Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 63 kayıt bulundu.
Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Popüler Bilim ve Gelecek "Ayna Nöronlar"

Ayna Nöronlar: Beyindeki bu hücreler, sadece bir hareket ortaya koyduğumuzda değil ayrıca aynı hareketin başkaları tarafından gerçekleşmesini gözlemlediğimizde de ateşlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/populer-bilim-ve-gelecek-ayna-noronlar

Ok kurbağaları kendilerini nasıl zehirlemeden yaşarlar?  İşte evrimsel nedeni:

Ok kurbağaları kendilerini nasıl zehirlemeden yaşarlar? İşte evrimsel nedeni:

Zehirli kurbağalar sinir sistemleri yardımıyla toksinler üretirler. Bir ok kurbağasında bulunan zehir miktarı 150 insanı öldürebilecek güce sahiptir. Photo: Dirk Ercken/Shutterstock

http://www.biyologlar.com/ok-kurbagalari-kendilerini-nasil-zehirlemeden-yasarlar-iste-evrimsel-nedeni

Biyolojik Silahlar

Kimyasal ajanlar gibi, biyolojik silahlar da neyse ki popüler kültürdeki şöhretlerine yakışır şekilde kullanılmış değiller henüz. 1971′de Kazakistan’daki bir iaboratuvardan kaçan ve silah olarak kullanılmak üzere hazırlanan çiçek hastalığı mikrobu yüzünden ölenlerin sayısı yalnızca 3. Üstelik hastalık salgın halinde ilerleme de göstermemiş. 1979′da şimdiki adı Ekaterinburg oian Sverdiovsk’taki bir fabrikadan sızan şarbon mikrobu içeren bir biyolojik silah yüzünden 68 kişi yaşamını yitirdi ve yine hastalık yayılmadı. İnsanların bu yüzden yaşamlarını yitirmeleri çok acı ama, yine de yaşam kaybı tek bir bombanın neden olacağından daha fazla değil. 1989′da Washington’da birkaç kamu işçisi kaza sonucu Ebola virüsüne maruz kaldı. Durum fark edilene kadar, birkaç gün boyunca bu işçiler sosyal yaşamlarını sürdürmüş, aile ve arkadaşlarıyla birlikte olmuşlardı. Buna karşın, bu olayda kimse yaşamını yitirmeden gerekli önlemler alınabildi. Gerçek şu ki, evrim milyonlarca yıl boyunca memeiilere, mikroplara karşı direnç gösterme özettiği kazandırdı. Örneğin kara veba, tarihte bilinen en kötü hastalıklardan biriydi; yetersiz sağlık hizmetleri ve kötü yaşam koşullarının hakim olduğu Orta Çağ Avrupası’nda at koşturdu. Ama salgın, insanlığı yok edemedi: birçok kişi hastalığı yendi. Bu senaryoların korku saçtığı günümüz batı toplumlarındaysa, hangi mikrop ya da virüs ortaya çıkarsa çıksın, daha sağlıklı insanlarla, gelişmiş sağlık hizmetleriyle ve biyoajanları yok etmek üzere geliştirilmiş ilaçlarla karşılaşacağı kesin. Belki günün birinde, bağışıklık sistemimizi ek-tisiz hale getirecek bir virüs üretebilen bir deli ortaya çıkar. Aslında mümkün olduğundan bir “süper hastalık” yaratılabilir ya da çiçek gibi, zaten var olan bir hastalık, mikrobun genleriyle oynanarak daha zararlı hale getirilebilir. Üstelik, zamanla biyoîeknolojinin gelişip, denetiminin daha güç olacağı düşünülürse, birtakım kişi ya da grupların, zararlı mikrop ya da virüsleri kolaylıkla üretebileceklerini de kabul edebiliriz. Ancak, yine de bilim adamları daha önce hiçbir korkunç hastalığın insanlığı ortadan kaldırmayı başaramadığı gibi, gelecekte de bunun pek olası olamayacağını söylüyorlar. Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs, mikrobiyal toksinler, vb. ajanlardır. Bu tanım genellikle biyolojik olarak elde edilen toksinleri ve zehirleri de kapsayacak şekilde genişletilir. Biyolojik savaş araçları, yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen toksinleri (kimyasallar) de kapsar. Yaşayan biyolojik maddeler kokusuz, tatsız ve havaya bulutu halinde atıldığı zaman 1 ila 5 mikron boyutunda son derece küçük parçacıklardan oluştuğundan insan gözüyle görülemez. Silah olarak kullanılabilecek biyolojik ajanlar şu şekilde sıralanabilir; Bakteriler: Küçük-serbest yaşayan organizmalar olup çoğunluğu katı veya sıvı kültür ortamında üretilebilirler. Bu organizmalar sitoplazma, hücre zarı ve nükleer materyaller içeren bir yapıya sahiptir. Basit bölünme ile ürerler. Oluşturdukları hastalıklar genellikle spesifik antibiyotik tedavilerine cevap verirler. Virüsler: İçlerinde çoğalabilecekleri canlı organizmalara ihtiyaç duyan organizmalardır. Bundan dolayı da enfeksiyoz etkileri büyük oranda konak hücrelere bağımlıdır. Virüsler genellikle antibiyotik tedavilere cevap vermeyen fakat antiviral bileşimlerin bir kısmına ve sınırlı kullanıma uygun preparatlara cevap veren hastalıklara neden olurlar. Riketsialar: Hem bakterilerin hem de virüslerin genel karakterlerini taşıyan mikroorganizmalardır. Bakteriler gibi metabolik enzimler ve hücre zarından oluşurlar ve oksijen kullanırlar ve geniş çaplı antibiyotiklere karşı duyarlıdırlar. Yaşayan hücreler içinde üremelerinden dolayı da virüsleri andırırlar. Klamidya: Kendi enerji kaynaklarını üretemediklerinden zorunlu hücre içi parazitlerdir. Bakteriler gibi geniş spekturumlu antibiyotiklere cevap verirler. Çoğalmak için virüsler gibi yaşayan hücrelere ihtiyaç duyarlar. Mantarlar: Fotosentez yapamayan, çürüyen bitkisel olgulardan besin ihtiyaçlarını sağlarlar. Toksinler: Yaşayan bitkiler, hayvanlar veya mikroorganizmalardan elde edilen zehirli maddelerdir. Bazı toksinler kimyasallara da dönüştürülebilirler. Toksinlere özel antiserum ve seçilmiş farmakolojik ajanlarla karşı konulabilir Literatürde çok sayıda biyolojik savaş ajanı belirtilmektedirler. Bunların arasında; Bacillus anthraksis (Şarbon Etkeni) Botulinum Toksinleri (Konserve Zehiri) Brucelloz (“Malta Humması” Etkeni) Vibrio Cholera ( Kolera Etkeni) Clostridium perfirenges (Gazlı Gangren Etkeni ) Salmonella typhi (Tifo Etkeni) Psoudomanas psoudomallei (Melioidozis hastalığı Etkeni) Psoudomanas mallei (Ruam hastalığı Etkeni) Yersinia pestis (Veba Etkeni) Francisella tularensis (Tularemi Etkeni) Coxiella burnetti ( Q Ateşi Etkeni) Smallpox virüs (Çiçek Hastalığı Etkeni) Congo-Crimean Hemorajik Ateşi Virüsü Ebola Virüsü Stafilokoksik Enterotoksin B Rift Valley Ateşi Virüsü Trichothecene mycotoxins Venezüella At Ensefaliti Plazmodium vivax (Sıtma Etkeni) Saxitoksin (predominant olarak doğada deniz dinoflajellileri tarafından üretilir) Kaynak:www.genbilim.com

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar

BİYOMİMETİK - Biyolojiden Teknolojiye Bir Ağ

Günümüzde teknoloji her geçen gün ilerlemekte ve böylece teknoloji harikası ürünler hizmetimize sunulabilmektedir. Teknoloji bu ilerlemeler neticesinde çok önemli bir gerçeği görebilme imkanı sunmuştur:canlılardaki olan teknolojiyi.Her canlının teknolojideki harika tasarımlara dahi gölgede bırakacak mühendislik harikası tasarımlara sahiptir.Bunu gören bilim adamları da artık doğayı taklit etmeye başlamışlardır.İlaç sektöründen,tıp,kimya,tekstil,inşaat sektörü ne kadar birçok sektör doğadaki tasarımlardan yararlanarak son derece gelişmiş ürünler meydana koymaktadırlar.Canlılardaki bu üstün tasarımda yeni bir dalın çıkmasına sebep olmuştur:Biyomimetik.Biyomimetik canlıların tasarımlarını detaylı olarak inceleyip bu şekildeki tasarımları taklit ederek insan hayatını mükemmelleştirebilmek için araştırmalar yapar.Böylece biyo-teknolojik materyaller,makineler yapılır ve insanlık hizmetine sunulur. İnşaat Sektörüne Çığır Açan Sistem-İSKELET SİSTEMİMİZ: Şimdi doğadan teknoloji ye aktarılan binlerce örnekten birkaçına örnek olarak değinecek olursak eğer, Hem dayanıklı hem de hafifliği ile inşaat sektörüne bir örnek insan iskeleti ve eşsiz tasarımı birçok mimaride halen daha kullanılmakta ve tercih edilmektedir mesela inşaat sektöründen bir örnek olarak Eiffel Kulesini verebiliriz.Son derece güçlü ve sağlam tasarıma sahip olan Eifel Kulesi vücudumuzda bulunan uyluk kemiğinden yola çıkılarak inşa edildi.Anatomist Herman Von Meyer uyluk kemiğindeki kafes şeklindeki iç içe girmiş çubuk sistemini keşfetti ve yapmış olduğu hesaplamalarla bir uyluk kemiğinin dik dururken tam 1 tonluk yükü taşıyabileceğini buldu.Karl Cullman adındaki bir mühendis de bunun inşaat sektöründe sağlamlığı artırabilecek bir tasarım olabileceğini anladı Eifel kulesinin de iç içe giren kafes seklindeki demir çubuklarla yapılmasının böyle dev bir inşaat için en uygun sağlamlığı sağlayacağına bu kule inşasındaki mühendisler karar vererek bu şekilde bir tasarımı uyguladılar.Bu sadece Eifel Kulesi için sınırlı değildir.Günümüzdeki birçok tasarım harikası mimari bu tasarımdan izler taşımaktadır.Bir başka örnek:Böcekler ve onları her dış etkene karşı koruyan kitin tabakası. Sanayi Sektöründeki Dev Buluş:KİTİN VE KAPLAMA: Günümüzde böceklerde bulunan kitin maddesi örnek alınarak sanayi sektöründe kullanılmaya başlanmıştır.Kitin dayanıklı,ince ve hafif dışarıdan gelen birçok darbeyi emebilecek kadar esnek ve sağlam yapıya sahiptir.Kesinlikle gerek içten gerekse dışarıdan hiçbir sızıntıya imkan vermeyecek derecede yalıtkan bir maddedir.Radyasyon,ısı farkı,kimyasal etkenler vb. bir madde için zarar verebilecek nitelikteki birçok dış etkene karşı son derece dayanıklıdır.Bunun için kitin örnek alınarak laboratuar koşularında yapılan kaplama materyalleri,sağlamlığa-dayanıklılığa-esnekliğe ve bir o kadar da hafiflik ve inceliğe ihtiyaç duyulan yerlerde kaplama olarak sanayi sektöründe kullanılmakta ve tercih edilmektedir.Bu şekildeki kaplamalarla ürünlerden daha fazla verim elde edilebilmiştir. Yunusların Deri Yapısısın Bir Deniz Altına Kazandırdıkları: Yunusların vücutları da teknolojiye örnek olmuş bir başka örnektir.Yunusların derileri sudaki hareketi kolaylaştırıp sürtünmeyi çok aza indirebilecek şekilde üstün bir tasarıma sahiptir.Yunuslar bu şekilde suyun derinliklerinde çok kolay hareket edebilmekte ama buna rağmen çok az bir enerji sarf etmektedirler.Bunu keşfeden bilim adamları da yunusların derilerindeki bu sırrı araştırmalar neticesinde tespit ederek bu ince tasarımın bir benzerini suni olarak laboratuar ortamlarında geliştirip denizatlılarının dış kaplamasında kullanmışlar ve büyük bir ölçüde yakıt tasarrufu sağlayabilmiş ve bunun yanında su altında daha rahat edebilme yeteneğine sahip olabilmişlerdir. Teknolojiyi Kıskandıran Uzvumuz:ELLERİMİZ Canlıların her biri birçok harika sistemle ve organla donatılmıştır.Bunlardan biri olan ellerimiz de aslında çok kompleks bir uzvumuzdur.Günlük hayatımızdaki birçok işte ellerimizin rolünü bir anlığına hayatımızdan çıkaralım.Muhtemelen günlük birçok işimizi yapamayacaktık.Böylece çoğu işimiz sekteye uğrayacaktı.Yazı yazabilmemizi,yemek yeyebilmemizi,saçımızı tarayabilmemizi,bir eşyaya kendine özgü olarak tutup taşıyabilmemizi ve hatta düğmelerimizi dahi ilikleyebilmemizi vb. birçok aslında alışılmış--ama detaylı incelersek teknikte çok zor olan -- bunun gibi günlük ve basit işlerimizi hiç zorlanmadan ve düşünmeden yapmaktayız.Bunu ellerimizin üstün tasarımına borçlu olduğumuzu ellerimizin harika yapısına yakından bakarak rahatlıkla görebiliriz. İnsan eli:kas,27kemik,yağ,tendon ve de son derece hassas liflerden oluşan tasarıma sahiptir.Ellerimizdeki bu sistem,birçok hassas işi veya birtakım günlük-ama bir o kadar da teknik olarak kompleks-işleri yapabilecek derecede koordineli çalışabilmektedir.Büyüklü küçüklü birçok kas,eklem,lif ve tendonlarla birçok kompleks hareket bizim için sıradan işleyişe dönüşmektedir.Ellerimizi ne kadar çok kullandığımız malum.Bir insanın hayatı boyunca ortalama 25.000.000 kez elini açıp kapadığı araştırmalar sonucunda elde edilmiş bir tespittir.Ancak buna rağmen böyle ince işleyişe sahip elimizin kaslarının,liflerinin son derece dayanıklı olabilmesi ve birçok işi--ister hassas isterse ağır--olsun rahatlıkla işin derecesine,esnekliğine göre koordineli bir şekilde hiç zorlanmadan tam bir uyum içinde yapabilmesi de ayrı bir mucizedir.Çünkü bu sistemin herhangi bir noktasındaki küçük bir sekte birtakım günlük--ama bizim açımızdan hayati önem teşkil eden--işlerimizi yapamayacak hasar doğurabilir. İnsan elinin hayranlık uyandıran bu mekanizmasını Biyomimetik alanında çalışmalar yürüten bilim adamları taklit etmeye ve elin birçok farklı işe aynı beceriyle adapte olabilmesini teknik aletlere uygulamalara çalışmaktalar.Fakat şimdiye kadar üretilmiş hiçbir ele benzer makine ;ne kadar gelişmiş olsa da---bir elin yapabileceği ustalıkta işlere uyum sağlayamamakta ve hatta ancak tek bir işin üstesinden acemice gelebilmektedir. Elbetteki Biyomimetik deki örnekler bunlarla sınırlı değildir.Burada her birine detayıyla değinmek mümkün olmamakta değerli kardeşlerim.Yusufçuk böceğinin tasarımının helikopterlere örnek alınmasından tutalım da bazı canlılarda bulunan sonar sisteminin birçok üst düzey araçlarda kullanılmasına,göz,kulak,kas,iskelet sistemine kadar daha binlerce biyolojik sistem ve tasarım teknolojiye harika ürünler kazandırmaktadır.Tüm bu tasarımları ve ince hesaplamalarla oluşmuş bu canlı vücudunu yakından incelemek ilim sahibi Rabbimizin tecellilerini görebilmek biz biyologlar için ne güzel bir kısmettir.Her yönüyle canlı bilimine hakim ve 21.yüzyılın bilimi olan Biyoloji de ilim tahsili yapmakta olan bizler ilmen çok şanslıyız.Bu herkese nasip olmaz.Mesleğimize,araştırma alanlarımıza ve de iş sahalarımıza sahip çıkalım artık kardeşlerim.Saygılarımla ve sevgilerimle. Biy.Murat KÖSEDAĞ

http://www.biyologlar.com/biyomimetik-biyolojiden-teknolojiye-bir-ag

Biyolojik Silahlar

Kimyasal ajanlar gibi, biyolojik silahlar da neyse ki popüler kültürdeki şöhretlerine yakışır şekilde kullanılmış değiller henüz. 1971′de Kazakistan’daki bir iaboratuvardan kaçan ve silah olarak kullanılmak üzere hazırlanan çiçek hastalığı mikrobu yüzünden ölenlerin sayısı yalnızca 3. Üstelik hastalık salgın halinde ilerleme de göstermemiş. 1979′da şimdiki adı Ekaterinburg oian Sverdiovsk’taki bir fabrikadan sızan şarbon mikrobu içeren bir biyolojik silah yüzünden 68 kişi yaşamını yitirdi ve yine hastalık yayılmadı. İnsanların bu yüzden yaşamlarını yitirmeleri çok acı ama, yine de yaşam kaybı tek bir bombanın neden olacağından daha fazla değil. 1989′da Washington’da birkaç kamu işçisi kaza sonucu Ebola virüsüne maruz kaldı. Durum fark edilene kadar, birkaç gün boyunca bu işçiler sosyal yaşamlarını sürdürmüş, aile ve arkadaşlarıyla birlikte olmuşlardı. Buna karşın, bu olayda kimse yaşamını yitirmeden gerekli önlemler alınabildi. Gerçek şu ki, evrim milyonlarca yıl boyunca memeiilere, mikroplara karşı direnç gösterme özettiği kazandırdı. Örneğin kara veba, tarihte bilinen en kötü hastalıklardan biriydi; yetersiz sağlık hizmetleri ve kötü yaşam koşullarının hakim olduğu Orta Çağ Avrupası’nda at koşturdu. Ama salgın, insanlığı yok edemedi: birçok kişi hastalığı yendi. Bu senaryoların korku saçtığı günümüz batı toplumlarındaysa, hangi mikrop ya da virüs ortaya çıkarsa çıksın, daha sağlıklı insanlarla, gelişmiş sağlık hizmetleriyle ve biyoajanları yok etmek üzere geliştirilmiş ilaçlarla karşılaşacağı kesin. Belki günün birinde, bağışıklık sistemimizi ek-tisiz hale getirecek bir virüs üretebilen bir deli ortaya çıkar. Aslında mümkün olduğundan bir “süper hastalık” yaratılabilir ya da çiçek gibi, zaten var olan bir hastalık, mikrobun genleriyle oynanarak daha zararlı hale getirilebilir. Üstelik, zamanla biyoîeknolojinin gelişip, denetiminin daha güç olacağı düşünülürse, birtakım kişi ya da grupların, zararlı mikrop ya da virüsleri kolaylıkla üretebileceklerini de kabul edebiliriz. Ancak, yine de bilim adamları daha önce hiçbir korkunç hastalığın insanlığı ortadan kaldırmayı başaramadığı gibi, gelecekte de bunun pek olası olamayacağını söylüyorlar. Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs, mikrobiyal toksinler, vb. ajanlardır. Bu tanım genellikle biyolojik olarak elde edilen toksinleri ve zehirleri de kapsayacak şekilde genişletilir. Biyolojik savaş araçları, yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen toksinleri (kimyasallar) de kapsar. Yaşayan biyolojik maddeler kokusuz, tatsız ve havaya bulutu halinde atıldığı zaman 1 ila 5 mikron boyutunda son derece küçük parçacıklardan oluştuğundan insan gözüyle görülemez. Silah olarak kullanılabilecek biyolojik ajanlar şu şekilde sıralanabilir; Bakteriler: Küçük-serbest yaşayan organizmalar olup çoğunluğu katı veya sıvı kültür ortamında üretilebilirler. Bu organizmalar sitoplazma, hücre zarı ve nükleer materyaller içeren bir yapıya sahiptir. Basit bölünme ile ürerler. Oluşturdukları hastalıklar genellikle spesifik antibiyotik tedavilerine cevap verirler. Virüsler: İçlerinde çoğalabilecekleri canlı organizmalara ihtiyaç duyan organizmalardır. Bundan dolayı da enfeksiyoz etkileri büyük oranda konak hücrelere bağımlıdır. Virüsler genellikle antibiyotik tedavilere cevap vermeyen fakat antiviral bileşimlerin bir kısmına ve sınırlı kullanıma uygun preparatlara cevap veren hastalıklara neden olurlar. Riketsialar: Hem bakterilerin hem de virüslerin genel karakterlerini taşıyan mikroorganizmalardır. Bakteriler gibi metabolik enzimler ve hücre zarından oluşurlar ve oksijen kullanırlar ve geniş çaplı antibiyotiklere karşı duyarlıdırlar. Yaşayan hücreler içinde üremelerinden dolayı da virüsleri andırırlar. Klamidya: Kendi enerji kaynaklarını üretemediklerinden zorunlu hücre içi parazitlerdir. Bakteriler gibi geniş spekturumlu antibiyotiklere cevap verirler. Çoğalmak için virüsler gibi yaşayan hücrelere ihtiyaç duyarlar. Mantarlar: Fotosentez yapamayan, çürüyen bitkisel olgulardan besin ihtiyaçlarını sağlarlar. Toksinler: Yaşayan bitkiler, hayvanlar veya mikroorganizmalardan elde edilen zehirli maddelerdir. Bazı toksinler kimyasallara da dönüştürülebilirler. Toksinlere özel antiserum ve seçilmiş farmakolojik ajanlarla karşı konulabilir Literatürde çok sayıda biyolojik savaş ajanı belirtilmektedirler. Bunların arasında; Bacillus anthraksis (Şarbon Etkeni) Botulinum Toksinleri (Konserve Zehiri) Brucelloz (“Malta Humması” Etkeni) Vibrio Cholera ( Kolera Etkeni) Clostridium perfirenges (Gazlı Gangren Etkeni ) Salmonella typhi (Tifo Etkeni) Psoudomanas psoudomallei (Melioidozis hastalığı Etkeni) Psoudomanas mallei (Ruam hastalığı Etkeni) Yersinia pestis (Veba Etkeni) Francisella tularensis (Tularemi Etkeni) Coxiella burnetti ( Q Ateşi Etkeni) Smallpox virüs (Çiçek Hastalığı Etkeni) Congo-Crimean Hemorajik Ateşi Virüsü Ebola Virüsü Stafilokoksik Enterotoksin B Rift Valley Ateşi Virüsü Trichothecene mycotoxins Venezüella At Ensefaliti Plazmodium vivax (Sıtma Etkeni) Saxitoksin (predominant olarak doğada deniz dinoflajellileri tarafından üretilir) BİYOLOJİK AJANLARIN ETKİLERİ Biyolojik ajanlar ya yaşayan organizmalar ya da ölüm veya hastalıklara sebep olan toksin gibi türevlerden oluşur. Yaşayan organizmalar etkilerini gösterene kadar yaşayan hedeflerde çoğalırlarken, toksinlerini üremezler. Toksinler genellikle daha öldürücüdür, birkaç dakika veya saat gibi çok çabuk ölüm veya saf dışı bırakmaya neden olurlar. Yaşayan organizmalar enfeksiyon ve hastalık belirtileri görünmesi arasında 24 saat ila 6 hafta arasında kuluçka devri gerektirir. Biyolojik silahlar ilk bulaşmadan sonra birkaç hafta sonra dikkate değer bir etki bırakmaya devam edebilir. Benzer şekilde geciktirilmiş kuluçka periyodu bulaştığı yerde ajanın tamamen örtülü olarak gelişmesini sağlar ve etkisi ortaya çıktığında hastalığın tabii olarak geliştiği fikrini oluşturabilir. Bir biyolojik saldırı, bir bölgeyi birkaç saat ile birkaç hafta boyunca kirletir, teçhizatı kirletir ve birlikleri harekatı son derece sınırlayan, koruyucu elbise giymeye zorlar ve/veya koruyucu yan etkileri büyük ölçüde bilinmeyen antimikrobiyaller almak zorunda bırakırlar. Bu ajanların bazıları ölümcüldürler, diğerleri genellikle kapasite düşürücü olarak kullanılırlar. Literatürde klasik tedavi yöntemlerinin etki edemediği veya belli etnik gruplar üzerinde kullanılabilen genetik mühendisliği ürünü ajanlardan bahsedilmektedir. Kimyasal silahların bütün korkunçluğuna rağmen, biyolojik organizmanın çok küçük bir örneği bile çok daha ölümcül olabilir. Örneğin; Bacillus antraksis basilinin yol açtığı şarbon hastalığında solunum yoluyla havadan alınan dayanıklı sporlar akciğerler içerisinde açılarak çoğalmakta, başlangıçta soğuk algınlığı semptomlar ile kuluçka devresini geçirerek kısa sürede öldürücü tablolar ile karşımıza çıkabilir. Genetik mühendisliği öldürücülüğü artırmak için daha fazla patojen veya toksin üreten genlerin geliştirilmesi için potansiyel yaratmıştır. Bu şekilde normal halinden 100 defa daha fazla patojen olan ve toksin üreten hücreler elde edilmiştir. Enfeksiyonu yayarken etkinliği geliştirebilmek ancak genetik olarak güçlendirilmiş ajanlarla mümkündür. Bu şekilde kurumaya, ultraviyole ışınlarına, ısınmaya karşı patojenlerin dirençli olmaları sağlanarak sağlık üzerine olumsuz etkinlikleri artırılabilir. Belirli biyolojik ajanlara besleyici katkı maddesi kullanılması tutulduğu ortamda hayatta kalmalarını kuvvetlendirir. Bazı patojenlerin belli çevre şartları içinde kontrollü olarak mevcudiyetlerinin sağlanması bile mümkündür. Koşullara bağlı kendini yok eden genler adı verilen gelişme ile organizmalar belirli bir çevrede önceden belirlenen miktarlarda kopyalandıktan sonra tamamen yok olacak şekilde programlanabilmektedir. Böylece, enfekte olmuş arazi belirli bir zaman sonra zarara uğramış olur. SINIRLAMALARI 1- Biyolojik ajanlar, kimyasal silahların aksine etkilerinin tahmin edilmesi ve kontrolü son derece zordur. Etkileri, kimyasal ajanlardan daha fazla ısı, hava şartları ve topografik yapıya bağlıdır. 2- Böylece, her zaman yalnız hedefi kirletme riski vardır. 3- Bir çok biyolojik ajan etkili olabilmesi için solunum veya sindirim yoluyla alınmalıdır. Kimyasal ajanlarda olduğu gibi deri ile temas sonunda enfeksiyon yaratması mümkün değildir. Bu durumda, eğer biyolojik ajanlar doğru bir şekilde tespit edilebilirse buna karşı savunma kimyasal ajanlara karşı savunmadan daha kolaydır. 4- Anthraks sporları ve bazı toksinler gibi kuru ajanlar kalıcı olmalarına rağmen, bir çok biyolojik ajanın etkisi zamanla çok çabuk azalır. 5- Anthraks sporları toprakta ölümcül etkilerini onlarca yıl muhafaza ederler. Buna benzer ajanlar uzun vadede tehlikelerini sürdürürler. Bu şekildeki ajanların kullanım durumunda taarruzu gerçekleştiren tarafın işgal etmek veya geçmek istediği harekat alanı kirletilmiş olur ve koruyucu elbise kullanma ihtiyacı ile ciddi tekrar kontaminasyon gereksinimlerini beraberinde getirir. 6- Biyolojik silahlanmanın getirdiği depolama ve kullanma her zaman teknik zorlukları beraberinde getirir. BİYOLOJİK SİLAHLARDAN KORUNMA Biyolojik silahlardan korunma birbiriyle bağlantılı beş aşamadan oluşmaktadır; Önleme. Biyolojik silahların kullanılmasını engellemek için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Uluslararası silahsızlanma ve teftiş rejimleri biyolojik ajanların biyolojik savaş durumunda üretimini ve kullanımını caydırmaktadır. İstihbarat çalışmaları sonucunda potansiyel tehlikeler belirlenerek gerekli önleyici tedbirler alınabilir. Doğal olarak ortaya çıkan ajanlara karşı aşılama önemli bir tedbirdir, ancak genetik mühendisliği ile bu aşıların etkisini sınırlayan ajanlar üretilmiştir. Korunma. Biyolojik ajanlara karşı korunma yöntemleri sınırlıdır. Koruyucu elbiseler, maskeler kısa süreli koruma sağlayabilirler. Bununla beraber, şarbon gibi etkinliğini uzun süre koruyabilen kimi ajanlar için bu tedbirler sadece ilk aşamada faydalı olabilirler. Herhangi bir şekilde yediğimiz yiyeceklerin biyolojik ajanlarla bulaşmış olabileceğini düşündüğümüz anda o yiyeceğin yenmemesi gerekir. Biyolojik tehlikenin olabileceği zamanlarda gıdalarımızın temizliğine özellikle yıkanmasına her zamankinden daha fazla özen gösterilmeli. Yıkama işlemi önemli ölçüde mikrobiyal yükü azaltır. Bunun yanında sebze türü yiyeceklerin 1 %’lik hipoklorit içerisinde iki üç dakika tutulması canlı mikroorganizmaların öldürülmesine yeterlidir, bu işlemden sonra mutlak surette iyice yıkanmalılar. Solunum kaynaklı bulaşmalar söz konusu olduğunda ıslak bir mendil gibi eşyaların ağız ve buruna tutularak o anda hava yoluyla oluşacak bulaşma engellenebilir. Herkesin koruyucu elbise giyemeyeceğine göre insanlar özellikle yiyeceklerinin, eşyalarının ve çevrelerinin temizliğine dikkat etmeli. Herhangi bir durumda bir bulaşmaya maruz kaldığını hisseden kişi hemen doktora başvurmalı. Çünkü biyolojik ajanın bulaşmasından sonra kişinin kendi başına tedavi olması mümkün değildir. Pişirilecek yemeklere yeterli ısısal işlem uygulanmalı, özellikle yüz dereceye varan ısı uygulanmalı. Biyolojik silah olarak kullanılabilen bazı bakteri sporları yüz derecelik ısıtmada 20-30 dakika canlı kalabilmektedir. Belirleme: Tedavi: Tedaviyi yukarda belirtildiği gibi kişi kendi yapamaz, biyolojik ajanlara karşı tedaviyi ancak bir hekim uygulayabilir. Tedavi yöntemleri enfeksiyon gelişen kişilerde maruz kalınan ajanın belirlenebilmesine bağlıdır. Eğer belirlenemiyorsa hekim farklı yöntemlerle tedaviyi sağlamaya çalışır. Ajanın tespiti durumunda ise duyarlı antibiyotikler tercih edilerek tedaviye başlanır. Örneğin şarbon etkeni tespit edilmişse; her iki saatte bir , iki milyon ünite penisilin tedavisi uygulanabilir. Toksinlere karşı uygun antiserumlar varsa kullanılır, yoksa destek tedavisi uygulanır. Bunların hepsi o anki hastanın durumuna göre gerekli tedaviyi hekim kararlaştırır. Dekontaminasyon-temizleme. Zamanla dağılarak etkilerini kaybeden kimyasal silahların tersine biyolojik silahlar zaman geçtikçe etkilerini artırıp çoğalabilirler. Şarbon toprakta en az kırk yıl aktif olarak kalır ve çevre şartlarına karşı dirençlidir. Bu sebeple biyolojik savaş ajanlarının etkilerinin ortadan kalkması yıllar alabilir. Biyolojik Savaş Ajanlarının gelişmesi ile beraber dünyada bu silahların kullanım ve üretimini sınırlamak maksadı ile 1925 yılında Cenova Protokolü, 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalanmış, farklı tarihlerde bu konvansiyonun gözden geçirildiği toplantılar yapılmıştır. İnsanların bu tür silahların yapımını düşünmeleri bile ürkütücüdür. Ancak bunun artık bir düşünce olmanın ötesine, bazı ülkelerde bu silahların yüksek miktarlarda stoklandığı da bir gerçektir. Bunu gelişmiş ülkelerdee gelişmemiş ülkelerde yapmaktadır. Gelişmemiş ülkelerin kontrolü gelişmiş ülkelerce sağlanabilmekte ama gelişmiş ülkelerin kontrolünü şu anda sağlamak imkanı yoktur. Çünkü bir süper güç anlaşmaları göz ardı edebiliyor ve kimse buna sesini çıkaramıyor. Bu nedenlerle biyolojik silah tehlikelerden insanlığın arındırılması mümkün değildir. Bu durumda ona karşı gerekli önlemler alınmalı ve insanları bu konuda bilinçlendirilmeli. Dünya klonlanma etiğini tartışırken asıl sorun olan genetik mühendislik yöntemi ile geliştirilmiş biyolojik silahlar gözden uzak kalmıştır. Olası bir biyolojik silah saldırısına karşı, yüksek teknik eğitim almış ekiplerin kurularak ulusal ve uluslar arası işbirliği ile potansiyel biyolojik silah üretici ve kullanıcılarının yakından takip edilmesi, hastanelerde bu tip saldırılar için özel donanımlı servisler oluşturulması, yapılacak olan ulusal felaket planlarının bir parçası olmalıdır. Dünya Tabipler Birliği 1990 yılında, 42. oturumunda Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Konulu Bildirgeyi kabul etmiş, Tokyo bildirgesiyle de sağlık hizmeti vermesi beklenen hekimlerin, kimyasal ve biyolojik silahların araştırılmasına katılmasını, kişisel ve bilimsel bilgilerini bu silahların keşfi ve üretiminde kullanmalarının etik olmadığını bildirmiştir. (Alıntıdır) STARWARS21

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar-1

Evrim İçin Özel Bir Kaynak

Darwin'in 'Türlerin Kökeni' adlı eseri 2009 yılında 150. yaşına giriyor. Dünya çapında saygın doğal tarih müzeleri, evrim kuramının getirdikleri üzerine türlü etkinlikler düzenliyor. Evrim konulu bir dersin en temel konularından biri, gezegenimizin oluşumundan bu yana süregelmiş yerbilimsel ve evrimsel olayların kapsamlı bir özetini yapabilmek. Bu oldukça iddialı bir iş. Öncelikle ortada bir ölçek sorunu var. Elde tıpkı bir akordeon gibi genişleyip daralacak bir sunum ortamı olması gerekli. Milyar yıllık yerküresel olayların içinde milyon yıl düzeyinde kayda değer pek çok olay yer alıyor. Bir döneme yoğunlaşıldığında diğer ölçekteki olayların üzerine eğilmek güçleşiyor. John Kyrk adlı bir tasarımcının internet sitesi bu türden sorunların üstesinden başarılı canlandırmalar ile geliyor. Sitenin Türkçe olarak hazırlanan yeni sürümü, öğretmenlere etkili bir eğitsel malzeme kazandırıyor: www.johnkyrk.com/evolution.tr.swf Zaman şeridi ilk aşamada 14 milyar yıl öncesinden başlayarak evrenin ve dünyanın oluşumunu özetliyor. Çizelge üzerindeki önemli olaylar kırmızı üçgenler ile işaretlenmiş. Üçgenler ortaya çıktıkça ekranın üstünde ve altında olaylar ile bağlantılı bilgiler yer almakta. Örneğin ilk üçgen, 5 Milyar yıl öncesinde güneş sisteminin ortaya çıkışını gösteriyor. Şeridin sonuna gelindiğinde altında daha küçük bir ölçekte (milyar yıl yerine milyon yıl düzeyinde) yeni bir şerit daha ortaya çıkıyor. Böylece günümüze yaklaşıldıkça sayısı giderek artan olaylar ve oluşumlar daha ayrıntılı olarak görüntülenebiliyor. Üçgenler arasında yer alan olaylar sade görsel canlandırmalar ile şeridin etrafında gösterilirken, yazılı olarak da olaylar kısaca açıklanmakta. Zaman çizelgesinin açılır kapanır özelliği, evrimsel olayların seyrini iyi bilen bir kişiye anlatımda müthiş bir kıvraklık veriyor. Site içerik açısından çok yüklü olduğundan, ilk kez ziyaret eden birinin başlangıçta başının dönmesi çok doğal. Zaman şeridi üzerindeki sürgü kaydırıldıkça, bilgiler adeta MTV müzik klipleri gibi birbiri ardına açılmakta. Konuya egemen bir kişinin güdümünde (bu bir sınıfta öğretmen olabilir) ele alındığında bir çığ gibi saçılan bilgilerin izlenmesi daha kolay olacaktır. Deneyimin en etkili yanlarından biri ise, öğrencinin daha sonra dilediği gibi kendi özel zamanında siteye defalarca girerek, verilen bilgilerin daha fazlasını öğrenebilecek olmasıdır. Takdir edersiniz ki, bir öğretmenin kısıtlı ders zamanında bu bilgilerin tümünü işlemesi olanaksızdır. Grafik ve haritaların bilimsel kaynaklarının yanlarında veriliyor olması daha fazlasını isteyen kişilerin merakını gidermek açısından başarılı. Yakında, çizelgedeki önemli olayları ve kavramları biraz daha ayrıntılı biçimde ele alan ek bir dosyanın hazırlanması, öğretmenler açısından yararlı olacaktır. Örneğin, 'moleküler saat' yöntemi ile yapılan ölçümlerin sonuçları, Nature bilimsel dergisinin Aralık 2005 sayısında yayınlandığında, kurt ile köpeğin tür olarak birbirinden ayrılmasının 100 bin yıl öncesine (orta paleolitik) dayandığı ortaya çıktı. Bu olayın öne çıkarılmasının haklı bir nedeni vardır: Köpek, günümüz insanı Homo sapiens tarafından evcilleştirilen ilk canlıdır. Böylece köpek (Canis familiaris), Homo sapiens'in 200 bin yıl öncesinde Afrika'da başlayan yeryüzüne yayılma yolculuğuna Güney Doğu Asya'da katılmış oldu. Bu türlü kısa bilgilerin öğretmenlerin elinin altında bulunması eğitimin niteliğini artıracaktır. John Kyrk'ün yerbilimsel ve evrimsel zaman çizelgesinin evrim kuramının öğretilmesinde önemli bir boşluğu dolduracak. Umarız bu türlü eğitsel malzemeler sayesinde öğretmenlerimiz 'çocuklar söyleyin bakalım, yerkürenin tarihi boyunca kaç defa büyük soy tükenmesi yaşanmıştır?' diye bir soru yönelttiklerinde çılgınlar gibi parmak kaldıran ve hatta arka sıralardan sabırsızlıkla 'Beeeş!' diye bağıran heyecanlı bir sınıf göreceklerdir! Sitenin Türkçe uyarlaması ekoloji ve evrimsel biyoloji üzerine araştırma yapan Dr. Uzay Sezen tarafından yapıldı. Uzay Sezen Atlas'a yaptığı açıklamada sitenin öğretmenlere etkili bir eğitsel malzeme kazandırdığını belirtti. Atlas Ocak 2009, sayı 190

http://www.biyologlar.com/evrim-icin-ozel-bir-kaynak

AKILLI TASARIM-EVRİMSEL TASARIM

“En büyük tehlike akılsızlığı, akıllılık olarak gördüğünüzde başlar ”Prof. Dr. Ali Demirsoy, Hacettepe Üniversitesi Bazı bireylerde kalıtsal bir nedenle ortaya çıkan sorunlar “Anomali” ya da “Hastalık” olarak adlandırılır. İyi bir tasarımda bu anomalilerin hiç olmaması ya da çok seyrek olması beklenir. Hâlbuki bugün tıbben her insanda doğuştan en az 10 anomalinin olduğu söylenir. Bu normal tasarlanmış bir arabanın beklenilmeyen bir arıza göstermesi gibi bir şeydir. Kâğıt üzerinde böyle bir hata beklenmez; imalat sırasında ortaya çıkar. Dolayısıyla buna üretim hatası denir ve suç tasarlayıcısına yüklenmez. Akıllı tasarıma göre bir canlının tasarlanmasından ölümüne kadar geçen süreçler doğaüstü güç tarafından denetlenmektedir ve dolayısıyla hem tasarım aşamasında hem de üretim süreci içerisinde –biz fani varlıkların kusuru olmadan- ortaya çıkabilecek tüm aksaklıklardan doğaüstü güç sorumludur. Ancak hem yetkili ve her şeye kadir ol hem de hata yap ikilemini çözemeyen dogmatikler, çıkarı “Takdiri İlahi”, yani doğaüstü gücün isteği ya da takdiri olarak sunarak hem kendilerini hem de karşılarındakileri kandırmanın yolunu bulmuşlardır. Elimizde olan ya da olmayan gelebilecek her olumsuzluğun faili ya da sorumlusu bulunmuştur: Bir türlü hesap soramayacağımız, ulaşamayacağımız, ne eder ne yaparsa iyidir diye inandığımız Doğaüstü Güç; çoğumuza göre Tanrı. Böylece insanlık tarihi boyunca kusurumuz olsun ya da olmasın uğradığımız her zararı büyük bir tevekkül (kabul) ile benimseyeceğimiz bir felsefeye saplanmış olduk. Ancak herkeste her zaman görülen, yani bir anomali olarak değil de, genel bir tasarım hatası olarak herkesin gözlediği yapı ve işleyişlere ne diyeceğiz; bu sefer “Taktiri ilahi” demeyle atlatamayız. Çünkü takdir, birçok seçeneğin arasında birisine layık görülen bir şeyi ifade eder. Yani başımıza bir bela gelmişse, yüce Tanrı o iş için beni seçmiş demektir. Dogmaya inanıyorsanız yapacağınız bir şey olamaz, kabul edeceksiniz. Eğer inanmıyorsanız nedenini araştıracaksınız, gerekirse er ya da geç çaresini bulacaksınız. Ancak, bir kusur sadece bir toplumun birisinde değil de herkeste bulunuyorsa, o takdiri ilahi olmaktan çıkmış, genel bir tasarım kusuru olmuştur. Bu tasarım kusurları eğer her şeyi bilen ve her şeye kadir bir varlık tarafından yapılmışsa, o zaman bu varlığın, kulları olan bizler için iyi niyetinden kuşku duyabiliriz. Çünkü hiç kimse durup dururken kitle halinde eziyet etmeyi amaçlamaz. Bunun tanımı psikolojide ya da sosyolojide hoş olmayan çok ağır bir tanımdır… Gelin görün ki, ortalığı akıllı tasarım velvelesine veren birçok insan (bunların arasında ne yazık ki bilim adamı; hatta bilimlerin bilimi diyebileceğimiz biyoloji alanında çalışanlar), aşağıda yüzlercesinin arasından verilmiş sadece birkaç genel kusurun neden doğaüstü güç tarafından reva görüldüğünü bir türlü açıklayamıyor. Moleküler ya da hücre düzeyine indiğimizde hatalı tasarımla ilgili onlarca örnek verebiliriz. Ancak bu örnekler çok akademik kalacağından, bu konuda yeterince bilgisi olmayanlar anlamakta zorlanabilir diye verilmemiştir. Doğuştan yüksek tansiyon, şeker hastası, çeşit çeşit yetmezlikler, kas ve kemik bozuklukları ve benzer onlarcasını kişiye özgü olduğu genel bir durumu yansıtmadığı için –genel bir tasarım hatası olarak- gündeme getirmeyeceğiz. Bu nedenle vereceğimiz tasarım hatalarına ilişkin örnekler özellikle hemen herkesin her zaman tanık olduğu çocuklardaki bazı kusurlardan –yani genel tasarım hatalarından- seçilmiştir. Bunun nedeni, akıllı tasarımcıların, ortaya çıkmış kusuru, ergin kişinin suçlarına –günahlarına- bağlamasından kurtulmak içindir. 1. Çocuk büyüten ve gecelerini uykusuz geçiren herkes şunun farkındadır. Çocuklar doğduklarının ilk birkaç ayında bazen çok daha uzun süre gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan ederler. Bu gaz ya anadan geçer ya da çocuğun sindirim sistemindeki tasarım hatasından kaynaklanır. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına yapışarak, her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır. Bu nedenle primat yavruları gaz sancıları çekmez. Ne zamanki doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık, bu sorun karşımıza çıktı. Ancak evrimsel yapısal değişim, sosyal evrime ayak uyduramadığı için, zamanında gerekli önlemler oluşamadı. 2. Çocukların iç kulak ile ağız arasındaki östaki borusu, normalden kısa olduğu için ağızdaki mikroplar sık sık orta kulağa geçer ve bir sürü soruna neden olur. Primatlarda bu sorun var mı; büyük bir olasılıkla yok.Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, sosyal gelişmeleri öğrenebilmek için, kafası beklenilenden çok daha büyük olarak dünyaya gelmeye zorlanmış bir çocukta bu sorunun ortaya çıkması kaçınılmazdır. Acaba doğaüstü güç insanın sosyal yaşama geçişini bilemiyor muydu? Yoksa böyle bir ödüle karşı ceza mı uygulamaya kalkıştı? 3. Çocukların, özellikle kız çocuklarının idrar kesesini dışarıya bağlayan kanal erişkinlere göre kısa olması nedeniyle sık sık idrar yolları hastalıklarına tutulmaktadır. Ne olurdu bu boruyu biraz daha uzun olarak yaparak yaratsaydı?Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, dört ayağının üstünde gezen bir canlı için bu kısalığın büyük bir sakıncası yoktu; ne zaman ki, yere inip de ilk olarak otura otura sonra iki ayağımız üzerinde gezmeye başladık; oturduğumuz yerdeki mikroplar çok daha kolay içlere kadar girebildiği için bu sorunlar ortaya çıktı. O zaman sormazlar mı, beni iki ayağım üzerine kaldırırken, bu boruyu niye bir iki santim uzatmadın?4. Penisteki sünnet derisi çoğunluk herhangi bir soruna neden olmadan doğum olmasına karşın, bir kısmında idrar yapamayacak derecede kapalı olduğu için önemli sorunlara neden olmaktadır. Bu derinin erişkin olmadan kesilmesi ise Musevi ve İslam inancına göre tanrının isteğidir. Bu derinin atılması sırasında, yine bu iki dinin de ortak olarak birleştiği inanca, yani çocukların suçsuz olarak doğduğu inancına karşın, milyonlarca çocuğun sünnet işlemi sırasında mikrop kapmasından dolayı ölmesini nasıl açıklayacaksınız? Günahsızların ceza çekmesi hiçbir öğretide hoş karşılanamaz. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu deri kapalı durarak idrar yollarının ve penis başının olası enfeksiyonları önlemek için meydana gelmiştir. Doğal ortamda er ya da geç normal işlevini görmeye başlar; ancak bezlere sarılmış kapalı ortamda yetiştirilen bir bireyde bu aksaklığın giderilmesi zor olur.5. Bugün hangi çocuk doktoruna giderseniz gidin, çocuğa bakmadan D vitamini de içeren bir ilaç yazıyor. Bunu muhakkak almalısınız diyor. Burada birisi yanılıyor, ya doktor ya da doğaüstü güç. Çünkü akıllı tasarım olsaydı, ana sütü ile birlikte bu maddeler de verilmiş olacaktı. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, insan, güneş ışığının çok yoğun olduğu Doğu Afrika’da evrimleştiğinden D vitamininin oluşması için ek bir kaynağa ihtiyaç duyulmamıştı. Ne zaman ki kuzeye yayıldı, eksiklik ortaya çıktı. Düzeltilebilir miydi? Çok basit birkaç önlemle bu eksiklik giderilebilirdi. Zaten canlıların hemen hepsi (bizden başka yer değiştiren iki memeli hariç) bulundukları yerde kaldıkları için gerekli D vitaminini sentezlemektedirler. Bunu yer değiştiren insan yapamadığı için, gittiği yerde özellikle güneş ışınlarının eksikliğinden dolayı bozukluk ortaya çıkmaktadır. Eğer akıllı tasarımcıların inandığı gibi insanoğlu orta kuşakta bulunan bir yerde dünyaya inmiş olsalardı, böyle bir eksikliği yaşamayacaklardı. Demek ki bir enlemden öbür enleme geçince akıllı tasarım akılsız tasarım haline dönüşmüş. Niye düzeltilmemiş? Doğa aklıyla değil, seçenekleri rastlantıyla seçtiği için her zaman doğru yolu bulamaz; bu nedenle de bu güne kadar jeolojik dönemlerde bağrında barındırdığı yaklaşık 20 milyon (belki 100 milyon) canlı türünü bu akılsız tasarıma kurban etmiştir. 6. Hemen hemen hiçbir işleve sahip olmayan 20 yaş dişlerimiz çoğumuzun korkulu rüyası olmuş; birçoğumuza kötü günler yaşatmıştır. Dogmatikler bunun için kem küm bir şeyler söyleseler de hiç kimse inandırıcı bir açıklamasını yapamamaktadır. İnançlara göre insan aynen yaratılmışsa, evrimleşmemişse, 20 yaş dişleri de insanın başına bela olarak verilmiştir. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, bu dişler otçul (daha çok ot yediğimiz) dönemde öğütme işinde kullanılıyordu; daha sonra omnivor (yani her şeyi yer hale geçince), özellikle de yiyeceklerimizi pişirerek daha yumuşak hale getirince gerek kalmadığı için doğal seçilim ile ortadan kaldırma sürecine sokulmuştur. Evrim, sabırlı ve sürekli bir işleyişin adı olduğu için de, hemen ortadan kaldırılamamış, zamana bırakılmıştır. 7. Osteoporaz (kemik erimesi). Bugün kırk yaşını geçmiş herkesin korkulu rüyasıdır ve geçici de olsa tedavisi için önemli harcamalar yapılmaktadır. Her şeyi bilen doğaüstü güç, ömrümüzün ortalarında neden bizi oluşturan iskeletin içini boşaltsın ve kırıklarla uğraştırsın. Bunların içine her besinimizde bolca bulabileceğimiz kalsiyumu yerleştirme güç mü olacaktı? Yoksa bu da mı takdiri ilahi hanesine yazılacak? Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, kemikler işlev gördüğü sürece ve doğada güç kullandığı sürece sağlıklı kalır; sürekli kitap okuyan ve dua eden birinin, kemikler (bu bağlamda kaslar) üzerindeki tonus (basınç etkisi) azalacağı için içini boşaltması kaçınılmazdır. Evrim, gerçekler üzerinden işlev yapar, acımasızdır, tarafsızdır; duygular ve sevgiler üzerinden değil…8. Elli yaşını geçmiş her erkeğin aklı prostatındadır. Çoğunluk doğru dürüst işeyemez, olur olmaz yerde işemeye kalkışır; bu nedenle kana kana bir şey hatta su bile içemez. Tuvaletin başında dakikalarca bekler. Daha sonra eşeysel işlevleri aksadığı için karısından azar işitir; aşağılanır; semavi dinlerin üstün varlık olarak tanımladığı o erkek süklüm püklüm bir kediye (kedi bile denmez olsa olsa pisik demek gerekir) dönüşür ve daha da vahimi er ya da geç kanserleşmeye başlar. Doksan yaşına gelmiş bir insanın %90 prostat kanseri olma olasılığı vardır. Dogmatikler akıllarını kutsal kitaptaki bilgilerle bozdukları ve prostat da bu kitapların bulunduğu dönemde bilinmediği için birkaç yakın ayet ve hadisle belki geçiştirebilirler; ancak en iyisi bu konuya hiç değinmemektir… Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, prostat bezi, sahneye çıkarken ozmos, yani su geçişlerini düzenleme gibi bir görevi üstlenmek için ortaya çıkmıştı; ancak zamanla başka işlevleri de yüklenince, olması gerekenden fazla bir görevi daha üstlendi ve başarılı da olamadı. Eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım yapmış olsaydınız, iki paralık bir sifinkter (kapak) ile bu sorunu çözerdiniz. Ancak, evrim gelecek için plan kurmaz, o anda gereksinme duyulan şeyleri en iyi şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz.10. Menopoza girmiş her kadının rahim kanseri ve meme kanseri korkulu rüyasıdır. Çocuk yapma yetisini yitirmiş ve başka bir görevi kalmamış bir organın vücuttan kaldırılması çok zor biyolojik işlem değildir. Böyle bir korkuyu insanlara yaşatmanın ne anlamı var? Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, doğa bir canlının üreme gücünü yitirmiş bir bireyi barındırmak gibi bir lüksü olmadığı için uygun yöntemi geliştirme denemesine girişmemiştir. 11. Neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı çekmektedir. Diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok gibi. Bu insana eziyet niye? Akıllı tasarımcılar “Tanrının verdiği organı korumak gerekir” diye bir yaklaşımla konuyu savsaklamaya kalkışırlar. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine yürüyen atalarımız, ağırlığı tüm omurgaya dağıttığı ve onu da dört noktadan toprağa verdiği için böyle bir sorunla karşılaşmadı. Ancak iki ayağı üzerine kalkınca, ağırlık merkezi 4-5. omurların arasına yoğunlaştı, burası da yeterince kasla desteklenemediği için ve evrim mekanizması deneme-yanılma yöntemi ile çalıştığı yani çok ağır işlediği için de bu kadar kısa süre içinde gerekli önlemi geliştiremedi. Böylece öne uzattığımız iki elimizle tutacağımız bir kiloluk bir yük, kaldıraç misali 4-5. omurlara 20 kiloluk bir baskı oluşturdu. 12. Hemen hiçbir hayvanda görülmeyen fıtık ve özellikle kasık fıtığı niye insanlarda görülüyor diye düşünebilirsiniz. Akıllı tasarımcılar ancak bir önceki yanıtı verebilirler. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, o size der ki, bir zamanlar dört ayak üzerine gezdiğimiz için iç organlar özellikle testislerin vücut dışına çıktığı kanala (ingunial kanala) basınç yapmıyordu; ne zaman ki iki ayak üzerine kalktık, iç organlar basınç yapınca, özellikle belirli bir yaştan sonra bağırsaklar bu kanaldan dışarıya sarkmaya başlar. Evrimsel gelişme bu aksaklığı niye düzeltmedi? Ya bir çıkar yol bulamadı ya da geliştirmek için yeterince zaman bulamadı. Akıllı bir tasarım olsaydı hem bu sorunu hem de yukarıdaki sorunu bir çırpıda çözecek çareyi yürürlüğe koyardı.13. Eskiye ait insan fosillerine bakıyoruz; çürük diş hemen hemen yok (biraz da erken öldüklerinden dolayı); ancak ne zaman ki besinlerini öğütüp, pişirmeye ve özellikle de tahılla beslenmeye başlıyorlar, o zaman diş çürükleri ortaya çıkıyor. Doğaüstü güç insanı vahşi bir hayvan gibi doğada dolaşsın diye mi tasarladı? Uygarlığa geçeceği ve geçişte yaşanacak sorunlar tahmin edilemez miydi? Akıllı tasarımcılara sormanıza gerek yok; çünkü onlar bulunan bunca insana ait fosili zaten insan neslinin atası olarak kabul etmiyorlar. İnsanın zembille gökten indiğine inanıyorlar. Ancak bir evrimsel biyoloji uzmanına sorarsanız, “diş çürümeleri neden oluyor?” diye, o size der ki, tahılla beslenme, mayalanmaya bağlı olarak ağızda asidik tepkimelerin ve aşınmaların meydana gelmesini tetiklediği için olmuştur diyecektir. Bu tasarım hatasını giderebilmek için de akşam-sabah macunlarla fırçalama yoluna gideriz. 14. Akşam sabah hamdolsun verdiğin nimetlere diye dua ediyoruz. Bu kadar çeşitli yiyecek verdiği için. Pekâlâ, yaklaşık 400.000 bitki olmasına karşın niye daha çok çeşitli meyve ve sebze sunmadığını bir türlü aklımıza getirmiyoruz. Çünkü olandan başkasını düşünemiyoruz. Düşünebilmeniz için evrim mantığına sahip olmanız gerekir; o da bizde yok. İnsan oluştuktan çok daha sonraki devirlere bakacak olursak, bugün nimet olarak tanımladığımız sebze ve meyvelerin ve keza hayvanların hiç birini göremeyiz. Doğa, elmayı, armudu, kirazı, kayısıyı, portakalı, şeftaliyi, mısırı, domatesi, salatalığı, kabağı, nohudu, şeker pancarını, karnabaharı, lahanayı, kıvırcığı, marulu, Çin marulunu, kırmızılâhanayı, Montofon ineğini, Holstein ineğini, Legorn tavuğunu ve bugün kullandığımız daha onlarca ürünü bugünkü haliyle evrimleştirmemiştir. Ama her devirde evrim mantığına sahip insanlar olduğu için “akıllı tasarım ürünü olarak belirtilen” verimsiz varlıkları insani tasarımla çok daha kullanılabilir ve verimli hale getirdiler. Siz, domatesi, şeftaliyi, elmayı, portakalı ve yukarıda yazılan bitki ve meyveleri doğaya bırakın belirli bir süre sonra asıllarına döneceklerdir, yani evrimsel tasarıma. Montofon ineğinin, Holstein ineğinin ve Legorn tavuğunun zaten doğada üreme şansı olmayacaktı. Kıvırcığı, marulu, karnabaharı, lahanayı, Çin marulunu, aysbergi, süs lahanalarını, brokoliyi, kırmızılâhanayı doğaya bırakın yıllar sonra yumruları sadece bir fındık bilemedin ceviz kadar kalmış Bürüksel lahanasına döndüğünü göreceksiniz. İnsan olmasaydı mısır bitkisi ise hiçbir zaman olmayacaktı. Doğa insanı düşünerek bunları evrimleştirmediği için, bizim amacımıza en uygun şekli vermedi. Akıllı bir tasarımda eşrefi mahlûka neden en iyisinin sunulmadığını merak etmiş olmalısınız. Nede olsa insan olmanın en önemli özelliği merak etmektir. Daha iyi bir tasarımın yapılma zevki insana mı bırakılmış dersiniz (böylece akıllı tasarımcılara zor zamanlarda kullanabilecekleri bir açıklama da vermiş oluyorum). Bütün bu değerli yiyeceklerimiz doğada bugünkü haliyle bulunmuyor. Doğal işletiminin hatalarla dolu olmasından dolayı, anormallikler, örneğin poliployidi dediğimiz kromozom çoğalmaları nedeniyle bugünkü sulu ve iri meyveler oluşuyor ya da doğaüstü gücün bizim için esirgediği kalıtsal kombinasyonları insanlar ıslah yoluyla kendisi yapıyor.15. Doğada birbiri için zararlı çok sayıda canlı vardır. Ancak bir canlıya zarar veren bir tür başka bir canlı için yararlı işler yapara; ya da tersi. Örneğin çoğumuzun irkildiği yılan, doğanın dengesinin sağlanması için en önemle canlı gruplarından biridir. Yılanlar olması kemiriciler doğadaki bütün dengeleri allak bullak eder. Dolayısıyla kimin yararlı kimin yararsız olduğuna doğanın işletim sistemi karar verir. Ancak bazı canlı türleri örneğin çiçek, veba, humma, sıtma ve benzer onlarcası, doğada başka hiçbir canlıya şu ya da bu şekilde yarar sağlamıyor. Biyolojik döngülerinin varsa ara kademelerinde de sağlamıyorlar. Bu canlılar sadece insanları hasta etmek için evrimleşmiştir (akıllı tasarımcılara göre yaratılmışlar). Bir doğaüstü güç bu kadar canlı türü içinde en çok değer verdiği ve eşrefi mahlûkat olarak kitaplarında tanımladığı bu türe bu kadar eziyeti, korkuyu ve ıstırabı neden reva görmüştür dersiniz? İnsanlık tarihinden bu yana milyarlarca insan (bunların içinde günahsız olarak bildiğimiz çocuklar) ömrünün baharını bile görmeden bu canlılarca öldürüldüler. Sizce böyle bir tasarım akıllı tasarım mıdır? Sus sus öyle söyleme –Tanrının işine karışılmaz- günahkâr olursun demeyle ne zamana kadar yorumlama yetinizi bastıracaksınız? Dünya tamamlanmamış bir tasarımdır-Van Gogh Bir anlamda dünya tamamlanmamış bir tasarım olduğu için evrim sürmektedir. Eğer her şey mükemmel tasarlanmış olsaydı, evrimleşmeye gerek duyulmayacaktı. Halbuki canlı daha iyi daha etkili daha uyumlu yapıyı kazanabilmek için 3.8 milyar yıldır daha yetkin olmayı aramaktadır, yani evrimleşme çabası içerisindedir. Bir zamanlar denizanalarının daha sonra balıkları daha sonra kurbağagillerin daha sonra sürüngenlerin daha sonra kuş ve memelilerin ortaya çıkışı bu tasarımı daha başarılı hale getirmedir. Tanrısal bir tasarımda ilk olarak basitini yapma, daha sonra kullana kullana daha etkilisini geliştirme gibi bir mantık olamaz. Bir taraftan Tanrının her şeye kadir olduğuna ve deneme yanılma yöntemiyle doğruyu bulma gibi bir savurganlığa gerek duymayacağına inanma, diğer taraftan da zaman içinde organizasyon bakımından gittikçe daha gelişmiş canlıların dünyada sırasıyla yer aldığını, organizasyon bakımından ilkel olanların zamanla ortadan kalkıp yerini daha gelişmiş organizmalar bıraktığını gözleyip de evrim fikrine inanmama, ancak akıllı tasarımcılara yakışır. Hemşerim ve yakın dostum olan ressam Prof. Dr. Zafer Gençaydın, bir gün bana biliyor musun Ali, Ortaçağda doğması ve Ortaçağ mantığında yaşaması gereken birçok insan, herhalde yanlış bir planlamadan dolayı ne yazık ki zamanımızda doğmuştur; doğmakla da kalmamış bir kısmı üniversitelerde hoca olmuşlar, dedi. Ah, Tanrı dünyayı yeniden yarataydı,Yaratırken de beni yanında tutaydı;Derdim: “Ya benim adımı sil defterinden,Ya da benim dilediğimce yarat dünyayı.” Ömer Hayyam Daha önce değindiğimiz gibi, evrim gelecek için plan kurmaz, tasarım yapmaz; o anda elde bulunan nesneleri ya da özellikleri yine o anda gereksinme duyulan şekilde seçmeye kalkışır. Bu nedenle de evrim her zaman mükemmeli bulamaz. İşte bu nedenle dünyada bu güne kadar yaşamış canlıların %96’sı yeni değişimlere çözüm yolu bulamadığı ya da daha önce başarılı bir şekilde geliştirdiği özellikleri ile devam edemediği için yaşam sahnesinden silinmiş, yerlerini daha başarılı olanlara bırakmışlardır. Burada dogmatikler ile evrimciler arasında düşünce bakımından çok derin bir fark vardır. Dogmatikler, bu cümleden dinciler, akıllı tasarımcılar ve benzerleri görüşte olanlar başarılının (güçlünün) tanımını farklı anlarlar. Bu nedenle de doğanın işletim sistemini bir türlü anlayamazlar. Hatta bir televizyon tartışmasında, bir biyoloji profesörü (o günlerde Biyologlar Derneğinin de başkanıydı), bana dönerek hoca hoca, ne diyorsun, bir bakteri bir filden daha güçlü mü ki daha başarılı diyorsun. Dogmatiklerin güçten kastı, kas gücü ile sınırlıdır. Esasında bu görüşleri sonlarını da hazırlamaktadır. Çünkü gücü, sosyal yaşamda silah, anarşi, terörizm, para ve kaba kuvvet olarak bilirler. Hâlbuki bir evrimci, kas ve kemik gücüne dayanmayan bilgi ve becerinin daha üstün olduğunu gözlemleri ile öğrenmiştir. Bir virüsün bir fili yok edeceğini bilir. Çünkü evrimsel seçilimde kaba güç değil (bu güç ancak aynı türün bireyleri arasında daha sağlıklıyı –erkek kavgaları gibi- seçme için kullanılan evrimsel bir yöntemdir), çevrenin koşullarını en iyi kullanan, kalıtsal materyalini gelecek kuşaklara en hızlı ve en çok aktaran (çoğalan) ve başka bir türü kullandığı ince yöntemlerle alt edenler ayakta kalır; yapamayanlar elenir. Akılsız tasarımın en akıllıca yönü, akılsız olmasıdır. Hiçbir zaman tasarlayarak bir şey oluşturmaz. Tek amacı vardır: Olabildiğince çok çeşit üretmek. Bunun için israftan kaçmaz, daha doğrusu onu israf olarak görmez. Bu nedenle bir balık özelliği birbirinden farklı bir milyon yumurta bırakır. Bir tanesinin ortama uyum yapması başarıdır. O seçmeyi doğaya bırakır; bu nedenle doğal seçilim diyoruz. Üç beş bireyin yaşayabileceği bir ortama milyonlarca yumurtanın bırakılmasının başka ne anlamı olabilirdi? Bu nedenle kural olarak doğada yavrularını eksiksiz ya da kayıpsız büyüten hiçbir canlı yoktur diyebiliriz. O zaman bugünkü koşullarda neredeyse insanların doğurdukları çocukların hepsi yaşıyor diyebilirsiniz. Tam bir Akıllı Tasarımcı mantığı. İyi de o çocukları yaşatmak için doğada hiç olmayan ilaçları ve aletleri kullanarak onları başarabiliyorsunuz. Yani Akıllı Tasarımcıların mantığıyla Tanrı tasarımına karşı gelerek, o tasarımın hatalarını ilaçlarla aletlerle düzelterek… Tasarım hatasına yer yoktur. Doğa mükemmel bir mühendis değildir; varsayılan bir doğaüstü güç gibi her şeyi bilen, planlayabilen ve geleceği gören bir işletim sistemi de değildir. Var olanı kullanarak o günkü koşullara en iyi uyumu yapacakları seçen bir sistemdir. Bu nedenle doğanın işletim sisteminde keşke şöyle olsaydı özlemini dile getiremeyiz. Çünkü istek, ancak akıllı bir varlık tarafından yerine getirilir; akılsız olan bir yapı tarafından değil. Doğanın aklı yoktur; onun aklı evrimin işleyiş tarzı ve yöntemidir. Bu nedenle, ancak doğaüstü güçlere dua ederiz. Geçmişte doğal güçlere de (güneşe, aya, yıldıza, fırtınaya, ateşe ve yüzlercesine) dua ettik; yararını görmediğimiz için hemen hemen büyük bir kısmımız bu yakarmayı bıraktık; bu sefer sekiz cihetten münezzeh (yani önde, arkada, sağda, solda, altta, üste, içte ve dışta bulunmayan) varlıklara yöneldik; dilerim bu sefer başarırız… Sesimizi ve yakarışlarımızı duyan olur… Doğadaki bazı mekanizmaları anlayabilmek için evrim kavramı ve bilgisi kaçınılmazdır (dogmatiklerin böyle bir bilgiye ihtiyaçları yoktur, olmayacaktır da) . Örneğin kendi kendinize sorabilirsiniz, niye bir balık bir milyon yumurta meydana getiriyor da ancak 3-5 tanesi erginliğe ulaşabiliyor. Bir insan doğal ortamda 10 çocuk doğuruyor da ancak 1-2 tanesi erginliğe ulaşabiliyor. Bu bir savurganlık, materyal, zaman ve imkân yitirilmesi değil midir? Akıllı tasarım en az malzeme ile en çok üretim yapmanın adıdır. Hâlbuki doğa bu bakımdan inanılmaz derecede savurgandır. İşte bunun neden böyle olması gerektiğini ancak evrim bilimi bize veriyor. Çünkü akıllı bir tasarımda, her şey önceden planlanır ve tasarlanır. Eğer Ay’a gidecekseniz ona göre bir uzay gemisi, Mars’a gidecekseniz ona göre “bir” uzay gemisi tasarlarsınız. Ne bir eksiği ne bir fazlası vardır ve bu yapılar akıllı tasarımlardır. Doğa bizim bildiğimiz akla sahip olmadığı için, sorunun altından kalkabilmek için (böyle bir ifade de doğru değildir; çünkü bu da bir aklı ifade eder; esasında öyle olduğu için bize akıllı gibi görünüyor) çeşit yaratma peşine düşmüştür. Bu nedenle bir canlı birbirinden özellikleri bakımından kademe kademe farklı olan çok sayıda döl üretme stratejisini geliştirmiştir. Bir milyon tohumdan biri ya da bir milyon yumurtadan sadece biri, daha önce hiç karşılaşılamayan bir ortamda başarılı özellikleri kombine etmiş ise, o ayakta kalır diğerleri elenir. Sadece insan için örnek verelim: Her çiftleşme sırasında 300 milyon sperm üretilir, kural olarak sadece biri döllenme işlevini yapar. Ancak bu spermlerin ve yumurtaların sayıca çokluğu aynı bir dişiden ve aynı bir erkekten özellikleri bakımından farklı 70 trilyon çocuğun meydana gelmesini sağlar. Bu incirde de böyledir, narda da böyledir, balıkta da öyledir. Bir önceki paragrafta verdiğimiz uzay gemisi örneğini buraya taşırsak, önceden amaçladığımız inilecek gök cismine göre gemi planlanmadığını, binlerce, milyonlarca gemi yapılıp uzaya gönderildiğini, bunlardan birinin ya da birkaçının bir rastlantı olarak bir gök cismine inmesi ve taşıdığı özellikleri açısından orada gelişebilecek durumda olması halinde, yeni bir uygarlığın, biyoloji açıdan yeni bir türün doğuşu gerçekleşir. Böyle bir çeşitlilik zorunluluktur; çünkü gelecekte neyle karşılaşacağını bilmeyen bir sistem, çıkış yolunu olasılıkları ve çeşidi artırma ile bulabilirdi. İşte doğanın bu savurganca görülen işletim sistemi, böyle bir nedenle korunmuştur. Ne kadar akıllı bir sistem olursa olsun, gelecekte ne olacağını tam kestiremez ve bu da yok olmayla sonlanabilir. Evrimcilerin düzensizlikler içindeki düzen dediği sistem; rastgele seçilim bu nedenle başarılı olmuştur. Bu, düşünemeyen bir sistem için mükemmel bir stratejidir. Akıllı tasarım olsaydı her ortama göre kalıtsal bir birleşim imal edilirdi. O zaman da niye bundan 600 milyon yıl önce balık, 500 milyon yıl önce sürüngen, 300 milyon yıl önce memeli, 50 milyon yıl önce insan dünyada bulunmuyordu diye sorarlar? Çünkü doğa rastgele, deneme-yanılma ile ancak bu kadarını başarabildi. Akıllı bir tasarım olmuş olsaydı, bu kadar zahmetli bir yolu aşmaya gerek olmayacaktı. Aksini doğada kanıtlayan tek bir örnek yoktur. En çok sevilen ya da değerli şey özene bezene tasarlanır ve dikkatle imal edilir. İnsan Tanrı gözünde en değerli varlık olmasına karşın en çok defekti (bozukluğu) olan tür gibi görünüyor. Şimdilik insan soyunda adı konmuş 9.000 çeşit kalıtsal hastalığın olduğu bilinmektedir. Bir fabrika düşünün ki, herkesi kapsayacak bir tasarım hatasından değil (onu daha sonra ele alacağız), sadece kişilere özgü tasarım ve imalat hatasından dolayı 9.000 çeşit bozukluğu olan ürün imal ediyorsunuz ve buna da akıllı tasarım diyorsunuz. Ya akıllılığı bilmiyorsunuz ya da tasarım ne demektir onu bilmiyorsunuz. Sıkıştığınızda takdiri ilahi diyorsunuz. Bunlara kullanıldığı zaman ortaya çıkan “yaşlanmaya bağlı hastalıklar” dâhil değildir. Bu hastalıkların sayısı büyük bir olasılıkla yeni tanımlarla birlikte on binlerin üzerindedir. En ilginç olanı da hekimlerin büyük bir kısmının akıllı tasarıma sıcak bakmalarıdır. Bu, kendi mesleklerini bile tanımıyorlar anlamına gelir. Doktorluk, kalıtsal ya da sonradan ortaya çıkan bir eksikliğin giderildiği meslektir. Çoğunluk da tasarım hatalarının düzeltilmeye çalışıldığı bir meslektir. Akıllı bir tasarımı, oransal olarak bir anlamda çok daha zayıf akıllı sayılabilecek birileri düzeltiyor. Ancak bütün bunları görebilmek belirli bir sezinlemeyi, bilgiyi ve en önemlisi sadece insana özgü olan yargılamayı gerektirir. İnsan doğası gereği ben merkezli (antroposentrik) olduğu için, her şeyi kendi çıkarı açısından değerlendirir. Ben yaşıyorsam ve özellikle de iyi yaşıyorsam, bu çok iyi kurulmuş tanrısal bir düzenin sonucunda olmaktadır. Ancak, henüz erginliğe ulaşmadan ölen kardeşlerim için böyle bir yargı geçerli değildir. Benim çocuklarımın eli yüzü düzgün ise, bu tanrısal akıllı bir tasarımın sonucudur; ancak komşunun bütün aileyi ömür boyu sıkıntıya sokan sakat doğmuş çocuğu “Tanrının benim halimden şükretmem için yapmış olduğu bir düzenlemedir”. Tanrısal tasarımda acaba bencillik ve narsistlik bir ön koşul mudur? Pekâlâ, bu kadar insan neden doğanın mükemmel bir düzen içinde işlediğine inanıyor ve her şeyin mükemmel olduğuna inanıyor? İlk olarak insanı insan yapan empati yoksunluğundan. Çünkü başkasının kusuru, eksikliği ve derdi onu ilgilendirmiyor. Bu kadar kusuru görmemezlikten geliyor. Ancak en önemlisi, normalin ve anormalin ne olduğunu tam bilmiyor, tanımlayamıyor. Örneğin diyor ki bak ne güzel yiyecekler verilmiş yememiz için. Şimdi ben soruyorum, ne verilseydi aynı şeyi söyleyecektiniz. Başkasını bilmiyorsun ki. Ne güzel renkleri görüyoruz diyorsunuz? Başka renkleri tanımıyorsunuz ki bu yargıya sarılıyorsunuz. Gördüğümüz renkler ışık bandının yüzde biri bile değil; akıllı bir tasarım olsaydı biz çok daha zengin renkleri görecektik. Ancak bir evrimci bizim sadece 3 rengi neden görebildiğimizi biliyor; bu nedenle daha fazlasını da talep etmiyor. Tanrısal bir tasarımda daha fazlasını talep edebilirdik. Ancak bir evrimci görme pigmentlerinin oluştuğu dönemde, güneş ışınlarının en yoğun mavi, yeşil, kırmızı bantlarda yeryüzüne ulaştığını bu nedenle böyle bir tasarımla yetindiğini biliyor. Eğer bu dönemde X, alfa, beta ışınlarıyla da karşılaşmış olsaydık, onları da tanıyacak sistemi geliştirebilirdik ve bugün çoğu ortamda ortaya çıkan radyasyonu önceden görebilirdik ya da onlara dayanıklı bir kalıtsal molekül geliştirebilirdik. Bu cümleden bir şeyi özellikle vurgulamak istiyorum: Her şeyi büyük bir tasarım olarak görenlerin, “bu da beklenen bir şeydir, şaşılacak nesi var ki” diyebilecekleri bir tasarımları var mıdır? Önünü ve arkasını, nedenini bilmediğiniz, nasıl oluştuğunu bilmediğiniz her şey, yani basitten karmaşıklığa doğru giden yolu yani evrimsel süreci tanımadığınız sürece, uca ulaşmış her şey sizin için mucizenin bir ürünü olarak görülecektir. Bu basit bir hesap makinesini bile anlayamayan birinin bilgisayarı anlamaya kalkışması kadar sığ bir yaklaşımdır. Akıllı tasarımcılar! Evrimde basitten karmaşıklığa giden yolu öğrenmediğiniz sürece sizin hiçbir şeyi anlama ve görme şansınız olamayacaktır. Ya öğrenin ya da yoldan çekilin. Eğer akıllı tasarımla yetinmeye kalkışsaydık ne uzaya gidebilirdik ne denizlerin dibine inebilirdik. Bizim tasarımımız, ancak dünyanın yüzeyinde ince bir katmanda yaşamaya izin veriyor. İnsanı değerli bir varlık olarak niteleyen yüce bir yaratıcı bizi evrensel bir karantinaya niye sokmuş dersiniz? Bütün bu ortamlarda yaşayabilecek bir donanım verebilirdi. Ancak insan bu dünyanın çocuğu olduğu için, evrimleşerek oluştuğu için ne bulduysa onunla yetinmiştir. Evrim geleceği tahmin edemez, göremez; ancak çeşidini artırarak olası bir uyumun gerçekleşmesini sağlayabilir. Bunu da her zaman başaramaz. Bazen de belirli bir dönem için başarır; ancak kazandırdığı özellikler değişen koşullar yüzünden o canlıyı çıkmaz sokağa sokarak ortadan kalkmasına neden olur. Ancak, en önemli yargı ve yanılgı, yine akıllı tasarımcılardan elde edilebilir. Çünkü akıllı tasarımcıların hemen hepsi bütün bu sistemin mükemmel olduğunu savunur ve dayandıkları inançlar ise insanı evrenin efendisi olarak kabul eder ve onları “Eşrefi Mahlûk”, yani mahlûkların efendisi olarak görür. Bu demektir ki, insan yapılabilinecek ve elde edilebilinecek her güzelliğe layıktır. Bu güzellikleri insandan esirgemek, eşrefi mahlûk dediğimiz varlığa kötülüktür. O zaman gelin sizinle bir biyolojik oyun oynayalım. İnsanı yeniden tasarlayalım. Sürekli kendini onarmayla ölümsüzlük olabilirdi; ancak o zaman dinsel öğretideki öbür dünya sorgulamasından kaçmak anlamına gelirdi ki, bu dinsel öğretilerin belini kırar. Çünkü dayandıkları en önemli dayanak öbür dünyadaki görülecek hesabın cezası ve ödülüdür. Bu güzel tasarımı tutucuların hiçbiri kabul etmeyeceği için rafa kaldıralım. Öyle bir tasarım yapalım ki, hem dini öğretiler zarar görmesin hem de herkesin işine yarasın. Bilindiği gibi zaman insan için en önemli değer olmuştur. Yapacağımız işi ne kadar hızlı ve doğru yaparsak o kadar başarılı olur, rahat ederiz. O zaman vücudumuza –bize inanılmaz katkılarda bulunacak- hiçbir zararı olmayacak yeni bir tasarım ekleyelim derim. Örneğin, doğada, en az 500 canlı türünde çok az enerji kullanarak (kullanılan enerjinin %99’u ışığa çevrilerek) ışık çıkarma mekanizması eşrefi mahlûk biz insanlara sorunsuz monte edilebilirdi. Keza doğada, örtülerle açılıp kapanabilen çok sayıda göz yapısı da bilinmektedir. O zaman bir insanın bir parmağının ucuna, açılıp kapanabilen, aynı zamanda bir ışık sistemiyle desteklenmiş, hatta büyültme ve küçültme yeteneği olan bir göz sistemi yerleştirilebilirdi. Bunun biyolojik olarak olmaması için hiçbir neden yoktur. Bugün sistemi yeniden tasarlama görevi en basit bilgisi olan bir biyologa verilse bile bunu rahatlıkla başarabilir. Böyle bir ek yapının insanoğluna kazandıracağı olanakları ve zamanı düşünebiliyor musunuz? Bir makineyi sökmeye gerek kalmadan inceleyebilirsiniz; bir doktor bu parmakla vücudun herhangi bir deliğinden girerek ışıklı ortamda dokuları ve yapıları inceleyebilir; bir mekâna girmeden anahtar deliğinden içeriyi inceleyebilirdiniz. Sayısız olanak kazandırır. İnsanoğlu bugünkünden çok daha rahat yaşardı, çok daha ilerlemiş olurdu. Nasıl oluyor da basit bir adam bu denli yararlı bir sistemi düşünebiliyor da, her şeyi bilen bir varlık, bu imkânları bizden esirgemiş oluyor? İnsan üzerinde buna benzer onlarca –yaşamı kolaylaştıran- düzeltme yapılabilir ve yeni tasarım monte edilebilir. Bence akıllı tasarımı savunanlar –onu bilgisiz, beceriksiz ve egoist duruma düşürerek- inandıkları Tanrıya hakaret etmiş oluyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkarıyorlar. Eşrefi mahlûk ile sefil mahlûk arasındaki ince çizgiyi anlayamıyorlar. Bazen bu kadar kanıta karşın birilerinin hala akıllı tasarıma tutunmuş olmasını, doğrusu “yine de Tanrısal bir tasarım” olarak kabul etmeye mecbur kalıyorum; çünkü doğa bu kadar hasarlı düşünce sistemi olanları bu kadar uzun süre sahnede tutmazdı; tutamazdı; ancak doğaüstü bir gücün yardımı ile böyle bozuk bir sistem borusunu öttürmeye devam edebilirdi. ABD'de yaratılış düşüncesinin, 1987 yılında (Edwards-Aguillard davasında) Anayasa Mahkemesinin aldığı kararla devlet okullarında okutulması Anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle yasaklanmıştır. Bu dava sürecinde Nobel Ödülü kazanmış 72 bilim adamı, 17 eyalet bilim akademisi ve 7 bilimsel organizasyon yaratılışın dini dogmalardan ve inançlardan oluştuğunu ve bilimsel olmadığını belirten bir yazı yayınladılar. Yaratılış ve akıllı tasarım konusunda diretme özellikle Amerika’nın gericileri ve sömürge zihniyetinde olanlarca sürdürülüyor. Bizimkiler farkında mı dersiniz? Mütedein (kendi halinde inanç sahipleri) olanlar ilk bakışta “Yaratılış ve Akıllı Tasarım Yaklaşımları”na geleneksel görüşlerine ters düşmediği için karşı çıkmıyorlar. Ancak, Amerika’nın bu kirli amaçlı zihniyeti, bizim gibi ülkelerde, özellikle satılmış kişilerce organize ediliyor ve yaygınlaştırılıyor. Bu konuda Türkiye’de yapılan ve karşılıksız dağıtılan yayınların bedelinin 21 milyon TL (21 trilyon YTL) olduğu belirtiliyor. Kaynağı? Bilinmiyor… Emniyet araştırıyor mu? Haşaaa… Akıllı tasarım akımı, tarihin en cani ve kanlı katililerinden biri olarak tanımlayabileceğimiz Amerika Başkanı Bush’un müntesip olduğu (bağlı olduğu) Kalvinist Kilisenin öncülüğünde başlatılmıştır ve akıllı tasarım zırvası bizzat Bush tarafından defalarca telaffuz edilmiştir. Kilise, akıllı tasarımın ve yaratılışın okullarda okutulması için defalarca yüksek mahkemeye başvurmuştur. Diyelim ki böyle bir yaklaşımı kendi inançlarını güçlendirmek açısından bir amaç olarak görmüş olabilirler. Ancak aynı kilise (kiliseler birliği) Amerika Irak’a saldırırken şöyle bir karar aldı. İsa, hem Tanrıdır hem Tanrının oğludur ve hem de Mesih’tir. Bunu kabul etmeyenler, buna iman etmeyenler biidraktir (idrak ya da anlama yeteneği yoktur); biidrakler insani sayılmazlar ve biidraklar üzerinde operasyon (burada öldürme ya da belki tıbbi deney yapma bile olabilir) yapma insanlık suçu sayılmaz. Böylece Irak’taki katliam da meşru bir zemine oturtulmuş oluyordu. Ancak, bu yaklaşımdan “Akıllı-Akılsız Tasarım”la ilgili önemli bir sonuç da çıkarılabilir. Demek ki “Akıllı Tasarım”a inanmış Kalvinist Kilise, Tanrının kendi inançlarının dışındakileri (Müslümanlar, Budistler, Ateistler vd. hatta Hıristiyan olup da başka mezheplere mensup olanları bile) yani dünya nüfusunun yaklaşık beşte dördünün bozuk mal olarak çıkarıldığını kabul ediyor. Bir anlamda akılsız tasarımı, üretim bozukluğunu tescil ediyor. Böyle bir kabul, onların İsrail’deki, Gazze’deki, Irak’taki, Afganistan’daki, Vietnam’daki, Somali’deki katliamlara duyarsız kalmasını sağlıyor. Zaman zaman Müslüman ya da diğer bir dinden olup da bu Kalvinistlerin bu fikrine dört elle sarılanları gördüğümde, Kalvinist Kilisesinin “Biidrak” tespitine inanacağım geliyor… Akıllı tasarımın görünürde çok sinsi bir siyasi boyutu da var. Amerika’da ortaya çıkan bu eğilimin zaten tarihten gelen çok geçerli bir temeli vardı: Kadercilik. Kadercilik, geçici olarak insanları rahatlatmış; ancak uzun vadede çıkmaza sokmuş; ancak en önemlisi sömürü düzenine karşı çıkamayacak kadar gözlerini kör etmişti. Batının vahşi kapitalizminin sömürü düzeni kurabilmesi için, bu kadar köklü ve kapsamlı bir öğreti biçimi bulunamazdı. Son birkaç on yıl içerisinde sinsi organizatörler harekete geçti; ülkesindeki akıllı tasarımcılar “kurulu düzene karşı çıkmayan munis vatandaşlar olacak” sömürülecek ülkelerin vatandaşları da hem meşgul edilecek hem de kolayca güdülebilecekti. İşbirlikçiler dünden hazırdı. Bu ülkelerde dini inançları bugüne kadar sömürü aracı olarak kullanan sayısız insan vardı. Bunların, oynanan oyunu fark etmesi de mümkün değildi; çünkü kul kültürü ile yetişmişlerdi; söylenene tartışmadan iman etmeleri başından beri inandırılmıştı. Böylece dünyada ne olup bitiyordan haberi olmayan, aklını öbür dünya ile bozmuş, bilimsel gelişmeleri zındıklık olarak tanımlayan, lidere körü körüne bağlı bir kesim yaratıldı. Daha doğrusu böyle bir kesim vardı, sayıları artırıldı. Sömürü düzeni tarihtekinin aksine bu sefer kansız olarak kuruldu. Dönün bir dünyaya bakın, öbür dünya işlerine daha çok zaman ayıran ülkelerin hepsi açık ya da kapalı sömürgedir. Bir toplumun hepsinin aydın olması arzulanır; ancak bu şimdilik hayal gibi görünüyor. O zaman bilimi rehber yapmış, yaratıcı, kurulu düzeni tenkit edebilen, yeni seçenekler sunabilen, toplumu geleceği hazırlayabilen insanların öne geçirilmesi yavaş da olsa yine de bir gelişmenin lokomotifi olabilir. İşte bu lokomotiflerin de önünün kesilmesi hem ülke içerisinde inançları sömüren zümre için hem de ülke dışında yağmalamaya, sömürmeye ant içmiş ülkelerin geleceği için gerekir. Işığını ve yol göstericisini yitirmiş bir toplumun sindirilmesi, sömürülmesi ve yönlendirilmesi zor olmayacaktır. İşte bu nedenle Türkiye ve Türkiye gibi ülkelerde, evrim kavramını özümsemiş ve onu, topluma yolunu bulması için ışık gibi tutacak insanları saf dışına atmak gerekirdi; onu da yeni kuşak gericiler, yani Akıllı Tasarımcılar yapıyor. “Eğer Akıllı Tasarım” olsaydı, “Akıllı Tasarımcılar” olmayacaktı. Prof. Dr. Ali Demirsoy Hacettepe Üniversitesi Kaynak: www.biyologlar.org.tr

http://www.biyologlar.com/akilli-tasarim-evrimsel-tasarim

Darwinizm`in düşünce tarihine etkisi

İngiliz filozof Grayling`in Darwin üzerine pek çok çalışması var Bilim tarihinin en önemli ve `tehlikeli` fikirlerinden birini, tüm yaşamın geçirdiği evrimin mekanizmasını, `Türlerin Kökeni`adlı kitapla bilim dünyasına ve kamuoyuna açıkladı. Canlıların evrim sürecine ve insanın doğadaki yerine ilişkin pek çok soruya yanıt arayabileceğimiz çerçeveyi sunan Darwin,başta Biyoloji olmak üzere genetik ve tıp gibi alanlarda temel bir öneme sahip. Devrim etkisi yapan evrim fikri Ancak bu teorinin bazılarınca tehlikeli bulunduğu alanlar doğa bilimlerinin çok ötesine siyaset, kültür ve dine ilişkin görüşlerimize uzanıyor. Darwin evrimden bahsediyordu, ama fikirleri bilim ve düşünce tarihi üzerinde devrim etkisi yaptı.Darwin`in düşünce dünyamız üzerindeki etkisini, Darwin üzerine pek çok makale yazan İngiliz filozof Anthony Grayling`le konuştuk. Anthony C. Grayling: Bence Darwin`in düşünce tarihi üzerinde çok derin bir etkisi var. Bu etki, yalnızca, biyoloji bilimine etrafında organize olabileceği bir çerçeve sunduğu için önemli olmakla kalmıyor. Biyolojiye sunduğu imkânlar üzerinden, insanlık için çok önemli olan pek çok başka etkinliğe, örneğin tıbba da katkıda bulunan bir teori. Doğa ve doğanın bir parçası olarak insanın Darwinci bir yolla düşünülmesi, anlayışımıza olağanüstü bir derinlik kazandırdı. BBC: Darwin`in düşüncelerinin hem Marx, hem bazı liberal ve neo-liberal yazarlar hem de bazı aşırı sağcı figürler tarafından övgüyle karşılandığını biliyoruz? Sizce tüm bu kesimlerin Darwin`den övgüyle bahsetmesi nasıl mümkün olabildi. `Darwin`den sonra eskisi gibi düşünmek mümkün değil` A. C. Grayling:Bence bunun nedeni, Darwin`in biyoloji alanında ortaya koyduğu düşüncelerin doğru olduğunun tüm bu farklı kesimler tarafından tanınmış olması. Uzun vadede insan ve toplum arasındaki ve bunların doğayla olan ilişkileriyle ilgili algılarımızda çok derin bir etki meydana geldiği çok farklı kesimlerce kabul edildi. Darwin titiz bir araştırmacı, arşivci ve deney insanıydı Darwin`in fikirleri toplumu öylesine sarstı ki, dini görüşleri nedeniyle Darwin`e eleştirel bakan insanlar için bile, kendilerini Darwin öncesi düşünce biçime geri döndürmelerinin bir imkânı kalmadı. Darwin`den önceki dönemde, insanlar, insanoğlunun çok özel olduğunu ve doğanın geri kalanının dışında bir varlık olduğunu düşünebiliyordu. Ancak, Darwin düşüncesinin etkisi, bize bizim doğadan kopuk değil, onun bir parçası olduğumuzu görmezden gelemeyeceğimiz bir şekilde gösterdi. BBC: İnsanlık tarihi açısından çok önemli roller oynayan iktisat ve siyaset teorilerinin pek çoğu, en temel önermelerini, insan doğasına ilişkin varsayımlar üzerinden kanıtlıyor. İnsan doğasına ilişkin farklı varsayımlardan, farklı anlayışlar çıkabiliyor. Bu noktada, Darwin`in evrim teorisi, çoğu zaman değişmez olduğu varsayılan insan doğasının da, insanla birlikte bir evrim içinde olduğunu ortaya koydu. Siz Darwin`in bu tartışmalara katkısını nasıl yorumluyorsunuz? Darwin`in teorisi ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı A. C. Grayling: Evet, Darwin`in insan doğası, doğa, toplum ve insanlar arasındaki ilişkilere dair düşüncelerimiz üzerindeki etkisi, özellikle bu konulardaki bilgilerimizin ekonomi ve siyaset üzerindeki etkilerini göz önüne aldığımızda çok önemlidir. İzleyeceğimiz siyaseti belirleme ve eyleme geçirme noktasında insan doğasına ilişkin bilgi ve anlayışımızı temel alıyoruz. Darwin`inki tabi ki her şeyi açıklayan bir teori değil. Ve tabi ki, bu teori, temellerini Darwin`den aldıklarını söyleyen bazı ırkçılar tarafından kötüye kullanıldı. Naziler Darwin`in fikirlerini kendi çıkarları için çarpıttı BBC: Neyin iyi neyin doğru olduğuna, nasıl yaşamak gerektiğine ilişkin düşünceler insan dışında doğanın geri kalanı için söz konusu değil. Örneğin, bir aslanın, bir başka hayvanın yavrusunu yemesini iyi veya kötü olarak değerlendirmiyoruz. Peki, Darwin`in insanı, etik ve ahlakın alanı dışındaki doğanın bir parçası olarak göstermesi, insanlığın yeni bir etik fikriyle çıkmasını gerekli kılmıyor mu? A. C. Grayling: Hayır bunun gerekli olduğunu düşünmüyorum. Çünkü en azından Batı geleneğinde etik zaten doğayı temel alır. Örneğin, Antik Yunan`da, Helenik ya da Roma düşünce dünyasında eğitimli insanların etiğinin, bin yıl kadar bir süre boyunca dinsel, Tanrısal bir temeli yoktu. İnsanları oldukları gibi anlamaya çalışıyorlardı. Örneğin Aristoteles`in ya da Stoacıların etiğe yaklaşımlarına baktığınızda, bunun büyük oranda, insanlığı anlama çabasının bir parçası olduğunu görürsünüz. Dolayısıyla, doğal varlıklar olarak insanlığa ilişkin daha derin bir anlayış, Batı geleneğinin karşısında olmayıp, bu etik anlayışının daha da gelişmesini sağlayacaktır. Bu tabi ki, insanların doğal durumuyla ilgili tüm gerçekleri kabullenmemiz anlamına da gelmez. Saldırganlık ve hırs gibi birçok özellik başka hayvanların özelliği olduğu kadar insanların da özellikleri… Ancak, bunlar toplum açısından kabul edilebilir şeyler değil çünkü sosyal bağları zedeliyor. Bizler de doğanın, bu gibi durumlar üzerine düşünebilen ve hangi yönleri öne çıkarıp hangi yönleri disipline almamız gerektiğine karar verebilecek bir parçasıyız. Kopernik ve Darwin`den sonra Freud`un darbesi BBC:Darwin`in teorisini ortaya attığı 1850`li yıllar, başka önemli düşünürlerin de, ortaya çıktığı dönem. Darwin`in Londra`daki mezarınının birkaç kilometre ötesinde bir başka önemli düşünürün Karl Marx`ın mezarı var, yine birkaç kilometre daha gidersek psikanalizin kurucusu Sigmund Freud`un mezarına ulaşabiliyorsunuz. Çok farklı alanda teoriler olsa da Darwincilikle psikoanaliz arasında bazı paralellikler kuranlar var. Kopernik`in dünyayı güneş sisteminin ve evrenin merkezi olmaktan çıkarması gibi, Darwin de insanı doğanın merkezi olmaktan çıkarıyor. Freud ise insanın kendisini dahi tümüyle kontrol edemediğini ortaya koyduğu teorisiyle, insanın kendisini merkez olarak gören anlayışına bir darbe daha vurdu. Grayling bu paralelliği şöyle değerlendiriyor. A. C. Grayling:Doğada, özellikle insanda olduğu türden ileri bir tür zekayı bulamadığımız çok durum olduğu açıktır. Dolayısıyla, bir aslan bir geyiği yediğinde onun kötü olduğunu düşünmediğimiz gibi, doğada gerçekleşen davranışları da iyi ve kötü olarak değil nötr olarak kabul ederiz. Freud`un ortaya koyduğu fikirlerden birinin de insanın birçok rasyonel olmayan parçasının olduğu kesinlikle doğrudur. Darwin türlerin yaşam ağacının dallarına yerleştirilebileceğine inanıyordu Davranışlarımızın bazıları bilinçaltınca yönlendirilir ve bilincimizin doğrudan kontrolünde değildir. Ancak, insan doğanın geri kalanında var olan canlılara kıyasla, kendi davranışları üzerine düşünebilme yeteneğine sahiptir. Bizler bilinçaltı isteklerimizi,psikanaliz yoluyla da bilince çıkarabilecek durumdayız. Bir kez bilince getirdikten sonra da, bazı seçimler yapabilir ve kendimizi disipline edebiliriz. BBC: Darwin evrimin mekanizmasının nasıl işlediğini açıklayan bir teori ortaya koydu ve bu teoriye göre, evrimin mekanizması zorunlu olarak önceden belirlenmiş adımların gerçekleştiği determinist bir yapı değil, tesadüflerle de ilerleyebiliyor. Sizce Darwincilik`ten de çıkan bu düşünce, günlük yaşamımızı nasıl etkiliyor? A. C. Grayling: Bence Darwinci doğal seçme teorisi, türlerin hangi süreçler sonunda adapte olacağı anlamında determinist olarak görülebilir. Türlerin nasıl evrim göstereceği de, türün bireylerinin bilinç dışı dürtülerle kurduğu ilişkiler sonucunda belirlenebilir. Ancak, insanlar söz konusu olduğunda, belirli farklılıklar söz konusu çünkü örneğin bir insan zihni hakkında yalnızca kafatasının içini düşünerek tam bir sonuca ulaşamazsınız. Çünkü bir birey ve o bireyin benliği yalnızca, kafatasının için de olup bitenlerle açıklanamaz. Bu bireyin, çevresiyle ilişkileri de önemlidir. Bireylerin çevreleriyle kurduğu ilişkiler de oldukça karmaşık ve çeşitli olduğu için bir bireyin ya da insan türünün determinist bir şekilde ilerlediğini söylemezsiniz. Çünkü burada etkili olan hesaba katılamayacak kadar çok faktör var. `Uyumlu olanını yaşamını sürdürdüğü bir toplum uçları törpülüyor` BBC:Temelini Darwin`in düşüncesinden alan `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` fikri, evrim sürecinin aşırı olanları ödüllendirmediğine işaret ediyor. Bu aşırılar arasında da en güçsüz ve zayıf sayılanlar olduğu gibi, en güçlü ve ileri sayılanlar da bulunuyor ve evrim süreci içinde her iki uç da elenerek ortalama olanın, uyum sağlayanın hayatta kaldığı bir süreç tarif ediliyor. Peki, sizce bu düşünce siyasete ve sosyal yaşamın düzenlenmesine ilişkin fikirlerimizde nasıl sonuçlar doğuruyor. A. C. Grayling: Bu tabi ilginç bir nokta ve önemli bir soruna işaret ediyor. Öncelikle `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` fikrini Darwin`den etkilenerek ilk ortaya atan Herbert Spencer`dır. Darwin`de bu kavramı Spencer`ın ardından kullanmaya başlamıştır. Ancak, Darwin için `en uyumlu olanın yaşamını sürdürmesi` ilkesi, çevresine en iyi uyum sağlayan türlerin hayatta kaldığını ve türlerin çevre baskısı altında değişmek durumunda kaldıklarını anlatıyor. Darwin Türlerin Kökeni kitabı `insan`a pek değinmedi Spencer ise bunu bir bakıma Nietzsche`nin `üst insan` kavramı gibi en zeki, en hızlı gibi özelliklere sahip üstün bireylerin yaşamlarını sürdürmesi olarak ortaya koyuyor. İnsanlık tarihi, bu tür bir anlayışın yanlış olduğunu defalarca ortaya koydu. İnsanlar etik bir yaklaşımla, toplumun zayıf üyelerini korumak için kurumlar ve yaklaşımlar geliştirip, toplumda en baskın olanları sınırlama yoluna gitti. İnsanlar zaten, doğal çevrelerine uyum sağlamış değil, inşa ettikleriyle doğayı kendilerine uyumlu hale getirmiş durumdalar. BBC:Darwinci evrim anlayışının bazı dini çevrelerce `tehlikeli` bulunmasının en önemli nedeni Darwin teorisinin Tanrı inanışını imkansız kıldığı düşüncesi. Anthony Grayling, Darwin`in Tanrı inancını yıkma gibi bir iddiası olmamasına rağmen, fikirlerinin bu yönde bir etkisi olduğunu belirtiyor. A. C. Grayling: Tabi, Darwin hiçbir zaman teorisinin, yaşamın kökenini açıkladığını iddia etmemişti. Darwin`in açıkladığı canlıların zaman içinde geçirdikleri değişimlerin mekanizmasıdır. Fakat, karmaşık yapılara sahip canlıların daha basit yaşam formlarından evirilebildiğini göstermesi, canlıların da canlı olmayan moleküllerden ortaya çıkabileceğine işaret eder. Dolayısıyla, yaşamın kökenini açıklamak için bir yaratıcının gerekli olduğu türünden bir hipotez Darwin için gerekli değildi. Tabi bu tartışma, Darwin`den önce de olan bir tartışmadır. Ancak Darwin, yaşamı açıklamada dini varsayımların gerekli olduğu düşüncesini ciddi bir şekilde sarsmıştır. Bu nedenle farklı dinler, varoluşa ilişkin çok eski zamanlardan bu yana benimsedikleri inanışları savunmak için karşı bir baskı oluşturuyorlar. Yaradılış inanışının asıl olarak Amerika`da olsa da, Türkiye gibi ülkelerde de yeniden gündeme gelmesinin nedeni de bu çabalardır. Kaynak: www.bbc.co.uk

http://www.biyologlar.com/darwinizmin-dusunce-tarihine-etkisi

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

BİYOLOJİK SİLAH NEDİR ?

BİYOLOJİK SİLAH NEDİR ?

Biyolojik silah kavramını açıklayabilmek için "biyoloji" ve "silah" kavramlarının tanımlanması gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silah-nedir-

Bilimin doğuşunu ve fizik kimya biyoloji matematik olarak temel biirmler haline dönüşmesini tarihsel boyutta açıklayınız

Ortaçağ sonlarında özellikle İtalya'da, zamanın siyasal istemleri teknolojiye yeni bir önem kazandırdı. Böylece askeri ve sivil mühendislik mesleği doğdu. Leonardo da Vinci bu mühendislerin en ünlüsüydü. Dahi bir ressam olarak insan anatomisini yakından inceledi ve resimlerine gerçeğe çok benzeyen biçimler aktardı. Bir heykelci olarak, zor metal döküm tekniklerini başardı. Sahne yapıtlarının yapımcı ve yönetmeni olarak, özel efektler sağlamak amacıyla karmaşık makineler geliştirdi. Askeri mühendis olarak bir kentin surlarından aşırılan havan topu mermisinin yörüngesini gözleyerek bu yörüngenin Aristoteles'in öne sürdüğü gibi iki doğrudan (eğimli bir çıkış ve ardından düşey düşüş) oluşmadığını belirledi. Leonardo ve arkadaşları doğayı gerçekten bilmek istiyorlardı. Gerçek deneyimin yerini hiçbir kitap tutamazdı ve hiçbir kitap olgular üzerinde egemenlik kuramazdı. Gerçi antik felsefenin nüfuzu kolayca kırılamayacak kadar sağlamdı, ama sağlıklı bir kuşkuculuk da gelişmeye başlamıştı. Eski otoritelerin gördüğü geleneksel kabule inen ilk önemli darbe, 15. yüzyıl sonunda Yenidünya'nın bulunuşu oldu. Büyük astronom ve coğrafyacı Ptolemaios, Avrupa, Afrika ve Asya olarak yalnızca üç kıtanın var olduğunu öne sürmüştü. Aziz Augusti-nus ve Hıristiyan bilginleri de bu görüşü benimsemişlerdi. Yoksa dünyanın öteki tarafındaki insanların baş aşağı yürümeleri gerekirdi. Yenidünya'nın bulunuşu, matematik çalışmalarını da hızlandırdı. Zenginlik ve ün arayışı denizciliğin gerçek bir bilime dönüşmesine yol açtı. Rönesans'ta canlanan düşünsel etkinlikler, antik bilgilerin tümüyle gözden geçirilmesine olanak sağladı. Ortaçağ düşüncesinin temelini oluşturan Aristoteles'in yapıtlarına Platon'un ve Galenos'un yapıtlarının çevirileri ve daha da önemlisi Arkhimedes'in, kuramsal fiziğin geleneksel felsefenin dışında nasıl oluşturulabileceğini gösteren yapıtları eklendi. Rönesans biliminin yönünü belirleyen antik yapıtların başında, Musa'nın çağdaşı olduğu kabul edilen efsanevi rahip, peygamber ve bilge Hermes Trismegistos'a dayandırılan Hermetika gelir. Hermetika yaratılış konusunda insana geleneksel metinlere göre çok daha önemli bir rol veriyordu. Tann insanı kendi suretinde yaratmıştı. Bir yaratıcı olarak ve yaratma sürecinde insan Tann'yı taklit ediyordu. Bunun için de doğanın gizlerini bilmek zorundaydı. Yakma, damıtma ve öbür simya işlemleriyle doğa işkenceden geçirilerek gizleri elde ediliyordu. Başarının ödülü, sıkıntı ve hastalıklardan kurtuluşun yanı sıra sonsuz yaşam ve gençlik olacaktı. Bu düşünce, insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya boyun eğdirebileceği görüşüne yol açtı. Modern bilime temel oluşturan bu görüşün yalnızca Batı'da egemen olduğunu vurgulamak yerinde olur. Doğadan yararlanma konusunda yüzyıllarca geride bulunan Batı'nın Doğu'yu geçmesinde bu yaklaşımın önemli rolü olsa gerektir. Hermetika, aydınlanma ve ışık kaynağı olan Güneş üzerine coşkulu bölümler içerir. Hem Platon'un, hem de Hermetika'mn çevirmeni Floransalı Marsilio Ficino, 15. yüzyılda Güneş üzerine yazdığı incelemede adeta putperestçe hayranlığa varan bir üslup kullanmıştı. 16. yüzyılın başlarında bir Polonyalı öğrenci, İtalya'daki gezisi sırasında bu düşüncelerden etkilendi. Ülkesine döndükten sonra Ptolemaios'un astronomi sistemi üzerinde çalışmaya başladı. Görevli bulunduğu kilisenin yardımıyla, kilisenin gereksinim duyduğu Paskalya ve öteki yortuların tam günlerinin saptanması gibi önemli hesapların yapılmasında kullanılan astronomi gözlem aygıtlarını geliştirmeye koyuldu. Bu genç öğrencinin adı Mikoiaj Kopernik'tir. Fiziğin doğuşu: Yaklaşık yarım milyon yıl önce ilk insanlar, elde yapılmış yalın araçlar kullanıyor ve ateşi biliyorlardı. Bundan 20 000 yıl önce yaşayan Taş devri insanı, mağara duvarlarına resimler yapabiliyor, ok ve yay kullanabiliyordu (günümüzde bile, hâlâ Taş devri teknolojisiyle yaşamını sürdüren topluluklara Taşlanmaktadır). Günümüzden 10 000 yıl önce insanlar, toprağı işlemeye başlamışlardı. Bilimin ilk temel işaretleri ise, bundan 5 000 yıl Önce Babil'de ortaya çıkmaya başladı. Ancak Ortaçağ teknolojisi. Roma teknolojisinden pek farklı değildi; hattâ Romalıların su sistemleri daha iyiydi. Günümüzdeki anlamıyla bilim, XVII. yüzyılda ortaya çıktı. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda endüstri devrimi gerçekleştirildi. XX. yüzyılda ise fizik, günlük yaşamda büyük bir yer tutmaya başladı. Günümüzde, bu bilim dalına dayanmayan bir yaşam düşünülemez. Klasik fiziğin temelleri, XVII. yüzyılda, GALİLEİ, KEPLER, BÖYLE, NEWTON, HOOKE, HUYGENS, GUERİCKE, TORRİCELLİ gibi bilginler tarafından atıldı. Günümüzdeki uygarlık düzeyi varlığını, bu temellere borçludur. XVII. yüzyılda, aynı zamanda, felsefe ile fiziğin birbirinden ayrılması da gerçekleşti. XVIII. yüzyıldan önce fiziğe, «doğal felsefe Bilimsel yöntem: Bilimsel yöntem, gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan «yanılmaz Neden-sonuç ilişkisi, çağımızda çok açık görünmesine karşılık, her zaman kabul edilmemiştir. Eskiden doğal olayların açıklanması, tanrıya bağlanmaktaydı. Günümüzde fizik, anlayış düzeyimizi biraz daha derine götürmeye ve olayların altında yatan gerçek nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Çevrelerindeki olayları kaydeden ilk insanlar İ.Ö. 3000 yıllarında yaşayan Babillilerdi (Mezopotamya). Yazıyı bilen bu insanlar, gökcisimlerinin hareketlerini kataloglara geçirdiler. Aynı dönemde Kuzeybatı Avrupa'da yaşayanlar ise, yazıyı bilmemelerine karşılık, taşları kullanarak, gökcisimlerinin hareketlerini toprak üstünde belirtmeye çalıştılar. Babillilerin ve eski Mısırlıların tuttuğu kayıtlar, Yunanlıların eline geçti. Yunanlılar bunları yeniden düzenleme çabalarına girişti. Mekanik ve statikte bazı ilkol kavramlar (ARKHİMEDES'in banyo deneyi ve kaldıraç yasaları gibi) ortaya kondu. Yunanlıların en büyük katkısı, fiziğin gelişmesinde önemli payı bulunan bazı MATEMATİK ilkelerini bulmalarıdır. İ.S. III. yüzyılda Diophantos bazı fizik temellerini ortaya koymuştur, ama fiziğin bugünkü dayanağını oluşturan cebir daha sonra geliştirilmiştir. Bilimin geliştirilmesi, Yunanlılardan sonra Araplar tarafından yürütüldü. Bazı yeni buluşlar, sözgelimi İbni Heysem'in OPTİK konusuna ve matematik simgelere ilişkin düşünceleri, önceleri İtalya, daha sonra da Kuzey Avrupa'da ortaya çıkan bilimsel anlayışın ilk kıvılcımı oldu. Matematiğin Tarihi Gelişimi Ortaçağ İslâm Dünyası'nda başta aritmetik olmak üzere, matematiğin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarına önemli katkılarda bulunan matematikçiler yetişmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamları'nın yerine Hintlilerden öğrenilen Hint Rakamları'nın kullanılmaya başlanmasıdır. Konumsal Hint rakamları, 8. yüzyılda İslâm Dünyası'na girmiş ve hesaplama işlemini kolaylaştırdığı için matematik alanında büyük bir atılımın gerçekleştirilmesine neden olmuştur. Daha önce Arap alfabesinin harflerinden oluşan harf rakam sistemi kullanılıyordu ve bu sistemde sayılar, sabit değerler alan harflerle gösteriliyordu. Örneğin için a harfi, 10 için y harfi ve 100 içinse k harfi kullanılıyordu ve dolayısıyla sistem konumsal değildi. Böyle bir rakam sistemi ile işlem yapmak son derece güçtü. Erken tarihlerden itibaren ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint Rakamları'nın üstünlüğü derhal farkedilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü. Bu rakamlar daha sonra Batı'ya geçerek Roma Rakamları'nın yerini alacaktır. Cebir bilimi İslâm Dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin kimliği kazanmış ve özellikle Hârizmî, Ebu Kâmil, Kerecî ve Ömer el-Hayyâm gibi matematikçilerin yazmış oldukları yapıtlar, Batı'yı büyük ölçüde etkilemiştir. İslâm Dünyası'nda büyük ilgi gören ve geliştirilen bilimlerden birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapılmıştır. Bu konudaki en önemli katkı, açı hesaplarında kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır. Yeniçağ Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Trigonometri, Regiomontanus, daha sonra da Rhaeticus ve Bartholomaeus Pitiscus`un çabalarıyla ve cebir ise Scipione del Ferro, Nicola Tartaglia, Geronimo Cardano ve Lodovice Ferrari tarafından yeniden hayata döndürülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen işlem simgeleri, şu anda bizim kullandıklarımıza benzer denklemlerin ortaya çıkmasına olanak vermiş ve böylelikle, denklem kuramı biçimlenmeye başlamıştır. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır. 1585 yılında, Stevin, aşağı yukarı Takîyüddîn ile aynı anda ondalık kesirleri kullanmıştır. Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır. Yakınçağ Bu dönemde Euler ve Lagrange, integral ve diferansiyel hesabına ilişkin 17. yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir. Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler, bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır. Russell, matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Matematiğin, sayı gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini, küme, değilleme, veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır. Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil, simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek temellendirilmelidir. Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir. Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir. Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir. Dedekind, erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuramının kurucusudur. Kimya'nın Tarihsel Gelişimi Kimya sözcüğünün ( Eski Mısır dilinde "kara" ya da "Kara Ülke" ) sözcüğünden türediği sanılmaktadır Bir başka sav da khemeia (Eski Yunanca khyma: "¤¤¤¤l dökümü) sözcüğünden türediğidir Kimyanın kökenleri felsefe, simya, ¤¤¤¤lürji ve tıp gibi çok çeşitli alanlara dayanır Ama kimya ancak 17 yüzyılda mekanikçi felsefenin kurulmasıyla ayrı bir bilim olarak ortaya çıkmıştır Mezopotamyalılar, Çinliler, Mısırlılar ve Yunanlılar çok eski çağlardan beri bitkilerden boyarmadde elde etmeyi, dokumaları boyamayı, deri sepilemeyi, üzümden şarap, arpadan bira hazırlamayı, sabun üretimini, cam kaplar yapmayı biliyorlardı Eski çağlarda kimya sanatsal bir üretimdi Daha sonra Antik Çağın deneyciliği, Yunan doğa felsefesi, Rönesans simyası, tıp kimyası gelişti 18 yüzyılda kuramsal ve uygulamalı kimya, 19 yüzyılda organoteknik ve fizikokimya, 20 yüzyılda ise radyokimya, biyokimya ve kuvantum kimyası gibi yeni dallar ortaya çıktı Ünlü kimya tarihçisi Hermann Kopp, İS 300- 1600 arasını, soy (asal) olmayan ¤¤¤¤lleri soy ¤¤¤¤llere dönüştürecek filozof taşının ve insan ömrünü sonsuzlaştıracak yaşam iksirinin arandığı simya çağı; 1600- 1700 arasını ilaçların hazırlandığı iyatrokimya (tıp kimyası) çağı; 1700- 1800 arasını, yanma sürecinin araştırıldığı filojiston kimyası çağı; bundan sonraki dönemi ise nicel kimya çağı olarak adlandırmıştır 16- 18 yüzyıllar arasındaki dönem yeniçağ kimyası olarak da tanımlanır Kimyanın kökeninin, yaklaşık olarak Hıristiyanlık çağının başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde biçimlenmeye başladığı kabul edilir Eski Mısır'ın ¤¤¤¤lürji, boya ve cam yapımı gibi üretim zanaatları ile eski Yunan felsefesi İskenderiye'de bir araya gelerek kaynaşmış ve İS 400'lerde uygulamalı kimya bilgisi gelişmeye başlamıştır Justus von Liebig'e göre simyacılar önemli aygıt ve yöntemler bulmuşlar, sülfürik asit, hidroklorik asit, nitrik asit, amonyak, alkaliler, sayısız ¤¤¤¤l bileşikleri, şarap ruhu (alkol), eter, fosfor ve Berlin mavisi gibi çok çeşitli maddeleri kullanmışlardır Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Yahudi Maria olarak bilinen bir kadın simyacı çeşitli türde fırınlar, ısıtma ve damıtma düzenekleri geliştirmiş, simyacı Kleopatra ise altın yapımı konusunda bir kitap yazmıştır Maria'nın buluşu olan su banyosu günümüzde de "benmari" adı altında kullanılmaktadır 350- 420 arasında İskenderiye'de yaşayan Zosimos, simya öğretisinin en önemli temsilcisidir ve 28 ciltlik bir simya ansiklopedisi yazmıştır Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu'nda, daha sonra da İslam ülkelerinde kimya tekniğinde büyük ilerlemeler olmuş ve Aristoteles'in bütün maddelerin sonuçta dört öğeden (toprak, su, hava, ateş) oluştuğu ve bunların birbirine dönüştüğü biçimindeki kuramı İskenderiyeli ve daha sonra da Cabir, İbn Hayyan, Ebubekir el-Razi ve İbn Sina gibi Arap simyacılar tarafından geliştirilmiştir İbn Sina özellikle dönüşümle ilgilenmiş ve el-Fennü'l-Harmis nün Tabiiyat adlı kitabının mineralojiyle ilgili bölümünde mineralleri taşlar, ateşte eriyen maddeler, kükürtler ve tuzlar olarak dört gruba ayırmıştır İbn Sina madde ve biçimin bir birlik olduğunu, doğa olaylarının açıklanmasında doğaüstü ve maddesel olmayan güçlerin etkisinin olmadığını söylemiş, kuramsal düşünceyi ve kavram üretmeyi öne çıkarmıştır Rönesans döneminde geçmiş yılların getirdiği kimya bilgisinin birikimiyle, tıp ve kimyasal üretim alanlarında uygulamalı kimya ortaya çıktı Bu dönemde eczacılıkta inorganik tedavi maddelerinin kimyasal yöntemlerle elde edilmesine "kemiatri" (kimyasal tedavi) adı verildi Kemiatrinin kimya temeline dayalı ilaç üretimi biçimindeki pratik amacının yanı sıra, hastalıklar ve madde alışverişi olaylarının kimyasal yorumu gibi kuramsal bir amacı da vardı Bu kuramsal amaçla ilgili yönelime iyatrokimya denir Günümüzde kemiatrinin karşılığı farmasötik kimya ve kuramsal biyokimyadır İyatrokimyanın öncüsü olan İsviçreli hekim Paracelsus'a ( 1493- 1541) göre tuz, kükürt ve cıva, var olan bütün cisimlerin temel yapıtaşı olan beden, can ve ruhun karşılığıydı Bu üçlü arasında denge bozulduğunda hastalık başlıyordu Paracelsus midenin bir kimya laboratuvan olduğunu, özsuların yoğunlaşmasıyla hastalıkların ortaya çıktığını ve bu durumun ilaçla giderilebileceğini savundu ve farmakolojide kimyasal maddelerden yararlanılması yolunda çaba harcadı Johann Baptist van Helmontx(1580-1644) ve Johann Rudolph Glauber (1604-68), Rönesans kimyasının temsilcileridir Suyun temel element olduğuna inanan van Helmont'un en önemli çalışmaları çeşitli süreçlerle gaz üretimini ilk kez açıkça gerçekleştirmesi ve deneylerinde teraziyi kullanarak kimyasal çalışmalara nicel özellik kazandırmasıdır Glauber'in en büyük başarısı ise, yemeklik tuzu sülfürik asitle parçalayarak tuz asidi (hidroklorik asit) ve sodyum sülfat elde etmesidir Sodyum sülfat dekahidrat günümüzde de onun adıyla Glauber tuzu olarak bilinir Glauber ayrıca ilk kez ¤¤¤¤llerin tuz asidi içinde çözünmesiyle ¤¤¤¤l klorürlerin oluşacağını gösterdi Simya 16 ve 17 yüzyıllarda Avrupa'da derebeyi saraylarında giderek yayıldı ve bu durum, bilimsel kimya gelişene ve elementlerin birbirine dönüştüğü inancının sarsılmaya başlamasına değin sürdü 17 yüzyılda kimyanın sanat ya da bilim olup olmadığı çok tartışıldı Bu yüzyılda, çağdaş anlatımla, uygulamalı ve kuramsal kimya ayırımı vardı Kemiatri, ¤¤¤¤lürji kimyası, madencilik ve demircilik kimyası uygulamalı kimyanın içinde yer alıyordu Kuramsal kimya ise betimlenebilen "tüm doğa bilimleri" anlamına gelen physica'nın içindeydi Yeniçağdaki oluşum deneyimden (experientia) deneye {experimentum) doğru oldu ve deneyin doğa araştırmasındaki bilimsel önemi kabul edildi Kimya zamanla simyadan ayrıldı ve eski çağların gizemli görüşlerinden uygulamalı kimyaya geçildi Eski kimyada madde ve bileşikler yalnızca beklenen son ürün açısından önemliydi Çeşitli reçeteler ise beklenen sonuca götüren bir araçtı Eski düşünce ve bilgilerin doğruluk ya da yanlışlıklarının denetlenmesi ancak kimyasal tepkimelerin gözlenmesi ve tepkime sürecinin incelenmesiyle olanaklıydı Mekanikçi felsefe ile kimyanın etkileşimine en iyi örnek Robert Boyle'un çalışması oldu İngiliz bilim adamı Robert Boyle 1661'de yayımladığı The Sceptical Chymist (Kuşkucu Kimyacı) adlı yapıtıyla Aristotelesçi görüşleri çürüttü Böyle, kimyasal elementleri maddenin parçalanmayan yapıtaşları olarak açıkça tanımladı, ilk kez kimyasal bileşikler ile basit karışımlar arasında ayrım yaptı, kimyasal birleşmelerde özelliklerin tümüyle değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimlerin olmadığını söyledi; gazlar üzerinde yürüttüğü deneylerde gazların basıncı ile hacimleri arasındaki bağıntıyı belirleyen yasayı buldu ve ilk kez elementlerin ve bileşiklerin doğru tanımını yaptı Böyle ayrıca havanın yanma olaylarındaki rolünü keşfetti ve havanın tartılabilir bir madde olduğunu söyledi 18 yüzyılda kimyanın temel sorunu yanma olayının (ateş ruhlarının işlevlerinin) açığa kavuşturulması oldu 17 yüzyıl ortalarına doğru maddedeki elementlerden birinin yanmaya neden olduğu ileri sürülmüş ama bu sav, ateşin maddesel bir cisim olamayacağı gerekçesiyle ünlü simyacı van Helmont tarafından reddedilmişti Alman simyacı Johann Joachim Becher (1635-82) bu öneriyi daha sonra 1669'da yeniden gözden geçirdi ve terra pinguis olarak adlandırılan ateş elementinin yanma sırasında kaçıp giden bir nesne olduğunu varsaydı Becher'in öğrencisi ve Berlinli bir hekim olan Georg Ernst Stahl ( 1660- 1734) bu nesneye "flojiston" adını verdi Yanma olayına yanlış da olsa ilk kez bir bilimsel açıklama getiren flojiston kuramına göre yanıcı maddeler, yanıcı olmayan bir kısım ile flojistondan oluşur Buna göre ¤¤¤¤l oksitler birer element, ¤¤¤¤ller ise kil (¤¤¤¤l oksit) ile flojistondan oluşan birer bileşik maddedir ¤¤¤¤l yandığında eksi kütleli "plan flojiston bir ruh gibi ayrılır ve elementin külü (¤¤¤¤l oksit) açığa çıkar Küle yeniden flojiston verildiğinde de yeniden ¤¤¤¤l oluşur Örneğin çinko oksit flojistonca zengin olan kömürle ya da hidrojen gazıyla ısıtıldığında yeniden çinko oluşur ve hafifler Bir yüzyıl boyunca kimyaya egemen olan bu kuram element kavramına uygun olmamakla birlikte kimyanın bilimsel gelişmesinde çok büyük rol oynadı Cavendish, Priestley ve Scheele ise çalışmalarında karbon dioksit, oksijen, klor, ¤¤¤¤n (bataklık gazı) ve hidrojen gazlarını ayrı gazlar olarak tanımladılar Cavendish ayrıca gazları yoğunluklarına göre ayırdı İlk kez suyun bir element olmayıp oksijen ile hidrojenin bir bileşiği olduğunu kanıtladı Bu çalışmaların da yardımıyla flojiston kuramı yıkıldı Aynı zamanda bir fizikçi olan Antoine-Laurent Lavoisier ( 1743-94) kimyanın babası sayılır Lavoisier ¤¤¤¤l oksitlerinin daha önce Priestley ve Scheele'nin keşfettiği oksijen ile ¤¤¤¤llerin yaptığı bileşikler olduğunu kanıtladı, yanma ve oksitlenme olaylarının günümüzde de geçerli olan açıklamasını yaparak kimyada yeni bir çığır açtı Kapalı kaplarda yaptığı deneylerde, kimyasal tepkimeler sırasında kütlenin değişmediğini saptayarak 1787'de kütlenin korunumu yasasını ortaya koydu Kimya'daki devrim yalnızca kavramlarda değil yöntemlerde de gerçekleşti Ağırlıksal yöntemler duyarlı çözümler yapmayı olanaklı kıldı ve kütlenin korunumu yasasıyla nicel kimya dönemi başladı Lavoisier'den sonra 1798'de Alman kimyacı Richter birleşme ağırlıkları yasasını, 1799'da gene Alman kimyacı Proust sabit oranlar yasasını ve 1803'te ingiltere'den John Dalton katlı oranlar yasasını geliştirdi Gay-Lussac da Alexander von Humboldt'un yardımıyla öbür gazlarla tepkimeye giren bir gazın her zaman belirli hacim oranlarıyla birleştiğini buldu İtalyan fizikçi Amedeo Avogadro 1811'de, gaz halindeki pek çok elementin birer atomlu değil, ikişer atomlu oldukları ve aynı koşullar altında bulunan gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül bulunacağı varsayımını geliştirdi Avogadro'nun bu varsayımını 50 yıl sonra, 1860'ta Stanislao Cannizzaro yasa düzeyine çıkardı 19 yüzyılın başlarında ingiliz kimyacı Humphry Davy ve öteki bilim adamları, volta pillerinden sağladıkları güçlü elektrik akımlarını bileşiklerin çözümlenmesi ve yeni elementlerin bulunması çalışmalarına uyguladılar Bunun sonucunda kimyasal kuvvetlerin elektriksel olduğu ve örneğin aynı elektrik yüklü iki hidrojen atomunun birbirini iteceği ve Avogadro varsayımına göre birleşerek çok atomlu molekülü oluşturmayacağı ortaya çıktı 1859'da Alman fizikçi Gustav Kirchhoff ve kimyacı Robert Bunsen'in bulduğu tayf çözümleme tekniğinin yardımıyla da o güne değin bilinen elementlerin sayısı 63'ü buldu Elementlerin atom ağırlıkları ile fiziksel ve kimyasal özellikleri arasındaki bağıntıyı bulan Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mende-leyev 1871'de ilk kez kimyasal elementlerin periyodik yasasını açıkladı Mendeleyev'e göre hidrojenin dışındaki elementler artan atom ağırlıklarına göre bir sırayla düzenlendiğinde, bunlann fiziksel ve kimyasal özellikleri de bu sıraya göre düzgün bir değişim gösteriyordu Ama bu düzgün gidiş kesintilerle birkaç sıra halindeydi ve bu sıralara periyot adı verildi Mendeleyev'in tablosunda atom ağırlığı daha büyük olan bazı elementlerin ön sıralarda yer alması atom ağırlıklarının ölçüt alınamayacağını gösterdi İngiliz fizikçi HG Moseley 1913'te X ışınımı yardımıyla elementlerin atom numaralarını saptadığında bu sıralamada atom numaralarının temel alınması gerçeği ortaya çıktı Bundan sonra Mendeleyev'in tablosundaki boş olan yerler yeni keşfedilen elementlerle dolmaya başladı Wilhelm Röntgen'in 1895'te X ışınımını bulmasından hemen sonra Henri Becquerel 1896'da, uranyumdaki doğal radyoaktifliği keşfetti ve 1900'de fizikçi Max Planck kuvantum kuramını ortaya attı Rutherford 19J9'da havadaki azotu, radyum preparat-lanndan salınan alfa taneciklerinin yardımıyla oksijene ve hidrojene dönüştürerek ilk yapay element dönüşümünü gerçekleştirdi August Kekule'nin 1865'te kurduğu yapı kuramının genişletilmesi sonucunda, bire-şimleme (sentez) ve ayrıştırma yoluyla pek çok yeni madde elde edilebildi Bu kurama göre atomlar değerliklerine karşılık gelecek biçimde bileşikler halinde birleşirler ve her atomun belirli bir değerliği vardır Kekule' nin bu açıklamalarından sonra kimyasal bileşikler yeni bir biçimde değerlendirilmeye başladı Örneğin su (H2O) H-O-H, karbon dioksit (CO2) O-C-O, biçiminde gösterildi Bu gösterimden bireşimleme kimyası çok yararlandı Kekule ayrıca moleküllerin farklı özelliklerinin atomların birbiriyle yaptığı farklı bağlarla belirlendiğini kanıtladı ve kapalı formülü C6Ü6 olan benzenin halka biçiminde birleşmiş bir yapısı olduğunu çözdü Yapı kuramına dayanarak varlığı düşünülen bileşiklerin bireşimsel olarak üretilebilmesine yönelik özel yöntemler geliştirildi; yapısı bilinmeyen doğal ya da yapay bileşiklerin iç yapılarını çözmek amacıyla da tam tersi bir yol izlenerek bunların yapılan sistemli bir biçimde ve aşamalı olarak parçalanarak bulundu Kekule'nin buluşu aromatik karbon kimyasının hızla gelişmesini olanaklı kıldı F Wöhler, siyanür bileşikleriyle çalışırken üreyle formülü aynı olan amonyum siyanatı bireşimledi Biri mineral, öbürü hayvansal kökenli olan her iki ürün de aynı elementlerin aynı sayıdaki atomlarından oluşuyordu Bu buluşla izomerleşme olgusu ortaya çıktı ve inorganik kimya ile organik kimya arasındaki farklılık ortadan kalktı Kimya alanındaki çalışmalar sonraları maddelerin tepkime biçimleri, ısı etkisi, çözeltiler, kristallenme ve elektrolizle ilgili konulara yöneldi ve galvanizleme konularındaki gelişmelerden fiziksel kimya (fizikokimya) doğdu Bu arada M Berthelot termokimyanın temellerini attı Raoult, W Ostwald, van't Hoff, J W Gibbs, Le Chatelier ve S Arrhenius fiziksel kimyanın gelişmesinde önemli rol oynadılar İtalyan bilim adamı Alessandro Volta'nın 1800'de iki ¤¤¤¤l levha arasına nemli bez ya da tuz çözeltisi koyarak elektrik akımı elde etmesi kimyada önemli gelişmelere neden oldu Humphry Davy 1807'de özel olarak geliştirdiği Volta pilini kullanarak erimiş külden elektrik akımı geçirdi ve bu yolla önce potasyum adını verdiği elementi, sonra da sodadan sodyum elementini ayırmayı başardı Bu da elektrokimya dalında önemli adımlar atılmasını olanaklı kıldı Çağdaş bilimin gelişmesiyle Sanayi Devrimi arasında yakın bir ilgi olduğu düşünülmekle birlikte, Sanayi Devrimi'nin anayurdu olan İngiltere'de bile bilimsel buluşların dokuma ve ¤¤¤¤lürji sanayisini doğrudan etkilediğini göstermek zordur, 18 yüzyılda bilim dikkatli bir gözlem ve deneyciliğin sanayide üretimi önemli ölçüde iyileştirebileceğini gösterdi Ama ancak 19 yüzyılın ikinci yansından başlayarak bilim sanayiye önemli katkıda bulunmaya başladı; kimya bilimi anilin boyalar gibi yeni maddelerin üretilmesini olanaklı kıldı ve boyarmadde ile ilaç sanayisi hızla gelişen ilk kimya sanayisi oldu 20 yüzyılda madencilik, ¤¤¤¤lürji, petrol, dokuma, lastik, inşaat, gübre ve gıda maddeleriyle doğrudan ilişkisi olan kimya sanayisi elektrikten sonra bilimin uygulamaya geçirildiği sanayiler arasında ikinci sırayı aldı Yalnızca kimyanın değil, fiziğin de kimya sanayisine girmesiyle laboratuvarda elde edilen sonuçlann doğrudan uygulamaya sokulduğu kimya fabrikaları kurulmaya başladı Bu süreçlerin denetlenmesinde çeşitli aygıtlara gerek duyulduğundan fiziksel kimyacılar ve fizikçiler kimya sanayisinde etkin olmaya başladı ve böylece kimya mühendisliği mesleği doğdu. Biyolojinin Tarihsel Gelişimi Biyoloji bilimi, insanın kendini ve çevresindeki canlıları tanıma merakından doğmuştur İlk insanlar çevrelerinde yaşayan sığır , geyik ve mamut gibi hayvanların resimlerini mağara duvarlarına çizerek bunları incelemeye başlamışlardır. Antik çağdan günümüze kadar biyoloji bilimindeki gelişmeleri, ilgili bilim adamlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: Thales (Tales) (M.Ö. VII. yy .) İlk biyolojik yorumları yapmıştır. Aristo (M.Ö. 384-322) Canlılar dünyasını inceleyen ve ‘’bilimsel doğa tarihi’nin kurucusu olan ilk bilim adamıdır. Aristo, bir bilim adamında bulunması gereken iki önemli özelliğe, yani iyi gözlem yapabilme ve bunlardan doğru sonuçlar çıkarabilme yeteneğine sahiptir .Çalışmalarını ‘’Hayvanların Tarihi, Hayvan nesli üzerine'’ ve ‘’Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine'’ adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ‘’kendiliğinden oluş (abiyogenez)'’ hipotezi ile açıklamış, ayrıca ilk sınıflandırmayı da yapmıştır. Galen (M.Ö. 131-201) Canlı organlarını inceleyerek fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır . Galileo (Galile) 1610 yılında ilk mikroskobu bulduğu samlmaktadır. Mikroskobun keşfi biyolojik çalışmalara büyük ivme kazandırmıştır . Robert Hooke (Rabırt Huk) 1665 yılında mikroskop ile mantar kesitini inceleyerek ilk hücre ( cellula )yi tanımlamıştır. Leeuwenhoek (Lövenhuk) 1675 yılında geliştirdiği mikroskop ile ilk bir hücrelileri (bakterileri) göstermiştir. Carolus Linnaeus (Karl Linne) 1707-1778 yıllarında ilk sınıflandırmayı yapmıştır. Schleiden (Şlayden) 1838′de bitki hücreleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Schwann (Şivan) 1839′da hayvan hücresini bitki hücresiyle karşılaştırdı.Schleiden ve Schwann’ın hücre teorisinin ortaya konulmasında katkıları olmuştur. Charles Darwin (Çarls Darvin) 1859 yılında ‘’Türlerin Kökeni'’ adlı yayınlayarak ‘’doğal seleksiyon’ yoluyla türlerin evrimini ortaya koymuştur. Pasteur (Pastör) (1882-1895) Biyogenez hipotezini kanıtladı. Mikroskobik canlıların fermantasyona (mayalanma) neden olduğunu tespit etti. Aynca kuduz aşısının bulunmasını sağladı . Gregor Mendel (1822-1884): Kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerde yaptığı deneyler sonucunda kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Mendel bu çalışmalarıyla genetik bilimin kurucusu olmuştur . Miescher (Mişer) 1868′de nükleik asitleri bulmuştur. Beijrinck (Bayerink) 1899′da tütün yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Virüslerin keşfine katkıda bulunmuştur . Wilhelm Röntgen (Vilhem Röntgen) 1895 yılında tıpta kullanılan röntgen ışınlarını bulmuştur . Sutton (Sattın) 1903 yılında kalıtımın kromozom kuramını yani genlerin kromozomlar üzerinde bulunduğunu açıklamıştır . Wilhelm Roux (Vilhem Ru) (1850-1924) Embriyolojinin kurucusu olmuştur. Otto Mayerhof (Otto Mayerhof) 1922′de kastaki enerji dönüşümlerini inceleyerek Nobel tıp ödülünü almıştır. Sir Alexender Fleming (Sör Aleksendır Fleming) 1927′de penisilini bularak bakteriyal enfeksiyonlara karşı etkin mücadeleyi sağlamıştır . E.A.F Ruska 1931 yı1ında elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson (Ceyms Vatsın), Francis Crick (Fransis Krik) 1953 yı1ında DNA molekül modelini ortaya koymuşlardır .İkili sarmal modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Steven Howel (Stivın Havıl) 1986 yı1ında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış, tütün bitkisinin de ışık saçmasını sağlamıştır. İşte bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Wilmut (Vilmut) 1997 yı1ında bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği çıkarılan yumurta hücresine aktararak genetik ikiz elde etmiştir . Tüm bu çalışmalar biyolojiyi 21. yüzyılın en önemli bilim dallarından biri yapmıştır Biyoloji ile ilgili bazı bilgilerin tarih öncesinde ortaya çıkmış olduğunu arkeolojik veriler ortaya koymuştur. Cilalı Taş Devri'nde, çeşitli insan toplulukları tarımı ve bitkilerin tıp alanında kullanımını geliştirmişler, sözgelimi eski Mısırlılar, bazı otları ilaç olarak ve ölülerin mumyalanmasında kullanmışlardır. Bununla birlikte bir bilim dalı olarak biyolojinin gelişimi, eski Yunan döneminde ortaya çıkmıştır. Tıbbın kurucusu sayılan Hipokrates, insan biyolojisinin ayrı bir bölüm olarak gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Biyolojinin temel gereçleri olan gözlem yapma ve problem belirleyerek çözüme ulaştırmayı kurumlaştıran Aristoteles'tir. Aristoteles'in özellikle üremeye ilişkin gözlemleri ve canlıların sınıflandırılması sistemiyle ilgili görüşleri önemlidir. Biyoloji incelemelerinde öncülük daha sonra Roma'ya ve İskenderiye'ye geçmiş, M.Ö. II. yy. ile M.S. II. yy'a kadar incelemeler özelikle tarım ve tıp çevresinde odaklanmıştır. Ortaçağ'da ise, biyoloji incelemesinde islâm bilginleri öne geçmişler ve eski Yunan metinlerinden öğrendikleri bilgileri geliştirerek, özellikle tıp bilimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Rönesans'la birlikte Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa ve İspanya'da biyoloji araştırmaları hızla gelişmiş, XV. ve XVI. yy'larda Leonardo da Vinci ve Micheangelo, güzel sanatlarda kusursuzluğa erişme çabaları içinde, son derece usta birer anatomi bilgini haline gelmişlerdir. Bu arada Andreas Vesalius, öğretim gereci olarak ölülerin kesilip incelenmesinden yararlanma uygulamasını başlatmış, ölüler üstünde kesip biçmelere dayalı ilk anatomi kitabıyla anatomi ve tıp araştırmalarında bir devrim gerçekleştirmiştir. XVII. yy'da William Harvey insanda dolaşım sistemine ilişkin çalışmaları başlatmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise biyoloji bilimi önemli bir ilerleme kaydetmiştir.Bu dönemde yapılan çalışmalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Jean-Baptiste Lamarck omurgasız canlıların sınıflandırılmasının detaylı çalışmasına başladı. 1802 Modern anlamda "Biyoloji" terimi, birbirlerinden bağımsız olarak Gottfried Reinhold Treviranus ve Lamarck tarafından kullanıldı. 1817 Pierre-Joseph Pelletier ile Joseph-Bienaime Caventou klorofili elde ettiler. 1828 Friedrich Woehler, organik bir bileşiğin ilk sentezi olan ürenin sentezini gerçekleştirdi. 1838 Matthias Schleiden tüm bitki dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1839 Theodor Schwann tüm hayvan dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1856 Louis Pasteur mikroorganizmaların fermentasyonda etkili olduklarını vurguladı. 1869 Friedrich Miescher hücrelerin çekirdeğinde bulunan nükleik asitleri keşfetti. 1902 Walter S. Sutton ve Theodor Boveri mayoz bölünme sırasında kromozomların hareketlerinin Mendel'in kalıtım birimleriyle paralellik gösterdiğini saptayıp, bu birimlerin kromozomlarda bulunduğunu ileri sürdü. 1906 Mikhail Tsvett organik bileşiklerin ayrıştırılması için kromatografi tekniğini keşfetti. 1907 Ivan Pavlov sindirim fizyolojisi ve eğitim psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan salya akıtan köpeklerle klasik koşullanma deneyini tamamladı. 1907 Emil Fischer yapay olarak peptid amino asit zincirlerinin sentezini gerçekleştirdi ve bu şekilde proteinlerde bulunan amino asitlerin birbirleriyle amino grubu - asit grubu bağlarla bağlandıklarını gösterdi. 1909 Wilhelm Ludwig Johannsen kalıtsal birimler için ilk kez "gen" terimini kullandı. 1926 James Sumner üreaz enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1929 Phoebus Levene nükleik asitlerdeki deoksiriboz şekerini keşfetti. 1929 Edward Doisy and Adolf Butenandt birbirlerinden bağımsız olarak östrojen hormonunu keşfettiler. 1930 John Northrop pepsin enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1931 Adolf Butenandt androsteronu keşfetti. 1932 Hans Krebs üre siklusunu keşfetti. 1932 Tadeus Reichstein yapay olarak gerçekleştirilen ilk vitamin sentezi olan Vitamin C'nin sentezini başardı. 1935 Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalize etti. 1944 Oswald Avery pnömokok bakterilerde DNA'nın genetik şifreyi taşıdığını gösterdi. 1944 Robert Woodward ve William von Eggers Doering kinini sentezlemeyi başardı 1948 Erwin Chargaff DNA'daki guanin birimlerinin sayısının sitozin birimlerine ve adenin birimlerinin sayısının timin birimlerine eşit olduğunu gösterdi. 1951 Robert Woodward kolesterol ve kortizonun sentezini gerçekleştirdi. 1951 Fred Sanger, Hans Tuppy, ve Ted Thompson insulin amino asit diziliminin kromatografik analizini tamamladı. 1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın çift sarmal yapıda olduğunu ortaya koydu. 1953 Max Perutz ve John Kendrew X-ray kırınım çalışmalarıyla hemoglobinin yapısını belirledi. 1955 Severo Ochoa RNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1955 Arthur Kornberg DNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1960 Robert Woodward klorofil sentezini gerçekleştirmeyi başardı. 1967 John Gurden nükleer transplantasyonu kullanarak bir kurbağayı klonlamayı başarıp, bir omurgalı canlıyı klonlayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçti. 1970 Hamilton Smith ve Daniel Nathans DNA restriksiyon enzimlerini keşfetti. 1970 Howard Temin ve David Baltimore birbirinden bağımsız olarak revers transkriptaz enzimlerini keşfetti. 1972 Robert Woodward B-12 vitamininin sentezini gerçekleştirdi. 1977 Fred Sanger ve Alan Coulson dideoksinükleotidleri ve jel elektroforezini kullanımını içeren hızlı bir gen dizisi belirleme tekniğini bilimin hizmetine sundu. 1978 Fred Sanger PhiX174 virüsüne ait 5,386 bazlık dizilimi ortaya koydu ki bu tüm genom dizilimi gerçekleştirilen ilk canlıydı. 1983 Kary Mullis polimeraz zincir reaksiyonunu keşfetti. 1984 Alex Jeffreys bir genetik parmak izi metodu geliştirdi. 1985 Harry Kroto, J.R. Heath, S.C. O'Brien, R.F. Curl ve Richard Smalley Karbon-60 Buckminster-fulleren molekülünün olağanüstü stabilitesini keşfettiler ve yapısını açığa çıkardılar. 1985 Wolfgang Kratschmer, Lowell Lamb, Konstantinos Fostiropoulos ve Donald Huffman Buckminster-fulleren'in benzende çözülebilirliğinden dolayı isten ayrılabildiğini keşfettiler. 1990 ve 2000’li yıllarda yapılan biyolojik çalışmaların çoğu genetik kopyalamalar üzerine oldu.Bu durum da XXI.yüzyılın genetik bilimi üzerine kurulacağı işaretlerini veriyor.

http://www.biyologlar.com/bilimin-dogusunu-ve-fizik-kimya-biyoloji-matematik-olarak-temel-biirmler-haline-donusmesini-tarihsel-boyutta-aciklayiniz

Evrim Kuramı ve Maymun Sorunu

"Evet,insanlar gerçekten de bir evrim geçirdi;ancak yalnızca maymunlardan hatta diğer memeli hayvanlardan türemedi. Bizler, en uzağı ilk bakteriler olan uzun bir atalar soyundan evrildik" Lynn Margulis (Ortak yaşam Gezegeni, Türkçesi:Ela Uluhan,Varlık/Bilim s:10) İnsan kanı ile maymun kanı arasında büyük bir benzerlik vardır. Örneğin 287 aminoasitten oluşan hemoglobin A molekülü insan ve şempanzede tıpatıp aynıdır. Aynı molekül bakımından insan ve goril kanı arasındaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19,koyunda 26,tavukta 45,sazan balığında 95 aminoasit ve insan hemoglobin A molekülünden ayrılmaktadır. Görüldüğü gibi kanın bir öğesi olan hemoglobin A molekülü bakımından insana en yakın canlı olan şempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklaştıkça farklılıklar artmaktadır. Daha bir çok protein üzerinde yapılan çalışmalarda aynı yönde sonuçlar elde edilmiştir. Prof.Dr.Aykut Kence (ODTÜ,Fen-Edebiyat Fak) TÜBA Bilimsel Toplantı Serileri 2 Şimdi size bir başka büyük kuramı sunmaya çalışacağım: Evrim Kuramı. Bugün bilime karşı büyük bir düşünsel saldırı var. Şu güzel ülkemiz ve insanlarımız,bilim ve teknolojinin olanaklarından daha tam olarak yararlanamazken bilimin en genel geçer kuramlarını tartışarak zaman öldürmek ne acı. Bilim belki her zaman onu "savunmayı" gerektirdi. Ama gerek 20. yüzyılın büyük savaşları,sosyalist sistemin çatırdayarak çökmesi,teknolojinin yanlış ya da yıkım için kullanılması,gerekse ülkemizdeki,siyasi,ekonomik ve ahlaki bunalım,bilim düşmanlarının saldırılarını kolaylaştırıcı bir zemin hazırlıyor. Bu konuda evrim kuramının da çok iyi anlaşılması ve anlatılması gerekiyor.2000 Mayıs ayında Sabancı Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gelen Harvard Ünversitesi'nden Andrew Berry, doğal seçimle rastlantı için güzel bir örnek verdi: "Bütün sarışın insanlar cilt kanserinden ölürse burada doğal seçim sürecinin işlediğini söyleyebiliriz;ama tüm sarışınların bir gemiye binip boğulması bir rastlantıdır." Ben iyi bir derleme yaptığıma inanıyorum,ustalara söz vererek bunu da sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetname adlı eserinden uzun alıntılar veriyorum. Hayvan Deyip Geçmeyelim! Evrim Kuramına itiraz edenlerin en büyük kaygısı, atalarının herhangi bir hayvana bağlanamayacağı noktasındadır. Niye Hayvan? Çünkü, iddiaya göre evrim kuramının en temel noktalarından biri, insanın maymundan türediğidir. Darwin, aslında insanın maymundan geldiğini söylemedi. Darwin, bütün canlıların, birbiriyle akraba olduğunu söyledi. En yakın komşumuz, en yakın yeğenimiz maymunlardır; ama biz, maymunlardan gelmiyoruz; bize söyleyebildikleri kadarıyla maymunlar da bizim atamız olduğunu inkar ediyorlar ve bize bir yakınlık duymuyorlar! Onlar, kendi dünyalarını tercih ediyorlar! Hayvanoğlu Hayvan! Maymun sorununa döneceğim,ama önce genel olarak hayvanlarla ilgili birkaç eğlencelik yazacağım. Belediye otobüsünde mi, yoksa lüks bir baloda mı olmuş bilmiyorum; ama şu olay olmuş: Adamın biri, otobüsteki bir hanımefendinin ya da başka bir adamla dans eden hanımefendinin ayağına basmış... Hanımefendi, önce ses çıkarmamış. Ama adamın paldır küldür, hiç de dans etmeden sallandığını ve yeniden ayağına bastığını gördükten sonra: " Beyefendi, ayağıma basıyorsunuz. Biraz dikkat etsenize!" diye çıkışmış. Bizim maganda yine pek oralı olmamış. Bunun üzerine hanımefendi,sessizce, ama onun duyacağı şekilde "Hayvan!" demiş. Bizimki hayvanlığı da hiç üzerine almamış. Bunun üzerine hanımefendi öfkelenmiş. "Bakınız bey, bakınız! " Hayvan! dediysek, herıld(herhalde’nin kısaltılmışı ve İngilizcesi!) kuş, bülbül, serçe demek istemedik; ayı, öküz, domuz gibi bir şey demek istedik !" demiş. Ama söylentiye göre adam, bu nazik hanımefendiyi yine anlamamış! Bu öykü bana anlatılınca pek sıkılmıştım. Çünkü, pistlerdeki durumum, anlatılan “Anadolu Evladından” hiç de farklı değildi. Kadın, sanki bana konuşuyormuş gibi kıpkırmızı olmuştum. Bunun için , dansetmek mecburiyetinde bırakıldığım zamanlarda(!)pist alanın seyrelmesini dört gözle bekler(!) ve dans ederken de eşime ilk kez sarılıyormuşçasına sarılırım! Böylece hem dans eden çiftlerden, hem de komşuların rahatsız edici konuşmalarından uzak dururum! İnsanlar,genellikle hayvanları bir bütün olarak kendisinden aşağı yaratıklar olarak görür. Bazı insanlar,bazı insanları da aşağı yaratıklar olarak görür de konumuz şimdilik birincisi üzerine. Kızdığımız birine sık sık "hayvan oğlu hayvan " demez miyiz?Bu hayvanlıktan en çok nasibini alan hayvanlar eşek ile öküzdür. Oysa ikisi de insanların öyle çok kahırlarını çeker ki anlatamam. Bir de bunu ayıları ekleyebiliriz. Bu arada savaşçı bir kabile annesi oğlu için "benim kartal pençeli oğlum" der. Kızını pazarlayan(afedersiniz) gösterişçi anne şöyle demez mi: “Ay kardeş, kendi kızım diye söylemiyorum. Görüyorsun işte boy onda bos onda. Ceylan gibi kız. O görgüsüzler, benim ahu (ceylan) gözlü kızımdan daha güzelini nerede bulabilir?” Oğlunu pazarlayan (yine afedersiniz) bir anne ya da babanın “benim oğlum Aslan gibidir” derken, oğlunun Aslandan daha güçsüzlüğünün altını çizmez mi? Şimdi konumuza dönelim. Hayvanlarla bir ilgimiz ve ilişkimiz var mı? Anlattığım gibi var. Kartal var, köpek var, tazı var, kedi var, tavuk var... Şimdi ilginç bir soru: karalara önce bitkiler mi, yoksa hayvanlar mı çıktı? Umarım insanlık onurunuz incinmez, çünkü karalara bizden önce bitkiler çıkmış. Bitki dediysek, güller, sümbüller, kaynana dili değil belki; ama bitki işte... 400 milyon yıl önce karalara ilk olarak "bitkiler " çıktı. 350 milyon yıl önce ilk çift yaşamlı hayvanlar (amfibiler) göründü. 320 milyon yıl önce ilk sürüngenler arşınlamaya başladı karaları. Evrim Kuramının İlk Soruları Bu kuram, her çocuğun, her ergenin, her düşünen insanın yaşamı boyunca zaman zaman kendine sorduğu soruların yanıtını araştırır. Bu sorular ,hepimizin aklını kurcalayan sorulardır: Nereden geldik, nereye doğru gidiyoruz? İnsanoğlunun yaşamında yanıtını bilmek istediği soru böyle özetlenebilir. Ama biz yine de basit sorularla olayı deşmeye çalışalım: Bundan diyelim ki bin yıl, milyon yıl, milyar yıl önce de insan, insan mıydı, tavuk tavuk muydu, kedi kedi miydi? Çam ağacı çam ağacı mıydı?Yani canlılığın tarihinin “filmini” bugünden geriye doğru sarsak neler görebiliriz? Bu film, nereye kadar ve hangi bilgilerle geriye sarılabiliyor? Evrim Kuramı, çok basit olarak “hayvanlar ve bitkiler, bugünlere gelirken değişikliklere uğrayarak mı geldi; yoksa her şey, bir dahi vuruşuyla başladı ve hiç değişmeden sürüp gidiyor mu?” sorularına bilimin verdiği yanıtları kapsıyor. Doğal olarak bilimin verdiği yanıtlar deyince akan sular durmuyor ve bu konuda insan aklının çağdaş düşmanları da boş durmuyor; oldukça inceltilmiş biçimiyle bilime saldırılarını sürdürüyorlar. Bunun yalnız geri kalmış ülkelerde sürdürüldüğünü sanmayınız. En başta ABD olmak üzere,hemen tüm gelişmiş ülkelerde de bilimin düşmanları boş durmuyor. Evrim kuramına karşı yürütülen kampanya, ülkemizde özellikle 20. yy biterken doruk noktasına çıktı. Bunu basit bir inanç kayması olarak görmeyelim. Bu, yalnızca özgür düşünceye değil, başta tıp olmak üzere doğal bilimlere ve daha da geniş anlamıyla bilimsel felsefeye saldırıdır. Evrim kuramına saldıranların ilk ve ilkel saldırılarıyla konuya girmek istiyorum. Bu, maymun sorunudur. Maymun Sorunu: Ünlü Tartışma! İnsanın, “en uyumlunun yaşaması” ilkesiyle, daha ilkel canlılardan evrimleştiği hakkındaki Darwin kuramı, Türlerin Kökeni ’nin yayımlandığı 1859 yılından beri müthiş tepkiler almıştır. Özellikle 1860 Haziran’ında Darwin’i savunan biyolog T.H. Huxley ile Tanrı’yı savunan Oxford başpiskoposu Wilberforce arasında halka açık bir tartışma yapılıyor. Bu tartışmada Piskopos, Darwin’in tezinin çok saçma olduğunu savunuyor ve konuşmasını alaylı bir biçimde Huxley’in büyükanne tarafından mı yoksa büyükbaba tarafından mı maymundan geldiğini sorarak bitiriyordu. Huxley ise evrimin kanıtlarını ustaca ortaya koymuş ve atasının bir maymun olmasının, piskoposunki gibi entellektüel bir fahişe olmasından daha iyi olduğunu söyleyerek bitirmiştir. Bu sırada Lady Brewester baygınlık geçirmiş, dışarı taşınırken hakkın rahmetine kavuşmuştur.”(John Taylor, Kara Delik, e yayınları s: 39) Kaptan Fitzroy’un Kutsal Kitap’la uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darwin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması(1859) bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darwin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğlenceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti. Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi. Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu kanısındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) Bozkurt Güvenç, olayı değişik sözlerle şöyle anıyor: Huxley soruyu ciddiye alıyor (oysa Darwin aldırmıyor) diyor ki: “Gerçeklere saygısız bir insan soyundan gelmektense, gerçeklere saygılı bir maymun soyundan geldiğimi kabul ederim.” Gazeteciler- o zaman telefon yok- hemen koşuyor, gazete yönetim merkezlerine “ Evrimciler, maymundan geldiklerini kabul ettiler” haberini yetiştiriyorlar. Tabi biz, 120 yıldır değerli dinleyenlerim, gazete haberleriyle Darwin’i ve bilimi yargılıyoruz. Fen fakültelerimizin biyoloji bölümleri dahil. Çünkü kimse, Darwin’in, Türlerin Kökenini, İnsanın Yücelişini okumuyor. Mesele, Darwin konusu, maymun meselesi değil. Dünyayı algılama meselesi. İşte bu konuda, yalnız biz değil, bütün dünyada büyük sorunlar var.” (Prof. Dr. Bozkurt Güvenç,TÜBA, Bilimsel Toplantı Serileri: 2, Bilim ve Eğitim s: 68) Maymun sorunu,maymunları bile rahatsız edecek kalitesizlikle reddediliyor. Neden mi? Size birileri “Efendim size dedenizin dedesi ve onun da dedesi hüdavendigar Murat han hazretlerinden selam ve muhabbetler getirdik. Sizin durumunuzu sorarlar. Sülalem aynı geleneklerle devam etmede midir? Yoksa bazı boylar birliğimizi bozmuş mudur?..” diye soruyor diyelim. Şimdi siz de bu soruyu yanıtlayın. Sanırım şöyle olabilir: “ Benim dedemin dedesinin dedesi Rumeli Beylerbeyi falanca beymiş. Ya da “benim bugünkü durumuma bakmayın. Bendeniz Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin onüçüncü göbekten torunu olurum” diyebilirsiniz. Ve de torunluğa uygun görev isterim!...” Bu da sizin ne kadar köklü, ne kadar akıllı, ne kadar sabırlı, ne kadar alçakgönüllü(!) olduğunuzu gösterir. İLK İNSANLAR İnsan nasıl insan oldu? “Homo sapiens ’in dil, gelişmiş teknolojik beceriler ve ahlaki yargılara varabilmek gibi özel nitelikleri antropologları uzun zamandır hayranlığa sürüklüyor. Ama yakın zamanlarda antropolojide yaşanan en önemli değişikliklerden biri, bütün bu niteliklere karşın, Afrikalı insansımaymunlarla çok yakın bir bağlantımız olduğunu anlaşılmasıdır. Bu önemli görüş değişikliği nasıl gerçekleşti? Bu bölümde, Charles Darwin’in en eski insan türlerinin özel doğası hakkındaki fikirlerinin antropologları nasıl etkilediğini, yeni araştırmaların Afrikalı insansımaymunlarla evrimsel yakınlığımızı nasıl ortaya çıkardığını ve doğadaki yerimiz hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmemizi gerektirdiğini tartışacağım. 1859'da Türlerin Kökeni adlı yapıtında Darwin, evrimin insanlar açısından ne anlama geldiği konusuna girmekten kaçınmıştı. Sonraki baskılara ise çekinceli bir cümle eklendi: “İnsanın kökeni ve tarihi aydınlatılacaktır.” Darwin bu kısa cümleyi, 1871'de yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı kitabında ayrıntılandırdı. Hala çok hassas olan bir konuyu ele alarak, antropolojinin kuramsal yapısına iki sütun dikti. Bunlardan ilki, insanların ilk nerede evrildikleriyle (ona zamanında çok az kişi inanmıştı, oysa haklıydı), ikincisi ise, bu evrimin şekli ya da biçimiyle ilgiliydi... Darwin’in evrimimizin şekli hakkındaki görüşleri antropoloji bilimini birkaç yıl öncesine dek etkiledi ve sonra, yanlış olduğu anlaşıldı. Darwin, insanlığın beşiğinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu sonuca basit bir mantıkla varmıştı: Dünyanın her büyük bölgesinde hayatta olan memeliler, aynı bölgede evrilmiş türlerle yakın bağlantı içindedirler. Dolaysıyla, Afrikada bir zamanlar, goril ve şempanzelerle yakından bağlantılı ve günümüzde nesli tükenmiş olan insansımaymunlar yaşamış olabilir: bu iki tür insanın en yakın akrabaları olduğuna göre, ilk atalarımızın Afrika kıtasında yaşamış olma olasılığı, başka bir yerde yaşamış olmaları olasılığından daha yüksektir. Darwin’in bu satırları yazdığı sıralarda hiçbir yerde erken insan fosillerinin bulunmadığını unutmamalıyız; vardığı sonuç tamamen kurama dayandırılmıştı. Darwin’in zamanında bilinen tek insan fosilleri Avrupalı Neandertal insanına aitti ve bunlar, insan gelişiminin görece yeni bir aşamasını temsil ediyorlardı. Afrika'nın Sihiri Antropologlar, Darwin’in yorumundan hiç hoşlanmadılar; bunun en önemli nedenlerinden biri, tropik Afrika’ya sömürgeci gözüyle, küçümseyerek bakılmasıydı: Kara Kıta, Homo sapiens gibi soylu bir yaratığın kökeni için hiç de uygun bir yer olarak görülmüyordu. Yüzyıl başında Avrupa ve Afrika’da yeni insan fosillerinin bulunmasıyla birlikte, Afrika kökenli olma fikrine duyulan küçümseme arttı ve bu tutum onyıllarca sürdü.” Yazar(R.Leakey) 1931'de Camridge’deki hocalarına insanın kökenini Doğu Afrika’da aramayı planladığında kendisine Asya’ya yönelmesi istendi. “Bu olay, bilimcilerin mantık kadar duygularından da etkilenebildiklerini gösteriyor.”(s:16) Darwin’in İnsanın Türeyişi ’nde ulaştığı ikinci önemli sonuç, insanların önemli ayırıcı özelliklerinin-iki ayaklılık, teknoloji ve büyük bir beyin- birbirleriyle uyum içinde gelişmiş olmasıydı: Kollarının ve ellerinin serbest kalması ve ayakları üstünde sağlamca durabilmesi insan için bir avantaj olmuşsa... insanın ataları için daha dik ya da iki ayaklı hale gelmenin daha avantajlı olmaması için bir neden göremiyorum. Eller ve kollar bedenin tüm yükünü taşımak için kullanılıdıkça... ya da ağaçlara tırmanmaya uygun oldukça, silah yapmak ya da taş ve mızrakları hedefe atmak için gerekli şekilde gelişemezdi. Burada Darwin, alışılmadık hareket tarzımızdaki gelişimin, taştan silah yapımıyla doğrudan bağlantılı olduğunu savunmaktadır. Daha da ileri giderek bu evrim değişimlerini, insanlardaki, insansımaymunların hançere benzeyen köpekdişleriyle karşılaştırıldığında son derece küçük olan köpekdişlerinin kökeniyle ilişkilendirmiştir. İnsanın Türeyişi’nde şöyle demekteydi: “İnsanın ataları büyük olasılıkla, büyük köpekdişlerine sahiptiler; ama düşmanları ya da rakipleriyle savaşırken taş, sopa ya da diğer silahları kullanma alışkanlığını geliştirmeleriyle birlikte, çenelerini ve dişlerini daha az kullanmaya başladılar. Bu durumda çene ve dişler küçülecekti.” Silah yapabilen bu iki ayaklı yaratıklar Darwin’e göre, daha çok zeka gerektiren yoğun bir sosyal etkileşim geliştirdiler. Atalarımızın zekalarının gelişmesiyle birlikte, teknolojik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri de yükseldi ve bu da, daha gelişmiş bir zeka gerektirdi. Böylece her yeni özellik, diğer özelliklerin gelişmesini sağladı. Bu bağlantılı evrimi hipotezi insanın kökeni konusunda açık seçik bir senaryo sunuyordu ve antropoloji biliminin gelişimine merkez oluşturdu. Bu senaryoya göre ilk insan türü, iki ayaklı bir insansımaymundan öte bir şeydi: Homo sapiens ’te takdir ettiğimiz özelliklerden bazılarına daha o zamandan sahipti. Bu öylesine güçlü ve akla yakın bir imgeydi ki, antropologlar uzun bir süre, bu imgenin etrafında inandırıcı hipotezler dokuyabildiler. Ama senaryo, bilimin ötesine geçti: İnsanların insansımaymunlardan evrimsel farklılaşmaları aniden ve çok eski bir dönemde gerçekleşmişse, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık girmiş demekti. Homo sapiens’in tamamen farklı bir yaratık olduğuna inananlar için bu bakış açısı son derece rahatlatıcıydı. Bu inanç hem Darwin’in döneminde hem de yüzyılımızda bilim adamları arasında oldukça yaygındı. Söz gelimi, 19.yy İngiliz doğa bilimcisi-ve Darwin’den bağımsız olarak doğal seçim kuramını yaratmış olan- Russel Wallace bu kuramı, insanlığın en çok değer verdiğimiz yönlerine uygulamak istemedi. İnsanları, yalnızca doğal seçimin ürünü olarak görülemeyecek denli akıllı, incelmiş ve gelişmiş buluyordu. İlkel avcı-toplayıcıların biyolojik açıdan bu özelliklere gereksinim duymayacaklarını ve dolaysıyla, doğal seçim sonucu gelişmiş olamayacaklarının düşünüyordu. İnsanların bu denli özel yaratıklar olmalarını doğaüstü bir müdahale sağlamış olmalıydı. Wallace’ın doğal seçim gücüne inanmaması, Darwin’i son derece rahatsız ediyordu. 1930'lar ve 1940'larda Güney Afrika’da gerçekleştirdiği öncü çalışmalarla Afrika’nın insanlığın beşiği olarak kabul edilmesine katkıda bulunan İskoç paleontolog Robert Broom da insanın ayrıcalıklı olduğuna inanıyordu. Homo sapiens ’in evrimin nihai sonucu olduğunu ve doğanın geri kalan kısmının insanın rahat etmesi için şekillendirilmiş olduğunu düşünüyordu. Wallace gibi Broom da türümüzün kökeninde doğaüstü güçler arıyordu. Wallace ve Broom gibi bilimciler, biri entellektüel ve diğeri de duygusal olmak üzere iki çatışan güçle savaşıyorlardı. Homo sapiens’in evrim süreci sayesinde doğadan geliştiği gerçeğini kabul etseler de, insanın tinselliğine ya da aşkın özüne dair inançları, onları evrim konusunda insanın ayrıcalığını kanıtlayan açıklamalar oluşturmaya yönlendiriyordu.(s:18) Darwin’in 1871'deki evrim “paketinde” böyle bir rasyonelleştirme vardı. Darwin doğaüstü müdahale aramıyordu gerçi, ama evrim senaryosu, insanları daha başlangıçtan itibaren insansımaymunlardan ayırıyordu. Darwin’in tezi yaklaşık on yıl öncesine dek(kitabın yazılış tarihi 1996) etkisini sürdürdü ve insanın ne zaman ortaya çıktığı konusunda önemli bir çatışma yaşanmasına neden oldu.Darwin’in bağlantılı evrim hipotezinin çekiciliğini göstermesi nedeniyle, bu çatışmayı kısaca anlatacağım. Çatışma aynı zamanda, hipotezin antropolojik düşünüşteki etkisinin sona ermesine de işaret eder. 1961'de, o dönemde Yale Üniversitesinde olan Elwyn Simons çığır açıcı bir bilimsel bildiri yayınlayarak, bilinen ilk insangil türünün Ramapithecus adı verilen küçük bir insansımaymun benzeri yaratık olduğunu savundu. O dönemde bilinen tek Ramapithecus fosil kalıntıları, Yale’den G. Edward Lewis adlı genç bir araştırmacının 1931'de Hindistan’da bulduğu üst çene parçalarıydı. Simons, yanak dişlerinin (azı dişleri ve küçük azı dişleri), insansımaymunların dişleri gibi sivri değil, düz olmaları açısından insanlardakilere benzediğini görmüştü. Köpek dişleri de insansımaymunlara göre daha kısa ve düzdü. Simons, eksik haldeki üst çenenin yeniden oluşturulması durumunda, şeklinin insanlardakine benzeyeceğini de iddia ediyordu; yani modern insansımaymunlardaki gibi “U” şeklinde değil, arkaya doğru hafifçe genişleyen bir kemer biçiminde. Cambridge Üniversitesi’nden İngiliz antropolog David Pilbeam bu dönemde Yale’de Simons’a katıldı ve birlikte, Ramapithecus çenesinin insansı olduğu iddia edilen anatomik özelliklerini tanımladılar. Ama anatomiden de öteye geçtiler ve yalnızca çene parçalarının güçlülüğüne dayanarak, Ramapithecus’un iki ayağı üstünde dik yürüdüğünü, avcılık yaptığını ve karmaşık bir sosyal ortamda yaşadığını öne sürdüler. Onalrın usavurumları Darwin’inki gibiydi: İnsansı olduğu varsayılan bir tek özelliğin (diş yapısı) varlığı, diğer özelliklerin de varolduğunu gösteriyordu. Sonuçta, ilk insangil türü olduğu varsayılan şey, kültürel bir hayvan- yani kültürsüz bir insanmaymundan çok, modern insanların ilkel bir değişkeni-olarak görülmeye başlandı. İlk Ramapithecus fosillerinin bulunduğu ve ardından, Asya ve Afrika’daki benzer keşiflerin yapılddığı tortular eskiydi. Dolaysıyla Simons ve Pilbeam, ilk insanın en az 15 milyon ve belki de 30 milyon önce ortaya çıktığı sonucuna vardılar ve antropologların büyük çoğunluğu bu görüşü kabul etti. Dahası, kökenin bu kadar eski olduğu inancı insanlarla doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık koyarak, pek çok kişiyi rahatlatıyordu. 1960'larda Berkeley’deki California Üniversitesinden iki kimyacı Allan Wilson ve Vincent Sarich, ilk insan türlerinin ne zaman ortaya çıktığı konusunda çok farklı bir sonuca ulaştılar. Fosiller üstünde çalışmak yerine, yaşayan canlılarla Afrikalı insansımaymunlardaki bazı kan proteinlerinin yapısını karışlaştırdılar. Amaçları, insan ve insansımaymun proteinleri arasındaki yapısal fark düzeyini saptamaktı; mutasyon nedeniyle bu fark zaman içinde hesaplanabilir bir hızla artmış olmalıydı. İnsanlar ve insansımaymunrlar ne kadar uzun süre önce iki ayrı tür haline gelmişlerse, biriken mutasyon sayısı da o kadar fazla olacaktı. Wilson ve Sarich mutasyon hızını hesapladılar ve böylece , kan proteini verilerini bir moleküler saat olarak kullanabildiler. Bu saate göre ilk insanlar, yalnızca yaklaşık 5 milyon yıl önce ortaya çıkmış olmalıydılar; bu, egemen antropoloji kuramındaki 15 ile 30 milyon yıllık tahminle çarpıcı oranda çelişen bir bulguydu. Wilson ve Saricn’in verileri ayrıca, insanların şempanzelerin ve gorillerin kan proteinlerinin birbirlerinden aynı derecede farklı olduğunu gösteriyordu. Yani 5 milyon yıl önce gerçekleşen bir evrim olayı ortak bir atanın aynı anda üç ayrı yöne gitmesine neden olmuştu; bu bölünme, modern insanların yanısıra, modern şempanze ve modern gorillerin de gelişmelerini sağlamıştı.(s:20). Bu da çoğu antropolgun inançlarına aykırıydı. Geleneksel düşünceye göre şempanzelerle goriller birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve insanlarla aralarında büyük bir uzaklık vardır. Molekül verileri hakkındaki yorumların geçerli olması durumunda antropologlar, insanlarla insansımaymunlar arasında çoğunun inandığından daha yakın bir biyolojik ilişki olduğunu kabul etmek durumunda kalacaklardı. Çok büyük bir tartışmma doğdu ve antropologlarla biyokimyacılar birbirlerinin mesleki tekniklerini şiddetle eleştirmeye başladılar.Wilson ve Sarich’in vardıkları sonuç, molekül saatlerinin hatalı olduğu ve dolaysıyla, geçmişteki evrim olayları hakkında bir zaman saptamasının güvenilir olmayacağı iddiasıyla eleştiriliyordu. Wilson ve Sarich ise antropologların küçük ve parçalanmış anatomik özelliklere çok fazla önem verdiklerini ve dolaysıyla, geçersiz sonuçlara ulaştıklarını savunuyorlardı. Ben (R.Leakey) o dönemde Wilson ve Sarich’in hatalı olduklarını düşünerek, antropolog topluluğunun yanında yer almıştım. Bu tartışma on yılı aşkın bir süre boyunca devam etti ve bu dönem içinde Wilson’la Sarich ve birbirlerinden bağımsız başka araştırmacılar giderek daha çok sayıda yeni moleküler kanıta ulaştılar. Bu yeni verilerin büyük çoğunluğu, Wilson ve Sarich’in ilk tezlerin destekliyordu. Kanıtlar antropologların fikirlerini değiştirmeye başladı, ama bu yavaş bir değişimdi. Sonunda 1980'lerin başlarında Pilbeam ile ekibinin Pakistan’da ve Londra Doğa Tarihi Müzesinden Peter Andrews ’un Türkiye’de daha eksiksiz durumda Ramapithecus benzeri fosiller bulmaları, sorunun çözüme kavuşmasını sağladı. İlk Ramapithecus fosilleri gerçekten de bazı yönlerden insana benziyorlardı; ama bu tür, insan değildi. Aşırı derecede parçalanmış kanıtları temel alarak bir evrim bağlantısı oluşturma işi çoğu kişinin sandığından çok daha zordur ve dikkatsiz davrananların düşebileceği pek çok tuzak vardır. Simons ve Pilbeam bu tuzaklardan birine düşmüşlerdi: Anatomik benzerlik, mutlaka evrimsel bağlantı olduğu anlamına gelmez.(s:21) Pakistan ve Türkiye’de bulunan daha eksiksiz durumdaki örnekler, insansı olduğu varsayılan özelliklerin yapay olduğunu gösterdi. Ramapithecus’ un çenesi kemerli değil, V şeklindeydi; bu ve diğer özellikler, ilkel bir insansımaymunların türü olduğunu gösteriyordu (modern insansımaymunların çenesiU şeklindedir). Daha sonraki akrabası orangutan gibi, Ramapithecus da ağaçlarda yaşıyordu ve ne iki ayaklı bir insansımaymun ne de ilkel bir avcı-toplayıcıydı. Yeni kanıtlar, Ramapithecus’un insangillerden olduğuna inanan en inatçı antropologları bile yanıldıklarına ve Wilson’la Sarich’in haklı olduklarına ikna etmişti(s:22): İnsan ailesinin kurucu üyesi olan ilk iki ayaklı insansımaymun, sanıldığı kadar eski bir dönemde değil, görece yakın bir zamanda ortaya çıkmıştı. Wilson ve Sarich ilk yayınlarında, 5 milyon yıl öncesini bu olayın tarihi olarak göstermişlerdi; ama günümüzde moleküler kanıtlar, tarihi yaklaşık 7 milyon yıl öncesine atıyor.Ancak insanlarla Afrikalı insansımaymunlar arasında olduğu öne sürülen biyolojik yakınlık fikrinden vazgeçilmedi. Hatta bu ilişki, öne sürüldüğünden de yakın olabilir. Kimi genetikçilerin, molekül verilerinin, insanlarla şempanzeler ve goriller arasında birbirine eşit üç yollu bir ayırma işaret ettiğini düşünmelerine karşın, başka şekilde düşünenler de var. Onlara göre insanlar ve şempanzeler birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve gorillerle aralarındaki evrimsel uzaklık danha fazladır. Ramapithecus olayı antropolojiyi iki şemkilde değiştirmişti. İlk olarak, ortak bir anatomik özellikten ortak bir evrimsel bağlantı çıkarmanın tehlikelerini gösterdi. İkinci olarak, Darwinci “paket”e körü körüne bağlı kalmanın budalalık olduğunu kanıtladı. Simons ve Pilbeam köpek dişinin şeklini temel alarak, Ramapithecus’a eksiksiz bir yaşam tarzı atfetmişlerdi: bir insangil özelliği bulunduğunda, bu türden tüm özelliklerin de bulunduğu varsayılıyordu. Ramapithecus’un insangil statüsünü yitirmesinin sonucunda, antropologlar Darwin paketinden kuşku duymaya başladılar. Bu antropolojik devrimin gelişimini izlemeden önce, ilk insangil türünün nasıl ortaya çıktığını açıkmlamak için çeşitli dönemlerde öne sürülmüş bazı hipotezlere de kısaca göz atmalıyız. Popülerlik kazanan her yeni hipotezin, döneminin sosyal iklimini yansıtması çok ilginç bir nokta. Sözgelimi Darwin, taş silahların geliştirilmesinin, teknoloji, iki ayaklılılık ve beyin boyutunun büyümesini içeren evrim paketinin başlangıcında önemli olduğunu düşünmüştü(s:23) Hipotez hiç kuşkusuz, yaşamın bir savaş olduğuna ve ilerlemenin girişimcilik ve çabayla sağlandığına dair yaygın fikri yansıtıyordu. Victoria çağının bu etosu, bilime işlemiş ve insan evrimi de dahil olmak üzere evrim sürecine bakış açısını belirlemişti. Yüzyılımızın ilk on yıllarında, Edward dönemine özgü iyimserliğin en enerjik günlerinde, bizi biz yapan şeyin beyin ve düşünce olduğu söylendi. Bu yaygın sosyal dünya görüşü antropolojide, insan evrimine başlangıçta iki ayaklılığın değil, beynin büyümesinin ivme kazanrdırdığı fikrinde ifade buldu. 1940'larda dünya, teknolojinin büyüsüne ve gücüne kapıylmışı; dolaysıyla ,”Alet Yapan Adam” hipotezi popülerlik kazandı. Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Kenneth Oakley’in öne sürdüğü bu hipotezde-silah değil- taş alet yapımı ve kullanımının evrimimiz için gerekli dürtüyü sağladığı savunuluyordu. Ve dünyanın İkinci Dünya Savaşının gölgesine girdiği dönemlerde, insanlarla insansımaymunlar arasındaki daha karanlık bir fark vurgulanmaya başlandı: bireyin kendi türüne karşı şiddet uygulaması. İlk kez Avusturalyalı anatomi bilimci Raymond Dart’ın öne sürdüğü “Katil Maymunadam” fikri, belki de savaşta yaşanan korkunç olayları açıklıyor (ya da hatta, mazur gösteriyor) olması nedeniyle, yaygın kabul gördü. 1960'larda antropologlar, insan kökeninin anahtarı olarak avcı-toplayıcı yaşam tarzına yöneldiler. Pek çok araştırma ekibi, özellikle Afrika’da olamak üzere, teknolojik açıdan ilkel modern insan nüfularını inceliyorlardı. Bunların arasından en kayda değerlerden biri (hatalı olarak Bushmen de denen! Kung San halkıydı. Burada doğayla uyum içinde, doğayı karmaşık yöntemlerle kullanan ve doğaya saygı gösteren bir halk imgesi ortaya çıktı. Bu insanlık görüşü dönemin çevreciliğiyle uyum içindeydi; ama antropologlar, karma avvcıllık ve toplayıcılık etkonomisinin karmaşıklığından ve ekonomik güvenliğinden de etkilenmişlerdi. Yine de asıl üstünde durulan avcılıktı. 1966'da Chicago Üniversitesinde, “Avcı Adam” başlıklı önemli bir antropoloji konferansı gerçekleştirildi.(s:24) Toplantıya egemen olan akım oldukça yalındı: İnsanı insan yapan, avcılıktır. Teknolojik açıdan ilkel toplumlarda avcılık genellikle, erkek sorumluluğudur. Dolaysıyla, 1970'lerde kadın sorunu konusundaki bilincin gelişmesiyle birlikte, insanın kökenine dair bu erkek merkezli açıklamanın sorgulanmaya başlanması son derece normaldi. “Toplayıcı Kadın” olarak bilinen alternatif bir hipotezde, tüm primat türlerindeolduğu gibi, toplumun merkezinin dişiyle çocukları arasındaki bağ olduğu savunuluyordu. Karmaşık bir insan toplumunun oluşturulmasını, teknoloji yaratan ve herkes tarafından paylaşılmak üzere (en başta gece) yiyecek toplayan insan dişilerinin insayatifi sağlamıştı. Ya da öyle olduğu savunuluyordu. Bu hipotezler insan evrimini asıl başlatan şey konusunda farklı fikirler getirmekle birlikte, hepsi de Darwin’in değer verilen belli insan özellikleri paketinin daha ilk baştan oluşmuş olduğunu söylüyorlardı: Hala, ilk insangil türünün belli bir düzeyde iki ayaklılık, teknoloji ve büyük beyin özelliklerine sahip olduğu düşünülüyordu. Dolaysıyla insangiller, daha başlangıçtan itibaren kültürel yaratıklardı; bu nedenle de, doğanın geri kalan kısmından farklıydılar. Oysa son yıllarda bunun doğru olmadığını anlamaya başladık. Arkeolojik kalıntılarda, Darwinci hipotezin doğru olmadığını gösteren sağlam kanıtlar görülüyor. Darwin paketi doğru olsaydı, arkeolojik lkalıntılarda ve fosil kalıntılarında iki ayaklılığa, teknolojiye ve büyük beyine dair kanıtları aynı anda görürdük. Ama görmüyoruz. tarihöncesi kalıntılarının tek bir yönü bile, hipotezin yanlış olduğunu göstermeye yetiyor: Taş alet kalıntıları. Çok enders olarak fosilleşen kemiklerin tersine, taş aletlerin yok olması neredeyse olanaksızdır. Dolaysıyla, tarihöncesi kalıntılarının büyük bölümünü taş aletler oluşturur ve en başından itibaren teknolojinin gelişimi bu aletlere dayanılarak yeniden oluşturulur (s:25) Bu tür aletlerin ilk örnekleri-çakıl taşlarından birkaç yonga çıkarılarak yapılan kaba yongalar, kazıma araçları ve baltalar- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce ortaya çıkar. Molekül kanıtları doğruysa ve ilk insan türü yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktıysa, atalarımızın iki ayaklı olmalarıyla taş alet yapmaları arasında yaklaşık 5 milyon yıl geçmiş olmalı. İki ayaklı bir insansımaymun yaratan evrim gücü her neyse, alet yapma ve kullanma becerisiyle bağlantılı değildi. Ama pek çok antropolog, 2.5 milyon yıl önce teknolojinin gelişmesinin, beyindeki büyümeyle aynı döneme denk geldiğine inanıyor. Beyindeki büyümeyle teknolojinin, insanın kökeniyle aynı zamanda oluşmadığının anlaşılması, antropologları yaklaşımlarını yeniden düşünmeye zorladı. Sonuçta yeni hipotezler, kültürden çok biyoloji terimleriyle oluşturuldu. Ben bunu, mesleğimizdeki sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum; özellikle de fikirlerin, diğer hayvanların ekolojisi ve davranışı hakkında bildiklerimizle karşılaştırılarak sınanmasını sağladığı için. Bu yaklaşımda, Homo sapiens ’in pek çok özel niteliğe sahip olduğunu yadsımamız gerekmiyor. Bu niteliklerin gelişimini, tamamen biyolojik bir bağlamda inceliyoruz. Bu anlayış oluştuktan sonra, antropolgun insanın kökenlerini saptama işi yeniden iki ayaklılığın kökeni üzerinde yoğunlaştı. Evrimsel dönüşüm, bu tek olaydan soyktlandığında bile (ABD’deki) Kent Eyalet Üniversitesi’ nden anatomi bilimci Owen Lovejoy’un da belirttiği gibi, önemsiz değildir: Lovejoy, 1988'de yazdığı popüler bir makalede, “İki ayaklılığa geçiş, evrim biyolojisinde görebileceğiniz en çarpıcı değişimlerden biridir” demişti. “Kemiklerde, kemiklere güç sağlayan kasların düzeninde ve kollarla baca değişimler görülmektedir.” İnsanlarla şempanzelerin leğen kemiklerine bakmak bu gözlemi doğrulamaya yetiyor: Leğen insanlarda kısa ve kutu gibi, şempanzelerdeyse uzundur. Kol ve bacaklarla gövdede de önemli farklılıklar vardır. İki ayaklılığın gelişimi önemli bir biyolojik dönüşüm olmaktan öte, aynı zamanda önemli bir uyarlanma dönüşümüdür. Önsözde de savunduğum gibi, iki ayaklı hareket öylesine önemli bir uyarlanmadır ki, tüm iki ayaklı insansımaymunlara “insan” demekte haklıyız. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymun türünün belli bir düzeyde teknolojiye, gelişmiş bir zekaya ya da insanlığın kültürel niteliklerine sahip olduğu anlamına gelmiyor.Bu niteliklere sahip değildi. Ben-kolların günün birinde ellerin kullanılabileceği şekilde serbest kalmasını sağlayan- iki ayaklılık uyarlanmasının son derece önemli bir evrim potansiyeli taşıdığını ve bu nedenle öneminin terminolojimizde yer alması gerektiğini söylüyorum. Bu insanlar bizim gibi değillerdi; ama iki ayaklılık uyarlanması olmasa bizim gibi olamazlardı. Bir Afrikalı insansımaymunda bu yeni hareket şeklinin gelişmesini sağlayan evrim faktörleri nelerdir? İnsanın kökenine dair popüler imgelerde çoğunlukla, ormanı terk edip açık savanlara yönelen insansımaymun benzeri bir yaratık görürüz. Bu, kuşkusuz çarpıcı bir imge olsa da, Harvard ve Yale üniversitelerinden Doğu Afrika’nın pek çok bölgesinde toprak kimyasını inceleyen araştırmacıların da yakın zamanlarda kanıtladıkları gibi, kesinlikle yanlıştır. Büyük göçebe sürülerin dolaştığı Afrika savanları, oldukça gençtir; 3 milyon yıldan daha az bir süre önce, ilk insan türünün ortaya çıkmasından uzun süre sonra gelişmişlerdir. 15 milyon yıl öncesinin Afrikasına bakarsak, batıdan doğuya uzanan ve aralarında çeşitli maymun ve insansımaymun türlerinin de bulunduğu pek çok primata barınaklık eden bir orman örtüsü görürüz. Günümüzün tersine o dönemde insansımaymun türlerinin sayısı, maymun türlerinin sayısından çok daha fazlaydı. Ama sonraki birkaç milyon yıl içinde bölgede ve sakinlerinde çarpıcı değişiklikler yaratacak olan jeolojik güçler gelişmekteydi(s:27). Kıtanın doğu kısmında yerkabuğu, Kızıl Deniz’den günümüzün Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’sından Mozambik’e doğru bir hat halinde yarılmaktaydı. Sonuçta Etiyopya ve Kenya’da toprak kabardı ve 3000 metreyi aşkın yükseklikte geniş dağlık alanlar oluştu. Bu büyük kubeler kıtanın topografyasından öte, iklimini de değiştirdi. Eski tekdüze batıdan-doğuya hava akışını bozan kubbeler, doğuda kalan toprakları yağış alanının dışında bırakarak ormanları beslenme kaynaklarından yoksun bıraktılar. Aralıksız ağaç örtüsünün bölünmeye başlamasıyla birlikte orman parçacıklarından, ağaçlık alanlardan ve çalılıklardan oluşan mozaik benzeri bir çevre oluştu. Ama açık otluk alanlar hâlâ enderdi. 12 milyon yıl önce süregiden tektonik güçler çevreyi daha da değiştirdi ve kuzeyden güneye doğru uzanan uzun, dolambaçlı bir vadi oluştu: Büyük Yarık Vadisi. Bu vadinin ortaya çıkışı iki biyolojik etki yaratmıştır: hayvan topluluklarına doğudan batıya uzanan zorlu bir engel yaratmakta ve zengin bir ekolojik koşullar mozayiğinin gelişmesini teşvik etmektedir. Fransız antropolog Yves Coppens, doğu-batı bariyerinin, insanlarla insansımaymunların birbirlerinden ayrı olarak evrilmesinde büyük önem taşıdığına inanıyor. “Aynı atadan gelen (insan) ve (insansımaymun) toplulukları koşulların etkisiyle... ayrıldılar. Bu ortak ataların batıdaki torunları, yaşama uyarlanmalarını nemli, ağaçlık ortamlarda sürdürdüler; bunlar (insansımaymular)dır. Aynı ortak ataların doğudaki torunlarıysa açık bir çevredeki yeni yaşamlarına uyarlanmak için yepyeni bir repertuar yarattılar: Bunlar(insanlar)dır.” Coppens bu senaryoya “Doğu Yakasının Hikayesi” adını veriyor. Vadinin serin, ormanlık platolar içeren çarpıcı dağlık alanları ve sıcak, kurak alanlara 1000 metre irtifadan birden iniveren dik bayırları vardır. Biyologlar bu tür, çok sayıda farklı habitat sunan mozaik çevrelerin evrimsel yeniliği teşvik ettiğini fark ettiler. Bir zamanlar yaygın ve birbirine benzer olan bir (s: 29) türün toplulukları birbirlerinden ayrılabilir ve doğal seçim sürecinin yeni etkilerine maruz kalabilirler. Bu, evrimsel değişim reçetesidir. Böylesine bir değişim kimi zaman, yaşama uygun çevrelerin yok olmasıyla, yok oluşa uzanır.Afrikalı insansımaymunların çoğ u bu kader yaşadı; günümüze yalnızca üç tür kalabildi: goril, bayağı şempanze ve cüce şempanze. Ama çoğu insansımaymun türünün çevre değişiminden olumsuz etkilenmesine karşın, içlerinden biri, hayatta kalmasını ve gelişmesini sağlayacak yeni bir uyarlanma şansını yaşadı. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymundu. İki ayaklılık hiç kuşkusuz, değişen koşullarda hayatta kalması için önemli avantajlar sağlamıştı. Antropologların görevi, bu avantajların neler olduğunu bulmaktır. Antropologlar iki ayaklılığın insan evrimindeki önemini genellikle iki şeklide değerlendirirler:Bir düşünce, ön ayakların serbest kalarak taşıma özelliği kazanmasını vurgular; diğer düşünceyse, iki ayaklılığın enerji açısından daha etkin ir hareket şekli olması üzerinde durur ve taşıma yeteneğini yalnızca dik duruşun raslantısal yan ürünlerinden biri olarak görür. Bu iki hipotezden ilkini, Owen Lovejoy öne sürdü ve 1981'de Science ’taki önemli bildiride yayımlanmıştır. Lovejoy’a göre iki ayaklılık etkin olmayan bir hareket şeklidir ve dolaysıyla taşıma amacıyla geliştirilmiş olmalıdır. Taşıma yeteneği iki ayaklı insansımaymunlara, diğer insansımaymunlara göre nasıl bir rekabet avantajı sunmuş olabilir? Evrimsel başarı, sonuçta, hayatta kalacak nesiller üretmeye bağlıdır ve Lovejoy’a göre yanıt, bu yeni yeteneğin erkek insansımaymunlara, dişi için yiyecek toplayarak üreme oranını artırma fırsatını sağlamasıdır. Lovejoy, insansımaymunların yavaş ürediklerini ve dört yılda bir tek yavru yaptıklarını vurgular. İnsan dişileri de daha çok enerjiye-yani daha çok yiyeceğe- ulaşabilmeleri durumunda daha çok nesiller üretebilirler. Erkeğin dişi ve yavruları için yiyecek toplayarak dişiye daha çok enerji sağlaması durumunda dişi, üreme çıktısını artırabilecektir.(s:30) Erkeğin bu eyleminin, bu kez sosyal alanda olmak üzere, bir diğer biyolojik sonucu daha olacaktır. Erkeğin kendi çocuklarını ürettiğine emin olmadıkça dişiyi beslemesinin Darwinci açıdan erkeğe yararlı olmaması nedeniyle Lovejoy, ilk insan türünün tekeşli olduğunu ve üreme başarısını artırıp diğer insansımaymınlara baskın gelme yöntemi olarak çekirdek ailenin ortaya çıktığını öne sürdü. Bu tezini başka biyolojik benzetmelerle destekledi. Sözgelimi, primat türlerinin çoğunda erkekler, mümkün olduğunca çok dişi üzerinde cinsel denetim kazanmak için birbirleriyle rekabet eder. Bu süreç sırasında genellikle birbirleriyle dövüşürler ve silah olarak kullanabilecekleri büyük köpek dişleri vardır. Gibonlar erkek-dişi çiftleri oluşturmak gibi ender rastlanan bir özellik gösterirler ve - her halde birbirleriyle kavga etmeleri için bir neden olmamasından dolayı- erkeklerin köpek dişleri küçüktür. Erken insanlarda köpekdişlerinin küçük olması Lovejoy’a göre, gibonlar gibi erkek-dişi çiftleri oluşturduklarının kanıtı olabilir. Yiyecek sağlama düzenlemesinin sosyal ve ekonomik bağları da beynin büyümesini sağlayacaktır. Lovejoy’un büyük ilgi ve destek gören hipotezi, kültürel değil temel biyolojik konulara hitap etmesi nedeniyle güçlürün. Ama zayıf noktaları da vardır; öncelikle, teknolojik açıdan ilkel halklarda tekeşlilik yaygın bir sosyal düzenleme değildir.(Bu tür toplumların yalnızca yüzde 20'si tekeşlidir). Hipotez bu nedenle, avcı toplayıcıların değil, Batı toplumunun bir özelliğine dayandığı iddiasıyla eleştirilmektedir.belki de bundan daha önemli bir eleşiri ise, bilinen en erken insan türlerinde erkeklerin, dişilerden yaklaşık iki kat büyük olmalarıdır. Beden boyutundaki iki biçimlilik (dimorfizm) olarak bilinen bu büyük farklılık, incelenen tüm primat türlerinde çokkarılılıkla ya da erkeklerin dişilere ulaşmak için aralarında rekabet etmeleriyle çakışır; tekeşil türlerde iki biçimliliğe rastlanmaz. Bence bu gerçek bile, umut verici bir kuramsal yaklaşımı çökertmeye yetmektedir ve köpeksdişlerinin küçük olbsanıa tekeşlilikten (s: 31) başka bir açıklama aranmalıdır. Belki de yiyecekleri çiğneme mekanizması, kesmeden çok öğütme hareketini gerektiriyordu; köpek dişlerinin büyük olması bu hareketi zorlaştıracaktı. Lovejoy’un hipotezi günümüzde, on yıl öncesine göre daha az destek görmektedir. İkinci önemli iki ayaklılık kuramı, kısmen basitliği sayesinde çok daha imna edicidir. Davis, California Üniversitesinden antropolog Peter Rodman ve Henry McHenry’nin öne sürdükleri hipotezde, iki ayaklılığın daha etkin bir hareket şekli sunması nedeniyle, değişen çerre koşullarında daha avantajlı olduğu savunulur. Ormanların küçülmesiyle birlikte ağaçlık habitatlardaki meyve ağaçalrı gibi yiyecek kaynakları, klasik insansımaymunların etkin şekilde yararalanamayacakaları kadara dağınıktır. Bu hipoteze göre, ilk iki ayaklı insansımaymunlar yalnızca hareket şekilleriyle insandırlar.Diyetlerinin değil, yalnızca yiyecek toplama şekillerinin değişmiş olması nedeniyle elleri, çeneleri ve dişleri insansımaymunlardaki gibi kalmıştır. Pek çok biyolog bu düşünceyi başlangıçta olanaksız görmüştür; Harvard Ünivresitesi'nden araştırmacılar yıllar önce, iki ayak üstünde yürümenin dört ayak ütünde yürümekten daha az etkin olacağını göstermişlerdi. (kedisi ya da köpeği olanlar için bu hiç de şaşırtıcı bir durum değil; her iki hayvan da sahiplerini utandıracak derecede daha hızlı koşar.) Ama Harvard araştırmacıları insanlardaki iki ayaklılığın etkinliğini at ve köpeklerdeki dört ayaklılığın etkinliğiyle karşılaştırmışlardı. Rodman ve McHenry, karşılaştırmanın insanlarla şempanzeler arasında yapılması gerektiğini vurguladılar. Bu karşılaştırma yapıldığında, insanlardaki iki ayaklılığın şempanzelerdeki dört ayaklılıktan çok daha etkin olduğu görülüyor. Dolaysıyla, iki ayaklılık yararına bir doğal seçim gücü olarak enerji etkinliği tezinin akla yatkın olduğu sonucuna vardılar. İki ayaklılık evrimin teşvik eden, bir yandan avcıları izlerken bir yandan da yüksek otların üstünden bakabilme ve gündüz saatlerinde yiyecek toplarken serinleyebilmek için daha (s: 32) etkin bir duruşa geçme zorunlulukları gibi başka etkenler de olduğu öne sürüldü. Ben tüm bu düşüncelerin arasında en inandırıcısının, sağlam bir biyolojik temeli olması ve ilk insan türlerinin evrildiği dönemde gelişen ekolojik değişimlere uyması nedeniyle, Rodman ve McHenry’ninki olduğunu düşünüyorum. Bu hipotez doğruysa, ilk insan türünün fosillerini bulduğumuzda, hangi kemikleri bulduğumuza bağlı olarak, bu fosillerin ilk insana ait olduğunu fark edemeyebiliriz. Leğen ya da bacak kemiklerini bulmamız durumunda iki ayaklı hareket şekli görülür ve “insan “ diyebiliriz. Ama kafatasının ve çenenin bazı parçalarını ya da bazı dişleri bulmamız durumunda bunların bir insansımaymuna ait olduğunu düşününebilirz. Bunların iki ayaklı bir insansımaymuna mı, yoksa klasik bir insansımaymunna mı ait olduğunu nasıl anlayacağız? Bu, son derece heyecan verici bir savaşım. İlk insanların davranışlarını gözlemek için 7 milyon yıl öncesinin Afrika’sına gidebilseydik, insanların davranışlarını inceleyen antropologlardan çok, maymun ve insansımaymunların davranışlarını inceleyen primatologlara tanıdık gelecek bir modelle karışlaşırdık. İlk insanlar modern avcı-toplayıcılar gibi göçmen gruplarda aile toplulukları olarak yaşamaktan çok, büyük olasılıkla, savan babunları( habeş maymunları) gibi yaşıyorlardı. Yaklaşık otuz bireyden oluşan gruplar geniş bir arazide koordinasyon içinde yiyecek avına çıkıyor ve geceleri tepeler ya da ağaç kümeleri gibi uygun uyku yerlerine dönüyorlardı. Grubunu büyük bölümünü yetişkin dişilerle çocukları oluşturuyordu ve aralarında yalnızca birkaç yetişkin erkek bulunuyordu. Erkekler sürekli çiftleşme olanakları arıyor ve egemen bireyler daha başarılı oluyordu. Yetişkinliğe erişmemiş ya da düşük seviyelerdeki erkekler, grubun ancak çevresinde er alıyor ve kendi başlarına yiyecek avına çıkıyorlardı. Grubun bireyleri iki ayaklı yürümeleriyle insani bir özellik taşıyor, ama (s: 33) savan primatları gibi davranıyorlardı. Önlerinde, 7 milyon yıl sürecek ve ileride de göreceğimiz gibi son derece karmaşık ve kesin olmayan bir evrim modeli vardı. Çünkü doğal seçim uzun vadeli bir hedefe doğru değil, anlık şartlara göre işler. Homo sapiens sonuçta, ilk insanların torunu olarak ortaya çıktı; ama bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğu da söylenemezdi. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim s:15-34 ) Yaşamın Gizi Kökleri 19. yy’a dayanan Evrim Kuramı, gerçekte 20. yy’ın geliştirilen büyük kuramlarından biridir. İnsanın kendi yapısını araştırmaya yönelmesinin bilimsel bir niteliğe bürünmesi oldukça yenidir. Biyoloji, genç bir bilimdir. Biyoloji, özellikle Evrim Kuramı ile genç bir bilimin büyük kuramlar üretebileceğini kanıtladı. Nobel Ödüllü(1965) bilim adamı Jacques Monod Rastlantı ve Zorunluluk adlı eserinde şöyle diyor: “ Biyolojinin bilimler arasındaki yeri, bir bakıma merkezi, bir bakıma da ikincil önemdedir. İkincildir, çünkü canlılar dünyası bilinen evrenin pek önemsiz ve “özel” bir bölümü olduğuna göre, canlıların irdelenmesiyle, canlılar dünyasının dışına da uygulanabilecek genel yasalara varılamaz gibi görünür. Fakat bütün bilimlerin son amacı, eğer benim sandığım gibi, insanla evren arasındaki bağıntıyı aydınlatmaksa, o zaman biyolojiye merkezi bir yer tanımak gerekir; çünkü biyoloji, bütün bilim kolları arasında, henüz “insanın doğası” sorunun metafizik terimler kullanılmadan ortaya konması olanaksızken, çözülmesi gereken sorunların yüreğine en dolaysız yoldan girmeye çalışanıdır. Bu nedenle biyoloji, insan için bilimlerin en anlamlısıdır; felsefe, din, ve politika gibi bütün alanlarda temelden sarsılmış ve açıkça yaralı olan modern düşüncenin biçim kazanmasında, özellikle Evrim Kurramı’nın ortaya çıkışıyla, kuşkusuz bütün öteki bilimleri aşan katkıları olmuştur. Ancak, 19. yy’ın sonlarından bu yana biyolojinin bütününe egemen olmakla birlikte ve fenomeolojik açıdan geçerliliğine ne denli inanılmış olursa olsun, Evrim Kuramı, kalıtımın fiziksel bir kuramı geliştirilmedikçe yine askıda kalıyordu. Bu sonuca ulaşılması ise, klasik genetiğin bütün başarılarına karşın, otuz yıl öncesine dek boş bir kuruntu gibi görünüyordu. Oysa bugün, kalıtım yasası molekül kuramının getirdiği şey budur. Burada “kalıtım yasası kuramı”nı yalnızca kalıtımsal gereçlerle onların taşıdığı bilginin kimyasal yapısına ilişkin kavramlar olarak değil, ayrıca bu bilginin fizyolojik ve morfogenetik anlatımının moleküler düzeneğini de içerecek biçimde, geniş anlamıyla kullanıyorum. Böyle tanımlandığında kalıtım yasası kuramı biyolojinin temel kuralını oluşturur Doğal olarak bu, organizmaların karmaşık yapı ve işlevlerinin bu kuramdan çıkarılabileceği ya da bunların her zaman doğrudan moleküler düzeyde çözümlenebileceği anlamına gelmez.(Kimyanın evrensel temelini kuşkusuz kuantum kuramının oluşturmasına karşın, kimyadaki her şey bu kurama göre ne bilinebilir, ne çözülebilir). Fakat yasanın moleküler kuramı günümüzde (kuşkusuz ileride de) biyoloji alanındaki her şeyi önceden bilip çözemese de daha şimdiden canlı sistemlerin genel bir kuramını oluşturuyor. Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım. Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitemiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir, Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazaretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir. Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Fakat bu deneme, biyolojinin tümünü açıkladığını kesinlikle savunmuyor. Yalnızca sistemin moleküler kuramının özünü elde etmek yolunda bir girişimdir. Bundan çıkarabildiğim ideolojik genellemelerden sorumlu olduğum açıktır. Fakat bilgi kuramı alanı içinde kaldıkları sürece bu yorumları çağdaş biyolojistlerin büyük bölümünün kabul edeceğini söylerken yanılmış olacağımı sanmıyorum. Ben burada, siyasal değilse bile etik(ahlaksal) düzeyde, gelişmelerin bütün sorumluluğunu yüklendiğimi belirtmeden geçmek istemem; bunlar ne denli tehlikeli olursa olsunlar, ne denli naif ya da benim isteğim dışında, ne denli aşırı görünürse görünsünler bilim adamı alçak gönüllü olmalı, fakat taşıdığı ve savunmak zorunda olduğu düşünceler pahasına değil. Ancak burada da kendimi, yapıtları büyük saygınlık kazanmış kimi çağdaş biyolojistlerle tam bir uyum içinde bulmanın yüreklendirici güvenini duyuyorum....Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden) (Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), s:11-13) Evrim Kuramı ve Değişim Evrim Kuramı,canlıların değişimini içerir. Tutucu insanların bu kuramı anlamak istemeyişi ya da reddedişi bu değişimi kabul etmemelerinin bir sonucudur. Evrim kuramına karşı çıkmayı küçümsemeyin. Evrim Kuramına karşı çıkanlar, arkalarında “dine inanan” aydınları ve kitleleri bulur. Değişimi savunmak kadar değişime karşı çıkmak, insan aklının çok önceden bulduğu en tehlikeli silahlardandır. Onu, felsefe temelinde en iyi ve en eski savunan da Platon’dur. Platon, biz erkeklerin kadınlardan nasıl da fersah fesah üstün olduğunun altını pek güzel çiziyor! Bayanların pek sevmeyeceği bir öykü olsa da anlatacağım. Platon’da değişim “kötü”, durağanlık ise “iyi”dir. Karl Popper bunu şöyle belirtir: “Çünkü bütün değişimin çıkış noktası yetkin iyi ise değişiklik ancak yetkin ve iyiden uzaklaşan bir hareket olmak gerekir;bu hareket yetkin olmayana ve kötüye doğru yönelmelidir.” Platon, Kanunlar ’da değişim doktrinini şöyle özetler:" Kötü bir şeyin değişmesi bir yana bırakılırsa, her nasıl olursa olsun değişiklik, bir şeyin uğrayabileceği bütün kötü tehlikelerin en başında gelir,- değişiklik şimdi ister mevsimin ya da rüzgârın olsun, ister beden dişyetinin yahut ruh karakterinin.” Israrını belirtmek için de eklemektedir: “Bu söz her şeye uygundur,tek ayrık, demin söylediğim gibi, kötü bir şeyin değişmesidir.” Kısacası Platon, değişimin kötü ve durulmanın tanrılık olduğunu öğretmiştir... Platon’un Timaios ’taki türlerin kökeni üzerine öyküsü bu genel teoriyle bir uyuşma içindedir. Bu öyküye göre hayvanların en yükseği erkek-insandır,tanrılar tarafından türetilmiştir;öteki türler,bir bozulma ve soysuzlaşma süreciyle ondan -aşağıya- inerler. Önce bazı erkekler-korkak ve rezil olanları-soysuzlaşıp kadın olmuştur. Bilgeliği olmayanlar, adım adım daha aşağı hayvanlara doğru soysuzlaşmıştır. Kuşlar, zararsız deniyor oysa duyumlarına çok güvenen fazla yumşak insanların dönüşümüyle varolmuşlardır; "kara hayvaları,felsefeyle hiç ilgilenmeyen insanlardan gelmiştir”; balıklar, -midye ve sitiridye gibi kabuklu deniz hayvanları da dahil olmak üzere- bütün insanların “en aptal, salak... ve değersiz olanlarından soysuzlaşmayla çıkmıştır” Bu teorinin insan toplumuna ve tarihine de uygulanabeleceği açıktır. (Karl Popper, Açık Toplum Ve Düşmanları s: 49-50) İNSAN NASIL İNSAN OLDU? İnsan nedir? Biz neyiz? Nereden geldik? Sokrates ' e yakıştırılan bir öykü vardır. Sokrates, Atina Agorası' ndaki gönüllü öğrencilerine verdiği ders sırasında "İnsan nedir?" diye sormuş. Onlar da soruyu küçümseyerek " bunu bilmeyecek ne var, iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır" yanıtını vermişler. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkmış. Tüysüz tavuğu havaya kaldırarak " yani böyle bir şey mi insan dediğiniz?" demiş. Öğrenciler nasıl bir şaşkınlık geçirdi bilmiyoruz; ama insan tanımının öyle basit bir iş olmadığını anlamış olmalılar. İnsan "düşünen varlık", " gülen canlı", "üretim yapan canlı", "alet kullanan canlı" gibi değişik sıfatlarıyla tanımlanmaya çalışılmıştır. Sorunun yanıtı basit değil. Gelin biraz gerilere gidelim. Önce "insan her şeyin ölçüsüdür" diyen eski Yunan filozofunu anımsayalım. Protagoras'ı yani. Onun ne demek istediğini size anlatmaya çalışmıştım. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insan konusunda bilimsel düşünceler ortaya konmaya başlandı. İnsanın doğaüstü güçlerce yaratılmadığı ve tüm canlılar gibi evrimsel bir sürecin bugünkü aşaması olduğu düşünülmeye başlandı. Evrim, değişikliği ifade eder. " Evrim, biyolojik bir gerçektir; en geniş anlamı ile organizmaların zaman süreci içinde değişen ortama gösterdikleri fiziksel tepki olarak da tanımlanabilir... "Her canlı bir canlıdan gelir " gerçeği, evrimin temel özelliklerinden biridir." Bununla birlikte konuyla ilgili saptırmalar da başladı." Bu saptırmaların en ünlüsü de insanın maymundan türemiş olduğu, başka bir deyişle bu iki canlı türü arasında bir ata- torun ilişkisi bulunduğu, yani maymunların insanın atası olduğu saptırmasıdır. C. Darwin' in Türlerin Kökeni adlı yapıtının doğurduğu yankılara karşı, özellikle o dönem Anglo- Sakson Kilisesi' nce başlatılan, geliştirilen, desteklenen ve savunulan bu saptırma, üzülerek belirtmek gerekir ki bugün bile kamuoyunda evrensel anlamda belirli bir ağırlığa sahiptir. Olaya bilimsel bir yaklaşımla ve tarafsız olarak bakıldığı zaman, kuşkusuz, insan ile yakın soydaşları olan primatlar arasında bir evrimsel ilişki olduğu görülür. Zaten, evrim bakımından eskiye gidildikçe tüm canlıların oluşumları itibariyle ortak evrim ağacının farklı dalları oldukları ve bu nedenle de tüm canlılar arasında (uzak veya yakın) bir ilişki bulunduğu da bilinmektedir. Ancak bu ilişki, "maymun ile insan arasında bir ata-torun ilişkisi vardı ve insanlar da zaman içinde maymunlardan türemiştir" anlamına tabii ki gelmez. Maymun ve insan türlerinin birlikte oluşturdukları zoolojik takım olan primatlar arasında evrimsel bir ilişi olması demek, bu iki farklı türün ortak bir kökten türemiş olmaları ve / fakat zamanla bunların her ikisinin de değişerek bugünkü hallerini almış olması demektir. Başka bir deyişle, bu iki canlı türünden her biri kendi yönünde evrimleşmiş, zaman içinde insan daha "insanlaşmış" ve buna karşılık maymun daha da "maymunlaşmıştır". Gelecekte, evrim sürecinin bir gereği olarak aynı olayın devam edeceği, insan ile maymun arasında var olan makasın daha da açılacağı kuşkusuz. " Sahi, insanla maymun arasında ne gibi farklar vardır? İnsanı insan yapan nedir? " Yüzyılımızın başlarında insanın çevresine uyum yeteneği, daha sonraları düşünce, İkinci Dünya Savaşı' nı izleyen dönemde araç-gereç yapımı, 1960' lı yıllarda ilkönce lisan ve hemen sonra da avcılık insanı " insan " yapan "insansı" özellikler olarak görülüyordu. Bugün ise durum hayli farklı." "İnsan denen canlıyı ele aldığımız zaman onun bir Homo erectüs (dik yürüyen), bir Homo faber (alet yapan), bir Homo lingua (konuşan/ dili olan), bir Homo symbolicus (soyutlayabilen), bir Homo curiosus (araştıran) ve bir Homo sapiens (akıl sahibi, zeki) olduğunu görüyoruz. Bunların tümü insana özgü. İlginç olan ve özellikle vurgulanması gereken husus, insan dışı

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-maymun-sorunu

Umudun Genleri

Umudun Genleri, Tunus asıllı Fransız bilimci Daniel Cohen'in(1951-...) kitabının adı. Bir bilimadamının hoş anılarını ve genlerin umudunu açıklayan bu kitaptan ilginç bölümler aktaracağım.Daniel Cohen,1978'den itibaren Profesör Jean Dausset(Nobel,1980) ile birlikte çalışmaya başladı.Daniel Cohen, insanın genetik yap-bozununun ortaya çıkarılma serüvenine katılmış ve bu serüveni bize hoş bir dille anlatıyor. Yeşim Küey'in,çok başarılı bir şekilde Türçe'ye kazandırdığı kitabı,Kesit Yayıncılık yayımlamıştır. Bir Bilim Adamının Anıları :Daniel Cohen Jean Dausset, 1960'lı yıllarda, tüm hücrelerimizin yüzeyinde varolan proteinleri kodlayan genler bütününü keşfetmişti. O zamanlar bu proteinlerin rolü oldukça gizemliydi. Dausset ’nin çalışmaları organ naklini sağladı ve onun sayesinde milyonlarca yaşam kurtarıldı halen de kurtarılıyor... Ben, Nobel Ödülü’nü almasından (1980) bir yıl önce yoluma onunla devam etmeye karar vermiştim. O sıralarda bunun nedenlerini çözümlemeyi hiç düşünmediysem de herhalde çok iyi gerekçelerim vardı. İMKANSIZ denen şey, beni tam da çok heyecanlandıran şeydi. Ben kuşkucuların, fazlasıyla sakınımlı olanların ve bıkkınların düşüncelerinin iflas etmiş olmasından kuşkulanıyordum. Elbette Jean Dausset’nin durumu kesinlikle bu değildi! Benim onda asıl değer verdiğim şey, başkalarının eleştirdikleri şeydi. Düşünüş biçimi rahatsız ediyordu O sıralarda, onu bir naif, bir hayalci, bir garip olarak görüyorlardı. Jean Dausset, klasik düşünce biçimiyle hiç ilgisi olmayan bir düşünce biçimine sahiptir. Onun akıl yürütmeleri alışılmış mantık yollarını izlemez. Yüzeyde görünmediği için bazılarının “yavaş” bulduğu, kendine özgü bir düşünme ritmi vardır. Bunun nedeni, Dausset’nin etkilemek için uğraşmamasıdır. O acele etmemeyi ve sorunların derinlerine inmeyi sever. karşısındakini asla çürütülemez kanıtların yığını altında ezmez. Konuya beklenen yerinden girerek bir mantık çerçevesinde ilerlemek yerine, o, sorunları bir başka yandan ele alır. Bu, çalışma arkadaşlarının ve meslektaşlarının düşünmediği bir yandır. Sorunu bir köşesinden yakalar, sorunlu konunun içine sakince yerleşir ve kafasında, alışılmış düşünce sistemlerinin yolundan gitmeyen bir kavrayış şeması kurar. Kimi zaman şaşırtıcıdır. Size, Kutsal Kitap’takiler kadar basit görünen bir sorunda kilitlenir. Herkesin anlayabileceği ve anladığı bu sorunu, o, anlamaz. Açıklarsınız. Yine anlamaz. tıpkı bir çocuk gibi! Ve sonra, o anlamaya çalışırken bir de bakarsınız ki, sorunu bütünüyle farklı bir biçimde aydınlatmış. konuya yakın olanlar, uzmanlar, böylece hata yaptıklarını anlarlar. Meğer yanlış yoldaymışlar, sorunun temelini görmemişler. O, görü sahibidir. Tümüyle. Onunla tartışan biri, görüşlerini ne kadar dirençle savunursa savunsun, bu özgün kafanın sorunlar her zaman derinlemesine doğru bir tarzda yaklaştığını kabul etmekten kendini alamaz. Onunla aynı düşüncede olmasanız, onunkilerden farklı seçimler yapsanız da bu böyledir. Üstelik, ondaki mizah duygusu yaşama sevinci ve isteği bulaşıcıdır. Onu görmek ve tanımak gerekir. Neşe saçan bir adamdır. Bu estet, bir modern resim tutkunudur. Her şey onun ilgilendirir her şey onun memnun eder. En olağanüstü yanı da tartışma ve düşünce alışverişindeki rahatlığıdır. Jean Dausset mandarinlerin, kendilerin ezip geçmesinler diye çevresine düşünce sahibi olmayanları toplayan büyük patronların tam tersidir. Onun tutumu daima bunun karşıtı olmuştur. Asla kimseyi engellemez. Birinin bir düşüncesi mi var? Onunla birlikte bunu çözümler: “Tamam...Çok iyi..” Güvenir. Ve özellikle de gece demeden, pazar günü demeden, her zaman sizinle birlikte düşünür. Onun hoşuna giden şey budur. Çevresinde düşünce sahibi insanların olmasına gereksinim duyar. Bu onun düşüncelerini zenginleştirir. Aksi takdirde, nasıl “eğlenebilir ki”? Başka konularda olduğu gibi araştırmada da gerçek mutluluklar yalnız yaşanmaz. Aslında, bir büyük patronun, bir gence uyan tutuma sahip olması, hiç de kolay değildir. Sorun, gencin düşünce üretebilmesi için ne yapmak gerektiğini bilmek değil ( böyle şeyler siparişle olmaz) ama daha çok, onun düşüncelerini yansıtması için nasıl davranılacağını bilmektir. Dausset, iş arkadaşların öne çıkarmasını bilir. Asla onların yetkinliklerinden kuşkulanmaz. tersine! “Onu yetiştiren benim, her şeyini bana borçlu... “ biçimindeki bir söylem ona tamamen yabancıdır. Kafasının açıklığı, ona araştırmacıları yönetmede eşsiz bir yaklaşım kazandırır. Onun yaklaşım tarzını anlamadan da kendisinden yararlanmış olabilirdim. Bu tarzı, çözümlenmesinin önemini görecek kadar kavramış ve örnek alabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Bizler birbirimizden çok farklıyız. ama ben, kendi öğrencilerime ve kendi ekip üyelerime karşı gösterdiğim belli bir davranış tarzını ona borçluyum. son derece etkili bir tarz. 1979. Onun ekibinde, bağışıklık genetiğine alışarak geçirdiğim bir yıl. Kalıtımın kimyasal desteğini temsil eden, kromozomlarımızı ve genlerimiz oluşturan uzun DNA molekülünü kullanma teknikleriyle birlikte, moleküler biyolojide bir dönüm noktası belirmeye başlıyordu.(s: 23-25) Belli bir anda, bilimcilerden biri, dikkatini, yeni bir yol açabilecek küçük bir şeye yöneltir. Gerçekten yeni düşüncelere gelince, bunlar son derece enderdir. İnsan bunlardan birini bulduğunu sandığında, olağanüstü bir şeylere el atmış olduğunu umduğunda, inceleme ve çözümlemelerden sonra, aynı alanda on kişinin daha çalıştığını ya da aynı şeyi çok önceden düşündüklerini fark eder! O halde sorun, varsayımını sürüncemede bırakmamak, onu deneysel olarak kanıtlamaktadır. Varsayımını doğrulayan, öne geçer. Elbette o her şeyi alt üstü eden düşüncelere sahip biri de çıkabilir, tıpkı Jean Dausset’de olduğu gibi. Ama bu pek nadirdir. Binde bir, bir araştırmacı, kimi kez bir deha özelliği olan, tamamen kendine ait bir esine, bilimde nitel bir sıçrama yaptıracak bir buluşa sahiptir. Buna da ancak on yılda bir rastlanır, rastlanabilirse. Araştırmacının bugünkü üstünlüğü, kafasındaki fikirlerden çok, bunları gerçekleştirmek için ortaya koyduğu yeteneğe .. ve zorunlu araçları bir araya getirmek üzere sürekli dilencilik yapmaya harcadığı enerjiye, sonra da düşüncelerini kanıtlamak için sergilediği yaratıcılığa dayanır. Yeniliklerin çoğunlukla teknolojik olmasının nedeni budur. Bu bir yana, Jean Dausset, DNA üzerinde çalışma önerisine ne kadar olumlu karşıladıysa, ekibinin çoğunluğu da bir o kadar karşıydı. Esasen Cohen (yazarımız), bu toy delikanlı, moleküler genetik konusunda ne biliyordu ki? Neredeyse hiçbir şey! İşin kötüsü bu gerçekten doğruydu.(s:28)..İnsanın Jean Dausset gibi bir patronu olmasının üstünlüğü, onun hiçbir yolu araştırma dışında tutmamasıydı; ister genç ister çok genç olsun, yeter ki, kanıtları olan ve bunlara karşı biraz heyecanla yaklaşan biri çıksın. Bana gelince, benden daha deneyimli olduklarını söyleme gereken arkadaşlarım tarafından pek de iyi gözle bakılmıyordum. Kabul etmeliyim ki, dayanılmaz, tam anlamıyla çekilmez bir kibir içindeydim. Ama bir genç, kesinlikle doğru olduğu önsezisiyle iz sürerken ve deneyimsizlik ona kendinden kıdemlilerin karşı çıkmalarına aldırmama cesaret ve küstahlığı verirken, ister istemez çekilmezdir. Ve ayrıca, o, her zaman bilimsel itirazlarla değil, ama öncelikler ve kazanılmış konumlarla da karşılaştığı duygusuna sahipse, kendine nefret ettirmekten belli bir haz da alır. Gerçekte, ünlü bile olsa, hiçbir araştırmacı kendinden daha genç olanların itirazlarından korunamaz. Eğer gençlerle arasında sorun yoksa ne ala. Ama ilk anlaşmazlık patlak verir vermez, kendi kendini, hemen sorgulama ve ısrarla haklı olduğunu düşünmekten vazgeçme anı gelmiş demektir. Sonuca bağlayıp karar vermezden önce, çoğu zaman kendi kendime, benim yerimde Jean Dausset gibi biri olsa ne yapardı diye sorarım. Onun da Mendes France, Robert Debre ya da Jean Bernard’ı anma alışkanlığı vardı. Herkesin kendi başvuru kaynakları var; ama miras da budur işte. Üstelik bilimcilerin dünyası da kutsal değildir. Her yerde olduğu gibi orada da, neden orada olduklarını unutmuş insanlar vardır; bilimle gerçekten ilgilenmeyen bir grup profesyonel, kendi nüfuzlarını küçük alanını desteklemek için bilimi kullanır. Alınan sonuçlar, onları iktidar oyunundan ve ünlerini artırmaktan daha az coşkulandırır mali açıdan yeterince doyum olmadığından, hepsi de salt bilim ve insanlık yararına tutkulardan kaynaklanmayan doyumlar peşinde koşarlar. Tanınmış olmak isteyenler de vardır. Yoo ille de toplum tarafından, onları çalıştıranlar ve adlarına çalıştıkları insanlar tarafından değil, ama beş on rakip meslektaş tarafından. Neler yaptıklarını anlayan on kişiden fazla insan olmadığı için böyledir bu! Araştırmacının gündelik davranışında, adının, gerginlik içinde bilimsel yayınlarda kovalanması vardır. Bir kongre sırasında, bir bilimci ne bekler? Neyi kollar? -Benden söz edilecek mi? A, benden alıntı yapıldı! Elbette senden de.. Alıntılanmak bir saplantıdır! Bir yayın mı çıktı? Hemen metnin kaynakçasına saldırılır: -Benden alıntı yapmamış! sonra, bilimsel bir makaledeki isimlerin ve imzalayanların sırası! Geleneksel olarak sonuncu ya da birinci sıra, araştırma yöneticisinindir. Ya ikinci imzayı kim attı, üçüncüyü, sonuncuyu... Bu konuda, araştırmacılar üzerine bir antoloji, bir sosyoloji kitabı yazılabilirdi. Bir küçük alem içindeki toplumsal ürünün dayanağı! En gülüncü de bu tür tanınmışlığın yalnızca geçici olması değil, sonuç olarak gönülsüzce verilmiş olmasıdır. Bir gün sizden alıntı yaparlar, hemen sonra unuturlar, çünkü yarışma süreklidir. Ama böylesi bir didişme içinde insanların özsaygısı yaralanır ve kemirilir. Bundan hiç kimse tümüyle kaçamaz; ama bundan kurtulmayı öğrenmek gerekir. Bütün bunları keşfetmek, beni şaşkına çevirmiş ve çileden çıkarmıştı. Jean Dausset bu tür kaygıların çok üstünde ve uzağındaydı. O, bir yaratıcıdır. Hiç durmadan düşün ve üreten bilimcilerden biridir. Düşüncelerinden birinin çalınması, bu insanlar için pek de önemli değildir. Bu da, onların başkalarına karşı alabildiğince açık olmalarını, gerçek anlamda tartışabilmelerin sağlar. Dausset’ye gelince o, hepimize karşı muhteşem bir iyi niyetlilik içindeydi. Bu tutumundan herkesten çok ben yararlandım ve de aşırı ölçüde yararlandım; ama onun bundan ötürü yakındığını asla duymadım. Her koşulda o bana açık çek verdi. Başka yerlerden gelen iki araştırmacı da bana katılmıştı. Biri, diploma sıvanı geçmek zorunda olan, çok zeki, yirmi beş yaşında bir Venezüellalıydı: Luis Ascano. Diğeri, Howard Cann, Amerikalıydı. Elli beş yaşındaydı ve Amerika Birleşik Devletlerinde sağlam bir üne sahipti... Böylece üçümüz birlikte çalıştık. Bir yıl boyunca. Gece ve gündüz!. Aslında biz çalışmıyorduk. Her akşam gece yarılarına ya da sabahın ikisine dek sözcüğün tam anlamıyla bata çıka gidiyorduk. Moleküler genetiği iyi bilmiyorduk ve onu el yordamıyla öğreniyorduk... Gezip durduk, rasgele yürüdük ve olabilecek bütün hataları yaptık. Laboratuvarımız küçücüktü; üç metreye iki metre. Tezgah üstünde çalışacak yer bulamadığım için, araçlarımı lavobanın içine yerleştirmiştim! İlerlemiyorduk, bunalmış durumdaydık. Oldukça gergin dönemlerden geçiyorduk. Bulduğumuz tek rahatlama anı sabahın birine doğruydu: Saint Louis Hastanesi’nin yakınındaki Belleville’den Tunus usulü sandviç ve kuskus getirtirdik... Bizim hikaye uzadıkça uzuyordu. Aylar geçiyor ve hiç bir şey çıkmıyordu. Sekiz ayın sonunda, bizi bunca uğraştıran konu üzerinde Oxford’da bir kongre oldu: HLA bölgesinin, doğrudan DNA düzeyinde çözümlenmesi mümkün müdür? Biz sonuçlarımızdan söz etmek üzere çağrılmıştık Elimizde hiçbir sonuç yoktu. Kesinlikle hiç. Hiç. Yüze yakın insanın önünde konuşmamız bekleniyordu. ve bizimde söz almak için birbirimizle savaştığımız söylenemezdi. -Howard, sen konuşursun. En deneyimlimiz sensin. -Hayır sen! -Evet ama sen İngilizce konuşuyorsun. Oraya gittiğimizde, sonuçta, konuşması gereken bendim. Niyetlerimiz dışında, sunulacak somut bir şey kesinlikle yoktu. Kongrelerde bazen böyle şeyler olur; ama bu asla çok iyi bir şey değildir elbette. Biz hemen bir taktik geliştirdik. kendimizi kurtarmak üzere, tebliğimizi iptal ettirmek iç kongre başkanına şöyle dedik: -Biliyorsunuz, biz herkesle tartıştık. Onlar sonuçlarımızın hepsini bilmektedir, bunları sunmaya gerçekten de gerek yok... Başkan bize inanma inceliğini gösterdi. Onurumuz, şimdilik kurtulmuştu.” Derken aradan dört ay geçiyor. “İlk makaleyi yazıyoruz. çalışmamız olağanüstü bir yol açıyordu. çünkü biz, HLA sistemindeki çeşitliliğin, mutlak bir kesinlikle DNA düzeyinde ayrıştırılabileceğini ileri sürüyorduk. Makaleyi okuduktan sonra, Dausset yalnızca “müthiş” diye mırıldanmıştı.” “Buluş, genellikle Arşimet’in “Eureka!” sındaki gibi yaşanmaz. Bu, mitolojidir. Gerçekte, bir ekip bazı şeyler bulduğunda, bunların çok da fazla farkında değildir. Sonuç o denli beklenmiştir ki, insanlar ona alışmışlardır. Ortaya konduğu zaman, hanidir bilinmektedir ve kimse şaşırmaz. yalnızca, bir dahaki kongrede lafı gevelemek zorunda kalınmayacağı düşüncesiyle rahatlanır. Yeni sonuç, yalnızca onu beklemeyen kişilere gösterdiğiniz zaman bomba etkisi yapar (eğer yapacaksa). (Danile Cohen, Umudun Genleri, Kesit Yayıncılık-1995 s:28-33) “Bu kitapta anlatılan bilimsel serüvenin temel amacı olan genom nedir? Mümkün olan birçok tanımı vardır. Yalınlaştırmak için, işlevsel bakış açısından, genomun hücrelerin çekirdeğinde içerilen bilişimlerin (informations) bütünü olduğunu söyleyelim. Hücreler bölünür, bu bilişim bilgi hücreden hücreye aktarılır. canlı varlıklar ürere ve bu bilişim kuşaktan kuşağa aktarılır. Yapısal bakış açısından genom, her hücrenin çekirdeğindeki birkaç metrelik DNA’dır. DNA, gerçekten de, bu bilişimin elle tutulabilir, fizik kanıtıdır. Bizim bir yumurta ile bir sperm hücresinin karşılaşmasından doğduğumuzu herkes bilir Genetik, en çok insanlığı ilgilendiren bu ilk perdeyle başlar. İnsanın, evrimin ilerlemesine katkıda bulunması için hazzın işe karışması gerekiyordu. Bu birleşmenin sonucu bir başlangıç hücresidir, annenin karnına büzülmüş, döllenmiş bir yumurta. Bu hücrenin ikiye, dörde, sekize, on altıya.. erkek ya da dişi olarak gebelik sırasında türümüzün biçimini almak üzere bir araya gelecek olan milyarlarcasına bölündüğünü göreceğiz. Çünkü şaşırtıcı olan, bireysel farklılıklarımızı ortaya çıkaran şey olduğu kadar, ayaklarımızla, ellerimizle, duyarlı el ve ayak parmaklarımızla, yüz ifadelerimizle, ağlama ve gülme yetilerimiz ve benzerleriyle, hepimize benzer kılan şeydir. Ontogenez ’in (insanın döllenmiş yumurtadan yetişkin oluncaya kadarki gelişimini tanımlar) bu mucizesinin milyonlarca yıldan beri hep aynı biçimde gerçekleşmesi için, bir şeylerin bu üreyebilirliği YÖNETTİĞ İ Nİ kabul etmektedir. İnsan gibi karmaşık bir canlının her kuşakta aynı biçimde üremesine olanak sağlayan şey, bir programın, yani imgelemimizi oldukça aşabilecek keskinlik ve ustalıktaki büyük bir yönerge bütününün içindedir. Bu program genom ‘dur. Genom, bir bilgisayar disketinin ya da dilerseniz, çok uzun bir manyetik bantın rolünü üstlenmiştir. Daha kesin bin anlatımla, biri babadan gelen sperm hücresi diğeriyse anneden gelen yumurta ile dolu olan ve aynı temel yönergeleri taşıyan bir çift disket ya da bir çift manyetik bant gibi iş görür. Ama şu iyi anlaşılmalıdır: anneden gelen ve örneğin kafamız ve kollarımızla ilgili olan, genomumuzun bir yarısı; babadan gelen ve örneğin kalbimiz ve bacaklarımızla ilgili olanı da diğer yarısı değildir. Hayır. Sahip olduğumuz genomun yönergelerinin tümü de çifttir: kafa için iki program, bacaklar, kollar, kalp vb için ikişer program. Bu da sonuçta, oldukça pratik olan bir şeydir. İki yönergeden biri hata yaptığında ya da kötü yazılmış olduğunda, diğeri bu eksikliği giderir. Böylece, iki benzeşik yönerge aynı zamanda zarar görmedikçe bozukluk genellikle dramatik değildir. Çoğu zaman bir çaresi vardır. Yüz milyonlarca yıldan beri bu tip bir genetik düzenleme kendini kanıtlamıştır(eşeyli üreyen canlılara ait, yaklaşık bir milyar yıl öncesinin kalıntıları bulundu.). Yaşamın güvenilebilirliği yinelemelerden geçer gibi görünmektedir. Birey ölçeğinde bu genom, daha doğrusu, genomun neredeyse birbirinin eşi olan iki kopyası, aslında, organizmadaki bir hücrenin bölünmek üzere olduğu her kez kendini milyarlarca kez çoğaltır. Her hücre, yağlı bir kılıfı olan bir keseden oluşmuştur. Bu kese bir başka kese içerir; bu da çekirdektir. Anne ve babadan gelen her genom örneği hücre çekirdeği içinde tek bir sürekli iplikçik biçiminde değil, genellikle birbirine dolaşmış ve gözle fark edilemeyen iplikçik parçaları yığını halinde bulunur. Açıldıklarında, bu parçalardan her birinin uzunluğu birkaç santim kadardır. En büyüğü en küçüğünden beş kez daha uzundur. İpekten bin kat daha ince olan bu iplikçik parçaları uç uca eklenirse, bir metre elli santim olacaktır( ana ve babadan gelen örnekleri birlikte hesaba katarsak, bunun iki katı). Bu iplikçikler çok basit bir molekül olan DNA’dan oluşur. Bunu upuzun bir inci kolyeye benzetebiliriz: ana ve babadan gelen birer örnek için 3'er milyar inciden, her hücre başına topla 6 milyar. Her inci, “baz “diye adlandırılan bir kimyasal maddeye karşılık gelmektedir. Her biri kendi baş harfi ile gösterilen dört tip baz vardır: A (adenin), T ( timin), C (sitozin) ve G (guanin); bunlar genetik alfabenin dört harfini oluşturur. Bölünme anının hemen öncesinde hücre bir biçimde şişmeye ve hem anneden hem de babadan gelen genetik materyalin tümünü ikileştirmek için gerekli maddeleri yapmaya başlayacaktır. İşte tam bu anda, iplikçik yığınının, insan türünde 23 çifti bulunan ve optik mikroskop atında X şeklinde oldukça iyi görülebilen kromozomlar halinde düzeneğe girdiği görülür. Böylece her bir çiftte, bir kromozom anneden, diğeri babadan gelir. Bireyin organizmasındaki tüm hücreler, başlangıç genomunun, yani ana ve babadan gelen ilk yönergelere uygun olarak, embriyon, cenin, sonra da yetişkin organizma halinde farklılaşacak olan yumurta genomunun iki örneğinin de tam bir kopyasına sahiptirler. Böylece insan, çekirdekleri bu küçük iplikçikleri, yani yalnızca hücresel bölünme öncesinde ayrımsanabilen kromozomları içeren yüz milyarlarca hücreden oluşmuştur. Ve genomun her bir kopyası, gördüğümüz gibi, 3 milyar baz içerir. Birkaç on binlik baz içeren tikel bir parça, o sayıdaki harflerden kurulu bir sözcük oluşturur ve buna gen adı verilir. Bu sözcüklerin bütünüyse programı oluşturur. Bunlar, ileride göreceğimiz gibi, kuralları insan dilindekilere tuhaf bir şekilde yakınlık gösteren bir dilin öğeleridir. Dört harfli bir alfabe için 30 000 karakterli sözcükler Genomun bir örneği yaklaşık yüz bin sözcüğe sahiptir, biz yüz bin gen diyelim. Bunların her birinin kendi benzeri, diğer örnek üzerinde yer almaktadır. A,T,C ve G’den oluşan dört bazlı genetik alfabenin gerçekten de yalnızca dört harfi vardır. Ama yalnızca bu dört harfiyle, bizim 26 harfli alfabemizinki kadar zengin bir sözcük dağarcığı oluşturur. On harfli bir sözcük oluşturmak için kuramsal olarak 26 üzeri on birleşim olanaklıdır. Dört harften ibaret bir alfabeyle on harfli bir sözcük oluşturmak için bu kez yalnızca 4 üzeri 10, yani yaklaşık bir milyon olabilirlik vardır. Ne iyi ki, ne milyarlarca Fransızca sözcük ne de milyarlarca gen var! Doğa gibi kültür de daha makul. Alfabetik yazıya sahip insan dilleri, alfabelerinin birleşim potansiyellerinin tümünü kullanmaktan çok uzaktır. Elimin altındaki Petit Larousse’un, en kısasından en uzununa, içerdiği tüm sözcükler sonuçta yalnızca 83 500 gibi oldukça alçak gönüllü bir sayıya (özel isimler dahil) ulaşıyor! Buna, tekniklere, mesleklere ve argoya ilişkin, kullanımı sınırlı, farklı sözcük dağarcıkları da eklense 200 000 sözcükten fazlasına pek ulaşılmaz. İlginç bir rastlantıyla, genomun sözlüğü de benzer sayıda sözcük içermektedir: uzunluğu birkaç bin ile birkaç milyon karakter arasında değişen,50 000 ile 100 000 arasında gen. Genomun inci dizen oyuncuları her türlü şıkta çok fazla sabır göstermek zorundadırlar. Önemi yok. sonuç ortada.: A,T, C ve G harflerinden oluşan on binlerce bireşimiyle ortaya çıkan genom dili, en azından kendi yarattıklarının dili kadar inceliklidir. Her bir gen, hücrenin yaşamını düzenleyen ve bizim kendisinden sıkça söz edeceğimiz gerçek işçi olan bir molekülün, yani proteinin, üretimini harekete geçirecek olan bir komut verir. Bir insan yapmak için yüz bin gen yeterlidir; becerebildiğimiz milyonlarca şeye kıyasla bu sayı azdır ama besbelli ki yeterlidir. Garip ve onur kırıcı olan şey, farenin ve maymunun da bizimki kadar gene sahip görünmeleridir; hayvanlar dünyasının aşamalı-düzeni (hiyerarşi) içinden yükselen bu nanik, gizinin keşfedilmesini bekliyor. Yazım Hataları ve Hoşgörüleri Genlerin, yani genomun sözcüklerinin yazımı, hiçbir gevşekliğe yer bırakmayan Fransız dili yazımının tersine, bir insandan diğerine hafifçe değişiklik gösterebilir. Ama ne de olsa, genomun örneğini izleyen, daha az bütünlükçü başka diller de vardır. Fransız Akademisi 17. yy’da yazım kurallarını düzenlenmesinden önce Fransız dili de esasen bu durumdaydı... Ama elbette her gevşekliğin sınırları vardır. Esnek olmak için ileti yine de anlaşılır kalmak zorundadır. Genomun kabul edilebilir yazım değişiklikleri vardır;saçlara rengini, yüzlere taşıdıkları ifadeyi, dış görünümlere heybetini... yani yaşamı güzelleştiren bütün o çeşitlilikleri, bu yazım değişiklikleri sağlar. Ve hastalıkların kaynağında bulunan, dramatik sonuçlar doğuran yazım değişiklikleri de vardır. Bu iki tip değişikliğin arasındaki sınır, tıpkı normali patolojikten ayıran sınır gibi bulanık hareketlidir. Genlerin yazılışındaki gerçek yazım yanlışları nelerden oluşur? Diyelim ki bir sözcüğün o 30 000 harfinden biri (bazen bir çoğu), genetik alfabenin diğer üç harfinden biriyle yer değiştirebilir ya da ortadan kaybolabilir ya da çiftleşebilir(merhaba’nın merhapa, merhaba, mehaba olması gibi). Bu, mutasyon olarak adlandırılan şeydir(bunun nasıl ortaya çıktığını göreceğiz) ve sonuçları değişkendir: mutlu, iyi huylu, nötr ya da trajik. Mutasyon, genin kendi anlamını kaybettirecek derecedeyse ileti artık yoktur ya da anlaşılmamıştır. Diyeceksiniz ki sorun değil, genomun diğer örneği üstünde yedek bir genim var. Kuşkusuz. Ama göreceğimiz gibi, bu bazen sonuç vermez, bazen verir. Çoğu kez proteindeki değişikliğin zararlı etkisi yalnızca beslenmeye, yaşam tarzına ya da diğer etkenlere bağlı belli bir ortam içinde görülür. Bir bakıma her şey, yanlış yazılmış, bağlamına göre şu ya da bu ölçüde anlaşılan bir sözcükle karşılaşıldığındaki gibi cereyan eder. Özetlersek, mutasyonlar kimi kez iyi bir sağlıkla uyumlu farklılıklara eşlik ederler ve canlıların olağanüstü çeşitliliği böylece ortaya çıkar. Kimi kez bu mutasyonlar özellikle duyarlılık taşıyan noktaları değiştirirler ve gerçek aksaklıklara, amansız hastalıklara neden olurlar; sonuçta kimi kez de mutasyonlar bir şeyleri değiştirirler ama bu, yalnızca belli ortamlarda hastalık etkenidir ve hastalık, ancak ortam uygun olduğunda ortaya çıkar. Biyologların gelecek kuşakları hiç şüphesiz bu mekanizmanın olağanüstü ustalıklarını ve çevreyle etkileşimlerini inceleme olanağı bulacaklardır. Bugün için, biz hala, neredeyse anlaşılmaz olan ama yine de dört harfli alfabesini bildiğimiz ve ne mutlu ki, sözcüklerinin yaklaşık yüzde 1'in de tanıdığımız bir yabancı dile, yani genomun diline ulaşmak zorundayız. Üstelik, o birkaç bin sözcüğün anlamını da hiç şüphesiz kısmen biliyoruz. Bir genin bir işlevinin tanımlanmış olması, onun yalnızca bir işleve sahip olmasını gerektirmiyor. Ama her şeyden önce daha bu dilin sentaks ve gramerini bilmiyoruz, edebiyatından hiç söz etmeyelim! Yine de şimdiden erişebildiğimiz bir şey var: bu dilin sözcüklerinin belli yazım değişiklikleriyle iyice tanılanmış hastalıklar arasındaki bağlantıları kurup, saptamayı giderek daha iyi öğreniyoruz ve gerçekleştirebiliyoruz. Gerçekten de diyabetten kansere, allerjiden romatizmaya dek neredeyse bütün hastalıklar mutasyonlarla ilişkilidir. Bu hastalıklara yol açan genetik değişikliklerin bilinmesi, hastalıkların mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına, önlenmelerine ve hastaların tedavi edilmelerine olanak sağlayabilecektir. İşte günümüz genetiği için ulaşılabilecek hedef en azından budur. Bu, yalnızca bir başlangıç olabilir. Ama şimdiden çok coşku vericidir. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s:36-42) HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyalamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetikçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosundan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yıldır, genetikçilerin uluslararası küçük topluluğu, bilimsel perhiz, sakınımlılık, otosansür, kendini sınırlama, erteleme, yanı kısacası, Watson’ın bu bölümün epigrafı olan sözlerini kendisinden aldığım, rasyonalizmin canlandırıcısı Fransız filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söylediği gibi, araştırmaların gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskıyla karşı karşıyadır. Taguieff’in dediği gibi: Fransız usulü bilim karşıtı vahiycilik, birçok açıdan, 60'lı yılların sonunda ABD’de başlatılan büyük “acemi büyücü” avının küçük ve gecikmiş bir yansımasından başka bir şey değildir. Belki gecikmiş yansıma; ama şu son yıllarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyıl sonu korkularımızdan kurtarmaya yazgılı, ahlaki uzmanlığını tuhaf bir biçimde biyoloji ve tıbba bakmış tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ıvır zıvır”ı- yaratan, bu gecikmiş yansımadır. Sırası gelmişken, tüm sanayileşmiş ülkelerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştırmalar gibi diğer gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komitelere danışmayı düşünen var mı? Oysa bana, insanlığın gen sağaltımından çok askeri elektronikten kaygı duyması gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştırılmasındaki bu yeni akım amacına ulaşamıyor; perhize çağrı, doğum kontrolünde olduğu gibi bilimsel kontrol için de zavallı bir yöntemdir. Ama gelin de, Taguieff’in terimleriyle, yalnızca kuşkunun mantığına boyun eğen, kaygan zeminden başka kanıt tanımayan ve sapmaları önleme adına, mutlak tutuculuğun biyoloji sapağına, hatta bilimin totaliter denetimine doğru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatın. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yeni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, tek model olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenebilir: -Şimdilik bize yalnızca hastaların iyileştirilmesinin söz konusu olduğunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşı çıkmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakın bir gelecekte, insanı kendi kararınıza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayıflardan, üstün zekalı ya da ilkel kölelerden oluşacak “ırklar” yaratma erkine sahip olmayacağınızı bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da itaatkarlığınız sonucu, davranış genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” eğilimi duymayacağınızı bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapıyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı. Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdar olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşık tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştırmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi değildir. İnsanlığın genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsızlıktır. Bunu istesek bile yapamazdık. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileştirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykırımın sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliyetçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyılın bu son çeyreğinde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşıklığın mantığına alıştırmak için hiç şüphesiz en fazla uğraşmış olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliliğin Genetiği Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonların hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir değişiklik noktası, yani genomun bütününde yaklaşık on milyon polimorf nokta eder) hastalıklara yol açmaz. Çok şükür. Kalıtımla aktarılan bu mutasyonların büyük çoğunluğunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazı arasından, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana değişir. Bunlar mutasyon noktalarıdır.Bu noktalırn herbirinde baz “değişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnızca dört harfi olduğundan, seçim yalnızca dört olasılık arasında yapılır: A,T,C,G. Örneğin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktır. Her bir değişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnızca dört allel vardır..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenebildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar bileşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalıarın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır. Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağı oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanması”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü aynı büyük izleği üzerindeki farklı birer değişikliğiz. Şu son yirmi otuz yıllık biyolojik araştırmanın en şaşırtıcı keşiflerinden biri (60'lı yıllarda Jean Dausset’nin öncülüğünü yaptığı HLA sisteminin aydınlatılmasıyla), yalnızca protein düzeyinde değil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu olduğu anlaşılan bu olağanüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonları bizim en iyi korumalarımız, normalleştirici heveslerimizin karşısındaki en etkili engellerdir. Farklılığa ve dolaysıyla bireye saygı içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: haklılığını genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı. Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitleştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir. Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinekten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkekler av için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, Vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktan geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parmak bastığına inanıyorum. Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimiz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evet. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamıik düzenlenişini oluşturan on binlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayrıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik aynı kültür içindeki bireyler arasında da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekası matematikçinin zekasıyla belli bir benzerliğe sahip görünür;ama matematikçilerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamın zekası yöneticinin, organizatörün, diplomatın, düzenbazın,filozofun, deneycinin,çalgı yapımcısının,icatçının, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! Çevre ve kültür her şeyi açıklamaz,sonuçta genlere de başvurmak gerekir. Bir zeka biçiminde mükemmel ve ne yapılırsa yapılsın,öğrenmeye ne kadar çalışılırsa çalışılsın,bir diğerinde düz ahmak olunabilir. Kuşkusuz kültürel çevreme de eğitimime de borçlu olmadığım kendime ait bir sorun karşısında,uzun süre ben de çılgına döndüm:çabuk anlayamama sorunum var;askere çağrılan lise mezunlarının IQ ortalaması 100 görünürken,o dönem bana söylenene göre 80 civarında,çok kötü bir IQ ile değerlendirilmeme yol açan bir tür yavaşlıktan şikayetçiyim! Tıp eğitiminin sonuna gelmiş tecilli bir öğrenci olarak,keyfim yerindeydi! Ve bunu bir dram haline getirdiysem de,bazılarının,olayın anlamını kavramak için çok zaman harcadığım için böyle davrandığımı söyleyeceklerini biliyorum. (Daniel Cohen, Umudun Genleri'1993),Çeviri: Yeşim Küey,Kesit yayıncılık(1995) s:236-247)

http://www.biyologlar.com/umudun-genleri

Dünya’nın Tarihi ve Önemli Doğa Olayları

Yaklaşık 4.6 milyar yaşındaki dünya bu yaşı ile görece genç bir gezegen sayılır. Dünyanın 4.6 milyar yıllık tarihini doğa tarihi anlamında düşündüğümüzde iki bölüme ayırabiliriz. Birinci bölüm dünyanın oluştuğu 4.6 milyar yıl öncesinden başlayıp Kambriyen patlaması denilen ve dünya  üzerinde  canlı  çeşitliliğinin  inanılmaz  bir  şekilde  arttığı  yaklaşık  540  milyon  yıl öncesinde başlayan zaman dilimi ile sona erer. Bu dönem Prekambriyen olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya üzerinde ilk canlılar görülmeye başlayıp dünya yavaş yavaşa yaşam için elverişli bir hale dönüşür. İkinci dönem ise Kambriyen patlaması ile yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp günümüze kadar gelir ve Fanerozoik olarak adlandırılır. Bu dönemde dünya canlıların istilasına uğramıştır. Önce denizde başlayan canlılık ilerleyen zamanlarda karalarda da hâkimiyet sürmüştür. Özellikle ikinci dönem doğa tarihi müzeciliği anlamında çok büyük önem taşır.  1.Prekambriyen Dönem (4.6 Milyar-541 Milyon): Bu dönem dünya tarihinin en önemli dönemi olsa da, canlılık çeşitliliği anlamında Fanerozoik dönemle karşılaştırılamaz. Hadean, Arkeyan ve Protezorik olmak üzere üç eona ayrılır. A.Hadean(4.6-4  Milyar): Dünyanın ortaya çıktığı dönem ile başlar. Bu dönemde ilk okyanuslar ve atmosfer oluşmaya başlar.  Bu dönemde dünya atmosfer tam olarak  oluşmadığı  için  güçlü  meteor  bombardımanına  maruz  kaldı.  Dünya üzerinde kayaçların ilk izleri görülmeye başladı.B.Arkeyan (4-2.5 Milyar): Canlılığın ilk ortaya çıktığı zaman dilimi olmasından dolayı doğa tarihinin en önemli dönemlerinden birisi, hatta en önemlisidir. İlk kayaçlar bu dönemde oluştu. Volkanik ve metamorfik kayaçlar daha sonra büyük kıtaları oluşturacak küçük kıtacıkların oluşmasını sağladı. Okyanuslarda mikrobiyal yaşam başladı. Döneme adını da veren tek hücreli mikroorganizmalar  olan  Arkeyalar okyanuslarda yayılmaya başladı.  Bu dönemin en önemli özelliği diyebileceğimiz olay  mavi-yeşil alglerin (siyanobakteriler) ortaya çıkmasıdır. Bunlar fotosentez yapabilen bakteriler olup okyanuslara oksijen vermeye başladılar ki bu gelişme de ileride patlak verecek canlı çeşitliliğinin en önemli aşamasıdır. C.Protezorik (2.5 Milyar-541 Milyon): Dünya’nın kabuğunun soğuması ile beraber ilk büyük kıta olan Rodinia oluştu ve tektonik hareketler sonucu sürüklenmeler görüldü. Bu dönemde biri 2.4 Milyar yıl öncesinde ve diğeri 650 milyon yıl kadar önce olmak üzere iki büyük buzul çağ meydana geldiği düşünülmektedir. Bu  dönemlerde okyanuslar da dâhil olmak üzere bütün dünyanın buzul ile kaplanmış olduğu  düşünülmektedir.  Çözülmüş  tuzlar  denize  tuzluluğunu  kazandırdı.  Bir önceki  dönemde  algler  tarafından  meydana  getirilen  oksijenin  okyanuslarla beraber atmosfere de salınmaya ve bol miktarda bulunmaya başladı. Bu da Arkeyaların büyük miktarda yok olmalarına neden oldu. Yine oksijenin varlığı bu dönemin sonlarına doğru ilk çekirdekli canlıların ortaya çıkmasını sağladı.2.Fanerozoik (541 Milyon - Günümüz) : Bu dönem diğer dönemin 8 de 1 i kadar küçük bir zaman dilimini kapsasa da canlılığın göstermiş olduğu devasa çeşitlilikten dolayı çok önemli bir yer tutar. Bu dönemde kıta hareketleri sonucunda kıtalarda kırılmalar ve birleşmeler meydana geldi. Buz tabakalarında büyüme ve küçülmeler görüldü. Canlılık inanılmaz boyutlarda gelişme ve çeşitlenme gösterdi. A.Paleozoik (541-252 Milyon)a.Kambriyen(541 -485 Milyon) : Bu dönem ‘Kambriyen patlaması’ olarak bilinen ve canlılığın ortaya çıkması ve hızlı bir şekilde çeşitlenmesi ile anılır (yaklaşık olarak 25 milyon yıllık bir süreçte). Kambriyenin başlamasından hemen önce Rodinia parçalandı ve Gondvana ile Laurentiya’yı oluşturdu. Hava sıcak ve nemli idi. Protezorik dönemde görülmeye başlayan ve Edikara faunasına dâhil edilen ilk çok hücreliler bu dönemde de görüldü.  Bu canlıların kabukları olmadığı  için  dolaşırken  bıraktıkları  izler  veya  yuva  delikleri     ile tanımlanabiliyorlar  (iz  fosiller).  Üç  loblu  gibi  eklembacaklılar  bu  dönemin ortalarına doğru görülmeye başlandı. Bu dönemin belki de en önemli özelliği ilk omurgalıların ortaya çıkmasıydı (Yunnanozoon ve Pikaia).    b.Ordovisyen(485-443  Milyon):Bu dönemde artana canlı çeşitliliği yeni bir çevre ve beslenme ağı oluşmasına yol açtı. Bu dönemin önemli özelliği ilk çenesiz balıkların ortaya çıkması oldu. Karada yaşama ait ilk izler daha sonraki dönemde ortaya çıksa da, Ordovisyen döneme tarihlendirilen  iz  fosiller  bu dönemde  karada  canlılar  olduğunu  göstermektedir.  Karada  bıraktıkları  iz fosillerden yola çıkarak tam olarak olmasa da belli sürelerle karada zaman geçirdikleri düşünülebilir. Dönemin sonunda meydana gelen büyük bir kitlesel yok oluş ile önemli miktarda canlı türü yok oldu.c.Silüryen (443-419  Milyon): Kıtaların çarpışması ile Lavrasya adındaki süper kıta oluştu. Bu dönemde yaygınlaşan çenesiz balıklarla beraber okyanuslarda çeneli balıklar da görülmeye başlandı. Önceki dönemde geçici olarak  karaya çıkan canlılar bu dönemde kalıcı olarak karaya yerleşti. Damarlı bitkiler ve kara yosunları  ile  beraber  eklembacaklılar  da  kara  yaşamına  uyum  sağlayarak yayılmaya başladılar. d.Devoniyen (419 - 358  Milyon): Bu dönem de birçok ilki içinde barındırır.  Bu dönemde denizde balık çeşitliliği arttı ve köpek balıkları ile kemikli balıklar görülmeye başlandı. Tohumlu bitkiler ve ormanlar bu dönemde ortaya çıkıp yayılım  göstermeye  başladı.  Bu  dönemin  belki  de  en  önemli  özelliği omurgalıların karada yaşamaya başlamasıdır. Amfibi denilen iki yaşamlılar hem kara hem de suda yaşamaktaydılar. Ayrıca ammonitler de ilk kez bu dönemde görülmeye başlandı. e.Karbonifer(358-298  Milyon): İsminden de anlaşılacağı üzere dünya kömür yataklarının çoğu bu dönemde oluştu. İki kıta Gondvana ve Lavrasya birleşerek Pangea’yı oluşturmaya başlarlar. Yeryüzünün büyük kısmı yağmur ormanları ile kaplıydı, iklim çok nemli ve tropikti. Ormanların iyice yaygınlaşması sonucu birçok böcek türü ortaya çıktı. Amfibilerin yanında bu dönemde tamamen kara yaşamına uyum sağlamış canlılar da görülmeye başlandı. İlk sürüngenler ortaya çıktı. Dönemin sonlarına doğru memelilerin ataları sayılan türler ortaya çıkmaya başladı.f.Permiyen(298-252 Milyon): Paleozoik çağın son dönemi olan Permiyen büyük bir  kitlesel  yok  oluş  ile  anılmaktadır.  Tüm  türlerin  %  90  ı  yok  oldu. Karboniferde başlayana Pangea’nın oluşum süreci bu dönemde tamamlanır. Dönemin  başında  buzul  çağı  etki  göstermekteydi.  Tüm  dönem  boyunca kuraklık  egemen  oldu.  Sürüngenler  iyice  dağılım  göstermeye  başladı  ve memeli benzeri sürüngenlerin sayıları artmaya başladı.    B.Mezozoik (252-66 Milyon)a.Trias (252-201  Milyon): Dönemin sonuna doğru dev kıta Pangea’da kırılmalar başlar.  Mevsimsel  farklılıklar  çok  yüksektir;  ya  çok  yağış  ya  çok  kurak dönemler vardır. Denizlerde yırtıcı sürüngenler hakimdi. Kaplumbağalar ilk kez bu dönemde görülmeye başladı. Açık tohumlu bitkiler karalara hakimdi. Bu bölümde karasal hayvanlar anlamında en önemli olayları memelilerin atası olduğu düşünülen Cynodonta’ların ve ilkin dinozorların ortaya çıkmasıydı. Dönemin sonlarına doğru kemirgen ebatlarında gerçek memelilerin ortaya çıkmasıdır. b.Jura (201-145 Milyon): Bu dönemde iklim önceki döneme göre daha dengeli  bir hal aldı. Denizlerde ilk modern kemikli balıklar ortaya çıkmaya başladı, ayrıca gerçek timsahlar da bu dönemde görülmeye başlandı. Yine bu dönemin en önemli özelliklerinden biri, hatta belki en önemlisi, ilk kez kuşların ortaya çıkmasıdır. Otobur ve etobur dinozorlar ortaya çıktı ve karalara egemen hale geldiler.c.Kretase(145-66   Milyon): Bu  dönemde  Lavrasya  ve  Gondvana  tamamen ayrılmıştır. Denizlerde dev yırtıcı sürüngenler hüküm sürüyordu, ayrıca ilk modern köpekbalıkları da bu dönemde görülmeye başlandı. Bu dönemde çiçekli bitkiler ilk kez görüldü ve bununla beraber arı, karınca ve kelebek gibi birçok böcek türü de ilk kez ortaya çıktı. Dinozorlar için tepe noktası olan bu çağda yeni türler ortaya çıktı ve karada baskın halde yaşadılar. Dönemin sonunda  doğ  tarihinin  en  büyük  ve  en  tartışmalı  yok  oluşlarından  birisi yaşandı. Türlerin %60 - 80 ı yok oldu. Kesin nedeni bilinmese de bir göktaşının buna neden olduğu düşünülmektedir.C.Senozoik(66 Milyon-Günümüz)a.Paleojen (66-23 Milyon)-Paleosen(66-56 Milyon):Kıta oluşumları başladı. Böylece farklı bölgelerde yaşayan  canlılar  farklı  uyum  süreçleri  geçirerek  değişimler  geçirdiler. Dinozorlardan boşalan yerleri ilkel memeliler kapladılar. Dev etçil kuşlar da bu dönemde yaygındı. -Eosen(56-34  Milyon): At,  gergedan,  primat,  fil  ve  domuz  gibi  memeli takımlarının ilk temsilcileri bu dönemde görülmeye başlandı. Balinalar, yarasalar ve ilk modern kuşlar da bu dönemde ortaya çıktı. Tek toynaklılar bu dönemde görülmeye başladı.  -Oligosen (34 -23 Milyon): Bu dönemde iklimde görülen önemli ısı düşmesi nedeniyle  buzullar oluşur.  Modern  çiçekli  bitkiler  ortaya  çıkmıştır.  Eosen’de  ortaya  çıkan  tek toynaklılardan  sonra  bu  dönemde  çift toynaklılar da görülmeye başlandı. b.Neojen(23-2.58 Milyon):-Miyosen(23-5.30 Milyon):Bu dönemde kıtalar modern biçimlerini almaya başlamıştır.  Oligosen’de  soğuyan  hava  tekrar  ılıman  bir  hal  alsa  da dönemin sonlarına doğru yine bir soğuma eğilimi başlar. Memelilerin ilkel türleri  yok  olup  modern  memeliler  ortaya  çıkmaya  başlamıştır.  İnsan evrimi açısından çok önemli bir dönemdir. Bu dönemde insan şempanze ayrımı olmuş ve ilk hominidler ortaya çıkmıştır.  -Pliyosen(5.30-2.58 Milyon):  Bu dönemde hava iyice soğumuş ve buzullar önemli  miktarda  artmıştır.  Dönemin  sonlarına  doğru  buzul  çağı başlamıştır.  Birçok  hayvan  artık  modern  biçimlerine  ve  ebatlarına kavuşmuştur. Bu dönemde hominidler hızla evrimleşmişlerdir ve evrim sürecindeki belki de en önemli olay olan iki ayak üzerinde dik yürüme konusunda  uzmanlaşmışlardır. Ayrıca  dönemin  sonlarına  doğru Homo cinsinin ilk üyeleri ortaya çıkmıştır.c. Kuaterner(2.58-Günümüz):-Pleistosen (2.58  Milyon -10.000): Buzul çağı olarak bilinen bu dönemde hem insan hem hayvanlar için önemli göçler meydana gelmiştir. Dönem sonunda  birçok  hayvan  türü  yok  olmuştur.  Ancak  bu  yok  oluşun öncekilerden farkı, insan etkisinin de neden olmuş olma ihtimalidir. Bu  dönemde büyük yırtıcılar ve mamut gibi dev otoburlar hüküm sürmüş ve dönem  bitmeden  yok  olmuşlardır.  İnsan  evrimi  bu  dönemde  en  hızlı seyrini göstermiş; anatomide hızlı değişmeler olmuş ve anatomik modern insan bu dönemde ortaya çıkmıştır. Bu dönem buzul çağının sona ermesi  ve ılıman iklimin başlaması ile biter.-Holosen(10.000-Günümüz): Önceki dönemler ile karşılaştırıldığında süre anlamında en kısa dönem olmasına rağmen, teknolojik gelişmelerin çok hızlı gelişmesi doğa tarihi anlamında olmasa bile, insanlık tarihi anlamında değişimin  en  çok  olduğu  dönemdir.  Genel  olarak  jeolojik  çağ  olarak tanımlanmaz. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/dunyanin-tarihi-ve-onemli-doga-olaylari


Vahşi Doğada Evrim

Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz örneklere, evcilleşmiş evrimden örnekler denebilir. Nüfusta “tek” bir değişme ve bu değişmenin lehine veya aleyhine doğal seçme arasında çok açık bir ilişki vardır. Laboratuvarda kullandığımız yaratıklar çoğunlukla safkan üreyenlerdir, yani genetik olarak aynı, en azından bir mutasyon belirene kadar her birey aynıdır bu deneylerde. Etrafımızdaki doğal dünyada aynı prensipler geçerliyse de, durum daha karışıktır. Safkan yavruları doğada nadiren görürüz. Aslında Darwin’i şaşırtan, onun dikkatini çeken ve bizi de etrafımıza baktıkça şaşırtacak olan, canlı varlıkların çok büyük çeşitliliğidir. Yalnızca değişik türden yaratıkların çeşitliliği değil, türlerin kendi içlerindeki çeşitliliği de. Türler içinde ölçmek için ele alınan hemen hemen her özellik, büyük çeşitlilik gösterecektir. Yalnızca insan türüne baksak, hepimiz insan olsak da birbirimizden çok farklıyız. Hayvanlar için de aynı durum söz konusu; kürkün kalınlığı, koşma ve tırmanma hızı, dişlerin uzunluğu ve keskinliği, uzunluk, ağırlık, güçlülük, görme, işitme, karşı cinse karşı çekicilik, bunların hepsi bireyden bireye çok farklılık gösterir. Safkan bir fare kuşağında bu özellikler dizisini ölçerseniz bir farklılık bulamazsınız. Bütün hayvanlar birbirinin aynıdır. Çeşitlilik evrimin işlemesine olanak sağlar. Darwin ve Wallace, çeşitliliğin nedenini bilmedikleri halde (DNA’nın mutasyonu ve cinsel karışımı), önemini kavrayıp teorilerini bunun üzerine kurdular. Şimdi herhangi bir canlı toplumunun, gelişme tarihinin herhangi bir zamanında, DNA’sı içinde çok büyük sayıda birikmiş değişme taşıdığı düşüncesini kavramaya çalışmalısınız. Canlı toplum, gerçekte, bütün geçmiş değişikliklerinin ve çevrenin yaptığı bütün geçmiş etkilerin deposudur. Bu, topluluk içindeki bireylerin büyük çeşitliliğinin nedenidir. Doğal seçme işte bu çeşitliliği kullanarak topluluğun daha çok gelişmesini sağlar. İsterseniz yalnızca bir değişken alalım, örneğin koşma yeteneğini düşünelim. Açık havada bir düzlükte, büyük bir geviş getirenler sürüsü içinde, saptayabileceğimiz en yüksek hızlar geniş bir farklılık gösterebilir. Kıyıda köşede gizlenip bekleşen bir sürü aslan varsa, en hızlı koşanın yaşamını sürdürme ve üremede daha çok şansı olacaktır. Böylece, kuşaklar sonra çevrenin kazandırdığı dengeyle, sürü hızlı koşanlar bakımından zenginleşecek, sürünün hızı artacaktır. Siz de birtakım özelliklerin ortaya çıkışında etkili olan benzer güçleri gözleyebilirsiniz: Çevrede Değişiklik: Doğal Olarak Seçilen Özellik Ormandan düzlüğe İyi koşan bacaklar Düzlükte yırtıcı hayvanların ortaya çıkışı Daha iyi koşan bacaklar Orman tabanından ağaçlara Daha iyi kavrayan kollar Yerden havaya Daha hafif kemikler, daha uzun kollar ve tüyler Sıcaktan soğuğa Kürk, ter gözenekleri Et yemekten ot yemeğe Kısa otlama dişleri

http://www.biyologlar.com/vahsi-dogada-evrim

Atom Altı Parçacıklar Bölüm 1

Bu yazımızda, günümüzde Fizik Bilim İnsanlar'ının da en çok araştırma yaptıkları konulardan birine değineceğiz: Atom altı parçacıklardan. Yüzyıllarca insanların zihinlerini şu sorular sürekli meşgul etmiştir; maddeler nasıl meydana geldi? Maddeler nelerden oluşurlar? Ancak bu sorular hiçbir zaman bitmeyecek gibi de durmaktadır. Çünkü her yeni araştırma beraberinde cevaplanmamış yeni bir soruyu da getirmektedir. Bilindiği gibi maddelerin en küçük yapı birimi atomdur. Atomlar genel anlamda merkezde pozitif yüklü bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında orbital olarak isimlendirilen belli yörüngelerde dönen negatif yüklü elektron adı verilen parçacıklardan meydana gelmiştir. Maddelerin kimyasal yapısını da bu yörüngelerde dönen elektronlar ve çekirdekteki parçacık sayıları belirlemektedir. Aşağıdaki figürde temsili bir atom görülmektedir. Ancak atomdan da daha küçük parçacıklar da bulunmaktadır. Şimdi bu konuya biraz derinlemesine inelim. Atom altı parçacıklar Atom altı parçacıklar, atomdan daha küçük parçacıklardır. Fiziği alt dalları olan parçacık fiziği ve nükleer fizik bu konularla birlikte ilgilenmektedirler. Genel anlamda standart modele göre atomlar, pozitif yüklü protonlar, negatif yüklü elektronlar ve yüksüz durumdaki nötronlardan meydana gelmektedirler. Ancak Protonlar ve nötronlar, kuark adı verilen parçalanamayan "temel" parçacıklardan meydana gelir. Yani protonlar ve nötronlar bileşik parçacıklardır. Elektronlar ise kuarklar gibi "en temel" parçalanamayan bir parçacıktır. Şimdi bu "temel" parçacıklar konusunu biraz açalım. Sırasıyla 3 ana başlıkta toplayabiliriz : 1- Kuarklar 2- Leptonlar KUARKLAR Kuark temel parçacık ve maddenin temel bileşenlerinden biridir. Kuarklar bir araya gelerek hadronlar olarak bilinen bileşik parçacıkları oluştururlar. Bunların en kararlı olanları atom çekirdeğinin bileşenleri proton ve nötrondur. Renk hapsi denilen bir olgu sebebiyle kuarklar asla yalnız bir şekilde bulunmazlar; onlar sadece hadronlar dahilinde bulunabilirler. Bu sebeple kuarklar hakkında bilinenlerin çoğu hadronların gözlenmesi sonucunda elde edilmiştir.Çeşni olarak bilinen altı tip kuark bulunmaktadır: yukarı, aşağı, tılsım, acayip, üst ve alt. Yukarı ve aşağı kuark bütün kuarklar içinde en düşük kütleli olanlardır. Daha ağır kuarklar parçacık bozunması yoluyla hızlıca aşağı ve yukarı kuarka dönüşürler: yüksek kütle durumundan daha düşük kütle durumuna dönüşüm. Bu sebeple yukarı ve aşağı kuarklar evrende en yaygın olanlardır, bununla birlikte tılsım, acayip, üst ve alt kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınlar ve parçacık hızlandırıcılarda) oluşabilir. Kuarklar elektrik yükü, renk yükü, spin ve kütle gibi çeşitli içkin özelliklere sahiptir. Kuarklar parçacık fiziğinin Standart Model'inde dört temel kuvvetin (elektromanyetizma, gravitasyon, güçlü etkileşim, zayıf etkileşim) tümüyle de etkileşen ve ayrıca elektrik yükü temel yükün tamsayı katı olmayan tek temel tanecik ailesidir. Her kuark çeşnisi için ona karşılık gelen bir tane de antiparçacık bulunur. Antikuark denilen bu parçacık kuarktan, sadece bazı özelliklerinin aynı büyüklükte fakat ters işaretli olması ile ayrılır. Kuark modeli 1964'te Murray Gell-Mann ve George Zweig tarafından birbirlerinden bağımsız olarak ortaya atıldı. Kuarklar hodronlar için oluşturulan bir düzenlenim şemasının parçaları olarak tanıtıldı ve 1968 yılına kadar onların varlığı ile ilgili çok az fiziksel kanıt bulunuyordu. Altı kuarkın tamamı hızlandırıcı deneylerinde gözlemlendi, keşfedilen son kuark olan üst kuark ilk kez 1995'de Fermilab'da gözlendi. Standart Model şimdiye kadar bilinen tüm temel parçacıkları ve henüz gözlemlenmemiş Higgs bozonunu açıklayan bir kuramdır. Bu model kuarkların (q), yukarı (u), aşağı (d), tılsım (c), acayip (s), üst (t) ve alt (b) isimlerindeki altı çeşnisini kapsar. Kuarkların antiparçacıklarına antikuark denir ve karşılık gelen kuarkın sembolünün üzerine çizgi eklenerek gösterilir (örneğin yukarı kuark için anti kuark u ile gösterilir). Genellikle bütün antimaddelerde olduğu gibi, antikuarklar da kendi kuarkı ile aynı kütleye, ortalama ömür süresine ve spine sahiptir ancak elektrik yükü ve diğer yükleri ters işaretlidir. Kuarklar, spinleri -1⁄2 parçacıklarıdır. Yani spin-istatistik kuramına göre onlar fermiyondur. Dolayısı ile, aynı iki fermiyonun aynı anda aynı kuantum durumunda bulunamayacağını söyleyen Pauli dışlama ilkesine tabiidirler. Bu aynı kuantum durumunda çoklu sayılarda bulunabilen bozonların (tamsayı spinli parçacıklar) tersidir. Leptonlardan farklı olarak kuarklar, güçlü etkileşime girmelerini sağlayan renk yüküne sahiptirler. Farklı kuarklar arasındaki etkileşim hadronlar olarak bilinen kompozit parçacıkların oluşmasını sağlar. Hadronların kuantum sayısını belirleyen kuarklara değerlik kuarklar denir bundan ayrı olarak hadronlar kuantum sayısına etki etmeyen sonsuz sayıda sanal (veya deniz) kuark, antikuark ve gluon barındırabilir. İki farklı hadron ailesi vardır: üç değerlik (valans) kuarklı baryonlar ve bir değerlik kuarklı ve bir antikuarklı mezonlar. En büyük sayıdaki baryonlar atom çekirdeğini oluşturan proton ve nötrondur. Hadronların büyük bir bölümü bilinmektedir (bkz. baryonlar listesi, mezonlar listesi), bunların çoğu kuark bileşenleri ve yapıtaşını oluşturan kuarkların kazandırdığı özelliklerle ayırt edilirler. Tetrakuarklar (qqqq) ve pentakuarklar (qqqqq) gibi daha fazla değerlik kuarka sahip olan "egzotik" hadronların varlığı da tahmin edilmektedir ancak henüz kanıtlanamamıştır. Temel fermiyonlar her biri iki lepton ve iki kuarkı kapsayan üç nesilden oluşur. Birinci nesilde yukarı ve aşağı kuark, ikinci nesilde tılsım ve acayip kuark, üçüncü nesilde üst ve alt kuark yer alır. Kuarkların ve diğer temel fermiyonların dördüncü nesli ile ilgili araştırmaların tamamı başarısızlıkla sonuçlanmıştır ve üç nesilden fazlası olmadığına dair güçlü ve doğrudan olmayan kanıtlar mevcuttur. Daha yüksek nesillerde yer alan parçacıklar genellikle daha büyük kütleye ve daha az kararlılığa sahiptirler. Bu da onların zayıf etkileşimler vasıtasıyla bozunarak daha küçük nesilli parçacıklara dönüşmesine sebep olur. Sadece birinci nesildeki (yukarı ve aşağı) kuarklar doğada yaygın olarak bulunur. Daha ağır kuarklar sadece yüksek enerjili çarpışmalarda (kozmik ışınları içerenler gibi) yaratılabilirler ve hemen ardından çabucak bozunurlar. Yine de onların evrenin son derece sıcak ve yoğun fazda olduğu Büyük Patlama'dan sonraki bir saniyenin ilk kesirlerinde bulundukları düşünülmektedir (kuark dönemi). Ağır kuarklar üzerine çalışmalar parçacık hızlandırıcılar gibi yapay olarak yaratılmış koşullarda yürütülmektedir. Elektrik yükü, kütle, renk yükü ve çeşniye sahip olan kuarklar çağdaş fiziğin dört temel kuvvetinin tamamıyla (elektromanyetizma, gravitasyon, zayıf etkileşme ve güçlü etkileşme) etkileştiği bilinen tek parçacık ailesidir. Ancak gravitasyon genellikle atomik skalada etkisizdir ve Standart Model ile açıklanamaz. KUARKLARIN ELEKTRİK YÜKLERİ (Charge)Kuarklar kesirli elektrik yüküne sahiptir. Çeşnisine bağlı olarak yükleri temel yükün -1⁄3 veya +2⁄3 katlarını alabilirler. Yukarı, tılsım ve üst kuarkların (bunlara topluca yukarı-tip kuarklar denir) elektrik yükü +2⁄3 iken, aşağı, acayip ve alt kuarklar (aşağı-tip kuarklar) −1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Antikuarklar eşlerinin tersi elektrik yüküne sahiptirler; yukarı-tip antikuarklar -2⁄3 ve aşağı-tip antikuarklar 1⁄3 elektrik yüküne sahiptir. Bir hadronun elektrik yükü, barındırdığı kuarkların elektrik yükleri toplamına eşit olduğundan, bütün hadronlar tamsayı yüklere sahiptirler: üç kuarkın (baryonlar), üç antikuarkın (antibaryonlar) ve bir kuark ve bir antikuarkın (mezonlar) kombinasyonu her zaman tamsayı değerini verir. Örneğin atom çekirdeğinin bileşenleri nötron ve proton sırasıyla o ve +1 elektirk yüklerine sahiptirler; nötron iki aşağı kuark ve bir yukarı kuarktan ve proton da iki yukarı kuark ve bir aşağı kuarktan oluşur. KUARKLARIN SPİNLERİ Spin temel taneciklerin içkin özelliklerinden biridir ve yönelimi önemli bir serbestlik derecesidir. Bir cismin kendi ekseni etrafında dönüşü şeklinde canlandırılabilir (spin adı buradan gelir), yine de bu düşünce atomaltı ölçekte kısmen yanlıştır çünkü temel taneciklerin nokta benzeri olduklarına inanılmaktadır. Spin büyüklüğü, indirgenmiş Planck sabiti ħ (okunuşu: "haş bar") biriminden olan bir vektörle gösterilebilir. Kuarklar için herhangi bir eksen boyunca spin vektörü bileşeninin ölçümü sadece +ħ/2 or −ħ/2 değerlerini verebilir; bu sebeple kuarklar spin-1⁄2 parçacıklar olarak sınıflandırılırlar. Spinin verilen bir eksendeki—genel kabulle z eksenindeki—bileşeni, +1⁄2 değeri için yukarı ok ↑ işareti ile ve −1⁄2 değeri için aşağı ok işareti ile ifade edilir. Örneğin z ekseni boyunca spini +1⁄2 olan bir yukarı kuark u↑ ile ifade edilir. KUARKLARIN KÜTLELERİ Kuarkların kütlelerini ifade etmek için iki terim kullanılır: çıplak kuark kütlesi kuarkın kendi başına olan kütlesidir ve bileşik kuark kütlesi de kuarkın ve onu çevreleyen gluon parçacık alanının kütlesinin toplamıdır. Bu kütleler genellikle çok farklı değerlere sahiptirler. Çoğu hadronun kütlesi, kuarkların kütlelerinden ziyade, kuarkları bir arada tutan gluonların kütlelerinden gelir. Gluonlar tabiatları gereği kütlesiz olurlarken, enerjiye—daha belirgin olarak kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisi (QCBE)—sahiptirler, ve bu enerji hadronların kütlelerine çok büyük oranda katkı yapar. Örneğin protonun 938 MeV/c2 olan durgun kütlesine, bileşeni oluşturan üç değerlik kuarkın katkısı sadece 11 MeV/c2'dir, geriye kalanın çoğu gluonların kuantum renk dinamiği bağlanma enerjisine atfedilebilir.Standart Model'e göre, temel parçacıklar kütlelerini henüz gözlenmemiş Higgs bozonu ile bağlantılı olan Higgs mekanizmasından kazanır. Fizikçiler, kütlesi neredeyse bir altın çekirdeğinin kütlesine (~171 GeV/c2) eşit olan üst kuarkın kütlesi üzerine yapılacak olan ileriki araştırmaların kuarkların ve diğer temel taneciklerin kütlelerinin orijinine dair daha fazla bilgi vereceğini ummaktadırlar. ETKİLEŞEN KUARKLAR Kuantum renk dinamiğinin tanımladığı gibi kuarklar arasındaki güçlü etkileşime, gluonlar olarak bilinen kütlesiz vektör ayar bozonları aracılık eder. Her bir gluon bir renk yükü ve bir antirenk yükü taşır. Parçacık etkileşimlerinin standart referans sisteminde gluonlar, kuarklar arasında sürekli olarak sanal emisyon ve absorbsiyon yolları ile takas edilir. Bir gluon kuarklar arasında taşındığında, hem kuarkta hem de gluonda renk değişimi olur. Örneğin bir kırmızı kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon yayarsa yeşile döünüşür ve eğer bir yeşil kuark bir kırmızı-antiyeşil gluon soğurursa kırmızıya dönüşür. Böylece, her kuarkın rengi sürekli değişirken güçlü etkileşim korunmuş olur. Gluonlar renk taşıdıklarından, diğer gluonları yayma ve soğurma yetisini sahiptirler. Bu da asimptotik özgürlük olarak bilinen kuarkların birbirlerine yakınlaşırken aralarındaki kromodinamik (renk dinamiği) bağlanma kuvvetinin zayıflaması olgusuna sebep olur. Diğer taraftan kuarklar arasındaki mesafe arttığında bağlanma kuvveti de güçlenir. Renk alanı, lastik bandın uzatılması gibi gerilmiş bir hale gelir ve alanı güçlendirmek için uygun renkten daha çok gluon kendiliğinden yaratılır. Belli enerji eşiğinin üzerinde kuark ve antikuark çiftleri üretilir. Çiftler ayrılmış kuarklar ile bağlanır ve yeni hadronların oluşmasına sebep olur. Kuarkların hiçbir zaman izole bir şekilde görülemeyeceğini söyleyen bu olgu renk hapsi olarak bilinir. Bu hadronizasyon süreci, yüksek enerjili çarpışmalarda oluşan kuarkların bir başka yolla etkileşime girmeye başlamasından önce meydana gelir. Buradaki tek istisna hadronize olmadan önce bozunuma uğrayabilen üst kuarktır. ZAYIF ETKİLEŞİM Bir çeşninin kuarkı, başka bir çeşninin kuarkına sadece, parçacık fiziğindeki dört temel kuvvetten biri olan zayıf etkileşim ile dönüşebilir. W bozonu yayımı veya soğurulması yoluyla herhangi bir türden yukarı tip kuark (yukarı, tılsım ve üst kuarklar) herhangi bir türden aşağı tip kuarka (aşağı, acayip ve alt kuarklar) dönüşebilir ve bunun tersi de geçerlidir. Bu çeşni dönüşüm mekanizması, bir nötronun (n), bir proton (p), bir elektron (e-) ve bir elektron antinötrinosuna (ve) ayrıldığı (resme bakınız) beta bozunumu radyoaktif sürecine sebep olur. Bu olay nötrondaki (udd) aşağı kuarklardan birinin sanal bir W- parçacığı yayarak bir yukarı kuarka dönüşmesi ile olur. Sonuçta nötron protona (uud) dönüşür. Sonrasında W- bozonu da bir elektron ve bir elektron antinötrinosuna dönüşür. n → p + e + ve(Beta bozunumu, hadron notasyonu) udd → uud + e + ve(Beta bozunumu, kuark notasyonu) Beta bozunumu ve onun tersi olan süreç ters beta bozunumu pozitron emisyon tomografisi (PET) gibi tıbbi uygulamalarda ve nötrino keşfi gibi yüksek enerji deneylerinde kullanılır. GÜÇLÜ ETKİLEŞİM Kuarklar renk yükü olarak bilinen bir özelliğe sahiptir. Renk yükünün mavi, yeşil ve kırmızı olmak üzere rastgele belirlenmiş üç türü bulunur. Bunlardan herbiri bir antirenk —antimavi, antiyeşil ve antikırmızı— ile tamamlanır. Her kuark bir renk taşırken her antikuark da bir antirenk taşır. Üç rengin farklı kombinasyonları ile yüklenmiş kuarklar arasındaki çekme ve itme sistemi güçlü etkileşim olarak bilinir. Güçlü etkileşime gluonlar denilen kuvvet taşıyıcı parçacıklar aracılık eder. Güçlü etkileşimi tanımlayan kuram kuantum renk dinamiğidir (KRD). Herhangi bir renk değeri ile yüklenmiş bir kuark, ona karşılık gelen antirengi taşıyan antikuarkla birlikte bir bağlı sistem oluşturabilir; üç (anti)kuark, birer (anti)renk benzer şekilde bağ oluşturacaktır. İki çekici kuarkın sonucu renk nötrlüğü olacaktır: renk yükü ξ olan bir kuark ve −ξ olan bir antikuarkın bir araya gelmesi 0 renk yükü (veya "beyaz" renk) ve bir mezon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Temel optikteki toplanır renk modeline benzer şekilde, herbiri farklı renkten olan üç kuarkın veya üç antikuarkın kombinasyonu da "beyaz" renk yükü ve bir baryon veya antibaryon oluşumu şeklinde sonuçlanacaktır. Modern parçacık fiziğinde ayar simetrileri —bir çeşit simetri grubu— parçacıklar arası etkileşimlerle ilgilidir (bkz. ayar teorileri). SU(3) (genellikle SU(3)c şeklinde kısaltılır) rengi, kuarklardaki renk yüküyle ilgili ayar simetrisidir ve kuantum renk dinamiği için tanımlayıcı simetridir. Fizik kurallarının uzaydaki hangi yönün x, y ve z olarak atandığından bağımsız olması ve koordinat eksenlerinin döndürülmesi durumunda değişmeden kalması gibi kuantum renk dinamiğinin fiziği de üç boyutlu renk uzayında hangi yönlerin mavi, kırmızı ya da yeşil olarak tanındığından bağımsızdır. SU(3)c renk dönüşümleri renk uzayındaki "dönmelere" denk gelir (matematiksel ifadeyle bir kompleks uzay). Kuarkların renklerine göre fB, fG, fR alt türleri olan her kuark çeşnisi (f) bir triplet oluşturur: SU(3)c'ün temel temsili altında dönüşen üç bileşenli bir kuantum alanı. SU(3)c'ün yerel olması, güçlü etkileşimin özelliklerini, bilhassa kuvvet taşıyıcıları olarak sekiz gluon türünün varlığını belirler. DENİZ KUARKLARI Hadronlar, kuantum sayılarına katkıda bulunan değerlik kuarklar (qv) ile birlikte deniz kuarkları olarak bilinen sanal kuark-antikuark (qq) çiftleri içerirler. Sanal kuark-antikuark çiftleri, hadronlardaki değerlik kuarkların çevresinde bir çeşit "bulut" veya "zırh" olarak nitelendirilebilecek biçimde olma eğilimindedirler. Bu bulut sanal gluonlardan oluşan dıştaki başka bir katmanla tamamlanır. Bu katmanlar çevrelediği değerlik kuarka göre bir renk alırlar. Kuantum renk dinamiği—değerlik kuarkın antirengini taşıyan—buluttaki sanal antikuarkların alanın içinde daha yakın olmalarını sağlar. Örneğin kırmızı bir kuark için, antikırmızı sanal antikuarklar, kırmızı sanal kuark eşlerinden ziyade kırmızı değerlik kuarka yakınlaşma eğiliminde olacaklardır. KUARKIN DİĞER EVRELERİ Yeterli düzeyde uç şartlar altında, kuarklar hapisten kurtularak serbest parçacık haline gelebilir. Asimptotik özgürlük boyunca, yüksek sıcaklıkta güçlü etkileşim zayıflar. Nihayetinde renk hapsi kaybolacak ve serbest hareket eden kuarklar ve gluonların son derece sıcak bir plazması oluşabilecektir. Maddenin bu kuramsal evresine kuark–gluon plazması denir. Bu durum için gerekli olan kesin koşullar bilinmemektedir ve çok miktarda spekülasyonun ve deneyin konusu olmuştur. Son tahminler gerekli sıcaklığı 1.90±0.02×1012 kelvin değerine koymaktadır. 1980'lerde ve 1990'larda CERN'de yapılan birçok denemeye karşın şimdiye kadar serbest kuarklar ve gluonlar için gereken koşullara hiçbir zaman erişilemedi. Ancak Göreli Ağır İyon Çarpıştırıcısı'ndaki son deneyler sonucunda "neredeyse kusursuz" akışkan hareketi yapan sıvı benzeri kuark özdeği için kanıtlar bulunmuştur. Kuark–gluon plazması, ağır kuark çiftlerinin sayı bakımından yukarı ve aşağı kuark çiftlerinden büyük farkla fazla olması ile nitelendirilebilir. Hadronların kararlı olamayacağı kadar büyük bir sıcaklıkta Büyük Patlama'nın ardından geçen 10−6 saniye öncesindeki (kuark devri) bir dönemde evrenin kuark–gluon plazması ile dolu olduğuna inanılmaktadır. Yeterli düzeyde yüksek baryon yoğunluklarında ve göreli düşük sıcaklıklarda—muhtemelen nötron yıldızlarında bulunanlarla karşılaştırılabilecek değerlerde—kuark özdeğinin, zayıf etkileşen kuarkların Fermi sıvısına yozlaşması beklenir. Bu sıvı renkli kuark Cooper çiftlerinin yoğun hale gelmesi ve böylece de yerel SU(3)c simetrisinin kırılması ile karakterize edilebilir. Cooper çiftleri renk yükü barındırdıklarından, buna benzer kuark özdeği evreleri renk süperiletkeni olacaklardır; yani renk yükü, kuark özdeğinden hiçbir dirençle karşılaşmadan geçebilecektir. EO (Yaşamın Kökeni) Kaynakça : Frank Close (2004) Particle Physics: A Very Short Introduction. Oxford University Press. ISBN 0-19-280434-0. Close, Frank; Marten, Michael; Sutton, Christine (2004). The particle odyssey: a journey to the heart of the matter. Oxford University Press. ISBN 9780198609438 Ford, Kenneth W. (2005) The Quantum World. Harvard Univ. Oerter, Robert (2006) The Theory of Almost Everything: The Standard Model, the Unsung Triumph of Modern Physics. Plume Schumm, Bruce A. (2004) Deep Down Things: The Breathtaking Beauty of Particle Physics. John Hopkins Univ. Press. ISBN 0-8018-7971-X.  

http://www.biyologlar.com/atom-alti-parcaciklar-bolum-1

BAKTERİ GENETİĞİ

Canlıların tüm özelliklerinin, kalıtsal olarak nesilden nesile aktarıldığı öteden beri bilinen bir gerçektir. Yaşamın temel maddeleri kabul edilen nükleik asitler (DNA=deoxyribonucleic acid, RNA=ribonucleic acid) üzerinde yapılan incelemeler, kromozom haritalarının çizilerek, özellikle mikroorganizmalar arasındaki ilişkilerin ortaya konmasında, tüm canlıların sayısız özellik ve biyolojik fonksiyonlarının açıklanmasında yardımcı olmuştur. Çalışmalar ökaryotik ve prokaryotik yapıya sahipolan tüm hücrelerde, genlerin replikasyonu ve fonksiyonundan sorumlu olan yapının DNA olduğunu göstermiştir. RNA genomuna sahip genuslarda ise bu görev RNA’dadır. Tüm canlılarda genlerin replikasyonu (eşleştirilmesi) ve çalışma prensipleri aynı temele dayanmakla birlikte, kromozomların biçim ve bölünme sırasında gösterdikleri birtakım değişiklikler (mitoz, mayoz) gibi aralarında bu temeli bozmayan bazı farklar bulunabilir. Nükleik Asitlerin Yapısı: 1. Deoksiribonükleik Asid (DNA): DNA molekülleri, nükleotid adı verilen yapıtaşlarından meydana gelen iki polinükleotid iplikçiğinin, sarmal biçimde birbirine bağlanması ile oluşan oldukça büyük moleküllerdir. Nükleotidlerin yapısında, - bir pürin veya pirimidin bazı, - 5 karbonlu bir şeker (pentoz) - ester bağı oluşturan fosfat molekülü üç temel eleman bulunur. Pürin bazları Adenin (A) ve Guanin (G), pirimidin bazları ise Sitozin (S) ve Timin (T)’den oluşmuştur. Pentoz molekülü DNA’da deoksiriboz, RNA’da ise riboz yapısındadır; nükleik asitler şekerlerin yapılarına göre adlandırılır. Pürin veya pirimidin bazlarının pentoz molekülleri ile yaptıkları bileşiklere nükleosid adı verilir. Nükleosidler şeker (pentoz) moleküllerinin yapısında bulunan karbon atomlarının, pürin veya pirimidin yapısındaki nitrojen atomlarına bağlanması suretiyle oluşturulurlar. Nükleosidlerin pentoz molekülleri arasında (5¢ ® 3¢ yönünde), fosforik asidin ester bağları oluşturmasıyla da nükleotidler meydana gelir. Nükleotidlerin polimerizasyonu ile oluşan DNA iplikciği bir polinükleotid olup, DNA molekülü bu özelliğe sahip iki iplikciğin yan yana gelip, hidrojen bağları ile bağlanması sonucu meydana gelen sarmal bir yapıdır. Hidrojen bağları Adenin ile Timin arasında iki (A=T), Sitozin ile Guanin arasında ise (CºG) adet olacak şekilde belli kurallara göre gerçekleşir. O halde bir DNA molekülündeki Adenin miktarı Timin miktarına, Sitozin miktarı da Guanin miktarına eşit olmaktadır. Ancak bir DNA molekülünde bulunan A+T miktarı, C+G miktarı ile eşit değildir. (A+T)/(C+G) oranı, her canlı türü için özgül olup değişmez niteliktedir. Bu nedenle bu özellikten mikroorganizmaların sınıflandırılmasında yararlanılmakta, G+C’nin tüm DNA molekülüne oranı birbirine yakınlık gösterenler aynı cins ve türe dahil edilmektedir. Bir DNA molekülündeki pürin ve pirimidin bazlarının (A, T, C, G)sayısı ve diziliş biçimi, her canlı varlık için değişmeyen ve özgüllük gösteren bir genetik yapı özelliğidir. Bunun doğal bir sonucu olarak doğada milyonlarca farklı canlı türü ve bu türlerin herbirinin birbirine benzemeyen bireyleri (fenotip) bulunmaktadır. Bir canlının fenotipini belirleyen ve sayıları binlerce olabilen biyolojik özellik ve fonksiyonlarının her biri de spesifik genetik yapısının bir ürünüdür. Yani her bir biyolojik özellik ve fonksiyondan “gen” adı verilen genetik birimler sorumludur. Genler sorumlu oldukları fonksiyonlarısentez ettirdikleri enzimlerle gerçekleştirmektedir. Belli sayı ve sıra ile yan yana gelen aminoasidlerin polimerizasyonu sonucu oluşan herbir protein molekülünün, gen üzerinde spesifik bir kodlama düzeni vardır.Protein molekülü ile ilgili kodlama, pürin ve pirimidin bazları içeren nükleotidlerin üçlü gruplar halinde dizilmesi ile sağlanmaktadır. Her biri bir aminoasidi kodlayan bu üçlü gruplara (taban üçlüsü=triplet) genetik dilinde kodon adı verilmektedir. Proteinlerin yapıtaşı olan aminoasid türlerinin sayısı yirmi olup, pürin ve pirimidin bazlarının üçlü gruplar halinde yan yana gelmeleri sonucuoluşacak olan kodon sayısı daha fazladır. Yapılan çalışmalar 64 değişik kodon oluşabileceğini göstermiştir. DNA molekülünü oluşturan iki polinükleotid iplikçiği birbirinden ayrılabilir ve herbir iplikçik, önceden karşısında bulunan ve kendisini tamamlayan diğer iplikçiği yeniden ve aynen oluşturabilme yeteneğindedir. Başka hiçbir molekülde bulunmayan bu özellik sayesinde, üreme sırasında birbirinden ayrılan iki polinükleotid zinciri (iplikçik), karşıtı olan diğer zinciri sentezleyerek aynı yapı ve özellikte iki DNA molekülü meydana getirebilmektedir. Bu olaya replikasyonyani DNA’nın kendi kendini eşletmesi adı verilir. Bakterilerde DNA’nın Replikasyonu: E. coli ve S. typhimurium ile yapılan çalışmalar, bakteri kromozomlarının çember biçiminde olduğunu göstermiştir. DNA sarmalının replikasyonu “replication origin” adı verilen bir noktadan başlamaktadır. DNA bu nokta aracılığı ile mezozoma bağlanmış olup, mezozomda replikasyon için gerekli enzimler bulunmaktadır. Replikasyonun hücrenin bölünmesi ile birlikte, düzenli bir biçimde gerçekleşmesi ise kromozomun belli bir yerinde bulunan özgül bir genin denetimi altındadır. Replikasyonda önce, mezozomdan itibaren iki DNA iplikçiği birbirinden ayrılmaya başlar ve ayrılan polinükleotid iplikçiklerinden 5¢ uçlusu, mezozomun yakınındaki ikinci bir noktaya bağlanır. Çember biçimindeki DNA (bakteri kromozomu) saatin ters yönünde dönerken, polinükleotid iplikçikler de bir yandan birbirinden ayrılıp, diğer yandan da ayrılan her bir iplikçik hemen kendi karşılığını (tamamlayıcı iplikçik) sentezlenir. DNA’nın dönüşü tamamlanıp iki polinükleotid iplikçiğin ayrılması tümüyle gerçekleştiğinde, bakteri içinde birbirinin tıpatıp benzeri olan iki DNA sarmalı oluşmuştur. Bu sırada uzayan bakteri hücresinde, ana bakteri DNA’sının iplikçiklerinin sitoplazma zarında bağlı olduğu noktalar (mezozom)da birbirinden uzaklaşmışlardır. Bunu takiben önce sitoplazmik zar, arkasından hücre duvarı içeriye doğru girinti yapar. Böylece bakteride transvers (uzayan bakteriyi enine ikiye bölen) bir membran ve duvar yapımı, dış tabakalardan içeriye doğru tamamlanarak içinde yenisentezlenen nükleer materyal bulunan iki yavru hücre oluşur. Bakterilerde her ne kadar mitoz mekiği bulunmuyorsa da, transvers membran o şekilde oluşur ki, DNA’nın replikasyonu ile meydana gelen iki yeni kromozomdan her biri yavru hücrelere gider ve bu hücreler birbirinin tıpatıp benzeri olur. DNA’nın replikasyonu sırasında bir takım enzim ve proteinler görev almaktadır. Replikasyonun başlangıcında, başlatma kompleksi (initation complex) adı verilen ve replikasyon noktası ile DNA giraz ve RNA polimeraz gibi enzimlerin de aralarında bulunduğu, çeşitli proteinler uygun yerlerde birikir. Oluşan polinükleotid zincirlerinin uzaması DNA polimeraz III, uç kısımlarından bağlanması ise DNA ligaz enzimleri aracılığı ile gerçekleşir. Bakterilerdeki kromozomal DNA’nın replikasyonu ile ilgili kurallar, ekstrakromozomal (kromozom dışı) DNA elemanları (plazmid, bakteriyofaj) için de geçerlidir. Bu şekilde, hücre içinde kromozomal DNA’dan bağımsız olarak bulunan ve kendi kendine replike olabilen DNA yapısındaki birimlere replikonadı verilir. DNA üzerindeki genler gelişi güzel dizilmeyip, belirli bir düzen içinde bulunurlar. Birbiri ile ilişkili olanlar genellikle “operon” adı verilen gen gruplarını oluştururlar. Operonlarda birbiri ile çok yakın ilişkili bunların bir arada uyumlu çalışmalarını sağlayan yardımcı genler de bulunur. Bir DNA molekülünün uzunluğu, bin baz çiftini tanımlayan kilobase pairs (kbp) ile ifade edilir. DNA molekülünün ikinci önemli özelliği ise, gerektiğinde üzerinde bulunan nükleotid sırasına uygun özellikte ribonükleik asid (RNA) molekülleri oluşturularak, hücrenin biyolojik fonksiyonlarını yönetmektir. 2. Ribonükleik Asid (RNA). Yapısı genel olarak DNA molekülne benzer. DNA’dan farklı olarak yapısında deoksiriboz yerine riboz, Timin (T) yerine onun gibi bir pirimidin olan Urasil (U) bulunur. Ayrıca RNA molekülü çift iplikli bir sarmal olmayıp, tek iplikli bir polinükleotid zincirinden oluşmuştur. Bununla birlikte, bu iplikçiğin kendi üzerine katlanıp, karşılıklı gelen pürin ve pirimidin bazlarının (A-U ve C-G) birleşmesi sonucu, yer yer çift katlı RNA bölgeleri meydana gelir. Hücre içinde üç tip RNA bulunur: - Mesaj ileten RNA (mRNA) - Ribozomal RNA (rRNA) - Transfer RNA (tRNA) Mesaj ileten RNA (mRNA) Her biri ayrı bir protein molekülünü yapımından sorumlu olan genlerdeki bilginin, proteinlerin yapım yeri olan ribozomlara ulaştırılması gerekir. DNA ‘da bulunan ve her biri ayrı bir amino asidin yapımından sorumlu olan üçlü pürin ve pirimidin bazlarının karşısına , uygun bazların gelmesiyle (A-U, C-G, G-C v.s.) oluşan nükleotidler, mRNA’yi meydana getirirler. DNA’nın tek iplikçiğinin kalıp olarak kullanılıp, RNA polimeraz enzimi aracılığı ile mRNA’nın oluşması işlemine transkripsiyon (kopya çıkarma) adı verilir. Genler böylece, oluşturdukları mRNA’ya kendilerinde bulunan protein yapımı ile ilgili bilgiyi aktarmış, yani yapılması istenen proteinin kalıbını vermiş olur. Ribozomal RNA (rRNA): Hücredeki tüm RNA’nın yaklaşık %80’nini oluşturan rRNA, ribozomlardaki proteinlere bağlı olarak bulunur. Yapılarında protein ve rRNA bulunan ribozomlar, biri büyük diğerii küçük iki alt birimden oluşmuşlardır. Bakterilerde büyük birim 50S, küçük birim 30S total ribozom 70S büyüklüğünde olduğu halde, ökaryotik hücrelerde büyük birim 60S, küçük birim 40S ve total ribozom ise 80S büyüklüğündedir. Transfer RNA (tRNA). Bakterilerde genetik materyalin küçük veya büyük bir bölümü bir bakteriden diğerine çeşitli mekanizmalar aracılığı ila aktarılıp, sonunda önemli genetik değişiklikler oluşabilmektedir. Verici bakteriden alıcı bakteri hücresine, bakteri genomunun aktarılması sonucu her iki bakteri hücresinin genetik özelliklerini birlikte içeren melez bakteriler meydana gelirler. Bakterilerde görülen bu olaylar sırasında, yüksek canlılarda olduğundan farklı olarak, iki hücrenin çekirdeklerinin tümü birleşmemekte, alıcı bakterinin kromozomu yalnız belli bir bölüm için diploid (benzer genlerden çift dizi taşınması) duruma geçmektedir. Kısmi bir zigot oarak da nitelendirilen melez bakteride, verici hücreden alınan genetik materyale ekzogenot, bunun alıcı hücredeki karşılığına ise endogenot denir. Alıcı bakteri DNA’sının replikasyonu sırasında, ekzogenot da replike olur ve aralarında meydana gelen çaprazlaşmalar sonucu, alıcının DNA’sına vericiden gelen ekzogenot eklenir. Bu bakteriden oluşacak yavru bakteriler, alıcı hücrenin genomuna taşırlar. Verici bakteriden aktarılan bir DNA segmentinin alıcının genomuna girip, alıcı bakteriye birtakım yeni özellikler kazandırması mümkündür. Böylece meydana gelen olaya rekombinasyon (yeni bileşim), oluşan melez bakteriye rekombinant (yeni bileşen) adı verilir. Bakteride rekombinasyon olayları üç ana mekanizma ile meydana gelmektedir: 1. Transformasyon 2. Transdüksiyon 3. Konjugasyon Transformasyon: Herhangi bir aracı (ikinci bir canlı hücre veya bakteriyofaj) bulunmaksızın, verici bakteri tarafından ortama bırakılmış olan DNA’nın alıcı bakteri tarafından alınarak oluşan bir rekombinasyon türüdür. Verici bakterinin DNA’sı ortama, genellikle bakterini kendiliğinden parçalanıp erimesi veya bazı kimyasal maddeler aracılığı ile ekstraksiyonu sonucu salınır. Bu genetik materyalin alıcı hücre tarafından alınabilmesi için, deoksiribonükleaz enziminin etkisinden korunmuş olması ve alıcı hücrenin DNA moleküllerini hücre içine alabilecek yeteneğinin bulunması gerekir. Transformasyon olayının mekanizması çok iyi bilinmemekle birlikte, gözlemler alıcı bakterinin ancak büyük DNA segmentlerini (4x105’den büyük) ortamdan alabildiğini, çift iplikli DNA’nın tek iplikli DNA’ya oranla daha büyük bir sıklıkla hücre içine alınabildiğini göstermiştir. Ayrıca bu olayda, alıcı bakterilerin yüzeylerinde bulunan DNA tanıma bölgelerinin de rol oynayabileceği bildirilmiştir. Bu konu ile ilgili çalışmaların çoğu pnömokoklar üzerinde yapılmış olmakla birlikte, Haemophilus influenzae, Bacillus subtilis, Neisseria gonorrhoeae, Escherichia coli gibi bakterilerde ede transformasyon gözlendiği bildirilmiştir. Transformasyon sonunda, alıcı bakterilerde kapsül, flajella oluşumu ile değişik enzimatik reaksiyonlar gözlenebilmektedir. Transdüksiyon: Bir bakteriye ait DNA segmentlerinin, bir bakteriyofaj aracılığı ile diğer bir bakteriye aktarılması olayıdır. Bakteriyofajlar, bakterilerin zorunlu parazitleri olup, ancak canlı bakteri hücreleri içinde replike olabilirler ve bu ilişki sonucu çoğunlukla içinde çoğaldıkları bakterinin parçalanıp erimesine yol açarak, bir başka bakteriyi enfekte etmek üzere serbest kalırlar. Bakteriyofajlar genellikle kendileri için spesifik olan bakteri hücrelerine kuyrukları ve kapsidleri ile yapıştıktan sonra (adsorbsiyon), faj genomu (DNA veya daha az sıklıkla RNA yapısında) bakteri içine girer. Bunu takiben, bakteri hücresinin biyolojik fonksiyonları yeni fajların yapımı doğrultusunda yönledirilir. Yani bir yandan faj DNA’sı (veya RNA genomu), diğer taraftan da fajın yapısal proteinleri bakteri hücresi tarafından, bakteriyofaj genomundaki bilgiler doğrultusunda sentezlenir. Kısa sürede bakteri hücresinin içinde, yeni sentezlenen faj birimleri birbiriyle birleşip olgun bakteriyofajları oluştururlar. Sonunda bakteri hücresinin erimesiyle, fajlar serbest hale geçerler ve yeni bakterileri enfekte ederler. Bazı bakteriyofajlar ise konak bakteri hücresini eritmeyip onunla birlikte ortak bir yaşam sürdürürler. Bu yaşam biçiminde faj DNA’sı, bakteri DNA’sı ile birleşip bütünleşmiştir (profaj). Bakteri DNA’sının replikasyonu sırasında, onunla bütünleşmiş olan faj DNA’sı da replike olur ve meydana gelen yavru bakterilerin genomu ana bakterilerinkine benzer. Genomlarında profaj taşıyan bakteriler hayatlarını bu şekilde sürdürebilirler. Ancak profajın bakteri DNA’sından ayrılıp, bakteri hücresi içinde bağımsız olarak replike olması sonucu, yeni oluşan faj partikülleri nedeniyle konak bakterilerin eridikleri de gösterilmiştir. Profaj ile biyolojik bir denge içinde yaşayan ancak dengenin herhangi bir nedenle bozulması halinde, sonunda kendisini de ölümüne yol açacak olan bakteriyofajları oluşturabilen böyle bakterilere lizojenik bakteri, konak bakteri ile birlikte ortak bir yaşam süren bakteriyofaja da temperate (ılımlı=iyi huylu) faj adı verilmektedir. Özetle belirtmek gerekirse, transdüksiyonda bir bakteriyofaj aracılığı ile bakteriden bakteriye genetik materyal veya bir DNA segmenti aktarılmakta böylece alıcı bakteri, verici bakteriye ait bazı özellikleri kazanmaktadır. Salmonella, Shigella, Escherichia, Pseudomonas, Vibrio, Proteus cinsleri başta olmak üzere birçok gram negatif bakteri ile bazı gram pozitif bakterilerde (Bacillus, Corynebacterium cinsleri, stafilokok ve streptokokların bazılarında) transdüksiyon sonucu rekombinasyon oluşmaktadır.Transdüksiyonun değişik iki tipi bilinmektedir: 1. Lokalize (kısıtlı) tarnsdüksiyon:Bu tipte transdüksiyon yapabilen ılımlı fajların en iyi bilinen örneği E.coli’nin l (lambda) fajıdır. Bu nedenle bu tip transdüksiyona l fajı tipi transdüksiyon da denmektedir. Bu bakteriyofaj girdiği bakterinin (E.coli) kromozomunun hep aynı bölgesine yapışıp entegre olduğu için, yeni bakteriye daima aynı DNA segmentini ve aynı özelliği aktarır. 2. Jeneralize (kısıtlanmamış) transdüksiyon: Konak bakterinin tüm genleri alıcı bakteriye aktarılma bakımından eşit şansa sahiptir. Konjugasyon: Genetik materyalin bir bakteriden diğerine bu iki bakteriningeçici teması sonucu aktarılmasıdır. Birçok enterik bakterinin konjugasyon yaptığı bilinmektedir. E. coli bakterisinin K12 suşunda yapılan ilk gözlemlerde, bu olayda bazı bakterilerin daima verici, diğerinin ise alıcı özellik gösterdiği saptanmıştır. Bakteriye verici özelliğini, ekstrakromozomal bir DNA segmenti olan F (fertilite=seks) faktörü kazandırır.F faktörünün bulunduğu F+ bakteri, bu faktörü taşımayan F- bakteri ile yan yana gelip F faktörünü aktarabilmektedir. F faktörü bir replikondur. Yani sitoplazma içinde, bakteri kromozomundan bağımsız olarak replike olmakta ve yeni oluşan yavru bakterilere geçebilmektedir. Sonraları F faktöründen başka genetik yapıların da bu çeşit aktarmalarla bakteriden bakteriye geçip, aktarıldığı bakteriye değişik birtakım özellikler kazandırdığı anlaşılmıştır. Bakterilerde kromozoma eklenmeden bulunan, replike olabilen ve aktarıldığı bakteriye birtakım biyolojik özellikler kazandıran DNA segmentlerine plazmid adı verilir. F faktörü de bir plazmid olup, çember biçiminde ve çift iplikli DNA yapısındadır. Bakteri kromozomu gibi bir ucu ile sitoplazmik zara tutunur, kromozomla eş zamanlı fakat ondan bağımsız olarak replike olur. F faktörüne sahip olan bakteri, bu faktörü taşımayan bakteri hücreleri ile yan yana gelip, aralarında köprüler oluşturarak, alıcı hücreye F faktörünü veya aynı zamanda bakterinin kromozomundan bir parçayı aktarbilme yeteneğine sahiptir.Bakteriden bakteriye genetik madde aktarılmasını yöneten tradiye ismlendirilen genler, F faktörü DNA’sında bir operon tarafından düzenlenirler. Konjugasyon bu operondaki bazı genlerin yönetimi altında, bakteride seks pilusu (F fimbriası) adı verilen bir pilusun yapılması ile başlar; yalnız F+ bakterilerde bulunan bir pilustur. İki baketrini yan yana gelip birleşmesi sırasında, F faktörü de bakteri kromozomu gibi replike olur ve DNA’nın çift iplikçikleri birbirinden ayrılır. DNA iplikçiklerinden biri F- olan alıcı bakteriye geçer, diğeri verici bakteri de kalır. Bunu takiben her iki bakteride de bu iplikçiklerin karşıtı olan iplikçikler sentezlenerek iki hücre de F+ olur. F+ bakteriden F- bakteriye, Ffaktörünün aktarılması oldukça yüksek oranda gerçekleşebilir, öyle ki bazen F- hücrelerin tümünün F+ oldukları saptanmıştır. Bununla birlikte, verici bakteriye ait kromozomal DNA segmentlerinin, alıcı bakteriye aktarılma sıklığı oldukça seyrek olmaktadır (10-4-10-5) olmaktadır. Bunun için F faktörünün verici bakteri DNA’sında uygun bir bölgeye yerleşmesi gerekmektedir; böylece F faktörü bakteri DNA’sı ile bütünleşmektedir.Yüksek sıklıkla rekombinasyon yapan (Hfr=high frequency of recombination) hücreler bu şekilde oluşmaktadır. Bu durumda bakteri kromozomunu harekete geçirerek alıcı bakteriye birçok genetik özellik kazandırabilmektedir. Plazmidler: Plazmidler, bakteri hücrelerinin sitoplazmasında, kromozomal DNA’dan bağımsız olarak bulunan ve replike olabilen ekstrakromozomal DNA segmentleridir. Bu genetik elemanlar, bulnudukları ve aktarıldıkları bakteriye birtakım değişik biyolojik yapı ve fonksiyon özellikleri kazandırır. Bakterilerin, plazmidler tarafından kodlandığı bilinen birtakım fenotipik özellikleri arasında, antibiyotiklere, ağır metal iyonlarına, ultraviyole ışınlarına gösterdikleri direnç, çeşitli enzim ve toksinler oluşturma, konak hücreye adherans, kolonize olma, üreaz oluşturma, çeşitli karbonhidratların fermentasyonu sayılabilir. Plazmidler bakteride kendiliğinden oluşmazlar, başka bakterilerden aktarılırlar. Bulundukları bakterilerden, spontan olarak kaybolabilecekleri gibi, plazmid replikasyonunu inihbe eden bazı maddeler aracılığı ile, deneysel olarak da ortadan kaldırılabilirler. Plazmidler bakteriden bakteriye genellikle konjugasyonla aktarılırlar. Bilinen plazmidlerin belli başlı örnekleri, F faktörleri, direnç plazmidleri, stafilokok plazmidleri ve virulans plazmidleridir.

http://www.biyologlar.com/bakteri-genetigi

İnsan ömrü giderek uzayacak

Bilim adamları, insanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çekiyor. İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle Dna kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayarın genlerin araştırılması konusunda bir hız kazandırdığına değinen bilim adamları, insan vücudunda incelenecek Dna’ların, bilgisayar ortamında çabuk araştırılarak sonuçlandırılabildiğini kaydediyor. Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde Dna’ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece Dna’ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor. İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu. İktidarsızlığa karşı molekül Amerikalı bilim adamlarının bulduğu Y-27632 adlı molekül, penisin dokusunda kan basıncını artırıyor ve ereksiyonu sağlıyor. Etkileri Viagra’ya çok benziyor, ancak Viagra gibi bir ilaç değil. İktidarsızlığın yeni çaresi, Amerikalı bilim adamlarının bulduğu bir molekül. Araştırmanın sonuçları Nature Medicine adlı derginin son sayısında yayınlandı. Y-27632 adı verilen molekül labortatuvarda kobaylar üzerinde başarıyla denendi. Molekül kobaya enjekte edildiğinde penisin dokusunda kan basıncını artırıyor ve ereksiyonu sağlıyor. Michigan Üniversitesi araştırmacılarına göre yeni molekül Viagra’nın etki yaptığından farklı tipte bir enzimi bloke ediyor ve bugüne kadar etkili bir çözümün bulunmadığı iktidarsızlık vakalarının tedavisinde yeni ufuklar açıyor.

http://www.biyologlar.com/insan-omru-giderek-uzayacak

Botanik Nedir?

Botanik Nedir?

Bitki bilim olarakta isimlendirilen botanik(=botany) bitkiler üzerinde çalışan biyolojinin alt dalıdır.

http://www.biyologlar.com/botanik-nedir

Klonlamanın Sakıncaları Nelerdir

Metal, elektrot, implant gibi inorganik araçların yerine, biyolojik araçların uygulamalı biyonik kullanımı, insanlık için geniş ufuklar açıyor. Belki bizim yarattığımız makineler bizi geçecek, ama yavaş da olsa milyarlarca yıllık evrimin canlılara kazandırdığı yaşama, soyunu devam ettirme dürtüsünü de yabana atmamak gerek. İnsan-makine kavgasında hemcinslerimiz, sınırsız sayıda bir yedekler ordusuna sahip olabilir. Yine bu kök hücrelerin manipülasyonu yoluna dayanan bir yöntemle istediğimiz sayıda genetik kopyalarımızı çıkartabiliriz. Bu alandaki ilk örnek tabii ki kuzu (şimdi torun sahibi koyun) Dolly. Annesinin genetik kopyası. Üretilme yöntemi çekirdek transferi. Annesinin meme hücrelerinden biriyle üretildi. Yöntem şu: Araştırmacılar, bir hücreden, organizmanın tüm genlerini oluşturan DNA'yı taşıyan çekirdeği çıkartıyorlar ve bu çekirdeği, daha önce kendi çekirdeği çıkarılmış bir yumurtaya aşılayıp, yumurtayı rahme yerleştiriyorlar. Şimdiye kadar pek çok hayvan klonlandı. Getirilen tüm etik ve yasal sınırlamalara karşın, ilk insan klonlarının da 21. yüzyılın ilk beş yılı içinde ortaya çıkması bekleniyor. Ancak bu yöntemin sorunları da ufukları kadar geniş. Bir kere, aşılanan embriyonların ancak çok küçük bir bölümü yaşayabiliyor. Kopyalanmış canlıların kromozomları uçlarında bulunan ve yaşlandıkça kısalan telomer adlı uzantıların boyu da model canlıdaki kadar oluyor. Bir başka deyişle kuzu Dolly'nin hücreleri, doğduğunda annesindekiler kadar yaşlıydı. Bu da kopyaların erken ölümü demek. Başka bir sorun da bizim kopyalarımızın yalnızca fiziksel özelliklerimizi taşımaları. Boy, deri, saç, göz, deri rengi gibi. Oysa başka özelliklerimiz, örneğin zekâmız yönelimlerimiz; yetiştirilme biçimimiz, aldığımız gıda, eğitim, çevre gibi dış etmenlerin bir türevi. Dolayısıyla makinelerle savaş kaçınılmaz olursa kopyalarımız, en azından bazıları, cesur savaşçılar yerine pekala işbirliğine yatkın korkaklar da olabilirler. Kaldı ki insan kaynaklarımızı sınırsız yapmaya çalışırken kendi bindiğimiz dalı da kesebiliriz. Çünkü çoğalmanın doğal yolu olan seks sayesinde ana ve babamızdan eşit ölçüde gen alıyoruz. Bu da bizi ileride ortaya çıkabilecek sağlık tehditlerine karşı dirençli kılacak yeni yeni gen bileşimleri sağlıyor. Klonlama uygulamasının yaygınlaşması, insan gen havuzundaki zengin çeşitliliği tehlikeli biçimde daraltır.  

http://www.biyologlar.com/klonlamanin-sakincalari-nelerdir

Bakteri Genetiği

Canlıların tüm özelliklerinin, kalıtsal olarak nesilden nesile aktarıldığı öteden beri bilinen bir gerçektir. Yaşamın temel maddeleri kabul edilen nükleik asitler (DNA=deoxyribonucleic acid, RNA=ribonucleic acid) üzerinde yapılan incelemeler, kromozom haritalarının çizilerek, özellikle mikroorganizmalar arasındaki ilişkilerin ortaya konmasında, tüm canlıların sayısız özellik ve biyolojik fonksiyonlarının açıklanmasında yardımcı olmuştur. Çalışmalar ökaryotik ve prokaryotik yapıya sahipolan tüm hücrelerde, genlerin replikasyonu ve fonksiyonundan sorumlu olan yapının DNA olduğunu göstermiştir. RNA genomuna sahip genuslarda ise bu görev RNA’dadır. Tüm canlılarda genlerin replikasyonu (eşleştirilmesi) ve çalışma prensipleri aynı temele dayanmakla birlikte, kromozomların biçim ve bölünme sırasında gösterdikleri birtakım değişiklikler (mitoz, mayoz) gibi aralarında bu temeli bozmayan bazı farklar bulunabilir. Nükleik Asitlerin Yapısı:1.  Deoksiribonükleik Asid (DNA): DNA molekülleri, nükleotid adı verilen yapıtaşlarından meydana gelen iki polinükleotid iplikçiğinin, sarmal biçimde birbirine bağlanması ile oluşan oldukça büyük moleküllerdir. Nükleotidlerin yapısında, - bir pürin veya pirimidin bazı, - 5 karbonlu bir şeker (pentoz)- ester bağı oluşturan fosfat molekülü üç temel eleman bulunur. Pürin bazları Adenin (A) ve Guanin (G), pirimidin bazları ise Sitozin (S) ve Timin (T)’den oluşmuştur. Pentoz molekülü DNA’da deoksiriboz, RNA’da ise riboz yapısındadır; nükleik asitler şekerlerin yapılarına göre adlandırılır. Pürin veya pirimidin bazlarının pentoz molekülleri ile yaptıkları bileşiklere nükleosid adı verilir. Nükleosidler şeker (pentoz) moleküllerinin yapısında bulunan karbon atomlarının, pürin veya pirimidin yapısındaki nitrojen atomlarına bağlanması suretiyle oluşturulurlar. Nükleosidlerin pentoz molekülleri arasında (5¢ ® 3¢ yönünde), fosforik asidin ester bağları oluşturmasıyla da nükleotidler meydana gelir. Nükleotidlerin polimerizasyonu ile oluşan DNA iplikciği bir polinükleotid olup, DNA molekülü bu özelliğe sahip iki iplikciğin yan yana gelip, hidrojen bağları ile bağlanması sonucu meydana gelen sarmal bir yapıdır. Hidrojen bağları Adenin ile Timin arasında iki (A=T), Sitozin ile Guanin arasında ise (CºG) adet olacak şekilde belli kurallara göre gerçekleşir. O halde bir DNA molekülündeki Adenin miktarı Timin miktarına, Sitozin miktarı da Guanin miktarına eşit olmaktadır. Ancak bir DNA molekülünde bulunan A+T miktarı, C+G miktarı ile eşit değildir. (A+T)/(C+G) oranı, her canlı türü için özgül olup değişmez niteliktedir. Bu nedenle bu özellikten mikroorganizmaların sınıflandırılmasında yararlanılmakta, G+C’nin tüm DNA molekülüne oranı birbirine yakınlık gösterenler aynı cins ve türe dahil edilmektedir. Bir DNA molekülündeki pürin ve pirimidin bazlarının (A, T, C, G)sayısı ve diziliş biçimi, her canlı varlık için değişmeyen ve özgüllük gösteren bir genetik yapı özelliğidir. Bunun doğal bir sonucu olarak doğada milyonlarca farklı canlı türü ve bu türlerin herbirinin birbirine benzemeyen bireyleri (fenotip) bulunmaktadır. Bir canlının fenotipini belirleyen ve sayıları binlerce olabilen biyolojik özellik ve fonksiyonlarının her biri de spesifik genetik yapısının bir ürünüdür. Yani her bir biyolojik özellik ve fonksiyondan “gen” adı verilen genetik birimler sorumludur. Genler sorumlu oldukları fonksiyonlarısentez ettirdikleri enzimlerle gerçekleştirmektedir. Belli sayı ve sıra ile yan yana gelen aminoasidlerin polimerizasyonu sonucu oluşan herbir protein molekülünün, gen üzerinde spesifik bir kodlama düzeni vardır.Protein molekülü ile ilgili kodlama, pürin ve pirimidin bazları içeren nükleotidlerin üçlü gruplar halinde dizilmesi ile sağlanmaktadır. Her biri bir aminoasidi kodlayan bu üçlü gruplara (taban üçlüsü=triplet) genetik dilinde kodon adı verilmektedir. Proteinlerin yapıtaşı olan aminoasid türlerinin sayısı yirmi olup, pürin ve pirimidin bazlarının üçlü gruplar halinde yan yana gelmeleri sonucuoluşacak olan kodon sayısı daha fazladır. Yapılan çalışmalar 64 değişik kodon oluşabileceğini göstermiştir. DNA molekülünü oluşturan iki polinükleotid iplikçiği birbirinden ayrılabilir ve herbir iplikçik, önceden karşısında bulunan ve kendisini tamamlayan diğer iplikçiği yeniden ve aynen oluşturabilme yeteneğindedir. Başka hiçbir molekülde bulunmayan bu özellik sayesinde, üreme sırasında birbirinden ayrılan iki polinükleotid zinciri (iplikçik), karşıtı olan diğer zinciri sentezleyerek aynı yapı ve özellikte iki DNA molekülü meydana getirebilmektedir. Bu olaya replikasyonyani DNA’nın kendi kendini eşletmesi adı verilir. Bakterilerde DNA’nın Replikasyonu: E. coli ve S. typhimurium ile yapılan çalışmalar, bakteri kromozomlarının çember biçiminde olduğunu göstermiştir. DNA sarmalının replikasyonu “replication origin” adı verilen bir noktadan başlamaktadır. DNA bu nokta aracılığı ile mezozoma bağlanmış olup, mezozomda replikasyon için gerekli enzimler bulunmaktadır. Replikasyonun hücrenin bölünmesi ile birlikte, düzenli bir biçimde gerçekleşmesi ise kromozomun belli bir yerinde bulunan özgül bir genin denetimi altındadır. Replikasyonda önce, mezozomdan itibaren iki DNA iplikçiği birbirinden ayrılmaya başlar ve ayrılan polinükleotid iplikçiklerinden 5¢ uçlusu, mezozomun yakınındaki ikinci bir noktaya bağlanır. Çember biçimindeki DNA (bakteri kromozomu) saatin ters yönünde dönerken, polinükleotid iplikçikler de bir yandan birbirinden ayrılıp, diğer yandan da ayrılan her bir iplikçik hemen kendi karşılığını (tamamlayıcı iplikçik) sentezlenir. DNA’nın dönüşü tamamlanıp iki polinükleotid iplikçiğin ayrılması tümüyle gerçekleştiğinde, bakteri içinde birbirinin tıpatıp benzeri olan iki DNA sarmalı oluşmuştur. Bu sırada uzayan bakteri hücresinde, ana bakteri DNA’sının iplikçiklerinin sitoplazma zarında bağlı olduğu noktalar (mezozom)da birbirinden uzaklaşmışlardır. Bunu takiben önce sitoplazmik zar, arkasından hücre duvarı içeriye doğru girinti yapar. Böylece bakteride transvers (uzayan bakteriyi enine ikiye bölen) bir membran ve duvar yapımı, dış tabakalardan içeriye doğru tamamlanarak içinde yenisentezlenen nükleer materyal bulunan iki yavru hücre oluşur. Bakterilerde her ne kadar mitoz mekiği bulunmuyorsa da, transvers membran o şekilde oluşur ki, DNA’nın replikasyonu ile meydana gelen iki yeni kromozomdan her biri yavru hücrelere gider ve bu hücreler birbirinin tıpatıp benzeri olur. DNA’nın replikasyonu sırasında bir takım enzim ve proteinler görev almaktadır. Replikasyonun başlangıcında, başlatma kompleksi (initation complex) adı verilen ve replikasyon noktası ile DNA giraz ve RNA polimeraz gibi enzimlerin de aralarında bulunduğu, çeşitli proteinler uygun yerlerde birikir. Oluşan polinükleotid zincirlerinin uzaması DNA polimeraz III, uç kısımlarından bağlanması ise DNA ligaz enzimleri aracılığı ile gerçekleşir. Bakterilerdeki kromozomal DNA’nın replikasyonu ile ilgili kurallar, ekstrakromozomal (kromozom dışı) DNA elemanları (plazmid, bakteriyofaj) için de geçerlidir. Bu şekilde, hücre içinde kromozomal DNA’dan bağımsız olarak bulunan ve kendi kendine replike olabilen DNA yapısındaki birimlere replikonadı verilir. DNA üzerindeki genler gelişi güzel dizilmeyip, belirli bir düzen içinde bulunurlar. Birbiri ile ilişkili olanlar genellikle “operon” adı verilen gen gruplarını oluştururlar. Operonlarda birbiri ile çok yakın ilişkili bunların bir arada uyumlu çalışmalarını sağlayan yardımcı genler de bulunur. Bir DNA molekülünün uzunluğu, bin baz çiftini tanımlayan kilobase pairs (kbp) ile ifade edilir. DNA molekülünün ikinci önemli özelliği ise, gerektiğinde üzerinde bulunan nükleotid sırasına uygun özellikte ribonükleik asid (RNA) molekülleri oluşturularak, hücrenin biyolojik fonksiyonlarını yönetmektir. 2.   (RNA). Yapısı genel olarak DNA molekülne benzer. DNA’dan farklı olarak yapısında deoksiriboz yerine riboz, Timin (T) yerine onun gibi bir pirimidin olan Urasil (U) bulunur. Ayrıca RNA molekülü çift iplikli bir sarmal olmayıp, tek iplikli bir polinükleotid zincirinden oluşmuştur. Bununla birlikte, bu iplikçiğin kendi üzerine katlanıp, karşılıklı gelen pürin ve pirimidin bazlarının (A-U ve C-G) birleşmesi sonucu, yer yer çift katlı RNA bölgeleri meydana gelir. Hücre içinde üç tip RNA bulunur: - Mesaj ileten RNA (mRNA)- Ribozomal RNA (rRNA) - Transfer RNA (tRNA) Mesaj ileten RNA (mRNA) Her biri ayrı bir protein molekülünü yapımından sorumlu olan genlerdeki bilginin, proteinlerin yapım yeri olan ribozomlara ulaştırılması gerekir. DNA ‘da bulunan ve her biri ayrı bir amino asidin yapımından sorumlu olan  üçlü pürin ve pirimidin bazlarının karşısına , uygun bazların gelmesiyle (A-U, C-G, G-C v.s.) oluşan nükleotidler, mRNA’yi meydana getirirler. DNA’nın tek iplikçiğinin kalıp olarak kullanılıp, RNA polimeraz enzimi aracılığı ile mRNA’nın oluşması işlemine transkripsiyon (kopya çıkarma) adı verilir. Genler böylece, oluşturdukları mRNA’ya kendilerinde bulunan protein yapımı ile ilgili bilgiyi aktarmış, yani yapılması istenen proteinin kalıbını vermiş olur. Ribozomal RNA (rRNA): Hücredeki tüm RNA’nın yaklaşık %80’nini oluşturan rRNA, ribozomlardaki proteinlere bağlı olarak bulunur. Yapılarında protein ve rRNA bulunan ribozomlar, biri büyük diğerii küçük iki alt birimden oluşmuşlardır. Bakterilerde büyük birim 50S, küçük birim 30S total ribozom 70S büyüklüğünde olduğu halde, ökaryotik hücrelerde büyük birim 60S, küçük birim 40S ve total ribozom ise 80S büyüklüğündedir. Transfer RNA (tRNA). Bakterilerde genetik materyalin küçük veya büyük bir bölümü bir bakteriden diğerine çeşitli mekanizmalar aracılığı ila aktarılıp, sonunda önemli genetik değişiklikler oluşabilmektedir. Verici bakteriden alıcı bakteri hücresine, bakteri genomunun aktarılması sonucu her iki bakteri hücresinin genetik özelliklerini birlikte içeren melez bakteriler meydana gelirler. Bakterilerde görülen bu olaylar sırasında, yüksek canlılarda olduğundan farklı olarak, iki hücrenin çekirdeklerinin tümü birleşmemekte, alıcı bakterinin kromozomu yalnız belli bir bölüm için diploid (benzer genlerden çift dizi taşınması) duruma geçmektedir. Kısmi bir zigot oarak da nitelendirilen melez bakteride, verici hücreden alınan genetik materyale ekzogenot, bunun alıcı hücredeki karşılığına ise endogenot denir. Alıcı bakteri DNA’sının replikasyonu sırasında, ekzogenot da replike olur ve aralarında meydana gelen çaprazlaşmalar sonucu, alıcının DNA’sına vericiden gelen ekzogenot eklenir. Bu bakteriden oluşacak yavru bakteriler, alıcı hücrenin genomuna taşırlar. Verici bakteriden aktarılan bir DNA segmentinin alıcının genomuna girip, alıcı bakteriye birtakım yeni özellikler kazandırması mümkündür. Böylece meydana gelen olaya rekombinasyon (yeni bileşim), oluşan melez bakteriye rekombinant (yeni bileşen) adı verilir. Bakteride rekombinasyon olayları üç ana mekanizma ile meydana gelmektedir: 1.    Transformasyon2.    Transdüksiyon3.    Konjugasyon Transformasyon: Herhangi bir aracı (ikinci bir canlı hücre veya bakteriyofaj) bulunmaksızın, verici bakteri tarafından ortama bırakılmış olan DNA’nın alıcı bakteri tarafından alınarak oluşan bir rekombinasyon türüdür. Verici bakterinin DNA’sı ortama, genellikle bakterini kendiliğinden parçalanıp erimesi veya bazı kimyasal maddeler aracılığı ile ekstraksiyonu sonucu salınır. Bu genetik materyalin alıcı hücre tarafından alınabilmesi için, deoksiribonükleaz enziminin etkisinden korunmuş olması ve alıcı hücrenin DNA moleküllerini hücre içine alabilecek yeteneğinin bulunması gerekir. Transformasyon olayının mekanizması çok iyi bilinmemekle birlikte, gözlemler alıcı bakterinin ancak büyük DNA segmentlerini (4x105’den büyük) ortamdan alabildiğini, çift iplikli DNA’nın tek iplikli DNA’ya oranla daha büyük bir sıklıkla hücre içine alınabildiğini göstermiştir. Ayrıca bu olayda, alıcı bakterilerin yüzeylerinde bulunan DNA tanıma bölgelerinin de rol oynayabileceği bildirilmiştir. Bu konu ile ilgili çalışmaların çoğu pnömokoklar üzerinde yapılmış olmakla birlikte, Haemophilus influenzae, Bacillus subtilis, Neisseria gonorrhoeae, Escherichia coli gibi bakterilerde ede transformasyon gözlendiği bildirilmiştir. Transformasyon sonunda, alıcı bakterilerde kapsül, flajella oluşumu ile değişik enzimatik reaksiyonlar gözlenebilmektedir. Transdüksiyon: Bir bakteriye ait DNA segmentlerinin, bir bakteriyofaj aracılığı ile diğer bir bakteriye aktarılması olayıdır. Bakteriyofajlar, bakterilerin zorunlu parazitleri olup, ancak canlı bakteri hücreleri içinde replike olabilirler ve bu ilişki sonucu çoğunlukla içinde çoğaldıkları bakterinin parçalanıp erimesine yol açarak, bir başka bakteriyi enfekte etmek üzere serbest kalırlar. Bakteriyofajlar genellikle kendileri için spesifik olan bakteri hücrelerine kuyrukları ve kapsidleri ile yapıştıktan sonra (adsorbsiyon), faj genomu (DNA veya daha az sıklıkla RNA yapısında) bakteri içine girer. Bunu takiben, bakteri hücresinin biyolojik fonksiyonları yeni fajların yapımı doğrultusunda yönledirilir. Yani bir yandan faj DNA’sı (veya RNA genomu), diğer taraftan da fajın yapısal proteinleri bakteri hücresi tarafından, bakteriyofaj genomundaki bilgiler doğrultusunda sentezlenir. Kısa sürede bakteri hücresinin içinde, yeni sentezlenen faj birimleri birbiriyle birleşip olgun bakteriyofajları oluştururlar. Sonunda bakteri hücresinin erimesiyle, fajlar serbest hale geçerler ve yeni bakterileri enfekte ederler. Bazı bakteriyofajlar ise konak bakteri hücresini eritmeyip onunla birlikte ortak bir yaşam sürdürürler. Bu yaşam biçiminde faj DNA’sı, bakteri DNA’sı ile birleşip bütünleşmiştir (profaj). Bakteri DNA’sının replikasyonu sırasında, onunla bütünleşmiş olan faj DNA’sı da replike olur ve meydana gelen yavru bakterilerin genomu ana bakterilerinkine benzer. Genomlarında profaj taşıyan bakteriler hayatlarını bu şekilde sürdürebilirler. Ancak profajın bakteri DNA’sından ayrılıp, bakteri hücresi içinde bağımsız olarak replike olması sonucu, yeni oluşan faj partikülleri nedeniyle konak bakterilerin eridikleri de gösterilmiştir. Profaj ile biyolojik bir denge içinde yaşayan ancak dengenin herhangi bir nedenle bozulması halinde, sonunda kendisini de ölümüne yol açacak olan bakteriyofajları oluşturabilen böyle bakterilere lizojenik bakteri, konak bakteri ile birlikte ortak bir yaşam süren bakteriyofaja da temperate (ılımlı=iyi huylu) faj adı verilmektedir. Özetle belirtmek gerekirse, transdüksiyonda bir bakteriyofaj aracılığı ile bakteriden bakteriye genetik materyal veya bir DNA segmenti aktarılmakta böylece alıcı bakteri, verici bakteriye ait bazı özellikleri kazanmaktadır. Salmonella, Shigella, Escherichia, Pseudomonas, Vibrio, Proteus cinsleri başta olmak üzere birçok gram negatif bakteri ile bazı gram pozitif bakterilerde (Bacillus, Corynebacterium cinsleri, stafilokok ve streptokokların bazılarında) transdüksiyon sonucu rekombinasyon oluşmaktadır.Transdüksiyonun değişik iki tipi bilinmektedir: 1.  Lokalize (kısıtlı) tarnsdüksiyon:Bu tipte transdüksiyon yapabilen ılımlı fajların en iyi bilinen örneği E.coli’nin l (lambda) fajıdır. Bu nedenle bu tip transdüksiyona l fajı tipi transdüksiyon da denmektedir. Bu bakteriyofaj girdiği bakterinin (E.coli) kromozomunun hep aynı bölgesine yapışıp entegre olduğu için, yeni bakteriye daima aynı DNA segmentini ve aynı özelliği aktarır. 2.  Jeneralize (kısıtlanmamış) transdüksiyon: Konak bakterinin tüm genleri alıcı bakteriye aktarılma bakımından eşit şansa sahiptir. Konjugasyon: Genetik materyalin bir bakteriden diğerine bu iki bakteriningeçici teması sonucu aktarılmasıdır. Birçok enterik bakterinin konjugasyon yaptığı bilinmektedir. E. coli bakterisinin K12 suşunda yapılan ilk gözlemlerde, bu olayda bazı bakterilerin daima verici, diğerinin ise alıcı özellik gösterdiği saptanmıştır. Bakteriye verici özelliğini, ekstrakromozomal bir DNA segmenti olan F (fertilite=seks) faktörü kazandırır.F faktörünün bulunduğu F+ bakteri, bu faktörü taşımayan F- bakteri ile yan yana gelip F faktörünü aktarabilmektedir. F faktörü bir replikondur. Yani sitoplazma içinde, bakteri kromozomundan bağımsız olarak replike olmakta ve yeni oluşan yavru bakterilere geçebilmektedir. Sonraları F faktöründen başka genetik yapıların da bu çeşit aktarmalarla bakteriden bakteriye geçip, aktarıldığı bakteriye değişik birtakım özellikler kazandırdığı anlaşılmıştır. Bakterilerde kromozoma eklenmeden bulunan, replike olabilen ve aktarıldığı bakteriye birtakım biyolojik özellikler kazandıran DNA segmentlerine plazmid adı verilir. F faktörü de bir plazmid olup, çember biçiminde ve çift iplikli DNA yapısındadır. Bakteri kromozomu gibi bir ucu ile sitoplazmik zara tutunur, kromozomla eş zamanlı fakat ondan bağımsız olarak replike olur. F faktörüne sahip olan bakteri, bu faktörü taşımayan bakteri hücreleri ile yan yana gelip, aralarında köprüler oluşturarak, alıcı hücreye F faktörünü veya aynı zamanda bakterinin kromozomundan bir parçayı aktarbilme yeteneğine sahiptir.Bakteriden bakteriye genetik madde aktarılmasını yöneten tradiye ismlendirilen genler, F faktörü DNA’sında bir operon tarafından düzenlenirler. Konjugasyon bu operondaki bazı genlerin yönetimi altında, bakteride seks pilusu (F fimbriası) adı verilen bir pilusun yapılması ile başlar; yalnız F+ bakterilerde bulunan bir pilustur. İki baketrini yan yana gelip birleşmesi sırasında, F faktörü de bakteri kromozomu gibi replike olur ve DNA’nın çift iplikçikleri birbirinden ayrılır. DNA iplikçiklerinden biri F- olan alıcı bakteriye geçer, diğeri verici bakteri de kalır. Bunu takiben her iki bakteride de bu iplikçiklerin karşıtı olan iplikçikler sentezlenerek iki hücre de F+ olur. F+ bakteriden F- bakteriye, Ffaktörünün aktarılması oldukça yüksek oranda gerçekleşebilir, öyle ki bazen F- hücrelerin tümünün F+ oldukları saptanmıştır. Bununla birlikte, verici bakteriye ait kromozomal DNA segmentlerinin, alıcı bakteriye aktarılma sıklığı oldukça seyrek olmaktadır (10-4-10-5) olmaktadır. Bunun için F faktörünün verici bakteri DNA’sında uygun bir bölgeye yerleşmesi gerekmektedir; böylece F faktörü bakteri DNA’sı ile bütünleşmektedir.Yüksek sıklıkla rekombinasyon yapan (Hfr=high frequency of recombination) hücreler bu şekilde oluşmaktadır. Bu durumda bakteri kromozomunu harekete geçirerek alıcı bakteriye birçok genetik özellik kazandırabilmektedir. Plazmidler: Plazmidler, bakteri hücrelerinin sitoplazmasında, kromozomal DNA’dan bağımsız olarak bulunan ve replike olabilen ekstrakromozomal DNA segmentleridir. Bu genetik elemanlar, bulnudukları ve aktarıldıkları bakteriye birtakım değişik biyolojik yapı ve fonksiyon özellikleri kazandırır. Bakterilerin, plazmidler tarafından kodlandığı bilinen birtakım fenotipik özellikleri arasında, antibiyotiklere, ağır metal iyonlarına, ultraviyole ışınlarına gösterdikleri direnç, çeşitli enzim ve toksinler oluşturma, konak hücreye adherans, kolonize olma, üreaz oluşturma, çeşitli karbonhidratların fermentasyonu sayılabilir. Plazmidler bakteride kendiliğinden oluşmazlar, başka bakterilerden aktarılırlar. Bulundukları bakterilerden, spontan olarak kaybolabilecekleri gibi, plazmid replikasyonunu inihbe eden bazı maddeler aracılığı ile, deneysel olarak da ortadan kaldırılabilirler. Plazmidler bakteriden bakteriye genellikle konjugasyonla aktarılırlar. Bilinen plazmidlerin belli başlı örnekleri, F faktörleri, direnç plazmidleri, stafilokok plazmidleri ve virulans plazmidleridir.

http://www.biyologlar.com/bakteri-genetigi-1

DNA Modelinin İcadi

Içinde bulundugumuz yüzyilin en önemli biyolojik bulusu beklendigi üzere bir bilim adami ekibi tarafindan tertemiz bir labaratuarda degil, Cambridge Üniversitesi'ndeki mütevazi odasinda atak genç, Amerikali arastirmaci 26 yasindaki James Dewey Watson tarafindan gerçeklestirildi. Watson ve 37 yasindaki arkadasi Ingiliz Kimyaci Francis H.C. Crick'in biyologlarca deoksiribo nükleik asit ya da DNA olarak bilinen olaganüstü bilesigin yapisini ortaya çikarma çabalari hep sonuçsuz kaliyordu. 1867'de kesfinden beri DNA'nin her canlinin her hücre çekirdegindeki uzun asiri ince iplikler seklinde bulundugu görülmüstü. DNA'nin vücudumuzun her hücre merkezinde 2 metre sarilmis uzunlukta bulunmasi sasirtici. DNA alti "yapi tasi''ndan ibarettir. Fosfor, oksijen ve fosforlu bir madde (Fosfat); adli bir tür seker, ve nükleik asit bezleri olarak tanina 4 azot bilesigi Watson ve Crick bu yapitaslarinin görünüste kendi çogaltma yetenegi olan bir maddenin temel parçalari oldugunu biliyorlardi. DNA'nin kendini çogaltma yetenegi olaylari bölünme ve korunmasi seklindeki hayati olaylari kontrol eder. Hücrenin çogalma ve bölünme özelligi canli yaratiklari cansiz maddeden ayiran temel etkenlerden biridir. Ve bu nedenle DNA yasamin temeli sayilmaktadir. Watson ve Cirick'e göre DNA'nin çalisma prensibi bu bülesiginm yapisi yoluyla en iyi biçimde anlasilabilecekti. Yillarca süren ümitsiz çabalardan sonra iki arkadas 1953 ilkbaharinda her biri fakli biçimdeki 6 tamel DNA yapitasindan birini gösteren el büyüklügünde saç parçalari kestiler. Daha sonra kimyasal baglarin yerine geçen hareketli ek yerleri kullanmak suretiyle parçalar çesitli sekillerde yapistirildi. Aylarca süren çabalari sonuç vermeyince iki arkadas vazgeçmeye karar verdiler. Bir gece yarisi Watson helisel bir merdiven rüyasi gördü. Ertesi sabah Crick'e rüyasini anlatti. 3 gün ve gece sürekli çalismadan sonra iki bilimadami 1920'lerde sanat dünyasini altüst eden kübist heykellerden birine benzeyen tuhaf bir model yaptilar bu günümüzdeki çift helisin ilk modeliydi. Yapilan bulusun devrim niteligindeki sonuçlari iki bilimadamini 1962'de Nobel ödülünü kazandirdiginda DNA'nin 3 harfi dünyanin taninmis kisaltmalarindan biri olmak üzereydi...

http://www.biyologlar.com/dna-modelinin-icadi-1

DNA modelinin icadı

Içinde bulundugumuz yüzyilin en önemli biyolojik bulusu beklendigi üzere bir bilim adami ekibi tarafindan tertemiz bir labaratuarda degil, Cambridge Üniversitesi'ndeki mütevazi odasinda atak genç, Amerikali arastirmaci 26 yasindaki James Dewey Watson tarafindan gerçeklestirildi. Watson ve 37 yasindaki arkadasi Ingiliz Kimyaci Francis H.C. Crick'in biyologlarca deoksiribo nükleik asit ya da DNA olarak bilinen olaganüstü bilesigin yapisini ortaya çikarma çabalari hep sonuçsuz kaliyordu. 1867'de kesfinden beri DNA'nin her canlinin her hücre çekirdegindeki uzun asiri ince iplikler seklinde bulundugu görülmüstü. DNA'nin vücudumuzun her hücre merkezinde 2 metre sarilmis uzunlukta bulunmasi sasirtici. DNA alti "yapi tasi''ndan ibarettir. Fosfor, oksijen ve fosforlu bir madde (Fosfat); adli bir tür seker, ve nükleik asit bezleri olarak tanina 4 azot bilesigi Watson ve Crick bu yapitaslarinin görünüste kendi çogaltma yetenegi olan bir maddenin temel parçalari oldugunu biliyorlardi. DNA'nin kendini çogaltma yetenegi olaylari bölünme ve korunmasi seklindeki hayati olaylari kontrol eder. Hücrenin çogalma ve bölünme özelligi canli yaratiklari cansiz maddeden ayiran temel etkenlerden biridir. Ve bu nedenle DNA yasamin temeli sayilmaktadir. Watson ve Cirick'e göre DNA'nin çalisma prensibi bu bülesiginm yapisi yoluyla en iyi biçimde anlasilabilecekti. Yillarca süren ümitsiz çabalardan sonra iki arkadas 1953 ilkbaharinda her biri fakli biçimdeki 6 tamel DNA yapitasindan birini gösteren el büyüklügünde saç parçalari kestiler. Daha sonra kimyasal baglarin yerine geçen hareketli ek yerleri kullanmak suretiyle parçalar çesitli sekillerde yapistirildi. Aylarca süren çabalari sonuç vermeyince iki arkadas vazgeçmeye karar verdiler. Bir gece yarisi Watson helisel bir merdiven rüyasi gördü. Ertesi sabah Crick'e rüyasini anlatti. 3 gün ve gece sürekli çalismadan sonra iki bilimadami 1920'lerde sanat dünyasini altüst eden kübist heykellerden birine benzeyen tuhaf bir model yaptilar bu günümüzdeki çift helisin ilk modeliydi. Yapilan bulusun devrim niteligindeki sonuçlari iki bilimadamini 1962'de Nobel ödülünü kazandirdiginda DNA'nin 3 harfi dünyanin taninmis kisaltmalarindan biri olmak üzereydi..

http://www.biyologlar.com/dna-modelinin-icadi

Nükleer Enerji Gözden Düşüyor

Nükleer Enerji Gözden Düşüyor

Fukuşima nükleer felaketinin üzerinden neredeyse dört yıl geçti. Facia, dünya çapında nükleer enerjiye bakışı önemli ölçüde etkiledi.“Fukuşima faciası nükleer enerji konusunda küresel bir kilometre taşı.” Çevre örgütü Greenpeace tarafından facianın dördüncü yıl dönümü öncesinde açıklanan bir rapora göre, nükleer enerji sektörünün ekonomik ağırlığı ve önemi giderek azalıyor. Dünya çapındaki nükleer santrallerde üretilen elektrik miktarının 2011’de yüzde 4, 2012’de de yüzde 7 gerilediğine dikkat çekilen raporda, özellikle Japonya’daki tüm santrallerin kapatılmasının etkili olduğu, ancak buna ek olarak Almanya, Fransa, Finlandiya, Güney Kore ve ABD’nin de aralarında bulunduğu toplam 16 ülkede söz konusu miktarda azalma kaydedildiği belirtiliyor. Nükleer santrallerin faturası kabarıyorGreenpeace, birçok ülkenin Fukuşima sonrasında nükleer enerjiye geçiş planlarından vazgeçtiğini veya bu planları ertelediğini hatırlatıyor. Raporda ayrıca güvenlik konusundaki yasal düzenlemelerin sıkılaştırılması nedeniyle, santrallerin işletmesinin de giderek daha pahalı bir hal aldığı vurgulanıyor.“Yenilenebilir enerji ciddi rakip”Her yıl açıklanan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nun hazırlanmasına da öncülük eden bağımsız enerji ve nükleer politika analisti Mycle Schneider ise küresel trendleri şöyle özetliyor: “Nükleer santrallerden gelen elektriğin üretim masrafları son yıllarda önemli ölçüde arttı. Bu önemli bir gelişme, zira başta yenilenebilir enerji kaynakları olmak üzere tüm diğer teknolojilerin masrafları azalıyor. Yenilenebilir enerji ciddi bir rakip, ayrıca Avrupa’da elektrik tüketimi de geriliyor.”Finansmanı zor1997’de “alternatif Nobel” olarak bilinen Doğru Yaşam Ödülü’ne layık görülen enerji analisti Mycle Schneider, 1970’li yıllarda altın bir geleceği olduğuna inanılan nükleer santrallerin, günümüzde finansmanının bile zorlaştığına dikkat çekiyor. “Bugün nükleer santrallerin finansmanını üstlenen tek bir büyük ticari banka bile kalmadı. Tüm kredi derecelendirme kuruluşları yeni bir nükleer santrale yatırıma olumsuz not veriyor.” diyen Schneider, buna karşılık, Siemens örneğinde olduğu gibi nükleer enerjiye vedanın da, bu kuruluşlardan olumlu not kazandırdığını hatırlatıyor. Nükleer santral inşaatlarının sayısının ise çok az olduğunu ve sadece belli sayıda inşaat şirketinin ayakta kalmayı başarabildiğini belirten enerji analisti, son olarak, kendini dünyanın bir numarası olarak lanse eden Fransız Areva şirketinin kredi notunun 2014 sonunda ıskarta seviyesine indirildiğine dikkat çekiyor. Rus Atomenergoprom şirketinin notunun da, birkaç gün önce aynı şekilde ıskarta seviyesine çekildiğini kaydeden Schneider, “Yani özetle finans dünyası, hangi ülkeden olursa olsun, nükleer enerji şirketlerine kötü not veriyor.” tespitinde bulunuyor.“Tam bir devrimin ortasındayız”30 yılı aşkın süredir nükleer enerji alanındaki gelişmeleri izleyen Schneider, gelecek yılların enerji sektöründe ne gibi değişikliklere gebe olduğu sorusuna ise şu yanıtı veriyor: “Tam bir devrimin ortasındayız. Deutsche Bank ya da İsviçre’nin en büyük bankası olan UBS’in en yeni analizleri gayet ilginç. UBS, binanın çatısına konacak bir güneş enerjisi sisteminin ve elektrikli bir taşıtın 2020 yılında birçok insan için karlı olacağını hesaplamış. Bu tür gelişmeler tüm enerji sistemini baştan aşağı değiştirecektir. Deutsche Bank’ın tahminlerine göre ise, tüketicilerin güneş enerjisi ile kendi ürettikleri elektrik birçok ülkede şimdiden şebekeden gelen elektrikten daha hesaplı. Bu da, geleceğin enerji piyasasında geçerli olacak kuralların günümüzdekiler ile yakından uzaktan alakası olmayacağı anlamına geliyor.”Nükleer enerji sektörünün geleceğiBağımsız enerji ve nükleer politika analisti Mycle Schneider, tüm bu gelişmelerin nükleer enerji sektörü için ne anlama geleceğini tek bir kelimeyle özetliyor, “felaket!”.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/nukleer-enerji-gozden-dusuyor

Doğal Seçilim (Seleksiyon) yasası nedir?

Aynı yaşta ve aynı derecede sağlıklı, biri şişman biri zayıf iki insan kuzey Atlantik denizinde sandaldan suya düşseler, şişman insanın yeniden karayı görmesi olasılığı daha kuvvetlidir. Bunun iki nedeni vardır. Birincisi; balinalar, fok balıklan ve benzerlerinde de gördüğümüz gibi yağ çok iyi bir yalıtımdır. İkincisi, yağ sudan hafif olduğu için şişmanın su yüzünde durmasını kolaylaştırır. Bundan alınacak ders, bir organizmanın belli özelliklerinin değeri veya yararlılığı ancak kendisinin içinde bulunduğu çevreyle değerlendirilebilir. Çok yağ yükü taşımak birçok durumda kötü sayılsa da şişman biri Kuzey Atlantik’te denize düşerse, deniz şişmanlığın değerini yargılayacaktır. Atlantik’in vereceği hüküm şişmanlığın bu durumda yaşamı sürdürmek için iyi bir özellik olduğudur. Çevre ve Değişme Şişman ve zayıf denizciler örneği, anlatmak istediğim noktayı dramatize etmeme yardımcı oldu. Ama aslında değişim ve çevre arasındaki ilişkinin can damarını bulmak için bireyler yerine, kuşaklar boyunca canlı nüfusları ve bunların yavrularını göz önüne almalıyız. Belirli bir çevrede yaşayan ana-baba, değişmiş bir DNA’yı çocuklarına geçirirlerse o çocuklar, onların çocukları ve bütün izleyen kuşaklar; 1) ana-baba benzeri, 2) ana-babadan daha iyi, 3) ana-babadan daha kötü bir yaşam sürebileceklerdir. Bu üç durum bölünen hücrelerle daha şematik olarak gösterilmiştir. Prensip olarak DNA’daki değişmenin başarısını ölçmek kolaydır: Değişme görüldükten sonra birkaç kuşakta yaşayan bireyleri sayın; eğer yeni bireylerin sayısı, değişme zamanındaki bireylerin toplam sayısını geçiyorsa, DNA’daki özgün değişme veya başarılı, eğer organizmaların sayısı azalmışsa değişme zararlı olmuştur. Benzer düşünceler, türler ve organizma nüfusları mutlu yaşayıp giderken çevre koşullarında değişmeler olunca da akla gelir. Türün yavru yapma yeteneği artacak veya azalacaktır, ikinci durumda, yavaş yavaş yok olma, ancak DNA’da başka bir değişme olup yeni çevrede daha iyi üremeye yol açan bir farklılık gelişirse önlenebilir. Değişme ve doğal seçme arasındaki bu basit ilişkilerin altında evrimin anahtarı yatar. Değişen protein demektir; değişen protein değişen organizmaya yol açar. Yeni organizma, içine doğduğu çevreyi kendisi seçmemiştir. Kendilerinin ve yavrularının daha iyi koşullarda yaşamasına neden olacak değişimlere uğramış organizmalar çoğalırlar; dezavantajlar değişimlere uğrayanlarsa ölüp gitmeye eğilimlidirler. Doğal çevre, iyi dayanabilme yeteneğini organizmalar yararına, dayanamayanların ise zararına olarak, seçme yapar. Evrimsel başarının veya başarısızlığın, hiçbir zaman anında veya tek organizma örnekleri üzerinde ölçülemeyeceğini biliyoruz, kuzey Atlantik’te denize düşen arkadaşlarımız için de durum aynı. Ölçme ancak büyük nüfuslar ve birçok kuşaklar incelenerek yapılabilir. Çevre, türlerin yavru yapma yeteneği üzerine etki yapar, Üreme oranı, çevreye uyum ve evrimsel başarının kritik göstergesidir. Rastlantı Rastlantının evrimi de temelden etkilediğini gözden kaçırmayın. DNA’nın mutasyonla nasıl değişeceği rastlantıya dayanan bir konudur. Bir ana-babanın hangi özelliklerinin DNA’nın cinsel karışımı sonucu yavruda ortaya çıkacağı da bir rastlantı konusudur. Birleşecek çiftleri karşılaşması da öyle. Ve çevrenin değişen organizmalar arasında yapabileceği doğal seçme de rastlantının elindedir. Kısaca, yaşamın kökleri rastlantının derinliklerinde gömülüdür diyebiliriz. Şişeler Örneğine Yeniden Bakış Birinci bölümdeki kıyıya vuran şişeleri anımsıyor musunuz? Gelin yeniden şişeleri organizmalar gibi düşünelim. Şişenin kaderini değiştiren rastlantısal olay, bir şişe “mutasyonu”da diyebilirsiniz isterseniz, kapağın bilinçsizce yeniden yerine yerleştirilmesidir. Etkin çevre ise, içine kapaklı kapaksız birçok şişenin atıldığı deniz. Deniz seçmeyi yapınca, kapaksız şişeler dibi boylarlar; kapaklı şişeler kıyıya vurana kadar deniz üstünde yüzüp kurtulmayı başarırlar. Şimdi, değişme ve doğal seçme örneği olarak şişeleri seçmenin bir yanlışlık olduğunu görebiliriz. Çünkü şişeler türlerini sürdürmek için üre-yemezler. Bu öykü, bir iki cinsel yönden aktif şişeye kapak takılsaydı ve kapaksız şişelerle birlikte denize atılsalardı daha iyi bir örnek olacaktı. Böylece şişeler hâlâ üreyebilme olanakları varken kıyıya ulaşabileceklerdi. Çiftleşecekler, çocukları, torunları olacak ve bu böyle sürüp giderken, kıyıda gittikçe gelişen bir kapaklı şişeler topluluğu oluşacaktı. Şişelere cinsellik vermişken, şişe evrimini bir adım daha ileri götürebiliriz. Diyelim kıyımız bir zaman geçtikten sonra taşlı hale geliyor, öyle ki her yükselen alçalan gel-gitle şişeler kıyıya çarpıyorlar. Kaim cam şişeler bu duruma dayanabilecek, ama ince şişeler kıyıya çarptıkça kırılacaklardır. Kalın şişeler kadar, okyanusta batmaya karşı koyabilen ince şişelerinde şimdi açık seçik bir dezavantajı var. Bazıları birkaç yavru yapmayı başaracaklar ama çoğu yapamayacak. Yavrular daha büyük bir taş tehlikesiyle karşılaşacaklar ve kısa zamanda ölecekler. Birkaç kuşak sonra, kıyıda yalnızca kalın şişelerden oluşan bir yığın görülecek. Güveler Bir zaman önce İngiltere’de Birmingham’da bir çeşit beyaz güve yaşıyordu. Bu pervaneler, beyaz kabuklu kayın ağaçlarıyla beslenip, onların üzerinde göze çarpmayan renkleriyle, güve yiyerek geçinen kuşlardan gizlenebiliyorlardı. Yıllar geçtikçe Birmingham büyük ölçüde endüstrileşti. Havadaki is zamanla ağaçları kararttı. Böylece beyaz güveler göze görünür oldular. Kararmış ağaç kabukları üzerinde kuşların gelip onları yemelerini bekler gibi oturuyorlardı. Sonuç olarak, nesiller geçtikçe güve nüfusu tükenecek kadar azaldı. Bu dönem süresince, zaman zaman koyu gri güvelere rastlanmaya başlandı. Ağaçların gri kabukları üzerinde bunların çok iyi gizlenme olanağı vardı. Sayıları hızla arttı ve sonunda bu yeni güvelere bölgede bolca rastlanmaya başlandı. Bu öykü, çevre ve organizma arasında oynanan oyunu çok güzel anlatıyor. Koyu renk ağaç kabuklan ve böcek yiyen kuşlar, açık renk güvelerin aleyhine doğal seçme yapan bir çevre oluşturuyorlar, nüfuslarının yok olmasına neden oluyorlardı. Bu sırada ortaya çıkan rastlantısal bir mutasyon, koyu renk güvenin oluşumuna yol açtı. Daha önceleri, ağaçlar açık renk iken böyle bir mutasyon zararlı olacaktı, oysa şimdi yararlı oluyor. Koyu renk güveler barış içinde çiftleşip üreyebiliyorlar. Başka bir deyişle kendileri ve onları izleyen kuşaklar gelişiyorlar. Değişen çevrenin ve geçmişindeki rastlantısal mutasyonların, toplam etkisi nüfusunun karakterine tam bir değişmeye neden oldu. Bakterilerde Mutasyon Bakteriler, evrimsel değişmeyi (doğal seçmeyi) incelemek için çok uygun deney modelleridirler. Hepsi safkandır, nüfusun bütün bireyleri birbirinin aynıdır, çünkü hepsi aynı bakteriden üremişlerdir. Her yarım saatte bir yeni bir kuşak doğar, böylece kuşaklar üzerinde nüfus durumunu makul bir süre içinde izleyebilirsiniz. Şimdi isterseniz, laboratuvarda bir cam kavanoz içindeki bakterilere Birmingham’ın pervanelere yaptığına yakın bir şey yapalım, uygun olmayan bir çevre yaratalım. Kavanozdaki sıvıya bir damla antibiyotik streptomisin ekleyelim. Bu bakteriler için felâkettir. Çünkü bu, ilaç onlar için ölüm demektir. Büyüme çok geçmeden yavaşça durur ve hücreler ölmeye başlarlar. Bir iki saat içinde bütün hücreler ölmüş gibidir. Canlı hücre kalıp kalmadığım anlamak için bir test yapabiliriz. Milyonlarca ölü hücre içinde yaşayan bir iki hücre olduğunu görürüz, (diyelim on taneden az). Dahası, bu ender canlı hücrelerin streptomisinin varlığına rağmen çok iyi üreyebildiklerini gösterebiliriz. İlaçtan hiç rahatsız olmadan, Streptomisine dayanıklılık özelliğini aktararak ürüyorlar. Tek tük yaşamını sürdürebilen bakteriden çoğalan bütün gelecek kuşaklar, bu ilaca dayanıklılık özelliğini kalıtımla alırlar. Bu olayın açıklaması nedir? Son derece büyük bakteri nüfusu içinde (milyonlarca hücre) bir şansımız var; belki de on milyonda bir hücrenin kendisini streptomisin varken veya yokken ortaya çıkabilir, çünkü DNA içinde tümüyle rastlantısal bir değişmedir bu. Eğer streptomisin olmasaydı, bu mutasyonun oluştuğunu bilmeyecektik. Streptomisinin varlığıyla, dayanıklı organizmalar seçildiler, çünkü bu organizmaların avantajları vardı. Streptomisine dayanıklı hücreler, bundan sonra kalabalık bir nüfus oluşturana kadar bölünmeyi sürdürdüler. Yararlı mutasyon geçirmemiş ilk bakteriler, yaşamı o belirli çevrede sürdürecek olanakları olmadığı için ölüp giderler. Temelinde, bu öykü de pervanelerinkine benziyor. Çorbaya Geri Dönelim İkinci bölümde, yeryüzündeki ilk hücreden üre-yenlerin içinde doğdukları zengin çorbayı oburca tüketmelerine bir göz atmıştık. Şimdi de bir organizmanın besin tüketme yeteneğinin (besin alıp, şeker gibi bileşiklerden enerji üretmek anlamında) özel enzimlere nasıl bağımlı olduğunu resmimize işleyeceğiz. Hücrelerdeki enzimler olmasaydı, şeker kullanılamazdı. Biz de bağırsaklarımızdaki enzimler olmasaydı buna benzer bir durumla karşılaşacaktık; elimizin altında besin maddeleri bulunduğu halde, onları bedenimize alıp yakamayacaktık. Yeryüzündeki ilk hücrenin çorbada bir veya daha çok şeker benzeri kimyasal maddeyi kullanma yeteneği vardı, ama çorbada mevcut bütün kimyasal madde türlerini tüketemeyeceğini düşünmemiz akla yakın. Böylece kullanabileceği cinsten bütün maddeleri bitirdikten sonra, “askıya alınmış canlılık durumunda” bekleyecekti. Bugünkü bakteriler besin olarak gereksindikleri kimyasal maddeler tükenince aynı şeyi yapıyorlar; yalnızca durup bekliyorlar. Çorbanın içinde bekleşen milyarlarca hücrenin arasında, uzun dönemler sonunda rastlantısal mutasyonlar görülebilirdi. Bu mutasyonlardan bazıları, bir organizmaya başka bir kimyasal maddeyi kullanabilme yeteneği kazandırınca da organizma yeniden üremeye başlayabilirdi. Bu yolla çorba, en sonunda içinde durmadan artan çeşitli canlı organizmalar tarafından tüketilecekti. Vahşi Doğada Evrim Şimdiye kadar üzerinde durduğumuz örneklere, evcilleşmiş evrimden örnekler denebilir. Nüfusta “tek” bir değişme ve bu değişmenin lehine veya aleyhine doğal seçme arasında çok açık bir ilişki vardır. Laboratuvarda kullandığımız yaratıklar çoğunlukla safkan üreyenlerdir, yani genetik olarak aynı, en azından bir mutasyon belirene kadar her birey aynıdır bu deneylerde. Etrafımızdaki doğal dünyada aynı prensipler geçerliyse de, durum daha karışıktır. Safkan yavruları doğada nadiren görürüz. Aslında Darwin’i şaşırtan, onun dikkatini çeken ve bizi de etrafımıza baktıkça şaşırtacak olan, canlı varlıkların çok büyük çeşitliliğidir. Yalnızca değişik türden yaratıkların çeşitliliği değil, türlerin kendi içlerindeki çeşitliliği de. Türler içinde ölçmek için ele alınan hemen hemen her özellik, büyük çeşitlilik gösterecektir. Yalnızca insan türüne baksak, hepimiz insan olsak da birbirimizden çok farklıyız. Hayvanlar için de aynı durum söz konusu; kürkün kalınlığı, koşma ve tırmanma hızı, dişlerin uzunluğu ve keskinliği, uzunluk, ağırlık, güçlülük, görme, işitme, karşı cinse karşı çekicilik, bunların hepsi bireyden bireye çok farklılık gösterir. Safkan bir fare kuşağında bu özellikler dizisini ölçerseniz bir farklılık bulamazsınız. Bütün hayvanlar birbirinin aynıdır. Çeşitlilik evrimin işlemesine olanak sağlar. Darwin ve Wallace, çeşitliliğin nedenini bilmedikleri halde (DNA’nın mutasyonu ve cinsel karışımı), önemini kavrayıp teorilerini bunun üzerine kurdular. Şimdi herhangi bir canlı toplumunun, gelişme tarihinin herhangi bir zamanında, DNA’sı içinde çok büyük sayıda birikmiş değişme taşıdığı düşüncesini kavramaya çalışmalısınız. Canlı toplum, gerçekte, bütün geçmiş değişikliklerinin ve çevrenin yaptığı bütün geçmiş etkilerin deposudur. Bu, topluluk içindeki bireylerin büyük çeşitliliğinin nedenidir. Doğal seçme işte bu çeşitliliği kullanarak topluluğun daha çok gelişmesini sağlar. İsterseniz yalnızca bir değişken alalım, örneğin koşma yeteneğini düşünelim. Açık havada bir düzlükte, büyük bir geviş getirenler sürüsü içinde, saptayabileceğimiz en yüksek hızlar geniş bir farklılık gösterebilir. Kıyıda köşede gizlenip bekleşen bir sürü aslan varsa, en hızlı koşanın yaşamını sürdürme ve üremede daha çok şansı olacaktır. Böylece, kuşaklar sonra çevrenin kazandırdığı dengeyle, sürü hızlı koşanlar bakımından zenginleşecek, sürünün hızı artacaktır. Siz de birtakım özelliklerin ortaya çıkışında etkili olan benzer güçleri gözleyebilirsiniz: Çevrede Değişiklik: Doğal Olarak Seçilen Özellik Ormandan düzlüğe İyi koşan bacaklar Düzlükte yırtıcı hayvanların ortaya çıkışı Daha iyi koşan bacaklar Orman tabanından ağaçlara Daha iyi kavrayan kollar Yerden havaya Daha hafif kemikler, daha uzun kollar ve tüyler Sıcaktan soğuğa Kürk, ter gözenekleri Et yemekten ot yemeğe Kısa otlama dişleri Evrimin Amacı Var mı? Evrimi anlamanın zorluklarından biri, insana nedeni var gibi görünen değişmelerin aslında evrim sürecinde yalnızca rastlantıya dayanan olaylar olmalarıdır. Örneğin daha küçük hayvanların bol olduğu bir çevrede, ot yiyen bir türün gittikçe et çiğnemeye yarayan dişler geliştirmesi görülüyorsa, bu değişme anlaşılabilir: Yaşamı sürdürecek olanlar, öbür hayvanları yemek zorundadırlar ve et çiğneyen dişler bu olanağı sağlayacaktır. Burada, çevrenin hayvanları kendi yararlarına değişme yapmaya yönlendiriyormuş gibi bir amacı olduğu düşünülebilir. Bunu destekleyen bir düşünce biçimini savunan T.D. Lysenko, Stalin ve Kruşçev, bütün Sovyetler Birliği’ni neredeyse otuz yıl süren bir komik operaya sürüklediler. Bir çevrenin bir hayvan nüfusuna değişim öğretmesini sağlayan, düşünülebileceğimiz hiç bir yöntem olmaması yanında olaylar da bu şekilde gelişmez. Daha ziyade, bir hayvan nüfusu diş biçimi ve büyüklüğü bakımından rastlantısal değişimler sonucu büyük bir çeşitliliğe rakip oluyor. Nesil tekerleğinin her dönüşüyle, diğer hayvanları öldürebilecek ve etlerini çiğneyebilecek diş yapısı olanlar, diğerlerine göre, yaşamı sürdürme ve yavru yapma açısından daha şanslı oluyorlar. Yavaş yavaş kuşaklar boyu süren doğal seçmeden sonra, et yiyen hayvan türü gelişecektir. Bu işlem tamamen amaçtan yoksundur. Seçme kelimesi, belki de burada yanlış anlamaya neden oluyor, çünkü amacı da çağrıştırıyor. Çevre, tabiî ki tümüyle pasiftir. İyi veya kötü değişmelerin ortaya çıkmasına neden olmaz. Değişmeler kendiliğinden belirir (mutasyonla ve cinsel karışımla) ve bir defa gerçekleştikten sonra bir hayvana çevreye daha iyi uyma şansı verebilir. Bir an için dönüp güveler örneğine bakın. Büyük bir beyaz güve nüfusu içinde yer yer gri güvelerin bulunması, tümüyle rastlantısal bir olaydır ve gri renge olan “gereksinimden” bağımsızdır. Olay, gri ağaçlar döneminde görülebildiği sıklıkta, beyaz ağaçlar döneminde de ortaya çıkabilirdi. Ağaçlar, griliğe yönelten bir mutasyonun belirmesini desteklemiyorlar. Yine de aynı rastlantı gri ağaç döneminde olursa, gri güvelerin yaşamlarını sürdürüp yavru yapmaları olanağı artıyor. Koyu renk ağaçlardaki kuşların düşman olduğu pervanelerin durumu, düzlükte aslan tehlikesi altındaki hızlı koşucunun durumuyla aynıdır. Bu basit ilişkiyi gördüyseniz, Darwin ve Wallace’nin yeryüzündeki yaşamın geniş çeşitliliğinin verdiği ilhamla buldukları evrim prensiplerini kavradınız demektir. İnsanlarda Mutasyon ve Doğal Seçme İnsanlar daha basit canlı biçimlerinden, mutasyon ve cinsel karışımla evrimleştiler; tıpkı bakteri ve pervanelerde olduğu gibi. Şimdi bile işleyen olgunun bazı yönlerini görebiliriz İnsanlarda bazı mutasyonlar, bedende önemli bir işlevi olan bir proteinin neden olduğu bir hastalık biçiminde ortaya çıkabiliyor. Proteinin işlevim yerine başaramaması bir hastalık nedeni olabiliyor. Bugün bu nedenle oluştuğu bilinen bir sürü genetik hastalık var; her birinde değişik bir protein, çoğunlukla bir enzim iyi işlemiyor. Daha önce sözü geçen orak gözeli kansızlık (bölüm V) örnek gösterilebilir. Burada DNA’daki bir mutasyonel değişim, değişik hemoglobin moleküllerinin üretimine yol açıyor. Değişmiş hemoglobin molekülleri, içinde taşındıkları kırmızı kan hücrelerinin (alyuvarların) biçimini değiştirip hastalığa neden oluyorlar. Bu hastalık üzerine söyleyecek iyi şeyler pek yok. Ancak, Afrika’da sıtmanın yaygın olduğu yerlerde yaşayan orak gözeli kansızlık kurbanları, hastalıkları sayesinde sıtmaya karşı korunmuş durumdalar! Sıtmaya, alyuvarlara yerleşip hastalık yapan bir asalak neden olur. Bu asalaklar, orak biçimli hücrelerden hoşlanmazlar, onun yerine daha sağlıklı kurbanları yeğlerler. Orak gözeli kansızlık ve sıtma arasındaki bu ilişki, yine değişen organizma (bu örnekte insan) ve çevresi arasındaki ilişkinin belirgin bir örneğini gösteriyor. Orak gözeli kansızlık hastalarının evrimsel dezavantajları olsa da, bir sıtma ülkesinde sıtma yüzünden daha çok hasta olanlara göre avantajlı durumda sayılabilirler. Türlerin Çeşitliliği Nereye baksak bir canlı türünü, yaşamını sürdürebilmek için çok yoğun şekilde uğraşırken bulabiliriz. Bir avuç toprakta veya suda, her yükseklikte ve derinlikte, sıcak su kaynaklarında veya donmuş tundralarda, okyanusta veya havada, kupkuru çölde veya muson ormanlarında; evrim, akla gelebilecek (hatta gelemeyecek) her canlı türüne bir yer bulmuş görünür. Duyuların her biçimi, yemek, hareket, iletişim, sevmek, dövüşmek, korumak, üremek, bunların hepsi evrimin hizmetindedir. Ve bugün yeryüzünde gördüklerimiz daha önce yaşayıp tümüyle yok olmuş canlı yaratıkların çeşitliliğinin yalnızca ufacık bir bölümüdür. Hep bildiğimiz o koca dinozor iskeletleri, binlerce milyon yıl sürmüş doğum - yaşam - yenilme - yok olma çemberinde eriyip gitmiş türlerden bize kalan anıtlardır. Değişme ve doğal seçme bütün bu karmaşıklığı ve çeşitliliği açıklayabilir mi? Her şeyin nasıl geliştiği ayrıntılı olarak bilemeyiz, yalnızca prensip olarak değişme ve doğal seçme arasındaki bu karşılıklı etkileşimin durmadan genişleyen karmaşıklığa yol açabileceğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Organizmalara fazladan yaşamı sürdürebilme kapasitesi sağlayan değişmeler, yaşama şansını artırırlar. Yeterli zaman oldukça her şey denenecektir. Yalnız bir şeyden emin olabiliriz, iki veya üç milyar yıl önce yaşayıp geleceği görmeye çalışsaydık, herhalde olacakları önceden bilemezdik; kimse, insanları veya diğer canlı türlerini gözünün önüne getiremezdi. Neden? Çünkü, evrimde her adım rastlantıya dayanan bir olaydır, bu nedenle önceden bilinemez. İnsanlar dahil bütün canlı yaratıklar, son derece rastlantısal olayların ürünüdür. Denilebilir ki insanlar olarak bugün kendimizi tanıdığımız biçimimiz son derece ender bir rastlantıdır! Başka bir deyişle evrim, aynı koşullarla aynı yeryüzünde yemden başlasaydı insanların yeniden oluşmaları şansı, sonsuz küçüklükte olacaktı. Bu olgulara bağlı olarak ve aynı akıl yürütme temelinde, denebilir ki evrende bir yerlerde bize benzeyen yaratıkların varolması olasılığı çok küçüktür. Evrende yaşam olasılığı büyük ama bizimkine benzer bir yaşam olasılığı çok küçük. Değişme ve doğal seleksiyonun, insan varlığını açıklamak için “yeterli” olduğunu bitiriyoruz. Bilim her zaman yeterli ve basit açıklamaları sever.

http://www.biyologlar.com/dogal-secilim-seleksiyon-yasasi-nedir

MİKROORGANİZMALARLA GENETİK MADDE AKTARIMI - GEN TRANSFERİ

Bakterilerde genetik materyalin küçük veya büyük bir bölümü bir bakteriden diğerine çeşitli mekanizmalar aracılığı ila aktarılıp, sonunda önemli genetik değişiklikler oluşabilmektedir. Verici bakteriden alıcı bakteri hücresine, bakteri genomunun aktarılması sonucu her iki bakteri hücresinin genetik özelliklerini birlikte içeren melez bakteriler meydana gelirler. Bakterilerde görülen bu olaylar sırasında, yüksek canlılarda olduğundan farklı olarak, iki hücrenin çekirdeklerinin tümü birleşmemekte, alıcı bakterinin kromozomu yalnız belli bir bölüm için diploid (benzer genlerden çift dizi taşınması) duruma geçmektedir. Kısmi bir zigot olarak da nitelendirilen melez bakteride, verici hücreden alınan genetik materyale ekzogenot, bunun alıcı hücredeki karşılığına ise endogenot denir. Alıcı bakteri DNA’sının replikasyonu sırasında, ekzogenot da replike olur ve aralarında meydana gelen çaprazlaşmalar sonucu, alıcının DNA’sına vericiden gelen ekzogenot eklenir. Bu bakteriden oluşacak yavru bakteriler, alıcı hücrenin genomuna taşırlar. Verici bakteriden aktarılan bir DNA segmentinin alıcının genomuna girip, alıcı bakteriye birtakım yeni özellikler kazandırması mümkündür. Böylece meydana gelen olaya rekombinasyon (yeni bileşim), oluşan melez bakteriye rekombinant (yeni bileşen) adı verilir (KILIÇTURGAY, GÖKIRMAK, TÖRE, GÖRAL ve HELVACI, 1992). 2. MİKROORGANİZMALARLA GENETİK MADDE AKTARIMI (GEN TRANSFERİ) ******Mikroorganizmalarda gen transferi üç ana mekanizma ile meydana gelmektedir. Bunlar; 1. Transformasyon, 2. Konjugasyon, 3. Transdüksiyon ’dur. 2.1. Transformasyon Ortamda ikinci bir canlı hücre veya bakteriofaj bulunmaksızın, verici hücre tarafından ortama bırakılmış DNA’nın alıcı hücre tarafından kullanılarak, yeni bir hücre oluşmasıdır. Verici bakterinin DNA’sı ortama, genellikle bakterinin kendiliğinden parçalanıp erimesi veya bazı kimyasal maddeler aracılığı ile ekstraksiyonu sonucu salınır. Bu genetik materyalin alıcı hücre tarafından alınabilmesi için, deoksiribonükleaz enzimin etkisinden korunmuş olması ve alıcı hücrenin DNA moleküllerini hücre içine alabilecek yeteneğinin bulunması gerekir (AKMAN, 1983). Bir mikroorganizma, kendisine DNA kompozisyonu yönünden çok yakın olan, diğer bir mikroorganizmaya ait genetik materyal içeren bir ortamda üretilirse, belli bir süre sonra, bu sıvı ortamdan katı besi yerine ekimler yapılırsa, bazı kolonilerin değişik morfolojide olduğu ve bunların, genetik materyali veren ölü mikroorganizma kolonilerine benzediği görülür. Örneğin (şekil 2.1.1’de), Diplococcus pneumoniae’nin II-R suşu, kendisini oluşturan öldürülmüş II-S suşunun DNA materyalini ihtiva eden uygun bir sıvı ortamda ve uygun bir süre temasa bırakıldıktan sonra, katı besi yerine yapılan ekimlerde bazı kolonilerin II-S karakterinde olduğu görülür. Bu denemede, II-S suşu öldürülmüş ve elde edilen DNA ekstraktları ortama katılmıştır. Canlı olan II-R suşu ortamda bulunan II-S suşuna ait bazı genetik materyalleri almış ve bu elementlerde taşınan karakterler yönünden pozitif hale (II-S haline) gelmiştir (ÇON, 2006). ** Bu in vitro transformasyon Griffith’in yaptığı gibi in vivo olarak da yapılabilir. Griffith’in üzerinde çalıştığı tür D. pnemoniae’dır. Bu türün birçok strainleri mevcuttur. Griffith’in yaptığı deney şöyledir; tip II denilen strain ( canlı, kapsülsüz, avirulan, R formunda ) hücreleri ile tip II –S denilen ( kapsüllü, virulan, S formunda**)**strainin ısı ile öldürülmüş hücrelerini birbirine karıştırdıktan sonra fareler şırınga etmiş ve onların ölmelerini beklemezken hastalanarak öldüklerini görmüştür. Daha sonra Avery ve arkadaşları bu olayda kapsül yapımı ile ilgili olan ve ölü hücrelerden canlıya aktarılan maddenin DNA olduğunu saptamışlardır (M.ÖNER, 1996). Bu iki (in vivo ve in vitro) denemede, ortak olan nokta, verici hücre (bakteri) DNA parçacıklarının alıcı hücre (bakteri) kromozomu ile birleşmiş olması ve verici hücreye ait karakterleri yönünden alıcıda pozitifliğin elde edilmesidir. Her iki hücrenin de antijenik yakınlığının çok fazla olması (birbirinden mutasyon ile türemiş olmaları) gen alışını kolaylaştırmaktadır. Antijenik yakınlığı olmayan bakteriler arasında transformasyon, genellikle, nadirdir (ARDA, 2000). Transformasyon bakterilerde genetik rekombinasyona neden olan bir değişimdir. Transformasyon işlemi (şekil2.1.2’de), iki ana kategoriye ayrılan çeşitli basamaklardan oluşur: (1) alıcı hücreye DNA’nın girişi ve (2) alıcı kromozomdaki homolog bölge ile verici DNA’nın rekombinasyonu. Hücre popülasyonları içinde uygun fiziksel durumda hazır olan yani kompetent (uyumlu) hücreler DNA’yı içine alabilir. DNA’nın girişi, bakteri hücresinin yüzeyindeki sınırlı sayıdaki reseptör yerlerinden gerçekleşir. Bakteri hücre duvarı ve membranındaki bu geçiş için özel iletim molekülleri ve enerjiye ihtiyaç duyarlar. Alıcı hücrenin enerji üretimini ve protein sentezini baskılayan maddelerin transformasyonuda baskılaması bu fikri desteklemektedir. Giriş esnasında DNA molekülünün bir ipliği nükleazlarla kesilir ve sadece tek ipliğin transformasyonu gerçekleşir (2. ve 3. basamak). Transformasyona uğrayan DNA ipliği bakteri kromozomundaki komplementer bölgesi ile karşı karşıya gelir. Birkaç enzim aracılığı ile DNA parçası kromozomdaki homolog bölge ile yer değiştirir ve bu kromozom kısmı çıkarılarak parçalanır (4. basamak). Rekombinasyonun gözlenebilmesi için, aktarılacak DNA, genetik değişiklik taşıyan farklı bir bakteri suşundan alınmalıdır. Kromozoma yabancı DNA katıldıktan sonra oluşan rekombinant bakteriyel DNA yapısında, kromozamal DNA’ya ait bir DNA ipliği ve diğer iplikte ise transfer edilen DNA parçası taşınır. Bu iplikler genetik olarak birbirinin aynı olmadığı için sarmal bölge heterodubleks olarak isimlendirilir. Replikasyondan sonra bir kromozom, alıcı hücreninki ile aynı orjinal durumunu muhafaza eder, diğeri ise transforme olmuş gen taşır. Hücre bölünmesi ile bir konakçı hücre ve birde transforme olmuş hücre oluşur (C.ÖNER, 2002). Bir DNA segmentinin, diğer bir bakteri kromozomu ile birleşebilmesi için, her ikisinde de baz sıraları bakımından bir homologluğun olması şarttır. Transformasyonda, alıcı verici hücrelerin DNA’larının homolog oluşları yanı sıra bazı önemli faktörlerinde etkisi bulunmaktadır. Uygun ortam ve optimum koşullarda, üreyen hücrelerden ancak 10-7-10-8 kadarının, DNA segmenti alma yeteneği vardır. Bu nedenle üreme sırasında bazı hücrelerin belli bir fizyolojik duruma ulaşmasının ve DNA parçasını alabilecek kabiliyete kavuşmasının da önemi fazladır. Diğer bir deyime alıcı hücrenin diğerlerinden farklı ve kompetent olması gereklidir. Diğer önemli noktalardan biri de, DNA segmentlerinin,**0,3–8** 105 dalton molekül ağırlığından aşağı olmaması durumudur. Çift iplikçikli olmayan ve yukarıda bildirilen ölçülerden küçük olanlar alıcı hücrelere kolayca giremezler (ARDA, 2000). D. pneumoniae 'den başka H. influenzae, Streptococcus sanguis, Niesseria gonorrhoeae, bitki patojenleri, Bacillus subtilis, nitrojeni fikse eden mikroorganizmalar arasında da, transformasyon tespit edilmiştir (KILIÇTURGAY, GÖKIRMAK, TÖRE, GÖRAL ve HELVACI, 1992). Enterobakteriler arasında transformasyon pek başarılı olmamakla beraber, son yıllarda, yüksek kalsiyum iyonları konsantrasyonlarında E. coli 'de de transformasyon saptanmış olduğu bildirilmektedir (ARDA, 2000). Son zamanlarda yapılan çalışmalar, insan hücrelerinin de bu yeteneği taşıdığını göstermiştir. Bu araştırmada anarmol hemoglobin üreten bir kişinin göğüs kemiğinin (sternumun) kırmızı iliğinden alınan olgunlaşmamış kırmızı kan hücrelerinin doku kültüründe üretilebileceği ispatlanmıştır. Normal bir insanın göğüs kemiğindeki ilkten alınan hücrelerden hazırlanmış bir besin ortamında üretilen bu hücreler bir zaman sonra normal hemoglobin yapabilme yeteneği kazanmıştır. Daha sonraki aşamalarda hücreler (eskiden anarmol, yeni durumda normal hemoglobin üreten) alındığı kişinin sternumunun içerisine enjekte edilerek, o kişinin normal hemoglobin üretimi sağlanabilmiştir (DEMİRSOY). 2.2. Konjugasyon Bir bakteriye ait genetik maddenin (DNA’nın), aynı cins içinde bulunan veya aynı türden diğer mikroorganizmaya direkt temas veya seks pilusları aracılığı ile transfer edilmesine konjugasyon denir (ÇON, 2006). Bakterilerde konjugasyon olgusunu aydınlatan ilk çalışmalar1946 yılında Lederberg ve Tatum’um araştırmalarından kaynaklanmaktadır. Bu iki araştırmacı organizma olarak E. coli K–12 olarak bilinen straini seçmişlerdir. Bu bakteri minimal agar olarak bilinen ve içinde sadece bir karbonhidrat, su ve mineral maddeler içeren bir ortamda büyüyebilme kapasitesine sahip prototrof bir bakteridir (M.ÖNER, 1996). Bu araştırmacılar bu bakterinin thr+, leu+,bio+,met+, thi+ olduğunu, yani bu bakteri strainin threonin, leucin, biotin,**metionin ve tiamin genotipli hücrelere sahip olduklarını ve bu hücrelerinin minimal agarda büyüme kapasitesine sahip olduğunu gösterdikten sonra bunları röntgen ışınları altında belirli bir süre tutmuşlar ve iki mutant suşu ayrı ayrı izole etmişlerdir. Bu mutantlardan birisi (B suşu) bio+,met+,thi-, thr- ve leu- ötekisinin ise (A suşu) bio-, met-, thr+,thi+ ve leu+ olduğu saptanmış. Bunlardan (şekil 2.2.1’de) B suşu içinde kendi sentezleyemediği threonin, tiamin ve leucin içeren, ötekisi ise kendi sentezleyemediği biotin ve metionin içeren ortamlarda ayrı ayrı kültüre alınmışlardır. Bundan sonra bu ikili mutantlardan her biri ayrı ayrı minimal agar plaklarına uygun bir sayıda ekildiklerinde her ikisinin de üreyemedikleri öte yandan bu iki ayrı tip hücre karıştırılarak minimal agar plaklarına ekildiklerinde prototrof koloninin oluştuğunu görmüşler ve bunu karıştırılan iki strain arasında genetik bir alışverişin cereyan ettiğine hükmetmişlerdir. Ancak bu olgu 10-7 kadardır (C.ÖNER, 2002). Lederberg ve Tatum’un buluşları konjugasyonun genetik temeli üzerine başka çalışmaların yapılmasını teşvik etmiştir. Kromozomunun bir bölümünü aktaran hücreye F+ hücreleri denmiştir. Alıcı bakteri, vericiden gelen bir kısım kromozom materyalini alır, kendi kromozomu ile birleştirir bu hücrelere de F- hücreleri denmiştir.1950 yılında Bernard Davis kromozom aktarımı için doğrudan hücre teması gereklidir fikrini desteklemek için U tüpü yöntemini (şekil 2.2.2’de) geliştirmiştir. Tüpün taban kısmında sıvı besiyerinin geçebileceği fakat bakterilerin geçemeyeceği gözeneklere sahip cam filtre vardır. F+ hücreleri filtrenin bir tarafına, F- ise fitrenin diğer tarafına yerleştirilir. Besiyeri filtrenin iki tarafın gire çıkar, bu nedenle bakteriler inkübasyon boyunca aynı besiyerini kullanırlar. Tüpün iki tarafındaki örnekler bağımsız olarak minimal besiyerine ekildikleri zaman hiçbir prototrofa rastlanmamıştır. Davis bu deneye dayanarak, genetik rekombinasyonun gerçekleşebilmesi için fiziksel temasın gerekli olduğu sonucuna varmıştır (C.ÖNER, 2002). Kısa sürede farklı bakteri suşlarının da genetik materyalin tek yönlü transferini gerçekleştirdikleri ortaya çıkarılmıştır. Protoplast füzyon (şekil 2.2.3’de) tekniği de (bakteri, basil, streptomyces, maya, bitki, vs.) gen aktarımı için kullanılmaktadır. İki ayrı türe ait protoplastlar elde edildikten sonra, bunlar, PEG'li ortamda direkt temasa getirilirler. Uygun bir süre ve ısıda tutulan protoplastlar arasında birleşme ve gen aktarmaları kolayca olabilmektedir (ARDA, 2000). Konjugasyon fenomeninde, verici durumda olma kabiliyetini, genellikle, hücrede bulunan ve nakledilebilir bir genetik element olan plazmidler tayin ederler. Bu plazmide fertilite faktörü (F-faktörü veya seks faktörü) adı verilir. Bu faktörü alan hücreler taşınan karakterler yönünden pozitif hale gelirler. Aktarma olayı 10-5-10-6 oranında meydana gelmektedir. İki hücre arasında konjugasyonun gerçekleşebilmesi için, bunların birbirleriyle temasa gelmesi gerekir. Bu olguyu, direkt temas kadar, genellikle, verici hücrelerdeki seks pilusları da yaparlar. Seks piluslarının sentezlenmesini hücre içinde bulunan seks faktöründeki özel genler sağlarlar. Bunlar, diğer**normal piluslardan (fimbria) daha uzun ve kalındırlar. Ortaları boş olduğundan bir boru ve geçit köprüsü görevini yaparlar. Genetik materyal buradan geçerek alıcıya aktarılır. Normal pilusların gen aktarmasında rolleri yoktur. F plazmidi ile başlıca 3 tür konjugasyon oluşabilmektedir. Bunlar da; 2.2.1. F+ hücre x F- hücre konjugasyonu F faktörünü sitoplazmasında taşıyan bir F+ hücre ile buna sahip olmayan F- hücre arasında gerçekleşen F faktörü aktarılmasında seks pilusu önemli fonksiyona sahiptir. Ancak, böyle iki hücrenin direkt teması da genetik madde aktarımına yardımcı olabilmektedir. F+ hücre x F¯ hücre birleşmelerinde genin aktarımı tek yönlüdür. Yani vericiden alıcıya doğrudur. İki yönlü olmamaktadır. Ayrıca, F+ hücre ile F- hücre birleşmelerinde de alıcı hücre her zaman F+ hücre şekline dönüşmeyebilir. Konjugasyon sırasında, F faktörünün bir iplikçiğinde oluşan kopma (ori T bölgesi) ve buradan ayrılan 5' ucu, seks pilusunun oluşturduğu köprüden geçerek F- hücreye transfer edilir. Aktarılan tek iplikçiğin karşısında 5'  3' yönünde ikinci bir iplikçik sentezlenerek alıcı hücrede çift iplikçikli ve sonra da sirküler forma dönüştürülür. Böylece başlangıçta F- olan alıcı hücre F+ hale dönüşmüş olur. Vericide bulunan tek kopya da rolling circle replicationla çift iplikçikli forma getirilir. Böylece verici hücre de yine plazmid kalmış ve bu hücre F+ karakterini korumuş olur. Alıcı hücreye aktarılan F plazmidi, burada sitoplazmada kalır. Nadiren bakterinin genomuna da integre olabilir ve hücreyi Hfr haline getirebilir veya bazen de hücreden ayrılabilir (ARDA, 2000). 2.2.2. Hfr hücre x F-hücre konjugasyonu 1950 yılında Cavalli-Sforza, E.coli’nin F+ suşlarını, mutasyonu uyardığı bilinen bir kimyasal olan azot mustard ile muamele etmiştir. Bu madde ile muamele edilen verici hücrelerden 10-4 oranında rekombinasyona uğrayan verici bakteri suşları elde edilmiştir. Bu oran orijinal F+ suşlarında görülen sıklıktan 1000 kat daha fazladır.1953 yılında William Hayes buna benzer oranda yüksek rekombinasyona sahip başka bir suş yalıtmıştır. Her iki suş da Hfr veya yüksek sıklıkta rekombinasyon yapabilen şeklinde isimlendirilmiştir (C.ÖNER, 2002). Sirküler olan F faktörünün, alıcı hücre kromozomu ile birleşebilmesi için birbirlerinde homolog bölgelerin bulunması gereklidir. Birleşmeden önce sirküler olan F faktörü bakteri kromozomu üzerindeki homolog bölge yanına gelir. Birleşme homolog bölgeler arasında tek bir krosoverle gerçekleştirilir. Böylece, Hfr hücreler meydana gelirler. E. coli 'nin kromozomu üzerinde F- faktörü için homolog olan birçok bölge (8–10 kadar) bulunmaktadır. F faktörü bu bölgelerin bir tanesi ile integre olur. Hfr hücre oluştuktan sonra, bu faktör hücreyi seks pilusu oluşumu için tembih eder ve sentez mekanizmasını aktive eder (ARDA, 2000). Aktarma sırasında Hfr hücrelerde, F faktörü, hücre DNA'sı ile birleşmiş olduğu yerden kopmakta ve bu faktör bakteri kromozomunun arka ucunda kalmaktadır. Bu durum, konakçı DNA'sının aktarılmasında itici bir güç yaratmaktadır. Sonda bulunması nedeniyle, eğer yeterli süre tanınmazsa veya kültürler çalkalanırsa, F faktörü alıcı hücreye aktarılamaz. Bu nedenle, Hfr x F- hücre birleşmelerinde genellikle F- hücreler elde edilir. Buna karşılık F+ x F- hücre birleşmesinde F+ hücreler daha fazladır. Halbuki Hfr hücreler, F+'lere oranla, 1000 defa daha fazla konjugasyon yapma yeteneğine sahiptirler. Hfr hücrelerden F+ faktörü alıcıya az oranda geçmesine karşın, donör DNA segmentinin geçme olanağı çok fazla olduğundan, gen aktarması yüksek sıklıkta gerçekleşebilmektedir (ARDA, 2000). 2.2.3. F' hücre x F- hücre konjugasyonu 1959 yılında, Edward Adelberg, E.coli’nin Hfr suşları ile yaptığı deneyler esnasında, kromozoma katılmış olan F faktörünün serbest kalabileceğini ve hücrenin F+ durumuna geri dönebileceğini keşfetmiştir. F faktörü bazen bütünleşmiş olduğu bakteri DNA’sından ayrılarak, kromozom dışında çembersel bir şekilde devamlılığını sürdürebilir. Böylece Hfr bakterisinden F+ bakteri meydana gelmiş olur. Bu ayrılma sırasında, F faktörüne ait genlerle birlikte kromozomal DNA segmentleri de bakteri DNA’sından kopabilmektedir. Yani plazmid niteliğindeki bu oluşumda hem F faktörüne, hem de bakteri kromozomuna ait birtakım genler bir arada bulunurlar. Sitoplazmada serbest halde bulunan bu melez genoma F’ faktörü, F’ faktörüne sahip olan bakterilere de F prime (F’) hücresi adı verilmektedir. F' faktörünü taşıyan hücreler (F' prime), eğer çok önemli biyokimyasal olayları idare eden genleri kaybetmişse hücrenin ölümüne neden olabilir.** Konjugasyon Escherichia, Salmonella, Shigella, Pseudomonas, Serratia, Vibrio, Enterobacter, Klebsiella, Erwinia, Providencia gibi pek çok enterik bakteri cinsine ait türler arasında, hatta değişik cinsler (Shigella-Escherichia, E.coli-V.cholerea) arasında oluşabilen bir rekombinasyondur. Genellikle bir arada yaşayan bakteriler (özellikle barsak bakterileri) arasında gerçekleşen bu tip rekombinasyon sonunda, oluşan melez bakteriler gerek tanı gerekse tedavi yönünden ciddi sorunlar yaratabilmektedirler. (KILIÇTURGAY, GÖKIRMAK, TÖRE, GÖRAL ve HELVACI, 1992). 2.3. Transdüksiyon 1952 yılında Zinder ve Lederberg Salmonella typhimurianum türü üzerinde cinsel birleşme üzerinde bir araştırma yaparken bir bakteriye ait kromozom parçalarının bir bakteriofaj aracılığı ile diğer bakteriye taşındığını ve hücrenin yaşamını sürdürebilmesi halinde, aktarılan kalıtsal materyalin yeni hücrenin mevcut kalıtsal materyali ile yeni bir düzene girerek ona yeni bir özellik kazandırdığını görmüşler ve bizim bugün transdüksiyon dediğimiz olayı bulmuşlardır. Buna göre transdüksiyonu bir bakteriye ait kalıtsal materyal parçacıklarının bir bakteriofaj aracılığı ile diğer bir bakteriye taşınması olarak tanımlayabiliriz (M.ÖNER, 1996). Transdüksiyonda kalıtsal madde aktarımı bir bakteriofaj aracılığı ile olmakta ve kalıtsal maddeyi kabul eden hücre bakteriofaj etkisinden kendisinden kurtarabildiği yani canlı kalabildiği takdirde kalıcı özellikler kazanabilmektedir. Fajlar, bakterileri parçalayan veya lize eden virüslerdir (bakteriofaj). Konakçıya özel olduklarından, bakteri fajları arasında da tür spesifitesi vardır. Bazı fajların genomu, konakçı hücresine girdikten sonra orada replike olur ve bakteriyi parçalar (virulent veya vegetatif fajlar). Bir kısmı ise, infekte ettiği hücreyi lize etmeyebilir (temperate fajlar). Böyle fajlardan bazıları sitoplazmada kalır veya bazıları da konakçı DNA'sı ile birleşebilir. Böylece onun bir devamı haline gelebilir (profaj). İçerisinde profaj halinde bakteriofaj bulunduran lizojenik hücreler, ultraviole ışınlarına maruz bırakılırsa, profaj aktive olur ve konakçısını lize edebilir. Profajlar, yerleştikleri konakçı DNA'sından bir veya birkaç gen içeren bir segment parçasını alabilir ve bunu, adsorbe olduğu başka alıcı hücreye aktarabilir. Transdüksiyon suretiyle gen aktarılma olayına Gram negatif (Salmonella, E. coli, Shigella, Proteus, Vibrio, P. aeruginosa, vs.) ve Gram pozitif mikroorganizmalarda (Stafilokok ve basiller) rastlanılmıştır (ARDA, 2000). Transdüksiyon başlıca üç tarzda gerçekleştirilebilmektedir. Bunlar da; 1. Generalize Transdüksiyon, 2. Özel Transdüksiyon, 3. Abortif Transdüksiyon’dur. 2.3.1. Generalize transdüksiyon Bir bakteri hücresi içinde faj gelişirken, parçalanan konakçı DNA’sının herhangi bir segmenti, aynı yerde sentezlenen faj başlığı içinde kalabilir. Böylece faj olgunlaştığında faj başlığı içinde, kendi genomu yanı sıra içinde ürediği bakterinin genetik materyali bulunan fajlar oluşur. Aynı anda normal fajlarda olgunlaşıp, bakteriyi eriteceklerinden, içinde bakteri DNA’sı bulunan fajlar dış ortama çıkarlar. Fajlarda adsorbsiyon ve DNA’yı bakteriye aktarma özelliği protein yapı ile ilişkili olduğu için, içinde bakteri DNA’sı bulunan faj partikülleri de özgül oldukları bakteri hücresine yapışıp, genomunu bu yeni bakteriye aktarabilirler. Böylece bakteri içine giren verici bakterinin DNA segmenti, alıcı bakterinin DNA’sının homolog bölgesi ile çaprazlaşıp, bu bölgede kendi allelinin yerine geçer ve alıcı bakterinin vericinin bazı özelliklerini kazanmasına neden olur (KILIÇTURGAY, GÖKIRMAK, TÖRE, GÖRAL ve HELVACI, 1992). Generalize transdüksiyonda, bu görevi yapan fajlar, konakçı DNA'sının herhangi bir geninin veya belli bir segmentinin yanına yapışmazlar. Konakçı DNA parçalandığı zaman hücre içinde dağınık bir halde bulunan DNA parçacıklarından herhangi birinin, faj kapsidi içine tesadüfen girmesi ve içinde kalması sonu bu tarzda aktarılma şansına sahip olabilmektedirler. Bu nedenle her bakteri DNA segmentinin veya bunun üzerinde bulunan özel karakterlerin (genlerin) taşınma veya alınma olasılığı bütün genler için eşit olmaktadır. Bu tür transdüksiyon yapan fajlar arasında E.coli K-12’nin P1 fajı, Salmonella’larda PLT 22 fajı, B. subtilis 'te bulunan SPIO ve PB 51 fajları sayılabilir (ARDA, 2000). 2.3.2. Özel transdüksiyon Transdüksiyon yapan faj,**içimde bulunduğu konakçı DNA’sının belli bir yerine yerleşir ve hücre DNA’sı ile birleşerek profaj haline gelir. Bu tipte transdüksiyon yapabilen fajların en iyi bilineni E.coli’nin lambda (λ) fajıdır. Bu nedenle bu tip transdüksiyona λ fajı tipi transdüksiyon da denmektedir (KILIÇTURGAY, GÖKIRMAK, TÖRE, GÖRAL ve HELVACI, 1992). Lambda, fajı, E. coli 'de genellikle biotin ile galaktoz geninin arasına girer ve burada profaj olarak bulunur [şekil 2.3.2.1(a)’da]. Bakteri kromozomuna entegre olan faj λ DNA’sı zamanla buradan ayrılır, çoğalır ve konakçı hücreyi lize eder. Bazen ayrılma doğru yapılmaz ve E.coli’nin galaktoz genini de (gal+) beraberinde götürür [şekil 2.3.2.1(b)’de]. Eğer, bu faj, gal- bir mikroorganizmayı infekte ederse, bunu gal+ haline sokar (C.ÖNER, 2002). Bazı durumlarda, profaj, konakçı hücresinden ayrılırken ve konakçı DNA'sından bir segment alırken buna karşılık kendi DNA'sından da bir kısmını, konakçı DNA’sı üzerinde bırakabilir. Böylece DNA'sında eksik genler bulunan faj, bu durumuyla başka bir bakteriyi infekte ettiğinde, bu alıcı hücre içinde eksik genlerin oluşturacağı veya sentezlediği önemli ürünleri bulamazsa ve bu bakteri de, eğer bu ürünleri sentezleyecek bilgilere haiz başka bir fajla infekte olmazsa, eksik olan faj genomu replike olamaz ve olgunlaşamaz. Buna sınırlı transdüksiyon denir. Konakçı hücrenin kromozomu ile birleşmiş bulunan faj, konakçı hücre UV ışınlarına maruz bırakılırsa, aktive olur ve DNA'dan veya yerleştiği yerden ayrılarak konakçısını lize ederler. DNA'dan ayrılırken, yanında bulunduğu veya yanına yapıştığı bakteriye ait geni de birlikte alarak ayrılırlar. Böyle bir faj başka bir bakteri kültürüne inokule edilirse buradaki hücreleri infekte ettiğinde bu taşıdığı geni o bakteriye aktarır ve bakteriyi, gende bulunan özel karakterler yönünden, pozitif hale getirir (ARDA, 2000). 2.3.3. Abortif transdüksiyon Fajlar tarafından, konakçısından alınan ve bazı karakterleri (genleri) taşıyan DNA segmenti, faj başka hücreyi infekte ettiğinde, bu hücreye aktarılır. Ancak, bu DNA parçası hücre içinde kalır, bakteri DNA'sı ile birleşmez. Bağımsız olarak hücre içinde bulunmasına karşın, hücre DNA'sı ile eş zamanda replike olma kabiliyetine de sahip değildir. Ancak, taşıdığı karakterler yönünden hücreyi pozitif hale getirebilir. Bakterinin her bölünmesinde, bu ekzogenot bir kardeş hücrede kalır ve onu pozitif hale sokar. Böylece DNA segmenti replike olmadan, bakterinin her bölünmesinde bir hücre kalmış olur. İlk başlangıçta, bu ekzogenotu taşıyan ve fakat sonra, hücre bölünmesi sonu, diğer hücrede kalması nedeniyle sonradan bunu kaybeden bir bakterideki enzimler, bölünmeler de giderek azalır ve kaybolur (şekil 2.3.3.1’de). O zaman hücreler, bu enzimleri ihtiva etmediğinden negatif hale dönüşürler (ARDA,2000). Son zamanlarda, bu yöntem, insan doku kültürleri için de kullanılmaya başlanmıştır. İnsanların çoğu, bir amino asit olan arjinini yıkmak için karaciğerden salgılanan arjinaz enzimini sentezleten başat bir gene sahiptir. Çekinik homozigot durumlarda enzim salgılanması yoktur; bu bireylerde "A r g i n i n e m i a" denen bir hastalık meydana gelir. Arjininin miktarı kanda artar. Sonuçta zeka geriliği, sara hastalığı ve erken ölüm ortaya çıkar. Shope Papilloma denen bir virüs genellikle tavşanlarda hastalık yapar; fakat insanlarda lizojenik durumda yaşar. Bu virüsle tavşanlardan insana gen taşınması yapılabileceği düşünülmüş ve doku kültürlerinde denemelere girişilmiştir. Normal bir bireyden alınan hücreler bu virüsle enfekte edilmiştir. Daha sonra bu doku kültüründeki virüsler arjininemia olan kişiden alınan hücrelere taşınmıştır. Hücrelerin bir kısmı bu enzimi sentezleyecek yeteneği kazanmıştır. Daha sonraki aşamada, bu virüsler arjininemialı bir kişinin karaciğerine aşılanmıştır. Karaciğerlerine enjekte edilen bu virüsler istenen sonucu vermemişler ve düzelme meydana gelmemiştir. Fakat ileride daha gelişmiş bir teknikle bu aşılamanın yapılabileceği ümidi yitirilmemiştir. Bir türden diğer türe bu virüslerle gen aktarımı yapmak da mümkündür. Bazı insanlar, süt içerisinde bulunan laktozun bir türevini, yani galaktozu, yıkan enzimden yoksundurlar. Bu insanlar “Galaktozemia" denen bir hastalığa tutulurlar ve kanlarında aşırı galaktoz birikir. Bu hastalar süt ve sütten yapılmış gıdaları almazlarsa normal bir yaşam sürdürebilirler. Fakat eğer bir gen aktarımı yapılırsa bu besinleri de alabilme olanağına kavuşurlar. İnsan bağırsağında yaygın olarak bulunan Escherichia coli, bu enzim için bir gene sahiptir. Hem bu bakteriyi hem de insanı enfekte eden ortak bir virüs vardır. Bu bakteri kültüründen alınan virüsler galaktozemi gösteren bir insandan alınmış doku kültürüne bulaştırılmıştır. Daha sonra yapılan testlerde; bulaştırılan insan hücrelerinin eksik olan enzimi ürettikleri saptanmıştır. Bu yeteneği kazanan hücreler alındığı kişinin karaciğerine tekrar enjekte edilmiş ve orada eksik olan enzimi üretmeye devam etmişlerdir (DEMİRSOY). 3. KAYNAKLAR AKMAN, M.1983. Bakteri Genetiği. Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi. Yayın No:8. Sivas ARDA, M. 2000. Temel mikrobiyoloji. Medisan Yayın Serisi No:46. Ankara ÇON, A.H. 2006. Biyoteknoloji Ders Notları. Denizli DEMİRSOY, A. www.genetikbilimi.com/genbilim/genmuhendis.htm KILIÇTURGAY, K. , GÖKIRMAK, F. , TÖRE, O. , GÖRAL, G. ve HELVACI, S. 1992. Temel Mikrobiyoloji ve Parazitoloji ÖNER, C. (Çevirmen) 2002. Genetik Kavramlar. Palme Yayıncılık. Ankara. William S. Klug, New Jersey Koleji ve Michael R. Cummings, Illinois Üniversitesi-Chicago. ÖNER, M. 1996. Genel Mikrobiyoloji. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi, Temel ve Endüstriyel Mikrobiyoloji Anabilim Dalı. Ege Üniversitesi Basımevi Bornova-İzmir. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitaplar Serisi No:94

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalarla-genetik-madde-aktarimi-gen-transferi

Biyoloji nedir?

Biyoloji veya Canlı bilimi, canlıları inceleyen bir bilim dalıdır. Biyologlar, tüm canlıları; tüm gezegeni kaplayan küresel boyuttan, hücre ve molekülleri kapsayan mikroskobik boyuta kadar onları etkileyen önemli dinamik olaylarla birlikte inceleyen, biyoloji bilimiyle uğraşan kişilerdir. Birçok süreci bünyesinde barındıran hayati süreçlerden bazıları; enerji ve maddenin işlenmesi, vücudu oluşturan maddelerin sentezlenmesi, yaraların iyileşmesi ve tüm organizmanın çoğalmasıdır. Hayatın gizemleri, tarihteki tüm insanları etkilediğinden; insanın fiziksel yapısı, bitkiler ve hayvanlar hakkındaki araştırmalar tüm toplumların tarihlerinde yer bulur. Bu kadar ilginin bir kısmı, insanların hayata hükmetme ve doğal kaynakları kullanma isteğinden gelmektedir. Soruların peşinden koşmak, insanlara, organizmaların yapıları hakkında bilgi kazandırdı ve de yaşam standartları, zamanla yükseldi. İlginin bir diğer kısmı ise, doğayı kontrol etme isteğinden çok, onu anlama isteğinden gelmektedir. Bu araştırmaların ilerletilmesi, bizim dünya hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmiştir. Biyolojinin; botanik, zooloji ve tıp gibi birçok dalı eskidir. Ancak, bunları tek bir kategori altında toplayan "biyoloji", ancak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu bilmin gelişmesiyle, bilimadamları, bütün yaşayan varlıkların, ortak bazı özellikler taşıdıklarını anlamışlardır. Bu nedenle de varlıkların bir bütün içersinde incelenmesinin yararlarını kavramışlardır. Biyoloji, günümüzde, en önemli bilim dallarından biridir: Tüm dünyadaki biyoloji ve tıp dergilerde, yıllık bir milyon makaleden fazla yayımlanmaktadır. [1] Aynı zamanda, biyoloji, tüm dünyadaki okullarda öğretilen ana derslerden biridir. Biyoloji, bu kadar fazla konuyu kendi kapsamı altında topladığı için birçok dallara bölünmüştür. Organizma türüne göre bu bilimdalını bölen yöntem; bitkileri inceleyen botanik, hayvanları inceleyen zooloji ve son olarak da mikroorganizmaları inceleyen mikrobiyolojiyi ana dallar olarak alır. Bazı bölme yöntemleri ise, incelenen organizmaların derecesine göre bu ayrımı yapmaktadır: Bu sistem; hayatın temel kimyasını inceleyen moleküler biyolojiyi, hayatın temel yapı taşları olan hücreleri inceleyen hücre biyolojisini, organizmaların iç organlarının çalışmasını inceleyen fizyolojiyi, organizmaların dış görünüşlerini inceleyen morfolojiyi ve organizmaların birbirleri ve çevreyle ilişkilerini inceleyen ekolojiyi, biyolojinin ana dalları olarak kabul eder.

http://www.biyologlar.com/biyoloji-nedir

Kıtalararası Irkların Fiziksel Özellikleri

Kıtalararası Irkların Fiziksel Özellikleri

Irklar üzerindeki araştırmalar üç büyük sonuç verdi. Birincisi ırklar arasında yalnız deri rengi, saç yapısı ve yüz ifadesi açısından değil düzinelerde de fark ortaya çıkar. Bu fark kemiklerin biçiminden, kulak kirinin kıvamına kadar ve vücut kimyasına kadar farklılık göstermektedir. İkinci sonucu insanın evrimsel başarılı oluşu, büyük genetik (kalıtsal) farklar göstermeye bağlıdır. Üçüncü sonuç ise, bir ırkı diğerlerinden ayıracak kesin bulgular yoktur. Irklar zamanla yerleşim yerlerini değiştirmiş ve başka kıtalarda diğer ırklarla bir araya gelerek evlilik yaşamış ve ırklar bu arada kaynaşmış oldu. Bazı uzmanlara göre aynı ırka mensup kişiler birbirleri arasında evlilik kurup çocuk sahibi olduğunda, kalite bozulmakta yani çocuğun başarılı ve çok özelliği bulunmamaktadır. Fakat ayrı ırktan çocuk sahibi olan bireylerin çocukları üstün yeteneklere sahip olmakta, her ırkında özelliklerini alarak başarılı ve çok yönlü bir çocuk olduğunu ve buna da melezlerin üstünlüğü adını vermişlerdir. Farklı oluş insanlara kuvvet ve elastikiyet kazandırdığı savunuyorlar. Deri rengi Avrupa’da kuzeyden güneye gidildikçe koyulaşır, İsviçrelilerin sarışın, İspanyolların esmer oluşu gibi. Kuzey Afrika da deri rengi koyulaşmaya devam etmektedir. Asya da ve kuzeyde sarışınlar bulunur. Güneye gidildikçe de zencileşir deri rengi. Bu yüzden Hindistan ve Afrika çok koyu renklere mensuptur. Bu deri farkların nedeni ise güneş ışınlarının derideki melanin pigmentini(boyasını) artırmasıyla ilgilidir. Derisinde fazla melanin bulunana siyah ırk ayrıca deri kanserinden de daha az etkilenir. Çünkü ultraviyole melanin ışınları emerek zararını azaltır. Kanser riskini en aza indiren bu madde siyah tenli kişilerde D vitamin eksikliğine bağlı kemik rahatsızlıklarına kapılma oranını artırır. Çünkü D vitaminin oluşması ultraviyole ışınları tutar. Bir başka sonuca daha varılmıştır. 2.Dünya savaşı sırasında esmer Norveçliler, sarışın Norveçlilere göre daha çok dondukları görülmüştür. Siyah ırklar da gözün rengini veren tabaka(iris) ve ağ tabaka da daha fazla pigment bulunur. Bunun için bu tür gözler kırmızı rengi göremezler. Avrupalıların gözleri açık renkli olduğundan kırmızı rengi çok iyi görmektedirler. Soğuk ve kuru iklim insanların burnu, sıcak ve nemli iklimlere göre daha sivri ve uzundur. Burun bu şekilde yüzeyini, genişleterek havayı daha iyi ıstır ve nemlendirir. Beyazların burnu siyah ırka göre daha uzun ve sivridir. Kuzeyin insanları tropik bölgelere göre, kol, bacak ve gövdesi daha kısadır. Afrikalılar ise ince uzun kol ve bacağa sahiptir. Afrikaların saçları kıvırcık ve dalgalıdır. Zencilerin dudakları da çok kalındır. Irklarda kulak kiri bile farklı özellik taşır. Yaş yapışkan, kuru, gevrek diye nitelendirilen kulak kiri çeşidi, Kuzey Çin’de %98, Amerika beyazlarda %16, Amerika zencilerde %7 rastlanıyor. Ter bile ırktan ırka fark ediyor. Ter bezleri beyaz ırkta koltuk altı ve üreme bölgelerinde iken, siyah ırkta göğüste ve karında bulunur, ayrıca siyah ırkın kendine has ter kokusu mevcuttur. Avrupalılar, vücudu en kötü kokanlar arasında ilk sırayı alır.Yazar: Elif AÇIKGÖZ http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/kitalararasi-irklarin-fiziksel-ozellikleri

Mendel'in kalıtıma kazandırdıkları

Kalıtsal özelliklerin oğul dölleriyle nasıl aktarıldığını ilk inceleyen bilimadamı Gregor Mendel bezelyeler üzerinde çalışmış ve bezelyelerde karakterlerin nasıl taşındığını araştırmıştır. Mendel'in çalışmalarında bezelye bitkisini seçmesinin sebepleri şunlardır; 1-)Bezelye bitkisi kolay yetişir ve bir yılda birden fazla ürün verebilir. 2-)Bezelye bitkisi çift eşeylidir yani dişi ve erkek organ bir çiçekte bulunur.3-)Taç yaprakları kapalı olduğu için çiçek kendi kendine tozlaşma yapabilir.4-)Bezelye bitkisi birbirinden kolaylıkla ayrılabilen çok sayıda karakter taşır.Alel Gen Bir karakter üzerine etki eden biri anneden diğeri babadan gelen gen çiftlerine alel gen denir. A A Kahverengi göz Kahverengi göz (Babadan) (Anneden) Homozigot Homozigot(arıdöl,safdöl) Aynı karakterleri taşıyan alel genlere homozigot denir. a a Mavi göz Mavi göz (Anneden) (Babadan) Homozigot Heterozigot(melez döl) Farklı karakterleri taşıyan alel genlere heterozigot denir. A a Kahverengi göz Mavi göz (Anneden) (Babadan) Heterozigot Fenotip Dış görünüş özelliklerine fenotip denir. Genotip Canlının sahip olduğu genlerin tümüdür bir başka ifadeyle fenotipin yazılış şekline genotip denir. Fenotip:Kahverengi Göz Genotip:AA, Aa Dominant Baskın Her durumda kendini fenotipte gösteren özelliklere denir büyük harf ile gösterilir. Resesif (çekinik) Ancak homozigot olması durumunda fenotipte kendini gösteren özelliklerdir küçük harfle gösterilir. İnsanlar İçin; Baskın Karakterler Çekinik Karakterler Ayrık kulak memesi Yapışık kulak memesi Siyah saç Sarı saç Beş parmaklılık Altı parmaklılık Kıvırcık saç Düz saç Dil yuvarlama Dil yuvarlamama Kahverengi göz Mavi - yeşil göz Konu ile ilgili sorular: 1. Genlerin görevi nedir? Genetik özellikler anne ve babadan yavrulara nasıl geçer? 2. Albinoluk; saç, deri, kaş vb. yapılarda kalıtsal olarak pigment oluşmaması durumudur. Albino bireylerin saçları, kirpikleri v.b beyaz olur. Albino bir anne ile normal görünümlü bir babanın çocukları normal görünümlü oluyor. a) Buna göre albinoluk geninin baskınlığı ve çekinikliği hakkında ne söyleyebiliriz? b) Böyle bir ailenin albino çocukları olabilir mi? Neden? 3. Dilini yuvarlayabilen bir erkek ile yuvarlayamayan bir kadın evleniyor. Buna göre; a) Anne ve babanıngenotipleri nasıldır? b) Çocuklarının dil yuvaryabilme olasığı nedir? 4. Orek hücreli anemi hastası olan bir anne ile bir babanın çocukalrında bu hastalığın görülüp görülmeme olasığı nedir? Bu olayın sebebini açıklayalım. ohann Gregor Mendel 22 Temmuz 1822 Heinzendorf'da doğdu (bugünkü Hynčice, Vražné, Çek Cumhuriyeti), 6 Ocak 1884 Brünn'de öldü (bugünkü Brno, Çek Cumhuriyeti); genetik biliminin kurucusu, Avusturyalı botanik bilgini ve rahiptir Küçük yaşlarda bahçe işleriyle uğraşmaya başlayan Mendel, üniversite öğreniminden sonra bir din adamı olarak Moravya'da yaşamını sürdürdü. Bu arada bitkiler üzerinde pek başarıya ulaşamayan bazı incelemelerde bulundu. 1854'te Brünn'e dönerek bir teknik lisede öğretmenlik yapmaya başladı. Daha öncede öğretmenlik sınavlarına girmiş ancak başarılı olamamıştı. 19. yy. ortalarında Darwin'in doğal ayıklanma kuramının yayıldığı sıralarda canlı bir türün özelliklerinin kendisini izleyen döllere nasıl aktarabildiği sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıkmıştı. Biyoloji bilginleri özellikle bitkibilimciler harcadıkları çabalara karşın bu sorunu aydınlatamıyorlardı. Daha sonraları genetiğin babası olarak kabul edilecek Mendel, aynı sorunla ilgili deneylere 1858’de başladı ve araştırmalarının ancak 8 yıl sonra sonuca ulaştırabildi. Başarısı, incelediği konuya elverişli olan yönteminden kaynaklandı. Mendel bir yandan farkların az ve son derece belirgin olduğu bitki çeşitlerini (dev ya da cüce, düz ya da kırışık bezelyeler) ayırmayı öte yandan aktarılan özelliklere göre sayısal ilişkileri araştırmada istatistiğin henüz yerleşmiş bir bilim dalı olmadığı bir dönemde istatistik yöntemini benimsemeyi bildi. Bezelyelerle yaptığı deneylerde bitkinin uzun boylu ya da cüce, çiçeklerin ve yaprak koltuklarının renkli ya da renksiz, tohumlarının sarı ya da yeşil, düzgün ya da buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Ardından bunları kendi aralarında çaprazladı. Sonuçta gözle görülür ölçüde belirgin olan bu iki seçenekli özelliklerin saf soylar ile melez döllerde temel kalıtım birimleri aracılığıyla ortaya çıktığını ve her özellik için bir çift genin bulunduğunu öne sürdü. Mendel tüm bunları basit istatistiklerle değerlendirdi. Bu Mendel yasaların temel ilkesi melez döllerin üreme hücrelerinde yarısı anadan yarısı babadan alınmış kalıtım birimlerinin bulunmasıdır.

http://www.biyologlar.com/mendelin-kalitima-kazandirdiklari

Biyoloji Nedir?

Latince Bios (canlı) ve logos (bilim) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen Biyoloji bugün en popüler bilim dalları arasında belkide ilk sırayı alır. Canlılık insan oğlunun her zaman ilgisini çeken bir husus olmuştur. Aristo’dan bu yana biyoloji alanında bir çok gelişmeler olmuştur. Ama 20. yüzyılda biyoloji alnında yapılan gelişmeler bunlardan binlerce kez daha fazladır. Özellikle elektron mikroskobunun keşfinden sonra canlılık mikro-aleme kayarak hücre ve içeriği incelenmiş, bir müddet sonra bu da yeterli olmayıp gen yapısına kadar inilmiştir. Üniversiteler de biyoloji bilimi geliştirilerek detaylar üzerinde durulmuştur. Bu daha çok moleküler alanda gerçekleşmiştir. Canlılar arası benzerlikten tutunda tedavisine kadar hemen hemen bütün biyolojik olaylarda artık gen yapıları incelenerek neticelere varılmaktadır. Biyoloji; canlı varlıklarla ilgili bütün bilgileri kucaklayan geniş bir bilimdir. Eski Yunanca bios (hayat) ile logos (bilgi) sözlerinden meydana gelen «biyoloji» kelimesi «canlılar bilimi» demektir. Bugün yeryüzünde en az 2.000.000 çeşit canlı yaşamaktadır. Bunların akıl almayacak kadar birbirine zıt tarafları bulunduğu gibi, birçok ortak tarafları da vardır. İnsandan solucana, denizanasına; çınardan yosunlara varıncaya kadarı canlı varlıkları ilgilendiren bütün konular biyolojinin çerçevesine girer. Biyoloji o derece geniş bir bilim koludur ki bir bilim adamı onu bütün çerçevesiyle kavrayamaz. Bu bakımdan, biyoloji İncelediği konuları birçok sınıflara ayrılır. Canlı varlıkların özelliklerine göre yapılan sınıflama biyolojiyi üç büyük bilim dalına bölmüştür. Bunlardan zooloji hayvanlarla, botanik bitkilerle, bakteriyoloji de bakterilerle ilgili bilim dallarıdır. Hayatın gizemleri, tarihteki tüm insanları etkilediğinden; insanın fiziksel yapısı, bitkiler ve hayvanlar hakkındaki araştırmalar tüm toplumların tarihlerinde yer bulur. Bu kadar ilginin bir kısmı, insanların hayata hükmetme ve doğal kaynakları kullanma isteğinden gelmektedir. Soruların peşinden koşmak, insanlara, organizmaların yapıları hakkında bilgi kazandırdı ve de yaşam standartları, zamanla yükseldi. İlginin bir diğer kısmı ise, doğayı kontrol etme isteğinden çok, onu anlama isteğinden gelmektedir. Bu araştırmaların ilerletilmesi, bizim dünya hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmiştir. Biyolojinin; botanik, zooloji ve tıp gibi birçok dalı eskidir. Ancak, bunları tek bir kategori altında toplayan "biyoloji", ancak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu bilmin gelişmesiyle, bilimadamları, bütün yaşayan varlıkların, ortak bazı özellikler taşıdıklarını anlamışlardır. Bu nedenle de varlıkların bir bütün içersinde incelenmesinin yararlarını kavramışlardır. Biyoloji, günümüzde, en önemli bilim dallarından biridir: Tüm yeryüzündeki biyoloji ve tıp dergilerde, yıllık bir milyon makaleden fazla yayımlanmaktadır. Aynı zamanda, biyoloji, yeryüzündeki tüm okullarda öğretilen ana derslerden biridir. Biyoloji, bu kadar fazla konuyu kendi kapsamı altında topladığı için birçok dallara bölünmüştür. Organizma türüne göre bu bilimdalını bölen yöntem; bitkileri inceleyen botanik, hayvanları inceleyen zooloji ve son olarak da mikroorganizmaları inceleyen mikrobiyolojiyi ana dallar olarak alır. Bazı bölme yöntemleri ise, incelenen organizmaların derecesine göre bu ayrımı yapmaktadır: Bu sistem; hayatın temel kimyasını inceleyen moleküler biyolojiyi, hayatın temel yapı taşları olan hücreleri inceleyen hücre biyolojisini, organizmaların iç organlarının çalışmasını inceleyen fizyolojiyi, organizmaların dış görünüşlerini inceleyen morfolojiyi ve organizmaların birbirleri ve çevreyle ilişkilerini inceleyen ekolojiyi, biyolojinin anaimesi, Yunanca hayat anlamına gelen bios'la, 'incelemesi' anlamına gelen logos'un, birleşmesiyle oluşmuştur. Göründüğü kadarıyla kelime, günümüzde kullanılan anlamıyla ilk defa, Gottfried Reinhold Treviranus'un Biologie oder Philosophie der lebenden Natur'unda (Biyoloji ya da yaşayan Doğanın Felsefesi) (1802) ve Jean-Baptiste Lamarck'ın Hydrogéologie'sinde (Hidroloji) (1802) kullanılmıştır. Kelimenin kendisi ise 1800'de Karl Friedrich Burdach'a atfedilse de, kelime Michael Christoph Hanov'un 1766'da basılan Üçüncü Cilt'inde, Philosophiae naturalis sive physicae dogmaticae: Geologia, biologia, phytologia generalis et dendrologia başlığıyla yer bulmuştur. Kaynak: biyoloji.nedir.com/#ixzz2ln5pxIgV

http://www.biyologlar.com/biyoloji-nedir-1

Lipitlerin Sınıflandırılması

Lipitlerin Sınıflandırılması

Lipidler değişik şekillerde sınıflandırılabilir. Yapılarına bakılarak lipidler Basit Lipidler, Bileşik Lipidler, Türev Lipidler gibi sınıflandırılabilir. Burada lipidlerin %50'lik alkolde hazırlanan KOH çözeltisiyle hidroliz olup olmamalarına yani sabunlaşıp sabunlaşmadıklarına göre 2 sınıfa ayrılması esasına dayanan sistem kullanılmıştır. Bunların da alt sınıfları vardır. http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/f/fb/Lipid_bilayer_and_micelle.png/350px- Sabunlaşabilen Lipidler 1-Açilgliseroller (Gliseridler) 2-Fosfoaçilgliseroller 3-Sfingoaçilgliseroller 4-Ester Tipi Mumlar Sabunlaşmayanabilen Lipidler 1-Terpenler 2-Steroidler 3-Prostaglandinler 4-Alkol ve Keton Tipi Mumlar Sabunlaşabilen Lipidler 1 - Gliseridler (Açilgliseroller) Gliserin tatlı, kıvamlı, sıvı tabiatında üç değerli bir alkoldür. Su ve etil alkolde her oranda karışabilir. Eter, kloroform ve benzolde erimez. Hafif alkalik ortamda demir tuzları yanında H2O2 ile oksitlenirse gliseraldehit ve dihidroksiaseton karışımı oluşur. Gerek gliseraldehit ve gerekse dihldroksiaseton indirgeyici özelliğe sahiptir. Gliserin su çekici özelliği sahip olması ve ıslaklık temin etmesi nedeiytle özellikle kozmetik sanayide ve ilaç endüstrisinde çok kullanılmaktadır. Gliserinin hayvanar için zararlı bir etkisi yoktur. Gliserinin karbon atom numaraları sırası ile a -, b - ve a ’-karbon atomları olarak da bilinir. Açilgliseroller (Gliseridler) ise gliserinin yağ asitleri ile vermiş oldukları esterlerdir. Gliserin 3 hidroksilli bir alkol olduğundan üç tür gliserid (açilgliserol) verebilir. Gliserinin bir alkol grubu bir yağ asidi ile esterleşirse monoaçilgliserol meydana gelir. Esterleşme gliserinin iki alkol grubu ile 2 molekül yağ asidi arasında ise diaçilgliserol oluşur. Triaçilgliserolde ise 3 molekül yağ asidinin gliserinle yapmış olduğu esterlerdir. Mono- ve diaçilgliserollere de doğada rastlanmakla (bunların miktarı oldukça azdır) birlikte bunlardan en önemlisi triaçilgliserolerdir. Triaçilgliseroller genelde besin maddesi olarak kullanılan bitkisel ve hayvansal yağların temel bileşenleridir. Açilgliserollerin temel bileşenleri ise yağ asitleridir. Doğal olarak meydana gelen yağlarda 3 ester konumunun hepsinde de aynı yağ asidi artığını taşıyan triaçilgliserol (trigliserid) moleküllerinin (basit açilgliseroller) oranı küçüktür. Bunların hemen tümü karışık (miks) triaçilgliserollerdir. Basit triaçilgliserolde (trigliserid) gliserine üç stearik asit bağlanmışsa buna tristeroilgliserol, üç palmitik asit bağlanmışsa buna tripalmitoilgliserol yada üç oleik asit bağlanmışsa trioleilgliserol adı verilmektedir. Bu bileşenlere daha çok kullanılan tristearin, tripalmitin yada triolein adı da verilmektedir. Di- ve triaçilgliserollerde yağ asitleri farklı farklı ise isimlendirmede gliserinin karbon atom sırasına göre hareket edilir ve isimde bu numaralar belirtilir. Trigliseridlerin Fiziksel özellikleri Triaçilliserollerin erime derecesi yapılarını oluşturan yağ asidi komponentleri tarafından belirlenmektedir. Genellikle doymuş yağ asitlerinin miktarına ve zincir uzunluğuna paralel olarak yağların erime derecesi yükselmektedir. örneğin tripalmitin, tristarin gibi doymuş yağ asitlerinin triaçilgliserolleri vucut sıcaklığında katıdır. Doymamış yağ asitlerinden oluşan triolein veya trilinolein ise sıvıdır. Trigliserid suda çözünmezler ve kendiliklerinden oldukça dağılmış miseller oluşturmazlar. Buna karşın monoaçilgliserol ve diaçilgliserol serbest hidroksil gruplarından dolayı belli bir polariteye sahiptirler ve misel oluştururlar. Bu nedenle mono- ve diaçilgliseroller gıda endüstrisinde besinlerin hazırlanmasında geniş kullanım alanına sahiptir. Bu yağlar sindirilebiir özelliğe sahip olup biyolojik olarak da enerji amacıyla kullanılabilir. Açilgliseroller eter, kloroform, benzen ve sıcak etanolde gözünürler. Bunların spesifik ağırlıkları sudan düşüktür. Trigliserid Kimyasal özellikleri 1 - Sabunlaşma Bütün yağlar ester olduklarından ester reaksiyonlarını verirler. Çift bağlı yağ asidi taşıyanlar çift bağa ait reaksiyonları, hidroksilli ya alkolik hidroksil grubuna ait reaksiyonları verirler. Yağlar kuvvetli bazlarla kaynatılırsa sabunlar ile gliserole parçalanırlar. Bu olaya sabunlaşma denir. Bu olay alkol ilavesi (yağ eritkeni) ile kolaylaşmaktadır. 2 - Hidrolize Olmaları Yağlar ya lipaz enzimi yada yüksek ısı ve basınç altında ve katalizör olarak asitlerin kullanılması halinde su ile hidrolize edilebilier. Bu reaksiyonda 1 molekül triaçilgliserol 3 molekül su alarak 3 molekül yağ asidi ve 1 molekül gliserole hidrolize olur. 3- Açilgliserollerin Yapısındaki Doymamış Yağ Asitleri ile İlgili Reaksiyonlar Yağlarda bulunan doymamış bağlara, nikel katalizörlüğünde hidrojen eklenebilir. örneğin oleinde bulunan çift bağlar hidrojen ile doyurulursa stearin teşekkül eder. Triolein (Olein) + 3 H2 -> Tristearin (Stearin) Yağlardaki doymamış bağlara klor, brom, iyot gibi halojenler de eklenebilir. Sonuçta halojenle doyurulmuş açilgliserol elde edilir. Bir molekül oleinde bulunan 3 çift bağa, çift bağdan her birine 2 şer atom brom bağlanması sonucu hekzabromostearin oluşur. Triolein + 3 Br2 -> Hekzabromostearin Eğer doymamış yağ asidi içeren triaçilglisroller hava ile temasta havanın oksijeni ile reaksiyona girerek oksidsyona uğrarlar. Doymamış yağ asitlerinin kimyasal özellikleri bölümünde bu durum lipid peroksidasyonu olarak adlandırılmıştı. Doymamış yağ asitleri invivo ortamda otooksidasyona uğramaz. E vitamini, askorbik asit gibi bazı moleküller ve bazı doymamış yağ asitlerinin oksidasyonunu engellemektedir. Bu kimyasal özelliklerden başka yağları karakterize eden ve yağdan yağa farklı olan 5 sayı vardır. Bunlar; 1 - Sabunlaşma sayısı 2 - İyot sayısı 3 - Asit sayısı 4- Asetil sayısı ve 5 - Reichert-Meissl (Uçucu Yağ Asitleri Sayısı) dır. 1- Sabunlaşma Sayısı : 1 g yağın sabunlaşması için gerekli olan KOH’in mg cinsinden miktarına “sabunlaşma sayısı” denir. Bir gram stearinin sabunlaşması için 189 mg KOH ve 1 g butirinin sabunlaşması için 557 mg KOH’a ihtiyaç vardır. Yani stearinin sabunlaşma sayısı 189 ve butirinin sabunlaşma sayısı 557’dir. 2 – İyot Sayısı : 100 g yağın absorbe ettiği iyotun g cinsinden miktarına “iyot sayısı” denir. Yani gliseridin absorbe ettiği halojen miktarı üzerinden yağların nisbi doymamışlıklarının hesaplanması için kullanılır. 3 – Asit Sayısı : 1 g yağda bulunan serbest yağ asitlerinin nötralize edilmesi için gerekli olan KOH’in mg cinsinden miktarına “asit sayısı” denir. Bu sayı yağda bulunan serbest yağ asitlerinden ileri gelen acılaşmanın tayininde kullanılır. 4 – Asetil Sayısı : 1 g asetilleşmiş yağın sabunlaştırılması ile oluşan asetik asidin bağlanması için gereken KOH’in mg cinsinden miktarına “asetil sayısı” denir. 5 – Uçucu Yağ Asidi Sayısı (Reichert-Meissl Sayısı): 5 g yağdan sabunlaştırma, asitleştirme ve buharla damıtma yöntemleri il elde edilen uçucu yağ asidinin nötralize edilmesi için gereken 0.1 N alkalinin ml cinsinden miktarına “uçucu yağ asidi sayısı” denir. 1.2 – Fosfogliseridler (Fosfolipidler) Gliserin ve esterleşmiş halde fosforik asit taşıyan gliseridlerdir. Fosfogliseridlere fosfolipidler yada fosfatidler de denilmektedir. Fosfolipidler membranların ana yapı elementidir. Bütün hayvan ve bitki hücrelerinde bulunur. Yumurta, beyin, karaciğer, böbrek, pankreas, akciğer ve kalp kası fosfolipidler yönünden zengindir. Suda çözünmeleri pek iyi değildir. Fosfogliseridler asetonda erimezler. Ancak su-kloroform ve metanol karışımı ile dokulardan ekstrakte edilirler. Fosfatidler hava ile temas ettiklerinde yapılarındaki doymamış yağ asit gruplarının havanın oksijeni ile okside olmaları nedeniyle koyulaşırlar. 1 Mol. gliserin, 2 mol. yağ asidi ve 1 mol. fosforik asitden oluşan yapıya fosfatidik asit adı verilir. Gliserolün bir ve ikinci hidroksil grubuna genel olarak uzun zincirli iki yağ asidi bağlanmıştır. Yağ asitlerinin birisi doymuş diğeri doymamıştır. Bu yağ asitleri genellikle 16 yada 18 C lu yağ asitleridir. Ancak üçüncü hidroksil grubu ise fosforik asitle ester tipi bir bağ yapmıştır. Fosfogliseridler polar olmayan uzun bir hidrokarbon kuyruk ile bir de polar baş ihtiva etmektedirler. Yani suyu seven ve sevmeyen gruplar bir arada bulunmaktadır. Fosfatidik asidin biyoaktif türevleri daha yaygın olarak karşımıza çıkmaktadır. Zaten gliserolün 3. hidroksil grubuna bağlanan fosforik asit grubu genellikle yalnız kalmaz. Aktif bir amino alkol ester bağı ile buradan yapıya girer. Bu fosfatın hidroksil grubuna kolin, etanolamin, serin ve inositolün bağlanması ile de stoplazma ve organellerin membran yapısında en çok rastlanan, fosfadidilkolin (lesitin), fosfadiletanolamin (kefalin), fosfatidilserin (sefalin) ve fosfoinozitol gibi farklı fosfoaçilgliseroller (fosfolipidler) meydana gelmektedir. Kardiolipin (Difosfatidilgliserol) ve plazmalogen diğer önemli fosfolipidlerdir. Kardiolpinin yapısında bir mol gliserol aracılığı ile birleşen iki mol fosfatidik asit bulunmaktadır. Yani 1,3 difosfatidil gliserindir. Mitekondri zarının temel lipididir. Özelllikle kalp kasından elde edilir ve frenginin teşhisinde kullanılmaktadır. Plazmalogenlerin yapısı fosfogliseridlerden biraz farklıdır. Plazmalogenlerde gliserolün bir hidroksil grubu ile esterleşmiş uzun zincirli bir yağ asidi, diğer bir hidroksil grubunda alfa-beta karbonları arasında doymamış bir bağ bulunan uzun zincirli yağ asidi aldehidi vardır. Gliserolün 3. karbon atomu önce fosforik asitle birleşmiş, fosforik asitte etanolamina bağlanmıştır. Etanolamin yerinde kolin, serin, inositol de bulunabilir. Plazmalogenler kas ve beyin-sinir hücresi membranlarında bol olarak bulunmaktadır. 1.3 - Sfingolipidler Bu bileşikler gliserol ihtiva etmezler. Bu nedenle de sfingozin bazının (4-sfingenin) veya dihidrosfingozin'in (D-sfinganin) türevleri olarak kabul edilirler. Bu bazları ihtiva eden lipidlere de basitce sfingolipidler denilmektedir. Sfingozinin amino grubuna 18 veya 26 karbonlu doymuş veya tek doymamış yağ asidinin amid bağı ile bağlanması ile seramidler meydana gelmektedir. Bütün sfingolipidlerde karekteristik olan seramidlerde iki nonpolar kuyruk bulunmaktadır. Farklı polar baş grupları ise ancak sfingozinin 1. pozisyonundaki hidroksil grubuna bağlanmaktadır. O halde sfingozinin amino grubuna bir yağ asidi karboksil grubu ile amid bağı şeklinde bağlanmakta ve seramidler meydana gelmektedir. Hidroksil grubuna bağlanan polar başlar nedeniyle de farklı sfingolipidler oluşmaktadır. Sfingolipidler hayvan ve bitki hücrelerinin membranlarında yapısal komponent olarak önemli görevler yapmaktadır. Özellikle çok miktarda beyin ve sinir dokuda bulunmakta ancak eser miktarda depolanmaktadır. Sfingolipidler sfingomyelinler, serebrositler ve gangliositler olarak üç ana sınıfta incelenmektedir. Bunlardan sfingomyelimler fosfat grubu ihtiva ettikleri halde serebrositler ve gangliositler fosfat grubu ihtiva etmezler. Sfingomyelinler özellikle membranlarda ve bu arada belirli sinir hücrelerinin etraflarını saran myelin kılıfta oldukça çok olarak bulunurlar. Bunlar seramidlerin fosfokolin veya fosfo-etanolamin türevidir. Yapılarında fosfat grubu taşıdıklarından bazen fosfolipid olarak da sınıflandırılabilirlerse de gliserin taşımadıklarından bu grupta incelemek daha doğrudur. Atların ve sığırların tırnaklarında, yine insanların epidermis, saç ve tırnaklarında sülfür ihtiva eden bir seramid bulunmaktadır. Bu maddeye ungulik asit adı verilir. Ungulik asit seramide ilaveten ekimolar oranda sialik asit, galaktoz, galaktozamin ve sülfat ihtiva etmektedir. Serebrositler beyinde ve sinirlerin myelin kılıflarında çok miktarda bulunan seramid monosakkaritlerdir. Sfingomyelinlerden farklı olarak yapılarında fosforik asit ihtiva etmezler. Bunun yerine çoğunlukla glukoz veya galaktoz gibi bir şeker ihtive ederler. Buradaki şeker genellikle galaktozdur. Ancak bazı çeşitlerinde D-glukoz veya N-asetil glukozamin de olabilir. Yapılarında kolin gibi herhangi bir bazda yoktur. Serebrositler yapılarında yer alan yağ asidinin çeşidine göre isimlendirilir. Polar başı oluşturan şeker üniteleri nedeniyle glikosfingolipler olarak da adlandırılan serebrositler daha çok hücre membranlarının dış kısmında ve hücre yüzeyinde yapısal komponent olarak yer almaktadır. Serebrositlerde galaktoz bulunması, yavrularda beyin ve sinir sisiteminin gelişmesi bakımından süt şekerinin önemini göstermektedir. Çünkü laktoz glikoz ile galaktoz'dan kuruludur. Ganglositler ise özellikle sinir ve dalak dokusunda bulunmaktadır. Gangliositler yapıca serebrositlere benzemekle birlikte, serebrositlerdeki heksoza ilave olarak birkaç molekül daha karbonhidrat ihtiva ederler. Bu karbonhidrat en az bir mol. N-asetil galaktozamin veya N-asetil glukozamin ile en az 1 mol. N-asetil nöyraminik asit (sialik asit) olabilir. Gangloisitler hücre membranlarının dış yüzeylerindeki spesifik reseptör bölgelerinin önemli yapısal elementidir. Ör. ganglositler sinir sonlarında bulunurlar ve neurotransmitter moleküllere bağlanarak implusun kimyasal transmisyon ile bir sinirden diğer bir sinire ge‡mesinde rol oynarlar. Hekzsozlar ve N-asetil ne”yraminik asidin sayı ve bağlanışları bakımından gangliositlerin 20 farklı türüne rastlanmıştır. Gangliositler hücre membran yüzeylerindeki hormon-reseptör bölgelerinde de bulunmaktadır. Bazı nötral glikosfingolipidler eritrositlerin dış yüzeylerinde bulunarak kan gruplarına özgüllük kazandırdıkları gibi organ ve dokulara da özgüllük kazandırmaktadır. 1.4 - Ester Tipi Mumlar Mumlar yüksek yağ asitlerinin bir hidroksilli yüksek alkollerle teşkil ettikleri esterlerdir. Bu asit ve alkollerin uzunluğu C16-c30 olabilir. Mumların genel formülü tamamen basit esterlerin genel formül, R-CO-O-R' gibidir. Birçok bitki ve hayvanın vucudu mum tabakaları ile örtülmüştür. Mum tabakaları bir taraftan suların nüfuzuna, diğer taraftan da kuruluğa engel olur. Doğadaki görevleride budur. Hem bitkiler ve hem de hayvanlar doğal mumlar meydana getirirler. Mumllar genellikle esterlerin bir karışımıdır ve ek olarak mumlarda yüksek miktarlarda serbest yüksek yağ asitleri, yüksek alkoller, yüksek molekül ağırlığına sahip doymuş hidrokarbonlar da bulunur. Geniş bir sıcaklık aralığında erirler (35-100 ° C) Suda hemen hiç çözünmezler. Organik çözücülerde çok iyi çözünürler. Mumlarda en çok bulunan alkoller -> lauril alkol, setil alkol, seril alkol ile mirisil alkol olup asitler ise -> miristik asit, palmitik asit, serotik asit ve melissik asittir. Balmumu palmitik asidin C26-C34 karbonlu yağ alkolleri ile verdiği esterlerin bir karışımıdır. Balmumunda büyük oranda miristat, C13H27CO-O-C26H53, ile serotik asidin, C25H51COOH, bazı esterleri ve % az miktar da hidrokarbondan meydana gelmiştir. 62-65 ° C de erir ve ayakkabı cilası, mum ve mumlu kağıt yapımında kullanılır. Karnauba Mumu Brezilya hurmasınını lifleri üzerinde (kaplamış halde) bulunan bitkisel bir mum olup ana maddesie mirisil serotat'dır C25H51COOC31H63. 80-87 ° C de erir. Cilacılıkta, mumlu teksir kağıdı yapmakta kullanılır. Balina Mumu başlıca setil palmitat, C15H31CO-O-C16H33, ile bir miktar serbest setil alkolden C16H33OH meydana gelmiştir. Erkek balinaların kafa boşluğundan elde edlir. 42-45 ° C de erier. En çok merhemlerde ve kozmetiklerde yumşatıcı olarak kullanılır. Lanolin, Lanosterolün bir yağ asidi esteridir. Serbest ve esterleşmiş kolestrol ihtiva eder. Yün telciklerinin üzerinde koruyucu bir tabaka teşkil eder ve yağ olmaktan ziyade bir mumdur. Çok kompleks bir yapıya sahiptir. Lanolin kendisi erimeden çok miktarda su alıp tutma özelliğine sahiptir. Bu nedenle merhemlerin ve değişik kozmetik ürünlerin hazırlanmasında kullanılır. 2.0 Sabunlaşmayan Lipidler 2.1 - Terpenler Terpenler izoprenin (2-metil-1,3-bütadien) oligomer veya polimerleridir. İzopren molekülünde bulunan çift bağlar konjugedir. Yani iki çift bağ arasında yalnız bir tek bağ bulunmaktadır. Böyle konjuge çift bağ taşıyan maddeler büyük reaksiyon yeteneğine sahiptirler ve başka maddelerle kolayca birleşebilirler. Aynı reaksiyon yeteneğine dayalı olarak izopren molekülleri kendi aralarında da birleşebilirler (polimerizasyon). İzopren molekülleri polimerize olmadan önce dehidre olmaları gerekir. Izoprenin kendisi doğal olarak bulunmadığı halde doğada izopren moleküllerinin polimerizasyonu sonucu oluşan bileşikler yaygındır. Doğal bileşiklerin çoğunda izopren moleküllerinden birisinin baş kısmı ile diğerinin kuyruk kısmı birleşmiştir. Bununla birlikte iki baş yada kuyruğun birleştiği maddelerde vardır. Terpenlerin çoğu hidrokarbon, diğerleri alkol, eter, aldehit, keton ve asittir. Büyük bir kısmı güzel kokar. Hafifçe ısıtılarak yada subuharı damıtımıyla diğer bitkisel maddelerden ayrılabilir. Terpenlerin bazıları parfümlerde, tat vermede ve tıpta kullanılır. Terpenlerin en önemli grubu olan Karotinoidler tetraterpendir (C40). Açık sarıdan kırmızı-menekşeye kadar değişen renkte maddelerdir. Karotinoidlere bu renkleri veren faktör taşıdıkları çift bağlardır. Bazı karotinoidler, likopin gibi, asiklik (halkasız) olmalarına karŸın bazıları da zincirin her iki ucunda hidroaromatik birer halka ile kapanmışlardır. Böyle karotinoidlere karotinler denir. Karotinlerde halkalar dört izopren molekülünün iki ucunda yer alır. Zincir uçlarındaki bu hidroaromatik halkalara iyonon halkaları adı verilir. İyonon halkaları a -, b - ve pseudoiyonon halkalarıdır. a - ve b -iyonon halkaları kapalı olup yalnız bir çift bağ ihtiva ederler. Çift bağın yerleri a - ve b -halkalarında farklıdır. Pseudoiyonon halkası ise 2 çift bağ taşır ve açıktır. Taşıdıkları iyonon halkalarına göre a -, b - ve gama karotinler şekillenir. a -karotinde bir a - ve bir de b -iyonon halkası vardır. a -karotinde ise, zincirin her iki ucunda da b -iyonon halkası vardır. Gamma-karotinde ise zincir uçlarında bir a - ve bir de pseudoiyonon halkası mevcuttur. Karotinler vitamin A'nın ön maddeleridir. 2.2 - Steroidler Bu maddeler steran (siklopentanoperhidrofenantren) halkasına sahiptirler. Fenantren halkası 3 benzol halkasından ibarettir. Bu halka hidrojenle doyurulursa çift bağ açılır ve perhidrofenantren halkası meydana gelir. Perhidrofenantren halkasına da bir siklopentan halkası eklenirse siklopentanoperhidrofenantren (steran) halkası oluşur. Steroidler bunun karbonlu yan zincir, alkol, aldehit, keton, çift bağ şeklinde bazı fonksiyonlu grup taşıyan türevleridir. Doğal olarak bulunan, farklı fonksiyon yada aktiviteye sahip pek çok steroid, özellikle A halkasındaki 3 nolu karbona, C halkasındaki 11 nolu karbona ve D halkasındaki 17 nolu karbona farklı grupların bağlanması ile birbirinden ayrılmaktadır. Steran halkasını veya bunun değişik şekillerini taşıyan ve biyolojik önemi olan maddeler sterinler (Steroller) ve Vitamin D Grubu Maddeler, safra asitleri ile adrenal korteks hormonları ve cinsiyet hormonlarıdır. 2.2.1- Sterinler Sterinler bir steran halkası ile bir yan zincire sahiptirler. Sterinlerin hepsinde de 3 numaralı karbonda alkolik hidroksil grubu bulunur. Sterinlere steroller de denir. Yün yağında bulunan lanosterol, bitkisel kökenli olan ergosterol ve stigmasterol ile kolesterol en iyi bilinen sterinlerdir. Sterinler; zoosterinler, mükosterinler (mantar ve maya sterinleri) ve fitosterinler olarak üç grupta incelenir. Zoosterinler Zoosterollerin en önemli üyesi kolesteroldür. Kolesterol bütün hayvansal dokularda, pek çok hayvansal hücrenin membranlarında, kan plazmasının lipoproteinlerinde bulur ve karaciğerde sentezlenir. Bitkilerde bulunmaz. Antihemolitik etkiye sahiptir. Bu özelliğinden dolayı bakteri toksinlerinin, yılan zehirlerinin, safra tuzlarının ve diğer hemolitik maddelerin hemolitik etkilerine karşı etkilidir. Kolesterol dokularda serbest ve ester şeklinde olmak üzere 2 halde bulunmaktadır. Dokulardaki kolesterol miktarı geniş hudutlar içerisindedir. Bilhassa beyin sinir dokusu, adrenal bezler ve yumurta sarısında çok miktarda bulunmaktadır. Beynin beyaz maddesinin kurutulmuş şekli % 14 kolesterol ihtiva eder. Kolesterolün lipid metabolizmasında, lipidlerin taşınmasında önemli rolü vardır. Safra asitleri, cinsel hormonlar ve diğer steroidlerin sentezinde prekürsördür. Lipid metabolizması bozukluklarında ve yaşlılıkta kolesterol yağ asidi esterleri damar çeperlerine çökelip yapışarak arteroskleroza neden olur. Vucuttaki mevcut kolesterolün % 90'ı safra asitlerinin ve % 10'unun da steroid hormonların sentezinde kullanıldığı kabul edilmektedir. Kolesterinde steran halkasının 3 nolu C da bir hidroksil grubu, 5-6 nolu C'lar arasında bir çift bağ, 10 ve 13. karbonlarda birer metil grubu, 17 nolu karbonda da 8 karbonlu bir yan zincir taşır. Yani 3-hidroksi-5-dehidrokolestandır. Kolesterole kimyasal özelliğini veren faktörler, taşıdıkları sekunder alkol grubu ve çift bağdır. 3. C daki hidroksil grubu aracılığı ile yağ asitleri ve diğer asitlerle esterleşir. Bu esterler kanda ve dokularda yaygındır. Yine bu hidroksil grubundan oksidanlarla ketonlaşır, mesela kolestenon'u verir. Çift bağa hidrojen ve halojenler yerleşir. Kolesterol katalitik olarak hidrojenlendiğinde, yani çift bağa 2 hidrojen girerek doyarsa birbirinin geometrik izomeri olan kolestanol ve koprostanol olarak adlandırılan 2 bileşik meydana gelir. Kolestanol ve koprostanol kolesterolün barsak bakterileri tarafından indirgenmesiyle meydana gelir. Bu nedenle kalın barsakta ve dışkıda bulunmaktadır. Kolesterolde ve kolestanolde 3 nolu karbondaki hidroksil grubu ile 10 nolu karbondaki CH3 grubu ile aynı tarafta ve hallka yüzeyinin üzerinde bulunur. Bu şekle sis konfigürsyon demiştik. Koprostanolde ise 3. nolu karbondaki hidroksil grubu 10. karbondaki metil grubu ile zıt tarafta bulunur ve bu trans konfigürasyon adını alır. Kolestanol'deki 3 nolu karbon atomuna bağlı olan -OH grubu halka yüzeyinin altında yer alırsa (5 nolu karbondaki -H atomu ile halka yüzeyinin aynı tarafında ) altında yer alırsa epikolestanol adı verilen başka bir bileşik oluşur. Koprostanolde 3 numaralı karbondaki -OH grubu ile 5 nolu karbondaki H atomu halka yüzeyinin ters yönlerinde, OH grubu altta, H atomu üstte yer alırsa epikoprostanol adı verilen başka bir izomer türer. Kolesterin oksitlenir ve konjuge bir çift doymamış bağ oluşursa, 7-dehidrokolesterin meydana gelir. Bu vitamin D3'ün (Kolekalsiferol)'ün önmaddesidir. 7 dehidrokolesterin uv ışığa maruz kalırsa vitamin D3'e dönüşmektedir. İlk bakışta kolesterole benzeyen lanosterol ise 17. karbonundaki yan zincirde bir çift çift bağ içermesi, steran halkasındaki çift bağın 5-6. karbonlar değil 8-9. karbonlar arasında bulunası ile kolesterolden ayrılır. Ayrıca 4. karbon atomunda iki molekül CH3 ve yine 14 nolu karbona bağlı bir molekül CH3 bulunur. Mükosteroller İsminden de anlaşılacağı üzere maya ve mantarlarda (çavdar mahmuzu) bulunan sterollerdir. En önemli üyesi ergosteroldür. Ergosterolde 17. C bağlı 9 karbonlu bir yan zincir, yan zincirde bir çift bağ, 3.nolu C da bir OH grubu, 10 ve 13 C'larda birer metil grubu, 5 ve 6. C lar ve 7 ve 8. karbonlar arasında 2 adet çift bağ vardır. Ergosterol vitamin D2 nin önmaddesidir. UV ışığı etkisiyle vitamin haline dönüşür. Vitamin D etkisi gösteren bileşiklerden vitamin D3 hayvansal dokularda, vitamin D2'de bitkilerde meydana gelir. 7-dehidrokolesterin yüksek derecede organize olmuş hayvamlarda kolayca sentez edilir. Bunun vitamin D3'e dönüştürülmesi ise UV şık etkisi ile deri altı yağ dokusunda mümkün olmaktadır. Ergosterol'de yine UV şık etkisi ile bitkilerde vitamin D2 haline dönüştürülmektedir. Besinlerle alınan ergosterolün vitamin D olarak bir değeri yoktur. Memeliler vitamin D2 ve Vitamin D3'e takriben birbirine eşit derecede değerlendirebilmektedir. Fitosterol'ler Bitkisel steroller olup 10 C lu bir yan zincire sahiptirler ve stigmasterol ve Sitosterol olmak üzere iki önemli üyesi vardır. Yapısı kolesterole çok benzer. Ancak yan zincirinde 22-23 øC arasında fazladan bir çift bağ ile bir de etil grubu vardır. Soya fasülyesi ve yoncada çok miktarda bulunmaktadır. Progesteron'a çevrildiği laboratuvar deneyleri ile gösterilmiştir. b -Sitosterol ise stigmasterolün yan zincirdeki çift bağın 2 H atomu ile doymasıyla meydana gelir. Tahıllarda bol miktarda bulunur. 2.2.2- Safra Asitleri Safra asitleri 24 C'lu steroidlerdir. ön madde olarak kolesterinden yararlanılarak tüm hayvansal organizmalarda sentezlenebilir. Kolesterolün yan zincirindeki son üç karbon atomu oksidasyona uğrayarak parçalanır ve karboksil grubu oluşarak safra asitleri meydana gelir. Bütün safra asitlerinin kolanik asitten türedikleri kabul edilir. Kolanik asit 5 karbonlu yan zinciri COOH grubu ile biten, 10. ve 13. karbonlarında metil grubu taşıyan maddelerdir. Başlıca karaciğerde sentezlenirler. Safra kesesinde toplanırlar ve bir kanalla ince barsağa salgılanır. Safra asitlerinin oluşturduğu tuzlar (anyonlar) yağları emülsiyon haline getirerek, lipaz enziminin yağlarla değme yüzeylerini artırır ve kolaylıkla hidroliz olmalarını sağlar. Bu özellikleri ile (kolik asit anyonları) çok güçlü doğal deterjanlardır. Kolanik asitte, steran halkasının 3., 6., 7., 12. karbonlarına en fazla 3 hidroksil grubunun girmesiyle aşağıdaki kolanik asit türevleri, yani diğer safra asitleri meydana gelir. Kolik asit -> 3,7,12 - trihidroksikolanik asit Dezoksikolik asit -> 3,12 - dihidroksikolanik asit Litokolik asit -> 3 - hidroksikolanik asit Hiyodezoksikolik asit -> 3,6 - dihidroksikolanik asit Kenodezoksikolik asit -> 3,7 - dihidroksikolanik asit Safrada en çok bulunan safra asitleri kolik asit ve kenodezoksikolik asittir. İnsan safrasında serbest safra asidi yoktur. Safra asitleri karboksil grupları aracılığı ile glisin veya taurin ile konjuge halde safrada bulunurlar. Hepsi birleşmiş haldedir. Bunlara birleşik (konjuge) safra asitleri denir. Glisin kolik asitle glikokolik asidi, dezoksikolik asit ile glikodezoksikolik asidi ve litokolik asitle de glikolitokolik asidi verir. Yine kolik asit, dezoksikolik asit ve litokolik asit taurin ile birleşerek sırasıyla, taurokolik asit, taurodezoksikolik asit ve taurolitokolik asidi meydana getirirler. Safra asitlerinin tuzları yani kolatlar yapıları nedeniyle (büyük kısmı apolar, ufak bir kısmı polar moleküler) yüzey gerilimini azaltıcı ve emülsiyon yapıcı özelliğe sahiptirler. Suda erimeyen koesterolü, yağları, fosfatidleri, yağda erir vitaminleri emülsüyon haline getirerek barsaklardan rezorbsiyonunda önemli rol oynarlar. Yağların yüzeylerini genişleterek enzimlerin yağlara daha iyi etkimelerini sağlarlar. 2.2.3- Adrenal Korteks ve Cinsiyet hormonları Kolesterolün yan zincirinin kırılması oksidasyonu sonucu pregnenolon oluşur. Pregnenolondan da diğer steroidler üretilir. Cinsel hormonlar insanların ve diğer omurgalıların kuşların ve sürüngenlerin üreme fonksiyonlarının düzenlenmesinde etkin görev alırlar. Androjenler tesosteron ve dihidrotestosterondur. Testislerde biyosentezlenir. Dihidrotestosteron testosterondan daha etkilidir. Österojenler başlıca östron ve östradioldür. Aromatik halka içerir. Estrodiol östrondan daha etkindir. Daha ayrıntılı bilgi için hormonlar ders notuna bakınız. 2.3 - Prostaglandinler Prostat bezinde sentezlenmesi ve ilk kez seminal sıvıdan izole edildiği için bu adı almıştır. Yapıları ve etkileri 1960 larda anlaşılmıştır. ön maddesi arahidonik asittir. 20 karbonlu doymamış yağ asidi olan arahidonik asidin halkasal yapı kazanması ile meydfana gelmektedir. Bundan türeyen prostanoik asitten diğer prostaglandinler oluşur. Günümüzde 30 kadar prostaglandin bilinmektedir. Hemen her doku prostaglandin ihtiva eder ve hemen her biyolojik olay bunlardan iz miktarda da olsa etkilenir. Bunlar yangıya ve ağrıya olan duyarlığı artırırlar. Asprin ve benzeri ila‡lar prostaglandin sentezindeki enzimlerin etkilerini inhibe ederek antagonist etki gösterirler. Yine kortizon ve diğer steroidlerin yangı önleyici etkileri prostaglandin sentezini önlemelerinden kaynaklanmaktadır. Prostaglandinlerin diğer etkileri kan basıncını düşürme ve uterus kasları gibi düz kasların kontraksiyonlarını uyarmalarıdır. Prostaglandinlerden en iyi bilinenleri PGE1, PGE1a ve PGE2a dır. PGE2 ve PGE2a ise zor doğumlarda kullanılmakta ve uterus kaslarının kontraksiyonunu artırarak bebeğin doğumunu kolaylaştırmaktadır.

http://www.biyologlar.com/lipitlerin-siniflandirilmasi

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Paleo-illüstratör Todd Marshall

Todd S. Marshall 23 yılı aşkın süredir eğlence sektörü için fikir ve illüstrasyon yaratıcılığı yapıyor. Pek çok alanda uzmanlaşmış olan Marshall, yalnızca son 11 yıldır oyun sektöründe; Sunstorm'da baş sanatçı, Ubisoft'ta sanat direktörü ve Volition'da kıdemli konsept sanatçılığı rollerini üstlendi. Bu süreç boyunca Marshall, kendisini ve yeteneklerini daha iyi tanıyarak pek çok fikre hayat vermeyi başardı.   Son yıllarda oyun endüstrisinde oluşturduğu kimliğine ek olarak, Marshall dünyadaki paleo-illüstratörlüğünün öncülerinden sayılıyor. Dr. Paul Sereno ile birlikte yeni keşfedilmiş tarih öncesi hayvanların rekonstrüksiyonunu yaparak bilime ve sanata büyük katkıda bulunuyor. Marshall'ın çoklu ortamda hazırladığı eski yaşam çizimleri dünya çapındaki pek çok akademik bazlı bilimsel yayında, televizyon programlarında ve belgesellerde yer aldı. Eserleri Smithsonian ve Amerikan Doğal Tarih Müzesi gibi pek çok tabiat tarihi müzesi aracılığıyla dünya çapındaki ilgililerine sergilendi. Çalışmaları kendisine pek çok ödül de kazandırdı ve dünyaca tanınan National Geographic, Science Illustrated, Discovery ve Science dergilerinde yerini aldı. Marshall'ın zamanla artan popüleritesi onu pek çok bilimsel, destekleyici ve eğitici program için aranan sanatçı yaptı.  Marshall'ın bilim ve eğitimi destekleyici yönü “Keşif Projesi” (Project Exploration) adlı, çocukların bilimsel keşif ve yenilikçi eğitim imkanlarına ulaşmasını sağlayan gönüllü organizasyona verdiği destekle de öne çıkıyor. Todd Marshall eski zaman sanatçılığı alanında tanınmadan önce, Los Angeles'ta yeteneklerini geliştirebilmek adına yıllarca çalıştı. Bu süreçte Hollywood'un bazı elit klüpleri için motorsiklet tankları boyamaktan ünlü hard rock gruplarının albüm kapaklarının tasarımına kadar pek çok ve farklı işle uğraştı. Başarılarıyla bize de adını duyurmuş olan Todd Marshall'la paleo-illüstratörlük hakkında küçük bir röportaj yapma fırsatımız oldu. Eminim ki Marshall'ın tavsiyeleri ve içten önerileri eski zaman çizimine ilgi duyan ve duymayan herkesin ilgisini çekecek ve herkes için yararlı olacaktır. “Her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir.”   Sayın Marshall, biz sizi herşeyden önce bir plaeo-illüstratör olarak tanıyoruz ve en çok bu alandaki çalışmalarınızı biliyoruz. Siz de kendinizi bu şekilde mi adlandırıyorsunuz?   Kendimi, son 24 yıldır çalıştığım eğlence endüstrisinde sanat yönetmeni ve kıdemli konsept sanatçısı olarak da tanımlıyorum. Özellikle de dijital oyun endüstrisinde.   Açıkcası bilime, tarih öncesi canlılara, hayvan sistematiğine ve anatomisine olan tutkum benim ikinci uğraşımı oluşturuyor. Tarih öncesi canlılar ve yaşadıkları çevre hakkında çalışmak, bunları araştırmak ve ilgili çizimler yapmak için elimden geldiği kadar zaman ayırmayı seviyorum fakat bunu konsept sanatçılığı işimle dengelemem gerekiyor. Chicago Üniversitesi'nden Dr. Paul Sereno ile birlikte olan çalışmalarınızın size nasıl bir katkısı oldu? Hala Dr. Sereno ile birlikte çalışıyorum. Bu inanılmaz bir deneyim. Paul ve takımıyla çalışmak benim için bir rüyaydı. Bu durum, onun için, bilim için ve halk için kendimi ve sanatçılığımı hep daha iyi olmaya zorlamama neden oldu. Kendisiyle yeni keşfettikleri inanılmaz yeni hayvanların rekonstrüksiyonu için yakın bir çalışma içindeyiz. Bu inanılmaz ciddiye aldığım bir iş, en güncel bilimsel gelişmeleri de göz önünde bulundurarak yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyorum.  Paul ve birlikte çalıştığı grubun her üyesi inanılmaz yetenekli ve her biri yaptıkları şey için çok sıkı çalışıyorlar. Genellikle, yeni bir hayvanı halka veya bilime arz etmek yıllarını alıyor. İşimi, oluşum sürecininin işleyişindeki yerimi, yeni bir hayvanın rekonstrüksiyonundan aldığım hazzı çok seviyorum ama öte yandan da çok çalışma ve sorumluluk gerektiriyor. Bu çalışma pek çok açıdan daha iyi bir sanatçı olmamı sağladı. Bu denli yetenekli ve zeki insanlarla çalışabildiğim için kendimi çok şanslı hissediyorum. İllüstrasyonlarınız bilim dünyası için oldukça değerli. Bu sizin için yeterince tatmin edici mi? Teşekkür ederim, ne kadar hoş bir söylem. Bilime ufak bir açıdan dahi olsa katkı sağlayabilmek her zaman amacım oldu. Bilimin ve sanatın bir esin kaynağı olabilmesi, birlikte bir hikayeyi anlatabilmesi ve tanımlanmış temalara anlam kazandırabilmesi ne kadar da mükemmel bir şey. Bir eski zaman sanatçısı olarak amaçlarımdan birinin genç insanlara hayal güçlerini geliştirebilmeleri adına ilham verebilmek olduğuna inanıyorum; zihinlerini ateşlemeyi, doğamız ve onun inanılmaz geçmişi hakkındaki bilgiye yönelik bir açlık uyandırmayı amaçlıyorum. Ben pek çok kitaptan haklarında bilgi edindiğim pek çok eski zaman sanatçısından ilham aldım. Bugün aynı ilhamı ben de genç beyinlere verebilmek istiyorum. İyi bir illüstratör olmak isteyenlere tavsiyeleriniz var mı? Bu hep çok zor bir soru olmuştur. Bildiğiniz gibi herkes farklı altyapı ve deneyimlere sahiptir. Oldukça basite indirgersek iyi çalışılmış bilimsel süreç ve ilgi diyebilirim. İlgili konular paleontoloji, karşılaştırmalı omurgalı anatomisi, biyolojik sistemler, hayvan davranışları, doğal ekosistemler, yer bilimi, eski zaman botaniği, fosil oluşumu ve daha pek çoğu olabilir. Sanatsal kısmı içinse yeteneklerin gelişmesi için sürekli pratik yapmak gerekiyor. İkisinden bir harman ortaya çıkarıp sanat değeri olan bir şey yaratmalı ve bunu ulaşabildiğin her profesyonel alana yaymalısın. Çalışmaların ve portfolyonu yayınlayabilmek için bir internet sitesi yaratmalısın. Bilimsel toplantılara katılıp ilgili bilim insanlarıyla tanışmalısın. Konsept sanatçılığının meslek olarak dünyada ve ABD'de günümüzdeki yeri nedir? Konsept sanatçılığının öne çıkması gerçekten zor, size bu durumu tatlı bir hale sokup anlatmayacağım. İlgili şirketlerde iş imkanı çok az ve bu yüzden rekabet oldukça fazla. Mezun öğrenci sayısının artışıyla da bu rekabet katlanıyor. Son birkaç yıldır pek çok ülkede baş gösteren ekonomik sorunlar da konsept sanatçılığı dalındaki iş alanlarının azalmasına neden oldu. Maalesef, ekonomik zorluk süreçlerinde sanat, tasarruf yapılacak ilk alan olarak görülüyor. Sosyal ağlar üzerinden oynanan oyunlar oldukça hızlı gelişti ve daha ziyade resim taslaklarıyla ilgilenenler bu alandaki ilerleme sayesinde şanslı olanlardı. Fakat  gerçekçi karakterler ve çevreler yaratan sanatçılar şimdilerde zor durumda. AAA oyun stüdyoları beş yıl öncesine göre oldukça zor zamanlar geçiriyor. Türkiye ve Türk konsept sanatçıları hakkında bilginiz var mı? Evet, Türk komşularım var ve hepsi oldukça harika, sıcakkanlı, mağrur ve merhametli insanlar! Türkiye'nin derin ve büyüleyici bir tarihe sahip, harika insanlarla dolu güzel bir ülke olduğunu biliyorum. Genç insanların keşfetmesi için ne kadar da mükemmel bir birikim ve çevre! Genç bir sanatçı için gidip resmedebileceği pek çok yer olmalı. Maalesef tanıdığım bir Türk konsept sanatçısı yok. Eminim ki bir çok yetenekli Türk sanatçı vardır; onlarla tanışıp paylaşımda bulunmayı çok isterim. Dünyanın her yanındaki sanatçılar öznel yetilere, paylaşabilecekleri özel şeylere sahiptir. Hem de her biri. Hepsiyle tanışmak ayrı bir onurdur. Bu ne kadar da güzel bir armağan! Son olarak şunu eklemek istiyorum ki her sanatçı kendisine ve özel yeteneklerine inanmalıdır. Her zaman ısrarla uğraşın, özellikle de işler zorlaştığında. Hiçbir zaman kendinizden vazgeçmeyin ve kalbinizi dinleyin, nerede olursanız olun. Her zaman iyi bir insan olun, ve başkalarının da öyle olduğunuzu görmesine izin verin. Sanat, sizin eşsizliğinizi başkalarıyla paylaşım biçiminiz ve yaşadığımız mükemmel dünyayı takdir edişinizdir. Hepimiz için, tüm insanlar için barış, anlayış, bilgi ve sevgi diliyorum. Bana Türkiye'deki sizlere ulaşabilme imkanı sağladığınız için teşekkür ederim, teşekkürler Bilim.org! Gerçekten ve samimiyetle bu benim için bir onurdur! Teşekkür ederim… http://www.bilim.org  

http://www.biyologlar.com/paleo-illustrator-todd-marshall

Türkiye'de yeni bir yılan cinsi bulundu "Muhtarophis barani"

Türkiye'de yeni bir yılan cinsi bulundu "Muhtarophis barani"

"Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) Biyoloji Bölümü'nden bir ekip, TÜBİTAK'ın desteklediği proje kapsamında yeni bir yılan cinsini dünya literatürüne kazandırdı. ADÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kurtuluş Olgun,  yaklaşık 10 yıldır TÜBİTAK tarafından desteklenen proje çerçevesinde, Hatay'ın Dörtyol ve Yayladağı ilçelerindeki dağlık alanlarda yılanlarla ilgili arazi çalışmaları gerçekleştirdiklerini söyledi.Bu süreçte buldukları yılanlar üzerinde yaptıkları analiz ve DNA incelemelerinde, bilimsel olarak tespit edilmiş diğer cinslerden farklılıklar gördüklerini belirten Olgun, bu cinsin, özellikle burun ucunun küt ve kafa yapısının farklı olmasıyla ayrıştığını bildirdi. "Anatomik yapısı ve DNA analiz sonuçlarının incelenmesiyle bu yılanın yeni bir cins olduğunu belirledik" diyen Olgun, şöyle devam etti:"Yaptığımız çalışmaları makale haline getirerek uluslararası bilimsel çalışmaların yer aldığı 'Russian Journal Herpetology' dergisine gönderdik. Burada gerekli bilimsel incelemelerin ardından makalemiz dün yayımlandı. Türk bilim adamlarınca ilk kez bir yılan cinsi dünya literatürüne kazandırılmış oldu. ADÜ Biyoloji Bölümü'nden herpetologlar olarak bu başarıya imza atılmasını, mesleki açıdan çok önemli görüyorum."Bu keşifle dünyada 514 olan yılan cinsi sayısının 515'e yükseldiğini ifade eden Olgun, Türkiye'deki sayının da 22'ye çıktığını dile getirdi."Zehirsiz ve zararsız bir yılan"Ekipten Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Aziz Avcı ise buldukları yılan cinsinin fiziksel özelliklerini anlattı.Yeni cinsin 30 santimetre uzunluğunda, ince ve küçük yapılı olduğunu belirten Avcı, "Sırt rengi sarımsı ile kızıl arasında. Başının üzeri siyah bir bantla örtülü. Başının ön kısmı kül renginde. Zehirsiz ve zararsız bir yılan. Genellikle taş altlarına gizleniyor ve nemli bölgelerde toprağa girip saklanabiliyor" diye konuştu. Avcı, "Tespit ettiğimiz yeni yılan cinsine, Türkiye'de herpetoloji biliminin kurucusu, bu alanda büyük emekleri bulunan merhum Prof. Dr. Muhtar Başoğlu'na atfen 'Muhtarophis' adını verdik" dedi." " Amanos yılanı (Rhynchocalamus barani), Colubridae familyasından 30 cm uzunluğunda bilim dünyasına yakın zamanda kazandırılan Amanos Dağlarına özgü bir yılan türü. Amanos yılanının gri renkli baş plakaları ve boyun çevresinde de bir bant oluşturan siyah renkli pulları vardır. Vücudunun geri kalanı pembe-bakır renkte ve karın kısmıda beyazdır. Vücudunun çeşitli yerlerinde bulunan pulların sayıları da kendisine yakın türlerden farklılık gösterir.Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Biyoloji bölümü başkanı Prof.Dr. Kurtuluş Olgun ve ekibi, bu yeni türe ait iki örneği, TÜBİTAK desteği ile yürütülen ve Eirenis cinsine ait yılan türlerinin Türkiye'de ki dağılımının incelenmesi konu olan proje kapsamında yürüttükleri arazi çalışmasında Hatay ilinin sınırları içinde bulunan Amanos dağlarında buldular.Hakemli bir uluslararası dergi olan Zootaxa da yayımlanan makaleyle bilim dünyasına tanıtılan tür, kendilerinin de hocası olan Prof Dr. İbrahim Baran'ın adına armağan edilerek Rhynchocalamus barani olarak adlandırıldı. Son olarak ortak kararla yılana örneklerin bulunduğu yere uygun olacak şekilde Amanos yılanı adı verildi. " https://tr.wikipedia.org/ İki tanımlamada farklılıklar olması ufakta olsa kafa karıştırmaktadır. İlk yayımlanan bilgiler bu doğrultuda " yılanın rengi " farklılıkmı göstermekte dir ? 1- " Amanos yılanı (Rhynchocalamus barani), Colubridae familyasından 30 cm uzunluğunda bilim dünyasına yakın zamanda kazandırılan Amanos Dağlarına özgü bir yılan türü. Amanos yılanının gri renkli baş plakaları ve boyun çevresinde de bir bant oluşturan siyah renkli pulları vardır. Vücudunun geri kalanı pembe-bakır renkte ve karın kısmıda beyazdır. Vücudunun çeşitli yerlerinde bulunan pulların sayıları da kendisine yakın türlerden farklılık gösterir." 2- "Yeni cinsin 30 santimetre uzunluğunda, ince ve küçük yapılı olduğunu belirten Avcı, "Sırt rengi sarımsı ile kızıl arasında. Başının üzeri siyah bir bantla örtülü. Başının ön kısmı kül renginde. Zehirsiz ve zararsız bir yılan. Genellikle taş altlarına gizleniyor ve nemli bölgelerde toprağa girip saklanabiliyor" 3- Cins sayısı 514 den 515 çıkmış bu buluşmudur yeni bir cins oluşturmamıdır tartışmak lazım... 4- Hemen her an bir tür başka bir cinsin altına kaydırıldığını düşünecek olursak bu makale ne kadar önem arzeder ? 5- Haberin başlğı bu mu olmalıydı " Türkiye'de yeni bir tür yılan cinsi bulundu" ? Tür mü bulundu Cins mi oluşturuldu ?

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yeni-bir-yilan-cinsi-bulundu-muhtarophis-barani

Biyoloji Nedir ?

Biyoloji veya Canlı bilimi, canlıları inceleyen bir bilim dalıdır. Biyologlar,tüm canlıları - tüm gezegeni kaplayan küresel boyuttan, hücre ve molekülleri kapsayan mikroskobik boyuta kadar - onları etkileyen önemli dinamik olaylarla birlikte incelerler.Birçok süreci bünyesinde barındıran hayati süreçlerden bazıları; enerji ve maddenin işlenmesi, vücudu oluşturan maddelerin sentezlenmesi, yaraların iyileşmesi ve tüm organizmanın çoğalmasıdır. Hayatın gizemleri, tarihteki tüm insanları etkilediğinden; insanın fiziksel yapısı, bitkiler ve hayvanlar hakkındaki araştırmalar tüm toplumların tarihlerinde yer bulur. Bu kadar ilginin bir kısmı, insanların hayata hükmetme ve doğal kaynakları kullanma isteğinden gelmektedir. Soruların peşinden koşmak, insanlara, organizmaların yapıları hakkında bilgi kazandırdı ve de yaşam standartları, zamanla yükseldi. İlginin bir diğer kısmı ise, doğayı kontrol etme isteğinden çok, onu anlama isteğinden gelmektedir. Bu araştırmaların ilerletilmesi, bizim dünya hakkındaki düşüncelerimizi değiştirmiştir. Biyolojinin; botanik, zooloji ve tıp gibi birçok dalı eskidir. Ancak, bunları tek bir kategori altında toplayan "biyoloji", ancak 19. yüzyılda ortaya çıkmıştır. Bu bilmin gelişmesiyle, bilimadamları, bütün yaşayan varlıkların, ortak bazı özellikler taşıdıklarını anlamışlardır. Bu nedenle de varlıkların bir bütün içersinde incelenmesinin yararlarını kavramışlardır. Biyoloji, günümüzde, en önemli bilim dallarından biridir: Tüm dünyadaki biyoloji ve tıp dergilerde, yıllık bir milyon makaleden fazla yayımlanmaktadır. Aynı zamanda, biyoloji, tüm dünyadaki okullarda öğretilen ana derslerden biridir. Biyoloji, bu kadar fazla konuyu kendi kapsamı altında topladığı için birçok dallara bölünmüştür. Organizma türüne göre bu bilimdalını bölen yöntem; bitkileri inceleyen botanik, hayvanları inceleyen zooloji ve son olarak da mikroorganizmaları inceleyen mikrobiyolojiyi ana dallar olarak alır. Bazı bölme yöntemleri ise, incelenen organizmaların derecesine göre bu ayrımı yapmaktadır: Bu sistem; hayatın temel kimyasını inceleyen moleküler biyolojiyi, hayatın temel yapı taşları olan hücreleri inceleyen hücre biyolojisini, organizmaların iç organlarını inceleyen fizyolojiyi ve organizmaların ilişkilerini inceleyen ekolojiyi, biyolojinin ana dalları olarak kabul eder. Etimoloji Biyoloji kelimesi, Yunanca hayat anl***** gelen βίος (bios)'la, 'incelemesi' anl***** gelen λόγος (logos)'un, birleşmesiyle oluşmuştur. Göründüğü kadarıyla kelime, günümüzde kullanılan anlamıyla ilk defa, Gottfried Reinhold Treviranus'un Biologie oder Philosophie der lebenden Natur'unda (Biyoloji yada yaşayan Doğanın Felsefesi) (1802) ve Jean-Baptiste Lamarck'ın Hydrogéologie'sinde (Hidroloji) (1802) kullanılmıştır. Kelimenin kendisi ise 1800'de Karl Friedrich Burdach'a atfedilse de, kelime Michael Christoph Hanov'un 1766'da basılan Üçüncü Cilt'inde, Philosophiae naturalis sive physicae dogmaticae: Geologia, biologia, phytologia generalis et dendrologia başlığıyla yer bulmuştur. Tarihi Biyolojinin tek bir bilimdalı olarak ortaya çıkması 19. yüzyılda olmuşsa da, biyolojik bilimlerinden, tıp gelenekleri ve doğa tarihiyle ilgili olanlarının izi Greklere kadar sürülebilir. Rönesans ve Keşif Çağı'nda, deneyciliğin tekrar revaçta olması, bilinen organizmaların sayısının da hızla artmasıyla, biyolojik düşünceyi geliştirdi; Vesalius, fizyolojideki dikkatli gözlemin artmasını başlattı ve Carolus Linnaeus, Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon gibi adamlar hayatın çeşitliliğini anlamak, fosil kayıtlarında bulunmak ve organizma davranışlarını incelemek adına kavramsal çalışmalar başlattı. Mekanik felsefenin güçlenmesiyle doğa teolojisinin önem kazanması da doğa tarihinin gelişmesi açısından bir etkide bulunmuş olabilir. 18. yüzyılda, biyolojinin çoğu dalı - botanik, zooloji ve jeoloji - profesyonelleşmeye başladı ve bu bilimsel anlamda bir dal olmaları yolundaki adımları hızlandırdı. Ancak yine de 1800'lerin sonuna kadar bu işlem tamamlanmadı. Antoine Lavoisier ve diğer fizikçiler, fiziksel ve kimyasal teorilerle hayvansal ve hayvansal olmayan âlemleri birleştirmeye başladı. 19. yüzyıla doğru gidildikçe, Alexander von Humboldt gibi kâşif-doğacılar, organizmaların aralarındaki ilişkileri ve bu ilişkilerin bulundukları ortama göre nasıl farklılık gösterdiklerini inceleyerek biyocoğrafya, ekoloji ve etoloji gibi bilimdallarını başlattı. Çoğu doğacılar, organizmaların değişmediği fikrini reddetmeye başlayıp soy tükenmesi ve türlerin değişebilmesi gibi fikirlere sıcak bakmaya başladı. Embriyoloji ve paleontoloji gibi yeni alanlarla bu tarz tutumlar birleşince Charles Darwin'in doğal seleksiyon yoluyla meydana gelen evrim teorisi ortaya çıktı. 19. yüzyılın sonu; hayatın kaynağı ve hastalıklara mikroorganizmaların neden olması konularında tartışmalar, sitoloji, bakterioloji ve fizyolojik kimya gibi alanlara şahitlik yaptı. Ancak yine de kalıtım konusu tamamiyle bir gizemdi. 20. yüzyılın başında, Gregor Mendel'in çalışmaları, Thomas Hunt Morgan ve öğrencileri tarafından genetiğin hızla gelişmesini sağladı. 1930'lara gelindiğinde nüfus genetiği ve doğal seleksiyonun birleşimi, modern evrim sentezinin ve evrim biyolojisinin ortaya çıkmasını sağladı. Özellikle de James D. Watson'la Francis Crick'in DNA'yı 1953'te keşfetmesinin ardından birçok dal gelişti. Genetik kodun kırılmasının ve merkezi dogmanın (central dogma) kurulmasının ardından, biyoloji; ekoloji, etoloji, [[sistematik] paleontoloji, evrimsel biyoloji, gelişim biyolojisi ve diğer organizmalarla ilgili dalları kapsayan organizma biyolojisi ile hücre biyolojisi, biyofizik, biyokimya, nörobiyoloji, immünoloji ve birçok benzer dalı kapsayan moleküler biyoloji olarak ikiye ayrıldı. 21. yüzyılın başına gelindiğinde bu kadar ayrı parçanın oluşturduğu karışıklık ve anlaşmazlık geçmeye başladı. Organizmal biyologlar moleküler teknik ve fikirlere, moleküler biyologlar da genler ve doğal çevre arasındaki fikirlerle genetik kalıtımla ilgili fikirlere önem vermeye başladı. Biyolojinin İlkeleri Biyoloji, bilgiye ulaşmak için bilimsel methodu kullanır. Bilimsel teoriler, bilimsel gözlemlere dayanır ve bu teoriler, yeni araştırmalarla bazen geliştirilirler. Bilimsel teoriler aynı zamanda, daha gözlenmemiş bir fenomenin tahmin edilebilmesi için de kullanılabilirler. Biyolojik sistemler, bazen sistematik olarak modellenirler; ancak yine de - diğer bilim dallarında da olduğu gibi - teoriler sadece matematik kullanarak açıklanmazlar. Biyolojik bilimler, birkaç temel ilkenin altında toplanılabilirler: evrensellik, evrim, çeşitlilik, devamlılık, genetik, homeostasis, ve etkileşimler. Evrensellik Organizmalar; görüntüde, doğal ortamında ve davranışlarında fazlaca farklılık göstermelerine rağmen, aslında tüm canlılar bazı evrensel temelleri paylaşırlar. Bütün canlı yaşamının karbon bazlı bir biyokimyası vardır: Karbon, tüm canlıları oluşturan temel yapı taşıdır. Aynı şekilde, su da, temel çözendir. Dünya'daki tüm organizmalar, genetik bilgiyi depolamak için DNA ve RNA-bazlı mekanizmalar kullanırlar. Bir diğer evrensel ilke ise, virüslerin dışındaki tüm canlıların hücrelerden oluştuğudur. Aynı şekilde, tüm organizmalar, benzer büyüme süreçleri geçirirler. Tüm bu sayılanlar, Dünya'daki tüm organizmalar için geçerli olsa da, teoride alternatif bir yaşam türü de varolabileceğinden, bilimadamları, alternatif bir biyokimyayı araştırmaktadırlar. Evrim Biyolojideki temel düzenleyici içerik, tüm canlıların aynı kökten gelip, değişik süreçler sonrasında değişip geliştiğini savunan evrimdir. Burada, yukarda da anlatılan, canlılar arasındaki etkileyici benzerliklere yol açar. Charles Darwin, evrimin sürmesine sebebiyet veren doğal seleksiyonu açıklayarak, evrimi, geçerli bir teori olarak kılmıştır (Alfred Russel Wallace'ın bu içeriğin keşfedilmesinde büyük rol oynadığı da belirtilmelidir). Modern sentez teorisinde, genetik çeşitlilik de bu mekanizmada önemli rol oynar. Bir türün, ürediği tür hakkındaki bilgileri, onların özelliklerini ve türün son halinin diğer türlerle ilişkisini inceleyen bilim dalına filogeni denir. Biyolojiye birbirinden farklı birçok yaklaşım türü, filogeniyi ilerletir: Moleküler biyoloji, DNA zincirlerinin karşılaştırılmalarını yaparken fosillerin karşılaştırmalarını da paleontoloji yapar. Bilimadamları, evrim ilişkilerini, birkaç metodla inceleyip düzenlerler. Bu metodlar; filogenetik, fenetik ve kladistik olarak üç dalda toplanılabilir. Evrim teorisi, Darwin ve Wallace tarafından açıklanmasından beri, bu fikir, sonuçlara yada açıklamalara karşı olanlar tarafından sürekli kötülenmiştir. Genellikle, bu açıklamaların karşısında dini açıklamalar kullanılmıştır. Ancak, profesyonel biyologların nerdeyse hepsi, evrim teorisinin kullanılabilir ve geçerli bir teori olduğunu kabul etmişlerdir. Çeşitlilik Sistematik ve taksonominin ilgi alanı olan sınıflandırma, birbirinden farklı yöntemler izler. Taksonomi, organizmaları, taxa adı verilen gruplarda sınıflandırırken, sistematik, organizmaların birbirleriyle ilişkilerini inceler. Bu bilim dalları, kladistik ve genetik dallarında da geliştirmişlerdir. Geleneksel olarak, canlılar beş büyük aleme bölünürler: Monera -- Protista -- Fungi -- Plantae -- Animalia Ancak, çoğu bilimadamı, bu sistemi demode bulmakta ve de modern alternatifler getirmektedirler. Modern sistemler, üç-âlemli bir sistem kullanırlar: Archaea -- Bacteria -- Eukaryota Bu âlemler, hücrelerin çekirdeklerinin olup olmamasına ve hücrelerin iç yapılarının farklılıklarına göre bölünmüştür. Aynı zamanda, metabolik anlamda, daha az canlı olan bazı hücreiçi parazitler de biyolojide ayrı bir alem olarak incelenirler: Virüsler -- Viroidler -- Prionlar. Daha da ileri gidildiğinde, bütün âlemler, tüm türler ayrı ayrı sınıflandırılıncaya kadar bölünürler. Bu sıralama, şu sırayla gider: Âlem, Filum, Sınıf, Takım, Cins, Tür ve Alt türdür. Bir organizmanın bilimsel adı, onun cinsi ve türüne göre belirlenir. Mesela, insanlar Homo sapiens olarak adlandırılırlar. Homo cinsi, sapiens ise türüdür. Bilimsel isimleri yazarken, organizmanın cinsinin ilk harfini büyük yazıp türünü küçük harflerle yazmak gerekir. Ayrıca tüm adın da yana yatık yazılması bir kuraldır. Sınıflandırma için kullanılan terim, taksonomidir. Devamlılık 19. yüzyıla kadar, yaşamsal formların bazı şartlarda aniden ortaya çıkabileceği düşünülüyordu. William Harvey, bu yanlış kavramı, "tüm yaşam bir yumurtadan gelir" (Latince'de Omne vivum ex ovo) sözüyle düzeltmiş ve modern biyolojinin temellerini atmıştır. Kısaca anlatmak gerekirse, bu söz, hayatın bir kaynaktan kırılmayan bir devamlılıkla geldiğini söyler. Aynı ataya sahip birkaç organizma benzer özellikler gösterirler. Dünya'daki tüm organizmalar, ortak bir atadan yada ortak bir gen havuzundan gelirler. Tüm dünyanın en son ortak atasının 3.5 milyar yıl önce ortaya çıktığı düşünülmektedir. Biyologlar, genetik kodun evrenselliğini; bacteria, archaea ve eukaryotun hepsinin aynı atadan geldiğinin önemli bir kanıtı olarak düşünmektedirler. Homeostasis Homeostasis (denge), açık bir sistemin, bağlantılı kontrol mekanizmaları tarafından kontrol edilen dinamik eşitlikler aracılığıyla, kendi iç ortamının sabit bir hal sağlayabilmesidir. Tek hücreli yada çok hücreli tüm organizmalar, homeostasis gösterir: Hücresel düzeyde pH değerinin ayarlanması, organizma düzeyinde vücut sıcaklığının sabit tutulması ve ekosistem düzeyinde bitkilerin karbondioksit fazlalığında daha hızlı büyümesi buna örnek olarak gösterilebilir. Doku ve organlar da homeostasis sergilerler. Etkileşimler Herşey diğer organizmalar ve çevreyle etkileşim içersindedir. Biyolojik sistemleri incelemenin bir zor kısmı da, incelenen organizmanın diğer faktörlerle çok sayıda etkileşim içersinde olmasıdır. Mikroskobik bir bakterinin lokal şeker eğimine tepkide bulunması, aslında, bir aslanın Afrika savanasında yemek aramasından farklı değildir. Herhangi bir tür için, davranışlar; agresif, yardımcı, parazitsel yada simbiyotik olabilir. İşler, herhangi bir ekosistemde, birden fazla tür etkileşime girdiğinde karışır. Bu türdeki çalışmalar, ekolojinin çalışma alanındadır. Çalışma alanları Biyoloji o kadar büyük bir araştırma sahası haline gelmiştir ki, genellikle bir dal olarak değil de, birbirine geçmiş birçok alt dal olarak görülür. Bu madde, dört ana grubu incelemektedir. İlk grup; hücre, gen, vb. temel yapı taşlarını inceleyen dallardan oluşmaktadır. İkincisi; doku, organ ve vücut düzeyindeki yapıları inceleyen dallardan oluşmaktadır. Üçüncüsü, organizmalar ve onların geçmişlerini incelerken, sonuncusu da onların etkileşimlerini inceler. Bu sınırların, gruplamaların ve açıklamaların sadece biyolojik araştırmanın basitleştirilmiş bir betimlemesi olduğu unutulmamalıdır. Gerçekte, bu dallar arasındaki sınırlar belirli değildir ve birçok dal, birbirinin yöntemlerini kullanırlar. Mesela, evrimsel biyoloji, DNA zincirlerini belirlemede moleküler biyolojiden fazlaca etkilenir. Başka bir örnek vermek gerekirse, fizyoloji, organ sistemlerinin görevlerini açıklarken hücre biyolojisinden oldukça yararlanır. Bunun dışında, etiyoloji ve karşılaştırmalı psikoloji, hayvan davranışlarının incelenmesi ve düşünsel özelliklerini incelemesiyle biyolojinin sınırlarını genişletirler. Nitekim, evrimsel psikoloji, psikolojinin de bir bioloji dalını savunmaktadır. Hayatın yapısı Moleküler biyoloji, biyolojinin moleküler düzeyde yapılanıdır. Genetik ve biyokimya başta gelmek üzere, bu dal, birçok dalla iç içe geçmiştir. Moleküler biyolojinin ilgi alanı hücrenin değişik sistemleri - DNA, RNA ve protein sentezini de kapsayarak - ve bu etkileşimlerin nasıl kontrol edildiğidir. Hücre biyolojisi ise hücrenin fizyolojik, davranışsal - etkileşimleri ve hareketleri de dahil - özelliklerini inceler. Bu işlem, hem mikroskobik hem de moleküler düzeyde yapılır. Hücre biyolojisi, hem bacteria gibi tek hücreli hem de insan gibi çok hücreli organizmaları inceler. Hücre oluşumu ve görevinin anlaşılması, tüm biyolojik bilimler için hayati değer taşır. Hücre türleri arasındaki benzerlik ve farklılıkların ortaya çıkarılması ise özellikle hücresel ve moleküler biyolojinin konusudur. Bu farklar ve benzerlikler, birleştirici bir fikir oluşturmada kullanılırlar. Genetik, genlerin, kalıtımın ve organizmaların değişkenliğinin bilimidir. Modern araştırmalarda, belirli bir genin ne işe yaradığı konusunda önemli bilgiler verir. Genetik bilgi, genellikle, DNA moleküllerinin kimyasal yapılarının ifade edildiğikromozomlarda taşınır. Genler, protein sentezi için gerekli bilgiyi kodlarlar. Dolayısıyla da bir bireyin fenotipinin belirlenmesinde büyük görev alırlar. Gelişim biyolojisi, organizmaların büyüyüp gelişmesini inceler. Embriyolojiden ortaya çıkan bu dal, hücre büyümesinin genetik kontrolünü, hücresel farklılaşmayı ve değişimi inceler. Gelişim biyolojisinde kullanılan model organizmalardan bazıları Caenorhabditis elegans, Drosophila melanogaster, Brachydanio rerio, Mus musculus ve Arabidopsis thaliana'dır. Organizmaların fizyolojisi Fizyoloji, tüm yapıların birlikte nasıl çalıştığını anlamaya çalışarak, organizmaların mekanik, fiziksel ve biyokimyasal süreçlerini inceler. "Yapıdan göreve" anlayışı, biyoloji için çok önemlidir. Fizyolojik çalışmalar genellikle, bitki fizyolojisi ve hayvan fizyolojisi olarak ikiye ayrılırlar; ancak fizyolojinin ilkeleri evrenseldir ve her tür organizma üzerinde incelenilebilir. Mesela, maya hücresi hakkında öğrenilen bir özellik, insan hücresi üzerinde de incelenilebilir. Hayvan fizyolojisi, insan fizyolojisinin method ve araçlarını insan olmayan türlere taşır. Bitki fizyolojisi bile, bu türlerden bazı fikirleri ödünç alır.. Anatomi, fizyolojinin önemli bir dalıdır ve sinir, bağışıklık, hormon, dolaşım ve solunum gibi organ sistemlerini inceler. Bu daldan öğrenilenler, tıbbın nöroloji ve immünoloji gibi dallarına büyük yarar sağlar. Organizmaların çeşitliliği ve evrimi Evrimsel biyoloji, organizmaların zamanla değişmeleri de dahil, onların kökleriyle ilgilenir ve birçok taksonomiyle ilintili bilimadamını bünyesinde bulundurur. Mesela, genellikle belirli bir organizma hakkında eğitim almış - mammaloji, ornitoloji yada herpetoloji gibi - birçok bilimadamını içine alıp, evrim hakkındaki daha genel sorulara cevap arar. Evrimsel biyoloji, fosil kalıntılarını inceleyerek evrimin hızı ve türünü inceleyen paleontoloji üzerine kurulmuştur. 1990larda, daha önceden modern sentezden dışlanmış olan gelişim biyolojisi, evrim biyolojisinin sahasına, evrimsel-gelişimsel biyolojinin çalışmalarıyla tekrar girdi. Evrimsel biyolojiyle alakalı dalların bazıları; filojenetik, sistematik ve taksonomidir. Taksonomik açıdan ilintili iki büyük geleneksel bölüm, botanik ve zoolojidir. Botanik, bitkilerin bilimidir. Bu bilimdalı, bitkilerin gelişim, üreme, metabolizma, gelişim, hastalık ve evrimlerini inceleyen birçok daldan oluşmaktadır. Zooloji ise hayvanlarla ilgilidir. Bu bilim dalı, anatomi ve embriyolojinin dalları olan fizyolojiyi de kapsar. Hayvanların ve bitkilerin genel genetik ve gelişimsel mekanizmaları; moleküler biyoloji, moleküler genetik ve gelişim biyolojisi altında yapılır. Hayvanların ekolojisi ise davranışsal ekoloji ve diğer dallarla incelenilir. Hayatın sınıflandırılması Çoğunlukla kullanılan sınıflandırma sisteminin adı, rütbe ve iki isim içeren "Linnaean taksonomi"dir. Organizmaların isimlendirilmesi ise "International Code of Botanical Nomenclature (ICBN)", "International Code of Zoological Nomenclature (ICZN)", "International Code of Nomenclature of Bacteria (ICNB)" gibi uluslararası anlaşmalarla yapılır. Bu üç alandaki isimlendirmeyi standart haline getirmeye çalışan Draft BioCode 1997'de yayımlansa da resmi olarak kabul görmeyi beklemektedir. "International Code of Virus Classification and Nomenclature (ICVCN)" ise BioCode'un dışında kalmaktadır. Organizmaların etkileşimleri Ekoloji, yaşayan organizmaların dağılım ve sıklığıyla birlikte organizmaların aralarındaki ve çevreleriyle ilişkilerini de inceler. Bir organizmanın çevresi, hem onun doğal ortamını hem de iklim ve jeoloji gibi abiotik faktörlerin toplamını kapsar. Ekolojik sistemler, birçok düzeyde incelenirler: birey (individual), nüfus (population), topluluk (community), ekosistem (ecosystem) ve biyosfer (the biosphere). Tahmin edilebileceği gibi ekolojinin de birçok alt bilimdalı vardır. Etiyoloji, hayvan davranışını (özellikle de primatlar ve canidae familyaları gibi sosyal hayvanları) incelemekle beraber, bazen zoolojinin bir alt bilimdalı olarak görülür. Etyologlar, özellikle, davranışın evrimi ve doğal seleksiyon gözüyle davranışı anlamakla ilgilidirler. Bir anlamda, Charles Darwin ilk etyologtur ki kitabı The expression of the emotions in animals and men'le (Hayvan ve insanlarda duyguların gösterilmesi) birçok etyologu etkilemiştir. Biyocoğrafya, plaka tektoniği, iklim değişimleri, göç ve yer değiştirme gibi konulara özel bir yer vererek organizmaların Dünya'ya yayılışını inceler.

http://www.biyologlar.com/biyoloji-nedir-

Avrupada Biyoloji Bilimlerinin Gelişim Süreci

1. Giriş Tarih boyunca okullar, toplumla her zaman çok yakın bir ilişki ve etkileşim içerisinde olmuşlardır. Okullar, eğitim-öğretim süreci ile toplumun devamını sağlamak için toplumun beklentileri, talepleri, ilgileri ve ihtiyaçları göz önüne alınarak hazırlanan programa uygun olarak gerekli bilgi, beceri, değer ve sosyal ilişkileri yeni kuşaklara kazandırmaya çalışırlar. Bu nedenle, okullar sosyal ve kültürel devamlılığın merkezleri olarak düşünülebilir. Okul ve toplum arasındaki bu yakın ilişki nedeniyle, günümüzde olduğu gibi, geçmişte de, hem bireylerin, hem de çeşitli grup ve resmi kurumların eğitim programlarının hazırlanmasında etkilerinin olduğu görülmektedir (Fitzclarence ve Giroux, 1984). Bu durum, biyoloji bilimlerinin gelişim süreci için de aynı olmuştur. Okullardaki fen bilimlerinin gelişiminde kimya, okul programında yer edinen ilk ders olup, kimya öğretimi genelde laboratuvarda pratiğe dayalı olarak yapılmıştır. Popülerlik ve gelişim bakımından fizik ikinci ders olarak kimyayı izlemesine rağmen biyoloji, kapsamlı olarak ancak 1930’larda okul programında üçüncü ders olarak yerini almıştır. Bu makalenin amacı, kimya ve fizik bilimlerine kıyasla, okullarda biyoloji bilimlerinin daha yavaş gelişmesinin nedenlerini incelemek ve bu gelişimi olumlu veya olumsuz bir şekilde ne gibi olayların etkilediğini açıklamaktır. Bu çalışma, literatür taraması şeklinde bir araştırmadır. Literatürde biyoloji bilimlerinin gelişimi ile ilgili çalışmalara çok az rastlanmaktadır. Bu nedenle, çalışmanın bu (GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 25) konularla ilgili bilgi eksikliklerini gidermeye yönelik önemli katkı sağlayacağı düşünülmektedir. 2. 19. Yüzyılın İkinci Yarısındaki Gelişmeler 2.1. Okul Programlarına “Fizyoloji”nin Girişi 19. yüzyılın ikinci yarısında hayvan fizyolojisi, botanik, zooloji, biyoloji, tarım ve bahçecilik, okul programlarına katılan ilk biyoloji bilimleri olmuşlardır. Combe 1857’de ‘Okullarda Fizyoloji Öğretimi ve Uygulamaları’ isimli bir kitap yayınlamış ve bu kitapta yaşam ve sağlık açısından insan vücudunu oluşturan organların, bu organların yapı ve fonksiyonlarının ve organlar arasındaki ilişkilerin öğrencilere öğretilmesinin gerekliliğini belirtmiştir. 1850’li yıllarda, toplumun genel sağlığını iyileştirme konusuna artan bir ilgi vardı. Bu süreçte, kolera salgınları toplumun bu yöndeki bilincinin oluşumunu hızlandırarak, fizyolojinin gelişimine önemli katkı sağlamıştır. Bu yıllarda, hem bireylerin hem de gönüllü kurum ve kuruluşların teşebbüsleri resmi yasalara oranla daha etkili olmuş ve fizyoloji öğretimi halkın sağlığı için önemli bir araç olarak görülmeye başlanmıştı. Ayrıca Combe ilkokullarda hayvan fizyolojisi öğretiminin gelir düzeyi düşük kesimin sağlıklı olmasını sağlayacağını vurgulayarak, bu durumun bireylerin daha üretici, mutlu ve yararlı olmalarına katkıda bulunacağını savunmuştur (Bremner, 1956). Onun bu uğraşları, 1861’de hayvan fizyolojisinin okullarda ilk kez öğretilmeye başlanmasında en büyük katkıyı yapmıştır. Kilisenin Okullardaki Fizyoloji Öğretimine Etkisi Combe, hayvan fizyolojisi derslerinin özellikle üreme organlarıyla ilgili konularının kilisenin tepkisini çekmeyecek bir şekilde uygulanmasını istedi (Bremner, 1956). Böylece Combe, fizyoloji öğretimine karşı oluşabilecek olası bir tepki veya rahatsızlığı önlemeyi amaçladı. Bununla beraber, Combe, Ortodoks dini inançlara sahip olmamasına rağmen, derslerinde vücut sağlığını korumanın Tanri’ya karşı her bireyin görevi olduğunu belirtmiştir (Bremner, 1956). Sonuçta, Combe İngiliz okullarında fizyoloji öğretimine karşı oluşabilecek olası tepkileri tahmin ederek, bunlara karşı mantıklı tedbirler aldı. Biyoloji bilimlerinin yeni gelişmeye başladığı o yıllarda, kiliseyle bir görüş ayrılığı veya sürtüşme biyoloji derslerinin geleceğini beklenmedik bir şekilde etkileyebilirdi. Bu yüzden, üreme gibi konuların öğretiminde, insan vücudu yerine hayvanların kullanılmasını daha uygun buluyordu. 2.2. “Botanik”in Gelişimi Botanik, fizyoloji ile paralel gelişim gösterdi. 1850’li yıllarda okullarda botanik öğretiminin gelişimine Henslow, önemli katkılarda bulundu. Botanik alanında, Henslow uygulamaya dayalı temel öğretimin öncüsü olarak kabul edilir. 1853’ten itibaren Henslow botaniğin türleri belirlemeye yönelik uygulamalı çalışmalarla öğretilmesini savunmuş ve bunu okullarda gerçekleştirmiştir. Henslow’a göre, botanik derslerindeki bu tür sistematik çalışmalar, öğrencilerin zihinsel gelişimlerini, mantıksal düşünme ve gözlem yapma yeteneklerini geliştirmeye önemli katkılarda bulunabilirdi. Bu nedenle, uygulamaya dayalı botanik dersleri tüm sınıflarda yer almalıydı (Layton, 1973). 1861’de Henslow’un ölümünden sonra, onun düşünceleri çok daha fazla etkili olmuştur. İngiltere’de 1864’teki Clarendon Komisyonu ve 1868’teki Taunton Komisyonu’nun raporları orta öğretim devlet okullarında gelişmeler sağladı. İngiltere Fen Bilimleri Geliştirme Kurumu (British Association for the Advancement of Science) 1867’de bir rapor yayınladı. Bu raporda, fen bilimi eğitiminin çocuklara bilgi toplama ve gözlem yapma becerilerini kazandırdığını belirtmiş ve bunun zihinsel gelişim açısından önemine değinmiştir (Jenkins, 1989). O zamanda ortaya atılan bilimsel gözlem yapma ve pratik çalışma metotları ile ilgili görüşler tüm felsefi düşünceleri etkiledi ve bu düşünceler halen günümüz fen bilimi eğitiminde geçerliliğini korumaktadır. 19. yüzyılın sonuna doğru, bitki anatomisi, morfolojisi ve fizyolojisi çalışmaları önemli gelişmeler gösterdi. Ünlü İngiliz eğitimci ve zoolog Thomas Henry Huxley bu konuların botanik öğretimine dahil edilmesine önemli katkıda bulundu; fakat hem devlet okulları hem de özel okullar genellikle bu değişiklikleri uygulayamadılar. En Büyük Sorun: Nitelikli Öğretmen Eksikliği O dönemde karşılaşılan en büyük sorun, günümüzde de hala tam olarak çözemediğimiz, nitelikli öğretmen eksikliğiydi. Henslow’a göre, iyi bir botanik öğretimi için, yeterli bilgi ve beceriye sahip öğretmenler gerekliydi. 19. yüzyılın sonlarına doğru okulların yaygınlaşması ve biyoloji bilimlerinin daha geniş kapsamlı öğretimi daha fazla sayıda nitelikli öğretmen ihtiyacını ortaya çıkardı. Buna karşılık, üniversiteler tarafından öğretmenlere sunulan fen derslerinde oldukça fazla çeşitlilik vardı. Üniversitelerde eğitilen öğretmenlere verilen fen derslerinin içeriğini ve kapsamını belirlemek oldukça zordu (Jenkins, 1979). Bu şartlarda, özellikle 19. yüzyılda okullarda uygulamaya dayalı çalışmalar öğretmenler açısından çok büyük bir zorluk oluşturmaktaydı. 2.3. “Zooloji”nin Gelişimi 19. yüzyılın sonlarına doğru, endüstrideki yabancı rekabet nedeniyle okullarda fen bilimi öğretilmesi önem kazanmıştı. Bu durum, Huxley’in de çabaları ile zooloji’nin okul programına girişini sağladı. Huxley, botanikte olduğu gibi, zooloji derslerine fizyoloji ve morfolojiyi dahil etmeye çalıştı. Özellikle, öğrenciler tarafından laboratuvarda yapılan ayrıntılı hayvan incelemesinin önemini vurguladı (Bremner, 1957). 1880’lerde, Huxley’in çabalarının sonucunda zoolojide laboratuvar yaklaşımı desteklendi. Sonunda, zooloji bu dönemde lise dengi okullarda öğretilmeye başladı. Fakat, Huxley’in çabalarına rağmen okullardaki ilgi eksikliği nedeniyle zoolojinin popülerliği kısa sürede düşmeye başladı. Zoolojinin popülerliğinin düşüşünün iki önemli nedeni vardı. Birincisi zoolojinin Darwin’in Türlerin Kökeni (Origin of Species, 1859) adlı kitabındaki görüşlerden kaynaklanmaktaydı. Uzmanlar, kendilerini ve kurumlarını tartışmalı ve problemli bir ortamdan uzak tutmak için evrim ve kalıtım konularının biyolojide işlenmemesini uygun buldular. Genetikle ilgili düşüncelerin topluma uygulanması veya bir populasyonun genetik yapısının kontrolü hususu Almanya ve İngiltere’de oldukça tartışma yaratmıştı. İkinci neden, zooloji öğretiminin nasıl yapılacağı ile ilgiliydi. Sadece ders kitaplarıyla çalışmak yetersizdi. Laboratuvar çalışması hem gösteri hem de ayrıntılı inceleme için gerekliydi. Bu şekilde öğrenciler hayvanlar hakkında daha sağlam bilgiler edinebileceklerdi. Fakat pek çok öğretmen mikroskop gibi laboratuvar araçlarını kullanma ve hayvan inceleme konusunda eğitim almamıştı. Sonuçta, öğretmenler derslerde çalışılan hayvanlarla ilgili yeterli pratik bilgi ve beceriye sahip değildiler. 2.4. “Biyoloji”nin Gelişimi 1884’te biyoloji, Cambridge Yerel Sınav Komisyonu tarafından lise sertifika programına dahil edildi. Fakat adayların başarısız olmaları nedeniyle tekrar çıkarıldı. 1885’te Oxford ve Cambridge Ortak Komisyonu temel biyoloji dersini seçmeli ders olarak programa dahil etti. Fakat sadece dört öğrenci onu seçti; çünkü biyoloji henüz orta öğretimde bilinen bir konu değildi (Jenkins, 1979). Açıkça bu zamanda biyolojinin okul programına katılımı hükümet ve öğretmenler tarafından bir öncelik olarak görülmedi. Ayrıca, cinsel eğitim dinsel sebeplerden dolayı biyolojinin gelişimine bir engel oluşturdu. Toplumda biyoloji öğretimi gereğinden fazla cinsellikle ilişkilendirildi. İnsanların din ve bilim konusunda çok çeşitli görüş ve inanışlara sahip olması nedeniyle bu konuyu açığa kavuşturmak zordu. Aslında cinsel eğitim biyolojinin sağlık konusu içinde küçük bir bölümdü. Fakat toplumun biyoloji eğitimi konusundaki cahilliği bu sonucu doğurmuştu (Crowther, 1933). 2.5. “Tarım” ve “Bahçecilik”in Okul Programına Girişi ‘Tarım’ 1882’de, ‘bahçecilik’ (horticulture) ise 1894’te devlet ilkokullarında öğretilmeye başlandı. Bazı yüksek öğretim kurumları okullarda tarım çalışmalarını desteklemek ve teşvik etmek için okul öğretmenleri ve öğrenciler için geziler düzenlediler (Jenkins 1979). Tarımın ders konularına dahil edilmesindeki en büyük etken, sanayi dünyasında biyoloji bilimlerinin yeri ve öneminin artmasıdır. Tropikal tarımın hızlı gelişimi, özellikle botanik ve entomoloji alanında iyi ve kapsamlı bir biyoloji eğitimi almış bireyleri gerektirdi. Bu kişiler hastalıklarla ilgili problemleri çözmek ve ürün kalitesini artırmak GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 29 için çalışmalar yapacak ve bitkilerin büyümesini, hayvanların beslenmesini ve toprakların ekime hazırlanmasını araştıracaklardı. Tohum, pamuk ve diğer ürünlerin böcekler tarafından tahribinin kontrol altına alınması ekonomik açıdan oldukça önemliydi. Bu gelişmeler, biyolojinin bir meslek dalı olarak görülmesini sağladı. Biyolojinin bir meslek dalı olarak görülmemesi, yıllardan beri biyolojinin gelişimi için büyük bir engeldi (Farmer, 1924). 19. yüzyılın ikinci yarısında biyoloji bilimlerinin gelişimini kısaca özetleyecek olursak, 1850’li yıllarda fizyoloji ve botanik, 1880’li yıllarda ise zooloji, biyoloji ve tarımbahçecilik okullarda öğretilmeye başlandı. 3. 20. Yüzyılın İlk Yarısındaki Gelişmeler Biyoloji bilimleri 20’yüzyılın başlarında da önemli gelişmeler göstermedi. 1918’deki Thomson Komisyonu Raporu’na göre, okullardaki fen bilimleri öğretimi hem kalite ve kapsam hem de ders saatleri bakımından oldukça yetersizdi. Bu nedenle dersler biraz laboratuvar bilgisi içermesine rağmen öğrencilerin doğal dünya ile ilgili meraklarını gidermeye yönelik değildi. Komiteye göre, orta öğretimden hiçbir erkek öğrenci biyoloji dersi almadan okulu bitirmemeliydi (Brown, 1953). Fakat komisyonlarda yer alan bazı araştırmacılar biyoloji bilimlerinin prensiplerinin sadece botanik öğretimi ile yeterli olabileceğini savunmuşlardı (Crawthorne, 1930). Bu görüşün bir sebebi botanikçilerin biyoloji alanındaki hakimiyetlerini sürdürme veya genişletme düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Elbette ki böyle bir düşünce mantıklı değildi ve biyoloji biliminin geleceği açısından hiç de yararlı olmamıştır. Çünkü biyoloji bilimlerinin her biri canlıları farklı yönden bilimsel olarak incelemek için fırsatlar sunmaktadır. Sadece bitkileri ya da hayvanları inceleyerek öğrencilere yeterli ve kapsamlı biyoloji bilgisi veremeyiz. Bu durum için ikinci sebep, biyoloji ders konularını ve sınavlarını hazırlamadaki zorluklardı. Çünkü biyologlardan ziyade, çoğunlukla botanikçiler ya da zoologlar bu hazırlıkları yapmaktaydı. Bu durum hem sınav kağıtlarında ve hem de ders notlarında büyük farklılıkların ortaya çıkmasına sebep oldu (Jenkins, 1979; 1990). Öğretmenler 30 GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 biyoloji sınavlarında ne tür soruların sorulabileceği konusunda problem yaşamışlar ve özellikle genel biyolojide uygun soru bulmanın zorluğuna dikkat çekmişlerdi. Kısaca, biyoloji ders konularının belirlenmesinin yanında, sınav yapma tekniği de bir sorun oluşturmuştu. Bu konuda Huxley, belli hayvanların ve birkaç bitkinin yapısını ezberlemenin ve bunu sınamanın tüm biyolojiyi kapsamadığını belirtmiştir. Ona göre, biyoloji beslenme, solunum, boşaltım, üreme ve kalıtım gibi konuları kapsamlı olarak içine alacak bir şekilde daha geniş perspektifte düşünülmeliydi (Hatfield, 1935). Sonuçta, 1918 Thomson Komisyonu biyoloji konularının daha kapsamlı olarak öğretilmesini vurgulamasına rağmen, biyoloji yerine, fizik ve kimyanın kapsamını genişletmeye çok daha fazla önem vermiştir. Komisyon ayrıca yetenekli biyolog bulmanın zorluğuna dikkat çekmekle beraber, bunun çözümüne ilişkin önerilerde bulunmamıştı. Bunun sonucunda, 1920’lerde biyoloji okullarda ihmal edilmeye devam etti ve 1929 yılına kadar orta öğretimden mezun olan öğrencilerin sadece yüzde 16’sına biyoloji öğretildi. 1930’lardan itibaren biyoloji hızlı bir gelişme gösterdi ve orta öğretim programında daha iyi bir yer edindi. Bu süreçte, 1926 Hadow Raporu ve 1931’deki Danışma Komisyonu Raporu’nun biyoloji eğitiminin önemini vurgulamasının rolü büyüktü. Yine, 1930’larda biyolojinin hızlı gelişiminde 1927’de kurulan Merkezi Sağlık Eğitimi Kurumu’nun çeşitli ticari reklam, sergi ve filmlerle sağlık konusunda yaptığı propagandaların etkisi önemliydi (Mander, 1933). 1933’te İngiliz Sosyal Sağlık Danışmanlığı ‘Biyoloji’ isimli bir dergi yayınladı. Bu dergi toplumsal açıdan biyoloji bilgisinin ekonomik ve sosyal değerini vurgulayarak (örneğin sütün biyolojik önemi), bu bilgilerin insan sorunlarının çözümünde kullanılmasına katkıda bulundu (Thomas, 1975). Bu faaliyetler, biyoloji eğitiminin sosyal ve ekonomik faydalarının farkına varılmasını sağladı. Ayrıca, 1930’larda okul haber programlarının hızlı gelişimi biyoloji öğretiminin öneminin anlaşılmasına yardım etti. Biyoloji ile ilgili haberler ve programlar, hem çok popüler oldu hem de biyoloji konularına öğrencilerin dikkatini çekmeyi başardı (Green, 1949). Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 31 3.1. Biyoloji ve Vatandaşlık Eğitimi Arasındaki İlişki 1930’lardaki vatandaşlık hareketi de okullardaki biyolojinin gelişimine yardım etti. 1935’te Vatandaşlık Eğitimi Kurumu bir kitap yayınlayarak vatandaşlık eğitimi ile biyoloji bilgisinin ilişkisini çeşitli konularda açıkladı: birey ve toplum sağlığı, beslenme standartları, nüfus hareketleri, ırk ve millet, bireylerin birbirlerine karşı sorumlulukları ve devletin sosyal politikası. Biyoloji bireylerin sosyal organizasyonun karmaşıklığını anlamalarını sağlayarak sosyal dengenin devamına katkıda bulunabilirdi. Örneğin, balık, kuş, böcek, bitki ve çiçeklerin bir çalışması çocuklara yaşayan canlıların genel karakteristikleri konusunda bilgi verebilirdi. Sonuçta öğrenciler benzer özellikleri toplum organizasyonu içerisinde de düşünebilirlerdi. Ayrıca, biyoloji sağlığa karşı olumlu bir tutum geliştirmeye yardım edecekti (Brimble, 1942). Öğrencilerin kendi sağlıklarına daha dikkatli yaklaşmalarını ve sorgulamalarını sağlayacaktı. Örneğin besinlerin doğru kullanımı, pişirme, besinleri sağlıklı saklama ve dengeli beslenme gibi. Özetle, Vatandaşlık Eğitimi Kurumu, sosyal sağlığı ilerletmede biyoloji bilgisini vatandaşlık sorumluluklarının uygulanması ile bağdaştırmıştır. 3.2. Biyoloji Programının Gelişimine Tıp Okullarının Etkisi 20. yüzyılın ilk yarısında, tıp okullarının öneminin artmasıyla, lise dengi okullarda yüksek tıp eğitimi için öğrencilerin hazırlanması daha büyük önem kazanmıştı. Özellikle 1940’larda, tıp okullarının lise ve dengi okullarda biyolojinin daha kapsamlı ve uygulamaya dayalı olarak öğretilmesi yönündeki biyoloji programına baskısı artmıştı. Bunun nedeni, tıp öğrencileri için uygulamaya dayalı çalışmaların çok önemli olmasıydı. Fakat bunu gerçekleştirmek, yeterli eğitim almamış öğretmenlerle ve 25-30 kişilik sınıflarla mümkün değildi. Ayrıca bazı öğrenciler hayvanlarla çalışmayı sevmiyordu ve yeterli sayıda uygun türleri ve araç-gereçleri elde etmek zordu. 1930’lu yılların sonunda ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra botanik, zooloji ve biyoloji programlarda popülerlik bakımından eşit bir yer edindi. Ancak, 1950’lerde biyoloji, öğrenciler için popüler bir konu oldu. 1952 ve 1962 yılları arasında 32 GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 biyoloji bilimleri derslerinden sertifika alan erkek ve kızların oranı 35 321’den 140000’e arttı (Jenkins, 1979). Böylece okul biyolojisinin programlarda diğer bilimlerle benzer bir yer edinmesi yüz yıl kadar sürmüş oldu. 4. Sonuç 19. yüzyılın ikinci yarısında, biyoloji bilimleri Combe, Henslow, Huxley ve diğerlerinin çabaları ile ilk ve orta öğretim okullarında öğretilmeye başlanmasına rağmen okul programlarında 1940’lı yıllara kadar önemli bir yer edinemediler. Bahsedildiği gibi, fizik ve kimya çok daha hızlı bir gelişim göstermiş ve okul programlarında kapsamlı bir yer edinmişti. Biyoloji bilimlerinin yavaş gelişmesinin temel sebeplerinden biri biyoloji bilimlerinin henüz olgunlaşmamasıydı. Biyoloji bilimlerini birbirlerinden farklı kılan prensipler açıkça belirlenmemişti. Ancak, 19. yüzyılın sonlarında üniversitelerde botanik, zooloji, biyokimya, genetik ve fizyoloji dalları yeni yeni özelleşme eğilimindeydi. Sonuç olarak biyoloji bilimlerinin gelişimini olumlu ve olumsuz şekilde etkileyen faktörler aşağıdaki şekilde özetlenebilir. Olumlu şekilde etkileyenler: • Toplumun genel sağlığı, mutluluğu ve verimliliğinin artması ile ilgili olarak biyoloji bilgisinin öneminin anlaşılması. Özellikle kolera salgınları toplumun bu yöndeki bilincinin oluşumuna önemli katkıda bulunmuştur. • Tarımın gelişmesiyle, ürünlere zarar veren hastalık ve böceklerle mücadele etmek, ürünlerden daha iyi verim alabilmek ve toplumun ekonomik kazançlarını artırmak için biyoloji bilgisinin ne kadar önemli olduğunun anlaşılması ve biyoloji bilgisine sahip bireylere ihtiyaç duyulması. Bu durum, biyolojinin bir meslek dalı olarak görülmesini sağlamıştır. GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 33 • Öğrencilerin tıp okullarına biyoloji eğitimi almış olarak ve daha hazır şekilde gelmelerini sağlamak için tıp okullarının okullardaki biyoloji programının daha geniş kapsamlı olması yönündeki baskısı. • Çeşitli açılardan vatandaşlık eğitimi ile biyoloji bilgisi arasındaki ilişki vurgulanarak, okullardaki biyoloji eğitimi desteklenmiştir: Birey ve toplum sağlığı, beslenme standartları, nüfus hareketleri, ırk ve millet, devletin sosyal politikası vb. Biyoloji bilimlerinin gelişimini olumsuz şekilde etkileyen nedenler: • Yeterli nitelik ve sayıda öğretmen eksikliği. Öğretmenlerin biyoloji alanındaki materyalleri (mikroskop vb.) kullanma konusunda çok yetersiz ve tecrübesiz olmaları. • Biyoloji derslerinin öğretiminde gerekli olan temel araç-gereç eksikliği. • Biyoloji bilimlerinin yeni gelişen alanlar olmaları nedeniyle, tüm öğretmenler tarafından kullanılabilecek ortak ders notu eksikliği. Derslerde okutulacak konuların seçiminde ve sınav sorularının belirlenmesinde büyük farklılıkların ortaya çıkması. • Bazı biyoloji konularının toplumun ahlaki ve dini değerleri ile çatışması. Örneğin, üreme organlarının öğretimi ve Darwin’in evrim kuramı. • Biyolojinin yeni bir alan olması nedeniyle, bir meslek olarak öğrencilerin ilgi alanına fazla girmemesi şeklinde özetlenebilir. 34 GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 Kaynaklar Bremner, J. (1956) The Pioneer of Physiology Teaching in British Schools. School Science Review, 38, 48-52. Bremner, J. (1957) Some Developments in Teaching Zoology in Schools in the Nineteenth Century, School Science Review, 39, 70-77. Brimble, L.J.F. (1942) Biology as a Social Science. SchoolSscience Review, 23, 340- 341. Brown, E.S. (1953) Zoology in the Schools, 1851-1951, School Science Review, 35, 72- 86. Crawthorne, H. (1930) Biology and the Science Syllabus, School Science Review, 12, 55-61. Crowther, J. G. (1933) Biology in Education, London: Heineman Ltd. Farmer, J. B. (1924) Biology in Relation to Career, School Science Review, 6, 73-78. Fitzclarence, L., Giroux, H. (1984) The Paradox of Power in Educational Theory and Practice, Language Arts, 61(5), 462-477. Green, T. L. (1949) The Teaching and Learning of Biology, 12-14. Hatfield, E. J. (1935) School Examinations Surveyed, Journal of Education, 7, 69-71. Jenkins, E. W. (1990) History of Science in British Schools: Retrospect and Prospect, International Journal of Science Education, 21 (4), 274-281. Jenkins, E. W. (1989) Processes in Science Education: An historical Perspective, J. Wellington (Editör), Skills and Processes in Science Education, (26-27), Kent: Mackays of Chatmam PLC. Jenkins EW. (1979) From Armstrong To Nuffield, Studies in Twentieth Century Science Education in England and Wales, London: Cox & Wyman Ltd, UK. Layton D. (1973) Science for the People, The Origins of the School Science Curriculum in England. London: George Allen-Unwin Ltd. Mander F. (1933) The Teacher’s Contribution, J.G. Crowther (Editor), Biology in Education, London: Heinemann Ltd. Thomas, H. M. (1975) Biology and Human Affairs, The British Social Biology Council, 40, 53-61.

http://www.biyologlar.com/avrupada-biyoloji-bilimlerinin-gelisim-sureci

Kozmetiğin vazgeçilmezi kremler

Kozmetiğin vazgeçilmezi kremler

Kremler öncelikli olarak bizlere kokuları ve görünüşleri ile hitap etseler de aslında farkında olmadan hepimiz kullandığımız kremlerin kıvamına, yağ oranına dikkat ederiz; hatta kullandıkça renk değişimini dahi gözlemleriz. Bunlar tüketici gözüyle normal davranışlardır, ancak çoğu krem günümüzde tenimizin yağ oranına, amacımıza (medikal, göz altı, gece, gündüz, kırışıklık önleyici vb. kremler) ve kullanım sıklığımıza bağlı olarak bizlere sunulduğu için bahsettiğim kontrolleri yapmak -eğer bu konularda titiz biri değilseniz- gereksiz hale geliyor. Artık teknoloji gelişti ve piyasadaki sıkı rekabet koşulları kozmetik firmalarını doğrudan tüketici ihtiyaçlarına yönelik kremler üretmeye zorluyor. Bu bağlamda da onlar klasik kremlerinin beraberinde (Şekil 1) klinik araştırmalarla, geri bildirimlerle veya uygulanan anket vb. gereçlerle ihtiyaç duyulanı bularak onu üretme yoluna gidiyorlar. Medyayı kullanarak ya da kataloglar üzerinden hedef kitlelere bu ürünleri sunuyorlar. Kozmetik dünyasına göz attığımızda karşımıza kremler ile losyonlar çıkarken, medikal olarak tüm krem türevlerini görmek mümkün. Bu yazı sonrasında hangi türevin hangi işlevlerde daha etkin kullanıldığını daha iyi kavrayacaksınız. Bilimsel açıdan tüm krem ve türevleri yarı-katı ürünler başlığı altında toplandıkları için merhemlerin de, losyonların da, jellerin de aslında bir çeşit krem sayılabileceğini de belirtmek istiyorum. İsimlerindeki farklılık sadece kullanım alanları ile ilişkilendirmede öne çıkıyor. Şimdi losyondan başlayarak kıvamımızı arttıralım ve krem türevlerinin ne tür kimyasal tepkimeler içerdiğini, hangi ihtiyaçlarımızı karşıladıklarını gözlemleyelim: Şekil 2: Şampuanlar tüm losyon özelliklerine sahiptir. Losyonlar ve kullanım alanları Losyonlar, hasar görmemiş vücut yüzeylerine tatbik edilen, düşük ve orta kıvama sahip krem türleridir. En bilinen losyon türü şampuanlardır; bir şampuan belirgin bir biçimde losyonun tüm özelliklerini bünyesinde barındırır (Şekil 2): Belirli bir amaç için kullanılırlar (nemlendirme, temizlik, pürüzsüzlük kazandırma, yumuşatma gibi), düşük kıvamlı oldukları için geniş yüzeylerde etkili olurlar, uzun raf ömrüne sahiptirler, yağ oranları düşük olduğu için suyla temas ettikleri anda vücut yüzeyinden büyük oranda temizlenirler. Bu özellikleriyle şampuanlar saçlarımızı temizler, kepek oluşumunu/çoğalmasını engeller, saç derimizin pH/yağ dengesini korunmasına yardımcı olur. Losyonlar su içindeki yağ emülsiyonlarıdır. Emülsiyon, birbiri içinde çözelmeyen sıvı – sıvı karışımlarına verilen addır. Miktarca az olan sıvı diğer sıvı içerisinde dağılmış durumdadır. Buna en iyi örnek süttür. Emülsiyonları kararlı kılmak için emülgatörler kullanılır. Emülgatörler sürfaktan özellikli maddelerdir: Sürfaktanlar yüzey gerilimini düşürerek bir yüzey için daha kararlı bir yapı oluştururlar, böylece faz ayrımı önlenerek düzensiz yayılma engellenmiş olur. Losyon içinde kullanılan emülgatörlerden bazıları parafin, setearil alkol, polisorbat 20 ve setearet 20 olarak sıralanabilir. Emülgatörler aynı zamanda losyona stabilite (kararlılık) kazandırdıkları için stabilizatör ajanı olarak da görev alırlar [1]. Medikal anlamda ise losyonlar, mikroplara karşı aşırı hassasiyeti olan kimselerce, vücudun herhangi bir bölgesinde mantar tedavisi amacıyla, egzema veya diğer alerjik deri semptomlarına yönelik tedavilerde, yumuşatıcı, ağrı giderici olarak da kullanılabilir. Kremlerin özellikleri ve kullanım alanları nelerdir? Kremlerin losyonlara oranla biraz daha yoğun ve merhemlere kıyasla daha akıcı olmaları, onlara hem losyon gibi hem de merhem gibi kullanılabilme esnekliği sağlamıştır. Bu nedenle medikal açıdan kremler, merhemlere ve losyonlara tercih edilirler. Jellerin çabuk emilme ve dolayısıyla çabuk tepki verme özelliklerinden dolayı kremlerle kıyası pek mümkün değil. Kremlerin biraz daha yoğun kıvamları olduğunu düşünürsek losyonlarda kullanılan hammaddelerin üzerine bağlayıcı özellikte olan veya başka bir amaca sahip olan ancak bağlayıcı özelliği de bulunan kimyasalların eklenmesi sonucu doğuyor. Bu kimyasallar çoğu zaman kıvam arttırma özelliklerinin yanında sürfaktan, deri yumuşatma vb. özellikler de taşırlar. Bağlayıcılara örnek olarak miristil alkol, setil alkol, karbomer verilebilir. Karbomer içeren kremler çoğunlukla beraberinde nötralizatör olarak sodyum hidroksit ve trietanolamin de içerir [2][3]. Bunun nedeni karbomerin asidik değerini nötralize etmek içindir. pH dengesi yani kimyasal karışımın içindeki H+ iyon derişimi çok olursa krem fazla asidik, az olursa da bazik olur. Nötralizasyon tepkimelerinde asitler ile bazlar tepkimeye girerek su ve tuz açığa çıkarırlar. En bilinen örneklerden biri sofra tuzunun (NaCl) oluşum tepkimesidir [4]: HCl + NaOH → NaCl + H2O  (Hidroklorik asit + Sodyum hidroksit → Sofra tuzu (sodyum klorür) + Su) Sık kullanılan diğer nötralizatörler içinde potasyum hidroksit ile sodyum hidroksimetil glisinat da sayılabilir. Kremler, genel olarak losyonların kullanım alanlarına ilave olarak nemlendirmenin daha çok ihtiyaç duyulduğu durumlarda kullanılırlar. Merhemlerin bu kadar yoğun kıvamda olmalarını hangi kimyasallar sağlar? Şekil 3: Merhemler akmazlığı en yüksek krem türevleridir(Kaynak: https://www.cs.ubc.ca/) Merhemlerin kıvamlarındaki akmazlık daha çok içeriklerindeki parafin, vazelin gibi petrol türevlerinden ve hidrojene lanolin gibi yoğun maddelerden ileri gelir. Hidrojene lanolin oda sıcaklığında taş sertliğindedir, merhem yapısına eritilerek ilave edilir ve doğal olarak merheme koyu kıvam verir. Merhemlerin içeriğinde bağlayıcılardan çok, bahsettiğim koyu kıvamlı hammaddeler olduğu için imalatları esnasında kremlerden daha az kimyasal tepkimeye sahiptirler. Genel kullanım alanları arasında ağrı kesici, anti-mikrobiyal, deriyi yumuşatma ve kuruluğunu önleme gibi özellikler sayılabilir. Jellerin diğer krem türevlerine baskın yönleri nelerdir? Jeller içeriklerinde deri yüzeyini emilime hazırlayan maddeler barındırırlar. Benzil alkol, izopropil palmitat gibi kimyasal maddeler deri yüzeyini aktif maddenin hızlıca emilebilmesini sağlayacak biçimde şekillendirerek kamfor, ibuprofen, levomentol, diklofenak dietilamin, dimetinden maleat gibi acı dindirici, kaşıntı önleyici, alerjik tepkileri dindirici özellikteki aktif maddelerin en kısa sürede görevlerini yerine getirmelerini sağlarlar. Jellerin kıvamları neredeyse merhemler kadar yoğundur; içeriklerindeki bağlayıcılar ve sürfaktanlar jellerdeki bu koyu kıvamın başlıca etkenleridir. Tüm krem ile türevlerinde tüm bu kimyasalların yanında olmazsa olmaz diyebileceğim koruyucu/katkı maddelerini es geçmeyelim. Bu kimyasallar genel anlamda kreme ömrünü biçen kısmını oluşturur ve çoğu yapısal olarak anti-mikrobiyal etkiye sahiptir. Bu maddelere örnek olarak metil paraben, etil paraben, propilen glikol, benzil alkol ile propil parahidroksibenzoatı verebiliriz. Kremler nasıl bozunurlar? Aslına bakarsanız kremler gıda maddeleri gibi görünürde bozunmalarını belli etmezler. Örneğin raf ömrü geçmiş bir peynir kolayca küflenir ve bunu kolayca anlayabiliriz, ancak raf ömrünü tamamlamış bir kremin veya türevinin etkisini kestirmek güç. Çünkü bozunmalar çok çeşitlilik gösterebilir: Örneğin nötralizatörü işlevini kaybeder ve raf ömrü sonrası yoğun asidik/bazik bir hal alırsa krem tahriş edici bir özellik kazanabilir. Diğer yandan aktif maddesi etkinliğini kaybetmiş olabilir ve bu durumda ne kadar kullanırsanız kullanın size olumlu bir etki sağlamayacaktır. Emülgatörler, çevrenin etkisiyle işlevini yerine getiremeyebilir; böylece bir anlamda stabilizatör etkisini kaybetmesiyle yağlı faz ile sulu faz ayrışmaya başlayıp beyaz olan krem gitgide sarımsı bir hal alabilir. Tüm bunlara rağmen raf ömrü 5 yıl olan kremi bir 5 yıl daha kullanmanız da olası elbette. Raf ömrü neye göre belirlenir? Kremlerin formülasyonları oluşturulduktan sonra belirli periyotlar dahilinde üretilen numunelerden analizler yapılır, elde edilen sonuçlar kıyaslanır ve eldeki değerlerin limit içinde kaldığı optimum süre gözetilerek raf ömrü belirlenir. Şekil 4: Delgeçli kapağa sahip bir tüp Kremin tazeliğini koruması için en önemlisi hava ile temas etmemesidir. Bu nedenle medikal kremlerin tüpleri, kapaktaki delgeç ile delinene kadar kullanıma kapalıdır (Şekil 4). Kremlerin içeriklerindeki gizleri böylelikle açığa çıkarmış olduk. Rehber niteliğindeki bu iki aylık yazı dizisinin ufkunuzu genişletmiş olması dileklerimle… Serinin ilk yazısı için buyrunuz: Kozmetiğin Vazgeçilmezi: Kremler – 1 Kaynaklar: [1] http://en.wikipedia.org/wiki/Lotion[2] http://chemicaloftheday.squarespace.com/todays-chemical/2011/8/31/carbomer.html[3] http://www.cosmeticsinfo.org/ingredient_details.php?ingredient_id=652[4] http://en.wikipedia.org/wiki/Neutralization_%28chemistry%29 Yazar hakkında: Murat Pınar http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kozmetigin-vazgecilmezi-kremler-2.html

http://www.biyologlar.com/kozmetigin-vazgecilmezi-kremler

4. Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü Manisa’da Kutlandı

4. Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü Manisa’da Kutlandı

4. Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü Manisa’da, başta öğrenciler ve hayvan severler olmak üzere halkın her kesiminden kişilerin katılımıyla etkin bir şekilde kutlamak amacıyla hayvan hakları, hayvan sevgisi, bilinçli hayvan sahibi olma konusunda çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir.  Söz konusu etkinlikler kapsamında 3 Ekim Perşembe Günü bir grup zihinsel engelli öğrenci ile birlikte Manisa Belediye Başkanlığına ait Geçici Hayvan Bakım Evi ve DKMP Genel Müdürlüğümüz tarafından  ‘’ Av ve Yaban Hayvanı Üretim Çiftliği’’ olarak Kesin İzin verilen ve Manisa İlinde ilk olan Salim YAVAŞ’a ait  Sülün ve Tavuzkuşu Üretim Çiftliği ziyaret edilmiştir. Şükran Bilginer Eğitim ve Uygulama Okulu ve ZİÇEV Makbule Ölçem Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezinden zihinsel engelli  10’ ar öğrencinin ve 1’er öğretmenin katıldığı söz konusu gezide; Önce Manisa Belediye Başkanlığına ait Geçici Hayvan Bakım Evine gidilerek çocuklarla barınakta bulunan hayvanlar buluşturulmuş, oradan da  İlimizdeki ilk izinli tesis olan Av ve Yaban Hayvanı Üretme çiftliği gezilmiş ve   “Av ve Yaban Hayvanı Üretim ve Yetiştiricilik İzin Belgesi” Orman ve Su İşleri 4.Bölge Müdürü  Rahmi BAYRAK ve Manisa İl Şube Müdürü Uğur BAYİL tarafından  tesis sahibi Salim YAVAŞ’a taktim  edilmiştir. Bölge Müdürümüz Rahmi BAYRAK yaptığı konuşmada; Manisa İli için bir ilk olan Sülün ve Tavuzkuşu Üretim çiftliğini Manisa’ya kazandırdığı için Salim YAVAŞ’a teşekkür ederek Özellikle Zihinsel Engelli çocuklarımıza sahip çıkılması gerektiğinin altını çizerek, hayvanların çocukların zihinsel ve ruhsal gelişimindeki önemini vurgulamış,  böyle anlamlı bir günde çocuklarla hayvanları buluşturmanın mutluluğunu yaşadığını belirtmiştir.Üretim çiftliği sahibi Salim YAVAŞ Orman ve Su İşleri Bakanlığının Sülün ve Tavus Kuşu ile ilgili kurduğu tesisi uygun bularak Kesin izin Belgesinin verilmesinden duyduğu memnuniyeti belirterek Bakanlığımıza ve Bölge Müdürlüğümüze teşekkürlerini iletmiştir.Etkinlik kapsamında tesisteki bir birinden güzel Sülün ve Tavuz Kuşları gezilip görülerek Salim YAVAŞ’ın eşi hayırsever  Nükhet YAVAŞ tarafından geziye katılan zihinsel engelli çocuklara yemek ve çeşitli hediyeler verilmiştir.Etkinlik kapsamında geziye katılan zihinsel engelli çocukların hayvanları görüp dokunup onlarla iletişim  kurması  ve bundan duydukları mutluluk zihinlere kazınmıştır. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/4-ekim-dunya-hayvanlari-koruma-gunu-manisada-kutlandi

Bitkisel hormonların insan sağlığı üzerine etkileri

SEBZELERDE HORMON KULLANIMI Bitkilerdeki büyüme ve gelişme olaylarını yönlendiren, çok düşük yoğunluklarda bile etkili olabilen bitkilerde sentezlenerek taşınabilen organik maddelere hormon denir. Hormonları büyüme düzenleyici maddeler olarak da isimlendirebiliriz. Hormonlar Türkiye de ilk defa 1960’lı yıllarda GA3 (Giberallic Acid) çekirdeksiz üzümde kullanılmaya başlanmıştır. Bu şekilde büyümeyi teşvik edici etkilere sahip hormonlar gibi büyümeyi geriletici hormonlarda vardır. Bunlara örnek olarak, kültür bitkilerindeki yabancı otları öldürmek için hormon içerikli kimyasallar yoğun bir şekilde kullanılmaktadır. Buğdayda dar ve geniş yapraklı otları öldürmek için buğdaya zarar vermeyen hormon içerikli yabancı ot ilaçları kullanılmaktadır. Tarım alanlarımızın marjinal sınıra ulaştığı ve bu nedenle üretimin arttırılmasının ancak verim artışıyla mümkün olduğu bir gerçektir. Yalnızca organik ve biyolojik yöntemlerle tarımsal üretim yapmak, hedeflediğimiz kalite ve verimlilikte ürün elde etmemizi sınırlandırmaktadır. Zararlı, hastalık ve yabancı otlara karşı korumasız bir tarım düşünülemez. Söz konusu etmenlere karşı alınan koruma yöntemleri arasında %75 gibi bir paya sahip olan kimyasal yöntemlerin uygulamadan kaldırılması günümüzdeki tarımsal üretimin yarısını gözden çıkarmak anlamına gelmektedir. Buna karşı ilaç kalıntısının insan sağlığı için risk olan boyutunun değerlendirilmesi ile ilgili yapılan araştırmalar sonucunda ortaya konulan maksimum kalıntı limitleri (MRL- Maksimum Residue Level), milyonda kısım (PPM Partpermilion) veya mg/kg olarak hesaplanmıştır. Beslenme alışkanlıklarıdikkate alınarak tüketilen ürünler için maksimum kodeks değerleri ülkeler düzeyinde oluşturulur. Bu değerler yetiştiricilerin önerilen kullanma dozu ve son ilaçlama ile hasat aralığına uymalarını sağlamak içindir. Gerçekte insan sağlığı açısından 100 kat güvenliği ifade eder. Diğer bir değişle tarım ilaçları ve hormonlar tavsiyelere uygun olarak kullanıldığında saptanabilen bir risk söz konusu değildir. Yukarıda belirttiğimiz gibi hormonları da bitkisel üretimde kullanılan diğer kimyasallar gibi değerlendirmek gerekir. Burada hormonların bilinçsiz ve gelişigüzel kullanımı ile ilgili sorunlar karşımıza çıkmaktadır. Ülkemizde kimyasalları disiplin altına almak için 1957 yılında “Zirai Mücadele” ve “Zirai Karantina Kanunu” çıkartılmış olup, bu kanuna göre yayınlanmış olan zirai mücadelede kullanılan pestisit ve benzeri maddelerin ruhsatlandırılması hakkında yönetmeliğe bağlı olarak zirai mücadele ilaçlarının ve hormon olarak bilinen bitki gelişim düzenleyici maddelerin ruhsatlandırılması yapılmıştır. Şu anda yapılan çalışma ile Avrupa Birliğine uyum süreci doğrultusunda bu talimatlar gözden geçirilecek ve yeni baştan bir zirai mücadele talimatı hazırlanacaktır. Türk Gıda Kodeksinde pestisit kalıntı limitleri bildirilmiştir. Bu limitlerin aşılmaması durumunda söz konusu sebze ve meyveler rezidü açısından güvenilir kabul edilebilir. Olayın bu çerçevede değerlendirilmesi gerekmektedir. Sera koşullarında domates, patlıcan, kabak ve kavun üretiminde hormon kullanılmaktadır. Kamuoyunda bilinenin aksine çilek ve hıyarda kesinlikle hormon kullanımına gerek yoktur. Çünkü piyasaya hakim olan hıyar çeşitleri genetik olarak %99 partonokarpik (dişi organın gelişmesiyle meyve oluşumu) meyve oluşturma özelliğine sahiptir. Bundan 15–20 yıl önce ülkemizde Çengelköy hıyarı yetiştirilmekteydi ve bu hıyar ince kabuklu kısa bir meyve yapısına sahipti. Seracılığın gelişmesiyle beraber daha verimli olan çeşitler ekilmeye başlandı. (Mevcut durumda 1da alandan 40 ton hıyar hasat edebilme imkanımız vardır). Yukarıda bahsettiğimiz çeşitler uzun, daha kalın kabuklu vedaha sert oldukları için tüketici tarafından hormonlu olarak algılanmıştır. Hatta bu hıyarların dalından kopardıktan sonra bile dolapta büyüdüğü gibi söylentiler yaygınlaşmıştır. Çeşit özelliği olarak hıyar meyvesinin 40 cm. uzunlukta olması mümkündür. Çilek ise yüzlerce pistilin (dişi organın) birleşerek oluşturduğu yalancı bir meyveye sahiptir. Diğer sebzelere oranla çilekte meyvenin döllenmesi zordur. Eğer serada yeterli hava sirkülasyonu varsa veya arı kullanılıyor ise (bambus arısı, belirli dönemlerde bal arısı da kullanılabilir) polen oluşumu oldukça iyidir. Meyve gelişiminde sorun olmaz. 12 yıl önce ülkemizde daha küçük meyve veren, kokulu, aromatik yerli çilek çeşitleri sınırlı dönemde ve sınırlı miktarda yetiştiriliyordu. İlk defa California kökenli bir çilek olan “Chantler’’ çeşidi yetiştirilmeye başlandığında daha gösterişli ve iri, koyu kırmızı renkli meyve yapısına sahip olduğu için tüketici tarafından hormonlu olarak algılandı. Bu çeşidin genetik olarak böyle bir meyve verme özelliği vardır. Şu anda çoğunlukla yine bir California çeşidi olan ‘’Camarosa‘’yetiştirilmektedir. Ayrıca İsrail çeşidi olan ‘’Dorit 216’’ da yetiştirilmektedir. Bu çeşitlerde iri meyve veren çeşitlerdir. Çilek bitkisi bitkisel özelliklerden dolayı kış döneminde daha iri meyve verebilme özelliğine sahiptir. Diğer hormon kullanılan sebzeleri ayrı ayrı inceleyecek olursak : DOMATES Domates bitkisinin sağlıklı meyve verebilmesi ve meyve tutumunun gerçekleşebilmesi için ortam sıcaklığının 18 – 26° C arasında olması gerekir. 13°C altında ve 33°C nin üzerindeki sıcaklıklarda domates çiçeğinin polen oluşumu azalır ve meyve tutmama riski artar. Turfanda yetiştiricilikte ülkemizdeki mevcut seralarda ısıtma yapılmamakta, yalnızca dondan korumaya yönelik adi sobalar kullanılmaktadır. Çok az sayıda modern serada tam anlamıyla ısıtma yapabilecek iklimlendirme mevcuttur. Ayrıca klasik seralarda havalandırmanın yetersiz oluşu, bununla ile ilgili bir otomasyonun mevcut olmayışı ve gölgeleme sistemlerinin bulunmayışı gibi nedenlerden dolayı belirli dönemlerde erken güz ve geç bahar sıcaklığı optimum değirin üstüne çıkmaktadır. Bu durum meyve gelişimi ve tutumu için hormon kullanımını gerektirmektedir. Bölgemizde son 5 yıldır domateste bambus arısı kullanımı yaygınlaşmış olup, Antalya merkezde seraların %60’ın da kullanılmaktadır. İlçelerde ise bu oran %20 - %25 arasında değişmektedir. Arı kullanılan domates seralarında yukarıda belirtmeye çalıştığımız nedenlerden dolayı yetiştirme periyodu boyunca belli dönemlerde 2–3 defa uygulama da olsa hormon kullanılabilmektedir. Örneğin, erken güz dikimlerinde hava sıcaklığı başlangıçta yüksek olduğu için fizyolojik olarak meyve tutumu gerçekleşememektedir. Arı kullanılsa bilemeyve tutmayacaktır. Seralarda domates üretimi en erken 15 Ekimde başlamaktadır. İlk döllerde hormon kullanılacağı için 15 Ekim – 10 Kasım tarihleri arasında çıkan domatesler hormonludur. Tek dikimlerde ise 20 Aralık ile 15 Şubat arasındaki dönemde havalar soğuk olduğu ve çiçekte yeterli polen oluşmadığı için hormon kullanma zorunluluğu vardır. Bu durum 10 Nisan ile 15 Mayıs arasındaki dönemde hormonlu meyve hasat edilmesi anlamına gelmektedir. PATLICAN Her ne kadar açık alan yetiştiriciliğinde hormon kullanılmıyor ise de örtü altında patlıcan yetiştiriciliğinde hormon kullanımı üreticiler tarafından neredeyse olmazsa olmaz olarak algılanmaktadır. Bu durum kışın 15 Kasım ile 15 Mayıs arasındaki hasat edilen bütün patlıcan meyvelerinin hormonlu olduğu anlamına gelmektedir KABAK Son zamanlarda yüksek seralar da kış döneminde kabak üretimi yaygınlaşmaya başlamıştır. Bu dönem yetiştiricilikte hormon kullanılmaktadır. Kış döneminde yine 1 Kasım ile 15 Mayıs arasında seralardan hasat edilen kabak meyveleri hormonludur. KAVUN Normalde kavun yetiştiriciliği yapılan dönemde hormon kullanılmasına gerek olmamasına rağmen maalesef bazı üreticiler özellikle erken bahar döneminde yapılan yetiştiricilikte erkencilik, para eden dönemde ürün çıkartmak gibi nedenlerden ötürü hormon kullanmaktadırlar. MSG Zirai Üretim ve Teknik Danışmanlık bürosu sadece domates, patlıcan ve kabakta hormonsuz yetiştiriciliğin mümkün olmadığı dönem ve koşullarda zirai mücadele talimatına ve hasat için bekleme koşullarına uymak şartı ile hormon kullanımına müsaade etmektedir. Ancak MSG Danışmanlık tarafından yapılan araştırmalar patlıcanda belirli dönemde bambus arısı kullanarak hormonsuz üretim yapılabileceğini göstermiştir. Ayrıca bu tarz üretime uygun çeşitler araştırılmalı bu şartlarda da istenilen kalitede ürün verecek çeşitler tespit edilmelidir. Çünkü üreticiler meyve kalite ve standardının bozulması gibi nedenlerden dolayı hormon kullanmayı tercih etmektedirler. Kabakta belirli dönemlerde hormonsuz yetiştiricilik yapılabilir veya hormonsuz yetiştiriciliğe uygun olabilecek çeşitler araştırılabilir. Bu konuda sınırlı da olsa bir çalışma yürütmüştük ve anladık ki belirli dönemlerde hormonsuz yetiştiricilik mümkündür. Kavunda ise kesinlikle hormon kullanımına karşıyız. Çünkü hem bal arısı hem de bal arısının çalışmadığı koşullarda rahatlıkla bambus arısı kullanılabilir, üreticilerin erkencilik kaygısıyla, döl tutmama endişesiyle hormon kullanmaları çok anlamsızdır. Ayrıca domates, patlıcan, kabak ve kavunda hormonun meyveye anormal irilik kazandırdığı anlayışı doğru değildir, meyve iriliği çeşide, yetiştirme koşullarına ve döl sayısına bağlı olarak değişmektedir. Tüketici hormonlu meyve ile hormonsuz meyveyi nasıl birbirinden ayıracağı konusunda bilgilendirilmelidir. Pazarda mutlaka hormonlu üretilen ürün ile hormonsuz üretilen ürün mutlaka birbirinden ayrılmalı ve hormonsuz üretim iyi fiyat verilerek desteklenmelidir. Kaynak: Antalya İhracatçı Birlikleri www.aib.org.tr/html/  

http://www.biyologlar.com/bitkisel-hormonlarin-insan-sagligi-uzerine-etkileri

İngilterede Biyoloji Bilimlerinin Gelişimi

1. Giriş Tarih boyunca okullar, toplumla her zaman çok yakın bir ilişki ve etkileşim içerisinde olmuşlardır. Okullar, eğitim-öğretim süreci ile toplumun devamını sağlamak için toplumun beklentileri, talepleri, ilgileri ve ihtiyaçları göz önüne alınarak hazırlanan programa uygun olarak gerekli bilgi, beceri, değer ve sosyal ilişkileri yeni kuşaklara kazandırmaya çalışırlar. Bu nedenle, okullar sosyal ve kültürel devamlılığın merkezleri olarak düşünülebilir. Okul ve toplum arasındaki bu yakın ilişki nedeniyle, günümüzde olduğu gibi, geçmişte de, hem bireylerin, hem de çeşitli grup ve resmi kurumların eğitim programlarının hazırlanmasında etkilerinin olduğu görülmektedir (Fitzclarence ve Giroux, 1984). Bu durum, biyoloji bilimlerinin gelişim süreci için de aynı olmuştur. Okullardaki fen bilimlerinin gelişiminde kimya, okul programında yer edinen ilk ders olup, kimya öğretimi genelde laboratuvarda pratiğe dayalı olarak yapılmıştır. Popülerlik ve gelişim bakımından fizik ikinci ders olarak kimyayı izlemesine rağmen biyoloji, kapsamlı olarak ancak 1930’larda okul programında üçüncü ders olarak yerini almıştır. Bu makalenin amacı, kimya ve fizik bilimlerine kıyasla, okullarda biyoloji bilimlerinin daha yavaş gelişmesinin nedenlerini incelemek ve bu gelişimi olumlu veya olumsuz bir şekilde ne gibi olayların etkilediğini açıklamaktır. Bu çalışma, literatür taraması şeklinde bir araştırmadır. Literatürde biyoloji bilimlerinin gelişimi ile ilgili çalışmalara çok az rastlanmaktadır. Bu nedenle, çalışmanın bu (GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 25) konularla ilgili bilgi eksikliklerini gidermeye yönelik önemli katkı sağlayacağı düşünülmektedir. 2. 19. Yüzyılın İkinci Yarısındaki Gelişmeler 2.1. Okul Programlarına “Fizyoloji”nin Girişi 19. yüzyılın ikinci yarısında hayvan fizyolojisi, botanik, zooloji, biyoloji, tarım ve bahçecilik, okul programlarına katılan ilk biyoloji bilimleri olmuşlardır. Combe 1857’de ‘Okullarda Fizyoloji Öğretimi ve Uygulamaları’ isimli bir kitap yayınlamış ve bu kitapta yaşam ve sağlık açısından insan vücudunu oluşturan organların, bu organların yapı ve fonksiyonlarının ve organlar arasındaki ilişkilerin öğrencilere öğretilmesinin gerekliliğini belirtmiştir. 1850’li yıllarda, toplumun genel sağlığını iyileştirme konusuna artan bir ilgi vardı. Bu süreçte, kolera salgınları toplumun bu yöndeki bilincinin oluşumunu hızlandırarak, fizyolojinin gelişimine önemli katkı sağlamıştır. Bu yıllarda, hem bireylerin hem de gönüllü kurum ve kuruluşların teşebbüsleri resmi yasalara oranla daha etkili olmuş ve fizyoloji öğretimi halkın sağlığı için önemli bir araç olarak görülmeye başlanmıştı. Ayrıca Combe ilkokullarda hayvan fizyolojisi öğretiminin gelir düzeyi düşük kesimin sağlıklı olmasını sağlayacağını vurgulayarak, bu durumun bireylerin daha üretici, mutlu ve yararlı olmalarına katkıda bulunacağını savunmuştur (Bremner, 1956). Onun bu uğraşları, 1861’de hayvan fizyolojisinin okullarda ilk kez öğretilmeye başlanmasında en büyük katkıyı yapmıştır. Kilisenin Okullardaki Fizyoloji Öğretimine Etkisi Combe, hayvan fizyolojisi derslerinin özellikle üreme organlarıyla ilgili konularının kilisenin tepkisini çekmeyecek bir şekilde uygulanmasını istedi (Bremner, 1956). Böylece Combe, fizyoloji öğretimine karşı oluşabilecek olası bir tepki veya rahatsızlığı önlemeyi amaçladı. Bununla beraber, Combe, Ortodoks dini inançlara sahip olmamasına rağmen, derslerinde vücut sağlığını korumanın Tanri’ya karşı her bireyin görevi olduğunu belirtmiştir (Bremner, 1956). Sonuçta, Combe İngiliz okullarında fizyoloji öğretimine karşı oluşabilecek olası tepkileri tahmin ederek, bunlara karşı mantıklı tedbirler aldı. Biyoloji bilimlerinin yeni gelişmeye başladığı o yıllarda, kiliseyle bir görüş ayrılığı veya sürtüşme biyoloji derslerinin geleceğini beklenmedik bir şekilde etkileyebilirdi. Bu yüzden, üreme gibi konuların öğretiminde, insan vücudu yerine hayvanların kullanılmasını daha uygun buluyordu. 2.2. “Botanik”in Gelişimi Botanik, fizyoloji ile paralel gelişim gösterdi. 1850’li yıllarda okullarda botanik öğretiminin gelişimine Henslow, önemli katkılarda bulundu. Botanik alanında, Henslow uygulamaya dayalı temel öğretimin öncüsü olarak kabul edilir. 1853’ten itibaren Henslow botaniğin türleri belirlemeye yönelik uygulamalı çalışmalarla öğretilmesini savunmuş ve bunu okullarda gerçekleştirmiştir. Henslow’a göre, botanik derslerindeki bu tür sistematik çalışmalar, öğrencilerin zihinsel gelişimlerini, mantıksal düşünme ve gözlem yapma yeteneklerini geliştirmeye önemli katkılarda bulunabilirdi. Bu nedenle, uygulamaya dayalı botanik dersleri tüm sınıflarda yer almalıydı (Layton, 1973). 1861’de Henslow’un ölümünden sonra, onun düşünceleri çok daha fazla etkili olmuştur. İngiltere’de 1864’teki Clarendon Komisyonu ve 1868’teki Taunton Komisyonu’nun raporları orta öğretim devlet okullarında gelişmeler sağladı. İngiltere Fen Bilimleri Geliştirme Kurumu (British Association for the Advancement of Science) 1867’de bir rapor yayınladı. Bu raporda, fen bilimi eğitiminin çocuklara bilgi toplama ve gözlem yapma becerilerini kazandırdığını belirtmiş ve bunun zihinsel gelişim açısından önemine değinmiştir (Jenkins, 1989). O zamanda ortaya atılan bilimsel gözlem yapma ve pratik çalışma metotları ile ilgili görüşler tüm felsefi düşünceleri etkiledi ve bu düşünceler halen günümüz fen bilimi eğitiminde geçerliliğini korumaktadır. 19. yüzyılın sonuna doğru, bitki anatomisi, morfolojisi ve fizyolojisi çalışmaları önemli gelişmeler gösterdi. Ünlü İngiliz eğitimci ve zoolog Thomas Henry Huxley bu konuların botanik öğretimine dahil edilmesine önemli katkıda bulundu; fakat hem devlet okulları hem de özel okullar genellikle bu değişiklikleri uygulayamadılar. En Büyük Sorun: Nitelikli Öğretmen Eksikliği O dönemde karşılaşılan en büyük sorun, günümüzde de hala tam olarak çözemediğimiz, nitelikli öğretmen eksikliğiydi. Henslow’a göre, iyi bir botanik öğretimi için, yeterli bilgi ve beceriye sahip öğretmenler gerekliydi. 19. yüzyılın sonlarına doğru okulların yaygınlaşması ve biyoloji bilimlerinin daha geniş kapsamlı öğretimi daha fazla sayıda nitelikli öğretmen ihtiyacını ortaya çıkardı. Buna karşılık, üniversiteler tarafından öğretmenlere sunulan fen derslerinde oldukça fazla çeşitlilik vardı. Üniversitelerde eğitilen öğretmenlere verilen fen derslerinin içeriğini ve kapsamını belirlemek oldukça zordu (Jenkins, 1979). Bu şartlarda, özellikle 19. yüzyılda okullarda uygulamaya dayalı çalışmalar öğretmenler açısından çok büyük bir zorluk oluşturmaktaydı. 2.3. “Zooloji”nin Gelişimi 19. yüzyılın sonlarına doğru, endüstrideki yabancı rekabet nedeniyle okullarda fen bilimi öğretilmesi önem kazanmıştı. Bu durum, Huxley’in de çabaları ile zooloji’nin okul programına girişini sağladı. Huxley, botanikte olduğu gibi, zooloji derslerine fizyoloji ve morfolojiyi dahil etmeye çalıştı. Özellikle, öğrenciler tarafından laboratuvarda yapılan ayrıntılı hayvan incelemesinin önemini vurguladı (Bremner, 1957). 1880’lerde, Huxley’in çabalarının sonucunda zoolojide laboratuvar yaklaşımı desteklendi. Sonunda, zooloji bu dönemde lise dengi okullarda öğretilmeye başladı. Fakat, Huxley’in çabalarına rağmen okullardaki ilgi eksikliği nedeniyle zoolojinin popülerliği kısa sürede düşmeye başladı. Zoolojinin popülerliğinin düşüşünün iki önemli nedeni vardı. Birincisi zoolojinin Darwin’in Türlerin Kökeni (Origin of Species, 1859) adlı kitabındaki görüşlerden kaynaklanmaktaydı. Uzmanlar, kendilerini ve kurumlarını tartışmalı ve problemli bir ortamdan uzak tutmak için evrim ve kalıtım konularının biyolojide işlenmemesini uygun buldular. Genetikle ilgili düşüncelerin topluma uygulanması veya bir populasyonun genetik yapısının kontrolü hususu Almanya ve İngiltere’de oldukça tartışma yaratmıştı. İkinci neden, zooloji öğretiminin nasıl yapılacağı ile ilgiliydi. Sadece ders kitaplarıyla çalışmak yetersizdi. Laboratuvar çalışması hem gösteri hem de ayrıntılı inceleme için gerekliydi. Bu şekilde öğrenciler hayvanlar hakkında daha sağlam bilgiler edinebileceklerdi. Fakat pek çok öğretmen mikroskop gibi laboratuvar araçlarını kullanma ve hayvan inceleme konusunda eğitim almamıştı. Sonuçta, öğretmenler derslerde çalışılan hayvanlarla ilgili yeterli pratik bilgi ve beceriye sahip değildiler. 2.4. “Biyoloji”nin Gelişimi 1884’te biyoloji, Cambridge Yerel Sınav Komisyonu tarafından lise sertifika programına dahil edildi. Fakat adayların başarısız olmaları nedeniyle tekrar çıkarıldı. 1885’te Oxford ve Cambridge Ortak Komisyonu temel biyoloji dersini seçmeli ders olarak programa dahil etti. Fakat sadece dört öğrenci onu seçti; çünkü biyoloji henüz orta öğretimde bilinen bir konu değildi (Jenkins, 1979). Açıkça bu zamanda biyolojinin okul programına katılımı hükümet ve öğretmenler tarafından bir öncelik olarak görülmedi. Ayrıca, cinsel eğitim dinsel sebeplerden dolayı biyolojinin gelişimine bir engel oluşturdu. Toplumda biyoloji öğretimi gereğinden fazla cinsellikle ilişkilendirildi. İnsanların din ve bilim konusunda çok çeşitli görüş ve inanışlara sahip olması nedeniyle bu konuyu açığa kavuşturmak zordu. Aslında cinsel eğitim biyolojinin sağlık konusu içinde küçük bir bölümdü. Fakat toplumun biyoloji eğitimi konusundaki cahilliği bu sonucu doğurmuştu (Crowther, 1933). 2.5. “Tarım” ve “Bahçecilik”in Okul Programına Girişi ‘Tarım’ 1882’de, ‘bahçecilik’ (horticulture) ise 1894’te devlet ilkokullarında öğretilmeye başlandı. Bazı yüksek öğretim kurumları okullarda tarım çalışmalarını desteklemek ve teşvik etmek için okul öğretmenleri ve öğrenciler için geziler düzenlediler (Jenkins 1979). Tarımın ders konularına dahil edilmesindeki en büyük etken, sanayi dünyasında biyoloji bilimlerinin yeri ve öneminin artmasıdır. Tropikal tarımın hızlı gelişimi, özellikle botanik ve entomoloji alanında iyi ve kapsamlı bir biyoloji eğitimi almış bireyleri gerektirdi. Bu kişiler hastalıklarla ilgili problemleri çözmek ve ürün kalitesini artırmak GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 29 için çalışmalar yapacak ve bitkilerin büyümesini, hayvanların beslenmesini ve toprakların ekime hazırlanmasını araştıracaklardı. Tohum, pamuk ve diğer ürünlerin böcekler tarafından tahribinin kontrol altına alınması ekonomik açıdan oldukça önemliydi. Bu gelişmeler, biyolojinin bir meslek dalı olarak görülmesini sağladı. Biyolojinin bir meslek dalı olarak görülmemesi, yıllardan beri biyolojinin gelişimi için büyük bir engeldi (Farmer, 1924). 19. yüzyılın ikinci yarısında biyoloji bilimlerinin gelişimini kısaca özetleyecek olursak, 1850’li yıllarda fizyoloji ve botanik, 1880’li yıllarda ise zooloji, biyoloji ve tarımbahçecilik okullarda öğretilmeye başlandı. 3. 20. Yüzyılın İlk Yarısındaki Gelişmeler Biyoloji bilimleri 20’yüzyılın başlarında da önemli gelişmeler göstermedi. 1918’deki Thomson Komisyonu Raporu’na göre, okullardaki fen bilimleri öğretimi hem kalite ve kapsam hem de ders saatleri bakımından oldukça yetersizdi. Bu nedenle dersler biraz laboratuvar bilgisi içermesine rağmen öğrencilerin doğal dünya ile ilgili meraklarını gidermeye yönelik değildi. Komiteye göre, orta öğretimden hiçbir erkek öğrenci biyoloji dersi almadan okulu bitirmemeliydi (Brown, 1953). Fakat komisyonlarda yer alan bazı araştırmacılar biyoloji bilimlerinin prensiplerinin sadece botanik öğretimi ile yeterli olabileceğini savunmuşlardı (Crawthorne, 1930). Bu görüşün bir sebebi botanikçilerin biyoloji alanındaki hakimiyetlerini sürdürme veya genişletme düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Elbette ki böyle bir düşünce mantıklı değildi ve biyoloji biliminin geleceği açısından hiç de yararlı olmamıştır. Çünkü biyoloji bilimlerinin her biri canlıları farklı yönden bilimsel olarak incelemek için fırsatlar sunmaktadır. Sadece bitkileri ya da hayvanları inceleyerek öğrencilere yeterli ve kapsamlı biyoloji bilgisi veremeyiz. Bu durum için ikinci sebep, biyoloji ders konularını ve sınavlarını hazırlamadaki zorluklardı. Çünkü biyologlardan ziyade, çoğunlukla botanikçiler ya da zoologlar bu hazırlıkları yapmaktaydı. Bu durum hem sınav kağıtlarında ve hem de ders notlarında büyük farklılıkların ortaya çıkmasına sebep oldu (Jenkins, 1979; 1990). Öğretmenler 30 GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 biyoloji sınavlarında ne tür soruların sorulabileceği konusunda problem yaşamışlar ve özellikle genel biyolojide uygun soru bulmanın zorluğuna dikkat çekmişlerdi. Kısaca, biyoloji ders konularının belirlenmesinin yanında, sınav yapma tekniği de bir sorun oluşturmuştu. Bu konuda Huxley, belli hayvanların ve birkaç bitkinin yapısını ezberlemenin ve bunu sınamanın tüm biyolojiyi kapsamadığını belirtmiştir. Ona göre, biyoloji beslenme, solunum, boşaltım, üreme ve kalıtım gibi konuları kapsamlı olarak içine alacak bir şekilde daha geniş perspektifte düşünülmeliydi (Hatfield, 1935). Sonuçta, 1918 Thomson Komisyonu biyoloji konularının daha kapsamlı olarak öğretilmesini vurgulamasına rağmen, biyoloji yerine, fizik ve kimyanın kapsamını genişletmeye çok daha fazla önem vermiştir. Komisyon ayrıca yetenekli biyolog bulmanın zorluğuna dikkat çekmekle beraber, bunun çözümüne ilişkin önerilerde bulunmamıştı. Bunun sonucunda, 1920’lerde biyoloji okullarda ihmal edilmeye devam etti ve 1929 yılına kadar orta öğretimden mezun olan öğrencilerin sadece yüzde 16’sına biyoloji öğretildi. 1930’lardan itibaren biyoloji hızlı bir gelişme gösterdi ve orta öğretim programında daha iyi bir yer edindi. Bu süreçte, 1926 Hadow Raporu ve 1931’deki Danışma Komisyonu Raporu’nun biyoloji eğitiminin önemini vurgulamasının rolü büyüktü. Yine, 1930’larda biyolojinin hızlı gelişiminde 1927’de kurulan Merkezi Sağlık Eğitimi Kurumu’nun çeşitli ticari reklam, sergi ve filmlerle sağlık konusunda yaptığı propagandaların etkisi önemliydi (Mander, 1933). 1933’te İngiliz Sosyal Sağlık Danışmanlığı ‘Biyoloji’ isimli bir dergi yayınladı. Bu dergi toplumsal açıdan biyoloji bilgisinin ekonomik ve sosyal değerini vurgulayarak (örneğin sütün biyolojik önemi), bu bilgilerin insan sorunlarının çözümünde kullanılmasına katkıda bulundu (Thomas, 1975). Bu faaliyetler, biyoloji eğitiminin sosyal ve ekonomik faydalarının farkına varılmasını sağladı. Ayrıca, 1930’larda okul haber programlarının hızlı gelişimi biyoloji öğretiminin öneminin anlaşılmasına yardım etti. Biyoloji ile ilgili haberler ve programlar, hem çok popüler oldu hem de biyoloji konularına öğrencilerin dikkatini çekmeyi başardı (Green, 1949). Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 31 3.1. Biyoloji ve Vatandaşlık Eğitimi Arasındaki İlişki 1930’lardaki vatandaşlık hareketi de okullardaki biyolojinin gelişimine yardım etti. 1935’te Vatandaşlık Eğitimi Kurumu bir kitap yayınlayarak vatandaşlık eğitimi ile biyoloji bilgisinin ilişkisini çeşitli konularda açıkladı: birey ve toplum sağlığı, beslenme standartları, nüfus hareketleri, ırk ve millet, bireylerin birbirlerine karşı sorumlulukları ve devletin sosyal politikası. Biyoloji bireylerin sosyal organizasyonun karmaşıklığını anlamalarını sağlayarak sosyal dengenin devamına katkıda bulunabilirdi. Örneğin, balık, kuş, böcek, bitki ve çiçeklerin bir çalışması çocuklara yaşayan canlıların genel karakteristikleri konusunda bilgi verebilirdi. Sonuçta öğrenciler benzer özellikleri toplum organizasyonu içerisinde de düşünebilirlerdi. Ayrıca, biyoloji sağlığa karşı olumlu bir tutum geliştirmeye yardım edecekti (Brimble, 1942). Öğrencilerin kendi sağlıklarına daha dikkatli yaklaşmalarını ve sorgulamalarını sağlayacaktı. Örneğin besinlerin doğru kullanımı, pişirme, besinleri sağlıklı saklama ve dengeli beslenme gibi. Özetle, Vatandaşlık Eğitimi Kurumu, sosyal sağlığı ilerletmede biyoloji bilgisini vatandaşlık sorumluluklarının uygulanması ile bağdaştırmıştır. 3.2. Biyoloji Programının Gelişimine Tıp Okullarının Etkisi 20. yüzyılın ilk yarısında, tıp okullarının öneminin artmasıyla, lise dengi okullarda yüksek tıp eğitimi için öğrencilerin hazırlanması daha büyük önem kazanmıştı. Özellikle 1940’larda, tıp okullarının lise ve dengi okullarda biyolojinin daha kapsamlı ve uygulamaya dayalı olarak öğretilmesi yönündeki biyoloji programına baskısı artmıştı. Bunun nedeni, tıp öğrencileri için uygulamaya dayalı çalışmaların çok önemli olmasıydı. Fakat bunu gerçekleştirmek, yeterli eğitim almamış öğretmenlerle ve 25-30 kişilik sınıflarla mümkün değildi. Ayrıca bazı öğrenciler hayvanlarla çalışmayı sevmiyordu ve yeterli sayıda uygun türleri ve araç-gereçleri elde etmek zordu. 1930’lu yılların sonunda ve özellikle İkinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra botanik, zooloji ve biyoloji programlarda popülerlik bakımından eşit bir yer edindi. Ancak, 1950’lerde biyoloji, öğrenciler için popüler bir konu oldu. 1952 ve 1962 yılları arasında 32 GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 biyoloji bilimleri derslerinden sertifika alan erkek ve kızların oranı 35 321’den 140000’e arttı (Jenkins, 1979). Böylece okul biyolojisinin programlarda diğer bilimlerle benzer bir yer edinmesi yüz yıl kadar sürmüş oldu. 4. Sonuç 19. yüzyılın ikinci yarısında, biyoloji bilimleri Combe, Henslow, Huxley ve diğerlerinin çabaları ile ilk ve orta öğretim okullarında öğretilmeye başlanmasına rağmen okul programlarında 1940’lı yıllara kadar önemli bir yer edinemediler. Bahsedildiği gibi, fizik ve kimya çok daha hızlı bir gelişim göstermiş ve okul programlarında kapsamlı bir yer edinmişti. Biyoloji bilimlerinin yavaş gelişmesinin temel sebeplerinden biri biyoloji bilimlerinin henüz olgunlaşmamasıydı. Biyoloji bilimlerini birbirlerinden farklı kılan prensipler açıkça belirlenmemişti. Ancak, 19. yüzyılın sonlarında üniversitelerde botanik, zooloji, biyokimya, genetik ve fizyoloji dalları yeni yeni özelleşme eğilimindeydi. Sonuç olarak biyoloji bilimlerinin gelişimini olumlu ve olumsuz şekilde etkileyen faktörler aşağıdaki şekilde özetlenebilir. Olumlu şekilde etkileyenler: • Toplumun genel sağlığı, mutluluğu ve verimliliğinin artması ile ilgili olarak biyoloji bilgisinin öneminin anlaşılması. Özellikle kolera salgınları toplumun bu yöndeki bilincinin oluşumuna önemli katkıda bulunmuştur. • Tarımın gelişmesiyle, ürünlere zarar veren hastalık ve böceklerle mücadele etmek, ürünlerden daha iyi verim alabilmek ve toplumun ekonomik kazançlarını artırmak için biyoloji bilgisinin ne kadar önemli olduğunun anlaşılması ve biyoloji bilgisine sahip bireylere ihtiyaç duyulması. Bu durum, biyolojinin bir meslek dalı olarak görülmesini sağlamıştır. GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 33 • Öğrencilerin tıp okullarına biyoloji eğitimi almış olarak ve daha hazır şekilde gelmelerini sağlamak için tıp okullarının okullardaki biyoloji programının daha geniş kapsamlı olması yönündeki baskısı. • Çeşitli açılardan vatandaşlık eğitimi ile biyoloji bilgisi arasındaki ilişki vurgulanarak, okullardaki biyoloji eğitimi desteklenmiştir: Birey ve toplum sağlığı, beslenme standartları, nüfus hareketleri, ırk ve millet, devletin sosyal politikası vb. Biyoloji bilimlerinin gelişimini olumsuz şekilde etkileyen nedenler: • Yeterli nitelik ve sayıda öğretmen eksikliği. Öğretmenlerin biyoloji alanındaki materyalleri (mikroskop vb.) kullanma konusunda çok yetersiz ve tecrübesiz olmaları. • Biyoloji derslerinin öğretiminde gerekli olan temel araç-gereç eksikliği. • Biyoloji bilimlerinin yeni gelişen alanlar olmaları nedeniyle, tüm öğretmenler tarafından kullanılabilecek ortak ders notu eksikliği. Derslerde okutulacak konuların seçiminde ve sınav sorularının belirlenmesinde büyük farklılıkların ortaya çıkması. • Bazı biyoloji konularının toplumun ahlaki ve dini değerleri ile çatışması. Örneğin, üreme organlarının öğretimi ve Darwin’in evrim kuramı. • Biyolojinin yeni bir alan olması nedeniyle, bir meslek olarak öğrencilerin ilgi alanına fazla girmemesi şeklinde özetlenebilir. 34 GÜ, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 26, Sayı 1 (2006) 23-34 Kaynaklar Bremner, J. (1956) The Pioneer of Physiology Teaching in British Schools. School Science Review, 38, 48-52. Bremner, J. (1957) Some Developments in Teaching Zoology in Schools in the Nineteenth Century, School Science Review, 39, 70-77. Brimble, L.J.F. (1942) Biology as a Social Science. SchoolSscience Review, 23, 340- 341. Brown, E.S. (1953) Zoology in the Schools, 1851-1951, School Science Review, 35, 72- 86. Crawthorne, H. (1930) Biology and the Science Syllabus, School Science Review, 12, 55-61. Crowther, J. G. (1933) Biology in Education, London: Heineman Ltd. Farmer, J. B. (1924) Biology in Relation to Career, School Science Review, 6, 73-78. Fitzclarence, L., Giroux, H. (1984) The Paradox of Power in Educational Theory and Practice, Language Arts, 61(5), 462-477. Green, T. L. (1949) The Teaching and Learning of Biology, 12-14. Hatfield, E. J. (1935) School Examinations Surveyed, Journal of Education, 7, 69-71. Jenkins, E. W. (1990) History of Science in British Schools: Retrospect and Prospect, International Journal of Science Education, 21 (4), 274-281. Jenkins, E. W. (1989) Processes in Science Education: An historical Perspective, J. Wellington (Editör), Skills and Processes in Science Education, (26-27), Kent: Mackays of Chatmam PLC. Jenkins EW. (1979) From Armstrong To Nuffield, Studies in Twentieth Century Science Education in England and Wales, London: Cox & Wyman Ltd, UK. Layton D. (1973) Science for the People, The Origins of the School Science Curriculum in England. London: George Allen-Unwin Ltd. Mander F. (1933) The Teacher’s Contribution, J.G. Crowther (Editor), Biology in Education, London: Heinemann Ltd. Thomas, H. M. (1975) Biology and Human Affairs, The British Social Biology Council,

http://www.biyologlar.com/ingilterede-biyoloji-bilimlerinin-gelisimi

Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU

Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU

Türkiye’nin ilk Herpetoloğu olan Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU 1913’de Ödemiş (İzmir)’de doğmuştur. 1932’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii Bilimler Bölümüne kaydını yaptırmış ve 1936’da mezun olmuştur. Askerlik hizmetini yerine getirdikten sonra aynı bölümde 1941 yılında asistan olarak göreve başlamıştır. Burada “Sur le métabolisme de la corde nerveuse du ver de tere” adlı tezi ile BAŞOĞLU Zooloji Doktoru ünvanını almıştır. 1946 yılında BAŞOĞLU, o zamanlar İstanbul Üniversitesi’nde ders veren Alman Profesör Kurt KOSSWIG rehberliğinde, Bodenheimer’ın 1944 yılında yazmış olduğu “Introduction into the knowledge of Amphibia and Reptilia of Turkey” adlı eseri Türkçe’ye çevirmiştir. Bundan sonra BAŞOĞLU Herpetolog olmaya yönelmiş ve “Experiments on the composition of the alveolar air in Testudo graeca and Clemmys rivulata” adlı eseri ile Doçent ünvanını almıştır. Avrupa’nın değişik bilimsel herpetoloji merkezlerinde yoğun çalışmalarından sonra 1958’de Münih’den Profesör W. HELLMICH ile beraber Doğu Anadolu’da Van Gölü civarıda verimli bir araştırma gezisine çıkmıştır. 1961 yılında Prof. Dr. BAŞOĞLU Bornova-İzmir’de E. Ü. Fen Fakültesi’nin kurucuları arasında yer almış ve 1981 yılına kadar “Sistematik Zooloji Kürsüsü”nün başkanlığını yürütmüştür. Bütün bu yıllar boyunca bilimsel çalışmaları herpetoloji konusunda olmuş ve kendi yetiştirdiği 6 Zooloji doktoru ile birlikte, Ege Üniversitesi’nde ilk “Türk Herpetoloji Merkezi”ni kurmuş ve organize etmiştir. Şimdi bu merkezin müzesinde, Türkiye’de yaşayan hemen bütün kurbağa ve sürüngen taksonlarından örnekler içeren, 20.000’den fazla bireyden oluşan, büyük ve zengin bir herpetolojik kolleksiyon mevcuttur. Günümüze kadar, yukarıda değinilen 6 doktordan birisi İstanbul Üniversitesi’ne tayin olmuş (şimdi emekli doçent), diğer 5’i profesör derecesine yükselmişler, bunlardan birisi (İ. Baran) 9 Eylül Üniversitesi’ne atanmış, geri kalan 4’ü (N. Öktem, N. Özeti, A. Budak ve M. K. Atatür) ise Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden emekli olmuştur. BAŞOĞLU aynı zamanda Sistematik Zooloji Kürsüsü’ndeki (Günümüzde Zooloji Anabilim Dalı) “Hayvan Fizyolojisi Laboratuvarı”nın kurucusudur. Son 20 yılında Dr. Muhtar BAŞOĞLU ve ekibi Türkiye Herpetofaunası’nı çalışmış ve bu çalışmalarının sonucunu topladığı 3 kitap yayınlamıştır. Bu kitaplar: “Türkiye Amfibileri” (1973, Prof. Dr. N. ÖZETİ ile beraber) “Türkiye Sürüngenleri, Kısım I, Kaplumbağalar ve Kertenkeleler” (1977), ve “Kısım II, Yılanlar” (1980)-Prof. Dr. İ. BARAN ile beraber. Her üç kitap da yeterli düzeyde İngilizce özetler de içerecek şekilde Türkçe yazılmıştır. BAŞOĞLU’nun en dikkat çekici eseri, şüphesiz Nil Yumuşakkabuklu KaplumbağasıTrionyx triunguis’in güneybatı Anadolu’da da varolduğu keşfiyle ilgili olanıdır, ama aynı zamanda, aşağıda verilen “bilim dünyasına kazandırdığı yeni taksonlar” listesinden de görüleceği gibi, Likya Semenderi Mertensiella luschani (günümüzde Lyciasalamandra luschani) ile de yoğun bir şekilde ilgilenmiştir. Eremias velox suphani BAŞOĞLU & HELLMICH 1968 Mertensiella luschani atifi BAŞOĞLU 1967 Mertensiella luschani fazilae BAŞOĞLU & ATATÜR 1974 Mertensiella luscahni finikensis BAŞOĞLU & ATATÜR 1975 Mertensiella luschani antalyana BAŞOĞLU & BARAN 1976 BAŞOĞLU diğer birçok ülkeden meslekdaşları ile yaygın bir bilimsel düzeyde ve genellikle samimi kişisel ilişkilere sahipti. Aşağıdaki bilimsel isimlendirmeler onun adına tesis edilmiştir. Anaitis basoglui LATTIN 1955 (Geometridae) Carabus (Procerus) scrabrosus basoglui SCHWEIGER 1962 (Carabidae) Prosicuophora basoglui PUYTORAC & ÖKTEM 1967 (Ciliophora) Lacerta cappadocica muhtari EISELT 1978 (Lacertidae) Ophisops elegans basoglui BARAN & BUDAK 1978 (Lacertidae) Mertensiella luschani basoglui BARAN & ATATÜR 1980 (Salamandridae) Cyrtodactylus basoglui BARAN & GRUBER 1982 (Gekkonidae) Entodinium basoglui ÖKTEM & GÖÇMEN 1996 (Ciliophora) Başoğlu her yerde herkes tarafından çok sevilen bir kişi olmuş; süregelen sessiz dostluğu, tevazuu ve ister bilimsel projelerde olsun, ister şahsi sorunlarla ilgili olsun her meslekdaşına ve talebesine elinden gelen tüm yardımı sunmadaki kararlılığı ile çok değer verilen bir kişi olarak dikkat çekmiştir. Talebeleri arasında, sadece nazik tavırları için değil, aynı zamanda etkili bir zooloji öğretimine duyduğu heves ile de çok popüler olmuştur. 1941 yılından beri BAŞOĞLU Fitnat hanımla mutlu bir evliliği sürdürmüştür, tek oğulları bir jeolog olan Dr. Şerif BAŞOĞLU’dur. 1980’lere kadar iyi olan sağlığının kötüye gitmesinde 29 Ekim 1980’de eşinin ölümü üzerine yaşadığı şokun büyük etkisi olmuştur. Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU’nun 21 Şubat 1981 tarihindeki zamansız ölümü; yaşam boyunca ideali kendi kurmuş olduğu “Türk Herpetoloji Merkezi”nde etkili bilimsel çalışmalar yapabilecek ve bu işe hevesli bir zoologlar grubu yetiştirmek olan dikkate değer bir herpetolog ve isim yapmış bir hocanın meslek hayatına son vermiştir. Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU’nun Yayın Listesi 1938 (H. WINTERSTEIN ile): Über den Stoffwechsel des Nervensystems. Kongressber. XV. Internat. Physiol. Kongr. 2:232-233. 1938 (H. WINTERSTEIN ile): Resherches sur le métabolisme d'exitation du systéme nerveux. Arch. Internat. Physiol. 48:349-369. 1944 (H. WINTERSTEIN & F. ALPDOGAN ile): Untersuchungen über die Alveolarluft des Frosches. Rev. Fac. Sci. Univ. Istanbul (B ) 9: 171-180. 1945: Three species of Lacertidae, new for Turkey. Ibid. 12: 182-190. 1947: On some varietas of Vipera berus from Nort-Eastern Anatolia. Ibid. 12: 182-190 1950: Turkiye'deki zehirli ve zehirsiz yilanlari ayirt eden baslica dis vasiflar (The main morphological characters to differentiate the poisonous snakes from the non-poisonous ones in Turkey). Biyol. Mecmuasi, Istanbul 1:4-5. 1950: Turkiye'deki bacaksiz kertenkeleler (The legless lizards of Turkey). Ibid. 1:63-65. 1952: Solunuma dair basit bir deney (A simple experiment on respiration). Biyol. Dergisi Istanbul 2:109. 1952: Kurbagada kapiller dolasim (Capillary Circulation in frogs). Ibid. 2:19. 1961 (F. BILGIN ile): On some new specimens of Sand-boa, Eryx jaculus L. from Izmir (Western Anatolia). Ann. Mag. Nat. Hist. London (13) 4: 557. 1964 (S. ZALOGLU ile): Morphological and osteological studies in Pelobates syriacus from Izmir (Western Anatolia). Senk. biol. Frankfurt 45: 233-242. 1968 (W. HELLMICH ile): Eine neue Eremias-Form aus Ost-Anatolien (Reptilia, Lacertidae). Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 67, 9 pp. 1977 (I. BARAN ile): Son bulgulara göre Mertensiella luschani (Urodela, Amphibia) turunun Anadolu'daki cografi irklari (The geoegraphic races of Mertensiella luschani (Urodela, Amphibia) in Southwestern Anatolia. T.B.T.A.K. VI. Bilim Kongr., Teblig Özetleri, p. 252. 1954: Phrynocephalus helioscopus hakkinda (On Phrynocephalus helioscopus). Ibid. 4:16-17. 1954 Turkiye'nin Scincidae familyasina ait kertenkele cinsleri için bir tayin anahtarı (An identification-key for the lizard genera belonging to the family Scincidae in Turkey. Ibid. 4: 99-103. 1955 (N. OZTURK ile): Istanbul civarindaki gündüz kelebekleri için familyalara kadar bir tayin anahtari (An Identification-key for the butterflies from the Istanbul region, up to family level). Ibid. 5:74-81. 1958 (G. E. FREYTAG ile): Über ein neues Examplar von Mertensiella luschani. Zool. Anz. Leipzig 160:20-25. 1959: Disi bir bukalemun üzerinde müsahedeler (Observations on a female chameleon). Biyol. Dergisi Istanbul 9:35-37. 1959 (H. HELLMICH ile): Auf herpetologischer Forschungsfahrt in Ost-Anatolien. -D. Aquar. Terrar. Ztschr. 12:118-121 & 149-152. 1966: Gök taslarinda da canly materyal var midir? (Is there living material on meteors?). Fen Dergisi Ankara 2: 129. 1967: On a third form of Mertensiella luschani (STEINDACHNER) (Amphibia, Salamandridae). Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 44, 8 pp: 5. 1968: Turkiye'nin Eremias'lari hakkinda bugunki bilgimiz (Our present knowledge on the genus Eremias in Turkey. Proc. VI. Turkish Biol. Congr. Izmir p. 181-186. 1970 (W. HELLMICH ile): Amphibien und Reptilen aus dem östlichen Anatolia. Ibid. No. 93, 27 pp. 1970: On two specimens of Eirenis lineomaculata SCHMIDT (Colubridae, Ophidia). Ibid. No. 110, 7 pp. 1971 (N. ÖKTEM ile): Zoofizyoloji Praktikumu (Practicum of Zoophysiology). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 41, 86 pp. 1972 (I. BARAN ile): A new Report of Trionyx euphraticus (Trionychidae, Testudines). Ibid. No. 144, 7 pp. 1973: A preliminary report about a specimen of Softshelled Turtle from Southwestern Anatolia. Ibid. No. 172, 13 pp. 1973: Deniz kaplumbagalari ve komsu memleketlerin sahillerinde kaydedilen turler (Sea-turtles and the species recorded from the neighbouring countries). Turk. Biyol. Dergisi Istanbul 23:12-21. 1973: Guneybati Anadolu'dan elde edilen bir Trionyx numunesi hakkinda (On aTrionyx specimen from Southwestern Anatolia). IV. Bilim Kongresi, 5.-8. XI. Ankara, p. 1-3. 1973 (N. ÖZETİ ile): Turkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey; Taxonomic list, Distrubution, Key for Identification pp. 127-138). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 50, 155 pp. 1975 (M. ATATÜR ile): The subspecific division of the Lykian Salamander,Mertensiella luschani (STEINDACHNER) in Southwestern Anatolia. Compt.-Rend. XI Congr. Europ. d'Herpét., Bull. Soc. Zool. France 100, 635. 1976 (I. BARAN ile): The subspecific status of the population of Mertensiella luschani (STEINDACHNER) in the Antalya region of Southwestern Anatolia. Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 235, 13 pp. 1976 (M. ATATÜR ile): A new population of the Lycian Salamander, Mertensiella luschani (STEINDACHNER) from Finike in Southwestern Anatolia. Istanbul Univ. Fen Fak. Mecmuasi (B ) (1975) 40: 89-93. 1977: Felsefi yönden evrim kurami (Theory of evolution, from the point of view of philosophy). Ege Univ. Fen Fak. Bilimsel Söylesiler Ser., p. 51-58 1977 (I. BARAN ile): Turkiye Surungenleri Kisim I. Kaplumbaga ve Kertenkeleler (The reptiles of Turkey Part I. The Turtles and Lizards; Taxonomy and distribution, Key for identification, pp. 191-233). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 76, 272 pp. 1977 (I. BARAN ile): On a collection of Mertensiella luschani atifi (Amphibia, Salamandridae) from Akseki in Southwestern Anatolia. Ege Univ. Fen Fak. Dergisi, Bornova-Izmir (B ) 1: 139-144. 1977 (I. BARAN ile): Kuzeydogu Anadolu'da Lacerta agilis (Reptilia, Lacertidae)'in subspesifik durumu (The subspecific status of Lacerta agilis in Northeastern Anatolia). Ibid. 1: 349-360. 1979: The urodelan fauna of Anatolia. Biol. Gallo-Helenica 8: 325-329. 1980 (I. BARAN ile): Turkiye Surungenleri Kisim II. Yilanlar (The reptiles of Turkey Part II. The Snakes; Taxonomy and distribution, Key for identification, pp. 173-190). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 81, 218 pp. Arazide katık, Amanoslar - 1970 li yıllar Arazide katık, Amanoslar - 1970 li yıllar Dalaman Devlet Üretme Çiftliği, 1974 Dalaman Devlet Üretme Çiftliği, 1974 Büyük İskender’in Şükran Plaketi (Gülek Boğazı-Orta Toroslar), 1974 Büyük İskender’in Şükran Plaketi (Gülek Boğazı-Orta Toroslar), 1974 Badırnaz Gölü (Dalaman)-Muğla, 1974 Badırnaz Gölü (Dalaman)-Muğla, 1974 Çine-Muğla, İncekemer, 1973 Çine-Muğla, İncekemer, 1973 Dalaman Kükürt Gölü Kanalı, 1973 Dalaman Kükürt Gölü Kanalı, 1973 Dalyanköy-Muğla Arası, 1974 Dalyanköy-Muğla Arası, 1974 Fındıkpınar yaylası-Mersin Fındıkpınar yaylası-Mersin Şoför Veli Akgöl, ve Öğrencilerinden, aynı zamanda Soför:) Professör Abidin Budak ile, 1970'li yıllar Şoför Veli Akgöl, ve Öğrencilerinden, aynı zamanda Soför:) Professör Abidin Budak ile, 1970'li yıllar Asistanı Prof. Budak ile, Çamlık-Selçuk -1970 başları. Asistanı Prof. Budak ile, Çamlık-Selçuk -1970 başları. İlk Doğa Tarihi Müzesi,1973 İlk Doğa Tarihi Müzesi,1973 Kargın Gölü (Dalaman), 1973 Kargın Gölü (Dalaman), 1973 Cumhuriyet Gazetesi 7 Ocak 1985, Köşe yazarı Mustafa EKMEÇİ'nin gözünden bir Doçentin Komunist oluşu. Cumhuriyet Gazetesi 7 Ocak 1985, Köşe yazarı Mustafa EKMEÇİ'nin gözünden bir Doçentin Komunist oluşu. Birgi’deki (Ödemiş, Bozdağ) kabristanından, 2012 Birgi’deki (Ödemiş, Bozdağ) kabristanından, 2012 Ölümünün 31nci yılında, 3ncü ve 4ncü kuşak herpetologlarca (solda Doç. Dr. Dinçer Ayaz, Sağda ben) kabristanında ziyaret - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, 3ncü ve 4ncü kuşak herpetologlarca (solda Doç. Dr. Dinçer Ayaz, Sağda ben) kabristanında ziyaret - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, yeni kuşak herpetolog adayları kabristanını ziyaret ederken - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, yeni kuşak herpetolog adayları kabristanını ziyaret ederken - Kasım 2012 Kaynak: www.facebook.com/notes/bayram-g%C3%B6%C3...og/10151254091781575 NOT: Fotoların bir kısmı Hocanın asistanlarından Prof. Dr. M. K. Atatür'e aittir.

http://www.biyologlar.com/prof-dr-muhtar-basoglu-1

Omurgasızlar II Vize Soruları

1- Annelidlerin genel özellikler 2- Crustacea da görülen larva tiplerini ve kısa özelliklerini yaz 3- Haller organı nedir hangi canlıda bulunur ne ise yarar 4- Pseudoscorpionidalari scorpionidadan ayıran özellikler 5- Chelicerata da görülen ekstremite ve vücut kısımları 6- Clitellum nedir ne ise yarar 7- Aranea da ağ oluşumu 8- Acarina da gruplar arasında değişken olan 4 özellik 9- Arthropoda da solunum organlarını yaz 1-2cümle ile açıkla 10- Pycnogonida(pantopoda) sınıfını diğer Chelicerata sınıflarından ayıran karakteristik özellikler 11- Arachnida da görülen 3duyu organ tipini 1-2 cümle ile açıkla 12- Crustacea da deri değiştirmeyi açıkla 13- Uropygi üyelerinin düşmandan korunmak için geliştirdikleri sistemi anlat 14- Annelida sınıflarını ve birer tür örneğini yazınız 15- Aranea da keliser ve pedipalpusun yapısını anlat 16- Scorpionlarin karakteristik özellikleri 17- Arachnida ya ait 5 ordo ismini yaz 18- Arthropoda nın 5 karakteristik özelliğini yaz 19- Tagmatizasyon nadir hangi canlılarda görülür kazandırdığı avantaj nadir 20- Crustacea da görülen ekstremiteleri ve görevlerini yaz

http://www.biyologlar.com/omurgasizlar-ii-vize-sorulari

Omurgasızlar II Vize Soruları

1- Annelidlerin genel özellikleri 2- Crustacea da görülen larva tiplerini ve kısa özelliklerini yaz 3- Haller organı nedir hangi canlıda bulunur ne ise yarar 4- Pseudoscorpionidalari scorpionidadan ayıran özellikler 5- Chelicerata da görülen ekstremite ve vücut kısımları 6- Clitellum nedir ne ise yarar 7- Aranea da ağ oluşumu 8- Acarina da gruplar arasında değişken olan 4 özellik 9- Arthropoda da solunum organlarını yaz 1-2cümle ile açıkla 10- Pycnogonida(pantopoda) sınıfını diğer Chelicerata sınıflarından ayıran karakteristik özellikler 11- Arachnida da görülen 3duyu organ tipini 1-2 cümle ile açıkla 12- Crustacea da deri değiştirmeyi açıkla 13- Uropygi üyelerinin düşmandan korunmak için geliştirdikleri sistemi anlat 14- Annelida sınıflarını ve birer tür örneğini yazınız 15- Aranea da keliser ve pedipalpusun yapısını anlat 16- Scorpionlarin karakteristik özellikleri 17- Arachnida ya ait 5 ordo ismini yaz 18- Arthropoda nın 5 karakteristik özelliğini yaz 19- Tagmatizasyon nadir hangi canlılarda görülür kazandırdığı avantaj nadir 20- Crustacea da görülen ekstremiteleri ve görevlerini yaz

http://www.biyologlar.com/omurgasizlar-ii-vize-sorulari-1

Su geçirmeyen yüzeyler - nanoteknoloji

Konya'da Selçuk Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, nanoteknolojiyle su emici özelliği bulunan peçeteyi kimyasal buhar biriktirme yöntemiyle kaplayarak, su geçirmezlik özelliği kazandırdı.Konya'daki Selçuk Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, nanoteknolojiyle 'su geçirmezlik' projesini başarıyla tamamladı. Yrd. Doç. Dr.Karaman, "Özellikle para,Bono, tahvil gibi değerli kağıtlarla, tarihi özelliği bulunan yazma eserler veya uluslararası anlaşmalara koruyucu özellik kazandırmak bu proje ile mümkün" dedi. Çamurlu ve kirli ortamlarda yetişen Nilüfer bitkisinin bu projeyi gerçekleştirmede kendisine ilham kaynağı olduğunu kaydeden Yrd. Doç. Dr. Mustafa Karaman, "Nilüfer bitkisi çamurlu ve kirli ortamlarda yetişir. Buna rağmen bitkinin yaprakları sürekli temizdir. Çünkü bitki üzerine en ufak bir toz zerresi geldiğinde hemen yapraklarını sallar ve toz taneciklerini belli noktalara doğru iter. Biz de çiçeğin bu itme özelliğini kimyasal buhar biriktirme yöntemiyle peçete ve kumaş üzerinde uygulamayı başardık" dedi. Amacımız Endüstriyel Alanda Kullanım Sağlamak Karaman, TÜBİTAK ARDEB’in yaklaşık 270 bin TL’lik desteğiyle 'Kimyasal buhar biriktirme yöntemi ile süper su itici yüzey sentezi' projesini Selçuk Üniversitesi İleri Teknoloji Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde başarıyla sonlandırdıklarını ifade etti. Buhar biriktirme yöntemi uygulanan cismin yüzey şekillerinin bozulmadığını belirten Yrd. Doç. Dr. Karaman, "Buhar biriktirme yöntemiyle gerçekleştirdiğimiz uygulama sonrasında yüzeylerin şekilleri bozulmadan ıslanma, yapışma ve kir tutma engelleniyor. Kaplamalarımız nanometre mertebesinde gerçekleşiyor. Nano teknoloji uyguluyoruz. Bu nedenle yüzeyin geometrik şeklini ve fiziksel özelliklerini değiştirmiyor. Süper su itici yüzeyler oluşuyor. Amacımız laboratuvar ortamında gerçekleştirdiğimiz çalışmanın endüstriyel olarak da üretim yapabilecek hale gelmesini sağlamak. Şu ar da bu konu üzerinde çalışmalar yapıyoruz" dedi. Her Türlü Yüzeyi Uygulanabilir Geliştirdikleri uygulamayla her türlü yüzeyi kaplamanın mümkün olduğuna dikkat çeken Yrd. Doç. Dr. Karaman, "Günümüzün en önemli teknolojik gelişmelerinden biri de esnek ekranlar ve güneş panelleri. Bunların uygulama alanları giderek genişliyor. Gerek gündelik yaşamda, gerek havacılık sanayisinde, gerekse uzay endüstrisinde bunlar geleceğin malzemeleri olarak karşımıza çıkıyor. Bu malzemelerin ömrünü uzatmak da bu tür kaplamalardan geçiyor. Bizim yaptığımız teknikle de narin, hassas ve kağıt benzeri duyarlı yüzeyleri yenilikçi bir teknoloji ile su geçirmeyecek hale getirip orijinalliğini bozmadan kaplayabiliyoruz" diye konuştu. Düşük Maliyet Endüstrinin en büyük sorununun kimyasal çözücüler ve çevreye verdiği zararlar olduğunu ifade eden Karaman, "Bu projenin en büyük özelliği fonksiyonel yüzey kaplamalarımızı çok düşük maliyetlerde herhangi bir çözücü kullanmadan gerçekleştiriyor olmamız. Endüstrinin en büyük sorunu çözücüler. Özellikle tekstil ve boya endüstrisinde bu tip çözücüler çevre sorunlarına yol açıyor. Hem bu çözücüleri satın alırken ki maliyet hem de bunları bertaraf etmek için endüstri ve sanayiciye getirdiği maliyetler gider hanesine yazılıyor. Ama bizim uygulamamızda bu ortadan kalkıyor" dedi. Peçeteyle Deney Laboratuvarda yaptığı deneyde su emme özelliği bulunan peçeteye uygulama yapan Karaman, "Özellikle değerli olan para, Bono, tahvil, tarihi özelliği bulunan yazma eserler veya uluslararası anlaşmaların ömürlerini arttırmak için koruyucu özellik kazandırmak bu proje ile mümkün" dediwww.tubitak.gov.tr/tr/haber/tubitak-dest...ici-yuzeyler-geliyor

http://www.biyologlar.com/su-gecirmeyen-yuzeyler-nanoteknoloji

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi

Nadir hastalıklarla ilgili yürütülen 3gen Projesi, Genzyme’a ödül getirdi Genzyme Kıtalararası Bölge’nin düzenlediği “The Spirit of Hope/Umudun Ruhu” konulu toplantıda ‘2013 Başarı Ödülleri’ sahiplerini buldu. 3-6 Şubat 2014 tarihlerinde Atina’da düzenlenen ödül töreninde Genzyme Türkiye, biri Girişimcilik ve Gelişimcilik, ikisi Empati Kurmak ve Aksiyona Geçmek kategorilerinde olmak üzere toplam üç ödül kazandı. Genzyme çalışanları iki kategoride üç ödülün sahibi olduEn ilham verici, hedef odaklı ve katma değer sağlayan performansları değerlendirmek amacıyla verilen 2013 ödüllerinde, Genzyme Türkiye’ye başarılı performanslarıyla ödülleri getiren Marka Müdürü Hakan Zaro, Bölge Bilimsel Tanıtım Sorumlusu Orkun Bozdemir ve Bölge Bilimsel Tanıtım Sorumlusu Fahriye Alpdağ oldular. Hakan Zaro, Girişimcilik ve Gelişimcilik kategorisinde ödül alırken, Orkun Bozdemir ve Fahriye Alpdağ, Empati Kurmak ve Aksiyona Geçmek kategorisindeki ödülleri Türkiye’ye kazandırdılar. GenPro, GenPart ve GenLoop projelerini tek çatı altında toplayan 3gen Projesi, Türkiye’de nadir hastalıklar kategorisinde yer alan lizozomal depo hastalıklarıyla mücadeleyi hedefliyor. 3gen hasta, hekim ve hemşirelere yönelik 3 boyutlu ve uzun soluklu bir tedavi destek programıdır. 3gen, yaptığı her işte hastayı merkezinde tutarak, Genzyme’ın geliştirdiği farklı destek programlarını bir şemsiye altında topluyor.3gen şemsiyesinin altında yer alan Genpro Hekim Destek Programı, lizozomal depo hastalıklarının tanı ve tedavisi ile ilgilenen uzman hekimleri buluşturan profesyonel destek programıdır. Genpro Hekim Destek Programı kapsamında 2013 yılı içerisinde lizozomal depo hastalıkları ile ilgili 14 şehirde yapılan toplantılarla birçok farklı branştan 391 hekime ulaşıldı. 3gen şemsiyesi altında yer alan Genpart Hemşire Destek Programı, hemşirelerin lizozomal depo hastalıklarının tedavisi ve Enzim Replasman Tedavisi infüzyonlarının hazırlanması konularında bilgilerini güncellemek üzere tasarlanmış bir destek programıdır. 2013 yılı boyunca, Genpart Hemşire Destek Programı ile Türkiye genelindeki 24 klinikte görev yapan 144 hemşireye İnfüzyon Teknikleri konusunda teorik ve pratik eğitimler verildi. Genzyme, nadir görülen hastalıklar alanında liderNadir görülen hastalıklar alanında lider Genzyme, bu alanda tedavi yöntemleri geliştiren öncü şirketler arasında yer alıyor. Avrupa Birliği tarafından toplumda 2 bin kişiden 1 kişiyi veya daha azını etkileyen hastalıklar “nadir” olarak kabul ediliyor. Dünya genelinde 350 milyon kişiyi, yalnızca Avrupa ve Amerika’da ise 60 milyon kişiyi etkileyen yaklaşık 6000’den fazla nadir hastalık görülmektedir. Nadir hastalıkların %80’i genetik kökenlidir ve Ulusal Sağlık Enstitüsü verilerine göre, nadir hastalığı olan her iki kişiden biri çocukluk çağında etkilenmektedir.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/nadir-hastaliklarla-ilgili-yurutulen-3gen-projesi-genzymea-odul-getirdi

Lilly İlaç, Türkiye Etik Ödülü’nün sahibi oldu

Lilly İlaç, Türkiye Etik Ödülü’nün sahibi oldu

Etik Değerler Merkezi Derneği (EDMER), etik değerlere önem vererek bunu iş yapış şekline dönüştüren şirketleri ödüllendirdi. Lilly İlaç, bu yıl ilk kez verilen Türkiye Etik Ödülü’nü kazananlar arasında yer aldı. 7 Nisan 2013, İstanbul - Türkiye’de genç etik liderlerin yetiştirilmesine öncülük etmek, gençlerin etik değerlere sahip çıkmasını sağlamaya katkıda bulunmak ve etik alanında çalışmalar yapabilmelerine yardımcı olmak amacıyla 2011 yılında kurulan Etik Değerler Merkezi Derneği (EDMER) tarafından ilk kez verilen ETIKA 2012 Türkiye Etik Ödülleri sahiplerini buldu. EDMER’in, “Etik Değerler ve İş Ahlakı, İtibar Yönetimi, Kurumsal Yönetişim, Kurumsal Sosyal Sorumluluk, Uygunluk Yönetimi ve Liderlik ve Yaratıcılık” başlıkları altında 84 sorudan oluşan anketine katılan ve uluslararası standartlara göre yapılması gereken uygulamaların üçte ikisinden fazlasını yerine getiren 18 şirket, ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülü’nü almaya hak kazandı. EDMER Kurucu Genel Başkanı Bülent Şenver İstanbul’da yapılan Ödül Töreni’nde “Etik değerlere önem veren ve şirket yönetimlerinde iş ahlakı ve etik değerlere bağlı olarak faaliyetlerini sürdürme konusunda titiz davranan şirketlerimizin ödüllendirilmesini, toplum önünde itibarının artırılmasını sağlamak ve diğer şirketlerimizin de etik konusundaki duyarlılıklarını arttırmak amacıyla “ETİKA 2012 Türkiye Etik Ödülleri” çalışmasını başlattık” diye konuştu. ETİKA Ödülü kazanan şirketler arasında yer alan Lilly İlaç’ın Genel Müdürü Kadir Tepebaşı, ödül töreninin ardından yaptığı açıklamada, Lilly’nin etik değerlere verdiği önemi vurguladı. Tepebaşı, “Bizim için, işimizi nasıl yaptığımız işin kendisi kadar önemlidir ve çalışanlarımızın davranışları şirket değerlerimizi yaşatır nitelikte olmalıdır. Bunlar dürüstlük, mükemmellik ve insana saygıdır. Tüm paydaşlarımızla yürüttüğümüz ilişkilerimizde, kurallara uyumlu olmanın ötesinde, “doğru olanı yapmayı” hedefleriz. Bizim için “doğru olanı yapmak” demek, etik, dürüst ve adil olmak, yaptığımız işi başta ailemiz, tüm sevdiklerimize, gurur duyarak ve gönül rahatlığıyla anlatabilmektir“ dedi. Tepebaşı, “Günün sonunda başımızı yastığa koyduğumuzda rahat uyumamızı sağlayan bir şirket kültürümüzün ve çalışma ilkelerimizin olması, başarıya giden yolda anahtar rol oynar” diye konuştu. Lilly’nin faaliyette bulunduğu tüm ülkelerde son derece etkin bir Etik & Uyum Programı uyguladığını vurgulayan Lilly Etik ve Uyum Direktörü Başak Baykal da “Başarılı bir programda sadece uyulması gereken kuralları ortaya koymak yeterli olmuyor. Tüm çalışanların eğitimi, etkin iletişim platformlarının varolması, her çalışanın merak ettiği her konuda bir cevaba ulaşabiliyor olması da büyük önem taşıyor” dedi. Bu nedenle şirket içinde etik ve uyum konusunda çalışanlarla çeşitli faaliyetler yürüttüklerini vurgulayan Baykal, “Şirketimizde farklı departmanlardan arkadaşlarımızın oluşturduğu etik elçileri belirledik. Bu elçilerimiz, çalışanlarımızın gözlemledikleri sıkıntıları, endişeleri dile getirmelerine yardımcı olmak, duygularına tercüman olmak için seçildi. Etik elçilerimiz, bir yandan yakın çalışma arkadaşlarının ihtiyaçlarını belirleyip, bunları gelişim önerileri olarak bizlerle paylaşırken bir yandan da ekiplerine, kural ve uygulamaların şirketimize kazandırdıklarını birebir iletişimle aktarma imkanı buluyor” diye konuştu. Baykal, şirket içinde belli aralıklarla sohbet toplantıları düzenleyip çalışanların etik ve uyum konusundaki sorularına yanıtlar bulmaya, karşılaştıkları olayları birlikte değerlendirmeye, şirketin vizyonu çerçevesinde çözümler üretmeye çalıştıklarını da belirterek “Bu konuya verdiğimiz önemi vurgulamanın dışında çalışanlarımızla sürekli aktif iletişim içinde olarak herkes tarafından konunun içselleştirilmesi için çalışıyoruz” dedi. Lilly’de çalışmaya başlayan herkesin karşılaştığı ilk kaynağın “Kırmızı Kitap” olduğunu da vurgulayan Baykal, “İnternet sitesinden de rahatça ulaşılabilen bu kaynak, tüm çalışanlar için Lilly’nin etik ve uyum felsefesini ve çalışma koşullarını özetleyen bir nevi pusuladır” diye konuştu. Lilly İlaç Hakkında 1876 yılında Eli Lilly tarafından ABD’nin Indianapolis şehrinde kurulan şirket, bugün dünyanın en büyük 10 ilaç şirketi arasındadır. Dünya çapında 40.000’e yakın çalışanı olan Lilly’nin 8 ülkede Ar-Ge merkezi bulunmaktadır. Türkiye'deki faaliyetlerine 1950'lerde, ürünlerinin bir Türk şirketi ortaklığında üretilip dağıtılmasıyla başlayan Lilly, 1993 yılında bu çalışmalarını Lilly İlaç Ticaret Ltd. Şti. çatısı altında topladı. O tarihten bu yana Lilly Türkiye'de, diyabet, endokrinoloji, merkezi sinir sistemi hastalıkları, onkoloji ve erkek sağlığı alanlarında çeşitli ürünleri Türk tıbbının kullanımına sunmuştur. Türkiye’de 2012 yılından bu yana Etik ve İtibar Derneği (TEİD) üyesi olan Lilly, uluslararası alanda da Birleşmiş Milletler Küresel Sorumluluk Sözleşmesi’ne (Global Compact) imza atan şirketler arasındadır. Lilly, kurumsal sorumluluk konusunda kaydettiği gelişmeleri de her yıl “Kurumsal Sorumluluk Raporu” ile belgeemektedir. www.lilly.com.tr

http://www.biyologlar.com/lilly-ilac-turkiye-etik-odulunun-sahibi-oldu

Ekspomed Labtek Fuarları medikal sektöre <b class=red>kazandırdı</b>

Ekspomed Labtek Fuarları medikal sektöre kazandırdı

4-7 Nisan 2013 tarihleri arasında TÜYAP’ta düzenlenen fuarlar, nitelikli ziyaretçi kitlesiyle, katılımcılarını memnun uğurladı. T.C. Sağlık Bakanlığı’nın destekleri, Tüm Tıbbi Cihaz Üretici ve Tedarikçi Dernekleri Federasyonu (TÜMDEF) ve bağlı dernekleri (Marmara Sağlık Sektörü İş Adamları Derneği (MASSİAD) - Tıbbi Cihaz Üreticileri Derneği (TÜDER) - Çukurova Medikalciler Derneği (ÇUMED) - İç Anadolu Medikalciler Derneği (İMDER) - Ege Tıbbi Malzemeciler Derneği (E.T.M.D) - Denizli Tıbbi Malzemeciler Derneği - Doğu Karadeniz Medikalciler Derneği - Doğu Anadolu Medikalciler Derneği (DOMED) - Gaziantep Sağlık İş Adamları Derneği, Türkiye Sağlık Endüstrisi İşverenleri Sendikası (SEİS) ve Sağlık Gereçleri Üreticileri ve Temsilcileri Derneği (SADER) işbirliği ile hazırlanan EKSPOMED ve LABTEK Fuarlarına 41 ülkeden 1204 firma ve firma temsilciliğinin katıldı. 68 ülkeden 33.253 profesyonelin ziyaret ettiği fuarlar yeni iş fırsatları yarattı. Avrasya Bölgesinden seçkin alıcılar, yeni yatırım kararlarına, yenileme taleplerine Ekspomed-Labtek Fuarlarından yön verdiler Yurtdışı ziyaretçilerin; %57’si Avrasya %16’sı Asya-Pasifik %14’ü Afrika %12’si Avrupa %1’i Amerika’dan gelen Ekspomed ve Labtek Fuarları, yatırım kararlarının alındığı en etkin platform oldu. 20 ülkeden alım heyetinin yanısıra Kuzey Afrika, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkasya bölgelerinden hastane, klinik, laboratuar sahipleri, yöneticileri, Sağlık Bakanlığı yetkilileri, satınalma komisyon başkanları, medikal ürün ithalatçıları ve karar vericiler de medikal sektörün Avrasya bölgesindeki en güçlü Fuarlarında buluştu. Türkiye’de Sağlık Reformlarında Devrim: En Büyük Alıcı T.C. Sağlık Bakanlığı ve Bakanlığa Bağlı birimlerden oluşan yetkililer Expomed-Labtek Fuarlarındaydı. T.C. Sağlık Bakanı Dr. Mehmet MÜEZZİNOĞLU’nun da ziyaret ettiği Fuarlara, yurtiçinde yapılan yoğun pazarlama faaliyetleri sonucunda 78 ilden gelen ziyaretçiler fuarda geniş çaplı alımlar gerçekleştirdi. Medikal sektörün karar vericileri bu fuarlardaydı… Ziyaretçilerin % 45,2 Hastane başhekim, müdür, hastane-laboratuvar sahipleri-yöneticileri, doktor, tıp fakültelerinin rektör ve dekanları, satınalmacılar, eczacı, radyologlar, laborantlar ve sağlık yatırımcılarından % 49,4 Medikal ürün ticaretiyle ilgili kişilerden oluşmaktadır. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/ekspomed-labtek-fuarlari-medikal-sektore-kazandirdi

Üniversiteler Ağaçlandırılıyor

Üniversiteler Ağaçlandırılıyor

Öğrenciler Adına 2 Milyon 716 Bin Fidan Toprakla Buluşturuldu… Orman ve Su İşleri Bakanlığı Orman Genel Müdürlüğü tarafından geçtiğimiz yıl Kasım ayında Ankara Gazi Üniversitesi Gölbaşı Kampüsünde gerçekleştirilen merasimle başlatılan Üniversite Kampüsleri Ağaçlandırma Seferberliği ülke genelinde devam ediyor. Bu kapsamda bugüne kadar 2 milyon 716 bin fidan toprakla buluşturuldu.5 Milyon Üniversite Öğrencisi İçin 5 Milyon Fidan Yapılan çalışmalar neticesinde üniversite alanları içerisinde ve dışında öğrenciler adına 2 milyon 716 bin fidan toprakla buluşturuldu. Plan kapsamında önümüzdeki 3 ay içerisinde 2 milyon 971 bin fidan daha toprakla buluşturulacak. Netice olarak 2014 yılı sonu itibariyle dikilmesi planlanan toplam 5 Milyon 687 bin adet fidan ülke genelindeki üniversite kampüsü ve çevresinde toprakla buluşmuş olacak. Bu güne kadar 71 adet üniversite ile ağaçlandırma protokolü imzalanmışken, diğer 9 adet üniversite ile de imzalanma safhasındadır.Üniversitelerde Nezih Ortamlar OluşturuluyorOrman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu konu ile alakalı yaptığı açıklamada: “Bu çalışmalarımız çerçevesinde en büyük hedefimiz, gençlerimizin daha yeşil ve sağlıklı bir ortamda eğitim almalarına imkan sağlamaktır. Ayrıca üniversitelerimizdeki gençlerin de ağaçlandırma çalışmalarına katılarak, onlara ağacı, ormanı sevdirmek, çevre, orman ve ağaç sevgisi konusunda şuurlandırarak, gençlerimizin yaşadıkları çevreye sahip çıkmalarını hedefliyoruz.” dedi.Son 11 Yılda 3 Milyardan Fazla Fidan Toprakla Buluştu Son 11 yılda 3 milyardan fazla fidanı toprakla buluşturduklarının altını çizen Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu şöyle devam etti:“Orman varlığımızı 21,7 milyon hektara ulaştırdık. 900 bin hektar, yani 9 milyon dekar yeni orman alanı kazandırdık. Yıllık olarak ağaçlandırılan alanı 2003 yılı öncesine göre 6,5 katına çıkardık. Odun servetimizi 1,2 milyar m3’ten,  1,5 milyar m3'e ulaştırdık. Fidan üretimini ise 6 kat artırarak 75 milyondan 470 milyona çıkardık. Ayrıca kamu kurum ve kuruluşlarına, vatandaşlara ve belediyelere 2012 yılında 24,6 milyon fidanı ücretsiz dağıttık” diye konuştu.http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/universiteler-agaclandiriliyor

Termik Santral İstemiyoruz.

Termik Santral İstemiyoruz.

Yaşadıkları toprakların altındaki kömürle çalıştırılması planlalan termik santral ihalesine karşı Kozağacı Vadisindeki köylerden gelen binlerce köylü Bursa'da miting ve basın açıklaması düzenledi. "Termik Santral İstemiyoruz" sloganlarıyla yapılan mitinge, Bursa'dan da çok sayıda kurum, Akademik Odalar, Ziraat Müh. Odası, Kimya Müh. Odası, Elektrik Müh. Odası, Bursa Tabib Odası, Bursa Barosu, Dağder, Kozader katıldı.Çok sayıda DOĞADER gönüllüsünün de katıldığı mitingin ardından Kozağacı Köylülerinin temsilcisi Hasan Tekin aşağıdaki basın açıklamasını okudu.DOĞADERBasına ve Kamuoyuna;21 Ekim 2012Bizler, Keles’in Kozağacı Vadisindeki köylerden geliyoruz. Burada toplanmamızın nedeni, yüz yıllardır yaşadığımız topraklarımızda termik santral kurulmasına karşı başlattığımız mücadeleyi, Türkiye’ye duyurmaktır. 2007 yılında kazandığımız mücadelenin, bugün daha büyüğünü, daha güçlüsünü vereceğimizi dosta düşmana anlatmak için buradayız.Türkiye Kömür İşletmeleri Kurumu, Keles’in Kozağacı Vadisi ve Harmanalanı bölgelerinden çıkartılacak kömürle çalışacak termik santral için ihale duyurusu yaptı. 1 Kasım 2012 günü Ankara’da ihale düzenleneceği açıklandı. Kömür havzası içinde bizim köylerimizin de olduğu Keles’in 23 köyü ve 2 mahallesi de bulunmaktadır.Bizler yüzyıllardır bu topraklarda yaşadık. Ekmeğimizi, aşımızı bu topraktan çıkardık. Vergimizi ödedik, vatan savunması için oğullarımızı askere gönderdik. Bundan 20 yıl önce köylerimizde yoksulluk hüküm sürerken, gençlerimiz üç kuruşa el kapılarında çalışmak için şehre göçerken, kirazı bu topraklara biz ektik. Devlet, bize ne öncülük yaptı ne de destek verdi. Topraklarımızı kiraz ağaçları ile biz donattık. Yetiştirdiğimiz kirazları yurt dışına ihraç ettik. Yurda döviz kazandırdık. Köyden kente göçü tersine çevirdik. Köylerimiz çocuk cıvıltılarıyla doldu. Son 20 yıldır gençlerimizi köyde evlendiriyoruz. Atamızdan yadigar kalan bu toprakları ekip biçtiğimiz sürece bizlerin, çocuklarımızın ve torunlarımızın gelecek kaygısı olmayacak.Yaşadığımız toprakların altındaki kömürle çalışacak termik santral yapmak için kimse bize, “Termik santral istiyor musunuz?” diye sormadı. Sorsalardı, onlara “Orhaneli termik santralini biz çok iyi biliyoruz” derdik. Yok, edilen doğayı, toprağı, tarımı çok iyi biliyoruz. Biz, “Orhaneli Termik Santralini, ardında bıraktığı çölü, o devasa çukuru çok iyi biliyoruz” derdik. Bizler oradaki köylünün termik santralden neler çektiğini, çok iyi biliyoruz. Köy taşımalarını, tarladaki ürünün tozdan, dumandan yetişemediğini, dumandan kanser olan köylüleri bizler çok iyi biliyoruz.Bundan 6 yıl önce 2006 yılında Kozağacı’nda yine bir termik santral yapımı planlanmıştı. Biz Kozağacı köylüleri olarak, o günlerde kendimizi ağaçlara zincirledik, yollara pankartlar astık, kendi köyümüzde halk oylaması yaptık. Miting düzenledik. Termik Santral için düzenlenen ÇED toplantısını protesto ettik. Davamızı hem yerel hem de ulusal medyaya taşıdık. “Canımızı veririz, toprağımızı vermeyiz!” dedik. Bursa’daki dostlarımız Tabib Odası, Mühendislik Odaları, Baro ve DOĞADER her zaman bizim yanımızdaydı. Mücadelemizi birlikte kazandık.Bugün, geçmişimizdeki bu şanlı mücadeleden kendine ders çıkarmayanlar var. Bugün, vatanımız dediğimiz topraklardan bizi kovmak isteyenler var. Biz bunlara karşı bilendik, yeniden bir olduk, bükülmez çelik bilek olduk. Bizler bir kez daha diyoruz ki, “Canımızı veririz, vatanımız saydığımız toprağımızı vermeyiz”.Biz buradan Türkiye’ye sesleniyoruz. Köylerimizi vermeyeceğiz. Direniş çadırları kuracağız. Toprağımıza düşman saydıklarımızı sokmayacağız. Biz köylüyüz. Biz Halkız. Biz güçlüyüz. Biz Halkın gücüyüz. Bizler, ne pahasına olursa olsun, yüzyıllar sonra bile bu topraklarda yaşamaya, onu ekip biçmeye devam edeceğiz. Yaşamımızı, canımızı, toprağımızı kanımızın son damlasına kadar savunacağız.Kozağacı Vadisi Köylülerihttp://dogader.org

http://www.biyologlar.com/termik-santral-istemiyoruz-

Bağışıklık Bilimi (İmmünoloji) Nedir?

Bağışıklık Bilimi (İmmünoloji) Nedir?

Bağışıklık bilimi (İmmünoloji) tıbbın bir alt dalı olmasıyla birlikte, bağışıklık olaylarını bu vakaların ortaya çıkış biçimlerini ve evrelerini, mekanizmalarını, farklı organizmaların bağışık sistemlerini ve netice itibariyle elde edilecek önleyici – tedavi edici sonuçları araştıran bir biyoloji bölümüdür. Alanın gelişmesi ve ilerlemesinin temelleri mikrobiyolojinin ortaya çıkışıyla atılmıştır.Louis Pasteur’ün 1879 yılında zayıflatılmış basili kültürleriyle bir Şarbon aşısı hazırlaması ve bu aşıyı koyunlar üzerinde 15 arayla 2 defa denemesi ile hayvanların güçlü bir bağışıklık kazanmasına olanak sağlanması. 1880 yılında yine Pasteur tarafından Tavuk Kolerası etkeninin izole edilerek aşının geliştirilmesi. 1883’de insanları ve hayvanları etkileyebilen gram pozitif, hareketsiz, kapsülsüz, sporsuz çomak şekilli olan Domuz Kızılı hastalığının aşısının kullanımı ve 1884 yılında bir köpek tarafından ısırılan Joseph Meister isimli çocuğun üzerinde denenen kuduz aşısının olumlu etkisi bağışıklık biliminin mikrobiyoloji ile ilk ortaya çıkış dönemleridir. Bu örneklerle başlangıçta hem insanların hemde hayvanların bulaşıcı hastalıklara ve çeşitli organizmalara karşı korunmak için bağışıklık sistemleri ele alınmıştır. Biraz daha ilerleyen zamanlarda Emil Adolf Von Behring , Japon bilim adamı Şibasa Buro Kitasato ve Alman bilgin Paul Ehrlich 1890 ve 1891 yıllarında tetanoz aşısının hayvanlar üzerinde bağışıklık kazandırdığını tespit ettiler ve buna mukabil aynı yöntemleri kullanarak difteri hastalığı ile ilgili uygulamalarda ilerleme kat ettiler. Onların bu deneyleri ve tedavi yöntemlerini kullanmaktaki amaçları bakteri toksinlerinin sebep olduğu bulaşıcı hastalıkları serum ile tedavi edebilmek içindi ancak tıpkı onlar gibi çok büyük ilerleme kat etmiş bir kişi daha vardı o da Rus asıllı mikrobiyolog İlya Meçnikov’du. 1882 yılında fagosit hücreleriyle fagositozun evrelerini açıklayarak hücrelerin oluşturduğu bağışıklığı fark etti. 1903 yılında ise iki bilim adamı A. E. Wright ve Dougles antikorlarla komplemanın antijen taneciklerine tutunarak fagositozo hızlandırdığını gözlemlediler. Yani bağışıklık sisteminin bir türü olan canlıların yaşamı boyunca ilerleme ile değişmeyen ve uyum sağlamayan doğuştan gelen bağışıklık sistemini fark ettiler ve böylece kazanılmış bağışıklık sistemi ile birlikte işleyişini anladılar. Elde ettikleri verileri de birleştirince öğrendiler ki antikorlar antijenler üzerinde bazı değişikliklere sebep olup bunların kan ve dokulardaki beyaz hücreler tarafından çevrelenmesini sağlıyordu.1906 yılında ise başka bir bilim adamı olan Von Pirquet bağışık sistemlerinin kimi zaman bir takım rahatsızlıklara yol açabileceğini ortaya koydu. Bazı durumlarda antijenler organizmalarla bir araya gelerek umulmadık sonuçlar ortaya çıkarıyordu. Von Pirquet oluşan bu garip tepkimeye ‘’aşırı duyarlılık’’ ismini verdi. Pirquet’in aşırı duyarlı olmak terimi günümüzde ‘’alerji olmak’’ tabiri ile ifade edilmektedir.   Bağışıklık bilimi doğduğu günden şu ana dek sürekli gelişim ve ilerleme sürecindedir çünkü ilgi alanının geniş olması itibariyle bu bilim kavramı her geçen gün diğer tıp alanlarında da yardım alınan bir bölüm olmuştur. Çok iyi bilinmelidir ki bağışıklık bilimi sadece yeryüzündeki çeşitli hastalıklara sebep olan mikroorganizmalarla ve bu organizmalara karşı mücadele veren bağışık sistemlerinin yapı ve işleyişiyle ilgilenmez. Canlı vücutlarında meydana gelen her olumsuz tepkime bu bilim alanının bir görev alanıdır. Örnek olarak kandaki alyuvarların taşıdığı antijenler yüzünden bazı kan nakilleri sırasında bir takım uyuşmazlıklar ortaya çıkabilmektedir. İşte bağışıklık bilimi bir bilim adamı olan Landsteiner sayesinde uyuşmazlığı tespit etmiş ve bu zor duruma karşı ortaya konabilecek çözümü 1900 yılından beri insanlığın hizmetine sunmuştur.Yazar: Kaan GÜNDÜZhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/bagisiklik-bilimi-immunoloji-nedir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0