Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 56 kayıt bulundu.

PH-Tuzluluk- Kireç ve Bitkiler için Önemi

Toprak Reaksiyonu (pH) Nedir? Toprak pH'sı, bir toprak çözeltisindeki asitliği veya alkaliliği tanımlayan bir ölçüdür. Asitliğin miktarı öncelikle H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonlarına bağlıdır. Toprak daha fazla asidik olurken H+ iyonları konsantrasyonu artar, bunun sonucunda pH azalır. pH=7'de H+ ve OH ֿ iyonlarının konsantrasyonları birbirine eşittir. Toprak pH'sı doğrudan ve/veya dolaylı olarak toprak içerisinde meydana gelen birçok fiziksel, kimyasal ve biyolojik olayı etkiler. Toprak reaksiyonu ile toprak canlıları arasında sıkı bir ilişki mevcuttur; örneğin mantarlar 4-5, bakteriler ise 6-8 pH derecelerinde daha etkindir. Ayrıca pH derecesi, toprakta mevcut bitki besin maddelerinin bitki için yarayışlılığında önemli rol oynamaktadır. Örneğin; azot, fosfor ve potasyumun bitkiler tarafından alımı açısından en uygun değerler 6,5-7,5 arasıdır. Fosfor, 6.0'dan düşük pH değerlerinde Al ve Fe ile, 7,5'den büyük değerlerde ise Ca ile bağlanır. Bu nedenle bitkiler tarafından alınması zorlaşmaktadır. 5,0'dan küçük değerlerde, Al ve Mn bitkiler için toksik etki yapmaktadır. 7,5 den büyük değerlerde ise; Fe, Cu, Zn, Mn gibi mikro elementler çözünemez forma geçtiğinden, bitkiler için yarayışlılığı yüksek oranda azalmaktadır. Kısacası toprak tepkimesi; pedogenetik bakımdan, toprak oluşumu ve gelişimi; ekolojik açıdan da besin maddeleri ekonomisi üzerinde önemli rollere sahiptir Yukarıda aktarılmaya çalışılan nedenlerden dolayı toprak pH'sının bilinmesi ve düzenlenmesi, bitki beslenmesi açısından büyük önem taşımaktadır. Genellikle alkali karakterli topraklarda; ortamdaki H+ iyonları konsantrasyonunu arttırmak ve/veya mevcut H+ iyonlarını aktif hale geçirmek için, toprağa toz kükürt ve organik madde ya da jips uygulaması yapılır. Toprak tepkimesinin düşük olduğu durumlarda ise, kireçleme yapmakta yarar vardır (Bkz. Kireç) Tuzluluk Toprak tuzluluğu kavramı, birim hacımdaki toprakta bulunan çözünebilir tuzların miktarını belirtir. Genellikle Cl ֿ ve SO4 ֿֿ anyonlarının iki değerlikli katyonlarla, özellikle Ca++, Toprağın tuz içeriği laboratuvar koşullarında, elektriki geçirgenlik ölçüm cihazıyla belirlenir ve elde edilen verilerin değerlendirmesi aşağıdaki sınıflandırmaya göre yapılır. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. Tuzluluğa yol açan etmenler; anamateryal, topoğrafya, kapalı havzalar, iklim, taban suyu ve hatalı sulama ve gübrelemedir. Ayrıca tuz içeriği yüksek olan sulama suyu da zaman içerisinde, toprakta tuz birikimine yol açabilir. Tuzluluğun meydana getirdiği zarar, bilhassa yıllık yağışın düşük olduğu kurak bölge topraklarında daha fazladır. Doğal koşullardaki tuz birikimi iki şekilde meydana gelir. Bunlardan Birincisi, yağış sularının, geçtiği yerlerdeki çözünebilir tuzları eriterek birikme havzalarına taşıması; diğeri ise, yüksek sıcaklık altında, toprak suyunun buharlaşıp kapillarite ile yüzeye çıkması ve yükselirken beraberinde tuzları da yüzeye taşıyarak burada biriktirmesidir. Tuzlu topraklar iki şekilde meydana gelmektedir. Bunlardan Birincisi, sularla taşınan çözünmüş tuzların toplama havzalarında çökelmesiyle; diğeri ise, denizlerden arta kalan sedimentlerin etkisiyle oluşan tuzlu topraklardır Ağaç ve çalıların en iyi yetiştikleri toprak tuzluluk sınırı 2,0 mmhos/cm'nin altındadır. Tüm ağaçlar toprakta bulunan yüksek orandaki tuzdan zarar görür. Çünkü tuzluluk, toprakların stürüktürünü olumsuz yönde etkiler. Ayrıca toprak suyunun ozmotik potansiyelini arttırarak bitki köklerinin su alımını engeller. Bunların dışında çözünebilir tuzların yapısında, yüksek oranda bulunan sodyum, klor ve bor gibi bazı elementler bitkiler için toksik etki (zehir etkisi) gösterir. KİREÇ Topraktaki kireç miktarı bitkiler için önemlidir. Temel kireç bileşikleri; kalsiyum ile magnezyum karbonatlar ve dolomittir. Laboratuvar koşullarında, karbonat miktarı nicel olarak belirlenerek % toplam CaCO3 miktarı cinsinden ifade edilir. Toprak kireç içeriği sınıflaması genel olarak aşağıdaki gibi yapılmaktadır Kireç miktarının artmasıyla birlikte toprak pH'sı da yükselir. Kireç oranı yüksek olan topraklarda, pH 8,5'e kadar Ca++ katyonu başat durumdadır. Toprakta Ca++ katyonu konsantrasyonu yükseldikçe ortamdaki alınabilir fosfor ve demir iyonları kalsiyum ile çözünemez formda bileşikler oluşturur. Yüksek kireç içeriğine sahip topraklarda, bitkilerde kireç klorozu olarak adlandırılan ve demir noksanlığından kaynaklanan sararmalar meydana gelir Kireç miktarının yüksek olması kadar, çok düşük olması da bitki beslenmesi açısından sakıncalıdır. Çünkü kalsiyum bitki hücre duvarlarının yapısında yer almaktadır. Ayrıca topraktaki kalsiyum karbonat; toprak kırıntılılığını, biyolojik aktiviteyi arttır ve toprak profilinin yıkanmasını güçleştirir. Bu nedenlerden dolayı kireç miktarı çok düşük olan topraklarda kireçleme yapılması gerekir. Kireçleme materyali olarak CaO, CaOH2, CaCO3 ve dolomit kullanılmaktadır BU ÖLÇÜTLERİN ARAZİDEKİ UYGULAMALARI pH ve Tuzluluk Ölçümü Ön etüd çalışmalarında, pH ve tuzluluk ölçümü için arazi kitleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, bu kitlerle yapılan ölçümler yaklaşık olarak sonuç vermektedir. İdeal sonuçların elde edilebilmesi ise laboratuvar analizleriyle mümkündür .Cep ph-metre ve kondüktometreleriyle 1:1 vb. oranlarda toprak-saf su karışımların pH ve elektriki geçirgenliği ölçülebilir. Ayrıca özel olarak hazırlanmış "indikatör çözeltileri veya kağıtları"ndan da yararlanılabilir. Kitlerin üzerinde ya da kullanma kılavuzunda verilen sınıflandırma bilgileri veyahut renk skalaları ile değerlendirm yapılır. Kireç Ölçümü Arazide topraktaki kireç miktarının belirlenmesi için genellikle 1/10 seyreltik HCl kullanılır. Bir saat camı üzerine alınan ince toprak örneği üzerine 5-6 damla asit damlatılır. Meydana gelen kabarmanın şiddetine ve süresine göre toprağın kireç içeriği kabaca aşağıdaki tablodan belirlenir. TOPRAĞIN pH, TUZ, KİREÇ DURUMU ve TÜR SEÇİMİ Tür seçimi konusunda; toprağın pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı mutlaka göz önünde bulundurulması gereken önemli ölçütlerdir. Ancak Bitkilerin yaşamında tüm ekolojik faktörler birbirleriyle sıkı bir ilişki içerisinde bulunmakta ve her biri önem taşımaktadır. Bu nedenle bir toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı değerleri irdelenirken değerlendirme, mutlak surette diğer ekolojik faktörler ve toprak özellikleri de göz önünde bulundurularak yapılmalıdır Toprak pH'sı, tuzluluğu ve kireç miktarı bakımından türlerin isteklerinin belirlenmesi amacıyla pek çok bilimsel çalışma gerçekleştirilmiştir. Ancak elde edilen araştırma sonuçları, çalışmanın yapıldığı yörenin içinde bulunduğu ekolojik koşullar için geçerlidir. Bu nedenle literatür incelemelerinden elde edilen bilgilerin, söz konusu ekolojik şartlarda ya da benzeri koşullar altında geçerli olabileceğini kesinlikle unutmamak ve buna göre değerlendirme yapmak gerekir. Ayrıca ön etüd çalışmalarında, incelemesi yapılan sahadaki birtakım özelliklere dikkat etmek suretiyle toprağın pH, tuzluluk ve kireç miktarı ile ilgili bazı fikirler edinmek mümkündür. Örneğin orman altındaki diri örtü pH'ye daha duyarlı olduğundan, bitki örtüsüne bakılarak da pH konusunda bir yargıya varılabilir. Örneğin, karaçam sahalarında bu türe eşlik eden defne yapraklı laden (Cistus laurufolius) ile kızılçam sahalarında bulunan diğer laden türü (Cistus creticus), birer müşir (indikatör) bitki niteliğindedir. Tuzlu toprakların olduğu sahalarda, ılgın (tamariks) gibi halofit yani tuzcul Bitkilerin dışında başka türlere rastlamak mümkün değildir. Ancak Halepçamı, okaliptus, iğde, palmiye ve hurma gibi bazı türlerin tuza dayanıklılığının diğer türlere göre daha fazla olduğu bilinmektedir. Nusret DİRENÇ( Ziraat Mühendisi ) Dr. Rabia ŞİŞANECİ ( Ziraat Mühendisi )

http://www.biyologlar.com/ph-tuzluluk-kirec-ve-bitkiler-icin-onemi

GÖLLERDE TEMPRATÜR TABAKLAŞMA ve TERMOKLİN

GÖLLER ,özellikle yüzey alanı geniş göller,yaz aylarında etrafındaki ısıyı emerler,kışın ise ısı yayarlar. TEMPRATÜR tabakalaşma olması için,gölün yeterli bir derinlikte olması gerekir. YAZ Yaz aylarında suyun üst tabakası ısınır ve yoğunluğu azalır. bu sıcak su yukarıda durmaya devam eder.bu tabakaya EPİLİMNİON tabaka adı verilir.EPİLİMNİON rüzgarın etkisindedir,oksijen boldur, iyi aydınlanan tabakadır,fitoplanktonlarca da zengindir. Bunun altında ,yazın daha serin bir geçiş tabakası olan,TERMOKLİN tabaka yer alır.oksijen boldur,üzerindeki daha sıcak suyun yoğunluğuna göre,derinliği değişir.genelde 6-14 metrede oluşur,sıcaklığı 10C-18C derece arasında değişir,metrede 1C derece sıcaklık değişimi olabilir. En altta HİPOLİMNİON tabaka vardır.burada sıcaklık sabit,sular daha sakin,ışık çok az,fitoplanktonlarca fakirdir.yukarıdaki oksijen suların karışımı daha az olduğu için oksijen de azdır. Bu tabakalaşmaya,TEMPRATÜR tabakalaşma denir. KIŞ Kışın su soğudukça,yoğunluğu artar ve su,derine doğru hareket eder. tatlı suyun yoğunluğu: 1gr/cm3 tür ve en yoğun hale 4C derecede ulaşır. Su 4C dereceye gelip dibe çöktüğünde, bu denge birden değişir ve yukardaki ısı, her düşüşte,su genleşmeye ve hafiflemeye başlar. böylece 4C derecede olan su en dipte kalır,su yüzeyi ise 0C dereceye gelir ve donar. Su donma noktası olan OC dereceye geldiğinde,moleküller arasında boşluklar oluşur,suyun yoğunluğu aniden %8.5 oranında düşer,ama bu boşuklar ,buzun üst de durmasını sağlar. Sıcaklık düşmeye devam etsede,bu noktadan sonra yoğunlukda düşme olmaz.yüzey donar ama sıcaklık aşağı doğru artar.ve AŞAĞIDAKİ YAŞAM 4C DERECEDE DEVAM EDER. böylece ters tabakalaşma gerçekleşir. İLKBAHAR-SONBAHAR- Bahar dönemlerinde tabakalaşma ve TERMOKLİN daha az oluşur.rüzgarın etkisi ile,üst tabaka daha hareketlidir.bu hareketlenme ve mevsimsel sıcaklık değerleri sayesinde,tüm derinliklerde su kalitesi birbirine yakın seyreder. SONBAHAR da bu karışım daha uzun sürer. Bu tabakalaşma göllerin yapısına göre değişkenlik gösterir: TROPİKAL GÖLLER- 4Cdereceden aşağı ısı düşmez,sadece kış aylarında sirkülasyon yaşanır. POLAR GÖLLER-4C dereceden ısısı aşağı eğilimli olan göllerdir,yaz döneminde sirkülasyon olur. AMİKTİK GÖLLER- yüzeyde kalın buz tabakası bulunur,tabakalaşma gerçekleşmez. SOĞUK MONOMİKTİK GÖLLER-4C dereceden aşağıya sıcaklık seyrinde olan,yaz aylarında karışım yaşanabilen göllerdir. DİMİKTİK GÖLLER- kışın ters tabakalaşma,yazın termal tabakalaşma olan,ilkbahar ve sonbahar karışımları gerçekleşen göllerdir. SICAK MONOMİKTİK GÖLLER-+4C derecede seyreden göllerdir.kışın sirkülasyon,yazın termal tabakalaşma gözlenir. OLİGAMİK GÖLLER- her derinlikte 4C dereceden yukarı sıcaklık seyreder,nadiren sirkülasyon olur.tropikal göllerdir. POLİMİKTİK GÖLLER- +4C dereceden sürekli üstünde sıcaklık seyreden göllerdir.sürekli sirküle olurlar. HALOMİKTİK GÖLLER- göl suları,en derin seviyeye kadar karışır. MEZOMİKTİK GÖLLER- yüzeyden belli bir seviyede karışan göllerdir,yüzey tabaka orta tabaka ve alt tabaka oluşur.orta tabaka tuzludur,alt tabakada oksijen ve yaşam yoktur.sadece anerobik canlılar yaşar.

http://www.biyologlar.com/gollerde-tempratur-tabaklasma-ve-termoklin

LİKENLERİN DİĞER KULLANIM ALANLARI

Likenler jeolojik keşifler içinde pratik kullanımlı indikatörlerdir. Açık limon sarısı renkli Cetraria türlerinin özellikle de Cetraria tilesii’nin varlığı büyük oranda mermer ve kireç taşı yataklarının varlığı ile ilişkilidir. Kaliforniya’da bulunan Lecanora cascadensis bakır tuzu ihtiva ettiğinde renk değiştirir ve bakır minerilizasyonu için yararlı bir indikatördür. Likenlerin garip kullanımlarından biride Eski Mısır’da mumyalar için paketleme materyali olarak kullanılmalarıdır. Güney Sahra’da başta büyük miktarlarda lekanorik asit ihtiva ettiği bilinen Parmotrema andina olmak üzere, kortikol likenler pipo karışımlarında kullanılırlar

http://www.biyologlar.com/likenlerin-diger-kullanim-alanlari

Dipteraların Preparasyonu

Dipterlerin Preparasyonu Birçok çift kanatlı gruplarında genital organlar üzerine yapılan çalışmalar türleri güvenilir olarak tanımladığı için son derece cazip ve tamamıyla gerçektir. Bununla beraber bu genital yapıların karakterleri diğer yapısal karakterler gibi değişime maruz kaldığı için not edilmelidir. Ayrıca farklı yüzeylere sahip ve tanınması zor olan çok sayıda grubun veya oldukça birbirlerine benzeyen tür çiftlerinin ayırt edilmesindeki çıkış genital organlarına dayanır. Birçok durumda erkekler dişilere göre tanınma açısından daha iyi özellik gösterir. Birkaç grupta genel kuru numunelerde bazı genital yapı karakterleri farklılık gösterebilir (Asilidae, Empididae ve Dolichopodidae'nin bazı üyeleri) (Cyclorrhapha) özellikle iğneleme sırasında abdomenin üst bölgesinin çekilerek ayrıldığı zamanki durumlarda, özellikle araştırmacı tarafından az bilinen veya genel olarak az çalışılmış bir grupta sıklıkla genital organın preparatı hazırlanmalıdır. Preparat hazırlamak için genital organı çıkarma sırasında kırılma ve parçalanmayı önlemek açısından iğnelenmiş böcekler gece boyunca veya birkaç saat özel bir nemli odada bekletilmelidir. Bunlardan sonra Becker's pensinin yardımıyla veya daha büyük böceklerde normal penslerle uygun bir şekilde lam üzerine taşınır. Hiç kullanılmamış güvenli bir jilet parçası el altındaki tahta tutacağa yerleştirilir. Basit bir jiletten bunun gibi 4 tane microscalpels hazırlanır ve körelme gibi durumlarda destek çubuğuna uygun bir şekilde dikey olarak yerleştirilerek diğer microscalpels ile değiştirilebilir. Hypopyoium'un parçaları zarar görmeden karnın içinden alınsın diye genellikle abdomen yarısından az kısmı parçalara ayrılır. Cins ve familya halinde daha detaylı bir bilginin elde hazır olması için abdomenin daha küçük bir parçası kesilebilir. Orta büyüklükteki Dipterlerin preparatları binoküler mikroskop altında hazırlanabilir. Kesilen abdomen parçaları %5'lik KOH çözeltisinde veya genellikle yaklaşık 1 dk. Kaynatılmış %10-15'lik KOH çözeltisi içerisinde bir süre için (gece boyunca) korunur. Daha sonra KOH'ı uzaklaştırmak için soğuk veya sıcak suyla yıkanır. Preparatın KOH ile muamele süresi pratik deneyler tarafından tayin edilir ve böceğin boyutuna, sıcaklığa ve benzeri şeylere bağlıdır. Aşırıcı derecede uzun muamele yumuşak parçaları harap eder ve kitin veya kireçten yapılmış sert kabukları parçalar. Çünkü bu uzun muamele bu kısımların zarlarını yırtar. Böyle bir preparat ise çalışmak için uygun değildir. Yetersiz muamele ile yumuşak dokular bozulmadan kalır ve tetkiki engeller. Böyle bir durumda muamele tekrarlanabilir. Koyu, oldukça sert ve pigmentli türler H2O2 ile muamele edilebilir. Eğer böyle türler KOH içinde kalırsa pigmentleri kaybolur. Çalışmanın devamında yumuşak formların (2.0mm ve daha küçük) genital organları veya nispeten düz, yassı genital organlara sahip formlar Kanada balsamında kalıcı slaytları hazırlanır. Normal slaytlar kullanılabilir. Fakat kalın photofilmlerin şeffaf lamlarından daha küçük slaytlar hazırlamak daha uygundur ve lamlar üzerindeki bu slaytlar üzerine lameller kapatılır. Böyle preparatlar aynı kağıt üzerine ayrı ayrı numuler halinde sabit bir şekilde yerleştirilebilir. Çalışma sırasında geçici slaytlı ve abdomenin uç bölgesine ait daha büyük örnekleri KOH muamelesi ve yıkamadan sonra çalışmada uygunluk için ince sivri uçlu aletle farklı pozisyonlarda çevrilerek ve düzeltilerek gliserol içindeki oyuk blok veya depressionlu bir slayt üzerine yerleştirilir. (Örneğin, bir küçük iğnenin tahta kutu şeklindeki çubuğa yerleştirilmesi gibi) Böyle preparatlar kuru olarak kalması için küçük bir tüp içinde 1/3'lük gliserol karışımı, 1/3'lük alkol (%96) ve 1/3'lük su karışımları karıştırılarak birkaç yıl için saklanabilir. Bunun gibi tüpler o numunenin numarasına tekabül edecek şekilde veya numunenin kendisinin altındaki pozisyonda numaralandırılarak özel kutular içinde ayrı ayrı saklanır. Bunlardan sonraki durumda sadece küçük tüpler kullanılır. (Örneğin, 12-15mm uzunluğunda) Özetle genital preparasyon aşağıdaki aşamaları içerir: Genital segmentler kesilerek küçük bir cam tüp içine yerleştirilir. Tüp içine % 10'luk KOH çözeltisi ilave edilir. Tüp, birkaç dakika kaynamış su içeren daha büyük bir kap içine yerleştirilir. Tüp kaptan dışarı çıkarılır ve genital segmentler 1 kez saf su ile ve 2 kez % 70 alkol yıkanır. Daha sonra çalışılmak üzere genital, alkol veya gliserin içine konur. Depolama için genital birkaç damla gliserin polyeten mikrovial içerisine yerleştirilirilerek genital segmentlerin kesildiği örnekle birlikte iğnelenir.

http://www.biyologlar.com/dipteralarin-preparasyonu

BAZI LABORATUVAR TERİMLERİ

Normalite: Çözeltinin litresindeki eşdeğer gram sayısıdır. Molarite ise çözünmüş maddenin çözeltinin litresindeki mol veya formül gram sayısına denir. Molarite “ M “ ile normalite “N” ile gösterilir.Karışım: İki ya da ikiden fazla maddenin birbirleri ile karışmasıdır. Karışımların en önemli özellikleri karışma oranlarının belirli olmamasıdır. Örneğin, alkol ile su birbirleri ile her oranda karışabilir.Madde: Boşlukta bir yer kaplayan ve ağırlığı olan her şey maddedir.Element: Evrende bulunan canlı ve cansız tüm varlıklar element denilen basit maddelerin çeşitli şekillerde birbirleriyle birleşmesinden oluşurlar. Elementler kendilerinden farklı özellikler gösteren daha basit maddelere ayrılmazlar.Bileşik: Elementlerin çeşitli şekillerde birbirleriyle birleşmeleri sonunda oluşur. Bileşiği oluşturan elementler bileşikte kendi özelliklerini kaybederler. Her bileşiğin kendine has özelliği vardır. Örneğin şeker; karbon, oksijen ve hidrojen elementlerinden oluşur ve şekerin özellikleri bu elementlerin hiçbirinin özelliğine benzemez.Çözelti: Çözeltiler homojen karışımlardır. Bir miktar şeker suya atıldığında, bir süre sonra gözden kaybolarak saydam bir karışım olur. Bu karışım şekerin sudaki çözeltisidir. Bu karışımda şeker çözünen, su da çözen olarak bilinir. Bir çözeltinin oluşması için her zaman bir katının bir sıvı çözünmesi gerekmez.Bir sıvı başka bir sıvı ile, bir katı başka bir katı ile homojen karışımlar yaparsa, bu karışımlar da bir çözelti sayılır. Sıvı sıvı ile katı katı ile karıştığında karışan maddelerden miktar bakımdan fazla olanı çözen, diğeri de çözünen’dir. Bir çözelti içindeki çözünmüş madde, çözücünün uzaklaştırılması ile değişmeden kazanılabilirse gerçek bir çözeltiden söz edilir. Konsantrasyonu düşük olan çözelti seyreltik,konsantrasyonu yüksek olan çözelti derişik çözeltidir. Bir çözeltiyi seyreltik yapmak için içine çözücü, derişik yapmak için çözünen ilave edilir.Süspansiyon: Bir çözelti içinde çözünmeyen bir katı madde, ince toz haline getirilerek çözen ile karıştırılırsa, saydam olmayan heterojen bir kütle oluşur. Bu tip karışımlara süspansiyon denir. Örneğin, ince öğütülmüş mermer tozu, su ile karıştırıldığında süspansiyon elde edilir.Emülsiyon: Birbiri içinde çözünmeyen ya da az miktarda çözünen iki sıvı birlikte çalkalandığında saydam olmayan heterojen bir kütle elde edilir. Bu kütle bir süre kendi haline bırakıldığında iki tabaka biçiminde birbirinden ayrılır. Böyle karışımlara emülsiyon denir. Örneğin, su-zeytinyağı karışımı bir emülsiyondur.Yoğunluk, Yüzde, Konsantrasyon: Genel olarak her çözeltide çözünen madde miktarı farklı olduğundan, çözeltideki çözünen madde miktarı yoğunluk, yüzde ve konsantrasyon olarak ifade edilir.  Yoğunluk=çözünen maddenin kütlesi/ çözeltinin hacmi: gr/cm3Buna göre yoğunluk, çözeltinin kütlesinin hacmine oranıdır.Yüzde= çözünen maddenin kütlesi/ çözeltinin kütlesi= gr/100grBuna göre bir çözeltinin yüzdesi, çözeltinin 100 gramında çözünmüş bulunan madenin kütlesidir.Konsantrasyon= çözünen maddenin kütlesi/ çözeltinin hacmi=gr/100cm3O halde konsantrasyon, çözeltinin 100 cm3’ünde çözünmüş bulunan maddenin kütlesi (tartısı) dır.Yoğunluk, yüzde ve konsantrasyon, bir çözeltide, çözen ve çözünen arasındaki bağlantıyı ifade eder.Ekivalent gram ( Eşdeğer gram ): Bir bileşiğin formül gramının toplam pozitif değerine bölünmesi ile elde edilen miktarıdır. Örneğin, CaCl2’ün ekivalent gramı Ca: 40.08           Cl: 35.453 CaCl2 = 40.08 +(35.453)2= 110.986Ca++    olduğunda  110.986/ 2 = 55.493gr.Molar çözelti: 1 litresinde 1 molar gram çözünmüş madde bulunan çözeltilere denir. Bir çözeltinin molaritesi, 1 litresinde çözünmüş olarak bulunan maddenin molekül sayısını belirtir ve”M” ile gösterilir.Örneğin, 1 M    H2SO4 hazırlanmak istendiğinde, önce H2SO4’in molekül gramı hesaplanır.H= 1.0079     S= 32.06     O= 15.9994H2SO4’in 1 mol’ü (1.0079)2 + 32.06 + (15.9994)4 =98.08gr’dır.98.08gr H2SO4 saf su ile litreye tamamlandığında elde edilen çözelti 1 M H2SO4 çözeltisidir. Molal çözelti: 1 kg çözücüde 1 mol gr maddenin çözülmesi ile oluşan çözeltidir.Normal çözelti: Bir litresinde 1 ekivalent gram çözünen madde bulunan çözeltilere denir.

http://www.biyologlar.com/bazi-laboratuvar-terimleri

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 4

MİKROBİYAL FİTAZLAR Tahıl ve baklagil tohumlarının olgunlaşması sırasında fitik asitin (myo-inositol-1,2,3,4,5,6-hexakis dihidrojen fosfat) önemli bir miktarı birikmekte olup (Honke ve ark. 1998) bu tohumların çoğunda ve yan ürünlerinde %1-2 fitik asit bulunmaktadır (Reddy ve ark. 1982). Fitik asit; tahıl, baklagil ve yağlı tohumlarda fosforun ana depo formudur. Kimyasal olarak tam tarifi myo-inositol 1,2,3,4,5,6-hekza-dihidrojen fosfat’tır (IUPAC-IUB 1977). Moleküler formülü ise C6H18O24P6’dır. Fitik asitin tuzları fitat olarak tanımlanır. Fitat, fitik asitin potasyum-magnezyum ve kalsiyum tuzlarının karışımıdır (Vohra ve Satyanarayana 2003) Fitaz (myo-inositol hexakisphosphate phosphohydrolase), fitik asiti (myo-inositol hekzafosfat), inorganik monofosfat, myo-inositol fosfat ve serbest myo-inositol’e hidrolize eden enzimdir (Kerovuo 2000). Bitkilerde, hayvansal dokularda ve çeşitli mikroorganizmalarda fitaz aktivitesinin olduğu bildirilmiştir (Miksch ve ark. 2002). Fitatı parçalayan enzimler IUPAC-IUB (International Union of Pure and Applied Chemistry and the International Union of Biochemistry) tarafından iki sınıfa ayrılmıştır: Fitatın D3 pozisyonundaki ortofosfatı uzaklaştıran 3-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 3-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.8) ve myo-inositol halkasındaki L-6 (D-4) pozisyonundaki defosforilasyonu sağlayan 6-fitaz (myo-inositol-hekzakisfosfat 6-fosfohidrolaz, EC 3.1.3.26). Mikrobiyal fitazlar genellikle 3-fitaz sınıfında yer alırken bitkisel kökenli fitazlar 6-fitaz sınıfında yer almaktadır (Konietzny ve Greiner 2002). Fitaz parçalayan enzimlerle yem hammaddelerinde ve insanlar için hazırlanan gıdalardaki fitat içeriğini azaltmak amacıyla özellikle son yıllarda birçok çalışma yürütülmektedir. Fitatı parçalayan enzimler bitkisel materyalin besleyici değerini artırmak amacı ile tavsiye edilmektedir. Son yıllarda fitaz enzimlerinin özellikle entansif hayvan yetiştiriciliği yapılan alanlarda hayvan gübresiyle ortaya çıkan fosfor kirliliğini azaltmak amacıyla kullanımını da gündeme getirmiştir. Yapılan bir çok çalışmada fitatı parçalayan enzimlerin fitatdan fosfor kullanımını artırmakta olduğu ve çevrede ortofosfat birikimini önemli derecede azalttığı bildirilmiştir (Cromwell ve ark. 1995, Simons ve ark. 1990). Ayrıca bunların yanı sıra myo-inositol fosfatların hazırlanması, kağıt endüstrisi ve toprak iyileştirme alanlarında da fitaz enzimi kullanılmaktadır. Ayrıca son yıllarda biyoteknoloji alanındaki gelişmeler sonucunda heterolog mikrobiyal ekspresyon sistemleriyle büyük miktarlarda ve düşük maliyetli fitaz üretimi de mümkün olabilmektedir. Fitaz enzimi bitkilerde, mikroorganizmalarda ve bazı hayvansal dokularda bulunmasına rağmen yapılan son araştırmalar mikrobiyal fitazların biyoteknolojik uygulamalar için en ümit verici olduğunu göstermiştir (Pandey ve ark. 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). Bakteri, maya ve funguslardan fitaz enzimleri karakterize edilmiş olup, günümüzde ticari olarak üretimde toprak fungusu olan Aspergillus üzerinde durulmaktadır. Ancak substrat spesifitesi, proteolisise karşı direnç göstermesi ve katalitik aktivitesi gibi özelliklerinden dolayı bakteriyel fitazlar, fungal enzimlere alternatif oluşturabilmektedir (Konietzyn ve Greiner 2004). Bakteriyel fitazların ortalama olarak moleküler ağırlığı (40-55 kDa) glukolizasyon farkı olduğu için fungal fitazlardan (80-120 kDa) daha küçüktür (Choi ve ark. 2001, Golovan ve ark. 2000, Han ve Lei 1999, Kerovuo ve ark. 1998, Rodriguez ve ark. 2000a, Van Hartingveldt ve ark.1993). İzole edilen fitazların çoğunun pH optimumu 4.5-6.0 arasında yer almaktadır. Ancak Bacillus sp.’ye ait nötral veya alkali fitazlar da bulunmaktadır (Choi ve ark. 2001, Kim ve ark. 1998). A. niger fitazının (phyA) pH optimumu ise asidik sınırlarda olup 2.5 ve 5.5’dir. Bu iki sınır arasında aktivitede azalma meydana gelmektedir. Mikrobiyal fitazların çoğunun sıcaklık optimumu ise 45-60°C arasında yer almaktadır. Ancak Pasamontes ve ark. (1997a,b) A. fumigatus’a ait sıcaklığa dirençli fitazın 100°C’ye kadar olan sıcaklıklarda 20 dakikalık inkübasyonlarda sadece %10’luk kayıpla aktivitesini koruduğunu bildirmişlerdir. E. coli ve Citrobacter braakii fitazı, ticari olarak kullanılan Aspergillus niger fitazına kıyasla pepsin ve pankreatine daha dirençlidir (Kim ve ark. 2003; Rodriquez ve ark. 1999). Ayrıca C. braakii fitazı tripsine de dirençlidir (Rodriquez ve ark. 1999). E. coli fitazı, Bacillus fitazı ile karşılaştırıldığında, pankreatine benzer hassasiyetlik gösterirken pepsine karşı daha hassastır (Simon ve Igbasan 2002). E. coli ve C. braakii fitazları yem katkısı olarak uygun özelliklere sahiptirler. E. coli fitazı asidik koşullar altında yüksek bir pH stabilitesine sahip olup pH 2.0’de birkaç saat sonunda bile önemli bir aktivite kaybı göstermemektedir (Greiner ve ark. 1993). Fitaz Enziminin Uygulama Alanları 1-) Yem katkısı: Fitat, tohumların çimlenmesi sırasında enerji ve fosfor kaynağı olarak görev alsa da bağlı fosfor tek mideli hayvanlarca çok az miktarda kullanılabilmektedir. Bu nedenle inorganik fosfor yenilenemez ve pahalı bir mineral olup kanatlı, domuz ve balık rasyonlarında fosfor kaynağı olarak ilave edilmektedir (Lei ve Porres 2003). Fitat ve fitata bağlı fosfor tüm kanatlı rasyonlarında bulunmakta ve fitat fosforunun da kısmen kullanıldığı bilinmekteydi (Lowe ve ark. 1939). İlk olarak Warden ve Schaible (1962), broylerde, ekzogen olarak verilen fitazın, fitat fosforunun kullanımını ve kemikteki mineralizasyonu artırdığını bildirmişlerdir. Ancak bundan yaklaşık 30 yıl sonra, yem katkısı olarak, fitata bağlı fosforu serbest bırakacak ve fosfor atığını azaltacak Aspergillus niger fitazının ticari olarak kullanımı başlamıştır. Günümüzde tek mideli hayvanlarda yem katkısı olarak fitaz kullanımı oldukça yaygınlaşmış olup hatta nişasta tabiatında olmayan polisakkaritleri parçalayan enzimlerden daha fazla kullanılmaktadır (Bedford 2003). Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde kanatlı ve domuz rasyonlarında mikrobiyal fitaz kullanımı ile bu konudaki bilimsel çalışmalar ve deneyimler artmakta ve yem katkısı yeni fitaz enzimleri araştırılmakta ve kullanılmaktadır. Bazı kanatlı yem maddelerindeki toplam fosfor, fitat fosforu ve toplam fosfordaki fitat fosfor oranları Çizelge 2’de verilmiştir. Ruminantlar ise, rumendeki mikrobiyal flora tarafından üretilen fitaz enzimi ile fitatı parçalayabilmektedirler (Yanke ve ark. 1998). Fitatın parçalanması ile açığa çıkan fosfor hem mikrobiyal flora hem de konakçı ruminant tarafından kullanılmaktadır. Birçok farklı kaynaktan elde edilen mikrobiyal fitaz ürünleri günümüzde ticari olarak kullanılmaktadır. Bunlar arasında yem katkısı olarak en yaygın olarak kullanılanları A. niger (3-fitaz), Peniophora lycii (6-fitaz) ve Escherichia coli (6-fitaz) fitazlarıdır. Kanatlı rasyonlarına fitaz, granül veya sıvı formda veya yüksek peletleme sıcaklığındaki (>80ºC) enzim denatürasyonu probleminden kaçınmak için peletleme sonrasında uygulanabilmektedir (Selle ve Ravindran 2006). Bitkisel fosfor kaynaklarındaki kullanılmayan fitat fosforu zaman içerisinde birikmekte ve entansif olarak hayvan yetiştirciliği yapılan alanlarda çevre kirliliğine neden olmaktadır. Topraktaki aşırı fosfor deniz ve göllere akmakta ve burada yaşayan canlılarda birikerek insanlarda da nerotoksik etki oluşturmaktadır (Lei ve Porres 2003). Su ürünleri üretiminde, soya küspesi ve diğer bitki kökenli küspeler kullanılarak birçok çalışma yürütülmüştür (Mwachireya ve ark. 1999). Pahalı protein kaynakları yerine daha düşük fiyatlı bitkisel protein kaynakları kullanıldığında masraflarda önemli derecelerde azalmaların olabildiği bildirilmektedir. Balık üretim masraflarının %70’ini yem giderleri oluşturmaktadır (Rumsey 1993). Kanatlı ve domuzlarda olduğu gibi balıklarda yem maddeleri içerisindeki fitin fosforundan yararlanacak sindirim enzimine sahip olmadığından suda fosfor birikimi meydana gelmektedir. Bu nedenle fitaz su ürünleri üretmede, hem düşük fiyatlı bitkisel kökenli maddelerin kullanımını artırmak hem de suda fosforu kabul edilebilir seviyede tutabilmek amaçları ile kullanılmaktadır. Balık beslemesinde, yüksek seviyelerde bitkisel kökenli maddeler içeren yemlerde fitaz enziminin kullanılması ile ilgili birçok çalışma yürütülmektedir (Robinson ve ark. 1996, Mwachireya ve ark. 1999). 2-) Gıda sanayi: Fitik asit tuzları olarak tanımlanan fitatlar, bitki tohumları ve danelerde fosfat ve inositolün başlıca depo formudur. Fitat bitki tohumlarının olgunlaşması sırasında oluşur ve olgun tohumlarda toplam fosfatın %60-90’nını oluşturur (Loewus 2002). Fitat bu nedenle bitkisel kökenli gıdaların başlıca bileşenidir. Bazı bitkisel kökenli gıdalardaki kuru maddedeki fitat miktarı Çizelge 3’de verilmiştir. Diyetlerdeki bitki kökenli gıdaların miktarına ve gıdaların işlenme derecelerine bağlı olarak günlük fitat tüketimi en fazla 4500 mg’a kadar yükselmelidir. Ortalama olarak vejetaryen diyetlerinde ve gelişmekte olan ülkelerde kırsal kesimlerde günlük fitat tüketimi yaklaşık 2000-2600 mg olup bu değer karışık diyetlerde 150-1400 mg’dır (Reddy 2002). Diyetlerde fitatın varlığı ile ilgilenilmesinin nedeni mineral alımındaki negatif etkisidir. Bu mineraller çinko, demir, kalsiyum, magnezyum, manganez ve bakırdır (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002). Fizyolojik pH değerlerinde çözünmez mineral-fitat komplekslerinin oluşumu düşük mineral emiliminin temel nedeni olarak bildirilmektedir. Çünkü bu kompleksler aslında insan sindirim sisteminde absorbe olmamaktadır. Ayrıca sindirim sisteminin üst kısmında sınırlı miktarda mikrobiyal popülasyonun olması ve içsel fitatı hidrolize edici enzimlerin olmaması nedenleri ile ince bağırsakta, fitat çok sınırlı miktarda hidroliz olabilmektedir (Iqbal ve ark. 1994). Fitat, asidik ve alkali pH’da proteinlerle kompleks oluşturmaktadır (Cheryan 1980). Bu interaksiyon proteinin yapısında değişiklikler meydana getirmekte ve bunun sonucunda enzimatik aktivitede, proteinin çözünürlüğünde ve proteolitik parçalanmada azalmalar meydana gelebilmektedir. Fitaz enzimi yem katkısı olarak kullanılmasının yanı sıra gıda sanayinde de büyük bir potansiyele sahiptir. Ancak şimdiye kadar marketlerde fitaz enzimi kullanılmış gıdalar bulunmamaktaydı. Bu alandaki çalışmalar, gıda işlemede teknik geliştirmenin yanı sıra bitki kökenli gıdaların besleyici değerlerinin artırılması üzerine yoğunlaşmıştır. Fitat içeriği yüksek diyetler mineral maddelerin absorbsiyonunu oldukça azaltmakta (Konietzny ve Greiner 2003, Lopez ve ark. 2002) ve gıdaların işlenmeleri sırasında fitatın defosforilasyonu, sadece kısmen fosforile olmuş myo-inositol fosfat esterlerinin oluşmasına neden olmaktadır (Sandberg ve ark. 1999, Sandström ve Sandberg 1992, Han ve ark. 1994). Myo-inositol fosfat esterleri insanlar için önemli fizyolojik özelliklere sahiptir (Shears 1998). Bu nedenle fitaz enziminin gıda üretimi sırasında kullanılması ile fonksiyonel gıdaların üretilmesi mümkün olacak (Greiner ve ark. 2002) ve böylelikle fitaz enzimi ile biyokimyasal olarak aktif myo-inositol fosfat esterleri oluşacak ve insanlarda mineral maddelerin emilmesi de sağlanmış olacaktır. Gıda sanayinde gıdaların işlenmesi sırasında fitaz ilavesi ekmek yapımı (Haros ve ark. 2001), bitkisel protein izolatlarının üretimi (Fredrikson ve ark. 2001, Wang ve ark. 1999) ve tahıl kepeklerini parçalamada kullanılmaktadır (Kvist ve ark. 2005). Gıda işleme ve hazırlama sırasında, fitat genel olarak, bitkilerde ve mikroorganizmalarda doğal olarak bulunan fitazlarla tamamen hidrolize olmamaktadır. Özellikle demir olmak üzere minerallerin yararlanımını artırmak için fitat çok düşük düzeylere indirilmelidir (Hurrell 2003). Myo-İnositol fosfatların hazırlanması: Günümüzde, transmembran sinyalizasyonunda ve intraselülar kaynaklardan kalsiyumun hareketini sağlamada görev alan inositol fosfat ve fosfolipidlere olan ilginin artması, çeşitli inositol fosfatların hazırlanmasını gündeme getirmiştir (Billington 1993). S.cerevisiae fitazı kullanılarak fitik asitin enzimatik hidrolizi ile D-myo-inositol 1,2,6-trifosfat, D-myo-inositol 1,2,5-trifosfat, L-myo-inositol 1,3,4-trifosfat ve myo-inositol 1,2,3-trifosfatların hazırlandığı bildirilmiştir (Siren 1986a). Ayrıca E. coli fitazı kullanılarak inositol 1,2,3,4,5-pentakisfosfat, inositol 2,4,5-trifosfat ve inositol 2,5-bifosfat da hazırlanmaktadır (Greiner ve Konietzny 1996). İnositol fosfat türevleri enzim stabilizatörü (Siren 1986b), enzim inhibitörü, biyokimyasal ve metabolik araştırmalarda enzim substratı ve ilaç olarak da kullanılmaktadır (Laumen ve Ghisalba 1994). İnositol fosfat karışımları eklem iltihabı ve astım gibi solunum hastalıklarına karşı kullanıldığı ve spesifik inositol trifosfatların ağrı kesici olarak önerildiği de bildirilmiştir (Siren 1998). İnositol veya inositol fosfatların endüstriyel üretiminde, fitik asitten myo-inositol fosfat türevleri, serbest myo-inositoller ve inorganik fosfat eldesinde fitaz enzimi kullanımı önerilmektedir (Brocades 1991). Bu enzimatik hidrolizin avantajı fitaz enziminin spesifitesi ve reaksiyon koşullarına uygun olmasıdır. 3-) Kağıt endüstrisi: Kağıt endüstrisinde bitki fitik asitinin uzaklaştırılması oldukça önemlidir. Günümüzde termostabil fitazlar, kağıt hamuru ve kağıt yapma aşamalarında fitik asiti parçalamak amacıyla kullanılan biyolojik maddelerdir. Fitik asitin enzimatik olarak parçalanması sonucunda kanserojen veya toksik maddeler içeren ürünler oluşmaz. Bu nedenle kağıt endüstrisinde fitaz enzimlerinin kullanımı, daha temiz bir teknolojinin kullanılmış olması ve dolayısıyla çevreyi koruma açısından önem taşımaktadır (Liu ve ark. 1998). 4-) Toprak iyileştirme: Bazı alanlarda toprakta, fitik asit ve türevleri toplam organik fosforun %50’sini oluşturabilmektedir (Dalal 1978). Findenegg ve Nelemans (1993), mısır bitkisi için topraktaki fitik asitten fosforun kullanılabilmesinde fitazın etkisini araştırmışlardır. Toprağa fitaz ilave edildiğinde fitinin parçalanma oranının artmasına bağlı olarak büyümeyi uyardığını bildirmişlerdir. Bu çalışma bitkilerin köklerinde fitaz geninin ekspresyonu ile transgenik bitkilerle topraktaki fosforun kullanılabileceği düşüncesini ortaya çıkarmıştır (Day 1996). 5-) Biyoteknoloji : Geçtiğimiz 20 yıl içerisinde fitaz enzimi, besleme, çevre koruma ve biyoteknoloji alanlarındaki bilim adamlarının dikkatini çekmektedir. Fitazlar özellikle biyoteknolojik uygulamalarda (özellikle yem ve gıdalardaki fitat içeriğini azaltmada) büyük bir önem taşımaktadır (Lei ve Stahl 2001, Vohra ve Satyanarayana 2003). ANTİBİYOTİKLER Ticari olarak üretilen mikrobiyal ürünlerin içerisinde en önemlisi antibiyotiklerdir. Antibiyotikler mikroorganizmalar tarafından üretilen, diğer mikroorganizmaları öldüren veya büyümesini inhibe eden kimyasal maddelerdir. Antibiyotikler tipik sekonder metabolitlerdir. Ticari olarak faydalı antibiyotiklerin birçoğu filamentöz funguslar ile Bacteria’nın aktinomiset grubu tarafından üretilmektedir. Endüstriyel fermentasyonla büyük ölçekte üretilen en önemli antibiyotikler Çizelge1’de gösterilmiştir. Çizelge 1. Ticari olarak üretilen bazı antibiyotikler. Antibiyotik Üreten mikroorganizma* Basitrasin Sefalosporin Kloramfenikol Siklohekzimid Sikloserin Eritromisin Griseofulvin Kanamisin Linkomisin Neomisin Nistatin Penisilin Polimikzin B Streptomisin Tetrasiklin Bacillus licheniformis (EOB) Cephalosporium sp.(F) Kimyasal sentez (daha önce Streptomyces venezuela’ (A)dan mikrobiyal yolla üretilmekteydi) Streptomyces griseus (A) Streptomyces orchidaeus (A) Streptomyces erythreus (A) Penicillium griseofulvin (F) Streptomyces kanamyceticus (A) Streptomyces lincolnensis (A) Streptomyces fradiae (A) Streptomyces noursei (A) Penicillium chrysogenum (F) Bacillus polymyxa (EOB) Streptomyces griseus (A) Streptomyces rimosus (A) *EOB, endospor oluşturan bakteri; F, fungus; A, aktinomiset Günümüzde 8000’in üzerinde antibiyotik maddesi bilinmektedir ve her yıl yüzlercesi keşfedilmektedir. Daha fazla antibiyotik keşfedilmesi beklenmektedir mi, buna gerek var mıdır diye bazı sorular akla geldiğinde bunun cevabı evettir. Bu nedenle Streptomyces, Bacillus, Penicillium gibi birkaç genusa ait mikroorganizmaların çoğu antibiyotik üretip üretmedikleri açısından sürekli olarak incelenmektedir. Antibiyotikler konusunda araştırma yapan birçok araştırıcı, diğer mikroorganizma gruplarının da incelenmesi sonucunda birçok yeni antibiyotiğin keşfedileceğine inandıklarını belirtmektedir. Son yıllarda büyük ilerleme gösteren genetik mühendisliği tekniklerinin yeni antibiyotiklerin yapılmasına izin vereceği ve yeni ilaçlar için kompüter modellemesinin klasik eleme (screening) metotlarının er geç yerini alacağı düşünülmektedir. Fakat günümüzde bunlar henüz çok yaygın bir kullanıma sahip olmadığı için yeni antibiyotikler klasik yol olan “screening” yoluyla keşfedilmektedir. Screening yaklaşımında, çok sayıda muhtemelen antibiyotik üreticisi olan mikroorganizma izolatı doğadan saf kültürler halinde izole edilmektedir (Şekil 1-a) daha sonra bu izolatlar Staphylococcus aureus gibi bir test bakterisinin büyümesini inhibe eden diffüzlenebilen maddeler üretip üretmedikleri açısından test edilmektedir. Şekil 1-a’daki fotoğrafta görülen kolonilerin çoğu Streptomyces türlerine aittir ve antibiyotik üreten bazı kolonilerin etrafında indikatör organizmanın (Staphylococcus aureus) büyüyemediği inhibisyon zonları görülmektedir. Bu amaçla kullanılan test bakterileri çok çeşitli ve genellikle bakteriyal patojenlere yakın veya onları temsil eden türler olup çeşitli literatürlerde tip kültür numaralarıyla belirtilmektedir. Antibiyotik üretimi için yeni mikrobiyal izolatların test edilmesinde, “karşıt-çizgi metodu” (Şekil 1-b) yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde Streptomyces gibi potansiyel üretici olduğu bilinen bir tür petrinin üçte birlik kısmını kaplayacak şekilde bir köşesine ekilir ve petri uygun sıcaklıkta inkübe edilir. İyi bir büyüme elde edildikten sonra sıvı besi yerinde geliştirilmiş olan test bakterileri Streptomyces hücre kütlesine dikey olacak şekilde çizilerek inkübasyona bırakılır. Şekil 1-b’deki fotoğrafta da görüldüğü gibi bazı test bakterilerinin Streptomyces hücre kütlesine yakın kısımlarda büyüyemediği görülmektedir. Bu Streptomyces’in test bakterilerinin büyümesini inhibe eden bir antibiyotik ürettiğini göstermektedir. Fotoğrafta (Şekil 1-b) görülen test organizmaları (soldan sağa): Escherichia coli, Bacillus subtilis, Staphylococcus aureus, Klebsiella pneumonia, Mycobacterium smegmatis’tir. Bu şekilde ekim yapılan izolatlardan antibiyotik üretimi belirlenenler daha sonra daha ileri denemelere alınarak antibiyotiğin yeni olup olmadığı bakımından test edilirler. Çoğu screening (eleme) programlarında elde edilen izolatların çoğu bilinen antibiyotikleri üretmektedir. Bu nedenle endüstriyel mikrobiyologların bilinen antibiyotik üreticilerini çok hızlı belirlemesi gerekmektedir böylece çalışmalarında hem zamanın hem de kaynakların boşa gitmesi önlenecektir. Bir organizmanın yeni bir antibiyotik ürettiği keşfedildiğinde bu antibiyotik yapısal analizler için yeterli miktarlarda üretilmelidir ve daha sonra enfekte olmuş hayvanlarda terapötik aktivite ve toksisite için test edilmelidir. Burada yeni antibiyotiğin selektif toksisiteye sahip olup olmadığı ortaya çıkmaktadır. Maalesef yeni bulunan antibiyotiklerin bir çoğu hayvan testlerini geçemezken sadece birkaç tanesi geçebilmektedir. Bu nedenle her yıl yüzlerce yeni antibiyotik bulunmasına karşılık bunların sadece birkaç tanesinin medikal kullanım için yararlı olduğu kanıtlanabilmekte ve ticari olarak üretilmektedir. VİTAMİNLER VE İLİŞKİLİ BİYOFAKTÖRLER Dengesiz beslenme ve besin işleme alışkanlıkları, gıda kıtlığı, açlıktan dolayı hayvan ve bitki orijinli vitaminlerden başka ekstra vitaminlere ihtiyaç duyulmaktadır. Vitaminlerin kullanım alanları gıda/yem sektörü, sağlık ve tıbbi alanlardır. Ekstra vitaminler günümüzde kimyasal veya biyoteknolojik olarak fermentasyon ya da biyodönüşüm prosesleriyle hazırlanmaktadır. Vitaminler ve diğer biyofaktörlerin çoğu kimyasal olarak veya ekstraksiyon işlemi ile üretilirken bazıları da hem kimyasal hem de mikrobiyal proseslerle üretilmektedir. Bunun yanı sıra vitamin B12 ve B13 gibi vitaminler ise sadece mikrobiyolojik yolla üretilmektedir. Aşırı miktarlarda vitamin üreten mikrobiyal suşların doğadan taranması ve bulunması veya bunların genetik mühendisliği yoluyla yapımı zordur, bunun yerine geliştirilmiş fermentasyon prosesleri ve immobilize biyokatalist biyodönüşümleri önem kazanmıştır. ENZİMLER Bütün organizmalar hücresel faaliyetlerini sürdürebilmek için küçük miktarlarda çok çeşitli enzimleri üretmektedir. Günümüze kadar tanımlanmış olan 3000’den fazla enzimin büyük bir çoğunluğu mezofilik organizmalardan izole edilmektedir. Buna karşılık bazı enzimler bazı organizmalar tarafından çok yüksek miktarlarda üretilmekte ve hücre içinde tutulmayarak hücre dışına salgılanmaktadır. Ekstraselüler enzimler olarak isimlendirilen bu enzimler selüloz, protein, nişasta, vb. gibi suda çözünmeyen polimerleri parçalama yeteneğindedir. Bu ekstraselüler enzimlerin bazıları gıda, tekstil ve ilaç endüstrilerinde kullanılmaktadır ve mikrobiyal sentez yoluyla büyük miktarlarda üretilmektedir. Son yıllarda enzim terminolojisinde ortaya çıkan yeni bir terim olan “ekstremozimler” ise ekstrem çevrelerde yaşayan prokaryotlardan elde edilen enzimleri ifade etmektedir. Ekstremozimler, ekstrem olarak yüksek sıcaklık, düşük sıcaklık, çok yüksek tuz, çok yüksek asit veya alkalin pH’larda yaşayan ve “ekstremofiller” olarak isimlendirilen mikroorganizmalar tarafından üretilmektedir. Bu enzimleri yüksek miktarlarda üreten mikrobiyal kaynakları doğadan izole etmek için çeşitli yöntemler kullanılmaktadır ve yeni mikrobiyal kaynakların araştırılması sürekli olarak devam eden bir iştir. Burada biyoçeşitlilik önemli bir konu olup farklı ve yabancı çevrelerden (ekstrem çevreler) izole edilen mikroorganizmalar önemli enzim kaynakları olarak düşünülmektedir. Ülkemiz en önemli ekstrem çevreler olan sıcak su kaynakları (kaplıcalar) açısından çok zengindir. Ayrıca soda gölleri, tuz gölleri, vb. ekstrem çevrelere de sahip olduğumuz göz önüne alınırsa, buralardaki biyoçeşitliliğin bir an önce belirlenerek ortaya konması ülkemiz açısından çok önemli bir konudur. Lipazlar bakteri, maya ve küfleri içeren mikrobiyal flora tarafından bol miktarda üretilmektedir. Lipazlar gıda endüstrisinde, biyomedikal uygulamalarda, biyosensörler ve pestisidlerin yapımında, deterjan ve deri sanayiinde, çevre yönetiminde, kozmetik ve parfüm sanayiinde uygulama alanları bulmaktadır. Endüstriyel olarak en yaygın kullanılan lipaz üreticisi mikroorganizmalar Candida spp., Pseudomonas spp., Rhizopus spp.’dir. Son yıllarda biyoteknoloji alanında lipazların kullanımında eksponansiyel bir artış gözlenmektedir. Bu nedenle lipazların aşırı üretimini sağlamak amacıyla yönlü mutasyonlar yardımıyla suş geliştirme çalışmalarına ağırlık verilmiştir. Endüstriyel olarak en fazla üretilen enzimlerden biri olan proteazlar ise ekmekçilikte, deterjan ve temizleme sanayiinde, biyomedikal uygulamalarda, gıda sanayiinde etlerin olgunlaştırılmasında, tabaklama sanayiinde, atık arıtımı ve kimyasal endüstride kullanılmaktadır. Son yıllarda alkalofilik mikroorganizmaların ürettiği ve aşırı alkali ortamlarda aktivite gösteren alkalin proteazlar endüstriyel olarak çok önem kazanmıştır.Şu anda alkalin proteazların ticari üretimi Bacillus licheniformis ve diğer alkalofilik Bacillus spp.’den yapılmaktadır. Bu enzimlerin üretimi için öncelikle ümit verici organizmaların seçilmesine olanak sağlayan farklı izolasyon yöntemlerinin belirlenmesi daha sonra endüstriyel suş geliştirilmesi için mutasyon ve/veya rekombinant DNA teknolojisinin kullanımı üzerinde yoğun çalışmalar sürdürülmektedir. α-amilaz, β-amilaz ve glukoamilaz gibi mikrobiyal amilazlar, enzimler arasında en önemlileri olup günümüzde biyoteknolojide oldukça büyük önem kazanmışlardır. Mikrobiyal amilazlar uygun preparasyonlarda hazırlandıktan sonra ilaç sanayiinde analitik kimya alanında, nişastanın sakkarofikasyonu, tekstil ve gıda sanayiinde, bira sanayii ve damıtma endüstrilerinde geniş bir uygulama alanına sahiptir. Hayvanlar ve bitkilerde de bulunmasına karşılık amilazlar en yaygın olarak mikroorganizmalarda bulunmaktadır. Amilazların ticari üretiminde birçok bakteri ve fungus türleri kullanılmaktadır. α-amilazın ticari üretiminde Bacillus türleri çok önemlidir. Ticari amilaz üreticisi suşların geliştirilmesinde gen klonlama yöntemleri kullanılmaktadır. Gen klonlmanın en temel amaçları; termostabil enzimlerin ifade edilmesi, yüksek enzim verimliliği ve iki enzimin aynı organizmada ifade edilmesinin sağlanmasıdır. AMİNOASİTLER Organizmaların primer metabolitleri arasında en önemlileri amino asitlerdir. 1950’lerin sonlarına doğru Corynebacterium glutamicum’un bazı suşlarının doğal olarak önemli miktarlarda L- glutamat sentezlediğinin bulunmasının ardından amino asit üreticisi mikroorganizmaların taranması ve ıslah edilmesi çalışmaları büyük hız kazanmıştır. O zamandan beri amino asit salgılama yeteneğinde olan bir çok organizma belirlenmiş ve bu konu endüstriyel mikrobiyolojinin önemli bir konusu olmuştur. Dünya çapında 1.5x106 ton amino asit üretimi gerçekleşmektedir. Amino asitler tıpta, gıda endüstrisinde katkı maddesi olarak, kimya endüstrisinde başlatıcı maddeler olarak kullanılmaktadır. En önemli ticari amino asit lezzet arttırıcı olarak monosodyum glutamat (MSG) formunda kullanılan Glutamik asittir. Diğer iki önemli amino asit diyet içecekler ve yiyeceklerde tatlandırıcı olarak kullanılan Aspartam’ın bileşenleri olan Aspartik asit ve Fenil alanindir. Bundan başka lisin, glutamin , arjinin, triptofan, treonin, izolösin ve histidin amino asitleri de ticari olarak mikrobiyolojik yolla üretilmektedir.Mikrobiyolojik üretim için Corynebacterium ve Brevibacterium türleri ile Escherichia coli en bilinen ticari türlerdir. Corynebacterium ve Brevibacterium türlerinde metabolizma nispeten basit olduğu için regülasyon sistemlerinin kolaylıkla değiştirilmesiyle, Enterobacteriaceae üyelerinde ise karmaşık rekombinant DNA tekniklerinin kullanımıyla verimli amino asit üreticileri elde edilebilmektedir. Kaynak: Doç. Dr. Rengin ELTEM /Ege Üniversitesi /Mühendislik Fakültesi Biyomühendislik Bölümü POLİMER ÜRETİMİ Modern biyoteknolojiyi komodite amaçlı ürünlerin üretiminde de kullanmak mümkündür. En çarpıcı örneklerden biri, mikroorganizmaları uygun ortamlarda besleyip polimer ürettirmektir. Birçok mikroorganizma besin kısıtlaması koşullarında, tepkisel olarak hücre içinde polimer biriktirir. (Şekil 3’de hücre içindeki beyaz dairesel şekilli olanlar). Bunlar bilimsel adıyla “polialkalonatlar”, “mikrobiyal poliesterler” dir. Polibuturat ve poli(buturat-valarat) teknolojik olarak üretilen mikrobiyal poliesterlerdir. Bunların işlenmesi biraz zor, komodite plastiklere göre biraz pahalı, ancak doğada parçalanabilen türden, dolayısıyla çevre dostu polimerlerdir. Bunlardan üretilen şampuan, parfüm, vb. şişeleri piyasaya sunulmuş durumdadır. Buradaki ilginç gelişme yine genetik modifiye mikroorganizmaların kullanımıdır. Bunlarda hücre içinde polimer birikimi kuru ağırlıkta %99’lara kadar çıkarılmıştır, dolayısıyla verim çok yüksektir. Bu yöntemle üretilen polimerlerin molekül ağırlıkları sentetik yollarla çıkılması çok yüksek değerlerdedir (20 milyon hatta daha fazla). Mikroorganizmalar ile polimer üretimi teknolojisini bitkilere de uygulamak mümkündür. Özellikle mısır’ın çok da değerli olmayan koçanında ve kabuğunda polimerler biriktirilebilir. Faj Yerdeğiştirme “phage display” Teknolojisi Alternatif yöntemlerden biri de genetik modifiye mikroorganizmaları kullanmaktır. Yaygın olarak E.Coli’nin kullanıldığı “faj yerdeğiştirme” (“phage display”) tekniği böyle bir yaklaşımdır. Burada, istenilen üretim bilgisini taşıyan DNA, B lenfositlerinden izole edilir ve bakteriye yerleştirilir. Daha sonra bakteri, filament fajlar (bir çeşit virüs) ile enfekte edilir. Fajlar, bakteri içinde, genellikle çok sayıda antibadi fragmanını da taşıyacak şekilde çoğalır. İstenilen fragmanı taşıyan fajlar, bir biyoafinite sistemi ile ayrılır ve bunlarla yine bakteriyi enfekte edilerek üretimi gerçekleştirilir. Elde edilen monoklonal antibadi fragmanları saflaştırılıp ya doğrudan yada bir antibadi gövdesine takılarak kullanılabilir. Bu teknikte kullanılan reaktörler, hibridoma teknolojisinde kullanılanlardan çok daha düşük fiyatlı ve iyi tanımlanmış klasik fermentörlerdir, dolayısıyla üretim ucuz ve kolaydır. Kaynak: www.biyomedtek.com/bmt-konular-no3.htm Hazırlayanlar: Enver Ersoy ANDEDEN&Ahmet TEZER

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-4

ISI VE DİĞER FİZİKSEL YÖNTEMLERLE STERİLİZASYON

Sterilizasyon işlemi fiziksel ve kimyasal yöntemlerle yapılabilir. Bu yöntemlerin maliyeti ve uygulanabilirlik açısından üstünlükleri ve eksiklikleri söz konusudur. Sıcak, soğuk, kuruluk, ışınlar, elektrik akımı, sonik-ultrasonik titreşimler, yüksek basınç, osmotik değişikler ve filt rasyon yöntemleri fiziksel yöntemler olarak sıralanabilir. Ancak ençok kullanılan fiziksel yöntem ısıdır. Ekonomik, kolay uygulanabilir ve güvenilir özelliktedir. Isı ile sterilizasyonNemli ısı ile sterilizasyona.1. Basınçlı buharlaa.2. Basınçsız buharlab. Sıcak su ile sterilizasyonb.1. Kaynatma b.2. Tindalizasyon ISI İLE STERİLİZASYON Etki mekanizması doğrudan doğruya hücre proteinlerini koa gule etmek suretiyledir. Isı ile sterilizasyonda ısı derecesi, ısının etki zamanı, ortamdaki nem derecesi, mikroorganizmaların içerisindeki su miktarı, pH, osmotik basınç gibi etmenler sterilizasyon üzerine etkilidir. Ortamda nem olması, mikroorganizma içerisinde %50 oranında su bulunması pH derecesinin nötrden uzaklaşıp asit veya alkaliye kayması, ısı ile sterilizasyonu olumlu yönde etkiler.   BASINÇLI BUHAR İLE STERİLİZASYON OTOKLAV denen aletlerde uygulanır (Ünite 2 Resim 3'e bakınız). 121°C de 1.5 atmosfer basınç altında ve 15 dakika bekletilmekle sterilizasyon sağlanmışolur. Otoklavda bu ısıve basınç altında bozulmayacak malzeme ve besi yerleri steril edilir. Basınçsız buhar ile sterilizasyonda ise 100°C de yarım saat sterilizasyon için yeterlidir. Dezenfeksiyon için ise bu süre 5-10 dakikadır. KURU SICAK HAVA İLE STERİLİZASYONDA ortamda nem bulunmadığından sterilizasyon daha uzun süre almaktadır. Bu amaçla Pasteur (Pastör) fırınları (=Sterilizatör) kullanılır. Genel olarak 175°C de bir saat, 140°C de ise 3 saat sterilizasyon için yeterlidir. Bu yöntem ile cam ve metal aletler içlerine nemin ulaşamadığıyağlar ve tozlar (talk) bu yöntemle sterilize edilir. Besiyerleri ve sıvılar kuru sıcak hava ile sterilize edilmezler. Öze gibi laboratuvar gereçleri ise alevde yakılarak sterilize edilebilir. Çok yüksek ısıda kısa sürede de sterilizasyon mümkündür. Bu tekniğe ultra high temperature (UHT) adı verilir. Bir sıvıyı 135-150°C kadar aniden ısıtıp, bu ısıda 4 saniye tutulduktan sonra aniden soğutma uygulanmasıdır. Sütler bu yöntemle sterilize edilebilirler. Süzme İle Sterilizasyon FİLTRASYON ile sterilizasyona sıvı maddelerin sterilizasyonunda başvurulur. Özellikle diğer sterilizasyon yöntemleri ile bozulabilen maddeler için kullanılır. Kimyasal maddeler, sterilizasyondan çok dezenfeksiyon için kullanılır. Etilen oksit 10.8°C nin altında sıvı, üzerinde ise gaz halinde bulunan bir maddedir. Bu madde gaz durumunda olduğu zaman çok irritan ve toksiktir. Etilen oksit çok etkin olup sporları bile öldürebilir. Bu yöntem ile steril edilen aletlerde her hangi bir hasar oluşmaz. Işınlar İle Sterilizasyon IŞINLAMA ile sterilizasyonda en çok kullanılan ışınlar ultraviyole (U.V.), X ışınlarıve gama ışınlarıdır. U.V. ışınları daha çok odaların sterilizasyonunda kullanılır. Bu ışın camdan geçmez ve göz retinasına zararlıdır. Gama ve X ışınlarının elde edilmeleri oldukça pahalıdır.Protez, sentetik kalp kapakçıkları ve cerrahi malzeme gibi özel malzemelerin sterilizasyonunda kullanılır. Steril edilen alet ya da maddenin bu özelliğini uzun süre koruyabilmesi için sterilizasyon işleminden önce hazırlık yapılmalıdır. Bunun için makas, pens, bistüri gibi aletler kalay kağıtlarına, ambalaj kağıtlarına veya sık dokunmuş bez kılıflara sarılır. Deney tüplerinin ağızları iyice kapatılmış şekilde steril edilir. Sterilizasyon Amacıyla Kullanılan Maddeler Etilen Oksit İle Sterilizasyon: Etilen oksit 10.8 °C nin altında sıvı, bunun üzerinde gaz durumunda olan , saf halde çok zehirli, tahrişedici ve patlayıcıözellik gösterir. Bu nedenle ticari olarak saf halde bulunmaz. Karbondioksit gazı ile karışımları satılmaktadır. Belirli ısı, nem, basınç ve sürede otoklav veya benzeri aletler içerisinde uygulanır. Aletin iç hacmi kullanılması gerekli etilen oksit miktarını doğrudan etkiler. Bir litre alet hacmi için 500 mg etilen oksit, 58 °C, %40 relatif nem altında 4 saat süre ile iyi bir sterilizasyon sağlanır.Etilen oksit normalde naylonun içine geçebilir ve hiç bir zarar vermez. Sterillenecek aletler öncelikle naylon kapla dış ortamdan hava almayacak şekilde ambalajlanır. Daha sonra etilen oksit otoklavı içerisine yerleştirilir. Etilen oksit otoklavı çalıştırılırken uyulması gerekli kuralları şöyle sıralayabiliriz. ■Sterillenecek malzeme aralıklı olarak gaz geçişi kolayca sağlanacak şekilde otoklav içine yerleştirilir.■Otoklavın kapakları sıkıca kapatılarak içerideki hava vakumla emdirilir ■İstenilen miktarda nemi oluşturacak havanın otoklav içine girmesi vana yardımıyla sağlanır. ■Sterilizasyon için hesaplanan miktarda etilen oksit gazı otoklav içine verilir. ■Sterilizasyon için öngörülen ısı oluşumu sağlanarak zaman ayarlaması yapılır.■ Bu süre sonunda otoklav içindeki gazın tümü vakum ile boşaltılır. Isıya dayanıklı olmayan polietilen, plastik, kauçuk aletler gibi maddeler etilen oksit ile steri lazson sağlanarak kullanılır. Gluteraldehit: Pratikde %70 izopropil alkoldeki %2 gluteraldehit eriyiği kullanılır. Bu sulandırım 10 saat süreyle uygulandığında bakteri sporlarını da ortadan kaldırarak sterilizasyon sağladığı kabul edilir. 3-5 Dakikalık uygulamaları dezenfeksiyon amacıyla kullanılır. Hazır lanan solüsyon 15 gün süre ile etkinliğini korumaktadır. %70 lik alkolde %8 formaldehit 18 saat süreyle uygulandığında ve %6 -10 stabilize hidrojen peroksit 6 saat süreyle uygulandığında sporlar üzerine öldürücü etki gösterdiği kabul edilmektedir. Sterilizasyonun Kontrolü Bu amaçla, kimyasal ve biyolojik ayıraçlar kullanılır. kimyasal ayıraçlar Brown sterilite tüple ri ve ilaçlıyapışkan bantlardır. Brown tüplerindeki sıvının rengi ısıile etkileşim sonucu kırmızıdan yeşile döner. İlaçlı yapışkan bantlar (otoklav bandı) ısı ile etkileşerek daha koyu renk oluşumuna neden olur. Ayrıca biyolojik yöntemler ile ısıya dayanıklı bakteri sporlar kullanı larak kontrol gerçekleştirilebilir. Bakteri sporlarıözel tüplerde otoklavın ortasına ısıve buharın yeterli ulaşabileceği şekilde yerleştirilir. Sterilizasyon uygun yapıldığında tüm sporların ölmüş olması gerekir. Bu durumun gerçekleşmesinin kontrolü, mikrobiyoloji laboratuvarında araştırılmalıdır. Bu bakterilerin üretilmemesi durumunda, sterilizasyon işleminin yeterli olduğuna karar verilir. Sporlu bakterinin üremediğine karar verebilmek için 7 gün beklenil mesi gerektiğinden pratik bir yöntem değildir.

http://www.biyologlar.com/isi-ve-diger-fiziksel-yontemlerle-sterilizasyon

GDO’ LARIN POTANSİYEL FAYDALARI

Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyen özel endüstri üyeleri, gıda teknolojisi uzmanları, gıda işleyicileri, distribitörler, perakendeciler, gıda uzmanları, bilim insanları, bazı tüketiciler, Amerika’lı çiftçiler, düzenleme ajansları, dünyadaki fakir ve aç insanları savunanlar ile yeşil devrim taraftarları; genetik mühendisliği teknolojisinin son yıllarda çok kolaylaştırıldığını ve bu teknolojiyle, dünya populasyonunun giderek büyümesi sonucu gerekli olan gıda ve ilacın büyük boyutta üretilebileceğini düşünmektedirler. İlave olarak, bu teknolojinin, hızlı büyüyen, hastalık, hava ve böceklere dirençli, herbisitlere dayanıklı bitkisel ürünlerin yanı sıra daha lezzetli, daha güvenli, daha verimli, daha besleyici, uzun ömürlü ve sağlık açısından daha faydalı bitkisel ve hayvansal ürünlerin, endüstriyel ve farmakolojik üretime katkı sağlayacak organizmaların elde edilmesi gibi potansiyel faydalara sahip olacağını düşünmektedirler . Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyenler, insanlığa faydalarının sınırsız olduğuna ve GDO’ların dünyanın önemli tarım, sağlık ve ekolojik problemlerini potansiyel olarak çözebileceğine inanmaktadırlar. Ayrıca GDO karşıtı düşüncelerin sağlık, çevre ve gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilerin geçimini sağlaması gibi gerçekçi olmayan korkulardan ziyade mantıksız korkular ve ticareti koruma siyasetinden kaynaklandığını düşünmektedirler. GDO teknolojisinin faydalarını şimdiden söylemenin çok erken olmasıyla birlikte potansiyel risklerinin varsayım olduğunu düşünen GDO destekleyicilerine göre genetiği değiştirilmiş organizmaların potansiyel faydaları aşağıda tartışılmıştır: 1. Besin Kalitesinin ve Sağlığa Yönelik Faydalarının Artırılması Gen aktarım teknolojisi ile protein kalitesi – örneğin proteinin metiyonin ve lisin içeriği- artırılarak ürünlerin esansiyel amino asit içeriklerinde artış sağlanabilmektedir . Böylece tavuklarda üremeyi olumsuz etkileyen lisin azlığı dolayısıyla genellikle tahıllarda çok az bulunan lisin miktarının artırılması, et, süt ve yün üretimi kükürt içeren amino asitlere (metiyonin ve sistein) bağlı olan çiflik hayvanlarının besinlerinin bu amino asitlerle zenginleştirilmesi mümkün olabilmektedir . Aynı zamanda çeşitli gıdalardaki protein kullanımının genişlemesiyle organoleptik kaliteyi de içeren fonksiyonel özelliklerin artırılması mümkündür. Örneğin; lipoksigenazların çıkarılması ile soyadaki fasulyemsi tadın uzaklaştırılması amaçlanmaktadır. Beslenmede iyi bir protein kaynağı olan balığın daha kısa periyotta daha iyi büyümesi sağlanarak ucuz olarak üretimi ve böylece su kültürü için uygun şartların gerçekleştirilebilmesi amaçlanmaktadır . GDO’ların karbonhidrat içerikleri artırılarak ketçap, domates sosu vb. yapmak için gıda işlemede kullanılacak domateslere yoğun içerik kazandırılabilmektedir. Monsanto Şirketi tarafından üretilen nişasta içeriği artırılmış Russert Burbank patatesleri ile kızartma işlemi sırasında daha az yağ çeken, pişirme süresi ve maliyeti azaltılmış patates üretimi sağlanmıştır . Ürünlerin besin kalitesi dışında sağlığa yönelik faydalarını artırmak için de GDO üretimi yapılmaktadır. Gen aktarım teknolojisi ile bazı kanserler, kalp hastalığı, körlük (vitamin A durumunda) gelişiminin sebebi ve zararlı bir kimyasal reaksiyon olan biyolojik oksidasyonu yavaşlatan veya engelleyen bileşikler olarak doğal olarak bulunan antioksidan vitaminlerin (karotenoidler, flavonoidler, vitamin A, C ve E) ve minerallerin ürünlerdeki düzeyi artırılmaktadır. Gıda ürünlerindeki antioksidan düzeyinin artırılması toplumda var olan belirli kanser ve diğer kronik hastalıkların oranının azalmasını sağlayabilir. Önemli bir antioksidan olan likopen, genetiği değiştirilmiş domates, domates ürünleri ve biberde bol miktarda bulunmaktadır . Doymuş yağ oranı yüksek olan yağlar, vücutta kolesterol üretiminden sorumludur. Doymuş yağ oranı düşük ve doymamış yağ oranı daha yüksek olan yağlar, sağlık açısından önemli olup kızartma ve diğer işlemlerde kullanılan yüksek sıcaklığa dayanıklıdır. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan kanola, soya, ayçiçeği ve yer fıstığı gibi bitkisel sıvı yağlardaki doymamış yağ asidi düzeyini daha da artırmak için bu bitkilerin genetiği değiştirilebilmektedir. Besin değeri artırılmış ürünler yetersiz beslenmeyi azaltmaya yardım edecektir ve gelişmekte olan ülkelerin temel besin ihtiyaçlarını karşılamayı sağlayacaktır. Kassava, birçok üçüncü dünya ülkesinde 500 milyonun üzerinde insanın beslenmesinde önemli bir besin kaynağıdır. Son yıllarda Afrika kassava mozaik virüsüne ve genel mozaik virüslerine dirençli ve yüksek besin değerine sahip kassava üretmek için bu bitkilerin genetiği değiştirilmiştir . 2.Meyve ve Sebzelerin Raf Ömrü ve Organoleptik Kalitelerinin Artırılması Calgene Şirketi’nin ürettiği Flavr Savr domatesleri ABD Gıda ve İlaç İdaresi (US FDA) tarafından onaylanan ilk genetiği değiştirilmiş üründür. Bu domatesler olgunlaşma, yumuşama ve çürüme işlemleri geciktirilerek uzun bir raf ömrüne sahip olan bitkilerdir . Olgunlaşma ve yumuşama, büyük ölçüde, meyve hücreleri tarafından etilen üretimine bağlıdır . Etilen üretiminde rol oynayan genlerin kontrol edilmesi veya farklı bir strateji olarak hücre duvarını bozan bir enzim olan poligalakturonaz enziminin baskılanarak pektin yıkımının ertelenmesi ile meyve ve sebzelerdeki olgunlaşma geciktirilebilmektedir . Böylece koku, lezzet, yumuşaklık/sertlik derecesi gibi yüksek kalitede organoleptik özellikler ve daha uzun raf ömrü sağlanabilir. Olgunlaşmanın yavaşlatılması veya geciktirilmesi, aynı zamanda ahududu, çilek, ananas ve şeftali gibi ürünlerde de yapılabilir.Ürünlerin raf ömürlerinin uzatılması üretici ve satıcı için nakliyat, depolama ve işlenmeyi kolaylaştırmakla birlikte tüketici içinde ürünü uzun süre bozulmadan kullanma imkânı sağlayacaktır. Ürünlerin nakliye ve işlenmeye dayanıklı olması, soğutma sistemlerinin güvensiz, pahalı ve nakliye ağının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçiler ve tüketiciler için de faydalı olacaktır. 3.Bitkisel Ürün Veriminin Artırılması 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun besin gereksiniminin karşılanması önemli bir sorun olarak düşünülmektedir. Ekilebilir alanları artırmak mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek tatlı su kaynakları da hızla azalmaktadır. Artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişletilmesi değil, birim alandan alınan ürün veriminin artırılması gerekmektedir. Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının daartık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ve hayvan ıslah çalışmalarında gen aktarım teknolojisinin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir .Genetiği değiştirilmiş bitkiler, ürün verimini artırmak için ve böcekler, yabani otlar, herbisitler, virüsler, tuzluluk, pH, sıcaklık, don, kuraklık ve hava gibi çeşitli çevresel faktörlere dayanıklı bitkiler üreterek ürün kaybını azaltmak için kullanılabilirler. Verimin artması ve ürün kaybının azalması ile global ürün üretiminin artışı sağlanabilir. Bir yıllık olan önemli tahıl ürünlerinin genetiği değiştirilerek çok yıllık ürünlere çevrilebilir. Böylece toprağın daha az işlem görmesi (çift sürme vb.) ile erozyonun azalması ve yıl boyunca ürün veriminin alınması sağlanabilir.Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkilerin kuraklığa direnci, tarımda su kullanımını azaltarak suyun yetersiz olduğu bazı tropikal ve kurak bölgelerde bu bitkilerin yetiştirilmesini uygun duruma getirebilir. Ürünlerin diğer çevresel streslere (örneğin; uç sınırdaki pH, tuz, böcekler, sıcaklık vb.) dayanıklılığını artırmak dünyada şu anda ürün üretimi için uygun olmayan ekim alanlarının yeniden kullanılmasına yardım eder. Böylece yağmur ormanları gibi telafi edilemeyecek doğal kaynaklar üzerindeki baskılar azalır .Çevresel streslere dayanıklılık özellikleri çok sayıda genin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle bitkilere bu özelliklerin kazandırılması zaman alabilir. 4.Yenilebilir Aşı ve İlaç Üretimi GDO’lar hem gıda hem de ilaç olarak etki edecek ürünler halinde tüketilebilirler. Örneğin brokoli, antioksidan içeriğini zenginleştirmek için; çay, flavonoidlerle zenginleştirilmek için; patates, muz ve domates, aşı depolamak için genetik olarak değiştirilebilir. Özellikle olgunlaştığı zaman çiğ olarak tüketilen muz gibi bazı tropikal ürünler; hepatit, kuduz, dizanteri, kolera ve ishal ile gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan diğer bağırsak enfeksiyonlarına karşı kullanılabilen proteinleri üretmek için genetik olarak değiştirilebilmektedir . Yenilebilir ürünlerdeki bu aşılar, bu ürünlerin yetiştirildiği, düşük maliyetle dağıldığı ve özellikle aşı üretimi için kaynağın ve tıbbi alt yapının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerde çocuklar için faydalı olacaktır. Bazı biyoteknoloji şirketleri tütün gibi bazı bitkileri ilaç sentezi için değiştirebilmektedir. Tütün, aynı zamanda insan ve çiftlik hayvanlarında kullanılan antikorları üretmek için değiştirilmiştir. İnsan antikoru içeren bitkiler, yaygın olan hastalıklara karşı aşı için pahalı olmayan ve genetik materyal sağlayacak tohumlarında da bu materyali taşıyacaklardır. Ayrıca bu bitkisel aşılar uzun bir raf ömrüne ve stabil bir depolama kapasitesine sahip olacaklardır. Bazı insan genleri, deneysel biyoilaçları büyük miktarlarda üretmek için bitki kromozomuna ilave edilmişlerdir. Tütün ve patates, insan serum albumini üretmek için; kolza tohum yağı ve Arabidopsis, insan nörotransmitteri, lö-enkefalin ve monoklonal antikorlar üretmek için değiştirilmektedir. Son zamanlarda diyabet hastalarının insülini iğne yoluyla alması yerine ağız yoluyla alabilmesi için bitkilerde insülin üretimi amaçlanmıştır. İnsan Hastalıklarının Tedavisinde ve Organ Naklinde Kullanılması Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, meme bezindeki sütte fibrinojen gibi rekombinant proteinleri büyük miktarda üretmek için kullanılabilmektedir. Transgenik proteinler, HIV veya deli dana’nın potansiyel kaynağı olarak korkulan verici insan kanından elde edilen kan proteinlerine alternatif olarak kullanılabilirler. Klonlanmış hayvanlar çoğu insan hastalıkları için model olduğundan dolayı bilim insanları halen tedavisi olmayan kistik fibrozis gibi insan hastalıklarını etkili bir şekilde çalışabilmektedir. Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, hemofili hastaları tarafından kullanılan pıhtılaşma faktörü veya diyabet hastaları tarafından kullanılan insülin gibi farmakolojik proteinleri üretmek için kullanılabilir . Keçi, koyun ve domuz gibi bazı çiftlik hayvanları klonlanabilir ve insana nakil için uygun olan kalp, karaciğer, böbrek ve fetal hücreler vb. geliştirmek için kullanılabilirler.Doku reddinin önemli bir nedeni insan hücrelerinde bulunmayan fakat domuz hücrelerinin yüzeyinde bulunan α-l,3-galaktoz karbonhidratının immün reaksiyonudur. α -1,3-galaktozil transferaz geninin “knock out” teknolojisi kullanılarak uzaklaştırılması hücre yüzeylerinde bu karbonhidratı taşımayan hayvanların üretilmesini sağlayabilir. Böylece hastalara organ nakli için uzun bekleme periyotları ortadan kaldırılabilir. 6. Bio-fabrikalar ve Endüstriyel Kullanım İçin Ürün Ham Materyali Olarak Kullanımı Genetiği değiştirilmiş organizmalar ilaç endüstrisinde kullanılan vitaminler, monoklonal antikorlar, aşılar, antikanser bileşikleri, antioksidanlar, plastikler, fiberler, polyesterler, afyonlu ilaçlar/uyku ilaçları, interferon, insan kan proteinleri ve karotenoid üretmek için kullanılmaktadır. GDO’lar aynı zamanda gıda endüstrisinde kullanılan protein, enzim, stabilizatör, kıvam artırıcı, emülgatör, tatlandırıcı, koruyucu, renklendirici ve tat verici gibi gıda karışımları üretmek için de kullanılabilirler. Gıda işleme ve patojen belirlemede kullanılan mikroorganizmalar gen aktarımı ile değiştirilebilir. Örneğin, peynir üretiminde kullanılan çimosin, rennin gibi gıda enzimleri mikroorganizmalara aktarılarak daha kolay ve daha ucuz olarak üretilebilmektedir. Gen aktarım teknolojisiile bu gıda, ilaç ve biyoteknoloji endüstrisinde kullanılan maddelerin üretimi geleneksel işlemlere göre çok daha avantajlıdır. Çünkü yeni teknoloji ile arzu edilen bir ürün, fazla miktarda, çok daha ucuz, nakil ve depolama işlemleri daha uygun olarak üretilebilir. 7. Çevresel Faydaları Tarımsal amaçlı bitkilerin çoğunun genetiği değiştirilerek virüsler, böcekler, yabani otlar, herbisitler, hastalık ve çeşitli çevresel etkenlere karşı direnç kazandırılabilirler. Örneğin, patates, soya ve mısır gibi bitkisel ürünlerin çoğuna Bacillus thuringiensis’in (Bt) insektisidal (böcek öldürücü) potansiyele sahip bir geni aktarılarak böceklere karşı dirençli Bt bitkiler elde edilmiştir. Bt proteini mısır kurdu, patates böceği gibi böceklere karşı toksik olmakla beraber insan için toksik değildir ve mide asidi ile parçalanmaktadır. Bitkilere bu protein üretme özelliğinin kazandırılması kimyasal insektisit ihtiyacını ortadan kaldırır ve böylece bu insektisitlerin hedefi olmayan arı, predatör gibi böceklerin zarar görmesi de engellenir. İnsektisidal Bt proteininin bitkinin dokularında üretilmesi ile bitkinin bütün kısımlarına ulaşmayan kimyasal insektisitlere göre daha etkili bir böcek kontrolü sağlanabilir.İnsektisit direncinin yanında bazı bitkiler herbisit uygulamalarına dayanıklı hale getirilmek için genetik olarak değiştirilmektedir. Herbisit dayanıklılığın artması bitkilerin büyüdüğü toprağın daha az işlem görmesini veya hiç işlem görmemesini sağlayarak toprak erozyonunun ve su kaybının azalmasına ve toprak mikrofauna ve mikrofloralarının korunmasına yardım edecektir. Domates, tütün, kabak ve mısır gibi ürünler virüs direnci kazandırılmak için genetik olarak değiştirilmektedir ya da başka bir ifadeyle bu ürünler virüs ve viral hastalıklara karşı aşılanmaktadır. Ayrıca insan gıda zinciri ve çevrede yer alan kanserojen fungusitlere gereksinimi azaltmak için fungus dirençli ürünlerin üretilmesi amaçlanmıştır [2]Günümüzde bitkilerin topraktan daha fazla azotu doğrudan kendilerinin alabilmesi için genetiği değiştirilmiş bitki üretimi artmıştır. Bu da, buharlaşarak veya nehir ağızlarına sürüklenip su kirliğine neden olarak çevreyi tehdit eden kimyasal gübre gereksinimini azaltacağından çevre için yararlı bir uygulama olacaktır.Genetiği değiştirilmiş bitkiler ya da mikroorganizmalar, çevredeki toksik atıkların uzaklaştırılmasını sağladıkları için bioremediasyon için de kullanılabilmektedirler. Bazı araştırmacılar endüstri, tarım ve petrol üretim atıklarının temizlenmesi için hardal yeşili, kaba yonca, nehir kamışları, kavak ağaçları ve özel yabani otların kullanımının ümit verici olduğunu rapor etmişlerdir. Bazı durumlarda bitkiler, çevreye bulaşan zehirleri parçalayıp zararsız hale getirebilmektedirler   

http://www.biyologlar.com/gdo-larin-potansiyel-faydalari

TEMELİNDE SUBLİME VE KARIŞIMLARI BULUNAN TESPİT SOLUSYONLARI

Sublime genel bir tespit solüsyonudur. Kuvvetli bir koagulant (pıhtılaştırıcı)’ dır. Dokuya nüfuzu yavaştır. Ya tek başına kullanılır yada çeşitli karışımların bünyesine girerek kullanılır. A- Sublime solusyonu : Sature (doymuş) bir solusyon halinde kullanılır veya sature solusyonu içerisine % 5 lik asetik asit ilave edilerek kullanılır. Sublime  (Cıva klorur)  ………….……….7,5 gr. Saf su  ………………… ……………… 100 cc Bu terkip ısıtılır ve Cıva klorurun erimesi sağlanır. Kaynamadan dolayı kaybolan su ilave edilir. Eridikten sonra süzülür. Sublimenin fazlası  ince iğne şeklinde kristallere dönüşür ve şişenin dibinde birikir. Bu hazırlanan solusyon sature sublimedir. B- Asetik asitli sublime Sublime …………..95 cc. Asetik asit ………... 5 cc Sublime ile hazırlanmış solusyonları tespit solusyonu olarak kullanırken hiçbir zaman içine metal pens sokulmamalıdır.Tespit Süresi:  2-6 saat olup, parçaların büyüklüğü en fazla 2-3 mm olmalıdır. Yıkama:  24 saat müddetle  % 70 ‘lik alkolde parçalar yıkanır. Sublimeyi yok etmek için parçaları iyotlu alkolde yıkanması gerekir. Hatta parçalar iyotlu alkolde birkaç gün tutularak iyotlu alkol sık sık değiştirilir. İyotlu alkol elde etmek için % 70 ‘lik alkole iyot ilave edilerek solusyonun Konyak rengini alması sağlanır. İyotu tam yok etmek için parçayı bir müddet (24 saat)  % 95’lik alkolde bırakmak gerekir. Üstünlükleri : Sublime kuvvetli bir kuagulanttır. Bütün boyalarla boyanırlar. Metilen mavisi ile kollegen fibriller çok iyi görünürler.Sakıncaları : Parçaya geç ve az nüfuz eder. Bu nedenle parçanın çok küçük olması gerekir. Dokuda olmayan yapılar meydana gelir. Tespitten dolayı parçalar çabucak toz hale gelebilir. Bazı nükleus boyaları bu tespitten sonra nükleusu zor boyar. C – Zenker Likidi Potasyum dikromat ………… 25 gr …………. 2.5 gr Sublime (Civa klorur) ………   50 gr …………. 5 gr. Sodyum sülfat ………………  10 gr ………….. 1 gr Saf su …………………………1000 cc ……….. 100 cc Bu karışımın tümü sıcakta eritilir sonra dinlendirilir. Kaynama nedeniyle kaybolan su ilave edilir. Sonra süzülür. Hazırlanmış bu solusyon stok solusyondur. Uzun süre saklanabilir. Kullanılacağı zaman ; Stok zenker solusyonu ……… 100 ccAsetik asit ………………………..5 cc.        alınır ve kullanılır. Tespit Süresi : 12 saat olup, karanlıkta tespit yapılır.Yıkama: Akan çeşme suyuna birkaç saat tutulup, dikromatinin gitmesi sağlanır. Bundan sonra parçalar 24 saat % 70’lik alkolde tutulur. Sublimeyi gidermek için parçalar 5-6 saat iyotlu alkol içerisine alınır. İyotu yok etmek için 24 saat % 95’lik alkol içine alınır. Üstünlükleri:  Parçalara hızlı nüfuz eder. Böylece hızlı tespit eder. Bütün boyalarla boyanır. Özellikle Anilin mavisiyle bağ dokusu çok iyi boyanır.   Sakıncaları: Uzunca ve sayıca çok yıkama gerektirir. Sublime gibi dokularda olmayan maddeler meydana getirir. Uzun bir tespitten sonra parça çabuk dağılabilir. Tespitler uzun tutulursa nükleuslar iyi boyanmaz. D – Helly Likidi (Zenker Formalin)Zenker likidindeki asetik asit yerine % 10’luk Nötr veya ticari formol kullanılır. Kullanılacağı zaman stok zenker solusyonuna formol ilave edilir.   Zenker solusyonu……………………………100 cc Formaldehit ……………………………………. 5 ccTespit Süresi : 2- 4 mm lik parçalar 1-8 saat kadar bu solusyonda bırakılmalıdır. Yıkama           : Zenker solusyonundaki gibidir.

http://www.biyologlar.com/temelinde-sublime-ve-karisimlari-bulunan-tespit-solusyonlari

DOKU TAKİBİNİN (İMPREGNASYON ) PRENSİPLERİ

Doku takibinin amacı, dokuyu desteklemek için yeterince sert bir katı ortama gömmek ve kesitlerin alınması için gerekli sertliği vermektir. Bu sertliği verirken de dokunun bıçağa çok az zarar verecek sertlikte olmasını sağlamaktır. Rutin histoloji için tatmin edici gömme materyeli parafindir. Doku parafine gömülmeden önce şu işlemlerden geçirilmelidir. l-Fiksasyonun tamamlanması 2-Sulu fiksatifi ve doku sıvısını uzaklaştırmak için hafif fakat tatmin edici bir dehidrasyon 3-Hem kendinden önceki dehidrasyon ajanı ile hem de daha sonra uygulanacak gömme ajanı ile tam olarak karışabilen bir madde ile şeffaflandırma İMPREGNASYON HIZINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER Doku sıvıya daldırıldığında, doku sıvısı ve çevresindeki sıvı arasında karşılıklı yer değişimleri olmaktadır ve bunu birçok faktör etkilemektedir. Bunlar fiksasyondan gömmeye kadar tüm basamakları etkilemektedir.Bunlar: 1-Ajitasyon: Shandon Elliott ve Technicon ultra modelleri vertikal ajitasyon uygularken Colombia Histokineti dönme hareketi uygulamaktadır. Ajitasyonun hızı önemlidir, çok düşük hız etkisizken, çok yüksek hız ise yumuşak veya gevşek dokularda harabiyete yolaçabilir. Dakikada 25-30 cm' lik bir hız her iki ajitasyon için de uygundur. 2-Isı: Isı penetrasyon hızını artırırken, soğuk azaltır. Isı her nekadar süreci hızlandırırsa da dokuları fazla ısıtmamaya dikkat edilmelidir. Çünkü büzülmeye, gevrekleşmeye ve kesit almada zorluklara yol açabilir. Kullanılan sıvıların birçoğu yanıcıdır ve ısıtma yangın tehlikesini artırabilir. 3-Viskozite: Kullanılan sıvıların viskozitesi, dokulara penetre olma hızını etlkiler, molekül büyüdükce viskozite artar ve penetrasyon hızı azalır. 4-Ultrason: Ultrason kullanımı önerildiği halde birçok nedenle çok geniş kullanım kazanamamıştır. 5-Vakum: Azaltılmış vakumun kullanımı erimiş parafinle dokuların impregnasyonunda çok kullanılmaktadır. Bazı otomatik takip aletlerinde takibin tüm basamaklarında vakum kullanılmaktadır. Dehidrasyon ve şeffaflandırmada vakumun kullanılmasının çok az avantajı vardır. Dokudaki hava kabarcıkları bu yolla uzaklaştırır. Sert Dokuların Muamelesi: Tendon, tırnak, fibröz doku, keratin kütleleri normal şekilde takip edilebilir. Fakat takipten önce özel işlemden geçirilirse daha iyi sonuçlar alınabilir. Bu dokuları yumuşatmak için % 70 lik alkolle hazırlanmış % 4 lük phenol kullanılabilir. Ayrıca molliflex gibi çeşitli gliserol, alkol ve anilin oil karışımları da kullanılabilir. Mollflex, kesit alırken parafin bloklarda da kullanılabilir. 3-SUDAN KURTARMA ( Dehidrasyon) Tespitten sonra suyun ve bazı lipid doku sıvılarının uzaklaştırılmaları gerekir. Dehidrasyonda genellikle değişik alkol tipleri kullanılmaktadır. Bunların çoğu hidrofiliktir ve dokulardaki suyu çekerler. Diğerleri ise sulu doku sıvılarının seyreltilmeleri ile dehidrasyonu etkilerler. Dehidrasyon basamağı katılaştırıcı ortam olarak suyla karışabilen madde kullanan gömme teknikleri hariç tüm tekniklerde kullanılır. Dokular genellikle fazla miktarda su içerirler. Dokulardan suyun çıkarılmasıyla erimiş parafinin doku parçalarına tamamıyle nüfus etmesi sağlanır. Alkol en iyi su çeken maddedir. Genellikle dehidrasyon safhasında doku parçaları tespitten sonra en az 2-3 saat akar suda yıkanırlar. Sonra %30 veya %50 alkolden başlayarak %10 artan alkol serilerinden geçirilirler. En çok kullanılan dehidrant etil alkoldür. % 70’lik derişim ile başlayarak, % 95’ lik alkole kadar artan derişimlerden sonra birkaç absolü alkolden geçirerek dokular sudan kurtarılır. Kademeli geçiş ile dokular büzülme olmadan sudan kurtarılır. Özellikle embriyonik dokular gibi hassas yapılarda % 30’ luk derişimden başlamak uygun olur. Dehidrasyon Sıvıları 1-Etanol: Şeffaf, renksiz, yanıcı ve hoş kokulu bir sıvıdır. Hidrofiliktir bu yüzden su ile her oranda karışır. Histolojik çalışmalar için çok uygundur. 2-Ticari Endüstriyel Metillenmiş Ruh: Etanole biraz metanol eklenerek hazırlanmış bir dehidranttır. 3-Metil Alkol: Su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışır. 4-Propan-2-ol,ipopropil alkol:Su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışabilir.Rutin histoloji laboratuvarında çok kullanılmaz fakat dokuları etanolde olduğu gibi sertleştirmez. 5-Aseton: Renksiz, şeffaf, yanıcı ve karakteristik keskin kokulu, su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışan bir sivıdır. Yaygın kullanılan diğer dehidrantlardan daha uçucudur ve etanol ve metanolden daha hızlı hareket etmektedir. Fakat uzun süre mualemede dokuları gevrekleştirir. Uçucu, yanıcı yapısından ve sertleştirici etkisinden dolayı rutin dehidrant olarak otomatik takiplerde fazla kullanılmaz. Hız önemli olduğunda ise aseton, çoğu şeffaflandırma ajanını hızla uzaklaştırdığından elle takip yöntemlerinde iyi bir dehidranttır. Aseton, lipidler üzerine etanol ve metanolden daha çözücü bir etkiye sahiptir. 6-Katı Dehidrantlar: Anhidros bakır.sulfat yüksek konsantrasyonlu dehidretleyici alkollerde kullanılabilir. Anhidros olduğunda tuz beyazdır fakat suyun absorbsiyonunda mavileşir; su kontaminasyonu ile sıvı mavi renktedir. 7-Kimyasal Dehidrasyon: Son yıllarda. dokuların sudan kurtarımında 2,2-dimetoksipropanın kimyasal olarak su ile birleşimi kullanılmaktadır. Doku hızla aşağıdaki karışım kullanılarak sudan kurtarılır. 2,2-dimetoksi propan 100 cc Konsantre HCl 0.05 cc Bu yöntemde dehidrant tek seferde kullanılır, değişik kaplardan geçirmeye gerek yoktur. Gece boyunca tutmak gibi uzun süre kullanım, dokuda bir miktar büzülmeye yol açmaktadır. Dimetoksipropan çoğu resinle ve erimiş parafinle karışmaz. Fiksasyonu takiben ve dehidrasyondan önce doku suda iyice yıkanmalıdır. Çünkü tampon tuzları dimetoksipropanla precipite olur. Dimetoksipropan bir fiksatifle veya dehidrantla birleştirerek de kullanılabilir. Dehidrasyon genellikle aşağıdaki gibi uygulanır: %50 alkolde 1 saat %60 alkolde 1 saat %70 alkolde 1 saat %80 alkolde 1 saat %95 alkolde 2 saat %100 alkolde 2 saat ( iki defa değiştirilerek) 4-ŞEFFAFLANDIRMA (Clearing) : Bu terim, dehidratlayıcı ajanı uzaklaştırmak için seçilmiş sıvının uygulanmasından sonra dokuların görünümünü ifade etmektedir. Bu sıvıların çoğu proteinlerinkine benzer bir refraktif indisine sahiptir. Bu nedenle de dokuyu yarı şeffaf hale getirir. De-alkolleyici ajan olarak ksilen kullanırken bu yarı şeffaflık, küçük bir doku parçası aydınlık görüldüğünde bir rehber olarak kullanılır. Şeffaflandırıcı ajanın kullanımı dehidratlayıcı ajanın-örneğin alkol- gömme ortamı ile karışmadığı zaman-örneğin parafinle- gereklidir. Bir şeffaflandırıcı ajandan esasda beklenen şey hem dehidrant .ile hem de gömme ajanı ile karışabilir olma özelliğidir. Bu amacı tam olarak yerine getirecek birçok sıvı vardır. Uygun şeffaflandırıcı ajanın seçiminde şunlara dikkat edilmelidir: l-Alkolü uzaklaştırma hızı, 2-Erimiş gömme ortamı ile uzaklaştırılmasının kolaylığı, 3-Dokulara karşı nezaketi 4-Yanıcılık, 5-Toksisite 6-Fiyat Şeffaflandırıcı ajanların çoğu yanıcı sıvılardır onun için dikkati gereklidir. Bir şeffaflanrıcı ajanın kaynama noktası erimiş parafinin uzaklaştırılmasındaki hızının belirleyiciliğini verir. Sıcak parafine aktarmada kaynama noktası düşük sıvılar, yükseklere göre uçuculuklarındaki fark nedeni ile daha hızlı uzaklaştırılmaktadır. Bu özellik vakum altında artırılır. Bu kesin bir faktör değildir. Örneğin çok düşük kaynama noktasına sahip olan kloroform, ksilene göre daha yavaş uzaklaştırır. Viskozite, şeffaflandırıcı ajanın penetrasyon hızını eşit olarak etkileyebilir. Parafine gömme takibinde kullanılan şeffaflandırıcı ajan, kesit almanın kolaylaştırılması üstüne ve kesitlerin sonuçtaki niteliği üzerine etkilidir. Çoğu şeffaflandırıcı ajan, dehidratasyon ajanının tam olarak uzaklaştırılması için gereklı minimum zamanda kullanılırsa tatmin edici sonuçlar verir. Otomatik olarak takip yapılıyorsa zaman çok geniş ve çok dens bloklar için yeterli olmalıdır fakat zamanda küçük doku parçaları , bu uzun uygulamadan da etkilenmemelidir. Şeffaflandıcı Ajanlar 1-Ksilen 2-Toluen 3-Kloroform 4-Benzen 5-Karbon tetraklorür 6-Propilen oksit 7-Petrol 8-Karbon disülfit 9-Amilasetat 10-Metil benzoate ve metil salisilat 11-Sedir yağı 12-Karanfil yağı 13-İnhibisol (1,1,1,trikloroetan (metil kloroform) Dehidrasyondan alınan doku parçaları xylol, toluol, benzen ve sedir yağı içine aktarılırlar. Burada parçalar şeffaflanıncaya kadar bırakılırlar. Amaç, dokulardaki alkolün şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesidir. Böylece alkol ve sudan yoksun hale gelmiş ve şeffaflanmış doku parçaları artık parafinin nüfüz etmesine elverişli hale gelmişlerdir. 5-PARAFİNE GÖMME ( Embedding) :Gömme materyeli olarak parafin, selloidin, selloidin-parafin kullanılabilir. Amacı, dokuları yarı sert ve kolayca kesebilen bir materyal içerisine yerleştirmek ve şeffaflandırıcı ajanı dokudan uzaklaştırmaktır. Böylece kolay taşınan ve parçanın istenilen yönde kesilmesini sağlayan bloklar elde edilir. Histolojik çalışmalarda ençok kullanılan parafine gömme tekniğidir. Çünkü uygun takip hızına sahiptir, seri kesit alınımı için iyi bir kıvamı vardir. Kesit kalınlığında geniş ranjı vardır. Dens kortikal kemiği parafinde kesmek, kalın kesitler istendiğinde büyük beyin parçaları için sellüloz nitrat gömmesi veya dondurma kesit daha uygundur. Erime derecesi 45-50 C olan parafin yumuşaktır, 55-60 C' lik ise daha sert olur. Parafinin seçimi çalışma ortamının ortalama ısısına, gömülecek materyelin yapısına ve istenilen kesit kalınlığına bağlı olmalıdır. 3-5 mikronluk kesitleri, sıcak bir iklimde 45 derecelik ergime noktası olan parafinle kesmek çok zordur. Parafine gömme safhası sıvı parafinin dokuya nüfuzu ve şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesi ile başlayıp dokunun kesilmesi için uygun blok yapılması ile sona erer. Şeffaflandırıcı maddeden çıkarılan doku parçaları 55-60 C deki parafin etüvünde üç ayrı kaptaki erimiş parafinden geçirilerek blok yapılırlar. Genellikle doku parçaları parafinde 1 ,5 saat , 2.parafinde 1 .5 saat , 3.parafinde 2-3 saat kalabilir. Fakat her dokuya sıvı parafinin nüfuz etme kabiliyeti değişik olduğundan parafinde kalma süresi doku çeşitlerine göre tecrübe ile ayarlanmaktadır Büyükçe bir cam parçası üzerine ''L'' şekline sahip olan blok demirleri , tahta, hatta kağıtlardan yapılmış kare veya dikdörtgen şeklindeki kalıplara yerleştirilir. "Leuckhart's plakları'' ile hazırlanan kalıba önce bir miktar erimiş parafin, ardından dokuyu istenilen yönde yerleştirip tekrar parafin dökülerek etiketlenip soğumaya bırakılır. Sıvı parafin buz kalıplar içinde doku parçaları ile birlikte dondurulurak (soğuk su ile veya buzdolabında) kalıplardan kolaylıkla ayrılabilen sert parafin blokları elde edilir.

http://www.biyologlar.com/doku-takibinin-impregnasyon-prensipleri

Madde Ve Enerji

Madde • Kütlesi ve hacmi olan her şeye madde denir. o Taş, toprak, su, demir, tahta, ve hava birer maddedir. • Dünyada bunlara benzer bir çok madde bulunur. • Maddeler özelliklerine göre çeşitli işlerde kullanılır.(Ev, eşya,yol, besin vs.) Ayrıca maddelerin enerjilerinden de yararlanılır. Maddelerin Sınıflandırılması • Maddeler hallerine göre; o Katı, o Sıvı, o Gaz maddeler olarak üç gruba ayrılır. • Maddeler oluşumlarına göre ise iki grupta incelenir: o Saf maddeler. o Karışımlar. Madde Örnekleri • Toprak karışık bir maddedir. • Toz şeker ve kükürt saf bir maddedir. Saf Maddeler • Saf maddelerin içinde yabancı madde bulunmaz. • Örnek; o Kükürt. o Demir tozu, o Tuz saf maddelerdir. • Saf maddeler elementler ve bileşikler olmak üzere iki gruba ayrılır. Elementler. • Kendisinden başka saf maddelere ayrıştırılamayan saf maddelere elemen denir. o Demir, o Bakır, o Kükürt, o Oksijen birer elementtir. • Dünyada 109 tane element bulunur. Bileşikler. • Değişik elementlerin birleşmesiyle oluşan saf maddelere bileşik denir. o Şeker, o Tuz , o Su, o Kireç birer bileşiktir. • Dünyada milyonlarca çeşit bileşik madde bulunur. • Bileşikler çeşitli yollarla kendilerini oluşturan elementlere ayrılabilir. Karışımlar • Karışımlarda değişik element ve bileşikler bulunur. Fakat bunlar birleşme olmadan, yani kendi özelliklerini değiştirmeden bir arada bulunur. o Toprak, o Hava, o Deniz suyu, o Kayalar karışımdır. • Adi karışım ve çözelti olmak üzere iki gruba ayrılır. Adi Karışımlar • İçindeki her madde kendi özelliğini taşır. Karışım miktarları eşit değildir. • Adi karışımlara heterojen karışım da denir. o Kükürt - demir tozu, o Un - tuz. • Karışımları adi karışımlardır. Çözeltiler • Çözeltilere homojen karışımlar da denir. Çünkü çözünen maddenin molekülleri çözücü maddenin her damlasında eşit olarak bulunur. o Şekerli su bir çözeltidir. Çünkü çözünen şekerin molekülleri suyun her damlasında eşit miktarda bulunur. • Şekerli suda su çözücü , şeker çözünendir. o Tuzlu su , gazoz birer çözeltidirler. Derişik Çözelti • Bir çözeltiye daha çok çözünen eklenirse derişik çözelti olur. o Örnek: şekerli çayın tadı azsa tekrar şeker katılır. Bu bir deriştirmedir. • Çözeltiler , çözücüyü buharlaştırılarak da derişik duruma getirilebilir. o Üzüm suyu kaynatılınca pekmez olur. Seyreltik Çözelti • Bir çözeltiye daha çok çözücü eklenirse seyreltik çözelti elde edilir. • Örnek: o Tuzlu suyun içine normal su eklenirse tuzluluk azalır. o Şekerli çaya çay ilave edilirse tadı azalır. Karışım Bileşik Element Bir çeşit atomdan oluşur. Kendi özelliğini taşıyan en küçük taneciği atomdur. Çeşitli atomların birleşmesinden oluşur. Molekül yapılı bileşiklerin kendi özelliğini taşıyan en küçük taneciği moleküldür. Çeşitli elementlerin veya bileşiklerin yan yana gelmesinden oluşur. İçindeki her madde kendi özelliğini taşır Maddenin Yapı Taşları • Elementlerin kendi özelliklerini taşıyan en küçük taneciklerine atom denir. • Atomun milyonlarcası bir toplu iğnenin başına sığabilir. Gözle ve mikroskopla görülmez. Maddenin Yapı Taşları • Atomlar bütün maddelerin yapı taşlarıdır. • Her element bir çeşit atomdan oluşur. • Dünyada element çeşidi kadar atom çeşidi vardır. Atomun Yapısı • Atomda bir çekirdek bir elektron bulunur. • Çekirdek: o Atomun ortasındadır. Çapı ve kütlesi elektrondan çok büyüktür. o Proton ve nötrondan oluşur. o Proton ve nötron sayıları atom çeşidine göre değişir. Atomun Yapısı • Elektron: o Çekirdeğin çevresinde dolanır. o Çekirdekten küçüktür. o Kütlesi yok denecek kadar azdır. o Her elementin atomunda proton sayısı kadar elektron bulunur. Çeşitli Atom Örnekleri Atomların birleşmesiyle molekül, Moleküllerin birleşmesiyle madde oluşur. Çeşitli Molekül Örnekleri Molekül • Atomlar birleşerek molekülleri oluşturur. • Bir molekülde aynı cinsten ya da başka cinsten atomlar bulunabilir. Atom sayıları da değişik olabilir. • Molekül çok küçük atom kümeleridir. Çıplak gözle görülmez. • Aynı cins moleküllerin birleşmesiyle maddeler meydana gelir. Molekül - Madde • Atomların birleşmesiyle molekül, moleküllerin birleşmesiyle madde oluşur. Örnekler: • Bir oksijen atomu, iki hidrojen atomu ile birleşir, su molekülü oluşur. Su molekülleri de suyu oluşturur. • Bir karbon atomu, iki oksijen atomu ile birleşir, karbondioksit molekülü oluşur. Karbondioksit moleküllerinden karbondioksit gazı meydana gelir. Örnekler : • İki oksijen atomu birleşir, oksijen molekülü oluşur. Oksijen moleküllerinden de oksijen gazı meydana gelir. • Duvar yaparken tuğlalar ya da taşlar üst üste dizilir. Sonunda ev , apartman , iş yeri ortaya çıkar. Maddelerin yapı taşları olan atomlar da, bunun gibi çeşitli maddeler oluştururlar.

http://www.biyologlar.com/madde-ve-enerji

Arı Hastalıkları ve Sınıflandırılması

Arının gelişme dönemi pek çok hastalık etmeni ve zararlı için uygun ortam oluşturduğundan arılarda çok sayıda hastalık ve zararlı görülmektedir. Bununla birlikte, dünyadaki hızlı ulaşım, kıtalar ve ülkelerarası arı, arı ürünleri ve arıcılık malzemeleri ticareti arı hastalıklarının kısa sürede tüm ülkelere yayılmasına neden olmaktadır. Benzer şekilde, gezginci arıcılık da hastalık ve zararlıların ülke içindeki hızlı yayılışında önemli bir etkendir. Arı hastalıkları genellikle ilkbahar aylarında görülür. Bunun başlıca nedeni ilkbahar aylarında özellikle yavru yetiştirme faaliyetinin büyük hız kazanmış olması ve beklenmeyen soğuk ve yağışlı havalardır. Bu nedenle bu kritik dönemde arıların özellikle yavru hastalıklarına karşı korunması için, koloni kontrollerinde koloninin üşütülmemesine özen gösterilmelidir Arı hastalıkları, hastalığı oluşturan etmene göre; bakteriyel (Amerikan ve Avrupa Yavru Çürüklüğü, Septisemi), fungal (Kireç ve Taş hastalığı), viral (Kronik ve Akut Arı Felci), paraziter (Varroa jacobsoni ve Acarapis voodi) ve Protozoan (Nosema ve Amoeba) ya da hastalığın oluştuğu konukçuya göre; Ergin ve Yavru Arı Hastalıkları olarak sınıflandırılabilir. Pek çok patojen arıların gerek gelişme gerekse yetişkin dönemlerinde hastalık oluşturabilir. Ancak bu patojenlerin hepsi aynı derecede tehlikeli değildir. Amerikan yavru çürüklüğü ve varroa gibi çok tehlikeli ve hızlı yayılıcı bazı arı hastalık ve zararlılarının kontrolünde "Ulusal Kontrol Programları"na ihtiyaç duyulur. Halihazırda ülkemizde mevcut olup ve ülkemiz arıcılığı için önemli bulunan bazı arı hastalık ve zararlıları aşağıda verilmiştir. 1. Yavru Hastalıkları a) Amerikan Yavru Çürüklüğü Ülkemizde ihbarı zorunlu yavru hastalıklarından olan bu hastalığın etmeni Paenibacillus larvae adlı bir bakteridir. Değişik çevre şartlarında uzun bir yaşam süresi olan sporları besleme görevi yapan bakıcı arılar tarafından larvaya bulaştırılır. Hastalığın yayılmasını sağlayan sporlar kovanın herhangi bir yerinde, peteklerde, bal ve balmumunda veya herhangi bir ortamda 35-60 yıl canlı kalıp bu süre sonunda bile hastalık oluşturabilirler. Bu nedenle bu hastalığa karşı gerekli hassasiyetin gösterilmesi ülkemiz arıcılığının geleceği yönünden hayati önem taşımaktadır. Amerikan yavru çürüklüğü görüldüğünde veya şüpheli durumlarda Tarım ve Köyişleri Bakanlığının İl ve İlçe Müdürlüklerine veya Ankara Etlik ve İzmir Bornova'da bulunan Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitülerine ya da Ek.1'de adresleri verilen arıcılık konusunda uzmanlaşmış kurumlardan birine başvurularak teknik yardım istenmelidir. Ayrıca, bu hastalığın ihbar edilmesi kanuni bir zorunluluktur. Hastalıklı kolonilerin nakilleri de yasaktır. Arıcı her şeyden önce kendi geleceği için bu kurallara uymalıdır. Hastalığın Belirtileri Yavrulu petekler incelendiğinde öncelikle düzensiz yavru görünümü dikkat çeker. Kapalı yavrulu hücreler arasına dağılmış düzensiz açık yavru ya da boş hücreler gözlenebilir. Dışbükey görünümünde olması gereken kapalı yavru hücreleri içe çökmüş, çukurumsu görüntü sergiler ve üzerleri deliktir. Hastalıklı yavru beyazdan sarıya daha sonra da kahverengine dönüşür, bir çöple dışa çekildiğinde iplik şeklinde uzar ve tutkal gibi kokar. Çürüyerek ölmüş yavrunun kalıntısı hücre yan duvarı ve tabanına yapıştığından arılarca temizlenmesi zordur. Mücadelesi Bu hastalıkla en kesin ve en etkili mücadele yöntemi, hastalıklı kolonilerin tümüyle yakılarak yok edilmesidir. Böylece, hastalığın diğer kolonilere bulaşması önlenmiş olur. Bazı ülkelerde hastalıklı kolonilerin yakılması yasal bir zorunluluktur. Bakteri sporları antibiyotiklerle öldürülemediği için hastalıkla mücadelede antibiyotik uygulamasının fazla bir yararı olmaz. Antibiyotik uygulaması hastalığı baskı altına alabilir ancak uygulamadan vazgeçildiği anda hastalık tekrar görülür. Daha önemlisi, bu tür koloniler arılıktaki diğer sağlıklı koloniler ve bölge için sürekli hastalık kaynağı olurlar. Arıları ve petekleri yakılmış koloninin, boş kovanı ve kovan kapağı pürümüzle en ince detaylarına kadar yakılıp 40 lt suya 400 gr sodyum hidroksit katılarak elde edilen sıvı ile yıkandıktan sonra tekrar kullanılabilir. Diğer alet ve ekipmanlar da bu sıvı ile yıkanmalıdır. Hastalıktan uzak kalmak için arı satın almalarda ve temel petek kullanımında dikkatli olunmalıdır. Temel petek kullanırken temel peteğin hiçbir zaman hastalık geçirmemiş kolonilerden elde edilmiş balmumundan üretilmiş olmasına özen gösterilmelidir. Temel petek mutlaka sterilize edilmiş balmumundan üretilmiş olmalıdır. Hükümlerine uyulması zorunlu olan "Arıcılık Yönetmeliği"ne göre de temel petek yapımında kullanılacak balmumu 110 oC'da 12 saat süre ile sterilize edilmelidir. b) Avrupa Yavru Çürüklüğü Dünyada en yaygın görülen hastalıklardan biridir. Hastalığın etmeni en son yapılan sınıflandırmaya göre Melisococcus pluton adında bir bakteridir. Hastalıkta diğer bazı (sekonder) bakteri türleri de görülür ancak bunlar doğrudan hastalık oluşturmazlar fakat ölü larvanın kokusu ve kıvamı üzerinde etkili olurlar. Hastalığın Belirtisi Hastalığın kendine özgü kokmuş et ya da balık kokusunu andıran kokusu kovan açıldığında algılanabilir. Açık yavru döneminde ölmüş larvalar koyu kahverengi ve siyaha yakın renktedir ve larvadaki renk değişimi önemli bir belirtidir. Hastalığın çok şiddetli seyrettiği durumlarda kapalı yavru gözlerinde de görülebilir. Ölmüş larva bir çöple çekildiğinde Amerikan yavru çürüklüğünde görülen ipliksi uzama görülmez, kolayca petek hücresinden çıkartılabilir. Genellikle, Amerikan yavru çürüklüğü kapalı yavrularda görülürken Avrupa yavru çürüklüğü açık yavrularda görülür. Mücadelesi Amerikan yavru çürüklüğündeki uygulamanın aksine şiddetli durumlar hariç, bu hastalıkta arıların ve yavru peteklerin imhasına gerek yoktur. Koloninin ana arısı bir süre kovan içerisinde kafeslenerek yumurta atması engellenir. Oxytetracycline, erythromycin veya diğer antibiyotik uygulamaları ile tedavi edilebilir. Ancak, antibiyotik kullanımı konusunda mutlak surette bir uzmanın görüş ve önerileri alınmalıdır. Çünkü antibiyotikler belli aralıklarla, belli dozlarda ve belli bir süre için kullanılması gereken maddelerdir. Aksi halde arı kolonisine, aile bütçesine ve balın kalitesine zarar verilir. Antibiyotik verilen kovanın balı uzun bir süre tüketilmemelidir. Örneğin bu sürenin oxytetracycline grubu için en az 8 hafta olmasına karşın diğer antibiyotik grupları için 1 yıla kadar çıkabilir. Arılıkta kullanılan ekipman ve hastalıklı kolonilerin boş kovanları 50 lt suya 1 kg soda veya 1/1'lik amonyum klorid eriyiği ile dezenfekte edilmelidir. Yavru Çürüklüğü Hastalıklarından Korunma Gerek Amerikan yavru çürüklüğü gerekse Avrupa yavru çürüklüğü hastalıklarından korunmak için; * Arılık her zaman temiz ve düzenli olmalıdır. * Arı ve ana arı satın alırken alımlar, sağlık belgesi veren ve güvenilir kurumlardan yapılmalıdır. * İkinci el alet-ekipman alındığında bunlar dezenfekte ve sterilize edilmelidir. * Amerikan yavru çürüklüğü hastalığının bulaşmasını ve yayılmasını sağlayan bakteri sporları bal içinde yıllarca yaşayabildiğinden arılar kaynağı belli olmayan ya da hastalık geçirmiş arılıklardan elde edilen ballarla beslenmemelidir. * Kaynağı belli olmayan oğullar arılığa alınmamalıdır. * Arılıkta yağmacılığa meydan verilmemelidir. Kovanların yerleşme düzeni arıların yanlış kovanlara girmelerini önleyecek şekilde olmalıdır. Bunun için kovanların uçuş delikleri farklı yönlere bakmalı ve kovanlar arası mesafe 1-2 m'den az olmamalıdır. Mümkünse bu mesafe artırılmalıdır. * Koloniler arasında petek alış-verişi yapılırken dikkatli davranılmalıdır. * Mümkün olduğunca eski petek kullanmaktan kaçınılmalıdır. * Koloniler nektar ve polen kaynağı yönünden zengin bölgelerde tutulmalı, hastalık riski bulunan yerlere arı götürülmemelidir. * Koloniler sürekli kontrol edilmeli, hastalığın yayılmasını önleyen en etkili yolun erken teşhis olduğu unutulmamalıdır. c) Kireç Hastalığı Etmeni Ascosphaera apis adlı bir fungus (mantar) olan yavru hastalığıdır. Hastalıklı larvalar mumyalaşmış olup siyahımsı, gri veya beyaz renktedirler. Hastalığın ilk dönemlerinde beyazlaşmış larvalar iki parmak arasında ezilebildiği halde ileri dönemde pirinç tanesi gibi sertleşerek arılar tarafından kovan önüne ve uçuş tahtası üzerine atılırlar. Hastalığın etmeni olan sporlar toprak altında ve değişik ortamlarda 15 yıl etkinliğini sürdürebildiğinden ve rüzgarla sürüklenebildiğinden bu hastalıkla daha çok kültürel önlemlerle mücadele edilerek başarılı sonuçlar alınabilir. Hastalığa neden olan fungus, yeterli havalandırmanın olmayışı sonucu kovanda biriken CO2 ve nemli ortamda gelişir. Bu nedenle kovanlar sehpalar üzerine yerleştirilerek havalandırma sağlanmalı ve nemden korunmalıdır. Kireç hastalığına karşı alınabilecek bir başka önlem, hastalığa yakalanan kolonilerin ana arılarının hastalığa yakalanmayan kolonilerden üretilen yeni ana arılarla değiştirilmesidir. Zayıf koloniler hastalığa daha hassastırlar. Bunun için güçlü kolonilerle çalışmak en iyi kültürel yöntemdir. Kolonilerin beslenmesi ve arılara doğal nektar kaynağı sağlanması da bu hastalığa karşı etkin bir mücadele yöntemidir. Kolonide stres oluşturan açlık, üşütme ve rahatsız etme gibi durumlar yanında bölme yaparak koloni işçi arı varlığının azaltılması, gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanarak larvanın sindirim sistemindeki faydalı floranın tahrip edilmesi kireç hastalığının ortaya çıkmasına veya şiddetinin artmasına neden olan uygulamalardır. Bu uygulamalardan kaçınmak, güçlü koloniler ve genç ana arılarla çalışmak alınabilecek en iyi koruma tedbirleridir. Kireç hastalığının tedavisinde koloni şartlarında uygulanan ilaçlı mücadele denemelerinden bugüne kadar tatmin edici olumlu sonuçlar alınamamıştır. 2. Ergin Arı Hastalıkları a) Nosema Nosema apis adı verilen tek hücreli bir mikroorganizmanın neden olduğu, oldukça tehlikeli sayılan ergin arı hastalığıdır. Hastalığa yakalanmış kolonilerde davranış değişimi ve hızlı yaşlanma görülür. Hastalığın kesin olarak tanınması için hasta arı midesinin makroskobik veya mikroskobik incelenmesi gerekir. Normalde saman rengi olan sağlam arı midesi hasta arıda katı, kirli ve beyaz renktedir. Hastalık yıl içerisinde çeşitli zamanlarda görülebilmekle beraber en yüksek düzeyde ilkbaharda, ikinci derecede ise sonbaharda ortaya çıkar. Nosemaya yakalanmış kolonilerde; çerçevelerin, peteklerin, kovan kapağı ve uçuş tahtası üzerinde turuncu ve beyaz renkte arı pisliği görülür. Hastalığın yayılması besin yoluyla olur. Hasta arılar bakıcılık gücünü kaybederler, uçamazlar ve kovan etrafında sürünürler. Nosema hastalığının önlenmesi ve tedavisinde fumagillin uygulaması yapılır. İlaç ilkbahar ve sonbaharda şerbetle birlikte verilir. Özellikle sonbaharda şurupla birlikte verilen fumagillin iyi bir tedbirdir. Kolonilerin polen dışında polen yerine geçen kek karışımları ve kış aylarında salgı ballarıyla beslenmesi hastalığa sebep olabilen uygulamalardır. Hastalık daha çok besleme hataları sonucu ortaya çıkar. Bu hastalıkla ilişkili olarak, arıların bal ve polen dışında herhangi bir maddeye ihtiyaç duymadıkları unutulmamalıdır. 3. Paraziter Hastalıklar a) Varroa Bu hastalık, Varroa jacobsoni adlı bir dış parazitin sebep olduğu, hem yetişkin arıda hem de yavruda zarar oluşturan, çok hızlı gelişmesi ile tüm dünya üzerine yayılan ve mücadele edilmediği taktirde kolonilerin sönmesine neden olan tehlikeli paraziter bir hastalıktır. Varroanın dişisi oval görünümde ve koyu kahve renktedir. Vücut uzunluğu 1.1-1.3 mm, eni ise 1.5-1.7 mm arasında değişmektedir. Vücudun alt kenarı 4 çift bacak ile çevrilidir. Ağız yapısı sokucu ve emicidir. Gerek ergin gerekse larva ve pupa döneminde arının kanını emerek beslenir. Bu nedenle arıya her dönemde zarar verir. Erkek varroa, sarı-gri renkte yuvarlak görünümlü, dişi varroaya oranla daha yumuşak bir kitin ile kaplıdır. Erkek varroalar dişi ile çiftleşme sonrası öldüklerinden yetişkin arı üzerinde görülmezler. Varroanın kolonilerde üremesi ilkbahar kuluçka faaliyetiyle birlikte başlar. Sonbaharda bu faaliyetin sona ermesine kadar sürer. Kışı yalnızca ergin dişiler geçirir. Varroanın üreme ve gelişmesi kapalı yavru gözlerinde gerçekleşir. Ergin dişiler yavru gözlerinin kapanmasından hemen önce bu gözlere girerek iki gün sonra yumurta bırakmaya başlarlar. İlk 24 saatte yumurtalardan 6 bacaklı larvalar çıkar ve tüm gelişim erkeklerde 6-7 günde, dişilerde ise 8-10 günde tamamlanmaktadır. Gelişimini tamamlayan varroalar kapalı yavru gözü içinde çiftleşirler. Çiftleşmeden hemen sonra erkek ölür. Dişiler ise beslenmeyi sürdürerek arıların gözden çıkması ile birlikte gözü terk ederler. Ergin dişi varroalar kışın 5-6 ay yazın ise 2-3 ay yaşarlar. Ergin dişi varroanın yavru gözüne 5 ve daha fazla yavru bırakması durumunda arı gelişmesini tamamlayamaz ve siyahımsı-gri renkte kanatsız olarak çıkar. Ancak bir görüşe göre kanatsızlığın doğrudan varroaya bağlı olmadığı parazitin varlığında etkisini gösterebilen bir virüse bağlı olduğu belirtilmektedir. Varroa parazitinin gerek larva ve pupa gerekse ergin dönemde arının kanını emerek gelişme ve çalışma aktivitesini zayıf düşürmesi başka hastalıkların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Mücadelesi Kimyasal Mücadele Varroanın dünyada ve ülkemizde ilk görüldüğü yıllarda mücadele için uygun olan veya olmayan bir çok ilaç varroa mücadelesinde kullanılmıştır. Günümüzde varroa mücadelesi için piyasada 20 civarında ruhsatlı ilaç bulunmasına rağmen bazı arıcılar ruhsatsız ilaç ve karışımlar kullanabilmektedir. Varroa mücadelesi için ruhsatlandırılmamış hiçbir ilaç hiçbir zaman; ruhsatlı olanlar da kullanılma dönemleri dışında özellikle de bal üretim dönemlerinde kullanılmamalıdır. Aksi halde, bu ilaçların bal ve balmumundaki kalıntıları insan sağlığını olumsuz yönde etkileyecektir. Varroa mücadelesinde bir başka önemli nokta mücadele dönemidir. Erken ilkbaharda kolonilerde kapalı yavrunun olmadığı veya en az olduğu, sonbaharda ise kapalı yavrunun sona erdiği son bal hasadından sonraki dönem en etkin mücadele dönemidir. Varroa mücadelesinde altın kural; mücadelenin uygun zamanda, uygun ilaçla uygun dozda yapılmasıdır. Bahsedildiği üzere varroa ile en iyi mücadele zamanı erken ilkbahar ile geç sonbahardır. Kapalı yavru dönemindeki kimyasal mücadeleden olumlu sonuç almak mümkün değildir. Çünkü hiçbir ilaç kapalı yavru içindeki varroalara ulaşamamakta ve öldürememektedir. Fiziksel Mücadele Bilindiği gibi dişi varroalar ilkbahar döneminde yumurta atmak için erkek arı gözlerini tercih ederler. Bu dönemde kolonilere üzerinde erkek arı gözü bulunan petekler verilerek dişi varroaların erkek arı gözlerinde toplanması sağlanır. Bu gözler kapandıktan sonra kovandan çıkartılarak imha edilir. Böylece dişi varroanın bu dönemde attığı yumurtalar ve kendisi erkek arı pupaları ile birlikte yok edilmiş olur. Bu dönemde koloniye yarısı kesilmiş petekli çerçeve verildiğinde, arılar peteğin alt kısmına erkek arı gözlü yeni petek örerek tamamlarlar. Varroalar erkek arı gözlerinde çoğalmayı tercih ettiklerinden gözlerin kapanmasından hemen önce bu gözlere girerler. Bu gözlerin kapanmasından sonra erkek arı gözlü petek kesilerek imha edilir. Bu yöntemle kolonideki varroa miktarını azaltmak mümkündür. Ancak aynı zamanda işçi arı gözlerinde de çoğalan varroalar etkinliğini sürdürür. Bir başka mücadele yöntemi, nektar akımı döneminde işçi arı gözleri içerisine bırakılan varroa yumurtalarını yok etmeye yönelik çalışmadır. Bu yöntemde, koloninin ana arısı ana arı ızgarası kullanılarak bir çerçeveye hapsedilir ve böylelikle bütün varroa yumurtalarının bir petekte toplanması sağlanır. Bu petek kapalı yavru döneminde kovandan çıkartılarak imha edildiğinde kovandaki varroa yumurtalarının tamamı yok edilmiş olur. Bu yöntemin dezavantajı her dönemde uygulanamaması ve koloni gelişimini kısmen engellemesidir. B- Arı Zararlıları a) Petek Güvesi Büyük Petek Güvesi (Galleria mellonella) ve Küçük Petek Güvesi (Achroia grisella) olmak üzere iki türü vardır. Büyük petek güvesi daha zararlıdır. Petek güvesi özellikle sahil şeridindeki arılıklarda daha sık görülür ve ciddi tahribatlar oluşturur. Güvenin larvası zayıf kolonilerin peteklerinde ve balı süzülmüş peteklerin saklanması sırasında, peteklerdeki balmumu ve polenle beslenerek petekleri tahrip eder. Koloni güçlü olduğu ve tüm petekler arılarla sarılı olduğu sürece koloni içinde zarar veremez. Bu yönüyle koloni içinde bulunan peteklerin tümünün arılarla sarılmış olması güvenin çoğalmasını önler. Güve sorunu ve tahribatı daha çok balı süzülmüş peteklerin saklanması sırasında görülür. Balı süzülmüş peteklerin korunmasında fiziksel, kimyasal ve biyolojik metotlar kullanılabilir. Peteklerin 10 oC'nin altında örneğin soğuk hava depolarında saklanması peteklerde bulunan güve yumurtalarının açılımını ve larva gelişimini engeller. Peteklerin 12 oC'da 3 saat veya 15 oC'da 2 saat bekletilmesi petekte bulunan yumurta da dahil olmak üzere bütün gelişme dönemlerindeki güveyi öldürür. Kimyasal mücadele olarak peteklerin saklandığı muhafazalı odalarda 1 m3 hacim için 50 g toz kükürt yakılarak peteklerde bulunan güve larvaları, pupaları ve yetişkinleri öldürülebilir. Bu uygulamada güve yumurtaları ölmediği için uygulamanın sıcaklığa bağlı olarak tekrarlanması gereklidir. Kimyasal mücadele olarak arıcılar arasında sıkça görülen naftalin kullanılmamalıdır. Kanserojen ve petrol ürünü olan naftalin bal ve balmumunda kalıntı bırakmaktadır. Biyolojik mücadele olarak uygulanan Bacillus thuringiensis'in temel peteklere katılması dış ülkelerde uygulanmakta olup ülkemizde bu uygulama henüz yapılmamaktadır. b) Eşek Arıları Ülkemizde Vespa orientalis ve Vespa crabro adlı türleri oldukça yaygındır. Yavru yetiştirme dönemlerinde bal arılarını arazide besin toplarken veya kovan uçuş tahtası üzerinden yakalayarak yuvalarına götürürler. Bazı yıllarda arılara ciddi zarar verirler. Eşek arıları ile kesin bir mücadele yöntemi olmamakla birlikte; yuvaların tahrip edilmesi, içine et, balık, ciğer konan tuzaklarla sayılarının azaltılması, kovan giriş deliğinin daraltılması, böcek öldürücü ilaç ve kıymadan yapılacak zehirli yem ile yuvalarındaki yavrularının öldürülmesi faydalı olabilecek bazı uygulamalardır. En iyi yol, eşek arısı sayısının çok arttığı dönemlerde kolonilerin bu bölgeden taşınmasıdır.

http://www.biyologlar.com/ari-hastaliklari-ve-siniflandirilmasi

Antosiyaninlerin çiçeklerin renklendirilmelerindeki rolleri

Antosiyanin ismi, Yunanca iki kelimeden, anthos (çiçek) ve kyanos (mavi) kelimelerinden oluşmuştur. E163 kodu ile bilinen antosiyaninler, suda iyi çözünebilen ve birçok meyveye, sebzeye ve çiçeğe etkileyici mavi, kırmızı ve mor renklerini veren pigmentlerdir. Bugün dünyada 200'ün üzerinde farklı antosiyanin kaynağı bulunmuştur. Antosiyaninler, pH değişimine karşı duyarlıdırlar. Çoğu antosiyanin, yüksek asitli koşulda kırmızıya, düşük asitli koşulda ise maviye döner. Antosiyanin pigmentleri, antosiyanidin ve glikozittir. Bu pigmentler suda çözünür ve gıdalarda kullanıma uygundur. Genel olarak ısıya ve ışığa karşı stabiliteleri yüksektir. Pastörizasyon ve UHT uygulamalarındaki yüksek sıcaklıklarda dahi stabildir. Özellikle üzüm kabuğundan elde edilmiş, yüksek polimerik yapıya sahip antosiyaninler, çok daha dayanıklıdır. Renklendirici olarak kullanılmasının yanı sıra, ürün bir polifenol olduğundan, son yıllarda, sağlığa yararları konusunda geniş çalışmalar yapılmıştır. Kırmızı şarabın her gün bir kadeh alınması şeklindeki tavsiyeler de, içerdiği antosiyaninlerden dolayıdır. Pigmentin bu özelliği, gelecekte fonksiyonel gıdalarda ve sağlıklı gıdalarda çok daha fazla kullanılacağını göstermektedir.   Gıda sektörü: İçecekler, dondurma çeşitleri, yenilebilir buzlar, jöleler, reçeller, şekerlemeler, süsleme ve kaplama malzemeleri, unlu mamuller, baık yumurtası, tüm çerezler, diyet ürünler, ek gıdalar, sıvı ve katı gıda katkıları, aromalandırılmış şaraplar, distile alkollü içkiler, kokteyller, meyve şarapları, elma şarabı, soslar, hardal, çeşni maddeleri, turşular ve şalgam suyu. Kozmetik sektörü: Cilt bakım ürünleri, saç bakım ürünleri. Antosiyaninlerin kullanımları için pH’nın düşük olması, bulanıklığın olmaması gerekir Alkolsüz İçecekler: Antosiyanin renk maddelerinin temel kullanım alanları alkolsüz içkilerdir. Koruyucu olarak SO2 içermeyen pH 3,4’ün altındaki berrak içecekler ideal uygulamalardır. Doğal renkleri ve antosiyanini hesaplarken, renk katkısı yapılacak gıdanın rengini belirlemeden önce, rengin sabitlenmesi için 24 saat beklemek akıllıca bir önlem olur. Antosiyaninlerin sülfit türevlerinden serbest bırakılmaları peryodu boyunca renkteki artışı görmek mümkündür. İçime hazır içeceklerde koyu kırmızı rengi vermek için 30 ile 40 ppm antosiyanin dozu yeterlidir. Antosiyaninlerin her zaman bulanık içeceklerde kullanımları uygun değildir. Ticari uygulamaları sınırlı olmasına rağmen, teknik olarak alkollü içecek ve sirke içeren ürünlerin antosiyaninlerle renklendirilmesi mümkündür. Meyveler: Antosiyaninler, meyve preparatlarında, marmelatlarda kullanılır. Meyvenin kalitesi ve özelliği önemlidir. Taze veya donmuş meyve, sülfitlenmiş ya da konserve meyveler tercih edilir. Konserve meyveler daha kahverengi olabilir. Antosiyaninler kahverengi alanda absorbe ettiklerinden (420-440nm) kahverengiliğin antosiyanin kullanarak maskelenmesi zordur. Şekerlemeler: Asit kullanılarak yüksek sıcaklıklarda kaynatılan şekerlemeler ve pektin jelleri, kırmızı rengin gözlendiği antosiyaninler için ideal uygulamalardır. Bazı antosiyanin ekstraktları, özellikle üzüm türevliler jelatinle birbirine uymazlar bu nedenle son üründe istenen rengi elde etmek için doğru uygulama biçimi seçimine dikkat edilmelidir. Üzümden elde edilen konsantre antosiyaninler, jelatin çözeltisine eklendiğinde bulanıklık veya çökelti oluşabilir. Konsantrasyon derecesinin artması daha fazla problem demektir. Rengi kullanmadan önce seyreltmek ve üretim denemelerini başarmadan önce jelatin uygunluğunu kontrol etmek gerekir. Kuru Karışımlar: Asidik tatlı karışım çeşitlerinde ve püskürtmeli kurutucuyla kurutulmuş toz içeceklerin renklendirilmesinde antosiyaninler kullanılır. (Küçük ve Ballıkaya, 2003)   Antosiyaninlerin Ekstraksiyonu Antosiyaninlerin çeşitli bitkisel kaynaklardan ekstraksiyonunda kullanılacak yöntemler, çoğunlukla ekstraksiyonun amacına ve antosiyaninlerin yapısına bağlı olmaktadır. Ekstraksiyon işlemleri için antosiyaninlerin yapısını ve stabilitesini etkileyen faktörlerin bilinmesi gerekmektedir. Ekstrakte edilen pigmentler kalitatif veya kantitatif olarak hemen analiz edilecekse yöntem pigmentleri mümkün olduğunca doğal durumlarına yakın tutacak şekilde seçilmelidir. Ekstrakte edilen pigmentlerin renklendirici veya gıda bileşeni olarak kullanılması durumunda maksimum pigment verimi, boyama kuvveti ve stabilite gibi faktörler de önem kazanmaktadır. Ayrıca ekstraksiyon ve temizleme işlemlerinin çok kompleks olmaması, zaman alıcı ve pahalı olmaması gerekmektedir . Antosiyaninler nötral veya alkali çözeltilerde stabil olmadığından ekstraksiyon işlemlerinde genellikle asidik çözeltilerin kullanılması önerilmektedir. Antosiyaninlerin ekstraksiyonunda geleneksel ve en yaygın yöntem bitkisel materyalin az miktarda mineral asit içeren ve düşük kaynama noktasına sahip olan alkol ile ekstraksiyonudur. Alkol olarak çoğunlukla metanol kullanılmakla birlikte metanolün toksik etkisinden dolayı, ekstrakte etme gücü metanole göre daha düşük olmasına ve yüksek kaynama noktasından dolayı daha zor konsantre edilmesine rağmen asitlendirilmiş etanol de gıda esaslı preparatların hazırlanmasında tercih edilmektedir. HCI ile asitlendirme düşük pH’yı korumaya yardımcı olmakla birlikte, bu gibi mineral asitlerin kullanımı, kompleks yapıdaki pigmentlerin doğal formunu değiştirebilmekte ve daha sonraki konsantrasyon aşamasında dayanıklı olmayan acil ve şeker kalıntılarında kayıplara neden olabilmektedir. Bu nedenle pek çok araştırmacı açillenmiş pigmentlerin bozunmasını en aza indirmek için çok düşük konsantrasyonlarda asit kullanımını önermişler, güçlü asit çözeltilerinin bazı bileşiklere zarar verdiğini bildirmişlerdir. Bu nedenle antosiyaninleri doğal formlarına yakın elde etmek için pek çok araştırmacı tarafindan başlangıç pigment ekstraksiyonunda nötral çözgenlerin kullanımı (% 60 metanol, aseton/metanol/su karışımları, n- butanol, soğuk aseton veya kaynamış su ) önerilmiştir. Ayrıca zayıf organik asitlerin de (çoğunlukla formik asit, asetik asit, sitrik asit ve tartarik asit) ekstraksiyon çözgenlerinde kullanıldığı bildirilmektedir. Rengin bitkisel materyalden yeterli ekstraksiyonu sağlandığında, alkol içeren çözelti düşük sıcaklıklarda konsantre edilmekte ve daha sonra gerekirse konsantratın kolon veya kağıt kromatografisi gibi tekniklerle saflaştırılması yoluna gidilmektedir. Antosiyaninlerin çeşitli bitkisel materyalllerden ekstraksiyonu üzerine günümüze kadar pek çok çalışma yapılmıştır. Bu konuyla ilgili literatür özetleri aşağıda verilmektedir. Bir çeşit erik meyvesinin (Prunus cerasifera) kabuğu ve yapraklarının antosiyanin kaynağı olarak kullanılabilme durumunun araştırıldığı Baker ve ark., 1974,nın çalışmasında siyanidin ve peonidin 3- glikozit ve 3-rutinozitleri içeren erik antosiyaninleri, asitlendirilmiş etanol kullanılarak ekstrakte edilmiş ve elde edilen ekstraktın organoleptik açıdan kabul edilebilir özelliklere sahip olduğu ifade edilmiştir. Antosiyaninler için en iyi kaynaklardan biri olan üzüm küspesinin kullanıldığı Tiinberlake ve Bridle, 1980, in çalışmalarında, ekstrakte edici çözgen olarak %0.1-1.0 oranında tartarik asit içeren metanol sonra tartarik asidin fazlası %40’lık KOH çözeltisi kullanılarak çöktürülmüştür . Metivier ve ark.(1980), antosiyaninlerin üzüm posasından ekstraksiyonunda kullanılan çözgen ve asidin ekstraksiyon derecesi ve oranı üzerine etkisini incelemişlerdir. Çalışmada çözgen olarak etanol, metanol ve su; asit olarak hidroklorik asit, sitrik asit, tartarik asit, formik asit ve propiyonik asit kullanılmış ve kullanılan ekstraksiyon çözgenleri arasında en iyi ekstraktantın metanol olduğu bildirilmiştir. %10 HCI içeren metanolün , etanolden %20 ve sudan %73 oranında daha etkili olduğu saptanmıştır. Metanol ekstraktındaki en yüksek pigment konsantrasyonuna 48 saat sonunda ulaşıldığı bildirilmiştir. HCI’nın oldukça korozif bir etkiye sahip olmasından dolayı çalışmada ekstraksiyon çözgeninde asit olarak organik asitler de denenmiştir. Organik asitle yapılan denemelerden elde edilen bulgulara göre sitrik asidin metanol ile ve asetik asidin su ile birlikte kullanıldığında daha etkili olduğu rapor edilmiştir. Pigment analizi Fuleki ve Francis (1968)’in uyguladığı yönteme göre pH 1 ve 4.5’da pH differential yöntem ile yapılmıştır. Bu çalışmada 100 g üzüm posasında 85 mg antosiyanin içeriği saptanmıştır. Kocabıyık ve Yurdagel (1987) de kırmızı üzüm cibresinden boyar bileşiklerin eldesi ve bunların gıdalarda kullanılabilirliği üzerinde çalışmışlardır. Araştırmada Carignane Grenache çeşidi üzümlerin artığı karışık cibre kullanılmış, cibredeki renk maddeleri sitrik asit içeren metanol ile ekstrakte edilmiştir. Ekstrakt süzüldükten sonra vakum altında konsantre edilmiş ve buzdolabı koşullannda depolanmıştır. Elde edilen doğal renk maddeleri gül reçeli, gül likörü, akide şekeri ve oksidasyona uğramış beyaz şaraplann roze formunun renklendirilmesinde kullanılmış ve 60 gün boyunca belirli zaman aralıklarında absorbans değerlerine bakılarak renk kayıpları incelenmiştir. Elde edilen sonuçlara göre renklendirilen gıdalarda renk açılmalarının kullanılan gıdanın pH’sına bağlı olarak değiştiği ve gül reçelinde alıkonan renk şiddetinin oldukça yüksek olduğu bulunmuş, bu nedenle renk maddelerinin pH 4 altındaki gıdalarda kullanılabileceği ifade edilmiştir. Palmidis ve Markakis (1975) de fermente üzüm kabuklarındaki antosiyaninleri sıcak su ve farklı konsantrasyonlarda (500, 1000 ve 2000 ppm) SO2 çözeltisi ile ekstrakte ederek alkolsüz karbonatlı içeceklerdeki stabilitelerini incelemişlerdir. Sıcak su ve 500 ppm SO2 çözeltisinin diğerlerinden daha iyi sonuç verdiği rapor edilmiştir. Ekstraktlar konsantre edilip kurutulduktan sonra hazırlanan karbonatlı içecek karışımına katılmış, içecekler farklı sıcaklık ve ışık koşullarında depolanarak belirli aralıklarla antosiyanin içerikleri saptanmıştır. Ekstrakt ve içeceklerin antosiyanin içeriği pH differential yöntem ile saptanmıştır. pH’ları 1 ve 4.5 olan iki tampon kullanılarak örneklerin absorbansları 520 nm’ de okunmuş ve pigment içeriği enosiyanin eşdeğeri olarak ifade edilmiştir. Sıcak su ekstraksiyonu ile elde edilen antosiyaninlerle hazırlanan içeceğin 581 mg enosiyanin /100 mg ve 500 ppm SO2 çözeltisi ile hazırlanan içeceğin ise 640 mg enosiyanin/100 mg içerdiği saptanmıştır. Sıcaklık ve ışığın karbonatlı içeceğe eklenen antosiyaninin stabilitesini etkilediği, depolama sıcaklığı ve ışık şiddetindeki artışın pigment degradasyonunu hızlandırdığı bulunmuştur. Aynca 500 ppm SO2 çözeltisi ile ekstrakte edilen pigmentlerin sıcak su ile ekstrakte edilenlere göre %30-60 oranında daha stabil olduğu saptanmıştır. Mok ve Hettiarachchy (1991), ayçiçeği kabuğundaki antosiyaninlerin 65-95 °C arasında değişen sıcaklıklarda ve pH 1-5 aralığında termal stabiliteleri üzerinde çalışmış ve ekstraksiyon çözgeninde SO2 kullanımının elde edilen pigmentlerin termal stabilitesi üzerine etkilerini incelemişlerdir. Ekstraksiyon çözgeni olarak 500, 1000 ve 2000 ppm SO2 içeren sulu çözeltilerin kullanıldığı çalışmada 1000 ppm SO2 içeren çözeltinin en yüksek termal stabiliteye ve antosiyanin içeriğine sahip olduğu saptanmıştır. 1000 ppm’in üzerindeki konsantrasyonlarda SO2 çözeltisinin daha düşük antosiyanin içeriği vermesinin sebebi SO2 nin yüksek konsantrasyonlarda geri dönüşümsüz ağartma etkisi ile açıklanmıştır. Isıl işlem görmüş ekstraktlardaki toplam antosiyanin içeriği pH differential yöntem ile saptamış ve mg siyanidin 3-glikozit/L olarak ifade edilmiştir. Antosiyaninlerin degradasyon indeksi (DI) değerleri Fuleki ve Francis (l968)’in yöntemine göre saptanmıştır. Degradasyon indeksi, örnekteki degrade olmuş antosiyanin kısmını belirten bir ifadedir. Bu değerin sıcaklık ve süre arttıkça arttığı, 95 °C’deki DI değerinin 65 ve 80°C dekine göre daha yüksek olduğu ve 65 ve 80 °C’de elde edilen DI değerleri arasında önemli bir fark olmadığı bildirilmiştir. En yüksek DI değerinin pH 5’de elde edildiği, bu değeri sırasıyla pH 1 ve pH 3’ de elde edilen değerlerin izlediği rapor edilmiştir.   Antosiyaninlerin Antioksidan Aktivitesi documents/240934301.pdf

http://www.biyologlar.com/antosiyaninlerin-ciceklerin-renklendirilmelerindeki-rolleri

İnce Tabaka Kromatografisi (TLC)

İnce tabaka kromatografisi basit, ucuz, hassas, hızlı ve miligram düzeyinde madde gerektirmesi açısından çok kullanılan bir yöntemdir. İnce tabaka kromatografisi; Karışımdaki bileşenlerin sayısını belirlemek Belli bir maddenin karışımda olup olmadığını anlamak Reaksiyonun yürüyüşünün kontrol edilmesi Kolon kromatografisi için uygun koşulun belirlenmesi Kolon kromatografisi ile ayırmanın gözlenmesi Ürün saflığının kontrol edilmesi gibi amaçlar için kullanılır. Sabit faz olan adsorban cam veya alüminyum plakaların üzerine 0.1-5 mm kalınlığında kaplanarak kullanılır. Hareketli faz çözücü veya çözücü karışımlarıdır. Az miktardaki madde karışımı adsorbanın üzerine kapiler tüp yardımıyla damlatılır. Plaka içinde hareketli faz olan tankın içine daldırılır ve kapiler etkisiyle hareketli fazın tabakanın yukarısına kadar ilerlemesi beklenir ve sonrasında zonlar görünür hale getirilerek değerlendirilir. İnce tabaka kromatografisinde madde belirli koşullar altında çözücünün yürüdüğü uzaklığa göre ancak belirli bir uzaklığa ilerleyebilir. Bu uzaklık oranına Rf değeri adı verilir. İnce tabaka kromatografisinde sabit faz olarak kullanılan adsorbanlar silikajel, alümina ve selülozdur. Bu laboratuarda ince tabaka kromatografi plakaları olarak Alçı ile kaplanmış Lamlar kullanılacaktır.

http://www.biyologlar.com/ince-tabaka-kromatografisi-tlc

İnsanın Mikroekolojisi

Mikroekolojik açıdan incelendiğinde insan vücudunda sadece kendi hücreleri bulunmaz. İnsan vücudu kendi hücre sayısından daha fazla tek hücreli mikroorganizmaya (bakteri ve mantar) ev sahipliği yapar. Mikroplar doğumdan hemen sonra bebeğin ağız ve burun gibi dışa açılan boşluklarına yavaş yavaş yerleşmek suretiyle koloniler teşkil eder. Yetişkin bir insandaki toplam mikroorganizma sayısı 1014-1015’tir (bu sayı insanın kendi hücrelerinin sayısından yaklaşık 10-100 kat daha fazladır) bunların toplam ağırlığı ise 2 kg’dır. Bedende değişik sürelerde yaşadıkları belirlenmiş mikroorganizma çeşidi 500’den fazladır. Mikroorganizmalarda çoğalma hızına bağlı olarak belirlenen nesil değişiminin gerçekleştiği süre 1-7 gün arasında değişmektedir. Belirli bir ekolojik ortamda yaşayan bitki ve hayvanların teşkil ettiği topluluklara biyosenoz denir. Sağlıklı insanlarda rastlanan mikroorganizmaların (bakterilerin mikroskobik mantarların) belirli vücut bölgelerinde toplanması ve yaratılışları gereği kendilerine en uygun yeri yaşama alanı olarak seçmeleri (biyosenoz) hâdisesine ise mikrobiyotik denmektedir. İnsan bedenindeki mikroorganizma toplulukları (mikrobiyotlar) bedende konaklama sürelerine göre üç alt grupta incelenir. Beden sarayında yaşayan mikroorganizmaların yaklaşık % 90’ı vücutta yaşamaya programlanmış olduğundan sürekli bulunan ve yaşamak için insan vücuduna ihtiyaç duyacak şekilde yaratılmış olan alt grubu teşkil eder; yaklaşık % 9’u da çeşitli sebeplerle bir araya gelerek orada bulunur (insan vücudunda yaşamaya mecbur olmayan alt grubu meydana getirirler). Herhangi bir sebeple vücutta geçici olarak konaklayan transit grup ise yaklaşık % 001 civarındadır. Yüksek seviyede girift bir düzenleme ve kontrol mekanizmasıyla yaratılmış bir ekosistem olan insan organizmasının bütünlüğünün devamlılığı yapı elemanlarının (hücre doku organ sistem) ve bütünleştirici-birleştirici sistemlerin (sinir sistemi salgı bezleri sistemi kalb-damar ve bağışıklık sistemleri) faaliyetleri neticesinde gerçekleşmektedir. İnsan-mikrobiyot münasebetleri burada destek sistemleri şeklinde bütünleştirici bir rol oynamaktadır. Vücudumuzda yaşayan mikroorganizmaların bir araya gelip koloni ve birlikler oluşturmasını mümkün kılan faktörler: a) vücut hücre ve dokuları ile mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik; b) genetik yatkınlık ile metabolik alışveriş; c) enformasyon-haberleşme olarak özetlenebilir. a) Vücudumuz ve mikroorganizmalar arasındaki fizikî temas ve geçirgenlik Günümüzde yapılan araştırmalar insan organizmasındaki çeşitli biyotopların (mikroorganizmaların yaşama alanları) vücuda belli nispette dağıtıldığını göstermektedir. Mikroorganizmalar konakladıkları yapılarla geçici ve/veya sürekli fizikî temas kurmaya meyilli yaratılmıştır. Çeşitli boyut şekil ve iç örgütlenme motifleriyle oluşan kolonilerin meydana gelmesinde bu temaslar önemli rol oynar. Bunların en dikkat çekici olanlarından biri insan organizmasında çeşitli epitel hücre ve dokuların (mide-bağırsak gibi içi boş organların mukozaları ve deri) yüzeyine yapışmış mikroorganizmalar birliği olan ve vücuttaki çeşitli boşlukları astarlayan biyozarlardır. Biyozarlar içinden sıvıların geçtiği kanallar sistemine ve hava geçişine imkân veren hususi boşluklara sahiptir. Meselâ ağız ve burnun içini döşeyen sümüksü zarı teşkil eden hücreler (epitelyum doku); mikroorganizmalar vücudun savunma hücreleri olan lökositler ve makrofajlar (göçebe hücreler) için geçirgen olduğundan bir mikroorganizmanın kendi biyotopundan diğerine taşınabilmesi mümkündür. Meselâ kişi ayak parmaklarının aralarını kaşıdıktan sonra elini yıkamadan kulağını kaşırsa veya elini gözüne-ağzına götürürse mikrobiyotların yaşama alanlarının değişmesine sebep olur ve neticede o kişinin enfeksiyona bağlı hastalıklara yakalanma riski artar. Bu hususla ilgili olarak Hz. Muhammed’in (sas) uykudan uyandığımızda ellerimizi yıkamamız gerektiğine dâir tavsiyesi çok dikkat çekicidir (Bu hadîste Hz. Peygamber (sas) ellerimizin nerede sabahladığını bilemeyeceğimizi de ifade eder). Yaşama alanını sürekli değiştirme davranışı geçici konaklama yapan gruptaki mikroorganizmalar için sürekli bir özelliktir. Buna karşılık hem vücutta mecburen sürekli olan grup hem de herhangi bir sebebe bağlı olarak konaklayan grup için bu davranış çeşitli faktörlerle tetiklenir (aşırı sıcak ve soğuk travma stres zehirlenme kan dolaşımındaki bozukluklar vs.). b) Vücut ve mikroorganizmalar arasındaki genetik ve metabolik alışveriş Aynı veya farklı ırktan mikroorganizma topluluklarının bedenin belli bölgelerinde yoğunlaşıp koloni ve birlikler oluşturmasında bunların genetik unsurlarının (bakteriyel DNA parçaları plazmidler) kendi aralarındaki değiş-tokuşu önemli rol oynar. Son yıllarda yapılan araştırmalar bu canlıların sadece kendi aralarında değil insan vücudunun hücreleriyle (epitel dokunun yüzeyindeki hücrelerle) de genetik bilgi alışverişinde bulunduklarını ortaya koymuştur. Bilhassa insanda ve diğer memelilerde bağışıklık sisteminin birinci vazifesi vücuda ait olan ve olmayan (gerek vücut içinden gerek dışarıdan gelen) hücreleri ayırt etmektir. Bunu vücut hücrelerinin zarlarına yerleştirilmiş olan ve hücrenin kimliği sayılan molekül takımlarıyla (antijen) yapar. Bu yüzden vücudumuzda sürekli yaşayan mikroorganizmalar yabancı muamelesi görmemek için kendilerini bu sisteme tanıtmalıdır. Bu tanıtma yollarından biri genetik bilginin değiş-tokuşudur. Bu değiş-tokuşla vücudun bağışıklık sisteminde rol alan hücrelerin tanıyıcı fonksiyon gören kendi antijen desenlerinde vücutta sürekli yaşayan bakterilerin bir kısım antijenlerinin de yer alması mümkün olur. Bu genetik alışveriş hem vücudumuzu koruyan bağışıklık sisteminin mikroorganizmalara karşı güçlenmesine hem de bu canlıları bağışıklık sistemine karşı nispeten güçlü hâle getirerek ihtiyaç ve beklentileri farklı iki canlı ekosistem arasında bir istikrarın teşekkülüne katkı yapmaktadır. Bu mekanizmalar insan organizmasının belli bölgelerine yerleşen mikroorganizmaların genetik yapısının sadece o bölgede yaşayacak şekilde yüksek seviyede özelleşerek uyum sağlamasına yol açmaktadır. Vücudun değişik bölgelerinde yaşamaya ve karşılıklı fayda üretmeye azamî uyum sağlamış mikroorganizma toplulukları bulundukları bölgeden başka bölgelere taşındıklarında hem uyumlarını hem de istikrarını kaybederek hastalıklara sebep olmakta ve bağışıklık sistemi bunları öldürmek için harekete geçmektedir. c) Enformasyon-haberleşme Hücre içi ve hücreler arası haberleşme (enformasyon) mekanizmaları mikroorganizmalar topluluğunun insan vücuduna uyum sağlayıp yerleşmesi için olmazsa olmaz bir faktördür. Mikroorganizmaların ve çeşitli canlıların aralarındaki kimyevî haberleşmenin önemli bir kısmı feromon denen moleküllerle gerçekleştirilir. Mikroorganizma tarafından üretilen çeşitli yapılardaki (proteinler modifiye olmuş aminoasitler lipidler vs.) feromonlar hem koloni içerisinde haberleşmeye hem de çeşitli türlerin kendi aralarında haberleşmesine vesile olur. Son yıllarda koloni oluşturan bakterilerin de feromonlar vasıtasıyla haberleştikleri tespit edildi. Feromonlar bakteri ve mantarların üremelerinin düzenlenmesinde spor oluşumunda tabiî antibiyotiklerin üretiminde ve biyozarların oluşumunda rol alır. Mikroorganizma topluluklarının insan vücudunun ekosistem şartlarına uyumunda ve katılımında bir başka önemli faktör de metabolik işbirliği ve yardımlaşmadır. Mikroorganizmaların yaşadığı çevrenin şartları değişmeye başladığında ortamda mevcut beslenme maddelerinin en verimli şekilde kullanılmasını sağlamak üzere çeşitli ırk ve cinsten mikroorganizmalar arasındaki metabolik münasebetler yeniden düzenlenir. Böyle bir düzenlemeye misâl olarak insan bağırsağında topluluk hâlinde (konsorsiyum) yaşayan farklı bakteri gruplarının (çeşitli vitaminler üreten eubacteria ve metan gazı üreten archaebacteria) hem kendi aralarındaki hem de vücuda alınan besinlerle olan metabolik münasebetleri verilebilir. Vitamin üreten ve sindirimi kolaylaştıran bakterilerin metabolik faaliyetlerinin yan ürünlerinden biri olan hidrojen metan gazı üreten bakteriler için çok gerekli bir moleküldür. Normal fizyolojik şartlarda adı geçen bakteri konsorsiyumunun ortakları arasında dengeli bir münasebet olduğunda bağırsaklarda çok fazla metan (CH4) ve hidrojen sülfür (H2S) gazı birikmez. Bu denge bozulursa (meselâ kuru bakliyat fazla tüketilirse) metan gazının bağırsaktaki üretilme hızı artar ve vücut daha fazla gaz çıkarır. Bedenin canlılığını sürdürmesinde mikrobiyotların rolü Hem çeşit hem de biyo-kütle açısından bağırsaklardaki mikroorganizma topluluğu insandaki mikrobiyotun en kalabalık kısmını teşkil eder. Bağırsak mikroorganizmaları mayalanmaya (fermentasyon) bağlı olarak birtakım gıda maddelerinin (selüloz dahil) parçalanmasına yardım eder. Bu arada oluşan kısa zincirli yağ asitleri (asetik propionik ve butirik asit) bağırsak epitel hücreleri ile organizmanın diğer hücreleri tarafından (kan dolaşım sistemine emildikten sonra) enerji üretiminde kullanılır. Bakterilerce gerçekleştirilen kimyevî reaksiyonlar ısı da üretir. Mikroorganizmaların ağırlıklı olarak bulundukları kalın bağırsak bu yüzden ısı üreten bir organ olarak da bilinir. Bağırsaktaki mikroorganizmalar vitaminlerin (B grubu H K vs. vitaminleri) antibiyotiklerin ve protein sentezi için vazgeçilmez olan aminoasitlerin üreticisidir. Bunun yanında bağırsak bakterileri detoksifikasyon (zehirli maddelerin tesirsiz hale getirilmesi) fonksiyonunu da yerine getirir. Vücudumuz için toksik olabilecek mikroorganizmaları (canlı yahut ölü) parçalanmamış gıda liflerini (selüloz vs.) dışarıdan alınan ve içeride üretilen toksik maddeleri (fenoller merkaptanlar aminler vs.) zararsız hâle getirme mekanizmasıyla donatılmış yüksek emilim ve bağlama kapasitesi olan emici-tutucu (sorbent) moleküllerin sentezi bakteriler tarafından gerçekleştirilir. Bakterilere sentezlettirilen bu hususi emiciler hem toksik molekülleri kendilerine bağlayarak tesirsiz hâle getirir hem de onların vücut dışına atılmasına öncülük eder. Hastalık yapıcı (patojen) mikroorganizmalara karşı koruyucu kalkan vazifesi gören mikrobiyotlar patojenlerin biyozar yüzeyinde çoğalmalarını ve epitel tabakadan geçerek bedenin iç ortamına (doku sıvısına lenflere kana) sızmasını engeller. Bedenin değişik noktalarına yerleştirilmiş mikroorganizmalar bağışıklık sisteminin aynı güçte tutulmasında önemli rol oynar. Mikroorganizmaların öldürülmesi ve sindirilmesi sırasında oluşan makromoleküller metabolize edilirken açığa çıkan pek çok kimyevî madde (metabolit) bağışıklığın teşekkülünde uyarıcı ve tetikleyici rol alır. Mikrobiyotların hayatlarını sürdürmesinde dokuların rolü Beden ile mikroorganizmaların karşılıklı münasebetleri için hem beden hücreleri hem de mikroorganizmalar hususi mekanizmalarla donatılmıştır. Derimizin en üst tabakasında keratinsi ölü epitel hücrelerinin dökülmesi ve sindirim borusu gibi düz kaslı içi boş organlardaki sağılım (peristaltik) hareketi bunlardan bazılarıdır. Hususi olarak sentez edilen kimyevî faktörlere örnek ise salgıların mineral bileşenleri pH düzenleyicileri (tuzruhu biyokarbonat iyonu vs.) hazmettirici fermentler safra asitleridir. Biyolojik faktörlere örnek olarak çeşitli salgıların yapısındaki bakteri öldürücü (bakterisit) moleküller (lizozim immunoglobulinler vs.) sümüksü (mukus) zarların ve derinin lokal bağışıklık sistemi olan immun-kompetan hücreler (öncelikle T-lenfositler) verilebilir. Mikroorganizmalar ile vücut doku ve hücrelerinin aynı sistem içinde bu ölçüde uyumlu birbirinin işine yardımcı ve tamamlayıcı olmaları en önemlisi de tek bir hedef için hizmete yönelmeleri tesadüfî olabilir mi? Bedenle misafir ettiği mikroorganizmalar arasındaki karşılıklı faydaya dayalı münasebetin bozulması: Dispioz Eğer bedenimizde yaşayan mikroorganizmaların (mikrobiyotun) keyfiyet ve miktarlarındaki sapmalar vücudun fizyolojik mekanizmalarıyla telâfi edilemezse dispioz denen patolojik durum ortaya çıkar. Bu durumu kolaylaştıran faktörlere yoğun strese maruz kalma antibiyotik ve hormon tedavileri alerjiler radyasyona maruz kalma iklim şartlarının çok sık değişmesi misâl verilebilir. Bağırsaktan atılan dışkının (fekal) bakteriyolojik analizi simbiyotik (bifidobakteriler laktobasiller vs.) ve patojen (enterobakterilerin patojenik çeşitleri basiller psedomonatlar mikroskopik mantarlar vs.) mikroorganizma gruplarının ne ölçüde dengede olduğunu gösterir. Bazı durumlarda ince bağırsak ekosistemi bozulursa patojenik özellikleri öne çıkan kalın bağırsak mikroorganizmalarıyla kirlenmeye başlar. Daha ağır durumlarda bu patojen mikroorganizmalar bağırsak dışına çıkarak iç organlara yerleşebilir. Bağırsaklardaki mikroorganizma profilinin böylesine bozulması patojenik mikroplara karşı koruyucu kalkan faaliyetini aksatır. Bir sonraki basamakta ise bedenin hazmetme (polisakaritlerin parçalanması) ve biyosentez fonksiyonu (vitaminler ve aminoasitlerin sentezi vs.) ağır şekilde bozulmaya başlar. Bu şartlar kontrol altına alınıp normale döndürülemezse mikroorganizmaların bazı çeşitlerinde hızlı artış bazı çeşitlerinde ise hızlı ölüm gözlenir. Neticede bedenin sağlıklı şekilde canlılığını devam ettirebilmesi için gerekli faaliyetler bundan zarar görür ve bedende toksik maddelerin oluşması artabilir. Yukarıdaki menfî tablonun oluşmaması için antibakteriyal ilâçların gereksiz alınmaması; mikrobiyotanın besin kaynağı olan ve bunların çoğalmasını uyaran yoğurt ve kefir gibi prebiyotiklerin kullanılması; bağışıklık sisteminin ve lokal bağışıklığın uyarılması; fonksiyonel ve dengeli beslenme için fazla miktarda besin lifleri ihtiva eden (kepek sebze meyve) ve canlı mikroorganizma kültürleriyle zenginleştirilmiş gıdaların (mayalanmış süt karışımları) alınması; bifidobakterilerin çoğalmasını uyaran maddelerin (patates pirinç suyu havuç tatlı kabağı soya) yenmesi alınabilecek başlıca tedbirlerdir. Özetlersek vücudumuzun çeşitli bölgelerini yurt edinmiş mikroorganizmaların bedenle karşılıklı fayda üretmeye dayalı (simbiyotik) münasebetleri o kadar girifttir ki bu muhteşem mikroskobik canlıların sırları ancak ağ tabanlı bir sistem olarak modellenebilirse tam olarak çözümlenebilir.

http://www.biyologlar.com/insanin-mikroekolojisi

TEHLİKELİ MADDELER VE MÜSTAHZARLARA İLİŞKİN GÜVENLİK BİLGİ FORMLARININ HAZIRLANMASI VE DAĞĞITILMASI HAKKINDA YÖNETMELİK

Soru: Güvenlik Bilgi Formu nedir? Tehlikeli madde / müstahzarların ( Tehlikeli kimyasallar );  Risklerini  Güvenli taşınım ve kullanımını  Kaza halinde alınması gerekli önlemleri içeren belgedir. Soru: Güvenlik Bilgi Formu hazırlanırken kapsam dışı olanlar nelerdir? - İnsan sağlığı veya veterinerlikle ilgili kullanılan tıbbi ürünler, - Kozmetikler, - Atık niteliğindeki madde karışımları, - Gıda katkı maddeleri, - Hayvan yemleri, - Radyoaktif maddeler ve radyoaktif madde içeren müstahzarlar, - Patlama, piroteknik etki elde edilen harp levazımatı, patlayıcılar, infilak malzemeleri. Soru: Güvenlik Bilgi Formu ( GBF) hazırlanmasından kimler sorumludur? Hazırlanmasından sorumlular ( piyasaya arz edenler ) ; - Üretici ( kendi ürünleri ) - İthalatçı ( ithal ettiği ürünler ) Soru: Güvenlik Bilgi Formu ( GBF) kimler hazırlayabilir? Güvenlik bilgi formlarının hazırlanmasına ilişkin personel belgelendirmesi konusunda akredite olmuş kuruluş tarafından belgelendirilmiş kişiler. NOT: Güvenlik Bilgi Formu (GBF); iki bölümden oluşur ve dili Türkçe olmak zorundadır. İthalatçı tarafından GBF Türkçe olarak istenme hakkı vardır. Soru: GBF’ nin dağıtılmasından kimler sorumludur? Malzemeyi piyasaya arz edenler yani üretici, ithalatçı ve dağıtıcılardır. Soru: GBF’ nin dağıtım şekli nasıl olabilir? GBF, yazılı yada elektronik ortamda ücretsiz olarak gönderilmelidir. Soru: Güvenlik Bilgi Formu ne zaman dağıtılmalıdır? Eğer kimyasal ilk kez piyasaya sürülecekse en geç teslimattan önce GBF dağıtılmalıdır. Eğer GBF formlarında güncelleme yapılacaksa güncelleme tarihi dikkate alınarak, 12 ay öncesine kadar tehlikeli kimyasalın verildiği kullanıcıya, en geç 3 ay içinde verilmelidir. Soru: Güvenlik Bilgi Formu kimlere dağıtılmalıdır? - Profesyonel kullanıcılara (Üretici, kullanan sanayici , bilimsel araştırma ve geliştirme / üretim sürecinde araştırma ve geliştirme yapanlar) - Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ( Bitki koruma ürünleri ) - Sağlık Bakanlığı ( Biyosidaller ), - Çevre ve Orman Bakanlığı ( Tamamı, elektronik olarak ) NOT: Kendi firmasında kullanılmak üzere üretilmiş ara ürünler piyasaya satılmıyorsa GBF’ nu doldurmaya gerek yoktur. Soru: Güvenlik Bilgi Formlarının denetim ve yaptırım hangi makamlara aittir? İlgili Kuruluşlar; - Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ( Bitki koruma ürünleri ) - Sağlık Bakanlığı ( Biyosidaller , Deterjanlar ), - Çevre ve Orman Bakanlığı ( Diğerleri ) makamlara aittir. Yaptırım; ilgili kuruluşların mevzuatı çerçevesinde yapılır.

http://www.biyologlar.com/tehlikeli-maddeler-ve-mustahzarlara-iliskin-guvenlik-bilgi-formlarinin-hazirlanmasi-ve-daggitilmasi-hakkinda-yonetmelik

Bakterilerde Okaryotik Prokaryotik Hucre

Mikroorganizmaların Hücre Yapıları Ökaryötik Hücre Nedir; Ökaryötik yapılı canlı hücresinin (alg, maya, mantar, protozoon, ve gelişmiş canlılar) temel özelliği, genetik şifreleri taşıyan DNA’nın bir zarla çevrili olan çekirdekte bulun­masıdır. Prokaryotik Hücre Nedir; Prokaryotik yapıdaki hücrelerde (Bakteriler) ise hücre duvarların kompleks olması ve tek kromozomdan ibaret olan genetik materyalin sitoplazma içerisinde dağınık bir şe­kilde bulunmasıdır. Bakterilerde Hücre Yapısı Bakteri hücresi ışık mikrokobu ile incelendiğinde, yuvarlak (kok), basil (çomak, çu­buk), virgül, filament (uzun saç benzeri) gibi morfolojik yapısı ile, kapsül, flagella ve spor gibi yapıları görülebilir. Gram boyama metodu kullanıldığında hücre duvarı yapı­sı hakkında (Gram pozitif veya Gram negatif) bilgi edinilir Bir bakteri hücresinin ana yapıları merkezden dışa doğru şunlardır: 1- Genetik materyal (kromozom) 2- Sitoplazma 3- Sitoplazmik membran 4- Periplazmik boşluk 5- Hücre duvarı 6- Kapsül (bazılarında) 7- Pilus/fimbria (bazılarında) 8- Flagella (bazılarında) 9- Spor (bazılarında) Genetik Materyal (Çekirdek, DNA) Bakteri hücresi elektronmikroskop ile incelendiğinde; genetik materyalin, memeli hücrelerindeki gibi bir zarla çevrilmediği, fibriler yapıda merkezde olmakla beraber si­toplazma içerisinde dağınık bir şekilde olduğu ve mitotik aygıt bulunmadığı görülür. Bakterilerde DNA yapısındaki genetik yapının 1 kromozomlu olduğu kabul edilir. Yak­laşık 1 mcm boyundaki bir bakteri hücresinin kromozomunun boyu 1 mm (1000 mcm) kadardır. Bu da kromozomun sitoplazma içerisinde ancak katlanarak sığabilece­ğini anlatır. Bakteri kromozomunun moleküler ağırlığı, yaklaşık 2-3 X 109 daltondur. Sitoplazma Nedir ve Sitoplazma İçi Yapılar, Sitoplazma Özellikleri Bakteri hücresinin iç kısmı sitoplazma sıvısı ile doludur. Sitoplazma, saydam, hafif akış­kan kıvamda ve kolloidal karakterdedir. Sitoplazmada bakteri hücresinin yaşlanmasına bağlı olarak artan ve ozmotik olarak inert nötral polimer yapısında bir kısım granüller bulunabilir. Bakteri hücresi bu granülleri rezerv maddeler olarak kullanır. Bazı bakteri­ler protein ve nükleik asit sentezi sırasında bu granülleri karbon kaynağı olarak kullanır. Bazı bakterilerdeki sülfür granüllerini okside ederek hidrojen sülfür (H2S) oluşturur. Sitoplazmada mikrokopla görülemeyen ancak ultra santrifüj teknikleri ile ortaya konabilen bazı yapılar bulunur. Bunların en önemlisi ribozomlardır. Ribozomlar, ribo-nükleik asid ile protein moleküllerinin karışımlarından ibaret enzimleri yapan ünite­ler olarak bilinirler. Ribozomlar bakteri hücresi için gereken her türlü protein ve enzi­min sentezlendiği ünitelerdir. Ribozomlar yaklaşık 10-20 nanometre (nm) çapındadırlar. Bir bakteri hücresinde 10000-15000 kadar bulunabilir. Temel olarak ribozomal PNA’yı oluştururlar. Hücre rRNA’sının % 80-90′ı ribozomlarda bulunur. Bakteri ribo-zomları 70 S’lik ribozomal RNA özelliği gösterirken, ökaryotik hücrelerde 80 S’lik ribozomal RNA bulunur. Bakteri sitoplazmasında sık rastlanan bir yapıda “ekstra kromozomal genetik elementler” olarak tanımlanan plazmidlerdir. Bunlar DNA yapısında olup, bakteri genomundan bağımsız olarak replikasyon (çoğalma) yaparlar. Bir bakteriden diğerine F pilusları va­sıtasıyla aktarılabilen-bulaştırılabilen- plazmidler, toplumda bilinçsiz antibiyotik kullanımı neticesinde artan antibiyotiklere dirençlilikten, enterik bakterilerde enterotoksin sentezinden ve barsaklara tutunma faktörlerinin hücrede sentezinden sorumlu genleri taşımakla sorumludurlar. Bazı bakterilerde bakteri virusları olarak da bilinen bakteriofaj genomlar (DNA veya RNA) da bulunur. Sitoplazmik Membran Nedir Hücre zarı, hücre membranı olarak da bilinen bu yapı, fosfolipid ve protein yapısında­dır. Ökaryotların aksine bakteri sitopiazmik membranında sterol bulunmaz. Sito­piazmik membranın başlıca görevleri, 1- Hücreye girecek-hücreden çıkacak maddelerin taşınması ve seçimi, 2- Sitoplazmanm sarılarak kolloidal yapısının korunması, 3- Enzimlerin birçoğunun depolanması, 4- DNA replikasyonu sırasında mezozom oluşturmak, 5- Hücre için gerekli bir çok protein, lipid, enzim vs’nin sentezinde gerekli madde­lerin taşınması, barındırılmasını sağlamak, 6- Hidrolitik enzimlerin periplazmik aralığa salgılanması ve hücre dışındaki besinle­rin parçalanması ve hücre içine alınacak hale getirilmesinde yardımcı olmaktır. Periplazmik Boşluk Hücre duvarı ile sitopiazmik membran arasında kalan bu kısım, jelimsi karakterde olup peptidoglikan ile doludur. Periplazmik aralık olarak da tanımlanan bölgede bazı proteinler, enzimler ve oligosakkaridler bulunur. Bunlar jel içerisinde serbestçe diffüze olurlar. Periplazmik proteinler arasında, hücre dışından içeriye alınacak besinleri par­çalayacak enzimler bulunur. Periplazmik oligosakkaridler ise ozmoregulasyonda gö­revlidirler. Hücre Duvarı Yapısı, Bakteri Hücre Duvarı Bakteri hücresinin sitopiazmik membranı ile kapsülü arasındaki yapılar (pilus ve flagellalar hariç) hücre duvarını oluştururlar. Hücre duvarının yapısı; Gram negatif ve Gram pozitif bakterilerde birbirinden farklıdır. Bakterilerin Gram negatif veya pozitif olarak sınıflandırılmaları hücre duvarlarındaki yapı farklılarından ötürüdür. Gram po­zitiflerde protein ağırlıklı yapı olduğundan mor, Gram negatiflerde hücre duvarı LP ve LPS ağırlıklı olduğundan pembe boyanırlar. Bu farklılık rutin mikrobiyolojide oldukça pratik bir şekilde bakterilerin tasnifinde işe yarar. Hekimlikte kullanılacak antibi­yotiklerin seçiminde de bu özellik göz önünde tutulur. Gram pozitif bakterilerin hücre duvarları temel olarak başlıca peptidoglikan (PG) ve teikoik asitten ibaret iken, Gram negatif bakterilerde içten dışa doğru peptidoglikan (PG), lipoprotein (LP), dış membran ve lipopolisakkarid (LPS) katmanlardan oluşur. Bakteri cinsleri hatta bazılarında türler arasında hücre duvarlarının antijenik özellik­leri farklıdır. Bu antijenik farklılıklardan faydalanılarak hasta kan serumundan bakteri enfeksiyonları teşhis edilebilmektedir. Gram negatif bakterilerin hücre duvarlarındaki LPS katmanındaki (lipid A ve polisakkarid) lipid A, endotoksin dir. Bu tür bakterilerin inaktive edilmiş (öldürülmüş) hücreleri bile konakçıda pirojenik (vücut ısısını arttıran) etki gösterir. Bakteriler, izotonik bir ortamda tutulurlarsa, dezenfektanlar, antibiyotikler veya bazı kimyasal maddelerin etkileri ile hücre duvarları parçalanabilir veya sentezleri durdu­rulabilir. Böylece hücre duvarsız (involusyon form) kalabilirler. Basiller iç basınçtan ötürü yuvarlak-şekilsiz bir hal alır. Gram pozitiflerde bu duruma protoplast, Gram ne­gatiflerde ise sferoblast adı verilir. Gram pozitiflerde peptidoglikan katman Gram negatiflerden yaklaşık 40 kat daha fazla bulunur. Gram negatiflerde PG sitoplazmik membranm hemen üstünde yerleşmiştir. Peptidoglikan, N-asetil muramik asit (NAMA) ve N-asetil glikoz amin (NAGA) mole­küllerinin B-l, 4 glikozid bağlarıyla birleşmelerinden oluşmuş heteropolimerlerdir. Gram negatiflerdeki Lipoprotein (LP) molekülleri, dış membran ve PG tabakalarını bir­birlerine bağlar. Gram negatif bakteri hücre duvarının en önemli yapı birimi olup, bir molekül LP 57 aminoasitten oluşur. Dış membran, periplazmik proteinlerin sızmasını önler. Özellikle Enterobacteriaceae familyasındaki bakterileri safra tuzlarından ve hidrolitik enzimlerden koruyucu görev ifa eder. Dış membran, sitoplazmik membran gibi yapısında fosfolipid molekülleri ve bazı özel proteinleri sıvı mozaik yapıdadır. Dış membranda proteinimsi porların olması bu katmanın küçük moleküllere karşı per-meable (geçirgen) yapar. Lipopolisakkaridler, dış membrana hidrofobik bağlarla bağ­lanmış olan yüzey yapıları gibi hücre duvarı katmanı olup, bazı işlemlerle saf olarak elde edilebilirler. Lipid A ve polisakkarid olarak 2 temel alt birimden oluşan LPS’lerin Lipid A kısımları Gram negatif bakterilerin enfeksiyon mekanizmasındaki önemli si­lahlarından olan endotoksinler olarak etkirler. Okaryotik hücrelerde bulunan otolitik enzimler, bakteri hücresinde de bulunur. Bun­lar PG’a bağlı olan amidaz, glikosidaz ve peptidaz enzimleridir. Bu enzimler bakteri hücresinin gelişmesinde, bölünmesinde, çoğalmasında ve nihayet ölümünde görev alırlar. PG, lizozim enzimi (tükürük, gözyaşı, vajen akıntısı, ter, yumurta akı, makro-faj hücreleri vs) ile kolaylıkla hidrolize edilir. Kapsül Bakterilerin tümünde kapsül olamamakla beraber önemli bir çoğunluğu doğal orta­mında veya doğala yakın hazırlanmış besiyerlerinde üretildiklerinde kapsül oluşturur­lar. Kapsül, tüm bakterilerde polisakkarid (Bacillus anthracis te ise poli-D-glutamik asit) yapısındadır. Bakteriyi konakçının fagositik hücrelerinden koruyarak daha patojen olmasını sağlarlar. Vücut hücrelerine tutunmada da (adhezyon) işe yarar. Birkaç kat olduğunda gliko-kaliks adını alır. Besiyerlerinde mukoid koloni oluşturarak üreyen bakteriler genellikle kapsüllüdürler. Kapsül bazı bakterilerde mikrokapsül halinde bulunabilir. Bakteri kapsülü negatif bo­yama veya kapsül boyama metotları ile ışık mikroskobunda görülebilir. Değişik cins ve türdeki bakterilerde kapsülün aminoasit dizilişi değişiklik gösterdiğinden antijenik yapıları da farklılık gösterir. Flagella Bakteri flagellası 130 nm çapında protein yapısında ve sitoplazmadan köken alan iplik benzeri uzantılar olup, bakterinin hareketli olmasını sağlar. Her bakteride bulunmaz. Bir bakterideki flagella sayısı, bakterinin cins ve türlerine göre değiştiği gibi yerleşim yerleri de farklılık gösterir. Bulundukları konuma göre monotrik (bir flagellalı), multitrik (çok flagellalı), lofotrik (bir uçta toplanmış flagellalar), amfitrik (karşılıklı iki uçta top­lanmış flagellalar), peritrik (bakteri hücresinin her tarafında flagella bulunması) gibi isimler alır. Bir flagella, flagellin adı verilen alt birim proteinlerden oluşur. Flagellalarm sentezleri, bakteri genomunun kontrolündedir. Sıvı besiyerlerinde üremiş bakterilerin flagellalan çalkalanarak koparılabilir. 3-6 dakikada yeniden sentezlenir. Flagellinlerde türlere göre (hatta aynı tür içerisinde bile) farklı antijenite gösterebilir. Pilus (Fimbria) Flagellalardan daha kısa ve daha ince tüysü yapılar olup, sitoplazmik membrandan kö­ken alırlar. Protein yapısındadırlar. Antijenik farklılıkları vardır. Bakterilerde iki çeşit pilus bulunabilir. 1. Konakçının hücre ve dokularına tutunmaya yarayan piluslar (Escherchia coli’lerdeki Colonisatioıı Factor Antigens I, CFA II, CFA III, üropatojen E. coli’lerdeki P pi­luslar, Streptococcus’lardaki M ve X proteinler gibi). 2. Bakteriyel konjugasyonda verici hücrenin alıcıya tutunmasına ve plazmid akta­rılmasında görevli olan F piluslar. Bakter Serin biı çoğunda pilus sentezi, plaz-midlerin genetik kontrolündedir. Spor Bakterilerde spor, zor çevre şartlarından kendi neslini koruma için geliştirdiği bir form değişikliği olup, bakteri sporlu iken üreyip çoğalamaz ancak yıllarca (örneğin B. anthracis’te 2500 yıl) sonra bile vejetatif hale gelebilecek şekilde, korunabilmektedir. Aerobik bakterilerden Bacillus cinsi (B. anthracis, B. subtilis, B. ccreus, B. megatarium) ile anaerobik bakterilerden Clostridium cinsi (Cl. tetani, Cl botulinum, Cl. perfiringens, Cl. septicum, vs) bakterilerde bulunur. Koklarda (bazı Sarcinia türleri hariç) Gram negatif­lerde ve spiroketlerde spor oluşumu tespit edilmemiştir. Aerob bakterilerde spor sade­ce in vitro gelişirken, anaerob bakterilerde hem in vitro hem de in vivo oluşabilmektedir. Vejetatif bakterilerin % 70′i su iken, bakteri sporlarında su oranı % 5-20 kadardır. Bakteri sporlanacağı zaman, hücre içerisine yeterli besin maddelerini depoladıktan sonra vejetatif hücre için gerekli bazı genlerin çalışmasını durdurarak, spor oluşumun­da görevli genleri faaliyete geçirir. Önce bakteri genomu sporun oluşacağı kısma doğru uzamaya başlar. Çift katmanlı zar oluşması diğer dış katmanların sentezi için pre-kürsör (başlatıcı) görevi görür. İki kat membran arasına PG, dipikolinik asit ve kalsi­yumca zengin maddeler birikerek korteks şekillenir. Spor oluşumu 50 kadar gen tara­fından kontrol edilmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi sporlanmış bakteri uygun or­tamda yıllarca korunabilir. Çevre, bakteri için uygun hale geldiğinde veya sporlu bakte­riler insan veya hayvanlarca alındığında, bakteri vejetatif hale geçer. Bu 3 aşamada olur. 1. Aktivasyon. Sporun ısı, ışık, nem, pH, uygun aminoasitler vs bulunan bir orta­ma kavuşması, vejetatif hale geçmesini uyarır. 2. Jerminasyon. Aktive olmuş sporun bazı aminoasitlere minerallere (özellikle Mn++) ve suya gereksinimi vardır. Bu maddeler aktivasyon sırasında oluşan çatlamalardan içeriye girerek spordaki dipikolinik asit ve kalsiyumun spordan atılmasını sağlar ve bakteri vejetatif hale dönüşür. 3. Basilin boyu uzar ve normal şekle döner. Bakteri sporları genellikle oval veya yuvarlak şekilli olup, basilin uç kısmında (termi­nal), ortasında (sentral) veya ikisi arasında (subterminal) yerleşebilir.

http://www.biyologlar.com/bakterilerde-okaryotik-prokaryotik-hucre

Canlılık nerede ve nasıl meydana gelmiş olabilir

Canlı, değişen ve kendiliğinden çoğalan yapı olarak tanımlanabilir. Bu tanım, onların işlevleri dikkate alınarak yapılmıştır. Çünkü, yan yana getirilen bir canlı ile cansız arasında kimyasal ve fiziksel özellikleri bakımından önemli bir fark yoktur. Yani, canlılar, cansız yapılarda bulunmayan bir element içermezler ve cansızlar için geçerli olan fizik kanunları canlılar için de geçerlidir. Aralarındaki fark, canlılarda yukarıdaki işlevleri yapılabilir kılan organizasyon düzeyidir. Canlılığın nerede meydana geldiği sorusuna verilen yanıtlardan biri, onların başka bir gezegen veya yıldız sisteminden geldiği şeklindedir. Bu önerme, aşağıdaki gözlem ve varsayımlara dayandırılmaktadır. 1- Canlılığın meydana gelmesinde rolü olduğu ileri sürülen elementler, evrenin başka yerlerinde de bulunmaktadır. 2- Bütün galaksilerde kütlesel olarak en fazla bulunan element, gaz halindeki moleküler hidrojendir. Buna ek olarak, uzayda organik moleküllerin bulunduğu; hatta, yıldızlararası toz bulutunda toprak bakterilerininkine benzer özelliklere sahip taneciklerin varlığı 1980 li yıllardan beri ileri sürülmektedir. Bilindiği gibi, toprak bakterilerinin özellikleri arasında; spor oluşturmak, anaerob koşullarda (oksijensiz ortam) yaşamlarını sürdürebilmek, hidrojeni enerji kaynağı olarak kullanabilmek (kemolitotrof özelliği) gibi uzay koşullarında canlı kalmalarını mümkün kılacak özellikler bulunmaktadır. 3- Herhangi bir yıldızın yörüngelerinden birinde bulunan bir bakteri, kütlesinin küçüklüğü nedeniyle, yıldızın çekim gücünü yenen ışınım enerjisiyle yörüngesini terkederek yıldızlararası ortamda dolaşabilir. 4- Bakteriler arasında, uzayda maruz kaldıkları ve yerde bulunmayan derecede soğuğa, UV radyasyonuna ve kozmik radyasyona dayanıklı olanlar bulunmaktadır. 5- Bakteri türlerinin, bulundukları çevrenin ekolojik koşullarına uygun olması beklenirken, kutuplarda sıcak seven; tropikal bölgede soğuk seven veya soğuğa dayanıklı bakterilere rastlanmaktadır. 6- Çiçek hastalığının 700-800 yıllık aralıklarla yeryüzünde salgınlar meydana getirdiği ifade edilerek, yerin periyodik olarak bazı bakteriyel ve viral yağışlara maruz kaldığı ileri sürülmektedir. Bunun yanında, canlılığın yerde meydana geldiğini düşündüren gözlem ve önermeler de aşağıda sıralanmıştır. 1- Paleontolojik bulgular, bilinen en basit organizmadan en komplekse kadar, canlı çeşitliliğinin tüm örneklerinin yeryüzünde gelişip çeşitlendiğini göstermektedir. 2- Canlılığın meydana geldiği ileri sürülen dönemde, bunun olabilmesi için gerekli olan koşullara yeryüzünün sahip olduğu bildirilmektedir. 3- Canlılığın başka bir gezegende meydana gelmiş olabileceğini ileri süren görüşün kullandığı gerekçeler, uzay ortamını diğer gezegenlerle ortak olarak kullanan yer için de geçerlidir. Yer ve içinde yer aldığı güneş sistemi, büyük patlamadan sonra meydana gelen galaksiler arasında “samanyolu“ galaksisi içinde yer almıştır. Şçinde yaklaşık 100 trilyon yıldızın bulunduğu ileri sürülen bu galaksinin çapının 100 000 ışık yılı olduğu (bir başka anlatımla ışığın samanyolunu 100 000 yılda katedebileceği) tahmin edilmektedir. Radyometrik yaş tayini yöntemleriyle yerin yaşının 4,6 milyar yıl olduğu hesaplanmaktadır. Apollo 11 ve 12 ile Ay‟dan getirilen kaya örnekleri de Ay‟ın yaşının yerinkine benzer olduğunu göstermiştir. Başlangıçda çok sıcak olduğu için kaya oluşumu ve su birikiminin mümkün olmadığı yeryüzünde, ısınarak atmosfere yükselen ve soğuyarak tekrar yağış şeklinde yere inen suyun sağladığı ısı transferiyle, yaklaşık 3,8 milyar yıl önce yeterince soğuyarak kayaları oluşturmaya başladığı ve ilk canlıların (protocell) bundan sonra oluştuğu düşünülmektedir (Şekil 19). Günümüze kadar ulaşan bu kayaların incelenmesi, içlerindeki (+2) değerlikli demir oksitlerinin (Fe2O3) bugünkü “hematit” yataklarını oluşturduğunu göstermektedir. Bu durum, 3,8 milyar yıl önceki atmosferin serbest oksijenden yoksun olduğunun kanıtı olarak kabul edilmektedir. Gerçekten de, serbest oksijenin bulunması durumunda oluşması gereken demir bileşiği Fe3O4 (Magnetit) dir. Serbest halde oksijenin bulunmadığı yerin ilkel atmosferinde, volkanik faaliyetlerle yeryüzüne ulaşan CO, CO2, N2, H2S, NH3, NH4, H2 ve H2O buharının bulunduğu ve o döneme ait kayaçlar içinde karbonatlı minerallerin bol bulunması, ilkel atmosfer içinde CO2 in CH4 den fazla bu unduğunun delili olarak kabul edilmektedir. Yerde yaşam, başka bir gezegende meydana gelmiş olan canlılığın yere aşılanması ile meydana gelmedi ise, yukarıdaki bulguların ortaya koyduğu atmosferik, hidrosferik ve litosferik özelliklere sahip olan yerde canlılık nasıl meydana gelmiştir ? Canlılığın meydana gelmesi için gerekli olan organik moleküller arasında önemli bir yere sahip olan proteinlerin nasıl meydana geldiğine ışık tutan ilk deney, Harold Urey (1893-1981) tarafından tasarlanarak Stanley Miller tarafından 1953 yılında Chicago Üniversitesinde yapılmıştır (Şekil 15). Bu çalışmasında Miller, bir erlenmeyer içindeki metan, amonyak, hidrojen ve su buharı karışımını 1 hafta süreyle elektrik boşalmalarına maruz bıraktıktan sonra erlenmeyerin tabanında biriken köpüklü tabaka içinde, canlı organizmalarda bulunan 4 amino asit, üre ve çeşitli yağ asitlerinin meydana geldiğini saptamıştır. Daha sonra yapılan benzer çalışmalarda, yerin ilkel döneminde toprağın olası sıcaklığı; atmosferinde ozon bulunmayışı nedeniyle UV spektrumunun geniş bir bandına yoğun bir şekilde maruz kalmış olması ve o dönemde yoğun olarak meydana geldiği düşünülen şimşeklerin varlığı dikkate alınarak, değişik enerji şekilleri ve gaz karışımları kullanılarak meydana getirilen organik bileşikler Tablo 4 de görülmektedir. Bugüne kadar aynı konuda yapılan araştırmalar, amino asit ve diğer “prebiyotik” (canlılık öncesi) dönem makro moleküllerinin meydana gelmesi için, Miller‟in deneyinde kullandığı çevre koşullarının ve maddelerin tamamının gerekli olmadığını da göstermiştir. Örneğin canlı yapısında bulunan pek çok organik bileşiğin sentezlenmesinde anahtar role sahip olduğu gözlenen hidrojen siyanür (HCN) ve formaldehit (CH2O) in prebiyotik dönemde sentezlendiği düşünülmektedir. Bu deneysel olarak, metan, azot ve su karışımının elektrik boşalmasına maruz bırakılmasıyla, aşağıdaki denkleme göre elde edilmiştir. (elektrik boşalması) 2CH4 + N2 + H2O ---> HCN + CH2O + 2H2 + NH3 HCN tekrar elektrik arkından geçirildiğinde; CO, N2 ve H2 gazlarını meydana getirirken, CH2O kalsiyum hidroksit ile birlikte bulunduğu eriyik içinde şeker meydana getirmektedir. 1861 den beri “formoz reaksiyonu” olarak bilinen bu yöntem dışında, inorganik maddelerden şeker meydana getiren bir başka yol bulunamamıştır. 1980 yılında, formaldehitin fotokimyasal yöntemle CO2 ve su buharından da meydana gelebileceği gösterilmiştir. Bu yönteme göre, formaldehitin meydana gelişi gaz halindeki H2O ve CO2 in UV ışınlarına maruz bırakılmasıyla başlamaktadır. H2O + hv ---> OH + H  240 nm. CO2 + hv ---> CO + O 230 nm. Burada, h = Planck sabiti; = ışığın frekansı; = ışığın dalga boyuna karşılıktır. Yukarıdaki formüllere göre meydana gelen radikallerden H ve CO birleşerek CHO “formil” radikali meydana gelmektedir. H + CO CHO Bundan sonraki aşamada formil radikalleri birleşerek formaldehiti meydana getirmektedirler. CHO + CHO CH2O + CO Gaz halindeki formaldehit yağışla atmosferden yıkanabilecek niteliktedir. Bu şekilde, atmosferden yıkanan formaldehitin yeryüzünde milimolar konsantrasyonlarının meydana gelmesi için 10 milyonlarca yılın geçmesi gerektiği tahmin edilmektedir. Formaldehit molekülleri girdikleri reaksiyon sonunda aşağıdaki formüle göre glikolaldehiti; 2 CH2O ---> CH2OHCHO Glikolaldehit ve formaldehit molekülleri gliseraldehiti; CH2OHCHO + CH2O ---> CH2OH CH2O CHO Nihayet, glikolaldehit ve gliseraldehit yoğunlaşarak pentozu meydana getirmektedirler. CH2OHCHO + CH2OHCHOHCHO ---> CH2OH(CHOH)3CHO Formaldehit ve glikolaldehitten bu yolla şeker molekülünün meydana gelmesi sırasında, çevre koşullarının 40 0C sıcaklık ve pH =10 değerlerinde olması ve ortamda kalsiyum hidroksit veya kireç taşı bulunması, oluşum süresinin uzamasına neden olmaktadır. Daha küçük pH değerlerinde Alüminyumun katalizör olarak kullanılması oluşum süresini kısaltmaktadır. Sıcaklık derecesinin 60 0C ın üzerine çıkması, dallanmış zincir yapısında şekerlerin meydana gelmesine sebep olmaktadır. Şekerin diğer şekilleri, örneğin RNA için gerekli olan “riboz” meydana gelişi de formoz reaksiyonunun bir modifikasyonu ile gösterilmiştir.

http://www.biyologlar.com/canlilik-nerede-ve-nasil-meydana-gelmis-olabilir

ÇEŞİTLİ BİTKİLERDEN ELDE EDİLEN ÇÖZELTİLERİN SENTETİK HORMON OLARAK KULLANILMASI

Çeşitli Bitkilerden Elde Edilen Çözeltilerin Sentetik Hormon Olarak Kullanılabilirliğinin Araştırılması PROJENİN AMACI Son yıllarda gerek tarımsal ilaçların gerekse gübrelerin kullanılmasıyla bitkisel üretimde artış meydana gelmiştir. Bununla birlikte gübrelerin ve tarımsal ilaçların bilinçsizce kullanılması insan sağlığını tehdit edecek ürünlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Tarımsal gübrelerin bilinçsizce kullanımı nedeniyle toprağın derinlerine sızan fosfor ve nitrat, tatlı su kaynaklarına ulaşmakta bu da insan, evcil hayvan ve yaban hayatı açısından ciddi problemlere yol açmaktadır. Ayrıca kimyasal tarım ilaçları toprakta birikmekte, bitki sağlığını olumsuz yönde etkileyerek ekolojik dengeyi bozmaktadır. Bu olumsuz koşullar karşısında gelir düzeyi yüksek olan ülkeler başta olmak üzere birçok ülkede bilinçlenerek örgütlenen üretici ve tüketiciler, doğayı tahrip etmeyen yöntemlerle insanlarda zehirli etki yapmayan tarımsal ürünleri üretmeyi ve tüketmeyi tercih etmişler. Biz de bu çalışmamızda çevremizde bolca bulunan ısırgan otu(Urtica Dioica), karalâhana( Brassica Oleracea ), su yosunlarının ayrı ayrı çürütülmesi ve bu üç bitkinin bir arada çürütülmesi ile elde edilen çözeltilerin sentetik hormon olarak kullanabilirliliğinin araştırılmasını amaçladık. GİRİŞ Dünyanın nüfusu günümüzde hızlı bir şekilde artış göstermektedir. Nüfusun artışına paralel olarak tüketilen tarım ürünleri de artmaktadır. Buna mukabil dünyadaki ekilebilir tarım arazileri yağış rejimlerinin değişmesi, mevsimlerin kayması, sel, erozyon gibi nedenlerle hızla azalmaktadır. Bu durum bilim adamlarını gıda üretiminde farklı alternatifler geliştirmeye yöneltmiştir. Özellikle kısa sürede ve daha fazla ürün veren bitkilerin yetiştirilmesi ve tarımının yapılması yaygınlaşmaktadır. Kısa sürede daha fazla ürün elde edebilmenin en kolay yolları tarım ilacı, suni gübre ve sentetik hormon kullanılmasıdır. Kullanılan bu maddeler verim arttırırken bitkilerde hem hastalığa neden olmakta hem de insan sağlığına ve çevreye zarar vermektedir. Biz de bu çalışmamızda bu zararları en aza indirebilecek sentetik hormon üretmeyi amaçladık. Bu amaçla çevremizde kolay yetişen ve bolca bulunan bitkileri tercih ettik. Bunun için kara bitkisi olarak karalahana ve ısırgan otunu; su bitkisi olarak da su yosununu kullandık. Karalahana (Brassica oleracea Acephala ) , turpgillerden (Brassicaceae) , geniş ve kalınca kat kat yaprakları olan, kış sebzesi olarak yetiştirilen ve yaprakları koyu yeşil olan bir lahana çeşididir. Lahana, yurdumuzun her yerinde yetişir. Bilhassa karalahana Karadeniz yöresinde yaygındır. Doğu Karadeniz ( Trabzon, Rize, Artvin ) halkının temel besin maddesidir. Lahana oldukça dayanıklı bir bitkidir. Ne kışın soğuğu, ne yazın şiddetli sıcağı onu pek etkilemez. Lahana, pişirilerek yendiği gibi çiğ olarak, turşu olarak da yenir. Yaz kış yenilen bu sebzenin adı eski Yunanca lahana “yenilebilen sebze” kelimesinden gelmekte bölgede pancar, kelem, pezük, lu (Lazca),şaviphali(Gürcüce) olarak adlandırılmaktadır. Lahana, Avrupa ülkelerinde çok yaygın olan ve oldukça eski çağlardan beri yenen bir bitkidir. Mısırlılar bir zaman lahanayı kutsal sayar, hatta ona taparlardı. Çok besleyici bir sebze olan karalahana, cilt, diş ve kemik dokularının sağlamlığını arttırır. Vücuttaki zehirli maddelerin uzaklaştırılmasını sağlar. İştah açar. İdrar söktürür ve kabızlığı giderir. Kansızlıkta faydalıdır. Özellikle taze karalahana suyu mide ve bağırsak ülserine iyi gelir, bağırsak kurtlarını düşürmeye yardımcı olur ve bağırsak iltihaplarına karşı koruyucudur. Vücudun direncini arttırır ve zararlı bakterileri öldürür. Kansere karşı çok iyi bir koruyucudur. Kandaki şeker oranını düşürür. Astım, romatizma, siyatik, sarılık ve safra kesesi hastalıklarında faydalıdır. Ses kısıklığını giderir. Isırgan Otu (Urtica diocia); kökünden başlamak üzere, kökü, yaprakları, tohumları bile şifalı olan bir bitkidir. Eski çağlarda da büyük bir saygınlığa sahipti. Büyük ısırgan otu (Urtica diocia L.), çok yıllık ve otsu bir bitkidir, boyu bazen 1 m'yi geçer, yapraklar koyu yeşil renkli, saplı, dişli kenarlı ve yakıcı tüylüdür. Küçük ısırgan otu (Urtica Urens L.), bir yıllık ve otsu bir bitkidir. Boyu 60 cm kadar olabilir. Yapraklar açık yeşil renkli, saplı, dişli kenarlı ve yakıcı tüylüdür. Duvar kenarları ve harabeliklerde bol olarak görünür. Her iki türün de yaprakları 2- 4 cm uzunlukta, oval veya kalp biçimindedir. Taze iken deri ile temas edince deride kızartı ve yanma yapar. Dızlağan ve dikenli ısırgan isimleriyle de bilinir. Türkiye' de her iki tür de yetişir. Etkinlik açısından her iki bitki türü de eşittir. Bağışıklığı güçlendirici, iyi huylu prostat büyümesini engelleyici, kan şekerini düşürücü ve romatizma ağrılarına karşı etkinliğiyle tanınan ısırgan otunun, yaprakları kökleri ve tohumları bitkisel tedavi de kullanılmaktadır. Isırgan otu fazla oranda potasyum tuzu içerir. Potasyum bitkiler için zorunlu bir besin elementi olup çoğunlukla bitkilerde en fazla bulunan katyondur. Potasyum noksanlığı ile Na toksitesi dünyada yaygın olarak görülen ve bitkisel üretimi sınırlayan önemli problemlerdir. Yapılan araştırmalar göstermiştir ki K noksanlığının olduğu alanlarda tuzluluk bitkilerde daha fazla olumsuz etkide bulunurken, potasyumun fazla ve yeterli olduğu bölgelerdense tuzluluk bitkilerde daha az olumsuz etki yapmıştır. K iyonları bitkilerde su stresi üzerine önemli etkilere sahiptir. Potasyum alımı ve birikimi sonucu osmotik potansiyel artmakta ve buna bağlı olarak hücreye daha fazla su girişi olmaktadır. Isırgan otunun etkinliği öncelikle yetişmiş olduğu toprağın yapısına ve çevre şartlarına bağlıdır. Bu yönü diğer bitkilere nazaran daha belirgindir. Tedavi edici özelliği iklim şartları, toprağın yapısı ve güneş ışığına sıkıca bağlıdır. Diğer bitkilerde de genel olarak bu bağlılık bulunmasına rağmen ısırganda daha fazladır. A ve C vitaminleri açısından zengin bir bitki olan ısırgan otu bağışıklığı güçlendirmek, kan dolaşımını artırmak ve kan temizlemek gibi etkilere sahiptir. Isırgan bitkisinde pankreasın, midenin, karaciğerin, bağırsakların ve safra kesesinin salgılarını uyaran sekterin adlı madde vardır. Isırganda bulunan demir minerali alyuvarları devamlı yenileyerek yeni dokulara oksijen gitmesini sağlayıcı etki gösterir. Su yosunları ya da Algler (Latince deniz otu anlamındaki "alga" dan türetilmiştir ), büyük çoğunluğu foto sentetik olmasına ve bitkilere benzemesine karşın, bitkiler alemiyle yakın akraba olmayan bir grup sucul canlı grubudur. "Yosun" tanımı çoğunlukla su yosunları (algler) için kullanılsa da; yosunlar, kara yosunları ve su yosunları (algleri) gruplarını kapsayan genel bir terimdir. Su yosunları, bitkilerin aksine, fotosentez ürünlerini nişasta formunda depolamazlar. Kloroplastları, sitoplazma içerisinde serbest olarak değil, granüller endoplazmik retikulum üzerinde bulunur. Klorofil-c taşırlar ve bitkilerde bulunmayan başka pigment maddeleri bulundururlar. Çeşitli su yosunu gruplarına özel renklerini bu pigment maddeleri verir. Su yosunlarında, bitkilerdeki yaprak, gövde gibi elemanlarına benzeyen, ancak damar dokusu taşımayan, özelleşmemiş vücut bölümlerine "tallus" denir. Foto sentetik su yosunları, sucul ortamların birinci derecedeki üreticileri olduklarından önemlidirler. Alglerin bir diğer önemi de, birçok sucul canlının besin kaynağını oluşturmalarıdır. Ayrıca, çeşitli endüstri alanlarında kullanılan bazı hammaddeler yine bu su yosunlarından elde edilmektedir. Yaşamı sona eren su yosunlarının dış iskeletleri dibe çökerek, denizel kayaçların yapısına katılır. Su yosunları, tüm ekosistemlerin bütünlüğünün korunmasında önemlidir. Okyanuslarda bulunan diyatomlar ve diğer mikroskobik yosunlar, tüm dünyanın ihtiyacı olan foto sentetik karbon ihtiyacının üçte ikisini üretirler. Sularda yosunlar tarafından gerçekleştirilen fotosentez canlılara oksijen sağlar. 17. yüzyılın sonlarından beri, kahverengi alglerin yakılmasıyla mineralce zengin küllerinden sabun, cam, soda ve gübre yapımında kullanılan "potas" elde edilmektedir. Kimyasal maddeler arasında yer alan brom ve iyot ilk kez bu külden izole edilmiştir ve iyot hala Japonya'da deniz yosunlarından elde edilmektedir. Yosunlar yaygın bir şekilde gübre olarak kullanılmaktadır. Su yosunları özellikle doğu Asya ülkelerinde önemli bir besin kaynağıdır. A, B1, B2, B6 ve C vitaminleriyle niyasin, iyot, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum açısından zengindir. Bazı yosun çeşitleri "destek besini" olarak ticari işletmelerce yetiştirilmekte ve paketlenerek satılmaktadır.Çin'de yaklaşık 70 çeşit su yosunu yenmektedir. Isırgan Yosun Karalahana Karbonhidrat √ Protein √ √ Yağ √ C vitamini √ √ √ B1 vitamini √ √ B2 vitamini √ √ Karoten √ Kalsiyum √ √ Demir √ √ √ Sekretin √ Flavon √ Potasyum Tuzları √ Formik Asit √ Mineral Tuzlar √ Bitki Asitleri √ Betasitosterin √ Lignan √ Müsilaj √ Asetilkolin √ Sterylglucosid √ Sabit Yağ √ Carotinoid √ Clorophyll √ Tanen √ Sterolen √ A vitamini √ B6 vitamini √ Niyasin √ İyot √ Potasyum √ Magnezyum √ Tablo 1: Isırgan, karalahana ve su yosunu bitkilerinin içerik tablosu MATERYAL VE YÖNTEM Çalışmada kullanılan bitkilerden ısırgan otu Trabzon Yomra Fen Lisesi karşısındaki bahçeden, karalahana Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan, su yosunu Karadeniz'den elde edilmiştir. Isırgan, karalahana(Pancar), su yosunu ve bu bitkilerin karışımı 9 litrelik kaplara ayrı ayrı koyularak üzerlerine bitkileri kapatacak kadar su dolduruldu. Isırgan otu, karalahana, su yosunu ve bu bitkilerin karışımlarının konulduğu kapların kapakları kapatılarak 2 hafta süreyle çürümeye bırakıldı. Deneyde kullanılacak deney bitkilerini büyütmek için toprak karışımı hazırlandı. Trabzon Yomra Fen Lisesi’nin karşısındaki bahçeden alınan toprak, böceklerden, taşlardan ve yabancı otlardan temizlenerek homojen hale getirildi. Çiçek toprağı olarak da bilinen 10 kg torf ve Erzurum’dan projede kullanılmak için getirtilen 60 litre perlit alındı. Perlit ve torfun tamamı karıştırıldı. Daha sonra torf-perlit karışımı 6/11, 5/11 oranında bahçe toprağıyla karıştırıldı. 75 tane 1 litrelik tüp poşetlere 3/5’ünü dolduracak kadar toprak karışımı konuldu. 25 poşete Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Bolero cinsi birer bezelye tohumu, tohum çapının 2,5 katı kadar derinliğe dikildi. 25 poşete Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Karadeniz bölgesi yerli mısır tohumu, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. Geri kalan 25 poşete de Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Katya F1 cinsi salatalık tohumu, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. Her poşet dikilen tohuma ve deney süresince uygulanacak ekstreye göre adlandırılıp gruplandırıldı. Her bitki türünden 5 adet kontrol, 5 adet yosun, 5 adet ısırgan, 5 adet pancar, 5 adet karışım bitkisi olmak üzere beşerli beş grup oluşturuldu. Gruplandırdığımız bitkileri 22-27 °C arasında Trabzon Yomra Fen Lisesi Biyoloji Laboratuarında çimlenmeye ve büyümeye bıraktık. Her bitkiye 09.11.2010 tarihinde 200ml, 10.11.2010 tarihinde 50ml, 11.11.2010 tarihinde 75ml su verildi. Bitki toprakları çok nemli olduğu için bir süre su verilmedi. 19.11.2010 tarihinde 50ml su verildi. İlk yapraklar görülmeye başlandı; ancak 23.11.2010 tarihinde hala çimlenemeyen tohumlar deney dışı bırakıldı. Geriye 4 pancar ekstresi etiketli, 4 karışım ekstresi etiketli, 4 ısırgan ekstresi etiketli, 4 yosun ekstresi etiketli ve 3 kontrol etiketli olmak üzere 19 salatalık bitkisi; 3 pancar ekstresi etiketli, 3 karışım ekstresi etiketli,3 ısırgan ekstresi etiketli, 3 yosun ekstresi etiketli ve 2 kontrol etiketli olmak üzere 15 bezelye bitkisi; 3 pancar, 3 karışım ekstresi etiketli, 3 ısırgan ekstresi etiketli, 3 yosun ekstresi etiketli ve 2 kontrol etiketli olmak üzere 15 mısır bitkisi kaldı. Çimlenme ihtimalini arttırmak için ikişer tohum ekilen topraklardan her iki tohumun da çimlendiği poşetlerdeki bitkilerin daha sağlıksız olanı kopartıldı. Deney dışı bırakılan 28 adet poşetten çimlenmeyen tohumlar çıkartıldı. Bu poşetlere toprakları havalandırıldıktan sonra Trabzon Kadınlar Pazarı’ndan alınan Medusa F1 cinsi kabak tohumları, tohum çapının 2 katı kadar derinliğe sivri kısmı alta gelecek şekilde ikişer adet ekildi. 10 adet pancar, 10 adet yosun, 10 adet ısırgan, 10 adet karışım ve 7 adet kontrol bitkisi olmak üzere isimlendirme yapılarak bitkiler gruplandırıldı. Her birine iki günde bir 200ml su verildi. Ancak 20 gün içinde hiçbir kabak tohumunda çimlenme görülmediği için tamamı deney dışı bırakıldı. Deneye tabi tutulan bitkilerin her birinin deney süresince 3 gün arayla yaprak genişliği, gövde uzunluğu, gövde çapı ölçüldü ve yaprak sayısıyla birlikte kaydedildi. 23.11.2010 tarihinde kontrol-salatalık3 etiketli ve kontrol-salatalık4 etiketli bitkilerin öldüğü gözlemlendi. Isırgan, pancar, yosun bitkileri ve bu bitkilerin karışımının çürütüldüğü kaplardan, bu bitki artıklarının posaları alınarak bitki poşetlerine eşit olarak konuldu. Geriye kalan çözeltilere 3’er litre su konularak çözelti 9 litreye tamamlandı. 26.11.2010 tarihinde ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli, pancar etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 29.11.2010 tarihinde salatalık bitkilerinin tamamına yakını öldü. Salatalık bitkileri deney dışı bırakıldı. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 02.12.2010 tarihinde pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. Kuruyan yapraklar yaprak sayısına dahil edilmedi. 05.12.2010 tarihinde mısır bitkilerinin tamamına yakınında görülen ölümler yüzünden mısır bitkileri deney dışı bırakıldı. Bezelye-pancar1 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelyeyosun3 etiketli bitkinin dört yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-kontrol2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etki ile 10 yaprağı koparıldı. Pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi, ölçüm yapıldı. 08.12.2010 tarihinde pancar etiketli, ısırgan etiketli, yosun etiketli, karışım etiketli bitkilere 50ml ekstre ve kontrol bitkilerine 50ml su verildi. Bezelye-yosun1 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun3 etiketli bitkinin, bezelye-pancar1 etiketli bitkinin, bezelye-pancar3 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Deney dışı bırakılan bitki poşetlerinin içindeki bitki ve tohumlar temizlendi, toprakları havalandırıldı. Trabzon kadınlar pazarından alınan 20marul fidesi dikildi. Marul fidelerine 80ml su verildi. Bezelyelerin ölçümü yapıldı. 11.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-karışım3 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelyeyosun2 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. 14.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-karışım2 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelyekarışım3 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelye-yosun2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun1 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. 5 adet sümbül soğanı alındı. Sümbül soğanlarının her biri deney süresince verilecek ekstreye göre isimlendirildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. 17.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-yosun2 etiketli bitkinin üç yaprağının, marul-ısırgan2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu, bezelye-ısırgan2 etiketli bitkinin iki yaprağının, bezelye-ısırgan3 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-karışım4 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-pancar2 etiketli, marul-pancar3 etiketli bitkinin üç yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-kontrol2 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre, kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Deneye tabi tutulan tüm bitkilerin fotoğrafları çekildi. 20.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-karışım1 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu, bezelye-karışım3 etiketli bitkinin iki yaprağının bezelye-kontrol1 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-ısırgan4 etiketli bitkinin iki yaprağının, marul-kontrol4 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-yosun3 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-pancar4 etiketli bitkinin üç yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-ısırgan2 etiketli, marul-karışım1 etiketli bitkinin, marul-karışım4 etiketli, marul-pancar2 etiketli,marul-pancar3 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre ve kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre, kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Sümbül-karışım bitkisinin yapraklarında sararma görülmeye başlandı. Ölçüm yapıldı. 23.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre, kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-ısırgan2 etiketli bitkinin bir yaprağının, bezelye-kontrol1 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-yosun2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etkiyle 6 yaprağı koparıldı. Bezelyekarışım3 etiketli bitkinin, marul-kontrol1 etiketli bitkinin, marul-yosun1 etiketli bitkinin, marul-pancar4 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Ölçüm yapıldı. 26.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli bezelyelere 50ml ekstre ve kontrol etiketli bezelyelere 50ml su verildi. Bezelye-ısırgan3 etiketli bitkinin iki yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Bezelye-karışım2 etiketli bitkinin ölçüm sırasında mekanik etkiyle 22 yaprağı koparıldı. Sümbül-karışım etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml su ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Ölçüm yapıldı. Bezelyelerin ölçümüne son verildi. 29.12.2010 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Marul-yosun2 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Marul-ısırgan etiketli bitkinin , marul-yosun4 etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Karışım etiketli sümbülün yaprakları tamamen kurudu. Deney dışı bırakıldı. Ölçüm yapıldı. 01.01.2011 tarihinde karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli marul bitkilerine 80ml ekstre, kontrol etiketli marullara 80ml su verildi. Marul-ısırgan3 etiketli bitkinin bir yaprağının, marul-kontrol4 etiketli bitkinin bir yaprağının kuruduğu gözlemlendi. Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllerine 50ml ekstre ve kontrol sümbüle 50ml su verildi. 04.01.2011 tarihinde Karışım etiketli, pancar etiketli, yosun etiketli, ısırgan etiketli sümbüllere 50ml ekstre ve kontrol etiketli sümbüle 50ml su verildi. Sümbül-yosun etiketli bitkinin ve sümbül-pancar etiketli bitkinin öldüğü gözlendi. Sümbüller ölçüldü ve ölçümlerine son verildi. SONUÇ VE TARTIŞMA Elde ettiğimiz bulgular birlikte değerlendirildiğinde sümbül bitkisine uygulanan ekstreler den; ısırgan otundan elde edilen ekstre diğer ekstrelere göre anlamlı bir şekilde farklılık gösterdiği gözlemlenmiştir. Hiçbir ekstrenin uygulanmadığı kontrol grubu bitkinin 1,3cm, Isırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı bitkinin 3,6cm, yosundan elde edilen eksternin uygulandığı bitki 1,5cm, pancardan elde edilen ekstrenin uygulandığı bitki 0,9cm ve yosun, ısırgan, pancar bitkilerinin karışımından elde edilen ekstrenin uygulandığı bitki 0,3cm uzadığı gözlemlenmiştir. Özellikle ısırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı sümbül bitkisinde çiçek açtıktan sonra belirgin bir büyüme görülmüştür. Resim 10‘dan da anlaşıldığı gibi, ısırgan otundan elde edilen ekstrenin çiçekleri taşıyan gövdenin uzamasında da etkisi olduğu açıkça görülmüştür. Elde ettiğimiz bulgular ısırgan otundan elde edilen ekstrenin, bezelye bitkilerinin boyca gelişimine diğer ekstrelere göre daha fazla olumlu etkide bulunduğunu göstermektedir. Isırgan otundan elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin tamamı son ölçüm tarihine kadar yaşarken; pancar, yosun ve ısırgan otu bitkilerinin karışımından elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin iki tanesinin yaşadığı, pancar bitkisinden elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin birinin yaşadığı ve yosun bitkisinden elde edilen ekstrenin uygulandığı bezelye bitkilerinin tümünün öldüğü görülmüştür. Buradan; ısırgan otundan elde edilen ekstrenin bitkilerin olumsuz çevre şartlarına uyum sağlamalarına olumlu etkisinin olduğu görülmüştür. Yaprak sayısı artışına ısırgan otundan elde edilen ekstrenin diğer ekstrelere göre daha fazla etki ettiği anlaşılmaktadır( Grafik 3). Ayrıca ısırgan otundan elde edilen ekstrenin yaprakların gelişimine de diğer ekstrelere göre daha fazla etki ettiği gözlemlenmiştir. Hiçbir bezelye bitkisinin gövde çaplarında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Deney süresince kullandığımız bitkiler normal yetişme dönemlerinde olmadıkları için çevre şartlarına uyum sağlamakta zorlandılar. Bu nedenle Yapraklarında sararma, solma, kurumanın sıklıkla yaşandığı gözlemlendi. Marul bitkilerinde sık sık yapraklarda sararmalar ile bu yüzden yaprak boylarında kısalmalar, büzülmeler görülmektedir. Tüm bunlar göz önüne alındığında ısırgan otundan elde edilen ekstrenin marulların çap uzunluğu artışında diğer bitkilerden elde edilen ekstrelere göre daha fazla etki ettiği görülmüştür. Boy uzunluğunun artışında ısırgan otundan elde edilen ekstrenin daha fazla boy arttırıcı etkisinin olduğu, yaprak sayısının artışında ise ısırgan otu ile birlikte bu bitkilerin karışımından elde edilen ekstrenin de olumlu etki ettiği gözlenmiştir. SEDA HACISALİHOĞLU PELİN DEMİRAL www.tyfl.k12.tr

http://www.biyologlar.com/cesitli-bitkilerden-elde-edilen-cozeltilerin-sentetik-hormon-olarak-kullanilmasi

Topraksız Tarım için besin çözeltisi hazırlanması

Makro besin elementlerini elde edebilmemiz için, 1 Nolu şişeye 100 gr KH2PO4 - Mono potasyum fosfat. 2 Nolu şişeye 100 gr KNO3 - Potasyum Nitrat. 3 Nolu şişeye 100 gr Ca(NO3)2 4 H2O - Kalsiyum nitrat. 4 Nolu şişeye 100 gr Mg SO4 7 H2O - Magnezyum Sülfat. Her şişeyi içme suyu ile (1000 cc yani 1 Litre) ye tamamlıyoruz. Tamamladığımız bu karışımların tamamen çözülemesi gerekmektedir. Marul için uygun besin formülü şu şekildedir; N - 120 ppm P - 40 ppm K - 178 ppm Ca - 120 ppm Mg - 37 ppm S - 48 ppm B - 1,2 ppm Cu -0 ,12 ppm Fe - 2,4 ppm Mn - 0,5 ppm Zn - 0,5 ppm Mo - 0,01 ppm Marul için özel hesaplanan bu besin çözeltisini hazırlamak için ; 1 - Öncelikle 10 lt lik içme suyunun bir kısmını (1 lt kadar) boşaltıyoruz, 2 - MgSo4 7 H2O şişesinden pipetle 37,5 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 3 - Ca( NO3)2 4H2O şişesinden pipetle 70,7 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 4 - KH2PO4 şişesinden pipetle 17,6 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 5 - KNO3 şişesinden pipetle 33 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 6 - Borik asit şişesinden 7 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 7 - Bakır Sülfat şişesinden 1 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 8 - Demir Sülfat şişesinden 12 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 9 - Mangan Sülfat şişesinden 1,6 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 10 - Çinko Sülfat şişesinden 4,5 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 11 - Amonyum Molibdat şişesinden 0,2 ml çekerek 10 litrelik şişeye koyuyoruz, 12 - Su şişesinden boşalttığımız suyu geri tekrar su şişesine koyarak toplam 10 lt ye tamamlıyoruz. Besin eriyiğimizi hazırladık. Sıra PH ve EC durumunu düzenlemekte. pH ının 6,4 ile 6,7 değerleri arasında ayarlanması gereklidir. EC sinin ise; eğer bu eriyiği şişe suyu ile hazırladıysanız ki öyle tarif ettik yaklaşık EC 1,6 mS dir. Ancak su kalitesi değiştiğinde EC değişir. Marul 0,8 ile 1,2 EC arasını sever. Bütün sebzeler fide döneminde normalinden daha düşük EC değerleri isterler. EC değerini yüksetmek için örneğin 10 litre su yerine 8 litre su kullanmak lazımdır. Eğer EC değerini düşürmek istiyorsak ozamanda örneğin 12 litre suya hazırlamak gerekirdi. İşte bunun içindir ki EC değerini biraz yüksek hazırlayıp kullanırken fide veya yetişkin olmasına göre sulandırarak kullanmakta fayda vardır. Mesela bir su kültürü yapıyorsak yani bitki devamlı suyun içinde ise düşük EC. eğer katı ortam kültürü yapıyor, bitkimizi günde 10-20-30 defa suluyorsak daha yüksek EC değerlerini seçmeliyiz.

http://www.biyologlar.com/topraksiz-tarim-icin-besin-cozeltisi-hazirlanmasi

KEMİK DOKUSU VE DEKALSİFİKASYON

Kemiğin mineral içeriği nedeni ile yumuşak dokular için kullanılan yöntemlerin modifikasyonlarının uygulanması gereklidir. En uygun teknik, parçanın ebatı ve yapısı, amaç, zaman ve elde mevcut olan aletlere göre değişebilmektedir. Kemik ve patolojik olarak kalsifiye olmuş yumuşak dokuların genellikle kesit almadan önce kalsiyum tuzlarının uzaklaştırılması gerekirken dekalsifiye edilmemiş kemiklerin ve dişlerin preperasyonunun özel yöntem ve aletlerle yapılması mümkündür. Herhangibir yöntemle dekalsifikasyon başlamadan önce, dokular iyice tesbit edilmelidir. Aynı anda dokuyu tespit ettiği ve dekalsifiye ettiği farzedilen asit- fiksatif karışımları tatmin edici değildir. Histolojik araştırma için seçilen kemik hemen ince parçalara ayrılmalıdır. Bu iki nedenden dolayı gereklidir. • Dens doku içine fiksatifin girişine izin vermek için, • Dekalsifiye için gerekli süreyi azaltmak için (çünkü asit çözeltilerdeki uzun süreli immersiyon daha sonraki boyamayı ciddi biçimde zayıflatır). 3-5 mm’lik kemik parçaları ince diş testeresi ile motorlu testere ile kolaylıkla kesilebilir. Hangi yöntem kullanılırsa kullanılsın dokunun kesit yüzeyinde veya daha derininde küçük kemik parçaları, kıkırdak veya yumuşak dokular birikecektir. Mikroskopik olarak kemik tozları 2 formda görülebilir. Birincisi, kesitin kenarlarında çok sık rastlanan kemik veya kıkırdak kıymıkları; diğeri ise 200-700 µm çapında yuvarlak döküntüler şeklinde az rastlanan bir artifarktır. Kemik tozlarının hiç oluşmaması pek mümkün değildir ancak keskin testereler kullanılarak kemiği fazla hırpalamadan azaltılabilir. %10’luk nötral formal–salin dekalsifikasyondan önce yeterlidir. Yassı, sert kemikler en azından 48 saat ya da daha fazla fikse edilmelidir. Dokuları radyoopak yaparak , dekalsifikasyon için bir test olan x-ray kullanımını da engellese de formal–sublimat da primer fiksatif olarak tavsiye edilmektedir. Acil kesite gereksinim varsa fiksasyon kısa olmalıdır ve çok ince kemik parçaları (2-3 mm) 600C’de %10’luk formal–salinle 2 saate uygun biçimde fikse olabilir. Eğer kemikteki ve diğer dokulardaki kalsiyum tuzları gösterilmek istenirse tüm asit çözeltilerin kullanılmasından kaçınılması gereklidir ve fiksasyon nötral formalinde veya alkolde yapılmalıdır. Kemik blokları, diğer bloklarla birlikte tespit edilmemelidir. Çünkü kopan kemik parçaları, yumuşak dokuları zedeleyebilir. DEKALSİFİKASYON: Birçok dekalsifikasyon sıvısı vardır. Tatmin edici bir dekalsifikasyon sıvısı : • Kalsiyum tuzlarını tamamen uzaklaştırmalı • Hücrelerin ve bağ dokusunda az büzülme oluşturmalı • Boyama reaksiyonlarına zararlı etkilerinin az olması • Bu kriterlere ilave olarak, dekalsifikasyon hızı da histopatolojide önem taşır. Dokuların dekalsifikasyonu sırasında ajitasyonun, kalsiyum tuzlarının uzaklaştırılması hızında herhangibir önemli fark olup olmadığına dair şüpheler vardır. Bazı araştırıcılar periyodik çalkalamaların veya mekaniksel ajitasyonun dekalsifikasyonunu hızlandırdığını ileri sürmüşlerdir. Dekalsifikasyonu hızlandırmak için ısının kullanımında dikkatli olunmalıdır. 370 C nin üstü ısılar sadece acil durumda kullanılmalıdır. Dekalsifikasyon sıvısını, dekalsifikasyon boyunca 25 C’lik benmaride tutulmasını da önerilmektedir. Dekalsifikasyon sıvısı, dokudan en azından 50-100 kat fazla hacimde olmalıdır. Bloklar dekalsifikasyon sıvısından süreç tamamlanır tamamlanmaz çıkartılmalıdır. Aksi taktirde kesim ve boyama aşaması zorlaşacaktır. X–ray incelenmesi ile dekalsifikasyon tamamlanıp tamamlanmadığı kesin olarak karar verilebilir.

http://www.biyologlar.com/kemik-dokusu-ve-dekalsifikasyon

ASİT DEKALSİFİKASYON SIVILARI

Ençok kullanılan yöntem, kalsiyum tuzlarını asit çözeltisinde çözmektir. Birçok yöntem olmasına karşın en çok nitrik asit, formik asit ve trikloroasetik asit karışımları kullanılmaktadır. 1-Nitrik Asit: Çok hızlı dekalsifiye eder fakat dokuda harabiyete yol açar ve uygulama uzun olduğunda çekirdek boyamasını inhibe eder. Bu nedenle küçük parçaların hızlı dekalsifikasyonunda kullanılırlar. Tespit edilmiş küçük kemik parçaları distile su ile taze hazırlanmış %5-10 ‘luk nitrik aside konurlar. 4 saat sonra ve kısa aralıklarla dekalsifikasyon kontrol edilir. Dekalsifikasyon 48 saati aşmamalıdır. Bazen formalin, maserasyona ve şişmeye karşı dokuyu korumak amacı ile nitrik aside eklenir. Dekalsifikasyondan sonra dokular direkt olarak %70’lik alkole aktarılırlar. Su ile yıkamaya gerek yoktur çünkü fazla asit dehidratasyon sırasında uzaklaşacaktır. Daha az etkili fakat rutin amaçlar için yararlı bir dekalsifikasyon sıvısı Perenyi’nin nitrik asit, kromik asit ve alkol karışımıdır. Perenyi sıvısının hazırlanışı: • %10’luk nitrik asit .................................40 cc • Absolü alkol .................................30 cc • %0,5’lik kromik asit................................30 cc Çözeltisi taze olarak kullanılmalıdır ve dekalsifikasyondan sonra direkt olarak %70’lik alkole aktarılmalıdır. 2-Formik asit: Nitrik asitten daha yavaş etki yapar, dokuya daha az zarar verir ve boyamayı fazla etkilemez. Rutin kullanım için distile su ile hazırlanmış %10’luk formik asit tavsiye edilir. Daha yüksek kontrasyonlar (%30’luğa kadar) daha hızlı dekalsifikasyonu sağlarken, boyamada bozulma olabilir. Dekalsifikasyon sıvısı çok bol olmalı ve 48 saatte bir yenilenmelidir. Küçük süngerimsi kemik parçaları 2 günde, daha büyük, dens kompakt kemikler ise 20 günde dekalsifiye olurlar. Dekalsifikasyondan sonra parçalar direkt olarak %70’lik alkole aktarılırlar. Evans ve Krajian’ın formik asitli çözeltisi daha hızlıdır ve iyi bir boyanabilirlik sağlamaktadır. Kısmen modofiye edilmiş formülü aşağıdaki gibidir. Dokular dekalsifikasyondan hemen sonra %70’lik alkole aktarılır. • Formik asit..................... 35 cc • %20 ‘lik sodyum sitrat.....65 cc 4-Trikloroasetik asit: Özellikle dişlerin dekalsifikasyonu için önerilmektedir. Trikloroasetik asitin %5’lik sulu çözeltisi taze olarak hazırlanır. Aynı konsantrasyondaki formik asitten kısmen daha hızlı hareket eder. Boyama sonuçları iyidir. Parçalar dekalsifikasyondan sonra direkt olarak %70’lik alkole aktarılır. 5- Kemik Preparatlar İçin Dekalsifikasyon Çözeltisi Formik asit 100 cc HCl 80 cc Distile su 1000 cc

http://www.biyologlar.com/asit-dekalsifikasyon-sivilari


DETERJANLAR - DEZENFEKTAN KALINTILARI

Birçok gıdanın işlenmesi ve muhafazası sırasında kullanılan alet ve ekipmanın mutlaka temizlik ve gerekli hallerde de dezenfeksiyonu kaçınılmazdır. İyi bir temizlik yapmadan gerçekleştirilen dezenfeksiyonla istenilen başarı sağlanması mümkün olmadığından, öncelikle alet ve ekipmanın iyi bir şekilde temizlenmesi gerekmektedir. İyi bir deterjan; 1. Suda kolayca çözünebilmeli, 2. Yüzeylerde aşınmaya neden olmamalı, 3. Kokusuz olmalı, 4. Ekonomik kullanıma sahip olmalı, 5. Kolay durulanabilmeli, 6. Saklama koşullarında stabil olmalı , 7. Kirlerin tüm cinslerinde stabil olmalı, 8. Deri ve gözlerde toksik etki yaratmamalıdır. Deterjanların Seçiminde Dikkat Edilecek Noktalar • Deterjan seçimi, temizlenecek yüzeye ve uzaklaştırılması istenen materyale göre değişebilir. • Örneğin, süt, sebze ve meyve işleyen bir fabrikanın günlük temizliğinde genellikle ılımlı alkali temizlik çözeltileri kullanılır. • Et ve ürünlerinin üretildiği işletmelerde ise, yüzeye iyice yapışıp kalmış, kurumuş ve yanmış kalıntılar varsa, daha kuvvetli bir alkali temizlik maddesi kullanılır. • Su sertliğinden oluşmuş taşlar veya benzeri kalıntıların temizlenmesinde orta kuvvetli asit temizlik madde karışımları kullanılmalıdır.Bu da yetersiz kalırsa, inhibitör katılmış kuvvetli bir temizlik maddesi kullanılabilir. • Temizlenecek yüzeyde fazla yağlı maddeler bulunuyorsa, temizlik çözeltisine yüzey aktif bileşikler zorunlu olarak eklenmelidir. Böylece yağların emülsiyonu sağlanacaktır. • Temizlenecek yüzeyin yapısı da deterjan seçiminde önemlidir. • Paslanmaz çelik, klor haricindeki hemen hemen hiçbir deterjandan zarar görmez ve korozyona uğramaz. • Kalay, alüminyum, galvaniz ve bakır yüzeyler, kuvvetli asit veya kuvvetli alkali etkisiyle hızla korozyona uğrar. Bu tür yüzeylerin, meta silikat içeriği yüksek, ılımlı alkali temizlik madde karışımları ile temizlenmesi uygundur. • Tenekelerin temizliğinde ise, poli fosfat karışımlı ve korozyonu önleyici madde katılmış temizlik madde karışımları kullanılması önerilir • Şişe yıkama esnasında, kullanılan sudan kaynaklanan lekeler ile yine sudan kaynaklanan taşlar poli fosfat karışımlı temizlik madde karışımları ile temizlenebilir. • Ağaç ve dokuma malzemeleri ise, alkalilerin etkisiyle, yumuşayabilir hatta kuvvetli alkali etkisiyle parçalanabilir. • Cam yüzeyler ile yağlı boyalar da kuvvetli alkalilerden zarar görebilirler. • Kauçuk materyal alkalilerden etkilenmezken, kuvvetli asitlerden zarar görür. • İşletmelerdeki beton yüzeyler ile tabanlar da asitlerden etkilenir.Bunların temizliğinde, meta silikatlarca zengin deterjanlar kullanılmalıdır. • Duvar ve tavanlar küflenme açısından risklidir. İyi bir temizlik küflenmeyi büyük ölçüde önler. Ayrıca fungistatik boyalar da kullanılabilir.

http://www.biyologlar.com/deterjanlar-dezenfektan-kalintilari

Türkiye’deki Başlıca Ekosistemler

Çok genel hatları ile Türkiye’de bulunan başlıca ekosistemler; ormanlar, otlaklar (çayır ve meralar), sulakalanlar, kıyılar ve denizler, dağlar olarak beş başlık altında incelenebilir. Ancak hemen fark edileceği gibi bu ana başlıklar birkaç tane alt başlık içermektedir. Örneğin otlak ekosistemleri, kıyı bölgelerindeki nemli çayırlardan başlayarak, yayla olarak bildiğimiz yüksek dağ çayırlarına (alpin kuşak çayırları) varıncaya kadar her yükseltideki çayırları anlattığı gibi, yine aynı yükseltilerde bulunmakla birlikte, sadece ilkbaharda yeşeren ve “bozkır-step” olarak da adlandırılan meraların tuzcul (çorak) ve kıraç tiplerini de kapsamaktadır. Çayırla mera arasında temel farkı yağış rejimi dikte ettirmektedir. Yağışın düzenli dağıldığı yerlerde otlaklar soğuk olmadığı sürece gür ve yeşildir; buralar “çayır” olarak bilinir. Bahar ve kış yağışlarının baskın olduğu yerlerde ise otlaklar sadece ilkbahar ve yaz aylarında yeşildir ve göreceli olarak daha seyrek bir örtüye sahiptir. Orman, sulakalan, kıyı ve deniz ile dağ ekosistemleri de kendi içlerinde alt başlıklara ayrılmaktadır. Orman Ekosistemleri: Ağaçların hakim bitki örtüsü olduğu ekosistemlerdir. Ağaçların egemen olduğu bu ekosistem içinde ağaççıklar, çalılar, otsu bitkiler ile mantar ve likenler de bulunmaktadır. Bu bitki örtüsü içinde çeşitli türden etçil ve otçul memeli hayvanlar, kuşlar, sürüngenler, iki yaşamlılar, böcekler ve diğer eklembacaklılar, solucanlar, mikroorganizmalar yaşamakta, ekosistemdeki göl ve akarsularda da baita balıklar olmak üzere sucul canlılar bulunmaktadır. Diş Budak Ormanı - Sinop Sarıkum Ormanlar, bulundukları coğrafi bölge, yükseklik ve bakıya göre değişik ağaç türlerinin meydana getirdiği farklı tiplerden oluşmaktadır. Bununla birlikte orman ekosistemleri yapısal olarak, kayın, gürgen, meşe, dişbudak, karaağaç, akçaağaç, kızılağaç, sığla, kavak, söğüt, çınar, üvez, kestane, kayacık, fındık, ıhlamur, yemişen, ahlat, kiraz, mahlep gibi geniş yapraklı (yaprak döken) ağaçlarla, çam, ladin, göknar, ardıç, servi, mazı, porsuk, sedir gibi iğne yapraklı (ibreli – her dem yeşil) ağaçlardan oluşmakta ve yer yer, geniş yapraklılarla iğne yapraklıların karışımlarına rastlanmaktadır. Sayılanlara ek olarak, yasal orman tanımına girmese de botanikçiler tarafından bodur ağaç ve ağaççıklardan meydana gelen bir orman olarak tanımlanan maki bitki örtüsü de bulunmaktadır. Yukarıda belirtilen yapısal değişikliğin oluşmasında otlaklarda olduğu gibi yağış rejimleri ve yükseklik etken olmaktadır. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) tanımına göre genel olarak dünyada dört orman tipi bulunmaktadır; bunlar: tayga veya iğne yapraklı ormanlar, ılıman kuşak geniş yapraklı ormanlar, ılıman kuşak yağmur ormanları ve tropikal yağmur ormanlarıdır. Kuşkusuz genel nitelikleri ile tanımlanan bu ormanlardan daha farklı nitelikte ve daha az yaygın olan orman tipleri de mevcuttur. Geniş Yapraklı Orman Ekosistemleri: Yağışların yıl içinde düzenli dağılış gösterdiği ılıman bölgeler geniş yapraklı ağaç türlerinin hakim olduğu yerlerdir. Tahmin edileceği gibi bu tip ormanlar çoğunlukla kıyı bölgelerimizde, özellikle de Karadeniz ve Marmara bölgelerimizin kıyı kesimlerinde yer almaktadır. Bilindiği gibi geniş yapraklı ağaçların suya ihtiyacı çok yüksektir. Özellikle sıcaklığın yüksek olduğu yaz mevsiminde bu ekosistemlerde kuraklık yaşanmaması gerekmektedir. Karadeniz’de kızılağaç, Akdeniz’de sığla ağacı yüksek taban suyuna ihtiyaç duyan türlerdir. Trakya’da İğneada yakınlarında, Sinop’ta Sarıkum Tabiatı Koruma Alanında, Sakarya ve Kızılırmak deltalarında alüviyal karakterli subasar ormanlar yer almaktadır. Sonbaharda yaprakları sararan ve dökülen bu ağaçlardan oluşan ormanlarda görkemli bir renk zenginliği yaşanır. Geniş yapraklı orman ekosistemlerinin iklim üzerindeki etkisi çok belirgindir. Sıcak yaz aylarında 50 kilometre uzağındaki alanlara bile ılımanlaştırıcı etki yaparlar. Geniş yapraklı orman ekosistemleri içinde Türkiye’de “ılıman kuşak yağmur ormanları” da bulunmaktadır. Ancak bu çok bilinen “tropikal yağmur ormanları” değil, dünya üzerinde çok sınırlı yayılış gösteren “ılıman kuşak yağmur ormanları”dır. Bu ormanlar Doğu Karadeniz Bölgesinde Rize ve Artvin illerimizin kıyı bölgelerinde yayılış göstermektedir. Eskiden dokuz yüz bin hektarlık bir alan kaplarken günümüzde ormanların çay bahçeleri haline getirilmeleri nedeniyle, bu miktar yüz seksen bin hektara gerilemiştir. Geniş yapraklı ağaç türlerinden oluşan orman ekosistemleri esas olarak kıyı bölgelerimizde görülmekle birlikte iç bölgelerde bulunmaktadır. Meşe, ahlat, yemişen, titrek, kavak gibi kuraklığa dayanıklı türlere Anadolu’nun, iç kesimlerinde hemen her yerde rastlanmaktadır. Doğuda bu türlere huş ağacı da katılır. İç kesimlerde görülen bu geniş yapraklı ağaç türleri kendi başlarına topluluklar oluşturdukları gibi ardıç gibi çam gibi iğne yapraklı türlerle karışık olarak da bulunurlar. Kışı uzun ve sert geçen coğrafyalarda yer aldıkları için çok tahrip görmüşler ve bu nedenler yok denecek kadar azalmışlardır. İğne Yapraklı Orman Ekosistemleri: İğne yapraklı ağaçlar, adlarından da anlaşıldığı gibi, yüzeyi çok küçük olan yapraklara sahiptirler. Bu özellik onların terleme ile su kayıplarını azaltmalarını ve böylelikle kuraklığa dirençli olmalarını sağlarken yaprakların üzerindeki reçine bu özelliği daha da artırmaktadır. Yaprakların küçük ve reçineli oluşu aynı zamanda soğuğa karşı direnci de artırdığı için kışın yapraklarını dökmezler. İğne yapraklı bir ormanda kış İğne yapraklı ormanlar Türkiye’de geniş bir yayılım gösterirler. Özellikle Akdeniz bölgesinde Amanos dağlarındaki kayın ormanları dışındaki ormanları çoğu iğne yapraklı ağaçlardan meydana gelmiştir. Kızılçam, Akdeniz’in olduğu gibi, Ege’nin de kıyı bölgelerinde yaygın bir türdür. Kıyı bölgelerde 800 metre yüksekliklere kadar yayılış gösteren kızılçam ormanları, Doğu Akdeniz’in kıyı alanlarında yerini bazı lokalitelerde Halep çamına bırakmaktadır. Kızılçam ormanları ülkemizde orman yangınlarının en sık görüldüğü alanlardır. Daha yukarı seviyelerde karaçam, Toros göknarı, ardıç türleri ve Batı Akdeniz’de sedir ormanları yayılış gösterir. Antalya’da köprülü Kanyon Milli Parkında Akdeniz havzasındaki en geniş doğal servi ormanları bulunmaktadır. Deniz kıyısı bölgelerden iç bölgelere geçilirken yağışların etkisini azalttığı alanlardaki orman örtüsü genellikle iğne yapraklı ağaç türlerinden oluşur. Karaçam ve sarıçam en yaygın türlerdir. Karaçam 600 – 1200 metreler arasında sarıçam ise daha yıkarı seviyelerden orman örtüsünün bitip alpin kuşağın başladığı yüksekliklere kadar çıkarlar ki bu rakım bölgelere göre, 1900-2300 metreler arasında değişmektedir. Göknar, ladin, sedir, servi, porsuk gibi iğne yapraklı ağaç türleri, genel olarak, yağışın bolca olduğu ancak yüksekliğin 800 metreyi geçtiği yerlerde bulunurlar ve uygun koşullarda ağaç sınırının üst seviyelerine kadar çıkabilirler. Halep Çamlığı Yumurtalık Lagünleri, Adana Orman ekosistemlerinde çeşitli yabani hayvanlar yaşamaktadır. Geyik, karaca, alageyik gibi büyük memeli hayvanlar tamamıyla bu ekosisteme bağlı canlılardır. Ayı, ormanlarda yaşamakla birlikte orman içi çevresindeki açıklıklar, kayalıklar ve dağlık arazide de görülür. Yabandomuzları keza esas olarak orman hayvanı olmakla birlikte orman yakınlarındaki otlaklar, tarlalar ve sazlıklarda da bulunmaktadır. Vaşak, karakulak gibi kediler de orman ve çevresinde yaşarlar. Ağaç sansarı, yabankedisi ve sincap orman ve yakın çevresini tercih eder. Kurt, çakal, tilki gibi hayvanlar orman ve otlaklarla birlikte sulakalanların çevrelerinde avlanırlar. Orman fareleri ve köstebekler oldukça yaygın türlerdir. Kuş türleri açısından zenginlik gösteren orman ekosistemleri özellikle ötücü kuşlar için iyi bir yaşama ortamadır. İspinoz, florya, iskete, kirazkuşu, çıvgın, baştankara, sıvacı kuşu, ağaçtırmaşığı, narbülbülü (kızılgerdan), derekuşu gibi ötücüler, tahtalı güvercin, ağaçkakan, baykuşlar ve atmacalar, ormanları tercih eden türlerdir. Ormanlarda yılan, kertenkele, kaplumbağa ve benzeri sürüngenler bulunmakla birlikte tür sayısı ve miktarı açısından zengin değildir. Kurbağa ve semenderler bu ekosistemde görülmekle beraber yaygın değildir. Orman içi akarsularda çoğunlukla, sazangiller ve alabalıklar yaşamaktadır. Orman içi ve etrafındaki otlak ve çalılıklarda zengin böcek faunasına rastlanmaktadır. Küçük yeşil ağaçkakan Picus canus Yurdumuzda orman ekosistemlerinin en yaygın bulunduğu bölge Karadeniz, en az bulunduğu bölge ise Güneydoğu Anadolu’dur. Otlak Ekosistemleri: Otlaklar ömürleri bir veya birkaç yıl olan, otsu gövdeye sahip, bitkilerin sahip olduğu ekosistemlerdir. Ancak orman ekosistemleri içinde otlakların bulunduğu gibi, otlak ekosistemleri içinde de yer yer ağaç, ağaççık ve çalılıklar bulunabilir. Otlaklar, Türkiye’de en geniş yer kaplayan ekosistemlerdir. Çoğunlukla ormanların tahribi sonucu onların yerini almışlardır. Bu nedenle antropojen (sonradan oluşan) karakterdedirler. Orijinal otlak ekosistemleri ise ülkemizde daha çok İç Anadolu’da bulunmaktadır. Günümüzün tarım, kent ve sanayi sahalarının büyük kısmı önceleri otlak ekosistemine dahil olan alanlar üzerine kurulmuşlardır. Bir bozkır bitkisi korunga Onobrychis sativa Otlaklar da ormanlar gibi değişik yapı göstermektedirler. Otların gür ve kış mevsimi dışında hep yeşil kaldığı yerler “çayır” adını alır. Çayırlar kıyı bölgelerinde düzenli yağışlarla, diğer yerlerde yağışla birlikte taban suyunun yüksek olmasıyla meydana gelir. Ormanlar içindeki açıklıklar da genellikle çayır örtüsü kaplıdır. Buğdaygil türlerinin çoğunlukta olduğu genç çayırlara “çimen” adı verilir. Genellikle düz ya da az meyilli ve toprağın derin olduğu yerlerde yetişirler. Kıyılardan yüksek dağlara kadar her seviyede görülürler. Otlak ekosisteminin yaygın şekli ise sadece ilkbahar ve yaz mevsimi başlarında yeşil kalan diğer mevsimlerde sararan otların hakim olduğu bozkırlardır. Buralar için “mera” ve “step” isimleri de kullanılmaktadır. Toprak derinliği oldukça sığdır. Çayırlara göre bitki örtüsü daha seyrektir. Ancak tür çeşitliliği yüksektir. Türkiye’de görülen ekosistemler içinde tür çeşitliliğinin en yüksek olduğu alanlar bozkırlardır. Bu çeşitlilik bitki türleri için olduğu kadar hayvan türleri için de geçerlidir. Bozkırlar bulundukları yerin ekolojik yapısına göre farklı tipler gösterirler. Bunlardan başta Tuz gölü olmak üzere, tuzlu ve alkali sulakalanlar çevresindeki çorak bozkırlar, ülkemizin doğal bitki örtüsü içinde farklı yeri olan ve bilimsel açıdan önem taşıyan alanlardır. Orman kuşağına bitişik ya da yakın olan bozkırlarda bitki örtüsü daha gürdür ve daha uzun süre yeşil kalırlar. Bozkırların zengin bitki örtüsü içinde tür bakımından kalabalık gruplar, bileşik çiçekler (papatyagiller), baklagiller, buğdaygiller, sığırkuyrukları, turpgiller ve ballıbabagillerdir. Anadolu bozkırlarının en yaygın türlerinden olan geven (baklagiller) dört yüzü aşkın türü ile bu cinsin dünyadaki en zengin gruplarından birini oluşturur. Sulakalan Ekosistemleri: Sulakalan tanımının en kapsamlısı Ramsar sözleşmesinde yer almaktadır. Buna göre “doğal ya da yapay, geçici veya sürekli, suları durgun veya akıntılı, tatlı, acı veya tuzlu, denizlerin gelgit hareketlerinin çekilme devresinde 6 metreyi geçmeyen bütün sular, sazlıklar, bataklıklar ve turbiyerler” sulakalan olarak ifade edilmektedir. Yukarıdaki tanım çerçevesinde sulakalanlara ülkemizden örnekler verecek olursak, Beyşehir Gölü, Tuz Gölü, Van Gölü, Köyceğiz Gölü ve Dalyan lagünü, Sultansazlığı, Ereğli sazlıkları, Yeniçağ gölü ve turbiyerleri, Kızılırmak deltasındaki lagünler, ırmak ve delta kıyılarının 6 metreye kadar olan derinlikleri, Hirfanlı barajı gölü ve benzerleri ile tanıma uyan diğer yerler, sulakalan ekosistemleridir. Hemen fark edileceği gibi, suların tatlı, tuzlu veye acı olması ekosistemin yapısını değiştirmektedir. Tuzluluk ve alkalilik yaşamı kısıtlayan etkenlerdir. Bu nedenle suları tatlı olan ekosistemlerin üretimleri daha yüksektir. Nallıhan, Ankara Sulakalan ekosistemleri dünya üzerinde değeri en geç anlaşılan yerler olmuşlardır. Bir yandan sivrisinek ve sıtma yüzünden her yerde yok edilmeye çalışılırlarken, diğer yandan arazi kazanmak için de kurutulmuşlardır. Sulakalanları kurutma teknikleri 19.yüzyıl sonlarında Hollanda’da geliştirilmiş, İngiltere’de de uygulandıktan sonra bütün dünyaya yayılmıştır. Drenaj işlerinde kullanılan motorlu araçların da gelişmesi ile özellikle yirminci yüzyılın ortalarında, bütün dünyada sulak alanlar elden geldiğince kurutulmuşlardır. Sulakalanların değeri özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısında bilim insanları ve kuş gözlemciler tarafından anlaşılmış, daha sonra yapılan bilimsel çalışmalar bu ekosistemlerin yüksek üretim değerlerini açıkça ortaya koymuştur. Küresel ölçekte yapılan bilimsel araştırmalar sayesinde sulakalanların bir ekosistem olarak tropikal yağmur ormanları kadar yüksek üretim değerine sahip oldukları, bu üretimin gerçekleştirilmesi için kullanılan enerji miktarının tropikal yağmur ormanlarından bile fazla olduğu ve bu nedenle de iklim üzerinde büyük bir ılımanlaştırıcı etkileri olduğu anlaşılmıştır. Su rejimleri üzerindeki olumlu etkileri, rekreasyonel ve sportif değerleri, hayvancılık ve balıkçılık gibi ekonomik potansiyelleri de dikkate alındığında, bu ekosistemlerin bırakınız kurutulmalarını, tam aksine, titizlikle korunması gereken alanlar olduğu kanısına varılmıştır. Kitabın birinci bölümünde belirtildiği gibi, sulakalan ekolojisi hakkında 1967 yılında, Ankara’da yapılan uluslararası teknik toplantıda, sulakalanların küresel ölçekte korunmaları amacıyla bir sözleşme hazırlanması kararlaştırılmış ve yapılan hazırlık toplantılarının ardından 1971 yılında, İran’ın Ramsar kentinde, kentin adı ile de anılan, “Özellikle Sukuşları Habitatı olarak, Uluslar arası Öneme Sahip Sulakalanlar Hakkında Sözleşme” imzalanmıştır. Türkiye bu sözleşmeyi geç (1994) onayladığı gibi uygulamada da yetersiz kalmıştır. Ramsar sözleşmesinin açık adından da anlaşılacağı gibi sulakalan ekosistemleri kuşların çok rağbet ettikleri alanlardır. Bunun birkaç nedeni vardır. Her şeyden önce sulakalanlarda kuşlar karınlarını doyurabilmektedirler. “Kuş kadar” yiyen yaratıkların karınlarının doymasının önemli olmadığı düşünülebilir. Oysa sanıldığının aksine, kuşlar az yiyen değil çok yiyen, obur yaratıklardır. Biz insanlar “kuş kadar” yiyecek olsak dünyamızın gıda stokları kısa zamanda tükenebilir. Bir serçe ya da o büyüklükte bir kuş, günde vücut ağırlığının %90’nından fazla gıda tüketir. Bizler için bu oran %2-4 kadardır. Sulakalanların kuşların karınlarını doyurabilmesi, yukarıda belirtildiği gibi, ekosistemin çok yüksek olan üretim gücünden kaynaklanmaktadır. Eğirdir Gölü Sulakalanlar açık ve ferah yerlerdir. İri cüsseli kuşlar bile buralara rahatça konup havalanabilir. Özellikle açık su yüzeylerinde yaklaşan tehlikeleri uzaktan görebildiklerinden kendilerini güvende hissederler. Sulakalanlardaki sazlıklar ve ağaçlıklar konmaya, tünemeye elverişli oldukları gibi, yuva kurmak için de uygun ortamlardır. Sulakalanlar kuşları olduğu kayılar kadar başka canlı türlerini de barındırmaktadırlar. Çevrelerindeki sulak çayırlar küme hayvanları ile küçük ve büyükbaş hayvan yetiştirilmesine uygundur. Suları tatlı olanlarda balık, ıstakoz ve benzeri su ürünleri üretimi yapılmaktadır. Yakın çevreleri alüviyal topraklı olduğundan tarım alanı olarak değerlidir. Kıyılarındaki saz, hasır, kındıra, kofa gibi bitkilerin satışından gelir elde edilmektedir. Yukarıda adı geçen bitkilerle beraber su mercimekleri, sinir otları, nilüferler, lilpar çiçekleri, düğün çiçekleri, gül soğanları, nergisler, tatlısu fındıkları ve arpacanlar sulakalanların başlıca otsu bitkileridir. Ilgın, zakkum, hayıt gibi çalı formları, söğüt, kavak, kızılağaç, dişbudak gibi ağaçlar da sulakalan florası elemanlarıdır. Muğla ilimizin kıyı ilçelerinde görülen sığla ağaçları da, keza sulakalan ekosistemlerinde yetişmektedir. Kıyılar ve Deniz Ekosistemleri: Kıyılar, sucul ekosistemlerle karasal ekosistemlerin birleştiği alanlardır. Tahmin edileceği gibi iki ekosistemden de etkiler taşırlar. Bununla birlikte, kıyıların ayrı bir ekosistem olarak değerlendirilmesi daha doğrudur, çünkü kıyılar karasal ve sucul ekosistemlerden ayrı özelliklere sahiptir. Gerek flora, gerekse fauna türlerinde kıyıları stratejik alanlar olarak seçen türler vardır. Özellikle sulakalanlarda bulunan türlerden bazıları kıyılarda yaşamaya uyum sağlamıştır. Örneğin sazlar öncelikle kıyıları tercih ederler ve buralardan yola çıkarak geniş alanlara yayılırlar. Keza söğütler, kavaklar, ılgınlar, zakkumlar, süsenler, lilparlar, su boylarını severler. Daha yalın bir anlatımla bunlar kıyıları tercih eden türlerdir. Hatta iç bölgelerimizde akarsu boylarınca söğüt ve kavakların oluşturduğu ağaç dizilerine botanik dilinde “galeri ormanları” adı da verilmektedir. Tabii kıyılarda görülen türler sadece bitkiler değildir. Susamurları, kurbağalar, su yılanları, sukaplumbağaları, başta kıyı kuşları olmak üzere sukuşları, yengeçler, midyeler tatlı sulu göllerle, akarsu kıyılarında yaşayan canlılardır. Balıklar da beslenmek için kıyılara gelmektedir. Yumurtalık Lagünleri, Adana Tatlı su ekosistemlerinin kıyıları ile suları tuzlu ve sodalı olan ekosistemlerin kıyıları birbirlerinden farklı bitki ve hayvan türleri barındırırlar. Suları tuzlu olan ekosistemler karasal bitkilerin gelişmesi açısından da kısıtlayıcı ve sınırlayıcı olmasına karşılık bu ortama uyum sağlamış olan çok sayıda bitki ve hayvan türünü barındırır. Türkiye’de tuzlu göller ile deniz kıyılarındaki lagünlerin çevrelerinde, tuzluluğa uyum sağlamış, tuzcul (halofit) bitkiler yetişmektedir. Çorak (tuzlu) topraklarda yetişen bu bitkilerin önemli bir kısmı yurdumuz için endemiktir. Endemiklerin çoğu İç Anadolu’nun merkezinde yer alan Tuz gölü kıyıları ve yakın çevresinde bulunmaktadır. Türkiye’nin en büyük gölü olan Van gölünün sodalı olan suları nedeniyle kıyılarında tuzcul bitkiler görülmektedir. Dişi yeşilbaş ördek Denizlerin, okyanusların yaşam açısından ne denli zengin oldukları bilinmekle beraber her yeni araştırma bu zenginliğin boyutlarını daha ne biçimde ortaya koymaktadır. Deniz ve okyanuslarda da yaşamın en zengin olduğu yerler yine kıyı bölgeleridir. Bu durumun nedenleri şöyle sıralanabilir: Karayla yakın temas sonucu eriyen besleyici maddeler besin zincirinin başından itibaren sisteme katılmakta, bitkisel planktonlardan deniz memelilerine kadar birçok canlı türünün beslenmesine olanak tanımaktadır. Akarsular denizlere büyük ölçüde, organik ve inorganik besleyici madde taşımaktadırlar. Özellikle büyük akarsular deniz ve okyanus yaşamlarına büyük katkı sağlamaktadır. Bunlar, Amazon, Ganj, Nil, Nijer, Volga, Tuna, Fırat ve benzeri akarsulardır. Akarsular üzerine yapılan barajlar madde taşınmasını engellediği için bu özelliklerini kısmen yitirmelerine sebep olmaktadır. Örneğin Nil nehri üzerine Assuvan barajının yapılmasından sonra Doğu Akdeniz’deki sardalye balık popülasyonları yok olma noktasına gelmiştir. Akarsular, denizlere döküldükleri noktalarda sığlaşmaya da neden oldukları için özellikle delta ve haliç bölgelerinde suların daha ılık olmasına yol açmakta, bu da canlı formlarınca olumlu algılanmaktadır. Güneş ışıklarının 200 metre derinliğe kadar olan yerlerde daha etkili olduğu anımsanırsa, kıyı zonlarının üretkenliği daha iyi anlaşılır. Kıyılar, dalga hareketinin sonlandığı çizgilerdir ve kırılma noktalarında köpükler oluşur. Bu durum suya karışan oksijen miktarını artırarak denizdeki yaşamı daha da zenginleştirir. Deniz ve okyanuslarda yaşamın gelişmesinde çeşitli özellikler ve etkenler rol oynamaktadır. Derinlik, tuzluluk, coğrafi konum, akıntılar, iklim özellikleri, ışıklanma süresi, sıcaklık, deniz altındaki jeolojik yapı, erimiş oksijen miktarı ve benzerleri deniz ve okyanusların farklılaşmasına yol açmaktadır. Okyanuslarda uygun koşulların bulunduğu bir yerde oluşan birincil besinler, akıntılarla yüzlerce, hatta binlerce kilometre taşınabilmekte ve bun nedenle şiddetli soğuklar, akarsu girdilerinin azlığı, yetersiz ışık koşulları gibi kısıtlayıcı etkenlere karşın zengin bir yaşam tablosu sergilenebilmektedir. Ekvator kuşağının ılık ve bol esintili suları, akıntılarla kuzey yarımkürenin kutup bölgelerine taşınırken, besin zincirindeki ilerlemeler, Kuzey Avrupa, Kuzey Amerika ve Kuzey Asya denizlerinde balık bolluğu ile sonuçlanmakta ve bu bolluktan foklar, yunuslar, balinalar, kıyı ve deniz kuşları nemalanmaktadır. İnsanlar, balıkçı gemileri ile büyük ölçüde balık yakalamakta, kısıtlanmış olmakla birlikte balina ve fok avı da yapmaktadırlar. Amasra, Çakraz Dağ Ekosistemleri: Yüksek dağ çayır çiçeklerinden anemongillerden Anemona blenda Türkiye dünyanın sayılı dağlık ülkelerinden biridir. 5.000 metreyi geçen bir; 4.000 metreyi geçen üç; 3.000 metreyi geçen yüz yirmi dokuz zirve bulunmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde 3.000 metreyi geçen yükseklik bulunmadığı anımsanırsa, yukarıda verilen sayısal değerlerin büyüklüğü daha iyi anlaşılır. Çeşitli versiyonları bulunmakla birlikte “ çevresine göre 500 metreden fazla yükseklik oluşturan jeomorfolojik yapılara dağ denir” tanımı oldukça geniş şekilde kabul görmektedir. Ülkenin genel yapısı ve belirli yüksekliklerdeki bitki örtüsü de gözetildiğinde 2.000 metre ve yukarısında, dağ tanımına uyan yükseltileri, dağ ekosistemleri içinde değerlendirmek doğru olur. 2.000 metre ülkenin çoğu yerinde ormanların ve ağaçların üst sınır olarak görülür. Ormanların üst sınırı bazı yerlerde 1.900 metrelerde kalırken bazı yerlerde 2.300 metrelere kadar çıkmakta, bazı istisnalarda 2.700 metrelere kadar yükselmektedir. İnsan eliyle yetiştirilen ağaçlar, Doğu Anadolu’da bazı noktalarda 2.400 metrede görülmektedir. Dağ ekosistemleri, Türkiye’de rastlanan ekosistemler içerisinde, yaşam koşulları açısından en çetin olanıdır. Isı daha alçak rakımlı yerlere göre daha düşüktür. Nispi rutubet de az olduğu için gece ve gündüz arasındaki ısı farkı çok büyüktür. Temmuz ve ağustos ayları dışında, 2.000 metre ve üstü rakımlarda gece en düşük sıcaklık 0 derece veya daha düşük olmaktadır. Gece ayazlarının şiddetli olduğu dağlarda kar örtüsü uzun sürmektedir. Bu durum, bitki gelişimini ciddi şekilde kısıtlamaktadır. Bu seviyelerde bazen tek tek ardıç ağaçları görülebilmekte, genellikle boylanmayan, çalı formundaki bitkilerle geven gibi, bir ya da birkaç yıllık otsu bitkiler yer almaktadır. Bitkilerin bir kısmı soğuk ve rüzgârdan kendilerini koruyacak şekilde yastık biçiminde ve tüylü yapılara sahipken bazıları da sanki o çetin koşullarda yaşadıklarını yalanlarcasına narin ve zarif yapıdadır. Genellikle toprak örtüsü de az ve sığ olduğu için bitki örtüsü zayıf ve parçalıdır. Toprak örtüsünün derinleşmesine imkân sağlayan çukurluklar ve düzlüklerde dağ çayırlarına rastlanır. Özellikle Doğu Anadolu ve Doğu Karadeniz yaylaları Toros yaylalarına göre daha derin toprak yapısına ve buna bağlı olarak da daha sık bitki örtüsüne sahiptir. Kaçkarlar Dağ ekosistemlerinde kısıtlı bitki örtüsüne dayalı olarak daha az sayıda fauna türleri bulunur. Bunlar, bitkilerde olduğu gibi, çetin dağ koşullarına uyum sağlayabilmiş türlerdir. Kuşlardan urkeklik, dağ horozu (huş tavuğu), dağ kuyruksallayanı, dağ bülbülleri, kar serçesi, oklağı toygarı (boğmaklı toygar), alamecek, dağ kargaları, kuzgun, sakallı akbaba ve bazı kartal türleri sayılabilir. Memeli hayvanlardan, yabankeçisi, çengel boynuzlu dağ keçisi, tarla sincabı, dağ faresi, kaya sinsarı gibi türler dağ ekosistemlerinde yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Dağlar sürüngenler ve iki yaşamlılar için hiç uygun yerler olmamakla birlikte bazı engerek türleri, semender ve kurbağalara rastlanmaktadır. Dağlık bölgelerdeki akarsular genellikle alabalıkları ile ünlüdür. Dağ ekosistemlerinde yaşayan omurgasız hayvan türleri göreceli olarak, omurgalılara göre daha zengindir. Bu organizmalar uzun süren soğuk dönemleri kuytu yerlerde kış uykusunda geçirmektedir. Günümüzde dünyamızın çevre kirlenmesinden payını almamış yeri kalmamış olmakla beraber dağ ekosistemleri kirlenmeden en az etkilenen yerler olmuşlardır. Buralardaki kirlenmeler atmosferdeki küresel kirlenmelerin yağışlarla bu ekosistemleri de etkilemeleri şeklinde ortaya çıkmaktadır. Dağ ekosistemlerinde görülen diğer bir kirlenme de dağcıların tırmanış yaptıkları ünlü zirvelerin çıkış güzergâhları üzerinde bulunan kamplarda bıraktıkları çöplerden kaynaklanmaktadır. Source: Tansu Gürpınar Doğu Korumacının El Kitabı Türkiye'deki Başlıca Ekosistemler

http://www.biyologlar.com/turkiyedeki-baslica-ekosistemler

Doku Mühendisliği

Doku Mühendisliği

Doku mühendisliği son yıllarda Estetik Plastik ve rekonstrüktif Cerrahi alanında önemli bir uğraş konusu haline gelmiştir.

http://www.biyologlar.com/doku-muhendisligi

Organik Tarımda Kullanılan Bitki Koruma Yöntemleri

Günümüzde 120 ülkede organik tarım uygulanmakta olup, her geçen günde artmaktadır. 2006 yılında dünyada 40 milyar dolarlık bir pazar haline gelmiştir. Organik tarım, kimyasal girdilerin kullanılmadığı, üretimden tüketime kadar her aşaması kontrollü ve sertifikalı tarımsal üretimdir. İnsanoğlunun geleneksel tarımda yoğun şekilde gübre ve pestisit kullanımı sonucunda, doğa dengesinde bozulmalar meydana gelmiştir. Bu aşamada bozulan dengenin yeniden kurulmasına yönelik bir üretim modeli ortaya atılmıştır. Bu üretim modelinde, ekonomik anlamda zarar yapan böceklerle mücadelede birçok yöntem kullanılmaktadır. Bunlardan kimyasal mücadele üreticiler tarafından uygulama kolaylığı ve etkinliği açısından en fazla tercih edilen bir mücadele yöntemidir. Organik tarımda kullanılan bitki koruma yöntemlerinden bir diğeri de aktif bitki koruma ilke ve yöntemleridir. Organik tarımda belirli maddeleri (bitki ekstrakları, kolayca hazırlanan preparatlar ve biyolojik ilaçlar) çeşitli formlarda bitkiye uygulayarak onu zararlılardan ve hastalıklardan koruyabiliriz. Bu yöntemde hastalık ve zararlılara karşı kullanılan biyolojik ilaç ve bitkisel preparatların bir kısmını aktarıyoruz . HASTALIKLARA KARŞI KULLANILANLAR 1-Bakırlı Bileşikler Bakırhidroksit, bakıroksit, bakırsülfat ve bakıroksiklorit formlarındaki bakırlı fungusitler geniş çapta fungal ve bakteriyel patojenlere karşı etkilidirler. Bağda mildiyöye karşı mayıs ayında çiçeklenmeden önce 1-2 kez yapılacak ilaçlama ve çiçeklenmeden sonra yapılacak bir ilaçlama korumaya yeterli olacaktır. Zeytin Halkalı Leke hastalığına karşı da bakırlı preparatlar etkilidir. ( 1 Ocak 2007 tarihinden geçerli olmak üzere her yıl için önceki dört yıl dikkate alınarak kullanılacak toplam maksimum saf bakır miktarı 2007 yılı dahil 36 kg/ha, 2008 yılı dahil 34 kg/ha, 2009 yılı dahil 32 kg/ha, 2010 yılı ve takip eden yıllarda 30 kg/ha miktarını aşamayacağı belirtilmiştir.) 2-Bordo Bulamacı Tohum yatağı, fide yetiştirme toprağı ve sebze bahçesinde mantari hastalıklara karşı son derece etkilidir. 1 Malzemeler ve hazırlanışı: 2 kısım sönmüş kireç ve bir kısım göztaşı (bakır sülfat) Karışım hazırlanırken 2 kısım kireç su içinde eritilir ve bir kısım göztaşı katılarak tam bir çözelti elde edilene, karışımın rengi gök mavisi olana kadar karıştırılır. Bu karışım istenilen doza göre su karıştırılarak kullanılır. Suyun kireçsiz olması önemlidir. %1’lik bordo bulamacı için; 297 lt su, 2 kg sönmüş kireç ve 1 kg göztaşı önerilir. 3-Kireç-kükürt bulamacı (Kalsiyum Polisülfit) Fungisit, insektisit ve akarisit etkisi bulunur ve iyi koruma sağlar. Kabuklu bitlere, Şeftali Yaprak Kıvırcıklığı hastalığına ve Kara Lekeye karşı iyi kontrol sağladığı biliniyor. Aynı zamanda sulu kükürt uygulaması bağda külleme hastalığına birebirdir. Sadece meyve ağaçları, bağda kış mücadelesi ve zeytinde uygulanmasına izin verilmiştir. 4- Propolis Cucurbitaceae familyasında Yalancı Mildiyö'ye karşı kullanılabilir. Malzemeler ve Hazırlanışı 100 g propolis, 1 lt ispirto ya da saf alkolle iyice çözününceye kadar karıştırılır. 8-10 gün boyunca her gün çalkalanır. Filtreden geçirilip, 100 lt suya elde edilen karışımdan 200 g koyarak bitki yüzeyi yıkanır. 5- Potasyum Permanganat Fungusit ve bakterisit olarak sadece meyve ağaçları, zeytin ve asmalarda kullanılabilir. 6. Lesitin Soyadan elde edilen, su ve yağların bir arada bulunmasını sağlayan emülgatör bir maddedir. Bio-Blatt adlı preparat lesitin içermekte olup külleme hastalıklarına karşı kullanılır. 7- Kuartz kumu Uzaklaştırıcı olarak kullanılır. 8- Bal mumu Budama yaralarını kapatma amacıyla kullanılır. 9- Etilen Yeşil olarak hasat edilen muz vb ürünlerin sarartılması için kullanılabilir. ZARARLILARA KARŞI KULLANILANLAR 1-Chrysanthemum cinerariaefalium’dan Elde Edilmiş Piretrin Esaslı Preparatlar Chrysanthemum cinerariaefalium (krizantem) çiçeklerinden soğuk su ekstraksiyonuyla elde edilen piretrin, ısırıcı ve emici böceklere karşı insektisit olarak kullanılır. 2- Bacilus thuringiensis Preparatları Bu bakteri meyvecilikte özellikle bağcılıkta lepidoptera larvalarına karşı selektif etki göstermektedir. Patates böceğine karşı da kullanılmaktadır. Organik tarım yönetmeliği sadece genetik modifiye edilmemiş bakteri preparatlarının kullanımını izin vermiştir. 3- Mineral Yağlar Bitki yüzeyini kaplayarak aerobik patojenlerin gelişimini ve aktivitesini engeller. İnsektisit olarak sadece meyve ağaçları, asmalar, zeytin, muz ve turunçgillerde özellikle yaprak biti ve kabuklu bite karşı kullanılır. Yazlık yağ uygulaması yapılacaksa yazın gece sıcaklığının çok yüksek olduğu dönemlerde yapılmalıdır. 15 lt yağlık yağa 1000 lt su ölçüsü örnek olarak verilebilir. 4- Bitkisel Yağlar Bitkisel yağlar genellikle depolanmış ürün zararlılarına karşı kullanılmaktadır. Repellent etkilerinin yanı sıra kontak ve solunum yoluyla böcekleri öldürmektedirler. Kolza ve neem bitkilerinden hazırlanan yağlı preparatlar, kısmen kükürdün de eklenmesiyle kırmızı örümceklerin kışlık yumurtalarına karşı başarıyla kullanılır. Gül yağının Xanthomonas campestris pv. vesicatoria'ya ( bakteriyel leke) karşı engelleyici etkisi olduğu tespit edilmiştir. Kekik yağı, toprak sterilantı olarak nematod ve toprak kökenli patojenlere karşı etkilidir ya da susam yağının sinerjistik etkisinden yararlanarak bazı yararlı mikroorganizmaların etkileri artırılabilir.Bunun yanı sıra susam, keten, pamuk, haşhaş ve zeytinden elde edilen bitkisel yağlar su ve arapsabunu ile karıştırılıp çıplak vücutlu böceklere karşı kullanılmaktadır. Malzemeler ve Hazırlanışı: 2 çorba kaşığı mısır veya ayçiçek yağı 2 çorba kaşığı sıvı sabunla karıştırılır. Uygulama yapılmadan önce iyice karıştırılarak uygulanır. 5- Kieselgur Kieselag'lerden elde edilen bir madde alg kireci adı altında patates mildiyösüne ve patates böceğine karşı kullanılır Belirli koşullarda bitkiyi kuvvetlendirici olarak da etki edebilir. EV YAPIMI DOĞAL İNSEKTİSİTLER Organik tarım ilkeleri doğrultusunda uygulanmasına izin verilen bazı materyallerin kullanımı ile üretici tarafından hazırlanan karışımlar pratikte çokça uygulanmaktadır. Ancak bilimsel olarak çalışan biz mücadelecilerin çalışmalar sonucunda kesin kanıtların ortaya konulmasından önce bu karışımları tavsiye edilmesi mümkün olmamakla birlikte alternatiflerin ortaya konulma süreci içerisinde kontrollü olarak kullanımlarında bir sakınca görülmemektedir. Bu amaçla ev yapımı doğal insektisitler olarak isimlendirilen karışımların, kullanımlarından önce mutlaka test edilerek kullanılması gerekmektedir. Aşağıdaki bitki ekstraklarının bitkileri kuvvetlendirerek koruyucu biçimde etkili oldukları düşünülüyor. Bitkiler kuvvetli bir şekilde geliştiğinde mantarı hastalıklara yakalanma riski azalır. Bunlar Türkiye ve yurt dışında organik tarım yapan çiftçilerin uyguladığı organik mücadele yöntemleridir. Bir çok organik yetiştirici tarafından kullanılan belli başlı solüsyonlar ise; Alkol Spreyi Afifler, beyaz sinek, tripsler ve unlu bite karşı uygulanmaktadır. Bir insektisidal sabunla karışımında prospektüs dikkate alınmalıdır. Malzemeler ve Hazırlanışı 1-2 fincan %70'lik isoprophyl alkol, ¼ su ile karıştırılarak kullanılır. Seyreltilmemiş alkol kullanımı bitki için risklidir. Sarımsak Yağ Spreyi Zararlılar üzerinde repellent etki yapar. Mineral yağ veya saf sabunla karıştırıldığında etkili bir insektisit meydana gelir. Sarımsak yağ spreyinin aynı zamanda fungusit etkisi de gözlemlenmiştir. Trichoplusiani(lahana Mühendis Tırtılı), afifler, beyaz sinek, Forficula auricularia L. (kulağa kaçan) kontrolünde etkili olmuştur. Bazı yetiştiriciler patates böceği ve kırmızı karıncalara etkili olmadığını belirlemiştir. Malzemeler ve Hazırlanışı 3 tane 28 gram sarmısak 2 çay kaşığı mineral yağ 0,5 lt su Çok ince doğranmış sarımsaklar mineral yağ içerisinde en az 24 saat bekletmek gerekir. Yavaşça içerisine yarım litre su ilave edilir. Karışımı sağlandıktan sonra süzülerek kavanoz içerisine bekletilmek üzere aktarılır. Karışımdan 1-2 çorba kaşığı alınarak yarım (0,5) litre su ile karıştırılır. Bu oran etkili oluyorsa daha fazla su ilave edilerek uygulama yapılabilir. Uygulama tüm bitki yüzeyi ıslanacak şekilde yapılmalıdır. Yağa duyarlı olabilecek bitkilerinde uygulama kontrollü yapılmalıdır. Otlarla Hazırlanan Spreyler Aromatik otlardan elde edilmektedir. Bu solüsyonlar repellent etki yapmaktadır. Bu amaçla; adaçayı ve kekik gibi bitkiler kullanılmaktadır. Yapılan bir çalışmada Plutella xylostella'nın (lahana yaprak güvesi) ve diğer bazı kelebeklerin lahanadaki zararının ve yumurta sayılarının bu solüsyonlarla azaltıldığı belirlenmiştir. Ayrıca bu solüsyonlar yaprak yiyen zararlılara karşıda kullanılmaktadır. Malzemeler ve Hazırlanışı 1 -2 fincan taze yaprak 2-4 fincan su ile karıştırılır. Bu karışım bütün gece bekletilir. İçerisine ¼ oranında temizleyici sıvı sabun karıştırılır. İlaçlamada bitkinin tüm aksamının ilaçlanması başarıyı etkilemektedir. Gerekli görülmesi halinde haftalık periyotlarla uygulama tekrarlanabilir. Kırmızı Tozlar Karabiber, kırmızı biber, dere otu, zencefilin hepsi capsaicin içerir. Böcekler üzerinde repellent etki yapmaktadır. Sentetik capsaicin arazide kullanılmak üzere üretilebilir. Yapılan bir çalışmada capsaicin'in 28 gramının 1/25'i soğan bitkisi etrafına serpildiğinde Delia antiqua'nın (Soğan sineği) koyduğu yumurta sayısını azalttığı belirlenmiştir. Delia radicum'un (lahana sineği) lahanada ve havuçta zararını da engellemektedir. Ancak hazır paketlenmiş biber tozlarının kullanımı ekonomik olmayabilir. Uygulama sırasında hassas ciltlerde tahrişlere neden olabilmektedir. Uygulamada havuç, lahana veya soğan sıralarına serpilerek uygulanabilir. Yağmur veya sulama sonrası uygulama tekrar edilmelidir. Nikotin Spreyi Tütün bitkisinden elde edilir. Böceklere toksiktir, arılara değildir. Ev yapımı nikotin çayının en büyük avantajı etkinliğinin birkaç saat sürmesidir. Nikotin toprak zararlılarına karşı kullanılmaktadır. Özellikle kök afitleri, tripsler, yaprak delicileri, armut pisillası, Crioceris asparagi'na karşı kullanılmaktadır. Toprak zararlıları için bitkinin kök bölgesine toprak üstüne karışım uygulanır. Yaprak zararlıları için yaprak altlarının da iyice ilaçlanması gerekir. Nikotin bitki yaprakları tarafından absorte edilerek birkaç hafta bitkide bulunur. Güvenlik açısından yalnızca genç bitkilere ve hasattan bir ay öncesine kadar kullanımı daha uygundur. Patlıcan, biber, domates ve diğer solanaceae'lerde kullanımı uygun değildir. Tütün mozaik virüsünü taşıyan tütünlerden hazırlanan solüsyon bu virüsün bitkilere bulaşmasına neden olabilir. Nikotine sülfatın sıcak kanlılara toksisitesi nedeniyle dikkatli kullanılması gerekir (Yılmaz, 2002). Malzemeler ve Hazırlanışı 1 fincan kurutulmuş, öğütülmüş tütün yaprağı, ¼ çay kaşığı saf sabun, 4.5 lt 'lik su. Karışım su içinde yarım saat bekleterek süzmek suretiyle solüsyon hazırlanır. Bu solüsyon birkaç hafta kapalı bir kapta saklanabilir. Hazırlanan ilacın etkinliğini tütün yaprağının tazeliği, suyun niteliği, uygulama dozu ve sıklığı etkilemektedir. Örneğin; Ülkemizde 700C sıcaklıktaki 1 lt suda 50 g kuru tütün 1 gün suda bekletilerek meydana gelen eriyik pulverizasyon yöntemi ile kullanılmıştır. Bu yöntem tarla koşullarında patates böceği larvaları, afit ve kırmızı örümceklere karşı etkili olmuştur. Domates Yaprağı Domates yaprağı zehirli alkoloid içerdiğinden suda bekletildiğinde kolay çözünür. Bu ilaçlar doğal düşmanları çekmede de ve yapraklarda görülen noktalı mantar hastalıklarını önleyici etkiye sahiptir. Domates yaprak ilacı afitler içinde kullanılabilir. Aynı zamanda domates yaprak spreyi mısırda Heliothis zea'ya (mısır yeşil kurdu) karşı etkili olmaktadır. Malzemeler ve Hazırlanışı 1-2 fincan domates yaprağı, 2 fincan su. İyi kıyılmış 1-2 fincan domates yaprağı 2 fincan su içerisinde bütün gece bekletilir. Süzülerek yaklaşık 2 fincan su ile karıştırılır. Bir diğer tarifte; Domates yaprakları ezilerek püre haline getirilir, üzerine 2,5 litre su ve 30 g mısır nişastası eklenir. Uygulama bitkinin bütün aksamını kapayacak şekilde yapılır. Tuz Spreyi Pieris rapae ve kırmızı örümceklere karşı kullanılabilir. Malzemeler ve Hazırlanışı 2 çorba kaşığı tuz ile 4.5 lt su karıştırılarak elde edilen solüsyon bitkiye uygulanır. Sarımsak Spreyi Sümüklü böceklere ve yaprakları yiyerek zarar yapan böceklere karşı kullanılabilir. Sümüklü böcekler için; 1 sarımsak soğanı, 1 lt su, 1 orta boy soğan, 1 çorba kaşığı kırmızıbiber, 1 çorba kaşığı sıvı sabun, Sarımsak ve soğan küçük küçük kesilerek kırmızı biberle karıştırılır. Daha sonra su içerisine konularak 1 saat beklenir. Bir saat sonra sıvı sabun ilave edilir. Karışım dolapta bir hafta bekletilebilir. Yaprakları yiyerek zarar yapan böcekler için; 4 kırmızı biber, 4 soğan, 2 baş sarımsak, Yukarıdaki malzemelerden elde edilen karışım sabunlu su içerisinde 24 saat bekletilir. Süzülerek üzerine 2 lt su ilave edilir. Serin şartlarda 2 haftadan daha fazla süre saklanabilir. Sarımsak spreyi patates böceği, kaphra böceği, cruciferalarda (lahanagiller) zarar yapan larvalar ve nematotlarda etkili olmaktadır. Kadife Çiçeği Spreyi Bu solüsyon afid larvalar ve sinekler için repellent etki yapar. Kadife çiçeği su ve sabunla karıştırılarak bir solüsyon hazırlanır. Isırgan Suyu Ülkemizde Akdeniz Bölgesinde afitlere karşı uygulanmaktadır. Sabun Spreyi 2.5 çorba kaşığı sıvı sabun yaklaşık 1 lt su ilave edilerek karıştırılır. Insektisit etkilidir. Diğer bir tarifte; Sabun, Sarımsak Tozu ve Kırmızı Biber Karışımı: Sabun, emici böcekleri, sarımsak kırmızı biber karışımı çiğneyici tipteki böcekleri uzaklaştırır. Malzemeler ve Hazırlanışı 2 çay kaşığı sıvı sabun, Kırmızı biber tozu, Sarımsak tozu. 1 lt'lik kavanoza 2 çay kaşığı sıvı sabun konulur. Kavanozun ağzına ince bir tül gerilerek kırmızı biber ve sarımsak tozunun her biri ilave edilir. Su konularak ilave edilen kısmın kavanoza akması sağlanır. Tülü kavanozun ağzından alarak karıştırılır. Bu karışımın dezavantajı yağmurla birlikte yıkanması ve yeniden uygulamaya ihtiyaç duyulmasıdır. YEM TUZAKLARI Kesici kurtlar için; Malzemeler ve Hazırlanışı Testere talaşı, kepek, şeker pekmezi ve yeterli miktarda su eşit miktarlarda karıştırılarak yapışkan bir solüsyon hazırlanır. Akşam saatlerinde bitki çevresine ufak bir halka şeklinde dağıtılır. Şeker pekmezi kesici kurtları çeker ve bu solüsyondan geçmeye çalışırken yapışkan bir yapı kazanır. Bu maddeler güneşte kurur ve zararlılar ölür. Diğer bir tarifte; Malzemeler ve Hazırlanışı 100 g kepek, 10 g şeker, 200 g su, 5 g Pyrethrum tozu. (pire otu) Hepsi bir karıştırılarak elde edilen karışım bitki etrafına yayılır. Kesici kurtlar bu maddeyi yiyerek ölür. Meyve sinekleri için: Meyve sinekleri için tuzaklara yemler meyve olgunlaşmadan, zararlılar çıkmadan önce yerleştirilmelidir. Bunun için iki şekilde tuzak hazırlanabilir. 1- Plastik bir şişenin altında küçük bir delik açılır. Şişenin ağzı bir tıkaçla kapatılır. Şişenin 1/3'nü yemle doldurulur. Şişe bu şekilde bahçe etrafına veya ağaçlara asılır. Bu yemler sinekleri delikten içeri çeker ve sinek yem içerinde ölür. Plastik bir şişenin üst kısmını kesilir. Yem solüsyonu şişenin yarısını içerecek şekilde konulur. Şişenin kesilen üst kısmı şişenin geri kalan kısmına, deliği altta kalacak şekilde yerleştirilir. Sinekler şişelere çekilerek yem solüsyonu içerisinde ölür. Tuzaklara yem solüsyonu 2 şekilde hazırlanabilir. 1. tarif ; 1 lt su, 250 ml idrar, birkaç damla vanilya özü, 100 g şeker ve 10 g pyrethrum tozu. 2. tarif; 1 çay kaşığı pyrethrum tozu, 250 g bal, 1 kaç damla vanilya özü, 250 g portakal veya salatalık kabuğu, 10 lt su. IŞIK TUZAKLARI Gece faaliyet gösteren uçan böceklerin kontrolünde kullanılabilir. Kesici kurtlar, sap kurtları, çeltikte zarar yapan yaprak emicileri vs. dir. Bu tuzağın en iyi yerleştirilme zamanı böceğin yaşam çemberine ve ürünün gelişim evresine göre belirlenir. En iyi zaman böceğin yumurta bırakmasından öncedir. Malzemeler ve Hazırlanışı Odunumsu yapılardan oluşan 3'lü bir dayanak hazırlanır. Bu dayanağın uçları toprağa yerleştirilir. Orta kısmına bir ışık kaynağı asılır. Ve alt kısmına bir miktar yağla karıştırılmış su kasesi yerleştirilir. RENK TUZAKLARI Renklere cezbedilen böcekler yapışarak ölür. Yaklaşık 30X30'luk farklı renklerdeki kötü hava koşullarında zarar görmeyecek kartlara yağ ve yapışkan sürülerek hazırlanır. At Kuyruğu Preparatı (Eqisetum arvense) 100 g bitki, 1 lt su. Yapraklar suda ıslatılır, kaynatılır ve soğutulduktan sonra uygun dozda su ile karıştırılıp sırt pompasıyla bitkiler iyice yıkanır. Soğanlı Su Preparatı (Allium cepa) 15 g soğan yaprağı, 1 lt su. Yapraklar suda ıslatılır, kaynatılır ve soğutulduktan sonra uygun dozda su ile karıştırılıp sırt pompasıyla bitkiler iyice yıkanır. Yaban Turpu (Armoracia rusticana) 3O g bileşim, 1 lt su. Yaprak veya kökler parçalanır, soğuk suyla karıştırılır ve bitki yüzey ekstrakla yıkanır. Papatya Preparatı 25-30 g papatya, 1 lt su. Çiçekler üzerine sıcak su dökülür ve soğutulduktan sonra uygun dozda su ile karıştırılıp sırt pompasıyla bitkiler iyice yıkanır. Arap Sabunu (Potasyum Sabunu) Yaprak bitleri, pseron, karınca, trips gibi yaprak ve gövde parazitlerine karşı kullanılır. (Meyve ağaçları ve sebzelerde) Malzemeler ve Hazırlanışı 250 g Arap sabunu, 100 lt su. Arap sabunu 4 misli sıcak su içinde eritilir ve sonra üzerine yeteri kadar su ilave edilir. Karıştırma yavaşça yapılmalıdır. İstenirse bu karışıma 35 cc saf alkol de katılabilir. Hassas bitkilerin zarar görmemesi için önce birkaç bitkide denenmesi önerilir. Ağaç, fide ve bitki zararlılarının yoğun olduğu yer tamamen yıkanarak temizlenir. Yaprakların üstüne ve ortasına gelecek şekilde ilaçlama yapılmalıdır. 7 günde bir tekrar edilebilir. Arap Sabunu ve Sıvı Yağ Karışımı 1 çay kaşığı arap sabunu, 0,25 litre bitkisel sıvı yağ, 1 litre su. Arap sabunu ve bitkisel sıvı yağ karıştırılarak kuvvetli bir şekilde çalkalanır ve üzerine 1 lt su ilave edilir. Bu karışım 10 gün ara ile havuç, kereviz, hıyar, biber ve diğer bitkilerde bulunan kırmızı örümcek, afit ve birçok böcek türüne karşı kullanılabilir. Tek bir bitkide denemekte yarar vardır. Çünkü yaprak ucunda yanıklığa neden olabilir. Anında etki eden bir insektisittir ve karışımı doğrudan zararlının üzerine uygulamak gerekir. Sütleğen Otu Suyu/Sütü Nematodlar gibi toprak altı kurtlarının problem olduğu topraklara uygulanır ve nematod zararını büyük ölçüde ortadan kaldırır. Malzemeler ve Hazırlanışı Sütleğen otu, su. Mart ve Nisan aylarında çiçeklenme sonrası süt oluşumunun en yüksek olduğu dönemlerde eldivenle toplanarak çuval içine doldurulan sütleğen otları, büyükçe bir kabın içine çuvalla konulur ve tokaçla iyice ezilir. Kabın içine temiz su doldurularak 12 saat beklemeye bırakılır ve sonra çuval iyice sıkılarak kabın içinden çıkartılır. Kabın içinde sulandırılmış süt kıvamında beyaz su kalır. Bu su kapalı bir kap içine alınır ve gerektiğinde 1/5 oranında sulandırılarak toprağa verilir. Bu sıvı kepek ve melasla karıştırılarak danaburnu ve fare mücadelesinde de kullanılabilir. Nane Spreyi Çiğneyici tüm böceklere karşı etkilidir. Malzemeler ve Hazırlanışı 250 g nane yaprağı, 250 g yeşil soğan başı, 125 g kırmızı acı biber, 125 g arap sabunu, 5,125 lt su. 250 g nane yaprağı blenderın içerisine koyarak parçalanır, 250 g yeşil soğan başı ve 125 g kırmızı acı biber eklenir. 125 g su eklenerek karıştırılır ve daha sonra bunun üzerine 4 lt su ilave edilir. 125 g arap sabunu ve bir 1 lt daha su katılır. Eğer bitkiler küçükse solüsyonun içerisine batırılabilir. KAYNAKLAR Anonymous, 2006. Organik Tarım. Başak Ekolojik Yaşam Derneği Sarayönü Caner, Y., Tuncer, C., 2005. Zararlı Böceklerle Organik Tarımda Mücadele Yöntemleri. AGROMEDYA. Sayı 1 Caber, H., 2005. Ekolojik Tarımda Bitki Koruma Yöntemleri. Buğday Anonymous, 2005. Organik Tarımın Esasları ve Uygulanmasına İlişkin Yönetmelik. Organik Tarımda Bitki Koruma Yöntemleri

http://www.biyologlar.com/organik-tarimda-kullanilan-bitki-koruma-yontemleri

Biyoluminesans Nedir

Biyoluminesans, canlı bir organizma tarafından kimyasal bir reaksiyon esnasında kimyasal enerjinin ışık enerjisine dönüştürülerek ışık üretilmesi ve ışık yayılmasıdır. İsmi Yunanca "bios" (“yaşam”) ve Latince "lumen" (“ışık”) kelimelerinin birleşiminden gelmektedir. Biyoluminesans büyük organizmalar üzerinde yaşayan, ortak yaşar organizmalar tarafından yapılabilir. Enzimle katalizlenen kemilüminesans reaksiyonu ile yapılır. Luciferin (bir pigment) luciferaz (bir enzim) tarafından oksitlenir ve çoğu olayda ATP de kullanılır. Kimyasal reaksiyon hücre içi veya dışı olarak meydana gelir. Bakterilerde biyoluminesans anlatımı lux operon denilen bir operonla konrol edilir. Biyoluminesans bir çeşit lüminesanstır ya da “soğuk ışık yayılımı; Işığın %20 den azı termal radyasyona neden olur. Bu floresans, fosforesans veya ışıgın geri yansıtılması ile karıştırılmamalıdır. Derin deniz canlılarının yüzde doksanı biyoluminesans yapmaktadır. Çoğu deniz canlısı suda en güçlü olan mavi ve yeşil dalga boylarında ışık yayar. Deniz canlıları dışında biyoluminesans pek görülmez fakat daha çeşitli renkler görülür. En iyi bilinen kara biyoluminesansını ateşböceği ve Yeni Zelanda parlak kurtları yapar. Başka böcekler, larvalar, kurtlar, eklem bacaklılar ve hatta mantarların biyoluminesans yaptığı belirlenmiştir. Biyoluminesans adaptasyonu Dört ana biyoluminesansın evrimleşme teorisi vardır; Kamuflaj Çekicilik Uzaklaştırma İletişim Kamuflaj Cookiecutter köpek balıkları biyoluminesansı kamuflaj için kullanırlar, ama vucutlarının alt kısımları karanlık kalır tuna ve uskumru balıkları gibi yırtıcı balıklara küçük bir balıkmış gibi görünür. Küçük balık sandıkları ava gittiklerinde köpek balığı tarafından ısırılırlar. Çekicilik Fener balığı gibi derin deniz balıkları avlarının dikkatini çekmek için biyoluminesans kullanırlar. Başından sarkan uzantı ile küçük balıkları saldırabileceği yakınlığa çeker. Dinoflagellalar ilginç bir yol kullanırlar. Bir yırtıcı plankton fark ettiğinde ışık yayar ve daha büyük yırtıcıları çeker dinoflagellanın peşindeki avcının aklını karışıtırır. Eşlerin çekimi içinde Biyoluminesans kullanılır. Çifleşme döneminde ateş böcekleri karınlarından periyodik olarak ışık yayarlar. Feromon olarak deniz canlılarından küçük bir kabuklu ostracod lar kullanır. Bal mantarı sporlarını yaymak için böcekleri çekmek için biyoluminesans yapar. Uzaklaştırma Bazı mürekkep balıkları ve kabuklular Biyoluminesanslı kimyasal karışımları mürekkep gibi yayarlar. Ve bu yolla mürekkep balığı ve kabuklu avcının aklını karıştırıp kaçabilir .

http://www.biyologlar.com/biyoluminesans-nedir

Biyoluminesans adaptasyonu

Dört ana biyoluminesansın evrimleşme teorisi vardır; Kamuflaj Çekicilik Uzaklaştırma İletişim Cookiecutter köpek balıkları biyoluminesansı kamuflaj için kullanırlar, ama vucutlarının alt kısımları karanlık kalır tuna ve uskumru balıkları gibi yırtıcı balıklara küçük bir balıkmış gibi görünür. Küçük balık sandıkları ava gittiklarınde köpek balığı tarafından ısırılırlar. Fener balığı gibi derin deniz balıkları avlarının dikkatini çekmek için biyoluminesans kullanırlar. Başından sarkan uzantı ile küçük balıkları saldırabileceği yakınlığa çeker. Dinoflagellalar ilginç bir yol kullanırlar. Bir yırtıcı plankton fark ettiğinde ışık yayar ve daha büyük yırtıcıları çeker dinoflagellanın peşindeki avcının aklını karışıtırır. Eşlerin çekimi içinde Biyoluminesans kullanılır. Çifleşme döneminde ateş böcekleri karınlarından periyodik olarak ışık yayarlar. Feromon olarak deniz calılarından küçük bir kabuklu ostracod lar kullanır. Bal mantarı sporlarını yaymak için böcekleri çekmek için biyoluminesans yapar. Bazı mürekkep balıkları ve kabuklular Biyoluminesanslı kimyasal karışımları mürekkep gibi yayarlar. Ve bu yolla mürekkep balığı ve kabuklu avcının aklını karıştırıp kaçabilir. Biyoluminesans bakteriler arası iletişimde önemli role sahiptir.

http://www.biyologlar.com/biyoluminesans-adaptasyonu

KÜTİN, MUMLAR VE SÜBERİN

Bitkilerin atmosferle temas halindeki tüm kısımları, su kaybmı azaltan ve patojenik bakteri ve fungusların girişinin engellenme­sine yardımcı olan lipit tabakaları ile kaplıdır. Kütin, süberin ve mumlar bu tabakaların ana maddeleridir. Kütin sıklıkla bitkinin toprak üstü kısımlarında bulunurken, süberin toprak altı kısımları, odunsu gövdeler ve iyileşmiş yaralarda görülür. Mumlar ise hem kütin hem de süberinle işbirliği halindedir. Kütin, Mumlar ve Süberin Hidofobik Bileşiklerden Oluşurlar Kütin polimer yapısında olan bir makromoleküldür. Üç boyutlu ve sert bir ağ oluşturacak şekilde birbirle­rine ester bağı ile bağlı uzun zincirli yağ asitleri içerir. Kütin, hidroksil veya epoksit grupların zincirin ya or­tasında ya da karboksilik asit fonksiyonel grubuna zıt tarafta yer aldığı, 16:0 ve 18:1 yağ asitlerinden oluşur. Kütin kütikulanın esas bileşiğidir. Kütikula, tüm otsu bitkilerin toprak üstü kısımlarında, epidermis hücre çeperlerinin dışını örten çok tabakalı, saklı bir yapıdır. Kütikula, üstte bir mum örtü, mum içine gömülü kütin taşıyan bir orta tabaka (de­vamlı kütikula), pektin, selüloz ve diğer karbonhidrat­lar gibi hücre çeperi bileşikleri ile karışım halinde olan mum ve kütinin oluşturduğu bir alt tabakadan (kütikular tabakadan) ibarettir. Son yapılan bir araştırma, kütikülanın, kütine ilaveten, kutan adı verilen ve uzun zincirli hidrokarbonlardan oluşan bir başka lipit poli­mer bulundurabileceğini göstermiştir. Mumlar aşırı hidrofobik ve uzun zincirli açil lipit­lerin kompleks karışımlarıdır, ancak makromolekül değildirler. Mumun en yaygın bileşenleri 25-35 kar­bon atomlu düz zincirli alkanlar ve alkollerdir. Mum­da uzun zincirli aldehitler, ketonlar, esterler ve serbest yağ asitleri de bulunur. Kütikula mumları epidermal hücreler tarafından sentezlenirler. Henüz bilinmeyen bir mekanizmayla hücre çeperi gözeneklerinden ge­çerek, epidermis hücrelerini damlacıklar halinde terk ederler. Kütikuladaki mumsu üst tabaka çoğu kez çubuk, tüp veya levhalar halinde girintili-çıkıntılı bir yapı oluşturacak şekilde kristalleşmiştir. Süberin, yapısı çok az bilinen bir polimerdir. Kü­tin gibi, süberin de ester bağları ile bağlı hidroksi veya epoksi yağ asitlerinden oluşur. Bununla beraber süberin; dikarboksilik asitler, daha uzun zincirli bileşikler ve yapısı gereği, önemli oranda fenolik bileşikler içer­mesinden dolayı kütinden faklıdır. Süberin, bitkinin birçok kısmında bulunan bir hüc­re çeperi bileşenidir. Kök endodermisindeki Kaspari şeridinde süberinin varlığından bahsedilmişti. Bu şe­rit korteks apoplastı ile stele arasında bir set oluşturur. Süberin tüm toprak altı organlarının dış hücre çeperlerinin ana bileşenidir. Ayrıca, odun­su bitkilerin sekonder büyümesi sırasında gövde veya köklerin dış kabuklarını oluşturan peridermis doku­sunun mantar hücreleri ile ilişkilidir. Suberin, ayrıca, yaprağın absisyon bölgelerinde ve hastalık veya yara­lanma sonucu hasar gören alanlarda da oluşur. Kütin, Mumlar ve Süberin Terlemenin ve Patojen Saldırısının Azaltılmasına Katkı Yaparlar Kütin, süberin ve bunlarla birlikte mumlar, bitki ve çevresi arasında engeller oluşturarak suyu içerde, pa­tojenlerin ise dışarıda tutulması işlevi görürler. Kütikula, bitkinin toprak üstü kısımlarından su kaybını en aza indirgemede çok etkin olmakla beraber, stomalar kapalı olsa bile bir miktar su kaybı gerçekleşeceğin­den, terlemeyi tam olarak engelleyemez. Kütikula kalınlığı çevresel koşullara göre değişkenlik gösterir. Nemli ortamlarda yetişenlerle karşılaştırıldığında, kurak alanlara özgü bitki türleri daha kalın bir küti­kula tabakasına sahiptir, ancak kurak koşullar altında yetişen nemli ortam bitkilerinde de çoğu kez kütikula kalınlaşmaktadır. Her ne kadar, bu bölümde tartışılacak olan diğer savunma mekanizmaları kadar önemli değillerse de, hem kutikula hem de mantar doku fungus ve bakterilerin engellenmesinde önemlidir. Çoğu fungus mekanik yollarla bitki yüzeyini delerek doğrudan içeri girerler. Diğerleri ise kütini par­çalayan kütinaz enzimi üretir ve böylece bitki içerisine girişleri kolaylaşır.

http://www.biyologlar.com/kutin-mumlar-ve-suberin

Pipetleme ve DNA Kalıbı

Pipetlemeye su ile (ilk olarak) başlanmak daha iyi olur. Daha sonra sırasıyla diğer bileşenler pipetlenir. PCR reaksiyon bileşenleri farklı bir sırada pipetlenirse sonuçlarda pek farklılık görülmez. DNA kalıbına primer bağlanma ihtimalini azaltmak ve ilk denatürasyon basamağından önce polimerazın çalışmasını engellemek amacıyla; reaksiyon bileşenlerinin pipetlenmesi buz üzerinde yapılır ve tüpler de buz içinde tutulur. Plazmidler laboratuvarda kullanılıyorsa; pipetleme steril hava akımının olduğu yerlerde; genomik DNA ya da fazla miktarda DNA kalıp olarak kullanılıyorsa pipetleme bençlerde de yapılabilir. PCR’da kalıp olarak kozmidler, fajlar ya da plazmidler kullanılıyorsa, aerosol rezistant pipet tipinin kullanması gereklidir. Aksi takdirde, çoğu kez yanlış pozitif sonuçlara karar verilir (kalıp DNA miktarının amplifikasyon için yeterli olmasına rağmen). Genomik DNA benzeri kompleks DNA kalıplar kullanılıyorsa (bu durumda 10-100 ng miktarında örnek reaksiyona girer) bu tedbir gerekli olmayabilir. Yine de, her PCR reaksiyonu için aerosol rezistan pipet tiplerinin kullanılması güvenirlik açısından önemlidir. Düşük miktarlarda(1-2 µl) kompleks DNA (genomik DNA) örneklerinin pipetlenmesi sırasında karşılaşılan diğer bir problem ise, herbir PCR tüpüne gerçekte konulan DNA miktarında meydana gelebilecek farklılıktır. Fig. 5. Pipetleme hatasına örnek çoklu (multiplex) PCR test reaksiyonu. İki farklı genomik DNA örneği (herbiri 100 ng/µl) Mix J’li çoklu PCR karışımında kullanıldı. 11 farklı gen bölgesi (165 ve 85 bp uzunluğunda) aynı zamanda amplifiye edildi. İşaretleme radyoaktif dCTP ile, ürünlerin ayırımı da PAA jel ile yapılmıştır. A örneğinin herbirinden (1-4 nolu tüpler) 1 µl ve B örneğinin (5-8 nolu tüpler) herbirinden de 1 µl kuyucuklara yüklendi. Sol tarafta, DNA her tüpe ayrı ayrı pipetlendi. Sağ tarafta, DNA diğer PCR bileşenleri ile karıştırıldı ve bu karışım tüplere eşit miktarlarda bölündü. Sol taraf amplifikasyonlar, genomik DNA’nın 1 µl’sinin değişik miktarlarda DNA içerebildiğini işaret etmektedir. Bu durum, özellikle PCR reaksiyonlarının ve PCR niceliğinin yorumlanmasına negatif etki yapabilir. Sağ taraf amplifikasyonları birbirleriyle daha uyumludur (1-4 ve 5-8 karşılaştırılınca). Küçük değişiklikler, termaldöndürücünün metal bloklarındaki değişik alanlarda sıcaklık farklılıklarından kaynaklanabilir. İlk PCR Programı: Spesifik olmayan ürünler oluşturmadan, spesifik bir gen bölgesini amplifiye etmek optimal bir PCR reaksiyonu için gereklidir. Annealing sıcaklığı yeterince yüksek olmak zorundadır; bu olay reaksiyon sırasında hatasız DNA-DNA birleşimine olanak sağlar. Verilen herhangi bir primer çifti için PCR programı, primerin kompozisyonu (GC içeriği) ve beklenilen PCR ürününün uzunluğu temel alınarak seçilebilir. Bu gibi durumların çoğunda, amplifiye olması beklenen ürünler kısmen küçüktür (0.1-2 ya da 3 kb). Uzun aralıklı (long-range) PCR için (amplifiye ürünler 10-20 ya da 30 kb) ticari kitler kullanışlıdır. Taq polimerazın aktivitesi optimal sıcaklıkta (72-78 oC ) yaklaşık 2000 nükleotit/dakikadır ve reaksiyonda uzatma zamanı (extention time) uygun şekilde hesaplanabilir. Enzim aktivitesi reaksiyon sırasında her zaman optimal olmayabilir. Amplifiye olan ürünlerin kb sayısına eşit olacak şekilde uzatma zamanı yazar tarafından uygulanır (1 kb için 1 dakika, 2 kb için 2 dakika gibi). Daha sonraları, ürünler bilindiğinde uzatma zamanı düşürülebilir. Birçok araştırmacı, aktüel döngü başlamadan önce ilk denatürasyon basamağını 2-5 dakika uygulamaktadır. Bu olayın, hedef DNA’nın denatürasyonunu kolaylaştırdığı farzedilmektedir. Ayrıca, birçok makalede 5-10 dakikalık en son bir uzatma zamanı tanımlanmıştır (böylece son döngü sırasında başlatılan birçok PCR ürününün uzamasının devamı sağlanmış olur). 30-60 saniyelik bir annealing zamanı şimdiye kadar test edilen bütün primer çiftleri için yeterlidir. Annealin sıcaklığı primerlerin erime (melting) sıcaklığı temel alınarak seçilebilir. Bu yüzden, birçok kez kullanılan basit bir prosedürde, başlangıç annealing sıcaklığı yazar tarafından 54 oC olarak kullanılmıştır (uzunluğu 20 bp ya da daha uzun olan birçok primer için bu durum iyidir). Spesifik olmayan ürünler oluşursa bu sıcaklık artırılmalıdır. Eğer reaksiyon istenileni veriyorsa (sadece istenilen ürün sentezlenmiş ise) bu sıcaklıkta devam edilir. İki primerin birbirine yakın erime sıcaklığı ya da Tm derecesine sahip olması arzu edilir (5 oC ya da daha düşük). İki primer arasındaki Tm farklılığı yüksek ise, 5’ ya da 3’ uçta yeralan primerin uzunluğunun artırılması ile düşük Tm derecesi artırılır. Bu çalışmada 70 ya da daha fazla primer kullanılmıştır. 94 oC lik 30-60 saniyelik denatürasyon zamanında iyi PCR ürünleri alınmıştır. Daha uzun bir denatürasyon basamağında, yüksek sıcaklıkta Taq polimerazın zamanı uzayacak ve polimeraz moleküllerinin % aktivite kaybı artacaktır. Döngü Sayısı: Genelde, 30 döngü alışılmış PCR için yeterli olur. Döngü sayısındaki artış ürün miktarında keskin değişmeler yapmayacaktır. Tablo. 2. İlk PCR Programının Dizaynı İsim Sıcaklık Zaman İlk denatürasyon 94 oC İsteğe bağlı Denatürasyon 94 oC 30-60 sn Annealing (bağlanma) 54 oC 30-60 sn Extension (uzatma) 72 oC 30-90 sn Son uzatma 72 oC İsteğe bağlı Termal döndürücü ve PCR Tüpleri: PCR tüplerinin ve termaldöndürücünün farklı tipleri mevcuttur. Bazı potansiyel yararlı gözlemler aşağıda belirtilmeye çalışılmıştır : Aynı PCR programı değişik termaldöndürücülerde önemli bir farklılık olmadan çalışacaktır (sıcaklık ve zaman profilleri farklı olabilir), böylece aynı primerin kullanıldığı PCR sonuçları değişik olabilir. Bununla birlikte, döngünün uygun şekilde ayarlanması ile aynı sonuçlar birçok termaldöndürücüde gözlenebilir. Yeni birçok PCR makinesi 0.2 ml ince-duvarlı PCR tüplerine uygun hale getirilmiştir. Tüplerin bu tipleri için tüpten tüpe sonuçlardaki farklılıklar çoğunlukla ihmal edilir (plastik ve metal arasındaki ilişki iyidir, ısıtma olayıda buna yardımcı olur). Eski makine tipleri 0.5 ml ya da 1.5 ml tüplere uygundur. Şirketler arasında duvar kalınlığı ve şekilde önemsiz farklılıklar olmamasına rağmen, termaldöndürücülerin metal blokları ve tüpler arasındaki ilişki her zaman iyi olmayabilir. Çoğunlukla bu tür durumlarda amplifikasyonlar olmaz ya da çok az olur. Böyle bir duruma örnek aşağıda verilmiştir. Bazı firmalar, reaksiyon sırasında PCR tüplerinin içine yerleştiği küçük su banyolarının sıcaklığını kontrol eden makineler sunmaktadır. Bu durumda su ve plastik arasındaki termal değişim iyi olmakta, PCR sonuçlarındaki varyasyonlar en aza düşmektedir. Fig. 6. Metal blok ve bazı tüpler arasında uygun ilişkinin kaybolmasından kaynaklanan amplifikasyon varyasyonları. PCR karışımı 9 farklı tüpte aynı bileşenleri eşit şekilde içermektedir ve tüpler termaldöndürücünün metal bloklarının farklı kuyularına yerleştirilmiştir. 2,4,5 ve 9 reaksiyonlar negativ sonuç vermiştir. PCR PRİMERLERİNİN SEÇİMİ VE DİZAYNI PCR için primerlerin dizaynında aşağıdaki basamaklar/yollar test edilmiştir ve yararlı oldukları kanıtlanmıştır. Primerlerin boyutları 18-24 bp arasındadır. Büyük primerler (30-35 bp) kısa primerler ile karşılaştırıldığında bunların daha benzer döngü şartlarında çalıştıkları görülür ve bu durum PCR’ı daha da kolaylaştırır. Tm derecesi ya da erime sıcaklığı yakın olan iki primerin kullanılması faydalıdır. İki primer arasındaki Tm farklılığı yüksek ise; düşük Tm derecesi 5’ ya da 3’ uçta yeralan primerin uzunluğunun artırılması yoluyla yükseltilebilir. Pürin : pirimidin içeriği 1 : 1 civarında olmalıdır (%40-60 olabilir). Primer sekansı 1-2 pürin bazıyla başlamalı ve bitirilmelidir. Her primer çifti primer-primer etkileşimi bakımından test edilmelidir. Bu amaçla kullanılabilecek yararlı Macintosh programı “CPrimer” dir. Bu program sekansa giriş için erime sıcaklığını da verir. Bu şekilde PCR programlarının dizaynına yardımcı olur. Bazı web sitelerinin direkt olarak kullanılabilen programları aynı fonksiyonu yapabilir (erime sıcaklığının, uygun primerlerin seçilmesi gibi). Primer sekansları; istenilen DNA sekanslarıyla ve genomda başka yerdeki gen bölgeleri ile ya da sıralı sekanslar ile benzerlikleri bakımından kontrol edilmelidir. Eğer iki gen bölgesi çok benziyor ise ( örneğin across türler); amplifiye olan gen bölgesinin 3’ ucuna spesifik olan primer en az 1-2 baz fazla olacak şekilde dizayn edilir. Döngü şartları ve tampon konsantrasyonları her primer çifti için ayarlanabilir. Sekonder ürün oluşturulmadan istenilen gen bölgesinin amplifikasyonu spesifikleştirilmiş olur. Bu durum mümkün değil ise, primerlerin sekansları (her ikiside) 4-5 baz uzatılır ya da primer çifti tamamen değiştirilir. REAKSiYON HACMİ Soru: PCR reaksiyon hacmi sonuca olumsuz etki eder mi? Cevap : Hayır. Özellikle de küçük hacimli, ince duvarlı, 0.2 ml plastik tüpler termaldöndürücünün 96 kuyucuklu metal bloklarına uygundur. Gözlemlerin birkaçı şu şekilde sıralanabilir : Eğer eski model termaldöndürücü kullanılıyorsa (ısıtma kapağı olmayan) PCR reaksiyonları küçük hacimlerde yapılır ve mineral yağı reaksiyon karışımlarını örtmek için gereklidir. Yağın kullanılması tüpteki sıvının hacmini artırır ve az da olsa sonucu etkiler. Ayrıca, eski termaldöndürücülerde büyük, kalın duvarlı plastik tüplerin kullanılması gerekiyorsa metal bloklara yerleştirme olayında düzensizlikler oluşur ve PCR sonuçlarında değişkenlik ihtimali artabilir. 96 kuyucuklu metal bloklar için dizayn edilen küçük, ince duvarlı tüpler küçük hacimli PCR reaksiyonları için idealdir. Termaldöndürücülerin ısıtma kapağı varsa mineral yağına gereksinim yoktur. 100, 25, 5 m l karışımlar kullanılarak reaksiyonların benzer sonuçlar verip-vermediği test edilir. Önemli bir noktayı da belirtmek gerekirse; DNA kalıbı az miktarda kullanılıyorsa az hacimli PCR’ lar çok yararlı olabilir. Kalıp DNA miktarı sabit olduğunda, genelde, reaksiyon karışımı olan 5 m l 100 m l ile karşılaştırıldığında reaksiyonun her mikrolitresindeki PCR ürün miktarı daha yüksek bulunacaktır. Böyle bir durum PCR ürünlerinin görünmesine imkan verir, bazen hacmin fazla olduğu reaksiyonlarda bantlar görünmeyebilir. ÇOKLU PRİMER ÇİFTLERİ Tek Gen Bölgesi Amplifikasyonu : Çoklu (multiplex) bir PCR dizaynındaki ilk basamak primer çiftlerinin seçimidir. Verilen bütün gen bölgelerinin optimal amplifikasyonunu sağlayan bir PCR programını bulmak oldukça önemlidir (Fig. 9). Böyle bir durum annealing, uzatma zamanı ve sıcaklığın ayarlanması yoluyla başarılabilir. Çoklu Eşmolar Primer Karışımları: Sonraki basamak; her primerin eşmolar oranda kullanılmasıyla istenilen primer çiftlerinden oluşan çoklu karışımlardır. Çoklu karışımlar PCR amplifikasyonu yapabilir, önce tek primer çiftinde olduğu gibi tamamen aynı PCR programı kullanılır. Çoğu kez, bu olay bazı gen bölgelerinin tercihen amplifikasyonu ile sonuçlanacaktır. Böyle bir durumda, primer konsantrasyonunda ve döngü şartlarında ek düzenlemeler yapmak gerekli olacaktır. Gerçi, bazen spesifik olmayan ürünler tek gen PCR’ın da görülebilir (sarı ok, PCR ürün # 2), bu spesifik olmayan ürünler çoğunlukla çoklu PCR yapıldığında görülmez olur. Bu durum muhtemelen spesifik olmayan ürünleri örten birçok spesifik gen bölgesinin aynı zamanda amplifikasyonu yoluyla olur. Döngü şartlarının Ayarlanması : Annealing zamanı ve sıcaklık Uzatma zamanı ve sıcaklık Örneğin Fig.11’de uzatma sıcaklığının etkisi gösterilmektedir. Eşmolar karışımlar iki farklı PCR programı kullanılarak amplifiye edildi. Birinci programda 65 oC (sarı hat) ve diğerinde 72 oC (yeşil hat) uzatma sıcaklığı kullanılmıştır. Program A kullanıldığında genelde A, B ve D için PCR ürünlerinin miktarı daha fazladır. Bu olayda şunu göstermektedir, 72 oC uzatma sıcaklığı bazı gen bölgelerinin (pembe oklar) amplifikasyonunu negatif etkilerken, görülebilen bazı spesifik olmayan ürünler de (sarı ok) oluşturmaktadır. Aynı örneklerde kısa PCR ürünleri için daha yüksek annealing sıcaklığının kullanılması, annealing sonrası polimerazca kopyalanma şansı bulunan DNA zincirinde azalma meydana getirir. Muhtemelen bu sıcaklık DNA heliksinin stabilitesine zarar verir. Primer Miktarı ve Tampon Konsantrasyonu: Fig. 11’de bulunan DNA ürünlerinin bazılarının amplifikasyonunu düzeltmek için primerlerin miktarları bu gen bölgelerinde 2-5 X artırıldı. Aynı zamanda, PCR tampon konsantrasyonu 2 X artırıldı. Bu modifikasyonlar çok daha etkili olmakta ve amplifikasyonu (spesifik olmayan ürünlersiz) gerçekleştirmektedir. PCR PRİMERLERİNİN MİKTARI Çoklu PCR Primer Konsantrasyon Değerleri: PCR reaksiyonu sırasında mevcut DNA primerlerinin miktarları sonuçları etkiler. Bir PCR reaksiyonunda primer konsantrasyonu (örneğin tek gen bölgesi amplifiye edilcekse) herbir primerden 100-500nM olacak şekilde kullanılır (primerlerin herbiri 10-25 m M arasındaki konsantrasyonlarda değişik kaynaklardan alınabilir. Çoğunlukla, 0.5-1 m l primer solusyonu 25-100 m l bir PCR reaksiyonu için yeterlidir). Eşmolar primer karışımlarının kullanıldığı çoklu bir PCR test tüpünde, tek tek primerlerin miktarı 500-15 nM arasında değişir. 14 adet primerin (7gen bölgesi için) kullanıldığı karışım A’da ve karışım B’de final konsantrasyonu, karışım A için 7000-200 nM arasında, karışım B için 5000-150 nM arasında değişmektedir. Gerçi eşmolar primer karışımları çoğu kez bütün gen bölgelerinin optimal amplifikasyonu için kullanılmaz. Bu test tüpü kaçınılması gerekli olan oldukça düşük ve oldukça yüksek primer miktarlarının gözlenmesine imkan vermektedir. Primer ve Kalıp Konsantrasyonu : Sınırlar dahilinde, primer konsantrasyonunda artış PCR reaksiyonlarının sonuçlarını düzeltebilir ve PCR reaksiyonlarını optimize etmede gözönünde bulundurulmalıdır. Bu suretle aşağıda Fig. 14’de kalıp DNA ve primer konsantrasyonlarındaki artış PCR sonuçlarını düzeltmiştir. PCR TAMPONLARI Yaygın şekilde çok kullanılan PCR tamponu sadece Tris, MgCl2 ve KCl içermektedir (örneğin Perkin Elmer Cetus). Biraz daha kompleks bir tampon önceleri DMD gen ekzonlarının çoklu reaksiyonları için öneriliyordu. Bu tamponların çoklu PCR reaksiyonunda Taq polimerazın aktivitesindeki etkileri karşılaştırıldı. Fig.15’de görüldüğü gibi, dört farklı genomik DNA kalıbı üzerinde yapılan PCR reaksiyonları, 1 X DMD tamponuna göre 1.6 X tamponunda daha etkin (daha fazla PCR ürünü ) oluşturmaktadır. Kalıp DNA ve primer bütün reaksiyonlarda aynı tutulup, aynı zamanda aynı şartlarda yapıldı. Jel üzerindeki herbir hatta ürünler eşit miktarlarda yüklendi. Tablo. 3. PCR tamponlarının kullanılması. 10 X PCR Tamponu 5 X DMD Tamponu 500 mM KCl 83 mM (NH4)2SO4 100 mM Tris-HCl 335 mM Tris-HCl (pH 8.3) 15 mM MgCl2 33.5 mM MgCl2 Reaksiyondaki optimal 50 mM b -merkaptoetanol dNTP konsantrasyonu 34 mM EDTA 200 m M Reaksiyondaki optimal dNTP konsantrasyonu = 6000 m M TUZ (KCL) KONSANTRASYONU Birden fazla gen bölgesinin çoklu PCR amplifikasyonu için ya da başarılı PCR için (özellikle 100-1000 bp arasındaki ürünler için) tampon konsantrasyonunun 1.4 X-2 X yükseltilmesi (ya da sadece KCl konsantrasyonunun 70-100 mM civarına yükseltilmesi) reaksiyonun etkinliğini artırmaktadır. Gerçektende KCl konsantrasyonunun etkisi test edilen herhangi bir düzenleyiciye göre (DMSO, gliserol, BSA) daha önemli bulunmuştur. Genel olarak, uzun amplifikasyon ürünleri oluşturan çoğu primer çifti düşük tuz konsantrasyonlarında daha iyi çalışırken, kısa amplifikasyon ürünü oluşturan çoğu primer çifti yüksek tuz konsantrasyonunda daha iyi çalışır. Aşağıdaki 3 figürde iyonik kuvvet artışına bağlı olarak kısadan uzuna doğru ürünlerin yoğunlukları verilmiştir. Tuz konsantrasyonundaki bir artış kısa DNA’ya göre uzun DNA’yı daha yavaş denatüre eder. Bu nedenle tercihen kısa moleküller amplifiye edilecektir. Bununla birlikte bazı primerler tampon/tuz konsantrasyonlarının geniş aralığında iyi çalışır. Farklı tampon konsantrasyonlarında çoklu reaksiyon örnekleri Fig. 16, 17 ve 18’de gösterilmektedir. Fig 16’da gen bölgesi 6 için iki primerin erime sıcaklığı 58 oC iken, gen bölgesi 5 için erime sıcaklığı 52 oC civarındadır. Aynı iyonik kuvvette (1 X tampon) ve annealing sıcaklığında (54 oC) gen bölgesi 6 amplifikasyonunun gen bölgesi 5’in daha ilerisinden yapılması önerilir. Annealing sıcaklığını aynı tutulması sırasında, gen bölgesi 5’e primerlerin bağlanmasını artırmak için PCR tamponunun konsantrasyonunun (stringency) düşürülmesi gerekmektedir. Bu olay, KCl konsantrasyonunun (ya da tampon) artırılması ile sağlanabilir. Gen bölgesi 7 farklı bir örnektir, her iki primer gen bölgesi 6 için kullanılan (58 oC) primerler ile aynı erime sıcaklığına sahiptir. Bunlar (6 ve 7 gen bölgeleri) 1 X tamponda iyi amplifiye olmamıştır, buna karşılık tuz konsantrasyonundaki artışa cevap iyi olmuştur. Bu durum; 7. ürünün tümünün 6. ürüne göre daha düşük GC içeriğine sahip olması şeklinde açıklanabilir. Uzatma sıcaklığına maruz bırakıldığında ürün 7’nin DNA heliks stabilitesinde azalma yapar. Yeni zincirlerin bazısı, polimeraz onları tam amplifiye etmeden önce kalıptan ayrılabilir. Tamponun (1.6 X-2 X) konsantrasyonunun azalması, yeni sentez edilen zincirlerin kalıba daha iyi bağlanmasını (yapışmasını) sağlayabilir ve polimerazın görevini sonlandırmasın imkan sağlar. Sadece KCl ya da Tris-HCl konsantrasyonunda değişkenlik olan PCR reaksiyonlarının, KCl konsantrasyonlarından etkilendikleri gösterildi. Tris-HCl konsantrasyonu, konsantrasyonun geniş aralığında reaksiyonun sonuca etki etmezken, MgCl2 konsantrasyonu az da olsa farklı etkiye sahiptir. PCR PROGRAM DİZAYNI Temel Prensipler : Spesifik olmayan ürünlerin oluşturmadan, spesifik bir gen bölgesinin çoğaltılması, optimal bir PCR reaksiyonu için gereklidir. Bu yüzden, reaksiyon sırasında DNA-DNA eşleşmesinin çok iyi olması için annealing sıcaklığının yüksek olması gerekir. Verilen herhangi bir primer çifti için PCR programı; primerin baz kompozisyonu (GC içeriği) ve beklenilen PCR ürününün uzunluğu temel alınarak seçilebilir. Bu durumlarda genelde amplifiye olması beklenilen ürünler kısmen küçüktür (0.1-2 ya da 3 kb). Uzun aralıklı PCR için (amplifikasyon ürünleri 10-20 ya da 30 kb) ticarı kitler avantajladır. Taq polimerazın aktivitesi, optimal sıcaklıkta (72-78 oC) yaklaşık 2000 nükleotit/dakikadır ve reaksiyonun uzatma zamanı uygun şekilde daha sonra ayarlanabilir. Reaksiyon sırasında, enzim her zaman optimal aktivite göstermeyebilir. Uygulayıcı tarafından, uzatma zamanını (dakikada) amplifiye olan ürünün kb sayısına eşit olarak ayarlamak çoğu kez uygulanan bir yöntemdir (1 kb için 1 dakika, 2 kb için 2 dakika gibi). Sonra ürünler tanımlanınca, uzatma zamanı daha da indirilebilir. Birçok araştırmacı aktüel döngü başlangıcı öncesinde ilk denatürasyon basamağını 2-5 dakika olarak kullanır. Bu durumunun, hedef DNA’nın denatürasyonuna daha da yardımcı olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca, 5-10 dakikalık bir enson uzatma zamanı birçok yayında belirtilmiştir (son döngü esnasında başlayan birçok PCR ürününün ya da büyük bir kısmının uzamasının sonlanmasına yardımcı olduğu ifade edilir). Bu iki basamak farklı gen bölgeleri için test edilmiştir, ne ilk denatürasyon ne de son uzatma zamanı PCR reaksiyonunun sonucunda değişme yapmamıştır. Bundan dolayı, uygulayıcının düşüncesine göre bu basamaklar artık kullanılmayabilir. Annealing zamanı, primerlerin erime sıcaklığı temel alınarak seçilebilir. Bazen sonuçlar beklenildiği gibi olmayabilir. Bundan dolayı, 54 oC yazar tarafından başlangıç annealing sıcaklığı olarak kullanılmıştır (20 bp civarında ya da daha fazlasında birçok primer için çoğunlukla iyi sonuç verdi). Eğer spesifik olamayan ürünler oluşursa, bu sıcaklık artırılmalıdır. Eğer reaksiyon özgül ise (sadece beklenen ürünler sentez ediliyorsa) sıcaklık olduğu gibi kullanılmalıdır. Bu çalışma esnasında 70 ya da daha fazla primer kullanılmıştır. 30-60 saniyelik bir denatürasyon zamanı etkili ve başarılı bir PCR için yeterli görülmüştür. Denatürasyon zamanındaki bir uzama, yüksek sıcaklık altında Taq polimerazın zamanını artıracak ve polimeraz moleküllerde aktivite kayıp yüzdesini çoğaltacaktır. Döngü sayısı. Genelde, 30 döngü PCR reaksiyonları için yeterli olacaktır. Döngü sayısındaki bir artış ürünlerin miktarında keskin bir değişim yapmayacaktır. Annealing Sıcaklığının ve Amplifiye Olan Gen Bölgesi Sayısının Etkisi : Diğer PCR’lardan farklı olarak çoklu reaksiyonlar yeterli bir sıcaklıkta (stringent) tamamlanmalıdır. Birçok bireysel gen bölgesi 56 oC –60 oC’lik bir annealing sıcaklığında spesifik olarak amplifiye edilebilir. Deneylerin gösterdiğine göre, annealing sıcaklığının 4-6 oC düşürülmesi çoklu karışımlarda aynı gen bölgesinin birlikte amplifikasyonu için gereklidir. Bu durum aşağıda fig 19’da gösterilmektedir. Aşağıdaki ifade, tek parametrenin değiştirildiği (annealing sıcaklığı) şartlarda yapılan aynı PCR reaksiyonlarını göstermektedir. Karışım C ve C*’nün çoklu PCR amplifikasyonu için annealing sıcaklığı yaklaşık 54 oC görülmektedir. Bireysel gen bölgeleri (örneğin Y) 60 oC’ de amplifiye olabilir. 54 oC’de çoklu karışımda bazı spesifik olmayan amplifikasyonlar hala görünür. Bu durum (non-spesifik bantların görüntüsü), spesifik gen bölgelerinin sayısını artıran aynı zamanlı amplifikasyonlar aşılır ve bu yüzden artıklar görülmez. PCR’da baz kompozisyonundaki farklılıklardan dolayı (ürünlerinin uzunluğu ya da sekonder yapısı), bazı gen bölgeleri diğerlerine göre daha etkin amplifiye olur. Birçok gen bölgesi aynı zamanda amplifiye olursa (çoklu amplifikasyon), etkin şekilde amplifiye olan gen bölgesi etkisiz amplifiye olan gen bölgelerinin ürün miktarını negativ etkileyecektir. Bu fenomen PCR reaksiyonunda enzimlerin ve nükleotitlerin kısmen sınırlı kullanımından dolayıdır. Bunun için çoklu prosedürde daha etkin amplifiye olan gen bölgesi rekabeti kazanır ve amplifiye olan ürünlerin etkinliğini azaltır. Böylece ürünlerde zayıf görüntü ya da görünmezlik oluşturur. (aşağıda Fig 19’da annealing sıcaklığında kompleks durumlar belirtilmiştir. Aynı anda amplifiye olan gen bölgelerinin sayısı ve tampon konsantrasyonu paralel reaksiyonlarda değiştirilmişti) Fig.19. Karışım C*, karışım C ve primer Y’nin çoklu amplifikasyonları. Annealing sıcaklığı farklı olan (48 oC, 54 oC ya da 59 oC) üç PCR programında üç farklı DNA kalıbı kullanılmıştır. Mix C* (her jeldeki ilk üç bant) ve Mix C (1 X ya da 2 X PCR tamponunda 7-12 hatlar) ve primer Y (4-6 hat, mavi ok) . Her jeldeki 1-9. hatlar 1 X PCR tamponundaki reaksiyonları gösteriyor. Her jeldeki 10-12. hatlar 2 X PCR tamponundaki reaksiyonlar gösteriyor. Her jeldeki 7-12. hatlar (1 X ve 2 X altındaki ) primer karışım C’lidir. İlk jelin sol bölgesindeki 5 ok karışım C*’nin beklenilen ürünlerini işaret etmektedir. Her jeldeki en uzun spesifik ürün kırmızı okla işaret edilmektedir. Sarı oklar, karışım C* ile karşılaştırılan karışım C’deki beklenilen 2 ekstra ürünü (toplam 7 ürün) işaret etmektedir. Mavi oklar, son iki jelde bazı reaksiyonlarda Y ürünlerinin kaybını ya da ilk jelde Y ürünlerinin pozisyonunu işaret etmektedir. Çoklu karışım 48 oC’de birçok non-spesifik bant göstermektedir. 1 X PCR tamponunda, karışım C* de karışım C’ye göre Y ürünleri daha belirgindir. PCR tampon konsantrasyonu 1 X- 2 X aralığında bütün spesifik ürünlerin amplifikasyonuna olanak verir ve çoğu non-spesifik uzun ürünlerin yoğunluğunun azalmasına yardım eder (7-9, 10-12 hatlar karşılaştırılınca). 2 X tamponunda görülen belirgin 470-480 bp nonspesifik bant (mor ok) farklı primerlerin değiştirilmiş oranları sayesinde elemine edildi. 59 oC’de sadece Y ürünü görülebilir. Bunun olabilmesi için, 2 X tamponu kullanılmalısa ya da gen bölgesi tekbaşına amplifiye olmalıdır. Döngü Sayısı : Primer mix C* iki farklı genomik DNA kalıbını amplifiye etmek için kullanıldı. Aynı DNA kalıbı için sonuçlara bakıldığında, bütün tüpler arasında iki genomik DNA’nın birinde daha iyi olduğunu ortaya çıkardı. Bu durum muhtemelen DNA miktarından ya da kalitesinden dolayıdır. Ürünlerin miktarları arasındaki en belirgin varyasyon 24. döngü civarındadır (etidyum bromid ile boyanan jeller için). 28-30 döngü genel olarak reaksiyonda yeterlidir. Döngü sayısının 45 üzerine çıkmasıyla çok küçük değişimler gözlenmiştir ya da hiç değişim gözlenmemiştir.Döngü sayısı 60 üzerine çıktığında küçük kantitatif faydalardan bahsedilebilir

http://www.biyologlar.com/pipetleme-ve-dna-kalibi

Doku Mühendistliği

İnsanda ilk implantasyon materyallerinin geliştirilmesi,1960’larda gerçekleşmiştir. Bu materyaller, biyolojik olarak “inert” kabul edilirler, yani belirgin doku yanıtı uyarmamaktadırlar. Cronin ve Gerow ‘un ilk kez tanıttıkları silikon jel meme implantları bunlara örnek olarak verilebilir. İkinci kuşak biyomateryaller, ekstrasellüler matrix ile kimyasal olarak etkileşebilecek şekilde tasarlanmaktadır. Bu materyaller ilk kez 1970’li yıllarda tasarlanmıştır, bunlar içinde cam ve kalsiyum seramiklerinin olduğu kemik replasman materyalleri sayılabilir. Yine biyolojik olarak yıkılan sentetik polimerler, emilebilen sütür materyalleri ve kemik fiksasyon plakları bu grup içindedir. Biyolojik olarak yok edilebilen sentetik materyallerin hücrelerin tutunması ve doku oluşumuna yön vermesi için bir “taşıyıcı iskelet” (SCAFFOLD) rolü oynayabileceği fikri doku mühendisliği alanını başlattı. Günümüzde biyolojik sistemlerde özel moleküler yanıt oluşturabilecek üçüncü kuşak biyomateryallerin geliştirilmesi için yoğun çalışmalar mevcuttur. Doku mühendisliğinde biyomateryallerin, çok önemli rolü vardır. Doku kalıbını sağlayan çemberler , doku iskeleti, biyoaktif madde dağıtan araçlar gibi implante edilen cihazlar için gereklidirler. İmplante edilen kalıplar, istenen fonksiyonun özel üç boyutlu şekle bağlı olduğu yapıdaki dokular için kullanışlı olmaktadır. Kalıp, önceden belirlenmiş şekillerde doku oluşumuna rehberlik edebilir, ve kan akımının bulunduğu kaynaktan yeni oluşacak dokuya yönlendirilmesini sağlar ve böylece yeni oluşan dokunun cerrahi aktarımını mümkün kılar. Doku fabrikasyonu için kullanılan alanda katı duvarlı çemberler, biyoaktif materyalleri bünyesinde yoğunlaştırıp lokalize eder. Biyomateryallerin doku mühendisliğinde diğer önemi ise “taşıyıcı iskelet” olarak kullanılmalarıdır. Yapı iskelesi olarak kullanılacak materyal için istenen temel özellikler arasında biyouyumlu, yok edilebilir, mekanik bütünlüğü ve doku iletimini sağlayabilir olması sayılabilir. Vücutta normalde bulunan ve “framework” görevindeki materyaller, örneğin hyalurinik asit, glikozaminoglikanlar, kollagen, polisakkarit (çitosan), fibrin bu amaçla kullanılabilir ve bunların ince bağırsak mukozası ya da dermisten hazırlanan asellüler karışımları doku mühendisliğinde kullanılabilir. Doku iskeleti olarak kullanılabilecek semi sentetik maddeler içinde (biyolojik yapıda var olan maddelerin sentetik maddelerle karışımları) veya sentetik maddeler (tamamen doğal olmayan maddeler) olabilir. Sentetik polimerlerin daha esnek tasarımlara olanak sağlayabilmeleri, içerik ve yapıları isteğe göre özel olarak üretilebilmeleri gibi avantajları vardır. Bazı polimerler, biyolojik koşullarda örneğin vücut sıvılarına maruz kalınca veya hücresel yıkım veya enzimatik yıkıma uğrayabilmektedirler. Bunu gidermek için küçük delikler (por’lar) aracılığıyla geçirgenik ve hidrofobik niteliklerin, ko-polimer oranı ve kristallik gibi özellikler eklenerek biyolojik yıkımdan bir miktar korunmaları sağlanmaktadır. Biyoyıkılabilir polimerler, kalsiyum seramikleri ve her ikisinin kombinasyonları delikli materyal özelliğinde üretilip yapı iskelesi olarak kullanılabilir. Materyaller, yüzey özelliklerini ve kompozisyonu değiştirecek şekilde biyoaktif moleküller ile modifiye edilebilir. Biyolojik ortamda parçalanırken biyoaktif materyaller halinde ortama salınan biçimde de üretilebilirler. Bu amaçla 100 mikrometre çaplı mikropartiküller içerecek şekilde oluşturulabilirler. Biyomateryaller yüzeyde hücreler ve ekstrasellüler matris ile temas halindedirler. Sentetik ve doğal maddelerin yüzey özellikleri, elektrik, topolojik ve kimyasal olarak değiştirilebilir. Materyalin yüzeyine çeşitli moleküllerin eklenmesi ile adherans ve hareketlerini etkilenebilir. Kalsiyum mineralleri ile kaplama, parçalanabilen polimerlerin kemik dokusu ile daha uyumlu olmasını sağlayabilir. Kollajen lifler gibi doğal olarak var olan bazı maddeler spesifik hücre adhezyonunu sağlayan kenarları taklit etmek amacıyla kullanılabilir. Hücre fonksiyonları, yüzey mühendisliği ile özel büyüme faktörleri salgılayacak şekilde kontrol edilebilir. Yapı teknolojisi içinde mikrotemas printing, laser fotolitografi, mikro sıvı kanalları gibi işlemler , sentetik materyaller üzerine hücre ekimi işleminin topografisini kontrol etmek için uygulanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/doku-muhendistligi

Yağ Asitlerinin Fiziksel Özellikleri

Yağ asitlerinin hem fiziksel hem de fizyolojik özellikleri karbon zincirinin uzunluğuna ve moleküldeki çift bağların sayısına (yağ asidinin doymamışlık derecesine) bağlıdır. Karbon sayısı düşük olan (10'a kadar) yağ asitleri adi ısıda sıvı ve uçucudur. Daha fazla sayıda karbona sahip olanlar (12:0 ve daha büyük zincirli doymuş yağ asitleri) vucut sıcaklığında katıdır. Bunların erime noktaları molekül ağırlığının artması ile yükselir. Bilinen bütün doymamış yağ asitleri oda ısısında sıvıdır. Çift bağ sayısı arttıkça daha düşük derecelerde de sıvı kalabilirler. Örn. 18:2 doymamış yağ asitleri 0 ° C de sıvıdır. Doymamış yağ asitleri taşıdıkları çift bağlar sayesinde yüksek reaksiyon yeteneğine sahiptir. 2-4 karbonlu yağ asitleri, asetik, propiyonik ve bütirik asitler her oranda su ile karışımlarına karşılık, karbon sayısı arttıkça suyla karışma yetenekleri azalır. Karbon sayısı 10'dan fazla olanlar doymuş yağ asitleri suda hiç erimezler. Pratikte doğal açilgliseroller kendilerinin fonksiyonel rollerine uyacak şekilde biçimlenmiş yağ asidi karışımlarını içerirler.Örneğin bütün çevresel ısılarda sıvı olması gereken membran lipidleri depo lipidlerden daha fazla doymamış yağ asidi içerirler. Soğukla karşılaşan dokularda, ör. Kutuplarda yaşayan veya kış uykusuna yatan hayvanlarda veya hayvanların ekstremitelerinde bulunan lipidler daha fazla doymamıştır. Yani soğuk bölgelerde yaşayan canlıların membran lipidlerinde daha çok doymamış yağ asitleri bulunmasına karşın sıcak bölgelerde yaşayan canlıların membran lipidlerinde doymamış yağ asitleri bulunur. Doymuş yağ asitleri oranı fazla olan gliseridler ise katıdır. Doğal olarak bulunan uzun zincirli doymamış yağ asitlerinin hemen hemen hepsi sis konfigürasyondadır (Açil zincirleri söz konusu çift bağın aynı tarafında ise bu bileşik sis'tir denir. Birbirlerinin karşı tarafında iseler trans konfigürasyonda olur). Ancak, doymamış yağ asitlerinde çift bağın yerinin değişmesiye izomerler türerse de daha çok görünen izomer şekli, çift bağın etrafındaki dizilişe bağlı olarak ortaya çıkan cis ve trans izomerlerdir. Örneğin oleik asidin erime noktası 13 ° C ve cis şeklindedir. Oleik asit nitrit asitle mumamele edilirse trans şekli olan elaidik asit meydana gelir. Bunun ise erime noktası 45 ° C dir.

http://www.biyologlar.com/yag-asitlerinin-fiziksel-ozellikleri

PROTEİN SAFLAŞTIRMADA ÇÖKTÜRME YÖNTEMİ

İlgili proteinin diğer proteinlerden ayrılmasında veya proteinlerin deriştirilmesinde kullanılan çöktürme işlemi, proteinleri saflaştırma işlemlerinin çoğunda kullanılmaktadır. Araştırmanın amacına uygun olarak proteinleri çöktürme işlemi santrifüjleme ve filtrasyonla elde edilen fraksiyonda veya doğrudan fermantasyon ortamında yapılabilir. Protein molekülünün yüzeyindeki hidrofilik ve hidrofobik grupların dağılımı proteinlerin çeşitli çözücülerdeki çözünürlüğünü etkiler. Proteinlerin bu özelliklerinden yararlanılarak amaca uygun olarak farklı şekillerde çöktürme işlemleri yapılır. Bunlar pH, ısı, organik çözücüler, organik polimerler ve yüksek tuz derişiklerinde çöktürme işlemleridir. Bu çöktürme işlemlerinden en çok tercih edilen yüksek tuz derişikleri ile çöktürmedir. 1. Tuz ile Çöktürme Proteinlerin su içerisindeki çözünürlükleri çok azdır. Ortama bir miktar nötral tuz (NaCl ve (NH4)2SO4 gibi) ilave edildiğinde proteinleri yüzeyinde veya iç kısımlarında bulunan hidrofobik grupların su ile etkileşim derecesi artar, bu durumda proteinlerin çözünürlükleri de artar. Bu olaya salting in denir. Protein çözeltisine çok miktarda nötral tuz ilave edildiğinde, proteinlerin genellikle iç kısımlarında yer alan hidrofobik gruplar etrafındaki su molekülleri tuz iyonları tarafından uzaklaştırılır, bu durumda hidrofobik grupların birbirleri ile olan etkileşimleri artar ve proteinler çökerler. Bu olaya ise salting out denir. Protein çözeltisinde hidrofobik alanları büyük ve daha fazla olan proteinler, hidrofobik alanları küçük ve daha az olanlarınkine göre daha çabuk birbirleri ile etkileşerek çökerler. Bu olaya proteinlerin fraksiyonlanması denir. Bu işlem için protein çözeltisine farklı derişimlerde amonyum sülfat eklenir, oluşan çökelti santrifüjleme ile geri elde edilir ve uygun bir tamponda tekrar çözülür. Her çözeltide ilgili protein, analiz yöntemleriyle aranır. Bu şekilde ilgili proteinin bulunduğu çökelti fraksiyonu, diğer protein fraksiyonlarından uzaklaştırılmış olunur. Böylece çöktürme işlemi ile kısmi bir saflaştırma yapılmış olunur. Çöktürme işlemi aynı zamanda çok seyreltik olan protein çözeltilerinin deriştirilmesinde kullanılabilir. Bu işlem için çok seyreltik olan protein çözeltisine yüksek derişimlerde amonyum sülfat eklenir, daha sonra santrifüjleme ile elde edilen çökelti uygun bir hacimde tamponda çözündürülür. Çöktürme işleminde birçok avantajı nedeniyle en fazla kullanılan tuz amonyum sülfattır. Amonyum sülfat proteinleri denatürasyon, proteolizis ve bakteriyel kontaminasyona karşı kararlığını korur. Ayrıca, amonyum sülfatın çözünürlüğü çok az değişir (0-30˚C) ve büyük miktarlarda ucuz bir şekilde saf olarak elde edilebilir. 2. Tuzların Uzaklaştırılması Tamponda çözündürülmüş çökeltideki tuzlar veya amaca göre tampon bir sonraki saflaştırma adımını etkilememesi için diyaliz veya jel filtrasyon tekniği ile uzaklaştırılır veya değiştirilebilir. 2.1. Diyaliz Protein çözeltilerindeki tuzların uzaklaştırılmasında veya çözelti tamponunun değiştirilmesinde çoğunlukla diyaliz işlemi uygulanır. Bu işlem için özel imal edilmiş, genellikle selüloz asetattan yapılmış, gözenekli ve küçük molekülleri geçiren ancak büyük molekülleri geçirmeyen yarı geçirgen bir membrandan oluşan diyaliz torbası kullanılır. Protein çözeltisi bu diyaliz torbasına konur ve uygun bir tampon içerisine bırakılır. Çok yavaş bir şekilde karıştırılır. Küçük moleküller membrandaki osmotik basınç dengelene kadar serbestçe membrandan geçerler. Dengeye ulaştığında moleküllerin dış tampona geçmesi durur. Bu nedenle membran içerisindeki tuz veya tamponu tamamen uzaklaştırmak için, membran dışındaki tamponu ya birkaç kez değiştirmek gerekir ya da peristaltik bir pompaya bağlanan özel bir düzenekle sürekli değiştirilir. Protein aktivitesindeki kaybı en aza indirebilmek için, diyaliz genellikle +4˚C’de gece boyunca (yaklaşık olarak 16-18 saat) yapılır. Diyaliz esnasında bazı enzimlerin aktivitesi için gerekli olan koenzimler veya kofaktörler diyalizle ayrılabilir. Bu durumda ilgili enzim aktivitesi düşük veya hiç görülmeyebilir. Bu nedenle diyaliz sonrası ilgili enzimin koenzim veya kofaktörü tampona eklenmelidir. 2.2. Jel Filtrasyonu Bu yöntem tuzların uzaklaştırılması ve tampon değiştirilmesinde diyalize göre daha hızlı olmasına rağmen, küçük hacimlerde uygulama yapılması ve işlem sona erdiğinde oldukça seyreltik bir protein çözeltisi elde edilmesi nedeniyle dezavantajlıdır. Bu işlem için genellikle Sephadex® G25 veya BioGel® P-6 gibi küçük gözenekli jel filtrasyon matriksleri kullanılır. Bu matriksler özel işlemlerle şişirildikten sonra uygun bir kolona doldurulur. Amaca göre istenilen tampon ile birkaç kez yıkanarak dengeye getirilir. İlgili proteinin bulunduğu çözelti kolona yüklenir ve dengeye getirilen tampon ile yıkanır. Proteinler ve diğer yüksek molekül ağırlıklı moleküller (> 6000) kolonu ilk önce terk ederken, düşük molekül ağırlıklı moleküller kolon tarafından alıkonarak, kolonu çok yavaş terk ederler. Böylece proteinler tuzlardan uzaklaştırılmış ve tamponda değiştirilmiş olunur. 3. pH Değişimi ile (İzoelektirk) Çöktürme Çözeltinin pH değerini proteinin izoelektrik noktasına (pI) yakın ya da eşit duruma getirmektir. Bu işleme izoelektrik çöktürme denir. Bu yöntemde çözeltinin pH değeri proteinin izoelektrik noktasına yakın ya da eşit duruma getirilir. Protein moleküllerinin yüzeyi negatif ve pozitif yüklü gruplar ile kaplıdır. pI değerinin üstünde yüzey negatif yüklüdür. pI değerinin altında ise yüzey pozitif yüklüdür. Bu nedenle bu noktalarda yükler birbirini iterler. İzoelektrik noktada ise protein yüzeyindeki negatif ve pozitif yükler birbirlerine eşit olur ve moleküller arasında elektrostatik çekim oluşur ve benzer moleküller arasında artık elektrostatik itmeler oluşmayacaktır. Bu da proteinlerin çökmesine neden olur. İzoelektrik çöktürme genellikle istenen proteinden çok istenmeyen proteinleri çöktürmek için kullanılır, çünkü çöktürme sırasında denatürasyon ve aktivite kaybı meydana gelebilir. Bunun nedeni ise elektrostatik çekimler nedeni ile proteinin üç boyutlu yapısının bozulmasıdır. 4. İyonik Şiddeti Düşürerek Çöktürme Bazı proteinler çözeltinin iyonik şiddetinin belirli bir değerin altına düşürülmesi ile çöktürülebilir. Bu nadiren uygulanan bir yöntem, ham ekstratların kullanılma durumlarında gerçekleştirilebilir. İyonik kuvvet sadece su ilavesi ile düşürülebilir. Böylece konsantrasyon azalırken genelde çözünürlük artmış olur. Düşük iyonik şiddet ile çöktürme işleminin gerçekleşmesi izoelektrik noktada ya da izoelektronik nokta civarında daha olasıdır. 5. Organik Çözücüler ile Çöktürme Pek çok protein, aseton veya etanol gibi su ile karışabilen organik çözücülerin eklenmesi yoluyla çöktürülebilir. Burada proteinin çökme davranışı geliştiren faktörler izoelektrik çöktürmedekilere benzerdir ve salting-out etkisi ile çöktürmede olduğundan farklıdır. Bu nedenle, bu yöntem bir saflaştırma prosesinde izoelektrik çöktürmeye alternatif olarak ya da salting-out ile birleştirilerek kullanılabilir. Organik çözücünün ilavesi çözeltinin dielektrik sabitini ve dolayısıyla çözme kuvvetini düşürmektedir. Böylece proteinin çözünürlüğü azaltılmış olur ve elektrostatik çekimler etkisi ile agregasyon meydana gelebilir. Çökme pH değeri proteinin pI değerine yakın olunca daha kolay bir şekilde meydana gelmektedir. Proteinin boyutu da çökme davranışını geliştirmektedir. Buna göre daha büyük proteinler diğer özellikleri aynı olan daha küçük proteinlere göre daha düşük organik çözücü konsantrasyonlarında çökeceklerdir. Bununla birlikte bazı hidrofobik proteinler, özellikle hücre membranlarında bulunanlar organik çözücüler etkisi ile çöktürülemezler ve aslında membranlardan organik çözücü proteinin hidrofobik parçaları etrafındaki su moleküllerinin yerini alacaktır ki bu da çözünürlüğün artması ile sonuçlanacaktır. Denatürasyonu minimuma indirmek için organik çözücülerle çöktürme işlemi 0°C’de veya altındaki sıcaklıklarda gerçekleştirilmelidir. Daha yüksek sıcaklıklarda protein konformasyonu hızlı bir şekilde değişecektir. Bu da organik çözücü moleküllerinin proteinin iç kısmına erişmesine olanak sağlayacaktır. Burada bu moleküller hidrofobik etkileşimleri bozabilir ve denatürasyona sebep olabilirler. Organik çözücülerin sulu çözeltilerle karışımlarının donma noktasının 0°C’nin altında olması bu çöktürme işleminin uygulanabilirliği açısından şanstır. Aseton ve etanol en çok kullanılan çözücülerdir; kullanılan diğer çözücüler metanol, propan-1-ol ve propan-2-ol’dür. Özellikle büyük ölçeklerde çalışırken güvenlik dikkate alınmalıdır; buna göre çözücü göreceli olarak toksik olmamalı ve görece olarak yüksek parlama noktasına sahip olmalıdır. 6. Organik Polimerler ile Çöktürme PEG(polietilen glikol) en çok kullanılan organik polimerdir. Çöktürme mekanizması organik çözücülerle çöktürme mekanizması ile benzerdir. Bununla birlikte daha düşük konsantrasyonlar gerektirmektedir, genellikle %20′den daha düşük. Daha yüksek konsantrasyonlar viskoz çözelti oluşumu ile sonuçlanmaktadır. Bu da çökeltinin geri kazanılmasını zorlaştırmaktadır. Polimerin molekül ağırlığı 4000′den daha büyük olmalıdır. 7. Denatürasyon ile Çöktürme Denatürasyon ile çöktürme eğer ilgilenilen protein muamele sonrasında denatüre olmuyorsa, buna karşılık kontamine edici proteinler denatüre oluyorsa, bir saflaştırma adımı olarak kullanılabilir. Denatürasyon, sıcaklığın, pH’ın değiştirilmesi ya da organik çözücülerin eklenmesi ile gerçekleştirilebilir. Proteinlerin tersiyer yapısı denatürasyon esnasında bozulur. Bunun sonucunda rastgele sarmal yapılar oluşur. Çözelti içerisinde bu sarmallar birbirlerine dolaşırlar ve böylece agregatlar oluştururlar. Agregat oluşumu pH ve iyonik şiddet ile geliştirilebilir. Daha çok düşük iyonik şiddette ve proteinin izoelektrik noktası civarlarında gerçekleşir. 7.1. Yüksek sıcaklık ile denatürasyon Yüksek sıcaklıklar, proteindeki konformasyonu sağlayan bağları kırarak ve birleşmiş çözücü moleküllerinin serbest kalmasını sağlayarak gerçekleştirmektedir. Farklı proteinler için denatürasyon sıcaklığı da farklıdır. 7.2. pH ile denatürasyon Aşırı pH iç kısımlarda elektrostatik itmeye neden olmaktadır ya da amino asit yan zincirindeki yükleri değiştirerek iç kısımlardaki elektrostatik çekme kuvvetlerini yok etmektedir. Bunun sonucunda protein açılır. Ve bağlanmış çözücü molekülleri uzaklaşır. Bu da denatürasyon ile sonuçlanır. 7.3. Organik çözücü ile denatürasyon Organik çözücüler ile seçici denatürasyon, denatürasyonu arttırmak için, genellikle 20-30 °C’lerde gerçekleştirilir. 8. Proteinleri sülfosalisilik asit ile çöktürme yöntemi Proteinlerdeki serbest bazik grupların, sülfosalisilik asit ile suda çözünmeyen bileşik oluşturmaları prensibine dayanır. Bir deney tüpüne 1-2 mL seyreltik serum konur. Deney tüpündeki seyreltik serum üzerine 1-2 damla %20’lik sülfosalisilik asit çözeltisi damlatılır. Deney tüpünde beyaz bir bulanıklık oluştuğu gözlenir. Açıklama: Serumda bulunan proteinlerdeki serbest amino grupları gibi bazik gruplar, sülfosalisilik asit ile birleşirler ve protein-sülfosalisilik asit bileşiği oluşur. Oluşan protein-sülfosalisilik asit bileşiği suda çözünmediğinden çöker. Deney tüpünde gözlenen bulanıklık, çöken protein-sülfosalisilik asit bileşiğinden ileri gelmektedir. 9. Proteinleri Konsantre Nitrik Asit ile Çöktürme Yöntemi (Heller’in Halka Deneyi) Proteinlerin, nitrik asit ile asit-metaprotein (asit-albümin) bileşiği oluşturmaları prensibine dayanır. Bir deney tüpüne 1-2 mL konsantre HNO3 konur. Deney tüpündeki konsantre HNO3 üzerine 1 mL seyreltik serum tabakalandırılır. Deney tüpünde HNO3 ve serumun temas yerinde beyaz bir halka oluştuğu gözlenir. Açıklama: Serumda bulunan proteinler, nitrik asit ile birleşirler ve beyaz renkli asit-metaprotein (asit-albümin) bileşiği oluştururlar. Deney tüpünde gözlenen beyaz halka, asit-metaprotein (asit-albümin) bileşiğinden ileri gelmektedir. 10. Proteinleri Triklorasetik Asit (TCA) ile Çöktürme Yöntemi Proteinlerin, triklorasetik asit (TCA) anyonları ile bağlanarak suda çözünmeyen tuzlar oluşturmaları prensibine dayanır. Bir deney tüpüne 1-2 mL seyreltik serum konur. Deney tüpündeki seyreltik serum üzerine 1-2 damla %20’lik TCA çözeltisi damlatılır. Deney tüpünde bulanıklık oluştuğu gözlenir. Açıklama: Serumda bulunan proteinler, TCA’in anyonları ile bağlanarak suda çözünmeyen tuzlar oluştururlar. Gözlenen bulanıklık, bu tuzların çökmesinden ileri gelmektedir. 11. Proteinleri Kaynatma-Asetik Asitle Çöktürme Yöntemi Proteinlerin, ısı etkisiyle denatüre olmaları ve asetik asitin proteinlerin denatürasyonunu artırması prensibine dayanır. Bir deney tüpüne 1-2 mL seyreltik serum konur. Deney tüpü dikkatli bir şekilde ısıtılır. Deney tüpünde beyaz bir bulanıklık oluştuğu gözlenir. Deney tüpündeki bulanıklık üzerine birkaç damla asetik asit damlatılır; bulanıklığın arttığı veya değişmediği gözlenir. Açıklama: Serumda bulunan proteinler ısı etkisiyle denatüre olurlar ve çözünürlükleri azalır. Deney tüpünde gözlenen bulanıklık, çözünürlükleri azalan proteinlerin çökmesinden ileri gelmektedir. Asetik asit, proteinlerin denatürasyonunu artırır. KAYNAKLAR Yıldırım, A., Bardakçı, F., Karataş, M., Tanyolaç, B., Moleküler Biyoloji, 2. Baskı, Ekim 2010, Ankara Tutar, Y., Geçkil, H., Karataş, M., Biyokimya, 3. Baskıdan Çeviri, Şubat 2010, Ankara Nelson, D. L., Cox, M. M., Lehninger Principles of Biochemistry, Fifth Edition, New York, 2010 www.duzen.com.tr

http://www.biyologlar.com/protein-saflastirmada-cokturme-yontemi

Kozmetiğin vazgeçilmezi kremler

Kozmetiğin vazgeçilmezi kremler

Kremler öncelikli olarak bizlere kokuları ve görünüşleri ile hitap etseler de aslında farkında olmadan hepimiz kullandığımız kremlerin kıvamına, yağ oranına dikkat ederiz; hatta kullandıkça renk değişimini dahi gözlemleriz. Bunlar tüketici gözüyle normal davranışlardır, ancak çoğu krem günümüzde tenimizin yağ oranına, amacımıza (medikal, göz altı, gece, gündüz, kırışıklık önleyici vb. kremler) ve kullanım sıklığımıza bağlı olarak bizlere sunulduğu için bahsettiğim kontrolleri yapmak -eğer bu konularda titiz biri değilseniz- gereksiz hale geliyor. Artık teknoloji gelişti ve piyasadaki sıkı rekabet koşulları kozmetik firmalarını doğrudan tüketici ihtiyaçlarına yönelik kremler üretmeye zorluyor. Bu bağlamda da onlar klasik kremlerinin beraberinde (Şekil 1) klinik araştırmalarla, geri bildirimlerle veya uygulanan anket vb. gereçlerle ihtiyaç duyulanı bularak onu üretme yoluna gidiyorlar. Medyayı kullanarak ya da kataloglar üzerinden hedef kitlelere bu ürünleri sunuyorlar. Kozmetik dünyasına göz attığımızda karşımıza kremler ile losyonlar çıkarken, medikal olarak tüm krem türevlerini görmek mümkün. Bu yazı sonrasında hangi türevin hangi işlevlerde daha etkin kullanıldığını daha iyi kavrayacaksınız. Bilimsel açıdan tüm krem ve türevleri yarı-katı ürünler başlığı altında toplandıkları için merhemlerin de, losyonların da, jellerin de aslında bir çeşit krem sayılabileceğini de belirtmek istiyorum. İsimlerindeki farklılık sadece kullanım alanları ile ilişkilendirmede öne çıkıyor. Şimdi losyondan başlayarak kıvamımızı arttıralım ve krem türevlerinin ne tür kimyasal tepkimeler içerdiğini, hangi ihtiyaçlarımızı karşıladıklarını gözlemleyelim: Şekil 2: Şampuanlar tüm losyon özelliklerine sahiptir. Losyonlar ve kullanım alanları Losyonlar, hasar görmemiş vücut yüzeylerine tatbik edilen, düşük ve orta kıvama sahip krem türleridir. En bilinen losyon türü şampuanlardır; bir şampuan belirgin bir biçimde losyonun tüm özelliklerini bünyesinde barındırır (Şekil 2): Belirli bir amaç için kullanılırlar (nemlendirme, temizlik, pürüzsüzlük kazandırma, yumuşatma gibi), düşük kıvamlı oldukları için geniş yüzeylerde etkili olurlar, uzun raf ömrüne sahiptirler, yağ oranları düşük olduğu için suyla temas ettikleri anda vücut yüzeyinden büyük oranda temizlenirler. Bu özellikleriyle şampuanlar saçlarımızı temizler, kepek oluşumunu/çoğalmasını engeller, saç derimizin pH/yağ dengesini korunmasına yardımcı olur. Losyonlar su içindeki yağ emülsiyonlarıdır. Emülsiyon, birbiri içinde çözelmeyen sıvı – sıvı karışımlarına verilen addır. Miktarca az olan sıvı diğer sıvı içerisinde dağılmış durumdadır. Buna en iyi örnek süttür. Emülsiyonları kararlı kılmak için emülgatörler kullanılır. Emülgatörler sürfaktan özellikli maddelerdir: Sürfaktanlar yüzey gerilimini düşürerek bir yüzey için daha kararlı bir yapı oluştururlar, böylece faz ayrımı önlenerek düzensiz yayılma engellenmiş olur. Losyon içinde kullanılan emülgatörlerden bazıları parafin, setearil alkol, polisorbat 20 ve setearet 20 olarak sıralanabilir. Emülgatörler aynı zamanda losyona stabilite (kararlılık) kazandırdıkları için stabilizatör ajanı olarak da görev alırlar [1]. Medikal anlamda ise losyonlar, mikroplara karşı aşırı hassasiyeti olan kimselerce, vücudun herhangi bir bölgesinde mantar tedavisi amacıyla, egzema veya diğer alerjik deri semptomlarına yönelik tedavilerde, yumuşatıcı, ağrı giderici olarak da kullanılabilir. Kremlerin özellikleri ve kullanım alanları nelerdir? Kremlerin losyonlara oranla biraz daha yoğun ve merhemlere kıyasla daha akıcı olmaları, onlara hem losyon gibi hem de merhem gibi kullanılabilme esnekliği sağlamıştır. Bu nedenle medikal açıdan kremler, merhemlere ve losyonlara tercih edilirler. Jellerin çabuk emilme ve dolayısıyla çabuk tepki verme özelliklerinden dolayı kremlerle kıyası pek mümkün değil. Kremlerin biraz daha yoğun kıvamları olduğunu düşünürsek losyonlarda kullanılan hammaddelerin üzerine bağlayıcı özellikte olan veya başka bir amaca sahip olan ancak bağlayıcı özelliği de bulunan kimyasalların eklenmesi sonucu doğuyor. Bu kimyasallar çoğu zaman kıvam arttırma özelliklerinin yanında sürfaktan, deri yumuşatma vb. özellikler de taşırlar. Bağlayıcılara örnek olarak miristil alkol, setil alkol, karbomer verilebilir. Karbomer içeren kremler çoğunlukla beraberinde nötralizatör olarak sodyum hidroksit ve trietanolamin de içerir [2][3]. Bunun nedeni karbomerin asidik değerini nötralize etmek içindir. pH dengesi yani kimyasal karışımın içindeki H+ iyon derişimi çok olursa krem fazla asidik, az olursa da bazik olur. Nötralizasyon tepkimelerinde asitler ile bazlar tepkimeye girerek su ve tuz açığa çıkarırlar. En bilinen örneklerden biri sofra tuzunun (NaCl) oluşum tepkimesidir [4]: HCl + NaOH → NaCl + H2O  (Hidroklorik asit + Sodyum hidroksit → Sofra tuzu (sodyum klorür) + Su) Sık kullanılan diğer nötralizatörler içinde potasyum hidroksit ile sodyum hidroksimetil glisinat da sayılabilir. Kremler, genel olarak losyonların kullanım alanlarına ilave olarak nemlendirmenin daha çok ihtiyaç duyulduğu durumlarda kullanılırlar. Merhemlerin bu kadar yoğun kıvamda olmalarını hangi kimyasallar sağlar? Şekil 3: Merhemler akmazlığı en yüksek krem türevleridir(Kaynak: https://www.cs.ubc.ca/) Merhemlerin kıvamlarındaki akmazlık daha çok içeriklerindeki parafin, vazelin gibi petrol türevlerinden ve hidrojene lanolin gibi yoğun maddelerden ileri gelir. Hidrojene lanolin oda sıcaklığında taş sertliğindedir, merhem yapısına eritilerek ilave edilir ve doğal olarak merheme koyu kıvam verir. Merhemlerin içeriğinde bağlayıcılardan çok, bahsettiğim koyu kıvamlı hammaddeler olduğu için imalatları esnasında kremlerden daha az kimyasal tepkimeye sahiptirler. Genel kullanım alanları arasında ağrı kesici, anti-mikrobiyal, deriyi yumuşatma ve kuruluğunu önleme gibi özellikler sayılabilir. Jellerin diğer krem türevlerine baskın yönleri nelerdir? Jeller içeriklerinde deri yüzeyini emilime hazırlayan maddeler barındırırlar. Benzil alkol, izopropil palmitat gibi kimyasal maddeler deri yüzeyini aktif maddenin hızlıca emilebilmesini sağlayacak biçimde şekillendirerek kamfor, ibuprofen, levomentol, diklofenak dietilamin, dimetinden maleat gibi acı dindirici, kaşıntı önleyici, alerjik tepkileri dindirici özellikteki aktif maddelerin en kısa sürede görevlerini yerine getirmelerini sağlarlar. Jellerin kıvamları neredeyse merhemler kadar yoğundur; içeriklerindeki bağlayıcılar ve sürfaktanlar jellerdeki bu koyu kıvamın başlıca etkenleridir. Tüm krem ile türevlerinde tüm bu kimyasalların yanında olmazsa olmaz diyebileceğim koruyucu/katkı maddelerini es geçmeyelim. Bu kimyasallar genel anlamda kreme ömrünü biçen kısmını oluşturur ve çoğu yapısal olarak anti-mikrobiyal etkiye sahiptir. Bu maddelere örnek olarak metil paraben, etil paraben, propilen glikol, benzil alkol ile propil parahidroksibenzoatı verebiliriz. Kremler nasıl bozunurlar? Aslına bakarsanız kremler gıda maddeleri gibi görünürde bozunmalarını belli etmezler. Örneğin raf ömrü geçmiş bir peynir kolayca küflenir ve bunu kolayca anlayabiliriz, ancak raf ömrünü tamamlamış bir kremin veya türevinin etkisini kestirmek güç. Çünkü bozunmalar çok çeşitlilik gösterebilir: Örneğin nötralizatörü işlevini kaybeder ve raf ömrü sonrası yoğun asidik/bazik bir hal alırsa krem tahriş edici bir özellik kazanabilir. Diğer yandan aktif maddesi etkinliğini kaybetmiş olabilir ve bu durumda ne kadar kullanırsanız kullanın size olumlu bir etki sağlamayacaktır. Emülgatörler, çevrenin etkisiyle işlevini yerine getiremeyebilir; böylece bir anlamda stabilizatör etkisini kaybetmesiyle yağlı faz ile sulu faz ayrışmaya başlayıp beyaz olan krem gitgide sarımsı bir hal alabilir. Tüm bunlara rağmen raf ömrü 5 yıl olan kremi bir 5 yıl daha kullanmanız da olası elbette. Raf ömrü neye göre belirlenir? Kremlerin formülasyonları oluşturulduktan sonra belirli periyotlar dahilinde üretilen numunelerden analizler yapılır, elde edilen sonuçlar kıyaslanır ve eldeki değerlerin limit içinde kaldığı optimum süre gözetilerek raf ömrü belirlenir. Şekil 4: Delgeçli kapağa sahip bir tüp Kremin tazeliğini koruması için en önemlisi hava ile temas etmemesidir. Bu nedenle medikal kremlerin tüpleri, kapaktaki delgeç ile delinene kadar kullanıma kapalıdır (Şekil 4). Kremlerin içeriklerindeki gizleri böylelikle açığa çıkarmış olduk. Rehber niteliğindeki bu iki aylık yazı dizisinin ufkunuzu genişletmiş olması dileklerimle… Serinin ilk yazısı için buyrunuz: Kozmetiğin Vazgeçilmezi: Kremler – 1 Kaynaklar: [1] http://en.wikipedia.org/wiki/Lotion[2] http://chemicaloftheday.squarespace.com/todays-chemical/2011/8/31/carbomer.html[3] http://www.cosmeticsinfo.org/ingredient_details.php?ingredient_id=652[4] http://en.wikipedia.org/wiki/Neutralization_%28chemistry%29 Yazar hakkında: Murat Pınar http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kozmetigin-vazgecilmezi-kremler-2.html

http://www.biyologlar.com/kozmetigin-vazgecilmezi-kremler

Elektroforez

Elektroforez, bir çözeltide asılı taneciklerin, elektrik alanı etkisiyle ayrılması.Bu asılı küçük parçacıklar bakteri hücreleri,virüsler,protein molekülleri veya sentetik parçacıklar olabilir.Doğal olarak bu parçacıkların çoğu elektrik yükü taşır. Arne Tiselius tarafından geliştirilmiş olan elektroforezden, özellikle tıpta ve biyokimyada, kandaki çeşitli protein ve lipitlerin ayrılması, tanınması ve miktarının ölçülmesinde yararlanılır. Ayrıca elektroforezden sanayide yaygın biçimde yararlanılmaktadır. Elektroforezin çalışma ilkesi molekül ağırlığı ve molekülde bulunan elektrik enerjisinin jel içinden bir yükten diğerine giderken kat ettiği mesafe farklılıklarını ele almaktır. Bu farklılıklara göre enzim ya da proteinin birbirinden farkı anlaşabilir. Daha ayrıntılı olarak yüklü moleküllerin, bir elektriksel alan uyguladığında, sıvı içeren bir ortamda hareket hızlarının ölçüldüğü bir yöntemdir. Anyonlar anoda, katyonlar katoda hareket ederler. Moleküllerin elektroforezdeki hızını etkileyen çeşitli faktörler vardır. Uygulanan elektriksel alanın gücü, kullanılan ortamın moleküler eleme etkisi bunların arasında yer alır. Proteinler ve nükleik asitler elektriksel yük taşıdıkları için, elektroforezle bu moleküllerin büyüklüğü, konformasyonu ve net yükleri hakkında bilgi elde edilir. Büyük ölçekte elektroforezle protein ya da nükleik asit karışımlarının bileşenleri tek tek elde edilebilir. Elektroforezde tampon sistemi kullanılır ve bir ortam (kağıt, selüloz asetat, nişasta jeli, agaroz jeli ya da poliakrilamid) ile bir doğru akım kaynağı gereklidir. Moleküllerin yol almasından sonra, jel ya da kâğıt üzerinde ayrılmış olan bileşenler seçici bir boyayla görüntülenir. Bu yöntem, davalarda parmak izi yerine sayılabilir.

http://www.biyologlar.com/elektroforez

DENİZ KABUĞU KOLEKSİYONU VE DENİZ KABUKLARININ TEMİZLENMESİ

Deniz Kabuklarının temizlenmesi iki ana başlıkta ele alınabilir: canlı toplanan kabukların temizliği ve ölü bulunan kabukların temizliği. Canlı Toplanan Kabukların Temizliği Öncelikle, etik kuralları göz ardı etmeden toplanacak kabukların hayvanlarından kurtulmak gerekir. Bunu aşağıdaki yöntemlerden biri ile yapabilirsiniz: 1- Gömmek- Eğer bahçeli bir evde oturuyorsanız ve bahçede de bu iş için ayıracağınız bir yer varsa, kabukların hayvanlarını, karıncaların solucanların, böceklerin ve bakterilerin yemeleri amacıyla toprağın 15-20 cm derinine gömebilirsiniz. Derine gömmenin sebebi kedi köpek gibi hayvanların koku alıp orayı eşelemelerine mani olmaktır. Bu yöntemin iyi tarafı çürüme esnasındaki kötü kokudan kurtulmak ve bu iş için evi kullanmamış olmaktır. Ancak yöntemin olumsuz yanı, uzun sürmesidir. Genellikle bütün dokuların temizlenmesi bir kaç ay sürer ve ne kadar uzun tutulursa o kadar iyi olur. 2- Dondurmak- Kabuklar kapaklı bir plastik kutuya konarak hepsi su altında kalacak şekilde su ile doldurulur. Ardından buzluğa konarak dondurulur. Daha sonra çözülerek nispeten çürümüş olan hayvanlar tazyikli su altında temizlenir. Bu işlemin üç kere dondurularak tekrarlanması daha kolay temizlenmesini sağlar. Ayrıca, yöntemin iyi tarafı kötü kokulardan kurtulmuş olmaktır. Ancak temizleme işlemi bir hafta sürebilir. Bu iş için bir plastik kutu bulundurmak ve buzluğunuzda da yer ayırmanız gerekmektedir. 3- Kaynatmak- Genişçe bir kap içerisinde su kaynatılır ve kabuklar cinsine ve büyüklüğüne göre bir kaç dakika kaynar suda tutulur. Kaynama süresini kabaca kabuğun her 2,5 cm si için bir dakika olarak hesaplayabilirsiniz. Kaynarken kabukların birbirine çarpıp zedelenmesini önlemek için ya tek tek kaynatılır ya da kap yeterince geniş tutulur. Daha sonra kabuklar, hala sıcakken, tazyikli su ile temizlenir. 65 C° civarında hayvanın kabuğa tutunduğu kas (columellar muscle) gevşer ve temizlenmesi kolaylaşır. Eğer kabuk soğursa kas da yeniden sertleşir ve temizlenmesi güçleşir. Bu yöntemin iyi tarafı kabukların günlerce bekletilmesine gerek kalmadan temizlenmesidir, ancak ev halkının kaynatma anındaki kokuya tahammül etmesi gerekir ki bu da oldukça fedakarlık gerektirir. 4- Mikrodalga- Eğer mutfakta mikrodalganız varsa ve ev halkı kötü koku için yeterince fedakarlık yapabiliyorsa, mikrodalgada kabukları pişirmek(!), kaynatma yönteminden daha kolaydır. Bu yöntemin orta büyüklükteki (2-15 c.) kabuklarda daha iyi işe yaradığı görülmüştür. Kabuk bir kağıt havluya sarılarak kapalı bir cam kapta fırına yerleştirilip 1-2 dakika tutulur. Kabukların fırında tutulacağı süre büyüklüklerine, cinslerine ve fırının gücüne göre değişkenlik gösterir. Deneme yanılma yöntemi ile ideal süre bulunabilir. 5- Vakum Pompası- Oldukça yeni ve etkili olduğu söylenen bir yöntemdir. Kabuk ağız kısmı yukarı gelecek şekilde çamaşır suyu karışımı veya hidrojen peroksit karışımı bulunan bir kavanoza yerleştirilir. Bu kavanoz vakum uygulanacak kaba konarak basınç yavaş yavaş düşürülür. Böylece solüsyon hayvanın her yerine nüfuz ederek eritir ve kabuktan ayrılmasını sağlar. Bu yöntem tabii ki kabuğun dış tabakasının da (periostracum) temizlenmesini sağlar. Yukarıdaki işlemlerden sonra tazyikli bir suyun altında (kireçsiz olduklarından, yağmur suyu veya saf su tercih edilmeli) hayvanın dokuları dişçi aleti benzeri kıvrık uçlu ince aletlerle temizlenir. Eğer kabuğun dış tabakasının (periostracum) da korunması isteniyorsa, ki bu tabaka bazı türlerde oldukça kalındır, kaynatma ve mikrodalga uygulamalarında çok dikkat edilmelidir. Ancak genellikle koleksiyonerler kabuğun dış rengini ve motiflerini görmek istediklerinden bu dış tabakayı da temizlerler. Canlı bulunan çoğu familyanın kabuklarında bir de hayvana yapışık kapakçık (operculum) bulunur. Kabukla birlikte bu kapakçığı da saklamak kabuğun değerini arttırır. Bu kapakçık hayvandan söküldükten sonra temizlenerek bir pamuğa yapıştırılarak kabuğun ağzına yerleştirilir. Ölü Bulunan Kabukların Temizliği Ölü olarak bulunan veya hayvanı temizlenen kabukların dış yüzeyini temizlemek için aşağıdaki malzeme ve solüsyonlara ihtiyaç vardır: 1) Diş fırçası 2) Çakı veya benzeri sivri uçlu bir bıçak 3) El sanatkarlarının kullandığı türden küçük matkap 4) Tüy bırakmayan yumuşak bir bez parçası 5) Pul maşası 6) 1/1 ölçüde çamaşır suyu ve su karışımı 7) "Porçöz" cinsi kuvvetli asit içeren karışımm (1/1 su ile) 8) Yumuşak vazelin veya bebek yağı Kabuklar bir süre çamaşır suyu ve su karışımında bekletilerek dış yüzeydeki kireç tabakasının veya diğer birikintilerin yumuşaması veya kabarması sağlanır. Eğer dış yüzey çok fazla kireçle kaplanmışsa "Porçöz" karışımı da kullanılabilir. Ancak çok etkin bir çözücü olduğu için daha fazla dikkat edilmelidir. Bu aşamanın belli bir süresi yoktur, kabukların cinsine ve kirliliğine göre ayarlanmalıdır. Daha sonra, büyük kireç parçaları, diğer parazitler çakı yardımı ile temizlenir. Bu aşamada eğer varsa küçük el matkabı da çok iyi iş görür. Temiz su ile iyice durulanan kabuklar kurumaya bırakılır. Son olarak kabuk yumuşak vazelin veya bebe yağı ile silinerek hem korunur hem de renklerin canlı gözükmesi sağlanır. Dış yüzeyin temizlenmesi için yeni yeni kullanılmaya başlayan bir başka yöntem ise "ultrasonik temizleyici" yöntemidir. Prensibi, ultrason dalgalarıyla kabuk yüzeyini bombardıman etmektir. NOT: Bazı familyalara ait parlak yüzeyli kabuklar, çamaşır suyu veya Porçöz karışımlarına asla konmaz, örneğin Cypraeidae, Olividae, Marginellidae, vs. KAYNAKÇA: 1- Sturm,C.F., Pearce, T.A. and Valdes A. 2006 The Molluscs - A Guide to Their Study, Collection, and Preservation, American Malacological Society, Universal Publishers, Florida. 2- www.britishshellclub.org.uk/pages/clean1.htm www.britishshellclub.org.uk/pages/clean1.htm 3- www.seashells.org/cleaning/liveshells.htm www.seashells.org/cleaning/liveshells.htm 4- www.seashell-collector.com/Html/cleaning.htm 5- www.citrisurf.com/shell/cleaner.htm www.citrisurf.com/shell/cleaner.htm

http://www.biyologlar.com/deniz-kabugu-koleksiyonu-ve-deniz-kabuklarinin-temizlenmesi

Enzim Aktivitelerinin Tayininde Kullanılan Yöntemler

Enzim aktivite tayininde çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Aktivite tayinlerinde genellikle ya kaybolan substrat miktarı yada meydana gelen ürün miktarı tayin edilerek enzimlerin aktiviteleri ölçülür. Çoğunlukla hücredeki enzim proteinini tayin etmek çok zordur. Bunun yerine kaybolan substrat veya oluşan ürünü ölçerek enzim hakkında bir fikir sahibi olabiliriz. Enzim aktivite tayininde yöntem seçerken metodun pratik oluşuna ve kısa sürede yapılışına, ayrıca hassas oluşuna da özen göstermek gerekir. Aktivite tayininde kullanılan bazı terimleri ve ne anlama geldiğini inceleyelim: Ünite: Bir mikromol substratı bir dakikada ve optimal koşullarda ürüne çeviren enzim miktarı bir ünite olarak kabul edilmektedir. Enzim üniteleri UI şeklinde gösterilmektedir. Spesifik Aktivite: Bir miligram proteinde bulunan enzim ünite sayısı spesifik aktivite olarak kabul edilir. Spesifik aktivite ünite/mg protein olarak kabul edilmektedir. Buna göre spesifik aktiviteyi aşağıdaki gibi yazabiliriz; ...........................ünite spesifik aktivite = ........................miligram protein Örneğin; 5 mg proteinde 750 ünite ölçmüşsek, bu enzimin spesifik aktivitesi 150 UI/ mg bulunur. Enzim aktivite tayininde kullanılan yöntemleri yedi başlık altında toplayabiliriz. • Spektrofotometrik yöntem, • Monometrik yöntem, • Thunberg yöntemi, • Elektrot yöntemi, • Polimerik yöntem, • Kromatografik yöntem, • Kimyasal tayin yöntemi. Yukarıda kullanılan yöntemler aşağıda kısaca açıklanmışlardır. Spektrofotometrik Yöntem Pekçok enzim substratı, ürünü veya koenzimi, görülen ışıkta veya ultraviyole ışıkta bir tepe değeri göstererek, absorbans vermektedir. Bu takdirde ya substratın kaybolması yada ürünün meydana gelişi gibi koenzimdeki değişiklik spektrofotometreden tayin edilir. Spektrofotometrik yöntem kolaylığı, basitliği ve hassas oluşu nedeniyle diğer yöntemlere göre daha çok tercih edilmektedir. Bu yöntemde optik dansite değişimi, belirli miktardaki enzim ünitesini verir. Birçok enzimin aktivite tayini bu yöntem ile yapılmaktadır. Monometrik Yöntem Bir komponenti gaz olan enzimlerin aktivitesini ölçmek için kullanılan yöntemdir. Örneğin; oksidazlarla oksijen alınımı ve dekarboksilazlarla karbon dioksit salınımı bu yöntemle ölçülür. Thunberg Yöntemi Çok sayıda dehidrogenaz enziminin aktivitesi bu yöntem kullanılarak ölçülür. Metilen mavisi elektron akseptörüdür. Bu bileşiğin okside durumu renkli, redükte durumu ise renksizdir. Enzim aktivite tayin ortamına belirli miktarda metilen mavisi ilave edilir. Göz ile renk kaybolmasındaki geçen zaman saptanır. Deney havanın oksijeninden korunmak için özel bir tüpte yapılır. Bu özel tüpe "Thunberg tüpü" denir ve yöntemde adını bu tüpten almıştır. Elektrot Yöntemi Cam elektrotlarla oluşan ürünlerin ölçülmesi esasına dayanır. Polimerik Yöntem Pekçok enzimin substratı optikçe aktiftir. Eğer üründe optik aktivite değişmesi görülecek olursa bu yöntem kullanılmaktadır. Substratın aktif ve ürünün optikçe aktif olduğu durumlarda yine bu yöntem uygulanmaktadır. Eğer substrat ve ürünün ikiside optikçe inaktif ise, o zaman bu yöntemin kullanılması uygun değildir. Kromatografik Yöntem Diğer yöntemlerle bir ölçme yapılamadığında bu yönteme başvurulur. Enzim substrat karışımlarından belli zaman aralıklarında örnekler alınır. Kromatografik yöntemde, substrat ve ürün kromatografi kağıdına veya ince tabaka kromatografisiyle birbirinden ayırt edilir. Bazı hallerde radyoaktif substrat kullanıldığı için ayırımdan sonra leke, ya ince tabaka kromatografisinde olduğu gibi kazınacak, yada kağıt kromatografisinde olduğu gibi kesilerek sayım şişelerine koyulacaktır. Radyoaktivite miktarı sayaçta sayılır ve tayini yapılır. Bazı enzim aktivitelerinde ürünün meydana getirdiği lekenin büyümesi ile enzim faaliyeti hakkında bilgi edinilir. Kimyasal Tayin Yöntemi Birçok enzim reaksiyon başladıktan sonra belirli zaman aralıklarında karışımdan örnek alıp, substrat ve ürünün kimyasal yöntem ile miktarı tayin edilir. FISKE ve SUBBAROW kolorimetrik yöntemi olarak inorganik fosfat tayinini gerçekleştirmiştir. Fosforilaz, fosfotaz, nükleotidaz enzimlerinin aktivite tayinleri aynı yolla yapılır. Pirofosfat (Ppi) bağı, bir normal HCl ve 100 derecede 10 dakika kaynatılmakla kırılmakta ve inorganik fosfat meydana gelmektedir. İnorganik fosfatın miktarı ise,kolorimetrik yöntem ile tayin edilmektedir. Bu yöntem ATP ve ADP'nin karıştığı bazı kinaz ve sentetaz reaksiyonlarında enzim aktivitesi bu yöntem ile tayin edilir. Deneyler Deney 1: Amilaz Aktivitesinin Tayini Alfa ve beta amilazlar, her ikiside nişastanın ve glikojenin alfa-1,4 glikozit bağlarına etki ile onları maltoz ve dekstrinlere parçalarlar. Alfa amilazın sistematik adı 1,4- glukan-4-glukanohidrolaz olup molekül ağırlığı 45.000'dir. Alfa amilaz tükürük, insan pankreası ve Pseudomonas ve Aspergillus mikroorganizmalarından kristalleş- tirilmektedir. Amilaz enzimleri genel olarak üç grupta toplanır: a. Alfa Amilaz (Endoamilaz): Çok yavaş olarak hidroliz olayına katılırlar. Hasta olarak adlandırılan bir seri üç veya daha fazla alfa-1,4 bağlı glikoz birimlerini taşıyan ürünler açığa çıkarırlar. Buna, özellikle klorür ve bazı iyonlar da aktivatör olarak etki eder. Alfa amilaz glikojenin dokularda yıkılmasında rol oynamaz, zira glikojen 1,4 glikozit bağının yıkılışı dokularda fosforilize olur. Glikojendeki 1,6 bağlarını da yine amilaz değil, ancak amilo 1,6 glikozidaz yıkar b. Beta Amilaz (Egzoamilaz): Bunlar nişastanın amiloz kısmını maltoza kadar hızlı bir şekilde hidroliz ederler. Polisakkaritte alfa-1,4 glikon bağlarını hidroliz ederek zincirlerin redükte olmayan uçlarında maltoz birimlerini ayırırlar. Bitkisel bir enzimdir ve özellikle bira, malt ekstrelerinde bulunur. c. Gama Amilazlar: Kısa bir süre önce bağırsak ve karaciğerde ortaya çıkan, nişastayı maltoz birimlerine değil glikoz birimlerine kadar parçalamaktadır. Enzim 1,4 ve 1,6 bağlarını hidrolizleyip nişasta ve glikojeni tamamen parçalayabilir. Tüm bu amilaz enzimlerinin etkisiyle oluşan ürünler, çözülebilen nişasta ve maltozdur. Nişasta beta amilaz ile parçalandığı sırada, serbest asetal hidroksili beta durumunda bulunan beta maltozları oluşturduğu halde, alfa amilazla parçalanmasında alfa maltozlar açığa çıkar. İşte amilazların alfa ve beta adı bu neticeden gelmektedir. Tükürük %99.5 su içerir. Ayrıca tükrük amilazı yani pityalin ve birkaç protein (musin bir glikoproteindir), inorganik iyonlar (kalsiyum, potasyum, sodyum ve klorür) ve fosfatları taşır. Bunlardan başka aminoasitler, üre, ürik asit ve kolesterol gibi biyoorganik bileşiklerde tükürükte bulunurlar. Bunların hepsi amilaz enziminin yapısına girmektedir. Araç ve Gereçler:İnsan tükürüğü ve dana salyası, %1 w/v nişasta çözeltisi, %1 w/v (tuz) NaCl, sulu iyot çözeltisi, fosfat tamponu, su banyosu (38 derecede), pipetler (1 mililitrelik ve 5 mililitrelik), dereceli silindir (100 mililitrelik), beher (50 mililitrelik), test tüpü (18x150 mm ve 30 adet), pastör pipeti. Uygulama: Toplanan insan tükürüğünün bir mililitresi 100 mililitrelik dereceli silindire pipetlenir. 100 mililitre işaretine kadar sulandırılır ve iyice karıştırılır. Bir test tüpüne 5 mililitre %1'lik nişasta çözeltisi konulur. Üzerine 2 mililitre %1 NaCl ve 2 mililitre fosfat tamponu ilave edilir. İyice karıştırıldıktan sonra 38°C sıcaklıktaki su banyosuna yerleştirilir. Birer mililitre açık sarı iyot çözeltisi taşıyan 10 adet test tüpü hazırlanır. Sulandırılmış tükrüğün 1 mililitresi nişastalı deney karışımına konulur ve zaman kaydedilir. Birer dakika arayla inkübasyon karışımından pastör pipeti ile iki damla alarak iyot çözeltisi bulunan tüplerden birine konulur. İyot çözeltisinde renk değişimi olduğu zaman (akromik nokta) geçen süre kaydedilir ve deneye son verilir (eğer geçen süre 5 dakikadan az veya 20 dakikadan çok ise, tükürüğün değişik sulandırımı kullanılarak 10 dakika civarında bir uç nokta bulunmalıdır). Deney insan tükürüğü yerine dana salyası kullanılarak tekrar yapılabilir. Amilaz Aktivitesinin Hesaplanması Bir amilaz üniti; yöntemde tarif edilen deney koşullarında, 10 dakikada %1'lik ni- şastanın 5 ml'sini hidroliz eden amilaz miktarı olarak tarif edilir. Amilaz Ünitesi = 100 (sulandırım faktörü) x 10/T (dakika) T = Nişastanın ortamdan kayboluşu için geçen zaman. Eğer nişasta değişik şekilde sulandırılırsa, sulandırma faktörü de ona göre değişir. Çalışmada değişik sulandırma kullanılmadığı için, böyle bir değişiklik yapılmasına gerek kalmamıştır. Tüplerde renk değişiminin olduğu, berraklığın ortadan kalktığı nokta "akromik nokta" adını alır. Bu nokta nişastanın tümünün amilazla şekere dönüştüğü safhadır. Çalışmada, amilaz enzim aktivitesinin ölçülmesinde insan tükrüğü ile dana salyasında aktiviteler ölçülerek, karşılaştırılması yapılır. Enzim aktivitesinin değerlendirilmesi fotoğraflarla belirlenerek, akromik nokta saptanır (Şekil 3.1, 2, 3, 4). İnsan tükürüğü için: (Akromik nokta = 3. tüpte, 3. dakika) Amilaz Ünitesi = 100 x 10/T = 100 x 10/3 = 333,3 ünit Dana salyası için: (Akromik nokta = 2. tüpte, 2. dakika) Amilaz Ünitesi = 100 x 10/T = 100 x 10/2 = 500 ünit Amilaz, nişasta ve glikojene etkili bir enzimdir. Pankreatik sekresyonun nişasta parçalayıcı etkisi, pankreatik alfa amilaza bağlıdır. Nişasta ve glikojeni maltoz, maltotroz alfa-1,4 bağları ile bağlı 3 adet alfa-glikoz kalıntısı ve dallı 1,6 oligosakkaritler ve bir miktar glikoza parçalayıcı etkisi tükürük amilazınınkine benzemektedir. Yapılan çalışmada analiz materyali olarak, insan tükürüğü ile dana salyası kullanılmıştır. Kullanılan dana salyasında mukus oranının fazla olması ve saf dana salyasının elde edilmesinin zor olması nedeniyle, amilaz enzim aktivitesi kesin olarak saptanamayıp yaklaşık bir değer elde edilmiştir. İnsan tükürüğündeki amilaz düzeyi, dana salyasına göre daha fazladır ve daha çabuk parçalanmanın gerçekleşmesi gerekir. En azından reaksiyonun gerçekleşmesi için aralarında 30 dakika gibi bir zaman sürecinin geçmesi beklenir. Halbuki bulunan değer sadece bir dakikalık farktır. Bu yüzden sadece renk değişimine göre de- ğerlendirme yapabiliriz. Amilaz miktarı hakkında kesin bir karşılaştırma yapamayız. Deney 2. Katalaz Aktivesinin Tayini ve Kimyasal Katalizör Manganez Dioksitle Karşılaştırılması Bu çalışmalarda katalaz denilen bir enzimin deney tüpünde basit kimyasal reaksiyonu hızlandırdığını görecek ve aynı reaksiyonu çabuklaştıran inorganik bir katalizörü, katalazla karşılaştırma fırsatı bulacaksınız. Aktif kimyasal bir madde olan hidrojen peroksit, hücrede meydana gelen kimyasal reaksiyonlardan aralıksız olarak oluşan bir yan üründür. Hidrojen peroksit zehirlidir; eğer derhal atılmaz veya parçalanmazsa, hücrelere zarar verir. Bir katalizör bulunduğu zaman, hidrojen peroksit oksijen ve suya ayrılarak zararsız hale gelir. Araç ve Gereçler : karaciğer, patates, havuç, kuru soğan v.b. bitkisel ve hayvansal dokuları, %3 hidrojen peroksit çözeltisi, manganez dioksit (toz), bitkisel ve hayvansal dokular, ince kum, küçük deney tüpleri, tüplük, pens, bunzen beki, havan. Uygulama: İki deney tüpü alarak her ikisine de 2 ml kadar hidrojen peroksit çözeltisinden koyunuz. Tüplerden birine az miktarda (0.1 gr) ince kum atınız. Eğer bir sonuç elde ederseniz kaydediniz. İkinci tüpe aynı miktarda manganez dioksit katınız. Ne olduğunu gözleyiniz ve kaydediniz. Yanmakta olan küçük bir tahta parçası- nı tüpün ağzına tutunuz. Diğer bir deney tüpüne 2 ml kadar hidrojen peroksit çözeltisinden koyunuz. Pensle küçük bir karaciğer parçası alarak hidrojen peroksit tüpüne atınız. Bir kaç dakika gözleyiniz ve sonucu yazınız. Şimdi bir önceki deneyde kullandığınız büyüklükte bir karaciğer parçasını bir havana koyarak dövünüz. Bunu taze hidrojen peroksit ihtiva eden bir deney tüpüne koyunuz. Dövülmüş karaciğerin faaliyetini, daha önce gözlediğiniz parça karaciğerin faaliyeti ile karşılaştırınız. Şimdi diğer bir karaciğer parçası alarak bir kaç dakika kaynar suda tutunuz. Bundan sonra kaynamış karaciğeri hidrojen peroksite koyunuz ve karaciğer enziminin hidrojen peroksiti parçalayıp parçalamadığını gözleyiniz. Bu deneyleri diğer canlı dokularla tekrarlayınız. Her materyalin faaliyetini şekilde gördüğünüz gibi basit bir tablo haline getiriniz. Reaksiyonların hızlarını gösteren bir cetvel yapınız. Yazarlar Prof.Dr. Ahmet ÖZATA Yrd.Doç.Dr. Cengiz TÜRE

http://www.biyologlar.com/enzim-aktivitelerinin-tayininde-kullanilan-yontemler

Lavanta Hakkında herşey

Alem:Plantae (Bitkiler) Bölüm:Magnoliophyta(Kapalı tohumlular) Sınıf:Magnoliopsida(İki çenekliler) Takım:Lamiales Familya:Lamiaceae(Ballıbabagiller) Cins:Lavandula TÜR ADLARI İngiliz lavantası (Lavandula angustifolia) Lavandula antineae Lavandula aristibracteata Lavandula atriplicifolia Lavandula bipinnata Lavandula bramwellii Lavandula buchii Lavandula canariensis Lavandula citriodora Lavandula coronopifolia Fransız lavantası (Lavandula dentata) Lavandula dhofarensis Lavandula erythraeae Lavandula galgalloensis Lavandula gibsonii Lavandula hasikensis Lavandula lanata Portekiz lavantası (Lavandula latifolia) Lavandula macra Lavandula mairei Lavandula maroccana Lavandula minutolii Lavandula multifida Lavandula nimmoi Lavandula pedunculata Eğrelti yapraklı lavanta (Lavandula pinnata) Lavandula pubescens Lavandula qishnensis Lavandula rejdalii Lavandula rotundifolia Lavandula saharica Lavandula samhanensis Lavandula setifera Lavandula somaliensis Lavandula sublepidota Lavandula subnuda Karabaş otu (Lavandula stoechas) Lavandula tenuisecta Lavandula viridis Atlas Okyanusu adalarından Akdeniz çevresi ülkelerine ve Hindistana kadar uzanan geniş bir alanda yetişen, lavanta cinsi üyeleri, çalı görünümlü, toplu başak biçiminde mavi, morumsu ya da kırmızı çiçekler açan bitkilerdir. Lavanta, dağlarda, 1000-1800 m arasında yüksekliklerde yetişir. Kurutularak dolaplara konan çiçekleri giysileri böceklerden korur. Yaklaşık 500 metrede yetişen İngiliz lavantası (Lavandula angustifolia) türünden boyacılıkta kullanılan esans elde edilir. Batı Anadolunun maki bölgelerinde yetişen karabaş otu (Lavandula stoechas) çiçeklerinden ağrı kesici, balgam söktürücü olarak yararlanılır Lavanta ballıbabagiller(Labiatae) familyasındadır. Türkiye'de Kuzeybatı-Batı ve Güneybatı Anadolu'da yetişir. Lavanta Haziran-Ağustos ayları arasında mavi veya mor renkli çiçekler açan, 20-60 cm boylarında, aromatik kokulu, çok yıllık, otsu veya çalımsı bitkiler. Daha çok deniz ikliminin bulunduğu batı bölgelerimizde yaygın olan lavantanın, Türkiye'de yetişen iki türü vardır. Bunlar, Lavandula stoechas ve L. angustifolia'dır. Ayrıca daha ziyade kültürü yapılan, İngiliz lavanta çiçeği (L. spica) olarak bilinen türü de bulunur. İngiliz lavanta çiçeği (L. spica): Haziran-ağustos ayları arasında mavi renkli çiçekler açan, 20-50 cm boylarında çok yıllık otsu bir bitki. Gövdeleri dik ve odunludur. Dallar, yalnız alt kısımlarında yaprak taşır. Yapraklar kısa saplı, dar ve uzunca, tüylü, beyazımsı-grimsi-yeşil renklerdedir. Çiçekler dalların ucunda, uzun saplar üzerinde toplanmışladır. Çiçekler küçük ve çok kısa saplıdır. Çanak ve taç yaprakları tüp şeklindedir. Meyveleri parlak siyah renklidir. Alternatif tedavilerde lavantanın çiçekleri kullanılır. Çiçekleri açmadan toplanır ve su buharı ile distile edilerek, hemen uçucu yağ elde edilir. Uçucu yağında organik asitler, pinen, kafur, camphen vs. gibi maddeler bulunur. Lavanta çiçeği, kuvvet verici, idrar söktürücü ve romatizmaya karşı çay halinde kullanılır. Çok iyi bir koku vericidir. Haricen yatıştırıcı olarak da kullanılır. Parfümeri sanayiinde kullanılan önemli bir bitkidir. Lavanta çiçeğinin bir türü olan Lavandula stoechas, Karabaş olarak bilinir.   Bitki özellikleri: Bir metreye kadar yükselebilen, çalı görünümlü, çok yıllık bir bitkidir. İnce uzun yaprakları gümüşi, çiçekleri ise menekşe renklidir. Çiçeklerin ferahlatıcı, hoş bir kokusu vardır. Bol güneşli tepelerde ve sırtlarda yetişir. Akdeniz ülkelerinde süs bitkisi olarak da yetiştirilir. Bileşim: Cineol, cumarin, linalool içerikli uçucu lavanta yağı, tanen, flavon. Toplama ve hazırlama: Drog olarak kullanılan çiçekler, temmuz-ağustos aylarında, henüz tomurcuk halinde iken toplanmalıdır. Saplarıyla birlikte toplanan çiçekler, demet halinde bağlanıp, gölge bir yere asılarak kurutulur. İyice kuruduktan sonra, çiçekler saptan ufalanarak ayrılır. Kullanım alanları ve biçimleri: Küçük keseler içinde aralarına yerleştirildiği çamaşırlara çok hoş, iç açıcı bir koku kazandırır. Uykusuzluk çekenler de, lavanta içerikli yastıklar kullanmayı denemelidirler. Yatıştırıcı etkinliği onun başlıca özelliğidir. Lavanta çayı, uykusuzluk ve sindirim sorunlarına karşı kullanılabilir. Merkezi sinir sistemini ve üst solunum sinir sistemini olumlu etkiler. İçerdiği tanen maddesinin de yardımıyla, mayalanma belirtileri veren ishallerde başarılıdır. Safrakesesi salgılarının arttırılmasında, az da olsa, olumlu etkisi vardır. Uykuya dalmayı kolaylaştıracak ve yorgun sinir sistemini yatıştıracak bitki çayı karışımlarında genellikle lavanta da kullanılır. Mide ve bağırsak rahatsızlıklarında yatıştırıcıdır. Lavanta çayı, kafaya kan hücumunda, migren ve baş ağrılarında kullanılabilir. Tüm bu rahatsızlıklara karşı, lavanta katkılı banyolar da rahatlık sağlayabilir. Lavanta yağı, iştah açıcı, sindirim sistemini uyarıcı ve yatıştırıcı olarak, biraz ılık suya 5-6 damla veya kesme şekere 3-4 damla damlatılarak kullanılır. Lavanta çayı: 1-2 çay kaşığı dolusu çiçek, 1 bardak kaynar suyla haşlanır, 8-10 dakika demlendikten sonra süzülür. Soğutmadan, biraz bal ile tatlandırılarak ve yudumlanarak içilir. Mide, bağırsak rahatsızlıklarında ve ishalde tatlandırılmaz. Şeker hastaları kesinlikle tatlandırmaz. Lavanta banyosu: 60-70 gr lavanta çiçeği, 2-3 litre suya eklenir, kaynama derecesine kadar ısıtılır, 10-15 dakika demlendikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir. Banyo süresi 15-20 dakikadır. Bu banyolar özellikle, kan basıncı düşük olan kişileri rahatlatır, canlılık kazandırır. Sinirli kişiler, dengeleyici bir rahatlığa kavuşur. Yan etkiler: Lavanta çiçeğinin bilinen hiçbir yan etkisi yoktur. Ama lavanta yağının içten kullanımında dikkatli olunması gerekir. Fazla miktarda alındığında mide ve bağırsak mukozasını tahriş edebilir. lavantadaki etkin maddelerin karaciğer kanserine yol açan Hepatit B ve C virüsünü baskı altına aldığını belirtiyor Bitkilerle gelen sağlık dünyadaki yeni trend. ABD'de ve Batı'da bu konuda her gün yeni çalışmalar ortaya çıkıyor. Doğal ürünlere, doğal sebze ve bitkilere dönüş 21. yüzyılın en güçlü sağlık akımı olarak kendini gösteriyor. Türkiye birçok özel bitkinin anavatanı olan Anadolu üzerinde bulunmasına rağmen, doğal tedavi, bitkisel tedavi gibi yöntemlerle uğraşanların sayısı fazla değil. Üstelik bitkisel tedavi-otacı geleneğini yüzlerce yıl öncesinden günümüze taşıyan birçok kişi de yasal takibatlar sonucu bu işten uzaklaştı. Ancak, son dönemde özellikle Batı'dan gelen etkiler sonucu Türkiye'de bitkisel tedavi yeniden keşfedilmeye başlandı. Bu konuda çalışanlar ve araştıranlar hızla çoğalıyor. Tempo okurlarının yakından tanıdığı Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu Türkiye'de bitkisel tedavi ile uğraşan önemli isimlerden birisi. Halen çalışmalarını Antalya'da sürdüren Saraçoğlu, özellikle etkin maddeler üzerine araştırmalar yapıyor. Bunun sonucunda herkesin kendi evinde rahatça uygulayabileceği bitkisel kürler geliştiriyor. Saraçoğlu'nun 2002'de yayınladığı ve geçen yıl 2. baskısını yaptığı "Bitkilerdeki Sağlık Mucizesi" kitabı bu tür "bitkisel tedavi reçeteleri" ile dolu. Prof. Saraçoğlu aynı zamanda "prostat tedavisinde brokoli kullanımını" dünyaya ilk kez tanıtan ve uluslararası kabul gören isim olarak biliniyor. Saraçoğlu "lavantanın Hepatit B ve Hepatit C tedavisinde etkin bir çare" olduğunu öne sürüyor. Bunu lavantadaki etkin maddelere dayandırıyor. Lavanta Hepatit'i karaciğerden tamamen atamıyor, ancak yılda bir uygulanacak "lavanta kürü" ile hastalığı baskı altında tutabiliyor. Saraçoğlu'nun belirttiğine göre Lavanta kürünü uygulayanların karaciğer ölçümlerinde kısa sürede belirgin bir iyileşme gözleniyor. Saraçoğlu bu konudaki sorularımızı yanıtladı: Lavantanın Hepatit tedavisinde kullanılacağı noktasına nasıl geldiniz? Lavanta ile ilişkiyi nasıl buldunuz? Lavantayı ilk defa çocukluk yıllarımda tanıdım. Anneannemin elbise dolabının bir ayrıcalığı vardı. Özenle katlanmış giysilerinin arasında ince tülbentlere sarılmış, yapraklı lavanta çiçekleri bulunurdu. Onun elbise dolabının kokusu çok farklıydı. Giydiği elbiseleri de ilk bir iki gün yoğun bir biçimde lavanta kokardı. Bazı geceler anneannemin odasında yer yatağında yatardım. Onun odasında uyuduğum geceler, lavanta kokusunu yastık yüzlerinde de derin derin algılardım. Öylesine rahat uyurdum ki... Bir gün, bitkiler üzerine olan araştırma ve çalışmalarım beni lavanta bitkisiyle karşılaştırdı. Onu koklar koklamaz anneannem aklıma geldi. Huzurlu, rahat ve uzun uzun uyduğum geceleri anımsadım. Lavanta üzerine yaptığım çalışmalarımda ilk gördüğüm, içerdiği en az on dört tane sedatif (teskin edici, rahatlatıcı) özelliği olan etkin maddeyi içerdiği idi... O yıllarda, anneannemin odasında uyurken, neden bu denli rahat, sakin ve uzun uyuduğumun sebebini bulmuştum. Günümüzde, yeni yeni yayılmaya ve uygulama alanı bulmaya başlayan aroma terapisinde de kullanılan birçok bitkiden biri olan lavantanın kullanım sebeplerinden birinin de bu olduğunu zannediyorum. Lavantada ne gibi etkin maddeler var? Araştırmalarım sonucu bunları şöyle sıralayabilirim: p-cymene, alpha-pinene, cinnamaldehyde ve carvone lavantanın içerdiği sedatif özellikli etkin maddelerden bir kaç tanesi. Lavanta üzerine olan çalışmalarımı tam sonlandıracağım sırada, anneannemin, zaman zaman lavantayı demleyip çayını içtiğini de hatırladım. O yıllarda bunun nedenini sormak aklıma bile gelmezdi. Ancak, şu var ki lavanta çayı içmek sıra dışı bir şey... Nane, papatya, kuşburnu veya adaçayı gibi, bilinen ve demlenip içilen bir türden de değildi. Onun anısına, lavantanın içindeki hikmeti araştırmak için üzerinde tekrar çalışmaya başladım. Lavantanın içerdiği etkin maddelerin kendine özgü bir sistematiği olduğunu gördüm. Bu sistematiğin içerisinde gözlediğim, lavantanın tüm karaciğer metabolizmasını mucizevi bir şekilde düzenleyebileceği idi. Bu buluşumu hatırladığım her zaman o günkü gibi heyecanlanıyorum. Lavanta karaciğer rahatsızlıklarını mı düzenliyor? Karaciğer metabolizmasının sağlıksız çalışmasından dolayı yükselen enzim değerlerinin kısa zamanda kontrol altına alınmasında ve tekrar kısa zamanda normal değerlerine indirilmesinde lavanta kürü bulunmaz bir nimet... Özellikle Hepatit-B ve Hepatit-C virüslerinin aktive olabilmelerine karşı, karaciğer metabolizmasının sağlıklı çalışmasını ve güçlü kalmasını sağlayabiliyor. Böylece virüsler bastırılarak faaliyete geçmeleri önlenmiş olabiliyordu. Yani lavanta "koruyucu" fonksiyon mu görüyor? Sonuçta, lavanta kürünün, bu virüslerin karaciğer dokusunda kansere veya siroza dönüşme riskine karşı da mükemmel bir önleyici rolünün olabileceği gerçeğini de ortaya koyuyor. Karaciğer metabolizmasının düzenli çalışmasında lavantanın çiçeklerinde bulunan 1,8 cineole, delta-3-carene ve herniarin ağırlıklı olarak etkili olurken, yapraklarının içerdiği beta-pinene'de karaciğer enfeksiyonuna karşı adeta doğal bir antibiyotik olarak görev yapmaktadır. Lavantanın yapraklarında bulunan bornyi-acetate etkin maddesi de antiviral olarak görev yapmaktadır. Tabiat ana lavantaya öylesine cömert, öylesine seçici davranmışki, içerdiği etkin maddeler özenle bir araya toplanıp sanki, genel karaciğer şikayetlerde karşı özel olarak yaratılmış. Gerek çiçeklerinde gerekse de yapraklarında moleküler yapıları ve etkin özellikleri bakımından birbirlerinden tamamen farklı maddeler bulunmaktadır. Yukarıdaki tablodan bu maddelerin etkin özelliklerini görebilirsiniz. Peki her tür lavanta bu işe uygun mu, örneğin sokakta satılanlar? Bu amaçla kullanılacak olan lavantanın bir yıldan daha fazla beklememiş olmasına özen gösterilmeli. Aktarlardan alınacak olan lavantanın sadece çiçeklerinin değil eşit oranlarda yapraklarının da bulunması gerektiğine özen gösterilmeli. Aktarlarda lavanta yağı da satılmaktadır. Bu amaçla lavantanın yağı daha da etkili olur düşüncesiyle kesinlikle kullanılmamalı. Lavantada başka hangi etkin madde var? Hepatit-C nin sebep olabileceği karaciğer kanserine dönüşme riskini büyük bir ölçüde önleyen etkin maddelerden bir tanesi de lavantanın içerdiği ursolic acid fonksiyonel maddesidir. Yeri gelmişken önemli bir noktayı hatırlatmayı uygun buluyorum; hangi bitki olursa olsun, içerdiği önemli bir etkin madde tek başına veya saf halde istenilen ölçüde veya doğrultuda faydalı olmayabilir. Çünkü, o etkin maddenin metabolizmada arzu edilen başarıyı sağlayabilmesi için, bitkinin içerdiği diğer yardımcı etkin maddelere, medyatör maddelere ve birinci derecede fonksiyonel olan etkin maddenin işlevini artırabilmek için sekonder maddelere de ihtiyaç vardır. Uygulanan bitkisel yardımcı (destekleyici) tedavide sadece etkin maddeyi düşünmemek gerekir. Bu anlamda, kullanılan bitkiyi bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.Önemli olan diğer bir hususda kullanılacak olan bitkinin hangi kısımlarının kullanılacağı, ne müddetle demleneceği, ne zaman ve nasıl içileceği ve ne kadar süreyle, hangi aralıklarla uygulanacağıdır. Lavanta kürü başka ne gibi rahatsızlıklara iyi gelebilir? Derideki bazı rahatsızlıkların nedeni karaciğerden kaynaklanmaktadır. Lavanta kürü aynı zamanda, halk arasında ala hastalığı olarak bilinen vitiligo, sedef ve deride ileri yaşlarda oluşan yaşlılık lekelerine karşı da önleyici rol oynamaktadır ve bu hastalıkların tedavisinde de önemli bir yardımcı ve destekleyicidir. Lavanta, saç dökülmesine karşı da çok etkili. Ancak, bu konudaki uygulama dıştan olup, hazırlanması farklıdır. Lavanta kürünü destekleyen başka beslenme tavsiyeleriniz neler? Lavanta kürünün başarı oranını çok daha fazla yükseltmek ve daha hızlı bir biçimde sonuca ulaşabilmek için beslenme şeklinize dikkat ederek bazı takviye uygulamalar yapabilirsiniz. İşte bunlardan bazıları: Her gün öğle yemeklerinden yarım saat önce hiçbir şey ilave etmeden tüketeceğiniz bir porsiyon preslenmiş çilek lapası, karaciğer yetmezliğine karşı önemli bir takviye oluşturur. Tüketeceğiniz çileklerin hormonsuz olmasına özen gösteriniz. Genel olarak, karaciğer metabolizmasının sağlıklı ve düzenli çalışmasında enginarın katkısı yabana atılmayacak kadar büyüktür. Haftada iki-üç defa bir porsiyon, az suda haşlanmış (dilimlenmiş olarak) enginar tüketin. Tuzlamayın ve porsiyon başına bir çorba kaşığından fazla sıvı yağ kullanmayın. Var ise, artakalan haşlama suyunu içiniz. Taze kayısının karaciğerin dostu olduğunu unutmayın. Buradan, lavanta kürünün başarılı olabilmesi için mutlaka yukarıda bahsetmiş olduğum beslenme şekline uymak şarttır diye bir sonuç çıkartmayınız. Beslenme şeklinin uygulanmasında karaciğerin yükü hafiflemekte ve karaciğer daha rahat çalışmaktadır. Sayın Saraçoğlu, bu kürü deneyenler ne gibi sonuç aldı? Sizin gözleminiz var mı? Gerek e posta gerek faks ile, interferon tedavisi gördüğü halde sonuç alamayan çeşitli hastalar bu kürü uygulayarak kısa zamanda çok başarılı sonuç aldıklarını belirtmişlerdir. 20 kadar vakada bu olumlu sonuç tespit edilmiştir. Bu hastalar, şüphesiz ki, bir hekim kontrolünde teşhisleri konulan hastalardır. Ve lavanta kürünü bir destekleyici, bir yardımcı tedavi olarak almışlardır. Prof. Dr. İbrahim Saraçoğlu kimdir? -1949 doğumlu aslen Safranbolulu -Kimya eğitiminden sonra Avusturya Graz Teknik Üniversitesinde doktora yaptı. -Aynı üniversitede Biyoteknoloji-Mikrobiyoloji kürsüsünde asistan olarak bulundu. -1985-86 yıllarında Çukurova Üniversitesi'nde çalıştı. 1987'de doçent 1994'te profesör oldu. -Türkiye'de lab'lı deterjana geçişin öncülüğünü yaptı. -Karl franzes Üniversitesinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. -AVL Araştırma Merkezi'nde Fizik ve Medikal Sensör bölümlerinde araştırmacı ve üst düey yönetici olarak görev yaptı. -Viyana Teknik Üniversitesi'nde misafir profesör olarak çalıştı. -Son yıllarda phyto-biyokimya ağırlıklı çalışan Saraçoğlu, bitkilerin insan sağlığı üzerindeki çalışma ve araştırmalrını aralıksız olarak sürdürüyor. ABD'de ve AB'de internet üzerindeki birçok sağlık sitesi "Prof. Saraçoğlu yöntemlerini" tüm dünyanın hizmetine sunuyor ve binlerce insan bu siteleri ziyaret ediyor. -Brokolinin prostat ve bph (benigne prostate hyperplazy) üzerine olan etkilerini ilk defa dünyaya tanıtan da Prof. Saraçoğlu'dur. -Kendisi halen Antalya'da yaşamakta ve çalışmalarını burada sürdürmektedir. Hepatit virüsün yol açtığı karaciğer iltihabı Hepatit B nedir? Karaciğerde hücrelerde hasara sebep olan, siroz ve kansere yol açabilen Hepatit B; cinsel temas, ısırık, bulaşıklı enjektör, iğne, dövme ve kulak delme aletleriyle geçer. Doğumda anneden bebeğe de bulaşır. Ortaya çıkma süresi 6-23 haftadır. Koyu renk idrar, açık renk büyük abdest, sarılık, yorgunluk, , ustura, berber makaslarını, diş fırçasını, ruju vb. kimseyle paylaşmamak gerekir. ateş gibi belirtileri olur. Bazen hiç belirtisi olmayabilir. Önlem için tıraş aletlerini, bıçaklarını Korunmasız cinsel ilişkinin riski de unutulmamalıdır. Hepatit C nedir? Hepatit C, kan ve kan ürünleriyle bulaşan bir virüs. Diğer yollarla bulaşması ise henüz kanıtlanmış değil. Cinsel temas sırasında bulaşma riski çok düşük. Kuluçka süresi 2 hafta ile 6 ay arasında. Hepatit C, bu virüse yakalanmış kişilerin % 30-90'ında kronikleşme, % 5-30'unda ise karaciğer sirozu ile kendini belli eder. Çeşitli kronik karaciğer hastalıklarında Hepatit C virüsünün rolü henüz açıklığa kavuşmamıştır. Birçok karaciğer sirozu tiplerinde Hepatit C virüsü gözlenmiştir. Hepatit C'nin henüz etkili bir tedavisi yok. Bir aşı üzerinöe ise hala çalışılıyor. Lavanta kürünün uygulanışı Bir tutam lavantayı 0.3 ml (yaklaşık bir buçuk su bardağı) suda dört dakika demleyiniz. Dört dakikadan daha fazla demlemeyiniz. Demleme süresi tamamlandıktan sonra, ılımasını beklemeden süzülmesi gerekir. Süzme işlemi tamamlandıktan sonra ılımasını bekleyiniz. On beş gün boyunca her gün, akşam yemeklerinden en az iki saat sonra bir çay bardağı dolusu içilmesi gerekir. Her defasında (her kullanımda) taze olarak hazırlanması şarttır. Bir gün önce arta kalan miktarı kullanmayınız. Kolay olsun diye bir kaç günlük hazırlayıp buzdolabında koruma altına almayınız. Hiç bir şekilde damak tadına uygun olsun diye içerisine şeker veya benzeri bir katkı ilave etmeyiniz. On beş günlük ilk kür tamamlandıktan sonra rahatsızlığın seyrine göre haftada üç-dört defa, akşam yerneklerinden en az iki saat sonra bir çay bardağı içilmeye devam edilir. Karaciğer metabolizması sağlıklı çalışmaya başladıktan sonra kür sonlandırılmış olur. Her sağlıklı insanın yılda bir defa on beş günlük lavanta kürünü uygulamasında çok büyük faydalar vardır. Değerli okuyucu hiç bir bitkisel kürü alışkanlık haline getirmeyiniz. Karaciğer yetmezliği şikayeti olanların, Hepatit-B veya Hepatit-C virüsü ile yaşamak zorunda olan insanların zaman zaman lavanta kürünü uygulamalarında çok büyük faydalar vardır. UYARI Buradaki bilgilerin herhangi bir hastalığı teşhis amacı kesinlikle yoktur. Eğer, bir rahatsızlığınız var ise, mutlaka bir hekime gidiniz. Buradaki bilgileri teşhis konulduktan sonra destekleyici veya yardımcı tedavi olarak yine hekiminize danışarak uygulayabilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/lavanta-hakkinda-hersey

Kromatografi nedir

Kromatografi, bir karışımın bileşenlerini, bunlara seçimsel ilgi gösteren iki ya da daha çok evreden sistemler arasında farklı göçlerine bakarak tanımak, gerektiğinde niceliklerini belirlemek amacıyla yapılan ve ayırma işlemine dayanan analitik yöntemdir. Kromatografi terimi başlangıçta, örneğin bitkisel pigmentlerde olduğu gibi cisimleri renklerine göre ayırma oluşmuş işleminden kaynaklandı, ama zamanla uygulama alanı oldukça genişledi.Kromatografi günümüzde son derece duyarlı ve etkin bir ayırma yöntemi olarak kabul edilmektedir. Duruma göre iki temel mekanizma uygulanır; Bileşikler ya iki sıvı evre arasında paylaşılır(bu durumda dağılım ya da paylaşım kromatografisinden söz edilir) Hareket halindeki bileşikler durağan katı bir evre yüzeyine bağlanır(bağlar yüzeysel ve fiziksel bir nitelik taşıdığında yüzde tutma kromatografisinden[tersinir bağ, bileşiğin bütünlüğünün korunması], buna karşılık hareketli ve yüzde tutulan bileşikler arasında gerçek kimyasal bağlar oluştuğunda iyon değişimi kromatografisinden söz edilir). Kimyasal ve fiziksel özellikleri birbirine çok yakın olan bileşiklerden oluşan karışımları damıtma ve ayrımsal kristallendirme ile birbirinden ayırmak zor olabilir. Bu tür maddeler için çeşitli kromatografi yöntemleri kullanılarak başarılı ayrımlar yapılabilir. Kromatografi, bir karışımın gözenekli bir ortamda, hareketli bir çözücü etkisiyle, karışım bileşenlerinin farklı harkeketleri sonucu birbirinden ayrılması olgusuna dayanır. Hareket eden faza hareketli faz, bahsedilen gözenekli ortama ise adsorban veya sabit faz denir. Kromatografi olayında adsorpsiyon, dağılma ve değiştirme kuvvetleri rol oynar. Bu kuvvetlere göre de farklı kromatografik yöntemler farklı gruplarda toplanırlar. Kromatografi Türleri 1.Adsorpsiyon Kromatografisi(Moleküllerin katı bir yüzeye yapışması, tek molekül tabakasından oluşan bir yüzey tabakasının oluşması) 1.Sıvı - Katı : Kolon ve İnce Tabaka Kromatografisi 2.Gaz - Katı : Gaz Kromatografisi 2.Dağılma Kromatografisi 1.Sıvı - Sıvı : Kolon ve Kağıt Kromatografisi 2.Gaz - Sıvı : Kolon ve Gaz Kromatografisi 3.İyon Değiştirme Kromatografisi otoanalizör Otoanalizör, kabaca numune ve reaktifleri uygun ölçülerde alıp karıştıran, belirli süre ve ısıda inkübe eden, gerekli sürelerde optik okumaları yapıp sonunda ilgili analiz sonucunu hesaplanmış olarak kullanıcıya sunan cihazdır. Kısaca, otomatik bir spektrofotometredir. - Spektrofotometrenin çalışma prensibi; bir çözelti içindeki madde miktarının çözeltiden geçen veya çözeltinin tuttuğu ışık miktarından faydalanılarak ölçülmesi esasına dayanır. - Fotometreler, Lambert-Beer yasasına göre çalışmaktadır. - Lambert beer kanununa göre; Bir çözeltiden geçen ışık miktarı, ışığın çözelti içinde kat ettiği yol ve çözelti konsantrasyonu ile logaritmik olarak ters orantılı, emilen ışık miktarı ile doğru orantılıdır. -- Herhangi bir çözeltiye gönderilen bir ışığın çözelti tarafından tutulmasına absorbsiyon (emilim-soğurma) denir. - Ölçülen maddenin konsantrasyonu ile absorbans değeri arasında doğrusal bir ilişki vardır. - Bir maddenin spektrofotometrik tayininin yapılabilmesi için ya o maddenin kendisi yada girdiği reaksiyon sonucu oluşan ürün spesifik bir ışık absorbansı göstermelidir. - Fotometrik ölçüm için; kör, standart ve numune tüpleri hazırlanır. - Kör çözeltisi olarak distile su veya reaktifin kendisi kullanılır. - Standart; Aranan maddenin bilinen konsantrasyondaki çözeltisidir. - Numune; ıçindeki madde miktarını tayin etmek istediğimiz çözeltidir. Otoanalizörlerin önemli özellikleri ve otoanalizör seçiminde dikkat edilmesi gereken hususlar 1- Cihazlar açık, yarıaçık ve kapalı olmak üzere üç şekilde üretilebilir. Bu durum, herhangi bir kitin cihazda çalışılabilmesine imkan verecek şekilde ilgili parametrelerin cihaza girilip girilmemesi ile ilgilidir. Açık sistemler bu işe uygundur ve kullanıcı istediği marka kiti kullanabilir. Kapalı sistemlerde bu bilgiler üretim aşamasında belirli bir marka kit için yüklenmiştir. Kullanım sırasında bu bilgilere müdahale mümkün değildir. Dolayısıyla, kullanıcı sadece üretici firmanın kitini kullanmak zorundadır. . Yarı açık sistemlerde ise belli sayıda kanal kullanıcının tercihine bırakılmış, geri kalanlar değiştirilemez şekilde belirli bir kite programlanmıştır. Buna göre herhangi bir kite bağımlı olmayan tam açık sistemler tercih edilmelidir. 2- Cihazlar test veya hasta bazında olmak üzere iki şekilde çalışmaktadır: Test bazlı cihazlar yüklenmiş numunelerden istenen testleri belirli bir test sırasıyla yapar. Örneğin, önce numunelerden glukoz çalışılır, sonra üre vs. çalışılıp tüm testler bittikten sonra her hastanın sonuçları bir araya getirilip rapor elde edilir. Acil çalışmalar için pek uygun değildir. Hasta (numune) bazlı cihazlar ise bir numunenin tüm testlerini çalıştıktan sonra bir sonraki numuneye geçerler. Acil çalışmaya uygun olup, günümüzde tercih edilen sistemlerdir. 3- Bir otoanalizörün birim zamanda yapmış olduğu test sayısı önemlidir. Burada önemli olan husus cihazların teorik ve pratikteki hızlarının genelde farklı olduğunun unutulmamasıdır. Bu farklılık cihazın bazı teknik özelliklerinden kaynaklanır. Doğru karar için pratikteki hızın bilinmesi şarttır. Yeni geliştirilen bazı cihazların hızı test sayısı değil numune sayısına göredir. 4- Numune ve reaktifin karıştırılıp reaksiyonun gerçekleştiği reaksiyon küvetleri, bazı cihazlarda disposable bazılarında ise tekrar kullanılabilir özelliktedir. Tekrar kullanılanların bir kısmı kullanıcı tarafından yıkanıp temizlenir, bir kısmı ise cihaz tarafından otomatik olarak yıkanır. Disposable küvetler hassasiyet açısından iyi olmakla beraber maliyetleri çok yüksektir. Bu yüzden bu tip cihazlar pek tercih edilmez. En iyisi küvetlerin cihaz tarafından otomatik olarak yıkanıp yeniden kullanılmasıdır. Otoanalizördede kullanılabilir dalga boyu sayısı genelde sabit olup, üretici firma tarafından belirlenmiştir. Kullanılabilir dalga boyu ne kadar çok ise o kadar iyi olur. 5- Otoanalizörler komplike cihazlar olduğundan bunların çoğunda sarf malzemesi ve sık değiştirilmesi gereken parçalar fazlaca bulunur. Bu tür sarflar işletim maliyetini artırdığından cihaz seçiminde dikkate alınmalı, sarfı en az olan cihazlar tercih edilmelidir. 6- Rutin laboratuvarda acil bir numunenin sonucunun olabildiğince erken çıkması istenir. Böyle durumlarda problem yaşanmaması için otoanalizör, normal çalışma prosedürünü etkilemeden bu numuneyi kabul edip diğerlerinden önce çalışabilmelidir. 7- Otoanalizörlerde serum ve reaktifleri pipetleyen proplar bazılarında bir bazılarında iki adet olup iki proplu cihazlar tercih edilirler. Pipetleme işlemi sırasında numune ve reaktifler arasında bulaşmaya engel olmak için probun her pipetleme öncesi ve sonrası yıkanması veya probun iç ve dış yüzeyinin hidrofobik inert bir madde ile kaplı olması gerekir. 8- Cihazın bir seferde yapabildiği test çeşidi dikkate alınması gereken bir faktördür. Bu sayı laboratuvarın rutin yaptığı test sayısından az olduğu durumda çalışma hızını düşürücü bir etki yapar. 9- Otoanalizörlere bağlanan bilgisayar vasıtası ile çıkan tahlil sonuçlarına çeşitli müdahaleler yapılabilmeli, istenen özellikte tahlil raporları düzenlenebilmelidir. Raporlara hasta ile ilgili her çeşit bilgi (adı, soyadı, yaşı, cinsiyeti, gebelik durumu v.s.) servisi, ön tanısı, yaşa ve cinsiyete göre normal değerler detaylı bir şekilde yazılabilmelidir. Ayrıca kalite kontrol programları vasıtası ile cihazın test sonuç kalitesi hakkında da bilgi edinilmelidir. 10- Deney sırasında herhangi bir sebeple tekrar çalışılması gereken bir testin tekrarı kolaylıkla yapılabilmeli, cihaza verilecek bir tekrar komutu bu iş için yeterli olmalıdır. 11- Kullanılan reaktif ve serum miktarları mümkün olabilen en düşük seviyede olmalıdır. Böylece maliyet önemli oranda azaltılmış olur. 12- Cihaz üzerinde reaktiflerin bulunduğu yerin ısısı önemlidir. Test reaktiflerin bir kısmının +4 °Cr17;de saklanması gerekirken bir kısmının da oda ısısında bulunması gerekir. Bu sebeple cihazda reaktifler için hem soğutuculu hem de oda ısısında bölmeler bulunması tercih edilir. 13- Na ve Kr17;un otoanalizde yapılabilir olması tercih edilir. Bu amaçla bazı otoanalizörlerde iyon selektif analizörler de bulunur. 14- Numune ve reaktif proplarında seviye dedektörü bulunmalı ve gerektiğinde herhangi bir serumu otomatik olarak seyreltebilmelidir. 15- Çok sayıda hasta sonucunu hafızasında saklayabilmeli ve her çeşit bilgisayara kolaylıkla bağlanabilmelidir. Otokataliz Otokatalizi kimyasal anlamda, bir tepkime sonucunda oluşan bir ürünün kendi oluşum hızını katalizör görevi yaparak arttırması diye tanımlayabiliriz. Böylece oluşan ürünün derişimi arttıkça tepkime hızı da artar; yalnız tepkimeye girenlerin derişimlerinin azalmasıyla ürünün katalitik etkisinden hangisinin baskın geleceğini önceden kestirmek biraz zor gibi görünüyor. Aslında otokatalizi kimya dışında da tanımlamak mümkün..Resmi tanım şöyle: Bir özelliğin, olayın veya nesnenin gerçekleşme olasılığının, o özelliğin, olayın veya nesnenin sayısının bir fonksiyonu olarak arttığı işlem (process)dir. Bir örnek vermek gerekirse, mesela toplumun çok küçük bir kesiminde başlayan bir hareketin -mesela bir ara yaygın olan şu, kızların dar pantolonların paçalarını kıvırması gibi- diğer kesimler tarafından görülerek bunun çok büyük bir hızla yaygınlaşması gibi bir şey.. Gelelim yine kimyaya...Tanıdığımız tepkimeler arasından otokatalize verebileceğim en iyi örnek klasik permanganatın okzalik asitle tepkimesidir. Herhalde çoğu kişi bu ünlü titrasyonu yapmıştır ömründe bir kez..Permangatın titrant olarak kullanıldığı bu titrasyonun başlarında tepkime hızı çok düşüktür -zaten titrasyon ısıtılarak yapılır-, her damladan sonra epey bir çalkalamak gerekir; fakat tepkime biraz ilerlediğinde artık permanganatın pembemsi-morumsu renginin daha kolay gittiğini görürsünüz, işte bunun sebebi oluşan Mn2+ iyonunun otokatalitik etkisidir. Otokatalize biyokimyadan verilebilecek bir örnek ribozim denen moleküllerdir. Proteinlerden başka RNA moleküllerinin de enzim görevi yapabildiğini daha önce söylemiştik; işte bu RNA moleküllerine ribozim denir ve bunların ilkel dünya koşullarında kendilerinin kopyalanması sırasında katalitik (yani otokatalitik) etki gösterdiği söyleniyor. Burada ilginç olan şey kalıp molekülün (template), katalizörün ve ürünün aynı olduğu (bir tek tepkimeye girenler (substrate) farklıdır: ribonükleotidler) bir tepkimeyle karşı karşıya olmamız. Son olarak, otokatalizin çok önemli rol oynadığı bir başka olay, simetrinin kendiliğinden bozulması (spontaneous symmetry breaking) denilen, benim de çok yakınen ilgilendiğim bir işlemdir. Bu, 1953'te Bristol Üniversitesi'nden Sir Frederick Charles Frank tarafından, bir sistemin istemli bir şekilde simetrik bir durumdan asimetriğe gidişini, başka bir deyişle simetrik (mirror-symmetric) bir tepkimeden bir enantiomerin nasıl diğerinden daha fazla oluşabileceğini açıklamak için öne sürülmüş bir mekanizmadır. Burada bunun ayrıntılarına girip sizi sıkmaya hiç niyetim yok fakat çok yakın bir zamanda karşınıza başka bir yazı olarak çıkacaktır.. Otofaji - Hücresel Geri Dönüşüm Biz, bu boyutta "geri dönüşüm" mekanizması ile tüketim yoluna girmiş olan cam, kağıt ve plastikleri tekrar üretim yoluna sokarak hammadde ihtiyacını azaltmış oluyoruz. Bu mekanizmayı hücresel boyutta ise "otofaji" sisteminde görüyoruz. Bizden farklı olarak bildiğimiz kadarıyla hücre burada israf etmeyeyim, hammadde ihtiyacımı azaltayım diye düşünüp kendini bu yola sürekli sokmuyor. O daha çok hammadde bulamadığında koruma mekanizması olarak ya da kendini yenileme amacıyla bu yolu tercih ediyor. Otofajinin (autophagy) köklerine bakarsak; latincede auto: kendi phagy: yemek anlamlarına geliyor. Yani otofaji için hücrenin kendi kendisini yemesi olayı diyebiliriz. Ancak bu yemede hücre tamamen kendini sindirmiyor, sadece bir kısmını sindirerek zor koşullar altında ayakta kalmaya çalışıyor ya da kendini yenilemiş oluyor. Bir bakıma hücre, otofaji ile stresli bir ortamda kendi kendine yetmeye çalışıyor. Stresli bir ortam derken bilebildiğimiz kadarıyla hücreler sınava girmiyor ya da rapor yetiştirmek zorunda oldukları bir patronları yok. (Ancak henüz kanıtlanamadığı için kesin yoktur diyemiyoruz.) Yine bilebildiğimiz kadarıyla genellikle hücreyi strese sokan durum; besin azlığı ya da kimyasal bir tehdit oluyor. Şimdi böyle uzakta durmayıp biraz hücre ile empati kurmaya çalışalım... Hücre açlık çektiğinde kendi proteinlerini üretmek, kendisindeki bilgiyi açığa çıkarmak için gerekli olan aminoasitlerini bulmakta ve enerji üretmekte zorluk çekecektir. Her şey planladığımız gibi gitmediğinde nasıl biz strese giriyorsak, aynı şekilde hücre de işler planladığı gibi gitmediğinde, gerekli olan proteinlerini üretemediğinde ya da proteinlerinin, DNA'sının yapısını bozan kimyasallara maruz kaldığında planladığı faaliyetler engellenmiş olacak ve bu durum hücre için stres yaratacaktır. (Ya da belki de hücrenin stres çektiği yok, biz "empati" kurmamız sebebiyle bu şekilde anlayıp bu şekilde dile getiriyoruz...) Bu gibi durumlarda hücre "Ben bu strese dayanamam öleyim" demiyor. A planını uygulayamayan hücre diğer planlarına geçiyor ve stratejiler üretmeye başlıyor.. İşte bu stratejilerden biri; "Fazlaca mitokondrim var. Zaten hepsine enerji üretmeleri için besin yetiştiremiyorum, birazını sindirsem bu beni bir süre idare eder. Hem birkaçını elersem onları sindirerek kendime bir süre yetecek kadar besin de elde ederim... " diye düşünerek bu stratejiyi uygulamak üzere mitokondrinin etrafını saracak zarı oluşturan proteinler bir araya gelmeye başlıyor ve zar oluşturuluyor. Figür 1: Otofaji çeşitleri, otofajik keseciklerin oluşumu ve lizozoma katılması. (1) Figür 1'de sol üstte görüldüğü gibi hücre organelleri ya da büyük proteinlerin etrafını zarla çeviriyor ve bunlar kesecikler halinde hücre içinde sindirimden sorumlu lizozomun yapısına katılıyorlar. Daha sonra lizozomdaki sindirim enzimleriyle sindirilerek küçük parçalara ayrılıyorlar. Aminoasitleri de içerisinde bulunan bu küçük parçalar yeni protein yapımına katılmak üzere tekrar hücre içine salınıyorlar. Açlığın ilk saatlerinde aktifleştirilen ve büyük proteinlerin ya da organellerin sindirildiği mekanizmaya "makrootofaji" (makroautophagy) denirken mitokondrinin sindirildiği mekanizmaya özel olarak "mitofaji" (mitophagy) denmiştir. Otofajinin bir diğer çeşidi olan mikrootofajide (microphagy) ise oluşan kesecikler in yapısına direk lizozon enzimleri katılır ve bu kesecikler lizozom görevi görürler; yani makrootofajideki gibi lizozomun yapısına katılmazlar. Şaperon aracılıklı otofajide ise proteinler kesecikler oluşmadan direk lizozom içerisine alınırlar. Şimdiye kadar olan bulgular şaperon ile lizozom içine alınan proteinlerin belli bir dizilimi içerdiğini göstermiştir. Bu çeşit otofajinin önemi şudur; hücre açlık çektiğinde makrootofaji ile bir süre kendisini idare eder ancak bu mekanizmayı durdurmazsa apoptoz yoluna girerek kendini sindirmiş olur. Bu sebeple genellikle hücrelerin belli bir süre sonra otofajiyi durdurduğu görülmüştür. Durdurduktan sonra ise aminoasit ihtiyacını şaperon aracılıklı otofaji mekanizmasıyla karşılamaya çalışır. Açlık durumunda hücrede aktive edilen mekanizma olarak keşfedilen otofajiye ilgi arttıkça bu konudaki bulgular da artmıştır. Otofajinin aslında sadece açlık durumunda ortaya çıkmadığı, özellikle bölünemeyen hücrelerde (beyin hücreleri gibi) bir yenilenme mekanizması olarak ya da hücre farklılaşması, yaşlanma, bağışıklık sisteminin düzenlenmesi gibi mekanizmalarda da işlev gördüğü bulunmuştur. Örneğin bölünüp, yenilenemeyen beyin hücreleri yirmi beş günde bir bu mekanizma ile enerji üretim merkezi olan mitokondrilerini yenilemektedirler. (4) Bu bilgiler ile buz dağının görünen kısmının bir ucuna şöyle ufak bir göz atmış olduk... Biz şu kadarcık kısmı için bu kadar kelime harcadık; o kim bilir bu sürede kaç kere kendini gösterdi hücrelerimizde... Kaynaklar 1- Cuervo AM, Autophagy: many paths to the same end. J. Mol. Cell Biochem. Mol Cell Biochem. 2004 Aug;263(1-2):55-72. 2- Jaeger PA, Wyss-Coray T. All-you-can-eat: autophagy in neurodegeneration and neuroprotection. Mol Neurodegener. 2009. Apr 6;4:16 3 - Öz Arslan D., Korkmaz G., Gözüaçık D., Otofaji: Bir hücresel stres yanıtı ve ölüm mekanizması . Acıbadem Üniversitesi Sağlık Bilimleri Dergisi, 2011 October; 2(4): 184-94. Review acibadem.dergisi.org/pdf/pdf_AUD_97.pdf 4 - Kim I, Lemasters JJ. Mitochondrial degradation by autophagy (mitophagy) in GFP-LC3 transgenic hepatocytes during nutrient deprivation. Am J Physiol Cell Physiol 300: C308–C317, 2011. IMMÜNELEKTROFOREZ Vücudumuzda immünglobulinler veya humoral antikorlar yabanci antijenleri tanir ve onlari yikacak mekanizmalari baslatir. Immunglobulinler B lenfositlerden kaynaklanan plazma hücreleri tarafindan sentezlenip, salgilanirlar. Tüm immunglobulin molekülleri iki es agir (H) ve iki es hafif (L) zincirden yapilan temel bir birimden olusur. Dört zincirin herbirinin sabit (Fc) kismi ile degisken (Fab) kismi vardir. Immunglobulin G, M, A, D ve E olmak üzere bes temel sinifi vardir. Görevleri, toksinlerin nötralizasyonu, fagositoz veya kompleman kaskadini baslatarak enfeksiyöz ajanin yok edilmesi veya ortamdan uzaklastirilmasidir. Immunglobulinlerin artmis düzeyleri 1- Poliklonal (antikorlarin yaygin karisimi) 2- Monoklonal (tek bir plazma hücresi veya B lenfosit tarafindan üretilen tek bir sinif, alt sinif) 3- Oligoklonal (farkli özelliklerde çok az - birkaç “monoklonal” protein olabilir. Poliklonal artislar tekrarlayan veya kronik infeksiyonlar, romatoid artrit veya SLE gibi otoimmun hastaliklar, karaciger hastaliklari veya parazit enfeksiyonlarinda serum protein elektroforezinde yaygin bir bant olusur. Tek bir klonun benign veya malign proliferasyonu yani bir monoklonal antikorun yüksek konsantrasyonun protein elektroforezinde tek, keskin bir bant olusturur. Multipl myeloma, waldenström makroglobulinemisinde oldugu gibi tek bir klon malign sekilde çogalarak elektroforezde dar, keskin ayri bir pik olusturur. Bu anormal bantlari tanimlamak için immünofiksasyon teknigi uygulanir. Flow Sitometri Sitometri hücrelerin veya biyolojk partüküllerin fiziksel veya kimyasal karakterlerinin ölçülmesidir. Bu ölçümler, süspansiyon içindeki hücrelerin ölçüm yapacak olan aparattan birer birer geçmesi ile yapılır. Destilasyon Nedir? Biyolojiy deneyleri ve Kimya biliminde kullanılmakta olan destilasyon kavramının diğer bir adı ise damıtma’dır. Su buharı, vakum, normal, kuru ve fraksiyonlu olmak üzere 5 farklı çeşidi bulunan damıtma bir işlemdir. Bu işlemin gerçekleşebilmesi için en az iki farklı bileşenin meydana getirmiş olduğu bir karışım gerekir. Destilasyon işlemi sırasında bu karışım ilk önce ısıtılır. Daha sonra karışımda buhar ya da sıvı faz oluşumu görülmektedir. Sıvı ve buhar faz oluşumunun ardından uçucu özelliği ve bileşen içeriği daha fazla olan karışımlar elde edilir. Damıtma işlemi bu şekilde gerçekleşmektedir. Destilasyon işlemi sırasında oluşan buhar fazda uçucu özelliği çok daha fazla olan ilk bileşen, sıvı fazda ise kaynama noktası daha yüksek olan ikinci bileşen zenginleşmektedir. Yani damıtma işlemlerinde buhar faz ve sıvı faz olarak kullanılır. Bu fazların kullanımıyla birlikte destilasyonda daha zengin içeriğe sahip olan karışımların elde edilmesi mümkün olur. Destilasyon işleminin gerçekleşmesi için gerekli olan bir diğer nokta ise işlemde kullanılacak bileşenlerin uçucu yapıda olması gerekliliğidir. Bu işlem için uçucu özellik gerekli bir özelliktir. Ancak bu durumda destilasyon işleminde yüksek miktarda olan ayrıştırma yapılabilmektedir. Bileşenlerin uçucu olması bunu mümkün kılar. Damıtma işleminde bileşim olarak iki farklı maddeden meydana gelen sıvı karışımların dışında daha fazla bileşenden oluşan sıvı karışımlar da ayrıştırılabilmektedir. Yalnız bu durumlarda ayrıştırma aşamalı işlem sayesinde gerçekleşir. Bileşenler bu şekilde birbirinden ayrılırlar. Destilasyonda sıvı ile buhar denge konumunda olur ve böylece buhar faz sıvı fazdan farklı bir bileşime sahip olur. Eğer bu durumun tersi olarak buhar faz ile sıvı faz bileşimleri aynı oranda olularsa destilasyon işlemi gerçekleşemez. Kimya biliminde kullanılmakta olan damıtma, genellikle organik yapıda olan bileşik maddelerin birbirinden ayrılmasında kullanılır. Bu işlem esnasında kaynama noktasına tam olarak ulaşmış olan bir sıvıya daha fazla ısı enerjisi verilmiş olunur ve böylece sıvının buhar haline dönüştürülmesi sağlanır. İşlem sırasında sıvı tamamen gaz hale dönüşene kadar, sıvıya verilen ısı değiştirilmez ve hep aynı oranda kalır. Bu özellik destilasyon işleminde buhar basıncı birbirinden farklı olan sıvı maddeleri birbirinden ayırmak için kullanılır. 3474_des2Destilasyon işlemlerinde farklı uygulamalar uygulanabilmektedir. Bu uygulamalar, isim olarak kesilerek ya da sürekli besleme akımına göre çoklu veya ikili sistemli gibi uygulamalardır. Bu farklı uygulamalar aynı zamanda destilasyon işlemini de farklı çeşitlere ayırır. Damıtılmak istenen karışımın içerisinde bulunan bileşen sayısına göre birden fazla işlem uygulanır. Böylece destilasyon işlemi daha kompleks bir yapıya bürünmektedir. Besleme akımın destilasyon işleminde kullanılırsa bu işlem” ekstratif” ya da “azeotropik” isimleriyle tanımlanır. Yine bu türde karışımı meydana getiren bileşen maddelerde bulunan kolon yapıları farklı uygulamalara neden olur. Bu uygulamalar dolgulu ya da raflı kolon uygulamalarıdır. Eğer karışımda bulunan sıvıların kaynama noktaları birbirine yakın bir noktada ise ve de bu sıvıların yüksek sıcaklıklarda yapıları bozulmuyorsa böyle karışımların ayrıştırma işlemine normal destilasyon adı verilmektedir. Birbirinden ayrıştırılmak istenen karışımın içindeki sıvı maddeler, kaynama noktalarının altında derecelerde bozulabiliyorsa bu tür karışımların ayrıştırılmasında vakumlu destilasyon işlemi kullanılır. Yine az miktarlarda olan ve özellik olarak suda çözünemeyen sıvılardan meydana gelmiş olan karışımlar, su buharlı destilasyon işlemiyle birbirinden ayrılmaktadır. Katı halde bulunan maddelerin yüksek sıcaklık sayesinde parçalanması işlemi ise, kuru destilasyon ismini almaktadır.

http://www.biyologlar.com/kromatografi-nedir

Tıbbi çaylar hakkında bir sunu hazırlayacagım yardımcı olursanız sevinirim

Yunanca Phyton (Bitki) ile Therapeia (Tedavi) kelimelerinden oluşan Fitoterapi, hastalıkların taze veya kurutulmuş bitkiler ve onların doğal ekstreleri ile tamamlayıcı, destekleyici, koruyucu ve iyileştiric tedavi yöntemine verilen addır. • Bitkisel İlaç Şekilleri: 1) Tıbbi çaylar 2) Galenik Preparatlar: Ekstre, eliksir, pomat, tentür, alkola, hidrola. 3) Hazır ilaçlar: Krem, yağ, gargara, losyon, şurup, injeksiyon, kompres, yakı, bitki özü, şampuan,toz,lapa,parfüm,lavman,banyo,sargı,süt,tütsü. • Tıbbi Çaylar: Fitoterapi'de uygulama yollarından birisi olan tıbbi çaylar, tek veya birkaç drog ile hazırlanmış, koruyucu ya da tedavi edici etkiler gösteren bitkisel sulu preparatlardır. Bitki veya droglardaki etkili maddelerin önemli bir kısmı çaylara rahatlıkla geçmektedir. Hazırlanmaları kolay olduğu için, tıbbi çaylar geniş bir etki alanlarına sahiptirler. Solunum yolu enfeksiyonları, gribal enfeksiyonlar, sinir sistemi hastalıkları, romatizmal şikâyetler, sindirim sistemi hastalıkları, üriner sistem rahatsızlıkları, kadın hastalıkları, kalp ve dolaşım sistemi rahatsızlıları ve cilt hastalıkları tıbbi çayların etki alanına girmektedir. • Tıbbi Çayların Hazırlanış Metotları: 1-) Demleme(İnfizyon) 2-) Kaynatma(Dekoksiyon) 3-) Oda Sıcaklığında Hazırlama(Maserasyon) • Tıbbi Çay Hazırlamada Dikkat edilecek Hususlar: - Tıbbi çaylarda kullanılan droglar genellikle hafif tesirli oldukları için, doz aşımına pek rastlanmaz. Bununla beraber her bitki için önerilen miktarda kullanmaya dikkat edilmelidir. - Çay için kullanılan bitkinin taşıdığı kısımlar ve içerdiği maddeler dikkate alınarak, uygun çay hazırlama metoduna göre hazırlanmalıdır. - Tıbbi çayların, demleme şeklinde olanları, özellikle de uçucu yağ taşıyanları taze olarak hazırlanıp, hemen tüketilmelidir. Kaynatma ve Maserasyon yöntemiyle hazırlanan çaylar ise, bir gün içinde tüketilebilir. - Çaylar, özel bir durum söz konusu değilse, sabah aç karnına, kahvaltıdan bir saat önce ve akşam yatmadan önce birer çay fincanı tüketilmelidir. Buna öğle yemeklerinden 1-2 saat önce bir fincan içmek de ilave edilebilir. - Yapay tatlandırıcılar tıbbi çaylarda kullanılmamalıdır. Çünkü çayın içindeki bitkisel drogla etkileşime girebilirler. Bal veya doğal, işlenmemiş şeker ile tatlandırılabilirler. - Tıbbi çayı hazırlarken cam veya porselen demliklerin kullanılmasına dikkat edilmelidir. • Bitkisel İlaçların Kullanılmasında Önemli Noktalar: - Özellikle çaylarda, önerilen şekilde hazırlanan ilaç bir defa kullanılmalıdır. - Diğer maddelerle olan etkileşimlerini çok iyi bilmek gerekir. Aksi halde rahatsızlıklar ortaya çıkabilir. Bu nedenle yan etkilerini dikkatle takip etmek doğru olur. - Bir yaşından küçük çocuklarda ve hamilelerde doktor tavsiyesi olmadan kullanılmamalıdır. - Diabet, gut, sinir, kalp, böbrek hastaları kontrendike durumlara özellikle dikkat etmelidirler. - Tamamlayıcı tedavilerde en az 21 günlük bir kür uygulamalıdır. Kaynak: Fitoterapi ve Aromaterapi, Ecz. Nimet Özata, Arıtan Yayınları Fitoterapi kullanımı son yıllarda gitgide artmaktadır. Bunun sebebi ise çoğu ülkede kimyasal ilaçlara karşı güvensizliğin oluşması, kimyasal ilaç kullanımı sonucu açığa çıkan yan etkiler ve toksik maddelerdir. İnsanların yeniden doğaya yönelimini de yadsımamak gerekir. Uygulamalarında, günlük rahatsızlıklar olarak isimlendirilen solunum yolları rahatsızlıkları (soğuk algınlıkları, grip, öksürük, vb.), sindirim sistemi rahatsızlıkları (iştahsızlık, hazımsızlık, şişkinlik, kabızlık, ishal vb), sinirsel rahatsızlıklar (gerginlik, uykusuzluk vb), üriner sistem rahatsızlıkları (idrar yolları şikayetleri), bazı kadın rahatsızlıkları (adet sorunları, menopozal basmaları), bazı romatizmal ve cilt rahatsızlıklarında kişiyi rahatlatıcı ve destekleyici olarak ve kalp-damar ve karaciğer koruyucusu olarak tıbbi çaylar ve bitkisel ilaçlardan yararlanılmaktadır. Bitkisel ilaçlar, iyi tarım uygulamaları ile yetiştirilmiş, (etken maddesi, toplama zamanı uygun) bitkilerden iyi laboratuar uygulamaları ile standardize edilen ekstrelerden veya çok özel yöntemlerle üretilen bitki tozlarından iyi üretim koşullarıyla üretilen kapsül, draje, tablet vb. farmasötik formlardaki ilaçlardır. Etki, güvenilirlik ve doze edilme vb. konularında ise sentetik ilaçlarla benzer özellikler taşırlar. AB ülkelerinde özellikle Almanya´da günlük rahatsızlıkların tedavisinde hekimler öncelikle bitkisel ilaçları tercih etmektedirler. Almanya eczanelerindeki 21.000 dolayındaki preparatın 7.000 kadarı bitki ekstresi, özütü, uçucu yağı vb. doğal ürünleri içermektedir. Bitkisel ilaç üretim ve satışında AB ülkeleri içinde Almanya´dan sonra Fransa da 2.sırada yer almaktadır. Fitoterapi ürünlerinin etkinliğinde ve güvenilirliğinde büyük rol oynayan bazı etmenler vardır. • Bunlardan ilki, ürün etkinliğinin ve güvenilirliğinin klinik çalışmalarla kanıtlanmış olmasıdır. • Fitoterapi ürünlerinde, standart doz çok önemlidir. Tedavide gereken doz aşılmamalıdır. • Ürünün üretim şekli de oldukça önemlidir. Bitkilerin herhangi bir kimyasal çözücü ile muamele edilmesi yerine, dondurularak öğütülmesi gibi, bitkilerin etken maddelerinin bir bütün halinde korunmasını sağlayan ve toksik kalıntı içermeyen, çevre dostu yöntemleri uygulayan markaların ürünleri tercih edilmelidir. Isıya ve oksitlenmeye bağlı bozulmanın meydana gelmemesi için, üretimde ısıl işlem ve havayla temas engellenmelidir. • Fitoterapi ürünlerinin % 100 bitkisel olabilmesi ve jelatin gibi hayvansal kaynaklı kapsül kılıflarının olası risklerinden kaçınılması için, kullanılan kapsül kılıfı da bitkisel kaynaklı olmalıdır. • Bitkiye uygun jeografik orijin, kültür ve hasat koşullarının ve bitkinin etken maddece aktif kısmının seçimi de çok önemlidir. Bitkinin kökü, yaprağı ya da çiçeği kullanılabilir, üretim bu konuda teknik uzmanlığa sahip kişiler gözetiminde gerçekleştirilmelidir. Üretimin her adımında kalite kontrolü yapılmalıdır. GMP (İyi Üretim Uygulamaları) ve GLP (İyi Laboratuar Uygulamaları) gibi uluslararası alanda kabul gören kontrol mekanizmaları tarafından üretim kontrol altında tutulmalıdır. ISO 22000 kalite standartlarına uygun üretim yapan markaların ürünleri tercih edilmelidir. Bitkilerle Tedavi ya da Bitki Bilimi, herkesin kolayca öğrenebileceği ve reçeteler yazabileceği bir bilim değildir. Çok iyi bildiğimiz veya bildiğimizi sandığımız, her zaman kullandığımız yüzlerce değişik bitkinin faydalı ve/veya zehirli birçok türleri de doğada yetişmektedir. Uzman kişilerin bile çıplak gözle baktığında toksik olup olmadığını ayırt etmekte zorlandığı ve laboratuar ortamında tanımlamaya ihtiyaç duyduğunu göz önüne alırsak, fitoterapiye ne kadar dikkatli ve bilinçli yaklaşmak gerektiğini bir kez daha anlayabiliriz. ** Bu sitedeki bilgiler hekim veya eczacıya danışmanın yerine geçmez. Sağlığınız, hastalık belirtileriniz veya ilaçlar konusunda lütfen doktorunuza danışınız. Ürünlerimiz ilaç değildir. Gıda takviyesidir. Verilen bilgiler ürün içerisindeki gıda maddelerine ait bilimsel çalışmalar ve araştırmalar sonucu elde edilmiş verilerden alınmıştır. Tıbbi çay çeşitleri 1. Tek bitki çayları: Tek bir bitkinin kök, rizom, kabuk, yaprak, çiçek, meyve, tohum gibi kısımlarından veya bütününden hazırlanan çaylardır. Ihlamur çayı, kuşburnu çayı, nane çayı, papatya çayı, sinameki çayı gibi çaylar bu gruba girer. Halk hekimliğinde yaygın şekilde kullanılır. Endüstriyel olarak da üretilir. 2. Karışım çaylar: İçinde birden fazla bitki veya bitki kısmı bulunan çaylardır. Son yıllarda imalatı artmaktadır. Bunda teknolojideki gelişmeler, insanoğlunun farklı içeceklere yönelmesi, çeşitli toplumlarda kullanılan tedavi yöntemlerinin diğer toplumlar tarafından öğrenilmesi gibi faktörler rol oynamaktadır. Tedavide kullanılan karışım çayların bazıları çeşitli ülkelerin farmakopelerinde yeralmaktadır. Bu çaylar genellikle 4-7, bazan 20-30 drogun karışımıyla imal edilir. Karışım çaylarda üç tip drog bulunur: - Temel droglar: Tedaviye yönelik olarak kullanılan droglardır. Karışımda 2-3 adet bulunur ve karışımın en az %70’ini teşkil eder. - Yardımcı droglar: Temel drogların etkisini artırıcı veya yavaşlatıcı droglardır. - Tamamlayıcı droglar: Karışımın güzel görünmesini ve hoşa gitmesini sağlayan droglardır. Özellikle güzel renk ve hoş koku veren bitkiler bu amaçla kullanılır. Bu droglar endüstriyel çaylarda daha fazla öneme sahiptir. Karışım çaylarda kullanılan drogların parça büyüklükleri eşit olmalıdır; aksi takdirde iyi bir karışım sağlanamaz. Droglar tat, koku vb. özellikler bakımından da uyumlu olmalıdır. 3. Öz çaylar: Drogların bileşiminde bulunan etkili maddelerin ekstraksiyon yöntemiyle elde edilmesiyle hazırlanan çaylardır. Ekstraksiyon aracı olarak su dışında etanol, eter gibi maddeler de kullanılır. Endüstriyel çaylarda kullanılan bazı ekstraksiyon maddeleri yüksek kalite gerektiren tıbbi çaylar için uygun değildir. Tıbbi öz çaylar farmakopelerde müsaade edilen maddelerle ekstrakte edilir. Tıbbi çayların hazırlanışı genel olarak bildiğimiz çayın hazırlanışına benzer. Ancak, özellikle tıbbi amaçlarla kullanılan çaylarda bu işlem, drogun özelliğine, etkili maddesine, parçalanma durumuna göre bazı farklılıklar gösterir. Farmakopelerde hangi droğun ne şekilde hazırlanacağı belirtilir. Tıbbi çay hazırlama yöntemleri 1. İnfüzyon (demleme): Bitki veya bitki karışımı kaynamakta olan suya ilave edilir, 5-10 dakika demlenir, süzülür, sıcak veya soğuk içilir. Bu yöntem bilhassa uçucu yağ ve glikozit ihtiva eden droglarda ve topraküstü kısım (herba), yaprak, çiçek gibi kısımları kullanılan bitkilerde uygulanır. 2. Dekoksiyon (kaynatma): Bitki veya bitki karışımının üzerine soğuk su ilave edilir, 5-10 dakika kaynatılır, birkaç dakika demlenir, süzülür, sıcak veya soğuk içilir. Bilhassa alkoloid, saponin, tanen ihtiva eden droglarda ve kök, kabuk, odun gibi sert kısımları kullanılan bitkilerde uygulanır. 3. Maserasyon (ıslatma): Bitki veya bitki karışımının üzerine soğuk su ilave edilir, birkaç saatten bir-iki güne kadar değişen sürede oda sıcaklığında bekletilir (arada sırada çalkalamak veya karıştırmak faydalıdır), süzülür, soğuk olarak veya ısıtılarak içilir. Bilhassa keten, hatmi, ebegümeci, salep gibi müsilajlı droglarda kullanılır. Çünkü sıcaklık, müsilajlı maddelerin akışkanlığını azaltarak süzülmesini güçleştirir. Ayrıca, çaya geçmesi istenmeyen etkili maddeler varsa ve bu maddeler sıcak suda daha fazla çözünüyorsa maserasyon yapmak uygundur. Bu yöntemlerden en yaygın kullanılanı infüzyondur. Bazan ikisini veya üçünü birlikte kullanmak gerekebilir. Önce kök, kabuk gibi kısımlar suyla kaynatılır, kaynatmaya son verildikten sonra topraküstü kısım, yaprak, çiçek gibi kısımlar konur, gerekirse çay süzüldükten sonra soğutulup müsilajlı droglar ilave edilir. Bu uygulama endüstriyel çaylar için mümkün olmamakla birlikte, evde hazırlanan karışım çaylar için gereklidir. Çayın hazırlanış şekli bazı drogların etkisini değiştirebilir. Mesela, kayışkıran kök ve rizomlarının infüzyonu idrar söktürücü, dekoksiyonu idrar zorluğunu giderici; ipeka kökünün infüzyonu balgam söktürücü, dekoksiyonu ishal kesici etki yapar. Eczanelerde hazırlanan çaylarda distile su (steril su) kullanılır. Mikrobiyal faaliyet olmaması için, evde hazırlanan çaylarda -özellikle maserasyonlarda- kaynatılıp soğutulmuş su kullanmak ve süreyi iyi ayarlamak gerekir. Çay hazırlanacak bitki kısımları ne kadar çok ufalanırsa çaya geçecek etkili madde miktarı o kadar artar. Ancak bu defa süzme işlemi zorlaşır ve çay bulanıklaşır. Çayın görüntüsü bilhassa keyif içimlerinde önemlidir. Endüstriyel poşet çaylar aldıkları çayı görmek isteyenler için uygun değilse de, süzme ve doz ayarlaması açısından kolaylık sağlar. İnfüzyonlar sıcak, dekoksiyonlar soğukken süzülmelidir. Ev çaylarının demli değil, açık hazırlanması tercih edilir. Çocuklar, yaşlılar ve hamileler normalden daha açık çay almalıdır. Tıbbi çay kullanma kuralları Bitkiler doğru seçilir, iyi muhafaza edilir, usulüne uygun şekilde çay haline getirilirse tıbbi kullanımlarda genellikle başarılı sonuçlar alınır. Üşütmeye bağlı rahatsızlıklarda (boğaz ağrısı, öksürük vb.) sindirim sistemi rahatsızlıklarında (mide spazmı, şişkinlik, iştahsızlık, kabızlık, ishal vb.), böbrek ve idrar yolları hastalıklarında (idrar yolu iltihapları vb.), safra kesesi hastalıklarında, psişik rahatsızlıklarda (sinirlilik, uykusuzluk vb.), cilt, karaciğer, hafif kalp ve damar hastalıklarında tıbbi çaylardan faydalanılır. Ağır kalp hastalıkları, infeksiyon hastalıkları, kanser gibi hastalıkların tedavisinde çaylar alternatif olarak düşünülmemelidir. Tıbbi çaylar belirli dozlarda kullanılır. Doz ayarlanırken, pratik olması açısından, bitki veya karışım için çay kaşığı (5 ml), tatlı kaşığı (10 ml), yemek kaşığı (15 ml), su için su bardağı (150 ml) gibi ölçüler kullanılır. Genellikle bir bardak su için bir tatlı kaşığı bitki yeterlidir. Eczanede hazırlanan veya reçeteye yazılan çaylarda tam ölçü verilir. Çaylar genellikle %2’lik infüzyon veya dekoksiyon şeklinde hazırlanır ve içilir. Doz ayarlaması önemli olmakla birlikte, çoğu çay hafif etkili olduğu ve toksik maddeler ihtiva etmediği için keskin bir doz sınırı yoktur. Ancak, bazı çayların yan etkileri olabileceği için dozun aşılmamasına dikkat edilmelidir. Bebeklerde ve çocuklarda dozlar çok daha düşük tutulmalıdır. Tıbbi çaylar aç karna ve şekersiz içildiğinde daha etkili olur. Şekersiz içilemeyen çaylarda bal, pekmez veya rafine edilmemiş (kahverengi) şeker kullanılabilir. Çaya limon ilave edilebilir. Terletici etkili çaylar sıcak; ateşli hastalıklarda kullanılan çaylar soğuk olmalıdır. Tıbbi çaylar, alışkanlık ve yan etki yapmaması için düzenli ve süreli kullanılmalıdır. Sık ve süresiz kullanılıyorsa, benzer etkili birkaç farklı çayın veya çay karışımının hergün değiştirilerek içilmesi tavsiye edilir. Kronik rahatsızlıklarda çay karışımları haftada veya en azından ayda bir değiştirilmelidir. Kaynağı ve karakteri bilinmeyen bitkilerle çay hazırlanmamalıdır. Ülkemizde endüstriyel çay imalatı gelişmektedir, ancak hammaddenin -ülkemizde bulunmasına rağmen- büyük ölçüde ithal edilmesi üzücüdür. Prof.Dr. Neşet Arslan. Sağlık Çevre Kültürü dergisi. İstanbul: Zeytinburnu Tıbbi Bitkiler Bahçesi, 2008, sa. 2.  

http://www.biyologlar.com/tibbi-caylar-hakkinda-bir-sunu-hazirlayacagim-yardimci-olursaniz-sevinirim

Başlıca Su Arıtma Yöntemleri Şunlardır.

Başlıca Su Arıtma Yöntemleri Şunlardır. Reverse Osmosis Ultraviole Aktif Karbon Su Yumuşatma Kum Filtreli Su Arıtma Sistemi Demineralizasyon ve saf su sistemleri Ozmoz, binlerce yıldır bilinen doğal bir prosestir ve RO’nun temelini oluşturur. Yaşayan hücre duvarları doğal yarı geçirgen membranlardır. Hücre zarı dışında bulunan örneğin; yüksek miktarda su; hücra zarından süzülerek geçer ve zarın iki tarafındaki yoğunluğu ve basıncı eşitlemeye çalışır. Membranın yarı geçirgen doğal yapısı sayesinde suyun geçişi, çözünmüş minerallerin geçişine göre daha kolay olur. Az yoğun çözeltideki su, daha konsantre çözeltiyi seyreltmek ister. İki çözelti arasında konsantrasyon farkı ortaya çıkar ve osmotik basınç farkını belirler. Bu basınç farkından dolayı (2.31 fit su 1 psi’ye eşittir.) 1” kare başına 0.454 kg’lık basınç üniteleri yer değiştirir. Yani; 1000 mg/lt toplam çözünmüş farklılık 1 psi osmotik basınç farkına eşittir. Basınç, osmotik basıncı büyük olan konsantre solüsyona uygulandığı zaman suyun geçişi tersine döner ve RO kurulmuş olur. Membranın suyu geçirmedeki seçiciliği değişmemiştir. Sadece su ışının yönü değişmiştir. Böylece çözünmüş minerallerden suyun ayrıldığı su arıtım tekniği ortaya çıkmış olur. Tuzun mekanizmasını ve suyun membrandan geçtiğini düşündüğümüzde, tam tuz eliminasyonunun neden olmadığı ve işletim şartlarının arıtımı ne kalitede etkilediği ortaya çıkar.Membranın suyun geçişine izin verirken, tuzları arkada tutması, tuzların çözeltide iyon halinde bulunmasından dolayıdır. Çözeltideki çözünmüş tuzlar katyon (+) veya anyonlar (-) halindedir. İyonlar membrana yaklaştıklarında, kendi doğal yüklerinin yansımasından dolayı reddedilirler. Aynı yükler birbirini iter tıpkı aynı kutupların birbirini itmesi gibi. Yüksüz olan su, membrandan geçerek süzülmüş tarafta yer alır. Katyonlar ve anyonlar çözelti içerisinde dolaşırlar ve bazen birbirleriyle temas edecek kadar yaklaşarak bireysel yüklerini boşaltırlar. Bunlar membrandan rahatlıkla geçerler. Tuzlu su tarafını sürekli durulamak, membranın tıkanmasını engellemek açısından önemlidir. Su, bütün tuzlarını bırakarak membrandan geçtiğinde, tuzlu su konsantrasyonu gitgide artar. Drenaj olmazsa, tuzlu su tarafındaki mineral konsantrasyonu, tuzun çözünmüş limitlerinin üzerine çıkar ve çökelti oluşturarak membran üzerinde tabakalaşır. Tuzlu su tarafındaki aşırı konsantrasyondan kaçınmak amacı ile nüfuz etme hacmi, düşük basınç sisteminde geri alınır. Besleme akımı hacminin, %30-60 oranında korunması ile sağlanır. RO ile arıtılacak sularda en önemli parametre şüphesiz TDS değeridir. TDS bize kullanılan ham su hakkında net bilgiler vermektedir. RO Membranlarının Yapıları ; RO ünitelerinde kullanılan yarı geçirgen membranlar asimetrik yoğunlukta dizilmiş polimer tabakalarıdır. Bunlar çok yoğun ve ince bir bariyer tabakasına sahiptir.(1”/10 milyon inceliğinde) daha büyük gözenekli tabakalarla da desteklenmiştir. Tuz geçişini engellemek ve pratikte yeterli su akış oranını sağlamak için kullanılan madde selüloz asetat olmuştur ve halen de kullanılmaktadır. Örneğin polimerler yalnız kullanılırlar veya ince tabaka kompozit membran adıyla polisülfon ile birlikte kullanılırlar. RO Operasyonu ; Bütün RO’ların çalışma prensibi aynıdır. Besleme akımı membrandan geçerken süzülme gerçekleşir ve su membrandan geçerken mineraller dışarı taşınarak atılır. Düşük Basınçlı Sistemler ; Düşük basınçlı ro üniteleri genelde besleme basıncının 100 psig’den az olduğu sistemlerdir. Membrandaki basınç farkı azaltılınca su üretimi durur. Alınan tedbir,membrandaki çözünmüş konsantrasyon farkını azaltana kadar tuz geçişi devam edecektir, yüksek TDS suyu membranın süzülmüş tarafında ortaya çıkacaktır. Bu olay TDS krebi olarak tanımlanır. Yüksek Basınçlı Sistemler ; 100 psig üzerindeki basınç pompalı donanımlar, yüksek basınçlı sistemler olarak sınıflandırılır. Gerçek operasyon basıncı, 100 - 1000 psig arasında değişir. Bu değişim seçilen membrana ve arıtılan suya göre belirlenir. Çoğul membran sistemleri düşünüldüğünde, her modül en az 1, en çok 6 membran içerir ve çapları 2.5 - 8” arasındadır. Süzme kalitesi, kapasite, debi, uzaklaştırma yüzdesi ve iyileştirme ile ilgili özel operasyon istekleri hedefe bağlıdır. Bunlarla ilgili dizayn bilgileri kullanılan membran ve pompa tipleriyle doğrudan alakalıdır. Verimi Etkileyen Faktörler ; RO ile elde edilen su kalitesi, membran tipi, operasyon basıncı, pH, ham su karakteristiği ve sıcaklık gibi pek çok etkene bağlıdır. Ca, Mg ve sülfat gibi 2 değerlikli iyonlar, genel olarak Na ve Cl gibi tek değerli iyonlara göre daha etkili uzaklaştırılır. Bazı maddeler, örneğin borat pH’dan önemli oranda etkilenirler. Genelde yüksek pH’da verim artar. Basınç ; RO ’larda operasyon basıncı; besleme suyundaki toplam çözünmüş katılara ve istenen süzme basınç verimine bağlıdır. TDS, sistemin osmotik basıncına karar verir. 100 mg/lt TDS 1 psi’ye karşılık gelir. Besleme, osmotik basınç farkı ile süzme basıncı toplamından büyük olmalıdır. Bu yüzden deniz suyu arıtımı tuzlu suya göre çok daha yüksek basınç ister. Ek olarak basınç farkının artması, süzme kalitesini artırır. Tuz geçişi sabit iken, su basıncı artırılır ve daha yüksek kalitede su elde edilir. RO sistem basıncını artırarak, istenildiği kadar çok su elde edilebileceği düşünülse bile bu doğru değildir. Membran üreticileri max debiye göre, günlük su debisine ve yüzey alanına göre dizayn yaparlar. Bu, konsantrasyon kutuplaşması olarak bilinen, membran yanında mineral yapılmasından dolayıdır. Bundan başka, membranlar zamanla basınçtan dolayı sıkışırlar. Buda, içinden geçen suyun difüzyonunu yavaşlatır ve üretim oranı (debi) azalır. Sıcaklık ; Besleme suyu sıcaklığındaki artış, süzme akışını artırır, fakat süzme kalitesini etkilemez. Membran yapısının seçiciliğine bağlı olarak, bu ısı etkisi 1 fahrenheit başına % 1.5-2 olabilir. Sıcaklığın artması yanlızca, membranın özel operasyon maximumunun altında faydalı olur. Bunun üstüne çıkan sıcaklıklarda membran zarar görür. İyileştirme Yüzdesi ; Membranın çalıştığı iyileştirme yüzdesi direk olarak süzme kalitesini etkiler. Organikler, pirojenler(ateş), hücreler, virüsler ve bakteriler gibi iyonik olmayan bileşiklerin eliminasyonu filtrasyon prosesidir. Bakteri konsantrasyonunun çok yüksek olduğu durumlarda da süzme akımında bulunabilirler. Membran gözeneklerinden geçerken , buralara yerleştikleri kesin olmamakla birlikte, böyle olabileceği kabul edilir. Dolayısı ile ro öncesi bakteriyolojik arıtım yapılmalıdır. Membran Ömrünü Etkileyen Faktörler ; Dizayn performansını ortaya çıkartmak için, süzme kalitesi ve operasyon verimini düşüren faktörler göz önüne alınmalıdır. Alçaltma, inorganik, organik yada mikrobiyolojik üremeden dolayı ortaya çıkan üretimdeki azalmadır. Veya alçalma, membran yüzeyinde geri dönülemez hasarlardan dolayı olan su kalitesindeki düşüş anlamına da gelebilir. İnorganik Kirlenme ; En yaygın inorganik kirlenme problemleri, uygun ön arıtımın yapılması ile ortadan kaldırılabilir. Askıda Katı Maddeler ; Tipik filtrasyon ihtiyacı, delikli geçiş membranında max 5 micron büyüklük ve spiral sarılı membranlarda da besleme hızına bağlı olarak 25 micron veya daha küçüktür. Bulanıklık genelde 1 NTU dan küçük olarak düşünülür. Bikarbonat Alkalinitesi ; Bütün sular kalsiyum bikarbonat içerir ve kalsiyum karbonat formuna dönüşebilir veya en son aşamada çökelti oluşturabilir ve membranı tıkar. Bu problemden kaçınmak için; besleme suyu ya yumuşatılır yada kalsiyum karbonat çökeltisini önlemek amacıyla pH azaltmak için asitle arıtma yapılır. Genelde, küçük ro üniteleri yumuşatma, büyük ünitelerde pH kontrolü kullanır. Membran kalsiyum karbonatla tıkanmışsa, asitle yıkama yolu ile temizlenebilir. Hazırlanmış asitli yıkama aparatları, genel olarak sitrik asit veya fosforik asit ile yapılır. Kalsiyum Sülfat ; Kalsiyum sülfat suda sınırlı çözünürlükte bulunur. Eğer suda bulunuyorsa, besleme suyu, süzülme ile tuzlu su bölümünden geçerken, konsantrasyonu artar ve çökelti oluşturarak membranı tıkar. Besleme suyunun ön yumuşatma ünitesinden geçirilmesi veya antisikalantlarla arıtımı yapılır. Kalsiyum sülfatla tıkanan membranlar, asitle arıtılarak temizlenebilir. Kalsıyum sülfatı asitle uzaklaştırmak, kalsiyum arbonata göre daha zordur. Demir, Manganez, Silikat ve Kolloidal Madde ; Sudaki çözünmüş demir hava ile temas ettiğinde demirhidroksit ve/veya demiroksit oluşturacak şekilde okside olur veya çökelir. Bu jelatinimsi bir çökeltidir ve membranı tıkar. Eğer demir miktarı 0.05 - 0.5 mg/lt arasında ise önarıtımla uzaklaştırılmalıdır. Demir tıkanması, korozyon ürünlerinden dolayı olabilir. Manganez, silikat, alüminyum ve kolloidal maddelerden kaynaklanan problemler de demir ile aynıdır. Organik Kirlenme ; Membran organik maddelerden dolayı tıkanırsa, deterjanla veya kostik soda ile temizlenebilir. TFC membranlarının, selülozik membranlara göre daha geniş pH aralığı toleransına sahip olduğundan, kolay temizlenebilir oldukları düşünülür. Mikrobiyolojik Kirlenme ; Selüloz asetat membranları mikrobiyolojik üremeyi desteklerken, poliamid tipi membranlar desteklemez. Her ikiside mikrobiyolojik kirlenme problemi ile karşılaşabilir. Selüloz asetat membranları, besleme suyunun klorlanması ile, bu kirlenmeden uzak tutulur. Poliamid membranları klorun oksidatif özelliğini tolare edemez. klorlanmış besleme suyu, sisteme girmeden önce arıtılmalıdır. Oksidasyon ; Öncelikle TFC membranları ile ilgilidir ve klora karşı dayanım olduğu zaman düşünülür. Bununla birlikte her oksiden aynı etkiye sahip değildir. Membran aşırı okside edici kimyasala maruz bırakılırsa sistem çöker ve kabul edilemez tuz geçişleri ortaya çıkar. Hidroliz ; Selülozik membranları ilgilendirir ve TFC’lerin oksidasyonu ile paralellik taşır. Aynı şekilde hidroliz ile sistem zarar görebilir ve aşırı tuz geçişi ortaya çıkar. Buda oksidasyonda olduğu gibi geri dönülemez bir zarardır. Membranın beslediği suyun pH’ı arttıkça, hidroliz daha çabuk ortaya çıkar. Genelde pH max 8 - 8.5 ile sınırlandırılır. Polarizasyon (Kutuplaşma) ; Membran, mineral konsantrasyonu çok farklı olan durgun iki çözeltiyi yanyana bulundurur. Bu konsantrasyon polarizasyonu olarak adlandırılır ve membran tipi için yapılan max süzme akışı ile membran üreticisi tarafından düzenlenir. Membrane süzmesi, polarizasyon ne kadar çok sürerse o kadar çok olur. Drenaj Bağlantısı ; RO sistemi, besleme ve drenaj suyu arasındaki potansiyel geçiş bağlantısını temsil eder ve bu yüzden uygun drenaj bağlantısı, su besleme hattına hastalık yapıcı bakterilerin geçişini engelleyecek şekilde yapılmalıdır. Reverse Osmosis sistemleri giderek düşen maliyeti ve alternatiflerine olan üstünlükleri sebebiyle geniş bir pazar bulmaktadır. Reverse Osmosis cihazları çoğu zaman ön arıtıma ihtiyaç duyarlar. Özel suların arıtımı için, özel ozmoz uygulamaları gerekir. Ne yazık ki arıtım sektöründe bu seçimleri ve uygulamaları yapabilecek pek az firma bulunmaktadır. Müşteri memnuniyetini ilke edinmiş CRS Su Arıtma Sistemlerinin uzman kadrosundan faydalanmanızı tavsiye ederiz. Reverse Ozmosis seçimi oldukça detaylı bir işlem olduğundan mutlaka personelimizden teknik destek almanızı tavsiye ederiz. Ultraviole Su Arıtma Yöntemi Ultraviole ile dezenfeksiyon, suya bir kimyasal veya oksidant ilave etmeksizin, mikroorganizmaların dezenfeksiyonunu sağlar. Düşük basınçlı civa lambası kullanılarak kısa UV dalgaları üreten dezenfeksiyon sistemi, bakteri, protozoa, virüs, küf, mantar, alg ve bunların yumurtalarını etkisiz hale getirir. Uv sistemlerinde alüminyum yada paslanmaz çelik bir yatak, lambayı sarar ve bu yataktan geçen su uv ışınlarının bombardımanına uğrar. UV sisteminin çalışma prensibi, mikroorganizmaların DNA ve RNA yapılarını bozarak etkisiz hale getirmektedir. UV dezenfeksiyonunun tam olarak gerçekleşebilmesi için suyun bulanık ve renkli olmaması gerekir.bu yüzdende genelde UV öncesinde 5 micronluk filtre tavsiye edilir. Mikropları öldürme kapasitesi zaman geçtikçe azalır ve yaklaşık yılda bir kez lambasının yenilenmesi tavsiye edilir. Ultraviole sistemlerin geneli paslanmaz çelik bir gövdeden (ışın odası) oluşmaktadır. Ultraviole lambası ise bu odanın içine yerleştirilen quartz camın içinde bulunmaktadır. Sistemin çalışması ise elektrik akımı ile UV lambasının yanması ve verdiği dalga boyu ile suda bulunan organizmaları etkisiz hale getirilmesidir. Ultraviole sistemi seçerken; İhtiyaç duyulan saatlik pik debi, Lamba adedi ve lambaların güçleri, Etkin ışın odası hacmi, Suyun geçirgenliği çok önemlidir. Buradaki parametreler doğrudan ultraviole sistemin verimini ve çıkış suyu kalitesini belirlemektedirler. UV Işığı UV ışığı kullanımı, doğayı taklit etme teşebbüsü olarak tanımlanabilir. Güneş ışığı, suda bulunan bazı bakterileri yok eder. Suyu, UV ışığına maruz bırakılırsa, patojenler yok edilir. Yalnız bu arıtımda suda bulanıklık ve renk olmamasına dikkat edilmelidir. UV ışığı suya hiçbir şey ilave etmemekle birlikte bazı tat ve koku problemlerinin ortaya çıkması konusunda çok küçük bir olasılık vardır. Ultraviole dozajı mikrowatt.saniye / cm2 (uWs/cm2) olarak ölçülür. Mikrowatt değeri arttıkça, doz artar, temas süresi arttıkça, doz daha etkin olur. Bu yüzden ışın odası hacmi ve kullanılan enerji dozu çok önemlidir. UV'nin Dezavantajları Düşük nüfuz etme gücü, Bulanıklıkla engellenebilmesi, (ön arıtma ihtiyacı) Tüp üzerinde ince bir tabaka oluşması, UV lambasının zamanla gücünü kaybetmesi. UV ve Hidrojen peroksit ile Dezenfeksiyon Dezenfeksiyon ürünleri, içme suyu kalitesinin yönetiminde karşılaşılan oldukça yaygın bir problemdir. Suyun dezenfeksiyonu yöntemi olarak, klorlama yerine UV + hidrojen peroksit kullanımı denenmiştir. Dayanımı ve dezenfeksiyon gücünü, su ağının 1 km uzunluğu boyunca korunmuştur. Bu ağ boyunca, farklı debiler ve farklı kirlilik konsantrasyonları bulunmaktadır. Deneysel adımda, su ağında UV ışığının engellenmesi olmaksızın hidrojen peroksitin dayanımına arttırmak amaçlanmıştır. Daha sonra, UV + HP’nin yeterliliği sınanmıştır. Yüksek HP konsantrasyonları kullanılmıştır. UV lambaları 40 dakika boyunca açık tutulmuş ve UV lambası her 100 km’de bir yerleştirilmiştir. Bunun sonucunda da mikrobiyolojik arıtımın, çok kısa sürelerle başarılı bir biçimde yapıldığı görülmüştür. Aktif Karbon Su Arıtma Yöntemi Aktif karbon, sularda; renk, tat, koku giderici olduğu gibi çözülmemiş organik ve organik olmayan kirliliklerinde arıtılmasında kullanılmaktadır. Aktifleştirme işlemi ile yüzey alanı yaklaşık 100 kat arttırılan karbon mineralleri, organik maddeleri absorbe ederek filtre ederler. Yoğunluğu çok düşük olan karbon mineralleri iki çeşittir. GAC (Granular Activated Carbon) : Granül aktif karbon PAC (Powdered Activated Carbon) : Toz aktif karbon Aktif karbon üretilmesinde en yaygın kullanılan hammaddeler; Hindistan cevizi kabuğu, kömür, odun ve petrol artıklarıdır. Aktifleştirmede kullanılan hammaddelerin çoğu, işlenmemiş halde normal olarak 10 - 20 m2 / gram iç yüzey alanına sahiptirler. Aktifleştirme işlemi, karbonun buhar kullanılarak kontrollü bir oksitlenmeye maruz bırakılması ve böylece, iç yüzey alanının yüksek ölçüde gelişmiş duruma ulaşmasıdır. İç yüzey alanının 700-1500 m 2/gram arasında artışı, proses koşullarına ve kullanılan hammaddenin cinsine bağlıdır. İç yüzey alanı değişik çaplardaki deliklerin çok gelişmiş bir şebekesi ile meydana gelir. Tüm aktif karbonlar yapılarında; mikro, meso ve makro deliklerin karışımlarını bulundururlar. Kimyasal reaksiyon: Sudaki klorun denge durumu, suyun pH derecesine bağlıdır ve aşağıdaki şekilde değişir. PH 3'den az : hipoklorür asiti (HOCl) ve önemli miktarda klor (Cl 2)mevcuttur. PH 4-7 arası :hipoklorür asidi (HOCl) daha fazladır ve suda serbest halde bulunan klor, yüksek PH değerinin azalmasına yol açar. PH 7'den fazla : serbest hipoklorit iyonları; (OCl) gittikçe artar. klordan arındırma yarı değeri; aktif karbonun kloru arındırma yeteneği, sıklıkla klordan arındırma yarı değer testi (alman standardı DIN 19603) ile nitelendirilir. Bu test, verilen bir debi değerine karşılık , klor konsantrasyonunu yarıya düşürmek için karbonun sahip olması gereken yatak derinliğini belirler. Karbon Filtre Sistemleri; Karbon filtrelerin dizaynında dikkat edilmesi gereken hususlar; 1- Filtre işleminde kullanılan aktif karbon mineralinin fiziksel ve kimyasal özellikleri, 2- Suyun aktif karbon ile olan temas süresi (mineral miktarı), 3- Mineral tankının çapı (Suyun geçiş hızı), 4- Otomasyon valfi yapısı (Tesisat çapı, geri yıkama debisi) Sistemi oluştururken; kullanılması gereken otomasyon, mineral, mineral tanklarının boyutları gibi noktalara dikkat edilmeli ve sistem bu dizayn parametrelerine göre hesaplanmalıdır. Bu sistemler de; tekli, dublex ve triplex olmak üzere üçe ayrılır, aşağıda bu cihazlara ait teknik özellikleri görebilirsiniz. Sistemlerde ham sudaki serbest klor ve toplam organik madde konsantrasyonu, saatlik ve günlük debiler çok önemlidir. Sistem ihtiyaca göre dizayn edilirken hangi sistemin daha ekonomik olduğu kontrol edilmelidir. Aktif karbon filtrelerde de diğer sistemlerde olduğu gibi PE gövdeli tanklar yada epoksi kaplı çelik tanklar kullanılmaktadır. Sistemlerde değişen tek nokta ise otomasyon sistemlerinin çalışma prensipleridir. Zaman kontrollü, hacim kontrollü, elektronik panel kontrollü (mikroprosesör), pnömatik yada manuel olabilen bu sistemler her iki tank modelinde de kullanılabilmektedir. Karbon Filtre Sistemleri Teknik Özellikleri: Tekli Sistemler ; Bir otomasyon valfi ve bir gövdeden oluşan bu sistemler; su kullanımının günlük debi olarak az olduğu noktalarda tercih edilir. Dublex Sistemler ; Sistem bir otomasyon valfi ve iki gövdeden oluşmaktadır. Daha yüksek debi ihtiyaçlarında ise, sistem iki otomasyon valfi, iki gövdeden oluşur. Bir cihaz serviste yumuşak su verirken diğer cihaz geri yıkama (rejenerasyon) yapmaktadır. Genel olarak saatlik pik debin yüksek olduğu yerlerde tercih edilir. Sudaki klor ve organik madde miktarı yüksek olduğunda da mineral miktarını sağlamak için dublex sistem tercih edilebilir. Triplex Sistemler ; Üç otomasyon valfi ve üç gövdeden oluşan bu sistemlerde; iki cihaz serviste iken bir cihaz geri yıkama yapmaktadır. Karbon filtrelerde çok nadiren kullanılan bu sistemler suda bulanıklığın da bulunduğu durumlarda kum filtre kullanılmıyor ise tercih edilir. Daha sık geri yıkama yapıldığı için sistem karbon adsorbsuyonu düşmektedir. Kaynak: MakineMuhendisi.com    

http://www.biyologlar.com/baslica-su-aritma-yontemleri-sunlardir-

WESTERN BLOTTING YÖNTEMİ

Western Blot; dokudaki spesifik bir proteini analiz etmemizi sağlayan moleküler biyoloji tekniğidir. Bu teknik sayesinde dokuda bulunan bir proteinın varlığı, büyüklüğü, konsantrasyonu, konsantrasyon değişimleri, farklı gruplar arasındaki konsantrasyonlarının karşılaştırılması vb. araştırılabilir. NOT: Antikor kullanarak dokulardaki proteini tayin etmemizi sağlayan bir diğer teknik, immünohistokimyadır. Blotlama yöntemeleri; Western Blot: Protein tayini Southern blot: DNA tayini Northern blot: RNA tayini için kullanılır. Western blotlama prosedürü dört ana kısımdan oluşur: 1.Örneklerin Hazırlanması: Öncelikle ister in vitro (hücre kültürü, vb) ister in vivo (deney hayvanı çalışmaları) deneyler yapıldıktan sonra doku içerisindeki hücreler veya kültür hücreleri parçalanarak proteinleri içeren kısım diğer kısımlardan ayrıştırılır. Daha sonra elimizdeki protein karışımlarının protein konsantrasyonu spektrofotometre yöntemiyle belirlenir. Bu basamağın optimum uygulanması Western jelinin her bir kuyucuğuna eşit miktarda protein yükleyebilmemizi sağlar. 2.Yürütme ve Transfer: Öncelikle proteinler denatüre edilip, indirgenerek düzgün yürütülebilecek hale getirilir. Daha sonra örnekler jel üzerindeki kuyucuklara yüklenerek, elektroforez yöntemiyle moleküler ağırlıklarına göre bantlar halinde ayrıştırılırlar (running) ve sonrasında bir membran üzerine aktarılırlar (transfer). Bu basamağın amacı antikorlarla işaretlenebilecek bir yapı elde etmektir (membran veya blot). 3.İlgili Proteinin İşaretlenmesi ve Boyanması: İmmünohistokimyaya çok benzer bir şekilde blokaj, birincil antikor, yıkama, ikincil antikor, yıkama ve boyama kısımlarından oluşur. Görünür dalga boyundaki boyalar yerine kemiluminesan (kimyasal ışıma) işaretlenmesi kullanılır. 4.Görüntüleme ve Analiz: Analog olarak bir filme veya dijital olarak CCD chip üzerine yapılabilir. Bantlar görülebilir ve analiz edilebilir hale getirilir. Önceki basamakların sorunsuz yapılmış olması bu basamağın da sorunsuz yapılabilmesini sağlar. UYGULAMA İlgilenilen protenin bulunduğu dokunun karakteristiğine ya da proteinin bulunduğu hücresel bölgeye veya proteinin özelliğine göre pekçok farklı lizis tamponu kullanılabilir. Deney hayvanları ile yapılan in vivo deneyler sonunda beyin örnekleri genellikle RIPA buffer (Radioimmunoprecipitation assay buffer) ile homojenize edilir. Doku örneği tartılarak 10 katı kadar hacimde buffer eklenir. Proteaz inhibitörü RIPA’ya taze olarak eklenir. Çalışılacak proteinin fosforile olup olmamasına göre proteaz inhibitörünün içeriği değiştirilmelidir ve gerekli durumlarda fosfotaz inhibitörü de kullanılmalıdır, ilgili protein için literatüre bakılmalıdır. Örnek; •50 µg dokuya 500 µL RIPA eklenir, RIPA eklenmeden hemen önce: •1/50 oranında (10µL) Proteaz inhibitör kokteyli ve •1mM PMSF (elimizdeki solüsyondan 1/50 oranında, yani 10 µL) eklenir. RIPA Buffer içindeki proteaz inhibitörü proteinlerin yıkılmasına neden olabilecek proteazların aktivitesini inhibe eder. Homojenizasyon için homojenizatörler kullanılır. Örnekler 1.5 ml’ lik mikrofüj tüplerine konur. Homojenizasyon mutlaka buz içinde yapılmalıdır. RIPA ile doku tamamen karışıp, krema haline gelince işlem tamamlanır. Homojenizasyonu takiben dokunun proteinli kısmını ayrıştırmak amacıyla santrifügasyon yapılır. Bunun için masaüstü tipteki santrifüjü kullanıyoruz. Santrifüj: 14000 RPM'de, +4oC derecede, 15 dakika santrifüj edilir. Üstte: Süpernatan (sıvı) Altta: Pelet (çökelti) Süpernatanlar ayrı birer mikrofüj tüpüne alındıktan sonra bir kere daha santrifüj edilebilir. Süpernatan mikropipet yardımıyla 0.5’lik mikrofüj tüplerine eşit miktarda aliquotlanır ve -80 oC’ de saklanır. Spektrofotometre ile Protein Konsantrasyonu Tayini Spektrofotometre ile protein abzorbansı ölçülür. Bunun için Bradford yöntemini kullanıyoruz. 50 µl örnek (5 µl Süpernatan, 45 µl Distile su ile 10 kat seyreltilerek, bu oran eğer ölçüm sonucunda elde edilen absorbans değeri standart doğrunun dışında çıkarsa arttırılmalıdır, örneğin 20 kat), güzelce karıştırılarak mikroküvete aktarılır ve üzerine: 30 kat (1500 µl) Bradford protein assay reagent (Sigma®, markaya göre protokol değişebilir) eklenir. Örnekler ölçülmeden önce ilk olarak, standart protein solüsyonları (0,1-1,4 mg/mL arasında değişen) hazırlanarak bir standart grafik (protein konsantrasyonu-abzorbans grafiği) oluşturulur. Bu doğru protein ölçümü yapılmadan önce her seferinde yeniden oluşturulmalıdır. Standartların hazırlanması (200 mg/mL stok BSA kullanılır) 1,4 mg/mL 2µL stok BSA + 283,8 µL Dsu 1 mg/mL 100µL 1,4'ten + 40 µL Dsu 0,5 mg/mL 80µL 1'likten + 80µL Dsu 0,25 mg/mL 80µL 0,5'likten + 80µL Dsu 0 mg/mL 50µL Dsu Standart Grafik Hazırlanması: Daha sonra örneklerin abzorbans ölçümü yapılır. Karışım içinde çökelti oluşmaması ve partikül kalmaması gerekir, bunun için de önce örneği üzerine de Bradford çözeltisini koymak tavsiye edilir. Bradford eklendikten sonra tüp birkaç kez ters düz edilerek iyice karıştırılmalıdır. Prensip: Bradford reaktifi içindeki “Coomassie mavisi’’nin, proteine bağlanmasıyla boyanın abzorbansı 465 nm’den 595 nm’ye kayar. Abzorbans değeri protein konsantrasyonuyla doğru orantılıdır. BSA (bovine serum albumine) standart protein olarak kullanıldığında lineer konsantrasyon aralığı 0.1-1,4 mg/mL’dir. Her bir beyin için elinizdeki 1550 µl'lik örneklerle 595 nm'de abzorbans değerleri ölçülür. Standart grafiğin eğim değerinden OD(optik dansite-abzorbans) değerini bildiğimiz proteinin C (konsantrasyon) değerini hesaplayabiliriz. NOT: SP-8001 UV-VIS Spektrofotometre cihazının 9 numaralı menüsü QUANTITATIVE’ den cihaz önce hazırladığımız standart protein örneklerine göre standart grafiği çizer, daha sonrada bu grafiği baz alarak protein örneklerinin konsantrasyonlarını hesaplar. Ama bu özelliği olmayan cihazlar için standart grafiğin hazırlanması yukardaki şekilde yapılmaktadır. Abzorbans değerleri ile protein yoğunluğunun hesaplaması: Protein (mg/ml) = (Abzorbans/0.9929-standart grafiğin eğimi) x dilüsyon oranı Yükleme için kullanacağınız örnekte ne kadar protein olmasını istediğimize karar veririz. Örn : 20-30-40 µg gibi. Az yüklemek düşük miktardaki proteinlerin gözden kaçmasına, fazla yüklemek ise kirli bir background’a ve analizde ciddi zorluklara sebep olabilir. Örnek olarak 20 µg’ı seçmişsek, örneklerdeki protein yoğunluğunu kullanarak (mg/mL), her bir örnekten hangi hacimde alırsak 20 µg protein almış olacağımızı hesaplarız (=20/Protein konsantrasyonu). Kaç µl hacim ile yükleme yapacağınıza karar verin (20-30µl gibi). Yükleme için kullanacağınız solüsyonun %25'i Sampling buffer (4X) olmalı; hesaplanan miktarda örnek ekledikten sonra üzerini distile suyla tamamlayın. Örn: Abzorbans değeri 0.8 olan bir örnekte protein konsantrasyonu, 8.06 mg/ml olarak hesaplanır. Yukardaki formülle : 20 µg protein yüklemeye karar verilmişse, 8.06 mg/ml yoğunluğundaki örnekten 2.48 µl almak gerekir. 30 µl yükleme yapılacaksa: 2.48 µl örnek Yükleme çözeltisi + 7.5 µl (30X0.25) sample buffer hazırlanır + 20.02 µl distile su ile. Yükleme çözeltilerine merkaptoetanol eklenir (%2.5 v/v, yani 30 µl için 0,75 µl). Merkaptoetanol, proteinlerin disülfit bağlarının indirgenmesini sağlar. Sample buffer ise proteinleri denatüre hale getirerek merkaptoetanol ve kaynatma işlemleriyle birlikte proteinlerin denatüre olarak, jel üzerinde düzgün bir şekilde yürüyebilmesine olanak tanır. Ependorflarda hazırlanmış yükleme çözeltilerini önceden 90oC’ye getirilmiş Dryblock’ta 5 dakika kaynatılır.

http://www.biyologlar.com/western-blotting-yontemi

Eosin - Eozin Boyasının Hazırlanışı

Eozin: Eosine-Y ve Eosine-B formunda bulunur. Ancak Eosine-Y (Yellowish, Acid Red 87) daha fazla tercih edilir. Kullanıcak kimyasallar: Eosine-Y (Yellowish) %95’lik etil alkol %80’lik etil alkol Glacial acetic acid Distile su 1.0 gram Eosine-Y (Yellowish), 20.0 ml distile su içerisinde iyice homojenize olana kadar eritilir. Karışıma, 80.0 ml %95’lik etil alkol eklenir. Bu Stock Eozin’dir. 1 kısım Stock eozin üzerine 3 kısım %80’lik etil alkol eklenirse Working Eozin (boyama işleminde kullanılacak) oluşur. Working eozin üzerine 5 ml Glasiel asetik asit eklenebilir. Eozin katrandan elde edilen turuncu-pembe renkli bir boyadır. Eozin boyasının mikroskopik incelemelerde en yaygın kullanım alanı, nötral boyaların yapısında yer almasıdır. En tanınmış nötral boyalar tiyazin ve ksanten grubunda yer alan boyar maddelerin karışımlarından oluşmaktadır. Ksanten-tiyazin grubu boyaların en çok bilinenleri ve Türkiye'de kullanılanları, Giemsa, May Grünwald, Wright, MacNeal, Jenner ve Leishman boyalarıdır. Bu boyalar, asidik-bazik, mavi-kırmızı komponentleri bünyelerinde muhafaza ederler. Dolayısıyla boyama metodundaki etap sayısı düşer. Mikroskopide birden fazla etabı olan boyama prosedürlerinde de kullanılır. En çok kullanıldığı çok etaplı boyama metodları, tiyazin-ksanten hızlı boyamaları, Papanicolaou boyamaları ve hematoksilin-eozin boyamalarıdır. Çok etaplı tiyazin-ksanten boyamalarında eozin boyası, tiyazin boyalarıyla birlikte bulunmaz. Ayrı bir çözelti şeklindedir. Türkiye'de son yıllardaki kullanımı çok yaygınlaşmaktadır. En tanınmışları Field ve Diffquick modifikasyonlarıdır. Türkiye'de eozin boyasının en çok kullanıldığı çok etaplı boyama metodlarından biri Papanicolaou boyama metodudur. Bu metodun etaplarından birinde kullanılan EA boya çözeltilerinde (EA-36, EA-50, EA-65 vb.) diğer boyar maddelerle birlikte bulunur. Hematoksilin eozin boyama metodu, hayvan (insan dahil) doku kesitlerinin incelenmesinde Türkiye'deki histopatoloji uzmanları tarafından çok kullanılmaktadır. Hücre sitoplazması, kollajen ve kas liflerini boyamak için genellikle hücre çekirdeğini boyayan hematoksilin ile birlikte kullanılır. Hematoksilinin de kullanıldığı ikili boyamaya hematoksilin ve eosin boyaması adı verilir. Bu boyamanın amacı, normalde şeffaf olan hücreleri mikroskop altında görüntüleyip dokuların yapısını inceleyebilmektir. H ve E boyaması ile boyanmış dokularda stoplazma pembe-turuncu, hücre çekirdeği ise koyu mavi-mor görünür. Eosin aynı zamanda eritrositleri koyu kırmızıya boyar. Eosin, hücrenin bazik bölümlerin, boyayan asidik bir boyadır. Bunun tersine hematoksilin, hücrenin asidik bölümlerini boyayan bazik bir boyadır. Örneğin nükleik asitlerin (DNA ve RNA) yoğun şekilde bulundukları hücre çekirdeği gibi. Eosin ile boyanan yapılara "eosinofilik" denir. Aslında eosin adı, birbirine benzer iki farklı maddeye verilmiştir. Bu maddelerden daha yaygın şekilde kullanılan eosin Y (aynı zamanda eosin Y ws, sarımtrak eosin, Asit Kırmızı 87, C.I. 45380, bromoeosine, bromofluoreseik asit, D&C Red No. 22 isimleriyle de anılır), boyadığı yapılara biraz daha sarı bir renk verir. Diğer eosin, yani eosin B (mavimtrak eosin, Asit Kırmızı 91, C.I. 45400, Safrozin, Eosin Scarlet ya da imparatorluk kırmızısı) ise çok hafif bir maviliğe sahiptir. Her iki boya da birbirinin yerine kullanılabilir ve belli bir deney için bunlardan birinin seçimi tamamen kişinin tercihine kalmıştır. Eosin Y floresinin tetrabromo türevidir. Eosin B ise floresinin dibromo dinitro türevidir.

http://www.biyologlar.com/eosin-eozin-boyasinin-hazirlanisi

Solüsyon hazırlanmasıyla ilgili örnek sorular

ÇÖZELTİLER (Solüsyonlar) Bir maddenin, bir solvent (çözücü) içerisinde çözünmesiyle oluşan maddeye solüsyon (çözelti) denir. Solüsyonlar kullanılırken, durumları hakkında çeşitli terimler kullanılır. Bu terimler solüsyonun yoğunluğunu belirtmektedir. Genelde Molar ve Normal solüsyonlar sık kullanılır. Çözelti hazırlama sırasında gözönünde bulundurulması gereken önemli bir konu, kullandığınız maddenin bünyesinde molekül halde su içerip içermediğidir. Eğer molekül suyu varsa, çözeltinizi hazırlarken, bu molekül haldeki su solventinize karışacaktır. Hesaplamalarınızda buna dikkat etmeniz gerekir. Örneğin molekül ağırlığı 40 g/mol olan bir madde 2 molekül su içeriyorsa, bu maddeden 0.5 mol tartmak için (20 g) su miktarını hesaba katarak, 2 molekül su 36 g, 1 mol madde 40 g, toplam 76 g hesabıyla 0.5 mol için 76 / 2 = 38 g tartmalısınız. Bu 38 g madde 20 g saf madde içermektedir. MOLARİTE Molar çözelti, litresinde bir moleküll gram madde içeren çözeltidir. Simgesi M'dir. 1 M çözeltinin 1 litresinde çözünen maddeden 1 mol vardır. Formülü M = m * V şeklindedir. (m=molekül ağırlığı, V=hacim=1 lt) Bir mol madde, maddenin molekül ağırlığı kadar gram anlamına gelmektedir. Örneklersek, NaOH'in 1 molü 40 g'dır. Hesaplanması maddenin moleküllerinde bulunan atomların ağırlıklarına göre yapılır. Atom ağırlıkları Na=23, O=16, H=1 olduğuna göre, NaOH=23+16+1=40 g/mol. 1 mol NaOH 40 gramdır. 1 M NaOH çözeltisinin 1 litresinde 40 gram NaOH vardır. M = 40 * 1 1 M NaOH = 40g/lt. Başka bir madde ile örnekleme yapalım. Potasyum klorür'den 0,1 M 300 ml çözelti hazırlayalım. K=39, Cl=35.5 olduğuna göre, KCl=74.5 g/mol dür. M = m * V ise 1 M için = 74.5 * 0.3 (Daima litre olarak yazmalısınız.) 1 M KCl = 22.35 g 0.1 M için 2.235 g KCl tartıp 300 ml saf suda eritmelisiniz.Sitemizde bu hesapları On-line yapabilirsiniz. Tıklayın... NORMALİTE Normal çözelti, litresinde 1 ekivalan gram madde içeren çözeltidir. Simgesi N'dir. Formülü N = e * V şeklindedir. (e=ekivalan gram) Ekivalan gram formülü; Katı maddeler için e = m / v 'dir. v harfini V ile karıştırmamalısınız. v = valans (değerlik) Saf sıvı maddeler için e = m / (v * d) 'dir. d = dansite (yoğunluk) Valans, Asitler için molekül başına ortama verilen H iyonu sayısı, Bazlar için molekül başına ortama verilen OH iyonu sayısı, Tuzlar için molekül başına ortama verilen + veya - iyon sayısıdır.Şimdi 1 N CaSO4 çözeltisi hazırlayalım.(Kalsiyum sülfat) CaSO4=136.14 g/mol (Bir molü 136.14 g) Ca, bileşiklerinde +2 değerliklidir. Molekülde 1 sülfat iyonu olduğuna göre dolayısıyla sülfat -2 değerliklidir. Bu molekülün valansı (değerliği) 2 dir. v = 2 e = m / v ise e = 136.14 / 2 = 68.07 bulunur. N = e * V ise 68.07 g tartıp 1 lt suda eritirseniz 1 N CaSO4 çözeltisi hazırlamış olursunuz. Saf sıvılar için e değerini hesaplarken v değerini sıvının yoğunluğu (d) ile çarpmalısınız. Örneğin H2SO4'ün molekül ağırlığı yaklaşık 98 g/mol, dansitesi (yoğunluk) 1.98 g/ml'dir. Dolayısı ile e değeri, e = 98 * 1.98 = 194.04 olarak bulunur. YÜZDE SOLÜSYONLAR Yüzde solüsyonlar herhangi bir maddenin ağırlıkça yüzde olarak solüsyondaki oranını işaret eder. Söz gelimi % 10'luk KOH solüsyonu 100 ml'sinde 10 g KOH içerir. Hazırlanışında bazı karışıklıklar yaşanmaktadır. 100 ml saf suda 10 g KOH çözüldüğünde bu % 10'luk KOH solüsyonu olmaz. %10'luk 100 ml KOH hazırlamak için 10 g KOH tartılarak bir miktar saf suda eritilir ve hacmi 100 ml'ye tamamlanır. Hazır bir solüsyonun yüzdesini değiştirerek kullanmak da mümkündür. Örneğin elimizde % 15'lik 150 ml NaOH solüsyonu olsun. Biz bunu kullanarak 70 ml % 8'lik NaOH solüsyonu hazırlayalım.İstediğimiz NaOH solüsyonu % 8'lik olacağına göre 100 ml'sinde 8 g NaOH var demektir. O halde 70 ml'sinde 70*8/100 = 5.6 g NaOH olmalıdır. Elimizde hazır bulunan % 15'lik NaOH solüsyonundan öyle bir miktar almalıyız ki içeriğinde 5.6 g NaOH olmalı.100 ml'de 15 g varsa X ml'de 5.6 g vardır orantısı ile, 5.6*100/15 = 37.33 ml'de 5.6 g vardır. Bu durumda hazır bulunan % 15'lik NaOH solüsyonumuzdan 37.33 ml alıp bunun hacmini saf su ile hedeflediğimiz miktar olan 70 ml'ye tamamlarsak % 8'lik 70 ml NaOH solüsyonu elde etmiş oluruz. Örnek: 250 ml % 10’luk (w/w) KCl çözeltisi nasıl hazırlanır? Eğer çözelti su ile hazırlanacaksa suyun yoğunluğu (d) 10 g/mL olduğundan ağırlıgı hacmine eşittir. % 10 = [x / (x +(250 –x)] x 100 x = 25 g çözünen O halde bu çözeltinin hazırlanmasında 25 gr KCl alınır az miktarda suda çözülerek hacim 250 mL'ye tamamlanır. 03.01.02. Hacimce Yüzde (v/v) Hacimce yüzde hacimce 100 parça çözeltide bulunan çözünenin hacimce kesridir. V mL çözünen ve V mL çözeltide bulunduğunda % (v/v) aşağıdaki gibi ifade edilir. %(v/v) = (Vçözünen / V çözelti) x 100 Örnek 150 mL % 28’lik (v/v) sulu etil alkol çözeltisi nasıl hazırlanır? Çözüm: % 28 = (x / 150 mL) x 100 x = 42 mL Sonuçta 42 mL etil alkol alınır ve hacim su ile 250 mL ye tamamlanır. 03.01.03. Hacimde Ağırlıkça Yüzde (w/v) Hacimce 100 parça çözeltide bulunan çözünenin ağırlıkça kesridir. Genel olarak w gram çözünen v mL çözeltide bulunuyorsa % (w/v) aşağıdaki gibi ifade edilir. %(w/v) = ( w1 /v).100 Örnek 500 ml % 50 (w/v) NaOH çözeltisi hazırlamak için kaç gram NaOH gerekir? %(w/v) = ( w1 /v).100 %50 = (w1/500) x 100 w1 = 250 g Öyleyse 250 g NaOH tartılır suda çözülerek hacim su ile 500 mL ye tamamlanır. Örnek 2 g sodyum hidroksit (NaOH ) 500 mL su içerisinde çözülüyor. Çözeltinin molaritesi nedir? Ma (NaOH) = 23+ 16+1 = 40 g/mol n (mol) = m (g) / Ma (g/mol) = 2 (g) / 40 (g/mol) n = 005 mol M = n / V M = 005 (mol) / 05 (L) Bazı analitik işlemlerde çözeltinin yoğunluğu verilir. Ve burada molarite hesaplamasına geçilir 03.03. ppt (binde bir) ppm (milyonda bir )ve ppb (milyarda bir) HesaplamalarıEser miktardaki çözeltilerin derişimini belirtmek amacıyla kullanılır. ppt = (g çözünen / g çözelti ) x 103 ppm = mg çözünen / L. ppb = ( gçözünen/ g. çözelti )x 109 şeklinde ifade edilir. ÖRNEK Bir su örneğinin analizi sonucunda bulunan Na2+ derişimi 200 ppm olarak bulunmuştur. Sudaki sodyum kaynağının NaCl olduğu düşünülmektedir. NaCl’ ün derişimi hesaplayız. Çözelti seyreltik olduğundan yoğunluk l g/mL alınabilir. Bu durumda çözeltinin litresinde 200 mg Na var demektir. n (mol) = m (g) / Ma (g/mol) formülünden önce mol sayısı bulunur. nNa2+ = ( 200 x10-3 g) / (23 g/mol) = 870 x 10-3 mol V = 1 lt olduğu için n = M [Na2+] = 870 x 10-3 M Bu aynı zamanda NaCl nin molaritesidir. 03.04. Mol Kesri ve Mol Yüzdesi Mol kesri çözeltideki bileşenlerden birinin mol sayısının toplam mol sayısına oranıdır. Genel olarak X ile gösterilir. Bazen X 100 ile çarpımı olarak da ifade edilir bu durumda mol yüzdesinden söz edilir. X çözünen = n çözünen / n toplam X çözücü = n çözücü / n toplam X çözünen + X çözücü = 1 dir. ÖRNEK 15 mol metanol 50 g suda çözülüyor. Elde edilen çözeltinin metanol ve su yönünden mol kesri ve mol yüzdeleri nedir? CH3OH (32 g/mol)H2O (18g/mol) . n (mol) = m (g) / Ma (g/mol) formülünden suyun mol sayısını bulalım. n (mol) = 50 / 18 = 278 mol X etil alkol= (15 / (15+278)) = 0.350 % X etil alkol = 100 x 0.350 = 350 X çözünen + X çözücü = 1 X çözücü = 1 - X çözünen X çözücü = 1 - 0.350 = 0650 % X su = 100 x 0.650 = 650 ÖRNEK:Kütlece % 20 lik 250 gram şerbette kaç gram şeker çözünmüştür? ÇÖZÜM: I. YOL 100 gram şerbette 20 g şeker ise 250 gram şerbette x x = = 50 gram şeker II. YOL % = 20 = a = = 50 gram şeker ÖRNEK: % 30 luk 400 gram NaOH çözeltisine kaç mol NaOH katılırsa % 80 lik olur?(NaOH = 40) ÇÖZÜM: Önce % 30 lukta kaç gram NaOH çözünmüş onu bulalım 30 =  a = 120 g NaOHŞimdi % 80 lik olması için kaç gram eklenmeli onu bulalım 80 = = 4 = 4(400 + x) = (120 + x) . 5 1600 + 4x = 600 + 5x 1000 = x 1000 gram NaOH eklenmeli Bunun molünü bulalım n = 25 mol NaOH ÖRNEK 10: ÖRNEK: Kütlece % 50 lik 200 gram tuzlu suya kaç gram su eklenirse % 10 luk olur? ÇÖZÜM: Önce % 50 lik te kaç gram tuz var onu bulalım. a = = 100 gram tuzŞimdi % 10 luk olması için gereken suyu ekleyelim. 10 = 200 + x = 1000 x = 800 gram su ÖRNEK: 112 gram KOH ile hacmi 400 ml olan sulu bir çözelti hazırlanmıştır. Çözeltinin molar derişimi nedir? (KOH= 56) ÇÖZÜM: M = ise M = M = = 05 M ÖRNEK 12: ÖRNEK: 02 M 200 ml lik X2O çözeltisinde toplam 576 gram X2O çözündüğüne göre X in atom ağırlığı kaçtır? (O= 16) A) 24 B ) 32 C) 40 D) 64 E) 128 ÇÖZÜM: M = 02 = (2x + 6) = 2x + 16 = 144 2x = 128 x = 64 Cevap (D) ÖRNEK 13: ÖRNE: Kütlece %245 luk H2SO4 çözeltisinin özkütlesi 09 g/ml olduğuna göre bu asidin molar derişimi nedir? (H2SO4 = 98) ÇÖZÜM: M = = 225 M ÖRNEK 14: ÖRNEK: 200 ml 5 M lık HNO3 çözeltisi hazırlamak için kaç mol HNO3 gerekir? ÇÖZÜM: M = ise n = M V V = 200 ml = 02 Litre n = 5 . 02 = 1 mol HNO3 gerekir ÖRNEK 15: ÖRNEK: 4 M şeker çözeltisinin kaç cm3 ne 100 cm3 su katılırsa 3 molarlık çözelti oluşur? ÇÖZÜM: Çözeltiye su katmakla çözünen şekerin mol sayısını değiştiremeyiz. Yani su katılmadan önceki mol = n1 su katıldıktan sonraki mol = n2 n1 = n2  son hacim = V2 V2 = x + 100 n = MV ise n1 = n2 M1 V1 = M2 V2 4 . x = 3 . (x + 100) 4x = 3x + 300 x = 300 cm3 olur NORMALİTE Çözeltinin bir litresinde çözünen maddenin eşdeğer-gram sayısına normalite denir. Normalite = N = E G: Eşdeğer gram Eşdeğer gram = E G = olur. . AYNI MADDENİN FARKLI DERİŞİMLER DEKİ ÇÖZELTİLERİNİN KARIŞTIRILMASI ÖRNEK 1: 2 M 200 ml NaOH çözeltisine 3 M 300 ml kendi çözeltisi ilave edildiğinde karışım çözeltisi kaç M olur? ÇÖZÜM: M1xV1 + M2xV2=Mson x Vson bağıntı kullanılacak. 2x200+3x300=Msonx500 olur. Mson=26 M olur. ÖRNEK 2: Kütlece %25 ve %55 `lik tuz çözeltileri eşit kütlelerde karıştırılıyor. Karışım çözeltisi: a)% kaç tuz içerir? b)% kaç su içerir? ÖRNEK 3: I.çözelti kütlece %24 II. si %40 şeker içermektedir.Karışım çözeltisinin %36 şeker içermesi için I.çözeltinin kütlesinin II.çözelti kütlesine oranı ne olması gerekir? ÖRNEK 4: 12 molar 600 ml. NaCl çözeltisine aynı maddenin 06 M çözeltisi ilave ediliyor.Karışım çözeltisi 10 M olduğuna göre II.çözeltinin hacmi kaç litredir? 2.SU İLAVE EDİLMESİ VEYA BUHARLAŞTIRILMASI Çözeltiye su ilave edildiğinde veya su buharlaştırıldığında çözünmüş olan katı miktarı değişmez. Bu nedenle problemlerde M1.V1=M2.V2bağıntısı kullanılır. Not oygun çözeltiden su buharlaştırılırsa derişim artmaz.Çünki su buharlaşırken madde çöker. Birim hacimde çözünmüş olan madde miktarı (derişim) değişmez. ÖRNEK: 2 M 500 ml tuz çözeltisinin derişimini 25 M yapabilmek için kaç ml. su buharlaştırılmalıdır? ÇÖZÜM: M1.V1=M2.V2 bağıntısı kullanılmalıdır.O halde: 2.500=25.Vson dur. Vson=400 ml. Buharlaşan su miktarı ise Vilk-Vson olacağına göre 100 ml. dir. ÖRNEK 6: 4 M 300 ml.NaCl çözeltisini 12 M yapabilmek için kaç ml.su ilave etmek gerekir? ÖRNEK 7: Kütlece %40 şeker içeren çözeltiye 50 g. su ilave edildiğinde %25 lik olmaktadır. Çözeltinin başlangıç kütlesi kaç g.dır? ÖRNEK 8: 200 g. çözeltiye 50. su ilave edildiğinde kütlece %20 lik olmaktadır. Çözeltinin başlangıç derişimi % kaçlıktır? 3.BİRBİRLERİYLE TEPKİME VERMEYEN FARKLI MADDELERİN ÇÖZELTİLERİNİN KARIŞTIRILMASI Birbirleriyle tepkime vermeyen maddelerin çözeltileri karıştırıldığında çözünmüş madde miktarlarında değişiklik olmaz.Bu nedenle I.bağıntı olanM1.V1=M2.V2 kullanılır. (Su ilavesi veya buharlaştırılmasın da olduğu gibi) ÖRNEK 9: 2 M 200 ml. HCl çözeltisiyle 3 M 300 ml. NaNO3 çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki: a) Cl-1 iyonu derişimi kaç M dır? b) Na+ iyonu derişimi kaç M dır? ÖRNEK 10: Eşit kütlelerde %20`lik tuz ve %30`luk şeker çözeltileri karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki: a)Kütlece tuz yüzdesi kaçtır? b)Kütlece su yüzdesi kaçtır? ÖRNEK 11: 15 M 200 ml.NaNO3 çözeltisiyle 2 M 300 ml. HCl çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki Na+ ve Cl-1 iyonları derişimi kaç molardır? ÖRNEK 12: 2 M 300 ml. Ba(NO3)2 çözeltisine 1 M 200 ml. HCl çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki NO3-1 ve H+ iyonları derişimi kaç molardır? ÖRNEK 13: 1M 2 litre Ba(OH)2 çözeltisine 1 M KNO3 çözeltisi ilave ediliyor. Karışım çözeltisinde OH-1 derişimi 08 M olduğuna göre: a)Karışım çözeltisi kaç litredir? b)Karışım çözeltisindeki NO3-1 derişimi kaç molardır? 4.ORTAK İYON İÇEREN ÇÖZELTİLERİN KARIŞTIRILMASI: Farklı cins iyonların her birini madde kabul edebiliriz.Ortak iyon içeren maddelerin çözeltileri karıştırıldığında: Ortak iyon için :M1.V1 + M2.V2=Mson.Vson Ortak olmayan iyon için:M1.V1=M2.V2 bağıntısı kullanılır. ÖRNEK 14: 01 M 200 ml.NaCl çözeltisine 04 M 300 ml. CaCl2 çözeltisi karıştırılıyor. Karışım çözeltisindeki Cl-1 ve Ca+2 iyonları derişimi kaç molardır? ÇÖZÜM: Cl-1son için : M1.V1 + M2.V2=Mson.Vson bağıntısı kullanılır. 01.200 + 08.300 = Cl-1son . 500 den 052 molar bulunur. Ca+2son için M1.V1=M2.V2 bağıntısı kullanılır. 04.300 = Ca+2son . 500den 024 molar bulunur. ÖRNEK 15: 01 M NaNO3 çözelsinin 200 ml.sine belirli bir miktar 02 M Ca(NO3)2 çözeltisi ilave ediliyor. Karışım çözeltisinde NO3-1 iyonu derişimi 03 M olduğuna göre: a)Karışım çözeltisi kaç ml. dir? b)Karışım çözeltisindeki Na+1 derişimi kaç M dır? ÖRNEK 16: Eşit hacimli H2SO4 ve HCl çözeltilerinin derişimleri sırasıyla x ve y molardır.Karışım çözeltisindeki: a) H+1 derişimi kaç molardır? b) SO4-2 derişimi kaç molardır? ÖRNEK 17: 02 M 400 ml. H2SO4 çözeltisine 04 M 100 ml. NaOH çözeltisi ilave ediliyor.Meydana gelen karışımdaki : a) H+1 derişimi kaç molardır? b) OH-1 derişimi kaç molardır? c) SO4-2 derişimi kaç molardır? CEVAP: H+1 iyonunun başlangıçtaki mol sayısı:M.V=n den04x04=016 mol OH-1 iyonunun başlangıçtaki mol sayısı: M.V=n den 04x01=004 mol H+1(**)+ OH-1(**)H2O(s)İlk:016 mol004 mol ----Değişme:-004 -004 +004 T.sonra :012 004 H+1son =012 mol/05 L =024 molar OH-1son =0 mol/05 L = 0 molar (kabul ediyoruz) SO4-2son için :M1xV1=M2xV2 bağıntısı kullanılır. 02x400 = M2 x500 den [SO4-2son]=016 M bulunur. ÖRNEK 18: 04 M 400 ml. Al(NO3)3 çözeltisiyle 01 M 600 ml. H2S çözeltisi daha büyük bir kapta karıştırılıyor. Al2S3 ün tamamı çöktüğüne göre karışım çözeltisindeki: a) Al+3 derişimi kaç molardır? b) S-2 derişimi kaç molardır? c) NO3-1 derişimi kaç molardır? CEVAP: Al2S3 çöktüğüne göre tepkimeye neden olan iyonlar Al+3 ve S-2 dir. Başlangıç çözeltisindeki Al+3 derişimi = 04 M mol sayısı = 04x04=016 mol S-2 derişimi = 01 M mol sayısı = 01x06=006 mol 2 Al+3(**) +3 S-2(**)……..Al2S3(k) ilk: 016 mol006 mol Değişme: -004 mol -006 mol +002 mol Çök.sonrası: 012 mol 002 mol [Al+3son ]=012 mol / 1 L= 012 M [S-2son ]=0 kabul edilecek [NO3-1son] için M1xV1=M2xV2bağıntısı kullanılır. [NO3-1son] =12 x 400 /1000 dir. ÖRNEK 19: 3 M 200 ml. Ba(NO3)2 çözeltisine 2M 200 ml. H2SO4 ilave ediliyor.BaSO4 çöktüğüne göre karışım çözeltisindeki: A)[Ba+2]=? B )[ SO4-2]=? C)[H+1]=? Asit-baz tepkimelerinde: nH+ > nOH- ise ortam asidik nH+< nOH- ise ortam bazik olur. Ortamın nötr olurması için: nH+ = nOH- nH+ = [H+].Va = [OH-].Vb= nOH- ea.Ma.Va = eb .Mb.Vb olması gerekir.Ancak asit ile baz denk kuvvetlerde olmalıdır.   ÇÖZELTİLER ÖDEVİN AMACI Amaç Çözeltiler deneyinde, çözünürlük ve çözünme hızını hangi faktörlerin nasıl etkilediği, ayrıca bir çözücünün içine buharlaşmayan bir çözünen eklendiğinde çözücünün kaynama noktasında ne gibi değişiklikler olduğu incelenecektir Teori Bir maddenin başka bir madde tanecikleri arasında, iyonlar ya da moleküller halinde, homojen olarak dağılmasına çözünme denir Bağıl miktarları çözünürlük sınırına kadar değişebilen iki ya da daha çok maddeden oluşan homojen karışıma çözelti denir Çözeltiler özellik olarak iki tür bileşen içerir; 1) Çözücü: Genellikle çözeltideki miktarı fazla olan bileşendir İçindeki maddeyi homojen olarak dağıtır 2) Çözünen (homojen dağılan): Çözücü dışındaki bileşendir ÖDEV ARAÇ-GEREÇLERİDeney tüpü Büret Beher % 75 KNO3 içeren Na(NO3)2 ve KNO3 karışımıSaf KNO3 tuzu Saf su Üç ayak Bunzen beki-GENEL KİMYA ÖDEV RAPORU-ÖDEVİN ADI çözeltiler ÇÖZELTİLERÖDEVİN AMACI Amaç Çözeltiler deneyinde, çözünürlük ve çözünme hızını hangi faktörlerin nasıl etkilediği, ayrıca bir çözücünün içine buharlaşmayan bir çözünen eklendiğinde çözücünün kaynama noktasında ne gibi değişiklikler olduğu incelenecektir Teori Bir maddenin başka bir madde tanecikleri arasında, iyonlar ya da moleküller halinde, homojen olarak dağılmasına çözünme denir Bağıl miktarları çözünürlük sınırına kadar değişebilen iki ya da daha çok maddeden oluşan homojen karışıma çözelti denir Çözeltiler özellik olarak iki tür bileşen içerir; 1) Çözücü: Genellikle çözeltideki miktarı fazla olan bileşendir İçindeki maddeyi homojen olarak dağıtır 2) Çözünen (homojen dağılan): Çözücü dışındaki bileşendir ÇÖZELTİLER Maddeler doğada element, bileşik ve karışım halinde bulunabilirler Karışımlar iki şekilde oluşmaktadır Karıştırılan maddeler birbirleri içersinde fiziksel bir değişikliğe uğramıyorlarsa; bu tip karışımlara heterojen karışımlar denir Karıştırılan maddeler fiziksel değişikliğe uğruyorlarsa; bu tip karışımlara homojen karışımlar denir Homojen karışımlar çözeltilerdir su tuz tuzlu su ÇÖZELTİLERİ SINIFLANDIRMA Çözücünün DurumunaGöre Sınıflandırma Katı çözeltiler, sıvı çözeltiler, gaz çözeltileri **Çözeltinin fiziksel halini belirleyen çözücüdür Çözücü ve Çözünene Göre Sınıflandırma 1- Katı-Sıvı Çözeltileri : Bir katının bir sıvıda çözünmesiyle hazırlanan çözeltilerdir ( Tuzlu su, şekerli su, bazlı su) 2- Sıvı-Sıvı Çözeltileri : Bir sıvının başka bir sıvıda çözünmesiyle oluşan homojen karışımlardır ( Kolonya, alkol+su) 3- Katı-Katı Çözeltileri : Bir katının başka bir katı içerisinde homojen dağılmasıyla oluşan karışımlardır Bütün alaşımlar katı-katı çözeltileridir ( Lehim, çelik, tunç, prinç) 4- Gaz-Gaz Çözeltileri : En az iki gaz karışımıdır Bütün gaz karışımları homojendir ve çözeltidir ( Hava, tüp gaz) 5- Gaz-Sıvı Çözeltileri : Bir gazın bir sıvıda çözünmesiyle oluşan karışımlardır ( Kola, gazoz) Derişime Göre Sınıflandırma 1- Seyreltik Çözeltiler: Çözücü çözebileceğinden az miktarda maddeyi çözmüşse doymamış ya da seyreltik çözeltidir 2- Doymuş Çözelti: Çözücü çözebileceği kadar maddeyi çözmüşse doymuş çözeltidir 3- Aşırı Doymuş Çözeltiler : Çözücü çözebileceğinden fazla maddeyi çözmüşse şırı doymuş çözeltidir DERİŞİM VE DERİŞİM ÇEŞİTLERİBir çözeltinin birim hacmine çözünen maddenin gram cinsinden miktarıdır Çözünenin kütlesi Derişim = Çözeltinin hacmi Kütlece % Derişim Bir çözeltinin 100 gramında çözünen maddenin gram cinsinden miktarıdır Çözünenin kütlesi Yüzde Derişim = x100 Çözeltinin kütles KARIŞIMLARIN % DERİŞİMİ İki veya daha fazla çözelti birbirine karıştırılırsa, karışımdaki toplam çözünen madde miktarı, karıştırılan çözeltilerdeki çözünen maddelerin kütleleri toplamına eşittir Bu durumda aşağıdaki bağıntıya göre hesap yapılır M1Y1 + M2Y2 += MkYk * Çözeltiye saf su eklenirse derişim 0/100 (% 0 lık çözelti), saf madde eklenirse derişim 100/100 alınır MOLAR DERİŞİM (MOLARİTE) Bir litre çözeltide çözünen maddenin mol sayısıdır Molaritenin birimi mol /litre yada molar ( M) dır Çözünenin mol sayısıMOLARİTE= Çözeltinin hacmi(litre)İki veya daha fazla çözelti birbirine karıştırılırsa, M1V1 + M2V2+=MkVk *Çözeltinin öz kütlesi verilirse, Çözünenin kütlesi=%dV ye eşittir Normalite Bir litre çözeltide çözünmüş olan maddenin eşdeğer gram sayısıdır Pratik olarak ; Normalite = molarite x etki değeri Etki değeri Asitlerde suya verilen H+ sayısı, bazlarda OH- sayısı, tuzlarda ise + yada - yük sayısıdır Örnek H2SO4 için etki değeri 2 dir HNO3 için 1, H3PO4 için 3 dür NaOH için 1, Ca(OH)2 için 2, Al(OH)3 için 3 dür CuSO4 için etki değeri 2 dir (SO4-2) ve Al2(SO4)3 de ise 6 dırİYONLARIN MOLAR DERİŞİMİAlCl3 --> Al+3 + 3Cl-1 M 1M 3M CaCl2 --> Ca+2 + 2Cl- 2 M 2 M 4 M Al2SO4 --> 2Al+3 + 3 SO4-2 2 M 4 M 6 M ÇÖZÜNME HIZINA ETKİ EDEN FAKTÖRLER 1- Sıcaklık Çözünürlüğü sıcaklıkla doğru orantılı olarak değişen maddelerin çözünme hızı sıcaklığın artmasıyla artar 2- Tanecik Büyüklüğü Çözünen maddenin tanecikleri ne kadar küçükse çözünme o kadar hızlı olur (Örneğin talaş ile kalasın yanmasını karşılaştırdığımızda talaşın yanma hızının daha fazla olduğunu söyleriz) 3- Karıştırma Çözeltinin karıştırılması katıyı küçük taneciklere ayırdığı için, çözcüyle temas eden yüzeyi artırır ve çözünme hızlanır ÇÖZÜNÜRLÜĞE ETKİ EDEN FAKTÖRLER 1- Çözücü ve çözünenin cinsi Her madde her maddede çözünmez Organik bileşikler organik çözücüde inorganik bileşikler inorganik çözücüde çözünürler Polar bileşikler polar çözücüde apolar bileşikler apolar çözücüde çözünürler Örneğin naftalin suda çözünmez fakat benzende çözünür “Benzer benzeri çözer”2- Sıcaklık Katıların çözünürlüğü genelde ısı alıcı (endotermik) olduğu halde gazların çözünürlüğü ekzotermiktir Sıcaklığın artırılması katıların çözünürlüğünü artırdığı halde gazların çözünürlüğünü azaltır 3- Basınç Basınç değişimi katıların çözünürlüğünü etkilemediği halde gazların çözünürlüğünü doğru orantılı olarak etkiler AYRIMSAL KRİSTALLENDİRME Birbiri içinde çözünmüş maddeleri ayırmak için bir çok yöntem kullanılabilir, bunlardan bir kaçı;damıtma,ekstraksiyon ,ayrımsal kristallendirme ,evoparasyondur İki katı maddeyi ayırabilmek için kullanılabilecek bir yöntem de ayrımsal kristallendirmedir Ayrımsal kristallendirme daha çok maddedeki safsızlıkları ayırmak için kullanılır Bu yöntem, bir katının belli bir çözücüde sıcakta çözünüp soğukta çözünmemesi temeline dayanır Bu yöntemi uygulamak için ayrılmak istenen iki maddeden birinin daha az ,diğerinin daha çözündüğü bir çözücü seçilmelidir Saflaştırılacak olan katı sıcak bir çözücüde çözülür ve daha sonra bu sıcak karışım süzülerek çözünmeyen safsızlıklar ayrıldıktan sonra, çözelti soğutularak kristallendirmeye bırakılır İdeal olarak istenen madde kristal halde ,çözünene safsızlıklar ise ana çözeltide çözünmüş halde ayrılarak elde edilir İşlemin sonunda kristaller bir süzgeç kağıdı yardımıyla toplanarak kurutulur Eğer tek bir kristallendirme işlemi saflaştırmayı sağlamıyorsa , başka bir çözücü kullanarak ikinci saflaştırma işlemi yapılır DENEYİN YAPILIŞI I KISIM Bu kısımda tüp içine 1g potasyum nitrat koyulur ve üzerine 2,5ml su eklendikten sonra, ısıtılarak tamamen çözülür, sonra soğumaya bırakılır ve kristallenmenin ilk göründüğü sıcaklık termometre ile ölçülür 2g, 3g ve 4g için tekrarlanır, potasyum nitrat’ın çözünürlük - sıcaklık grafiği çizilir II KISIMİlk kısımda çizilen grafikten potasyum nitratın 75ºC için gerekli olan miktar belirlenir Ve 5g potasyum nitrat bakır nitrat çözeltisi için gerekli su miktarı hesaplanır ve cam tüpün içine konulur Sonra ısıtılarak tamamen çözülür sonra soğutulur ve oluşan kristaller süzülürsonuçta süzülünce elde edilen madde potasyum nitrattır VERİLER VE HESAPLAMALAR Veriler;İlk kristallerin görüldüğü sıcaklık 1g KNO3 / 2,5 g su için 26°C 2 g KNO3 / 2,5 g su için 50°C 3 g KNO3 / 2,5 g su için 62 C 4 gKNO3 / 2,5 g su için 76°C Geri kazanılan KNO3’ün ağırlığı = 3,1 g Sonuçlar; Verilen örnekteki KNO3 miktarı 3,75 Geri kazanma yüzdesi: [ ( Geri kazanılan KNO3 ağırlığı ) ( 100 ) ] / [ Verilen KNO3 ağırlığı ] [ 3,75-3,1 ) ( 100 ) ] / [ 3,75 ] = % 17,33 Sorular; 1) Yaptığımız deneyde sıcaklık arttıkça KNO3 çözünürlüğünün arttığını gözlemledikSıcaklık artması endotermik tepkimelerde çözünürlüğü arttırdığı için KNO3 ‘ün çözünmesi endotermiktir 2) 20ºC’de KNO3’ün molal derişimi m = 1g (20ºC) n = 1/101 mol m = (1/101)/5 1000 = 2molal = [K+] = [NO3-] Kçç = [K+] [NO3-] = 22 = 4 80ºC ‘de KNO3’ün molal derişimi m = 9,4g (80ºC ) n = M/MA = 9,4/101 mol m = (9,4/101)/5 1000 = 19molal Kçç = [K+] [NO3-] = 19 19 = 361 KNO3 ‘ün çözünme ısısı:Log(Kçç1/Kçç2) = (ΔH/19,15) (1/T1 – 1/T2) Log(4/361) = (ΔH/19,15) (1/353 - 1/293) Log 4 - Log 361 = (ΔH/19,15) 60 / 103429ΔH = 64305,6 kJ/mol YORUM Deneyde yapılan başlıca hatalar şunlardır;- II Kısımda çözeltinin süzülmesi esnasında çok az da olsa tuz kaybı- Tuzun kurutulması için fırınlama esnasında süzme kağıdının yanması ile kağıt darasının azalması- Çizilen grafikten alınan verinin hata payı- Bize verilen tuzun (KNO3) nem tutucu olmasından dolayı kazanılan saf tuz aslında bir miktar nem içerir dolayısıyla verimli tartım ancak nemsiz ortamlarda mümkündür KONU İLE İLGİLİ SORULAR 1 Bir çözelti 40 mL 0060M AlCl3 ve 60 mL 0020M KCl karıştırılarak elde ediliyor Çözelti homojen olduğuna göre Cl- iyonünün çözeltideki molar derişimi nedir? 0036 0048 0054 0084 0096 Aşağıdakilerden hangisi YANLIŞTIR? Karışımı oluşturan bileşenler yalnızca kimyasal yöntemlerle birbirlerinden ayrılabilirler Aynı cinsten olmayan atomların kimyasl bağlarla birleşmelerine bileşik denir Kimyasal yöntemlerle bozunarak daha basit maddelere dönüşmeyen saf maddelere element denir Birden fazla bileşiğin karışımıyla elde edilen karışımda, birden fazla faz varsa karışım heterojendir Homejen karışımlara çözelti denir Bir çözelt, 50 mL 1000x10-7 M HCl ve 50 mL 1002x10-7 M NaOH karıştırılarak elde edilmiş Bu çözeltinin pH’ı nedir? 2 4 7 1 3 001M NH3 (Kb = 18x10-5) çözeltisinin pH’ı nedir? 1063 864 700 534 337 SrCO3 ün su çözeltisindeki çözünürlüğü 25 oC de 59x10-4 g/100mL dir Buna göre SrCO3 ün 25 oC deki çözünürlük çarpımı, Kçç nedir? 34x10-11 16x10-9 34x10-7 40x10-6 35x10-5 6 Su içerisindeki 01 molal HX zayıf asit çözeltisinin donma noktası –0189 oC dir Bu asitin iyonlaşma yüzdesi nedir? Su için donma noktası sabiti Kd = 186 K/molal dır 28 16 11 07 02 7Eğer 25 mL 002M Na3PO4 çözeltisi 40 mL 003M CaCl2 çözeltisine eklenirse kaç gram Ca3(PO4)2 çökelir? 0079 0158 0372 0017 0062 8Bir çözelti, 40 mL 0030M CH3COOH (Ka = 18x10-5) çözeltisi ile 60 mL 0020M NaOH çözeltisi karıştırılarak elde edilmiştir Bu çözeltinin pH’ı nedir? 559 841 333 1061 723 9İdeal bir çözelti 4 mol A ve 6 mol B sıvıları karıştırılarak elde ediliyor Bu sıvılardan saf A nın 20 oC deki buhar basıncı 112 mm Hg ve saf B nin ise 94 mm Hg dır Elde edilen sıvı karışımın 20 oC de üzerindeki buharında B nin mol kesri nedir? a044 b060 c040 d036 e056 9Mağnezyum hidroksitten, Mg(OH)2, hazırlanan doymuş sulu çözeltinin pH’ı kaçtır? (Kçç(Mg(OH)2 = 18x10-11) 378 700 1021 1052

http://www.biyologlar.com/solusyon-hazirlanmasiyla-ilgili-ornek-sorular

Pigment nedir?

Pigment nedir?

İnsan vücudunda saç, kan ve deriye rengini veren maddedir.Dünyada yer alan her varlığın bir rengi bulunur ve renklerin olmadığı bir dünya hayal dahi edilemez. Renkler, yaşam için olmazsa olmaz kavramlardan bir tanesini ifade etmektedir. Dünya renk kavramı olmadan düşünülemezken nesnelerin rengini veren moleküller bulunur. Bu moleküllerin genel adına ise pigment adı verilir.Düşünüldüğü zaman sadece nesnelere değil hayata renk katma gibi bir fonksiyonu bulunan pigmentler, doğada bulunan her şeyin rengini veren moleküldür. İnsanların göz renklerinin farklı olmasında da pigment moleküllerinin işlevi bulunmaktadır. Pigment molekülleri ve ışık arasında bir ilişki bulunur ve bu ilişki enerji alışverişi sağlanır. İnsanların gözlerinde yer alan renk pigmentleri de elektrik sinyalleri üretir. Bu üretimin nedeni ise, ışığa tepkidir. Gözlerin çevreyi görmesine neden olan görünür ışık, gözde yer alan ve retina adı verilen tabakadaki pigmentlerine elektrik sinyalleri ürettirerek beyne aktarım yapılmasını sağlar. Doğada yer alan bütün moleküllerin harekete geçebilmesi için bir enerji kaynağına ihtiyaç duyulmaktadır. Bu durum pigmentler için de geçerlidir ve renk moleküllerinin harekete geçebilmesi enerji kaynağının var olmasına bağlı bir durumdur. Burada ise ışık pigment moleküllerinin harekete geçebilmesini sağlayan enerji kaynağıdır.Yani kişilerde farklı renk algılarının oluşması, pigmentler ile ışık arasında gerçekleşen enerji alışverişine bağlıdır. Ekosistemde bulunan tüm varlıklara rengini veren pigment molekülleri, başta güneş olmak üzere bütün ışık kaynaklarıyla etkileşime geçerek eneri alışverişinde bulunabilir. Bu noktada renk moleküllerinin harekete geçebilmesi için kesinlikle ışığa ihtiyaç duyulmaktadır. Canlıların gözlerinde ve derilerinde pigment molekülleri bulunur.Bu moleküller her zaman vücutta bulunan canlı vücut hücreleri ile iletişim halindedir. Saçlara rengini veren pigmentin adı melanin pigmentidir. Melanin adı verilen bu pigmentler, saçlarla birlikte beyin zarında dahi bulunmaktadır. Gözlerde bulunan pigmentlerin temel amacı ise göze renk verme değil gözlerin nesneleri renkli şekilde görebilmesini sağlamaktır. Buna verilebilecek en iyi örneklerden biriside hiç şüphesiz ki renk körlüğüdür.Cisimlerin renksiz görünmesine neden olan bu hastalık gözlerde pigmentlerin hiç olmaması ya da olağandan az oranda bulunmasıdır. İnsan gözünde yer alan retina tabakasında bulunan pigment moleküllerine ışığın dalga boyu gelmektedir. Pigmentler kendilerine doğru gelen ışık dalga boyunu elektrik sinyallerine çevirir ve bu sinyalleri beyne iletir. Bu işlem sonucunda ise beyin gözlerin gördüğü şeyleri anlamlandırır. Yani beyin elektrik sinyallerine göre çevreyi algılayabilmektedir. Beyin için doğa ve görünen her şey, aslında sadece bir elektrik sinyalinden ibaret bir durumdur.Normal bir insanda üç çeşidi vardır:Melanin: Küçük tanecikler halinde ve kahverengidir,Karoten: Sarıdır. Tereyağı ve havuca da bu pigment renk verir.Hemoglobin: Kanın kırmızı rengini sağlar.Derideki melanin güneş ışınlarını emer. Melanosit adlı hücreler tarafından meydana getirilir. Oksitlenmenin üzerinde etkisi vardır. Melanini etkileyen uzun dalgalı morötesi ışınlarıdır. Melanin, hipofiz bezinin faaliyeti sayesinde meydana gelir. Karoten, yağ dokularındadır. Saçlarda pigment oluşumu da derideki gibidir. Saçlar, ancak deri tabakası sağlığını muhafaza ederse rengini koruyabilir. Aksi halde ağarır. Yaşlılıkta beslenmenin rolü yoktur.Renklerinden dolayı çeşitli boyaların üretiminde kullanılan ince toz halindeki anorganik ve organik bileşikler. Pigmentler, boyaların tersine sıvılarda çözünmezler. Ancak sıvılar içinde süspansiyon şeklinde dağılırlar. Pigmentler bir tuz, tuzlar karışımı, oksit ve metal olabilir. Boyacılıkta pigment olarak kullanılan renkli maddeler tabii veya sentetik anorganik, organik bileşiklerden veya her iki sınıfa bağlı bileşiklerin karışımlarından ibaret olabilir.Bu pigmentlerin, suda çözünmemek, yağlarda çözünmemek veya çok az çözünmek, ışıktan ve atmosferik tesirlerden zarar görmemek ve örtme özelliklerinin olması gerekir. Organik pigmentler, suda ve yağlarda çözündüğünden boyalarda kullanılabilmesi için organik pigmentin bazı metallerle, tanen veya tuzlarla karıştırılıp lak haline getirilmesi gerekir. Anorganik pigmentler tabii ve sun’i olmak üzere çok çeşitlidir:Beyaz pigmentler: Üstübeç, esas itibariyle bir kurşun hidrokarbonat olup, çok eski tarihlerden beri bilinir. Piyasadaki üstübeç üretim şartlarına bağlı olarak çeşitli oranda PbCO 3 ile 2PbCO 3 . PbO.H 2 O ihtiva eder. Çinko üstübeci, bir çinko oksit (ZnO) olup zehir olan üstübeç yerine kullanılır ve çinko beyazı da denir. Zehirsizdir, fakat örtme gücü ve dış tesirlere karşı dayanıklılığı üstübeç kadar değildir. Çinko sülfür, ince beyaz bir toz olup formülü 4ZnS, H 2 O dur. Bu üstübeç yağla iyice karıştırılabilir. Üstübece göre daha iyi örtme kabiliyeti vardır.Litopon, çeşitli oranlarda çinko sülfür ve baryum sülfat ihtiva eden ince beyaz bir tozdur. Yağ ile yüksek örtme gücü olan hamur verir. Titan oksit, çok iyi bir pigment olup, örtme gücü çinko okside nazaran üçbuçuk misli daha çoktur. En çok kullanılan beyaz pigmenttir. % 50 kadar TiO 2 ihtiva eden illmenit adındaki cevherden elde edilir. Kalsiyum karbonat (kireçtaşı), kalsiyum sülfat, silis, talk ve kaolin de beyaz pigment olarak kullanılır.Kırmızı pigmentler: Sülügen (minium), en çok kullanılan pigmentlerden olup formülü Pb 3 O 4 ’tür. Çok eski çağlardan beri bilinen ve örtme gücü çok olan bilhassa demirin paslanmasını önleyen bir boyadır. Demir 3 Oksit; İngiliz kırmızısı veya kalkotar adı verilen bu pigment, sert zararsız bir pigmenttir. Cıva sülfür; çok güzel kırmızı bir pigment olup, örtme gücüne sahiptir. Fakat kolayca kahve renkli olur, pahalı ve zehirlidir. Antimon sülfür (Sb 2 s 3 ), Kadmiyum kırmızı (kadmiyum sülfür ile kadmiyum selenür karışımı) birer kırmızı pigmenttirler.Sarı pigmentler: Krom sarıları [PbCrO 4 nPb (OH) 2 ], çinko sarıları(ZnCrO 4 ZnO), baryum kromatlı sarılar, kadmiyum sarıları, sarı killer (Fe 2 O 3 H 2 O’lu killer) antimon sarıları ve arsenik sülfürlerdir.Mavi pigmentler: Bu pigmentler arasında ultramarin, Prusya mavisi, Thurnbull mavisi, bakırlı ve kobaltlı pigmentler vardır.Yeşil pigmentler: Krom yeşili (Cr 2 O 3 ), Guignet yeşili veya zümrüt yeşili (Cr 2 O 3 2H 2 O), Schweinfurt yeşili (Cu (CH 3 COO) 2 . 3CuOAs 2 O 3 ) Scheele yeşili, Viyana yeşili ve malahit yeşili (CuCO 3 Cu (OH) 2 ) tabii yeşil pigmentlerdir.Mor pigmentler: Kobalt moru, Nurnberg moru ve ultramarin moru, mavi pigmentler sınıfındandır. 7. Siyah pigmentler: Bitkisel, hayvansal ve madensel siyah pigmentler vardır. Bazı metaller, çeşitli usullerle toz haline getirilerek pigment olarak kullanılır. Düşük sıcaklıkta ışıldamalar veren pigmentler vardır. Uranyum tuzları, kalsiyum florür, kalsiyum tungustat gibi bazı pigmentler floresan verir. Toprak alkali ve çinko sülfürlerle çinko silikatler fosforesan veren pigmentlerdir.Sözlükte "pigment" ne demek?1. Canlı bir organizmanın oluşturduğu, ona özel bir renk veren kimyasal madde.Pigment kelimesinin ingilizcesiv. color, tint; add pigmentn. coloring material used as paint or dye; colored substance in cellsn. pigment, coloring material used as paint or dye, colored substance in cellsKöken: FransızcaKaynak: http://pigment.nedir.com/#ixzz3ta97RTra

http://www.biyologlar.com/pigment-nedir

Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı

Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı

Öncelikle herkese merhaba. Bu yazımda sizlere Biyologlar'ında katılabileceği bir meslekten bahsedeceğim. Artık gelişen küresel ihtiyaç doğrultusunda tehlikeli madde kavramı genişledi.Yani şöyle söylemek lazım Bir maddeyi bir yerden bir yere taşıyacaksanız belirli kuralları belirli koşulları taşımak zorundasınız.Bunlara uymak artık YASAL ZORUNLULUK.Firmalar bu yasal zorunluluktan dolayı artık bir TMGD Çalıştırmak zorunda.Bir biyolog bu eğitimleri aldığında mesleki olarak bir TGMD olabiliyor. 4 yıllık lisans mezunu herkesi yakından ilgilendiren ve Haziran ayından itibaren yasal bir zorunluluk haline gelecek olan TMGD eğitimi birçok avantajı beraberinde getiriyor. Bu sebeple tmgd eğitimi artık daha önemli hale geliyor. Tehlikeli madde güvenlik danışmanı olarak en fazla 5 firmaya danışmanlık hizmeti verebilirsiniz.7 gün süren TMGD eğitiminin ardından Ulaştırma Bakanlığının her 2 ayda bir yapacağı sınavlara katılarak en az 70 puan aldığınız takdirde “Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı” sertifikası almaya hak kazanabilirsiniz.      Şu an itibariyle ülkemizde yaklaşık 200 kişi TMGD sertifikası alıp, Bakanlık tarafından danışman olarak yetkilendirilmiştir. Haziran ayı itibariyle tüm firmalar için TMGD bulundurma zorunluluğu göz önüne alırsak, mevcut TMGD sayısının yetersiz olacağı açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Dolayısıyla, gerekli olan TMGD sayısına ulaşabilmek için TMDG eğitiminin önemi bir kez daha ortaya çıkmaktadır.TMGD Eğitimlerine Kayıtlar Biyologlar Platformu Olarak Mart Ayında Başlayacağız.Takip Etmeniz Yeterli.   TMGD - yani : Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı Peki nedir bu TMGD ?   Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı(TMGD), Türkiye Cumhuriyetinin 22 Mart 2010 yılında “Tehlikeli Malların Karayolu ile Uluslar arası Taşımacılığına İlişkin Avrupa Antlaşması” yani kısaca bilinen adıyla ADR’ye taraf olması ile ilk kez gündeme gelen yasal bir zorunluluktur. Tehlikeli malların taşınması konusunda; ambalajlama, dolum, nakliye, boşaltma ve tanker üretimi yapan firmalara bir dizi yaptırım ve belgelendirme zorunluluğu getiren ADR Antlaşması Bölüm 1.8.3’ te Güvelik Danışmanın niteliğine ilişkin bilgilerin yanısıra TMGD eğitiminin içeriğine dair bilgiler bulunmaktadır. Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı’nın görevi, Türkiye Cumhuriyeti’nin taraf olduğu uluslar arası anlaşmalar ve ilgili mevzuat hükümleri kapsamında, tehlikeli madde taşımacılığı sürecinde işletmelerin yaptığı işlemleri çevreye ve insanlara zararsız ve güvenli bir şekilde yapmaları için işletmelere yardımcı olmaktır.   Peki Nasıl Olabiliyoruz ?   Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı ( TMGD ) Olabilmek İçin; Üniversitelerin lisans bölümlerinden mezun olmak, Kaçakçılık, dolandırıcılık, dolanlı iflas, sahtecilik, inancı kötüye kullanma, uyuşturucu ve silah kaçakçılığı, kaçak insan taşımacılığı veya ticareti, hırsızlık, rüşvet suçlarından hürriyeti bağlayıcı ceza ile hükümlü bulunmamak, Yetkili yangın söndürme eğitim merkezlerinden uygulamalı yangın söndürme eğitimine katıldığına dair alınan belgenin aslını ibraz etmek veya noter onaylı suretini sunmak, (Yangın söndürme eğitimi İris Akademi tarafından sağlanmaktadır. irisakademi aracılığı ile alabilirsiniz.) TMGDEYB sahibi eğitim kuruluşlarında, Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı Eğitimine katılarak, Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı Eğitimi tamamlama belgesini almakve bu Tebliğ kapsamında açılacak sınavda başarılı olmak gerekir.   TMGD Eğitimi   Tmgd eğitimi (Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı) asgari 49 saattir ve eğitime devam zorunluluğu vardır. RID  (Tehlikeli Malların Demiryoluyla Uluslararası Taşınmasına İlişkin Yönetmelik), IMDG Kod  (Uluslararası Denizcilik Tehlikeli Yükler Kod) veya IATA DGR  (Tehlikeli Maddelerin Havayoluyla Taşınması Düzenlemeleri) kapsamındaki faaliyetlere ilişkin olarak tehlikeli madde güvenlik danışmanı yetkisini de isteyen adaylar, ayrıca 10’ar ders saati ilaveten eğitim almaları gerekir. TMGD eğitimi hakkında yayımlanmış olan tebliğin, Üçüncü Bölüm, Madde 13’de eğitim konuları bulunmaktadır.   TMGD (Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanlığı) Eğitim Müfredatı Tehlikeli madde taşımacılığına ilişkin ulusal mevzuat ile uluslararası anlaşma ve sözleşmeler. Tehlikeli maddelerin sınıflandırılmaları (çözelti ve karışımların sınıflandırma prosedürleri, tehlikeli madde listesinin yapısı, tehlikeli maddelerin sınıfları ve sınıflandırmanın prensipleri, taşınan tehlikeli maddelerin yapısı, tehlikeli maddelerin fiziksel, kimyasal ve zehirlilik özellikleri ve benzeri) Genel ambalajlama, tank ve tank konteyner kuralları (tip, kod, etiketleme yapımı ve periyodik muayene ve testler) İşaretleme, etiketleme, ikaz levhası ve turuncu plakaların takılması kuralları Taşıma evrakı hakkında bilgiler Sevkiyat yöntemi ve gönderimdeki kısıtlamalar (tam yük, dökme halinde taşıma, orta boy hacimli konteynerlerde taşıma, sabit veya sökülebilir tanklarda taşıma) Yolcuların taşınması ile ilgili kurallar Karışık yüklemeye ilişkin yasaklar ve tedbirler Tehlikeli maddelerin ayrıştırılması kuralları Taşınan madde miktarlarının sınıflandırılması ve miktar muafiyetleri Elleçme ve istifleme kuralları Yükleme öncesinde ve boşaltma sonrasında temizleme veya gazdan arındırma kuralları Araçta bulundurulması gereken belgeler (taşıma evrakı, yazılı talimatlar, araç onay sertifikası, sürücü eğitim sertifikası, özel izin belgesi ve benzeri) Trafikte araçların seyri ve park etme kuralları Tehlikeli madde taşımacılığı ile ilgili trafik mezvuatı ve kısıtlamalar Tahliye işlemleri veya bu işlem sırasında meydana gelebilecek sızıntılara müdahale etme kuralları Taşıma teçhizatları ile ilgili gereklilikler Tehlikeli maddelerin taşınması ile ilgili işletmeye yönelik güvenlik planlarının hazırlanması Tehlikeli madde kaynaklı bir kazanın, kaza nedenleri ve çeşitleri hakkında bilgilendirme ile bu kazaların raporlanması İşletmeler için hazırlanacak yıllık raporların hazırlanma usul ve esasları Uygulama eğitimi Sınavlar Tehlikeli Mal ve Kombine Taşımacılık Düzenleme Genel Müdürlüğü tarafından belirlenen tarihlerde (en az 60 gün önce ilan edilir), yılda en az iki kez Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı tarafından yapılır. Sınav yazılı olarak yapılır ve test veya açık uçlu sorular ile vaka çözümünden oluşur. Ulaştırma Bakanlığı’nın yapacağı sınavda başarılı olmaları gerekmektedir Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı olmak için 70 puan, Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı Eğitmeni olmak için 80 puan almak ve Bakanlık tarafından istenen yabancı dil belgelerinden birine sahip olmak gerekir.   Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı ( TMGD ) Sınavına Girebilmek için İstenen Belgeler; T.C vatandaşları için T.C. kimlik numarası olan nüfus cüzdanı fotokopisi, yabancılar için pasaport örneği, Öğrenim durumunu gösterir belgenin(diploma) Türkçe’ye tercüme edilmiş noter onaylı sureti, Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı Eğitimi tamamlama belgesi, Yetkili yangın söndürme eğitim merkezlerinden uygulamalı yangın söndürme eğitimine katıldığına dair alınan belgenin aslının ibrazı (TMGD sınavı sonrasında da ibraz edilebilir) veya noter onaylı sureti, Sınav ücretinin yatırıldığına dair makbuz. Sertifikaların Geçerliliği ve Yenilenmesi; Sertifika 5 yıl süresince geçerlidir. Sertifika sahibi sertifikanın geçerlilik süresi bitmeden son yılda sınava girip sınavı geçmesi halinde sertifikasının süresini 5(beş) yıl uzatabilir. TMGD’ler, yapılan değişiklikler için 2 yılda bir yenileme eğitimini almak zorundadırlar. TMGD Görev ve Sorumlulukları   (Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı) TMGD Görev ve Sorumlulukları: Bir Tehlikeli Madde Güvenlik Danışmanı ( TMGD) , en fazla 5 işletmeye danışmanlık yapabilir. Danışmanın asıl görevi, işletmenin başındaki kişinin sorumluluğu altında, yapılan işin gereklilikleri kapsamında en uygun araç ve faaliyetleri belirleyip kullanımını sağlayarak, en güvenli yolla bu faaliyetlerin yönetimini kolaylaştırmaktır. İşletme içerisindeki faaliyetler göz önüne alındığında, bir danışman başlıca aşağıdaki görevleri yapar: Tehlikeli maddelerin taşınmasında uluslararası anlaşma ve sözleşme (ADR/RID) hükümlerine uyulduğunu izlemek. Tehlikeli maddelerin ADR/RID hükümlerine göre taşınması hususunda işletmeye öneriler sunmak. İşletmenin tehlikeli maddelerin taşınması ile ilgili yıllık faaliyet raporunu, yıl sonu itibariyle ilk üç ay içerisinde hazırlamak ve elektronik ortamında İdare’ye ibraz etmek. Söz konusu yıllık rapor aşağıda belirtilen asgari hususları içerir: Tehlikeli maddelerin tehlike sınıfı ve özelliklerini. Tehlikeli maddelerin sınıflarına göre toplam miktarlarını. ADR/RID Bölüm 1.8.3.6’ya göre işletmede meydana gelmiş kazalarla ilgili düzenlenmiş raporları. Taşınan tehlikeli maddelerin  hangi taşıma türü ile yapıldığını. ADR’de ön görülen muafiyet kapsamında herhangi bir yük taşınıp taşınmadığı, taşınmış ise miktar ve sınıfı. Güvenlik danışmanının, işletme için gerek gördüğü ilave güvenlik değerlendirmesini. Taşınacak tehlikeli maddelerin tespiti yapılarak, bu maddeye ilişkin ADR’deki zorunluluklar ile uygunluk prosedürlerini belirlemek. İşletmenin faaliyet konusu olan tehlikeli maddelerin taşınmasında kullanacağı taşıma araçları satın alınırken rehberlik etmek. Tehlikeli maddelerin taşınması, yüklenmesi ve boşaltımında kullanılan teçhizatın  kontrolüyle ilgili prosedürleri belirlemek. Ulusal ve uluslararası mevzuat  ve bunlarda yapılan değişiklikler hakkında, işletme çalışanlarına göreve yönelik eğitim vermek veya almalarını sağlamak ve bu eğitimin kayıtlarını muhafaza etmek. Tehlikeli maddelerin taşınması, yüklenmesi veya boşaltılması sırasında bir kaza veya güvenliği etkileyecek muhtemel bir olay meydana gelmesi durumunda uygulanacak acil durum prosedürlerini belirlemek,  çalışanlara bunlarla ilgili tatbikatları periyodik olarak yaptırmak ve bunların kayıtlarını tutmak. Kazaların veya ciddi ihlallerin tekrar oluşmasını önleyecek tedbirlerin alınmasını sağlamak. Alt yüklenicilerin veya üçüncü tarafların seçiminde ve çalıştırılmasında tehlikeli maddelerin taşınmasıyla ilgili mevzuatın öngördüğü özel şartların dikkate alınmasını sağlamak. Tehlikeli maddelerin taşınması, doldurulması veya boşaltılmasında yer alan çalışanların, operasyonel prosedürler ve talimatlar hakkında bilgiye sahip olmalarını sağlamak. Tehlikeli malların taşınması, yüklenmesi veya boşaltılmasında muhtemel risklere karşı hazırlıklı olmak için, ilgili personelin farkındalığını artırmaya yönelik önlemler almak. Tehlikeli maddenin sınıfına göre taşıma sırasında taşıtta bulunması gereken doküman ve güvenlik teçhizatlarının taşıma aracında bulundurulmasına yönelik talimatları oluşturmak. ADR/RID Bölüm 1.10.3.2’de belirtilen işletme güvenlik planını hazırlayarak planın uygulanmasını sağlamak. Faaliyetler konusunda eğitim, denetim ve kontrol dâhil yaptığı her türlü işi kayıt altına almak, bu kayıtları 5 yıl süreyle saklamak ve talep edilmesi halinde İdareye ibraz etmek. İşletmede görevi ile ilgili yapacağı denetlemelerde; denetlenen kişi ve işlerle ilgili tarih ve saat belirterek kayıt tutmak. Herhangi bir tehlikenin söz konusu olduğu durumlarda tehlike giderilene kadar yapılan işi durdurmak, tehlikenin giderildiği durumda da işi kendi onayı ile başlatmak ve tehlike giderilene kadar geçen süreçteki her türlü aşamayı işletmeye veya yetkili mercilere yazılı olarak bildirmek. Taşıma aracına yüklenen yükün ADR/RID hükümlerine uygun olarak;  paketlenmesi, etiketlenmesi, işaretlenmesi ve yüklenmesiyle ilgili iş ve işlemlere ilişkin prosedürler belirlemek. TMGD, sorumlu olduğu işletmede taşıma, yükleme veya boşaltma sırasında meydana gelen bir kazanın cana, mala ve çevreye zarar vermesi durumunda;  kaza hakkında bilgi toplayarak işletme yönetimine veya İdareye bir kaza raporu verir. Bu rapor uluslararası veya ulusal mevzuat kapsamında işletme yönetimi tarafından yazılması gereken raporun yerini tutmaz. Biyolog,Gökhan Büyükpolat Türkiye Biyologlar Platformu Kurucusu Mail : gokimedia@hotmail.com.tr

http://www.biyologlar.com/tehlikeli-madde-guvenlik-danismanligi

Abiyogenez - 14: Miller-Urey Deneyi Nedir, Ne Değildir?

Abiyogenez - 14: Miller-Urey Deneyi Nedir, Ne Değildir?

20. yüzyılın dahileri arasında görülen, canlılığın cansızlıktan nasıl evrimleşmiş olabileceğine dair ilk somut deneyleri yapan ve fikirleri ileri süren Alexander Ivanovich Oparin (Rusya) ve John Burdon Sanderson Haldane (İngiltere).

http://www.biyologlar.com/abiyogenez-14-miller-urey-deneyi-nedir-ne-degildir

Parlayan mantarlar ve Biyolüminesans

Parlayan mantarlar ve Biyolüminesans

Çürüyen ağaçların içinde ve ağaç kabuklarında yetişen bazı mantar türleri vardır ki bu mantarlar, ormanlarda gece karanlık ortamlarda tüm gece boyunca yeşil ışık yayarlar.

http://www.biyologlar.com/parlayan-mantarlar-ve-biyoluminesans

Lenfoma Türkiye ve Dünyada artıyor

Lenfoma Türkiye ve Dünyada artıyor

Hastalığın gelişimi ve tedavi yöntemlerinin ele alındığı ve Sheraton Ankara Hotel’de düzenlenen basın toplantısına

http://www.biyologlar.com/lenfoma-turkiye-ve-dunyada-artiyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0