları İngiliz araştırmacılar F.C. Bawden ve N.W. Pirich’in ekibince bildirildi. Elektron mikroskobunun ilim dünyasına sunulmasını takiben virüslerin fotoğrafları çekilebildi ve incelemeler sonucu hücresel yapıya sahip olmadıkları anlaşıldı. Yine elektron mikroskobunun ve moleküler biyolojinin gelişmesi "büyük virüs" veya "küçük bakteri" denilebilecek küçük mikroorganizmaların varlığını gösterdi. Bunlara riketsia denildi. Riketsialar tifus, siper humması, kayalık dağları humması ve diğer bazı hastalıkları yaparlar. Mikoloji: Mikrobiyolojinin, mantarlarla uğraşan dalı. Mantarların yapılarını, yaşayışlarını ve yaptıkları hastalıkları inceler. On sekizinci yüzyılın ikinci yarısı ve 19. yüzyılın ilk yarısında mantarlar ciddi olarak bitki hastalıklarının amili olarak tanındı. 1835’te Agastino Bassi, ipekböceklerinde hastalık yapan bir mikroorganizmanın günümüzde "Beauveria bassiana" adıyla anılan bir mantar olduğunu buldu. David Gruby adlı Paris’te yaşayan bir Macar ilim adamı da önce çocuk ağız-boğazındaki aftların amilinin "Candida albicans" adıyla anılan maya mantarı olduğunu açıklayıp, daha sonra derinin önemli mantar hastalıklarını bildirdi. 1841-1845 arasındaki bu keşiflerden sonra mantarların insan veya hayvan vücudunda yüzeyde ve derinde birçok iltihabi hastalığa sebep olduğu anlaşıldı. Bununla birlikte genel olarak bakterilerin daha çok insan ve hayvanda, mantarların da daha çok bitkilerde hastalık yaptığı kabul edilir. Mantarlar üzerindeki çalışmalar bu şekilde ilerleyerek 1900 yıllarına varıldı. 1928 yılında Alexander Flemming, Penicillum cinsi mantarların, bakterileri tahrip eden bir madde imal ettiklerini keşfetti. Bu maddeye depenisilin adını verdi. 1940 yılına kadar önemli addedilmeyen bu keşif, o tarihte Oxford Üniversitesindeki çalışma ekibinin penisilinin büyük antibakteriyel etkisini ortaya çıkarmasıyla önem kazandı. Penisilin gibi bakterilerin çoğalmalarını durduran maddelere antibiotik adı verildi. Mikrobiyolojide ortaya çıkarılan ilerlemeler, 1900 yıllarından sonra süratle devam etti. Mantarların yaptıkları hastalıklar, ilaç yapımı endüstrideki kullanılışları yüzyılımızda çok araştırılan konular haline geldi. Mikrobiyolojide kullanılmaya başlayan çok çeşitli metodlar, mikoloji ve mantar hastalıklarına da önemli katkılarda bulundu. Soburoaud’un bulduğu besi yeri birçok mantarın üretilerek teşhisini sağladı. Mantar hastalıkları (mikozlar) çok rastlanan rahatsızlıklardır. Özellikle ayak mantarları pekçok kişide görülen ve rahatsız edici kaşıntılar yapan durumlardır. Deri mantarları ve sistemik hastalık yapan mantarlar olarak mantar hastalıkları ikiye ayrılabilir. Deride hastalık yapan mantarlardan kel, kandida hastalığı, sakal mantarları ve tırnak mantarları önemlidir. Blastomikoz, akdtinomikoz, histoplazmoz gibi hastalıklar vücudun derinliklerinde yerleşen mantar enfeksiyonlarıdır. (Bkz. Mantarlar) Protozooloji: On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Almanya’da C.G. Ehrenberg, protozooloji dalını ilim dünyasına takdim etti. O protozoonların hayvanlardaki her organ sistemine (çok çok küçültülmüş olarak) sahip olan canlılar olduğunu düşünmüştü. On dokuzuncu yüzyılın ortalarında Alman ilim adamı German Karl Van Siebold protozoonların tek hücreli canlılar olduğunu ortaya koydu. Günümüzde protozonların şark çıbanı, kala-azar, sıtma gibi hastalıkları yaptığı bilinmektedir. Kaynak: mikrobiyoloji.nedir.com/#ixzz2mM4qZMjt

http://www.biyologlar.com/mikrobiyoloji-nedir-

ENDÜSTRİYEL MİKROBİYOLOJİ NEDİR

Bazı temel besin maddelerinin hazırlanmasından başlayarak fermentasyon yoluyla antibiyotik, vitamin, alkol, enzim ve diğer bazı kimyasal maddelerin elde edilmesine, atık maddelerin değerlendirilmesine, mikrobiyal gübrelemeye, çevre kirliliğinin çözümüne kadar geniş bir alanı ilgilendiren “endüstriyel mikrobiyoloji” son yıllarda mikrobiyoloji anabilim dalının en çok ve hızlı gelişen konusu olmuştur. Mikroorganizmalar kullanılarak yapılan çalışmalar ve elde edilen ürünler ekonomi, endüstri, tarım, beslenme ve sağlık konularını ilgilendirmektedir. Mikroorganizmalar yüzyılımızın ortalarına kadar yalnızca yaptıkları enfeksiyon hastalıkları yönünden incelenmişler, daha sonraları bazı yararlı biyokimyasal aktiviteleri saptanmış ve bu konudaki araştırmalara büyük önem verilmiştir. Böylece Mikrobiyoloji bilim dalında “Tıbbi Mikrobiyoloji” ve “Endüstriyel Mikrobiyoloji” ana konularında birçok araştırma ve keşif yapılmıştır. İnsanlar çok eski çağlardan beri ekmek, peynir, şarap, bira gibi besin ürünlerinin eldesinde bilinçsizde olsa mikroorganizmalardan yararalanmışlardır. Bugün, Endüstriyel Mikrobiyolojinin çalışma alanı çok geniş boyutlara ulaşarak fermentasyon yolu ile çeşitli antibiyotikler, vitaminler, aminoasitler, organik asitler, besinler, alkoller, enzimler elde edilebilmektedir. Ayrıca atık maddelerden yararlı ürünlerin elde edilmesinde, çevre kirliliğinin önlenmesinde de mikroorganizmalardan yararlanılmaktadır. Endüstriyel mikrobiyolojide başarı, yüksek verimli mikroorganizmaların kullanılması ile mümkün olduğundan, tesadüfen veya genetik çalışmalarla elde edilen verimli mikroorganizmalar kültür koleksiyonlarında muhafaza edilmektedir. Yüksek verimli, pahalı olmayan ürün eldesi, ancak biyomühendislik bilgileriyle yürütülen ve kültür koleksiyonlarından sağlanan standart mikroorganizmaların kullanıldığı fermentasyon çalışmaları ile mümkün olmaktadır. Mikroorganizma kültür koleksiyonları ile endüstriyel mikrobiyoloji ve biyomühendislik çalışmaları birlikte yürütülmektedir. Bu çalışmalar sonucunda çok yararlı ürünler elde etmek mümkündür. Ülkemizin bu tip çalışmalara ihtiyacı vardır ve son yıllarda bu konuya eğilerek, çalışmalar yoğunlaşmıştır. Üniversitelerde biyoteknoloji anabilim dalları açılmıştır. Örneğin çevre mikrobiyolojisi laboratuvarında çeşitli atıkların mikroorganizmalar aracılığıyla arıtılması çalışmaları, çeşitli üretim laboratuvarında farklı mikrobiyal kaynaklardan çeşitli enzimlerin ve hormanların üretimi çalışmaları gerçekleşmiştir. Dünyamızda yaşayan mikroorganizmalarda yaşayan diğer canlılar gibi canlı veya cansız ortamlarda yaşamlarını sürdürürler. Mikrobiyoloji, mikroorganizmaların bulundukları ortam ve metabolik aktiviteleri gözönüne alınarak çeşitli bölümlere ayrılır. Bunlar, • Tıbbi mikrobiyoloji • Veteriner mikrobiyolojisi • Tarım mikrobiyolojisi • Besin mikrobiyolojisi • Deniz mikrobiyolojisi • Endüstriyel mikrobiyolojidir. Mikroorganizmaların insanlarla ilişkisi ve insanlara verdiği zarardan Tıbbi mikrobiyoloji; hayvanlarla ilişkisi ve hayvanlara verdiği zarardan Veteriner mikrobiyolojisi; bitkilerle ilişkisi ve bitkilere verdiği zarardan Tarım mikrobiyolojisi bahseder. Endüstriyel mikrobiyoloji ise, mikroorganizmaların ve ürünlerinin endüstriyel alanlarda kullanılarak, insanlara yararlı hale getirilmesi ile ilgili konulardan bahseder. Çok geniş çalışma alanı olan endüstriyel mikrobiyoloji mikrobiyolojinin ekonomik yönü olan her konuyla ilgilenir. Endüstriyel mikrobiyolojinin uygulaması ve kavramalarının anlaşılması mikrobiyolojinin diğer konularıyla yakın ilişkisi ile mümkün olmaktadır. Mikrobiyal fizyoloji, sitoloji, genetik, enzimoloji, besin ve süt mikrobiyolojisi, immünoloji endüstriyel mikrobiyolojinin çalışma alanlarına girer. Mikrobiyoloji içinde olmayan organik ve anorganik kimya, fizikokimya, biyokimya, mühendislik, ekonomi, pazarlama ve patent hukuku endüstriyel mikrobiyoloji için önemli diğer konulardır. Endüstriyel mikrobiyolojinin tarihçesinden bahsedersek, çok eski çağlara kadar gitmeliyiz. Alkollü içeceklerin elde edilmesi bu konudaki ilk buluşlardır. Yine ekmek, peynir, yoğurt yapımı hep bu tarihçeye girmektedir. Fermentasyon endüstriyel mikrobiyolojinin tarihçesi için önemlidir. Pasteur fermentasyonu mikroorganizmaların oksijen yokluğunda üremeleri için gerekli enerjiyi sağlayan anaerop reaksiyonlar olarak tanımlamıştır. 1675 Yılında Anton van Leeuwenhoek kendi tasarladığı mikroskopla mikroorganizmaları keşfetmesiyle mikrobiyoloji bilim dalı başlamış oldu. Endüstriyel mikrobiyolojinin başlangıcıda esas bu tarihte olmuştur. Belki Leeuwenhoek üzümlerin nasıl şarap olduğunu veya sütün nasıl peynire dönüştüğünü mikroorganizmalara bağlayamadı ama çıplak gözle görülemeyecek kadar küçük canlıların olduğunu keşfetti. 1684 Yılında asetik asidin bazı bakteriler üzerinde zararlı etkisi olduğu ve bazılarına ise etki etmediği bulunmuştur. 1837 Yılında Theodore schwan alkolik fermentasyon ile şekerin alkol ve CO2’e dönüşmesinin canlı organizmalarla (mayalarla) olabileceğini sunmuştur. 1860 Yılında Pasteur laktik asit fermentasyonunu canlı mikroorganizmaların yaptığını bildirmiştir. 1897 Yılında Buchner parçalanmış maya hücrelerinin sıvısından koyarak baklettiği şeker çöeltisinin fermentasyon sonunda alkole dönüştüğünü saptayarak fermentasyonda bir enzimin rol oynadığını göstermiştir. Ayrıca bu enzime zimaz adını vermiştir. 1929 Yılında Alexander Fleming’in Penisilini bulması daha sonra streptomisin, kloramfenikol, tetrasiklin grubu antibiyotiklerin bulunması ve 1942’den sonraki yıllarda fermentasyon yoluyla antibiyotik elde edilmesi büyük bir ilaç endüstrisinin kurulmasına yol açmıştır. Türkiye’de 1886 yılında Abdülhamit döneminde Avrupaya öğrenci gönderilerek oradaki çalışmaların öğrenilmesi sağlanmıştır. 1891-93 yıllarında ilk bakteriyoloji dersleri Türkiye’de verilmeye başlanmıştır. 1893 yılında ilk bakteriyoloji laboratuvarı kutrularak inceleme ve araştırmalara başlandı.

http://www.biyologlar.com/endustriyel-mikrobiyoloji-nedir

Mikroorganizmaların Sınıflandırılması ve İsimlendirilmesi

Mikroorganizmaların Sınıflandırılması ve İsimlendirilmesi

1675 Yılında Anton Van Leewenhoek(layvenhuk)’un mikroskobu keşfiyle, mikroorganizmalar bulunmuştur. Mikroorganizmalar ancak bu keşiften sonra incelenmeye başlanabilmiştir.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalarin-siniflandirilmasi-ve-isimlendirilmesi

2008 Yılı biyolojik Gelişmeleri

2008 yılında biyoloji alanlarında ne tür gelişmeler yaşandı; İklim değişikliği ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'ndan genomlara, fosillere ve doğurganlığa kadar, keşiflerle dolu bir yılı daha geride bıraktık. Evde DNA testi,Times'ın yayınladığı listeye göre yılın öne çıkan buluşu satın alınabilir kişisel DNA testi oldu. Brezilya Üniversitesi ile Uluslararası Koruma (CI) adlı kuruluştan bilim insanları, Brezilya’da Serra Geral do Tocantis ekoloji istasyonunun çevresinde 29 günlük bir arazi çalışması sonucunda 440’tan çok omurgalı hayvan kaydetti. Küresel ısınmaya karşı savaşta biri gümüş kurşun gibi yetişen biofuel üretimi vardı. Gıda fiyatlarının artışında ABD ve Avrupa Birliği ülkelerinde biofuele dönülmesinin gıda fiyatlarında büyük bir artışa neden olacağı konusunda kaygılar bulunuyor. 2008 kanguruların, mağara adamlarının ve yünlü mamutların genom dizisinin ortaya çıkarıldığı yıl oldu. Gagalı memelilerin genomları Mayıs ayında ortaya çıkarıldı, Memelilerdeki cins belirlemesinin 160 milyon yıldan daha önce değiştiği düşünülüyor. Mayıs ayında Avustralyalı araştırmacılar, tüm canlı türleri arasında en yaşlı anneye ait fosili keşfettiler. 380 milyon yıllık fosilde, bir embriyoya göbek bağıyla bağlı anne balığın 25 cm uzunluğundaki kalıntısı var. Suriname’in dağlık bölgesini araştıran çevreci grup birbirinden çarpıcı 24 canlının izine rastladı Parlak mor renkte deriye sahip kurbağa ile araştırmacıların ‘büyük ağız’ olarak isimlendirdiği cüce kedi balığı keşfedilen canlı türleri arasında yer alıyor Antartika'da hem kara hem de denizin derinliklerinde yapılan keşiflerle1224 yeni canlı türü tespit edildi. İngiliz Antartika Araştırma Ekibi ve Hamburg Üniversitesi su altı araştırma ekibinin bulduğu sonuçlar çok ilginç. Hem buzulların üstünde hem de denizin 1500 m kadar derinliklerinde yapılan araştırmalar şimdiye kadar bilinmeyen yeni yaşam formlarıyla da tanışılmasını sağladı. Bazı uzmanlar genetik ve epigenetik defektlerin riski konusunda endişeleniyor. Doğumda belirlenemeyen otizm ve kısırlık gibi koşullar IVF prosedürlerindeki kusurlu sperm kullanımı artışıyla yükselebilir. Çok fazla güneş ışığının cilt kanserine yol açtığı biliniyordu, fakat eksikliği de erkeklerde kısırlığa yol açıyor. Avustralyalı araştırmacılar, D vitamini eksikliğini önlemek için sabah 10-15 dk güneşlenmenin faydalı olacağını belirtiyorlar. Deneysel çalışmalar sonucunda iç kulaktan elde edilen bu yetişkin kök hücrelerin işitme hücreleri olarak kullanılabileceğini göstermektedir. Kemik iliğinden alınan yetişkin kök hücrelerin iç kulakta sinir hücresi karakteri kazanabildiği gösterilmiştir. Kaliforniyalı araştırmacılar, saniyede 3 satimetre hızla soyulan selobantın röntgen ışını olarak bilinen X-ray (X-ışını) üretebildiğini ortaya çıkardı. Bilim insanları, X ışınlarını ortaya çıkaran etkenin ne olduğunun anlaşılması durumunda, günümüzde röntgen çekimi için kullanılan ve tıp görevlilerini büyük tehlike altına sokan nükleer teknolojiler ile gerçekleştirilen işlemlerin daha tehlikesiz şekilde yapılması amacıyla tekniğin geliştirilebileceğini açıkladılar. Vahşi Yaşamı Koruma Derneği (WWF), Tayland'ın Mekong bölgesinde yaptığı araştırmaların sonuçlarını internet sitesinde yayınlayarak dünyaya duyurdu. Bölgede yapılan çalışmalar sonucunda binden fazla canlı türü bulundu. Bilim adamları bu türlerin yaşadıklarının bilindiğini fakat ilk defa görüntülendiklerini belirttiler. Bazıları denizlerde başka canlı kalmadığını tartışırken, Kasım ayındaki Deniz Canlıları Sayımı'nın son verilerine göre, düşündüğümüzden çok daha fazla türün olduğu belirtiliyor. Listede dev istiridyeler, Antarktika ahtapotları ve behemot bakterisi bulunuyor. 2008 yılının başında, Amerikalı araştırmacılar bir bakterinin ilk sentetik genomunu (bir organizmanın kromozomlarında bulunan genetik şifrelerin tamamını simgeleyen terim) yarattı. Araştırmacılar, bunun üzerine maya mantarından faydalanmaya karar verdi. Bu, araştırmacılara, kromozomlarındaki hasarı onarmak için doğal biçimde hücrelerden faydalanılan bir süreç olan ve "benzeşik yeniden bağdaştırma" denilen süreci kullanarak sentetik genom yaratma olanağı verdi. Kaynak: Bilim teknik www.biyologlar.com Hadi sizde bildiğiniz gelişmeleri ekleyin...

http://www.biyologlar.com/2008-yili-biyolojik-gelismeleri

Biyolojik Silahların Tarihçesi

Biyolojik silahların kullanımının insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenebilir. Biyolojik silahın bilinen en eski tarihi M.Ö. 300’lü yıllarda Perslerin, Asurluların ve Atinalıların düşmanlarını yenmek için içme sularına hayvan leşlerini atmalarına kadar dayanmaktadır. 11 ve 12. yüzyıllarda Kudüs topraklarını ele geçirmek isteyen Haçlı ordusu, Müslümanlar tarafından bulaştırılan veba mikrobuyla büyük zayiat vermiş ve amaçlarına ulaşamamıştır. 13. yüzyılda da İspanyollar, Amerika’ya geldiklerinde oradaki yerlilere daha önce çiçek hastalığına yakalanmış ve ölmüş insanların kıyafetlerini vermişler, çiçek salgınının başlamasına ve birçok yerlinin ölümüne neden olmuşlardır. Canlı bir organizmanın ilk kez bilinçli bir şekilde insanlara karşı kullanımı ise Tatarlar tarafından gerçekleştirilmiştir. 1346’da Kırım’daki (şimdiki Ukrayna sınırları içerisinde kalan) Kefe şehrini kuşatan Tatarlar, uzun süren kuşatmayı vebadan ölen insan cesetlerini mancınıkla şehrin surlarından içeri atarak meydana getirdikleri veba salgınıyla sonlandırmışlardır. Bazı tip tarihçilerine göre bu olay, Ortaçağ’da 1347 ve 1351 yılları arasında Avrupa’da yayılan ve 25 milyon insanin ölümüne neden olan veba salgınının nedenleri arasında gösterilmektedir. 18. yüzyılda Kuzey Amerika’da; önce İngilizler sonra Amerikalılar suçiçeği mikrobu taşıyan battaniyeleri Kızıl Derililere vermişler ve büyük bir çiçek salgınına neden olmuşlardır. Yüz binlerce Kızıl Derilinin bu şekilde öldürülmesiyle tarihin en büyük jenositlerinden biri gerçekleştirilmiştir. 1863 yılının Temmuz ayında Amerikan iç savaşında konfederasyon ordusunun geri çekilmesi sırasında General Johnston gölleri ölülerle doldurtarak su kaynaklarını zehirledi ve General Sherman’in kuvvetlerini engelledi. I. Dünya Savaşı’nda Almanlar, ABD’den müttefik ordularına gönderilecek olan çiftlik hayvanları ve Romen süvari atları arasında ruam hastalığı salgınını çıkartmışlardır. Ayrıca bu dönemde Almanya’nın İtalya’da kolera, St. Petersburg’da da veba hastalığı yaydığı iddia edilmektedir. 19. yüzyıla kadar mikroorganizmaların özellikleri, etkileri ve korunma yöntemleri hakkında çok az şey biliniyordu. Bunun sonucu olarak milletler bir mikroorganizmayı düşmanlarına karşı silah olarak kullanırken kendileri de bundan zarar görüyorlardı. Yine de bu yöntemler, mikroorganizmalara karşı korunma yöntemlerinin keşfedildiği 19. yüzyıla kadar kullanıldı. 17 Temmuz 1925 yılında 40 ülke kimyasal ve biyolojik silahların kullanımını Cenevre Protokolü’nü imzalayarak yasaklamıştır. Zehirli gazlar ve biyolojik silahların kullanımı savaşlar sırasında yasaklanırken kimyasal ve biyolojik savaş maddelerinin araştırılması, geliştirilmesi, silahlandırılması ve stok yapılması yasaklanmamıştır. 2. Dünya Savaşı sırasında (1939-1942 yılları arasında) Japon kuvvetleri, Çin ve Mançurya’da şarbon, veba, çiçek, tularemi, ruam, kolera, kızıl, menenjit, tüberlükoz, tifo, tetanus, hemorajik ateş ve difteri gibi çeşitli enfeksiyon hastalıklarını esirler üzerinde deneyip, 10 binden fazla insanin ölümüne yol açmıştır. 13 Ağustos 1945’te ABD Hiroşima’ya atom bombası attıktan ve Ruslar Kore ve Mançurya’yı işgal ettikten sonra Japonya kısa fakat kötü biyolojik savaş tarihine son vererek tüm biyolojik savaş tesislerini imha etmiştir. 1982’de Japon hükümeti bir rapor yayınlatmış ve bu raporda biyolojik savaşla ilgili deneylerin olağanüstü savaş zamanında meydana geldiğini ve insanlık açısından üzgün olduklarını ifade etmiştir. Aynı yıllarda İngilizler, İskoçya açıklarındaki Greenad Adalarında şarbonla çok sayıda deneme yapmışlar ve ada topraklarının 36 yıl boyunca şarbon sporlarıyla kalmasına neden olmuşlardır. Adanın temizlenmesine 1979’da başlanmış ve 280 ton formaldehit kullanıldıktan sonra ancak 1987’de tam anlamıyla temizlenebilmiştir. 1950’li yıllarda Amerikan ordusu biyolojik bir silahı taklit ve gerçek bir biyolojik silahın kullanımında meteorolojik koşulların etkisini araştırmak amacıyla San Fransisco’da Serratia marcescens isimli bir bakteriyi yaydı. Bu bakteri hastalık yapmıyordu. Bu deneme 1970 yılında The Washington Post Gazetesi tarafından yayınlanıncaya kadar halktan gizlendi. Daha sonra Standford Üniversitesi Hastanesi’nde S. marcescens’e bağlı üriner sistem enfeksiyonu salgını oldu ve bir hasta endokardit nedeniyle öldü. Salgının ordunun yaptığı bu denemeyle olan ilgisi hala bilinmemektedir. 25 Kasım 1969’da Amerikan Başkanı Nixon biyolojik savaş maddelerinin ve silahlarının kullanımını tek yönlü yasakladı. Tüm biyolojik araştırmalar bağışıklık kazanma, kesif ve emniyet gibi güvenliğe yönelik olarak sınırlandırıldı. 14 Şubat 1970’de de biyolojik ve kimyasal olarak üretilen toksinler de bir bildiriyle yasaklandı. 1972 yılında ise ABD biyolojik savaş maddelerini yok etti. 22 Ocak 1975’de biyolojik ve toksin savaş maddelerinin üretimi, stoğu ve geliştirilmesini yasaklayan biyolojik silahlar anlaşması Rusya dahil 151 ülke tarafından imzalandı. 1979 yılında Rusya’nın Sverdlovsk şehrinde birçok kişi antraxin havaya yayılması sonucu akciğer ödeminden öldü. 1992’de ABD’yi ziyaret eden Rusya Federasyonu Başkanı Boris Yeltsin bu olayın biyolojik savaş maddesi üretim merkezinden kaza sonucu sızan aerosol antrax bakterilerinden kaynaklandığını tasdik etti. 1969’da başlayıp 1975’de 151 ülke tarafından imzalanan biyolojik silahların üretimi, depolanması ve kullanımının yasaklanmasına ilişkin anlaşmaya rağmen bugün bu silahların üretimi ve depolanması halen birçok ülkede gizlilik içerisinde sürdürülmektedir. Anlaşmaya rağmen biyolojik silahların kullanıldığının tespitinin çok zor olusu, önümüzdeki savaşlarda veya savaş yokken dahi düşman ülkelerin insan gücü ve ekonomisini zayıflatmak için gizlice kullanılabileceğini ortaya koymaktadır. Bunların dışında Tokyo’da 1995 yılında bir metro istasyonuna sarin gazıyla saldırı düzenleyip çok sayıda kişinin ölümüne neden olan terörist örgüt Aum Shinri Kyo’nun en az sekiz defa şarbon ve botulinum toksini ile saldırı düzenlediği ancak başarılı olamadığı saptanmıştır. 11 Eylül 2001’de ABD’ye yönelik terörist saldırılar sonrasında değişik kuruluşlara gönderilen mektuplar içinde toz halinde şarbon sporları saptanmış, yedisi akciğer ve kalanı deri şarbonu olmak üzere 15 kişide hastalık tespit edilmiştir. Bu tarih itibariyle ABD dışından şimdiye kadar şarbona yakalanan kişi bildirilmemiştir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlarin-tarihcesi

BİYOLOJİK HARP MADDELERİNDEKİ GELİŞMELERi (Bölüm 1)

BİYOLOJİK HARP MADDELERİNDEKİ GELİŞMELER VE BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ (AŞILAMA) Dr. EROL DEMİR Biyolojik Harp Tarihine Kısa Bir Bakış Biyolojik Harp Maddelerinin (BHM) en ilkel primitif kullanımı MÖ. 7nci yüzyıla kadar dayanır. Asurlular bu yüzyılda düşmanın su kaynaklarını zehirlemek için Rye ergot (çavdar mahmuzu) kullanmışlardır. MÖ. 6. Yüzyılda ise müshil bitkisini ve zehirli hayvanların biyolojik harp amacıyla kullanıldığını görmekteyiz. 1346 Yılında Tatar Ordusu Kaffa (Kırım) kale şehrini uzun süre kuşatmış,kaleyi alamayınca vebalı insan cesetlerini mancınıklarla kaleye atarak, kale de çıkan veba salgını sonucu şehri teslim almışlardır. 171O Yılında Rusların vebalı cesetleri savaşlarda taktik amaçla kullandığını, yine 1754-63 yıllarında İngiliz piyadelerinin Fransız ve Hindistan savaşlarında çiçek hastalığını (bulaştırılmış battaniyelerle) biyolojik harp amacıyla kullandığını kayıtlardan öğrenmekteyiz. 1nci Dünya harbi sırasında Amerika'dan Fransa'ya nakledilen sığır ve atlara Alman gizli servisince ruam hastalığı bulaştırıldığı, 1937-1945 yılları arasında Japonya'nın 731nci birliği General Shiro Ishi komutasında veba ve tifo başta olmak üzere bir çok BHM'si üretip stokladığı ve kullandığı bilinmektedir. Bu denemelerde en az 10 binden fazla kişinin öldüğü bildirilmiştir. 1945-1969 Yılları arasında ABD başta olmak üzere bir çok ülke BHM araştırma geliştirme faaliyetlerine devam etmiştir. 1959-1969 Yılları BHM'lerinin araştırmaları açısından altın yıllar olarak kabul edilmektedir. 25 KASlM 1969'da ABD Başkanı Nixon tek taraflı olarak tüm biyolojik araştırmaların bağışıklık kazandırma, keşif ve güvenlik gibi savunmaya yönelik konularla sınırlı kalması bildirimini yayınladı. Bu bildirimde unutulan Toksin üretimi ise 14 ŞUBAT 1970 yılında yasaklandı. 1972 Yılında Bakteriyolojik (Biyolojik) harp maddeleri ve Toksinlerin harp maddesi olarak üretilmesi geliştirilmesi ve stoklanmasının yasaklanması ve bunların imhası konvansiyonu (BTWC) yapıldı. 22 OCAK 1975'de ABD Başkanı Ford Biyolojik ve Toksin silahların (BHM'lerinin) üretilmesi, geliştirilmesi ve stoklanmasını yasaklayan konvansiyonu imzaladı. Bu konvansiyon 26 MART 1975 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu antlaşmalara rağmen 1979 baharında Rusya'da (Sverdlosk'ta) aerosol Anthrax toksini kaçağından bir çok kişinin öldüğü bilinmektedir. 1991 Körfez savaşı sonrası BM Güvenlik Konseyi Yönergesi 687 sayılı karar çerçevesinde kontrol altına alınan Irak, daha önce inkar ettiği biyolojik silah programlarını, askeri savunma amaçlı araştırmalar çerçevesinde yaptığını kabul etti. Biyolojik Harp Maddelerinin Günümüzdeki Durumu 2000'li Yıllarda moleküler biyoteknolojinin çok hızlı gelişmesi ve elde edilen sonuçlar patojen (hastalık yapıcı) mikroorganizmaların ve toksinlerin Biyolojik harp amacıyla kullanılmasını mümkün kılacaktır. Buna paralel olarak gen mühendisliği ve DNA teknolojileri sayesinde potansiyel BHM'lerinden daha öldürücü silahların elde edilmesi mümkün olacaktır. İnsanoğlu genom projeleri (insanın genetik haritasının tespiti) çalışmaları devam etmektedir. Bu çalışmalar sonucunda toplumların (ırkların) çeşitli spesifik bilgilerine ulaşılacak, dolayısıyla bunun sonucuna göre de gen mühendisliği biyomoleküler bilim adamlarınca ırklara has biyolojik harp maddesi üretimi gerçekleşebilecektir. Biyolojik harp maddelerinin potansiyel etkinliği günümüzde daha iyi anlaşılmış olup bazı analizcilerce biyolojik harp maddelerinin, nükleer silahlarla karşılaştırılabilir olduğu belirtilmiştir. Biyolojik harp konusuyla ilgili NATO el kitabına göre bakteri, riketsia, virüs ve toksinler gibi biyolojik harp maddelerini ihtiva eden : 39 adet potansiyel BHM'si bildirilmiştir. BHM'sinin aerosol kullanımı, zehirlilik derecesi (patojenitesi) ve miktarı, oluşacak ölüm ve saf dışı ediciliğini doğrudan etkilemektedir. 100 Km2 Iik bir bölgeyi kaplamak ve %50 öldürücülük elde etmek için Ricir adlı toksinden 8 ton gerekirken, aynı öldürücülük sadece 1 kg'lık Anthrax toksini ile elde edilebilmektedir. Dünya sağlık örgütü (WHO)'nce bazı BHM'lerinin rüzgar altı tehlike mesafeleri incelemiş, sonuç olarak da Anthrax ve Tulareminin en büyük rüzgar altı tehlike mesafesini oluşturduklarının yanı sıra öldürücülüklerinin de en fazla olduğu görülmüştür. Bir BHM'si taarruzu normal bir hastalık salgını olarak algılanabilir dolayısıyla misilleme politikası çok zordur. BHM'lerine karşı hassasiyeti azaltma önlemleri, üzerine düşünülmesi gereken bir stratejik değerdir. İnsan vücudunun savunma mekanizmalarından en büyük organı deridir. Deri bakteriler, riketsiyalar ve virüslere karşı seçici geçirgen bir kalkan oluşturur. Suyla ve yemekle (sabotaj şeklinde) alınan BHM'ler ve toksinler bağırsaklardaki enzim ve asitlerle nötralize edilirler. Küçük vücut sıyrıklarından giren BHM'leri ise bağışıklık sistemi hücrelerince yok edilirler. Bu savunma mekanizmasını aşmanın tek yolu vücudun en misafirperver ve kolay incinir yeri olan akciğerlerdir. Dolayısıyla BHM'lerinin aerosol kullanımı çok önem arz etmektedir. Bir BHM'sinin hedeflenen kitlesel zararlara yol açabilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekmektedir. (1) Biyolojik harp maddesinin yüksek öldürücülüğe sahip olması, (2) Solunabilecek aerosol formunda olması (BHM'lerin en geniş kullanım türü aerosoldür, aerosolün kararlılığı ve yayılma kabiliyetinin en fazla olduğu partikül büyüklüğü ise 5 - 15 mikron'dur), (3) insandan insana bulaşıcı olması, (4) Tedavisinin ve aşısının olamaması veya zaman alması gibi özellikleri sıralanabilir. Biyolojik Harp Maddelerinin Sınıflandırılması Biyolojik harp maddeleri genel olarak ikiye ayrılır. (1 ) Patojenler (Hastalık meydana getirebilen mikroorganizmalar) (a) Bakteriler, (b) Riketsiyalar, (c) Klamidyalar, (d) Virüsler. (2) Toksinler : Kaynaklarına göre üç gurupta incelenir. (a) Mikroorganizma kaynaklı toksinler. Mikroorganimanın özelliğine göre ikiye ayrılır ; (I) Ezotoksinler (II) Endotoksinler (b) Hayvan kaynaklı toksinler (c) Bitki kaynaklı toksinler Potansiyel Olarak Kullanılan Biyolojik Harp Maddeleri BHM'lerinin sayısı gün geçtikçe artmaktadır, ancak üzerinde en fazla çalışılan ve bilinen potansiyel BHM'lerini şöyle sıralayabiliriz. (1) Bakteriler : , (a) Bacillus anthracis (Anthrax-Şarborı), (b) Francisella tularensis (Tularemia), (c) Yersinia pestis (Plague), (ç) Vibrio cholerae (Kolera), (d) Salmonella typhi (Tifo), (e) Bacillus seraus, (f) Brucella spp (Brucellosis, suis, melitensis, abortus, canis, ovis), (g) Clostridium perfringes. (2) Riketsiyalar : (a) Riketsia prowezeki (Tifüs), (b) Riketsia mooseri (Tifüs), (c) Riketsia ricketsi (Lekeli Humma), (ç) Coxiella burnetii (Q Humması). (3) Chlamydialar : (a) Chlamyclia psittaki (Psittakoz), (b) Chlamyclia trachomatis (Trahom). (4) Virüsler : (a) Variola (Smallpox- Çiçek hastalığı), (b) Ebola (Filaviridae ailesinden Ebola kanamalı ateşi), (c) Marburg (Filaviridae ailesinden Marburg hastalığı etkeni), (ç) influenza(Grip etkeni), (d) Rift Valley Fever (Bunyaviridae ailesinden Valley Ateşi etkeni), (e) Crimen-Congo Hemorrhagic Fever (Bunyaviridae, Kanamalı ateş etkeni), (f) Argentine Hemorrhagic Fever (Junin), (g) Bolivian Hemorrhagic Fever (Mochupa), (ğ) Venezuelan Hemorrhagic Fever (Guanorito), (h) Hemorrhagic Fever With Renal Sydrome (Hantaan, Seoul, Puumala), (1) Lassa Fever(Arenaviridae ailesinden Kanamalı ateş etkeni), (i) Venezuelan Equine Encephalitis (VEE), (j) Eastern Equine Encephalitis (EEE), (k) Western Equine Encephalitis (WEE), (1) Japanese Encephalitis, (m) Dengue, Yellow Fever, AIOS (HIV), (n) Sandfly Fever, (o) Chick Urıgunya (Apha). (5) Toksinler : Kaynaklarına göre; (a) Anthrax Bacillus anthracis (b) Botulinul1l Clostridium botulinum (c) Tetanoz Clostridium tetani (ç) Difteri Toksini Kornibakteriyum difteri (d) Enterotoksin Eşherişya coli (e) Shigella Dizanteri Shigella spp. (f) Stophylococcus Enterotoksin -B (SEB) stophylococcus aureus (g) Kolera Toksini Vibrio kolera (ğ) Anatoksin A Deniz yosunu Anasistis türleri (h) Mikrosistin M.Sinea(Mavi yeşil su yosunu) (l) Saksitoksin Deniz kabuğu zehiri (i) Tetradotoksin Takifigu paessilonotus (J) Aflatoksin Aspergillus flavus (k) Trichothecene Mycotoksins (T-2, Trikotesin,Yellow rain) (l) Ricin Risinus communis (m) Akonitin Akonitum napolyus (n) Politoksin Yumuşak deniz mercanı (o) Batrakotoksin kurbağa zehiri (ö) Bunganotoksin Çizgili yılan zehiri (p) Krotoksin Çıngıraklı yılan zehiri (r) Kobratoksin Kobra yılan zehiri (s) Erabutoksin Deniz yılanı zehiri Biyolojik Harp maddelerinden patojenlerin kuluçka süreleri (inkübasyon süresi) günlerle ifade edilir oysa toksinlerin inkübasyon süresi dakika ve saatlerle ölçülür. Patojen BHM'leri kısa sürede etkisini göstermesi için aerosol olarak kullanılırlar. Genelde patojen BHM'lerinin semptomları (Hastalık belirtileri) ateş, halsizlik, kilo kaybı, kusma, ishal ve solunum güçlüğü gibi belirtiler olup personeli kısa sürede görevini yapamaz hale getirir.Solunum yolu ile oluşan enfeksiyonlarda ölüm sebebi,çoğu zaman akciğer ödemidir. Patojen BHM'leri enfeksiyonlarının tedavileri güç ve pahalıdır. Bağışıklık sistemini hedef alan BHM'leri bağışıklığı oluşturan hücreleri etkilerler, bu nedenle bunlara karşı geliştirilen aşılarla yeterli koruma sağlanamamaktadır. Toksinler zehirleme özelliğine göre Nörotoksinler (Sinir zehirleri) ve Si1otoksinler (Hücre zehirleri) olarak ikiye ayrılır. Nörotoksinlerin etkileri kimyasal harp maddelerinden sinir gazlarına benzer olup, sinir gazlarından yaklaşık bin kat daha zehirlidirler. Öyle ki Anthraks ve Botulinum toksinleri çok zehirli olan vx sinir gazından daha tehlikelidirler (Botulinum toksini için LD50 UG/KG değeri 0.001 iken, bu değer vx için 15.0 dır). Patojen ajanların arazideki kalıcılığı saatlerden günlere kadar (Spor ve kapsül formunda olanlar yıllarca kalabilir), toksinlerin kalıcılığı ise günlerden haftalara kadar değişebilir. BHM'lerinin rüzgaraltı tehlike bölgesi alanı ise rüzgaraltı istikametinde 500 Km'ye kadar çıkabilir. Kaynak: www.biyotek.com.tr/makaleler.htm

http://www.biyologlar.com/biyolojik-harp-maddelerindeki-gelismeleri-bolum-1

Botanik Nedir?

Botanik Nedir?

Bitki bilim olarakta isimlendirilen botanik(=botany) bitkiler üzerinde çalışan biyolojinin alt dalıdır.

http://www.biyologlar.com/botanik-nedir

Karıncalar ve Karınca Türleri

Karıncalar ve Karınca Türleri

Bugün yaşayan tüm karıncaların, toplam ağırlığı, yaşayan tüm insanların ağırlığından daha fazladır.

http://www.biyologlar.com/karincalar-ve-karinca-turleri

Çözülmüş DNA' yı Düzelten: "Motor Protein" Bulundu

San Diego California Üniversitesi'nden iki biyolog, hücresel motor proteinlerin yeni bir sınıfını keşfetti. Bu motor protein, çift iplikli DNA molekülünün, çözülmüş olan kısımlarını(iplikleri) tekrar başa sarıyor(geri sarıyor). Böylece, kritik genlerin ifade edilmesine engel olan, tıpkı teyp kasetinde dolaşmış olan, bant benzeri dolaşıklığı (ya da ilmekleri) açıyor. Araştırmanın başkanı, UCSD biyoloji Profösörü Jim Kadonaga, çalışması hakkında şunları söyledi: "DNA'nız, çözülmüş bir durumda karışıp kaldığında, hücreleriniz büyük bir problemle karşı karşıyadır ve bu, nihayetinde insanlarda ölüme yol açacak nitelikte bir sorundur. Biz, bu problemi düzelten enzimi keşfettik." Keşif, bilim adamlarının, ilk kez çözülmüş DNA ipliklerinde, dolaşıklığa(ilmek yığıntısına) engel olmak için, özel olarak tasarlanmış bir motor protein tanımladıklarını gösteriyor. Bu motor protein, DNA iplikleri, molekül boyunca bazı bölgelerde uygunsuz bir şekilde çözüldüğünde devreye giriyor. 31 Ekim de, "Science" bülteninde yayınlanan UCSD araştırma sonuçları, özellikle de "Schimke immuno-osseous dysplasia" olarak adlandırılan ve nadir görülen genetik rahatsızlığa yol açan moleküler mekanizmaların, biyomedikal bilimciler tarafından anlaşılması açısından önem taşıyor. Keşif, ilerisi için felç, kalp yetmezliği, böbrek yetmezliği ve küçük çocuklarda ölümlere sebebiyet veren bu tür yıkıcı genetik bozuklukların tedavisinde, medikal araştırmacıların önünü açıyor. Kadonaga: "Çalışmaya başlamadan önce, bu özel proteinin, bu hastalığa neden olduğunu biliyorduk. Onu araştırma nedenimiz de zaten buydu. Biz, bu proteinin, sadece ne yaptığını bilmiyorduk" dedi.Hep-A bağlantılı protein olduğu için HARP olarak adlandırılan bu protein, laboratuvarda doktora sonrası çalışmalarını yapan bu iki araştırmacıyı hayrete düşürmüştü. İki moleküler biyolog Kadonaga ve Timur Yusufzai, öncelikle bu motor proteinin, helikaz enzimleri ile aynı yolla enerji kullandıklarını ve helikazlar gibi DNA'nın ayrılan kısımlarına(ipliklerine) bağlandığını keşfetti. Ancak helikazlar, enerjilerini birbirine bağlı iki DNA ipliğini(yani, çift iplikli DNA, çift iplikli RNA ve DNA-RNA melezi ) çözmek için kullanırken, bilim adamları bu motor proteinin, tam tersi şekilde aktive olmasını şaşırtıcı buldu. Hayret verici olan; hatalı DNA ipliğini geri sarıyor ve ardından iki ipliği tekrar bağlıyor (mühürlüyor) olmasıydı. Sonuçta, UCSD biyologları, yeni enzim aktivitesini, "annealing helikaz" olarak adlandırdı. Kadonaga, çalışma hakkında şunları söyledi:"Çalışmaya başlamadan önce, annealing helikaz aktivitesini dikkate bile almadık. Böylesi zaten enzimler vardı yoksa bu bizim aklımıza gelen bir şey değil. Aslında, çift iplik çözülmüş durumda karışıp kaldığında, DNA molekülünde cereyan eden şeyi şimdiye kadar kesinlikle bilmiyorduk." DNA ve RNA'daki helikaz aktivitesini çalışan bilim adamları, şimdilerde yeni sınıf proteinleri araştırıyor. Kadonaga: "Bu yeni sınıf protein, tamamen yeni bir çalışma alanı açacak. DNA yapısında değişiklik yapan çok az enzim biliniyor ve biz, kesinlikle yeni bir tanesini keşfettik. Biz bunun, 2008 yılında gerçekleşeceğini tahmin etmiyorduk. Şimdiye kadar onların hepsini bulmalıydık. DNA'da çok daha ileriye gidileceğine inanıyorum. DNA-DNA helikazlar gibi, RNA-DNA helikazlar ve RNA-RNA helikazlarda var. Bu nedenle, RNA-DNA annealing helikazlar ve RNA-RNA annealing helikazların olacağını öngörmek çok hayal olmaz. Alan, oldukça geniş olabilir. İnsanlar, başka annealing helikazlar keşfettikçe, bu alan giderek genişleyecektir."Kadonaga and Yusufzai, daha fazla annealing helikaz araştırıyorlar, bununla birlikte HARP çalışmalarına da devam etmeyi planlıyorlar. Kadonaga: "Öncelikle yapmak istediğimiz şey, bu proteinlerden daha fazlasını bulmak. Ayrıca, hücrede HARP adlı bu özel proteinin, diğer mekanizmaları nasıl etkilediğini görmek istiyoruz" dedi. Kaynak: "Biologists Discover Motor Protein That Rewinds DNA", sciencedaily, Çev. Dr. Erman Gündoğdu

http://www.biyologlar.com/cozulmus-dna-yi-duzelten-motor-protein-bulundu

BALIKLARDA Kİ YÜZGEÇLERİN TETRAPOD AYAKLARINA DÖNÜŞÜMÜ NASILDIR

En bilinen hayvanlar tetrapodlardır - yani karada yaşayan dört ayaklı omurgalılar. Bu gruba insanlar, hemen hemen evcil hayvanların tümü, ve yabanıl hayvanların çoğu: memeliler, kuşlar, yüzergezerler (ing. "amphibians"), ve sürüngenler dahildir. Oysa ki omurgalıların büyük çoğunluğu tetrapod değil balıktır. Aslında tüm tetrapod türlerinin toplamından çok daha fazla sayıda balık türü vardır. Hatta evrimsel olarak tetrapodlar suyun dışındaki yaşama uyum sağlamış olan balıklar ailesinin yalnızca bir dalı olarak düşünülür. Omurgalıların sudan karaya olan ilk geçişi 360 milyon yıl önce gerçekleşti. Bu yaşam tarihinde yapılmış olan benzer geçişlerin en zorlularından biriydi. Yüzgeçler nasıl bacaklara dönüştüler? Ve geçiş türleri kuru ortamdan yer çekiminin ezici baskısına değin, kara yaşamının çetin koşullarına nasıl ayak uydurdular? Önceleri ilk kara sakinlerinin karaya oturmuş ve giderek kıyıda daha fazla zaman geçirmek üzere evrilmiş, suya yalnızca üremek üzere dönen balıklar olduğu düşünülüyordu. Son 20 yılda paleontologlar bu fikri ters yüz eden fosiller buldular. Grönland'de Acanthostega gibi en eski tetrapodlar, aşağı yukarı 365 milyon yıl önce tamamen gelişmiş parmakları olan bacaklara sahiptiler, ancak havayla karşılaşmış olsa kuruyacak olan dahili yüzgeçlerini korumuşlardı. Bu balıkların karaya çıkmadan çok daha önce bacakları evrilmişti. En eski tetrapodlar evrimlerinin çoğunu daha elverişli olan su ortamında geçirdiler. Karaya çıkma en son aşama olsa gerekti. Araştırmacılar önceleri tetrapodların atasının elpistostejitler (ing. elpistostegids) olduğunu düşündüler. Bu yaratıklar timsah ya da dev semender gibi görünen ya da davranan devasa ve yırtıcı olan sığ su balıklarıydı. Yuzgeçleri hariç pek çok açıdan tetrapodlara benziyorlardı. Son zamanlara kadar elpistostejitler hakkında bilinenler kötü korunmuş küçük fosil parçacıklarından ibaretti, bu nedenle nasıl bir yaratık olduklarını canlandırmak çok güçtü. Son bir kaç yıldır Kuzey Kanada'nın Nunavut bölgesinin Ellesmere adasında yapılan keşifler bütün bunları değiştirdi. 2006 yılında Edward Daeschler ve ekibi, tetrapodlara esnek boynundan bacaksı yüzgeç yapısına değin benzerlikleri olan suda yaşayan bir yırtıcı görünümünde ve Tiktaalik dıye adlandırılan bir elpistostejitin olağanüstü iyi korunmuş bir fosilini buldular. Fosilin analizi açık bir şekilde onun bir ara form olduğunu gösterir: bir balığa göreceli olarak daha hareketli bir kafa yapısı ve boynu vardır, her ne kadar eklemli uzantıları yüzgeç gibi görünse de, tetrapodların parmaklarını andırır. Tiktaalik'in yalnızca eklemli uzantılarına adanmış bir tez bile vardır. Aşağıdaki şekilde Tiktaalik'in eklemli uzantısı sağdan üçüncüdür, hala atası Panderichthys gibi yüzgeç tarakları olduğu görüldüğü gibi, daha küçük kemiklerin ayrıldığı sağlam kemikli bir eksene sahip olduğu da görülmektedir. Acanthostega'nın parmakları kadar belirgin olmasa da, o yönde bir değişim olduğu açıktır. Bu eklemli uzantılar kolların ve bacakların evrimi hakkında çok şey söyler. Tiktaalik kesinlikle bir kara hayvanı değildi, ama su tabanının üstünde doğrulmasına yardım eden ve hatta bedenini kısmen suyun dışında tutmasına yarayan kaslı ve kemiksi eklemli uzantıları ile kuvvetli bir göğüs kafesine sahipti. Bu eklemli parmakların uzanma, bükülme ve yere dayandığında dışa doğru yayılma yetisi vardı. Bu basit özellik, yani parmakların yayılarak ayak/el temasının yüzey alanını arttırması bugün ellerimizde sahip olduğumuz esnekliğin habercisi olabilir. Tiktaalik'in keşfi ve oldukça detaylı analizi tetrapodların evrilmesinden önceki aşamayı göstermekte, ve fosil kayıtlarının her zamanki gibi evrimsel düşünceyle uyum gösteren ne denli sürprizlere gebe olduğunu ortaya koymaktadır. Referanslar Daeschler, E. B., Shubin, N. H. & Jenkins, F A. Nature 440, 757–763 (2006). www.nature.com/nature/journal...ture04639.html Shubin, N. H., Daeschler, E. B., & Jenkins, F A. Nature 440, 764–771 (2006). www.nature.com/nature/journal...ture04637.html Ek kaynaklar Ahlberg, P. E. & Clack, J. A. Nature 440, 747–749 (2006). Clack, J. Gaining Ground (Indiana Univ. Press, 2002) Shubin, N. Your Inner Fish (Allen Lane, 2008) Gee, H. Deep Time (Fourth Estate, 2000) Tiktaalik anasayfa: tiktaalik.uchicago.edu Pharyngula: Tiktaalik makes another gap Evrim Teorisi: Karaya Doğru Giden Antik Balık www.evrimteorisi.org/?p=452 Yazarların web siteleri Edward Daeschler: www.ansp.org/research/biodiv/...aleo/staff.php Neil Shubin: pondside.uchicago.edu/oba/faculty/shubin_n.html

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ki-yuzgeclerin-tetrapod-ayaklarina-donusumu-nasildir

YANGIN KORUMA ORGANİZASYONU VE YANGINLARLA SAVAŞ

Ülkemizde gerek orman koruma gerekse yangın önleme ve yangınla savaş görevleri Orman Bakanlığı bünyesinde merkez ve taşra teşkilatı olarak örgütlenmiştir. Bu itibarla gerek orman koruma ve gerekse yangın önleme ve savaş görevleri merkezde Orman Bakanlığı bünyesinde bulunan Orman Genel Müdürlüğü Orman Koruma ve Yangınla Mücadele Dairesi Başkanlığı, taşrada ise Orman Genel Müdürlüğü’ne bağlı orman bölge ve işletme müdürlükleri ile işletme şeflikleri tarafından yürütülmektedir. Buraya kadar yapılan açıklamalardan anlaşılacağı üzere Türkiye’de yangın koruma ve savaş organizasyonu başta Orman Bakanlığı olmak üzere Orman Genel Müdürlüğü’nün sorumluluğu altında örgütlenmiş bulunmaktadır. Orman yangınlarının ülkemizdeki seyri incelendiğinde; Orman Genel Müdürlüğü gerek ormanı yangından korumak ve gerekse orman yangınlarıyla daha etkili bir şekilde savaşmak amacıyla aşağıda kısaca ana başlıklar altında açıklayacağımız çalışmaları her geçen gün olanakları ölçüsünde geliştirmeye çalışmaktadır. Hemen hemen bu faaliyetlerin tamamı Ülkemizdeki Yangın Koruma ve Savaş Organizasyonu ile ilgilidir. Bu çalışmaların ormanlarımızı yangından korumadaki fonksiyonları son derece önem taşımaktadır. . Eğitim: Türkiye'de hangi nedenle olursa olsun orman yangınları insan unsurundan, kaynaklandığına göre öncelikle insanın eğitimi şarttır. Ormanın yangından korunmasında gerek halkın eğitimi gerekse hizmet içi eğitimin önemi büyüktür. Halkın eğitimi konusunda radyo, televizyon, video, sinema gibi kitle iletişim araçlarından yararlanmak, hizmet içi eğitimde ise arazi bilgisi, harita uygulaması, transport sistemi, haberleşme ve yangın davranışı gibi konularda teknolojik yenilikleri de dikkate almak suretiyle teknik eleman, yangın işçileri mükellef ve askerlerin eğitilmeleri gerekir. Orman Yolları, Yangın Emniyet Yol ve Şeritleri: Orman yangınlarıyla savaşta yol şebekesinin önemi büyüktür. Bugüne değin yasal zorunluluğa rağmen, planlanmış fakat büyük bir bölümü çeşitli sebeplerle inşa edilememiş olan orman yolları ile yangın emniyet yol ve şeritlerinin öncelik1e yangına hassas yörelerden (Akdeniz, Ege, Marmara) başlanarak bitirilmesi gerekir. Gözetim: Ormanda çıkan bir yangın görülmeden ve yeri saptanmadan hiçbir söndürme faaliyetine geçilemez. Bu nedenle, yangının saptanması, yangın söndürme işlerinin ilk basamağını meydana getirir. Yangının çıkar çıkmaz görülmesinde sabit gözetleme noktaları (kule ve kulübeler), havadan gözetleme, gezici gözeticiler, yerel halkın ve diğer kaynakların yardımlarından yararlanılmaktadır. Haberleşme: Orman yangınına müdahalenin ilk şartı yangının görülmesi olduğu gibi, en önemli olanı da yangın ihbarının ilgili birimlere en erken ve sağlıklı bir şekilde yapılmasıdır. Bu nedenle haberleşme yangına müdahalenin temelini teşkil etmekle birlikte yanan alan miktarında önemli rol oynar. Yangın Ekipleri ve Ekip Binaları: Orman yangınlarıyla savaşta ilk müdahale ve hazır kuvvet ekipleri söz konusudur. OGM’ce 27 orman bölge müdürlüğü, 241 orman işletme müdürlüğü ile bunlara bağlı orman işletme şefliklerinde yangın sezonundan önce yeterli miktarda planlanmak suretiyle yangın söndürücüler işlendirilmektedir. Ayrıca sağlıklı ve iyi bir hizmetin görülebilmesi için ilk müdahale ve hazır kuvvet ekip binalarına da ihtiyaç vardır. Silvikültürel Önlemler: Hem yangının çıkmaması, hem de çıkan bir yangında yanıcı maddenin varlığı nedeniyle meydana gelecek tehlikeleri azaltmak için meşcerelerin kurulması, bakımı ve işletilmesinde silvikültürel tedbirlere uyulması gereklidir. Genel olarak orman yangınları bakımından alınması zorunlu olan silvikültürel önlemler karışık meşcereler yetiştirmek, ormanı bakımlı bulundurmak ve temiz bir işletmecilik uygulamaktır. Bu nedenle silvikültürün orman yangınlarının önlenmesi bakımından öngördüğü tedbirler, bilhassa yangınların büyük zarar yaptığı bölgelerde titizlikle uygulanmalıdır. Su, Gölet ve Havuzlar: Bugün Türkiye'de orman yangınlarını söndürmede “su”dan yararlanmak zorunlu hale gelmiştir. İstenen zaman ve yerde uygun miktarda kullanıldığında çıkan bütün orman yangınlarına karşı su ile savaşılabilir. Bu sebeple mevcut göl ve su kaynakları yanında yapılacak bir planlama ile ormanın belirli yerlerine göletler yapmak gerekmektedir. Ülkemizde bol miktarda bulunan suyu özellikle yangınlar açısından tehlike arz eden kurak mıntıkalarda her zaman sağlamak mümkün değildir. Sabit ve Mobil Meteoroloji İstasyonları: Günümüzde yangın meteoroloji istasyonları hizmet amaçlarına göre sabit ve mobil istasyonlar olmak üzere iki ana grupta toplanmaktadır. Bunlardan sabit istasyonlar yangın çıkmadan önce yangın tehlike tahmini amacına yönelik verileri, mobil istasyonlar ise yangın çıktığı zaman ve devamı süresince yangının davranış şeklinin belirlenmesinde ihtiyaç duyulan verileri sağlamak üzere kurulmuşlardır. Özellikle büyük yangınlarla savaşta yararlanılmak üzere mobil meteoroloji istasyonlarına mutlak surette ihtiyaç vardır. Uçak ve Helikopter Kullanımı: Ülkemiz ormanlarında orman yangınlarıyla havadan savaş aşamasına geçilmiştir. Uçakların çıkan tüm yangınlarda kullanılamayacağı dikkate alındığında, yalnızca uçakların yangın söndürme çalışmalarında kullanılması başarı sağlamaya yetmeyebilir. Bu itibarla orman yangınlarıyla yerden ve havadan yapılan savaşta etkili bir koordinasyonun varlığı son derece önemlidir. Ülkemizde 1985 yılından itibaren yerden uygulanan söndürme yöntemlerine havadan uygulanan söndürme yöntemlerinin katılımıyla orman yangınları bakımından hassas olan Çanakkale ve İzmir orman bölge müdürlüklerinde keşif ve söndürme çalışmalarında uçaklar kullanılmaya başlanmıştır. Bugün itibariyle özellikle orman yangınları bakımından son derece hassas olan Antalya, Çanakkale, İzmir, Muğla, Mersin, Adana vb. orman bölge müdürlüklerinde özellikle helikopterler keşif ve söndürme çalışmalarında kullanılmaktadır. Yangın Söndürme El Aletleri: Orman yangınlarının söndürülmesinde çok çeşitli el aletlerinden yararlanılır. Orman yangınlarıyla savaşta hâkim görüş modern, motorize ve güçlü araç ve gerecin kullanımı doğrultusunda ise de, arazi şartlarının motorlu araç ve gerecin kullanımını güçleştirdiği durumlarda el aletlerine gereksinme vardır. Orman yangınlarının söndürülmesinde balta, kürek, testere, tırmık, gürebi, kazma, şaplak, çapa, baltalı kazma, tahra, çapalı kazma ve tırmıklı çapa gibi basit veya gelişmiş çeşitli el aletleri kullanılır. Bu aletler her yangında mutlaka yeter sayıda bulundurulmak zorundadır. Motorlu Araçlar: Orman yangınlarıyla savaşta el aletleri yanında çok çeşitli üstünlükleri olan motorlu araç ve gereçler de kullanılmaktadır. Bu araçların hemen tamamı son zamanlarda orman yangınlarının söndürülmesinde devreye sokulmuş durumdadır. Bu araçlar arasında motorlu testere, motorlu pompa, pulluk, traktör, greyder, buldozer, arasöz, kamyon, kamyonet vb. sayılabilir. Orman yangınlarıyla savaşta etkili ve güçlü oldukları gibi, süratli olmaları, az sayıda personele gereksinim göstermeleri ve yaptıkları işin maliyetinin daha düşük olması yanında, yangınlarla savaşı profesyonel bir meslek haline getirmeleri motorlu araçların üstünlükleri arasında sayılabilir. l2. Kimyasal Maddeler ve Koruyucu Elbiseler: Orman yangınlarıyla savaşta gerek kimyasal maddelerin kullanımı ve gerekse yangın söndürücülerin teçhizatı önemli bir yer tutar. Dünyanın hemen her ülkesinde çıkan çeşitli yangınları söndürmede yıllardan beri kullanılan suyun sıcaklık, oksijen ve yanıcı maddeye olan olumlu etkileri ile büyük miktarlarda kullanılma gereğini dikkate alan araştırıcılar bina, sanayi dalları ve askeri yangınlarda başarı ile kullanılan kimyasal maddeleri (mono amonyum fosfat, diamonyum fosfat, amonyum sülfat, sodyum kalsiyum borat ) orman yangınlarında da denemişler ve bunların bazılarında olumlu sonuçlar almışlardır. Günümüzde orman yangınlarının söndürülmesinde kimyasal maddelere büyük önem verilmekte ve bunlar üzerindeki çalışmalar yoğunlaştırılmaktadır. Orman yangınlarıyla savaşta bilgili deneyimli ve tam teçhizatlı elemanların önemi büyüktür. Çünkü bu kişiler her an can güvenliği yönünden tehlike ile karşı karşıyadırlar. Bu nedenle adı geçen yangın personelinin sağlık, beslenme, bedensel, yeterlilik kazandırılması ve teknik konularda güvenliklerinin sağlanması yanında giyim- kuşamlarının da güvenli olması gerekir.

http://www.biyologlar.com/yangin-koruma-organizasyonu-ve-yanginlarla-savas

Mantarların özellikleri üreme sistemleri ve çeşitleri

FUNGİ( GERÇEK MANTARLAR) Mantarlar Hakkında Genel Bilgi Mantarların Fizyolojisi Mantarların Metabolizması Mantarların Üremesi Yapılarına Göre Mantarlar Basit Mantarlar Yüksek Mantarlar Mantarlar; ökoryot hücre tipine sahip hücre sayısı fazla ve hücrelerinde gerçek anlamda zar ile çevrili çekirdek ve birçok organeli olan(yanda şekilde görüldüğü gibi)( küf mantarları[ ekmek küfü, peynir küfü], mayalar[ bira mayası], şapkalı mantarlar bu gruba dâhildirler), ayrıca tamamına yakını heterotrof(besin tüketicisi) olup, parazit ve saprofit yapıya sahip olanları vardır . Parazittirler; üzerinde yaşadığı diğer bir mantardan yarar görürken, ona yani konağına zarar verir. Saprofittirler; besin ihtiyaçlarını artıklarındaki organik maddelerden karşılarlar. Bunlar, organik maddelerin inorganik maddelere dönüşümünü sağlarken çürümeye sebep olurlar. Bu tür mantarların enzim sistemleri çok iyi gelişmiştir. Bu nedenle saprofit mantarlar canlı artıklarıyla beslendiklerinden doğadaki madde dolaşımında ayrıştırıcı olarak önemli bir oynar. Ayrıca oluşturdukları maddeler, üreticiler tarafından hammadde olarak kullanılır. Mantarlar,bitkiler âleminin klorofilden yoksun tek veya çok hücreli canlılarıdır.Bir hücreli mantarlar (sporlar ve mayalar) mikroplara benzerler, ancak çevrelerinde selüloz zardan oluşan kalınca bir zarın bulunması ile onlardan ayrılırlar.Mantarların bitkisel yapıları tal denilen liflerden oluşmuştur. Üremeleri bazılarında eşeyli sporlarla, bazılarında ise eşeysiz sporlarla olur. Lifleri bölmelere ayrılmamış olan basit yapılı mantarlardan (miksomiçetler, fikomiçetler, zigomiçetler) başka lifleri bölmelere ayrılmış, üreme organları iyi gelişmiş yüksek yapılı mantarlar (basidiomiçetler, askomiçetler, adelomiçetler ve aktinomiçetler) da vardır. Mantarların kendilerine özgü bir beslenme tarzları bulunmaktadır. Enerji kaynağı için organik bileşiklere ve biyosentez için de karbonlu kaynaklara gereksinim duyarlar. Mantarlar, genel olarak, heterotrofik organizmalar olarak kabul edilirler. Basit organik moleküller (monosakkaridler, amino asitler, organik asitler, vs.) hücre membranlarından kolayca içeri girebilirler. Buna karşın, makromoleküller ise (disakkaridler, polisakkaridler, polipeptid ve proteinler, vs.) dışarıda enzimatik olarak ayrıştırıldıktan ve membrandan geçebilecek bir düzeye indikten sonra içeri girebilirler. Bazı mantarlar da (Myxomycestes) gıdalarını fagositozis veya endositozis ile alabilirler. Mantarlar karbon ve enerji kaynaklarını bir çok substratlardan temin edebilirler. Doğada serbest olarak yaşayan mantarların bir çoğu enerji için bitkisel orijinli kaynaklardan yararlanırlar. Mantarların büyük bir ekseriyeti de glikoz, sakkaroz, nişasta, maltozu ayrıştırabilir ve bunlardan yararlanabilir. Bazıları da yağ asitlerini, organik asitleri ve gliserolu da enerji kaynağı olarak ve ayrıca, hekzos ve pentoz şekerlerinin derivatlarını da (uronik asit ve şeker alkollerini) kullanabilirler. Bunların hücre membranlarından geçişinde permease enzimlerinin rolü fazladır. İnsanlarda parazit olarak bulunan ve hastalık yapan mantarlar veya başka bir deyimle mikozlar, mikroskobik olanlardır. İnsanda asalak yaşayan doksana yakın türde mantar sayılmıştır. Bunların bir kısmı saprofit olarak yaşarlar yani hastalık yapmazlar. Mantarların deri, tırnak, kıl ve saçları etkileyerek meydana getirdikleri hastalıklar, yüzeysel mantar hastalıkları genel adı altında toplanırlar (dermatofit, pitriyazis, versikolor, kandida hastalıkları). Bazı mantarlar derialtında toplanıp kronik iltihaplara ve miçetom denilen yalancı mantar urlarına neden olurlar. Bedenin ayak, diz, göğüs, kasık gibi çeşitli bölgelerinde hastalık yaparlar. Bu mantarlardan Madurella myecetomi’nin özellikle ayaklarda meydana getirdiği şişlikler, madura ayağı diye bilinen kronik bir hastalığı meydana getirir. Büyük ölçüde şişmiş ve içi düğümlerle dolu, yüzeyi fistüllerle kaplı madura ayağından tanecikli irin yani cerahat akar. Tedavisi geciken olaylarda ayağı kesmek gerekebilir MANTARLARIN FİZYOLOJİSİ Mantarların hücre duvarlarında kitin ve selüloz karakterinde substansların bulunması, bunların devamlı değişen ve çok değişik olan çevre koşullarına uymalarında büyük yardımcı olurlar. Örn. mantarlar, bakterilerin dayanamayacakları kadar yüksek konsantrasyondaki şeker(%50) solüsyonuna direnç gösterirler. Çünkü, yüksek ozmotik basınca karşı, bakteriler kadar duyarlı değillerdir ve bunu hücre duvarının yapısındaki maddeler sağlarlar. Bu nedenle, reçel ve jöleler mantarlar tarafından kolayca kontamine edilebilirler. Ancak, bazı mantar türlerinin de %15 şeker yoğunluğunda üremelerinde sınırlanma oluşmaktadır. Mantarlar genellikle düşük pH derecelerinde bile kolayca üreyebilir ve böyle ortamlara adapte olabilirler. Bu sebeple, mantarların minimal ve maksimal pH-limitleri 2-11 arasında değişebilir. Asit karakterdeki meyveler veya suları (özellikle, domates, portakal, limon, greyfurt, mandalina, vs.) buz dolabı ısısında olsalar bile mantarların üremeleri için iyi bir ortam oluştururlar. Hatta, bazı türler, 1 N asetik asit ve 2 N sülfürik asite dirençlidirler. MANTARLARIN ÜREMESİ Mantarlar üzerlerinde taşıdıkları sporlar eşeysiz olarak çoğalırlar.(yanda şekilde görüldüğü gibi ekmek küfü üzeride spor keseleri ve bazı bölümleri belirtilmiştir. Ancak çok az bir kısmı eşeyli üreme yeteneğine sahiptirler. MANTARLARIN ÜREMESİNDE ETKİLİ OLAN BAZI FAKTÖRLER Rutubet, mantarların üremelerinde çok önemli faktörlerden birini oluşturmaktadır. Yüksek orandaki rutubet, genellikle, üreme üzerine olumlu etkide bulunur. Rutubet azaldıkça, mantarların çoğalmaları da sınırlanmaya başlar. Mantarların rutubete olan gereksinmeleri, türler arasında değişiklik gösterir. Bazı mantar türleri relatif rutubeti %10-15 arasında bulunan ortamlarda veya suyu çok azalmış olan kuru danelerde üreme yeteneğine sahiptirler. Patojenik mantarların, özellikle, dermatofitlerin insan veya hayvan vücutlarında yerleşebilmesi ve hatta hastalık oluşturabilmesi için rutubet yine önemli bir faktördür.Eğer deri, su ile ıslanmış ise, mantarların yerleşmesi ve üremesi daha kolay olmaktadır. Mantarların üreme ısısı limitleri oldukça geniştir ve türler arasında farklar gösterir. Bu sınırlar, 0° ile 60°C arasında değişebilmektedir. Hifalar maksimal ısı limitinin dışında kolayca ölmelerine karşılık, sporları yüksek ısıya ve değişik çevre koşullarına çok fazla dayanıklılık gösterirler. Sizlerin de bildiği üzere buz dolabı ısısında üreyebilen ve gıdaların bozulmasına neden olan mantarlara her zaman rastlamak mümkündür. Dikkat çekici diğer bir özellik ise, Çok fazla soğuk, mantarların muhafazasında kullanılmaktadır. Sıfırın altında 195°C'de mantarlar uzun süre canlı kalabilirler. Mantarlar, genellikle, aerobik karakter taşırlar ve oksijenin bulunduğu ortamlarda gelişirler ve ürerler. Bu nedenle, havada bulunduğu miktar (veya oran) kadar oksijen, üreme için gereklidir. Patojenik mantarlardan, Actinomyces bazı türleri hariç olmak üzere, diğerleri aerobik koşullarda ürerler. Oksijenin azlığı veya mikroaerofilik koşullar üremeyi ve gelişmeyi sınırlar. Mantarların üremeleri için ışık, gereksinme duyulan önemli bir faktör değildir. Işık olmadan da kolayca gelişebilirler. Patojenik mantarlar da direkt ışık olmadan üreyebilme yeteneğine sahiptirler. Direkt güneş ışınları, üremeyi ve gelişmeyi sınırlar MANTARLARIN METABOLİZMASI Mantarların metabolik aktiviteleri alg ve yüksek bitkilerden biraz farklılık gösterir. Fotosentez yetenekleri olmadığından, enerjice zengin karbon kaynaklarına ihtiyaçları vardır. Heterotrofik bir beslenme özelliği gösteren mantarların metabolizmaları oldukça fazladır. Bunu gerçekleştirmek için fazla enerjiye ve dolayısıyla da enerji üretimine gereksinimleri vardır. Mantarlarda da, diğer ökaryotik ve prokaryotiklerde olduğu gibi, adenozin trifosfat ( ATP) merkezi bir role sahiptir. Metabolik aktivite sonunda mantar hücreleri içinde birçok depo maddeleri birikebilir. Bunlar arasında lipitler ve karbonhidratlar vardır. Mantarlarda sekonder metabolizma olarak tanımlanan ve ancak, normal metabolizmanın sınırlandığı durumlarda aktif hale gelen diğer bir metabolizma olayı da bulunmaktadır. Şimdiye dek 1000 den fazla sekonder metabolit bildirilmiştir. Bu metabolitlerin kimyasal yapıları farklı olup türlere özgü bir karakter taşımaktadırlar. Bazı metabolitlerin ticari değerleri çok fazladır (antibiyotikler, hormonlar, vs.) bazıları da insan ve hayvan için oldukça toksiktirler (mikotoksinler gibi). Üremeleri kısıtlanan ve durma dönemine giren mantarlar tarafından sentezlenen bu sekonder metabolitler, bir mantar için hayati önemde olmayıp normal üreme döneminde sentezlenen primer metabolitlerden oldukça farklıdırlar YAPILARINA GÖRE MANTARLAR BASİT (MUKUS) MANTARLAR:çürükçül (çürümekte olan organik maddelerle beslenen) veya asalak yaşayan mikroskobik türlerdir.(cıvık mantarlar) bunların çoğu, küfleri ya da amipleri andıran oldukça belirsiz biçimli bitkilerdir. Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Hepsi spor keselerindeki sporlarla çoğalır. Yetiştiği yerler; yerde ve bütün organik maddelerde, bitkilerde ve hayvanlarda, hatta bakterilerde asalak olarak da yaşar YAPILARINA GÖRE MANTARLAR BASİT (MUKUS) MANTARLAR:çürükçül (çürümekte olan organik maddelerle beslenen) veya asalak yaşayan mikroskobik türlerdir.(cıvık mantarlar) bunların çoğu, küfleri ya da amipleri andıran oldukça belirsiz biçimli bitkilerdir. Vücut hücrelerinde hücre duvarı bulunmayan, küf mantarlarını içerir. Ancak spor hücrelerinde, gerçek mantarlarda olduğu gibi sert bir hücre duvarı bulunur. Hepsi spor keselerindeki sporlarla çoğalır. Yetiştiği yerler; yerde ve bütün organik maddelerde, bitkilerde ve hayvanlarda, hatta bakterilerde asalak olarak da yaşar YÜKSEK (GERÇEK) MANTARLAR çayırlarda ve ormanlarda yetişen, üreme organlarıyla belirgin, asklı mantarlar ve bazitli mantarlardır. Bunlar bitkilerin en geniş ve en karmaşık grubudur. Bitkinin üremesini ve yayılmasını sağlayan sporlar, şapka denilen kısmın üstünde gelişir. Yetiştiği yerler; organik madde bulunan, yeterince nemli bütün bölgeler; humusça zengin toprak, gübre, çürümekte olan ağaç gövdesi. MAKROMANTARLAR Makromantarlar klorofili olmayan, üreme organları ve esas bünyeleri iplik gibi, "hüf" denilen küçük borucuklardan ibaret canlılardır. Belirgin şekilleri ve yaşama modelleri ile bağımsız bir canlı alemidirler. Bu canlılar hem eşeyli hem de eşeysiz olarak, sporlar oluşturarak ürerler. Klorofil ihtiva etmediklerinden, bağımsız olarak şeker, yağ ve nişasta gibi organik maddeler oluşturamazlar. Bu nedenle diğer canlılara ihtiyaç duyarlar. Yani başka canlılardan beslenirler. Bir başka deyişle çürükçül veya asalaktırlar. Mantarın esas bünyesi ince iplik gibi hüfler kitlesidir ki buna misel denir. Bizim toprak üzerinde gördüğümüz ve yararlandığımız kısım, bu misellerin özelleşmesi ile dokunmuş bir eşeyli üreme organıdır. Yukarıda kısaca tanımladığımız, çayırlarda, yol kenarlarında, ormanlarda, ağaç altlarında hemen hemen hepimizin sadece bir bölümünü (şapkasını) gördüğü ve bildiği makromantarlar; çok değişik renk ve şekillerde, bazılarını yediğimiz, bazılarından zehirlendiğimiz enteresan varlıklardır. Öyle ki, mantarlar alemininin tümünü ele alırsak ,olağanüstü yumuşak ve büyük ölçüde saydam bir vücut yapısına sahip olduklarını ve buna rağmen dev bir sarmaşık gibi onlarca metrelik bir alana yayılabildiklerini görürüz. Ellerinden hiçbir şey kurtulmaz; suyu, toprağı, böceklerin, bitkilerin, memelilerin hatta kuşların dokularını bile istila edebilirler. Mantarlar alemi aslında çok karmaşıktır. Burada ele aldığımız makromantarlar, Eumycophtya filumu (gerçek mantarlar) sınıfına dahildir. Bundan başka daha birçok mantar sınıfı mevcuttur. Bunlara örnek olarak; bölünen mantar bitkiler, cıvık mantarlar, algsi mantarlar, keseli mantarlar, çomak mantarlar, ikincil mantarlar gibi sınıflar gösterilebilir MAKROMANTARLARIN İNSANLAR İÇİN ÖNEMİ Bitkiler aleminin Mycophyta bölümünü oluşturan mantarlar olmasaydı belki de yaşayamazdık. Çünkü dünyanın hayat devrinde mantarların çok önemli fonksiyonları vardır. Bizler için, mantarlar aleminin bir kısmını oluşturan makromantarlar denildiğinde, akla ilk önce zehirli mantarlar, daha sonra yenilebilir mantarlar gelir. Onları güncel kılan da bu özellikleridir. Ancak bu varlıkların doğadaki pozisyonları gözönüne alındığında, onları asıl önemli kılan, ölü veya canlı organik maddeleri parçalamaları ve böylece karbon - azot devrinin sürdürülmesinde çok büyük bir rol oynamalarıdır. Mantarların,zehirlenmelere, cilt ve diğer hastalıklara sebep olarak insana doğrudan zararlı etkileri olabilen bir çok türü vardır. İnsan için faydalı olan bitkiler üzerinde parazit olmalarının sonucu ekonomik kayıplara sebep olmakla dolaylı zararları da vardır. Bazı mantarlar ise insana, mesela mayalama endüstrisinde, çok değerli hizmetler verirler. Maya mantarları lüzumlu mayalanmayı sağlamak üzere ekmek yapımında da kullanılmaktadır. Maya mantarlarınının başka türleri meyve sularından şarap imalinde, süt endüstrisinde muhtelif süt ürünlerinin üretiminde kullanılır. Bakterilerden başka, bazı peynirlerin olgunlaştırılmasında Penicillium cinsinden küf mantarları önemli rol oynarlar, bu peynirlerde küf mantarı peynirin içinde gelişir ve boz renkli damarlardan ibaret bir ağ teşekkül ettirir. Bazı peynirlerde bu damarlı oluşum yalnız yüzeyi örter. Bununla beraber en büyük keşif, mantarlardan elde edilen bilhassa "penisilin" adı verilen antibiyotiklerdir. Penisilin, Penicillium notatum dan elde edilmiştir, halen bir çok bulaşıcı hastalığın tedavisinde başarı ile kullanılmaktadır. Nihayet su mantarları, kirlenmiş suların yarı temizlenmesinde kısmen yardımcı olurlar. MAKROMANTARLARIN GELİŞME MEVSİMLERİ Mantarlar büyümek ve üreme organı oluşturmak için, uygun bir yetişme yerine, iklime ve bilhassa rutubet derecesine ihtiyaç gösterirler. Birçok mantar türü bütün bir yıl boyunca görülebilir, fakat ekseriytle lamelli mantarlar ve Boletuslar sonbaharda ortaya çıkar. Ilık hava halleri, üreme organlarının oluşturulması için en iyi şartlardır. Kurak yazlardan sonra mantarlar hiç görünmeyebilir veya rutubetin artmasıyla birlikte Eylülde ortaya çıkabilir. İlkbaharda en erken çıkan mantarlar Morchella'lardır. Yaz boyunca Agaricus lar, Russula lar, Boletus lar ve diğer yenilen mantarlar sıra ile ortaya çıkarlar. Bir çok türler yumuşak geçen kışlarda gelişmelerini devam ettirebilirler, böyle kışlarda yemeklik mantar toplanabilir. Ancak yenilebilen bir çok mantar türü kısa bir büyüme mevsimine sahiptir

http://www.biyologlar.com/mantarlarin-ozellikleri-ureme-sistemleri-ve-cesitleri

Gregor mendelin çalışmaları ve bilim dünyasına katkıları

Gregor mendelin çalışmaları ve bilim dünyasına katkıları

Mendel genetiği ya da Mendel kanunları, Avusturyalı bir papaz olan Gregor Mendel'in genetikgenetik kanunları. Mendel, manastırın bahçesinde bezelyeleri birbirleriyle çaprazlayarak (eşleştirerek) kalıtım için ilgi çekici sonuçlar buldu. Çalışmalarını yaptığı dönemde kromozom ve genlerin varlığı bilinmemesine rağmen, özelliklerin "faktör" adını verdiği birimlerle nesilden nesile aktarıldığını söyledi. Bahçe bezelyeleriyle yıllarca yapmış olduğu çalışmalarının sonuçlarını 1865'te yayınladığı Bitki Melezleri Üstüne Denemeler isimli eseriyle genetiğin kurucusu olarak kabul bilimiyle ilgili olarak bulduğu klasik edildi. Mendel'in en önemli deneylerinin konusu bezelye idi. Adî bezelye tanelerinin bazıları düz yuvarlak, bazıları buruşuktur, bazı taneler sarıyken, diğerleri yeşildir, bazı bezelye bitkileri uzun, bazıları kısadır. Bu bitkileri düzenli tozlaşmalara tabi tutan Mendel, yukarıdaki özelliklerin dölden döle nasıl aktarıldığını göstermiştir. İki özelliğin bir araya gelmesi sonucunun bir karakteristik ortalaması olabileceği düşünülebilir. Bazı saf karakterlerin birleşmesinden, gerçekte de bu sonuçlar alınabilir; ama Mendel'in deneylerine göre, iki saf karakterin çaprazından, mesela uzunluk ve kısalıktan melez uzunlar çıkmaktaydı. Uzunluk karakteri, kısalık karakterine baskın olduğundan sonuçta melez bireyler uzun görünümdeydi. Bu tip iki uzun melezin çaprazı sonucunda ise, % 25 oranında saf uzun, % 25 saf kısa, % 50 melez uzun çıkmaktaydı. İki eş saf özellik çaprazlandığında, sadece bu saf özellik ortaya çıkmaktaydı. Mendel kanunlarının esası buna dayanmaktaydı. Mendel bahçe bezelyeleriyle yaptığı çaprazlamalarda bazı belirli özelliklerin değişmediğini tesbit etti. Bezelyelerin bir kısmı kısa ve çalı tipli (bodur) olduğu halde, bazıları uzun ve tırmanıcı idiler. Yine, bazıları sarı tohum ürettiği halde, bir kısmı yeşil tohum üretirdi. Bazıları renkli çiçeklere sahip olduğu halde, bazıları da beyaz çiçek ihtiva ederdi. Mendel bahçe bezelyelerinin topu topu yedi özelliğinin değişmediğini keşfetti. Ayrıca bezelye çeşitlerinde özelliklerin nesilden nesile kendi kendilerine sürdürdükleri tozlaşma sayesinde korunduğunu gördü. Melezleme tozlaşmasında ise çiçeğin erkek organlarından diğer bitkinin dişi organına çiçek tozu (polen) aktarılarak kolaylıkla üretilmekteydi. Farklı yedi özellik (uzunluk, kısalık, sarı tohum, yeşil tohum vs.) görüldüğünden ve melezleme tozlaşması kolaylıkla icra edildiğinden Mendel'in seçtiği konu idealdi. Onun ilk işi, kendisinin takip ettiği ve anne babadan evlatlara devamlı aktarılan yedi özelliği, olsa da olmasa da keşfetmekti. Mendel farklı bitki çeşitlerinin her birinden tohumlar toplayarak onları bahçesinde fidan olarak dikti. Deneylerle ortaya çıkan yedi özelliğin zürriyet meydana getirmede ebeveynlerden (anne babadan) evlatlara aktarıldığını göz önüne almıştı. Bezelye çiçekleri, ancak kendini dölleyebilecek bir yapıya sahip olduğundan saf soylarını devam ettirmeye müsaittir. Mendel ilk deneylerinde bezelyelerin arı döl olup olmadığını araştırmaya başladı. Bunun için aynı bitkiyi birkaç defa arka arkaya tozlaştırarak birçok döl elde etti. Her dölde elde ettiği bireyleri birbirine ve ebeveynlerine benzeyip benzemediklerine göre ayırdı. Böylece özellikleri farklı yedi saf döl elde etti. Bu özelliklerin herbirine saf karakter adını verdi.Mendelin deneyinde bezelye kullanılmasının sebebi bezelye çiçeklerinin uzun ve geniş taç yapraklarının çiçegin erkek ve dişi organı tamamen dış dünyaya kapatmasıdır.Böylece dogal ortamda yabancı tozlaşma yapılaz. Mendel'in Dominantlık (baskınlık) Kanunu'nu keşfetmesi Mendel'in bundan sonraki işi, iki farklı karakterli bitkiyi tozlaştırdığında ne olacağını görmekti. Buna uygun olarak bir uzun ve bir kısa ebeveyn bitki seçti. Uzunundan çiçek tozu alarak kısanın dişicik borusunun üzerine serpti. Kısa bitkide tohumlar olgunlaştığında çaprazlamanın sonucunu keşfetmek için tohumları ekti. Acaba yeni bitki kısa ebeveyne mi, uzun ebeveyne mi benzeyecekti? Yoksa her iki ebeveynin karakterinin tesiriyle orta uzunlukta mı olacaktı? Üreyen fidanların hepsinin, çaprazlamayı yapmak için çiçek tozu aldığı bitkiler gibi uzun olduğunu gördü. Mendel'in ikinci adımı, hangi bitkinin farklılığa sebep olduğunu bulmaktı. Çiçek tozunu kullandığı mı, yoksa üretimde tohumlarını kullandığı bitki mi? Buna uygun olarak tozlaşma işlemini ters tatbik ederek polen için kısa bitkileri, tohum üretimi için de uzun bitkileri kullandı. Sonuçlar önceki gibi olup bütün yavru bitkiler uzun meydana gelmişti. Mendel sonra diğer karakterleri çaprazlayarak deneyler yaptı. Sarı tohumlu bitkilerle yeşil tohumlu bitkileri çaprazladı. Çaprazlamanın birinci dölünde (F1 dölünde) hepsinin sarı tohumlu olarak ürediğini gördü. Bunun gibi yuvarlak tohumlu türlerle buruşuk tohumluların çaprazlamasından yuvarlak tohumlular üretti. Mendel yedi farklı karakteri tahlil edene kadar çaprazlama deneylerini tekrar etti ve şaşırtıcı sonuçlar elde etti. Çaprazlama döllerini dikkatle takip ederek birinci çaprazlamada kullandığı ebeveyn bitkileri "P" olarak adlandırdı. Adı geçen dölün çaprazlama sonucuna (ürününe) F1 olarak ad verdi. F1 ilk evladı temsil ediyordu. İki uzun bezelyenin F1 döllerinin çaprazlamasıyla, F2 dölünü (torunları) üretti. Üretimde önceki yolu takip etti. Her ikisi de uzun olan iki F1 bitkisi seçti. Onları çaprazlayarak tozlaştırdı ve F2 dölünü vermesi için tohumları dikti. Bu çaprazlamanın sonuçları gayet dikkat çekiciydi. Bitkilerin bazıları uzun olmasına rağmen diğerleri ise kısaydı. İkisi arası uzunlukta (orta boy) hiçbir bitki meydana gelmemişti. Üretilen bitkilerin 3/4'ü uzun, 1/4'ü ise kısa idi. F2 dölünde kısa bitkilerin tekrar ortaya çıkışı Mendel için büyük bir anlam taşımaktaydı. Demek ki F1 bitkileri görünmeyen kısalık karakterine sahipti. Diğer karakterlere sahip olan F1 neslinin çaprazlamalarıyla da aynı sonuçlar elde edildi. Sarı tohumlu ile yeşil tohumlu ebeveyn bitkileri (P) birbirleriyle çaprazlandığında F2 dölünde 3/4 oranında sarı ve 1/4 oranında yeşil bezelyeler üredi. Mendel bu sonuçlardan "Dominantlık Kanunu"nu kurdu. Mendel'in ikinci kanunu olarak bilinen Dominantlık (Baskınlık) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tanımlanabilir: "Aynı genetik yapıya sahip iki benzer melez çaprazlandığında meydana gelen dölde, ana-babadan gelen karakterler belirli oranlarda (baskın karakter % 75, çekinik % 25) ortaya çıkar." Mendel'in ilk kalıtım kanunu: Uzun bezelyelerin kısalarla melezlenmesinden (çaprazlanmasından) uzun F1 nesli üredi ve kısa bezelyeler F2 dölünde tekrar ortaya çıktılar. Mendel, karakterlerin meçhul faktörler tarafından kontrol edildiğini ileri sürdü. Bugün bu faktörlere "gen" denilmektedir. Mendel bu temel üzerine kalıtımın birinci kanununu yani Eştiplilik = İzotipi Kanunu'nu kurdu. Eştiplilik (izotipi) Kanunu Bu kanun, çeşitli kalıtsal karakterlerin faktörleri (genler) tarafından kontrol edildiğini ve bu faktörlerin çiftler halinde bulunduğunu ifade etmektedir. Mendel'in yaşadığı zamanda gen ve kromozomlar bilinmediği halde onun "Eştiplilik Kanunu" bugün genetiğin temel kurallarını meydana getirmektedir. Eştiplilik (İzotipi) Kanunu açık bir ifade ile şöyle tarif edilebilir: "Bir karakter bakımından farklı iki saf (homozigot) birey çaprazlandığı zaman meydana gelen F1 dölünün bireylerinin hepsi melez ve birbirine benzer olur." Uzun saf bezelye ile kısa saf bezelyelerin çaprazlanmasından % 100 uzun melezler meydana gelir... Mendel uzun F1 dölü bitkilerinin saf uzun ebeveyn bitkileri gibi olmadıklarını ortaya çıkardı. Bu bezelyeler görünmediği halde kısalık faktörünü taşımaktaydılar. Bu faktör bir sonraki dölde tekrar ortaya çıkacaktı. Bu muhakeme, onun kalıtımın ikinci kanununu, yani Baskınlık (dominantlık) Kanunu'nu keşfetmesine öncülük etti. Bu kanuna göre, çiftler halinde bulunan faktörlerden (genlerden) biri diğerini maskeleyebilir veya varlığını göstermesine mani olabilir. Baskınlık (Dominantlık) Kanunu Bahçe bezelyelerinde olduğu gibi, uzunluk bir çift gen tarafından kontrol edilir. Uzunluk geni kısalık genine baskındır (dominanttır). Kısalık genine çekinik (resesif) denir. Mendel'in çaprazlamalarında ebeveynin biri saf uzun olup, her iki uzunluk genine de sahipti. Diğeri de saf kısa olup, her iki kısalık genine sahipti. Bunların çaprazlama ürünü olan F1 dölünün bireylerinin hepsi uzun, fakat melezdiler. Bunlar bir uzunluk ve bir kısalık geni taşımalarına rağmen, uzunluk geni kısalık genine baskın olduğundan uzun olarak ortaya çıktılar. Mendel, çalışma sonuçlarını tablolar halinde göstermeyi başardı. Günümüzde her karakter en az iki genle ifade edilir. Genetikte her gen bir harf ile temsil edilir. Dominant (baskın) genler büyük harfle, resesif (çekinik) genler aynı harflerin küçükleri ile ifade edilir. Eğer uzunluğu T harfiyle gösterirsek, saf uzun bitki TT olarak yazılacaktı ve uzunluk karakterinin her iki geni böyle gösterilecekti. Büyük T, uzunluğun zıt karakter olan kısalığa baskın olduğunu ifade etmektedir. Aynı usulle, küçük t, kısalığı temsil etmektedir ve yalnız başına saf kısa, tt olarak gösterilecekti. Bu özelliği heterozigot olarak taşıyan birey ise Tt olarak gösterilir ve fenotipte T özelliğindedir (uzun boyludur). Bütün vücut hücreleri diploit sayıda (2N) kromozom ve gen ihtiva etmelerine rağmen, gametler (cinsiyet hücreleri) mayoza uğrayarak kromozom ve gen sayılarını yarıya indirgediklerinden haploit sayıda kromozom ve gen taşırlar. İnsanın vücut hücrelerinde 23 çift (46 adet), gametlerinde ise 23 adet kromozom bulunur. Sonuç olarak bezelyenin tohum taslağındaki yumurta hücresi ve polen tanesinden meydana gelen sperm çekirdekçiği her karakter için yalnız birer gen taşırlar. Saf uzun bezelye bitkisinde, yumurta ve sperm çekirdekleri olgunlaştığında biri T'nin birini, diğeri de diğer T'yi alır. Aynı şekilde bütün vücut hücrelerinde tt genlerini taşıyan saf kısa bitkinin genleri mayoz sonucu t ve t'ye bölünerek şekillenen yumurta veya spermlere geçerler. Mendel Ayrılma Kanunu adı ile kalıtımın üçüncü kanununu kurdu. Bu kanuna göre, bir melezde bulunan gen çiftleri birbirinden bağımsız ayrılarak gametlere gider. Bu demektir ki, gen çiftinin bir tanesini bir gamet, diğerini ise başka bir gamet taşır. Ayrıca bir melezde, dominant genle beraber bulunan resesif gen değişmez. Eğer melezin sonraki döllerinde, iki resesif bir araya gelirse resesif karakter tekrar ortaya çıkar. Mendel çaprazlamalarının çizim metodları: Mendel'in bezelyelerle olan melezleme çalışmaları, dama tahtasına benzeyen tablolarla daha açık olarak gösterilebilir. Gametler, üst ve dikey karelere yerleştirilir. Gametlerin birbiriyle eşlenmesi, diğer karelerde işaretlenir. Saf uzun TT ve saf kısa tt bitkinin çaprazlamasını tablo 1´de görülür. Tt meydana gelen uzun melez bitkileri ifade eder. T (uzunluk) geni, kısalık (t) genine dominant olduğundan, bireyler uzun olarak gözükür. Eğer Tt melezleri birbiriyle çaprazlanırsa gen birleşimlerinin dört ihtimali rahatlıkla tabloda işaretlenebilir. Durum tablo 2´de gösterildiği gibi olur. Melez ebeveynlerden T ve t genlerinin birleşme ihtimallerinin sonucunda, F2 dölünde: 1/4'ü saf uzun TT, 1/2 melez uzun Tt ve 1/4'ü saf kısa tt yavru meydana gelir. Şekil 1: Baskın ve çekinik fenotipler. (1) Ebeveyn nesli. (2) F1 nesli. (3) F2 nesli. Baskın (kırmızı) ve çekinik (beyaz) fenotip F1 (ilk) nesilde birbirinin aynıdır ve F2 (ikinci) nesilde 3:1 oranında görülür. Şekil 2: İki birbirinden bağımsız karakteristiğin genotipleri F2 neslinde 9:3:3:1 oranında görülür. Bu örnekte kürk rengi B (kahverengi, baskın) ya da b (beyaz, çekinik) ile ve kuyruk uzunluğu S (kısa, baskın) ya da s (uzun, çekinik) ile gösterilmiştir. Ebeveynler herbir karakteristikte homozigot iseler (SSbb ve ssBB), F1 neslindeki çocukları her iki lokusta da heterozigot olurlar ve sadece baskın fenotipleri gösterirler. Eğer çocuklar birbirleri ile çiftleşirlerse F2 neslinde kürk rengi ve kuyruk uzunluğunun tüm kombinasyonları görülür: 9 kahverengi/kısa (mor kutular), 3 tane beyaz/kısa (pembe kutular), 3 tane kahverengi/uzun (mavi kutular) ve bir tane beyaz/uzun kuyruklu kedi (yeşil kutu) görülür. Şekil 3: Akşamsefası çiçeğinin renk alelleri baskın ya da çekinik özellik taşımazlar. (1) Ebeveyn nesli. (2) F1 nesli. (3) F2 nesli. "Kırmızı" ve "beyaz" alel birlikte "pembe" fenotipi oluştururlar ve görülme oranı F2 neslinde 1 kırmızı:2 pembe:1 beyaz şeklinde gerçekleşir. Kobaylarda dominant ve resesif genler Tablo 3 ♀ B b ♂ B BB Bb b Bb bb Mendel'in uzun ve kısa bezelyeleri çaprazlayarak elde ettiği aynı sonuçlar kobayların renk verasetinde de ispatlandı. Bu durumda siyah renk, beyaz renge dominanttır. Saf bir siyah kobay BB ile, saf bir beyaz kobayı bb çaprazladığımızda ne olacağını görelim. F1 dölünde bütün bireyler (yavrular) siyahtır. Genetik yapılarında ebeveynlerden farklılık arz ederler. Çünkü onlar melez siyahlar Bb'dir. İki melez çaprazlandığında F2 dölü 1/4 oranında saf siyah BB, 1/2 oranında melez siyah Bb ve 1/4 oranı saf beyaz bb olarak gözükebilir. F1 dölünün iki melezi Bb arasındaki çaprazlamadan ortaya çıkan F2 dölü, tablo 3´ün içindeki gibi dağılım gösterir. Mendel’in, çaprazlama deneyleri için özellikle bezelye bitkisini tercih etmesinin, nedenleri vardı. Tozlaşmanın kontrollü bir şekilde gerçekleştirilmesi ve de kendi kendine tozlaşmanın engellenebilmesi, basit yöntemler uygulanarak sağlanabiliyordu. Kalıtımın, biraz karmaşık ilkelerini çözebilmek için fenotipik karakterleri zengin olan bitkiler seçilir. Özellikle bezelye bitkisinin 7 farklı fenotipik karakteri olması çalışmalara kolaylık getirmiştir. Tohumun biçimi (düzgün-buruşuk), tohumun rengi (sarı-yeşil), meyve kabuğu biçimi (şişkin-dar), meyve kabuğu rengi (sarı-yeşil), gövde boyu (uzun-kısa) gibi özellikler fenotipik karakterlere örnek gösterilebilir. Çaprazlama; genetikte, hayvanlarda çiftleştirme, bitkilerde tozlaştırma şeklinde organizmalar arasında yapılan kontrollü döllenme çalışmalarıdır. Asırlar boyunca, kalıtımın, çocuklarda, anne ve babanın karakterlerinin bir karışımı olarak ortaya çıktığına inanılmış, Mendel bu fikri reddederek kendi adıyla belirlenen yasaları belirlemişti. Mendel bir karaktere ait fenotiplerden birinin diğerinden daha baskın olduğunu, çeşitli varyetedeki bezelye tohumları arasında, karşılıklı çaprazlamalar yaparak göstermiştir. Sarı ve yeşil bezelye bitkilerini dişi ve erkek olarak ayrı ayrı kullandı. Çaprazlama sonucundaki ilk dölün (F1 dölü) ana ve babadan sadece birine benzediği görüldü. Bu keşif karakterlerin karışım esasına göre dağılım görüşünü yıkmıştır. Notlar Vücut hücrelerimizin kromozom sayısı 2n dir. Gametlerde (eşey hücreleri) ise bu sayı mayoz bölünme gereği yarıya düşer ve n olur. Anne ve babadan sperm (n) ve yumurta (n) hücreleri (eşey hücreleri) ile taşınan kromozomlar birleşerek 2n sayıdaki zigot hücresini oluşturur. Böylece kromozom sayısı mayoz ile korunmuş olur. Zigotun ergin bireyi oluşturmasına dek sürdürdüğü hücre bölünme programı artık mitozdur. Bu bölünme tipinde kromozom sayısı hep sabittir. Bitkilerde de aynı kural geçerlidir. Eşey hücreleri, polen ve embriyo kesesindeki yumurtadır. Kalıtsal molekülde (DNA) bulunan ve canlının karakterlerinin belirlenmesinde rol oynayan kalıtsal birimlere gen adı verilir. Bir genin DNA molekülünde kapladığı fiziksel alan için lokus deyimi kullanılır. Örneğin bezelyedeki tohumun, rengini belirleyen genin kapladığı alan bir lokustur. Bir lokusta mevcut renk bilgilerinin her birine de allel adı verilir. Sarı renk bir allel, yeşil renk bir allel. Daha genel bir tarifleme ile bir genin değişik biçimlerine allel adı verilir. Mendel, fenotipik karakterlerin çaprazlanması sırasında alleleri, alfabenin bir harfi ile simgelemiştir. Dominant (baskın) karakterleri büyük harf, resesif (çekinik) karakterleri de küçük harfle göstermiştir. Çaprazlamadaki saf soylara ait bitkiler için, ana-baba (parental) kuşağı anlamında P simgesi, bunların çaprazlanmasından meydana gelen birinci kuşak için F1 simgesi kullanılmıştır. Çaprazlamanın devamında meydana gelen döller F2, F3 vb. simgeler kullanılmıştır. Saf soylara (arı ırk) ait sarı bezelye tohumları SS, yeşil bezelye tohumları ise ss olarak gösterilir. Çift harf kullanılmasının nedeni bir lokusta iki karakterin (allel) mevcut olmasıdır. Bu allellerden birisi anneden diğeri babadan gelmiştir. Sarı allel yeşil allele dominanttır bu nedenle Ss allel durumunda gözlenecek fenotipik karakter sarı olacaktır. •Mendel’in 1. yasası: Allellerin ayrışım prensibi = Bağımsız ayrışım prensibi P: SS (anne) X ss (baba) kromozom sayısı:2n Bu karakterler çaprazlanır Muhtemel aleller: G: S (anneden) ve s (babadan) kromozom sayısı: n F1: Ss Çaprazlama sonucu oluşan karakter sarı renk tohumdur. Birbirlerinden belli bir karakterin farklı iki çeşidiyle ayırt edilen (iki allel) iki saf soyun aralarında çaprazlanması sonucu F1 dölünde, ana ve babadan yalnız birine benzeyen homojen bireyler ortaya çıkar. Mendel bu bulgulara göre şu açıklamaları yapmıştır: 1.Belli bir karakteri belirleyen kalıtsal belirleyiciler vardır (günümüzde gen adı verilen birimler). 2.Her ergin bireyin hücrelerinde bir karaktere ait 2 belirleyici (2 allel) bulunmaktadır. F1 de bunlardan biri dominant diğeri resesiftir. 3.Kalıtsal belirleyiciler gamet hücreleri aracılığı ile dölden döle nakledilir. Eşey hücreleri oluşumu sırasında, ayrılan allellerin taksimi tamamen bağımsız ve eşit şekilde gerçekleşir. Örneğin Ss allel çifti taşıyan bir annenin allelleri S ve s ‘dir. Oluşacak eşey hücresine, bu karakter belirliyicisinin S alleli iletilir, diğer hücreye de s alleli iletir. Her eşey hücresi her bir karaktere ait sadece bir allel taşıyabilir. İşte bu Mendel’in birinci yasasının temelidir. •Mendel’in 2. yasası: Bireylerin ilk hücresini (zigotu) oluşturmak üzere eşey hücrelerinin birleşmesi tamamen rastlantıya bağlıdır. F1 döllerin kendi aralarında çaprazlanmasıyla elde edilen döl F2 dölüdür. Belli bir karakterin her iki çeşidini gösteren bireyler her zaman belirli ve sabit oranda çıkarlar. P: Ss X SsF1 döller kendi aralarında çaprazlanır .G: S s S s Eşey hücrelerine taksim edilen muhtemel alleler. F2: G S s S SS Sss Ss ss %25 SS%50 Ss%25 ss Oranları hiçbir zaman değişmez --> 3:1 Sarı renkli tohumların yeşil renklilere oranıdır. Diğer bir kaynaktan ise: MENDEL'İN DENEYLERİ Mendel ilk deneylerini sadece bir karekter bakımdan fark gösteren bezelyelerle(Pisum sativum) yapmıştır.daha sonra iki ve üç karakter bakımından fark gösteren bezelye çeşitlerei ilede yapmıştır.Örnegin ,tohumları her zaman yuvarlak olan bezelyeden aldıgı yozları tohumları her zaman buruşuk olan bezelyeye serperek tozlaştırdıgında meydana gelen oğul döllerin ana-babadan birine benzediğini ve diğerine banezmedigini görmüştür.(Bu deneyi alta inceleyiniz.) Şekildeki çaprazlamalar incelendiginde mendelinkanunlarının geçerliliği sağlanmış olur. Avusturyalı rahip botanik kalıtım bilgini. Bitkiler üzerinde yaptığı incelemelerle kalıtımın temel yasalarını ortya koymuş ve kalıtım biliminin öncüsü olmuştur. 22 Temmuz 1822’de Silezya’daki Heinzendorf’ta (Bugün Çekoslavakya’da Hyncice) doğdu.6 Ocak 1884’de Moravya’daki Brünn’de (Bugün Çekoslavakya’da Brno) öldü.Çekce ve Almanca konuşulan Silezya’da yerleşmiş üç çocuklu bir ailenin tek erkek çocuğu olan Mendel ‘in babası çiftçiannesi ise kuşaklar boyu bahçıvanlıkla uğraşan bir ailenin kızıydı.Daha çok küçük yaşlarda babasından bitki yetiştirmenin tüm inceliklerini öğrenen Mendel 1833’de Leipnik’teki bir yıl sonra da Trappav’daki bir liseye gönderildi.Burada üstün başarısıyla dikkati çekince 1840’da lise diplomasını aldıktan sonra üniversite öğrenimine hazırlık amacıyla Olmütz Üniversitesi’nde felsefe derslerini izledi.Ailesinin kısıtlı ekonomik koşulları nedeniyle bu kurumdaki iki yıllık eğitimini küçük kardeşi Theresia ‘nın çeyiz parasının bir bölümünü harcayarak sürdürebilen Mendel 1843’te fizik profesörünün önerisiyle Brünn’deki Augustinus tarikatının manastırına girdi ve Gregordini adını aldı.1844-1848 arası bir yandan din eğitimini görürken bir yandan da manastırın bilimsel araştırmaya önem veren yaklaşımından yararlanarak felsefe Enstitüsü’nde tarım ağırlıklı dersleri izledi.1847’de rahip olan ve kısa süre bir hastanede görev alan Mendel daha sonra 1849’da Brünn yakınlarındaki Znaim’de bir okula yedek öğretmen olarak atandı.Bu yeni işini sevmiş ders verme hakkını kazanarak doğa bilimleri öğretmeni olmaya karar vermişti.1850’de bu amaçla girdiği üniversite sınavlarında jeoloji ve zooloji konularında başarı sağlayamayınca bu şansını yitirdi ancak manastır yetkililerinin de desteği ile bilgisini artırmak üzere Viyana Üniversitesi’ne gönderildi.1851-1853 arası bu kurumda doğa bilimleri ve botaniğin yanı sıra kendisine daha sonraki araştırmalarında yararlı olacak istatiksel yöntemler konusunda öğrenim gören Mendel 1854’te Brünn Teknik Okulu’nda fizik ve doğa tarihi dersleri için yedek öğretmenlik görevine getirildi.1856’da yeniden üniversite sınavlarına girdiyse de gene başarılı olamadı.Bu dönemde başladığı bitki melezleme çalışmalarını 1861’e değin sürdürdü.O yıl manastırın baş rahipliğine atandığından zaman ayıramadığı bilimsel araştırmalarını büyük ölçüde azaltarak manastırı dini vakıflara daha çok katkıda bulunmaya zorlayan bir yasa nedeniyle yerel hükümetle ve eğitim bakanlığı ile uzun yıllarını alacak bir mücadeleye giren mendel bu dönemde bir yandan manastırın yönetimi ile bir yandan da 1876’da yönetim kuruluna atandığı bir Maravya bankasının işleri ile uğraştı. Mendel’in Çalışmaları: Mendel yirmi iki çeşit bezelye varyetesi elde etmişti.Bir şans eseri olarak seçtiği bitki ve aldığı özellikler onu başarıya ***ürmüştür.Çünkü: 1)Tek bir kontra (zıt) özellikle(karakterle) çalıştı.(Yeşil tohumları sarı tohumlarla pürtükleri düz tohumlarla çaprazladı.) 2)Sayısal (kalitatif) çalıştı meydana gelen tipleri dikkatlice fenotiplerine göre sayıp not etti. 3)Şans eseri öyle bir bitki seçti ki bu bitkiler içinde oranları en belirgin ve açık olarak verebilen bezelye bitkisiydi. Eğer Mendel başka bir bitkiyle ve bezelyedeki diğer özelliklerle çalışsaydı hiçbir zaman bu oranları elde edemeyecekti. Mendel zıt özelliklerde saf ırkları elde ettikten sonra onları çaprazladı.Örneğin ;sarı bezelyeleri yeşillerle üzerleri düz tohumları pürtüklülerle çaprazladı.Elde ettiği bütün tohumlar düz ve sarı renkliydi.Üstelik baba yada ana sarı renkte olsun bu özellik değişmiyordu.O zaman Mendel bu zıt özelliklerden bir tanesinin eşeye bağlı olmadan diğerine başat(dominant=baskın) olduğunu anladı.Bezelyelerin çeşitli strain(ırk)’leri üzerinde yaptığı değişik gözlemler onu‘’Dominantlığın Yasası’’ genelleştirmesine yöneltti.”Eğer bir özelliğin iki seçeneği aynı bireyde bulunursa yalnız bir tanesi kendini tümüyle belli eder.”İlk dölde görülen özelliklere (dominant=başat=baskın özellik)dedi.Zıt özeliklere de (resesif=çekinik özellik) dedi.İki saf ırkın birleştirilmesinden meydana gelen bireylere first flial generation anlamına kısaltılmış şekilde F1 ismini verdi. F1 bireylerini kendi aralarında tozlaştırarak F2 dölünü elde etti.Mendel F2 ‘de hem başat hemde çekinik özelliklerin ortaya çıktığını gözledi.Başat ve çekinik özelliklerin oranı hemen hemen sabitti ve 3:1 ‘e eşitti. F2 ‘de 5474 yuvarlak bezelyeye karşı 1850 köşeli bezelye elde etmişti yani oran yaklaşık 1/3 idi.Bu sonuçtan Mendel Şunları yorumladı: 1.Kalıtımı etkileyen faktörler birbirinden ayrılabilmektedir. 2.Kalıtım birimleri çift olmalıdır. 3.Gametlerde bu çiftler birbirinden ayrılmalıydılar ve her gamet yalnız bir kalıtım birimini (ünitesini) içermeliydi. Yeşil tohumlar için kalıtım faktörü sarı faktörün bulunduğu yerde etkisini göstermiyordu.( F1 ‘ de olduğu gibi) F1 ‘ de gamet oluşumu sırasında bu faktörler birbirinden ayrılmaktadır.Eğer yeşil renk meydana getirecek faktörle iki gamet birleşirse F2 ‘ de yeşil renkli tohumlar görülecektir.Bu Birinci Mendel Yasası olarak bilinir: ’’Ayırılımın Yasası’’ Diğer gözlemlerinde Mendel düz tohumlu sarı bezelye ile pürtüklü yeşil bezelyeleri çaprazladı. F1 ‘ in hepsi düz sarı renkliydi.Bu bitkileri kendi aralarında çaprazladığında F2 ‘ de dört çeşit kombinasyon açığa çıktığını gördü.Onları saydığında 315 tane düz-sarı 101 tane pürtüklü-sarı 32 tane pürtüklü-yeşil bezelye tohumu elde ettiğini gördü.Yaklaşık olarak aralarında 3:1 oranı vardı.(416 sarı / 140 yeşil; 423 düz / 133 pürtüklü )Burada tohumların renginin şekline bağımlı olmadan kalıtıldığı da açıkça anlaşılıyordu.Eğer 2 özellik ortak olarak göz önüne alınarak hesaplanırsa (sarı-düz) / (yeşil- düz) / (sarı- pürtüklü) /(yeşil pürtüklü) = 9 / 3 / 3 / 1 olduğu görülür. Buna ikinci Mendel Yasası ‘Özelliklerin Bağımsız Kalıtımı Yasası’ denir. Mendel bezelyeler üzerinde yaptığı özenli çalışmalar ile bugünkü genetikçilere önderlik eden kalıtımın ilkelerini bulmuştur.Fakat bu ilkeler çok sonraları yayınlanmıştır. (1886).O zamanlar bilim adamlarının kromozomlar üzerinde yeteri kadar bilgileri olmadığından bu buluş uzun zaman ilgilerini çekmemiştir.1876 yılında Eduar Strasburger mitozun kromozomal ayrıntılarını 1887 yılında Eduard Van Beneden mayozun önemini ve işleyişini ortaya koymuşlardır.Aynı yıllarda Weismann gametlerdeki kromozom sayısının soma hücrelerindeki sayısının yarısı kadar olduğunu bulmuştur.Eldeki bu verilere dayanarak kalıtım ****ryalinin kuramsal olarak kromozomlarda toplandığı tahmin edilmiş ve farklı ataların çaprazlanmasından özelliklerin önceden tahmin edilen bir oranda yavrulara geçeceği saptanmıştır. 1900 yıllarında bağımsız olarak çalışan üç biyolog Hollandalı De Vries Alman Correns ve Avusturyalı Van Tschermark dış özelliklerin (fenotiplerin) saf kan ataların birleştirilmesinde belirli bir oran dahilinde katıldığını ikinci defa buldular.Yaptıkları incelemede bunun daha önce Mendel tarafından bulunduğu saptanınca önceliği Mendel’e vererek bu yasalara ‘’Mendel Yasaları’’ ismini verdiler.Eldeki sitolojik ve genetik bilgilerle W.S.Sutton ve C.E. Mc Clung birbirlerinden haberleri olmadan kalıtsal faktörlerin kromozomlarda toplandığını buldula(1902). Morgan 1911’de belirli özelliklerin beraberce kalıtılma eğiliminde olmasından gen ismini verdiği lokusların kromozomlar üzerinde bir ip üzerindeki boncuklar şeklinde dizildiğini varsaydı.

http://www.biyologlar.com/gregor-mendelin-calismalari-ve-bilim-dunyasina-katkilari

PANGENEZİS VE GERM-PLAZMA KURAMLARI

PANGENEZİS VE GERM-PLAZMA KURAMLARI

PANGENEZİS Çoğu insan, bulunan eşey hücreleri]]ne rağmen, hala vücut parçalarının kalıtıma etki ettiğine inanılmaktaydı. Lamarck da bu görüşü desteklemiş, kazanılmış özelliklerin aktarıldığı yönünde fikirler ileri sürmüştür. Bununla beraber Darwin de ilk zamanlarında bu görüşü desteklemiş ve pangenezis denilen kuramı ileri sürmüştür. Pangenezisde her vücut hücresinin kana küçük bir gemmula ya da pangenezis denilen yapılar verdiği, bunların üreme hücrelerinde toplandığı yönündeydi. Bazı ilkel canlılarda görülen kuyruk kopması vs. gibi olaylarda gemmulaların buralarda toplanarak onarım yaptığını, bazı çocukların büyük aile bireylerine benzemelerinde gemmulaların bazen embriyo oluşumunda görev almadan doğrudan eşey hücresine geçerek bir sonraki dölde etkisini göstermesine bağlamıştır. GERM-PLAZMA KURAMI 19.yy'ın sonlarına doğru Weismann, pangenez kuramı üzerine bazı çalışmalar yaparak, birhücrelilerde protoplazmanın sürekli olmasına değinmiştir. Birhücreliler bölündüklerinde oluşan yavrularda anadakinin aynı protoplazma bulunur. Buna göre, çokhücrelilerde de böyle bir sürekliliğin olabileceğini düşünerek, Germ-Plazma kuramını ortaya atmıştır. Buna göre, yüksek canlılar, vücudu meydana getiren Somatoplazma kısmıyla, üreme hücrelerini oluşturan Germ Plazma'dan oluşmuştur. Germ plazma embriyonik evrelerde diğer dokulardan oluşmuş, fakat somatoplazma ile alakası olmamıştır görüşünü kabul etmiştir. Germ plazma, sperm ve yumurta olarak embriyoyu yapar, bazı hücreler embriyoda germ plazmayı oluşturup, değişmeden kalırken, diğer hücreler somatoplazma olarak farklılaşır. Farelerin nesiller boyunca kuyruklarını keserek, 23. yavrunun da kuyruklu doğmasıyla kazanılmış özelliklerin kalıtılmadığı yönünde bulgular elde etmiş, böylece bu kuram geçerliliğini kaybetmiştir. Hugo De Vries'in mutasyon kuramı Hugo De Vries, Darwin'in kuramlarını benimsemiş, fakat pargenezisi kabul etmemiş, türler arasındaki büyük va görüşünü kabul ettirmiştir. Mendel ve ilk genetik deneyi Avusturyalı botanikçi ve papaz Gregor Mendel, günümüzün popüler bilimi olan genetik biliminin, babası olarak kabul edilir. 1856 yılından itibaren çeşitli bezelye (Pisum sativum) varyetelerine ait tohumları toplamaya ve onları manastır bahçesinde yetiştirerek aralarındaki farkları incelemeye başlamıştır. 10 yıllık çalışmasının önemli bulgularını Versuche Über Pflanzenhybriden (Bitki melezleri ile çalışmalar) adlı ünlü inceleme yazısıyla yayımlamıştır. O tarihlerde DNA, kromozom, mayoz bölünme gibi kavramlar henüz gün ışığına çıkmadığı halde Mendel’in sadece Fenotipik (gözlenebilen) karakter ayrılıklarına göre değerlendirmeleri, son derece doğru biçimdedir. Mendel'in çalışmaları ve keşifleri yaşadığı dönem içinde hiçbir ilgi uyandırmamış ve kimse önemini fark etmemiştir. Ölümünden onaltı yıl sonra Hollanda’da Hugo De Vries, Almanya’da Correns ve Avusturya’da E. Von Tschermak adlı üç biyolog, çeşitli bitki türlerinde, birbirlerinden habersiz yaptıkları araştırmalarda, Mendel yasalarının geçerliliğini gösterdiler. Mendel yasaları adı altında tüm sonuçları toparladılar.

http://www.biyologlar.com/pangenezis-ve-germ-plazma-kuramlari

GDO’LARIN TARIM VE ÇİFTÇİYE ETKİLERİ

En yaygın aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçilerin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Ticari üretimi yapılmakta olan GD ürünlere aktarılmış özellikler incelendiğinde, bunların daha çok girdiye yönelik, yani doğrudan çiftçiyi ilgilendiren herbisitlere dayanıklılık, böceklere dayanıklılık, virüslere dayanıklılık gibi özellikler olduğu görülmektedir. En yaygın olarak aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçinin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Yine Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin geni (Bt), özellikle mısır ve pamuk yetiştiriciliğinde zararlı olan tırtıllara karşı etkili olmakta; dolayısı ile tarımsal mücadele ilaçları kullanımını azaltmakta böylece hem üretim maliyetini düşürmekte hem de kimyasal ilaçların çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktadır. Tarımda son birkaç yıldır GDO tohumlarının üretimi sürmektedir. Genetik değiştirme çalışmaları halen mısır, pamuk, patates vb. ürünlerde zararlılara dayanıklılık; soya, pamuk, mısır, kolza, çeltik vb. ürünlerde yabani ot ilaçlarına dayanıklılık; patates, çeltik, mısırda viral bitki hastalıklarına dayanıklılık; ayçiçeği, soya, yerfıstığı vb. ürünlerde olgunlaşmanın geciktirilmesi (raf ömrünün uzatılması), domateste aromanın artırılmasına yönelik olarak kullanılmaktadır (Atsan ve Erem Kaya, 2008, s.4). Mısır bitkisinde (sap ve koçan kurduna dayanıklı, yabancı ot ilacına dayanıklı), uzun yıllar organik tarım üreticileri tarafından, ürettiği toksini, doğal bir böcek ilacı olarak kullanılan ve bir toprak bakterisi olan “Bacillus thuringiensis”ten (Bt) alınan genin pamuk, mısır tohumuna aktarılması ile, böceğe dirençli yeni bir pamuk, mısır bitkisi elde edilmiştir. Bu yöntemle elde edilen tohumdan; hem daha fazla ürün alınması (zararlı böceğin yaratacağı verim kayıpları azalacağından), hem de zararlı böceklere karşı kullanılan ilaçların kullanılmaması yada daha az kullanılması amaçlanmıştır (Gürlek, Turan ve Turan, s.810). GDO tarımında çiftçi her sene tohum üreticisine patent hakkı vermek zorundadır. Bu GD ürünlerin üretimi ve kullanımı henüz başlangıç aşamasında olduğu düşünülürse, uzun dönemdeki çevresel etkilerinin boyutları henüz tam olarak bilinmemektedir. Ancak mevcut bilgiler, melez nesil oluşturma aşamasında gen kaçışı nedeniyle değiştirilen genetik özelliklerin çevreye kontrolsüz olarak yayılmasına bağlı riskler bulunduğu yönündedir. Gen kaçışına bağlı olarak uzun vadede dirençli yabani ot ve böceklerin ortaya çıkması sonucunda tarım ilaçlarının kullanımındaki artışa paralel olarak özellikle topraktaki biyoçeşitliliğin ortadan kalkması da söz konusu olabilir. Gen kaçışının gerçekleştiğine ilişkin bulgular, GD ürünlerdeki genlerin oldukça geniş bir alana yayılarak kontrolünün mümkün olamadığını göstermiştir. Tarım ilaçlarına karşı dayanıklılığı artırmak amacıyla bitkilere aktarılan genlerin gen kaçışı yoluyla yabani türlere de bulaşması, yabaniliğin artması ve yeni yabani türlerin ortaya çıkması gibi sakıncaları doğurabildiği gibi, ekosistemde önemli boyutlarda tahribat oluşturma olasılığı taşımaktadır (Aydın, 2008, s.50). Ayrıca doğa kendini yenileyen bir yapıya sahiptir, oysa GDO’lu bitki tohumları “yok edici gen – terminating gene” denilen genler sayesinde yeniden üremeden yoksun bırakılmıştır. Bu durumda doğada var olan ehlileştirilmemiş bir bitki yatay gen kaçışı ile döllendiğinde yeniden üreyemez. Dolayısıyla vahşi doğada bulunan doğal bitki türleri yavaş yavaş yok olacak, GDO’lu ekim alanları çoğaldıkça dünya tek tip mısır, soya ya da kanolaya bağımlı olacaktır. Tek tipte hastalık yapan bir organizma ile karşılaşıldığında ürün çeşitliliği kalmadığı için dünya açlıkla karşı karşıya kalabilir (Meseri, 2008, s.458). Sonuç olarak; genetiği değiştirilmiş bitkilerin çiftçiye vaat edilmiş birçok yararı vardır. Çiftçi artık hem yabani otlardan kurtulmak için fazla miktarda ilaç kullanmayacak hem de bu kullandıkları ilaç asıl bitkilerine hiç zarar vermeyecektir. Elbette yine toprak kirlenmesi gibi sorunlar sürecektir. Ancak bundan çok daha önemli bir sorun ortaya çıkmıştır: Transgenik bitkilerle yapılan tarım geleneksel yöntemlerle yapılan tarımın önünü tamamen kesmektedir. Bu alanda bulunan her yeni keşif patentlenmekte, bu durumda patentli tohum almak da çiftçiye normal tohuma göre %25 ile %100 arası fazla masrafa neden olmaktadır. Bunların yanında kendi üründen tohumluk ayırma geleneği de bu şekilde ortadan kalkmaktadır. Çünkü GDO tarımında çiftçi her sene tohum üreticisine patent hakkı vermek zorunda bırakmıştır. Yetkililerin söylediklerine göre, GDO’lu ürünlerde verim yüksek olsa da, çiftçi bundan pek karlı çıkmayacaktır (Binbaşaran-Tüysüzoğlu ve Gülsaçan, 2004, s.43).

http://www.biyologlar.com/gdolarin-tarim-ve-ciftciye-etkileri

ANTİSENS TEKNOLOJİSİ

ANTİSENS NEDİR Sense, m-RNA veya DNA molekülünün 5’- 3’ ipliğidir. Sense’in komplementeri olan iplik de antisens olarak isimlenir. ANTİSENS TEKNOLOJİSİ Antisens teknoloji insan, hayvan ve bitkilerdeki hastalıkların daha spesifik tedavisi ve yeni keşifleri için ayrıca, fonksiyonel genomik çalışmalar için çok güçlü silahlardan oluşan uygun tekniklerdir Doğal olarak oluşan bu mekanizma sekansa spesifik olup ilk kez Caenorhabtidis elegans nematodunda keşfedilmiştir. Prensip : Antisens teknoloji olarak bilinen yöntemde, antisens RNA moleküllerinin hedef genin RNA(sense) ipligine spesifik olarak bağlandıgında system bu çift helix’I yabancı olarak algılar ve hatalı m-RNA molekülü daha translasyona girmeden parçalanaıp yok edilecektir ve gen ifadesinin moleküler düzenlenişine engel olunacaktır. Yani Antisens teknolojisi ile oluşmuş olan proteinin inhibisyonu degil proteinin oluşmadan önceki transkripsyon veya translasyon aşamasının inhibisyonu amaçlanır. Antisense teknolojisi proteinle ilgili hastalıkların ilerlemesini durdurmak için oligonükleotidler olarak adlandırılan sentetik DNA ve RNA segmentlerinin kullanımını içerir. Artık günümüzde bir proteinin aminoasit zinciri bilindiginde DNA’nın anmalı geri çevrilebilir vem-RNA sını hedef alacak bir antisense oligonukleotid dizayn edilebilir. Bu teknoloji ile ADIS, Kanser, Hepatid gibi tedavisi mumkun olmayan hastalıklara belki careler bulunacaktır. Anitsens ipliğinin bugun gelişritlen en son hipotezleri RNA splicing’in bloke edilmesi RNA molekülünün azalmasının hızlandırılması HnRNA intronlarının kesilmesi m-RNA nın sitoplasmaya taşınmasının engellenmesi Translasyonun engellenmesi Triplex DNA oluşumunun saglanması (Şekil Tez syf 5) Atisense RNA E.coli’deki ColE1 ve R1 plasmidleri ile yapılan çalışmalar esnasında bu plasmidlerin kopya sayılarını control eden plasmidlerin kodlandıgı küçük RNA regulatörleri bulunmuştur. ColE1 ile yapılan çalışmalar sırasında Antisense RNA lar hakkında önemli bulgular elde edilmiştir. Bu plasmidde DNA replikasyonu Replikasyon orjininden başlar ve RNA primerleri açılan RNA çift iplikleri ile hibrit oluşturur. DNA polimeraz, RNA primerlerine bazları ilave ederek orjini içeren iplige komplementer olan yeni bir DNA ipligi sentezlemektedir. Sense ve antisense iplikleri komplementer olduklarına gore sense RNA primeri ve antisense RNA molekülleri de birbirlerine komplementer olup hibrit oluşturabilirler. Böylece dublex RNA primerleri plasmidin orjini ile eşleşemeyecekleri için DNA replikasyonu başlayamayacaktır. Antisense RNAların yapısı Doğal olarak bulunan antisense RNAlar 35-150 nukleotid arası uzunlua sahiptir ve 1-4 arasında steem-loop yapısı içerirler. Etkili antisense RNAlar 8 nukleotidli G-C bakımından zengin ilmekler içerirler. Hem gövde hem de ilmek yapısı stabilize olma durumu açısından önemlidir çunku komplementer RNA ile hızlı etkileşim için yapı iskeleti oluşturur. Ve sense ve antisense etkileşiminin bozulmasına karşı yapıyı korur. Antisense RNAların etki mekanizmalrı antisens oligonükleotidlerinkine çok benzer. Antisens RNA ların etki mekanimaları şöyldedir. antisens, RNA transkripsiyonun inhibe eder. RNA splicing ve mRNAnın nükleustan dışarı taşınımını bloke eder. Translasyonu inhibe eder. Hedef mRNA ya bağlandıktan sonar RNAaz 3’ü indkleyip çift iplikli RNAnın bozulmasını sağlar. Kalıp DNA dan oluşan antisens RNA lar plasmid ve viral vektörler ile taşınırlar. Bu hususta anrisens RNA lar antisens oligonükleotidlere gore daha avantajlıdırlar. Çünkü kendi kalıpları etkili bir şekilde hedef hücreye viral vektörler ve diğer yollarla alınırlar. Aktif formları hücre içinde farklı promotorlar tarafından kontrollü bir şekilde oluşturulur. PROKAROTLARDA ANTİSENS RNA ARACILI REGÜLASYON SİSTEMLERİ Plasmid sistemleri Primer oluşum inhibisyonu Rep translasyonu için gerekli olan lider dizinin sentezinin inhibisyonu Plazmidin konjugasyon ve post segregasyon killing proseslerinin kontrolü transpozon sistemleri faj sistemleri Antisens Oligonükleotidler: Anitsense oligonukleotidler genellikle 15-20 nukleotid içeren ve hedef m-RNA ya kopmlamenter olan sentetik dizilerdir. 1970 yıllarında Zamecnik ve Stephenson tarafından gösterilmiştir. Bu araştırmacılar Rous Sarcoma virusün (RSV) 35SRNA’ sının 5’ ve 3’ uçlu nükleotid sekansını kullanarak viral integrasyonda önemli olarak görünen 21 nükleotidlik tekrarlayıcı sekansları identifiye etmişler ve viral sekansın bir kısmına komplementer olan d( AATGCTAAAATGG ) 13 mer’ lik oligonükleotidi sentezlemişlerdir. Bu sentetik oligonükleotid sekansı RSV ile enfekte olmuş fibroblast hücre kültürlerine verildiğinde, viral üretim büyük ölçüde inhibe olmuştur. Böylece araştırmacılar önemli sekanslara hibridize olarak onları bloke eden oligonükleotidlerin viral integrasyonu inhibe ettiği sonucuna varmışlardır. Hücreye verilen bu oligonükleotide “hibridon” adı verilir Antisens oligonükleotid aktivitesine katkıda bulunan başlıca 2 mekanizma vardır : Bir çok antisens oligonukleotid RnaseH enzimini active ederek active edecek şekilde dizayn edilmiştir. RNaseH; DNA-RNA heterodublexinin RNA kısmını keserek hedef m-RNA nın bozulmasını sağlar. Rnase H kesimini teşvik edemeyen oligonukleotidler şse translasyonun ribozonlar tarafından bloke edilmesinde kullanılırlar. Anitsense oligonukleotidlerin etkililigi : Oligonukleotidler de antisens RNAlar ile aynı etki mekanizlarına sahiptir. Fakat bazıe eksik yanları vardır. Bunlar ; Dagıtım özgüllüğü eksiktir In vivo da stabil kalamazlar Karaciğer ve böbreklerde birikime yol açarlar Düşük hücresel alınım vardır. Hücreler içindeki etkili konsanstarasyonlar kısa süreli muhafaza olurlar. Antisense Oligonukleotid Tipleri : Birinci Tip oligonukleotidler : m-RNA ya bağlanarak RnazeH aktivitesi ile translasyonu engeller. İkinci Tip oligonukleotidler : Ribozim aktivitesi ile Trasnlasyonu engellerler. Üçüncü Tip oligonukleotidler: DNA ç,ft sarmalına bağlanarak üçlü sarmal oluşturur ve Transkripsyon engellenir. Antisense oligonukleotidler restrüksiyon endonucleazlardan nasıl korunur ? Birinci sınıf modifikasyon, DNA ve RNA nükleotidlerindeki baz veya fosfat bağlarının değişimidir. DNA nükleotidlerinde olmayan, RNA nükleotidlerindeki 2’(OH) hidroksil grubu olan ( Riboz ) modifiye edilebilir. Bu modifikasyon, nukleaz degredasyonuna karşı bir tür kamuflajdır. Oksijen atomundan birini sülfür ile yer değiştirmişlerdir. Bu modifikasyon insan serumunda 10 saatin üzerinde nükleazlara karşı dayanıklı bir şekilde kalmış, aynı sekansa sahip modifiye olmamış oligonükleotid ancak 1 saat kalabilmiştir. İkinci sınıf modifikasyon, Riboz şekerinin 2’ pozisyonundaki alkil modifikasyonlar içeren RNA nükleotidleridir. Bu modifikasyonların en önemli ikisi, 2’-O-metil ( OMe ) ve 2’-Ometoksi- etil ( MOE ) RNA’ larıdır. Modifikasyona uğramış antisens oligonükleotidlerin hibridizasyon afinitesi arttırılmış 3.sınıf modifikasyonlar ile hibridizasyonda termal stabilite artmış ve hedefin tanınması zenginleşmiştir. Bu tipler arasında ençok bilinen PNA’dır (1991). Şeker fosfat bağları poliamid bağları ile tümüyle değişmiştir. Bu oluşumlar stabiliteyi arttırıcı ve yüksek hibridizasyon kinetiği sağlarkan, hücreye verilimi ve RNAaz H kesim mekanizması için elverişli değildir. RNA İNTERFERANS (RNAi) RNAi, bitkilerde, solucanlarda, mayalarda ve insanlar arasında yüksek oranda korunmuş, doğal olarak oluşan biyolojik bir prosestir. Hücre içinde iki bölümden oluşan bir yol izine sahiptir. Hücrede oluşan öncül dubleks RNA molekülü ilk olarak, Dicer endonukleaz ile 21- 23 nükleotidlik kısa fragmentlere ayrılır. siRNA (short interfering RNA) olarak bilinen bu effektör RNA’ lar, RNA uyarıcı protein kompleksi ile etkileşir ( RNA inducing silencing protein compleks; RISC ). Bu protein kompleksi, siRNA’nın bir ipliğini lider sekans olarak kullanarak, hedef homolog RNA’ları kesmektedir. Bitkilerde, RNAi hücre savunmasında rol oynar; virus infeksiyonundan, transpozonlardan (sıçrayıcı gen) ve tekrarlayıcı sekansların uygun olmayan ifadelenmesinden, hücreyi korumaktadır. Memeli hücreleri de benzer savunma sistemine sahiptir. Hazırlayanlar Orçun GÜNGÖR Zübeyde HANOL KAYNAK: reptile.fisek.com.tr/5.pdf

http://www.biyologlar.com/antisens-teknolojisi

Adli açıdan keşif nedir?

Keşif, hâkim veya mahkeme veya naip hâkim ya da istinabe olunan hâkim veya mahkeme ile gecikmesinde sakınca bulunan hâllerde Cumhuriyet savcısı tarafından yapılır. Keşif tutanağına, var olan durum ile olayın özel niteliğine göre varlığı umulup da elde edilemeyen delillerin yokluğu da yazılır (CMK 83). Sağlığın bozulması ya da ölümün meydana geldiği olgularda, olay yeri inceleme ve değerlendirilmesinde hekim görevlendirilebilir. Burada hekimler için temel amaç, sağlığın bozulmasına yol açan etkenler ve mekanizmasının anlaşılmasıdır.

http://www.biyologlar.com/adli-acidan-kesif-nedir

Grönland’da Yaşamkalım Uzmanı Bir Bakteri

Yeni tanımlanan bir bakteri türü Grönland’da 120.000 yıldır içinde sıkışıp kaldığı buzdan canlı çıkmayı başardı. Pensilvanya Devlet Üniversitesi’nden Jennifer Loveland-Curtze ve arkadaşları, Grönland buzullarında yaklaşık üç kilometre derinden çıkardıkları buz örnekleri içinde son derece küçük, bugüne kadar tanımlanmamış yeni bir bakteri türü keşfetti. 120.000 yıl önce oluşmuş buzul tabakasının içinde, o günden bu yana düşük sıcaklık, eksik oksijen, yüksek basınç ve yetersiz besin koşullarında hayatta kalmayı başaran bakteri, yaşamın böylesi aşırı koşullarda nasıl sürdüğünün araştırılmasına olanak sağlayacak. Yeni keşfedilen bakteri, hemen her yerde karşılaşıldığı halde hakkında çok az şey bilinen son derece küçük (ultra-small) bakterilerden biri. Normal boyutlardaki bakterilerin geçemediği en ince gözenekli filtrelerden bile geçebilecek kadar küçük olan bakterinin çok küçük boyutları, böylesi aşırı koşullardahayatta kalabilmesinin açıklaması olabilir. Genetik olarak deniz çamurunda, bitki köklerinde ve balıklarda bulunan bazı bakterilerle ilişkilendirilen ve Chryseobacterium greenlandensis adı verilen bakteri, kutup buzullarında keşfedilen onuncu bakteri türü oldu. Yeryüzündeki biyokütlenin üçte biri ya da daha çoğu mikroplardan oluşuyor. Loveland-Curtze yaklaşık 3 milyondan çok mikrop türü olduğunun tahmin edildiğini ancak bugüne kadar tanımlanmış tür sayısının 8000’den az olduğunu belirtiyor. Loveland-Curtze keşiflerinin öteki mikroorganizmaların tanımlanması, üretilmesi ve özel yeteneklerinden yararlanılması açısından önemli bir adım olduğunu söylüyor. Ekip çalışmalarının hücrelerin nasıl hayatta kaldığı ve zaman içinde biyokimyalarını ve fizyolojilerini nasıl değiştirdiklerinin anlaşılmasına katkıda bulunacağını umuyor. Murat Gülsaçan Ağustos 2008 BiLiM ve TEKNiK

http://www.biyologlar.com/gronlandda-yasamkalim-uzmani-bir-bakteri

DNA’nın titreşimsel davranışları..

Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. İnsan DNA’sı biyolojik bir İnternet ve bir çok bakımdan yapay olandan daha üstün. Son Rus bilimsel araştırmaları durugörü, önsezi, ani ve uzaktan terapi eylemleri, kendi kendini iyileştirme, olumlama teknikleri, kişilerin etrafındaki ışık/aura (yani maneviyatta ustalar) aklın iklim yapısı üzerindeki etkisi ve bir çok fenomeni daha doğrudan yada dolaylı olarak açıklıyor. Ayrıca, söz ve frekanslarla bir tek geni ÇIKARIP EKLEMEDEN DNA’yı etkiyen ve yeniden programlayan yepyeni bir çeşit ilaca dair kanıtlar var. DNA’mızın sadece 10% protein oluşturmak için kullanılıyor. Bu DNA kümesi batılı araştırmacıların ilgisini çekiyor, inceleniyor ve vasıflandırılıyor. Geriye kalan %90 “çöp DNA” olarak değerlendiriliyor. Rus araştırmacılar, bununla birlikte, doğanın aptal olmadığını düşünerekten %90 olan”çöp DNA” yı araştırmak için dilbilimci ve genetikcilerle bir araya geldiler. Sonuçları, bulguları ve vardıkları kanaat devrim niteliğinde! Bulgularına göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşaasından değil veri saklama ve iletişimden de sorumlu. Rus dilbilimciler genetik kodun – özellikle görünürde ”yararsız” %90 - bütün insani dillerle aynı kodu izlediğini keşfettiler. Bu sonuca göre sözdizim kurallari (kelimelerin söz ve cümle oluşturmak için bir araya getirilişi), anlambilim ve gramerin temel kurallarını karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalikleri düzenli bir grameri izliyor ve tıpkı dilimiz gibi kurallar dizisinin olduğunu keşfettiler. Bu nedenle insan dilleri tesadüfen ortaya çıkmadı ve özümüzde olan DNA’nın bir yansıması. Rus biyofizikci ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları DNA’nın titreşimsel davranışlarını da incelediler. Sonuç kısaca şöyle: ”Canlı kromozomlar tıpkı bir endojen (içsel) DNA lazer radyasyonu kullanan holografık bir bilgisayar gibi işliyor. Belirli ses frekans modellerini, DNA frekanslarını ve böylece genetik bilginin kendisini etkileyen lazer tarzı bir ışına, modüle etmeyi örnek olarak başardılar. DNA alkalin eşleri ve dilin temel yapısı (daha önceden açıklandığı gibi) aynı yapıya sahip, DNA şifresini çözmeye gerek yok. Sadece dilin kelime ve cümleleri kullanılabilir! Bu da, deneylerle kanıtlanmıştır! Canlı DNA maddeleri (canlı dokularda ki, laboratuar ortamında ya da yapay koşullardaki değil) dil ile modüle edilmiş lazer ışınları ve radyo dalgalarına her zaman tepki verirler tabi eğer doğru frekans (ses) kullanılır ise. Bu nihayet ve bilimsel olarak neden olumlamaların, hipnozların ve benzerlerinin insanlar ve bedenleri üzerinde bu kadar kuvvetli tesirleri olabildiğini açıklıyor. DNA’mızın dile tepki vermesi tamamen normal ve doğal. Batılı araştırmacılar bir tek geni DNA sarmallarından kesip başka yerlere eklerken Rus araştırmacılar hücresel metabolizmayı modüle edilmiş radyo ve ışın frekanslarıyla etkileyen ve böylece genetik bozuklukları onaran cihazlar yarattılar. Belli bir DNA’nın bilgi modellerini dahi ele geçirip ve başka bir tanesine aktardılar bu şekilde başka bir genom için hücreleri yeniden programladılar. Başarılı bir şekilde, örneğin, sadece DNA bilgi modelini aktararak kurbağa embriyolarını semender embriyolarına dönüştürdüler! Bu şekilde, DNA’dan bir tek geni kesip eklerken oluşan hiçbir yan etki ve uyuşmazlık olmadan tüm bilgi aktarılmıştır. Eski kesme prosedürü yerine sadece titreşim (ses frekansları) ve dil ekleyerek uygulanan bu prosedür inanılmaz, dünyayı değiştiren bir devrim ve sansasyonu gösteriyor Bu araştırma organizmaların oluşumunda, alkalik dizilişlerin biyokimyasal işlemlerinden, çok daha fazla etkiye sahip olan dalga genetiğinin muazzam gücüne dikkat çekiyor. Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. Frekans tabi ki doğru olmak zorunda. Ve bu herkes aynı derecede başarılı değil yada her zaman aynı kuvveyle yapamadığının nedeni. DNA’yla bilinçli bir iletişim kurabilmek için bireysel kişi içsel süreç ve gelişimi üzerinde çalışmak zorunda. Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan ancak DAİMA, doğru frekansın kullanılması şartıyla, çalışabilecek bir yöntem üzerinde çalışıyorlar. Bir bireyin bilinci ne kadar gelişmiş ise, her hangi bir cihaz için gereksinim o kadar az ve kişi tek başına bu neticelere ulaşabilir. Bilim nihayet bu tarz fikirlere gülmeyi bırakacak ve sonuçları onaylayıp açıklayacak. Ve orada bitmiyor. Rus bilimadamları DNA’mızın bir boşluk içerisinde bozucu modeller oluşturabileceğini keşfettiler, böylece manyetize edilmiş solucan delikleri oluştarabilir. Solucan delikleri karadeliklerin çevresindeki Einstein-Rosen diye adlandırlan köprülerin mikroskobik karşılığı. Bunlar evrendeki mekan ve zamanın dışında bilginin aktarılabildiği tamamen farklı alanların arasındaki tünel bağlantılar. DNA bu bilgi bitlerini kendine çekiyor ve bilincimize iletiyor. Bu hiper komünikasyon işlemleri (telepati, kanalize olma) en etkili gevşeme durumunda oluyor. Stres, kaygı yada hiperaktif bir zihin, hiper komünikasyonu engelliyor yada bilginin tamamen bozulmuş ve yararsız olmasını sağlıyor. Doğada hiper komünikasyon milyonlarca senedir başarılı bir şekilde uygulandı. Böceklerin organize hayat akışları bunu çarpıcı bir biçimde kanıtlıyor. Modern insan bunu sadece çok daha sübtil bir seviyede “önsezi” olarak biliyor. Ama bizde, ondan yeniden bütünüyle faydalanabiliriz. Doğadan bir örnekle, bir kraliçe arı kolonisinden uzak düştüğü zaman, geride kalan işçi arılar planlarına göre gayretli bir şekilde yapımlarına devam ediyorlar. Oysa, eğer kraliçe arı öldürülürse kolonideki bütün işler duruyor. Hiç bir arı ne yapacağını bilemiyor. Anlaşılan, kraliçe arı ”yapım planlarını” uzaktayken dahi toplumundakilere grup bilinci aracılığıyla aktarıyor. Hayatta olduğu sürece istediği kadar uzakta olsun. İnsanlarda, hiper komünikasyonla kişi aniden bilgi tabanı dışındaki bir bilgiye erişim sağladığında karşılaşılıyor. Bu hiper komünikasyon o zaman ilham yada önsezi olarak deneyimleniyor (trance challenging de aynı şekilde). Örneğin İtalyan besteci Giuseppe Tartini rüyasında bir gece bir şeytanın başucunda oturduğunu ve keman caldığını gördü. Ertesi sabah Tartini parçayı hafızasından oldugu gibi yazabildi. Ona the Devil’s Trill Sonata (Şeytan Sonatı) adını verdi. 42 yaşında bir erkek hemşire senelerce rüyasında bir çeşit bilgi CD-ROM’una bağlı olduğunu gördü. Düşünülebilen bütün alanlardan doğrulanabilir bilgiler ona aktarıldı ve sabah hatırlayabildi. O kadar yoğun bir bilgi akışı vardı ki sanki bütün bir ansiklopedi o gece aktarılmıştı. Bilgilerin çoğu onun kişisel bilgi tabanı dışındaydı ve hakkında hiç bir bilgisi olmadığı teknik detaylara kadar uzanıyordu. Hiper komünikasyon oluştuğunda, kişi DNA da, insanda olduğu gibi mucizevi fenomen gözlemleyebilir. Rus bilimciler DNA örneklerini lazer ışığıyla ışınladılar. Ekranda tipik bir dalga modeli oluştu. DNA örneğini kaldırdıklarında dalga modeli kaybolmadı ve kalmaya devam etti. Bir çok kontrollü deney şekilin kaldırılmış örnekten gelmeye devam ettiğini gösterdiler, anlaşılan enerji alanı kendiliğinden geride kalmaya devam ediyordu. Bu etkiyi şimdi fantom DNA etkisi deniyor. Zaman ve mekan dışında enerjinin DNA kaldırıldıktan sonra aktive edilmiş solucan deliklerinden akmaya devam ettiği tahmin ediliyor. İnsan hiper komünikasyonundaki en çok karşılaşılan yan etkiler ilgili kişinin çevresindeki açıklanamayan elektromanyetik alanlar. CD çalar gibi elektrikli aletlerin etkilenip saatlerce çalışmadığı olabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça yok olmasıyla beraber aletler tekrar normal çalışmaya başlıyor. Bir çok şifacı ve fizikçi bu alanı çalışmalarından dolayı biliyorlar: ortam ve enerji ne kadar iyi olursa, o anda çalışmayı durmasıyla beraber kayıt cihazları için daha zor olabiliyor. Çoğu zaman ertesi sabah herşey normale dönmüş oluyor. Bunu okumak çoğu kişiyi rahatlatıcı olabilir, çünki bu onların teknik olarak beceriksiz olmaları anlamına gelmediği, onların hiper komünikasyonda iyi olmaları anlamına geliyor. Grazyna Gosar ve Franz Bludorf Vernetzte Intelligenz kitaplarında kesin ve açık bir şekilde bu bağlantıları açıklıyorlar. Yazarlar ayrıca erken dönemlerde insanlığın tıpkı hayvanlar gibi, çok güçlü bir şekilde grup bilincine bağlı olduğu ve bundan dolayı grup olarak hareket ettiğini, varsayan kaynaklardan alıntı yapıyorlar. Oysa bireyselliği geliştirmek ve deneyimlemek için biz insanların hiper komünikasyonu neredeyse tamamen unutmak zorundaydık Şimdi biriysel bilincimizde oldukça stabil iken, zorlanmadan yada bu bilgiyle ile ilgili ne yapacağımıza dair uzaktan kontrol edilmeden DNA’mızla bütün bilgiye erişim sağlayabileceğimiz yeni bir grup bilinci şekli oluşturabiliriz. Şuan biliyoruz ki interneti kullanınca, DNA’mız doğru bilgiyle ağı besler, ağdan veri alabilir, ve ağdaki diğer katılımcılarla bağ kurabilir. Uzaktan terapi, telepati yada “uzaktan hissedebilme” bu şekilde açıklanabilir. Kimi hayvanlar sahiplerinin eve dönmeyi düşündüklerini uzaktan bilebiliyorlar. Bu henüz grup bilinci ve hiper komünikasyonla kavramlarıyla yorumlanabilir ve açıklanabilir. Belirgin bir bireysellik olmadan hiçbir kolektif bilinç anlamlı bir biçimde kullanılamaz, yoksa kolay manipüle edilebilir bir sürü içgüdüsüne geri dönüyor olurduk. Yeni milenyumdaki hiper komünikasyon tamamen farklı bir anlama geliyor. Araştırmacılar bireyselleşmiş insanlar tekrar grup bilincini yeniden elde ederse, yaratmak değiştirmek ve şekillendirmek için ilahi bir gücünün olacağını düşünüyor. VE insanlık kitlesel bir şekilde yeni bir grup bilincine doğru ilerliyor. Sistem herkesi bir araya topladığından ve kişilerin buna uyum sağlamasını beklemesinden dolayı çocukların yüzde ellisi okula gitmeye başladıkları andan itibaren bir sorun olacaklar. Bugünün çocuklarının bireysellikleri o kadar güçlü ki uyum sağlamakta direnecekler ve her şekilde kişisel özelliklerinden vazgeçmekte direnecekler. Aynı zamanda her geçen gün durugörülü doğan çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklarda bir şeyler bu yeni grup bilincine doğru çabalıyor ve daha fazla bastırılamıyor. Bir kural olarak, örneğin hava sadece bir birey tarafından etki altına alınamaz. Ama grup bilinci tarafından etkilenebilir (kimi yerli kavimlere göre bu yeni bir şey değil. Hava Dünya rezonans frekansları (Schumann frekansları) tarafından güçlü bir şekilde etkileniyor. Aynı frekanslar bizim beyinlerimiz tarafından da oluşturuluyor, yada birçok kişi düşüncelerini senkronize ettikleri zaman yada bireyler (maneviyatta ilerlemişler, örnek olarak) düşüncelerini lazer benzeri bir biçimde odaklandırdıklarında, bu durumda hava üzerinde etkili olabilmeleri şaşılacak bir şey değil. Grup bilinci oluşturan günümüzün bir uygarlığının çevresel sorunu yada enerji yetersizliği olmaz, çünkü eğer birleşik bir medeniyet olarak bu tarz zihinsel güçleri kullanacak olsalar kendi gezegeninin enerjilerini doğal olarak kontrollerinde olurdu. Çok sayıda insan iyi bir niyet için örneğin barış üzerinde tefekkür etmek gibi, bir araya geldiklerinde - aynı zamanda şiddet potansiyeli de yok olur. Anlaşılan, DNA normal beden ısısında çalışabilen organik bir süperiletken olduğu gibi aynı zamanda görev yapabilmesi için 200 ve 140 arası A C gibi aşırı derecede düşük ısılar gerektiren yapay süperiletkenlerle de çalışıyor. Buna ek olarak, bütün süperiletkenler ışık ve böylece bilgi saklayabiliyorlar. Bu ayrıca DNA’nin nasıl bilgiyi saklayabildiğini açıklıyor. DNA ve solucan deliklerine ilişkilendirilen başka bir fenomen daha var. Normalde, bu aşırı küçük solucan delikleri son derece dengesiz ve sadece saniyenin çok kısa bir süresi var oluyorlar. Sağlam solucan delikleri belirli şartlar altında kendilerini organize edebiliyor, örneğin yerçekimini elektriğe dönüştürebilecek kendine özgü boşluk alanları yaratıyor. Boşluk alanları kendiliğinden ışık yayan iyonize edilmiş ve önemli miktarda enerji içeren gaz toplarıdır. Rusyada sıklıkla bu tarz ışıyan topların görüldüğü bölgeler var. Bunu takip eden karışıklıktan dolayı Ruslar büyük çaplı araştırma programları başlattılar ve nihayetinde kimi yukarıda belirtilen keşiflere neden oldu. Çok kişi boşluk alanlarını gökyüzündeki parlak balonlar olarak biliyor. Dikkatli kişi onlara hayretle bakarak kendine onların ne olabileceğini sorar. “Hey yukarida ki. Eğer bir UFO isen, üçgen şeklinde uç” diye düşünmüştüm bir keresinde. Ve aniden, ışık topları üçgen şeklinde hareket ettiler. Yada bir buz hokeyi topu gibi gökyüzünde boyunca atıştılar, sıfırdan başlayarak sessizce yüksek hızlara çıkarak. Bakakalarak bende, birçokları gibi onların UFO olabileceğini düşünmüştüm. Beni memnun etmek için üçgen şeklinde uçmalarından dolayı, dostane birileriydi anlaşılan. Ruslar boşluk alanlarının çoğunlukla görüldüğü bölgelerde kimi zaman ışık topu gibi yerden yukarıya gökyüzüne doğru uçtuklarını keşfettiler. O zamandan sonra boşluk alanlarının, beynimiz tarafından da oluşturulan, düşük dalga frekansları yaydıkları keşfedildi ve bu dalgaların benzerliğinden dolayı bizim düşüncelerimize tepki verebiliyorlar. Heyecan verici olsada yerdeki bir tanesiyle karşılaşmak çok iyi bir fikir olmayabilir çünkü bu ışık topları muazzam bir enerji içerebilirler ve bizim genlerimizi mutasyona uğratma kapasitesine sahipler. Bir çok ruhani eğitmen derin meditasyon yada enerji çalışması esnasında bu tarz, kesinlekle hoş duygulara neden olan ve hiç zarara neden olmayan, görünebilir ışık topları yada sütunları oluşturabiliyorlar. Anlaşılan bu boşluk alanının içsel düzenine, kalitesi ve orijine de bağlı. Örnek olarak genç ‘Englishman Ananda’ gibi kimi ruhani eğitmenlerde ilk başta hiçbir şey görünmüyor ama o oturup konuşuyorken yada hiper komünikasyonla meditasyon yapıyorken fotoğraf çekmeye çalıştığınızda sadece sandalye üzerinde bir beyaz bulutun resmi çıkıyor. Kimi, Dünya şifa projelerinde olduğu gibi, bunun gibi ışık etkileri fotoğraflarda da görülebiliyor. Basitçe söylemek gerekirse, bu fenomen solucan deliklerinin daha sağlam şekillerinden olan yerçekimi ve anti yerçekimi kuvveleriyle ve bizim zaman ve mekan strüktürümüz dışındaki enerjilerin hiper komünikasyon görüntüleriyle ilgili. Bu hiper komünikasyon ve görünür boşluk alanlarını deneyimleyen önceki jenerasyondakiler onlardan önce bir meleğin belirdiğine inanıyorlardı, ve biz hangi bilinc şekillerine hiper komünikasyon kullanarak erişim sağlayabileceğimizden emin olamayız. Varlığına dair bilimsel bir kanıtları olmadığı için, bu tarz deneyimler yaşayan kişiler halüsinasyondan mağdur DEĞİLLER. Hakikatımızı algılamada büyük bir adım daha attık. Resmi bilim dünyadaki yerçekimi anomalilerinin boşluk alanlarının oluşumunda katkıda bulunduğunu biliyor. Roma’nın güneyinde, Rocca di Papa’da yerçekim anomalilerine rastlandı. Bütün bilgi ‘Vernetzte Intelligenz’ Grazyna Fosar ve Franz Bludorf tarafından yazılan kitaptan, ISBN 3930243237 Barbael tarafından özetlenmiş ve yorumlanmış. Kitap maalesef şuan sadece almanca olarak var. Yazarlara buradan ulaşabilirsiniz: Kontext - Forum for Border Science www.fosar-bludorf.com Çeviren : Hülya Altınkaya Makalenin tamamı İngilizce olarak Kontext websitesinde görüntülenebilir. www.fosar-bludorf.com/index_eng.htm www.okyanusum.com

http://www.biyologlar.com/dnanin-titresimsel-davranislari-

Yürüyen Proteinler

İnsan olmanın en güzel yanlarından biri, yürümektir. Bu sayede hareket imkanı buluruz. İstediğimiz yere yönelip kolaylıkla ihtiyacımızı gideririz. Üstelik pek çok canlı 4 ayaklıyken bizler 2 ayakla yürüyebiliyoruz. Bilim dünyasında yakın zamanda büyük bir keşif yapıldı. Üstelik bu moleküller yürürken sırtlarında hücre içinde bulunan organel ve vezikül denen paketçikleri taşımaktadırlar. Protein yürüyüşünde ihtiyaç duyduğu enerjiyi ATP moleküllerinde saklı olan enerjiyi kullanarak sağlamaktadır. Bu enerji neticesinde proteinin 3 boyutlu şeklinde değişiklik olur. Moleküllerdeki bu şekil değişikliği ise proteinin hareket etmesine neden olmaktadır. Miyozin 5 proteini hayranlık uyandıran bir tarzda aktin adlı proteinlerinin üzerinde yürümektedir. 2 ayaklı yürümek belli bir eğitimden geçtikten sonra mümkün olmaktadır. Moleküllerin 2 ayaklı yürümesi çok ilginç bir durumdur. Etrafınızda bulunan cansız eşyaların uçuşarak havada dolaşması ve odanın bu şekilde düzenlenmesi karşısında şüphesiz şaşırdınız. Hücrede bunun gibi hayret verici işler her an olmaktadır. Bunlardan biri miyozin 5 ve kinezin proteinlerinin şinsanlar gibi yürümesidir. Bu tarifi güç etkileyici bir durumdur. Bir proteinin başka bir proteinin üzerinde yürüyerek hareket etmesi, insan yürüyüşüne benzemektedir. Kinezin adlı protein molekülü mikrotübül adlı bir başka protein üzerinde yürürken gösteren resim. Bu protein aynı zamanda sırtında yük de taşır. Hücre içinde hareketi zor olan paketler bu sayede ilgili yerlere teslim edilir. Bir proteinin hem yürüyor olması hem de bu sırada hücre için gerekli olan bir paketi taşıyor olması oldukça ilginçtir. İnsanoğlunun yıllardan beri hayali olan yürüyen robotlar bilimadamları ve mühendislerin yoğun çalışmaları neticesinde mümkün olmuştur. Bir molekülün tıpkı insanlar ve ASIMO adlı robot gibi yürüyor olması tarifi güç bir hayranlık uyandırmaktadır. Moleküllerin hücrede diğer büyük moleküller üstünde yürüyerek yük taşımaları ise son derece şaşırtıcıdır.

http://www.biyologlar.com/yuruyen-proteinler

TÜRKİYE’NİN BİYOLOJİK ZENGİNLİKLERİ

Çeşitlilik, biyolojik sistemlerin en temel özelliklerinden biridir. Fizik ve kimyada çalışılan temel parçacıkların ve elementlerin sayısı bir kaç yüz ile sınırlı kaldığı halde, biyolojik bilimlerin konusu olan canlı türlerinin sayısı üzerindeki tahminler 5 ile 50 milyon arasında değişmektedir. Bununla birlikte, bugüne kadar ancak 1,7 milyon canlı türü bilimsel olarak tanımlanıp isimlendirilebilmiştir. Yaşama alanını giderek genişleten insanın faaliyetleri sonucunda, büyük bir kısmı henüz hiç tanınmayan, bilinmeyen canlı türleri hızla kaybolmaktadır. Bazı bilim adamları yeryüzünün canlı türleri bakımından hızla fakirleşmesinin doğurabileceği sonuçların nükleer bir savaşın etkilerine yakın olabileceğini öne sürerek dünya çapında tedbirler alınması gerektiğine dikkati çekmişlerdir. Canlı türlerinin kitle halinde yok olması, yeryüzünün biyolojik tarihinde çok görülmüştür. Bilimsel tahminlere göre bugün yeryüzünde yaşayan canlı türleri, canlılığın tarihi boyunca var olmuş olan türlerin % 1’inden bile daha azını meydana getirmektedir. Buna göre bir canlı türü evrimsel süreç içinde % 99’dan daha büyük bir ihtimalle yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Türlerin yok olması evrimsel dinamiğin doğal bir sonucu ise, “canlı türlerinin azalmasından kaygılanmaya yer yoktur” denebilir mi? Yeryüzündeki canlı türleri sayısındaki azalmanın yol açabileceği tehlikelere karşı dünyayı uyaran bilim adamlarına göre, çağdaş insanın sebep olduğu tür katliamı, yakın jeolojik devirlerde gözlenen tür kayıplarından 400 kat daha hızlıdır ve belki de en az son 65 milyon yıldır bu boyutta bir tür çeşitliliği kaybı görülmemiştir. Yeryüzündeki tür çeşitliliğinde bu ölçüde ve bu kadar çabuk bir azalmanın insanlığın geleceğini de olumsuz yönde etkilemesi beklenir. Biyolojik çeşitlilik, canlıların geçirdikleri milyonlarca yıllık evrim sırasında karşılaştıkları sorunlara buldukları çözümlerin, kazandıkları deneyimlerin gen denilen mesajlar olarak kodlandığı büyük bir bilgi birikimine, büyük bir organik kütüphaneye benzetilebilir. Biyolojik çeşitlilik, bir türü meydana getiren bireyler arasındaki kalıtsal farklılıkları içeren genetik çeşitlilik ve bunun evrimsel uzantısı olan türler arası farklılıkların meydana getirdiği ekolojik çeşitlilik olarak iki ana kategoride ele alınabilir. Genetik çeşitlilik, bir türün gen havuzundaki kalıtsal bilginin çeşitliliği, zenginliği olarak tanımlanabilir. Özellikle insan tarafından evcilleştirilmiş ve ekonomik bir önem taşıyan bitki ve hayvan türlerinin yerel ırkları arasında gözlenen genetik bileşim farklılıkları, aynı zamanda farklı yerel koşullara uyum özelliklerini yansıttığından, bu türlerin evrimsel potansiyellerinin korunması ve ıslâh çalışmaları açısından önem taşımaktadır. Her canlı türünün değişen çevre koşullarına uyum sağlayabilmesi için genetik çeşitliliğe sahip olması şarttır. Yeterli genetik çeşitliliğe sahip olmayan canlı türleri, değişen çevre koşullarına ayak uyduramayarak yok olmaya mahkûmdur. Genetik çeşitlilik aynı zamanda son yıllarda hızla ilerleyen biyoteknoloji alanında, üstün nitelikli bitki ve hayvan soylarının geliştirilebilmesi için gerekli hammaddeyi meydana getirmektedir. Ekolojik çeşitlilik ise, belirli bir bölgedeki farklı ekosistemler, tür toplulukları ve bu toplulukların içindeki tür sayıları olarak tanımlanmaktadır. Bir tür topluluğundaki tür sayısı arttıkça, topluluğun enformasyon içeriği, tür çeşitliliği de artmaktadır. Aynı sayıda tür ihtiva eden iki topluluktan her türü temsil eden birey sayısı bakımından eşit olan topluluk, sadece bir veya bir kaç türün çok sayıda bireyle, diğerlerinin ise çok az sayıda bireyle temsil edildiği topluluğa göre enformasyon içeriği, tür çeşitliliği bakımından daha zengin sayılmaktadır. Ekolojik çeşitlilik, yeryüzünde bölgeden bölgeye, özellikle enlem farklılıklarına göre değişmektedir. Kutuplardan ekvatora doğru gidildikçe tür çeşitliliği belirgin bir şekilde artmaktadır. Günümüzde ekolojinin ve evrimsel biyolojinin en önemli ve ilginç sorularından biri de, ekolojik çeşitlilikte gözlenen bu bölgesel farklılıkların nasıl meydana geldiğidir. Diğer ilginç bir soru da, doğa korumacılar tarafından kamuoyuna maledilmiş olan tür çeşitliliği ile ekolojik denge arasındaki nedensel ilişkidir. Bu sorulara verilecek yanıtlar, ekolojik çeşitliliğin ve ekolojik dengenin korunabilmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Kuramsal ekolojide, özellikle ekosistemlerin matematiksel modelleri ile ilgili araştırmalarda son yıllarda gözlenen son derece ilginç ve önemli gelişmelere rağmen bu soruların yanıtlarının henüz tam olarak verilebildiği söylenemez. Bununla birlikte, eldeki sınırlı bilgilerle bile biyolojik çeşitliliğin korunmasında etkili programlar geliştirmek mümkün olabilir. Özellikle adasal biyocoğrafya kuramının alan-tür çeşitliliği ilişkileri konusundaki kestirimleri, koruma stratejilerinin geliştirilmesinde önemli katkılar sağlamaktadır. Bu kurama göre, belirli bir alan genişliğinin kapsayacağı tür sayısı Log S = K + z log A gibi basit bir ilişkiden hesaplanabilmektedir. Bu ilişkide S tür sayısını, A alan genişliğini, K ve z ise coğrafî bölgelerin özelliklerine göre değişen sâbitleri göstermektedir. Koruma alanlarının meydana getirilmesinde, yukarıda belirtilen ilişki sayesinde ayrılan alanın genişliğinden, korunabilecek ve kaybolabilecek tür sayılarını kestirmek mümkün olabilmektedir. Tropik ormanların tarımsal ve endüstriyel amaçlarla tahribi sonucu kaybolan veya kaybolacak türlerin sayıları da, bu ilişkiden hesaplanabilmektedir. Bu hesaplamalardan elde edilen tahminler ise kaygı verici boyutlardadır. En iyimser tahminlere göre bile yeryüzündeki canlı türlerinin hemen hemen 1/5’inin önümüzdeki 30-40 yıl içinde kaybolma tehlikesi ile karşı karşıya bulunduğu belirtilmektedir. Bu durumda, yeryüzündeki canlı türü sayısı minimum 5 milyon olarak kabul edilse bile, milyonlarca yıllık bir evrim sonucunda meydana gelen en az 1 milyon tür, çok kısa bir süre içinde kaybolma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bilim adamlarına göre yaşamın 500 milyon yıllık evriminde hiç bir zaman biyosfer bu ölçüde bir tahribata maruz kalmamıştır. Geçmiş paleontolojik devirlerde türlerin kitle halinde kaybına sık sık rastlanmakla birlikte, bu kayıplar şimdikinden çok daha geniş bir süreye (belki de bir kaç milyon yıl) yayılmıştır. Tür çeşitliliğinin uzun bir zaman dilimi içinde yok olması, ekosistemlerin kendilerini bu kayıplara göre ayarlamalarına ve kaybolan türlerin yerini alacak yeni türlerin evrimleşmesine imkân verebilir. Oysa 30-40 yıl gibi, evrim açısından çok kısa bir süre içinde meydana gelen kitle halindeki tür kayıpları, ekosistemlerin tamamen çökmesine sebep olabilir. İşin ilginç ve üzücü olan diğer bir yanı da, tür kayıpları bu kadar büyük boyutlara ulaşabildiği halde, kaybolmakta olan türlerin büyük bir kısmı hakkında insanlığın hiç bir bilgiye sahip olmamasıdır. Bu, büyük bir bilgi birikiminin, büyük bir kütüphanenin önemli bir kısmının daha, hiç kataloglanmadan sokağa atılmasına benzemektedir. Biyolojik çeşitliliğin azalması, tropiklerdeki kadar boyutlarda olmasa bile, daha sonraki bölümlerden anlaşılacağı gibi, Türkiye için de geçerlidir. Özellikle çok az bilgi sahibi olunan deniz ve tatlı su faunaları, omurgasızlar gibi gruplardaki kayıpların nicelikleri konusunda her hangi bir tahmin yapmak ise şimdilik mümkün görünmemektedir. Doğadaki tür toplulukları gelişigüzel bir araya gelmiş türlerden meydana gelmemektedir. Her topluluk içindeki türler milyonlarca yıllık bir süre içinde birlikte evrimleşerek karmaşık bir ilişkiler ağı ortaya koymuşlardır. Bu sebeple, varlığından dahi haberdar olunmayan ve önemsiz görünen bazı türlerin bu ilişkiler ağından birer birer çekilmeleri bir ekosistemi birdenbire çökme noktasına getirebilir. Bununla birlikte, ekoloji biliminin henüz ekosistemlerin hangi koşullarda, ne zaman ve nasıl çökebileceği konusunda kesin tahminlerde bulunabilecek kadar gelişmemiş olması, insanlık tarihinde benzer ölçülerde bir olayın daha önce yaşanmamış olması, biyolojik çeşitliliğin azalması konusundaki tahmin ve uyarıların kamuoyunda ciddiye alınmasını engellemektedir. Biyolojik çeşitliliğin korunması için gerekçe olarak ekosistem dengesindeki önemi dışında, insanlığın yararı açısından pek çok sebep sayılabilir. Kitabın diğer bölümlerinde bu sebeplerle ilgili pek çok örnek sıralanmaktadır. Biyolojik zenginlikler tıp, tarım ve endüstride önemli yararlar sağlamaktadır. Gelecekte de bu yararların, zenginlikler daha geniş bir biçimde araştırılarak tanındıkça, artarak devam etmesi beklenir. Daha önce öngörülmeyen bir çok soruna çözüm bulmada da biyolojik zenginlikler kaynak teşkil edebilir. Günümüzde bir çok bitki ve hayvan türü kansere karşı etkili maddeler için yoğun biçimde taranmaktadır. Kanser, çok hücrelilerin her zaman karşılaştığı bir sorundur. Acaba, evrim sırasında bu soruna karşı başarılı bazı çözümler bulabilmiş canlı grupları var mıdır? Meselâ, deniz hayvanlarından süngerler, deniz tulumları (tunikatlar) ve köpek balıklarında tümör oluşumuna hiç rastlanmamaktadır. Nitekim süngerler ve deniz tulumlarından kansere karşı etkili bazı maddeler elde edilebilmiştir. Bir deniz tulumu türü olan Tridemmum cyanophorum’dan elde edilen didemnin B adlı bileşiğin lösemiye karşı etkili olduğu gösterilmiştir. Bitkiler de anti-kanser ilâçlar bakımından önemli bir kaynaktır. Madagaskar’da bulunan bir bitkide keşfedilen etkili madde sayesinde lösemi tedavisinde önemli aşamalar kaydedildiği belirtilmektedir. Daha pek çok bitki türünde anti-kanser maddeler bulunması ihtimali olduğu halde, bitki türlerinin çok küçük bir bölümü taranabilmiştir. Bilime maledilmiş canlı türlerinin, bilinenlerden çok daha fazla olduğu düşünülürse, biyolojik zenginliklerin gelecekte tıp ve eczacılık alanında sağlayabileceği yararların hiç de küçümsenemeyeceği görülür. Tarımsal üretimin arttırılabilmesi için çeşitli hastalıklara ve zararlı böceklere karşı dirençli, çeşitli toprak ve su koşullarına uyumlu, yüksek verimli soyların geliştirilmesi gerekmektedir. Bütün bunlar için gerekli kalıtsal bilgiler yüksek verime sahip olmamakla birlikte, yetiştirilmesine bazı bölgelerde devam edilen yerel ırklar ve yabanıl bazı türler de bulunabilmektedir. Biyolojik zenginlikler ileride tarımsal amaçlı biyoteknoloji uygulamalarında gerekli kaynakları meydana getirecektir. Biyolojik zenginliklerin yeterince tanınmaması ve bilinmemesi, bu kaynaklardan yararlanmada biyoteknoloji uygulamalarının sınırlı kalmasına ve bu alandaki yatırımların istenilen verimi sağlayamamasına sebep olabilecektir. Biyolojik çeşitliliğin canlıların evriminde daha önce görülmemiş bir hızla azalmaya yüz tutarak insanlığın geleceğini tehdit eder hale gelmesi, konuyu biyologların ve tarımcıların özel uzmanlık alanlarından çıkararak uluslararası sosyal bir sorun haline getirmiştir. Tehlikede olan biyolojik zenginliklerin çok büyük bir kısmı gelişmekte olan ülkelerde bulunduğu halde, bu ülkeler uygun koruma stratejilerinin geliştirilmesi ve yürütülmesi için gerekli teknik ve malî kaynaklar yönünden gelişmiş ülkelere göre çok fakirdirler. Bir çok gelişmiş ülke, biyolojik zenginlikler konusuna eğilirken, ABD Kongresi de konuyla ilgilenmiştir. Bu noktada biyolojik çeşitliliğin, ekonomik potansiyelin ve genetik zenginliğin bir göstergesi olduğu ve biyolojik çeşitliliğin korunmasına yönelik tedbirlerin gelişme planlarında yer alması gerektiği vurgulanmaktadır. Büyük bir kısmı gelişmekte olan ülkelerde bulunan biyolojik çeşitliliğin korunması konusunda gelişmiş ülkelerin öncülük yapması, gelişmekte olan ülkelerde bazı tereddütlere de yol açabilmektedir. Bu bağlamda, tabiatı koruma tutkusunun, gelişmiş ülkelerin faturasını gelişmekte olan ülkelere çıkararak kendilerine sundukları bir lüks olduğu şeklinde basında çıkan bazı yorumlar örnek gösterilebilir. Burada sözü edilen faturanın bedeli, gelişmekte olan ülkelerde sanayileşmenin geri kalmasıdır. Son yıllarda gelişmekte olan ülkeler ile gelişmiş ülkeler arasında bitki gen kaynaklarının kullanımı konusunda ortaya çıkan anlaşmazlık da biyolojik çeşitliliğin korunması üzerindeki tartışmaların bir diğer ilginç yanını ortaya koymaktadır. Bitki ıslâh programlarında yüksek verimli soyların elde edilmesi ve tohum üretimi için bitki gen kaynakları olarak nitelenen yerel ırklar ve evcilleştirilmiş bitkilerin yabanıl akrabalarının büyük bir kısmı, gelişmekte olan ülkelerden serbestçe toplanabilmektedir. Bu gen kaynaklarından özellikle ileri teknolojiye sahip ülkeler yararlanmaktadır. FAO, 1983 Yılı’ndaki bir kararıyla, bitki gen kaynaklarını insanlığın ortak mirası olarak kabul etmiş ve bu materyalin ülkeler arasında hiç bir kısıtlama olmadan serbestçe alınıp verilebilmesi ilkesini koymuştur. Ayrıca, bitki ıslâh programları ve biyoteknolojik uygulamalar sonucu elde edilen soyları da insanlığın ortak mirası olan gen kaynakları tanımı içine dahil etmiştir. Buğday, pirinç, mısır gibi dünyayı besleyen temel ürünlerin gen merkezlerinin hemen hemen tamamı gelişmekte olan ülkelerde bulunmaktadır. Buna karşılık, ileri teknolojiye sahip zengin ülkeler, gen kaynakları bakımından fakirdirler. FAO kararına göre, temel ürünlerin gen merkezlerinde çiftçilerin binlerce yıldır ilkel yöntemlerle ekip biçerek geliştirdikleri yerel ırklardan gelişmiş ülkeler nasıl hiç bir kısıtlama olmadan serbestçe yararlanabiliyorlarsa, gelişmekte olan ülkeler de ileri teknolojik uygulamalar ile 10-20 yıl gibi kısa süreler içinde geliştirilen soylardan serbestçe yararlanabilmelidir. Fakat ileri teknolojik imkânlarla üstün vasıflı tohum üreten özel firmalara sahip olan gelişmiş ülkeler, FAO’nun bu kararına firmaların özel mülkiyet haklarının ihlâl edileceği gerekçesiyle karşı çıkmışlardır. Gelişmekte olan ülkelerde bulunan gen kaynaklarının herkesin ortak malı sayılıp, bunlardan elde edilen üstün vasıflı soyların özel mülkiyet sayılarak kısıtlamaya tâbi tutulması, bir çok gelişmekte olan ülkeye pek âdil bir yaklaşım olarak görünmemektedir. Bu konu ile ilgili olarak son yıllarda Türkiye’de sebze tohumu üretimi alanında genellikle batılı yabancı firmaların hâkim olması ve üreticilerce tohum fiyatlarının çok yüksek bulunması da düşündürücüdür. Yeryüzünün en önemli gen merkezlerinden birinde bulunan Türkiye’nin biyolojik çeşitliliğin korunması ve kullanımı üzerinde cereyan eden bu tartışmalardaki konumunun belirlenebilmesi için, bilim adamlarının bu konuları ayrıntılı bir şekilde değerlendirmeleri yararlı olacaktır. Bir ülkenin biyolojik zenginliklerini ülke kalkınmasında kullanabilmek, bu ekonomik potansiyeli harekete geçirebilmek için öncelikle bu zenginlikler bakımından ne durumda olduğunu belirlemek gerekir. Türkiye’deki canlı türlerinin kapsamlı envanteri, biyolojik zenginliklerin korunması ile ilgili tedbirler bakımından da gerekmektedir. Ortaya konan bu çalışmada, Türkiye’nin biyolojik zenginlikleri bakımından genel bir durum değerlendirmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya katkıda bulunan uzmanlar ve bilim adamları, farklı canlı gruplarını ele alarak genel bir değerlendirme yapmışlar ve Türkiye’de bu gruplar üzerindeki araştırma ve bulguları özetlemeye çalışmışlardır. Ayrıca, ele aldıkları canlı gruplarının korunması, değerlendirilmesi ve araştırılması konusunda karşılaşılan darboğazlara işaret ederek tekliflerde bulunmuşlardır. Türkiye’nin bütün biyolojik zenginliklerini kapsamayı amaçlayan ilk çalışma olması bakımından bu çalışmanın kuşkusuz bir çok eksikliği olacaktır. Bununla birlikte, bu çalışmanın biyolojik zenginlikler konusunda ileride yapılacak çalışmalara yardımcı olacağı ve konuya ilgi duyanların başvurabileceği bir kaynak meydana getireceği umulur. Sonraki bölümlerde görüleceği gibi, Türkiye, biyolojik çeşitlilik bakımından kıskanılacak bir zenginliğe sahiptir. Ne var ki, bilim adamlarının çok değerli çalışmaları olmakla birlikte, biyolojik zenginliklerin tam bir envanterini ortaya koyma bakımından Türkiye’nin hayli çalışmaya muhtaç olduğu bir gerçektir. Özellikle hayvan gruplarında omurgasızlar, deniz ve tatlı su faunaları bakımından envanter çalışmaları büyük eksiklikler göstermektedir. Millî parklar konusundaki çalışmalardan övgüye değer sonuçlar alınmıştır. Biyolojik zenginliklerin korunabilmesi için daha çok ve daha geniş alanların millî park olarak tahsisi de zorunlu görülmektedir. Biyolojik çeşitlilik konusunda gerek Türkiye’de, gerekse dünyada çözüm bekleyen sayısız sorun vardır. Bu sorunların çözümlenmesinde, yapılacak çalışmalara verilecek teşvik ve destek, yetenekli gençlerin bu alana ilgi duymalarının sağlanması çok yararlı olacaktır. Evrendeki yıldızların sayısı, dünyaya uzaklıkları, yeni keşfedilen yıldızlar büyük ilgi ve heyecan uyandırırken, dünyamızdaki ya da Türkiye’deki canlı türlerinin sayıları, yeni keşfedilen canlı türleri pek merak konusu olmamaktadır. Hattâ canlı türlerinin tanımlanıp isimlendirilmeleri ve sınıflandırılmaları ile ilgili sistematik çalışmalar, bilim çevrelerinde bile tamamen sıradan, sıkıcı ve gereksiz uğraşlar olarak değerlendirilebilmektedir. Milyonlarca ışık yılı uzaktaki yıldızlarla ilgili keşifleri hayranlıkla izlerken, yanıbaşımızdaki biyolojik zenginlikleri tanımada gösterdiğimiz ilgisizlik ve bu uğraşlara karşı bilim çevrelerinde bile takınılan küçümseyici tavır, kuşkusuz sistematik biyoloji ve ekoloji alanındaki çalışmaları olumsuz yönde etkilemektedir. Sistematik ve ekoloji çalışmalarında, nümerik taksonomi gibi bilgisayar yöntemleri, biyokimya ve moleküler biyoloji yöntemleri kullanımı arttıkça, bu alana duyulan ilgi ve heyecan verici keşifler de hızla artacaktır. Biyolojik zenginlikleri önemsememek ve kısa vâdeli bazı yararlar için yok olmalarına göz yummak, gelecek kuşaklara miras olarak bırakabileceğimiz büyük bir ekonomik potansiyeli tahrip etmekle aynı anlama gelir. Konuyu bu anlayışla ele almak, insanlık ve ülke çıkarları yönünden çok yararlı olacaktır. Prof. Dr. Aykut Kence Türkiye’nin Biyolojik Zenginlikleri

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-biyolojik-zenginlikleri

Shell’in 90.yıl kutlamasına Greenpeace sürprizi!

Shell’in 90.yıl kutlamasına Greenpeace sürprizi!

Dün gece Shell, yüzlerce iş ortağıyla birlikte Türkiye’deki 90. yılını kutlamak için Haliç Kongre Merkezi’ndeydi. Onlarca Greenpeace eylemcisi bu kutlamaya gizlice girerek, Kuzey Kutbu için eylem yaptı.

http://www.biyologlar.com/shellin-90-yil-kutlamasina-greenpeace-surprizi

Restriksiyon enzimi

Restriksiyon enzimi veya restriksiyon endonükleazı çift zincirli DNA moleküllerindeki belli nükleotit dizilerini tanıyan ve her iki zinciri birlikte kesen bir enzim türüdür.[1][2][3] Bu özel enzimler, bakteri ve arkelerde bulunurlar ve virüslere karşı bir savunma mekanizmasına aittirler. [4][5] Konak bakteri hücresinde restriksiyon enzimleri seçici olarak yabancı DNA'ları keserler; konak DNA'yı restriksiyon enziminin etkinliğinden korunmak için bir değiştirme (modifikasyon) enzimi (bir metilaz) tarafından metillenir. Bu iki süreç toplu olarak restriksiyon modifikasyon sistemi olarak adlandırılır.[6] Bir restriksiyon enzimi DNA'yı kesmek için DNA çift sarmalının her şeker-fosfat omurgasından (yani her zincirden) birer kere olmak üzere iki kesme yapar. Keşifleri İlk restriksiyon enzimi HindIII'ün saflaştırılmasını[7] takiben pekçok başka restriksiyon enzimi keşfedilmiş ve karakterize edilmiştir.[8] 1978'de Daniel Nathans, Werner Arber ve Hamilton Smith restriksiyon enzimini keşiflerinden dolayı Nobel Tıp Ödülünü almışlardır. [9] Bu keşifleri rekombinant DNA teknolojisinin gelişimine öncülük etmiş, bunun sayesinde örneğin insülinin büyük miktarlarda üretimi için E. coli bakterisi kullanılabilmiştir.[10] 3000 üzerinde restriksiyon enzimi detaylı olarak çalışılmıştır, bunlardan 600'den fazlası ticari olarak elde edilebilir.[11] Bu enzimler laboratuvarlarda DNA modifikasyon ve maniplasyonlarında rutin olarak kullanılmaktadırlar.[12][13][14] Tanıma bölgesi Restriksiyon enzimleri spesifik bir nükleotit dizisi tanır [2] ve DNA'da çift zincirli bir kesik oluşturur. Tanıma dizilerinin uzunluğu 4 ila 8 nükleotit olup, çoğu palindromiktir, yani DNA'daki azotlu bazların dizisi ileri ve geri aynı okunur.[15] Teorik olarak DNA'da iki çeşit palindromik dizi olabilir. Yansımalı palindrom normal metinlerdeki gibi olur, aynı DNA dizisi üzerindeki dizinin normal ve tersten okunuşu aynı olur (örneğin GTAATG gibi). Evirtik (İng. inverted) tekrarlı palindrom da iki yönden aynı okunur ama ileri ve geri diziler komplemanter dizilerde yer alır. Örneğin GTATAC dizisinde olduğu gibi, bu dizinin komplemanter dizisi tersten okununca CATATG elde edilir.[16] Evirtik tekrarlar restriksiyon enzimlerinde daha yaygındır ve yansımalı palindromik dizilerden daha önemli biyolojik role sahiptir. EcoRI retriksiyon enziminin yaptığı kesme "yapışkan" uçlar üretir, EcoRI restriction enzyme recognition site.svg buna karşın SmaI retriksiyon enziminin yaptığı kesme "küt" uçlar üretir SmaI restriction enzyme recognition site.svg Her restriksiyon enzimi için DNA'daki tanıma bölgeleri farklıdır, kesim sonucu meydana gelen yapışkan ucun iplik uzantısının uzunluğu, dizisi ve zincir yönü (5' veya 3' yönünde) farklılıklar üretir. [17] Aynı diziyi tanıyan farklı tanıma enzimleri neoşimerler olarak bilinir. Bunlar çoğunlukla diziyi iki farklı yerden keserler; eğer hem tanıma dizileri hem de kesme yerleri aynıysa bu enzimler izoşizomer olarak adalandırılır. Bakteriler ürettikleri restriksiyon enzimlerinin kendi DNA'larını kesmemesi için, DNA metilazasyonu yoluyla nükleotitlerini değiştirerek (modifiye ederek) korurlar.[4] Tipler Restriksiyon endonükleazlar üç[18][19] veya dört[20][21][22] genel grupta kategorize edilirler (Tip I, II ve III), bileşenleri, enzim kofaktör gereksinimleri, hedef dizilerinin özellikleri ve DNA kesim yerinin hedef diziyle ilişkisine bağlı olarak. Tip I İlk keşfedilen restriksiyon enzimleri Tip I restriksiyon enzimleri olmuştur ve bunlar E. colinin iki farklı suşuna (K-12 ve B) özgüdürler.[23] Bu enzimler tanıma bölgelerinden en azından 1000 baz çifti uzaklıktaki farklı bölgeleri keserler. Tanıma bölgesi asimetriktir ve 6-8 nükleotitlik bir boşlukla ayrılan iki kısımdan oluşur, biri 3-4 nükleotit içeren ve diğeri 4-5 nükleotit içeren. S-Adenozil metyonin (AdoMet), adenozin trifosfat (ATP) ve magnezyum iyonları (Mg2+) gibi birkaç enzim kofaktörü bu enzimlerin etkinliği için gereklidir. Tip I restriksiyon enzimleri, HsdR, HsdM ve HsdS olarak adlandırılan üç altbirime sahiptirler; HsdR kesme için; HsdM konağın DNAsına metil grupları eklemek için; ve HsdS metiltransferaz etkinliğine ek olarak, tanıma bölgesinin kesim özgüllüğü için gereklidirler.[18][23] Tip II Tip II enzimler tip I enzimlerden birkaç yönden farklıdır. Tek tip proteinden oluşmuş dimer yapıya sahiptirler; tanıma bölgeleri genelde bölünmüş değildir, palindromiktir ve 4-8 nükleotit uzunluktadır; DNA'yı tanıdıkları ve kestikleri yer aynıdır; etkinlikleri için ATP veya AdoMet'e gerek göstermezler, kofaktör olarak genelde sadece Mg2+ gereksinimleri vardır. 1990'lar ve 2000'lerde bu enzim sınıfının tüm özelliklerin taşımayan yeni enzimler keşfedildiği için bu büyük enzim ailesini alt sınıflara ayıran yeni bir adlandırma sistemi geliştirildi.[15] Bu altgruplar bir sonek harf ile belirtilir. Tip IIB restriksiyon enzimleri (örneğin BcgI and BplI) mültimeriktir, yani birden çok altbirimden oluşur.[15] DNA'yı tanıma dizisinin iki tarafından kesip çıkarırlar. Kofaktör olarak hem AdoMet hem de Mg2+ gereksinirler. Tip IIE restriksiyon endonükleazları (örneğin NaeI) tanıma dizilerinden iki kopyası ile etkileştikten sonra DNA'yı keserler.[15] Bir tanıma dizisi kesme hedefi olarak etkir, öbürü ie enzimin kesme verimini artıran, yani hızlandıran bir alosterik unsur olarak etkir. Tip IIF enzimler (örneğin NgoMIV) Tip IIE enzimlere benzer, onlar da tanıma dizilerinin iki kopyası ile etkileşir, ama ikisi birden keser.[15] Tip IIG enzimler (Eco57I gibi) tek bir altbirime sahiptir, klasik Tip II restriksiyon enzimleri gibi, ama etkin olmak için AdoMet kofaktörüne gerek duyarlar.[15] Tip IIM restriksiyon endonükleazları, DpnI gibi, metillenmiş DNA'yı tanıyıp kesebilirler.[15] Tip IIS restriksiyon enzimleri (FokI gibi) palindromik olmayan asimetrik tanıma dizilerinden beli bir uzaklıkta keserler.[15] Bu enzimler dimer olarak çalışabilir. Benzer olarak, Tip IIT restriksiyon enzimleri (örneğin Bpu10I ve BslI) iki farklı altbirimden oluşur. Bazıları palindromik dizileri tanır, bazılarının tanıma dizileri ise asimetriktir.[15] Tip III Tip III restriksiyon enzimleri (örneğin EcoP15) birbirine dönük olan iki ayrı, palindromik olmayan dizi tanırlar. DNA'yı tanıma yerinden 20-30 baz uzakta keserler.[25] Bu enzimler birden çok altbirime sahiptir; DNA metilasyonu ve restriksiyonu için, sırasıyla, AdoMet ve ATP kofaktörlerine gerek duyarlar.[26] Tip IV Tip IV restriksiyon enzimleri metillenmiş DNA'yı keser. Bunlar iki farklı altbirimden oluşur. DNA kesimi için Mg2 ve GTP kofaktör olarak gereklidir. Tanıma yeri iki parçalıdır. Metillenmiş bazlar arasında birden fazla kesim olur.[21] Yapay Restriksiyon Enzimleri Yapay restriksiyon enzimleri üretmek için doğal ve tasarımlı bir DNA bağlayıcı bölge ile bir nükleaz bölgesi (genelde FokI restriksiyon enziminin kesme bölgesi) birleştirilir.[27] Bu tür yapay restriksiyon enzimleri arzu edilen DNA dizilerini tanıyabilecek şekilde tasarlanabilir, ayrıca tanıma bölgelerinin uzunluğu 36 baz çifti uzunluğa varabilir.[28] Çinko parmak nükleazlar yapay restriksiyon enzimlerinin en yaygın kulanılanlarıdır, genelde genetik mühendislik[29][30][31][32] ve standart gen klonlama uygulamalarında da[33] Other artificial restriction enzymes are based on the DNA binding domain of TAL effectors.[34][35] kullanılırlar. 1970'lerde keşfedilmelerinden beri çeşitli bakterilerde yüzlerce restriksiyon enzimi tespit edilmiştir. Her enzim elde edildiği bakteriye göre adlandırılır, bakterinin cinsi, türü ve suşuna dayalı bir adlandırma sistemine göre.[36][37] Örneğin EcoRI restriksiyon enziminin adı yandaki kutuda açıklandığı şekilde türetilmiştir. Uygulamalar Saflaştırılmış restriksiyon enzimleri çeşitli bilimsel uygulamalardaki DNA manipülasyonlarında kullanılır. restriksiyon enzimleri gen klonlaması ve protein ifadesi deneylerinde, Plazmit vektörlerlerin içine genler sokmak için kullanilirlar. Gen klonlama deneylerinde kullanılan plazmitlerde genelde kısa bir "çoklu bağlayıcı" dizi (İng. polylinker; çoklu klonlama yeri) bulunur. Gen parçalarını plazmit vektörün içine sokarken bu diziler kolaylık sağlar; genin içinde doğal olarak bulunan restriksiyon yerleri DNA'yı kesmek için kullanılacak endonükleaz seçimini etkiler, çünkü arzu edilen DNA'ya zarar vermeden onun uçlarının kesilmesi gerekmektedir. Bir gen parçasının bir vektörün içine klonlamak için hem plazmit DNA'sı hem de gen parçası aynı restriksiyon enzimi ile kesilir, sonra bunlar DNA ligaz olarak adlandırılan bir enzimle birbirlerine yapıştırılır.[38][39] Restriksiyon enzimleri DNA'da bulunan tek baz değişikliklerini (tek nükleotit polimorfizmleri, veya "SNP"leri) spesifik olarak tanıyarak gen alellerini ayırdetmekte kullanılırlar.[40][41] Bunun için o alelde bulunan bir restriksiyon yerinin bir SNP tarafından değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu yöntemle, bir DNA numunesini dizilemeden, bir retriksiyon enzimi ile onu genotiplemek mümkün olur. Numune önce DNA parçaları oluşturacak şekilde restrilksiyon enzimi ile sindirilir, sonra farklı büyüklükteki parçalar jel elektroforezi ile ayrıştırılır. Genelde, doğru restriksiyon yerine sahip olan aleller jelde iki görünür bant meydana getirir, değişlikliğe uğramış restriksiyon yeri olan parçalar ise kesilmezler ve sadece bir bant oluştururlar. Bant sayısı kişinin genotipini gösterir. Bu işlem bir restriksiyon haritalaması örneğidir. Benzer şekilde, restriksiyon enzimleri Southern blot yöntemiyle genomik DNA'nın kesilmesinde kullanılır. Bu yöntem ile, bir kişinin genomunda bir genin kaç kopyası (veya paralogu) olduğu belirlenebilir. Bu yöntemin bir diğer uygulamasında belli bir toplulukta kaç tane gen mutasyonu (polimofizmi) olduğu belirlenebilir, buna restriksiyon parçası uzunluk polimorfizmi (İng. restriction fragment length polymorphism, RFLP) denir.[42] ^ Roberts RJ (November 1976). "Restriction endonucleases". CRC Crit. Rev. Biochem. 4 (2): 123–64. PMID 795607. ^ a b Kessler C, Manta V (August 1990). "Specificity of restriction endonucleases and DNA modification methyltransferases a review (Edition 3)". Gene 92 (1-2): 1–248. doi:10.1016/0378-1119(90)90486-B. PMID 2172084. ^ Pingoud A, Alves J, Geiger R (1993). "Chapter 8: Restriction Enzymes". Burrell, Michael. Enzymes of Molecular Biology. 16. Totowa, NJ: Humana Press. ss. pages 107-200. ISBN 0-89603-234-5. ^ a b Arber W, Linn S (1969). "DNA modification and restriction". Annu. Rev. Biochem. 38: 467–500. doi:10.1146/annurev.bi.38.070169.002343. PMID 4897066. ^ Krüger DH, Bickle TA (September 1983). "Bacteriophage survival: multiple mechanisms for avoiding the deoxyribonucleic acid restriction systems of their hosts". Microbiol. Rev. 47 (3): 345–60. PMC =pmcentrez 281580. PMID 6314109. ^ Kobayashi I (September 2001). "Behavior of restriction-modification systems as selfish mobile elements and their impact on genome evolution". Nucleic Acids Res. 29 (18): 3742–56. doi:10.1093/nar/29.18.3742. PMC =pmcentrez 55917. PMID 11557807. ^ Roberts RJ (April 2005). "How restriction enzymes became the workhorses of molecular biology". Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 102 (17): 5905–8. doi:10.1073/pnas.0500923102. PMC =pmcentrez 1087929. PMID 15840723. ^ Danna K, Nathans D (December 1971). "Specific cleavage of simian virus 40 DNA by restriction endonuclease of Hemophilus influenzae". Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 68 (12): 2913–7. doi:10.1073/pnas.68.12.2913. PMC =pmcentrez 389558. PMID 4332003. ^ "The Nobel Prize in Physiology or Medicine". The Nobel Foundation. 1978. Erişim tarihi: 2008-06-07. ^ Villa-Komaroff L, Efstratiadis A, Broome S, Lomedico P, Tizard R, Naber SP, Chick WL, Gilbert W. (August 1978). "A bacterial clone synthesizing proinsulin". Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 75 (8): 3727–31. PMC =pmcentrez 392859. PMID 358198. ^ Roberts RJ, Vincze T, Posfai J, Macelis D. (2007). "REBASE--enzymes and genes for DNA restriction and modification". Nucleic Acids Res 35 (Database issue): D269-70. doi:10.1093/nar/gkl891. PMID 17202163. ^ Primrose, Sandy B.; Old, R. W. (1994). Principles of gene manipulation: an introduction to genetic engineering. Oxford: Blackwell Scientific. ISBN 0-632-03712-1. ^ Micklos, David A.; Bloom, Mark V.; Freyer, Greg A. (1996). Laboratory DNA science: an introduction to recombinant DNA techniques and methods of genome analysis. Menlo Park, Calif: Benjamin/Cummings Pub. Co. ISBN 0-8053-3040-2. ^ Adrianne Massey; Helen Kreuzer (2001). Recombinant DNA and Biotechnology: A Guide for Students. Washington, D.C: ASM Press. ISBN 1-55581-176-0. ^ a b c d e f g h i Pingoud A, Jeltsch A (September 2001). "Structure and function of type II restriction endonucleases". Nucleic Acids Res. 29 (18): 3705–27. doi:10.1093/nar/29.18.3705. PMC =pmcentrez 55916. PMID 11557805. ^ Molecular Biology: Understanding the Genetic Revolution, by David P. Clark. Elsevier Academic Press, 2005. ISBN 0-12-175551-7. ^ Goodsell DS (2002). "The molecular perspective: restriction endonucleases". Stem Cells 20 (2): 190–1. PMID 11897876. ^ a b Bickle TA, Krüger DH (June 1993). "Biology of DNA restriction". Microbiol. Rev. 57 (2): 434–50. PMC =pmcentrez 372918. PMID 8336674. ^ Boyer HW (1971). "DNA restriction and modification mechanisms in bacteria". Annu. Rev. Microbiol. 25: 153–76. doi:10.1146/annurev.mi.25.100171.001101. PMID 4949033. ^ Yuan R (1981). "Structure and mechanism of multifunctional restriction endonucleases". Annu. Rev. Biochem. 50: 285–319. doi:10.1146/annurev.bi.50.070181.001441. PMID 6267988. ^ a b Rao DN, Sistla S (2004). "S-Adenosyl-L-methionine-dependent restriction enzymes". Crit. Rev. Biochem. Mol. Biol. 39 (1): -. doi:10.1080/10409230490440532. PMID 15121719. ^ Williams RJ (2003). "Restriction endonucleases: classification, properties, and applications". Mol. Biotechnol. 23 (3): -. PMID 12665693. ^ a b Murray NE (June 2000). "Type I restriction systems: sophisticated molecular machines (a legacy of Bertani and Weigle)". Microbiol. Mol. Biol. Rev. 64 (2): 412–34. PMC =pmcentrez 98998. PMID 10839821. ^ PDB 1qps Gigorescu A, Morvath M, Wilkosz PA, Chandrasekhar K, Rosenberg JM (2004). "The integration of recognition and cleavage: X-ray structures of pre-transition state complex, post-reactive complex, and the DNA-free endonuclease". Alfred M. Pingoud. Restriction Endonucleases (Nucleic Acids and Molecular Biology, Volume 14). Berlin: Springer. ss. 137–178. ISBN 3-540-20502-0. ^ Dryden DT, Murray NE, Rao DN (September 2001). "Nucleoside triphosphate-dependent restriction enzymes". Nucleic Acids Res. 29 (18): 3728–41. doi:10.1093/nar/29.18.3728. PMC =pmcentrez 55918. PMID 11557806. ^ Meisel A, Bickle TA, Krüger DH, Schroeder C (January 1992). "Type III restriction enzymes need two inversely oriented recognition sites for DNA cleavage". Nature 355 (6359): 467–9. doi:10.1038/355467a0. PMID 1734285. ^ Kim YG, Cha J, Chandrasegaran S (February 1996). "Hybrid restriction enzymes: zinc finger fusions to Fok I cleavage domain". Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 93 (3): 1156–60. doi:10.1073/pnas.93.3.1156. PMC =pmcentrez 40048. PMID 8577732. ^ Urnov FD, Rebar EJ, Holmes MC, Zhang HS, Gregory PD (September 2010). "Genome editing with engineered zinc finger nucleases". Nat. Rev. Genet. 11 (9): 636–46. doi:10.1038/nrg2842. PMID 20717154. ^ Townsend JA, Wright DA, Winfrey RJ, Fu F, Maeder ML, Joung JK, Voytas DF (May 2009). "High-frequency modification of plant genes using engineered zinc-finger nucleases". Nature 459 (7245): 442–5. doi:10.1038/nature07845. PMC =pmcentrez 2743854. PMID 19404258. ^ Shukla VK, Doyon Y, Miller JC, DeKelver RC, Moehle EA, Worden SE, Mitchell JC, Arnold NL, Gopalan S, Meng X, Choi VM, Rock JM, Wu YY, Katibah GE, Zhifang G, McCaskill D, Simpson MA, Blakeslee B, Greenwalt SA, Butler HJ, Hinkley SJ, Zhang L, Rebar EJ, Gregory PD, Urnov FD (May 2009). "Precise genome modification in the crop species Zea mays using zinc-finger nucleases". Nature 459 (7245): 437–41. doi:10.1038/nature07992. PMID 19404259. ^ Ekker SC (2008). "Zinc finger-based knockout punches for zebrafish genes". Zebrafish 5 (2): 121–3. doi:10.1089/zeb.2008.9988. PMC =pmcentrez 2849655. PMID 18554175. ^ Geurts AM, Cost GJ, Freyvert Y, Zeitler B, Miller JC, Choi VM, Jenkins SS, Wood A, Cui X, Meng X, Vincent A, Lam S, Michalkiewicz M, Schilling R, Foeckler J, Kalloway S, Weiler H, Ménoret S, Anegon I, Davis GD, Zhang L, Rebar EJ, Gregory PD, Urnov FD, Jacob HJ, Buelow R (July 2009). "Knockout rats via embryo microinjection of zinc-finger nucleases". Science 325 (5939): 433. doi:10.1126/science.1172447. PMC =pmcentrez 2831805. PMID 19628861. ^ Tovkach A, Zeevi V, Tzfira T (October 2010). "Expression, purification and characterization of cloning-grade zinc finger nuclease". J Biotechnol. doi:10.1016/j.jbiotec.2010.10.071. PMID 21029755. ^ Christian M, Cermak T, Doyle EL, Schmidt C, Zhang F, Hummel A, Bogdanove AJ, Voytas DF (October 2010). "Targeting DNA double-strand breaks with TAL effector nucleases". Genetics 186 (2): 757–61. doi:10.1534/genetics.110.120717. PMC =pmcentrez 2942870. PMID 20660643. ^ Li T, Huang S, Jiang WZ, Wright D, Spalding MH, Weeks DP, Yang B (August 2010). "TAL nucleases (TALNs): hybrid proteins composed of TAL effectors and FokI DNA-cleavage domain". Nucleic Acids Res. doi:10.1093/nar/gkq704. PMID 20699274. ^ Smith HO, Nathans D (December 1973). "Letter: A suggested nomenclature for bacterial host modification and restriction systems and their enzymes". J. Mol. Biol. 81 (3): 419–23. doi:10.1016/0022-2836(73)90152-6. PMID 4588280. ^ Roberts RJ, Belfort M, Bestor T, Bhagwat AS, Bickle TA, Bitinaite J, Blumenthal RM, Degtyarev SKh, Dryden DT, Dybvig K, Firman K, Gromova ES, Gumport RI, Halford SE, Hattman S, Heitman J, Hornby DP, Janulaitis A, Jeltsch A, Josephsen J, Kiss A, Klaenhammer TR, Kobayashi I, Kong H, Krüger DH, Lacks S, Marinus MG, Miyahara M, Morgan RD, Murray NE, Nagaraja V, Piekarowicz A, Pingoud A, Raleigh E, Rao DN, Reich N, Repin VE, Selker EU, Shaw PC, Stein DC, Stoddard BL, Szybalski W, Trautner TA, Van Etten JL, Vitor JM, Wilson GG, Xu SY (April 2003). "A nomenclature for restriction enzymes, DNA methyltransferases, homing endonucleases and their genes". Nucleic Acids Res. 31 (7): 1805–12. doi:10.1093/nar/gkg274. PMC =pmcentrez 152790. PMID 12654995. ^ Geerlof A. "Cloning using restriction enzymes". European Molecular Biology Laboratory - Hamburg. Erişim tarihi: 2008-06-07. [ölü/kırık bağlantı] ^ Russell, David W.; Sambrook, Joseph (2001). Molecular cloning: a laboratory manual. Cold Spring Harbor, N.Y: Cold Spring Harbor Laboratory. ISBN 0-87969-576-5. ^ Wolff JN, Gemmell NJ (February 2008). "Combining allele-specific fluorescent probes and restriction assay in real-time PCR to achieve SNP scoring beyond allele ratios of 1:1000". BioTechniques 44 (2): 193–4, 196, 199. doi:10.2144/000112719. PMID 18330346. ^ Zhang R, Zhu Z, Zhu H, Nguyen T, Yao F, Xia K, Liang D, Liu C (July 2005). "SNP Cutter: a comprehensive tool for SNP PCR-RFLP assay design". Nucleic Acids Res. 33 (Web Server issue): W489–92. doi:10.1093/nar/gki358. PMC =pmcentrez 1160119. PMID 15980518. ^ Stryer, Lubert; Berg, Jeremy Mark; Tymoczko, John L. (2002). Biochemistry. San Francisco: W.H. Freeman. ss. 122. ISBN 0-7167-4684-0. ^ Roberts RJ (January 1980). "Restriction and modification enzymes and their recognition sequences". Nucleic Acids Res. 8 (1): r63–r80. doi:10.1093/nar/8.1.197-d. PMC =pmcentrez 327257. PMID 6243774. ^ R.J Roberts, 1988, Nucl Acids Res. 16(suppl):271 From p.213 Molecular Cell Biology 4th Edition by Lodish, Berk, Zipursky, Matsudaira, Baltimore and Darnell. ^ a b c d e f g Monty Krieger; Matthew P Scott; Matsudaira, Paul T.; Lodish, Harvey F.; Darnell, James E.; Lawrence Zipursky; Kaiser, Chris; Arnold Berk (2004). Molecular Cell Biology. New York: W.H. Freeman and Company. ISBN 0-7167-4366-3. ^ "Stu I from Streptomyces tubercidicus". Sigma-Aldrich. Erişim tarihi: 2008-06-07. ^ Shimotsu H, Takahashi H, Saito H (November 1980). "A new site-specific endonuclease StuI from Streptomyces tubercidicus". Gene 11 (3-4): 219–25. doi:10.1016/0378-1119(80)90062-1. PMID 6260571.

http://www.biyologlar.com/restriksiyon-enzimi

Yeni Hücre Atlası: Bilinmeyen Organeller

Yeni Hücre Atlası: Bilinmeyen Organeller

Mitokondri, çekirdek, endoplazmik retikulum ve kloroplast… Bunları zaten biliyorsunuz. Peki diğerlerini? Hücreler, lise biyoloji derslerinde duyduklarınızdan çok fazlasını içeriyor. Hatta çok sıradışı olanlarını. Bu yazıda, daha önce duymadığınız, çoğu yeni keşfedilen organellere göz atacağız. Elbette, bu yazıda yer alan yapılar, içinizdeki mikro-evrenin sadece küçük bir alanını içeriyor.Her Gün Yeni Bir Hücre Yapısı Keşfediliyor! 2008 yılında California Üniversitesi’nden doktora öğrencisi Chalongrat Noree, oldukça zahmetli bir dizi deneyi gerçekleştirmek için kolları sıvadı. Mikroskop altında, binlerce farklı maya hücresini (Saccharomyces cerevisiae) inceledi. İncelediği her bir maya hücresi, floresans boyalarla etiketlenmiş farklı proteinler içeriyordu. Boya ile etiketli proteinler, mikroskop altında parıldıyor; bu sayede, Noree, hangi proteinin hücrede nerede toplandığını görebiliyordu. (Floresans boyalar ile daha fazla bilgiyi Çağrı Yalgın‘ın Bir tavşanı nasıl yeşil yeşil parlatırız? başlıklı yazısından edinebilirsiniz)Henüz çalışması yeni başlamasına rağmen, Noree, çeşitli proteinlerin hücre içinde daha önce görülmemiş kümeler, yollar ve benzeri yapılar oluşturduğunu gördü. O günkü çalışmaları Noree’nin danışmanı Jim Wilhelm ”Her hafta yeni bir hücre yapısı buluyorduk. Gerçekleştirdiğimiz deneyler her defasında kazandıran bir kumar makinesi gibi sonuç veriyor.” sözleri ile özetliyor. Hücreler Arası  İletişim HatlarıHücre biyolojisine yeni giriş yapan yapılardan biri, hücreler arası uzanan nanotüpler… Bu zarla kaplı yapıların ortaya çıkışı ise tamamen bir rastlantı. 2000 yılında Heidelberg Üniversitesi’nde tümör hücreleri üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada, hücre boyama işlemlerini yapan master öğrencisi Amin Rustom’un deney protokolünde bir basamağı atlaması sayesinde, bu nanotüpler görülür hale geliyor.Araştırma takımının 2004′te yayınladığı çalışmada, bu hatların, hücreler arasında, küçük organellerin taşındığı bir otoyol olduğu ortaya çıkıyor. Aynı yıl, İngiliz immünolog Daniel Davis, gerçekleştirdiği araştırma sonucunda bağışıklık hücrelerinin birbirine bu nanotüpler ile sinyal gönderebildiğini gösteriyor.İlerleyen çalışmalar, bu nanotüplerin, çok çeşitli memeli hücrelerinde olduğunu gösteriyor. Bunlar araştırmalar arasında en heyecan verici olanı akyuvarlar ile ilgili olanı. Buna göre, lenfositler bu nanotüpleri bir zıpkın gibi kullanarak, tümör hücrelerini kendilerine çekebiliyor. Ya da kanser hücrelerine “ölüm sinyalleri” yollayarak, tümörün kendini yoketmesini sağlayabiliyor.2010 yılında gerçekleştirilen başka bir çalışmaya göre, bu nanotüpler, aynı zamanda elektriksel sinyalleri de taşıyabiliyor. Bu sayede hücre göçü veya yara iyileşmesi sırasında hücreleri yönlendirebiliyor. HIV‘nin veya prionların (hastalık yapıcı proteinler) da bu nanotüplerden geçebildiği biliniyor.Hücre İçinde Endüstriyel DevrimHücreler, laboratuvarlarda çok maliyetli işlemleri kolaylıkla ve yüksek verimle gerçekleştirebiliyor. Bilim insanları bu metabolik olayların bu kadar “iyi” bir şekilde çalıştığını uzun zamandır inceliyor.Hücredeki bir çok malzemenin üretimi, birbirinden farklı onlarca enzimin beraber çalışmasına ihtiyaç duyuyor. Bir enzim, bir ürünün bir parçasını yaparken; bir diğeri bu parçayı, ürünün bütününe bağlıyor. Bir diğer enzim, oluşacak ürünün kararlılığını koruyor. Bir diğeri ise, ürünü test ediyor. Tıpkı, bir otomobil fabrikasında, üretim hattındaki farklı robotlar gibi… Bir robot, kaportayı yerine yerleştirirken, diğeri cıvatalarla kaportayı sabitliyor. Bir diğeri ise motoru takıyor.Ancak, hücreler 3 boyutlu… Ve fabrikalarda gördüğümüz gibi, düz şekilde hareket eden sabit bir sistem bulunmuyor. Bir enzim tarafından işlenen malzeme hücre içine bırakılıyor. Bu malzemenin, bir şekilde, sıradaki enzime gidip, sonraki işlemleri gerçekleştirmesi gerekiyor. Elbette, hücre içi (sitoplazma) oldukça kalabalık olduğundan, enzimler arasında sorunsuz şekilde yol almak pek kolay değil. Hücreler bu önemli sorunu oldukça basit bir şekilde çözüyor. Benzer görevlere sahip enzimleri bir araya toplayarak…Örnekle açıklayalım. Hücrelerin genetik bilgileri DNA’larında Adenin, Sitozin, Guanin ve Timin olarak moleküllerinin kombinasyonları ile kodlanır. Ki bu harflere nükleotit denir. Bu genetik harfleri de hücre kendisi üretebilir. Ancak, bu üretim bir çok enzimin beraber çalışmasını gerektirir. Her enzim, kendisine has olan bir görevi yerine getirir ve elindeki malzemeyi diğer bir enzime verir. Bu şekilde enzimden enzime atlayan ürün, sonuç olarak Adenin veya Guanin‘e dönüşür. 2008′de ABD Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nde, bu üretimi sağlayan onlarca enzimin bir araya gelerek bir küme oluşturduğu keşfedildi. Purinosome adı verilen bu kümenin içinde, enzimler arasında hareket mesafesi kısaldığından, üretim veriminin arttığı ortaya çıkarıldı. 2010 yılında ise aynı araştırma grubu, ardışık görevlere sahip bu enzimlerin, hücre içinde mikrotübül adı verilen iplikçiklerle birbirine bağlanıp topaklar oluştuğunu gösterdi.Moleküler SandıklarÖkaryotlarda yeni yapılar bulunur da, bakteriler de bulunmaz mı? Günümüzde bazı araştırmacılar, bakterilerde yeni bulunan “protein sandıklarını” inceliyor. İlk defa 50 yıl önce gözlenen bu hücre içi konteynerler, yapıları gereği virüslere benziyorlar. Ancak, virüslerin aksine, içlerinde hastalık yapıcı genetik materyal yerine, bakteri için önemli reaksiyonları gerçekleştirecek olan enzimleri içeriyor. Karbondioksit’i, hücrenin kullanabileceği diğer karbon kaynaklarına çevirmek gibi.Enzimleri bu şekilde “moleküler sandıklarda” tutan bakteriler, enzimleri çevredeki toksik malzemelerden koruyabiliyorlar. Bu sayede enzimler daha yüksek verimde çalışabiliyor. 2005 yılında protein araştırmacılarının yaptığı çalışmalar sonucunda, 6 yüzlü olduğu ortaya çıkarılan bu sandıkların her bir yüzünde deliklerin olduğu görüldü. Bu delikler sayesinde, sandık içine ve dışına doğru madde akışı gerçekleşebildiği anlaşıldı. Buna göre biyolojik malzemeler, bu deliklerden sandığa giriş yapıyor; sandık içindeki enzimler tarafından işleniyor ve aynı delikten dışarı atılıyordu.Araştırmacılar, artık bu moleküler sandıkları, endüstriyel kullanım için inceliyor. İstenilen enzimlerin, bu sandıkların içine konulması durumunda, sadece bu yapılar kullanılarak büyük çapta biyoyakıt üretimi gerçekleştirilebilir. Ancak, bu yapılar hakkındaki bilgilerimiz oldukça az. İç yapısı ve barındırdıkları enzimler hakkında henüz bir şey bilmiyoruz.Hücrenin Kargo KonteynerleriGünümüzde dikkat çeken diğer bir hücresel yapı ise exosome‘lar. İlk defa 1980′de keşfedilen bu yapılar, yakın geçmişe kadar göz ardı edilmiş. Bugüne kadar, görevinin sadece, hücresel çöplerin dışarıya atılması olduğu sanılan exosome’lar, İsveçli araştırmacı  Jan Lötvall ile farklı görevlere sahip olduğunu gösterdi.Akyuvarlardan B lenfositler üzerinde çalışan Lötvall, bu hücrelerin exosome’lar sayesinde patojenlere ait proteinleri hücre dışına saldığını gösterdi. Bu salınım ile, çevre hücrelerin o patojene karşı savunma durumuna geçmesi dürtükleniyor.Exosome’ların daha şaşırtıcı bir görevi ise yine Lötvall’ın takımı tarafından 2008′de ortaya çıkarıldı. Bu çalışmaya göre, exosome’lar hücre içindeki mesajcı RNA’ları da dışarı salabiliyordu. Salınan bazı mRNA’lar da komşu hücreler tarafından alınıp protein yapımında kullanıldığı anlaşıldı. Bu bağlamda, exosome‘ların hücreler-arası iletişimde önemli bir potansiyelinin olduğu düşünülüyor.Araştırmacılar, exosome’ları kullanarak, dokuya spesifik ilaç taşınımı üzerinde çalışıyor. Bu yapıların doğal olması sebebiyle, toksik etkisinin olmaması ve bağışıklığı tetiklememesi önemli avantajlardan bir kaçı. Nitekim, Oxford Üniversitesi’ndefareler üzerinde gerçekleştirilen bir çalışmada, exosome’lar kullanılarak, Alzheimer hastalığına neden olan bazı proteinler, beyin içinde başarıyla etkisizleştirildi.Hücre YılanlarıYeni hücre yapılarını incelerken, son başlığımızda oldukça sıradışı, bir o kadar da bilinmeyen bir proteini göreceğiz. Tüm hücreyi baştan başa saran ipliksi proteinleri. Tüm hücreyi boydan boya dolaşan bu ipliksi proteinler, üzerlerinde binlerce enzimi barındırıyor. Bu yılana benzer proteinler, meyvesineklerinden bakterilere kadar bir çok hücrede bulunuyor.Ne işe yaradıklarına dair kesin bilgiler henüz bulunmuyor. Ancak fonksiyonları hakkında atılmış bazı hipotezler bulunuyor.Bunlardan birine göre, bu ipliksi proteinler, üzerlerinde barındırdığı enzimleri aynı anda aktif hale getirebiliyor. Bu yolla, hücre bir enzimin çalışmasına aniden ve yüksek miktarda ihtiyacı olduğunda, bu iplikçikleri kullanarak, binlerce enzimi aynı anda aktifleştirebiliyor. Diğer görüşlere göre, bu iplikçikler, hücreye yapısal bir iskelet sağlıyor ve hücrelerin şekillerini değiştirebiliyor.İncelenecek Milyonlarca Tür  Daha…Bu yazıda, yaşamın yapı taşı olan hücrelere ait yeni yapılardan sadece küçük bir kısmına değinebildik. Henüz keşfedilmeyi bekleyen onbinlerce tür canlı bulunuyor. Floresans boyama tekniklerinin yanı sıra, genomik bilginin okunmasındaki gelişmeler, yeni görüntüleme yöntemleri, hücrelere ait daha önce bilmediğimiz yapıları da gün yüzüne çıkarıyor. Hücre içinde yapılan bu keşifler, biyoteknoloji alanında, elimize yeni aletler sağlayacak gibi duruyor.Cell biology: The new cell anatomyYazar hakkında: Can Holyavkinİstanbul Teknik Üniversitesi'nde doktora yapan Moleküler Biyolog ve Genetikçi. Güncel biyoloji haberleri yayınlayan Biyo RSS adlı blogun hazırlayanı ve yazarı. http://www.acikbilim.com

http://www.biyologlar.com/yeni-hucre-atlasi-bilinmeyen-organeller

Genom Projelerinin Faydaları

Alzheimer ve bazı kanser türlerinin tedavisinde, şimdiden bazı ilerlemeler sağlandığı biliniyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni tedavi yöntemleri ve ilaçların, dünyanın çeşitli yerlerindeki araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılması söz konusu olabilecek. Ancak kalp hastalığı gibi, hem genetik hem de çevresel nedenleri bulunan hastalıklar için daha uzun yıllar (20, 30, 40 yıl) beklenmesi gerekecek. İnsan genom Projesinin temel amacı, insan DNA’sında bulunan 3 milyar kadar baz çiftinin dizilimini ve bunların % 2-5 ‘ini oluşturan genlerin yerini bulmak. Bu aslında zor bir iş; çünkü insan genomunda kesin sayısı şimdilik bilinmiyor olsa da 40 bin ile 80 bin arasında gen olduğu sanılıyor. Dış görünüşümüzdeki onca farklılığa rağmen, aslında biz insanların kalıtsal yapısı büyük ölçüde birbirine benzer. İnsanların DNA yapılarının %99, 9’u ortaktır. İnsan Genom Projesi de bu ortak genleri bulmayı hedefliyor. Yaklaşık 15-20 yıldır bu projeyle uğraşılmasına rağmen henüz genom projesi tam olarak çözülebilmiş değildir. Ortaya çıkacak veri bankası, insanı insan yapan genlerin yanında bir insanı başkalarından ayıran genleri de gösteren eşsiz bir kaynak olacak. İnsan Genom Projesi (İGP); insanın tüm kalıtsal materyalinin şifresinin çözümlenmesini ifade etmektedir. Bu kalıtsal materyalin yani DNA’nın (Deoksiribonükleik asit) şifresi dört bazın (A= Adenin, T= Timin, C= Sitozin, G= Guanin) rastgele bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Yan yana gelen bu bazlar aynı zamanda karşılıklı eşleşerek DNA’nın ikili sarmal yapısını oluşturur. Vücudun tüm fonksiyonları DNA sarmalındaki anlamlı baz dizilerinden (gen) köken alan proteinlerle yapılır. İGP, 1989 yılında Amerika’da bir grup bilim adamının insan genomunda yer alan proteini kodlayan (ekzon) ve kodlanmayan (intron) bölgelerin baz dizilerinin bulunması amacıyla başlattıkları bir projedir. Bu amaçla oluşturdukları organizasyon (HUGO- Human Genom Organization), Amerikan Enerji Ajansı (DOE) ve Ulusal Sağlık Enstitüsünün (NIH) desteğiyle kurulmuş ve 1990 yılında projeye resmi bir nitelik kazandırılmıştır. Tüm insan genomunun baz dizisinin ortaya konmasını amaçlayan projeye kısa zamanda, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Rusya, Çin, Kanada’nın da içinde yer aldığı 18 ülke, birçok gönüllü kuruluş ve özel firmalar destek vermiş ve günümüzde binlerce bilim adamının çalıştığı uluslar arası bir proje halini almıştır. Bu proje Celera, IBM, Compag, Dupond, Sanger gibi dünyanın büyük şirketlerinin de katılımıyla her yıl 200 milyon dolar bütçeyle desteklenmiştir. Haziran 2000 itibariyle biten insan genom dizisi taslağı, Şubat 2001 yılında kamuoyuna duyuruldu ve Nisan 2003’te tamamlandı. İnsan genomunun dizisinin elde edilmesi önemli bir kilometre taşı olmakla birlikte, bunun işlevinin tam olarak anlaşılabilmesi daha uzun zaman alacaktır. Çünkü ortaya çıkacak bilgiler, işlenmesi gereken “ham” bilgiler olacaktır. Bunların işlenmesi, yani hangi genlerin hangi kalıtsal özelliklerle ya da hastalıklarla ilişkili olduğunu bulma işi genin ifadesinin (protein sentezi) anlaşılmasıyla mümkün olacaktır. Buda daha uzun ve komplike çalışmaları içeren bir süreci kapsamaktadır. Bununla birlikte şimdi elde edilen veri tabanıyla bile birçok hastalığın (Nörofibromatozis Tip1 ve Marfan Sendromu2) kromozomlar üzerindeki yerleşimi ve dizisi saptanmıştır. Yani genomik tıp birçok hastalığın tanı ve tedavisine umut getirecektir. İGP kapsamında birçok mikroorganizma, hayvan ve bitkinin (özellikle tarımsal bitkiler) genomlarının haritalanması ve dizi analizleri yapılmaktadır. Örneğin mikroorganizmaların genomunun dizilenmesi infeksiyon hastalıklarının tanı ve tedavisinde yeni olanaklar sağlarken diğer yandan tarımsal bitkilerin dizi analizi de gen aktarımlı, doğal olmayan ürünlerin geliştirilmesini gündeme getirmiştir.Moleküler mekanizmalar açıklandıkça ilaç teknolojisi değişecek ve metabolizmanın işlevini etkileyecek moleküller hücreye sentezlettirilerek veya özel taşıyıcı moleküller aracılığıyla spesifik olarak hücreye verilerek tedavi protokoller uygulanabilecektir. Bu proje ile elde edilen bilgilerin 21. y.y ’da tıp dünyasında çok büyük yenilikler ve keşifler getireceği beklenmektedir. Bu bilgiler aynı zamanda, bir çok genetik hastalığın tedavisini de mümkün kılabilecektir. İnsan Genom Projesi’nde ilk beş yıllık hedeflerin arasında aşağıdaki amaçlar bulunmaktadır: İnsan genomunun haritasını çıkarmak Model olarak kullanılabilecek diğer bazı canlıların da gen haritalarını çıkarmak Veri toplanması ve dağılımı Etik, kanuni ve sosyal düşünceler Araştırma eğitimi Teknoloji gelişimi Teknoloji transferi Bunlar da Olacak mı? Gen haritası talebi! 21. yüzyılın genetik mucizesine yetişenler gün gelecek yalnız eş seçerken değil, sağlık sigortası yaptırırken, birilerini işe alırken ya da birilerine ev kiralarken; muhataplarından birer adet “gen haritası” talep edebilecekler. Genom Projesi kaça mal oldu? Tüm deneyin maliyetinin 200 milyon dolar civarında olduğu hesaplanıyor. Türkiye de bu projenin içinde mi? Maalesef. Dünyada gelişmiş bir çok ülke bu çalışmanın içerisine girmişken, Türkiye’de henüz bu konuda parmakla gösterilecek örnek bir çalışma, ya da araştırma kurumları bulunmamaktadır. Üniversiteler bünyesinde kısmen yapılmaktadır. Çünkü henüz yetişmiş elemanlarımız yoktur. Ama geçtiğimiz 7-8 yıl içinde gerek okulumuzdan, gerekse ülkemizin diğer güzide okullarından yetişmiş, Genetik Mühendisliğinde okuyan, doktorasını yapmakta olan bir çok öğrencimiz bulunmaktadır. Bunların bir kısmı ülkemizde bir kısmı ise yurt dışında lisans ya da doktora seviyesinde eğitim almaktadırlar. İnancımız şudur ki; geleceğin Genetik Mühendisleri yetişmektedir ve yetiştiklerine inandıkları ve imkân sağladığımız gün ise ülkemize bu teknolojiyi taşıyacaklardır. Genom Projesi Tüm Hastalıklara çare olacak mı? Büyük bir ihtimalle. Bütün hastalıklar, insan genlerindeki arızalar ve yanlış diziliş nedeniyle oluştuğundan, genetik yapının tam olarak anlaşılması ve bunları “düzeltmenin” yolunun bulunması, hastalıkların da önlenmesi anlamına gelebilecek. Sadece genetik değil, çevresel faktörlerin neden olduğu hastalıklara da, daha ileri tedavi yöntemlerinin geliştirilebileceği sanılmaktadır. Genom Projesinin Faydalarını ne zaman görebileceğiz ? Alzheimer ve bazı kanser türlerinin tedavisinde, şimdiden bazı ilerlemeler sağlandığı biliniyor. Önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni tedavi yöntemleri ve ilaçların, dünyanın çeşitli yerlerindeki araştırmacılar tarafından ortaya çıkarılması söz konusu olabilecek. Ancak kalp hastalığı gibi, hem genetik hem de çevresel nedenleri bulunan hastalıklar için daha uzun yıllar (20, 30, 40 yıl) beklenmesi gerekecek. Genom Projesinin Sakıncaları da olacak mı ? Elbette. Belirli hastalıklara neden olan belirli genler saptandığında, bu genlere sahip insanların kayıtları, işyerlerinin ve sigorta şirketlerini eline geçebilecek. Bu da, işe alınma ve sigortalama anında “tercih edilmeme” nedeni olabilecek. Doğumdan önce bebeğin genetik ‘arıza’sının ortaya çıkması, anne ve babalara “doğumdan vazgeçme” opsiyonu tanıyacak. Zengin ve yoksul ülkeler, bir ülkenin zengin ve yoksul bölgeleri ve vatandaşları arasında, genetik teknolojisinin kullanımı açısından farklılıklar, kaçınılmaz olarak yaşanacak. Bu da, sağlık ve yaş ortalaması açısından farkın açılmasına yol açacak. Genom Projesinin Deneyleri kimin genleriyle yapıldı? Tesadüfi olarak, her ırk ve cinsten önce 12, sonra da 24 insanın sperm ve kanları kullanılarak yapıldı. Her ne kadar her insanın genetik yapısı, bir diğerinden farklılık gösterse de genel farklılık oranı (varyasyon) binde 2 oranında yaşanıyor. Bu yüzden, elde edilen bulguların tüm insanlığa uygulanabileceği ve herkesin derdine çare olabileceği düşünülüyor. Genom projesinin Geldiği Son Nokta Genom projesi, ne basında abartıldığı gibi hastalıkları tamamen bitirip ölümsüzlüğü getiren ne de faydasız bir çalışma değildir. Elbetteki insan sağlığına faydaları olmuştur, olacaktır da. Ama bunlar hiçbir zaman için sanıldığı gibi ölümsüzlüğü getirmeyecektir. Yalnızca, yaşarken daha sağlıklı bir hayat sürülebilecek ya da birçok hastalık belki tarihe karışacaktır. Ama hiçbir zaman için bu proje sayesinde insanlık, sanıldığı gibi bütün hastalıklarına çare bulamayacaktır. Şu an itibariyle bu çalışmayı yürüten bilim adamları, genom projesine ek olarak yeni bir projeye daha imza attılar; “Proteom Projesi”. Bu projeyle vücuttaki bütün proteinlerin incelenmesi amaçlanmaktadır. En çok merak edilen sorular ve cevapları.. İnsan Genom Projesi nedir? 18 ülkenin destek verdiği proje, 1990 yılının ekim ayında başladı. Projenin amacı insanın gen haritasının, yani genetik şifresinin çözülmesi. Genom Projesine kimler katıldı? ABD’nin liderliğinde yürütülen araştırmaya 18 ülke katıldı. Avustralya, Brezilya, Kanada, Çin, Danimarka, Fransa, Almanya, İsrail, İtalya, Japonya, Kore, Meksika, Hollanda, Rusya, İsveç, İngiltere ve AB’ye bağlı enstitüler destek verdi. Gen haritası nedir? Her insanda trilyonlarca hücre var. Hücre çekirdeğinde ise insanın fiziksel ve sağlık durumunu belirleyen kromozomlar, kromozomlarda da DNA’lar var. Buna bilimde ‘‘genetik şifre’’ deniyor. DNA ne işe yarıyor? Kendi ekseninde dönen ve iplerle bağlanan bir asma merdiveni andıran DNA sarmalında anne ve babadan alınan 23′er kromozom bulunuyor. Kromozomların taşıdığı yaklaşık 100 bin gen, DNA sarmalının üzerinde yer alıyor. Genler DNA’nın küçük bir bölümünü oluşturuyor. Genler ne işe yarıyor? Genler insanın saç renginden, boyuna, ayak numarasından yakalanacağı hastalıklara kadar kişinin hayatını belirleyen kimyasal madde olan proteinlerin salgılanmasını sağlıyor. Gen haritası ne zaman tamamlandı? DNA 2003 yılında tam anlamıyla deşifre edildi ve proje tamamlandı. Genom Projesi nasıl işimize yarayacak? Hastalıkların teşhis ve tedavisi kolaylaşacak. Şeker, kalp, kanser gibi her yıl milyonlarca insanın ölümüne neden olan hastalıklar çok önceden teşhis edilip önlenebilecek. Gen terapisi nedir? Hastalığa neden olan değişime uğramış gen onarılarak hastalık önlenmeye çalışılıyor. Hatalı genin yerine sağlıklısı enjekte ediliyor. Human Genome Projesi sayesinde araştırmacılar, şimdiye kadar Alzheimer, ırsi bağırsak ve meme kanseri gibi birçok hastalık konusunda önemli genetik bilgi sahibi oldular. Hayvanların genetik haritaları niye çıkarılıyor? Fare ve meyve sineklerinin genetik işleyişiyle insanınki arasında büyük benzerlikler bulunuyor. Onların genetik yapısının deşifre edilmesi, insanın anlaşılmasını kolaylaştıracak. Sağlık dışında gen haritası ne işe yarayacak? Gen haritası, biyoarkeoloji, antropoloji, evrim süreci ve tarihi göçlerin anlaşılmasını kolaylaştıracak. Bu sayede insanların ne zaman, nereden göç ettiğini, kimlerle akraba olduğumuzu öğrenebileceğiz.

http://www.biyologlar.com/genom-projelerinin-faydalari

Tüm Ulusun Genetik Kodunu Çıkardılar!

Tüm Ulusun Genetik Kodunu Çıkardılar!

Söz konusu çalışmada İzlanda halkının soyağaçları ile DNA verileri birleştirildi. Ekip şimdi ‘bir düğmeye dokunarak’ örneğin meme kanseri riski yüksek her kadını bulmanın mümkün olacağını söylüyor.Nature Genetics dergisinde yayınlanan çalışmaya göre, veriler erkeklerin son ortak atasına dair tahminler de dahil, bir dizi keşifte kullanılmış. DNA nesilden nesile geçen bir veri. Eğer bir çocuğun ve büyükanne ile büyükbabasının DNA’sı hakkında her şeyi biliyorsanız, ana babasının DNA’sı hakkında da çok şeyi anlayabilirsiniz.Tıbbi uygulamalar Projenin İzlanda vatandaşlarına özellikle sağlık konusunda faydalı olacağı umuluyor. Kanser alanından örnek vermek gerekirse, BRCA genlerinde mutasyonlar yaşam boyu kanser riskini çok daha yüksek hale getirebiliyor. Bu mutasyon Hollywood yıldızı Angelina Jolie’nin de göğüs ve yumurtalıklarını aldırmasına yol açtı.İzlandalı ekibin yöneticisi Dr Kari Stefansson, “Biz, İzlanda’da bir düğmeye basarak BRCA2 geninde mutasyon taşıyan tüm kadınları bulabiliriz.“Böylece, temel önleyici müdahalelerle kanser riski ortadan kaldırılabilir.” diyor. Veriler şu anda tümüyle anonim. Tıpta bu tür verileri kullanan çalışmalar etik sorunlara neden oluyor.“Çok ilginç ve çok zarif”İngiltere’de 100.000 genom projesi ve ABD’de Başkan Obama’nın Hassas Tıp Girişimi de bu tür genetik bilgiyi kullanarak tıpta devrim yaratmayı hedefliyor.Genomics England projesinin başkanı olan Profesör Mark Caulfield İzlanda’daki çalışmayı “çok ilginç” ve “çok zarif” olarak niteledi.Caulfield BBC’ye yaptığı açıklamada, dünya çapında bu alanda kaydedilen ilerlemenin, “geniş ölçekte dönüştürücü genomik tıp uygulamalarında doruğa varıldığına işaret ettiğini” kaydetti.Ancak, BRCA2 mutasyonunun birçok türleri olduğu ve kadınları bilgilendirmeden önce emin olunmasının önemi konusunda da uyardı.Ortak atanın yaşı İzlanda’daki projede, Alzheimer hastalığı ile bağlantılı yeni bir gen de dahil olmak üzere, diğer bir çok keşif yapılmış.Ekip, erkek Y-kromozomu mutasyon oranına bakarak, bütün erkeklerin son ortak atasına ilişkin yeni bir tahmin ortaya koydu.Şimdi son ortak atanın 239.000 yıl önce yaşadığına inanıyorlar. Bir önceki tahmin 308.000 yıl öncesiydi.Keşifler ve kaygılarİzlandalı deCODE genetics ekibi 10.000 kişinin tüm genom dizisini aldı ve ulus çapında soyağaçları ile birleştirdi.İzlanda nüfusunun %8’inde bir genin tüm kopyalarının eksik olduğu da keşfedildi. Bu yararlı veya zararlı da olabilir, tümüyle etkisiz de. İzlandalı ekip bu insanların sağlık durumunu değerlendirmek için yeni bir çalışma başlatıyor. Ancak Nuffield Biyoetik Konseyi’nden Dr. Susan Wallace yapılan çalışmaya ilişkin kaygılar olduğunu da belirtiyor. Wallace “Endişelerden biri verilerin kamuya açık olması. Bu veri tabanlarının kullanımında ticari çıkarların söz konusu olacağı endişeleri var.” diyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/tum-ulusun-genetik-kodunu-cikardilar

İDRAR ANALİZ NASIL YAPILIR VE NASIL DEĞERLENDİRİLİR

idrar, organik ve inorganik maddeleri içeren çok kompleks bir solüsyondur. drarn analiziyle çok önemli bilgiler elde edilir. Bunun için, idrar analizi tehis bakmndan çok deerlidir. idrar meydana getiren bileiklerin çou metabolik olaylar srasnda meydana gelen yenen yemeklerden meydana gelen maddelerdir. Normal olarak az miktarda bulunan veya çok fazla miktarda meydana gelen ya da normal kimselerin idrarnda mutad olarak bulunmayan maddelerin varl hastalklarn tehisinde veya tedavinin takibinde önemli rol oynar. İdrarın Toplanması: 24 saatlik idrar: idrar toplanmaya balanaca zaman mesane boaltlmal ve bu ilk idrar atlmaldr. Bundan sonra 24 saatlik idrar toplanr. Bu sürenin sonunda mesane boaltlr ve bu da 24 saatlik idrara ilave olunur. Gece idrarı: Gece idrarnn toplanmas en az akam yemeinden 3 saat sonra balamaldr. lk idrar atlr. Bütün geceye ait idrarlar toplanr ve sabah saat 8’de mesane boaltlr ve bu da gece idrarna ilave edilir. Gündüz idrarı: Sabah saat 8’de mesane bosaltılır. Bu bosaltma kahvaltdan veya çalmaya baslamadan önce yaplmalıdır. Bu idrar atlr. Bütün gün boyunca yaplan idrarlar toplanr. Mesane gece saat 8’de boaltlr. Bu bosaltma ilemi son yemekten en az 3 saat sonra olmaldr ve bu idrar da gündüz idrarna ilave edilir. Kültür yapmak için idrar aseptik bir teknikle bir kataterle alnr ve steril kapakl bir iede toplanr. Koruyucu Maddeler: idrara koruyucu olarak bir kimyasal madde ilave edildii takdirde bu maddenin ad, kullanlan etiket üzerine yazlmaldr. Koruyucu maddeler; 1-Organizmalar tarafndan, ürenin amonyaa deimesini önler. Buna alkalin fermentasyon denir. 2-Glukozun bakteriler tarafndan kullanlmasn önler. 3-Bakteri proteinlerinin varl ile meydana gelen yanl pozitif albumin testinin pozitif olmasn önler. 4-Organik sedimentlerin dejenerasyonu ve harap olmalarn engeller. Kimyasal Koruyucu Maddeler: Toluen, fenol, tricresol, thymol, formalin, H2SO4, HCI, Borik asit, kloroform, formaldehit tabletleri saylabilir. Rutin idrar incelenmesinde sabah alnan ilk idrar tercih edilmelidir. Alnan önek hemen incelenmezse buzdolabnda saklanabilir. Ancak, incelemeden önceki gecikme kaçnlmaz ise silendirlerin kaybn azaltmak için birkaç damla dilüe hidroklorik asit idrara damlatlmaldr. İDRARIN FİZİKSEL ÖZELLİKLERİ idrarn fiziksel özellikleri; miktar, görünüm, renk, koku, tortu, özgül arlk, osmolalite ve idrar reaksiyonu eklinde incelenir. Miktar Normal idrar miktar, itrah edilecek maddelere, ter ve solunum havas ile kaybedilen sv miktarna ve dolam ile böbreklerin durumuna göre deiir. drar miktar, vücut arl ile orantldr. Normalde 1200-1500 mL idrar itrah edilir. Laboratuvara idrar geldii anda ilk ilem idrarn mezüre aktarlarak hacminin ölçülmesidir. Normal bir kiide idrarn 2/3’ü gündüz, geri kalan da gece oluur. Çocuklarda idrar miktar yetikine oranla kilo bana 3-4 defa daha fazladr. Günlük idrar miktarnn 2 litreyi geçmesine poliüri denir. Ancak baz hastalar sk sk idrara çkmalar nedeniyle aslnda idrar fazla olmad halde çok idrar yaptklarn sanrlar buna da pollaküri denir. Buna karn bir ksm hastalklarda ise idrar miktar azalr. 24 saatlik idrar miktar 400 mL’nin altna inmise oligüri ad verilir. 24 saatlik idrar miktar 200 mL’ninde altna inmise Anüri denir. Poliüri sebepleri: 1- 1- Diabetes nsipitus 2- 2- Diabetes Mellitus 3- 3- Addison Hastal 4- 4- Kronik böbrek yetersizlii 5- 5- Psikolojik 6- 6- Dierleri ( Diüretik kullanm, hipopotasemi, hiperkalsemi, alkol, stres, vb.). Oligüri ve anüri balca 3 grupta incelenir. 1- 1- Prerenal sebepler 2- 2- Renal sebepler 3- 3- Post renal sebepler İdrarın Görünümü: Normal bir idrar berraktr. Mezüre alnan idrarn görünüü mutlaka kaydedilmelidir. Bekleyen idrarda ürat ve fosfatlar çökelir. Piyüri, bakteriüri idrarn beyazms, bulank, mat görülmesine neden olur. drarda eritrosit mevcudiyeti krmzdan kahverengiye kadar bulank bir görünüme yol açar. drarn stlmasyla bulanklk kaybolursa, üratlardandr. Asetik asitle, asitlendirildiinde berraklayorsa fosfatlardandr. Silindirler ve lökositler idrara bulank bir görünüm verir. Kristaller de idrarn berrakln bozarlar. Eritrositler, bulanklk olutururlar. Scakl azalmas, pH deiiklikleri gibi nedenlerle bulanklk oluur. Uzun zaman bekletilen idrarda müsin ve az miktardaki epitel hücrelerinden ibaret nübeküla denilen bulut halinde dibe doru çöken oluumlar görülebilir. Renk: Normal olarak sarnn tonlarndadr. Ancak fizyolojik ve patolojik baz artlarda deiebilir.Krmzmtrak sar, kahverengimsi sar, esmer sars olabilir.Sar renk ürokromojen ve ürokrom denen maddelerden ileri gelir. drara kan karmsa karan kann miktarna göre çeitli derecelerde krmzlk olur. laçlar idrar boyayabilirler. Melaninli idrar siyah renktedir. drarn renginin durmakla koyulamasn oksidasyon yapan maddeler hzlandrr. Buna karlk redüksiyon yapan maddeler önler (C vitamini). drarn çalkalanmas ile oluan köpük daima beyazdr. Eer köpük sar ise idrarda fazla miktarda bilirubin bulunduuna iarettir. Koku: Normal idrar çok az oranda bulunan uçucu bileiklerin etkisiyle hafif aromatik bir kokuya sahiptir. Alnan baz besinlerin ihtiva ettii uçucu maddelerin kokusu normal kokusuna eklenir. Respiratuvar yolla sürekli inhale edilen uçucu substanslar da idrara koku verirler. Terebentin idrara iddetli bir meneke kokusu vermektedir. Bekleyen veya bakteriyal kontaminasyonu olan idrar ise ürenin amonyaa dönüümü ile üre ve amonyak kokar. leri eker hastalarnda aseton kokusu olur. Amino asit metabolizma bozukluu sonucu oluan fenilketonüri hastalnda idrar kokusu tan koydurucudur. Fare dks kokusuna benzeyen bu koku fenil asetik asitten iler gelir. Tortu: Normal olarak bulunmamaldr, varsa yabanc maddelerden ileri gelir. Özgül Arlık (Dansite): Özgül arlk, idrar konsantrasyonunun en çok kullanlan indeksidir. Bir svnn younluunun spesifik scaklkta eit miktardaki saf suyun younluuna orandr. Saf suyun younluu 1.000’dr. Özgül arlk, idrarda çözünen partiküllerin say, younluk ve arlna dayanr, primer olarak arlklarn karlatrlmasdr. Dansite, çok idrar çkarld hallerde düük, az idrar çkarld hallerde yüksektir. Normal olarak idrar dansitesi 1.015-1.025 arasnda deiir. drar dansitesi ürinometreler ile ölçülür. Scaklk, proteinüri, glikozüri özgül arl etkiler. drarn dansitesinin ölçümü, böbreklerin idrar konsantre edip edmediini anlamak yönünden deerlidir. Dansite ölçülmesinde kullanlan ürometreler idrar scaklnn 150C olduu durumlar için ayarlanmtr. Ölçüm srasnda idrarn scakl tayin edilerek her 30C için ölçülen özgül arla 0.001 ilave edilir veya çkarlr. Ate, kalp hastalklar, ishal ve transüda durumlarnda dansite yükselir. Buna hiperstenüri denir. Böbrek yetmezlii, pyelit ve diabetes insipidus’da dansite azalr. Buna da hipostenüri denir. Osmolalite: Osmolalite, solüsyonda çözünmü effectif partikül ( iyon ve molekül) saysnn ölçümüdür. Partiküllerin arlna dayanmaz ve böbreklerin konsantrasyon yeteneinin daha doru bir fizyolojik indikatörüdür. Osmometre ile ölçülür. Normal diyet ve sv alan yetikinler, 500-800 mOsm/Kg arasnda osmolaliteye sahip idrar üretirler. Normal bir böbrek, hidrasyon durumunda 40-80 mOsm/Kg aralnda, dehidratasyon durumunda ise 800-1400 mOsm/Kg aralnda osmolaliteye sahip idrar üretebilir. idrar reaksiyonu: idrar pH’s sabit deildir, belirli snrlarda deiiklik gösterir. pH basitçe, taze idrarda turnusol kad ile baklabilir. drara batrldnda mavi turnusol kadn krmzya çeviren idrar asidik, krmz turnusol kadn maviye çeviren idrar alkalidir denir. drarn pH’s 6.2 dolayndadr. Bazen 4.8’e kadar inebildii gibi 8.2’ye kadar da çkabilir. İDRARIN KİMYASAL ÖZELLİKLERİ idrarn kimyasal özelliklerinde protein, glukoz, aseton, safra pigmentleri, kalsiyum ve hemoglobulin tayin metodlar özetlenmitir idrarda Albumin ve Total Protein Tayin Metodlar idrara albumin geçmesine albuminüri denir. Çeitli böbrek hastalklarnda idrara en çok albumin geçer. Bunun sebebi, serum albumin moleküllerinin dier proteinlere göre küçük ve viskositesinin düük olmas sonucu böbrekten kolay süzülebilmesidir. Serum albumininden baka serum globulin ve dier proteinlerde geçebilir. Bundan dolay albuminüri terimi yerine proteinüri teriminin kullanlmas tavsiye edilmektedir. Çünkü albuminürü terimi ile idrara geçen bütün proteinleri ifade etmek mümkün deildir. drara geçen proteinlerin % çounluunu serum albumini tekil eder. Bundan dolay albuminüri terimi eksik olmasna ramen bugün kullanlmaktadr. İdrarda albumin aramak için kullanlan tüm metodlar ya kimyasal reaktiflerle çöktürme ya da s ile koagülasyon özelliine dayanr. drarda albumin ararken gerekli özellikler unlardr; 1- 1- drar mümkün olduu kadar berrak olmaldr. 2- 2- drar, mavi turnesol kadn hafifçe kzartacak kadar asidik olmaldr. 3- 3- drar yeterli derecede tuz içermelidir. Dansite 1010’dan aa olmamaldr. Sonuçların Okunmasi: idrarda kalitatif olarak albumin ararken meydana gelen çökelein azlk veya çokluuna göre albumin miktarn tahmin etmek mümkündür. - - : Negatif + : Hafif eser (%0.01-0.05) ++ : Orta derecede eser (%0.05-0.2) +++ : Kesif Bulanklk (% 0.2-0.5) ++++: Çok kesif Bulanklk (% 0.5’den Fazla)

http://www.biyologlar.com/idrar-analiz-nasil-yapilir-ve-nasil-degerlendirilir

ABD National Geographic Derneği Yönetim Kurulu, Kars ve Iğdır’ı Keşfetti

ABD National Geographic Derneği Yönetim Kurulu, Kars ve Iğdır’ı Keşfetti

KuzeyDoğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu’nun 2011 yılında National Geographic Dergisi tarafından Yılın Kâşifi seçilmesinden sonra, Şekercioğlu’nun davetiyle National Geographic Derneği Keşif ve Araştırma Komitesi yönetim kurulu, KuzeyDoğa Derneği’nin çalışmalarını ve Kars ve Iğdır’ın doğasını, tarihini ve kültürünü görmek için ilk kez Doğu Anadolu’ya geldi. Yönetim kurulu gezisi ile ilgili olarak, National Geographic yardımcı başkanı (executive vice president) Terry Garcia şunları söyledi: “Kars ve Iğdır’da gördüğümüz yaban hayatı ve doğa güzelliğinden son derece etkilendik. Bilim adamlarından oluşan ekibimiz muhteşem bir zaman geçirdi ve bölgenin insanları ve doğasını şimdi daha da takdir ettik.”National Geographic Araştırma, Keşif ve Doğa Koruma Yardımcı Başkanı Dr. John Francis ise “Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu ve KuzeyDoğa Derneği’nin bölgedeki araştırma ve doğa koruma çalışmaları olağanüstü. Şekercioğlu, bölge halkını motive etmede ve doğa koruma çalışmalarını ulusal ve uluslararası platforma taşımada çok yetenekli, enerjik ve yaratıcı bir doğa koruma bilimci” dedi.1 Haziran’da Kars’a varan 45 kişilik heyet, KuzeyDoğa Derneği tarafından hazırlanan program kapsamında uçaktan iner inmez Doğu Anadolu’nun ilk ve tek Ramsar alanı ve 2009 Avrupa’nın Seçkin Turizm Cenneti (EDEN) Kuyucuk Gölü’ne götürüldü. Önce Kuyucuk Kuş Halkalama ve Eğitim Merkezi’nde Uzman Biyolog Sedat İnak liderliğinde çalışan KuzeyDoğa ekibi ve gönüllüleriyle tanıştı. Daha sonra ikiye ayrılan grup, dernek başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu ve dernek projeler koordinatörü Önder Cırık rehberliğinde göl kenarında kuş gözledi. 2009 yılında KuzeyDoğa Derneği danışmanlığında Kars valiliği tarafından yapılan Türkiye’nin ilk doğa koruma amaçlı adası Erden Adayı da gören ziyaretçiler, daha sonra Kuyucuk Yönetim Planı kapsamında yapılan kuş gözlem kulesine çıkarak nesli dünya ölçeğinde tehlike altında olan ve Kuyucuk Gölü’nde üreyen bir çift dikkuyruk ördeğini büyük ilgiyle izlediler. Güneş batarken ziyaretçilerin şerefine Kuyucuk Gölü kenarında bir resepsiyon verildi. Kafkas Üniversitesi Rektörü Sayın Prof. Dr. Sami Özcan ve Arpaçay Kaymakamı Sayın Can Aksoy da resepsiyona katılarak National Geographic ekibine “Hoş geldiniz” dedi. Resepsiyon sonunda Kuyucuk Köyü’nde hazırlanan yöresel akşam yemeğine geçildi. Madımak çorbası, hengel ve cağ kebabı yiyen konuklar, yemek bitiminde kamp ateşi etrafında ısındılar. Sarıkamış’ta kalan ekip ertesi gün KuzeyDoğa Derneği’nin Iğdır’da yaptığı çalışmaları görmek üzere Aras Vadisi’ne hareket etti. Yol üzerinde Çalı Gölü’nde de üreyen bir çift dikkuyruk ördeği daha gördüler. Ağrı Dağı ve Aras vadisine hayran kalan ekip, bol bol fotoğraf çekti. Tuzluca’da küçük akbabaları araştıran KuzeyDoğa Derneği bilim koordinatörü Uzman Biyolog Emrah Çoban ve yaban hayatı uzmanı Lexo Gavaleshvili’den küçük akbabalarla ilgili bilgi aldılar. Alandaki 4 küçük akbabayı seyreden National Geographic ekibi, bir saat içinde nesli dünya ölçeğinde tehlikede olan  iki kuş türünü izlemiş oldu. Ekip, Tuzluca civarındaki yer şekillerine de hayran kaldı. Daha sonra Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi’ne geçen National Geographic ekibi, orada Uzman Biyolog Yakup Şaşmaz liderliğinde çalışan KuzeyDoğa Derneği ekibi ve gönüllüleriyle tanıştıktan sonra halkalanmış iki büyük kamışçını, kındıra kamışçınını, alaca sinekkapanı ve ibibiği doğaya bıraktı. Halkalama ekibiyle sohbet eden National Geographic yönetim kurulu üyeleri, Yukarı Çıyrıklı köylüleri tarafından ikram edilen çayı içtikten sonra köyde verilen yemeğe geçtiler. Köylüler tarafından açık havada, kazanlar içinde ve odun ateşinde yapılan köy yemekleri, büyük bir kayısı ağacı altında oturan National Geographic ekibinden büyük takdir topladı. İlinin doğasına ve kültürüne sahip çıkan Iğdır milletvekili Sayın Sinan Ogan da Yukarı Çıyrıklı köyüne gelerek National Geographic ekibini karşıladı. Aras Kuş Araştırma ve Eğitim Merkezi’ni de ziyaret eden Ogan, bölgenin doğal zenginliği hakkında Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu’ndan bilgi aldı. Sayın milletvekili, Iğdır’ın en önemli doğal alanlarından olan Aras Vadisi Sulak Alanı ve Karasu-Aralık Sazlıklarının koruma statüsü kazanması, korunması ve yönetim planlarının yapılması için meclis ve cumhurbaşkanlığı nezdinde girişimlerde bulunacağını ve bu alanların korunması için elinden geleni yapacağını belirtti. Sayın milletvekilinin ziyaretinden önce Aras’ta ilk defa yakalanan çalı bülbülü halkalandıktan sonra Ogan tarafından tekrar doğaya bırakıldı. Daha sonra köye geçen Ogan, National Geographic ekibiyle köy yemeği yedi. Ziyaretleri ve Iğdır ilini tüm dünyaya tanıttıkları için National Geographic Derneği Yönetim Kurulu’na ve doğa koruma, yaban hayatı araştırma ve biyokültürel turizm çalışmaları nedeniyle de KuzeyDoğa Derneği’ne teşekkür etti. Aras vadisi ziyaretinden sonra ekip Kars’ın önemli tarihi ve kültürel değeri Ani Ören yerini ziyaret etti. Alanda yaklaşık 4 saat geçiren National Geographic ekibi, Ani Harabelerine hayran kaldı. Akşamüzeri ise Sarıkamış-Allahüekber Dağları Milli Parkı’nı ziyaret etmek için Kızılçubuk vadisine gittiler. Ekip üyeleri, milli park bünyesinde bulunan orman, çayır, dağ ve akarsu ekosistemlerinin oluşturduğu peyzajlardan adeta büyülendiler. 7 kilometrelik Şehitlik Yürüyüş Parkurunu yürümek istediler, fakat programlarında yeterli zaman olmadığı için parkuru yürüyemediler ve çok pişman oldular. Akşam yemeği için otellerine dönen ekip KuzeyDoğa Derneği Başkanı Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu’nun yapmış olduğu “Türkiye’nin İlk Yaban Hayatı Koridoru” sunumunu izlediler. Gece geç saatlerde, yaklaşık 15 kişilik bir grup ayı gözlemi için Sarıkamış çöplüğüne hareket etti. Daha Sarıkamış’ı çıkarken çayırlarda 3 yavrusuyla gezen bir dişi bozayı gören ekip dakikalarca bu güzel manzarayı izledi. Yavrulardan biri annesinin sırtında giderken, diğeri ise süt emdi. Ekip üyeleri çöplükte daha da yakından bir yaban domuzu ve iki bozayıyı izleme fırsatı buldular. 3 Haziran sabahı Kars’taki tarihi yapıları da gezdikten sonra Kars’tan ayrıldılar.Ekibin ziyareti boyunca KuzeyDoğa Derneği gönüllüleri Prof. Dr. Zati Vatansever, Doç. Dr. Erdoğan Uzlu ve Uzman Tıp Doktoru Banu Arslan ekibe eşlik ederek tüm lojistik ve olası sağlık problemleri için KuzeyDoğa Derneği’nin yanında oldular.National Geographic’in Kars ve Iğdır ziyaretleri konusunda KuzeyDoğa Derneği Başkanı ve Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Çağan Şekercioğlu şunları söyledi:“Haziran 2011’de National Geographic Kâşifi ödülünü almak için Washington DC’ye gittiğimde, National Geographic Yönetim Kurulu gezisinin Türkiye’de yapılması konusunda kendileriyle konuştum. Kars ve Iğdır’a gelmeleri gerektiğini vurguladım ve Doğu Anadolu’nun muhteşem doğası, yaban hayatı ve misafirperver köy kültürünü görmeleri konusunda onları ikna ettim. Yönetim Kurulu gezisinin kalanı arkeolojik alanlara odaklı olduğundan, onlar da Doğu Anadolu’nun doğasını ve köylerini tecrübe etme fikrini çok beğendiler. Aylar süren ve çok detaylı bir hazırlık süreci sonunda, programımız dakika dakika belirlendi. Yönetim kurulu gelmeden önce, National Geographic Türkiye bir belgesel çekim ekibi yolladı ve bu ekip Kars’ın Kuyucuk Gölü ve Sarıkamış Ormanları ile Iğdır’ın Aras Nehri ve Tuzluca bozkırları gibi bölgenin önemli doğa alanlarında tanıtım çekimleri yaptı. Kars ve Iğdır’ın yöneticileri, il jandarma komutanlıkları, Kafkas Üniversitesi, Kuyucuk ve Yukarı Çıyrıklı köyleri ve KuzeyDoğa Derneği ekibinin özverili desteğiyle kusursuz, macera dolu ve çok başarılı bir gezi gerçekleşti. İki gün içinde 50 kişilik ekip Kuyucuk Gölü’nden Tuzluca’nın bozkırlarına, Aras Nehri’nden Sarıkamış ormanlarına kadar bölgenin önemli doğa alanlarını gördüler, Kars ve Iğdır’ın köylerinde yöresel yemekler yediler ve halkın misafirperverliğine tanık oldular. Unutulmaz bir macera yaşadıklarını söyleyen National Geographic ekibi, Kars ve Iğdır’ı dünyanın gündemine taşıyacaklarını vurguladılar. Görüldüğü gibi, Kars ve Iğdır’da doğa araştırma ve doğa koruma faaliyetlerinin devam etmesi, bölgenin dünya çapında tanınması, doğa turizmi ve bölge halkı için de çok önemlidir.” http://www.kuzeydoga.org

http://www.biyologlar.com/abd-national-geographic-dernegi-yonetim-kurulu-kars-ve-igdiri-kesfetti

Biyofarmasötik Inovatörlerin Ortaya Çıkışı

Biyofarmasötik Inovatörlerin Ortaya Çıkışı

Biyofarmasötik inovasyonun sağlık ve ekonomi alanlarında küresel ölçüde etkileri vardır. Çoğu inovasyonun kaynağı gelişmiş ülkeler olmuş, ekonomi ve sağlık alanındaki yararları en fazla bu ülkeler elde etmişlerdir.Health Research Policy and Systems dergisinde çıkan bir araştırmaya göre, yükselmekte olan Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’da son birkaç on yıldır biyofarmasötik alanında önemli gelişmeler olmakta ve buna bağlı olarak da, bu ülkelerin kimi şirketleri küresel pazarlarda, gelişmiş ülkelerin çok uluslu şirketlerinin tedarikçi, satıcı ve fason üreticileri olmanın ötesinde, etkin bir şekilde rekabet etmektedirler. Bu dört ülkede farmasötik sektördeki büyüme gelişmiş ülkelerdekinden daha fazladır. Öte yandan, yükselmekte olan pazarlardaki şirketler, küresel şirketlerden daha fazla olarak, gelişmekte olan ülkelerdeki hastalıklara yönelik tedaviler geliştirmektedir.Araştırmacılara göre, yükselmekte olan ekonomiler ilk aşamada, teknolojik ve finansal olarak daha az zorlayıcı, düşük teknolojili ürünler ürettikten sonra giderek daha karmaşık ürünlere yöneldiler. Mevcut ilaçların tersine-mühendislik süreçleriyle üretilmesi bu ülkelerdeki üreticiler için oldukça öğretici oldu. Teknolojik ilerleme için kilit itici güç, ABD ve Avrupa’daki ihracat pazarlarına olan duyulan ilgiydi. Günümüzde bitmiş ürünlerin ihracatındaki büyümeyle Hindistan ilgi çekmekte olup, geleneksel ilaç sektörünün dış ülkelere satışları yılda %21 artış göstermektedir. Bu ülkede, hızlı büyüyen biyoteknoloji sektörünün gelirlerinin %56’sı ihracat gelirleridir. Çin, Brezilya ve Güney Afrika’dan ihraç edilen bitmiş ürünler az olmakla birlikte, imalat standartlarındaki gelişmelerle birlikte bu trend de değişecektir. Hint firmaları günümüzde, dünyanın önde gelen aşı üreticileri haline gelmişlerdir. Hintli firmalar ayrıca yeni aday ilaçlar keşif ve geliştirmeye de odaklanmış durumdadırlar. Çinli firmalar ise özellikle geleneksel Çin tıbbı bilgileri temelinde inovasyon yapmaktadırlar. Ayrıca gen tedavileri, HIV tedavisi için ilaçlar, akciğer fibrozu ve karaciğer sirozuna yönelik tedaviler de geliştirilmektedir. Çin aşı imalat sektörü üretim hacmi bakımından dünyanın en büyüklerinden biri olup yılda bir milyar dozun üzerinde aşı üretilmektedir. Brezilya ve Çin’de kamu sektörü temel ilaçların önemli bir kısmını üretmektedir. Brezilya’nın sağlık biyoteknoloji sektörü çok genç olup şirketlerin çoğu on yıldan az bir geçmişe sahiptir. Güney Afrika’nın gelişmeye başlayan sağlık biyoteknoloji sektörü, ülkenin üniversite ve araştırma enstitülerinin araştırma alanındaki yeteneklerinden güç almaktadır. Bu ülkelerin hepsinde, yerel biyoçeşitlilik ve geleneksel ilaçlar şirketler için önemli bir başlangıç adımı oluşturmaktadır. Yüksek karlı alanların uluslararası şirketlerce kapılmış olması ve özel sermayenin yetersizliği, görece saf Ar-Ge şirketlerinin hükümetlerden önemli yardımlar alarak işe başlamasına neden olmuştur. İkincisi, bu şirketler büyük ölçüde, üniversiteler ve araştırma enstitüleriyle ve yabancı kurumlarla ortaklıklar kurmaktadır. Üçüncüsü, inovasyona dönük girişimcilerin çoğu, kısa vadede gelir elde etmeye ve uzun vadede büyüme için inovasyona odaklanan yerel büyüme modellerini geliştirmişlerdir. Dördüncüsü, yakın zamanda domestik şirketler inovatif Ar-Ge faaliyetleri için uluslararası ortaklıklarını artırmaya başlamışlardır. Yeni modelde, yabancı müşterilere keşif, geliştirme ve üretim alanlarında hizmet verilmektedir. İnovasyonun önündeki engeller:Eğitilmiş personelBu dört ülkede de özel eğitilmiş personel sıkıntısı çekilmektedir. Beceri sahibi personel kısıtlılığını aşmak amacıyla; Bilim ve teknoloji kapasitesini artırmak için Ar-Ge yatırımları artırılmakta, özel eğitim programları geliştirilmekte, dış ülkelerden eğitilmiş personel getirtilmektedir. Birinci stratejinin sonucu olarak, son yıllarda bu ülkelerin hepsinde bilimsel yayınların sayısında önemli artışlar olmuştur. Günümüzde Çin, dünyada yayın sayısı bakımından beşinci sırada gelir olmuştur. Bilimsel yayınların sayısı 1995-2005 yılları arasında, yıllık bazda, Çin’de %16.5, Hindistan’da %4.7 ve Brezilya’da %8 artış göstermiştir. Ar-Ge altyapısıŞirketlerin şirket içi Ar-Ge yetenekleri ve altyapıları, çoğunlukla ancak son yıllarda inovatif aktivitelere giriştiklerinden dolayı genellikle sınırlıdır. Bu nedenle üniversiteler ve araştırma enstitüleriyle ortaklıklar kurulmaktadır. Üniversitelerde girişimci kültürün tarihsel yokluğu ve kamu ile özel sektör arasındaki geleneksel kopukluk bu stratejinin etkinliğini azaltmaktadır. Çin’de şirketler ile üniversiteleri-enstitüleri bir araya getirmek için devlet aracı olmakta, ayrıca çok sayıda yüksek teknoloji parkı açılmaktadır. Yasal konularİnnovasyoncu şirketlerin önündeki en önemli engellerden biri basit ve anlaşılır bir mevzuatın yokluğudur. Sonuçta, yasal onaylar sıklıkla gecikmektedir. Fikri mülkiyetin korunmasıPatent hakları düşüncesinin altında, geçici monopol yaratarak inovasyon çabalarını teşvik etmek yatmaktadır. Bu dört ülkedeki biyofarmasötik şirketler patentin önemini giderek daha fazla kabul etseler de, fikri mülkiyet haklarının korunması konusunda hala belirsizlikler bulunmaktadır. İnovasyonun finansmanıÖzel sektör kaynaklarının kısıtlı olduğu bu ülkelerde finansman için çoğu şirket devlet desteğine ihtiyaç duymaktadır. Sonuç olarak, Çin, Hindistan, Brezilya ve Güney Afrika’da inovatif biyofarmasötik şirketler alanında benzer ulusal yanıtlar gözlenmektedir: inovatif olanaklar artırılmış, inovasyonun karşısına çıkan engeller yıkılmış, inovatif aktiviteler sıklıkla inovatif iş modelleriyle finanse edilmiş, uluslararası şirketlerle iş birliği yapılmış, fikri mülkiyet hakları koruma altına alınmış ve küresel düzeyde rekabete girilmiştir. Araştırmada incelenen şirketlerin çok azı küresel tüketime yönelik yeni tedavileri tamamen kendi olanaklarıyla geliştirmeyi planladığı görülmüştür. Bunda, teknik ve finansal imkanların yetersiz olması rol oynamaktadır. İlaç geliştirmede yeni eğilim, yükselen pazarların aktivitelerin farklı evrelerinde daha fazla katkıda bulunacağı şekilde, ilaç geliştirme değer zincirinin küresel olarak adem-i merkezileşmesidir. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/biyofarmasotik-inovatorlerin-ortaya-cikisi

Genetiğin Dünya da ve Türkiye de Tarihsel Gelişimi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. "Gen" terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel'in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin'in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge'den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin'in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA'nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon's chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX'i dişi XY'i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster'de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus'larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith'in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour'da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948'lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950'de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 'de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli'de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington's hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel'in Deneyleri Gregor Mendel (1866), "Experiments on Plant Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), "The Law of Segregation of Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), "Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation," Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) "Remarks on Variation in Animals and Plants," Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel's Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity," New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), "The Genotype Conception of Heredity," The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), "The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics" in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) "Race Mixture and Physical Disharmonies," Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) "Sex Limited Inheritance in Drosophila," Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) "Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila," Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), "A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays," Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), "A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster," Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) "Artificial Transmutation of the Gene," Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) "The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat," Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) "A Pure Line Method of Corn Breeding," Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) "The Inheritance of Sickle Cell Anemia," Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) "The Genetic Analysis of Familial Traits," Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) "Evolution in Mendelian Populations," Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) "The Cost of Natural Selection," Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) "The effect of an early lethal (t*) in the house mouse," Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) "Genetic Assimilation," reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), "Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora," Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) "The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of "Inducibility" in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli," Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. "Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations," Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) "Fine Structure of a Region of Bacteriophage," Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) "Controlling Elements and the Gene," Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), "Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.," Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), "A Structure for Deoxyribonucleic Acid," Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) "The Replication of DNA," Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) "RNA Codewords and Protein Synthesis," Science 145: 1399-1407. Türkiye'de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye'de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa' da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa'da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri Kaynak: Elmer-Dewitt, Philip. "Cloning: Where Do We Draw the Line?" Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993. Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers. Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press. Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunya-da-ve-turkiye-de-tarihsel-gelisimi

İnsan Genetik Düzenlemeleri, Etik ve Bilim Açısından Tartışılıyor

İnsan Genetik Düzenlemeleri, Etik ve Bilim Açısından Tartışılıyor

İnsan DNA’sını yeniden tasarlamak, devrimsel bir teknoloji sayesinde gerçekliğe bir adım daha yaklaştı. Böylece genetik olarak tasarlanan bebeklerde tedavisi zor hastalıkların tedavileri mümkün olacak. Washington’da bu hafta yüzlerce bilim insanı ve etikçi toplanarak, insan geni düzenleme üzerinde güvenlik ve etik denetimlerin sınırları üzerinde tartışacak.Çinli araştırmacıların insan embriyolarında gen düzenleme üzerine yaptığı ilk denemen pek iyi gitmese de, günün birinde insan mirasının sonraki nesillere aktarılma yöntemleri değişebilir.“Bu teknolojinin insan genomunda üzerinde kalıcı değişim yapacak etkileşimler üretmesi mümkün,” diyor Berkeley Kaliorniya Üniversitesi’nden biyolog Jennifer Doudna. Fotoğraf : Jennifer Doudna (sağda) , Kai Hong laboratuvar yöneticisi (solda)Doudna bugün kullanan en yaygın gen düzenleme aracı CRISPR-Cas9’un bulunmasına yardım etti. Washington’da yapılacak bu toplantıda bu gen aracının nasıl doğru dengeyle kullanılabileceği belirlenecek.Bu araçlar DNA’nın belli kısımlarını keserek, onarıcı dizinleri doğrulukla kesmeye yarıyor. İşte CRISPR-Cas9 aracı hız,ucuzluk ve basitlik açısından biyologlar için bulunmaz nimet.Bilim insanları hayvanlarda insanlardakina benzer bozuklukların gen deformasyonu nedeniyle olduğunu gösterdiler. Gen düzenleme sayesinde daha güçlü immün (bağışıklık) hücreleri , kas distropisi , orak hücre hastalığı, kanser için tedaviler geliştirilebilir. Araştırmacılar domuzlar üzerinde nakil edilebilen insan organları geliştirmeye çalışıyor. Hatta mutant sivrisinekler tasarlayarak, sıtmanın yayılmasını durdurmaya dünyadan istilacı türleri silmenin yolunu arıyorlar.Embriyo araştırmaları için başlangıç bile olsa, gerçek dünyada insan genomunun kullanılmasına henüz dünyada kimse hazır değil. Fakat yine bu gibi deneylerin sonucunu görmek açısından dünya çapında deneylerin devam etmesi için bir mücadele var.Diğer taraftan bilim insanların en büyük hedefi, anne ve babadan çocuğa geçen kötücül hastalıkları engellemek.“Bu teknoloji önleyici tıbba aktarılacak,” diyor Harvard genetikçisi George Church.Ayrıca bir uyarıda bulunuyor : Eğer bilim insanları bu kalıtımsal gen tasarımını keşfedemezse, en iyi tıbbi araştırmalar engelleneceğinden, kara borsa ve kontrolsüz tıbbi turizme neden olabilir.Doudna bu araştırmalar engellendiğinde takdirde önemli keşiflerin yapılamayacağını belirtiyor. İngiltere’de embriyolar üzerinde oynanarak, düşükler üzerine araştırmalar yapılmak isteniyor.Diğer yandan, germline gen terapilerinin (sperm, yumurta veya embriyo değiştirme) gelecek jenerasyonlara aktarılmasının bilimsel açıdan geçilmemesi gereken bir çizgi olduğu belirtiliyor. İn vitro(laboratuvar ortamında) dölleme tekniklerinin embriyoların yerleşiminden önce mi yoksa sonra mı olması gibi konular tartışılıyor.Halen ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü insan germline düzenleme araştırmalarına fon desteği sağlamasa da özel fonlar mevcut. Ülkelere göre destekler ve kanunlar değişiyor.Araştırma kaynağı: http://phys.org/news/2015-12-scientists-debate-boundaries-ethics-human.html#jCp   http://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/insan-genetik-duzenlemeleri-etik-ve-bilim-acisindan-tartisiliyor

Ehlers-Danlos Sendromu Nedir?

Siddeti degişkenlik gösteren ve otozomal resesif, otozomal dominant veya X’e bagli resesif kalitim gösteren bir kalitsal bag dokusu bozuklugu grubudur.

http://www.biyologlar.com/ehlers-danlos-sendromu-nedir

Bağışıklık Sistemimizi Neandertallere ve Denisovalılara Borçluyuz

Bağışıklık Sistemimizi Neandertallere ve Denisovalılara Borçluyuz

Neandertallerden ve Denisovalılardan bize miras kalan genler, birçok hastalıkla mücadele etmemize yardım etmiş olabilir. Yapılan yeni araştırmalar, erken insan türlerinin melezlenmesinin, hastalıklarla mücadelede bize önemli bir geni sağlamış olabileceğini gösteriyor.Bilim insanları bir zamanlar atalarımızın kuzenleriyle çiftleştiği düşüncesiyle alay ederken, son 6 yılda yapılan önemli genetik keşifler bunun doğru olduğunu gösteriyor. Üstelik sadece eski atalarımızın Neandertallerle çiftleştiği değil, bir de üçüncü bir insan türü Denisovalılarla da çiftleştiği muhtemel. Ayrıca bu sadece bir defaya mahsus bir şey değildi. Araştırmalar, atalarımızın bu insan türleriyle DNA’larının %1 ila %2’sine etki edecek kadar çiftleştiğini gösteriyor. Şimdi ise bilim insanları, aynı sonuçları gösteren iki araştırma üstünde çalışıyor. Sonuçlara göre, Neandertal ve Denisovalılardan kalan genler, bizim hastalıklara ve enfeksiyonlara karşı gelişen bağışıklık sistemimizde çok önemli bir rol oynadı.Max Planck Enstitüsü’nden Michael Dannemann: “DNA’mıza geçen Neandertal genleri, enfeksiyonlara ve öldürücü patojenlere karşı bağışıklık sistemimizde bir avantaj sağlamış olabilir.” dedi.Dannemann ve meslektaşları, bağışıklık sistemimizin binlerce yıl içinde nasıl değiştiğini görmek için modern insan ve erken Homo sapiens genlerini inceledi. Modern insanın genleri incelenirken, bağışıklık sistemine bağlı birçok Neandertal DNA’sı keşfedildi. Aynı zaman içinde, Paris’teki Pasteur Enstitüsü’nde yürütülen başka bir projede, Neandertal ve Denisovalı DNA’sı taranırken aynı sonuçlara rastlandı. Yapılan iki araştırma da geçtiğimiz hafta içinde American Journal of Human Genetics’te yayımlandı.Afrika’dan ayrılan küçük bir modern insan grubunun fazla genetik çeşitlilik taşıyamayacağını belirten Max Planck Enstitüsü’nden Janet Kelso; “Mutasyonlar sonucu adapte olabilirsiniz, fakat zaten orada bulunan yerli nüfusla çiftleşirseniz, bazı adaptasyonları bedava elde edebilirsiniz.” dedi.Araştırmalar modern insanın, Neandertallerle ve Denisovalılarla ne zaman etkileşime geçtiğine bağlı olarak üç dalgada üç gen aldığını gösteriyor. İkisi Neandertallerden biri ise Denisovalılardan.Atalarımızın bu genler sayesinde hastalıklarla ve enfeksiyonlarla daha kolay savaşması bir yana, bu genler aynı zamanda bir yan etkiye sahipti: Alerji. Söz konusu üç gen, atalarımıza patojenlerle savaşması için fazladan bir koruma sağlarken, aynı zamanda zararsız polen ve ota karşı da bir reaksiyon bıraktı. Maalesef bu gereksiz ve aşırı reaksiyon da nesilden nesile aktarıldı.smithsonianmag.comBy Erman Ertugrul http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/bagisiklik-sistemimizi-neandertallere-ve-denisovalilara-borcluyuz

DNA Dizilimi Nasıl Yapılır?

DNA Dizilimi Nasıl Yapılır?

DNA’yı dizmek oldukça basit olaydır: Bir molekül vardır, ona bakarsınız ve bulduğunuzu yazarsınız. Bunun çok kolay olduğunu düşünüyorsunuz değil mi? Evet, zaten öyle. Sorun, bir DNA molekülüne bakıp, zincirindeki her bağlantının kimyasal kimliğini kontrol etmek değil, bu kimlikleri milyonlarca kez denetlerken aslında hiç hata yapmamaktır. Yani zor olan şey budur, fakat DNA’nın öyle bir doğası vardır ki, eğer doğru dizilimin sadece %95’ini elde ettiyseniz, hiçbir şey elde etmemiş de olabilirsiniz. Peki bilim insanları biyolojinin ayrıntılı şablonunu nasıl okuyor ve bunlarla modern tıp ve biyoteknolojinin büyük bir bölümünü nasıl inşa ediyorlar? DNA Molekülünü OkumaEksiği gediğiyle hemen hemen her şey, Frederick Sanger adlı bir adamla başladı. Sanger, bir DNA molekülünü okumanın ustaca bir yöntemini keşfetti. Bu yöntemde dDNA (veya di-deoksi-ribonükleik asit) adı verilen DNA temellerinin (bazlarının) özelleştirilmiş bir türü kullanılıyordu. ‘di’ kısmı, dDNA bazlarının RNA bazlarında bulunan -OH takımlarının her ikisinden de yoksun olduğunu belirtirken, normal deoksi-ribonükleik asit (DNA) hâlâ bunlardan bir tanesine sahiptir. Normal DNAbazlarında bu tek -OH takımı, bir DNA molekül zincirinde bir sonraki bağlantı için bağlanma noktası olarak görev yapar. dDNA buna sahip olmadığı için, DNA’nın niteliksel zincirlerini oluşturamaz, bu yüzden büyüyen bir DNA ipliğiyle birleştikleri zaman, tüm zincir büyüme işlemlerini sonlandırırlar. Sander, dDNA bazlarını sahip olduğu bu eğilimden faydalanıp herhangi bir zincir uzatma işlemini durdurarak, zincirin dizilimini görebileceğini anladı. Şimdi hızlı bir pratik yapalım: ATCG dizilimine sahip 4 bazlı bir DNA molekülümüz olduğunu düşünelim, fakat bu dizilimi bilmiyoruz ve bilmek istiyoruz. DNA’nın kendini kopyalamasını çok kolay bir şekilde sağlayabileceğimizi biliyoruz; serbet şekilde gezen DNA bazlarını çift sarmallara bağlayan enzimlerin varlığında, çift sarmal iki ayrı ipliğe “eriyene” kadar DNA’yı ısıtırsanız, daha önce bir tane bulunan yerde iki tane ayrı çift sarmal elde edersiniz. Fakat ya bu tek ipliklere bağlanmakta olan serbest gezen bazlar, sıradan DNA bazları ile “uçtaki” dDNA bazlarının bir karışımıysa?Bu durumda, ışınır şekilde etiketlenmiş uç (terminal) dDNA bazlarımızın büyüyen zincirlerde son olarak nereye eklendiğine bağlı olarak, bir ürün karışımı elde ederdik. ATCG molekülümüz için, kopyalanan ipliklerden bazıları tam uzunlukta ve etiketlenmemiş olacaktır; yani hiçbir dDNA bazı eklenmemiş olacaktır. Fakat aynı zamanda bazı tek bazlı ipliklerin dDNA C bazında (sadece bir tek A-C baz çifti) sona erdiğini de görebilirdik. Ayrıca daha işlevsel olarak, etiketlenmiş bir G ‘de sonlanan iki bazlı iplikler, etiketlenmiş bir T’de sonlanan üç bazlı iplikler ve etiketlenmiş bir A’da sonlanan dört bazlı ipliklerin bir karışımını da elde edebilirdik. Bu bize CGTA’nın ardışık bir okumasını verir, yani asıl tamamlayıcı sıralama ATGC olmuş olur.Bununla beraber, bu işlemi otomatik hale getirmek bile, çağdaş tıp ve genetiğin gerektirdiği nüfus ölçeğindeki toplu çözümlemeyi sağlamak için çok yavaş kaldı. İşte burada “tek parça halindeki paralel dizilim” devreye girdi, buna bazen amiyane tabirle “saçma (av tüfeği saçmaları) yöntemleri” de denir. Bu söylem; temel olarak, eğer uzun bir DNA dizilimini daha küçük parçalara ayırırsanız, aynı anda hepsini okuyabileceğiniz fikrine gönderme yapar. Bu bölünmüş veriyi alıp bulmaca benzeri bir algoritma kullanarak, başlangıçta nasıl birbirlerine uyduklarını çözmek zorunda olduğunuz için, elinizdeki tüm örneğin çok ama çok fazla kopyasını okumak zorundasınız.Solexa DeneyiBu “saçma yöntemlerinin” en ünlüsü muhtemelen Solexa idi, DNA’yı parçalayıp cam levhaya yapıştırmayı sağlamıştı. İşlem; tersine çevrilebilir uç (terminal) bazları kullanıyor. Bu bazlar, bilim insanları engeli kaldırmaya karar verip sıradaki bağlantının eklenmesine izin verene kadar zincir büyüme işlemini bir süreliğine geciktiriyor. Mutlak bir “ekle, oku, engeli kaldır” döngüsü; bilim insanlarının başka bir geçici uç bazının eklenmesine izin vermeden ve yeni bir görüntü almadan önce her birinin sonundaki bazı okuyarak milyonlarca parçanın bir görüntüsünü alabilmelerini sağlıyor.Tek parça halindeki paralel dizilim, genom bilimi araştırmacıları için durumu değiştirdi, fakat bu adım; muazzam sıralama hızını çok daha uygun ve pratik yaparak halk sağlığında devrim yaratacak bu tekniklerden bile sonra geldi. Bunu sağlamak için yarışan birkaç girişim bulunuyor, fakat bunların hepsi, DNA kopyalama işlemini hepten gidermeye yelteniyorlar. Başka bir deyişle, DNA’nın enzimlerle olan karmaşık, zahmetli ve çok fazla zaman harcamayı gerektiren etkileşimlerine ihtiyaç duymadan, bir DNA molekülünü “doğrudan” okumak istiyorlar.DNA Dizilim Teknolojisidna-dizilimi-teknolojisi-bilimfilicomBu yeni teknolojilerin en başarılısı, nanogözenek dizilimi. Bu yöntem aslında bir DNA ipliğini iletken bir malzemedeki bir gözenek içinden geçiriyor. Bazlar bu nanogözenek içinden geçtikçe, boyutlarının hafifçe farklı olması yüzünden gözeneği belli bir miktar esnetiyorlar ve gözeneğin üzerinde bulunan mekanik gerginlikteki bu değişim, elektrik iletkenliğinde bir değişime dönüştürülüyor. Bu diziciler, bir DNA ipliğinin bir gözenek üzerinden geçmesiyle meydana gelen iletkenlik değişimlerini okuyarak, eskiden kalma kopyalama tepkimelerini ortadan kaldırıyorlar.Zamanla daha fazla DNA teknolojisinin icat edilip, elverişli olmayan ortamlarda çalışanlara veya hergün bir Solexa deneyini uygulayabilecek parası olmayan dünya çapındaki milyonlarca aile hekimine yardımcı olmasıyla, bu durum önemli hale gelecek. Dizilim teknolojisini geliştirmek birçok yeni araştırma kapısı açabilecek, ancak iyi sermayeli laboratuvarlar için dizilim için bulunan sınırlar zaten son derece yüksek. Bu noktada, daha yeni ve daha iyi dizilim teknolojisinin sahip olduğu anlam, şu anda fiziksel bilimlerin muhtemelen en yeni dalını demokratikleştirme gücünde yatıyor. Dizilimde meydana gelecek devrimler, yeni bilimsel keşiflere imkan tanıyabilir, fakat daha çok, bir süredir elimizde bulunan fikirlerin gerçek dünyadaki uygulamalarına olanak sağlayacaklardır.Peki ya tıbbın sahip olduğu imkanlar hakkında okuduğunuz tüm şu makaleler ne olacak? Bunları gerçekleştirmek için, bu tür dizilim buluşlarının devam etmesi gerekecek. Fakat dünyadaki grafen ve süperiletkenlerden farklı olarak, dizilim teknolojisi neredeyse inkar edilemez bir şekilde amacına ulaşacak, üstelik yavaş da değil. Bu yüzden, sorulacak soru, “Daha fazla DNA’nın dizilimini nasıl yaparız?” olmaktan ziyade, “Bu dizilimleri mümkün olduğu kadar fazla insanın erişimine sunduğumuz zaman, onlarla ne yapabiliriz?” oluyor. ________________________________________Kaynak: Graham T. “How DNA sequencing works”, http://www.extremetech.com/extreme/214647-how-does-dna-sequencing-workOzan Zaloğlu BilimFili.com "DNA Dizilimi Nasıl Yapılır?"https://bilimfili.com/dna-dizilimi-nasil-yapilir/

http://www.biyologlar.com/dna-dizilimi-nasil-yapilir

Topoizomerazlar

En küçük bir nokta bile içinde büyük bir alem barındırır. Örneğin DNA bunlardan biridir. 20. yüzyıldaki en büyük keşiflerden biridir. DNA hücrenin içinde, gözle görülemeyecek kadar küçük bir bölgede, canlıyla ilgili kütüphaneler dolusu bilgi saklar. Bu yazımızda ise DNA ile ilgili çok ilginç bir enzimi tanıyacağız. Bu enzim, bir matematik profesörü gibi davranmakta ve DNA’nın şeklinde değişikliklere sebep olmaktadır. Bu enzimin adı topoizomerazdır. Topoizomeraz enzimleri, DNA’daki zincirleri kırıp, birbirleri üzerinden atlatır ve tekrar birleştirir. Bu sayede, zincirlerin birbiri etrafındaki dönüş sayısı azaltılır. Bunun neden gerekli olduğu, ileri bir matematik bilgisi gerektirmektedir. Bu dahiyane tekniği kullanarak, bu enzimler çok önemli faaliyetleri yerine getirirler. DNA’nın tıpkı bizim gibi kendine özgü bir dili vardır. Bu dilde 4 harf bulunmaktadır. Bu 4 harfle, bütün hücre bilgisi kodlanmıştır. Bu yüzden DNA’yı büyük bir ansiklopedi gibi düşünebilirsiniz. Ancak bu ansiklopedinin bir özelliği vardır. Bu ansiklopedi yedeklidir. Bilgi çift zincir halinde kodlanmıştır. Tek zincirde bütün bilgi varken; ikinci zincirde de bunun bir kopyası vardır. Bu da, ek bir koruma sağlamaktadır. Çeşitli tamir mekanizmalarıyla , tek zincirdeki aksaklıklar sistemlerce tespit edilir ve diğer zincirdeki doğru bilgiye bakılarak hatalar düzeltilir. Kütüphaneler dolusu bilgi, gözle görülemeyecek kadar küçük bir bölgeye sığdırılmıştır. DNA, çift zincirin birbiri üzerinde bükülmesiyle meydana gelir. Gevşemiş durumda her 10.5 bazdan sonra DNA kendi üzerinde bir tur yapmış olur. DNA’daki çift zincirin özelliği, zincirlerin birbiri üzerinden bükülmeleridir. Öyle ki gevşemiş durumda yaklaşık her 10.5 bazda bu bükülme neticesinde DNA zinciri dönme ekseni etrafında bir tur yapar. DNA’nın birbirinin üzerinden dönerkenki bu tur sayısının, DNA’nın 3 boyutlu görünümü açısından önemli bir yeri vardır. Bu noktada mucizevi bir molekül ortaya çıkar. Bilimsel adı topoizomeraz olan bir enzim, DNA’nın dönme sayısını değiştirme yeteneği vardır. Bu sayede hücre için çok kritik olan DNA’nın çoğaltılması işlemi ve DNA’nın paketlenerek şekil verilmesi mümkün olur. Topoizomerazlar DNA üzerinde ne tür işlemler yaparlar? Topoizomeraz enzimleri DNA zincirlerini kırmaya yararlar. Topoizomeraz enzimlerinin 2 tipi vardır. Bunlar Topoizomeraz tip 1 ve Topoizomeraz tip 2 olarak adlandırılmaktadır.Tip 1 Topoizomeraz tek DNA zincirini kırar. Kırılan zinciri diğer zincirin üzerinden atlatır ve birşeltiririr. Tip 2 Topoizomeraz ise DNA’nın iki zincirini kırar zinciri son derece şuurlu işlemle döndürür ve tekrar birleştirir. Topoizomeraz Enzimleri DNA Zincirini Keser: Topoizomeraz enzimlerinin, tıpkı makasın kağıdı kesmesi gibi, DNA zincirini kestiğini biliyor muydunuz? Bu kesme işlemi DNA’ya zarar verme maksatlı değildir. Bu çok ileri düşünceli birinin verebileceği bir karardır. Kesme işlemi ile bazen DNA’nın kendini çoğaltması için ilk adım hedeflenir. Bazen de DNA’nın paketlenerek şekil alması hedeflenir. Topoizomeraz Enzimi Örgü Örer Gibi Zincirleri Birbiri Üzerinden Atlatır: Topoizomeraz enzimi tıpkı örgü ören birinin gösterdiği mahareti sergiler. DNA zincirleri kırdıktan sonra birbirinin üzerinden kusursuz bir şekilde atlatır. Daha sonra da kırığı tamir etmek için yapıştırır. DNA Zinciri Kırdığı Zinciri Yapıştırır : DNA’yı tek başına kırmanın hiç bir yararı yoktur. DNA’yı kırdıktan sonra DNA zincirinin ucu açıkta kalır. Zincirleri tekrar yapıştırmak da gerekmektedir. Topoizomeraz enzimi bunu da yapar. Bu enzimin DNA üzerinde bir işçi gibi çalışması hayranlık uyandıran bir durumdur. Topoizomeraz enzimleri bu işlemi yaparken matematik profesörlerinin anlayabileceği kompleks bir düşünceyi kullanırlar. Topoizomerazlar, matematikte topoloji adlı kompleks bir alanın kavramlarını bilircesine hareket ederler. Topoizomeraz Bu İşlemleri Niye Yapar? 1) Topoizomerazlar DNA’nın çoğaltılmasının ilk adımını oluşturur. DNA’da çift zincirin birbiri üzerinde dönerek sarılması güçlü bir yapı kazandırır. Bu dönen yapıya helezon da denir. Ancak bu bir yandan önemli bir probleme sebep olur. DNA çoğaltılırken zincirler arasındaki bağlar kırılması gerektiği gibi helezonun da açılması gerekir. Önceleri biyologlar bu enzimin varlığından haberdar değildi. DNA’nın helezon açılmadan nasıl çoğaltıldığı araştımacıların kafasını karıştırdı. Öyle ki 1979 yılında bazı araştırmacılar DNA’nın birbiri üzerine dönmediğini, yanyana duran çift iplik olduğunu savunmaya başladılar. Ancak topoizomeraz enziminin keşfi ile biyologların bu kafa karışıklığı çözüldü. Buna göre topoizomeraz enziminin yardımıyla ilk önce zincirin biri kesiliyor diğer zincirin üzerinden atlatılıp tekrar birleştiriliyor. Bu sayede dönme sayısı bir azaltılıyor. Bu da DNA’nın içinde enzimlerin girebileceği boşluğa olanak veriyor. DNA zinciri birbirinin üzerinde dönmeseydi, tıpkı fermuarın açılması gibi zincirlerin birbirinden ayrılması yeterli olurdu. Ancak zincirlerin birbiri üzerinden dönmesi bunu yeterli kılmamaktadır. Ayrıca bu dönme harketinin de ortadan kaldırılması gerekir. Topoizomeraz enzimi işte bu problemi çözmekle görevlidir. Bu şekil, DNA’nın kendini çoğaltması sırasındaki aşamaları gösterir. Ancak, ilk aşamada zincirlerin açılabilmesi için, bir boşluklu alan gereklidir. Bu boşluklu alan bağlanma sayısının bir azaltılması ile mümkün olur. Bunu topoizomeraz enzimi yapar. Aksi halde diğer enzimler faaliyetlerini sürdüremez. Neticede DNA’da çoğaltılamazdı. Bu da yaşamın sonu anlamına gelirdi. 2 Topoizomeraz enzimi DNA’nın paketlenmesine yardımcı olur. Topoizomeraz enzimleri, DNA zincirlerini kırıp, birbiri üzerinden atlatıp, tekrar yapıştırarak DNA’nın dönme sayısını azaltırlar. Dönüş sayısının azalması, yapısal gerilmeye yol açar; bu gerilme de süperkıvrım adlı bir şekilin oluşmasıyla dengelenir. Süperkıvrımları telefon kablolarının birbiri üzerinde kıvrılması ile oluşan şekillere benzetebiliriz. Süperkıvrımların oluşturulması ile DNA daha az yer kaplar. DNA’daki kıvrılmalar, telefonun kablosunun kıvrılmasına benzer. Çift zincirde bu kıvrılmaları sağlamak için topoizomeraz enzimleri görev yaparlar. Topoizomeraz enzimlerinin DNA’ları kırıp kıvrılmaları azlatması ile DNA molekülünde bir gerilim meydana gelir. Bu gerilim, DNA’nın kendi üzerinde kıvrılmalar yapılmasıyla aşılır. Bu sayede DNA daha küçük yer kaplar. Topoizormeraz enzimi, DNA’da süperkıvrılma adlı yapılar oluşmasını sağlar. Ancak bunu yaparken mucizevi bir teknik uygular. Matematik dahisi gibi davranır. Zincirlerden birini kırar ve diğeri üzerinden atlatır. Bu, DNA’daki dönme sayısını azaltır. Bunun neticesinde oluşan gerilim, DNA’nın birbiri üzerinden kıvrılarak süperkıvrım adlı yapıların oluşmasına sebep olur.

http://www.biyologlar.com/topoizomerazlar

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Bilim insanları Mekong Bölgesi’nde son iki yılda 367 yeni tür keşfetti. Bunlar arasında gözleri olmayan bir örümcek ve dev bir uçan kurbağa da var.Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), Mekong Bölgesi’nde aralarında yaprak burunlu yarasa, uçan sincap ve kurbağanın da bulunduğu çok sayıda yeni türün keşfedildiğini açıkladı.‘Gizemli Mekong’ adı verilen raporda, bilim insanları 2012-2013 yıllarında 290 bitki, 24 balık, 21 amfibi, 28 sürüngen, üç memeli ve bir kuş türünün keşfedildiğini kaydetti.Mekong Nehri, Vietnam’dan okyanusa dökülmeden önce Güney Çin, Myanmar, Laos, Tayland ve Kamboçya’dan geçiyor.Gözsüz örümcekWWF Myanmar Koruma Programı Müdürü Michelle Owen, “Bu türlerin keşfi, Mekong Bölgesi’nin dünyanın en zengin ve biyolojik açıdan en seçkin bölgesi olduğunu kanıtlıyor“ dedi.Dr. Peter Jäger tarafından keşfedilen ve rapordaki türlerden biri olan avcı örümcek, Laos’taki bir mağarada bulundu. Yeni örümcek türü dünyada gözleri olmayan tek örümcek olarak açıklandı. Bunun nedeni olarak ise sürekli karanlıkta yaşıyor olması gösterildi.Çiçek burunlu yarasaBir diğer tür de Helen’in Uçan Kurbağası olarak adlandırıldı. Vietnam’ın Ho Chi Minh kentinden 100 kilometre uzakta bulunan kurbağa büyük gözlere sahip ve ağaçtan ağaca büyük ellerini ve ayaklarını kullanarak süzülerek gidiyor. Sadece üremek için yere iniyor. Vietnam’daki keşiflerden bir diğeri de yaprak burunlu yarasa. Yarasanın çiçeğe benzer bir burnu olduğu belirtildi.Laos’ta bir de uçan bir sincap bulundu. Kırmızı ve beyaz kürke sahip olan sincap, türünün ilk örneği.1997′den beri bölgede 2 bin 77 yeni tür bulunmuştu. Böylece sayı daha da artmış oldu.© Deutsche Welle Türkçehttp://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ucan-kurbaga-gozsuz-orumcek

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Todd S. Marshall 23 yılı aşkın süredir eğlence sektörü için fikir ve illüstrasyon yaratıcılığı yapıyor. Pek çok alanda uzmanlaşmış olan Marshall, yalnızca son 11 yıldır oyun sektöründe; Sunstorm'da baş sanatçı, Ubisoft'ta sanat direktörü ve Volition'da kıdemli konsept sanatçılığı rollerini üstlendi. Bu süreç boyunca Marshall, kendisini ve yeteneklerini daha iyi tanıyarak pek çok fikre hayat vermeyi başardı.   Son yıllarda oyun endüstrisinde oluşturduğu kimliğine ek olarak, Marshall dünyadaki paleo-illüstratörlüğünün öncülerinden sayılıyor. Dr. Paul Sereno ile birlikte yeni keşfedilmiş tarih öncesi hayvanların rekonstrüksiyonunu yaparak bilime ve sanata büyük katkıda bulunuyor. Marshall'ın çoklu ortamda hazırladığı eski yaşam çizimleri dünya çapındaki pek çok akademik bazlı bilimsel yayında, televizyon programlarında ve belgesellerde yer aldı. Eserleri Smithsonian ve Amerikan Doğal Tarih Müzesi gibi pek çok tabiat tarihi müzesi aracılığıyla dünya çapındaki ilgililerine sergilendi. Çalışmaları kendisine pek çok ödül de kazandırdı ve dünyaca tanınan National Geographic, Science Illustrated, Discovery ve Science dergilerinde yerini aldı. Marshall'ın zamanla artan popüleritesi onu pek çok bilimsel, destekleyici ve eğitici program için aranan sanatçı yaptı.  Marshall'ın bilim ve eğitimi destekleyici yönü “Keşif Projesi” (Project Exploration) adlı, çocukların bilimsel keşif ve yenilikçi eğitim imkanlarına ulaşmasını sağlayan gönüllü organizasyona verdiği destekle de öne çıkıyor. Todd Marshall eski zaman sanatçılığı alanında tanınmadan önce, Los Angeles'ta yeteneklerini geliştirebilmek adına yıllarca çalıştı. Bu süreçte Hollywood'un bazı elit klüpleri için motorsiklet tankları boyamaktan ünlü hard rock gruplarının albüm kapaklarının tasarımına kadar pek çok ve farklı işle uğraştı. Başarılarıyla bize de adını duyurmuş olan Todd Marshall'la paleo-illüstratörlük hakkında küçük bir röportaj yapma fırsatımız oldu. Eminim ki Marshall'ın tavsiyeleri ve içten önerileri eski zaman çizimine ilgi duyan ve duymayan herkesin ilgisini çekecek ve herkes için yararlı olacaktır. “Her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir.”   Sayın Marshall, biz sizi herşeyden önce bir plaeo-illüstratör olarak tanıyoruz ve en çok bu alandaki çalışmalarınızı biliyoruz. Siz de kendinizi bu şekilde mi adlandırıyorsunuz?   Kendimi, son 24 yıldır çalıştığım eğlence endüstrisinde sanat yönetmeni ve kıdemli konsept sanatçısı olarak da tanımlıyorum. Özellikle de dijital oyun endüstrisinde.   Açıkcası bilime, tarih öncesi canlılara, hayvan sistematiğine ve anatomisine olan tutkum benim ikinci uğraşımı oluşturuyor. Tarih öncesi canlılar ve yaşadıkları çevre hakkında çalışmak, bunları araştırmak ve ilgili çizimler yapmak için elimden geldiği kadar zaman ayırmayı seviyorum fakat bunu konsept sanatçılığı işimle dengelemem gerekiyor. Chicago Üniversitesi'nden Dr. Paul Sereno ile birlikte olan çalışmalarınızın size nasıl bir katkısı oldu? Hala Dr. Sereno ile birlikte çalışıyorum. Bu inanılmaz bir deneyim. Paul ve takımıyla çalışmak benim için bir rüyaydı. Bu durum, onun için, bilim için ve halk için kendimi ve sanatçılığımı hep daha iyi olmaya zorlamama neden oldu. Kendisiyle yeni keşfettikleri inanılmaz yeni hayvanların rekonstrüksiyonu için yakın bir çalışma içindeyiz. Bu inanılmaz ciddiye aldığım bir iş, en güncel bilimsel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum.  Paul ve birlikte çalıştığı grubun her üyesi inanılmaz yetenekli ve her biri yaptıkları şey için çok sıkı çalışıyorlar. Genellikle, yeni bir hayvanı halka veya bilime arz etmek yıllarını alıyor. İşimi, oluşum sürecininin işleyişindeki yerimi, yeni bir hayvanın rekonstrüksiyonundan aldığım hazzı çok seviyorum ama öte yandan da çok çalışma ve sorumluluk gerektiriyor. Bu çalışma pek çok açıdan daha iyi bir sanatçı olmamı sağladı. Bu denli yetenekli ve zeki insanlarla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. İllüstrasyonlarınız bilim dünyası için oldukça değerli. Bu sizin için yeterince tatmin edici mi? Teşekkür ederim, ne kadar hoş bir söylem. Bilime ufak bir açıdan dahi olsa katkı sağlayabilmek her zaman amacım oldu. Bilimin ve sanatın bir esin kaynağı olabilmesi, birlikte bir hikayeyi anlatabilmesi ve tanımlanmış temalara anlam kazandırabilmesi ne kadar da mükemmel bir şey. Bir eski zaman sanatçısı olarak amaçlarımdan birinin genç insanlara hayal güçlerini geliştirebilmeleri adına ilham verebilmek olduğuna inanıyorum; zihinlerini ateşlemeyi, doğamız ve onun inanılmaz geçmişi hakkındaki bilgiye yönelik bir açlık uyandırmayı amaçlıyorum. Ben pek çok kitaptan haklarında bilgi edindiğim pek çok eski zaman sanatçısından ilham aldım. Bugün aynı ilhamı ben de genç beyinlere verebilmek istiyorum. İyi bir illüstratör olmak isteyenlere tavsiyeleriniz var mı? Bu hep çok zor bir soru olmuştur. Bildiğiniz gibi herkes farklı altyapı ve deneyimlere sahiptir. Oldukça basite indirgersek iyi çalışılmış bilimsel süreç ve ilgi diyebilirim. İlgili konular paleontoloji, karşılaştırmalı omurgalı anatomisi, biyolojik sistemler, hayvan davranışları, doğal ekosistemler, yer bilimi, eski zaman botaniği, fosil oluşumu ve daha pek çoğu olabilir. Sanatsal kısmı içinse yeteneklerin gelişmesi için sürekli pratik yapmak gerekiyor. İkisinden bir harman ortaya çıkarıp sanat değeri olan bir şey yaratmalı ve bunu ulaşabildiğin her profesyonel alana yaymalısın. Çalışmaların ve portfolyonu yayınlayabilmek için bir internet sitesi yaratmalısın. Bilimsel toplantılara katılıp ilgili bilim insanlarıyla tanışmalısın. Konsept sanatçılığının meslek olarak dünyada ve ABD'de günümüzdeki yeri nedir? Konsept sanatçılığının öne çıkması gerçekten zor, size bu durumu tatlı bir hale sokup anlatmayacağım. İlgili şirketlerde iş imkanı çok az ve bu yüzden rekabet oldukça fazla. Mezun öğrenci sayısının artışıyla da bu rekabet katlanıyor. Son birkaç yıldır pek çok ülkede baş gösteren ekonomik sorunlar da konsept sanatçılığı dalındaki iş alanlarının azalmasına neden oldu. Maalesef, ekonomik zorluk süreçlerinde sanat, tasarruf yapılacak ilk alan olarak görülüyor. Sosyal ağlar üzerinden oynanan oyunlar oldukça hızlı gelişti ve daha ziyade resim taslaklarıyla ilgilenenler bu alandaki ilerleme sayesinde şanslı olanlardı. Fakat  gerçekçi karakterler ve çevreler yaratan sanatçılar şimdilerde zor durumda. AAA oyun stüdyoları beş yıl öncesine göre oldukça zor zamanlar geçiriyor. Türkiye ve Türk konsept sanatçıları hakkında bilginiz var mı? Evet, Türk komşularım var ve hepsi oldukça harika, sıcakkanlı, mağrur ve merhametli insanlar! Türkiye'nin derin ve büyüleyici bir tarihe sahip, harika insanlarla dolu güzel bir ülke olduğunu biliyorum. Genç insanların keşfetmesi için ne kadar da mükemmel bir birikim ve çevre! Genç bir sanatçı için gidip resmedebileceği pek çok yer olmalı. Maalesef tanıdığım bir Türk konsept sanatçısı yok. Eminim ki bir çok yetenekli Türk sanatçı vardır; onlarla tanışıp paylaşımda bulunmayı çok isterim. Dünyanın her yanındaki sanatçılar öznel yetilere, paylaşabilecekleri özel şeylere sahiptir. Hem de her biri. Hepsiyle tanışmak ayrı bir onurdur. Bu ne kadar da güzel bir armağan! Son olarak şunu eklemek istiyorum ki her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun, ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir. Hepimiz için, tüm insanlar için barış, anlayış, bilgi ve sevgi diliyorum. Bana Türkiye'deki sizlere ulaşabilme imkanı sağladığınız için teşekkür ederim, teşekkürler Bilim.org! Gerçekten ve samimiyetle bu benim için bir onurdur! Teşekkür ederim… http://www.bilim.org  

http://www.biyologlar.com/paleo-illustrator-todd-marshall

55 Bin Yıllık Kafatası, İlk Göçü Aydınlatabilir

55 Bin Yıllık Kafatası, İlk Göçü Aydınlatabilir

Arkeologlar İsrail’in kuzeyindeki bir mağarada 55 bin yıl öncesine ait bir insan kafatası keşfetti. Modern insan kafatasından neredeyse hiçbir farkı olmayan fosil, insanların Afrika’dan çıktığı ilk göç hakkında yeni bilgiler sunabilir. Modern insanın atalarının Afrika’dan çıkarak tüm dünyaya yayıldıkları göç hakkında yeni bilgiler sunacak önemli bir keşfe imza atıldı. İsrail’deki Manot mağarasında bulunan 55 bin yıllık kafatası, insanların Avrasya’ya 60-70 bin yıl önce ayak bastıklarına işaret ediyor. Journal dergisinde yayımlanan araştırmada yer alan Tel Aviv Üniversitesi’nden Profesör Israel Hershkovitz, ‘kafatasının çok ince olduğunu ve modern bir kafatasından neredeyse hiçbir farkı olmadığını’ söyledi. Hershkovitz, buna rağmen eski insam türlerine ait benzerlikler bulunduğunu da belirtti. Doğu Afrika’dan büyük bir göç yaşandığına dair önemli bir bulgu elde ettiklerini belirten Hershhovitz, “Atalarımız Sahara ve Namibya çölleri geçerek Akdeniz’in doğusunda 55 bin yıl önce yaşamaya başladı. Bulduğumuz kafatası insan evrimini anlamak için anahtar görevi görebilir” yorumunda bulundu. Modern insanı çağrıştırıyor Antik kafatasının arkasında bulunan belirgin çıkıntının, özellikle Avrupa’da bulunan ilk insanlara ait kafataslarıyla benzerlik gösterdiği ifade edildi. Araştırmacılar, buradan yola çıkarak Manot’da yaşamış insanların Yontma Taş Çağı’nda yaşamış Avrupalıların öncesini temsil ettiğini düşünüyor. BBC’ye açıklama yapan Londra Doğal Tarih Müzesi’nden Chris Stringer, ‘Manot fosilinin Afrika’dan 60 bin yıl önce ayrılan ve Asya ile Avrupa’ya dağılan ilk insanların az bulunan kalıntılarından birini temsil ettiğini’ belirtti. Stringer, kafatasının halen birçok eksik bilgi bulunan döneme ait daha fazla fosil bulabilmek adına ümit verici olduğunu söyledi. Bir diğer önemli keşif Tayvan’da Nature Communications dergisinde bu hafta içinde yayımlanan bir diğer önemli keşifte, 200 bin yıl öncesine uzanan bir çene kemiği bulundu. Balıkçılar tarafından kıyıdan 25 km açıkta çıkarılan çene kemiğinin, kısa ve geniş, aynı zamanda kalın ve büyük dişli olduğu, bu yüzden sınıflandırmasının yapılamadığı ifade edildi.   Stringer, çene kemiğinin modern insandan önce var olan ve kuzey-doğu Asya’da 400 bin yıl öncesine kadar uzanan Homo erectus türüne ait olduğunu tahmin ettiklerini belirtti. Bir diğer olasılık, Neandertallerin Asyalı akrabası kabul edilen Denisovan insanına ait olduğu. Çene kemiğinden DNA elde edilememesi, yeterli bilgi elde edilememesine neden olurken, modern insanın Uzak Doğu’da sanılandan daha eski tarihlerde var olduğu düşüncesi güçleniyor. Bilim insanları geçtiğimiz yıl Çin’de 70 ila 125 bin yıl öncesine uzanan insan kalıntıları bulmuştu. http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/55-bin-yillik-kafatasi-ilk-gocu-aydinlatabilir

7,000 Yıllık İskelette Bilinen En Eski Lösemi Vakası Bulunmuş Olabilir

7,000 Yıllık İskelette Bilinen En Eski Lösemi Vakası Bulunmuş Olabilir

7,000 Yıllık İskelette Bilinen En Eski Lösemi Vakası Bulunmuş OlabilirAlmanya’da 7,000 yılllık bir iskelette dünyanın ilk lösemi vakası keşfedilmiş olabilir. 30-40 yaşlarında bir kadına ait olan iskelet, 1982 yılında Stuttgart-Mühlhausen yakınlarında bir erken Neolitik dönem kazısında ortaya çıkarıldı. Güneybatı Almanya’da bulunan kazı alanında 72 gömüt daha keşfedilmişti.İskeletin yanında yuvarlak dipli bir çömlek de bulundu. İskeletlerin keşfedildiği yerleşim alanı, Linearbandkeramik (LBK) kültürüyle bağdaştırılıyor. Bu kültürün adı, ürettikleri çanak-çömleklerde bulunan bu kültüre özgü çizgisel desenlerden geliyor. Linearbandkeramik kültürü MÖ 5500-48000 yılları arasında Batı ve Orta Avrupa’da gelişen bir erken tarımcı kültürdü. Tübingen Üniversietesi Senckenberg İnsan Evrimi ve Paleo-Çevre Merkezi’nden ekip lideri Heike Scherf “Şimdiye kadar bu bireyde sadece, diş yuvası iltihaplanmasıyla birlikte şiddetli diş çürükleri bulundu.” diyor.dünyanın en eski lösemi vakasıYüksek çözünürlüklü CT taramaları yapan Scherf ve meslektaşları, hem humerus (üst kol kemiği), hem de sternum kemiklerinin (göğüs kafesi kemiği) dokusunda, süngerimsi kemiğin büyük oranda hasar görmüş ve kaybolmuş olduğunu fark etti.Araştırmacılara göre, bu kemiklerde orta süngerimsi dokuda görülen erime, aynı yerleşimdeki aynı yaş grubuna ait örneklere göre çok daha yüksekti. Erime, modern yetişkin örneklerde görülene kıyasla da olduça yüksekti.Scherf “Sonuçlarımız kemik iliğindeki hematopoietik (kan yenileyici) kök hücreleri etkileyen, erken aşamalardaki bir lösemi vakasına işaret ediyor.” diyor.Humerus ve sternum kemikleriyle bölgesel olarak sınırlı kalan kemik tahribatı, osteoporoz, kemik tümörü ve hiperparatiroidizm gibi diğer hastalık seçeneklerini de eliyor.Scherf Discovery News’e yaptığı açıklamada “And Dağları mumyalarında daha önce özel bir tip lösemiyle (T-hücreli lösemi) bağdaştırılan bir virüs bulunmuştu. Fakat bizim yaptığımız keşif, büyük ihtimalle, bir arkeolojik bir örnekte bilinen ilk lösemi vakası oldu” diyor.Araştırmacılar, Neolitik kadını etkilemiş olan lösemi tipini belirlemek gibi daha detaylı varsayımlar yapmanın imkansız olduğunu da kabul etti.Zürih Üniversitesi’nde Evrimsel Tıp Enstitüsü müdürü Frank Rühli “Bu en modern tarama teknikleriyle bile insan, böyle bir paleopatolojik bulgu konusunda yüzde yüz emin olamaz. Bununla birlikte, lösemi gibi büyük bir etkisi olan modern ve sık görülen bir hastalığın en erken paleopatolojik örneğine dair bir belirtiyi keşfetmek bile, hastalığın evrimi açısından çok önemli birşey” dedi Discovery News’e yaptığı açıklamada. Yazan: Ayşe BursalıAraştırma Avrupa Birinci Evrimsel Tıp Konferansı’nda sunuldu.Discovery News Görsel: UNIVERSITY OF TÜBINGEN http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/7000-yillik-iskelette-bilinen-en-eski-losemi-vakasi-bulunmus-olabilir

Çin’de 2.5 Milyon Yıllık Şeftali Çekirdekleri Bulundu

Çin’de 2.5 Milyon Yıllık Şeftali Çekirdekleri Bulundu

Çin’de bir otobüs durağının yakınında, 2,5 milyon yıllık dünyanın en eski şeftali çekirdekleri bulundu. Keşif şeftalinin az bilinen evrimine ışık tutuyor.Sekiz şeftali çekirdeği, Xishuangbanna Tropik Botanik Bahçesi’nden doçent Tao Su tarafından bulundu. Tao Su’nun Kunming şehrindeki evinin yakınındaki bir yol çalışması sırasında Geç Pliyosen döneme tarihlenen bir kayaç ortaya çıkarıldı. Bu kayaç içinde çekirdekler bulundu.Pliyosen tabakaları içinde korunan çekirdekler, Su’ya göre “şaşırtıcı derecede modern” görünüyor. Araştırmaacılar “Fosiller, modern şeftali çekirdekleriyle aynı. Daha küçük modern şeftali çeşitleriyle aynı boyuta, tek bir tohuma, derin bir dorsal oyuğa, ve derin çukur ve kırışıklara sahipler” diyor.Keşif, bizim tükettiğimize benzer şeftalilerin insanlar ortaya çıkmadan çok önce de popüler bir yiyecek olduğunu öne sürüyor.Çekirdeklerin biçimsel özelliklerini inceleyen araştırmacılar, Prunus cinsine ait olduğuna karar verdi. Daha sonra keşfedilen yeni tür şeftali için, bulunduğu Kunming şehrine ithafen “Prunus kunmingensis” ismi teklif edildi.20 milyon tonluk yıllık üretimle popüler bir ağaç meyvesi olan şeftali, yani Prunus persica‘nın ilk olarak Çin’de ortaya çıktığına inanılıyor. Fakat meyvenin evrim sürecinin büyük bir kısmı bilinmiyor. Daha önce bulunan en eski şeftali kanıtları, 8,000 yıl öncesine tarihlenen arkeolojik kalıntılar arasında bulunmuştu.Fakat bugüne kadar yabani şeftali bitkisi popülasyonu hiç bulunmamıştı.Prunus kunmingensis’ in keşfi şeftalinin Çin’de ortaya çıktığı teorisini destekliyor. Araştırmacılardan, Pennsylvania Devlet Üniversitesi’nde paleobotanik profesörü Peter Wilf, “Şeftali, insanların Çin’i kolonileştirmesine tanık oldu. Şeftali insanlardan önce de oradaydı. Tarih boyunca biz ona uyum sağladık, o da bize” diyor.Penn Devlet Üniversitesi tarafından yapılan testler, şeftali çekirdeklerinin 2,5 milyon yıldan daha eski olduğunu kanıtladı.Yapılan elektron mikroskobu analizleri, düzleşmiş çekirdeklerin içindeki tohumların yerini çoğunlıkla demir oksitlerin aldığını gösterdi. Fosillerin radyokarbon tarihlemesi de, radyokarbon tarihlemesinin tespit edebileceği en eski tarihten, yani 50,000 yıl öncesinden daha eski olduğunu ortaya koyabilid.Araştırmacılar, şeftalilerin modern morfolojisine, doğal seçilim yoluyla evrildiğini söyledi. Hayvanlar ve primatlar semiz meyveleri atıştırarak, tohumlarını etrafa yaydılar. Çok daha sonraları , evcilleştirme ve insan eliyle üretme sayesinde, şeftali boyutu ve çeşitliliği arttı.Peki Prunus Kumningensis neye benziyordu? Su ve meslektaşları, modern şeftalilerin çekirdek ve meyvesi arasındaki boyut ilişkisini, fosillerinkiyle karşılaştırdı. Bunun sonucunda geç Pliyosen dönemde meyvenin çapının yaklaşık 5.2 cm olduğuna karar verdiler.Wilf “Günümüzde bulunan en küçük ticari şeftaliyi düşünün, bunlar da ona benziyordu. Çekirdeklerin etrafında semiz, yenilebilen bir meyve vardı. Çok lezzetli olmalıydı” diye ekledi.Yazan: Ayşe Bursalı Discovery News http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/cinde-2-5-milyon-yillik-seftali-cekirdekleri-bulundu

Kızılderili Köyünde 1000 Yıllık Tohumlar Bulundu

Kızılderili Köyünde 1000 Yıllık Tohumlar Bulundu

Güney Dakota’daki tarihöncesi kızılderili köyünde her yıl yeni bir kalıntı gün yüzüne çıkarılmaya devam ediyor.  Bu sene yapılan keşiflerin boyu küçük ama önemleri çok büyük. Toprağın 1,5-2 metre derinlerinde keşfedilen tohumlar bölgedeki tarımcılığın tarihine ışık tutuyor.Mitchell Gölü çevresindeki kazı alanında uzun süredir çalışmalarına devam eden arkeologlar,  1000 yıl boyunca el değmemiş, birkaç milimetre boyundaki kömürleşmiş mısır taneleri ve ayçekirdeklerine ulaştılar. Aynı zamanda, mısır koçanları da bulduklarını ifade eden araştırmacılar, bu kalıntıların tarımcılığın ne kadar büyük bir değişim geçirdiğini ve bölge insanlarının beslenme biçimlerinde çeşitlilik olduğunu kanıtladığını dile getirdi.Bölgedeki Tarımın Tarihini Aydınlatan TohumlarKazı alanında 12 yıldır öğrencileriyle beraber çalışmalarını sürdüren Exeter Üniversitesi Arkeoloğu Alan Outram, ekibin son 1 ay içerisinde, 11 yılda keşfedilenden daha fazla kömürleşmiş bitki ürünü keşfettiğini dile getirdi. Alan Outram, “Bu bölge bir tarım alanı ve buluntular buradaki tarımcılığın tarihini aydınlattığı için gerçekten çok önemli.” dedi. Proje Direktörü, Augustuna Koleji Arkeoloji Profesörü Adrien Hannus, kazı alanındaki çalışmalar ışığında bölgede yaşamış Amerika yerlilerinin günlük hayatları hakkında geniş bilgi sahibi olmayı amaçladıklarını dile getirdi. Hannus, “Bu köy, tarihöncesi tarımın kökenini yansıtmasa da,  bölgedeki tarımı anlamak için incelenmesi gereken en önemli kazı alanlarından bir tanesi.” dedi.Mısır taneleri ve ayçekirdekleri, yiyeceklerin ve çeşitli aletlerin saklandığı derin çukurlar içerisinde keşfedildi. Bu çukurlar, o dönemde insanların yemeklerini ve aletlerini muhafaza etmek için kullandıkları depolardı. Bölge insanları, yemeklerini saklamak için bu derin çukurların yeterli olmadığını anladıklarında,  çukurları çöp depoları olarak kullanmaya başladılar. Arkeoloji öğrencileri bu çukurlarda çanak çömlek parçaları ve başka eşya kalıntıları da buldular.Hannus, ülkenin bu kısmında yer alan tarihöncesi çukurların geniş bir ağzı olduğunu ve 1,5-2 metre derinde çukurların gitgide genişlediğini belirtti. Bu çukurların çevresi kil ve kül ile kaplıydı. Araştırmacılara göre bunun nedeni, böceklerin böylesine kalın bir kül tabakasını canlı bir şekilde geçemeyecek olmasıydı. Bu yıla kadar, araştırmacılar bölgede, etrafındaki kil ve kül kaplaması zarar görmemiş bir depolama çukuruna ulaşamamışlardı.Mısır koçanlarının boyunun bir yetişkinin parmağını geçmediği görüldüğünden, Hannus, burada yaşayan insanların koçanların tamamını közlediklerini ya da kaynattıklarını öne sürdü.  Alan Outram, “Bu kalıntılar bize bitki yapılarının zaman içinde ne kadar değişime uğradığını gösteriyor. Mısır taneleri günümüzdeki ile aynı boyda olsa da koçanlar çok daha küçük ve üzerlerinde daha az mısır tanesi var.” dedi. “Kömürleşmiş olmaları, tanelerin günümüze kadar korunmasını sağlamış. Aksi takdirde bu tohumlar zaman içinde büyüyerek toprağın dışına çıkardı.”Günümüz Kırsal Hayatının İzleriHannus, “Kalıntılar, bölgedeki Amerika yerlilerinin karmaşık bir beslenme biçimi olduğunu ve tamamen ilkel canlılar olmadıklarını kanıtlıyor.” dedi. “Burada asıl önemli ve güzel olan, bu köydekilerin başarılı çiftçiler, avcı ve toplayıcılar olmaları.  Bu insanlar balık tuttular, çeşitli vahşi hayvanları topladılar;  bizon, geyik ve daha küçük memelileri avladılar. Burada bir açlık hikayesi yok. Burada, çok canlı ve önemli bir topluluğun hikayesi saklı.”31 yıldır bölgede çalışmalarını sürdüren Hannus, bu tarihöncesi köydeki yaşamın, Güney Dakota’daki günümüz kırsal yaşamından çok da farklı olmadığını belirtti. “Kazı alanını ziyaret eden insanlara, buradaki yaşayışın çok yabancı veya farklı bir kültüre ait olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Bugün Güney Dakota’daki küçük kasabalar, aynı buradakine benzer şekilde işleyen bir hayat sürdürüyorlar.”mitchellrepublic.com http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/kizilderili-koyunde-1000-yillik-tohumlar-bulundu

Yunanistan’da Fosilleşmiş Dev Kaplumbağalar Bulundu

Yunanistan’da Fosilleşmiş Dev Kaplumbağalar Bulundu

Selanik Aristotle Üniversitesi’nden bir grup bilim insanı, Yunanistan’ın Pieria şehrinde büyük bir keşfe imza attı. Bilim insanları, Makrigialo isimli plajda, yaklaşık 2.5 – 3 milyon yıllık oldukları tahmin edilen 3 adet fosilleşmiş kaplumbağa kalıntıları ortaya çıkardılar.Bu üç kaplumbağanın içinden, 800 kg ağırlığındaki bir tanesi kumdan çıkarıldı.Selanik Üniversitesi jeoloji profesörü Evangelia Tsoukala, “Çok önemli bir keşif yapıldı. Buluntular, elbette oldukça aşınmış durumdalar; bu fosillerin zahmetli ve yorucu bir bakım sürecinden geçmeleri şart.” dedi.Bu dev kaplumbağaların, canlıyken 1 metre uzunluğunda oldukları ve ovalar, göller, nehirler ve bitkilerle dolu; muhtemelen bugünkünden daha ılık ve oldukça nemli bir ortamda yaşadıkları tahmin ediliyor.Profesör, Selanik ve Halkidiki kıyılarının, geçen yüzyılda olduğu gibi, bu dev kaplumbağalarla dolu olduğunu belirtiyor.Selanik Üniversitesi’ndeki bilim insanlarının şu anki amaçları, 800 kg ağırlığındaki kaplumbağayı koruma altında tutmak ve gerekli finansal destek bulunduktan sonra, diğer iki kaplumbağanın da çıkarılması ve taşınmasını gerçekleştirmek.Tsoukala, çocukların ve yetişkinlerin bu “Dev Kaplumbağa” keşiflerini inceleyebilecekleri bir müze açmayı arzuladıklarını da sözlerini ekliyor.Yazan: Gizem Çimenhttp://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/yunanistanda-fosillesmis-dev-kaplumbagalar-bulundu

Fosilleşmemiş 80 Milyon Yıllık Dinozor Damarı Bulundu

Fosilleşmemiş 80 Milyon Yıllık Dinozor Damarı Bulundu

80 milyon yıl önce yaşamış, orta boylu ve ördek gagalı bir dinozor olan Brachylophosaurus canadensis fosilinde, kan damarı benzeri yapıların kanıtı bulundu. Dinozor ABD’de kuzeybatıda bir eyalet olan Montana’da yaşamıştı.Araştırmacılara göre bu keşif, kan damarı ve hücre gibi organik yapıların fosilleşmeden milyonlarca yıl korunabileceğine dair kanıtlara bir yenisini ekliyor.Austin’deki Teksas Üniversitesi’nde araştırma ekibi başkanı Dr Tim Cleland ve meslektaşları, Brachylophosaurus canadensis‘a ait bir bacak kemiğinin bir parçasını minerallerinden arındırdı. Ekip daha sonra minerali alınmış kemiği kütle spektroskopisi yöntemiyle inceledi.İnceleme sonunda kemikte kan damarlarının hücresel unsurlarını oluşturan birkaç belirli protein bulundu. Bu proteinlerden miyozin adında bir tanesi, kan damarlarının duvarlarındaki düz kaslarda bulunuyor.Dr Cleland ve ekibi, dinozorların yaşayan akrabaları olan tavuk ve devekuşu kemikleri üzerinde de aynı işlemi yaparak, elde ettikleri sonuçları doğruladı.Hem modern hem de paleontolojik örneklerde peptit (protein alt birimi) dizileri, kan damalarındaki peptit dizileriyle eşleşti.Araştırmacılar “Brachylophosaurus canadensis‘in kan damarı parçalarının peptit dizileri, yaşayan dinozor akrabalarının kan damalarındaki peptitlerle uyumlu. Dinozordaki peptitler, bakteriyel cıvık mantarla ya da mantar kökenli bir canlıyla uygun değil” dedi.Araştırmacılar, veriler göz önünde bulundurulduğunda damar parçalarının bir kontaminasyonla başka bir yerden bulaşmadığının, gerçekten dinozora ait olduğunun kesin olduğunu söylüyor.Dr Cleland “Bu araştırma, soyu tükenmiş bir organizmanın kan damarlarının direkt olarak incelendiği ilk araştırma, ve bize fosilleşme sırasında hangi protein ve dokuların korunduğu, bu proteinlerin fosilleşme sırasında nasıl değiştiği konusunda bilgi edinme fırsatı sunuyor” dedi.NC State’de moleküler paleontolog ve araştırma ekibinden Mary Schweitzer, “Bu araştırma sayesinde 80 milyon yıl süresince proteinlerin nasıl değiştiği konusunda fikir sahibi olacağız. Dokuların nasıl korunduğu konusu yanında, bu hayvanların yaşarken çevrelerine nasıl uyum sağladığını öğrenme şansı bulacağız” dedi. Sci-news.com, LivescienceTimothy P. Cleland et al. Mass Spectrometry and Antibody-Based Characterization of Blood Vessels from Brachylophosaurus canadensis. J. Proteome Res., published online November 23, 2015; doi: 10.1021/acs.jproteome.5b00675http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/fosillesmemis-80-milyon-yillik-dinozor-damari-bulundu

Geçtiğimiz Haziran Ayında Kanada’da Tamamen Yeni Bir Dinozor Cinsi Keşfedildi

Geçtiğimiz Haziran Ayında Kanada’da Tamamen Yeni Bir Dinozor Cinsi Keşfedildi

Yeni bir araştırma, yaklaşık 70 milyon yıl önce, taça benzer bir yakası, burnunda uzun bir boynuzu ve gözleri üzerinde de iki küçük boynuzu olan garip görünüşlü bir dinozorun günümüzde Kanada’nın Alberta eyaleti olan topraklarda yaşadığını ortaya koydu.Triceratops türünün bir akrabası olan yeni dinozor türünün kafatası 10 yıl önce Peter Hews adında bir adam tarafından keşfedilmişti. Hews bir yamaçtan çıkan kemikleri fark ettikten sonra araştırmacılar fosili kazdı ve üstünde çalışmalar yürüttü. Araştırmalar sonucu fosilin, tamamen yeni bir boynuzlu dinozor cinsine (ve türüne) ait olduğu ortaya çıktı.Araştırmacılar alışılmadık görünümlü dinozora Regaliceratops peterhewsi ismini verdi. Latince olan regalis kelimesi “kraliyete ait” anlamına geliyor ve dinozorun emsalsiz taç benzeri kafasına (ve araştırmayı yapan Kanada Kraliyet Tyrrell Paleontoloji Müzesi’ne) atıfta bulunuyor. Yunanca olan ceratops ise “boynuzlu yüz” anlamına geliyor. Fakat araştırmacılar dinozorun lakabı olan “Hellboy”un çok daha popüler olduğunu da ekledi.Paleobiyolog Caleb Brown, bu kafatasının, boynuzlu dinozorların Alberta’nın bu bölgesinde yaşadığına dair ilk kanıt olduğunu belirtti.Brown “Fakat kafatası örneği laboratuvarda içinde olduğu kayadan çıkarılıp hazırlanana kadar, bütün anatomisi ve ilginç özellikler silsilesi ortaya çıkarılmamıştı. Hazırlandıktan sonra yeni bir tür ve beklenmedik bir tür olduğu belliydi. Müzeyi ziyaret eden bir çok boynuzlu dinozor uzmanı, onu laboratuvarda gördüğünde birkaç kere bakmak zorunda kaldı ” dedi.Brown, kafatasının yeni bir tür olduğunun oldukça açık olduğunu belirtti. Yüzdeki boynuzların kendine özgü boyutları ve şekli ile kafatasının arkasındaki zırhımsı yaka, yeni bir türe ait olduğunun en büyük göstergeleri. Regaliceratops peterhewsi aslında Triceratops’a oldukça benzer olsa da, burnu daha uzun ve gözlerinin üzerindeki boynuzlar “komik derecede küçük” diyor Brown.Fakat Brown’a göre en etkileyici olan kafatasının arkasındaki yaka.  Buradaki çıkıntılar, bir orta dikeni olan beşgenlerden yapılma bir haleyi andırıyor ve Brown’a göre “tüm bunların birleşimi bir taca benziyor.”Yeni bulunan dinozorda ayrıca ilginç bir kısa ve uzun boynuz kombinasyonu var. Araştırmacılar genelde boynuzlu dinozorları iki kategoriye ayırıyor. Chasmosaurine’lerde burun üzerinde küçük, gözler üzerinde büyük bir boynuzü ve uzun bir yaka oluyor. Centrosaurine’lerde ise büyük bir boynuz burun, küçük göz boynuzları ve kısa bir yaka oluyor.Brown “Bu yeni tür bir Chasmosaurine olmasın arağmen, Centrosaurine’lere daha yakın kafatası özellikleri var. Yeni dinozor ayrıca, Centrosaurine’lerin soyunun tükenmesinden sonraki bir dönemde yaşamış” diyor.Regaliceratops peterhewsi, evrimsel bir yakınlaşmayı gösteren ilk boynuzlu dinozor örneği. Yani bu iki farklı grup dinozorun, birbirinden bağımsız olarak benzer fiziksel özellikler geliştirdiği görülüyor.Araştırmacılar daha fazla  Regaliceratops peterhewsi fosili aramayı planlıyor. Aynı zamanda kafatasının da dijital rekonstrüksiyonları yapılıyor. Brown “Bu keşif, orada biryerde bizim henüz bulamadığımız başla boynuzlu dinozorları olduğunu öneriyor, biz de bu yeni türleri arayacağız” diyor.http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/gectigimiz-haziran-ayinda-kanadada-tamamen-yeni-bir-dinozor-cinsi-kesfedildi

Türkiye'de yeni bir yılan cinsi bulundu "Muhtarophis barani"

Türkiye'de yeni bir yılan cinsi bulundu "Muhtarophis barani"

"Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Biyoloji Bölümü'nden bir ekip, TÜBİTAK'ın desteklediği proje kapsamında yeni bir yılan cinsini dünya literatürüne kazandırdı. ADÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kurtuluş Olgun,  yaklaşık 10 yıldır TÜBİTAK tarafından desteklenen proje çerçevesinde, Hatay'ın Dörtyol ve Yayladağı ilçelerindeki dağlık alanlarda yılanlarla ilgili arazi çalışmaları gerçekleştirdiklerini söyledi.Bu süreçte buldukları yılanlar üzerinde yaptıkları analiz ve DNA incelemelerinde, bilimsel olarak tespit edilmiş diğer cinslerden farklılıklar gördüklerini belirten Olgun, bu cinsin, özellikle burun ucunun küt ve kafa yapısının farklı olmasıyla ayrıştığını bildirdi. "Anatomik yapısı ve DNA analiz sonuçlarının incelenmesiyle bu yılanın yeni bir cins olduğunu belirledik" diyen Olgun, şöyle devam etti:"Yaptığımız çalışmaları makale haline getirerek uluslararası bilimsel çalışmaların yer aldığı 'Russian Journal Herpetology' dergisine gönderdik. Burada gerekli bilimsel incelemelerin ardından makalemiz dün yayımlandı. Türk bilim adamlarınca ilk kez bir yılan cinsi dünya literatürüne kazandırılmış oldu. ADÜ Biyoloji Bölümü'nden herpetologlar olarak bu başarıya imza atılmasını, mesleki açıdan çok önemli görüyorum."Bu keşifle dünyada 514 olan yılan cinsi sayısının 515'e yükseldiğini ifade eden Olgun, Türkiye'deki sayının da 22'ye çıktığını dile getirdi."Zehirsiz ve zararsız bir yılan"Ekipten Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aziz Avcı ise buldukları yılan cinsinin fiziksel özelliklerini anlattı.Yeni cinsin 30 santimetre uzunluğunda, ince ve küçük yapılı olduğunu belirten Avcı, "Sırt rengi sarımsı ile kızıl arasında. Başının üzeri siyah bir bantla örtülü. Başının ön kısmı kül renginde. Zehirsiz ve zararsız bir yılan. Genellikle taş altlarına gizleniyor ve nemli bölgelerde toprağa girip saklanabiliyor" diye konuştu. Avcı, "Tespit ettiğimiz yeni yılan cinsine, Türkiye'de herpetoloji biliminin kurucusu, bu alanda büyük emekleri bulunan merhum Prof. Dr. Muhtar Başoğlu'na atfen 'Muhtarophis' adını verdik" dedi." " Amanos yılanı (Rhynchocalamus barani), Colubridae familyasından 30 cm uzunluğunda bilim dünyasına yakın zamanda kazandırılan Amanos Dağlarına özgü bir yılan türü. Amanos yılanının gri renkli baş plakaları ve boyun çevresinde de bir bant oluşturan siyah renkli pulları vardır. Vücudunun geri kalanı pembe-bakır renkte ve karın kısmıda beyazdır. Vücudunun çeşitli yerlerinde bulunan pulların sayıları da kendisine yakın türlerden farklılık gösterir.Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Biyoloji bölümü başkanı Prof.Dr. Kurtuluş Olgun ve ekibi, bu yeni türe ait iki örneği, TÜBİTAK desteği ile yürütülen ve Eirenis cinsine ait yılan türlerinin Türkiye'de ki dağılımının incelenmesi konu olan proje kapsamında yürüttükleri arazi çalışmasında Hatay ilinin sınırları içinde bulunan Amanos dağlarında buldular.Hakemli bir uluslararası dergi olan Zootaxa da yayımlanan makaleyle bilim dünyasına tanıtılan tür, kendilerinin de hocası olan Prof Dr. İbrahim Baran'ın adına armağan edilerek Rhynchocalamus barani olarak adlandırıldı. Son olarak ortak kararla yılana örneklerin bulunduğu yere uygun olacak şekilde Amanos yılanı adı verildi. " https://tr.wikipedia.org/ İki tanımlamada farklılıklar olması ufakta olsa kafa karıştırmaktadır. İlk yayımlanan bilgiler bu doğrultuda " yılanın rengi " farklılıkmı göstermekte dir ? 1- " Amanos yılanı (Rhynchocalamus barani), Colubridae familyasından 30 cm uzunluğunda bilim dünyasına yakın zamanda kazandırılan Amanos Dağlarına özgü bir yılan türü. Amanos yılanının gri renkli baş plakaları ve boyun çevresinde de bir bant oluşturan siyah renkli pulları vardır. Vücudunun geri kalanı pembe-bakır renkte ve karın kısmıda beyazdır. Vücudunun çeşitli yerlerinde bulunan pulların sayıları da kendisine yakın türlerden farklılık gösterir." 2- "Yeni cinsin 30 santimetre uzunluğunda, ince ve küçük yapılı olduğunu belirten Avcı, "Sırt rengi sarımsı ile kızıl arasında. Başının üzeri siyah bir bantla örtülü. Başının ön kısmı kül renginde. Zehirsiz ve zararsız bir yılan. Genellikle taş altlarına gizleniyor ve nemli bölgelerde toprağa girip saklanabiliyor" 3- Cins sayısı 514 den 515 çıkmış bu buluşmudur yeni bir cins oluşturmamıdır tartışmak lazım... 4- Hemen her an bir tür başka bir cinsin altına kaydırıldığını düşünecek olursak bu makale ne kadar önem arzeder ? 5- Haberin başlğı bu mu olmalıydı " Türkiye'de yeni bir tür yılan cinsi bulundu" ? Tür mü bulundu Cins mi oluşturuldu ?

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yeni-bir-yilan-cinsi-bulundu-muhtarophis-barani

Soyu Tükenmiş Yeni Bir İnsan Türü Keşfedildi

Soyu Tükenmiş Yeni Bir İnsan Türü Keşfedildi

Mağarada bulunan yeni bir insan türü tarihi baştan yazabilir!Afrika’nın sırlar odası olarak geçen bölgesinde bulunan Homo Naledi‘ye ait binlerce kemik kalıntısı kendine has özellikler gösteriyor. Bu kemikler tarih öncesi, kültürü ve kendisi yok olmuş bir türün mezarlığına da işaret ediyor olabilir.1400 adet kemik, 140 diş, en az 15 kişiye ait iskelet yalnızca çok küçük bir kazı alanından elde edildi. Erken dönem insan fosilleri kayıtları normalde bu kadar da zengin değildir. Son yüzyılda, paleoantropologlar yüzün bir parçasını oradan, çene kemiği parçasını buradan toplayarak arkeolojide ‘slim picking’ denen yöntemini kullanmayı öğrenmiş ve defalarca tecrübe etmişlerdi. Şimdi ise Güney Afrika’daki bir mağarada devasa bir hominin kemiği yatağı keşfedildi, üstelik bu kemikler daha önceden hiç bilinmeyen hemcinsimiz (Homo) bir türe ait. Çok sayıda kemik ve bulundukları lokasyon çok daha ilginç bir sonuca işaret ediyor: kemiklerin ait olduğu kemikler kasıtlı olarak oraya bırakılmış gibi görünüyor. Bu durum, keşfedilmiş diğer ilkel insan türlerinin hiç birinde karşılaşılmış bir davranış biçimi değil, ve bu yüzden modern insan davranışlarının kökeninin anlaşılmasında çok büyük bir uygulama alanı yaratabilir.Keşif sürecindeki ilk kırılma anı 2013 yılının Ekim ayında Güney Afrika – Johannesburg’daki University of the Witwatersrand’de görev yapan Lee Berger’in arkeolojiye yeteneği olan ve klostrofobisi olmayan insanları araştırmaya davet etmesi ile başladı. Başvurusu olumlu değerlendirilen insanlar birkaç hafta içinde – Johannesburg yakınlarındaki mağara ağında kapalı kalmış Dinaledi odası içinden eski hominin kemiklerini ve dişlerini çıkarmak üzere – olay yerine ulaştı.Berger’e göre mağarada hala binlerce kalıntı mevcut. Berger :  ‘Tüm potansiyeli farkettiğimiz anda ise, yapılacak en iyi şeyin kazı alanını kilitleyip, sıradaki adımı belirlemek üzere tüm camianın fikrini almak olduğuna karar verdik’ şeklinde bir açıklama yaptı.Şu ana kadar elde edilen kalıntılar ise bize sıra dışı bir hikaye anlatıyor. Kemiklerin ait olduğu tür, tekil bir özellik karışımına sahip. Pelvis veya omuz kısmına bakıldığında, ape-benzeri Australopithecus’lardan olduğunu düşünülebilir. Afrika’da 4 milyon yıl öncesine kadar yaşamış olan cinsin (Australopithecus),  Homo’ların da atası olabileceği düşünülüyor. Ayağına baktığımızda ise, bu soyu tükenmiş canlının, bizim yalnızca 200.000 yıl önce ortaya çıkmış türümüze ait olduğu düşünülebilir.Kafatası ise, türün beyninin bizimkine kıyasla yarı büyüklükte olduğunu ve 2 milyon yıl önce yaşamış Homo türlerine daha çok benzediğini ortaya koyuyor.Berger ise türün pek de bizim gibi görünmediğini düşünüyor. Berger ve ekip arkadaşlarına göre; kafatası, eller ve dişlerin özelliklerine bakıldığında bu yeni türün cinsimize ait olduğunu söylemek çok da zor değil. Ekip türe, Homo Naledi ismini verdi.Türün anatomisi, cinsimizin ilk evrimleşen üyelerinden biri olduğuna işaret ediyor. Ne var ki, şu an için kemiklerin tam yaşı bilinemiyor. Kemiklerin yaşı, 2 ila 3 milyon aralığında çıkabilir ve bu durumda ise Homo cinsinin ilk ortaya çıkışı olarak sayılacaklardır.Çok daha genç olduğu ortaya çıktığı durumda ise (örneğin 100.000 yıl öncesine aitler diyelim) bu da çok önemli bir bulgu olacaktır. Bu da yeni türün; kolekant*‘ların insan versiyonu olduğunu gösterir. Sonuç ne çıkarsa çıksın, heyecan verici olduğu gerçeğini değiştirmiyor elbette.Ekip, bu fosil karışımını ‘anatomik mozaik’ olarak adlandırıyor. Daha önce buna benzer bir mozaik ‘Australopithecus sediba’da görülmüştü. Bu tür de Berger ve ekibi tarafından 2008 yılında şu ankinin biraz ötesindeki Malapa mağarasında bulunmuş 2-milyon yaşında bir hominindi. ‘Naledi bu açıdan sediba’nın bir aynası gibi’ diyor Berger ve ekliyor : “İlkel bir takım özellikleri gördüğünüz tüm sediba iskeleti parçalarından, naledi’de de onlardan türemiş halini gözlemleyebilirsiniz.”A.sediba gibi diğer örnekler de hesaba katıldığında insanın karmaşık evrimi ‘mozaikizm’i bir kural olarak barındırıyor. Mevcut keşif de  Australopithecus’tan Homo’ya geçiş evrimini nasıl anlayıp anlattığımız noktasında çok büyük katkılar sağlayacaktır. Bu şekilde bulunan fosiller çoğunlukla bütün iskeletten ziyade birkaç kemik parçasından oluşurdu. Ancak ne sediba ne de naledi, araştırmacıların bir üst çene, alt çene veya bulunan dişlerden vücudun geri kalanını tahmin etmelerine sebep olmadı.Tüm bunlarla birlikte Homo Naledi bölgesel bir istisna da olabilir. Doğu Afrika boyunca saçılmış kemikler bulunabilirse, bu durumda daha geniş bir alanda insan evrimi açısından neler gerçekleştiği daha iyi anlaşılabilecektir.Bu detay da, bulguların önemini azaltmıyor elbette. Bulgunun sunumunun şu şekilde yapılması da araştırmacılara göre, birçok insan için rahatsızlık verici olmayacaktır : ‘ Yeni bir tür ve Homo cinsine ait olduğu düşünülüyor ‘.Kaçınılmaz olarak, buna karşı çıkan görüşler de mevcut. University of Pittsburgh’dan Jeffrey Schwartz konu ile ilgili : ” Tüm insan fosilleri kayıtları üzerine çalışmış birisi olarak, bence; örnekler bir araya getirildiğinde, Homo Naledi iki kafatası biçimi gösteriyor.” açıklamasını yaptı.Bu görüşe katılan diğer bir isim de American Museum of Natural History yöneticisi Ian Tattersall , geçtiğimiz ay yeni bulunan fosillerin Homo’ya ait sayılması hususunda dikkatli olunması gerektiğini belirten bir makale yazmıştı.Her iki türlüde, yeni bulguların insan fosil kayıtlarına kayda değer bir katkı sağlayacağı bir gerçektir. Bu fosil topluluğu, paleoantropoloji araştırmacılarını uzun bir süre meşgul  ve kafası karışık tutacağa benziyor.Florida State University’den Dean Falk ise Berger’in ekibinin Homo naledi’nin küçük beyni üzerine yaptığı çalışmalardan çok etkilenmiş durumda ve görüntülerin insanlarda konuşma ile ilgili olan beyin bölgesine çok yakın bir alanla ilgili çok ilgi çekici özelliklere işaret ettiğini düşünüyor.Berger ise ilk kez; bilişsel yeteneği olan (farklı şekilde ama bize bu açıdan benzeyen) ancak bize de çok yakın akraba olmayan yeni bir tür bulduklarını öne sürüyor. .Bulgular aynı zamanda bilimcilere, fosil kayıtlarının hala çok zengin bir hazine sunduğunu da hatırlatıyor. Orada bir yerlerde, belki de çok daha ilgi çekici fosillerden çokça bulunduğunu söylemek hiç de zor değil.Güney Afrika’daki ulaşılamaz bilinen mağarada bulunan 1500 civarı kemik, erken dönem insanlardan yeni bir türe ait. İşte o bulgulardan bazıları ve nasıl keşfedildikleri :Kolekant*  –  türünün yok olduğu sanılmış sonradan yaşamakta olduğu saptanmış dört yüz milyon yaşında bir balık – ancak burada daha çok geçiş türü, geçiş fosili anlamında kullanılmış.Referans : DOI: 10.7554/eLife.09560). BilimFili.com "Soyu Tükenmiş Yeni Bir İnsan Türü Keşfedildi"https://bilimfili.com/soyu-tukenmis-yeni-bir-insan-turu-kesfedildi/

http://www.biyologlar.com/soyu-tukenmis-yeni-bir-insan-turu-kesfedildi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0