Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 31 kayıt bulundu.

Ekolojik Kirlilik

En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür.İnsanları çevre kirliliği konusunda duyarlı hale getirebilmek için 1997 yılı çevre yılı olarak kutlandı. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık.gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal etmenler:depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir. Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. İstakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir. Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcel öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınlarıyeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir: Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir. Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir. Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir. Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastahane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler: Ev, iş yeri, hastahane ve sanayi atıkları. Radyoaktif atıklar. Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları. Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması. Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı. Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır. Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır. Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır. Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kulanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir. Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılamlıdır. Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler; Sanayileşme Plansız kentleşme Hızlı nüfus artışı Ekonomik yetersizlikler İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir. İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir: Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır. Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir. Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesne neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vucutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Kanser oluşması, Ömrün kısalması (erken ölümler), Katarakt oluşması, Sakat ve ölü doğumlar şeklinde sıralanabilir Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır. Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir. Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır RADYASYON SES KİRLİLİĞİ TOPRAK KİRLİLİĞİ HAVA KİRLİLİĞİ SU KİRLİLİĞİ

http://www.biyologlar.com/ekolojik-kirlilik


Beyaz köpek balığı (Carcharodon carcharias)

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Chondrichthyes(Kıkırdaklı balıklar) Takım: Lamniformes Familya: Lamnidae Cins: Carcharodon (Smith, 1838 ) Tür: C. charcharia Beyaz köpek balığı (Carcharodon carcharias), Lamnidae familyasından bir köpek balığı türü. Boyu 6 (nadiren 7) metreye ağırlığı 1.7 tona kadar ulaşabilen bu köpek balığı, bütün dünyadaki ılıman sularda, dolayısı ile Türkiye'nin Akdeniz, Ege ve Marmara kıyılarında bulunur. Bazı kaynaklarda, Karadeniz'de de bulunduğu belirtilir. Beyaz köpek balığının Akdeniz havzasındaki temel besinleri, orkinos balıklarıdır. Ancak orkinos balıklarının neslinin azalması sonucu yunuslar ile beslenmeye ağırlık verdikleri tahmin edilmektedir. Balina, yunus, diğer köpek balığı türleri, deniz kunduzları, foklar, penguenler, tuna balığı en favori yiyeceklerindendir. Avına alttan yaklaşarak öldürücü vuruşunu yaparkende avını ısırarak uzaklaşır. Avının kan kaybından ölmesini bekledikten sonra avını yer. diğer köpek balıkları gibi çiğneme yeteneği yoktur avını parça parça kopartarak ya da tüm olarak yutar. Beyaz köpek balığının yediği büyük bir av onu 1-2 ay idare edebilir. Türkiye karasularında en son kaydedilen iki birey, 5 temmuz 2008 tarihinde Edremit Körfezi'nde yakalanmıştır. İhtiyoloji Araştırmaları Topluluğu tarafından incelenen her iki bireyin de yavru olması ve bir tanesinin yeni doğmuş olması, yavruların Kuzey Ege sularında doğduğuna dair ipucu vermiştir. Çoğu filmde katil köpek balığı diye anılır ama dünya rekorlarına en uzun süre mesafe yol kat eden köpek balığı olan nicole Afrika açıklarından başlayarak 3 ayda Avusturalya'ya mercan resifine gidip gelerek rekor kırmıştır. Beyaz köpek balığının oldukça kuvvetli çenesi vardır.Çenelerinde 3000'e yakın kesici diş birkaç sıra halinde bulunur. ilk iki sıra ısırma ve kopartma için kullanılırken arka sıralar besini daha küçük parçalara ayırmak için kullanılır. Yassı üçgen biçimli kesici dişler kırılma kopma gibi durumlarda yeniden çıkar.Üremeleri ovonipardır. yani yumurtlarlar ancak yumurta dişi bireyin karnında büyür gelişir ve yumurtadan çıkar. Ortalama 2-14 adet yavrularlar. Beyaz köpek balığı diğer köpek balıkları gibi koku almada çok hassastır. 100 litre suda tek bir kan damlasının kokusunu farkedebilir. Elektriksel yük değişimlerine karşı oldukça hassaslardır. 0.005 mikrovoltluk değişimleri farkedebilirler. Avının atan kalbinin ya da solungaçlarının yaydğı elektriği farkedecek kadar hassastırlar. Esir ortamına alışık değillerdir. Tutsak olarak fazla uzun ömürlü olmadıkları görülmüştür.Köpek balığı hastalığa yakalanmayan tek canlıdır.

http://www.biyologlar.com/beyaz-kopek-baligi-carcharodon-carcharias


Gümüş balığı (Atherina)

Gümüş balığı (Atherina)

Gümüş balığı (Atherina), gümüş balığıgiller (Atherinidae) familyasından kemikli balık cinsi. Sırtı yeşilimsi sarı, yan tarafı kül rengidir.Böğründe boydan boya ve 1-3 pul genişliğinde , çok parlak gümüş renkli bir çizgi bulunur. Plankton ve küçük balıklarla beslenir. Akdeniz'de ve Karadeniz'de yaşar. Eti lezzetlidir. Atherina boyeri Risso, 1810 – Küçük gümüş balığı Atherina breviceps Cuvier i Valenciennes, 1835 Atherina hepsetus Linnaeus, 1758 – Hakiki gümüş balığı ya da çamuka Atherina lopeziana Rossignol i Blache, 1961 Atherina presbyter Cuvier, 1829 Alem:     Animalia (Hayvanlar)Şube:     Chordata (Kordalılar)Sınıf:     ActinopterygiiTakım:     AtheriniformesFamilya:AtherinidaeCins:     Atherina  - Risso, 1810

http://www.biyologlar.com/gumus-baligi-atherina

Tetis(Tethys) Denizi ve Bağlantılarının Oluşumu

Paleozoyikten Tersiyerin başlarına (Oligosen'e kadar) kadar dünyayı kuşak gibi saran ilkin denizlerden birisiydi . Bu denizin tortullarından, Himalaya, Toroslar, Dinarlar ve Alpler oluştu. Alplerin oluşumuyla, Tetisin varlığı sona erdi. Bugünkü Akdeniz Tetis denizinin bir kalıntısıdır. Bu denizin en tipik fosili Nummulitlerdir. Oligosende Anadolu’yu oluşturan kara parçası hemen hemen deniz seviyesinin altındaydı ve büyük bir olasılıkla birkaç küçük adadan oluşuyordu. Oligosenin sonuna doğru önemli bir değişiklik ortaya çıkmıştır. Tetis kuzeye doğru "Paratethys" denen bir kol meydana getirmiştir. Paratesis ile Tetis arasında Alp sıradağları yavaş yavaş yükselmeye başlamıştır. Paratetis, Rhone havzasından başlayarak bugün Bavyera'nın ve Kuzey Almanya'nın bulunduğu bölgelere, doğuda bugünkü Macaristan üzerinden bugünkü Karadeniz'e, bugünkü Kafkasların bulunduğu yerin kuzeyine, bugünkü Hazar Denizi’nin bulunduğu bölgeye ve keza doğuda bugünkü Aral ve Balkaş Gölü'nün bulunduğu bölgelere uzanıyordu. Paratetis ile Tetis arasında bağlantı vardı. Anadolu, Miyosen'de bir kara köprüsüyle Avrupa Kıtası'na bağlıydı. Anadolu o günden bu yana kural olarak yükselmesini sürdürmektedir. Miyosen'de Paratetis ile Tetis arasındaki ilişki kesilir. Paratetis'in kuzey ve batı kısımları karaya dönüşür; doğu kısımları ise iç deniz haline geçer. Bu iç deniz daha sonra Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü'nü oluşturacak Sarmatik İç Deniz ile Balkaş ve Baykal Göllerini yapacaktır. İç deniz haline geçenler, yağışın bol olması nedeniyle bir zaman sonra kısmen tatlısu ve büyük ölçüde acısu gölleri haline dönüşürler Bu dönemde tuzlu suda yaşamaya uyum yapmış Echinodermata (= derisidikenliler) ve Cephalopoda (= kafadanbacaklılar) türlerinin büyük bir kısmı ortadan kalkar. Bu dönemdeki Sarmatik İç Deniz, bugünkü Macaristan, bugünkü Karadeniz ve bugünkü Hazar Denizi ile Aral Gölü'nün bulunduğu alanı kapsar. Miyosen'den itibaren, acısuda yaşayacak endemik bir fauna evrimleşmeye başlar. Bu faunanın temsilcilerini, bugün, Karadeniz ve Hazar Denizi'nde görmek mümkündür. Her iki denizde de bu dönemin temsilcisi olan Gobiidae (= kayabalıkları) türleri bulunmaktadır (ventral yüzgeçlerinin birleşerek bir vantuz meydana getirmeleriyle özellik kazanmışlardır). Keza Caspialosa (= ringabalıkları) hem Karadeniz'de hem de Hazar Denizi'nde bulunmaktadır. Daha sonra Sarmatik İç Deniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Bu sırada bugünkü İtalya, Adriyatik, Yunanistan ve Anadolu'nun bulunduğu bölge kesiksiz bir kara parçası olduğu için, Avrupa faunası kolaylıkla Anadolu'ya, Anadolu faunası ise Avrupa'ya geçme olanağını buluyordu. Bu kara parçasının üzerinde, bugün Ege Denizi'nin bulunduğu kısımda, kollarının bir kısmının bugünkü Vardar vs. nehirlerinin bulunduğu Avrupa yakasından, bir kısmı Anadolu'nun Ege kıyıları tarafından alan nehirler ile, bir kısmı da bugünkü Belgrat ormanlarının bulunduğu yerden kaynaklanarak, bugünkü Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nın bulunduğu yerdeki kara üzerinden güneye doğru akan bir nehir bulunuyordu. "Egeopotamus" denen bu nehir Kos Adası ile Girit Adası arasından Tetis'e (Akdeniz'e) dökülüyordu. Bu nehrin bugünkü Belgrat ormanının (İstanbul'un batısında) bulunduğu yerdeki kaynağı, buradan Karadeniz'e uzanan bir boğaz ile (dünyanın bilinen en eski boğazı) ilişkiliydi. Böylece Egepotamus aracılığıyla Karadeniz'in bir miktar suyu Akdeniz'e akıtılmaktaydı. Bu dönemde bugünkü Sisam, Rodos vs. adaları (Oniki adalar) Anadolu'nun kara uzantısı üzerinde bulunuyordu. Anadolu'nun yalnız güneybatı kesiminde ve Karpados Adası'nda yaşayan, tuzlu suya kesin dirençsiz olan bir semender türü (Mertensiella luschani), bu birliğin önemli bir kanıtı olmaktadır. Miyosen'den bu yana Akdeniz'in kapladığı alan gittikçe daralmıştır ve Miyosen-Pliyosen'de, İskenderun ve Aşağı Mezopotamya üzerinden Hint Okyanusu ile sağlanan bağlantı yitirilmiştir. Bu gelişmelerin sonunda, (bağlantının tamamen kesilmesi Pliyosen'de tamamlanmıştır) Tetis faunası kesin olarak ikiye ayrılmıştır. Doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Akdeniz ortaya çıkmıştır. Tetis Denizi'nin bıraktığı fosiller en iyi Mont-Blanc'ın İtalya kesiminde ve Lübnan'daki ilgili katmanlarda görülür. Hint Okyanusun'da yaşamakta olan balık cinsleri, 40 milyon yıl önce bugünkü Akdeniz'in bulunduğu yerlerde de yaşıyordu. Akdeniz'de fosilleri bulunan balıklarla, bugün Hint Okyanusu'nda yaşayan balıkların aynı yapıyı göstermesi, balıkların (en az bir zamanlar bu bölgelerde yaygın olan) önemli ölçüde evrimleşmediğini göstermektedir. Halbuki, toynaklı hayvanlar bu devirde karalarda yeni yeni evrimleşmeye başlamıştı. Miyosen'den itibaren iklim soğumaya başlamış ve bunun sonucu olarak Akdeniz'deki faunanın önemli bir kısmı ortadan kalkmıştı. Soğuk suya uyum yapmış bazı derisidikenliler (Echinodermata), böylece, yavaş yavaş Atlantik'ten Akdeniz'e girerek yayılma olanağını bulmaya başlamışlardı. En soğuk dönem olan Tersiyerin sonunda (buzul dönemlerinde), bu yayılma en üst düzeye ulaşmıştı. Bu dönemde, ayrıca, soğuk suyu seven Mallotus villosus ( bir köpekbalığı), Salmo trutta (alabalık), Cyprino islandica (bir tür sazan), Pecten islandica (bir midye türü) ve Alca impennis (Sicilya'da bulunmuş kanatsız bir kuş fosili) de Akdeniz'de ulaşmıştır.

http://www.biyologlar.com/tetistethys-denizi-ve-baglantilarinin-olusumu


Türkiye'deki Relikt Bitkiler

Türkiye'deki Relikt Bitkiler

Relikt Jeolojik dönemler boyunca geniş bir yayılma alanına sahipken, dünyanın geçirdiği evreler nedeniyle yok olan bitki taksonlarına karşınbulabildiği uygun ekolojik faktörlerin devamına bağlı olarak günümüzde dünyanın bazı köşelerinde yaşamını sürdürebilen bitkiler (Gingleo biloba gibi). Örnek: Gingko biloba / Mamut Ağacı Sequiadendron (Gerçek Mamut Ağacı -Dev Sekoya) Sequiadendron Giganteum Bir çok türünün fosillerine rastlanmıştır. Bugün dünya üzerinde yanlızca bir türü yaşamaktadır. Kuzey Amerika' da Kalifornia / Sierra Nevada dağlarında yetişen görkemli bir ağaçtır. Vatanında 80-90 metre boy, 10-16 metre gövde çapı serbest durumda geniş/dar konik tepe (8-15 metre) Gövde uca doğru daralır; gövde kabuğu kalın, açık kırmızı-kahve renklidir. Yaşlı gövdelerin kabuğu çok kalın (25-30 cm.) boyuna derin çatlaklı, oluklu, yumuşak lifli ve tarçın kırmızısı rengindedir. Ana sürgünler üzerindeki iğne yapraklar 1-2 cm. uzunluğunda, biz gibi sivri ve üç köşeli olup, sürgüne yatık değildir. Yan ve alt dallar üzerindeki yapraklar ise 6 mm. uzunluğunda, üçgenimsi ve sürgünlere yatıktır; üst yüzlerinde iki stoma bandı bulunur. Mavimtrak yeşil renkli yapraklar, ikinci ve üçüncü seneden sonra, kahverengiye dönüşmekte ve fakat uzun yıllar sürgün üzerinde kalabilmektedir. Ovalimsi kozalakları iki yılda olgunlaşır; 2-5 cm. uzunluğunda ve 2-4 cm. genişliğinde, açık sarı/sarımsı kahverenklidir. Oldukça geniş, yayılan bir kök sistemine sahiptir. Üretimi tohumla ve çelikle yapılır. Ilıman deniz ikliminin ağacıdır. Bol güneşli - yarı gölge yerlerde ve normal verimli topraklarda yetişir; nemli, derin ve geçirgen, humuslu, balçıklı toprakları toprakları ister. Rüzgâra ve fırtınaya, kış soğuklarına dayanır. Gençlikte yavaş büyür, bu dönemde korumaya gereksinimi vardır. 10 dan fazla kültür formu elde edilmiştir, ama bu çeşitlerinden az yararlanılmaktadır. TÜRKİYEDEKİ ENDEMİK VE RELİKT BİTKİ TÜRLERİ Türkiye endemik bitkiler açısından dünyanın önemli ülkelerinden birisidir. Yurdumuzun siyasi hudutları içerisinde doğal olarak yetiitiği halde başka hiçbir yerde yetişmeyen, diğer bir deyişle dünyada yalnız ülkemizde yetişen bitkiler Türkiye endemikleri olarak adlandırılır.Yurdumuz endemiklerinin sayısı 3000 dolaylarında olup endemizm oranı %33civarındadır.(Davis, 1965-1988). Ülkemizde endemik tür sayısı diğer Avrupa ülkeleriyle kıyaslandığında ülkemizin bu zenginliği daha iyi anlaşılır.Avrupa ülkeleri arasında en çok türe sahip olan ülke Yunanistan olup 800 civarındadır.Aynı şekilde endemik türlerce zengin İspanya ve Yugoslavya’da ise bu sayı 400-500 arsındadır. Ülkemizdeki endemik türelerin en önemlilerinden birkaçı; Kaz dağında orman meydana getiren Kazdağı göknarı (Abies equi-trojani), Eğridir güneyindeki Kasnak Meşesi (Quercus vulcanica), Köyceğiz-Dalaman arasında yaygın olan Sığla veya Günlük ağacı ve ormanları (Liquidambar orientalis), Beşparmak Dağları (Ege bölümü)ndaki Kral eğreltisi (Osmunda regalis) ile Datça yarımadasında bulunan Datça Hurması (Phoneix theophrasti)dır.Yurdumuzun bilhassa dar derin yarılmış dağlık alanlarında endemiklerin sayısı bir hayli yüksektir.Bunun yanında özellikle Pleistosen’deki iklim şartlarına göre yetişmiş ve yayılma imkanı bulmuş, fakat günümüzde bilhassa dağlık bölgelerimize lokal alanlarda hayatiyetlerini sürdüren çeşitli flora bölgelerine ait bitkiler görülür.Örnek olarak, Karadeniz Fitocoğrafya Bölgesindeki Akdeniz elemanları,Nur, Dedegöl, Ağrı, Nemrut,Mercan(Munzur) dağlarındaki nemli ılıman ve nemli soğuk bitkilere örnek verilebilir. Bunun yanında ülkemizde Konzervatif endemikler yanında, yeni gelişmekte olan progresif endemikler de bulunmaktadır.Bu bakımdan ülkemiz, hem çeşitli familyalara ait hem de endemikler yönündende çok zengindir. Türkiye’de yetişen endemik türler tabiatta, aşırı otlatma, yangın, bilinçsiz kesim, söküm,ıslah çalışmaları, yapılaşma, şehirleşme ve herbisit kullanımı gibi çeşitli tehlikelerle karşı karşıyadır.Bu olumsuz faktörler kimi zaman bitkinin yok olmasına ve bir anlamda yer yüzünde ortadan kalkması anlamına gelmektedir.Ekim ve arkadaşları(1985) yaptıkları çalışmada endemik türlerin 12’sinin neslinin tükendiğini belirlemişlerdir.Bu olumsuz faktörler zamanla bitkilerin durumlarını tespit etme ve gerekli önlemleri alma ihtiyacını doğurmuştur. Bu ihtiyaca yardımcı olmak amacı ile “Uluslar arası Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği(IUCN)” kurulmuştur.Bu kuruluş yapığı çalışmalarla bitkiler için tehlike sınıflarını belirlemiş ve kritik durumdaki bitkileri buna göre değerlendirerek Kırmızı Bülten denilen “ Red Data Book ” isimli eseri ortaya çıkarmışlardır.Bu çalışmalardan sonra aynı kategoriler esas alınarak “ Türkiye’nin Nadir ve Endemik Bitkileri ” adlı bir kırmızı bülten hazırlanmıştır. Ülkemizdeki Endemik Orman Bitki Türleri ve Reliktik Orman Bitki TürleriÜlkemizdeki endemik türelerin en önemlilerinden birkaçı; Kazdağında orman meydana getiren Kazdağı göknarı (Abies equi-trojani), Eğridir güneyindeki Kasnak meşesi (Quercus vulcanica), Köyceğiz-Dalaman arasında yaygın olan Sığla veya Günlük ağacı ve ormanları (Liquidambar orientalis), Beşparmak Dağları (Ege bölümü)ndaki Kral eğreltisi (Osmunda regalis) ile Datça yarımadasında bulunan Datça hurması (Phoneix theophrasti)dır.Ülkemiz, hem çeşitli familyalara ait hem de endemikler yönünden de çok zengindir.Türkiye'de yetişen endemik türler tabiatta, aşırı otlatma, yangın, bilinçsiz kesim, söküm,ıslah çalışmaları, yapılaşma, şehirleşme ve herbisit kullanımı gibi çeşitli tehlikelerle karşı karşıyadır.Bu olumsuz faktörler kimi zaman bitkinin yok olmasına ve bir anlamda yer yüzünde ortadan kalkması anlamına gelmektedir.Kaz dağı göknarı:Türkiye'de yalnızca Kazdağı'nda yetişen endemik bir göknar alt türü. 30 metreye kadar boylanabilir. Tomurcukları bol reçinelidir.İğne yapraklı uzun sürgünler üzerinde tek tek ışığa yönelik olarak tarak biçiminde dizilmişlerdi.Yaprağın üst yüzü hafif olukludur, alt yüzünde ise iki tane belirgini gümüşi renkte beyaz stoma bandı bulunur. İğne yapraklar sürgünler üzerinde uzun süre, 7-10 yıl kalırKasnak meşesi25-30 m boya ulaşabilen geniş ve yaygın tepeli bir meşe türü.Genç sürgünler sarımtrak veya kırmızımtrak olup, önceleri tüylü daha sonraları çıplaktır. Tomurcuklar büyük yumurta biçiminde kahverengi kırmızı, tüysüzdür. Tomurcuk pullarının kenarları kirpiklidir. Yapraklar sürgünler üzerinde oldukça aralıklı dizilmiştir. Yaprak ayası ters yumurta veya eliptik biçimli, dip tarafı çarpıktır. Yaprakların alt yüzü basık ve yıldız tüylüdür. Üst yüzü çıplak ve koyu yeşildir. Kadeh çok belirgin ve yarımküre şeklindedir.Endemik bir türdür.Kütahya, Konya, Afyon, Isparta, Eğirdir yörelerinde bulunur. 1300-1800 m yükseltilere kadar çıkabilir.Datça hurmasıDatça Hurması, Datça Yarımadasında batı-doğu yönünde uzanan sıradağların kuzey ve güney aklanlarında olmak üzere, iki ayrı yörede bulunmaktadır.Datça Hurması bu aklanda küme ve guruplar halinde veya tekil olarak da geniş bir alanda yayılış yapmakta ve yayılış sahilden 300-350 m yükseltiye kadar ulaşabilmektedir.Kuzeyi kapalı, sıcak, deniz etkisi altındaki vadi tabanlarının uygun kısımları ile deniz kenarındaki kum ve çakıl üzerinde yer almaktadır. yaklaşık 10 m boyunda olup Datça'da 10-15 m. boylara ulaşabilmektedir.Sığla ağacıİsim: S%C4%B1%C4%9Fla.jpg Görüntüleme: 7964 Büyüklük: 185,6 KB (Kilobyte)25-40 m'ye kadar boylanan yaprak döken kalın dallı ve geniş tepeli bir ağaçtır. İlk bakışta çınara benzer. Yaşlandıkça, kabuğu koyulaşır ve derin çatlaklı bir görünüm alır. Çiçekler küçüktür. Çiçek kurulu 1-2 cm çapında olup küre şeklinde çok sayıda çiçek kümesini bulundurur. Meyve 2-4 cm çapında çok sayıda kapsülden oluşurIstranca meşesi:25 m'ye kadar boylanabilen düzgün gövdeli dar tepeli bir meşe türüdür. Gövde kabuğu düzenli aralıklarla çataklıdır. Yapraklar ters yumurta biçimindedir. 7-10 civarında yaprak damarı bulunur. Damarlar birbirine paraleldir. Her iki yüzüde çıplaktır. Alt yüzünde basit ya da yıldız tüyler bulunur. Meyve sapı 2-7 cm uzunluğundadır. Bir sapta 3-4 tane meyve bulunur.RELİK (RELİKT) BİTKİ : (Relikt Plant): Kalıntı, eskiden kalma, günümüze gelme…Paleoklimatik koşullarda yetişerek yaygın bir durum alan, fakat iklim koşullarının değişmesi üzerine günümüzde zorlukla yaşamını sürdüren bitki toplulukları ve bunların üyeleriÖrneğin, Karadeniz Bölgesinde yer yer kıyı kuşağında ve ve ardındaki oluklarda bulunan Akdeniz bitki toplulukları, daha önce bu bölgeye Akdeniz iklim koşulları egemen iken yerleşmişler; ancak, günümüz koşulları altında da yetişmelerini sınırlı olarak sürdürme olanağı bulmuşlardır. Güneybatı Anadolu'da Köyceğiz, Marmaris dolaylarında küçük ormanlar oluşturan Sığla (Günlük) ağacı (Liquidambar Orientalis) de relik bitki özelliği göstermektedir.IhlamurBoyları 20-30 m'ye kadar ulaşabilir. Büyüklüğü 5-10 cm arasında değişen yaprakları genellikle yürek şeklinde ve çarpık, kenarları dişli ve uzun saplıdır. Sarkık çiçek demetleri sarımsı bir renge ve karakteristik bir kokuya sahiptir. Çok geç açan bu çiçekler (Haziran-Temmuz) kurutularak çay gibi içilir.KestaneKuzey Anadolu ve Marmara Bölgesi'nde yayılış gösterir. Türkiye'de doğal olarak yetişen tek kestane türü olan "Anadolu kestanesi" 30 m boya erişebilen, geniş tepeli bir ağaçtır. Ülkemizde 25.278 hektar koru, 3.614 hektar baltalık kestane ormanı bulunmaktadır. Gençken düzgün olan gövde kabukları yaşlandıkça çatlaklı bir görünüm alır. Mızraksı yapraklarının kenarları kaba dişlidir. Çiçekleri önemli bir bal kaynağı olan kestanenin meyvesi de ekonomik değere sahiptir.LadinKuzey yarıkürenin ılıman ve soğuk bölgelerinde yayılış gösteren ladinin 40 değişik türü ve bu türlere ait varyete ve formları vardır. Uzaktan bakıldığında göknara benzese de piramide benzer tepesi ve sarkık dalları ile ondan ayırt edilebilir. Boyu 40-50 m'ye kadar ulaşabilir. İğne yaprakları kısa, sivri uçlu ve kesitli dört köşedir. Olgunlaşmış kozalağının pulları dağılmaz.Ülkemizde Doğu Karadeniz dağlarının denize bakan yüksek kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kuran türü Doğu ladinidir (P. Orientalis, Y). Ülkemizde 146.300 hektar saf Ladin ormanı bulunmaktadır. KaraçamBütün kıyı bölgelerimizin dağlık kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kurar, hatta stebe kadar sokulur.Ülkemizde 2.527.685 hektar saf karaçam ormanı bulunmaktadır. Gövdesinin ve dallarının kalınlığı, gri ve derin çatlaklı kabuğu, iğne yapraklarının koyu yeşil rengi ile diğer çam türlerinden ayrılır.30-35 m'ye kadar boylanabilir.KızılağaçTrakya, Marmara çevresi, Batı Karadeniz ve Doğu Karadeniz'de saf ve karışık olarak yayılış gösteren kızılağaç, boyu 20 m'yi aşabilen, esmer kabuklu, seyrek dallı bir ağaçtır. Daha çok serin bölgelerde ve nemli dere yataklarının bulunduğu yerlerde görülür. Ülkemizde 66.357 hektar koru, 297 hektar baltalık kızılağaç ormanı bulunmaktadır. Uzunluğu 4-9 cm genişliği 3-7 cm arasında değişen ters yumurta biçimli ve testere dişli yaprakları vardır. Köklerinde bulunan, havanın serbest azotunu bağlayan yumrular nedeniyle toprakları azotça zenginleştirir.ArdıçSürüngen çalılardan büyük ağaçlara kadar çok çeşitli türleri olan ardıç, hemen hemen bütün bölgelerimiz yüksek dağlık kesimlerinde doğal yayılış gösterir. Bazıları servi gibi pul yapraklara, bazıları da batıcı iğne yapraklara sahiptir.Göknar40m'ye kadar boylanabilen göknarlar, kendine özgü formu, gövde kabuğu iğne yaprakları ve hatta kokusu ile Çamgiller familyasının diğer türlerinden ayırt edilebilir. Yapraklarının alt yüzeyinde beyaz çizgiler vardır.Kozalaklar sonbaharda olgunlaşınca pulları dökülür. Ülkemizde 213.652 hektar saf göknar ormanı bulunmaktadır. Yemeklik Endemik Bitkiler İnsanlığın beslenmesinde kilit rol oynayan tarla bitkilerinin % 30’u Anadolu’dan köken almıştır (Örneğin: kiraz badem kayısı buğday nohut mercimek incir lale kardelen ve çiğdem).Ülkemiz endemik bitkilerinden bazıları kültür bitkilerini içermekte kültür bitkileri olmayan bazı yabani bitkiler de kültür bitkileriyle birlikte yemek malzemesi olarak kullanılabilmektedir. Türk mutfağının zenginleşmesi ve rakipsiz olması açısından bu bitkiler önem arz etmektedir. Orkide : Ülkemizde endemik orkide çeşitleri vardır. Bunlardan sahlep yapılabilmekte K. Maraş ilinde ise dondurmalara katılmaktadır. Maraş Dondurmasının meşhur olmasının kaynağında orkidelerden elde edilen sahlep önemli rol oynamaktadır. Nitekim bu ilimizde endemik olarak Cephalanthera kotschyana Dactylorhiza Osmanica (Osmaniye orkidesi) orkideleri yetişmektedir. Badem: Ülkemizde endemik badem ağaçları bulunmakta olup bunlar Elazığ Hakkari Mersin Maraş ve Van’da yetişmektedirler. Tere: Salatalarda kullanılan terenin ülkemizde birkaç endemik çeşidi olup bu türler ülkemizin Adana Bitlis Hakkari Kastamonu Konya Maraş Niğde ve Van illerinin endemik bitkilerindendir. Kuşkonmaz: Önemli bir besin maddesi olan kuşkonmaz sebzesinin ise 3 ilimizde endemik olarak bulunduğu bilinmektedir. Antalya’da Asparagus Lycicus (Likya kuşkonmazı) Konya ve Mersin’de Asparagus Coodei Yine Konya’da Konya’nın antik dönemdeki ismiyle adlandırılan Asparagus Lycaonicus (Likonya veya Konya Kuşkonmazı) Pancar: Ülkemize endemik olan iki adet pancar bitkisi vardır ve isimleri bulundukları bölgelerle ilgilidir. Adanada Beta Adanensis (Adana pancarı) ve Çanakkalede Beta Trojana (Troya Pancarı). Kiraz: Ülkemiz kiraz çeşitleri açısından da endemik bitkilere sahiptir. Örneğin Amasya Erzurum Kayseri Niğde ve Tokat illerinde Cerasus İncana Erzincanda Cerasus Erzincanica (Erzincan kirazı) Sivas’ta Cerasus hippophaeoides türleri ülkemizin endemik kirazlarını oluşturmaktadırlar. Nohut: Antalya’da Cicer İsauricum Mardinde Cicer reticulatum ülkemizin endemik nohutlarıdır. Keten: Dokumacılık ve yemek sektöründe yararlanılan keten bitkisinin endemik çeşitleri açısından ülkemiz oldukça zengindir. Birçok ilimizde bu bitkinin birkaç tane endemik olanı görülmektedir. Örneğin Adanada Linum Pseudanatolicum Amasyada (4 adet endemik) Linum ..anatolicum (Anadolu keteni) Ankarada (3 tane) Antalya’da (3 tane) Linum Pamphlyicum (Pamfilya keteni) Denizli (3 adet ) örnekleri verilebilir. Kekik: Endemikkekik türleri açısından da ülkemiz çok zengindir. Örnek olarak; Adanada Origanum amanum (Amanos kekiği) Afyonda Origanum Sipyleum (Spil kekiği) Tuncelide Origanum munzurensis (Munzur kekiği) sayılabilir. Madımak: Kırsal kesim insanlarımızda önemli bir yiyecek maddesi olan hatta türkülerde bile adı geçen madımak bitkisinin ülkemizde zengin endemik türleri olduğu görülmektedir. Örneğin Afyonda Polygonum Afyonicum (Afyon madımağı) Antalyada P. salebrosum Kayseride Polygonum cappadocicum (Kapadokya madımağı) Muğlada P. Karacae Samsunda Polygonum Samsunicum (Samsun madımağı) Sivasda Polygonum Sivasicum (Sivas Madımağı) verilebilecek örneklerdir. Armut: Ülkemizin endemik armut çeşitleri açısından da zengin olduğu görülmektedir. Örneğin; Antalyada Pyrus boisseriana… crenulata Bingölde Pyrus yaltirikii Bitlis Diyarbakır Samsun ve Elazığda Pyrus Syriaca Hakkaride Pyrus Hakkairica ve P. Solicifolia (Hakkari 3 adet armut çeşidi ile en zengin ilimiz) Uşak’ta Pyrus Anatolica örnekleri verilebilir. Çavdar: Ülkemizde bir tane endemik çavdar bitkisi vardır (Secale cereale …ancestrale). Bu bitkimiz Ağrı Bingöl Gümüşhane Kars Kayseri Mardin Muş; Nevşehir Tunceli ve Van illerinde doğal olarak yetişmektedir. Çemen: Çemenin zengin endemik türleri Anadoluda bulunmaktadır. Örneğin Ankara Bilecik Muğla ve Urfada trigonella Cretica Antalyada Trigonella Lycica (Likya çemeni) Mersin’de Trigonella cilicica (Kilikya çemeni) Muğla ve Bursada T. Sirjaevii örnek gösterilebilir. Üvez: Türkiyenin tek endemik üvez çeşidi Rize ilinde bulunmaktadır: Sorbus caucasica var. yaltirikii. Ancak bu üvez türünün korunması gerekmekte olup yok olma tehlikesi altındadır. Adaçayı: Ülkemiz endemik adaçayı türleri açısından çok zengindir. Bir çok ilimizde birden fazla endemik adaçayı türleri bulunmaktadır. Örnek vermek gerekirse; Adanada Salvia cilicica (Kilikya adaçayı) Afyonda Salvia Pisidica (Pisidya adaçayı) Aydın ve İzmirde Salvia Smyrnaea (İzmir adaçayı) Malatyada Salvia… euphratica (Fırat adaçayı) Yozgatta Salvia Yosgadensis (Yozgat adaçayı) ilginç isimli adaçaylarıdır. Safran: Literatürdeki ismi Crocus(Çiğdem) olan safran bitkisi Safranbolu’da yetişmektedir. Safran yöresel bir yemek olan Zerde Tatlısı ve pilavlarda kullanılmaktadır. Safranbolu ve çevresi de endemik Çiğdem çeşitleri açısından zengindir (Crocus Ancyrensis Crocus Biflorus Crocus Danfordae Crocus Abantensis Crocus Pastolazzae). Turp: icotia carnosula adlı turpgiller ailesine mensup endemik bir bitki Antalya ve Muğla’da yetişmekte yöre insanı bu bitkiyi taze veya pişirerek yemektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-relikt-bitkiler


Anguilla anguilla Yılan Balığı ve Özellikleri

Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Sınıf : Pisces (Balıklar) Alt Sınıf : Osteichthys (Kemikli Balıklar) Takım : Anguilliformes (Yılanbalığımsılar) Familya : Anguillidae (Yılanbalıkları) Tür : Anguilla anguilla (Anguilla vulgaris, Muraena anguilla) (Avrupa Yılanbalığı) Tarihçesi: M.Ö. 3. Yüzyılda yaşayan Aristo, "Toprağın bağırsakları" dediği solucanlara benzeyen bu canlılarla ciddi ciddi ilgilenmişti. M.Ö. 1. yüzyılda bir Romalı düşünür ise, "Yılanbalıklarının kaya parçalarına çarpan diğer balıkların derilerinden meydana geldiğini" ileri sürmüş. 17. yüzyılda Francesco Redi adlı doğabilimci, yılanbalığının bir balık olması nedeniyle ancak yumurta yoluyla üreyebileceğini belirtmiş. Sigmund FREUD'ta 19. yüzyılın sonlarına doğru çalışmalarında biyolojiye ağırlık verdiği dönemde, çağrıştırdığı cinsellik açısından yılan balığını tanımaya çalışmış ancak sonuçsuz kalmış. 1920 yılında Danimarkalı biyolog Johannes Schmidt, Atlantik Okyanusunda avlanırken, ağına takılan 77 mm boyunda yılanbalığı larvalarına rastladı.Bunları takip etti ve sonunda yılanbalığı larvalarının Atlas Okyanusunda, Amerikanın biraz açıklarında "Sargasso Denizi" denilen bölgede doğuyorlardı. Daha sonra uzun bir yolculuğa çıkıp Avrupa'ya kadar geliyorlar ve burada ulaştıkları tatlı sularda gelişip büyüdükten sonra yeniden denize dönüyorlardı. Avrupa kıyılarından Meksika'ya gidildikçe larvaların boyları küçülmekte, buna göre yılanbalıkları Meksika yakınlarında üremekte. Yılanbalıklarının yumurta ile üremelerine ilişkin ilk bilgi yumurtalıkların keşfi ile olmuş, ancak birçok bilim adamı yumurtaları bulmak için çok uzun bir süre uğraşmıştır. İtalyan bilim adamı Lazzaro Spallanzani, yılanbalıklarını 40 yıl boyunca incelemesine karşın yumurtalı bir bireye hiç rastlamadığını belirtmiş. 1974 yılında Japon bilim adamları yakaladıkları bir dişi yılanbalığını suni yolla döllemeyi denediler.Laboratuarda gerçekleşen deneyde,dişi yılanbalığı yumurtlar yumurtlamaz öldü.Karnı yarıldığında dönüş yolculuğunda hiç yiyeceği kalmadığı anlaşıldı. 1981 yılında Alman okyanus bilimci Friedrich Wilheim Tesch ilginç bir deney yaptı.Yakaladığı dört dişi yılanbalığını Sargasso Denizi'ne alıcılar bağlayarak bıraktı.Son sinyaller 700 metre derinlikten geldi ve daha sonra yılanbalıklarının izini kaybetti. Yılanbalığı gizemini ve efsane kimliğini hala koruyor. Genel Özellikleri Yılanbalıkları,her ne kadar sürüngene benzese de gerçek bir balık türüdür.Solungaçları vardır. Karın yüzgeçleri yoktur,ancak sırt ve göğüs yüzgeçleri vardır. Karın yüzgecinin olmaması bu balık türüne özgüdür. Üzerinde yoğun bir mukus tabakası olan, kaygan bir derileri var. Bundan dolayı çıplak elle tutulamaz.Yılanbalıkları geceleri hareketlidir,gündüzleri çamurun içine saklanırlar.Çayıra bırakıldıklarında suyun yönünü hemen bulabilirler. Susuz ortama karşı çok dayanıklıdırlar ve uzun süre su dışında kalabilirler. Çünkü bu hayvanlar,yağmurlardan sonra ıslak yerlerde, nemli çimenlerde kolaylıkla hareket edebilirler. Bundan dolayı bir nehirden başka bir nehre (yakın mesafede) bile geçebilirler. Turna balıkları,mersin balıkları ve su kuşları en büyük düşmanlarıdır.Kanları çok tehlikeli bir sinir zehiri içerir, kanı yara ve çatlaklara değmemesine özen gösterilmelidir.Isıtıldığında zehir parçalanır.Toplam 19 yılanbalığı türü vardır Vücut uzun yılan şeklinde, yanlarda hafif yassı olup küçük pullarla kaplıdır. Renk üreme zamanına kadar kahverengimsi sarı, üreme zamanı gelince gümüşidir. Ömürlerinin büyük kısmını (6-20 yaşa kadar) tatlı sularda geçirirler. Yumurtlamak üzere tatlı suları terk ederek denize açılırlar. Üremelerini Meksika Körfezinde gerçekleştirirler. Hayatlarında bir defa yumurta kaparlar. Yumurtlayan yılan balıkları ölür. Çıkan yavrular 3 yaşında, 65-70 mm boyuna geldiklerinde karasularımıza ulaşırlar. 20-60 yıl yaşarlar. Göçün ortaya çıkmasında en önemli nedenlerin başında; üremedir, yavruların yetiştirilmesi, kış gelmeden önce bulunulan bölgeden uzaklaşmaları gerekmektedir. Yaşam ortamındaki besin miktarında azalma, populasyonun artmasıyla birlikte yaşam alanının küçülmesi gelmekte.Yılanbalıklarını göçteki amacı; iç güdüsel olarak doğdukları yere ulaşıp üremek istemeleridir. Coğrafik Dağılımları: Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Larva Dönemleri Şubat ile nisan ayları arasında dünyaya geliyorlar. Larvalarına "Leptocephal" adı verilen larvalar küçük bir dil balığı biçiminde ve vücutlarına oranla iri siyah gözleri bulunur. Şeffaf görünümde olur,kasları iç organları görülür. Uzunlukları yaklaşık 5-6 milimetre arasındadır. Sargasso Denizi'nden Avrupa'ya kadar gelişi sırasında zooplanktonlarla ve küçük kabuklularla beslenirler. Bu hayvanları 14 dişiyle parçalayarak yer. Yolculuğunu, ya kendisini akıntılara bırakarak ya da küçük sürüngenler gibi hareket ederek tamamlıyor. Dokuz ayda tam 6000 km yol katettikten sonra Avrupa Kıyılarına ve 7000 km'den sonra da Akdeniz havzasına ulaşırlar. Yavru Dönemleri Larva Avrupa kıyılarına vardığında,tatlı su ortamına uyum sağlamak ve kıyıdaki haliçleri daha kolay aşmak için metamorfoz geçirip, saydam ve minyatür yılanbalığı haline dönüşür . Bu ortamda yaşayabilmek için iç basıncını ayarlar. Larva dönemindeki dişlerini kaybeder ve bundan dolayı beslenemez. Beslenmeme döneminin uzamaması gerekir . Nehirlerde ilerlerken büyümeye başlarlar. Yılda boyları yaklaşık 10 cm, kiloları da 20 gram artar. Tatlı suya ve nehirlerin içlerine ulaşmak için çok hızlı ve gruplar halinde hareket eder. Nehirleri tırmanmaya başlayıp bazen kıyıdan 200 km içerlere kadar sokulurlar. Ancak daha fazla ilerleyemezler. Çünkü akarsular üzerinde barajlar ve setlere takılırlar. Grup halindeki dolaşmaları, kıyıdaki haliçlerde beyaz lekeler oluşturur. Belli bir süre sonra bir yere yerleşirler. Burada ikinci metamorfoz olur. Küçüklük Dönemleri Halk arasında "sarı yılanbalığı" denilen 3. aşamaya ulaşırlar. Bu metamorfoz aşamasında cinsiyeti belirlenir ve bu dönemde çok saldırgan olurlar. Derisinde beliren pigmentler nedeniyle rengi yavaş yavaş koyulaşır. Yemek borusu açıldığından yeniden beslenmeye başlıyor. Geceleri avlanmaya çıkarlar; Kız böceği, sinek, çamca balığı yiyerek beslenirler. Kış aylarında sularında soğumasıyla da kendini çamura gömerek kış uykusuna yatar. Nehir boyunca günde birkaç kilometre mesafe katederek sonunda bir süre sabit kalacağı noktaya ulaşır. Bugün yeryüzündeki yılanbalığı sayısının azalmasının temel nedenlerinden biri de onun yol aldığı bu nehirlere insanoğlunun inşa ettiği baraj ve setler. Bu dönemde uzunluğu cinse göre farklılık gösterir. Erkeklerde 5-8 yıl sürerken, dişilerde 7-12 yıl devam eder. Bu süre sonunda geldikleri yere dönmek için yola çıkarlar. Amaçları, tamamen içgüdüsel biçimde Sargasso Denizi'ne ulaşmak ve orada çiftleşmek. Yolculuğa çıkmadan son metamorfozlarını da geçirirler. Yetişkinlik Dönemleri Açık ve tuzlu su için gerekli metamorfozları geçirir. Derisi kalınlaşır,derinliklerin karanlığında yolunu daha iyi görmesi için gözlerinin hacmi artar ve bilye büyüklüğüne ulaşır. Daha önce vücudunun üçte birini oluşturan yağ tabakasını eritmeye başlar. Başını ön tarafı daha sivrileşir;böylelikle daha ince,aerodinamik bir yapı kazanır. 6 ile 13 yıl arasında bir süre bu yeni mekanında yaşıyor ve irileşiyor. Derisinin rengi ;karın kısmı gümüşümsü,sırt kısmıysa daha koyu bir görüntü kazandıktan sonra,12 gün içinde açık denizdeki yeni yolculuğuna hazırlanıyor. Boyu 1.2 metreye ulaşıyor ve vücudunun iç basıncını yeniden tuzlu suya göre ayarlıyor. Dönüş yolunda,akıntılardan mümkün olduğunca kaçınır ve bunu tamamen içgüdüsel olarak yapar. Geri dönüş yapan bir yılanbalığı bugüne kadar ,Avrupa kıyısından başlayarak tüm Atlas Okyanusu boyunca izlenememiştir. Sargasso Denizine ulaştıktan sonradaki yaşamları konusunda da bilgiler tam değildir. Dönüşü 120-200 gün süren yılanbalığı çok derin sularda yüzdükleri ve çok ağır basınç altında kaldıkları belirtiliyor. Basınç sayesinde üreme organları gelişmektedir ve hormon salgılamaya başlarlar.Sargassso Denizi'nin 600 metreye varan derinliklerinde çiftleşmeye uygun konuma gelirler. Dişilerde yumurtalar toplam kilosunun yüzde 80'ine ulaşır,yani 800 gram yumurta taşır. Renkleri: Yılanbalıklarında çeşitli renklenmeler görülür. Doğduğunda saydamdır.Nehirlere girinceye kadar bu formunu korur, nehirlere girdikten sonra renk pigmentleri oluşur. Rengi kahverengi sarımsıya döner,cinsel olgunluğa tam erişmemiştir.Bu hayvanlara sarı yılanbalıkları denir. 10-15 yaşlarında ise sırtları siyah, karın kısımları gümüşi renk alır.Cinsel olgunluğa erişmiştirler.Bu hayvanlara parlak veya gümüşi yılanbalıkları denir. Habitat ve Coğrafik Dağılımları Dipte, çamura bağlı olarak,tatlı suda ve denizde yaşarlar.Atlantik Okyanusu, Akdeniz, Batlık Denizi, Karadeniz ve bunlara akan akarsularda bulunurlar. Kuzey Afrika'da Cezayir'de görülebilirler.70 ile 25 kuzey enlemleri arasında dağılım gösterirler.Göçleri bütün Akdeniz, Baltık Denizi, Kuzey Denizi, Atlas Okyanusu ve Adriyatik Denizine dökülen nehir ve göllerden yola çıkan Avrupa yılanbalıklarının göçü Meksika Körfezi'nin 800 ile 1000 metre derinliklerinde son bulur.Sadece Avrupa yılanbalığı (Anguilla anguilla) ülkemiz iç sularında yaşar.Akdeniz ve Ege 'ye dökülen bütün göl ve nehirlerimizde bol miktarda bulunan yılanbalığı Batı Karadeniz'den Sakarya Nehri'ne kadar yayılan bir yaşam alanına sahip. Ekonomik Önemi: Bir çok ülkede beğenilen ve oldukça fazla tüketilen bir besin.Balık yetiştiriciliğinde genelde suni olarak balıkları üretmek mümkünken, yılanbalıkları suni olarak henüz üretilebilmiş değil.Yetiştiriciliği göç sonucu nehir ağızlarına gelen yılanbalığı larvalarının yakalanarak büyük havuzlarda beslenmeye alınmasıyla yapılmakta.Yakalanan yavruların bir kısmı doğrudan besin olarak tüketilir.1 kg yılanbalığı yavrusu 2800 ile 3500 arasında birey içerir.Avrupa kıyılarında yakalanan yavru balık miktarının yıllık 300 ton civarında olduğu söylenmekte.Bu miktar 900 milyar ile 1 trilyon arasında yavru balık anlamına geliyor. Türkiye kıyılarına ulaşan milyonlarca yavru balık büyük sürüler oluşturarak iç sulara girer.Nehir üzerindeki barajlara,yakındaki nehirlere,geceleri karaya çıkarak çamur ve nemli çayırlar üzerinden ilerleyerek ulaşabilir.Ülkemizde Akdeniz ve Ege kıyılarına dökülen nehirler üzerine yapılan barajlarda,balıkların yukarı çıkabilmesi için şelaleler yaparak yükselen balık merdivenleri bulunmadığından özellikle Gediz Nehri üzerindeki barajlarda, yavru balıkların türbinlere girmeleri,karaya çıkarak yukarı çıkmak istemeleri sonucu büyük kısmı telef olmakta. Nehirlere girişi,denizlerdeki akıntıları yardımıyla güney kıyılarından itibaren başlıyor. Aralık ve mart ayları arasında nehirlere giren yılanbalıkları,6-9 sene için denizlere kitlesel göç yapıyor.Yılan formunda olduğu için yerli halk tarafından tüketilmiyor ancak ;yurtdışında oldukça yüksek düzeyde alıcı buluyor. FAO'nun (Dünya Tarım Örgütü) ülkemizde yetiştiriciliğini tavsiye ettiği üç su ürünü karides,yılanbalığı ve süs balıkları arasında,ekonomik olarak en hesaplısı olan yılanbalıkları için hiçbir girişim yapılmıyor. Türkiye su ısısının Avrupa'ya göre yüksek olması,bu balığın göç dönemlerinde farklılık oluşturuyor.Avrupa'da yılanbalığı avcılığı mayıs-ekim dönemlerinde,ülkemizde ise eylül-ekim dönemlerinde gerçekleştiriliyor.Meriç Nehri 9.kilometrede Yunanistan sınırları içine kıvrılmış durumda.Bu noktadan itibaren sularının büyük bir kısmı Yunanistan sınırları içinden denize dökülmekteyken yatağındaki bu değişim, beraberinde bir çok sorunu da getirmiş. Yılanbalıkları içgüdüsel olarak akıntıya karşı yolculuk etme eğiliminde olduklarından, debisi giderek artan Yunanistan sınırlarındaki Meriç ağzında giriş yapmaya başladılar.Balıklar,geri dönüşte de aynı yol izlediklerinden, epeydir Yunanlı balıkçılar tarafından 9. kilometrede ve Meriç ağzında kurulan ağlarla avlıyorlar.Bugün Enez'de yılda sadece 1.5 tonluk bir üretimimiz var.Meriç'in 9. kilometreden ayrılan Türkiye kolunun debisinin azalmasıyla artık nehir yatağı giderek mıcır, taş yığınlarıyla dolmuş bulunuyor. Ekonomik olarak önem kazandığı yörelerimizin başlıcaları: Enez, Çandarlı (İzmir), Söke (Dalyan), Güllük (Muğla), Köyceğiz dalyanı ,Oragon çayı... Göç Sırasında Yön Bulma Yetenekleri Göç eden hayvanların yön bulma yetenekleri bilim dünyasında pek çok araştırmaya konu olmuş. Bu görüşlerden bazıları şöyledir; 1-) Göç sırasında dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü: Dünyamızın bir manyetik alanı vardır. Bazı deniz memelileri, kuşlar, bazı balıklar, bazı böcekler, bazı mikro organizmalarda bu manyetik alanı saptayabilen algılayıcılar bulunur. Manyetoreseptör denen bu algılayıcıları sayesinde hayvanlar, uzun mesafeli göçte veya gezintilerinde yönlerini kolayca bulabiliyorlar. Ama bunun dışında kullandıkları referanslarda vardır. Yılanbalıklarının doğdukları yere geri dönüşleri, manyetoreseptörler ve suyun kimyasal yapısını tanımalarıyla açıklanmakta, denizlerde dahil olmak üzere her suyun, hatta her bölgenin kendine özgü bir kimyasal yapısı olur. Rota bu kimyasal bileşime göre saptanır. 2-) Sargasso Denizi'nde doğan canlılar, gelişme bölgelerine doğru göçerken suyun kimyasal yapısını belleklerine kaydederler. Gelişme dönemini tamamlayıp geri dönerken de, belleklerinde kayıtlı olan üreme alanlarına geri dönerler. Bu göçün tam anlamıyla bir yanıtı olmamakla birlikte kabul edilen bir görüşe göre dünyamızdaki kıtalar henüz birbirlerinden ayrılmamışken, yılanbalıkları bugün üredikleri yerde ürüyorlardı. Kıtaların ayrılmaya başlamasıyla, kıtalar arasındaki mesafeler uzadı. Milyonlarca yıl sonra bugün ki durumuna geldi. Göç başta kısa mesafelerde yapılırken, kıtalar birbirinden ayrılıp uzaklaşınca göç mesafesi de arttı. Sargasso Denizi belki de onların yumurtlamak için en uygun koşulları ( suyun sıcaklığı, kimyasal yapısı, bölgenin jeomanyetik alanı vb) sağlayan bir bölge olduğu için binlerce yıldır aynı bölgeye gelip yumurtlamakta. Yılanbalıkları iç güdüsel olarak göç ederler,yani ilk doğdukları yere giderek orada doğurur ve ölürler.Bu olay tamamen kalıtsal bir davranıştır. Zaten bununla ilgili görüşler ileri atılmıştır. Yılanbalıkları belirli periyotlarda bu göç olayını gerçekleştirirler ,yani; belirli bir büyüme sonunda göç etmeye başlarlar ritimleri bellidir.Göç olayı çiftleşme ,solunum gibi düşünülebilir.Sadece yılanbalıkları göç etmezler ;kuşlar,balıklar..vb İkinci Göç Bu göç, yılan balıklarının doğduğu yere üremek için yaptıkları göçtür. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terkettiklerinde cinsi olgunlukları tamamlanmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Sargossa"daki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaşacağı zamana kadar, denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedir. 5000 km"lik uzun ve tehlikeli göçün tek hedefi, doğdukları yere ulaşıp üremektir. Üreme alanında deniz derinliği 4-5 bin metredir. Yılan balıkları yavruları ise 400-500 metrede güneş ışınlarının son ulaştığı derinliklerde yakalanırlar. Yılanbalıklarının yumurtladıktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Ürediği Yer: Sargossa Denizi Yılan balıklarının üreme alanları Peurto Rico ve Bermuda Adalarından eşit uzaklıklarda bulunmaktadır. Sargossa denizi bir kuyu şeklinde ve 1000 m derinliğe kadar bir bölgede tuzluluk oranı % 0,35 ve su sıcaklığı 17 dereceyle, yılan balıklarının üreme sahaları olarak diğer bölgelerden ayrılır. Yılan balıkları tam olarak nerede toplanıyorlar? Yumurtlamaları nerede oluyor? Erkekler nerede bu yumurtaları döllüyorlar? Bu yerler ve olaylar hiçbir kimse tarafından gözlenememiştir. Sadece bu olayların anılan bölgede olduğuna dair bir çok bilgiye sahibiz... Yılan balıkları derin su balıklarıdır. Tatlı sulara geçici olarak, büyümek için gelmektedirler. Sargossa denizinde 400 metre derinlikte yumurtadan çıkmış yılan balıkları, 15 yıl sonra tekrar üremek için aynı sulara geri dönmektedir. Üreme zamanına ulaşan yılan balıklarını, tatlı sulardan denizlere göç ettiği dönemde “gümişi yılan balığı” adı verilir. Bu dönemde yılan balıkları yumurtaları incelendiğinde üreme organı içinde yağ damlaları gözlenmektedir. Bu durum yumurtaların deniz dibinde değil orta sularda olabileceğini kanıtlamaktadır. Sargossa denizinde derinlik 4500 metre dolaylarındadır. 400-500 metre derinlik bu denizde güneş ışınlarının ulaşabildiği son derinlik olmakta, 500-600 metreden sonra ise hayat güçleşmektedir. Üremenin bu derinlikte olmasından sonra, yumurtadan çıkan larvaların büyüyerek yükselmeye başladıkları saptanmıştır. Örneğin 5-15 mm boyundaki yılan balığı larvaları 100-300 metre derinliklerde rastlanırken, biraz daha büyükleri ve bu denizden uzaklaşmış olanları 50 m civarındaki derinliklerde bulunmaktadır. Bütün bu bilgiler yılan balıklarının döllenmiş yumurtalarının bu bölgede izlenememiş olmasına rağmen, üremenin bu bölgede olduğunu kanıtlayan veriler olmaktadır. Aynı bölgede Mart ve temmuz ayında milyarlarca leptosefalus larvasının gözlenmiş olması, üremenin ilkbahar ve yaz başlangıcında olabileceğine işaret etmektedir. Yumurtlayan Yılan Balıklarına Ne Oluyor? Yumurtladıktan sonra yılan balıklarının akibetlerinin ne olduğu günümüzde hala bir bilinmezdir. Çünkü yumurtladıktan sonra Avrupa kıyılarına geri dönmüş tek bir yılan balığına raslanamamıştır. Bu durumda iki hipotez ileri sürülmektedir: Bunlardan ilki yılan balıkları yumurtladıktan sonra derin dip balığı olarak yaşamını sürdürür. Diğeri ise, yılan balıkları yumurtladıktan sonra kitle halinde ölürler. Bu iki görüşten ikincisini destekleyecek bir çok delil bulunmaktadır. Gümüşi yılan balığı olarak adlandırılan üremek için denizlere açılmaya yönelmiş bir yılan balığında anüs yapısının bozulduğu, sindirim sisteminin deforme olduğu ve kaslarda değişim başladığı gözlenmiştir. Bazı balık türlerinde de üremeden sonra ölüm olduğu bilinmektedir. Örneğin som balıkları yumurtlamak için denizlerden nehirlere göç ederler. Ve hepsinin yumurtladıktan sonra öldükleri gözlenir. Öyleyse yılan balıklarının da üredikten sonra öldüklerini kabul etmek yanlış olmayacak ve bunların 4500 m’ye varan derinliklere çöküp çürüdüklerini kabul etmekten başka yorum kalmayacaktır. Yumurtadan Çıkan Larvaların İlk Yolculuğu Yumurtadan çıktıktan sonra larvalar için önemli, uzun ve güç bir yolculuk başlar. Üreme alanının hemen çevresine üreme mevsiminde milyarlarca larva dağılarak yol almaya başlarlar. Larvalar kuzeyden Labrodor"dan gelen soğuk su akıntısı ve güneyden Ekvatordan gelen sıcak su akıntısının zararlı etkisi nedeniyle bu yönlere gitmezler. Amerika kıtasına gitmeyi tercih etseler, Amerika kıyılarına kısa sürede ulaşacaklar ve metamorfoz denilen normal vücut değişimlerini (3 yıl gerekir) sağlayamadan kıyılara ulaştıkları için ölmekten kurtulamayacaklardır. Aynı bölgede Amerikan yılan balıkları da üremesine karşın, onların yavruları tatlı suya girebilecek morfolojik değişime 1 yılda ulaşırlar, bu yüzden Avrupa kıyılarına doğru değil, Amerika kıyılarına doğru göçe başlar. Çünkü morfolojik değişimden hemen sonra beslenemez ise onlar da ölecektir. Böylece bu balıklarda, beslenme sahaları olan tatlı sulara ulaşma süreleri ile morfolojik değişimleri tamamlama süreleri birbirini takip etmektedir. Ilkbahar başında yumurtadan çıkan larvalar defne yaprağına benzer ve bunlara leptosefalus denir. Bu larvalar Meksika körfezinden başlayıp Batı Avrupa kıyılarına kadar gelen sıcak su akıntılarıyla Avrupa kıyılarına kadar göç ederler. Şimdiye kadar yakalanan en küçük larva 7 mm olup, 75- 300 metre derinliklerde rastlanmıştır. Avrupa kıyılarına yaklaştıklarında boyları 75 mm"ye ulaşmaktadır. Avrupa yılan balığı larvalarının kat ettikleri mesafe 5000 km, Amerikan yılan balıklarının 1000 km kadardır. Larvalar kıyılara ulaştıklarında, defne yaprağı şeklinden yılan balığına benzeyen silindirik bir şekle dönüşmeye başlar. Vücut büyüklüğü ve ağırlığı artar. Larva dönemine ait dişler kaybolur. Larva döneminde mikroskobik canlılarla beslenirler. Avrupa yılan balıkları su akıntılarıyla nehir ağızlarına geldiklerinde 2.5 yılı geçmiştir. Türkiye kıyılarına gelmeleri ise 3 yılı bulmaktadır. Nehirlere giren yılan balıklarının zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara "Sarı Yılan Balığı" denir. 14-15 yıl kadar sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenme, etçil olarak dip canlılarıyla ve diğer balıklarla olmaktadır. Büyümesi yaşadığı ortama bağlıdır. Dişi balıklar (45-150 cm), erkeklerden (50 cm) daha büyüktür. Büyümedeki farklılık ve yaşadığı ortam cinsiyetin ayırt edilmesini sağlar. Erkek balıklar nehir ağzında kalırken, dişi bireyler kaynağa yakın yerlerde bulunur. Su dışında uzun süre yaşayabilen, susuz ortamda dayanıklı olan yılan balıkları, ıslak zeminlerde, nemli çimler üzerinde kolayca hareket edebilir. Hatta deniz-tatlı su bağlantılı bataklık alanlarda çamur içinde çok rahat hareket edebilen, bu balıkları, bu alanlarda 1-1,5 metre çamur içinde bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. 15 yaşına kadar tatlı sularda büyüyen sarı yılan balıkları ikinci bir değişim geçirir. Karın kısmı, gümüşi, sırt kısmında koyu bir renklenme görülür. Vücutlarındaki yağ oranı artar (vücut ağırlığının %30"unu geçebilir) Bu aşırı yağlanma onun Sargossa denizine yapacağı zorlu göçte dayanmasını sağlar. Zira yılan balıkları yaklaşık 18 ay sürecek bu göçte hiçbir besin almazlar. KAYNAKÇA: Alpbaz A., Hoşsucu, H., 1988. Iç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Y.O. Yayınları No:12, 1-98 s. Izmir. Güner, Y., Kırtık, A. 2000, Yılan Balığı Biyolojisi ve Yetiştiriciliği. Tarım Bakanlığı Hizmet içi Seminer Notları. 32 sayfa. Bilim ve Teknik Dergisi ; Kasım 2002 Atlas Dergisi ; Mayıs 2000 Focus Dergisi ; Eylül 1998 Omurgalı Hayvanlar, Prof.Dr.Mustafa KURU   Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfından Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Avrupa yılan balığı dışında K.Amerika ve Grönland!a ait Anguilla rostrata; Çin ve Japonya'da Anguilla japonica; Avustralya ve Y.Zelanda'da A.dieffenbachi ve A.australis türleri bulunur. Yılan balıkları kesinlikle karasal bir hayvan değildir. Bir balık türüdür. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Hayatları boyunca yumurtadan çıktıktan sonra 5 dönem geçirirler. İlk dönem larvaların yumurtadan çıktıktan sonraki keseli dönemidir. İkinci dönem 1-3 yıl arasında değişen larva dönemidir. Üçüncü dönem larvanın leptocephalus safhasındaki elver tabir ettiğimiz safhaya geçiş dönemidir. Dördüncü dönem elver haline gelen balıkların nehirlere veya göllere girerek yaşamalarıdır. Beşinci dönem de yılan balıklarının üremek için denize seyahat ettikleri dönemdir. Yılan balıklarının yumurtlamak için Sargossa Körfezine gittiği ve yumurtladıktan sonra öldükleri sanılmaktadır. Avrupa'da uygulandığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması şekliyle yetiştiriciliği yapılabilir (extansive). Bu yöntemlerde acı su (%010-20 tuzluluk) tabir edilen dalyanlarda veya göllerde yavru yılan balıkları kontrollu bir alan bırakılır. Gelişme tamamen doğal koşullara bırakılır. Yapay yem kullanılarak gelişme desteklenebilir. Üretim oranının 5-20 kg/dekar arasında değiştiği bildirilmektedir. Japonya'da uygulandığı gibi kontrollü yetiştiricilik yapılabilmektedir (Intensive). Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. • Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. • Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. • Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. 1. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. 5.2. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Beş farklı yöntemi vardır: Durgun Su Yöntemi: En eski ve yaygın yöntemdir. Balıkların oksijen ihtiyacının fitoplanktonlar vasıtası ile karşılanması esasına dayalıdır. Yılan balıklarına 12 ºC'nin altında yem verilmez zaten gelişme de olmaz. Bu yetiştirme yönteminde 3-4 dekarlık havuzlar kullanılır. Metrekarede 2-4 kg. balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için sıcaklığın 23-30ºC arasında olması gerekir. Başarılı bir üretimde balıkların 2 yıl veya daha az sürede 150-200 gr.a ulaşması beklenir. Akarsu Yöntemi: Bu yöntemde havuzlar küçük tutulur. Alanları 150-300 m² arasında olur. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyu bulunması gerekir. Yöntemin başarılı olması için su sıcaklığının 23ºC den yüksek olması gerekir. Bu yöntemde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak 30 gr. Civarında tutulması gerekir. Ağ Kafes Yöntemi: 2 x 3 x 1,5 m ölçülerinde 18 x 7 mm. Ağ gözlü metal veya tahta kafesler kullanılabilir. Kafes başına 20-30 kg. arası yılan balığı konulabilir. Yöntem yenidir ve hala geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Tünel Yöntemi: Bu yöntemde ticari bir işletme kurulmamış olup, bilimsel denemeler başarılı yetiştiricilik çalışmalarının yapılabileceğini göstermiştir. Yılan balıklarının karanlıkta yem alma eğilimlerine dayanarak yapılmıştır. Bu çalışmada amaç balıkların gündüz saklanması mümkün olabilecek karanlık tünellerin hazırlanmasıyla doğal ortama yakın bir ortamın yaratılmasıdır. Sirkülasyon Yöntemi: Devamlı olarak sirkle edilen suyun kullanılması yolu ile yetiştirme yapılmasına dayana yöntemdir. Bu tür çalışmada 2 tür havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan sı devamlı olarak bir motopomp vasıtasıyla filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel ve biyolojik temizlenmesi yapılır. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: • Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. • Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. • Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. • Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. • Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. • Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. • Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. • Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. • Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; • Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7’ nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. 5.5. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR   Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR PDF DÖKÜMAN İNCELE : documents/ck37.pdf    

http://www.biyologlar.com/anguilla-anguilla-yilan-baligi-ve-ozellikleri

Anopheles Türlerinin Biyolojisi

Larvaları her çeşit durgun veya yavaş akan tatlı sularda gelişebilmektedirler. Larvaların yaşayabildikleri durgun sular, büyük, küçük, derin ya da sığ olabilirler. Ayrıca, güneşli-güneşsiz, pirinç tarlaları, bataklık, meralar üreme ve gelişme habitatları arasındadır. Larvalar ince su yosunlarının ya da değişik su bitkilerinin bol olduğu bu sularda rahatça yaşar ve gelişirler. Sıcak bölgelerde biraz tuzlu olan sularda da bulunabilirler. Yazın kurak aylarında en küçük su birikintisinde bile larvaları görmek mümkündür. Ergin olarak sıcak barınaklarda seyrek olarak da kırsal alanda ve yabanıl hayvan yuvalarında kışlarlar. Gelişmeleri için en düşük sıcaklık 1O C'dir. Bir dişi ülkemiz koşullarında 2-4 kez döl verebilmektedir. Genellikle insan topluluklarının yerleşme yerlerinde ya da buralara yakın yerlerde kümelenirler. En çok evcil hayvanlardan, daha az olarak insanlardan kan emerler. Coğrafi yayılışı Tür, Dünya'nın kuzey yarısında Palearktik iklim bölgesinde geniş bir yayılış gösterir. Kuzeydoğu Çin, Rusya'nın büyük bir bölümü, Moğolistan, Orta Asya, Kuzey Afganistan, Güneybatı Asya, Kuzey Afrika ve Basra Körfezi'nin çevresinde geniş bir yayılımı vardır (Horstall, 1955; Parrish, 1959; Postiglione et al., 1973; Merdivenci, 1984; Terek and Brazda, 1986; Terteryan and Mirumyan, 1989; Zarechnaya et al., 1989; Tovornik, 1990; Zaim and Saebi, 1991). Avrupa'da, Norveç, İsveç, İngiltere, Hollanda, Belçika, Almanya, Polonya, Fransa (özellikle Korsika), İsviçre, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Romanya, Bulgaristan, Portekiz, İspanya, İtalya (sadece Sardunya'da bir kayıt vardır), Arnavutluk, Yugoslavya, Yunanistan, Rusya'nın Avrupa kısmı ve Türkiye'de yaygındır {Jaenson, 1986) Türe ait varyasyonlar ve populasyonlar özellikle kıyı şeritlerimiz olmak üzere, Türkiye'nin hemen hemen her bölgesinde bulunabilir. Ülkemizde 2300 m yüksekliğe kadar yayılmıştır. Anopheles ( Anopheles) sacharovi Favre, 1903 Yayılış bölgelerinde sıtma parazitlerinin en önemli vektörüdür. Ülkemiz'de sıtmayı en fazla yayan sivrisinek türüdür. Türü, A. maculipennis 'den tamamıyla ayırmak çok zordur. Orta boylu bir Anopheles 'dir. Vücudu daha açık renktedir. Orta gövdenin sırt ortası hemen hemen aynı açık renkte pullarla örtülüdür. İki yanı ise açık sarı-kahverengidir. Kanatlardaki koyu benekler belli belirsizdir. Kanat kenarlarını çevreleyen pullar aynı renkte olup, kanat uçlarında açık renkte benek yoktur. Yumurta düz boz renktedir. Özel yüzgeçleri yoktur; eğer, varsa çok küçük ve belli belirsizdir Biyolojisi Ergin olarak sıcak barınaklarda kışlarlar. Kan emmek için genellikle insanları tercih ederler. Günün değişik saatlerinde gölgelik yerlerde; ancak, genellikle güneş battıktan sonra 2O°°-2400 saatleri arasında insanlardan kan emebilirler (Postiglione et al., 1973; Alten, 1989; Boşgelmez ve ark., 1994). Antropofilik ve endofilik bir türdür (Barkai and Saliternik, 1968). Larvaları bol yosunlu, temiz, sığ, bol sazlıktı, su bitkili ve hafif tuzlu sularda yaşayabilirler. Tuzluluk oranı % 0.8-1.5 arasında değişebilir (Barkai and Saliternik, 1968; Alten, 1989). Üzeri açık sarnıçlar, sulama suları ve drenaj kanalları, bataklıklar, pirinç tarlaları ve meralar bu türün önemli üreme alanları arasındadır {Horsfall, 1955; Merdivenci, 1984; Alten, 1989, Aldemir, 1997). Coğrafi yayılışı Tür, Palearktik İklim bölgesinin Akdeniz alt iklim bölgesinde, bu bölgenin özellikle doğu kesiminde geniş bir yayılım gösterir. Dünya'da, Aral Gölü, Gürcistan sıradağlarına kadar Kafkaslar, Dağıstan, Afganistan, Kazakistan, Çin, İran, Irak, Suriye ve İsrail yayılma alanı içerisindedir (Pener and Kitron, 1985). Avrupa'da, Korsika'nın özellikle deniz kıyısında, Sardunya'nın kuzeyinde, İtalya yarımadasının kıyı kesimlerinde, Arnavutluk'un kıyı kesiminde, Yugoslavya'da, Yunanistan'da, Romanya'nın Karadeniz kıyısında, Bulgaristan'da ve Türkiye'de yayılmıştır (Zotta et al., 1940; Aitken, 1954; Bruce-Chwatt and Zulueta, 1980). Türkiye'de, Akdeniz iklim bölgesinin Adana ve Antalya yörelerinde, Ege bölgesinin Afyon ve Aydın, Marmara bölgesinin İzmit, İç Anadolu bölgesinin Ankara ve Konya, Karadeniz bölgesinin Samsun yörelerinde ve Güneydoğu Anadolu bölgesinin büyük bir kısmında, özellikle GAP ve çevresinde bulunmaktadır. Aslında, ülkemizin hemen her yöresinde düşük ya da yüksek populasyonlarla temsil edilir. Sahil çizgisinden 1200 m yüksekliklere kadar yayılmıştır (Postiglione et al., 1973; Merdivenci, 1984; Alten, 1989) Anopheles (Anopheles) claviger Meigen, 1804 Sıtma etkeninin ormanlık bölgelerdeki en önemli vektörüdür. Genel görünümde sarımsı-kahverengidir. Diğer Anopheles türlerinden en önemli ayrımı kanatlarında beneklerin olmamasıdır. Bu türün A. plumbeus 'tan ayırt edilmesi oldukça güçtür. Ancak, A. claviger diğerine göre daha büyük bir türdür. Ayrıca, gövde sırt bölgesinde yer alan scutellumlarında bazı farklılıklar bulunur (Şekil 45). Başın iki yanı koyu kahverengi pullarla örtülüdür. Alında öne sarkan açık bal renginde bir demet ince pul vardır. Tepenin arka kısmında ince uzun beyaz pullar görülür. Bu türün en önemli ayırıcı özelliklerinden bir tanesi, gövdenin sırt bölgesinde boydan boya, birbirine paralel beyaz ya da açık sarımsı renkli pullardan oluşmuş çizginin olmasıdır. Karın kahverengi olup, son bölümleri çok koyu renkte ve oldukça uzun açık kahverengi pullarla örtülüdür. Yumurta uzun olup, iki yanında çok sayıda hava bölmesi vardır. Bölmeler arasında enine çizgilenme yoktur. Bu türün bazı kuşakları hiç kan emmeden ilk yumurtlamalarını yapabildikleri saptanmıştır. Biyolojisi Larva evresinde kışlarlar. Üçüncü ve 4. evre larvalarına, kışın dip kısmına kadar donmayan sularda rastlanabilir (Kasap, 1979). Kırsal alanlarda hayvanların bol olduğu yerlerde hayvanlardan, insan populasyonunun bol olduğu; ancak, hayvanların az olduğu yerlerde insanlardan kan emerler (Postiglione et al., 1973). Endofilik ağırlıklı ekzofilik davranış gösterirler. Larvalar gelişme için soğuk suya ihtiyaç duyarlar; fakat, değişik çevresel faktörleri tolere ederek, küçük göl, havuz, ırmak kenarları, pınar suları, yağmur ve hendek suları, özellikle güneş ışınlarından korunmuş gölgelik suları tercih ederler (Snow, 1990). Coğrafi yayılışı Palearktik iklim bölgesinde, tüm Avrupa'da, Akdeniz kıyı ülkeleri, Kuzey Afrika, Rusya'nın Avrupa kesimi, Kafkaslar, Azerbeycan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, İran ve ülkemizde deniz seviyesinden 2300 m yüksekliklere kadar yayılmıştır (Parrish, 1959; Tovornik, 1990). Ülkemizde, Akdeniz'de Doğu Toroslarda, Çukurova'da ve Osmaniye'de, Ege'de, Aydın, Marmara bölgesinin Tekirdağ yörelerinde bulunmuştur. Ancak, ülkemizin hemen hemen her iklim bölgesinde yayılmıştır. Anopheles (Cellia) superpictus Grassi, 1899 Bu türün özellikle kanat ve bacak renklerinde yaşadığı ortama göre değişmeler olabilmektedir. Kanat renkleri nedeniyle bu türe süslü sıtma sineği denilmektedir (Merdivenci, 1984) Başın iki kenarı kahverengi pullarla örtülü olup, üst kısmında sarkan beyaz pullar bulunur. Hortumu ince uzun ve ucu parlaktır. Gövdenin orta sırt kısmı parlak kahverengi olup, iki yanı biraz daha koyudur. Üzeri, özellikle ön kısmı sık ve dar beyazımsı pullarla örtülü olup seyrek parlak-kahverengi kıllar da bulunur. Kanatlarının rengi oldukça değişkendir. Ön kıyılarında genellikle dört tane beyaz pullu benek bulunur. Bacakları koyu kahverengidir. Baldırla diz, dizle diğer eklem ve ayak segmentleri arasında dar beyaz halkalar vardır. Karın kahverenginde olup oldukça uzun, ince ve parlak sarımsı renktedir. Biyolojisi Türün dişileri konak ayrımı yapmadan insan ve hayvanlardan kan emerler. Dişisi insana genellikle ev içinde saldırır. Gündüzleri ahırlar içerisine girer ve buralarda birikirler. Evler içinde loş, karanlık köşelere, boş odalara, boş kaplara, açık giysi dolapları gibi yerlere girerek ev içinde kalırlar. Konutlar dışında ise kemirgen, kuş yuvaları, ağaç kovukları, yarıkları, çatlakları, mağaralar ve taş yığınları gibi yerlerde dinlenir ve gizlenirler. Akşamları özellikle alacakaranlıkta çok aktif olan dişinin bu hareketi geceleri karanlıkta azalır; ancak, devam eder. Konut ve ahır içlerinde yerleşen dişiler kışın da sokar ve kimileri birkaç kez kan emerler. Dişi yumurtalarını genellikle ağır akan ve temiz sulara bırakır. Larvalar, ağır akan, durgun, duru, iyi güneş alan pınar ya da ark sularında yaşar ve gelişirler. Ayrıca suyu kurumuş akarsuların derin yerlerinde kalan dip sularında çeşitli toprak çukurlarında ya da evcil hayvan izlerinin suyla dolu çukurlarında gelişebilirler. Hızlı akan derelerin kıyılarında yosun, ot ve kayaların aralarında da larvalar gelişebilmektedir. Larvalar tuzlu suya çok dayanıklıdır. Ancak, organik kirliliğin olduğu sularda yaşayamazlar. Çok az sayıda larva kışlayabilir. Coğrafi yayılışı Tür Palearktik hayvan coğrafyası bölgesinin Akdeniz alt iklim bölgesinde geniş bir yayılım gösterir. Genellikle kurak iklimli yörelerde görülür. Asya'da, Suriye, Filistin, Irak, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Dağıstan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Güney Kırgızistan ve Kazakistan'da, Kuzey Afrika'da, Cezayir'den Nil Irmağı'na kadar yayılış gösterir (Merdivenci, 1984). Avrupa'da, İspanya, Korsika, Güney İtalya, Sardunya, Sicilya, Romanya, Güney Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya'nın Dalmaçya kıyıları, Makedonya, Kosova, Yunanistan ve Türkiye'de bulunmaktadır (Rageau et al., 1970; Jetten and Takken, 1994) (Şekil 50). Türkiye'de, Ege iklim bölgesinde Aydın ve Afyon, Akdeniz'de Adana, İçel ve Antalya, İç Anadolu'da Ankara, Konya, Eskişehir, Marmara'da, Tekirdağ, Bursa ve İznik, Karadeniz'de Samsun yörelerinde bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/anopheles-turlerinin-biyolojisi

Çevre Kirliliği

En geniş anlamıyla çevre "ekosistemler" ya da "biyosfer" şeklinde açıklanabilir. Daha açık olarak çevre, insanı ve diğer canlı varlıkları doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyen fiziksel, kimyasal, biyolojik ve toplumsal etmenlerin tümüdür. İnsanları çevre kirliliği konusunda duyarlı hale getirebilmek için 1997 yılı çevre yılı olarak kutlandı. Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık.gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000-3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdük. Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal etmenler:depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir. İnsan faaliyetlerinden kaynaklanan etmenler ise aşağıdaki gibi sıralanabilir. Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi. Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması. Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılması. Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması. Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması. Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalardır. Yukarıda sayılan olumsuzlukların önlenmesiyle çevre kirliliği büyük ölçüde önlenebilir. Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır. Birinci tip kirlenme; biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir. İkinci tip kirlenme: biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadminyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir. SU KİRLİLİĞİ Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. İstakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir. HAVA KİRLİLİĞİ Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcel öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınlarıyeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir: Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır. Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir. Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir. Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir. Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. TOPRAK KİRLİLİĞİ Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastahane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler: Ev, iş yeri, hastahane ve sanayi atıkları. Radyoaktif atıklar. Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları. Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması. Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı. Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır. Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır. Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır. Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kulanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir. Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılamlıdır. SES KİRLİLİĞİ Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler; Sanayileşme Plansız kentleşme Hızlı nüfus artışı Ekonomik yetersizlikler İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıdır. Ses kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkileri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz. İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri: İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir. İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeleğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35-65 dB sesler normaldir. 65-90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir: Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır. Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır. Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir. Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. RADYASYON Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesne neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vucutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir: Kanser oluşması, Ömrün kısalması (erken ölümler), Katarakt oluşması, Sakat ve ölü doğumlar şeklinde sıralanabilir Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır: Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır. Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir. Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/cevre-kirliligi-1

ÇEŞİTLİ BİTKİLERDEN ELDE EDİLEN ÇÖZELTİLERİN SENTETİK HORMON OLARAK KULLANILMASI

Çeşitli Bitkilerden Elde Edilen Çözeltilerin Sentetik Hormon Olarak Kullanılabilirliğinin Araştırılması PROJENİN AMACI Son yıllarda gerek tarımsal ilaçların gerekse gübrelerin kullanılmasıyla bitkisel üretimde artış meydana gelmiştir. Bununla birlikte gübrelerin ve tarımsal ilaçların bilinçsizce kullanılması insan sağlığını tehdit edecek ürünlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarımsal gübrelerin bilinçsizce kullanımı nedeniyle toprağın derinlerine sızan fosfor ve nitrat, tatlı su kaynaklarına ulaşmakta bu da insan, evcil hayvan ve yaban hayatı açısından ciddi problemlere yol açmaktadır. Ayrıca kimyasal tarım ilaçları toprakta birikmekte, bitki sağlığını olumsuz yönde etkileyerek ekolojik dengeyi bozmaktadır. Bu olumsuz koşullar karşısında gelir düzeyi yüksek olan ülkeler başta olmak üzere birçok ülkede bilinçlenerek örgütlenen üretici ve tüketiciler, doğayı tahrip etmeyen yöntemlerle insanlarda zehirli etki yapmayan tarımsal ürünleri üretmeyi ve tüketmeyi tercih etmişler. Biz de bu çalışmamızda çevremizde bolca bulunan ısırgan otu(Urtica Dioica), karalâhana( Brassica Oleracea ), su yosunlarının ayrı ayrı çürütülmesi ve bu üç bitkinin bir arada çürütülmesi ile elde edilen çözeltilerin sentetik hormon olarak kullanabilirliliğinin araştırılmasını amaçladık. GİRİŞ Dünyanın nüfusu günümüzde hızlı bir şekilde artış göstermektedir. Nüfusun artışına paralel olarak tüketilen tarım ürünleri de artmaktadır. Buna mukabil dünyadaki ekilebilir tarım arazileri yağış rejimlerinin değişmesi, mevsimlerin kayması, sel, erozyon gibi nedenlerle hızla azalmaktadır. Bu durum bilim adamlarını gıda üretiminde farklı alternatifler geliştirmeye yöneltmiştir. Özellikle kısa sürede ve daha fazla ürün veren bitkilerin yetiştirilmesi ve tarımının yapılması yaygınlaşmaktadır. Kısa sürede daha fazla ürün elde edebilmenin en kolay yolları tarım ilacı, suni gübre ve sentetik hormon kullanılmasıdır. Kullanılan bu maddeler verim arttırırken bitkilerde hem hastalığa neden olmakta hem de insan sağlığına ve çevreye zarar vermektedir. Biz de bu çalışmamızda bu zararları en aza indirebilecek sentetik hormon üretmeyi amaçladık. Bu amaçla çevremizde kolay yetişen ve bolca bulunan bitkileri tercih ettik. Bunun için kara bitkisi olarak karalahana ve ısırgan otunu; su bitkisi olarak da su yosununu kullandık. Karalahana (Brassica oleracea Acephala ) , turpgillerden (Brassicaceae) , geniş ve kalınca kat kat yaprakları olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen ve yaprakları koyu yeşil olan bir lahana çeşididir. Lahana, yurdumuzun her yerinde yetişir. Bilhassa karalahana Karadeniz yöresinde yaygındır. Doğu Karadeniz ( Trabzon, Rize, Artvin ) halkının temel besin maddesidir. Lahana oldukça dayanıklı bir bitkidir. Ne kışın soğuğu, ne yazın şiddetli sıcağı onu pek etkilemez. Lahana, pişirilerek yendiği gibi çiğ olarak, turşu olarak da yenir. Yaz kış yenilen bu sebzenin adı eski Yunanca lahana “yenilebilen sebze” kelimesinden gelmekte bölgede pancar, kelem, pezük, lu (Lazca),şaviphali(Gürcüce) olarak adlandırılmaktadır. Lahana, Avrupa ülkelerinde çok yaygın olan ve oldukça eski çağlardan beri yenen bir bitkidir. Mısırlılar bir zaman lahanayı kutsal sayar, hatta ona taparlardı. Çok besleyici bir sebze olan karalahana, cilt, diş ve kemik dokularının sağlamlığını arttırır. Vücuttaki zehirli maddelerin uzaklaştırılmasını sağlar. İştah açar. İdrar söktürür ve kabızlığı giderir. Kansızlıkta faydalıdır. Özellikle taze karalahana suyu mide ve bağırsak ülserine iyi gelir, bağırsak kurtlarını düşürmeye yardımcı olur ve bağırsak iltihaplarına karşı koruyucudur. Vücudun direncini arttırır ve zararlı bakterileri öldürür. Kansere karşı çok iyi bir koruyucudur. Kandaki şeker oranını düşürür. Astım, romatizma, siyatik, sarılık ve safra kesesi hastalıklarında faydalıdır. Ses kısıklığını giderir. Isırgan Otu (Urtica diocia); kökünden başlamak üzere, kökü, yaprakları, tohumları bile şifalı olan bir bitkidir. Eski çağlarda da büyük bir saygınlığa sahipti. Büyük ısırgan otu (Urtica diocia L.), çok yıllık ve otsu bir bitkidir, boyu bazen 1 m'yi geçer, yapraklar koyu yeşil renkli, saplı, dişli kenarlı ve yakıcı tüylüdür. Küçük ısırgan otu (Urtica Urens L.), bir yıllık ve otsu bir bitkidir. Boyu 60 cm kadar olabilir. Yapraklar açık yeşil renkli, saplı, dişli kenarlı ve yakıcı tüylüdür. Duvar kenarları ve harabeliklerde bol olarak görünür. Her iki türün de yaprakları 2- 4 cm uzunlukta, oval veya kalp biçimindedir. Taze iken deri ile temas edince deride kızartı ve yanma yapar. Dızlağan ve dikenli ısırgan isimleriyle de bilinir. Türkiye' de her iki tür de yetişir. Etkinlik açısından her iki bitki türü de eşittir. Bağışıklığı güçlendirici, iyi huylu prostat büyümesini engelleyici, kan şekerini düşürücü ve romatizma ağrılarına karşı etkinliğiyle tanınan ısırgan otunun, yaprakları kökleri ve tohumları bitkisel tedavi de kullanılmaktadır. Isırgan otu fazla oranda potasyum tuzu içerir. Potasyum bitkiler için zorunlu bir besin elementi olup çoğunlukla bitkilerde en fazla bulunan katyondur. Potasyum noksanlığı ile Na toksitesi dünyada yaygın olarak görülen ve bitkisel üretimi sınırlayan önemli problemlerdir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki K noksanlığının olduğu alanlarda tuzluluk bitkilerde daha fazla olumsuz etkide bulunurken, potasyumun fazla ve yeterli olduğu bölgelerdense tuzluluk bitkilerde daha az olumsuz etki yapmıştır. K iyonları bitkilerde su stresi üzerine önemli etkilere sahiptir. Potasyum alımı ve birikimi sonucu osmotik potansiyel artmakta ve buna bağlı olarak hücreye daha fazla su girişi olmaktadır. Isırgan otunun etkinliği öncelikle yetişmiş olduğu toprağın yapısına ve çevre şartlarına bağlıdır. Bu yönü diğer bitkilere nazaran daha belirgindir. Tedavi edici özelliği iklim şartları, toprağın yapısı ve güneş ışığına sıkıca bağlıdır. Diğer bitkilerde de genel olarak bu bağlılık bulunmasına rağmen ısırganda daha fazladır. A ve C vitaminleri açısından zengin bir bitki olan ısırgan otu bağışıklığı güçlendirmek, kan dolaşımını artırmak ve kan temizlemek gibi etkilere sahiptir. Isırgan bitkisinde pankreasın, midenin, karaciğerin, bağırsakların ve safra kesesinin salgılarını uyaran sekterin adlı madde vardır. Isırganda bulunan demir minerali alyuvarları devamlı yenileyerek yeni dokulara oksijen gitmesini sağlayıcı etki gösterir. Su yosunları ya da Algler (Latince deniz otu anlamındaki "alga" dan türetilmiştir ), büyük çoğunluğu foto sentetik olmasına ve bitkilere benzemesine karşın, bitkiler alemiyle yakın akraba olmayan bir grup sucul canlı grubudur. "Yosun" tanımı çoğunlukla su yosunları (algler) için kullanılsa da; yosunlar, kara yosunları ve su yosunları (algleri) gruplarını kapsayan genel bir terimdir. Su yosunları, bitkilerin aksine, fotosentez ürünlerini nişasta formunda depolamazlar. Kloroplastları, sitoplazma içerisinde serbest olarak değil, granüller endoplazmik retikulum üzerinde bulunur. Klorofil-c taşırlar ve bitkilerde bulunmayan başka pigment maddeleri bulundururlar. Çeşitli su yosunu gruplarına özel renklerini bu pigment maddeleri verir. Su yosunlarında, bitkilerdeki yaprak, gövde gibi elemanlarına benzeyen, ancak damar dokusu taşımayan, özelleşmemiş vücut bölümlerine "tallus" denir. Foto sentetik su yosunları, sucul ortamların birinci derecedeki üreticileri olduklarından önemlidirler. Alglerin bir diğer önemi de, birçok sucul canlının besin kaynağını oluşturmalarıdır. Ayrıca, çeşitli endüstri alanlarında kullanılan bazı hammaddeler yine bu su yosunlarından elde edilmektedir. Yaşamı sona eren su yosunlarının dış iskeletleri dibe çökerek, denizel kayaçların yapısına katılır. Su yosunları, tüm ekosistemlerin bütünlüğünün korunmasında önemlidir. Okyanuslarda bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik yosunlar, tüm dünyanın ihtiyacı olan foto sentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler. Sularda yosunlar tarafından gerçekleştirilen fotosentez canlılara oksijen sağlar. 17. yüzyılın sonlarından beri, kahverengi alglerin yakılmasıyla mineralce zengin küllerinden sabun, cam, soda ve gübre yapımında kullanılan "potas" elde edilmektedir. Kimyasal maddeler arasında yer alan brom ve iyot ilk kez bu külden izole edilmiştir ve iyot hala Japonya'da deniz yosunlarından elde edilmektedir. Yosunlar yaygın bir şekilde gübre olarak kullanılmaktadır. Su yosunları özellikle doğu Asya ülkelerinde önemli bir besin kaynağıdır. A, B1, B2, B6 ve C vitaminleriyle niyasin, iyot, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. Bazı yosun çeşitleri "destek besini" olarak ticari işletmelerce yetiştirilmekte ve paketlenerek satılmaktadır.Çin'de yaklaşık 70 çeşit su yosunu yenmektedir. Isırgan Yosun Karalahana Karbonhidrat √ Protein √ √ Yağ √ C vitamini √ √ √ B1 vitamini √ √ B2 vitamini √ √ Karoten √ Kalsiyum √ √ Demir √ √ √ Sekretin √ Flavon √ Potasyum Tuzları √ Formik Asit √ Mineral Tuzlar √ Bitki Asitleri √ Betasitosterin √ Lignan √ Müsilaj √ Asetilkolin √ Sterylglucosid √ Sabit Yağ √ Carotinoid √ Clorophyll √ Tanen √ Sterolen √ A vitamini √ B6 vitamini √ Niyasin √ İyot √ Potasyum √ Magnezyum √ Tablo 1: Isırgan, karalahana ve su yosunu bitkilerinin içerik tablosu MATERYAL VE YÖNTEM Çalışmada kullanılan bitkilerden ısırgan otu Trabzon Yomra Fen Lisesi karşısındaki bahçeden, karalahana Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan, su yosunu Karadeniz'den elde edilmiştir. Isırgan, karalahana(Pancar), su yosunu ve bu bitkilerin karışımı 9 litrelik kaplara ayrı ayrı koyularak üzerlerine bitkileri kapatacak kadar su dolduruldu. Isırgan otu, karalahana, su yosunu ve bu bitkilerin karışımlarının konulduğu kapların kapakları kapatılarak 2 hafta süreyle çürümeye bırakıldı. Deneyde kullanılacak deney bitkilerini büyütmek için toprak karışımı hazırlandı. Trabzon Yomra Fen Lisesi’nin karşısındaki bahçeden alınan toprak, böceklerden, taşlardan ve yabancı otlardan temizlenerek homojen hale getirildi. Çiçek toprağı olarak da bilinen 10 kg torf ve Erzurum’dan projede kullanılmak için getirtilen 60 litre perlit alındı. Perlit ve torfun tamamı karıştırıldı. Daha sonra torf-perlit karışımı 6/11, 5/11 oranında bahçe toprağıyla karıştırıldı. 75 tane 1 litrelik tüp poşetlere 3/5’ünü dolduracak kadar toprak karışımı konuldu. 25 poşete Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Bolero cinsi birer bezelye tohumu, tohum çapının 2,5 katı kadar derinliğe dikildi. 25 poşete Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Karadeniz bölgesi yerli mısır tohumu, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. Geri kalan 25 poşete de Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Katya F1 cinsi salatalık tohumu, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. Her poşet dikilen tohuma ve deney süresince uygulanacak ekstreye göre adlandırılıp gruplandırıldı. Her bitki türünden 5 adet kontrol, 5 adet yosun, 5 adet ısırgan, 5 adet pancar, 5 adet karışım bitkisi olmak üzere beşerli beş grup oluşturuldu. Gruplandırdığımız bitkileri 22-27 °C arasında Trabzon Yomra Fen Lisesi Biyoloji Laboratuarında çimlenmeye ve büyümeye bıraktık. Her bitkiye 09.11.2010 tarihinde 200ml, 10.11.2010 tarihinde 50ml, 11.11.2010 tarihinde 75ml su verildi. Bitki toprakları çok nemli olduğu için bir süre su verilmedi. 19.11.2010 tarihinde 50ml su verildi. İlk yapraklar görülmeye başlandı; ancak 23.11.2010 tarihinde hala çimlenemeyen tohumlar deney dışı bırakıldı. Geriye 4 pancar ekstresi etiketli, 4 karışım ekstresi etiketli, 4 ısırgan ekstresi etiketli, 4 yosun ekstresi etiketli ve 3 kontrol etiketli olmak üzere 19 salatalık bitkisi; 3 pancar ekstresi etiketli, 3 karışım ekstresi etiketli,3 ısırgan ekstresi etiketli, 3 yosun ekstresi etiketli ve 2 kontrol etiketli olmak üzere 15 bezelye bitkisi; 3 pancar, 3 karışım ekstresi etiketli, 3 ısırgan ekstresi etiketli, 3 yosun ekstresi etiketli ve 2 kontrol etiketli olmak üzere 15 mısır bitkisi kaldı. Çimlenme ihtimalini arttırmak için ikişer tohum ekilen topraklardan her iki tohumun da çimlendiği poşetlerdeki bitkilerin daha sağlıksız olanı kopartıldı. Deney dışı bırakılan 28 adet poşetten çimlenmeyen tohumlar çıkartıldı. Bu poşetlere toprakları havalandırıldıktan sonra Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Medusa F1 cinsi kabak tohumları, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. 10 adet pancar, 10 adet yosun, 10 adet ısırgan, 10 adet karışım ve 7 adet kontrol bitkisi olmak üzere isimlendirme yapılarak bitkiler gruplandırıldı. Her birine iki günde bir 200ml su verildi. Ancak 20 gün içinde hiçbir kabak tohumunda çimlenme görülmediği için tamamı deney dışı bırakıldı. Deneye tabi tutulan bitkilerin her birinin deney süresince 3 gün arayla yaprak genişliği, gövde uzunluğu, gövde çapı ölçüldü ve yaprak sayısıyla birlikte kaydedildi. 23.11.2010 tarihinde kontrol-salatalık3 etiketli ve kontrol-salatalık4 etiketli bitkilerin öldüğü gözlemlendi. Isırgan, pancar, yosun bitkileri ve bu bitkilerin karışımının çürütüldüğü kaplardan, bu bitki artıklarının posaları alınarak bitki poşetlerine eşit olarak konuldu. Geriye kalan çözeltilere 3’er litre su konularak çözelti 9 litreye tamamlandı. 26.11.2010 tarihinde ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli, pancar etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 29.11.2010 tarihinde salatalık bitkilerinin tamamına yakını öldü. Salatalık bitkileri deney dışı bırakıldı. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 02.12.2010 tarihinde pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. Kuruyan yapraklar yaprak sayısına dahil edilmedi. 05.12.2010 tarihinde mısır bitkilerinin tamamına yakınında görülen ölümler yüzünden mısır bitkileri deney dışı bırakıldı. Bezelye-pancar1 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelyeyosun3 etiketli bitkinin dört yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-kontrol2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etki ile 10 yaprağı koparıldı. Pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 08.12.2010 tarihinde pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi. Bezelye-yosun1 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun3 etiketli bitkinin, bezelye-pancar1 etiketli bitkinin, bezelye-pancar3 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Deney dışı bırakılan bitki poşetlerinin içindeki bitki ve tohumlar temizlendi, toprakları havalandırıldı. Trabzon kadınlar pazarından alınan 20marul fidesi dikildi. Marul fidelerine 80ml su verildi. Bezelyelerin ölçümü yapıldı. 11.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-karışım3 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelyeyosun2 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. 14.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-karışım2 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelyekarışım3 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelye-yosun2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun1 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. 5 adet sümbül soğanı alındı. Sümbül soğanlarının her biri deney süresince verilecek ekstreye göre isimlendirildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. 17.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-yosun2 etiketli bitkinin üç yaprağının, marul-ısırgan2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu, bezelye-ısırgan2 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelye-ısırgan3 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-karışım4 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-pancar2 etiketli, marul-pancar3 etiketli bitkinin üç yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-kontrol2 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre, kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Deneye tabi tutulan tüm bitkilerin fotoğrafları çekildi. 20.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu, bezelye-karışım3 etiketli bitkinin iki yaprağının bezelye-kontrol1 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-ısırgan4 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-kontrol4 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-yosun3 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-pancar4 etiketli bitkinin üç yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-ısırgan2 etiketli, marul-karışım1 etiketli bitkinin, marul-karışım4 etiketli, marul-pancar2 etiketli,marul-pancar3 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre, kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Sümbül-karışım bitkisinin yapraklarında sararma görülmeye başlandı. Ölçüm yapıldı. 23.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre, kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-ısırgan2 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-kontrol1 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etkiyle 6 yaprağı koparıldı. Bezelyekarışım3 etiketli bitkinin, marul-kontrol1 etiketli bitkinin, marul-yosun1 etiketli bitkinin, marul-pancar4 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Ölçüm yapıldı. 26.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-ısırgan3 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-karışım2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etkiyle 22 yaprağı koparıldı. Sümbül-karışım etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml su ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Ölçüm yapıldı. Bezelyelerin ölçümüne son verildi. 29.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Marul-yosun2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-ısırgan etiketli bitkinin , marul-yosun4 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Karışım etiketli sümbülün yaprakları tamamen kurudu. Deney dışı bırakıldı. Ölçüm yapıldı. 01.01.2011 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Marul-ısırgan3 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-kontrol4 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllerine 50ml ekstre ve kontrol sümbüle 50ml su verildi. 04.01.2011 tarihinde Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Sümbül-yosun etiketli bitkinin ve sümbül-pancar etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Sümbüller ölçüldü ve ölçümlerine son verildi. SONUÇ VE TARTIŞMA Elde ettiğimiz bulgular birlikte değerlendirildiğinde sümbül bitkisine uygulanan ekstreler den; ısırgan otundan elde edilen ekstre diğer ekstrelere göre anlamlı bir şekilde farklılık gösterdiği gözlemlenmiştir. Hiçbir ekstrenin uygulanmadığı kontrol grubu bitkinin 1,3cm, Isırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı bitkinin 3,6cm, yosundan elde edilen eksternin uygulandığı bitki 1,5cm, pancardan elde edilen ekstrenin uygulandığı bitki 0,9cm ve yosun, ısırgan, pancar bitkilerinin karışımından elde edilen ekstrenin uygulandığı bitki 0,3cm uzadığı gözlemlenmiştir. Özellikle ısırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı sümbül bitkisinde çiçek açtıktan sonra belirgin bir büyüme görülmüştür. Resim 10‘dan da anlaşıldığı gibi, ısırgan otundan elde edilen ekstrenin çiçekleri taşıyan gövdenin uzamasında da etkisi olduğu açıkça görülmüştür. Elde ettiğimiz bulgular ısırgan otundan elde edilen ekstrenin, bezelye bitkilerinin boyca gelişimine diğer ekstrelere göre daha fazla olumlu etkide bulunduğunu göstermektedir. Isırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin tamamı son ölçüm tarihine kadar yaşarken; pancar, yosun ve ısırgan otu bitkilerinin karışımından elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin iki tanesinin yaşadığı, pancar bitkisinden elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin birinin yaşadığı ve yosun bitkisinden elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin tümünün öldüğü görülmüştür. Buradan; ısırgan otundan elde edilen ekstrenin bitkilerin olumsuz çevre şartlarına uyum sağlamalarına olumlu etkisinin olduğu görülmüştür. Yaprak sayısı artışına ısırgan otundan elde edilen ekstrenin diğer ekstrelere göre daha fazla etki ettiği anlaşılmaktadır( Grafik 3). Ayrıca ısırgan otundan elde edilen ekstrenin yaprakların gelişimine de diğer ekstrelere göre daha fazla etki ettiği gözlemlenmiştir. Hiçbir bezelye bitkisinin gövde çaplarında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Deney süresince kullandığımız bitkiler normal yetişme dönemlerinde olmadıkları için çevre şartlarına uyum sağlamakta zorlandılar. Bu nedenle Yapraklarında sararma, solma, kurumanın sıklıkla yaşandığı gözlemlendi. Marul bitkilerinde sık sık yapraklarda sararmalar ile bu yüzden yaprak boylarında kısalmalar, büzülmeler görülmektedir. Tüm bunlar göz önüne alındığında ısırgan otundan elde edilen ekstrenin marulların çap uzunluğu artışında diğer bitkilerden elde edilen ekstrelere göre daha fazla etki ettiği görülmüştür. Boy uzunluğunun artışında ısırgan otundan elde edilen ekstrenin daha fazla boy arttırıcı etkisinin olduğu, yaprak sayısının artışında ise ısırgan otu ile birlikte bu bitkilerin karışımından elde edilen ekstrenin de olumlu etki ettiği gözlenmiştir. SEDA HACISALİHOĞLU PELİN DEMİRAL www.tyfl.k12.tr

http://www.biyologlar.com/cesitli-bitkilerden-elde-edilen-cozeltilerin-sentetik-hormon-olarak-kullanilmasi


Türkiye'nin Doğal Bitki Örtüsü

Türkiye ana çizgileri ile iklim özelliklerine bağlı olmak üzere çevresine nazaran çok değişik bir doğal bitki örtüsüne sahiptir. Toprak ve reliyef şartları yanında insan faktörünün de etkisiyle ülkemiz doğal bitki örtüsü farklı coğrafi bölgelerimizde farklı özellikler içinde farklı biçimde karşımıza çıkar. Ülkemizdeki doğal bitki örtüsünün bugünkü görünümü alması dördüncü zamanda nemli ve kurak devrelerin birbirini takip ettiği süre içinde olmuştur. Ancak yeryüzünün en eski yerleşim alanlarından biri olan Anadolu yarımadasında doğal bitki örtüsü özellikle ormanlar yakacak, kereste, tarım alanı açma, otlak olarak kullanılma gibi nedenler ile yüzyıllar içinde tahrip edilmiş ve de yer yer ortadan kaldırılmıştır. Buna göre kuzey kıyılarımız boyunca her mevsimi yağışlı Karadeniz ikliminin etkisi altında bulunan yerlerde nemcil, gür bir doğal bitki örtüsüyle karşılaşılır. Ayrıca İç, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinin alçak alanlarında farklı iklim, toprak ve reliyef koşulları altında genelde step formasyonu dikkati çekerken yüksek kesimlerde orman sınırının üzerinde kalan sahalarda bu defa Alpin çayırlar görülür. İşte bütün bunlardan sonra ülkemizdeki doğal bitki örtüsünü orman formasyonu, maki, garik formasyonu, step formasyonu, Alpin çayırlar, tuzcul kıyı bitkileri olmak üzere beş grupta inceleyebiliriz. Orman Alanları Ağaç topluluklarının geniş sahalar halinde yayıldığı alanlar orman formasyonunu meydana getirir. Ağaç toplulukları diğer bir değişle ormanlarımız Kuzey Anadolu dağlarının Kuzeye bakan yamaçlarında deniz seviyesinden 1200 m. kadar olan kesimde yapraklı ağaçlardan (kayın, gürgen, ıhlamur, akçaağaç, meşe, kestane, kızılağaç, karaağaç) meydana gelmiş nemli ormanlar yanında ülkemizin diğer bölgelerinde dikkati çeken kuru ormanlar olmak üzere iki şekilde karşımıza çıkar. Ayrıca ülkemizdeki ormanlarımızı koru, bozuk koru, baltalık, bozuk baltalık olmak üzere de ayırabiliriz. Ülkemiz ormanlık alanları 20 milyon hektar kadardır. Bu değer bütün ülke yüzölçümünün &'sıdır. Orman alanlarımızın %21'i iyi koru ormanı, %27'si bozuk koru, %15'i baltalık, %37'si bozuk baltalık fundalık karışımıdır. Ülkemizdeki ormanlık alanları coğrafi bölgelerimize göre Karadeniz Bölgesi ormanları, Batı Anadolu "Marmara ve Ege Bölgesi" ormanları, Akdeniz Bölgesi ormanları, İç ve Doğu Anadolu ormanları olmak üzere dört grup halinde toplayabiliriz. Karadeniz Bölgesi Ormanları Bol yağış alan bu bölgemiz kıyılarında orman alanları özellikle deniz seviyesinden başlayıp 2000 m. yüksekliklere kadar olan alanlarda Doğuda Batı kesimden daha gür bir şekilde olmak üzere yer yer daralan yer yerde genişleyen bir şerit halinde aşağı seviyelerde bazı maki elemanlarını da (Sandal, Kocayemiş, Menengiç, Akçakesme) içine alacak şekilde devam eder. Sonra ise Kuzey yamaçları boyunca 200 m başlıyan kayın, kestane, ıhlamur, gürgen, meşe, akçaağaç, kızılağaç gibi yapraklarını döken ağaçlardan oluşan ve 1200 m. ye kadar devam eden bir kuşak ile karşılaşılır. Burası aynı zamanda yapraklı koru ormanları olarak bilinen sahadır. Karadeniz Bölgesi'ndeki orman alanları 1200 m. den sonra Batı, Orta ve Doğu kesimde değişik bir görüntü verir. Buna göre Batı ve Orta kesimde kıyıda karaçam ve göknarlar yoğunlukta olurken doğuda göknar, sarıçam ve ladinler yoğunluk kazanır. Karadeniz dağlarının Güney yamaçlarında ve ikinci sıralar üzerinde aşağı seviyelerde kuru ormanlar hakimdir. Burada aşağı seviyelerde çeşitli meşe türleri yoğunlukta olurken üst seviyelerde 600-800 m.'den 1000 m.'ye kadar olan kesimlerde yapraklarını dökenler (kayın, gürgen, kızılağaç, kırağaç, ıhlamur) üst seviyelerde ise sarıçam, karaçam, ardıç ve göknarlar yer alır. Kuzey Anadolu dağlarında orman üst sınırı 2000 m. civarındadır. Bu yükseltiden sonra ağaçlar ortadan kalkar. Sahada Alpin çayırlar başlar. Türkiye genelinde Karadeniz ormanları %32 bir değer gösterir ki bu da bütün orman alanlarımızın üçte biridir. Batı Anadolu "Marmara ve Ege Bölgesi" Ormanları Bu sahadaki ormanlık alanlar Marmara Bölgesinin Kocaeli, Samanlı dağları, Bursa, Biga Korudağı ve Istranca yörelerinde dikkati çeker. Özelliklede kuzey yamaçlarda yaygındır. Bu bakımdan Uludağ, ağaççık katı, yapraklı ormanlar katı, iğne yapraklılar ve Alpin çayır katı olmak üzere bir kademeli yapı gösterir. Batı bölgesi ormanlık alanları ülkemiz ormanlık sahalarının %38'ini kaplar. Buradaki belli başlı türler ise meşe, kayın, kestane, gürgen, göknar, karaçam, kızılçamdır. Marmara bölgesinde Uludağ'da ormanın üst sınırı 2100'dir, bu yükseltiden sonra tek tük ortaya çıkan cüce ardıçlardan sonra Alpin çayırlar başlar. Bu saha dışında Samanlı dağlarında 350-400 metrelerden sonra, Istrancalarda, Koru dağında ve Edremit kuzeyinde Kazdağ ile çevresinde ormanlık alanlara rastlanır. Bu kesimlerde kuzey yamaçlar nemli ormanları oluştururken güney yamaçlar kuru ormanlardır. Kazdağ ve çevresi kayın ile karaçam ormanları yanında 1200'den sonra dikkati çeken Kazdağ Göknarı ile ünlüdür. Kurakçıl orman özelliği gösteren Ege Bölgesi orman alanları ise genelde Horst sahaları üzerinde yer alır. Meşe ve ardıç türleri yanında kızıl çamlar buradaki başlıca türlerdir. Aydın dağları, Bozdağlar, Manisa ve Samsun dağı bu bakımdan gelişmiş kütlelerdir. Bu kütleler dışında Kozak kütlesi, Beşparmak ile Madranbaba dağları fıstık çamlarının yoğunluk kazandığı dağlardır. Ayrıca güney kesimde Datça yarımadasının doğusu Marmaris, Köyceğiz çevresinde alçak kesimlerde görülen Sığla günlük ağaçlarının teşkil ettiği ormanlar relikt bir topluluk olarak karşımıza çıkarlar. Ege bölgesindeki yüksek alanlarda ormanın üst sınırı 2100 m. bulur. Akdeniz Bölgesi Ormanları Bu bölgemizdeki ormanlar Dalaman çayı vadisinin doğu kesiminden başlayıp İskenderun Körfezi'nin doğusuna kadar devam eden Toros ve Amanus dağları üzerinde yer alır. Buradaki ormanlar genelde 700-800 m. yükseltiye kadar çıkan maki formasyonunun üzerinden başlar ve 2100 m.'ye kadar olan yükseltide devam ederler. Alt seviyelerde kızılçam ve çeşitli meşe türleri hakim olurken üst seviyeler 1200-2100 m. arası sedir, göknar ve ardıçlardan oluşur. Özellikle Lübnan sediri, Toros göknarı başlıca türlerdir. Bu bölgemizdeki orman alanları ülkemiz ormanlarının %20'sini kaplarlar. Akdeniz kıyıları boyunca uzanan ormanlarımızın %80'ni koru ormanı olurken %20 baltalık şeklindedir. İç Bölgelerimizin Orman Alanları İç bölgelerimiz orman alanları bakımından fakir bölgelerimizdir. İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerimizdeki toplam orman alanı tüm Türkiye ormanları içinde ancak %10 gibi bir değere sahiptir. Bunda başlıca neden ise klimatik şartlardaki elverişsizlik ve yüzyıllar boyunca süregelen tahriptir. Özellikle yağışlardaki yetersizlik uzun süren kurak devreler ağaçlanmayı önler. İç Anadoludaki orman alanları volkanik yapı gösteren yüksek dağlar (Melendiz, Erciyes, Hasandağ) ile Yozgat Sivas arasındaki Akdağ yamaçlarında meşe toplulukları ardıç ve karaçam kümeleri halinde dikkati çeker. Doğu Anadolu'da ise ormanlık alanların hakim türü meşelerdir. Plato ve yüksek dağlar üzerinde parçalar halinde kuru orman karakterinde bulunurlar. Özellikle Güneydoğu Toroslar'da Mazı dağı, Kulp dağı ile Tunceli, Bingöl çevrelerinde yoğunluk kazanan bu ormanlar 850 m.'den başlayıp 2400-2600 m.'ye kadar çıkarlar. Doğu Anadolu Bölgesi'nde (Kuzeydoğuda Yalnızçam dağlarında, Sarıkamış çevresinde) ülkemizdeki orman sınırının en yüksek olduğu noktaya (2800 m.) ulaşılır, burada Sarıçam korulukları dikkat çeker. Maki ve Garig Formasyonu Genelde Akdeniz ikliminin hakim olduğu yerlerde ve orman tahribinin yoğun olduğu sahalarda ince gövdeli, sert, bazen kenarları dikensi, cilalı daimi yeşil yapraklı 3-4 m. boyları olan çalı görünüşlü ya da ağaççık şeklindeki bitki toplulukları maki formasyonu olarak adlandırılır. Bu formasyonu ülkemizde en yaygın olarak Ege, Akdeniz ve Marmara Bölgelerimizde görürüz. Bu bölgelerimizde deniz seviyesinden başlayıp yer yer 600 m.'ye kadar olan sahalarda Maki formasyonu yoğun bir şekilde karşımıza çıkar. Bu formasyonun başlıca türleri Kocayemiş, Sandal, Funda, Mersin, Menengiç, Keçiboynuzu, Pırnal Meşesi, Defne, Akçakesme, Erguvan, Katran ardıçı, Katırtırnağı, Zakkum, Laden, Tesbihtir. Bu türler gerçek Akdeniz ikliminden uzaklaştıkça çeşit bakımından azalmaları yanında karakter bakımındanda değişikliklere (Karadeniz Bölgesinde kışın yapraklarını döken Kızılcık, Geyikdikeni, Böğürtlen, Yabani erik, Yabani elma, Üvez, v.s.) uğrarlar. Garik formasyonunun ise Akdeniz ikliminin hakim olduğu alanlarda ancak toprak şartlarının daha elverişsiz eğimlerin daha fazla ve yağışların daha az olduğu kesimlerde ayrıca makilerin tahrip olduğu sahalarda karşımıza çıkar. Bunlar son derece kurakçıl bitki topluluklarıdır. Başlıca türleri kermez meşesi, akçakesme, kekik, adaçayı, laden, katran ardıçı ve gevendir. Step Formasyonu Yağışların daha az mevsimler arasındaki sıcaklık farklarının daha fazla olduğu alanlar ot formasyonunun geliştiği sahalardır. Ot cinsi bitkilerden meydana gelen stepler, diğer bir değişle bozkırlar ülkemiz bütününde çok geniş alanlar kaplar. Bu sahaların bir kısmı doğal olurken bir kısmı da ormanların insanlar tarafından tahribi sonucu ortaya çıkmıştır. Bu bakımdan İç Anadolunun orta bölümü (Konya ve Ereğli havzaları, Tuz gölü çevreleri) asıl step sahası olarak karşımıza çıkar. Step formasyonunun gelişme gösterdiği bu bölümde yağışlar 250 mm. altına düşer. Bu sahada görülen bitkiler kendilerini kurak şartlara son derece adapte etmişler ve keçe gibi tüylü dikenli, az yapraklı olarak karşımıza çıkarlar. Gerçek step alanları dışında ormanların tahribi ile ortaya çıkan step sahaları ise çok daha geniş sahalar kaplar. Bu bakımdan Doğu Anadolu platoları geniş ot formasyonu sahası olarak karşımıza çıkar. Buralarda görülen türler genelde yılın en yağışlı devresinde hızlı bir gelişme gösterir. Daha sonra ise vejetatif hayatını son derece yavaşlatır. Step formasyonunda yer alan bitkilerin bir kısmı kısa yaşamlı olurken bir kısmıda yaşamını yıl boyunca devam ettirir. Buradaki türler daha ziyade soğanlı, yumrulu, dikenli ve kokuludurlar. Başlıcaları ise geven, yavşan otu, yumak otu, üzerlik otu, deve dikeni, sütleğen, kekiktir. Alpin Çayırlar Genellikle dağların yüksek kesimlerinde orman örtüsünün üst sınırından sonra ortaya çıkan ot örtüsü alanı Alpin çayırlar olarak bilinir. Ülkemizde Alpin çayırlar dağların 2100 m. den sonraki kesimlerde görülmeye başlar. İlkbahar ve yaz mevsimlerinde karların erimesi ile ortaya çıkan bu çayırlar rengarenk açan çiçekleri yanında yer yer de 1 m.'yi bulan uzun boyları ile dikkat çekerler. Kuzeyde yer alan Karadeniz Dağları ile Torosların yüksek seviyeleri yanında Kars-Ardahan yaylasının bulunduğu alan ülkemizde Alpin çayırlarının en belirgin görüldüğü sahalardır. Sıcaklık derecesinin ağaç yetişmesine imkan vermediği bu alanlar genelde yılın büyük kesiminde karla örtülü olurken yaz mevsiminde bulutsuz açık atmosferi yanında elverişli sıcaklık koşulları ile çayırların gelişme alanıdır. Bu sahalar ayrıca ülkemizde büyükbaş hayvancılık ekonomisinin yürütüldüğü önemli sahalardır. Kıyı Bitkileri Üç yanı denizlerle çevrili olan ülkemizin 8000 km.'yi bulan kıyılarında yer yer görülen kumsal, plaj sahaları ve deltalar üzerinde çeşitli kıyı bitkileri ile karşılaşılır. Uzun kumul setleri ve onların gerisindeki art kıyı setleri arasında tuzlu bataklıklar ile delta alanlarında kumcul ve tuzcul kıyı bitkileri içinde en önemli türler olarak çeşitli saz ve kamış türleri yanında Ilgın, Hayıt, Zakkum ve Karaçalıyı sayabiliriz. Kaynak: aof.edu.tr ORMANLAR Ülkemizin yaklaşık % 27,64'ü ormanlarla kaplı olup bu ormanların büyük çoğunluğu kıyı kesimlerinde yer almaktadır. Türkiye’de ormanların dağılışında en fazla yağış miktarı etkilidir. Yağışların fazla olduğu kıyı bölgeler orman bakımından da zengindir. Doğu Karadeniz kıyıları hariç tahrip edilen ormanların kendini yenilemesi yurdumuzun bir çok yerinde zordur. Ormanlar, ağaçların oluşturduğu topluluğa denir. Ağaçlar yapraklarının özelliğine göre iğne ve geniş yapraklı diye iki gruba ayrılır. Sıcaklığın fazla olduğu yerlerde geniş yapraklı ormanlar, sıcaklığın azaldığı yerlerde ise iğne yapraklı ormanlar yer alır. Ormanların gelişmesini sınırlayan iklim olayları sıcaklık ve yağıştır. Orman üst sınırını sıcaklık belirler. Bu sınır ormanların ortadan kalktığı ve ağaçların azaldığı yerlerdir. Orman alt sınırını ise yağış belirler.Ülkemizde orman üst sınırının en fazla olduğu yerler Doğu Anadolu Bölgesi’ndedir. Burada orman üst sınırı 2800 m dir. İç Anadolu’da 2500 m, Akdeniz Bölgesi’nde 2100 m ve Karadeniz Bölgesi’nde 2000 m’dir. İĞNE YAPRAKLI AĞAÇLAR KIZILÇAM Kızılçam, ışığı seven hızlı büyüyen bir çam türüdür. Dünyadaki en geniş yayılışı Türkiye'dedir. Esas olarak Akdeniz ve Ege Bölgelerinde geniş ormanlar oluştururlar. FISTIK ÇAMI Tipik bir Akdeniz ağacı olan fıstıkçamı, özellikle Batı ve Güney Anadolu'da ormanlar kurar. Tohumları oldukça büyüktür.Halk arasında "çam fıstığı" diye adlandırılan tohumları Batı Anadolu yöresindeki köylüler için önemli bir gelir kaynağıdır. SARIÇAM Sarıçam, Kuzey Anadolu'nun yüksek dağlık kesimlerinde saf yada karışık ormanlar kurmakla birlikte, küçük adacıklar halinde iç ve güney bölgelerimize kadar ulaşır. Narin gövdeli, sivri tepeli ve ince dallı bir ağaçtır. Yetişkin bireylerinin boyu 40 metreyi aşar. KARAÇAM İç bölgelerimiz ile bütün kıyı bölgelerimizin dağlık kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kurar. ARDIÇ Sürüngen çalılardan büyük ağaçlara kadar çok çeşitli türleri olan ardıç, hemen hemen bütün bölgelerimizin yüksek dağlık kesimlerinde doğal yayılış gösterir. SEDİR Batı, Orta Toroslar’da doğal olarak bulunur. Toros Sediri’nin dünya üzerindeki en geniş doğal ormanları Türkiye'dedir. GÖKNAR(KÖKNAR) 40m'ye kadar boylanabilen göknarlar, kendine özgü formu, gövde kabuğu iğne yaprakları ve hatta kokusu ile Çamgiller familyasının diğer türlerinden ayırt edilebilir. Dünya üzerindeki 40 türünden dördü; Doğu Karadeniz göknarı , Batı Karadeniz göknarı , Kazdağı göknarı ,Toros göknarı ülkemizde doğal yayılış alanı gösterir. LADİN Kuzey yarıkürenin ılıman ve soğuk bölgelerinde yayılış gösterir.Ülkemizde Doğu Karadeniz dağlarının denize bakan yüksek kesimlerinde saf ya da karışık ormanlar kuran türü Doğu ladinidir. SERVİ Fıstık çamı ile birlikte Akdeniz'in doğal peyzajını karakterize eder. Türkülere konu olmuş inceliği, uzun boyu (30-35 m) ve koyu yeşil yaprak dokusu ile uzaklardan dikkati çeker. GENİŞ YAPRAKLI AĞAÇLAR MEŞE Ülkemizin hemen her bölgesinde türlerine bağlı olarak yayılış gösterir. 25 m boya ve 2 m çapa erişebilen geniş tepeli ağaçlardan 3-5 m boya sahip çalılara kadar değişen türleri vardır. KAYIN Daha çok kuzey bölgelerimizde doğal yayılış göstermekle birlikte kayın ağacı güneydeki Nur dağlarında da yayılış gösterir. Saf yada göknar, ladin, çam ve meşelerle karışık geniş ormanlar kurar. GÜRGEN Trakya, Ege, Marmara Bölgesi, Kuzey Anadolu ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde yayılış gösterir. Genellikle kuzey ve güney kıyı bölgelerimizin karışık ormanlarında bulunur. KIZILAĞAÇ Trakya, Marmara çevresi, Batı Karadeniz ve Doğu Karadeniz'de saf ve karışık olarak yayılış gösterir. AKÇAAĞAÇ Adını, açık renkli odunundan alır. Kanatlı meyveleri kelebeğe benzediği için bazı bölgelerde "kelebek ağaçları" olarak da anılmaktadır. KESTANE Kuzey Anadolu ve Marmara Bölgesi'nde yayılış gösterir. Çiçekleri önemli bir bal kaynağı olan kestanenin meyvesi de ekonomik değere sahiptir. DİŞBUDAK Doğu ve Batı Karadeniz Bölümleri ile Marmara ve Ege Bölgesi'nde yayılış gösterir. IHLAMUR Kuzey Anadolu Dağlarının denize bakan yamaçlarında 1000 metre yüksekliğe kadar yetişebilmektedir.Çok geç açan çiçekleri (Haziran-Temmuz) kurutularak çay gibi içilir. ÇINAR Orman bölgelerindeki dere içlerinde ve akarsu yataklarında doğal olarak yetişir. KAVAK Türkiye'nin hemen her bölgesinde yayılış gösterir. Doğal yayılış gösteren türleri; Karakavak , Akkavak ,Titrek kavak , Fırat kavağıdır . B.MAKİ Maki; Akdeniz ikliminin görüldüğü yerlerde, kızılçam ve meşe ormanlarının tahrip edilmesiyle ortaya çıkan, bodur ağaç ve çalılardan oluşan bitki örtüsüdür. Genellikle 1-3 m boyundadır. Makiyi oluşturan bitkilerin yaprakları kalın, sert, cilalı veya keçe gibi tüylüdür.Makiyi oluşturan başlıca bitkiler; Yabani zeytin, mersin, keçiboynuzu, kermez meşesi, sandal, kocayemiş, defne, sakız, menengiç, zakkum, tesbih ağacı ve akçakesmedir.Makiler; Marmara kıyılarında 300-400 m, Ege kıyılarında 500-600m, Akdeniz kıyılarında 700-800m yükseltiye kadar çıkabilmektedir. Makilerin çıkabildiği üst sınırın bölgelere göre değişiklik göstermesinin nedeni, sıcaklığın enleme göre değişmesidir.Akdeniz ve Ege kıyılarında makilerin tahrip edildiği, toprağın inceldiği alanlarda dikenli çalılardan oluşan bitki toplulukları görülür. Garig adı verilen bu bitkilerin başlıcaları; lavanta çiçeği, diken çalısı, süpürge çalısı, laden, yasemin ve fundadır.Karadeniz kıyılarında da ormanların tahrip edildiği yerlerde çalılara rastlanır. Bunlara “yalancı maki (psödomaki) ” denir. BOZKIR Kurak ve yarı kurak bölgelerde, ilkbahar yağışlarıyla yeşeren ve yaz kuraklığının etkisiyle sararan ot topluluklarıdır. Bozkırlarda görülen yaygın ot türleri; geven, çoban yastığı, üzerlik, çakır dikeni, yavşan otu, gelincik, sığır kuyruğu, kılıçotu, çayır üçgülü, peygamber çiçeğidir.Ülkemizin önemli bir bölümünde bozkırlar yer almaktadır. Fakat bu alanların hepsi doğal bozkır değildir. İç kesimlerde insanlar tarafından ormanların tahrip edilmesiyle oluşan bozkır alanları da vardır. Bunlara antropojen bozkır adı verilir. ÇAYIR İlkbaharda yeşerip yaz boyu yeşil kalan, bozkırlardan daha gür ot toplulukları çayır, dağ çayırı veya alpin çayır olarak adlandırılır.Bunlar, Erzurum-Kars çevresindeki yüksek plato alanlarında, Kuzey Anadolu Dağlarında, Toroslar’da ve ülkemizin doğusunda yer alan yüksek dağlarda görülmektedir.Dağ çayırlarını oluşturan başlıca ot türleri; geven, yumak, tarla sarmaşığı, düğün çiçeği, sarı çiçekli orman gülü, mine, kar çiçekleri, kardelen, taşkıran, yıldız ve çayırdır.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-dogal-bitki-ortusu



İklim değişikliği, istilacı yabancı türler ve asidifikasyonun üçlü etkisi

Balıkçılar, sağlıklı deniz ekosistemlerine oldukça bağımlıdır, ancak iklim değişikliği işlerin yürüyüşünü tamamen değiştirdi. İstanbul Üniversitesi'nden Nuran Ünsal göç modellerindeki değişikliklere ve balık stokları üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Yüksek ekonomik değere sahip palamut, lüfer ve uskumru gibi göç eden balık türleri sonbahar aylarında güneye, Akdeniz'e doğru ve ilkbahar aylarında beslenmek üzere kuzeye, Karadeniz'e doğru göç ederler. Ancak, her geçen yıl daha az sayıda balık Boğazlar üzerinden göç etmektedir. ‘Gerekli akımlar için hayati öneme sahip olan su sıcaklığındaki ve mevsimsel rüzgarlardaki değişiklikler bu balıkların göç modellerini bozmuştur.’, Profesör Ünsal, ‘bu türler doğru su sıcaklığı, yem miktarı ve yeterli beslenme süresi gibi çok spesifik şartlara ihtiyaç duyarlar. ‘Yirmi yıl önce Eylül ayında güneye göç ediyorlardı. Karadeniz'de su sıcaklığının ısınmasıyla birlikte, balıkların artık Ekim ayının ortasına veya Kasım ayının başına kadar güneye göç etmesine gerek kalmamıştır. Bu da balıkların Akdeniz'de daha kısa bir süre kalmasına ve neticesinde kuzeye döndüklerinde sayı ve hacim olarak daha küçük olmalarına neden olmaktadır.’ Sıcak sulardaki balıklar yüksek bir tehdit altındalar: adaptasyon geçirdikçe, metabolizmaları hızlanıyor. Daha hızlı ve çoğu zaman daha küçük yetişkin boyutuna kadar büyüyorlar ve yüksek metabolizmalarını desteklemek üzere daha fazla yeme ve daha fazla oksijene ihtiyaç duyuyorlar. Aynı zamanda, su sıcaklığı yükseldikçe, suyun içeriğindeki oksijen miktarı da azalmaktadır. Birçok balık ‘oksijen sıkışması’ olarak adlandırılan tehlikeyle karşı karşıyadır: ihtiyaçları artarken, kaynakları azalmaktadır. İklim değişikliği ayrıca deniz suyunun tuzluluk oranını ve asitliğini ve katman oluşturma şekillerini de değiştirmektedir. Bu değişikliklerin etkileri oldukça yıkıcı olabilir. Mercan kayalıklarının yıkılması, istilacı türlerin ve hastalıkların yayılması, piramidin en üstündeki türlerin yok olması ve nihayetinde deniz besin zincirinin tüm yapısının değişmesi bu ciddi etkilerden bazılarıdır. İstilacı türler 1980'li yılların sonuna doğru, Karadeniz'deki hamsi stokları birçok faktöre dayalı olarak azalmıştır. Bu faktörler arasında aşırı avlanma, besin artışı (özellikle Tuna Nehri kaynaklı), iklim değişikliği nedeniyle su sıcaklıklarının yükselmesi ve bölgeyi orijinal olarak kuzey batı Atlantik'ten gelen yeni bir türün, bir taraklı denizanası olan ­Mnemiopsis leidyi'nin istila etmesi sayılabilir. Mnemiopsis leidyi, büyük olasılıkla Karadeniz'den geçen kargo gemilerinden boşaltılan balast sularından, balık lavralarından ve organizmalardan beslenmektedir, böylece hamsi sürüleri için yeterli besin kalmamaktadır. 1990'lı yıllarda, kuzey batı Atlantik menşeli başka bir taraklı denizanası türü olan Beroe ovata görülmüş ve Karadeniz ekosistemine yanlışlıkla gelen bir tür olan Mnemiopsis leidyi türünü yok etmeye başlamıştır. Mnemiopsis leidyi açısından bu baskın türün ortaya çıkması, 1991 yılından 1993 yılına kadar su sıcaklıklarının düşmesi, besin akımlarının azalması ve yaşanan çöküş nedeniyle balıkçılık faaliyetlerinin azalması hamsi stokları üzerindeki baskıları bir miktar azaltmıştır. Bu nedenle, Karadeniz ekosistemi bazı iyileşme belirtileri göstermektedir. Benzer bir ekosistem kayması da Baltık Denizi'nde gözlenmiştir. Aşırı avlanma ve iklim değişikliği, ringa balığı ile çaçabalığı arasında dominant türü değiştirerek, Baltık balık topluluğunu etkilemiştir. Bilinçli olarak veya kazara ortaya çıkmasından bağımsız olarak, istilacı yabancı türler insanlara, ekosistemlere ve yerli bitki ve hayvan türlerine zarar verebilir. İstilacı türlerin yol açtığı problemlerin iklim değişikliği, ticaret hacminin artması ve turizm sektörünün yükselmesi nedeniyle önümüzdeki yüzyılda daha da kötüleşmesi beklenmektedir. Mavi karbon: asit testi Dünyadaki okyanuslar devasa ‘mavi’ karbon havuzları (veya karbondioksit depoları) olarak kabul edilmektedir. Aslında, okyanuslar karadaki ormanların açık ara önünde gezegenimizdeki en büyük karbon deposudur. Bu doğal havuzlar bin yıllarca işlevlerini etkin şekilde yerine getirmiş, sera gazları nedeniyle meydana gelen ani iklim değişikliklerine karşı gezegenimiz için bir tampon görevi üstlenmiştir. Ancak günümüzde, atmosferdeki karbon dioksit miktarı karasal alanların ve okyanusların absorbe edebileceğinden çok daha hızlı bir şekilde artmaktadır. Atmosferden karbon dioksit alımının artması, okyanusların ortalama asitlik değerini artırmıştır. 2100 yılına kadar okyanuslar büyük ihtimalle son 20 milyon yıl içerisinde olmadıkları kadar asidik olacaklardır. Asidifikasyon, birçok deniz organizmasının kabuklarını ve iskelet malzemelerini oluşturmak için ihtiyaç duyduğu kalsiyum karbonatın iki çeşidi olan aragonit ve kalsit yapımı için gerekli olan karbonat iyonu miktarının azalmasına neden olmaktadır. Avrupalı araştırmacılar, deniz besin zincirinin başlangıcından itibaren mikroskobik organizmaların kabuklarında ve iskeletlerinde değişiklikler gözlemlemeye başlamıştır. Düşen kalsifikasyonun oranının, bu organizmaların ve dolayısıyla bu organizmalar ile beslenen daha kalabalık türlerin yaşam kabiliyetlerini kısa vadede olumsuz yönde etkilemesi muhtemeldir. Özellikle mercanlar, bizim mercan kayalıkları olarak gördüğümüz yapıyı meydana getiren iskeletlerini oluşturmak için kalsifikasyon mekanizmasını kullandıklarından risk altındadır. Mercan adaları ayrıca iki milyona yakın deniz türüne ev sahipliği yapmakta ve dünya genelindeki gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştirilen balıkçılık faaliyetlerinin dörtte birinin kaynağını oluşturmaktadır. Asidifikasyonun sonuçları, deniz organizmalarının kalsifikasyonu üzerindeki doğrudan etkilerden daha fazlasıdır. Suyun asitliğinin artması, kalamar gibi solungaçlı türler üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir (11). Okyanus asidifikasyonunun sonuçlarının tamamı henüz belirlenememiştir, ancak her yıl bu ‘mavi karbon havuzlarının’ yaklaşık yüzde yedisinin kaybolduğu tahmin edilmektedir. Bu değer 50 yıl önceki kayıp oranının yedi katına eşittir. Kara ormanları gibi, deniz ekosistemlerinin de iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir görevi vardır. Her iki ekosistemin de kaybedilmesinin yıkıcı sonuçlara yol açacağı kesindir, ancak okyanus yüzeyi altındaki yaşamın ne hızda değişebileceği henüz tam olarak belirlenememiştir. www.eea.europa.eu/tr/articles/denizler

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-istilaci-yabanci-turler-ve-asidifikasyonun-uclu-etkisi

Fok (Phocidae) - Fok Türleri

Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Chordata (Kordalılar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) Takım: Carnivora (Etçiller) Alt takım: Caniformia (Köpeğimsiler) Üst familya: Pinnipedia (Yüzgeçayaklılar) Familya: Phocidae - Fokgiller (Gray 1821) Foklar denizde yaşamaya çok iyi uyum sağlamış, yüzgeçayaklı, memeli hayvanlardır. Ayıbalığı olarak da anılan, ama suda yaşama­larının dışında balıklarla hiçbir ilgisi olmayan bu deniz memelilerinin 31 türü vardır. Özel­likle kuzey ve güney kutup denizlerinde dağılmış olan bu türler iki ayrı familyada toplanır: Gerçek ya da kulaksız foklar (Phoci-dae familyası) ve kulaklı foklar (Otariidae familyası). Bu iki familyanın üyeleri, dışkulaklarının ve yüzgeçayaklannın yapısındaki bazı farklı­lıklar dışında birbirlerine çok benzerler. Hep­si de çok iyi yüzücü ve dalıcı hayvanlardır. Suya daldıklarında kalp atışları yavaşladığı için enerji gereksinimleri azalır; böylece akci­ğerlerine doldurdukları havayla daha uzun süre yetinerek dakikalarca suyun altında kala­bilirler. Hatta, yaklaşık 10 dakikada bir yüze­ye çıkıp soluk almak koşuluyla suyun altında uyuyabilirler. Ama, yavrulamak için kıyıya çıkmak zorunda olduklarından, öbür deniz memelileri (balina ve yunuslar) gibi bütün yaşamlarını suda geçiremezler. Fokların mekik biçimindeki gövdeleri ve yüzgece dönüşmüş olan ayakları yüzmelerine yardımcı olur. Ayrıca, türlerin çoğu soğuk denizlerde yaşadığından, derilerinin altında vücutlarını sıcak tutan bir yağ katmanı vardır. Bununla birlikte türlerden bazıları ılık deniz­lere de uyum sağlamıştır. Foklar özellikle kalamar, ahtapot, balık ve kabuklularla bes­lenen etçil hayvanlardır. Yumuşak bakışlı iri ve güzel gözleriyle köpekleri andıran bu sevim­li hayvanlar, başlan suyun üstünde yüzerlerken uzaktan insanlarla bile karıştırılabilir. Gerçek Foklar Bu 18 fok türünü kulaklı foklardan ayıran en belirgin özelliklerden biri, başlarının iki ya­nında çıkıntılı kulakkepçelerinin, yani dışku­laklarının olmamasıdır. Bu yüzden bu grupta­ki hayvanların bir adı da kulaksız foklardır. Yüzgeçayaklannın yapısı da kulaklı fokların-kinden oldukça farklıdır. Ön üyeleri kısa olan gerçek foklar, arka üyeleri öne doğru bükülmediği için karada ancak güçlükle ve sürüne­rek yürüyebilirler. Buna karşılık, karada işe yaramayan bu arka üyeleri denizde çok usta bir yüzücü olmalarını sağlar. Boz fokun (Halichoerus grypus) erkeği yaklaşık 3 metre uzunluğunda ve 300 kg ağırlığındadır. Dişinin ağırlığı bunun yarısını bile bulmaz. Başları iri, geniş ve basık, burunları uzun olan boz fokların derisi genel­likle boz üstüne kara beneklidir. Nevvfoundland kıyılarında, Britanya Adaları çevresinde ve Baltık Denizi'nde üreyen bu hayvanların yeni doğmuş yavruları yün gibi yumuşacık, beyaz bir kürkle kaplıdır. Yaklaşık üç hafta sonra bu beyaz tüyler dökülür ve erişkinlerin rengini alan yavrular kendi başlarına denize dönerler. Derisi boz üstüne kara benekli olan körfez foku (Phoca vitulina) bütün kuzey yarıkürede en yaygın fok türüdür. Balık, kalamar ve kabuklularla beslenen bu hayvanlar o kadar çok balık yerler ki, bazı yörelerde balıkçılar için büyük bir sorun haline gelirler. Antarktika'da yaşayan pars fokunun (Hyd-rurga leptonyx) derisi, üzerindeki beneklerin deseniyle tıpkı bir pars (leopar) derisini andı­rır. Dişisi erkeğinden daha iridir ve uzunluğu 3,5 metreyi aşabilir. Öbür fokların yavruları ve penguenler gibi sıcakkanlı hayvanları da yediği saptanmış olan tek fok türü budur. Gene Antarktika'da yaşayan ve Güney Kutbu çevresinin en yaygın türü olan Weddell foku­nun (Leptonychotes vveddelli) derisi lekeli boz renkte, suratı da buldog köpeği gibi yassı ve basıktır. Karadeniz'de, Akdeniz'de ve Kanarya Adaları çevresinde yaşayan keşiş fokları ılı­man denizlere uyum sağlamış türlerdir. Bu gruptan olan Akdeniz foku (Monachus mo-nachus) Türkiye çevresindeki denizlerde de görülebilen tek fok türüdür. Uzunluğu 2-3 metre, derisi koyu kahverengi olan bu foklar bir zamanlar Akdeniz kıyısındaki ıssız kum­sallarda kalabalık koloniler halinde ürerlerdi. Yoğunlaşan plaj turizminin ve deniz kirliliği­nin etkisiyle sayıları iyice azaldı. Bugün Tür­kiye'nin ve öbür Akdeniz ülkelerinin kıyıla­rındaki bazı yörelerde küçük koloniler halin­de varlıklarını sürdürmeye çalışıyorlar. Bütün foklar içinde en irileri, morstan bile büyük olan fil foklarıdır (Mirounga cinsi). Adını kocaman gövdesinden ve hareketli uzun burnundan alan fil fokunun erkeği 6,5 metre uzunluğunda ve yaklaşık 3 ton ağırlı­ğındadır. Denizfili de denen bu türler daha çok Antarktika çevresindeki ıssız adalarda yaşarlar. Bu hayvanların kuzey yarıküredeki alttürlerinin ise soyu tükenmek üzeredir; California açıklarındaki yerleşilmemiş adalarda kuzey fil foklarının tek tük örneklerine rast­lanır. Çizgili fok (Histriophoca fasciata) Büyük Okyanus'un kuzeyinde ve Bering Denizi'nde yaşar. Erkeğinin uzunluğu 2 metreyi bile bulmayan bu fokun koyu kahverengi derisi, açık sarı renkte enli çizgilerle bezenmiştir. Kuzey Kutbu'ndaki Eskimolar, derisine çok değer verdikleri bu fokları avlamak için buz­daki küçük deliklerin başında bazen saatlerce beklerler. Hayvan soluk almak için başını delikten çıkardığında da mızraklayarak öldü­rürler. Kutuplarda çizgili fokun hem eti yenir, hem de derisinden kayak (Eskimo kayığı) ve giysi yapılır. Ayrıca derialtı yağlarını yemek ve lamba yağı, kas kirişlerini de iplik yerine kullanırlar. Halkalı fokun (Pusa hispida ya da Phoca hispida) boz renkli gövdesi, soluk renkli halka desenleriyle bezelidir. Yaklaşık 1,5 metre uzunluğundaki bu hayvan daha çok deniz kabuklularıyla beslenir. Antarktika'daki yü­zen buz kütleleri arasında yaşayan yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) da, adı­nın çağrıştırdığı gibi yengeçleri değil, küçük deniz kabuklularını yeğler. Uzunluğu 2,5 metreyi bulan bu ince yapılı fokun en sevdiğiyiyecek, sivri dişlerinin arasından süzerek topladığı kril denen küçük kabuklulardır. Balonlu fok (Cystophora cristata) da Atlas Okyanusu'nun kuzeyinde ve Kuzey Buz De­nizi açıklarında yaşayan ilginç bir fok türüdür. Adını burnunun üstündeki balon gibi şişkin­likten alan bu hayvanın soyu aşırı avlanma nedeniyle tükenmek üzeredir. En çok balık yiyerek beslenen balonlu foklar, genellikle Grönland fokuyla (Pagophilus groenlandicus ya da Phoca groenlandicus) birlikte karma sürüler halinde dolaşırlar. Grönland foku da soyunun tükenmemesi için son yıllarda koru­ma altına alınmıştır. Çünkü bu hayvanların yeni doğmuş yavrularının yumuşacık beyaz postu kürk ticaretinde çok değerlidir. Bu yüzden, büyüdükçe değeri düşen bu kürk uğruna on binlerce yavru daha iki haftalık olmadan sopalarla öldürülmüştür. Sakallı fok (Erignathus barbatus), çenesindeki çalı gibi sert tüylü sakalları ve dikdörtgen biçimindeki yüzgeçayaklarıyla tanınır. Çok iyi dalıcı olan bu hayvan, midye gibi dipte yaşayan kabuklu yumuşakçalarla beslenir. Derisi ve eti için Eskimolar'ın çok avladıkları türlerden biridir. Kulaklı Foklar Gerçek foklardan ayrı bir familya oluşturan 13 fok türü küçük kulakkepçeleriyle kolayca ayırt edilir. Bunlar karada çok hareketli hayvanlardır; gerçek foklarınkinden farklı olarak öne doğru bükülebilen arka üyeleriyle karada rahatça yürür, hatta kayalara bile hızla tırmanabilirler. Denizde asıl yüzgeç görevini ise yana doğru kaymış olan ön üyeleri üstlenir. Bu grubun en tanınmış üyele­ri, beş türü olan denizaslanlarıdır.California denizaslanı (Zalophus california) nus) gösteri yapmak üzere kolayca eğitilebildiği için, sirklerde ve hayvanat bahçelerinde insanların ilgiyle izledikleri foklar hep bu türdendir. Bu hayvanlar lastik gibi esnek gövdeleriyle geriye doğru bükülüp kıvrılarak karada ve denizde ilginç gösteriler yaparlar. California, Galâpagos Adaları ve Japonya'nın Büyük Okyanus kıyıları gibi doğal yaşama alanlarında temel besinleri mürekkepbalığı ve kalamardır. Ama insan eliyle bakıldıklarında balık yemeye de alışır ve kendilerine atılan balıkları havada yakalamayı öğrenirler. Cali­fornia denizaslanının erkeği 2,5 metre uzunlu­ğunda ve dişisinden çok daha iridir. Erkeğin ve dişinin asıl rengi soluk kahverengi olduğu halde, ıslandıkları zaman derileri parlak kara bir renk alır. Denizaslanlarının öbür türleri de Avustralya çevresindeki denizlerde, Büyük Okyanus'ta ve Bering Denizi'nde yaşar. Kulaklı fokların avlanmasının asıl nedeni, kürklerinin altındaki iç örtü kıllarının çok değerli olmasıdır. Kestane rengindeki bu yu­muşak kürk yalnız denizaslanlarında bulun­maz. Kulaklı kuzey fokunun (Callorhinus ursinus) 3 metre uzunluğundaki erkekleri koyu kahverengi gövdeleri ve boz renkli yeleleriyle tanınır. Dişiler erkeklerin yarısı büyüklüğünde, daha açık renkli ve yelesizdir. Bering Denizi'ndeki bazı adalarda üreyen, ama yılın en az yarısını Büyük Okyanus sularında dolaşarak geçiren bu foklar kışın güneye göç ederek California açıklarına ka­dar inerler. Üreme bölgelerine mayıs başlarında önce erkekler gelir ve her biri kendisi için kumsal­da bir üreme alanı seçer. Ağustosta üreme dönemi bitip yeniden denize açılıncaya kadar hiçbir şey yemez, su içmez ve yerlerinden ayrılmazlar. Çünkü haziranda kıyıya çıkacak olan dişilerini ve üreme alanlarını korumak için öbür erkeklerle kıyasıya dövüşmeleri gerekir. Bu yüzden, dövüşmek dışında hiçbir şeye ayıracak zamanları yoktur. Bir zamanlar Bering Denizi'nde ve Büyük Okyanus'un güneyindeki ıssız adalarda kulak­lı fokların oluşturduğu büyük koloniler vardı. Ama bu hayvanlar o kadar çok avlandı ve öldürüldü ki birkaç kez tümüyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldılar. Günümüz­de fok avcılığı çok sıkı biçimde denetlenmek­te ve türlerin üreme bölgelerinde rahatsız edilmeden yavrulayabilmesi için gerekli ön­lemler alınmaktadır. Özellikleri Ölçüleri Yüzgeçayaklılar üst familyasının en büyük ve en küçük türleri fokgiller familyasına aitdir. Fokgillerin ortalama ölçüleri morslar ve denizaslanıgillerden küçüktür. En küçükleri baykal gölü foku ve kıvrak fok, 110-140 cm uzunluğa ve 50 kg'dan biraz fazla bir ağırlığa ulaşırlar. Büyüklük rekorunu 6,5 metre uzunluğa ve 4 ton ağırlığa kadar varan deniz fili tutmaktadır. Denizaslanıgillerden farklı olarak, fokgillerde çoğunlukla dişi ve erkek türler aynı büyüklükte, bazen dişiler biraz daha büyük olurlar. Sadece deniz fillerinde erkekler dişilerden çok daha büyük olurlar. Yüzgeçleri Ilerleme yöntemleri başlığı altında da açıkladığımız gibi fokgillerin ön yüzgeçleri denizaslanıgillerde olduğundan küçüktür. Parmaklarında güçlü tırnakları vardır. Bu tırnakları ile yere tutunur, ya da karın içine mağaralar kazarlar. Sadece bazı antarktik türlerde tırnaklar gerilemişdir. Arka yüzgeçlerinde en dışta kalan parmak en uzunudur. Arka yüzgeçlerindede tırnaklari vardır, ama bu tırnakları kullanmazlar. Güney yarıkürenin çoğu türlerinde bu arka yüzgeç tırnakları yok olmuşdur Iskelet ve kas yapıları Fokgillerde en güçlü kasların toplandığı bölge, irikulaklıgillerde olduğu gibi omuzlarında değil, kalçalarındadır. Musculus longissimus dorsi ve Musculus iliocostalis kasları en iyi gelişmiş kaslarıdır. Fokgillerin dış görünüşlerine bakıldığında boyunları yokmuş ve kafaları doğrudan vucutlarının üstünde oturuyor gibi görünürler, ama bütün memelilerde olduğu gibi onlarında boyunlarında yedi eklem bulunur. Boyunlarında güçlü kasları vardır. Yüzerken kafalarını eğik tutarlar, ama avlarını yakalarken hemen kafalarını dikerler. İlerleme yöntemleri Fokgillerin denizaslanıgiller arasındaki diğer mühim bir farkları, ilerleme gücünü öne değil arkaya aktarmış olmalarıdır. Denizaslanıgiller suyun içinde bir pengüen gibi güçlü ön yüzgeçleriyle ilerlerken, fokgiller yüzerken çok daha zayıf olan ön yüzgeçlerini hızı kesmesinler diye vucutlarına dayar ve pek kullanmazlar. Fokgiller yüzmek için arka yüzgeçlerinin parmaklarını gerip onları daha geniş yaparlar ve onların gücü ile ilerlerler. Böylece fokgillerin suda yaşamaya, denizaslanıgillerden daha iyi ayak uydurmuş olduklarını söyliyebiliriz. Çünkü suda işlerine yaramayan ön yüzgeçleri zayıflamışdır. Bu yüzden karada hareket etmek onlar için irikulaklıgillerde olduğundan daha zordur. Fokgiller karada karınları üzerinde sürünerek ilerler. Bu yorucu ilerleme yönteminden dolayı bazen sağa ya da sola doğru ilerlemek için o yana doğru yuvarlanırlar. Karlı ve buzlu bir ortamda kayabildikleri için daha rahat ilerlerler. Eskiden denizaslanıgillerin fokgillerden daha ilkel bir familya oldukları düşünülmüşdür. Modern bilimde ama böyle bir fikirden kaçınılır, çünkü iki familyanında bulunan en eski kalıntıları aşağı yukarı aynı yaşlardadır. Yaşam şekilleri Fokgiller, denizaslanıgiller gibi büyük koloniler oluşturmazlar. Sadece deniz fillerinde, bir erkek diğer erkeklerle dövüştükten sonra iyi kolladığı bir harem oluşturur. Çoğu fokgiller yalnız ya da küçük topluluklar içinde yaşarlar. Beslenme Çoğu fokgiller balık ve diğer deniz hayvanları ile beslenirler. Bazıları bir tür besin üzerinde uzmanlaşmışlardır; örneğin yengeç yiyen fok'un yaşam şekli ve hatta çene yapısı güney kutpu yengeçleri ile beslenmeye ayak uydurmuşdur. Deniz parsı ise tam bir yırtıcı hayvandır, pengüenler ve diğer fok türlerini avlar. Katil balina ve köpekbalıklarının yanında, güney kutpu denizinin en başarılı avcılarından biridir. Sınıflandırma Fokgiller familyasını sınıflandırmanın en mantıkli yolu, güney yarıkürenin türlerini Monachinae, ve kuzey yarıkürenin türlerini Phocinae olarak ayırmakdır. McKenna & Bell'e göre sınıflandırma (ancak oymaklar alt familyaya, alt oymaklar ise oymağa çevrilmişlerdir): Alt familya: Monachinae Oymak: Monachini Cins: Monachus Akdeniz foku (Monachus monachus) Havaii foku (Monachus schauinslandi) Karibik foku (Monachus tropicalis) Cins; Deniz fili (Mirounga) Kuzey deniz fili (Mirounga angustirostris) Güney deniz fili (Mirounga leonina) Oymak: Lobodontini Cins: Ommatophoca At foku (Ommatophoca rossii) Cins: Lobodon Yengeç yiyen fok (Lobodon carcinophagus) Cins: Hydrurga Leopar foku (Hydrurga leptonyx) Cins: Leptonychotes Vedel foku (Leptonychotes weddellii) Alt familya: Phocinae Cins: Cystophora Balonlu fok (Cystophora cristata) Cins: Erignathus Sakallı fok (Erignathus barbatus) Cins: Asıl foklar (Phoca) Semer foku (Phoca groenlandica) Şeritli fok (Phoca fasciata) Kıvrak fok (Phoca hispida) Hazar denizi foku (Phoca caspica) Baykal gölü foku (Phoca sibirica) Larga foku (Phoca largha) Bayağı fok (Phoca vitulina) Cins: Halichoerus Gri fok (Halichoerus grypus) 1996 da Bininda-Emonds ve Russell fokgiller üzerinde kladistik bir analiz yapmaya çalışmışlardır. Kafatasları, çeneleri ve yüzgeçlerin özelliklerini incelemişlerdir. Bu incemeler Monachinae ve Phocinae'nin gerçekten iki ayrı monofiletik takson olduğu hakkında kanıtlar getirmişdir. Ancak büyük ihtimalle Phoca cinsi parafiletik'dir, ve Monachinae'nin yukarıda gösterilen oymağa konulmasıda doğru değil gibi gözükmektedir. Bu yapılan araştırmada birden fazla kladiogramlar ortaya konulmuşdur. MsxLabs & TemelBritannica

http://www.biyologlar.com/fok-phocidae-fok-turleri




Biotop Tipleri

Eğer denize dökülen büyük bir akarsuyun (Örneğin, Büyük Menderes gibi) kenarında durarak, çamurla karışık ve adeta sapsarı görünümdeki suyun, yavaş yavaş denize akışına bakıp, bu suyun yüksek dağ ve ormanlardan veya bunların yaylalarındaki çayırlardan doğarak, yer yer köpüren, coşan ve çağlayan şelaleler meydana getiren billur gibi şeffaf ve tertemiz birçok suların birleşiminden türediğini düşünebilmek gerçekten zordur, işte, bu iki kutup arasında görülen son derece farklı fiziksel koşulların yarattığı biyolojik habitatlar da, kaynaktan başlayarak denize ulaşıncaya değin çok değişik görünümler yansıtırlar. Durumu daha iyi anlayabilmek için, örnek olarak seçtiğimiz akarsuyun çıktığı yerden (kaynağından) başlayarak döküldüğü yere (denize döküldüğü yer) doğru yavaş yavaş yürüyelim. Önce birçok küçük su sızıntılarının meydana getirdiği dereciklerin toprak ve çakıllar arasında meandirlar çizerek aşağı doğru ilerlediklerini ve bu arada, birbirlerine yakın olanların zaman zaman birleşerek daha büyükçe dereler oluşturduklarını, önlerine gelen engelleri aşarak ve etrafa köpükler saçarak coşku içinde aktıklarını ve nihayet, önlerine rastlayan tümseklerden düşerek maydana getirdikleri şelalelerin kayalar üzerinde kazan şeklinde küvetler açtıklarını adeta görür gibi oluruz. Bundan sonra da arazinin eğimine ve ekolojik yapısına bağımlı olarak birbiri ardına sayısız göletler oluşturup aşağı doğru indiğine tanık oluruz. Dağ derelerinin suyu genellikle soğuk olur. Bunun nedenini ise, üzerlerinde genellikle karlar bulunduran ve bu nedenle de devamlı olarak serin olan bölgenin yeraltı suyundan kaynaklanmış olmasında aramak gerekir. Aşağı vadilerde su sıcaklığının son derece yüksek olduğu ve o oranda yavaş aktığı mevsimlerde bile, sıcaklık 12°C yi geçmez, hatta çoğu zaman daha da düşük olabilir. Bu nedenledir ki, eğer kaynağa çok yakın değilse, oksijence de çok zengin olabilir. Genellikle karların erimesiyle meydana gelmiş, soğuk saydam ve temiz bir sudur. Aslında da böyledir. Dere, dağların küçüklü büyüklü birçok vadilerinden gelen kollarla da birleşerek aşağıya doğru indikçe büyür. Nihayet dağın eteğine varıncaya kadar kollar alarak daha da fazla büyür ve genişler. Vadiye inildiğinde, hızında bir yavaşlama ve yatağında bir genişleme görülen küçük bir nehir halini alır. Su, bu düzeyde bile bol miktarda erimiş oksijen içeriyorsa da sıcaklığı biraz artmıştır. Bununla beraber yaz mevsiminde bile sıcaklık ender olarak 10°C nin üzerine çıkar. Artık yukarıda görülen o hızlı akıntılar burada görülmez, düzlüğe doğru akışında seçkin bir yavaşlama dikkati çeker. Ovalara yaklaşırken eğim daha da azalmış olduğundan akışın iyice yavaşladığı görülür. Kaynağa yakın bölgelerde derenin tabanı, dağlardan koparılarak sürüklenmiş büyük taşlarla dolu olduğu halde, aşağı vadilere doğru inildikçe onların yerini giderek küçülen çakıllar ve sonra da kumlar alır ve nihayet yerlerini çamura terkeder. Böylece dere yatağının kenarlarında çeşitli su bitkileri görülmeye başlar ve su düzeyi de giderek derinleşir. Bu tip habitatlara, özellikle nehrin kıvrımlarında meydana getirdiği küçük koylarda ve yanlarda açılan akıntısız küçük körfezlerde rastlanır. Bu durum ise, suyun yavaş akışına ve daha derin oluşuna bağlıdır. Bu bölgede su hareketinin azlığı nedeniyle hava absorbsiyonu da azalacağından ve sıcaklık da arttığı için oksijen konsantrasyonu daha düşük olur. Nihayet vadiye inildiğinde etrafı su bitkileri ile donatılmış ve özellikle yaz aylarında suyu iyice ısınmış, oldukça büyük bir nehirle karşılaşırız. Bundan sonra da nehrin denize dökülmeden önce aşağı. havzaya yaklaşırken gel-git etkisi altında deniz suyu ile de karışarak acısu özelliği kazandığını ve nihayet denize boşaldığını görürüz. Bu değişik akuatik ortamların faunası da fiziksel görünüm ve koşullarda olduğu gibi çok değişik özellikler taşımaktadır. Burada bizi doğrudan ilgilendiren kuşkusuz balıklar ve onlarla yakından ilgili fauna olacaktır. Şimdi biz bu durumu da yukarıdan (membadan) aşağıya (mansaba) yürüyerek incelemeye devam edelim. İlk bakışta, bu berrak suda herhangi bir yaşamdan eser yokmuş gibi görünürse de kaynaktan biraz uzaklaşınca su içinde bulunan bir taşı ters çevirecek olursanız, bazı yassılaşmış böcek veya kurtçukların, ışıklı yerden kuytu ve gölge yerlere doğru kaçıştıklarını ve hemen diğer taşlar altına veya deliklere sığındıklarını görürsünüz. Bunların çoğu, ilgili habitatlarda yaşamaya alışmış olan Tricopter larvalarından ibarettir. Işıktan hoşlanmadıkları için genellikle derelerdeki taşların alt yüzeylerinde yaşarlar. Bu nedenle de kaldırılan taşların altından, karanlık bir köşe aramak için etrafa kaçışırlar. Aynı taşlar üzerinde ara sıra yassı kurtlara da (Planaria) rastlanabilir. Bu hayvanların görünüşleri, taşlar üzerinde temkinle sürünerek gidişleri nedeni ile çok küçük sülükleri hatırlatır. Daha dikkatli bir araştırma sonunda da bazı küçük balıkların taşlar arasında koşuştuklarını görürüz. Bunlar da çoğu kez bıyıklıların (Barbus) yavruları veya Tatlısu alası (Salma trutta)'nın genç bireyleri olabilirler. Bu arada nadiren Yılan balığı (Anguilla anguilla) gençlerine de buralarda rastlanabilir. Bu bölgede çok görülen Alabalıklar oldukça parlak ve renkli görünürler. Özellikle genç bireylerin vücutlarının iki yanında ve yanaklarında etrafı açık mavi veya beyazımsı halelerle çevrilmiş parlak kırmızı benekler dikkati çeker. Alabalıkların ulaşabileceği en üst yatakları oluşturan bu bölge, kaynağa oldukça yakındır. Buradan aşağı doğru, Alabalıkların gidebileceği yer, bölgenin iklimi ve topografyası ile ilgili olarak değişmektedir. Üreme zamanı gelince (Kasım-Ocak) bir içgüdü sonucu, hormonal bir tepki ile bu balıklar dağ derelerinin kaynaklarına doğru yola çıkarlar. Bazen çağlayan ve şelale gibi su setleri bu dönüşü neredeyse olanaksız hale koyabilirse de çoğunlukla atlayarak, sıçrayarak bu engelleri aşmasını bilirler. Bu dönüş sırasında genellikle Barbuslar da onları izlerler. Bu bölge, Alabalıkların rengi ve görünüşü kadar değişiktir. Bu balıkların yaşadığı yükseklikler ülkemizde bazan 2000-2500 m. ye kadar çıkabilir. Aşağı bölgelerdeki nehir, dere ve çayların kaynağına yakın kesimlerindeki temiz ve bol oksijenli akarsularda da, bu balıklara çok rastlanır. Bununla beraber, Vadi boyunca Bıyıklı balık (Barbus) türleri ile birlikte Çöpçü balığı, Kaya balığı (Gobio), Tatlısu sardalyası (Alburnus), Çöpçü balığı (Cobitis) ve Yılan balığı (Anguilla) cinslerine ait türlere de rastlanabilir. Daha aşağılarda akarsu birkaç kol daha alarak genişler ve nihayet vadinin aşağı kesimlerine inilince, etrafı adeta su bitkileri ile sınırlandırılmış büyük bir kanal şeklini alır. Daha da kuzeyde yer alan Avrupa ülkelerinde bu bölgeye kadar çeşitli Alabalık türleri yaşamakta ise de, ülkemizde sular vadiye inince birden ısındığı için, yerini daha çok Cyprinid-lere terk eder. Bunlardan ise, akarsuyun aşağı havzasında ilk dikkati çeken ve bölgemizde kababurun olarak isimlendirilen Chondrostoma nasus türüdür. Bunlar boynuzumsu maddeden (keratin) yapılmış keskin dudakları ile sualtı vejetasyonundan faydalanmağa ve küçük dip faunası ile beslenmeye gelirler. Buna karşın Tatlısu kefali olarak bilinen Leuciscus cephalus ise yüzey suyunda organik orijinli, büyük ve küçük ne bulursa onları yem olarak alır. Aynı habitatta, aşağı yukarı benzer davranışlarla yem arayan diğer bir Tatlısu kefali türü (Leuciscus borysthenicus), zeminde yaşayan Tatlısu kayası (Gobio gobio) ve sığ yerlerdeki otlar arasında bulunan Ot balığı (Phoxinus phoxinus) yadırganmayan formlar olarak görülürler. Bunların yanında, genellikle onların genç formları ile beslenen ve yırtıcı bir balık olarak tanınan Tatlısu köpek balığı (Aspius vorax) na da rastlanabilir. Bazen de, Alabalıkların (Salma trutta) bulunduğu derelerin alt başlarında Turna balıklarına (Esox lucius) rastlanabilir. Aynı şekilde, fakat daha çok tabanı çakıllı ve taşlı bölgelerde Sazangillerin (Cvprinid) en değerli balıklardan biri olan Bıyıklı (Barbus) türleri dikkati çeker. Bunlar Alabalıklardan sonra, bu üçüncü bölgenin hemen hemen en önemli ve ekonomik değeri yüksek balıkları olarak tanınırlar. Bu bölge suları genellikle küçük derelerin birleşerek nehirleşmeye doğru gitmesiyle karakterize edilir. Bununla beraber, oldukça süratli akarlar ve halen bol oksijen içerirler. Sıcaklık, bu bölgede yaz mevsimi süresince 10.5°C yi geçmez ve sığ kesimlerde kum yığınları ile ufak çakıl bankları bulunur. Sahillerinde bazen oldukça dar ve sık bir vejetasyon kemeri meydana gelir. Şüphesiz Bıyıklı (Barbus) türleri değişik klimatik bölgelerde değişik türlerle (Barbus capito, Barbus rajanorum, Barbus plebejus, Barbus mursa v.b.) temsil edilebilirler. Bu arada Cyprinid' lerden Kızılgoz (Rutilus rutilus) ve Yassı Kızılkanat (Scardinius erythrophthalmus) türleri de aynı ortamda bulunabilirler. Bununla beraber, her zaman bu böyle demek değildir. Bundan başka yine oldukça yırtıcı türlerden olan Tatlısu levreği (Perca fluviatilis) ile onun yakın akrabası olan Stizostedion lucioperca bazı bölgelerde ve özellikle ikincisi, Eğridir ve Marmara göllerinde ekonomik değeri büyük olan bir sofra balığı olarak önemlidirler. Bu bölgelerde, Yılan balıklarına (Anguilla anguilla) daima rastlanır Her halde en fazla sayıda türe, nehrin dördüncü bölgesinde rastlanacaktı. Bu bölgeye predominant bir karakter kazandıran kapak balığı Abramıs brama' nın çokluğu, burayı özellikle batıda «Abramis bölgesi» olarak adlandırmaya neden olmaktadır. Bu isim altındaki bölgelerde, nehir, dere ve çaylar genellikle sakin akarlar, derinlik hemen hemen her yerde aynidir ve yaz sıcaklığı oldukça yüksektir. Bazen sıcaklık çok yüksek değerlere dahi ulaşabilir. Yüzey sularında çok iyi oksijenlenme olmakla beraber, zemin sularında özellikle yazın oksijen miktarı zayıftır veya bazen hiç oksijene rastlanmayabilir. Kenarlar sık bir vejetasyon kemeri ile örtülüdür. Zemin oldukça yoğun bir sedimantasyonu teşkil eden kum veya çamurla kaplıdır. Etrafında sayısız yan sular, küçük koy, körfez ve gölcükler bulunur. Sığ sularla durgun ve sakin koylar ve yan gölcükler özellikle yumurtalarını akuatik bitkiler üzerine yapıştıran Sazan (Cjprinid) ve Turna (Esocid) gibi birçok balık türleri için yumurta bırakma ortamı teşkil ederler. Özellikle Abramis brama bu tip sualtı vajetasyonu içeren durgun suları çok sever Su sıcaklığı bu bölgelerde yazın 18°C yi geçer. Şüphesiz böyle bir biotopta Abramis'in birçok akrabaları da beraber bulunabilir. Bunlar arasında ekonomik yönden en değerli olanları Aynalı Sazan dışında şüphesiz ki Doğal Sazan balığı (Cyprinus carpio) ve Yeşil sazan (Tınca tınca) lardır. Bunlardan sonra Kızılkanat sürülerini (Scardinius erytrophthalmus,, uzun burnu ve zemine doğru bakan ağızları ile dikkati çeken ve oldukça karakteristik bir balık olan ve ülkemizin bazı kesimlerinde (Eğridir) Çiçek balığı adı ile anılan Vimba vimba'yi unutmamalıyız. Bunlardan başka bu tip biotoplarm diğer bir formu da, Havuz balığı adı ile anılan sarı-kahverengi görünümde Carassius carassius' lardır. Ayrıca, bu bölgelerde yem bol olduğu için, predatör balıklardan Tatlısu levrekleri (Perca fluviatilis ve Stizostedion lucioperca gibi türler) Barbus' ların bulunduğu bölgeden çok daha fazla bulunurlar. Bu arada büyük nehirlerimizin çoğunda bulunan ve ekonomik değeri çok yüksek olan Yayınlardan Silurus glanis'te böyle yavaş akan bölgelerin karakteristik bir formudur. Bu balık, daha çok batık veya devrilmiş ağaç kütüklerinin dalları altında veya sahil banklarının altındaki oyuklarda saklanarak önlerinden geçecek avı (diğer balıklar, kurbağalar v.b.) yakalamak için fırsat beklerler ve tetikte dururlar. Bazan yüksek rakımlı sulara da çıkarlarsa da, buralarda kolaylıkla yakalayabilecekleri, yavaş hareket eden balıklar bulunmadığı için doğal olarak nadir görülürler. Yılan balıkları (Anguilla anguilla) özellikle Abramis bölgesinde çok bulunurlar. Ayrıca denizden gelipte, buralarda yumurta bırakan daha birçok balık türleri göze çarpar. Bunların en küçüğü Tirsi balıkları (Alosa türleri) ve en büyükleri de Mersin balıkları (Acipenser türleri)'dir. Mersin balıkları özellikle Karadeniz'de oldukça azalmışlardır. Bu balıklara, tatlısu ile deniz suyunun birleştiği yerde (nehirlerin ağzından 4 km. içeriye kadar), bölgelerin özelliklerine göre az veya çok miktarlarda rastlamak mümkündür. Med-cezir, su akıntılarının değişmesine ve kuvvetli rüzgarlarda tuzlulukta büyük dalgalanmalara (tuzluluğun azalıp çoğalmasına) sebep olurlar. Bu nedenle, buralarda yaşayan hayvanlar gerek tatlısu ve gerekse tuzlu suya karşı büyük bir tolerans gösterirler. Balıklar arasında bu türlü adaptasyon yeteneği özellikle Pisi balığında (Plueronectes flesus) ve Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) görülür. Gerek Abramis bölgesinde ve gerekse nehir ağzı bölgesinde, her türlü hayatın küçük formlarına rastlamak mümkündür. Zemin faunası arasında mikroskopik yapıda olan ve çok değişiklik gösteren kurtlar, yumuşakçalar (Salyangozlar, Midyeler v.b), böcek larvaları ve diğer birçok organizmalarla her türlü organik madde tüketicileri bulunabilirler. Sahillerde, sakin ve kuytu bölgelerde sıcak mevsim boyunca büyük boyutlu planktonik Krustase larvaları gelişir ve bütün nehir ağzı bölgesine dağılırlar. Şüphesiz ki, bu bölgelerin birbirlerinden kesinlikle ayrıldığı düşünülemez. Özellikle aktif organizmalardan olan balıklar bu bölgeler arasında devamlı şekilde geçiş yapabilirler. Bu nedenle belirlenen sınırların daima coğrafik, klimatik ve ortam etkileri altında olduğunu düşünmek gerekir. Bununla beraber, bir nehrin belirli kesiminin özellikleri, onun hangi bölgeye ait olduğunu büyük bir yaklaşımla gösterebilir. Türkiye'de oldukça uzun ve bazen düzenli akan bölgeler içeren nehirler olduğu gibi, özellikle dağlık bölgelerde kısa ve çoğu zaman düzensiz akan nehirler, çaylar ve dereler de vardır. Kuşkusuz özellikle ikinci gruptaki nehir, dere ve çaylarda tedricen değişen biotoplara rastlamak olanağı yoktur. Diğer taraftan, ülkemizde spor balıkçılığı geliştirilemedeği için aslında ne amatör balıkçılar ve ne de biyologlar bu bölgeleri ayırmağa lüzum görmemişler, dolayısıyla böyle bir çalışmaya da gereksinim duyulmamıştır. Nehirler bir yana bırakılacak olursa, göller, gölcükler ve barajlar ülkemizde tatlısu balıkçılığı yönünden büyük önem taşıyan azımsanmayacak biotopları oluşturur ve çoğu iyi besleyici (Eutrof) karakter gösterirler. Eutroph karakterdeki göl ve gölcüklerimizin aşağı yukarı hepsi sığ sulardır. Çoğunda güneş radyasyonları tabana kadar nüfuz edip, zengin bir vejetasyonun gelişmesine neden olur. Bu yüzden, böyle biotoplar genellikle vejetasyonla örtülüdürler. Diğer taraftan, güneş radyasyonlarının tabana kadar ulaşamadığı derin göller (Van, Beyşehir ve Eğridir gölleri) de mevcuttur. Böyle göllerin tabanında vejetasyon olmadığı gibi, dip suları da yüzeye nazaran oldukça düşük sıcaklıktadır. Farklı göller arasında bir de Alpin gölleri, ele alacak olursak, bunlar ülkemizin yüksek dağlık bölgelerindeki küçük göllerle karşılaştırılabilir. Bunlar çoğu zaman 1500—2000 m. nin üzerindeki yüksekliklerde bulunurlar ve çoğunlukla etrafları karlarla örtülü olabilir. Genellikle eriyen kar sularıyla beslendiklerinden, yüzey ve dip sıcaklıkları düşük olur. Bu tip göllerdeki balık faunasının başında Alabalıklardan (Salmonidae) Salmo trutta (Abant gölü), Sazangillerden (Cyprinidae] Ot balığı (Phoxinus) ve sirazlar (Capoeta) (Eğridir gölü) gelir. Bu türler, dağların her türlü olumsuz şartlarına, bu arada kar ve buzun engellemesi sonucu ortaya çıkan oksijensizlik ve ışıksızlığa da dayanıklılık gösterirler. Kış boyunca, yaşamını sürdürebilen birkaç bitkinin fotosentez olayı ile de suya oksijen sağlanması olanaksızdır. Aksine, karanlık bir ortamda solunum ile devamlı CO2 çıkartarak sudaki yaşamı temsilinden tedirgin edebilirler. Çünkü, fotosentez ile çıkarttıkları çok az miktardaki oksijeni kendi solunumları için kullanırlar.

http://www.biyologlar.com/biotop-tipleri

Balıkçılığı bırakana teşvik

10 May 2012 09:57 Samanyolu Haber Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı, balıkçılıkta aşırı ve bilinçsiz avlanmaya karşı harekete geçti. Bakanlık, denizlerde avlanan 20 binin üzerindeki tekne sayısının azaltılmasını hedefliyor. Balıkçılardan gelen talep üzerine 2012 destekleme programına dahil edilen uygulamayla, sektörden ayrılmak isteyen tekne sahipleri desteklenecek. Uygulama Türkiye'deki avlanma kapasitesinin yüzde 90'ına sahip olan 12 metre ve üzerindeki tekne sahiplerini kapsıyor. Zaman'ın haberine göre balıkçılığı bırakmak isteyen tekne sahipleri, gemi boyuna göre bakanlıktan destek alacak. İlk defa hayata geçecek uygulama ile 12 metre ve üzerindeki balıkçı gemilerinin yüzde 5 azaltılması hedefleniyor. Kendi istekleri ile desteklemeden faydalanarak gemilerini avcılıktan çıkaracak gemi sahipleri, geminin tüm haklarını Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı 'na devredecek. Bakanlık bu gemileri çeşitli amaçlarla kullanmayı planlıyor. Gemilerin bir kısmını su ürünleri araştırma kuruluşları veya üniversitelere vermeyi planlayan bakanlık, bir kısmını da TİKA aracılığıyla Afrika ülkelerinden bazılarına yardım amaçlı verecek. Kullanılamaz durumda olan gemiler ise hurdaya ayrılacak. Son 10 yılda balık ihracatını üç kat artıran balıkçılar Türkiye'deki avlanma yasağı döneminin uzunluğundan şikâyetçi. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı'nın kapısını çalan Karadenizli balıkçılar, Gürcistan ile olduğu gibi Ukrayna ile de avlanma anlaşması yapılmasını talep etti. Karadeniz'de 10 mil açıldıktan sonra canlı yaşamadığı için avlanma yapamadıklarını belirten Samsun Su Ürünleri Komisyoncuları Derneği Başkanı Davut Kıyak, Ukrayna ile anlaşma yapılması halinde balık fiyatlarında radikal düşüş olacağını söyledi. Türkiye'de bugün kilosu 60 liraya satılan kalkanın Ukrayna'da 10 dolar olduğunu ifade eden Kıyak, "Ukrayna'da avlanma yasağı sadece mayıs ayında var. Yılın 11 ayında kalkan, mezgit, barbun, istavrit avlanabilir. Ukrayna'da 100 mil ötesine kadar canlı olduğu için avlanma yapılabiliyor. Eğer devletler arası anlaşma yapılabilirse balıkçı teknelerimiz orada avlanabilir. Fiyatlar orada çok ucuz. Bizde mezgit 30 lira, orada 2 dolar, barbun bizde 50 lira iken Ukrayna pazarında 2-3 dolara satılıyor. Türkiye'deki vatandaşlar sağlıklı olan balığı çok ucuz bir fiyata tüketebilirler." dedi. Türk balıkçıların Gürcistan'da sınır ticareti kapsamında avlanma yapabildiğini aktaran Samsun Su Ürünleri Komisyoncuları Derneği Başkanı Kıyak, Türkiye'nin balıkçılık altyapı ve teknolojisinin bölge ülkelerinin üzerinde olduğunu kaydetti. Ürünün pazarlanmasında da sıkıntı yaşanmayacağını ifade eden Kıyak, Ukrayna'da avlanabilmek için devlet güvencesi beklediklerini kaydetti. Gürcistan'ın Ukrayna ile anlaşması olduğunu ifade eden Kıyak, "Türk balıkçılık sektörünün daha da gelişmesi için bu açılımın yapılması gerekiyor. Tekne ile 10 saatlik mesafede avlanma yapılabilir. Hem Türk halkı ucuz fiyata balık yer hem de tekneler boş beklemedikleri için istihdama katkı sağlar." değerlendirmesinde bulundu.

http://www.biyologlar.com/balikciligi-birakana-tesvik

Kan hastalıklarında umut veren gelişmeler var

Kan hastalıklarında umut veren gelişmeler var

Türk Hematoloji Derneği(THD) tarafından Trabzon İl Halk Sağlığı Müdürlüğü işbirliği ile Trabzon’da düzenlenen “HALKHEP-Hasta ve Hasta Yakınlarına Yönelik Kan Hastalıkları Bilgilendirme Toplantısı’nda yapılan açıklamada, son yıllarda kanser tanı ve tedavisinde süregelen ve hem hastaları hem de hekimleri heyecanlandıran olumlu ve umut verici gelişmelerin habis kan hastalıklarını da ilgilendirmekte olduğu belirtildi. Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Teoman Soysal, erişkinlerde en sık rastlanan lösemi tipi olan kronik lösemiler bu alanda oldukça sevindirici gelişmelere konu olduğunu belirterek “Örneğin kronik miyeloid lösemi (KML) tedavisi artık günlük alınan hap şeklinde tedavilerle sağlanmaktadır. Bu kan kanserini hücre düzeyinde oluşturan bozukluğu hedefleyen tirozinkinaz baskılayıcı ilaçlar olarak adlandırılan tedavilerle KML hastalarının yaşam kalitesi düzelmiş, ileri evrelere geçiş oranı çok büyük ölçüde azaltılmış, tam yanıt oranları yüzde doksanın üzerine çıkmış ve hastalar bu sayede uzun yaşama şansını elde etmişlerdir. Artık diyabet, hipertansiyon gibi takip edilen bir hastalık şeklinde görülmeye başlanmıştır” dedi. Benzer gelişmelerin kronik lenfositik lösemi ve bazı lenfoma türleri ve multiplmiyelom için de gerçekleşmekte olduğunu, halen çalışmaları sürmekte olan çok sayıda hedefe yönelik tedavi geniş bir hasta grubunun umut kaynağı olduğu ifade eden Prof. Dr. Soysal, “Örneğin kronik lenfosittik lösemi olarak adlandırılan ve erişkinlerde en çok rastlanan lösemi tipinde mevcut kemoterapilere dirençli olduğu bilinen bazı alt tipler için yakın gelecekte hedefe yönelik tedaviler kullanılabilecektir. Kronik lenfositik lösemi hastalarının tedavisinde yakın zamanlarda monoklonal antikorlar ve kemoterapiden oluşan tedavilerle çok yüksek yanıt oranları elde edilmektedir. Ancak bir grup hastada bu tedavilerin yeterli etki sağlamadığı bilinir. İşte bu hasta grubunda hedefe yönelik tedaviler üzerinde çalışılmaktadır. Bu ilaçlarla ilgili çalışmalar henüz ruhsatlanma aşamasına gelmemiştir, ancak ön veriler standart tedavilere duyarlı olmayan bir grup hastada uygulandıklarında hastaların uzun dönem hastalıksızlık ve yaşam beklentilerinde olumlu değişiklikler sağlayacakları yönündedir. Bu sözü edilen umut verici gelişmelerin bazı lenfoma tiplerini de kapsam içine alacağı öngörülmektedir” diye konuştu. Türkiye'de hemofili hasta sayısı 4 bin civarında THD Genel Sekreteri Prof. Dr. Muzaffer Demir ise hemofili hastalığı hakkında bilgi vererek, "Bu hastalar eskiden 30'lu yaşlara kadar ancak yaşıyordu. Günümüzde teknolojinin gelişmesine bağlı olarak, vücutta olmayan maddenin yerine konmasıyla yaşam süresi hemofililerde neredeyse toplumdaki sağlıklı yaşam süresine kadar ulaştı. Son yıllarda eklem içi kanaması olmadan, haftanın belli günlerinde eksik olan maddeyi ilaç olarak vererek hastanın eklemlerini korumak, yaşam kalitesini yükseltmek amaçlı, kanamadan koruyucu tedavi yöntemleri var. Kanamadan koruyucu tedaviyi erişkinlere de öneriyoruz" diye konuştu. Lenf ve kan kanserlerinin dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığının aynı olduğunu aktaran Demir, "Bu hastalıklar dünyada yüz binde 3-5 arasında görülür. Karadeniz'de de böyledir. Hemofili, 10 bin doğumda bir görülür. Elektromanyetik alan, kimyasallar gibi çevresel faktörlerin hepsi kan hastalıkları oluşum sıklığını artırmakta birer etkendir " dedi. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/kan-hastaliklarinda-umut-veren-gelismeler-var

Çevre Kirliliğine Neden Olan Etmenler ve Kirlenme Tipleri

Çevrenin doğal yapısını ve bileşiminin bozulmasını, değişmesini ve böylece insanların olumsuz yönde etkilenmesini çevre kirlenmesi olarak tanımlayabiliriz. Artık hepimizin bildiği gibi çevreden, içindeki varlıklara göre en çok yararlanan bizleriz. Çevreyi en çok kirleten yine bizleriz. Bu nedenle "Çevreyi kirletmek kendi varlığımızı yok etmeye çalışmaktır" denilebilir. Bilinçsiz kullanılan her şey gibi temiz ve sağlıklı tutulmayan çevre de bizlere zarar verir. Bu nedenle çevre denince aklımıza önce yaşama hakkı gelmelidir. İnsanın en temel hakkı olan yaşama hakkı, canlı ya da cansız tüm varlıkları sağlıklı, temiz ve güzel tutarak dünyanın ömrünü uzatmak, gelecek kuşaklara bırakılacak en değerli mirastır. 1970'li yıllardan sonra bilincine vardığımız çevre kirliliği dayanılmaz boyutlara ulaştı. Çünkü artık temiz hava soluyamaz olduk. Ruhsal rahatlamamızı sağlayacak yeşil alanlara hasret kalmaya başladık. Yüzmek için deniz kıyısında bile yüzme havuzlarına girmek zorunda kaldık. Gürültüsüz ve sakin bir uyku uyuyamaz, midemiz bulanmadan bir akarsuya bakamaz olduk. Kısaca artık kirleteceğimiz çevre tükenmek üzeredir. 2000–3000 yıl önce bir doğa cenneti ve büyük bir kısmı otlaklarla kaplı olan Anadolu'yu günümüzde bu durumlara düşürdükÇevre Kirliliğine Neden Olan Etmenler: Doğada kirlenmeye neden olan etmenleri, doğal etmenler ve insan faaliyetleri ile oluşan etmenler olmak üzere iki grupta inceleyebiliriz. Doğal Etmenler: Depremler, volkanik patlamalar, seller gibi doğadan kaynaklanan etmenlerdir.İnsan Faaliyetlerinden Kaynaklanan Etmenler:•Evler, iş yerleri ve taşıt araçlarında; petrol, kalitesiz kömür gibi fosil yakıtların aşırı ve bilinçsiz tüketilmesi•Sanayi atıkları ve evsel atıkların çevreye gelişigüzel bırakılması •Kimyasal ve biyolojik silahların kullanılması •Orman yangınları, ağaçların kesilmesi, bilinçsiz ve zamansız avlanmalar•Bilinçsiz ve gereksiz tarım ilaçları, böcek öldürücüler, soğutucu ve spreylerde zararlı gazlar üretilip kullanılması •Nükleer silahlar, nükleer reaktörler ve nükleer denemeler gibi etmenlerle radyasyon yayılmasıKirlenme Tipleri Çevre bilimcilere göre genelde, aşağıda verilen iki çeşit kirlenme vardır: Birinci Tip Kirlenme Biyolojik olarak ya da kendi kendine zararsız hale dönüşebilen maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Hayvanların besin artıkları, dışkıları, ölüleri, bitki kalıntıları gibi maddeler birinci tip kirlenmeye neden olur. Kolayca ve kısa zamanda yok olan maddelerin meydana getirdiği kirliliğe geçici kirlilik de denir.İkinci Tip Kirlenme Biyolojik olarak veya kendi kendisine yok olmayan ya da çok uzun yıllarda yok olan maddelerin oluşturduğu kirliliktir. Plastik, deterjan, tarım ilaçları, böcek öldürücüler (DDT gibi), radyasyon vb. maddeler ikinci tip kirlenmeye neden olur. Kalıcı kirlenme de denilen ikinci tip kirlenmeye neden olan maddeler bitki ve hayvanların vücutlarına katılır. Sonra besin zincirinin son halkasını oluşturan insana geçerek insanın yaşamını tehlikeye sokar. Örneğin; Marmara denizine sanayi atıkları ile cıva ve kadmiyum iyonları bırakılmaktadır. Zararlı atıklar besin zincirinde alglere, balıklara ve sonunda insana geçerek önemli hastalıklara ve ani ölümlere neden olmaktadır. Köy gibi kırsal yaşama birliklerindeki insanlar genellikle büyük kentlerde yaşayan insanlardan daha sağlıklı ve daha uzun ömürlüdür. Çünkü kırsal ekosistemler, çevre kirliliği yönünden kentsel ekosistemlerden daha iyi durumdadır. Bunu bilen kent insanı fırsat buldukça, çevre kirliliği en az olan kırlara, köylere koşmaktadır. Günümüzde en yaygın olan kirlilik su, hava, toprak, ses ve radyasyon kirliliğidir Su Kirliliği : Yeryüzündeki içme ve kullanma suyunun miktarı sınırlıdır. Zamanla su kaynaklarının azalması, insan nüfusunun artması ve daha önemlisi, suların kirlenmesi yaşamı giderek zorlaştırmaktadır. Su kirliliğini oluşturan etmenlerin başında lağım sularıyla sanayi atık suları gelmektedir. Bunun yanında petrol atıkları, nükleer atıklar, katı sanayi ve ev atıkları da önemli kirleticilerdir. Bunlar deniz kenarındaki bitki ve alg gibi kaynakları yok etmektedir. Kirlenme sonucu denizlerde hayvan soyu tükenmeye başlamıştır. Örneğin; Marmara denizi, kirlilik nedeniyle balıkların yaşamasına uygun ortam olmaktan çıkmıştır. Karadeniz'deki kirlenme nedeniyle hamsi ve diğer balık türleri giderek azalmaktadır. Istakozların larva halindeyken temiz su bulamamaları nedeniyle nesilleri tükenmektedir. Nehir ve göllerimizde kirlilik nedeniyle canlılar tükenmek üzeredir. Yeni yeni kurulmaya başlanan arıtma tesisleri, lağım ve sanayi atık sularını hem kimyasal hem de biyolojik olarak temizlemektedir. Böylece hem sulama suyu gibi yeniden kullanılabilir su kazanılmakta hem de denizlerin kirlenmesi önlenmektedir. Bu nedenle sanayileşme mutlaka iş yerleri planlanırken arıtma tesisleri ile birlikte düşünülmelidir Hava Kirliliği : Hava, içinde yaşadığımız gaz ortamı oluşturmanın yanında yaşam için temel bir gaz olan oksijeni tutar. Oksijen yanma olaylarını da sağlayan temel bir maddedir. Temiz hava olarak nitelendirilen atmosferin alt katmanı; azot, oksijen, karbondioksit ve çok az miktarda diğer gazlardan oluşur. Ayrıca atmosferin üst katmanında bir de ozon gazının (O3) oluşturduğu tabaka vardır. Ozon, güneşten gelen zararlı ışınların çoğunu yansıtıp bir kısmını tutarak yeryüzüne ulaşmasını engeller. Evler, iş yerleri, sanayi kuruluşları ve otomobillerin çevreye verdikleri gaz atıklar havanın bileşimini değiştirir. Havaya karışan zararlı maddelerin başlıcaları kükürt dioksit (SO3), karbon monoksit (CO), karbon dioksit (CO2), kurşun bileşikleri, karbon partikülleri (duman), toz vb. kirleticilerdir. Ayrıca deodorant, saç spreyleri ve böcek öldürücülerde kullanılan azot oksitleri, freon gazları ile süpersonik uçaklardan çıkan atıklar da havayı kirletir. Zararlı gazların (özellikle kükürt bileşikleri); yağmur, bulut, kar gibi ıslak ya da yarı ıslak maddelerle karışmaları sonucunda asit yağmurları oluşur. Asit yağmurları da bir yandan orman alanları vb. yeşil alanları yok etmekte bir yandan da suları kirletmektedir. Aşırı artan CO2, atmosferin üst katmanlarında birikerek ısının, atmosfer dışına çıkmasını engeller. Böylece yeryüzü giderek daha fazla ısınır. Bu da buzulların eriyerek denizlerin yükselmesine kıyıların sularla kaplanmasına neden olabilecektir. "Sera etkisi" denilen bu olay sonucu denizlerin 16 metre kadar yükselebileceği tahmin edilmektedir. Freon, kloroflorokarbon (CFC) gibi gazların etkisiyle ozon tabakası incelmektedir. Bunun sonunda güneşin zararlı ışınları yeryüzüne ulaşarak cilt kanseri gibi hastalıklara ve ölümlere neden olmaktadır. Sonuçta, biyosferin canlı kitlesini yok etme tehlikesi vardır. Büyük yangınlar da önemli ölçüde hava kirliliği yaratır. Örneğin; orman yangınları, körfez savaşında olduğu gibi petrol yangınları vb. Hava kirliliği aşağıda verilen uygulamalarla önlenebilir:•Hava kirliliğinin en önemli nedenlerinden olan fosil yakıtlar olabildiğince az kullanılmalı. Bunun yerine doğalgaz, güneş enerjisi, jeotermal enerji vb. enerjilerin kullanımı yaygınlaştırılmalıdır.•Karayolu taşımacılığı yerine demiryolu ve deniz taşımacılığına ağırlık verilmelidir. Büyük kentlerde toplu taşıma hizmetleri yaygınlaştırılmalıdır. Böylece, otomobil egzozlarının neden olduğu kirlilik azaltılabilir.•Sanayi kuruluşlarının atıklarını havaya vermeleri önlenmelidir.•Yeşil alanlar artırılmalı, orman yangınları önlenmelidir.•Ozon tabakasına zarar veren maddeler kullanılmamalıdır. Ses Kirliliği : Sanayileşme ve modern teknolojinin gelişmesiyle ortaya çıkan çevre sorunlarından biri de ses kirliliğidir. Gürültü de denilen ses kirliliği, istenmeyen ve dinleyene bir anlam ifade etmeyen sesler ya da insanı rahatsız eden düzensiz ve yüksek seslerdir. Ses kirliliğini yaratan önemli etmenler:•Sanayileşme•Plansız kentleşme•Hızlı nüfus artışı •Ekonomik yetersizlikler•İnsanlara, gürültü ve gürültünün yaratacağı sonuçları konusunda yeterli ve etkili eğitimin verilmemiş olmasıSes kirliliği, insan üzerinde çok önemli olumsuz etkiler yaratır. Bu etkiler:İşitme sistemine etkileri: Ses kirliliği işitme sistemi üzerinde, geçici ve kalıcı etkiler olmak üzere iki çeşit etki yapar. Ses kirliliğinin geçici etkisi, duyma yorulması olarak da bilinen işitme duyarlılığındaki geçici kayıplar şeklinde olur. Duyma yorulması düzelmeden tekrar gürültüden etkilenilmesi ve etkileşmenin çok fazla olması durumunda işitme kaybı kalıcı olur. Fizyolojik etkileri:İnsanlarda görülen stresin önemli bir kaynağı ses kirliliğidir. Ani olarak oluşan gürültü insanın kalp atışlarında (nabzında), kan basıncında (tansiyonunda), solunum hızında, metabolizmasında, görme olayında bozulmalar yaratır. Bunların sonucunda uykusuzluk, migren, ülser, kalp krizi gibi olumsuz durumlar ortaya çıkar. Ancak en önemli olumsuzluk kulakta yaptığı tahribattır. Psikolojik etkileri: Belirli bir sınırı aşan gürültünün etkisinde kalan kişiler, sinirli, rahatsız ve tedirgin olmaktadır. Bu olumsuzluklar, gürültünün etkisi ortadan kalktıktan sonra da sürebilmektedir.İş yapabilme yeteneğine etkileri: Özellikle beklenmeyen zamanlarda ortaya çıkan ses kirliliği, iş veriminin düşmesi, kendini işine verememe ve hareketlerin engellenmesi şeklinde performansı düşürücü etkiler yapar. Gürültünün öğrenmeyi ve sağlıklı düşünmeyi de engellediği deneylerle saptanmıştır. Ülkemizde, insanları gürültünün zararlı etkilerinden korumak için gerekli önlemleri içeren ve çevre yasasına göre hazırlanmış olan "Gürültü kontrol yönetmeliği" uygulanmaktadır. Ancak yönetmeliğin hedeflerine ulaşabilmesi için insanların bu konuda eğitilmeleri ve bilinçlendirilmeleri gerekir. Ses kirliliğinin saptanmasında ses şiddetini ölçmek için birim olarak desibel (dB) kullanılır. İnsan için 35–65 dB sesler normaldir. 65–90 dB sesler, sürekli işitildiğinde zarar verebilecek kadar risklidir. 90 dB'in üzerindeki sesler tehlikelidir. Ses kirliliği aşağıdaki uygulamalarla önlenebilir:•Otomobil kullanımını azaltacak önlemler alınmalıdır.•Ev ve iş yerlerinde ses geçirmeyen camlar (ısıcam gibi) kullanılmalıdır.•Eğlence yerleri vb. ortamlarda yüksek sesle müzik çalınması engellenmelidir.•Gürültü yapan kuruluşlar, şehirlerin dışında kurulmalıdır. Toprak Kirliliği : Canlılığın kaynağı sayılabilecek toprağın yapısına katılan ve doğal olmayan maddeler toprak kirliliğine neden olur. Böyle topraklarda bitkiler yetişmez ve toprağı havalandırarak yarar sağlayan solucan vb. hayvanlar yaşayamaz duruma gelir. Topraktan bitkilere geçen kirletici maddeler, besin zinciri yoluyla insana kadar ulaşır. Hastane atıkları gibi mikroplu atıklar, hastalıkların yayılmasına neden olur. Toprak kirliliğine neden olan başlıca etmenler:•Ev, iş yeri, hastane ve sanayi atıkları •Radyoaktif atıklar•Hava kirliliği sonucu oluşan asit yağmurları •Gereksiz yere ve aşırı miktarda yapay gübre, tarım ilacı vb. kullanılması •Tarımda gereksiz ya da aşırı hormon kullanımı •Suların kirlenmesi. Su kirliliği toprak kirliliğine neden olurken, toprak kirliliği de özellikle yer altı sularının kirlenmesine neden olur. Toprak kirliliğinin önlenmesi için aşağıdaki uygulamalar yapılmalıdır:•Verimli tarım topraklarında yerleşim ve sanayi alanları kurulmamalı, yeşil alanlar artırılmalıdır.•Ev ve sanayi atıkları, toprağa zarar vermeyecek şekilde toplanıp depolanmalı ve toplanmalıdır.•Yapay gübre ve tarım ilaçlarının kullanılmasında yanlış uygulamalar önlenmelidir.•Nükleer enerji kullanımı bilinçli şekilde yapılmalıdır Radyasyon: Radyoaktif element denilen bazı elementlerin atom çekirdeğinin kendiliğinden parçalanarak etrafa yaydığı alfa, beta ve gama gibi ışınlara radyasyon denir. Çevreye yayılan bu ışınlar, canlı hücreleri doğrudan etkileyerek mutasyon denilen genlerdeki bozulmaya neden olur. Çok yoğun olmayan radyasyon, canlının bazı özelliklerinin değişmesine neden olurken yoğun radyasyon, canlının ölümüne neden olabilir. Örneğin; 1945'te Japonya'ya atılan atom bombası, atıldıktan sonraki 7 gün içinde, vücutlarının tamamı 10 saniye radyasyon almış insanların % 90'ı hiç bir yara ve yanık izi olmadan öldü. 26 Nisan 1986'da Çernobil'deki nükleer kazanın; ani ölümler, gebe kadınlarda düşük olayları, kan kanseri, sakat doğumlar gibi olumsuz etkileri oldu. Bir çevredeki belli bir dozun üzerinde olan radyasyon, canlının vücut hücrelerini etkileyerek doku ve organlarda bozulmalara, anormalliklere, üreme hücrelerini etkileyerek doğacak yavrularda sakatlıklara neden olur. Uzun süre radyasyon etkisinde kalmanın yaratacağı sonuçlar aşağıdaki gibi sıralanabilir:•Kanser oluşması •Ömrün kısalması (erken ölümler)•Katarakt oluşması •Sakat ve ölü doğumlar Radyasyonun zararlı etkilerinden korunmak için, alınabilecek başlıca önlemler şunlardır:•Özel giysiler (kurşun önlük, özel maske) kullanılmalıdır.•Radyasyon kaynağından uzak durulmalı, en kısa sürede radyasyonlu ortam terk edilmelidir.•Radyasyonlu cihazlarla yapılan teşhis ve tedaviye sık sık başvurulmamalıdır. Radyasyon, doğadaki radyoaktif maddelerden çok, bunların kullanıldığı ortam ve olaylardan çıkar. Bunlar; nükleer santraller, nükleer enerjiyle çalışan gemiler ve nükleer denemelerdir. Ayrıca teşhis ve tedavide kullanılan bazı cihazlar, tıbbi malzemelerin ve suların dezenfekte edilmesi için kullanılan araçlardan da radyasyon yayılmaktadır

http://www.biyologlar.com/cevre-kirliligine-neden-olan-etmenler-ve-kirlenme-tipleri

KARİDESLERİN EKONOMİK ÖNEMİ

Tatlısu karidesi genellikle canlı olarak pazarlandığında iyi fiyat getirmektedir. Ancak, dondurulmuş yada buzlanmış olarak da pazarlanabilmektedir. M. rosenbergii ’de et verimi yaklaşık %35 - 45 civarındadır. Uzakdoğu'da genellikle küçük çiftlikler ürünlerini tesislerinin kenarında kurdukları lokantalarda pişirip satarak değerlendirirler. Karidesler çiftlikten uzak lokantalara da havalandırılan tanklarda canlı olarak gönderilebilmektedir. Karidesler istenirse bütün halinde veya sadece abdomen olarak, donmuş ya da pişirilmiş olarakda pazarlana bilmektedir. Dondurulmuş bir ürünün 6 ay boyunca tadında bir değişiklik olmadığı bildirilmektedir. Ülkeden ülkeye büyük değişiklik göstermekle birlikte, 1 kg iri karides (8-12 adet/kg) 8 ABD $, orta boy (12-16 adet/kg) 7$, küçük boy (16-24 adet/kg) karidesler ise 5,5$ civarına pazarlanabilmektedir. Tayland'ta süpermarketler de canlı satıldığında M. rosenbergii'nin 18 $ civarına fiyat bulabilmesi mümkün olmaktadır. Karidesler pazarlama ağırlığına ulaştıklarında hasat ya sürekli olarak iri karideslerin avlanması şeklinde ya da tam hasat şeklinde gerçekleştirilmektedir. M. rosenbergii heterojen büyüme özelliği gösteren bir türdür. Örneğin; 6 aylık bir se mirtme periyodundan sonra ortalama 47,8 g'a ulaşan karideslerde bireysel ağırlık 10 gile 110 g arasında bir varyasyon göstere bilmektedir (Menasveta ve Piyatiratitvokul,1982). Büyümede görülen bu farklılık M.rosenbergii populasyonu içindeki hiyerarşik etkileşimlerden kaynaklanmaktadır (Lee ve Wickins, 1992). Hızlı büyüyen ilk erkek karidesler büyük kıskaçlar oluşturarak dominant hale geldikten bir süre sonra yavaş bir büyüme dönemine girerler. Bu karideslerin hasat edilmelerinden sonra, daha önce yavaşbüyüyen küçük erkek karidesler, bu kez, daha hızlı büyümeye başlar ve yeni dominant erkekler haline dönerler. Bu arada, bazı erkek karidesler hiyerarşik yapılanmanın en alt basamağında çok küçük boyutlarda kalırlar. Ancak, bunlar da fırsat bulurlarsa iri bireyler haline geçebilmektedirler. Bu nedenle, belli periyotlarla yapılan hasat iri karideslerin seçilerek uzaklaştırılmaları neticesin de küçük kalan bireylere daha hızlı bir gelişim fırsatı yaratmış olur. Tam hasatta; semirtme periyodu sonunda havuzlardaki su tamamen boşaltılarak karideslerin tümü hasat edilir. Bu amaçla, havuzların drene edildikleri su çıkış kapılarına torba veya kafesağlar yerleştirilmektedir. Tayland'ta karidesler semirtme havuzlarına m2’ye 5-10 adet olarak stoklanır ve 8 ay sonra havuzun suyu boşaltılarak karideslerin tümünün hasadı yapılır. Bu ülkede 8 aylık bir semirtme sonunda 70 g pazar boyutunda karides üretmek için m2 ’ye ortalama 5 karides stoklama yapılması önerilirken, yarı tropik ülkelerde 6-7 aylık bir semirtme periyodu sonunda 25 gr ağırlığında bireyler elde etmek içinstoklama oranının m2’ye 4’ten daha az olması gerektiği bildirilmiştir (D'Abramo ve ark.,1989).Genel olarak, tropik ülkelerde önbüyütme aşamasında m2’ye 20-25 karides stoklanmakta ve bu dönem 2,5-3 ay sürdürülmektedir. Büyütmede ise genellikle m2'ye 3-5 adet stoklanan karidesler 3-5 ayda pazar boyuna ulaştırılabilmektedir. Stoklamadan 5 ay sonra iri bireyler ayda bir veya iki kez ığrıplarla hasat edilir. Havuzlardan 45 g ve daha iri olanlar alınarak pazarlanırken, küçük karidesler tekrar aynı havuz içine geri salınır. Bu sistemde stoklamadan itibaren yaklaşık 8 ay sonra tam hasat yapılabilmektedir. Hasat esnasında karideslerin ezilmemesi ve derhal 0°C’de buzlu su içine alınmaları sağlanır. Canlı satılacak olanların 20-22°C’de taşınarak perakende satış noktalarında veya lokantalarda yine bu su sıcaklığında akvaryum veya tanklarda barındırılmaları önerilmektedir. Karidesler istenirse sadece abdomen olarak (kabuklu veya kabuksuz) şoklanıp -20°C’de uzun süreler depolanabilmektedir. Çalı Karidesi Crangon crangon (L, 1758) Crangon vulgaris (Fabricus, 1798) Çalı karidesi Crongonidae familyasından, vücudu sarı-karın bölgresinde hafif yassı, rostrumu kısa ve olukludur. Karapaksi dikdörtgen şeklinde ve ilk dörtte bir kısmında üç diken bulunur. Gözü büyük ve küre şeklindedir. Rengi genel olarak koyu gri bazen açık sarı veya yeşilimsi, koyu kahve noktalıdır. Diğer karideslerden rostrumunun kısalığı ve yürüme ayaklarından ilk çiftinin çok kuvvetli ve yarım kıskaçlı oluşu ile ayrılır. Çalı karidesi Crangonidae familyasının Akdeniz de bulunan türleri içinde tek ekonomik değeri olanıdır. Boyu en fazla 9 cm uzunluğa erişebilir ve genellikle 4 ile 6 cm dir. Akdeniz ve Karadeniz'de bulunur, 50 m. derinliğe kadar kumlu, çamurlu ortamda yaşar, nehir ağızlarına ve dalyanlara girerler. Deniz kıyısında genellikle dreçler ve dip trolleri ile, dalyanlarda trol ağları ile avlanır ve taze olarak değerlendirilir. Teke Karidesi Palaemon serratus (Pennant, 1777) Leander serratus (Pennant, 1777) Teke, Palaemonidae familyasındandır. Rostrumu kuvvetli ve karapaksin geri kalan kısmı uzunluğunda olup testere şeklinde dişlidir. Rostrumun üst kenarında 6-9, alt kenarında 4-6 diş bulunur. Birinci ve ikinci çift yürüme bacakları gelişmiş kıskaçlı ve ikinci çift yürüme bacakları birinciden daha kuvvetlidir. Sırtı yeşilimsi pembe renginde ve geçirgendir. Karapaksi üzerinde çizgiler bulunur. Sularımızdaki bu familyanın diğer türlerinden (7 cm ve daha küçük) büyük oluşuyla kolaylıkla ayrılır. Boyu en fazla 11 cm. uzunluğa erişebilir ve genellikle 8-9 cm. dir. Akdeniz'de yaygın olarak fakat Karadeniz'de nadiren bulunur. Zostera gibi yosunlarla kaplı, kayalık kıyı bölgelerde 10 m. derinliğe kadar rastlanır. Dreçler ve dip trolleri ile kıyılarda ve dalyalarda avlanır, taze olarak pazarlanır. Edtvard Karidesi Plesionika edwardsi (Brandt, 1851) Edward karidesi, pandalidae familyasındadır. Rostrumu karapaksın iki katı uzunluğunda olup üst kenarı yaklaşık 33, alt kenarı 50 dişlidir. Vücudu pembe renkte, karnı kırmızı bantlı, yumurtalık ve yumurtaları mavi renkli ve karapaksi düzgündür. Boyu en fazla 12 cm uzunluğa erişebilir ve genellikle 8-10 cm. dir. Akdeniz'de yaygın, Doğu Akdeniz'de nadiren bulunur. Karadeniz'de yoktur. Deniz dibinde ve genellikle 300 ile 500 m derinliklerde yaşar. Dip trolü" ile avlanır. Taze olarak pazarlanır. Penaid karidesler Penaid karidesler, Penaidae familyasından, Akdeniz'de karidesler içinde ticari önemi çok büyük olan, ilk üç yürüme ayağının kıskaçlı oluşu ile diğerlerinden ayrılan karideslerdir. Kırmızı Karides Aristeus antennatus (Risso, 1816) Kırmızı karidesde karapaks düzgün, hepatik dikensiz olup alt kenarında ince bir omurga ve rostrumun karapaksa bağlı kısmında üç adet kuvvetli diş bulunur. Karının I. ve II. seğmenden kaburgasızdır. III ve IV segmentlerinin sırt bölgesindeki kaburga geriye doğru uzayarak keskin diş oluşturur. Telson ortadan uzunlamasına oyukludur. Antenin üst kamçısı çok kısa ve yassıdır. Rostrumu ergin erkeklerde kısa, dişiler ve genç erkeklerde uzun ve yukarı doğru kıvrıktır. Boyu en fazla 22 cm. uzunluğa erişebilir ve genellikle 15-18 cm. dir. Akdeniz'in genellikle batısında 200-250 m. derinlikteki çamurlu ortamında yaşar. Nadiren 1500 m. derinliğe kadar bulunabilir. Taze olarak pazarlanır. Dip trolü ile avlanır. Kırmızı Den Karides Aristeomorpha foliacea (Risso, 1827) Kırmızı dev karideste karapaks kısa tüylerle örtülüdür. Karapaksın her iki yanının alt taraflarında uzunlamasına eğri ve uzun birer adet, ayrıca yanlarda küçük kaburgalar (çıkıntılar) bulunur. Kuvvetli bir hepatik dikeni vardır. Karapaksin üst tarafı şarap kırmızı ile çok açık menekşe rengindedir. Rostrumu dişilerde ve genç erkeklerde uzun ve yukarı kıvrık, erkeklerde daha kısa olup üst tarafı 5-6 dişlidir. Karnının I. II segmentleri kaburgasız, diğerlerinde geriye uzanan kısa dişli birer sırt kaburgası bulunur. Telson ortadan uzunlamasına olukludur. Üst antenleri kısa ve yassı kamçılıdır. Boyu en fazla 22 cm. uzunluğa erişebilir ve genellikle 15-18 cm. dir. Karadeniz'de bulunmaz, Akdeniz'in her tarafında, genellikle 250-350 m. derinlikteki çamurlu ortamda yaşar ve 1300 m. derinliğe kadar bulunabilir.Dip trolü ile avlanır ve taze olarak pazarlanır. Derinsu Pembe Karidesi Parapenaeus longirontris (Lucas, 1846). Derin su pembe karidesinde karapaks çok kısa, gözle zor görülen tüylerle kaplıdır ve hepatik dikenlidir. Rostrumu yılankavi eğri, üstü 7-8 dişlidir (Şekil 9). Bir diğer sırt dişi karapaksin ön bölgesine yerleşmiştir. Karnın ilk üç segmenti kaburgasız, son üç segmenti geriye uzanan kısa ve keskin bir sırt kaburgalıdır. Telsonun üst tarafında derin ve uzunlamasına basıktır. Her iki antenin kamçıları uzundur. Boyu en fazla 12 cm. uzunluğa erişebilir ve genellikle 8-10 cm. dir. Karadeniz'de bulunmaz. Akdeniz, Ege ve Marmara denizlerinde genelikle 100-400 metre derinliğindeki çamurlu ve çamurlu kumlu ortamda yaşar ve 50 - 70 metre derinlikleri arasında bulunabilir. Kıta sahanlığında sığ ve meyilli bölgelerde dip trolü ile avlanır, taze olarak pazarlanır. Kuruma Karidesi Penaeus Japonicus (Batı, 1888) Kuruma karidesi oluklu karidese benzer. Rostrumun üst kenarında 9-11, alt kenarında ise l diş bulunur. Sefalatoraksi yanlamasına basıktır. Oluklu karidesten sefalatoraksm orta sırt bölgesinde bulunan oluğun geriye ulaşamaması ile ayrılır. Rengi sarımsı olup kahverengi grimsi noktalarla süslüdür. Boyları ortalama 18-20 cm dir. Erkekleri en fazla 19 cm ye ve dişileri 22,5 cm ye ulaşabilir. Doğu Akdeniz'de bulunur. Derinliği 0-90 m olan zemini kumlu ve kumlu çamurlu sularda yaşar. Trollerle avlanır. Japonya, Kore, Tayvan ve Fransa gibi ülkelere yetiştiriciliği yapılır. Genellikle taze olarak değerlendirilir. Yeşil Kaplan Karidesi Penaeus semisulcatus (De Haan, 1844) Yeşil kaplan karidesinde sefalatoraks yanlardan şişkince, sırt orta bölgede bir oluk bulunur. Rostrumu uzun olup üst kenarında 7, alt kenarında ise 3 diş vardır. I. antenlerin kaide pulları rostrumun boyunda ve kamçılan eşittir. II. anten kaide pulları rostrumun boyunda toplam uzunluğu vücut uzunluğundan biraz fazladır. Birinci ve üçüncü ayakları zayıf kıskaçlı diğerleri ise sivri tırnaklıdır. Telsonu üropoddan çok kısadır ve üzeri geniş olukludur. Renkleri sarımsıdır. Boyları ortalama 17 cm kadardır. Erkekleri en fazla 18 cm, dişileri 22.8 cm ye ulaşabilir. Güney sularımızda bulunur. Derinliği 2 ile 130 m olan zemini çamurlu kumlu sularda yaşar. Trollerle avlanır. Tayvan ve Tayland da yetiştiriciliği yapılır. Genellikle taze olarak değerlendirilir. Benekli Karides Metapenaeus monoceros (Fabricus, 1798) Benekli karidesin vücudu tüberkülümsü görünüşlüdür. Rostrumu düz, üst kenarı 8-9 dişli, alt kenarı dişsizdir. I. antenlerinin kaide parçalan rostrumdan daha uzun, uçları geniş kamçılıdır. II. antenleri vücut boyundan iki misli daha uzundur. Abdomeni yanlamasına basıktır ve ilk segmenti hariç diğerlerinin dorsalinde bir karina vardır. Renkleri protakal sarısı ve mor pembemsi olup daha koyu lekelerle süslüdür. Boyları ortalama 14-16 cm kadardır. Erkekleri, enfazla 15 cm, dişileri 19.5 cm ye ulaşabilir. Akdeniz'in Güney kıyılarımızda bulunur. Derinliği l ile 60 m ve genellikle 10 ile 30 m olan zemini kumlu, çamurlu, tuzluluğu % 05 ile 35 arasındaki sularda yaşar. Trollerle avlanır ve genellikle taze olarak değerlendirilir.Şahin Karidesi Metapenaeus stebbingi (Nobii, 1904)Şahin karidesi, benekli karidese benzer ve rostrumun yılankavi oluşu ile ayrılır. Rostrumun üst kenarı 8-9 dişli alt kenarı dişsizdir. Rengi açık kül rengindedir. Boyları ortalama 10-12 cm dir, en fazla 13.9 cm ye ulaşabilirler. Akdeniz'de de, güney kıyılarımızda, derinliği 90 m ye kadar olan zemini çamurlu veya kumlu çamurlu sularda yaşar. Trollerle avlanır ve genellikle taze olarak değerlendirilir. Çamur Karidesi Solenocora membranacea (Risso, 1816) Çamur karidesi, Solenoceridae familyasından karapaksi kısa tüylü üzeri çok sayıda noktalı, ön kısmı derin ve şeffaf olukludur. Rostrumu kısa ve yedi dişlidir. Göz çukurundan sonra kuvvetli bir diken ile bir hepatik diken bulunur. Antenleri silindir şeklinde ve uzundur. Rengi portakal kırmızısı ve aşağı yukarı şeffaftır. Birinci ve ikinci abdomen segmentleri kaburgasız olup III. den VI. kadar olan segmentlerinde arkası dişli birer sırt kaburgası bulunur. Boyu en fazla 12 cm. uzunluğa erişebilir ve genellikle 8 ile 10 cm. dir. Akdeniz, Marmara denizlerinde bulunur. 20 ile 700 m. ve genellikle 100-400 m. derinlikteki çamurlu ortamda yaşar. Kıta sahanlığının sığ ve meyilli yerlerinde dip torlü ile avlanır. Genellikle taze olarak pazarlanır.

http://www.biyologlar.com/karideslerin-ekonomik-onemi

Çevre gündeminde bu hafta (22-28 Aralık 2012)

Çevre gündeminde bu hafta (22-28 Aralık 2012)

Karadeniz yok oluyor Karadeniz'de küresel ısınma ve bilinçsiz avlanma nedeniyle birçok türün yok olma noktasına geldiğini belirten KTÜ Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Düzgüneş, "Karadeniz'de durum son derece ciddi" dedi. Karadeniz'de küresel ısınma, bilinçsiz avlanma, kirlilik ve hidroelektrik santralları nedeniyle kalkan, çipura, ıstakoz, karides ve kırlangıç gibi birçok türün yok olma noktasına geldiği belirtildi. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) Deniz Bilimleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ertuğ Düzgüneş, "Karadeniz'de geçmişte yaşamını sürdüren canlı türlerinde önemli değişiklikler olduğunu ifade ederek "Karadeniz'de biyoçeşitlilik açısından durum son derece ciddi" dedi. Kömür karanlığı-Pelin Cengiz Stockholm'de 1972'de gerçekleştirilen ve uluslararası alanda, çevre hakkının dile getirildiği ilk toplantı olan BM Çevre ve İnsan Konferansı, çevre sorunlarına yönelik politika arayışlar açısından bir milat olarak kabul edilir. Çevre hakkı açısından, "İnsan, onurlu ve iyi bir yaşam sürmeye olanak veren nitelikli bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşulları temel hakkına sahiptir" ilkesinin yer aldığı bildirinin kabul edilmesi nedeniyle de ayrı bir öneme sahiptir. Çevre hakkına yönelik bu tanımın ilk kullanımının üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen, çevrenin korunması şöyle dursun, özellikle enerji üretimi kaynaklı çevre kirliliği giderek artan bir hızda ilerliyor. Çevre ve doğa korumadan öte, bir insan hakları mücadelesine dönüşüyor. Bu ilkeyi tekrar hatırlatan, Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA), geçen hafta kömür piyasasıyla ilgili açıkladığı rapor oldu. IEA, beş yıl sonra kömürün, dünyada en büyük enerji kaynağı olma konumunu petrolün elinden alacağını ve yüksek derecede kirliliğe yol açan bu enerji kaynağının kullanımının önüne geçmenin tek yolunun daha düşük doğalgaz fiyatları olduğunu açıkladı. Dünyanın, en ucuz ve en kirli fosil yakıtıyla bir başka fosil yakıt arasında kalırken, yenilenebilir enerjinin adının bile geçmemesinden hiç bahsetmeyeceğim. Balık cankurtaranı Türkiye'nin ilk yerli araştırma gemisi 'Seydi Ali Reis' Karadeniz'de nesli tükenmek üzere olan 20 balık türünü yok olmaktan kurtaracak. Sinop Üniversitesi tarafından yaptırılan, ulusal ve uluslararası sularda araştırma yapabilecek kabiliyete sahip Türkiye’nin ilk ve tek yerli araştırma gemisi ‘Seydi Ali Reis’ görev başında. Sinop Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi öğretim üyelerince özel olarak tasarlanan gemi 22 metre uzunluğunda, 135 gros ton ağırlığında ve 7.5 metre genişliğinde. Yapım maliyeti 3 milyon 325 bin lira olan gemi, Karadeniz’de nesli tehlikede olan mersinbalığı, çivisiz kalkan ve minekop gibi balıklarla ilgili araştırmalar yapacak. Üniversiteli genç Tema'cılar 2500 fidan dikti Uşak Üniversitesi'nde eğitim gören genç Tema ekibi, geçtiğimiz yıl içerisinde yanan ormanlık alana 2 bin 500 adet çam fidanı dikti. Uşak Üniversitesi Genç Tema Topluluğu'ndan 150 öğrenci, Uşak merkeze bağlı Kayaağıl köyü İtecik mevkiinde, geçtiğimiz sene içerisinde çıkan orman yangınında zarar gören 2,5 hektarlık alana yaklaşık 2 bin 500 adet çam fidanı dikti. Uşak Orman İşletme Müdürlüğü ekipleri nezaretinde, ellerinde kazmalarla fidan çukuru açan öğrenciler, diktikleri çam fidanlarına isimlerinin yazılı olduğu kartları bağladı. Akkuyu dünyanın çöplüğü olmasın Mersin Akkuyu'da kurulması planlanan nükleer santrale karşı Taş Bina önünde bir araya gelen vatandaşlar, Akkuyu NGS elektrik şirketinin lobi faaliyetlerini koordine etmeyi planladığı büroya kadar yürüdü. Yürüyüşte sendikalar ve siyasi partiler de yerini alırken, BDP Mersin Milletvekili Ertuğrul Kürkçü, CHP Mersin Milletvekili Aytunç Atıcı ve Akdeniz Belediye Başkanı Fazıl Türk de katıldı. Nükleer karşıtları adına ortak açıklamayı Halkların Demokratik Kongresi (HDK) üyesi Müslüm Tank yaptı. Tank, nükleer santral faaliyete geçtiğinde, bölgenin olumsuz yönde etkileneceğini, insan sağlığına ciddi zararlar vereceğini ifade etti. Akkuyu'nun, Rusya'dan getirilecek uranyum gazının seramikleştirilerek yakıt çubukları haline getirilip dünyaya pazarlanan bir yer olacağını dile getiren Tank, "Daha da önemlisi dünyanın çöplüğü olacağız" dedi. Eylemde Fazıl Türk, Aytunç Atıcı ve Ertuğrul Kürkçü de birer konuşma yaptı. Felaket kapıya dayandı ABD'li iklim uzmanları Antarktika'nın batısındaki büyük buz örtüsünün önceden tahmin edilenin iki katı hızla ısındığını ortaya çıkardı. Uzmanların İngiliz bilim dergisi Nature Geoscience’ta yayımlanan bulguları küresel deniz seviyesinin yükselmesiyle ilgili korkuları artırdı. Ohio State Üniversitesi bünyesindeki bilim insanları, Antarktika'nın batısındaki uçsuz bucaksız buzla kaplı alanda bulunan Byrd Araştırma Merkezi'nde 1958 yılından bu yana ölçülen ortalama sıcaklıkların 2.4 santigrat (4.3 fahrenheit) derece arttığını bildirdi. Frankeştayn somona izin GDO Somon, ABD'nin sağlık otoritesinden onay aldı. Çabuk büyüyen ve dayanıklı olan iki ayrı balıktan alınan genler eklenerek geliştirilen GDO Somon, ABD'nin en büyük sağlık otoritesinden onay aldı. Ancak bu girişimi eleştirenler hormonlu somonun insanlarda alerjiye, denizlerde doğal somon nüfusunun azalmasına yol açabileceğini savunuyor. GDO'lu mısır tartışması tüm dünyada devam ederken şimdi de dünyanın ilk GDO balığı sofralarımıza geliyor. Bundan iki yıl önce bilim adamları dünyanın ilk genetiği değiştirilmiş somon balığını geliştirdiklerini açıklamıştı. Somon balığını üreten Massachusetts merkezli AquaBounty şirketi, balığın hem tüketim hem de çevreye etkisi açısından güvenli olduğunu savundu. Ancak o açıklamanın ardından balığın satışa sunulmaması için özellikle GDO'lu ürünlere karşı savaş veren örgütler büyük kampanyalar yaptı. Kirletmeye devam ediyoruz Katar'ın başkenti Doha'da gerçekleşen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Konferansı, Kyoto Protokolünün ikinci yükümlülük döneminin 1 Ocak 2013 tarihinde başlaması kararıyla sonuçlandı. Konferansı Türkiye’den katılan 30 delege dışında 14 gün boyunca TEMA Vakfı Genel Müdürü M. Serdar Sarıgül ile TEMA Vakfı Çevre Politikaları Koordinatörü ve İklim Projeleri Sorumlusu Gökşen Şahin de takip etti. Sarıgül ve Şahin konferansa ilişkin Milliyet'e şu değerlendirmelerde bulundu. Serdar Sarıgül: "Birkaç hafta önce yayımlanan bilimsel raporlarda, sera gazı azaltımları konusunda ülkelerin çok daha hevesli davranmaları gerektiği belirtilmişti. 1 Ocak 2013’te başlayacak Kyoto Protokolü ikinci yükümlülük döneminde, ilk dönemde bazı ülkelere tanınan sera gazı artırım haklarının, yani kirletme haklarının devam etmesine karar verildi. Böyle devam edersek, sera gazı azaltım seviyelerine ulaşmamız imkânsız görünüyor. Dönüşümün rengi sarı olacak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, kentsel dönüşümde ''sıfır atıklı'' yıkımı, sarı biriktirme konteynerleri ve taşıma araçlarıyla sağlayacak. Hafriyat, inşaat ve yıkıntı atıklarının istenmeyen yerlere kaçak olarak dökülmesi, alınacak sıkı tedbirlerle önlenecek. Bu kapsamda yıkımı yapacak firmanın, inşaat alanına sarı renkte atık biriktirme konteynerleri yerleştirmesi zorunlu olacak. Hafriyat ve inşaat atıkları, kaçak faaliyeti önlemek amacıyla geri kazanım merkezlerine sarı araçlarla taşınacak. Atıkların belirlenen yerlerin dışına bırakılmaması için de araçlar uydudan takip edilecek. Kutup ayılarını bitiren avlanma mı? Kutup ayısı ticaretinin uluslararası alanda yasaklanması girişimi, doğal yaşam aktivistlerini ikiye böldü. Kutup ayılarından elde edilen halı ve süs malzemesi pazarının bu hayvanların soyunu tüketmek üzere olduğunu söyleyen aktivistlere karşılık diğer bir grup çevreci, kutup ayılarının tükenmesinde asıl önemli faktörün iklim değişikliği ve kutup buzlarının erimesi olduğunu savunuyor. http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/cevre-gundeminde-bu-hafta-22-28-aralik-2012


Anopheles (Cellia) superpictus Grassi, 1899

Bu türün özellikle kanat ve bacak renklerinde yaşadığı ortama göre değişmeler olabilmektedir. Kanat renkleri nedeniyle bu türe süslü sıtma sineği denilmektedir (Merdivenci, 1984) Başın iki kenarı kahverengi pullarla örtülü olup, üst kısmında sarkan beyaz pullar bulunur. Hortumu ince uzun ve ucu parlaktır.Gövdenin orta sırt kısmı parlak kahverengi olup, iki yanı biraz daha koyudur. Üzeri, özellikle ön kısmı sık ve dar beyazımsı pullarla örtülü olup seyrek parlak-kahverengi kıllar da bulunur.Kanatlarının rengi oldukça değişkendir. Ön kıyılarında genellikle dört tane beyaz pullu benek bulunur.Bacakları koyu kahverengidir. Baldırla diz, dizle diğer eklem ve ayak segmentleri arasında dar beyaz halkalar vardır.Karın kahverenginde olup oldukça uzun, ince ve parlak sarımsı renktedir. BiyolojisiTürün dişileri konak ayrımı yapmadan insan ve hayvanlardan kan emerler. Dişisi insana genellikle ev içinde saldırır. Gündüzleri ahırlar içerisine girer ve buralarda birikirler. Evler içinde loş, karanlık köşelere, boş odalara, boş kaplara, açık giysi dolapları gibi yerlere girerek ev içinde kalırlar. Konutlar dışında ise kemirgen, kuş yuvaları, ağaç kovukları, yarıkları, çatlakları, mağaralar ve taş yığınları gibi yerlerde dinlenir ve gizlenirler. Akşamları özellikle alacakaranlıkta çok aktif olan dişinin bu hareketi geceleri karanlıkta azalır; ancak, devam eder. Konut ve ahır içlerinde yerleşen dişiler kışın da sokar ve kimileri birkaç kez kan emerler. Dişi yumurtalarını genellikle ağır akan ve temiz sulara bırakır. Larvalar, ağır akan, durgun, duru, iyi güneş alan pınar ya da ark sularında yaşar ve gelişirler. Ayrıca suyu kurumuş akarsuların derin yerlerinde kalan dip sularında çeşitli toprak çukurlarında ya da evcil hayvan izlerinin suyla dolu çukurlarında gelişebilirler. Hızlı akan derelerin kıyılarında yosun, ot ve kayaların aralarında da larvalar gelişebilmektedir.Larvalar tuzlu suya çok dayanıklıdır. Ancak, organik kirliliğin olduğu sularda yaşayamazlar. Çok az sayıda larva kışlayabilir. Coğrafi yayılışıTür Palearktik hayvan coğrafyası bölgesinin Akdeniz alt iklim bölgesinde geniş bir yayılım gösterir. Genellikle kurak iklimli yörelerde görülür. Asya'da, Suriye, Filistin, Irak, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Dağıstan, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Özbekistan, Türkmenistan, Tacikistan, Güney Kırgızistan ve Kazakistan'da, Kuzey Afrika'da, Cezayir'den Nil Irmağı'na kadar yayılış gösterir (Merdivenci, 1984).Avrupa'da, İspanya, Korsika, Güney İtalya, Sardunya, Sicilya, Romanya, Güney Bulgaristan, Arnavutluk, Yugoslavya'nın Dalmaçya kıyıları, Makedonya, Kosova, Yunanistan ve Türkiye'debulunmaktadır (Rageau et al., 1970; Jetten and Takken, 1994) (Şekil 50).Türkiye'de, Ege iklim bölgesinde Aydın ve Afyon, Akdeniz'de Adana, İçel ve Antalya, İç Anadolu'da Ankara, Konya, Eskişehir, Marmara'da, Tekirdağ, Bursa ve İznik, Karadeniz'de Samsun yörelerinde bulunmaktadır. Bu yayın birinci basamak sağlık hizmetlerinde görev yapan sağlık personelinin eğitiminde kullanılmak üzere T.C. Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaşı Daire Başkanlığı ve Sağlık Projesi Genel Koordinatörlüğü işbirliği ile hazırlanmış ve bastırılmıştır. Bütün hakları Sağlık Bakanlığı’na aittir. Kaynak gösterilmeksizin yayınlarda kullanılamaz, alıntı yapılamaz. Kaynak: Sıtma Vektörünün Biyo-Ekolojisi Mücadele Organizasyonu ve Yöntemleri Birinci Basım: 3500 adet EKİM 1998- ANKARA Yrd.Doç.Dr. Bülent ALTEN Doç. Dr. Selim S. ÇAĞLAR

http://www.biyologlar.com/anopheles-cellia-superpictus-grassi-1899

<b class=red>Karadeniz'de</b> Jumbo Karides Tespit Edildi

Karadeniz'de Jumbo Karides Tespit Edildi

Marsupenaeus japonicus Akdeniz’e Süveyş Kanalı yoluyla giren yabancı türlerden biridir. 17 Haziran 20016'da Riva açıklarında 7 tane birey örneklendi. Karadeniz’e ise İstanbul Boğazı yolu ile girdiği tahmin edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/karadenizde-jumbo-karides-tespit-edildi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0