Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 70 kayıt bulundu.

Biyoinformatik

"Biyoinformatik, biyolojik bilgilerin yaratılması ve saklanması için veritabanlarının oluşturulmasıdır. Bu konudaki çalışmaların çoğu biyolojik verilerin analizi ile ilgilidir. Artan sayıdaki projelerde biyolojik bilgilerin organizasyonu gerekmektedir. Bu alanda oluşturulan veritabanlarının büyük bir kısmını nükleik asitler oluşturmaktadır. Milyonlarca nükleotidin depolanması ve organizasyonu için veritabanlarının oluşturulması, araştırıcıların bu bilgilere ulaşabilmeleri ve yeni veriler girebilmeleri için ilk aşamadır. Biyoinformatik’te nükleotid dizi bilgilerinin organizasyonu ve depolanması görevini üstlenmiş üç kuruluş vardır. Genbankası (GenBank), Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) ve DNA Japonya veritabanıdır (DDBJ). Bu üç kuruluş, araştırıcıların yararlanmasına açık, nükleotid dizi bilgilerinin toplanması ve yayılmasında işbirliği içinde çalışmaktadır. Gen Bankası ABD’de Maryland, Bethesda’da, Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, İngiltere’deki Hinxton’da ve DNA Japonya veritabanı ise Japonya’da Mishima’da yeni dizi bilgilerinin alışverişinde,İnternet üzerinde günlük olarak e-mail, ortak kullanılan ftp ve www üzerinden hizmet sunmaktadırlar. Protein dizi verileri ile ilgili başlıca hizmet sağlayıcılar ise GenBank, EMBL, PIR International ve Swiss-Prot’tur. NIH’in National Center for Biotechnology Information merkezi, biyoinformatik gereci sunan başlıca web sayfalarından biridir. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pek çok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kullanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pek çok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır. Veritabanlarındaki bazı sorunlar; vektöriyel dizilerle kirlilik, bir gene ait dizi parçaçıklarının veritabanına birden çok kez girilmesi ile ortaya çıkan kalabalık, aynı gene ait birden fazla EST (Ekspressed Sequence Tag) içeren EST veritabanlarının olması gibi durumlardır. Bu durumlar; genom projelerinin ileri aşamalarını oluşturan UNIGENE, VecScreen gibi projelerle ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Biyoinformatiğin ikinci özelliği; saklanan biyolojik bilgilerin analizidir. Analiz kapsamına giren konular; 1-Çeşitli organizmalardaki DNA dizilerinin hangi genlere ait olduğunun belirlenmesi 2-Yeni keşfedilen proteinlerin ve RNA dizilerinin yapı işlev ilişkilerinin belirlenebilmesi için yöntem geliştirilmesi 3-Protein dizilerinin ilgili gen ailelerine kümelernmesi ve protein modellerinin geliştirilmesi 4-Benzer proteinlerin sıralanarak evrimsel ortaya çıkaracak filogenetik ailelerin oluşturulmasıdır."

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-1

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

LİKENLERİN BESİN OLARAK KULLANIMI

Özellikle de kıtlık zamanlarında boreal ve subarktik bölgelerdeki insanlar tarafından likenlerin yerel olarak kullanıldıklarına dair birçok kayıt vardır. Likenler un ile karıştırılabilir veya jelatinlerini çıkartmak için kaynatılabilir. Batı Kanada ve ABD’de bazı kabilelerin bol bir konifer likeni olan Bryoria fremontii’yi ( fruticos bir liken ) ektikleri bilinmektedir. Liken; acı maddelerin süzülmesi için önce suya bırakılır, bekletilir, buharlı kayalarda pişirilir, kurutulur ve daha sonra küçük parçalara kesilir, ihtiyaç duyulduğunda ise parçalar suya bırakılır ve yenilirdi. Bu gibi belirgin türlerin % 24.8 karbohidrat ve % 5.5 protein içeriği vardır. Bugün Japonya’da kaya fungusu olarak bilinen Umbilicaria gibi bazı yapraksı türler dağlık alanlardan toplanır ve salatalarla yenilir veya yağda kızartılarak yenilir, bunların lezzetli olduğu söylenir. İzciler için boreal ve sıcak alanlarda bulunan kaya likenleri acil durumlarda yemek için iyi bir kaynaktır. Toprakta büyüyen Cladonia, Cetraria islandica ve diğer likenler özellikle protosetrarik asit gibi acı ve tadı çok kötü olan asitler içerebilir. Bu gibi asitler zehirli değildir fakat soda içinde kaynatılarak uzaklaştırılmalıdır. Tabi ki likenler hiçbir zaman insanlar tarafından büyük ölçüde besin kaynağı olmayacaktır. Besinsel değeri diğerleri ile karşılaştırıldığında avantajlı olsa bile bunların çok yavaş büyümesi insanların bunları kültüre alması için bir dezavantajdır Likenler tundra ve subarktik bölgelerde yaşayan rengeyikleri için önemli bir besin kaynağıdırlar. Bulunan ürüne bağlı olarak bu hayvanların toplam kış besinin % 30-60’ını teşkil edebilirler. En yaygın otlatılan likenler Cladonia ve Cetraria cinsleridir. Bunlara halk dilinde ren geyiği likenleri denir. Themnolia vermicularis ve Peltigera cinsine ait likenlerde geyikler tarafından önemli ölçüde tüketilirler. Eğer kar örtüsü kalın ise rengeyiği Bryoria, Usnea gibi epifitik likenleri de yiyecektir. Kuzey ABD’de rengeyikleri kar kaplaması otlara ulaşmayı engellediği zamanlarda bu likenlerden şiddetli bir şekilde yararlanır. Kanada’da bazı hayvan yemi olan likenler rengeyiğinin tahmin edilen besin gereksinimlerine nazaran protein, kalsiyum ve fosfor açısından fakirdir ama yinede bunlar için önemli bir besin kaynağıdır. Muhtemelen likenlerin en yaygın biçimde hayvan yemi olarak kullanılması Laponyalılar tarafından gerçekleştirilir. Bunlar bu likenleri ekerler ve biçtikten sonra depo ederler. Günümüzde çok fazla otlatmanın Laponya’daki liken ürünü miktarını ciddi şekilde azalttığı belirlenmiştir. Normal olarak otlanan bir alanın rejenere olması için yaklaşık 15 yıl gerekir ama burada kontrollerin yetersiz olmasından dolayı bu alanların kendini yenilemesi için çok az zaman verilmektedir ve bu yüzden likenlerde önemli azalmalara yol açmaktadır. Libya çöllerinde otlayan koyunlar yoğun biçimde Aspicilia esculenta üzerinden beslenmektedir. Bu liken toprak ve kayalara ince ve yumuşak bir biçimde bağlanır ve koyun tarafından kolayca yenir, ama dişlerinin aşınmasından dolayı koyun henüz olgunlaşmamış dişlerini kaybeder. Aspicilia esculenta’nın aynı zamanda eski İsraillilerin masallarına konu olan kudret helvası olduğundan şüphe edilmektedir 

http://www.biyologlar.com/likenlerin-besin-olarak-kullanimi

Mikobakteri Kültür Yöntemleri

Mikroskopik muayenede ARB araştırılması, TBC tanısı için oldukça değerli, basit ve ucuz bir yöntem olup ön tanı değeri taşır. Fakat tüberkülozun kesin tanısı için etken ajanın kültür ortamında tekrar gösterilmesi ve bazı in vitro testler ile doğrulanması gerekir. Kültür yöntemi; M.tuberculosis için “altın standart” olarak kabul edilmektedir. Mikobakterilerin üretilmesinde çalışılacak laboratuvar ortamının imkanları ölçüsünde standart besiyerlerinden MGIT, BACTEC gibi komplike sistemlere kadar farklı kültür yöntemleri uygulanabilir. Mikobakterilerin izolasyonu için ideal ortam;Az sayıdaki mikobakterilerin hızlı ve bol miktarda üremelerine izin vermeli, Ekonomik olmalı, içeriğinde bulunan maddelerin temininde ve hazırlanmasında zorluk yaşanmamalı, Pigment oluşumu ve koloni morfolojisine dayanarak izolatlar arasındaki farklılıkları saptamaya yardımcı olmalı, Mikobakteri dışındaki kontaminant mikroorganizmaların üremesini inhibe etmeli, İlaç duyarlılık testleri uygulamak için uygun olmalıdır. Tüberkülozda kullanılan standart besiyerleri değişik başlıklar altında toplanabilir:İçerikleri yönünden; Sentetik besiyerleri (Sauton, Long vb.) Yarı sentetik besiyerleri (Yumans, Dubos, Middlebrook vb.) Kompleks besiyerleri (Löwenstein Jensen, Ogawa, Trudeau) Görünüm yönündenKatı besiyerleri (Yumurtalı ve agarlı; Löwenstein Jensen, agarlı Middlebrook, Treduau vb.) Sıvı besiyerleri (Middlebrook, Youmans, Sula vb.) Karışık besiyerleri (Gliserinli, patatesli buyyon vb.) Kullanım amacına görePrimo kültür - ilk izolasyon (Löwenstein Jensen, agarlı Middlebrook, Trudeau, Ogawa vb.) Araştırma Üretim (Tüberkülin, BCG; Sauton, Proskauer, Long vb.) Antimikrobiyal madde içeriğine göreNonselektif: Antibiyotik içermezler. Selektif: Antibiyotik içerirler. Günümüzde mikobakterilerin ilk izolasyonunda en sık kullanılanlar yumurtalı besiyerleri ve/veya agarlı besiyerleridir. Agarlı besiyerlerine göre yumurtalı besiyerlerinin hazırlanması daha zahmetli fakat daha ucuzdur ve koloni görüntüsü daha tipiktir. Bu nedenle Türkiye dahil Tüberküloz hastalığının sık görüldüğü ülkelerde en sık yumurtalı besiyerleri, bunlardan da en sık Löwenstein Jensen besiyeri kullanılmaktadır. Yine yumurtalı ve katı olan Ogawa besiyeri de basit ve ucuz bir besiyeridir. Uzak Doğu’da özellikle Japonya’da kullanılır. Amerika’da yumurtalı besiyeri olarak Treduau ve ayrıca agarlı besiyeri olarak Middlebrook 7H10 ve 7H11 en sık kullanılan besiyerleridir. Petragnani besiyeri özellikle yoğun kontamine örneklerden mikobakteri izolasyonunda tercih edilir. American Thoracic Society Medium (ATSM), diğerlerine göre daha düşük oranda malaşit yeşili içerdiğinden özellikle BOS, plevra sıvısı, biyopsi gibi steril örneklerde tavsiye edilir. Löwenstein Jensen besiyerinin klinik örneklerden mikobakteri izolasyonundaki duyarlılığı; üreme zamanının daha uzun olması, koloni oluşumunun daha geç tespit edilmesi gibi nedenlerden dolayı, Middlebrook 7H10, 7H11 ve sıvı formu (broth) olan 7H9 besiyerleri ile karşılaştırıldığında daha düşüktür. Balgam kültürlerinde ilk seçenek yumurtalı besiyerleridir. Balgam dışı örneklerde ise en verimli yöntem sıvı besiyerlerini kullanmaktır. Ekonomik yeterliliği olan laboratuvarlarda özellikle BOS, vücut boşluk sıvıları ve biyopsi gibi tekrarlanamayan örneklerde sıvı besiyerlerinin kullanılması tavsiye edilmektedir.Yumurtalı BesiyerleriAvantajları 1. Hazırlanması kolaydır. 2. Mevcut en ucuz besiyeridir ve tüberküloz bakterisinin iyi üremesine müsaade eder. 3. Taze yumurtadan hazırlandığı, sıkı kapaklı tüplerde saklandığı ve buharlaştırarak sıvı artığının minumuma indirildiği durumlarda haftalarca buzdolabında saklanabilir. 4. Tüplere dağıtıldıktan sonra koagüle edildiğinden ve ayrıca eklenen malaşit yeşili mikobakteri dışındaki diğer bakterilerin üremesini engellediğinden kontaminasyon riski düşüktür.Dezavantajları1. Pozitifliğin saptanma süresi uzundur. Özellikle örnekte az sayıda bakteri bulunması ya da güçlü dekontaminasyon işlemi uygulanması durumunda belirgin kolonilerin izlenmesi 6-8 hafta gibi uzun bir süreyi alabilir.2. Kontaminasyon durumunda çoğu kez besiyerinin tüm yüzeyi etkilendiğinden sıklıkla besiyeri kaybedilir. Besiyeri Hazırlarken Dikkat Edilmesi Gereken Kurallar:İyi kalitede bir besiyeri elde etmek için kullanılan kimyasal maddelerin saf olması, cam malzemelerin ve distile suyun steril olması gerekir. Besiyeri hazırlama yönteminde yer alan kurallar aynen uygulanmalı, değişikliklerden kaçınılmalıdır. 1. Çalıştığınız ortamı mümkün olduğu kadar temiz tutunuz. Tezgahın üzerini uygun bir dezenfektan (1/10 ya da 1/20 oranında sulandırılmış çamaşır suyu gibi) ile siliniz. Yerleri toz oluşmasını engellemek için nemli bezlerle siliniz.2. Cam malzemeleri ve diğer aletleri steril ettikten sonra kullanınız.3. Kimyasal maddelerin tavsiye edilen saflıkta olmasına dikkat ediniz.4. Koagülatör ısısını önceden kontrol ediniz.5. Asepsi kurallarına özenle uyunuz (tüplerin ve şişelerin ağzını alevden geçirme vb.).6. Yumurtaların kabuklarını kırmadan önce mutlaka temizleyiniz.7. Koagülasyonda tavsiye edilen ısının ve sürenin üzerine çıkmayınız.8. Hazırlamış olduğunuz besiyerlerini ışıklı ortamda (özellikle UV altında) tutmayınız. Buzdolabında saklayınız (Buzdolabı ışığının kapak kapatıldıktan sonra söndüğünden emin olunuz). 9. Tüplere dağıtım aşamasında besiyeri hacmini kullandığınız tüplere göre ayarlayınız (6-8 ml küçük şişelere, 20 ml deney tüpüne). Gereksiz tasarruflardan kaçınınız. LOWENSTEIN - JENSEN BESİYERİ HAZIRLANMASITuz Solüsyonu Monopotasyum Fosfat 2400 mgMagnezyum Sülfat 240 mgMagnezyum Sitrat 600 mgL- Asparagine 3600 mg Gliserin 12 mlDistile Su 600 ml Yukarıdaki maddeler tartılıp büyük bir balona konularak eriyinceye kadar benmaride kaynatılır. Otoklavda 121oC’de 30 dakika sterilize edilir.Besiyeri İçin Gerekli Yumurtanın Hazırlanması1. Önce, 2 gr malaşit yeşili tartılır, 100 ml distile su içinde eritilir. Bu şekilde hazırlanmış % 2’lik malaşit yeşili stok çözeltisi koyu renkli bir aktarılır, güneş ışığından uzak bir yerde muhafaza edilir. 2. 25 adet sağlam, taze yumurta alınır, üzeri kirli olanlar sabunlu suyla iyice fırçalanır. Yumurtalar geniş bir kaba konulur. Steril bir kapta UV lambası altında 45 dakika bekletilerek sterilize edilir. UV lamba yoksa yumurtalar, %70’lik etil alkol ile doldurulmuş geniş ve derin bir kapta 15 dakika bekletilir. 3. Bu sterilize edilmiş yumurtalar, ağzı lastik tıpa ile kapatılabilen steril bir balona, steril huni vasıtasıyla kırılır. Balonun ağzı kapatılarak balonda toplanan yumurtalar homojen hale gelinceye kadar çalkalanır. Daha önce hazırlanıp steril edilmiş büyük balondaki tuz solüsyonuna steril bir tülbentten süzülerek ilave edilir. 4.Bunun üzerine % 2 lik malaşit yeşilinden 25 ml ilave edilir, hepsi birlikte çalkalanır. 5. Özel tevzi (dağıtım) cihazları ile 6-8 ml hacimlerde, 160x16 mm’lik tüplere steril şartlarda dağıtılır. 6. Aral Gürsel sulu tip koagülatörde 78-80oC’de 1 saat koagüle edilir. 7. Koagüle edilen besiyerleri, 37oC’lik etüvde 24 saat bekletilir. Ertesi gün kontamine olmuş besiyerleri ayrılır. Steril ve sağlam olan besiyerleri 2-8oC’de (buzdolabında) saklanır. İlaçlı Löwenstein-Jensen besiyerlerinin raf ömrü 2 ay; ilaçsız (normal) Löwenstein-Jensen besiyerinin (kurumasına mani olunduğu taktirde) raf ömrü ise 6 aydır. 8. Ticari olarak baz Lowenstein-Jensen besiyeri temin edilebilir. Bunlarda benzer şekilde hazırlanır. Ancak bu besiyerleri patates unu içerdiğinden ilaçlı besiyeri yapımında kullanılmaz. SIVI KÜLTÜR SİSTEMLERİSolid besiyerlerine göre mikobakterilerin, daha kısa sürede üremesine olanak sağlarlar. Bactec ve MGIT sistemleri bu amaçla kullanılmaktadır.BACTEC Bactec yöntemi sıvı besiyerinde üreyen mikobakterinin üremesinin radyometrik olarak izlenmesi esasına dayanır.Temel prensip 14C ile işaretli substrat içeren besiyerinde bu substratı kullanarak üreyen mikobakterilerin 14CO2 üretmesidir. Tespit edilen 14CO2 miktarı vial içindeki üremenin miktarı ve oranını yansıtır ve üreme indeksi olarak tanımlanır. İlaç duyarlılık testleri Bactec sistemi kullanılarak yapılabilir.MGITMGIT yöntemi mikobakterilerin klinik örneklerden (kan ve idrar hariç) hızlı izolasyonunu optimize etmek için geliştirilmiş in vitro bir sistemdir. Hastalardan alınan örnekler işlendikten sonra MGIT tüplerine inoküle edilir. MGIT tüplerinin dip kısımlarında fluorescent içeren silikon bulunur ve sıvı besiyerinde bulunan çözünmüş haldeki O2 varlığına duyarlıdır. Sıvı besiyerinde üreyen mikobakterilerin açığa çıkardığı çözünmüş haldeki oksijen floresan açığa çıkarır ve üremenin tespit edilmesini sağlar.

http://www.biyologlar.com/mikobakteri-kultur-yontemleri

Yassı Solucanların Anatomisi

Polycclad Yassı Solucanların Anatomisi İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın  

http://www.biyologlar.com/yassi-solucanlarin-anatomisi

Solucanlar; Platyhelminthes ( Yassı ), Anelida (halkalı ), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar)

Solucan sınıfı Platyhelminthes (yassı solucanlar), Anelida (halkalı solucanlar), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar) ve Pogonophora (sakallı solucanlar) filumlarını kapsar. Bazen Aschelminthes grubunu oluşturan Nematoda (iplik solucanlar), Rotifera, Gastrotricha, Kinorhyncha ve Pripalida sınıfları filum düzeyine yükseltilerek sınıflandırılmaktadır. Yer solucanları, Oligochaeta sınıfından halkalı solucanların karada yaşayan en tanınmış üyeleridir. Solucanların gövdesi ince uzun, silindir biçiminde yada yassılaşmış ve genellikle uzantılardan yoksundur. Uzunlukları 1mm ‘nin altından başlayarak 15m’yi aşabilir. Denizlere, tatlı sulara ve karalara yayılmış olan bu hayvanların bir bölümü asalak, öbürleri serbest yaşar. İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın Halkalı solucanlar (Annelida) Polymera olarak da bilinir. Segmentleri dıştan belirgin olarak görülen bir omurgasız hayvanlar şubesidir. Deniz, tatlı su ve karalarda yaşarlar. Vücut uzun ve segmentlidir. Vücut segmentler septum adı verilen bölmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Baş bölgesine prostomium, posterior uca ise pigidium adı verilir. Prostomium ile pigidium birer segment değildirler. En yaşlı segment başın hemen arkasındaki segmenttir. Çeşitli organlar her segmentte tekrarlanır. Protostome grubuna dahillerdir. Gerçek sölom bulunur. Sölomları şizosöl (Schizocoelous) tiptir. Boşaltım organları segmental sıralanmış nefridium’lardır. Vücudun ön ve arka uçlarındaki birkaç segment hariç, her segmentte bir çift nefridium bulunur. Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. İp merdiven sinir sistemi gelişmiştir. Prostomiumun sırt tarafında iki loplu bir beyin gangliyonu vardır. Duyu organları kimyasal duyu organları ve gözlerden ibarettir. Kapalı dolaşım sistemi bulunur. Annelidler hermafrodit hayvanlardır. Gonadları gayet basit yapılıdır. Rejenerasyon özellikleri çok iyi gelişmiştir. 9 bin türü bulunur. Bir kısmı mikroskobiktir. Yuvarlak solucanlar (İpliksisolucanlar) ya da Nematodlar, yuvarlak yapıda, sayıca Dünya üzerinde en fazla bulunan omurgasız hayvan şubesidir. Hayvan ve bitkilerde önemli zararlara neden olan birçok türü vardır. Yalancısölomları bulunur. Vücutları uzamış, silindirik, bilateral simetrilidir. Dünya üzerinde çok değişik yaşam yerlerine uyum sağlamışlardır. Bazıları serbest, bazıları parazitik yaşar. Marin nematodları, hayvan parazitleri, insan parazitleri, karasal nematodlar olarak gruplandırılırlar. Yuvarlak solucanlar, anatomik ve morfolojik olarak basit yapılı canlılardır. Boyları 0,25 mm – 3 mm, çapları 1-20 µ arasında değişir. Yüksek yapılı hayvansal organizmaların sahip olduğu bazı sistemlere sahip değildirler. Ör. solunum, dolaşım ve iskelet sistemi yoktur. Sinir ve boşaltım sistemleri ise çok basit yapılı hücre gruplarından oluşmuştur. En gelişkin sistemleri sindirim ve üreme sistemidir. Üreme [eşeysiz) olmakla beraber birçok türde besin konukçu varlığı ve çevre şartlarının uygun olduğu zamanlarda üreme partenogenetik (döllemsiz) olarak dişinin dişi birey içeren yumurta bırakması şeklinde olur. Böylece kısa sürede populasyonları artar. Erkekler populasyon içinde çok düşük oranda bulunurlar ve çevre şartlarının iyileşmesiyle dayanıklı yumurtaların oluşmasını sağlarlar. Bitki parazitleri, bitkilerin kılcal köklerinde ve kök-büyüme konisi (uç kısmı)nde styletlerini doku içerisine batırarak buradan bitki öz suyunu emerler. Nematod türüne ve yoğunluğuna bağlı olarak bitkilerde gelişme geriliği, solgunluk ve verimde azalmaya neden olurlar. Endoparazit, yarı-endo parazit ve ektoparazit olarak beslenirler. En zararlı grup, kök sistemine en çok zarar veren endoparazitlerdir Örn. kök-ur nematodları.    

http://www.biyologlar.com/solucanlar-platyhelminthes-yassi-anelida-halkali-aschelminthes-yuvarlak-solucanlar

Akkuyu, Sinop, İğneada Fukuşima Olmasın!

Akkuyu, Sinop, İğneada Fukuşima Olmasın!

TEMA Vakfı, Japonya’da yaşanan Fukuşima nükleer santral faciasının 2. yıldönümünde, nükleer enerjinin doğada ve insan hayatında yarattığı yaralara bir kez daha dikkat çekti. Fukuşima’da toprağa, suya ve havaya karışan radyasyonun etkilerinin, Çernobil’den çok daha fazla olduğunun altını çizen TEMA, ülkemizin enerjide önceliği enerji verimliliği ile temiz ve yenilenebilir enerji olmalı açıklamasını yaptı. Japonya’da 11 Mart 2011 tarihinde yaşanan deprem ve ardından oluşan tsunaminin sebep olduğu Fukuşima nükleer santral, kazasının üzerinden iki yıl geçti. Bu süreçte kilometrelerce alan radyoaktif kirlenmeye maruz kaldı. Toprağa, suya ve havaya karışan radyasyon miktarının Çernobil Felaketi’nin saçtığı radyoaktif zehri geçtiği bizzat Japon hükümeti tarafından açıklandı. Tahliye çalışmaları ile yüz binlerce insan muhtemelen nesiller boyu geri dönmemek üzere göç etmek zorunda kaldı. Fukuşima nükleer felaketinin maliyetinin 125 milyar dolara ulaşabileceği tahmin ediliyor, ekolojik maliyet hesaplanabilir mi sorusu ise şimdilik cevapsız ama etkileri gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde; Japonya'nın yıkık Fukuşima Daiiçi nükleer santralinin yakınlarında, yasal seviyelerin 2,500 kat üzerinde radyasyon seviyesine sahip balıklar görülmeye başlandı. Bu radyoaktif maddelerin besin zincirimize çoktan eklendiğine işaret ediyor.Türkiye, Ne Çernobil’den Ne de Fukuşima’dan Ders AldıFukuşima’dan ders alanlar yok değil. Japonya bütün nükleer tesislerini geçici de olsa kapattı. Almanya Çevre Bakanı Peter Altmaier da bir daha dönülmemek üzere nükleer enerjiden vazgeçeceklerini açıkladı. Federal Almanya Başbakanı Angela Merkel de işletimde olan atom santrallerinin aşamalı olarak kapatılacağını ve ülkede nükleer enerjinin yerini hızla rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerjilere bırakacağını duyurdu. ABD’de nükleer enerji izinlerini düzenleyen en yetkili kurum olan Nükleer Düzenleme Komisyonu (NRC) ise yeni nükleer enerji santrali izinleri verme ve var olan ruhsatların sürelerinin uzatılması işlemlerini süresiz olarak durdurduğunu açıkladı.Ne yazık ki, ülkemiz ne Çernobil’den ne de Fukuşima’da yaşananlardan ders almadı. TEMA Vakfı olarak, nükleerin gerçek yüzünün acı bir kanıtı olan Fukuşima Nükleer Felaketi’nın ikinci yılında, bu felaketin unutulması mümkün olmayan acıları ile geçmiş ve gelecek tüm kurbanlarını derin bir üzüntüyle anıyoruz. Çernobil’le birlikte çağımızın en büyük felaketleri arasına giren Fukuşima’nın doğada ve insan hayatında yarattığı onulmaz yaralara bir kez daha dikkat çekiyoruz.Fukuşima, En Gelişmiş Nükleer Santrallerin Bile Güvenli Olmadığını İspatladıİnsanlar da toplumlar da acılardan ve kötü tecrübelerden ders çıkarabilmeli. Fukuşima felaketi bizlere, en gelişmiş nükleer santrallerin bile güvenli olmadığını gösterdi. Bu sebeple, TEMA Vakfı olarak, yeni Fukuşima felaketlerini yaşamamak için; ne Akkuyu, ne Sinop, ne İğneada, ne de ülkemizin herhangi bir köşesinde nükleer santral yapılmaması gerektiğini savunuyoruz. Enerjide bağımsızlık ve kendi kendine yeterliliğe giden yolun önce enerji verimliliği ve beraberinde temiz, yenilenebilir ve yerel enerjiden geçtiğini hatırlatıyoruz. http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/akkuyu-sinop-igneada-fukusima-olmasin

Nükleer santraller- radyoaktivite-çernobil hakkında bilgi

Radyasyon,elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar biçimindeki enerjinin yayılmasıdır. Bir maddenin atom çekirdeğindeki nötronların sayısı,proton sayısına göre oldukça fazla ise,bu tür maddeler kararsız bir yapı gösterirler.Bu maddelerin çekirdeğindeki nötronlar alfa,beta,gama gibi çeşitli ışınlar yaymak suretiyle parçalanmaktadırlar.Bu tür maddelere radyoaktif madde,bu maddelerin yaydıkları ışınlara radyasyon denir. İyonlaşabilen elektromanyetik radyasyonlar,insanların genetik materyali DNA’yı parçalayabilecek güçtedir.DNA’da çok az bir zedelenme kansere yol açabilecek büyüklüktedir. 1986’da Çernobil’de meydana gelen kaza sonucu yüksek oranda radyasyon yüklü bulutlar ülkemizi ve bölgemizi etkilemiştir.Radyoaktif madde yüklü toz ve parçacıklar,yağmur etkisiyle,çaydan içme suyuna kadar tüm bölge üzerine karabasan gibi çökmüştür. Böylesine büyük bir felaket karşısında tedbir alması gereken ve ülkemizde çok bulunan “sorumsuz sorumlular” felaketin etkisinin artmasına katkıda bulunmuşlardır. Her ne kadar,Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) yayınladığı raporda ,Ülkemizde ve bölgemizde ölçülen radyoaktivite değerlerinin risk oluşturmadığını belirtse de (www.taek.gov.tr), ne kadar inandırıcıdır bilmiyorum.”Çayı kaynatarak için,radyasyonun etkisi geçer” diyerek TV’lerde şov yapan bakanımızı hatırladıkça……. Aslında radyoaktif kirlenme çok daha geniş boyutludur.Özellikle II.dünya savaşı sonrasında yapılan nükleer denemeler sonucunda yeryüzündeki radyoaktivite değerleri ciddi oranda artmıştır. Radyoaktif kirlenme ve etkileri maalesef kısa sürede ortadan kalkmamakta,nesiller boyu sürmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun,oluşabilecek radyoaktif kirlenmenin herkesi etkileyebileceği unutulmamalıdır.İnsanoğlunun “Çevre” konusu üzerinde biraz daha duyarlı ve örgütlü olması gerekiyor. Japonya’ya attığı atom bombasıyla insanoğlunu nükleer serpintiyle tanıştıran ABD’nin,bugün Irak’ta ne kullandığını bilmiyoruz. Aynı ABD Japonya’da kullandığının kırk katını Vietnam’da kullanmıştır. Medeni (!) dünyanın “gelişmiş” ülkelerinin ne tür nükleer denemler yaptığını da bilmiyoruz. Çernobil buz dağının su üstünde kalan kısmı galiba… Yazar Adı: Boysan DEMİRLİ Ayrıca Focus ; www.focusdergisi.com.tr/tarih/00377/ inceleyin PDF BİLGİYİDE İNCELEYEBİLİRSİNİZ documents/5cf76466b972647_ek.pdf

http://www.biyologlar.com/nukleer-santraller-radyoaktivite-cernobil-hakkinda-bilgi

Anguilla anguilla Yılan Balığı ve Özellikleri

Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Sınıf : Pisces (Balıklar) Alt Sınıf : Osteichthys (Kemikli Balıklar) Takım : Anguilliformes (Yılanbalığımsılar) Familya : Anguillidae (Yılanbalıkları) Tür : Anguilla anguilla (Anguilla vulgaris, Muraena anguilla) (Avrupa Yılanbalığı) Tarihçesi: M.Ö. 3. Yüzyılda yaşayan Aristo, "Toprağın bağırsakları" dediği solucanlara benzeyen bu canlılarla ciddi ciddi ilgilenmişti. M.Ö. 1. yüzyılda bir Romalı düşünür ise, "Yılanbalıklarının kaya parçalarına çarpan diğer balıkların derilerinden meydana geldiğini" ileri sürmüş. 17. yüzyılda Francesco Redi adlı doğabilimci, yılanbalığının bir balık olması nedeniyle ancak yumurta yoluyla üreyebileceğini belirtmiş. Sigmund FREUD'ta 19. yüzyılın sonlarına doğru çalışmalarında biyolojiye ağırlık verdiği dönemde, çağrıştırdığı cinsellik açısından yılan balığını tanımaya çalışmış ancak sonuçsuz kalmış. 1920 yılında Danimarkalı biyolog Johannes Schmidt, Atlantik Okyanusunda avlanırken, ağına takılan 77 mm boyunda yılanbalığı larvalarına rastladı.Bunları takip etti ve sonunda yılanbalığı larvalarının Atlas Okyanusunda, Amerikanın biraz açıklarında "Sargasso Denizi" denilen bölgede doğuyorlardı. Daha sonra uzun bir yolculuğa çıkıp Avrupa'ya kadar geliyorlar ve burada ulaştıkları tatlı sularda gelişip büyüdükten sonra yeniden denize dönüyorlardı. Avrupa kıyılarından Meksika'ya gidildikçe larvaların boyları küçülmekte, buna göre yılanbalıkları Meksika yakınlarında üremekte. Yılanbalıklarının yumurta ile üremelerine ilişkin ilk bilgi yumurtalıkların keşfi ile olmuş, ancak birçok bilim adamı yumurtaları bulmak için çok uzun bir süre uğraşmıştır. İtalyan bilim adamı Lazzaro Spallanzani, yılanbalıklarını 40 yıl boyunca incelemesine karşın yumurtalı bir bireye hiç rastlamadığını belirtmiş. 1974 yılında Japon bilim adamları yakaladıkları bir dişi yılanbalığını suni yolla döllemeyi denediler.Laboratuarda gerçekleşen deneyde,dişi yılanbalığı yumurtlar yumurtlamaz öldü.Karnı yarıldığında dönüş yolculuğunda hiç yiyeceği kalmadığı anlaşıldı. 1981 yılında Alman okyanus bilimci Friedrich Wilheim Tesch ilginç bir deney yaptı.Yakaladığı dört dişi yılanbalığını Sargasso Denizi'ne alıcılar bağlayarak bıraktı.Son sinyaller 700 metre derinlikten geldi ve daha sonra yılanbalıklarının izini kaybetti. Yılanbalığı gizemini ve efsane kimliğini hala koruyor. Genel Özellikleri Yılanbalıkları,her ne kadar sürüngene benzese de gerçek bir balık türüdür.Solungaçları vardır. Karın yüzgeçleri yoktur,ancak sırt ve göğüs yüzgeçleri vardır. Karın yüzgecinin olmaması bu balık türüne özgüdür. Üzerinde yoğun bir mukus tabakası olan, kaygan bir derileri var. Bundan dolayı çıplak elle tutulamaz.Yılanbalıkları geceleri hareketlidir,gündüzleri çamurun içine saklanırlar.Çayıra bırakıldıklarında suyun yönünü hemen bulabilirler. Susuz ortama karşı çok dayanıklıdırlar ve uzun süre su dışında kalabilirler. Çünkü bu hayvanlar,yağmurlardan sonra ıslak yerlerde, nemli çimenlerde kolaylıkla hareket edebilirler. Bundan dolayı bir nehirden başka bir nehre (yakın mesafede) bile geçebilirler. Turna balıkları,mersin balıkları ve su kuşları en büyük düşmanlarıdır.Kanları çok tehlikeli bir sinir zehiri içerir, kanı yara ve çatlaklara değmemesine özen gösterilmelidir.Isıtıldığında zehir parçalanır.Toplam 19 yılanbalığı türü vardır Vücut uzun yılan şeklinde, yanlarda hafif yassı olup küçük pullarla kaplıdır. Renk üreme zamanına kadar kahverengimsi sarı, üreme zamanı gelince gümüşidir. Ömürlerinin büyük kısmını (6-20 yaşa kadar) tatlı sularda geçirirler. Yumurtlamak üzere tatlı suları terk ederek denize açılırlar. Üremelerini Meksika Körfezinde gerçekleştirirler. Hayatlarında bir defa yumurta kaparlar. Yumurtlayan yılan balıkları ölür. Çıkan yavrular 3 yaşında, 65-70 mm boyuna geldiklerinde karasularımıza ulaşırlar. 20-60 yıl yaşarlar. Göçün ortaya çıkmasında en önemli nedenlerin başında; üremedir, yavruların yetiştirilmesi, kış gelmeden önce bulunulan bölgeden uzaklaşmaları gerekmektedir. Yaşam ortamındaki besin miktarında azalma, populasyonun artmasıyla birlikte yaşam alanının küçülmesi gelmekte.Yılanbalıklarını göçteki amacı; iç güdüsel olarak doğdukları yere ulaşıp üremek istemeleridir. Coğrafik Dağılımları: Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Larva Dönemleri Şubat ile nisan ayları arasında dünyaya geliyorlar. Larvalarına "Leptocephal" adı verilen larvalar küçük bir dil balığı biçiminde ve vücutlarına oranla iri siyah gözleri bulunur. Şeffaf görünümde olur,kasları iç organları görülür. Uzunlukları yaklaşık 5-6 milimetre arasındadır. Sargasso Denizi'nden Avrupa'ya kadar gelişi sırasında zooplanktonlarla ve küçük kabuklularla beslenirler. Bu hayvanları 14 dişiyle parçalayarak yer. Yolculuğunu, ya kendisini akıntılara bırakarak ya da küçük sürüngenler gibi hareket ederek tamamlıyor. Dokuz ayda tam 6000 km yol katettikten sonra Avrupa Kıyılarına ve 7000 km'den sonra da Akdeniz havzasına ulaşırlar. Yavru Dönemleri Larva Avrupa kıyılarına vardığında,tatlı su ortamına uyum sağlamak ve kıyıdaki haliçleri daha kolay aşmak için metamorfoz geçirip, saydam ve minyatür yılanbalığı haline dönüşür . Bu ortamda yaşayabilmek için iç basıncını ayarlar. Larva dönemindeki dişlerini kaybeder ve bundan dolayı beslenemez. Beslenmeme döneminin uzamaması gerekir . Nehirlerde ilerlerken büyümeye başlarlar. Yılda boyları yaklaşık 10 cm, kiloları da 20 gram artar. Tatlı suya ve nehirlerin içlerine ulaşmak için çok hızlı ve gruplar halinde hareket eder. Nehirleri tırmanmaya başlayıp bazen kıyıdan 200 km içerlere kadar sokulurlar. Ancak daha fazla ilerleyemezler. Çünkü akarsular üzerinde barajlar ve setlere takılırlar. Grup halindeki dolaşmaları, kıyıdaki haliçlerde beyaz lekeler oluşturur. Belli bir süre sonra bir yere yerleşirler. Burada ikinci metamorfoz olur. Küçüklük Dönemleri Halk arasında "sarı yılanbalığı" denilen 3. aşamaya ulaşırlar. Bu metamorfoz aşamasında cinsiyeti belirlenir ve bu dönemde çok saldırgan olurlar. Derisinde beliren pigmentler nedeniyle rengi yavaş yavaş koyulaşır. Yemek borusu açıldığından yeniden beslenmeye başlıyor. Geceleri avlanmaya çıkarlar; Kız böceği, sinek, çamca balığı yiyerek beslenirler. Kış aylarında sularında soğumasıyla da kendini çamura gömerek kış uykusuna yatar. Nehir boyunca günde birkaç kilometre mesafe katederek sonunda bir süre sabit kalacağı noktaya ulaşır. Bugün yeryüzündeki yılanbalığı sayısının azalmasının temel nedenlerinden biri de onun yol aldığı bu nehirlere insanoğlunun inşa ettiği baraj ve setler. Bu dönemde uzunluğu cinse göre farklılık gösterir. Erkeklerde 5-8 yıl sürerken, dişilerde 7-12 yıl devam eder. Bu süre sonunda geldikleri yere dönmek için yola çıkarlar. Amaçları, tamamen içgüdüsel biçimde Sargasso Denizi'ne ulaşmak ve orada çiftleşmek. Yolculuğa çıkmadan son metamorfozlarını da geçirirler. Yetişkinlik Dönemleri Açık ve tuzlu su için gerekli metamorfozları geçirir. Derisi kalınlaşır,derinliklerin karanlığında yolunu daha iyi görmesi için gözlerinin hacmi artar ve bilye büyüklüğüne ulaşır. Daha önce vücudunun üçte birini oluşturan yağ tabakasını eritmeye başlar. Başını ön tarafı daha sivrileşir;böylelikle daha ince,aerodinamik bir yapı kazanır. 6 ile 13 yıl arasında bir süre bu yeni mekanında yaşıyor ve irileşiyor. Derisinin rengi ;karın kısmı gümüşümsü,sırt kısmıysa daha koyu bir görüntü kazandıktan sonra,12 gün içinde açık denizdeki yeni yolculuğuna hazırlanıyor. Boyu 1.2 metreye ulaşıyor ve vücudunun iç basıncını yeniden tuzlu suya göre ayarlıyor. Dönüş yolunda,akıntılardan mümkün olduğunca kaçınır ve bunu tamamen içgüdüsel olarak yapar. Geri dönüş yapan bir yılanbalığı bugüne kadar ,Avrupa kıyısından başlayarak tüm Atlas Okyanusu boyunca izlenememiştir. Sargasso Denizine ulaştıktan sonradaki yaşamları konusunda da bilgiler tam değildir. Dönüşü 120-200 gün süren yılanbalığı çok derin sularda yüzdükleri ve çok ağır basınç altında kaldıkları belirtiliyor. Basınç sayesinde üreme organları gelişmektedir ve hormon salgılamaya başlarlar.Sargassso Denizi'nin 600 metreye varan derinliklerinde çiftleşmeye uygun konuma gelirler. Dişilerde yumurtalar toplam kilosunun yüzde 80'ine ulaşır,yani 800 gram yumurta taşır. Renkleri: Yılanbalıklarında çeşitli renklenmeler görülür. Doğduğunda saydamdır.Nehirlere girinceye kadar bu formunu korur, nehirlere girdikten sonra renk pigmentleri oluşur. Rengi kahverengi sarımsıya döner,cinsel olgunluğa tam erişmemiştir.Bu hayvanlara sarı yılanbalıkları denir. 10-15 yaşlarında ise sırtları siyah, karın kısımları gümüşi renk alır.Cinsel olgunluğa erişmiştirler.Bu hayvanlara parlak veya gümüşi yılanbalıkları denir. Habitat ve Coğrafik Dağılımları Dipte, çamura bağlı olarak,tatlı suda ve denizde yaşarlar.Atlantik Okyanusu, Akdeniz, Batlık Denizi, Karadeniz ve bunlara akan akarsularda bulunurlar. Kuzey Afrika'da Cezayir'de görülebilirler.70 ile 25 kuzey enlemleri arasında dağılım gösterirler.Göçleri bütün Akdeniz, Baltık Denizi, Kuzey Denizi, Atlas Okyanusu ve Adriyatik Denizine dökülen nehir ve göllerden yola çıkan Avrupa yılanbalıklarının göçü Meksika Körfezi'nin 800 ile 1000 metre derinliklerinde son bulur.Sadece Avrupa yılanbalığı (Anguilla anguilla) ülkemiz iç sularında yaşar.Akdeniz ve Ege 'ye dökülen bütün göl ve nehirlerimizde bol miktarda bulunan yılanbalığı Batı Karadeniz'den Sakarya Nehri'ne kadar yayılan bir yaşam alanına sahip. Ekonomik Önemi: Bir çok ülkede beğenilen ve oldukça fazla tüketilen bir besin.Balık yetiştiriciliğinde genelde suni olarak balıkları üretmek mümkünken, yılanbalıkları suni olarak henüz üretilebilmiş değil.Yetiştiriciliği göç sonucu nehir ağızlarına gelen yılanbalığı larvalarının yakalanarak büyük havuzlarda beslenmeye alınmasıyla yapılmakta.Yakalanan yavruların bir kısmı doğrudan besin olarak tüketilir.1 kg yılanbalığı yavrusu 2800 ile 3500 arasında birey içerir.Avrupa kıyılarında yakalanan yavru balık miktarının yıllık 300 ton civarında olduğu söylenmekte.Bu miktar 900 milyar ile 1 trilyon arasında yavru balık anlamına geliyor. Türkiye kıyılarına ulaşan milyonlarca yavru balık büyük sürüler oluşturarak iç sulara girer.Nehir üzerindeki barajlara,yakındaki nehirlere,geceleri karaya çıkarak çamur ve nemli çayırlar üzerinden ilerleyerek ulaşabilir.Ülkemizde Akdeniz ve Ege kıyılarına dökülen nehirler üzerine yapılan barajlarda,balıkların yukarı çıkabilmesi için şelaleler yaparak yükselen balık merdivenleri bulunmadığından özellikle Gediz Nehri üzerindeki barajlarda, yavru balıkların türbinlere girmeleri,karaya çıkarak yukarı çıkmak istemeleri sonucu büyük kısmı telef olmakta. Nehirlere girişi,denizlerdeki akıntıları yardımıyla güney kıyılarından itibaren başlıyor. Aralık ve mart ayları arasında nehirlere giren yılanbalıkları,6-9 sene için denizlere kitlesel göç yapıyor.Yılan formunda olduğu için yerli halk tarafından tüketilmiyor ancak ;yurtdışında oldukça yüksek düzeyde alıcı buluyor. FAO'nun (Dünya Tarım Örgütü) ülkemizde yetiştiriciliğini tavsiye ettiği üç su ürünü karides,yılanbalığı ve süs balıkları arasında,ekonomik olarak en hesaplısı olan yılanbalıkları için hiçbir girişim yapılmıyor. Türkiye su ısısının Avrupa'ya göre yüksek olması,bu balığın göç dönemlerinde farklılık oluşturuyor.Avrupa'da yılanbalığı avcılığı mayıs-ekim dönemlerinde,ülkemizde ise eylül-ekim dönemlerinde gerçekleştiriliyor.Meriç Nehri 9.kilometrede Yunanistan sınırları içine kıvrılmış durumda.Bu noktadan itibaren sularının büyük bir kısmı Yunanistan sınırları içinden denize dökülmekteyken yatağındaki bu değişim, beraberinde bir çok sorunu da getirmiş. Yılanbalıkları içgüdüsel olarak akıntıya karşı yolculuk etme eğiliminde olduklarından, debisi giderek artan Yunanistan sınırlarındaki Meriç ağzında giriş yapmaya başladılar.Balıklar,geri dönüşte de aynı yol izlediklerinden, epeydir Yunanlı balıkçılar tarafından 9. kilometrede ve Meriç ağzında kurulan ağlarla avlıyorlar.Bugün Enez'de yılda sadece 1.5 tonluk bir üretimimiz var.Meriç'in 9. kilometreden ayrılan Türkiye kolunun debisinin azalmasıyla artık nehir yatağı giderek mıcır, taş yığınlarıyla dolmuş bulunuyor. Ekonomik olarak önem kazandığı yörelerimizin başlıcaları: Enez, Çandarlı (İzmir), Söke (Dalyan), Güllük (Muğla), Köyceğiz dalyanı ,Oragon çayı... Göç Sırasında Yön Bulma Yetenekleri Göç eden hayvanların yön bulma yetenekleri bilim dünyasında pek çok araştırmaya konu olmuş. Bu görüşlerden bazıları şöyledir; 1-) Göç sırasında dünyanın manyetik alanını kullandıkları görüşü: Dünyamızın bir manyetik alanı vardır. Bazı deniz memelileri, kuşlar, bazı balıklar, bazı böcekler, bazı mikro organizmalarda bu manyetik alanı saptayabilen algılayıcılar bulunur. Manyetoreseptör denen bu algılayıcıları sayesinde hayvanlar, uzun mesafeli göçte veya gezintilerinde yönlerini kolayca bulabiliyorlar. Ama bunun dışında kullandıkları referanslarda vardır. Yılanbalıklarının doğdukları yere geri dönüşleri, manyetoreseptörler ve suyun kimyasal yapısını tanımalarıyla açıklanmakta, denizlerde dahil olmak üzere her suyun, hatta her bölgenin kendine özgü bir kimyasal yapısı olur. Rota bu kimyasal bileşime göre saptanır. 2-) Sargasso Denizi'nde doğan canlılar, gelişme bölgelerine doğru göçerken suyun kimyasal yapısını belleklerine kaydederler. Gelişme dönemini tamamlayıp geri dönerken de, belleklerinde kayıtlı olan üreme alanlarına geri dönerler. Bu göçün tam anlamıyla bir yanıtı olmamakla birlikte kabul edilen bir görüşe göre dünyamızdaki kıtalar henüz birbirlerinden ayrılmamışken, yılanbalıkları bugün üredikleri yerde ürüyorlardı. Kıtaların ayrılmaya başlamasıyla, kıtalar arasındaki mesafeler uzadı. Milyonlarca yıl sonra bugün ki durumuna geldi. Göç başta kısa mesafelerde yapılırken, kıtalar birbirinden ayrılıp uzaklaşınca göç mesafesi de arttı. Sargasso Denizi belki de onların yumurtlamak için en uygun koşulları ( suyun sıcaklığı, kimyasal yapısı, bölgenin jeomanyetik alanı vb) sağlayan bir bölge olduğu için binlerce yıldır aynı bölgeye gelip yumurtlamakta. Yılanbalıkları iç güdüsel olarak göç ederler,yani ilk doğdukları yere giderek orada doğurur ve ölürler.Bu olay tamamen kalıtsal bir davranıştır. Zaten bununla ilgili görüşler ileri atılmıştır. Yılanbalıkları belirli periyotlarda bu göç olayını gerçekleştirirler ,yani; belirli bir büyüme sonunda göç etmeye başlarlar ritimleri bellidir.Göç olayı çiftleşme ,solunum gibi düşünülebilir.Sadece yılanbalıkları göç etmezler ;kuşlar,balıklar..vb İkinci Göç Bu göç, yılan balıklarının doğduğu yere üremek için yaptıkları göçtür. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terkettiklerinde cinsi olgunlukları tamamlanmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Sargossa"daki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaşacağı zamana kadar, denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedir. 5000 km"lik uzun ve tehlikeli göçün tek hedefi, doğdukları yere ulaşıp üremektir. Üreme alanında deniz derinliği 4-5 bin metredir. Yılan balıkları yavruları ise 400-500 metrede güneş ışınlarının son ulaştığı derinliklerde yakalanırlar. Yılanbalıklarının yumurtladıktan sonra öldüğü tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Ürediği Yer: Sargossa Denizi Yılan balıklarının üreme alanları Peurto Rico ve Bermuda Adalarından eşit uzaklıklarda bulunmaktadır. Sargossa denizi bir kuyu şeklinde ve 1000 m derinliğe kadar bir bölgede tuzluluk oranı % 0,35 ve su sıcaklığı 17 dereceyle, yılan balıklarının üreme sahaları olarak diğer bölgelerden ayrılır. Yılan balıkları tam olarak nerede toplanıyorlar? Yumurtlamaları nerede oluyor? Erkekler nerede bu yumurtaları döllüyorlar? Bu yerler ve olaylar hiçbir kimse tarafından gözlenememiştir. Sadece bu olayların anılan bölgede olduğuna dair bir çok bilgiye sahibiz... Yılan balıkları derin su balıklarıdır. Tatlı sulara geçici olarak, büyümek için gelmektedirler. Sargossa denizinde 400 metre derinlikte yumurtadan çıkmış yılan balıkları, 15 yıl sonra tekrar üremek için aynı sulara geri dönmektedir. Üreme zamanına ulaşan yılan balıklarını, tatlı sulardan denizlere göç ettiği dönemde “gümişi yılan balığı” adı verilir. Bu dönemde yılan balıkları yumurtaları incelendiğinde üreme organı içinde yağ damlaları gözlenmektedir. Bu durum yumurtaların deniz dibinde değil orta sularda olabileceğini kanıtlamaktadır. Sargossa denizinde derinlik 4500 metre dolaylarındadır. 400-500 metre derinlik bu denizde güneş ışınlarının ulaşabildiği son derinlik olmakta, 500-600 metreden sonra ise hayat güçleşmektedir. Üremenin bu derinlikte olmasından sonra, yumurtadan çıkan larvaların büyüyerek yükselmeye başladıkları saptanmıştır. Örneğin 5-15 mm boyundaki yılan balığı larvaları 100-300 metre derinliklerde rastlanırken, biraz daha büyükleri ve bu denizden uzaklaşmış olanları 50 m civarındaki derinliklerde bulunmaktadır. Bütün bu bilgiler yılan balıklarının döllenmiş yumurtalarının bu bölgede izlenememiş olmasına rağmen, üremenin bu bölgede olduğunu kanıtlayan veriler olmaktadır. Aynı bölgede Mart ve temmuz ayında milyarlarca leptosefalus larvasının gözlenmiş olması, üremenin ilkbahar ve yaz başlangıcında olabileceğine işaret etmektedir. Yumurtlayan Yılan Balıklarına Ne Oluyor? Yumurtladıktan sonra yılan balıklarının akibetlerinin ne olduğu günümüzde hala bir bilinmezdir. Çünkü yumurtladıktan sonra Avrupa kıyılarına geri dönmüş tek bir yılan balığına raslanamamıştır. Bu durumda iki hipotez ileri sürülmektedir: Bunlardan ilki yılan balıkları yumurtladıktan sonra derin dip balığı olarak yaşamını sürdürür. Diğeri ise, yılan balıkları yumurtladıktan sonra kitle halinde ölürler. Bu iki görüşten ikincisini destekleyecek bir çok delil bulunmaktadır. Gümüşi yılan balığı olarak adlandırılan üremek için denizlere açılmaya yönelmiş bir yılan balığında anüs yapısının bozulduğu, sindirim sisteminin deforme olduğu ve kaslarda değişim başladığı gözlenmiştir. Bazı balık türlerinde de üremeden sonra ölüm olduğu bilinmektedir. Örneğin som balıkları yumurtlamak için denizlerden nehirlere göç ederler. Ve hepsinin yumurtladıktan sonra öldükleri gözlenir. Öyleyse yılan balıklarının da üredikten sonra öldüklerini kabul etmek yanlış olmayacak ve bunların 4500 m’ye varan derinliklere çöküp çürüdüklerini kabul etmekten başka yorum kalmayacaktır. Yumurtadan Çıkan Larvaların İlk Yolculuğu Yumurtadan çıktıktan sonra larvalar için önemli, uzun ve güç bir yolculuk başlar. Üreme alanının hemen çevresine üreme mevsiminde milyarlarca larva dağılarak yol almaya başlarlar. Larvalar kuzeyden Labrodor"dan gelen soğuk su akıntısı ve güneyden Ekvatordan gelen sıcak su akıntısının zararlı etkisi nedeniyle bu yönlere gitmezler. Amerika kıtasına gitmeyi tercih etseler, Amerika kıyılarına kısa sürede ulaşacaklar ve metamorfoz denilen normal vücut değişimlerini (3 yıl gerekir) sağlayamadan kıyılara ulaştıkları için ölmekten kurtulamayacaklardır. Aynı bölgede Amerikan yılan balıkları da üremesine karşın, onların yavruları tatlı suya girebilecek morfolojik değişime 1 yılda ulaşırlar, bu yüzden Avrupa kıyılarına doğru değil, Amerika kıyılarına doğru göçe başlar. Çünkü morfolojik değişimden hemen sonra beslenemez ise onlar da ölecektir. Böylece bu balıklarda, beslenme sahaları olan tatlı sulara ulaşma süreleri ile morfolojik değişimleri tamamlama süreleri birbirini takip etmektedir. Ilkbahar başında yumurtadan çıkan larvalar defne yaprağına benzer ve bunlara leptosefalus denir. Bu larvalar Meksika körfezinden başlayıp Batı Avrupa kıyılarına kadar gelen sıcak su akıntılarıyla Avrupa kıyılarına kadar göç ederler. Şimdiye kadar yakalanan en küçük larva 7 mm olup, 75- 300 metre derinliklerde rastlanmıştır. Avrupa kıyılarına yaklaştıklarında boyları 75 mm"ye ulaşmaktadır. Avrupa yılan balığı larvalarının kat ettikleri mesafe 5000 km, Amerikan yılan balıklarının 1000 km kadardır. Larvalar kıyılara ulaştıklarında, defne yaprağı şeklinden yılan balığına benzeyen silindirik bir şekle dönüşmeye başlar. Vücut büyüklüğü ve ağırlığı artar. Larva dönemine ait dişler kaybolur. Larva döneminde mikroskobik canlılarla beslenirler. Avrupa yılan balıkları su akıntılarıyla nehir ağızlarına geldiklerinde 2.5 yılı geçmiştir. Türkiye kıyılarına gelmeleri ise 3 yılı bulmaktadır. Nehirlere giren yılan balıklarının zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara "Sarı Yılan Balığı" denir. 14-15 yıl kadar sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenme, etçil olarak dip canlılarıyla ve diğer balıklarla olmaktadır. Büyümesi yaşadığı ortama bağlıdır. Dişi balıklar (45-150 cm), erkeklerden (50 cm) daha büyüktür. Büyümedeki farklılık ve yaşadığı ortam cinsiyetin ayırt edilmesini sağlar. Erkek balıklar nehir ağzında kalırken, dişi bireyler kaynağa yakın yerlerde bulunur. Su dışında uzun süre yaşayabilen, susuz ortamda dayanıklı olan yılan balıkları, ıslak zeminlerde, nemli çimler üzerinde kolayca hareket edebilir. Hatta deniz-tatlı su bağlantılı bataklık alanlarda çamur içinde çok rahat hareket edebilen, bu balıkları, bu alanlarda 1-1,5 metre çamur içinde bulmak hiç de şaşırtıcı olmaz. 15 yaşına kadar tatlı sularda büyüyen sarı yılan balıkları ikinci bir değişim geçirir. Karın kısmı, gümüşi, sırt kısmında koyu bir renklenme görülür. Vücutlarındaki yağ oranı artar (vücut ağırlığının %30"unu geçebilir) Bu aşırı yağlanma onun Sargossa denizine yapacağı zorlu göçte dayanmasını sağlar. Zira yılan balıkları yaklaşık 18 ay sürecek bu göçte hiçbir besin almazlar. KAYNAKÇA: Alpbaz A., Hoşsucu, H., 1988. Iç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Y.O. Yayınları No:12, 1-98 s. Izmir. Güner, Y., Kırtık, A. 2000, Yılan Balığı Biyolojisi ve Yetiştiriciliği. Tarım Bakanlığı Hizmet içi Seminer Notları. 32 sayfa. Bilim ve Teknik Dergisi ; Kasım 2002 Atlas Dergisi ; Mayıs 2000 Focus Dergisi ; Eylül 1998 Omurgalı Hayvanlar, Prof.Dr.Mustafa KURU   Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfından Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Avrupa yılan balığı dışında K.Amerika ve Grönland!a ait Anguilla rostrata; Çin ve Japonya'da Anguilla japonica; Avustralya ve Y.Zelanda'da A.dieffenbachi ve A.australis türleri bulunur. Yılan balıkları kesinlikle karasal bir hayvan değildir. Bir balık türüdür. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Hayatları boyunca yumurtadan çıktıktan sonra 5 dönem geçirirler. İlk dönem larvaların yumurtadan çıktıktan sonraki keseli dönemidir. İkinci dönem 1-3 yıl arasında değişen larva dönemidir. Üçüncü dönem larvanın leptocephalus safhasındaki elver tabir ettiğimiz safhaya geçiş dönemidir. Dördüncü dönem elver haline gelen balıkların nehirlere veya göllere girerek yaşamalarıdır. Beşinci dönem de yılan balıklarının üremek için denize seyahat ettikleri dönemdir. Yılan balıklarının yumurtlamak için Sargossa Körfezine gittiği ve yumurtladıktan sonra öldükleri sanılmaktadır. Avrupa'da uygulandığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması şekliyle yetiştiriciliği yapılabilir (extansive). Bu yöntemlerde acı su (%010-20 tuzluluk) tabir edilen dalyanlarda veya göllerde yavru yılan balıkları kontrollu bir alan bırakılır. Gelişme tamamen doğal koşullara bırakılır. Yapay yem kullanılarak gelişme desteklenebilir. Üretim oranının 5-20 kg/dekar arasında değiştiği bildirilmektedir. Japonya'da uygulandığı gibi kontrollü yetiştiricilik yapılabilmektedir (Intensive). Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. • Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. • Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. • Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. 1. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. 5.2. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Beş farklı yöntemi vardır: Durgun Su Yöntemi: En eski ve yaygın yöntemdir. Balıkların oksijen ihtiyacının fitoplanktonlar vasıtası ile karşılanması esasına dayalıdır. Yılan balıklarına 12 ºC'nin altında yem verilmez zaten gelişme de olmaz. Bu yetiştirme yönteminde 3-4 dekarlık havuzlar kullanılır. Metrekarede 2-4 kg. balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için sıcaklığın 23-30ºC arasında olması gerekir. Başarılı bir üretimde balıkların 2 yıl veya daha az sürede 150-200 gr.a ulaşması beklenir. Akarsu Yöntemi: Bu yöntemde havuzlar küçük tutulur. Alanları 150-300 m² arasında olur. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyu bulunması gerekir. Yöntemin başarılı olması için su sıcaklığının 23ºC den yüksek olması gerekir. Bu yöntemde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak 30 gr. Civarında tutulması gerekir. Ağ Kafes Yöntemi: 2 x 3 x 1,5 m ölçülerinde 18 x 7 mm. Ağ gözlü metal veya tahta kafesler kullanılabilir. Kafes başına 20-30 kg. arası yılan balığı konulabilir. Yöntem yenidir ve hala geliştirme çalışmaları devam etmektedir. Tünel Yöntemi: Bu yöntemde ticari bir işletme kurulmamış olup, bilimsel denemeler başarılı yetiştiricilik çalışmalarının yapılabileceğini göstermiştir. Yılan balıklarının karanlıkta yem alma eğilimlerine dayanarak yapılmıştır. Bu çalışmada amaç balıkların gündüz saklanması mümkün olabilecek karanlık tünellerin hazırlanmasıyla doğal ortama yakın bir ortamın yaratılmasıdır. Sirkülasyon Yöntemi: Devamlı olarak sirkle edilen suyun kullanılması yolu ile yetiştirme yapılmasına dayana yöntemdir. Bu tür çalışmada 2 tür havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan sı devamlı olarak bir motopomp vasıtasıyla filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel ve biyolojik temizlenmesi yapılır. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: • Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. • Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. • Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. • Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. • Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. • Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. • Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. • Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. • Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; • Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7’ nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. 5.5. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR   Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. Yusuf GÜNER Ali KIRTIK E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi Yetiştiricilik Ana Bilim Dalı 35100 Bornova/İZMİR PDF DÖKÜMAN İNCELE : documents/ck37.pdf    

http://www.biyologlar.com/anguilla-anguilla-yilan-baligi-ve-ozellikleri

GİBERELLİNLER : Bitki Boyu Düzenleyicileri

Giberellinler Japonya’da 2. Dünya Savaşı yıllarında keşfedilmiştir, fakat bu sırada batı ile ilişkiler kopuk olduğundan batı bu keşfi 1950’lerde öğrenmiştir. Yüzyıl önce, Asya‟daki çiftçiler çeltik tarlalarındaki pirinç fidelerinin aşırı ölçüde boylandıklarını ve ince kaldıklarını gözlediler. Bu durumda, fideler olgunlaşmadan ve çiçek oluşturmadan önce, ince ve cılız oluyor ve bu sebepten dik duramayıp erkenden ölüyordu veya verim düşüyordu. Japon bitki pataloğu Kurusowa, 1926‟da, sersem fide hastalığı denen bu hastalığa Ascomycetes türü olan Gibberella fujikuroi isimli mantarın sebep olduğunu buldu. 1930‟lu yıllara kadar, fungusun giberellin adı verilen (Gibberella fujikuroi türüne itafen) bir kimyasal salgılayarak pirinç gövdelerinin aşırı uzamasına neden olduğunu buldular. Araştırmacılar, 1950‟lerde bitkilerinde giberellinleri sentezlediklerini keşfettiler. Her ne kadar sayıları her bir bitki türünde çok daha az ise de, bilim adamları son 40 yılda bitkilerde doğal olarak sentezlenen 100‟den fazla giberellin bulmuşlardır. Bunlar GA1,GA2,GA3…. şeklinde isimlendirlirler. En yaygın olanı ise GA3 yani giberellik asit (giberellan çekirdek)‟tir. Diğer giberellinler bu temel yapıya bağlı çeşitli yan gruplara sahiptir. Giberellin Biyosentezi ve Metabolizması Giberellin sentezi, bitkide asetil-KoA‟nın asetil biriminden başlar. Solunumdan kaynaklanan mevalonik asit yoluyla birkaç reaksiyondan sonra giberellin sentezlenir. Giberellinler diterpenler grubundadır. Giberellin sentezinin kaurenik aside kadar sitopolazmada, ancak giberellinlerin birbirine dönüşümünün kloroplastlarda olduğu bilinmektedir. 20 karbonlu kauren tüm gibberellinlerin çıkış noktasıdır. Piyasada giberellin antagonisti (büyüme engelleyici) olarak satılan Fosfon-D, Amo-1618, CCC gibi sentetik engelleyiciler giberellin sentezinin belirli reaksiyonlarını inhibe ederler. Bitkide genç yapraklarda ve daha çok tohum embriyosunda sentezlenirler. Buralardan bitkinin diğer kısımlarına taşınırlar. Çimlenen tohumlarda floem vasıtasıyla fideye taşınan giberellinlerin, genç yapraklardan diğer kısımlara hangi yolla taşındığı çelişkilidr. Daha çok floem dışıyollarla korteks ve öz parankimasından difüzyonla taşındığı düşünülmektedir. Dolayısıyla giberellinlerin taşınımı oksin taşınımı gibi polar olmayıp, olasılıkla, her yönde aynı hızdadır. Giberellinler sentezlendikten sonra çok yavaş parçalanırlar. Giberellinleri parçalayan enzimler bilinmemektedir. Giberellinler şekerlerle veya proteinlerle birleşerek inaktive olurlar. Ayrıca aktif olan giberllinler daha az aktif giberellinlere kolayca dönüşebilmektedir. Örneğin, GA4‟ün daha az aktif GA34‟e dönüşümü çok sık gerçekleşir. Giberellinlerin Fizyolojik Etkileri ve Pratik Değeri Gövde Uzaması Giberellinler esas olarak kökler ve genç yapraklarda üretilir. Giberellinler hem yapraklarda hem de gövdelerde büyümeyi teşvik etmekle birlikte, kök büyümesi üzerinde çok az etkiye sahiptir. Giberellinler, gövdelerde hücre uzamasını ve hücre bölünmesini uyarır. Oksinler gibi giberellinler de hücre gevşemesine neden olurlar. Ancak bunu çeperi asitleştirerek yapmazlar. Bir varsayıma göre, giberellinler hücre çeperi gevşetici enzimleri uyarmaktadır. Bu enzimler hücre çeperine ekspansinlerin girişini kolaylaştırmaktadır. Böylece, büyüyen bir gövdede uzamayı artırmak için oksin ve sitokininle birlikte hareket etmektedir. Bu süreçte, oksin hücre çeperini asitleştirmekte ve ekspansinleri aktifleştirmekte; giberellinler ise ekspansinlerin girişini kolaylaştırmaktadır. Cüce bitkilere (mutantlar) giberellin uygulanarak, giberellinlerin gövde uzamasına artırıcı etkisi ortaya konmuştur. Örneğin, bazı cüce bezelye bitkilerine (Mendel‟in çalıştığı türler dahil) giberellin uygulanırsa, çoğunlukla yanıt alınmaz. Çünkü, bu bitkiler önceden optimum dozda hormon üretmişlerdir. Çiçek sapının hızla büyümesi giberellinin teşvik ettiği gövde uzaması ile ilgili en dikkat çekici durumdur. Lahana benzeri bitkiler vejetatif evrede rozet formundadırlar: yani çok kısa internodyumlu oluşları nedeniyle toprağa çok yakındırlar. Bitki üreme evresine geçince; giberellinlerin artması internodyum uzamasını hızla artırır. Bunun sonucunda gövde uçlarındaki çiçek tomurcuklarının boyu uzar. Meyve Büyümesi Pek çok bitkide, meyve bağlanması için hem oksin hem de giberellinlerin bulunması gerekir. Giberellinlerin en önemli ticari uygulaması, Thompson isimli çekirdeksiz isimlere püskürtülmesidir. Hormon, tüketicilerin istediği biçimde, üzüm tanelerinin büyümesini ve salkımların internodyumlarının uzamasını sağlar. Taneler arasında hava dolaşımını artırdığından, diğer meyvelerin ve diğer mikroorganizmaların hastalık bulaştırıcı etkisi de azalır. Çimlenme Tohum embriyoları, zengin bir giberellin kaynağıdır. Suya batırıldıktan sonra, embriyodan serbest bırakılan giberellinler dormansinin kırılması ve çimlenmenin başlaması için tohuma sinyal gönderir. Çimlenme için ışık yada düşük sıcaklık gibi özel ortam koşullarına gereksinim duyan bazı tohumlara giberellin uygulanması durumunda dormansi kırılır. Giberellinler depo besin elementlerini mobilize eden α – amilaz gibi sindirici enzimlerin sentezini teşvik ederek tahıl fidelerinin büyümesini destekler. Ayrıca giberellinler çiçeklenme hormonu olarak bilinir. Bir çok bitkide çiçeklenmeyi teşvik eder. Gerek fotoperyodizmle gerekse vernalizasyonla çiçek açmada giberellinler rol alırlar. ABSİSİK ASİT : Stres Hormonu Absisik asit (ABA) kimyasal grup olarak seskuiterpenler grubundan bir maddedir. ABA‟nın giberellinlerle ortak noktası her ikisinin de ana grup olarak terpenlerden olmalarıdır. ABA bitkiler tarafından sentezlenen en önemli engelleyici hormondur. Tomurcuk dormansisinden önce ortaya çıkan kimyasal değişiklikleri çalışan bir araştırma grubu ve yaprak absisyonundan (son baharda yaprak dökülmesi) önce ortaya çıkan kimyasal değişiklikleri çalışan bir diğer ekip, 1960‟da, aynı bileşiği yani absisik asiti (ABA) izole etmiştir. Aynı yıllarda başka araştırma grupları akça ağaç ve baklada da ABA‟yı izole ettiler. Daha sonrayapılan çalışmalarda ABA‟nın ciğer otları, algler, bakteriler ve mantarlar dışında genel olarak bitki aleminde mevcut olduğu tespit edildi. ABA bulunmayan bitkilerde başka engelleyicilerin bulunduğu düşünülmektedir. Diğer açıdan işin garip tarafı ise, şu anda, ABA‟nın ne tomurcuk dormansisinde ne de yaprak absisyonunda önemli bir rol oynamadığı düşünülmektedir; fakat ABA bir çok etkiye sahip önemli bir bitki hormonudur. Şu ana değin incelediğimiz oksin, sitokinin ve giberellinlerin aksine, ABA büyümeyi yavaşlatıcı etki gösterir. Genel olarak büyüme hormonlarının etkilerine zıt etki yapar. Bir yada daha fazla büyüme hormonuna ABA oranı, fizyolojik etki gösterecek sonucu belirler. ABA Biyosentezi ve Metabolizması ABA 15 karbonlu bir seskuiperten olup kloroplastlarda ve diğer plastidlerde mevalonik asit yoluyla sentezlenir. Kaynaklandığı öncül maddenin bir ksantofil karotenoidi olan vialoksantin‟in fotokimyasal veya enzimatik yıkımıyla başladığı belirtilmektedir. (bu yol izopentil difosfat (IPP) la başlar ve C40 ksantofili olan vialoksantinle devam eder). Bu yıkımın ilk ürünü ksantoksin‟dir ki bununda bir engelleyici madde olduğu ve fototropizmada rol oynadığı ileri sürülmektedir. ABA‟nın inaktivasyonu ya karboksil grubuna bir glukoz bağlanmasıyla yada faseik asit ve dihidro fasetik asit‟e oksitlenmesiyle olmaktadır. ABA‟nın bitkide başlıca sentez yerleri yaşlı yapraklar, gövde ve yeşil meyvalardır. Tohumlarda da sentezlendiği bazı bitkilerde ise tohumlara başka yerlerden taşındığı düşünülmektedir. ABA’nın taşınımı giberellin taşınımına benzer. Hem ksilemden hem floemden taşındığı gibi parankima hücrelerinden difüzyonla da her yönde taşınabilir. Kuraklıkta, tuzlulukta, mineral eksikliği gibi çeşitli stres şartlarında yaprakta ABA sentezi artar. ABA‟nın bu ekstrem koşullarda bitkiye dayanıklılık sağladığı düşünülmektedir. Kuraklık stresinde ABA‟nın stomaların kapanmasına yol açtığı ve böylece transpirasyonla su kaybınıo azalttığı bilinmektedir. ABA’nın Fizyolojik Etkileri ve Pratik Değeri Tohum Dormansisi Tohum dormansisi, yaşamın sürmesinde büyük önem taşır; çünkü dormansi tohumun optimum ışık, sıcaklık ve nemlilik koşullarında çimlenmesini sağlar. Sonbaharda çevreye yayılan bir tohumun, kış koşullarında ölmesini engelleyecek şekilde, hızla çimlenmesini önleyen nedir? Bu tür tohumların ilkbaharda çimlenmesini hangi mekanizmalar sağlar? Hatta, meyvenin nemli iç ortamında, karanlıkta, tohumların çimlenmesini engelleyen nedir? Bu soruların yanıtı ABA‟dır. Tohum olgunlaşması sırasında ABA düzeyi, 100 kat artabilir. Olgunlaşan tohumlardaki yüksek ABA düzeyi, çimlenmeyi engeller ve özel proteinlerin üretimini teşvik eder. Bu proteinler, olgunlaşmayla birlikte oluşan aşırı su kaybına karşı tohumun ayakta kalmasına yardım eder. ABA, bazı yollarla yok edilir yada etkisizleştirilirse, tohumlar çimlenir. Bazı çöl bitkilerinin tohumlarında dormansi, sadece şiddetli yağmurların ABA‟yı tohumdan yıkayarak uzaklaştırmasıyla kırılır. Diğer tohumlar ise ABA‟nın etkisizleştirilmesi için ışığa yada uzun süren düşük sıcaklığa gereksinim duyar. Çoğunlukla ABA‟nın giberelline oranı, tohumun uyku halinde kalıp kalmayacağını yada çimlenip çimlenmeyeceğini belirler; çimlenme için suya daldırılmış tohumlara ABA ilave edilirse, tohumlar yeniden dormansi koşullarına döner. Tohumlar henüz koçan içindeyken çimlenen bir mısır mutantı, işlevsel bir transkripsiyon faktöründen yoksundur; bu transkripsiyon faktörü belirli genlerin ifade edilmesini sağlamak için ABA‟ya gereksinim duyar. Kuraklık Stresi ABA, bitkilerin kuraklığa karşı koymasını sağlayan asıl iç sinyaldir. Bir bitki solmaya başlayınca yapraklarda ABA birikerek stomaların hızla kapanmasını sağlar. Bunun sonucu transpirasyon (buharlaşmayla su kaybedilmesi) azalır ve su kaybı önlenir. ABA bekçi hücrelerinin (stomalarda bekçi ve arkadaş hücreleri ile birlikte bir por bulunur) plazma zarındaki dışa doğru yönelmiş potasyum (K+) kanallarının açılmasını artırır. Bunu, kalsiyum gibi sekonder mesajcıları etkileyerek yapar. Potasyum kanallarının açılmasıyla, bekçi hücrelerinden büyük miktarda potasyum çıkışı olur. Suyun ozmotik olarak kaybı, bekçi hücrelerinin turgorunun azalmasına ve stoma porunun küçülmesine neden olur. Bazı durumlarda su kıtlığı kök sistemini gövde sisteminden daha önce baskı latına alır. Köklerden yapraklara taşınan ABA, erken uyarı sistemi olarak iş görür. Solgunluğa özellikle duyarlı mutantlar genelde ABA üretemezler. Ayrıca, ABA‟nın hücrede RNA ve protein sentezini engelleyici etkisininde olabileceğine dair deneysel veriler vardır. ABA‟nın pratik kullanımı çok nadirdir. Tahıllarda dane verimini artırmak ve yatmaya karşı mukavemet kazandırmak için, bazı durumlarda da sormansi süresini uzatmak ve çeşitli stres şartlarına karşı bitkiye dayanıklılık sağlamak için kullanılır. ABA pahalı ve kolayca katabolize olduğu için bunun yerine fosfon-D kullanılmaktadır. ETİLEN : Gaz Hormon Kömür gazının bahçe ışıklandırılmasında kullanıldığı 19. yüzyılda, gaz lambalarından çıkan aydınlatma gazı sızıntısı çevredeki ağaçların yapraklarını erkenden dökmelerine neden olmuştur. Dimitri Neljubow isimli bir Rus bilim adamı, 1901‟de aydınlatma gazındaki aktif faktörün etilen gazı (C2H4) olduğunu göstermiştir. Ayrıca etilenin bitkiler tarafından sentezlenen (üretilen) bir hormon olduğu, ve bununla birlikte, etilen miktarının ölçümünü basitleştiren gaz kromatografisi tekniği geliştirilince yaptığı iş önemli ölçüde kabul görmüştür. Bitkiler, kuraklık, su baskını, mekanik basınç, zarar ve enfeksiyon gibi streslere yanıt olarak etilen üretir. Aynı zamanda meyve olgunlaşması ve programlanmış hücre ölümü sırasında etilen üretilir. Ayrıca dıştan yüksek konsantrasyonlarda oksin uygulanmasından sonrada etilen üretilmektedir. Dikkat çekici olan bir diğer noktada; daha önce kök uzamasının engellenmesi gibi, oksinle ilişkilendirlen bir çok biyolojik etkinin, şu an oksinin uyardığı etilen üretimine bağlı olduğudur. Etilen Biyosentezi ve Metabolizması 1970‟li yıllarda etilen sentezinin bitkide metionin amino asitinden kaynaklandığı belirlendi. Metionin‟den amino siklopropan karboksilik asit (ACC), ondanda dekarboksilasyon ve deaminasyonla etilen oluşmaktadır. Etilen sentezinin ACC üzerinden olduğunu, avokado meyvesinin hasatından sonra olgunlaşmasında meyvede ACC ve etilen konsantrasyonlarının pozitif korelasyonlu değişim göstermeleri doğrulamıştır. Amino etoksivinil glisin (AVG) ve aminooksi asetik asit (AOA) bileşiklerinin etilen sentezini inhibe ettikleri bilinmektedir. CO2 gazıda yüksek konsantrasyonlarda etilen üzerinde inhibisyon gösterir. Depolanırken olgunlaşması istenmeyen meyvelere CO2 gazının inhibisyon etkisi uygulanır. Gümüş iyonları ve bazı maddelere etilenin bağlanmasıyla, etilen sentezi inhibe edilir. Etilenin Fizyolojik Etkileri ve Pratik Değeri Mekanik Strese verilen Üçlü Yanıt: Bir Sinyal İletim Yolunun İncelenmesinde Mutantların Kullanılması Kaya gibi hareketsiz bir nesnenin altında kalmış ve topraktan yukarıya doğru yükselmeye çalışan bir bezelye fidesini düşünelim. Gövde üstündeki engeli ittikçe, narin yapılı uç bölge mekanik strese maruz kalır,. Bu, fideyi etilen üretmeye teşvik eder. Etilen ise fideyi üçlü yanıt olarak adlandırılan bir büyüme manevrası yapmaya teşvik eder. Bu manevra fidenin engeli aşmasını sağlar. Şekil 19‟da görebileceğiniz bu yanıt gövde uzamasının yavaşlaması, gövdenin kalınlaşması (dayanıklılığı artırır) ve gövdenin yatay olarak büyümesine neden olan bir eğrilme olmak üzere üç kısımdan oluşur. Gövde büyümeye devam ettikçe ucu nazikçe yukarıya dokunur. Eğer bu yoklama sonucu yukarda katı bir cisim olduğunu saptarsa yeniden etilen üretir ve gövde yatay olarak büyümeye devam eder. Bununla birlikte, eğer fidenin uç kısmı katı bir cisim algılamazsa etilen üretimi azalır ve normal olarak yukarı doğru büyümesini sürdürür. Gövdenin yatay olarak büyümesini fiziksel engelden ziyade etilen teşvik eder; ayrıca, fiziksel bir engelle karşılaşmaksızın serbestçe büyüyen fidelere dıştan etilen uygulanması, üçlü yanıttın oluşmasına neden olmaktadır (Şekil 19). Araştırmacılar bu yanıtta yer alan sinyal iletim yollarını araştırmak için anormal üçlü yanıt veren Arabidopsis mutantları üzerinde çalışmışlardır. Etilene duyarsız (ein) mutantlara etilen uygulanınca bu bitkiler üçlü yanıt verememişlerdir. İşlevsel bir etilen reseptörüne sahip olmadıklarından bazı ein mutant tipleri, etilene duyarsızdırlar. Diğer mutantlar ise, toprak dışında, fiziksel bir engelin bulunmadığı hava ortamında bile üçlü yanıt vermişlerdir. Bu tip mutantların bazılarında düzenleyici bir bozukluk bulunur. Bu bozukluk böyle mutantların 20 kat daha fazla etilen üretmelerine neden olur. Bu tür aşırı etilen üreten (eto) mutantlarda fenotip, fidelere etilen sentezi inhibitörleri uygulanmasıyla iyileştirilebilir. Üçüncü tip mutantlar hava ortamında bile üçlü yanıt verirler; ancak, üçlü yanıt (ctr) mutantları olarak adlandırılan bu mutantlar etilen sentezi inhibitörlerine yanıt vermezler. Bu durumda, etilen mevcut olmasa bile etilen sinyal yolu işlevini sürdürür. ctr mutantlarından etkilenen bir gen, bir protein kinazı kodlamak için açılır. Bu mutasyonun etilene verilen yanıtı aktifleştirmesi, yabani-tip allelin normal kinaz ürününün, etilen sinyal iletim işleminin negatif bir düzenleyicisi olduğunu düşündürmektedir. Yabani tip bitkilerde bu yolun nasıl çalıştığına ilişkin bir varsayım aşağıda verilmiştir: Etilenin etilen reseptörüne bağlanması kinazı aktif hale getirir. Bu negatif düzenleyicinin inaktif hale gelmesi üçlü yanıt için gerekli proteinlerin sentezlenmesini sağlar. Şekilde verildiği gibi; bu yolda iki membran proteini, bir engelleyici protein (CTR1), bir de transkripsiyon faktörü olan protein (EIN3) vardır: (eğer etilen varsa) ilki etilen reseptörü (ETR1) ve ikincisi bir kanal proteini olan (EIN2) dir. EIN2 bir sekonder mesajcıya etki eder ve buda bir transkripsiyon faktörü olan EIN3‟ü aktive eder. EIN3 etilen etkisini üretmek üzere ifade olacak genleri harekete geçirir. Eğer etilen yoksa; etilen reseptörü olan ETR1 inaktif kalır ve CTR1‟i inaktif edemez. Aktif kalan CTR1, membran proteini olan EIN2‟yi inaktif tutar. EIN2 nin aktivitesi olmayınca transkripsiyon faktörü olan EIN3 inaktif kalır ve nukleusta herhangi bir etki gösteremez. Apoptosis: Programlanmış Hücre Ölümü Bir yaprağın sonbaharda döküldüğünü yada tek yıllık bir bitkinin çiçek verdikten sonra öldüğünü düşünün. Yada içerdiği canlı maddenin parçalanması sonucu, içi boşalan bir trakenin farklılaşmasındaki son basamağı düşünün. Bu olayların tümü, belirli hücrelerin veya organların yada tüm bitkinin programlanmış ölümünü kapsar. Belirli bir zamanda ölmek için kalıtsal olarak programlanmış hücreler, organlar ve bitkiler, basitçe hücresel mekanizmayı kapatıp ölümü beklemez. Bunun yerine apoptosis olarak adlandırılan programlanmış hücre ölümünü yaparlar. Bu, bir hücrenin yaşamında en yoğun olduğu süreçlerden biridir. Apoptosis esnasında yeni genlerin ifade olmasına gerek duyulur. Bu sırada oluşan yeni enzimler, klorofil, DNA, RNA, proteinler ve zar lipitleri dahil pek çok kimyasal bileşeni parçalar. Bitki parçalanma ürünlerini kurtarabilir. Hücrelerin, organların yada tüm bitkinin apoptosisi sırasında etilen patlaması yaşanır. Yaprak Absisyonu Her sonbaharda yaprakların dökülmesi bir adaptasyondur. Kökten kışın topraktan su absorblayamadığından, bu adaptasyon kış aylarında yaprak döken ağaçların kurumasını önler. Yapraklar dökülmeden önce, ölmekte olan yapraklardan pek çok önemli element geri kazanılarak gövdenin parankima hücrelerinde birikir. Bu besin elementleri, bir sonraki bahar ayında gelişmekte olan yapraklar tarafından yeniden kullanılır. Sonbaharda tekrar üretilen kırmızı pigmentler ve yaprakta önceden bulunan, ancak sonbaharda koyu yeşil klorofilin parçalanmasıyla görünür hale gelen sarı ve turuncu karoteneyidler, yapraklara sonbahar rengini verir. Bir sonbahar yaprağı dökülünce, petiyolün kaidesinin yakınında bir absisyon tabakası oluşur. Daha sonra yaprak buradan koparak yere düşer. Absisyon tabakasındaki küçük parankima hücreleri çok ince çeperli olup, iletim demetlerinin çevresinde lifler bulunmaz. Hücre çeperlerindeki polisakkaritler daha da zayıflar. Sonuçta, rüzgarın da etkisi ile yapraktaki ağırlık absisyon tabakasının kopmasına neden olur. Hatta yaprak dökülmeden önce, absisyon tabakasının dala bakan tarafında mantar tabakası bir iz oluşturur. Bu iz bitkiyi patojenlere karşı korur Absisyonu, etilen ve oksin dengesindeki değişiklik kontrol eder. Yaşlanan bir yaprak, giderek daha az oksin üretir. Bu, absisyon tabakasındaki hücrelerin etilene karşı duyarlılıklarını artırmaktadır. Etilenin absisyon tabakası üzerindeki etkisi arttıkça, selülozu ve hücre çeperlerinin diğer bileşenlerini parçalayan enzimler üretilmektedir. Meyve Olgunlaşması Meyveler, çiçekli bitkilerde tohumların yayılmasına yardım eder. Ekşi, sert ve yeşil olan olgunlaşmamış meyveler, tohum olgunlaşması esnasında yenilebilir hale gelir. Meyvede etilen üretiminin patlaması, enzimatik olarak bu olgunlaşmayı tetikler. Hücre çeperi bileşenlerinin enzimatik olarak parçalanması ve nişastaların ile asitlerin şekerlere dönüşümü meyveyi tatlandırır. Yeni kokuların ve renklerin üretilmesi, olgunlaşan meyvenin, bu tohumları yiyen ve dağıtan hayvanları cezp etmesine yardım eder. Olgunlaşma sırasında bir zincir reaksiyonu ortaya çıkar; etilen olgunlaşmayı tetikler, olgunlaşmada etilen üretiminin artmasına neden olur. Bu, fizyolojide pozitif geri beslenmenin nadir örneklerinden biridir. Sonuçta etilen üretiminde dev bir patlama meydana gelir. Hatta etilen bir gaz olduğundan, olgunlaşma sinyali bir meyveden diğerine geçer; geçerken de çürük bir elma bir kasa elmayı çürütebilir. Eğer yeşil bir meyve satın alırsanız, meyveleri plastik bir torbada tutarak olgunlaşmayı hızlandırabilirsiniz. Çünkü plastik torba içinde etilen gazı birikir. Ticari amaçlı olarak, meyvelerin çoğu etilen gazı düzeyleri artırılmış dev depolarda olgunlaştırılır. Diğer durumlarda ise doğal etilenin sebep olduğu olgunlaşmayı geciktirmek için önlem alınır. Örneğin, elmalar karbondioksit içeren depolarda tutulur. Hava sirkülasyonu etilen birikimini önler ve yeni etilen sentezi engellenir. Sonbaharda toplanmış ve bu şekilde depolanmış elmalar, yaz aylarında bile satışa sunulabilir. Etilenin, meyvelerin hasat sonrası fizyolojilerindeki önemi düşünüldüğünde, etilen sinyal iletim yolları ile ilgili genetik mühendisliğin potansiyel olarak ticari önemi büyüktür. Örneğin, moleküler biyologlar isteğe bağlı olarak olgunlaşan domates meyveleri üretmiştir. Bunu, etilen sentezinde gerekli genlerden birinin transkripsiyonunu durduran bir antisens RNA yerleştirerek yapmışlardır. Yeşil haldeyken toplanan bu tür meyveler, etilen gazı verilmediği taktirde olgunlaşmayacaktır. Bu tür yöntemlerin geliştirilmesi meyve ve sebzelerin çürümesini önleyecektir. Bu sorun, şu an birleşik devletlerde ve bazı ülkelerde hasat edilen ürünün yarısına yakın kısmını yok etmektedir. BRASSİNOSTEROİDLER Brasinosteroidler büyümeyi teşvik edici karakteristik aktiviteleri ile, bitki hormonlarının yeni bir grubudur. 1979‟da kolza bitkisi (Brassica napus L.) poleninden izole ve karakterize edilmişlerdir. Sonradan 44 bitkide bundukları rapor edilmiş ve bitki aleminde muhtemelen her yeder bulundukları kabul edilmiştir. Brassinosteroidler, 37 Angiosperm (9 monokotil ve 28 dikotil), 5 Gimniosperm, 1 pteridofit ve 1 alg olmak üzere 44 bitki türünde izole edilmişlerdir. Brassinosteroidler, çok düşük konsantrasyonlarda etki gösterirler. Brassinosteroidler, büyüme gibi çeşitli gelişimsel etkileri , tohumların germinasyonu, rizogenez, çiçeklenme ve senesens gibi pleotropik etkileriyle dikkate alınmıştır. Ayrıca, çeşitli abiyotik stres durumlarına karşı da bitkiye dayanıklılık sağlamaktadırlar. Brassinosteroidlerin Biyosentezi ve Metabolizması 1974‟te ilk brassinosteroid olan brassinolid keşfedildi. Biyolojik olarak aktif olan bu bitki büyüme düzenleyicisi bir steroid lakton olarak C28H48O6 (MA: 480) formülü ile desteklendi. 1982‟de büyümeyi destekleyici, diğer bir steroid madde, kestane (Castenea crenata) üzerinde böcekler tarafından tahrip edilen kısımlardan izole edildi ve kastesteron (castesteron) olarak adlandırıldı. Brassinolid ve castesteronun keşfi, bitki aleminde büyümeyi destekleyici steroid hormonlarının varlığı düşüncesini desteklemiştir. Brassinosteroidler, doğal polihidroksi steroidlerin yeni bir grubudur. Şimdiye kadar tanımlanan doğal brassinosteroidler genel bir 5α-kolestan yapısına sahiptirler ve bunların varyasyonları yapı üzerindeki işlevlerinin çeşit ve oryantasyonundan oluşmaktadır. Fitosterol ailesine ait bileşikler C27, C28, C29 brassinosteroidler olarak sınıflandırılır. Şu ana kadar 42 brassinosteroid ve 4 brasinosteroid bileşiği karakterize edilmiştir. Brassinosteroidler BR1, BR2, …BRn şeklinde isimlendirilirler. Bitki steroidleri asetil Ko-A, mevalonat, izopentenil pirofosfat, geranil pirofasfat ve farnesil pirofosfattan, isoprenoid yolla sentezlenirler. Mevalonatla başlayan bu yol sonunda sikloartenol sentezlenir. Bu doğal yolun dışında, sentetik olaraktan kampesterol‟den brasinoid‟e kadar sentetik bir yolla sentezlenebilirler. Bitkide gelişmekte olan dokular, olgun dokulşara göre daha fazla konsantrasyonlarda brassinosteroidleri içerirler. Polen ve genç tohum zengin brassinosteroid kaynağıdır. Yapraklar ve sürgünler düşük konsantrasyonlarda brassinosteroid içerirler. Brassinosteroidlerin Fizyolojik Etkileri ve Pratik Değeri Brassinosteroidlerin analizinde göze çarpan iki test vardır; birincisi, fasulyede ikinci internod oluşumu testi ve diğeri pirinç laminasında eğilme testidir. Fasulyede ikinci intenod oluşumu testi, brassinolidin kolza bitkisinden izolasyonunda geliştirilmiştir. Fasulye fidesindeki ikinci internod kesilip, lanolin macunuyla brassinolid uygulanmasıyla uzama, eğilme, şişme ve iki ayrı parçaya ayrılma (splitleşme) göstermiştir. Uzama, eğilme ve şişme düşük konsantrasyonda, iki ayrı parçaya ayrılma ise yüksek konsantrasyonda gerçekleşmiştir. Bu, brasinosteroidlerin büyümeye etkilerinden biridir. Brassinosteroidler genç vejetatif dokuların gelişimine etki ederler. Soya fasulyesi ve bezelye epikotillerinde, Arabidopsis pedinkullarında, yulaf koleoptillerinde uzamayı ve büyümeyi teşvik ederler. Kök gelişimini engellerler fakat gövde gelişimini teşvik ederler. Hücre bölünmesini ve uzamasını, polen tübü uzamasını teşvik ederler. Yaprak absisyonunu geciktirler (Citrus) ve ksilemde farklılaşmayı artırırlar. İletim demetlerinin farklılaşmasında rol alırlar. Tohum germinasyonunu teşvik eder, aynı zamanda absisik asitin inhibe edici etkisini yok ederler. Brassinosteroidler üzüm meyvelerine spreyle muamele edildiğinde; sonbaharda çiçek sayısını artıran, kışın (aynı muamele yapıldığında) çiçek sayılarını azaltan etki göstererek çiçeklenmede rol oynarlar. Brassinosteroidler, Xanthium gibi bazı cinslerde senesensi hızlandırırlar. Ayrıca bitkilerin abiyotik stres şartlarına karşı dayanıklığını artırırlar; düşük sıcaklığa maruz kalan pirinç ve domates bitkilerinde brassinosteroid uygulamasıyla büyümenin daha iyi olduğu gözlenmiştir; mısır ve lahana fidelerinde de düşük sıcaklık stresine karşı toleransı artıran etki gösterirler. Bu etkilerin oksin etkilerine çok benzemesinden dolayı brassinosteroidlerin, oksinden farklı bir hormon olarak kabul edilmesi yıllar sürmüştür. Ek olarak brasinosteroidler kimyasal yapı olarak hayvanlarda bulunan steroid hormonlarına en benzer gruptur; bitki ve hayvan steroid hormonlarının benzer kimyasal yapıları, belirli genlerin ifade olmasında benzer etkiler göstermektedir. Şöyle ki; bitki steroidleri insanlardaki eşey hormonları gibi, aynı olan pek çok şeyi yaparlar. Bir bitkide steroid fazla olduğunda, o bitki daha büyük, daha dayanıklı ve daha kuvvetli olmaktadır. Örneğin; mutasyon nedeniyle bitkiler steroid üretmediklerinde cüceleşirler. Steroidler aynı zamanda bitkide eşeyli üremeyi düzenlemektedirler (burada; belirli bir molekül grubunun farklı organizmalarda sinyal molekülleri olarak iş görmesi ilginçtir). Bir bitkinin steroid sentezlemek için kullandığı enzimlerin çoğu, kendi steroid çeşitlerini üreten hayvanlarda da bulunmaktadır. Dolayısıyla bu enzimlerle ilgili bazı genlerin, bitkiler ve hayvanların bir milyar yıldan daha uzun bir süre önce ortak bir atadan dallanmaları sebebiyle korunmuş olma olasılığı vardır. Buna karşın, steroidlere yanıtlarla ilgili sinyal yolundaki moleküller, bitki ve hayvanlarda çok büyük bir farklılık göstermektedir. KAYNAKLAR Purves, Sadava ve arkadaşları, Life – The Science of Biology, 7inci baskı. Campbell ve Reece, Biology, 6ncı baskı. Salisbury ve arkadaşları, Plant Physiology. Taiz ve Zeiger, Plant Physiology, 3üncü baskı. Ram Rao S. ve ark., Brassinosteroids – A new class of phytohormones, Current Science, Vol. 82, No. 10, 2002. Haydarabad, Hindistan. Kocaçalışkan İ., Bitki Fizyolojisi, Dumlupınar Üniversitesi www.pubmedcentral.nih.gov 4e.plantphysiol.org www.whfreeman.com www.hhmi.org

http://www.biyologlar.com/giberellinler-bitki-boyu-duzenleyicileri

İlk plazmid nasıl oluşmuştur

*Plazmidler, çoğu bakteri türünde bulunan,ancak her suşta bulunmayan halkasal veya süper sarmallı DNA molekülleridir. *Plazmitler, küçük moleküllerdir; bu açıdan bir karşılaştırma yapılırsa, bakteriyel kromozomun %20’si ile %4′ü arasında büyüklüklerde olduğu görülür. *Plazmidler, bazı üreme koşullarında konakçı hücre için mutlaka taşınması gereken yapılar değildir. Bununla birlikte, pek çok plazmid, özel koşullara uyum sağlamak için önemli olan genler içerir. Bu genler,çoğu kez bakterinin plazmiti taşıdığına dair temel işaret olurlar. Örneğin R plazmid taşıyıp, çeşitli antibiyotiklere dirençli olan bakteriler, aynı plazmiti taşımayan bakterilerin yaşayamadığı antibiyotikli ortamlarda yaşayarak diğerlerinden ayrılırlar . *Bir çok bakteride plazmid, hücreler arası gen transferinin özel bir tipinden sorumludur. Plazmidlerin bu özellikleri, 1950′lerde ilginç bir çalışma konusu olmalarına sebep olmuştur. Plazmidler, normalde konakçının replikasyon sistemini büyük ölçüde kullanmaları sebebiyle bakteriyel DNA replikasyonunun anlaşılması için iyi modeller olmuşlardır. Ayrıca, mikrobiyal genetikte kısmi diploidlerin yapılmasına yönelik çalışmalarda kullanıldıkları için önemlidirler. ***Başka bir önemleri de, genetik mühendisliğinde klonlama vektörü olarak kullanılmalarıdır. Plazmit Tipleri Farklı tiplerdeki plamitlerle ilgili genel bilgi Plazmitlerin Saptanması Bir bakteri suşunun plazmit taşıyıp taşımadığının, taşıyorsa bu plazmitin ne gibi özelliklerinin olduğunun bakteri genetiği yöntemleri ile belirlenmesi. Plazmitlerin Saflaştırılması Plazmit DNA’nın saflaştırılması: Moleküler biyolojide temel ve vazgeçilmez tekniklerden biri, Alkali lizis yöntemi. Plazmit Transferi Bakterilerde gen aktarımı. Plazmitlerin Replikasyonu Plazmit DNA nasıl çoğalır, yavru hücrelere nasıl dağılır? Önemli Plazmitler Önemli plazmit tipleri hakkında daha ayrıntılı bilgi. F, R, Col; ek olarak Ti ve Degredasyon Plazmitleri Kaynakça PLAZMİD TİPLERİ Çetitli E.coli suşlarında bir çok plazmit tipine rastlanmıştır. Ancak en çok bilinenleri, F, R ve Col plazmidleridir. Bu plazmidler, bazı özellikleri paylaşsalar da, önemli farklılıklara sahiptirler. Bir bakteride F, R ya da Col plazmidinin bulunup bulunmaması aşağıdaki özelliklerden yararlanılarak anlaşılabilir: 1. F ; Fertilite veya Seks Plazmidleri: Bu plazmidler, konakçılarına, kromozomal genlerini F plazmidinden yoksun hücrelere aktarma yeteneği kazandırırlar. F plazmidi, bu gibi durumlarda kendisini de alıcı hücreye transfer edebilir. 2. R ; Direnç Plazmidleri: R plazmidleri, konakçıyı bir veya daha fazla antibiyotiğe karşı dirençli kılar. Bu tip plazmidler, transfer edilerek başka hücrelerin de direnç kazanmasına yol açabilirler. 3. Col; Kolisinojenik Plazmidler: Col plazmidleri, “kolisin” adını alan bir grup proteinin sentezinden sorumlu genleri içerirler.Kolisinler,yakın suşlardan aynı tip Col plazmitini taşımayan bakterileri öldürme özelliğindedirler. Öldürme mekanizmasi, Col plazmidinin tipine göre değişiklik gösterir. Bu plazmit tipleri hakkında daha ayrıntılı bilgi, Önemli Plazmitler bağlantısında bulunabilir. Sonraki Konu: Plazmitlerin Saptanması PLAZMİDLERİN SAPTANMASI Plazmidler,hem genetik,hem de fiziksel yöntemler kullanılarak saptanabilirler.İlk olarak F plazmidi keşfedilmiştir. Met-Bio-Thr+Leu+ fenotipineki bir E.coli sutu (A),Met+Bio+Thr-Leu- fenotipindeki diğer bir suşla karıştırılarak minimal agara ekim yapıldığında minimal agarda yaklaşık 10-7 frekansında koloniler teşekkül etmiştir. Bu koloniler, Met+Bio+Thr+Leu+ fenotipinde; dolayısıyle, rekombinant kolonilerdi. Karıştırma işleminden önce A suşu streptomisinle muamele edilince,rekombinant koloniler yine oluşmuş; ancak ,B suşuna streptomisin uygulanınca koloni gözlenmemiştir. Bu deney, rekombinantların B suşundan türediğini olayın tek yönlü bir genetik bilgi akterımı olduğunu göstermiştir. Başka bir deneyde B’ye genetik bilgi aktaramayan bir suş, “C” suşu, A ile karıştırılıp uzun süre bir arada üretilmiş ve daha sonra karışımdan izole edilen C kolonilerinin B’ye gen aktarımı yaptığı gözlenmiştir.Bu deney sonuçlarından anlaşılmıştır ki, A suşu, B’ye gen transferini sağlayan bir fertilite elementine; “F” faktörüne sahiptir, C suşunda da F faktörü bulunmamaktadır; A ve C suşlarının bir arada üretilmeleri halinde F faktörü, A suşundan C suşuna transfer edilmekte, buna bağlı olarak da, genetik markırları B suşuna aktarabilen yeni bir C suşu ortaya çıkmaktadır. Başlangıç çaprazlaması: F+Met-Bio-Thr+Leu+ X F-Met+Bio+Thr-Leu- şeklindeydi. Transfer tek yönlü olduğu için F faktörü taşıyan hücreye donör (erkek), taşımayan hücreye ise resipient (dişi) adı verilmiştir. F’ adını alan F varyantlerı, plazmid üzerinde kromozomal genler de taşırlar.Bu konudaki ayrıntılı çalışmalardan biri, lac operonu ile ilgilidir ve kısmi diploidlerin elde edilmesimde kullanılmıştır. Bu deneyde, F’ lac bakteriler tasarlanmıştır. F’ ın transferi, bir antibiyotik içeren minimal laktoz katı kültür ortamına duyarlı donör ve dirençli resipient hücrelerin ekilmesiyle kolayca anlaşılabilir. çapraz tekli: F’ lac+ / lac- Strs X lac- Strr Plazmid üzerinde lac+ markırı taşıyan donör hücrelerle kromozomda lac- markırı taşıyan resipient hücreler karıştırılıp streptomisinli minimal laktoz agara ekilince rekombinant koloniler oluşmuştur (F’ lac+ / lac- Strr rekombinantları). Yalnızca donörün ekildiği kontrolde hücreler streptomisine duyarlı oldukları için; yalnız resipientin ekildiği kontrollerde ise hücreler laktozu kullanamadıkları için koloni oluşmamıştır. Burada, streptomisin markırının donör üremesini engelleyici özelliği önemlidir ve böyle markırlara “counterselection” ya da “counterselective” markırlar denir. Counterselective amaçlı olarak antibiyotik resistansı sıklıkla kullanılsa da diğer fenotipler de iyi sonuç verir. Örneğin, F’ transferi, F’ lac+ / met- X lac- met+ çaprazları minimal laktoz katı besiyerine ekilerek kontrol edilebilirler. Donörler, ortamda methionin olmadığı için (methionin eksiklği, counterselectiondur); resipientlerse laktozu karbon kaynağı olarak kullanamadıkları için üreyemezler. Yalnızca, F’ transferi yapan rekombinantlar üreyebilir. Bu durumda seçilmiş markır, lac+ ‘tir. F içeren A ve B suşları arasındaki çaprazlama ve F’ suşlarıyla yapılan deneyler arasında,önemli sayısal farklılıklar gözlenmiştir. Suşlar,ekilmeden önce yarım saat karıştırılırsa A X B deneyinde rekombinantların donör hücreye oranı 10-7; F’ deneyinde ise % 50′dir.Farklılığın sebebi, genetik markırın F’ bakterilerde plazmit üzerinde olmasından kaynaklanır. A X B deneyinde resipientlerin yarısı F faktörünü alsalar da çok az bir kısmı kromozomdaki markırları alabilmiştir. Plazmid Nasıl Transfer Edilir ? F’ lac+ / lac- Strs tsxr X F’ lac- Strr tsxs Eşletmesi gerçeklettirilmit, tsxr taşıyanlara Faj T6′nın absorbe olamadığı gözlenmiştir.Eşleşmeden bir süre sonra, bakteri karışımının bir kısmı streptomisinli laktoz kolorindikatör katı besiyerine ekilmiş ve kolonilerin %90′ından çoğunun lac+ olduğu gözlenmiştir.Bu da, donörlerin büyük kısmının F’ lac+ transferi yaptığını gösterir. F’ lac+ i trensfer eden bakterilerin hala plazmidin bir kopyasını taşıyıp taşımadığını belirlemek için, eşleşme karışımının bir kısmı T6 fajı ile muamele edilmiştir. tsxs bireyler,resipientler gibi viruslar tarafından lizise uğratılmıştır. tsxr donörü olup hayatta kalan hücreler, laktoz indikatör besiyerine ekilince, lac+ koloniler oluşmoştur. Sonuçta, donör hücrenin transferden sonra da plazmidin kopyasını taşıdığı; yani,transferin DNA replikasyonu ile birlikte geçekleştiği görülmüştür. Basit bir fenotip göstermeyen plazmitlerin varlığı ise, başka bir yöntemle saptanır. Hücre kültüründen DNA izole edilerek agaroz jel elektroforezi ile analiz edilir. Bakteri kromozomu büyük olduğu için jele giremez. Oysa plazmid, jelde yürüyecek kadar küçüktür. Eğer plazmid varsa, molekkül ağırlığına göre belirli sınırlar içinde band verir. Band, jelin EtBr ile boyanması durumunda UV ışığında görülür. Plazmid DNA büyüklüğü, molekül ağırlığı bilinen ve aynı jelde yürütülen DNA fragmentleriyle karşılaştırılarak hesaplanabilir. Sonraki Konu: Plazmit DNA’nın Saflaştırılması PLAZMİD DNA’nın SAFLAŞTIRILMASI Plazmid izolasyonu için, bakteriler,deterjan uygulamasıyla parçalanır. Elde edilen solüsyon (hücre lizatı), santrifüj edilir. Protein ve RNA ile kompleks yapmış olarak bulunan bakteri kromozomal DNA’sı, büyük olduğu için, santrifüj tüpünün altındaki tabakada yer alır. Daha küçük olan plazmid DNA ise,temiz süpernatanda (temiz lizat) kalır. Plazmitlerin izolasyonu için kullanılan yöntemler, mini prep ve large scale olmak üzere iki şekilde uygulanır. En çok kullanılanlar, alkali lizis ve boiling lizis yöntemleridir. PLAZMİT DNA İZOLASYONU (ALKALİ LİZİS YÖNTEMİ) 1.Gecelik kültürden bir miktar alınarak 6000rpm.’de 5 dakika santrifüj edilir. 2.Süpernatan atılararak çökeltiye 100 ml.G.T.E.eklenir.(1.çözelti) 1.Çözelti (GTE.): 50 mM Glukoz 25 mM. Tris Cl (pH 10 mM. EDTA (pH 3.Tüpe 200 ml.2. çözelti eklenir. 2. Çözelti: 0.2 N NaOH %1 SDS (2. Çözeltinin taze hazırlanması gerekmektedir.Hazırlandıktan sonra buzda bekletilir.) 0.91 ml. dH2O 0.05 ml. NaOH (5 M stoktan) 0.04 ml. SDS (%20’lik stoktan) 4.Tüpe 150 ml.3. çözelti eklenerek 5 dakika buzda bekletilir. 3.Çözelti: 5M (molar) Potasyum asetat Glecial asetik asit dH2O 5. Tüpler,12000 rpm’de 5 dakika santrifüj edilerek supernatan yeni tüpe alınır.400 ml.fenol ve 400 ml.kloroform eklenerek 12000 rpm’de 2 dakika sanntrifüj edilir. Üst faz yeni bir tüpe alınarak 2 hacim etanol eklenip düşük hızda vortekslenerek 2 dakika oda sıcaklığında bekletilir. 6.12000 rpm’de 5 dakika santrifüj uygulanır,süpernatan atılarak çökeltiye 1 ml. %70′liketanol eklenir. 7.12000 rpm’de 2 dakika santrifüj edilir. 8.Süpernatan atılarak çökelti vakum altında kurutuldu.Kuruduktan sonra distile suda çözülür. Sonraki Konu: Plazmit DNA’nın Transferi PLAZMİD DNA’nın TRANSFERİ Donör ve resipient Hücreler arasındaki rekombinasyona ilişkin ilk bulgulardan biri, rekombinasyon için hücreler arasındaki bir bağlantının gerekliliğidir. Bu durum,F+ ve F- hücre kültürlerinin porlu filtre ile ayrıldığı deneyde gösterilmiştir. Bu durumda, hücre hücreye bağlantı engellenerek rekombinant oluşumunun engellendiği görülmüş ve olay için bakteriyel konjugasyon ya da çiftleşme terimi kullanılmaya başlanmıştır. Bir dizi deneyle, plazmid transferinin dört adımda gerçekleştiği gösterilmiştir. Bu adımlar: 1.Özel donör-resipient etletmesi (efektif kontakt) 2. DNA transferi için hazırlık (mobilizasyon) 3.DNA transferi 4.Replike olabilen fonksiyonel plazmidin resipient içinde tekillenmesi. F ya da F’ içeren hücreler,bir resipientle kontakt kurdukları zaman bu dört adım gerçekleşir. Bazı plazmit tipleri, bu işlemlerin tamamını gerçeklştirmek için genetik olarak yeterli değildirler. Plazmidler, bu özelliklerine göre dört gruba ayrılırlar: · 1. Nontransmissible Plazmitler:Efektif kontakt ve DNA transferi için gerekli olan genleri içermezler. 2. Konjugatif plazmidler: Efektif kontakt itleminin gerçeklettirilmesi için gerekli genleri içerirler. 3. Mobilisable Plazmidler: Plazmid DNA’ sını transfer için hazırlayan genleri taşır. 4. Self Transmissible Plazmidler: Hem konjugatif, hem de mobilize özellik taşırlar (F plazmitler gibi). Konjugatif fonksiyonlar, çoğu kez, plazmide özel değildir ve bundan dolayı, bir plazmid, ikinci bir plazmidin transferine yardımcı olabilir. Örneğin, bir tek hücre, hem F plazmid, hem de Col E1 plazmid taşıyabilir. F plazmid, hem konjugatif hem de mobilisable’dir. Oysa Col E1, mobilisabledir, fakat konjugatif değildir. Bu nedenle,sadece Col E1 plazmidi taşıyan bir hücre, plazmid transferi yapamaz. Her iki plazmidi içeren bir hücrede, F plazmidi,Col E1′de olmayan konjugatif fonksiyonu sağlayabilir, böylece Col E1 plazmiti, her iki plazmitten de yoksun olan bir hücreye aktarılabilir. Bu şekilde nonkonjugatif bir plazmidin, bir konjugatif plazmit sayesinde kurulan efektif kontakt yoluyla transfer edilmesine “donation” denir. Mobilizasyon fonksiyonları ise, genellikle plazmite özeldir; yani, bir self-transmissable plazmid, nonmobilisable bir plazmiti transfer etme yeteneğine sahip değildir. Bununla birlikte, bazı örneklerde, frekans düşük de olsa transfer gerçekleşebilir. Transferin olması için, iki plazmid arasında rekombinasyon yapılarak transfer edilebilir tek bir DNA molekülünün oluşturulması gerekir.Sonuçta, ortaya nonmobilisable plazmidin tamamını taşıyan bir selftransmissible plazmit çıkar. Bu işleme,”kondüksiyon” adı verilir. F aracılığı ile transfer edilen kromozom, kondüksiyonla mobilize edilir. F’teki dizilerle kromozom arasında bir genetik rekombinasyon meydana gelir ve f faktörü, kromozom boyunca resipient hücreye geçer. EFEKTİF KONTAKT ve PİLİ Efektif kontakt için ilk adım, donör ve resipient hücrelerin çift oluşturmasıdır. Çift oluşumu için, donör üzerinde seks pilus adı verilen kıl benzeri bir protein ilaveye ihtiyaç vardır. F içeren ve R içeren hücrelerde, F piluslar ve R piluslar bulunur. F pilus, izole edilmit ve pilin adı verilen tek bir hidrofobik proteinden oluştuğu saptanmıştır. F piliye bağlanan bazı fajlar bulunmaktadır (male spesific fajlar). Bu fajlar iki tiptir.Bir kısmı pilusun ucuna, bir kısmı da dibine bağlanır. Uca bağlananlar, eşleşmeye engel olurken; dibe bağlananlar olmaz.Eşleşme sistemlerinin tümü piliye bağımlı değildir. Örneğin, Streptococcus fecalis, bir selftransmissible plazmit taşır. Plazmitsiz resipientler, dişi böceklerdeki feromona benzer şekilde bir eşleşme proteini üretirler. Bu protein,plazmit içeren (donör) hücrelerde yapılmaz. Feromon, donör hücrede adhesin denilen bir proteinin sentezlenmesine sebep olur.Adhesin, donör hücreyi çevreleyerek donör-reipient çiftinin oluşmasını sağlar. Plazmid transferi tamamlandıktan sonra feromon sentezi durur. MOBİLİZASYON ve TRANSFER Mobilizasyon, plazmitte kodlanıp muhtemelen rilaksasyon kompleksinde nik oluşturan proteinin özel baz dizisine sahip transfer orijininde (oriT) bir tek zincir (single strand) kırık oluşturmasıyla başlar. nik, dönen halka (rolling circle) replikasyonunu başlatır ve dönen halkanın lineer kolu transfer ediliri. Nik oluşturan protein, 5′ ucuna bağlı kalır ve replikasyon şekli, FX 174 fajının rolling circle mekanizmasına benzer. Burada önemli bir özellik, DNA sentezinin hem donör, hem de resipient hücrede gerçekletmesidir. Donördeki sentez, donör konjugal DNA sentezi adını alır ve transfer edilen tek zincirin yerini doldurur. Resipient hücredeki sentez ise (resipient konjugal DNA sentezi), alınan tek zinciri çift zincire çevirir. Genellikle, transfer edilen zincirin donör konjugal sentezle yer değiştirmesi ve resipient hücrede çift zincir DNA’ya çevrilmesi eş zamanlıdır. F PLAZMİDİNİN tra GENLERİ Genetik madde transferi, fin genlerinin kontrolündedir. Temel transfer (tra) fonksiyonları, bir operonda kodlanmaktadır. tra genlerinin çoğu,pili sentezinde görevlidir. Örneğin. tra A geni, pilin proteinini kodlar ve tra B,C,D,E,F,G,H,K,L,Q,U,V,W genleri ise, fonksiyonel bir pilusun oluşması için gereklidir. Diğer genler, eşleşme, transferin başlaması, transferin gerçekleşmesi, oriT’de nik oluşturulması, normal replikasyon orijini oriV’den DNA replikasyonu, iki f+ hücrenin eşleşmesinin engellenmesi (surface exclusion) ve plazmit uyuşmazlığında gereklidir. TRANSFERDE KONAKÇI KISITLAMASI Bazı durumlarda transfer edilen plazmit,konakçının restriksyon endonükleaz enzimleri tarafından parçalanır. Bu gibi durumları engellemek için, transfer edilen DNA, çift zincire çevrildikten sonra metillenmelidir. Bir zincirden metillenen DNA, restriksiyon endonükleaz enzimlerinden etkilenmez. Sonraki Konu: Plazmit Replikasyonu PLAZMİD REPLİKASYONU Bir plazmid, ancak konakçı hücre içinde replike olabilir. Plazmid, hangi tipte olursa olsun,replikasyonun doğru şekilde gerçekleşmesi için “replikasyon orijini ” adını alan belirli dizilere sahip olması gerekir. Plazmitler, replike olabilmek için, konakçının replikasyon proteinlerine gereksinim duyarlar. DNA polimeraz III, E.coli kromozomal DNA’sı için ana replikasyon proteinidir. Ancak, bazı plazmitler, onun yerine DNA polimeraz I’i kullanırlar. Örneğin, pol A mutantlarında, Pol-I düzeyinin düşüklüğünden F plazmitinin replikasyonu etkilenmezken Col E1 plazmiti, replike olamaz. Bunun sebebi, F plazmiti replikasyonunda pol-III; Col E1 replikasyonunda ise pol-I’in kullanılmasıdır. Bazı plazmitler, yalnızca konakçı genlerinin ürünlerini kullanırlar. Col E1 DNA saflaştırıldıktan sonra Col E1 yada diğer bir plazmid taşıyan hücrelerden elde edilen ekstrakta eklenirse replike olabilir. Diğer plazmidlerse, plazmitte kodlanan gen ürünlerine ihtiyaç duyarlar. Tüm plazmitlerin replikasyonu, semikonservatiftir. Farklı plazmitlerin replikasyon modelleri arasında önemli farklar vardır.Bazıları tek yönlü (unidirectional); bazıları çift yönlü (bidirectional) replike olurlar. RK 6 plazmidi, önce bir yönde, sonra da aynı orijinden ters yönde replike olur. Çift yönlü replike olan plazmidlerde, replikasyon iki şekilde sonlanır. Birinci tipte, terminasyon, büyümekte olan çatallar çakıştığı zaman olur. Diğerlerinde ise sabit bir terminasyon bölgesi vardır. Replikasyon halkası tamamlandığı zaman, halkalardan biri, yeni sentezlenen DNA’ların ayrılması için kırılır. Replikasyon sonucunda, bir nik açılmış molekül, bir de süper koil molekül meydana gelir. KOPYA SAYISININ KONTROLÜ Bir plazmid, hangi tipte olursa olsun, replikasyonun başlangıcını,dolayısıyle hücre içindeki sayısını kontrol eden genlere sahiptir. Plazmidler,hücre içindeki sayılarına göre, stringent yani düşük kopya sayılı (hücrede 1-2 kopya) veya relaxed yani, yüksek kopya sayılı (10- 100 kopya) plazmidler olarak iki gruba ayrılırlar. Plazmidler, replikasyonun başlangıcını negatif kontrol eden bir repressör kodlarlar. Bu, kopya sayını denetleyen bir mekanizmadır. Repressörün aktivitesi, konsantrasyonuna bağlıdır. Hücre gelişirke hacim artar, repressör konsantrasyonu düşer ve replikasyonu inhibe edemez. Bu nedenle plazmid sayısı, repressör gen sayısı ve buna bağlı olarak da repressör protein konsantrasyonu iki katına çıkar. Konsantrasyon belirli düzeye erişinde, replikasyon engellenir. Benzer olaylar zinciri, yüksek kopya sayılı plazmidlerin hücrede tek bulunması halinde de cereyan eder ve repressör konsantrasyonu replikasyonu inhibe edecek seviyeye çıkana dek plazmid, çoğalmaya devam eder. Plazmidlerin farklı kopya sayılarında bulunmalarını açıklamak üzere ileri sürülen bir modele göre, yüksek kopya sayılı plazmitlerin represyonu için gereken repressör konsantrasyonu, düşük kopya sayılıların repressör konsantrasyonuna göre daha yüksektir. PLAZMİD AMPLİFİKASYONU Plazmid içeren bir bakteri kültürüne, kloramfenikol gibi protein sentez inhibitörleri eklenecek olursa, kromozomal DNA replikasyonu inhibe edilir, ancak plazmit DNA, hücredeki sayısı bin, hatta daha fazla oluncaya kadar replike olmaya devam eder. Kromozomal DNA replikasyonun durma sebebi, bu reaksiyonların başlaması için protein sentezine gerek olmasıdır. Eğer plazmit, bakteriyel ya da plazmitte kodlanan dayanıklı proteinleri kullanıyorsa replike olmaya devam edebilir. Bunun yanında, konsantrasyona bağlı etki gösteren regülatör proteinlerin sayıları artamayacağı için plazmit replikasyonu baskılanamayacaktır. Plazmit amplifikasyonundan,genetik mühendisliğinde yararlanılır; kullanılacak plazmid, saflaştırılmadan önce bu yöntemle sayısı arttırılabilir. İNKOMATİBLİTE Birbirine yakın, ilişkili plazmidler, aynı hücre içinde stabil kalamazlar. Böyle plazmidlere “incompetable” denir.Plazmid replikasyonunun başlangıcında işlevi olan repressör modeli de bu durumu açıklar. İki plazmid taşıyan bir hücre düşünelim. Bu plazmidler, farklı repressörlere sahip olan F ve Col E1 plazmidleri olsun. Repressörler farklı olduğu için,bir plazmidin repressörü, diğerini regüle edemez ve plazmidler birbirinden bağımsız olarak replike olurlar. Bu durumda,F ve Col E1 plazmidleri uyumludur (competable); başka bir deyişle, farklı inkompatiblite gruplarına aittirler. Çetitli Enterobacteria’lar, bir çok plazmidi aralarında transfer edebilirler.Bu plazmidler, 25 inkompatiblite grubunda sınıflandırılırlar.Plazmidler, oluşturdukları pilus tipine göre de sınıflandırılırlar. AKRİDİNLERLE REPLİKASYONUN İNHİBE EDİLMESİ Çeşitli ajanlar, DNA’daki bazların aralarına girerler. Özellikle akridinler, kromozomal DNA’yı etkilemeden plazmid replikasyonuna engel olurlar. Bu inhibisyonla hücrenin plazmidi kaybetmesi sağlanabilir (acridin curing). Üreme ortamındaki akridin konsantrasyonu çok yüksek olursa kromozomal; düşük olursa plazmid DNA’nın replikasyonu durur. HÜCRE BÖLÜNMESİNDE PLAZMİDLERİN PAYLAŞILMASI Bir dizi deney,düşük kopya sayılı plazmidlerin bölünme sırasında kardeş hücrelere dağılmasının kontrol altında olduğunu göstermiştir. Şöyle ki, bölünmeye hazır bir hücre, plazmid DNA molekülünün iki kopyasını taşır ve yeni oluşan hücrelere bu kopyalardan biri gider (F plazmitte olduğu gibi). Eğer böyle bir kontrol olmasaydı, yeni hücrelerden bazıları plazmit taşımazdı. Plazmitsiz hücre sayısının artışını engellemek için, düşük kopya sayılı plazmidlerde bulunan paylaşım fonksiyonu, yüksek kopya sayılı plazmidler için gerekli değildir. Sonraki Konu: Önemli Plazmitler ÖNEMLİ BAKTERİYEL PLAZMİTLER ve ÖZELLİKLERİ F PLAZMİDLER F plazmidlerin en büyük özellikleri, bakteri kromozomuna entegre olabilmeleridir. Bu integrasyon sonucunda, Hfr hücreler oluşur. İntegrasyon, l fajının bir bakteride lizojenize olmasına benzer; ancak, F’in E.coli kromozomuna integrasyonu, l DNA’nın integrasyonundan farklıdır. F, kromozomal DNA’da bir çok bölgeye bağlanabilir. Kromozom üzerinde yirmiden fazla mamajör ve yaklaşık yüz minür bölge bilinmektedir. F’in her bir bölgeye affinitesi aynı değildir. F’in kromozomdan ayrılması, nadir de olsa gerçekleşir. Ayrılma frekansı, bazı lokalizasyonlarda, diğerlerine göre yüksektir. Çoğu kez, F’in ayrılması hatasız olmaz. Böyle durumlarda, iki kesimden biri entegre olmuş F’in içinde; ikincisi ise kromozomal DNA’nın F’e bitişik parçasında olur. Bu tip ayrılmalar, F’ plazmidlerin orijinini oluşturur. F faktörünün DNA replikasyonunda defekti olan mutant bakteri kromozomuna entegre olması, integratif süpresyon adı verilenolayda artışa sebep olur. F faktörü,replike olmak için E.coli’nin çeşitli replikasyon proteinlerini kullansa da, kromozomal DNA replikasyonunun başlamasını sağlayan dnaA geninin ürününe ihtiyacı yoktur.Yani, F faktörü,dnaA (Ts) mutantında serbest bir protein olarak bulunuyorsa, sıcaklık 42oC’ye yükseltildiği zaman (yükseltmenin amacı,mutant DnaA proteinini inaktive etmektir) kromozomal replikasyonun gerçekleşmesi, pek olası değildir; ancak, F plazmid, hala replike olabilir. F faktörü, dnaA (Ts) mutant suşta kromozoma entegre olmuşsa (hücre Hfr ise) Kromozomal replikasyon,yüksek sıcaklıkta da olur. Böyle bir durumda replikasyon, E.coli replikasyon orijininden değil, F faktörünün oriV bölgesinden başlar. Sonuçta,F faktörünün entegre olması, dnaA (Ts) fenotipini DnaA-bağımsız replikasyon orijini sayesinde baskılar. İntegratif süpresyonun gözlenmesi, F faktörü kromozoma entegre olmuş bir suşu izole etmek için kullanışlı bir yöntemdir. Örneğin, bir F’ Lac+ / Strs sutu, bir lac- DnaA (Ts) Strrsutuyla çiftlettirilebilir ve Lac+ Strr hücreler, 42oC’de streptomisinli minimal laktoz agara ekilerek seçilebilir. Hayatta kalan kolonilerin tümü, entegre olmut F’ lac içeren Hfr koloniler olacaktır. DİRENÇ (R) PLAZMİDLERİ R plazmitleri, ilk defa Japonya’da bir dizanteri salgını sırasında S.dysenteriae bakterilerinden izole edilmit, daha sonra, E.coli ve bir çok bakteride bulunmuştur. R plazmitler, konakçılarına bir grup fungal antibiyotiğe karşı direnç kazandırırlar ve genellikle self-transmissible özelliktedirler. Çoğu R plazmiti, bitişik iki DNA segmentinden ibarettir. Bu fragmentlerden biri, resistans transfer faktör (RTF) olup, DNA replikasyonunu, kopya sayısını, gen transferini ve kimi zaman tetrasiklin resistans genin regüle eder. R determinant olarak da adlandırılabilen öbür segment ise, antibiyotik resistansı için gereken diğer genleri taşır. R plazmitleri, genellikle, bir grup kombinasyonla, ampsilin (amp), kloramfenikol (Cam), streptomisin (Str), kanamisin (Kan) ve sulfonamid (sul) resistans genlerini taşır. İki bileşenli R plazmitleri, F’ plazmitlerden farklı olarak integrasyondan sonra gelen bir eksidasyonla oluşmazlar. Bu mekanizmanın yerine, transpozonlarla resistans genleri taşınabilir. R plazmitler,tıp alanında da büyük öneme sahiptir. Çünkü, bakteriler arasında transfer edilebilme özelliklerinden dolayı, büyük epidemilere sebep olmuşlardır. KOLİSİNOJENİK PLASMİDLER Col plasmidleri , kolisin üretme yeteneği sağlayan E.coli plasmidleridir.Kolisin, Col plasmidi taşımayan duyarlı bakterilerin çoğalmasını engelleyen bir proteindir. Col plasmidleri çeşitli bakteri türlerinde bulunan ve baktriosin üreten bakteriosinojenik plasmidler gurubundadır. Bakteriosinler, ki kolisinler bunlara bir örnektir; duyarlı bakterilerde etkileşime girerek birçok temel işlevi inhibe ederler. DNA replikasyonu, transkripsiyon, translasyon veya enerji metabolizması, kolisinlerin kötü yönde etkilediği işlevlerdendir.Kolisinlerin birçok tipi vardır. Her tip bir harfle belirtilir ve duyarlı hücrelerde özel şekillerde inhibisyona neden olurlar. Kolisin üretiminin saptanması, faj saptanmasına benzer bir yöntemle yapılır. Kolisin üreten hücre, duyarlı hücre kültürü üzerine konulur; kolisin, etraftaki bakterilerin çoğalmasını engeller.Koyu bakteri tabakasında “lacuna” olarak bilinen temiz bir bölge oluşturur. Col plasmidler, konakcılarının , doğada kolisine duyarlı hücrelere göre avantajlı olmalarını sağlar. Saflaştırılan kolisinlerde yapılan çalışmalar,bu proteinlerin gerçek kolisin ve defektif faj partikülleri olmak üzere iki tipte olduğunu göstermiştir. Bazı kolisinler, basit proteinlerdir. Diğerleri, elektron mikroskobu ile incelendikleri zaman faj kuyruklarına benzedikleri görülmüştür.Böyle plazmidler, eski profaj kalıntılarının gen ürünleri olabilirler; replikasyon ve baş ünitelerinin üretiminden sorumlu genleri kaybetmiş, ancak ve bir represör sistem, lizis enzimi ve kuyruk kodlayan gen bozulmadan kalabilmiştir. Faja benzer şekilde , kolisin hücre duvarı üzerinde özel reseptör bölgelere bağlanır.Ek olarak, bazı kolisinlerin ekspirasyonu normalde represe edilmiş olsa da UV ışığı gibi DNA bozan ajanlarla indüklenebilirler. Genellikle kolisinler, Col ilişkili bir hücreye karşı inaktiftirler.Bu olaya immünite denir. Çoğu kez, immünite, salınan küçük bir proteinin büyük kolisin proteinine bağlanması ile gerçekleşir. İmmünite proteini, yalnızca Col + hücrelere immünite sağlamaz, bunun yanında Col- hücrelerin öldürülmesinde degörev yaparlar. Örneğin, kolisin kloasin DF 13 proteini , üç bölgeden meydana gelir. Bu bölgeler, bir reseptöre bağlanan bölge, bir RNase ve immünite proteinine bağlanan bir segmentir. Reseptöre bağlana uç, hidrofobiktir ve hücre zarı ile interaksiyona girmesi olasıdır. İmmünite bağlayan segment, güçlü bir negatif yüke sahiptir; böylece pozitif yüklü immünite proteini ile nötralize olur. Kolisin bir reseptöre bağlandıktan sonra, parçalanır. N terminal bölgesi hücre dışında kalır, RNase segmenti hücreye girer, hücre yüzeyindeki immünite proteininden ayrılır. RNase, ribosomdaki RNA yı etkiler ve böylece duyarlı hücreyi öldürür. Col plasmidler, çok büyük boydadırlar. En çok çalısılan Col plasmidi, Col E1 dir.6646 baz çiftlik tam sekansı bilinmekte ve rekombinant DNA araştırmalarında çok sık kullanılmaktadır. Büyük self transmissible Col plasmidlerin çoğu, küçük Col plazmidler ile F veya F’ plasmidler arası hibritlerdir. Col E1, mobilize olabilen ancak konjugatif olmayan bir plasmittir. Plasmidde kodlanan bir nükleaz( Col E1 için nükleaz, mob geni tarafından kodlanır) ve bom (basis of mobility) adını alan özel baz dizisi üzerinde aktivite gösterir. Bu dizi kolisin bölgesini içerir. Mob geni transkribe edilir, mob ürünü, bom bölgesinde nik açar (nik gerçek kesim bölgesidir) ve süperkoil Col E1 DNA sı niklenmiş bir halkaya dönüşür.Bu olayları gerçekleştiren hücre F- ise, Col E1 plasmidi, pili yapma yeteneğine sahip olmadığı için konjugasyon çifti olusturamaz, transfer gerçekleşmez. Ancak hücrede hem Col E1 hem de F plasmidi varsa, F plasmidi, pilus ve transfer aparatının sentezini sağlayacağı için Col E1 transfer edilebilir. Mob- mutantı Col E1 ler, F plasmidi varlığında da transfer edilemezler. F+ mob+ bom- mutantlarında da transfer gerçekleşmez. Agrabacterium Ti PLAZMİTİ Bir çok Dictyledonus bitkisinde Agrabacterium tumefaciens bakterisinin sebep olduğu bir crown gall tümör bulunur. Tümörü oluşturan özellik, Ti adı verilen bir plazmite bağlıdır. Bitki enfekte olduğu zaman, bazı bakteriler bitki hücrelerinin içlerine girer,orada büyür ve lizise uğrarlar. Bunun sonucunda DNA’lar, hücre içine salınır. Bu noktadan sonra, tümör oluşumu için bakteriye gerek yoktur. Ti plazmitinin, replikasyonds görevli genler içeren küçük bir fragmenti, bitki hücresinin kromozomuna entegre olur ve hormonların etkisiyle hücre bölünmesini kontrol eden sistemin etkisini azaltır. Böylece hücre, tümör hücresine dönüşür.Bu plazmidler, bitki kültürlerinin geliştirilmesinde önemlidir. Özel genler, rekombinant DNA teknikleriyle bu plazmitlere takılabilir ve bu genler,bazen bitki kromozomuna entegre olabilir. Sonuçta,bitkinin genotip ve fenotipi değiştirilebilir. KONAKÇI SINIRI GENİŞ PLAZMİDLER Bazı plazmidler, sadece sınırlı sayıda, ilişkili bakteride bulunabilir. Bu plazmitlere, konakçı sınırı dar plazmitler denir. E.coli Inc P ve Pseudomonas aeruginosa Inc P1 inkompatiblite gruplarındaki self transmissible R plazmidleri ise, çok sayıda bakteri türüne transfer edilebilirler. Bunlar da, konakçı sınırı geniş plazmidler olarak adlandırılırlar. Neden bazı plazmitlerin konakçı sınırı dar, bazısının geniş olduğu bilinmemektedir. Plazmid: Büyüklük (Kb): Kopya Sayısı: Self-Transmissible Fenotipik Özellikler: Col plazmidler ColE1 6.4 10-15 Colicin E1,enerji gradientini parçalar,konakçyya Colicin E1′e ba?y?yklyk sa?lar. ColE2 7.6 10-15 Colicin E2,bir Dnase’dyr;konakçyya Colicin E2 ba?y?ykly?y. ColE3 7.6 10-15 Colicin E3 bir ribozomal Rnase’dyr;konakçyya ColicinE3 ba?y?ykly?y. F plazmid 94.5 1-2 F-pilus , konjugasyon. R plazmidler R100 106.7 1-2 Camr,Strr,Sulr,Tetr RK2 56.0 5-8 Geni? konakçy siniri pSC101 9.0 <5 Faj plazmidler ldv 6.4 50 l genleri cro,cl,O,P Rekominant plazmidler pBR322 4.4 20 Orta kopya sayysy,ColE1 tipi replikasyon,Ampr pUC18 2.7 200-500 Yüksek kopya sayysy,kopya sayysyny yükselten bir mutasyonla ColE1 tipi replikasyon Ampr pACYC184 4.0 10-12 Camr, Tetr DİĞER PLAZMİDLER Kimi plazmitler,zararsız bakterilere girerek onları patojen hale getirirler.E.coli Ent plazmitler, bu gruptadır ve diareye sebep olan enterotoksinlerin sentezini sağlarlar.Hly adında bir plazmid (hemoliz yapan plazmid), domuzdan izole edilen E.coli’lerde bulunmuştur.Hemolizin, kan örneklerindeki eritrositleri yıksa da Hly plazmitinin herhangi bir patojeniteye sebep olduğu görülmemiştir. Çoğu Pseudomonas türü, yüzlerce çeşit organik bileşiği karbon kaynağı olarak -özellikle, toluen, oktan gibi zehirli olanları- kullanabilmektedir. Bu metabolik yetenek, degredasyon plazmidleri tarafından sağlanır. Her bir plazmid,bu bileşikleri yıkmaya yarayan bir veya daha fazla metabolik yolda görevlidir. Bu tipteki bazı plazmitler,bakteriye sentetik bileşikleri yıkma yeteneği kazandırır. Başka bir plazmit grubunun üyeleri ise, toksik metal iyonlarına karşı direnç sağlar. bu plazmidler, direnç sağladıkları iyonun var olduğu ortamda bulunurlar. Hg++ iyonlarına karşı direncin biyokimyasal mekanizması iyi çalışılmıştır. Olay, plazmitte bulunan ve Hg++ iyonlarını metalik merküriye çeviren redüktaz enzimi sayesinde gerçekleşir. KAYNAKLAR: 1.Microbial Genetics; Stanley R.Maloy; John E. Cronom; David Frefeld 2.Biochemistry; Geoffrey Zubay 3.Concepts of Genetics; William S.Klug; Michael R.Cummings 4. Molecular Cloning; J.Sambrook, E.F.Fritsch, T.Maniatis   Plasmid zaten bakteri hücresi içerisinde, bakteri kromozomundan bağımsız genellikle dairesel yapıda, replikasyon yapabilen bir DNA parçası. Yani oluşturulmaktan öte bakterinin kendi doğasında olan bir yapı. Bakteri plasmidlerinden tra genlerini taşıyanlar, bakterinin kromozomuna eklenip, tekrar ayrılabilme özelliğine sahip. Bazıları da fertilizasyon plasmidi olarak, replikasyon sonucu bir kopyasını başka bir bakteriye aktarabiliyorlar. Üzerinde antibiyotik üreten genler( ki bakteriler antibiyotiği diğer bakterilere karşı kendilerini koruma aracı olarak kullanırlar) ya da antibiyotik direnç genleri mevcut. Bu haliyle plasmid bakterinin doğal parçası. Bugün bizim klonlama için kullandığımız yapay plasmidler de, bakterilerdeki doğal plasmidlerden esinlenilerek düşünülmüş. Bakteri plasmidlerinin kendilerini çoğaltabilme özelliği ve antibiyotik direnç genleri klonlama vektörlerinin anahtar kısımlarını oluşturup, bunlar üzerinde çeşitli düzenlemeler ile istenen klonlama plasmidleri elde edilmiş durumda.   Bu konuda plazmidlerin kromozomal DNA'dan koparak oluştuğuna dair bir teori var. bu kopan DNA parçalarının replikasyon orijinleri de mevcut. bazı bakterilerde tekrar kromozom DNA'sına entegre olabilen plazmidler mevcuttur. bunlara epizom denir. umarım sorunuzun cevabı olmuştur.

http://www.biyologlar.com/ilk-plazmid-nasil-olusmustur

Dünyamızın En Acil Çevre Sorunları Fosforlu Gübrelerin Aşırı Kullanımı ve Okyanuslardaki Plastik Çöpler!

Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP) küresel ölçekteki acil çevre konularının değerlendirildiği 2011 Yılı Kitabını yayınladı. Yayınlanan kitapta artan gıda talebi karşısında tarımda kullanılan fosfor içerikli gübrelerin sucul ekosistemlere verdiği zararlar ile okyanuslara taşınan plastik çöplerin hem küçük parçalar halinde dağılımı hem de barındırdığı zehirli maddelerin besin zincirine katılarak ekosistem ve insan sağlığı için oluşturduğu tehditler ön plana çıktı. Orman biyolojik çeşitliliğinin kaybı ise bir diğer küresel çevre sorunu olarak incelendi. Özellikle biyolojik çeşitliliğinin kaybı sonucunda ekosistemdeki dengelerin bozulmasının ormanların iklim değişikliği ve böcek salgınları karşısındaki adaptasyonunu ne yönde etkileyeceği ile ilgili sorular bilim insanlarını endişelendiriyor. Kitapta ayrıca 2010 yılı boyunca özellikle bilimsel olarak ortaya konan bu sorunlarla kesişen geri dönüşüm teknolojileri gibi yeşil ekonomiye hizmet edecek yeni iş fırsatları ve çözümlere yönelik olaylara ve gelişmelere de yer vermektedir. Yenilenebilir enerji kaynağındaki hızlı büyüme ve buna benzer gelişmeler ise anahtar çevresel göstergeler başlığı altında toplanmıştır. Nüfus yoğunluğu hızla artan dünyamızın beslenmesi için tarımda fosfor içeren gübre kullanımı zorunluluk olsa da tarım uygulamalarındaki yetersizlik ve atık suların arıtılmasındaki eksiklikler maalesef oldukça büyük miktarlarda fosforun okyanuslara akmasına neden oluyor. Kanalizasyonların deşarjları ve özellikle nitrojen gibi diğer kontrolsüz deşarjlarla birlikte fosfor kirliliği sularda alg patlaması ve beraberinde su kalitesinin ciddi zarar görmesi, balık stokları için zehirlilik etkisi ve turizmi sekteye uğratan önemli sonuçlar doğurmaktadır. Sadece Amerika Birleşik Devletlerinde fosfor kirliliğinin ortaya çıkardığı zararların yılda 2 milyar doları aştığının tespit edilmesi, küresel ölçekte yıllık zararların onlarca milyar dolarlara ulaştığının göstergesi kabul edilmektedir. Oldukça endişe verici bir diğer sorun da küçük büyük milyarlarca parça plastiğin küresel deniz çevresinin sağlığına yapmış olduğu etkiler. Bu konudaki yeni araştırmalar okyanuslarda kırılıp küçük parçalara ayrılan plastiklerin ve aynı zamanda sanayi tesislerinden deşarj edilen plastik granüllerin, kanserin yanında insan ve yaban hayatının üretkenliğine etkisiyle bağlantılı bir takım zehirli kimyasalları emebildiğine dair bulgulara sahiptir. Uzmanlar hem fosfor deşarjları hem de plastikler hakkındaki yeni sorunlar için dünyanın atıklarının daha iyi yönetilmesi, tüketim ve üretim modellerinin geliştirilmesi ile ilgili gereksinimlerin önemle altını çizmektedirler. Fosfor: Değerli bir tarımsal kaynağın atığı UNEP 2011 Yılı Kitabında, 20.yüzyılda talep patlaması yaşayan fosfor için elde edildiği fosfat kayası rezervlerinin miktarı konusunda halen üzerinde hararetli tartışmalar sürse de bu kaynağın yakında tükeneceğine işaret edilmektedir. Fosfat kayası üretimi yaptığı belirlenen 35 ülkeden en yüksek rezerve sahip ilk on ülke Cezayir, Çin, İsrail, Ürdün, Rusya, Güney Afrika, Suriye ve Amerika’dır. Avustralya, Peru ve Suudi Arabistan gibi bazı ülkelerde yeni fosfat madenleri devreye alınmakta, ülkeler ve şirketler Namibya’da deniz tabanı olmak üzere daha fazla araziyi maden için araştırmaktadır.Bir takım araştırmacılar küresel fosfor tüketiminin uzun ve orta vadede sürdürülebilir olmadığı ve bu tüketim eğrisinin tepe noktasına ulaştıktan sonra tersine çevrilip düşüşe geçeceği ve bunun da 21.yüzyılda ortaya çıkabileceği şeklinde bir önermeye sahiptir. Bu önermeyi diğer araştırmacılar kabul etmemektedir. Uluslararası Gübre Geliştirme Merkezi son zamanlarda reservlerle ilgili tespitlerini yeniden gözden geçirerek 16 milyar tondan 60 milyar tona çıkardı. Mevcut üretim oranlarıyla bu rezerveler 300 ila 400 yıl daha yeterli görülmektedir. Birleşmiş Milletler Jeolojik Araştırma Kurumu da kendi tespitlerini 65 milyar ton olarak açıkladı. Fosfor tüketiminde tepe noktasına ulaşılacağı teorisine sahip taraflar zaman çizelgesinin değişkenliği konusunda tartışıyor olsalar da asıl olan fosforun en kolay ve ucuz şekilde elde edilmesini sağlayan bu reservlerin sonuçta sınırsız olmadığı ve bu gerçeğin değişmeyeceğidir. Kitaba göre fosfor, nitrojen ve potasyum içeren gübrelerin dünyada kullanımı 1950 den 2000 yılları arasında %600 artmıştır. Gelişmiş ülkelerdeki nüfus artışı ve dünyadaki süt ve et tüketimindeki yükseliş ile gübre kullanımında daha fazla artış olacaktır. Bazı ülkelerde ticari olarak kullanılabilecek miktarlarda fosfat kayası varken küresel eksiklikler nedeniyle özellikle dahili reservleri olmayanların bu miktarlar için tehdit olabileceğini not edilmektedir. Fosforun nehirler ve okyanuslarda meydana getirdiği olumsuz çevre etkilerini azaltmaya yönelik olarak, fosfor kullanımında israfı önlemek, tarım ve hayvancıkta kullanılan fosforu en üst seviyede değerlendirmek için fosforun sucul ekosistemlere taşınım yollarının daha fazla araştırılması gerekmektedir. · İnsanlar, gıda yoluyla fosforun yaklaşık beşte bir kadarını tüketirler. Geri kalan toprakta tutulur ya da sucul ekosistemlere salınır. · Son 50 yılda fosforun tatlı su ortamlarında ve topraktaki konsantrasyonu en az %75 artış göstermiştir. · Fosforun karalardan deniz çevresine geçişinin her yıl 22 milyon ton civarında olduğu hesaplanmıştır. Kitap atık suyun geri dönüşümündeki fırsatlara da dikkat çekmektedir: gelişen dünyamızın büyükşehirlerinde bu atık suların %70’den fazlası arıtılmadan nehirlere ve denizlere deşarj olmaktadır. Oysa bu atık sular nutrientler (besleyici maddeler) ve fosfor gibi gübrelerden yana oldukça zengindir. Örneğin İsveç 2015 yılına kadar fosforun %60 kadarını belediye atık sularından geri dönüştürmeyi hedeflemektedir. Deşarjları azaltmaya yönelik diğer tedbirler ise erozyonun önlenmesi ve yüzey toprağının kaybının engellenmesidir. Toprak partikülleri oldukça büyük miktarlarda fosforu tutar ve gübreleme yapıldıktan sonra kullanılmayan fazla fosfor da yine toprakta birikir. Afrika’da toprak kaybı hektar başına yılda 0.50 tona yaklaşmaktadır, bu oran Asya’da daha da fazla hemen hemen 1.70 tona ulaşmaktadır. Bu konuda alan yönetimiyle ilgili tedbirler ve çiftçilik uygulamaları önem kazanmaktadır. Fosfat kayası madenlerindeki geri dönüşüm oranlarının artırılması da hem stokların korunmasına hem de yerel su sistemlerine kaçakların önlenmesine yardımcı olacaktır. Denizlerdeki Plastikler: Yeni Bir Zehirli Bomba UNEP’in belirlediği ikinci acil konu ise okyanuslara taşınan plastiklerin ekosisteme olan etkileri olmuştur. Kitapta bu konuda daha yoğun araştırmalara ihtiyaç olduğunun altı çizilmektedir. Bilim insanlarının plastikler konusundaki endişeleri sadece yaban hayatına doğrudan verdiği zararlarla sınırlı olmayıp aynı zamanda mikroplastikler olarak adlandırılan bazı materyallerin potansiyel zehir etkisi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Beş milimetreden daha küçük ve ince parçalar granül olarak sanayi tesislerinden deşarj edilmekte veya daha büyük plastik parçaların dalgalar ve güneş ışığı ile parçalanmasıyla oluşmaktadır. Deşarjlarla okyanuslara ulaşan mikroplastikler ile bunun yanında deniz taşımacılığı ve balıkçılık faaliyetlerinden kaynaklanan plastikler de olmak üzere deniz ekosistemlerine ulaşan plastiklerin tam olarak miktarı bilinmemektedir. Fakat bilinen bir gerçek var ki o da paketlemeden plastik torbalara sanayiden piyasaya sürülen mallara kadar her alanda kişi başına plastik tüketiminin çok dikkat çekici bir şekilde artmasıdır. · Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’da kişi başına düşen plastik malzeme kullanımı yıllık 100 kg’dır. Bu oran 2015 yılına kadar 140 kg’a ulaşacaktır. · Asya’da hızla gelişen ülkelerde bir kişi yılda 20 kg plastik kullanmaktadır. Bu oran da hızlı bir artış sürecindedir ve 2015 yılına kadar 36 kg’a çıkacaktır. Şu anda geri dönüşüm ve yeniden kullanım oranları gelişmiş ülkeler arasında bile oldukça farklılıklar göstermektedir. Avrupa’da enerji üretimi için plastiklerin geri dönüşüm oranlarına bakıldığında bu oranların bazı Avrupa ülkelerinde %25 veya daha az İsviçre ve Norveç’de %80 ve üzerinde olmak üzere geniş bir aralığa sahip olduğu görülmektedir. Plastik çöpler konusunda ortaya çıkan ilk sorunlar bunların yaban hayvanlarına dolaşarak yaralanmalarına veya ölümlerine sebep olmalarıdır. Diğer bir sorun da yaban hayvanlarının bunları sık sık besin sanarak yemesi sorunu olarak ortaya çıkmıştır. Örneğin Albatroslar (büyük deniz kuşları) kırmızı plastikleri kalamar zannedebiliyor, bazı deniz kaplumbağaları plastik torbaları denizanası ile karıştırabiliyor ve bunları besin olarak tüketiyor. Bazı türlerde yavru deniz kuşları yiyecek yerine çok fazla plastik materyal aldığında ciddi beslenme bozukluklarına maruz kalabilmektedir. Fakat, UNEP yeni ve oldukça endişe verici olarak plastik deniz çöpleriyle doğrudan bağıntılı olan “kalıcı, biyolojik birikim yapan ve zehirli maddeler” olarak tanımlanan soruna dikkat çekmektedir. Araştırmalar küçük ve ince plastik parçaların poliklorlubifeniller (PCB’ler) den pestisitlere (DDT gibi) geniş bir yelpazedeki kimyasalı deniz suyundan ve sedimentten emebildiğini göstermektedir. Kitapta “PCB’ler dahil olmak üzere bu kirleticilerin bir çoğunun endokrin sistem bozukluğu, mutajenite ve karsinojenite gibi kronik etkileri olduğu” rapor edilmektedir. Bazı bilim insanları, bu kalıcı kirleticilerin insan ve çevre sağlığına tehdit derecesi ile ilgili büyük oranda belirsizlere rağmen bu kalıcı kirleticilerin en sonunda besin zincirine ulaşabileceği konusunda endişelere sahiptirler. Kılıç balıkları ve fok gibi türler besin zincirinin en üst halkasında yer alırlar ve potansiyel olarak tehdit altında oldukları söylenebilir. Bu türler aynı zamanda insanlar tarafından tüketilmektedir. Bu konuda en son yapılan bir araştırmada yaklaşık 30 ülkeden 56 kumsalda bu kıyılara bulaşmış plastik granüllerde bulunan PCB miktarları incelenmiştir. · Bu plastik granüllerdeki en yüksek miktarlar Amerika Birleşik Devletleri, Batı Avrupa ve Japonya’da, en düşük miktarlar ise Asya’nın tropikal alanlarında ve güney Afrika’da tespit edilmiştir. Kitap, plastiklerin ve diğer atık deşarjlarının azaltılmasını amaçlayan mevcut ve yeni girişimleri, klavuzları ve yasal düzenlemeleri tarihsel olarak sıralamaktadır. Bu kapsamda BM’nin Gemilerden Kaynaklanan Kirliliğinin Azaltılmasına Dair Uluslararası Sözleşme’den UNEP’in Kara Kökenli Faaliyetler Nedeniyle Deniz Çevresinin Korunması Küresel Eylem Programı’na kadar birçok konuya yer verilmiştir. Kitapta ayrıca bu kuralların ve yasal düzenlemelerin daha iyi uygulanması, daha fazla tüketici bilinci oluşturularak davranışların değişmesi, ulusal ve toplum tabanlı girişimlerin daha fazla desteklenmesi konusuna çağrı yapmaktadır. Bir diğer acil konu da denizlere giren plastiklerin deniz çevresi boyunca daha yenilikçi yöntemlerle izlenmesi ihtiyacıdır. Bu şekilde bu materyallerin deniz çevresindeki nihai kaderini anlamaya yönelik boşlukların kapatılabileceğine işaret edilmektedir. Bazı plastiklerin denizde yüzmediği bunların batarak deniz tabanına saplandığına dair kanıtlar mevcuttur. Kitapta “Plastik enkaz, Kuzey Atlantik’te Fram Boğazı’nın derinliklerinden Akdeniz’in derin su altı kanyonlarına kadar okyanus tabanlarında gözlenmektedir. Kuzey Denizi’ne giriş yapan çok miktarda plastiğin deniz tabanına yerleştiği düşünülmektedir.” Denilmektedir. Plastiklerin toplanması, geri dönüşümü ve yeniden kullanımı konusunda aşamalı değişiklikler yapılması istenmektedir. Kitapta ayrıca plastiklerin sadece bir atık ürün yerine değerli bir kaynak olarak kabul edilmesi halinde, ikincil bir değer oluşturmak için tüm fırsatların bu malzemelerin toplanması ve yeniden işlenmesine yönelik ekonomik teşvik sağlayacağına işaret edilmektedir. UNEP’in 2011 yılında yayınladığı ve çevre sorunlarını bilimsel yaklaşımlarla değerlendirdiği bu kitabı daha yakından aşağıdaki linkten inceleyebilirsiniz. www.unep.org/yearbook/2011/ Hazırlayan: Serap KANTARLI Tabiat ve İnsan Dergisi Yazı İşleri Müdürü skantarli@gmail.com www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/dunyamizin-en-acil-cevre-sorunlari-fosforlu-gubrelerin-asiri-kullanimi-ve-okyanuslardaki-plastik-copler

YILAN BALIĞI BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRİCİLİĞİ

Yılan balıkları eski yıllardan beri insanların ilgisini çekmiştir. Su bulunan bir çok yerde yılan balığına rastlandığı halde yumurtlama ve yavrulama sırasında izlenememesi, yumurtalı veya karnında yavru bulunan bir balığa rastlanamaması bu ilginin çok eskiden beri doğmasına neden olmuştur. Dünyadaki toplam yılan balığı istihsali; Avrupa yılan balığı (Anguilla anguilla ) (1990-1991) 23 950 ton, Japon yılan balığı ( Anguilla japonica ) 109 100 ton, Amerikan yılan balığı ( Angıilla rostrata ) 2 850 ton, diğer yılan balığı türleri ise 1 500 ton olup toplam 137 400 tondur. Dünya su ürünleri istihsalinde çok önemli bir yer tutan yılan balıkları ülkemizde yetiştiricilikte bir yer bulamamıştır. İç su ve dalyanlarımızdan 400 ton yılan balığı yakalanmıştır (DİE, 1997). Yılan balıklarının büyük bir ekonomik önemi vardır. Özellikle fümesi sevilerek yenmekte olduğundan Avrupa’ya ihraç edilmekte ve ülkemiz için önemli bir döviz kaynağı oluşturmaktadır. Bu çalışma, yılan balığı yetiştiriciliği için gerekli bilgilerin derlenmesi ile oluşturularak ülkemiz için konunun önemini açıklanmıştır. Bu bilgilerin ışığında hiç de azımsanmayacak potansiyele sahip olduğumuz yılan balığı yetiştiriciliği konusunda devlet desteği ile gerekli girişimlerin yapılması önem arz etmektedir. Yılan Balıklarının Sistematikteki Yeri Yılan balıkları modern sınıflandırmada balıklar sınıfının Apodes takımından kemikli balıklar alt sınıfı Anguillidae familyasına dahildirler. Günümüzde Anguilla cinsi içinde 19 tür bulunmaktadır. Bunlar arasında en önemli yılan balığı türleri : Avrupa yılan balığı Anguilla anguilla Amerikan yılan balığı Anguilla rostrata Japon yılan balığı Anguilla japonica Yılan balıkları gerçek bir balık türüdür. Diğer balıklar gibi galsamaları vardır. İskeletleri balıklara özeldir. Omur sayılarından tür ayırımı yapılmaktadır. Omur sayıları Avrupa yılan balığında ortalama olarak 115, amerikan yılan balığında 107 , japon yılan balığında ise 116 adet olarak tespit edilmiştir. Sadece karın yüzgeçleri yoktur. Göğüs ve sırt yüzgeçlerine sahiptirler. Pulları gelişmemiş ve pulsuz olarak kabul edilebilmekle birlikte vücutları üzerinde tek tük dağılmış pullara sahiptirler. Deri kalındır ve üzerinde fazla miktarda mukus bulunur. Çenelerde ve vomer kemiğinde gayet ince tarak gibi dişler bulunur. Ayrıca karın yüzgeçlerinin yokluğu da yılan balıklarına özel bir durumdur. Yılan balıklarında diğer balıklarda olduğu gibi pektoral yüzgeçleri ve göğüs kemikleri de vardır. Alt çene, üst çeneden biraz daha uzundur. Baş solungaçların bulunduğu yarık ile son bulur. Solungaç kapağı oldukça küçüktür. Kuyruk bölgesi ise anüs ile başlar ve kuyruk sonuna kadar devam eder. Aynı tür içinde olmakla beraber bölgelere göre renk ve baş şekli bakımından birbirinden biraz farklı olan yılan balıklarına sık sık rastlanır. Sonbaharda yakalanan büyük boylu yılan balıkları genel olarak parlak renklidirler. Sırtları koyudur, yanlar bakırımsı alt kısımları ise beyazımsı parlaktır. Bu balıklar cinsel olgunlaşma döneminde olan ve tatlı sulardan çıkarak Sargossa körfezine doğru üreme için göçe çıkmış olan gümüşi yılan balıklarıdır. Bu yılan balıklarından ayrı olarak pek parlak olmayan normal yılan balıkları yakalanır ki bunlar da sarı yılan balıkları olarak tanımlanır. Bu balıklar cinsel bakımdan olgunlaşmamışlardır. Devamlı yem almakta ve gelişme döneminde bulunmaktadırlar. Göç döneminde bulunan gümüşi yılan balıklarının sindirim organları boştur. Bu üreme göçleri sırasında vücutlarında biriktirmiş oldukları yağı, besin ve enerji kaynağı olarak kullanmaktadırlar. Avrupa yılan balıklarında baş yapılarına göre de bazı farklılıklar bulunmaktadır. Renk ve baş yapısı gibi farklılıkların yem, yaşadıkları ortam, cinsiyet, cinsel olgunluğa ulaşma dönemi gibi birçok faktör tarafından etkilendiği saptanmıştır. Coğrefik Dağılım Avrupa yılan balıkları yayıldıkları bölgeler, Kuzeyde 71. Güneyde ise 23. enlemler arasında bulunmaktadır. Kuzeye doğru çıkıldıkça da yılan balıklarına daha az rastlanır. Pratik olarak yapılan yılan balığı avcılığı da 63. Enlem dairesine uzamaktadır. Kuzey Rusya ve Kuzey Sibirya’da yılan balıklarına rastlanmaz. Afrika sahillerine bakıldığında ise , Cezayir kıyılarında bulunmasına rağmen aynı sahilde bulunan Senegal’de görülmez. Bazı göllerde çok az ve bazılarında ise hiç bulunmadıkları görülmektedir. Bu durum yılan balıklarının bu göllere ulaşma imkanları ile ilgilidir. Yılan balığının yayıldığı bölgeler incelenirse pek çok yayılma alanı görülür ve ulaşabildikleri yüksek sularda bile yaşadıkları saptanmıştır. En tuzlu suda, tatlı kaynak sularında, bataklık az tuzlu sularda yaşama imkanı bulurlar. Amerikan yılan balıklarının, Avrupa yılan balıklarının çoğaldığı bölgelerde çoğaldıkları kabul edilmektedir. Kanada ve ABD kıyılarında yaygındırlar. Bu ülkelerde avcılık ve üretim az ve benzer düzeydedir. Japon yılan balığı doğu Asya kıyılarında bulunan bir türdür. Üredikleri alan kesin olarak bilinmemekle birlikte Tayvan’ın güney kısımlarında çoğaldıkları tahmin edilmektedir. Tayvan’da Taipei, İlan, Kan, Changua, ve Pingtung şehirlerine yakın nehirlerde fazla miktarda elver yakalanmaktadır. Japonya’da ise Shizuoka bölgesi nehirlerinde elver avcılığı yapılır. Japonya’da yılda 50 ton dolayında elver yakalandığı tahmin edilmektedir. Avrupa Yılan Balığının Yaşam Döngüsü Yılan balıklarının biyolojik döngüsünde başlıca üç nokta vardır. - Bu üç yılan balığının yaşam süresi oldukça uzundur(Avrupa yılan balığında 15 yıla kadar) - Yalnızca bir kez ürerler. - Hayatlarının büyük bir kısmı tatlı sularda geçer. Denizde uzun bir göç süresi vardır. Yumurtlama alanı Yılan balıklarının doğal ortamda üremesi gözlemlenememiştir. Ancak markalanan bireyler Atlantik okyanusunda takip edilmiştir (Tesch, 1973) ve pek çok avlama sahası ayrıntılı olarak incelenmiştir. Danimarkalı Schmidt 1904-22 yılları arasında yaptığı çalışmalar sırasında Avrupa yılan balığının yumurtalarını Meksika körfezine bıraktıklarını ispatlamıştır. İlk göç Avrupa yılan balıkları Bermuda adalarının güneydoğusunda tam olarak bilinmeyen bir derinlikte üremektedirler. En küçük larvalara (7 mm) 75 ile 300 metre derinlikler arasında rastlanmıştır. Leptosefalus larvaları ilk bahar başında yumurtadan çıkarlar ve Golfstrim akıntıları ile Avrupa kıyılarına doğru göç ederler. Bu sırada 75 mm boya sahip olan leptosefaluslar metamorfoz geçirirler ve söğüt veya defne yaprağı şeklinden yılan balığını andırır silindirik bir şekil alırlar. Başlangıçta şeffaf bir görünümde olan yılan balıklarında , 7-8 ay sonra pigmentleşme gerçekleşir ve akarsulara girerler. Hayatlarının ilk dönemine denizde başlarlar ve bu aşamada planktonik bir hayat sürerler. Yavrular su hareketlerine karşı direnç gösteremezler. Yanlardan yassılaşmış bir vücuda sahip olan leptosefalusler büyük gözlere ve büyük dişleri olan geniş bir ağza sahiptirler. Bu aşamada karnivordurlar ve besinlerini zooplanktonlardan sağlarlar. Larvalar gece gündüz periyodunda, farklı derinliklerde bulunurlar. Geceleri yüzeye yakın yerlerde (35-130 metre) yakalanırken gündüzleri 300-600 metre derinlikler arasında dağılım gösterirler. Leptosefaluslar Avrupa kıyılarına doğru yaklaştıkça büyümelerini tamamlamış olurlar. İlkbahardan yaza kadar İspanyanın kuzey kıyısından, Feroe adalarının batı kıyılarına kadar dağılım gösterirler. Metamorfozu başlamamış bireylere metamorfozu devam etmekte olan bireylerin bulunduğu kıyılardan çok daha uzakta rastlanmıştır. Genel olarak leptosefaluslerin kıta sahanlığına yaklaşmaları iki buçuk yıl sonra olur. Yumurtadan şeffaf elver konumuna yaklaşık üç yılda gelmektedirler ( Tesch, 1987). İlk Metamorfoz Larvaların büyük bir çoğunluğu metamorfoz sürecini kıta sahanlığında, ağustos-eylül aylarında tamamlarlar. Bu metamorfozda aşağıdaki değişikliklere rastlanmaktadır. - Ağırlık ve boyda meydana gelen bir azalma. Örneğin leptosefalus safhasında olan (tanesi yaklaşık 1,5 g) 75 mm boyundaki larvaların yaklaşık 700 tanesi 1 kg gelirken, elver haline geçmiş aynı boy larvaların yaklaşık on misli vücut ağırlıklarından kaybettikleri ve 7 000 tanesinin 1 kg geldiği görülür. - Morfolojik değişimi, Söğüt yaprağı şeklinde yassı olan leptosefaluslar silindirik bir yapıya ulaşırlar. Bu şekildeki yılan balığı yavrularına elver adı verilir. - Beslenme durur. Planktonik larvada bulunan dişler kaybolur. - Ağırlığı azalır ve sindirim organları kısalır. - Troid ve hipofiz etkinliğinin artması ile endokrin sistemin çalışmasının değişmesi, davranış değişikliğine, Gel-git akıntılarına ve tatlı sulara olan duyarlılığın artmasına ve iç sulara göç etmesine sebep olur. Tatlı suya ilk göç (anadrom göç) Şeffaf elverler su akıntılarını takip ederek kıyı sularında toplanırlar. Metamorfoz ergin yılan balığına benzeyinceye kadar devam eder. Pigmentasyon sonucunda sırt kısmı zeytin yeşili kahverengimsi, karın kısmı sarımsı beyaz rengi alır. Bu balıklara “sarı” yılan balığı denir. Sarı yılan balıklarının tatlı suda büyümesi On dört on beş yıl kadar süren bu aşamada sarı yılan balığı az-çok yerleşik olarak beslenir ve barınır. Beslenmenin başlaması pigmentasyonun son safhasında ve ağırlık artışı başladığında ortaya çıkar. Beslenme karnivor olarak bentik omurgasızlarla ve belli bir boyu aştıktan sonra diğer balıklarla olmaktadır. Büyüme oldukça yavaştır. Yılan balığının gelişimi yaşadığı ortam şartlarına bağlıdır. Dişiler, erkek bireylerden boy olarak daha uzun olup, erkekler 50 cm den küçük, dişiler 45-150 cm arasında, nadiren 200 cm boy ve 4-6 kg ağırlığa kadar ulaşmaktadırlar. Buna rağmen çoğunlukla, yakalanan dişilerde ağırlık 250-400 gram ve boy 70-80 cm kadardır. Gonatların dişi yönünde gelişmeye başlaması 15-20 cm. den itibaren olmaktadır. Cinsel farklılaşmanın başlıca belirtileri cinsiyet organları üzerinde görülmez. Büyümedeki farklılaşma ve erkek bireylerin nehir ağızlarında kalırken dişi bireylerin kaynağa yakın yerlerde bulunması ile cinsiyet ayırt edilir. Göç etme eğilimindeki bu farklılaşma çok erken safhalarda, şeffaf elver yada elver aşamasında görülür. İkinci metamorfoz Deniz suyuna geçmek üzere ikinci kez ortam değiştirmeleri sırasında yılan balıklarında oluşan morfolojik değişiklikler beş başlık altında toplanabilir. - Kahve rengi ve zeytin yeşili olan vücut rengi değişir, karın gümüşi beyaza döner. Sırt ve yüzgeç rengi koyulaşır. Dalgalı renklenme kaybolur. Yılan balıklarının tüketici tarafından en çok talep edildiği şekli gümüşi yılan balığı safhasıdır. - Etlerindeki yağ oranı artarak vücut ağırlığının % 30’ unu geçebilir. Bu yağlanma yılan balığının Saragossa’ya doğru yaptığı uzun göçe dayanmasını sağlar. - Tesch’e göre göz çapı iki katı kadar artar. Bu sayede daha az riskli bir yolculuk yapar. Bununla birlikte ışıktan kaçma davranışı ortaya çıkar. - Pektoral yüzgeçler yuvarlak şekillerini kaybederek erken olgunluk döneminde sivrileşirler. - Son olarak olgunlaşmanın ilerlemesi ile cinsel organlar gelişir. Vücutlarında çok fazla yağ depolarlar. Diseksiyon yapılarak cinsiyet teşhis edilebilir. Gonatların gelişimi deniz ortamına geçtikten sonra gerçekleşir. İkinci göç ( katadrom göç) Bu, yılan balıklarının doğduğu yere geri döndüğü üreme göçü olup, Anguilla anguilla için 5000 km. dir. Gümüşi yılan balıkları sonbaharda, tatlı suları terk ettiklerinde gonatlar hala tam olarak olgunlaşmamıştır. Gümüşi yılan balığının denizdeki yaşamı çok az bilinmektedir. Tatlı suda yakalanan örneklerde sindirim sisteminin köreldiği ve işlevini yitirdiği gözlenmiştir. Gümüşi yılan balıkları Saragossa’da ki yumurtlama alanına ulaşıncaya ve gonatlarının tam olgunlaştığı süreye kadar denizde beslenmeden hayatta kalabilmektedirler. Hayatlarında bir kez yaptıkları üreme sonucunda yaşam süreçleri son bulur. Yılan balıklarının bu göç sırasında yönlerini nasıl buldukları günümüzde hala bilinmemektedir. Avrupa yılan balığı yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini etkileyen üç önemli zorluk bulunmaktadır. · Damızlıktan itibaren üretimi gerçekleştirilememektedir. Bu yüzden yetiştiriciler doğal ortamdan yakalanacak yavruları kullanmak zorundadırlar. Doğadan yakalanan yavru miktarı da bir yıldan diğer yıla büyük oranda değişiklik gösterir. Yavruların yakalanması şeffaf elver aşamasından itibaren başlamakta, daha sonraki aşamalarda da devam etmektedir. Örneğin, Fransa’da Languedoc kıyılarında yaklaşık 25 g ağırlığında yılan balığı yavruları yakalanmaktadır ( 9-13 Frank/kg ). Bu aşamada farklı yaş ve sağlık durumunda bireylerin bulunması, balıkların aynı kökenden gelmemesi, yem dönüşüm katsayısını yükseltir. Bu da besleme maliyetini artırmaktadır. · Tür içi rekabet fazladır. Büyük bireyler özellikle yem alımı sırasında populasyon üzerine baskınlık kurarak küçük bireylerin yeme ulaşmalarını güçleştirirler. Bu da stres olayının ortaya çıkmasına sebep olur. Yetiştirici bu durumda boy dağılımının homojen olmasını sağlamak için yavru aşamasında 3-5 haftada bir sınıflama yapmak zorundadır. Zira bu tür içi rekabet kanibalizme kadar gidebilmektedir. Bunu ortadan kaldırmak için yapılan tüm müdahaleler populasyonda belli bir strese yol açmaktadır. · Yoğun yetiştiricilikte karma yemi en iyi şekilde ete dönüştürerek eşit büyüyen bireylerin elde edilmesi gerekmektedir. Ancak bu pahalı bir besleme gerektirir. Yılan balığının çok kaygan olması, avlanmasını ve el ile tutulmasını güçleştirir. Halbuki yılan balığı yetiştiriciliği oldukça fazla el işçiliği gerektirir. Yılan balığı yetiştiriciliği özellikle Uzakdoğu’da önemli bir yer tutmaktadır. Ekstansif Yılan Balığı Yetiştiriciliği Yılan balığı yetiştiriciliğini iki kısımda incelemek mümkündür. Bunlardan birincisi Avrupa’da yapıldığı gibi yılan balığı yavrularının stoklanması ile üretim sağlanmasıdır. Bu yol ekstansif üretim olarak adlandırılır. Satın alınan elverler çeşitli göl veya akarsulara bırakılır. Bu yöntemle Hollanda ve Almanya’da yetiştiricilik yapılmaktadır. Kuzey İtalya’da Venedik yakınlarında Comacchio gölü yetiştirme merkezidir. Burada etrafı çevrili 32 000 hektar “valli”lerden 1 000 ton/yıl balık elde edilmektedir. Vallilere tatlı ve tuzlu su girişi kontrollü olarak verilmektedir. Elverler buraya ya kendileri gelirler veya sahilden yakalanarak getirilirler. Verimliliğin artırılması için yapay yemle beslemeye de başlanmış, üretim veriminin 5-20 kg/dekar arasında olduğu bildirilmiştir. Kuzey İrlanda’da nehirlerde tuzaklarla yakalanan elverler 38 000 hektarlık çeşitli göl ve göletlere bırakılarak yılda 800 ton üretim sağlanmıştır. Macaristan’da İrlanda ve Fransa’dan satın alınan elverler, Balata, Valence ve Ferta göllerine bırakılır. Stoklamanın hektara 400 elver olduğu 6 yıllık bir gelişmeden sonra balıkların ortalama 650 grama ulaştığı bildirilmiştir. Fransa’da ise Marsilya yakınlarındaki 8 000 hektarlık alanda 70 ton/yıl yılan balığı elde edilmiştir. Ülkemizde çeşitli yerlerde avcılığı yapıldığı gibi bu yerlerde gelişen balıklar hasat edilerek üretim sağlanır. İzmir körfezindeki bazı dalyan işleticileri güney bölgelerinden temin ettikleri yılan balığı yavrularını dalyanlara bırakarak üretimi artırma girişiminde bulunmuşlardır. Ülkemizde avcılığı yapılan yılan balıkları genel olarak bazı göl ve nehirlerden sağlanmaktadır. Yılan balığı üretiminde önde gelen göl ve nehir dalyanları : Bafa gölü ve buna bağlı Menderes nehri, Gölmarmara, az miktarda diğer sulardır. Yıllık yılan balığı istihsalimiz DİE verilerine göre 1991 yılında 603 ton, 1995 yılında 780 ton, 1997 yılında ise 400 tondur. Yılan balığı yetiştiriciliği Japonya’da 1970 li yıllarda başlamış olup karma yemlerin kullanıldığı yoğun yetiştiriciliğe dönüşmüştür. 1990-91 yılı verilerine göre Japonya’da Anguilla anguilla 1500 ton, A. japonica üretimi 40 500 ton olarak elde edilmiştir. Tayvan’da da son yıllardaki üretim çalışmaları ile 52 500 ton A. japonica elde edilmiştir. Almanya, Fransa ve İtalya’da yılan balığı yetiştiriciliği konusunda bazı girişimler yapılmışsa da Uzakdoğu’da olduğu gibi yaygın bir gelişme ortamı sağlanamamıştır. Avrupa Yılan balığı elverleri Avrupa yılan balığına hemen hemen sıcak su akıntılarının ulaştığı tüm kuzey Avrupa nehirlerinde rastlanılmaktadır. Ayrıca Akdeniz’de pek çok nehirde de görülür. Ülkemizde Büyük Menderes nehri ve bu nehirle bağlantılı olan Bafa gölünde, Küçük menderes ve Gediz, Bakırçay nehirlerinde, Adıyaman Gölbaşı, Silifke’de Göksu nehrinde, bu nehirle irtibatlı Akgöl ve Kuğu göllerinde, Marmarada Kocabaş, Gönen ve Susurluk çaylarında yılan balığı mevcuttur. Akdeniz ile irtibatlı nehirlerde görülen, yılan balığı tüm Cebelitarık boğazını geçerek bu nehirlere ulaşmaktadır. İtalya’da özellikle Kuzey Adriyatik’te ve Venedik yakınlarındaki dalyanlarda fazla miktarda yılan balığı bulunmaktadır. Elverlerin en çok yakalandığı ülkelerden biride Fransa’dır. Özellikle Biskay körfezinde Loire ve Girondo nehirlerine büyük miktarlarda girdikleri gözlenir. Fransa’nın yılda, bu bölgesinde 800 ton dolayında elveri yakalayarak pazarladığı tahmin edilmektedir. İrlanda da Eire ve Shonnon nehirlerinde yakalanan elverler, iç göllere stoklanmasında kullanılmaktadır. İngiltere’de Severn nehri ve daha az olmak üzere Poraft nehirlerinde de elver avcılığı yapılır. Avrupa kıtalarında elverlerin periyodik olarak görülmesi yıllık olmakla beraber Bertin isimli araştırıcıya göre 6 yılda bir tekrarlanan durum arz etmektedir. Bir yıl az miktarda elver avlanırsa gelecek yıl bir azalma olduğu belirtildiği gibi, 3 yıl bir yükselme izlenip bunu takip eden 3 yılda ise bir azalma görülebildiği kaydedilmektedir. Elverlerin leptosefalus safhasından yılan balığı şeklini almaları döneminde izlenen en önemli değişiklikler şeffaflığın kaybolması ile uzunluk ve ağırlığın azalmasıdır. Kıyılara ulaşan larvaların kıyılara ulaşma periyodunda ilk gelenlerin sonra gelenlerden daha iri cüssede oldukları bilinen bir durumdur. Hatta ilk gelenlerin en son gelenlerden 6 mm daha kısa oldukları saptanmıştır. İlk yakalandığında şeffaf olan elverlerin bir süre ışıklı ortamda tutulduklarında vücutlarında hemen pigmentleşme başladığı ve renginin koyulaştığı görülmektedir. Elverlerin Göçüne etkili olan faktörler Su Sıcaklığı Elverlerin göç etmesine etkili olan faktörlerden biri su sıcaklığıdır. Ilık sularda elverlerin nehirlere göçünün daha erken ve hızlı olduğu bilinmektedir. Sıcak denizlerde elver görülmesinin, soğuk denizlere nazaran daha erken olduğu bilinmektedir. Fakat bazı yerlerde bunun tersi durumlarda zaman zaman izlenebilmektedir. Avrupa kıyılarında elverlerin ilk görüldüğü dönemlerde su sıcaklığının 4 °C dolayında olduğu ve su sıcaklığı 1 °C düştüğünde hareketlerinin azaldığı gözlenmiştir. Havanın ılıklaşması elverlerin su yüzüne yaklaşmalarına dolayısıyla avcılığının daha kolay olmasını sağlamaktadır. Işık Yılan balığı yavrularının nehirlere ilk ulaşmalarında ışığın dağıtıcı bir etkisi olduğu görülmektedir. Sadece geçiş dönemlerinde ışığa doğru hareket ettikleri görülmektedir. Hatta bazı balıkçılar, bu dönemde av yerinde elverleri su yüzeyine çekmek için ışık kullanırlar. Açık bir ay ışığı gecesinde elverler zemine yakın derinlikte hareket ederler. Pratik avcılıkta avrupa yılan balığı elverleri, genel olarak karanlık gecelerde yakalanır. Özellikle nehirlere girişlerin en yoğun olduğu periyotta, gece elver avcılığı çok daha verimli olur. Fakat med-cezir olaylarında su yükselmesinin en fazla olduğu günlerde, gündüzleri de elver göçü olur. Fakat elver miktarı geceye oranla daha azdır. Elverler genel olarak gündüzleri kum içine girerek yada kayarak, taşlar altında saklanarak günlerini geçirirler. Med-cezir Avrupa ve Japonya’da elverlerin en çok yakalandığı zaman genel olarak su yükselmesinin en fazla olduğu dönemlerde, su yüzeyine yakın olan kısımlardır. Severn nehrinde su yükselmesi ile elver girişi arasında ilişki olduğu bilinmektedir. Bunun yanında Akdeniz’de bir çok nehirde med-cezir olayları az olmakla birlikte elver girişini sağlamaktadır. Tatlı su Elverlerin nehirlere girişi daima suyun tuzluluğunun azalması ile ortaya çıkar. Denizlerden gelen elverler için nehirlerden gelen tatlı sular cezbedici bir rol oynar. Nehirlerin döküldükleri noktada tuzluluğun düşmesi ve ani yağan yağmurlar ile nehir sularının artması, nehirlere olan yönelişi daha da çabuklaştırır. Rüzgar Japonya’da, nehirlere elverlerin girişinde güney rüzgarlarının esmesi, su sıcaklığının 8-10 °C olması ve bir gün önce yağmur yağmış olmasının etkili olduğu bildirilmektedir. Elver Yakalama Yöntemleri Elver yakalamada uygulanan yöntemler bakımından ülkeler bölgeler ve nehirler arasında farklılıklar vardır. Bazı yerlerde kepçeler, bazı yerlerde tuzaklar, bazı yerlerde ise ekosaundrlardan yararlanarak avcılık yapılır. İngiltere’de elverler 1 metre uzunluk 60 cm genişlik ve 60-70 cm derinliği olan 1.5 mm göz açıklığında kepçelerle avlanırlar. Avcı kepçeyi akıntı yönünde ve mümkün olduğu kadar kıyıya yakın tutarak yüzeye yakın su sathında geceleri elver yakalamaya çalışır. Kepçe suda 5 dakika kadar tutulur ve sonra kaldırılır. Daha sonra yakalanan elverler stok yerine alınarak pazara sevk edilirler. Kuzey İrlanda da nehir yatağında yavrular belli bir alana yönlendirilir ve buradaki tuzaklarla avlanır. Bu yöntemin en iyi tarafı bölgeden geçen elverlerin tümünü yakalayabilmesidir. Bonn nehrinde bu yöntemle bir mevsimde 5-6 ton elver yakalanabildiği bildirilmektedir. Fransa’da elver yakalama işleri büyük nehir ağızlarında bir motor ile hafifçe çekilen ağlar ile yapıldığı gibi kıyılardan da yürütülmektedir. Bazı tekneler balık bulucu elektronik aletlerden yararlanırlar. Fransa’da yakalanan elverlerin çoğunluğu Japonya’ya ve bir kısmı da Avrupa ülkelerine ihraç edilmektedir. Fransa genelindeki nehirlerde 1970 yılında toplam 1 345 ton yavru yakalanırken, bu rakam 1982 de 500 ton dolaylarına düşmüştür. 1 kg da yaklaşık 3 000 adet elver bulunmaktadır. Elverlerin nehirlere giriş zamanı tüm bölgelerde aynı değildir. örneğin Avrupa’da batı İspanya sahillerine aralık-ocak, Severn nehrine ise nisan-mayıs aylarında, Fransa Biscay ve Britany de ocak-mart aylarında girmektedirler. Yılan balığı yavrularının belirli bölgelere farklı zamanlarda gelmelerinin iki esas nedeni vardır. Birincisi üreme bölgelerine yakın olan bölgelere daha erken ulaşmasıdır. İkincisi ise yılan balığı yavrularının sıcaklığı 8-10 °C den daha az olan nehirlere girmek istememeleridir. Örneğin Avrupa yılan balıkları Atlantik kıyılarına aralık aylarında ulaştıkları halde suyun soğuk olması nedeniyle nehirlere girmezler, suların ısınması için mart ayına kadar kıyılarda beklerler. Tropikal bölgeler ele alındığında, genellikle yılan balığı yavrularının nehirlere girişi ilkbahar başında olur. Nehirlere giren yavruların büyüklüğü bölgelere göre farklılık arz eder. Leptosefalus safhasından metamorfoza uğrayarak normal yılan balığı şekline giren yavrular, tatlı sulara girinceye kadar yem almazlar. Bu nedenle nehirlerin ısınmasını beklerken ağırlık kaybederler. Bunun sonucu nehirlere geç giren yavrularda canlı ağırlık daha azdır. Akdeniz’de İtalya nehirlerine giren elverlerin canlı ağırlığı, yaşıtları olan İspanya nehirlerine girenlerden daha azdır. Elverlerin nehirlere girişi özellikle suların yükselmesi sırasında en fazla olur. Elverler sadece geceleri yüzerler ve kıyılara yakın hareket ederler. Severn nehrindeki bir balıkçının sadece bir kepçe ile bir seferde 25 kg yılan balığı yavrusu tuttuğu ve bu miktar yavrunun 87 500 bireyden oluştuğu bildirilmiştir. İrlanda’da ise Bonn nehrinde kurulan özel avlanma yerinde yılda 23 milyon adet elver yakalandığı kaydedilmişti. Elverler oldukça nazik canlılardır. El ile tutulmamaları gereklidir. Kepçe ile yakalanan yavruların hemen bir ağ kafese veya bir tanka alınarak temiz suda bekletilmeleri ve süratle yetiştirilecekleri yerlere ulaştırılmaları gereklidir. Aralık-şubat aylarının soğuk günlerinde yakalanacak yavruların taşınmasında dikkatli olmak gereklidir. Elverlerin Bekletilmesi ve Taşınması Elverler yakalandıktan sonra pazara veya yetiştirme yerlerine nakledilmeden önce özel tanklarda bir süre tutulurlar. Bu hem yeterli miktarda yavrunun toplanabilmesi için yeterli zamanın sağlaması, hem de yeni ortama konulmadan önce gerekli uyum ortamını oluşturmayı sağlar. Ayrıca bu sırada dayanıksız balıklar ölür sağlıklı ve kuvvetli balılar kalır. Yavrular elver tanklarında en az iki en çok beş gün kalırlar. Daha erken nakillerde ölüm oranı artar. Elverleri bu tanklarda uygun ortamda tutabilmek için devamlı akan tatlı suya ve havalandırmaya ihtiyaç vardır. Tankların üzeri örtülü olmalıdır. Bu amaçla yavruların duvarlara tırmanarak kaçmasını önlemek için, fiberglas tanklar kullanılmalıdır. 2x2x0.6 m boyutlarındaki böyle bir tanka 100-125 kg elver konulabilir. Günlük veya saat başına bakım, beyaz denen ölü balıkların tanklardan alınmasıdır. Ölüm oranı % 5 veya daha fazla olabilir. Ölümün çok olması elverlerin tanklara konulmadan ve soğuk bir gecede kova ve leğenlerde uzun süre tutulmasından ileri gelebilir. 2-5 gün içinde ölüm nedeniyle toplam ağırlığın % 15 i kaybedilebilir. Nakilden bir gün önce yemleme kesilir. Yılan balığı yavrularının taşınmasında bir kaç yöntem uygulanır. Birincisi özel havalandırılabilen tankerlerle yapılan taşımacılıkta ortalama 17 tonluk bir su kütlesi ile 1 ton elver taşınabilir. Taşıma suyunun yarı tuzlu olması faydalıdır. İkincisi, dip kısmı bezli kutular veya içinde oksijen ve su konulmuş naylon torbalarla taşıma yapılabilir. Üçüncüsü ise hava yolu ile yapılan taşımacılıkta genel olarak strafordan yapılmış malzemeler kullanılır. Bu malzemeler hafif olduğu gibi yavruları ani sıcaklık değişimlerinden korur. Her biri 0.5 kg bir tavada 1 kg elver taşınabilir. Bu taşımacılıkta buz kullanılmaz. Nakilde önce elverler 6 °C ye kadar soğutulurlar ve ıslak kalmaları için çok az su ilave edilir. Yılan Balığı yetiştirme Yöntemleri Yılan balığı kültüründe beş ayrı metot kullanılmaktadır. Bunlardan bazıları deneme çalışmaları olup büyük ölçüde yetiştiricilikte kullanılmamaktadır. Durgun Su Yöntemi Japonya ve Tayvan’da kullanılan en eski ve yaygın olan metottur. Balıkların oksijen ihtiyaçlarını su içindeki fitoplanktonlar ile karşılanması bu yetiştirmenin temel prensiplerinden biridir. Geceleri oksijen miktarını çok dikkatli bir şekilde takip edilmesi gerekir. Özellikle fazla balığın stoklandığı, suyun sıcaklığının fazla olduğu dönemlerde, konunun önemi daha da artmaktadır. Suya oksijen kazandırmak için suyu karıştıran makineler yada basınçlı hava veren düzenek kullanılır. Bu yetiştirme yönteminde havuzlara çok az (%10) su verilir. Verilen suyun havuz suyunu karıştırmaması havuzun bir köşesinden girip, diğer köşesinden dışarı çıkması sağlanır. Böylece havuzdaki plankton varlığının korunması ve suyla sürüklenip gitmesi önlenmiş olur. Bu yetiştirme yönteminde metre karede 2- 4 kg balık yetiştirilebilir. Başarılı bir yetiştirme için su sıcaklığının 23-30 °C arasında olması gereklidir. Bu şartlarda iki yıl veya daha az sürede 150-200 grama ulaşması gerekir. Bu ağırlığa Tayvan’da 1,5 yılda , İngiltere’de 4 yılda, Japonya’da 2 yılda ulaşır. Güney Ege ve Akdeniz’de yılın 8-9 ayı su sıcaklığı 20 °C den yukarıda tutulabileceğinden yılan balığı yetiştiriciliği bu bölgelerimizde karlı olabilir. Yılan balıklarına 12 °C nin altında yem verilse dahi gelişme olmaz. Bu yetiştirme yönteminde havuz alanı 3-4 dekar arasında tutulur. Akarsu Yöntemi Akarsu yönteminde havuzların alanı 150-300 m² dir. Bu yöntemin uygulanacağı yerde fazla miktarda tatlı su veya deniz suyunun olması gerekir. Birim sahada yetiştirilebilecek balık miktarı verilebilecek oksijene, dolayısıyla suya bağlı olarak değişir. Yöntemin başarılı olabilmesi için su sıcaklığının 23 °C üzerinde olması gerekir. Bu yetiştirme yönteminde üretime alınacak balıkların başlangıç olarak ağırlıklarının yaklaşık 30 g. olması tavsiye edilmektedir. Çünkü suyun hızla değiştiği ortamda yavrularda gelişme iyi olmamaktadır. Bu yöntemle yetiştiricilik yapan işletme sayısı oldukça azdır. Ağ Kafeslerde Yetiştirme Yöntemi Japonya’da ağ kafeslerde yapılan sazan ve alabalık yetiştiriciliğinin aynısıdır. Bu amaçla bu havuzlar iç sularda ve göllerde kullanılmaktadır. Japonya’da Şizouka balıkçılık deneme istasyonunda derinliği 1,5 m olan 8 mm göz açıklığında ağlar ile ağ havuzlarda yapılan deneme oldukça olumlu sonuçlar vermiştir. Bu denemede toplam 23,3 kg yılan balığı konulmuş, 38 gün sonra 38,6 kg balık, ortalama 180 g ağırlıkta hasat edilmiştir. Bu çalışmada dondurulmuş uskumru eti kullanılmış olup, yem dönüşüm katsayısı 7,35 bulunmuştur. Bu denemede ortalama su sıcaklığının 25,5 °C, tuzluluğun %0 21, birim alandaki verim 7,7 kg olarak tespit edilmiştir. Tünel Yöntemi Bu metotla ticari bir işletme kurulmamış olmakla beraber tünel yöntemi ile yılan balığı yetiştirilebileceği denemelerle gösterilmiştir. Bunda amaç, yılan balığının karanlık saklanacak yeri bulunan doğal ortamına benzeyen bir alanın sağlanmasıdır. Bunun için balıkların gündüz saklanmasının mümkün kılacak karanlık tüneller suya yerleştirilir. Havuzlarda ılık akarsu yöntemi kullanılmıştır. Sirkülasyon Yöntemi Devamlı olarak sirküle edilen suyun kullanılması, yetiştirme çalışmalarında olumlu sonuçlar alınmıştır. Bu tür bir çalışmada iki adet havuz kullanılır. Bunlardan biri yetiştirme havuzu diğeri filtre havuzudur. Yetiştirme havuzunda kullanılan su devamlı olarak bir motopomp vasıtası ile filtre havuzuna gönderilir. Filtre havuzunda suyun fiziksel temizlenmesinin yanı sıra biyolojik temizleme de gerçekleşir. Filtre kumu ve taşlarındaki bakteriler balıkların atıklarındaki nitrit, nitrat ve amonyak gibi toksik kimyasal bileşikleri azota kadar indirgeyerek zararsız hale getirirler. Bu tür bir çalışmanın başarılı olabilmesi için kullanılan havuzların kapasitesi, filitrasyon yüzeyi, filtre yapan temizleyici kütlenin kalınlığı, kullanılan pompaların kapasitesi, su kalitesi, sudaki oksijen miktarı, sıcaklık ve artık yemlerin temizlenmesi gibi pek çok konuyla ilgilidir. Bu tür bir yetiştirme yöntemi, ancak kullanılacak suyun kısıtlı olduğu yerlerde düşünülebilir. Bu yöntemle küçük bir alanda fazla miktarda balık üretimi mümkün kılınabilir. Yılan Balığının Durgun Su Yöntemi ile Üretimi İçin Alan Seçimi Yılan balığı yetiştiriciliği yapılacak bir alanda aşağıdaki koşullar aranır: - Öncelikle yeterli su bulunmalıdır. Bu su bir nehirden veya yeraltından sağlanabilir. Basit bir ifade ile 10 ton balık üretimi için günde 250 ton su gerektiği söylenebilir. - Su berrak veya az bulanık olmalı, ancak herhangi bir kirlenme söz konusu olmamalıdır. Az alkali veya nötr sular tercih edilir. Asitli sular yılan balığı için uygun değildir. içerisinde doğal olarak yılan balığı bulunan nehir veya göl suyunun ideal olduğu söylenebilir. - Arazini konumu havuzlardaki suyun tam olarak boşaltılabilmesini mümkün kılmalıdır. - Toprak az geçirgen olmalıdır. Bu nedenle tabanın killi olması istenir. - Üretim havuzlarının iyi güneş alması oksijen üretici fitoplanktonların üremesi bakımından yararlı olur. - Üretim alanının rüzgarlara açık olması suyun yüzeyi ile oksijen alışverişini kolaylaştırır. - Enerji sağlamada ve ulaşım şartlarında zorluk olmamalıdır. - Herhangi bir sel tehlikesi olmamalıdır. Japonya’da yılan balığı üretimine uygun olan su kaynağı ve nehir yakınlarında çok geniş yılan balığı yetiştirme alanları oluşmuştur. Bir çok işletmenin yan yana olması ekonomik ve diğer konularda faydalar sağlamıştır. Özellikle kurulmuş olan kooperatifler, işletmelerin pek çok ihtiyacını karşılamakta ve ürünün kar getirecek fiyatta satılmasını sağlamaktadır. Ayrıca bölgelerde devletin açtığı deneme istasyonları üreticinin sorunları yönünde çalışmalar yaparak devlet desteği sağlamaktadır. Yılan Balığı İşletmelerinin Kurulması Yılan balığı üretiminde çok başarılı olan uzak doğuda genel olarak durgun su yöntemi kullanıldığından bu yetiştirme yöntemi hakkında bilgi sunarak konu açıklanmaya çalışılacaktır. Yılan balığı üretiminde kullanılan havuzları dört grupta toplayabiliriz. Bunlar : 1. Birinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 2. İkinci elver havuzları ( genellikle sera içerisinde ) 3. Yavru balık havuzları 4. Üretim havuzları Birinci ve İkinci Elver Havuzları Bu havuzlar genellikle sera içinde inşa edilir. Su sıcaklığı 25 °C de sabit tutulur. Böylece ilkbaharda yakalanan yavruların ilk gelişme dönemlerinin hızlı olmasına çalışılır. Yeni yakalanan elverler bu havuzlarda bir ay süre ile yetiştirilebilirler. Havuzlar 60 cm derinlikte ve 5 m çapında yapılır. Havuza verilen su kenardan ve hızlı olarak verilerek havuz içinde dairesel bir hareket elde edilmeye çalışılır. Havuzun orta kısmındaki bir boru ile fazla su tahliye edilir. Bir aylık dönemini burada tamamlayan elverler ikinci elver yetiştirme havuzuna alınırlar. İkinci elver havuzuna alınan yavrular 8-12 cm boyundadırlar. Havuzların ölçüsü 30-100 m. civarında olabilir. Derinlikleri ise 1 m dir. Her iki elver yetiştirme havuzuna da bol miktarda hava verilir. Elver havuzlarına verilen suların çok temiz olması gerekir. çünkü elverler çok hassastır. Yılan balığı yaşlandıkça dayanıklılığı artar. Yavru Balık Havuzları Yavru balık havuzları genellikle yuvarlak yapılır. Genişlikleri 200-300 m derinlikleri ise 1 m tutulur. Dip yapısının çamur olması gerekir. Yağmurlu gecelerde yılan balığı yavrularının kaçmaması için havuz kenarlarının beton olması arzu edilir. Özellikle küçük yavrularda kaçma eğilimi fazladır. Bu nedenle küçük yavruların bulunduğu havuzun kenarları içe doğru meyilli yapılarak kaçmaları engellenmeye çalışılır. 20 cm yi geçen yılan balığı yavruları pek fazla kaçma eğilimi göstermezler. Üretim Havuzları Bu havuzlar Japonya’da eskiden 6-10 dekar veya daha geniş şekilde yapılırlardı. Fakat son yıllarda daha küçük 2-3 dekarlık havuzlar tercih edilmektedir. Buna neden olarak yemleme ve hastalıklarla mücadelenin küçük havuzlarda daha kolay olması gösterilmektedir. Hatta son yılarda havuz alanı 500-1 000 m2 ye kadar küçük tutma eğiliminin arttığı gözlenmektedir. Özellikle Tayland’da bu eğilim daha fazladır. Doğal olarak akarsu yönteminin uygulandığı üretimlerde havuzlar durgun su yöntemine oranla daha küçük tutulur. Üretim havuzlarının derinliği 80-100 cm dolayında olmalıdır. Bu derinlik suyun girdiği bölgede 80-100 cm, suyun boşaltılacağı yerde 120 cm dolayında olabilir. Kenarları balıkların toprağı oyarak kaçmalarını engelleyecek şekilde taş, beton veya briketten yapılmalıdır. Havuz tabanının balıkların oyup girebileceği şekilde çamurlu olması uygun olur. Daha önceki bölümlerde belirtildiği gibi havuzun bir köşesinde su giriş ve çıkışının yapıldığı bir kısım bulunur. Suyun boşaltılmasında özel sistemler uygulanması lazımdır. Çünkü yılan balıkları kaçma eğilimi çok fazla olan ve fırsat bulduğu her yerden geçebilen balıklardır. Bu nedenle dikkatli olmak gereklidir. Aşağıda bu amaçla kullanılan bir su tahliye sistemi sunulmuştur. Durgun su yönteminin uygulandığı yılan balığı işletmelerinde verilen su miktarı çok az olduğundan su tahliyesinin kontrolü kolaylıkla yapılabilir. Bazı işletmelerde su boşaltımı havuzun sonundaki bir boru ile yapılır. Bu boru sayesinde hasat zamanında balıkların kolayca toplanmasında da yararlanılabilir. Bazı işletmelerde ise su boşaltım yeri yapılmaz. Bu tip işletmelerde her gün motopomp ile fazla su boşaltılır. Yılan balığı üretim havuzu kıyısında bir adet yemleme yeri yapılması gereklidir. Bu kısım 3x3 m ebadında ve üzeri kapalı olarak yapılır. Bu yemleme yerinin alt kısmı su yüzeyine doğru açıktır. Buradan bir kap içine konulan balık yemi suya sarkıtılır. Balıklar gündüzleri dahi loş olan bu yere gelerek rahatça yem alırlar. Bu yemleme yerleri genellikle su çalkalanmasının fazla olduğu aeratörlerin yanına kurulur. Böylece yemleme zamanında bu kısımda fazla miktarda toplanan balıkların artan oksijen ihtiyaçları karşılanmaya çalışılır. Elverlerin beslenmesi Yılan balığı üretiminin gerçekleştirilememesi nedeniyle, yetiştirilecek yavrular doğadan yakalanmak zorundadır. Ön büyütmede elverlerin mümkün olan en kısa sürede doğal yemden karma yeme geçişi gerekmektedir. Yetiştiricilik şartlarına en iyi uyum sağlayanlar seçilmelidir. Ergin yılan balıkları ile yavru yılan balıklarının beslenmeleri arasında önemli farklılıklar vardır. Özellikle ergin yılan balığı yeminde yağ oranı yüksek tutulması gerekirken, yavru balık yeminde bunun tersi bir uygulama vardır. Özellikle yeni yakalanan ve 6 000-7 000 tanesi 1 kg gelen elverlerin ağızları küçük olduğu için her yemi almak istemezler ve karma yem almaları ilk günlerde zor olmaktadır. Doğal ortamdan havuzlara alınan yılan balıkları doğrudan bu rasyonlarla beslemeye alınmaz. Şeffaf elverden, elver konumuna geçinceye kadar, yılan balıklarının yapay yeme adaptasyonu için taze sardalye kullanılması sık görülen bir uygulamadır. Başlangıçta sardalyeler bütün olarak, daha sonra balık unu ile karıştırılarak verilmektedir. Karışımdaki taze sardalye oranı tedrici olarak azaltılır ver birkaç hafta sonunda karışımdan tamamen çıkarılır. Diğer bir yöntem de ise başlangıçta küçük toprak solucanları küçük karidesler, tubifeks ve dafnia gibi canlı yem kaynaklarından yararlanır. Bu yemler tercihen geceleri bir sepet üzerine konularak verilir. Yemlemenin sabah 8:00 ile öğleden sonra 14:00 arası yapılması en uygundur. Elverlere tubifeks verilmeden bir saat süre ile %0 2 oranındaki sulfamonomethoksine solüsyonunda tutulur ve yıkandıktan sonra kullanılır. Bir kaç günlük veya tercihen haftalık bu tür beslemeden sonra diğer yemlere geçilmeye çalışılır. Elver yemlemesinde önemli bir konu da elverlerin aynı boylarda olmasıdır. Eğer küçük ve büyük balıklar aynı yerde kalırsa kanibalizm başlar. Aynı zamanda büyük balıklar küçük balıkların yem almasına da engel olur. Suyun Fiziko-kimyasal özellikleri Sıcaklık Su sıcaklığı büyüme oranını etkileyen en önemli faktördür. Yılan balığının 12 °C nin altında yem almadığı havuz tabanında hareketsiz kaldığı bilinmektedir. Bu sıcaklığın üzerinde balıkta yem alma arzusu artar ve gelişme hızlanır. Yem dönüştürme oranının en iyi olduğu sıcaklı 23 °C dir. Elverlerin gelişmesi 15 ile 25 °C arasında gerçekleşmektedir. Avrupa yılan balığı için optimum sıcaklık 23 °C , Japon yılan balığı için 26-27 °C dir (Querellou, 1974). Avrupa yılan balıkları yaşları ilerledikçe daha düşük sıcaklıkları tercih ederler. Descampes ve diğ. (1980), atom enerjisi santrali soğutma suyunda yaptıkları bir çalışmada, 15-27 °C arasında tutulan havuzlarla başlangıç ağırlıkları 13 g olan yılan balıkları 25 ay sonunda 210 g, ısıtma uygulanmayan kontrol grubunda ise (7-19 °C arası) 64 g canlı ağırlığa ulaşmışlardır. Isıtılan havuzlardaki biyomas 4 k/m3 den 34 m3 e ulaşmıştır. Başka bir önemli sonuç da ısıtılan havuzlardaki balıkların boy dağılımının homojenliğini kaybetmesidir. Uygulamada yetiştiriciler tesis yeri seçerken su sıcaklığının 20 °C nin üzerinde olduğu ay sayısını hesaplarlar. Uzak doğuda bu süre beş ay olup mayıs-eylül ayları arasına denk gelmektedir. Bazı üreticiler bu süreyi uzatmak için özel düzenekler yaparlar. Japonya ve Tayvan’da elverler için kapalı binalar özel ısıtma düzenleri kullanılır. Isıtma işlemi, elverlerin geldiği ilk ay olan kasımdan başlar nisana kadar devam eder. Dışarıda su sıcaklığı 5 °C iken içeride 20-25 °C dolayında tutulmaya çalışılır. Dışarıda su sıcaklığı 20 °C ye ulaşınca bütün ısıtma cihazları kapatılır. Yavrular dış havuzlara aktarılır. Son zamanlarda Avrupa ve Avustralya’da aynı uygulamalara başlanmıştır. Oksijen Yılan balıkları özellikle oksijen konsantrasyonu düşük olan kötü ortam şartlarına dayanıklıdırlar. Bazı araştırmacılar yılan balıklarının farklı oksijen ihtiyaçları olduğunu belirtmişlerdir. - Querellou, 1974 : 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 100mg/saat/kg; - Fish culture, 1972: 100 g ortalama ağırlıktan fazla olan bireyler için, oksijen tüketimi 4mg/saat/kg olduğunu bildirmişlerdir. Havuz suyundaki oksijen kaynağı fitoplanktonlar ve su girişidir. Özellikle gece solunumla su içindeki oksijen miktarı 1-2 mg/l seviyesine düşerse yılan balığı başını sudan çıkarmaya başlar. Bunu ölüm takip eder. Uygulamada yetiştiriciler, oksijen konsantrasyonunun 3 mg/l nin üzerinde olmasını isterler. Su içindeki oksijen seviyesini artırmak için suyu karıştırma ve havalandırma düzenekleri yerleştirilir. Özellikle gece su akışının, havuzun bir köşesinden fazla miktarda verilerek tüm havuzu karıştırmadan diğer bir köşeden tahliyesi yapılır. Böylece yılan balıklarının bu ortama gelerek oksijen ihtiyaçlarını karşılamaları sağlanır. Elverlerin oksijen ihtiyacı büyük balıklardan daha fazladır. Bu nedenle havuzlara devamlı akan su ve basınçlı hava verilmesi gereklidir. pH Ph değeri fotosentez sonucu oksijen miktarını, balık ve plankton solunumu sonucu sudaki karbonik asit miktarındaki azalma ve çoğalmaya bağlı olarak değişir. Gündüzün pH optimum değeri 8-9 arasıdır. Gece fotosentez olmadığından pH 7 ye düşer. PH değeri 4,5-6,5 olan asitli sularda yılan balığı yetiştiriciliği iyi sonuç vermez. Ayrıca PH ın amonyak indirgenmesi üzerine etkisi olup bu kirleticinin toksisite düzeyini belirler. Tuzluluk Yılan balıkları çok farklı tuzluluk şartlarına adapte olabilirler. Bu olayda iki organ önemli rol oynar. Deniz ortamında ( hipertonik) solungaçlar, aşırı miktardaki tuzların atılımını sağlar. Tatlı suda ( hipotonik), böbrekler üriner boşaltımla organizmada su girişlerini dengeler. Euryhalin özellik yetiştiricilik açısından bir sorun oluşturmaz. Bir günlük periyot içinde çoğu kez ara tuzluluktaki suları tercih ederler. Genç ve yetişkin yılan balıklarında bu euryhalin özellik hastalıklara karşı yapılacak olan uygulamalarda deniz suyu kullanılmasına izin verir (Querellou, 1974). Uygulamada yetiştiriciler, yetiştiricilik başarısının tatlı suda acı sudan daha fazla olduğunu belirtmişlerdir. Bu durum yılan balıklarının gelişmesi ve fizyolojik olgunlaşması için kendiliğinden nehirleri aramaları ile açıklanabilir. Fitoplankton Normal sağlıklı yılan balığı havuzu fitoplankton nedeniyle yeşil görünür. Durgun su havuzlarında fitoplanktonların, suyun oksijenini kontrol etmek, fotosentez yoluyla pH seviyesini etkilemek ve büyüme sırasında balık artıklarını absorbe etmek gibi önemli görevleri vardır. Ancak havuzda çok fazla miktarda fitoplankton birikmesine izin vermemek gereklidir. Uygun bir seviyedeki fitoplankton ile havuzdaki organik sedimantasyonun, dipteki bakteri faaliyetleri ile çözünmüş maddelerin absorbsiyon oranını kontrol etmek mümkündür. Kapalı günlerde ve gecelerde fotosentez yapamadıklarından balığın büyümesine olumsuz etki yaparlar. Fitoplanktonlar havuz zemininde organik maddelerin bozulması düzenli bir şekilde olmuyorsa gerekli büyümeyi yapamaz veya bol miktarda besin tuzları bulunmasına karşın, suda yeterli karbonik asit bulunmazsa büyüme durur ve bunu ölüm takip eder. Çok miktarda zooplankton üremesi de havuzdaki fitoplanktonları bitirebilir. Normal bir havuzda fitoplankton/zooplankton oranı 97:3 tür. Havuzda çok çeşitli fitoplankton bulunmaktadır. Her biri iklim,sıcaklık,diğer mevsimsel değişikliklere göre havuzun kimyasal dengesine etkide bulunur. Scenedesmus,Pediastrum ve Chlorella yeşil algleri ilkbahar ve sonbaharda ortaya çıkarlar. Microcystis ve Chlorococcus ilkbahar ve yazın, Anabaena ve Oscillatoria sonbaharda havuzlarda görülen mavi-yeşil alglerdir. Havuz suyunda daha çok Scenedesmus bulunursa yılan balıkları yemlerini daha iştahla yemektedirler. Pediastrum , Chlorella veya Oscillatoria, Anabaena çoğunlukta olduğu zaman iştah azalır. Havuzda bulunan zooplanktonların çoğunluğunu rotifer ve su pireleri teşkil eder. Fitoplankton ölümü,dışarıdan havuza bakıldığında rengin yeşilden koyu kahverengine veya açık renge dönüşmesiyle kolayca fark edilir. Renk değişimi aynı zamanda su kalitesinin değişimi demektir. Su yüzünde oksijen arayan balıklar daha sonra iştahlarını kaybederler. Çoğu zaman bunu toplu ölümler takip eder. Su kalitesindeki değişimler yağışlı havalarda da olmaktadır. Ph değeri sabah 9.5 üzerinde,öğleden sonra 7' nin altında seyretmesi suda amonyak formunda 3ppm azot bulunması su kalitesinin bozulduğunu göstermektedir. Su kalitesindeki değişimleri önleyebilmek için sezon başında ve sonunda havuzlara su doldurmadan önce 60-100gr/m2 sönmemiş kireç serpilir. Kireç zemin toprağını ve zemine yakın suyun kalitesini arttırır. Havuz suyunda zooplankton artışı olmaya başladığında organo fosforik asit esterleri (Dipterex) 0.2-0.3 ppm kullanılarak ortamdaki zooplankton gelişimi önlenmiş olur. Çok ileri safhalardaki su kalitesi bozukluklarında,havuz boşaltılır,balıklar başka havuza alınır. Boşaltılan havuzun dibi kurutulur. Boşaltma mümkün değilse, uygun fitoplankton gelişimi sağlanıncaya kadar havuzda karıştırıcı pedallar kullanılır. Havuz atığı Havuzda çürüyen plankton, yem ve balık artıkları kontrol edilmelidir. Çürüme ve bozulmanın ürünü olan amonyak balığı rahatsız eder, iştahını olumsuz yönde etkiler. Amonyak oksijen olmaması halinde ortaya çıkar. Her yıl havuz boşaltılarak zeminde toplanan artıklar havuzdan alınır. Bunun takiben toprak kurutulur ve kireçlenir. Sülfür Sülfat indirgeyici bakteriler suda bol bulunan sülfatları hidrojen sülfite dönüştürürler. Bu durumda balılar yetersiz oksijen nedeniyle başlarının su yüzeyine çıkarırlar. Bu şartların devam etmesi durumunda büyük kayıplar olabilir. Su demir ihtiva ederse zararsız olan demirsülfit ortaya çıkar. Bu nedenle hidrojensülfitin etkisini azaltmak için bir kaç haftada bir havuz suyuna demir oksit serpiştirilir. Azot,Fosfat, Potasyum Bu elementler fitoplanktonların gelişmesi için gereklidir. Başlangıçta yeni havuzlar gübrelenir. Bu elementlerin optimum miktarları azot için 12,7 ppm fosfat için 1,3 ppm, potasyum için 0,1 ppm dir. Yılan balığı yavrularının beslenmesi Yılan balkıları diğer pek çok balığa nazaran farklı özellik gösterirler. Genelde geceleri yem alma alışkanlığı olan türlerdir. Uzakdoğu’da yılan balığı yetiştiriciliğinin başlaması ile birlikte pek çok besleme yöntemleri denenmiştir. Bunlar ipek böceği pupu ile besleme, taze balık eti ile besleme ve karma yem ile beslemedir. Bu yemleme yöntemleri ayrı ayrı uygulanabildiği gibi karışık olarak da ele alınabilir. İpek böceği pupları Tayvan ve Japonya’da uzun süre yılan balığı yetiştiriciliğinde başarı ile kullanılmış ise de daha sonra ekonomik nedenlerle diğer maddelerle besleme ipek böceği pupları ile yemlemenin yerini almış bulunmaktadır. Yapılan hesaplara göre 1 kg canlı ağırlık artışı için 10 kg dolayında ipek böceği pupu harcanmıştır. Uzakdoğu’da günümüzde tek başına ipek böceği pupu ile yılan balığı besiciliği hemen hemen kalmamıştır. Özellikle Japonya’da insan gıdası olarak değerlendirilmesi mümkün olmayan balık etleri ile yılan balığı besisi yaygın olarak uygulanmaktadır. Bu balıkların başında okyanus uskumrusu gelmektedir. Ayrıca orkinos gibi iri balıkların temizlenmesi sırasında elde edilen kafa ve iç organlar gibi artıklar da yemlemede yararlanılmaktadır. Yılan balıklarına diğer balık etleri kıyılarak veya bütün halinde verilir. İri balıklar gözlerinden veya solungaçlarından bir tel üzerine dizilir ve havuza yem olarak asılır. Bu yemler verilmeden önce derilerine yumuşaması için bir kaç dakika kaynar suya batırılır. Bu yapılamazsa yılan balıkları, balıkların derisini parçalayamadığından deriye yapışmış şekilde olan et değerlendirilemez. Bu da havuzda kirlenme sorunları ortaya çıkarır. Bazı işletmelerde her türlü balık ve balık artığı mikserlerle parçalanarak hamur haline getirilir ve tel sepetlerle havuza sarkıtılarak yem olarak kullanılır. Hamur yapma işleminden önce balıkların pişirilmesi ve kılçıklarından temizlenmesi ile havuz dibine çöküp kokuşması önlenir. Japonya’da balık etleri ile besleme ipek böceği pupuna göre daha başarılı olmuştur. Ancak balık etinin temini, depolanması, hazırlanması ve beslemedeki kirlilik problemleri yetiştiricileri karma yemle beslemeye yöneltmiştir. Japonya’da yılan balığı yetiştiriciliğinde günümüzde karma yem kullanım oranı % 80’ e ulaşmış bulunmaktadır. Karma yemler diğer hayvansal yemler gibi balık unu, diğer yem maddeleri vitamin ve yem karışımından oluşur. Un şeklinde pazarlanır. Yılan balığının yoğun yetiştiriciliğinde kullanılan yemlerin protein oranları çok yüksektir. Elver ve büyük balıklarda en üst düzeyde gelişmeyi sağlayabilmek için karma yemdeki protein oranı değişmekte olup % 45 ile % 59 arasında bulunmaktadır. Tayvan’da yapılan bir araştırmaya göre karma yeme katılacak balık ununun beyaz renkli olmasının daha iyi sonuçlar verdiği saptanmıştır. Balık unları % 4 oranında morina karaciğer yağı ve %30-50 su ile ıslatıldıktan sonra yoğrularak elde edilir, ve canlı ağırlığın % 2-8 oranında verilir. Japonya’da karma yeme yağ katma oranı %10’a kadar çıkabilmektedir. Yapılan hamur bir tel sepet içerisinde havuzun yüzeyine yakın daldırılır ve 10-15 dakika süre ile balıkların yemesi için bırakılır. Bu süre sonunda tüketilmeyen yemlerin havuz suyunu kirletmemesi için ortamdan uzaklaştırılır. Yılan balıkları geceleri yemlenen tür olduklarından aydınlık yerlerde yem almaktan hoşlanmazlar. Bu nedenle havuz kenarlarına üstü kapalı yemleme yerleri yapılır. Yapılan çalışmalar göstermiştir ki sudaki oksijenin yükselmesi ile birlikte balıkların iştahları da artmaya başlar. Bu nedenle yemlemenin havuz içindeki fitoplankton varlığı nedeniyle sabah güneşin doğması ile birlikte başlaması gerekmektedir. Bazı işletmelerde suda oksijen çözünmesini sağlayan aeratörler yemleme zamanında devamlı olarak çalıştırılır. Yılan balıkları yemleme yeri ve zamanını öğrenebilen verilen yemi çok iştahla tüketen canlılardır. Yem almaları suyun sıcaklılığına, havanın bulutlu olmasına bağlı olarak değişir. Su sıcaklığı 23-28 °C arasında yem alımı en üst düzeydedir. Son yıllarda 1,5 kg karma yem ile 1 kg canlı ağırlık artışı sağlanabilmektedir. Küçük yavrularda yem oranı büyüklere nazaran daha fazla olur. Yaşlı yılan balıkları gençlere nazaran yağlı yemleri daha iştahla tüketirler. Genel A, D3, E, vitaminleri içeren ve bitkisel yağlar pahalı balık yağlarına tercih edilir. Sıcaklık ve balıkların gelişme dönemine göre verilecek olan yem ve yağ miktarları tablo-2,3 de verilmiştir. Yeme katılan mineral madde miktarı da büyümeyi etkileyen önemli bir faktördür. Karma yemde mineral madde oranı % 5 den daha az olmamalıdır. Mineral medde ihtiva etmeyen veya çok az içeren yemlerle yapılan beslemede yılan balıklarının iki hafta içinde zayıflamaya başladıkları ve daha sonra kitle halinde öldükleri saptanmıştır. Bu nedenle karma yemlerde yapılan çalışmalar sonucu % 8 mineral madde katkısı en iyi sonucu vermiştir. Yılan Balığı Yetiştirme ve İdaresi Stoklama yoğunluğu, ağırlık veya sayı olarak birim alana birim alana konulan balık miktarı olarak tanımlanır. Uygulanan kültür metoduna göre, yoğunluk bir tesisten diğerine göre değişir. Japonya’da 1 kg ağırlıkta her biri 0,17 g gelen 6 000 adet elver bulunur. Her elver tankına 3,5 x 6 000 elver konur (m² ye 2 000 adet yada 400 g elver ). Bu oldukça fazla bir miktardır. Bu nedenle elver tanklarına daha fazla oksijen verilir. Çalışmalar büyümeye izin veren belli bir alt sınırı olduğunu göstermiştir. Bir başka deyişle stoklama çok seyrek olursa gerekli büyüme sağlanamaz. Isıtılan havuzlarda elver ağırlığı başlangıç ağırlığının üç katına çıkar. Bu noktada yoğunluk çok fazladır. Balıkların seyreltilmesi gerekir. 1 kg ağırlıkta 1 500 elver olan balıklardan 400 m² alana 150 000 adet konulur. Buna göre m² ye 400 adet yada 100 g yavru düşer. Büyüme sırasında sık sık boylama yapılır. Bu şekilde büyüme daha iyi olur. Yetiştiriciliğin son safhası büyütme havuzlarında gerçekleşir. 660 m² havuza her biri 10 g olan ( 100 adedi 1 kg ) 300 kg balık yani m² ye 50-60 balık konur. Burada amaç 150-200 g ağırlığında pazarlanacak bireyler elde etmektedir. Büyüme oranı Japon yılan balıklarının ilk yıl içindeki büyüme oranları tablo x de verilmiştir. Balıkların büyütüldüğü havuz suyunda ısıtma işlemi uygulanmadığından büyüme oranı düşük çıkmıştır. Havuz suyunu ısıtarak yetiştiricilik yapan bazı işletmelerde, 7-9 ay sonunda 150-200 g canlı ağırlık elde edilebilmektedir. Geleneksel yöntemin uygulandığı daha basit şartlarda yetiştiricilik yapan işletmelerde yetiştiricilik süresi 2 yıla kadar uzar. İlk yılda 30-40 g gelen elverler hedeflenir. Boylama yapılamazsa boylar arasında büyük farklar ortaya çıkar. Bunun sonucu bazı balıklar 120 g ağırlığa ulaştığında bazıları hala 2 g ağırlıkta kalabilir. İyi bir yönetim uygulanmazsa ilk 3-4 ay içinde çok yüksek bir ölüm oranı görülür. Ölüm sebebi iyi yem alamamak ve hastalıktır. 30- 40 cm ye kadar erkek ve dişi bireyler arasında büyüme bakımından bir fark yoktur. Bu uzunluktan sonra özellikle avrupa yılan balığı erkek bireylerin büyümesinde bir düşüş görülür (Şekil x ). Erkekler en fazla 50 cm büyürler. Bu boydaki ağırlık 100-120 g dır. Dişi bireyler 50-70 cm ye kadar boya ve 300-500 g ağırlığa kadar büyüyebilirler. Erkek dişi arasındaki oran erkek lehine 20:1 dir. Cinsiyet farklılaşması 14-20 cm arasında olur. Bu boya kadar balık aynı zamanda hem erkek hem de dişi cinsiyet hücrelerini taşır. Verim Japonya’da yılan balığı Pazar ağırlığı 150-200 g dır. Durgun su kültüründe yetiştirme havuzu verimi 4 kg/m²/yıl dır. Bu verim 20 x 200 g/m²/yıl veya 40 ton/hektar/yıl şeklinde ifade edilebilir. Verim takip edilen uygulamalara, üreticinin işletmesini idare etmedeki bilgi ve becerisine göre değişir. Bazı işletmelerde 8 kg /m²/yıl verim sağlanırken bazı işetmelerde bu verim 1 kg / m²/yıl gibi düşük kalmaktadır. Bazı çiftlikler yavru yetiştirme konusunda ihtisaslaşırlar. “Futo” adı verilen bu çiftçiler balıklarını diğer yetiştiricilere satarlar. Yavru yetiştiriciliğinde amaç en kısa zamanda 10-40 g a gelen balık elde etmektir. Teorik olarak 1 kg elverden 1 ton balık elde etmek mümkündür. Teori, 1 kg balıkta 6000 elver, yaşama oranının % 80 ve yaşayan her balığın ortalama 200 g olduğu varsayımına dayanır. Fakat uygulamalardan elde edilen sonuçlar teorinin oldukça gerisine düşüldüğünü göstermiştir. Günlük bakım Su ürünleri yetiştiriciliğinde koruyucu tedbirler almak, tedaviden hem daha kolay hem de çok daha ucuza mal olur. Bu durumda kayıplar da en aza indirilmiş olur. Çok küçük kalan yada fungi taşıyan balıklar bu amaçla havuzdan ivedilikle uzaklaştırılır. Her gün suyun pH ve sıcaklığı (en düşük ve en yüksek değerleri) fitoplanktonların seviyesi ( secchi disk ile ), suyun oksijen miktarı ölçülmelidir. Tesis günde bir kaç kez dolaşılarak kontrol edilmelidir. Her havuzdaki balık sayısı dikkatle takip edilir. Her iki haftada bir örnek alınarak balık ağırlığı hesap edilir. Verilen ve artan yem miktarı hakkında kayıt tutulur. Balık hasadı ve ayrımı Havuz durumuna göre balıklar galsama ağları, kepçe ağlar ve havuzun boşaltılması ile yakalanır. Boşaltma sıcak rüzgarsız bir günde yapılır. Şayet havuz suyu tuzlu ise, hidrojen sülfitin toksik etkisini gidermek için bir gün önceden demir oksit serpiştirilir. Boşaltma günün erken saatlerinde başlar. Ve havuz yarıya indiğinde bütün boşaltma sistemleri açılarak su akıtılır. Boşaltma yapılırken balıkların bir kısmı yakalanır. Boşaltmanın erken yapılmasının nedeni gece su içinde dolaşan balıkların bazılarının gün başladıktan sonra zemin çamuruna gömülmesine müsaade etmeden su içinde yakalamaktır. Yakalanan ballıklar boylama kasalarından geçirilerek ayrılırlar. Büyük balıklar pazara gönderilir, küçükler havuza geri atılır. Japonya’da iç tüketimin % 50 si Tokyo’da, % 30 u Osaka’da geri kalanı ise diğer bölgelerde olur. 1960 yılından beri her yıl % 15 oranında artmaktadır. Japon yılan balığı Avrupa türlerine tercih edilir. Nakil öncesi aç bırakma Nakilden 3-4 gün önce yemleme tamamen kesilir. Bu sırada balıklar küçük bir yerde tutulur. Bunu yapmaktaki amaç yağ miktarını azaltmak, balık sindirim sisteminde bulunan ve ileride ortaya çıkabilecek artıklardan kurtulmaktır. Bu işlem verimliliği artırır, balığı nakil koşullarına hazırlar. Aç bırakmada üç metot kullanılır. 1 Balıklar elver tanklarında tutulur. Bol hava ve su verilir 2 Sepete konulan 20 kg balık tatlı su tankına konur. Bu amaçla kuyu suyu kullanılabilir. 3 Her biri 3 kg balık taşıyan sepetler üst üste konur. En yıkardan balıklar duşa tutulur. Bu işlem sonunda balık ağırlığı % 8 fire verir. KAYNAKLAR Alpbaz, A.,Hoşsucu, H., 1988, İç Su Balıkları Yetiştiriciliği, Ege Üniv. Su Ürünleri Y.O. Yay No:12, 1-98 s. İzmir. Anonim, 1985, Yılan Balığı, T.C. Ziraat Bankası Ege Bölge Müdürlüğü, Su Ürünleri Çalışmaları/1, (Çev) Hakkı Çakır, 62 s., İzmir. Çelikkale, M.,S., 1994, İç Su Balıkları ve Yetiştiriciliği, Cilt 1, 2. Baskı, Karadeniz teknik Üniv. Sürmene Den.Bil Fak. Yay NO: 2, 337-362 s Trabzon. DİE., 1991, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1583, Ankara 1995, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara 1997, Su Ürünleri İstatistikleri, TC. Başbakanlık Devlet İstatistik Enstitüsü Yay, No: 1995, Ankara Gault, J., 1986, L’élevage de l’anguille,(in) Aquaculture, (ed) Barnabe, G., Technique et Documantation-Lavoisier, 739-771 pp, Paris. Geldiay,R., Balık, S., 1996, E Ege Üniv. Su Ürünleri Fakültesi, Yay No:16, 2. Baskı, E.Ü. Basımevi, 204-209 s, İzmir. Tesch, F.,W., 1983, Der Aal, Biologie und Fischerei, Verlag Paul Parey, 340p, Hamburg und Berlin. Usui, A., 1974, Eel Culture, Fishing News (Books), Ltd.,186 p, England. Kaynak; tarim.gov.tr

http://www.biyologlar.com/yilan-baligi-biyolojisi-ve-yetistiriciligi

Sazan Balığı Biyolojisi ve Yetiştirme Teknikleri

Ilıman iklim bölgelerinin ekonomik öneme sahip türü olan sazan (Cyprinus carpio Linnaeus, 1758), sıcağı sevmesinin yanında soğuğa da dayanıklı olup, entansif yetiştiricilik için çok uygundur. Az miktarda oksijene gereksinim duyması ve yetiştirme sırasında boylama, kepçeyle yakalanma ve tartım gibi işlemlere duyarlı değildir ve kolayca yaralanmaz.4-30°C arasındaki su sıcaklığı değişimlerine kısa sürede uyum sağlar (1). Sazan müstesna bir çevre toleransına sahiptir. 20 °C’nin üzerinde optimum büyümesine karşın, uzun süre <1 °C su sıcaklığına ve ani sıcaklık değişikliklerine maruz kaldığında da yaşayabilir. Sazan ‰5 tuzlulukta (2) ve 5-9 arasındaki pH’larda rutin olarak büyümektedir (3). Tuzluluk deneysel olarak ‰12’ye çıkarıldığında da büyümesini sürdürmektedir (4). Türkiye’nin bütün bölgelerinde bulunan ve içsu balıkları üretimimizin önemli bir kısmını oluşturan türdür. Üretimin büyük kısmı Ege, İç Anadolu ve Güney Anadolu bölgesinden sağlanır. Ege bölgesindeki bazı su kaynaklarında l. yılda 350 g, 2. yılda 1500 g’ın üzerine ve 3. yılda da 2.5 kg’ın üzerine çıkabilmektedir. Sazan pazar büyüklüğüne Ege bölgesinde ikinci yılın sonunda, Avrupa koşullarında ise, bunun iki misli sürede ulaşabilmektedir (5). Aynalı sazan olarak da adlandırılan kültür sazanı, doğal sazanının kültüre alınmış formudur. Doğal sazana göre daha yüksek sırtlı, tıknaz, vücudunun büyük kısmı pulsuz, pulları vücudunun değişik bölgelerine dağılmış ve yuvarlak, hızlı gelişen ve yapay yetiştiricilik koşullarına iyi uyum gösteren ve yem değerlendirmesi yüksek olan bir türdür. Türkiye’de 1970 yılından beri yetiştiriciliği yapılmaktadır (6). Ancak, son yıllarda yeterli ilgiyi görmemektedir. 1988 yılında içsu balıkları yetiştiriciliğinin %50'sinden fazlasını (%55.48) oluştururken, son 10 yılda içsu balıkları üretimindeki payı gittikçe gerilemiş ve 1998 yılında %2.85'e düşmüştür (Tablo 1). Doğal Yaşam Ortamı, Yaş ve Büyüme Özellikleri Doğal yaşam alanı havuzlar, göller ve nehirlerdir (9). Su sıcaklığı ve yem durumuna bağlı olarak hızlı büyüyen bir balıktır. 20-25 yıl hatta 35-40 yıl yaşadıkları ve boylarının 1 m’nin üzerine çıktığı ağırlıklarının ise 25-30 kg’a ulaştığı bildirilmektedir (5,6). Beslenme Özellikleri Sazan dipten beslenen omnivor bir balıktır. Besinlerini bentik su hayvanları, planktonlar, bitki parçaları ve bitkisel artıklar oluşturur. Dipteki küçük su canlılarını çamurla birlikte alıp, çamuru geri atar. Bu nedenle, çamur içinde oyuklar açar. Büyük sazanların bazı küçük balıkları yedikleri de gözlenmiştir (10). En iyi yem alımı ve değerlendirmesi, 16-25 °C su sıcaklıklarında ve özellikle 23-24 °C'de olur (6). Üreme Özellikleri Doğal ortamda gruplar halinde, göller ve yavaş akan nehirlerde su sıcaklığı 18-22 ºC olduğunda yumurtlar. Bitkilere yapışan yumurtalardan 3-4 günde larva çıkışı olur (9). Yumurtlama Mayıs-Temmuz ayları arasında su sıcaklığı 18-20 ºC’ye ulaştığında sığ ve bol bitkili su kesimlerinde olur. Sazanın üremesinde en önemli faktör su sıcaklığı olduğundan, Kuzey ülkelerinde nadiren ürer veya hiç üremez. Yumurtlama bir haftada tamamlanır. 1 kg vücut ağırlığına 200-300 bin yumurta bırakır. Yumurtaları şeffaf ve yapışkan olup yaklaşık 1 mm çapındadır. Şişmiş yumurtanın çapı 1.6 mm kadardır. Su bitkilerinin üzerine bırakılan yumurtalar 3-4 günde (60-70 günxderece) açılır. Yumurtadan çıkan larvaların boyu, 5 mm’dir. Yumurtadan çıkan larvalar 1-3 gün süreyle tutunma organları ile su bitkilerine tutunurlar. Bu süre sonunda, su yüzeyine çıkarak yüzme keselerini hava ile doldurup, yüzmeye ve yem almaya başlarlar. Önceleri bitkisel ve hayvansal planktonlarla (algler, rotiferler, küçük kabuklular) beslenirler. Boyları 18 mm olduğunda bentik organizmalarla beslenmeye başlarlar (10). Sazan yetiştiriciliğinde Su ve Toprak Özellikleri Su Özellikleri Su miktarı (Suyun debisi) Sazan yetiştiriciliğinde en az, havuzları sürekli dolu tutacak, havuz tabanı ve duvarlarından sızmayla ve yazın buharlaşmayla oluşan kayıpları ve havuzlarda tüketilen oksijeni karşılayacak miktarda (0.5-1.0 lt/dk/ha'lık) su gereklidir. Su miktarı, havuz toprağının özelliğine ve iklim koşullarına göre değişmekle birlikte, havuz çıkışında oksijen miktarı 5-6 mg/lt'nin altına düşmeyecek şekilde olmalıdır. Havuzlara verilen su miktarı ne kadar fazla olursa stoklama yoğunluğu da o kadar fazla olur (1,5,6,11). Su kaynağı Sazan üretiminde akarsu, kaynak suyu, göl suyu, yeraltı suyu veya kısaca soğuk olmayan bütün sular kullanılabilir (5). Akarsular, yüksek miktarda oksijen ve besleyici madde içermelerine rağmen, sel ve taşkınlara açık olmaları ve tarım ilâçları sızıntılarını taşıma riskleri nedeniyle, dikkatli kullanım gerektirir. Ayrıca, evsel veya sanayi atık sularıyla kirlenme riskine ve mevsimlere bağlı olarak su seviyesindeki düşmelere de dikkat edilmesi gerekir. Gerektiğinde akarsudan alınan suyun havuzlara verilmeden önce dinlendirilmesi gerekebilir. Durgun sular sıcaklıkları nedeniyle, sazan üretiminde en çok tercih edilen sulardır. Özellikle üreme zamanında kullanılmalıdırlar. Kaynak suları oksijence fakir oldukları gibi zehirli gazlar içerme riskine de sahiptirler. Su sadece oksijen açısından fakir olduğunda, suya düşüler yaptırılmak suretiyle oksijen miktarı artırılabilir. Bu şekilde, zararlı gazların bir kısmı da uçurulabilir. Fazla miktarda zehirli gaz veya demir ve kurşun gibi ağır metal içeren sular, sazan yetiştiriciliği için uygun değildirler. Kaynak suları sel, taşkın ve yağmurlarla bulanarak mil ve çamur taşımadıkları gibi parazit ve hastalık mikrobu da taşımazlar. Artezyen suları ve pompa ile çıkarılan yeraltı suları da sazan üretiminde kullanılabilir. Ancak, yeraltı sularının yetiştiricilikte kullanılması düşünüldüğünde, maliyet analizinin iyi yapılması gerekir. Sıcaklığı uygun olmak koşuluyla birçok su kaynağının sazan üretiminde kullanılması mümkün olduğundan, sazan üretimi için belirli ölçülerle sınırlandırılmış herhangi bir su kaynağı tavsiye etmek zordur. Sazan üretiminde su kalite kriterleri Suyun kireç kapsamı ve pH değeri Havuz yetiştiriciliğinin başarılı olabilmesi, suyun doğal besin maddelerince zengin olmasına bağlıdır. Suyun besin maddesi bakımından zenginliği (doğal verimliliği), içerdiği kireç miktarına bağlıdır. Suyun kireç kapsamı, asit bağlama kapasitesi (ABK) ile ölçülür. 1 lt suda 28 mg CaO varsa, suyun asit bağlama kapasitesi, 1 demektir. Sazan yetiştiriciliğinde, ABK=1.5 (42 mg CaO/lt) olması gerekir. ABK<0.5 olan sular az verimli ve ABK=0.5-1.5 arasındaki sular orta derecede verimli ve ABK>1.5 olan sular verimli olarak sınıflandırılır. Ancak, ABK>6 olmamalıdır (5). Sazan yetiştiriciliği için pH, 5.5-10.5 optimum 7-8 arasında olmalıdır. Sudaki kireç miktarı artınca, pH değeri de artar. Ancak, pH değerinin yüksek olması, her zaman için suda fazla kireç olduğu anlamına gelmez. Fitoplankton ve su bitkileri yoğun olduğunda, özellikle yazın fotosentez sonucu ortamdaki CO2 miktarı ve buna bağlı olarak pH değeri artar. Bunun sonucunda, suyun kirecinin fazla olduğu kanısına varılabilir. Günlük ölçümlerde pH değeri, 6.5-8.5 arasında ise, sudaki kireç miktarı yeterli demektir. pH düşük olduğunda, suyun kireçlenmesi gerekir (5,11). Suda 4>pH>11 olduğunda, balık yetiştiriciliği için uygun değildir. Bu tip suları yetiştiricilik için uygun hale getirmek masraflı olur. pH<4 olan sular, balıklarda yem alımını azalttığı gibi serbest H+ iyonu oluşturmaları nedeniyle hücreleri geçirimsiz yaparlar ve ileri safhalarda balık ölümlerine neden olurlar. Ayrıca, fitoplankton ve zooplanktonların gelişmelerini durdurarak suyun biyolojik beslenme kapasitesini azaltır. Suda yeterli kireç olmaması, pH’yı düşürdüğü gibi, balıkların pul ve kemik formasyonlarında bozukluklar meydana getirir (5). Oksijen miktarı Sazan havuzlarında oksijen miktarı, 5-6 mg/lt’nin altında olmamalıdır. Havuzdaki oksijenin büyük kısmı havuza gelen suyla az bir kısmı (1.5 g O2/m2/ gün; büyük göllerde 4.8 g O2/m2/gün) da yüzey havalanmasıyla sağlanır. Havuza giren oksijen ne kadar yüksek olursa, stok miktarı da o kadar yüksek olur. Suyun oksijeninin yeterli olmadığı durumlarda, suya havuz girişinden önce şelaleler şeklinde düşüler yaptırılarak oksijen miktarının arttırılması yoluna gidilir. Havuz suyundaki oksijen sadece balıklar tarafından değil, sudaki organik maddeler, mikroorganizmalar ve geceleri de su bitkileri tarafından tüketildiğinden özellikle yaz aylarında sabahın erken saatleri oksijen yetersizliği açısından kritiktir. Suyun sıcaklığı arttıkça, oksijen tutma kapasitesi azalmaktadır. Bu nedenle, havuzlarda su sıcaklığıyla birlikte, havuz çıkış suyundaki oksijen içeriğini de devamlı izlemek gereklidir. 1 kg ağırlığındaki bir sazan için 300-500 mg O2/lt/saat gereklidir (5). Su sıcaklığı Su sıcaklığı üreme, beslenme ve metabolik faaliyetler için önemlidir. Sazan, su sıcaklığının 18-20 ºC’ye yükselmediği sularda üreme şansı bulamaz. 18-20 ºC ve üzerindeki sıcaklıklarda entansif olarak yem aldığından devamlı büyür. Bu nedenle, sıcaklığın düşük olduğu Avrupa’da 3-4 yılda yemeklik büyüklüğe gelmesine karşın, sıcak ülkelerde 1-1.5 yılda yemeklik büyüklüğe ulaşabilmektedir. Çünkü, Avrupa’da sazanın büyümesine uygun dönem 3-4 ay iken, Türkiye’de Karadeniz’de 6 ay, Ege ve Akdeniz bölgesinde ise 7-8 aydan fazladır. Bu nedenle, Türkiye’de sazan üretimi için çok uygun koşullar vardır (5, 6). Su kirliliği oluşturan çeşitli zararlı maddeler Sazan üretilen sulara evsel ve endüstriyel atık sular karışmamalıdır. Özellikle DDT (29.4 mg/lt), Aldirin, Endrin (0.057 mg/lt), Malathion (100 mg/lt), Metasytox ve civalı bileşiklerin küçük miktarları dahi öldürücü olabilmektedir. CO2 miktarı, 2 mg/lt’den fazla olmamalıdır. H2S, 0.5 mg/lt olduğunda zararlı ve 5-6 mg/lt’den fazla olduğunda da öldürücü etki yapmaktadır. 1-2 mg/lt, nitrit öldürücü etki yapmaktadır. 0.2-0.4 mg/lt amonyak yavrularda ve 0.6 mg/lt amonyak ise küçük balıklarda öldürücü etki yapmaktadır. Deterjanların etkileri türlerine göre farklı olmakla birlikte, 5.0-10.0 mg/lt’lik miktarı yumurta ve spermaları tahrip etmektedir. Fenoller, balıklar için kuvvetli zehir etkisi gösteren bileşiklerdir. Demir ve kurşun gibi ağır metaller ve bileşikleri öldürücü etki yapmaktadır. Demirli bileşikler yumurtaların üzerine çökerek yavru çıkışına engel olurlar. İyot, klor ve azot gazları da çeşitli hastalıklara neden olurlar. Katran ve yağlar, barsakları ve kan dolaşımını etkilerler. Havuz arazisi ve toprağın özellikleri Havuz yapılacak arazinin toprağı ne kadar iyi olursa, havuz da o kadar verimli olur. Su kaynağı havuz arazisinin içinde olduğunda, kökü kurutulamayan su bitkileri havuz tabanını kaplayacağından, havuz temizlenip boşaltılarak dezenfekte edilemez. Bu nedenle, su kaynağı veya su birikintileri olan yerler, havuz yapımı için uygun değildir. Havuz geçirgen olmayan killi ve balçık topraklarda inşa edilmelidir. Kumlu ve geçirgen topraklar havuz yapımı için uygun değildir. Organik maddeyle beslenen topraklar havuz yapımı için uygundur. Organik madde bakımından fakir olan topraklar ahır gübresi veya tarımsal artıklarla gübrelenmeyi gerektirir. Sazan havuzu yapılacak arazinin kara tarımına uygun olmaması, su tutma kapasitesinin yüksek olması ve toprağın doğal verimliliğe sahip olması gerekir. Sazan üretimi için; - İşletmeye yıl boyu yeterli su temin edecek akarsuya veya su kaynağına yakın, - Sel baskınlarına karşı doğal veya yapay engellerler bulunduran, - İlerideki genişlemelere uygun büyüklükte ve rüzgâr almayan, - Su sızmasını önlemek için en az l m derinlikte killi ve kireçli olan, - Büyük taş ve ağaç kökleri olmayan, - Suyun havuzlara doğal olarak akışını sağlayacak eğime sahip, - Hafriyatı kolay ve fazla hafriyat gerektirmeyen ve - Pazara ulaşımın kolay olduğu bir işletme yeri seçilmesi yapılacak masrafları en aza indirir (5). SAZAN ÜRETİMİNDE KULLANILAN HAVUZLAR Toprak havuzlar, fitoplankton, zooplankton ve diğer su canlılarının gelişmesi için uygun olduğundan, sazan yetiştiriciliğinde tercih edilmektedir. Havuz yetiştiriciliğinde, besin maddelerinin %50'si havuzlardan ve %50'si de yapay yemlerden sağlanmaktadır (12). İsrail'de verimliliğin %20'sinin havuzlardan, %20'sinin gübrelemeden ve %60'ının da yapay yemlerden ileri geldiği hesaplanmaktadır (13). Toprak havuzlar doğal besin kaynağı oldukları gibi, yatırım maliyetleri de düşüktür. Avrupa koşullarında ekstansif üretimde 600 kg/ha verimin 2/3'ünün havuz verimliliğinden ve 1/3'ünün de yapay yemlemeden kaynaklandığı kabul edilir. Buna göre, toprak havuzlarda, l kg sazan üretimi için 3-4 kg hububatla tamamlayıcı yemleme yapılması gerekir (5). Yapılış Şekillerine Göre sazan havuzları Teras şeklinde havuzlar Meyilli arazilerde kurulan, üç tarafları duvarla çevrili ve alt duvarı yan duvarlarından yüksek olan havuzlardır. Arazi meyilinin çok olduğu durumlarda yan duvarlar yüksek yapılmalıdır. Su baskını tehlikesi nedeniyle, havuzların dere ve akarsu yataklarına yapılması uygun olmaz (5,6). Baraj tipi havuzlar Akarsu eteği, bataklık ve benzeri düz yerlerde yapılan dört duvarlı havuzlardır. Havuz arazisinin toprağı yumuşak olduğundan, duvarları teras ve baraj tipi havuzlara göre daha geniş olmalıdır (5,6). Çeltik tavası şeklinde havuzlar Sel tehlikesi olmayanan küçük akarsu etekleri veya derelere enine duvar (set) inşa edilerek yapılan su toplama göletine benzer havuzlardır (5,6). Kullanım amaçlarına göre sazan havuzları Yumurtlatma havuzları Yumurtlatma havuzları; işletmenin tipine, kurulduğu arazinin büyüklüğüne ve kapasitesine göre farklı büyüklüklerde olabilir. Yumurtlatma havuzlarının işletmenin güneşli ve rüzgârsız yerine tesis edilmesi ve etrafının yüksekçe çitle çevrilmiş olması, doğal yemlerin gelişmesi ve larvaların zararlılardan korunması açısından önemlidir. Sazanların yumurtlamasında, su girişinin müstakil olduğu Dubisch ve Hofer tipi havuzlar kullanılmaktadır (5,6,11). Dubisch havuzları Dubisch tipi, en yaygın yumurtlama havuzudur. Dubisch havuzlarının etrafında meyilli duvarları boyunca 30-40 cm genişliğinde 20-30 cm derinliğinde dört tarafını çevreleyen bir kanal vardır. Havuzun ortasında yumurtlama yatakları olarak adlandırılan otlu kısım bulunur. Dubisch havuzları kare şeklinde genellikle 100 m2 nadiren 250 m2 büyüklüğündedir. Havuzun derinliği ortada 30-40 cm ve yan kanallarda 60-70 cm’dir. Dubish havuzları yumurtlama mevsimi dışında kuru tutulur. Havuzun orta kısmına suya dayanıklı sert çayır otları (Lolium perenne) ekilerek su doldurma zamanına kadar büyümeleri sağlanır. Otların boyu, 10 cm kadar olmalıdır. Damızlık balıklar otlar üzerine yumurtladıktan sonra su seviyesi düşürülerek, damızlıkların otsuz kanallarda toplanması ve buradan kolayca alınmaları sağlanır. Yumurtalar açılıp larva çıkışı olduktan bir hafta sonra larvalar, yumurtlama havuzlarının alt tarafındaki larva havuzlarına su akışıyla kayıpsız olarak alınır. Hofer havuzları Hofer havuzları genellikle soğuk bölgelerde kullanılır. Hofer havuzlarının duvarları su çıkış savağının önünde 0.8-1.0 m yüksekliktedir. Havuz tabanı yanlara doğru eğimlidir. Sığ kesim balıkların yumurtlama yeri olup, su bitkileri ile örtülüdür. Balıklar eğim nedeniyle, kendileri için uygun olan yumurtlama derinliğini ve ani hava değişikliklerinde de kendileri için uygun korunma yerini seçme şansı bulurlar. Ön yavru büyütme (larva) havuzları Larva havuzları, 100-1000 m2 büyüklüğünde, larvaların 3-8 hafta (genellikle 4-5 hafta) süreyle tutuldukları küçük ve sığ havuzlardır. Ancak, küçük olmaları kontrol açısından tercih edilmelidir (5,6,11). Yavru büyütme havuzları Yavru büyütme havuzları; yavruların 5-6 cm oluncaya kadar tutuldukları, larva havuzlarından biraz daha büyük (400 m2 ile 5 ha arasında genellikle 1 ha'dan küçük) ve su giriş-çıkışının fazla olmadığı havuzlardır. Kışı soğuk geçen ve kışlatma havuzu bulunmayan işletmelerde, yavru büyütme havuzlarının kıyı kesimlerinde derinlik 1.5-2.0 m yapılarak yavruların kışı sorunsuz olarak geçirmeleri sağlanır (5,6,11). Büyütme havuzları Bir yaşlı sazanların stoklandığı derinlikleri 1.0-3.0 m arasında değişen havuzlardır. Büyüklükleri 4000 m2’den hektarlara kadar değişir. Ancak, 400-500 m2 büyüklükte çok sayıda küçük havuz yapılması kontrolün kolay olması nedeniyle tercih edilmelidir (5,6). Bakım ve besleme havuzları İki yaşını tamamlayan sazanların stoklanarak pazar ağırlığına ulaştırılması için yoğun olarak beslendikleri havuzlardır (5). Kışlatma havuzları Kış mevsiminin uzun sürdüğü soğuk bölgelerde kullanılır. Sazan balıkları su sıcaklığı 10-12 °C’nin altına düşünce, kışlatma havuzlarına alınırlar. Kışlatma havuzlarında yemleme yapılmadığından stoklama oranı yüksek tutulur. Kışlatma havuzlarının derinliği, 2-3 m arasında, büyüklüğü ise stoklanacak balık miktarına göre değişir. Kışlatma havuzlarında stoklama; 5-10 adet /m2 S1 ve 2-4 adet /m2 S2 olacak şekilde yapılır. Oksijen tüketiminin artmaması için havuzların tabanında bitki ve çamur olmamalıdır. Ayrıca, su sirkülasyonunun iyi olması için su giriş ve çıkışı diagonal olarak yapılmalı ve su akışı yüksekten olmalıdır. Havuz duvarlarında %45 meyil olmalıdır. Su sıcaklığı 10 °C’nin üzerine çıktığında, sazanlar kışlatma havuzlarından alınır (5,6,11). Stok ve pazarlama havuzları Üretim havuzlarından hasat edilen balıkların pazarlanıncaya kadar bir kaç gün süreyle tutuldukları 500-1000 m2 büyüklüğünde, zemini toprak, beton veya taş blokaj havuzlardır. Havuzlara bol miktarda temiz su verilerek balıklardaki muhtemel çamur kokusu giderilmiş olur. Stok ve pazarlama havuzlarında tutulan balıklara yem verilmediğinden, pazarlama süresinin çok uzun olmamasına dikkat edilmelidir. Aksi halde, balıklarda ağırlık kaybı olur. Stok ve pazarlama havuzlarına 5-15 kg/m2 oranında stoklama yapılır. Su akışı, havuz suyunu en az günde iki defa değiştirecek şekilde düzenlenir. 1 kg balık için 10-15 lt/dk'lık su akışı, çamur kokusunun giderilmesi için yeterli olur (5). Damızlık havuzları Damızlık havuzlarının büyüklükleri işletmenin damızlık ihtiyacına göre değişir. Derinlikleri, 1 m kadardır. Damızlık havuzlarına verilecek su temiz ve sıcaklığı 15-17 °C olmalıdır. Üreme dönemi yaklaştığında su sıcaklığı çeşitli uygulamalarla 18-20 °C'ye çıkarılır. Sazan Havuzlarının Yapısal Özellikleri Havuz büyüklüğü Küçük havuzlar, büyük havuzlardan daha verimlidir. 10 hektardan büyük havuzlar da iyi bakım ve gübreleme ile 1 hektar büyüklüğündeki havuz kadar verimli olabilir. Büyük havuzlarda mekanizasyon, verimli ve ucuz işgücü temin eder. Ancak, hastalıklarla mücadele bakımından büyük havuzlar daha masraflıdır. Büyük havuzlarda dezenfeksiyon zordur. Sazan havuzları alabalık havuzlarına göre daha büyüktür. Ancak, son yıllardaki eğilim, az sayıda büyük havuz yerine çok sayıda küçük havuz kullanma şeklindedir. Küçük havuzların en önemli avantajı, denetimin kolay olması ve herhangi bir hastalık görülmesi durumunda az sayıda balığın zarar görmesidir. Ancak, havuz büyüklüğünü su, arazi, toprak özellikleri ve işletmenin tipi gibi değişik faktörler etkilediğinden havuz büyüklüğüyle ilgili kesin bir ölçü vermek zordur. Asya'dan Uzak-Doğuya gidildikçe sazan havuzları küçülmektedir. Avrupa'da 5.000 m2'den büyük, Güney Avrupa'da ise 4-5 hektara varan büyüklüktedir. Çinde 1.000-4.000 m2 arasında olan sazan havuzları, sazanın en iyi geliştiği Java adasında, 30 m x 50 m boyutlarındadır. Afrika'da aile işletmelerinde ise daha küçüktür. Görüldüğü gibi sazan havuzlarının büyüklüğü bölgenin özelliklerine göre değişmektedir (5,6,11). Havuz derinliği Sazan havuzlarının derinliği de arazi ve toprak özellikleri, iklim durumu ve hafriyat giderleri gibi ekonomik faktörlere bağlıdır. Genel kural, balık büyüdükçe havuz derinliğinin arttığıdır. Büyük sazanlar 30 cm'den daha sığ kıyıları kullanamazlar. Büyük sazanların yerleştirildiği havuzlarda sığ kıyılar mümkün olduğu kadar az olmalıdır. Büyütme havuzlarının derinliği 50-100 cm besleme havuzlarının derinliği ise, 150 cm civarında olmalıdır. Sığ havuzların faydaları olduğu kadar zararları da vardır. Faydaları; - Daha iyi ışık geçirgenliği ve daha yüksek sıcaklık sağlamaları, - Fitoplankton gelişmesini teşvik etmeleri, - Daha iyi su sirkülasyonu ve daha iyi havalanma sağlamaları ve - Az hafriyat gerektirdiklerinden ucuz olmaları şeklinde sıralanabilir. Sakıncalı yönleri ise, - Soğuk bölgelerde havuz yüzeyinin buz tutması nedeniyle buz tabakası altında kısa sürede oksijen yetersizliği görülmesi, - Saz ve kamış gibi sert su bitkilerinin gelişmesinin hızlı ve büyük miktarda olması, - Havuza gelen suyun azalması veya kısa vadeli kesilmesi durumunda alçalan su seviyesinin balıklar için zararlı olabilmesi, - Doğal yem üretimi için havuzlara verilen gübrenin büyük kısmının sazlar ve kamışlar tarafından tüketilmesi ve - Küçük balıkların sazlar ve kamışlar arasına yerleşen yılan ve kaplumbağalar tarafından zarar görme riski olarak sayılabilir (5,6). Havuz duvarları - setler Sazan havuzlarının duvarlarının meyili; duvarın hafriyatına ve yığılacak toprak miktarına, toprağın yapısına, havuz büyüklüğüne ve bölgenin iklim koşullarına göre 1/2-1/4 arasında değişir. Meyil 1/2'den fazla (b>45°) olduğunda, duvar toprakları havuz içerisine dökülür. Havuz alanı büyüdükçe meyil de 1/2'den 1/4'e düşer. Duvarların dış tarafında 1/1'lik meyil olması yeterlidir (5). Havuz duvarları yığma toprak olduğunda, iyi sıkıştırılmış olmalıdır. Toprağın yığıldığı taban kısmında ot, humus tabakası ve çalı benzeri bitkiler bulunmamalıdır. Yığma yapılacak yüzeydeki ot ve bitkiler 15-20 cm derinliğe kadar temizlenir. En iyisi, duvar yapılacak kısımda 1.0-1.5 m genişliğinde ve 30-40 cm eninde bir şerit açmak ve killi toprağı bu şerit üzerine yığmaktır. Yeterince killi toprak bulunamazsa, duvarın 40-50 cm genişliğindeki kısmının killi topraktan yapılması uygun olur. Duvar toprağı az killi ve geçirgen ise duvar daha kalın yapılmalı ve ot tohumu ekilip kuvvetlendirilerek erozyon önlenmelidir (5). Havuz yapımında taban verimli, yan duvarlar ise verimsiz topraklardan yapılmalıdır. Havuz duvarları, %5-10 oturma ve çökme payı dikkate alınarak su seviyesinden 40-60 cm kadar yüksek olmalıdır. Havuz duvarlarının taban ve üst kısımlarının genişliği, arazinin meyiline, toprağın yapısına, havuzun büyüklüğüne, işletmenin tipine ve kapasitesine bağlı olarak değişir. Yemleme ve hasatın kolay olması için havuz duvarlarının üst kısımları geniş olmalıdır. En iyisi birkaç havuza hizmet edecek şekilde havuz aralarında 3-4 m genişliğinde, betondan veya sertleştirilmiş setler yapılmasıdır. Bu şekilde, araç geçişi de sağlanmış olur. Sızmaya ve çatlamaya neden olacağından, havuz duvarlarına ağaç dikilmemelidir. Rüzgârın oluşturacağı toprak erozyonunu önlemek için ağaç dikilmesi gerekiyorsa, duvarların arka tarafında emniyetli mesafe bırakılmalıdır (5,6) Çevre kanalları Sazan havuzlarındaki çevre kanalları, besin maddelerinin su akıntısıyla havuzdan akıp gitmesini önlemek ve havuzları sel ve taşkından korumak için yapılır. Çevre kanalları, balık hasatının rahat yapılabilmesi için hasat çukuruna devamlı su sağlanmasında da yardımcı olur. Çevre kanallarının derinliği ve genişliği, havuzun büyüklüğü ve suyun debisine göre değişir. Çevre kanallarının yapımında yağmur suyu da dikkate alınmalıdır. Çevre kanallarının meyili, kanalın derinliğine bağlıdır. Kanal derinliği arttıkça meyil azalır. Çevre kanallarının kenar meyili genellikle 1/1'dir. Ancak, gevşek topraklarda ve büyük su akıntısı tehdidi olan yerlerde meyil, 1/1.5 olmalıdır. Aşınma nedeniyle, çevre kanallarının havuz duvarlarına çok yakın olarak inşa edilmemesi gerekir. Kanallardaki aşınmayı önlemek için kanal tabanına kil takviye edilir. Çevre kanalları su sızdırdıklarında, havuzlar tam olarak kurutulamayacağından, iyi bir bakım ve dezenfeksiyon yapılamaz. Çevre kanallarının su sızdırması durumunda, havuzdaki su seviyesi düştüğü gibi havuzun çukur yerleri su ile dolduğundan, buralardaki saz ve kamışların sürekli büyüme olanağı bulmaları nedeniyle, ot savaşı engellenir (5). Havuz tabanı Sazan havuzlarının tabanında ‰3 meyil olması yeterlidir. Eğim, ‰1'den az olduğunda, havuz suyu tamamen boşaltılamaz. ‰5'den fazla meyil olduğunda, havuzun verimli çamur tabakası derinlere doğru kayar. Havuz tabanının ortasında ana drenaj (su boşaltım) kanalı bulunur. Kanalın büyüklüğü ve derinliği havuz büyüklüğüne göre değişir. 1-3 ha büyüklüğünde havuz için 45-60 cm derinlik ve 90-140 cm genişlik yeterlidir. Havuzların bakım, dezenfeksiyon ve gübreleme işlemlerinin makinayla ve kolaylıkla yapılmasını sağlamak için havuz tabanında sayıları havuz büyüklüğüne göre değişen ve ana drenaj kanalına açılan kenardan ortaya doğru balık sırtı şeklinde boşaltım kanalları bulunur (5). Su girişi ve çıkış savakları Su akışının kontrolü, havuza yabancı ve zararlı balık girişini engellemek için gerekli önlemlerin alınmasına olanak sağladığından, havuza su girişinin mümkün olduğu kadar yüksekten olması arzu edilir. Havuzdan su çıkışı, boşaltım savakları ile sağlanır. Boşaltım savakları havuz suyunun seviyesinin ayarlanmasına ve havuz suyunun boşaltılmasına hizmet eder. Çıkış savağı, ahşap veya betondan yapılır. Çıkış savağı, ana drenaj kanalının sonunda ve havuz duvarının alt kısmından (duvardan) biraz içeridedir. Duvarla savak arasındaki mesafenin en az 30-50 cm olması önerilir. Su çıkış savağı dikdötgen prizma şeklinde olup, arka arkaya üç kapağın konulmasına yarayan 3 yiv (yuva) bulunur. 1. yive balıkların kaçmasını engellemek için demir tel ızgara, 2. ve 3. yivlere 10-20 cm genişliğinde ve üst üste konulduğunda su sızdırmayacak şekilde birbirine geçmeli tahta kapaklar yerleştirilir. 1. yive yerleştirilen tel ızgara havuzdaki su derinliği kadar yükseklikte olabileceği gibi su yüzeyinden tabana doğru belli bir yüksekliğe kadar da olabilir. Tahta kapaklar, havuzdaki su seviyesini ayarlamaya ve havuz suyunu tabandan veya üstten boşaltmaya yarar. Su çıkış savağının tabanına balıkların zarar görmemesi için tercihen plastik su tahliye borusu monte edilir (5). Balık toplama yeri ve hasat çukuru Balık hasat çukuru, ana tahliye kanalının bitiminde su çıkış savağının önünde ana tahliye kanalı genişletilerek ve derinleştirilerek daha derin ve geniş kanal şeklinde yapılabilir. Hasat çukurunun tabanı ve duvarları taş blokaj veya betondan yapılır. Çevre kanalından sürekli gelen taze suyla beslenme şansı ve çevre kanalının bir parçası olarak düşünülmesi nedeniyle, hasat çukuru genellikle havuz dışına yapılır. Bu durumda, su çıkış borusunun çapı, 25-30 cm olmalıdır.Hasat çukurunun boyutları, havuzun büyüklüğüne ve işletmenin kapasitesine (hasat edilecek balık miktarına) bağlı olarak değişir. 10 ha büyüklüğündeki bir havuz için 0.5-1.0 m eninde ve 2.30-2.00 m boyunda bir hasat çukuru yeterlidir. Hasat çukurunun temel özelliği, hasatın kolay yapılmasını sağlamasıdır. Hasat çukurunda hasat edilen balıklar, yakınındaki toplama yerine taşınarak taze suya yerleştirilirler. Böylece çamur kokusundan arındırılmış olurlar (5,6). SAZAN HAVUZLARININ BAKIMI VE GÜBRELENMESİ Sazan Havuzlarının Bakımı Sazan havuzlarının bakımı günlük, aylık ve yıllık olarak yapılır. Sazan havuzlarının bakımı kısa ve uzun süreli onarımları ve verimi arttırmak için yapılan işleri kapsar. Havuzların kısa süreli bakımı; su giriş-çıkışının, su boşaltım savağının ızgaralarının, kanal ve havuz duvarlarının ve balık ölümlerinin kontrolünü içerir. Yıllık bakım; sonbaharda balık hasatından sonra havuzların onarımını ve verimi artırma çalışmalarını kapsar. Boşalan havuzların kış boyunca gereken bakım ve onarımları yapılarak, bir sonraki üretim periyoduna hazırlık yapılır. Doğal gıdanın önemli kısmını oluşturan zooplantonlarla havuz tabanındaki sinek larvaları ve kurtların yeterli miktarda gelişmesi için havuz tabanı kurutulup sürülür. Toprağın aktif hale getirilmesi için kireçleme yapılır (5,6). Havuz tabanının kurutulması Havuz tabanının verimi, 5-10 cm'lik çamur tabakasından ileri gelir. Verimli olan bu tabaka kalın olduğunda kuruyuncaya kadar beklemelidir. Kalınlığı nedeniyle kuruma sağlanamıyorsa, fazla çamur paletler veya havuz kenarından çalışabilen ekskavatörler yardımıyla havuzdan alınmalıdır. Havuz tabanından alınan çamur atımayıp, havuz duvarlarının üzerine veya uygun bir yere yığılır. Önce, birkaç defa sönmemiş kireçle muamele edilir daha sonra fosfatlarla karıştırılır. Bu çamur yığını birkaç yıl sonra kompoze çamur olarak yavru havuzlarının gübrelenmesinde kullanılır. Havuz tabanının kurutulmasında en büyük rolü, ana ve tali drenaj kanalları oynadığından, yıl boyu gelen çamurla tıkanmış olabilirler. Boşaltılıp temizlenmeleri gerekir. Balık hasat çukuru da çamurla dolmuş olabileceğinden, temizlenir. Su tahliye boruları da kontrol edilerek varsa arızaları giderilip gelecek üretim sezzonuna hazır hale getirilirler. Havuz tabanının kurutulmasının temel amacı, çamur içerisindeki organik maddenin oksijen ile mineralizasyonunun sağlanması ve bitki besin maddesi haline dönüşerek gelecek yılın doğal gıda üretimi için kullanılmaya hazır hale getirilmesidir. Havuz tabanının kuruda kalacağı süre çamurun miktarına ve yapısına, havuzun özelliğine ve iklim koşullarına bağlıdır. Yeterli havalanma olması için 8-14 günlük kuruma süresi yeterlidir. Çok kısa süre yetersiz, çok uzun süre ise doğal gıda üretme özelliğinin kaybolmasına (steril olmasına) ve rüzgârlarla sürüklenmesine neden olur (5,6). Havuz tabanının sürülmesi Havuz tabanındaki çamur kurutulurken, havuz tabanının sürülmesi ihmal edilirse, sadece havuz tabanının yüzeyindeki toprak havalanır. Havuz tabanındaki toprağın sürülmesi birçok yönden faydalıdır. 1- Toprağın ufalanmasını sağlayarak havalanma yüzey alanını genişletir. Oksijen girişini kolaylaştırarak gerçek kuruma sağlanır. Böylece, mineralizasyon toprağın daha derininde ve hızlı olur. 2- Çamur tabakası sürülmezse, çatlar. Oluşan çatlaklarda nem tutulur ve havalanma engellenir. Geçirgen topraklarda çatlaklar geçirimsiz tabakaya kadar ulaşır ve havuz tabanı su sızdırır duruma gelir. Yağmur sularıyla yıkanan besin tuzları çatlaklardan aşağılara iner. Çamur tabakasının sürülmesi, bu olumsuzlukları engeller. 3- Fazla miktarda ot gelişmişsazan havuzları boşaltıldığında, kalın bir bitki tabakası havuz tabanını örter. Bitkilerin altındaki çamur tabakası kuruyamaz. Havuz tabanının kuruyup havalanabilmesi için bitkilerin parçalanması gerekir (5,6). Havuz tabanında verimli olan 5-10 cm'lik çamur tabakasının işlenmesi gerekir. Sürme işlemi, özellikle kumlu tabanlarda derin yapılırsa verimsiz tabaka üste çıkmış olur. Bu durumda, havuz tabanı hem verimsiz hale gelir hem de su sızdırır (5,6). Havuz tabanının kireçlenmesi Sonbaharda balık hasatından sonra havuz tabanının kireçlenmesi, aktiviteyi artırmak, dezenfeksiyonu ve gübrelemeyi sağlamak için yapılır. Havuz tabanında yeterli çamur varsa, sönmemiş kireç kullanılır. Su ile birleşince, kireç kaymağına dönüşen sönmüş kireç havuz tabanındaki toprağı tutarak verimli hale getirir. Ayrıca, virüsleri, balık kurdu ve sazan biti gibi parazitlerle bulaşıcı mikropların ölmesini sağlar. Dezenfeksiyon için %85 oranında CaO içeren sönmemiş kireç balık hasatından sonra 2.000-2.500 kg/ha olacak şekilde ufalanarak nemli havuz tabanına serpilir. Kuru havuz tabanına serpilecek sönmemiş kireç, toprağın aktivitesini sağlayamayacağı gibi dezenfeksiyon etkisi de göstermez. Dezenfeksiyon için verilecek toplam kireç miktarı, 8-15 gün aralıklarla 2-3 defada verilmelidir. Çamurun aktif hale gelmesi için de kirecin aralıklarla verilmesi gereklidir. Bir defada fazla kireç verilmesi tabanı verimsiz hale getirir. İşin kolayına kaçarak kireç torbalarının kümeler halinde dökülmesi, kirecin yanmasına neden olur. Kirecin dezenfeksiyon ve gübreleme etkisi yetersiz kalır (5,6,14). Sazan Havuzlarında Ot Mücadelesi Sazan havuzlarındaki yabani otların; - Balıkların hareket alanını daraltma, - Havuz tabanının balıklar tarafından karıştırılmasına engel olma, - Doğal yem üretimini geliştirmek için verilen gübrelerin büyük kısımını tüketme, - Balık düşmanları (kaplumbağa, yılan, zararlı kuşlar v.b.) için barınak oluşturma, - Havuzların denetimini ve hastalıkların gözlenmesini zorlaştırma, - Havuzları gölgelendirerek ışığın tabana ulaşmasını engelleme, - Geceleri oksijen tükettiklerinden özellikle yaz aylarında sabahları oksijen azlığına neden olma ve - Balık hasadını ve havuzu kuruya alma zamanında havuz tabanında yapılacak bakım çalışmalarını zorlaştırma gibi sakıncaları olduğundan, başarılı bir sazan yetiştiriciliği için su bitkileri ile mücadele edilmesi gerekir (5,6,11). Mekanik yöntemle ot mücadelesi Havuzdaki saz ve kamış miktarı havuz derinliği arttıkça artar. Havuzlar kuruya alındığında, orak, tırpan veya büyük işletmelerde ot biçme makinası kullanılarak biçilmeleri gerekir. Havuz kenarlarındaki otları yok etmek için yakma veya büyük baş hayvanları otlatarak yenilebilenleri yedirmek gerekir. Ancak, bu otların çoğu hayvanlar tarafından tüketilmediğinden, fazla miktarda biçilmeleri gerekir. Kimyasal yöntemle ot mücadelesi Kimyasal ot mücadelesi, işçi ücretleri çok pahalı olan yerlerde uygulanabilir. Ot mücadelesinde kullanılacak kimyasal maddelerin seçiminde; - Balıklara etkisi, - Bitkilere etkisi, - Doğal yemlere (fitoplankton ve zooplankton) etkisi ve - Fiyatı dikkate alınmalıdır. Kimyasal ot mücadelesinde; - Havuz toprağının sterilize edilmesi, - Uçaktan ilâçlama ve - Kimyasal maddelerin havuzda çöktürülmesi teknikleri kullanılabilir. Toprağın sterilize edilmesi, ekonomik olmadığı gibi toprağın verimliliğini de azaltır. Kökü derin olmayan bitkiler için bileşimlerinde %80 etkicil madde bulunan bitki öldürücüler (herbicid) kullanılabilir. Bunlar suda 5-10 g/lt dozda hazırlanarak pülverizatörlerle püskürtülürler. 1 lt eriyik, 10 m2 için yeterlidir. En uygun uygulama zamanı, yağmurlu havalardır. İyi sonuç alınabilmesi için mekanik mücadele (biçme) yapılmış olmalıdır. Kökü derinde olan bitkiler için suda tamamen çözünen ve kısa sürede toprağa geçen sodyum klorat (NaClO3) kullanılır. Ticari olarak Atlacide ismiyle satılmakta ve %59 oranında NaClO3 ihtiva etmektedir. Bir diğer herbicid olan Ekron %60 oranında NaClO3 ihtiva etmektedir. Gerek Atlacide ve gerekse Ekron yanıcı olduklarından, geriye kalan miktar (%39 ve %40) yanıcı olmayan madde ilave edilir. 200-300 g Atlacide veya Ekron 1 lt suda eritilir ve pülverizatörle püskürtülür. Uçakla mücadele büyük havuz arazilerinde yapılır. Uçakla mücadelede, içinde 2-4 Dichlorphenoxy acetate ihtiva eden ve ester ilave edilerek kullanılan Shell-8 ilâcı püskürtülür. Özellikle seyrek dağılmış küçük ve genç bitkiler üzerinde etkilidir. Kimyasal maddeleri suda çöktürme yöntemi, havuzdaki derin köklü ve kuvvetli bitkilerin yok edilmesinde kullanılır. Geniş yapraklı bitkiler için 2-4 Dichlorphenoxy Acetate kullanılır. Scirpus (sandalye sazı), Cyperus (şehvet veya venüs otu) ve Tipha cinsi otlar için 2-4 Dichlorophenoxy Acetata ester katılırak kullanılır. Polygonu (çaban değneği) ve benzeri bitkiler için 2-4-5-T veya 2-4-5- Trichlorophenoxy Acetate kullanılır. Potamogeton (su sümbülü) ve Ceratophyllum için sodyum arsenit ve bazı alg filizleri için CuSO4 kullanılır. Biyolojik ot mücadelesi Biyolojik ot mücadelesinde, Çin kökenli sazanlar kullanılır. Bunlardan en çok tercih edileni, ot sazanıdır (Ctenopharyngodon idella). Larva döneminde zooplanktonla beslendikten sonra 3-10 cm olduklarında, bitkisel gıdalarla beslenmeye başlarlar. 1 kg canlı ağırlık artışı için 25-35 kg yumuşak su altı bitkisi veya 20-30 kg (türe bağlı olarak 60 kg’a kadar) su üstü bitkisi tüketirler. Böylece değersiz olan su bitkilerini değerli balık etine dönüştürürler. Ot miktarına bağlı olarak 150-200 adet/ha ot sazanı stoklanabilir. Ot sazanlarının gelişmeleri de iyidir. Kuvvetli fitoplankton gelişmesi olan havuzlarda gümüş sazanı (Hypopthalmichthys molitrix Valenciennes) kullanılır. Gümüş sazanları yumurtadan çıktıktan 10-12 gün sonra suyu süzerek fitoplanktonla beslenmeye başlarlar. 250 g ağırlığındaki bir gümüş sazanı saatte 30-35 lt su filtre eder. 35-45 mg/lt alg bulunan bir havuzda saatte 1.3 g taze alg tüketir. Sazan Havuzlarının Gübrelenmesi Sazan havuzlarında gübreleme; - Balık üretimi, rüzgâr, toprağa sızma, yıkanma ve havuzdaki kaba bitkiler tarafından harcanan doğal besin maddelerinin (fitoplanton ve zooplanton) tekrar havuza kazandırılması ve - Düşük asit bağlama kapasitesi (ABK) ve pH değerlerinin yükseltilmesi ile tesbit edilmiş besin maddelerinin serbest kalarak kullanılabilir hale gelmesi için yapılır (5,6,11). İnorganik gübreler Kireçli gübreler Havuzların kireçle gübrelenmesi; - Havuz toprağı ve buna bağlı olarak havuz suyunun asitliğinin giderilmesi, - Havuz suyunun asit bağlama kapasitesinin yükseltilmesi, - Suya CO2 temin edilmesi, - Toprakta bağlı bulunan bitki besin maddelerinin serbest kalması, - Bitkisel ve hayvansal organizmalar için gerekli Ca++ miktarının temini, - Havuz suyundaki Na, K ve Mg iyonlarının zararlı etkilerinin giderilmesi, - Sudaki organik ve inorganik asitlerin nötralizasyonu ve - Nitrifikasyon (amonyumlu bileşiklerin nitrit ve nitrata dönüşümü) amacıyla yapılır. Kireçle gübrelemede; kireç taşı (CaCO3), sönmemiş kireç (CaO), sönmüş kireç (Ca (OH)2) ve kalsiyum siyanamid (CaCN2) kullanılır. Kireç; - Kuru havuzun tabanına, - Havuzdaki suya ve - Havuza akan suya karıştırılır. Ancak, solungaç çürüğü hastalığının kontrolü için havuz suyunun, havuz toprağının ıslahı ve parazit kontrolü için havuz tabanının kireçlenmesi daha uygundur. Havuz tabanına uygulanacak kireçleme, balık hasadından sonra ve havuz tabanı hafif nemli iken yapılır (Tablo 2). Tablo 2’den de görüldüğü gibi havuz tabanına verilmesi gerekli kireç miktarı 250-4000 kg/ha arasında ve ortalama 750 kg/ha’dır. Parazit kontrolü için ise, 100-1500 kg CaO/ha veya 1000 kg CaCN2/ha verilmesi uygundur. Havuz toprağının ıslahı için 200-400 kg CaO/ha verilmesi önerilmektedir. ABK’ni 1 birim artırmak için 200-300 kg CaO/ha gereklidir. CaO, ince öğütülmüş olarak nemli havuz toprağına serpilmelidir (5,6,11,14). Kireçtaşı CaCO3 kullanıldığında, Tablo 2'deki değerlerin 2 katı kullanılmalıdır (14). Havuz suyunda pH>6.5 olduğunda kireçleme yapılması gerekmez. pH<6.5 olduğunda birkaç günde bir eşit miktarda 200 kg/ha CaO verlimesi gerekir. Çiftlik gübresiyle gübrelenen ve yoğun besleme yapılan küçük havuzların suyu kireç bakımından fakir ise, her ay 170-220 kg/ha CaO havuz yüzeyine serpilmelidir (5,6,14). Havuzlara kireç uygulaması, - Toprağın organik ve inorganik bileşikleri ve bitki besin maddelerinin fosforla birleşip stabil bileşikler oluşturmaması için fosfatlı gübre kullanımından ve - Balıkların ölmemesi için havuzlara balık stoklanmasından en az 2-3 hafta önce yapılmalıdır (5,6,11). Fosfatlı gübreler Havuzlara fosfatlı gübrelerin kullanılması için kireçleme işleminden sonra belirli bir süre geçmesinin yanı sıra havuzların otsuz olmasına da dikkat edilmelidir. Ot yoğun olursa, fosforun büyük kısmı otlar tarafından kullanılacağından balıklar için hiç bir yararı olmaz. Sazan havuzlarında fosfatlı gübre olarak süper fosfat veya saf fosfor asiti bakımından süper fosfata eşdeğer olan Thomas unu yada Rhenaniaphosphat ve Hyperphos kullanılır. Thomas unu suda geç eridiğinden, Mayıs-Haziran aylarından itibaren verilmelidir. Kullanılması gereken fosfatlı gübre miktarı, bileşimlerindeki P2O5 miktarına göre değişmekle birlikte, 50 kg/ha P2O5 olacak şekilde hesaplanır. 300 kg/ha süper fosfat veya Thomas unu, 250 kg/ha Rhenaniaphosphat ve 200 kg/ha Hyperphos kullanıldığında, 50 kg/ha P2O5 verilmiş olur. Havuzlar yeni inşa edilmişse miktarlar iki katına çıkarılır. Bu gübreler ayrı ayrı veya birlikte (Şubat’ta Thomas unu, Mayıs’ta süper fosfat gibi) uygulanabilirler. Havuza akan suda eritilerek verilebilecekleri gibi, havuz yüzeyine toz halinde serpilerek de verilebilirler (5,6,11). Azotlu gübreler Azotlu gübreler havuzun doğal verimliliğinde protein yapı taşı olarak görev yapar. Ancak, ekonomik olup olmadıkları tartışılmaktadır. Çamurlu topraklarda bulunduğu gerekçesiyle, Avrupa’da kullanımından vazgeçilmiştir. Azotlu gübre kullanılması gerektiğinde, %20 azot ihtiva eden sıvı amonyak (NH3) tercih edimlmektedir. İsrail’de 4 birim Azot ile 1 birim fosforun iyi sonuç verdiği ve 2 haftada bir azotlu gübrelerden amonyum sülfatın 500 kg/ha olarak uygulandığı bildirilmektedir. N:P, 4.1 veya 6:1 olduğunda iyi sonuçlar alınmaktadır. Suyun asitliğinin düşük olduğu havuzlarda sıvı amonyak, alkali özellikteki sularda ise nispeten asitidik olmasından dolayı amonyum sülfat kullanılması uygundur. Bataklık havuzlar sülfat bakımından zengin olduklarından, sülfatlı gübre kullanılmasına gerek yoktur (5,6,11). Organik gübreler Çiftlik gübresi Havuzlara uygulanması gereken çiftlik gübresi miktarı, 5-30 ton/ha arasında değişir. Şerbet halinde birkaç m3/ha olarak verilmektedir. Kullanılması gereken en uygun gübre veya şerbet miktarı, yetiştirici tarafından uygulamaların sonuçlarına göre saptanır. Çiftlik gübrelerinde fazla miktarda amonyak bulunduğundan pH’yı yükselterek balık zehirlenmelerine neden olacağından, Kış aylarında veya İlkbahar başlangıcında verilmeleri gerekir. Kümes hayvanlarının gübreleri havuzlarda 48 saatte çözündüklerinden inek gübrelerinden daha iyidir. Çiftlik gübreleri içinde bulunan ve çiftlik hayvanları tarafından sindirilmemiş besin maddeleri balıklar tarafından değerlendirilmektedir. Bu nedenle, çiftlik gübresi verildiği günler havuzlardaki balıklar yemlenmezler. Balık bulunan havuzlara çiftlik gübresi verilirken, gübre tüm havuz sahasına yayılmayarak belirli yerlere kümeler halinde (0.04 m3/ha) ve haftada bir dökülmelidir. Aksi halde fazla oksijen tüketerek balık ölümlerine neden olurlar. Özellikle yazın sıcaklık nedeniyle havuzdaki oksijen miktarı da düşeceğinden, Kışın veya İlkbahar başlangıcında verilmelidir. Uzun süre yapay gübre kullanılarak entansif üretim yapılan havuzlarda çiftlik gübresi kullanılmasına gerek yoktur. Çitlik gübreleri genellikle yavru havuzlarında doğal yem (fitoplankton ve zooplankton) üretmek amacıyla kullanılırlar. Bu amaçla, içinde birkaç cm su bulunan havuz tabanına 5-10 m’de bir yığınlar halinde dökülürler. Daha sonra su seviyesi yükseltilerek plankton gelişimi sağlanır. Yavrular yerleştirilmeden önce su seviyesi normal durumuna yükseltilir ve planktonların havuzlardan akıp gitmemesi için su çıkışına ince gözlü elekler yerleştirilir (5). Yeşil gübreler Haziran-Temmuz’da su doldurulacak yavru havuzlarının tabanı İlkbahar’da larva veya yavru yerleştirilmesinden yaklaşık 2 hafta önce sürülerek, hububat tohumları (bakla, yonca, burçak, vb.) ekilir. Bunlar azot toplayıp depo ederek havuz tabanını ıslah ederler. 20-30 cm yüksekliğindeki bu bitkiler çürüyüp gübre olurlar. Çürümeyi hızlandırmak için kireç kullanılabilir. Yoğun yeşil gübre kullanılması oksijen yetersizliğine neden olabileceğinden, dikkatli olunması ve miktarın iyi düzenlenmesi gerekir. Havuzların gübrelenmesinde, aşağıdaki konulara itina gösterilmesi gerekir. - Kireç iyice öğütülerek nemli havuz tabanına dağıtılmalıdır. - Kullanılacak kireç miktarı, çamur tabakasının kalınlığına göre belirlenmelidir. - Thomas unu İlkbahar başlangıcında süperfosfat Yazın kullanılmalıdır. - Süperfosfat ve kireç farklı zamanlarda kullanılmalıdır. - Tavuk gübresi kullanıldığında, miktar az olmalıdır. - İdrar havuz tabanına serpilmeli, hayvan gübresi kümeler halinde veya çamurla karıştırılarak uygulanmalıdır. - Yeşil gübreleme, havuz kuruya bırakılıp tabanı sürüldükten sonra yapılmalıdır. - Tek başına kireçleme, gübreleme için yeterli olmadığından, diğer gübreler de kullanılmalıdır (5). SAZAN YEMLERİ VE BESLEME Sazan yetiştiriciliğinde en çok uygulanan yöntem, en eski olmasına rağmen durgun su yetiştiriciliğidir. Sazanlara verilecek günlük yem miktarı; havuzda mevcut doğal yemin miktarına ve balık populasyonunun besin maddesi ihtiyacına bağlıdır. Havuzdaki doğal yemin miktarı; - Havuzun verimliliğine, - Çevre koşullarına ve - Mevsimlere bağlı olarak değişir. Besin maddesi ihtiyacı ise, - Su sıcaklığına, - Balık büyüklüğüne ve - Stoklama oranına bağlıdır. Bu faktörler dikkate alınıp sazan havuzlarında tamamlayıcı yemleme yapılır (5). Tamamlayıcı Yemler Yeşil bitkiler Sazanlar yeşil yemlerin genellikle yumuşak kısımlarını tüketirler. Ancak, yeşil yem bitkileri, tek başına tamamlayıcı yem olarak kullanılmazlar. Genellikle rasyon içerisinde verilirler. Sulu yemler Sazan yetiştiriciliğinde tamamlayıcı yem olarak kullanılan suyu yemler, her türlü mutfak artıklarından oluşur. Kök ve yumru yemler Kök ve yumru yemlerden en çok kullanılanı, patatestir. İnsan tüketimi için kullanılmayan küçük ve parçalanmış patatesler, sazan beslemede kullanılır. Patatesin su kapsamı yüksek olduğundan, 4 birim patates 1 birim mısıra eşdeğerdir. Dane yemler Dane yemler, sazan beslemede kullanılan en önemli tamamlayıcı yemlerdir. Fiyatları zamana ve bölgeye göre değiştiğinden, insan tüketimi için değeri az ve fiyatı uygun olan dane yemler balık yemi olarak kullanılır. Dane yemler kırılmış veya ıslatılmış (yumuşatılmış) olarak özellikle büyüme mevsiminin başlangıcında ve henüz balıkların iştahının az olduğu zamanda verilirler. Yaz sonunda sular ısındığında, kırılmadan ıslatılmış olarak verilirler. Baklagil daneleri proteince zengindir. Bileşimindeki alkoloidler nedeniyle ahır hayvanları için uygun olmayan acı bakla, sazan için zararsız ve oldukça değerlidir. Mısır, sazan için uygun bir dane yemdir. Mısırla besleme yapılırken mısırın öğütülmesine gerek yoktur. Öğütme sonunda hazmolması yükselmediği gibi lezzeti de azalmaktadır. Mısır kaba yemle karıştırılacaksa, öğtülmesi veya kırılması faydalı olur. Arpa, daima ıslatılmış olarak verilmelidir. Arpa tek başına tamamlayıcı yem olarak veriliyorsa, sert arpa hariç öğütülmesi gerekmez. Buğday, %15 protein ve %74.3 nişasta değerlidir ve hemen hemen mısırla aynı besleme değerine sahiptir. Bazen çiğnenmeden ve hazmolmadan dışarı atıldığından, kırılması gerekebilir. Ancak, kırma işlemi, lezzetini azaltmasına rağmen, tüketim miktarını ve ağırlık artışını önemli düzeyde etkilemez. Buğday, mısırın yerine kullanıldığında %7-10 oranında fazla verilmesi gerekir. Pirinç, mükemmel bir sazan yemi olup, %85-89 oranında hazmolur. İnsan tüketimi için uygun olmayan kırık pirinçler ve pirinç artıkları sazan yemi olarak kullanılabilir. 4.5-8.0 kg pirinçle 1 kg ağırlık artışı hesaplanır. Yulaf, tek başına tamamlayıcı yem olarak kullanılmaz. Lezzetli olması nedeniyle, karma yemlerde mısırın 3/4'ü yerine kullanılabilir. Mısırın tamamı yerine kullanıldığında, mısırın 3/4'ü kadar ağırlık artışı sağlar. Yulaf ortalama %11.5 protein ihtiva eder ve nişasta değeri 58'dir. Dane yemler, düzenli rasyonlar içinde verilmelidir. Proteince zengin yemler karbonhidratça zengin yemlerle birlikte verilmelidir. Karma yemlerdeki proteinin 1/7-1/8'inin dane yemlerle karşılanması uygundur. Değirmencilik kalıntıları Değirmencilik kalıntıları ortalama %12 ham protein içerirler. Yaklaşık olarak 4 kg değirmencilik kalıntısı ile 1 kg sazan üretimi hesaplanır. Pelet yemler Pelet yemler, sazan üretim tekniğine göre tamamlayıcı yem veya tam yem olarak kullanılırlar. Normal pelet yemler 1-3 dk içerisinde suda eriyip dağıldıklarından, diğer yemlere üstün özelliklerini kaybederler. Karma pelet yemlere %4-5 oranında buğday glüten unu katılması, peletlerin en az 20 dk suda dağılmadan kalmalarını sağlar. Buğday glüten unu pelet bağlayıcı özelliğinin yanı sıra rasyona protein katkısı da sağlar. Glüten unu pahalı olduğundan, rasyona %10-12 oranında iyi öğütülmüş buğday unu da katılabilir. Peletin suda dağılmaması rasyona katılan buğdayın ıslatılma derecesine bağlıdır. %3-5 oranında buharla preslenen peletler, suda yaklaşık 20 dk dağılmadan kalırlar. Pelet bağlayıcı olarak buğday glüten unu kullanılmasınnın başlıca sakıncaları; pahalı olması, proteininin lisin ve metionince fakir olması nedeniyle dengelenmesinin zor oluşu ve yaş olarak kullanılması zorunluluğudur. Pelet yem rasyonlarına %10-15 oranında balık unu katılması, üretim miktarını etkiler. Rasyona katılan balık unu %20'yi geçtiğinde, miktarı önemli miktarda artmaktadır. Ancak, balık unu artışı ile elde edilen balık üretimi artışını ekonomik açıdan değerlendirmek gerekir. Bunun yanı sıra protein kaynağı olarak balık unu kullanılmadığında da önemli sorunlar yaşanmaktadır. En önemli sorun, alternatif protein kaynağı bulmaktır. Balık ununa göre ucuz olan değirmencilik kalıntıları ile yemi ucuzlatmak mümkündür. Entansif sazan üretiminde protein ve enerji kapsamı yüksek yemler kullanılır. Sazan yemlerinin yapısal özellikleri Tablo 3'de toplu halde verilmiştir. Sazanların Yemlenmesi Sazan balıklarına verilecek günlük yem miktarı; - Balık büyüklüğü, - Su sıcaklığı, - Su miktarı, - Su kalitesi (suyun O2 miktarı), - Stoklanan balık sayısı, - Besleme süresi ve - Üretim tekniğine göre düzenlenir. Balık ağırlığına göre verilecek yem miktarı, Tablo 4'de gösterilmiştir. Pratik olarak su sıcaklığının1/10'u oranında (25 °C su sıcaklığında %2.5, 20 °C su sıcak-lığında %2) yemleme yapılabilir. Yemin fazla sayıda öğünde verilmesi iş gücünü artır-makta ancak, yemin iyi değerlendirilmesini sağlamakta ve büyümeyi artırmaktadır. Yetiştiricilikte sabah ve akşam üzeri olmak üzere iki yemleme uygulanmaktadır (6). SAZANLARDA YAVRU ÜRETİM TEKNİKLERİ Sazan üretiminde; kontrolsüz, yarı kontrollü ve tam kontrollü olmak üzere üç şekilde yavru üretimi yapılabilir (5,6) Kontrolsüz Yavru Üretim Teknikleri Doğal sulardan yumurta ve larva toplama Sazanın doğal olarak bulunduğu su kaynaklarının kıyı kesimlerindeki otlar yumurtlama mevsiminde kontrol edilir. Yumurtlama işlemi gerçekleştiğinde, yumurtalı otlar toplanıp yetiştirme havuzlarına getirilir. Larva çıkışı burada sağlanır. Yumurtadan çıkan larvalar ince gözlü tülbent kepçelerle toplanırlar. İkinci bir uygulama ise, su kaynaklarının kıyı kesimindeki otlar üzerindeki yumurtalardan çıkan ve kıyıda sürüler halinde dolaşan larvalar ince gözlü tülbent kepçelerle toplanır. Doğal sulardan yumurta ve larva toplama, Uzakdoğu ülkelerinde uygulanmaktadır (5). Yetiştirme havuzlarında yavru üretimi Farklı büyüklüklerdeki balıkların karışık olarak bulundukları yetiştirme havuzlarında, üreme olgunluğundaki balıklar havuzun sığ ve otlu kısımlarına yumurtlarlar. Larva çıkışı aynı havuzda olur. Ancak, bu yöntemde oldukça fazla miktarda yumurta ve larva kaybı olur. Havuzda yumurtlama için gerekli otlu kısım yoksa, havuzun sığ kesimlerine ot yerleştirilir. Yumurtlama işlemi olunca otlar larva çıkışı için başka havuza nakledilir. Bu yöntem, Japonya’da yarı kontrollü olarak uygulanmaktadır. Ot ve ot benzeri naylon kırpıntılar bambu kamışın ortasına bağlanmakta ve yumurtaların yapışması sağlanmaktadır. Bambu kamış, yumurtaların yapışması için su altında kalacak şekilde yerleştirilir. Yapay ot materyali yumurtlama zamanında sık sık kontrol edilerek, yumurtlama olduğunda yumurtaların açılması için larva havuzlarına nakledilir (5). Yarı Kontrollü Üretim Yapay yuvalarda yavru üretimi Bu yöntemde, çeşitli yapay yuvalar (çam dalları, ot veya sap balyalar) birkaç adet olacak şekilde damızlık balıklarla birlikte havuza yerleştirilir. Damızlıklar yumurtalarını bırakınca, yapay yumurtlama yuvaları başka bir havuza yerleştirilerek açılma burada sağlanır. Diğer bir uygulama ise, yumurtlama işleminden sonra damızlıkların havuzdan alınması ve larvaların yem alma devresine kadar aynı havuzda tutulmasıdır. Bu işlem, büyük bir havuzun köşesinde birkaç metrekarelik küçük bir havuzcuk düzenlenerek de yapılabilir. Havuzun kapısı açılarak yem alabilir duruma gelen larvaların büyük havuza dağılması sağlanır (5). Hapa ve kakabanlara yumurtlatma ve yavru üretimi Bu sistemde yavru üretimi, stok havuzlarına yerleştirilen 1 m derinliğinde ve havuza bambu sırıklarla tutturulmuş hapa adı verilen bez havuzlarda gerçekleştirilir. Güney-Doğu Asya ülkelerinde uygulanan bu sistemde, bez havuzun tabanına ot yerleştirilir. Su sıcaklığı 18-20 °C’nin üzerine çıktığında, akşam üzeri damızlık sazanlar havuza yerleştirilir. Yumurtlama genellikle ertesi sabah olur. Ancak, yumurtlamayı kontrol altına almak (yumurtlamayanların da yumurtlamasını sağlamak) için 1-2 gün beklenir. Daha sonra, yumurtalı otlar buradan alınarak açılma havuzlarına nakledilirler. Hapalara benzeyen ve kakaban adı verilen bir sistem de Endonezya ve civarındaki ülkelerde kullanılmaktadır. Kakabanlar 20-30 m2 büyüklüğünde, sert tabanlı çamursuz, milsiz ve otsuz havuzlara yerleştirilir. Kakabanlarda yumurta toplayıcı materyal olarak taze çayır otları, lifli bitkiler veya yapay lifler kullanılabilir. 1-2 m uzunluğunda ve 4-5 cm çapında üzerine yumurtlama lifleri bambu sırıklar arasına yumurtlama lifleri sıkıştırılır. Bunların 6-7 tanesi biraraya getirilerek kaldırılabilecek kadar bir küme oluşturulur. Hazırlanan bu kakabanlar bambu sırıklar üzerine yerleştirilerek havuza bırakılırlar. Bambular kakabanları su içerisinde yüzer durumda tutarlar. Ancak, liflerin ağırlığı ile bir miktar su içerisine batarlar. Her kakaban için 5-8 adet dişi damızlık hesaplanır. Kakabanlar büyük havuzlarda 5-6 m boyunda sırıklara asılarak yerleştirilebilir. Sırıklar 50-60 cm yüksekliğinde iki kazık üzerine oturtularak havuzlara su doldurulduğunda kakabanlar suyun 10-15 cm altında kalmış olur. Damızlıklar havuzlara yerleştirilince, havuza az miktarda su akışı sağlanır. Daha sonra kakabanlar yumurtlama olup olmadığı açısından kontrol edilirler. Yumurtlama olunca, yumurtalarla dolan kakabanlar açılma havuzuna nakledilip yerlerine yeni kakabanlar yerleştirilir (5). Yumurtlama havuzlarında yavru üretimi Dubisch ve Hofer, en çok kullanılan yumurtlatma havuzlarıdır. Yıl boyu kuruda kalırlar. Havuzlara su doldurulmadan önce, kireçle dezenfekte edilirler. Yumurtlama havuzlarında su sıcaklığı 18-20 °C’nin üzerine çıktığında, Damızlık balıklar, yetiştirme veya damızlık havuzlarından alınırak eşeysel olgunluk açısından tek tek kontrol edilirler. Damızlıklar yumurtlama havuzlarına yerleştirilmeden önce 15 dk süreyle tuz banyosunda tutulurlar. Bu şekilde, yumurtadan çıkacak yavrulara deri ve solungaç parazitlerinin bulaşması önlenmiş olur. Yumurtlama havuzlarına yerleştirilen damızlıklar 24-28 saat sonra yumurtlarlar. Yumurtlama faaliyeti, havuz dışından da gözlenebilir. Damızlık dişiler damızlık erkekler tarafından takip edilir. Dişi ve erkek balıklar takip sırasında otlar üzerinde dönmeye başlarlar. Dişiler sırt yüzgeçlerini açarak dolaşırlar. Yumurtlama anından önce su yüzeyinde köpüklenme görülür. Yumurtlama sırasında su şakırtısı duyulur. Yumurtlama oyunu adı verilen bu su şakırtısı sırasında dişi balık yumurtalarını otlar üzerine atar ve yumurtalar erkek balığın döktüğü sütle döllenir. Yumurtlama partiler halinde olduğundan, 5-10 saat sürer. Bu süre sonunda, otlar kontrol edilir. Otlar üzerinde yoğun yumurta görüldüğünde, yumurtlamanın bittiği anlaşılır. Havuzdaki su seviyesi düşürülerek damızlık balıkların Dubisch havuzunun yan tarafındaki otsuz kanallara inmesi sağlanır. Damızlıklar buradan kolayca alınırlar. Larvalar 4-5 gün bu havuzlarda kalırlar. Besin keselerini tüketip yüzme keselerini havayla doldurduklarında, dışarıdan yem almaya hazır hale gelirler ve larva havuzlarına nakledilirler (5). Tam Kontrollü Yavru Üretimi (Yapay Üretim) Yapay üretim için damızlık stok, ebeveynleri iyi kalitede olan bireylerden seçilerek muhafaza edilir. Yapılacak seçimde; - Hızlı büyüme, - Yemi iyi değerlendirme, - Yağ oranının düşük olması ve - Hastalıklara karşı dayanıklılık dikkate alınması gereken başlıca özelliklerdir. Damızlık stok seçildikten sonra havuzlara yerleştirilir. Erkek ve dişi balıklar ayrılarak stok yoğunluğu, hektara 500-1000 balık olacak şekilde düzenlenir. Balıklar, %15-18 oranında hayvansal protein içeren %20-25 proteinli pelet yemle beslenir. Pelet yemler; %2 vitamin karışımı ve %1 mineral madde de içerir. Vitaminlerden özellikle A ve E bulunmalıdır. Üremeden iki hafta önce balıklara %5-10 oranında çiğ et veya katı pişmiş yumurta verilir. Balıklar günde vücut ağırlıklarının %2-5’i oranında beslenirler. Eşeysel olgunluğa ulaşmış balıklar 35- 70 cm boy ve 2500-10.000 g ağırlıktadır. Avrupa’da dişi balıklar 3-4, erkek balıklar 2-3 yaşında eşeysel olgunluğa ulaşırlarken, tropik iklimlerde dişiler 1-2, erkekler 1 yaşında olgunlaşırlar. Olgun dişi balıkların karın kısmı geniştir. Olgun erkek balıkların karın bölgesine basınç uygulandığında süt kolay bir şekilde alınıyorsa, hipofiz enjeksiyonu için en uygun zamandır. Sazan balıklarında tam kontrollu yavru üretimi, hipofiz uygulamasıyla gerçekleştirilir.. Hipofiz bezi balıkların kafalarından çeşitli yöntemlerle kışın veya en iyisi İlkbaharda çıkarılır. Hipofiz bezi çıkarılacak balıklar 1 kg veya daha ağır olmalıdır. Doğada bu ağırlığa ulaşmış olan sazanlar 3 yaşından büyüktürler (5,6,15). Hipofizin çıkarılması ve muhafazası Hipofiz bezi, burgu şeklindeki özel aletlerle iki gözün ortasından burgulanmak suretiyle alınabileceği gibi kafanın çeşitli şekillerde (örneğin; kafatasının keskin bir testere veya bıçak ile yatay olarak) açılması ile de alınabilir. Hipofiz orta beynin hemen altında Cellaturcica adı verilen kemik odacık içerisinde yer alır. Mercimek tanesi büyüklüğünde ve beyaz renktedir. Bir pens yardımıyla itana ile çıkarılır. Çıkarılan hipofiz bezi aseton içerisinde 10-12 saat ve oda sıcaklığında da 10-12 saat bekletilip kurutularak, buzdolabında muhafaza edilir. 4-5 saatlik asetonda bekletme süresinin amaca uygun olduğu bildirilmektedir (5,6,15). Hipofiz uygulanacak balıkların yönetimi - Balıklar yumurtlamadan bir gün önce kuluçkahaneye taşınır. - Yumurtlayacak balıklar inorganik materyalden yapılmış tanklara yerleştirilir. - Dişi ve erkek balıklar kuluçkahanede ayrılarak plastik yada beton tanklara alınır. - Alan istekleri, 0.5-1 m2 /bireydir. - Tanklar, 5-10 m2 büyüklüğünde ve 1-1.2 m derinlikte olmalıdır. - Su ihtiyacı, balık başına dakikada 4-6 lt/dk'dır. - Suyun oksijen içeriği, 6-8 mg/lt olmalıdır. - Su sıcaklığı, 20- 22 °C olmalıdır. - Sağımdan önce sakinleştirici verilebilir. - Sakinleştirici olarak 1:10.000‘lik MS 222 (Sandoz) kullanılır. - Sakinleştirici uygulandıktan 5-10 dk sonra balıklar yüksek düzeyde oksijen içeren taze suya transfer edilir. Hipofiz enjeksiyonu - Dişilerde ovülasyonu, erkek bireylerde ise süt üretimini teşvik etmek için sazan hipofiz hormonu kullanılır. - Hipofiz, dişiler için her kg vücut ağırlığına 4-4.5 mg olarak uygulanır. - Sazan hipofizi havanda toz haline getirilerek ‰ 6.5‘luk tuz çözeltisinde çözülür. - Her balık için 2 ml tuz çözeltisi kullanılır. - Dişilere hormon uygulaması, iki aşamada yapılır. - Yumurta alımından 24 saat önce, hormonun %10 ‘u uygulanır. - Yumurta alımından 12-14 saat önce, su sıcaklığı 21-22 °C olunca, hormonun %90’ı uygulanır. - Enjeksiyon, ince uçlu bir iğne ile sırt kasları arasına yapılır. - İğne çekilmeden önce enjeksiyon bölgesine hafif bir masaj yapılarak, enjekte edilen çözeltinin dışarı çıkması önlenir. - Ovülasyon periyodu esnasında açık kalacak olan yumurta kanalından olgun yumurtaların dökülüp kayıp olmasını önlemek için ikinci hormon enjeksiyonu yapılırken ovidukta dikme işlemi uygulanır. - Ovidukt’un dikilmesi işlemi, ameliyatlarda kullanılan gereçlerle yapılır. - Erkek balıklara hormon uygulaması Yrd. Doç. Dr. A. Şeref KORKMAZ

http://www.biyologlar.com/sazan-baligi-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

İSTİRİDYE BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Aynur LÖK - Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü Bornova-izmir Mollusca bireylerinin tüketimi insanoğlunun tarihi ile yakından ilgilidir. Bugün arkeolojik verilerden de anlaşılacağı gibi, deniz kıyısında yerleşim alanları oluşturmuş insanların balık avlamadan önce bu sabit canlıları tükettikleri bilinmektedir. Mağaralarda çok miktarda yenmiş midye ve istridye kabukları bulunmuş; ve bunların bir kısmından kolye yapılmışlardır. Doğal ortamlardan toplanarak tüketim ilk günden bu güne kadar gelmektedir. İlk kültür çalışmaları 17. yüzyılda Japonlar tarafından ele alınmıştır. Bambu kamışları dikerek istridyelerin bunların üzerine tutunmasını sağlayarak yetiştirmişlerdir. Yine bambu kamışlarından sal yaparak denizde sadece dikey değil yatay olarak da yetiştiriciliği başlatmışlardır. Bu dönemde yavruların çoğu doğadan toplanmaktadır. İnsan kontrolü altında ilk yavru üretimi 1879 yılında ele alınmıştır. 1920’de ise kültüre alınacak boya kadar yetiştirilmişlerdir. Bugün birçok ülke yarı kontrollü olarak dipte, kazıklarda, halatlarda, rafta ve sallarda yetiştiricilik yaparken, tam kontrollü olarak yumurtadan pazar boyuna kadar istiridye üretimini de başarılı bir şekilde yapmaktadırlar. Istiridye yetiştiriciliğinde söz sahibi olan ülkelerin birkaçını ve yetiştirdikleri türleri sıralayacak olursak şöyledir; Japonya Crassostrea gigas Fransa Ostrea edulis, Crassostrea angulata, C. gigas Amerika Crassostrea virginica Portekiz Crassostrea angulata Filipinler Crassostrea eradelis Avustralya Crassostrea commercialis Ingiltere Ostrea edulis İnsan gıdası olarak yararlanılan kabuklu su canlıları görüldüğü gibi dış ülkelerde önemli bir yer tutmaktadır. Ülkemizde ise kabuklu deniz canlılarının tüketimi sadece deniz kıyısı olan bölgelerde yaygındır. Kıyı harici şehirlerimizde bu kabuklu canlıların pazarlandığını görmek sanırız pek mümkün değildir. Bu kabuklu su canlıları son yıllarda ülkemizde tanınmaya başlanmıştır. Ülkemizde tüketiminin pek fazla olmamasına rağmen dış talebin yüksek olaması nedeni ile bazı ihracatçılar bu canlıları doğadan toplatarak Italya, Ispanya, Yunanistan gibi ülkelere pazarlanmaktadır(Alpbaz, 1993). İstridyenin Sistematikdeki Yeri Phylum: Mollusca Classis: Bivalvia (Lamelibranchiata) Ordo: Filibranchiata Familia: Ostreidae Genus: Ostrea (Linne, 1758) Species : Ostrea edulis (Linne) Ostrea lurida (Carpenter) Ostrea angasi (Sowerby) Ostrea chilensis (Philippi) Genus: Crassostrea (Sacco, 1897) Species: Crassostrea gigas (Thunberg) Crassostrea virginica (Glein) Crassostrea angulata (Lamarck) Crassostrea rhizophorae (Guilding) Crassostrea madrasensis (Preston) Ülkemiz sularını temsil eden tek tür Ostrea edulis’tir. Marmara Denizi, Ege Denizi, Akdeniz ve Karadeniz’in Istanbul Boğazı ile birleştiği noktada görülmektedir. -Genus: Crassostrea (Sacco, 1897) Olgun istiridyelerde kabuklar karınlı ve uzundur. CaCo3’ın depolanması nedeniyle kabuklar yapraksı görünümdedir, ve sol kapağın karınlı alanı içerideki canlının gelişmesine imkan verir. Sağ kapakçık tamamen düzdür. C. gigas’ta süslü yapıda kapak mevcuttur. Ovipardırlar ve büyük üreme kabiliyetine sahiptirler. Intertidal zonda yaşarlar. Tuzluluk değişimlerine dayanıklı olduklarından acı sularda kolonize olabilirler. C. gigas Pasifik Okyanusu kökenlidir. Ayrıca S.S.C.B.’nin Vladivostok Denizi’nde, Sacolin Adası’nda, Japonya’da lokal 2 ırkı vardır. Iwata bölgesinde, Hiroşima’da, Kore’de, Kuzey Amerika’da (Alaska’dan, Kalifornya’ya kadar) yayılım gösterir(Korringa, 1976a). Bazı araştırıcılar C. gigas ve C. angulata’nın aynı tür olduğunu belirtirler. Portekiz türünün C. gigas’tan türediğini, 15-17. yüzyıla kadar ticaret seferleri yapan tahta gemilere yapışarak Avrupa’ya gelip yerleştiklerini söylemektedirler. Bununla birlikte bu iki türün farklı özellikler gösterdiği belirlenmiştir. Bunlar; solunum metabolizması, küçük zerrecikleri tutma özelliği, büyüme kabiliyeti, üreme şekilleri, farklı hastalıklar karşısındaki durum fizyolojik olarak her iki ırkın az da olsa farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. -Genus: Ostrea (Linne, 1758) Kabuk oval şekilli olup, belirsiz kanca burunlu (gagalı), yaprak şeklinde, sarımsı kahverengi renge sahiptir. Sol kabuk hafif küp, sağ kabuk yassı görünümdedir. En önemli türü O.edulis olup max. 12cm, genellikle 6-7cm uzunluğunda olurlar. Yetişkin türlerde bireyin şekli yuvarlaktır. Sınırlı bir üreme vardır ve larvipardır. Tuzlu sularda yaşayıp bulanıklılığa karşı toleransı azdır. Doğal ve kültür yatakları daima denizin içerisinde olmalıdır(Infralittoral zon). Bu daha çok Kuzey Avrupa türü olup Norveç’ten Fransa’ya kadar (Ingiltere, Almanya, Hollanda, Irlanda ve diğer ülkeler) uzanır. Daha güneyde Ispanya kıyıları ile Fas’ın güney ucuna kadar yayılmışlardır(Korringa, 1976b). Akdeniz’de Fransa, Italya, Sicilya’dan Karadeniz’e kadar uzanır. Ülkemizde sahil ötesi kumlu, çamurlu veya kayalık bölgelerde yaşarlar. 2-İSTRİDYENİN BİYOLOJİSİ Morfolojik olarak Ostrea edulis dairesel şekilli iki kabuktan meydana gelmiştir.Her iki kabuk dorsal kenarlarından boynuza benzeyen ligamentlerle birbirine bağlanmıştır. Ligamentin esnekliği kabukların açık durmasını sağlar. Bu, hasta yada ölü istridyenin karakteristik bir özelliğidir. Açılmış kabukların canlılığı herbiri ayrı fonksiyona sahip olan iki kısma ayrılmış adductor kası tarafından kontrol edilir. Adduktor kası merkezdedir ve her iki kabuğa sıkıca yapışmış durumdadır. Vücut kısmı addüktör kası ile mafsal arasında uzanır. Kalp, bağırsak, böbrek, mide bu bölümdedir. Gonadlar da buradadır. Üreme zamanında gonadlar tüm yüzeyi kaplayarak krem beyaz görünüm alırlar. Manto, vücut kısmının her iki yanını kaplayan düz bir dokudur ve kabuk kenarı boyunca sabit olarak uzanır. Manto kenarlarında bulunan materyalin ilavesi sonucu kenar kısmında kabuk oldukça gelişmiştir. İstridye kabuklarının %95’den fazlası kalsiyum karbonattır. Manto vücudun iki yanında kabukla vücut arasında bir örtü gibi bağ dokuya asılıdır. Bu nedenle bir ada gibidir. Mantonu uçları üç yaprak şeklindedir. Bunlardan iki sıra kabuk üretiminde görev alırlar, içteki ve en geniş olanı vücut ile kabuk arasında perde görevi yapar. Mantonun öbür ucundaki yapraklar ayrı ayrı veya birlikte hareket ederek suyun manto içine akışını kontrol eder, bu durumda kabuklar yuva gibidir. Manto bölgesine giriş manto uçlarının birleşmesi ile sınırlandırılır. Küçük organizmaların girmesine ve suyun atılmasına olanak verir. İstiridye solungaçları vücudun 2/3’ünü sarar. Belli aralıklar ile birbirine bağlanmış küçük filamentlerden oluşur. Su, manto boşluğundaki su alma bölümünden filamentler üzerinde bulunan kırbaç biçimindeki sayısız sillerin hareketi ile su tüplerine hareket eder. Bunlar sadece suyun hareketini sağlamaz, aynı zamanda istiridyenin besinin oluşturan küçük parçaları da sudan filtre eder. Bu süzülen su, solungaç tüplerine geçer ve oradan su verme bölümüne, en sonunda manto boşluğundan dışarı atılır. Solungaçlar dört adet yarı ay şeklinde tabakalardan ibarettir. Manto uçlarının birleşmesi, manto kısmını manto odası ve solungaçları içeren geniş bir oda küçük bir boşaltım odası olmak üzere ikiye ayırır. Ayrıca bir boşaltım kanalı içerir. Bu manto ile vücudun sağ yanı arasında bulunur ve istiridyelerin özellikle çamurlu ortamda yaşamasına yardımcı olur(Walne, 1974). Solungaçlar basit bir süzgeç mekanizması değildir. Aynı zamanda komplex bir ayırma aygıtı gibi olup, uygun gıdanın yeterli miktarda ayırım ve değerlendirilmesini yapar. Gıdasını teşkil edecekler ağıza, diğerleri atık bölgeye liflerin yardımı ile yollanır. Çok iri olanlar mantonun altına düşürülür (Walne, 1974). Kabuklularda solungaç yapısı birbirlerine benzemesine karşın farklılık filamentlerin bağlantı şeklinde olup, Mytilus edulis’te filamentler arası organik bağlara rastlanmaz. Fakat istiridyelerde bu olay yukarıda görüldüğü gibi bulunmaktadır. Örneğin akivadeslerde bu filament bağlantılarının derecesi istiridyelerde bulunanlardan çok daha yüksektir. İstiridyenin sağ kabuğu düzdür ve larva metamorfoza ulaştığında kendini sol kabuk üzerinde zemine tespit eder. Uygun koşullarda istiridyeler bütün gün boyunca kabuklarını açıp su içerisindeki planktonları ve zerrecikler halindeki organik maddeleri, hatta su içerisindeki mineraller maddeleri bile süzerek gıda olarak kullanırlar(Claus, 1981). Böylece su içerisindeki organik maddeleri ete çeviren canlılar olarak önem kazanırlar. Su akımının esas rolü şüphesiz ki beslenme üzerinedir. Fakat bunun yanında su, sindirim sisteminde ve böbreklerde oluşan atıkları uzaklaştırmaya yarar ve ayrıca canlıya O2 sağlar. İstiridyelerin filtrasyon hızını sıcaklık, suyun debisi ve partikül konsantrasyonu etki eder. 3-İSTİRİDYELERDE ÜREME İstridyeler eşeyli üreme gösterirler. Üreme organları erkek ve dişi gametleri oluşturur. Bunların üreme mevsimi ilkbahar sonu ile sonbahar arasında olup havaların ısınmasıyla başlar, soğumaya başlaması ile sona erer. Her iki seksdeki gonadlar birçok hayvanda bulunan ile karşılaştırıldığında basit yapıdadır. Sindirim sistemi üzerinde yerleşmiş durumdadır. Avrupa istiridyesi, Ostrea edulis, olgun durumda iken gonadlar 2 veya 3mm kalınlığında bir tabaka biçimindedir. Seksler arasındaki farklılık yumurta ve sperm varlığından hariç dış görünüşten belli olamaz. 3.1 İstiridyelerin Gonad Gelişim Safhaları İstiridyelerin gonad safhalarını belirlemek için alınan histolojik örneklerde gonad aşamaları beş grup altında değerlendirilmektedir(Cole 1942; Brausseau, 1995; Garcia-Dominguez ve ark., 1996, Yolkolu, 2000). Bu gruplar: Safha 0 Dinlenme Safha 1 Ilk Gametogenesis Safha 2 Olgunlaşmaya başlama Safha 3 Döl atımına hazır Safha 4 Kısmı olarak döl atımı olarak sınıflandırılır. 3.1.1 Dinlenme safhası Bu safhada olan bireylerde istiridyelerin cinsiyetinin belirlenmesi açısından histolojik olarak herhangi bir ip ucu yoktur. Ortamda cinsiyeti belirleyici olan germ(cinsiyet) hücreleri bulunmamaktadır. 3.1.1.1 Testis Safha 1: Ilk gametogenesis safhasındadır. Bu özellikte olan örneklerde foliküler küçüktür, yuvarlak veya oval şekillidir. Bağ dokusunun kapladığı alan geniştir. Spermatagonialar bir arada ve koyu renklidir. Safha 2:Foliküller oldukça büyümüştür. Bağ dokusunun kapladığı alan iyice azalmıştır. Spermatozoalar merkeze doğru yönelmiştir ve kırmızı şeritler halinde kuyruklar belirgindir. Safha 3: Istiridyelerin döl atımına hazır olduğu safhadır. Foliküller şişip birleşmiş ve çoğunluğu tamamen spermatazoa ile doludur ve kuyrukları kırmızı renktedir ve açıkca belirgindir. Maturasyon ile incelmeye başlamış olan folikül duvarlarının iç kısmına doğru spermatositler ve spermatidler sıralandırılmışlardır. Serbest spermatazoalar follikül lümellerine tamamen yerleşmişlerdir. Çok sayıda hareketli spermatazoa görülmektedir. Bağ dokusu alanı azalmıştır. Safha 4:Foliküller tamamen boşalmış ve dinlenme safhasına geçilmiştir. Bu da ortamda inaktif olan spermatagoniumlardan anlaşılmaktadır. Foliküller arası bağ dokusu iyice gelişmiştir. 3.1.1.2 Ovaryum Safha 1: Foliküller başlangıçta küçük, boş ve belirgin değildir. Folikül duvarları, gelişen oositler ve kök hücreleri ile belirginleşmiştir. Oogonia ve primer oositler küçüktür ve yumurta sarısı yoktur. Bu aşamadaki primer oositlerin çekirdeği büyüktür ve belirgindir. Sık demetler şeklinde folikül duvarına doğru yapışma olmaktadır. Oogenesis ilerlemektedir. Birkaç büyük oositin uzamaya başlaması ile genç oositler bölünmektedir. Safha 2: Oositler, lumenlere doğru genişlemiş ve yığılmaya başlamıştır. Sekonder oositler yoğun miktarda görülmektedir. Primer oosit ve serbest oosit birkaç tanedir. Bu serbest oositler, lümel merkezinde görülmektedir. Hala folikül duvarları ile bağlantılı olan uzamış oositler ile hemen hemen olgunlaşmış olan oositler yoğun olarak bulunmaktadır. Oositler konik ve oval şekildedirler. Bağ dokusunun alanı iyice azalmıştır. Safha 3: Birleşmiş foliküller, bir çekirdekçiği ve çekirdeğinin gözüktüğü polygonal şekilli, tamamen serbest olan oositler ile doludur. Sekonder oosit bir kaç tanedir. Safha 4: Oositler olgunlaşmış atıma hazır hale gelmişlerdir. Bağ dokusu tekrar belirginleşmeye başlamıştır. Ayrıca oositlerin şekli hekzogenal hale gelmiştir. Bazı boşalmış ve yıkıma uğramış foliküller bulunmaktadır. Avrupa istiridyesi, Ostrea edulis sukseksif hermafroditizm gösterir. Seksüel olgunluğa ilk ulaştığı zaman gonad normal olarak bir erkek gibi gelişir ve sperm verir. Gonad spermi bıraktıktan sonra dişi safhasına geçer ve sperm yerine yumurta üretir. Bu düzenli bir şekilde tüm yaşamı boyunca devam eder. Erkek tarafından dışarı bırakılan spermalar dişi tarafından su alma kanalı ile alınarak yumurtalar dişinin içinde döllenir. Döllenmiş yumurtalar 8-10 gün kadar dişinin palial boşluğunda kuluçkalandıktan sonra dışarıya serbest yüzen veliger larva durumunda bırakılırlar(Alpbaz ve Hindioğlu, 1991). Avrupa istiridyesinin döl verimi üzerine sıcaklığın, besinin, büyüklüğün ve yaşın etkisi büyüktür Avrupa istiridyesinin larva boyu 150-190µm büyüklüktedir. 120-130µm büyüklükte larvalar görülse de, yetiştiricilikte büyük larvalar alınır. Küçük larvalar elenir. Böylece daha dayanıklı ve sağlıklı bireyler elde edilebilir. Suya bırakılan veliger larvaları velumları sayesinde hareket ederler. Besin olarak fitoplanton tüketirler. 10-15 gün pelajikte yaşamlarını sürdüren larvalar 290-300µm ve bazen de 360µm büyüklükte iken zemine inerek, hayatlarının geri kalan kısmını sürdürecekleri sert bir substratuma kendilerini tespit ederler. Larvanın kuru ağırlığı hareketli dönemi boyunca 1µg’dan 4µg’a çıkar. Bunun %75-80’i kabuk ağırlığıdır. Yeni bırakılmış bir larvanın kuru ağırlığının %14’ü glikojen, %15,5-22,5’i yağdır. Crassostrea genusuna ait istiridyeler ise 100 milyonun üzerinde yumurta dökebilmektedirler. Bu yumurtaların hepsi aynı zamanda değil, üreme dönemi boyunca bırakılırlar. Crassostrea gigas’da ise dişi birey yumurtalarını deniz suyuna bırakır ve erkek bireyin bıraktığı spermalar ile su içinde döllenme olur. Yumurtalar yaklaşık 50µm büyüklükte olup çok küçüktürler. Yumurtalar ovaryumda iken armut şeklindedir. Ovaryumdan bırakılıp su ortamında döllendikten sonra spiral şekil alır. Birinci ve ikinci polar vücut görünerek yarılma devam eder. Gelişme, morula, blastula ve gastrula safhalarına doğru ilerler. Veliger safhada larvanın velumu ortaya çıkar ve aktif hareket etmeye başlar. Daha sonra D şekilli larvaya dönüşür. Larvada umbo oluştuğunda umbo safhasındadır ve kabuk uzunluğu 0,2mm’ye ulaştığında metamorfoz başlar(Bardach ve ark., 1972). Larva metamorfoz aşamasına geldiğinde anacına benzer bir hal alır. Her iki genusda da benzer belirti olan göz noktası ve ayağın görülmesi metamorfozun en önemli işaretidir. Zemine inen larvada velum kaybolur ve yüzme hareketi ayak ile sürünme hareketine dönüşür. Uygun substrat bulduğunda kendini sol kabuğundan salgıladığı özel bir salgı ile oraya yapıştırarak sesil hayatı başlamış olur. Hareket kabiliyeti artık bitmiştir. 4-İSTİRİDYE YETİŞTİRİCİLİĞİ İstiridye kültüründe yavru bireyler ya kuluçkahanelerde üretilerek ya da doğal alanlardan toplanarak elde edilmektedir. Kuluçkahaneden yavru üretimi gerçekleştirilirse, genetik seleksiyonlar yapılarak hızlı büyüyen, zor şartlara karşı dayanıklı, et verimi fazla, hastalıklara karşı dayanıklı bireylerin elde edilmesi söz konusu olabilmektedir(Rodriguez ve Frias, 1992). Doğal ortamdan toplanan yavrularda ise böyle bir seleksiyon şansı yoktur. 4.1. Kuluçkahaneden Yavru Temini Bu kültür yönteminde kıyısal alanda bir kuçkahane binasının olması gerekmektedir. Bir istiridye kuluçkahanesinde filtre odası, fitoplankton üretim birimi, anaç, larva ve yavru üretim birimi olmalıdır. 4.1.1. Deniz Suyu İstiridye kültüründe suyun filtrasyonu önemli bir konudur. Anaç ve yavru biriminde kullanılan suyun 40-60µm’lik kum filtrelerinden geçmesi yeterli olurken, fitoplankton ve larva üretiminde kullanılacak suyun 20, 10, 5, 1µm’lik kartuj filtrelerinden geçerek partiküllerden ve suda bulunabilecek diğer organizmalardan ayrılması gerekmektedir. Bazı üreticiler deniz suyu ile gelebilecek bazı organizmaların istiridye larvaları tarafından besin olarak değerlendirilebileceğini düşünerek kaba bir filtrasyon yapmaktadırlar. Fakat üretimi riske atmamak için iyi bir filtrasyon ve sterilizasyon önemlidir. Suyun iyi filtre edilmiş olması U.V. ışınları ile yapılacak sterilizasyon etkisini arttırmaktadır. 4.2. Anaç Özellikleri Genellikle istiridye anaçları üretim zamanında doğal stok alanlarından döl almak amacıyla kuluçkahaneye getirilir ve döl alma işlemi tamamlandıktan sonra tekrar denize bırakılırlar. Bu anaçlar hızlı büyüyen, zor şartlara karşı dayanıklı, et oluşturma kapasitesi yüksek, düzgün kabuk şekilli gibi özelliklere sahip istiridye stoklarından seçilmasi tercih edilir. 4.2.1. Anaç istiridyelerden döl alım yöntemleri Olgun istiridyelerden yumurta ve larva elde etmek için birkaç yöntem vardır. İstiridyenin yumurta ve larvalarını ortama normal olarak kendi isteği ile bırakması haricinde yumurtlamayı uyarıcı şok yöntemler de uygulanır. Bu şok yöntemler şöyledir; Termik şok: Şok yöntemlerin en çok kullanılanıdır. Olgun istiridyelerin ani olarak sıcak sudan soğuk suya, soğuk sudan sıcak suya bırakılması ile olur (Field, 1922). Bu işlem birkaç defa tekrarlanır ve istiridyenin larva bırakması beklenir. Kimyasal şok: İstiridyelerin manto boşluğuna 2cc, 0.5 mollük KCL solüsyonu enjekte etmek sureti ile yapılmaktadır. (Bayne; 1965) Elektrik şok: İstiridyelere düşük voltta elektrik verilmek sureti ile uygulanır (Iwata, 1950; Sugiura, 1962). Mekanik şok: İstiridyelerin adduktor kasına enjektör iğnesi ile dokunularak uyarı yapılmaktadır (Loosanoff ve Davis, 1963). Diğer Yöntemler Diseksiyon yöntemi Olgun İstiridyelerin kapama kasları kesilerek gonadlardaki yumurta veya spermler C.gigas’ta alınırken, O. edulis’te palial boşluktaki larvalar alınabilir. Sperm solusyonu Yumurtlamayı uyarmak için suya sperm solüsyonu verildiğinde de istiridyeler bir süre sonra yumurta bırakmış olur. Bu amaçla şok uygulamalar sonrasında elde edilecek fazla sperm solusyonu kullanılabilir. Şok yönetemlerin uygulanmasından yaklaşık 30dk sonra istiridyeler döllerini su ortamına dökerler. Eğer istiridyeler döllerini bırakmaya hazır değiller ise şok yöntemler ile başarılı bir sonuç elde edilemez. İstiridyeler bilindiği gibi yaz aylarını üreme için kullanılır. Kışın ise doğada üreme görülmez. Laboratuvarda uygun koşullar yaratılarak kış aylarında da istiridye üretimi yapılabilir. Bunun için doğal ortamdan alınan istiridyeler 10°C sıcaklıktaki suya bırakılırlar. Ortama alışan damızlıkların tutulduğu havuzdaki su sıcaklığı tedrici olarak 18°C’ye veya biraz daha yüksek sıcaklığa çıkartılır. Bu sıcaklıkta istiridyeler 2-4 hafta tutulur. Bu süre üretim mevsimine bağlı olarak değişir. İstiridyeler bu süre içerisinde gonadlarını olgunlaştırırlar ve sıcaklık 20°C’ye ulaştığında döllerini dökerler. Bu işleme gonad olgunlaştırarak döllerin alınması işlemi denilir. Burada kullanılan anaçlar genellikle genetik olarak istenilen özelliklere sahip özel anaçlardır. 4.3. Larva Kültürü Yumurta veya larvalar anaç biriminde elde edildikten sonra larva birimine alınırlar. Burada 50lt’den 2tona kadar silindir-konik polyester tanklar kullanılabilmektedir. Tank hacmi üretim kapasitesine ve üreticinin tercihine bağlı olarak değişir. Bu tankların alt kısmında bir su çıkış vanası olur. Tanklar 40watt’lık floresan lambalar altına yerleştirilir. Tuzluluğu ‰33-35 ve sıcaklığı 20-22 °C olan iyi filtre edilip sterilize edilmiş deniz suyu doldurulur. Bu tanklara başlangıçta veliger larvaları 10 adet/ml’yi geçmeyecek şekilde stoklanır. Larvalar büyüdükçe stoklama yoğunluğu 3-5adet/ml’ye indirilir. Tankların temizliği gün aşırı yapılır. Tank suyu tamamen süzülerek larvalar yıkanır ve temiz su ile doldurulmuş yeni tanka aktarılırlar. Bu temizlik işlemi larva kültür boyunca devam eder. Veliger safhasında 170-190µm büyüklükte olan larvalar metamorfoza yakın gözlenmiş safhada iken 240-350µm boya ulaşırlar. 4.3.1 Fitoplankton Üretimi Kuluçkahanede bulunan anaç, larva ve yavru istiridyelerin besinleri bu birimde üretilerek temin edilir. Larva beslemede açıklanan Wells-glancy veya Milford yöntemine göre kültür gerçekleştirilmektedir 4.3.1.1 Wells-glancy yöntemi Wells-glancy yönteminde deniz suyu sadece kum filtresinden geçirilir ve sera ortamındaki büyük hacimli tanklara(20-30 tonluk) gönderilir. Tanklara deniz suyu ile gelen fitoplankton hücrelerinin artmasına izin verecek nutriyent karışımı verilir. Bu tank suyu 5-6 gün içinde kahverengi veya yeşil renk aldığında doğrudan larva tanklarında besleme amaçlı kullanılır. Bu yöntemin dezavantajı deniz suyu iyi filtre edilmediği için zararlı fitoplanktonlar türleri de kısa sürede çoğalarak istiridye larvalarına zarar verebilir. Suyla birlikte gelen zooplanktonlar hem larvalara predatör olarak zarar verdiği gibi bazıları da ortamda çoğalan besine ortak olur. Deniz suyu sterilize edilmediği için hastalıklara neden olabilecek mikroorganizma bulaşması da söz konusu olabilir. Böyle bir kültür yönteminde larva yetiştirciliği riske atılmış olmaktadır. Bu yönteme dayalı yapılan fitoplankton kültürü daha çok yavru veya anaç beslemede kullanılabilir. Wells-glancy yöntemi fitoplankton üretim masrafını çok azalttığı için tercih edilmektedir(Bardach ve ark., 1972). 4.3.1.2. Milford yöntemi Milford yönteminde ise alg hücreleri tek tek ayrı tüplerde ve saf kültür olarak inkübatörde muhafaza edilir. Larva kültürüne başlamadan önce bu hücreler steril şartlar altında arttırılmaya başlar. Kültür suyu 0.45µm göz açıklığındaki Milipore filtreden süzüldükten sonra otoklavda sterilize edilir. Kültür hacmi 6lt’yi geçtiğinde suyun filtrasyonu 1µm’lik kartuj filtrelerde, sterilizaysonu ise U.V. lambalarından yararlanarak yapılır. Böylece larva beslemede istenilen hücrelerin kültürü ayrı tanklarda yapılmış olur. Kültür biriminin iyi bir fitoplankton artışı sağlanması için 18-22°C arasında olması sağlanır. Şeffaf polyester tanklar veya naylon torbalarda(50-500lt hacimli) kültür gerçekleştirilir(Bardach ve ark., 1972). 4.3.2 Larva Besleme Milford yöntemine göre kültüre alınan fitoplankton hücrelerinden larvalara ilk olarak Isochrysis galbana ve Monochrysis lutheri besin olarak verilir. Larvalar büyüdükçe Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta, Chaetoceras calcitrans gibi besinler kullanılmaktadır. Genellikle tek tür beslemesinden ziyade karışık türler ile besleme iyi sonuç vermektedir. Isochrysis galbana, Monochrysis lutheri 100 000 hücre/ml, Tetraselmis suecica, Dunaliella tertiolecta 50 000-80 000 hücre/ml larva tankında olacak şekilde besleme yapılır. Karışık besleme başlangıçta %50 Monochrysis lutheri ve %50 Isochrysis galbana, larva metamorfoza yaklaştığında ise %20-30 Tetraselmis suecica ile karışık besleme yapılır. Beslemede kullanılacak fitoplankton hücrelerinin canlı olmasına dikkat edilir. Bu nedenle logaritmik artış fazında iken fitoplankton hasat edilerek larvalara verilir. Chlorella sp., ve Phaedactylun tricornutum besleyici değeri düşükolduğu için kullanılması tercih edilmez. Ayrıca Chlorella sp kalın hücre duvarına sahip olmaları nedeniyle larvalar tarafından sindirilememekte ve metabolik artıkları istiridye larvaları için toksik etkiye neden olmaktadır. Bu sebeplerden dolayı kabuklu larva kültüründe besin olarak kullanılmazlar(De Pauw, 1981). Son yıllarda kurutulmuş alg tozlarının kullanılması ile kuluçkahaneler fitoplankton üretim birimlerini küçültmüşler veya tamamen kaldırmışlardır. İhtiyaç duydukları kadar toz fitoplanktonu satın alarak larva beslemede kullanmaktadırlar(De Pauw, 1981). Metamorfoz Larva kültüründe metamorfoz dönemi en önemli dönemlerden biridir. Larvaların günlük sayımları ve ölçümleri alınırken göz ve ayak noktasının oluşumu çok iyi takip edilmelidir. Bu dönemde larvalar zemine iner ve kendilerine uygun gördüklere yerlere yapışırlar. Larva kontrolü iyi yapılmadığı taktirde larvalar tank çeperlerine yapışırlar ve buralardan çıkarılmaları çok zor olur. Böylece bir larva üretim dönemi başarısızlıkla bitmiş olur. Metamorfoz aşamasına gelen larvalar ya ayrı tanlara alınırlar ya da bulundukları tanklar içersine yapışma işlemi başlamadan önce çeşitli kollektör malzemeleri bırakılarak larvaların bunların üzerine yapışması sağlanır. Burada kullanılan kollektör malzemesi larvanın en çok tercih ettiği materyal olan istiridye kabuklarıdır. Bir ip üzerine 3-4 cm aralıklar ile dizilen istiridye kabukları larva tanklarının içerisine tank dibine değecek boyda hazırlanarak sık bir sekilde tank yüzeyinden aşağı doğru sarkıtılırlar. 3-5 gün içinde larvalar bu kabuklar üzerine tutunarak metamorfozlarını tamamlamış olurlar. Bu yeni tutunmuş istiridye yavrularına “spat” adı verilir. Yeni tutunmuş bir spat 1,2-5,7mg canlı ağırlığa sahiptir. Bu spatlar 10-11 hafta sonra 220-500mg canlı ağırlığa ulaşır. Yavrular kollektörler vasıtası ile yetiştirme alanlarına taşınarak uygun sistemlerde büyümeye alınırlar(Utting, 1988). Eğer spatlar tek tek herhangi bir yüzeye yapışık istenmiyorsa, metamorfoz aşamasında iken su sikülasyonunun olduğu spat tanklarına alınırlar. Bu tanklar. 50cm genişliğinde, 30cm derinliğinde olup 2m uzunluğundadır. Tankların içine derinliği 10-15cm olan altı plankton bezi ile çevrelenmiş tepsiler tabanları dibe değmeyecek şekilde yerleştirilir. Tanka su girişi herbir tepsinin üstünden olurken su çıkışı ana tankın sifon çıkışından olmaktadır. Başlangıçta tepsilerin plankton bezi büyüklüğü 150µm’dir. Bu sistemin esas özelliği larvalar bu tepsilere yerleştirilmeden önce kum haline getirilmiş istiridye ve midye kabuklarının tepsi tabanındaki plankton bezini örtecek şekilde yayılmasıdır. Plankton bezi başlangıç boyunun larva boyuna göre çok küçük olmasının nedeni de bu kabukların tepsiden akıp gitmesini engellemek içindir. Kabuk tozu serpilen tepsilere larvalar bırakılır ve 3-5 gün içinde larvalar bu kabuk tozlarına yapışırlar. Zaman içinde spat istiridyeler büyüdükçe kabuk tozları görünmez, spatlar gözle rahatlıkla görünür hale gelirler. Spat büyüklüğüne paralel olarak tepsinin plankton bezi göz açıklığı arttırılır. Spatların 2-3mm boya kadar bu sistemlerde kalabilmektedir. Bu aşamada verilen deniz suyu sadece kaba filtreden geçmektedir ve besin olarak da diatom ağırlıklı besleme yapılmaktadır. Kuluçkahanelerde yapılan larva çalışmaları sırasında metamorfoz aşamasına yaklaşan istiridye larvalarının tutunmasını uyarmak ve hızlandırmak için bazı neuroaktif bileşikler kullanılmaktadır (Shau-Hwaitan ve Wong, 1995). Bazı araştırıcılar bu amaçla sıcaklığı arttırırken bazıları da tank suyuna kabuklu glikojeni, potasyum klorür veya bakır klorür solusyonu kullanırlar(Nell ve Holliday, 1986).. Bu bileşikler larvalarda göz noktası ve ayak oluştuktan sonra kullanılarak larvaların hemen hepsinin aynı anda metamorfozu tamamlaması sağlanmış olur. Kuluçkahanede 3-4mm boya ulaşana kadar spat istiridyeler tuttulur. Bu aşamadan sonra deniz alanında hazırlanmış olan uygun sistemlere taşınarak yetiştiriciliğe devam edilir. 4.4. Doğal Ortamdan Yavru Temini İstiridyelerin yavruları doğal ortamdan ya dreçler ile avlanarak toplanırlar ya da istiridye yataklarının olduğu alanlara üreme dönemlerinde bırakılan çeşitli malzemelerden hazırlanmış kollektörler ile toplanırlar. İstiridyeler biyolojik yapılarından dolayı tutunmak için özellikle kendi anaç kabuklarına benzer materyalleri tercih etmektedirler. Eğer ortamda kabuk yoksa, spatlar buldukları sert substrata kendini yapıştırırlar(Pascual ve Zampatti 1995). Birçok ülkede, yarı kontrollü yetiştiricilik çalışmalarında, spat istiridyelerin toplanmasında, geleneksel yöntemlerin yanında geliştirilmiş yeni malzemelerden hazırlanan kollektörler de kullanılmaktadır. 4.4.1 Kollektör Tipleri Spat toplamada kullanılacak kollektör tipi önemlidir. Şimdiye kadar birçok materyal ve dizayn kullanılmıştır. Fakat bunlardan hiçbiri için her yerde ve her tür için çok iyi sonuç veren sistem denilemez. Bir tür için iyi olan kollektör diğer bir tür için arzu edilen sonucu vermeyebilir(Bardach ve ark., 1972). Uzak doğuda mangrov (Rhizophora sp., Avicennia sp.) bitkilerinin kökleri ile başlayan spat toplama işlemi günümüzde kiremit, çeşitli mollusk kabukları(midye, istiridye, tarak gibi), ahşap, PVC, metal materyallerin kullanımına kadar uzanmaktadır. (Burrell, 1980; Heral, 1990). 4.4.1.1 Kabuk kollektörler Japonya’dan Amerika’ya kadar çok yaygın bir kullanım alanına sahiptir. Bir ucu sivri olan özel çekiçlerle delinen kabuklar, 2 m. uzunluğundaki galvaniz tele dizilmektedir. Teldeki kabuk sayısı 80 ila 100 arasında değişmektedir. Kabuklar arasında mesafe bırakabilmek için önceleri bambu kamışlar kullanılmaktaydı, ancak maliyet ve geri dönüşüm açısından daha karlı olan plastik tüpler son yıllarda tercih edilmektedir. Kabukların bol olduğu bölgelerde ise herhangi bir mesafe bırakmadan ip veya galveniz tel üzerine üst üste gelecek şekilde kabuklar dizilerek kollektörler hazırlanmaktadır (Korringa, 1976a-b; Haven ve ark., 1987; Mann ve ark., 1990). Fransa’da Ostrea edulis spatlarının toplanmasında kabuk kollektörler içerisinde en iyi sonucu midye kabukları vermektedir. Bu kabuklar ince uzun ağ fileler içerisine yerleştirilmekte ve daha önceden hazırlanmış olan metal çerçeveler üzerine bağlanarak deniz tabanına bırakılmaktadır. Bunlar daha çok gel-git’in olmadığı derin sulara yerleştirmektedir (Heral, 1990). Hazırlanan tüm kabuk kollektör çeşitleri raf veya sallardan sarkıtılarak denize bırakılırlar. Bir çok kuluçkahanede, çeşitli kabuklular kırılıp toz haline getirildikten sonra metamorfoz aşamasına gelmiş larvaların yerleştirildiği tavaların tabanına serilmekte ve larvaların bu kabuk tozlarına tutunması sağlanmaktadır. Bu istiridye yavrularının tek tek elde edilmesi amacıyla da avantajlı bir yöntemdir. Bu şekilde elde edilen spat istiridyeler torbalara yerleştirilip kültür sistemlerine yerleştirlmektedir(Pascual ve Zampatti, 1995). 4.4.2 Kiremitler Kollektör olarak kullanılan kremitler, yaklaşık olarak yarı silindirik şekildedir. 33cm uzunluğunda, 15cm genişliğinde ve ortalama 5cm yüksekliğindedirler. Bu kiremitlerden birinin ortalama ağırlığı 900gr’dır. Kiremitler 10’luk gruplar halinde bir araya getirilirler ve Bouquets olarak adllandırılırlar. Bu onluk grupların oluşturulması için kısa kenarından 7,5cm uzaklıkta iki delik açılmaktadır. 110cm uzunluğunda 1,5mm kalınlığında galvanizli tel ile köşeler kesişecek şekilde birbirine bağlanmaktadır. Daha sonra kirece batırılıp kuruyuncaya kadar bekletilmektedir Kiremit kollektörlerde, kireç solusyonunun kullanılması ile spatlar kiremitler üzerinden rahatlıkla çıkarılmaktadır(Walne, 1974; Korringa, 1976a-b; Heral, 1990). Hollanda’da S-tipi kiremitler istiridye yavrusu toplamak için daha uygun olduğu bildirilmektedir (Dutch Tipi). Burada kullanılan kiremitlerin kuru ağırlıkları 2kg’dır. Ancak deniz suyu içindeki ağırlıkları ortalama 2,5kg. cıvarındadır. 35x23cm boyutlarında ve 13mm kalınlığındadırlar. Bu kiremitler de kreç ile kaplandıktan sonra denize bırakılmaktadırlar (Korringa,1976b). Gerek Crassostrea gerekse Ostrea türleri için gel-git’in olduğu alanlarda yaygın olarak kullanılan kremit kollektörler zemine yerleştirilmektedir. Kollektörlerin bırakılacağı alanlar daha önceden deniz yıldızları ve yengeçlerden temizlenerek kollektör veriminin olumsuz etkilenmesi önlenmiş olur. 4.4.3. Plastik malzemeler Günümüzde geleneksel olarak kullanılan bir çok materyalin yanında kolay şekil verilebilen plastik malzemeler de kullanılmaktadır. Bu malzemelerin maliyeti diğer kollektörlere göre daha yüksek olmasına karşın, tekrar kullanılması nedeni ile tercih edilmektedir. PVC çubuklar, yarı silindir plastik kollektörler, plastik levhalar ve fileler en çok kullanılan plastik materyal tipleridir(Korringa, 1976a-b). Dayanıklı ve hafifitirler., spat hasatı pratiktir. 4.4.4. Bambu kamışı ve ahşap materyaller Özellikle Filipinler’de Crassostrea eradelie için kullanılan bir kollektördür. Hazırlanışı basit olduğu için Filipin’li üreticiler tarafından özellikle tercih edilmektedir. Bu bambu kamışlar 5-10cm çapında ve sağlam olanları tercih edilmektedir. Bambu kamışları kesildikten sonra güneşte kurutulmakta ve eğer kalın bambu kamışları varsa bunlar da ikiye ayrılarak kullanılmaktadır. Daha önceleri bu ülkede istiridye kabukları yaygın olarak kollektör yapımında kullanılmasına karşın, bambu kamışlarının iyi bir spat toplayıcı olmasının belirlenmesinden sonra istiridye kabuklarının kullanımı azalmaya başlamıştır. Kullanılan bu kamışlar intertidal alanlara 0,3-0,7m aralıklar ile yanyana dikilmektedir. Her bir bambu sırası arasında bir küçük tekne gezebilecek kadar mesafe bırakılmaktadır. Bambu kamışlarının sıralar halinde kullanımının dışında kamışların bir araya getirilmesi ile ızgaralar hazırlanmıştır. Hazırlanan bu ızgaralar deniz dibine dik olacak şekilde ve özellikle gel-git alanlarına yerleştirilmektedir (Bardach ve ark., 1972). 4.4.5. Ahşap ızgaralar Avusturalya’da Crassostrea commercialis ‘in spatlarını toplamada tahta ızgaralardan yararlanılır. 2m uzunluğundaki ve 22-25mm2 yüzey alanına sahip olan bu çıtalar belli aralıklar ile kafes şeklinde çakılarak ızgaralar oluşturulur. Bunlar zeminden 1-1,3m yukarıdaki raflara üst üste gelecek şekilde yerleştirilerek tren yoluna benzer uzun hatlar oluşturulur. Her bir sıra arasında tekne girecek kadar mesafe bırakılır(Kesteven, 1941). Pek yaygın olmamakla birlikte, ahşap kaplamalar güneş altında kurutulup spral şekline getirilerek, spat toplama için kullanılmaktadır (Quayle,1969). 4.4.6 Kayrak taşı Kayrak taşı, özellikle Fransa’da kullanılan materyaldir. İnce kare parçalar halinde kesilen taşlar bir çelik tel üzerine araları 4-5cm mesafe ile dizilirler. Tel üzerindeki taş adeti 15 ila 20 adet arasındadır. Bu şekilde hazırlanan kollektörler gel-git etkisinde olan raf sistemlerinin üzerine yerleştirilerek kullanılmaktadır. Bu taşlar aynı zamanda ince uzun dirtdörtgen şeritler halinde de değerlendirilebilmektedir. Hazırlanan dirtdörtgen plakalar aralarında 5-6cm’lik mesafe ile yan yana gelecek şekilde birleştirilirler ve raflar üzerine bırakılırlar(Berthome ve ark., 1984). 4.4.7 Spat toplamada kullanılan diğer malzemeler İngiltere’nin bazı bölgelerinde kullanılan, ince bir beton tabakası ile kaplanmış yumurta kolileri Karasal hayvanların kümesi olarak kullanılan küçük tel kafesler, Seramikten hazırlanmış, çatı kremitlerine benzer yarı silindirik yapılar, Plastik ile kaplanmış tel ızgaralar, Çimentolu alçı taşı, İnce dilimler halinde kesilmiş lastik parçaları çeşitli dizaynlarda hazırlanarak kollektör olarak kullanılmaktadır((Bardach ve ark., 1972; Mann ve ark., 1990; Soniat ve ark., 1991; Lök ve Yolkolu, 1999). Günümüze kadar birçok kollektör materyali ve dizaynı denenmiş olmasına karşın genel olarak en iyi kollektör şudur demek yanlış olur. Bir tür veya bölge için iyi olan bir kollektör, diğer bir tür ve bölge için arzu edilen sonucu vermeyebilir. Bir yörede kullanılacak olan kollektörün seçiminde dikkat edilecek belli başlı özellikler vardır. Bu özelliklerin başında istiridyenin türü gelmektedir ki, yetiştiriciliği yapılacak olan türün özellikle hangi materyallere tutunduğunu belirlemek gerekmektedir. Kullanılacak olan kollektör tipinin ekonomik açıdan maliyetinin düşük olması ve tekrar kullanılabilirliğinin olabilmesi yada dayanıklılığının uzun vadeli olması tercih sebebini oluşturmaktadır. Yine seçilen kollektör tipinin o yörede bol miktarda olması aranılan özellikler arasındadır. Larvalar yapışmak için temiz, sert yüzeyleri tercih eder. Kollektörler yapışkan, kaygan veya düz zeminli olmamalıdır. Kaba yüzeyler larvalar tarafından daha çok tercih edilmektedir. Kollektör rengi önemsizdir. Kollektörler batabilme özelliğine sahip olmasına karşın hafif olmalı, larvaların hareketine izin verecek kadar kollektörler arasında su hareketi olmalıdır. Kollektörler ile yavru toplama işlemine başlamadan önce, o bölgede mevcut olan istiridye yatakları ve bu istiridyelerin üreme zamanlarının çok iyi belirlenmesi gerekmektedir. Bu amaçla araştırıcılar bölgede plankton çekimi yapıp istiridye larvalarının bolluğunu ve yaşını takip ederek en uygun zamanı bildirirler. Bazı bölgelerde ise üreticiler geçmiş yılların tecrübesine göre kollektörlerini denize bırakırlar. Eğer kollektörler denize çok erken bırakılırlarsa çok fazla sayıda balanus veya diğer arzu edilmeyen fouling organizmalar kollektörlere yapışır ve spat toplama başarısını olumsuz etkiler. Kollektörlerin bırakılacağı alanlarda yapılacak ön çalışmalar ile en iyi kollektör tipi ve en uygun spat toplama zamanı tespit edilir(Mori, 1987). Larva toplama zamanı araştırma istasyonları tarafından belirlenir ve ilgilenen üreticilere ilan edilir. Yeni yapışan larva 0.3mm büyüklüğündedir. Yaklaşık bir ay sonra 1-1.5cm olur. Bu boydan sonra kollektörden ayrılarak büyütme alanlarına transfer edilirler. Bazı yetiştiriciler kollektör tipleri uygun ise spatları ayırmadan ya aynı alanda ya da gelişmenin daha iyi olacağı başka bir alana taşıyarak uygun kültür sistemlerine yerleştirilerek büyümeye alınırlar. 5- YETİŞTİRİCİLİK YÖNTEMLERİ Gerek kuluçkahaneden elde edilen ve gerekse doğal alanlardan toplanan yavru istiridyeler, pazar boyuna kadar büyütülecekleri yetiştirme alanlarına yerleştirilirler. Yetiştirme alanlarının seçiminde aşağıdaki konulara dikkat edilmelidir: a) İstiridyenin büyümesine izin verecek uygun su koşullarına(sıcaklık, tuzluluk) sahip olmalıdır. b)Evsel ve endüstriyel bir atık girdisi olmamalıdır. c)Plankton açısından zengin olmalıdır. d) Toksik plankton patlaması olmamalıdır. e)Suda belli bir su akıntısı olmalı, durgun su olmamalıdır f)Denizyolu ulaşımı üzerinde olmamalıdır. 5.1 Dip Kültürü Gel-git etkisindeki kıyı alanlarında uygulanana en eski kültür yöntemidir. İplere dizilmiş olan kabuk kollektörler spatlar tutunduktan sonra iplerden çıkarılarak spatlar ile birlikte deniz tabanına bırakılırlar. Bu genç bireyler 22 ay bu alanda kalırlar. Bir yaz sezonunun geçmesi et dolgunluğu için yeterli olmaktadır. İstiridyeler sonbaharda hasat edilirler. Hasat işlemi elle veya dreçler ile yapılır. Toplanan istiridyeler basınçlı su ile yıkanarak temizlenir ve pazara sunulurlar. Bu dip kültür sistemi zemine hazırlanan raylı sistemler ile biraz daha geliştirilmiştir. Raylı sistemlere istiridye büyüklüğüne uygun göz açıklığına sahip kasalar yerleştirilir. Kasaların üstü ağ fileler ile örtülür. Böylece sular yükseldiğinde kasa içersindeki istiridyelere bazı organizmaların zararı olmayacaktır. Ayrıca kasalara yerleştirilen istiridyeler zemine direk temastan kurtulmuş olmaktadırlar. Böylece istiridye üstünde çamur birikerek boğulma riski de azaltılmış olmaktadır(Iversen, 1976). 5.2.Sehpalarda kültür Dip kültüründe zararlı organizmalar ve istiridyeler üzerinde çamur birikmesi verimin düşük olmasına neden olmaktadır. Bu nedenle üreticiler ilk zeminden uzak kültür yöntemi olarak sehpa sistemini uygulamaya başlamışlardır. Gelgitin fazla olduğu yerlerde zeminden 30cm yukarıda ve 2m uzunlukta olacak şekilde metal çubuklardan 30-40cm genişliğinde sehpalar yapılmaktadır. Bu sehpalar üzerine kollktörlerden temizlenen veya kuluçkahanelerden alınan spatlar plastik torbalar içersine konarak yerleştirilir. Plastik gözenekli torbalar sehpalara her iki ucundan metel maşalar ile sabitlenirler. İstiridyeler büyüdükçe torbaların göz açıklığı da büyültülür. 2-2,5 yıl sonra istiridyeler hasat edilir. Bu sistemin en önemli sorunu torbalar üzerinde makro alg birikiminin fazla olması ve gözenekleri kapatmasıdır. Torbalar sık sık kontrol edilmeli ve fazla alg birikimi temizlenmelidir. Temizleme işleminde algin tamamı alınmaz. Kalan algler torba üzerinde sular çekildiğinde gölgeleme yaptığı için istiridyelerin sıcaklıktan etkilenmesini azaltır(Bardach, ve ark., 1972). 5.3.Raf Kültürü Raf kültürü ile istiridye yetiştiriciliği hem horizontal, hem de vertikal alanda yapılır hale gelmiştir. Gelgit etkisinin az olduğu deniz derinliği 1.5-2m’den 5-6m’ye kadar olan kıyısal alanlarda raf kültürü uygulanmaktadır. Bazı üreticile gelgit etkisindeki alanlarda da uygulamaya almaktadır. Bambu kamışlar aralarında 2-3m mesafe olacak şekilde 2 ila 5m derinliklerdeki suların bulunduğu yerlere çakılırlar. Diğer bambular ise denize dik çakılan kazıkların üstlerine yatay olarak olarak bağlanırlar. Bu rafların dizaynı uzun ikili sıralar halinde olabileceği gibi 10x10m ebatlarında da yapılabilir. Bu durumda bambu sıraları arasındaki mesafeler 50-60cm olacak şekilde ayarlanır. İstiridye spatlanın tutunduğu kollektörler yatay bambu kamışlarının üzerinden 40-50cm aralıklar ile sarkıtılarak spatların büyümesine izin verilir. Bu sistemde kollektör uçlarının deniz tabanına değmemesine dikkat edilir. Böylece zararlı organizmalardan kollektörler uzak tutulmuş olur. Raf sisteminde bambu kamışı dışında dayanıklı ahşap materyaller ve deniz suyuna dayanıklı metal konstrüksiyon da kullanılmaktadır(Korringa, 1976a-b). 5.4 Sal Kültürü Sallarda yetiştiricilik genellikle iç denizlerde uygulanır. Salların inşasında tropik kuşakta 10-15cm çaplı bambular veya sedir ağacı kullanılmaktadır. Birbirine 30 veya 60cm aralıkla monte edilirler. Salların ebadı, 9x5,4m dir. Bu büyüklükdeki bir sal, 500-600 adet istiridye kollektörü(spatlı) taşır. Salların yüzdürülmesinde tercihen dayanıklı plastik variller (50 galonluk), fıçılar veya yüzdürücüler (stypor) kullanılır. Sallar 5-10m aralıklarla birbirlerine bağlanır. Bir ünite yaklaşık 10 saldan teşekküldür. Salların büyüklükleri ve sayıları değişiklik gösterebilir(Bardach, ve ark., 1972; Burrell, 1980). Sallar genellikle bambulardan yapılır. Plastik borularda bu amaçla kullanılabilir (PVC sulama boruları). Bu tür malzemenin esneme payı fazladır. Elemanlar 8 numara telle bağlanır. Salların sabitlenmesi için (deniz demiri) çapalar kullanılır, diğer bir yöntem ise, biri 3 tonluk, diğeri 5 tonluk iki beton bloğun yardımı ile sabitlemektir. Sert havalarda salı sürükleyen dalgalar güçlü ise, 3 tonluk bloğu oynatırlar. 5 tonluk bloğu oynatmaya çalışırken dalga aralarında 3 tonluk blok boşu alarak dibe çöker ve salın sürüklenmesini önler. Çapalı sabitlemede çapayı bırakmak ve ipin kopması çok görülmüştür. Bir salın ömrü 5 yıldan fazla olabilmektedir. Sal kültürü ile 25mm büyüklüğündeki bir istiridye 9 ay içinde pazar büyüklüğüne ulaşabilmektedir. Bu sistem ile su alanında hem horizantal, hem de vertikal olarak yararlanma söz konusudur. Dipte yapılan bir kültür ile karşılaştırıldığında verim en az%50 artmaktadır. 5.5. Halatlarda Kültür Aralarında 3-6m mesafe ile bir kalın halat üzerine sabitlenmiş yüzdürücülerden oluşur. Yüzdürücü olarak 30-40 lt hacimli plastik bidonlardan yararlanılır. Bu sistem tek halat ile hazırlanabileceği gibi arasında 30-40cm mesafe olacak şekilde çift halat olarak da hazırlanabilir. Uzunluğu 60-75m arasında değişir. Her hattın ucunda duruma göre 1-3 arası çapa bulunur ve deniz dbine sabitlenir. Her ünitede 10-12 yüzdürücü vardır.Yüzdürücülere bağlı olan ana halat bedene spatlar tutunmuş kabuk kollektörler asılabileceği gibi, içinde istiridye olan ağ fileler de asılabilir. İstiridye kollektörleri veya fileleri 30cm aralıkla asılırlar. Sahilden uzak derin sularda kurulabilir ve zor hava şartlarına karşı dayanıklıdır. Sistemin yıpranma ömrü diğer sistemlere göre daha uzundur. Planktonnun daha az olduğu derin, sahilden uzak sularda kurulması tercih edilen bir sistem olduğundan spatların Pazar boyuna ulaşması 2 yılı geçebilir(Bardach, ve ark., 1972; Iversen, 1976; Burrell, 1980). 5.6 Kafes Kültürü Kollektörler ile toplanıp bir yıl sonra seyreltilen istiridyelerden güzel şekilli olanlar seçilirler. Tel çerçeveli ızgara şeklindeki kafeslere herbirinin ayrı ayrı konabileceği bölmelere istiridyeler yerleştirilir, sal veya halat sistemlerinden asılır. Yaklaşık 6-8 ay sonra 10-20 cm uzunluğa ve 10-30 gr et ağırlığına ulaşır. Bu yöntem daha çok istiridyeler pazara çiğ olarak sunulacağı durumlarda uygulanır. Izgara sistemi nedeni ile sıkışan istiridyelerde kabuk şekli düzgün olarak büyüme gerçekleştiğinden tüketici tarafında tercih edilmektedir. Sal veya halat kültür alanlarındaki yerleşim akıntı, tuzluluk, besin ve yerel balıkçılık aktivitelerine bağlı olarak ayarlanmalıdır. Yoğun istiridye ölümleri kıyısal ve acı sularda yapılan kültür alanlarında ve doğal stoklarda görülmektedir. Bu ölümlerin başlıca nedenleri; -yetersiz beslenme -aşırı yağmurlar ve seller nedeni ile oluşan ekstrem tuzluluk ve sıcaklık değerleri, -predatörlerin aşırı üreyip yayılması, -çamur birikimi, -düşük oksijen seviyeleri, -yoğun stoklamalar -hastalıklardır. Bunlara ilaveten yaz aylarında seksüel olgunlaşma ve yumurtlama esnasında da anaç istiridyelerde yoğun ölümler görülmektedir. 6-Zararlı Organizmalar İstridye doğal ortamda iken suda mevcut olan diğer canlılar tarafından da bazı etkilere maruz kalmaktadır. Bu etkilerin başında onları besin olarak kullananlar, yaşadıkları ortama ve besine ortak olanlar, üzerinde yaşayarak direk ve indirek etki edenler veya kabuklarını delip içine girerek yaşamlarını istiridye içinde geçirenler gelmektedir. Kabuklu yetiştiricileri bu zararlıları bilip önlem almak zorundadırlar. Bu zararlıları predatörler(bazı balık türleri, yengeçler, istiridye matkabı, deniz yıldızı, ahtopot ve deniz kuşları (Haemotopus ostrolegus), rakip canlılar ve fouling, boring organizmalar olarak sınıflandırmak mümkündür(Korringa,1976a-b, Spencer, 1990; Lök ve Köse, 1999). Bunların dışında kabuklularda toksik madde birikimlerine neden olan Gonyaulax sp., Dinophysis sp. gibi fitoplanton türlerinin olduğu alanlardan istiridye hasatı yapılmamalı veya toksik etkisi geçene kadar beklenmelidir. Toksik fitoplankton patlamaları sonucunda toplanıp tüketilen istiridye, midye gibi kabuklu su canlıları bünyelerinde biriktirdikleri toksite nedeni ile insanlarda ölümlere kadar varan sonuçlar ile karşılaşılabilmektedir(Hindioğlu, 1998). 7- SONUÇ İstiridye kültürü Romalılar zanında başlamış ve günümüze kadar birçok kültür yöntemi ve sistemi geliştirilmiştir. Kültür uygulamaları ülkelere, istiridye türüne ve üreticinin tercihine göre değişiklik göstermektedir. Üreticiler kendi ülke şartları için en uygun sistemi geliştirmişler ve halen daha başarılı sonuçlar alma yönünde çalışmalar devam etmektedir. Ülkemizde ise istiridye kültürünün başlatılması hem ekonomik sonuçları hem de uygun deniz alanlarının değerlendirimesi açısından önemli olacaktır. KAYNAKLAR Alpbaz, A., 1993. Kabuklu ve eklembacaklılar yetiştiriciliği. E.Ü. Su ürünleri Fakültesi yayınları No. 26, s. 82-130. Bardach, J. E., Ryther, J.H., McLarney, W. O., 1972. Oyster culture. Aquaculture, The Farming and Husbandry of Freshwater and Marine Organisms :. pp. 674-742. Bayne, B. L., 1965. Growth and delay of metamorphosis of the larvae of Mytilus edulis(L.) Ophelia, Vol:2, No:1, Denmark. Berthome, J.P., Prou, J., Razet, D. & Garnier, J., 1984. Premiere approche d’unemethode d’estimation previsionelle de la production potentielle d’huitre creuse C.gigas d’elavage. Haliotis 14 39-38. Brausseau, D. J.,1995. Gametogenesis and spawning in intertidal oysters (Crassostrea virginica) from Westrn Long Island Sound. Journal of Shellfish Research. Vol.14, No.2 pp.483-487. Burrell, Jr.V.G., 1980. Oyster culture. In: Huner,J.V., ve Brown E.E.(eds), Crustacean and Mollusk Aquaculture in the United States. pp. 235-305. Claus, C., 1981. Trends in nursery rearing of Bivalve Molluscs. In:Claus, C., De Pauw, N., Jaspers, E.(eds) Nursery Culturing of Bivalve Molluscs European Mariculture Society Specıal Publication. No.7 pp.1-33. Cole, H. A., 1942.Primary sex phase in Ostrea edulis. Quart. J. Micros. Sci., 83. pp. 317-356. De Pauw, N., 1981. Use and Production of Microalgae as Food for Nursery Bivalves. In:Claus, C., De Pauw, N., Jaspers, E.(eds). Nursery Culturing of Bivalve Molluscs European Mariculture Society Specıal Publication. No.7 pp.35-69. Field, I. A., 1922. Biology and Economic Value of the Sea Mussel Mytilus edulis. Bull. U. S. Bur. of Fisheries, Vol: 38, pp. 127-259, Washıngton. Garcia-Dominguez F., Ceballos-Vazquez , P. B., Qezada A.T. 1996. Spawning cycle of the pearl oyster, Pinctada mazatlanica (Hanley, 1856) (Pteriidae) at Isla Espirito Santo, Baja California Sur, Mexico. Journal of Shellfish Research, Vol.15, No.2. pp.293-303. Haywood, E. L., Soniat, T. M.1992. The use of cement-stabilizied gypsum as cultch for the Eastern oyster, Crassostrea virginica (Glein, 1791). J Shellfish Res.vol.11, No.2 pp. 417-419. Haven, D. S., Zeigler, J. M., Dealteris, J. T., Whitcomb, J. P., 1987. Comparative Attachment, Growth and Mortalities of Oyster (Crassostrea virginica) Spat on Slate and Oyster Shell In The James River, Virginia. Journal of Shellfish Research , Vol:6, No:2, pp. 45-48. Heral, M.,1990. Traditional oyster culture in France. In: Barnabe, G. (ed.), Aquaculture Vol.1, pp. 342-387. Hindioğlu, A., Alpbaz, A., 1991. İstiridye (Ostrea edulis, L.1758) larvası üretimi üzerine araştırmala. Eğitiminin 10.yılında Su Ürünleri Sempozyumu, sayfa: 578-589. Hindioğlu, A., Serdar, S., Yolkolu, S., 1998. Kabuklularda (Bivalve-Mollusk) algal biotoksin ve insan üzerindeki etkileri. Özhan, E. (ed.) Türkiye’ nin Kıyı ve Deniz Alanları II. Ulusal Konferansı,Türkiye Kıyıları 98 Bildiriler Kitabı,22-25 Eylül 1998.ODTÜ Ankara pp.173-187. Iversen, E.S., 1976. Farming the edge of the sea, pp.134-158. Surrey England. Iwata , K. S., 1950. Spawing Mytilus edulis discharge by electirical stimulation. Bull. Jap. Soc. Scic. Fish. 15, pp.443-446. Loosanoff, V.L., Davis, H.C., 1963. Rearing Molluscs. Advances in Marine Biology. Vol. I, pp. 14-106. Academic Press, London. Lök, A., Yolkolu, S., 1999. İstiridye yavrularının (spat) toplanmasında kullanılan kollektör tipleri. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.109-114. Lök, A., Köse, A., 1999. İstiridye kültüründe karşılaşılan zararlı organizmalar. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.114-119. Mann, R.; Barber, B.J.; Whitcomb, J. P., Walker, K. S., 1990. Settlement of oysters, C. virginica (Glein, 1791), on oyster shell, expanded shale and tire chips in the James River, Virginia. J Shellfish Res, vol. 9, No.1 pp.173-175. Mori, K., 1987. Managed coastal water for oyster culture in Japan. In: Michael, R. G.(eds.).Ecosystems of the World 29 Managed Aquatic Ecosystems pp.125-143. Nell, A. J., Holliday J. E., 1986. Effects of potassium and copper on the settling rate of Sydney rock oyster (Saccostrea commercialis) larvae. Aquaculture, 58 pp.263-267. Kesteven, G.L., 1941. The biology and cultivation of oysters in Australia. CSIRO, Divisionof Fisheries. Report 5, pp.1-32. Korringa, P., 1976a. Farming the cupped oysters of the genus Crassostrea P.219. Elsevıer Scientific Publishing Company-Newyork Korringa, P.,1976b. Farming the flat oysters of the genus Ostrea P.231 Elsevier Scientific Publishing Company-Newyork. Pascual, M.S., Zampatti, E.A., 1995. Evidence of a Chemically mediated adult-larval interaction triggering settlement in Ostrea puclchana: applications in hatchery production-Aquaculture133, pp.33-34 Rodriguez J., Frias, J. A., 1992. Tropical mangrove oyster production from hatchery-raised seed in Cuba. Journal of Shellfish Research, vol. 11, No.2, pp.455-460. Quayle,D. B., 1969. Pacific oyster culture in British Columbia. Fisheriesresearch Board of Canada Biological Station, Nanaimo, B.C. pp. 57-65. Shau-Hwaitan ve Tat-meng Wong, 1995. Introduction of settlement and Metamorphosis in The Tropical Oyster, Crassostrea belcheri (Sowerby), byNeuroactive Compounds, Journal of Shellfish Research, vol. 14 pp.435-438. Soniat, T. M., R. C. Bioadhurst III & E.L. Haywood III. 1991.Alternatives to clamshell as cultch for oysters, and the use of gypsum for the production of cultchless oyster. J Shellfish Res. 10:405-410. Spencer, B.E., 1990. Cultivation of Pacific oysters. Ministry of Agriculture, Fisheries and Food Directorate of Fisheries Research. No: 63, p.47. Sugiura, Y., 1962. Electirical induction of spawing in two marine invertebrates (Urechis unucintus and hermahproditic Mytilus edulis). Biol. Bull. Woods Hole Cilt:123, pp.203-206. Utting, S.D., 1988. The growth and survival of hatchery-reared Ostrea edulis L. spat in relation to environmental conditions at the on-growing site.Aquaculture,69:27-38. Walne, P. R., 1974. Culture of Bivalve Mollusch 50 years experience at Conwy.Fishing News Books Ltd. Farnham, Surrey England. Yolkolu, S., 2000. İstiridye (Ostrea edulis)’nin gonad gelişimi ve cinsiyet oranı üzerine bir araştırma. E.Ü. Su Ürünleri Fakültesi. Yüksek Lisans Tezi, p.69.

http://www.biyologlar.com/istiridye-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Jiberelinler (Gibberellic Asit)

1930'lu yıllarda keşfedilen oksin hormonu bitkilerdeki her türlü büyüme ve gelişme olaylarını düzenlediği bilinmekteydi.İlerleyen yıllarda bilim her zamanki gibi yerinde saymadı ve 1950'li yıllarda İngiliz ve Amerikalı bilim adamlarının yaptığı araştırmalar sonucunda bitkilerde başka hormonlarda keşfedildi. Oksin hormonundan sonra keşfedilen bitkisel hormon 'Jiberelin' hormonudur.Jiberelini İngiliz ve Amerikalı bilim adamları bulsa da onlardan çok önce Japonya çeltik çiftçilerinin çok önemli bir sorununu araştıran Japon bilim adamları Jiberelin hormonu keşfetmişti.Japonya’da çeltiklerin boyları çok fazla uzuyor ancak meyve verip tohum oluşmuyordu.Japonya’da bu hastaligia aptal tohum hastalığı 'Bakanae' denir.Yapılan çalışmalar sonucunda bu hastalığa Gibberella fujikuroi isimli bir fungusun(mantarın) sebep olduğu anlaşıldı.Bu mantarda bulunan jiberelin A hormonu çeltiklerde anormal uzamaya sebep oluyordu. Jiberelinlerin Jiberelin A1 A2 A3 ... ve Jiberelik(Gibberelic) asit gibi birçok türevleri vardır.Jiberelinler bitki gövdesinin boyca uzamasını sağlar.Bitkilerin gençliğini etkiler.Birçok odunsu perennial bitki olgunluğa ulaşmadan çiçek açıp meyve vermez.Bazı bitkilerde de gençliklerinde ve olgunluklarında yaprak formları farklılıklar gösterir.bu safhalarda bitkilerde jiberelin uygulaması ile bitki formlarında çeşitli değişikliler sağlanır.Hedera helix(orman sarmaşığı) e GA3 uygulanırsa yapraklar olgun halden tekrar genç yapraklara dönüşebilir.Genel anlamda jiberelinler erkek çiçek ,meyve gelişimini teşvik eder ve tohum çimlenmesini ve gelişimini hızlandırır.

http://www.biyologlar.com/jiberelinler-gibberellic-asit

Türkiye'de Su Kirliliği Sorunları

Büyük bir su potansiyeline sahip olan ülkemizde düzensiz kentleşme ve endüstrileşme sonucu su kirliliği hızla yayılma göstermektedir. Arıtma tesislerinin bulunmaması, çevre sağlığı görevini ve kontrollerini tamamiyle yüklenen bir organizasyon olmaması nedeniyle kirliliğin boyutları farkında olunamayan ciddi boyutlarda gelişme göstermektedir. Hemen belirtmek gerekir ki, su kaynaklarımızın ne kadarının doğal kriterler bakımından sağlıklı bir düzeyde olduğunu belirtmek zordur. Su kirliliği alanında yapılan çalışmalar yetersiz ve dağınıktır. Bazı körfezlerimiz ile kirlenmenin yüksek düzeylerde olduğu bazı akarsu ve göllerimize ait yapılan çalışmalardan, buralardaki kirlenmenin düzeyi hakkında bilgiler edinilmiştir. Körfez ve denizlerimizdeki kirlenme düzeyi a. İzmit Körfezi Çevresinde yoğun gelişme gösteren endüstri ve yerleşim alanının etkisinde kalan İzmit Körfezi 300 km2 alanlı en derin noktasının 183 m olduğu, 48 km uzunluk ve 2-10 km genişliğinde bir körfezdir. Körfeze yaklaşık 120 civarında kuruluşun atıkları boşalmaktadır. Özellikle akıntının düşük olduğu doğu bölgesinde ve yerleşim ile endüstri kuruluşlarının sık olduğu kuzey sahillerinde kirlilik önemli düzeydedir. Sanayi kuruluşlarının atık sularında çeşitli maddeler, pH, BOI5 (BOD5), KOI (KOD), renk, bulanıklık gibi tüm kirlilik kritarleri sınır değerleri aşmaktadır. Ayrıca Pirelli, Seka, Petrol Ofisi, İpraş, Petkim, Besin Sanayi, Süperfosfat Sanayi, Hereke Sümerbank Fabrikası, Bayer Tarım, Zirai Alet Fabrikaları ve Mezbaha gibi kuruluşların atık sularında koli bakterisinin izin verilenin üzerinde bulunması da çevre sağlığı açısından dikkat çekicidir. Körfezin doğu kesiminde ve kuzey sahillerinde muhtelif kesitlerdeki analiz raporlarından özellikle sahile yakın kesimlerde çözünmüş oksijenin balıkların yaşayamayacağı düzeye indiği, BOİ, KOİ ve koli bakterisi değerlerinin çok yüksek boyutlara ulaştığı görülmektedir. Kirlilik kıyılarda fazla, körfez ortasına doğru daha azdır. Bölgenin güney tarafında önemli kirletici kaynakların bulunmamasına karşın, doğudan dökülen derelerin etkisi ile taban yükselmesi ve belirli düzeyde organik kirlilik görülmektedir. Rüzgarla yayılan yağ ve benzeri yüzücü atıklar geniş bir yüzey kaplamaktadırlar. Gölcük kanalizasyonları ve askeri tesisler nedeniyle körfezin güney sahillerinin en kirli bölümü Gölcük yöresidir. b. Gemlik Körfezi Gemlik ve yöresinin en önemli endüstriyel faaliyetinin zeytincilik ve sabunculuk olması nedeniyle kent içinde yağ ve sabun imal eden küçük kuruluşların, evsel atık sularına karışan kirli suları körfezi kirleten önemli kaynaklardır. Ayrıca suni ipek ve viskoz ürünleri fabrikası, azot sanayi ve diğer bazı küçük sanayi de kirliliği arttırmaktadırlar. Körfeze ortalama olarak yılda 6.9 x 106 m3 atık su karışmaktadır. Yapılan analizlere göre körfez sularında BOİ ve KOİ ve askı madde değerleri oldukça yüksektir. Körfeze en fazla atık suyu suni ipek ve viskoz sanayi bırakmakta olup, bu şekilde meydana getirilen kirlilik 340 bin nüfusun oluşturacağı kirliliğe eşdeğer bulunmaktadır. Ağır metaller ve reaksiyon bakımından da kirlenmeler saptanmış bulunmaktadır. Normal deniz suyunda çinko miktarları 7-21 mg/l düzeyinde bulunurken, fabrikanın asit deşarj kanalları ile ortalama 2300 ppm dolaylarında çinko körfeze bırakılmaktadır. c. Haliç Kağıthane ve Alibey derelerinin birleştiği ağızdan Sarayburnuna kadar 7.5 km uzunluğunda olan Haliç'in en geniş yeri 750 m dir. Haliç sularının kirlenmesi ve Haliç’in dolmasında rol oynayan atık sularını iki grupta toplayabiliriz: • Yerleşim yerlerinden gelen pis sular, kanalizasyon ve endüstri atık suları. Yapılan bir incelemeye göre İstanbul’da kanalizasyon, pis su ve endüstri atık sularının % 25 i Haliç'e dökülmektedir. Bunun günlük miktarı 30 000 m3 ’tür. • Kısmen yerleşim yerlerinden ve büyük kısmı Alibey ve Kağıthane dereleri havzalarından gelen ve yağışlar ile oluşan yüzey suları. Bu iki dere 192.4 ve 181.6 km2 lik havzalara sahip olup, fazla miktarda sediment taşımaktadırlar. Bir yıl içinde Haliç'e taşınan sediment miktarı 93 510 m3 olup bunun Haliç deniz tabanı olan 1.42 x 106 m2 ye yayıldığı kabul edilirse her yıl tabanın 6.6 cm yükselmesi gerektiği ortaya çıkar ki bu 10 yıllık ölçümler sonucu saptanmış ve tabanın yılda 10 cm yükseldiği saptanmıştır. Her türlü endüstriyel, evsel artıklar ve erozyon nedeniyle, Haliç her geçen gün içinde dolmakta, su sirkülasyonun bulunmayışı nedeniyle de dip kısmında kalın bir çamur tabakası bulunmaktadır. Organik maddenin fazlalığı yüzünden otrofikasyon başlamış, serbest oksijen düzeyi asgariye düşmüş ve H2S oluşumu hızlanmıştır. Haliç'e doğrudan verilen veya dere suları ile gelen sabun fabrikalarının sodyum ve çinko tuzları, boya ve apre tesislerinin, madeni eşya fabrikalarının metal tuzları deniz canlılarının yaşamı üzerinde son derece zararlı olmaktadır. Asit, yağ, tuz kireçli maddeler, organik asitler, gliserin, soda, amonyak, katran, naftalin ve benzeri maddeler bütün su ürünleri üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Yapılan araştırmalara göre balıklar l mg/l düzeyinde deterjan içeren sulardan derhal uzaklaşmaktadırlar. Ençok zararı ise yumurtadan yeni çıkmış balıklar ile bunlara yem görevini yapan diğer küçük canlılar görmektedir. Marmara Denizinde, İstanbul çevresinde bazı mevkilerde yapılan ölçümlere göre deterjan düzeyinin 2.1 mg/l olduğu kesimler bulunmaktadır. Sulara ve oradan su canlılarına taşınan toksik elementlerden birisi de civa olup besin zincirinde ilerledikçe konsantrasyonu artmakta ve zehirlenmelere neden olmaktadır. Marmara Denizinde avlanılan balık ve midyelerde ortalama civa konsantrasyonu 0.4 ppm düzeyinde bulunmaktadır. Japonya’da bazı mevkilerdeki değerler çok yüksek olarak saptanmıştır (midyelerde 11.4-39.0 ppm, balıklarda 10.0-35.7 ppm). Besin maddelerinde Dünya Sağlık Teşkilatı'na göre kabul edilen en yüksek civa miktarı 0.05 ppm, ABD standartlarına göre 0.5 ppm dir. Ege denizinde kirlenme araştırmaları, ağır metal iyonları ve pestisid kalıntıları analizleri kontrol edilerek yapılmıştır. Otuz kadar balık türünde yapılan analizlere göre 1972 yılı itibariyle civa yönünden sularımızda önemli bir sorun olmadığı belirtilmektedir. Klorlu insektisidlerin kalıntı miktarları Dünya Sağlık Örgütü (WHO) nün tolerans limitlerinin altında kalmaktadır. İzmir Körfezinde zaman zaman görülen kırmızı su çiçeklenmesi (Red Tides) önemli bir kirlilik göstergesidir. Körfeze gün geçtikçe artan şekilde gelen kentsel atık suları ve beraberlerinde getirdikleri fazla miktardaki nitrat ve fosfat elementleri, su dinamiğinin hareketsiz veya çok az olduğu koy ve körfezlerde, özellikle sıcak mevsimlerde bazı bitki planktonlarının aşırı derecede çoğalmalara neden olurlar. Bu organizmaların fazla çoğalması, bulunduğu su ortamına, içindeki kırmızı pigmentlerden dolayı kırmızımsı bir görünüm verir. İzmir Körfezinde 1955 yılından beri Temmuz ve Ağustos aylarında devamlı olarak meydana gelen bu olay nedeni ile balıklarda kitle ölümleri görülmektedir. İzmir körfezinin ilk kirlilik nedeni Gediz Nehri iken, bunun yatağının değiştirilmesinden sonra, artan sanayileşme ve şehirleşme, körfezdeki kirliliğin kaynakları olmuştur. Akdeniz sahillerinde de avlanılan değişik türden 234 balık üzerinde yapılan pestisid kalıntı analizlerine göre; DDT türevleri 0.100-0.147; BNC izomerleri 0.104-0.150; aldrin 0.022-0.039; endrin 0.015-0.0244; dieldrin 0.013-0.048 ppm değerlerinde ölçülmüştür. En yüksek değerler Alanya ve Silifke kesimlerinde avlanılan balıklarda saptanmıştır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-su-kirliligi-sorunlari

Bacillus Thuringiensis

Tarımsal Zararlı Böceklerle Biyolojik Savaşta Bacillus thuringiensis’ in Önemi Bacillus thuringiensis halen kullanılmakta olan bioinsektisitlerin en tanınanı ve önemlisidir. İlk defa 1901 yılında Japonya’da ipek böcekleri üzerinde keşfedilmiş, daha sonra Almanya’da 1911 yılında Thuringia kentinde yeniden keşfedilerek, ismini oraya izafen almıştır. B. thuringiensis fakültatif, anaerob, toprak kaynaklı ve gram pozitif bir bakteridir. Bakteri sporulasyonu anında böcekler tarafından yenildiğinde toksik maddelere dönüşen protein yapıda kristaller oluşturmaktadır. Bu kristaller içerdikleri endotoksinler ile böceklerin mide çeperini oluşturan hücreleri tahrip ederek sindirimi engeller. Endotoksin üreten protein yapıdaki kristal toksinler (Cry toxins) ve konukçulara göre özelleşmektedirler. Farklı Bu toksinler Cry-1, Cry-2, Cry-3, Cry-4 ve Cry-5 gibi yaklaşık otuz farklı grupta kategorize edilmektedir. Bunların herbiri farklı böcek gruplarına özelleşmişlerdir. Örneğin B. thuringiensis var. kurstaki ırkı tarafından üretilen Cry-1 toksinleri Lepidoptera (Kelebekler) takımına bağlı türler üzerinde etki gösterirken, B. thuringiensis var. tenebrionis ırkı tarafından üretilen Cry-3 toksinleri Coleoptera (Patates Böceği) ve B. thuringiensis var. israilensis ırkı tarafından üretilen Cry-4 ile Cry-16 toksinleri ise Diptera (Sivrisinekler, Meyve Sinekleri v.b.) takımı türleri üzerinde etkili olabilmektedir. Cry-2 toksinleri ise hem Lepidoptera hem de Diptera takımına bağlı türler üzerinde etkili olabilmektedir. Cry-5 toksinlerinin ise Lepidoptera ve Coleoptera takımı türlerini etkilemektedirler. Bu özelleşmiş etki Cry grupların alt gruplarına inildikçe daha da spesifikleşir. Örneğin Cry 1 Ab Yeşilkurdu ve salkım güvesini etkiler iken Cry 1 C Pamuk yaprakkurdu ve aynı cinse bağlı kelebek türleri etkilemektedir. İşte bu özelleşmiş etki B. thuringiensis bakterinin bu denli önemli olmasının sebebidir. Bakteriden fermantasyon yolu ile elde edilen toksik yapılar sadece hedeflenen organizma üzerinde etkili olmakta bunun dışında yakın akraba canlılara bile etki göstermemektedir. Bu günümüzde gelişen tarımsal savaşta son derece önemli bir özelliktir. Bunun yanında doğadan elde edilmiş olan bu bakterinin insanlara bir etkisinin olmaması, uygulamadan sonra hasat için bekleme süresinin olmaması diğer önemli bir avantajdır. Dünyada pek çok önemli tarımsal zararlıyı (salkım güvesi, yeşilkurt, elma içkurdu, harnup güvesi, yaprakbükenler, şeftali filizgüvesi v.b.) kontrol altına almada kullanım ruhsatı olan ve ticari olarak da üretilen onlarca B. thuringiensis esaslı mikrobial ilaç vardır. Bu doğal kaynaklı mikrobial etmenler üzerinde uzun yıllardır çalışmalar yapılmaktadır. Yapılan bu çalışmalar ile mevcut preparatların etkinlikleri arttırılmakta ve daha fazla zararlının kontrolü hedeflenmektedir. Önceleri 1 mg bakteri solüsyonu içerisindeki bakteri sayısı 4000 IU/mg iken günümüzde bu miktar 32000 IU/mg dır. Aynı zamanda bu ürünlerin en önemli handikabı olan ve kullanımlarını sınırlayan çevre koşullarına mukavemetlerinin arttırılması da çalışmaların ana konularındandır. Bu hedefe yönelik olarak geliştirilen formulasyonlar bakterinin güneş, radyoaktif ışınlar, sıcaklık, yağış v.b. ekolojik koşullardan daha az etkilenmesini ve dolayısıyla etkinliğinin artmasını sağlamıştır. Ülkemizde bu tipte ürünler önemli tarımsal zararlılardan salkım güvesine karşı kullanım ruhsatı almıştır. Bunun yanında yeşilkurt, limon çiçek güvesi ve harnup güvesi gibi diğer önemli zararlılara karşıda ruhsat çalışmaları yapılmaktadır. B. thuringiensis esaslı bioinsektisitlerin etkinliğini etkileyen önemli faktörler aşağıdaki gibi sıralanabilir; - Bacillus thuringiensis esaslı bioinsektisitler böcek yumurtaların açılmasına çok yakın dönemde (karabaş döneminde) uygulanırsa maksimum etkiyi gösterir, - Bu sebeple üreticilerimizin erken uyarı sistemi operatörleriyle çok yakın işbirliği içinde olmaları ve ilaçlama uyarısının ilk veya en geç ikinci günü bu ürünlerin uygulaması yapılmalıdır, - Bacillus thuringiensis esaslı bioinsektisitler havanın serin olduğu sabah erken saatlerde uygulanırsa kalıcılığı ve etkililiği maksimum seviyeye yükselmektedir, - Bu tipteki bioinsektisitler böcekleri hastalandırarak öldüren doğal ürünler olduğu için böceğin ölümü birkaç gün alabilmektedir. Ancak bu dönemde böcek hareketsizdir ve beslenmez, - Bu tipteki ilaçlar kullanılır iken ilaçlama suyunun asitliğine dikkat edilerek mümkün oldukça PH’sı 7 veya 7 den az sular tercih edilmelidir, - Bacillus thuringiensis esaslı bioinsektisitler organik tarım ve entegre mücadele programları ile üretim yapılan tarımsal işletmeler için önemli bir çözüm seçeneğidir. . Bacillus thuringiensis’li biopestisitlerin avantajları ve dezavantajları; Avantajları; a) Diğer ilaçlara göre etki şekli farklı olduğundan zararlılar üzerinde direnç oluşturmaz. b) Uygulanması kolaydır. Her türlü yer aleti ile yerden ve uçak ile havadan püskürtülebilirler. c) Kalıntı problemi yoktur.Her zaman hatta hasat zamanı bile kullanılabilirler. d) Toksik özelliklerinin uygunluğu nedeniyle kullanıcılar için hiçbir riski yoktur. e) Arılara,kuşlara ve faydalı böceklere zararsızdır. f) Bilhassa bal arılarının bulunduğu bölgelerde,arılara zehirsiz olduğu için emniyetle kullanılabilir. g) İnsan ve çevre sağlığı bakımından en emin ilaçlar olup ev bahçelerinde de kullanılması tavsiye edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/bacillus-thuringiensis

Kök hücre nedir?

Kök hücre nedir?

Kök hücreler hayatın temel taşları ve insan vücudunu oluşturan ana hücrelerdir. Kök hücreler sınırsız bölünme, her türlü vücut hücresine dönüşme ve yeni görevler üstlenme imkanına sahip hücrelerdir. İnsan vücudundaki cilt, kaslar, kemikler, sinirler ve kan hücreleri gibi tüm organlar bu kök hücrelerinden oluşur. İnsan vücudunda hastalıklar ve yaralanmalar nedeniyle oluşan hasarları onarır ve iyileştirirler. Hangi tip dokuya ihtiyaç varsa ona dönüşürler. Genel olarak denilebilir ki, kök hücreler ne kadar gençse o kadar fazla gelişebilir ve farklı hücrelere dönüşebilirler. İnsan yaşlandıkca kök hücrelerinin sayısı azalır Kaç tür kök hücresi vardır? İnsan oluşumundaki ilk hücreler oluşmakta olan çocuktaki kök hücrelerdir. Yumurta döllendikten sonraki ilk günlerde oluşurlar. Bu tip kök hücrelerin kullanımı, oluşmakta olan çocuğu korumak için, Almanya’da kesin olarak yasaklanmıştır. Yetişkin vücutta az da olsa kök hücresi bulunur – Bunlar kanda ve kemik iliğinde bulunan yetişkin, kan üreten kök hücrelerdir. Hamileliğin son üç aylık döneminde kök hücreleri bebeğin karaciğerinden ve dalağından kan dolaşım sistemi üzerinden kemik iliğine geçer. Doğum esnasında da göbek kordonunda ve bebeğin eşinde çok miktarda kök hücreleri bulunur. Bu kök hücreleri yetişkin kök hücrelerinde artık bulunmayan çok sayıda özelliğe sahiptir. Bebeğin göbek kordonu kesildikten sonra kök hücreleri bebeğin eşine bağlı kalan kısımdan risksizce alınabilir. Bebeğin hiçbirşeyi eksilmez, aksine çok kıymetli kök hücreleri onun için saklanmış olur. Göbek kordonunun kök hücreleri 1988’de ilk defa Paris’te doktorlar kök hücrelerini aldıkları bir bebeğin hasta kardeşini kurtarmak için kullandılar. 1999’da Brezilya’da ilk defa bir çocuğun tedavisinde kendi kordon kanı kullanıldı. 2001’de Almanya ve Avusturya’da yetişkin hastalar kordon kanı yardımıyla başarılı bir şekilde tedavi edildiler. 2003’de VİTA 34 ve Leipzig Üniversitesinin araştırmacıları, beyin infaktüsünün kordon kanındaki kök hücrelerle ilk başarılı tedavi deneylerini gerçekleştirdiler. Kordon kanındaki kök hücreleri kıymetli kılan nedir? Kordon kanındaki kök hücrelerin, şimdiye kadar en sık kullanılan kemik iliğindeki kök hücrelere kıyasla çok daha fazla avantajları vardır. Çocuğunuzun kordon kanının en belirgin özelliği, bu hücrelerin çok genç ve her türlü doku hücresine dönüşebilme kabiliyetidir. Kordon kanındaki kök hücreler: Çok canlıdırlar ve değişik hücre cinslerine, vücut dokularına dönüşebilirler. Gelecekte kullanım alanları için mükemmel bir altyapı oluşturmaktadırlar. Çünkü, kendi kök hücreleriyle büyütülen doku, vücudun bağışıklık sistemi tarafından atılmaz. Bundan dolayı şimdiye kadar tedavi edilemeyen hastalıkların tedavisi için yeni imkanlar sunmaktadır. Kemik iliğindeki kök hücrelere göre çok daha dayanıklı ve uzun ömürlüdürler. Genel olarak tümör hücresi ve virüs barındırmazlar. Anne ve çocuk için basit, ağrısız ve risksiz olarak elde edilirler. Ömür boyu saklanabilirler. Aile içi kullanımlarda, az doku uyuşmazlıklarında dahi kullanılabilirler. Embriyonal kök hücrelere kıyasla çok yönlü, ama etik olarak sakıncasızdırlar. Nerde ve ne zaman kök hücreler kullanılır? Organ yapımı Bioteknolojiyle kordon bağındaki kök hücrelerinden vücut dokusu oluşturmakta ümit verici gelişmeler yaşanmaktadır. Hedef, zarar görmüş dokuları, hücre biyolojisi teknikleri kullanarak, kordon kanında bulunan kök hücrelerle tamir etmektir. VİTA 34 ve Leipzig Üniversitesi 2003 yılı sonunda, kordon kanı kök hücrelerinin beyin infaktüsünü gözle görülür şekilde iyileştirdiğini gösteren araştırma sonuçlarını yayınladılar. Şu anda zarar görmüş kalp, karaciğer, safrakesesi, sinir, kas ve damar dokularının tamirine yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Bu araştırmaların ilerideki tedavilerde çok çeşitli kullanım imkanları sunması beklenmektedir. Bunun yanında Morbus Crohn (kronik bağırsak enfeksiyonu) ve Rheumatoide Arthritis (eklem hastalığı) gibi hastalıkların tedavisinde hastanın kendi kök hücrelerinin kullanılmasıyla ilk ümit verici tecrübeler elde edilmiştir. Kanser tedavisi Yüksek dozajlı kemoterapide kanser hücrelerinin yanısıra kemik iliğindeki kök hücreler de imha edilmektedir. Vücut böylelikle yeni kan hücresi ve bağışıklık sistemi hücresi oluşturma özelliğini kaybetmektedir. Vücuda yeni kök hücresi nakletmek gerekmektedir. Şimdiye kadar bu tür nakillerin çoğunda kök hücreler, kemik iliğinden kazanılmaktaydı. Bu tedavi yönetiminde de kordon kanı her geçen gün daha da önem kazanmaktadır. Günümüzde dahi Çin ve Japonya’da kemik iliğindeki kök hücrelerin yerine daha çok kordon kanındaki kök hücrelerini kullanma eğilimi vardır.

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-nedir

Mikroskop Çeşitleri

BİNOKÜLER Okülerler: 10x- 16x Açısal Ayarlı döner başlık Objektifler: Ach.4x, 10x, 40x ve 100x Toplam büyütme: 1600x Koaksiyel kaba-ince netlik ayar sistemi. Hareketli ve iris diyaframlı Abbe kondansör-filitreli C tipi gömme tip. Kayar yataklarda hareketli şaryo. Tabla kilitlenme sistemi ve hassa ayarlı sistem. Elektronik dimmer devreli 6V/20Watt Halojen aydınlatma 2 yıl garantili,Yedek ayna, maşa, toz örtüsü, 2 adet ampül ve sigorta TRİNOKULER Okülerler: 10x- 16x Açısal Ayarlı döner başlık Objektifler: SP.4x, 10x, 40x ve 100x Toplam büyütme: 1600x Koaksiyel kaba-ince netlik ayar sistemi. Hareketli ve iris diyaframlı Abbe kondansör-filitreli C tipi gömme tip. Kayar yataklarda hareketli şaryo. Tabla kilitlenme sistemi ve hassa ayarlı sistem. Elektronik dimmer devreli 6V/20Watt Halojen aydınlatma CE belgesi, 2 yıl garantili,Yedek toz örtüsü, 2 adet ampül ve sigorta İNVERT Okülerler: 10x-16x Objektifler: LD Planakromat 10x ve 25x 25x Faz kontrast objektif ve sürgüsü Max. Büyütme : 400x veta isteğe bağlı 640x Aydınlatma : 6V/15 Watt-Halojen Koaksiyel kaba-ince netlik ayar sistemi. Hareketli ve iris diyaframlı Abbe kondansör Faz kontrast ve aydınlık saha kondansatör İsteğe bağlı LD40x planakromat aydınlık saha objektifi MONOKULER Okülerler: WF 10x, 5x Hugens,16x Hugens 3 adet Objektifler : Ach.4x, 10x, 40x 3 adet Toplam büyütme : Max.640 Tabla limit ayar sistemli, mekanik hassas B tipi şaryolu 0.1 mm. Sabit tip diyaframlı filitre tutuculu kondansatör 220V / 20W Tungsten lamba aydınlatmalı ,gün ışığı filitresi Ampül yuvası içinde sabitlemiş, CE Belgesi, 2 yıl garantiYedek 1 adet ampül, toz örtüsü, maşa, sigorta STEREO ZOOM MİKROSKOP Okülerler: 15x- 20x Objektifler: 0.7 ile 4.5x zoom Toplam büyütme: 3.5x ile 45x Obsiyonel: Max. 180x Netlik ayar sistemi Stativ seçeneği Binoküler veya trinoküler seçeneği Baskı maşası alttan ve üstten aydınlatma Ayarlanabilen ışık şiddeti 220V / 2x15 W BİNOKÜLER METAL MİKROSKOBU Okülerler: 5x, 10x ve 12.5x Objektifler: Ach. 10x, 40x, 100x Toplam büyütme: 1250x 3 farklı taban taşıyıcı Hassas mekanik şaryo Elektronik dimmer devreli 6V / 20W Halojen aydınlatma Yedek ampül,toz örtüsü,sigorta ELEKTRON MİKROSKOBU Alm. Elektronen mikroskop (n), Fr. Microscope électronique, İng. Electron microscope. Bir cismin büyük görüntüsünü elde etmek için elektron kullanılan mikroskop. Bir cismi yaklaşık bir milyon defa büyütüp, bunu bir ekranda göstermek ve buradan fotoğrafını almak mümkündür. Meselâ, bu kadar büyütmeyle bir kristal şebekesindeki atomların dizilişindeki çarpılmaları görmek mümkündür. En iyi optik mikroskoplarda ise bu büyütme ancak birkaç bin defâ olmaktadır. Görüntü: Optik mikroskoplarda görüntünün elde edilmesinde ışık kullanılırken, elektron mikroskoplarında, ışık yerine elektron kullanılır. Elektronun dalga boyu, ışığa göre birkaç bin defa daha küçük olduğu için, bu mikroskopla daha ayrıntılı görüntüler elde etmek mümkündür. Bâzı elektron mikroskoplar, 0,2 nanometre (nm)lik cismi net gösterebilmekteyken, en iyi optik mikroskoplar 250 nm’lik bir güce sâhiptir. Bir nanometre, 10 Angstrom olup, 10-10 metreye karşı gelir. Kullanım yeri: En önemli kullanış yerleri; metallerdeki atom dizilerindeki çarpılmalar, virüs ve bakterilerin yapıları ve her türlü yüzeylerin incelenmesi olarak sayılabilir. Uygulamada bu mikroskoplar tam büyütme kapasiteleri ile nadiren kullanılır. Yeni gelişmelerle, 50 nm’lik bir bölgede, mevcut her kimyâsal elemanın yaydığı X ışınlarının ölçülmesi ile mikro kimyâsal analiz yapılabilmektedir. Bu suretle 10-16 gramlık bir miktar analiz için yeterli olmaktadır. Elektron mikroskoplarını çalışma prensibi yönünden ikiye ayırmak mümkündür. Bir türünde, görüntü, yansıyan elektron ışınlarından faydalanılarak elde edilirken, diğer türünde cisimden geçen ışınlar görüntüyü hâsıl eder. Târihî gelişim ve temel prensipler: Optik mikroskopların gelişmesi ile daha büyük görüntüler elde edilmiştir. Ancak optik mikroskopların, ışığın yarı dalga boyu olan 250 nm’den daha küçük ayrıntıyı göstermeleri mümkün değildir. Elektronlar, önceleri “katot ışınları” ismiyle kullanılmaktaydı. Bunlar vakum tüpleri içinde elde edilip, elektrik alanları içinde hızlandırılmaktaydı. Elektrik ve manyetik alanlar tarafından saptırılan bu ışınlar, bir ekranda görünür hâle getirilirdi. Bunun yanında, elektrik taşıyan bobin kullanılarak katot ışınlarını küçük bir alana odaklamak mümkün olmaktaydı. İlk defâ 1926’da Alman fizikçisi H. Busch teorik olarak optik merceğin ışığı bir odakta topladığı gibi, manyetik sargının, elektronları bir odakta toplayabileceğini göstermiştir. 1928’de Berlin Teknik Üniversitesinde Max Knoll ve Ernst Ruska tarafından yapılan deneylerle art arda büyütme kullanarak büyük görüntüler elde etmenin mümkün olduğu anlaşılmıştır. Konulan iki bobinle 13 defâ büyütmek mümkün olmuştu. İlk pratik elektron mikroskobunun 1933’te Ernst Ruska tarafından yapıldığı bilinmektedir. Elektron merceklerinde daha sonra yapılan gelişmelerle, manyetik bobin bir demir kap içine alınmış ve iç halkada küçük bir hava deliği bırakılmıştı. Esas olarak bu prensip günümüzde de kullanılmaktadır. Ernst Ruska ile elektron mikroskop, optik mikroskobun büyütme gücünü geride bırakmıştı. Geçirimli mikroskop: Bunlar optik mikroskoba benzer bir çalışma sistemine sâhiptirler. Tek fark, ışık ışını yerine elektron ışını kullanılmasıdır. Fizikî çalışma sistemi tamâmen farklı olmasına rağmen, burada optik mercekler yerine elektron mercekleri kullanılır. Görüntü bir ekranda veya fotografik levhada elde edilir. Elektronlar çok kolay yollarından sapabileceklerinden, bütün işlem ve görüntünün elde edilmesi tamamen bir vakum içerisinde gerçekleştirilir. Elektronlar, tungstenden akkor flamanlı elektrikle ısıtılan elektron tabancasından elde edilir. Anodla, flaman arasına 100.000 voltluk bir potansiyel farkı tatbik edilir. Flamandan yayılan elektronlar hızlandırılır ve ekranda yeterli bir görüntü elde etmek için kâfi bir güçte olması sağlanır. Bu safhada 500.000 defa büyük bir görüntü elde etmek mümkündür. Optik mikroskoptaki gibi ışınlandırma belirli bir bölgede yoğunlaştırılabilir. Ancak çok yoğunlaştırma polimerler ve biyolojik maddeler gibi cisimlerde zararlar doğurabilir. Cisme en yakın olan elektron merceği, âlette en önemli olanıdır. Bu mercek, 50-100 arasında ara bir büyütme elde eder. Büyütme işleminde, gelen ışın denemelerinin açısal genişliği küçüldüğü için, projektör sistemi bu büyütülmüş görüntüyü kolayca işler. Hemen hemen bütün elektron mikroskoplarında iki veya üç mercek mevcuttur. Bunlar 250-500.000 arasında bir büyütme sağlar. Taramalı mikroskop: Optik mikroskoptan daha çok kapalı devre televizyon sistemine benzer. İlk bölümde, televizyon kamerasına benzer bir şekilde, net olarak odaklandırılmış elektron merceği tarafından cisim üzerine odaklandırılır. Çarptığı yerden gelen elektronlar toplanır ve güçleri yükseltilir. Mikroskobun ikinci bölümü televizyon alıcısına benzer ve burada bir katot ışını tüpü mevcuttur. Böylece yüksek kaliteli televizyon resmine benzer bir görüntü elde edilir. Yapı olarak daha önceleri açıklanan tür gibidir. Sâdece düzeni farklıdır. Bu cins mikroskoplar taramalı olarak da kullanılır. Genel olarak sert yüzlerin 20-50 nm’lik hassaslıktaki incelenmesinde kullanılır. Odaklama ile çeşitli derinlikte görüntüler elde edilebildiğinden üç boyutlu hissi veren resimler elde etmek mümkün olmaktadır. Bâzı deneysel mikroskoplarla 3 nm’lik hassaslığa kadar inmek mümkün olmaktadır. Cisimden gelen elektronlar mikro elektrik ve manyetik alanları da hassas hâle getirebildiğinden, elektrik ve manyetik alanların görüntüsünü elde etmek mümkündür. Bundan faydalanılarak bilgisayar ve benzerlerindeki çok küçük elektronik devrelerin kontrolü yapılır. Elektronların yönlerini değiştirmesinden, bir cisimdeki mikro kristallerin dizilişini belirlemek mümkündür. Kullanılışı: Elektron mikroskobun kullanılışı zor değildir. Ancak âletin bakım ve temizliği büyük önem taşır. Diğer bir önemli nokta incelenecek nümûnenin hazırlanmasıdır. Taramalı mikroskopta örnek çok ince olmalıdır. Meselâ 100 kilovatlık bir âlette, bu 250 nm’den daha kalın olamaz. Eğer cismin kalınlığı fazla ise ve elektron ışını geçemiyorsa, cismin yüzeyi aseton ile nemlendirilmiş bir plastik yüzeye bastırılır. Daha sonra plastik tabaka buharlaştırılır. Sonucunda cismin yüzünün ince karbondan meydana gelen bir benzeri elde edilir. Metaller genellikle 200 nm’lik kalınlığa indirildikten sonra incelenir. Biyolojik maddeler ise, önce bir uygun epoksi reçinesine yerleştirilir. Daha sonra ince tabakalara kesilir. Bâzan cismi dondurup kesmek daha uygun olabilir. Elektron mikroskop altına konan cismin görüntüsü bir ekrana düşürüleceği gibi doğrudan doğruya fotoğrafı da çekilebilir. İleri gelişmeler: Elektron mikroskopta daha yüksek voltaj kullanılmak için çalışmalar yapılmaktadır. Bu sûretle elektronların daha kalın cisimlere nüfuz etmesi mümkün olmaktadır. Günümüzdeki âletler bir milyon elektron voltluk hızlandırma gücüne sâhiptir. Fransa ve Japonya’da daha fazla voltluk hızlandırma gücüne sâhip elektron mikroskopları üzerinde çalışmalar yapılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/mikroskop-cesitleri

Balıkların Evrimi

Omurgalı hayvanların ve balıkların evrimiyle ilgili ilk önemli sonuçlara ulaşmış olsak ta hala birçok yönüyle bilim adamları tarafından yeterli derecede anlaşılamamıştır. İlk omurgalı hayvanların 550 milyon yıl önce ortaya çıktığı genel olarak kabul edilmiştir. Çok uzaktan atamız olan bu hayvanlar bugün bildiğimiz kadarıyla balıklara göre son derece farklıydı. Çenesiz balıklar anlamına gelen ‘Agnatha’ diye isimlendirildiler. Bugün yaşayan ve hala bazı türleri var olan bu balıkların çeneleri yoktur. Bu nedenle bu grubun bir parçası olarak kabul edilirler. Agnatha, bütün soyu tükenmiş ve hala yaşayan bütün çenesiz balıkları kapsamaktadır. Çenesiz balıklar, ağızlarında kemik olmayan ve modern omurgalılar gibi ısıramayan balıklardır. Fakat ağızları olan ve beslenen balıklardır. Üstelik en eski çenesiz balıklarda rejenerasyon yeteneği olan ve bazı türlerde bir tane beyin, iki veya daha fazla göz ve hayatlarını direkt etkileyen kalıcı bir notokorda bulunan başları vardı. Modern çenesiz balıklar gibi dişleri ve pelvik yüzgeçleri yoktu. İlk çağda omurgasız hayvanlar denizlere hakimdi. (PALEOZOİK DÖNEM 570-245 MYÖ) Birçok türle ortaya çıkan ve farklı alt türlerin bir numarası olmasından dolayı çenesiz balıklar (AGNATHA) ve ataları önemli gruplardı. Birçok çenesiz balık, balık asalağı ve bofa balığına benzeyen küçük kurtçuklar gibi hayvanlardır. Diğer çenesiz balıklar kemik plakların bilinmeyen bir değişimiyle evrim geçirmişlerdir. Plaklar onları zırh gibi korumaktadır. Ve boyları 1,5 metreye ulaşmaktadır. Fosil balık asalağı ve Bofa balığı 350 milyon yıl önce bulunmasına rağmen bilim adamları Conodotlardan önce evrim geçirdiklerine inanıyor. Eski çenesiz balıklar arasında en iyi bilinenler Ostracodermlerdir. Dıştaki zırhlarından dolayı böyle isimlendirilmişlerdir. Bunlar en eski Conodontialardır. Conodontialar küçük ve genelde 7 cm’ den daha az uzunluktadır. İç iskelete sahip olmamalarına rağmen ağız halkası üzerinde dişleri, bir tane dili ve bir tanede kaudal yüzgeçleri vardır. Yaklaşık 515 milyon yıl önce ilk olarak fosil kayıtlarda ortaya çıkmışlardır ve yaklaşık 205 milyon yıl önce ortadan kaybolmuşlardır. Çenesiz balıkların iki diğer grubu kısa bir süre göründü. Arandaspida yaklaşık 495 MYÖ ve Astraspida yaklaşık 450 MYÖ. Her iki grupta geniş baş kalkanları vardı. Kaudal yüzgeç sanılan yüzgeçler yoktu ve 440 MYÖ yok oldular. Az bilinen dört adet çenesiz balık grupları tipik Ostacoderm formlarına sahiptiler. Bunların en eskileri Pteraspidomorphan’ın sonuncusu Heterostraci idi. İki iyi gözlü balıklardı, başlarının üzerinde de ağır zırh ve ağızlarını öne ilerletmek ve işaretlemek için bir gagaları vardı. Tek bir omurgası vardı. Cephalaspidomorpha, Pteraspidomorpha’nın yerini aldı. Bunlardan ilk olarak Anaspida ve Galeaspida evrim geçirmiştir. Bunları izleyen yakın zamanda Osteostraci evrim geçirmiştir. Bu hayvanlar kemik plaklardan dolayı fosil kayıtlarda iyi bilinirler. Kemik plaklar balıkların başlarını korurlar veya Anaspida’da, pul gibi küçük plakları vardı (Anaspid demek koruması, kalkanı yok demektir.)Bu gruplar 430-425 MYÖ ortaya çıktılar ve 360 MYÖ ise soyları tükendi. Anaspidler yan tarafın aksine karın solungaç açıklıkları olan ilk balıktı. Anaspidlerin oldukça aktif balıklar olduğuna inanılırdı. Oysa Heterostraci ve Galeaspida yavaş hareket eden, dip kısımlarda yaşayan ve çamurdan çürümüş bitki ve hayvan materyalleri emdiğine inanılan hayvanlardı. Çenesiz balıklar içerisinde loblu kuyruk yüzgeçleri olan tek türlerdir. Loblu kuyruk yüzgeçleri modern balıklarda daha çok ortaktır. Bazı kanıtlarda çenesiz balıklar hemen hemen 360 MYÖ’ e kadar çevrede iken ve dahi yaklaşık 210 MYÖ’ e kadar Conodontia (çeneli balıklar) neticede dünya sularında onların yerini aldılar ve sonra MYÖ 425’te görünmesiyle omurgalıların ölümü artmaya başladı. Hareketin ortaya çıkışında çenelerle desteklenmiş iskelet, modern balıkların ve insanlığın evriminde önemli bir adımdır. Çeneliler için iskelet, birinci solungaç yayının modifikasyonundan gelmiştir. Süzme, emme ve törpülemenin aksine ısırma kabiliyeti balıkların olduğu yerde bulunan yiyeceklerde fazlaca artmıştır. Bu olduğunda yaklaşık aynı zamanda çiftleşme yüzgeçleri .(neticede bizim kollarımız ve ayaklarımız olan) evrim geçirdi. Yüzgeçler balıkların yukarıya ve ileriye doğru hareket etmelerini sağlarlar. Bu, yüzme fiziğinde önemli bir durumdur. En eski çeneli balıklar Placoderm ve Acanthodii olarak isimlendirildiler ve fosil kayıtlarda ilk olarak 435 Milyon Yıl Önce göründüler. Placoderm deri plakalı demektir ve Placodermlerim çoğu, başlarının üzerinde amour (?) plaka ve kemikli pullara sahiptir. Placodermler yalnızca çekici değiller çünkü çift yüzgeçleri, çeneleri ve buna ek olarak İlkel yüzme keseleri evrim geçirmiştir. İlkel yüzme keseleri Osteichtyes’te akciğer olmuş ve omurgalıların yaşamasına izin verir. Ayrıca denizlerden ayrılmalarına ve karada yaşamalarını da sağlar. Placodermler gerekli olan bütün şeylere sahip olan önemli bir gruptu.360 Milyon Yıl Önce soyları tükenmesine rağmen, ağır zırhlarını kaybetmediler. Çoğu Placoderm’in zırhla kaplanmış büyük başları ve forebodies (?) vardı. Bilim adamları 9 sıra Placoderm’i yeniden düzenledi. Ve bunların en iyi bilinenleri Arthrodira ve Antiarchi idi. Antiarchi’nin boyu 15-40 cm’e kadar uzanabilmektedir ve dip kısımda bulunduğuna inanılmaktadır. Zayıf çeneleri ve zırhla örtülmüş uzun pektoral yüzgeçleri vardı. Arthrodira tatlı sularda ilk evrim geçiren ve çokça büyük olan bir gruptur. Dinicthyes ve Titanicthyes gibi bazı türlerde boy 9 metreye kadar ulaşmaktadır. Gemuendima spp. gibi torpil benzeri türlerde içermektedir. Antiarchi zırhla örtülmüş kafaları vardır. Acanthodii temel olarak köpekbalığı benzeri balıklardı ve kemik plakları vardı. Fakat zırhlı ağır başları yoktu. Bu nedenden dolayı daha fazla manevra yapabilirler ve hızlı hareket edebilirler. Bilinen birçok türü küçüktü. Lateral gözleri, çenelerinde büyük dişleri ve dorso-lateral belkemikleri vardı. Kemiksi balıklardı ve daha çok tatlı sularda yaşayan türleri saptanmıştı. Acanthodii Placodermler’den daha uzun olduğu için önemliydi ve fosil kayıtlarda 275 MYÖ’ den 175 MYÖ’ e kadar kaldı. Yaklaşık 20 milyon yıl sonra, şimdi soyu tükenmiş, modern balıkların ataları olan iki grubun ilk görünüşleri fosil kayıtlara 210 MYÖ girdi. Chondrichtyes ve Osteichtyes’lerin her ikisi de aynı zamanda farklı atalardan evrim geçirmiştir. Chondrichtyes köpek balıkları ve vatozlardır. Bu iki alt sınıf yaklaşık 30 milyon yıl önce evrim geçirdi. Elasmobranchii Holocephali’yi izledi. Bu iki grup denizlerimizde gelişen ve hala var olan gruplardır. Eski üyelerinden temel planda az da olsa sıkça değişim göstermektedir. Üçüncü altsınıf Cladoselarchii, geniş köpekbalığı benzeri hayvanlardır ve az da olsa Holocephali’den sonra görünmüştür. Fakat kısa bir süre hayatta kaldıktan ve görünmeye başladıktan 15 milyon yıl sonra fosil kayıtlarda ortadan kayboldular. Balıkların en önemli grupları modern denizlerimize hakim olan ve akşam yemeklerimizi oluşturan Osteichtyes idi.(kemikli balıklar).Görünen ilk kemikli balıklar Chondrostei idi. Chondrostei 410 MYÖ ortaya çıkmış ve günümüzde hâlen varlığını korumaktadır. Onlar ortaya çıktıktan sonra yaklaşık 407 MYÖ Dipnoi (akciğerli balıklar) ve sonra Actinistia,Osteolepiformes ve Panderichyida 460 MYÖ ortaya çıkmıştır. Bu grubun son iki tanesinin, günümüzde, yaklaşık 250 MYÖ soyu tükenmiştir. Modern balıkların çoğunluğu Neopterygii grubundadır. Yaklaşık 250 MYÖ fosil kayıtlarda sadece son Permian’da içinde, son gelenler olmalarına rağmen Neopterygii’ nin Chondrostei’nin atalarından evrim geçirdiğine inanılır. Hâlbuki ortaya çıkmalarından beri çok önemli oldular ve bugün bilinen balıkların çoğu bu gruptadır. BALIKLARDA ELEKTRİK DUYULARI Sinir uyarıları, elektrik uyarıları ve su, özellikle suyun içerdiği çözünmüş mineraller iyi bir elektrik iletkenidir. Bunun anlamı suda yaşayan bir hayvan her zaman bir kası elektrik sinyalleri yaymak için kullanır. Bunların sinyalleri keşfedip birçok balık türünü öğrenmek sürpriz olmayabilir. Elektrik duyuları olan bir balık avının yerini saptayabilir ve keşfedebilir. Bunu suyun akışına ters doğrultuda kendini gizleyerek yapar. Av parçaları hareket edemiyorsa kumun veya çamurun içine kendini gömer. Torpil balıkları elektrik duyularını gömülmüş avını keşfetmek için kullanırlar. Elektriksel duyulu balıklar yırtıcı hayvanların yaklaşmasını da keşfederler. Çoğu elektrik duyulu türlerin algılayıcıları Teleostlarda dış oyuk organlar ve Elasmobranch’larda lorenzini ampülleri olarak isimlendirilirler. Bu algılayıcılar hayvanların başında, vücutlarına saçılmış ve yan çizgi boyunca yerleşebilmektedir. Algılayıcılar elektrik iletken jel kanallarından oluşur. Ve bu kanallar çukur olarak isimlendirilen belli noktaların suya açılmasıyla oluşur. Balıkların kendi hareket doğrultusunda oluşturulan zayıf elektrik alanı, dünyanın elektrik alanı sayesinde belirlediği bilinmektedir. Bu olay göç yapan türler tarafından apaçık bir şekilde kullanılır. Elektriksel uyartıları hissedebilen fakat kendi özel alanlarını oluşturamayan diğer hayvan türleri şunlardır: köpekbalıkları, torpil balıkları, tırpana balıkları, kedi balıkları, paddlefish. Evrimde diğer bir adım ise nesneleri keşfetmek amacıyla özel bir elektrik alan oluşturmaktır. Balıklar anlamlı bir şekilde ideal elektriğin fazlasını deşarj etmektedir. Dışarıya verilen bu elektrik yaşayan nesneler tarafından hissedilmektedir. Sadece yaşayan organizmalar tarafından değil, organizmaların etrafındaki bütün dünya tarafından hissedilir. Bu torpil balıklarının iki ailesinde ve Teleostlar’ın 10 ailesinde olmuştur. En iyi bilinen elektrikli balıklar, Afrika’nın Elektrikli Kedi Balıkları (Gymnarchus niloticus ) ve Güney Amerika’nın Elektrikli Yılanbalığı (Electrophorus electricus) diğer ilginç olanlar daha az güçlü ise de hala daha varlıklarını korumaktadırlar. Bu balığın etrafında bir elektrik alanını yaratan ve elektrik uyarıları yayan elektrik oluşturma hücreleri vardır. Bu alana dokunan her şey balığın elektrik alanından aldığı geri besleme şeklini değiştirir. Böylece balık, görme, ses, koku veya dokunuşta bağlı olmayan dünyasının bir şeklini arttırabilir. Çamurlu suda yaşarsanız, bu kadar yetenek çok faydalıdır. Birçok elektriksel Teleost’un yaptığı gibi. Birçok elektrikli balık gece hareketlidir. Üstelik bu balıklar, kontrol edebilir ve onların dünya şeklini geliştirmesi için kendi elektrik alanını değiştirebilir, veya başka bir elektrik gücüyle hassas balığın algısını değiştirebilir. Algılama amacıyla birçok balığın oluşturduğu elektrik alan bir elektrik deşarjı olarak su içindeki çevrelerine serbest bırakılırlar. Böyle yaparak hem avcılarını caydırırlar hem de onların kendi avlarını sersemletebilir. Bütünüyle kaslı hareket olarak elektrik uyarılarını oluştur. Hareket dünyadaki bir balığın elektrik şeklini çarpıtabilir. Bu nedenden dolayı birçok balık yavaş hareket etmeye ve vücutlarını düz tutmaya eğilimlidir. Yüzmek için sadece uzamış dorsal yüzgeçlerini kullanırlar. Çoğu balık, özellikle elektriksel olarak güçlü türler, elektrik alanını, elektriksel deşarjın zamanlanmış uyarılarının bir sonucu olarak üretirler. Fakat elektrik bakımından zayıf birkaç balık, elektrik alanı üretmek için devamlı bir dalga kullanırlar. Çoğu tür, özellikle en güçlü olanlar, elektrik alanlarını sürdürmek ve özel sebepler için güçlü atışları veya patlamaları kurtarmak amacıyla göreli zayıf deşarjlar üretirler. Elektrik üreten hücreler , ‘Electrocytes’ diye isimlendirilirler. Her bir electrocyte sadece çok küçük bir elektrik üretir. Geniş voltaj üretmek için bir balık bir bataryada bulunan birçok hücreye sahip ve aynı zamanda deşarj edilebilir olması gerekir. Bu Electrocyteler deniz türlerinde genel olarak başta, tatlı sulardaki türlerde kuyrukta bulunur. Balıklar elektrik alanlarını bireysel sıklıkta üretirler. Aynı türün iki balığı karşılaştığında bu balıklar benzer sıklıklarda elektrik alanı kullanırlar. Sıklıklarını, daha az benzer yapmak ve diğer balıkların ürettiği sıkışık algılardan kaçınmak için değiştirirler. Diğer türlerin dişi ve erkekleri her bir sıkışmadan kaçınmak ve potansiyel eşleri fark etmeye yardım etmek için farklı sıklıktaki alanları kullanırlar. Apteronotus leptorhynchus’ta dişiler, 600-800 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırken, erkekler, 800-1050 Hertz arasındaki sıklıkları kullanırlar. Bütün balıklar, eşit potansiyel farkın elektrik deşarjlarını üretemezler. Çok fazla üretim elemanı taşımak ekolojik yönden pahalıdır. Şüphesiz ki şampiyon 600 volttan fazla potansiyel bir fark oluşturabilen elektrikli yılanbalığıdır. (Electrophorus electricus). Elektrikli kedibalığı (Gymnarchus niloticus), yaklaşık 300-350 volt oluşturabilir. Birçok elektrikli balık 8-40 volt arasında kısıtlı olmasına rağmen, bir torpil balığı yaklaşık 220 volt ve bazı kurbağabalıkları 50 volt üretebilir. İki büyük elektrik balığı, Güney Amerika Elektrikli Yılanbalığı ve Afrika Elektrikli Kedibalığı özellikle elektrikli balıkların zayıf ve küçük olanlarını avlanırlar. Elektrik alanlarını, varlıklarının avları tarafından bilinmemesi için yok ederler. Ve sonra küçük türler yakına geldiği zaman birden büyük bir öldürücü deşarj bırakırlar. Küçük ve zayıf türler elektrik alanını atlatmak, bazı yırtıcı hayvanlardan saklanmak veya farklı bir yolda olmak için gözetleme yaparlar. Bir elektrik deşarjının voltajı kaynağından uzağa gittikçe hızlıca azalır. Elektrokasyon 1 ve 2 metre arasındaki türler için bir alanda çalışan yakın bir saha hissidir. Sonunda daha öncede dediğim gibi, farklı bir iletkenlikle bir balığın elektrik alanının içindeki herhangi bir şey, balık tarafından kurulan ve böylece balığın etrafındaki potansiyel alanı değiştiren elektrik akış desenini bozacaktır. Bu devamlı değişiklikleri keşfetmek, onun etrafındaki fiziksel dünyayı haritaya dökmeye izin verir. Bilginin bu akışının anlam ifade etmesi için tabiki bir balığın yeteneği, onun beyin boyutunda bağlı bir karmaşıklıktır. Mormyrids, büyük beyinlerinden dolayı iyi bilinirler ve vücut-ağırlık oranı diğer birçok balıktan daha yüksektir, gerçekte bir insan olabilirler. Bu, daha yüksek zekâyla eşit sayar mı? Cevabı eve gibi görünebilir. Akvaryumcular Nil havzasındaki Mormyridsleri uzun zamandan beri bilmektedirler ve Amazon nehri havzasındaki Gynotidslerden daha karışık sinyaller kullanırlar ve oynamayı severler. Gynotidler akvaryumlarındayken, akvaryumun dışındaki nesnelere oyunlar yaptıkları ve burunlarıyla onları etrafında taşıdıkları için iyi bilinirler. Üstelik bilim adamları laboratuarda oyunlar öğretmek için uzun düşünülmüş en eski balık Mormyridslerdir. Neşe ve öğrenmenin her ikisi de, zekânın işaretleridir. Kaynak: www.balikcilar.net/showthread.php?t=12942     Sudan karaya çıkarak ya-şamlarının bir bölümünü karada geçirmeye başlayan ilk omurgalılardır. Bu nedenle, balıklar ile sürüngenler arasında bir geçiş basamağı sayılan bu yarı su, yarı kara hayvanlarının Yunanca’dan türetilen adı da “iki yaşayışlılar” anlamına gelir. Amfibyumları öbür kara hayvanlarından ayıran başlıca özellikler, çok sayıda salgıbeziyle beslenen derilerinin kaygan ve gözenekli, yumurtalarının ise balıklarınki gibi kat kat jelatinimsi kılıflarla korunmuş olmasıdır. Amfibyumlar sınıfının (Amphibia) bugüne kadar soyunu sürdürebilmiş olan üyeleri üç büyük grupta toplanır. En kalabalık grubu oluşturan kara ve su kurbağalarının kuyruksuz, kısa bir gövdesi ve sıçramaya uyarlanmış uzun arka bacakları vardır. İkinci gruptaki semenderler (çöreller) ise kuyrukludur ve kısa bacakları sıçramaya değil yürümeye elverişlidir. Buna karşılık aynı gruptaki sirenlerin yalnızca iki ön bacağı olduğundan gövdelerinin arka bölümünü ve kuyruklarını sürüyerek yer değiştirirler. Üçüncü grubu oluşturan ayaksız kertenkeleler ise hiç bacakları olmayan ve suda ya da toprağın altına gömülerek yaşayan, solucana benzer hayvanlardır. Kurbağaların yaklaşık 1.900, semenderlerin 300, sirenlerin 3, ayaksız kertenkelelerin de 160 kadar türü saptanmıştır. Yaklaşık 300 milyon yıl öncesinden kalma bazı fosillerin amfibyum iskeleti olduğu konusunda bütün bilim adamları birleşiyorlar. Bu hayvanlara ait olduğu sanılan fosilleşmiş izler ise çok daha eski tarihlere uzanır. Amfibyumlar, günümüzden 370 milyon yıl önce, Cros-sopterygii adı altında sınıflandırılan ve hem akciğerleri, hem de saçak gibi yüzgeçleri olan balıklardan türemiştir. Sudan Karaya Geçiş Sudaki yaşamdan kara yaşamına geçişte en önemli adım akciğerlerin ve bacakların gelişmesi olarak görülür. Oysa derinin bu yeni ortama uyum sağlayabilmek üzere geçirdiği değişiklikler belki çok daha çarpıcıdır. Artık suyun dışında yaşayacak olan hayvan her şeyden önce vücudundaki su dengesini korumak zorundadır. Bu yüzden amfibyumlarda önce vücuttaki suyun hızla buharlaşarak uçup gitmesini önleyecek sert bir dış deri oluştu. İç deride ise sürekli sıvı salgılayarak vücudu nemli tutan salgı bezleri gelişti. Ayrıca hayvanın derisiyle solunum yapabilmesi için içderideki kan damarlarının sayısı arttı. Kafatası balıklara özgü biçimini yitirerek basık ve yassı duruma geldi; çene kemikleri de doğrudan kafatasına bağlandı. Hayvanın burundan soluk alıp verebilmesi için burun kanalları genişledi. Büyük olasılıkla böcekleri yakalayabilmesi için dili uzayıp büyüdü. Başın gerisindeki ilk iki omur değişikliğe uğrayarak bir boyun bölgesi oluşturdu; böylece hayvan başını gövdesinden bağımsız olarak hareket ettirmeye başladı. Bugünkü amfibyumlardan birçoğunun larvaları (yavruları) da erişkine dönüşürken buna benzer başkalaşma evrelerinden geçer. Fosil amfibyumların bilinen en küçük örneği ancak 2,5 cm uzunluğundadır; buna karşılık birçoğunun uzunluğu 2,5 metreyi aşar. Tarihöncesi çağlardan kalma en iri amfibyum fosilinde yalnızca kafatasının uzunluğu 1 metreye yakındır. Çağımızda yaşayan amfibyumlar ise genellikle atalarından daha küçük yapılıdır. İçlerinde en irisi, Japonya’da yaşayan ve uzunluğu 1,5 metreyi geçen dev semenderdir (Andrias japonicus). Amfibyumların hemen hepsi sulak ve nemli yerlerde yaşar. Bütün yeryüzüne dağılmış olan kurbağalara Alaska ve İsveç gibi en uzak kuzey ülkelerinde bile rastlanırken, ayaksız kertenkelelerin dağılımı yalnızca tropik bölgelerle sınırlıdır; semenderler ise daha çok ılıman bölgelerde yaşar. Özellikleri ve Davranışları Amfibyumların çoğu gündüzleri saklanıp, hava kararınca yiyecek aramaya çıkan gece hay-vanlarıdır. Soğukkanlıdırlar, yani vücut sıcak-lıkları bulunduktan ortamın sıcaklığına uygun olarak değişir. Düşmanlarından korunmak için gizlenmeyi seçerler; çevredeki doğa ile aynı renkte olmaları gizlenmelerini çok kolaylaştırır. Tek savunma araçları ise derilerinden salgıladıktan yakıcı ve zehirli maddelerdir. Gırtlaktan gerçek anlamda ses çıkarabilen ilk hayvanlar belki de kurbağalardı. Durmadan vıraklayan kurbağalara karşılık ayaksız kertenkele, siren ve semenderler genellikle sessiz hayvanlardır. ' Amfibyumlar en çok böcek, örümcek ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenir. İri kurbağaların ayrıca küçük kemiricileri ve kendinden küçük kurbağalan da yediği olur. Amfibyumlar zararlı böcekleri yok ettikleri için insana yararlı hayvanlardır. Birçok ülkede tarım zararlılarıyla savaşmak için özellikle deniz kurbağasından (Bufo marinus) yararlanılır. Ne var ki, son derece obur olan bu hayvan yalnız böcekleri değil küçük kurbağalan da tüketerek zamanla çevredeki doğal yaşama daha büyük zarar verebilir. Yaşam Çevrimi Kurbağalar yumurtalarını genellikle su bitkilerinin arasına bırakır. Bitkinin yapraklarına ya da dallarına yapışıp kalan yumurtalardan, iribaş ya da tetari denen, kocaman başlı, uzun kuyruklu ve bacakları olmayan, yavrular çıkar. Bu yavrular tıpkı balıklar gibi solungaçlarıyla sudan oksijen alır ve daha çok bitkiyle beslenir. İri yumurtalarını karadaki çamurların arasına bırakan bazı türlerde ise yumurtadan çıkan larvalar iribaş değil, erişkin kurbağanın küçük bir kopyasıdır. Kurbağaların döktüğü yumurta sayısı, biraz da dişinin boyutlarına bağlı olarak türden türe çok değişir, örneğin Küba’da yaşayan Sminthillus cinsinden küçük kurbağaların dişisi tek bir yumurta bırakırken, öküz kurbağası gibi iri türlerde bu sayı 20 bini bulur. Afrika’da yaşayan Nectophrynoides cinsinden küçük kurbağaların larvası gelişmesini annesinin vücudunda tamamlamış olarak çıkar. Oysa birçok türün dişisi ya da erkeği yav-rularını gelişinceye kadar sırtında, hatta sırt derisinin altındaki keselerde taşır. İribaşların erişkin bir kurbağaya dönüşmesi genellikle birkaç ay, öküz kurbağasında ise iki yıl kadar Kurbağa yumurtalarının suya ya da çamura bırakıldıktan sonra döllenmesine karşılık, semenderlerin çoğunda yumurtalar dişinin vücudunda döllenir. Yumurtaları kurbağalarınkine benzer, ama sayıca daha azdır. Bazı türler döllenmiş yumurtalarını suya döker ve yumurtadan çıkan iribaşlar gelişmesini suda tamamlar. Buna karşılık birçok semender türü yumurtalarını karaya bırakır ve yavrular bütün yaşam çevrimini karada geçirir. Avrupa semenderleri ile akciğersiz mağara semenderinde ise yumurtalar dişinin vücudunda açılır ve yavrular larva olarak doğar. Amfibyumların doğadaki yaşam süresi kesin olarak bilinmiyorsa da, insan eliyle bakılan dev semenderin 55 yıl, Bombina cinsinden kızılca kurbağanın ise 29 yıl yaşadığı gözlenmiştir.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-evrimi

Kurbağaların Yaşam Döngüsü

Çevremizdeki su birikintilerinde,dere ve göl kenarında yaşayan kurbağaları hepimiz görürüz. Kurbağa yavruları yumurtadan çıktıklarında erişkin kurbağaya hiç benzemezler. Kurbağa yavruları su içinde yumurtadan çıkar. Yumurtadan çıkan kurbağa yavrusu,başkalaşım öncesinde,suda yaşamaya olanak sağlayan bazı özelliklere sahip uzun bir kuyruğu ve sudaki oksijeni almasına yardım eden yüzgeçleri vardır. Başkalaşımla birlikte kurbağanın yapısı değişerek karada yaşamaya uygun bir canlı haline gelir. Suda karaya geçişte kurbağanın kuyruğu kısalır,bacakları oluşmaya başlar ve akciğerleri gelişmeye başlar. Amfibiler (iki-yaşamlılar) omurgaya sahip balık ile sürüngen arasında özellik gösteren soğukkanlı hayvanlardır. Yaşamlarını hem suda hem de karada sürdürürler. Larvaları (tam gelişmemiş yavrular) suda olgunlaşır ve balıklar gibi solungaçlarla nefes alıp verirler. Yetişkinler ise akciğer ve derileri ile solunum yaparlar. Amphibia sınıfına dahil olan amfibiler yaklaşık 3 500 farklı türü barındırır. Amfibiler üç takıma bölünür: Anura (kuyruksuzlar; kurbağalar ve karakurbağaları), Urodela (kuyruklular; semendergiller) ve Gymnophiona (ayaksızlar; solucanımsılar). Tarihçe: Amfibiler yaklaşık 400 milyon yıl önce, yeryüzünde büyük miktarda kara oluşumunun başlamasıyla, balıktan türemişlerdir. Bazı balıklar, sürünmek için bacaklar ve soluk almak için ciğer geliştirerek, değişen koşullara kademeli uyum sağlamışlardır. Bu tür, hem suda hem de karada yaşayabilen organizmalara,Yunanca’da “çifte yaşam” anlamına gelen AMFİBİLER (AMPHIBIAN) ismi verilmiştir. Amfibiler karada yaşayan ilk omurgalılardır. Ancak, solumak için suya geri dönmek zorundaydılar. En fazla amfibi çeşitliliği, çevre koşullarının ıslaktan kuruya doğru sürekli değiştiği, 360 ile 230 milyon yıl önce görülmüştür. Bu dönemde gelişen bir çok amfibi türü tükenmiştir. Bugüne kadar gelebilen amfibi grupları en fazla 200 milyon yıl öncesine tarihlenebilmektedir. Özellikler: Amfibiler soğukkanlı hayvanlardır. Bu, sabit bir vücut sıcaklıklarının olmadığı ve çevrenin sıcaklığını aldıkları anlamına gelmektedir. Amfibilerin su ve oksijeni soğuran (absorbe eden) nemli, pulsuz derileri vardır. Bu özellik onları kurumaya (dehidrasyon; vücut sıvısının kaybı) karşı korunmasız kılar. Nemli koşullar olmadığında derileri kurur ve ölürler. Bu nedenle, amfibiler genellikle göllerin, bataklıkların ve taze suyun olduğu yerlere yakın yaşarlar. Bazı amfibiler, yaşam koşulları uygun olmadığında eylemsizleşirler (hiç hareket etmezler). Bu eylemsiz dönem, sıcak ve kuru hava koşullarında gerçekleştiğinde “yaz uykusu” ve soğuk hava koşullarında gerçekleştiğinde “kış uykusu” olarak adlandırılır. Uygun koşullar tekrar oluştuğunda amfibi uyanır. Amfibilerin derisi bir çok salgı bezine sahiptir. Bunların arasında, zehirli olan salgılar, bazı türleri etobur hayvanlardan korur. Özellikle, parlak renkli ok zehri kurbağalarının salgısı son derece zehirlidir ve Güney Amerika yerlileri tarafından oklarının uçlarına sürülür. Bazı amfibiler düşmanlarından korunmak için, renk değiştirerek bulundukları çevreye uyum sağlarlar. Yaşam döngüsü: Bir çok amfibinin yaşam döngüsü, dişinin vücudunun dışında döllenen yumurtalar dişi tarafından bırakıldığında, suda başlar. Ardından, dış solungaçlarıyla nefes alan larva, yada iribaş, yumurtadan çıkar. Düz kuyruğu büyüyen larva sudaki bitkilerle beslenir. Başkalaşım (metamorfosis) adı verilen bir süreç sonunda fiziksel değişimler gerçekleşir ve solungaçların yerini akciğerler alır. İribaş da otobur bir hayvandan etobur bir hayvana dönüşür. Amfibiler, genellikle, 3-4 yaşlarında erişkin olurlar. Bilinmesi gereken kelimeler Solungaç: Sudaki oksijeni kullanabilen bir soluma organı Yaz uykusu: Sıcak ve kuru yaz aylarında görülen eylemsizlik durumu Kış uykusu: Soğuk kış aylarında görülen eylemsizlik durumu Omurgasız: Belkemiği olmayan hayvan Omurgalı: Belkemiği olan hayvan Larva: Hayvanın, ergin haline benzemeyen ve erginleşmek için başkalaşım (metamorfosis) geçirmesi gereken, ilk şekli. Tüm amfibiler aynı üreme şeklini göstermezler. Semenderler tüm yaşamlarını karada geçirirler ve tam şekillenmiş yavru doğururlar. Diğerleri, ormanlık alanlarda nemli yerlere yumurta bırakır ve yumurtalardan yetişkinlerin küçülmüş biçimleri çıkar. Bazı su kelerlerinde solungaçlar tüm yaşamları boyunca kalır. Benekli kırmızı su keleri gençlik dönemini kırmızı semender olarak karada geçirir ve gelişerek bir ergin gibi yaşamak için suya geri döner. Üç temel Gurup Anuranlar (Kuyruksuzlar): Yaşayan amfibiler içinde, 3 000 tür ile Anora takımı (kurbağalar ve kara kurbağaları) en büyük gurubu oluşturur. Kurbağaların arka kuyrukları yoktur, onun yerine sıçramak ve yüzmeğe çok iyi uyum sağlamış uzun arka bacakları vardır. Anuranların çoğu taze suya yakın yaşadıkları halde bazıları daha kuru ortamlara uyum sağlamıştır. Kurbağa ve kara kurbağaları birbirinden farklıdır. Kara kurbağalarının diğer pürüzsüz derili kurbağalarla karşılaştırıldığında daha kısa bacakları ve siğilli görüntüye sahip daha kuru derileri vardır. Kurbağalar çok farklı büyüklükte olabilir. Ölçülmüş en küçük kurbağa yaklaşık 10 mm (Psyllophryne didactyla, Brezilya ve Stumpffia tridactyla, Madagaskar) ve en büyük ise 30 cm (Batı Afrika Goliath kurbağası, Conraua goliath)’dir. Anuranlar temel olarak böcekler ve diğer omurgasız hayvanlarla beslenirler. En büyük kurbağalar küçük memeli hayvanları, kuşları, balıkları ve diğer amfibileri de yiyebilirler. Urodeller (Kuyruklular): Semendergiller olarak da adlandırılan bu takım yaklaşık 250 türü barındır. Urodeller en küçüğü yaklaşık 15 mm (Thorius arboreus ) ve en büyüğü 1,5 m (Japonya’da bulunan dev semender) olmak üzere farklı büyüklüklerde olabilirler. Semendergillerin uzun kuyrukları ve az gelişmiş bacakları vardır. Genellikle suyun içinde yada yakınında görülürler ve çoğunlukla kaya veya odunların altındaki nemli toprakta bulunurlar. Erişkinler genellikle yaşamlarının büyük kısmını karada geçirirler ve böcek ve solucanlarla beslenirler. Semendergillerin bazı türleri, Siren cinsine girenler, suculdur. Sadece kısa ön ayakları olan Sirenler yılan balığına benzerler. Bu türler hem solungaçlarla hem de akciğerle solurlar ve bataklıkların dibindeki çamurun içine gömülürler. Gymnophionlar (Ayaksızlar): Ayaksızlar takımındaki solucanımsılar (Caecilian) solucana benzeyen kör ve ayaksız amfibilerdir. Afrika ve Güney Afrika’nın tropikal ikliminde nemli toprağa gömülürler. Değişen boyutlara sahip en az 160 farklı solucanımsı tür vardır. Ölçülen en küçük ayaksız Grandisonia brevis (11,2 cm), büyük ayaksız ise Caecilia thompsoni (1,515 m)’dir. Ancak, iri boyutlarına karşın çok seyrek görülürler. Yakın zamandaki azalma: Bilim adamları, 20. yüzyılın son yarısında, tüm dünyada amfibi sayısında ve türlerinde tehlikeli boyutlarda bir azalma görüldüğünü belirtmektedirler. Azalmanın bir çok faktöre dayandığını öne sürmektedirler: Taze su ekosistemlerinin kirlenmesi, sürekli artan insan nüfusu nedeniyle yaşam alanlarının yok olması ve tahminen, ozon azalması nedeniyle artan morötesi ışınma. Amfibiler gösterge türleri yada sağlıkları yaşadıkları alanın ekosisteminin sağlıklı olduğunu gösteren türler olarak bilinmektedir. Sayıları azaldıkça, tüm dünyadaki sağlıklı ekosistemlerin de sayısı azalmakta ve sonuçta bu da bir çok başka hayvan ve bitki türünün azalmasına neden olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/kurbagalarin-yasam-dongusu

Dünyanın En İlginç 10 Meyvesi

1- Rambutan Yaratık görünümlü bu meyve, dünyada yalnızca tropikal iklime sahip bölgelerde yetişiyor. Oldukça tatlı ve lezzetli olan Rambutan, dış kabuğu kızardığında yemeye hazır hale geliyor. 2- Goya (Bitter Melon) Bitter Melon salatalığa benzerliği ile dikkat çeken bir meyve olup, üzüm gibi bir asma üzerinde yetişir. Genellikle olgunlaşmadan hemen önce toplanır ve taze ya da pişirilerek tüketilir. 3- Durian Eskimiş çorabı andıran kokusuyla, dünyanın en çok kokan meyvesi olarak bilinen Durian, 3 kilograma kadar büyüyebiliyor. Meyvenin dış kabuğundaki boynuzu andıran küçük çıkıntılar ilk bakışta dikkat çekiyor. Damak tadınıza göre bu meyvenin hastası olmanız ya da tenezzül etmemeniz mümkün. 4- Akebi Akebi‘nin kelime anlamı “mavinin nadir görülen bir tonu”dur. Kabuğu bezelyeninkiyle aynı şekilde açılan ve ekşi bir tadı olan Akebi‘nin iç kısmı tüketiliyor. İçindeki etli kısım ve tohumlarının birbirinden ayrılması çok zor olduğundan birlikte yeniyor. Sonbaharda hasadı yapılan Akebi, Kuzey Japonya’da yetişiyor. Dolayısıyla Akebi’nin tadına bakma şansınız çok da yüksek değil. 5- Buda’nın Eli Meyvesi Buda’nın Eli Limonu veya Parmaklı Ağaç Kavunu olarak da bilinen sarı renkli bu garip meyve, hoş kokusu ile dikkat çekiyor ve Asya’da yetişiyor. Buda’nın Eli rendelenmiş olarak salatalarda kullanılabilirken, balık tabağında limon olarak da kullanılabiliyor. 6- Mangostan Tenis topundan hafif küçük olan Mangostan, bir tropikal iklim meyvesi. Mor renkli dış kabuğunun içinde yenebilir beyaz kısmı vardır. Mangostan, Xango adı verilen sağlığa yararlı içecek sayesinde popüler hale gelmiştir. 7- Pitaya (Ejder Meyvesi) Dikkat çekici pembe bir renge sahip olan Pitaya‘nın çiçekleri kivi ile armut çiçeklerinin kesişimi gibi görünüyor. Yüksek antioksidan ve lipozom içeren Pitaya, aynı zamanda lif açısından da zengin bir meyvedir. 8- Yılan Meyvesi (Snake Fruit) Yılan meyvesi dış görünümünden dolayı bu ismi almıştır. Meyve, palmiye ağacının bir türünde salkım şeklinde yetişir. Elmayı andıran tatlı ve hafif asidik bir lezzeti vardır. Taze şekilde ya da tatlı hamur işlerinin içine katılarak yenebilir. Malezya ormanlarında yetişen Yılan Meyvesi, aynı ormanda yaşayan maymunların favori besinidir. Yılan Meyvesi‘nin en ilgi çekici özelliği ise %13,5 alkol oranına sahip olmasıdır. Bu oran üzüm şarabında %13′tür. Bu durumda meyveyi yiyen maymunların ne hale geldiğini tahmin etmek pek de zor değil. 9- Hint İnciri (Prickly Pear) Pembe ya da sarı renkli olabilen Hint İnciri, bir kaktüsün üstünde yetiştiği için kaktüs meyvesi olarak da bilinir. Şeker, jöle ve votka yapımında kullanılan Hint İnciri‘nin suyu da içilebiliyor. 10- Yıldız Elması (Star Apple) 5-10 cm çapındaki Yıldız Elması, mor ya da soluk yeşil renklerinde olabiliyor. Meyvenin bu isimde olmasının sebebi, kesildiğinde ortaya çıkan iç kısmının yıldız şeklinde olmasıdır. İçerdiği %33′lük toksisite oranı nedeniyle dış kabuğu tüketilmemektedir.  

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-ilginc-10-meyvesi

Nükleer Enerji Gözden Düşüyor

Nükleer Enerji Gözden Düşüyor

Fukuşima nükleer felaketinin üzerinden neredeyse dört yıl geçti. Facia, dünya çapında nükleer enerjiye bakışı önemli ölçüde etkiledi.“Fukuşima faciası nükleer enerji konusunda küresel bir kilometre taşı.” Çevre örgütü Greenpeace tarafından facianın dördüncü yıl dönümü öncesinde açıklanan bir rapora göre, nükleer enerji sektörünün ekonomik ağırlığı ve önemi giderek azalıyor. Dünya çapındaki nükleer santrallerde üretilen elektrik miktarının 2011’de yüzde 4, 2012’de de yüzde 7 gerilediğine dikkat çekilen raporda, özellikle Japonya’daki tüm santrallerin kapatılmasının etkili olduğu, ancak buna ek olarak Almanya, Fransa, Finlandiya, Güney Kore ve ABD’nin de aralarında bulunduğu toplam 16 ülkede söz konusu miktarda azalma kaydedildiği belirtiliyor. Nükleer santrallerin faturası kabarıyorGreenpeace, birçok ülkenin Fukuşima sonrasında nükleer enerjiye geçiş planlarından vazgeçtiğini veya bu planları ertelediğini hatırlatıyor. Raporda ayrıca güvenlik konusundaki yasal düzenlemelerin sıkılaştırılması nedeniyle, santrallerin işletmesinin de giderek daha pahalı bir hal aldığı vurgulanıyor.“Yenilenebilir enerji ciddi rakip”Her yıl açıklanan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nun hazırlanmasına da öncülük eden bağımsız enerji ve nükleer politika analisti Mycle Schneider ise küresel trendleri şöyle özetliyor: “Nükleer santrallerden gelen elektriğin üretim masrafları son yıllarda önemli ölçüde arttı. Bu önemli bir gelişme, zira başta yenilenebilir enerji kaynakları olmak üzere tüm diğer teknolojilerin masrafları azalıyor. Yenilenebilir enerji ciddi bir rakip, ayrıca Avrupa’da elektrik tüketimi de geriliyor.”Finansmanı zor1997’de “alternatif Nobel” olarak bilinen Doğru Yaşam Ödülü’ne layık görülen enerji analisti Mycle Schneider, 1970’li yıllarda altın bir geleceği olduğuna inanılan nükleer santrallerin, günümüzde finansmanının bile zorlaştığına dikkat çekiyor. “Bugün nükleer santrallerin finansmanını üstlenen tek bir büyük ticari banka bile kalmadı. Tüm kredi derecelendirme kuruluşları yeni bir nükleer santrale yatırıma olumsuz not veriyor.” diyen Schneider, buna karşılık, Siemens örneğinde olduğu gibi nükleer enerjiye vedanın da, bu kuruluşlardan olumlu not kazandırdığını hatırlatıyor. Nükleer santral inşaatlarının sayısının ise çok az olduğunu ve sadece belli sayıda inşaat şirketinin ayakta kalmayı başarabildiğini belirten enerji analisti, son olarak, kendini dünyanın bir numarası olarak lanse eden Fransız Areva şirketinin kredi notunun 2014 sonunda ıskarta seviyesine indirildiğine dikkat çekiyor. Rus Atomenergoprom şirketinin notunun da, birkaç gün önce aynı şekilde ıskarta seviyesine çekildiğini kaydeden Schneider, “Yani özetle finans dünyası, hangi ülkeden olursa olsun, nükleer enerji şirketlerine kötü not veriyor.” tespitinde bulunuyor.“Tam bir devrimin ortasındayız”30 yılı aşkın süredir nükleer enerji alanındaki gelişmeleri izleyen Schneider, gelecek yılların enerji sektöründe ne gibi değişikliklere gebe olduğu sorusuna ise şu yanıtı veriyor: “Tam bir devrimin ortasındayız. Deutsche Bank ya da İsviçre’nin en büyük bankası olan UBS’in en yeni analizleri gayet ilginç. UBS, binanın çatısına konacak bir güneş enerjisi sisteminin ve elektrikli bir taşıtın 2020 yılında birçok insan için karlı olacağını hesaplamış. Bu tür gelişmeler tüm enerji sistemini baştan aşağı değiştirecektir. Deutsche Bank’ın tahminlerine göre ise, tüketicilerin güneş enerjisi ile kendi ürettikleri elektrik birçok ülkede şimdiden şebekeden gelen elektrikten daha hesaplı. Bu da, geleceğin enerji piyasasında geçerli olacak kuralların günümüzdekiler ile yakından uzaktan alakası olmayacağı anlamına geliyor.”Nükleer enerji sektörünün geleceğiBağımsız enerji ve nükleer politika analisti Mycle Schneider, tüm bu gelişmelerin nükleer enerji sektörü için ne anlama geleceğini tek bir kelimeyle özetliyor, “felaket!”.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/nukleer-enerji-gozden-dusuyor

Bilim insanlarının glifosat isyanı

Bilim insanlarının glifosat isyanı

Yabani otla mücadelede kullanılan glifosatın insanlarda kansere yol açabildiği yolundaki iddialar Avrupa’da tartışma yarattı. Bilim insanları bir açık mektup yayınladı. AB kararını yakında vermeye hazırlanıyor.AB Komisyonu’nun sağlıktan sorumlu üyesi Vytenis Andriukaitis‘e hitaben bir açık mektup kaleme alan 96 bilim insanı ve araştırmacı, Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi’ni (EFSA) eleştirdi.EFSA, bir süre önce yayınladığı bir raporda, “yabani otla mücadelede kullanılan glifosatın kanser yapmasının pek muhtemel olmadığını” açıklamıştı. 25 farklı ülkeden uzmanın imza koyduğu açık mektupta Almanya’nın Federal Risk Değerlendirme Enstitüsü (BfR) de eleştirildi. Açık mektupta, “BfR’nin analizi ve EFSA’nın buna dayalı hatalı değerlendirmesi dikkate alınmamalıdır” çağrısına yer verildi.EFSA tarafından yapılan değerlendirmenin “kısmen bilimsel açıdan kabul edilemez ve yanıltıcı” olduğu vurgulandı. Ayrıca sonuçların mevcut verilerle karşılanmadığı ve açık ve saydam yollardan elde edilmediği belirtildi. Buna karşılık Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) bağlı Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC) raporunun açık arayla daha inandırıcı, bağımsız ve saydam olduğu vurgulandı. IARC raporunda glifosatın “insanlar için kanser yapma riski taşıdığı” görüşü dile getirilmişti.Açık mektubu imzalayan 96 kişi arasında çok sayıda tanınmış bilim insanı bulunuyor. İmzacı bilim insanları Alman Araştırmalar Konseyi (DFG), Alman Kanser Araştırmaları Merkezi (DKFZ) ve ABD, Avustralya ve Japonya’da görev yapıyor. Bilim insanları, görev yaptıkları kurumları değil kendi görüşlerini temsil ettiklerini vurguluyor. (Deutsche Welle Türkçe)https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/bilim-insanlarinin-glifosat-isyani

HLA B51

Örnek Cinsi : EDTA'lı tam kan yada Heparinize kan Örnek Miktari : 2 ml Metod : Flow Sitometri Genel Bilgiler: Behçet hastalarında belirgin HLA-B51 pozitifliği saptandığı bilinmektedir. Ancak bu birliktelik populasyonlara gore farklılık göstermektedir. HLA-B51 pozitif kişilerde negatiflere göre hastalık çıkma olasılığı Türkiye’de 13.3, Japonya’da 6.7, A,D,D,’de ise 1.3 olarak rapor edilmiştir. Ancak, HLA-B51’in hastalığa yatkınlık oluşturmaktan çok hastalığın seyri üzerine etkili olduğu bildirilmektedir. HLA-B51 sıklığı posteryor üveitli ve santral sinir sistemi tutulumu olanlarda daha yüksektir. Behçet hastalığı ile ilişkili olan HLA haplotiplerinin HLA-B51 01, HLA-B51 02, HLA-B51 08, HLA-B51 09 olduğu kabul edilmektedir. Laboratuvarımızda HLA-B51 pozitifliği istenen bireylerde pozitiflik saptandıktan sonra 01-09 arasındaki alellerin saptanması için bu alellere özgü primerlerle PCR yapılmaktadır

http://www.biyologlar.com/hla-b51

HCV Genotipleme

HCV genomu 9600 nükleotid uzunluğundaki tek bir RNA iplikçiğinden oluşur. Genomik dizilerinde çeşitlilik gösteren 6 HCV genotipi bulunur. Avrupa ve Kuzey Amerika’yı da içeren birçok coğrafik bölgede Genotip 1 baskındır. Genotip 2 ve 3’ünde geniş bir yayılımı vardır. Genotip 2 oransal olarak Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’da yaygındır. Genotip 3 Güneydoğu Asya, Avusturalya, Güney Amerika, Kuzey Avrupa’da özellikle damar içi uyuşturucu kullanıcılarında yaygındır. Genotip 4 özellikle Mısır, Orta Doğu ve Orta Afrika’da, Genotip 5 Güney Afrika’da , Genotip 6 Güneydoğu Asya’da yaygındır. Genomik dizilerinde çeşitlilik gösteren HCV genotiplerinin bilinmesi tedavinin planlanması açısından büyük önem taşır. Hepatit C virus (HCV), Flaviviredae ailesinden, bir RNA virüsüdür. Akut hepatitlerin %20’sinden, kronik hepatitlerin ise %70’inden HCV sorumlu tutulmaktadır. Yerleştikleri konakta akut infeksiyon, kronik infeksiyon, siroz ve hepatosellüler karsinom gibi ölümcül hastalıklara neden olurlar. HCV infeksiyonu tüm dünyada yaygın olarak görülebilmekte ve yaklaşık 300 milyon kişinin HCV ile infekte olduğu bildirilmektedir Ülkemizde sağlıklı kişiler ya da kan donörlerinden yapılan seroprevalans çalışmalarında, anti-HCV pozitifliğinin % 0.3-1.8 arasında değiştiği saptanmıştır. HCV infeksiyonunun tanısında, antikor testleriyle alınan bir sonucun, geçmiş bir infeksiyon mu yoksa devam eden bir infeksiyona mı ait olduğunu belirlemek olanaklı değildir. Bu nedenle, replikasyonun göstergesi olan HCV RNA’nın PCR ile gösterilmesi zorunlu olmuştur. HCV Genotipleme: HCV ile ilgili genotip çalışmaları dünyada olduğu gibi ülkemizde de son yıllarda artmıştır. HCV’ de en az 6 genotip, 40’dan fazla subtip bulunmaktadır. Bu genotipler dünyada farklı bölgelerde farklı dağılım göstermektedir. Ülkemizde kronik hepatit, hemodiyaliz hastaları ve kan donörleri ile yapılan çalışmaların sonuçları birbirine paralel olup genotip 1 (özellikle subtip, genotip 1b) en büyük kısmı oluşturmaktadır. HCV infeksiyonunda farklı genotiplerin, oluşacak hastalık tablosunu farklı biçimlerde etkilediği, tedaviye yanıtta genotipler arasında fark olduğu son yıllarda yapılan çalışmalarda tespit edilmiştir. Bu da HCV’ in genotiplendirmesinin ne kadar gerekli olduğunu göstermektedir. Materyal : Plazma Materyal miktarı: 1-2 cc Kabul günü : Her gün Analiz süresi : 10 gün  

http://www.biyologlar.com/hcv-genotipleme

Japonya yarından itibaren nükleersiz

Japonya yarından itibaren nükleersiz

Japonya’da ‘nükleersiz yaz’ yarın başlıyor. Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido adasında bulunan Tomari Nükleer Enerji Santrali’nin kapatılmasıyla, Japonya’da çalışır durumda hiçbir nükleer reaktör kalmayacak.

http://www.biyologlar.com/japonya-yarindan-itibaren-nukleersiz

Biyoteknoloji Nedir

Biyoteknoloji “Özel bir kullanıma yönelik olarak ürün veya işlemleri dönüştürmek veya meydana getirmek için biyolojik sistem ve canlı organizmaları veya türevlerini kullanan teknolojik uygulamalar” olarak tanımlanmaktadır. Biyoteknoloji tıbbi ve tarımsal konularda yeni bir çığır açmıştır. Özellikle tıbbi biyoteknolojide yaşanan gelişmeler neticesinde hastalıkların teşhis ve tedavisinde büyük mesafeler kat edilmiştir. Tarımsal biyoteknolojideki gelişmeler sayesinde üretim ve çevre korunmasında faydalı olabilecek gelişmeler de olmuştur. Modern biyoteknoloji ise “rekombinant DNA, nükleik asitlerin hücre veya organellere doğrudan enjeksiyonu, farklı taksonomik gruplar arasında uygulanan hücre füzyonu gibi tabii fizyolojik çoğalma ve rekombinasyon engellerini ortadan kaldıran ve klasik ıslah ve seleksiyon yöntemlerince kullanılmayan İn vitro nükleik asit tekniklerinin tamamı” olarak tanımlanmaktadır. Modern biyoteknoloji araştırmaları genellikle, üniversiteler, özel sektör ve kısmen de kamu kuruluşları tarafından yürütülmektedir. Elde edilen sonuçların kullanılır hale getirilmesi ve çok büyük bir pazarının olması, bu alanda dev özel sektör kuruluşlarının yatırım yapmasına neden olmuştur. 1970’lerin başından itibaren geliştirilen modern biyoteknoloji teknikleri ile, canlıların genetik yapısında geleneksel ıslah metotlarıyla ve doğal üreme-çoğalma süreçleriyle elde edilemeyen değişiklikler yapılmasını da mümkün kılmıştır. Bir canlı türüne başka bir canlı türünden gen aktarılması veya mevcut genetik yapıya müdahale edilmesi yoluyla yeni genetik özellikler kazandırılmasını sağlayan bu modern biyoteknoloji tekniklerine gen teknolojisi, Gen teknolojisi kullanılarak doğal süreçler ile edinilmesi mümkün olmayan yeni özellikler kazandırılmış organizmalara da “Genetik Yapıları Değiştirilmiş Organizma (GDO)= Genetically Modified Organisms (GMO)” veya uluslararası kullanımı ile “Living Modified Organism (LMO)= Değiştirilmiş Canlı Organizmalar" adı verilmektedir. Ülkemizde ise genetik yapısı değiştirilmiş tarımsal ürünleri ayırmak için genel bir isim olarak “Trasgenik ürün” tabiri kullanılmaktadır. Modern Biyoteknolojik çalışmaların basamakları sırasıyla, istenen genlerin bulunması, karakterize edilmesi, izolasyonu ve hedef türe aktarılmasıdır. Modern Biyoteknolojinin tarifine giren teknolojilerin tamamı günümüzde canlı organizmalarla ilgili çalışmalarda rutin olarak kullanılabilir hale gelmiştir. Bu kullanıma, biyoteknolojinin son safhası olan doğrudan gen transferi, insan ve hayvan kopyalama da dahildir. Modern Biyoteknoloji en geniş kullanım alanını tarım ve hayvancılıkta bulmuştur. Yüksek miktarda ve kalitede ürün almak amacıyla geleneksel kültür çeşitlerinin veya bunların yabani akrabalarının genetik yapıları değiştirilmektedir. En çok üzerinde çalışılan özellikler, hastalıklara ve zararlılara karşı dayanıklılık, yabancı ot ilaçlarına dayanıklılık, meyve olgunlaşma sürecinin değiştirilmesi, raf ve depolama ömrünün uzatılması ve aromanın artırılmasıdır. Gen transferinde en başarılı olunan bitkiler Domates, patates, mısır, soya fasulyesi, pamuk, tütün ve kolza'dır ...Modern Biyoteknoloji çeşitli hastalıkların teşhisi ve tedavisinde alternatif kit ve ilaçlar sağlayarak tıp dünyasına girmiştir. Biyoteknoloji uygulamaları insan hastalıklarının tedavisinde özellikle kanser ve genetik hastalıkların tedavisinde, bu hastalıkların kaynaklarının belirlenmesinde kullanılmaktadır. En yoğun kullanım alanı ise aşı üretimidir. Modern Biyoteknoloji insanların genetik yapısının belirlenmesine olanak sağlamaktadır. Böylece ileri teşhis yöntemleri geliştirilebilmekte ve hastalık sebepleri daha kolay belirlenebilmektedir. Genetik işaretleyicilerin kullanımı ile en uygun tedavi yöntemi seçilmektedir. Yeni ilaçların test edilmesi ve geliştirilmesinde kolaylık sağlamaktadır. Yaklaşık 4000 genetik bozukluk tek bir gende olan eksiklikten kaynaklanmaktadır. 1980’lerin başında modern biyoteknoloji gen terapisi uygulamaları ile tıp dünyasına girdi. Gen terapisi öncelikle kan bozuklukları gibi tek gene bağlı hastalıkların tedavisinde kullanıldı. 2005 yılı itibariyle bu tür bozuklukların teşhisinde büyük mesafeler kaydedilmiş olacaktır. 1990’ların başından itibaren gen terapisi sonradan edinilen hastalıkların tedavisine kadar genişledi. Günümüzde gen terapisi çevresel faktörlerin de dahil olduğu çok faktörlü ve birden çok gene bağlı hastalıkların tedavisinde de uygulanma potansiyeline sahiptir. Gen terapisi amaca göre somatik hücrelerde uygulanarak kalıtsal özellik taşımaz veya üreme hücrelerinde uygulanarak kalıtsal olması sağlanır. İlaç sektörü laboratuarlarda üretilmiş organizmalara gen aktarımı yoluyla gen terapisini biyo-ilaçlar haline getirdiler. Böylece biyoteknoloji insulin ve büyüme hormonu başta gelmek üzere çeşitli proteinden olma ilaçların geliştirilmesinde ve üretiminde kullanılmaya başlandı. Şeker hastalığı, hemofili, kan bozuklukları, büyüme bozuklukları ve sistik fibrosis tedavileri biyoteknoloji ile kolaylaştırıldı. Modern biyoteknoloji metotları aşı üretiminde de kolaylık sağladı ve aşı üretiminde yaşanan miktar sorununu ortadan kaldırdı. Özellikle hepatit B aşılarının rekombinant DNA teknolojisi kullanılarak üretimine başlandı. Günümüzde, az gelişmiş ülkelerde ciddi halk sağlığı problemlerine yol açan tifo, sarılık gibi bulaşıcı hastalıklar için de biyoteknoloji kullanılarak aşılar üretilmektedir. Ayrıca enfeksiyon yapan hastalık etmenleri önceden belirlenebilmektedir. Bu gelişmeler viral bulaşma riskinin azaltılmasını da beraberinde getirdi. Biyoteknoloji mevcut teknolojilerle üretilemeyen aşıların üretimine olanak sağlamıştır. Günümüzde biyoteknolojik yollarla üretilen ilaçlar halihazırda dünya ilaç üretiminin %5’ini oluşturmaktadır. 2005 yılında bu oranın %15’e çıkması beklenmektedir. Piyasaya çıkan her 50 ilaçtan 10-15’i biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş ve üretilmiştir. 1990’ların başından itibaren 100 adet biyoteknolojik yollarla geliştirilmiş ilacın klinik deneylerine başlanmıştır. Mevcut ilaçlarla tedavisi mümkün olmayan bazı ilaçlar için biyoteknolojik yollarla geliştirilmiş 200-300 bileşim tedavide kullanılmaktadır. İlaçlarla ilgili alınan patentlerin %63’ü ABD ve Kanada, %25’i Avrupa, %7’si Japonya’da ve kalan %5’i diğer ülkelerde geliştirilmiş ilaçlara aittir. Modern biyoteknoloji teknikleri mikroorganizmaların dizinsel ve işlevsel özelliklerinin araştırılmasında kolaylıklar sağlamıştır. Böylece mikroorganizmalara gen transferi yapılarak yeni özellikler taşıyan mikroorganzimaların genetik inşası özellikle çevre sektöründe biyolojik temizleme (bioremediation) ve koruma çalışmalarında uygulama alanı bulmuştur. Dünya ticaretinde biyoteknolojik ürünlerin pazar payı hızla artmaktadır. Bu yöntemle büyük ölçekli üretim yapılabilmesi ve ayrıca, biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi için gerekli teknolojik gelişmenin patent haklarının saklı tutulabilmesi nedenleriyle ticari kazancın boyutları da hızla artmaktadır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ürünlerin yaklaşık %74'ü ABD'de, geriye kalanı ise Arjantin (%15); Kanada (%10); Avustralya, Meksika, İspanya, Fransa Güney Afrika ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde (%1) üretilmektedir. Bugün için, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen yaklaşık 80 adet genetik ürünün uluslararası ticarete konu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, 1998 yılında biyoteknolojik yöntemlerle üretilen bitkilerin tüm satışlarının 1,5 milyar dolar civarında olduğunu, bu ürünlerin 1995-1998 dönemindeki satış gelirlerinin % 20 oranında arttığını göstermektedir. Bu trendin devam etmesi halinde, sözkonusu bitkilerin tüm satışlarının bu yıl 3 milyar dolara, 2005 yılında 8 milyar dolara, 2010 yılında ise 25 milyar dolara ulaşabileceği tahminleri yapılmaktadır. Biyoteknolojik ürünlerin tamamında, orta ve uzun dönemde, 100-150 milyar dolarlık potansiyel bir ticaret hacminden söz edilmektedir. Kaynak: Devlet Planlama Teşkilatı VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı (2001-2005) Biyoteknolji Sunumu, DPT, (1999).

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-nedir

Biyoinformatik ve dna dizi analizi

Biyoinformatik, biyolojik bilgilerin yaratılması ve saklanması için veritabanlarının oluşturulmasıdır.Bu konudaki çalışmaların çoğu biyolojik verilerin analizi ile ilgilidir. Artan sayıdaki projelerde biyolojik bilgilerin organizasyonu gerekmektedir. Bu alanda oluşturulan veritabanlarının büyük bir kısmını nükleik asitler oluşturmaktadır. Milyonlarca nükleotidin depolanması ve organizasyonu için veritabanlarının oluşturulması, araştırıcıların bu bilgilere ulaşabilmeleri ve yeni veriler girebilmeleri için ilk aşamadır. Biyoinformatik’te nükleotid dizi bilgilerinin organizasyonu ve depolanması görevini üstlenmiş üç kuruluş vardır. Genbankası (GenBank), Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) ve DNA Japonya veritabanıdır (DDBJ). Bu üç kuruluş, araştırıcıların yararlanmasına açık, nükleotid dizi bilgilerinin toplanması ve yayılmasında işbirliği içinde çalışmaktadır. Gen Bankası ABD’de Maryland, Bethesda’da, Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, İngiltere’deki Hinxton’da ve DNA Japonya veritabanı ise Japonya’da Mishima’da yeni dizi bilgilerinin alışverişinde,İnternet üzerinde günlük olarak e-mail, ortak kullanılan ftp ve www üzerinden hizmet sunmaktadırlar. Protein dizi verileri ile ilgili başlıca hizmet sağlayıcılar ise GenBank, EMBL, PIR International ve Swiss-Prot’tur. NIH’in National Center for Biotechnology Information merkezi, biyoinformatik gereci sunan başlıca web sayfalarından biridir. Ve günde 3 milyon araştırmacı tarafından ziyaret edilmektedir. Veritabanlarındaki bazı sorunlar; vektöriyel dizilerle kirlilik, bir gene ait dizi parçaçıklarının veritabanına birden çok kez girilmesi ile ortaya çıkan kalabalık, aynı gene ait birden fazla EST (Ekspressed Sequence Tag) içeren EST veritabanlarının olması gibi durumlardır. Bu durumlar; genom projelerinin ileri aşamalarını oluşturan UNIGENE, VecScreen gibi projelerle ortadan kaldırılmaya çalışılmaktadır. Biyoinformatiğin ikinci özelliği; saklanan biyolojik bilgilerin analizidir. Analiz kapsamına giren konular; 1-Çeşitli organizmalardaki DNA dizilerinin hangi genlere ait olduğunun belirlenmesi 2-Yeni keşfedilen proteinlerin ve RNA dizilerinin yapı işlev ilişkilerinin belirlenebilmesi için yöntem geliştirilmesi 3-Protein dizilerinin ilgili gen ailelerine kümelernmesi ve protein modellerinin geliştirilmesi 4-Benzer proteinlerin sıralanarak evrimsel ortaya çıkaracak filogenetik ailelerin oluşturulmasıdır. dunya uzerınde bıyoınformatık bılgılerın saklandıgı uc merkez var EMBL (Europe) Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Kayıt Olunuz Ya da Giriş Yapınız DDBJ (Japonya) Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Kayıt Olunuz Ya da Giriş Yapınız GENbank (ABD) Linklerin Görülmesine İzin Verilmiyor Kayıt Olunuz Ya da Giriş Yapınız DNA dizi analizi Dizi analizinde homoloji (benzerlik) araştırması; yeni bulunan bir dizinin bilinen tüm diğer dizilerle karşılaştırılması ve bunun sonucunda benzerlerdeki veritabanında ya da literatürde tanımlanmış bazı biyolojik işlevlerin yeni bulunan diziye yakıştırılması olarak tanımlanabilir. Bu yöntemi, genomik DNA içinden hızla ekson bulma çabasında olan pozisyonel klonlama yapan araştırma grupları tercih ederler. Bu yöntemle, dizi; benzerlikler ve protein kodlama potansiyeli yönünden araştırılarak genler belirlenir. Ve gendeki mutasyonlar ortaya konulur. İntrinsik dizi özelliklerinin araştırılması yaklaşımı ise en çok öncelikli hedefi genom dizilerini belirlemek ve üstüste çakışan dizileri (contig) birleştirmek olan dizi analizcileri tarafından kullanılır. Amaç çakışan dizilerin birleştirilmesiyle tüm gen yapısının modellenmesidir. Çoğu zaman her iki yaklaşım birlikte kullanılır. Benzerlik analizinde veritabanı araştırmaları ve dizi sıralamaları yapılırken, intrinsik analizde istatiksel özelliklerden yararlanarak eksonların belirlenmesinden protein yapısının ortaya konmasının ilk aşamalarına kadar geniş yelpazede bulgular elde edilir. Dizi bilgileri veritabanlarında iki formda bulunur Bunlardan birincisi; yazarlar/diziyi veritabanına ilk işleyenler, kaynak gösterimleri, biyolojik atıflar ve dizinin kendisiyle; intronlar, eksonlar, başlangıç ve bitiş kodonları vb bilgiyi içeren bir tablodan oluşan tam bilgi İkincisi ise; hızlı benzerlik araştırmaları için kullanılan ve sadece diziyi içeren FASTA formatıdır. Accession (ulaşma) numaraları, herbir diziyi belirleyen özgün kimliklerdir ve dizi veritabanına ilk kez girildiğinde verilir. Dizi bilgileri, patent ofisleri gibi çeşitli kaynaklardan veritabanına ulaştığından, örneğin, NCBI; non redundant (yinelenmeyen) nr (nükleotid/protein) verikümeleri oluşturmaktadır. BLAST program ailesi Veritabanlarında araştırma yapabilmek için tasarlanmış pekçok bilgisayar programı vardır. Bunlardan birisi de BLAST (Basic Local Aligment Search Tool) programıdır. Veritabanında homoloji araştırması için öncelikle uygun BLAST programının seçilmesi gerekir. BLASTN bir nükleotid dizisi ile komplementer diziyi ele alarak nükleotid dizisi veritabanlarıyla karşılaştırır. Hız amacıyla tasarlanmıştır. Yüksek duyarlılık aranan durumlar için uygun değildir. BLASTN ve BALSTX; EST verilerinin analizi, ekson yakalama yöntemi ve genomik dizi örneklemlerinin incelenmesinde kulanılır. NCBI’nın sunduğu diğer bir servis ENTREZ servisidir. ENTREZ servisinin en önemli özelliği veritabanları arasında çapraz gezinme olanağı sunmasıdır. Örneğin, bir dizi için BLAST araştırması yaptıktan sonra, ilgili gen ile ilgili literatür bilgileri MEDLINE’dan elde edilebilir. Daha sonra ilgili grafik programlarının yüklenmesi sonrasında protein yapısıyla ilgili veritabanları kullanılarak, proteinin iki veya üç boyutlu yapısı izlenebilir. Protein dizilerindeki işlevsel motifleri araştırmak amacıyla kullanılan bazı veritabanları ise PROSITE ve BLOCKS’tur. NCBI’nin bir başka alt hizmeti olan OMIM, genler ve genetik hastalıklarla ilgili ayrıntılı biyoteknolojik ve tıbbi bilgilerin bulunduğu servistir. Bu servis altında pekçok gende bugüne kadar tanımlanmış mutasyonlar ve ilgili klinik ilişkiler özetlendiğinden çok yararlıdır. Mikroarraylerle genomik yaklaşımlarda en kapsamlı proje ABD Ulusal İnsan Genom Araştırmaları Enstitüsünün Microarray projesidir (µAP). Microarray bulgularının yorumu da diğer yüksek çıktılı (highthroughput) genomik teknikler gibi biyoinformatik yöntemlerin kullanımına ihtiyaç yaratmıştır. Biyoinformatik Türkiye’de de yeni bir daldır. TUBITAK bünyesinde, Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Araştırma Enstitüsü diğer kuruluşlar ve uluslararası kuruluşlar arasında köprü görevi görerek ülkemizde biyoteknoloji alanında bir sanayi oluşmasına ve genişlemesine yardımcı olmaktadır.  

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-ve-dna-dizi-analizi-1

Mutlu Yıllar Nükleersiz Japonya

Mutlu Yıllar Nükleersiz Japonya

Her yıldönümü özeldir, fakat bugün Japonya çok daha özel bir günü kutluyor; tam bir yıldır nükleersiz bir yaşam sürdürüyor olmasını.

http://www.biyologlar.com/mutlu-yillar-nukleersiz-japonya

 Enerji Devrimi Raporu yayımlandı

Enerji Devrimi Raporu yayımlandı

Türkiye'nin enerji ihtiyacını karşılamak için kömür ve nükleere ihtiyacı olmadığını ortaya koyan yeni Enerji Devrimi raporunu yayımladık.Avrupa Birliği Yenilenebilir Enerji Konseyi ile ortaklaşa hazırladığımız ve Kemal Derviş’in önsözü ile sunulan rapor, Türkiye'nin 2023 yılına kadar yenilenebilir enerji üretimini yaklaşık iki katına çıkarabileceği bir yol haritası sunuyor.Raporun anahtar bulguları:    Enerji [D]evrimi senaryosu benimsenirse 2023’te Türkiye’nin elektrik üretim maliyeti şu anki plandan daha ucuz olacak.    Enerji [D]evrimi, Türkiye’nin büyüyen ekonomisinden dolayı nihai  enerji talebinin %25 oranında artmasını öngörürken artışın referans senaryodan, enerji verimliliği uygulamalarıyla %35 düşük olacağını ortaya koyuyor. Bu talep, bir tane yeni kömürlü termik veya nükleer santrale ihtiyaç duyulmadan karşılanabiliyor.    Türkiye gelecek 10 yılda (2025) yenilenebilir enerji üretimini iki katına, yani %51 oranına yükseltebilir. Raporda 2023 hedefi ve 2050’ye giden yolda şu anda izlenilen yol ile Türkiye’nin gelişen dünyada liderlik edebilmek için izleyebileceği yol, maliyetler, yatırım tutarları, istihdam olanakları gibi çeşitli ekonomik göstergeler baz alınarak karşılaştırılıyor. Enerji [D]evrimi senaryosu izlenirse, referans senaryoya göre, 40 binden fazla yeni iş imkanı sağlanabilir. Kömürlü termik ve nükleer santrallerin yakıtları çoğunlukla yurtdışından gelirken, yenilenebilir enerji santralleri enerji bağımsızlığı sağlıyor. Türkiye, kirli ve tehlikeli enerji yatırımlarından vaz geçerek, temiz, daha güvenli ve bağımsız bir yol izleyebilir. 10 yıldır fark yaratıyor Geçtiğimiz yıllarda Avrupa Birliği, Almanya, Çin ve Amerika için hazırladığımız Enerji [D]evrimi Senaryosu, son 10 yılda yenilenebilir enerjilerin gelişimini analiz etmek konusunda Uluslararası Enerji Ajansı’ndan (IEA) ve Dünya Bankası’ndan daha gerçekçi projeksiyonlar kaydetti. Bu kez Türkiye için hazırladığımız rapor, şu an izlenen yolu referans senaryosu olarak ele alıyor ve Enerji [D]evrimi senaryosu olarak nitelendirilen önerileri aynı ekonomik etmenler, aynı GSYİH ve nüfus artış öngüleri çerçevesinde karşılaştırıyor.Türkiye’nin, kömürlü termik santrallere ve nükleer enerjiye ihtiyacı olmadığını bu rapor ile ispatlıyoruz. 2050 yılında öngörülen enerji talebini kayıpsız karşılayacak, enerji bağımsızlığını teşvik eden, yatırımcılara çevreyi kirletmeyen, sağlık sorunları yaratmayan ve tehlike arz etmeyen temiz seçenekler sunan yeni bir yol planı hazırladık. Yenilenebilir enerji bilim kurgu değil, Çin’de Almanya’da, Amerika’da, İskandinavya’da ve Japonya’da şu anda Türkiye’de uygulanılabilir modeller bulunuyor. Yenilenebilir enerji, Türkiye’nin büyüyen ekonomisinin enerji ihtiyaçlarını karşılamak için en doğru teknolojidir. http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/enerji-devrimi-raporu-yayimlandi

FLAVONOİD C-GLÜKOZİTLER

İlk olarak 1950’li yılların ortalarında viteksinin pohidroksillenmiş yan zincirinin tetrahidrofuran yapısı, yani 2,5 - anhidroheksahidroksiheksil içerdiğinin belirlenmesi ile bu madde grubu üzerinde çalışmalar başlamıştır. 1960’lı yılların ortalarında ise NMR tekniği ile viteksinin yan zincir şeker rezidüsünün gerçekte C - b - glükopiranozil olduğu gösterilmiş ve periyodik asit oksidasyonunun kinetiği üzerindeki incelemelerle de kesinleştirilmiştir. Daha sonra da kemotaksonomik çalışmalar artarak sürmüş ve özellikle Diotyledonae fam.larında bu maddelerin yaygın olduğu gösterilmiştir. Tabloda verilmiş olan örnekler 30’dan fazla kaynakta bulunmuş olan flavonoid C - glükozitlerin oransal olarak Papillionatae’den Leguminosae’de en yüksek konsantrasyonlarda olduğunu göstermiştir. Tüm kaynak bitkilerin odunlu gövdelerinden çiçeklerine kadar tüm yerüstü organlarında bulunmaktadırlar. Daima O - glükozitlerle birlikte olmaları biyosentez yollarının müşterek olduğu kanısını uyandırmaktadır. TİPLERİ Flavonlar, izoflavonlar ve flavononlardan kaynaklanan 25 kadar farklı glükozit vardır. FLAVON KAYNAKLI OLANLAR 5, 7, 4’ - trihidroksiflavon bileşiminde olan apijeninin türevleri, viteksin ve saponaretin - diğer adları ile izoviteksin veya homoviteksin, yani viteksin 4’ - ramnozid, viteksin 4’ - ksilozid, saponaretin 7 - mono - b - D - glükozit bileşimindeki saponarin ile şekerin C - C bağları ile bağlı olduğu visenin ve viyolantin bu gruptandır. Cystisus laburnum’dan izole edilen ve 8 - C - glükozil - 5, 7 - dihidroksi - 4’ - metoksiflavon bileşimindeki sitozit yanında bu bitkide viteksinle beraber akasetin 7 - rutinozit yapısındaki linarin ve ayrıca da 5 - deoksiviteksin bileşimindeki bir viteksin türevi olan bayin elde edilmiştir. 5, 7, 3’, 4’ - tetrahidroksiflavon bileşimindeki luteolinin türevleri olan luteksin, veya diğer adı ile oriyentin ve orientinin 7 - O - glükozidi olan lutonarin ile oriyentinin ksilozilli O - glükozidi olan adonivernit, lutonaretin veya izo - orientin olarak da adlandırılan homooriyentin, skoparin ve lusenin grubun diğer üyelerindendir. İZOFLAVON KAYNAKLILAR Pueraria thunbergiana türünden elde edilen puerarin ile mono - O - ksilozidi 7, 4’ - dihidroksiizoflavon yapısındadırlar. FLOVANON KAYNAKLILAR İskandinavya’da yetişen Aspalathus acuminatus bitkisinden elde edilen ve eriyodiktol - C - glükozit yapısındaki aspalatin, Eucalyptus hemophloia’ da bulunan 8 - C - glükozil - 5, 7, 4’ -trihidroksiflavanon, Japonya’da bulunan Zelkowa serrata’dan izole edilen ve hem flavanon, hem de flavon çekirdeği içeren keyakinin ile keyakinol flovanon kaynaklı olanlardan bazılarıdır. Görüldüğü gibi C glükozitlerin çoğu flavon türevidirler ve büyük kısmı 7 - veya 4’ konumlarında olmak üzere hidroksil ile glükoz, ramnoz veya ksiloz arasında 2. bir O - glükozid bağı içermektedirler. KEMOTAKSONOMİK AÇIDAN İNCELENMELERİ Flavon C - glükozitlerinin ilgili O - glükozitlerden ayırt edilerek varlıklarının kanıtlanması bulguların yanıltıcı olmaması açısından çok önemlidir. Flavon C - glükozitlerinin 24 saat gibi uzun süreli ve %25’lik gibi konsantre kuvvetli asidik hidrolizden 100 derece sıcaklıkta bile pek etkilenmemeleri ayırt edilmelerini sağlayan bir işlemdir. Çünkü Flavonol – 3 – O – glükozitlerle 3, 7 - diglükozitler ve flavonol 7 - ve 4’- O - glükozitler aynı koşullarda bu asitlerin 2 N çözeltileri ile 30 dak. da dahi tümüyle hidrolize olur. Birçok flavon ve flavanol 7 - glükozitler ise bu derişimdeki asitlerden ancak 10 saatte etkilenir. En iyi yöntemlerden biri C - C bağının glasyal asetik asit veya fenoldeki hidrojen iyodür ile hidroliz ederek aglikon grubunun varlığının kromatografik olarak belirlenmesidir. C - ve O - glikozitler ile aglikonların UV spektrumları birbirine çok benzediğinden varlıkları belirlendikten sonra birbirlerinden ayırt edilmeleri için element analizi ve alkali ile hidroliz gibi yöntemler kullanılabilir. Apigenin ve luteolin tipi C - glükozitler O - tipi glükozit karşılıklarından kromatografik ayırymlarındaki davranışlarının karakteristik oluşu sayesinde basit kromatografi teknikleri ile bile ayırt edilerek tanımlanabilir. Birkaç mg.lık izolat elde edilebilirse doğrudan, daha az miktarlarında ise mikroskopik infrared spektroskopisi yöntemi ile tanımlanmaları mümkündür: 1000 - 1100 cm-1 dalgasayısı aralığında C - O bağının gerilme piki kolayca ayırt edilebilir. C - glükozitler 1010 ve 1035 cm-1 dalgasayılarında iki zayıf pik verir. Arabinozid veya ramnozidler ise bu pikleri vermez. Glükozilin belirlenmesi için iyi bir yöntemin de sodyum periyodatın % 1 lik sulu çözeltisinin 1 N sülfürik asitte çözülmesi ile elde edilen çözeltide 2 saat hidrolizden sonra glükozit moleküllerinin hidroliz için tükettiği periyodatı dönüştürdüğü formik asidin normalitesinin ölçümüdür. O - tipi moleküller ile C - tiplerinin arasında 4 / 5 oranında fark görülür.

http://www.biyologlar.com/flavonoid-c-glukozitler

Deniz hıyarları

•Alem: Animalia - Hayvanlar •Familya: Echinodermata - Derisidikenliler •Sınıf: Holothurıidea - Deniz hıyarları Deniz hıyarları adının çağrıştırdığı gibi bir bitki değil, derisidikenlilerden omurgasız bir denizhayvanıdır. Ama silindir biçimindeki yumuşak ve tombul gövdesi öbür derisidikenlilerde, örneğin denizkestanesinde olduğu gibi dikenlerle değil, siğili andıran küçük pürtüklerle kaplıdır. Yeryüzündeki bütün deniz ve okyanuslara dağılmış 1.000'den çok türü olan bu hayvanların çoğu sığ sularda, garip görünümlü bazı türleri ise derin sularda yaşar. Vücutları, ağızla anüsten geçen eksen istikametinde uzamış olup, sosis veya hıyara benzer. Ağız ve anüs karşılıklı iki uca yerleşmiştir. Gövdelerinin uzunluğu 2 cm ile 2 metre, kalınlığı da 1 ile 20 cm arasında değişen denizhıyarlarının en iri türlerine genellikle Büyük Okyanus'un güneybatısındaki mercan resiflerinde rastlanır. Diğer derisidikenlilerden, kutuplar yönünden geçen eksenin uzamasıyla farklılaşmıştır. Bu uzama hayvanın yan yatmasına sebeb olur. Ağız çevresinde çelenk şeklinde 10-30 kadar duyu, dokunma ve av yakalamaya yarayan tentaküller (dokunaçlar) vardır. Genellikle 3-27 cm boyundadırlar. 60 cm uzunlukta olanları da vardır. 900 kadar türü bilinmektedir. Denizhıyarlarının çoğunda gövdenin bir ucundan öbür ucuna kadar uzanan beş sıra "tüp ayak" bulunur. Hayvan, içi boş lastik bir boruyu andıran bu tüp ayaklarını kasıp gevşeterek deniz dibinde ilerlerken bir yandan da ağzının çevresindeki 10-20 kadar dokunaçla çamurları karıştırarak yiyecek arar. Ayakları olmayan türler ise gövdenin kasılma hareketiyle dipte solucanlar gibi ağır ağır sürünerek ilerler. Denizhıyarlarının çoğu saldırganlardan korunmak için iç organlarını anüsten dışarı fırlatıp sonradan bu organlarını yenileyebilir. Bazı türler de gene anüsten salgıladıkları ince yapışkan iplikçiklerle düşmanlarını kuşatarak kendilerini savunurlar. Bu hayvanların anüsü yalnız boşaltım değil aynı zamanda solunum deliğidir. Denizlerin kıyılara yakın sığ yerlerinde rastlanır. Ambulakral tüp ayaklarla yavaş hareket ederler. Tüp ayaklarını duyu organı olarak da kullanırlar. Tüp ayakları olmayan deniz hıyarları diplerde Uşeklindeki oyuklarda yaşarlar. Solunumları vücut boşluğunda uzanan bir çift suakciğeri veyasolunumağacı denen organlarla sağlanır. Kendilerini yenileme özelliğine sahiptirler. Yumurtlayarak ürerler, erkek ve dişilerinin şekli birbirine çok benzer. Bazıları hermofrodit (çift cinsiyetli)dir. Tentakülleriyle yakaladıkları plankton ve çamurlardaki organik maddelerle beslenirler. Çeşitli renkteveya cam gibi saydam olanları da vardır. Güneydoğu Asya ve Avustralya sahil insanları deniz hıyarlarını deniz suyunda pişirip, kurutur. Yeneceği zaman tatlı suda kaynatıp, özellikle çorbasını yaparlar. Uzakdoğu'da ve Büyük Okyanus'un güneybatısında denizhıyarı sevilen bir yiyecektir. Ayrıca gene bu yöredeki balıkçılar bazı türlerin zehrini balık avlamak için kullanırlar. Deniz hıyarları, derisidikenlilerin Holothuroidea sınıfından omurgasız hayvanlar. Vücutları, ağızla anüsten geçen eksen istikametinde uzamış olup, sosis veya hıyara benzer. Ağız ve anüs karşılıklı iki uca yerleşmiştir. Diğer derisidikenlilerden, kutuplar yönünden geçen eksenin uzamasıyla farklılaşmıştır. Bu uzama hayvanın yan yatmasına sebeb olur. Ağız çevresinde çelenk şeklinde 10-30 kadar duyu, dokunma ve av yakalamaya yarayan tentaküller (dokunaçlar) vardır. Genellikle 3-27 cm boyundadırlar. 60 cm uzunlukta olanları da vardır. 900 kadar türü bilinmektedir. Denizlerin kıyılara yakın sığ yerlerinde rastlanır. Ambulakral tüp ayaklarla yavaş hareket ederler. Tüp ayaklarını duyu organı olarak da kullanırlar. Tüp ayakları olmayan deniz hıyarları diplerde U şeklindeki oyuklarda yaşarlar. Solunumları vücut boşluğunda uzanan bir çift suakciğeri veya solunumağacı denen organlarla sağlanır. Kendilerini yenileme özelliğine sahiptirler. Yumurtlayarak ürerler, erkek ve dişilerinin şekli birbirine çok benzer. Bazıları hermafrodit (çift cinsiyetli)dir. Tentakülleriyle yakaladıkları plankton ve çamurlardaki organik maddelerle beslenirler. Çeşitli renklerde veya cam gibi saydam olanları da vardır. Güneydoğu Asya ve Avustralya sahil insanları deniz hıyarlarını deniz suyunda pişirip, kurutur. Yeneceği zaman tatlı suda kaynatıp, özellikle çorbasını yaparlar. Tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında etkileyici stratejiler uygularlar. Bazı türler beyaz bir tubül salgılayarak avını hareketsiz bırakabilir. Yerliler bu tubülü sağarak resif ayakkabılar ve sargı bezi yapar. Diğer etkileyici özelliği ise midelerini anüslerinden çıkarıp, bulunduğu çevreyi toksik bir çorbaya bular. Ortalama bir akvaryum dolusu balığı öldürebilir fakat kendi de ölür. Bazı türler kendilerini futbol topu kadar şişirebilir, bazıları ise su püskürterek çakıl taşı gibi görünebilir. En önemli özellikleri ise, vücutlarının her yanındaki yakalama kollajeni adlı yapı sayesinde kendini sıvıya dönüştürme becerileridir. Sıvı haldeyken küçük çatlaklardan geçebilir ve tekrar eski haline dönebilirler. Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, besin değeri yüksek olan ve AİDS hastalığının tedavisinde kullanılan deniz hıyarı (deniz patlıcanı) yetiştirmek için Çeşme'de çalışmalara başladı. 1996 yılından beri sürdürülen proje, Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi ile deniz balıkları yetiştiriciliği yapan özel bir ağ kafes işletmesi tarafından destekleniyor. Besin değeri açısından zengin su ürünleri türlerinden biri olan kozmetik ve sabun sanayiinde de kullanılan deniz hıyarı, ayrıca eklem iltihabları ile AIDS hastalığının tedavisinde de ilaç olarak kullanılıyor. Deniz hıyarlarının Üretimi Ve Kullanım Alanları Deniz hıyarları, derisidikenlilerden Holothuroidea familyasından omurgasız hayvanlarıdır. Ülkemizde 15, dünya denizlerinde 1200' e yakın deniz hıyarı türü olmasına rağmen sadece 20 türün ticari değeri bulunmaktadır. Holothuria tubulosa ve Stichopus regalis türü 20-45 cm boyuna ve 8 cm çap büyüklüğüne ulaşabilirler. Ülkemizde besin maddesi olarak tüketilmeyip, olta balıkçılığında yem olarak değerlendirilen bu türlerin tamamı ihraç malıdır. Denizlerin kıyılara yakın sığ yerlerinde rastlanır. Kayalık yerlerde, yumuşak zeminlerde ve deniz çayırı yatakları içerisinde 5 ile 100 m derinlikleri arasında yaşarlar. Yumurtlayarak ürerler, erkek ve dişilerinin şekli birbirine çok benzer. Tentakülleriyle yakaladıkları plankton ve çamurlardaki organik maddelerle beslenirler. Deniz hıyarları içerisinde Holothuria tubulosa Marmara ve Ege' de, Stichopus regalis ise Marmara Ege ve Batı Akdeniz' de yayılım gösterirler. Yaz aylarında (temmuz- ağustos ve eylül) sığ sularda üreme gerçekleşir. Hindistan, Fiji, Papua Yeni Gine, Çin ve Japonya gibi ülkelerde avcılık yoluyla yoğun olarak üretilmektedir. Afrodizyak etkisinin olduğuna inanılmaktadır. Deniz hıyarları şekilsiz hayvanlardır ama diğer canlılar için değerli bir yiyecektirler. Deniz hıyarlarının bazı türleri planktonları yakalayabilmek için yapışkan bir uzantı ve çok yönlü dokungaçlar kullanırlar. Alt katmandaki dokungaçlar gezindiği yerdeki yiyecekleri yoklamaya yarar. Ayrıca çok şaşırtıcı bir savunma yöntemine sahiptirler. Deniz hıyarı elle tutulmak istendiğinde bir basınç uygulayarak ic organlarinin tümünü, ya da bir bölümünü anüsten disari firlatirlar. Daha sonra bu organlar tekrar yerine döner. Vücudunun açık yerlerinden yapışkan maddeler akar ve insan elinin parmaklarının birbirine yapıştırır. Bir balık ya da yengeç, deniz hıyarına saldırırsa, saldırgan bir anda kendisini ipliğe benzer yapışkan organların içinde bulur. Oradan kurtulmaya çalışırken, deniz hıyarı yavaşça uzaklaşır ve daha sonraki birkaç hafta içinde, iç organlarını tümüyle yeniden oluşturur. Temas edildiğinde bazı kişilerde cilt alerjisi yapar, bunları elleyen dalıcı unutarak elini gözüne sürmemelidir. Deri reaksiyonlarında alkol tatbik edebilirsiniz, gözler için Deksamisin veya visine damlalar kullanilabilir. Ege’de özellikle Paraketa ile avcılıkta kullanılır. Çupra, Mercan ve Fangi için bir numaralı yem diyenler çoktur. Yem olarak kullanılan kısım canlının içerisinde kazınarak çıkartılan ufak bir deri parçasıdır. (aşağıdaki resimde kırmızıyla daire içine alınmış dorsal mesenter denilen bölüm). Vakit varken bu parça bolca çıkartılır, tuzlanır ve saklanır. Daha sonra kullanılabilir. Bu parçanın çıkartılmasında yemek kaşığından yararlanılır. Kaşıkla diğer yerler kazınır beyazımsı bu parça ayrılır. Hayvanın dışındaki kabuğu ve barsakları dışında kalan bir deri parçası gibi olan bu eti çıkartmak oldukça zahmetlidir. Echinodermata filumu, ‘Derisidikenliler’ olarak adlandırılırlar. Kıyı bölgelerde sıkça rastlanmaları, ilginç şekil ve hacimleri, erginlerinin makraskobik boyutta oluşları nedeniyle deniz omurgasızlarının en iyi bilinen grubunu oluşturmaktadırlar. Bu grup kendi arasında Asteroidea, Holothuroidea, Ophiuroidea, Crinoidea ve Echinoidea ‘ler olarak 5’e ayrılır. Süveyş Kanalı bağlantısı sonucu Türkiye güneybatı kıyıları Akdeniz’in diğer bölgelerine göre biota açısından da değişiklikler gösterir. Echinoidae üyelerinden deniz kestaneleri ekosistemdeki dengenin sağlanmasındaki temel görevlerinin yanı sıra, halk tarafından karadiken adı verilen türleri (Arbacia lixula, Paracentrotus lividus ve Sphaerechinus granularis) yumurtalarının besin olarak kullanılması nedeniyle de yakından tanınan canlılardır (Ünsal, 1973a). Deniz kestaneleri yumurtalarının bazı biyolojik çalışmalarda deney materyali olarak kullanıldığı, deniz dibinde biriken iskeletlerinin diplerde büyük kireç yataklarının oluşmasında önemli rol oynaması nedeniyle paleontologlar tarafından çökeltilerin yaşının hesaplanmasında kullanıldığı ifade edilmektedir (Özvarol, 2001). Ayrıca Echinoid bioerezyonunun mercan resiflerinin gelişimini sınırlandırıcı etkilerinin olduğu bulunmuştur. Yapılarındaki kalsiyum karbonat nedeniyle resif bölgelerinin %7-11’nde karbonat tortuları, %13- 22 arasında da eğimli kireç yataklarını meydana getirdikleri tespit edilmiştir (Mokady vd., 1996). Holothuroidae içerisinde yer alan ve deniz hıyarı olarak isimlendirilen Holothuria tubulosa’nın paragat yemi olarak değerlendirildiği; bazı türlerinin Çin başta olmak üzere birçok ülkede çorba yapımında kullanıldığı; etlerinin kurutulmuş ya da haşlanmış olarak tüketildiği; ayrıca günümüzde kanser tedavisinde kullanılmaya başlanması nedeniyle ayrı bir önem kazandıkları belirtilmektedir (Özaydın, 1991; Ünsal, 1973a). Ophiuroidae üyeleri olan yılan yıldızları günümüzde damar sertliği hastalıklarında ve kalp çalışması düzenleyicisi olarak değerlendirildikleri bilinir. Bir ophiuroid türü olan Ophiotrix fragilis ise balık ağlarında veya paraketalarda yakalanan balıkların gözlerini besin olarak kullanması nedeniyle ekonomiye zararlı bir tür olarak bildirilmektedir (Özaydın, 1991; Ünsal, 1973a). Ülkemiz dışında Echinodermata faunasının tespiti ve biyoekolojik özelliklerinin belirlenmesi çalışmaları son yıllarda hız kazanmıştır.Günümüzde tüm üyeleri yalnızca denizel ortamda yaşayan, aşağı yukarı tüm dünya denizlerine yayılmış olan Echinodermataların, yaklaşık 8000 türü bilinmektedir (Özaydın, 1991). Türkiye kıyılarındaki Echinodermata faunası konusunda 1987 ve 1993 yılları arasında özellikle Ege Denizi başta olmak üzere çalışmalar yapılmış ve ülkemiz denizlerinde 47 tür tanımlanabilmiştir (Katağan vd., 1995). Yine Ülkemizde 1995 ve 2006 yıllarında yapılan çalışmalarda Türkiye Kıyılarında 48 türün dağılım gösterdiği bildirilmiştir (Katağan vd., 1995; Çınar vd., 2006). Çalışmamızda Antalya Körfezi doğu kıyılarında dağılım gösteren Echinodermataya ait türlerin mevsimsel örneklemelerle belirlenen istasyonlardaki bulunurlukları, dağılım gösterdikleri derinlikler, biyotop özellikleri gibi biyoekolojik durumları ortaya konulmuştur. Ayrıca deniz kestanelerinden P. lividus’un Alanya Kalesi doğu kıyılarında ki gonad gelişimleri mevsimsel olarak belirlenmiştir. Çalışmanın sonuç bölümünden aldım Çalışma sahamızın kayalık kesimlerinde 0-3,5 m’lerden örneklediğimiz deniz hıyarlarından Holothuria mammata’nın Ege Denizinde olduğu kadar Akdenizde de dağılım gösterdiği bilinir (Sinis, 1977; Tortonese, 1965; Tortonese,1987). Türkiye Akdeniz kıyılarında daha önceki çalışmalarda tespit edilemeyen bu tür ise bölge için yeni kayıttır. Holothuroidea (Deniz hıyarlarının) teşhisinde spikül yapıları önemli kriterdir (Demir, 1954; Tortonese, 1965; Ünsal, 1973; Sinis, 1977; Riedl, 1983; Tortonese,1987; Özaydın, 1991; Demirsoy, 1998). Çalışmamız sırasında bu sınıftan Holothuria sanctori’ nin bastonsu, üstten bakıldığında tabanı oval ve çıkıntılı, kenarları tırtıklı oblong ve delikli olmak üzere 3 çeşit spikül içerdikleri tespit edilmiştir. Bu spiküllerin kenarları tırtıklı oblong ve delikli olanlarının H. mammata’ya oranla daha büyük oldukları tespit edilmiştir. Bunlardan özellikle oblong ve delikli yapılar içermeleri nedeniyle Türkiye Ege Denizi kıylarında yaşadığı bildirilen Stichopus regalis (Cuv)’den ayrılmaktadırlar. Tespit ettiğimiz Holothuria sanctori’nin Ülkemiz Akdeniz sahillerinde bulunmadığı görülmektedir (Katağan vd., 1995). Bu türün Akdeniz’in 59 diğer bölgelerinde yaşadığı dikkate alındığında, Türkiye Akdeniz kıyıları için yeni kayıt olduğu sonucuna varılmıştır. BU çalışmayı incelemeni tavsiye ederim tez.sdu.edu.tr/Tezler/TF01185.pdf   Deniz Hıyarları ve Yetiştirme Teknikleri Deniz Hıyarları ve Yetiştirme Teknikleri Doç.Dr. Aynur Lök (1), Arş.Gör. Sefa Acarlı (1,2)ve Arş.Gör. Serpil Serdar (1,3) (1) Ege Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü. 35100 Izmir Tel: 232-3884000/1294-1299 Faks: 232-3883685 E-posta: hindioglu@sufak.ege.edu.tr, aynurlok@hotmail.com (2) Tel: 232-7521162/138 Faks: 232-3883685 E-posta: sefaacarli@hotmail.com (3) Tel: 232-7521162/138 Faks: 232-3883685 E-posta: serdarserpil@yahoo.com Özet Deniz hıyarı Echinodermata filimu altında yer almakta ve yaklaşık olarak 1200 türü bulunmaktadır. Bu 1200 tür içersinde yaklaşık 20 türü ekonomik değere sahiptir. Hindistan, Fiji, Papua Yeni Gine, Çin ve Japonya gibi ülkelerde avcılk yoluyla yoğun olarak üretilmektedir. 1994 yılında tüm dünyada 12000 ton üretim yapılmış ve 60 milyon dolar gelir elde edilmiştir. Gıda olarak tüketiminin dışında sağlık sektöründe ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ancak aşırı avcılık sonucunda son yıllarda deniz hıyarları stokları zarar görmüştür. Bu amaçla kuluçkahanelerde deniz hıyarı üretimine başlanmış ve genç deniz hıyarları doğaya bırakılarak stoklar yenilenme yoluna gidilmektedir. Türkiye sularında bulunan türler Holothuria tubulosa ve Stichopus regalis'dir. Holothuria tubulosa Marmara ve Ege kıyılarında dağılım gösterirken Stichopus regalis Marmara, Ege ve Batı Akdeniz kıyılarında dağılım göstermektedir. Deniz Hıyarları ve Ekonomik Önemi Ülkemizde tüketimi olmayan bir baska deniz canlısı olan deniz hıyarları, ticari olarak dünyada en az 1000 yıldır avlanmaktadır. Çin, Hong Kong, Güney Kore, Singapur ve Japonya’da çig, kurutulmus, kaynatılmıs olarak tüketilmektedir. Bazı ülkelerde deniz hıyarı ekstratları geleneksel ilaç olarak ta kullanılmaktadır. Ragbet görmesinin nedeni, ilaç olarak kullanılmasının yanında düsük yag ve yüksek kalsiyum içermesi ile, 40 yas üzerindeki insanlar tarafından tamamlayıcı gıda kaynagı olmasıdır. Kurutulmus ürüne Fransızlar “beche-de-mer”, Çinliler “hai-son”, Endonezyalılar “trepang” isimlerini vermistir (Özer vd., 2004). Deniz hıyarları; silindir seklinde, siyahtan açık sarı- beyaza kadar degisen renklerdedir. Uzunlukları 20-70 cm’ye, agırlıkları ise 2.5 kilograma kadar degismektedir. Çok fazla türü bulunmasına karsın sadece 10 türü ticari degere sahiptir. Sıg sularda elle, derin sularda ise dalgıçlarla, çatal uçlu sopalarla ya da yogun bulunan ortamlarda trol ile toplanırlar. Avlanmadan sonra uzun süre suyun dısında tutulan canlılar, sularını kaybederek son ürünün degerini düsürürler. Hayvanlar isleme tesisine tasınıncaya kadar, kalite degisimlerinden kaçınmak için, iç organlarının gemide çıkarılması tavsiye edilir. Bu amaçla, agız kısmından açılan kesikten baskı ile iç organlar bosaltılır. Uzun süre tasınacaklarsa deniz suyunda tutulurlar ve suyun 8-12 saatte bir tazelenmesi önerilir. 0ç organları çıkarılmıs olsun ya da olmasın soguk deniz suyunda veya buzda tasınmalıdırlar.0sleme, temel olarak iki asamadan olusmaktadır. Birinci asama haslama, ikinci asama güneste kurutmadır. Pisirmeden önce iç organları ve dıs yüzeyi dikkatlice temizlenmeli ve sonra deniz suyu ile iyice yıkanmalıdır (Subasinghe, 1992). 2002 yılına kadar deniz hıyarlarının ticari olarak avlanmasına iliskin herhangi bir düzenleme yokken, bu tarihten itibaren Tarım ve Köy 0sleri Bakanlıgı tarafından üreme periyodunda avlanmaları yasaklanmıstır. Avlanma yasagı 1 Agustos- 15 Eylül arasındadır. 1996-1997 yıllarında deniz hıyarları dondurulmus olarak, ülkemizden ihraç edilmistir. 2002 yılından sonra ihracat tekrar baslamıstır. 0slenmis ürünler; un, kurutulmus, dondurulmus ve tuzlanmıs olarak yurt dısına gönderilmistir. 2007 yılında 77 ton dondurulmus, kurutulmus ve tuzlanmıs ürün ihraç edilmistir. 2003 yılında ise en yogun olarak bulundukları Bandırma bölgesinde stok çalısması yapılmıs ve rapor edilmistir. 0slenmis ürünler dıs pazarda 7-32$ /kg fiyat bulmaktadırlar (Aydın, 2008). FAO istatistiklerine göre, 2007 yılında taze, sogutulmus, donmus, kurutulmus, salamura yapılmıs, tuzlanmıs olarak, tüm dünyada 6244 ton deniz hıyarı ihracatı yapılmıs ve 60 milyon doların üzerinde deger bulmustur (ftp://ftp.fao.org). Ülkemizde ticari degeri olan birkaç deniz hıyarı türü oldugu Aydın (2008) tarafından bildirilmistir. Aydın (2008) 2007 yılında toplam 77,238 kg deniz hıyarının ülkemizden donmus,kurutulmus ve tuzlanmıs olarak üretilip ihraç edildigini belirtmistir. Ülkede bu tür ürünleri isleyen çok az isletmenin oldugu bilinmektedir. Ancak bu türlerin islenip pazarlama sektörü gelistirilmelidir. (Özer vd., 2004; Aydın, 2008).

http://www.biyologlar.com/deniz-hiyarlari

Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Yorumu ile Reçete yazılır

In vitro antibiyotik duyarlılık testleri, bir bakteriyel patojenin bir antibiyotiğin tedavi sırasında ulaşılan in vivo düzeylerine duyarlı olup olmadığının değerlendirilmesi amacıyla uygulanmaktadır. Rutin duyarlılık testleri, doğru antibiyotik seçiminde yardımcı olmasına karşın, yüksek düzeyde dirence yol açmayan, sessiz direnç mekanizmalarını gözden kaçırabilmektedir. Bu durumda, bazı özel testlerin de katkısıyla antibiyotik duyarlılık test sonuçlarının yorumu, bu mekanizmaların ve bunlardan etkilenen diğer antibiyotiklerin ortaya konulmasında yardımcı olmaktadır. Antibiyotik duyarlılık testlerinin yorumlanması, belirli antimikrobiklere direnç veya duyarlılığa göre direnç mekanizmasının ve bu direnç mekanizmasından etkilenecek diğer antibiyotiklerin tahmin edilmesidir. Bu yaklaşım doğal direnç özellikleri ile birleştiğinde bakterinin tanınmasına yardımcı olduğu gibi, duyarlılık test sonuçlarının doğruluğunun denetlenmesinde de bir kalite kontrolü işlevi görmektedir. Duyarlılık testlerinin yorumlanması ve antibiyogram sonuçlarının buna göre değiştirilmesi mikrobiyologların görevi olmasına rağmen, doğru tedavi seçimi için, bu sonuçlarla sık karşılaşan ve antibiyotik tedavisi uygulayan kliniklerde görevli hekimlerin de direnç mekanizmalarının epidemiyolojik ve terapötik önemi ile duyarlılık testlerinin kısıtlılıkları konusunda fikir sahibi olmaları gerekmektedir. Antibiyotik direnci gerek toplum gerekse hastane kökenli infeksiyonların tedavisinde sorun oluşturan ve giderek büyüyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni antibakteriyel ilaçların klinik tedaviye girmesi kaçınılmaz olarak bunlara dirençli mikroorganizmaların ortaya çıkması ile sonlanmaktadır. Direnç nedeniyle tedavi başarısızlıklarının en aza indirgenmesi, ancak duyarlılık testlerinin standart bir yöntem ile uygulanması ve sonuçlarının doğru yorumlanması ile mümkündür. Antibiyotik duyarlılık sonuçlarının yorumu, uygulamayı yapan Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarının görevidir. Ancak, sık antibiyotik tedavisi uygulayan bir klinikte çalışan hekimlerin de fazla ayrıntılı olmasa bile, antibiyogram yorumuna ilişkin genel bilgilerinin olması doğru tedavi seçeneklerinin uygulanması açısından yararlı olacaktır. Son 10-15 yıl içinde klinik açıdan önemli bakteri türlerinin çoğu, infeksiyonlarının tedavisinde ilk seçenek olarak kullanılan antibiyotiklere direnç geliştirmiştir (Tablo I) 1,2. Örneğin, Staphylococcus aureus suşları vankomisin dışında hemen tüm antiyotiklere direnç kazanmış, stafilokok ve streptokok türlerinin makrolid direnci dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Yine antibiyotiklerin en yaygın olarak kullanıldığı infeksiyonlar olan solunum yolu infeksiyonlarının önde gelen etkenlerinden Streptococcus pneumoniae’de penisilin direncinin bazı ülkelerde %50’ye ulaştığı, Haemophilus influenzae izolatlarının yaklaşık üçte biri ile Moraxella catarrhalis izolatlarının %90’ının ise b-laktamaz üretimi nedeniyle aminopenisilinlere direnç kazandığı gözlenmektedir 3-6. Antibiyotik duyarlılık testleri Bir infeksiyonun sağaltımı ile ilgili uygun antimikrobik ajanın seçiminde; olası infeksiyon etkeni, infeksiyon etkeninin antibiyotik duyarlılığı, ilacın in vivo aktivitesini etkileyebilecek konak faktörleri, infeksiyonun yeri, ilacın farmakodinamik ve farmakokinetik özellikleri gibi bir dizi faktörün değerlendirilmesi gereklidir 7-10. Antimikrobik ajanın etken mikroorganizma üzerinde in vitro aktivitesi tedavide göz önüne alınması gereken faktörlerden biridir. Bir antibiyotiğin antimikrobik aktivitesinin saptanması için uygulanan in vitro işlemlere genel olarak duyarlılık testleri adı verilmektedir 11,12. Duyarlılık testleri, klinik açıdan önemli, hızlı üreyen aerop ve fakültatif anaerop bakterilerin tedavide uygulanacak antibakteriyel ajana duyarlılığının öngörülemediği durumlarda yapılır. Başka bir deyişle, mikroorganizmanın sağaltımında ilk seçenek olan antibiyotiğe duyarlılığı biliniyorsa test uygulanmamaktadır. Örneğin Streptococcus pyogenes suşlarının tümü penisiline duyarlı olduğu için, bu antibiyotiğe karşı duyarlılığın in vitro testlerle değerlendirilmesine gerek yoktur. Ancak, aşırı duyarlılık gibi bir nedenle penisilin kullanılamıyorsa, direnç bulunabilmesi nedeniyle ikinci seçenek olan eritromisine karşı duyarlılığın saptanması uygun olur. Antimikrobik ilaçlara karşı duyarlılık birçok yöntem ile saptanabilmektedir. Rutin laboratuvarlarda uygulanan testlerle genellikle ilaçların inhibitör (bakteriyostatik) aktivitesi değerlendirilir. Bu amaçla uygulanan yöntemler: 1. Katı veya sıvı besiyerlerinde seyreltme (dilüsyon) yöntemleri 2. Disk difüzyon yöntemi 3. Gradiyent difüzyon (Etest®) yöntemi 4. Antimikrobik ajanları inaktive eden enzimlerin saptanması olarak sıralanabilir 11,12. Seyreltme yöntemlerinde standart sayıda bakteri topluluğu (inokulum), iki katlı dilüsyonlar şeklinde değişen yoğunluklarda antimikrobik ajan ile karşılaştırılır. İnkübasyon süresi sonunda gözle görünür üremeyi engelleyen en düşük antimikrobik ilaç yoğunluğu saptanır. Buna Minimum İnhibitör Konsantrasyon (MİK) denir ve (mg/L) şeklinde ifade edilir. MİK değerinin duyarlılığı mı yoksa direnci mi temsil ettiğini belirlemek için, bulunan konsantrasyon duyarlılık sınırı adı verilen bir değer ile karşılaştırılır. MİK, bu sınırdan düşük ise mikroorganizma söz konusu ajana “duyarlı” olarak değerlendirilir. Bunun dışında “orta” ve “dirençli” kategorileri de saptanır. Duyarlılık sınırları, sağaltım sırasında ulaşılan serum ve doku düzeyleri ile, duyarlılık özelliği kesin olarak bilinen bakterilerin MİK değerleri göz önüne alınarak belirlenmektedir. Her antimikrobik ajan için bakteri türüne göre de değişen ayrı bir sınır değer söz konusudur. Genel olarak sağaltımın başarısı için MİK değerinin serum düzeyine (Cmax) kıyasla 4-16 kez düşük olması istenmektedir 10. Seyreltme temeline dayanan testler kantitatif sonuç verdiği için yeğlenmektedir. Sıvı besiyerindeki seyreltme yöntemleri, tüpte uygulanılıyorsa makro (tüp) dilüsyon, mikrodilüsyon plaklarında uygulanıyorsa mikrodilüsyon olarak adlandırılır 11-13. Disk difüzyon yönteminde belirli bir miktar antibiyotik emdirilmiş kağıt diskler, test mikroorganizmasından hazırlanan standart süspansiyonun yayıldığı agar plakları yüzeyine yerleştirilir. Böylelikle, diskteki antibiyotik agar içerisine yayılır ve bakteriye etkili olduğu düzeylerde üremeyi engeller. Bunun sonucunda, disk çevresinde bakterilerin üremediği dairesel bir inhibisyon alanı oluşur. Bu alanın çapı ölçülerek “duyarlı”, “orta” ve “dirençli” olacak şekilde duyarlılık kategorileri belirlenir. Bu kategoriler ile ilgili sınır değerleri, her antimikrobik ajan için MİK ile korele edilerek ve erişilebilir serum düzeyleri göz önüne alınarak saptanır 11,12,14. Etest: Difüzyon temeline dayanan ancak diskler yerine belirli ve sürekli bir konsantrasyon değişimi olacak şekilde antibiyotik içeren plastik striplerin kullanıldığı bir yöntemdir. İnkübasyon süresi sonunda, elips şeklindeki inhibisyon alanının stripi kestiği konsantrasyon MİK olarak belirlenir. Bu yöntem özellikle Haemophilus influenzae, Streptococcus pneumoniae, Neisseria gonorrhoeae gibi güç üreyen bakteri türlerinin MİK değerlerinin saptanmasında yaygın olarak kullanılmaktadır 11,15. Enzim üretiminin saptanması: Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis, N. gonorrhoeae gibi türlerde nitrosefin ile b-laktamaz aktivitesinin saptanması ya da H. influenzae izolatlarında kloramfenikol asetil transferaz enzimi aktivitesinin biyokimyasal yöntemlerle gösterilmesi, antibiyotik direncinin klasik yöntemlere kıyasla daha hızlı saptanabilmesini sağlamaktadır 11. Bakteriyostatik aktiviteyi gösteren testler dışında bakterisidal aktiviteyi gösteren testler de bulunmaktadır. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçlarının tekrarlanabilir olması, yani aynı koşullarda tekrarlandığında sonuçların aynı veya birbirine yakın olması gereklidir. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçları birçok faktörden etkilenebilmektedir. Bu nedenle testlerin uygun koşullarda yapılıp yapılmadığı kalite kontrol suşları ile denetlenir. Kalite kontrol suşları, sonuçlarının tekrarlanabilirliği %95’in üzerinde olan suşlardır. Bu suşlarla beklenen sonuçlar elde edilemezse antibiyotik duyarlılık testlerinin tekrarlanması gerekir 13,14,16. Bazı direnç mekanizmaları ise rutin duyarlılık testleri ile saptanamayabilir. Bunlar için özel ölçütler ve testler uygulanması gerekir. Örneğin, enterik bakterilerin 3.-4. kuşak sefalosporinler ve monobaktamlara dirençli olmasına yol açan GSBL’ler, özel duyarlılık kategorileri ve enzimin klavulanik asit ile inhibisyonuna dayanan özel yöntemlerle saptanabilmektedir 17,18. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçlarının yorumlanması Yeni antibakteriyellerin ve bunlara karşı direnç oranlarının gelişimine paralel olarak, son 10 yıl içerisinde bakterilerin direnç mekanizmaları ile ilgili bilgilerin de çok arttığı görülmektedir. Direnç mekanizmalarının daha iyi anlaşılması, standart antibiyotik duyarlılık testlerinin yorumlanmasına ve dolayısıyla akılcı tedavi seçimine katkıda bulunmaktadır. Sürekli yeni antibiyotikler geliştirilmesine rağmen, genel olarak, bir antibiyotik ailesindeki üyelerden birine karşı duyarlılık veya direnç bulunması, diğerleri ile ilgili yorum yapılabilmesini sağlamaktadır (Tablo II). Örneğin, başta streptokoklar olmak üzere Gram pozitif koklarda eritromisin direnci, klaritromisin, azitromisin gibi yeni makrolidlere karşı da direnç bulunduğunu göstermektedir 19. Benzer şekilde antibiyotiğin hedefini değiştiren bir direnç mekanizması yapı olarak farklı, ancak aynı hedefe etkili tüm antibiyotiklere direnç gelişimine neden olmaktadır. Yine Gram pozitif koklarda eritromisin ve klindamisin direncinin birlikte saptanması, rRNA’daki hedef bölgesinin metilasyonunu ve bunun sonucunda, yapı olarak makrolidlerle ilişkisiz, ancak aynı hedefe etkili linkozamidler ve streptogramin B’ye karşı da direnç varlığını göstermektedir 20. Bunlardan başka, Gram pozitif koklarda gentamisin direnci bulunması, 2ıı fosfotransferaz/6ı asetil transferaz enzimi varlığını gösterir ki, in vitro olarak duyarlı bulunsa da bu suş tüm aminoglikozidlere dirençli olarak yorumlanmalıdır. Gram pozitif koklarda amikasin ve netilmisin ile alınan in vitro sonuçlar klinik sonuçlarla uyumsuz olduğu için duyarlılık testlerinde kullanılması anlamsızdır. Bu tip mikroorganizmalarda kanamisin direnci, amikasin için de değerlendirilebilir 19. Duyarlılık test sonuçları mutlaka identifikasyon sonuçları ile birlikte değerlendirilmelidir. Bazı bakteri türleri genetik özellikleri açısından bir antibiyotiğin hedefi olan yapıyı hiç içermediği ya da antibiyotiğin hedefe ulaşmasını engelleyecek bir yapıyı veya antibiyotiği inaktive edecek enzimleri taşıdığı için o antibiyotiğe dirençlidir. Buna doğal direnç adı verilmektedir 12. Örneğin Gram negatif bakteriler hücre duvarındaki dış membran yapıları nedeniyle vankomisin gibi glikopeptidlere doğal olarak dirençlidir. Benzer şekilde, stafilokokların hücre duvar sentezinde görevli enzimleri (PBP) aztreonamı bağlamadığı için, stafilokoklar bu antibiyotiğe doğal olarak dirençlidir. Aminoglikozidlerin hücre içine alınması oksijene bağımlı aktif transport sistemi aracılığıyla olduğu için bu antibiyotikler anaerop bakterilere karşı etkisizdir. Çeşitli bakteri türlerinin doğal direnç özellikleri Tablo III’te özetlenmiştir. National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS) önerileri Ülkemiz Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarlarında antibiyotik duyarlılıklarının saptanmasında yaygın olarak National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS) önerileri uygulanmaktadır. Bu nedenle, bu yazıda antibakteriyel duyarlılık değerlendirilmesinde NCCLS yönteminin uygulanması ve yorumlanması üzerinde durulacaktır. Gram pozitif bakterilerin duyarlılık testleri için antibiyotik seçimi Tedavide kullanılabilecek antibakteriyel ajanların sayısının her geçen gün artması, rutin duyarlılık testleri için denenecek antibiyotikler arasında bir seçim yapılmasını gerekli kılmıştır. Bu seçimde, klinik etkinliğinin kanıtlanmış olması, teste uygulanabilir formunun bulunması, rutin test ve saklama koşullarında dayanıklılık, değerlendirme ölçütlerinin ve alınan sonuçların aynı aileden diğer ajanlara uygulanabilirliğinin bilinmesi gibi antibakteriyel ajana ait özelliklerin yanı sıra, hastanın yaşı, infeksiyon bölgesi, hastane formüleri gibi bilgiler etkili olmaktadır 7. NCCLS listelerinde etki spek- trumları açısından eşdeğer ajanlar “veya” bağlacı ile ve genellikle aynı bölümde yer alır. Bu şekilde belirtilen ajanlar için duyarlılık test sonuçları ortak değerlendirilmelidir. Sonuçlar duyarlı (S), orta düzeyde (intermediate; I) veya dirençli (R) olarak belirtilir. Duyarlı kategorisi, başka bir kontrendikasyon yoksa belirtilen etkene bağlı olan infeksiyonun denenen ilacın uygun dozları ile tedavi edilebileceğini gösterir. I kategorisi, MİK değerlerinin ilacın doku veya kan düzeylerine yakın olduğunu belirtir. Bu tip ilaçlar fizyolojik olarak konsan-tre edildikleri vücut bölgelerindeki infeksiyonların tedavisinde kullanılabilir (ör., kinolonlar ve b-laktamlar için idrar yolu infeksiyonlarında olduğu gibi). R kategorisi ise, bu izolatların ilacın normal sistemik düzeyleri ile inhibe edilemeyeceğini gösterir 13,14,22. S. aureus ve koagülaz negatif stafilokoklarda (KNS) antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu A. S. aureus için disk difüzyon ve dilüsyon testleri 1880’li yıllarda bir yara akıntısından izole edildiğinden beri önemli bir insan patojeni olarak bilinen S. aureus, içerdiği virulans faktörleri nedeniyle, tüm organ sistemlerinde infeksiyona neden olabilmektedir 23. Bu mikroorganizmanın nozokomiyal patojenler arasında da ön sıralarda bulunması ve antibakteriyel ajanlara direnç özelliğinin giderek artması, hastane kökenli infeksiyonların tedavisinde önemli bir sorun oluşturmaktadır. Günümüzde S. aureus suşlarındaki direnç sorununun odağını metisilin direnci oluşturmaktadır 1,2,23-25. Metisilin, nafsilin, oksasilin gibi penisilinazlara dirençli penisilinlere duyarlılığı azalmış olan S. aureus suşları 3 gruba ayrılabilir 24-26: a. Metisiline dirençli S. aureus (MRSA): Bu suşlar mecA genince kodlanan yeni ve düşük afiniteli bir penisilin bağlayan protein (PBP2a) yapan suşlardır. b. PBP’lerinde nokta mutasyonu veya aşırı üretim gibi bir değişiklik olan suşlar. c. Aşırı b-laktamaz üretimi sonucunda metisilin duyarlılığı sınırda olan suşlar (Borderline methicilline susceptible [BSSA] veya borderline oxacilline resistant S.aureus [BORSA]. Metisilin (oksasilin) direncinin saptanması NCCLS önerilerine göre 22, stafilokok suşlarının penisilin ve oksasilin duyarlılıklarının saptanması ile tüm b-laktam ajanlar için yorum yapılabilmesi sağlanmaktadır. Bu nedenle bunlar dışındaki b-laktam ajanların, duyarlılık testlerinde yer almasına gerek yoktur: 1. Eğer izolat penisiline duyarlı ise, tüm penisilin türevleri, sefemler, karbapenemlere duyarlıdır. 2. İzolat penisiline dirençli, oksasiline duyarlı ise, b-laktamaz varlığı düşünülür. Bu tip suşlar, penisilin G, ampisilin, amoksisilin, azlosilin, karbenisilin, mezlosilin, piperasilin, tikarsiline dirençli, penisilinazlara dirençli penisilinler, b-laktamaz inhibitörlü b-laktam kombinasyonları, sefemler ve karbapenemlere duyarlıdır. Nitrosefin hidrolizi gibi direkt b-laktamaz testi uygulaması ile de b-laktamaz üretimi ve yukarıda sayılan ajanlara direnç saptanabilir. 3. İzolat oksasiline dirençli ise tüm b-laktam ajanlara dirençlidir. Bu tip suşlar, in vitro olarak sefemlere, b-laktam/b-laktamaz inhibitör kombinasyonlarına, imipeneme duyarlı olarak görünebilir. Ancak bu ajanlarla klinik tedavi sonuçları başarısız olduğu için tüm b-laktam ajanlara dirençli olarak rapor edilmelidir. Stafilokoklarda disk difüzyon ve dilüsyon testleri ile ilgili uygulama koşulları ve oksasilin duyarlılık sınırları Çizelge 1’de yer almaktadır. Şekil 1: Çizelge 1: Stafilokoklarda metisilin direncinin saptanması için disk difüzyon ve mikrodilüsyon testlerinin uygulanımı ve değerlendirilme ölçütleri • Disk difüzyonda direnç değerlendirilirken disk etrafındaki silik veya tek koloni şeklindeki üremeler de dikkate alınır. • Test sonucu ‘orta düzeyde’ ise sadece S. aureus suşları için oksasilin-tuz agar tarama testi (Çizelge 1) uygulanır. Bu test KNS için önerilmemektedir 22. • Metisiline dirençli suşların birçoğu diğer b-laktamlar, aminoglikozidler, makrolidler, klindamisin, tetrasiklin gibi ajanlara da dirençlidir. Bu nedenle, stafilokoklarda çoğul dirençlilik saptanması metisilin direncini düşündürmelidir. • mecA geni içermeyen, ancak oksasilin MİK değeri 2-8 mg/L olan suşlar BORSA olarak değerlendirilmektedir. BORSA suşlarının daha çok laboratuvar şartlarına bağlı olarak gözlenen bir fenotip olduğuna ilişkin bulgular mevcuttur ve bu fenotipin klinik tedavi açısından önemi de kesin değildir 27. Glikopeptidlere duyarlılığı azalmış S. aureus (GISA) suşlarının saptanması Glikopeptid grubu antibakteriyel ajanlar, çoğul dirençli Gram pozitif bakteriler ile gelişen ciddi infeksiyonların tedavisinde en güvenilir seçenekler olmalarına rağmen, 1997 yılında ilk kez Japonya’da daha sonra da Avrupa ve ABD’de vankomisine duyarlılığı azalmış (MİK 8 mg/L) S. aureus suşları bildirilmiştir 28-30. GISA saptanması için: 1. Vankomisinli (6 mg/L) beyin-kalp infüzyon agarda tarama testi 22 2. Vankomisinli (5 mg/L) Mueller Hinton agarda tarama testi yapılması, bunlarda üreme olursa MİK değerlerinin saptanması önerilmektedir 37. B. Koagülaz negatif stafilokoklarda (KNS) duyarlılık testleri Koagülaz negatif stafilokoklar, özellikle yabancı cisimlerle ilişkili bakteriyemi etkeni olan geniş bir grubun ortak adıdır 24. KNS türleri arasında S. epidermidis, S. hominis, S. simulans, S. warneri, S. haemolyticus’da mecA geni varlığı bildirilmiştir. Bu türler için önerilen duyarlılık testleri S. aureus ile benzer olmakla birlikte, 1999 yılında metisilin direnci ile ilgili duyarlılık sınırları değiştirilmiştir (bkz. Çizelge 1). Enterokoklarda antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu Enterokoklar özellikle hastane kökenli kan, yara ve idrar yolu infeksiyonlarının önde gelen etkenlerindendir. Son yıllarda enterokok türlerinde penisilinler, aminoglikozidler ve vankomisine dirençli suşların çıkması ve giderek artan oranlarda bildirilmesi, infeksiyonlarının tedavisi açısından sorun yaratmaktadır 32-34. Ayrıca, bu bakterilerin S. aureus’a laboratuvar koşullarında bile olsa, vankomisin direncini aktarabilmesi, tehlikenin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, özellikle vankomisine dirençli enterokokların (VRE) hastane ortamlarında gelişmesinin ve yayılmasının önlenmesi için sürekli olarak duyarlılık paternlerinin izlenmesi gereklidir. Ülkemizde VRE infeksiyonlarının oranı düşük olmakla birlikte, bu konudaki bildirimler yayılma açısından düşündürücüdür 35. Enterokokların duyarlılık testlerinin yorumunda genel ilkeler: 1. Sefalosporinler, aminoglikozidler (yüksek düzeyde direnç taraması hariç), klindamisin, trimetoprim-sülfametoksazol in vitro olarak etkin görünseler de klinik olarak enterokoklara etkisizdir. Bu nedenle enterokoklar bu ajanlara duyarlı olarak rapor edilmemelidir. 2. b-laktamaz üretmeyen enterokok suşları için penisilin duyarlılığı ampisilin, amoksisilin, sulbaktam/ampisilin, amoksisilin/klavulanik asit, piperasilin ve piperasilin/tazobaktam için genelleştirilebilir. 3. Beyin omurilik sıvısı ve kan izolatları için mutlaka nitrosefin hidrolizi ile b-laktamaz üretimi değerlendirilmelidir. b-laktamazı pozitif bulunan suşlar, açilamino, karboksi ve üreidopenisilinlere dirençlidir. 4. İzolat, penisiline veya ampisiline duyarlı bile olsa endokardit gibi ciddi bir infeksiyon söz konusu ise tedavide mutlaka bir hücre duvarı sentez inhibitörü ile bir aminoglikozid birarada kullanılmalıdır. Aminoglikozid kombinasyonunun etkin olup olmayacağının anlaşılması için yüksek düzey gentamisin veya streptomisin direnci belirlenir. Bu amaçla, 120 µg’lık gentamisin ve 300 µg’lık streptomisin diskleri kullanılarak difüzyon testi ya da gentamisin (500 mg/L) veya streptomisin (1000 mg/L) içeren beyin-kalp infüzyon (BKİ) besiyeri kullanılarak mikrodilüsyon testi uygulanır. Bu ajanlara karşı yüksek düzeyde direnç sözkonusu ise sinerjik etki ortadan kalkar. 5. Vankomisin duyarlılığı 24 saat inkübasyondan sonra değerlendirilir. Disk difüzyonda plak ışığa tutularak inhibisyon zonu içerisindeki ince üreme de değerlendirilmelidir. Ayrıca vankomisine direnç araştırılmasında vankomisin-agar tarama testi de uygulanabilir. Bu amaçla 6 mg/L vankomisin içeren BKİ agarı kullanılmaktadır. Bazı enterokok türleri (E. gallinarum, E. casseliflavus, E. flavescens) vankomisine doğal olarak dirençlidir (Van C1-C3 tipi direnç) 12,36. Bu türler in vitro testlerde vankomisine duyarlı da olsa ‘orta düzeyde’ kategoride kabul edilmelidir. Vankomisine dirençli bulunan enterokoklarda doğru tür tanımının yapılması infeksiyon kontrolü açısından önem taşımaktadır. Van C tipi direnç elemanlarını taşıyan türler, ancak kısıtlı olarak yayılmakta, hastane salgınları açısından tehlike oluşturmamaktadır. Buna karşın, tür identifikasyonunun kazanılmış ve hareketli direnç elemanları içeren E. faecalis veya E. faecium olması, infeksiyon kontrolü için hızla önlem alınmasını gerektirmektedir. Enterokoklarda yüksek düzey aminoglikozid direnci ve vankomisin direncinin saptanması için NCCLS tarama testi önerileri Tablo VI’da gösterilmiştir 22. Tablo 6: Enterokoklarda yüksek düzey aminoglikozid direnci ve vankomisin direnci saptanmasında önerilen tarama testleri Pnömokoklarda antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu Başta penisilin grubu olmak üzere b-laktam ajanlara dirençli Streptococcus pneumoniae kökenleri tüm dünyada giderek artan oranlarda bildirilmektedir 37. Bu türde b-laktam direncinin rutin testlerle ve erken olarak tanınabilmesi klinik tedavi açısından çok önemlidir. Çünkü pnömokok infeksiyonlarının tedavisinde ilk seçenek penisilindir ve penisiline duyarlılık azalmışsa, özellikle menenjit gibi infeksiyonlarda, tedavi başarısızlıklarının oranı çok artmaktadır 38,39. Pnömokoklarda penisilin direncinin taranması amacıyla oksasilin (1 µg) ile disk difüzyon testi uygulanmaktadır. Ancak sefalosporin duyarlılığının taranması için kullanılabilecek yöntem arayışları sürmektedir. Oksasilin disk tarama testinde inhibisyon zon çapı ³20 mm olan suşlar, penisiline duyarlıdır (MİK £0.06 mg/L); buna karşın inhibisyon zon çapı £19 mm olan suşlar, penisiline dirençli (MİK ³2 mg/L), orta (düşük düzeyde dirençli) (MİK 0.12-1 mg/L) veya duyarlı olabilmektedir. Bu nedenle inhibisyon zonu çapı 19 mm ve daha küçük olan suşlarda penisilin ve ayrıca seftriakson veya sefotaksim MİK değerleri güvenilir bir seyreltme yöntemi ile ölçülmelidir. Kanada’da yapılan bir çalışmada, ancak disk etrafında hiç inhibisyon zonunun bulunmadığı durumlarda suşların yüksek ya da düşük düzeyde dirençli olduğu, bu nedenle de böyle bir durumla karşılaşıldığında sonucun “penisiline dirençli” olarak kabul edilebileceği öne sürülmektedir 14. ABD’de yapılan bir çalışmada ise, penisilin MİK değerlerinin amoksisilin, amoksisilin /klavulanik asit ve seftriakson MİK değerlerini de yansıttığı belirtilmektedir. Pnömokoklar için NCCLS’ce önerilen duyarlılık test yöntemleri Tablo VII’de gösterilmiştir. Tablo 7: NCCLS’ye göre pnömokoklar için önerilen disk difüzyon ve seyreltme test koşulları Pnömokoklarda antibiyogram sonuçlarının yorumunda genel ilkeler 1. Pnömokok infeksiyonlarının tedavisinde amoksisilin, ampisilin, sefepim, seftriakson, sefotaksim, sefuroksim, imipenem/meropenem kullanılabilir. Ancak bunlar için henüz güvenilir bir disk difüzyon testi bulunmamaktadır. Oksasilin diski ile tarama yapılır. İnhibisyon zon çapı 19 mm ve daha darsa penisilin MİK değerleri saptanır. Buna karşın zon çapı 20 mm ve üzerinde olanlar penisilin G ve amoksisilin, ampisilin, sefepim, seftriakson, sefotaksim, sefuroksim, imipenem/meropenem, seftibuten, sefaklor, sefdinir, seftizoksim, lorakarbefe duyarlı kabul edilir. Bu ajanlar ayrıca test edilmemelidir. 2. Kan ve BOS izolatları için penisilin, seftriakson/sefotaksim, meropenem/imipenem ve vankomisin MİK değerleri rutin olarak bildirilmelidir. 3. Penisiline düşük veya yüksek düzeyde direnç saptandığında sefotaksim ve seftriakson MİK değerleri belirlenmelidir. 4. Pnömokoklarda eritromisin duyarlılığı diğer makrolidlere duyarlılık veya direncin yorumlanması için kullanılabilir. 5. Ofloksasin duyarlılığı, levofloksasin duyarlılığını da göstermektedir. Penisilin MİK değerleri ile ilgili olarak solunum yolu izolatları için duyarlılık sınırlarının S £1 µg/ml; I 2 µg/ml; R³ 4 µg/ml olarak değiştirilmesi önerilmektedir 42. S. pneumoniae dışı streptokok türlerinde antibiyotik duyarlılık testleri S. pneumoniae dışındaki streptokok türleri için önerilen duyarlılık testi uygulama koşulları, agar seyreltme yöntemi dışında S. pneumoniae için bildirilenlerle genel olarak aynıdır 22. b-hemolitik streptokoklar içerisindeki en önemli tür olan S. pyogenes’in penisilin duyarlılığına bakılması gerekmez. Çünkü S. pyogenes suşları halen penisiline duyarlıdır. Buna karşın S. agalactiae suşlarında penisilinlere azalmış duyarlılık söz konusudur. Streptokok suşları penisiline duyarlı ise, diğer b-laktamlara da duyarlı kabul edilir. Eğer penisilin veya ampisilin duyarlılığı “orta düzeyde” çıkarsa, tedavide bakterisidal etkinliğin gerektiği durumlarda bir aminoglikozid ile kombinasyon uygulanması önerilir. Steril boşluklardan üretilen viridans streptokokların penisilin duyarlılığı seyreltme yöntemleriyle saptanmalıdır. Pnömokoklarda olduğu gibi diğer streptokoklarda da eritromisin duyarlılığı ile ilgili sonuçlar tüm makrolidler için genelleştirilebilir. Ayrıca son yıllarda gerek pnömokoklar gerekse diğer streptokok türlerinde makrolid direncinin dikkate değer boyutlara ulaştığı gözlenmektedir. Bu nedenle S. pyogenes ve diğer b-hemolitik streptokoklarla S. pneumoniae izolatlarında eritromisin için duyarlılık testi yapılmalıdır. Bilindiği gibi streptokok türlerinde makrolid direnci ribozomal hedefin değişiminden kaynaklanıyorsa, makrolidlerle aynı hedefe bağlanan linkozamidleri ve streptograminleri (B) de etkilemektedir. Seppala ve arkadaşları tarafından önerilen basit bir disk difüzyon testi streptokok türlerinde makrolid direncinin hedef değişiminden mi (erm metilazlarına bağlı MLSB tipi direnç) yoksa aktif pompa sistemlerinden mi (mef genlerine bağlı M tipi direnç) kaynaklandığını anlamak için kullanılabilmektedir 43. Testte eritromisin (15 µg) ve klindamisin (2 µg) diskleri, duyarlılığı incelenecek suşun yayıldığı koyun kanlı agar yüzeyine, diskler arası mesafe 15-20 mm olacak şekilde yerleştirilir. Her iki disk etrafında inhibisyon zonunun bulunmaması erm metilazlarının sürekli olarak yapıldığını gösterir (cMLS) 44. Bu tip suşlar 14, 15, 16 üyeli makrolidlere, ketolidlere, linkozamidlere ve streptogramin B’ye dirençlidir. Eritromisin diski etrafında inhibisyon alanı bulunmaması ve klindamisin zonunun eritromisine bakan tarafta düzleşmesi indüklenebilir tipte MLS direncini göstermektedir. Bu suşlar da yukarıda sayılan antibiyotiklere dirençli olarak bildirilmelidir. Buna karşın, eritromisine direnç olduğu halde klindamisin zonunda herhangi bir daralma görünmüyorsa makrolid direncinin aktif pompa sistemlerine bağlı olduğu düşünülür (M tipi). Bu direnç mekanizmasından sadece makrolidler etkilenmektedir 45. Gram negatif bakterilerin duyarlılık testleri için antibiyotik seçimi Gram negatif bakterilerdeki güncel direnç mekanizmaları ve NCCLS’nin bunlar için önerdiği liste Tablo VIII’de özetlenmiştir. Tablo 8: Gram negatif bakteriler için duyarlılıklarının değerlendirilmesi gereken antibiyotikler Haemophilus türleri için genel öneriler: 1. Duyarlılık testi Haemophilus Test Medium (HTM) kullanılarak uygulanmalıdır. İnokulum direkt koloni süspansiyonu ile hazırlanmalıdır. İnkübasyon koşulları, %5 CO2’li ortamda, 35°C’de, 16-18 saat şeklinde düzenlenmelidir. 2. Menenjit, bakteriyemi, epiglotit gibi yaşamı tehdit edici nitelikteki infeksiyonlarda elde edilen H. influenzae kan ve BOS izolatları için sadece ampisilin, 3. kuşak sefalosporinlerden biri ve kloramfenikol duyarlılık sonuçları rutin olarak bildirilmelidir. 3. Amoksisilin/klavulanat, azitromisin, klaritromisin, sefaklor, sefprozil, sefuroksim aksetil gibi oral ajanlar solunum yolu infeksiyonlarının sağaltımında ampirik olarak uygulanmaktadır. Genellikle bu ajanlarla duyarlılık test uygulamasının hasta açısından bir yararı yoktur ama epidemiyolojik açıdan yapılabilir. 4. Ampisilin testi sonuçları amoksisilin için de göstergedir. Ayrıca, direkt b-laktamaz testi uygulanarak bu ajanlara karşı direnç saptanabilir. 5. Nadir olmakla birlikte b-laktamaz negatif, ancak ampisiline dirençli suşlar (BLNAR) amoksisilin/klavulanat, ampisilin/sulbaktam, sefaklor, sefuroksim, lorakarbefe dirençli olarak rapor edilmelidir. Bush grup I b-laktamaz üreten Gram negatif bakteriler Kromozomal Bush Grup I b-laktamazları (Amp C tipi enzimler) yüksek oranda üreten bazı Gram negatif bakterilerde geniş spektrumlu penisilinlere ve sefalosporinlere direnç görülmektedir. Bu durum en sık Enterobacter türleri, Citrobacter freundii, Serratia marcescens, Morganella morganii, Proteus vulgaris, Pseudomonas aeruginosa’da görülmektedir 17,46. Grup I b-laktamazlar indüklenebilir özelliktedir 47. Yani normalde bakteri tarafından az miktarda sentezlenen enzim, ortamda bulunan bir indükleyicinin etkisi ile yüksek miktarlarda sentezlenmeye başlar. Farklı b-laktam ajanların bu b-laktamazları indükleme yeteneği ve indükledikleri enzimlere dayanıklılıkları farklıdır. Normalde indüksiyon etkisi geçici olup indükleyicinin etkisi kalkınca tekrar bazal düzeye dönülür. Ancak bu tip b-laktamazları üreten türlerde esas sorun, indüksiyona gerek olmaksızın yüksek oranda b-laktamaz üreten (dereprese) mutantların bulunmasıdır. Bu mutantlar bakteri topluluğunda 10-5-10-8 sıklığında bulunur. 2. kuşak, 3. kuşak sefalosporinler, aztreonam ve üreidopenisilinler bu tip b-laktamazlar için zayıf indükleyiciler olmalarına karşın, üretilen enzim tarafından parçalanır. Dolayısıyla, bu ajanlar, tedavide tek başlarına kullanılmaları halinde dereprese mutantları seçme özelliğindedir. Bunun sonucunda tedavi başarısızlıkları ortaya çıkmaktadır. Üçüncü kuşak sefalosporinlerle bakteriyemi tedavisi sırasında dereprese mutantların seçilme sıklığı %20-40 olarak bildirilmektedir 47. İndüklenebilir b-laktamaz (İBL) varlığı disk indüksiyon testi ile gösterilebilir 48. Bu testte kuvvetli indükleyiciler olan imipenem veya sefoksitin diskleri 3. kuşak sefalosporin diskleri ile aralarındaki mesafe 1.5-2 cm olacak şekilde yan yana agar yüzeyine yerleştirilir. Sefalosporin diskinin zonunda indükleyiciye bakan tarafta bir düzleşme olması İBL varlığı açısından pozitif olarak değerlendirilir. • Laboratuvardan İBL varlığı bildirilmese bile yukarıdaki türlerin bu özellikte olduğu bilinmelidir. • Bu türlerle gelişen infeksiyonlarda 2.-3. kuşak sefalosporinlerin ve aztreonamın tek başına kullanılmasından kaçınılmalıdır. • Uzun süreli tedavi söz konusu ise bu türlerin antibiyotik duyarlılık testleri 3-4 günde bir tekrarlanmalıdır. Genişlemiş spektrumlu b-laktamaz üreten Enterobacteriaceae üyeleri Genişlemiş spektrumlu b-laktamazlar, TEM-1, TEM-2, SHV-1 gibi enzimlerden birkaç nokta mutasyonu ile gelişmiş ve penisilinler, 3. ve 4. kuşak sefalosporinlerle monobaktamları inaktive edebilme özelliğinde enzimlerdir 46,49-51. Günümüzde TEM 3-69, SHV 2-24 olmak üzere 90 civarında GSBL bulunmaktadır. GSBL üreten suşlarla gelişen infeksiyonların sağaltımında genişlemiş spektrumlu b-laktamların kullanılması halinde tedavi başarısızlıkları görülmektedir 42. Bu nedenle GSBL’lerin saptanabilmesi önemlidir. • GSBL üretimi normal duyarlılık testleri ile saptanamayabilir. Bu nedenle etkilenen antibiyotiklere azalmış duyarlılık GSBL göstergesi olarak kabul edilir. • GSBL üreten suşlar bazı genişlemiş spektrumlu b-laktam ajanlara duyarlı gibi görünseler de MİK değerlerinde inokulum etkisi görülür. İnokulum etkisi, GSBL üreten mikroorganizmaların bakteri sayısının yüksek olduğu durumlarda, direnç düzeylerinin de yükseldiğini açıklayan bir tanımdır. Önerilen inokulum düzeylerinde (5x105 bakteri/ml) MİK değerleri düşüktür, ancak inokulum bir infeksiyon bölgesinde olduğu gibi 107’ye çıkarıldığında MİK değerleri 100-500 kat yükselmektedir. Bu durum, neden in vitro testlerde duyarlı gibi görünseler de GSBL yapan bakterilerin etken olduğu infeksiyonlarda genişlemiş spektrumlu b-laktam kullanımından kaçınılması gerektiğini gösterir. • Enzimin substrat profili değişik olabildiği için tutarsız veya mantıksız sonuçlar görülebilir. Bu nedenle antibiyogramlarda indikatör antibiyotiklerin hemen hemen tümünün yer alması önerilmektedir 17. • 3. kuşak sefalosporinlerden herhangi birinin MİK değeri ³2 mg/L olarak saptandığında ya da seftazidim ve sefpodoksim inhibisyon zon çaplarının £22 mm; aztreonam ve sefotaksim zon çaplarının £27 mm; seftriakson zon çapının £25 mm olduğu durumlarda GSBL varlığı için doğrulama testi yapılmaktadır 22. • Doğrulama testlerinde söz konusu enzimlerin klavulanik asit ile inhibisyonu temeline dayanan yöntemler uygulanır 17,22,53: 1. Çift disk sinerji testi: GSBL varlığı araştırılan mikroorganizmanın yayıldığı Mueller-Hinton besiyeri yüzeyine bir amoksisilin/klavulanik asit diski ile bundan 2 cm uzaklıkta olacak şekilde sefotaksim, seftazidim, aztreonam ve sefepim diskleri yerleştirilir. 35°C’de 18 saat inkübasyondan sonra genişlemiş spektrumlu b-laktam disklerinden herhangi birinin inhibisyon zonunun AMC diskine doğru genişlemesi, 2. Mikrodilüsyon testinde 4 mg/L klavulanik asit eklenmesiyle genişlemiş spektrumlu b-laktam ajanların MİK değerlerinde ³8 kat azalma saptanması, 3. Bir tarafında seftazidim diğer tarafında seftazidim ve klavulanik asit bulunan E-Test striplerinde klavulanik asit etkisiyle MİK değerinde ³8 kat azalma saptanması, 4. Üzerine klavulanik asit (10 µg) damlatılan genişlemiş spektrumlu b-laktam disklerinin zon çaplarında ³5 mm genişleme saptanması GSBL üretimi açısından pozitif kabul edilir. • Doğrulama testleri bu suşların Amp C tipi üreten suşlardan ayırımı için önemlidir. Amp C tipi b-laktamazlar b-laktamaz inhibitörlerinden etkilenmez. Ayrıca daha önce de belirtildiği gibi Amp C tipi b-laktamazlar 3. kuşak sefalosporinlerin yanı sıra, sefoksitin direncine de yol açar. • GSBL üreten suşlar genellikle gentamisin ve SXT’ye de dirençlidir. Çoğul direnç özelliği de bu tip enzimler için bir diğer ipucu olabilir. • Bir izolatın GSBL ürettiği saptandığında in vitro duyarlılık sonucu ne olursa olsun, tüm sefalosporinler, penisilin türevleri ve monobaktamlara dirençli olarak rapor edilmelidir 22. Ancak b-laktamaz inhibitör kombinasyonları ve sefamisinler bu enzimlerden etkilenmedikleri için duyarlılık sınırlarına göre değerlendirilirler 17. Metalloenzim üreten Gram negatif bakteriler Metalloenzimler karbapenemler dahil olmak üzere tüm b-laktam ajanları parçalayabilen enzimlerdir 44. Sadece aztreonam üzerinde etkileri daha azdır. Karbapenemlerin yaygın olarak kullanılması bu tip enzimleri üreten mutantların seçilmesi ile sonlanmıştır. Metalloenzimler Stenotrophomonas maltophilia’da intrinsik olarak bulunmaktadır. Bunun dışında P. aeruginosa, A. baumannii ve S. marcescens suşlarında da bildirilmiştir. Metalloenzimler aktif bölgelerinde bir Zn iyonu taşıdığından tanımlanmalarında bu çinko iyonuna bağlanarak enzimi inaktive eden EDTA, 2-merkaptopropionik asit gibi bileşikler kullanılır 45,56. Hastane salgınları açısından önemli bakteri türlerinde bulundukları için tanımlanmaları infeksiyon kontrolü açısından önemlidir. Sonuç olarak; sık karşılaşılan, klinik açıdan önemli bakteri türlerinin antibakteriyellere direnç mekanizmaları ile ilgili bilgilerimiz ışığında, doğru uygulanan ve doğru yorumlanan antibiyotik duyarlılık test sonuçlarının klinik tedavi açısından en akılcı seçimin yapılmasına olanak sağlayacağı görülmektedir. Kaynaklar 1) Bassetti D, Bassetti M, Montero E. Strategies for antibiotic selection in empirical therapy. Clin Microbiol Infect 2000; 6 (suppl 3):98-100. 2) Moellering RC Jr. Problems with antimicrobial resistance in Gram positive cocci, Clin Infect Dis 1998; 26: 1177- 8. 3) Lister PD. Emerging resistance problems among respiratory tract pathogens. Am J Manag Care 2000; 6 (suppl 8):S409-18. 4) Blondeau JM, TilloranGS. Antimicrobial susceptibility patterns of respiratory pathogens; a global perspective. Semin Respir Infect 2000; 15:195-207. 5) Hsueh PR, Liu YC, Shyr M et al. Multicenter surveillance of antimicrobial resistance of Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis in Taiwan during 1998-1999 respiratory season. Antimicrob Agents Chemother 2000;44:1342-5. 6) Gür D, Özalp M, Sümerkan B, et al. Prevalance of antimicrobial resistance in respiratory tract pathogens from five centers in Turkey. 8th International Congress of Infectious Diseases, Boston, 1998; Abst.no. 82011. 7) Arman D. Etkene göre antibiyotik seçimi. Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Standardizasyonu (ADTS) Çalışma Grubu, Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Standardizasyonu Toplantısı kitabında, Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Yayını No. 33, İstanbul, 1998, s: 9. 8) Moellering RC. Principles of antinfective therapy. In: Mandell GL, Bennett JG, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases, 4th ed, New York, Churchill Livingstone, 1995, pp:199-212. 9) Kaygusuz A. Antibiyotik seçimini etkileyen faktörler ANKEM Derg 2000;14: 497-581. 10) Craig WA. Pharmocokinetic/pharmacodynamic parameters: rationale for antibacterial dosing of mice and men. Clin Infect Dis 1998;26:1 11) JorgensenJH. Laboratory issues in the detection and reporting of antibacterial resistance. Infect Dis Clin North Am 1997; 11:785-802. 12) Gülay Z. Antimikrobiyal ilaçlara direnç. In: Mutlu G, İmir T, Cengiz T, Ustaçelebi Ş, Tümbay E, Mete Ö (editörler). Temel ve Klinik Mikrobiyoloji. Ankara. Güneş Kitabevi. 1999, 91-108. 13) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Methods for dilution antimicrobial susceptibility testing for bacteria that grow aerobically. Approved standart M7-A4, Wayne Pa, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 1997 14) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Performance standarts for antimicrobial disk susceptibility tests. Approved standart M2-A5, Wayne Pa, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 1997 15) Baker CN, Stocker SA, Culver DM et al. Comparison of E-test to agar dilution, broth microdilution and agar difusion susceptibity testing techniques by using a special challenge set of bacteria. J Clin Microbiol 1991;29:533-8. 16) Kaygusuz A. Hastanede sık rastlanılan antibiyogram örnekleri. ANKEM Derg 2000; 14:512-7. 17) Jorgensen JH, Ferraro MJ. Antimicrobial susceptibility testing: special needs for fastidious organisms and difficult-to-detect resistance mechanisms. Clin Infect Dis 2000;30:799-808. 18) Tenover FC, Mohammed MJ, Gorton TS, Dembek ZF. Detection and reporting of organisms producing extended spectrum b-lactamases: survey of laboratories in Connecticut. J Clin Microbiol 1999;37:4065-70. 19) Courvalin P. Interpretive reading of in vitro antibiotic susceptibility tests (the antibiogramme). Clin Microbiol Infect 1996; 2(suppl 1): S26-34. 20) Seppala H, Skurnik M, Soini H, Roberts MC, Huovinen P. A novel erythromycin resistance methylase gene (ermTR) in Streptococcus pyogenes. Antimicrob Agents Chemother 1998; 42: 257-62. 21) Kaygusuz A. Antibiyogram duyarlılık sonuçlarının doğru yorumu. Flora 2000;5:13-23. 22) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Performance standarts for antimicrobial susceptibility testing; 11th informational supplement M 100- S11, Villanova, PA, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 2001. 23) Archer GL. Staphylococcus aureus; a well armed pathogen. Clin Infect Dis 1998; 26: 1179-81. 24) Hackbarth CJ, Kocagöz T, Kocagöz S, Chambers HF. Point mutations in Staphylococcus aureus PBP 2 gene affect penicillin-binding kinetics and are associated with resistance. Antimicrob Agents Chemother 1995;39: 103-6. 25) HenzeUU, Berger-Bachi B. Penicillin binding protein 4 overproduction increases b-lactam resistance in Staphylococcus aureus. Antimicrob Agents Chemother 1996;40: 2121-5. 26) Song M, Wachi M, Doi M, Ishimo F, Matsuhashi M. Evolution of an inducible penicillin-target protein in methicillin resistant Staphylococcus aureus by gene fusion. FEMS Lett 1987;221: 167 -70. 27) Petersson AC, Kamme C, Miörner H. Disk with high oxacillin content discriminates between methicillin-resistant and borderline methicillin –susceptible Staphylococcus aureus strains in disk diffusion assays using a low salt concentration. J Clin Microbiol 1999;37: 2047-50. 28) Centers for Disease Control and Prevention. Update: Staphylococcus aureus with reduced susceptibility to vancomycin- United States, 1997. Morbid Mortal Weekly Rep 1997;46: 813. 29) Hiramatsu K, Hanaki T, Ino T, Yabuta K, Oguri T, Tenover FC. Methicillin-resistant Staphylococcus aureus strain with reduced vancomycin susceptibility. J Antimicrob Chemother 1997;40: 135 –136. 30) Howe RA, Bowker KE; Walsh TR, Feest TG, MacGowan AP. Vancomycin-resistant Staphylococcus aureus. Lancet 1998; 351: 602. 31) Hubert SK, Mohammed JM, Fridkin SK, Gaynes RP, Gowan JE, Tenover FC. Glycopeptide-intermediate Staphylococcus aureus, evaluation of a novel screening method and results of a survey of selected US hospitals. J Clin Microbiol 1999;37: 3590-3. 32) Handwerger S, Raucher B, Altarac D et al. Nosocomial outbreak due to Enterococcus faecium highly resistant to vancomycin, penicillin and gentamicin. Clin Infect Dis 1993; 16: 750-5. 33) Montecalvo MA, Horowitz H, Gedris C et al. Outbreak of vancomycin, ampicillin, and aminoglycoside resistant Enterococcus faecium bacteremia in an adult oncology unit. Antimicrob Agents Chemother 1994; 38: 1363-7. 34) National Nosocomial Infections Surveillance System. National Nosocomial Infections Surveillance System report, data summary fro October 1986-April 1996. Am J Infect Control 1996; 24: 380. 35) Gültekin M, Günseren F. Vankomisin dirençli enterokoklar. Hastane İnfeksiyon Derg 2000;4:195-204. 36) Kaye KS, Fraimow HS, Abrutyn E. Pathogens resistant to antimicrobial agents; epidemiology, molecular mechanisms, and clinical management. Infect Dis Clin North Am 2000; 14: 293-319. 37) Campbell GC, Silberman R. Drug-resistant Streptococcus pneumoniae. Clin Infect Dis 1998; 26: 1188-95. 38) Klugman KP, Madhi SA. Emergence of drug resistance; impact on bacterial meningitis. Infect Dis Clin North Am 1999;637-46. 39) Kaplan SL, Mason EO. Management of infections due to antibiotic resistant Streptococcus pneumoniae. Clin Microbiol Rev 1998;11: 628-44. 40) Jette LP, Sınave C. Use of an oxacillin disk screening test for detection of penicillin and ceftriaxone-resistant pneumococci. J Clin Microbiol 1999; 37: 1178-7. 41) Brueggemann AB, Pfaller MA, Doern GV. Use of penicillin MICs to predict in vitro activity of other b-lactam antimicrobial agents against Streptococcus pneumoniae. J Clin Microbiol 2001;39:367-9. 42) Heffelfinger JD, Dowell SF, Jorgensen JH, et al. Management of community acquired pneumonia in the era of pneumococcal resistance; a report from the Drug Resistant Streptococcus pneumoniae Therapeutic Working Group. Arch Intern Med 2000; 160:1399-1408. 43) Seppala H, Nissinen A,Yu Q, Huovinen P. Two different phenotypes of erythromycin resistant Streptococcus pneumoniae in Finland. J Antimicrob Chemother 1993;32:885-91. 44) Weisblum B. Erythromycin resistance by ribosome modification. Antimicrob Agents Chemother 1995; 39:577-81. 45) Sutcliffe J, Tait-Kamradt D, Wondurack L. Streptococcus pneumoniae and Streptococcus pyogenes resistant to macrolides but sensitive to clindamycin a common resistance pattern mediated by an efflux system. Antimicrob Agents Chemother 1995;40:1817-24. 46) Bush K. New b-lactamases in Gram negative bacteria, diversity and impact on selection of antimicrobial therapy. Clin Infect Dis 2001; 32:1085-9. 47) Livermore DM. b-lactamases: quantity and resistance. Clin Microbiol Infect 1997; 3(suppl 4): 4S10-19. 48) Sanders CC, Sanders W Jr. b-lactam resistance in Gram negative bacteria global trends and clinical impact. Clin Infect Dis 1992; 15: 824-39. 49) Bush K, Jacoby GA, Medeiros AA. A functional classification scheme for b-lactamases and its correlation with molecular structure. Antimicrob Agents Chemother 1995; 39:1211-33. 50) Rahal JJ. Extended spectrum b-lactamases; how big is the problem. Clin Microbiol Infect 2000; 6 (suppl 2): 2-6. 51) Rice L. Evolution and clinical importance of extended spectrum b-lactamases. Chest 2001; 119: 391S-396S. 52) Paterson DL, Kow C, Gottberg A, et al. Outcome of cehalosporin treatment for serious infections due to apparently susceptible organisms producing extended spectrum b-lactamases; implications for the clinical microbiology laboratory. J Clin Microbiol 2001; 39: 2206-12. 53) Jarlier V, Nicoles MM, Fornier G, Philippon A. Extended broad spectrum b-lactamases conferring resistance to newer b-lactam agents in Enterobacteriaceae; hospital prevalance and susceptibility patterns. Rev Infect Dis 1988; 10: 867-71. 54) Bush K. Metallo b-lactamases; a class apart. Clin Infect Dis 1998; 27 (suppl 1): S49-53. 55) Lee K, Chong Y, Shin HB, Kim YA, Yong D, Yun JH. Modified Hodge and EDTA synergy tests to screen metallo b-lactamase producing strains of Pseudomonas and Acinetobacter species. Clin Microb Infect 2001; 7: 88-102. 56) Arakawa Y, Shibata N, Shibayama K et al. Convenient test for screening b-lactamase producing Gram-negative bacteria by using thiol compounds. J Clin Microbiol 2000;38:40-43. toraks.dergisi.org

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-duyarlilik-testlerinin-yorumu-ile-recete-yazilir

Biyoinformatik NEDİR

Biyoinformatik, biyolojik bilgilerin yaratılması ve saklanması için veritabanlarının oluşturulmasıdır.Bu konudaki çalışmaların çoğu biyolojik verilerin analizi ile ilgilidir. Artan sayıdaki projelerde biyolojik bilgilerin organizasyonu gerekmektedir. Bu alanda oluşturulan veritabanlarının büyük bir kısmını nükleik asitler oluşturmaktadır. Milyonlarca nükleotidin depolanması ve organizasyonu için veritabanlarının oluşturulması, araştırıcıların bu bilgilere ulaşabilmeleri ve yeni veriler girebilmeleri için ilk aşamadır. Biyoinformatik’te nükleotid dizi bilgilerinin organizasyonu ve depolanması görevini üstlenmiş üç kuruluş vardır. Genbankası (GenBank), Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı (EMBL) ve DNA Japonya veritabanıdır (DDBJ). Bu üç kuruluş, araştırıcıların yararlanmasına açık, nükleotid dizi bilgilerinin toplanması ve yayılmasında işbirliği içinde çalışmaktadır. Gen Bankası ABD’de Maryland, Bethesda’da, Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, İngiltere’deki Hinxton’da ve DNA Japonya veritabanı ise Japonya’da Mishima’da yeni dizi bilgilerinin alışverişinde,İnternet üzerinde günlük olarak e-mail, ortak kullanılan ftp ve www üzerinden hizmet sunmaktadırlar. Protein dizi verileri ile ilgili başlıca hizmet sağlayıcılar ise GenBank, EMBL, PIR International ve Swiss-Prot’tur. NIH’in National Center for Biotechnology Information merkezi, biyoinformatik gereci sunan başlıca web sayfalarından biridir. Ve günde 3 milyon araştırmacı tarafından ziyaret edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyoinformatik-nedir

Çevre Kirliliğine Karşı Biyolojik Sistemler

Çevre, kirliliği ile mücadele etmek ve toplumların hayat kalitesini iyileştirmek amacıyla pahalı teknikler ve prosesler yerine, doğadaki mevcut biyolojik sistemlerin kullanılabileceği düşüncesi son yıllarda yaygınlaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla, bugüne kadar faydasız ya da zararlı olarak nitelendirilen bazı bitkisel ve hayvansal canlı sistemlerle yeni kullanım alanları oluşturulmuştur. Bu canlı biyolojik sistemlerin organik maddeleri büyük bir hızla absorblayıp, nitrat, fosfat ve ağır metalleri uzaklaştırabilme yeteneklerinin olduğu anlaşılmıştır. Bu canlı biyolojik sistemlerin yanı sıra, biyolojik materyallerden elde edilen bazı organik maddelerin de atık suların arıtılmasında göz ardı edilemeyecek bir etkinliğe sahip oldukları saptanmıştır. Atık suların biyolojik arındırılmasında, geliştirilmiş farklı teknolojik işlemlerin belirli aşamalarda mikroorganizmalar yaygın olarak kullanılmaktadır. Incelendiklerinde, bu tür biyolojik sistemlerin, ülkelerin kendilerine özgü ihtiyaçlarına uygun, yan etkilerden uzak bir teknolojik potansiyel vaat ettikleri açıkça görülebilir. Bitkisel Biyosistemlere Örnekler Umut verici potansiyele sahip biyosistemler arasında en çok dikkat çeken bitki, su sümbülüdür (Eichornia crassipes). Ilıman ve suptropikal iklimlerde doğal olarak yaşayan bu bitkiye; çok güzel görünüşüne rağmen, hızla büyüyüp vejetatif çoğalma ile yayılması ve sonuçta su kanallarını tıkaması nedeniyle 70’li yıllara kadar zararlı bir su otu gözü ile bakılmaktaydı. NASA tarafından Missisippi’de yapılan ön laboratuar denemeleri, bitkinin evsel atık sulardan organik maddeleri büyük bir hızla absorplayıp metabolize edebildiğini göstermiştir. Bitki, bu atık organik maddeleri, hücre materyali sentezinde kullanır. Durgun suların yüzeyinde yaşayan, gövdesinden çıkarttığı vejetatif uzantılar ve tomurcuklar ile çok büyük bir hızla çoğalan ve tüm su yüzeyini kısa bir süre içinde kaplayabilen bu bitki, toplandığında günde hektar başına 20-40 ton yaş biyolojik materyal verebilir. Wolverton ve McDonald, Florida gibi iklimi daha uygun olan bölgelerde bu büyüme hızının, günde bitki yüzey alanının % 15’ine kadar çıkabileceğini göstermiştir. Hesaplamalar, evsel atıklar içeren bir gölü temizleyebilmek için gölün toplam alanının % 30’u kadar bir su sümbülü ekim alanının yeterli olacağını ortaya çıkarmıştır. Florida’daki bu çalışmaların sonuçlarına göre, günde hektar başına 2,2 milyon litre atık su havuza ve-rildiğinde, içerdiği azotlu bileşiklerin % 80 ‘i ve fosforlu bileşiklerin % 40’ı iki gün içinde bu bitki tarafından atık sudan uzaklaştırabilmektedir. Su sümbülleri ile yapılan bu çalışmaların ışığında, California’da 6500 nüfuslu bir yerleşme merkezinde doğal biyolojik sistemlerin kullanıldığı bir arıtma tesisi kurulmuştur. 1981 yılından beri kentin tüm atık suları bu yolla arıtılmaktadır. Söz konusu doğal su arıtma sistemi, en büyüğü 0,450 hektar yüzey alanına sahip, üç göletten oluşmaktadır. Göletlerin yüzeyi su sümbülleri ve ona benzer başka bir bitki olan su mercimeği (Lemna sp.) ile kaplı bulunmaktadır. Su mercimeği, hava sıcaklığı optimum değerin altına düştüğünde yoğunluğu azalan su sümbülünün filtrasyon görevini üstlenerek sistemi destekler ve ancak su sümbüllerinin büyüme hızı yavaşladığında kendini gösterir; hava sıcaklığı normale dönünce su mercimeği yerini yine su sümbüllerine bırakır. Bu bitkinin zararlı maddeleri süzme yeteneği  diğerinden, farklı olsa da, sisteme bir bütünlük kazandırıp, yıl boyunca kesintisiz çalışmasını sağladığından katkısı büyüktür. Söz konusu tesiste göletlerin üzeri, ısı kaybını önleyen, sera tipi iki tabakalı bir örtü ile kapatılır. Altı günlük bir bekleme süresi sonunda elde edilen arıtılmış su, içilebilecek niteliktedir. Bu bitkilerin yanı sıra, sulak-bataklık arazide yetişen, halk arasında hasır sazı diye bilinen Typha bitkisi de benzer özelliklere sahiptir. Dayanıklı, çok değişik ortamlarda yaşayabilen ve sürgünlerle çok hızlı çoğalabilen bu bitki, yapay bataklıklar için ideal bir türdür. Yılda oluşan biyo-kütle miktarı ve kök yapısı, bakteriyel faaliyet için geniş bir bitkisel yüzey alan oluşturur. Ayrıca, benzer ortamlarda yaşayan diğer bitkilere oranla, daha yüksek bir azot ve fosfor uzaklaştırma potansiyeli sergiler. Doğal bataklıkların atık su kaynaklarına göre coğrafi konumları ve kullanımlarında ortaya çıkan çevre ve mülkiyet sorunları, atık suların üçüncül arıtılmasında yapay bataklıkların tercih edilmelerine neden olmuştur. Kanada’da Çevre Bakanlığı’nın denetimi altında tasarlanan dört yapay  bataklık   farklı   kaynaklı   atık   suların   arıtılmasında denenmektedir. Farklı yükleme kapasiteleri, derinlik, bekleme süreleri, ön işlem gereksinimleri, sıvı sirkülasyon düzeni ve alanın geometrisi, yapay bataklıkların tarsım değişkenleridir. Birçok değişkenin elde edilen arıtma veri-minden sorumlu olduğu saptanmıştır. Bekleme süresi yazın buharlaşmadan, kışın ise donmadan etkilenmektedir. Yazın derinlik az, akım hızlı; kışın ise derinlik fazla, akım yavaş tutulmaktadır. Yapay göletler ile karşılaştırıldıklarında, 20.000 kişilik bir yerleşme merkezinin atık sularını arıtmak için 40 hektarlık bir yapay gölet gerekirken, 24 hektarlık bir yapay bataklığın yeterli olduğu görülür. Ayrıca, kışın da arıtma veriminde bir düşme olmadan çalışmaları ve benzer boyuttaki yapay göletlerin maliyetinden iki ya da üç kat daha düşük maliyete sahip olmaları üstünlükleri arasında sayılabilir. Kanada, Listowel’daki yapay bataklıktan elde edilen arıtma derecesi (BOI: 9 mg/1, AKM: 7 mg/1, NH3: 0,07 mg/1) göletlerden elde edilenlerle aynı mertebededir ve yapılan ön işlemlerle yakından ilgilidir. Çamur oluşumunu önleyip, oksijen ihtiyacını azaltmak için atık suyun BOI (Biyolojik Oksijen Ihtiyacı) ve AKM (Askıdaki Katı Madde) bakımından bir ön işlemden geçmesi daha olumlu sonuçlar vermektedir. Bu ön işlem kademesi içinde, fosfor da kimyasal yolla indirgenmelidir. Bu tür endüstriyel çaptaki su arıtma proseslerinde karşılaşılan en büyük sorun, atık sulardaki besin maddelerini kullanarak çoğalan bitkilerin ne şekilde değerlendirileceğidir. Sistemin ekonomik olabilmesi için değerlendirilmeden elde edilecek kârın, toplama ve işleme dahil tüm masrafları karşılayabilecek miktarda olması gerekmektedir. Su sümbülleri kurutulup öğütülerek, mineraller ve protein yönünden zengin bir hayvan yemi elde edilir. Hayvanlarda elde edilen sonuçlar, bu yemin besin değerinin pamuk tohumu veya soya fasulyesine eş değer olduğunu göstermektedir. Fakat, kurumuş materyalin besin değeri ve yem olarak kullanılıp kullanılamayacağı, hem atık suların organik madde ve mineral içeriğine, hem de bitkinin hasadının yapıldığı gelişim evresine bağlı olarak değişir. Genellikle, endüstriyel atık sularda yetiştirilen bitkiler, yüksek metal iyonu içerdikleri için gübre veya hayvan yemi olarak kullanılamazlar. Buna karşılık su sümbüllerinden havasız ortamda fermantasyon yolu ile biyogaz elde edilmesi mümkündür. Hatta son yıllarda yapılan çalışmalar, çok az miktarlarda nikel ve kadmiyum içeren bitkilerden elde edilen biyogazın daha yüksek oranlarda metan gazı içerdiğini göstermiştir. Metal iyonu içeriği çok yüksek olmamak koşulu ile biyogaz tesisinden elde edilen atık madde ise çok iyi organik gübredir. Ayrıca su sümbülü kompostlaştırılıp gübre olarak kullanıldığında, killi ve kumlu toprakların tarımsal değerini fark edilir derecede arttırır. Bu seçeneklerin yanı sıra, yapraklardaki protein ekstrakte edilirse, gıda katkı maddesi olarak kullanılabilir. Bitki doğrudan doğruya yakılabildiği gibi, kâğıt sanayi ham maddesi olarak da değerlendirilebilir. Benzer şekilde yapay bataklıklarda üretilen hasır otlarının toplanarak biyokütlelerinin enerji üretimi için değerlendirilmesi çalışmaları da sürdürülmektedir. Atık Zeytinyağı Karasuyu ile Pleuro ostreatus Türü Mantar Yetiştirilmesi Türkiye 95 milyon zeytin ağacı ve 73 bin ton/yıl zeytinyağı üretimi ile önemli bir zeytin üreticisidir. Zeytinyağı işletmelerinde yağın tutulması sonucunda elde edilen atık karasu yüksek miktarda kimyasal ve biyokimyasal oksijen ihtiyacı nedeniyle çevreyi kirletir. Karasuyunun arıtımı için birçok yöntem denenmesine karşın hem yeterli kirlilik giderimi sağlayan hem de ekonomik uygulanabilirliği olan bir metot önerilememektedir. Bu amaçla karasuyun arıtımı yerine; bulunanla besin değeri yüksek, kolay ve ucuz yetişebilen Pleurotus ostreatus türü mantar üretimi hedeflendi. Mantar insan beslenmesi için gerekli olan proteinler yanında, B kompleks vitaminler ve mineral maddelerce de zengin olması nedeniyle diğer sebze türleri arasında en yüksek besin değerlerine sahiptir. Karbonhidrat içermemesi belli hastalık grubu ve belli yaş grubu insanlar için avan-tajdır. Son yıllarda çevreye duyarlı bir toplumun oluşması ve yasal baskılar bu tip atıkların çevreye verilmemesini ve değerlendirilmesini zorunlu kılmaktadır. Karasuyun mantar yetiştiriciliğinde su yerine kullanılması çevre açısından tehdit unsurunu ortadan kaldırmaktadır. Türkiye’de 1,5 milyon ton karasuyun tamamı mantar yetiştiriciliğinde kullanılırsa yaklaşık 375 bin ton mantar üretilebilir. Böylece ülkemize 5 milyon 250 bin YTL ekonomik gelir sağlanır. Tekstil Atık Sularındaki Boyar Maddelerin Mısır Koçanı Yardımı ile Temizlenmesi Tekstil atık suları ile birlikte içerisinde bulunan boyar maddeler de çeşitli şekillerde çevreye salınmaktadır. Bu boyar maddeler tabiatta biyolojik olarak parçalanamadığından, canlılar üzerinde potansiyel zehir etkisi oluşturmaktadırlar. Bu tür suların tarımda kullanılması ile canlıların doğrudan tehlike altında olduğu herkesçe bilinmektedir. Yine boyar maddelerden oluşan renkler, sulardaki estetik görünümü bozmakta ve suyun ışık geçirgenliğinin azalmasına neden olmaktadır. Bunun için atık suların çevreye salınmadan önce boyar maddelerden temizlenmesi gerekir. Ne yazık ki, bu konu ile ilgili gerekli tesisleri kurmak pahalı yatırımlar olarak görülmekte ve yeterince pay ayrılmamaktadır. Bu nedenle daha ucuz ve kolay bir şe-kilde mısır koçanlarını kullanarak, tekstil atık sularından boyar maddeler temizlenebilir. Tekstil atık sularındaki renklerin giderilmesinde değişik arıtma yöntemlerinden biri de emilim yöntemidir. Yaptığımız bir araştırmada tekstil sanayinde yaygın olarak kullanılmasından dolayı reaktif boyarmaddeler uygulanmıştır. Gözenekli yapıya sahip olan mısır koçanları ile yapılan çalışmada olumlu sonuçlar alınmıştır. Mısır koçanı miktarı arttıkça ve tanecik boyutu küçüldükçe emilimin  arttığı görülmüştür. Mısır koçanlarının aktifleştirilerek kullanılması halinde, gözeneklerin daha iyi açılması ile emilim arttırılabilir. Kullanılan mısır koçanlarını temin etmek ülkemiz için ucuz ve kolaydır. Işlemlerden sonra ortaya çıkan atık mısır koçanları, yol ve kaldırım yapımı gibi değişik alanlarda kullanılarak tekrar ekonomiye kazandırılabilir. Hayvansal Biyosistem Örneği Hayret verici potansiyele sahip bir başka biyosistemde  solucanlardan yararlanılmaktadır. Yeryüzünde yaklaşık 3000 solucan türü vardır. Her solucan haftada bir-iki koza yapar; her kozadan ortalama dört solucan çıkar ve bu hayvanlar üç hafta içinde olgunluğa erişirler. Dolayısıyla, uygun koşullar altında bir solucan yılda 300 yavru verir ve günde kendi ağırlığının iki katı besin maddesi tüketir. Bu bilgilerin ışığı altında iki Hollandalı sanayici, Piton BV adı altında bir şirket kurmuş, organik atık ve çöplerle solucanları besleyerek, tarımda kullanılan ve suni gübreden çok daha iyi sonuçlar veren kompost üretimini gerçekleştirmişlerdir. Bu şekilde hem tarımcılar tarafından yüksek talebi olan bir ürünü üretip hem de çevre kirliliğini ortadan kaldıran bu yöntem oldukça kârlı bir girişim haline dönüşmüştür. Yöntemin geliştirilmesi sırasında karşılaşılan en ciddi problem olan, solucanları komposttan ayırma ise yine solucanların bir biyolojik özelliğinden yararlanılarak çözülmüştür. Solucanların sıcak ortamda birlikte bulunup, üremeyi tercih ettiklerini izleyen sanayiciler, tabanı ısıtılıp sıcaklığı ayarlanabilen bir beton yapı geliştirmişlerdir. Sıcaklık ile solucanların hareketlerini   kontrol ederek, tabanın bir kenarında solucansız kompost birikmesini sağlayabilmişlerdir. Iyi işleyen bir solucan tesisi ayda ortalama 30-40 m3 kompost üretmektedir. Bu sistemin bir başka avantajı da solucanların oldukça zengin bir protein kaynağı olmaları ve bu besleyici özellikleri nedeniyle Japonya’da nadir ve makbul bir yiyecek kabul edilmeleridir. Solucanların ayrıca ağır metalleri absorblama yetenekleri olduğu için, toprak kirliliğinde bir gösterge olarak kullanılmaları da mümkündür. Kaynaklar 1. Alberti BN, Klibanov AM, Biotechnol. Bioeng. Symp 2 .Altow SC, Bonadonna-Aporo L, Klibanov AM, Biotechnol. Bioeng 3. Gril E, Winnacker E-L ,Zenk Mh, Science 4. Hall R , Canadian Research , Sept. 5. Klibanov AM, Alberti BN, Morris ED, Felshin LM, J.Appl. Biochem 6. NASA Int. Exchange News 7. Preprints of Environmental Technol, Istanbul 8. Kırtak Y., Mısır Üretimi ve Kullanımı Ç.Ü , Ziraat Fakültesi, Adana 9. Özcan Y., Tekstil Elyaf ve Boyama Teknigi, Istanbul Üniversitesi, Istanbul 10. Çetişli H.,Fizikokimya Laboratuar Kılavuzu, P.Ü., Fen Edebiyat Fakültesi,benizli  www.tarim.gov.tr Yazar : Tuğba AVCI, Aysun AYDIN

http://www.biyologlar.com/cevre-kirliligine-karsi-biyolojik-sistemler

Etnobotanik ve orkide türleri üzerine bilgili olan arkadaşlar

Doğadaki tüm hayvanlar, bitkiler ve insanlar bir dengenin ürünüdürler. Mitolojide bitkiler tanrıların insana verdiği en değerli armağan olarak ele alınmıştır. Tüm bitkiler insanın hizmetindedir 1 ve insanın varoluşundan itibaren bitkilerle olan ilişkisi başlamıştır. İlk çağlardan kalan arkeolojik bulgulara göre insanlar, besin elde etmek ve sağlık sorunlarını gidermek için öncelikle bitkilerden faydalanmışlardır. Deneme yanılma yoluyla elde edilen bu bilgiler, çağlar boyunca kullanım şekillerindeki bazı değişiklik ve gelişmelerle günümüze kadar ulaşmıştır 2 . Kuzey Irak’ta Şanidar Mağarası’nda 1957 yılında yapılan kazılarda bulunan Neandertal adamı kalıntıları yanında mezarda bulunanlar, bitki-insan ilişkisinin başlangıcına ait ilk veri olarak kabul edilir. 60 bin yıl öncesinden günümüze gelen ve bir şamana ait olduğu düşünülen bu mezarda, civanperçemi, kanarya otu, mor sümbül, gül hatmi, peygamber çiçeği, ebegümeci ve efedra gibi bitki türlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Ölülerini gömmeye başlayan bir toplumda, ölen kişinin tekrar yaşama döndüğünde kullanacağı düşüncesiyle mezara konulduğu tahmin edilen bu bitkilerin, yenenler ve şifalı olanlar diye ayrılmaya başlandığının da bir göstergesi olabileceği düşünülmektedir. Çünkü bu bitki türleri günümüzde de özellikle tıbbi bitki olarak hala önemlidir 3,4 .Yüzyıllardan beri süregelen insan ve bitki arasındaki bağ sonucunda, günümüzde tüm dünyanın önemini kabul ettiği ve ciddi araştırmaların yapıldığı etnobotanik bilim dalı doğmuştur 2 . Etnobotanik araştırmalar, deneme yanılma yoluyla edinilmiş ve uzun bir zaman süreci sonucunda nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşan çok değerli bilgileri yansıtan içerikleri ile bitkilerin bilimsel olarak değerlendirilmelerine önemli katkıda bulunmaktadır. Zengin bir kültürel mirasa sahip olan ülkemizin de etnobotanik açıdan oldukça kapsamlı bir bilgi hazinesi mevcuttur. Ancak, kırsal kesimden kentlere olan göçlere ve gelişen teknolojiye paralel olarak, yeni nesiller bu hazinenin değerini bilmemekte ve bu bilgiler kullanılmadığı için kaybolma riski taşımaktadır. Bu nedenle çok değerli bu bilgilerimizin bir an önce yazılı hale getirilme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu zorunluluk ülkemiz ekonomisi açısından da önemlidir. Hangi bölgelerde hangi bitkilerden yararlanılabileceğinin tespiti, ancak etnobotanik çalışmalar ışığında belirlenebilecektir ve böylece halktan alınan bilgiler halkın ekonomisine katkı sağlaması için geri dönecektir 5,6. Diğer taraftan ülkemizde mevcut etnobotanik yayınlar oldukça dağınıktır ve bu konuda başvurulabilecek bir merkez (merkezi kütüphane, veri tabanı, vb.) olmadığı için de yayınlar taranamamakta ve bulunan bilgiler yeterince değerlendirilememektedir 5 . Bu nedenle Sadıkoğlu yüksek lisans tezinde (1998) Cumhuriyet döneminde 1928–1997 yılları arasını kapsayan yayımlanmış ya da yayımlanmamış tüm etnobotanik çalışmaları bir arşiv haline getirmeye çalışmıştır 5 . Ayrıca “Türkiye’deki Etnobotanik Çalışmalar Hakkında Bir Bibliyografya” ve “Türkiye Etnobotanik Araştırmalar Veri Tabanı” hazırlanmasına yönelik çalışmalar da bulunmaktadır 7,8 . Hazırladığımız bu derleme makalesinde, 1997 yılından sonra yapılmış olan ve ulaşabildiğimiz bilimsel nitelikte etnobotanik yayınlara yer vermeyi hedefledik. Böylece ülkemizde günümüze kadar yapılmış etnobotanik çalışmaları içeren ve araştırmacılara kaynak oluşturabilecek ön derleme niteliğinde bir makale olmasını amaçladık. ETNOBOTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNOBOTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ Etnobotanik Terimi ve Tarihçesi Etnobotanik kelimesinin kökü olan etno insanların çalışılması, botanik de bitkilerin çalışılması ya da bitki bilimi anlamına gelir. Etnobotanik, geniş anlamda, farklı insan topluluklarındaki bitki-insan ilişkilerini ifade etmektedir 4,9,10. Etnobotanik terimi, ilk kez 1895 yılında, bir biyoloji profesörü olan John W. Harshberger tarafından kullanılmaya başlanmış olup, basitçe “bitkilerin yerel halk tarafından kullanımı” olarak tanımlanmıştır. Ayrıca etnobotanik teriminin ilk geçtiği yer olan, Harshberger’in "The Purposes of Etnobotany" adlı eseri bu konuda bilinen ilk yayındır. Bu terimin bilim dünyasına girmesiyle etnobotanik çalışmalarda yeni bir çığır açılmıştır ve konu, halk da dâhil olmak üzere artık çok geniş bir kesimin ilgisini çekmiştir. Konu hakkında çalışan her kesim bu bilim dalına yeni bir teknik ve bilgi katmıştır. Yapılan birçok çalışmadan sonra, 1993’te Yen, bu tanımı tekrar gözden geçirmiş ve tam olmasa da yeni bir etnobotanik tanımı ortaya koymuştur. Yen’e göre etnobotanik, “bitkiler ve yerli halk arasındaki her türlü karşılıklı ilişkidir”. Ancak biz bugün etnobotanik için geniş anlamda “evrim süreci içinde insan-bitki ilişkileri” diyebiliriz. Daha dar anlamdaysa “bir yörede yaşayan halkın, yakın çevresinde bulunan bitkilerden çeşitli gereksinimlerini karşılamak üzere yararlanma bilgisi ve bitkiler üzerine etkileri” olarak özetleyebiliriz. Günümüzde sadece bitkilerin niçin kullanıldığı değil, aynı zamanda bitkilerin yetiştiği ortam şartlarının belirlenmesi konularına da odaklanmış olan etnobotanik terimi, sürekli tanımlanmaktadır ve tanımı üzerinde kesin bir fikir birliği yoktur 4,11 .Etnobotaniğin ortaya çıkışında, çeşitli hastalıkların tedavi edilmesi amacıyla binlerce yıldan beri tıbbi bitkilerin kullanılması büyük rol oynamıştır. Eski çağlardan günümüze gelen etnobotanik kitapları veya belgeleri tıbbi bitkilerin kullanımı üzerinedir. Örneğin Hitit yazıtlarında, Mı- sır papirüslerinde, ilkçağlardan kalan kitaplarda hep tıbbi bitkilerin yerel adları ve kullanım şekilleri verilmiştir. Bitkilerden en çok gıda ve tedavi edici olarak yararlanılmakla beraber, yakıt, yapı malzemesi, süs eşyası yapımı, boyar madde ve büyü, nazar gibi inançsal amaçlı vb. kullanımlar da yaygındır 4,9,12 . Günümüzde etnobotanik araştırmalarda en ileri ülke Hindistan’dır. Çin’de geleneksel tıp bilgilerinin derlemesinin yanı sıra, Kunming Botanik Enstitüsü’nde yer alan etnobotanik laboratuvarında birçok araştırmacı çeşitli bölgelerde kullanılan bitkileri araştırmayı sürdürmektedir. Nijerya, Kenya gibi Afrika ülkelerinde ve Latin Amerika’da ekip çalışmalarına ve yeni laboratuvarların kurulmasına başlanmıştır. Uluslararası Etnobiyoloji Topluluğu (International Society of Ethnobiology) iki yılda bir kongre yaparak bilimsel çalışmalara tartışma olanağı sağlamaktadır11,13,14. Ayrıca uluslararası Etnobotanik Kongresi [The International Congress of Etnobotany (ICEB)] farklı yerel komitelerle birlikte uluslararası toplantılar düzenlemektedir. ICEB’in amacı farklı birimlerde etnobotanik çalı- şanları bir araya getirmektir. Bu amaçla ilk kongre 1992 yılında Cordoba (İspanya)’da düzenlenmiştir. Bu toplantıların 4. süne 2005 yılında İstanbul (Türkiye) ev sahipliği yapmış ve toplantıya 46 ülkeden 300’ün üzerinde araştırmacı katılmıştır 15 . Etnobotanik Çalışma Etnobotanik çalışmalar, yalnızca insanlarla bitkilerin yüzyıllardan beri devam eden karşılıklı etkileşimlerini kaydetmekle kalmaz aynı zamanda bu etkileşimden doğan sonuçların, kırsal kesimde yaşayan halkın gelişiminde kullanılmasına, biyolojik çeşitliliğin korunmasına, kullanılan, ihraç edilen ve tehlike altında olan türlerin belirlenmesi ile yasal düzenlemelerin yapılabilmesine de temel oluşturur. Ayrıca, hastalıklara dayanıklılık yönünden üstün olan bitkilerin kültüre alınmalarında, daha kalıcı renklere sahip solmayan boyaların elde edilebileceği yeni bitki türlerinin belirlenmesinde de kaynak oluşturabilmektedir 5,16. Etnobotanik çalışmalar farklı disiplinler tarafından yapıldığı için her disiplin farklı teknikler kullanarak çalışmalarını yönlendirir. Ancak amaç hepsinde yerel bitkileri tanımlamak olduğu için Sistematik Botanik bu çalışmalarda önemli bir yer tutar. Çünkü bitki isimlerinin botanik alanında geçerli bilimsel adları belirlendikten sonra bu bitkiler ve kullanılış amaçları değer bulur 10,11,17 .Bir etnobotanik çalışma, çalışmayı yapacak olan her farklı disiplin için (antropoloji, arkeoloji, ekoloji, farmasötik botanik, farmakognozi, halk bilimi, sanat tarihi vb.) ilginç bir sorunun belirlenmesi ile başlar. Yeni bulgular için öncelikle ve özellikle uygarlığın girmediği bölgelerde yaşayan halkın bitkilere verdiği isimler ve kullanım biçimlerinin saptanması önemlidir. Çünkü bitkilerin yerel isimleri ve kullanımlarının derlenmesi insanlık mirasının yeni kuşaklara aktarılması bakımından çok büyük önem taşımaktadır. T. Baytop (1994) tarafından hazırlanmış olan “Türkçe Bitki Adları Sözlüğü” halkın bitkilere verdiği isimlerin bilimsel karşılıklarının belirlenmesi açısından ülkemizde yazılmış önemli eserlerden birisidir 11,17 . Daha önce de belirtildiği gibi etnobotanik, bir yörede insanların kullandığı her türlü bitkinin araştırılması demek olduğuna göre, o yörede kullanılan tüm bitkilerin saptanması ve örneklenmesi gerekmektedir. Etnobotanik araştırmalar uzun vadeli ve masraflı çalışmalardır. Bu nedenle çalışmalar planlanırken hedef ve süre iyi belirlenmelidir. Örneğin, gıda amaçlı kullanılan bitkilerin saptanabileceği ve kaynak kişilerle en rahat söyleşilerin yapılabileceği dönem kış ve ilkbahar aylarıdır. Yaz ve sonbahar ise, bitki toplama, presleme ve tohum örnekleri almada, ayrıca ekin biçimi, harman ve sonrası işlemleri izlemek, kışlık yakacak ve kış aylarında kullanılmak üzere hayvan yemi olan bitkileri toplamak gibi değişik etkinliklerin sürdürüldüğü bir dönem olarak önemlidir. Çalışmalar, kısa dönemli ya da dar bütçeli olarak da tasarlanabilir ve bir araştırma bir tek çalışma grubu (örneğin tıbbi bitkiler, gıda olarak kullanılanlar, boyamada kullanılan bitkiler ya da sadece yerel adların tespiti gibi) ile sınırlandırılabilir. Ancak, çalışılan bölgeyi bir veya iki köy ile sınırlı tutup hazır o bölgeye ulaşım ve çalışma olanakları sağlanmışken bir ekip çalışması kapsamında diğer bilim alanlarındaki kullanımlarını da derlemek çok daha yararlı ve ekonomiktir 11,16–18 . Etnobotanik çalışmalar yapan araştırmacıları, botanikçilerden ayıran önemli fark, arazi çalışmaları sırasında yoğun kaynak kişi kullanmalarıdır, bilgi doğrudan kullanıcılardan ve karşılıklı konuşma yöntemleri ile elde edilir. Çünkü halk bitkileri gerektiği zaman ve ihtiyaç duyacağı kadar yetiştiği doğal ortamlarından toplar. Bu nedenle kaynak kişilerin seçimi ve onlarla söyleşi teknikleri çok önemlidir. Geçmiş kuşakların bilgilerini devralmış kişileri bulmak ve onlarla birlikte araziye çıkmak, onların bitkilere ilişkin gözlemlerini not etmek ve bu bilgileri başka deneklerle sınamak önerilebilecek etkili bir yoldur. Kırsal kesimde genellikle araştırmacılara rehberlik etmek erkeklerin işidir. oysa besin ve tıbbi amaçla kullanılacak olan bitkilerin toplanması, boyar madde taşıyan bitkilerden boya elde edip kullanılması ve bahçe tarımı Anadolu’da da, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, kadınların uzmanlık alanıdır. Kadınların gıda veya tıbbi bitkileri toplama ve hazırlamada, çeşitli el sanatlarında (dokuma, hasır gibi) çok önemli bilgi birikimlerinin olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte mantar, çeşitli meyve ve bazı yumrulu bitkileri erkekler, çocuklar ve özellikle de çobanlar toplar. Yaşları nedeniyle çocukları kaynak kişi olarak önemsememek hatadır. Hayvanların yediği ya da yemediği zehirli otları en iyi bilenlerse çobanlardır. Tedavileri sırasında büyü, dua gibi yöntemler yanında genellikle çevrelerinde yetişen bitkileri kullanarak bir hastalığı iyi ettiğine inanılan “ocak” tabir edilen kişiler de araştırmacıların dikkat etmesi gereken kaynak kişilerdendir 11,17–19 . Etnobotanik araştırmalarda oldukça yeni bir teknik de kantitatif çalışmalardır ve bu araştırmaların katkısı giderek artmaktadır. Özellikle koruma ve sürdürülebilir kullanım ile sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çalışmalarda kantitatif araştırmaların önemi büyüktür. Bu yöntemle, istatistiksel ve çok seçenekli uygulamalarla arazi çalışması sırasında elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve ileriye dönük koruma projelerinin tasarlanması olası hale gelmektedir. Prance (1987) tarafından etnobotanik çalışmalarda kullanılması önerilen bu yöntem, bilgisayar teknolojisinin yardımı ve istatistik programlarının kolay uygulanabilir hale gelmesiyle giderek daha çok araştırmacının kullandığı etkin bir araştırma aracı olmuştur. Kantitatif etnobotanik, bitki kullanım bilgisinin istatistiksel yöntemlerle doğrudan analizi olarak tanımlanabilir. Hipotez testlerle birlikte miktarın belirtilmesi, bilginin niteliği ile kaynağın korunması ve gelişmesine katkı sağlamaktadır 18,20 . Arazi çalışmaları sırasında veya sonrasında bitki teşhisleri yapıldıktan (bitkinin türü ve varsa tür altı taksonu belirlendikten) sonra, bilimsel yayınlar taranarak yetişme alanı ve elde edilen tüm bulgularla karşılaştırılarak, bulguların önceki yayınlarda belirtilen kullanımlarıyla uyumlu olup olmadığı araştırılmalıdır. Elde edilen bulguların gerek çalışılan bölgede, gerekse tüm Türkiye’de her bir bitkinin farklı ya da benzer kullanımlarının varlığının ortaya çıkarılması açısından da önemi büyüktür. Yurtiçi kaynaklar ve yayınlar kadar özellikle komşu ülkelerdeki (Yakın Doğu ve Akdeniz bölgesi) etnobotanik çalışma verilerine erişim de gereklidir. Özellikle Yakın Doğu konusunda en iyi veri tabanı İngiltere’de KEW Botanical Garden’in Economic Botany bölümünde hazırlanmış ve bu alanda çalışanlara açık olan SEPASAL (Survey of Economic Plants for Arid and Semi Arid Lands) veri tabanıdır. MEDUSA (Mediterranean Network) gibi Akdeniz uluslarının bitki kullanımlarına ait veri tabanları da henüz tümüyle yeterli olmamakla birlikte taranmalıdır. Ayrıca özellikle Yunanistan, İtalya, Filistin gibi Akdeniz Bölgesi ülkelerinde gıda ve tedavi edici amaçlı olarak kullanılan bitkilerle ilgili giderek artan yayınlar da dikkate alınmalıdır 18,21,22 . Çok yönlü bir arazi çalışmasıyla elde edilen bilgiler, disiplinler arası bir anlayışla ve farklı uzmanların katkısıyla değerlendirildiğinde, bitki listelerinden oluşan alışılagelen etnobotanik raporlardan çok daha fazla katkı sağlayacak ve halkın bilgi birikiminin ülkemiz yararına kullanı- mı mümkün olacaktır. Eğitime ve yerel kalkınmaya yönelik olduğu kadar, halktan alınan bilgilerin tekrar halka derli-toplu bir biçimde sunulmasına yönelik güncel ve bilimsel yayınlar da etnobotanik alanında düşünülmesi gereken önemli çalışmalardandır. Bunun en güzel örneklerini yağmur ormanlarında belirlenen yeni tıbbi bitkiler ve kullanılışlarıyla ilgili yayınlar oluşturmaktadır 14,17,18 . Ülkemizin Floristik Yapısı ve Önemi Türkiye Florası΄na “Flora of Turkey and The East Aegean Islands” göre, Türkiye 174 familyaya ait 1251 cins ve 12.000’den fazla tür ve tü-raltı taksonu (alt tür ve varyete) ile oldukça zengin bir floraya sahiptir 23–25. Bu taksonların 234’ü yabancı kaynaklı ve kültür bitkisidir. Geriye kalan diğer türler ise yurdumuzda doğal yayılış gösteren bitkilerdir 26,27 . Tüm Avrupa kıtasının yaklaşık 12.000 kadar bitki taksonuna sahip olduğu düşünüldüğünde yurdumuzun bitki örtüsü bakımından nedenli zengin olduğu görülmektedir 28. Endemizm bakımından da yurdumuz oldukca zengindir. Tüm Avrupa ülkelerindeki toplam endemik takson sayısı yaklasık 2750 iken ülkemizdeki endemik tür sayısı 2891’ dir. Bu sayıya endemik olan 497 alt türü ve 390 varyeteyi dâhil ettiğimizde toplam endemik takson sayısı 3750’den fazladır 25. Ayrıca yurdumuz endemik tür oranı ve çeşitliliği açısından orta Doğu’nun da en zengin florasına sahiptir. Endemik bitki bakımından en zengin ülke olan Yunanistan’da bile bu değer 800–1000 arasındadır. Bu farklılıklar göz önüne alındığında ülkemizin bitki türleri açısından ne kadar zengin ve ilginç bir ülke olduğu anlaşılmaktadır 23–28. Ayrıca ülkemiz birçok cins ve seksiyonun farklılaşma merkezi olmasının yanı sıra çok sayıda bitkinin de gen merkezi konumundadır. Günümüzde tarımı yapılan birçok kültür bitkisinin yabani formları yurdumuzda doğal yayılış göstermekte olup Türkiye florasının zenginliğine etkileri oldukça büyüktür. Türkiye’de tıbbi olarak kullanılan bitkilerin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, 500 civarında olduğu tahmin edilmekte; yaklaşık 200 tıbbi ve aromatik bitkinin ihraç potansiyelinin olduğu belirtilmektedir 12,28–30 . Dünyada tıbbi amaçla kullanılan bitki türlerinin sayısı hakkında kesin bilgi olmayıp, tahminler 20.000 ile 70.000 arasındadır 31. 1979 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHo) tarafından yapılan araştırma sonuçlarına göre, kullanılan ve ticareti yapılan bitkisel drogların sayısının 1.900 olduğu belirtilmektedir 32. WHo’nun tahminlerine göre dünya nüfusunun % 80’i, Afrika nüfusunun ise % 95’i tıbbi bitkilere dayalı tedavi yöntemlerinden yararlanmaktadır 33. WHo, modern tıbba destek olacak şekilde, gelişmekte olan ülkelerin geleneksel tedavi yöntemlerinin kullanımının yaygınlaşması ve standardizasyonu için “2001–2005 yılı Geleneksel Tıp Stratejileri” programı başlatmıştır 34. Yine WHo verilerine göre Japonya’da doktorların % 60-70’i hastalarına Kampo ilaçlarını tavsiye etmektedir 35. Çiçekli bitkilerden sadece % 15’i üzerinde kimyasal ve farmakolojik araştırmalar yapılmıştır 33. Yeryüzündeki tüm bitki türleri düşünüldüğünde son derece düşük olan bu oran, bitkilerin, farklı ilaç şekillerinde kullanılmaları için oldukça büyük bir kaynak oluşturduklarını bir kez daha vurgulamaktadır 36 . Bütün bu bilgiler göz önüne alındığı zaman, ülkemizin bu konuda büyük bir çalışma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Ayrıca bilimsel verilerin halkla bütünleşebilmesi için yerel bitki adlarının da tespit edilerek güncelleştirilmesi gerekir. Bu konu da yine, etnobotanik çalışmaların önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ülkemizde bitkilerin kullanım amaçları Gıda ve baharat Yurdumuzda beslenme amacıyla bitki toplamacılığının önemli bir geçmişi vardır. Halk ihtiyacını, civar dağ ve ormanlardan kendisi toplayarak karşılar. Bu gelenek kırsal kesimlerde hala sürmektedir. Birçok yabani bitkinin toprak üstü kısmı veya kökleri sebze olarak kullanılmaktadır. Bunlar çiğ veya pişmiş olarak yenildiği gibi kurutularak, salamura halinde veya turşu şeklinde de tüketilmektedir. Ülkemizde, Ege ve Karadeniz bölgelerindeki zengin bitki örtüsüne paralel olarak “ot kültürü” nün de varlığı bilinmekteyse de bu kültürün çok iyi araştırıldığı söylenemez 11,17,18,36,37 . Bununla beraber bazı bölgelerde (bilhassa Batı ve Güney Anadolu), sebze olarak kullanılan bitkiler, mevsimi geldiğinde, semt pazarlarına getirilerek satışa sunulmaktadır 37. Yabani bitkilerin koku ve tad verici olarak kullanılışı da oldukça yaygındır. Bazı bitkiler (Allium, Origanum, Mentha, Thymus cinslerine ait değişik türler) yemeklere tad ve koku vermek için kullanılır. Bazı türlerin (bilhassa Salvia ve Sideritis türleri) yaprakları veya çiçek durumları “adaçayı”, “dağçayı”, “yaylaçayı” gibi isimler altında tanınmakta ve bunlardan elde edilen infüzyon, sıcak içecek olarak tüketilmektedir. Bu şekildeki kullanılış Batı ve Güney Anadolu’nun dağ köylerinde olduğu gibi şehirlerde de oldukça yaygındır (16, 37). Boyar madde Eskiden kumaş veya dokumaların boyanmasında genellikle bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmakta idi. 100 sene kadar önce boyar maddelerin sentetik olarak yapılma olanaklarının bulunması ve bunların ucuz olarak piyasaya çıkartılması, bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de sentetik boyar maddelerin geniş bir oranda kullanılmasına neden olmuştur. Bununla beraber Anadolu’nun bazı bölgelerinde halen bazı bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmaktadır. Son yıllarda bitkisel boyar maddelere karşı ilgi yeniden artmıştır. Bunun başlıca nedeni birçok bitkisel boyar maddenin renklerini ve parlaklıklarını uzun zaman korumalarıdır. Anadolu’da iplik boyamasında kullanılan başlıca maddeler (boyar madde taşıyan bitkiler, mazı ve şap gibi), bol olarak bulunduğu için orta Asya’dan Türkler tarafından getirilen boyacılık sanatı Anadolu’da büyük bir gelişme göstermiştir 37,38 . Halk ilacı Anadolu halkının yabani bitkileri tıbbi amaçla kullanması çok eski devirlere kadar uzanmaktadır. Hitit dönemi tabletlerinde bulunan bazı reçete formüllerinde kayıtlı bitki adları bunun bir kanıtıdır. Bu dönemlerde yabani bitkilerden yararlanıldığı gibi, bazı önemli tıbbi bitkiler drog elde etmek için yetiştirilmekteydi. Ayrıca Hititler ve sonrasında Bizans döneminde Anadolu’dan elde edilen bazı drogların dış ülkelere satıldığı da bilinmektedir. Hitit döneminde kullanılan bazı bitki adları ile bugün Anadolu’da kullanılan bazı bitki adları arasında büyük bir benzerlik görülmektedir (haşşika= haşhaş; samama= susam; tarmus= tirmis; zertun= zeytin) 12,39,40. Selçuklular döneminde Anadolu’da kullanılan bitkisel droglar hakkında en ayrıntılı bilgiler İbn Baytar (1197–1248)’ın ElMüfredat isimli eserinde bulunmaktadır. Bu eser osmanlı İmparatorluğu döneminde yazılmış birçok kitap için kaynak olmuştur 12,37,41 . osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu’daki tıbbi bitki kullanımıyla ilgili bilgileri özellikle İbn Batuta (1304–1369) ve Evliya Çelebi (1611–1681?)’nin eserlerinden öğreniyoruz 12. Ülkemizde kullanılan droglar üzerindeki ilk bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Bu konu ile daha çok eczacılar ilgilenmiştir. Yerli droglar üzerinde araştırmalar yaparak, sonuçlarını yayınlayanların başında Giorgio Della Sudda (Faik Paşa) (1831–1913) ve Pierre Apery (1852–1918) gelmektedir. Anadolu’yu her yönüyle konu alan çalışmalar ancak Cumhuriyet döneminde güncellik kazanarak öne çıkmış ve bu nedenle de doğa ile insan ilişkileri konuları üzerinde araştırmalar ve yayınlar başlamıştır. İstanbul Üniversitesi Farmasötik Botanik ve Genetik Kürsüsü Başkanı ord. Prof. Dr. A. Heilbronn (1885–1961), Türkiye’de tıbbi bitkiler alanında bugünkü anlamda, farmakognozik araştırmaları başlatmıştır 9,12,41. Sadıkoğlu (2004) tarafından hazırlanan Cumhuriyet dönemini (1928–1997) kapsayan bir makalede Türk etnobotaniği ile ilgili 765 yayın incelenmiştir. Bu yayınlardan 466’sının bitkilerin tıbbi kullanımları ile ilgili olduğu tespit edilmiştir 42 . Kırsal bölgelerde, hastalıkları tedavi etmek için, genellikle çevrede yetişen veya yetiştirilen bitkiler kullanılmaktadır. Şehirlerde ise droglar eczane veya aktarlardan sağlanmaktadır. Bunlar ekseriyetle çok tanınmış, yerli veya yabancı kökenli droglardır 37. Türkiye bugün de bitkisel drog elde edip kullanan ve ihraç eden bir ülkedir ancak henüz yeterli seviyede bu kaynağını kullandığını söylemek mümkün değildir. 2007 yılı Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre bugün haşhaş kellesi, ıhlamur, yabani güveyotu (Origanum vulgare) (sapları ve yaprakları), adaçayı (Salvia sp.) (yaprakları ve çiçekleri), meyan kökü, nane ihraç edilmektedir. Bunlardan ıhlamur 79.583, adaçayı 1.529.500, meyan kökü 248.587, nane 153.196 kg ihraç edilmiştir 43 . Diğer kullanım alanları Bu kullanım alanlarının dışında Anadolu’da bitkiler, süs ve ev eşyası hazırlamak, tütsü olarak ve nazara karşı korunmak, ayrıca sabun hazırlamak için de kullanılmaktadır. Örneğin Bartın’da ağaç işlerinde kullanılan bitki türleri vardır. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Amasra halkının, dağlardan kestiği mis kokulu ıhlamur ağaçlarını oyarak ve çeşitli eşyalar yaparak geçimlerini sürdürdüklerini yazmaktadır. Amasra’da, ıhlamur, şimşir, dişbudak, ceviz, kızılağaç, kayın, porsuk gibi ağaçlar kullanılarak havan, ceviz takımı, isimlik, anahtarlık, resimlik, vazo, tahta kaşık, kuş figürleri, güzel sözler yazılı levhalar, hasır işlemeleri ve kaşağı gibi eşyalar yapılmaktadır. Pinus pinea testa ve kozalaklarından, Taxus baccata odunundan kolye ve tespih yapılmaktadır. Mısırın kurutulmuş “koçan yaprakları” olarak adlandırılan brakteleri, hasır yapmada ve çanta yapımında kullanılmaktadır 44. Tütsü ve nazara karşı kullanılan bitkiler de vardır. Örneğin Peganum harmala (üzerlik otu) evlere nazar için asılır. Ölünün başında güzel koku versin diye yakılır 45. Akseki (Antalya) yöresinde Paliurus spina-christi (Çaltı) meyveleri nazar ve süs için kullanılır 46 . Ononis spinosa subsp. leiosperma (karayandırak) topraküstü kısmı Yalova’da nazara karşı kullanılır 2 . Juniperus excelsa, J. drupaceae, J. foetidissima, Abies cilicica gibi bitki türlerinin odun ve kerestesinden yararlanılmaktadır. Myrtus communis dalları bayramlarda mezarlara dikilir. Yine dalları sepet örülmesinde kullanılır. Cylamen cilicium, Nerium oleander, Viola odorata vs. süs bitkisi olarak Akseki’de kullanılan bitkilerdir 46. Kışlak (Yayladağı-Hatay) yöresinde Laurus nobilis (har) meyvaları sabun yapımında kullanılır. Yine bu yörede Teucrium polium (Yağmur otu) bitkisinin toplanmasının ardından okunan dualarla yağmur yağacağınainanılır 47 . Türkiye’de Yapılmış Etnobotanik Çalışmalar Etnobotanik çalışmalar tüm dünyada hızla ilerlemeye ve güncel olmaya başlamıştır 14. Daha önce de belirtildiği gibi çok zengin bir floraya sahip olmamıza ve yurdumuzda halen çok sayıda araştırıcı tarafından değişik yörelerde etnobotanik çalışmalar yürütülmesine rağmen henüz ülkemizde bitkilerin ne kadarının halkımız tarafından kullanıldığını bilmekten uzağız. Bununla birlikte, yapılan çalışmalarda en yaygın olarak halkın bilgisinin toplandığı alan, bitkilerin tıbbi kullanımıdır 11,48. Harf Devriminden (1928) başlayıp 1997’ye kadar 70 yıllık dönemde yurdumuzda yapılmış 765 adet etnobotanik çalışma Sadıkoğlu’nun “Cumhuriyet Dönemi Türk Etnobotanik Araştırmalar Arşivi” adlı tezinde saptanmış ve bir arşiv halinde, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı’nda, ilgilenen araştırıcılara sunulmuştur. Bu çalışma incelendiği zaman, bitkilerin kullanımıyla ilgili en fazla yayının Sivas, İstanbul ve Konya illerine ait olduğu; en sık olarak da insan sağlığı, inanç ve gıda alanında kullanıldığı saptanmıştır. Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinin etnobotanik açıdan diğer bölgelerden daha fazla araştırıldığı görülmüştür (Şekil 1). Yine bu çalışmaya göre, Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya ve Şırnak illeri ile ilgili etnobotanik incelemenin yapılmadığı belirtilmiştir 5,42 . Şekil 1 1928–1997 yıllarında yapılan etnobotanik yayınların bölgelere göre dağılımı. Türkiye’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlı, “Geleneksel İlaçlar Araştırma ve Uygulama Merkezi (GİLAM)” geleneksel tıpta kullanılan bitkilerle ilgili çalışmalar gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmektedir. Geleneksel tıp ve tıbbi bitkiler konusunda, kitaplar, raporlar ve çeşitli dergilerde etnobotanik çalışmalar yayımlamaktadır. ospankulova tarafından hazırlanan tez çalışması kapsamında da yurt içinde ve yurt dışındaki tüm etnobotanik araştırmacıların bu konudaki çalışmalara kolayca ulaşabilmesi amacıyla Türk Etnobotanik Veri Tabanı (TEBVET) hazırlanmıştır. Bu kapsamda 658 çalışma değerlendirilerek veri tabanına 7965 veri aktarılmıştır 8 . Veri tabanının seçmeli kaynakça kısmında etnobotanik açıdan iyi tanınan 12 il Sivas, Erzurum, İstanbul, Gaziantep, Balıkesir, Konya, Sinop, İçel, Afyonkarahisar, Bursa, Diyarbakır ve Tokat olarak belirlenmiştir. Hazırladığımız bu çalışmada, 1998’den günümüze kadar (2008 yılına kadar) ülkemizde yapılmış olan etnobotanik çalışmalar taranmış ve elde edilen bulgular Tablo 1’de verilmiştir. BÖLGE BULGULAR KAYNAK Akseki (Antalya) 195 bitki belirlenmiştir. 29’u gıda, 27’si tıbbi, 7’si baharat, 15’i de endüstriyel ve ekonomik amaçlı. Diğer bitkilerin ise hayvansal besin kaynağı ve yöre halkının günlük ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldığı tespit edilmiştir.4 Çubuk (Esenboğa, Ankara) Çubuk’ta yetişen ve kullanılan 37 tıbbi bitki türü belirlenmiş, kullanılış şekilleri ortaya koyulmuştur. 49 Tekirdağ 69 türün varlığı belirtilmiş. 63 bitki sadece tedavi amaçlı, 6 bitki gıda olarak, 2 türün de her iki amaç içinde kullanıldığı belirlenmiştir. 50 Babadağ (Denizli) 27 bitkiden 20’sinin tıbbi yönden önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. 51 Denizli 126 bitki belirlenmiş. Boya elde etmede 9, gıda maddesi olarak 18, tedavi amacıyla 92 ve değişik amaçlarla 7 bitkinin kullanıldığı saptanmıştır. 52 Eğirdir (Isparta) Halk tarafından kullanımı olan 66 tıbbi bitki kaydedilmiştir. 53 Kuzeybatı Anadolu(Zonguldak, Bartın, Karabük, Kocaeli, Sakarya) 67 bitki ve 8 hayvandan elde edilen 116 halk ilacı saptanmıştır. 54 Giresun Giresun ilinde yetişen 181 tıbbi bitki ve 52 zehirli bitki tespit edilmiştir. Yöreden sağlanan 17 materyal ve kaynaklardan saptanan 31 bitkinin kaynaklara göre kimyasal bileşimleri belirlenip yöresel kullanımları ile bilinen etkileri ve kullanımları karşılaştırılmıştır. 55 Şile (İstanbul) Halkın tedavide kullandığı 43 tıbbi bitki belirlenmiştir. 56 Elazığ Etnobotanik değeri olan 251 bitki saptanmıştır. Bunlardan 12 tanesinin tıbbi amaçlar dışında kullanıldığı görülmüştür. 57 Gediz (Kütahya) Halk arasında 9 bitki türünün tedavide kullanılışı belirtilmiştir. 58 Bartın 278 takson saptanmıştır. 115 bitki insan ve hayvanlar tarafından yenmekte, 97’si tedavide, 23’ü ağaç işlerinde ve 64’ünün de diğer alanlarda (süs bitkisi, böcek kaçırıcı ve öldürücü, boyar madde, dokuma vb.) kullanıldığı tespit edilmiştir. 44 TABLo I 1998-2008 yılları arasında yapılan etnobotanik çalışmalar62 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Ilıca (Erzurum) 52 bitki türünün halk tarafından tedavi amacıyla kullanıldığı saptanmıştır. 59 Kilis Halk arasında çok iyi bilinen ve aktarlarda satılan 21 bitkinin genel ve tıbbi özellikleri kapsamlı olarak verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yörede eskiden beri kullanılagelen 55 bitkinin yerel adları, kullanılan kısımları ve kullanım şekilleri verilmiştir. 60 Aladağlar (Yahyalı, Kayseri) 38 bitkinin yöresel isimleri ve kullanım alanları derlenerek verilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 4 bitkinin boyamada, 17 bitkinin gıda olarak, 15 bitkinin tedavi amacıyla ve 6 bitkinin de diğer amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 45 Karaman 131 bitki saptanmış. 76’sının tıbbi, 45’inin yiyecek, 2’sinin gereç yapımında, 5’inin boya, 2’sinin nazarlık yapımında, 1’inin ise sabun yapımında kullanıldığı ortaya konmuştur. 61 Kızılkaya (Aksaray) 300’ü aşkın bitkinin köylülerce adlandırıldığı ve çoğunun çeşitli amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır (hayvan yiyeceği, polen ya da nektar kaynağı, yiyecek, gen kaynağı, etken madde kaynağı, tıbbi ve zehirli bitkiler). 62 Pürenbeleni ve Yanıktepe köyleri (Mersin) 36 adet bitki saptanmış. 25’inin gıda, 8’inin tedavi ve 9’unun değişik amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 63 Balıkesir Doğal yayılış gösteren ve meyvelerinden yararlanılabilen bitki türleri ve bunların yöresel isimleri ile kullanım alanları belirlenmiştir. 37 tür ve 15 alttür olmak üzere 52 takson tespit edilmiştir. 64 Gönen (Balıkesir) 84 tane halk tarafından kullanılan tıbbi bitki kaydedilmiştir. 65 orta Anadolu (Ankara, Kayseri, Niğde illeri ve Karaman, Konya illerinin güneydoğu bölgesini kapsayan alan) 103 bitkiden ve 4 hayvandan elde edilen 291 halk ilacı belirlenmiştir. 66 Ermenek (Karaman) Yöreden toplanan ve tedavi amacıyla kullanılan 47 bitkisel materyal saptanmıştır. Kullanılan kısımları üzerinde kimyasal çalışmalar yapılarak bulunan maddeler belirlenmiş, kaynaklar taranarak sonuçlar, kimyasal bileşik ve tıbbi kullanışları açısından karşılaştırılmıştır. 67 Gölbaşı (Ankara) Anket çalışması sonucunda, halkın % 78.7’sinin gıda ve tedavi amacıyla halen yabani bitki tükettiği belirlenmiştir. Yabani bitki tüketen bireylerin % 68.6’sı yabani bitkileri gıda olarak, % 3’ü tedavi amacıyla, % 28.4’ü ise her iki amaçla da tükettikleri kaydedilmiştir. 68ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 63 Ege Bölgesi (İzmir, Aydın, Manisa, Uşak, Burdur ve Kütahya) 106 adet tıbbi bitki türü tayin edilmiş ve bu bitkiler hakkında halk tarafından verilen bilgiler bilimsel veriler ile karşılaştırılarak bir değerlendirme yapılmıştır. 69 Edirne 188 tür faydalı bitki saptanmıştır. 154 tanesi tıbbi, 60 tanesi zehirli, 55 tanesi besin, 44 tanesi süs bitkisi olarak tespit edilmiştir. 70 Köse Dağları (Gümüşhane) 195 tür ve tür altı kategoriye ait taksonun, tıbbi ve ekonomik kullanım amaçları belirtilmiştir. 71 Kışlak beldesi (Yayladağı-Hatay) Halk arasında kullanılan 105 bitkiye ait 94 yöresel ad ve 32 kullanılış şekli hakkında bilgiler verilmiştir. 47 Ayvacık (Çanakkale) 87 bitki taksonu saptanmıştır. 48’i yiyecek, 35’i tıbbi amaçlı, 5’i boya bitkisi, 4’ü yakacak, 3’ü süs bitkisi ve 8’inin de çeşitli amaçlarla kullanıldığı kaydedilmiştir. 9 Bodrum Yarımadası (Muğla) Gıda grubu 142 doğal, 36’sı da kültürü yapılan bitki tespit edilmiştir. Tıbbi bitki grubunun 92’si doğal, 24’ü kültür ya da bölgeye özgü olmayan, 60 bitkiden oluşan hayvan yemi grubu ve 40 tür de el sanatları grubu (sepet, hasır, kaşık gibi) olarak sınıflandırılmıştır. Bazı türlerin de çardak, çit yapımından, balık avlama ve sosyal kullanımlara değin uzanan geniş bir kullanım çeşitlemesi elde edilmiştir. 72 Düzce (Konuralp), Diyarbakır, Ankara (ortaköy, Keçiören, Çubuk, Kızılcahamam), Eskişehir, Kırşehir (AkpınarBüyükabdiuşağı köyü), Gaziantep, Nevşehir, Manisa (Yakaköy), Kocaeli (Uzunçiftlik), Tunceli (Pülümür), İzmir, Mersin (Arpaçsakarlar), Tokat (Turhal), Şanlıurfa (Siverek) "Enobotanik değeri olan" 247 bitki saptanmıştır. 101 tanesinin yalnız gıda olarak, 78 bitkinin tedavi, 65 bitkinin ise gıda ve tedavi, 3 bitkinin çeşitli amaçlar için (yün boyama, nazarlık, süs eşyası olarak) kullanıldığı belirlenmiştir. 73 Kütahya 57 bitkinin halk ilacı olarak değişik amaçlarla ve değişik şekillerde kullanıldığı ortaya konmuştur. 74 Datça (Muğla) 26 bitkiden çeşitli amaçlarla yararlanıldığı saptanmıştır. Bunların çoğu tedavide ve beslenmede yararlanılan bitkilerdir. 75 Baba Dağı (Muğla) ve Fethiye Yöresi Halkın, çoğunluğu tıbbi amaçlı olmakla birlikte çeşitli amaçlarla yararlandığı 11 bitki türü saptanmıştır. 7664 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kayseri Toplanan 348 taksonun 43 tanesinin kültür bitkisi, 9 tanesinin zehirli bitki, 11 tanesinin de endemik bitki olduğu saptanmıştır. Ayrıca bunlardan 246’sı ilaç, 70’i gıda, 8’i boya, 24’ünün ise hem ilaç hem de gıda, birer tanesinin de süpürge, güzel koku verici ve temizlik maddesi olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 77 Kumalar dağı (Afyon) 70 bitki türü saptanmıştır. 44’ü tıbbi bitki, 15’i gıda, 5’i diğer kullanım amaçlı, 4’ü hayvan yemi ve 2’sinin ise süs bitkisi olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 78 Ezine (Çanakkale) 65 bitki türünden geleneksel halk ilacı olarak yararlanıldığı saptanmıştır. Bunlardan 49’unun yabani ve 16’sının yörede yetiştirilen bitki olduğu belirtilmiştir. 79 Koçarlı (Aydın) 68 taksona ait bitkiden yörede sağlık alanında yararlanıldığı saptanmıştır. 80 Elmalı (Antalya) 23 tane bitkiden 20 tanesinin tedavi amacıyla, 3 tanesinin ise diğer amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 6 Akçakoca (Düzce) 1510 örneğin değerlendirilmesi sonucu 103 familya, 377 cins, 632 tür, 15 alttür, 10 varyete olmak üzere 657 takson saptanmıştır. Bitkilerin yerel adları ile kullanımları verilmiştir. 33 bitkinin tedavi amaçlı, 29 bitkinin yiyecek ve 18 bitkinin de çeşitli amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 81 Çerkeş (Çankırı) 57 bitkisel, 6 hayvansal ve 8 inorganik kaynağın halk ilacı olarak kullanılışı tespit edilmiştir. 82 Bilecik 67 tıbbi bitki türü incelenmiştir. 83 Yenişarbademli yöresi (Isparta) 43 değişik doğal faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. Kullanım amaçları ve yöresel isimleri incelenmiştir. 84 Çatalca (İstanbul) 59 bitki türü toplanmıştır. Bu bitkilerden 15’inin sadece yöresel ismi belirtilmiş, 21 türün yiyecek olarak, 3 türün bitki çayı, 4 türün boya, 5 türün araç-gereç yapımında ve 10 türün farklı amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır. 85 Batı ve orta Anadolu 121 yabani yenebilen bitkinin yiyecek olarak kullanılan kısımları belirlenmiş ve onların ayrıntılı bir şekilde hazırlanma yöntemleri incelenmiştir. 86 Ilıca (Erzurum) 60 bitki teşhis edilmiştir. 42 bitkinin yiyecek, 11 bitkinin yakacak, 2 bitkinin boyamada, 1 bitkinin inşaat malzemesi olarak ve 9 bitkinin de çok amaçlı kullanımı saptanmıştır. 87 Doğu Anadolu Bölgesi (Van, Hakkâri, Siirt, Batman, Bingöl, Tunceli, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Malatya, Ağrı, Kars, Muş ve Bitlis) Bu araştırmada bölgede yetişen ve değişik amaçlarla kullanılan 71 faydalı bitki hakkında bilgi verilmiş, tıbbi kullanımları belirtilmiştir. 88ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 65 Beypazarı, Ayaş, Güdül (Ankara) İnceleme bölgesinde yetişen yabani bitkilerin yiyecek, tedavi ve diğer amaçlı kullanılışları üzerinde halkla röportaj yapılarak bilgi toplanmıştır. Halkın 115 bitkiyi tıbbi, 70 bitkiyi yiyecek ve 7 bitkiyi de çeşitli amaçlar için kullandığı belirlenmiştir. 89 Bergama (İzmir) 55 takson toplanıp teşhis edilmiştir. 45 tanesi tıbbi, 19 tanesi yiyecek ve besin, 7 tanesi endüstri bitkisi olarak saptanmıştır. 90 Sakarya 46 bitki türü ve 5 hayvan türünden elde edilen 139 tıbbi kullanılış tespit edilmiştir. Ve seçilen bazı bitki türleri üzerinde antimikrobiyal aktivite tayini yapılmıştır. 91 Niğde-Aladağlar’ın batısı 200 bitki örneği toplanmış ve 126 türün kullanışlarının olduğu saptanmıştır. 125 tür tıbbi, 39 tür gıda, 7 tür hayvan yemi, 5 tür bal yapımında, 14 tür malzeme yapımında kullanılmakta olup, 5 türün de çevresel kullanıma sahip olduğu belirlenmiştir. 92 Pınarbaşı (Kayseri) 25 familyaya ait 735 tür belirlenmiştir. 44 tıbbi bitki türünün kullanılış nedenleri, uygulanış şekilleri araştırılmış ve kaydedilmiştir. Ayrıca bu bitkilerin fitokimyasal tarama sonuçları (alkoloit, antrakinon, kumarin, flavonoit, saponin, tanen, kardiyoaktif glikozitler, antrasenozit ve uçucu yağ) ile taşıdıkları ana etken madde grupları belirlenmiştir. 93 Dereli (Giresun) 104 bitki örneğinden 69 taksonun tıbbi amaçla kullanıldığı kaydedilmiştir. 94 Mersin ve Adana Marketlerde satılan bitkisel ilaçlar üzerine bir çalışma yapılmıştır. 107 bitki türü bu çalışma ile ortaya konmuştur. 95 Geyve (Sakarya) 34 bitkinin besin maddesi, 41 bitkinin tıbbi amaçla, 8 bitkinin süs bitkisi, 23 bitkininde çeşitli eşyaların yapımında, yakacak ve kereste olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 48 Şuhut (Afyon) 104 bitkisel, 11 hayvansal ve 7 inorganik kaynağın değişik şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 96 Narman (Erzurum) 28 familyaya ait 52 bitki türünün tedavi amacıyla kullanımı belirtilmiştir. Hakkında bilgi verilen ancak örneği bulunmayan 3 tane bitki örneğinin de tıbbi kullanımına yer verilmiştir. Ayrıca yabani olarak yetişen ve gıda olarak kullanılan 27 bitki, kültürü yapılan ve gıda olarak kullanılan 16 bitki, 6 tane kültürü yapılan yem bitkisi, 1 tane boyamada kullanılan bitki, 1 tane temizlikte, 1 tane diğer amaçlı kullanılan, 7 tane de dışarıdan temin edilen ve ilaç olarak kulanılan bitkilere yer verilmiştir. 3766 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Yalova 398 bitkiden halk arasında kullanışı olan 99 takson, kullanışı olmayıp sadece yöresel ismi olan 20 takson saptanmıştır. 99 bitkiden 53’ü halk ilacı, 40’ı gıda, 5’i baharat, 3’ü oyuncak olarak, 4’ü alet yapımında, 2’si samanların balyalanmasında, 2’si boyamada, 1’i dekoratif olarak, 1’i sabun yapımında, 2’si büyü yapımında, 1’i harç yapımında ve 2’sinin de saç bakımında kullanıldığı tespit edilmiştir. 2 Nizip Bölgesi (Aksaray) 74 bitki taksonunun yerel isimleri verilmiştir. Bu bitkilerin kullanımları örtüşmekle birlikte 67’si tedavi amaçlı, 23’ü yiyecek maddesi, 8’i boya eldesi için ve 3’nün de diğer amaçlı olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 97 Merzifon (Amasya) 35 bitki ve 4 hayvan türü ile 3 hayvansal ve 1 inorganik kaynağın çeşitli şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 98 Konya ve Karaman Konya ve Karaman çevrelerindeki 9 cinse ait 21 yenilebilen yabani bitkinin halk tarafından geleneksel olarak kullanımları ortaya konmuştur. Böylece Neolitik ve Kalkolitik Çağlarda İç Anadolu’da yaşamış olan halklar için bu bitkilerin öneminin arkeolojik olarak saptanmasında etnoarkeolojik bir yaklaşım benimsenmiştir. 99 Beykoz (İstanbul) 451 bitki taksonu saptanmıştır. 99 bitkinin tıbbi amaçlarla kullanıldığı, bunlardan 23 tanesinin zehirli olduğu belirlenmiştir. 100 Bandırma (Balıkesir) Yörede 98 bitki taksonu saptanmıştır. Bunlardan 41 taksonun yiyecek ve baharat, 65 taksonun tıbbi amaçlı, 6 taksonun süs, 4 taksonun yakacak, 4 taksonun boya ve 15 taksonun da yöresel inanç, yapı malzemesi, arıcılık, ipek böcekçiliği ve kişisel bakım gibi diğer amaçlar için kullanıldıkları tespit edilmiştir. 13 Çatalca (İstanbul) Tıbbi amaçla kullanılan 68 çiçekli bitki türü saptanmıştır. Bunlardan 58’i doğal, geri kalanları ise kültür bitkileridir. 72’sinin (7 tane farklı bitki karışımı dâhil olmak üzere) farklı kullanımı saptanmıştır. 101 Çanakkale, Edirne, İstanbul, Kırklareli, Tekirdağ Halk ilacı olarak kullanılan 148 bitki taksonu belirlenmiş, bunlardan en yaygın kullanımı olan 20’sinin uygulama alanları verilmiştir. 102 Bozcada (Çanakkale) 64’ü yabani, 17’si ise kültür bitkisi olan 81 bitki taksonunun halk arasındaki kullanımları belirtilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 35‘inin tıbbi, 27‘sinin yiyecek, 13’ünün süs, 7’sinin baharat, 6’sının yakacak olarak; 3’ünün kozmetik, 3’ünün bitki çayı, 2’sinin sepet yapımında, 2’sinin sigara hammaddesi olarak, 2’sinin çit yapımında, 2’sinin oyuncak olarak; 1’inin nazarlık, 1’inin süpürge yapımında, 1’inin boyamada, 1’inin de sakız olarak kullanıldıkları tespit edilmiştir. 103ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 67 Ödemiş, Tire, Kiraz (İzmir) 25 bitki taksonunun 22 farklı kullanımı ortaya konmuştur. 13 bitkinin günlük yaşamda eşya ve gereç olarak kullanımı, 8 bitkinin nazara karşı kullanımı ve 6 bitkinin de ziraatta ekipman olarak kullanımı belirtilmiştir. 104 Bahçe ve Hasanbeyli (osmaniye) 79 taksonun çeşitli amaçlar için (gıda, ilaç, ev eşyası, süs eşyası, kereste, boya, inançsal) kullanıldığı saptanmıştır. Çalışma alanında doğal bitkilerin en çok gıda (45 takson) ve ilaç (35 takson) amaçlı kullanıldığı bunlardan sonra sırasıyla ev eşyası (4 takson), kereste (3 takson), süs eşyası (3 takson), boya (1 takson) ve inançsal olarak (1 takson) kullanıldıkları belirlenmiştir. 105 ordu, Samsun 26 familyaya ait 52 tane yabani yenebilen bitkinin halk tarafından yiyecek olarak kullanımı ortaya konmuştur. 106 Güdül (Ankara) 23 bitkinin halk ilacı olarak, 11 bitkinin ise besin olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 107 Kozan (Adana) 33 tıbbi bitki saptanmış ve bu tıbbi bitkilerden özellikle çok ciddi olmayan sağlık sorunlarında yararlanıldığı ve bu yararlanmanın Anavarzalı hekim Dioskorides’in (MS I. Yüzyıl) reçeteleriyle kısmen uyumlu olduğu saptanmıştır. 9 tanesi Dioskorides ile benzer amaçla kullanılırken, 20 tanesinin farklı amaçlarla kullanıldığı belirlenmiş, 4 tanesinin ise Materia Medica’da hiçbir kaydına rastlanmamıştır. 108 Aşağıçerçi, Çerde, Aşağı Çamlı, Yukarıdere vb. köyler (Ulus- Bartın) Çalışmada, yörede tedavide kullanılan 33 tane doğal bitki, 12 tane kültür bitkisi ve 23 tane yenen bitkiye yer verilmiş, bunların kullanım biçimlerine ilişkin etnobotanik araştırma sonuçları yer almıştır. 109 Manavgat (Antalya) Boya elde etmede kullanılan 14 bitki taksonu, gıda maddesi olarak 40 bitki taksonu, tedavi amaçlı olarak kullanılan 66 bitki taksonu ve değişik amaçlarla kullanılan 75 faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. 110 Pozantı (Adana) Tıbbi amaçlı ve gıda olarak kullanılan 39 bitki tespit edilmiştir. 111 Zeytinbahçe ile Akarçay arasında kalan bölge (Birecik- Şanlıurfa) 434 tür, 5 alttür ve 6 varyete olmak üzere 445 takson tespit edilmiştir. 96’sı yem, 56’sı gıda, 25’i yakacak, 43’ü tıbbi amaçlı, 3’ü süpürge yapımında, 9’u süs bitkisi, 4’ü takı, 7’si çocuklar tarafından oyun amaçlı, 2’si nazar amaçlı, 9’u çay, 2’si tütüne katılan, 2’si boya, 2’si baharat, 5’i çardak, inşaat malzemesi, 2’si sepet, 5’i zehirli, 2’si temizlik, 2’si hasır, 3’ü at koşumu yapımı ve 3’ünün de maydanoz, nane, hardal bağı olarak kullanıldığı kaydedilmiştir. 11268 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kırklareli Halkın yiyecek ve diğer amaçlarla (tıbbi kullanılışı hariç) kullandığı 100 tür belirlenmiştir. 55 tür gıda, 15 tür hayvan yemi, 11 tür boya bitkisi ve 17 türün çeşitli malzeme imalinde, 2 tür oyuncak olarak, 1 tür ekmek mayasına katkı olarak, 1 tür çatı izolasyonunda, 1 tür bereket getirmesi amacıyla, 1 tür arıları çekmek için, 1 tür sakız elde edilmesinde, 1 tür gölge eldesinde, 2 tür süs bitkisi olarak, 3 tür böcek kaçırıcı olarak, 1 tür hayvanların üşümelerine karşı, 1 tür meyve ve sebze tezgâhlarında, 2 türün de saç bakımında kullanıldığı görülmüştür. 113 ovabaşı, Akpınar, Güllüce ve Köseler Köyleri (Gümüşhacıköy/ Amasya) Arasında Kalan Bölge Çalışmada 10’u Türkiye için endemik olan 95’i doğal, 11’i kültür bitkisi 106 takson belirlenmiştir. Bazı örtüşen kullanımlarla birlikte 59 tane bitki türünün gıda, 14 ilaç, 6 yakacak, 7 yem ve 20 el sanatlarında kullanımın yanı sıra 18 bitki türünün de farklı alanlarda kullanımının olduğu belirlenmiştir. 114 Babaeski (Kırklareli) 202 adet örnek toplanmıştır. Bu örneklerin teşhisi sonucunda 46’sı yabani ve 16’sı yörede yetiştirilen 62 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı belirtilmiştir. 115 Ezine (Çanakkale) Yörede 49’u yabani ve 17’si kültür 66 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı ortaya konmuştur. 116 Koçarlı (Aydın) Halk ilacı olarak kullanılan 53’ü yabani ve 15’i ise yörede yetiştirilen 68 bitki türü tespit edilmiştir. 117 Ege Bölgesi 20 familyaya ait 42 bitki türünü içeren 106 adet tıbbi bitki örneği toplanarak tayin edilmiştir. Bunların yerel isimleri, kullanılan kısımları, hazırlanma şekilleri ve tedavideki kullanışı belirtilmiştir. 118 Kürecik (Akçadağ/ Malatya) Farklı kullanılışlara sahip 129 bitki taksonu (123 doğal, 6 kültür) tespit edilmiştir. 45’i bitkisel tedavi, 60’ı gıda, 13’ü baharat veya çay, 24’ü hayvan yemi, 16’sı boya, 16’sı yakacak olarak, 28’inin ise bunların dışında farklı kullanılışlara sahip olduğu saptanmıştır. 119 Ilgaz (Çankırı) 44 familyaya ait toplam 100 taksonun 62’ sinin yiyecek, 25’ inin tıbbi amaçlı, 12’ sinin çay, 4’ünün baharat, 4’ ünün süs bitkisi ve 20’ sinin çeşitli amaçlarla yöre halkı tarafından kullanıldığı belirlenmiş ve bu taksonların kullanılma şekilleri ortaya konmuştur. 120 Cizre (Şırnak) Toplanan bitkilerden 99’unun gıda, 45’inin yem, 44’ünün ilaç, 25’inin süs, 21’inin el sanatları, 20’sinin de yakacak olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 121 Konya 72 farklı bitki türünün halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 122ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 69 ortaca (Muğla) Etnobotanik özelliğe sahip 45 familyaya ait 80 bitki belirlenmiştir. Bunlardan 52’sinin tıbbi, 25’inin gıda amaçlı, 8’inin tat verici-baharat olarak, 8’inin eşya yapımında, 8’inin yakacak olarak ve 5’inin de süpürge yapımında kullanıldığı kaydedilmiştir. 123 Mityat (Mardin) Yörede yetişen 92 tane bitki türünün besin (yiyecek, baharat, çay), süs, yakacak, tarımsal, evsel araç- gereç (tarımsal, alet, süpürge), boya, kozmetik ve nazarlık gibi 106 tane kullanım amacı saptanmıştır. 124 İzmit Körfezi’nin Güney Kesimi 118 bitki taksonundan (104 doğal, 14 kültür) 77’sinin halk ilacı, 59’unun gıda, 13’ünün baharat ve çay olarak, 19’unun hayvan yemi, 5’inin hayvan hastalıklarında, 7’sinin yakacak olarak ve 37 tanesinin de farklı amaçlarla kullanıldığı tespit edilmiştir. 125 Yunt Dağı (Manisa) 32 familyaya ait 54 tıbbi bitki türü kaydedilmiştir. Bunlardan 41 tane türün yabani, 13 türün ise kültür bitkisi olduğu belirtilmiştir. 126 Afyonkarahisar (Sinanpaşa, Hocalar ve Dazkırı) 43 familyaya ait 93 bitki taksonunun 52 tıbbi, 37 yiyecek, 14 yem, 6 boya, 5 yakacak, 4 inşaat malzemesi ve 11 çeşitli amaçlarla kullanımı ortaya konmuştur. 127 Arat Dağı (Birecik, Şanlıurfa) 49 familya ve 193 cinse ait 170 taksonun etnobotanik özelliğinin olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 59’u yem, 33’ü yiyecek, 19’u yakacak, 17’si tıbbi amaçlı, 13’ü zararlı, 8’i süpürge yapımında, 5’i süs bitkisi, 5’i boya, 3’ü oyun amaçlı (çocuklar için) ve 11’inin de diğer amaçlarla kullanıldığı ortaya konmuştur. 128 Karpuzalan ve Adıgüzel (Van) 27 familyaya ait 79 bitki türü tanımlanmış. Kullanım alanları örtüşmekle birlikte 50 bitki türünün tıbbi, 40’ının gıda ve 3’ünün ise diğer amaçlar için kullanıldığı tespit edilmiştir. 129 Bu çalışmaların dışında XVI. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2006) bildirilerinde yer alan “Akçadağ (Malatya) İlçesinde Boya Amacıyla Kullanılan Bitkiler”, “Bursa ve Yakın İlçe Pazarlarında Satılan ve Halk Tarafından Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 130, XVII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2007) bildirilerinde yer alan “İç Anadolu’nun Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Bir Çalışma”, “Ankara-Kızılcahamam Yöresi Halk İlaçları Araştırması”, “Ayvalık’ta İlaç ve Gıda olarak Kullanılan Doğal Bitkiler”, “Kürecik (Akçadağ/Malatya) Bucağında Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 131, XVIII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2008) bildirilerinde yer alan “Kozan’da (Adana) Halk ilacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Işık Dağı ve Çevresinin Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “İncek (Ankara) Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “Düzce İlinin Etnobotanik Özellikleri-I”, “Bayramiç (Çanakkale) Yöresinin Geleneksel Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkileri”, “Bilecik, Bursa ve Edirne Çevrelerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Afyon, Denizli ve Kütahya İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Araştırmalar”, “Güney Marmara’nın Etnoflorası, Tefenni (Burdur) İlçesi’nde Kullanılan Halk İlaçları”, “Isparta, Hatay ve Mersin İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler”, “Iğdır Florasının Etnoflorası Hakkında Ön Bilgiler” 132 adlı çalışmalar da yer almaktadır. Ayrıca Ertan Tuzlacı’nın Şifa Niyetine 133 adlı kitabında bahsettiği Eczacılık Fakültesi son sınıf öğrenci ödevi şeklinde olan Bolu, Seydişehir (Konya), Anamur (İçel), Kumluca (Antalya)’da geleneksel halk ilacı olarak yararlanılan bazı bitkiler üzerine araştırmaları da vardır. Sonuç ve Tartışma Bitki insan ilişkileri insanlık tarihi kadar eskidir. Bitkilerle ilgili bilgiler nesiller boyu aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. İnsan bitki ilişkilerini her boyutuyla inceleyen etnobotanik bilimi sayesinde, bitkilerin daha önceden bilinmeyen özellikleri de dâhil, birçok farklı kullanımıyla ilgili yeni bilgiler gün ışığına çıkmaktadır. Aynı zamanda bu bilim, halkın yerel kültürünün ve yaşam tarzının korunması yönünde de yardımcı olmaktadır. İnsanlar gıda ya da sağlık için kullanacakları bitkilerin potansiyel yarar ve zararlarını belirlemek için önce çok az bir miktarını denemekte, sonra da genel olarak kullanıp kullanmayacağı ile ilgili bir sonuca ulaşmak için miktarı arttırarak denemelerini tekrarlamaktadır. Geçmişten günümüze gelen bitkilerin farklı kullanım alanlarıyla ilgili bu süreç içinde, en yoğun ilgiyi insanların bitkileri hastalıkların tedavisinde kullanmaları çekmektedir. Çünkü insan, değişik toplumlarda ve kültürlerde farklılıklar göstermesine karşın, çoğunluğu bitkisel olan deği- şik doğal kaynaklardan şifa aramaktadır. Halk ilaçlarıyla tedavi geçmişte olduğu gibi günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte ve dünya üzerinde özellikle modern sağlık hizmetlerinin yeterli olmadığı alanlarda halk sağlığı açısından önem taşımaktadır. Tıbbi bitkiler tedavi edici etkilerini, sentezledikleri biyolojik olarak aktif kimyasal bileşikler aracılığıyla gösterirler 4,5,10,33,134. Bitkilerden elde edilen saf etken maddelerin kullanımları oldukça yaygındır. Bu etkili bileşikler ilaç sanayi tarafından da modern ilaç formülasyonlarının hazırlanmasında kullanılmaktadır. Bu nedenle, öncelikle yüzlerce yıldan beri halkın yararlı olduğuna inanarak ısrarla kullandığı bitkiler üzerinde çalışmak sonuca ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Bu sayede hem eldeki veriler bilimsel olarak ispatlanacak, hem de zaman ve maddi bakımdan kısıtlı imkânlara sahip araştırıcıların bu tarz kayıpları önlenmiş olacaktır 5,33. Günümüzde tedavi alanında kullanılan efedrin, essin, digitoksin, kinin, kokain, reserpin, salisin, senne antrakinonları gibi ilaç etken maddelerinin keşfini, çeşitli toplumlarda yapılmış olan etnobotanik araştırmalara borçluyuz 4,33,135 . Etnobotanik çalışmaların bilimsel değerini ve önemini ortaya koymaya çalıştığımız bu derleme çalışmasında, etnobotanik çalışmaların dünyadaki ve özellikle ülkemizdeki durumu gözden geçirilmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yıldan yıla sürekli bir artış söz konusudur. Bu sonucu, 70 yıllık (1928-1997) Cumhuriyet dönemini kapsayan Sadıkoğlu’nun çalışmasında 42 ve sonrasında yapılan çalışmalarda da görmek mümkündür. Elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda ülkemizde en fazla etnobotanik araştırmanın İç Anadolu Bölgesi’nde, en az ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yapıldığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde yapılan araştırmalarda artış olduğu görülmüştür. Yapılan etnobotanik çalışmaların içeriği incelendiği zaman, tıbbi bitkilerin kullanımının yoğunluk kazandığı tespit edilmiştir. İkinci sırayı gıda amacıyla kullanılan bitkiler almaktadır. Ancak, son yıllarda bitkilerin her türlü kullanımını ele alan geniş kapsamlı yapılan etnobotanik çalışmaların da önem kazandığı tespit edilmiştir. Sadıkoğlu’nun çalışmasında olduğu gibi, çalışma kapsamımızda olan yıllar arasında etnobotanik çalışma ve yayın sayısı yıldan yıla artmıştır. Bu dönemdeki belki de en önemli gözlem çalışmaların yurt dışı dergilerde de yayınlanmış olmasıdır. Sadıkoğlu, sekiz ilde (Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya, Şırnak ve Zonguldak) etnobotanik çalışma olmadığını kaydetmiştir 42. Sadıkoğlu tez çalışmasında 5Zonguldak ili için 3 araştırmanın varlığını kaydetmiştir, ancak yayınladı- ğı makalede bu il için çalışma göstermemiştir. Biz bu derlemede sonuçları değerlendirirken yayındaki verileri esas aldık. Buna göre, geçen 20 yıllık süre içinde yine Batman ve Kırıkkale illerinin etnobotanik açıdan incelenmediğini tespit ettik.Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Türkiye, kültürel zenginliği ve zengin floristik yapısı bakımından etnobotanik çalışmalar için oldukça zengin bir araştırma ortamı oluşturmaktadır. Yapılan ve yapılacak olan etnobotanik çalışmalar halkımız ile bitkiler arasındaki ilişkiyi gelecek kuşaklara aktarması bakımından önem taşımaktadır. Böylece geleneksel bilginin unutulup kaybolması önlenecektir. Özellikle geleneksel halk ilaçları üzerine bilimsel temele dayanan araştırmalar ile geniş halk kitlelerinin yararına sunulabilecek yeni ilaçların keşfedilebilmesi mümkün olacaktır. Bu bilinç, yayınlardan da gözlemlediğimiz gibi, ülkemizde de artık yerleşmiş ve olumlu sonuçlarını vermeye başlamıştır. Etnobotanik çalışmaların, şimdiye kadar pek çok araştırmacı tarafından da vurgulandığı gibi, bir merkezde toplanması kültürel değerlerimize, çok sayıda gen kaynağı bitkimiz ile endemik bitkilerimize sahip çıkmak ve şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da gelecek kuşaklara bu bilgilerin ve kültürel zenginliğin aktarımını sağlamak açısından önemli ve gerekli bir adım olarak görülmektedir. Özet Türkiye değişik iklimi ve taşıdığı farklı jeolojik özellikleri nedeniyle geniş bir bitki çeşitliliğine sahiptir. Aynı zamanda, Türkiye pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır ve insanları, zengin bir geleneksel botanik bilgi hazinesi taşımaktadır. Bu bilginin gelecek nesillere aktarılabilmesi için ülkemizde çok sayıda etnobotanik çalışma yapılmaktadır. Bu amaçla Sadıkoğlu 1928–1997 yılları arasında Türkiye’de yapılmış etnobotanik çalışmaları derlemiştir. Bu çalışmada ise 1998–2008 yılları arasında yapılmış 91 etnobotanik çalışma değerlendirilmiş ve özetlenmiştir. Çalışmalar incelendiği zaman, en fazla etnobotanik çalışmanın İç Anadolu Bölgesi’nde yapıldığı, Kırıkkale ve Batman illerinde yapılan etnobotanik çalışmanın henüz olmadığı görülmüştür. Yine bu çalışmalarda halkımızın bitkileri en çok tedavi amacıyla ve gıda olarak kullandığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Etnobotanik, Türkiye florası, Türkiye’deki etnobotanik çalışmalar.

http://www.biyologlar.com/etnobotanik-ve-orkide-turleri-uzerine-bilgili-olan-arkadaslar

Gıda alanında kullanılan algler nelerdir yardım edin ?

Fonksiyonel gıdalar besleyici ve enerji verici olmaları yanında antihipertensif, antioksidan ya da antienflamatuar etkiler gibi fizyolojik yararlar sağlamakta ve söz konusu bu gıdalara olan ilgi her geçen gün artmaktadır. Günümüzde fonksiyonel gıdalar; “sağlığın iyileştirilmesi ya da bazı hastalıklara maruz kalma riskinde azalmalar yaratması gibi bir ya da daha fazla fizyolojik fonksiyonları meydana getirerek yararlı etki sağlayan gıdalar” olarak tanımlanmaktadır. Yakın zamanda söz konusu fonksiyonel gıdaların bu önemli etkilerinin arttırılmasına yönelik olarak, gıdalardan direkt olarak izole edilen ya da saflaştırılarak elde edilen, fizyolojik yararları tespit edilmiş ve kronik hastalıklara karşı koruma özelliği gösteren ilaç benzeri Nutrasötik katkıların kullanım yararlılıkları ortaya konmuştur. Fonksiyonel gıdalar, insan sağlığı için yararlı etki sağlayabilen ingradiyentler ile zenginleştirilmiş ticari gıdalardan elde edilmektedir. Bu ingradiyentler bitkiler, alg ya da mikroalgler gibi doğal kaynaklardan ekstrakte edilmeleri nedeni ile tüketiciler tarafından tercih edilmektedir. Bu anlamda deniz kaynaklı mikroalglerin çoklu doymamış yağ asitleri, omega-3 yağ asidi, ß-karoten ve diğer pigmentler, sülfatlar, polisakkaritler (antiviral) ve steroller (antimikrobiyal) gibi fonksiyonel ingradiyentleri yeterli seviyede içermesi nedeni ile oldukça sık kullanıldıkları dikkat çekmektedir. Uzmanlar fonksiyonel ingradiyentlerce zenginleştirilmiş diyetlerin tüketimi ile birçok hastalığın görülme sıklığı arasında düşük risk açısından epidomiyolojik korelasyon bulunduğunu ifade etmektedirler. Günümüzde mikroalgler, atık su arıtımı, güneş enerjisinin biomasa dönüştürülmesi, fazla CO2 i uzaklaştırarak ortamın pH'sını ayarlaması, ortamdaki kirlerin uzaklaştırılmasıyla su kalitesinin kontrolü, bazı kimyasal maddelerin üretimi ve enerji eldesi (****n gazı) gibi çok geniş alanlarda kullanılmaktadırlar. Mikroalglerin sağlık üzerindeki yararları ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda bunların; antifungal, antivirüs ya da antitümör aktivitelere sahip oldukları tespit edilmiş çok sayıda ürün yanında, gerek düşük gerekse yüksek moleküllü birçok bileşik ile antibiyotik ve antibakteriyel olarak kullanılan farklı sayıda ürünün alglerden elde edildiği ortaya konmuştur. Dünya genelinde 30 binin üzerinde çeşidi bulunan Mikroalgler (mikroskopik yosun) su içinde asılı bulunan çok küçük su bitkileri olarak tanımlanmakta, ancak mikroskop altında görülebilmektedirler. Alg formlarının bir çoğu yüzyıllardır gıda olarak tüketilmekte ve sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle tercih edilmektedir. Mikroalglerin proteinler, esansiyel aminoasitler, vitaminler, çeşitli mineral maddeler ve biyoaktif moleküller yönünden zengin olduğu, ayrıca polisakkaritler, lipitler, lipoidler ve sterinler içerdiği, bu nedenle de kullanım alanlarının çok geniş olduğu bilinmektedir. Mikroalgler, ticari değerli bazı ****bolitleri biriktirme özelliği gösteren mikrobiyal kaynaklardır. Bunlar; karbonhidratları, proteinleri, esansiyel amino asitleri, vitaminleri ve biyoaktif molekülleri içermekte ve söz konusu maddelerin üretimini gerçekleştirmektedirler. Yapılan incelemelerde alg formlarının çoğunun yüzyıllardır gıda olarak tüketildiği ve sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle çok değişik alanlarda kullanıldıkları bilinmektedir. Algler renklerine göre, Cholophyceae (yeşil renkli algler), Rhodophyceae (kırmızı renkli algler), Cyanophyceae (mavi yeşil agler), Pheophyceae (kahverengi algler) olarak sınıflandırılmaktadırlar. Bu konuda yapılan çalışmalarda, alglerin ürettikleri önemli pigmentler arasında; Klorofil a, b ve c, ß-Karoten, Astaksantin, Phycocyanin, Ksanthophylls, Phycoerythrin sayılabilmekte ve bu pigmentler gıdalarda, eczacılıkta, tekstilde ve kozmetik sanayinde sıklıkla kullanılabilmektedirler. Mikroalgler; Araşidonik asit (ARA), Eikosapentaenoik asit (EPA) gamma linoleik asit (GLA) gibi yağ asitleri yanında, ß-Karoten, Astaksantin, allofikosiyanin, c-fikosiyanin, miksoksantofil ve zeaksantin gibi pigmentler açısından da oldukça zengin organizmalardır. Yapılarında yer alan ARA ve EPA gibi 20 karbonlu çoklu doymamış yağ asitleri kanda pıhtılaşmanın ve arterik fonksiyonların kontrolünü sağlayan prostaglandin hormonunun sentezi için gerekli olan maddelerdir. Dokosahekzaenoik asit (DHA) ise multiplisikleroz üzerinde tedavi edici özelliğe sahiptir ve bebeklerde beyin dokusu ile görme duyusunun gelişimine yardımcı olan bir bileşendir. Son çalışmalar, uzun zincirli omega-3 yağ asitlerinin bilinen kaynaklarına ilave olarak mikroalglerin de omega-3 yağ asitlerinin çıkış ön maddesi olan ? -linolenik yağ asitlerince zengin olduğunu göstermiştir. Günümüzde gıda katkı maddesi olarak mikroalglerden elde edilen omega-3 yağ asitlerinin, gıda ve ziraat alanında omega-3 yağ asitlerince zenginleştirilmiş gıdaların üretilmesinde kaynak olarak kullanıldığı görülmektedir. Yapılan araştırmalarda mikroalglerin eterik yağlarının ve bromlu bileşiklerinin antibakteriyel aktiviteleri belirlenmiş, birkaç algin de protein fraksiyonlarının antikoagülant, antilipolitik, antitümöral ve antiülseratif etkinlikleri saptanmıştır (Yamashita, 1995). Çok sayıda çeşidi bulunan mikroalglerden biri olan Chlorella, bu grup içersinde yetiştiriciliği en çok yapılan tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm elzem aminoasitleri içermesinden dolayı değerli bir protein kaynağı olarak insan sağlığı ve beslenmesine yaptığı olumlu katkılar nedeni ile birçok ülkede Chlorella’nın değişik formları 15 milyon insan tarafından tüketilmektedir. Ayrıca gıda katkı maddesi olarak makarna, ekmek, dondurma, şekerlemeler, sakızlar ve çeşitli içeceklerde ürün kalitesini geliştirmek amacıyla da kullanıldığı çok sayıda araştırmada bildirilmektedir. Bir diğer mikroalg çeşidi olan Dunaliella türlerinden elde edilen karotenoitlerin ise; cis ve trans izomerlerinin yüksek biyoyararlılık ve biyoetkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Dunaliella türleri ile yapılan çalışmalarda yüksek biyoaktivite ve antikanser özelliği olan ß-Karoten ile Xanhophylls karetoneotini bileşiminde bulundurduğu saptanmıştır. Bu mikroalgden elde edilen proteinler ve pigmentler margarin, peynir gibi süt ürünleri, meyve suları, fırınlanmış ürünler ve ekmeklerde sıklıkla kullanılmaktadır (Finney,K et.al.1994). Mikroalglerden elde edilen ve doğal bir pigment olan Astaksantin güçlü bir biyoaktif maddedir. Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının iyileştirilmesinde ve kanserin önlenmesinde önemli rol oynadığı tespit edilen bu biyoaktif maddenin, günümüzde yumurta sarılarının renklendirilmesinde besin takviyesi ve gıdalarda antioksidan olarak kullanımının giderek yaygınlaştığı rapor edilmektedir. Astaksantin’nin diyetle alınmasıyla arterioskleroz, koroner damar hastalıkları, beyin rahatsızlıkları ve kanser oluşumlarına karşı önemli koruyucu etki gösterdiği ispatlanmıştır. Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda Astaksantin’nin farelerin kolon ve üriner sistemlerinde meydana gelen kanserleri engellediği saptanmış, yapılan bir in vivo çalışmada Astaksantin’nin superoksit anyon radikallerine karşı antioksidan etki gösterdiği tespit edilmiştir. Konu ile ilgili olarak yapılan bir başka çalışmada ise; aflotoksine karşı koruyucu etki sağladığı, söz konusu pigmentin aspirin ile verildiğinde antiinflamatuar etki gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca bu pigmentin preperat şeklinde ağız yoluyla verilmesi ile memelilerin gastrointestinal sisteminde görülen Helicobacter pylori enfeksiyonlarının iyileştirilmesinde de olumlu etkiler sağladığı tespit edilmiştir. Astaksantin ile deri ve göz hastalıkları arasındaki ilişkinin konu alındığı çok sayıda çalışmada; fotooksidatif nedenle deri ve gözde oluşan bazı hastalıkların tedavisinde Astaksantin’in immunoglobulin A, M ve G üretimi ile T hücrelerini aktive ettiği ve böyle hasarlı dokularda iyileşmeler görüldüğü saptanmıştır (Yeum ve ark. 2002). Son zamanlarda Astaksantin’in insan ****bolizmasındaki yararlı etkilerinden dolayı besin takviyesi ve antioksidan olarak kullanımının da giderek yaygınlaştığı görülmektedir. Nitekim FDA tarafından Haematococcus alglerinden elde edilen Astaksantin pigmenti içeren gıdaların toksikolojik etkileri olmadığı için insan beslenmesinde kullanımının kabul görmesi bu anlamda önemli bir kanıttır (Tanaka et. Al. 1995, Savoure et.al. 1995, Jyonouchi et.al. 1991, Yamashita 1995, Snodderly 1995). Mikroalglerden elde edilen doğal pigmentlerden lutein ve zeaksantin retinanın dominant karetonoitleri olmakla birlikte, retinal dejenerasyonun korunmasında foto koruyucu gibi rol oynamaktadırlar. Mikroalgler ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda kırmızı mikroalg genusu olarak bilinen Porphyridium, besleyici ve teropatik özelliğe sahip biyokimyasalların bir kaynağı olarak bildirilmektedir. Söz konusu alg genusunun antiviral ve antiinflamator etkili polisakkaritler, uzun zincirli doymamış yağ asitleri ve zeaksantin gibi pigment ve floresan içerdiği bildirilmektedir. Kırmızı renkli phycobiliproteinler; Phycoerythrin, mavi phycobiliproteinler de; Phycocyanin olarak isimlendirilmektedir. Suda eriyen bu pigmentler gıdalarda doğal renklendirici olarak kullanıldıkları gibi, kozmetik ve eczacılık alanında da sıklıkla kullanılmaktadırlar (Glazer ,1999). Özellikle mikroalglerin fonksiyonel gıdalarda kullanılması ve ayrıca bu mikroalglerin nutrasötik özelliklerinin kronik hastalıkların oluşumunda risk azaltıcı etkilerinin olması nedeni ile yeterli beslenmede ve sağlıklı yaşamda anahtar element olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle de her geçen gün insan sağlığının iyileştirilmesi ya da korunması amacı ile mikroalglere olan ilginin arttığı görülmektedir. KAYNAKLAR Arad (Malis) and A. Yaron,1992, Natural pigments from red microalgae for use in foods and cosmetics, Trends in Food Science and Technology 3 , pp. 92–96. Cheng,J.Y., Don Paul,M., Antia,N.J. 1974, Isolation of an unusually stable cis isomer of alloxanthin from a bleached autolysed culture of chroomonas salina grown photoheterotrophically on glycerol. Journal of Protozoology 21 , 761–768. Finney,K., Pomeranz,Y., Bruinsma,B, 1994, Use of algae Dunaliella as a protein supplement in bread, Cereal Chemistry 61 , 402–406. Glazer,A,N.,1999, Phycobiliproteins. In: Z. Cohen, Editor, Chemicals from microalgae, TaylorandFrancis, New-York , 261–280. Jahnke,L.S.1999, Massive carotenoid accumulation on Dunaliella bardawil induced by ultraviolet-A radiation, Journal of Photochemistry and Photobiology. B: Biology 48 , 68–74. Jyonouchi, R.J. Hill, Y. Tomita and R.A. Good, 1991, Studies of immunomodulating actions of carotenoids. Nutrition and Cancer 19 ,93–105. Lorenz, R.T., Cysewski,J., 2000, Commercial potential for Haematococcus microalgae as a natural source of astaxanthin, Trends in Biotechnology 18 160–167. Roodenburg,A.J., Leenen,R., Van het Hof,K.H., Weststrate,J.A., Tijburg, L., 2000, Amount of fat in the diet affects bioavailability of lutein of Clinical Nutrition 71 1187–1193. Savouré,N., Briand,G., Amory-Touz,M.C., Combre,A., Maudet ,M. Nicol, 1995, Vitamin A status and ****bolism of cutaneous polyamines in the hairless mouse after UV irradiation International Journal for Vitamin and Nutrition Research 65 ,79–86. Snodderly,D.M.,1995, Evidence for protection against age-related macular degeneration by carotenoids and antioxidant vitamins, American Journal of Clinical Nutrition 62 1448–1461. Tanaka, T., Kawamori,T., Ohnishi,M., Makita, H. Mori,H., Satoh et al.,1995, Suppression of azoxymethane-induced rat colon carcinogenesis by dietary administration of naturally Carcinogenesis 16. 2957–2963. Yamashita, E. 1995. Anti-inflammatory agent. Japanese Patent #07300421, Yaron ,A.,S. Arad (Malis) In:1993, G. Charalambous, Editor, Phycobiliproteins-blue and red natural pigments-for use in food and cosmetics, Food flavors, ingredients and composition, developments in food science, Elsevier, London . 835–838. Yeum,K.J, and R.M. Russel, 2002, Carotenoids bioavailability and bioconversion, Annual Review of Nutrition 22. 483–504.   Alglerin Proteini Kaynağı Olarak Kullanılması Protein kaynağı olarak başvurulan kaynaklardan mikroskobik tatlı su algleri basit besiyerlerinde hızla çoğalmaları , fotosentez yetenekleri ve yüksek protein içerikleri ile dikkatleri üzerlerinde toplamaktadırlar.Mikro algler tatlı sularda, sentetik besiyerinde kolay ürerler. Üreme koşullarına bağlı olarak içerdikleri maddelerin oranı değişik olup %16-70 oranında protein içerirler.Yüksek protein içermeleri nedeniyle insan ve hayvan besini olarak kullanılmaktadırlar (6). Alglerin besin olarak kullanılışı, oluşturdukları bazı sindirim sistemi bozukluklarından dolayı sınırlı olmakla beraber çeşitli besin maddelerine belirli oranlarda ilave edilerek tolere edilebilmektedir. Alg hücrelerinin buharda ısıtılarak, öğütülerek ya da üre ile işleme tabi tutularak parçalanması durumunda hücre içindeki protein serbest duruma geçebilir ve sindirilme oranı yükselebilir . Kayıtlara göre tatlısu alglerinden Spirulina maxima Orta Afrika'da Çad Cumhuriyeti'nde ana besin maddesi olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında Scenedesmus ve Chlorella ile yapılan çeşitli çalışmalarda yapılan bir beslenme araştırmasında kişi başına günde 30gr. Scenedesmus 'un olumsuz etkisi olmadığı saptanmıştır. Mitsuda (1967), Japonya'da yoğurtlara, dondurmalara ve benzeri besinlere Chlorella'dan elde edilen alg ürünü katılmakta olduğunu bildirmiştir (5). Ayrıca yapılan hesaplara göre dünya okyanuslarının yıllık toplam mikroalg üretimi 550x109 ton kadardır ki bu miktarın tüm dünya nüfusuna eşit olarak bölünmesi durumunda kişi başına 100 ton'dan fazla düşebilir. Buna göre de 1015 litre su içinde üretilebilecek alg miktarı, tüm dünyanın gereksinimi olan proteinleri karşılayabilir (2). Tek Hücre Proteini Hikmet Katırcıoğlu , Nilüfer Aksöz Orlab On-Line Mikrobiyoloji Dergisi Yıl: 2003 Cilt: 01 Sayı: 08 Sayfa: 34- 49 www.mikrobiyoloji.org/pdf/702030804.pdf lgler insanlar tarafından çok çeşitli amaçlar için kullanılırlar. Gübre, toprak şartlandırıcı kullanım alanlarından bazılarıdır. Birçok tür akuatik ve mikroskopiktir, tanklarda veya havuzlarda üretilirler ve hasat edilirler ya da atık su arıtımı için doğrudan havuzlara pompalanırlar. Deniz yosunları özellikle Asya’da önemli besin kaynağıdırlar. A, B1, B2, B6, niacin ve C vitaminlerinin kaynağıdırlar. İyodin, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum zenginidirler. Algler ticari olarak diyet takviyesi olarak yetiştirilirler. En önemli türlerden bir tanesi olan Spirulina (Arthrospira platensis), bir siyanobakteridir (mavi-yeşil alg olarak bilinir), ve “süperbesin” olarak tanımlanır. Besin değerleri sebebiyle kültürleri yapılan diğer alg türleri; Chlorella (yeşil alg), ve beta-karotence ve C vitamince yüksek değere sahip Dunaliella’dır (Dunaliella salina). Çin’de yaklaşık 70 alg türü fat choy denilen bir Çin sebzesi (aslında bir siyanobakteri türüdür) olarak tüketilmektedir. Kabaca 20 alg türü Japonya’da yemeklerde kullanılır. Palmaria palmata (Linnaeus) gibi bazı türler doğrudan tüketilebilir. Bu kırmızı alg kurutulur ve İrlanda’daki mağazalardan satın alınabilir. Çiğ taze veya kurutulmuş olarak ya da ıspanak gibi pişirilerek tüketilebilir. Benzer şekilde, Durvillaea antarctica Çili’de yenmektedir. Bazı alglerden elde edilen yağın doymamış yağ asidi içeriği oldukça yüksektir. Arachidonic asit (bir doymamış yağ asidi), Parietochloris incisa’da (bir yeşil alg türü) yüksek miktardadır ve trigliseridlerin %47’si kadarını oluşturur (Bigogno C et al. Phytochemistry 2002, 60, 497).

http://www.biyologlar.com/gida-alaninda-kullanilan-algler-nelerdir-yardim-edin-

Midye, kalp midyesi, deniz salyangozunun özellikleri

Deniz salyangozu ( Rapana venosa ) Asya sularından Japon Denizi, Sarı Seniz ve Çin Denizinin yerli türüdür. Karadeniz’de ilk kez 1947’de Novorosisk körfezinde rapor edilmiştir. Sonradan tüm Karadeniz ve Azak Denizine, Ege ve Akdeniz’e yayılmıştır. Doğu Akdeniz’den veya Karadeniz’den larva evresinde iken ticari gemilerin balast suları ile taşındığı tahmin edilen bu tür, Kuzey ve Güney Atlantik sularında, son olarak ise Kuzey denizinde rapor edilmiştir (ICES, 2004). Deniz salyangozunun en önemli özelliği karnivor beslenme alışkanlığına sahip oluşu ve midye, istiridye gibi su ürünlerini tüketmesidir. Karadeniz’de zoobentik faunanın önemli bir kısmını midyeler oluşturmaktadır. Midyeler ekonomik önemi olan demersal balıkların besin kaynağını oluşturmaktadır. Midye yataklarındaki azalma demersal balıkların beslenme ortamını etkileyecektir. Türkiye’de tüketimi olmayan bu canlının başlıca pazaryeri Asya ve Avrupa ülkeleri, az miktarda da ABD’dir. Salyangoz canlı, taze et, taze dondurulmuş, pişmiş dondurulmuş, konserve ve turşu gibi formlarda pazarlanabilmektedir. Deniz salyangozu eti Kuzey Amerika’da daha çok salata ve çorbalarda, Japonya’da suşi barlarda çiğ et olarak, Kore’de ise konserve olarak tüketilmektedir (DFA, 2002). Deniz salyangozu ülkemizde tüketilmemesine karşın, önemli bir ihraç kalemini oluşturmaktadır (Şekil 1). Deniz salyangozu üretimi 2001’de 2600 ton iken 2006 yılında 11613 tona çıkmıştır (TÜİK, 2006). Aynı yıllarda ise dondurulmuş et olarak ihracat miktarları ise sırasıyla 519 ve 3763 tondur. Türkiye İhracatçılar Birliği kayıtlarına göre 2007 yılında toplam 3396 ton dondurulmuş deniz salyangozu etinin yaklaşık % 70’i İtalya ve Kore’ye ihraç edilmektedir. Yıllık ihracat miktarı 500–3700 ton arasında olup, yıllara göre 1.5 – 18 milyon US$ döviz girdisi sağlanmaktadır. Türkiye’de deniz salyangozunun toplam üretimi 2005’de 12600 ton olup bunun yaklaşık % 90’ı da Doğu Karadeniz’den karşılanmaktadır (TÜİK, 2005). Karadeniz ülkeleri arasında en fazla deniz salyangozu üretimi sırasıyla Bulgaristan, Türkiye, Gürcistan, Ukrayna ve Rusya’dadır. 2006–2008 Av Sirkülerinde av yasağının 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç (algarna) ile avcılığı yasaklanmıştır. Fakat bu dönem boyunca dalarak veya sepetle avcılık serbest bırakılmıştır. Deniz salyangozu avcılığı çoğunlukla direçle yapılmakta bu durum hem ağ göz açıklığının belli bir süre sonra kapanmasından dolayı daha küçük bireylerin avlanmasına neden olmakta hem de deniz zemininde yaşayan diğer canlılara zarar vermektedir. Deniz salyangozu avcılığı pasif av aracı olan tuzaklarla yapılarak direcin salyangozla aynı ortamı paylaşan diğer canlılar üzerine olan etkisi azaltılabilir. Bu çalışmada salyangoz avcılığında direce alternatif olarak 3 farklı tuzak modelinde aylık olarak, derinliğin, bekleme süresinin, yem tiplerinin ve mevsimin birim av gücü (CPUE) üzerine etkisi ve her iki av aracının ekonomikliliği ve ekosisteme olan etkileri karşılaştırıldı. Ayrıca Karadeniz ve Marmara bölgesindeki salyangoz balıkçılarının sosyo-ekonomik yapısını belirlemek amacıyla anket çalışmaları yapıldı. Salyangozun midye üzerindeki predasyon baskısını belirlemek amacıyla saha ve laboratuar ortamında prey-predatör ilişkisi çalışıldı. Taksonomisi ve biyolojisi Rapana venosa Valenciennes 1846 ayrıca junior sinonimi Rapana thomasiana Crosse 1861 olarak ta tanımlanmaktadır. Koll (1993) Rapana genusunun taksonomideki yeri düzenlenmiştir. Oldukça büyük ve ağır bir kabuğu olan predatör deniz salyangozu R. venosa Muricidae familyasının bir üyesidir. Kabuk içi derin ve portakal rengindedir. Dış rengi ise bulunduğu ortama göre soluk gri ile kırmızımsı kahverengi arasında değişkendir. Class ; Gastropoda Subclass : Neogastropoda Superfamily: Muricoidea Family : Muricidae Subfamily : Rapaninae Genus : Rapana Species : Rapana venosa Deniz salyangozunun vücudu ayak, baş ve dorsalde iç organlar olmak üzere 3 kısımdan oluşur. Kaslı ve ventral bir sürünme organı olan ayak salgı salgılamaktadır. Ayağın arka kısmı olan metapodyumun en önemli görevi ise operkulumu salgılamaktır. Ventralde yer alan baş kısmında bir hortum ucundan dışarıya uzatılabilen ağız, bir çift tentakül ve tentaküllerin diplerinde bir çift göz bulunur. İç organlar; genital organlar ve hepatopankreasın fazla gelişmesi yüzünden çok büyüktür. Manto iç organların kütlesini sarar ve üzerindeki bezler kabuğu meydana getirir. Manto boşluğunda solunum organı ktenidyum vardır. Ktenidyumun dorsalinde kalp, dibinde ise solunum suyunu kontrol eden osfradyum bulunur. Manto boşluğu ayrıca hava ile dolarak akciğer görevi görür. Mide U şeklinde olup koyu kahverenkli ve hepatopankreas içine gömülmüş haldedir. Bağırsak dar bir boru şeklinde olup meta-nefridyumdan geçer (Çağlar, 1957; Bozkurt, 1968; Bilecik, 1990). Dağılımı 20.yy ortasından beri, deniz salyangozu Rapana venosa dünya çapında başarılı ve hızlı bir şekilde çok sayıda bölgeye girmiştir. İşgalci tür olarak kabul edilen deniz salyangozu 1947’de Karadeniz (Drapkin, 1953), 1973’te Adriyatik (Ghisotti, 1974), 1990’da Ege (Koutsoubas ve Vouldsiadou-Koukoura, 1991), 1997’de Fransa’nın Britanya sahili, Quiberon körfezi (Camus, 2001), 1998’de Kuzey Atlantik, Chesapeake Körfezi (ABD) (Harding ve Mann, 1999), 1999’da Güney Atlantik, Bahia Samborombon, Uruguay, Arjantin (Pastorina vd. 2000), 2005’de ise Kuzey Denizi (Nieweg vd., 2005) sularında rapor edilmiştir, 1940’larda Karadeniz’e giren R. venosa 10 yıl içerisinde Kafkas, Kırım sahillerine ve Azak Denizine yayılmıştır. 1959 – 1972 yılları arasında ise Romanya, Bulgaristan ve Türkiye sahillerini de işgal etmiştir. Büyüme Karadeniz’de Rapana venosa kumlu ve sert substratumlarda 40 m derinliğe kadar bulunmaktadır. En bol olarak Kerch strait, Azak Denizi, Sevastopal ve Yalta (Ukrayna), Bulgaristan ve Türkiye sahillerinde bulunmaktadır. Ciuhcin (1984) Sevastopal körfezinde ilk bir yılda 20mm’den 40 mm’ye kadar büyüdüğünü tespit etmiştir. Sonraki 2. ve 6. yıllarda ise ortalama değerleri sırasıyla 64.6, 79.4, 87.5 ve 92.1 mm’dir (ICES, 2004). Deniz salyangozu Rapana venosa anavatanı olan Asya sularında 18 cm’ye kadar büyürken, işgal ettiği Akdeniz ve Karadeniz sularında ise 12 cm’nin altına düşmektedir (CIESM, 2000). Üreme Deniz salyangozu ayrı eşeyli olup iç organlarının dorsalinde ilk spiral halkada sindirim bezi üzerinde tek bir gonad (ovaryum veya testis) ve gonad kanalı bulunur. Bu kanal anüsün sağından manto boşluğuna açılır. Kapsüller yumurta kanalında şekillenir. Albümin maddesi ile çevrelenen yumurtalar ise kapsül bezi içine girer. Yumurta kanalından ayrıldıktan sonra, deniz suyu ile birleşince hemen sertleşen yumurta kapsülü depolanması için ayağa transfer edilir. Ayak, kapsülü son şekline biçimlendirir. Ayak ile tamamen örtülmüş olan döllenmiş yumurta kapsülleri, dişi salyangoz tarafından sert zeminlere (taş, kaya, yumuşakça kabukları) yapıştırılır (Şekil 9) (Meglitsch, 1972; Webber, 1977). Dişi bir deniz salyangozu üreme sezonu boyunca ortalama 575 adet kapsül bırakmaktadırlar. Her bir kapsüldeki yumurta sayısı 555 adet, yumurta verimi ise 392,931 adet/birey’dir. Larvalar albüminli besi maddesini kullanarak kapsül içinde 20–25 günlük bir süre geçirdikten sonra kapsülü terk ederler. Kapsül içinde larvalar embriyo, pre-veliger, veliger, intermediate veliger ve terminal veliger olmak üzere 5 evrede gelişirler. Bu gelişim süresince larvaların rengi açık sarıdan koyu kahverengine kadar değişmektedir. Kapsüldeki larvalar ortalama 22 günde 182 μm’den 406 μm’ye kadar büyümektedir (Şekil 9) (Sağlam veDüzgüneş, 2007). Prey – predatörleri ve beslenme özellikleri Deniz salyangozu karnivor bir canlı olup, ağız kısmında bulunan radula sayesinde preyini ısırır, parçalar ve toplar (Black vd., 1988; Owen, 1964). Salyangoz su akıntısıyla taşınan kokulara karşı çok hassastır. Kokuya karşı hassaslığı, sifon tabanı ve solungaçlar arasındaki manto boşluğunda bulunan osfradyumla olur. Solungaçlardan manto boşluğuna gelen su, her zaman bu organdan geçer. Salyangoz avın kokusunu aldığı zaman, dakikada 13 cm kadar hızla preye doğru hareket eder. Farklı kokular arasındaki farkı ayırt etme yeteneğine sahiptir. Kokunun prey veya predatörden olup olmadığını anlar. Nassarius reticulatus ve Buccinum undatum gibi salyangozlar kırılmış midyelerin kokusuna hemen tepki verir ve yeme doğru hareket eder. Fakat Neptunea benzer duruma çok az veya hiç tepki vermez(Pearce ve Thorson, 1967). Bivalve türleri (midye, istiridye, tarak), poliket, balanus, yengeç, gammaridae, böcek, yassı kurtlar, detritus, balanus gibi organizmalar (Pearce ve Thorson, 1967; Nielsen, 1975; Himmelman ve Hamel, 1993), deniz salyangozunun preyini oluşturmaktadırlar. Çoğu salyangozlar preylerine bir delik açarak beslenirler, fakat Rapana’lar avının kabuğunu açmak için önce içinde mukus olan toksik bir madde salgılayarak preyini etkisiz hale getirir. Bu durumda midyeler hala canlı ve vücutları deforme olmamıştır. Fakat kabuk valfleri yaklaşık 2–3 mm açılmıştır. Daha sonra ayak ve kabuk kenarlarını kullanarak preyini sarar ve açılmış kabuk valfleri arasından hortumunu uzatarak beslenir. Tüm preylerin kabuklarında mukus bulunduğu için, R. venosa’nın biyotoksin ürettiği hipotezi ortaya atılmıştır. Bu biyotoksinler coline ester, mureksin, diidromureksina ve senecioilcolina’dır (Cesari ve Mizzan, 1993). Deniz salyangozu morina, köpek balığı, yengeç ve hermit crab (küçük Rapanalar için), istakoz, denizyıldızı, ahtapot, deniz kaplumbağası (<10 cm Rapanalar için) ve vatoz tarafından tüketilmektedir (Thomas ve Himmelman,1988; Harding ve Mann, 1999). Avcılığı Avcılığında esas olarak direçlerden yararlanılmaktadır. Ayrıca dalarak avcılık yöntemi su altında şnorkel, tüp ve kompresör (nargile) sistemlerinin kullanılması şeklinde uygulanmaktadır. Bazı ülkelerde ise benzer türlerin avcılığında tuzaklar kullanılmaktadır. Deniz salyangozunun avcılığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (TKB) tarafından her yıl yayınlanan Su Ürünleri avcılığını düzenleyen sirküler ile 1986 yılından itibaren yönlendirilmektedir. Son 20 yılda deniz salyangozu avcılığına yönelik alınan kararlarda birçok değişiklikler yapılmıştır. 2000 yılından itibaren teknede birden fazla direç bulundurulması yasaklanmıştır. Dalma veya direç ile avcılık yapacak balıkçı tekneleri için tekne ruhsat tezkeresinin verildiği il müdürlüğünden “Deniz salyangozu avlanma izni” alınması 1 Eylül 2001 yılından itibaren zorunlu hale getirilmiştir. Dalma, sepet ve her türlü tuzak yöntemleri ile deniz salyangozu avcılığı 2005 yılından itibaren serbest bırakılmıştır. “Denizlerde ve İçsularda Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2006–2008 Av Dönemine Ait 37/1 Numaralı Sirkülerde 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç ile salyangoz avcılığı yasaklanmıştır. Karadeniz’de; İstanbul Boğazı girişindeki Rumeli Karaburun ile Anadolu Karaburun arasında kalan karasularda deniz salyangoz avcılığı yasak olup bu yer dışında kalan karasularda dalma ve her türlü tuzak yöntemleriyle avlanma serbest bırakılmıştır. Ekolojik etkileri Rapana venosa istiridye, midye ve diğer yumuşakçaların doğal populasyonlarını etkileyebilen predatör bir deniz salyangozudur. Girdiği bölgelerde ekosistemde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Yüksek verimliliği, hızlı büyüme oranı, düşük tuzluluk, yüksek ve düşük sıcaklıklara, su kirliliğine ve oksijen eksikliğine toleransı nedeniyle ekolojik açıdan uyumluluğu yüksektir. Plankton evresindeki veliger larvaları gemilerin balast suları ile salyangozun uzun mesafelere dağılımını kolaylaştırmaktadır (ICES, 2004). Predatör etkisinden dolayı R. venosa dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacı tür olarak kabul edilmektedir. Rapana epifaunal bivalvlerin aktif bir predatörüdür ve yerli midye ve istiridye populasyonlarının çoğalmalarına ciddi bir şekilde sınırlamaktadır (CIESM, 2000). Karadeniz’de bu tür üzerine direk predatörünün bulunmaması, yerli bivalve faunanın (Ostrea edulis, Pecten ponticus, Mytilus galloprovincialis, Venus gallina, Gouldia minima, ve Pitar rudis) hızlı bir şekilde azalmasına sebep olmaktadır (Zolotarev, 1996). Ayrıca Karadeniz’de bulunan Gudaut istiridyesinin tamamen neslinin tükenmesinde de rol oynayarak bivalve populasyonlarının sert bir düşüşüne sebep olmuştur (Chukchin, 1984, Harding 2003’te). Salyangoz tarafından hızlandırılan diğer bir ekolojik değişiklik ise bölgedeki boş salyangoz kabuklarının varlığı, yerli hermit crab populasyonun artışını ortaya çıkarmıştır (Harding ve Mann, 1999). Bu türün Avrupa ve ABD’de sebep olduğu ekolojik etkileri ise; Kuzey Adriyatik Denizi (Avrupa) Fiziksel rahatsızlık: Mürekkepbalığı balıkçıları özellikle yumurta bırakmak amacıyla ağlara giren gastropodların varlığı ile rahatsız edilmektedir. Karadeniz(Avrupa) Predasyon: Rapana venosa’nın yapmış olduğu predasyon Bulgaristan sularında, Kerch boğazı ve Kafkas’ta midyenin (Mytilus galloprovincialis) azalmasının başlıca sebebi olarak gösterilmektedir (Rubinshtein and Hiznjak, 1988 ICES, 2004’de). ICES (2004)’de Ciuhcin (1984) R. venosa ‘nın Gudaut’taki predasyonu yerli bivalvelerin, Ostrea edulis, Pecten ponticus, ve M. galloprovincialis, soyunun tükenmeye yakın olmasıyla sonuçlanmıştır. ICES (2004)’de Zolotarev (1996), çift kabuklu yumuşakçaları için geniş beslenmeyle ilgili tercihi Venüs gallina, Gouldia minima ve Pitar rudis olan yumuşak-substratum infaunal yumuşakça türleri içermektedir. Kuzey Denizi (Avrupa) Predatasyon: Predasyon etkisinden dolayı R. venosa, dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacılardan biri olarak düşünülmektedir. Bu nedenle Kuzey Denizinde bu predatör gastropod büyük bir sorundur. Bu türün istila tarihi tüm bir ekosistemi rahatsız edebildiğini göstermektedir. Kuzey Denizde Rapana'nın olası etkileri, belirsizdir, fakat tahmini olarak Rapana, yerli salyangoz Buccinum undatum için sert bir rekabetçi olabilir. Bu tür aynı zamanda su kirliliği ve yoğun av baskısı altındadır. Midye Mytilus edulis, Pasifik istiridye Crassostrea gigas ve midye Cerastoderma edule gibi yenebilir çift kabuklular için bölgesel sanayiler, risk altındadır. Chesapeake Körfezi (ABD) Rekabet: Yerli istiridye, Urosalpinx cinerea, R. venosa’yla direk rekabet içindedir. U. cinerea populasyonu 1972’deki Agnes kasırgasında olan bir olayla büyük bir kısmı yok oldu. Urosalpinx pelajik larval evreye sahip olmayıp substratuma yapışmış olan yumurta kütlelerinden juvenil olarak çıkmaktadırlar. Salyangozun istilasıyla, şimdi emekleyen yerli ve işgalci pelajik larvalar arasında aynı ve uygun substratum için rekabet vardır. (ICES, 2004). Predasyon: Rapana predatasyonu lokal bivalve türlerinden istiridye (Crassostrea virginica), midye (Mytilus edulis), ve tarak (Mya arenaria) rapor edilmiştir (ICES, 2004). Diğer: Harding and Mann (1999) " Chesapeake körfezinde büyük (>100mm) ve boş R. venosa kabuklarının varlığı lokal hermit crab (Clibanarius vittatus)’ın büyümesini ve çoğalmasına neden olduğunu belirtmektedir. Hampton Roads bölgesinde toplanan C. vittatus boş R. venosa kabuklarını sığınak olarak kullanmaktadır. Hermit crab, ithal boyuta ulaştığında önemli miktarda istiridye yumurtası tükettiği kanıtlanmıştır (ICES, 2004). Imposeks, dişi gastropodlarda erkek seks karakterlerinin oluşmasıdır. Dişilerde bir penis ve sperm kanalı gelişmeye başlar ve ileri aşamalarda sperm kanalının yumurta kanalı üzerine yerleşmesi ile kısırlık oluşur. İmposeks olayı, salyangoz populasyonu gelişimini ciddi bir tehlikeye sokmaktadır. TBT’nin kullanımından oluşan sucul kirlenme, hedef olmayan deniz organizmalarını da etkilediği için dünyadaki tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. 1989’da Avrupa Birliği 25 m’den küçük deniz araçlarında TBT’i yasaklayan bir kararname çıkarmıştır (89/677/CEE). 1 Ocak 2003 tarihinden sonra TBT bazlı antifouling katkılı boyaların gemilerde kullanımını bütün dünyada yasaklanmıştır. Ortamdaki TBT miktarı ~1 ng/L olduğu zaman hormonal etkiler gözlenmektedir. Imposeks 1970’li yıllarda ilk defa Blaber tarafından Nucella lapillus’ta tanımlanmış, sonuçları özellikle TBT ile ilişkilendirilmiştir. Imposeks daha sonra bütün dünyada 63 cinsten 118 gastropod türü üzerinde araştırılmış ve türlerin çoğunda geriye dönüşümsüz olduğu görülmüştür. Duyarlı cevaplarından dolayı çeşitli deniz salyangozu türleri TBT kirlenmesinin biyo-indikatörü olarak kullanılmaktadır (Kırlı, 2005). Midyelerin Genel Özellikleri ve Sınıflandırılması  Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf: Bivalvia (Midyeler) Alt familyalar Pteriomorpha (Tuzlusu midyeleri) Palaeoheterodonta (Tatlısu midyeleri) Heterodonta (Zebra midyeleri) Midye birbirine eklemlenmiş iki parçalı kabukları olan yumuşakçalar. Bivalvia sınıfından omurgasızların çoğu «midye» olarak, bir kısmı da «istiridye» olarak adlandırılır. «tarak» ya da «deniz tarağı» adıyla bilinen türler de bazen «midye» olarak adlandırılır. Bütün Bivalvia sınıfından omurgasızlar ile deniz salyangozu olarak bilinen karından bacaklılar «denizkabuğu» ortak adıyla anılırlar. Denizlerin kıyıya çok yakın kesimlerinde kayalara ve birbirlerine sıkıca tutunmuş binlerce midye görülebilir. Çenet denen bu kabuk parçaları gerçek midyelerde düz yüzeyli, siyaha yakın koyulukta, oval, birbirine benzer biçim ve iriliktedir. Bünyelerinde bulundurdukları sedef sayesinde zararlı maddelerden kendilerini korumak için onu inciye dönüştürürler. Midyeler sindirim yapmazlar. Türleri Denizkulağı (Haliotis): adını kabuk şeklinden alır. Suyosunları ile beslenir. Zebra midyesi (Dreissena polymopha): boyu 2-5 cm'dir. Doğal yaşam alanı Hazar Denizi ve Karadeniz'dir. Bakteriler ve su yosunlarıyla beslenir. Kabuğundaki desen nedeniyle zebra midyesi olarak adlandırılır. Dev midye (Tridacna gigas): en büyük midyedir. Boyu 150 cm, ağırlığı 250 kg kadar olabilir. Suyosunlarıyla Türkiye denizlerinde yoktur. Mavi midye (Mytilus edulis): iki parçalı mavimsi siyah bir kabuğu vardır. Boyları 5-20 cm'dir. Yaşam süreleri 15'yıla yakın olabilir. 40 m'yi bulan derinliklerde yaşarlar. Besinlerini suyu süzelerek alırlar ve bir saatte 1,5 litre suyu süzebilirler. Tarak midyesi (Pecten maximus): iki parçalı, yelpaze şeklinde, üzerinde oluklar bulunan bir kabuğu vardır. Mikroorganizmalarla beslenir. Boyu 2,5-15 cm'dir. Kıyıdan başlayarak 250 m derinliğe kadar yaşayabilirler. Türkiye denizlerinde yoktur. Kelebek midyesi (Donax variabilis): boyu 1,5-2,5 cm'dir. İki parçalı bir kabuğu vardır. Deniz kıyısında, dalgalı yerlerde yaşar. Bunun nedeni bu bölgelerin oksijen ve besin açısından zengin olmasıdır. Sürüklenmemek için kendini kuma gömer. Mikroorganizmalarla beslenir. Türkiye denizlerinde yoktur. Pina: kürek şeklinde, açık kahverengi bir kabuğu vardır. Kabuğunun sivri ucundan deniz tabanına gömülür. Mikroorganizmalarla beslenir. Ayrıca pinalardan inci çıkabilir. Alem (regnum) : Animalia Dal (phylum) : Mollusca Sınıf (classis) : Bivalvia Takım (ordo) : Cardiida Ferussac,1822 Üst Familya : Dreissenaceae Familya (familia): Dreissenidae (Andrusov,1897) Cins (genus) : Dreissena Van Beneden Türler (species) : 1. Tür: Dreissena polymorpha (Pallas,1771) 2. Tür: Dreissena bugensis (Müller,1774 Dreissena cinsinde bulunan türler acı ve tatlı sularda yaşayanlar olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Dreissena polymorpha (Pallas) ve Dreissena bugensis (Müller) çoğunlukla tatlı sularda yaşayan türlerdir. 2001 yılında yapılan yabancı kaynak taramalarında, daha önce Türkiye ve Suriye’de saptandığı bildirilen Dreissena bourguignati (Geldiay ve Bilgin, 1973; Şeşen, 2001) (4) ve Türkiye’de saptandığı bildirilen Dreissena bouldrourensis (Yıldırım ve Şeşen, 1994) ile ilgili kayda rastlanmamıştır. Türkiye’de tatlı sularda yaşayan iki kabuklu (bivalve) midyeler: Dreissenaceae, Unionaceae ve Corbiculaceae üst familyalarında bulunmaktadır. Kirlenmeye (biofouling) neden olan türlerden (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001): D. polymorpha ve D.bugensis Dreissenaceae üst familyasının Dreissenidae; Corbicula fluminea ise Corbiculaceae üst familyasının Corbiculidae familyasında bulunmaktadır. Corbiculaceae üst familyasında bulunan diğer familya ise Sphaeriidae’ dir. “Zebra midyenin var olan bulaşmaları ile gelecekteki bulaşmalarının belirlenmesi ve yönetilebilmesi, midyenin ergin olmayan ve ergin dönemlerinin diğer benzeri midye türlerinden ayırt edilmesi ile ilişkilidir. Zebra midye erginlerinin diğer midye türlerinin erginlerinden ayırt edilmesi kolay olmakla birlikte, ergin olmayan dönemlerin tanısı güçtür” (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001). Dreissenidae Türlerinin Tanısı Dreissenidae familyası türlerinin birbirinden ve diğer midye türlerinden ayırt edilmesi konusunda aşağıda verilen bilgiler ZMIS (Zebra Mussel Information Service) ve Claudi and Mackie (1994)’den özetlenmiştir. Ergin Midyelerin Tanısı “Unionidae ve Sphaeriidae familyaları türlerinin Dreissenidae türleri ile Corbicula cinsinden ayırt edilmesi kolaydır. Tatlı sularda yaşayan 2 Dreissenidae türünün ilk bakışta, birbirinden ayırt edilmesi ise güçtür. Bunların yaşamı, yaşam dönemleri ve genel yapısal özellikleri birbirinin benzeridir. Bununla birlikte midyelerin dış yapısal nitelikleri incelenerek, ergin D. polymorpha ve D.bugensis’in ayırt edilmesi mümkündür. Ergin Dreissenidae türlerinin birbirinden ve diğer familyalardaki türlerden ayrılmasında aşağıdaki niteliklerden yararlanılabilir” Midyelerin kabuklarının karınsal bölümleri (ventral shell edge) ile karınsal kenarları (ventral shell margin) incelendiğinde, farklılıklar belirgindir. Zebra midyede karınsal bölüm çukurdur (concave) ya da yassılaşmıştır (flattened) ve kabuğun keskin açılı kenarlarında, omurga (keel) oluşmuştur. . D.bugensis’te ise karınsal bölümler tümsek (convex), karınsal kenarlar ise yuvarlaktır · Kesin bir tanı niteliği olmamakla birlikte, D.polymorpha kabuklarının üzerinde değişik düzenleniş biçimli, renkli kuşaklar bulunur (Resim 2.1.2). Atatürk Baraj Gölünden toplanan midyelerde bu kuşaklar daha belirgin olmakla birlikte, Kesikköprü Baraj Gölünde yüzeyden toplananlar genellikle kahverengi, dipten toplananlar ise siyah renklidir · Dreissenidae türlerinin kabukları 3 köşelidir. Diğer familyalara ait türlerin kabukları ise yuvarlak ya da yumurtamsıdır (oblong) · Dreissenidae familyası türleri, ergin dönemlerinde tutunma iplikçikleri (byssal threads) aracılığıyla uygun bir tabana tutunmuş ve epifaunal olarak yaşar · Dreissenidae familyası türlerinde, diğer familyalardan farklı olarak, menteşede kabukların birbirine bağlanmasını sağlayan belirgin dişler yoktur (Resim 2.1.8). İki kabuğu birbirine bağlayan elastik menteşe bağı (elastic hinge ligament), protein bileşimli (proteinaceous)'dir. Zebra midye öldüğünde kabukları açılır. · Dreissenidae familyası türlerinde myophore plate üzerinde çıkıntı (apophysis) bulunmaz · Dreissena türlerinin kabukları üzerinde belirgin ve düzgün aralıklı sırtlar (ridges) bulunmaz. Corbicula fluminea’da ise bu çıkıntılar belirgindir · Sphaeriidae familyası türleri dışında, tatlı sularda yaşayan midyelerin boyutları 1 cm’den büyüktür · Corbicula dışında tatlı su midyelerinin kabukları parlak değil donuk görünümlüdür. · Dreissenidae’lerde gaga (umbone) düz ve ileriye çıkık olduğu halde, diğer familyalarda sırtsal olarak bulunur ve yuvarlaktır. Larvaların (veligers) Tanısı “Yakın akraba olan D.polymorpha ve D.bugensis’in larva ya da özgürce yüzen larvalarının (veligers) tanılarının doğru olarak yapılması güçtür. Burada bir su kaynağından alınan suda, iki kabuklu (bivalve) midye larvalarının bulunduğu varsayılmıştır. Aşağıdaki olasılıklar göz önüne alınarak diğer iki kabuklu türleri, Dreissenidae familyası türlerinden ayrılabilir: · Özgürce yüzen larvalar Sphaeriidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyaya ait döller, çok küçük istiridye (clams) biçimine gelmeden önce suya salınmamaktadır. · Özgürce yüzen larvalar Unionidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyanın kirpikli larvaları (glochidiae)asalaktır ve suda özgürce yüzen durumda bulunmazlar. Bu durumda sadece 3 olasılık kalmaktadır: Bu larvalar her 3' ünde de özgür larvalar bulunan; C. fluminea (Asya istiridyesi), D. polymorpha ya da D. bugensis'e ait olabilir. Dreissena'nın 2 türünün larvalarının birbirinden ayırt edilmesi, kabuklarının karınsal bölümü ve kenarları gelişinceye kadar mümkün değildir. Tanı, her 2 türün de düz menteşeli biçimlerinin (straight hinge forms) bulunması durumunda bir ölçüde, gagalı (umbonal) formların bulunması durumunda ise daha da kolaylaşmaktadır. Dreissena ile Corbicula'nın özgürce yüzen larvalarının ayrımı ise mümkündür. · Corbicula fluminea’nın larvaları genç dönemlerini (D-biçimli larva ve gagalı larva), ergin dişilerin solungaçları üzerinde bulunan ve genç canlıları taşıyan keselerde (marsupial sacs) geçirir. Dreissena türleri ise yumurtadan başlayarak tüm larva dönemlerini suda özgürce yüzerek (planktonic) geçirir. · Corbicula fluminea’nın ayaklı larvaları (pediveligers) su verme sifonu aracılığıyla, suya salınır ve ancak bu dönemde su örneklerinde görülebilir (Resim 2.2). Corbicula’nın ayaklı larvalarının kabukları üzerinde çizgiler bulunmaktadır. Dreissena’nın düz menteşeli larvalarında ise çizgiler bulunmaz. · Corbicula fluminea’da ayaklı larva döneminde kabuk donuk renklidir ve iç organlar görünmez. D.polymorpa ve D.bugensis’in larva dönemlerinde kabukları saydamdır ve iç organlar görünür. · D. polymorpa ve D. bugensis’in larva döneminde ayırt edilebilmesi için omuz (shoulder) biçimlerinden yararlanılır: · D. polymorpha’da omuzlar kabuğun kenarına belirgin bir açı yaparak birleşir. · D. bugensis’te omuzlar yuvarlaktır ve menteşe çizgisi (hinge line) daha kısa görünür. Yayılış Alanları Dünya’daki Yayılış Alanları Taşıl Bilimsel (paleontological) verilere göre, D. polymorpha’nın bulunuşu ile ilgili ilk kayıtlar 10-11 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Türün o zamanlar bugünkü Afrika’yı Avrupa ve Asya’dan ayıran, Tethys Denizinin (5) haliçlerinde (estuaries) bulunduğu kaydedilmektedir. Türün doğal yayılış alanları: Kuzey Yarıkürede Karadeniz ve Hazar Denizi ile Aral Gölü havzaları ve bunlarla ilişkili haliçler, kıyısal sular, tatlı su gölleri, baraj gölleri ve ırmaklardır. Türkiye de doğal yayılış alanları içinde yer almaktadır. D . polymorpha’nın 1700 yılının sonlarına kadar denizlerde yaşadığı, daha sonra tatlı sulara geçtiği ve Avrupa’ya yayılışının 18. yüzyıldan bu yana sürdüğü kaydedilmektedir. D. polymorpha, İngiltere’de 1824’te saptanmış daha sonra Danimarka, İsveç, Finlandiya, İrlanda, İtalya ve Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Midye Kuzey Amerika’da Great Lakes Bölgesindeki St. Clair Gölünde 1988’de bulunmuş, havzadaki tüm göller ve Misisippi ırmağına bulaşarak, güneyde Misisippi Deltasına ulaşmıştır. Dreissena türlerinin yayılış alanlarının genişlemesinde en önemli etkenin, deniz ulaşımı ve teknelerin sintine sularını bulaşık olmayan alanlara boşaltmaları olduğu, kabul edilmektedir” (Orlova and Nalepa, 2001). “Yayılışı sağlayan doğal ya da insan kaynaklı diğer etkenler: Teknelerle taşınan su bitkileri, su akıntıları, göçmen su kuşları ve kerevitler olarak” kaydedilmektedir (ZMIS,2001). İngiltere’de 1824 yılında saptanan midyenin, Avrupa ve Amerika arasındaki yoğun ticari tekne ulaşımına rağmen Kuzey Amerika’ya 164 yıl sonra, 1988 yılında bulaşması ilginç bir durum olarak algılanmaktadır. "D. bugensis’in, doğal olarak bulunduğu Karadeniz ve Azak Denizindeki haliçlerden, Ukrayna’daki yapay kanal ve baraj göllerine ilk kez 1960’larda yayıldığı kabul edilmektedir. Tür, bugün Karadeniz havzasındaki ırmaklar ve yapay göllerde yaygındır. Volga Irmağı ve deltası ile Hazar Denizinin kuzey kıyılarında da D. polymorpha ile birlikte bulunmaktadır. 1989 yılında Kuzey Amerika’da da D. polymorpha ile birlikte bulunduğu saptanmıştır"(Orlova and Nalepa, 2001). Türkiye’deki Yayılış Alanları Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunuşu ile ilgili kayıtlar çok eski yıllara dayanmaktadır. Geldiay ve Bilgin (1973) : Blanckenhern (1897)'e atfen Dreissena chanteri Loc.’nin Hatay ili Asi Irmağı’nda; Germain (1936)’ya atfen Dreissena lacunosa Bourg., D.gallandi Bourg., D.hermosa Bourg. ve D. anatolica Bourg türlerinin Bursa çevresinde; D.bourguignati Locard’ın Suriye’de, D.bourguignati Locard, D.siouffi Bourg. ve D. elongata Bourg.’un Mezopotamya’da bulunduğunu, ancak farklı türler olarak kaydedilen tüm bu türlerin, D.polymorpha’nın çeşit ya da coğrafi ırkları olabileceğini, türün D.polymorpha olduğu kanısının yaygın olduğunu kaydetmektedirler. Şeşen (2001)(6), 1986-1988 döneminde Antakya ve Adana yörelerinde yapılan çalışmalarda Asi Irmağı, Antakya ve Samandağ ilçesinde daha önceki yıllarda Suriye’den de toplanmış olan Dreissena bourguignati Locard türünün bulunduğunu, bölgedeki diğer bivalve türlerinin Unio sp., Potamida littoralis, Leguminaia wheatleyi, Pisidium sp., Corbicula fluminalis (Seyhan ve Ceyhan Irmakları, Reyhanlı, Kırıkhan ve Samandağ ilçeleri) olduğunu; 1989-1992 döneminde Şanlıurfa, Diyarbakır ve Mardin yörelerinde yapılan çalışmalarda Dreissena türlerine rastlanmadığını, Dicle Irmağında Unio sp., Anadonta piscinalis, Leguminaia wheatleyi; Ceylanpınar Habur Çayı, Nusaybin Çağ Çağ suyu ve Siverek’te Corbicula fluminalis bulunduğunu, yöredeki diğer türlerin Sphaerium corneum ve Pisidium olduğunu bildirmiştir. Geldiay ve Bilgin (1973)’e göre, D.polymorpha’nın Türkiye’de bulunduğu yerler: Eğirdir, Kovada, Beyşehir ve Sapanca Gölleridir. Burdur Gölünde ise gölün kuzey kıyılarından sadece aşınmış kabukları toplanabilmiştir. Baykal (1960)’a göre ise Burdur Gölünde D.bouldrourensis d’Arch türünün fosilleri bulunmaktadır. Yıldırım ve Şeşen (1994), Burdur ve Isparta çevresindeki 58 tatlı su habitatında yapılan araştırmalarda 4 adet bivalve türü (D. polymorpha, D.bouldrourensis, Pisidium ve Anadonta cygnaea) saptandığını; D.polymorpha’nın Burdur, Yarışlı, Eğirdir ve Kovada Göllerinde; D. bouldrourensis Fischer’in Burdur ve Yarışlı Göllerinde bulunduğunu kaydetmektedirler. 1997 yılından bu yana Atatürk Barajı ve HES’te sorun yaratan midye türü de, D. polymorpha olarak tanılanmıştır. Aynı tür, Fırat Irmağı ile Fırat Havzasındaki tüm baraj göllerinde de (Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış) bulunmaktadır. Türün Terkos Gölü (7) ve Bolu Gölköy Baraj Gölü (8) ve DSİ Su Ürünleri Üretim İstasyonuhavuzları ile Sakarya havzasındaki Poyrazlar, Taşkısığı, Akgöl ve Acarlar Göllerinde de yaygın olduğu(9) bildirilmiştir. 2001 yılında yapılan çalışmalarda Zebra midyenin Kızılırmak üzerindeki Kesikköprü , Hirfanlı (Ankara) ve Derbent Baraj Gölleri (Samsun) ile Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde (Sivas) bulunduğu saptanmıştır. Midyenin Kesikköprü Barajının menbaındaki Kapulukaya Baraj Gölünde de bulunduğu bildirilmiştir. Anonymous (2001 a), tuzluluğun binde 4 olduğu 1980’li yıllarda Bafa Gölünde bulunan Zebra midyenin, son yıllarda tuzluluğun binde 14’e yükselmesi sonucunda yok olduğunu kaydetmektedir. Bafa Gölünden 2001 yılında toplanan örneklerin, tuzlu sularda yaşayan midye türlerinden Mytilaster minimus olduğu saptanmıştır (10). Güneydoğu Anadolu’da daha önce saptanmış olan Corbicula fluminea (Müller, 1774) (Eş adı: Corbicula fluminalis) (Bivalvia: Corbiculidae)’nın da, Fırat havzasında bulunması olasıdır. 2002 yılında Akdeniz Bölgesinde yapılan çalışmalarda: D. polymorpha’nın Seyhan Havzasında Seyhan, Çatalan ve Ceyhan Havzasında Aslantaj Baraj Göllerinde bulunduğu saptanmıştır (11). D. polymorpha ve Corbicula fluminea'nın Türkiye’de saptandığı yerler Resim 2.7‘de gösterilmiştir. Atatürk ve Birecik Baraj ve HES’lerinde midye sorunları oluşması üzerine, midyelerin Atatürk Baraj Gölüne su sporları amacıyla getirilen tekneler aracılığıyla bulaşmış olabileceği düşünülmüştür (Zapletal and Hengirmen, 2001). Ancak Türkiye’nin Tethys Denizi’nin yayıldığı alan ile midyenin doğal olarak bulunduğu alanlarda yer alması (Resim 2.4), Çanakkale’de Yapıldak mevkiinde neojen tabakaları içinde fosil olarak bulunması, ülkemizde ilk kez 1897’ler de saptanmış olması (Geldiay ve Bilgin, 1973), 1964’te Kovada I ve daha sonra Kovada II Santrallarında sorun yaratması, 2001’de Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde de (Sivas) yoğun olarak görülmesi, yerli tür (native species) olduğunu kanıtlamaktadır. Şeşen (2001)(12) tarafından yapılan araştırmalarda DicleHavzasında bulunmadığının belirtilmesi, türün Türkiye’deki yayılış alanlarının da genişleme eğilimindeolduğu biçiminde algılanmaktadır. Bobat, Hengirmen and Zapletal (2001 a,b)’de de belirtildiği üzere, D. polymorpha’nın sorun yaratacak yoğunluklara ulaşması, doğal göllerde yapılan tesisler ile akarsularda yapılan barajlar sonucunda akar su düzeninden durgun su düzenine geçilmesi ve uygun tutunma yerlerinin oluşmasından kaynaklanmaktadır. Türkiyede’de bulunan Dreissena türünün: D. polymorpha (Pallas) olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunduğu yerler ile ilgili kayıtların yetersiz olduğu ve öncelikliolarak inşa edilmiş olan baraj ve HES’lerde incelemeler yapılarak, yayılış ve sorun oluşturduğu alanlarınbelirlenmesi, proje aşamasında bulunan baraj ve HES’lerin inşa edilecekleri akarsu havzalarında bulunupbulunmadığının araştırılması, ayrıca daha önce saptandığı bildirilen türlerin revizyonunun yapılmasıgerektiği düşünülmektedir. A.B.D.’nde kirlenme sorunları oluşturan Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de daha önce Seyhan ve Ceyhan Irmakları ile Habur Çayı ve Çağ Çağ suyunda saptandığı bildirilmektedir (Şeşen, 2001)( 12) Corbicula fluminea’nın doğal yayılış alanları Güneydoğu Asya olarak kaydedilmekte, midyenin palearctic, nearctic, oriental ve neotropical bölgelere yayıldığı, kuzey yarıkürede 40 derece enlemin güneyindeki alanlarda bulunduğu, A.B.D.’ine 1900’lerde bulaştığı, güç santrallerinde sorun yarattığı ve neden olduğu zararların 1 milyar dolar/yıl olarak hesaplandığı kaydedilmektedir [Naumann, 2001; ZMIS,2001; Anonymous,2001 h) Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de saptandığı Seyhan ve Ceyhan Havzası baraj ve HES’ lerinde sorun yarattığı konusunda kayıt bulunmamaktadır. Sorun yaratan midye türlerinin saptandığı yerlerin belirlenmesi, midye bulaşmalarına karşı koruyucu önlemler alınması açısından büyük önem taşımaktadır. Devamı İçin www.dsi.gov.tr/docs/yayinlarimiz/hidroel...r%C4%B1.pdf?sfvrsn=4

http://www.biyologlar.com/midye-kalp-midyesi-deniz-salyangozunun-ozellikleri

Çevresel kanserojen maddeler ve insan sağlığına etkileri

Çeşitli çevresel faktörler insan sağlığı için ciddi bir risk oluşturabilir. Belli çevresel ve mesleksel kirleticilere maruz kalınmasının kansere yakalanma riskini arttıdığını gösteren çok sayıda kanıt vardır. Bunlara örnek olarak (ki bunlarla sınırlı değildir) aşağıdakileri sıralayabiliriz: İçme suyu’nun kirlenmesi Su yaşamı sürdürebilmek için gereklidir. Düşük su kalitesi insan sağlığı için büyük tehdit oluşturur. 2004 yılı verilerine göre ishalli hastalıklar her yıl tek başına 1.8 milyon ölüm vakasından sorumludur. Çeşitli mikrobiyal, kimyasal ve radyolojik faktörler (radon gibi doğal radyonüklidler) su kalitesinin düşmesinde rol oynamaktadır. Hava Kirliliği Kirli hava, her yıl dünya çapında tahmini 3,1 milyon ölüm olayından sorumludur. Hava kirletici etmenler ile solunum yolu enfeksiyonları, kalp damar hastalıkları, akciğer kanseri ve diğer başka hastalıklar arasında bir dizi bağlantı bulunmaktadır. Kimyasal maddeler (asbest gibi) Asbest maruziyeti çoğunlukla çalışma ortamında bulunan asbest liflerinin solunması yoluyla gerçekleşir, ama aynı zamanda asbest içeren binalarda ve evlerde, asbest fabrikalarınında asbestli havanın solunması ile de olur. Bugün, dünya üzerinde yaklaşık 125 milyon kişi işyerlerinde asbeste maruz kalmaktadır. Asbest solunması akciğer kanseri, mezotelyoma, gırtak, yumurtalık kanserlerine ve asbestosis’e (akciğer fibrozis) neden olur. 2004 yılında, iş yerinde maruz kalınan asbest ile ilişkili akciğer kanseri, mezotelyoma ve asbetosis hastalıklarından 107.000’i ölümle sonuçlandı. Bunun yanı sıra mesleki maruziyet dışında asbestle ilgili her yıl birkaç bin ölüm vakası gerçekleşmektedir. Gıda kimyasalları (dioksin gibi) Dioksin ve dioksin benzeri maddelerin, insanın gelişimsel ve nörogelişimsel, tiroid ve steroid hormonları ile üreme gibi pek çok vücut fonksiyonu üzerinde birtakım toksik etkilerine neden olmaktadır. Iyonlaştırıcı radon radyasyonu Radon, yeraltı ve yerüstü sulardan yayılan, çevresel radyoaktiviteye en önemli kaynak olduğunu kabul ettiğimiz bir doğal gaz türüdür. Açık havada genellikle oldukça düşük konsantrasyonda bulunurken, evlerde daha yüksek düzeylere ulaşabilrmektedir. Radon maruziyeti sigaradan sonra akciğer kanserinin ikinci önde gelen nedenidir. ABD'de, yıllık toplam 160.000’i bulan akciğer kanseri ölümlerinden yaklaşık 21.000’i radon radyasyonu ile ilişkilidir (US EPA, 2003). www.dunyakansergunu.org Kanserojen maddeler Doğal kanserojenler Kanserojen maddeler kanser riskini artırabilir. Dört grup kanserojen madde vardır. Doğal kanserojenler Yemek hazırlama esnasında oluşan kanserojenler Yemeklere eklenen koruyucu ve renklendiriciler Bazı maddeler vücutta kanserojene dönüşebilir Doğal kanserojenler Buna örnek aflatoksindir, mantar tarafından üretilen bir mikotoksindir. Tahıl ve kabuklu yiyecekler mantar tarafından bulaşabilir, aflatoksin adı verilen kimyasallar üretebilir. Afrika’da ve Uzak Doğuda karaciğer kanserine sebep olduğu bilinmektedir, özellikle hepatit virüsü taşıyan insanlarda görülür. Yemek hazırlama esnasında oluşan kanserojenler Poliklik hidrokarbonlar, benzopyrene gibi, açık havada barbekü sırasında şekillenir. Bu poliklik hidrokarbonlar aynı zamanda akciğer kanserine yol açan sigaranın içindeki ana unsurlardan biridir. Geleneksel olarak çok fazla kızartılan yada ızgara yapılan etler, meme kanseri, distal kolon, prostat ve pankreas kanseri riskini artırır. Çoğu araştırma göstermiştirki kızarmış veya ızgara yapılarak yenilen et kolon ve meme kanseri riskini 2 kattan daha fazla artırmaktadır. Bunun gibi 20’den fazla kimyasal tanımlanmıştır. Şimdi oldukça küçük miktarlardadırlar, fakat hareketleri ilerlermektedir, etkisi hayvan ve insan çalışmalarında enerjilerinin %30-40’ı kadarında nasır ve aspur yağı gibi doymamış yağlarla n-6 birleşmektedir.Düşük yağ alımı, enerjinin %15-22’si bu gibi etkiler yüzünden çarpıcı bir şekilde düşmektedir. Yemeklere eklenen koruyucu ve renklendiriciler Yemek renklendiriciler yemeğin cazibesini artırmak için eklenir, fakat sağlığımız için iyi bir şey değildir. Mesela sarı renkli tereyağı. Yapay tatlandırıcılar (sakarin gibi) ve nitrosamin üreten koruyucular mesane ve mide kanserine yol açmaktadır. Bazı maddeler vücutta kanserojene dönüşebilir Nitrosamin sodyum nitritten oluşmaktadır. Sodyum nitrit içtiğimiz suda ve sebzelerde bulunmaktadır. Çevresel Faktörler ve Kanser Yapılan araştırmalara göre insanda görülen kanserlerin önemli sayılabilecek bir bölümü çevresel faktörlerin etkisi ile ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu faktörler yeterince kontrol edilebilirse kanserlerin önemli bir bölümünün önlenebileceği söylenebilir. Kansere neden olabilecek çevresel faktörler içinde en önemli olanları yaşam tarzı, radyasyonla karşılaşma, infeksiyona neden olan ajanlar ile hava, su ve toprakta bulunan bazı maddeler olarak sıralanabilir. Diyet, tütün, alkol kullanımı, fazla kilo (obezite) ve fiziksel inaktivite yaşam tarzının en önemli alt birimleridir. Geçmiş yıllarda yapılan ve günümüzde de geçerliliğini koruyan araştırmalar, tütün ve radyasyonun kansere neden olduğunu açık bir şekilde ortaya koymuştur. Ancak yukarıda belirtilen diğer faktörlerden bir kısmı için aynı yargıya varılamadığı da bir gerçektir. Bunun nedeni bu faktörlerle ilgili yapılacak olan araştırmaların fazla karmaşık olmasıdır. Bu karmaşanın ilk örneği diyetin kanser gelişmesi üzerindeki etkileridir. Bu konu araştırılırken bireylerin yaşamı boyunca kullandığı diyetin tam olarak bilinmesi ve diğer kanserojen faktörlerle karşılaşıp karşılaşmadığının tam olarak saptanması önem kazanır ve bu bireylerin uzun bir dönemde izlenmelerini gerektirir. Günümüzde geliştirilen sorgulama teknikleri ve moleküler düzeydeki bazı değişkenlerin saptanabilmesi önemli ipuçları vermesine karşın bu konuda doğru bir yol haritasının çıkarılması halen çok güçtür. İkinci örnek günlük yaşamda kullanılan çeşitli kimyasal maddelerlerin kanser gelişmesi üzerindeki etkileridir. Amerika birleşik devletlerinde yaklaşık 100.000 kimyasal madde çeşitli nedenlerle günlük yaşamda kullanılmakta ve her yıl bu sayı artmaktadır. Ancak bunların çok azı şüpheli bulunarak test edilebilmektedir. Bunların bir kısmının gerçekten zararlı olduğu ileri sürülürken bir kısmının ise kanser nedeni olabilecek maddeleri kontrol edebildiği de belirtilmektedir. Diğer yandan bu maddelerin hangi mekanizma ile kansere neden olduğunun araştırılması yöntemi de önem kazanmaktadır. Bu maddelerden bir kısmı genetik yapıyı değiştirirken diğer bir kısmı vücudun savunma sistemini etkileyerek kansere neden olabilmektedir. Dolayısıyla bir yöntemle yapılan bir testin negatif çıkması o maddenin kanserojen olmadığını göstermeyebilir. Bunu tersi de doğrudur. Ayrıca hayvan deneylerinde kansere yol açmadığı görülen bir maddenin insan da kansere yol açmayacağını ileri sürmek çok akılcı olmaz. Tüm bu açmazlara karşın günümüze değin elde edilen veriler ışığında bazı önermeler gündeme getirilebilir. Bu yazıda diyet üzerinde durulacaktır. Gelişmiş ülkelerde kansere bağlı ölümlerin %10-30’unda sağlıksız diyetin rolü olduğu tahmin edilmektedir. Ancak yukarıda da değinildiği gibi tek bir yiyeceğin kanser üzerindeki etkisinin belirlenmesi çok zordur. Dolayısıyla aşağıda bazı bilimsel verilerden elde edilen bilgilere yer verilecektir. Kırmızı et ve çeşitli işlemlerden geçirilen etler: Yapılan çalışmalara göre günde 2 kez 80gr kırmızı et tüketen bireylerde kalın bağırsak kanseri gelişme riski günde 20gr kırmızı et tüketen bireylere göre 3 kat daha fazladır. Benzer şekilde günde 100gr’dan fazla kırmızı et tüketen bireylerde mide kanseri gelişme riskinin daha fazla olduğu ileri sürülmektedir. Bu tür yiyeceklerde bulunan ve “hem” adı verilen yapılar bağırsaklarda bakterilerin etkisi ile kanserojen olabilen diğer kimyasal ürünlere dönüşebilmektedir. “Hem” ve bu kimyasal ürünler bağırsakların iç örtüsüne etki ederek kansere kadar giden süreci başlatabilirler. Beyaz ette “hem” yapısı daha az olduğundan bireylerin daha fazla beyaz et tüketmeleri önerisi bu özellikten kaynaklanmaktadır. Diğer yandan etin pişirilme şekli de önemlidir. Kızartma ve ızgara ile yüksek sıcaklıkta pişirilen etlerde açığa çıkan kimyasal maddeler hücrenin DNA yapısını değiştirebilir. Benzer şekilde sucuk, sosis gibi çeşitli işlemlerden geçirilerek elde edilen etler fazla miktarda nitrit adlı kimyasal madde içermektedir. Yapılan çalışmalarda yüksek oranda “nitrit” içeren yiyeceklerin mide kanseri riskini arttırdığı gösterilmiştir. Bu nedenle günümüzde marketlerde satılan yiyeceklerin bir kısmında katkı maddesi içermediği belirtilmektedir. Balık: Kesin olmakla beraber günde 80gr balık yiyen bireylerde bağırsak kanseri gelişme riski haftada birden az balık yiyen bireylere göre 3 kat daha azdır. Tam olarak kanıtlanmamış olmamakla beraber bunun nedeni balıklarda omega 3 yağ asidinin fazla olması ve balık etinin beyaz et olarak kabul edilmesidir. Lifli yiyecekler: Çalışmaların yapıldığı ülkelere göre değişmekle birlikte fazla lifli yiyecek tüketen ülkelerde özellikle kalın bağırsak kanserlerinin daha az ortaya çıktığı belirtilmektedir. Bağırsaklardaki bakteriler lifli yiyeceklerden bir çok kimyasal yapının açığa çıkmasına neden olurlar. Bunlardan “bütirat” adı verilen kimyasal yapı bağırsaklarda kanser oluşmasını engeller. Ayrıca lifli yiyecekler bağırsak hareketlerini arttırarak bir çok zararlı maddenin bağırsak ile temas süresini kısaltarak bağırsak iç örtüsünün olumsuz yönde etkilenmesini önler. Sebze ve meyva: Günde 5 porsiyon sebze ve meyva tüketen bireylerde ağız, yemek borusu, akciğer, mide, meme, prostat ve böbrek kanserlerinin daha az görüldüğü öne sürülmektedir. Bu bağlamda yeterli sebze ve meyva tüketen bireylerde ağız ve yemek borusu kanserinin üçte bir, akciğer kanserinin ise dörtte bir oranda daha az görüldüğü belirtilmektedir. Bunun nedeni sebze ve meyvaların çok yüksek oranda besleyici madde içermesinden kaynaklanmaktadır. Bu maddeler bir yandan kanser riskini azaltabilirken diğer yandan kalp hastalıkları ve diyabet gibi diğer hastalıkların ortaya çıkma riskini de azaltabilmektedir. Ancak bu maddelerden yeterince faydalanabilmek için her renkteki sebze ve meyvaların aynı oranlarda tüketilmesi gerekmektedir. Bir porsiyon sebze ya da meyva yaklaşık 80gr sebze ya da meyvaya karşılık gelir. Örneğin bir potakal veya bir elma ya da haşlanmış 2 servis kaşığı brokoli veya havuç bir porsiyon olarak kabul edilir. Diğer yandan sebze ve meyvalardaki besleyici maddeleri içeren ilaç şeklindeki destekleyicilerin bu konuda yeterli etkisi olmadığı da bilinmektedir. Sebze ve meyvaların bir diğer faydası fazla lif içermeleridir. Bu konuya yukarıda değinilmişti. Tuz: Yemeklere fazla tuz katılması ya da tuzda saklanan yiyeceklerin fazla tüketilmesi mide kanseri riskini arttırabilmektedir. Japonya’da mide kanserinin fazla görülmesi bununla ilişkilendirilmiştir. Tuz bir yandan mide iç örtüsünü tahriş ederken diğer yandan midede bulunabilen H. Pilori adlı bakteri ile ilişkiye girererek mide kanserine giden süreci başlatabilmektedir. Diğer yandan fazla tuz kalp-damar hastalıkları üzerinde de olumsuz etkiye sahiptir. Yağlar: Normal şartlarda günlük toplam kalori gereksinimin en fazla %30’u yağlardan karşılanmalıdır. Örneğin günde 2100 kalori alması gereken bir bireyin tüketeceği yağ miktarı yaklaşık 75gr’dan daha az olmalıdır. Daha fazla yağ tüketilmesi çeşitli sorunlara yol açmaktadır. Kanser açısından bakıldığında meme, kalın bağırsak, ve prostat kanseri başta olmak üzere pankreas, over ve rahim kanserlerinin fazla yağ tüketen bireylerde daha fazla görüldüğü ve bunun tüketilen yağ çeşidi ile ilgili olmadığı ileri sürülmektedir. Bununla birlikte menapoza girmiş kadınların doymuş yağları (katı yağ), doymamış yağlardan (sıvı yağ) daha fazla kullanması meme kanseri riskini arttırdığı belirtilmektedir. Sonuç olarak yukarıda verilen bilgiler ışığında dengeli beslenmenin başta kanser olmak üzere bir çok hastalığı önleyebileceği söylenebilir. tiroidhastaliklaritedavisi.com KANSER VE KANSEROJEN MADDELER Hücre muazzam bir matematiksel programla dizayn edilmiş biyolojik bir enformasyon fabrikasıdır. Nitekim kazaen bir parmağımız ya da vücudumuzun herhangi bir yeri kanadığında o bölgede hızla bölünüp çoğalabilen hücreler arızalı olan kısmı tamir edebiliyor. Ne zaman ki iyileşme sağlanır, o zaman görevlerinin bittiğine dair talimat gelmesiyle birlikte çoğalmaları durdurulur. Böylece yeni hücreler ile aralarında denge sağlanmış olur. Fakat hücre âleminde istisnai bir durum var ki, o da kanser hücreleridir. Çünkü bu hücreler talimat filan dinlemezler, bölünmeye ve çoğalmaya ara vermeksizin devam edip habire etrafına zarar vermekteler. Malumunuz daha düne kadar hücreyi kompleks bir moleküler yığınından ibaret bir donanım sanıyorduk. Ta ki çağımızın baş ağrısı amansız hastalık(kanser) çıkana kadar bu bilgilerle oyalandık durduk. Derken bu amansız hastalığı yenme adına hücre ile ilgili çalışmalar hız kazanıp söz konusu mikro âlemin sıradan bir moleküler yığınlardan ibaret olmadığını anlamış olduk. Hatta hücrenin içerisine daldıkça matematiksel şah eser bir kod dünyası ile karşı karşıya kaldığımızı fark ediverdik. Öyle ki DNA yapısının keşfiyle birlikte hiçbir hücrenin kendi diriliş şifresini değiştirmediği, genetik kodlarına itaatkâr kaldığı gerçeği ile yüzleşiverdik. Zira doku hiyerarşisi gereği hücreler arasında mükemmel bir işbirliği esastır. Ancak bu düzene uymayan bir tek hücre tipi var ki o da hepimizin bildiği kanser hücresinden başkası değildir. Bu yüzden kanser hücreleri yaramaz asi evlat rolünde gayrinizamî bir yol takip ettiğinden ona anarşist gözüyle bakılmaktadır. Kanser hücresinin bağımsız olarak sergilediği bu isyankâr tavır yine de tam manasıyla kendisini özgür kılamamakta, sadece yaptığı tahribat bulunduğu dokuya zarar vermekle sınırlı kalmaktadır. Tabi bu bir kazanç sayılırsa. Oysa doku hayatı ortak yaşamayı gerektirir. Dolayısıyla bu birlikteliğin dışında bir eylem hoş karşılanmaz. Bu arada özellikle T- lenfositler kurulu bir sistemin tamamını kanser hücresinin keyfi çıkarları uğruna terk ettirmez, dahası onun emrine teslim etmemek için sonuna kadar direnir de. Böylece T-Lenfositler sayesinde birçok insan bilmediği nice kanser cinsini bertaraf etmiş olur, ama bundan birçoğumuz bihaberizdir. Demek ki kanser organizma içerisinde bir takım hücrelerin anormal büyümesi, hücre sitoplâzmasının azalması, hücre çekirdeğinde birden fazla çekirdeğin türemesi, hücre zarının seçicilik özelliğinin yitirmesi ve genetik şifrelerde bozulma hallerinin görülmesi gibi birtakım genel sapmalarla kendi damgasını vurabiliyor. Bu nedenle kendileri hücre anarşisti olarak nitelendirilir. Şurası muhakkak, bir hücrenin normal şartlarda bölünmesiyle gerçekleştirdiği çoğalma ile kanserli dokuların (tümörlü dokular) çoğalması aynı şeyler değildir. Çünkü normal şartlarda bölünerek çoğalan hücrelere ait dokularda nizami hayat söz konusu iken kanserli hücrelerin istila ettiği dokularda sancı ve anormal bozulma vardır. Bu yüzden sıhhatli dokularla anormal dokular birbirinden düzen bakımdan farklıdırlar. Hele kanser hücresi bir organa sıçramaya dursun, bir anda vücudun kontrol mekanizmalarına aldırış etmeksizin durdurulması imkânsız ur'a dönüşmektedir. Hatta bu ur'un yayılmayla birlikte hücrenin ortak kompüter programı altüst olabiliyor. Dolayısıyla kanser hücresinin başıboş bir şekilde büyümesinin matematik programla ilgisinin olduğu ihtimalini hesaba katmakta yarar vardır. Belli ki bir anormal plan ve hesabın gereği kanser hücreleri hızını alamayıp sapkın bölünmeler neticesinde süratle metastaz yapıp diğer dokulara sıçrayabiliyor. Mesela bir kanser hücresi incelendiğinde DNA ve RNA’ların anormal fonksiyon icra ettikleri gözlenir. Bir başka ifadeyle kanser hücreleri bazı genlerin çalışmalarını durdurarak hatalı genlerin çalışmalarına fırsat verebiliyor. Ayrıca kromozomlar iki kutupta toplanması gerekirken üç kutuplu halde toplanırlar. Dahası çekirdekler anormal derecede bir yandan büyürken çekirdekçik ise tam tersi eriyip genetik kodları işlemez hale getirebiliyor. Aslında normal bir hücre bölünmesinde olduğu gibi kanser hücrelerinin de mitoz bölünmeyle iki eşit hücre meydana getirmesi beklenir. Tabi bu boşa bir bekleyiştir. Çünkü kanser hücresi normal hücrenin tam aksine hareket ederek arızalı diyebileceğimiz biri büyük, diğeri küçük ölü hücre olarak sahne almaktadır. O halde T-Lenfositlerin saldığı toksinler karaciğerde imal edildiğinden bu organın sıhhatli olarak korunmasında sayısız faydalar var elbet. Ancak kanser hücresi bir şekilde kemik iliğinden yol alıp kan vasıtasıyla metastaz yapıp akciğere ya da karaciğere yerleştiyse akabinde vücut hem hızla bölünüp çoğalabilen, hem de bölünmeksizin hızla çoğalabilen hücrelerin istilasına uğrayacaktır. Artık bu noktada yapılacak bir şey kalmadığından kanser hücreleri ister istemez itaat etmeyip kendi başına buyruk hareket edeceklerdir. Kelimenin tam anlamıyla adeta isyankâr bir grup olarak etrafa dehşet saçacaklardır. Bu arada kansere neden olan bir takım görüşler mevcut olup, bu konuda kimileri değişikliğe uğrayıp arızalı hale gelen kromozomun bölünürken kanser hücresine dönüştüğünü savunurken, kimileri hücre zarı ya da endoplazmik retikulumda cereyan eden bir takım arızalara (defektlere) veya DNA ve RNA’ya kadar sirayet etmiş bir takım denge bozukluğuna bağlamaktadır. Hakeza kimileri mitokondrilerin bünyesinde teşekkül etmiş bir anomalinin ribozomlara taşınmasıyla birlikte protein zincirlerinde yanlış eşleşmelerin yol açtığı bozulmalara, kimileri de dış kaynaklı virüslerin, kronik iltihapların, bazı fiziki ajanların (röntgen, ultraviyole ve x ışınları) neden olabileceğini ileri sürmektedir. Kansere neden olan tartışmalar devam ede dursun bu arada genel kanaat en çok kimyasal ajanların kanser oluşumunda birinci etken kaynak olduğu yönündedir. O halde bazı kanserojen maddeleri şöyle sıralayabiliriz: Karbontetraklorür- Kuru temizlemede kullanılan bir kanserojen maddedir. Dioksan- Kozmatik sanayii ve deoderan da kullanılır. Benzidin- Boya yapımı ve plastik sanayinde kullanılıp mesane kanseri yaptığı düşünülmektedir. Ayrıca plastik petro kimya sanayinde eritici olarak kullanılan vinil klorür ve anilin boyaları da kanserojen maddelerden sayılmaktadır. Naftilamin-Cam sanayii ve ağartıcılıkta kullanılır. Ayrıca gözlük camı kesiminde kullanılıp deri yoluyla geçebiliyor. Yine nükleer sanayinde önemli madde olan benzil oksitte kanserojen sayılıp bazı cins camlarda mevcuttur. Floranilasetilamin-Yem depolamada kullanılır. Özellikle otçul formları yok edici bir maddedir. Dimetil fenilizoanilin-Gıda renklendirici olarak kullanılır. Nitrozoaminler- Insectısıt maddeler (böcek öldürücü ilaçlar) ve yağlayıcı bileşiklerde kullanılır. Benzpyrene- Katran, is, sigara ve kömür dumanında bulunur. Zaten karsinojenler genellikle sigara ziftine benzer yapıda olup hidrokarbonlar olarak sahne almaktadır. İlk defa İngiltere’de baca temizleyici çalışanlarında cilt kanserine rastlanması katranı ilgi odağı haline getirmiştir. Hakeza sigara zifiri de katran içermektedir. Dolayısıyla nikotin maddesinin tek başına kansere yol açtığı söylenemez. Buna rağmen şurası bir gerçek hala kamuoyunda sigara kanserin tek müsebbibi lider gözüyle bakılıp günah keçisi ilan edilmiş durumda. Oysa sigara kanser üreten faktör olmayıp sadece kanser eğilimini tetikleyici rol oynamaktadır. Kansere kanserojen maddelerin yanı sıra kromozom defektleri, genler üzerindeki birtakım arızalar, genetik şifrelerin silinmesi, kromozom sayısı değişmeleri gibi anormalliklerin neden olabileceğini de hesaba katmak gerekir. DDT- Böcek öldürücü diye bilinen bu ilacın hücre içerisinde DNA ve RNA spiral merdiven basamaklarına olumsuz etki sonucu genetik kartların bozulmasına neden olduğundan kanser yapabileceği düşünülmektedir. Tiner- Boyacılıkta inceltici madde olarak kullanılıp hücre içi erime ve lenfosit yapımını durdurucu etkisinden dolayı kanser nedeni olarak sayılmaktadır. Tıpta kullanılan bir takım ilaçlar- Kanser tedavisinde kullanılan ilaçların büyük çoğunluğu kanserojendir. Çünkü kemoterapi (kimyasal tedavi) ilaçlar hücreyi doğrudan tahrip etmektedir. Bu tahrip edici özelliğinden dolayı kanser hücrelerinin tamamının öldürülmesi hedeflenmektedir. Ancak kaş yapayım derken bu arada vücudun normal hücreleri telef olabiliyor. Sakarin- Şeker yerine tatlandırıcı olarak kullanılan sakarinin karaciğere toksik zehir etkisi yaptığı ileri sürülmektedir. Aspestos- Bu tozun akciğer kanserine yol açtığı tahmin edilmektedir. Alkol- Özellikle alkollü içecekler karaciğerin zehir gücünü azaltıcı etken olup zehirli artık maddelerin vücutta birikmesi ihtimalini güçlendirmektedir. Aynı zamanda alkolün yağları eritmesinden dolayı bilhassa yemek borusu ve yutakta kansere neden olduğu tahmin edilmektedir. O halde alkolün karaciğer ve diğer organlar üzerinde kanserojen etki yaptığını asla göz ardı etmemek gerekir. Radyoaktif maddeler- Bilim adamları karanlıkta resim çeken, aynı zamanda hummalı ve görünmeyen bir şey keşfettiklerinde doğrusu çok heyecanlanmışlardı. Belli ki yüz ifadelerinden bunca çabadan sonra bir takım kaya ve kimyasal madde filizlerinden bin bir güçlükle elde ettikleri söz konusu gizemli maddeyi bulduklarına pişman olmamışlardı. Hatta daha sonra bu maddenin sadece kaya ve kimyasal madde içeren filizlere has bir ürün olmayıp elektrik ampulünde gördüklerinde öylesine es geçilebilecek bir madde olmadığını iyice fark etmişlerdir. Dahası söz konusu ürünün bazen elektrik molekülleri tarzı ışık yayıp, maddenin hareket eden görünmez partikülleri şeklinde sahne alan radyasyon olduğu anlaşılmış oldu. Keza bu gizemli maddenin bir kısmı elektrik moleküllerine dönüşebildiği gibi küçük enerji paketleri şeklinde tezahür edebiliyor. Sadece tezahür etmekle kalmıyor farkına bile varmadan vücudumuza sinmektedir. Yani bu radyoaktivite olayı ile etrafa neşredilen alfa parçacıklarının (atom parçacıkları) insan vücuduna girmesiyle çıkması bir olup biyokimyamız bir anda altüst olabiliyor. Bundan öte hücrelerimizin ana kumandası DNA molekülleri üzerinde de değişikliklere neden olmasıyla birlikte vücudun savunma sistemini çökertip kansere yol açabiliyor. Kelimenin tam anlamıyla radyasyonun en küçük dozu bile vücutta çalışan kimyasal maddeleri anormal hallere sokmasının ardından kansere neden olduğu artık bir sır değil. Demek ki; DNA bünyesinde anlık değişikliklerin vuku bulması gen veya gen grubunun gereği gibi çalışamaması anlamına gelmektedir. Bu durum ister istemez radyoaktif maddelerden sızan radyasyonların DNA üzerinde bozulmalara yelken açıp ciddi bir kanser riski doğurmaktadır. Mesela güneşten gelen ultraviyole ışınlarının cilt üzerinde mutagenik etki yapması bunun tipik bir misalidir. Şu da bir gerçek işin ehli bir doktor radyasyon ışınların zararlarına rağmen vücudun hasar görmüş dokulara hedefleyerek kanserli hücreleri kurutup bir anda faydalı bir hale dönüştürebiliyor. Ki; Tıpta bu tür uygulamaya ışın tedavisi denmektedir. Hakeza kırılan kemikler veya bir takım klinik vakalarda röntgen filmi çekilerek bir noktada radyasyon teşhiste avantaj sağlamaktadır. Stres- Stresin hormonal dengeyi bozduğunu, dolayısıyla ruhsal bozuklukların kanseri tetiklediği ileri sürülmektedir. Bu yüzden bir kez daha moral değerlerin ve inanç faktörünün çok önemli bir sermaye olduğunu fark ederiz. Zaten kendi kendine iyileşen kanser vakaları duyduğumuzda anlayın ki o hasta sağlığını kazandığı maneviyatına ve moral çekim alanına borçludur. Çünkü hormonal denge moral ve motivasyonla hayat bulur. Kanser genetik olup olmadığı kesin bilinmese de, ama hormonal ve lenfatik yapının genetik olduğu kesin. Dolayısıyla irsi olan sistemin moral değerlerle güçlendirilmesi şarttır. Görüldüğü üzere kanser hücresine neden olan etkenler mütemadiyen kanser riski doğurmaktadır. Bilhassa kanser hücrelerinin lenfositler tarafından imha edilmesi ister istemez dikkatleri bu hücre üzerine çekmektedir. Dolayısıyla kemik iliğinde yeteri kadar lenfosit üretilmemesi veya dayanıksız zayıf lenfositlerin imal edilmesi kanserle mücadelede başarısız kılmaktadır. Bu yüzden kemik iliğine doğrudan etki yapan ışın, benzol, benzpyrene vs. gibi kanserojen maddelerden uzak kalmalıdır. Nitekim kemik iliğinin sağlıklı lenfosit üretebilmesi için temiz hava ve bitki ağırlıklı ortamlarda yaşamayı tercih etmekte fayda vardır. Hatta sadece kemik iliği değil, vücudun kimya fabrikası olan karaciğer organımıza da göz bebeğimiz gibi bakmalı. Çünkü karaciğerimiz ne kadar sağlıklı ise kanserojen zehirli maddeleri bertaraf edecek güç var demektir. Bir insan düşünün ki kansere yakalansa bile karaciğer kuvvetli ise önemi yok, şunu iyi bilin ki sağlam olan karaciğer dış kaynaklı zehri temizlemesini bilecektir. Madem lenfositler kansere karşı savaşan hücreler olarak adından söz ettiriyor, o halde lenf damarların geçtiği bölgeleri korumamız gerekiyor. Zira birtakım kaza sonucu meydana gelen büyük yanıklar kapansa da deri altında lenf kanallarının işlevsiz hale gelmesi kanser riskini tetikleyebiliyor. Çünkü bu yanık nedbelerde (yanık izleri) kanserle savaşacak lenfositlerin ortamda bulunmaması o bölgeyi kanser hücrenin insafına terk etmek anlamına gelecektir. Dolayısıyla deri deyip geçmemeli. Keza herhangi bir darbenin yol açtığı travmalardan ötürü meydana gelen kemik kanserleri de öyledir. Belli ki travma sonucu o bölgelerde lenf damarlarının tahrip olmasıyla birlikte savunmasız kalacağı muhakkak. Bu arada lenf bezleri merkezlerimizi de unutmamak gerekir. Çünkü isminden belli lenf merkezi. Yani kanser hücrelerinin baş düşmanı olan lenfositlerin konakladığı alanlar olması hasebiyle bu merkezlerin problem yaşamaması icap eder. Mesela herhangi bir iltihabı durumda rastgele antibiyotik kullanımı lenf merkezlerini savunmasız hale getirebiliyor. Bu yüzden bademcik, apandis gibi savunma misyonu yüklenmiş lenf merkezlerini sağlam veya yarı sağlam olduğu halde hemen cerrahi müdahale ile aldırmaya kalkışılmalı. Aksi takdirde o bölgeyi iş göremez hale getireceğinden kanser hücrelerine davetiye çıkarmak demek olacaktır. Ancak mecburi durum veya kronik vaka hale geldiğinde söz konusu lenf merkezleri alınmalıdır. Kanserde risk faktörü her kanser için aynı değildir. Mesela sigara rahim kanseri için risk faktörü değildir, ama akciğer için etken faktördür. Hakeza kirli hava, kronik bronşit ve bronşektazi hastalığı da öyledir. Kadınlarda çocuğuna süt emdirmemek meme kanseri için risk faktörüdür. Yine proaktin hormonunun uzun süre salgılanması, hormonal siklusların bozuk olması ve kiste yol açacak kronik iltihaplanmalar gibi etkenler de risk faktörüdür. Ayrıca sık sık kürtaj yaptırmak, kadınlık hormonların bozuk olması, rahim içi kronik iltihaplar ve o bölgenin devamlı tahriş edilmesi gibi etkenler rahim kanseri için risk faktörüdür. Lenf kanseri için kimyasal üretimin gerçekleştiği alanlar, marangozlukta kullanılan benzol, Tıp alanında veya başka alanlarda sürekli ışına maruz kalmak, hormonal dengesizlikler ve immun bağışıklık sisteminin yetersizliği gibi etkenler risk faktörüdür. Özellikle kanserin yaşlılarda daha sık görülmesi ister istemez bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla ilgili bir durum olma ihtimalini güçlendirmektedir. Çünkü çoğalan kanser hücreleri karşısında savunma sistemi bozulup vücut bir noktada korunaksız kalmaktadır. Çocuk yaştan beri sürekli ilaç almak, özellikle sık sık ateş düşürücü ilaçlara başvurmak bağışıklı sistemini güçsüz kılacağından tüm bu etkenler kan kanseri için risk teşkil etmektedir. Hakeza radyoaktif ışınlar, röntgen ışınları ve çevre kirliliği gibi faktörlerde öyledir. Dolayısıyla bağışıklı sistemini güçlendirmek adına kırsal alanlarda bolca yürüyüş yapmak, mümkünse o bölgelerde ikamet etmek ve doğal yiyeceklerle beslenmek sağlıklı hayat için en doğru yöntem olsa gerektir. Vücudumuzun çalışkan, itaatkâr ve vefakâr akyuvar hücreleri bile bir gün gelip başımıza bela olabiliyor. Yani bilinmeyen bir nedenle ansızın huy değiştirip kendi başına buyruk bir vaziyette çoğalıp gereksiz yere hücrelerin yerini işgal edebiliyor. Böyle bir durumda şekil yapıları anormalleşip miskinleşmiş halde rehavete bürünürler. Artık bu noktadan sonra savaşmak yerine çoğalmayı yeğlerler. Tabii bu arada olan insana oluyor, derken hastanın savunma sisteminin zayıflaması, kan pıhtılaşması, oksijen faaliyetleri gibi birçok vücut fonksiyonlarının hezimete uğramasıyla birlikte lösemi (kan kanseri) olayı kaçınılmaz bir alın yazısına dönüşür. Malum olduğu üzere fazla güneşte kalmak, yukarıda belirttiğimiz yanık nedbeleri veya darbe sonucu meydana gelen birtakım ezilmeler, xeroderme ve keratoz senil türü cilt rahatsızlıkları, röntgen ışınına maruz kalmak gibi etkenlerin her biri cilt kanseri için risk faktörüdür. Mide ve bağırsak kanseri için mide nezlesi (hipertrofik gastrit), bağırsak nezlesi, spazmlar, dengesiz beslenmeler, safra kesesi iltihapları, bayatlamış yiyecek ve içecekler gibi etkenler birer risk faktörüdür. Kanserde erken teşhis çok önemlidir. Her ne kadar insanoğlu kanında taşıdığı lenfositler kadar kanseri anında teşhis edemese de Tıp dünyasının önümüze koyduğu biyopsi metodu ve patolojik teşhis gibi daha nice metotları ihmal etmemek gerekir. Çünkü kanser hastalığı konum itibariyle bulunduğu yere göre gizlenebiliyor. Bu yüzden hemen kendini ele vermekten kurtarabiliyor. Kanser teşhisinde aşırı kanamalar akciğer, rahim, bağırsak ve deri kanseri için bir gösterge olabiliyor. Ağrısız yumrular veya şişlikler ciddi bir kanser emaresi teşkil eder. Zira birçok hastalıklar ağrılı geçtiği halde kanser genel itibariyle başlangıçta ağrısız ilerleyen bir hastalıktır. Yorgunluk, bitkinlik, ateş gibi haller lenf ve kan kanseri belirtisi olarak düşünülüp erken teşhis tanı testlerini ihmal etmemelidir. Zayıflama ise halk arasında kanser belirtisi olarak addedilse de aslında en son aşamada oluşan bir belirtidir. Hematolojik incelemeler sonucunda belirlenen sedimantasyonun (kanın çökme hızının) yüksek olması da kanser emaresi sayılabiliyor. Basit bir öksürük bile solunum yolu, akciğer ve hançere türü kanserlerin habercisi niteliğindedir. Kusma, çift görme, görme bozukluğu veya körlük, baş ağrısı, denge bozukluğu beyin tümörü için birer işaret taşları olabiliyor. İdrar yollarında sürekli kan gelmesi böbrek ve mesane kanserini düşündürebilecek belirti sayılabiliyor. Bu arada terleme deyip geçmemeli, bilhassa lenf kanserlerinde sıkça rastlanılan bir durum olduğundan ihmale gelmez olgu olarak bakmakta yarar var. Anlaşılan bu sıraladığımız unsurlar kanser belirtileri olmakla birlikte illa kanser oldu manasına gelmemelidir. Mesela öksürük, üst solunum yolları enfeksiyonlarına bağlı nükseden bir hastalık türüdür. Dolayısıyla her türlü belirtiyi göz ardı ederek bir çekap yaptırayım demekle işi geçiştiremeyiz. Çünkü kanser check-up'la teşhis edilemez. O halde kanseri teşhisinde kullanılan bazı metotları şöyle sıralayabiliriz: Kan kanseri kemik iliği analizleriyle teşhis edilebiliyor. Lenf kanseri (Lymphoma ve Hodgkin hastalığı) Hemogram (kan sayımı), lam üzerine periferik yayma ile mikroskop altında kan formülü sayımı, sedimantasyon, karaciğer ve dalak sintigrafisi, akciğer röntgeni, elektroforez incelemesi ve biyopsi ile teşhis edilebiliyor. Solunum yolu kanseri (Hançere) için röntgen, tomografi, akciğer sintografisi ve bronkoskobi teşhiste önemli muayene metotları olarak kabul edilir. Meme kanserinde monografi filmi, sonografi (ultrason) ve biyopsi önemli teşhis metotlarıdır. Rahim kanserinde vajen sıvı simiri ( patolojik hücre muayenesi), jinekolojik ve biyopsi muayenesi yöntemi uygulanır. Mide kanseri için röntgen, endoskopi muayenesi, kanda CEA testi, anüsten endoskopi veya rektoskobi muayeneleri teşhis için büyük bir önem arz etmektedir. Yumurtalık ve prostat tümörleri için biyopsi, plasenta tümörü içinse kanda hormon testi yapılarak teşhis edilebiliyor. Böbrek tümörleri için röntgen ve böbrek sintigrafisi iyi bir teşhis araçlarıdır. Beyin tümörleri için kompüter tomografi, aniografi, elektroansefalografi, göç kökü muayenesi teşhiste yardımcı metotlardır. Demek ki CEA ve prolaktin, alfa-fetoprotein (AFP), bilgisayarlı tomografi, sintigrafi ve sonografi muayeneleri her ne kadar pahalı muayene metotları olsa da sağlık için başvurulması gereken ve özellikle erken tanı araçları olması bakımdan önem arz etmektedir. O halde önce erken teşhis sonra tedavi derken, “Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat için yola devam” demeli. Kanser tedavisinde kanserli dokunun kontrolünün yanı sıra metastazın durdurulması veya yok edilmesi hedeflenir. Bu yüzden kanser tedavisi dört ana başlıkta toplanır: Birincisi cerrahi tedavi olup halk arasında her ne kadar “Yaraya neşter atılmaz, yara daha da azar” denilse de bu söz cerrahi yöntemlerin gelişmediği çağlara has söylenilmiş bir söz olduğundan bugünkü kriterler itibarı ile havada kalmaktadır. Belki gereksiz yere biyopsi aldırmalardan kaynaklı birtakım kronik iltihapların gözlemlenmesi bu söylemi haklı kılar gibi gözükse de, bu anlayış genele şamil değildir. Zira cerrahi müdahale son derece titizlikle kanserin yerleştiği alana neşter atılması ile gerçekleşen can simidi bir yöntemdir. Operasyon yapılan bölgeden alınan parçaların patolojik inceleme sonucunda elde edilen değerler normal çıkarsa tedaviye cevap verdiği anlaşılır. Aksi takdirde diğer yöntemlere geçilir. İkinci tedavi yöntemi ise röntgen ışınlarıyla yapılan özellikle kan kanseri, kemik kanseri ve beyin tümörlerinde uygulanan radyoterapi (ışın tedavisi) tedavisidir. Bu ışınların en meşhuru kobalt–60 olup, bundan başka elektron ve nötron tedavi yöntemlerde söz konusudur. Hakeza radyum elementinin saldığı radyoaktif ışınlar da kanser hücrelerinin yok edilmesinde önemli bir etken kaynağıdır. Bilhassa bu yöntemle radyo frekans radyasyonların oluşturduğu ısıyla kanser hücrelerinin zayıflatılması hedeflenmektedir. Böylece ışın tedavisi metodunda normal hücrelerin dayanabileceği, kanser hücrelerinin ise bu ısıya dayanamayacakları noktaya kadar ısı uygulaması yapılmaktadır. Üstelik bu metotla hastanın kemik iliği etkilenmediği gibi saç kaybı da olmamaktadır. Dahası yan etkileri diğerlerine göre çok daha hafif seyretmektedir. Üçüncü tedavi şekli kemoterapi (kimyasal ilaç tedavisi) olup uygulanan yöntemlerin en yaygınıdır. Bu yöntem özellikle kan kanseri, lenf kanseri, plasenta kanseri, Ewing sarkomu gibi kanserlerde başarılı sonuçlar vermektedir. Dördüncü tedavi yöntem ise özellikle lösemi(kemik iliği kanseri), lenf kanseri (BCG-F), cilt kanseri, meme kanseri, kemik kanseri ve mide kanserinde kullanılan immunoterapi tedavi yöntemidir. Ki bu yöntemle kanser hücrelerini verem aşısı örneğinde olduğu gibi vücudun bağışıklık sistemini güçlendirmeye yönelik kanserin (lenfositlere takviye edici kuvvet olarak) mağlup edilmesi hedeflenir. Bu dörtlü tedavi uygulamalarının yanında birtakım yardımcı tedavi metotlarda var elbet. Mesela ağrı tedavisi ağrısı geçmeyen hastalar için kullanılan bir yöntem. Aslında kanser illa da ağrı yapacak diye bir kural yok. Bu tür ağrılar daha çok hastanın son demlerine yakın birtakım zehirlerin hatta tedavide kullanılan kemoterapi ilaçların vücut içerisinde birikmesiyle oluşan zehirlerin toksik tesirinden kaynaklanan ağrılar olarak sahne almaktadır. Velhasıl; kanserden korunmak adına fabrikasyon besin mamullerini terk edip tabii beslenmeye yönelmek, temizlik kurallarına riayet etmek, oksijenli ve bol bitki ağırlıklı çevrede kalmak, sıcaklık değişmelerine paralel uygun giysi giyinmek (soğukta yün sıcakta pamuk tercih edilmeli), risk faktörlerini nazarı itibara almak, her türlü toksik maddelerden kaçınmak, moral tempomuzu yüksek tutmak, maneviyatımızı güçlendirmek veya her şeyden öte Allah'a; “Kahrında hoş lütfünde hoş” diyebilecek yüreğe sahip olmakla sağlıklı hayata kavuşabiliriz ancak. Neden olmasın ki?  

http://www.biyologlar.com/cevresel-kanserojen-maddeler-ve-insan-sagligina-etkileri

Deniz ürünlerindeki ağır metaller ve insan sağlığına etkisi

AĞIR METALLERİN SUDAKİ TOKSİK ETKİLERİ     Elementlerin Fonksiyonları Kültür suyunun iyonik yapısı su hayvanlarının metabolizma prosesleri üzerinde hayati bir rol oynar.Elementlerin elektrokimyasal, katalitik Ve yapısal olmak üzere üç fonksiyonu vardır. Elementler,metabolik enerji kaynağı olarak kullanıldıklarında, elektrokimyasal olarak rol oynarlar. Bütün temelelementler enzim aktivatörleri olarak davranırlar ve biyokimyasal reaksiyonları ayarlamaya yardımederler, işte o zaman katalitik olarak rol oynarlar. Protein ve aminoasitler gibi maddelerin sentezindepek çok element gereklidir. Bu ise elementlerin yapısal fonksiyonudur ve element son ürününvazgeçilmez bileşenidir.Bilinen elementlerin çoğu tabii sularda bulunurlar. Pek çoğunun ölçülebilir etkileri yoktur vemuhtemelen çok önemli değildirler. Verilen bir X elementinin sudaki canlılar için önemi şu faktörlere bağlıdır:  a) Eğer X elementi yoksa organizma büyüyemez ya da hayat çevrimi-ni tamamlayamaz. b ) Başka bir element X in yerini alamaz , c) X organizmanın metabolik fonksiyonlarını direkt olarak etkiler  Elementler hayvanlara iki mekanizma ile girer: basit difüzyon ve aktif olarak alma.Difüzyon olayında bir iyon sudaki yüksek konsantrasyonlu bölgeden hareket ederek daha seyreltikolan hücre sıvısına geçer.Aktif olarak alınmada ise, organizmada bir elementin konsantrasyonu düşünce o element sudanseçimli olarak ekstrakte edilir. Bu olay, temperatüre sıkı sıkıya bağlıdır ve 10 °C lik bir sıcaklık artışıabsorpsiyonu %100 azaltır. Aktif olarak alma, mevcut oksijene de bağlıdır. Solunma engellendiğindeortadan iyonlar aktif olarak alınır.  Elementlerin Toksik Etkileri  Pek azı dışında, saf tuz çözeltileri su hayvanları için toksikür. Deniz suyundaki elementler, ancakiyonlar arası rekabetin tek bir iyonun zehirli etkisini ortadan kaldırdığı dengeli kombinasyonlardabesleyici ve hayatı devam ettirici özelliktedirler. Çok değerli iyonlar iki veya tek değerli iyonlardandaha kolay alınırlar. Bu hem katyon hem de anyonlar için gerçektir.Bir hücre içindeki adsorpsiyon rekabeti aynı özellikteki iyonlar arasında görülür.Örneğin gerçek bir rekabet K ve Rb, Ca2 ve Sr 2 gibi iyonlarda görülür. Bu gibi durumlardaortamdaki bir iyonun fazlalığı diğer iyonun alınmasını azaltır.  Ağır Metallerin Toksik Etkileri  Pb, Hg, Cu, Zn gibi ağır metaller suda çok az miktarlarda bulunurlar. Bunların hepsi su hayvanlarıiçin toksiktir. Çoğu 1 ppm sınırında öldürücüdür.Çinko normal miktarlarda bazı enzimatik fonksiyonlar için gereklidir ve birçok proteinlerde yapıelementi olarak bulunur. Bakır bazı enzimlerde bulunur ve pek çok omurgasızın kan proteinindesolunum pigmenti halinde mevcuttur.Çinko ve bakır özellikle deniz balıklarındaki protozonlardan meydana gelen hastalıkların tedavisindekullanılır. Burada metalin toksik etkileri bir süre sonra CaCO3 ile çökelmeyle giderilir. Çinko ve bakır balıklarda aşırı salgılanmaya neden olur ve balıklara zararlı olan bazı organizmaları öldürürler.Kelatlaşma bakırın balıklara karşı zehirliliğini azaltır. Örneğin sitrik asitle kelatlaşan CuS04 daha aztoksiktir. pH = 6-8.5 arasında kelatlaş-ma bakırın %90 ının suda çözülmüş kalmasını sağlar.Kelatlaşmış bakır, bakırın uzun süre çözülmüş miktarlarda kalması istendiğinde denizde uygulanır.Fakat birçok bakteriler, hastalıktan koruyucu düzeylerde bakıra direnç gösterdiklerinden organikkelatları tedricen bozundururlar. Böylece Cu+2 iyonları karbonat iyonlarıyla birleşerek çöker.Balıklarda görülen ağır metal zehirlenmelerinde bakır, solungaç yüzeylerinde çözünmeyenorganometalik bileşikler oluşturur. Başka bir görüşe göre solungaçlar içindeki proteinler kimyasalbozunmaya uğrar. Ayrıca bakırın, deniz balıklarının kan ve dokularında toplandığı gözlenmiştir.Pb(NO3)2, ZnSO4ve HgCl2 çözeltilerine konmuş bazı tatlı su balıklarında soluma hızının arttığıgörülmüştür. Bu esnada oksijen harcama hızında düşme olur. Artan soluma hızı bakırla muameleedilmiş sulardaki balıklarda gözlenir.Ağır metaller solungaç üzerine çökerler ve salgıyı pıhtılaştırırlar. Böylece Oksijen alınma zorlaşır.  Metal Zehirlenmesine Etki Eden Faktörler  Ağır metallerin toksisitesi pH, çözünmüş oksijen, temperatür, balığın büyüklüğüne oranla çözeltininhacmi, çözeltinin yenilenme frekansı, çözeltideki diğer maddeler ve sinerjetik etki gibi faktörlerebağlıdır.  Ağır Metallerin İnsan Sağlığına Etkileri  Ağır Metallerin İnsan Vücuduna Zararları - Metallerin İnsan Vücuduna Katkıları Nelerdir - Ağır Metallerin İnsan Vücuduna Etkileri Nelerdir KURSUN AGIRMETALİNİN Sağlık Üzerine Etkileri: Kurşun, organizmaya genel olarak hava yoluyla (solunarak), daha az olarak de sindirim yoluyla (su ve gıdalar aracılığıyla) alınır. Cilt yoluyla emilim sınırlıdır. Solunum yoluyla alınan kurşun akciğerlerden, sindirim yoluyla alınan kurşun mide sıvısında çözülerek ve mideden emilerek, cilt yoluyla emilen kurşun ise ciltaltı damarlar aracılığıyla kana karışır. Kurşun, kan aracılığıyla karaciğer, böbrekler, akciğer, beyin, dalak, kalp ve kaslara ulaşır. Esas yerleşim yeri kemikler ve dişlerdir. Yetişkinlerde organizmadaki kurşunun yaklaşık % 94’ü diş ve kemiklerde bulunur. Kan aracılığıyla organizmada dolaşan kurşun, idrar, dışkı ve terlemeyle organizma dışına atılmaya çalışılır. Kurşunun organizmadaki hedefi öncelikle sinir sistemidir. Kurşun etkilenimi sonucu;- Parmaklar, el ve ayak bileklerinde güçsüzlük oluşur,- Kan yapım sürecinin bozulması sonucu anemi (kansızlık) gelişir,- Kan basıncında yükselme (hipertansiyon) oluşabilir,- Hafıza kaybı ve konsantrasyon problemleri yaşanabilir,- Yüksek düzeyde etkilenmede beyin ve böbrekler zarar görebilir,- Yüksek düzeyde etkilenmede erkeklerde sperm yapımı zarar görebilir,- Dişetlerinde çizgilenme (Burton çizgisi) görülebilir,- Gebelerde bebeğin beyin gelişimine zarar verebilir. Ani (akut) zehirlenme: Kısa sürede yoğun kurşun etkilenimi sonucu ortaya çıkar. Salgılarda artış ve kusma, şiddetli karın ağrısı (barsak kolikleri), idrar çıkarmada zorluk oluşabilir. Ölümle sonuçlanabilir. Yavaş (kronik) zehirlenme: Cilt ve mukozalarda solukluk, genel yorgunluk ve bitkinlik, baş ve eklem ağrıları, iştahsızlık, mide-barsak bozuklukları, kabızlık. Anemi (kansızlık) bulguları ile birlikte kanda kurşun seviyesi yüksekliği ve idrarda hemoglobin sentezi bozulmasına bağlı delta amino levülinik asit ile koproporfirin tespit edilir. Zehirlenme düzeyi arttıkça tabloya şiddetli karın ağrısı, bulantı, kusma, kabızlık, ciltte kurşuna özel gri-sarımsı solukluk, uç sinirlerde felçler (sıklıkla elde), şiddetli baş ağrısı ve huzursuzluk, dalgınlık, damar daralmaları sonucu organ yetmezlikleri (özellikle böbrek) eklenebilir. CIVA AĞIR METALİNİN Sağlık Üzerine Etkileri Cıva; hava, su, gıdalar ve deri yoluyla vücuda girer. Su ve gıdalar ile alınan cıva mide ve incebarsaktan, solunum yoluyla alınan ise akciğerlerden kana karışır. Deri yoluyla emilim sınırlıdır. Gıdalarda ağırlıklı olarak methylmercury formu bulunur ve bu formun yaklaşık olarak % 95’i sindirim sisteminden emilir. Oda ısısında kolayca buharlaşan cıvanın solunum yoluyla etkilenimi de önem taşır. Kana karışan cıva organizmada haftalar ve aylarca kalabilir, en fazla beyin ve böbrekleri etkiler ve bu organlarda birikir. Atılımı dışkı ve idrar yoluyla olur. Gebelerde bebek üzerine etkilidir ve inorganik cıva bileşikleri anne sütüne de geçer. Sinir sistemi cıvadan en fazla etkilenen yapıdır. Sinir sistemi etkilenimi ile beyin ve böbreklerde birikim sonucu ortaya çıkan bulgular:- Davranış değişiklikleri (aşırı hassasiyet, korku ve sinirli davranışlar),- El, kol, bacaklar ve başta titremeler,- Hafızada bozulma ve his kaybı,- Görme alanı daralması, işitme kaybı, konuşma bozukluğu,- Kaslarda koordinasyon kaybı,- Böbreklerdeki birikim sonrası böbreğin kanı filtre etme fonksiyonu azalır ve bunun sonucu olarak da atılamayan cıvadan etkilenim daha da artar. Cıvanın ani (akut) etkilenimi sonucu görülen bulgular ise:- Mide-barsak bozukluğu bulguları,- İdrar çıkartamamaya varan böbrek bozukluk bulguları,- Soluk almada zorlanma (soluk borusu ve bronşlarda irritasyon),- Kan basıncı ve kalp hızında artış,- Deride kızarıklık ve gözlerde hassasiyet,- Ağız ve dişetlerinde yara oluşumu, salya artışı, dişlerde dökülmeler. Gebelikte ve emzirme döneminde etkilenme bebek üzerince ciddi zararlara yol açabilmektedir. Bebeğin zeka gelişimi olumsuz etkilenmekte, koordinasyon bozukluğu, görme kaybı, kas gücü azalması, konuşma bozukluğu gibi bulgular ortaya çıkabilmektedir. Hayvan deneylerinde; bebek gelişimi ve sperm üretimi üzerinde olumsuz etkileri olduğu, erken doğum ve düşüklerde artışında neden olduğu gözlemlenmiştir Cıva (Hg) Cıva, çevrede doğal olarak bulunan bir elementtir. Metal formunda, cıva tuzu veya organik cıva bileşikleri halinde, bulunabilir. Metalik cıva çeşitli ev eşyalarında; barometrede, termometrede ve floresan lambalarda, kullanılır. Bu aletlerde bulunan cıva kapalı bir şekilde haznelerinde bulunduğundan tehlikesizdir ve sağlık problemi yaratmaz. Fakat, termometre kırıldığında buharlaşan cıvanın solunmasıyla ciddi oranda cıvaya maruz kalınabilir. Bu durum; sinir, beyin ve böbrek zedelenmeleri, akciğer tahrişi, göz tahrişi, deri dökülmesi, kusma ve ishal gibi zararlı etkilere neden olabilir. Cıva gıdalarda doğal olarak bulunmaz. Fakat, insanlar tarafından tüketilen balık gibi gıdalar yoluyla besin zinciri içerisinde kendilerine yer bulur ve yayılabilirler. Balıktaki cıva konsantrasyonu içinde yaşadığı suda bulunan cıva konsantrasyonundan daha fazladır. Tarlalardaki çevresel kirlenmeden dolayı et önemli miktarda cıva ihtiva edebilir. Bitkisel ürünlerde cıva bulunmaz, fakat tarımsal uygulamalar esnasında cıva içeren spreylerin kullanılmasıyla sebzelerden ve diğer ürünlerden insan vücuduna taşınabilir. Cıvanın insanlar üzerinde birçok olumsuz etkisi vardır. Başlıca olumsuz etkileri şunlardır: Sinir sistemi bozukluklarına sebep olur: Beyin fonksiyonlarına zarar verir DNA ve kromozomlara zarar verir Alerjik reaksiyonlara, deri isiliklerine, yorgunluğa ve baş ağrısına yol açar üreme ile ilgili negatif etkiler; spermlere zarar vermek, sakat doğumlar ve düşük doğum gibi. Beyin fonksiyonlarının zarar görmesi, öğrenme bozukluğuna, kişilik değişikliklerine, titremeye, görünüm bozukluklarına, sağırlığa, kas koordinasyon kaybına ve hafıza kaybına yol açar. Kromozomların zarar görmesi ise mongolizme yol açar. Gıdalara bağlı cıva zehirlenmesi çok nadir olmakla beraber, cıvadan kaynaklanan neredeyse tüm zehirlenmeler çevre kirliliğine bağlıdır. KADMİYUM AĞIR METALİ Sağlık Üzerine Etkileri Kadmiyum, gıdalar, içme suyu, hava, sigara ve çalışma ortamı havasıyla insan vücuduna girebilmektedir. Ciltten emilimi yoktur. Vücuda giren kadmiyum çok yavaş olarak böbrekler ve dışkı ile dışarıya atılır. Böbrekler ve karaciğer tarafından elemine edilmeye çalışılırken bu organlar ciddi biçimde zarar görürler. Ayrıca, su ve gıdalarla alınımında mide-barsak sistemi ile solunum sistemi ile alınan kadmiyum da akciğerlere zarar verir. Sindirim yoluyla alınan kadmiyumun yaklaşık % 5’i, solunum yoluyla alınanın ise yaklaşık % 30’u organizmaya girerek kan dolaşımına karışır. Atlımı çok yavaş olduğu için organizmada birikir. Organizmada yarılanma süresi oldukça uzundur (15-20 yıl). Solunum yoluyla ani ve çok miktarda alınması durumunda, burun, boğaz ve akciğer de tahrişe neden olur. Öksürük, yutma zorluğu, göğüs ağrısı, terleme, titreme, çarpıntı gibi bulgular sonrasında akciğer ödemi de gelişebilir. Solunum yoluyla yoğun miktar kadmiyum alınımı ölüme de neden olabilir. Ağız yoluyla çok miktarda alındığında, bulantı, mide ağrısı, ishal, baş dönmesi, baş ağrısı, sindirim bozukluğu gibi bulgular sonrası baygınlık oluşabilir. Uzun süreli ve yavaş etkilenim sonrası; aşırı yorgunluk, solunum yolu problemleri, soluma zorluğu, böbreklerde fonksiyon bozukluğu, sindirim sisteminde etkilenme ve karaciğer zararları ortaya çıkar. Böbreklerin kadmiyumla zarar görmesi sonrasında kemik kırıklarının kolaylaştığı görülmüştür. Uluslararası kanser araştırmaları ajansı (IARC) ve EPA kadmiyumun insanlarda karsinojen olabileceğini belirtmişlerdir. ARSENİK AĞIR METALİSağlık üzerine etkileri: Hava, su ve gıdalar yoluyla alınan arsenik hızla organizmaya girer ve vücuda dağılır. Cilt yoluyla emilim ve etkilenim hızı diğer yollardan daha kısıtlıdır. Organizmada karaciğer tarafından zararsız organik forma dönüştürülmeye çalışılır, böbrekler aracılığıyla idrar yoluyla atılır. Diğer salgı sistemleri ve dışkıyla da daha az oranda atılırlar. Arsenik bileşikleri öncelikle kılcal damarları etkiler ve dolaşım bozukluğu yaratırlar. Kemik iliği ve dokularda bozulmalara neden olur. Uzun dönemli etkilenim sonucu cilt kanseri oluşumuna yol açabilir. Arsenik bileşikleri organizmada fazlaca birikmezler ve genellikle yarılanma süreleri 2 gündür. Karaciğer, böbrekler, kemikler, cilt ve tırnaklar depolanma alanlarıdır. Akut (ani) etkilenimle oluşan sağlık sorunları: Solunum yoluyla yoğun etkilenim sonucu oluşur. Kramplı öksürük nöbeti yanında solunum güçlüğü, göğüs ağrısı, mide-barsak bozukluğu ve sinir sistemi etkileri oluşur. Kusma, ishal, mide krampı, baş ağrısı, dalgınlık, titreme ve bilinç kaybı gelişebilir. Ciltten giriş yerinde kızarıklık, yara ve hassasiyet oluşur. Göz, burun, yutak, boğazda hassasiyet yaratır. Burun septumunda (orta bölme) delinmeye neden olabilir. Kronik (uzun erimli) etkilenimle oluşan sağlık sorunları:- Cilt reaksiyonları, ciltte kalınlaşma ve renk koyulaşması (pigmentasyon), saç dökülmesi ve tırnaklarda kolay kırılmalar görülür. Ciltte lekeleri bulunan kişilerde bu reaksiyonlara bağlı kanser oluşumunu kolaylaştırır.- Kemik iliği etkilenimi sonucu kansızlık (anemi),- Kalp ritim bozukluğu,- Kılcal damar etkilenimi sonucu dolaşım bozukluğu ve cilt renginde bozulma ve gangrenli dolaşım bozukluğu yaraları,- Sarılık ile seyredebilen karaciğer ve böbrek fonksiyon bozukluğu,- Gözde konjunktiva ve kornea hastalıkları,- Ağır bronşit,- Arsenik az miktarda da olsa anne sütüne geçebilmektedir.- Cilt, karaciğer, mesane, böbrek, prostat, akciğer ve solunum yolu kanserleri oluşumunda rol oynamaktadır. IARC (Uluslar arası kanser araştırmaları ajansı) tarafından arsenik, insanlar için kanserojen olarak belirtilmiştir. EPA (Çevre koruma ajansı) da bilinen insan karsinojeni olarak tanımlamıştır. KROM Sağlık Üzerine Etkileri: Solunum yoluyla organizmaya giren krom partikülleri akciğerde önce birikir. Burada depolanan krom partikülleri zaman içinde ve yavaşça dolaşım sistemine geçer ve vücuda dağılır. Böbreklerden süzülen krom idrar yoluyla organizmadan uzaklaştırılır. Gıdalar ve su ile sindirim sistemi aracılığıyla alınan kromun büyük kısmı birkaç gün içinde dışkıyla atılır. Bu yoldan alınan kromun çok az kısmı ince barsaktan emilerek kana karışır. Gıdalarla alınan III değerli krom, ince barsak ve mideden dolaşıma katılır ve organizmanın fonksiyonlarında (şeker, yağ ve protein metabolizmasında) işlev görür. Cilt yoluyla emilim de sınırlıdır. Kromun organizmada neden olabildiği etkileri;- Krom, kuvvetli oksidan etkisi nedeniyle hücreleri parçalayabilir ve zarara uğratabilir.- VI değerli krom bileşikleri III değerli krom bileşiklerinden çok daha toksiktir ve bunlar ciltte hassasiyet yaratır, ciltte alerjik reaksiyon oluşturabilir veya yaraların oluşumuna yol açabilir.- Akciğerde biriken krom, bronş kanserine neden olabilir. Sigara içenlerde bu etki artabilir. Krom ve bileşikleriyle uzun süre çalışanlarda akciğer kanseri oranı, diğer toplum kesimi ile karşılaştırıldığında 100- 1.000 kez daha fazla olduğu saptanmıştır.- Yüksek miktarda (2 mikrogram/m3’den fazla) krom solunması durumunda solunum yolu ve özellikle burunda yaralara kadar varan hassasiyet ve rahatsızlık yaratarak burun orta duvarında (septum) delinmeye neden olabilir.- Çalışma ortamı havasında yüksek miktarda krom bulunursa, alerjik akciğer hastalıkları ve astma ataklarına neden olabilir.- Sindirim yoluyla yüksek miktarda (kazayla) krom VI alınması, mide ülseri, böbrekler ve karaciğerde fonksiyon bozulması ve ölüme neden olabilir. Kromun akut (ani) etkilenimiyle oluşan sağlık sorunları:• Gözde konjunktivit ve kornea zararları,• Ciltte alerjik reaksiyon ve zor iyileşen yaralar,• Sindirim yoluyla alınma sonrasında ağızda, midede ağrı ve yaralar, yutma güçlüğü, kusma ve kanlı ishal,• Solunum yoluyla yoğun alınım sonrası burun, üst solunum yolları ve akciğerde tahriş,• Sindirim yoluyla yoğun miktarda alınması sonrası dolaşım bozukluğu, kramplar, bilinç kaybı, böbrek yetmezliği, koma ve ölüm oluşabilir. Bilimsel deliller, havada bulunan ağır metal bileşenlerinin insanlar için genotoksik kanserojen kaynağı olduğunu gösteriyor. Stronsiyum (Sr) Suda çözünmeyen stronsiyum bileşikleri kimyasal reaksiyonlar sonucunda suda çözünür hale gelebilirler. Suda çözünen bileşikler çözünmeyenlere göre insan sağlığını daha fazla tehdit eder. Bu sebeple, suda çözünen stronsiyum bileşikleri suyu kirletebilecek özelliğe sahiptirler. Fakat, içme suyundaki konsantrasyonları çok düşüktür.İnsanlar, hava ve toz soluyarak, gıda ve içecek tüketerek yada stronsiyum içeren toprakla temas ederek düşük miktarlarda radyoaktif stronsiyuma maruz kalabilirler. İnsanlar çoğunlukla stronsiyumu yeme ve içme yoluyla alırlar. Gıdalardaki stronsiyum konsantrasyonu stronsiyumun insan vücudundaki konsantrasyonunu etkiler. Tahıllar, yapraklı sebzeler ve süt ürünleri önemli miktarda stronsiyum içeren gıda maddeleridir.İnsanların birçoğu için stronsiyum alımı orta derecededir. Az miktarda bile insan sağlığına zararı olduğu düşünülen tek stronsiyum bileşiği stronsiyum kromattır. Stronsiyum kromatın akciğer kanserine yol açtığı bilinmektedir. Fakat insanların stronsiyum kromata maruz kalma riski şirketlerdeki güvenlik önlemleri sayesinde büyük ölçüde azaltılmıştır. Böylece stronsiyum kromat artık önemli bir sağlık riski taşımamaktadır. Genellikle yüksek stronsiyum konsantrasyonlarının alımı insan sağlığı için büyük bir tehlike olarak görülmemektedir. Sadece bir kişinin stronsiyuma alerjik reaksiyon gösterdiği belirlenmiş, bunun haricinde tespit edilen bir vaka olmamıştır. Çocuklarda, yüksek oranda stronsiyum alımı sağlık için riskli olabilir, kemik gelişimi ile ilgili problemlere sebep olabilir. Stronsiyum tuzlarının deri döküntülerine ve cilt ile ilgili diğer problemlere sebep olduğuna rastlanmamıştır. Çok yüksek miktarlardaki stronsiyum alımı kemik gelişimini olumsuz etkileyebilir. Fakat bu etki, stronsiyum alımı kg (vücut ağırlığı) için gram seviyelerinde olursa görülür. Gıdalarda ve içme suyundaki stronsiyum seviyeleri belirtilen sorunlara sebep olacak kadar yüksek değildir. Sütlerde ''ağır metal'' tehlikesi Çevre kirliliği nedeniyle süt ve ürünlerine arsenik, cıva, kadmiyum ve kurşun gibi ağır metallerin bulaştığı, bu maddelerin vücutta birikmeye başlamalarıyla birçok ciddi hastalığa yol açabildikleri iddia edildi. Konya İl Kontrol Laboratuvarı Kalıntı Laboratuvar Şefi ziraat yüksek mühendisi Ömer Osman Kılıç, yaptığı açıklamada, günümüzün en büyük sorunlarından birisinin teknolojiye paralel olarak artan ve yaşamı olumsuz etkileyen çevre kirliliği olduğunu belirtti. Kirlenen çevre nedeniyle miktarları giderek artan ve önemli kirleticilerden biri olan ağır metallerin çevrede bulaşıcı kaynaklar haline geldiğini vurgulayan Kılıç, gıda maddelerine bulaşan ağır metallerin gıda zinciri yoluyla insan vücuduna ulaştığını bildirdi. Ağır metallerin bulunduğu gıdaların tüketilmesi durumunda içindeki metal miktarına bağlı olarak ani ölümlerin görülebildiği sağlık sorunlarının ortaya çıkabileceğini dile getiren Kılıç, şunları kaydetti: ''Ağır metaller konusunda dikkat edilmesi gereken gıdalardan biri de beslenme açısından büyük önem taşıyan sütlerdir. Ağır metaller süt ve süt ürünlerine su, hava, yem ve üretim aşamasında kullanılan ekipmanlar yoluyla bulaşabiliyor. Arsenik, cıva, kadmiyum, bakır, nikel, kurşun gibi ağır metallerin birikimleri ve yüksek dozda alınmaları durumunda vücutta tehlikeli biyokimsayal yıkımlara neden olurlar. Bu metaller özellikle merkezi sinir sistemi, karaciğer, böbrek, dalak ve dolaşım sistemini olumsuz etkiler.'' KANSER VE ANİ ÖLÜMLERE YOL AÇABİLİYOR Vücutta birikmeye başlamalarıyla birlikte ağır metallerin sinir sistemi bozuklukları, baş dönmeleri, iştahsızlık, kalp ve damar hastalıkları, kanser, anemi, ani ölümler ve tanımlanmamış birçok hastalığa yol açabildiklerini belirten Kılıç, ağır metallerin sütlere gübre, kanalizasyon atıkları, egzoz atıkları ile yeşil alanlardan geçebildiğini bildirdi. Dünya Sağlık Örgütü'nün süt ve ürünlerindeki ağır metaller üzerinde hassas olduğunu ve bu konuda araştırmalar yapıldığını vurgulayan Kılıç, şöyle devam etti: ''Türkiye'de yapılan araştırmalarda özellikle endüstriyel bölgelerde yapılan çalışmalarda kritik değerlerin üzerinde ağır metal içeren süt ve ürünlerine rastlanmıştır. Konya'daki laboratuvarda yaptığımız araştırmalarda da ağır metalin bulaştığı, limitlerin üzerinde miktarların bulunduğu süt ve ürünlerine rastladık. Bu metallerin gıdalardan uzaklaştırılması ve temizlenmesi son derece zor ve masraflıdır.'' Kılıç, böylesine önemli bir gıda maddesi olan sütlerin bu şekilde kirlenmesinin önlenmesi için çevre kirliliğinin önüne geçilmesi ve gıdalara bulaşmasının engellenmesi gerektiğini sözlerine ekledi. Ağır Metaller ve Sağlığımıza Etkileri     Bildiğimiz üzere metaller yüksek ısı ve elektrik iletkenliğine sahip olan, işlenip şekillendirilebilen, oksijenli bileşikleri bazik oksit veren elementler olup günlük yaşamımızda ve endüstrinin her dalında kullanılmaktadır. Periyodik tablonun 105 elementinden 80’ini metaller oluşturmaktadır. Evlerde tencere, teknolojide, elektronik alaşımlarda, gemilerde, arabalarda aklımıza gelebilecek birçok yerde metallerden yararlanmaktayız. Kısacası metalleri günlük yaşamda her yerde kullanmaktayız. Peki bu metallere nasıl maruz kalıyoruz? Metaller; doğal veya antropolojik etkilerce hava, su ve toprak yoluyla besinlerimize ve içme sularımıza karışmaktadırlar. Metaller zararlı mıdır? Aslında birçok metal insan vücudu için esansiyeldir ve alınması gerekmektedir. Örneğin kanımızdaki alyuvarlarda bulunan hemoglobin proteininde bulunan Fe+2(Demir) solunumumuzu devam ettirebilmemiz için gerekli olan oksijeni bağlar. Bu şekilde insan sağlığı için gerekli çinko, bakır gibi birçok metal vardır fakat bu metallerin vücutta fazla olması bir takım zararlara neden olabilmektedir. Bu şekilde eksikliğinde olumsuz etkilerinin yanında fazla alındıklarında insanlarda bazı toksik(zehirli) etkilerin gözlendiği yapılan çalışmalarda görülmüştür. Ağır Metaller ve ZararlarıSu ürünlerinde çok önemli yeri olan bir konuda ağır metal birikimidir. Sanayinin gelişmesiyle ve endüstri atıklarının denizlere boşaltılması sonrası denizlerde bir takım metal iyonlarının (Pb, Cr, Zn, Cu, Ni, Co, Cd, Fe, Hg, Ag) artışı ve canlıların bu iyonları bünyesine katmasıyla oluşan bir takım zararlı etkiler meydana gelir. Sanayi ve insan etkilerinin yanı sıra toprak erezyonuyla, atmosferdeki gazlar yoluyla, akarsularla, tarım yoluyla, denizaltı volkanik aktiviteler gibi yollarla denizlere metal iyonları taşınır. Deniz suyunda metaller fiziksel olarak dört esas formda bulunur. Bunlar; Suda çözünmüş olarak, kolloid parçacıkları olarak, canlı organizmaların bünyesinde, diğer kolloid parçacıkları üzerindedir.İnsanların vücutlarında biriken metal iyonlarının vücuttan atılması çok uzun yıllar gerektirmektedir. Bu metal iyonlarının vücutta birikimi toksik etkiye neden olmaktadır. Bu duruma en bilindik örnek Japonya’da görülmüş olan cıva zehirlenmesi ile oluşan Minamata hastalığıdır. Bunun nedeni Minamata’ da kurulan bir fabrikadan metil-cıva bileşiğinin körfeze dökülmesi ile o körfezde bulunan balıkların vücutlarında birikmesi ve o balıklarla beslenen bölge halkının ağır metal olan cıva (Hg) zehirlenmesiyle felç ve ölümlere neden olmasıydı.Kadmiyum(Cd) bilinen en zehirli metal elementlerinden biridir. Vücutta fazla birikimi İtai itai olarak bilinen kemiklere ve iskelete zararı olan romatizmalı bir hastalıktır. İlk 1947 yılında Japonya’da görülmüştür. Metal iyonları birikimi sinir iletimini engelleyebilmektedir bu nedenle sinirsel iletim bozukluğu ve insanın kaslarını kontrol edemediği hastalıklar ağır metal kirliliği ile meydana gelmektedir. Kurşunda (Pb) biyolojik olarak parçalanamaz ve toksik olmayan forma çevrilemez ve ciğerlerde birikerek insan sağlığını olumsuz etkiler. Alüminyum, bakır, nikel vücuda alındığında diğer ağır metaller gibi insan sağlığını olumsuz etkiler. Sonuç: Metaller denizlerde daha çok dibe(sedimente) çökerler bu nedenle dipte yaşayan canlılarda özellikle midye ve deniz çayırlarında birikiminin yüksek olduğu yapılan biyo- akümülasyon çalışmalarında görülmüştür. Besin zincirinde bu canlılarla beslenen diğer balıkların bünyesinde ağır metal birikiminin devam etmesi ve soframıza kadar gelmesi kısa zamanda olmasa da uzun zamanda insan sağlığını olumsuz etkilediği bilinmektedir. Gerekli ölçüde alındığında insan sağlığına yararı olan birkaç metalin dışında ağır metaller vücuda alındığında zehirleyici etkiler göstermektedir ve insan vücudundan atılamazlar. Bu nedenle sağlığımız için çok fazla yararı olan balıktan vazgeçmek yerine denizlerimizi bu ağır metal ve kirlilik etkenlerinden korumaya özen göstermeliyiz. Deniz Bilimci Onur KASAP Kaynak: www.denizbilimi.com

http://www.biyologlar.com/deniz-urunlerindeki-agir-metaller-ve-insan-sagligina-etkisi

Sağlıklı Ömür İçin ”Sağlıklı Nefes”

Sağlıklı Ömür İçin ”Sağlıklı Nefes”

Türk Toraks Derneği’nin 15. Yıllık kongresinde yer alan toplantılarda, akciğer nakli, akciğer kanseri, KOAH, astım, uyku bozuklukları, tüberküloz, pulmoner rehabilitasyon, sigara tedavisi, ülkemizde tütün kontrolü ve meslek hastalıkları ele alındı. Mainz Johannes Gutenberg Üniversitesi Kalp Göğüs Damar Cerrahisi Kliniği Göğüs Cerrahisi Bölüm Şefi Dr. Ömer Şenbaklavacı “Canlı Donörden Akciğer Nakli” başlıklı konuşmasında şunları söyledi: “Akciğer naklinde ciddi bir donör sorunu var, hastaların büyük bir kısmı akciğer beklerken hayatını kaybediyor. Dünyada ortalama bekleme süresi 5 yıl ve uygun donör bulmak oldukça zor. Hastaların %40’ı 1. yılda, %60’ı da 2. yılda ölüyor. Bu nedenle gündeme gelen ilk canlı nakil 1993 yılında ABD’de yapıldı.” Canlı vericiden akciğer naklinin oldukça zor bir işlem olduğunu belirten Dr. Şenbaklavacı, “Bu, iki sağlıklı insanın akciğerlerinin alt lobunun alınarak ihtiyaç sahibine nakledildiği bir işlemdir. Dünyada bugüne kadar 400 vakada uygulanmıştır. Dünyada akciğer nakli %99 kadavradan sağlanırken, Japonya’da kültürel ve dinsel nedenlerden dolayı organ bağışı oldukça az olduğundan canlıdan nakil daha yaygındır. Japonya Kyoto Üniversitesi’nde 71 canlı donörden akciğer nakli uygulanmıştır. Ameliyat sonrası sağkalım %93 ve 5 yıllık sağkalım %90 olarak bildirilmiştir.”  diye konuştu. Dr. Şenbaklavacı, Almanya’da bu işlemin hiç yapılmadığını belirterek, bu konu ile ilgili en son Kyoto’da iki hafta çalıştığını ve işlemi Almanya’da çalıştığı klinikte en kısa sürede uygulamaya hazır olduğunu söyledi. KOAH’ın Değişen Yüzü Bronkodilatör ilaçlar gelecekte önemli bir kısır döngüyü kıracak Prof. Dr. Mehmet Polatlı, son on yılda sigara, genetik yatkınlık gibi nedenlerle KOAH’lı hasta sayısının ileri yaş grubu ve kadınlarda artış gösterdiğine dikkat çekerek şu bilgileri verdi: “Günümüzde KOAH’ın tanımı değişti, enflamasyonun akciğer dışı etkileri oluyor. Alevlenmeler ve komorbiteler bireysel olarak etkiliyor. FEV1 ile yaşam kalitesi arasında zayıf bir ilişki var. Dispnedeki artış FEV1’den daha anlamlıdır, GOLD 2011 çalışmasında FEV1’in yetersizliği gösterilmiştir.  Alevlenme sıklığı mortaliteyi artırıyor.” “KOAH’ın 100’ü” “KOAH’ın 100’ü” adlı anket çalışması sonuçlarına değinen Prof. Dr. Oğuz Kılınç, “İstanbul, Ankara ve İzmir’de gerçekleştirilen bu çalışma yaş ortalaması 52 olan 100 kişi üzerinde yapıldı. Buna göre; astım mı KOAH mı sorusunda cinsiyet ayırımı yapmadan öyküyü doğru değerlendirmenin en önemli nokta olduğu ortaya kondu. En önemli semptomlar ise şöyle sıralanıyor: Dispne, balgam çıkarma veya çıkaramama, efor kapasitesinde azalma  ve en son olarak da rahat uyuyamama.” diye konuştu. Prof. Dr. Kılınç, KOAH’lı hastalara inhaler cihaz eğitiminin %62 oranında verildiği, bu bilginin %85 hekim, %15 eczacı tarafından yapıldığının diğer bir sonuç olarak gözlendiğini söyledi ve konuşmasını şöyle sürdürdü: “Hastaların %80’i KOAH’ın bilincinde, en çok kendi işini kendi yapamamaktan yakınıyor (%90). Reçetelenen ilaçtan beklentiler olarak hastaların %35’i yaşam kalitesinin yükselmesini istiyor. GOLD 2011’de semptomları gidermek ve egzersiz toleransını iyileştirmenin önemi belirtilmiştir. İlaç kullanım sıklığı konusunda, hastaların %64’ü günde bir kez ilaç kullanmak istiyor. TTB verilerine göre; 2000’den günümüze kadar Pubmed’deki makale sayısında önemli artış olmuştur ve hastaneye yatış sayısı azalmıştır. “ “Gelecek Yeni YÜZ’lerin” Prof. Dr. Mehmet Polatlı, brokodilatör ilaçların gelecekte önemli olduğunu ve kısır döngüyü kıracaklarını söyleyerek şöyle konuştu: “KOAH tedavisinde, indakaterol 24 saat etkili, FEV1’de artış yaşam kalitesini iyileştiriyor, 6 ay sonunda dispnede anlamlı bir artış gözleniyor (tiotropiuma göre), gece uyanmaları ve gün içi semptomları azaltıyor. Hızlı bir etki başlangıcı var ve İNHACE Çalışması’nda günlük işlerin yapılabilirliğinde artış gözlenmiştir.” http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/saglikli-omur-icin-saglikli-nefes

Biz yaptık, enerjisini rüzgar ve güneş verdi

Biz yaptık, enerjisini rüzgar ve güneş verdi

2011 yılında Japonya’da gerçekleşen depremin ardından meydana gelen Fukuşima nükleer felaketinin ikinci yıl dönümünde Greenpeace Gençlik Ekibi üyeleri güneş ve rüzgar enerjisiyle çalışan dev bir pankart açtı. Bir hafta gibi kısa bir sürede yapılan pankart, dünyada ilk.Fukuşima ders olsun, enerjimiz temiz olsunGönüllüler, Türkiye hükümetini nükleerden vazgeçerek yenilenebilir enerjilere yatırım yapmaya çağırdı.Grup adına açıklama yapan İpek Peker, "Nükleere alternatif olan yenilenebilir enerjilerin uygulanabilir olduğunu ve daha ucuz olduğunu göstermek için hem bu pankartı hem de rüzgar türbinini kendi ellerimizle çok kısa bir sürede yaptık. Bu pankartın enerjisi sadece güneş ve rüzgardan depolanan enerjilerle sağlanıyor. Hükümeti, bizler için daha aydınlık bir gelecek planlamaya, bunun için de nükleerden vazgeçerek temiz enerjilere yatırım yapmaya çağırıyoruz." dedi.Biz yaptık, enerjisini rüzgar ve güneş verdiNükleer geleceğimizi karartmasınİpek Peker, sözlerine şöyle devam etti: "Fukuşima felaketinin üzerinden iki yıl geçmişken, bölgede yaşanan acılar devam ediyor. 160 binin üzerinde insan evlerini terk etmek zorunda kaldı ve nükleer endüstri gerekli tazminatları vermedi. Biz gençler, Türkiye'de güneş ve rüzgar potansiyelimiz bu kadar fazlayken nükleer kadar tehlikeli ve pahalı bir enerjiye yatırım yapılmasını geleceğimiz adına endişe verici buluyoruz." dedi.Fukuşima'da son durum ne?Fukuşima'daki dört reaktör dengeli bir konumda değil ve sızan radyoaktivite, okyanus ve toprağı kirletiyor. Radyasyon seviyeleri işçilerin reaktöre girmesini imkansız hale getirecek derecede yüksek.Hali hazırda, reaktörde 100.000 tondan fazla kirletilmiş su depolanıyor, yüksek miktarda radyasyon kirliği olan suyun temizlenme projesi başarısız oldu. Fukuşima reaktörünün işletmesinin tamamen durdurulması 40 yıl sürebilir.Bunların Akkuyu'da İğneada'da yaşanmasını istemiyoruz. Özellikle güneş ve rüzgar enerjisi zengini bir ülkede yaşarken. http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/biz-yaptik-enerjisini-ruzgar-ve-gunes-verdi

Çamlarda Süpernova İzlerimi Var ?

Çamlarda Süpernova İzlerimi Var ?

Japon ekibin izini ağaç halkalarında bulduğu kozmik bir olayın niteliğini, ABD’den astronomi meraklısı öğrenci mi buldu? Daha ilkokulda öğretildiği üzere, ağaçların yatay kesitlerine baktığımızda, her biri bir yılda oluşmuş iç içe halkalar görürüz. Uzmanlar bir yöredeki ağaçların halkalarının sırasını ve genişliklerini dikkatle inceleyerek her bir halkanın tam olarak hangi yılda oluştuğunu bulabilir (Şekil 1). Şekil 1. Dendrokronoloji yöntemiyle bir yöredeki birçok ağaç (ve ahşap) örneği karşılaştırılarak her bir halkanın yaşı bulunur. Büyütmek için üzerine tıklayınız. (Kaynak: ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Bilimi Dairesi) Japonya’nın Nagoya Üniversitesi’nden Profesör Toşio Nakamura ve ekibi bu yöntemi, M.S. 750-820 yılındaki atmosferde ne kadar radyoaktif karbon atomu bulunduğunu belirlemek için kullandı. Bu tarihlerin özelliği şuydu: Daha önce yapılmış bir araştırmada, binlerce yılın her bir 10 yıllık diliminde Dünya atmosferindeki karbon-14 oranı belirlenmişti. Bahsi geçen yıllarda önemli bir artış görülmüş ama bunun sebebi henüz araştırılmamıştı.   Şekil 2. Japon çamlarının bilinen en yaşlı örneği Comon-Sugi. Bu ağacın yaşına dair tahminler 2000 ile 7200 yıl arasında. (Kaynak: Flickr, JoshBerglund19) Ağacın içlerinden, buzun diplerinden gelen veriler Japon ekip öncelikle bu artışın tam olarak hangi yılda meydana geldiğini bulmak için Japon çamlarının (Şekil 2) halkalarınındaki karbon-14 oranını inceledi. Bu yöntem, her bir halkanın oluşum yılında Dünya atmosferindeki göreli karbon-14 oranını verir. Oluşum yılından sonra halkanın atmosferle alışverişi kalmadığından karbon-14 miktarı yalnızca bu radyoaktif izotopun bozunmasıyla değişir. Bu bozunmanın hızı bilindiğinden oluşum zamanındaki karbon-14 oranı hesaplanabilir. Nakamura ve ekibi iki Japon çamı ağacının her bir halkasındaki karbon-14 oranının değişimini hesapladı ve özellikle 774-775 yıllarındaki halkada bu değerin sıçradığını gördü (Şekil 3). Bu değişimi 10 yıla ortaladıklarında da kendilerinden önceki verilerle uyum sağladığını gördüler. Yani bu değerler muhtemelen aynı olayın etkilerini gösteriyordu. Ekip ayrıca bu değeri Japonya’nın Antarktika’daki araştırma merkezinde buzdan elde edilen bulgularla kıyasladı. Bu kıtaya yağan kar, her sene önceki buz tabakasının üzerinde yeni bir buz tabakası meydana getirir. Dolayısıyla daha derindeki buz daha önceki yıllara aittir ve bu buzlar geçmiş çağların atmosferine ve önemli atmosfer olaylarına dair izler barındırır (Şekil 4). Meselâ, bilinen yanardağ püskürtmelerinin de izleri bu buzlarda bulunur. Bu izler her bir buz tabakasının hangi yıllarda oluştuğunun, ağaçlardaki çemberler kadar kesin olmasa da, tayin edilmesini sağlar. Şekil 3. Tek bir ağacın değişik yıllara ait halkalarının karbon-14 oranlarındaki değişimdeki ani artıl 775 yılına denk geliyor. (Miyake vd., 2012′deki değerlere göre yeniden çizildi.) Bu şekilde 775 yılları civarında oluşmuş buz tabakasını inceleyenler bu tabakada berilyum-10 artışı gözlemişlerdi. Bu da kozmik olaylar sırasında artan bir berilyum izotopu olduğundan Nakamura’nın ve ekibinin sonuçlarını destekledi.   Güneş’ten mi yoksa bir süpernovadan mı? Nakamura ekibinin ölçümleri Japonya’dan, onlardan önceki 10 yıllık değerler Kuzey Amerika ve Avrupa’dan, buz ölçümleri ise Antarktika’dan geliyor ve birbirini destekliyordu. Bu da bunlara sebep olan olayın yerel değil, tüm gezegeni etkileyen, muhtemelen uzaydan gelen, kozmik bir hadise olduğunu düşündürüyordu. Akla önce Güneş’in her 11 yılda bir tekrar eden alevlenmeleri geldi. Bu alevlenmelerin ağaç halkalarında karbon-14 artışına sebep olduğu biliniyor. Hattâ önceki ölçümlerden bu artışın oranı da biliniyor, ve bu oran araştırmacıların şimdiki bulgusunun yirmide biri. Dolayısıyla sebep buymuş gibi görünmüyor. Şekil 4. Japon bilimcilerin Antarktika’da 1850 metre derinden çıkardıkları, 140.000 yıllık buz kütlesi. (Kaynak: Dome Fuji İstasyonu sitesi) Diğer bir ihtimal ise Güneş’ten âniden gelecek yüksek sayıda proton. Ne var ki bu protonların çoğu Dünya’nın manyetik alanınca saptırılacağından Güneş’te bildiklerimizden çok daha büyük bir tepkimenin olması lâzım. Dolasıyla bu da mümkün görünmüyor. Son olarak araştırmacılar “acaba bu bir süpernova patlaması olabilir mi?” diye düşünüyor. Biliniyor ki süpernovalardan gelen gama ışınları, protonların aksine, manyetik alanından etkilenmeden Dünya’ya ulaşabiliyor. Bu ışınlar nötron oluşumunu tetikleyebilir; oluşan serbest nötronlar da bir azot atomunun protonunun yerine geçerek onu karbon-14 atomuna çevirebilir (Şekil 5). Miktarı böylece atmosferde artan karbon-14 atomları, ağaç çemberlerinde iz bırakabilir. Bu iyi bir fikir; ama bilinen süpernova patlamalarından sonra böyle bir etki görülmemiş. Dahası, süpernova patlamaları astronomların gözleyebildikleri hadiseler olmakla birlikte araştırmacılar 774-775 yıllarına ait bir süpernova patlaması gözlemi bulamamışlar. Üstelik, o zaman gözden kaçmış olsa bile hiç değilse bugün kalıntıları hâlâ gözlenebiliyor olmalıydı, ama yok. Nihayet Japon ekip olayı yılına kadar tespit edip kaynağını bulamadan araştırmalarını yayınlamak zorunda kalmış. Şekil 5. Atmosferdeki azot atomunun, gama ışınlarının yarattığı nötron ile tepkimeye girerek karbon-14 atomu vermesi. (Wikipedia’dan değiştirilerek alındı.) Derken, ABD’li öğrenci Jonathon Allen, internette bir kopyası yayınlanan Anglo-Sakson Kronolojisi adlı 9. asır eserinde bunun muhtemel bir izini bulmuş. İngiltere tarihini yıl yıl ele alan bu eserde 774 yılında ‘gökte, günbatımından sonra görülen kırmızı bir haç’tan bahsediliyor. Astronomi meraklısı biyokimyacı Allen’a göre bu görüntü, uzaydaki bir toz bulutunun ardında saklı bir süpernovaya ait olabilir. Çünkü toz bulutu bu süpernovadan gelen ışığı emebilir ve saçabilir. Böylece patlamanın Dünya’daki görüntüsünü kırmızı bir sızıntıdan ibaret olacaktır, neredeyse ‘kırmızı bir haç’ gibi. Üstelik aynı toz bulutu, süpernova kalıntılarının günümüzde gözlenememesini de açıklayabilir. Allen’ın iddiasını sınamak nasıl mümkün olabilir bilmiyorum. Ama diğer bulgularla şimdilik uyumluk görünüyor. Allen bence Japonlardan bir de rövanş almış gibi: 2008 yılında Cascadia bölgesinin 1700 yıllarındaki depremi ve yarattığı dalgaları inceleyen bilim adamları, bu depremin tam gününü Japon kaynaklarından öğrenmişti. Çok iyi kayıt tutan Japon tarih yazarları (vak’anüvisleri), 1700 yılında kıyılarına vuran ‘depremsiz tsunami’den bahsediyorlardı. Belki de bu sefer Japon bilim insanlarının buluşlarını Amerikalı biri tamamlamış olacak..   Kaynaklar F. Miyake vd., 2012. A signature of cosmic-ray increase in ad 774–775 from tree rings in Japan.Nature 486:240-242. (Nakamura ve ekibinin özgün makalesi) Nature Podcast, 3 Haziran 2012 (08.29′dan itibaren Nakamura araştırmalarını anlatıyor.) J. Allen, 2012. Clue to an ancient cosmic-ray event? Nature 486:473. (Allen’in Nature dergisine mektubu) Nature Podcast, 28 Haziran 2012 (18.20′den itibaren Allen bulgusunu anlatıyor.) Ağaç Çemberleri Laboratuvarı sayfası, Arizona Eyalet Üniversitesi (Ağaç halkalarının yaşının belirlenmesi) The Anglo-Saxon Chronicle : Eighth Century. Avalon Project, Lillian Goldman Hukuk Kütüphanesi, Yale Üniversitesi. Şekil 1: ABD Ulusal Okyanus ve Atmosfer Bilimleri Dairesi sitesi Şekil 2: Flickr, JoshBerglund19 Şekil 4: Dome Fuji İstasyonu sitesi Şekil 5: Wikipedia‘dan değiştirilerek alındı. Yazar hakkında: Çağrı Yalgın Bornova Anadolu Lisesi ve Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Saitama Üniversitesi mezunu. Japonya'daki RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü'ndeki çalışmalarıyla doktora aldı. Sinirsel devrelerin kurulması için sinir hücrelerinin aldıkları şekillerin altyapısını kalıtımsal yöntemlerle araştırıyor. http://www.acikbilim.com

http://www.biyologlar.com/camlarda-supernova-izlerimi-var-

Başka ülkelerin onaylamadığı nükleer santral, Sinop’a

Başka ülkelerin onaylamadığı nükleer santral, Sinop’a

Enerji Bakanı Taner Yıldız, Sinop'ta kurulması planlanan nükleer santral için Japon Mitshubishi ve Fransız Areva şirketleriyle anlaşıldığını açıkladı. Sinop’ta kurulması planlanan bu reaktörün (Atmea-1) inşaatına daha önce başka hiçbir ülkede onay verilmedi. Buna rağmen bu akşam, Japonya Başbakanı Shinzo Abe ve Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla hükümetler arası bir anlaşma yapılması bekleniyor.İthalatçıların “Güvenli” dedikleri reaktör, kendi ülkelerinde yokFukuşima nükleer felaketinden sonra Japon nükleer endüstrisinin riskli ve denenmemiş projeleri gelişmekte olan ülkelere ithal ederek piyasadaki yerini korumaya çalışıyor. Türkiye, aynen Akkuyu’da olduğu gibi hiçbir ülkede onay almamış yüksek riskli bir teknolojiye ev sahipliği yapacak. 2012 yılında Atmea-1 reaktörünün ana güvenlik özellikleri onaylandı. Ancak Fransa Nükleer Güvenlik Otoritesi daha sonra bu onaylamanın sadece pratik açıdan güvenilir olduğunu ve geniş kapsamlı teknik inceleme barındırmadığını söyledi. Bugüne dek hiçbir ülkede bu reaktörün kabul görmemiş olmasının nedeni de bu.Atmea-1 reaktörü sadece ticari kaygılar sebebiyle nükleer güvenlik kültürü olmayan, gelişmekte olan ülkelere satılmak amacıyla piyasaya sürülmeye çalışılıyor. Fransa ya da Japonya’da inşa edilmesi planlanmıyor. Nükleer enerjinin halihazırda taşıdığı büyük risklere bir de yapılacak reaktörün hiç denenmemiş olması eklenince, risk artıyor.Benzer bir reaktör Finlandiya'da sorun çıkarıyorAreva, 2005’te Finlandiya’da bir nükleer santral inşaatına başladı. 2009 yılında bu inşaatın tamamlanması gerekiyordu. EPR reaktörünün inşa edildiği Olkiluoto 3 adlı reaktör, inşaat kalite sorunları nedeniyle defalarca ertelendi ve maliyeti öngörülen 3,2 Euro milyardan 8 milyar Euro’ya kadar yükseldi.Halkın geleceğiyle oynamak için yine halkın parasını kullanmakKaradeniz Bölgesi, Çernobil felaketinden en çok etkilenen bölgelerden biri. Siyasi liderler geçmişteki yaraları sarmakta yetersiz kaldı. Yıllar sonra bölge halkını daha da yakından tehdit edecek bir nükleer santralle bölge insanıyla adeta dalga geçiyor.İşin trajik tarafı, projenin bir kısmının Türkiye’nin kendi öz kaynaklarından finanse edilecek olması. Yani halk sağlığını tehdit edecek bir projenin maliyetinin bir kısmı halkın kendi cebinden çıkacak.http://www.greenpeace.org/turkey

http://www.biyologlar.com/baska-ulkelerin-onaylamadigi-nukleer-santral-sinopa

Türkiye'de Su Yönetimi

Türkiye'de Su Yönetimi

Röportaj Konuğu : Prof.Dr.İsmail Koyuncu Türkiye'de Su Yönetimi İTÜ Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof.Dr.İsmail Koyuncu ile Türkiye'de su yönetimi, problemler ve çözüm önerileri hakkında konuştuk. Su, hayatın kaynağı... Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki mükemmel işbirliği yağmura, yağmur da hayatın devamına vasıta oluyor. Barajlarda toplanan sular, kanaletlerle sulanan tarlalar, su depoları gibi hayat zincirinin en önemli halkaları, insanoğluna çok önemli katkılarda bulunuyor. Peki ülkemiz “su” konusunda neler yapıyo? Potansiyelimiz nedir? Arıtma sistemlerinin verimleri nedir? Çözüm önerileri neler? Tüm bu soruların ve daha fazlasının cevabını İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsmail KOYUNCU ile yaptığımız röportajda bulacaksınız. ÇEKÜD: Efendim bizlere öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz? KOYUNCU: 1974 Antalya Doğumluyum. İlk, orta ve lise tahsilimi Antalya’da tamamladım. 1995 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünde lisans eğitimimi tamamladım. Aynı bölümde 1997 yılında Yüksek Lisans, 2002 yılında doktora eğitimimi tamamladım. 2004 yılında doçent ve 2010 yılında Profesör oldum. ÇEKÜD: Bugün sizle Türkiye’de su kaynaklarının yönetimi hakkında konuşmak istiyoruz. İlk olarak ülkemizin mevcut su potansiyeli nedir? Bu bizim İçin ne ifade ediyor? Bizleri aydınlatabilir misiniz? KOYUNCU: Türkiye’nin yaklaşık olarak 200 milyar m3 civarında bir suyu var. Fakat bunun hepsini ekonomik olarak kullanamıyoruz. 112 milyar m3 bir suyu yıllık ekonomik olarak kullanabilir durumdayız. Şimdi bu ne anlam ifade ediyor diye baktığımızda kişi başına düşen yıllık su miktarı 1600 m3 civarında. Yani kişi başına bütün kullanım ihtiyaçlarını karşılamak üzere yıllık ortalama 1600 m3civarında bir su potansiyelimiz söz konusu. 1600 m3 ne ifade ediyor diye baktığımızda da, eğer bir ülkede kişi başına düşen su miktarı 1000 ila 2000 m3 arasında ise su stresi olana ülkeler sınıfına sokuyoruz o ülkeyi. 1000 m3’ün altında su kıtı oluyor. 2000 m3 ‘ün üzeri su bolluğu oluyor, 1000 – 2000 m3 arasında ise su stresi olan ülkeler sınıfına sokuyoruz. Şimdi Türkiye bu durumda ne suyu bol olan bir ülke ne de suyu çok kıt olan bir ülke konumunda. Bugün nüfusumuzu 73 milyon kabul edersek, Türkiye nüfusu 100 milyona ulaşırsa ve yeni bir su kaynağı üretmezsek nüfusumuz 100 milyona ulaştığında kişi başına su tüketimi 1000 m3mertebesine düşecek, buda bizi su kıtı olan ülkeler sınıfına sokacaktır. Türkiye’de kullanılan suyun %74’ünü tarımda sulama için kullanıyoruz. %15’ini içme ve kullanma suyu maksatlı kullanıyoruz, %11’inide sanayide kullanıyoruz. Burada tarımda ki ağırlığın büyük olduğunu görüyoruz. %74 – 75 çok büyük bir bölümü oluşturuyor. Son zamanlarda özellikle tarımda vahşi sulamanın bırakılarak damlama sulamaya geçilmesiyle bu oranda düşmeye başladı. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde de düşmeye devam edecek. 2025 yılında tarımdaki miktarın yüzdenin %65’lere düşeceği, içme kullanma suyunda çok fazla bir değişme olmayarak; bugün %15 civarındayken %16’ya çıkacağı, sanayideki kullanımın ise sanayileşme ile birlikte daha da artacağı ve %20 seviyesinde olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de içme suyu olarak daha çok yüzeysel ve yer altı sularını kullanıyoruz. Verilere bakıldığında %55 yer altı suyu ve %45 yüzeysel sulardan temin ediliyor. Daha çok büyük şehirlerde yüzeysel su bazlı tüketim söz konusu. Küçük ilçe, kasaba ve köylerde daha çok yer altı suyu kullanımı söz konusudur. ÇEKÜD: Peki bu Sular arıtılıyor mu Türkiye’de? KOYUNCU: Evet… Ancak istatistiklere baktığımızda arıtma oranının düşük olduğunu söyleyebiliriz. Büyükşehirlerde büyük oranda arıtıyoruz. Yani nüfusu fazla olan şehirlerimizde %80’ne varan değerlerde normal konvansiyonel su arıtma sistemleriyle içme suyunu arıtıyoruz. Geri kalan nüfusu daha düşük, yani 500 bin kişinin altında olan yerlerde yer altı suyuyla su temini söz konusu. Bu şekilde yapılan temindeyse %80’in üzerinde arıtma yapılmamaktadır. Kuyulardan su çekilerek dezenfeksiyon işleminden sonra şebekeye veriliyor. Şebekelere baktığımızdaysa ki şebeke su temininde çok önemli bir faktör, ülkemizde %90 ‘ın üzerinde tamamlandığını görüyoruz. Daha önce ifade ettiğimiz gibi büyük şehirlerde su artımı genel olarak yapılıyor. Küçük yerleşim yerlerinde özellikle ilçe, kasaba ve köylerde su arıtma sistemimiz çok az. Hatta yok denecek vaziyette. Bunlar daha çok kuyularla suyunu temin ediyorlar ve su dezenfekte edilerek şebekeye veriliyor. Şebekedeki içme suyunun kalitesine baktığımızda, Türkiye’de 2006 verilerine göre su kalitesi standartlarına uymayan parametreler söz konusu. Fiziksel parametrelerden alınan numunelerin %10’u uymamış, kimyasal parametreler açısından %21’i standartlara uymamış, mikrobiyolojik parametreler açısından da %23 ‘ü standartlara uymamış. Avrupa ülkelerinde ki değerlerle karşılaştırdığımızda biraz yüksek kalıyor. Ama su kalitesinin iyileştirilmesi üzerinde özellikle Sağlık Bakanlığı’nın ciddi çalışmaları var. Su kalitesinde şebekesinin de kalitesi çok önemli. Türkiye’de şebekelerin yaşları özellikle büyük şehirler de 30’un üzerinde. Yani % 80’inden fazlasının yaşı 30’un üzerine çıkmış. Daha küçük yerleşim yerlerinde şebekeler daha yeni yeni yapıldığı için şebeke yaşı düşük. Bu duruma su kalitesi açısından da iyi diyebiliriz. Tabi ki bu büyük şehirlerdeki yaşlı şebekelerinde bir plan dahilinde yenilenmesi gerekiyor. Şebekelerdeki su kayıpları da yine çok önemli bir husus. Türkiye’de şebekeye verilen suyun ortalama %40’ı kayboluyor. Tabi bazı şehirlerde çok düşük seviyede, örneğin Kayseri’de %10’lar civarında bir su kaybı söz konusu. Ama ters bir durum olarak bazı şehirlerde bu değer %60’lara kadar çıkabiliyor. İstanbul’da % 25 seviyesinde, Bursa’da yine %25’ler seviyesinde bir kayıp var. Ankara’da şebekelerde ki kayıp çok büyüktü. Son zamanlarda yapılan iyileştirmelerle %35-40 civarına kadar düşürüldü. Bu şebekelerin belli bir program dahilinde yenilenip su kayıplarının azaltılması çok önemli. Çünkü kayıplarla biz arıttığımız suyu yer altına gömmüş oluyoruz ve yaptığımız yatırımlar boşa gitmiş oluyor. ÇEKÜD: Şimdi sizinde ifade ettiğiniz gibi Türkiye şu an su fakiri değil. Ama nüfus artışı bu şekilde devam ederse su fakiri olma tehlikesi var. Olası bir su krizinde ne yapılabilir? Türkiye’nin bir çıkışı var mı? KOYUNCU: Su krizinde yapılması gerekenler şunlar; ilk olarak bizim su kayıplarını azaltmamız gerekiyor. İkinci bir husus evsel ve endüstriyel atık suların geri kazanılması gerekiyor. Bir üçüncü husussa hangi kalitede su gerekliyse o kalitede suyun verilmesi gerekiyor. Yani çok iyi kalitedeki suyu tarımsal sulamada kullanmak israftır. Özellikle atık su geri kazanımı çok önemli bir hale geliyor. Arıtılan evsel atık sular özellikle şehirlerde yeşil alan sulanmasında kullanılmalı. Bu konuda Türkiye’de bazı yerel uygulamalar var. Bazı siteler kendi atık su arıtma tesislerini yeşil alan sulamada kullanıyorlar. İstanbul’da böyle lokal uygulamalar söz konusu. Konya’da yeni bir proje başlatıldı. Yaklaşık 1000m3 /gün suyu evsel atık arıtma suyu çıkışından alıp filitrasyondan geçirip mor şebeke ismini verdikleri şebeke ile şehirde yeşil alan sulamada kullanıyorlar. Bu pilot bir uygulama. Çok kısa zamanda Konya geneline yaymayı planlıyorlar. ÇEKÜD: Yani atık su şebekesi, içme suyu şebekesinin yanında bir de bu suyun gönderildiği bir şebeke inşa edilmiş… KOYUNCU: Evet… Arıtılan suyun dağıtılması için ayrı bir şebeke tasarlanması gerekiyor. Burada şu çok önemli, arıtma tesisi ile sulanacak yeşil alan arasındaki mesafe fazla olmamalı. Çok uzun şebekeler belki sonraki dönemde pompalama ve bakım masrafı gibi masraflar açabilir. Dolayısıyla ekonomik olmayabilir. Bunun için merkezi olmayan arıtma sistemleri öneriyorum. Arıtma tesisini bir noktada yapmaktansa birkaç noktada yapıp o noktaların yakınındaki bölgelerin su ihtiyacını karşılayacak bir sulama sistemi kurulabilir. ÇEKÜD: Konuyla alakalı olarak yağmur suları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Yurt dışında yağmur sularının değerlendirilmesi gibi bir uygulama var mı? KOYUNCU: Evet… Yağmur sularında özellikle büyük şehirlerde hava kirliliğinin getirmiş olduğu ağır metal kirliliğini göz önüne almak lazım. Özellikle yol kenarlarında kirlenmiş su toplamaktansa daha az kirli , hava kirliliğinden etkilenmeyen bölgelerdeki yağmur sularını toplayıp tekrar bunları özellikle kullanma suyu olarak veya yeşil alan sulama suyu olarak kullanabiliriz. Eğer bu bireysel sitelerde yapılıyorsa hem yeşil alan sulama hem de ayrı bir hat döşeyerek sifon suyu olarak bunun geri devrettirilmesi suretiyle değerlendirme yapılabilir. Bu minvalde yurtdışı uygulamaları da yaygın. Yağmur sularının sitelere veya bireysel evlerde ayrı bir tankta toplanıp sonra buradan pompa yardımıyla ayrı bir şebeke ile sifon suyuna veya yeşil alan sulama suyuna gönderildiği uygulamalar var. Bu da ülkemizde yaygın hale getirilebilir. ÇEKÜD: Peki Türkiye’de atık sularla ilgili durum nedir? Bütün şehirlerde atık suların arıtılması ile ilgili projeler var. Çevre ve Orman Bakanlığının yapmış olduğu. Şu anda mevcut durum nedir? KOYUNCU: Kanalizasyon sistemi ile başlayayım. Türkiye’de şuanda istatistik enstitüsü verilene göre %87 oranında kanalizasyon hizmeti söz konusu. Yani hizmet edilen nüfusun Belediye nüfusuna oranı %87. Burada belediye olmayan köyler bu nüfusun içerisine dahil değil. Şu an Türkiye’de 2000’in üzerinde belediye var. Az önce de su şebekesinde bahsettiğim gibi kanalizasyon şebekesinin yaşı da özellikle büyükşehirlerde 30 yılın üzerinde. Yani yenilenme yaşı gelmiş durumda. Belli bir plan program dahilinde bu kanalizasyonların yenilenmesi, olmayan yerlere de yenilerinin yapılması gerekiyor. Özellikle Çevre ve Orman Bakanlığının desteği ile hızlı bir şekilde kanalizasyonu olmayan yerlere kanalizasyon yapılması için yatırımlar yapılıyor. Buralarda kanalizasyonla toplanan atık suyun ne kadarı arıtılıyor diye baktığımız da şuanda 436 belediyenin arıtma tesisi kurulmuş. Bu 436 adet belediye sayısı 436 adet arıtma tesisi anlamına gelmiyor. 436 belediyenin atık suları toplanıp sayısı şuanda 250 civarında olan atık su arıtma tesislerinde arıtılıyor. ÇEKÜD: Şimdi arıtılma derken hepsinde ileri arıtma yok zannediyorum. Bazılarında sadece ön arıtma var. KOYUNCU: Tabi ki. Arıtma sistemleri çok farklı. Şuanda 250 civarındaki arıtma tesisinin %73’ü biyolojik arıtma. Çok az bir kısmı ileri arıtma, bir kısmı da fiziksel arıtma şeklinde sadece ızgara ve kum tutucu muhteva eden sistemler. İstanbul’da ki arıtma sistemlerinin 3 – 4 tanesi biyolojik arıtma sistemi olarak faaliyette. Bunlardan Ataköy ileri atık su arıtma tesisleri işletmeye alınma aşamasında. O bölgedeki atık suları arıtacak. İstanbul’da %40’lar seviyesinde olduğunu söyleyebiliriz biyolojik arıtma tesislerinin. Geri kalan kısmı da ön arıtmadan sonra deniz deşarjıyla denize veriliyor. İstanbul için ön arıtma uygulanıyor olması atık suyun arıtılmadığı anlamına gelmez. İstanbul’un bir şansı boğazda çift tabaka olması. Bu çift tabakadan yararlanılıyor. Arıtılan atık sular boğazdaki alt akıntıya deşarj ediliyor ve bu alt akıntı Karadeniz’e doğru gittiği için İstanbul ve çevresi, Marmara Denizi açısından bir sorun teşkil etmiyor. Ancak bunun %10’luk bir kısmı alt akıntıdan üst akıntıya geçerek Marmara’ya karışabiliyor. Fakat burada İSKİ’nin de belli bir çalışması olduğunu biliyorum. Boğaz kenarındaki özellikle ön arıtma sistemlerinin biyolojik arıtmaya döndürülmesi için çalışmalar yapılıyor. Çok yakın zamanda da bu arıtma sistemlerinin biyolojik arıtmaya döndürülmesi için yatırımlar başlayacak. ÇEKÜD: Zannediyorum ki atık uyun değerlendirilmesi sıfır deşarj olarak tabir ediliyor. İstanbul’dakiler denize deşarj ediliyor. Bu suyun değerlendirilmesi mümkün mü? Mesela tarımda bahçe sulamada… Atık su arıtılıyor ama bu arıtılan kısım çamur olarak kalıyor. Çamur çöp depolama tesislerine götürülüyor. Bu çamurunda değerlendirilmesi mümkün mü peki? KOYUNCU: Şimdi sıfır deşarj dediğimiz husus özellikle çevre mühendislerini ilgilendiren bir konu. Tabi atık suyu arıtıyoruz, arıtılan sıvı kısmı bir şekilde tarımda sulamada olsun yer altına deşarj şeklinde olsun değerlendirilebiliyor. Mesela bu yer altına deşarjdan sonra su kuyularla çekilip tarımda kullanılabiliyor veya içme suyu olarak kullanılabiliyor. Arıtılan suyu doğrudan veya doğrudan olmayan yollarla bir şekilde geri kullanabiliyoruz. Dünyada bunun birçok uygulamaları söz konusu. Ayrıca çıkan çamur dediğimiz katı kısmında kullanılmasıyla sıfır deşarjı yakalamış oluyoruz. Çamur şu anda Türkiye’deki arıtma sistemlerinin en büyük problemlerinden birisi. Çamur’un belli oranlarla kompost haline getirilip tekrar tarımda gübre olarak kullanılması, hatta bunu belediyelerin satarak gelir oluşturması söz konusu olabilir. Bu şekilde biz çamuru kompost yaparak gübre haline getirmiş oluyoruz. Türkiye için bunu henüz uygulamadık ama çok yakın zamanda bunları uygulamamız gerekiyor. ÇEKÜD: Atık suların geri dönüşümü veya çamurların değerlendirilmesi hususunda dünyada nereler daha ön planda? Hangi ülkelerde uygulamalar daha yaygın? Son yapmış olduğunuz Singapur ziyaretine biraz değinebilir misiniz? KOYUNCU: Geri kazanım da özellikle ilk uygulamalar Amerika’da başlamış. Amerika’da California su kıtlığı olan bir bölge. Arizona bölgesi… Buralarda ilk uygulamalar başlamış. Sonrasında bu uygulamalar Kuzey Afrika’ya, İspanya’ya, Avustralya’ya… Buralar su kıtlığı olan ülkeler. Buralarda tarımsal kullanım olarak yaygınlaşmış. Sonrasında Japonya’da arıtılmış atık sular tuvalet sifon suyu olarak kullanılmış. Özellikle büyük iş merkezlerinin atık su çıkışları bir yerde arıtılıp sonrasında tekrar işyerlerinde ikinci bir şebeke ile sifon suyu olarak geri devrettiriliyor. En son 2004 yılında Singapur’da büyük projeler başladı. Newwater adı verdikleri bir proje. Biyolojik arıtma ile arıtılan atık su sonrasında ters osmoz dediğimiz ileri arıtma tesisi ile arıtılıp, yüzeysel su kaynaklarını beslemek için oralara veriliyor. Bu arıtılan suyun bir kısmı sanayiye proses suyu olarak veriliyor, bir kısmı da mevcut su kaynaklarını beslemek için oralara deşarj ediliyor. Hatta newwater çerçevesinde ters ozmos ile arıtılan suyun pet şişelerle şişelenip satılması söz konusu. Atık su geri kazanımı konusunda bu ülkelerin dışında İsrail’de çok büyük uygulamalar var. İsrail’de arıtılan atık suyun %80’i tarımsal sulama maksadıyla geri kullanılıyor. Telaviv’in atıksu arıtma tesisi çıkışı yer altına deşarj edilip sonra kuyularla çekilip güneydeki Negev Çölünde arıtılmış su rezarvuarları oluşturulmuş oralara deşarj edilip, buralardan portakal bahçeleri sulanıyor. Yine bizim güneyimizdeki Güney Kıbrıs’taki atık suların %100‘ü arıtılıp tarımsal kullanım olarak geri kazanılıyor. Türkiye için son 2 – 3 yıl önceki kuraklık döneminde de çok gündeme geldi atık suyun geri kullanılması. Türkiye’de de geri kullanım için büyük projeler yapılıyor geri kullanım için. Az önce bahsettiğim Türkiye uygulamalarına ek olarak İSKİ’nin işlettiği paşaköy arıtma tesisinin çıkışı daha önceden Riva deresine verilip buradan Karadeniz’e gidiyordu. Şu anda arıtılan bu atık suyun Tuzla Dericiler sanayi sitesine verilerek burada sanayi atık suyu olarak kullanılması projelendiriliyor. ÇEKÜD: Son olarak özellikle Türkiye’nin su politikasında hem içme suyu hem kullanma hem de atık su olarak geleceğe dönük olarak neler yapılmalı? Acil eylem planımız var mı? KOYUNCU: Türkiye ‘de konuşmamın en başında da söylemiştim, suyun büyük bir kısmını tarımda kullanıyoruz %75 oranında. Bu da büyük oranda salma sulama ile yapılıyor. Salma sulama uygulamasının Türkiye’de azaltılıp damlama sulamaya geçilmesi gerekiyor. Devletin bu konuda büyük teşvikler vermesi gerekiyor. Sanayi kullanımı şuanda %10. 2025’te bu oran %25’lere çıkacak dolayısıyla sanayi su tüketimimiz artacak. Fabrikaların kendi atık sularını arıtıp tekrar geri kullanmaları gerekiyor. Bu belki ilk etapta geri kullanmak onlar açısından pahalı görülebilir. Fakat şuanda günümüz teknolojisi ile arıtılan atık suyun geri kullanılması bu fabrikaların şebekelerden veya kuyudan temin edecekleri suyun maliyetine göre daha ucuz oluyor. Bunu fabrikatörlere, sanayicilere hatırlatmak isterim. Bir diğer husus desinilasyon. Türkiye’de deniz suyundan arıtılıp tekrardan kullanılması çok gündeme geldi. 2 – 3 yıl öncesinde özellikle İstanbul için projelerinde yapıldığını biliyorum. Desinilasyon çok acil bir su kıtlığına çözüm önerisi değildir. Büyük ölçekli bir desinilasyon tesisini yapabilmek için en az 3 yıllık bir süreye ihtiyaç var. Dolayısıyla biz üç yıl önce bu kararı almış olsaydık İstanbul’a 300 bin m3 kapasiteli bir desinilasyon tesisini inşaatını ancak bitirmiş olacaktık. Şu anda bizim barajlarımız doldu, dolayısıyla bu desinilasyon tesisine gerek kalmayacaktı. Çok acil bir çözüm önerisi olarak desinilasyonu görmüyorum. Fakat desinilasyon önümüzdeki 30 – 40 yıllık dönemde özellikle sahilde kurulmuş fabrikalar için bir çözüm önerisi olabilir. Fabrikalar, sanayiciler proses suyunu denizden temin ederek daha ucuza su temin edebilir. Atık su arıtma tesisleri büyük bir hızla yapılıyor. Nüfusu 100 binin üzerindeki şehirlerde atık su arıtma tesislerinin 2 – 3 yıl içersinde bitirilmesi gerekiyor. Avrupa Birliğine sunduğumuz çevre müktesebatına göre Türkiye’de 2012 yılında arıtma tesisi ile arıtılacak nüfusun toplam belediye nüfusuna oranı %81 olmalı. Arıtma tesisi sayısının da 700 civarında olacağı tahmin ediliyor. 2023 yılına kadar olan dönemde de bu arıtma tesisleri kademeli olarak nüfusa bağlı olarak yapılacak. Bu kapsam da birçok yatırım yapılacak. İçme suyuna yaklaşık 13 milyar Avro, atık suya 18 milyar Avro yatırım yapılacak. Bu yatırımların belli bir plan dahilinde yapılıp ülkemizin hem su temini hem de atık su arıtımı konusunda problemlerinin çözülmesi gerekiyor. Sadece AB’ye çevre müktesebatı sağlamamız gereken bir zorunluluk değil bizim insan olarak yaşayabilmemiz için bu problemlerimizi en kısa zamanda çözmemiz gerekiyor. ÇEKÜD: Hocam teşekkür ederiz. KOYUNCU: Ben teşekkür ederim. http://www.cekud.org.tr

http://www.biyologlar.com/turkiyede-su-yonetimi

Ceset (Leş) Çiçeği 5 Yıl Sonra Çiçek Açtı

Ceset (Leş) Çiçeği 5 Yıl Sonra Çiçek Açtı

Japonya’daki bir parkta dünyanın en eski ve en büyük bitki türlerinden biri, beş yıl aradan sonra çiçek açtı.İki metre boyundaki ceset çiçeği (Amorphophallus titanum) kötü kokusu nedeniyle leş çiçeği olarak da biliniyor.Kyodo haber ajansına göre, Jindai Botanik Bahçesi yoğun talep üzerine ziyaret saatlarini uzattı.Ceset çiçeği bir ya da iki gün sonra soluyor.Çiçek, çürümüş etinkine benzeyen kokusuyla böcek ve sinekleri çekiyor.Çiçeğin anavatanı Endonezya’nın Batı Sumatra bölgesindeki yağmur ormanları. Deniz seviyesinden 120 ila 365 metre yükseklikteki tepelerde yetişen çiçeklerin nesli, yaygın ormansızlaştırma nedeniyle tehdit altında. http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ceset-les-cicegi-5-yil-sonra-cicek-acti

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

Doğada Bulunan Zehirli Bitki Türlerinden Bazıları

Güney Avustralya’da yaşayan Alman bir kaşif olan Carl Liche Madagaskar’ı keşfederken “gördüğü” bir olayı şöyle rapor ediyor: Bir kadın, bir büyük bitkinin gövdesine tırmanıp nektarını içti, kadının varlığını hisseden bitki, dokunaçlarıyla kadını vücudunun içine çekti.Bundan yaklaşık yüzyıl sonra, 1950’lerde bir bilim insanı bu efsaneye son noktayı koydu. Böyle bir ağaç hiç olmamıştı ve Carl Liche adında hiç kimse  Madagaskar’ı keşfetmemişti.Dokunaçlarını kullanarak insan yiyen bir ağaç hiçbir zaman yaşamamış olsa da bunun bir düşük versiyonları varlığını sürdürmekteler. Madagaskar’daki insan yiyen ağaç hikayesi, Madagaskar, Endonezya, Avustralya, Malezya ve diğer sıcak ve nemli bölgelerde yetişen etçil bitkilerin abartılması ile oluşmuş olabilir. Bu bitkilerin en büyüğü Nepenthes olarak bilinir ve küçük sürüngenleri, böcekleri avlar. Bu bitkiler dokunaçlarında bir sıvı biriktirir. Bu sıvı bitkinin köklerinden aldığı suyla karıştırılır. Böcekler ve bazı küçük hayvanlara bu kokulu su çok cazip gelir. Suyu içmeye geldiklerinde bitkinin ibriğinden içeri düşerler ve kaçamazlar. Bitki yakaladığı avındaki besinleri emer.Sinekkapanların boyutu insanlara göre çok çok küçük olduğundan bu bitkilere av olacağınızı sanmıyoruz fakat bazı bitkilerin yaydığı hastalıklara yem olabilirsiniz. İşte sizi öldürebilecek 10 tehlikeli bitki.   Aconitum plicatumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: MagnoliophytaSınıf: MagnoliopsidaTakım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeCins: AconitumTür: A. plicatumAconitum plicatum, düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından zehirli bir bitki türü.Orta Avrupa'da yayılış yapar. Bohemya, Silezya, Bavyera ve Kuzey Avusturya'nın dağlık bölgelerinde görülür.Subalpin çayırlar, dere ve orman kenarları yetişme ortamlarıdır.30-150 cm yüksekliğinde dik gövdeli otsu bir bitkidir. Saplı yaprakları elsi parçalıdır ve segmentler 3-5 mm genişliğindedir. Çiçekler 2-3 cm uzunlukta koyu menekşe renginde olup hazirandan eylüle kadar olan dönemde çiçekli kalır. Folikül tipi meyve görülür.Adam otuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Eudicots (İki çenekliler)Klad Core eudicotsKlad RosidsKlad Eurosids ITakım: SolanalesFamilya: Solanaceae (Patlıcangiller)Cins: Mandragora Adam otu (Mandragora), patlıcangiller (Solanaceae) familyasından Mandragora cinsini oluşturan sarı ya da mavimsi-mor renkli çiçekler açan bitki türlerinin ortak adı.Rozet yapraklı ve kazık köklü çok yıllık otsu bir bitki türleridir. Kökleri insana benzediği için, bu isim verilmiştir.Kökleri % 0,3 oranında Hiyosiyaminlerle Skopolamin alkaloidlerini taşır. Bundan dolayı zehirli bir bitkidir. Ağrı kesici, yatıştırıcı, cinsel gücü arttırıcı etkileri vardır. Halen tedavide çeşitli preparatların terkibinde kullanılmaktadır. Rastgele kullanıldığında zararlı olur.Japon anasonuÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms(Kapalı tohumlular)Takım: AustrobaileyalesFamilya: IlliciaceaeCins: IlliciumTür: I. anisatum Japon anasonu ya da Japon yıldız anasonu (Illicium anisatum), yıldız biçiminde meyvesi olan, Çin yıldız anasonuna (Illicium verum ) benzeyen ve Japonya'da yetişen bir bitkidir. Meyveleri Çin yıldız anasonundan daha küçük ve daha az kokuludur, kokusu anasondan çok kakuleyi andırır. Çin yıldız anasonunun aksine meyveleri oldukça zehirlidir ve yenilmez.Zehirli olmasına rağmen Çin tıbbında bazı cilt sorunlarını tedavi etmek için harici olarak kullanılır. Japonya'da ise tütsü olarak kullanılır. Yenildiğinde krizler gibi ciddi nörolojik etkiler ve hastalıklar yaratır.Japon anasonu, şiddetli böbrek, idrar yolu ve sindirim sistemi iltihabına yolaçan anisatin, shikimin ve sikimitoksin maddelerini içerir.Kurutulduğunda yapı olarak birbirine benzeyen Çin ve Japon yıldız anasonunu görünüm olarak birbirinden ayırt etmek imkânsızdır. Japonya'da birkaç vakada yanlışlıkla bu iki türün karıştırılarak ürünlere konulması sonucu bazı ürünler piyasadan toplatılmıştır. Bu ürünleri tüketenler ise nörolojik belirtilerle hastaneye sevkedilmiştir.ManşinelÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: MalpighialesFamilya: EuphorbiaceaeOymak: HippomaneaeCins: HippomaneTür: H. mancinella Manşinel (Hippomane mancinella), sütleğengiller (Euphorbiaceae) Batı Hindistan ve tropik Amerika’ da yetişen bir ağaçtır. Boyu 3 metreden 15 metreye kadar uzanabilir. Düz ve açık kahverengi bir kabuğu; uzun dalları vardır. Yumurta şeklindeki yaprakları 10 cm uzunluğundadır ve dişli kenarlara sahiptir. Küçük ve pembe çiçeklere sahiptir. Elma şeklinde meyveleri vardır.Sütlü sapı ve sarı-yeşil meyveleri oldukça zehirlidir. Hatta meyvelerden sıçrayan yağmur damlaları ya da çiğ deride yaralanmalara sebep olabilir. Yanan odundan gelen dumanı ise geçici körlüğe neden olabilir.MügeÂlem: Plantae (Bitkiler)Klad Angiosperms (Kapalı tohumlular)Klad Monocots (Bir çenekliler)Takım: AsparagalesFamilya: RuscaceaeCins: ConvallariaTür: C. majalis Müge (Convallaria majalis), çiçekli bitkilerin Ruscaceae familyasına dahil cinslerden Convallaria içindeki tek türdür. Kuzey yarım kürenin ılıman iklimli tüm bölgelerinde (Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika'da) yaygındır.Çok yıllık bir bitkidir. İlkbaharda,topraktan 15-20 cm yukarıya kadar uzayan koyu yeşil geniş yapraklar verir. Yaprakların arasından aynı sap üstünde sıralanmış küçük çan şeklinde beyaz çiçekler açar. Çiçeklerin çok güzel kokusu olduğundan parfümeride yaygın olarak kullanılmaktadır. Bitki, köklerinden çoğalarak bulunduğu alanı kaplamaktadır. Giderek daha az rastlanmaktadır. Türkçede inci çiçeği de denilmektedir.Nemli, gölge ağaç altlarını çok seven müge, iri yaprakların arasında çıtı pıtı beyaz kokulu çiçekleriyle çok zarif bir bitkidir. Köksap denen etli kökleri toprak altında dallanarak çoğalır. Gölge alanlarda yer örtücü olarak kullanılabilir. Çizgili yapraklı ve pembe çiçeklileri de mevcuttur. Kökleri kasım ile mart arası 2,5 cm. derinlikte ve 10 cm. aralıklarla dikilir. İlkbaharda çiçek açar. Suyu çok sever.ZakkumÂlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida (İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: ApocynaceaeCins: NeriumTür: N. oleander Zakkum (Nerium oleander), Apocynaceae familyasından Haziran-Eylül ayları arasında beyaz, pembe, kırmızı, sarı ve krem renklerde çiçekler açan 2-5 m yüksekliğinde zehirli bir bitki türü.Dere yataklarında ve su kenarlarında yetişir. Susuzluğa en dayanıklı bitkilerdendir ve kışın yapraklarını dökmez. Ayrıca bahçelerde süs bitkisi olarak yetiştirilir.Gövdeleri dik, esmer renkli ve silindir şeklindedir. Yaprakları mızrak şeklinde, kısa saplı, karşılıklı veya üçlü dairesel durumlarda dizilmiştir. Çiçekler, yalancı şemsiye durumunda toplanmış, güzel kokulu, büyük çiçeklerin sapları tüylü ve oldukça kısadır. Bitki zehirlidir.Bitki kardiotonik glikozitler taşır. Dahilen idrar arttırıcı ve kalp kuvvetlendirici etkisi vardır. Fazla miktarda alındığında zehirlenmelere sebep olur. Haricen zeytinyağı ile yoğrulmuş olan yapraklar bilhassa uyuza karşı kullanılır. Bir gram kuru yaprak, insanlarda tehlikeli zehirlenmelere yol açar. Zehir etkisi kurutma ve kaynatmayla ortadan kalkmaz. Bu bitkiyi yiyen, ölmüş hayvanların etleri de zehirlidir.Beyaz YılanköküLatince adı Ageratina Altissima olan beyaz yılankökü, Kuzey Amerika’da yetişen oldukça zehirli bir bitki. Beyaz çiçekleri açıldıktan sonra, küçük ve tüylü tohumları rüzgar etkisiyle etrafa dağılırlar. İçerdiği yüksek miktarda tremetol toksininin, insanları doğrudan değil fakat dolaylı olarak öldürdüğü bilinmektedir. Bu toksin, bitkiyle beslenen bir sığırın etine ve sütüne geçer ve bu sığırın etiyle veya sütüyle beslenen insanlarda, titreme, istifra etme ve ağır bağırsak ağrılarıyla ortaya çıkan bir zehirlenmeye sebep olmaktadır ve oldukça ölümcüldür. 19. yüzyıl başlarında Amerika’ya yerleşen binlerce Avrupalı göçmen, bu zehirden dolayı hayatlarını kaybettiler. Ayrıca Abraham Lincoln’un annesi Nancy Hanks’in de bu zehirden ölmüş olduğu söylenmektedir. Katil Gözlü BitkiDoğu ve Kuzey Amerika’da yetişen bu bitkinin adı, 1 cm çapındaki beyaz meyvesinin üzerindeki siyah lekenin adeta bir gözü andırmasından gelmektedir. Bu bitkinin tümü insan için zehirli olmakla birlikte en zehirli kısmı toksinlerin en yoğun olduğu meyvesidir. Meyvelerinin tatlı olması sebebiyle malesef bazı çocuk ölümlerine sebep olmuştur. Kalp kasları üzerinde ani olarak yatıştırıcı etkisi gösteren karsinojenik toksin içeren bu meyveler, kolaylıkla hızlı bir ölüme sebep olabilmektedirler. Melek BorularıMelek boruları, Brugmansia türlerine verilen genel isimdir. Anavatanı Güney Amerika’nın tropikal bölgeleri olup genel olarak tüm dünyada bulunmaktadırlar. Melek borusu, ismini trompet şeklindeki sarkık ve çok ince tüylerle kaplı çiçeklerinden almıştır. Çiçekleri farklı boyutlarda (14-50cm) ve beyaz, sarı, turuncu, pembe gibi farklı renklerde olabilir. Bitkinin tüm kısımları tropan alkaloidleri, skopolamin ve atropin gibi toksinler içermektedir. Çayı yapılarak halusinojenik olarak tüketilebilmektedir. Zehir seviyesinin bitkiden bitkiye farklılık göstermesi sebebiyle, ne miktarda toksin tüketilmiş olduğunu belirleyebilmek neredeyse imkansızdır. Buyüzden bir çok kullanıcı aşırı dozdan dolayı hayatını kaybetmiştir. Kargabüken Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular) Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: GentianalesFamilya: LoganiaceaeCins: StrychnosTür: S. nux-vomica Kargabüken (Strychnos nux-vomica), Loganiaceae familyasında sınıflanan ve ana vatanı güneydoğu Asya olan her dem yeşil bir ağaç ve bu ağacın çok zehirli bir alkaloid olan striknin eldesinde kullanılan tohumlarının ortak adıdır.Striknin ağacı (İng. Strychnine tree) ya da Nux vomica olarak da bilinen kargabükenin kabuğunda da brusin gibi başka zehirli bileşikler bulunur.Kargagözü, Baykuşgözü ve Kusmacevizi olarak da bilinen Kargabüken, orta boylu bir ağaç olup anavatanı Hindistan ve Güneydoğu Asya’dır. Yeşil portakala benzeyen meyvelerinde bulunan küçük tohumlar, zehirli alkaloidler olan strikinin ve brusin içermekte olup oldukça zehirlidirler. Bu toksinlerden 30mg almak bile omurgadaki sinirleri stimule edip kasılmalara yol açarak bir yetişkin için ölümcül olabilmektedirPorsukAnavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Güneybatı Asya olan porsuğun tohumları yumuşak, kırmızı ve üzümsü bir kabukla kaplıdır. Bu kabuk kısmının, bitkinin zehirli olmayan tek kısmı olması, meyvenin kuşlar tarafından yenmesi halinde zehirlenmeksizin tohumları farklı yerlere taşıyabilmelerine olanak sağlamaktadır. Yaklaşık 50g dozda insan için ölümcül olup, semptompları arasında nefes darlığı, titreme, kasılma ve son olarak kalp durması görülmektedir. Su BaldıranıSu Baldıranı, Kuzey yarımkürenin ılıman bölgelerinde bulunan oldukça zehirli bir bitki grubuna verilen addır. Bu bitkilerin tamamında bulunan şemsiye biçimindeki küçük beyaz ve yeşil çiçekleri ayırt edicidir. Su Baldıranı insan için aşırı derecede zehirli olup Kuzey Amerika’nın en zehirli bitkisi olarak kabul edilmektdir. Nöbetlere sebep olan sikutoksin isimli bir toksin içermektedir. Bu zehir bitkinin tamamında bulunmakla beraber en çok kök kısmında yoğunlaşmıştır. Neredeyse anında gerçekleşen nöbetlerin yanısıra, mide bulantısı, kusma, karın ağrısı ve titreme de görülmektedir. Ölüm genellikle solunum durması veya ventriküler çırpınım ile birkaç saat içerisinde gerçekleşmektedir. Kurtboğan Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler)Takım: RanunculalesFamilya: RanunculaceaeJuss. Cins: Aconitum Kurtboğan (Aconitum), düğün çiçeğigiller (Ranunculaceae) familyasından çok zehirli bir bitki cinsidir.Kurtboğan, 50-199 cm yükseklikte, çok yıllık, otsu bitkilerdir. Çiçekleri sarı, morumsu ya da koyu mavi renkte olabilir. İçerdikleri alkoloitlerden dolayı çok zehirlidirler.Türkiye'de 4 türü bulunur: A. anthora, A. cochleare, A. nasutum, A. orientale.Kültürü yapılan türleri (A. × cammarum, A. carmichaelii, A. hemsleyanum, A. henryi, A. napellus), gösterişli çiçeklerinden dolayı bahçecilikte kullanılır.Boğan otu, kaplanboğan otu veya miğferotu olarak da bilinir. Kuzey yarımkürenin dağlık yörelerinde yetişmektedirler. Büyük miktarda Psödo akonitin denen bir alkaloid içermekte olup bu madde Japonya’daki Ainu halkı tarafından avlanma amacıyla oklarının ucuna sürülen bir zehirdir. Tüketilmesi durumunda miğde ve karında yanma görülmekte olup yüksek dozlarda, 2-6 saat içerisinde ölüm gerçekleşebilmektdir. 20ml kadarı yetişkin bir insanı öldürmeye yeter.İlginç olarak, Kurtboğan mitolojide kurtadam/likantrofları uzaklaştırma özelliği göstermekte olup adını buradan almaktadır.AbrusLatince ismi Abrus precatorius olan ve argoda Abruz olarak adlandırılan Abrus, ağaçların ve çalıların etrafında dolanan ince ve uzun ömürlü bir sarmaşıktır. Hemen heryerde yetişebilen bu bitkinin anavatanı Endonezya’dır. Boncuk olarak kullanılan parlak kırmızı ve siyah renkli tohumlarıyla tanınırlar. Bitkinin içerdiği zehir (abrin), diğer bazı zehirli bitkilerde bulunan risin zehrine benzemekle beraber risinden yaklaşık 75 kat daha güçlüdür. Bazı durumlarda 3 mikrogram abrin yetişkin bir insanı öldürmek için yeterli olmaktadır. Tohumları boncuk olarak kullanmak bile oldukça tehlikelidir. Tohumların delinmesinde kullanılan matkaba parmaklarıyla dokunarak hayatlarını kaybetmiş insanlar olduğu bilinmektedir. Güzel Avrat Otuİtüzümü olarak da bilinen bitkinin anavatanı Avrupa, Kuzey Afrika ve Batı Asya’dır. Tropan alkaloidleri içeren bitki, sayıklama ve halüsinasyon başta olmak üzere, ses kaybı, ağız kuruması, baş ağrıları, titreme ve nefes darlığına sebep olmaktadır. Bitkinin tamamı zehirli olmakla beraber meyveleri, tatlı olmaları ve çocukların ilgisini çekmeleri sebebiyle daha tehlikelidir. 10-20 meyvesi veya sadece bir yaprağı, bir yetişkini öldürmeye yetmektedir. Tuhaftır ki, Elizabeth döneminde (16. yy.) yaşamış olan atalarımız, bu bitkiyi günlük kozmetik rutinlerinin bir parçası olarak kullanıyorlardı. Bitki özsuyundan yapılan göz damlaları kullanarak gözbebeklerini büyütmeleri onları daha çekici hale getirmekteydi. O zamanda fazla bilgi sahibi olunmaması sebebiyle bazı kadınlar siyanit içmek veya kendilerini “kanatmak” yoluyla daha soluk ve yarısaydam bir deri rengine kavuşmakta ve bunun üzerine yüzlerini kurşun bazlı bir boya ile boyamaktaydılar. Hintyağı Bitkisi Âlem: Plantae (Bitkiler)Bölüm: Magnoliophyta(Kapalı tohumlular)Sınıf: Magnoliopsida(İki çenekliler) Takım: MalpighialesFamilya: Euphorbiaceae (Sütleğengiller)Cins: Ricinus Tür: R. communis Hint yağı bitkisi (Ricinus communis), anavatanı Hindistan olan, sütleğengiller familyasından bir bitki türü.Akdeniz iklimin görüldüğü yerlerde doğal olarak yetişir veya kültürü yapılır. Tohumlarında bulunan risin maddesi zehirlidir.Tohumlarından elde edilen yağ, renksiz-soluk satı renkli, hafif kokulu bir yağdır. Alkolde kolaylıkla çözünür. Yağın hazmı zor olduğu için yemeklik yağ olarak kullanılmaz. Tıpta kullanımı yaygındır. Yağın bileşimini özellikle Risinoleik asit oluşturur. Yağın incebağırsaklar üzerinde müshil etkisi vardır. 15-30 gramlık miktarı kuvvetli müshil etkisi yapar. Zor ısındığından motor yağı olarak da kullanılır. Sanayide sabun ve boya yapımında, dericilikde, mürekkep yapımında, issiz yanması ve beyaz alev vermesi nedeniyle kandillerde de bol miktada kullanılmıştır. Bebekler için pişik önleyici kremlerde de katkı maddesi olarak bulunur.Hintyağı bitkisi, Akdeniz havzasının, Doğu Afrika ve Hindistan’nın yerlisi olsa da dekoratif amaçla yaygın olarak yetiştirilmektedir. Risin adlı toksin tüm bitkide bulunmakla beraber tohumlarda (hintyağının üretiminde kullanılan kısım) yoğunlaşmıştır. Tek bir tohum bir insanı iki gün içerisinde öldürmek için yeterlidir ve bu ölüm uzun, oldukça acı verici ve durdurulamaz bir şekilde gerçekleşmektedir. İlk semptomlar bir kaç saat içerisinde kendisini gösterir. Ağız ve boğazda yanma hissi, karın ağrısı, kanlı ishal ve kusma bu semptomlar arasındadır. Zehirlenme başladıktan sonra engellenmesi imkansızdır ve son olarak dehidrasyon sebebiyle ölüm gerçekleşir. Bu tohumlara karşı en büyük hassasiyeti insanlar göstermektedir, zira 1-4 tohum ile yetişkin bir insan, 11 tohum ile bir köpek ve 80 tohum ile bir ördeği öldürmek mümkündür.

http://www.biyologlar.com/dogada-bulunan-zehirli-bitki-turlerinden-bazilari

Birlikte Yaşayan Canlılar

En basit canlı topluluğunda bile yüzlerce tür birbiriyle ilişki içindedir. Bu ilişki genelde iki canlı türüne de fayda sağlar. Örneğin kartallarla bir çayırdaki otlar arasında ilişki kurmak zordur, ama bu iki canlı türü de dolaylı olarak birbirlerine bağımlıdır. Kartallar ot yiyen tavşanlarla beslenerek otlara yardim eder; bunun karşılığında otlar da tavşanları besleyerek kartallara doyurucu bir yiyecek hazırlar. Eğer iki canlı türü arasındaki ilişki doğrudan doğruya iki türe de çıkar sağlıyorsa buna mutualist ilişki (ortak yasam) denir. Doğadaki canlılar her zaman birbirleri ile iyi geçinmezler. Bunu daha çok yırtıcı hayvanlarla avları arasında görürüz. Av yırtıcının yaşamını devam ettirmesine yardim ederken yırtıcı da avın yaşamını noktalamasına yardim eder. Bu tür bir ilişkide bir tür (avcı) diğerine doğrudan doğruya zarar verirken diğer tür (av) avcıya yabana atılmaz bir yarar sağlar. Buna benzer bir ilişki de parazitler ve bunların üzerinde yaşadığı canlılar arasında görülür. Hayvanlar arasındaki belli başlı ilişkilerden biri de kommensalizmdir. Burada bir tür diğerinden fayda sağlarken diğer türe hiçbir zarar gelmez. Bu ilişkiye en güzel örnek ağaçlar ve üzerinde yuva yapan kuşlar arasında görülür. Kus ağacın üzerinde yavrularını büyütürken ağaç bundan hiçbir zarar görmez. Birçok hayvan aslında tek başına yasayan bir bireymiş gibi görünse de üzerinde barındırdığı onlarca canlı türü ile aslında yürüyen bir hayvanat bahçesidir. Beraber yasayan tüm canlılar hastalıkta ve sağlıkta, iyi günde ve kötü günde bir arada yasamak üzere evrim tarafından birleştirilmişlerdir. İnsan mantığına göre, üstünde yaşadığı organizmayı öldüren bir parazit aslında kendisine zarar veriyordur. Bu yüzden bazı parazitlerin, üzerinde yaşadıkları organizma ile ortak bir şekilde olmasa da, taşıyıcının öyle zannedebileceği parazitlik bir yasam sekline sahip olmaları, bu yönde bir evrim geçirmiş olmaları çok yararlarına olmuştur. Buna bir örnek vermek gerekirse; Tenya hiçbir hissedilir belirti göstermeyerek taşıyıcısının kendisini, yani yumurtalarını kolayca çevreye yayabilmesini ve diğer taşıyıcı adaylarına ulaşmak için hayli mesafe kat etmiş olur. Öte yandan, kolera, virütük kanser çeşitleri, frengi ve antibiyotiğe dayanıklı tüberküloz çeşitleri öldürücü olabilmektedir. Ayni soruyu tekrarlayacak olursak, yani bir parazitin kendi hayatini sürdürmesi için gereksinim duyduğu taşıyıcı organizmayı öldürmesinin ne derece mantıklı olduğunu; aslında eksik kalan bir şeyler olması gerektiğini anlayabiliriz. Sunu hatırlatalım ki, evrim belli bir plana göre ilerlemez, evrimin temel taslarını oluşturan genetik varyasyonlar düzenli değil rastlantısal mutasyonlara dayanırlar. Ama sonunda bu rastlantısal birikimler doğal seleksiyonun süzgecinden geçerek “En iyi adapte olan” sıfatıyla hayatta kalmayı başarırlar ve devamlarını sağlarlar. Parazitin yaşadığı ortam taşıyıcısı olduğu için yani bir fiziksel çevreden çok bir canlı çevre olduğu için girdiği evrim süreci kendini olduğu kadar, taşıyıcısını da etkileyecektir. Ama daha da önemlisi, taşıyıcı onun doğal çevresini oluşturduğu için, taşıyıcıda meydana gelecek değişimler parazitin evrimsel sürecini belirleyen etmenler olacaktır. Bazı parazitler –kolera bakterisi gibi taşıyıcıları ölmeden kısa bir süre içinde ishale sebep olarak taşıyıcının aşırı su ve tuz kaybetmesini ve böylece hayati tehlikeye girmesini sağlar, ama bir yandan da bu, parazitin yayılması için bir yoldur. Kirlenmiş suyun başka bir insan tarafından kullanılması parazite yeni bir ev sağlar. Savaş ve yoksulluk gibi faktörler su temizleme sistemlerinin kurulması engelleyerek, koleranın bu döngüsüne islerlik kazandırırlar. Hindistan’da su temizleme sistemleri kurulduktan sonra öldürücü V.cholerae ‘nin yerini az zararlı V.cholerae almıştır. Doğal seleksiyon olgusunun yani sıra, insanin başrolü oynadığı yapay seleksiyon vardır. Günümüzde canlının evrim sürecinde ana etmen insandır. Bunun belki de en çarpıcı örneği bugün yaşanmakta olan ve hepimizin çok yakından tanıdığı onlarca cins köpektir. (bkz. Kütüphane Biot Panosu). Bunun yanında hayatimizi daha derinden etkileyen ve ciddi sağlık problemleri yaratan bakteriler de yapay seleksiyona uğrayabilmektedir. Antibiyotik tedavileri ve bilhassa düzenli olarak uygulanmamış olanlarında zayıf olan bakteriler elenirken kuvvetli olanlar hayatta kalmakta ve bir dahaki savaşın çok daha çetin olması kaçınılmaz olmaktadır. Böylece insan kendi uyguladığı yapay seleksiyon ile kendine daha zararlı olabilecek mikropların önünü açmaktadır. Buna diğer bir örnek ise insanların farklı cinsel korunma yöntemleri uygulamalarının cinsel yolla bulasan ayni tür parazitler arasında yarattığı farklılıklardır. HTLV-1 cinsel yolla aktarılan bir virüs olup bir çeşit yetişkin lösemisine sebep olur. Japonya’da bu tür kanserin görülme yaşı 60 civarında iken, ayni hastalığın Jamaika’da görülme yaşı 45’ tir. Bunun başlıca sebebi Japonya’da fiziksel koruyucuları (prezervatif vb.) kullanım oranının daha çok doğum kontrol hapı kullanılan Jamaika’ya göre oldukça fazla olmasıdır. Fiziksel engelleyici koruyucular ayni zamanda virüsün bulaşmasını engellemekte ve onu sadece taşıyıcı üzerinde yasamaya mahkum etmektedir. Buna karşılık parazit virüs başka bir taşıyıcı bulma şansını artırmak için aktifliğini erteleyerek daha geç bir yaşta etkisini gösterip taşıyıcısını ve nihayet (kısmen de olsa) kendi hayatına son vermektedir. Son bir örnek olarak frengiye sebep olan Trepenoma pallidum adli bakteriyi verebiliriz. Hayati üç farklı evreden oluşan bu parazit, uzun bir yerleşme periyodu geçirir ve hayatinin evreleri arasında bulaşıcı olma özelliğini erteleyerek, uzun uyuma benzeri dönemler yasar. Bu dönemler bakterinin uzun bir süre taşıyıcısının üzerinde hayatta kalmasını sağlar, ta ki taşıyıcı cinsel esini değiştiren kadar. İnsanların genelde tek esli hayat sürdürdüklerini ve es değiştirmenin yıllar alabileceğini göz önünde tutarsak, bu gerçekten etkileyici bir adaptasyondur. TESTIS NAKLIBilim sinir tanımıyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleştirilen ilk kalp naklinden sonra birçok kalp nakli yapıldı. Ancak tıp dünyası bununla kendini asla kısıtlamadı zaten kısıtlayamazdı. Günümüzde organ nakillerinin yakin zamanda ortadan kalkacağı söylentileri dolasa dursun, İngiliz bilim adamları "TESTIS NAKLİ" üzerine çalışmalara çoktan başlamışlar bile.  Manchaster'daki Christie Hastanesinde yürütülen araştırmalarda testis dokusu çıkartılan bir erkeğe, başka bir erkeğin testis dokusunun nakil edilebileceği ortaya çıkarılmış. Bu durumda kısır olan erkek kendi spermlerini olmasa bile başka bir erkeğin spermlerini üretmeye başlayacak ve bu sayede bir çocuk sahibi olacak. Ayrıca genetik biliminin olması gereken genel amacı doğrultusunda, özürlü çocuk yapma riski bulunan erkeklerin başka birinin testis dokusu ile de olsa sağlıklı çocuk sahibi olması amacı bu araştırmaya başka bir boyut getiriyor. KOPYALAMADA DEV ADIMHepiniz hatırlarsınız, Dolly adlı koyunun kopyalanmasını... Ancak bilim o kadar hızlı gelişiyor ki; bazen takip etmek çok güç oluyor. Dolly'nin kopyalanmasında kullanılan yöntem artık kullanılmıyor. Tıpkı ilk mikroskobun bugün kullanılmadığı gibi. Yerine kullanılacak yöntem ile hem "Seri Kopyalama" yapılabiliniyor hem de "Kopyanın Kopyası". Dolly yönteminde her seferinde basa dönülüyor ve ana koyundan hücre alınması gerekiyordu. Ancak yeni yöntemle beraber kopyalanan canlılardan yenileri üretilebiliniyor ve beklenildiği gibi tüm DNA kodları birbiriyle aynı olan canlılar. Bilim adamlarının anlattıklarına göre bir seferde 22 adet canlıyı kopyalama yöntemiyle beraber üretebilmek mümkün olmaktaymış. Bilim adamları bu teknik sayesinde, seri organ üretimine geçilebileceğini söylüyorlar. Hedeflenen noktaya ulaşıldığı takdirde AIDS, kanser, diyabet gibi hastalıklarla mücadele konusunda önemli adımlar atılmış olunacak.

http://www.biyologlar.com/birlikte-yasayan-canlilar

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0