Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 52 kayıt bulundu.
CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARI ) MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARI ) MORFOLOJİK ÖZELLİKLERİ

Deniz kaplumbağalarının yaklaşık 100-200 milyon yıldan beri dünyamızda yaşadığı bilinmektedir. Karadan denize geçen en eski sürüngen türü olan deniz kaplumbağaları artık yaşamlarını denizde geçirmektedirler. VİDEOLAR İÇİN TIKLAYINwww.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler..._Chelonia_mydas.html www.cyprusseaturtles.org/videolar/Turler...Caretta_caretta.html Günümüzde Dünyada yaşayan sekiz tür deniz kaplumbağası (Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta ) vardır. Ancak Akdeniz’de düzenli olarak yuvalayan türler Chelonia mydas ve Caretta caretta’dır. Dünyamızı çevreleyen ılıman denizlerde ve okyanuslarda yaşam mücadelesi vermektedirler. Günümüzde Dünyada yaşadığı bilinen sekiz tür deniz kaplumbağası; Dermochelys coriacea, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii, Lepidochelys olivacea, Chelonia mydas, Chelonia agassizi, Natator depressus, Caretta caretta vardır. Caretta caretta (Deniz Kaplumbağası): >> Yeşil kaplumbağadan biraz daha ufak olan bir türdür. Kabuk boyu 1 metreye, ağırlığı 100-120 kiloya kadar ulaşabilir. Besinlerini deniz kabukluları, omurgasız deniz canlıları(yumuşakcalar), yengeçler, deniz anaları, deniz hıyarları, deniz kestaneleri ve diğer deniz canlıları oluşturur. Büyük ve kalın bir kafasının oluşu ile diğer türlerden kolayca ayırt edilir. Kabuğu açık kahve yada koyu kızıl kahve renktedir. Üreme mevsiminde her yuvaya yaklaşık 100 kadar yumurta bırakabilmektedir. Chelonia mydas (Yeşil Kaplumbağa): >> Günümüzde yaşamlarını devam ettiren deniz kaplumbağaları içerisinde önemli bir yer tutar. Kabuk rengi zeytin yeşilinden gri-kahverengiye, hatta koyu kahverengiye kadar değişir. Kabuk boyu 1.20 m. olabilir. Ağırlıkları 100-150 Kg kadardır. Dişileri sadece üreme mevsiminde karaya çıkar. Her seferinde yaklaşık 100- 150 yumurta bırakır. Kıyılara yakın sığ sulardaki deniz otlarını yiyerek beslenirler. Deniz otlarıyla beslenmesinden ve vücudundaki yağın renginin yeşilimtırak olmasından dolayı “Yeşil Kaplumbağa” diye adlandırılmıştır. Akciğer solunumu yaparlar. Dermochelys coriacea: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Dünyada geniş bir dağılım gösterirler. Kabuk boyları 120-240 cm, ağırlıkları 210-520 kg. Kadardır. Vücutlarında boynuzsu plaklar yoktur. Kabuk deriyle kaplı ve uzunlamasına yedi adet kabartılı çizgi bulunur. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her üreme sezonunda 6-9 defa yuva yapabilirler. Her yuvaya ortalama 80 döllenmiş ve 30 adet küçük döllenmemiş yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi yaklaşık 65 gündür. Chelonia agassizi: Güney ve Kuzey Amerika’nın pasifik kıyılarında bulunur. Yaklaşık 125 kg ağırlığında ve 115 cm. boyundadırlar. Yeşil kaplumbağanın çok yakın bir türüdür adını renginin siyahımsı olmasından dolayı almıştır. Eretmochelys imbricata: IUCN tarafından “CR” “Kritik Olarak Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, pasifik ve Hint Okyanuslarının tropikal bölgelerinde bulunurlar. Kabuk boyları 76-91 cm, ağırlıkları yaklaşık olarak 40-60 kg. Kadardır. 2-3 yılda bir yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 160 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi ortalama 60 gündür. Lepidochelys kempii: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Meksika körfezi çevresinde sınırlı olarak bulunurlar. Kabuk boyları 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 2 kez yuva yaparlar ve her yuvaya ortalama 110 yumurta bırakırlar. Kuluçka süreleri yaklaşık 55 gün kadardır. Lepidochelys olivacea: IUCN tarafından “EN” “Tehlike Altında” ilan edilen bir türdür. Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusunun tropical bölgelerinde dağılım gösterirler. Erginlerde Kabuk boyu 62-70 cm, ağırlıkları 35-45 kg. kadardır. Baş oldukca Küçük, Kabuk karinasız ve plaklar oldukca büyüktür. Sırtta 6 veya daha fazla lateral plak bulunur. Her yıl yumurtlamak için sahillere çıkarlar ve her sezonda 2 defa yuva yaparlar. Her yuvaya ortalama 105 yumurta bırakırlar. Kuluçka süresi 55 gün kadardır. Natator depressus: IUCN tarafından “DD” “Yetersiz Bilgi” olarak ilan edilen bir türdür. Avustralya, Papua Körfezi ve Gine’nin kuzey batı, kuzey ve kuzey doğu bölgelerinde çok kısıtlı oranda bulunur. Kabuk boyları 97 cm., ağırlıkları yaklaşık 80 kg. Kadardır. Her üreme sezonunda 4 defa yuva yaparlar ve her yuvaya yaklaşık olarak 50 yumurta bırakırlar. [Morfolojik özellikler] Deniz kaplumbağalarında türlerin tanımlanması için kabuk ve baş üzerinde yer alan plak diziliş ve sayıları kullanılmaktadır. » Caretta caretta Başta prefrontal plak sayısı 2 çifttir. Ancak zaman zaman bu dört plak arasında fazladan bir plak daha bulunabilir. Oval şekilde olan karapaks arkaya doğru daralma gösterir. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. 5 çift kostal plağın ilk çifti nukal plakla temas etmektedir. Genelde 11-12 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. » Chelonia mydas Başta prefrontal plak sayısı 1 çifttir. Karapaks oval şekildedir, karapaksın arkası önüne oranla daha dardır. Karapaksı örten keratin plakların üst üste binme durumu yoktur. Kostal plak sayısı tipik olarak 4 çifttir ve birinci çift nukal plakla temas etmez. Genelde 11 çift marjinal plak ve geride 2 adet suprakaudal plak vardır. İskelet yapıları Deniz kaplumbağaları, omurgalı hayvanlar sınıfına dahil olan türlerdir. Kollar değişime uğrayarak yüzme görevini yerine getirebilecek forma gelmiştir. İskelet Karapaks (Dış kabuk), Plastron (Alt kısım), baş ve kollardan oluşmaktadır. Besinleri Chelonia mydas ve Carretta caretta türü deniz kaplumbağalarının yavruları karnivordurlar, yani etçil olarak beslenirler. Besinlerini deniz kabukluları, deniz anaları ve yumuşakcalar oluşturur. Genç bireylerde beslenme alışkanlıklarında farklılaşma başlar. Caretta caretta türü kaplumbağa genç bireyleri etcil olarak beslenmeye devam ederken Chelonia mydas genç bireyleri otcul olarakta beslenmeye başlar. Ergin bireylerde ise farklı beslenme şekli belirgin bir hal almaktadır. Caretta caretta erginlerinin besinlerini deniz kabukluları, deniz kestaneleri, süngerler, yumuşakcalar ve deniz hıyarları oluştururken, ergin Chelonia mydas’ların besinlerini ise sadece deniz algleri oluşturmaktadır. Üreme biyolojileri Sahile çıkma: Sahile yaklaşan dişi kaplumbağaları zemine basıp dinlenebilecekleri bir yerde başlarını sudan çıkarıp sahili bir süre izlerler. Bu sırada oldukca duyarlıdırlar. Sahilde ya da belli bir uzaklığa kadar sahil gerisinde doğal olmayan görüntü, ses, hareketli nesneler, yapay ışıklar ve en küçük bir tehlike sezinlediklerinde hemen geri denize dönerler. Duraklama esnasında herhangi bir tehlike sezinlememe durumunda dişi kaplumbağalar sahile çıkarlar. İleri doğru harekette baş ve boyun alçaltılır, duraklama sırasında ise baş yukarıya kaldırılarak çevre izlenir. Bazı hallerde dişi, yuva yapmadan sahilde geniş bir bölgede gezinebilir. Bu davranış sırasında dişi kaplumbağa yumurtlayabileceği uygun yer arar. Gövde çukurunun oluşturulması: Uygun yuva yeri seçen dişi kaplumbağa, her dört ayağınıda kullanarak kumda gövdesinden biraz büyük C.caretta türü sığ, C.mydas türü ise tüm gövdesini sığacak şekilde bir çukur oluşturur. Çukur içerisine yerleşerek çevreden daha az farkedilecek bir konuma gelmiş olur. Genelde gövde çukuru hayvanın arka kısmında daha derin bir şekildedir. Yumurta çukurunun oluşturulması: Arka ayakların aşağı doğru kazma hareketleriyle bu dönem başlamış olur. İki ayağın birlikte hareket etmesi sözkonusudur. İlkinde bir dönme hareketi ile kum yumuşatılır, ikincisinde ayak kum içerisine daldırılarak “avuçlama hareketi” ile kum dışarı taşınır ve oluşturulmakta olan yumurtlama çukurunun olabildiğince uzağına savrulur. Yumurta çukurunu kazılmasında arka ayakların uyumlu bir şekilde hareket edebilmesi için gövde arkası sağa sola kaydırılır. Bu sırada ön ayaklar gövdenin ön kısmının sabit kalmasını sağlar. Yumurta çukuru derinleştikce kaplumbağa ön ayakları üzerinde vücudunu yükselterek arka ayakların yuva dibine ulaşabilmesini sağlar. Her bir kazma döngüsü 30-40 saniye zaman alırken ara sıra 10-15 saniyelik dinlenme periyotları gözlemlenir. Arka ayaklar yuva dibine ulaşamaz hale geldiğinde bir süre de yumurta çukurunun zemininin yan taraflarından kum alınarak kazmaya devam edilir ve sonuçta alt kısmı üst açıklığa oranla daha geniş bir yuva kazılmış olur. Yuva kazma süresi C.caretta türü kaplumbağalarda 10-20 dakika, C.mydas türü kaplumbağalarda ise 20-40 dakika kadardır. Yumurta çukuru oluşturan dişi kaplumbağanın yaşına bağlı olarak yuva derinliği farklılıklar gösterebilmektedir. Ancak C.caretta’larda ortalama 40-50 cm C.mydas larda ortalama 60-70 cm kadardır. Yuva ağız çapı ise yaklaşık her iki türdede 20-30 cm kadardır. Yumurtlama: Yumurta çukurunun kazılmasından sonra 15-20 saniye ile birkaç dakika arasında sınırlı olan bir dinlenme süresinden sonra yumurtlama başlar. Yumurtalar tek tek bırakılabildiği gibi 2-4 lü guruplar halinde de bırakılabilir. Bu yumurta bırakmalar arasında 5-30 saniyelik dinlenmeler olmaktadır. Yumurtalma süresi C.caretta türlerinde C.mydas türlerine oranla daha kısa olmaktadır. Yumurtlama başlayana kadar çevreye çok duyarlı olan dişi kaplumbağalar yumurtlama başladıktan sonra çevreden etkilenme eşiği giderek yükselir, yani çeşitli ürkütücü faktörlerden artık etkilenmez olur. Bu durum tüm yumurtalar bırakılıncaya kadar sürer. Yumurta çukurunun kapatılması: Yumurtlamasını bitiren dişi kaplumbağa bir süre dinlendikten sonra arka ayaklarını kullanarak yumurtaların üzerini örtmeye başlar. 10-15 dakika süren kapatma işleminde gövdesi ile sağa sola doğru hareketler yapan dişi yuva üzerinin iyice kumla örtülmesini sağlar. Yuva kapatma işlemi yaklaşık 5-15 dakika sürer. Gövde çukurunun kapatılması ve yuva yerinin gizlenmesi: Yumurtaların üzeri örtülüp kumun sıkıştırılmasından sonra dişi kaplumbağa yavaş yavaş öne doğru ilerlerken ön ayakları ile arkaya kum atmaya başlar. Bu hareketler sonucunda geride kalan gövde çukuru kum ile doldurulur. Bu önden kazıp arkaya doldurma hareketi, gövde çukurunun öne doğru taşınmasına, asıl çukurun ise örtülüp gizlenmesine yol açar. Yüzeysel yapılacak olan bir inceleme ile yuvanın nereye kazılmış olduğunu anlamak oldukca zordur. Yuvanın örtülmesi ve gizlenmesi yaklaşık olarak 10-30 dakikalık bir süreyi gerektirmektedir. Denize dönüş: Yumurtlamasını tamamlayan deniz kaplumbağası ortalama 15 gün sonra birkez daha yumurtlamak üzere denize doğru yol almaya başlar.

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari-morfolojik-ozellikleri

YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI

YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI

İli : ADANA Adı : YUMURTALIK LAGÜNÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 06.12.2008 Alanı : 16430 ha. Konumu : Akdeniz bölgesinde, Adana ili, Yumurtalık İlçesi sınırları içerisindedir. Ulaşım : Adana-Karataş-Yumurtalık yolu asfalt yol olup, 70 km.dir. Adana-Ceyhan –Yumurtalık yolu asfalt yol olup, 90 km.dir. Kaynak Değerleri :           Seyhan-Ceyhan deltası göl lagünleri, kıyı kumulları, barındırdığı bitki ve hayvan türleri ile kompleks bir yapı oluşturmaktadır. Ülkemizde halep çamı (Pinus halepensis)’nın nadir bir yayılış alanı olmasının yanında nesli tehlikeye düşmüş su kuşlarının yaşama ortamıdır. Akyatan ve Ağyatan gölleri barındırdığı kuş türleri açısından Türkiye’deki “A sınıfı” niteliğindeki 19 sulak alandan 2’sini oluşturmaktadır. Ayrıca nesli tehlikeye düşmüş 2 tür deniz kaplumbağasının (caretta caretta) ve özellikle chelonia mydas’ın Akdeniz’de varlığını sürdürebilmesi açısından bu alanlar oldukça önemlidir. Saha, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında yer alan 17 deniz kaplumbağası yuvalama alanlarından birisidir. Özellikle Akdenizde yok olma tehlikesi içinde bulunan bir kaplumbağa türü (chelonia mydas) için son sığınma alanlarıdır. Alan Akdeniz fitocoğrafik Bölgesi içinde yer alır. Ülkemizdeki 112 önemli bitki alanından biri olan Ceyhan Deltası önemli bitki alanı içersinde yer almaktadır. Alanın florası ile ilgili çok sayıda araştırma yapılmıştır.2005 yılında yapılan çalışmada 68 familyaya ait 272 takson tespit edilmiştir. Halep çamlığı flora açısından alanın en önemli parçasıdır. Türkiye için nadir bir tür olan Halep çamının burada orman oluşturması yanı sıra, alan için korumada öncelikli 6 tür bulunmaktadır. Alanda bulunan farklı kumul yapıları, farklı bitki örtüsüne sahiptir. Bu nedenle kumul florası çok zengindir.Kumullarda korumada öncelikli 6 bitki türü saptanmıştır. Türkiye’de yaşayan yaklaşık 120 odanata (kızböcekleri) türünden 41’ i alanda bulunmaktadır. Ceyhan Deltası’nda 10 familyaya ait toplam 27 balık türü tespit edilmiştir. 11 familyaya ait 42 sürüngen türü, 4 familyaya ait 6 çift yaşamlı, 12 familyaya ait 35 memeli türü bulunmaktadır. Nil kaplumbağası Ceyhan nehri ağzında çiftleşmekte ve kıyı kumullarında yuvalanarak üremektedir. Alanı önemli kılan unsurların başında kuşlar gelmektedir. Alan kuş göçü yolu üzerinde bulunmaktadır. Alanda toplam 252 kuş türü saptanmıştır.      

http://www.biyologlar.com/yumurtalik-lagunu-milli-parki

Yalnız George'dan İnsanlığa Hüzünlü Veda

Yalnız George'dan İnsanlığa Hüzünlü Veda

Galapagos kaplumbağası, türünün son örneği "Yalnız George" 100 yaşında yaşama veda etti. 1535 yılında İspanyol gemiciler tarafından, Ekvadora bağlı Galapagos adalarında yaşayan bu kaplumbağalara, İspanyolca kelime olan Galapago ismi verildi. Çobanlar tarafından 1972 yılında Pinta adasında bulunan erkek dev su kaplumbağası Geochelone Nigra Abingdoni alt türünün bilinen son örneğiydi. Galapagos Ulusal Park Müdürü Edwin Naula, SantaCruz adasındaki kaplumbağa yetiştirme merkezinde bakıcısı Fausto Llerena  tarafından ölü bulunan Yalnız George'un ölüm nedeninin belirlenebilmesi için nekropsi  uygulanacak.Galapagos adaları,1835 de Darwinin ziyaretiyle üne kavuşmuş adalardır. İngiliz doğa tarihçisi, Charles Darwin, 1859 da ortaya attığı evrim teorisinin unsurlarından "Doğal Seçilim"i, Galapagos adalarındaki gözlemlerine dayanarak yapmıştır. Doğal seçilime göre, belirli bir türde dış çevreye uyum konusunda daha elverişli özelliklere sahip olan canlılar, bu elverişli özelliklere sahip olmayan canlılara göre, yaşama ve üreme açısından daha şanslıdırlar. Bunun sonucu olarak genlerini yeni kuşaklara aktarabilmeleri yoluyla evrim devam eder. Yalnız George 1993 yılından beri başka dev su kaplumbağalarıyla çiftleştirilmeye çalışıldı fakat başarılı olunamadı. Ve türünün son örneği olan yalnız George ile birlikte dünyamız bir kere daha yara aldı. İnsanoğlu bir türü daha uğurlarken, ciddi anlamda artık kendini sorgulamalı. Yaban hayatında bize veda etmeye hazırlanan pek çok canlı var. Bu ilk değil ama son da olmayacak. Her şeyden önce "insan" varlığı, yaptıkları ve yapacakları üzerine düşünmelidir. Yapılması gereken en önemli çalışma eğitimdir. Bireyler, biyoçeşitliliği neden korumaları gerektiğini anlamazlarsa, kendimiz dışındaki canlıları koruma şansımızda kalmaz. Her canlının yaşam zincirinin bir halkası olduğu, öğretilmelidir. Bunu anlatmak zaman ve emek ister. Âmâ şöyle bir düşünüldüğü zaman, biz, bu zinciri bozmak için bu kadar zaman harcarken, toplamak için neden zaman ayırmayalım. Aynı zamanda, çocuklarımıza paylaşmayı, öğretirken, bizimle yaşamı paylaşan diğer canlılarla da paylaşmamız gereken şeyler olduğunu öğretmeliyiz. Biz yaşamı başka canlılarla da paylaşıyoruz. İnsan, başka bir insanla, nasıl ki ekmeği, suyu, sevgiyi paylaşıyorsa, diğer canlılarla da havayı, suyu, toprağı paylaşması gerektiği çocuklarımıza öğretilmelidir. Çocuk yaşamın tamimiyle kendisine hak olduğunu düşünürse, insanlık kaybetmeye mahkûm demektir... Yalnız Georgenin bu şekilde veda etmesinin, senaryosunu kim yazdı? -Yazan: İnsan, oynayan "Yalnız George ve arkadaşları". Film biter ve "Yalnız George" insanoğluna veda eder. VAR OLAN DÜNYAMIZDA FÜGÜRAN YOK, HER CANLI BAŞ KAHRAMAN... Nuray GÜNDOĞDU Eğitim ve Etkinlikler Sorumlusu/Education and Event Area Manager Faruk Yalçın Zoo Faruk Yalçın Hayvanat Bahçesi ve Botanik Parkı A.Ş. www.farukyalcinzoo.comKaynak: http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/yalniz-georgedan-insanliga-huzunlu-veda

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARININ ) ÜREME ALANLARI

CARETTA CARETTA ( DENİZ KAPLUMBAĞALARININ ) ÜREME ALANLARI

Akdeniz Bölgesindeki Üreme alanları: Günümüzde Akdeniz bölgesinde deniz kaplumbağalarının üremelerine elverişli uygun sahiller hızla yokolma sürecine girmiştir. Gelişen turizm faaliyetleri, aşırı yapılaşma ve denizin kirletilmesi sonucunda üreme sahilleri azalmaktadır. Caretta caretta türü deniz kaplumbağalarının önemli üreme alanları Yunanistan, Türkiye ve Kıbrıs etrafında yoğunluk göstermektedir. Akdenizdeki en önemli üreme alanı Yunanistan’daki Zakintos adasıdır. Aynı türün Akdenizdeki 5. önemli üreme alanı ise Girne’nin 14 Km. Doğusunda yer alan Alagadi Sahilleridir. Yeşil deniz kaplumbağası Chelonia mydas için durum daha da bir önem arzetmektedir. Akdeniz bölgesinde Chelonia mydas türü deniz kaplumbağasına Türkiye’nin güney kıyıları ve Kıbrıs etrafında rastlanmaktadır. En önemli ilk iki üreme alanı Türkiye’de, üçüncü önemli üreme alanı ise Kıbrıs’ta Karpaz yarımadası’nda yer alan Ronnas Körfezidir. Kıbrıs’taki üreme alanları: Deniz kaplumbağaları Kıbrıs’ta yaklaşık 85 - 90 sahile her yıl çıkış yaparak üreme faaliyetlerini sürdürmektedir. Özellikle Kıbrıs’ın kuzey sahillerinin halen el değmemiş, yapılaşmaya açılmamış olması deniz kaplumbağalarının yoğunlukla Kıbrıs’ın kuzey kıyılarına gelmelerine neden olmaktadır. Kıbrıs’ın güney kıyılarında yapılaşma ve turizim faaliyetlerinin çok yoğun olması nedeniyle az sayıda sahil deniz kaplumbağalarının üremelerine uygundur. Üremeleri için kullandıkları sahillerin tümü aynı öneme sahip değildir. Kıbrıs için önemli olan sahiller buraya alınmıştır. 1- Alagadi Sahilleri: Kıbrıs’ın kuzey kıyılarında yer almaktadır. Girne’nin 14 Km. Doğusunda yer alır. İki koydan oluşmaktadır. Toplam sahil uzunluğu yaklaşık olarak 2900 m. dir. Her yıl barındırdığı yuva sayısı bakımından Kıbrıs’ın en önemli üreme alanıdır. Her iki türde üremek için bu sahilleri kullanmaktadır. Ancak yoğunlukla Caretta caretta türü deniz kaplumbağaları tarafından kullanılmaktadır. Akdeniz bölgesinin 5. önemli Caretta caretta üreme alanıdır. 1997 yılında “Özel Çevre Koruma Bölgesi” ilan edilerek koruma altına alınmıştır. 2- Esentepe Sahili: Esentepe köyünün kuzeyinde yer almaktadır. İki kısımdan oluşmaktadır. Yaklaşık 500m uzunluğundadır. Her iki türde görülmektedir. 3- Bahçeli Sahili: Girne'nin yaklaşık 10 km doğusunda yer alır. Her iki tür de yuvalamak için bu sahili kullanır. 4- Tatlısu Sahili: Tatlısu Köyünün kuzey doğusunda yer almaktadır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Her iki türde görülmektedir. 5- Ronnas Sahilleri: Karpaz yarımadasının kuzeyinde, Erenköy’ün 12 Km. Doğusunda yer alır. Kayalık alanlarla birbirinden ayrılan 7 koydan oluşmaktadır. Toplam sahil uzunluğu yaklaşık 2000 m. dir. Her iki türünde görüldüğü bu sahiller yoğunlukla Chelonia mydas türü deniz kaplumbağaları tarafından kullanılmaktadır. Tüm Akdeniz bölgesinin 3. önemli Chelonia mydas üreme alanıdır. Mutlak surette koruma altına alınması gerekmektedir. 6- Ay. Philion Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 5 Km kuzeyinde yer almaktadır. Antik Karpasia yerleşim alanının limanı bu sahildedir. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Ronnas Körfezinden sonra Kıbrıs’taki ikinci önemli Chelonia mydas türü deniz kaplumbağası üreme alanıdır. Koruma altına alınması gerekmektedir. 7- Altınkum Sahilleri: Karpaz yarımadasının güneyinde Dipkarpaz köyünden yaklaşık 15 Km uzaklıkta yer almaktadır. İki sahilden oluşmaktadır. Sahillerin toplam uzunluğu yaklaşık olarak 3700 m dir. Kıbrıs’ın doğal güzellik ve kumulların bulunması bakımından en güzel sahillerinden biridir. Her iki tür tarafından kullanılmaktadır. İkinci sahil önemli bir Chelonia mydas türü deniz kaplumbağası üreme alanıdır. 8- Dolphin Sahili: Dipkarpaz köyünün güneyinde yeralır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla C. mydas türü kaplumbağalar tarafından kullanılır. 9- İkidere Sahili: Dipkarpaz köyünün güneyinde yer alır. 1200 m uzunluğunda bir sahildir. Her iki tür tarafından da kullanılır. 10- Beyza Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 8 Km güneyinde yer almaktadır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla Caretta caretta türü kaplumbağa görülmekle birlikte Chelonia mydas türü kaplumbağada görülmektedir. 11- Laden Sahili: Karpaz Yarımadasında Dipkarpaz köyünün 10 Km güneyinde yer almaktadır. 900 m uzunluğundadır. Her iki türde görülür. 12- Toxeutra Sahili: Baf'ın 15 km kuzeyinde yer alır. Yaklaşık 800 m uzunluğundadır. Her iki tür de üremek için bu sahili kullanmaktadır. 13-Lara sahili: Baf Kasabasının kuzey kısmında Akama bölgesinde yer almaktadır. Her iki türde bu sahillere yuva yapmaktadır. 14- Akdeniz Sahili: Kıbrıs’ın batısında Akdeniz köyünün 2 Km. Batısında yer alır.Yaklaşık 4300 m. uzunluğundadır. Yoğunlukla Chelonia mydas türü kaplumbağa görülmektedir. 15- Kormacit Sahili: Kormacit köyünün 3 Km. Batısında Güzelyurt Körfezinde yer almaktadır. Yaklaşık olarak 1800 m uzunluğundadır. Yoğunlukla Chelonia mydas türü kaplumbağa görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalarinin-ureme-alanlari

DENİZ KAPLUMBAĞALARININ KORUMA STATÜLERİ

Deniz kaplumbağalarının korunmalarına ve nesillerini devam ettirebilmelerine yönelik birtakım uluslararası antlaşmalar yapılmıştır. Bu antlaşmalar halen günümüzde yürürlükte bulunmaktadır. Ülkemizde de deniz kaplumbağaları yasalarla ve imzalanan uluslararası antlaşmalarla koruma altına alınmıştır. » BERN Konvansiyonu (Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesi): Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması Sözleşmesinin amacı, yabani flora ve faunayı ve bunların yaşama ortamlarını muhafaza etmek, özellikle birden fazla devletin işbirliğini gerektirenlerin korunmasını sağlamak ve bu işbirliğini geliştirmektir. Bern Konvansiyonu yayınlamış olduğu listelerde deniz kaplumbağalarına da yer vermiş ve “Kesinlikle Korunması Gereken Türler” listesine dahil etmiştir. 1979 yılında imzaya açılmıştır. İmza koyan taraflara koruma konusunda yükümlülükler getirmektedir. IUCN “The World Conservation Union”: Dünya Koruma Birliği Ülkemizde görülen iki tür deniz kaplumbağası da IUCN “Uluslararası Doğayı Koruma Birliği” tarafından yayınlanan “Red Data Book” da “Nesilleri Tehlikede” “Endangered” olan türler kapsamına alınmıtır. Birliğin 140 ülke, 100 Devlet kuruluşu ve 750 den fazla NGO üyesi vardır. CITES The Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora Nesli Tehlikede olan Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticareti Konvansiyonu: Sözleşmenin amacı, Nesli Tehlike Altında Olan Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin neslinin devamını ve gelecek nesillere aktarımını sağlamak amacıyla, sürdürülebilir kullanımını temin etmek için, Sözleşme ekinde yer alan türlerin uluslararası ticaretinin belirli esaslar çerçevesinde yapılmasıdır. CMS Convention on the Conservation of Migratory Species of Wild Animals Göçmen Yaban Hayvanlarının Korunması Konvansiyonu: Bu konvansiyona bağlı olarak deniz kaplumbağaları yayınlan Ek1: Nesli tehlikede olan Türler listesinde yer almaktadır. VİDEO İÇİN www.cyprusseaturtles.org/videolar/Ureme_..._Ureme_alanlari.html

http://www.biyologlar.com/deniz-kaplumbagalarinin-koruma-statuleri

Deniz Kaplumbağaları Hakkında Bilgi

Denizkaplumbağaları yaklaşık 95 milyon yıldan beri dünyamızda yaşamaktadırlar. Ataları, yıllar önce, dinazorların yaşadığı devirde deniz ortamına geçmiş dev kara kaplumbağalarıdır. İlk deniz kaplumbağaları bugünkülere pek benzemiyorlardı. Değişimleri milyonlarca yıl sürmüş ve ayakları yüzgeç şekline dönüşmüş, ağır ve kocaman gövdeleri yassılarak daha hafif ve su yaşamına elverişli bir biçim almıştır. Dinazorlar ve dev kara kaplumbağaları tamamen yok olmuşlardır; bugün ancak müzelerde fosillerini görebilmekteyiz. Fakat denizkaplumbağaları nasıl olduysa yaşamlarını sürdürebilmişlerdir. Bunların yedi değişik türü, dünyamızı çevreleyen sıcak ve ılıman okyanuslarda hâlâ yüzmektedirler. Dişilerin karaya çıkarak yuva yapıp yumurtladıkları kısa devreler dışında, bütün hayatlarını suda geçirirler. Denizkaplumbağaları denizi balıklarla, balinalarla, diğer deniz yaratıklarıyla ve bizlerle paylaşırlar. Ülkemiz sularında bu türlerden sadece iki tanesi yaşar: Sini Kaplumbağası (Caretta caretta) ve Yeşil Kaplumbağa (Chelonia mydas) Kristof Kolomb Yeni Dünya’yı keşfettiği zaman Karaib Denizi’nde milyonlarca denizkaplumbağası bulunuyordu. Kolomb ve onu onu takip eden diğer kâşifler, tüccarlar, sömürgeciler ve korsanlar özellikle bir tür denizkaplumbağasının etinin lezzetli olduğunun farkına vardılar. Bu kaplumbağa tamamen kahverengi olup, boyu 1 metreye, ağırlığı ise 136 kilograma kadar ulaşabiliyor ve kıyıya yakın sığ sularda yetişen deniz otlarıyla besleniyordu. Denizciler bu uysal hayvanı kolayca avlayabiliyorlardı. Onu, kabuğunun üzerine sırt üstü devirip savunmasız hale getirdikten sonra yüzgeçlerini bağlayıp taze ete ihtiyaçları olduğu zaman öldürmek üzere gemilerine götürüyorlardı. Bu kaplumbağa, vücudundaki yağın rengi yediği ottan dolayı yeşil olduğundan “yeşil kaplumbağa” diye isimlendirilmiştir. Otla beslenen tek denizkaplumbağası türüdür. Yüzyıllar sonra günümüzde de yeşil kaplumbağalar hâlâ avlanıp, öldürülmekte ve sayıları gün geçtikçe azalmaktadır. Sini Kaplumbağası (Caretta caretta) Sini kaplumbağası yeşilden biraz daha ufaktır. Ağırlığı 135-180 kilogram arasında değişer. Yengeç ve başka deniz hayvanlarıyla beslenir. Bu kaplumbağa mercan yuvaları ve kayaların yakınında avlanır. Büyük ve kalın kafası, geniş ve kısa boynuyla kolayca tanınabilir. Diğer denizkaplumbağaları gibi, bu da kara kaplumbağalarının tersine başını kabuğunun içine çekemez. Kabuğu bir zırh gibi olmakla beraber, başı ve yüzgeçleri korumasızdır. Bazı köpekbalıkları ve katil balinalar açıkta kalan bu kısımlara saldırabilirler. Fakat sini kaplumbağası iri ve hızlı olduğundan doğal düşmanı çok azdır. Yeşil Kaplumbağa Yumurtuyor Dişi yeşil kaplumbağa, her zaman yuvasını yaptığı kumsala tek başına çıktı. Bir süre önce yakın sularda bir erkek yeşil kaplumbağa ile çiftleşmişti. Artık yumurtlama zamanı gelmişti. Bir yumurtlama mevsiminde üç veya dört kere yumurtlayabilir. Suda ne kadar hızlı ve ortama uyumluysa, karada da tam tersine o kadar yavaş, hantal ve savunmasızdır. Dişi kendisini denizden dışarı zorlukla çekti ve kumsalda gelgit sularının erişemeyeceği kadar ilerledi. Yüzgeçleriyle vücuduna göre bir yuva kazdı. Yuvaya yerleşip arka yüzgeçlerini kürek gibi kullanarak şişe şeklinde bir delik kazdı. Sonra bu deliğe pingpong topuna benzer, beyaz ve kaplı görünümü veren yaklaşık yüz adet yumurta bıraktı. Kaplumbağa, yumurtlaması bittikten sonra yuvayı kumla örtecek ve arkasında traktör izine benzeyen bir iz bırakarak ağır ağır denize dönecektir. Ne yazık ki anne kaplumbağa yumurtalarını ne kadar çok tehlikenin beklediğinden habersiz. Çoğu kez insanlar, yumurtaları meraktan veya yemek için topluyor. Ayrıca köpek, tilki veya kum yengeci yumurtaları yemeye çok meraklı. Bu yüzden kaplumbağaların ürediği kumsallar mutlak koruma altına alınmalıdır. Yumurtadan Çıkan Yavrular Kumsala varan güneş ışınları kuma gömülü kaplumbağa yumurtalarını ısıtır. Yumurtalar yuvanın içinde gelişir ve iki ay sonra çatlamaya hazır hale gelirler. Yavrular burunlarının ucundaki sivri kısım ile yumurta kabuklarını delmeye başlarlar. Bu özel sivri kısım yumurtadan çıkınca kaybolur. Yavrular kabukları çatlatarak kırarlar. Hepsinin yumurtadan hemen hemen aynı zamanda çıkmaları gereklidir. Çünkü yuvadan kaçış işlemini elbirliğiyle yapmak zorundadırlar. Yavru kaplumbağalar başlarının üzerindeki kumu kazmaya başlarlar. Kum, boş kabuklarının üstüne düşerek çukurun içinde yükselmelerine olanak sağlayan basamaklar oluşturur. Birkaç gün içinde yuvanın tavanına varırlar. Derken bir gece veya bir sabah erken saatlerde kumsalda koyu renkli küçük kafalar ve yüzgeçler belirir. Beş santimetrelik yavrular sürünerek denize doğru yol alırlar. Denize Doğru Yarış Kaplumbağa yavruları deniz yönünü denizin pırıltısından hissederler. Suyun üzerindeki parlaklık onları çeker. Yuvadan çıkıp sel gibi akarak denize doğru yarışlarına başlarlar. Hayat dolu ama savunmasız yavrular, kumsal boyunca beceriksizce çabalayıp dururlar. Bunların da anneleri gibi denize varabilmeleri için etrafın tamamen karanlık olması gereklidir. Işık yanan bir ev, araba, sokak lambası varsa yavrular ışığa doğru ilerler ve sonunda hepsi ölürler. Yavruların gece çıkmalarının asıl sebebi ise kızgın güneşten korunmak içindir. Gündüz çıkacak olsalar güneşin kavurucu sıcaklığı onları derhal kurutup öldürecektir. Yumurtadan çıkan yavruların kabukları yumaşaktır ve kendilerini koruma nitelikleri çok az olduğundan pek çok doğal düşmana yem olur: Yengeç orduları onları yakalar veya deniz kuşları toplanıp, küçük kaplumbağaları keskin gagalarıyla yakalayıp kendilerine ziyafet çekerler. Yavrulardan çok azı denize varabilir ve bunların çoğu balıklara yem olur. Yavrulardan ancak bir, iki tanesi hayatta kalır. Yaşamlarının ilk yılını nerede geçirdikleri doğanın çok sayıdaki sırlarından biridir. Örneğin yeşil kaplumbağalar bir yaşına gelip kıyılardaki sığ sularda beslenmeye başlayana kadar hiç ortalıkta görünmezler. Bir yaşındaki yavrular bir yemek tabağı büyüklüğündedirler. Denizkaplumbağaları Nerelerde Yumurtlar? Denizkaplumbağaları dünya çevresindeki geniş, ılıman kuşak içinde yaşarlar. Akdeniz’de olduğu gibi Pasifik ve Atlantik okyanuslarında yaşayan kaplumbağa topluluklarının sayıları da her geçen gün azalmaktadır. Denizkaplumbağalarının başka bir özelliği büyüdükleri zaman yumurta bırakmak için doğdukları kumsallara geri dönmeleridir. Bu kaplumbağaların yumartlamak için binlerce kilometre yüzdükten sonra doğdukları yeri nasıl buldukları bilim adamlarınca halen tam anlaşılamamıştır. Akdeniz’deki denizkaplumbağalarının bir kısmının da sadece Akdeniz’de yaşadığı ve kışladığı sanılmaktadır. Kaplumbağaların bu göç hareketleri “markalama”, yani üzerlerine konan özel işaretler ile ancak izlenebilmektedir. Kaplumbağalar mı? Kaplumbağa Ürünleri mi? Denizkaplumbağaları dünyamızdan hızla yok olmakta. Oysa yok olan bir hayvan türü bir daha hiçbir zaman geri gelmeyecektir. Yok olma sebeplerinden biri de insanların kaplumbağaları çeşitli amaçlarla avlamasından ileri gelmekte. Bazı kaplumbağaların kabuğundan “bağ” denen taraklar, gözlük çerçeveleri, düğme vb. yapılmakta. Çok pahalı olan bu maddeleri artık insanların satması da alması da doğru değildir. Bazı kaplumbağaların derisinden çanta ve pabuç yapılmakta. Bazılarından ise çorba... Kimi yörelerde kaplumbağa kanının bazı hastalıklara iyi geldiği inancı yaygınsa da bunun doğru olmadığı artık anlaşılmıştır. Unutmayın, siz veya çevrenizdekiler yukarıda saydıklarımızı kullanıyorsanız, bu ender hayvanın yok olmasına sebep oluyorsunuz demektir. Kaplumbağa Avı Çok eskiden beri kıyılarda yaşayanlar, ailelerinin beslenmesine katkıda bulunmak için denizkaplumbağalarını avlamışlardr. Bazen tek bir balıkçı bir kaplumbağayı besin olarak kullanmak amacıyla zıpkınlamış; bazen de grup halindeki balıkçılar, soluk almak için su yüzüne çıkan kaplumbağları ağlarla yakalayıp yemek üzere köylerine götürmüştür. Yıllar boyunca denizkaplumbağalarının bol olduğu zamanlarda bu tip avlanmaların kaplumbağa sayısını çok az etkilediği zannediliyordu. Fakat denizkaplumbağasına istek giderek arttı. Ya kaplumbağa avlayıp satarak ya da kaplumbağadan yapılmış ürünler satılarak para kazanılıyordu. Denizkaplumbağası avlamak kazançlı bir iş haline gelmişti. Böylece avcılar kaplumbağaları kimi zaman denizde, kimi zaman da yumurtlamaya çıktıklarında daha yumurtalarını bırakamadan yüzlercesine yakalamaya başladılar. Kaplumbağalar giderek azaldılar ve hemen hemen yok oldular. Ülkemizde yasalar bütün denizkaplumbağalarını koruma altına almış ve kaplumbağa ürünlerinin ticaretini yasaklamıştır. Yine de bu yasaklara uymayan kişiler halen aramızda bulunmaktadır. Trolcüler ve Kaplumbağalar Dünyanın her yerinde ticari balıkçı tekneleri denizlerden yiyecek sağlar. Bu teknelerin bazıları kıyı sularında dolaşıp deniz dibini “Trol” denen büyük ağlarla tarayarak avlanırlar. Deniz dibini tarayarak yapılan bu tarz balıkçılık, balık, karides, mercan yuvalarına çok zarar verdiği gibi, ne yazık ki çoğu zaman Caretta Caretta cinsi kaplumbağalar da tesadüfen bu ağlara yakalanmaktadır. Örneğin, birçok kaplumbağa, karides trolcülerin büyük huni şeklinde ağlarına yakalanıp, karideslerle beraber ağın içinde sürükleniyorlar ve su yüzeyine çıkıp nefes alamadıkları için de boğulup ölüyor. Böylece az sayıda kalan denizkaplumbağaları daha da azalıyor. Bu soruna bir çözüm yolu bulunması gerekmekte. Amerika Birleşik Devletleri’nin güneydoğu kıyılarındaki karides balıkçıları bu konuda yardımcı olmakta ve sadece karidesi içine alıp, kaplumbağanın giremeyeceği şekilde yapılmış yeni ağlar yapmaktadırlar. Yumurtlayacak Yeri Yok Bir denizkaplumbağası Türkiye’nin güney sahillerinin cennet köşelerinden biri olan Side kıyılarında bir kumsala sürünerek çıkar, şaşırır. Bir de ne görür? Kumsalın büyük bir kısmını apartman ve oteller işgal etmiş. Geri kalan dar kumsal şeridinde ise insan kalabalığı vardır. Kaplumbağa tekrar denize açılıp gece geri döner. Bu sefer pencerelerdeki yüzlerce ışık ortalığı aydınlattığından kumsal pırıl pırıldır. Kumsalın bazı yerleri ise beton rıhtımlarla çevrelenmiş ve yükselmiş. Kaplumbağaya artık yumurtlayacak yer kalmamıştır. Kıyının başka bir yerinde başka bir kaplumbağa boş kalmış ufak ber kumsal şeridine çıkıp yumurtlar. Yavrular yumurtalardan çıkma günü gelince ışıklara doğru sürünürler. Fakat vardıkları yer deniz değil, yakındaki bir yolun sokak lambalarının ışığıdır. Ertesi gün yakıcı güneşin altında hepsi ölecektir. Bir zamanlar denizkaplumbağalarının güvence içinde yumurtlamalarına uygun yüzlerce kilometre uzunluğunda kıyılar vardı. Bugün artık her şey değişti. Bu bölüm hazırlanırken Doğal Hayatı Koruma Derneği'nin "Bütün Yönleriyle Denizkaplumbağaları" adlı yayınından faydalanılmıştır.

http://www.biyologlar.com/deniz-kaplumbagalari-hakkinda-bilgi

"Caretta caretta" Davutlar Sahiline İlk Kez Yumurta Bıraktı

"Caretta caretta" Davutlar Sahiline İlk Kez Yumurta Bıraktı

08.06.2012 gece saat 24.00 sıralarında Aydın-Kuşadası-Davutlar Beldesi Mersin Oteli Plajında bir adet Caretta Caretta yumurtlamış ve tarafımızdan görüntüleri çekilmiştir. Mersin Club Otel yöneticilerinin ihbarıyla Caretta caretta’nın bu alana yumurta bıraktığının anlaşılması üzerine 09.06.2012 tarihinde Orman ve Su İşleri IV. Bölge Müdürlüğümüz personeli tarafından, olayın olduğu yeri koruma altına almışlardır. Ülkemiz kıyılarında Dalyan’dan başlamak üzere genellikle Güney Ege ve Akdeniz kıyılarını üreme alanı olarak seçen Caretta caretta cinsi iribaş bir deniz kaplumbağası, Davutlar kumsallarına ilk kez yuva yaparak yumurta bıraktı.   Caretta Caretta’ nın yuva yaptığı yerin denize çok yakın olması nedeniyle, Pamukkale Üniversitesi’nden Dalyan DEKAMER (Deniz Kaplumbağaları Araştırma Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi) Müdürü Prof. Dr. Yakup Kaska’ya bilgi verildi. Birlikte yapılan inceleme sonrasında deniz suyunun gelebileceği noktalar tespit edildi. Caretta Caretta’ nın yumurtalarının zarar görebileceğine karar verilerek, yuvada bulunan yumurtaların dalgaların ulaşamayacağı bir noktaya transferlerinin yapılması için kumdaki nem durumları kontrol edildi. Prof. Dr. Yakup Kaska’ nın önerisiyle en uygun alan seçildi. Yumurtaların bulunduğu yuva Prof. Dr. Yakup Kaska tarafından büyük bir hassasiyetle itina gösterilerek açıldı.  Anne Caretta’ nın yuvaya bıraktığı şekilde yumurtalar tek tek, uygun olarak döndürülmeden yumurta kolilerine çıkan kumlardan konularak üzerlerine bırakıldı. Çıkarılan yumurtalar büyük bir dikkat ve kıpırdatmadan, diğer yuvaya taşındı. Yuvadan 81 yumurtanın çıktığı tespit edildi. Yumurtaların çıkış sırasına göre, Prof. Dr. Yakup Kaska tarafından yumurtalar eski yuvanın ölçülerine göre yapılan yeni yuvaya tek tek yerleştirildi. Yuvanın etrafı örgülü telle çevrilerek koruma altına alındı. Prof. Dr. Yakup Kaska, “Kuşadası bölgesinde ilk kez Caretta yuvası tespit edildi. Bugüne kadar bu bölgede hiç Caretta yuvası tespit edilmemişti. Buradaki yuvanın yeri denize çok yakın olması nedeniyle, yumurtalar uygun şekilde, döndürmeden taşındı.  Toplam 81 yumurtanın 4-5 adedinin döllenmemiş olduğu görüldü. Çiftleşen kaplumbağalar 15 gün sonra yumurta yapar ve bir dişi bir sezonda 3-5 yuva yapar. Bu nedenle bu kaplumbağa eğer tekrar bu kumsala gelirse, bu kumsala ait olup olmadığı anlaşılabilir” dedi. Bölge Müdürü Rahmi BAYRAK  ise konuşmasında; “Bölge Müdürlüğümüzce, Caretta Caretta’ nın Kuşadası sahiline yumurta bırakmasından sonra büyük duyarlılık gösterilerek, tüm ilgili kurumları koruma çalışmaları için Kuşadası’na gönderdik. Caretta Carettalar deniz ekosisteminin en önemli canlıları arasındadır. Kurum olarak bu konuda her türlü hassasiyeti gösteriyoruz. Kuşadası’nda ilk kez böyle bir durumla karşılaştık. Yavruların yumurtadan çıkışına kadar, korumaya ve takip etmeye devam edeceğiz. Bakanlığımız, Kaymakamlık, Yerel Yönetim, Üniversite, Sivil Toplum Kuruluşu ve yöredeki vatandaşların işbirliğiyle çok güzel bir çalışma gerçekleştirildi. Bunun sonucunu yine hep birlikte takip ederek, yöre insanlarını da bilgilendirip, duyarlılığa teşvik ederek, yumurtaların çıkmasını bekleyeceğiz.”  dedi. Kaynak: http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-davutlar-sahiline-ilk-kez-yumurta-birakti

Caretta caretta ( Deniz Kaplumbağaları)

Caretta caretta ( Deniz Kaplumbağaları)

Sistematiği Filum: Chordata Altfilum: Vertebrata Üst sınıf: Tetrapoda Sınıf: Reptilia Altsınıf: Anapsida Ordo: Testudines Altardo: Cryptodira Üst familia: Chelonioidae Familia: Cheloniidae Cins: Caretta Tür: Caretta Caretta Coğrafi Yayılışı Caretta Caretta Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanusu’nun ılıman ve subtropikal sularındaki estuarin, lagün, koy ve denizlerin kıyıya yakın kesimlerinde dağılım gösterir. C.C.’lar Atlantik Okyanusu’nda Arjantin’den Nova Scotia’ya kadar bulunur. Kuzey Amerika’daki en büyük popülasyonu Kuzey Carolina’dan Florida kıyılarına kadar olan adalarda bulunur. Bu C.C.’ler kışları Bahama Adaları’na göç ederler. Kuzey Amerika’daki diğer küçük popülasyonlar ise Texas kıyılarında bulunur. Caretta Caretta ların en büyük yuvalama alanları Umman’ın Masirah Adası’dır. Akdeniz’deki önemli yuvalama alanları Yunanistan ve Türkiye sahillerindedir. Bunlara oranla çok daha düşük ancak önemli bir popülasyona ise Kıbrıs’ta rastlanmaktadır. Tunus’ta yuvalama çok nadir, İsrail’de ise daha da azdır. Zaman zaman Campedusa (İtalya), Sicilya ve hatta Sardunya’da da yuvalama olmaktadır. Mısır ve Libya için ise veriler yetersizdir. Türkiye’de ki yuvalama alanları; Ekincik, Dalyan, Dalaman, Fethiye, Patara, Kumluca, Belek, Kızılot, Demirtaş, Gazipaşa, Anamur ve Göksu Deltası’dır. Fiziksel Özellikleri Ergin bireylerde karapaks (sırt kabuğu) oval şekilli ve arkaya doğru daralmış 70–75 cm boyunda ve 50–55 cm genişliğindedir (Türkiye için). Boş oldukça büyük ve üçgenimsidir. Ancak bu büyük beyinleri olduğunu göstermez; aksine bu boşluk çeneleri kapsayan kaslar tarafından kullanılır. C.C.’ların iki alt–türü (sub–species) vardır. Bunlardan C.C. gigas Pasifik ve Hint Okyanusu’nda bulunur. Genel renklenme dorsalde kırmızımsı kahverengi, ventralde kremsi sarı şeklindedir. Diğer deniz kaplumbağalarından sağlam bir kabuk, gözleri ile burun delikleri arasında kalmış iki çift prefrontal plak (bazı bireylerde bu plakların ortasında beşinci bir plak olabilir), karapaksta beş çift kotsal plak, plastronda keropakla bağlantılı ve geniş üç çift inframarjinal plak, her bir üyede iki tırnak ve tipik olarak kahverengimsi–kırmızı renklenme gibi özelliklerle farklılaşır. Beslenme Alışkanlıkları Yavru ve genç Caretta caretta bireyleri, yüzeyde akıntı çizgilerinde toplanan makroplanktonik av üzerinde beslenir. Ergin bireyler özellikle yumuşakçalar üzerinden beslenen karnivorlardır. Etoburdurlar ve sünger, deniz anası, at nalı yengeçler ve istiridye yerler. Kurbanlarının sert kabuklarını kolayca parçalayabilmelerini sağlayan çok güçlü çeneleri vardır. Geniş bir kafa, oldukça gelişmiş çene kasları ve kuvvetli gaga, sert kabuklu avlarını parçalayabilmek için meydana gelmiş adaptasyonlardır. Biyo– Ekolojileri Caretta caretta’lar ayrı eşeylidir ve eşeysel dimorfizm erginlerde görülür. Eşeyler arasındaki büyüklük dimorfizmi hakkında çelişkili bilgiler mevcuttur. Ancak ergin erkekler dişilerden daha uzun kuyruğa ve geriye doğru kıvrılmış tırnaklara sahiptir. Yavru, genç ve ergin öncesi bireylerde eşey ayrımı yapılamaz. Caldwel (1962) ve Uchida (1967)’ya göre esaret altında yetiştirilen Caretta caretta ’nın eşeysel olgunluğa ulaşması 6–7 yıl olarak tahmin edilmektedir. Serbest olarak doğada yaşayan bireyler içinse eşeysel olgunluk yaşı; Mendonca (1981)’ya göre 10–15 yıl, Zug (1983)’e göre 14–19 yıl, Frazer (1983)’e göre 22 yıl, Frazer ve Ehrhart (1985)’a göre sırtındaki eğrilerden edinilen bilgilerle 12–30 yıl olarak tahmin edilmektedir. Üreme Caretta caretta’lar kabukları 50 cm’yi geçmeden cinsel olgunluğa erişirler. Diametre cinsinden 40–42 mm olan yumurtalar med zamanı bırakılır. Yumurtalar kirletilmemiş ve iyi süzülmüş kumullardaki ya da otlu bitki örtülerindeki yuvalara bırakılır. Dişi kıyıya gelir ve gelgitin oluşturduğu yükseltiye tırmanıp orada durur, daha sonra sığ bir çukur açmak için burnunu toprağa sürter. Çukur kazılıp yumurtalar çukura bırakılınca, kaplumbağa arka ayağının tırnaklarıyla yuvayı kumla örter. Kuluçkaya yatma 31–65 gün arası sürer. Genellikle yuva başına 120 yumurta vardır ve dişi 13 günlük aralarla kuluçkaya yatar. Dişi kıyıdaki yuvaya sadece bahar ve yazları geceleyin gelir. Dişi genellikle her yıl mevsim başına 3–4 kere yuva yapar. Yuvadaki yavrular genellikle bu zamanlarda yumurtadan çıkar ve yavrular yaşamlarındaki tek karasal yaşamı bırakıp hep birlikte çabucak denize giderler. Günlük Aktiviteleri Caretta caretta’ların olağan bir gününün beslenme ve dinlenme ile geçtiği bilinmektedir. Kuluçka sezonunda güneydoğu ABD’de yapılan araştırmalar Caretta caretta’ların yuva bulunan kumsal, kıyıdaki resifler ve diğer kayalıklarda düzenli davranışlar sergilediğini göstermiştir. Çiftleşme ve /veya beslenmenin bu bölgelerde gerleşleştirildiği tahmin edilmektedir. Kuluçka dönemi dışında, kaplumbağalar yüzlerce, hatta binlerce mil öteye göç edebilmektedir. Caretta caretta’lar derin sularda yüzeydeyken ya da kıyı yakınlarındaki sularda dipte uyuyabilmektedir. Birçok dalgıç kayalıklarda kaya altında uyuyan kaplumbağa görmüştür. Yumurtadan yeni çıkan kaplumbağaların ise tipik olarak yüzeyde süzülerek uyudukları ve bu sırada ön ayaklarının sırtlarının üstüne doğru kıvrıldığı kaydedilmiştir. Kur Yapma ve Çiftleşme Caretta caretta’ların çiftleşmesi yuvalama başlangıcından birkaç hafta önce yuvalama plajı yakınları veya özel toplanma alanlarında meydana gelebilir. Birbirlerine sıkıca sarılmış çiftler çoğunlukla yüzeyde görünmekle birlikte su altında birleşmeler de rapor edilmiştir. Caretta carettalar için kur yapma ve çiftleşme dişinin ilk yumurtlama döneminden önceki kısıtlı bir zamanda gerçekleştiğine inanılmaktadır. Daha sonra yalnızca dişiler kıyıya gelir, erkekler karayı terk edince bir daha asla geri dönmez çiftleşme mevsiminde erkekler bir dişinin kafasına burnunu sürterek ya da boynunun arkasını hafifçe ısırarak ve paletlerini dikerek kur yaparlar. Eğer dişi kaçmazsa, erkek ön paletlerindeki tırnakların yardımıyla dişinin kabuğunun üstüne çıkar. Daha sonra çiftleşmek için kuyruğunu dişinin kabuğunun altına sokar. Genellikle dişilerin çiftleşmesinin gerçekleştiği kumsalda kuluçkaya yattığı ve erkeğin asıldığı kabuğundaki tırnak izlerinin kanayabildiği gözlemlenmiştir. Çiftleşme su yüzeyi ya da altında gerçekleşebilir. Bazen erkeklerin aynı dişi için kavga ettiği gözlemlenebilmektedir. Caretta caretta’ların çiftleşmelerini gözlemleyenler hem erkeklerin, hem de dişilerin agresif bir tutum sergilediğini gözlemlemiştir. Dişi yumurtlama döneminden önce bir çok erkek ile birlikte olup birkaç ay için sperm biriktirebilir. Nihayetinde yumurtalarını bıraktığında bunlar bir çok erkek tarafından döllenmiş olur. Bu davranış popülasyonda genetik çeşitliliğin devamını sağlamaya yardımcı olur. Yuva Yapma, Kuluçkalama ve Dağılım Caretta caretta’ların neden bazı kumsallara yuva yapıp diğerlerine yapmadığı bilinmemektedir. Florida’da binlerce yuva varken, kuzeydeki tıpa tıp kumsallarda çok az kaplumbağa vardır. Bu yuva dağılımı yüzyıllar önce var olan ısı, kumsal görünümü ya da saldırının az olması gibi tercih nedenlerinin durumunu ortaya koyabilir. Bugün, insanlar Caretta carettaların yuva yaptığı yerlere etki etmektedir.sahilde dalma, deniz koyları, suni aydınlatma ve beslenmenin oluşturduğu kumsal erozyonu bir zamanların taze ve temiz kumsallarını etkilemektedir. Bu durumun gelecek yuvaları da etkileyeceği kesindir. Caretta carettaların nasıl, nerede ve ne zaman yuva yaptığını daha iyi anladıkça, yuva habitatları daha iyi korunmuş olacak. Kumsal Seçimi Çoğu dişi genellikle her seferinde daha önce yuva yaptıkları kumsala geri dönmektedir. Sadece aynı kumsalda görünmekle kalmayıp, daha önceki yuvalarının çok yakınlarına yuva yaparlar. Yuva Yapma Davranışları Sadece dişiler yuva yapar ve bunu genellikle geceleri yaparlar. Dişi okyanustan çıkar ve ara sıra duraksayarak yuva yapacağı yere doğru ilerler. Bazen okyanustan çıkacak, ancak bilinmeyen nedenlerle yuva yapmayacaktır. Buna “sahte çıkış” denir ve bu bazen doğal olarak, bazen ise kumsaldaki suni aydınlatma veya insanların varlığından kaynaklanmaktadır. Bazı türlerin bireylerinin sadece bir kere, bazılarının ondan daha fazla yapmasına rağmen çoğu dişi yuva yapma mevsiminde en az iki kere yuva yapar. Yuvayı İnşa Etmek Yuvalama sezonu genellikle Kuzey yarım kürede Mayıs–Ağustos, güney yarım kürede ise Ekim– Mart ayları arasındadır. Yumurtlama genellikle gece meydana gelir. Nadiren günüz yumurtlama da görülür. Yumurtlamak için kıyıya gelen dişi zaman zaman başını kaldırır ve kumsalı gözetler. Dişi bu dönemde dışarıdan gelecek uyarılara karşı çok hassastır ve rahatsız edildiğinde geri döner. Daha sonra kumsala doğru tırmanan dişi yumurtlayabileceği bir alan aramaya başlar. Bazı durumlarda yuvalamadan veya denize dönmeden önce önemli mesafeleri kat edebilir, karapakslarını gizleyebilecekleri sığ ve geri tarafta daha derin olan bir gövde çukuru açabilirler. Ön üyeler yuva açma olayında pek görev yapmazken arka üyeler karşılıklı iş görür. Yumurta Bırakma ve Gömme Yumurta oyuğu açılınca, dişi kaplumbağa yumurtaları bırakmaya başlar. Yumurta bırakma sırasında salgılanan mukusla birlikte aynı anda iki–üç yumurta bırakılır. Bu yuva yaklaşık 80–120 yuva alır. Caretta caretta yumurtaları genellikle küresel, beyaz, mukusla kaplı ve ping–pong topu büyüklüğündedir (yaklaşık 40 mm çapında ve 40 gr ağırlığında). Yumurtalar arasında küçük oval şekilli veya ikili yumurtalara da rastlanabilir. Caretta caretta yumurtaları esnektir ve deliğe düşerken kırılmazlar. Bu esneklik hem dişiye hem de yuvaya daha fazla yumurta sığmasını sağlar. Yuva yapan Caretta caretta’ların ağladıkları görülür, ancak bu sadece vücudun salgıladığı salgının atılmasıdır. Birçok insan yumurta bırakan kaplumbağanın transa geçtiniği ve rahatsız edilmemesi gerektiğini düşünür. Bu tamamen doğru değildir. Bir Caretta caretta’nın yumurta bırakırken yuvayı terk etmesi pek olası değildir, ancak bazıları rahatsız edilir ya da kendilerini tehlikede hissederlerse bunu etkileyebilir. Bu sebeple, bu işlem sırasında C.C.’lar rahatsız edilmemelidir. Yumurtaların hepsi bırakıldıktan sonra, dişi arka üyeleriyle ana çukuru kapatır ve yuvayı düzler. Kumu farklı taraflara da atarak yumurtaların avcılar tarafından bulunmasını engellemeye çalışır. Yuva kapandıktan sonra, kaplumbağa denize yönelir ve bir sonraki yuva yapma ya da göç zamanına kadar dinlenir. Dişi yuvayı bir kez terk etimi tekrar geri dönmez. Kuluçka Caretta caretta’ların kuluçkalama süresi yaklaşık 45–60 gündür. Ancak embriyoların gelişme hızını etkileyen kum sıcaklığı bunu kısaltabilir ya da uzatabilir. Serin kumların erkek, sıcak kumların dişi üretme eğilimi vardır. Yuvayı Terk Etme Yuvadan anneleri tarafından çıkarılan timsahların aksine, Caretta caretta’lar yuvadan kendi başına çıkmak zorundadır. Yumurtayı kırmak için yavrular, “caruncle” adı verilen geçici, sivri yumurta dişlerini kullanırlar. Bu diş yuvadan çıktıktan hemen sonra düşer. Yavrular, yumurta kabuklarını kırdıktan sonra karapakslarının düzelmesi için yuva içinde 26 saate kadar hareketsiz kalırlar, yuvayı terk etme ise yumurtadan çıktıktan 1–7 gün (ortalama 2,5 gün) sonra yavruların birbirlerine yardımıyla yüzeye doğru tırmanma şeklinde gerçekleşir. Yavrular yuvadan havanın serin olduğu geceleri ya da yağmur fırtınaları sırasında çıkmayı tercih ederler. Bunun nedeni bu havalarda kum sıcaklığının düşüklüğüdür. Yuvadaki bütün yavrular aynı zamanda yuvadan çıkmayabilir, bu durumda takip eden gecelerde gruplar halinde yavru çıkışı devam eder. Yuvadan çıkan yavrular ufuk aydınlığını kullanarak denize doğru yönelirler. Bu sırada kumsal gerisinde bulunan herhangi bir ışık kaynağı, yavruların yönlerini şaşırmalarına ve bu nedenle ölümlerine neden olabilir. Eğer hemen denize ulaşmazlarsa, güneşte kalmaktan, su kaybından, ya da yengeçler, tilkiler, köpekler, rakunlar yakın balıkları ve köpek balıkları gibi nedenlerle öleceklerdir. Denize ulaşan yavrular “yüzme çılgınlığı” denen ve yaklaşık 20 saat süren bir dönemde durmaksızın yüzerler. Ancak yavru Caretta caretta için o kadar çok tehlike vardır ki her 1000 yavrudan ancak biri gençliğe kadar hayatta kalabilir. Doğal ortam yaşayan Caretta carettalar için belgelenmiş ömür uzunluğu tahmini yoktur. Ancak ergin dişilerin üretimsel hayat süreleri 32 yıl, eşeysel olgunluğa ulaşma süresi 15–30 yıl olarak tahmin edilmiştir. Bu şartlarda maksimum ömür uzunluğunun 47–62 yıl olabileceği belirtilmiştir. Göç ve Yön Duyguları Göç: Deniz kaplumbağalarının beslenme alanından, yuva yaptıkları alana olan yüzlerce binlerce millik göçü hayvanlar aleminin en dikkate değer özelliklerindendir. Erişkin dişilerin kendi doğdukları bölgeye yuva yapmak için dönmeleri bu özelliği daha da çekici yapar. Deniz kaplumbağalarının nasıl ve nereye göç ettikleri onlarca yıldır bilim adamlarının odaklandığı bir noktadır. Elde edilecek bilgiler türlerin korunma stratejileri için çok büyük önem taşımaktadır. Bugün biliyoruz ki, deniz kaplumbağaları yaşamları boyu sürecek bu göçe yuvadan ilk çıkışlarıyla başlarlar. İlk kritik 48 saat içinde yavru kumsaldan okyanusa yürümek ve orada kendine avcılardan korunup yiyecek bulabileceği bir yer bulmalıdır. Atlantik ve Caribbean’da bir çok yavru körfez akıntılarına kapılır. Burada genç kaplumbağalar yeterli bir besin kaynağı ve az sayıda avcı bulurlar. Yıllarca Atlantik etrafında yüzüp durduktan sonra, bu genç kaplumbağalar kıyı kenarındaki sığ sulara dönecek kadar büyümüşlerdir. “Tüm Floride loggerheadlerinin birkaç yıllarını kıyı yakını habitatlarda beslenip büyüyerek geçirirler. Ergenliğe ve cinsel olgunluğa erişir erişmez, bir iki beslenme alanına göç ettikleri bilinir. Ergen kaplumbağaların üreme mevsimi hariç ömürleri boyunca kalacakları yer bu ilk beslenme alanıdır. Çiftleşme ve yuva yapma dönemine gelindiğinde hem dişi hem de erkek yuva yapılan kumsallara doğru göçe başlar. Bu olağan güç hayatları boyunca sürecektir. Yön: Açık okyanuslarda deniz kaplumbağaları güçü akıntılara maruz kalırlar, kısıtlı bir görüş açıları vardır; kafalarını suyun üstüne yalnızca birkaç santim çıkartabilir. Bu kısıtlamalara rağmen, deniz kaplumbağaları aynı yuva yapılan kumsalı bulmak için uzun mesafelere göç ederler. Bunu nasıl yaptıkları hayvanlar aleminin en gizemli sorularından biridir ve buna cevap bulabilmek bir çok araştırmacının odak noktası olmuştur. Umut verici yeni bir teori kaplumbağaların dünyanın manyetik alanının açı ve yoğunluğunu bulabildiğini iddia eder. Bu iki özelliği kullanarak kaplumbağa istediği yere gitmesini sağlayacak olan bulunduğu yerin enlem ve boylamını bulabilmektedir. Daha önceki araştırmalar da deniz kaplumbağalarının manyetik alanı belirleme yeteneğinin var olduğunu ispatlamıştır. Göç incelemeleri: Deniz kaplumbağalarının göçebe doğaları, onları anlama ve korumayı zorlaştırmaktadır. Özellikle kaplumbağaları kendi habitatları içinde korumak için, bu habitatların nerelerde olduğunu, kaplumbağaların orada nasıl davrandığını ve hangi yönlere doğru göç ettiğini bilmemiz gerekir. Bir çok araştırma yuva yerlerinde yapılmıştır ve bunun çok mantıklı sebepleri vardır. Araştırmacılar için bu bölgeler daha kolayca ulaşılabilirdir, ayrıca yeni deniz kaplumbağalarının üremesi soyun devamı için çok önemlidir. Koruma çalışmaları da en kolay yuva bulunan kumsallarda yönetilmektedir. Ancak, hayat döngüleri içinde deniz kaplumbağalarının gittiği bölgelerden, en az zaman harcananı yuva yapılan kumsallardır. Bir deniz kaplumbağasının hayatının % 90’ından fazlası suda–beslenerek, çiftleşerek, göç ederek ve kimse izlemediğinde deniz kaplumbağaları ne yaparsa onu yaparak geçer. Sonuç olarak, korumacılar için en büyük tehlikenin olduğu bölge en çok sorunla karşılaşılan okyanuslardır. Yaşamları boyunca onları tam olarak koruyabilmemiz için, kaplumbağaların göçebe motiflerinin ve sudaki davranışlarının tam olarak bilinmesi gerekir. Deniz kaplumbağalarının nereye gittiklerini belirlemek için bir çok metot uygulanır. Bunların en basitlerinden biri yuva yapmaya kumsala geldiğinde ayaklarından birine küçük, zararsız bir metal parçası takmaktır. Her parça kodlanmış bir numaraya sahiptir ve insanlara bulunduğu taktirde geri gönderilmesi için gerekli olan bir adres vardır. İnsanlar bu kimliği geri döndüklerinde, küçük bir ödül kazanırlar ve bu şekilde kaplumbağaların bulundukları, uğradıkları yerler bulunmuş olur. Populasyon: C. caretta’nın erkekleri hakkındaki bilgilerine azlığından dolayı populasyonlarının cinsiyet oranı tam olarak bilinmemektedir. Populasyonların yaş ve boyut kompozisyonları hakkında da kapsamlı bir bilgi yoktur. Ayrıca Henwood (1987), populasyonda kompozisyonların her sezonda değiştiğini ve böylece populasyonun büyüklüğü hakkında bilgi edinmenin karmaşık hale geldiğini belirtmiştir. Populasyon yapısı ve cinsiyet oranı hakkındaki eksik bilgiler ve deniz kaplumbağalarının yaşadığı biyolojik populasyonun sınırlarının tam olarak bilinmemesinden dolayı, populasyon bolluğu ve yoğunluğu hakkında tahmin yapabilmek zorlaşmaktadır. Bununla birlikte yuvalama kumsallarına gelen dişilerin direk sayımı veya yuva sayılarıyla ilgili bazı tahminler yapılmaktadır. C. caretta’nın üretkenlik organlarına etki eden faktörler bölgesel olarak değişkenlik göstermektedir ve populasyon içinde önemli oranlarda varyasyonlar söz konusudur. Bu varyasyonlar, belirli sahillerdeki üretkenlik durumunun belirlenmesini engeller. Aşırı yağmurlar, rüzgar erozyonu, dalga erozyonu ve sıcaklık gibi baskın genel çevresel faktörler üretkenliği etkiler. Yumurtlama sahillerindeki insanların varlığı, ziyaretçilerin olması ve çevredeki ışık kaynakları yuvalama yapmak için kumsala çıkmış dişileri rahatsız ederek denize dönmelerine neden olabilir. C. caretta yavruları, kum yengeçleri, köpek balıkları, predatör kemikli balıklar ile tilki, köpek, rukan gibi memelilere yem olmaktadır. Çeşitli kuşlar da gündüz saatlerinde yavruları avlarlar. Hastalık, şiddetli açlık ve soğuk sersemliği de ölümlere sebep olabilmektedir. Ancak belirli populasyonlar üzerindeki etkileri bilinmemektedir. Katran, yağ artığı ve plastik atıklarının yutulmasından ölümler meydana gelebilmektedir. Genç ergin öncesi ve ergin bireyler ise özellikle köpek balıkları tarafından avlanırlar. Ayrıca bu gruplar, katran veya plastik yutarak ölebilir veya yaralanabilirler. Ayrıca bot çarpmaları bilinçli avlanmalar ve çeşitli ağlara takılmalar da ölüme neden olan diğer faktörlerdir. C. caretta Avustralya, Güney Afrika ve ABD’de korunmaktadır. Balıkçılık endüstrisinin öncelikli avı olmasa da görüldükleri yerde avlanırlar. İnsanların çoğu iddia edilen beğenilmemiş tadından dolayı etini yemezler. Ancak Hindistan, Madagaskar ve Mozambik kıyılarında yaşayan insanlar tarafından hala tüketilmektedir. Her ne kadar C. caretta’nın eti, kabuğu ve derisi Cheloma mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidchelys kempii ve Lepidochelys olivacea’ya göre değerli olmasa da yumurtaları dünyanın bir çok yerinde tüketilir. Mozambik, Madagaskar ve Umman kıyı şeritlerinde olduğu gibi C. caretta yumurtalarının protein amaçlı kullanılması, populasyonlarının gerilemesine neden olmuştur. Çoğunlukla ılık ve subtropikal bölgelerde yuvaladıklarından, C. caretta’nın üreme habitatları ve kışlama alanları arasında göç ettikleri sanılır, erkek göçleri hakkında ise çok az şey bilinmektedir. C.Caretta’nın grup göçü bilinmemektedir. Yıl boyunca açık deniz sularında kalabilirler. Florida’da bazı bireylerin, dipleri çamurlu kanallara girdikleri belirlenmiştir. Bazı populasyonlar ise yıl boyunca yuvalama kumsallarının yakınında yaşarlar ve yuvalama dönemleri arasında çatlak ve delikleri mesken edinebilirler. C. caretta’nın klasik anlamda “sürüler” oluşturduğuna dair herhangi bir gösterge yoktur. Bununla beraber, denizde ya da yuvalama kumsallarının yakınında lokal yoğunlaşmalar oluşturabilirler (Dodd, 1988). Koruma ve Yönetim C. caretta’nın da içinde bulunduğu deniz kaplumbağaları, bu türlerin durumları ve önemi kavrandıkça yakalanmalarını ve satışlarını yasaklayan, habitatlarının korunmasını da sağlayacak kanunlarla korunmaya çalışılmıştır. C. caretta, Uluslararası Tehlike Altındaki Türler Kongresinde (CITES) Ek 1’de listelenmiştir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu bir çok ülke bu antlaşmayı imzalamıştır. Bu listede yar alan türlerin herhangi bir şekilde gelir amaçlı satışı yasaklanmıştır. Göç eden türler konferansı hazırlıklarında uluslararası korumanın şart olduğu Ek 2 listesinde yer almışlardır. Her ne kadar bazı düzenleyici kanunlarla koruma altına alınmış olsalar da bazı bölgelerdeki yetersiz veya isteksiz güvenlik güçleri ve ülkelerin ekonomik seviyelerindeki farklılıklar C. caretta ve diğer deniz kaplumbağalarının korunmasında yeterli olmamakta ve tedbirlerin uygulanmasını güçleştirmektedir. C. caretta’nın neslini devam ettirebilmesi için bütün önemli yuvalama, beslenme, göç ve kışlama habitatlarının üzerinde önemle durulması ve biyolojik verilere dayalı korumalarının uygulanması zorunlu olmuştur. Deniz kaplumbağalarının korunması için farklı bölgelerde, farklı koruma ve yönetim alternatifleri uygulanmaktadır. C. caretta’nın derisi ve kabuğu için fazla talep yoktur ve bu nedenle uluslararası ticareti de çok iyi değildir. Yumurta ve eti ise genellikle lokal olarak tüketilmektedir. CITES uygulamaları uluslararası ticareti engellemede başarılı olabilecektir. Uluslararası ticaret, yasalar tarafından değişik derecelerde başarıyla durdurulmuştur. Örneğin, ABD ve Avustralya’da yumurta tüketimi bu sayede durmuştur. Fakat kaçak avlanma devam etmektedir. Koruma kanunlarının olmadığı bölgelerde ise kanunların çıkarılması ve uygulanması türün devamlılığı için zorunlu görünmektedir. Dişilerin üretkenlikteki önemi ve yumurtlama anlarında çok hassas olmaları nedeniyle plaja gelen dişilerin rahatsız edilmemeleri gerekmektedir. Bu, yumurtlama mevsiminde insan aktivitesinin en aza indirilmesi ve yavruların yollarını bulabilmeleri için yapay ışıklandırmaların minimuma çekilmesiyle gerçekleşebilir. Yuvalar ve dişiler sahillere giren araçlardan korunmalıdır. Çünkü bunlar kumu sıkıştırabilir veya yavruların içinden çıkamayacakları izler bırakabilirler. Ayrıca bu araçların gece kullanılması da dişilerin bu sahillere gelmesini engelleyebilir. Plaj temizlemede kullanılan ağır mekanize temizleme araçları, yumurtlama mevsiminde yumurtlama plajlarında kullanılmamalı veya zarar vermeyecek boyutlarda işletilmelidir. Yumurtalar üzerindeki kaçak avcılığın, predosyonun ve erozyonun yüksek oldu bölgelerde yeni yapılanmış yuvalar, korunmuş kuluçkalıklara taşınabilir buralarda acilen yuvalara tekrar gömülür ya da nemli plaj kumu ile doldurulmuş kutularda inkübasyona bırakılabilir. Bu tip uygulamaların yaratacağı durumlarda, yöntemin taşıdığı bazı risklerden dolayı dikkatli planlama yapılması ve yürütülmesi zorunluluğu vardır. Deniz kaplumbağalarının korunmasında kullanılan bir başka metot da yavruları ilk dönemlerinde yüksek olan predasyonlardan korunabilecekleri büyüklüğe kadar ulaştırmaktadır. Konu ile ilgili araştırmacılar tarafından habitat korunmasından sonra bu metodun kullanılması gerektiği savunulmaktadır. Bu yöntem özellikle Chelonie mydas, Eretmochelys imbricata, Lepidochelys kempii populasyonlarını arttırmak için dünyanın değişik yerlerinde kullanılmıştır. Yavru kaplumbağaların korunması için, yavru kaplumbağalar üzerindeki predasyonun azaltılması, plaj ışıklandırmalarından kaynaklanan yanlış yönelmelerin önlenmesi, kirleticilerin ve besin olarak nitelendirebilecekleri plastiklerin denize ulaşmasının engellenmesi gerekmektedir. Balıkçılıkta kullanılan ağlarla rasgele yakalanmaların ve ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde “Kaplumbağa Dışlayıcı Aygıt (TED)”ların kullanılması balıkçılıktan kaynaklanan ölümleri azaltacak bir yöndemdir. Bu yöntem özellikle ABD’de balıkçılıktan kaynaklanan ölümlerin yüksek olduğu bölgelerde kullanılmış, ergin ve ergin öncesi kaplumbağaların kurtulmasını sağlamıştır. Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler: Deniz kaplumbağaları yaşamlarının büyük bölümünü denizde geçirmekle birlikte, nesillerini devam ettirebilmek için üreme kumsallarına son derece bağımlı olan canlılardır. Bu tip kumsalların insan eliyle farklı amaçlar için işgal edilmesi ( turizm amaçlı faaliyetler, kum alımı, otlatma, tarım için kumsalların toprak ile örtülmesi vs. ) ve artık Türkiye , Yunanistan ve Kıbrıs gibi birkaç ülkede sınırlı kalması bu bölgelere yumurta bırakan kaplumbağaların nasıl yavaş yavaş yok olmaya mahkum edildiklerini ortaya koymaktadır. Ayrıca, deniz ortamında gerek ergin, gerekse yavrularını trol vb. ağlarla balıkçılar tarafından tesadüfi yakalanmaları da kaplumbağa yaşamını tehdit eden önemli bir sorundur. Çözüm ve Öneriler: Yüksek yuva yoğunluğuna sahip üreme kumsallarını olumsuz yönde etkileyecek yatırımlardan kaçınılmalıdır. Gerek turizm amaçlı gerekse bu amaç dışı yapılanmalarda, özellikle deniz kaplumbağası üreme mevsimi olan Mayıs-Ekim aylarında aydınlatma ve gürültü ile ilgili tedbirlere önem verilmelidir. ( Karayolları aydınlatması, çadır ve karavan kampingleri, otel, ev vb. ) Kumsallarda, doğal yapıyı bozucu her türlü kum ve çakıl alımı önlenmelidir. Üreme kumsallarına büfe, restoran vs. sabit tesisler kurulmamalıdır. Gece kumsallar insanlar tarafından kullanılmamalı, araba, motor, bisiklet vs. araçların üreme kumsallarına girmesi engellenmelidir. Plaj şemsiyeleri toprağa gömülmeyen türden olup yumurtlama bandının gerisinde kullanılmalıdır. Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar Ülkemizin taraf olduğu Uluslararası Sözleşmeler (Bern, Barselona Sözleşmeleri) çerçevesinde nesli tehlikede olan ve Türkiye sahillerini üreme alanı olarak kullanan deniz kaplumbağalarının korunması yönünde çalışmalar yapılmaktadır. Bu amaçla, Bakanlığımız koordinatörlüğünde ilgili Bakanlıklar, üniversiteler ve gönüllü kuruluşlardan oluşan “ Deniz Kaplumbağaları İzleme-Değerlendirme Komisyonu ” kurulmuştur. İzleme-Değerlendirme Komisyonu Akdeniz’ de önemli deniz kaplumbağası üreme alanı olarak belirlenmiş 17 alanda ( Ekincik, Dalyan, Fethiye-Çalış, Dalaman, Patara, Kale (Demre), Kumluca, Tekirova, Kızılot, Belek, Gazipaşa, Demirtaş, Göksu Deltası, Kazanlı, Anamur, Akyatan, Samandağ ) incelemelerde bulunarak, sorunları tespit etmekte ve bu sorunların giderilmesi yönünde çalışmalar gerçekleştirmektedir. KAYNAKÇA: 1- Sınıflandırma, coğrafi dağılışı, fiziksel özellikleri, beslenme alışkanlıkları, üreme, davranış özellikleri, habitatı: 2- Biyo-Ekolojileri, populasyonu: 3- Kaplumbağa yaşamını tehdit eden faktörler, Çözüm ve Öneriler, Deniz Kaplumbağalarının Korunması İçin Gerçekleştirilen Çalışmalar    

http://www.biyologlar.com/caretta-caretta-deniz-kaplumbagalari

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI

İli : KONYA Adı : BEYŞEHİR GÖLÜ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1993 Alanı : 88.750 ha. Konumu : Konya ili Beyşehir ilçesindedir. Ulaşım : Milli parka, E238 Konya-Beyşehir devlet karayolu ile ulaşılmaktadır. Konya’ya 94 km, Isparta’ya 105 km mesafededir. Kaynak Değerleri :           Ülkemizin üçüncü büyük gölü olan Beyşehir Gölü’nün jeomorfolojik yapısı; karstik arazi şekillerinden, çok sayıda düden ve dolinlerin birleşmesi sonucu oluşan polye karakterindedir. Gölün karstik arazi yapısı, yörenin genel jeolojik yapısını teşkil eden kireçtaşlarının, suların kimyasal reaksiyonu ile erimesi sonucu meydana gelmiştir. Göl içerisinde karstik yer şekillerinin kalıntıları olan, yükseltileri 20-50 m. Arasında değişen çok sayıda ada bulunmaktadır.           Göl suyu alkalin özelliktedir. Sazan, alabalık, çiçek balığı, gövce, sarıbalık ve tatlısu levreği gibi türler, su kaplumbağası ve yılanlar gölün faunasını oluşturmaktadır. Göl içerisindeki irili ufaklı adalar, su kuşlarının yuvalanmaları ve kuluçkalanmaları açısından önem teşkil ederler. Adalar, dalgıç türleri, kuğular, karabataklar, bazı balıkçıl türleri ve ördekler için kışlama ve kuluçka alanlarıdır.           Milli parkın orman formasyonunu ardıç, karaçam, göknar, sedir ve meşe türleri oluşturmaktadır. Ağaçlar yer yer göl kenarına kadar uzanarak Beyşehir Gölü’nün koylarını ve körfezlerini görsel açıdan eşsiz manzara güzelliklerine kavuştururlar.          Kilikya Bölgesi içerisinde yer alan ve kültürel kaynak değerleri bakımından da zengin olan yöre eski çağlarda Hitit, Pers egemenliğinde kalmış, Helenistik dönemde Bergama Krallığına bağlanmış; Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları döneminde iskan görmüş, en parlak çağını da Selçuklu döneminde yaşamıştır.           Üstün değerdeki peyzaj güzellikleri, göçmen kuşlar için iyi bir barınak olması, potansiyel göl sularına dayalı su sporlarına elverişli göl kıyılarının bulunması ile Selçuklu dönemine ait kültürel kaynaklar, milli parkın kaynak değerlerini oluşturmaktadır.  Görünecek Yerler : Yenişarbademli yakınlarında, göl kenarında ve 3 km. kadar açıktaki Kızkalesi adacığı üzerindeki kalıntılar, Kubadabad Sarayı harabeleri Selçuklu döneminin eserleridir. Mevcut Hizmetler : Milli parkın yoğun ziyaret dönemi Mayıs-Ekim aylarıdır. Park, ziyaretçiler için günübirlik ve kamp yapma imkanlarını sunmaktadır. Konaklama : Milli park yetkilerinin kontrolünde ve göstereceği yerlerde çadırla ve karavanla kamp yapılabilir. Ayrıca Beyşehir ilçesi de konaklama için uygundur. FLORA Milli Park sınırları içinde 85 familya, 305 cins, 545 tür, 140 alt tür ve 54 varyete yer almaktadır. Milli Park alanı içinde bulunan 560 taksonun 88’i endemiktir. Lübnan sediri, adi ardıç, katran ardıcı, Göknar, Karaçam, Kermes meşesi, Dişbudak, Ceviz,Karadut, Erkek eğreltiotu, Dağ lalesi, Haşhaş, Boyacı kökü, Adaçayı, Kardelen, Sıklamen ve Sarıkokulu milli parkta ve yakın çevresinde yayılış gösteren bazı önemli bitki türleridir. FAUNA Beyşehir Gölü su kuşları açısından oldukça önemlidir. Milli Park Alanında 153 kuş türü vardır. Bunlardan bazıları sakarmeke, yeşilbaş ördek, cüce batağan, bahri ve tepeli ördek. Gölün etrafı iki yaşamlı, sürüngen ve memeli sınıflarına ait türler bakımından da oldukça zengindir. Alanda 3 adet iki yaşamlı, 14 adet sürüngen ve 34 adet memeli türü olmak üzere toplam 51 tür vardır. Göl ve derelerde toplam 16 adet balık türü yayılış göstermektedir. Bunlardan bazıları sudak, sazan, akbalık, siraz ve kızılkanat’tır. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU       

http://www.biyologlar.com/beysehir-golu-milli-parki

Sürüngenler (REPTILIA)

Sürünerek hareket ettiklerinden Reptilia adi verilmistir. Permien'in baslangicinda iki yasamlilarin Labyrinthodontia alt sinifindan, üremek için suya gereksinme duymayan ve karasal yasamin kosullarina tümüyle uyum gösteren Reptilia sinifi örnekleri olusmuslardir. Çogu Paleontologa göre sürüngenler bes ana hat boyunca evrim geçirerek olusmuslardir. 1) Memelilerin meydana gelmesini saglayan memeli benzeri ilkel sürüngenler, 2) Tümüyle deniz yasamina uyum göstermis Ichtyosauria örnekleri, 3)uzun boyunlu olan ve denizlerde yasayan Synaptosauria örnekleri, 4) Kaplumbagalar ve 5) Dinosaurus'larin timsahlarin ve uçan sürüngenlerin olusmasini saglayan Archosauria hatlaridir. Derilerinin sert ve keratinli bir yapi göstermesi ve vücutta pullarin bulunmasi bu hayvanlarin su kaybini büyük ölçüde önler, bu nedenle de kurak bölgelerde kolayca yasayabilirler. Mezozoik'te 16 takim halinde çok genis bir yayilis gösteren bu sinifin günümüzde yasayan ancak 4 takimi bulunmaktadir. Karakteristik özellikleri: Vücut, epidermisten olusmus keratinlesmis pullardan meydana gelen bir ekzoiskelet (dis iskelet) ile kaplidir. Bazen buna ek olarak dermal kökenli kemik plaklarda bulunabilir. Derideki salgi bezleri çok azdir. Iki çift üyeleri vardir. Genellikle her bir üyede 5 parmak ve parmak uçlarinda da keratin yapisinda tirnaklar bulunur. Üyeler kosmaya, tirmanmaya , sürünmeye uyum göstermislerdir. Deniz kaplumbagalarinda kürek seklini almisdir. Bazi kertenkelelerde üyeler dejenerasyona ugramis, bazi yilan ve kertenkelelerde ise tümüyle körelmistir. Iskeletleri çok iyi bir sekilde kemiklesmistir. Kaburga ve sternum (gögüs kemigi) iç organlarin iyi bir sekilde korunmasina yarayan bir gögüs kafesi olustururlar. Kalpleri, 3 gözlü kalple 4 gözlü kalp arasinda bir yapi gösterir. Bunlarin kalbi 2 kulakçik vwe kismen ortadan ikiye bölünmüs bir karincik içerir. Timsahlarda karincik tam anlamiyla ortadan ikiye bölünmüstür. Alyuvarlari çekirdekli ve oval yapidadir. Yalniz bir çift aort yaylari vardir. solunumlari daima akcigerlerle yapilir. Sucul kaplumbagalarda kloak vasitasiyla da solunum yapilabilir. Vücut sicakligi çevreye bagli olarak degisiklik gösterir (Poikilothermus). Bunlarda kus ve memelilerde oldugu gibi sicaklik kaybini önleyecek kil ve tüy seklindeki olusumlar yoktur. Gerekli olan sicakligi çevreden alirlar (Ektoterm). Beyinlerinden 12 çift sinir çikar. Ayri eseylidirler. Kopulasyon organlari mevcuttur ve döllenme daima iç döllenme seklindedir. Yumurtalari büyüktür ve bir derimsi veya kalker kabuk içerisindedirler. Genellikle ovipardirlar. Bazi yilan ve kertenkelelerde ovovivipar ve vivipar sekilde üreme görülür. Segmentasyon meroblastik sekildedir. Metamorfoz yoktur, yavru yumurtadan çiktiginda ergin hayvanin minyatürü seklindedir. Gelisme dönemlerinde Amnion, Chorion ve Allantois gibi embriyonik tabakalar olusr. Yani yavrunun karada gelismesini saglayan Amniota tipi bir yumurtaya sahiptirler. Sürüngenler, iki yasamlilardan daha evrim geçirmis bir siniftir. Sürüngenlerin iki yasamlilardan daha evrim geçirmis oldugunu kanitlayan özellikler sunlardir: 1) Kara hayatina uymus kuru ve pullu bir derinin bulunmasi, 2) Daha hizli hareketi saglayan üyelerin varligi, 3) Temiz ve kirli kanin kismen de olsa birbirnden ayrilmasini saglayan bir kalbin bulunmasi, 4) Tam kemiklesmis bir iskelete sahip olmalari ve 5) Karada gelismesini tamamlayan bir embryoyu koruyacak olan yumurta kabugunun bulunmasidir. ÖRNEK TÜRLER: Emys orbicularus (Benekli kaplumbaga), Testuda hermanni (Trakya tosbagasi), Caretta caretta Adi deniz kaplumbagasi), Cyrtodactylus heterocercus (Mardin keleri), Draco volans (Uçan dragon), Chamaeleo chamaeleon (Adi bukalemun), Mabuya vittata (Seritli kertenkele), Ophiomorus punctatissimus (Toprak kertenkelesi), Lacerta viridis (Yesil kertenkele), Lacerta saxicola (Kaya kertenkelesi), Eryx jaculus (Mahmuzlu yilan), Coluber caspius (Ok yilani), Naja naja (Kobra), Vipera ammodytes (Boynuzlu engerek) 

http://www.biyologlar.com/surungenler-reptilia

Yurdumuzda dağılış gösteren bazı omurgalı hayvan cinsleri

Tatlısu balıkları (Osteichtyes): Acipencer (Mersin balığı) Anguilla (Yılan balığı) Aphanius (Sazancık) Cyprinus (Sazan) Gambusia (Sivrisinek balığı) Alburnus (İnci balığı) Barbus (Bıyıklı balık) Capoeta (Siraz) Chalcarburnus (Gümüş balığı) Leuciscus (Tatlısu kefalı) Mugil (Fırat kefalı) Perca (Talısu levreği) Salmo (Alabalık) Silurus (Yayın balığı) Amfibiler (Amphibia): Salamandra (Semender) Triturus (Benekli semender) Bufo (Kara kurbağası) Rana (Su kurbağası) Hyla (Ağaç kurbağası) Bonbina (Kırmızılı kurbağa) Sürüngenler (Reptilia): Testudo (Tosbağa) Muaremys (Su kaplumbağası) Rafetus (Dicle-Fırat kaplumbağası) Agama (Keler) Chamaleo (Bukalemun) Lacerta (Kertenkele) Varanus (Dev kertenkele) Blanus (Kör kertenkele) Typhlops (Kör yılan) Eryx (Mahmuzlu yılan) Coluber (Siyah yılan) Eirenis (Yakalı yılan) Vipera (Engerek) Kuşlar (Aves) : Gavia (Dalgıç) Podiceps (Batağan) Phalacrocorax (Karabatak) Pelecanus (Pelikan) Ardea (Balıkçıl) Ciconia (Leylek) Geronticus (Kelaynak) Anser (Kaz) Anas (Ördek) Accipiter (Atmaca) Buteo (Şahin) Falco (Kerkenez) Perdix (Keklik) Grus (Turna) Larus (Martı) Sterna (Kırlangıç) Columba (Güvercin) Tyto (Baykuş) Alcedo (Yalı çapkını) Hirundo (Kırlangıç) Denrdocopus (Aağaçkakan) Parus (Baştankara) Passer (Serçe) Sturnus (Sığırcık) Emberiza (Kirazkuşu) Fringilla (İspinoz) Lanius (Çekirge kuşu) Sylvia (Ötleğen) Memeliler (Mammalia): Erinaceus (Kirpi) Sorex (Cüce fare) Talpa (Köstebek) Myotis (Yarasa) Homo (İnsan) Sciurus (Sincap) Microtus (Orman faresi) Meriones (Çöl sıçanı) Spalax (Kör fare) Glis (yediuyur) Rattus (Ev sıçanı) Mus (Ev faresi) Hystrix (Oklu kirpi) Delphinus (Balina) Canis (Kurt) Mustela (Gelincik) Meles (Porsuk) Ursus (Ayı) Felis (Yaban kedisi) Equus (Eşek) Camelus (Deve) Cervus (Geyik) Capra (Keçi) Ovis (Koyun) Gazella (Ceylan) Bos (Sığır) Lepus (Tavşan) Castor (Kunduz) Vulpes (Tilki) Bubalus (Manda)

http://www.biyologlar.com/yurdumuzda-dagilis-gosteren-bazi-omurgali-hayvan-cinsleri

Işık ve ekolojik etkisi

İnsanlığın mutluluğu için gelişen uygarlık, bir çelişki olarak, çevre sorunlarını da birlikte getirdi. Son yıllarda ülkemizde çevre ve doğa bilinci gelişti, yaygınlaşıp kökleşti. Kimi zaman, termik santrallerde olduğu gibi, enerji gereksinmemizi karşılamak için seçilen yönteme çevrecilerimiz, ve çevrecilerimizi destekleyen kamuoyu karşı çıktı. Çevreciler tarafından tanınan çevre kirliliği çeşitleri arasında, bildiğimiz kadarıyla, ışık kirliliğine pek değinilmez. Işık kirlenmesi, yanlış yerde ve yanlış zamanda yanlış miktarda ve yönde ışık kullanılmasıdır; bunun sonucu olarak göğün doğal fon parlaklığı artar, yollarda göz kamaşması nedeniyle görüş bozulur; ışığı üretmek için harcanan enerjinin önemli bir kısmı boşa gider. Işık Kirliliği ve Gökbilim Işık, foton denen küçük, enerjili parçacıklardan oluşmuş kabul edilebilir. Gökbilimciler en az sayıda fotondan en çok bilgiyi elde etmede uzmanlaşmışlardır. Çağdaş teleskoplarla algılanan her foton çok pahalıya mal olmaktadır. Işık kirlenmesinin neden olduğu yapay gök parlaklığı, her gözlemevini olumsuz etkilemektedir: Fotoğraflarda kararma olmakta, ışık sönük gökcisimlerinin gözlenmesini zorlaştırmakta; gökcisimlerinin parlaklık ölçümlerine karışmakta ve tayfını yani renklerini çarpıtmaktadır. Bugünün gökbilim gözlemevleri, ışıklı kentlerden uzak, havası açık ve temiz yerlerde kuruluyor. Hava ve ışık kirliliği nedeniyle böyle yerlerin sayısı, bizim ülkemizde de, gittikçe azalmaktadır. Altı yıllık bir yer seçimi çalışması sonunda, Antalya sınırları içinde Bey Dağları’nda 2550 m yükseklikteki Bakırlıtepe’yi “Ulusal Gözlemevi” yeri olarak seçtik. Takiyüddin Efendi, gözlemevini İstanbul’a kurmuştu, biz Bey Dağları’nda kurduk. Çevredeki kent ve kasabaların göğü aydınlatması sürerse, oradan nereye gideceğiz acaba? İkinci Dünya Savaşı sırasında, karartma uygulamasından yararlanan Walter Baade, aynasının çapı 2,5 m olan Mount Wilson Teleskopu’nun gücünün sınırını zorlayarak, 2 milyon ışık yılı ötedeki Andromeda Galaksisi’ni yıldızlarına ayrıştırmayı başardı. Aynı teleskop 1920’lerde evrenin genişlemesini keşfetmişti. Bu teleskobun bulunduğu gözlemevi, Los Angeles şehrinin ışıkları göğü 6 kez daha parlak yaptığı için, 1985 yılında kapandı. Yerleşim yerlerinin gelişigüzel aydınlatılmasının, genel olarak herkesi ve gökyüzünü özel araçlarla izlemeyi seven amatör astronomları da etkilemektedir; fakat profesyonel gökbilime etkisi bir başka olmaktadır. İçinde yaşadığımız evrenin kökenini, yaşını ve yapısını anlamak; evrenin derinliklerine, yani ışığının bize ulaşması milyarlarca yıl alan gökadalara bakmayı gerektirir. Güneş Sistemi’mizin yaşının 2-3 katı kadar zamandır yolda olan fotonun tam bize ulaşacakken kent ışıklarında kaybolması ne yazıkÖ Gözlemevleri, -kentlerden yüzlerce kilometre uzakta olsalar bile- bu sorunla karşı karşıyadır. Kötü aydınlatmadan zarar görenler yalnız devlet bütçesi ya da gece gökyüzünü izlemek isteyenler değildir. Yukarıda değinildiği gibi, doğal hayat da etkilenmektedir. Gökbilimciler gece aydınlatmasına karşı değillerdir. Onlar da herkes gibi, nitelikli aydınlatmaya gereksinme duyarlar. Onların istediği, göğü aydınlatmada, iyi düşünülmüş ışıklandırma kurallarının uygulanması ve ışığın gerektiği yerde kullanılmasıdır. Gözlemevleri için iyi olan bu çeşit aydınlatma, sokak-cadde aydınlatmasından yararlananlar için de, devlet bütçesi için de iyidir. TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi (TUG) ve Işık Kirliliği 1979-1986 yıllarını kapsayan yer seçimi çalışması sonunda TUG yeri olarak 2550 m yükseklikteki Bakırlıtepe’de karar kılındığı zaman, Antalya’dan kaynaklanan ışık kirliliği yok denecek kadar azdı. Ancak geçen zaman içinde Antalya çok büyüdü ve sokak-cadde aydınlatmaları çok arttı. Bugün yaptığımız ölçümlere göre, Bakırlıtepe’den bakıldığında ufkun 450 üstündeki gök parlaklığı doğal gök parlaklığına göre %27 daha fazladır. Antalya ve çevresinde hızlı kentleşme sürüyor. Gelecekte ışık kirliliğinin daha büyük boyutlara ulaşmasından kaygılıyız. Bu kaygımızı Antalya Belediye Başkanı Hasan Subaşı’na iletildi ve beklenenin üstünde ilgi gördü: Antalya’nın bu konuda iyi bir örnek oluşturacağını umuyoruz. Işık Kirliliğinin Kaynakları Işık kirlenmesinin esas kaynağı, cadde-sokak aydınlatmasıdır; buna dış aydınlatma diyebiliriz. Dış aydınlatma, gelişmiş ülkelerin ardından, ülkemizde de hızla yaygınlaşmaktadır. Bir Amerikalı gökbilimci “eğer kentlerimizin bugünkü aydınlatma hızı böyle sürerse, 20-30 yıl içinde Ay’daki bir gözlemci büyük kentlerimizi çıplak gözle görebilecektir” demiştir. Elbette caddeleri, sokakları, evlerimizin çevresini aydınlatacağız. Buna hiç kimse karşı değildir. Sorun aydınlatmada değil, kötü ve savurgan aydınlatmadadır, sokak lambaları armatürlerinin niteliksiz olmasında ve kötü yerleştirilmesindedir. İlk fırsatta çevrenizdeki sokak lambalarına bir bakın: Birçoğu, gereken yeri yani hemen altındaki yolu değil, yanları ve göğü aydınlatır. Yüksek direk üstüne tünemiş kimi lambanın ışığı yere ulaşmaz bile. Kentlerin, örneğin Ankara’nın, Antalya’nın üstünde uçaktan gece aşağı bakmış olanlar savurgan aydınlatmayı kolayca fark etmişlerdir: Yanlış yönlendirilmiş sokak ve cadde lambaları, ilanlar, reklamlar,Ö Yüzeyin yansıtma oranı, kar örtüsü hariç, genelde %15’in altındadır. Dolayısıyla, uçaktan görünen ışık denizi, çoğunlukla yukarı yönlendirilmiş ışıktır; bu savurulmuş ışıktır, boşa giden enerjidir, boşa giden yakıt kaynaklarıdır, boşa giden vergidir, boşa giden paradır ve boşa giden karanlık gökyüzüdür. IŞIK KİRLİLİĞİNİN CANLILAR VE EKOSİSTEM ÜZERİNE ETKİLERİ Işık kirliliği bitkilerin büyüme ritmini bozuyor, böcek ve kuşların yön bulma duygularını zayıflatarak ekosistemlere zarar veriyor. Işık kirliliğinin çevre üzerindeki etkilerini değerlendiren Ankara Üniversitesi (AÜ) Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Ekoloji ve Çevre Biyolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Osman Ketenoğlu, gökyüzüne dik ve gereğinden fazla aydınlatmanın “ışık kirliliği” olarak adlandırıldığını anlattı. Prof. Dr. Ketenoğlu, özellikle yol, cadde ve sokak aydınlatmalarının ışık kirliliğine neden olduğunu belirterek, park, bahçe, gece aydınlatılan halı sahalar, güvenlik amaçlı aydınlatmalar, reklam panoları ve evlerin pencerelerinden taşan ışıkların da kirliliğe etki ettiğini ifade etti. Bazı ülkelerde ışık kirliliğine karşı önlemlerin alındığını, dünyada ilk kez Yeni Zelanda’da yönetmelik yayımlandığını, Slovenya’nın kanun yoluyla kirliliği engelleme yoluna gittiğini kaydeden Ketenoğlu, Yunanistan’da da 1990’lı yıllarda konuyla ilgili eğitimler verildiğini söyledi. “GÖÇMEN KUŞLAR, TELEF OLUYOR” Prof. Dr. Osman Ketenoğlu, günlük ve mevsimlik sıcaklık ve ışık değişimlerinin canlıların biyolojik ritmlerini etkilediğini belirterek şöyle konuştu: “Aşırı gece aydınlatmaları biyolojiyi yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle de olayın fiziksel özelliklerinden ziyade biyolojik etkileri ön plana çıkıyor. Işık kirliliği, ekolojik sistemleri etkiliyor, hayvan göçlerinin, av avcı ilişkilerinin değişmesine neden oluyor, ekolojik yapıyı bozuyor. Işık kirliliği, bitkilerin büyüme ritmini bozuyor, böcek ve kuşların yön bulma duyguları zayıflatarak ekosistemleri yok ediyor.” KELEBEK VE BÖCEKLER TOZLAŞMA YAPAMIYOR Osman Ketenoğlu, kirlilikten etkilenen kelebek ve diğer gece böceklerinin tozlaşmayı sağlayamadığı için bitkilerin zamanla yok olduğunu ifade etti. Ketenoğlu, göçmen kuşların geceleri takım yıldızlarıyla yön belirlediklerini ancak ışık kirliliği yüzünden çok aydınlatılmış yüksek binaların etrafında dolaşarak telef olduklarını belirtti. Ketenoğlu, bunun önlenmesi için Kanada ve Toronto da göç dönemlerinde yüksek binaların ışıklarının kapatılması yönünde çalışmalar yapıldığını söyledi. “CARETTA CARETTALAR, TEHDİT ALTINDA” Prof. Dr. Ketenoğlu, Akdeniz kıyılarında görülen caretta caretta türü deniz kaplumbağasının ışık kirliliği yüzünden yok olmak üzere olduğunu bildirerek, yumurtadan çıktıktan sonra deniz sanarak aşırı aydınlatılmış sahillere yönelen yavruların öldüklerini belirtti. Gece kurbağaları ve semenderlerin de (kertenkele türü) ışık kirliliğinden etkilendiğini ifade den Ketenoğlu, gece canlısı olarak sınıflandırılan bu türlerin aşırı aydınlatma nedeniyle bulundukları yerden geç çıktıklarını, bunun da çiftleşmelerini engellediğini bildirdi. Osman Ketenoğlu, tropikal bölgelerde mercan topluluklarının üzerlerine düşen ışık yüzünden kendilerine renk veren “alg”leri kabul etmediklerini, bu durumun mercanların renklerinin solmasına ve ekolojik yapılarının bozulmasına neden olduğunu kaydetti. Ketenoğlu, ışık kirliliğinin göllerde “su piresi” gibi canlıların su yüzeyindeki “alg”leri tüketmesini engellediğini, bunun da “alg”lerin çoğalıp göl bitkilerinin ölmesine ve su kalitesinin düşmesine yol açtığını söyledi. “KAYNAKLAR BOŞA HARCANIYOR” Gereğinden çok aydınlatmanın öncelikle enerji kaybına neden olduğunu aktaran Ketenoğlu, “Bu demektir ki, elektrik üretiminde kullanılan kömür, su ve petrol gibi kaynaklar boşa harcanıyor. Özetle ışık kirliliği, boşa giden para anlamına da geliyor” diye konuştu. Aydınlatma yapılırken ışığın gökyüzüne yöneltilmemesi, doğrudan aydınlatılacak zemine çevrilmesi gerektiğine işaret eden Ketenoğlu, geniş aydınlatma yerine istenen alanın iyi aydınlatılması gerektiğini belirtti. Işık kirliliğinin, uzay alanındaki araştırmaları olumsuz yönde etkilediğini bildiren Ketenoğlu, bu durumun gökyüzündeki ani değişimlerin izlenmesini de engellediğini söyledi. Nasıl Bir Aydınlatma Gerekli? Gece güvenliğinden ve aydınlatmanın işlevselliğinden ödün vermeden ışıklandırmada enerji tasarrufu nasıl sağlanabilir ve aynı zamanda ışık kirliliği en aza nasıl indirgenebilir? Göğü aydınlatmanın bir yararı yoktur; güvenliğe de katkı sağlamadığı ABD gibi ışık kirliliğinin fazla olduğu ülkelerde yapılan araştırmalardan anlaşılmaktadır: Işıklandırma suç işlemeyi engellemiyor, suçun nedeni ışık ya da karanlık değildir. Suçluları da gökte aramamalıdır! Dahası, ışık kirliliği kaynak savurganlığına da neden olur. O halde, ilke olarak, izlenecek yol şudur: (1) ışığın göğe yönelmesini kesmek ve aydınlatılacak yere daha doğru şekilde yöneltmek, (2) birim enerji başına daha çok ışık veren kaynakları kullanmak ve (3) zamanlayıcılar kullanarak, gereksiz aydınlatmaları -örneğin, reklam ve ilan ışıklandırmalarını- gece yarısından sonra kapatmak. Burada bunların ayrıntılarına girmeden Uluslararası Karanlık Gökyüzü Birliği’nin önerilerini vermekle yetineceğiz: Genel olarak dış aydınlatma lambaları, lambaların bulunduğu yerden geçen yatay düzlemden daha yukarıya gitmeyecek şekilde perdelenmelidir. Böylece istenmeyen yer aydınlatılmaz; ışığın gözü kamaştırıp görmeyi olumsuz etkilemesi ve ışık kirliliği en küçük, enerji tasarrufu en büyük olur. Aydınlatmada kullanılan lambalar elektrik enerjisi harcadığına göre elektrik gücünü ışık gücüne çevirmede en verimli lamba tercih edilmelidir. Mevcut en verimli kaynak düşük basınçlı sodyum buharı lambasıdır. Bunun verdiği ışık kendine özgü sarı-turuncu renktedir. Böyle lambalar kullanıldığı zaman uzaydan gelen ışığın %99’u hâlâ görülebilir. Rastlantı olarak bu sarımsı ışık gözün en duyarlı olduğu renktir, görmemizde en etkili olanıdır. O halde enerji tasarrufunun önemli olduğu her yerde, renk ayrımının önemsiz olduğu her yerde, sodyum lambaları, özellikle düşük basınçlı sodyum lambaları kullanılmalıdır. Örneğin, yollar, caddeler, park yerleri, güvenlik nedeniyle ışıklandırılması gereken yerler, renk farkının kritik olmadığı yerler gibi. Civa buharı ve akkor lambaları verimli ışıklandırma kaynakları değildirler; ancak, düşük güçteki uygulamalarda -örneğin evlerin önünü aydınlatmada- iyi perdelenmek koşuluyla- kullanılabilir. Düşük basınçlı sodyum lambası harcanan enerji başına en az 3 kat daha fazla ışık ürettiğine göre, bu yolla %30’un üstünde enerji tasarrufu mümkündür. Alınabilecek Önlemler Işık kirliliğini en aza indirme önerileri, aynı zamanda tasarruf önlemleri oldukları için, TEK yetkililerinin üzerinde durduğu konulardır. Temennimiz, her geçen gün artan aydınlanma nedeniyle, artan aydınlanma giderlerini en aza indirmede ışık kirliliğinin de bir etken olarak ele alınması, TSE standartlarının yeniden belirlenmesi ve üretilecek yeni lamba ve armatürlere uygulanmasıdır. Hangi çeşit lambaların nerelerde kullanılabileceği kurallara bağlanmalı, bu konuda yerel yönetimlere yardımcı olacak yasal önlemler alınmalıdır. Çevre kirlenmesini gelişmiş ülkeler -Avrupa ve Kuzey Amerika- başlatmıştır. Çevreye karşı duyarlılık da önce o toplumlarda gelişmiştir. Işık kirlenmesinde de durum aynıdır. Örneğin ABD’de Tucson, Chicago gibi büyük kentler dahil 50’den fazla yerel yönetim, ışıklandırma için yeni yasalar ve yönetmelikler çıkartmış ve yukarıdakilere benzer önlemlerle başarılı sonuçlar almıştır. Bu kervana Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, İngiltere, Japonya gibi birçok ülke de katılmıştır. Macaristan, ışık kirliliğine karşı eğitime ilkokuldan başlamıştır. Etkili aydınlatma için armatürlerde uzmanlaşan firma sayısı giderek artmaktadır. Gerektiğinde eski civa buharlı lambaları yeni armatürlü düşük basınçlı sodyum lambaları ile değiştirilmektedir. Bu konuda en yaygın uygulamayı Kanarya Adalarında İspanya gerçekleştirmiştir. Bu değişikliğin maliyetini ilk 3-5 yıldaki enerji tasarrufunun karşılayabileceği hesaplanmaktadır. Zeki Aslan Prof.Dr., Akdeniz Üniversitesi Fizik Bölümü ve TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi Kaynaklar: Garstang R. H., “Night-Sky Brightness at Observatories and Sites” Astrophysical Society of Pasific No. 101, 306 - 329, 1989 Uluslararası Karanlık Gökyüzü Birliği’nin yayınları Spektrum: GE Aydınlatma ürünleri kataloğu: 1997/98 Bilim Teknik Ocak98

http://www.biyologlar.com/isik-ve-ekolojik-etkisi

Kaplumbağalar ve özellikleri

Ordo 2: Chelonia (=Testudinata) (Kaplumbağalar) Mesozoik’in Permien döneminden günümüze kadar gelmiş olan bu takımın 14 kadar ailesi ve 350 kadar türü bulunur. Aktüel kaplumbağalar ile geçmiş jeolojik devirlerde yaşayanlar arasında büyük bir fark yoktur. Çok uzun ömürlüdürler. 20-100 yıl hatta bazı karasal türlerde olduğu gibi 200 yıl kadar yaşayanları (Örneğin Galapagos kaplumbağası, Testudo elephantopus) da vardır. Kaplumbağalar, diğer sürüngenlerden ilk bakışta şu özellikleri ile ayrılırlar. 1. Vücut bir kabuk içindedir. Yalnız baş, boyun, kuyruk ve bacaklar serbest olup dışarıdadır. 2. Çenelerde dişler bulunmaz, bunun yerine çeneler keratinden yapılmış bir kılıfla kaplıdır. Hayvan öldüğünde bu kılıf ayrılabilir. Kılıfın serbest kenarı keskindir. 3. Kopulasyon organı (Penis) tektir. Kloak yarığı timsahlarda (Crocodilia) olduğu gibi boyunadır. Diğer sürüngenlerde ise eninedir. Tipik bir kaplumbağa kabuğu kemikten yapılmış olup serttir. Çoğunda gövde omurları ve kaburgalar ile üst kabuk kaynaşmış durumdadır. Kemik yapıdaki kabuk üzerinde, genelde keratin plaklar bulunur. Suda yaşayan bazı türlerde ise yumuşak bir deri bulunur. Kabuğun üst kısmına Karapas (Carapax, Karapaks, Üst Kabuk), alt kısmına Plastron (Alt Kabuk) denir. Kabuk tipik olarak muntazam kemik ve keratin plaklardan yapılmıştır. Üst kabukta bulunan keratin ve kemik plakların isimlendirilmesi aynıdır. Bunlar: 1. Nöral Plaklar (Neuralia, Vertebral Plaklar): Ortada omurlar ile kaynaşmış tek sıra halindedir. Bunların önünde omurlarla kaynaşmamış Nuchal Plak (Ense Plağı) bulunur. Nöral plakların arkasında, kuyruk üzerine gelen bölgede 1-3 Suprakaudal (Supracaudal) Plak bulunur. 2. Kostal Plaklar (Costalia): Yanlarda, kaburgalar (Costae) hizasında bulunurlar. 3. Marginal Plaklar (Marginalia): Kostal plakların dış tarafında kabuğu çevreleyen plaklardır. Alt kabuk (Plastron)’da bulunan kemik ve keratin plakların isimlendirilmesi farklıdır. Hayvan ölünce keratin plaklar düşer. Önden arkaya doğru bu plakların isimlendirilmesi ve sayıları şöyledir: Çeşitli ortamlarda: deniz, kara ve tatlısuda yaşarlar. Yarı sucul olanları da vardır. Karada yaşayanlar genel olarak bitkisel maddelerle, suda yaşayanlar da daha ziyade hayvansal gıda ile beslenirler. Yaşadıkları ortama göre morfolojileri de az çok değişiktir. Karasal olanlarda çoğunlukla kabuk kubbeli, ayaklar yumru şeklinde, bacaklar silindirik, parmaklar körelmiştir: sadece tırnaklar ayırt edilir. Sucul olanlarda kabuk, genelde dorso-ventral basıktır ve parmaklar bariz olup, ayak parmakları arasında yüzme zarı vardır. Deniz kaplumbağaları gibi iyice sucul olanlarda bacaklar iyice yassılaşmıştır, tam kürek şeklini almıştır. Kaplumbağaların tamamı ovipardırlar. Sucul olanlarda dişiler yumurtalarını karada açtıkları çukura bırakırlar. Denizde yaşayanlar bile yumurtlamak için sahile çıkarlar. Yumurtadan çıkan yavru hemen denize döner. Kaplumbağaların Sınıflandırılması: Değişik şekillerde gruplandırmalar yapılmıştır. Bazılarına göre Athecae (kabuksuzlar) ve Thecaphora(kabuklular) olmak üzere iki alttakıma ayrılır. Fakat birçok yazarın ve burada bizim de kabul ettiğimiz gruplandırma şekli ise, boyun omurlarının yapısını dikkate alarak yapılan gruplandırmadır. Boyun omurlarının yapısına göre kaplumbağalar 2 alttakıma ayrılırlar. Subordo 1: Pleurodira[Pleur: yan, dira: boyun] Boyunlarını kabuk içine çekerken yana doğru bükerler. Kalça kemeri (Pelvis), kabuk ile kaynaşmıştır. Tamamı sucul olan türleri 2 ailede (Chelidaeve Pelomedusidae) toplanır. Güney yarımküredeki kıtalarda dağılış gösterirler. Subordo 2: Cryptodira [Cryptos: gizli; dira: boyun] Bu grupta boyun, kabuk içine yana bükülmeden “S” harfi şeklinde kıvrılarak çekilir. Bazılarında ise kabuk içine tam çekilmez. Kalça kemeri (pelvis), plastron ile kaynaşmaz, ayrıktır. 12 kadar aileye ayrılır. Bütün Kıtalara yayılmıştır. Ülkemizde yaşayan kaplumbağaların tamamı bu alttakıma dahil 6 aile (Testudinidae, Emydidae, Bataguridae, Cheloniidae, Dermochelyidae, Trionychidae) içerisinde sınıflandırılır.

http://www.biyologlar.com/kaplumbagalar-ve-ozellikleri

Kaplumbağalar ve özellikleri

Ordo 2: Chelonia (=Testudinata) (Kaplumbağalar) Mesozoik’in Permien döneminden günümüze kadar gelmiş olan bu takımın 14 kadar ailesi ve 350 kadar türü bulunur. Aktüel kaplumbağalar ile geçmiş jeolojik devirlerde yaşayanlar arasında büyük bir fark yoktur. Çok uzun ömürlüdürler. 20-100 yıl hatta bazı karasal türlerde olduğu gibi 200 yıl kadar yaşayanları (Örneğin Galapagos kaplumbağası, Testudo elephantopus) da vardır. Kaplumbağalar, diğer sürüngenlerden ilk bakışta şu özellikleri ile ayrılırlar. 1. Vücut bir kabuk içindedir. Yalnız baş, boyun, kuyruk ve bacaklar serbest olup dışarıdadır. 2. Çenelerde dişler bulunmaz, bunun yerine çeneler keratinden yapılmış bir kılıfla kaplıdır. Hayvan öldüğünde bu kılıf ayrılabilir. Kılıfın serbest kenarı keskindir. 3. Kopulasyon organı (Penis) tektir. Kloak yarığı timsahlarda (Crocodilia) olduğu gibi boyunadır. Diğer sürüngenlerde ise eninedir. Tipik bir kaplumbağa kabuğu kemikten yapılmış olup serttir. Çoğunda gövde omurları ve kaburgalar ile üst kabuk kaynaşmış durumdadır. Kemik yapıdaki kabuk üzerinde, genelde keratin plaklar bulunur. Suda yaşayan bazı türlerde ise yumuşak bir deri bulunur. Kabuğun üst kısmına Karapas (Carapax, Karapaks, Üst Kabuk), alt kısmına Plastron (Alt Kabuk) denir. Kabuk tipik olarak muntazam kemik ve keratin plaklardan yapılmıştır. Üst kabukta bulunan keratin ve kemik plakların isimlendirilmesi aynıdır. Bunlar: 1. Nöral Plaklar (Neuralia, Vertebral Plaklar): Ortada omurlar ile kaynaşmış tek sıra halindedir. Bunların önünde omurlarla kaynaşmamış Nuchal Plak (Ense Plağı) bulunur. Nöral plakların arkasında, kuyruk üzerine gelen bölgede 1-3 Suprakaudal (Supracaudal) Plak bulunur. 2. Kostal Plaklar (Costalia): Yanlarda, kaburgalar (Costae) hizasında bulunurlar. 3. Marginal Plaklar (Marginalia): Kostal plakların dış tarafında kabuğu çevreleyen plaklardır. Alt kabuk (Plastron)’da bulunan kemik ve keratin plakların isimlendirilmesi farklıdır. Hayvan ölünce keratin plaklar düşer. Önden arkaya doğru bu plakların isimlendirilmesi ve sayıları şöyledir: Çeşitli ortamlarda: deniz, kara ve tatlısuda yaşarlar. Yarı sucul olanları da vardır. Karada yaşayanlar genel olarak bitkisel maddelerle, suda yaşayanlar da daha ziyade hayvansal gıda ile beslenirler. Yaşadıkları ortama göre morfolojileri de az çok değişiktir. Karasal olanlarda çoğunlukla kabuk kubbeli, ayaklar yumru şeklinde, bacaklar silindirik, parmaklar körelmiştir: sadece tırnaklar ayırt edilir. Sucul olanlarda kabuk, genelde dorso-ventral basıktır ve parmaklar bariz olup, ayak parmakları arasında yüzme zarı vardır. Deniz kaplumbağaları gibi iyice sucul olanlarda bacaklar iyice yassılaşmıştır, tam kürek şeklini almıştır. Kaplumbağaların tamamı ovipardırlar. Sucul olanlarda dişiler yumurtalarını karada açtıkları çukura bırakırlar. Denizde yaşayanlar bile yumurtlamak için sahile çıkarlar. Yumurtadan çıkan yavru hemen denize döner. Kaplumbağaların Sınıflandırılması: Değişik şekillerde gruplandırmalar yapılmıştır. Bazılarına göre Athecae (kabuksuzlar) ve Thecaphora(kabuklular) olmak üzere iki alttakıma ayrılır. Fakat birçok yazarın ve burada bizim de kabul ettiğimiz gruplandırma şekli ise, boyun omurlarının yapısını dikkate alarak yapılan gruplandırmadır. Boyun omurlarının yapısına göre kaplumbağalar 2 alttakıma ayrılırlar. Subordo 1: Pleurodira[Pleur: yan, dira: boyun] Boyunlarını kabuk içine çekerken yana doğru bükerler. Kalça kemeri (Pelvis), kabuk ile kaynaşmıştır. Tamamı sucul olan türleri 2 ailede (Chelidaeve Pelomedusidae) toplanır. Güney yarımküredeki kıtalarda dağılış gösterirler. Subordo 2: Cryptodira [Cryptos: gizli; dira: boyun] Bu grupta boyun, kabuk içine yana bükülmeden “S” harfi şeklinde kıvrılarak çekilir. Bazılarında ise kabuk içine tam çekilmez. Kalça kemeri (pelvis), plastron ile kaynaşmaz, ayrıktır. 12 kadar aileye ayrılır. Bütün Kıtalara yayılmıştır. Ülkemizde yaşayan kaplumbağaların tamamı bu alttakıma dahil 6 aile (Testudinidae, Emydidae, Bataguridae, Cheloniidae, Dermochelyidae, Trionychidae) içerisinde sınıflandırılır.

http://www.biyologlar.com/kaplumbagalar-ve-ozellikleri-1

Havai Fişek Gösterilerinin Fauna Elemanları Üzerine Etkisi

Trafik, enerji üretimi ve endüstri emisyonuyla birlikte evsel ısıtma sistemleriyle hidrokarbon yanması kentsel çevrelerde önemli oranda hava kirliliğine sebep olmaktadır. Kentsel çevrelerdeki hava kirliliğinin önemli oranlarda artması, kısa dönem ve uzun dönem olumsuz insan sağlığı etkilerine neden olmaktadır. Bu olağandışı insan etkilerinden biri de dikkate değer oranlarda hava kirliliğine neden olan ve günümüzde özellikle otellerde her akşam olmak üzere düğünler vb. etkinliklerde uygulanan havai fişek gösterileridir. Havai fişekler potasyum nitrat, potasyum klorat, potasyum perklorat, mangal kömürü, sülfür, manganez, sodyum okzalat, alüminyum, demir tozları, strontiyum nitrat ve baryum nitrat vb. gibi kimyasallar içerir (Mclain, 1980). Havai fişek kullanılmasıyla çevre kirliliğine yol açan sülfür dioksit, karbondioksit, karbon monoksit, asılı partiküller gibi maddeler ile alüminyum, manganez ve kadmiyum gibi bazı metaller serbest kalır. Bu maddeler ise ciddi sağlık riskleri ortaya çıkarmaktadır. Havai fişek gösterileri genellikle ciddi kazalar ve öldürücü yaralanmalarla sonuçlanır (Bull vd., 2001), havai fişek partikülleri ve içerdikleri iz elementleri ile organik bileşikler insan sağlığı için önemli tehdit oluşturmaktadır (Ravindra vd., 2001). Bununla birlikte, renkli havai fişeklerin kullanılması güçlü ve zararlı oksitlenme ajanı olan ozonu yer seviyesinde meydana getirebilir. Bu ise insan sağlığını yüksek risk altına sokacaktır (Attri vd., 2001). Hava kirliliğine ve insan sağlığına olumsuz etkileriyle birlikte diğer canlılar üzerine de farklı etkileri söz konusudur. Hava kirliliği ve içerdiği zararlı madde oranlarının artması, bölgede yaşayan canlıları da olumsuz etkilemektedir. Bu etkiler sonucunda canlılar arasında da önemli sağlık sorunları (kanser vb. gibi) ortaya çıkacaktır. Tüm bu sağlık sorunlarının yanında, patlamalar nedeniyle olumsuz fiziksel etkiler de söz konusudur. Doğada her şey ve her durum birbiriyle bağlantılı bir uyum içerisindedir. Bir ormanda bir kurt (Kurt= Canis lupus) ulurken diğer memeliler susarlar, bir şahin (Şahin= Buteo buteo) veya bir kartal (Kartal= Circaetus gallicus) uçup çığlıklar atmaya başlayınca ormanı bir sessizlik kaplar. Böylelikle doğal ormanlarda ortalama gürültü 20-30 dB seviyesindedir. Oysa bir havai fişek patladığında ortalama 120-170 dB gürültü oluşmaktadır (Echo Bruit, 1985). Bu en gürültülü doğal ekosistemler için bile oldukça yüksek bir değerdir. Özellikle göçmen kuşlar bu aktivitelerden belirgin bir şekilde etkilenmektedir. Göçmen kuşların büyük çoğunluğu göç hareketini gece gerçekleştirmektedirler. Gerek kışlayacakları alanlara yaptıkları sonbahar göç ve gerek üreme bölgelerine yaptıkları ilkbahar göç hareketinde rotalarını yıldızlardan, aydan ve yerin manyetik alanından yararlanarak bulmaktadırlar (Berthold 2000). Aynı zamanda bu uzun ve meşakkatli yolculuk esnasında çok büyük stres altında olurlar. Bu yolculuğun uzun mesafeler arasında gerçekleşmesinden dolayı da büyük miktarlarda enerjiye gereksinimleri vardır. Dolayısıyla ihtiyaçlarını karşılamak ve dinlenmek amacıyla konaklama alanlarında mola verirler (Berthold 2000, Bairlein 2003, Bairlein 2004). Havai fişek aktiviteleri ile meydana gelen patlamalar ve farklı ışıklar bu alanlardan geçen kuşları önemli oranda şaşırtmaktadır. Patlamalarda açığa çıkan yüksek ses, davranış değişiklikleri meydana getirerek rotalarından sapmalarına neden olabilir. Yine patlamalarda açığa çıkan olağandışı ışıklar da benzer şekillerde rota değişikliklerine neden olabilir. Bu değişiklikler, kışlama alanlarına ya da üreme alanlarına ulaşmalarını engelleyecektir. Ayrıca, stresli göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal olaylar hayvanlara aşırı stres yükleyecektir. Metabolik aktivitelerin çok yüksek olduğu göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal streslenme ani ölümlere neden olabilir. Diğer yandan patlamalarda açığa çıkan farklı ve şiddetli ışıklar geçici görme kaybına ya da ani yön değişikliklerine de neden olacaktır. Bundan dolayı da karşılarına çıkacak engelleri (yüksek binalar, elektrik direkleri vb. gibi) göremeyeceklerinden çarpmalara ve ölümlere neden olabilir. Bununla birlikte, üreyen türler de bu aktivitelerden benzer şekilde etkilenecektir. Üreme; eş seçimi, kur davranışları, yuva yapımı, yumurtlama, kuluçkaya yatma, yavru çıkışları, yavru beslenmesi, yavru uçuşları olayları dizinidir ve uzun bir süreçte gerçekleşmektedir. Her bir aşaması aşırı enerji gerektiren ve stres içerisinde gerçekleşen davranışlardır. Bu süreçte karşılaşacakları aşırı gürültülü patlamalar ve olağandışı ışıklar üreme başarısını düşürebilir. Üreme başarısının düşmesi, populasyonun azalmasına neden olabilir ve belirli süre sonra ise populasyonu tehdit altına sokabilir, hatta tamamen ortadan kaldırabilir. Diğer taraftan böcekler ile biyolojik mücadele ve tohumların yayılmasında önemli rolleri bulunan yarasaların (Familia: Vespertilionidae) yaşam tarzı da bu gürültülerden büyük oranda etkilenmektedir. Yarasalar bizlerden ve birçok memeliden daha hassas olan kulaklarıyla 10-250.000 hertz arasındaki sesleri çok rahat duyabilmektedirler (insan 20 ilâ 20.000 hertz arasındaki sesleri işitebilmektedir). Ancak bu durum onların yüksek dB' deki gürültülere karşı daha hassas olmalarına neden olmaktadır. Onlar da diğer hassas türler gibi bu durumdan olumsuz etkilenmektedirler (Bornschein, 1961). Çoğunlukla yüksek gürültü seviyesi nedeniyle birkaç kez uzaklaştıkları ortama bir daha çok uzun süreler sonra döndükleri ya da hiç dönmedikleri saptanmıştır. Yine yüksek gürültülü ortamlarda yavru gelişimlerinin olumsuz etkilendiği bilinen bir gerçektir. Maalesef, yavru gelişimi olumsuz etkilenen populasyonların devamlılığı tehlikeye düşmektedir. Ayrıca ülkemizin güney sahilleri iki tür deniz kaplumbağası (Chelonia mydas ve Caretta caretta, Familya: Cheloniidae) tarafından üreme alanı olarak kullanılmaktadır (Kaska 1993, Öz ve Erdoğan 2001, Erdoğan vd. 2001, Öz vd. 2004). Sadece üremek amacıyla karaya çıkan bu canlılar için çevresel etkiler üreme başarısı açısından önemli bir faktör oluşturmaktadır. Yuva yapmak amacıyla kumsala çıkan ergin dişiler (yuvalama süreci mayıs – temmuz ayları arasındadır) ve yumurtadan çıkan yavrular (yavru çıkış süresi: temmuz – eylül ayları arasındadır) iyi korunan kumsallarda bile uzaktan gelen bir ışık faktöründen ve sesten etkilenmektedirler. Diğer faktörlerle birlikte (eğlence tesislerinin gürültü ve ışıkları, insanların kumsal yakınında meydana getirdiği gürültü ve ateş yakma gibi faaliyetleri) bu canlıların stres altına girmesine, erginlerin yuva yapmadan direk denize geri dönmesine veya yönlerini şaşırarak kumsalın dışına çıkmalarına, predatör hayvanlara karşı savunmasız bir durumda kalmalarına ve hatta ölmelerine neden olurken, yumurtadan çıkan yavruların yönlerini şaşırarak denize ulaşamadan ölmelerine neden olabilmektedir (Özkan Karaardıç, 2007). Havai fişeklerin etkisiyle meydana gelen gürültü ve ışıklar da bu iki tür üzerinde oluşan bu etkileri daha da arttırmaktadır. Biri nesli tehlike altında (Chelonia mydas) ve diğeri nesli tehdit altında (Caretta caretta) olan bu iki türün (IUCN 1988) ülkemiz sahillerinde güvenli bir şekilde üremelerini sağlamamız gerekmektedir. Bu doğrultuda sadece eğlence amaçlı gerçekleştirilen havai fişek gösterilerinin üreme sezonu süresince yasaklanması söz konusu iki türün üreme başarısını oldukça olumlu yönde etkileyecektir. Havai fişek patlamalarıyla ortaya çıkan gürültünün yanında, en önemli yan etkilerinden biri de gecenin anlamlı karanlığını aniden bozan yüksek ışık demetleridir. Canlılığın gelişimi süresince belirli bir periyotta ışıklı ve karanlık zamanlar birbirini izlemiş ve dolayısıyla yaşam buna adapte olmuştur. Bir çok tür yüksek ışık şiddetinden önemli oranda etkilenmektedir. Canlıların çoğunun beslenme, üreme ve yaşam döngüsü, kısaca hayatı, fotoperyota (ışık periyodu) bağlıdır ve bu durum dengesi değiştirilemeyecek kadar hassastır. Şöyle ki; Levrek (Perca sp.), Kefal (Mugil sp.) gibi balıkların larvaları ışık görmemeleri gereken dönemde yoğun ışığa maruz kalırlarsa strese girerler (Chech and Moyle, 1982). Yüksek ışık, balık yavrularında gelişim bozukluklarından ölümlere kadar varan bulguların en önemli nedenleri arasındadır (Nikolsky, 1963). Manavgat, göçmen kuşlar açısından önemli bir dinlenme ve beslenme alanıdır. Manavgat ırmağı, Titreyengöl ve farklı habitatların var oluşu, canlı çeşitliliğini Manavgat ve çevresinde arttırmaktadır. Manavgat/Titreyengöl Kuş Halkalama çalışması verilerine göre; 121 farklı kuş türü halkalanmış, gerek halkalama gerek yapılan gözlemlerle 197 kuş türü Manavgat ve çevresinde tespit edilmiştir (Erdoğan vd., 2007, Karaardıç vd., 2007). Göç sırasında, sonbahar göçünde Akdeniz öncesi ve ilkbahar göçünde Akdeniz sonrası önemli dinlenme ve beslenme alanı olması alanın önemini ortaya koymaktadır (Karaardıç vd., 2005, Karaardıç vd., 2007). Bu türlerin büyük çoğunluğu bölgede üremektedir. Bu farklı habitat zenginliği, kuşlarla beraber diğer canlı türlerin de zengin olmasını sağlar. Bölgede pek çok memeli, sürüngen, amfibi ve balık türlerinin varlığı tespit edilmiş, aynı zamanda pek çok omurgasız türünün de yaşadığı belirtilmiştir. Her geçen gün festivallerde, kutlamalarda, düğünlerde vb. törenlerde artan havai fişek gösterileri hem insan ve hayvan sağlığını hem hayvan davranışlarını hem de hava kirliliğini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenlerle, havai fişek kutlamalarının yıl boyu ya da göç ve üreme dönemleri süresince (Şubat-Kasım) yasaklanması bu sorunları büyük oranda azaltacaktır. Kaldı ki "Gürültü yaparak ÇEVRENİN HUZUR VE SÜKUNUNU bozanlar konusunda 31 Mart 2005 tarih ve 25772 Mükerrer Resmi Gazetede yayınlanan 5326 No'lu Kabahatler Kanunu'nun 36. maddesinde belirtilmiş olup, kabahatin işlendiği yerin kolluk kuvveti (polis, jandarma) veya belediye zabıtasına bildirilmelidir" denilmektedir. Çevre sorunlarının arttığı, küresel iklim değişikliklerinin gözlendiği son yıllarda, havai fişek gibi günlük yaşamda kullanılması zorunlu olmayan sadece eğlence amacı içeren faaliyetlerin yasaklanması insan günlük aktivitelerini etkilemeyecektir. Bununla beraber, bu faaliyetlerin yapılmaması doğal dengenin bozulmaması için bir katkı olacaktır. Kaynaklar 1) Attri, A.K., Kumar, U., Jain, V.K., 2001. Microclimate: formation of ozone by fireworks. Nature 411 (6841), 1015. 2) Bairlein F., 2003: The study of bird migrations- some future perspectives. Bird study, 50, 243-253. 3) Bairlein F., 2004: Vogelmonitoring in deutschland: Appell für ein integriertes monitoring als grundlage für einen noch effektiveren Arten- und Naturschutz. Beitraege zur Jagd- und Wildforschung, Bd. 29, 367-374. 4) Berthold P. 2000: Vogelzug, eine aktuelle gesamtübersicht. Die Deutche Bibliothek, pp 280. 5) Bornschein, H. 1961; Vision in echolocating bats. Original cited by J. EKLÖF PhD Thesis University of Göteborg Univ. Göteborg, Sweden. 6) Bull, M.J., Agran, P., Gardner, H.G., Laraque, D., Pollack, S.H., Smith, G.A., Spivak, H.R., Tenenbein, M., Brenner, R.A., Bryn, S., Neverman, C., Schieber, R.A., Stanwick, R., Tinsworth, D., Garcia, V., Tanz, R., Newland, H., 2001. American Academy of Pediatrics. Committee on injury and poison prevention. Fireworks-related injuries to children. Pediatrics 108, 190-191. 7) Chech, J.J. Jr. and P.B. Moyle. 1982; Fishes: An Introduction to Ichthyology. Prentice-Hall Inc., Englewood Cliffs, N.J. 8) Echo Bruit, 1985; La gazette du C.I.D.B., 4 rue Beffroy 92200 Neuilly-sur-Seine, Fransa. 9) Erdogan, A., Öz, M., Kaska, Y., Dusen, S., Aslan, A., Yavuz, M., Tunc, M. R., Ve Sert, H. 2001. Marine Turtles Nesting at Patara, Turkey, in 2000. Zoology in the Middle East. 24; 31-34. 10) Erdoğan, A., Karaardıç, H., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: Results of bird banding in spring since 2002 at Titreyengöl, Manavgat Turkey. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 88. 11) IUCN 1988. IUCN on sea turtle conservation. Amphibia- Reptilia, 9; 325-327. 12) Karaardıç, H., Erdoğan, A. and Yöntem, O., 2005: Forests land will cut down to build up golf area. 13th international symposium on environmental pollution and its impact on life in the mediterranean region. Book of abstract, pp 256. 13) Karaardıç, H., Erdoğan, A., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: New records for west Turkey from Titreyengöl/Manavgat (Turkey) ringing study. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 76. 14) Kaska, Y., 1993. Investigation of Caretta caretta population in Patara and Kizilot, M. Sc. Thesis. Dokuz Eylul University, 28p, Izmir. 15) Mclain C. H., 1980: Pyrotechnics from the viewpoint of solid state chemistry. The Franklin institute press, pp 155-157. 16) Moreno T., Querol X., Alastuey A., Minguillion M. C., Pey J., Rodriguez S., Miro J. V., Felis C., Gibbons W., 2007: Recreational atmospheric pollution episodes: inhalable metalliferous particles from firework displays. Atmospheric environment, 41, 913-922. 17) Nikolsky, G.V. 1963. The Ecology of Fishes. Academic Press, London. 18) Öz, M. ve Erdoğan, A. 2001. Patara Özel Çevre Koruma Bölgesinde Deniz Kaplumbağaları Populasyonlarının Araştırılması. Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü ve Akdeniz Üniversitesi Biyolojik Çeşitlilik Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi (AK-BİYOM), 56s, Antalya. 19) Öz, M., Erdoğan, A., Kaska, Y., Düşen, S., Aslan, A., Sert, H., Yavuz, M., Tunç, M.R., 2004. Nest Temperatures and Sex Ratio Estimates of Loggerhead Turtles at Patara Beach an the Southwestren Coast of Turkey. Canadian Journal of Zoology, 82: 94-101. 20) Özkan Karaardıç, L., 2007. Olympos-Çıralı Kumsalı'ndaki Caretta caretta (Linneaus,1758) (Chelonia: Cheloniidae) yuvalarında sıcaklığa bağlı yavru eşey oranının belirlenmesi. Yüksek Lisans Tezi. Akdeniz Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 65s, Antalya. 21) Ravindra, K., Mittal, A.K., Grieken, R.V., 2001. Health risk assessment of urban suspended particulate matter with special reference to polycyclic aromatic hydrocarbons: A review. Reviews on environmental health 16 (3) 169-189. 22) Wang Y., Zhuang G., Xu C., An Z., 2007 : The air pollution caused by the burning of fireworks during the lantern festival in Beijing. Atmospheric environment, 41, 417-431. Hazırlayanlar: *Prof. Dr. Ali ERDOĞAN, Araş. Gör. Hakan KARAARDIÇ, Araş. Gör. Mustafa YAVUZ, Araş. Gör. Leyla ÖZKAN KARAARDIÇ *Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü 07058 Antalya aerdogan@akdeniz.edu.tr www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/havai-fisek-gosterilerinin-fauna-elemanlari-uzerine-etkisi

Biyocoğrafya Nedir

Coğrafya: Herhangi bir yerde mevcut olan elemanların nasıl meydana geldiğini, başka varlıklardan ayrılıp ayrılmadığı, bu varlıkların birbirine benzeyip benzemediğini bütün bu kuralları inceleyen bilim dalıdır. Söz konusu elemanların ve bu varlıkların nerelerde bulunup bulunmadığı Bu elemanların oluşum şekillerini Bu varlıların özelliklerini ortaya koymaya çalışır. Bu varlıkların birbirlerine benzer yakınlıklarını araştırır,ortaya koyar. Tüm bu maddelerin kurallarını açıklar. Bu Varlıkların Özelliklerinin Sınırları Bitki, ve hayvanları ele alıyoruz bunlardan da yalnız makro olan bitki ve hayvanları ele alıyoruz. Ancak dolaylı olarak ta insanları ele alıyoruz. Hayvanların çoğu bitkilere göre tercih yapar. Çünkü bitkiler hayvanlar için durak ve besi yeridir. Bunun için bitkiler Biyocoğrafya’nın başlıca önemli elemanıdır. İnsanlar doğayı koruması için doğanın özelliklerini bilmemiz işleyişini ekolojisini bilmemiz gerekir. İnsanlar doğada kurulmuş olan sistemi ele geçirip işleyişini yok ediyor. A)Biyocoğrafya Canlıların yeryüzünde ilk var oldukları yerleri bu yerlerin özelliklerini var oluşlarının nedenlerini yeryüzünden başka nerelerde bulunduklarını ve bu yerlerin oluşum nedenlerini birbirlerine benzer olup olmamaları durumlarını ve bu yerlerin sınırlarının boyutlarını ve bütün bunların olası kurallarını ortaya koyan bütün canlıların meydana gelmesinin etmenlerini şu şekilde sıralayabiliriz. A.1) Jeolojik oluşum: Yeryüzünün oluşumundan beri geçirdiği değişik evreler. A.2) Bu yerlerin oluşmasında canlılar(bitkiler ve hayvanlar) bu canlıların kendine özgü olan özellikleri: A.3) İklim: Bunların üçünü birden ekolojik birleşme denir. Birbirine benzer özellikleri sahip olan alanlara benzer yerleşim alanları benzer özelliklere sahip olmayan alanlara farklı yerleşim alanları denir. Soru: Bu benzerlik ve farklılıkların kriterleri nelerdir ? A.1) Jeolojik oluşum Dünya’da canlıların geçirdiği jeolojik devirleri açıklamak için 4 teori vardır. Bunlar; A.1.1)Çökmüş Kıtalar Teorisi: Bu görüşe göre bugün birbirinden ayrı olan kıtalar eski jeolojik devirlerde ayrı değil tamamen bitişik olduğu bir bütün olan bu kütlenin hem jeolojik hem canlı olarak hem de iklim etkisi olarak ayrılmaya başlar. Eğer bu görüş varsayılırsa bir bütün iken orada bulunan canlılar bir bütünün ayrılmasıyla onlarda ayrılmaya başlamıştır ve böylelikle canlılar arasında benzerlik ve farklılıklar oluşmuştur. Böylece canlı çeşitliliği artmıştır. (Biyoçeşitlilik). Bu teorinin doğruluğunun iki tane olasılığı vardır. Yani yeni ortama adaptasyon gösterebilirler yada gösteremezler. A.1.2)Köprü Görüşü: Yine çok eski zamanlarda kara bitkilerinin dar ve geniş olduğu kabul ediliyor ve bu kara bitkilerinin birbirlerine köprülerle bağlı olduğu iddia ediliyor ve jeolojik olaylar sonucu bu köprüler su altında kalıyor. Bu köprüler arasında kalan kara kütlelerinde canlı geçişi olmuyor. A.1.3)Wegner Görüşü: Bu gün için birbirinden ayrı ufak veya büyük kara kütlelerinin bugünkü gibi irili ufaklı parçalar olmadığı tamamen tersine bir bütün olduğu söyleniyor ve jeolojik olaylarla ayrılarak bugünkü canlılar oluşuyor. A.1.4)Yer Kabuğunu Açılıp Parçalanması Görüşü: Yer kabuğu bir hareket içerisinde olduğu ileri sürülüyor. Bu hareket içerinden alçalmalar hem de yükselmeler var. Bu yer kabuğunun hareketinde iklimin de etkisi var tüm bu olaylar sonucunda karaların ve denizlerin meydana geldiği buzulların oluştuğu bu kütlede değişimlerin çok hızlı bir şekilde olduğu ve bu değişimlerin yer kabuğunu etkilediği ve bu etkiden de hayvanların ve bitkilerin etkilendiği söylenir. Bu etkilenme sonucunda canlı çeşitliliği(biyoçeşitlilik) meydana geldiği ortaya atılmıştır. En çok kabul edilen teoridir. Buna göre bitki ve hayvanların bugünkü yayılış şeklinin dünyanın 2 milyar yıl süren devamlı evrimi bu süre içinde ki tüm değişimler(kıtaların ayrılması, alçalıp-yükselme, bazı alanların su altında ve üstünde kalması) ve günümüze kadar bitki ve hayvan gruplarının hem değişik yaşlarda hem de farklı ortamda olmaları çok farklı görünümleri ortaya koymaktadır. Bu farklılık jeofizikçiler tarafından şu şekilde açıklanmaktadır. 2 milyar yıl önce 1.zamanda tek bir kütlenin ve tek bir kütle olan karaya ise PANGEA adı veriliyor ve tek bir kütle olan bu yapı permiyenin 1.zaman sonuna doğru çatlamaya başlıyor ve bu çatlama devresi 45 yıl sürüyor sonuç olarak ikiye ayrılıyor. Kuzeyde ki karaya LAVRASİA güneydekine GONDUWANA adı veriliyor. Bu ikiye ayrılan kütlenin arasına ise TETHYİS denizi adı veriliyor. (yok olmuş). Bu olaylar bugüne kadar ve sonuçta kıtalarda yaşayan canlı fosillerinin başka kıtalarda bulunmasına karşılık güncel formlarının bulunmaması da bu durumu gösteren önemli bir kanıt olarak gösteriliyor. Özellikle hayvanlar için ortaya atılan görüşe göre hayvanların bir kısmının önce LAVRASİA’ya daha sonra GONDUWANA’ya göç ettiği bugün bazı fosiller bu görüşü destekler. Köprü görüşünde bu köprülerin 6 tane olduğu söylenmekte bunların özellikle hayvanların göçünde dünyada bir sıcak devre ve sonra soğuk devre geçirdiği ileri sürülmekte ve 4 defa tekrarlanan bir süreç olduğu, bugün için bu buzul devrenin bittiği ve sıcak bir devrenin başladığı ileri sürülmekte ve bütün bu olaylar bitki ve hayvanların dağılmalarını ve yayılmalarını ve göçlerini etkilemekte ve canlıların yaşadığı bölgeleri oluşturmaktadır. A.2) Bu yerlerin oluşmasında canlılar(bitkiler ve hayvanlar) bu canlıların kendine özgü olan özellikleri Bu canlıların yaşadıkları alanların diğer canlılardan ayrı olması lazım. Bitki ve hayvan için ayırt edici özellik endemiklik (nadir,özgü)’ dür. A.2.1)Endemik Canlılar: Eğer bir canlı bir yerde bulunuyor başka bir yerde bulunmuyorsa buna endemik canlılar denir. Türkiye’de bir bitkinin bulunup ta diğer hiçbir Dünya ülkesinde bulunmaması gibi. Bu canlıların endemiklik özelliği kazanması için bunların kategorisi nedir.(tür cins familya…). Bir canlının bir bölgede bulunup bulunmaması yani endemik özelliğini kendi içinde taşır. Bu canlı ana kaya,toprak iklim vb. yönlerden seçicilik gösterebilirler. (Ayrıca bu canlı anatomik, sitolojik yönden öz.).Bir canlının yaşam alanını belirlemek için bu canlının tüm özellikleri ile yaşadığı alan arasında ilişki kurarız. A.2.2)Nadir Olan Canlılar: (Bunlar endemik olarak algılanmaz.) Örn:Amerika’da yaşayan bir bitki Türkiye’de nadir olarak bulunabiliyorsa bu bitki endemik değildir. Endemiklik alana göre kategorize edilir. Alan büyüklük sıralamasına göre tür cins familya takım vb. gibi kategorize edilir. Bitkilerin ve hayvanların yaşama alanların benzeyip benzemediğini ortaya koymak için bitki ve hayvan sistemlerini iyi bilmek gerekir. Bitkinin endemik olup olmadığını söylemek için iyi bir araştırıcı olmak gerekir. Yaşam alanı araştırılacak canlıların, yaşam alanının orda yaşayan canlıların %50 si oraya ait olmalıdır. Bitki orjinine(köken) bakılması önemlidir. Mesela İlk çıktığı bölgede ortam şartlarına adaptasyonun nedenini araştırıp o direnci sağlayan geni dirençsiz olmayan başka bir canlıya aktarabiliriz. Böylece ortama adaptasyon yeteneği yüksek olan yeni yeni türler oluşturulabilir. Soru: Yaşama alanları nasıl meydana gelmiş? A.3) İklim Bugün İçin Canlıların Oluşum Yönünden Kutuplarda buzulların eriyeceği Dünyanın bazı canlıların yerleşim alanlarının su altında kalacağı Dünyada su yüzeylerinin oluştuğu alanların artacağı İklimsel yönden dünya ölçeğinde bir değişim yaşayacağı Tüm bunlara bağlı olarak canlılar aleminde de bir değişim olacağı B)Biyocoğrafya’nın Sınıflandırılması B.1)Konularına Göre B.2)Canlılarına Göre B.3)Yaşama Ortamlarına Göre B.1) Konularına Göre: B.1.1) Dünya ile canlılar arasında ki ilişkiler araştırılıyorsa buna DESKRİPTİF BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.2) Eğer canlıların çevreleriyle ilişkisinin nedenleri araştırılıyorsa buna da EKOLOJİK BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.3) Eğer dünyada canlıların yaşadığı olaylar ve bu olayların tarihleri jeomorfolojik, zoogenetik ve filogenetik çalışmalarla yapılıyorsa buna da HİSTORİK BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.1.4) Canlıların dünyada ki yayılışları ve yayılışlarının nedenleri hem ekolojik hemde historik açıdan ele alınıp yapılıyorsa buna da NEDENSEL BİYOCOĞRAFYA adı verilir. B.2) Canlı Grubuna Göre: B.2.1) Eğer dünyada bitkilerin dünyada bitkilerin dağıldığı yerler, bulunduğu yerler ele alınıyorsa buna BİTKİ COĞRAFYASI adı verilir.(FİTOCOĞRAFYA) B.2.2) Eğer dünyada hayvanların yayılışları bu yayılışlarda bulunup bulunmadığı yerleri araştırıyorsa buna HAYVAN COĞRAFYASI denir. B.2.3) Dünyada insanların bulunup bulunmadığı yerler araştırılıyorsa buna İNSAN COĞRAFYASI denir. Örn: Tarihsel araştırılıyorsa buna Historik, nedenleri araştırılıyorsa Nedensel Biyocoğrafya. B.3)Yaşama Ortamlarına Göre: B.3.1) Karasal Biyocoğrafya: B.3.2) Denizsel Biyocoğrafya: B.3.1) Karasal Biyocoğrafya: canlıların yaşama istekleri yerleri çok daha uygun ortam olarak karaları seçerler. Karalar büyükten küçüğe doğru kıtalara ayrılır. Karalar bugünkü durumunda 3. zaman olan tersiyer başlangıcında bu günkü durumunu almıştır. Bu bulgular paleontolojik bilgilerden elde edilir. Bu bilgilere göre de bu süre içerisinden çiçekli, bitkilerin, plasentalı ve keseli memelilerin, kuşların ve yılanların, kemikli balıkların böceklerin ilk bu dönemde görüldüğü bu dönemden sonra diğer alanlara yayılmaya başladığı ileri sürülmektedir. Üçüncü zaman olan tersiyer başlangıcı son derece önemlidir. Bitkiler ve hayvanlar arzu ettiği özelliklere göre kıtalar içerisinde birbirleriyle aynı olan bazen de farklı olan alanlara yayıldıkları ve yaşamını sürdürdüğü ileri sürülmüştür. İsteklerine göre canlılar aynı ve farklı yayılma alanlarına ayrılır. Buna göre bu canlılar aynı özellikteki alanlarda yaşayabilir yada farklı özellikleri gösteren yerlerde de olabilir.ve buna göre bu canlı herhangi bir coğrafik bir alana dahil olması için 1. O coğrafik alanın içerisine giren bir yerde bulunması ve o alan içerisindeki canlıların %50 sinin yalnız o alanda bulunması lazım. Yapılan araştırmalar da biyosferde bitkiler için 6-7civarında birbirinden farklı alanın olduğu ileri sürülmektedir. Hayvanlarda ise birbirinden farklı 4 tane alanın olduğu ileri sürülmektedir. Bitki ve hayvanları birlikte ele aldığımızda bunların yaşam alanları 5 tanedir. Afrika’nın güneybatısında olan (lapensis bölgesi) özellikle bitkiler bakımından diğer bölgelere oranla çok büyük ayrıcalıklar gösterir ve böylece Afrika dışında ki hayvanlar (Etiopis) içerisinde yer alır. Bitki ve hayvanların yaşadığı 5 farklı bölge Holoarktis Bölgesi Paleotropis Bölgesi Neotropis Bölgesi Australis Bölgesi Antartis Bölgesi Bunlar biyosferin oluşturduğu yaşam alanlarıdır. 1.Holoarktis Bölgesi: Kuzey yarım küre de tropik bölge dışında ki tüm alanları kapsayan bölgedir. Biz bu bölgeye özellikle tersiyer döneme baktığımız da Kuzey ve Güney Amerika’nın birbirinden ayrı olduğu ancak bunun yanında Kuzey Amerika Avrasya bağlantısının mevcut olduğunu görüyoruz. Bu bölgeyi temsil eden en önemli familyalar Betulaceae, Fagaceae, Ranunculaceae, Brassicaceae, Saxifragaceae, Apiaceae, Primulaceae. Bunların % 50’ si en az burada bulunur. Bu familyalar bu bölgeler için endemiktir.Hayvanlarda ise Turna balıkları, Köstebek, Kunduz ,Dalgıç Kuşları, Penguen, Ren Geyikleri, Kutup Ayılırı. Holoarktis Bölgesi 2’ye ayrılır. Bu iki bölge biyoçeşitlilik bakımından çok zengin bölgelerdir. 1.1)Neoarktik: Keseli fareler bu bölgede endemiktir 1.2)Palearktik: Genellikle bu bölgede geyikler ve saygalar yaşar. Bu bölge İndo-Malaya ve Polinezya alt bölgeleri ile birlikte Afrika’dan Pasifik adalarına kadar uzanır. Bu bölgeyi karakterize eden en önemli bitki familyaları Cycdaceae, Pandonaceae, zingiberaceae, Maraceae, Aloe cinsi’dir. 2.Paleotropis Bölgesi: Bu bölge 2 alt bölgeye ayrılır. Bunlar ; 2.1.) Etiyopya 2.2) Oriental 2.1.) Etiyopya: Etiyopya Afrika’nın Paleotropis bölgesinin arasında ki alanları içine alır ve aynı zamanda bitkiler açısından Kapensis hayvanları açısından Madagaskar gibi 2 alt bölgeye ayrılır. Bunlar içinde Kapensis, Etiyopya içinde çok büyük yer işgal etmez. Bu bölgede özellikle bitki çeşitliliği fazladır. Bu bölgede yaşayan bitkiler içerisin de 5 endemik familya bulunmaktadır.Madagaskar’da, Kapensis’te bulunan hayvanların bir çoğu burada bulunmaz buna karşılık bu bölge canlılar açısından izolasyon özelliğine sahiptir.Örn: Afrika’da bulunan insansı maymun, gerçek maymun ve orangutan burada bulunmaz fakat oklu kirpiler, yarı maymunlar ve misk kedileri yalnız burada bulunur. 2.2) Oriental: Hindistan, Güney Çin, Sunda Adaları ve Filipinleri içine alır. Bu bölgenin en önemli özelliği bazı hayvanların buraya has olmasıdır. Bunların başında Tavuz kuşları, Kaplan, Leopar, Hint Fili, Gergedan, Goril, Çakal, Antilop, Boynuzlu Gergedan, Zebra, Afrika Kurdu gelir. Bunlar Oriental alt bölgeyi Etiyopya’dan ayıran en önemli özelliktir. Ayrıca Oriental alt bölge içerisinde de Wallas dediğimiz bir alan bulunmaktadır ki burası da yine Avusturalya ve de Oriental bölge elementlerine sahiptir ve Avusturalya elementleri bu bölgenin batısında ki Wallas çizgisine kadar yayılış göstermektedir. Buna karşılık Oriental bölgelerde bu bölgenin doğusundan geçen Lyddeck bölgesine kadar yayılış gösterir. Paleotropis bölgesi Etiyopya ve Oriental alt bölgeleriyle beraber dünyada ki en fazla bitki türüne sahip bölgeyi oluştururlar. Hatta burada ki bitki türüne Tropikal Flora adı verilmektedir. Örn: Tropikal yağmur ormanları bu bölgede yer alır. Bunun da en büyük nedeni ortalama sıcaklığın 25-30 C arasında olmasıdır. (Bitkiler için ideal sıcaklık aralığı). 3.Neotropis Bölgesi: Orta ve Güney Amerika’yı içine alır. Familyaları Cactaceae, Borameliaceae, Melatomaceae, Kannoceae, Moronthaceae’dir. Burayı karakterize eden en önemli cinste Agave’dir.Hayvanlarda ise özellikle kuşlar kuşlara ait 6-7 familya burası için endemik bunlar da 6 tane yarasa türü burada endemiktir. Burunlu maymunlar, Elektrikli yılan balıkları, Akciğerli Balıklar, Kertenkele ve Boğa Yılanı. Bu bölgede Kuzey Amerika ile arasında Sonera denilen bir bölge bulunur. Bu bölge Kuzeyle, Güney arasında geçişi sağlar. Sonera bölgesinde Kuzey ve Güney Amerika’ya ait türler bulunur. Bununda nedeni tersiyer dönemde izole olmasıdır. Bu nedenle özellikle pek çok hayvan burada evrimleşmiştir. Bu gruplardan çoğu bu bölgeye özellik vermektedir. Sonera bölgesi ile ilgili bazı tartışmalar vardır. 4.Australis Bölgesi: Avustralya, Tazmanya ve Yeni Gine’yi içine almaktadır. Ne var ki hayvanları ele aldığımızda bu bölgede saydıklarımızın yanı sıra Polinezya’yı, Yeni Ginenin tamamını Yeni Zelanda, ve Malezya’yı da kapsadığını görüyoruz. Hayvanlar alemini de ele aldığımızda bu bölgeye Avustralo-Papua bölgesi adı verilir. Bu bölge uzun yıllar izolasyon yaşamıştır. On binden fazla bitki türü bulunur. %86 civarında endemiktir. İçerisinde 2 cins çok önemlidir. Eucalyptus, bunun 500’den fazla türü vardır. Diğer cins ise Acacia 400 tane türü vardır.Hayvanlar da ise Emu ve Tepeli Kuşla, Cennet Kuşları, Kanguru, Lif Kuşlarının ve Yeni Gine Kaplumbağası adı verilen (buraya özgü), bazı kuşların, baykuşların buraya has olduğu görülür. Burada çok fazla sayıda kuşların olması nedeniyle bu bölgeye Ornithogea (kuş bölgesi) adı verilir. Avustralya kaplumbağası ve yılan, keseli hayvanlar yalnız Avustralya da bulunur. 5.Antartis Bölgesi: Bu bölge Güney Amerika’nın Güney ucu ve Yeni Zelanda’nın kısmen bazı alanları ve de Sub-Antartik Adalarını kapsar ve burada 2 cins son derece önemlidir. Netofagus, Fusksiave bunun yanında hayvanlar da ise tamamen diğer bölgelerden çok farklılıklar görülür. B.3.2) Denizsel Biyocoğrafya: Denizler de tür çeşitliliği azdır ancak populasyon fazlalığı vardır. Nedeni ise tuzluluktan ileri gelmektedir. Deniz Biyocoğrafyasın da olan olumsu bir durum tuzluluk oranını fazlalığıdır. Ancak buna rağmen burada yasayan canlılar da vardır. Denizel ekosistem adaptasyonunun zor olmasıdan dolayı çok fazla çeşitlilik yoktur. Fakat rekabet eden canlı çeşitliliğinin az olması populasyonda ki birey sayısının fazla olmasına neden olur. Dünyanın 2/3 denizlerle kaplıdır. Ve buda 361 milyon km2 alana karşılık gelir. Karalar içerisinde ki kısım vardır ki buda 149 milyon km2 karşılık gelir. Yani su yüzeylerinin dünyada kapsadığı toplam alan 510 milyon km2’dir. Buna göre bitkilerin su yüzeyinden 200 m derinliklere kadar yaşadığı görülür. Ayrıca 47 çiçekli bitki türü bu derinliklerde yaşar. Bütün bu su yüzeyleri içinde yalnız medcezir alanlarını kapsayan 2 tane önemli alan vardır. Bunlardan 1.si Mangrove(sakız ağaçları) özellikle tropikal ve sub-tropikal bölgelerin kıyı kısımlarında korunmuş koylar deltalar lagünler ve ırmak yatakları gibi yerlerde oldukça sık çok özel ve aynı zamanda ilginç bataklık vejetasyonu olan Mangrove Ormanları gelişir. Mangroveler büyük boylu ağaçlardan oluşur. Kıyı düzlükleri üzerinde su ile taşınımı olan diaspor(herhangi bir bitkinin kopan bir parçasından yavru oluşturması) kısa bir zamanda gelişerek alçak ve sı bir orman haline dönüşür. 2.si özel bir deniz yosunu olan sargassum ile kaplı sargassum denizidir. Hayvanlara baktığımızda ise dünyada ortalama 85.000 tür olduğu tahmin edilmektedir. Denizel ekosistemler gerek hayvan gerekse bitki türleri bakımından oldukça fazladır. Bunun diğer bir nedeni ise denizlerde karalarda ki kadar bir izolasyonun olmamasıdır. Bu neden ele alındığında Pasifik ve Atlantik olarak iki okyanus bir bütün teşkil eder. İşte bu bütünlük izolasyonu engeller ve sonuçta bu bölge Biyocoğrafya yönünden bir özellik taşımaz. Biyocoğrafya’nın sınıflandırmasını oluşturan başlıca neden bitki ve hayvan ilk var olduğu yerden (gen merkezi) yayılma ve göç etmesidir. Canlıların yaşayabilmesi ve göç edebilmesi için 2 önemli sebep vardır.1- Populasyonun artması 2- Yaşadıkları ortamın ekolojik özelliğinin değişmesiBütün bunların sebebini ve bu sebepler sonucunda canlıların köken ve dağılışını inceleyen Biyocoğrafya’nın yan dalı Koroloji’dir ve bu dalda Ernest HACKEL tarafından ortaya çıkarılmıştır. Canlıların yayılmasının neden ilk olarak alan kazanma isteğidir. Bu dalda en önemli faktör nesillerin devam etme isteğidir. Populasyonlar artsa bile yada ortamda ki ekolojik koşullar değişse bile eğer canlının çoğalma miktarı ve dağılıma özelliği yoksa bu gerçekleşmez. Canlıların Yaşama Alanları Biyocoğrafya canlı ve canlının yaşadığı yerlerin, bu yerlerin oluşumu ve bu yerlerin nasıl seçildiği ve oluşum etkenlerini inceler. Canlının yaşadığı yer anlamına gelen 2 temel sözcük vardır. 1-Lokalite 2-Habitat 1-Lokalite(coğrafik yer): Canlının yaşadığı yerin adresidir. Biyocoğrafik incelemelerde söz konusu olan bitki veya hayvanın nerede yaşıyor olduğudur. Adresi belli olmayan bir bitki ve hayvandan bhasedilmesinin bilimsel olarak hiçbir anlamı yoktur. Bitki yaşadığı yerin adresi ülkesel bazda, kıtasal bazda, il, ilçe, köy veya mezra bazında olabilir. Burada söz konusu olan tamamen coğrafik niteliklerin taşınıyor olmasıdır. Örneğin Türkiye’de Doğu Akdeniz Bölgesinde Adana İli Çukurova Üniversitesi Kampüsü Fen-Edebiyat Fakültesinin Seyhan Baraj Gölüne bakan yamaçları. Habitata ulaşabilmek için lokaliteden sonra adrese devam edilir. Örneğin Altimetre(bulunan yerin deniz seviyesinden yüksekliğini ölçer) veya Gps(bulunan yerin koordinatlarını gösterir) ile daha açıklayıcı bilgiler verilebilir. 2-Habitat: Kelime karşılığı yerdir. Canlının yaşadığı yere Habitat denir. Bu yer büyük alanları kapsadığı için İstasyonda denilir. Yayılış sırasında canlının durduğu yer onun yaşayabileceği türüne uygun öz sahip yerlerdir. Her canlının yaşadığı yerin kendine göre bir takım istekleri ve kendine özgü bir yaşama tarzı vardır. Canlı doğada tek başına yaşayamaz. Bazı özel yaşam şekilleri de vardır. Habitat incelemelerinde önce incelenen canlı grubu belirlenir. Toprak özelliği ele alınır. Bunun amacı yer yüzünde nerelerde hangi canlıların bulunduğunu tespit etmektir. Veri elde etmede ideal yöntem tek tek gezerek araştırma yapılmasıdır. Elde edilen veriler daha sonra coğrafik haritalar da karşılaştırılarak yer belirlenir. Benzerlikler veya farklılıklara göre daha küçük alanlar gibi sorunlar yüzünden bugün coğrafik alanları tespit edilemeyen birçok canlı vardır. Habitat verilirken floristik ve ekolojik olarak adreste verilebilir. Örneğin floristik olarak maki, Qercus coccifera topluluğu için ekolojik olarak hareketli taşların bulunduğu yerler toprağın olmadığı yerler yada açıklık alanlar. Biyosfer: Canlıların yeryüzünde yaşadığı yere biyosfer denir. Biyosferden itibaren yukarılara çıkıldıkça yada aşağılara inildikçe canlıların gittikçe azaldığı yaşamını devam ettiremediği görülür. Canlıların yaşamadığı alana Parabiysfer denir. Parabiyosfer sonrası canlı bulunmaz. Canlılar parabiyosfer ile biyosfer arasında sürekli olarak hareket halindedir. Bunun sonucunda canlılar ve yeryüzünde bulunduğu alanlar incelediğimizde, bu alanların bazılarının küçük-büyük olduğunu bazılarının hem büyük hem de devamlılık gösterdiğini, bazılarının ise büyük ama devamlılık göstermediği görülür. İşte bu yeryüzüde ki alanları 5 grupta inceleyebiliriz. Kesintisiz Kıtalar Arası Alanlar: Kesintili Kıtalar Arası Alanlar: Rölik Alanlar: Vikaryont Alanlar: Endemik alanlar 1-Kesintisiz Kıtalar Arası Alanlar: Canlıların bulunduğu en büyük alanı aluşturur. Bu büyük alan içerisindeki alanların hiç bir alan aynı özellikte değildir. Yanlız birbirine benzerddir. Canlı grupların arasındaki mesafe yok denecek kadar az olduğu için kesintisiz alanlar diyoruz. Bu kesintisiz alanlar kendi içerisinde Kozmopolit Kutup çevresi alanlar Kuzey kutup çevresi alanlar Pan-Tropik alanlar olmak üzere kendi içerisinde 4'e ayrılır

http://www.biyologlar.com/biyocografya-nedir-1

ÜLKEMİZDEKİ DENİZ BİYOÇEŞİTLİLİĞİ

Ülkemizin üç tarafı denizlerle çevrilidir. Bunlar; Akdeniz, Ege ve Karadeniz’dir. Marmara Denizi ise, ülkemizin iç bölgesinde bulunduğu için bu denizlerin arasında sayılmaz. Akdeniz: Akdeniz, ülkemizin güneyindedir. Akdeniz’in Biyoçeşitliliği çok zengin olduğu için burada yaklaşık 285 canlı türünün yaşadığı tespit edilmiştir. Akya, ay balığı, bakalyaro, berber balığı, berlam, camgöz köpekbalığı, fangri mercan, trakonya, bir deniz kaplumbağası olan caretta caretta ve daha birçok tür bu denizde yaşar. Karadeniz: Karadeniz ülkemizin kuzeyinde bulunur ve balıkçılık bura için her zaman önemli bir gelir kaynağı olmuştur. Burada şu ana kadar 247 kadar balık türünün yaşandığı biliniyor. Mersin balığı, kefal, uskumru ve çaça gibi pek çok tür, bu bölgede yoğun olarak görülmektedir. Ege Denizi: Ege Denizi ülkemizin batısında bulunur ve balık türleri açısından oldukça zengindir. Yaklaşık 200 kadar tür olduğu bilinmektedir. Fangri mercan, ıskorpit, karagöz, orfoz, sinagrit ve benzeri balıklara burada yaygın olarak rastlanır. Çünkü bu türlerin yaşamak için en elverişli denizi Ege Denizi’dir. Bu balık türlerinin çoğu, doğayı tehdit eden tek canlı olan insanlar yüzünden yok olma tehlikesindedir. Eğer insanlar doğaya saygısızca davranışlarını sürdürürlerse denizler bir yaşam ortamı olmaktan çıkacak ve insanlık bir evren dramıyla karşı karşıya kalacaktır. Son yıllarda ortaya çıkan tehlike belirtileriyle doğanın ve buna paralel olarak çevre korunmasının ön plana çıkması, aynı çizgide ülkemizde de kamuoyunun gittikçe bilinçlenmesi geleceğe umutla bakabilmenin nedenini oluşturmaktadır.

http://www.biyologlar.com/ulkemizdeki-deniz-biyocesitliligi

“İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi” raporu yayınlandı

WWF’in iklim değişikliğinin türler üzerindeki etkilerine dikkat çeken yeni raporu, aralarında Türkiye’de bulunan yeşil deniz kaplumbağasının da bulunduğu 10 türe dikkat çekiliyor.Küresel iklim değişikliğini durdurmak için Paris’te görüşmeler devam ediyor. Kuraklıklar, seller, sıcak hava dalgaları gibi hava olaylarının şiddet ve sıklığını arttıracak iklim değişikliği, dünyada yaşayan tüm türlerin geleceğini de tehdit ediyor. WWF tarafından hazırlanan‘İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi’ adlı rapor, bu etkileri göstermek için iklim değişikliğinin etkilediği 10 önemli türü mercek altına alıyor. Risk altındaki türler arasında panda, kutup ayısı, orangutan gibi besin piramidinin yukarısında yer alan türlerin yanı sıra, WWF-Türkiye’nin korumak için yıllardır etkili bir program yürüttüğü yeşil deniz kaplumbağaları da yer alıyor. Raporun sürprizi ise ‘insan’ın da bu 10 tür içerisinde yer alması.WWF-Türkiye Doğa Koruma Müdürü Sedat Kalem, “İklim değişikliği sadece insanı değil etrafımızdaki canlı yaşamı da etkiliyor. Orman yangınlarının artması başta tehlike altındaki türler olmak üzere ormana bağımlı yaşayan bütün canlılar için çemberin daralması anlamına gelirken, denizlerdeki su sıcaklığının artması da en küçük balıklardan balinalara kadar denizel türlerin besin (plankton) yetersizliği ile azalmasına, dağlar ve stepler üzerindeki bitki topluluklarının yatay ve dikey yayılış alanlarının küçülmesine yol açacak. Deniz kaplumbağalarının yuva sıcaklıklarındaki 1 derecelik artış sonucu erkek birey sayısının azalması türün üreme becerisini düşürerek gezegenimiz üzerindeki varlığını daha da zorlaştıracak. Canlı türleri ve doğal yaşam ortamlarının yok olduğu bir dünyada insanın var olması düşünülemez” dedi.“İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi” raporuna ulaşmak için bu bağlantıya tıklayınız.(Yeşil Gazete)https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikliginin-turler-uzerindeki-etkisi-raporu-yayinlandi

“İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi” raporu yayınlandı

“İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi” raporu yayınlandı

WWF’in iklim değişikliğinin türler üzerindeki etkilerine dikkat çeken yeni raporu, aralarında Türkiye’de bulunan yeşil deniz kaplumbağasının da bulunduğu 10 türe dikkat çekiliyor.Küresel iklim değişikliğini durdurmak için Paris’te görüşmeler devam ediyor. Kuraklıklar, seller, sıcak hava dalgaları gibi hava olaylarının şiddet ve sıklığını arttıracak iklim değişikliği, dünyada yaşayan tüm türlerin geleceğini de tehdit ediyor. WWF tarafından hazırlanan‘İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi’ adlı rapor, bu etkileri göstermek için iklim değişikliğinin etkilediği 10 önemli türü mercek altına alıyor. Risk altındaki türler arasında panda, kutup ayısı, orangutan gibi besin piramidinin yukarısında yer alan türlerin yanı sıra, WWF-Türkiye’nin korumak için yıllardır etkili bir program yürüttüğü yeşil deniz kaplumbağaları da yer alıyor. Raporun sürprizi ise ‘insan’ın da bu 10 tür içerisinde yer alması.WWF-Türkiye Doğa Koruma Müdürü Sedat Kalem, “İklim değişikliği sadece insanı değil etrafımızdaki canlı yaşamı da etkiliyor. Orman yangınlarının artması başta tehlike altındaki türler olmak üzere ormana bağımlı yaşayan bütün canlılar için çemberin daralması anlamına gelirken, denizlerdeki su sıcaklığının artması da en küçük balıklardan balinalara kadar denizel türlerin besin (plankton) yetersizliği ile azalmasına, dağlar ve stepler üzerindeki bitki topluluklarının yatay ve dikey yayılış alanlarının küçülmesine yol açacak. Deniz kaplumbağalarının yuva sıcaklıklarındaki 1 derecelik artış sonucu erkek birey sayısının azalması türün üreme becerisini düşürerek gezegenimiz üzerindeki varlığını daha da zorlaştıracak. Canlı türleri ve doğal yaşam ortamlarının yok olduğu bir dünyada insanın var olması düşünülemez” dedi.“İklim Değişikliğinin Türler Üzerindeki Etkisi” raporuna ulaşmak için bu bağlantıya tıklayınız.(Yeşil Gazete)https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikliginin-turler-uzerindeki-etkisi-raporu-yayinlandi-1

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Nesli Tükenen Hayvanlar ve Yok Olmaya Etki Eden Faktörler

Günümüzde pek çok hayvan türü neslinin tükenmesi sorunuyla karşı karşıyadır Bunda yıllar içerisinde değişen çevre şartlarının yanı sıra insandan kaynaklanan faktörlerde etkilidir

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-ve-yok-olmaya-etki-eden-faktorler

SÜRÜNGENLERİN YAŞAM ÖZELLİKLERİ

Günümüzde yaşayan sürüngenler arasında bazı cinslerin, erkeğin şiddetle koruduğu bir yaşam bölgesi vardır. Aligator ve çeşitli kertenkelelerde (sözgelimi iguanalar, skinkler vb.) durum böyledir; geko, yaşam bölgesinin sınırını dışkılarıyla belirler. Yılanlar ve kaplumbağaların sınırlı yaşam yerleri yoktur. Gerçek koloni oluşturan sürüngen sayısı azdır ama çoğu, özellikle kışı geçirmek için oldukça büyük topluluklar oluştururlar. Bazı türler, karınca ya da termit yuvalarında yaşarlar. Bu durum özellikle ikiyönlü kertenkelegillerde (Amphisbaenidae) görülür. Cinsel farklılık genellikle az belirgindir; sırt yüzgeçleri ve baş boynuzları kimi kez erkeğe özgüdür. Eşler (yani bir erkek ve bir dişi) çiftleşmek için dışkılıklarını birbirine yaklaştırırlar. Erkek, dişinin sırtına kimi kez dişleriyle yapışarak ata biner gibi biner. Döllenmede gecikme olabilir, spermatoyitler de uzun süre canlı kalabilirler: Bir yılan son çiftleşmesiden beş yıl sonra yumurtlayabilir. Sürüngenler, çoğunlukla, yumurtlayıcıdırlar (ovipar). Yumurtalarını toprağa gömerler; yavru, yumurtadan çıktığında erişkinin küçük bir modeli gibidir. Dişi aligator, bitki kalıntılarıyla bir yuva yapar; bu sürüngenlerde seyrek görülen bir durumdur. Kimi kertenkeleler ve yılanlar, sözgelimi engerek ve doğurgan kertenkele doğurucudur (vivipar). Sürüngenlerin deri değiştirmesi iyi bilinen bir olaydır. Üstderinin boynuzsu tabakası (stratum cornerum) yaklaşık her ay parçalar halinde düşer. Büyüme, beslenme, sıcaklık gibi çeşitli iç ve dış etkenler bu olayın kaynağı olabilir. Yılanlar derilerini tek bir parça halinde bırakırlar. Sürüngenler, yüz yaşına, hatta kaplumbağalar bunun iki katı olmak üzere çok ileri yaşlara erişebilirler. Tropikal bölgelerde yaşayan sürüngenlerin bolluğuna karşın, kimi türlerin seyrekleşmesinden ya da ortadan kalkmasından insanlar sorumludur (yılan derisinin özellikle marokencilikte kullanımı nedeniyle). Rodriguez adası kaplumbağasının (Testudo vosameri) soyu, XVIII. yy'a doğru tükenmiştir.

http://www.biyologlar.com/surungenlerin-yasam-ozellikleri

SÜRÜNGENLERİN GENEL YAPISI

SÜRÜNGENLERİN GENEL YAPISI

Sürüngenlerin kafatası, kafatasının şakak bölgesinin ve arka bölgesinin kemiklerinin çoğu kez bulunmayışıyla nitelendirilir.

http://www.biyologlar.com/surungenlerin-genel-yapisi

Yavru Kaplumbağalar Denizle Buluştu

Yavru Kaplumbağalar Denizle Buluştu

Akdeniz Bölgesinde en yoğun yuvalama kumsallarından Hatay’ın Samandağ ilçesindeki Çevlik sahilinde yeşil deniz kaplumbağaları (Chelonia Mydas) yumurtalarından çıkmaya başladı. Orman Su ve işleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar 7. Bölge Müdürlüğüne bağlı Hatay Şube Müdürlüğü ile Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği'nin 2013 yılında yürüttüğü proje kapsamında Samandağ sahiline yumurta bırakan yeşil deniz kaplumbağaları ve caretta carettalar gönüllü öğrencilerin çalışmaları neticesinde yuvaları korumaya alınmıştı. Düzenlenen etkinlikte yumurtalarından ve yuvadan çıkan 76 adet Yeşil Deniz Kaplumbağasının (Chelonia Mydas) denizle buluşması hayranlıkla izlendi. Düzenlenen etkinliğe; Hatay Valisi M. Celalettin LEKESİZ,  Doğa Koruma ve Milli Parklar VII. Bölge Müdürü Etem BOZ ile Mustafa Kemal Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. H. Salih GÜDER, Samandağ Kaymakamı Süleyman ÖZÇAKICI, Samandağ Belediye Başkanı Mithat NEHİR, Doğa Koruma ve Milli Parklar Hatay Şube Müdürü Cüneyid ÇAĞLAR, Şube Müdürlüğü Personeli ile doğaya ve çevreye duyarlı vatandaşlar katıldı. 7. Bölge Müdürümüz Sayın Etem BOZ yaptığı konuşmada; ‘’2013 yılı Samandağ Deniz Kaplumbağaları koruma çalışmalarının T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar 7. Bölge Müdürlüğü Hatay Şube Müdürlüğü ile Samandağ Çevre Koruma ve Turizm Derneği arasında imzalanan iş birliği çerçevesinde yürütüldüğünü, Samandağ üreme kumsalının Ülkemizin ve Akdeniz’ in en önemli Yeşil Deniz Kaplumbağası ( Chelonia mydas) üreme kumsallarının başında geldiğini ifade etti. Bu yıl içerisinde Samandağ üreme kumsalında 1200 adet yuva tespit edildiğini ve bu rakamın önceki yılların iki katı olduğunu belirten Boz, etkinliğe katılan ve destek veren; Hatay Valisine, Üniversite çalışanlarına, Samandağ Kaymakamlığı ve Belediye Başkanına teşekkür ederek; çevreye duyarlı, hayvan sever vatandaşların etkinliğe yoğun ilgi gösterdiğini ve katılımlarından dolayı duyduğu memnuniyeti dile getirdi. İlgiyle izlenen yavru kaplumbağalar denizle buluşup dalgalar arasında gözden kayboldu. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yavru-kaplumbagalar-denizle-bulustu

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Yaban Hayatı Takibinde Son Teknolojiyi Kullanıyor…

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Yaban Hayatı Takibinde Son Teknolojiyi Kullanıyor…

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü, yürüttüğü yaban hayatı çalışmaları ile nesli tükenen türlerin korunmasına ilişkin faaliyetlerinde son teknolojiyi kullanıyor. Nesli tehlike altında olan yaban hayvanları GPS’li tasmalar aracılığıyla yakından takip ediliyor.GPS Takılan Türlerden Her 7 Saatte Anlık Konumsal Veri AlınıyorBakanlığının nesli tehlike altına giren türlerin popülasyonunun devamlılığı adına üniversiteler ve STK’lar ile işbirliği yaptığını ifade eden Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu üretme istasyonlarında çoğaltılan türlerin, eskiden yayılış gösterdiği alanlara yerleştirildiğini söyledi.Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bulundukları alanlardan taşınarak yerleştirilen bu türlerin GPS’li tasmalar aracılığıyla, yedi saatte bir anlık konumsal verileri alınmak suretiyle DKMP Genel Müdürlüğü tarafından Ankara’dan izlendiğini de sözlerine ekledi.2013’te 28 Türe GPS TakıldıTakılan GPS’ler ile türlerin alan kullanımı, hayatta kalma oranları, mevsimsel göçleri ve davranış şekilleri tespit ediliyor. Bu kapsamda 2013 yılında ise 3’ü kızıl geyik, 4’ü alageyik, 4’ü yaban keçisi, 2’si ayı, 4’ü kurt, 5’i kelaynak, 2’si deniz kaplumbağası ve 4 adedi de nesli tehlike altında olan tepeli pelikan olmak üzere toplam 28 türe GPS’li tasma takıldı. Giresun ve Gümüşhane’ye 34 Kızıl Geyik YerleştirildiTürkiye’nin en büyük kara memelilerinden biri olan Kızıl Geyik (Cervus elaphus), günümüzde sadece Türkiye’nin Marmara ve Batı Karadeniz bölgelerinde yayılış gösteriyor. Nesli tehlike altında olan bu türlerin eski yaşam alanlarına yeniden yerleştirilmesi maksadıyla çoğaltılan kızıl geyiklerden Giresun iline 20, Gümüşhane iline ise 14 olmak üzere 34 adet yerleştirildi.GPS Takılan Türlerden Her 7 Saatte Anlık Konumsal Veri AlınıyorBakanlığının nesli tehlike altına giren türlerin popülasyonunun devamlılığı adına üniversiteler ve STK’lar ile işbirliği yaptığını ifade eden Orman ve Su İşleri Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu üretme istasyonlarında çoğaltılan türlerin, eskiden yayılış gösterdiği alanlara yerleştirildiğini söyledi.Prof. Dr. Veysel Eroğlu, bulundukları alanlardan taşınarak yerleştirilen bu türlerin GPS’li tasmalar aracılığıyla, yedi saatte bir anlık konumsal verileri alınmak suretiyle DKMP Genel Müdürlüğü tarafından Ankara’dan izlendiğini de sözlerine ekledi.2013’te 28 Türe GPS TakıldıTakılan GPS’ler ile türlerin alan kullanımı, hayatta kalma oranları, mevsimsel göçleri ve davranış şekilleri tespit ediliyor. Bu kapsamda 2013 yılında ise 3’ü kızıl geyik, 4’ü alageyik, 4’ü yaban keçisi, 2’si ayı, 4’ü kurt, 5’i kelaynak, 2’si deniz kaplumbağası ve 4 adedi de nesli tehlike altında olan tepeli pelikan olmak üzere toplam 28 türe GPS’li tasma takıldı.Giresun ve Gümüşhane’ye 34 Kızıl Geyik YerleştirildiTürkiye’nin en büyük kara memelilerinden biri olan Kızıl Geyik (Cervus elaphus), günümüzde sadece Türkiye’nin Marmara ve Batı Karadeniz bölgelerinde yayılış gösteriyor. Nesli tehlike altında olan bu türlerin eski yaşam alanlarına yeniden yerleştirilmesi maksadıyla çoğaltılan kızıl geyiklerden Giresun iline 20, Gümüşhane iline ise 14 olmak üzere 34 adet yerleştirildi.Doğru ve Güvenilir Envanter İçin İnsansız Hava Aracı Kullanma Çalışmaları Devam Ediyor Diğer yandan türler arasındaki ilişkinin ve ekosistemdeki av-avcı ilişkisinin daha güvenilir verilere dayanılarak belirlenmesi maksadıyla kurt ve ayının yanı sıra vaşak, çakal, tilki gibi yırtıcı türlere de GPS tasmalar takılması planlanıyor.Ayrıca yaban hayvanlarının envanter çalışmalarında doğru ve güvenilir veri elde etmek maksadıyla insansız hava aracı ile envanter çalışmalarının uygulanabilirliği adına çalışmalar devam ediyor.Türlerin korunmasına ilişkin yönetsel faaliyetlerde ve karar verme sürecinde etkin rol oynayan Orman ve Su İşleri Bakanlığı’nın yürüttüğü yaban hayatı çalışmalarında GPS tasmalar, insansız hava aracı gibi teknolojik ekipmanları kullanması, yaban hayatı yönetiminde önemli rol oynuyor.http://www.ormansu.gov.tr

http://www.biyologlar.com/orman-ve-su-isleri-bakanligi-yaban-hayati-takibinde-son-teknolojiyi-kullaniyor

Bir Cennet İki Atol

Bir Cennet İki Atol

Madagaskar ile Afrika'nın güneyi arasında sıkışmış iki küçük Fransız adasından biri yeşil deniz kaplumbağalarına çiftleşme alanı sağlıyor. Diğeriyse Galapagos Köpekbalıklarına ev sahipliği yapıyor.Dans eden iki kaya getirin gözünüzün önüne... Yeşil deniz kaplumbağası cinselliği işte buna benzer bir şey: Sumo güreşçisi boyutunda iki dev yaratık, birbirlerinin kabuğuna kilitlenmiş, mercan resifinin berrak sularında yüzgeçleriyle ağır ağır ilerliyor. Her yıl ortalama 10 bin dişi yeşil deniz kaplumbağası çiftleşmek üzere Madagaskar'ın güneybatı kıyıları açıklarındaki İle Europa'yı çevreleyen bu resifte bir araya geliyor, sonra da yumurtalarını bırakmak için kıyıya çıkıyor.Yeşil deniz kaplumbağalarının "rastlantısal çok eşlilik" denilen bir üreme taktiği var. Erkek kaplumbağalar, enerjilerini belli bir alanı korumak ya da kavga etmek için değil, serbest bir dişi bulmak ya da çiftleşenlerin arasına girmek için harcıyor. Erkeklerin yüzgeçlerinde ve kuyruklarında, dişilerin kabuğuna tutunmak için kullandıkları büyük tırnaklar var. Bazı erkekler başarılı bir aşığı yerleştiği yerden dövüşerek ve ısırarak, çoğunlukla da çifti yaralayarak indirmeye çalışıyor.Hormon şaşkını rakiplerden birinin, dişinin üzerindeki erkeğin kabuğuna kilitlendiği de oluyor. Deniz Biyoloğu Wallace J. Nichols, "Bu durumun iki numaralı erkeğe hiç yararı yok," diye belirtiyor. Hepsi bir öndeki kaplumbağaya tutunmuş dörtlü erkek kaplumbağa grupları bile görmüş. "Bahçedeki solucanlar böyle bir şey yaptığında olsa olsa ilginç durur" diyor. "Ama 180 kiloluk deniz kaplumbağaları söz konusu olunca olay sirk gösterisine dönüşüyor."Europa'nın kaplumbağa sirkini izleyen insan sayısı fazla değil. Ada bir doğa rezervi ve suları koruma altında. Yaklaşık 110 kilometre kuzeybatısındaki komşusu Bassas da India gibi, Europa da Madagaskar'ın etrafını uydu gibi çevreleyen beş küçük kara parçasının oluşturduğu Scattered Adaları'ndan biri.Madagaskar dâhil kimi devletlerin karşı çıktığı Fransız egemenliği, stratejik öneme sahip. Scattered Adaları'nın toplam yüzölçümü sadece 44 kilometrekare, ama ayrıcalıklı ekonomik bölgelerinin toplamı 15 bin kat daha büyük. Fransa boyutlarında bir okyanus alanını kapsıyor. Fransa, yasadışı balık ve kaplumbağa avını denetim altında tutuyor ki bu da adaların biyolojik çeşitliliği açısından önemli. Europa dâhil kimi adalarda askeri garnizon ve jandarma konuşlanmış durumda ve suları savaş gemileri tarafından kontrol altında tutuluyor. Mozambik Kanalı'nın orta yerinde birbirine yakın duran Europa ve Bassas da India aslında tamamen farklı iki yer. Çalılık bir ada olan Europa, sadece yuvalanan kaplumbağalara değil, üreyen bir milyon deniz kuşu çiftine de ev sahipliği yapıyor. Bassas ise suyun üstüne ancak çok küçük bir bölümü çıkan ve yaklaşık 85 kilometrekarelik lagünü köpekbalığı kaynayan bir atol. Her iki ada da Batı Hint Okyanusu'nda varlığını sürdürmeyi başaran az sayıdaki sağlıklı deniz ekosistemleri arasında yer alıyor. Makaleyi fotoğraflayan deniz biyoloğu Thomas Peschak, "Dışarıdan bakıldığında pek bir şeye benzemiyorlar, sıradan birer nokta gibiler," diyor. "Ama burada bir kez daldınız mı, artık başka bir yeri beğenmeyecek kadar şımarıyorsunuz."Kaynak:http://www.nationalgeographic.com.tr/ngm/1404/konu.aspx?Konu=3

http://www.biyologlar.com/bir-cennet-iki-atol

Mary River <b class=red>Kaplumbağası</b>

Mary River Kaplumbağası

Mary River Kaplumbağası, günlük hayatta karşılaşmayacağımız tamamen ismi bize yabancı bir kaplumbağa’dır. Gazeteden, dergiden veya internetten bu kaplumbağanın ismini okuduğumuzda eminim uzun uzun düşünürdük. Bizde çağrışım yapmasını beklerdik. Mary River Kaplumbağası, ne kadar alışık olmasak da, ismini ilk defa duyuyor olsak da, var olan kaplumbağa türlerinden bir tanesidir.Mary River Kaplumbağası, aynı zaman da ‘ pet shop ‘ kaplumbağası olarak da bilinmektedir. Bu ilginç kaplumbağa türünün ana vatanı Avustralya’dır. Avustralyadaki Güney-Doğu Queensland’ın Mary Nehri’nde yaşayan yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan kısa boyunlu bir kaplumbağa türüdür. Bu kaplumbağalar kendilerine has özellikleriyle bildiğimiz kaplumbağa türlerinden ayrılmaktadırlar. Bu kaplumbağaların kafalarındaki saç değil alg yani yosundur. Avustralya’nın en büyük türlerinden biridir. Kabuk uzunluğu 50 cm aşan örnekler kaydedilmiştir.Yetişkin Mary River kaplumbağaları renkli, düz veya güzel desenli olabilmektedir. Genel olarak rengi paslı kırmızı, kahverengi veya neredeyse siyaha kadar değişebilir. Bu canlı türünün de ne yazık ki nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Nesli tükenmekte olan hayvanlar listesinde ikinci sıra da yer almaktadır. Bu ilginç canlılar suyun altında da kolayca nefes alabilirler. Vücutlarındaki kanallar sayesinde suyun altında oksijen almada sıkıntı çekmezler fakat düzenli olarak hava almak için denizin yüzeyine çıkarlar. Dişiler genellikle 34 cm, erkekler ise genellikle 42 cm olurlar. Erkeklerin kuyrukları uzun ve enine basıktır. Çiftleşme zamanı aralık-ekim ayları arasındadır. Dişiler 25 yaşında, erkekler 30 yaşında cinsel olgunluğa ulaşırlar. Dişi her sene aynı yere 12-25 yumurta bırakır.Yumurtalar 50 gün sonra aralık-şubat ayları arasında çatlar.Kaynakça: google, canlılarYazar: Hamza canhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/mary-river-kaplumbagasi

Dinozorların Yok Olduğu Zamana Tarihlenen Fosil Yatağı Bulundu

Dinozorların Yok Olduğu Zamana Tarihlenen Fosil Yatağı Bulundu

New Jersey’de bulunan eski bir maden ocağında, tarihi dinozorların soylarının tükenişine çok yakın bir tarihe dayanan bir fosil yatağı keşfedildi.66 milyon yıl önce bir astroid Dünya’ya çarptığında, gezegenin üzerindeki bitkilerin ve hayvanların neredeyse %75’ini yok etti. Günümüzdeki kuşların atası olan dinozorların dışındaki bütün dinozorlar bu çarpışma ile yok oldu. Böylesine büyük bir yokoluşun ardından, dinozorların fosillerini içeren bir kemik yatağına hiçbir zaman ulaşılamamıştı, ancak New Jersey’nin küçük bir kasabasının yanında yer alan bir maden ocağında, bugüne kadar ortaya çıkarılamayan bu gizemli kalıntılar keşfedilmiş olabilir. Çalışmaya dahil olan araştırmacılar kesin kanıtlar elde edememiş olsalar da, maden ocağı dinozorların soyunun tükenmesine neden olan olayın çok yakınına tarihlendiriliyor. Maden ocağındaki kazıların başında yer alan paleontolog Dr. Kenneth Lacovara “Alanın tam olarak dinozorların soylarının tükendiği döneme tarihlendirilebileceğine emin değiliz, ancak alandaki fosilleri, çökeltileri ve kimyasalları inceleyerek bu hipotezi test ediyoruz.” dedi. Araştırmacılar, fosil yatağında astroid ve kuyrukluyıldızların içerisinde bolca bulunan iridyuma rastladıklarından, kazı alanının çarpışmanın çok yakın bir dönemine tarihlendirilmesinin mümkün olduğunu belirtiyorlar.New Jersey’deki bu maden ocağı, neredeyse 100 yıldır Inversand şirketine aitti ve kullanıldığı dönemde ocaktan gübreleme ve su arıtma için kullanılan kireçtaşı çıkartılıyordu. Bu maden ocağı, aynı zamanda çoğunluğu deniz organizmalarından oluşan zengin fosil kaynakları ile de biliniyor.Bölge Kretase Dönemi’nin sonunda (dinozorların yok olduğu dönemin sonlarında), balık, su kaplumbağası, timsah ve hatta mosasaurlarla dolu sığ bir tropikal denizdi. Yaklaşık 66 milyon yıl önce, belki bir astroidin çarpması ile, belki de başka bir nedenden bu denizin birçok sakini yaşamına veda etti ve bu canlıların kalıntıları büyük kemik yataklarında saklı kaldı.Rowan Üniversitesi geçen senenin sonunda bu maden ocağını Inversand şirketinden 2 milyon Dolar karşılığında satın aldı. Üniversitenin planı, kazılara devam ederek fosil yatağının gerçek tarihini belirlemek ve kemik yatağının ardındaki sırları ortaya çıkarmak. Eğer fosil yatağı gerçekten tahmin edilen döneme tarihlendirilirse, bu yatak, dinozorların soylarının tükenişine tarihlendirilen ilk kemik yatağı olarak, bu olayın nasıl gerçekleştiğine ışık tutacak ve uluslararası bir önem taşıyacak.Rowan Üniversitesi, maden ocağını, gelecek nesillere yalnızca paleontolojiye değil, genel anlamda bilime ilgi duymaları için ilham verebilecek, kendi müzesi ve tesislerine sahip bir eğitim merkezine dönüştürmeyi planlıyor.http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/dinozorlarin-yok-oldugu-zamana-tarihlenen-fosil-yatagi-bulundu

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Nesli Tükenen Bitki ve Hayvanlar

Bilim çevrelerinin en iyimser tahminlerine göre, 20-30 yıl içinde dünyadaki canlı türlerinin beşte biri, soylarının tükenme tehlikesi altında bulunuyor.

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-bitki-ve-hayvanlar

Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU

Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU

Türkiye’nin ilk Herpetoloğu olan Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU 1913’de Ödemiş (İzmir)’de doğmuştur. 1932’de İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii Bilimler Bölümüne kaydını yaptırmış ve 1936’da mezun olmuştur. Askerlik hizmetini yerine getirdikten sonra aynı bölümde 1941 yılında asistan olarak göreve başlamıştır. Burada “Sur le métabolisme de la corde nerveuse du ver de tere” adlı tezi ile BAŞOĞLU Zooloji Doktoru ünvanını almıştır. 1946 yılında BAŞOĞLU, o zamanlar İstanbul Üniversitesi’nde ders veren Alman Profesör Kurt KOSSWIG rehberliğinde, Bodenheimer’ın 1944 yılında yazmış olduğu “Introduction into the knowledge of Amphibia and Reptilia of Turkey” adlı eseri Türkçe’ye çevirmiştir. Bundan sonra BAŞOĞLU Herpetolog olmaya yönelmiş ve “Experiments on the composition of the alveolar air in Testudo graeca and Clemmys rivulata” adlı eseri ile Doçent ünvanını almıştır. Avrupa’nın değişik bilimsel herpetoloji merkezlerinde yoğun çalışmalarından sonra 1958’de Münih’den Profesör W. HELLMICH ile beraber Doğu Anadolu’da Van Gölü civarıda verimli bir araştırma gezisine çıkmıştır. 1961 yılında Prof. Dr. BAŞOĞLU Bornova-İzmir’de E. Ü. Fen Fakültesi’nin kurucuları arasında yer almış ve 1981 yılına kadar “Sistematik Zooloji Kürsüsü”nün başkanlığını yürütmüştür. Bütün bu yıllar boyunca bilimsel çalışmaları herpetoloji konusunda olmuş ve kendi yetiştirdiği 6 Zooloji doktoru ile birlikte, Ege Üniversitesi’nde ilk “Türk Herpetoloji Merkezi”ni kurmuş ve organize etmiştir. Şimdi bu merkezin müzesinde, Türkiye’de yaşayan hemen bütün kurbağa ve sürüngen taksonlarından örnekler içeren, 20.000’den fazla bireyden oluşan, büyük ve zengin bir herpetolojik kolleksiyon mevcuttur. Günümüze kadar, yukarıda değinilen 6 doktordan birisi İstanbul Üniversitesi’ne tayin olmuş (şimdi emekli doçent), diğer 5’i profesör derecesine yükselmişler, bunlardan birisi (İ. Baran) 9 Eylül Üniversitesi’ne atanmış, geri kalan 4’ü (N. Öktem, N. Özeti, A. Budak ve M. K. Atatür) ise Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü’nden emekli olmuştur. BAŞOĞLU aynı zamanda Sistematik Zooloji Kürsüsü’ndeki (Günümüzde Zooloji Anabilim Dalı) “Hayvan Fizyolojisi Laboratuvarı”nın kurucusudur. Son 20 yılında Dr. Muhtar BAŞOĞLU ve ekibi Türkiye Herpetofaunası’nı çalışmış ve bu çalışmalarının sonucunu topladığı 3 kitap yayınlamıştır. Bu kitaplar: “Türkiye Amfibileri” (1973, Prof. Dr. N. ÖZETİ ile beraber) “Türkiye Sürüngenleri, Kısım I, Kaplumbağalar ve Kertenkeleler” (1977), ve “Kısım II, Yılanlar” (1980)-Prof. Dr. İ. BARAN ile beraber. Her üç kitap da yeterli düzeyde İngilizce özetler de içerecek şekilde Türkçe yazılmıştır. BAŞOĞLU’nun en dikkat çekici eseri, şüphesiz Nil Yumuşakkabuklu KaplumbağasıTrionyx triunguis’in güneybatı Anadolu’da da varolduğu keşfiyle ilgili olanıdır, ama aynı zamanda, aşağıda verilen “bilim dünyasına kazandırdığı yeni taksonlar” listesinden de görüleceği gibi, Likya Semenderi Mertensiella luschani (günümüzde Lyciasalamandra luschani) ile de yoğun bir şekilde ilgilenmiştir. Eremias velox suphani BAŞOĞLU & HELLMICH 1968 Mertensiella luschani atifi BAŞOĞLU 1967 Mertensiella luschani fazilae BAŞOĞLU & ATATÜR 1974 Mertensiella luscahni finikensis BAŞOĞLU & ATATÜR 1975 Mertensiella luschani antalyana BAŞOĞLU & BARAN 1976 BAŞOĞLU diğer birçok ülkeden meslekdaşları ile yaygın bir bilimsel düzeyde ve genellikle samimi kişisel ilişkilere sahipti. Aşağıdaki bilimsel isimlendirmeler onun adına tesis edilmiştir. Anaitis basoglui LATTIN 1955 (Geometridae) Carabus (Procerus) scrabrosus basoglui SCHWEIGER 1962 (Carabidae) Prosicuophora basoglui PUYTORAC & ÖKTEM 1967 (Ciliophora) Lacerta cappadocica muhtari EISELT 1978 (Lacertidae) Ophisops elegans basoglui BARAN & BUDAK 1978 (Lacertidae) Mertensiella luschani basoglui BARAN & ATATÜR 1980 (Salamandridae) Cyrtodactylus basoglui BARAN & GRUBER 1982 (Gekkonidae) Entodinium basoglui ÖKTEM & GÖÇMEN 1996 (Ciliophora) Başoğlu her yerde herkes tarafından çok sevilen bir kişi olmuş; süregelen sessiz dostluğu, tevazuu ve ister bilimsel projelerde olsun, ister şahsi sorunlarla ilgili olsun her meslekdaşına ve talebesine elinden gelen tüm yardımı sunmadaki kararlılığı ile çok değer verilen bir kişi olarak dikkat çekmiştir. Talebeleri arasında, sadece nazik tavırları için değil, aynı zamanda etkili bir zooloji öğretimine duyduğu heves ile de çok popüler olmuştur. 1941 yılından beri BAŞOĞLU Fitnat hanımla mutlu bir evliliği sürdürmüştür, tek oğulları bir jeolog olan Dr. Şerif BAŞOĞLU’dur. 1980’lere kadar iyi olan sağlığının kötüye gitmesinde 29 Ekim 1980’de eşinin ölümü üzerine yaşadığı şokun büyük etkisi olmuştur. Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU’nun 21 Şubat 1981 tarihindeki zamansız ölümü; yaşam boyunca ideali kendi kurmuş olduğu “Türk Herpetoloji Merkezi”nde etkili bilimsel çalışmalar yapabilecek ve bu işe hevesli bir zoologlar grubu yetiştirmek olan dikkate değer bir herpetolog ve isim yapmış bir hocanın meslek hayatına son vermiştir. Prof. Dr. Muhtar BAŞOĞLU’nun Yayın Listesi 1938 (H. WINTERSTEIN ile): Über den Stoffwechsel des Nervensystems. Kongressber. XV. Internat. Physiol. Kongr. 2:232-233. 1938 (H. WINTERSTEIN ile): Resherches sur le métabolisme d'exitation du systéme nerveux. Arch. Internat. Physiol. 48:349-369. 1944 (H. WINTERSTEIN & F. ALPDOGAN ile): Untersuchungen über die Alveolarluft des Frosches. Rev. Fac. Sci. Univ. Istanbul (B ) 9: 171-180. 1945: Three species of Lacertidae, new for Turkey. Ibid. 12: 182-190. 1947: On some varietas of Vipera berus from Nort-Eastern Anatolia. Ibid. 12: 182-190 1950: Turkiye'deki zehirli ve zehirsiz yilanlari ayirt eden baslica dis vasiflar (The main morphological characters to differentiate the poisonous snakes from the non-poisonous ones in Turkey). Biyol. Mecmuasi, Istanbul 1:4-5. 1950: Turkiye'deki bacaksiz kertenkeleler (The legless lizards of Turkey). Ibid. 1:63-65. 1952: Solunuma dair basit bir deney (A simple experiment on respiration). Biyol. Dergisi Istanbul 2:109. 1952: Kurbagada kapiller dolasim (Capillary Circulation in frogs). Ibid. 2:19. 1961 (F. BILGIN ile): On some new specimens of Sand-boa, Eryx jaculus L. from Izmir (Western Anatolia). Ann. Mag. Nat. Hist. London (13) 4: 557. 1964 (S. ZALOGLU ile): Morphological and osteological studies in Pelobates syriacus from Izmir (Western Anatolia). Senk. biol. Frankfurt 45: 233-242. 1968 (W. HELLMICH ile): Eine neue Eremias-Form aus Ost-Anatolien (Reptilia, Lacertidae). Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 67, 9 pp. 1977 (I. BARAN ile): Son bulgulara göre Mertensiella luschani (Urodela, Amphibia) turunun Anadolu'daki cografi irklari (The geoegraphic races of Mertensiella luschani (Urodela, Amphibia) in Southwestern Anatolia. T.B.T.A.K. VI. Bilim Kongr., Teblig Özetleri, p. 252. 1954: Phrynocephalus helioscopus hakkinda (On Phrynocephalus helioscopus). Ibid. 4:16-17. 1954 Turkiye'nin Scincidae familyasina ait kertenkele cinsleri için bir tayin anahtarı (An identification-key for the lizard genera belonging to the family Scincidae in Turkey. Ibid. 4: 99-103. 1955 (N. OZTURK ile): Istanbul civarindaki gündüz kelebekleri için familyalara kadar bir tayin anahtari (An Identification-key for the butterflies from the Istanbul region, up to family level). Ibid. 5:74-81. 1958 (G. E. FREYTAG ile): Über ein neues Examplar von Mertensiella luschani. Zool. Anz. Leipzig 160:20-25. 1959: Disi bir bukalemun üzerinde müsahedeler (Observations on a female chameleon). Biyol. Dergisi Istanbul 9:35-37. 1959 (H. HELLMICH ile): Auf herpetologischer Forschungsfahrt in Ost-Anatolien. -D. Aquar. Terrar. Ztschr. 12:118-121 & 149-152. 1966: Gök taslarinda da canly materyal var midir? (Is there living material on meteors?). Fen Dergisi Ankara 2: 129. 1967: On a third form of Mertensiella luschani (STEINDACHNER) (Amphibia, Salamandridae). Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 44, 8 pp: 5. 1968: Turkiye'nin Eremias'lari hakkinda bugunki bilgimiz (Our present knowledge on the genus Eremias in Turkey. Proc. VI. Turkish Biol. Congr. Izmir p. 181-186. 1970 (W. HELLMICH ile): Amphibien und Reptilen aus dem östlichen Anatolia. Ibid. No. 93, 27 pp. 1970: On two specimens of Eirenis lineomaculata SCHMIDT (Colubridae, Ophidia). Ibid. No. 110, 7 pp. 1971 (N. ÖKTEM ile): Zoofizyoloji Praktikumu (Practicum of Zoophysiology). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 41, 86 pp. 1972 (I. BARAN ile): A new Report of Trionyx euphraticus (Trionychidae, Testudines). Ibid. No. 144, 7 pp. 1973: A preliminary report about a specimen of Softshelled Turtle from Southwestern Anatolia. Ibid. No. 172, 13 pp. 1973: Deniz kaplumbagalari ve komsu memleketlerin sahillerinde kaydedilen turler (Sea-turtles and the species recorded from the neighbouring countries). Turk. Biyol. Dergisi Istanbul 23:12-21. 1973: Guneybati Anadolu'dan elde edilen bir Trionyx numunesi hakkinda (On aTrionyx specimen from Southwestern Anatolia). IV. Bilim Kongresi, 5.-8. XI. Ankara, p. 1-3. 1973 (N. ÖZETİ ile): Turkiye Amfibileri (The Amphibians of Turkey; Taxonomic list, Distrubution, Key for Identification pp. 127-138). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 50, 155 pp. 1975 (M. ATATÜR ile): The subspecific division of the Lykian Salamander,Mertensiella luschani (STEINDACHNER) in Southwestern Anatolia. Compt.-Rend. XI Congr. Europ. d'Herpét., Bull. Soc. Zool. France 100, 635. 1976 (I. BARAN ile): The subspecific status of the population of Mertensiella luschani (STEINDACHNER) in the Antalya region of Southwestern Anatolia. Sci. Rep. Fac. Sci. Ege Univ. Bornova-Izmir No. 235, 13 pp. 1976 (M. ATATÜR ile): A new population of the Lycian Salamander, Mertensiella luschani (STEINDACHNER) from Finike in Southwestern Anatolia. Istanbul Univ. Fen Fak. Mecmuasi (B ) (1975) 40: 89-93. 1977: Felsefi yönden evrim kurami (Theory of evolution, from the point of view of philosophy). Ege Univ. Fen Fak. Bilimsel Söylesiler Ser., p. 51-58 1977 (I. BARAN ile): Turkiye Surungenleri Kisim I. Kaplumbaga ve Kertenkeleler (The reptiles of Turkey Part I. The Turtles and Lizards; Taxonomy and distribution, Key for identification, pp. 191-233). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 76, 272 pp. 1977 (I. BARAN ile): On a collection of Mertensiella luschani atifi (Amphibia, Salamandridae) from Akseki in Southwestern Anatolia. Ege Univ. Fen Fak. Dergisi, Bornova-Izmir (B ) 1: 139-144. 1977 (I. BARAN ile): Kuzeydogu Anadolu'da Lacerta agilis (Reptilia, Lacertidae)'in subspesifik durumu (The subspecific status of Lacerta agilis in Northeastern Anatolia). Ibid. 1: 349-360. 1979: The urodelan fauna of Anatolia. Biol. Gallo-Helenica 8: 325-329. 1980 (I. BARAN ile): Turkiye Surungenleri Kisim II. Yilanlar (The reptiles of Turkey Part II. The Snakes; Taxonomy and distribution, Key for identification, pp. 173-190). Ege Univ. Fen Fak. Kitaplar Serisi Bornova-Izmir No. 81, 218 pp. Arazide katık, Amanoslar - 1970 li yıllar Arazide katık, Amanoslar - 1970 li yıllar Dalaman Devlet Üretme Çiftliği, 1974 Dalaman Devlet Üretme Çiftliği, 1974 Büyük İskender’in Şükran Plaketi (Gülek Boğazı-Orta Toroslar), 1974 Büyük İskender’in Şükran Plaketi (Gülek Boğazı-Orta Toroslar), 1974 Badırnaz Gölü (Dalaman)-Muğla, 1974 Badırnaz Gölü (Dalaman)-Muğla, 1974 Çine-Muğla, İncekemer, 1973 Çine-Muğla, İncekemer, 1973 Dalaman Kükürt Gölü Kanalı, 1973 Dalaman Kükürt Gölü Kanalı, 1973 Dalyanköy-Muğla Arası, 1974 Dalyanköy-Muğla Arası, 1974 Fındıkpınar yaylası-Mersin Fındıkpınar yaylası-Mersin Şoför Veli Akgöl, ve Öğrencilerinden, aynı zamanda Soför:) Professör Abidin Budak ile, 1970'li yıllar Şoför Veli Akgöl, ve Öğrencilerinden, aynı zamanda Soför:) Professör Abidin Budak ile, 1970'li yıllar Asistanı Prof. Budak ile, Çamlık-Selçuk -1970 başları. Asistanı Prof. Budak ile, Çamlık-Selçuk -1970 başları. İlk Doğa Tarihi Müzesi,1973 İlk Doğa Tarihi Müzesi,1973 Kargın Gölü (Dalaman), 1973 Kargın Gölü (Dalaman), 1973 Cumhuriyet Gazetesi 7 Ocak 1985, Köşe yazarı Mustafa EKMEÇİ'nin gözünden bir Doçentin Komunist oluşu. Cumhuriyet Gazetesi 7 Ocak 1985, Köşe yazarı Mustafa EKMEÇİ'nin gözünden bir Doçentin Komunist oluşu. Birgi’deki (Ödemiş, Bozdağ) kabristanından, 2012 Birgi’deki (Ödemiş, Bozdağ) kabristanından, 2012 Ölümünün 31nci yılında, 3ncü ve 4ncü kuşak herpetologlarca (solda Doç. Dr. Dinçer Ayaz, Sağda ben) kabristanında ziyaret - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, 3ncü ve 4ncü kuşak herpetologlarca (solda Doç. Dr. Dinçer Ayaz, Sağda ben) kabristanında ziyaret - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, yeni kuşak herpetolog adayları kabristanını ziyaret ederken - Kasım 2012 Ölümünün 31nci yılında, yeni kuşak herpetolog adayları kabristanını ziyaret ederken - Kasım 2012 Kaynak: www.facebook.com/notes/bayram-g%C3%B6%C3...og/10151254091781575 NOT: Fotoların bir kısmı Hocanın asistanlarından Prof. Dr. M. K. Atatür'e aittir.

http://www.biyologlar.com/prof-dr-muhtar-basoglu-1

KÜRESEL ISINMANIN BALIKÇILIĞIMIZA YANSIMALARI

Küresel ısınmanın; ülkemizi üç taraftan çeviren ve birbirinden farklı ekolojik ve hidrolojik yapıya sahip denizlerimiz üzerindeki etkisini ve bu etkinin yarattığı değişimlerin balıkçılığımıza ve dolayısıyla ekonomimize yansımalarını irdelerken; öncelikle söz konusu denizlerin okyanuslarla olan bağlantılarını üç temel yaklaşımdan hareket ederek değerlendirmemiz mümkün olacaktır. 1- Akdeniz –Kızıldeniz -Hint okyanusu bağlantısını oluşturan Süveyş kanalının soruna etkisi veya teknik anlamda lesepsiyen göç; 2- Akdeniz-Türk boğazları ilişkisi; 3-Karadeniz–Akdeniz arasındaki hidrolojik ve ekolojik ilişki; Akdeniz’deki ekolojik ve hidrolojik değişiklikler, bir taraftan Cebelitarık boğazı ile Atlas Okyanus’u, diğer taraftan Kızıldeniz’deki Süveyş Kanalı ile de Hint Okyanusu’nun etkisi altındadır. Zira; 1869 yılında açılan ve 163 km uzunluğunda, 15 metre derinliğinde ve 365 m genişliğindeki Süveyş kanalı yoluyla bir çok tür Hint Okyanusundan Akdeniz’e girmektedir. Halen Akdeniz’de bulunduğu bilinen 650 balık türünden 300 tanesi Kızıl deniz kökenli olup, 56 farklı familyadan 90 tanesinin havzanın yeni müdavimlerinden olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 59 türünün de Süveyş kanalı yoluyla Akdeniz’e girdiği anlaşılmıştır. Ülkemiz sularında tespit edilen Hint okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30’un üzerinde olup; bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır. Sadece İskenderun körfezinde avlanan ticari türler toplam avın % 20 sini oluştururken, bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Daha doğrusu yeni balık türlerinin Akdeniz’e girmesi zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Çünkü; avın kompozisyonu değişmiş, Hint okyanusu kökenli, çok renkli bir çok yeni ve ticari değeri olan tür avlanır hale gelmiştir. Doğu Akdeniz’de görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Bir çok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar geleneksel tatları aratmakta, çoğu kez kimse yediği balığın Hint okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir. Bütün bu türlerin doğu Akdeniz’e girmeleri ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabeti yapmalarının ana nedenlerinden biri; Akdeniz’deki su sıcaklığının artışı ve bunun sonucunda da Akdeniz’de görülen tropikalleşme belirtileri ve bu tropikalizasyonun da bütün havzayı etkilemiştir. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa Taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı Akdeniz’de son 10 yılda yüzey suyu sıcaklık artışı + 0.2 derece olup, bu durum 13 derecelik sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Sıcak denizlerin özelliğini taşıyan Akdeniz’in yüzey sıcaklığı kış aylarında her zaman 20 derece, yaz aylarındaki yüzey sıcaklığı da 28-29 derecedir. Öte yandan Doğu Akdeniz batıya göre her zaman daha sıcak bir bölgedir. Batı Akdeniz’de dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 derece yükselmiştir. Buna karşın Doğu Akdeniz’deki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm.dir. Akdeniz’deki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türler için değil bir çok göçmen tür için de tehlikelidir. Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmazdır. Son yıllarda Orta Akdeniz ve Ege denizi’nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümü de küresel ısınmayla ilgilidir. Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir. 12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdeniz’de bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan ve deniz suyu yükselmesinden etkileneceğini kestirmek şimdilik çok zordur. Kaldı ki 6 milyon yıl önce Miyosen denilen dönemde Akdeniz'in seviyesinde düşme olmuş ve bunun sonucunda çok tuzlu ortamlarda tuza dayanıklı türler yaşarken, bir çok tür de izole olarak kalmış yada yok olmuştur. 1 milyon yıl sonra ise Pliosen döneminde Atlantik okyanusunun canlıları Cebelitarıktaki jeolojik engelin ortadan kalkmasıyla tekrar Akdeniz’e geçmişlerdir. Deniz suyu seviyesindeki değişimler; Akdeniz’deki uzun ve geniş plajların supralitoral veya serpinti zonu ile med-cezir bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyeceği muhtemeldir. Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan yada yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdeniz’de deniz suyu seviyesindeki yükselmeler sesil ve sedenter türleri hareket edemediklerinden dolayı daha fazla etkilerken; balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir. Denizlerde yaşayan canlılar özellikle de belli indikatör türler küresel ısınmada belirteç görevi görürler. Balık toplulukları oşinografik ve çevresel değişiklikleri gösterme de önemli bir işlev görür. Su sıcaklığı balık türleri için yaşam alanı ve üreme gibi temel etkenleri belirleyen bir faktördür. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığının değişmesine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdeniz’de yaşayan ve Karadeniz ve Marmara da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması; hatta İğneada gibi Batı Karadeniz’de avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi’nde de görülmesi, dağılımının Akdeniz’in güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır. Termofilik olarak adlandırılan (sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey Ege ve Marmara denizinde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncüsü olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Karadeniz’in Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi, Akdeniz -Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdeniz’in su seviyesi daha yüksekti. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup; buna Mediteranizasyon (Akdenizleşme) denmektedir. Akdeniz’den Karadeniz’e geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlemesi ve bununda sebebinin havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadeniz’in Akdenizleşmesinin hızlanması bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi olasıdır. Örneğin Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek daha fazla organik maddenin dipte çökmesi yani H2S oluşmasına engel olur. Bu sisteme yeni giren balıklar bu dengeyi bozarsa H2S tabakasının yükselmesi kaçınılmaz olabilir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, barier ve aklimizasyon görevi gören Türk boğazlar sisteminin bu görevlerinden aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek mümkündür. Ayrıca , Hint Okyanusundan Akdeniz’e geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş kanalının yaptığı görevi İstanbul boğazı’nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu henüz bilinmemektedir. Zira; yüzey suyundaki tuzluluğu % 040 olan Akdeniz’den; yüzey suyu tuzluluğu daha düşük olan Ege (% 038), Marmara (% 020), ve Karadeniz’e (% 018), Akdeniz kökenli türlerin girişi hızlanacaktır. Böylece Zoocoğrafya ve teorik ekolojinin konuları gündeme gelerek; bu durum dış çevredeki değişimin hızına kalıtsal olarak yetişemeyen türlerin kaybolmasına yol açacaktır. Diğer yandan, küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülmekte; bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine yapacağı etki de dikkate değer bulunmaktadır. Çünkü Akdeniz’den Karadeniz’e çıkan yüksek tuzluluklu ve sıcak alt akıntı ile Karadeniz’den gelen daha hafif ve az yoğun bir üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenlemektedir. Deniz suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin Karadeniz’e geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilmektedir. Kaldı ki Akdeniz’in aksine Karadeniz’de bunu önleyebilecek deniz çayırları v.s de yoktur. Dolayısıyla Karadeniz biyolojik istilaya açık olup, bu durum av kompozisyonu ve balık türlerini de değiştirerek artırıp, aynı zamanda avlanan balık miktarını da değiştirecektir. Bu ise yüzyıllardır geleneksel hale gelmiş Karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir. Ancak, küresel ısınma Karadeniz’de en fazla H2S tabakasının değişmesi ve yükselmesiyle fark edilmekte, çünkü Akdeniz’den gelen sular daha sıcak olacak, Karadeniz’de bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayacaktır. Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7' lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir. Bu da Karadeniz gibi kapalı bir denizdeki su yenilenmesinin, izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir. Karadeniz’deki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balığı ve alabalık başta olmak üzere bir çok balık türünü de olumsuz etkileyecektir. Küresel ısınmaya bağlı olarak Karadeniz’in ısınması ve dolayısıyla, değişen atmosferik ritm nedeniyle de yağış rejiminin değişmesi sonucu, denize ani besleyici yüklerin girmesine ve bunların mevsimsel plankton patlamalarına dönüşmesine neden olacaktır. Sorun günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla gelişen planktonik organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları kullanarak parçalanmaları ve deniz ortamında sülfatların sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedilmesidir. Gerçektende küresel ısınma sonucu deniz suyundaki organik bileşiklerin sentezlenmesi daha kolay olacaktır. Muhtemelen daha da ısınan su planktonik üretimin artmasıyla sonuçlanacaktır. Zaten fazla olan ve daha da artan planktonik kütle tüketilemeyecek ve çökmek amacıyla deniz tabanına doğru harekete geçerek denizde oksijeni kullanarak parçalanacağından oksijen tüketimi artacak ve oksik zon 200 metreden belki de 150 metreye veya şimdikinden daha yukarı doğru harekete geçecektir. Diğer taraftan Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm ( Mareograf) istasyonları yeterli olmamakla birlikte, mevcut verilere göre deniz seviyesinde yılda 4-10 mm lik artışın olduğu görülmektedir. B u yükselme kıyısal ekosistemde başta erozyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatlara yola açacaktır. Çünkü, deniz seviyesi ne kadar yükselirse onun 100 katı kadar bir uzaklıktaki sahil erozyona uğramaktadır. Özellikle dalga etkisindeki sprey zonu olarak bilinen alanlarda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir . Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Ancak burada bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de ayrı bir inceleme konusudur. Doğal olarak, Karadeniz’deki bu hidrolojik değişimler akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin ilk baharda Karadeniz’e çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama ve dağılımları yeniden araştırılmalıdır. Sulak alanlarda ki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesi ve yerli türlerle yenilerin mücadelesine sahne olacaktır. Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır. Belki de, küresel anlamda bir salgın olasılığı muhtemeldir. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikelidir. Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Küresel ısınma ve Tropikalizasyon etkisiyle Akdeniz’e ve Karadeniz’e giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili bir veri bankasını oluşturulması gerekir. Ayrıca, gelecek dönemdeki gelişmelerle ilgili doğru tahminler yapılmasını sağlar. GOOS olarak bilinen ve UNEP-IOC-UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip edilmesi ve bu konuda etkin çaba göstermemiz gerekmektedir. Bu ise deniz araştırmalarına verilen maddi katkı ve yetişmiş eleman sağlanmasıyla olabilir. Oysa, ülkemizde deniz araştırmaları için ayrılan bütçe bir marinada ki mütevazı bir yatın fiyatı kadar bile değildir. Ülkemizde kurulan Maregraf istasyonların sayısı artırılmalı bunlardan elde edilen veriler bilim adamlarının ulaşabileceği şekilde düzenlenmelidir. Özellikle Karadeniz’deki veri eksikliği giderilmeli, deniz suyu yükselmelerine karşı kıyısal alanlardaki yerleşim yerlerinin planlaması yeniden yapılmalı, ayrıca erozyon ve su yükselmeleri için tedbir alınmalıdır. Bu amaçla , uzun dönemli ve gerçekçi afet yönetim planlarının yapılması zorunludur. Küresel iklim değişikliğini incelerken bunların ekonomik ve teknolojik sebeplerini göz ardı edilmemelidir. Çünkü sorunun başlangıcı sanayii devriminden bu yana % 30 ‘un üzerindeki C02 artışıyla ilişkilidir. O halde, mevcut kapitalist üretim ilişkileri ve araçlarının sorgulanması gerekir. Artık, insanlığın klasik üretim ilişkilerini değiştirecek yolları arayıp bulması gerekmektedir. Küresel iklim değişikliği; emperyalist üretim biçimi ve süreçlerinin 200 yıllık sonucu olduğuna göre, bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve insanlığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. kudretulusoy.blogcu.com

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinmanin-balikciligimiza-yansimalari

İklim Değişikliği ve Denizler Raporu

Türkiye üç tarafı farklı özellikteki denizlerle çevrili bir ülke. Hem karası, hem de denizleri küresel ısınmadan nasıl etkileneceği üzerine bir öngörü ise mevcut değil. Bilim dünyası okyanus ve denizlerin küresel ısınmadan ne kadar etkileneceği, hangi türlerin yaşam bölgelerini değiştireceği hangi türlerin yok olacağını, biyoçeşitliliğin nasıl bir hal alacağını irdelemesine karşın, doğanın çok bileşenli bir sistemden oluşması nedeniyle tam bir kestirim de yapamamaktadır. Bununla birlikte bazı değişimler, öngörülerin yaşanan gerçekliğe dönüştüğünü de göstermekte. Uluslararası iklim değişimi çalışmaları (IPCC), geçen yüz yılda deniz seviyesinin küresel ölçekte 10 - 20 cm yükseldiğini ve bunun ağırlıklı olarak küresel ısınmadan kaynaklandığını, bu yüzyılda ise 40-60 cm daha yükseleceğini belirtmekte. Küresel iklim değişiklikleri ve deniz seviyesindeki yükselmelerden etkilenecek ülkelerin başında Maldiv, Tuvalu vb. gibi küçük ada devletleri geliyor. Bu devletler denizden sadece 2 - 5 metre kadar yüksekteler ve deniz suyu seviyesindeki yükselmeler bu ülkelerdeki yaşamın bitmesine neden olacağı düşünülmektedir. Öngörülere göre su seviyesinin yükselmesi, Bengadeş’te, toplam ülke alanın % 12 - 28 sinin kaybına neden olacaktır. Küresel ısınma ve iklim değişikliğinin esas etkisi denizlerin en verimli alanları olan kıyılarda görülecektir. Çünkü rüzgar ve yağmurların düzensiz hal alması sonucu besleyici maddelerin deniz ortamına aktarımı da değişecek, değişen akıntı rejimi de göz önüne alındığında günümüzdeki canlı verimliliği ve göç dinamiği kısmen veya tamamen değişecektir. Deniz suyundaki sıcaklık artışı Pasifik ve Hint okyanusundaki mercanların sararması ve toplu ölümüne yol açmıştır. Örneğin Karayiplerde 1989 -1990 yıllarında deniz suyu sıcaklığının 2 derece artması yani su sıcaklığının 28 - 29 C den 30 - 31 C ye yükselmesi, mercanların kitlesel ölümüne neden olmuştur. Oysa mercanların ortadan kalkması sadece denizlerdeki biyoçeşitliliğin yıkımına yol açmaz, ayrıca küresel ısınmadan birinci derece sorumlu olan karbondioksitin denizler tarafından emilimi de azalır. Bu tür süreçler uzmanlar tarafından sistemin küresel çöküşünün işareti olarak yorumlanmaktadır. Benzer olaylar Malezya, Endonezya ve Tayland bölgelerinde de görülmüştür. Dünya denizleri ve okyanuslarında bunlar yaşanırken küresel ısınma ve deniz suyu seviyesindeki değişimler ülkemizi acaba nasıl etkileyecektir? Ne yazık ki bu soruya yeterli cevabı verecek durumda değiliz. Zira ülkemizde bu konuda çalışan interdisipliner bir kadro yoktur. Dahası bu tür bir araştırmaya önem verilmemekte, ulusal bir irade de ortada görülmemektedir. Oysa küresel ısınmanın denizlerimizi çok yönlü etkileyeceği ortadadır. Küresel ısınmanın denizlerimize etkisini sadece biyoçeşitlilikteki değişime indirgeyemeyiz. Bozulan atmosferik ritim ile denizlerimizde daha farklı bir rüzgar ve akıntı sistemi ortaya çıkacak, bazı limanlarımızda ulaşım aksayacak, balıkçı filolarımızın ve her türlü deniz araçlarının seyri zorlaşacak, balık çiftlikleri şiddetli dalgalara maruz kalacak, adalara ulaşım aksayacak, deniz ortamı kara alanından daha riskli bir hal alacaktır. Böylesi bir katastrofa hazırlıklı olanlar denizlerde bayrak gösterirken, hazırlıksız yakalananlar ya ciddi acılar yaşayacak, ya da karaya hapsolarak denizi seyretmek zorunda kalacaktır. 27 ilimizin deniz kıyısında olmasından dolayı bu illerimizdeki kıyı yapıları, balıkçılık, turizm gibi ticari faaliyetleri ciddi zarar görecektir. Nüfus artışının % 2.1 olduğu ülkemizde denizlerimiz hala bir protein deposu iken küresel ısınma ile ortaya çıkacak sorunlar geleneksel balık avcılığına, av türlerine ve yöntemlerine ciddi bir darbe vuracaktır. Bununla birlikte bunun hangi bölgelerde ve hangi şiddette olacağını şimdiden söylemek mümkün değil. Hazırlık ise yok. Etkinin saptanması sanıldığı kadar da kolay değil. Yani doğanın nasıl bir reaksiyon göstereceğini, değişimlerin hangi bölgelerde nasıl olacağını saptamak ta zor. Bunu önceden kestirmenin tek yolu ise denizlerimiz üzerine yaptığız izlemeleri daha geniş bir alana yaymak ve izlenilen parametreleri de arttırmak olarak özetleyebiliriz. Benzer metodik yaklaşım, karalar içinde geçerli ve küresel iklim değişimin etkisini kara – deniz – atmosfer etkileşimi şeklinde bir bütün olarak değerlendirmek gerekiyor. Bu değişimleri takip eden ülkeler elde ettikleri verilere göre ulusal politikalarını oluşturacaklarından karlı çıkacaklar, değişimi takip etmeyenler ise diğerlerine muhtaç kalacaklardır. Küresel ısınmanın ülkemiz denizlerinde başta biyoçeşitliliğe yapacağı etkiye baktığımızda her denizin farklı sorunlarla karşı karşıya kalacağını görürüz. Akdeniz; Cebelitarık Boğazı ile Atlantik Okyanusu’na bağlı ve Atlantik Okyanusundaki ekolojik – oşinografik değişimler Akdeniz’i direk etkilemektedir. Diğer yandan, Akdeniz; Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’ndaki değişimlere de açıktır. Çünkü 163 km uzunluk, 15 metre derinlik ve 365 m genişlikteki Süveyş Kanalı yoluyla birçok tür Akdeniz e girmiştir ve hala girmektedir. Örneğin Akdeniz’de bulunduğu bilinen 650 balık türünden 90 tanesi havzanın yeni müdavimleridir. Bunlardan 59 tür Süveyş Kanalı yoluyla Akdeniz’e girmiştir. Bazıları da Atlantik Okyanusundan gelerek yeni ortama uyuma çalışmaktadır. Halen 300 civarında Kızıldeniz kökenli denizel tür Akdeniz’dedir. Ülkemiz sularında tespit edilen Hint Okyanusu kökenli balıkların sayısı şimdiden 30 un üzerindedir ve bunların arasında ticari değere sahip olanlar balıkçılarımızca avlanmaktadır. Sadece İskenderun Körfezi’nde avlanan yabancı türler toplam avın % 20 sini oluştururken bu oranın yakın zamanda artması beklenmektedir. Yani, yeni balık türlerinin Akdeniz’e girmesi zamanla balık avcılığında değişimlere neden olmuştur. Başta av türleri değişmiş, Hint Okyanusu kökenli, çok renkli birçok yabancı tür ticari değerinden dolayı avlanır hale gelmiştir. Doğu Akdeniz’de görülen bu balık türlerindeki değişme ve yeni gelen türlerin tüketici açısından önemi ise lezzetteki farklılıktır. Birçok tatil köyünde yenilen bu renkli balıklar geleneksel tatları aratmakta, çoğu kez kimse yediği balığın Hint Okyanusunun sıcak sularından geldiğini ve ne olduğunu bilmemektedir. Bütün bu türlerin doğu Akdeniz’e girmesi ve koloni oluşturup yerli türlerle alan rekabetine girmesinin ana nedenlerinden biri Akdeniz’deki su sıcaklığının artışıdır. Akdeniz’de artık tropikalleşme yaşanmaktadır ve bu tüm havzayı etkilemektedir. Daha şimdiden, tropikal türlerden olan ve katil yosun olarak bilinen Caulerpa taxifolia türü yosun ile bir çok balık havzada başarılı bir şekilde gelişmekte, hatta alan kazanmaktadır. Çünkü Batı Akdeniz’de son 10 yılda yüzey suyu sıcaklığı 0.2 C derece artmıştır. Bu artış 13 C gibi sabit bir sıcaklıkta yaşamaya alışan derin deniz balıklar için tehdit oluşturmaktadır. Akdeniz içinde Doğu Akdeniz her zaman daha sıcak bir bölge olmuştur. Öyle ki bazen yaz aylarındaki yüzey suyu sıcaklığı 28 - 29 C’yi bulur. Bu sıcaklıklar kış aylarında bile her zaman 20 C üstünde su sıcaklıkları bildiğimiz Tropik denizleri yansıtmaktadır. Batı Akdeniz’de dip sularındaki sıcaklık 1960 tan beri 0.12 C yükselmiştir. Buna karşın Doğu Akdeniz’deki deniz suyu yükselmesi 1992 den beri ortalama olarak 12 cm’dir. Akdeniz’deki bu sıcaklık artışları sadece balıklar ve omurgasız türleri değil birçok göçmen tür için de tehlikelidir. Bu değişimin devam etmesi halinde sıcaklık artışına duyarlı olan veya dar sıcaklık aralıklarında üreme yeteneğine sahip denizel türlerin üreme dönemlerinin değişmesi ve dağılım alanlarının alt üst olması kaçınılmaz olacaktır. Son yıllarda Orta Akdeniz ve Ege Denizi’nde de görülen yumuşak mercanların (Gorgonlar) ölümü de küresel ısınmayla ilintilidir. Soğuk suya yatkın bu türlerde yüzey sularının termoklin tabakasının altına inmesiyle gorgonların ölüm görülmektedir. 12.000 den fazla deniz canlısının bulunduğu Akdeniz’de bunların kaç tanesinin ve hangi türlerin küresel ısınmadan etkileneceğini kestirmek şimdilik zordur. Deniz suyu seviyesindeki değişimler Akdeniz’deki uzun ve geniş plajların supralitoral zonu ile gel - git bölgesindeki (Mediolitoral) türleri daha fazla etkileyecektir. Bu canlıların arasında kumsalları üreme alanı olarak kullanan veya yumurta bırakan deniz kaplumbağası gibi türlerin üreme alanları plajların yüzey alanlarının azalmasıyla tehlike altına girecektir. Akdeniz’de deniz suyu seviyesindeki yükselmeler hareket yeteneği zayıf sesil ve sedenter türleri daha fazla etkilerken, balık gibi aktif yüzücü türleri adaptasyon yeteneği nedeniyle daha az etkileyecektir. Denizel canlılardan özellikle de bazı balık türleri, küresel ısınmanın anlaşılmasında belirteç görevi görürler. Su sıcaklığı; balık türlerinin üremesi ve ideal yaşam alanı oluşturması nedeniyle en belirleyici faktörlerin başında gelir. Balıklar larva ve juvenil denilen ergin öncesi safhalarında su sıcaklığı değişimine karşı oldukça duyarlıdır. Bu nedenle deniz ve nehir arasında göç eden balıkların bu olumsuzluktan etkilenmeleri kaçınılmazdır. Akdeniz’de yaşayan ve Karadeniz ve Marmara’ da 20 yıl önce nadir görülen Sardalya, Kupes ve Salpa gibi balıkların bu denizlerde sıkça görülmeye başlanması, hatta İğneada gibi Batı Karadeniz’de avcılığına başlanması deniz suyu sıcaklığının artışıyla ilişkilendirilmektedir. Yine, Thallossoma pavo (Gün balığı) türü balıkların artık Marmara Denizi’nde de görülebilmesi, dağılımının Akdeniz’in güneyinden daha kuzeye çıkması küresel ısınmasın etkileriyle açıklanmaktadır. Termofilik olarak adlandırılan (Sıcağı seven) Arbacia lixula denilen bir tür deniz kestanesinin Kuzey Ege ve Marmara Denizinde yoğun olarak görülmeye başlanması bu denizlerdeki faunal değişimin öncü işareti olarak değerlendirilmektedir. Diğer yandan, Karadeniz’in Akdenizleşmesi süreci devam etmektedir. Bilindiği gibi Akdeniz - Karadeniz bağlantısı son 6.000 yılda tekrar sağlanmış ve Akdeniz kökenli türler bu denize girmişlerdir. Bu dönemde bu günkünün aksine Akdeniz’in su seviyesi daha yüksek idi. Bu giriş günümüzde de devam etmekte olup bu olaya Mediteranizasyon (Akdenizleşme ) denilmektedir. Akdeniz’den Karadeniz’e geçen türlerin temel özelliği yüksek tuzluluk ve sıcak sularda yaşamasıdır. Örneğin Mıgrı, Baraküda, Peygamber balığı gibi balık türlerinin bu denize girmesi termofilik türlerin dağılımının genişlediğini gösterir. Bununda sebebi ise havzanın su sıcaklığındaki yükselmeyle ilişkilendirilmektedir. Karadeniz’de Akdenizleşmenin hızlanması ve bir çok yeni türün bu denize girmesi ve besin zincirini değiştirmesi önümüzdeki yıllarda daha da belirginleşebilir. Karadeniz’deki ekolojik değişimde bir diğer belirleyici etmen bu havzadaki organik yüklerin üretim ve tüketim bilançosuna bağlı olacaktır. Bu aşamada küresel ısınmanın plankton üretimini ne ölçüde değiştireceğini bilememekteyiz. Ancak günümüzde Hamsi ve Çaça gibi balıklar planktonlarla beslenerek, su kolonundaki organik yüklerin denizden emilmesini sonuçlar. Bunun olmadığı yani planktonların diplerde biriktiği bir süreçte dipte H2S oluşumu hızlanacaktır. Dolayısıyla sistemdeki organik maddeleri tüketen balıkların azalmasıyla H2S tabakası daha da yükselecektir. Bu haliyle Akdeniz ve Karadeniz arasında biyolojik koridor, bariyer ve aklimizasyon görevi gören Türk Boğazlar sisteminin aklimizasyonun yerini adaptasyonun alacağını söylemek zor olmaz. Ayrıca, Hint Okyanusundan Akdeniz’e geçen türlerin geçişini sağlayan Süveyş Kanalının yaptığı görevi İstanbul Boğazı’nın yapıp yapmayacağı veya bunu etkileyen faktörlerin ne olduğu sorusu cevaplanmayı beklemektedir. Zira yüzey suyunda tuzluluğu %o 40 olan Akdeniz’in , %o 38 olan Ege , %o 20 olan Marmara , % o18 olan Karadeniz , %o 16 olan Kuzey batı, %o 14 olan Azak- Kerç boğazı sisteminde yüzey suyu sıcaklığının artışı, Akdeniz kökenli türlerin bu denize girişini hızlandırabilir. Dış çevredeki değişimin hızına yetişemeyen türlerin kaybolması da olası görülmektedir. Diğer yandan, küresel ısınma nedeniyle okyanuslar ve denizlerdeki ana taşıyıcı akıntılarda değişimler görülebilir. Bunun Akdeniz ve Karadeniz arasındaki akıntı sistemine vereceği etki de incelemeye değer bir başka konudur. Çünkü Akdeniz’den Karadeniz’e çıkan yüksek tuzluluklu ve sıcak alt akıntı ile Karadeniz’den gelen düşük tuzlukluklu soğuk üst akıntı deniz canlılarının dağılımını ve göçlerini düzenler. Deniz suyu sıcaklığının artışı Termofilik balık türlerinin Karadeniz’e geçişleri ve girişlerini etkileyeceğinden bu yeni bir lesepsiyen göçe benzetilebilir. Bu olguların ışığında Karadeniz’deki av kompozisyonu ve balık türleri de değişecek, türler de muhtemelen artacaktır. Avlanan balıkların miktarları da değişebilir. Bu ise yüzyıllardır geleneksel hale gelmiş Karadeniz balıkçılığının değişime uğraması demektir. Ancak, küresel ısınma Karadeniz’deki H2S tabakasının kalınlığını değiştirerek en olumsuz etkisini gösterebilir. Zira Akdeniz’den gelen sular daha sıcak olacak, Karadeniz’de bu dengeyi sağlayan tatlı su girdisiyse sıcaklık artışıyla hem azalacak, hem de sıcaklık ve yoğunluk ara tabakası yükselecektir. Bu ise anoksik tabakanın yükselmesini sağlayabilir. Bu tabakanın yükselmesi ise zaten hacimsel olarak sadece % 7 lik bir alanı deniz canlılarının beslenme ve üremelerine uygun olan alanın azalması demektir. Bu da Karadeniz gibi sınırlı su yenilenmesine sahip, izole ve genetik değişimin az olduğu bir deniz için kaos demektir. Karadeniz’deki deniz suyu seviyesinin yükselmesi veya su sıcaklığının artışı soğuk su seven mersin balığı, alabalık başta olmak üzere bir çok türü de olumsuz etkileyecektir. Küresel ısınmayla Karadeniz su sıcaklığındaki artış dahası, değişen atmosferik ritm nedeniyle yağış rejimi değişecek, denize besleyici yükler birden girecek, böylelikle mevsimsel plankton patlamaları yaşanabilecektir. Günümüzde yaşandığı gibi tüketiminden fazla üreyen organik maddelerin dibe yığılması ve bunların denizel sülfatları sülfürlere indirgenmesiyle canlı yaşamın dar bir kuşağa hapsedileceği gibi, organik maddelerin karadan gelen sediment yükler altına hapsedilmesiyle tersine yani H2S zonunun daha da inceleceği bir sürece de tanık olabiliriz. Böylesi bir süreçle Karadeniz daha iyi bir ortama da geçebilir. Türkiye kıyılarındaki uzun dönemli deniz seviyesi değişimleri için kullanılan ölçüm (Mareograf) istasyonlarının sayısı yeterli değildir. Sınırlı mevcut veriler, yılda ortalama 7 mm lik deniz seviyesi artışının olduğunu göstermektedir. Bunun da kıyısal ekosistemde başta erozyon olmak üzere tuzlanma ve diğer değişim ve tahribatalara yola açacağı aşikardır. Özellikle dalga zonunda yaşayan deniz yosunlarının ve bunlarla birlikte yaşayan omurgalı ve omurgasız canlıların su seviyesi yükselmelerinden etkilenmeleri kesindir. Bu yosunların başta eklembacaklı, kabuklu ve balıklara yaşam alanı oluşturması ve bunun zamanla yok olarak besin zincirini temelden etkilemesi kaçınılmazdır. Bunun ne zaman olacağı ve türlerin bu ekolojik değişimlere karşı hangi adaptif yeteneklerini geliştirecekleri de inceleme konusudur. Doğal olarak, Karadeniz’deki hidrolojik değişimler, akıntılarla taşınan pelajik göçmen balıkların yumurtalarının dağılım alanını ve derinliğini değiştirecektir. Örneğin İlkbaharda Karadeniz’e çıkan göçmen pelajik balıkların yumurtlama alanları ve dağılımları incelenmeye değer bir konudur. Sulak alanlardaki su seviyesi yükselmeleri ise yeni türlerin bu alanlara girmesine, eski ile yeni türler arasındaki mücadeleye de sahne olacaktır. Nihayet, deniz suyunun ısınması sonucunda yüksek sıcaklıkta yaşayan bakterilerin artması ve bunların hastalık oluşturma kapasiteleri daha da artacaktır. Bunun küresel boyutta olması da mümkündür. Küresel ısınma denizlerde yapılan balık yetiştiriciliği için tehlikedir. Çünkü su sıcaklıklarının artması özellikle yazın daha fazla hastalık demektir. Bunun için üretimde daha fazla aşı ve kimyasal madde kullanma zorunluluğu ortaya çıkacaktır. Sonuç Küresel ısınma sadece canlı yaşamını direk olarak etkilemeyecek, habitat yıkımlarına da yol açacaktır. Böylece küresel ısınma ekosistem değişikliklerini de beraber getirecektir. Örneğin bu durum özellikle Posidonia oceanica’da ve Mytilus galloprovincialis’de görülecektir. Akdeniz endemiği ve çok üretken bir deniz çiçekli bitkisi olan P. oceanica, Akdeniz havzasında sıcaklığın yüksek olduğu bölgelerde (İsrail, Lübnan kıyıları) dağılım göstermemektedir. Denizsel ortamda sıcaklık artışlarının bu türün dağılım sınırlarını azaltacak ve dolayısıyla birçok bentik ve pelajik canlının üreme ve beslenme alanı ortadan kalkacaktır. Henüz içerdiği biyoçeşitlilik tam olarak ortaya konulmamış bu türün fenolojisindeki değişimler, birçok türün daha tanımlanmadan ortadan kalkması demektir. Aynı durum soğuk suları seven ve ekonomik öneme sahip Mytilus galloprovincialis’de gerçeklecektir. Sıcaklık faktörü nedeniyle ülkemizde güney dağılım sınırı orta Ege olan M. galloprovincialis, sıcaklık artışıyla birlikte dağılım sınırını kuzeye doğru azaltacaktır. Bu türün İzmir Körfezi’nde yüksek sıcaklığın değerlerinin olduğu yaz aylarında sığ sularda toplu ölümlerinin olduğu günümüzde rapor edilmektedir. 1. Küresel ısınma türlerin fizyolojik dengelerinde de değişimlere yol açacaktır. Üreme dönemlerinde ve eşeysel olgunluğa erişme yaşlarında bir değişimin, canlıların kondisyonlarında ve boylarında da değişikliği beraberinde getirebilecektir. 2. Karadeniz’de özellikle soğuk mevsimlerde hamsilerin kuzeye yaptıkları göçler ya azalacak veya duracaktır. Bu da ülkemize milyonlarca liralık zarara ve birçok balıkçı ailenin işsiz kalmasına yol açacaktır. 3. Ülkemizde su ana kadar tespit edilmiş yabancı tür sayısı 277 dir. Ülkemiz denizlerine yabancı türlerin zamana bağlı olarak yerleşim hızlarını inceleyecek olursak, 1961-1980 yılları arasında 1 yabancı türün ülkemiz sularına gelmesi 16 hafta da bir olurken bu oran 1980-2000 yılları arasında 3.7 haftaya kadar düşmüştür (ÇINAR et al., 2005). Periyotlar arasındaki bu büyük farklılık, periyotlar arasında yapılan bilimsel çalışmaların sıklığından kaynaklandığı gibi küresel ısınma nedeniyle sıcak seven Kızıldeniz kökenli türlerin Akdeniz’de girişlerinin artmasından ve Akdeniz baseninde dağılım alanlarını genişletmesinde de kaynaklanmaktadır. Buna en iyi örnek halk arasında Karavida olarak bilinen türlerden Erugosquilla massevensis’in daha önceleri sadece Akdeniz kıyılarımızda bulunurken 2004 yılında Marmara Denizi’ne kaydedilmiştir. 4. Küresel ısınma ve tropikalleşme etkisiyle Akdeniz’e ve Karadeniz’e giren türlerin sayıları ve diğer özellikleriyle ilgili ülkemizde bir veri bankasının oluşturulması gerekir. Böylelikle önümüzdeki dönemdeki ekolojik gelişmelerle ilgili daha doğru tahminlerin yapılması mümkün olabilecektir. 5. GOOS –Med GLOSS olarak bilinen ve UNEP –IOC, UNECSO tarafından yürütülen (Deniz suyu yükselmeleri izleme ağı) çalışmalarının takip etmek, ülkemizde kurulacak birden çok interdisipliner çalışma grubu ile Türkiye denizlerinin vakit geçirmeden izleme çalışmalarına başlanması gerekir. Bu konuda devletin yetkili organları harekete geçmeli, Üniversiteler arasında birkaç on yıl gibi uzun süreli araştırma projelerine başlanılmalıdır. Girişte sözü edildiği gibi izlenmeden değişimleri anlamak mümkün değildir. İzlemek ise geniş bir alanda mümkün olduğunca sık bir ağda ve uzun sürece yayılı olmalıdır. Bu konuda hükümetlerin ve devletin ilgili kurumlarının kararlılığı önemlidir ve ülkenin geleceğini direk ilgilendirmektedir. 6. Öte yandan sadece karı hedefleyen üretim anlayışının dünyayı ve insanlığı bir kaosa götürdüğü de bir gerçektir. Mevcut üretim ilişkisiyle gezegenimizde tüm canlıların geleceği tehlike altına girmiştir. Küresel iklim değişikliği yaklaşık 200 yıllık sanayi devrimi ve bunu izleyen kapitalist üretim süreçlerinin bir sonucu olduğuna göre bu süreçlerin yeniden değerlendirilmesi ve tüm canlılığın mutluluk ve refahına göre dizayn edilmesi gerekir. Aksi takdirde, suyu ısınan okyanuslar, denizler veya dünya değil, buna neden olan biz insanlar ve hiçbir suçu olmayan diğer canlılar olacaktır. www.tudav.org

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-ve-denizler-raporu

Midye, kalp midyesi, deniz salyangozunun özellikleri

Deniz salyangozu ( Rapana venosa ) Asya sularından Japon Denizi, Sarı Seniz ve Çin Denizinin yerli türüdür. Karadeniz’de ilk kez 1947’de Novorosisk körfezinde rapor edilmiştir. Sonradan tüm Karadeniz ve Azak Denizine, Ege ve Akdeniz’e yayılmıştır. Doğu Akdeniz’den veya Karadeniz’den larva evresinde iken ticari gemilerin balast suları ile taşındığı tahmin edilen bu tür, Kuzey ve Güney Atlantik sularında, son olarak ise Kuzey denizinde rapor edilmiştir (ICES, 2004). Deniz salyangozunun en önemli özelliği karnivor beslenme alışkanlığına sahip oluşu ve midye, istiridye gibi su ürünlerini tüketmesidir. Karadeniz’de zoobentik faunanın önemli bir kısmını midyeler oluşturmaktadır. Midyeler ekonomik önemi olan demersal balıkların besin kaynağını oluşturmaktadır. Midye yataklarındaki azalma demersal balıkların beslenme ortamını etkileyecektir. Türkiye’de tüketimi olmayan bu canlının başlıca pazaryeri Asya ve Avrupa ülkeleri, az miktarda da ABD’dir. Salyangoz canlı, taze et, taze dondurulmuş, pişmiş dondurulmuş, konserve ve turşu gibi formlarda pazarlanabilmektedir. Deniz salyangozu eti Kuzey Amerika’da daha çok salata ve çorbalarda, Japonya’da suşi barlarda çiğ et olarak, Kore’de ise konserve olarak tüketilmektedir (DFA, 2002). Deniz salyangozu ülkemizde tüketilmemesine karşın, önemli bir ihraç kalemini oluşturmaktadır (Şekil 1). Deniz salyangozu üretimi 2001’de 2600 ton iken 2006 yılında 11613 tona çıkmıştır (TÜİK, 2006). Aynı yıllarda ise dondurulmuş et olarak ihracat miktarları ise sırasıyla 519 ve 3763 tondur. Türkiye İhracatçılar Birliği kayıtlarına göre 2007 yılında toplam 3396 ton dondurulmuş deniz salyangozu etinin yaklaşık % 70’i İtalya ve Kore’ye ihraç edilmektedir. Yıllık ihracat miktarı 500–3700 ton arasında olup, yıllara göre 1.5 – 18 milyon US$ döviz girdisi sağlanmaktadır. Türkiye’de deniz salyangozunun toplam üretimi 2005’de 12600 ton olup bunun yaklaşık % 90’ı da Doğu Karadeniz’den karşılanmaktadır (TÜİK, 2005). Karadeniz ülkeleri arasında en fazla deniz salyangozu üretimi sırasıyla Bulgaristan, Türkiye, Gürcistan, Ukrayna ve Rusya’dadır. 2006–2008 Av Sirkülerinde av yasağının 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç (algarna) ile avcılığı yasaklanmıştır. Fakat bu dönem boyunca dalarak veya sepetle avcılık serbest bırakılmıştır. Deniz salyangozu avcılığı çoğunlukla direçle yapılmakta bu durum hem ağ göz açıklığının belli bir süre sonra kapanmasından dolayı daha küçük bireylerin avlanmasına neden olmakta hem de deniz zemininde yaşayan diğer canlılara zarar vermektedir. Deniz salyangozu avcılığı pasif av aracı olan tuzaklarla yapılarak direcin salyangozla aynı ortamı paylaşan diğer canlılar üzerine olan etkisi azaltılabilir. Bu çalışmada salyangoz avcılığında direce alternatif olarak 3 farklı tuzak modelinde aylık olarak, derinliğin, bekleme süresinin, yem tiplerinin ve mevsimin birim av gücü (CPUE) üzerine etkisi ve her iki av aracının ekonomikliliği ve ekosisteme olan etkileri karşılaştırıldı. Ayrıca Karadeniz ve Marmara bölgesindeki salyangoz balıkçılarının sosyo-ekonomik yapısını belirlemek amacıyla anket çalışmaları yapıldı. Salyangozun midye üzerindeki predasyon baskısını belirlemek amacıyla saha ve laboratuar ortamında prey-predatör ilişkisi çalışıldı. Taksonomisi ve biyolojisi Rapana venosa Valenciennes 1846 ayrıca junior sinonimi Rapana thomasiana Crosse 1861 olarak ta tanımlanmaktadır. Koll (1993) Rapana genusunun taksonomideki yeri düzenlenmiştir. Oldukça büyük ve ağır bir kabuğu olan predatör deniz salyangozu R. venosa Muricidae familyasının bir üyesidir. Kabuk içi derin ve portakal rengindedir. Dış rengi ise bulunduğu ortama göre soluk gri ile kırmızımsı kahverengi arasında değişkendir. Class ; Gastropoda Subclass : Neogastropoda Superfamily: Muricoidea Family : Muricidae Subfamily : Rapaninae Genus : Rapana Species : Rapana venosa Deniz salyangozunun vücudu ayak, baş ve dorsalde iç organlar olmak üzere 3 kısımdan oluşur. Kaslı ve ventral bir sürünme organı olan ayak salgı salgılamaktadır. Ayağın arka kısmı olan metapodyumun en önemli görevi ise operkulumu salgılamaktır. Ventralde yer alan baş kısmında bir hortum ucundan dışarıya uzatılabilen ağız, bir çift tentakül ve tentaküllerin diplerinde bir çift göz bulunur. İç organlar; genital organlar ve hepatopankreasın fazla gelişmesi yüzünden çok büyüktür. Manto iç organların kütlesini sarar ve üzerindeki bezler kabuğu meydana getirir. Manto boşluğunda solunum organı ktenidyum vardır. Ktenidyumun dorsalinde kalp, dibinde ise solunum suyunu kontrol eden osfradyum bulunur. Manto boşluğu ayrıca hava ile dolarak akciğer görevi görür. Mide U şeklinde olup koyu kahverenkli ve hepatopankreas içine gömülmüş haldedir. Bağırsak dar bir boru şeklinde olup meta-nefridyumdan geçer (Çağlar, 1957; Bozkurt, 1968; Bilecik, 1990). Dağılımı 20.yy ortasından beri, deniz salyangozu Rapana venosa dünya çapında başarılı ve hızlı bir şekilde çok sayıda bölgeye girmiştir. İşgalci tür olarak kabul edilen deniz salyangozu 1947’de Karadeniz (Drapkin, 1953), 1973’te Adriyatik (Ghisotti, 1974), 1990’da Ege (Koutsoubas ve Vouldsiadou-Koukoura, 1991), 1997’de Fransa’nın Britanya sahili, Quiberon körfezi (Camus, 2001), 1998’de Kuzey Atlantik, Chesapeake Körfezi (ABD) (Harding ve Mann, 1999), 1999’da Güney Atlantik, Bahia Samborombon, Uruguay, Arjantin (Pastorina vd. 2000), 2005’de ise Kuzey Denizi (Nieweg vd., 2005) sularında rapor edilmiştir, 1940’larda Karadeniz’e giren R. venosa 10 yıl içerisinde Kafkas, Kırım sahillerine ve Azak Denizine yayılmıştır. 1959 – 1972 yılları arasında ise Romanya, Bulgaristan ve Türkiye sahillerini de işgal etmiştir. Büyüme Karadeniz’de Rapana venosa kumlu ve sert substratumlarda 40 m derinliğe kadar bulunmaktadır. En bol olarak Kerch strait, Azak Denizi, Sevastopal ve Yalta (Ukrayna), Bulgaristan ve Türkiye sahillerinde bulunmaktadır. Ciuhcin (1984) Sevastopal körfezinde ilk bir yılda 20mm’den 40 mm’ye kadar büyüdüğünü tespit etmiştir. Sonraki 2. ve 6. yıllarda ise ortalama değerleri sırasıyla 64.6, 79.4, 87.5 ve 92.1 mm’dir (ICES, 2004). Deniz salyangozu Rapana venosa anavatanı olan Asya sularında 18 cm’ye kadar büyürken, işgal ettiği Akdeniz ve Karadeniz sularında ise 12 cm’nin altına düşmektedir (CIESM, 2000). Üreme Deniz salyangozu ayrı eşeyli olup iç organlarının dorsalinde ilk spiral halkada sindirim bezi üzerinde tek bir gonad (ovaryum veya testis) ve gonad kanalı bulunur. Bu kanal anüsün sağından manto boşluğuna açılır. Kapsüller yumurta kanalında şekillenir. Albümin maddesi ile çevrelenen yumurtalar ise kapsül bezi içine girer. Yumurta kanalından ayrıldıktan sonra, deniz suyu ile birleşince hemen sertleşen yumurta kapsülü depolanması için ayağa transfer edilir. Ayak, kapsülü son şekline biçimlendirir. Ayak ile tamamen örtülmüş olan döllenmiş yumurta kapsülleri, dişi salyangoz tarafından sert zeminlere (taş, kaya, yumuşakça kabukları) yapıştırılır (Şekil 9) (Meglitsch, 1972; Webber, 1977). Dişi bir deniz salyangozu üreme sezonu boyunca ortalama 575 adet kapsül bırakmaktadırlar. Her bir kapsüldeki yumurta sayısı 555 adet, yumurta verimi ise 392,931 adet/birey’dir. Larvalar albüminli besi maddesini kullanarak kapsül içinde 20–25 günlük bir süre geçirdikten sonra kapsülü terk ederler. Kapsül içinde larvalar embriyo, pre-veliger, veliger, intermediate veliger ve terminal veliger olmak üzere 5 evrede gelişirler. Bu gelişim süresince larvaların rengi açık sarıdan koyu kahverengine kadar değişmektedir. Kapsüldeki larvalar ortalama 22 günde 182 μm’den 406 μm’ye kadar büyümektedir (Şekil 9) (Sağlam veDüzgüneş, 2007). Prey – predatörleri ve beslenme özellikleri Deniz salyangozu karnivor bir canlı olup, ağız kısmında bulunan radula sayesinde preyini ısırır, parçalar ve toplar (Black vd., 1988; Owen, 1964). Salyangoz su akıntısıyla taşınan kokulara karşı çok hassastır. Kokuya karşı hassaslığı, sifon tabanı ve solungaçlar arasındaki manto boşluğunda bulunan osfradyumla olur. Solungaçlardan manto boşluğuna gelen su, her zaman bu organdan geçer. Salyangoz avın kokusunu aldığı zaman, dakikada 13 cm kadar hızla preye doğru hareket eder. Farklı kokular arasındaki farkı ayırt etme yeteneğine sahiptir. Kokunun prey veya predatörden olup olmadığını anlar. Nassarius reticulatus ve Buccinum undatum gibi salyangozlar kırılmış midyelerin kokusuna hemen tepki verir ve yeme doğru hareket eder. Fakat Neptunea benzer duruma çok az veya hiç tepki vermez(Pearce ve Thorson, 1967). Bivalve türleri (midye, istiridye, tarak), poliket, balanus, yengeç, gammaridae, böcek, yassı kurtlar, detritus, balanus gibi organizmalar (Pearce ve Thorson, 1967; Nielsen, 1975; Himmelman ve Hamel, 1993), deniz salyangozunun preyini oluşturmaktadırlar. Çoğu salyangozlar preylerine bir delik açarak beslenirler, fakat Rapana’lar avının kabuğunu açmak için önce içinde mukus olan toksik bir madde salgılayarak preyini etkisiz hale getirir. Bu durumda midyeler hala canlı ve vücutları deforme olmamıştır. Fakat kabuk valfleri yaklaşık 2–3 mm açılmıştır. Daha sonra ayak ve kabuk kenarlarını kullanarak preyini sarar ve açılmış kabuk valfleri arasından hortumunu uzatarak beslenir. Tüm preylerin kabuklarında mukus bulunduğu için, R. venosa’nın biyotoksin ürettiği hipotezi ortaya atılmıştır. Bu biyotoksinler coline ester, mureksin, diidromureksina ve senecioilcolina’dır (Cesari ve Mizzan, 1993). Deniz salyangozu morina, köpek balığı, yengeç ve hermit crab (küçük Rapanalar için), istakoz, denizyıldızı, ahtapot, deniz kaplumbağası (<10 cm Rapanalar için) ve vatoz tarafından tüketilmektedir (Thomas ve Himmelman,1988; Harding ve Mann, 1999). Avcılığı Avcılığında esas olarak direçlerden yararlanılmaktadır. Ayrıca dalarak avcılık yöntemi su altında şnorkel, tüp ve kompresör (nargile) sistemlerinin kullanılması şeklinde uygulanmaktadır. Bazı ülkelerde ise benzer türlerin avcılığında tuzaklar kullanılmaktadır. Deniz salyangozunun avcılığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (TKB) tarafından her yıl yayınlanan Su Ürünleri avcılığını düzenleyen sirküler ile 1986 yılından itibaren yönlendirilmektedir. Son 20 yılda deniz salyangozu avcılığına yönelik alınan kararlarda birçok değişiklikler yapılmıştır. 2000 yılından itibaren teknede birden fazla direç bulundurulması yasaklanmıştır. Dalma veya direç ile avcılık yapacak balıkçı tekneleri için tekne ruhsat tezkeresinin verildiği il müdürlüğünden “Deniz salyangozu avlanma izni” alınması 1 Eylül 2001 yılından itibaren zorunlu hale getirilmiştir. Dalma, sepet ve her türlü tuzak yöntemleri ile deniz salyangozu avcılığı 2005 yılından itibaren serbest bırakılmıştır. “Denizlerde ve İçsularda Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2006–2008 Av Dönemine Ait 37/1 Numaralı Sirkülerde 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç ile salyangoz avcılığı yasaklanmıştır. Karadeniz’de; İstanbul Boğazı girişindeki Rumeli Karaburun ile Anadolu Karaburun arasında kalan karasularda deniz salyangoz avcılığı yasak olup bu yer dışında kalan karasularda dalma ve her türlü tuzak yöntemleriyle avlanma serbest bırakılmıştır. Ekolojik etkileri Rapana venosa istiridye, midye ve diğer yumuşakçaların doğal populasyonlarını etkileyebilen predatör bir deniz salyangozudur. Girdiği bölgelerde ekosistemde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Yüksek verimliliği, hızlı büyüme oranı, düşük tuzluluk, yüksek ve düşük sıcaklıklara, su kirliliğine ve oksijen eksikliğine toleransı nedeniyle ekolojik açıdan uyumluluğu yüksektir. Plankton evresindeki veliger larvaları gemilerin balast suları ile salyangozun uzun mesafelere dağılımını kolaylaştırmaktadır (ICES, 2004). Predatör etkisinden dolayı R. venosa dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacı tür olarak kabul edilmektedir. Rapana epifaunal bivalvlerin aktif bir predatörüdür ve yerli midye ve istiridye populasyonlarının çoğalmalarına ciddi bir şekilde sınırlamaktadır (CIESM, 2000). Karadeniz’de bu tür üzerine direk predatörünün bulunmaması, yerli bivalve faunanın (Ostrea edulis, Pecten ponticus, Mytilus galloprovincialis, Venus gallina, Gouldia minima, ve Pitar rudis) hızlı bir şekilde azalmasına sebep olmaktadır (Zolotarev, 1996). Ayrıca Karadeniz’de bulunan Gudaut istiridyesinin tamamen neslinin tükenmesinde de rol oynayarak bivalve populasyonlarının sert bir düşüşüne sebep olmuştur (Chukchin, 1984, Harding 2003’te). Salyangoz tarafından hızlandırılan diğer bir ekolojik değişiklik ise bölgedeki boş salyangoz kabuklarının varlığı, yerli hermit crab populasyonun artışını ortaya çıkarmıştır (Harding ve Mann, 1999). Bu türün Avrupa ve ABD’de sebep olduğu ekolojik etkileri ise; Kuzey Adriyatik Denizi (Avrupa) Fiziksel rahatsızlık: Mürekkepbalığı balıkçıları özellikle yumurta bırakmak amacıyla ağlara giren gastropodların varlığı ile rahatsız edilmektedir. Karadeniz(Avrupa) Predasyon: Rapana venosa’nın yapmış olduğu predasyon Bulgaristan sularında, Kerch boğazı ve Kafkas’ta midyenin (Mytilus galloprovincialis) azalmasının başlıca sebebi olarak gösterilmektedir (Rubinshtein and Hiznjak, 1988 ICES, 2004’de). ICES (2004)’de Ciuhcin (1984) R. venosa ‘nın Gudaut’taki predasyonu yerli bivalvelerin, Ostrea edulis, Pecten ponticus, ve M. galloprovincialis, soyunun tükenmeye yakın olmasıyla sonuçlanmıştır. ICES (2004)’de Zolotarev (1996), çift kabuklu yumuşakçaları için geniş beslenmeyle ilgili tercihi Venüs gallina, Gouldia minima ve Pitar rudis olan yumuşak-substratum infaunal yumuşakça türleri içermektedir. Kuzey Denizi (Avrupa) Predatasyon: Predasyon etkisinden dolayı R. venosa, dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacılardan biri olarak düşünülmektedir. Bu nedenle Kuzey Denizinde bu predatör gastropod büyük bir sorundur. Bu türün istila tarihi tüm bir ekosistemi rahatsız edebildiğini göstermektedir. Kuzey Denizde Rapana'nın olası etkileri, belirsizdir, fakat tahmini olarak Rapana, yerli salyangoz Buccinum undatum için sert bir rekabetçi olabilir. Bu tür aynı zamanda su kirliliği ve yoğun av baskısı altındadır. Midye Mytilus edulis, Pasifik istiridye Crassostrea gigas ve midye Cerastoderma edule gibi yenebilir çift kabuklular için bölgesel sanayiler, risk altındadır. Chesapeake Körfezi (ABD) Rekabet: Yerli istiridye, Urosalpinx cinerea, R. venosa’yla direk rekabet içindedir. U. cinerea populasyonu 1972’deki Agnes kasırgasında olan bir olayla büyük bir kısmı yok oldu. Urosalpinx pelajik larval evreye sahip olmayıp substratuma yapışmış olan yumurta kütlelerinden juvenil olarak çıkmaktadırlar. Salyangozun istilasıyla, şimdi emekleyen yerli ve işgalci pelajik larvalar arasında aynı ve uygun substratum için rekabet vardır. (ICES, 2004). Predasyon: Rapana predatasyonu lokal bivalve türlerinden istiridye (Crassostrea virginica), midye (Mytilus edulis), ve tarak (Mya arenaria) rapor edilmiştir (ICES, 2004). Diğer: Harding and Mann (1999) " Chesapeake körfezinde büyük (>100mm) ve boş R. venosa kabuklarının varlığı lokal hermit crab (Clibanarius vittatus)’ın büyümesini ve çoğalmasına neden olduğunu belirtmektedir. Hampton Roads bölgesinde toplanan C. vittatus boş R. venosa kabuklarını sığınak olarak kullanmaktadır. Hermit crab, ithal boyuta ulaştığında önemli miktarda istiridye yumurtası tükettiği kanıtlanmıştır (ICES, 2004). Imposeks, dişi gastropodlarda erkek seks karakterlerinin oluşmasıdır. Dişilerde bir penis ve sperm kanalı gelişmeye başlar ve ileri aşamalarda sperm kanalının yumurta kanalı üzerine yerleşmesi ile kısırlık oluşur. İmposeks olayı, salyangoz populasyonu gelişimini ciddi bir tehlikeye sokmaktadır. TBT’nin kullanımından oluşan sucul kirlenme, hedef olmayan deniz organizmalarını da etkilediği için dünyadaki tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. 1989’da Avrupa Birliği 25 m’den küçük deniz araçlarında TBT’i yasaklayan bir kararname çıkarmıştır (89/677/CEE). 1 Ocak 2003 tarihinden sonra TBT bazlı antifouling katkılı boyaların gemilerde kullanımını bütün dünyada yasaklanmıştır. Ortamdaki TBT miktarı ~1 ng/L olduğu zaman hormonal etkiler gözlenmektedir. Imposeks 1970’li yıllarda ilk defa Blaber tarafından Nucella lapillus’ta tanımlanmış, sonuçları özellikle TBT ile ilişkilendirilmiştir. Imposeks daha sonra bütün dünyada 63 cinsten 118 gastropod türü üzerinde araştırılmış ve türlerin çoğunda geriye dönüşümsüz olduğu görülmüştür. Duyarlı cevaplarından dolayı çeşitli deniz salyangozu türleri TBT kirlenmesinin biyo-indikatörü olarak kullanılmaktadır (Kırlı, 2005). Midyelerin Genel Özellikleri ve Sınıflandırılması  Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf: Bivalvia (Midyeler) Alt familyalar Pteriomorpha (Tuzlusu midyeleri) Palaeoheterodonta (Tatlısu midyeleri) Heterodonta (Zebra midyeleri) Midye birbirine eklemlenmiş iki parçalı kabukları olan yumuşakçalar. Bivalvia sınıfından omurgasızların çoğu «midye» olarak, bir kısmı da «istiridye» olarak adlandırılır. «tarak» ya da «deniz tarağı» adıyla bilinen türler de bazen «midye» olarak adlandırılır. Bütün Bivalvia sınıfından omurgasızlar ile deniz salyangozu olarak bilinen karından bacaklılar «denizkabuğu» ortak adıyla anılırlar. Denizlerin kıyıya çok yakın kesimlerinde kayalara ve birbirlerine sıkıca tutunmuş binlerce midye görülebilir. Çenet denen bu kabuk parçaları gerçek midyelerde düz yüzeyli, siyaha yakın koyulukta, oval, birbirine benzer biçim ve iriliktedir. Bünyelerinde bulundurdukları sedef sayesinde zararlı maddelerden kendilerini korumak için onu inciye dönüştürürler. Midyeler sindirim yapmazlar. Türleri Denizkulağı (Haliotis): adını kabuk şeklinden alır. Suyosunları ile beslenir. Zebra midyesi (Dreissena polymopha): boyu 2-5 cm'dir. Doğal yaşam alanı Hazar Denizi ve Karadeniz'dir. Bakteriler ve su yosunlarıyla beslenir. Kabuğundaki desen nedeniyle zebra midyesi olarak adlandırılır. Dev midye (Tridacna gigas): en büyük midyedir. Boyu 150 cm, ağırlığı 250 kg kadar olabilir. Suyosunlarıyla Türkiye denizlerinde yoktur. Mavi midye (Mytilus edulis): iki parçalı mavimsi siyah bir kabuğu vardır. Boyları 5-20 cm'dir. Yaşam süreleri 15'yıla yakın olabilir. 40 m'yi bulan derinliklerde yaşarlar. Besinlerini suyu süzelerek alırlar ve bir saatte 1,5 litre suyu süzebilirler. Tarak midyesi (Pecten maximus): iki parçalı, yelpaze şeklinde, üzerinde oluklar bulunan bir kabuğu vardır. Mikroorganizmalarla beslenir. Boyu 2,5-15 cm'dir. Kıyıdan başlayarak 250 m derinliğe kadar yaşayabilirler. Türkiye denizlerinde yoktur. Kelebek midyesi (Donax variabilis): boyu 1,5-2,5 cm'dir. İki parçalı bir kabuğu vardır. Deniz kıyısında, dalgalı yerlerde yaşar. Bunun nedeni bu bölgelerin oksijen ve besin açısından zengin olmasıdır. Sürüklenmemek için kendini kuma gömer. Mikroorganizmalarla beslenir. Türkiye denizlerinde yoktur. Pina: kürek şeklinde, açık kahverengi bir kabuğu vardır. Kabuğunun sivri ucundan deniz tabanına gömülür. Mikroorganizmalarla beslenir. Ayrıca pinalardan inci çıkabilir. Alem (regnum) : Animalia Dal (phylum) : Mollusca Sınıf (classis) : Bivalvia Takım (ordo) : Cardiida Ferussac,1822 Üst Familya : Dreissenaceae Familya (familia): Dreissenidae (Andrusov,1897) Cins (genus) : Dreissena Van Beneden Türler (species) : 1. Tür: Dreissena polymorpha (Pallas,1771) 2. Tür: Dreissena bugensis (Müller,1774 Dreissena cinsinde bulunan türler acı ve tatlı sularda yaşayanlar olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Dreissena polymorpha (Pallas) ve Dreissena bugensis (Müller) çoğunlukla tatlı sularda yaşayan türlerdir. 2001 yılında yapılan yabancı kaynak taramalarında, daha önce Türkiye ve Suriye’de saptandığı bildirilen Dreissena bourguignati (Geldiay ve Bilgin, 1973; Şeşen, 2001) (4) ve Türkiye’de saptandığı bildirilen Dreissena bouldrourensis (Yıldırım ve Şeşen, 1994) ile ilgili kayda rastlanmamıştır. Türkiye’de tatlı sularda yaşayan iki kabuklu (bivalve) midyeler: Dreissenaceae, Unionaceae ve Corbiculaceae üst familyalarında bulunmaktadır. Kirlenmeye (biofouling) neden olan türlerden (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001): D. polymorpha ve D.bugensis Dreissenaceae üst familyasının Dreissenidae; Corbicula fluminea ise Corbiculaceae üst familyasının Corbiculidae familyasında bulunmaktadır. Corbiculaceae üst familyasında bulunan diğer familya ise Sphaeriidae’ dir. “Zebra midyenin var olan bulaşmaları ile gelecekteki bulaşmalarının belirlenmesi ve yönetilebilmesi, midyenin ergin olmayan ve ergin dönemlerinin diğer benzeri midye türlerinden ayırt edilmesi ile ilişkilidir. Zebra midye erginlerinin diğer midye türlerinin erginlerinden ayırt edilmesi kolay olmakla birlikte, ergin olmayan dönemlerin tanısı güçtür” (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001). Dreissenidae Türlerinin Tanısı Dreissenidae familyası türlerinin birbirinden ve diğer midye türlerinden ayırt edilmesi konusunda aşağıda verilen bilgiler ZMIS (Zebra Mussel Information Service) ve Claudi and Mackie (1994)’den özetlenmiştir. Ergin Midyelerin Tanısı “Unionidae ve Sphaeriidae familyaları türlerinin Dreissenidae türleri ile Corbicula cinsinden ayırt edilmesi kolaydır. Tatlı sularda yaşayan 2 Dreissenidae türünün ilk bakışta, birbirinden ayırt edilmesi ise güçtür. Bunların yaşamı, yaşam dönemleri ve genel yapısal özellikleri birbirinin benzeridir. Bununla birlikte midyelerin dış yapısal nitelikleri incelenerek, ergin D. polymorpha ve D.bugensis’in ayırt edilmesi mümkündür. Ergin Dreissenidae türlerinin birbirinden ve diğer familyalardaki türlerden ayrılmasında aşağıdaki niteliklerden yararlanılabilir” Midyelerin kabuklarının karınsal bölümleri (ventral shell edge) ile karınsal kenarları (ventral shell margin) incelendiğinde, farklılıklar belirgindir. Zebra midyede karınsal bölüm çukurdur (concave) ya da yassılaşmıştır (flattened) ve kabuğun keskin açılı kenarlarında, omurga (keel) oluşmuştur. . D.bugensis’te ise karınsal bölümler tümsek (convex), karınsal kenarlar ise yuvarlaktır · Kesin bir tanı niteliği olmamakla birlikte, D.polymorpha kabuklarının üzerinde değişik düzenleniş biçimli, renkli kuşaklar bulunur (Resim 2.1.2). Atatürk Baraj Gölünden toplanan midyelerde bu kuşaklar daha belirgin olmakla birlikte, Kesikköprü Baraj Gölünde yüzeyden toplananlar genellikle kahverengi, dipten toplananlar ise siyah renklidir · Dreissenidae türlerinin kabukları 3 köşelidir. Diğer familyalara ait türlerin kabukları ise yuvarlak ya da yumurtamsıdır (oblong) · Dreissenidae familyası türleri, ergin dönemlerinde tutunma iplikçikleri (byssal threads) aracılığıyla uygun bir tabana tutunmuş ve epifaunal olarak yaşar · Dreissenidae familyası türlerinde, diğer familyalardan farklı olarak, menteşede kabukların birbirine bağlanmasını sağlayan belirgin dişler yoktur (Resim 2.1.8). İki kabuğu birbirine bağlayan elastik menteşe bağı (elastic hinge ligament), protein bileşimli (proteinaceous)'dir. Zebra midye öldüğünde kabukları açılır. · Dreissenidae familyası türlerinde myophore plate üzerinde çıkıntı (apophysis) bulunmaz · Dreissena türlerinin kabukları üzerinde belirgin ve düzgün aralıklı sırtlar (ridges) bulunmaz. Corbicula fluminea’da ise bu çıkıntılar belirgindir · Sphaeriidae familyası türleri dışında, tatlı sularda yaşayan midyelerin boyutları 1 cm’den büyüktür · Corbicula dışında tatlı su midyelerinin kabukları parlak değil donuk görünümlüdür. · Dreissenidae’lerde gaga (umbone) düz ve ileriye çıkık olduğu halde, diğer familyalarda sırtsal olarak bulunur ve yuvarlaktır. Larvaların (veligers) Tanısı “Yakın akraba olan D.polymorpha ve D.bugensis’in larva ya da özgürce yüzen larvalarının (veligers) tanılarının doğru olarak yapılması güçtür. Burada bir su kaynağından alınan suda, iki kabuklu (bivalve) midye larvalarının bulunduğu varsayılmıştır. Aşağıdaki olasılıklar göz önüne alınarak diğer iki kabuklu türleri, Dreissenidae familyası türlerinden ayrılabilir: · Özgürce yüzen larvalar Sphaeriidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyaya ait döller, çok küçük istiridye (clams) biçimine gelmeden önce suya salınmamaktadır. · Özgürce yüzen larvalar Unionidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyanın kirpikli larvaları (glochidiae)asalaktır ve suda özgürce yüzen durumda bulunmazlar. Bu durumda sadece 3 olasılık kalmaktadır: Bu larvalar her 3' ünde de özgür larvalar bulunan; C. fluminea (Asya istiridyesi), D. polymorpha ya da D. bugensis'e ait olabilir. Dreissena'nın 2 türünün larvalarının birbirinden ayırt edilmesi, kabuklarının karınsal bölümü ve kenarları gelişinceye kadar mümkün değildir. Tanı, her 2 türün de düz menteşeli biçimlerinin (straight hinge forms) bulunması durumunda bir ölçüde, gagalı (umbonal) formların bulunması durumunda ise daha da kolaylaşmaktadır. Dreissena ile Corbicula'nın özgürce yüzen larvalarının ayrımı ise mümkündür. · Corbicula fluminea’nın larvaları genç dönemlerini (D-biçimli larva ve gagalı larva), ergin dişilerin solungaçları üzerinde bulunan ve genç canlıları taşıyan keselerde (marsupial sacs) geçirir. Dreissena türleri ise yumurtadan başlayarak tüm larva dönemlerini suda özgürce yüzerek (planktonic) geçirir. · Corbicula fluminea’nın ayaklı larvaları (pediveligers) su verme sifonu aracılığıyla, suya salınır ve ancak bu dönemde su örneklerinde görülebilir (Resim 2.2). Corbicula’nın ayaklı larvalarının kabukları üzerinde çizgiler bulunmaktadır. Dreissena’nın düz menteşeli larvalarında ise çizgiler bulunmaz. · Corbicula fluminea’da ayaklı larva döneminde kabuk donuk renklidir ve iç organlar görünmez. D.polymorpa ve D.bugensis’in larva dönemlerinde kabukları saydamdır ve iç organlar görünür. · D. polymorpa ve D. bugensis’in larva döneminde ayırt edilebilmesi için omuz (shoulder) biçimlerinden yararlanılır: · D. polymorpha’da omuzlar kabuğun kenarına belirgin bir açı yaparak birleşir. · D. bugensis’te omuzlar yuvarlaktır ve menteşe çizgisi (hinge line) daha kısa görünür. Yayılış Alanları Dünya’daki Yayılış Alanları Taşıl Bilimsel (paleontological) verilere göre, D. polymorpha’nın bulunuşu ile ilgili ilk kayıtlar 10-11 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Türün o zamanlar bugünkü Afrika’yı Avrupa ve Asya’dan ayıran, Tethys Denizinin (5) haliçlerinde (estuaries) bulunduğu kaydedilmektedir. Türün doğal yayılış alanları: Kuzey Yarıkürede Karadeniz ve Hazar Denizi ile Aral Gölü havzaları ve bunlarla ilişkili haliçler, kıyısal sular, tatlı su gölleri, baraj gölleri ve ırmaklardır. Türkiye de doğal yayılış alanları içinde yer almaktadır. D . polymorpha’nın 1700 yılının sonlarına kadar denizlerde yaşadığı, daha sonra tatlı sulara geçtiği ve Avrupa’ya yayılışının 18. yüzyıldan bu yana sürdüğü kaydedilmektedir. D. polymorpha, İngiltere’de 1824’te saptanmış daha sonra Danimarka, İsveç, Finlandiya, İrlanda, İtalya ve Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Midye Kuzey Amerika’da Great Lakes Bölgesindeki St. Clair Gölünde 1988’de bulunmuş, havzadaki tüm göller ve Misisippi ırmağına bulaşarak, güneyde Misisippi Deltasına ulaşmıştır. Dreissena türlerinin yayılış alanlarının genişlemesinde en önemli etkenin, deniz ulaşımı ve teknelerin sintine sularını bulaşık olmayan alanlara boşaltmaları olduğu, kabul edilmektedir” (Orlova and Nalepa, 2001). “Yayılışı sağlayan doğal ya da insan kaynaklı diğer etkenler: Teknelerle taşınan su bitkileri, su akıntıları, göçmen su kuşları ve kerevitler olarak” kaydedilmektedir (ZMIS,2001). İngiltere’de 1824 yılında saptanan midyenin, Avrupa ve Amerika arasındaki yoğun ticari tekne ulaşımına rağmen Kuzey Amerika’ya 164 yıl sonra, 1988 yılında bulaşması ilginç bir durum olarak algılanmaktadır. "D. bugensis’in, doğal olarak bulunduğu Karadeniz ve Azak Denizindeki haliçlerden, Ukrayna’daki yapay kanal ve baraj göllerine ilk kez 1960’larda yayıldığı kabul edilmektedir. Tür, bugün Karadeniz havzasındaki ırmaklar ve yapay göllerde yaygındır. Volga Irmağı ve deltası ile Hazar Denizinin kuzey kıyılarında da D. polymorpha ile birlikte bulunmaktadır. 1989 yılında Kuzey Amerika’da da D. polymorpha ile birlikte bulunduğu saptanmıştır"(Orlova and Nalepa, 2001). Türkiye’deki Yayılış Alanları Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunuşu ile ilgili kayıtlar çok eski yıllara dayanmaktadır. Geldiay ve Bilgin (1973) : Blanckenhern (1897)'e atfen Dreissena chanteri Loc.’nin Hatay ili Asi Irmağı’nda; Germain (1936)’ya atfen Dreissena lacunosa Bourg., D.gallandi Bourg., D.hermosa Bourg. ve D. anatolica Bourg türlerinin Bursa çevresinde; D.bourguignati Locard’ın Suriye’de, D.bourguignati Locard, D.siouffi Bourg. ve D. elongata Bourg.’un Mezopotamya’da bulunduğunu, ancak farklı türler olarak kaydedilen tüm bu türlerin, D.polymorpha’nın çeşit ya da coğrafi ırkları olabileceğini, türün D.polymorpha olduğu kanısının yaygın olduğunu kaydetmektedirler. Şeşen (2001)(6), 1986-1988 döneminde Antakya ve Adana yörelerinde yapılan çalışmalarda Asi Irmağı, Antakya ve Samandağ ilçesinde daha önceki yıllarda Suriye’den de toplanmış olan Dreissena bourguignati Locard türünün bulunduğunu, bölgedeki diğer bivalve türlerinin Unio sp., Potamida littoralis, Leguminaia wheatleyi, Pisidium sp., Corbicula fluminalis (Seyhan ve Ceyhan Irmakları, Reyhanlı, Kırıkhan ve Samandağ ilçeleri) olduğunu; 1989-1992 döneminde Şanlıurfa, Diyarbakır ve Mardin yörelerinde yapılan çalışmalarda Dreissena türlerine rastlanmadığını, Dicle Irmağında Unio sp., Anadonta piscinalis, Leguminaia wheatleyi; Ceylanpınar Habur Çayı, Nusaybin Çağ Çağ suyu ve Siverek’te Corbicula fluminalis bulunduğunu, yöredeki diğer türlerin Sphaerium corneum ve Pisidium olduğunu bildirmiştir. Geldiay ve Bilgin (1973)’e göre, D.polymorpha’nın Türkiye’de bulunduğu yerler: Eğirdir, Kovada, Beyşehir ve Sapanca Gölleridir. Burdur Gölünde ise gölün kuzey kıyılarından sadece aşınmış kabukları toplanabilmiştir. Baykal (1960)’a göre ise Burdur Gölünde D.bouldrourensis d’Arch türünün fosilleri bulunmaktadır. Yıldırım ve Şeşen (1994), Burdur ve Isparta çevresindeki 58 tatlı su habitatında yapılan araştırmalarda 4 adet bivalve türü (D. polymorpha, D.bouldrourensis, Pisidium ve Anadonta cygnaea) saptandığını; D.polymorpha’nın Burdur, Yarışlı, Eğirdir ve Kovada Göllerinde; D. bouldrourensis Fischer’in Burdur ve Yarışlı Göllerinde bulunduğunu kaydetmektedirler. 1997 yılından bu yana Atatürk Barajı ve HES’te sorun yaratan midye türü de, D. polymorpha olarak tanılanmıştır. Aynı tür, Fırat Irmağı ile Fırat Havzasındaki tüm baraj göllerinde de (Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış) bulunmaktadır. Türün Terkos Gölü (7) ve Bolu Gölköy Baraj Gölü (8) ve DSİ Su Ürünleri Üretim İstasyonuhavuzları ile Sakarya havzasındaki Poyrazlar, Taşkısığı, Akgöl ve Acarlar Göllerinde de yaygın olduğu(9) bildirilmiştir. 2001 yılında yapılan çalışmalarda Zebra midyenin Kızılırmak üzerindeki Kesikköprü , Hirfanlı (Ankara) ve Derbent Baraj Gölleri (Samsun) ile Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde (Sivas) bulunduğu saptanmıştır. Midyenin Kesikköprü Barajının menbaındaki Kapulukaya Baraj Gölünde de bulunduğu bildirilmiştir. Anonymous (2001 a), tuzluluğun binde 4 olduğu 1980’li yıllarda Bafa Gölünde bulunan Zebra midyenin, son yıllarda tuzluluğun binde 14’e yükselmesi sonucunda yok olduğunu kaydetmektedir. Bafa Gölünden 2001 yılında toplanan örneklerin, tuzlu sularda yaşayan midye türlerinden Mytilaster minimus olduğu saptanmıştır (10). Güneydoğu Anadolu’da daha önce saptanmış olan Corbicula fluminea (Müller, 1774) (Eş adı: Corbicula fluminalis) (Bivalvia: Corbiculidae)’nın da, Fırat havzasında bulunması olasıdır. 2002 yılında Akdeniz Bölgesinde yapılan çalışmalarda: D. polymorpha’nın Seyhan Havzasında Seyhan, Çatalan ve Ceyhan Havzasında Aslantaj Baraj Göllerinde bulunduğu saptanmıştır (11). D. polymorpha ve Corbicula fluminea'nın Türkiye’de saptandığı yerler Resim 2.7‘de gösterilmiştir. Atatürk ve Birecik Baraj ve HES’lerinde midye sorunları oluşması üzerine, midyelerin Atatürk Baraj Gölüne su sporları amacıyla getirilen tekneler aracılığıyla bulaşmış olabileceği düşünülmüştür (Zapletal and Hengirmen, 2001). Ancak Türkiye’nin Tethys Denizi’nin yayıldığı alan ile midyenin doğal olarak bulunduğu alanlarda yer alması (Resim 2.4), Çanakkale’de Yapıldak mevkiinde neojen tabakaları içinde fosil olarak bulunması, ülkemizde ilk kez 1897’ler de saptanmış olması (Geldiay ve Bilgin, 1973), 1964’te Kovada I ve daha sonra Kovada II Santrallarında sorun yaratması, 2001’de Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde de (Sivas) yoğun olarak görülmesi, yerli tür (native species) olduğunu kanıtlamaktadır. Şeşen (2001)(12) tarafından yapılan araştırmalarda DicleHavzasında bulunmadığının belirtilmesi, türün Türkiye’deki yayılış alanlarının da genişleme eğilimindeolduğu biçiminde algılanmaktadır. Bobat, Hengirmen and Zapletal (2001 a,b)’de de belirtildiği üzere, D. polymorpha’nın sorun yaratacak yoğunluklara ulaşması, doğal göllerde yapılan tesisler ile akarsularda yapılan barajlar sonucunda akar su düzeninden durgun su düzenine geçilmesi ve uygun tutunma yerlerinin oluşmasından kaynaklanmaktadır. Türkiyede’de bulunan Dreissena türünün: D. polymorpha (Pallas) olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunduğu yerler ile ilgili kayıtların yetersiz olduğu ve öncelikliolarak inşa edilmiş olan baraj ve HES’lerde incelemeler yapılarak, yayılış ve sorun oluşturduğu alanlarınbelirlenmesi, proje aşamasında bulunan baraj ve HES’lerin inşa edilecekleri akarsu havzalarında bulunupbulunmadığının araştırılması, ayrıca daha önce saptandığı bildirilen türlerin revizyonunun yapılmasıgerektiği düşünülmektedir. A.B.D.’nde kirlenme sorunları oluşturan Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de daha önce Seyhan ve Ceyhan Irmakları ile Habur Çayı ve Çağ Çağ suyunda saptandığı bildirilmektedir (Şeşen, 2001)( 12) Corbicula fluminea’nın doğal yayılış alanları Güneydoğu Asya olarak kaydedilmekte, midyenin palearctic, nearctic, oriental ve neotropical bölgelere yayıldığı, kuzey yarıkürede 40 derece enlemin güneyindeki alanlarda bulunduğu, A.B.D.’ine 1900’lerde bulaştığı, güç santrallerinde sorun yarattığı ve neden olduğu zararların 1 milyar dolar/yıl olarak hesaplandığı kaydedilmektedir [Naumann, 2001; ZMIS,2001; Anonymous,2001 h) Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de saptandığı Seyhan ve Ceyhan Havzası baraj ve HES’ lerinde sorun yarattığı konusunda kayıt bulunmamaktadır. Sorun yaratan midye türlerinin saptandığı yerlerin belirlenmesi, midye bulaşmalarına karşı koruyucu önlemler alınması açısından büyük önem taşımaktadır. Devamı İçin www.dsi.gov.tr/docs/yayinlarimiz/hidroel...r%C4%B1.pdf?sfvrsn=4

http://www.biyologlar.com/midye-kalp-midyesi-deniz-salyangozunun-ozellikleri

Omurgalı Laboratuvarı - II Vize Soruları So2013

1.Trabzon kertenkelesinin tam sistematiği 2.Kirpik altı, üst dudak gibi beş tane terim 3.Küpeli su yılanı, latince türkçe ismi, familyası 4.Su ve kara kaplumbağası arasındaki iki morfolojik fark ve nerede yaşadıkları 5.Scincide familyasına ait iki tür 6.3 tane kuş resmi, türkçe ve latince isimler 7.Dikenli keler latincesi, familyası 8.Kör kertenkele, familyası, latincesi 9.Sürüngenlerin 3 karakteristik özelliği 10.1500 m. de yaşayan sürüngen termal hava akımını kullanan canlı başının üzerindeki pullar dağınık olan canlı

http://www.biyologlar.com/omurgali-laboratuvari-ii-vize-sorulari-so2013

4. Ulusal Deniz Kaplumbağaları Sempozyumu Tamamlandı

4. Ulusal Deniz Kaplumbağaları Sempozyumu Tamamlandı

Genel Müdürlüğümüz, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ), ve WWF Türkiye Temsilciliği işbirliğiyle, IV. Ulusal Deniz Kaplumbağaları Sempozyumu 11-13 Ekim tarihlerinde Çanakkale’de düzenlendi. Sempozyumun açılışına Vali Yardımcısı İzzet Ercan, Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdür Yardımcısı Mustafa Akıncıoğlu, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Şükriye Aras Hisar, ÇOMÜ Deniz Kaplumbağaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü (DEKUM) Doç. Dr. Şükran Yalçın Özdilek ile çok sayıda akademisyen, kurum ve kuruluş temsilcisi ile öğrenci katıldı.ÇOMÜ DEKUM Müdürü Doç. Dr. Şükran Yalçın Özdilek açılış konuşmasında, Ülkemiz sahillerinin deniz kaplumbağaları için Akdeniz’in en önemli yuvalama alanlarından biri olduğunu söyledi. DEKUM faaliyetleri hakkında bilgiler veren Özdilek; Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün çok büyük desteklerini gördüklerini ifade ederek, başta Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü olmak üzere tüm destek olanlara teşekkür etti.Doç. Dr. Şükran Yalçın Özdilek’in ardından kürsüye gelen Genel Müdür Yardımcımız Mustafa Akıncıoğlu yaptığı konuşmada; “Genel Müdürlüğümüz  tarafından ülkemizin sahip olduğu biyolojik çeşitliliğin korunması ve doğal kaynakların sürdürülebilir kullanımı amacına yönelik olarak birçok çalışma yürütüldüğünü; tabii kaynaklarımızı ve biyolojik çeşitliliğimizi bozmadan, kalkınma ilkelerine uygun bir şekilde işletilmesini, korunmasını, araştırılmasını ve sürdürülebilir bir şekilde kullanılmasını sağlamada önemli görevler üstlendiklerini” söyledi. “Ülkemizdeki türlerin korunması amacıyla Tür İzleme ve Koruma Genelgesi ve Deniz Kaplumbağalarının Korunması Konulu Genelgelerin çıkarılarak Genel Müdürlüğümüz web sayfasında yayınlandığını” bildiren Akıncıoğlu, “yapılan bilimsel çalışmalar sonucunda Ülkemizde 21 önemli Deniz Kaplumbağaları Yuvalama Alanı belirlendiğini ve bu alanlara ilişkin olarak Koruma-Kullanma Koşulları oluşturulduğunu” söyledi.“Günümüzde, yer küre üzerinde 8 tür Deniz kaplumbağası yaşadığını belirten Akıncıoğlu, bu türler içinde 5 türün Akdeniz’de bulunduğunu ve Akdeniz’de bulunan türler içinde ise Caretta  caretta ve Chelonia mydas’ın öne çıktığını, bu iki türün Ülkemiz Akdeniz sahillerini önemli ölçüde yuvalama alanı olarak kullandığını” söyledi.Akıncıoğlu konuşmasına şöyle devam etti: “Nesli tehlike altında olan deniz kaplumbağaları taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler ve ulusal mevzuatımız gereği koruma altına alınmış ve ülkemiz Akdeniz ölçeğinde bu türlerin korunmasında önemli bir rol üstlenmiştir. Ülkemizde deniz kaplumbağaları ile ilgili tüm faaliyetler Bakanlığımız Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından koordine edilmektedir. Bakanlığımız, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları işbirliği ile her yıl Deniz Kaplumbağaları İzleme ve Koruma Projeleri kapsamında yuva tespit çalışmaları yürütülmektedir.”        Akıncıoğlu; IV. Ulusal Deniz Kaplumbağaları Sempozyumu’nun deniz kaplumbağaları koruma çalışmalarına katkıda bulunması dileği ile başta Çanakkale 18 Mart Üniversitesi olmak üzere üniversitelerimiz akademisyenlerine, dışarıdan katılan yabancı akademisyenlere, emeği geçen kaplumbağa dostlarına ve tüm katılımcılara teşekkür ederek sözlerine son verdi.  Vali Yardımcısı İzzet Ercan da konuşmasında; “Yok olmak üzere olan türlere baktığımızda, bunun sebebinin insanın diğer canlıların yaşam alanına müdahale etmesi olduğu görülüyor. Tüm bunların yanında, insanların koruma adına bir şeyler yapması da önemli” diyerek, sempozyumun düzenlenmesinde emeği geçenlere teşekkür etti. ÇOMÜ Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Feza Sönmezöz’ün piyano dinletisi ile devam eden açılış programının ardından çağrılı konuşmacıların sunumlarına geçildi. Sempozyumda; İzleme, Araştırma ve Koruma; Ekoloji ve Davranış; Kapasite Artırma, Eğitim ve Farkındalık Oluşturma; İlkyardım, Tedavi ve Rehabilitasyon konularında oturumlar düzenlendi ve bildiriler sunuldu. Ayrıca, Deniz Kaplumbağaları ve Balıkçılık, Deniz Kaplumbağaları ve Rehabilitasyon konulu çalıştaylar düzenlendi.Sempozyum, Bakanlığımızca Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı içerinde yaptırılan, Çanakkale Destanı Tanıtım Merkezi gezisi ile sona erdi.Ayrıca sempozyum süresince, Genel Müdürlüğümüzce açılan stand da yoğun ilgi gördü.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/4-ulusal-deniz-kaplumbagalari-sempozyumu-tamamlandi

Caretta Carettalar Hakkında Bilgi

Caretta Carettalar Hakkında Bilgi

Su kaplumbağası olarak da adlandırılan caretta carettalar, denizde yaşarlar ve sadece yumurtlama döneminde karaya çıkarlar. Sırt kısmı kırmızı -kahverengi, alt kısımları ise beyaz dönük açık sarı renlidir. Yüzmeyi kolaylaştıracak şekilde bacakları kürek biçimindedir ve dış kenar tarafında en fazla 2 tırnakları bulunur. Tek seferde 100 yumurta bırakabildiği bilinmekte olup, 162 ye kadar bırakabildiği tesbit edilmiştir. Yavrular 2 aylık kuluçka döneminden sonra gece yumurtadan çıkarak deniz doğru giderler. Yumurtadan yeni çıkan bir yavru caretta 20 saate kadar hiç durmadan yüzebilir. Oksijeni havadan almalarına rağmen su altında uzun süre kalabilmektedirler.ca2Atlantik, Pasifik ve Hint Okyanuslarının ılıman sularında bulunan carettalar, ülkemizde en çok Akdeniz sahillerine yayılmıştır. Başlıca yumurtlama sahilleri Dalyan, Adana’;nın Yumurtalık ilçesi ve Belek, Gazipaşa, Anamur, Fethiye, Dalaman, Köyceğiz, sahilidir. Belek sahili, Akdeniz’de ikinci, Türkiyede ise, birinci yumurtlama alanıdır. Kabuklarının boyu 1 metreye kadar büyümekte olup, balık, kabuklu hayvanlar ve suda yaşayan canlılar (özellikle deniz anaları, istiridye, sünger) ile beslenirler. Başları üçgene benzer ve büyüktür. Neredeyse 100 milyon yıldır var oldukları düşünülen carettalar insanoğlunun doğal dengeyi bozan davranışları nedeniyle soyları tükenme riski altındadır. Bu nedenler koruma altına alınmışlardır. Caretta carettaların cinsiyet ayrımı ergin olana kadar yapılamaz.12-30 yıl arasında ergin oldukları tahmin edilmektedir. Erkeklerin tırnakları geriye doğru kıvrık ve daha uzun kuyruğa sahiptirler. Boyları 50 cm’i bulunca cinsel olgunluğa erişen caretta carettalarda yuva, dişi tarafından yapılır. Her dişi yumurtlama dönemi boyunca 2 kez yuva yapar ve sadece geceleri yapar. Dişiler yuva yapma döneminde dış uyarılara karşı oldukça hassa olup, ses ve ışık olumsuz faktörlerin başında gelmektedir. Olumsuz etkenler yuva yapmadan denize dönmelerine neden olabilir. Caretta carettaların yumurtadan geceleri çıktığını belirtmiştirk, yumurtadan yeni çıkan yavrular yönlerini ufuk aydınlığından faydalanarak yapar, suni aydınlatmalar yönlerini şaşırmalarına yol açar ve deniz ulaşamadan su kaybı, güneş veya başka hayvanların saldırısı sonucu ölürler. Caretta carettaların, yumurtadan çıkarken kullandıkları sivri yumurta dişleri bulunur. Bu dişler yumurtadan çıktıktan sonra düşer. Fakat güçlü çeneleri sayesinde sert kabukları bile kolaylıkla parçalayabilirler. Derin sularda yüzeyde, sığ sularda ise dibe yakın yerlerde uyurlar. Yumurtalar gelgit zamanlarında bırakılır. Kuluçkaya süresi 45 ile 65 gün arasında değişir fakat kumun sıcaklığı bu süreyi etkiler. Araştırmalar sonucunda serin kumlarda erkek, sıcak kumlarda dişi yavruların olduğu görülmüştür. Ortalama olarak 100 yumurta bulunur her yuvada. Carettaların çok ilginç bir özellikleri var. Dişi carettalar yuvalarını doğdukları, ya da oraya çok yakın kumsallara bırakmakta. Bu yüzden yüzlerce hatta binlerce mil göç ettikleri biliniyor. Yön bulma duygularının nasıl bu kadar geliştiği uzun yıllardır araştırılmaktadır. Kaplumbağaların dünyanın manyetik alanının açı ve yoğunluğunu buldukları tesbit edilmiş olup, böylece gidecekleri yerin enlem ve boylamlarını bulup yönlerini ayarlayabilmektedir. Oldukça dikkat çekici bir özellik.Uzun mesafelere göç eden caretta caretta’ların, yön bulma duyguları uzun yıllardan beri araştırılmakta. Daha önceki araştırmalar kaplumbağaların dünyanın manyetik alanının açı ve yoğunluğunu bulabildiğini gösteriyor. Böylece kaplumbağalar gitmek istedikleri yerin enlem ve boylamlarını bulup yönlerini belirleyebiliyorlar. Tüm bu ilgin özelliklerinden dolayı ilgi uyandıran caretta carettaların korunması için, kumsalda işaretlemeler ve koruma kafesleri, uyarı yazıları bulunmasına rağmen maalesef insanlar gerekli duyarlılığı göstermediklerinden, sayıları hızla azalmakta olan caretta carettalara daha fazla özen gösterilmesi gerekmektedir.Kaynakça:http://rehber.uzmantv.com/caretta-carettalarin-ozellikleri-nelerdirhttp://tr.wikipedia.org/wiki/Caretta_carettahttp://cevrevesehir.com/caretta-carettadeniz-kaplumbagalari/Yazar: Murat Uysalhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/caretta-carettalar-hakkinda-bilgi

398.552 Adet Deniz <b class=red>Kaplumbağası</b> Denizlere Kavuştu…

398.552 Adet Deniz Kaplumbağası Denizlere Kavuştu…

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’nün (DKMP) 2014 yılı içerisinde üniversiteler ve gönüllü kuruluşlarla yaptığı işbirliği neticesinde  143.7 km’lik deniz kaplumbağaları kumsal şeridinde; 216.872 adet Caretta caretta yavrusu ve 181.680 adet Chelonia mydas yavrusunu denizlere kavuştu.DKMP Genel Müdürlüğü Türkiye’nin taraf olduğu BERN (Avrupa’nın Yaban Hayatı ve Yaşama Ortamlarının Korunması) ve BARCELONA (Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunması) Sözleşmeleri kapsamında deniz kaplumbağalarının (Caretta caretta-İribaş deniz kaplumbağası, Chelonia mydas-Yeşil deniz kaplumbağası) korunması amacına yönelik olarak yaptığı çalışmalarla her yıl binlerce deniz kaplumbağasının denizlere kavuşmasına vesile oluyor. Deniz kaplumbağalarının uygun koşullarda yuvalamaları ve yavrulamalarının önemine değinen DKMP Genel Müdürü Nurettin Taş, “Ülkemizde Muğla, Antalya, Mersin, Adana ve Hatay illerinde toplam 21 adet önemli deniz kaplumbağaları yuvalama alanı bulunuyor. Dünyanın hiçbir ülkesi, Türkiye’deki kadar yuvalama sayısına sahip değil. Bakanlığımız tarafından yayınlanan 2009/10 Sayılı Deniz Kaplumbağalarının Korunması Konulu Genelge ve 2012/1 sayılı Tür İzleme ve Koruma Genelgesi ile bu alanlarda koruma-kullanma koşulları oluşturuldu. Bu genelgeler çerçevesinde deniz kaplumbağası yuvalama alanlarında gerekli tüm denetlemeleri yapıyoruz. Bu alanlardan 2014 yılında 398.552 adet deniz kaplumbağası denizlerdeki yaşam alanına kavuştu” dedi. Deniz kaplumbağalarının yuvalama dönemi hakkında bilgiler veren Genel Müdür Nurettin Taş; “Deniz kaplumbağaları sadece yumurtlamak amacıyla kumsala çıkarlar. Yuvalama dönemi Mayıs-Eylül ayları arasındadır. Tahrip edilmemiş ve bozulmamış yuvalardan yaklaşık 2 ay sonra yavrular çıkar. Yuva yapım faaliyetleri genellikle saat 22.00 ile 04.00 arasındadır. Yumurtaların kuluçka süreleri yuva içi sıcaklığa bağlı olarak değişir. Ülkemiz sahillerinde bu süre 50-65 gündür. Bu yuvalama ve yumurtlama sürecinde deniz kaplumbağalarına uygun ortamın sağlanması için azami gayret gösterilmelidir” dedi.    DKMP Genel Müdürü Taş, deniz kaplumbağaları için Mayıs ve Eylül ayları arasındaki dönemin çok önemli olduğunu, vatandaşlarımızın özellikle bu dönemde kumsal kullanımı konusunda daha dikkatli ve özverili olmaları gerektiğinin altını çizerek;  kumsallarımızda deniz kaplumbağası üreme sezonunda kumsaldaki şezlong ve şemsiye kullanımı konusunda halkın kumsallardaki uyarıları dikkate almasını beklediklerini dile getirdi. Taş ayrıca “Sahillerdeki  işletmelerden de özellikle saat 22.00 ile 04.00 arasındaki aydınlatmalarında ışıklandırmalarını perdelemeleri veya önünü kapatabilecek şekilde ağaçlandırma yapılmasını sağlamalarını, ışıklandırmada yüksek dalga boylu (kırmızı,sarı), düşük basınçlı sodyum lambaların kullanımını sağlamalarını; yuva tahribatlarının kontrolünün yapılması ile kafesleme ve yuva yeri değişikliği yapılması gibi konularda daha duyarlı davranarak deniz kaplumbağalarının üreme sezonunda yaşam alanını iyileştirmeye katkı sağlamalarını beklediklerini, ifade etti. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/398-552-adet-deniz-kaplumbagasi-denizlere-kavustu

Caretta Caretta’lardan güzel haber: Deniz Kaplumbağalarının sayısı artıyor

Caretta Caretta’lardan güzel haber: Deniz Kaplumbağalarının sayısı artıyor

Caretta caretta’ları koruma çabaları sonuç vermeye başladı. Dünyada iri başlı deniz kaplumbağalarının sayısı artıyor. Dünya Doğayı Koruma Birliği (IUCN) Deniz Kaplumbağaları Uzmanlar Grubu, iri başlı deniz kaplumbağası (Caretta caretta) için küresel ölçekte yaptığı değerlendirme sonuçlarını açıkladı.1996 yılında IUCN Kırmızı Listesi’nde “Tehlikede (EN)” statüsünde yer alan Caretta caretta türü deniz kaplumbağasının yeni statüsü, nüfus açısından tehlikenin biraz daha azaldığını gösteren “Duyarlı (VU)” oldu. Akdeniz Havzası ölçeğinde ise Caretta caretta’ların yeni statüsü, yine nüfus artışına dayanarak “LC-Düşük Riskli” ilan edildi. İri başlı deniz kaplumbağası halen Kırmızı Liste’de yer alsa da, son değişiklik yıllardır yürütülen çalışmaların sonuç vermeye başladığını gösteriyor.İri başlı deniz kaplumbağasının 10 alt popülasyonunu kapsayan araştırmada uzmanlar, dünyanın farklı bölgelerinde türün geçmişten günümüze sayısal verilerini ve karşı karşıya olduğu riskleri değerlendirdi. 1996 yılından bu yana, küresel, bölgesel ve ulusal ölçekte yürütülen araştırma, izleme ve koruma çalışmalarının sonuçları bu yıl (2015) tekrar değerlendirildi ve statüler yenilendi. Kırmızı Liste’deki değerlendirmeler genel bir analizin sonuçlarını gösteriyor. Bir türün küresel ölçekte “Duyarlı (VU)” veya “Düşük Riskli (LC)” kategorisinde yer alması, bölgesel veya ulusal ölçekte farklı bir statüde (örneğin “Tehlikede-EN”) yer almasını engellemiyor.Deniz kaplumbağaları göç eden türler arasında yer alıyor. Yumurtadan çıkan her bin yavrudan ortalama biri erişkin olabiliyor. Bir bireyin ergin hale gelmesi ve yumurta bırakabilmesi için yaklaşık 20 yıla ihtiyaç var. Bu da koruma çalışmalarının sonuçlarını değerlendirebilmek için en az 20 yıllık sürekli bir çaba gerektiriyor. Deniz kaplumbağaları gibi uzun yaşayan ve göç eden türlerin koruma çalışmalarında devamlılık ciddi önem taşıyor.Doğa koruma çabalarının uzun soluklu çalışmalar olduğunu belirten WWF-Türkiye Doğa Koruma Yönetmeni Ayşe Oruç, “1996 yılından bu yana tüm dünyada sürdürülen araştırma ve koruma çalışmalarının ilk aşamasının olumlu sonuçlar vermeye başlaması oldukça sevindirici. Koruma çalışmalarımıza gönüllü destek vererek, deniz kaplumbağası evlat edinerek bu duyarlılığı arttıran herkese teşekkür ediyoruz. Bu güzel haber doğa koruma çabalarının neden uzun süreli olması gerektiğinin bir kanıtı oldu. Tam da bu nedenle, çabalarımızı ara vermeden sürdürmek zorundayız. Çünkü Caretta caretta ve yaşam alanlarına yönelik tehditlerin hepsi henüz ortadan kaldırılmadı” dedi.(Yeşil Gazete)https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/caretta-carettalardan-guzel-haber-deniz-kaplumbagalarinin-sayisi-artiyor

Kuş Adasında Bir İlk Gerçekleşti

Kuş Adasında Bir İlk Gerçekleşti

Bilindiği üzere, Caretta caretta cinsi iribaş bir deniz kaplumbağası, Dalyan’dan kuzeyde Türkiye’de ilk kez Kuşadası sahillerine yuva yapmıştı.Caretta caretta yuvaya 81 yumurta bırakmış, suya çok yakın olan yuva riskli görüldüğünden yuvadaki yumurtalar daha güvenli bir alana taşınmıştı. Daha sonra ise yuvanın etrafı koruma bandıyla çevrilerek, bilgilendirme tabelaları dikilmişti.4. Bölge Müdürlüğü - Aydın Şube Müdürlüğü, DEKAMER Müdürü Prof. Dr. Yakup KASKA ve EKODOSD işbirliğiyle gerçekleşen bu çalışmalara, Kuşadası kaymakamı Mustafa ESEN, Davutlar Emniyet Amirliği, Mersin Beach Clup Otel, AYDEM, Bulut Özel Güvenlik şirketi de ayrıca katkı yaptı.Bölge Müdürlüğümüze bağlı Aydın Şube Müdürlüğü personeli ve EKODOSD derneğinin kontrolleriyle ve Kuşadası Kaymakamı Mustafa ESEN’in sağladığı güvenlik görevlileri yuvada sabaha kadar nöbet tuttular. 53 gün süren bekleyişten sonra mutlu sona ulaşıldı ve yavru çıkışları gerçekleşti. 53 gün süresince bölgedeki vatandaşlarda inanılmaz bir Caretta duyarlılığı oluşmuştur. Bölgedeki sitelerde oturan vatandaşlar yuvaya sahip çıkmışlardır.Carettanın yuvasının olduğu bölgedeki ışıklar AYDEM tarafından karartılarak yavruların denize ulaşmaları kolaylaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak her ne kadar karartma uygulaması yapılsa da bakir alanlardaki yuvaların aksine, havadaki parlaklığın yavruların farklı yönlere gitmesine neden olacağı düşünülmüştür. Prof. Dr. Yakup KASKA’yla görüşülerek, yuva üzerine kare karton engel uygulaması yapılmıştır.Daha sonra yuvadan denize kadar, yavruların ışıktan etkilenmelerini önleyecek bir kanal açılmıştır.Yavruların kanal içerisinden kumların üzerinde kendiliğinden yürüyerek denize doğru gitmeleri sağlanmıştır.Yuvadan çıkan yavrular kanal içerisinden Bölge Müdürlüğümüz ve EKODOSD derneği üyeleriyle birlikte sağlıklı olarak denize ulaşmaları sağlanmıştır.Yuvadan büyük gayretlerle denize ulaşan yavrular, dalgalarla buluşarak karanlıkta kaybolup gitmişlerdir.EKODOSD başkanı Bahattin SÜRÜCÜ “ Kuşadası sahillerine Caretta caretta cinsi iribaş bir deniz kaplumbağası ilk kez yuva yaparak yumurta bırakmıştır. Orman ve Su İşleri IV.Bölge Müdürlüğü ekipleri ve Prof. Dr. Yakup KASKA ile birlikte, 53 gündür çalışmaları sürdürmekteyiz. İlk kez bir Carettanın yuva yaparak yumurta bırakması, bırakılan yumurtaların farklı bir yuvaya transferi ve yavruların yumurtadan çıkması yapılan çalışmaların ne kadar doğru olduğunu göstermiştir. Yavruların denize ulaşmaları bizleri çok sevindirmiştir. Kuşadası’ndaki tüm kurumların ilgileri, katkıları, bölgedeki vatandaşların duyarlılıkları ve hassasiyetleri bizleri çok mutlu etmiştir. Bölgedeki vatandaşlarda çok iyi bir şekilde Caretta bilinci oluştu. Bu durumun ileriki yıllarda da koruma bilincinin alt yapısını oluşturacağını düşünüyoruz. Kuşadası sahillerinde doğan bu yavruların, 25-30 yıl sonra tekrar bu sahillere gelerek kendi yavrularının çıkacağı yumurtaları bırakmalarını bekliyoruz.”dedi.DEKAMER Müdürü Prof. Dr. Yakup KASKA “ Kuşadası’na yuva yapan Caretta yavrularının çıkışları tahmin ettiğimiz tarihte meydana geldi. Dalyan’da alışık olduğumuz, ancak Kuşadası’nda ilk kez gerçekleşen yavru çıkışlarını biz de merakla bekledik. Kalan yumurtaların takip edilen günlerde 20’li 30’lu gruplar halinde çıkmasını bekliyoruz. Daha sonra yuva kazılarak ölü olan yavrulardan doku örneği alınarak incelemeleri yapılacak. Kuşadası’ndaki bu olay bilim dünyası içinde yeni bir olay, çalışmalarımızı işbirliği halinde devam ettireceğiz.” dedi. Bölge Müdürü Rahmi BAYRAK “ Kuşadası’nda ilk kez gerçekleşen bu mutlu olay herkesi sevindirmiştir. Müdürlüğümüze bağlı ekipler yuva yapımından yavruların çıkışına kadar gerekli çalışmaları yapmışlar ve gerekli güvenlik önlemlerini almışlardır. Prof. Dr. Yakup KASKA ve EKODOSD derneğiyle birlikte işbirliğine girilerek gerekli uygulamalar gerçekleştirilmiştir. Kuşadası’nın da bundan sonraki yıllarda Carettaların yuva yapacakları bir alan haline gelmesini bekliyoruz.” Dedi.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/kus-adasinda-bir-ilk-gerceklesti

SÜRÜNGENLER (REPTİLİA)

Sürünerek hareket ettiklerinden Reptilia adi verilmistir. Permien'in baslangicinda iki yasamlilarin Labyrinthodontia alt sinifindan, üremek için suya gereksinme duymayan ve karasal yasamin kosullarina tümüyle uyum gösteren Reptilia sinifi örnekleri olusmuslardir. Çogu Paleontologa göre sürüngenler bes ana hat boyunca evrim geçirerek olusmuslardir. Bunlar: 1) Memelilerin meydana gelmesini saglayan memeli benzeri ilkel sürüngenler, 2) Tümüyle deniz yasamina uyum göstermis Ichtyosauria örnekleri, 3)uzun boyunlu olan ve denizlerde yasayan Synaptosauria örnekleri, 4) Kaplumbagalar ve 5) Dinosaurus'larin timsahlarin ve uçan sürüngenlerin olusmasini saglayan Archosauria hatlaridir. Derilerinin sert ve keratinli bir yapi göstermesi ve vücutta pullarin bulunmasi bu hayvanlarin su kaybini büyük ölçüde önler, bu nedenle de kurak bölgelerde kolayca yasayabilirler. Mezozoik'te 16 takim halinde çok genis bir yayilis gösteren bu sinifin günümüzde yasayan ancak 4 takimi bulunmaktadir. Karakteristik özellikleri: Vücut, epidermisten olusmus keratinlesmis pullardan meydana gelen bir ekzoiskelet (dis iskelet) ile kaplidir. Bazen buna ek olarak dermal kökenli kemik plaklarda bulunabilir. Derideki salgi bezleri çok azdir. Iki çift üyeleri vardir. Genellikle her bir üyede 5 parmak ve parmak uçlarinda da keratin yapisinda tirnaklar bulunur. Üyeler kosmaya, tirmanmaya , sürünmeye uyum göstermislerdir. Deniz kaplumbagalarinda kürek seklini almisdir. Bazi kertenkelelerde üyeler dejenerasyona ugramis, bazi yilan ve kertenkelelerde ise tümüyle körelmistir. Iskeletleri çok iyi bir sekilde kemiklesmistir. Kaburga ve sternum (gögüs kemigi) iç organlarin iyi bir sekilde korunmasina yarayan bir gögüs kafesi olustururlar. Kalpleri, 3 gözlü kalple 4 gözlü kalp arasinda bir yapi gösterir. Bunlarin kalbi 2 kulakçik vwe kismen ortadan ikiye bölünmüs bir karincik içerir. Timsahlarda karincik tam anlamiyla ortadan ikiye bölünmüstür. Alyuvarlari çekirdekli ve oval yapidadir. Yalniz bir çift aort yaylari vardir. solunumlari daima akcigerlerle yapilir. Sucul kaplumbagalarda kloak vasitasiyla da solunum yapilabilir. Vücut sicakligi çevreye bagli olarak degisiklik gösterir (Poikilothermus). Bunlarda kus ve memelilerde oldugu gibi sicaklik kaybini önleyecek kil ve tüy seklindeki olusumlar yoktur. Gerekli olan sicakligi çevreden alirlar (Ektoterm). Beyinlerinden 12 çift sinir çikar. Ayri eseylidirler. Kopulasyon organlari mevcuttur ve döllenme daima iç döllenme seklindedir. Yumurtalari büyüktür ve bir derimsi veya kalker kabuk içerisindedirler. Genellikle ovipardirlar. Bazi yilan ve kertenkelelerde ovovivipar ve vivipar sekilde üreme görülür. Segmentasyon meroblastik sekildedir. Metamorfoz yoktur, yavru yumurtadan çiktiginda ergin hayvanin minyatürü seklindedir. Gelisme dönemlerinde Amnion, Chorion ve Allantois gibi embriyonik tabakalar olusr. Yani yavrunun karada gelismesini saglayan Amniota tipi bir yumurtaya sahiptirler. Sürüngenler, iki yasamlilardan daha evrim geçirmis bir siniftir. Sürüngenlerin iki yasamlilardan daha evrim geçirmis oldugunu kanitlayan özellikler sunlardir: 1) Kara hayatina uymus kuru ve pullu bir derinin bulunmasi, 2) Daha hizli hareketi saglayan üyelerin varligi, 3) Temiz ve kirli kanin kismen de olsa birbirnden ayrilmasini saglayan bir kalbin bulunmasi, 4) Tam kemiklesmis bir iskelete sahip olmalari ve 5) Karada gelismesini tamamlayan bir embryoyu koruyacak olan yumurta kabugunun bulunmasidir. ÖRNEK TÜRLER: Emys orbicularus (Benekli kaplumbaga), Testuda hermanni (Trakya tosbagasi), Caretta caretta Adi deniz kaplumbagasi), Cyrtodactylus heterocercus (Mardin keleri), Draco volans (Uçan dragon), Chamaeleo chamaeleon (Adi bukalemun), Mabuya vittata (Seritli kertenkele), Ophiomorus punctatissimus (Toprak kertenkelesi), Lacerta viridis (Yesil kertenkele), Lacerta saxicola (Kaya kertenkelesi), Eryx jaculus (Mahmuzlu yilan), Coluber caspius (Ok yilani), Naja naja (Kobra), Vipera ammodytes (Boynuzlu engerek),

http://www.biyologlar.com/surungenler-reptilia-1

Türkiye “35. Uluslararası Deniz Kaplumbağalarının Biyolojisi Ve Korunması Sempozyumu” Muğla’da Yapıldı…

Türkiye “35. Uluslararası Deniz Kaplumbağalarının Biyolojisi Ve Korunması Sempozyumu” Muğla’da Yapıldı…

“35. Uluslararası Deniz Kaplumbağalarının Biyolojisi Ve Korunması Sempozyumu” 18-24 Nisan 2015 tarihleri arasında Muğla’da gerçekleştirildi.Uluslararası sözleşmelerle korunan deniz kaplumbağaları ile ilgili kendi sorumluluk alanındaki faaliyetleri yürütmek ve koordine etmekle mükellef Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü ve diğer ilgili kuruluşlar olan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Pamukkale Üniversitesi işbirliğinde yapılan uluslararası sempozyuma bu yıl Türkiye ev sahipliği yaptı.Uluslararası Deniz Kaplumbağaları Sempozyumu her yıl farklı ülkede yapılıyor. Amerika da yapılan 34. Sempozyum neticesinde bir sonraki Sempozyum’un (35.) Türkiye’de yapılması oy birliği ile kararlaştırılmıştı.Daha önce Amerika kıtası dışında nadiren gerçekleşen bu sempozyumun Türkiye’de yapılmış olması, Türkiye’nin deniz kaplumbağaları ile ilgili sergilediği bilimsel  yaklaşımı ve sosyal hassasiyeti de ortaya koyuyor.Sempozyum kapsamında: 6 adet bölgesel toplantı, 5 adet Akdeniz kaplumbağası konferansı, 8 adet çalıştay, 18 adet bilimsel oturum, Poster ve değerlendirme oturumları yanı sıra Türkiye ve çeşitli ülkelerden gelen çocuklar için 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı programına da yer verilerek, çocuklar da konuya dahil edildi. Deniz kaplumbağaları konusunda farkındalık oluşturmak ve bilinçlendirmek maksadıyla çeşitli oyun ve gösteriler yapıldı.Sempozyuma yaklaşık 80 ülkeden 1000 civarında ilgili katıldı.Üniversitelerden akademisyenlerin yanı sıra IUCN yetkilileri, Bern Sekretaryası gibi kuruluş temsilcileri ve Sivil Toplum Kuruluşları da sempozyuma katıldı. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/turkiye-35-uluslararasi-deniz-kaplumbagalarinin-biyolojisi-ve-korunmasi-sempozyumu-muglada-yapildi

BİO-DER: Derelerin Doğal Yapısına Geri Dönüşü Olmayan Tahribatlar

BİO-DER: Derelerin Doğal Yapısına Geri Dönüşü Olmayan Tahribatlar

Biyologlar Derneği (Bio-Der) “derelerin ıslah edilmesi için ekskavatörlerle yapılan çalışma ve lağım sularının dereye bırakılmasının, derelerin doğal yapısında geri dönüşü olmayan tahribatlara neden olduğunu” ifade etti.Biyologlar Derneği Çevre Eğitimi ve Yönetimi Uzmanı Nazım Kaşot yaptığı yazılı açıklamada, “Ülkemizde derelerin ıslahında kullanılan ekskavatörler derenin doğal yapısının tamamını tahrip etmektedir” dedi.dere_islahEkskavatörlerle derelerde yapılan ıslah çalışmalarıyla derelerdeki canlıların yaşadığı tatlı su ekosistemine geri dönüşü olmayan zararlar verildiğini, özellikle Kıbrıs’ın tek tatlı su kaplumbağası olması özelliğine sahip, kuzeyde sadece Asi Dere ve Kanlıdere sisteminde bulunan Çizgili Kaplumbağa’ların da bu durumdan ciddi şekilde etkilenmekte olduğunu kaydeden Kaşot, “Üreme alanlarının bu şekilde yok edilmesi, sayıca azalan bu türü tehdit eden önemli bir çevresel faktör olarak karşımıza çıkmaktadır” dedi. LAĞIM SULARIIslah çalışmalarına neden olarak bitki populasyonundaki artışının öne sürüldüğünü, bitki örtüsündeki artışın ise Kanlıdere ve Asi Dere’ye dökülen lağım suları olduğunu, bunlar engellenmedikçe artışın da önüne geçilemeyeceğini ileri süren Kaşot, “Bu nedenle ilgili kurumlar tarafından lağım sularının dökülmesini engelleyecek tedbirler ve ıslah çalışmalarını en aza indirgeyici önlemler alınması gerekmektedir” dedi.Lağım sularının ayrıca kirli suya fazla toleransı olmayan kurbağa populasyonunda da olumsuz etki yaptığını kaydeden Kaşot, “Derelerin ıslah işlemi gerçekleştirilirken biyolojik çeşitliliğe ve doğal yapıya en az zarar verilerek yapılmalı ki sulak alan ekosistemini gelecek nesillere de taşıyabilelim” dedi.YENİ YAKLAŞIM GEREKLİTürkiye’de derelerin ıslahı çalışmalarında, öncelikle can ve mal kaybının olabileceği durumlar göz önünde bulundurularak, ıslah yönteminin ivediliğinin belirlendiğini kaydeden Kaşot acil, kısa, orta ve uzun vadede ıslah edilmesi gereken akarsular belirlendikten sonra ne tür müdahaleler yapılacağına karar verildiğini, KKTC’de de bu tarz bir yaklaşıma ihtiyaç duyulduğunu kaydetti. http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/bio-der-derelerin-dogal-yapisina-geri-donusu-olmayan-tahribatlar

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

Dünya, bazı bilim insanlarına göre antroposin (insançağı) adı verilen yeni bir çağa girdi. Bu çağ öyle bir çağ ki insanın yaptığı işler artık doğaya geri dönülemez zararlar veriyor.

http://www.biyologlar.com/2020-yilina-kadar-canli-cesitliliginin-ucte-ikisi-yok-olabilir

575.000 Adet Deniz <b class=red>Kaplumbağası</b> Denizlere Kavuştu

575.000 Adet Deniz Kaplumbağası Denizlere Kavuştu

Orman ve Su İşleri Bakanlığı Doğa Koruma ve Milli Parklar (DKMP) Genel Müdürlüğü’nün koordinasyonunda üniversiteler ve gönüllü kuruluşlarla yapılan 2016 yılı deniz kaplumbağası koruma çalışmaları neticesinde

http://www.biyologlar.com/575-000-adet-deniz-kaplumbagasi-denizlere-kavustu

Prof.Dr. Abidin BUDAK

Prof.Dr. Abidin BUDAK

Türkiye biliminin öncülerinden olan ve başta doğabilimciler olmak üzere değerli hocalarımızı tanıtmaya çalıştığım yazı serisinde, bugün 73. doğum gününü kutladığımız değerli hocam, doktora babam Prof.Dr. Abidin Budak hakkında kısa da olsa bir tanıtım yazısı hazırladım. Önümüzdeki günlerde yazıyı yeni bilgilerle güncelleyeceğim. Bu vesile ile değerli hocama Allah'tan sağlıklı, mutlu, uzun ömür dilerim. 9 Kasım 1943’te Dikili (İzmir)’de dünyaya gelen Prof.Dr. Abidin Budak, ilkokul ve ortaokulu Kınık'ta, liseyi öğrenimini ise İzmir Namık Kemal Lisesi’nde tamamladı. 1965 yılında başladığı Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Tabii İlimler Bölümü’nden 1968 yılında FKB, Botanik, Zooloji ve Jeoloji sertifikalarını da alarak mezun oldu. Viyana Tabiat Tarihi Müzesi’nden ve Avrupa’nın önde gelen mammaloglarından Avusturyalı Dr. Friederike Spitzenberger’in mammaloji derslerini vermek üzere Ege Üniversitesi’ne geldiği bir dönemde yüksek lisansa başlayınca, danışman olarak Bayan Spitzenberger atandı. Felten et al. (1971, 1973, 1977) gibi Heinz Felten, Friederike Spitzenberger ve Gerhard Storch üçlüsünün birlikte yazdıkları “Zur Kleinsaugerfauna West-Anatoliens (Batı Anadolu’nun Küçük Memeli Hayvanları)” adlı üç makaleden oluşan seri gibi bazı makalelerinde örnek toplamadaki katkıları nedeniyle Abidin Hoca’ya teşekkürleri görülmektedir. Ancak ertesi yıl Spitzenberger, İzmir’den ayrılınca rahmetli Muhtar Hoca’nın önerisi ile diğer öğrencileri gibi zaten aşina olduğu herpetoloji alanında çalışmalara başlamıştır (bu açıdan benzerliğimiz var. Diğer öğrencilerinin herpetoloji alanında çalışırken, ben mammalojiye geçtim).   1969 yılında E.Ü. Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Kürsüsü'nde asistan olarak göreve başladı. Aynı üniversitenin Zooloji Bölümü’nde Prof.Dr. Muhtar Başoğlu danışmanlığında 1972 yılında yüksek lisansını (Türkiye'de Mabuya vittata (Scincidae: Lacertilia)'nin Bireysel ve Coğrafi Varyasyonları Üzerine Araştırmalar) ve 1974 yılında doktorasını (Anadolu'da Yaşayan Lacerta laevis, Lacerta danfordi ve Lacerta anatolica'nın Taksonomik Durumları ve Coğrafi Yayılışları Üzerinde Araştırmalar) tamamlamıştır.   1975 yazında üç ay süre ile İskenderun Belen yokuşunda bulunan Deniz Piyade Okulu’nda askerliğini tamamladı. Askerlik arkadaşlarından biri kadim dostu Mehmet Kutsay Atatür idi (fotoğraf). Ardından gittiği Almanya’da 1976-1978 yılları arasında Zoolojik Araştırma Enstitüsü ve Alexander König Müzesi’nde çalışmalarını sürdürmüştür. Alman herpetolog Wolfgang Böhme ile rudis grubu kaya kertenkeleleri hakkındaki yayın (Böhme und Budak, 1978; Budak und Böhme, 1978) bu dönemde hazırlanmıştır.   1970ler akademik çalışmalar için yoğun arazi faaliyetleri ile geçmiştir. Yurdun dört bir yanındaki örnek toplama faaliyetleri arazi biyologlarının iyi bileceği şekilde çeşitli zorluklarla doludur. Bunlardan birini yakın arkadaşı Prof.Dr. Mehmet Kutsay Atatür’ün yazdıklarından okuyalım: “Meslekdaşlığımızın getirdiği sıcaklık yanında, Abidin üniversitedeki en samimi, en iyi dostumdu, hâlâ da öyledir. Muzip tavır ve davranışları bende de her zaman karşılık bulduğundan ayrıca iyi anlaşırız. Askerliğimizi '75 yazında İskenderun Er Eğitim Alayında yedeksubay (!) olarak yapmış olmamız da dostluğumuzu pekiştirmiştir.. Adana'dan bir anı aktarayım, 70li yıllarda bir soğuk kış günü akşam kendimize ucuz bir otel bulduk, 3 kişilik oda gecesi 10 lira mı ne (çok düşük bütçeyle arazi yaptığımız yıllar), tam odayı tutacağız Abidin sobalı odanın 12 TL olduğunu keşfetti, ee, bütün gün arazide üşümüşüz zaten, 2 lira fazla verip odayı tuttuk, gittik salaş bir yerde 1-2 lokma birşeyler yiyip otele döndük, doğru odamıza, ısınmaya. Abidin yarım kutu kibrit çaktı ama gazlı sobada tık yok, aşağıyı aradık, adam "ee, gaz ekstra paraya" demesin mi, naçar birkaç lira da gaz parası verip 1-2 saat ısınabilmiştik...”.   Abidin Hoca, 1982 yılında Yardımcı Doçent, 1984 yılında Doçent, 1990 yılında ise Profesör ünvanını almıştır. Bu görevini Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Zooloji Anabilim Dalı’ndan emekli oluncaya kadar sürdürmüştür.   İyi derecede Almanca bilen Prof.Dr. Abidin Budak, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi, Parazitoloji Anabilim Dalı’nda uzun yıllar çalışmalar yapmış ve buradan emekli olan Prof.Dr. Seza Budak Hoca ile evlidir. Yarım asıra yaklaşan bu evlilikten Özgür ve Barış Budak doğmuştur.     1970li yıllarda Abidin Hoca, arkadaşlarıyla: (soldan sağa) Hale Pekerten, Osman Parlak ve Mehmet Kutsay Atatür     Mehmet Atatür'ün kaleminden: 1973 yılından bir anı. Ege Üniv. Doğa Tarihi Müzesi'nin ikinci müdürü olacak olan Prof. Dr. Fikret Ozansoy eski Merkez Bina yanındaki odadan bozma ilk Zooloji Müzesi'nde üniversitemizi ve Muhtar Hoca'yı ziyaret ediyor. Solda müze teknisyenimiz Sadettin Düzgün, yanında Abidin (Budak) ve Muhtar hocalar, sağda sayın Ozansoy ve taze asistan (1,5 yıllık!) bendeniz değerli müze materyalleri gerisinde poz vermişiz. O günler için en değerli materyal önde duran Nil Yumuşakkabuklu Kaplumbağasının (Trionyx triunguis) sırt kemik kavkısı (karapası). Hocanın o yıl yapmış olduğu bir yayınla kaplumbağanın ülkemizde de yaşadığı bilim dünyasına duyurulmuştu...   Omurgalı Hayvanlar, Herpetoloji, Mammaloji, Deniz Sürüngenleri ve Memelileri, Sosyal Böcekler ile Taksonomik Zooloji ve Reptil Biyolojisi konuları başta olmak üzere çeşitli lisans ve lisans üstü derslerini yıllar boyunca sürdürmüştür.      74 kışında Nil kaplumbağalarının (Trionyx triunguis) Dalaman civarındaki olası habitatlarını tespit etmek için bölgede bir araştırma gezisi yapmıştık. Gezi süresince Dalaman Devlet Üretme Çiftliğinde misafir edildik. Gezinin ilk günü çok kibar bir kişi olan çiftlik müdürü sayın bay Baybaş'ı (adını hatırlayamıyorum) "istasyondan bozma müdüriyet binasında" ziyaret etmiştik. O günün bir anısı; Veli efendi, Muhtar hoca, sayın bay Baybaş ve Abidin hoca ile.. (M. Atatür arşivi)     Hâlâ 1975-76 yılında, Aydın - Paşayaylası yöresindeki arazi çalışmasındayız. Abidin hoca karpuzu kesmiş, sade öğle yemeğimizi hazırlamış bekliyor ama Veli efendi toplanan karınca örneklerini derlerken Muhtar hocanın aklı hâlâ karıncalarda! (M.K. Atatür arşivi)   Türk Herpetolojisi’nin kurucularından merhum Prof.Dr. Muhtar Başoğlu hocadan sonra ikinci kuşak herpetologlarımızın başında yer almaktadır. Daha çok kertenkeleler üzerine araştırma çalışmaları bulunan hocam, Tarla Kertenkelesi’nin yeni bir alttürünü Prof.Dr. İbrahim Baran ile birlikte 1978 yılında tavsif ederek bilimdünyasına tanıtmıştır: Ophisops elegans basoglui Baran et Budak, 1978. Kendi adı verilen iki takson ise yine kertenkelelerden; Lacerta oertzeni budaki Eiselt et Schmidtler, 1986 (1987) (güncel geçerli adı: Anatololacerta oertzeni budaki) ve Ablepharus kitaibelii budaki Göçmen, Kumlutaş et Tosunoğlu, 1996 (güncel geçerli adı: Ablepharus budaki).     Fotoğraf: Yağmurlu bir günde Göcek'te öğrenciler ve şoförümüzle, 90 lı yıllar. Soldan sağa: Hidrobiyolog Semih Üçüncü, şoför ??, Prof.Dr. Abidin Budak, Prof.Dr. Güler Ünal, Prof.Dr. Mehmet Kutsay Atatür (M.K. Atatür arşivi).       Fotoğraf: 1990lı yılların sonunda Zooloji Kürsüsü fotoğrafçımız Osman'ın (ortada) emekli olduğu gün (soldan sağa: merhum Prof.Dr. Savaş Mater, Prof.Dr. İsmet Özel, Prof.Dr. Tuncer Katağan, Y.Doç.Dr. Ahmet Mermer, Osman Bey, Prof.Dr. Mehmet Atatür, Prof.Dr. Abidin Budak, kürsü personelinden ??, merhum Prof.Dr. Önder Deveci (M.K. Atatür arşivi).   Prof.Dr. Abidin Budak, bilimsel araştırma ve yayınları yanında pek çok öğrenci de yetiştirmiştir. Bunlar arasında doktora danışmanlıklarını yaptığı   Prof.Dr. Cemal Varol Tok (Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi), Prof.Dr. Yusuf Kumlutaş (9 Eylül Üniversitesi), Prof.Dr. Ahmet Karataş (Ömer Halisdemir Üniversitesi), Prof.Dr. Dinçer Ayaz (Ege Üniversitesi), Prof.Dr. Çetin Ilgaz (9 Eylül Üniversitesi), Y.Doç.Dr. Ahmet Mermer (Ege Üniversitesi) sayılabilir. Yayınlarından bazıları: Atatür, M.K. and BUDAK, A. (1982): The present status of Mertensiella caucasica (Waga, 1876) (Urodela: Salamandridae) in Northeastern Anatolia, Amphibia-Reptilia, 4: 295-301. Baran, İ. ve BUDAK, A. (1978): Anadolu'dan yeni bir Ophisops elegans (Lacertidae, Reptilia) formu hakkında, E.Ü. Fen Fakültesi Dergisi, Seri B, 2 (2): Bornova-İzmir. Böhme, W. und BUDAK, A. (1977): Über die rudis-Gruppe des Lacerta saxicola Komplexes in der Türkei, II (Reptilia: Sauria: Lacertidae), Salamandra (Frankfurt), 13 (3-4): 141-149 . BUDAK, A. (1974): Türkiye'de Mabuya vittata (Scincidae: Lacertilia)'nin bireysel ve coğrafi variasyonu üzerinde araştırmalar, E. Ü. Fen Fak. İlmi Raporlar Serisi, No: 162. Bornova-İzmir. BUDAK, A. (1976): Anadolu'da Yaşayan Lacerta laevis, Lacerta danfordi ve Lacerta anatolica'nın taksonomik durumları ve coğrafi yayılışları üzerinde araştırmalar, E. Ü. Fen Fak. İlmi Raporlar Serisi, No: 214. Bornova-İzmir. BUDAK, A. (1980): Kaya kertenkeleleri grubuna dahil Anadolu'daki tek eşeyli formlar hakkında (Lacertidae, Reptilia), TÜBİTAK Yayınları, No: 480 (özet olarak basıldı). BUDAK, A. (1982): Kaya Kertenkeleleri grubuna dahil Anadolu'daki tek eşeyli formlar hakkında (Reptilia: Lacertidae), TÜBİTAK Yayınları, No: 545, TBAG Seri No: 32. BUDAK, A., Atatür, M.K. ve Göçmen, B. (2000): Omurgasızlar Sistematiği, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Teksirler Serisi, No: 126, E. Ü. Fen Fakültesi Baskı İşleri, Bornova-İzmir, 101 s. BUDAK, A., Atatür, M.K., Göçmen, B. ve Akyurtlaklı, N. (2000): Omurgasızlar Sistematiği Uygulama Kitabı, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Teksirler Serisi, No: 127, E. Ü. Fen Fakültesi Baskı İşleri, Bornova-Izmir, 87 s. BUDAK, A. und Böhme, W. (1978): Über die rudis-Gruppe des Lacerta saxicola Komplexes in der Türkei, I (Reptilia: Sauria: Lacertidae), Ann. Naturhistor. Mus. Wien, 81: 273-281. BUDAK, A. ve Göçmen, B. (1995): Kuzey Kıbrıs Lacerta laevis Gray, 1838 (Sauria: Lacertidae) örnekleri hakkında, DOĞA-Tr. J. of Zoology, 19: 1-15 BUDAK, A. and Göçmen, B. (2000): The importance of the caudal projections in the classification of the rumen ciliates and using the taxa of forma, group and series, T. Parazitol. Derg. “Acta Parasitologica Turcica”, 24 (2): 214-216. BUDAK, A. ve Göçmen, B. (2008): Herpetoloji (ders kitabı), 2. baskı, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, No. 194, Bornova-İzmir. BUDAK, A., Göçmen, B., Mermer, A. ve Kaya, U. (2013): Omurgalılar Sistematiği (ders kitabı), 7. baskı, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Yayınları, No: 194, Bornova-İzmir, 268 s. BUDAK, A., Göçmen, B., Mermer, A., Ayaz, D. ve Çiçek, K. (2006): Omurgalılar Biyolojisi Laboratuvar Kılavuzu, Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Kitaplar Serisi, No: 197, Ege Üniversitesi Basımevi, Bornova-İzmir, 159 s. BUDAK, A. ve Tok, C.V. (1995): Sık Kullanılan Zooloji Terimleri Sözlüğü, E.Ü. Fen Fak. Yayınları, No: 115. Bornova-İzmir. BUDAK, A., Tok, C.V. ve Karataş, A. (1997): Mammoloji Laboratuvar Kılavuzu, E. Ü. Fen Fak. Yayınları, No: 121, iii+50 s. Bornova-İzmir. BUDAK, A., Tok, C.V. ve Mermer, A. (1995): Herpetoloji Laboratuvar Kılavuzu, E. Ü. Fen Fak. Yayınları, No: 116. Bornova-İzmir. Göçmen, B., Atatür, M. K., BUDAK, A., Bahar, H., Yıldız, M.Z. and Alpagut-Keskin, N. (2009): Taxonomic notes on the snakes of Northern Cyprus, with observations on their morphologies and ecologies, Animal Biology, 59 (1): 1-30. Göçmen, B., BUDAK, A. ve Karataş, A. (2008a): Amfibiler, s. 162-165, in: Karataş, A., Karataş, A. ve Sözen, M. (eds.), Aladağlar’dan Bolkarlar’a Niğde’nin Biyoçeşitliliği (el kitabı), Niğde Çevre-Orman İl Müdürlügü Yayınları, No: 1, Hamle Gazetecilik ve Matbaacılık Ltd. Şti., Niğde. Göçmen, B., BUDAK, A. ve Karataş, A. (2008b): Sürüngenler, s. 166-181, in: Karataş, A., Karataş, A. ve Sözen, M. (eds.), Aladağlar’dan Bolkarlar’a Niğde’nin Biyoçeşitliliği (el kitabı), Niğde Çevre-Orman İl Müdürlügü Yayınları, No: 1, Hamle Gazetecilik ve Matbaacılık Ltd. Şti., Niğde. Tosunoğlu, M., Göçmen, B., Taşkavak, E. and BUDAK, A. (1999): A serological comparison of the populations of the Lacerta laevis complex in northern Cyprus and southern Turkey, Zoology in the Midle East, 19: 117-122. Kaynaklar ve Web Sayfaları Prof. Dr. Abidin BUDAK: http://reptile.fisek.com.tr/abidin.... (erişim tarihi: 09.11.2016). Bayram GÖÇMEN (2013): Prof. Dr. Abidin BUDAK ve Arazi Çalışması, https://www.youtube.com/watch?v=aHP... Bayram GÖÇMEN (2016): Kişisel web sayfası http://www.bayramgocmen.com/yayinla... (erişim tarihi: 09.11.2016). VİKİPEDİA Özgür Ansiklopedi, Abidin Budak, https://tr.wikipedia.org/wiki/Abidi... (erişim tarihi: 09.11.2016).   Teşekkür: Fotoğrafları kullanmama müsaade eden değerli hocam Prof.Dr. Mehmet Kutsay Atatür ve Dr. Hale Pekerten'e çok teşekkür ederim.   Prof.Dr. Ahmet KARATAŞ  

http://www.biyologlar.com/prof-dr-abidin-budak-biyolojiye-yon-verenler

Deniz Sürüngenlerinin Tarihi

Deniz Sürüngenlerinin Tarihi

Mezozoik Dönem’e sıklıkla Dinozorlar Çağı denmekle birlikte, o dönemde işleri rast gidenler sadece dinozorlar değildi. Dimitri Bogdanov

http://www.biyologlar.com/deniz-surungenlerinin-tarihi

İnsanoğluna direnen yaban, Kızılırmak Deltası Ramsar alanı

İnsanoğluna direnen yaban, Kızılırmak Deltası Ramsar alanı

Düşünsenize bir yanınızda uçsuz bucaksız otlaklar, diğer yanınızda kum tepelerinin ardından size seslenen dalgalar.

http://www.biyologlar.com/insanogluna-direnen-yaban-kizilirmak-deltasi-ramsar-alani

54 milyon yıllık kaplumbağadan keratin ve protein elde edildi!

54 milyon yıllık kaplumbağadan keratin ve protein elde edildi!

Kuzey Karolina Devlet Üniversitesi, İsveç’teki Lund Üniversitesi ve Hyogo Üniversitesi’nden araştırmacılar, 54 milyon yıllık deniz kaplumbağasından orijinal pigment, beta-keratin ve kas proteinleri elde etti. Görsel açıklaması: 54 milyon yaşındaki, Tasbacka danica fosili. Fotoğraf: Johan Lindgren

http://www.biyologlar.com/54-milyon-yillik-kaplumbagadan-keratin-ve-protein-elde-edildi

2017 Yılında Paleontoloji Alanında Neler Oldu ?

2017 Yılında Paleontoloji Alanında Neler Oldu ?

2017 yılı içerisinde meydana gelen Paleotolojik gelişmelerin bazılarını sizler için derledik... Beğenmeniz ve bir solukta okumanız dileğimizle... Hoş geldin 2018

http://www.biyologlar.com/2017-yilinda-paleontoloji-alaninda-neler-oldu-

487 Bin 136 Adet Deniz <b class=red>Kaplumbağası</b> Denizlere Kavuştu…

487 Bin 136 Adet Deniz Kaplumbağası Denizlere Kavuştu…

Milli Parklar Genelmüdürlüğünden yapılan açıklamaya göre Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından 143,7 km’lik sahil şeridinde yürütülen deniz kaplumbağaları izleme, koruma ve yuva tespit çalışmaları neticesinde,

http://www.biyologlar.com/487-bin-136-adet-deniz-kaplumbagasi-denizlere-kavustu

Küresel Isınma, Yeşil Deniz <b class=red>Kaplumbağası</b> Yavrularının %99’unun Dişi Olmasına Neden Oldu

Küresel Isınma, Yeşil Deniz Kaplumbağası Yavrularının %99’unun Dişi Olmasına Neden Oldu

Avustralya’daki bir mercan bölgesi olan Great Bariyer Reef’in kuzey ucunda yumurtadan çıkan yeşil deniz kaplumbağalarının soyunun devam etmesi için gerekli olan bir şey, erkekler eksik.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-yesil-deniz-kaplumbagasi-yavrularinin-99unun-disi-olmasina-neden-oldu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0