Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 28 kayıt bulundu.
Cıvık Mantarlar Ögrendiklerini Diğer Cıvık Mantarlara Aktarabiliyorlar

Cıvık Mantarlar Ögrendiklerini Diğer Cıvık Mantarlara Aktarabiliyorlar

P. polycephalum, bir hücreli organizma, daha çok cıvık mantar olarak bilinir. Laboratuarda agarda büyütülebilir. Credit: Audrey Dussutour (CNRS)

http://www.biyologlar.com/civik-mantarlar-ogrendiklerini-diger-civik-mantarlara-aktarabiliyorlar

Sürüngen preparasyonu nasıl yapılır

SÜRÜNGENLER Sürüngenler (Reptilia), amfibilerle kuşlar arasında yer alan bir omurgalı grubudur. Kara hayatına uyum sağlamışlardır. Derileri kuru ve derilerinde salgı bezi yok denecek kadar azdır. Derilerinin üzeri keratin tabakası ile örtülüdür. Keratin tabaka vücudun değişik yerlerinde pul ve plaklar halinde yapılar oluşturur. Bu tabaka zaman zaman atılarak yenilenir. Sürüngenlerin bir kısmı 4 bacaklı, bir kısmı da bacaksızdır. Bacaklı olanlarda bile vücut yere değecek kadar alçaktır. Sürüngenlerin büyük bir kısmı karada, bazıları da suda yaşarlar. Ancak suda yaşayanlar da akciğerleri ile solunum yaparlar. Sürüngenlerde genellikle çiftleşme organı bulunur. (Tuatara hariç) Bu nedenle de döllenme içte gerçekleşir. Çoğu yumurta bırakır. Yumurtalar dayanıklı elastiki kabuklu yahut kuş yumurtası gibi kolayca kırılabılir tiptedir. Bazı sürüngen türleri canli doğurur, (ancak memelilerde olduğu gibi yavru anasına bir bağ ile bağlı değildir) gelişmelerinde de bir larva devresi bulunmaz. Yumurtadan çıkan yavrular minyatür erginlere benzerler. Sürüngenler genellikle diğer hayvanları avlayarak beslenirlerse de, bazı kara kaplumbağaları ile bazı kertenkele türlerinin esas besinlerini bitkisel maddeler teşkil eder. Derileri kuru olup,keratin pullar ve plakalarla örtülüdür.Derilerinde kuşlarda olduğu gibi çok az salgı bezi bulunur.Bunlarda kurbağalarda olduğu gibi dış kulak bulunmaz.beş parmaklı iki çift ekstremiteye sahiptirler.Bununla beraber,bazı kertenkele ve yılanlarda ön ve arka ekstremiteler kaybolmuştur.Bu yüzden bu hayvanlar yerde sürünerek hareket ederler.Sürüngenler iç organları kaburgalar tarafından korunan ilk omurgalılardır.Bunların akciğerleri ve kalpleri kurbağalardan daha gelişmiş olarak bulunur.Sürüngenlerin en önemli özelliği,kurbağalardan farklı olarak iç döllenme yapmaları ve buna uygun üreme organlarının gelişmesidir.   Sürüngenlerin yumurtası,kuşların yumurtası gibi vitellus bakımından çok zengin ve derimsi kabukludur.Yumurta içerisinde gelişen embriyoda amnion,karion,allantois ve vitellus yapıları bulunur.Bu yapılar memelilerin embriyo gelişiminde de görülür. Sürüngenler de kurbağa ve balıklarda olduğu gibi değişken sıcaklı hayvanlardır. Pental Sodyum (20 kat sulandırılmış) enjekte edilerek bayıltıldıkdan sonra dissekte edilmiş, önce göğüs ve karın boşluğundaki organlar stereomikroskop altında yüzeysel olarak incelenmiştir. Daha sonra akciğer, karaciğer ve diğer iç organlarla birlikte ince ve kalın bağırsak içinde fizyolojik su bulunan mumlu petri kutularında açılarak stereomikroskopta kontrol edilmiş, . ag – anterior genials alias perisai dagu depan f – perisai frontal in – perisai internasal l – perisai loreal la – perisai supralabial atau labial atas la' – perisai infralabial atau labial bawah m – perisai mental n – perisai nasal p – perisai parietal pf – perisai prefrontal pg – posterior genials atau perisai dagu belakang pro – perisai preokular pso – perisai presubokular pto – perisai post-okular r – perisai rostral so – perisai supraokular t – perisai temporal anterior dan posterior v – perisai ventral yang pertama (terdepan) REPTİLLER İLE AMFİBİALAR ARASINDA ÇOK FAZLA PREPARASYON FARKI YOKTUR. Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır (Şekil 1). Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur. Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2). Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3). Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4). Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür. Kaynak: biyoloji.ogu.edu.tr/gbII/rana.mht

http://www.biyologlar.com/surungen-preparasyonu-nasil-yapilir

Histolojide Kullanılan Yöntemler

1-Preparasyon Yöntemleri Taze hücre ve dokular: Kan ve lenf gibi sıvısal örnek hücreleri, derialtı bağ dokusu hücreler direkt olarak incelenebilir. Doku kalın veya katı bir organ halindeyse tuz çözeltisi içinde diderek veya ayırarak hücrelerin birbirinden ayrılması sağlanır. Taze preparatlarda hücreler gerçek morfolojilerini yitirmeden incelenir. Ancak kontrast azlığından dolayı vital boyama uygulanmalı ya da faz-kontrast mikroskop kullanarak incelenmelidir.Canlı ve taze materyelin çalışılması için lam ve lameller temiz olmalı. Canlı numuneler için kullanılan pipetler, cam eşyalar ve aletler kimyasal maddeler için kullanılanlar ile asla karıştırılmamalıdır. Herbir kültürden alınacak küçük organizmalar için ayrı bir pipet kullanılır. Her kimyasal madde için de ayrı pipet kullanılmalıdır. Saf kültür için çalışmaya başlanmadan önce cam eşyayı ve ortamı sterilize etmek gereklidir. Canlı ve taze materyel için bright-Field illumination- ışıklandırma dikkatli kontrol edilmeli, çünkü canlı hücrenin birçok yapısı refraktif indeks veya renkte çok az fark ile ayırt edilir. Küçük ve şeffaf organizmalar, serbest yaşayan protozoalar, küçük sölenteratlar, rotiferler, ectoproct lar, yassı kurtlar, nematod lar snnelidler, krustaseler ve omurgasızların ve aşağı omurgalıların larvaları, embriyoları ve yumurtaları bir iki damla su içinde incelenebilir. Tatlı su ve toprakta yaşayanlar tatlı suda ve deniz suyu veya tuzlu ve acı suda yaşıyanlar uygun tuzluluktaki suda incelenirler. Ancak su metaller, chlorine veya diğer zehirler ile kirlenmemiş olmamalıdır.Tatlı su organizmaları için havuz veya kültür kabından alınan su yeterlidir. Deniz suyu yalnız cam, porselen, toksik tipte olmayan bazı plastik ile temasta olmalı, metal borular birçok organizma için toksiktir. Vital boyama ile hücrelerin sitoplazmasına renk ve kontrast kazandırılır. Vital boyama 2 şekilde uygulanır. Canlı hücreler boya solusyonunda ayrılarak (supra-vital boyama ) veya canlı organizmaya boyanın injeksiyonu ile (intra-vital) boyanabilirler. Canlı hücre kısımları gösterildiğinden bu yöntemler idealdir. Vital boyama ile sitoplazmik yapılar gösterilir. Çekirdek zarı vital boyalara dirençlidir. Çekirdek zarının boyalara geçirgenleşmesi hücre ölümünün ifadesidir. 2-Sitolojik YöntemlerHücre içeren sıvılar, aspire kemik iliği gibi ince doku parçaları lam üzerine alınır ve hücrelerin görünüşlerini koruyabilmeleri için tespit edilir. Organlar ve dokular da lama sürülerek ve smearler hücre yapısını göstermek için boyanırlar. Boyanmış smearlerin incelenmesi eksfolyatif sitolojide standart bir yöntemdir. Atipik hücrelerin bulunuşu malignite hakkında fikir verir. Diagnostik sitolojideki gelişmeler Beale (1860) ‘nin karsinoma hücreleri için vücut sıvılarını incelemesi ile başlamış ve Papanicolaou (1943) yöntemi ile ilerlemeler kaydetmiştir.Dalak ve kemik iliği gibi organlarının kesi yüzeyine veya organın bir parçasına lam değdirilerek uygulanan impression yöntemi ile dokunun küçük bir artitektürel düzeni hakkında fikir edinilebilir. Yumuşak tümörlerde malignite bu teknikle hızla çalışılabilir. Smearlerde hücreler yassıldıkları, dokulardan hazırlanan kesitlerdeki hücrelerden daha geniş olduklarından ve dokunun artitektürünü koruduklarından hücresel ayrıntılar daha kolaylıkla izlenir. Kesitsel tekniklere ek olarak smearler kullanılabilir. 3-Kesitsel YöntemlerDoku parçalarından alınan örnekler yaklaşık olarak 1 hücre kalınlığında dilimlere ayrılırlar. Hücresel yapıyı görmek için bu kesitler değişik tekniklerle boyanırlar. Kesitlerin yorumu, kesitler dikey ya da yatay konumda alınmamışsa tecrübe gerektirir.Histolojide doğru sonuç veren birçok kesitsel yöntem vardır. Seri kesitlerin alınması ile küçük bir dokunun rekontriksüyonu yapılabilir. Tüm örneklerden numaralandırılarak kesitler alınır, boyanır ve incelenir. Doku büyük ise belirli aralıklarla alınan kesitler örneğin tüm yapısını kapsamlı olarak açıklayabilir. Bu yöntem basamaklı kesit alma (step-sectioning) olarak bilinir. Taze veya tespit edilmiş dokulardan jilet ile mikrotomsuz kesit alınabilir. Sadece yüzey boyanacağından histolojik yapı iyi gözlenemez. Bu yöntem hala dokuları tanımanın hızlı ve kolay yoludur. Mikrotom kullanarak uygulanan kesitsel yöntemlerin çoğunda doku uygun bir kıvama getirilir, parafin, selloidin veya sentetik resinlere gömülür ya da dondurma (freezing) yapılabilir. Frozen kesitler taze dokulardan alındığı için tespite gerek duyulmaz. Diğerleri için tespit gereklidir.Histolojik kesitler genellikle 4-7 mm kalınlığında alınır. Yağ damlacıkları, sinir fibrilleri ve kan damarları gibi geniş yapılar için 10-25 mm daha uygundur. Sentetik rezinlere gömülen dokulardan 1 mm’luk kesitler alınabilir. Doğal olarak hücresel ayrıntı daha iyi olacaktır. Elektronmikrospobik gözlemler için ultratom ile 50-100 nm’ lik kesitler alınır. Genellikle gösterim ve eğitim için çıplak gözle incelemek üzere 300-400 mm’ luk kesitler alınabilir. Bu amaçla jelatine gömülmüş organlardan geniş bir mikrotom ile kesitler alınarak incelenir.Dokuların çoğu yumuşaktır. Dişler, kemik gibi bazı dokular ise çok serttir. Bu nedenle kesitten önce dekalsifikasyona gereksinim vardır. Matriksin kalsifikasyonun normal olup olmadığı ise dekalsifiye edilmemiş örneklerde araştırılır. Bu amaçla dens gömme ortamları ve ağır mikrotomların kullanılması gereklidir. Mikroskobik inceleme için dokuların renge ve kontrasta gereksinimi olduğundan kesitlerin boyanması yapılır. Preperatların uygun bir kırma indisi olmalıdır. Boyama; renkli olan veya floresansı artıran boyalarla, renkli son ürünler oluşturan kimyasal reaksiyonlarla veya metalik çöktürme ile doku bileşenleri opaklaştırılarak yapılabilmektedir. Geleneksel boyama yöntemlerine ek olarak boyama-olmayan teknikler de kullanılabilir. Histolojide floresans immünolojik yöntemler, otoradyografi, mikroinkrinasyon ve mikroradyografik yöntemler de kullanılmaktadır. Floresans immüno-histolojik yöntemler: Florokromla işaretlenmiş antikorların kullanımına dayanmaktadır. Çok spesifik bir yöntemdir. İmmün kompleksleri ve dokulardaki yapıları göstermek için kullanılır. Floresans mikroskopta incelenen preparatlar az miktardaki florokromu gösterme yeteneğindedir. Otoradyografi: İşaretlenmiş bir radyoaktif element dokuya verilimini takiben dokudaki hücrelerle birleşebilir. Otoradyografi bir fotografik emülsiyondaki gümüş tuzlarını indirgeme yetenekleri ile radyoaktif izotop alanlarını gösterecektir. Fotografik emülsiyon özel plaklardan çıkarılır ve kesitlere uygulanır. Çalışanlar, radyoaktivitenin zararları konusunda uyarılmalıdır. Biyolojik kullanımdaki radyoaktif izotopların yarı-ömrü birkaç saatten yıllara kadar değişebilir. Mikroinkrenasyon (yakıp kül etme ): Lam üzerine alınan kesitler elektrikli fırında ısı yavaş yavaş artırılarak ısıtılır. Organik maddelerin tümü uzaklaştığından geriye dokunun mineral iskeleti kalır. Yansıyan ışık ve karanlık saha mikroskobu ile inkrenasyon yapılmamış kontrol kesitle karşılaştırılarak incelenir. Histospektrografik yöntemle minerallerin kantitatif ölçümü de yapılabilir. Mikroradyografi: X-ışınlarının absorbsiyonu ile dokunun kimyasal yapısı hakkında bilgi edinilir. X-ışınlarını absorbe eden kemik, kıkırdak, enamel ve dentin gibi hidroksi-apatit kristallerini içeren kalsifiye dokular ince taneli fotografik emülsiyon ile yakın temasa tutularak yumuşak bir X-ışını verilir. Elde edilen fotograf mineralin dağılımını gösterir ve kontakt mikroradyograf olarak adlandırılır. Klasik ışık mikroskobu ile incelenebileceği gibi projeksiyon mikrografi için geliştirilen aletlerle de incelenebilir. Kesitin alanlarında mineral miktarları da ölçülebilir. Kemik örnekleri metil metakrilata gömüldükten sonra öğütülür ve parlatılır. 20 kV X-ışını ile ışınlanır. Çok ince taneli özel fotografik emülsiyonundan geçirilir. 5-10 kV’ lik çok yumuşak X-ışınları kullanılırsa yumuşak doku kesitlerinin mikroradyografları dokuların protein içeriği ve hücrelerin kuru kütlesi hakkında bilgi elde edilebilir. Mikroradyografi, bazen radyoopak maddenin injeksiyonu sonunda kan damarlarının düzenini göstermek için kullanılır

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-yontemler-1

Kurbağa Diseksiyonu

Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır . Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur.Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2).  Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3).  Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4).Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz. Ø Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer. Ø Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz. Ø İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz. Ø Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar. Ø İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz. Ø İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz. Ø Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz. Ø Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/kurbaga-diseksiyonu-2

Histolojide Kullanılan Yöntemler

1-Preparasyon Yöntemleri Taze hücre ve dokular: Kan ve lenf gibi sıvısal örnek hücreleri, derialtı bağ dokusu hücreler direkt olarak incelenebilir. Doku kalın veya katı bir organ halindeyse tuz çözeltisi içinde diderek veya ayırarak hücrelerin birbirinden ayrılması sağlanır. Taze preparatlarda hücreler gerçek morfolojilerini yitirmeden incelenir. Ancak kontrast azlığından dolayı vital boyama uygulanmalı ya da faz-kontrast mikroskop kullanarak incelenmelidir.Canlı ve taze materyelin çalışılması için lam ve lameller temiz olmalı. Canlı numuneler için kullanılan pipetler, cam eşyalar ve aletler kimyasal maddeler için kullanılanlar ile asla karıştırılmamalıdır. Herbir kültürden alınacak küçük organizmalar için ayrı bir pipet kullanılır. Her kimyasal madde için de ayrı pipet kullanılmalıdır. Saf kültür için çalışmaya başlanmadan önce cam eşyayı ve ortamı sterilize etmek gereklidir. Canlı ve taze materyel için bright-Field illumination- ışıklandırma dikkatli kontrol edilmeli, çünkü canlı hücrenin birçok yapısı refraktif indeks veya renkte çok az fark ile ayırt edilir. Küçük ve şeffaf organizmalar, serbest yaşayan protozoalar, küçük sölenteratlar, rotiferler, ectoproct lar, yassı kurtlar, nematod lar snnelidler, krustaseler ve omurgasızların ve aşağı omurgalıların larvaları, embriyoları ve yumurtaları bir iki damla su içinde incelenebilir. Tatlı su ve toprakta yaşayanlar tatlı suda ve deniz suyu veya tuzlu ve acı suda yaşıyanlar uygun tuzluluktaki suda incelenirler. Ancak su metaller, chlorine veya diğer zehirler ile kirlenmemiş olmamalıdır.Tatlı su organizmaları için havuz veya kültür kabından alınan su yeterlidir. Deniz suyu yalnız cam, porselen, toksik tipte olmayan bazı plastik ile temasta olmalı, metal borular birçok organizma için toksiktir. Vital boyama ile hücrelerin sitoplazmasına renk ve kontrast kazandırılır. Vital boyama 2 şekilde uygulanır. Canlı hücreler boya solusyonunda ayrılarak (supra-vital boyama ) veya canlı organizmaya boyanın injeksiyonu ile (intra-vital) boyanabilirler. Canlı hücre kısımları gösterildiğinden bu yöntemler idealdir. Vital boyama ile sitoplazmik yapılar gösterilir. Çekirdek zarı vital boyalara dirençlidir. Çekirdek zarının boyalara geçirgenleşmesi hücre ölümünün ifadesidir. 2-Sitolojik Yöntemler Hücre içeren sıvılar, aspire kemik iliği gibi ince doku parçaları lam üzerine alınır ve hücrelerin görünüşlerini koruyabilmeleri için tespit edilir. Organlar ve dokular da lama sürülerek ve smearler hücre yapısını göstermek için boyanırlar. Boyanmış smearlerin incelenmesi eksfolyatif sitolojide standart bir yöntemdir. Atipik hücrelerin bulunuşu malignite hakkında fikir verir. Diagnostik sitolojideki gelişmeler Beale (1860) ‘nin karsinoma hücreleri için vücut sıvılarını incelemesi ile başlamış ve Papanicolaou (1943) yöntemi ile ilerlemeler kaydetmiştir. Dalak ve kemik iliği gibi organlarının kesi yüzeyine veya organın bir parçasına lam değdirilerek uygulanan impression yöntemi ile dokunun küçük bir artitektürel düzeni hakkında fikir edinilebilir. Yumuşak tümörlerde malignite bu teknikle hızla çalışılabilir. Smearlerde hücreler yassıldıkları, dokulardan hazırlanan kesitlerdeki hücrelerden daha geniş olduklarından ve dokunun artitektürünü koruduklarından hücresel ayrıntılar daha kolaylıkla izlenir. Kesitsel tekniklere ek olarak smearler kullanılabilir. 3-Kesitsel Yöntemler Doku parçalarından alınan örnekler yaklaşık olarak 1 hücre kalınlığında dilimlere ayrılırlar. Hücresel yapıyı görmek için bu kesitler değişik tekniklerle boyanırlar. Kesitlerin yorumu, kesitler dikey ya da yatay konumda alınmamışsa tecrübe gerektirir. Histolojide doğru sonuç veren birçok kesitsel yöntem vardır. Seri kesitlerin alınması ile küçük bir dokunun rekontriksüyonu yapılabilir. Tüm örneklerden numaralandırılarak kesitler alınır, boyanır ve incelenir. Doku büyük ise belirli aralıklarla alınan kesitler örneğin tüm yapısını kapsamlı olarak açıklayabilir. Bu yöntem basamaklı kesit alma (step-sectioning) olarak bilinir. Taze veya tespit edilmiş dokulardan jilet ile mikrotomsuz kesit alınabilir. Sadece yüzey boyanacağından histolojik yapı iyi gözlenemez. Bu yöntem hala dokuları tanımanın hızlı ve kolay yoludur. Mikrotom kullanarak uygulanan kesitsel yöntemlerin çoğunda doku uygun bir kıvama getirilir, parafin, selloidin veya sentetik resinlere gömülür ya da dondurma (freezing) yapılabilir. Frozen kesitler taze dokulardan alındığı için tespite gerek duyulmaz. Diğerleri için tespit gereklidir. Histolojik kesitler genellikle 4-7 mm kalınlığında alınır. Yağ damlacıkları, sinir fibrilleri ve kan damarları gibi geniş yapılar için 10-25 mm daha uygundur. Sentetik rezinlere gömülen dokulardan 1 mm’luk kesitler alınabilir. Doğal olarak hücresel ayrıntı daha iyi olacaktır. Elektronmikrospobik gözlemler için ultratom ile 50-100 nm’ lik kesitler alınır. Genellikle gösterim ve eğitim için çıplak gözle incelemek üzere 300-400 mm’ luk kesitler alınabilir. Bu amaçla jelatine gömülmüş organlardan geniş bir mikrotom ile kesitler alınarak incelenir. Dokuların çoğu yumuşaktır. Dişler, kemik gibi bazı dokular ise çok serttir. Bu nedenle kesitten önce dekalsifikasyona gereksinim vardır. Matriksin kalsifikasyonun normal olup olmadığı ise dekalsifiye edilmemiş örneklerde araştırılır. Bu amaçla dens gömme ortamları ve ağır mikrotomların kullanılması gereklidir. Mikroskobik inceleme için dokuların renge ve kontrasta gereksinimi olduğundan kesitlerin boyanması yapılır. Preperatların uygun bir kırma indisi olmalıdır. Boyama; renkli olan veya floresansı artıran boyalarla, renkli son ürünler oluşturan kimyasal reaksiyonlarla veya metalik çöktürme ile doku bileşenleri opaklaştırılarak yapılabilmektedir. Geleneksel boyama yöntemlerine ek olarak boyama-olmayan teknikler de kullanılabilir. Histolojide floresans immünolojik yöntemler, otoradyografi, mikroinkrinasyon ve mikroradyografik yöntemler de kullanılmaktadır. Floresans immüno-histolojik yöntemler: Florokromla işaretlenmiş antikorların kullanımına dayanmaktadır. Çok spesifik bir yöntemdir. İmmün kompleksleri ve dokulardaki yapıları göstermek için kullanılır. Floresans mikroskopta incelenen preparatlar az miktardaki florokromu gösterme yeteneğindedir. Otoradyografi: İşaretlenmiş bir radyoaktif element dokuya verilimini takiben dokudaki hücrelerle birleşebilir. Otoradyografi bir fotografik emülsiyondaki gümüş tuzlarını indirgeme yetenekleri ile radyoaktif izotop alanlarını gösterecektir. Fotografik emülsiyon özel plaklardan çıkarılır ve kesitlere uygulanır. Çalışanlar, radyoaktivitenin zararları konusunda uyarılmalıdır. Biyolojik kullanımdaki radyoaktif izotopların yarı-ömrü birkaç saatten yıllara kadar değişebilir. Mikroinkrenasyon (yakıp kül etme ): Lam üzerine alınan kesitler elektrikli fırında ısı yavaş yavaş artırılarak ısıtılır. Organik maddelerin tümü uzaklaştığından geriye dokunun mineral iskeleti kalır. Yansıyan ışık ve karanlık saha mikroskobu ile inkrenasyon yapılmamış kontrol kesitle karşılaştırılarak incelenir. Histospektrografik yöntemle minerallerin kantitatif ölçümü de yapılabilir. Mikroradyografi: X-ışınlarının absorbsiyonu ile dokunun kimyasal yapısı hakkında bilgi edinilir. X-ışınlarını absorbe eden kemik, kıkırdak, enamel ve dentin gibi hidroksi-apatit kristallerini içeren kalsifiye dokular ince taneli fotografik emülsiyon ile yakın temasa tutularak yumuşak bir X-ışını verilir. Elde edilen fotograf mineralin dağılımını gösterir ve kontakt mikroradyograf olarak adlandırılır. Klasik ışık mikroskobu ile incelenebileceği gibi projeksiyon mikrografi için geliştirilen aletlerle de incelenebilir. Kesitin alanlarında mineral miktarları da ölçülebilir. Kemik örnekleri metil metakrilata gömüldükten sonra öğütülür ve parlatılır. 20 kV X-ışını ile ışınlanır. Çok ince taneli özel fotografik emülsiyonundan geçirilir. 5-10 kV’ lik çok yumuşak X-ışınları kullanılırsa yumuşak doku kesitlerinin mikroradyografları dokuların protein içeriği ve hücrelerin kuru kütlesi hakkında bilgi elde edilebilir. Mikroradyografi, bazen radyoopak maddenin injeksiyonu sonunda kan damarlarının düzenini göstermek için kullanılır. Dondurup Kırma (Cryofracture=freeze–fracture–etching): Fiksasyon yapılmaz ya da çok hafif yapılır. Dokular, gliserol ile muamele edilerek likit nitrojende dondurulur. 10-18 mm Hg ile vakumlanır. Isıtılan metalden çıkan buharla kaplanır. Oda ısısında asit ile tahrip edilir. Böylece geriye metal ile kaplı bir kalıp kalır. TEM’de boyamadan incelenir. En az artifakt oluşturan bir yöntemdir.

http://www.biyologlar.com/histolojide-kullanilan-yontemler

FLOEMDE ORGANİK MADDE TAŞINIMI

Bu taşınım da iki ayrı mekanizmadan söz edilir. Kitle akımı : Bu görüşe göre organik maddelerin sentezlendiği doku ile taşınacağı doku arasında mevcut olan osmotik basınç farkı gradiyentine bağlı olarak organik maddeler hareket ederler. Aşağıdaki şekildeki modelde de görüleceği üzere A ve B kapları birbirlerine bağlıdırlar. Bu iki kap içerisine yerleştirilen yine A ve B osmometreleri birbirlerine boru ile bağlanmıştır. B osmometresine çok yoğun şeker çözeltisi eklendiğinde B kabından hızla su alacak( buradaki su saf sudur) dolayısıyla turgor basıncının etkisiyle B’deki şeker çözeltisi A’ya akmaya başlayacaktır ve A kabından yine az yoğun olduğu yere doğru hareket edecektir. Bu modeli bitkide uyguladığımızda B osmometresi yapraklar A osmometresi kökler olsun. Yaprakta sentezlenen şeker osmotik değeri arttıracağından hızla su alacak, turgor basıncının etkisiyle de diğer hücrelere gövdeye köke taşınacaktır. Buradaki boruların görevini floem gerçekleştirecektir. Organik maddeler bu yolla genelde depo yerlerine taşınırlar (depo kök, yumru, meyva vs.). Protoplazma hareketleri : Hücrelerde rotasyon ve sirkülasyon diye adlandırılan protoplazmik hareketlerin etkisiyle gerçekleşen organik madde akımıdır. Bu aktivite genç kalburlu boru elemanlarınca yapılabilen bir aktivitedir. Madensel Tuzların Kullanılması Çeşitli tuz iyonlarının bitkiler tarafından alınması onların mutlaka metabolik faaliyetlerde kullanılacağı anlamına gelmez. Alınan tuzların bir kısmı ksilem elemanları ile fotosentez merkezlerine ulaşır ve kullanılır. Bir kısmı da bitkinin gerekli bölgelerinde oluşan depo proteinleri, Ca okzalat, glikozit, enzim, vitamin gibi moleküllerin yapısına girerler. Bazı hallerde absorbe edilen iyonlar hiç metabolizmada kullanılmaz. Sadece hücre vakuolünde toplanarak hücrenin osmotik potansiyelinin artmasını sağlarlar. Bazı tuz iyonları da protoplazmanın asitliğine etki ederler. Madensel tuzların bitki yaşamında oynadıkları rolleri iki şekilde düşünebiliriz. a) Genel roller b) Özel roller Bitki bünyesine giren madensel tuzlar genel olarak aşağıdaki rolleri üstlenirler. a) Hücre çeperi ve protoplazmanın yapısına girerler (S, P, Ca, Mg) b) Bitki hücrelerinin osmotik basıncını arttırırlar. c) Hücrenin pH değişimlerine sebep olurlar. d) Zar permeablitesini etkilerler (Ca++, Mg++, Fe+++, Al+++yavaşlatır. K+, Na+ ise azaltır). e) Yüksek konsantrasyonda zehir etkisi yaparlar. f) Antigonistik etki yaparlar (iyon antigonizmi) Ör: 0, 015 mm CuCl2 çözeltisinde günde 3,5 mm uzayan hardal kökleri, ortama CaCl2 ilave edilince 10, 5 mm uzayabilmektedirler. Bu duruma Ca++’ un Cu++ iyonları üzerindeki antigonist etkiden kaynaklanmaktadır (Yani bakırın zehir etkisi Ca++ tarafından kırılmaktadır). g) Metabolik faaliyetlerde katalitik etki yaparlar. Fe++, Cu++, ve Zn++ bazı enzimlerin prostetik grubunu oluştururlar. Mn, Mg, Ca aktivitör moleküllerdir. Tuz absorbsiyonunu etkileyen etmenler: a) Sıcaklık: Sıcaklık artışı tuz absorbsiyonunu hızlandırmaktadır. Ancak sıcaklığın 40oC’ nin üstüne çıkması ket vurucu etki yapar. b) Hidrojen iyonu konsantrasyonu: Düşük pH’ da H+ iyonları katyonların alınmasını engellemektedir. Buna karşın anyonların alınımını arttırmaktadır. Bunun nedeni H+ iyonlarının alınım sırasında katyonlarda rekabet etmesindendir. Yüksek pH değerlerinde ise, OH- iyonları nitrat ve fosfat iyonları gibi anyonlarla rekabet etmektedir. c) Işığın dolaylı etkisi: Stomaların açılması ve fotosentezde O2 üretilmesi tuz alınımını arttırır. d) İyonların karşılıklı etkisi: İyonların taşıyıcılara bağlanması iyon rekabeti doğurur. Ca, K’ u etkiler.

http://www.biyologlar.com/floemde-organik-madde-tasinimi

EVRİM TEORİLERİ

İnsanoğlu kendini ve çevresinde algıladıklarını tanımaya başladıktan sonra, bu olağan üstü varlıkların nasıl meydana geldiğini düşünmüştür. M.Ö. VI. Yüzyılda yaşamış olan Şyonya‟lı filozoflardan Thales, tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğunu; Anaximander, canlıların kaynağının deniz olduğunu, başlangıçda balık olan atalarımızdan bugünkü şeklimize evrimleşerek ulaştığımızı; Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmaların rolü olduğunu ileri sürmüşlerdir. M.Ö. IV. Yüzyılda yaşamış olan Aristoteles, canlılığın başlangıçta kendiliğinden meydana geldiğini, zaman içinde giderek basitten daha karmaşık yapılı canlıların meydana geldiğini (doğa merdiveni) ve canlılarda organların ihtiyaca göre oluştuğunu savunmuştur. Canlı türlerinin ayrı ayrı yaratıldıklarını ifade eden yaratılış düşüncesinin herhangi bir bilimsel kanıtı bulunmadığından burada tartışılamamaktadır. XIII. yüzyılda fosiller üzerinde yaptığı çalışmalarla “paleontoloji” biliminin ortaya çıkmasına neden olan Buffon, canlı türlerinin bir evrim sonucunda meydana geldiğini ifade etmiş olmasına rağmen; kilisenin baskısı sonunda “kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum” demek zorunda kalmıştır. Bu dönemde, bir doğa bilimci olan Charles Darwin‟in dedesi Erasmus Darwin de Buffon gibi, canlıların yaşamları sırasında edindikleri beceri ve özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşünde idi. Bununla beraber, aydınlanma çağı olarak bilinen bu dönemde, Carl von Linné‟nin morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından biribirine benzeyen canlıları aynı grup içinde toplayarak, en küçük canlı gruplar olan türleri oluşturması; Cuvier‟nin aynı türden olan bitki ve hayvanların erkek ve dişilerinin kendi aralarında birleşmeleri sonunda fertil yavruların meydana getirdiklerini saptaması; XVIII. ve XIX. yüzyıllarda Cuvier, Hilaire ve Gothe‟nin, belli işlevleri yerine getiren organların, canlılar arasında gösterdikleri benzerlik ve farklılıkları inceleyerek homolog ve analog organların ontogenetik gelişimlerini açıklamaları; canlıların evrimsel bir gelişimin sonunda çeşitlendikleri düşüncesini destekleyen yeni delilleri ortaya çıkarmıştır. Bugüne kadar yapılan çalışmalara rağmen, biyoloji sistematiğinin son şeklini aldığını söylemek mümkün değildir. Hatta, evrimin sürekliliği düşünülürse tamamlanması da mümkün gözükmemektedir. Ancak, bu çalışmaların sonunda; a) Biribirine yakın gruplar arasında benzerliklerin fazla olmasına karşın, uzak gruplar arasında benzerliklerin giderek azaldığı b) Sistematiğin alt sıralarında yer alan canlıların ilkel ve basit yapılı olmalarına karşın, üst sıralarda yer alan canlıların daha zengin bir biyolojik işleve ve karmaşık yapıya sahip oldukları c) Aynı tür içindeki canlıların kendilerine benzer ve fertil yavrular meydana getirdikleri d) Paleontolojik bulguların da yardımıyla; Jeolojik devirlerde yaşamış ve bugünkü canlılara benzeyen tür sayısının eski jeolojik devirlere gidildikçe azaldığı, yakın jeolojik devirlerde arttığı görüldü. Bu gözlemlere dayanarak, Hilaire; “hayvan türlerinin birbirinden meydana geldiğini” ileri sürdü, fakat dönemin ünlü anatomisti Cuvier ile yaptığı tartışmada ileri sürdüğü deliller yeterli bulunmadı. Lamarck (1744-1829) “Phylosophy Zoologique” adlı eserinde, türlerin ara varyetelerle, cinslerin ara türlerle ve familyaların ara genuslarla biribirlerine bağlı olduklarını ve değişen ortam koşullarına uyumlu yeni bir türün bir başka türün değişmesiyle meydana geldiğini ileri sürdü. Lamarck‟a göre, çok kullanıldığı için gelişen veya kullanılmadığı için körelen bir organın eşem hücreleri üzerindeki etkisi bu özelliklerin yeni döllere geçmesine neden oluyordu. Zürafanın, ağaçların yeşil yapraklarına uzanabilmesi için boynunun uzaması ve kurbağanın su içindeki hareketini kolaylaştıran arka ayakları arasında yüzme derisi gerili olması, bu canlıların, ortam koşullarına uygun olarak değişmeleri sonunda meydana gelmişti. Benzer şekilde, köstebekte gözlerin körelmesini, yılanlarda üyelerin yok olmasını, bu organların kullanılmamaları sonucunda yok oldukları şeklinde yorumlamıştır. Lamarck‟ın hipotezinin özelliği, canlılarda görülen değişikliklerin fonksiyona bağlı olarak ve ortamın koşullarına uygun olarak meydana gelmiş olmasıdır. Hipotezde yer alan, “canlılar içinde bulundukları koşullara uyar” önermesi bugün de gözlenen, doğruluğu çok kere kanıtlanmış bir olgudur. Ancak, bu yöndeki bir teorinin hıristiyanlığın telkinlerine uymaması yanında, değişikliklerin yeni döllere geçişini açıklamakta teorinin yetersiz kalması ve daha açık olarak; bugüne kadar yapılan gözlemlerde, canlılarda doğumdan sonra kazanılmış olan özelliklerin sonraki döllere geçtiğinin gösterilememesi nedeniyle fazla taraftar toplayamamıştır. Örneğin, August Weismann (1834-1914), yirmi döl boyunca kuyruklarını kestiği farelerin yirmi birinci dölde de deney serisinin başındaki fareler kadar uzun kuyruklu olduklarını gördü. Bu deneyler sonunda Weismann, vücudu meydana getiren somatik hücrelerin kalıtımda rolünün bulunmadığını; kalıtımla ilgili hücrelerin üreme (germ) hücreleri olduğunu ve çevresel faktörlerin üreme hücrelerine etki etmediğini buldu. Nitekim, Müslümanların ve Musevilerin, yüzyıllardan beri sünnet olmaları, bu toplumlarda herhangi bir kalıtsal değişikliğe neden olmamıştır. Aynı şekilde, Çinlilerin çocuklarına ayaklarının küçük kalması için yüzyıllar boyunca demir ayakkabı giydirmeleri de Çinlilerin ayaklarını küçültmemiştir. Halbuki, bugün bakterilerin antibiyotiklere, böceklerin insektisitlere karşı bağışıklık kazandıkları bilinir ve Lamarck‟ın hipotezi bu olayları anlamamıza yardım eder. Ancak bu yönde yürütülen araştırmalar, bağışıklığın bir populasyonun bütün fertlerinde değil, uygun gen kompozisyonuna sahip olan bazı fertlerinde meydana geldiğini ve bu fertlerin populasyon içindeki sayısının, doğal seçim baskısı altında daha sonraki döllerde giderek artmasıyla dirençli ırkların oluştuğunu gösterdi. Ayrıca, genetik alanındaki bilginin artmasına bağlı olarak bugün kabul edilen evrim düşüncesinin olası mekanizması ortaya konmuştur. örneğin Lüers, populasyon düzeyinde kazanılmış bir bağışıklığın, mutasyon, doğal seçim ve genlerin rekombinasyonuyla birlikte açıklanabileceğini ileri sürmüştür. Aydınlanma çağında, en fazla taraftar toplayan evrim teorisi, Charles Darwin (1809-1882) tarafından önerilen “doğal seçim” teorisidir. Aydın bir çevrede, varlıklı bir ailenin çocuğu olan Darwin, hekim olan babasının tüm gayretlerine rağmen tıp eğitimini başaramamış, Cambridge Üniversitesinde yine babasının zoruyla başladığı teoloji eğitimini tamamlamıştır. Bu arada, botanik ve jeoloji derslerine devam ederek, meydana getirdiği böcek koleksiyonuyla bilim dünyasının ilgisini çekmiştir. 1831 yılında “Beagle” adlı gemiyle Güney Amerika kıtasının çevresini dolaşma olanağını elde eden Darwin, Galapagos adalarının faunasını inceleyerek örnekler toplamış ve 1836 yılında Şngiltere‟ye dönmüştür. Seyahati sırasında okuduğu, kıtaların kayma teorisini savunan Charles Lyeel(1797-1875) in “Jeolojinin Şlkeleri” ve 1838 yılında okuduğu Thomas Malthus (1766-1834) un “Nüfus Üzerine Deneme” adlı kitaplarından da etkilenen Darwin, 5 yıl boyunca doğada yaptığı gözlemlere ilave olarak, seferden döndükten sonra 23 yıl topladığı materyal üzerinde yaptığı çalışmalardan sonra 1859 yılında “Türlerin Kökeni” adlı kitabını yayınladı. Darwin teorisinde, bir populasyon içinde, değişen ortam koşullarına en iyi uyum sağlayan fertlerin alıkonmasıyla yeni bir ırkın meydana gelebileceğini, dölden döle farklılaşmanın artarak yeni ırkın başlangıçdaki populasyonun ait olduğu türden farklı ve yeni bir türe dönüşebileceğini ileri sürmüştür. Darwin‟e göre evrim şu sırayla meydana gelmektedir. 1- Bir ekosistem içinde yer tutan her populasyon için, o ekosistemin bir taşıma kapasitesi vardır. Çünkü, ekosistemler yaşam alanı, barınak ve besin gibi olanaklar bakımından sınırlıdır. Nitekim, yapılan bir hesaba göre, 1 erkek ve 1 dişiden oluşan Drosophila melanogaster çiftinden 3 hafta sonunda, teorik olarak 245 000 fert meydana gelebilmektedir. Fakat doğada hiç bir zaman bu ölçüde büyümeye rastlanmamıştır. Örneğin, 100 cm3 lük bir yetiştirme kabında, yeterli besin bulunmasına rağmen; yumurtalarından yeni çıkmış kelebek larvalarından 100-150 den fazlası birarada yetiştirilememektedir. 2- Aynı populasyona ait fertler arasında, morfolojik ve fizyolojik özellikleri bakımından farklar vardır. Eşeyli çoğalan bir populasyonun üyeleri, tek yumurta ikizleri dışında, biribirlerinden bazı karakterler bakımından farklıdır. 3- Ekosistemin sınırlı olanaklarında hayatta kalabilmek için populasyonun farklı özelliklere sahip olan fertleri arasında rekabet başlar. 4- Sahip oldukları özelliklerle çevrenin isteklerini karşılayabilen fertler rekabeti kazandıkları için hayatta kalır (doğal seçim) ve populasyonun sonraki dölü meydana getirirler. 5- Çevresel koşullar sürekli değişmektedir. Değişim, iklim düzeyinde, sıcaklık, nem, ışık miktarı gibi faktörlerin günlük, mevsimlik ve yıllık değişimlerini; biyolojik olarak, canlıların doğumdan sonra büyüyüp, yaşlanarak ölmelerini; ekosistem olarak, örneğin oligotrofik özelliklere sahip olarak yeni oluşmuş bir gölün, zamanla ötrofik ve distrofik bir göl halini alması, daha ileri aşamada kurumasıyla; çalılıktan başlayarak bir meşe ormanı ekosistemine varan farklı “serel evre” lerden geçmesi gibi çok farklı konuda ve bazen çok geniş kapsamda, yani biyosfer ölçüsünde meydana gelmektedir. Örneğin, CFC (klor-flor - karbon) bileşiklerinin sebep olduğu stratosferik ozon miktarındaki azalmaya bağlı olarak, biyolojik etkiye sahip olan ultraviyole ışınlarının yeryüzüne ulaşması ve sanayi devriminden (1860) sonra hızla tüketilen organik karbon kaynaklarından açığa çıkan karbon dolatısıyla ortaya çıkan küresel ısınma, tüm biyosferi içine alan küresel değişikliklerdir. 6- Değişen koşullara bağlı olarak kazanılan karakterlerin toplamına sahip olan fertlerden oluşan populasyon ile eski populasyonun fertleri, aralarında meydana gelen bu farklılaşmadan sonra biraraya gelseler dahi fertil yavrular meydana getiremezler. Aralarında tür düzeyinde fark meydana gelmiştir. Bu türleşmedir. Ancak, bu teoride bugünkü kalıtım bilgimize göre yanlış olan bir anlayışın üzerinde durmak gerekir. “Doğal seçim teorisi” olarak da bilinen bu teorinin ileriye sürüldüğü XIX. yüzyılda, kalıtsal özelliklerin vücut parçalarından geldiği ve bir çaprazlama sonucunda ortaya çıkan melezde, anne ve babaya ait karakterlerin eriyerek karışmaları nedeniyle yavrunun, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olduğu düşüncesi hakimdi. Yani, ana ve babada var olan siyah ve beyaz gibi iki zıt karakterin yavruda gri rengi meydana getireceğine inanılıyordu. Halbuki, gözlemler bir aile içindeki çocukların, anne ve babaya ait karakterlerin bir ortalaması olmak yerine; bazılarının anneye veya anne soyundan birine örneğin dayıya, bazılarının babaya veya baba soyundan birine örneğin halaya benzediğini gösteriyordu. Fakat bunun nasıl meydana geldiği bilinmiyordu. Bu durum, Darwin'in de dikkatini çekmiş olmasına rağmen, bu konuda yeterli bilgi birikimine sahip olmadığından açıklayamamıştır. Nitekim, bugünkü bilgimize göre; anne ve babadan gelen baskın (dominant) ve çekinik (resesif) karakterler yavruda homozigot (AA veya aa) veya heterozigot (Aa) durumda bulunmaktadırlar. Bunların biribirleriyle karışması söz konusu olmamakta; bir karakter için baskın olan gen homozigot ya da heterozigot durumda olsa da fenotipte etkisini gösterebilirken, çekinik olan gen ancak homozigot durumda olduğunda fenotipte etkisini gösterebilmektedir. Genetik alanında yaptığı çalışmalarla tanınan Gregory Johann Mendel (1822-1884) ile Darwin (1809-1882) aynı dönemde yaşamış olmalarına rağmen, aralarında bilimsel bir ilişkinin kurulamamış olması bilim ve onlar adına talihsizlikti. Mendel‟in bulgularının önemi yaşadığı dönemde anlaşılamamış, ölümünden 16 yıl sonra Erich Tschermak von Seysenegg, Hugo de Vries ve Carl Erich Correns tarafından bilim dünyasına tanıtılmıştır. XX. yüzyılın başlarında, Hollandalı deVries (1848-1935), döller boyunca yetiştirdiği otuza yakın bitki türünde kendiliğinden meydana gelen ve kalıtsal nitelik gösteren değişikliklerin meydana geldiğini (varyasyon) saptadı. Benzer sonuçlar bulan, Alman Correns (1864-1933) ve Avusturyalı Tschermak (1871-1962) ile birlikte, 1900 yılında “mutasyon Teorisi” ni ileri sürdüler. Bu teoriye göre, bir tür içinde, birdenbire, ara dereceleri bulunmayan değişikliklere sahip canlılar (mutant) meydana gelebilir. Bu değişiklikler göz renginden zeka düzeyine kadar tür içi çeşitliğe ait karakterlerde olabildiği gibi, tür için karakteristik olan özelliklerden birinde de meydana gelebilir ve hayat mücadelesinde organizmaya avantaj sağlar veya zararlı olabilir. Mutasyon teorisine karşı, “canlılarda görülen değişikliklerin genellikle onların yaşama gücünü azaltıcı yönde olması” ve “türe özgü karakterlerinde değişiklik meydana gelen fert populasyonun diğer fertlerinden ayrı kalacağı için, soyunu devam ettirme ve bu değişikliği sonraki döllere aktarma şansının bulunmaması” gibi görüşler ileri sürülmüştür. Ancak, bugünkü bilgimize göre; canlılar geometrik dizi şeklinde artma eğilimindedirler. Mutasyonların çoğu, fertte olumsuz gelişmelere yol açmasına rağmen, az sayıda meydana gelen ve çevreye uyumda avantaj sağlayan mutasyonlar meydana geldikleri populasyon içinde kalıcı olurlar, bu değişikliklere sahip olan mutantların sayısı populasyon içinde giderek artar. Karşı görüşe göre, meydana gelen mutantın içinde bulunduğu populasyonun fertleriyle birleşemeyecek veya fertil yavru veremeyecek kadar farklılaştığı varsayılmaktadır ki, bu olağanüstü bir olaydır. Halbuki, mutasyonların çoğu türe özgü karakterlerin birinde meydana gelebilir ve bu değişiklik mutantın populasyon içinde fertil birleşmeler yapmasına engel teşkil etmez. Alman Biyolog August Weismann' ın da içinde bulunduğu bir grup biyolog, canlı varlıklarda genetik materyalin organizmanın somatik dokularından farklı olduğu ve ondan etkilenmediği sonucuna vardılar. Bu sonuç, bir organizmanın doğumdan sonra kazandığı yetenek ve özelliklerin neden kendinden sonraki döllere geçmediğinin anlaşılmasını sağladı. Buraya kadar anlatılan bilgi birikimine sahip olan biyologlar XIX. yüzyılın sonlarında Darwin‟in teorisi ile mutasyon teorisini birleştirerek “neodarwinizm” olarak adlandırılan yeni bir evrim teorisi geliştirdiler. Neodarwinistlere göre evrim; “bir populasyon içinde, organizmaların ortama uyumunda zayıflık yaratmayan küçük mutasyonların birikmesi sonunda, türe özgü karakterler bakımından orijinal populasyondan farklı ve ortam koşullarına daha uyumlu bir populasyonun ortaya çıkması” şeklinde meydana gelir. Darwinizm ve Neodarwinizm arasındaki benzerlik, her ikisinde de “doğal seçim” mekanizmasına yer verilmiş olması; fark ise, Darwinizmde “canlılarda değişikliğin ortam koşullarına bağlı olarak meydana gelmesi” düşüncesi yerine Neodarwinizmde “önce mutasyonların meydana geldiği” düşüncesinin yer almış olması ve karakterlerin sonraki döllere nasıl taşındığının öğrenilmiş olmasıdır. Bu konuda yapılan çalışmalar, canlılarda meydana gelen her mutasyonun canlının hayatta kalma gücü ve fertilitesi üzerinde olumsuz etkilere neden olmadığını, bazı koşullar altında canlının hayatta kalabilme yeteneğini artırdığını göstermiştir. Örneğin, Ptychopoda seriata kelebeğinde, kanatların deseninde değişikliğe neden olan bir mutasyon; kelebeğin hayatta kalma gücünü normal koşullarda azaltmasına karşın, soğuk ve rutubetli ortamlarda artırdığını göstermiştir. Bu kelebek, bir başka canlı ile ekolojik nişlerinin çakışması sonucunda habitatını değiştirmek durumunda kalırsa, sahip olduğu bu mutasyonla daha soğuk ve rutubetli ortamlarda hayatta kalmayı başaracak, oluşan yeni populasyonun gen havuzuna başka mutasyonların eklenmesiyle yeni bir tür meydana gelebilecektir (adaptif radyasyon). Buna göre, bir populasyon içinde görülen küçük mutasyonlar populasyonun gen havuzunda değişik genlerin birikmesine olanak sağlarken; diğer taraftan işleyen “doğal seçim” mekanizması var olan koşullara uygun olmayan genotiplerin ayıklanmasını sağlamaktadır. Örneğin, Florida da deniz kıyısındaki ormanlık bir alanda ve kıyıya yakın kumluk bir adada yaşayan aynı türden farelerin, ormanlık alanda koyu renkli, adada açık renkli olmaları şu şekilde açıklanmaktadır. Konu edilen fare populasyonununda rengin 3 gen çifti (A/a, B/b, C/c) tarafından belirlendiği kabul edilirse, F1 dölünün sperm ve yumurta hücrelerinde 23 = 8 farklı renk kombinasyonu (ABC, ABc, AbC, aBC, Abc, aBc, abC, abc) bulunacaktır. Buna göre F2 dölünde koyu ve açık renk veren gen kombinasyonlarından birer adet bulunma olasılığına karşın, ara derecelerde renk veren 62 adet farklı gen kombinasyonuna sahip fare meydana gelme olasılığı bulunacaktır (Tablo 1). Renk geni üzerinde meydana gelen mutasyonlarla fare populasyonunun gen havuzu içinde biribirinden farklı renk genlerinin sayısı artarken, karayla bağlantılı olan adada da farklı renklerde mutantlar görülecektir. Ancak, ada ile kara arasındaki bağlantının kesilmesi ve ada üzerindeki ormanın yok olmasıyla, çıplak ve kumluk alanda kendilerini gizleyemedikleri için kuşlar tarafından avlanan koyu renkli farelerin populasyondan elenmesiyle (doğal seçim) adada sadece açık renkli fare ırkı barınabilmiş; bunun tersine, ormanlık alanda açık renkli farelerin populasyondan elenmesiyle koyu renkli fareler barınabilmiştir. Bu örnekte, adada açık rengi; karada ormanlık alanda koyu rengi meydana getiren genler “doğal seçimde avantajlı gen” olarak tanımlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/evrim-teorileri

MİKRO ALG KÜLTÜR SİSTEMLERİ

Yetiştiricilik yapılan sistemlerde mikroalg kültürleri yapılırken amacın belirlenmesi ve buna uygun bir kültür tekniğinin seçilmesi gerekir. Mikroalg üretimde kullanılan çeşitli kültür yöntemleri vardır. Bu yöntemler laboratuarda tamamıyla kontrollü şartlardan dışarıda daha az kontrol edilen tanklarla yapılır. (Lawens ve Sorgeloos). Mikroalg kültür sistemleri içeride ve dışarıda yapılan kültür sistemleri olmak üzere 2′ye ayrılır. 1. İçerideki mikroalg kültür sistemleri: - Kesikli kültür - Sürekli kültür - Yarı sürekli kültür 2. Dışarıdaki mikroalg kültür sistemleri. -İçerideki Mikroalg Kültür Sistemleri -Kesikli Kültürler Sabit hacimlerde yapılan kesikli kültür tekniği mikroalg üretiminde kullanılan en basit yöntemdir. Hücreler uygun bir kültür kabı içersinde türün gereksinim duyduğu nutrientler bakımından yeterli düzeyde zenginleştirilmiş kültür ortamına aşılanır ve ortam ışık karşısında havalandırılır. Havalandırma hücreleri süspansiyon halinde tutmak ve CO2 sağlamak için yapılır. Bu şekilde hücrelerin hem ışık kaynağından yararlanması sağlanır hem de fotosentez için gereken inorganik karbon sağlanmış olur. Kesikli kültürlerde yeterli bir üretimi başarabilmek için her şeyden önce algal büyüme dinamiklerinin iyi anlaşılması gerekir. Optimum fiziksel (ışık, sıcaklık, CO2) ve kimyasal (nutrientler, iz elementler, vitaminler) koşulların hazırlandığı bir kültür ortamına hücreler aşılanır, fakat aşılanan hücrelerde bölünme hemen başlamayabilir. Hücreler yeni ortama uyum gösterip çoğalmaya başlayıncaya kadar bir durgunluk peryodu vardır ve bu süre zarfında hücre sayısında hemen hiçbir artış gözlenmez. Bu evreye “gecikme fazı” denir. Bu faz genellikle aşıdaki ölü hücrelerin sayısına bağlı olarak ortaya çıkar. Bu süre içersinde hücre sayısı aşağı yukarı aynı kalır ve çoğalma gözlenmez. Gecikme fazı’nın gözlendiği bir başka durum ise, aşılanan hücrelerin büyük bir kısmı canlıdır, ancak bölünme yeteneğine sahip değildir. Bu durum özellikle aşı kültürü yaşlı ise ortaya çıkar. Çünkü yaşlı kültürdeki alglarda enzimler inaktif haldedir ve metabolik konsantrasyonları hücre bölünmesi için yetersiz bir düzeye kadar azalmış olabilir. Bu nedenle yeni bir ortama yapılacak aşı kültürler log. Büyüme fazında bulunan altkültürlerden alınmaktadır. Gecikme fazını büyüme hızının sabit bir artış hızı ile ifade edildiği, hücrelerin eşit ve ardıl zaman aralıklarında logaritmik olarak arttıkları faz izler. Bu faz hücre konsantrasyonu max. Bir değere ulaşıncaya kadar devam eder. Ancak ortamda max. Hücre konsantrasyonuna ulaşmayı sınırlayan yeni faktörler ortaya çıkar. Bunlar besinlerin tüketilmesiyle yada belli bir substratın algal büyümeyi sınırlayacak düzeye kadar düşmesiyle oluşan nutrient sınırlaması, hücrelerin birbirini gölgelemesiyle oluşan ışık sınırlaması ve toksik bir madde birikimi kültüre innibe edici bir etki yapar. Bunlara CO2 verilme hızı, pH’daki değişimleri de ilave edebiliriz. Bu faz sonunda kültür ortamında ürün ve yan ürünler oluşur. Sabit hacimli kültürlerde oluşan yan ürünler dışarı atılamadığından hücre sayısında bir düşüş gözlenir ve bu evre “azalma fazı veya azalan log. faz” olarak tanımlanır. Bunu hücre sayısının birim hacimde sabit bir oran halinde kaldığı “duraklama fazı” izler. Çünkü bu evrede ölü ve canlı hücrelerin sayısı birbirine eşittir. Dolayısıyla bu fazda hücre sayısı artmaz ve büyüme hızı sabit bir katsayı ile ifade edilir yani hücre konsantrasyonunda zamana bağlı net bir artış veya azalış gözlenmez. Ancak bunu izleyen fazda çeşitli faktörlerin etkisiyle hücrelerde ölüm hızı arttığı için, hücre sayısında net bir azalma gözlenir, buna bağlı olarak büyüme hızı sıfır olur ve kültür tamamen canlılığını kaybeder. Büyük hacimlerde yapılan kesikli kültür tekniğine ise yığın kültür denilmektedir. Aydınlatma ve havalandırmanın sağlandığı kültür ortamına hücreler aşılanır ve hücreler max. Yoğunluğa ulaştığı zaman tamamen hasat edilir. Sürekli Kültür Zenginleştirilmiş deniz suyunun sağlandığı kültür sürekli olarak kültür ortamına pompalanır ve aynı zamanda kültür hasat edilir. Büyümenin durmasına neden olan tüm faktörler sürekli kültür tekniği ile giderilebilir. Sürekli kültür tekniği algal biyoteknolojide uygulanan yeni tekniklerden biridir. Sabit hacimde yapılan kesikli kültürlere göre pek çok avantajları vardır. Sürekli kültürlerde amaç, max. büyüme hızına erişen bir kültürü aynı büyüme hızında devam ettirmektir. Bunun için halen aynı amaca hizmet eden iki sistem kullanılmaktadır. Bunlar kemostat ve turbidiostat sistemdir. Kemostat sistemlerde, büyümenin belirli bir noktasında sınırlayıcı olan bir nutrient ortamı sürekli olarak kültür kabına içine verilir. Şekilde görüldüğü gibi taze ortamın bulunduğu bir kap, bunu hücrelerin bulunduğu kaba hassas ayarla gönderen bir peristaltik pompa, algal büyüme için gerekli ışık kaynağı, havalandırma sistemi ve homojenizasyonu etkili biçimde sağlayan bir manyetik karıştırıcıdan oluşmuştur. Bu sisitem taze ortamın sürekli olarak sabit hızla ilave edildiği bir kültür sistemidir. Kültür kabına ilave edilen miktar kadar ürün çıkışı olmaktadır. Taze ortamdaki nutrientlerin konsantrasyonları ve taze ortamın giriş hızı kültüre edilen türün spesifik büyüme hızına ve hücrelerin ortamda kalış süresine uygun bir şekilde düzenlenir. Akış hızının kültür hacmine oranı şeklinde ifade edilen seyreltme hızı, yeterli miktarda nutrient içeren solusyondan uygun bir akışla sağlanır. Seyreltme hızı kemostat sistemleri şu durumlarda etkiler: - Eğer seyreltme hızı (D), spesifik büyüme hızında ( ) daha yüksek olursa (D> ) hücre süpürülmesi olayı meydana gelir ve kültür kabında hücre kalmaz. - Eğer seyrelme hızı, spesifik büyüme hızına eşit olursa (D= ) kararlı hal koşullarına ulaşılır ve kültür devam eder. - Eğer seyreltme hızı (D), spesifik büyüme hızından düşük olursa kültür sürekli değil, kesikli kültür özelliğine sahip olur. Sürekli kültürlerde D = yani kararlı hal koşullarına ulaşmak istenir. Bu koşullarda kültür kabındaki hücre konsantrasyonu zamana bağlı olarak değişmez ve sonuçta spesifik büyüme hızı seyreltme hızına eşit olur. Kararlı hal koşullarına sahip bir kemostatta hücrelerin büyüme hızı düşük miktarda bulunan nutrient tarafından sınırlanır. Bu durum sınırlayıcı nutrientin taze ortamdaki konsantrasyonu ile kültür ortamına uygulanan seyreltme hızının bir fonksiyonudur. Bir kemostatta kültür yoğunluğu, taze ortamdaki sınırlayıcı nutrient konsantrasyonunun değiştirilmesiyle idare edilebilir. Sürekli kültürün diğer bir şekli de turbidiostattır. Bu sistemin esasını ortama sürekli olarak nutrientlerin akışı sağlanarak hücre yoğunluğunu belirli bir düzeyde tutmak oluşturur. Yani bu sistemde kemostatta olduğu gibi sınırlayıcı nutrientin ortama belli bir oranda verilmesi değil, hücre yoğunluğunun belli bir sabitte tutulması amaçlanmıştır. Otomatik sistem vasıtasıyla taze ortam ile kültüre su ilave edilerek en yüksek düzeyde alg konsantrasyonu sağlanır. Yarı Sürekli Kültür Belirli peryodta hasat edilen torba ve tank gibi büyük hacimlerde yapılan bir kültür tekniğidir. Max. bir büyüme elde etmek için etkili bir aydınlatma ve havalandırmanın sağlandığı kültür ortamı, uygun nutrientlerce zenginleştirilerek hücreler aşılanır. Yüksek büyüme hızını desteklemek için kültüre giren hava %1-2 oranında CO2 ile zenginleştirilebilir. İstenen hücre yoğunluğuna ulaşıldığında ürün ya tamamen alınır yada log. fazdaki spesifik büyüme hızı oranında alınıp, ortama taze besinler girilerek kültüre devam edilir. Böylece büyüme kesintisiz olarak devam ettirilmiş olur. Yarı sürekli kültürler içeride yada dışarıda olabilir. Rakipler, predutörler, metoboliteler yada kontaminasyondan dolayı sürekliliği önceden tahmin edilemez. Aşı kültür olarak kullanmak için kültür güvenilir değildir. Genellikle rutin kültür çalışmaları için uygundur. (Lawens ve Sorgeloos, 1996). Mikroalg kültüründe birim zamanda en yüksek hücre yoğunluğunu elde etmek işlemin temel amacıdır. Üretim için kullanılan kültür tekniğini belirlerken işlemi sınırlayan pek çok ortam faktörünün yanı sıra kültür ekonomisinin de önemli bir faktör olduğu unutulmamalıdır. Üretimde ekolojik ve ekonomik koşullara bağlı olarak değişen çeşitli teknikler uygulanmaktadır. Bu nedenle mikroalg üretimi yapacak işletmeler kültür amacına uygun kültür sistemini seçmelidir. Ülkemizde akuakültürün ticari uygulamaları ile ilgili olanlar her geçen gün artmaktadır. Özellikle ekonomik değere sahip deniz formlarının yetiştiriciliğinde, beslenme zincirinin ilk halkasını ve zorunlu basamağını oluşturan mikroalg türlerinin kültürü ile ilgili uygulama ve araştırmaların artması ve daha detaylı çalışmaların yapılması artık bir gereklilik haline gelmiştir.

http://www.biyologlar.com/mikro-alg-kultur-sistemleri

BİTKİLERDE SARILICI MAGNOLIOPSIDA GÖVDELERİ

Duvar sarmaşığı (Hedera) lohusaotu (Aristolochia) kabak (Cucurbita) gibi bitkilerin gövde enine kesitlerinde sarılıcı olmayanlara göre bazı farklılıklar görülebilir. Örneğin, Aristolochia‘nın bir yıllık ve yaşlı gövde enine kesiti incelendiğinde; dıştan içe doğru kutikulayı, tek sıralı epidermis, klororplastlı korteks kollenkiması ve kloroplastlı korteks parankimasından oluşan korteks, tek sıra hücreden oluşan nişasta kını, çok tabakalı perivaskular sklerenkima halkası, dairesel düzenlenmiş tek sıra halinde ve geniş intervaskular alanlı açık kolleteral demetler takip eder ve merkezde parankimatik öz bulunur. Sklerenkima ile vaskular demetler arasında bol miktarda parankima hücresi bulunur. İletim demetinin floem kısmı kalburlu boru, arkadaş hücresi ve parankimadan oluşur. Floemde lif hücreleri bulunmaz. Aradaki vasküler kambiyumdan sonra gelen ksilem ise trake, trakeid, sklerenkima ve parankima içerir. Bilindiği gibi sarılıcı gövdeye sahip Cucurbita‘nın önemli özelliklerinden biri de bikollateral (ksilemin iki tarafında floem bulunur) demet tipine sahip olmasıdır. Gövde enine kesiti inceleme yapıldığında demetlerin iki daire sırası şeklinde dizildiği görülür. Genel olarak en dışta epidermis, sırası ile parankimatik dış korteks, perivasküler sklerankima halkası ve parankimatik temel dokuya gömülmüş, kambiyum içeren açık bikollateral demetler yer alır. Merkezi bölgede ise ileri evrelerde yıldız şeklinde öz boşluğu ile kaplanır. Yıldızın kollan arasındaki demetler büyük, kolların ucunda olan elementler ise küçüktür. Ayrıca dallanan sülüklerle tırmanma özelliğine de sahiptir. Laboratuarda Yapılacak İşlemler: 1. Pinus‘un genç sürgünlerinden enine, boyuna ve teğetsel kesitler alarak gövdenin ayrıntılı kısımlarını inceleyiniz. Bu işlemi hazır preparatta da yaparak ayrıntılı şekillerini çiziniz. 2. Hazır preparatta Tilia‘ nın gövde kesitinde anatomik yapısını inceleyerek şeklini çiziniz. 3. Duvar sarmaşığının gövdesinden enine kesit alarak inceleyiniz ve ayrıntılı şeklini çiziniz. 4. Kabak tohumlarını belli bir süre bir saksıda veya petri kabında çimlendiriniz ve gövdesinden enine kesit alıp inceleyiniz ve şeklini çiziniz.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-sarilici-magnoliopsida-govdeleri

KURBAĞA DİSEKSİYONU

Bu laboratuvar çalışmamıza kadar incelediğimiz hayvan örnekleri omurgasız hayvanlar grubuna aittiler. Bu çalışmamızda ise Omurgalı hayvanlardan bir örnek inceleyeceğiz. Vertebrata'nın (omurgalılar) Amphibia (kurbağalar) klasisinin Anura (kuyruksuz kurbağalar) takımına mensup Rana ridibunda (su kurbağası) su içinde, su kenarlarında nemli yerlerde yaşar. Amfıbiler, suda yaşayan balıklar ile kara omurgalıları arasında orta bir yer işgal ederler. Tamamen karada ya da tamamen suda yaşayan formları olduğu gibi, hem karada hem de suda yaşayanları vardır. Bu ara durum ve kara hayatına geçiş ile ilgili organ sistemlerindeki değişiklikler kurbağada açıkça görülür. Kurbağanın vücudu baş ve gövde olmak üzere iki kısımdan meydana gelir. Başla gövde arasında bir sınır, farklılaşmış bir boyun bölgesi yoktur. Vücut pulsuz olup, çıplak, yumuşak ve kaygan bir deri ile örtülüdür. Deride mukus salan çok sayıda bez bulunur. Ergin hayvanda kuyruk tamamen kaybolmuştur. Gövdede iki çift ekstremite vardır. Başın önünde geniş bir ağız bulunur. Üst çenenin hemen ön tarafında bir çift dış burun deliği ve onların arkasında iki büyük göz vardır. Hareketli göz kapaklan üst, alt ve alt göz kapağının devamı gibi duran gözü yan yanya örten yan göz kapağından ibarettir. Ancak bu üçüncü göz kapağının kendi başına hareket yeteneği yoktur. Gözlerin arkasında orta kulağı örten 3-4 mm çapında yuvarlak iki kulak zan bulunur. Kurbağalarda dış kulak yoktur. Erkek kurbağalarda kulak zarının gerisinde ince bir zardan yapılmış bir çift dış ses kesesi bulunur. Erkek kurbağaların gövdeleri dişilere göre biraz daha ince uzundur. Dişilerde ise gelişmiş ovaryumlar nedeniyle gövdenin eni boyuna göre daha gelişmiştir. Bütün tetrapodlarda karada yürümeye elverişli (balıkların pektoral ve pelvik yüzgeçlerine karşılık) dört ekstremite vardır. Kurbağaların ön ekstremiteleri kısa olup, dört parmaklıdır. Birinci parmak körelmiştir. Erkek bireylerde ön ekstremitede çiftleşme mevsiminde ikinci parmağın yan tarafında büyük siyah bir şişkinlik (nasır) ortaya çıkar. Uzun olan arka ekstremiteler beş parmaklıdır. Birinci parmak en kısa, dördüncü ise en uzundur. Parmaklar arasında yüzme derisi gerilidir. Vücudun son ucunda iki arka ekstremite arasında kloak açıklığı vardır (Şekil 1). Şekil 1. Bir erkek kurbağanın dış görünüşü 1. dış burun deli ği 2. ağız 3. ön ayak 4. nasır (a) 5. yüzme perdesi 6. arka ayak 7. dış ses kesesi (a) 8. orta kulak zarı 9. göz Ağız içinde üst çenede oldukça küçük, sivri ve çok sayıda diş bulunur. Ayrıca damakta vomer dişleri vardır. Ön tarafta bulunan oval iki açıklık iç burun delikleridir. Alt çenede göze ilk çarpan yapı dildir. Dil çeneye ön taraftan tespit edilmiş olup, serbest kalan ucu çatallıdır. Dilin uzama ve kasılma yeteneği çok fazladır. Alt çenede diş yoktur. Yutağa (farinks) östaki borusu açılır. Burada bulunan glottis (küçük dil), besinlerin akciğerlere girmesine engelolur (Şekil 2). Şekil 2. Kurbağada ağızın iç yapısı ı. vomer dişleri 2. iç burun deliği 3. üst çene dişleri 4. göz çukurları 5. östaki borusu açıklıgı 6. farinks açıklıgı 7. ses kesesi açıklıgı (erkekte) 8. glottis (küçük dil) 9. dil 10. dil bağlantısı Kurbağada pleuroperitonal ( göğüs-kann ) boşlukları içinde ilk göze çarpan organ, kahve renkli ve yaprak şeklindeki loplardan yapılmış olan karaciğerlerdir. Karaciğer sağ, orta ve sol lop olmak üzere üç parçadan oluşmuştur. Orta lop sağ ve sol loptan birbirine bağlayan küçük bir parçadır ve bu yan loplar tarafından örtülmüştür. Orta lobun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli yuvarlak bir safra kesesi vardır. Sol lobun altında da büyükçe bir mide yer alır. Midenin ön ucu çok kısa bir yemek borusu ile birleşir. Midenin sivri olan arka ucu ise bağırsağa açılır. Bu kısım midenin pilor bölgesidir. incebağırsak uzun ve kıvrıntılı bir boru halindedir. Mideden sonra gelen ilk kısım on iki parmak bağırsağı (duedenum) dır. İnce bağırsağın son kısmı sonbağırsak (rektum) dır. İncebağırsaktan daha geniş ve çok daha kısa olan bu kısım kloaka (dışkılık) açılır. Mide ile duedenum arasında pankreas yer alır. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard boşluğu içine yerleşmiş durumdadır. Perikard boşluğu perikard zarı ile sınırlanır. Kalp iki kulakçık ve bir karıncıktan meydana gelir. Sağ kulakçığa anteriör ve posteriör vena cava (ön ve arka toplardamarlar)ların açıldığı sinüs venosus bağlanmıştır. Ventrikulustan ise truncus arteriosus 'tan ayrılan aort yaylan çıkar. Balıklara göre bu yaylarda bir azalma görülür. Yalnızca III. IV. ve VI. yaylar kalmış olup, III. den başa giden carotid 'ler, IV. den systemik yaylar (sağ ve sol aorta), VI.dan ise pulmonar arterler (akciğer atardamarları) meydana gelmiştir. Kirlenen kan pulmonar arterler ile temizlenmek üzere akciğerlere gider ve burada temizlendikten sonra tekrar kalbe döner. Böylece esas vücut dolaşımından başka bir de kalp ile akciğerler arasında küçük dolaşım meydana gelmiştir. Kurbağaların solunum organları gayet kısa bir soluk borusu ile bir çift akciğerden meydana gelir. Akciğerler gevşek bir dokudan yapılmıştır. Kirli kahve renkli iki kese şeklindedir. Sönük oldukları zaman ancak bir santimetre boyunda ve üçgen şeklindedirler. Kurbağalarda ayrıca kuvvetli bir deri solunumu vardır. Kurbağaların boşaltım organları böbrekleridir. Vücudun dorsal duvarına yakın, bir çift olarak bulunurlar. Koyu kırmızı renkli, uzunca oval yapılı, 1.5-2 cm uzunluğunda ve mezonefroz tipindedirIer. Bunların ventral yüzlerinde altın sarısı renginde ve şerit şeklinde böbrek üstü bezleri bulunur. Karın boşluğunun kuyruk ucunda ise beyaz renkli, ince duvarlı, büyük bir kese şeklinde idrar kesesi vardır. Bu kese kısa bir boyun bölgesi ile kloakın ventral duvarına açılır. Erkek kurbağalarda boşaltım organı ile üreme organları arasında sıkı bir ilişki vardır. Spermler ile boşaltım maddeleri müşterek bir kanaldan (üreter ya da wolf kanalı) dışarı atılırlar. Testisler san-beyaz renkli, yuvarlağımsı ve bir çift olarak böbreklere yakın bulunurlar. Dişilerde de bir çift ovaryum bulunur. Yumurta hücreleri ayrı bir kanalla (ovidukt) dışarı atılırlar. Bu yumurta kanalının kloaka açılan son kısım kısa bir şekilde genişlemiştir. Üreme mevsiminde içinde yumurta birikmiş durumdadır (Şekil 3). Şekil 3. Diseksiyonu yapılmış bir kurbağada içorganların görünüşü 1. alt çene 2. dil sağ atrium 4. ventrikulus 5. testis 6. böbreküstü bezi 7. böbrek 8. idrar torbası 9. sonbağırsak 10. yüzme perdesi 11. mezenter 12. incebağırsak 13. pankreas 14. mide 15. dalak 16. karaciğer 17. safra kesesi 18. akciğer 19. glottis 20. yutak 21. üst çene Kurbağaların sinir sistemleri, merkezi sinir sistemi beyin ve omurilik ile çevre sinir sistemi sinirlerden meydana gelir. Kurbağada beyin, ön, orta ve arka olmak üzere üç kısımdan meydana gelir. Ön beyinde koku alma siniri (olfaktorius sinirler)nin çıktığı iki bulbus olfaktorius lobu, iki beyin yarım küresi (cerebrum) ile diencephalon bulunur. Diensefalonun üzerinde epifiz bezi yer alır. orta beyinde ise görme sinirlerinin çıktığı optik loplar yer alır. Arka beyinde de cerebellum ve medulla oblangata yer alır, bundan sonra da omurilik uzanır (Şekil 4). Şekil 4 . Kurbağada beyin yapısı ı. olfaktorius siniri 2. olfaktorius lobu 3. cerebrum 4. göz sİniri 5. optik lop 6. kranial sinirler 7. Cerebelluın 8. krania! sinirler 9. Medulla oblangata 10. omurilik İzlenecek Yol Ø Kurbağanın iç organlarını incelemeye geçmeden önce, içinde kloroform ya da etere batırılmış pamuk bulunan bayıltma kabında kurbağayı bayıltırız. Bayılmış ve hareketsiz duruma gelmiş kurbağayı küvet üzerine alarak dıştan inceleyiniz. Dıştan görünen organ ve yapıları çizerek gösteriniz. Ø Üst çenenin alt çene ile birleştiği yerden kasları hafifçe keserek ağzı açarız. İç burun deliklerinden bir iğne sokarak dış burun deliklerine kadar uzandıklarını tespit ediniz. Dili bir pensle kaldırarak tespit edildiği yeri görünüz. Dişler, göz şişkinlikleri, farinks, glottis ve östaki borusu açıklıklarını görerek ağzın içten görünüşünün şeklini çiziniz. Ø Beyin ve omurilik hariç, kurbağanın tüm sistemleri ventral taraftan disseke edilebilir. Bu sistemleri ortaya çıkarabilmek için kurbağanın vücut boşluğunun açılması gerekir. Deri ile vücut çeperi arasında geniş lenf boşlukları olduğundan bu açılış iki safhada yapılmalıdır. Birincisi derinin kesilmesi, ikincisi ise vücut çeperinin kesilmesidir. * Bu işlemi yapmak için kurbağayı küvet üzerine sırt üstü yatırınız. Dört bacağından da toplu iğne ile küvete tespit ediniz. Bu sırada kurbağada ayılma belirtileri görürseniz, kloroformlu ya da eterli pamuğu başının üzerine koyarak iyice bayılmasını sağlayınız. Ø Arka üyelerin birleştiği yerden başlayarak göğüs kemiği hizasına kadar sadece deriyi düz bir çizgi şeklinde kesiniz. Göğüs kemiği hizasında kesitinizi iki yan tarafa doğru uzatınız. Açtığınız deriyi iki yan tarafa yatırıp iğneleyiniz. Bu durumda ventral vücut duvarını yapan kaslar ortaya çıkar. Göğüs kemiği hizasından aşağıya kadar tam orta istikamette uzanan büyük bir kan daman ile bu damarın iki yan tarafında göğüs kemiği karşısından başlayarak aşağıya giden ve tekrar yukarıya dönerek deriye yayılan bir çift kan damarı göze çarpar. Ortadaki damar vena abdominalis (karın bölgesi toplardamarı), iki yan taraftakiler vena cutenea magna dır. Ø Vena abdominalisin sağ tarafından kas tabakasını göğüs kemiği hizasına kadar kesiniz. Bundan sonra göğüs kemiği kaidesinden sağ ve sol tarafa doğru vena cutenea magnaya kadar küçük birer kesim yapınız. Bu şekilde ayırdığınız kas tabakasını sağa ve sola yatırıp iğneleyiniz. Ø Bu şekilde açılan pleuroperitonal boşluk içinde ilk göze çarpan organ karaciğerdir. Karaciğerin loplarını ayırt ediniz. Orta lobu görmek için sağ ve sol lopları yukarı kaldırarak bu parçayı ortaya çıkarınız. Bunun sol lop ile birleştiği yerde yeşil renkli, yuvarlak safra kesesi vardır. Sol lobun ön dış parçasını da kaldırarak büyükçe olan mideyi ortaya çıkarınız. Yemek borusunu ancak bütün iç organların incelenmesi bittikten sonra görebilirsiniz. Sindirim sistemine ait diğer parçaları on iki parmak bağırsağı. İncebağırsak, pankreas ve rektumu bulup inceleyiniz.   Kalbi iyi görebilmek için göğüs kemiğini kesiniz. Kurbağa henüz ölmemişse kalbin hareketini görebilirsiniz. Kalp tam göğüs kemiğinin altındadır. Perikard zarını sıyırarak kalbi açığa çıkarınız. Alt tarafta üçgen şeklinde ve daha açık renkte görünen kısım ventrikulustur. Daha koyu renkli iki siyah çıkıntı ise sağ ve sol atriumdur. Ventrikulus ile sağ atriumun dış taraftan sınırladığı bölgede toplu iğne başı kadar bir şişkinlik vardır. Bullıus cordİs adını alan bu bölgeden kalın bir kan damarı truncus arterİosus çıkar. Yüreği küt uçlu bir pensle yukarı doğru kaldırıp ventral tarafına bakınız. Üçgen şeklinde, ince çeperli bir bölge sinüs venosus tur. Buraya ön taraftan büyük bir damar girer.   Akciğerler ilk bakışta karaciğer loplarının altında olduklarından görülmezler. Karaciğer loplarını kaldırıp akciğerleri meydana çıkararak sünger görünümündeki bu yapıları inceleyiniz.   İç organları vücut duvarına bağlayan mezenterleri inceleyiniz. Sindirim sistemi organlarını ortaya çıkararak görebildiğiniz tüm iç organları gösteren bir şekil çizip isimlendiriniz.   Sindirim sistemine ait organları karın boşluğunun dışına çıkarınız. Kurbağa dişi ise bağırsakları çıkarmadan önce onların yan taraflarına taşmış ovaryumlar böbrekleri görmeyi engeller. Bunun için bir tarafın ovaryum ve yumurta kanalını kesip çıkarınız. Yedinci ile sekizinci omur hizasından arkaya doğru uzanan böbrekler birbirine çok yakın olarak dururlar. Üzerlerinde böbreküstü bezleri görülür. Böbreklerden geniş, beyaz iki kanal (üreter) kloaka doğru uzanır. Bu kanallar boşaltım maddelerini, erkeklerde ise aynı zamanda spermleri taşırlar.   İdrar kesesini bulunuz. Bunun üreterden ayrı olarak kloaka açıldığını görünüz. İdrar kesesi bacakların birleştiği yerde, kloakın hemen önündedir. Eğer patlamamışsa kolayca farkedilir. Patlamış durumda ise aynı bölgede bir zar halinde görebilirsiniz.   İçorgan1arın incelenmesi bitince beyinin diseksiyonu için hayvanın başının dorsali size dönük olacak şekilde çeviriniz.   Başın dorsalini kaplayan deriyi bistüri ile yüzünüz. Bunun için hayvanın kafasını sol elin baş ve işaret parmakları arasında tutunuz. Sağ elin 3.4.5. parmaklarını kurbağanın sırtına yaslayıp, bistüri bıçağı hayvanın kafatasına teğet tutmaya çalışarak dikkatli bir şekilde kesim yapınız. Bu şekilde gevşettiğiniz cranİuın (kafatası)'un tavanını yukarı doğru kaldırınız. Kurbağada taze beyin dokusu çok yumuşaktır. Bu nedenle beyini zedelememek için bistürinin kesim sırasında devamlı olarak kafatasına teğet tutulması gerekir. Kranium açıldıktan sonra ilk göze çarpan kısım optik loplardır. Diseksiyon makasının bir ucunu kraniumun bir kenanndan içeri doğru sokarak makası her defasında çok az ileri iterek bir seri küçük kesimler yapınız. Bu şekilde kafatasının yan kenarlarını keserek kafatası tavanının geri kalan kısmını temizleyiniz. Bistüri yardımıyla bu açıklığı genişleterek beyinin dorsalinin tamamının ortaya çıkmasını sağlayınız. Beyinin son kısmı meddulla oblangatayı görebilmek için kafatasının hemen arkasındaki ilk bir kaç omuru her iki yandan neural yaylannı kesip, omurların dorsal kısımlarını uzaklaştırınız. Bu durumda beyinin tamamı ve omuriliğin başlangıcı ortaya çıkmış olur. Dorsalden beynin görüntüsünü kısımlarını belirterek çiziniz.   Omurilikten çıkan sinirleri incelemek için tüm iç organları çıkarılmış, alt çene ve ağzın ventral kısmı kesilmiş ve iyice temizlenmiş hayvanda, omurilikten çıkan parlak beyaz renkli 10 çift sinirin ventral uzantılarının omurlar arasından çıkışını görmek mümkündür. Kaynak: biyoloji.ogu.edu.tr/gbII/rana.mht

http://www.biyologlar.com/kurbaga-diseksiyonu

İnsan telomerleri 1000 nükleotit uzatılarak yaşlanma geciktirildi

İnsan telomerleri 1000 nükleotit uzatılarak yaşlanma geciktirildi

Gençlerde uzunluğu 8-10 bin nükleotit kadar olan telomerler her hücre bölünmesinde bir miktar kısalarak en sonunda hücrenin bölünmeyerek ölmesine neden olur. Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları yeni bir metotla insan telomerlerini 1000 nükleotit daha uzatarak yaşlanmayı geciktirdiler. Stanford Tıp Fakültesi’nden bilim insanları tarafından geliştirilen yeni bir metot sayesinde kromozomların sonlarındaki koruyucu kapak görevi yapan telomerlerin uzunluğu arttırılarak yaşlanma ve hastalıkların önüne geçilebilir. Tedavi edilen hücreler tedavi edilmeyen hücrelere göre daha genç halde kalabiliyor. Modifiye RNA kullanılarak yapılan prosedürde araştırma veya ilaç denemeleri için fazla sayıda hücre üretilebildi. Prosedür yardımıyla deri hücrelerindeki telomerler tedavi edilmeyen hücrelere göre 40 keze kadar uzatılabildi. Telomerler DNA zincirlerinin sonunda koruyucu görev gören kapaklar gibi çalışıyor. Gençlerde telomer uzunluğu 8,000-10,000 nükleotite kadar olabiliyor. Her hücre bölünmesinde bunlar kısalıyor, ve kritik uzunluğa ulaştığında hücre bölünmesi duruyor ve hücreler ölmeye başlıyor. Hücrelerin iç saati nedeniyle laboratuvar ortamında hücrelerin canlı tutulması oldukça zor. Ancak birkaç hücre bölünmesi gerçekleşebiliyordu. Hücre İçi Saati Geriye Kurmak   “Artık insan telomerlerinin 1000 nükleotite kadar uzatmanın yolunu bulduk hücre saatleri bu şekilde geriye almak insan ömründe pek çok yıla denk geliyor. Bu sayede ilaç testleri veya hastalık modelleme çalışmaları için hücre sayısı büyük  ölçüde artıyor,” diyor Stanford’dan mikrobiyoloji ve immünoloji Prof. Dr. Helen Blau . Araştırmacılar modifiye mesajcı RNA kullanarak telomerleri uzattılar. DNA’daki genlerden aldığı bilgileri hücrelerin protein fabrikalarına taşıyan RNA’lar bu deneyde önemli rol taşıyor. Deneydeki RNA’larda kodlama sekansı için TERT adı verilen doğal olarak telomeraz enzimi içeren aktif bir içerik kullanılıyor. Kök  hücreler tarafından tanımlanan telomeraz enzimi sperm ve yumurta hücrelerini meydana getirerek bu hücrelerin tam şeklinin bir sonraki nesle aktarılmasını güvence altına alıyor. Buna rağmen, diğer hücre türlerinde çok az düzeyde telomeraz enzimi tanımlanıyor. Geçici Etkinin Avantajı Yeni geliştirilen tekniği bir diğer önemli avantajı ise diğer potansiyel metotlara göre geçici olması . Modifiye RNA hücrenin tedaviye bağışıklık cevabını azaltmak için tasarlanıyor ve TERT şifrelenen mesaj modifiye olmayan mesajda biraz daha uzun tutunuyor. Fakat 48 saat sonunda harcanarak yok oluyor. Sonrasında ise uzayan telomerler sonrasında progresif bir şekilde hücre bölünmesi ile tekrar kısalıyor. Biyolojik açıdan tedavi edilen hücreler böylece sonsuza kadar bölünmüyor, bu zaten insanlarda kanser riski taşıyacağından çok tehlikeli. Araştırmacılar modifiye mRNA’nın birkaç muhtemel uygulamasını buldular. 1000 nükleotit eklemek insan telomerlerinin % 10 daha fazla artışını temsil ediyor. Petri kabında bölünen cilt hücrelerinin 28, kas hücrelerinin ise 3 kez daha fazla bölündüğü anlaşıldı. “Modifiye TERT mRNA’nın çalıştığını görünce gerçekten şaşırdık ve memnun olduk. Çünkü TERT çok düzenleyici olduğundan diğer bir telomeraz bileşiğine bağlanmakta zorundadı. Daha önceki mRNA kodlanmış TERT denemeleri telomeraza karşı bir bağışıklık geliştirerek kaldırıcı bir etki yarattı. Buna karşın yeni metot nonimmünojenik. Mevcut geçici telomer uzatıcı etkiler oldukça yavaş çalışıyor ,fakat bizim metotumuz sadece birkaç gün içinde telomer kısalmasını geriye çevirererek, nerdeyse on yıllık normal bir yaşlanma getiriyor. Bu da yeni tedavimizin kısa ve sürekli olmayacağını gösteriyor,” diyor Ramunas. Tedavinin Potansiyel Kullanım Alanları “Yeni yaklaşımımız yaşlanmaya ilişkin hastalıkları tedavi etmenin veya önlemenin yolunu açıyor. Telomer kısalmasıyla ilişkili elden ayaktan düşüren genetik hastalıklar için potansiyel bir tedavi olabilir,” diyor Blaus. Blau ve meslektaşları daha önce,Duchenne müsküler distropisi adı verilen erkek çocuklarında kas kök hücrelerinin telomer uzunluğunun daha kısa olduğunu göstermişti. İşte bu bulgunun sadece hücrelerin fonksiyonunu anlamaya değil yeni kaslar üretmede neden fonksiyonel olmadığını ve laboratuar çalışmalarında neden etkilenen hücrelerin kısıtlı bir kabiliyeti olduğunu gösteriyor. Araştırmacılar şimdi diğer hücre tiplerinde yeni tekniği test ediyorlar. Tedavinin yaşlanmaya ilişkin genetik hastalıklar, kalp ve diyabet gibi hastalıklar üzerine potansiyel tedavi yöntemleri üretebileceği düşünülüyor. “Bu çalışma telomer uzamasının geliştirilmesin ilişkin birinci adımı temsil ederken, hücre terapilerini geliştirerek, muhtemel hızlanmış yaşlanma bozukluklarını tedavi etmeyi amaçlıyor,” diyor Stanford’da önceden Kardivasküler Tıp Uzmanı Prof. Dr. John Cooke. Bugün Houston Methodist Araştırma Enstitüsü’nde kardivasküler bilimlere başkanlık yapıyor. Kaynaklar: http://www.sciencedaily.com/releases/2015/01/150123102539.htm http://med.stanford.edu/ Ramunas, E. Yakubov, J. J. Brady, S. Y. Corbel, C. Holbrook, M. Brandt, J. Stein, J. G. Santiago, J. P. Cooke, H. M. Blau. Transient delivery of modified mRNA encoding TERT rapidly extends telomeres in human cells. The FASEB Journal, 2015; DOI: 1096/fj.14-259531 Yazının Türkçe orjinal çevirisine Gerçek Bilim sitesinden ulaşabilirsiniz http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/insan-telomerleri-1000-nukleotit-uzatilarak-yaslanma-geciktirildi

Yedek insan böbreği üretmede ilk adım

Yedek insan böbreği üretmede ilk adım

Avustralya’daki bilim insanları Petri kabında kök hücreden minyatür insan böbreği üretmeyi başardı. 1 cm uzunluğundaki mini-böbrekler, 13 haftalık ceninde gelişmekte olan böbreklerin boyutunda. Nature dergisinde buluşlarını yayımlayan araştırmacılar, bu yoldaki çalışmaların ilaç denemelerinde yeni yöntemler geliştirilmesine ve sonunda tahrip olmuş böbreklerin yenilenmesine kapı açabileceğini belirtiyorlar.Ancak uzmanlar bu hedefe ulaşmak için, daha katedilmesi gereken çok uzun bir yol bulunduğunu vurguluyor. Bilim insanları, denemede, döllenmiş tek bir yumurtanın rahmin içinde insan vücudunun tüm dokularını üretme sürecini taklit etti. Bununla birlikte hareket noktaları, kök hücre oldu. Kimyasal sinyaller kullanarak kök hücreyi iki tür hücreye dönüştürdüler. Bunlardan biri kanı süzen bir yapı üretti; diğeri de artıkları gideren kanallar. İki tür hücre bir Petri kabında bir araya getirildiğinde büyüyerek böbreğin karmaşık yapısına dönüştüler.Organ kabul edilmiyorlarMini-böbrekler, son derece küçük olmaları yüzünden organ olarak kabul edilmiyor. Mini-organlarda 50-100 arasında filtre yer alırken, bir yetişkinin böbreğinde bir milyondan fazla filtre bulunuyor. Murdoch Çocuk Araştırma Enstitüsü’nden Prof. Melissa Little, BBC‘ye yaptığı açıklamada, “İnsandan kök hücre alarak Petri kabında küçük böbrek gibi bir yapı geliştirebileceğimizi ortaya koyduk. Amaç, çok uzun erimde böbrek hastalığı çeken bir kimseyi tedavi edebilecek bir organ yaratabilmek.” dedi.Ancak Prof. Little, üç haftada ancak bu kadarını başarabildiklerini ve beslenme kaynağı ile oksijen olmaksızın Petri kabında geliştirilebilecek yapıların sınırlı olduğunu vurguladı.Edinburg Üniversitesi’nden Prof. Jamie Davies “Bu sürecin sonunda ortaya çıkanın böbrek olmadığını vurgulamalıyız. Bu yapı, bir böbrekte gereken işlevleri yerine getirecek çapta özelliklere sahip değil. Yarar sağlayabilecek ve nakledilebilir böbrek üretilebilmesi için daha uzun zaman geçmesi gerekli. Ama bu çalışma doğru yolda atılmış değerli bir adım.” dedi.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/yedek-insan-bobregi-uretmede-ilk-adim

Protein Sekans Analiz Cihazı

The Procise Protein Sekanslama Sistemi protein/peptidlerin N-terminal amino asitlerini sırasıyla keserek, oluşan fenilthiohyantoin (PTH) bağlı amino acid kökünü analiz eder. Procise sisteminde kullanılan kimyasal proses, 1950 yılında P. Edman tarafından geliştirilen protein ve peptitlerin aşamalı olarak bozunmasına dayalı teknikden türetilmiştir. Edman Degradasyon Tekniğinde, bir proteinin amino ucu spesifik olarak phenylisothiocyanate (PITC) ile reaksiyona girer. Procise Protein Sekanslama Sistemi Edman Degredasyonu Tekniğini ve PTH- amino asit analizini tamamıyla otomatik hale getirmiştir. Sistem HPLC ayırma, veri sayısallaştırılması, ve protein sekanslama raporu işlemlerinin tümünde tam otomasyon sağlar. Örnek, sekanslama işlemi süresince sıcaklık kontrollü bir cam reaksiyon kabı içerisinde kalır. Her bozunma reaksiyonu sonunda, uçta bulunan amino asit anilinothiazolinone (ATZ) türevi olarak ayrılır. Daha sonra bu anilinothiazolinone (ATZ) türevi, daha kararlı bir forma, phenylthiohydantoin-amino acid (PTH-AA), dönüştürülmek üzere reaksiyon kabından, ısıtılmış ayrı bir dönüşüm erlenine aktarılır. Sonrasında PTH-AA dönüşüm erleninden sonra gelen ayırma ve Procise HPLC sisteminde sayısallaştırma işlemleri için dönüşüm erleninden enjeksiyon vanasına aktarılır. PTH bağlı amino asitlerin ayrılması için sıcaklık kontrollü bir ısıtma bloğu içerisindeki bir ters-faz analitik kolon kullanılır. Farklı PTH-amino asitlerin kolona olan ilgilerinin farklı olması nedeniyle, kolondan farklı zamanlarda ayrılırlar. Tam otomasyon sistemi 7 gün 24 saat çalışma sağlar. Örnek Özellikleri Örnekler yalnızca bir protein veya peptid içermelidir. Örnekler Edman degredasyonunu ve sekanslama işlemini etkileyen maddeler içermemelidir (tampon, SDS, tuzlar, amino asitler, birincil aminler ve diğer bulaşıcı maddeler gibi) Örnekler jelden polyvinylidene difluoride (PVDF) membrana transfer edilerek Coomassie blue, Ponseau S, or Amido black ile boyanmış şekilde veya solüsyon içerisinde bulunmalıdır. PDVF membran üzerindeki örnekler, kontaminasyonu en aza indirmek için iyi ayrılmış bantlar halinde bulunmalıdır. Başarılı bir sekanslama için gerekli protein/peptit miktarı, her sekanslama reaksiyonu başına 20-50 pmol'dur. Uygulamaları Dahili sekanslama Yeni proteinlerin tespiti Moleküler klonlama için prob tasarımı Klonların genetik kararlılığının kontrolü Rekombinant protein ürünlerin uygun işlenmesinin kontrolü

http://www.biyologlar.com/protein-sekans-analiz-cihazi


Miller’in unutulmuş deneyleri ilkel protein sentezine götürüyor

Miller’in unutulmuş deneyleri ilkel protein sentezine götürüyor

Stanley Miller 1953 yılında müthiş bir üne ulaştı. Bunun sebebi yaptığı deneylerle Dünya'da ilk amino asitlerin nasıl oluşabileceğine yönelik bilgilerdi, böylece hayatın oluşumuyla ilgili çok büyük bir atılmış oluyordu. Ancak, geriye kalan cevaplanmamış bir soru vardı. Bu da, amino asitlerin ilk proteinlere nasıl polimerleştiği idi. Günümüzde, 1958 yılına ait unutulmuş bir Miller deneyinin örneklerini inceleyerek eski bir öğrencisi Miller'in bilmediği bir sonucu ortaya koydu ve 50 yıldan fazla bir süredir bu sorunun cevapsız kaldığı ortaya çıktı. 1953 yılında, Miller gaz halinde metan, amonyak, su ve hidrojeni özel olarak tasarlanmış bir tepkime kabında buluşturuyor ve bir hafta süreyle orada bırakıyordu. Bu arada maddeler üzerine sürekli şimşeğe benzetilebilecek elektrik arkları yolluyordu. Analiz edildiğinde, karışımın pek çok amino asidi içerdiği bulundu. 1958 yılında, amino asitlerin proteinlere nasıl dönüşeceğini açıklamaya çalışırken, tepkimeyi tekrarlayan Miller bu sefer ortama, farmasötik bileşiklerin üretilmesi için kullanılan bir reaktif olan siyanamid ilave etti. 1958'de kimse ilk atmosferde siyanamid olduğunu öne sürmemişti. Peki neden Miller bu bileşiği ilave etme gereği duymuştu? 1950'lerin başlarında, ABD'deki Columbia Üniversitesi'nde çalışıyordu. Miller'in Kaliforniya Üniversitesi, San Diego'daki eski doktora öğrencilerinden biri olan Jeffrey Bada, “bu ortamda çeşitli insanların yaptığı ve ilk yapay proteini üretmek üzere peptidlerin ve proteinlerin nasıl sentez edileceğine yönelik inanılmaz sayıda çalışma bulunuyordu” diyor ve şöyle ekliyor: “bu gerçekten de söz konusu laboratuarlarda yapılıyordu”. Bada, bir seminer sırasında veya “bir bira arasında siyanamidin ilk Dünyada mevcut olabileceğini öne sürmesi son derece zayıf bir ihtimal” diyor. Garip bir şekilde, deneyleri belgelemek ve örnekleri saklamak dışında Miller'in bunları hiç bir zaman analiz etmediğini görüyoruz. 1960'ların sonlarında, diğer araştırmacıların, morötesi ışığın metan – amonyak arasındaki bir tepkime ile proto-atmosferde siyanamid oluşturması mümkün olabileceğini öne sürdüğü anlaşılıyor. O zaman bile, Miller'in deneyleri tekrar edilmedi, çünkü siyanamid amino asit kondensasyonunu (iki molekülün birleşmesi ile yeni bir molekülün oluşması, ÇN) etkili bir şekilde hafif asidik bir ortamda katalizlediği biliniyor, ancak ilk Dünya'daki koşulların nötral veya alkali olduğu düşünülüyor. 1999 yılında Miller ciddi bir felç geçirdikten sonra, Bada örnekleri teslim aldı. UCSD ve Atlanta'daki Georgia Teknoloji Enstitüsü'ndeki arkadaşları ile beraber, Bada örnekleri analiz etti ve 12 amino asit ile 10 dipeptide ulaştı. Siyanamidin amino asitleri yalnızca asidik koşullarda polimerleştirdiği onaylandıktan sonra, araştırmacıların şevki kırıldı. Bada, şöyle diyor: “Neler oluyor burada?” Çok düşündükten sonra, araştırmacılar Strecker sentezinin, bu deneylerdeki amino asidi ürettiğini ve iki ara ürün olan amino nitril ve amina asit amidi üzerinden gittiğini buldular. Bu ara ürünleri tepkime karışımına ilave edince tepkime hafif alkali ortamda mükemmel bir şekilde yürüdü. Araştırmacılar, amino asitlerin yalnızca peptit vermek üzere polimerleşmesinin asidik ortamda olacağını, ancak ara ürünlerin bu tepkimeyi alkali ortamlarda da verebileceğini gösterdiğini söylüyor. Dipeptidlerin verimi %0,1'den daha az, ancak Bada bu duruma rağmen, küçük miktarlarda da olsalar işi gördüklerini düşünüyor. “Basit dipeptidlerin ve halkalı biçimlerinin (diketopiperazinler) bazılarının bir çok tepkime için düşük derişimlerde etkili katalizörler olduğu bulundu” diyen Bada, “Bunların daha karmaşık moleküllerin oluşumunu kolaylaştırması ve ilk nükleik asit esaslı kendini tekrarlayan birimleri oluşturması ve dolayısı ile hayatın başlaması mümkün olabilir” diyor. ABD'de Santa Barbara, Kaliforniya Üniversitesi'nde görev yapan Irene Chen, “Stanley Miller'in deneylerinin tekrar canlandırılması peptid sentezini destekleyen bir seri çevresel koşulun sayısının artmasına yol açacak. Bu deneyde peptidleri oluşturacak aynı mekanizmanın farklı koşullarda denenerek daha büyük verimler oluşturması mümkün olabilir” diyor. Kaynaklar E T Parker et al, Angew. Chem., Int. Ed., 2014, DOI: 10.1002/anie.201403683 http://www.rsc.org/chemistryworld/2014/07/miller-forgotten-experiments-point-primative-protein-genesis

http://www.biyologlar.com/millerin-unutulmus-deneyleri-ilkel-protein-sentezine-goturuyor

Geri dönüşüm yapan çevre dostu 3D yazıcı

Geri dönüşüm yapan çevre dostu 3D yazıcı

Uzay Yolu’nun çoğaltıcıları yalnızca uzak torunlarımızın istediği herhangi bir yiyeceği veya ürünü oluşturmakla kalmıyor, aynı zamanda herhangi bir atık türünden de oluşturabiliyordu. Yeni Ekocycle Cube 3D Printer ile bu son geri dönüşüm senaryosu, kısmen geri dönüştürülmüş plastik şişelerden yapılan yeni bir flamanı kullanarak yapılabilecek gibi görünüyor. Ekocycle yazıcısı Cubify firmasından 1200 USD’ye bu yılın sonlarına doğru elde edilebilecek, flaman kartuşları içinde en azından üç adet geri dönüştürülmüş 20 ons (591 mL) PET plastic şişe bulunduruyor, ancak malzeme buna rağmen hâlâ standart 3D yazıcı flamanının esnekliğini ve dayanıklılığını koruyor. Ne yazık ki, William 3D Systems’in baş yaratıcı memuru olduğundan ve yazıcıyı William oluşturduğundan, geri dönüştürülmüş flaman malzemesi yalnızca kırmızı, siyah, beyaz ve doğal renklerden oluşabilecek. Sınırlayıcı olmakla beraber diğer renklerin zamanla oluşturulabileceğini düşünmek çok yanlış olmaz. Ancak bekleyecek durumda değilseniz, Coca-Cola’nın şişelerini akıllıca bir yöntemle başka bir iPhone kabından daha faydalı bir şeye geri dönüştürdüğünü hatırlayın. Kaynak: http://gizmodo.com/a-3d-printer-that-turns-coke-bottles-into-whatever-you-1598457873 http://www.bilim.org

http://www.biyologlar.com/geri-donusum-yapan-cevre-dostu-3d-yazici

Evrim, Yirmilik Dişlerimizin Yok Olmasına Sebep Olacak

Evrim, Yirmilik Dişlerimizin Yok Olmasına Sebep Olacak

Bilim insanları dişlerimizin gelişimini açıklayan basit bir matematiksel formül buldular.

http://www.biyologlar.com/evrim-yirmilik-dislerimizin-yok-olmasina-sebep-olacak

Mağara Resimlerindeki Gizemli Türün Bizon-Sığır Melezi Olduğu Ortaya Çıktı

Mağara Resimlerindeki Gizemli Türün Bizon-Sığır Melezi Olduğu Ortaya Çıktı

Antik DNA araştırması, Buzul Çağı mağara sanatçılarının daha önce bilinmeyen bizon-sığır melez türünü mağara duvarlarına oldukça detaylı bir şekilde kaydettiklerini açığa çıkardı.

http://www.biyologlar.com/magara-resimlerindeki-gizemli-turun-bizon-sigir-melezi-oldugu-ortaya-cikti

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Labrador cinsi köpeğimiz, 13 yıl boyunca ailemizin bir ferdi olarak yaşadıktan sonra geçen yıl öldü.

http://www.biyologlar.com/molekuler-biyolojideki-gelismeler-garip-bir-gelecegin-habercisi


Programlanmış Kök Hücreleri Beyin Tümörlerini Yok Ediyor

Programlanmış Kök Hücreleri Beyin Tümörlerini Yok Ediyor

Beyindeki kanserli hücreleri temizlemek üzere eğitilmiş hücreler düşünün. Bir komando tugayı gibi hareket ediyorlar ve önlerine gelen bütün tümörü yok etmeye programlılar. Bilim insanları farelerde yetişkin deri hücrelerini yeniden programlayarak tümörlü dokuyu %95-98 oranında yok edebilen öldürücü hücreler yarattılar.

http://www.biyologlar.com/programlanmis-kok-hucreleri-beyin-tumorlerini-yok-ediyor

 Algleri Kullanarak Vücut İçerisine Kanser İlaçlarını Dağıtmak...

Algleri Kullanarak Vücut İçerisine Kanser İlaçlarını Dağıtmak...

Kemoterapi ilaçlarının tümörlere ulaştırılmasında her ay farklı bir araştırma gün yüzüne çıkıyor.

http://www.biyologlar.com/algleri-kullanarak-vucut-icerisine-kanser-ilaclarini-dagitmak-

Toksoplazma Sadece Kedilerden mi Bulaşır?

Toksoplazma Sadece Kedilerden mi Bulaşır?

Kedigillerin, yani aslan, kaplan, jaguar vb. büyük kedilerin yanı sıra evcil kedilerin de oldukça tehlikeli ve özellikle de hamile kadınlarda fetusun ölümüne sebebiyet verebilen bir parazit taşıyabildiklerini bilmenizde fayda var.

http://www.biyologlar.com/toksoplazma-sadece-kedilerden-mi-bulasir

Akciğer Gibi Çalışan Yeni Akciğer Organoidleri

Akciğer Gibi Çalışan Yeni Akciğer Organoidleri

Yeni akciğer ‘organoidleri’, Columbia University Medical Center (CUMC) araştırmacıları tarafından, insan pluripotent kök hücrelerinden üretildi.

http://www.biyologlar.com/akciger-gibi-calisan-yeni-akciger-organoidleri

Buzullarda Saklı Hastalıklar Yeniden Canlanıyor

Buzullarda Saklı Hastalıklar Yeniden Canlanıyor

Yüzyıllardır buzullar ve donmuş toprak tabakasında etkisiz olarak bulunan bakteri ve virüsler, iklim değişikliği ile ısınan yeryüzünde tehdit oluşturabilir.

http://www.biyologlar.com/buzullarda-sakli-hastaliklar-yeniden-canlaniyor

Üzüm Bazlı Bileşikler Farelerde Kolon Kanseri Kök Hücrelerini Öldürüyor

Üzüm Bazlı Bileşikler Farelerde Kolon Kanseri Kök Hücrelerini Öldürüyor

Üzümden gelen bileşikler, bir araştırmacı ekibine göre hem bir petri kabında hem de farelerde kolon kanseri kök hücrelerini öldürebileceği gözlemlendi. Credit: Patrick Mansell

http://www.biyologlar.com/uzum-bazli-bilesikler-farelerde-kolon-kanseri-kok-hucrelerini-olduruyor

Kısır Fareler Kök Hücre Sayesinde Yeniden Doğurdu

Kısır Fareler Kök Hücre Sayesinde Yeniden Doğurdu

Kısır dişi farelere verilen yumurta üreten kök hücreler sayesinde, sağlıklı yavrular vermeleri mümkün kılındı.

http://www.biyologlar.com/kisir-fareler-kok-hucre-sayesinde-yeniden-dogurdu

Bir Yıldız Doğuyor: Astrositler Sahnede

Bir Yıldız Doğuyor: Astrositler Sahnede

Beynimizdeki tiyatronun en önemli hücresel aktörü ünvanına sahip olan nedir? Şüphesiz vereceğiniz yanıtlardan ilki ”nöronlar” olacaktır.

http://www.biyologlar.com/bir-yildiz-doguyor-astrositler-sahnede

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0