Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 44 kayıt bulundu.

İstilacı Tatlısu Balıkları ve Biyoçeşitliliğe Etkileri

İstilacı Tatlısu Balıkları ve Biyoçeşitliliğe Etkileri documents/biyoeitliliksempozyumu_2013.pdf

http://www.biyologlar.com/istilaci-tatlisu-baliklari-ve-biyocesitlilige-etkileri


Biyolojik Çeşitlilik Sempozyumu

Biyolojik Çeşitlilik Sempozyumu

Kültüre alınmış bitki türleri ve evcilleştirilmiş çoğu hayvan türünün yabani akrabalarının ana vatanı Anadolu’dur. Bu bakımdan Türkiye, Dünyadaki sekiz büyük gen merkezinden biri olarak bilinir. Yaklaşık 3’de biri endemik olan 12.000 civarında bitki türüne ek olarak, yaklaşık olarak 141 sürüngen ve amfibi türü, 460 kuş türü, 161 memeli türü, 236 tatlı su ve 480 tuzlu su türleri, 522 yumuşakça, 6.500 kelebek,600 çekirge ve 114 kın kanatlı böcek türleri bulunmaktadır.  Türkiye ekonomisinin temel çarkları olan tıp, eczacılık, tarım, ormancılık,hayvancılık, balıkçılık ve turizm, temel ham madde kaynağı olarak bu doğal kaynaklarımıza ve bu biyolojik çeşitliliğe bağımlıdır. Ekonomiye olan doğrudan katkıları yanında, biyolojik çeşitlilik, çevrenin sağlıklı olmasını sağlayan ekolojik hizmetleri bizlere sunmaktadır. Bunlardan bazıları; Doğadaki oksijen ve karbondioksit döngüsünün ve besin zincirinin devamlılığının sağlanması, böcek ve zararlı hayvanların biyolojik kontrolü, bitki çiçeklerinin tozlaşması ve meyve tutması, su ve toprak korunması, su ve mineral döngüsünün sağlanması, doğal geri dönüşüm ve atıkların ayrışması gibi pek çok ekolojik hizmetleri de yerine getirmektedir. Genetik kaynaklar, türler, ekosistemler ve bunlar arasındaki karmaşık olaylar dizini, biyolojik çeşitliliği oluşturmaktadır. Bunların her biri ülkemizin refahı, dengeli ve sürekli kalkınması için, vazgeçilemez değeri olan canlı doğal kaynaklarımızdır. Biyolojik Çeşitliliğimiz günümüzde yok olma eğilimindedir. Toprak erozyonu,hızlı insan-nüfus-artışı gibi baskılar en büyük etmenlerden sadece bir kaçıdır.Doğal kaynaklarımızın ve biyoçeşitliliğin öneminin bilincinde olan insanoğlu bu talihsiz yok oluşa dur diyebilecek, bu olumsuz gidişatı sürdürülebilir kullanım biçimde aldığı kararlarla durdurabilecektir. Davetli Konuşmacılar Prof. Dr. Kani IŞIK Dağlar ve Biyolojik ÇeşitlilikProf. Dr. Meryem BEKLİOĞLUİklim Değişikliklerinin Sucul Ekosistemlere ve Ekosistem Hizmetlerine EtkileriProf. Dr. Özcan SEÇMEN Sulak Alan Ekosistemlerinde Bitki ÇeşitleriProf. Dr. Mehmet EKMEKÇİEkosistemlerde Su Döngüsünün ÖnemiDoç. Dr. Ali Serhan TARKANİç Sularda İstilacı Balık Türleri http://www.bcs.mu.edu.tr/Default.aspx?p=anasayfa

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sempozyumu

Titicaca Gölü

Titicaca, çölde bir vaha misali And Dağları ile çevrili alanda binlerce yıldır insanlara hayat ve onun ötesinde çeşitli uygarlıklar bahşeden bir önemli coğrafya. Göl çevresinde ve üzerindeki yüzen adaları sayesinde yaşam yüzyıllardır hiç değişmeden sürüyorKıvrımlı yollardan aheste aheste çıkarak uydukent El Alto`dan geniş bir kevgirin içinde bulunan la Paz`a dönüp, bana bir haftadır yaşattığı inanılmaz anlar için son bir kez el sallayarak başkente veda ettim. Şimdi artık Everest, Büyük Sahra ve henüz görmediğim Kutuplar`dan sonra yeryüzünde beni en çok heyecanlandıran ve görmek için can attığım Titicaca`ya gidebilirim. Pazar yerini de geride bırakıp Titicaca`ya doğru yol alıyorduk ki; içinden geçtiğimiz bir köy meydanındaki renkli bir düğün alayı biz gezginleri hemen minibüsten indirmeye yetti. Bolivya`da geziyorsanız diğer Latin Amerika ülkelerinin aksine her an böyle ilgi çekici bir görüntüyle karşılaşabilirsiniz. Düğünün yapıldığı meydana geldiğimizde yerliler inanılmaz renkli kostümler giymiş, orkestranın çaldığı müzikler eşliğinde kendilerinden geçerek eğleniyorlardı. Bütün erkeklerin giydiği birbirinden farklı kostümler ve ortaya koyduğu oyunlar And Dağları`nın yüksek irtifalarında yaşayan Aymara kültürünün bir yansımasıydı. Çiftlere mutluluklar dileyip yeniden yola koyularak Titicaca Gölü`nün Bolivya tarafındaki en önemli yerleşim yeri olan Copacabana`ya ulaştık. İsrail`deki Lut Gölü, tuzluluk özelliği dışında dünyanın deniz seviyesinden 395 metre altında olması ile dünyanın diğer bütün göllerinden ayrılıyor. Titicaca Gölü ise Lut Gölü`nün aksine 3,810 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksek gölü. Yani Lut Gölü`nden 4,205 metre daha yüksekte yer alıyor. ESKİ ALIŞKANLIKLARI KORUYORLAR Titicaca, çölde bir vaha misali And Dağları ile çevrili alanda binlerce yıldır insanlara hayat ve onun ötesinde çeşitli uygarlıklar bahşeden bir önemli coğrafya. Göl çevresinde ve üzerindeki yüzen adaları sayesinde yaşam yüzyıllardır hiç değişmeden devam ediyor. Peru ve Bolivya`yı birbirinden ayıran sınır gölün ortasından geçip yerlileri birbirinden ayırsa da İnka İmparatorluğu çatısı altında Keçhua ve Aymara yerlileri yüzyıllarca birarada yaşamışlar. Şimdilerde gölün Peru tarafında daha çok Keçhualar, Bolivya tarafında ise Aymaralar yaşamlarını eski alışkanlıklarını koruyarak sürdürüyorlar. Daha doğrusu sürdürmeye çalışıyorlar. Modern dünyadan gelen turist grupları işgalci İspanyol Pizzaro`dan sonra ikinci kez bu insanların yaşam ritimlerini bozuyorlar. Hal böyle olunca Andlar`ın yüksek irtifalarında olsalar da onların yaşamları eskisi gibi gözden ırak değil. 8.288 kilometrekarelik alanıyla Van Gölü`nden kat be kat büyük olan Titicaca`nın Batı kıyısı Peru`ya, doğu kıyısı ise Bolivya`ya ait. Titicaca adının nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte Aymara dilinde `Puma Kayası` Keçhua dilinde ise `kurşun renkli kaya` anlamına geliyor. Gölün bugünkü yerlier için mistik bir önemi var. Çünkü burada yaşayan halk, ataları olan İnkaların gökyüzünden bu göldeki bir adaya indiğine inanıyorlar. İnka mitolojisine göre Güneş Tanrısı İnti çocukları ilk İnka Kralı olan Manco Capac ve karısı Mama Ocllo`yu Titicaca Gölü üzerindeki Güneş Adası`nda (İsla del Sol) kedi başını andıran bir kaya üzerine bırakmış. Bu yüzden gölün kutsal olduğunu kabul eden yerliler her yıl bir lamayı Titicaca`nın derin sularına kurban ediyorlar... Gölün etrafında birçok yerleşim merkezi var ancak bunların en büyüğü Peru tarafındaki Puno kenti. Bolivya tarafında ise daha küçük olan Copacabana bululunuyor. Günümüzde gölün yabancılar tarafından en dikkat çekici yanı dünyanın en yüksek gölü olması değil göl üzerinde bulunan onlarca yüzen ada ve o adaların üzerindeki geleneksel yaşam. Bu yüzen adaların çoğu gölün Peru tarafında yer alıyor. İşte o adalara genellikle Puno kentinden binilen teknelerle ulaşılıyor. Bu adacıklarda yaşayanlara `Uroslar` deniliyor. Uros yüzen adacıklarının ilk olarak istilacı İspanyol generali Pizzaro`nun gazabından korunup saklanmak amacıyla yapıldığı tahmin ediliyor. Efsaneye göre gerçek Uros kanı taşıyan yerliler, suyun dondurucu soğuğundan etkilenmez ve asla boğulmazlarmış. Karaya çıkmayı sonraki yüzyıllarda reddeden gerçek Urosluların 1959 yılında son bir yaşlı kadınının ölmesiyle tarihten silindikleri belirtiliyor. Elişçiliğiyle ünlü Uroslar`ın yerinde, bugün yüzen adalarda Aymara ve Keçhua yerlileri yaşıyor. Biz yeniden dönelim gölün Bolivya tarafındaki Copacabana kentine. Göle birkaç metre uzaklığındaki birkaç Bolivyanos`a kaldığım mütevazı otelimden çıkıp Güney Amerika`yı baştan başa gezme niyetinde olan Overland gezginlerinin mutlak uğrak yerlerinden biri olan bu küçük ama çok sevimli kasabayı gezmeye başlıyorum. PAZARLARIN HÂKİMİ KADINLAR Aymara yerlilerinin yaşadığı Copacabana kenti yüzyıllar boyu yerliler için çok önemli bir yerleşim merkezi olmuş. Bu nedenle İspanyolların istila dönemlerindeki baskıları bile yerli halkı bu bölgeden bütünüyle söküp atamamış. Ancak İspanyollar da bu kutsal topraklara kendi inançlarını getirmeyi ihmal etmemiş ve kasabanın tam ortasına yerlilere inat koca bir Katolik kilisesi inşa etmişler. Şimdilerde kavgalar sona ermiş ve göçmenlerle yerli kültürleri özellikle bu bölgelerde iyice birbirine karışmış durumda. Bunun en güzel örneği olarak meydandaki bembeyaz badanalı kilisenin önünde tezgâh açıp tarlasından getirdiği sebze ve meyveleri satan Aymara kadınlarını görüyorsunuz. Kasabanın en ilgi çekici yeri hiç kuşkusuz her türlü yerel yiyecek ve el örgüsü giyeceklerle çeşitli eşyaların satıldığı pazarı. Tabii bu pazarın hâkimleri de yine Aymara kadınları. Özellikle lama ve onların bir türü olan Alpaka derisi ve yünlerinden yaptıkları eşyalar daha çok müşteri topluyor. Copacabana`nın kendine özgü sakin bir yanı var. Sanki burada zaman çok yavaş ilerliyor. Uzun soluklu Overland Güney Amerika yolculukları sırasında gezginlerin birkaç gün dinlenmeleri için çok ideal bir yer. Gündüzleri otelin bahçesine oturup bir taraftan gölden çıkarılan balık siparişinizi verip, diğer taraftan yan masanızdaki bir gezginle karşılıklı rotalarınız hakkında sohbet edebilirsiniz. Akşamları ise çakıl taşlı göl kıyısında volta atıp küçük teknelerin muazzam siluetlerinin göle yansımasıyla oluşan muhteşem günbatımı manzarasını doya doya seyredebilirsiniz. Ertesi gün İnka kültürünün izlerini taşıyan Güneş Adası`na (İsla del Sol) gitmek için kıyıda bizleri bekleyen teknelerdeki yerimizi alıyoruz. Bir saati aşan tekne yolculuğundan sonra nihayet İnka İmparatorluğu`nun temellerinin atıldığı kutsal Güneş Adası`na ayak basıyoruz. İnka imparatoru yüce Manco Capak`ın 127. kuşaktan torunuyla karşılaşacağımızı düşünürken kıyıya çıkar çıkmaz, modern hayata ayak uydurmuş küçük kız çocuklarının ellerindeki hediyelik eşyaları elimize tutuşturup `Diez Bolivyanos por favor` nidalarıyla karşılaştık. Adadaki İnka kalıntılarını ve Güneş Tapınağı`nı görebilmek için yüzlerce basamaktan oluşan merdivenleri bir bir tırmanmak gerekiyor. Burada yaşayan iki yüz kadar yerli için bu kutsal adada doğmak bir övünç kaynağı. Adadaki yerliler evlerinin küçük bahçelerinde az da olsa sebze yetiştiriyorlar. Kerpiçten yapılma evlerin kenarlarına yapılmış avlularda lamaları bulunuyor. Kadınlar lama yünlerinden örgüler örüp küçük bahçelerinde mısır yetiştiriyor, erkekler ise eskiden balık avlarken şimdilerde bu kutsal adaya gelen turistlere hizmet veriyorlar. Köylü kıyafeti giymiş yerli kadınların fotograflarını çektiğinizde birkaç Bolivyanos vermezseniz zılgıtı yiyorsunuz. Anlaşılan modern dünyanın kuralları yerel gelenekleri derinden etkilemeye başlamış bu kutsal topraklarda. Kutsal ada gezimizi tamamlayıp tekrar tekneyle Copacabana`ya dönerken kaptanımıza rica edip bir iki dakika durmasını söyledikten sonra teknedeki herkesin şaşkın bakışları arasında bu sıvı coğrafyayla bütünleşmek için kendimi Titicaca`nın soğuk ve derin sularına atıverdim. Birkaç temsili kulaçtan sonra soğuktan taş gibi olmuş bedenimi teknenin güvertesine atıp ısıtmaya çalıştım. Dünya`nın bu en yüksekteki gölünü başka türlü belleğime nasıl bu kadar derin kazıyabilirdim ki... SIRT ÇANTAMDA DÜNYA KÜLTÜRLERİ MUSTAFA ANDIÇ mustafa.andic@eyuboglu.com

http://www.biyologlar.com/titicaca-golu

Değişmekte olan bir iklimde sağlık

Ağustos 2007’de İtalya’da yerel sağlık makamları, bir nehirle ayrılan iki küçük köy olan Castiglione di Cervia ile Castiglione di Ravenna’da sıra dışı bir hastalığın söz konusu olduğu yüksek sayıda vaka tespit ettiler. Bu hastalıktan neredeyse 200 kişi etkilendi ve yaşlı bir adam da öldü (Angelini vd., 2007). Ayrıntılı bir araştırma sonucunda hastalığın daha çok Afrika ve Asya’da görülen Aedes veya ‘kaplan’ sivrisineği yoluyla insanlara geçen ve böceklerde bulunan bir virüs olan Chikungunya olduğu anlaşıldı. Hastalığın kaynağı bölgede tatil yapan bir adam olarak belirlendi. Hasta adamın Avrupa’ya seyahat etmeden önce hastalığı kaptığı ama İtalya’da bir kaplan sivrisineği tarafından ısırıldığı düşünülüyor. Kaplan sivrisineği virüsün bir vektörü veya taşıyıcısı olup, söz konusu sineğin virüsü köydeki başka bir kişiye bulaştırdığına inanılıyor. Bu, zincirleme bir etkiye yol açtı ve hastalıklı kişileri ısıran sivrisinekler mini bir salgın gelişene kadar virüsü yaymaya devam etti. Etkileşimler ağı Chikungunya salgını küreselleşmiş bir dünyada yüz yüze bulunduğumuz bazı sağlık riskleri ve sorunlarını gözler önüne seren karmaşık bir etkileşimler ve koşullar ağına dayanıyor. Turizm, iklim değişikliği, ticaret, türlerin dolaşımı ve halk sağlığı gibi faktörlerin tümü bu durumda rol oynamıştır. Kaplan sivrisineğinin Avrupa’ya ilk kez olarak ‘şans bambusu’ gibi süs bitkilerinden kullanılmış lastiklere varan bazı ithal mallar yoluyla geldiği düşünülüyor. Sivrisinek larvaları Avrupa’nın pek çok bölgesinde bulunmuşsa da sadece daha sıcak, güney ülkelerinde açık havada veya daha kuzeydeki söz gelimi Hollanda’daki seralarda yaşayabiliyor. Dengue ve Batı Nil Ateşi de artık Avrupa’da bulunuyor ve yine sivrisinek ısırması yoluyla geçiyor. İsveç, Stockholm’deki Avrupa Hastalıkları Önleme ve Kontrol Merkezi’ne (ECDC) göre, 1996’da Romanya’daki ilk büyük salgından beri Batı Nil Ateşi hastalığı Avrupa’da halk sağlığına ilişkin olarak önemli bir endişe sebebi kabul edilmektedir. Hali hazırda buna karşı hiçbir aşı bulunmamakta ve başlıca önleyici tedbirler sivrisinek ısırıklarına maruz kalma durumunu azaltmayı amaçlamaktadır. Yoğun gıda üretimi Bulaşıcı hastalık için gerekli olan ve daha önce var olmayan koşulları kendimiz yaratıyor olabiliriz. Söz gelimi, gıda üretiminin endüstrileşmesi önemli bir endişe konusudur. Tek bir hayvan türünü yoğun olarak üretmek suretiyle, genetik çeşitliliği düşük olan ‘mono kültürler’ üretme riskini taşıyoruz. Bu hayvanlar kötü hijyen koşulları veya kuşlar gibi yaban hayvanlarından bulaşabilecek hastalıklar için son derece elverişli ortamlar sunuyor. Hastalıklar bir kez mono kültüre girdikten sonra kolaylıkla mutasyona uğrayabilir ve söz konusu hayvanlarla çalışan insanlara dahi geçebilir. Antibiyotiklerin aşırı kullanımı doğal direnç eksikliğini telafi etmenin kabul edilen bir yöntemi haline gelmiş olup, bu uygulama kendi sorunlarını yaratabilir. ‘Modern verimli tarım, tıpkı halk sağlığı gibi, küreselleşmiş dünyanın bazı taleplerini karşılamak için bilim ve tıbba dayanmaktadır. Modern tarım pek çoğumuza daha ucuz ve daha fazla gıda sağlamış olmakla beraber, öngörülemeyen baskı ve sorunlara yol açması da mümkündür,’ diyor ECDC Müdürü Dr. Marc Sprenger. Dr. Sprenger ‘Söz gelimi, tarımda aşırı antibiyotik kullanımı sonucunda bakteriler daha dirençli hale geldikçe, bunların etkinliği azalabilir; bunun da potansiyel olarak insanlar üzerinde etkisi olabilir’ diyor. Avrupa’da noktaları birleştirmek Avrupa’ya gelen yeni türler ve yeni hastalıklar iklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkilerinden sadece bazılarıdır. Su, hava ve gıdanın kalitesi ve miktarındaki değişiklikler ile değişen hava durumu, ekosistemler, tarım ve geçinme yollarına bağlı olarak son aşamada insan sağlığını çok daha fazla çevresel ve sosyal etken etkileyebilir. İklim değişikliği ayrıca hava kirliliği gibi mevcut çevre sorunlarını kötüleştirebilir ve sürdürülebilir su kaynakları ve sıhhi temizlik hizmetlerini aksatabilir. Avrupa’da 2003 yılında meydana gelen ve 70.000’i aşkın kişinin ölmesiyle sonuçlanan sıcak hava dalgası değişmekte olan bir iklime uyum sağlama ihtiyacına dikkat çekmiştir. Yaşlılar ve belirli hastalıklara sahip kişilerin daha yüksek risk altında olmasının yanı sıra olanakları daha az nüfus grupları daha korunmasızdır. Betonlaşma ve ısı emen yüzeylerin yüksek olduğu kalabalık kentsel bölgelerde sıcak hava dalgalarının etkileri, geceleri yetersiz soğutma ve güçsüz hava akımları sebebiyle ağırlaşabilir. AB’deki nüfus grupları için, ölüm oranının belli bir (yerel olarak spesifik) kesme noktasının üzerindeki her sıcaklık artışı için % 1–4 oranında arttığı tahmin edilmiştir. 2020’lerde, öngörülen iklim değişikliğinden kaynaklanan sıcağa bağlı ölümlerde tahmin edilen artış, başta orta ve güney Avrupa bölgelerinde olmak üzere, yılda 25.000’i aşabilir. ‘Sağlık, arazi kullanımı, tarım, turizm, ticaret ve iklim değişikliğini birbirine bağlayan tartışmanın yaratıcı bir şekilde gelişmesi gerekiyor. Şu anda halk sağlığı ve çevreyi veya iklim değişikliğini doğru şekilde ilişkilendirmiyor olabiliriz,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Örneğin, yakın zamanda bir sağlık bakanlığını ziyaret ettim ve iklim değişikliğiyle ilgili konulardan kimin sorumlu olduğunu sordum ve bana kimsenin sorumlu olmadığını söylediler. Bunu herhangi bir bakanlık veya yetkili makamı yargılamak için söylemiyorum ama bu durum, bu sorunların hepsi birbirine bağlı olduğu için, bunlar hakkında düşünme şeklimizi değiştirmemiz gerektiğini ortaya koyuyor,’ diyor Dr. Sprenger. ‘Halk sağlığı sistemleri yeni hastalık ve yeni iklim koşulları olasılığına uyum sağlamaya ve kendilerini buna hazırlamaya başlamalıdır. Doktorlar yeni bir virüsü tanımadığı için insanlara yanlış tanı konuyor olabilir. Bu hastalıkların pek çoğu grip gibi görünüyor ve grip hissi veriyor. Yeni sorunlarla başa çıkmak için eğitim gibi yeni araçlara ihtiyacımız var ve laboratuvar gibi tesislerin de esnek ve uyarlanabilir olması gerekiyor,’ diyor. ECDC’nin web sitesini aşağıdaki adreste ziyaret edebilirsiniz: www.ecdc.europa.eu en Daha fazla bilgi ve referansların tam listesi için SOER 2010 Sentezi’ne bakın. Yenilikçilik: çevre ve sağlık İklim değişikliğiyle mücadele çabaları hava kalitesini iyileştirecektir Avrupa Birliği’nin İklim ve Yenilenebilir Enerji (CARE) paketi aşağıdakileri hedeflemektedir: • 2020 itibariyle sera gazı emisyonlarının % 20 oranında azaltılması • 2020 itibariyle yenilenebilir enerji payının % 20 oranında arttırılması • 2020 itibariyle enerji verimliliğinin % 20 oranında arttırılması Bu hedefleri gerçekleştirmek için sarf edilmesi gereken çabalar Avrupa’da hava kirliliğini de azaltacaktır. Örneğin, enerji verimliliğindeki iyileşmeler ile yenilenebilir enerjinin daha fazla kullanımı, hava kirliliğinin başlıca kaynaklarından olan fosil yakıt yakılmasının azalmasına yol açacaktır. Bu olumlu yan etkilere iklim değişikliği politikasının ‘ortak faydaları’ denmektedir. Yukarıdaki paketin AB hava kirliliği hedeflerini yerine getirmenin yıllık maliyetini milyarlarca avro düşüreceği tahmin edilmektedir. Avrupa sağlık hizmetlerinin tasarruf edecekleri de bunun altı katı kadar fazla olabilir. İstilacı türler Asya kaplan sivrisineği veya Aedes albopictus ‘istilacı türlerin’ en yaygın görülen örneklerinden biridir. Geleneksel olarak görüldüğü bölgeler Pakistan’la Kuzey Kore arasındadır. Artık tüm dünyada görülmekte olup, ‘dünyanın en istilacı sivrisineği’ olarak tanımlanmaktadır. İnsan faaliyetleri sonucu yabancı veya yerli olmayan türlerin kıtaya yerleşip yayıldığı bir ortamda, sivrisinek, Avrupa’nın biyolojik çeşitliliğinin önündeki çok daha kapsamlı tehditlere verilebilecek örneklerden sadece bir tanesidir. Yabancı türler Avrupa’nın tüm ekosistemlerinde bulunmaktadır. Küreselleşme ve bilhassa artan ticaret ve turizm Avrupa’ya gelen yabancı türlerin sayısı ve türünde artışa sebep olmuştur. Avrupa’da yaklaşık 10.000 yabancı tür kaydedilmiştir. Bunlardan patates ve domates gibi bazıları kasten getirilmiş olup hâlâ ekonomik önemlerini korumaktadır. ‘İstilacı yabancı türler’ adı verilen diğer türler ise hastalık taşıyıcıları olarak veya binalar ve barajlar gibi yapılara zarar vermek suretiyle bahçecilik, tarım ve ormancılık için ciddi sorunlar yaratabilir. İstilacı yabancı türler ayrıca içinde yaşadıkları ekosistemleri de değiştirmekte ve bu ekosistemlerdeki diğer türleri etkilemektedir. BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi istilacı yabancı türleri tüm dünyada biyolojik çeşitlilik açısından en büyük tehditlerden biri olarak belirlemektedir.

http://www.biyologlar.com/degismekte-olan-bir-iklimde-saglik

İklim değişikliği, istilacı yabancı türler ve asidifikasyonun üçlü etkisi

Balıkçılar, sağlıklı deniz ekosistemlerine oldukça bağımlıdır, ancak iklim değişikliği işlerin yürüyüşünü tamamen değiştirdi. İstanbul Üniversitesi'nden Nuran Ünsal göç modellerindeki değişikliklere ve balık stokları üzerindeki etkilerine dikkat çekiyor. Yüksek ekonomik değere sahip palamut, lüfer ve uskumru gibi göç eden balık türleri sonbahar aylarında güneye, Akdeniz'e doğru ve ilkbahar aylarında beslenmek üzere kuzeye, Karadeniz'e doğru göç ederler. Ancak, her geçen yıl daha az sayıda balık Boğazlar üzerinden göç etmektedir. ‘Gerekli akımlar için hayati öneme sahip olan su sıcaklığındaki ve mevsimsel rüzgarlardaki değişiklikler bu balıkların göç modellerini bozmuştur.’, Profesör Ünsal, ‘bu türler doğru su sıcaklığı, yem miktarı ve yeterli beslenme süresi gibi çok spesifik şartlara ihtiyaç duyarlar. ‘Yirmi yıl önce Eylül ayında güneye göç ediyorlardı. Karadeniz'de su sıcaklığının ısınmasıyla birlikte, balıkların artık Ekim ayının ortasına veya Kasım ayının başına kadar güneye göç etmesine gerek kalmamıştır. Bu da balıkların Akdeniz'de daha kısa bir süre kalmasına ve neticesinde kuzeye döndüklerinde sayı ve hacim olarak daha küçük olmalarına neden olmaktadır.’ Sıcak sulardaki balıklar yüksek bir tehdit altındalar: adaptasyon geçirdikçe, metabolizmaları hızlanıyor. Daha hızlı ve çoğu zaman daha küçük yetişkin boyutuna kadar büyüyorlar ve yüksek metabolizmalarını desteklemek üzere daha fazla yeme ve daha fazla oksijene ihtiyaç duyuyorlar. Aynı zamanda, su sıcaklığı yükseldikçe, suyun içeriğindeki oksijen miktarı da azalmaktadır. Birçok balık ‘oksijen sıkışması’ olarak adlandırılan tehlikeyle karşı karşıyadır: ihtiyaçları artarken, kaynakları azalmaktadır. İklim değişikliği ayrıca deniz suyunun tuzluluk oranını ve asitliğini ve katman oluşturma şekillerini de değiştirmektedir. Bu değişikliklerin etkileri oldukça yıkıcı olabilir. Mercan kayalıklarının yıkılması, istilacı türlerin ve hastalıkların yayılması, piramidin en üstündeki türlerin yok olması ve nihayetinde deniz besin zincirinin tüm yapısının değişmesi bu ciddi etkilerden bazılarıdır. İstilacı türler 1980'li yılların sonuna doğru, Karadeniz'deki hamsi stokları birçok faktöre dayalı olarak azalmıştır. Bu faktörler arasında aşırı avlanma, besin artışı (özellikle Tuna Nehri kaynaklı), iklim değişikliği nedeniyle su sıcaklıklarının yükselmesi ve bölgeyi orijinal olarak kuzey batı Atlantik'ten gelen yeni bir türün, bir taraklı denizanası olan ­Mnemiopsis leidyi'nin istila etmesi sayılabilir. Mnemiopsis leidyi, büyük olasılıkla Karadeniz'den geçen kargo gemilerinden boşaltılan balast sularından, balık lavralarından ve organizmalardan beslenmektedir, böylece hamsi sürüleri için yeterli besin kalmamaktadır. 1990'lı yıllarda, kuzey batı Atlantik menşeli başka bir taraklı denizanası türü olan Beroe ovata görülmüş ve Karadeniz ekosistemine yanlışlıkla gelen bir tür olan Mnemiopsis leidyi türünü yok etmeye başlamıştır. Mnemiopsis leidyi açısından bu baskın türün ortaya çıkması, 1991 yılından 1993 yılına kadar su sıcaklıklarının düşmesi, besin akımlarının azalması ve yaşanan çöküş nedeniyle balıkçılık faaliyetlerinin azalması hamsi stokları üzerindeki baskıları bir miktar azaltmıştır. Bu nedenle, Karadeniz ekosistemi bazı iyileşme belirtileri göstermektedir. Benzer bir ekosistem kayması da Baltık Denizi'nde gözlenmiştir. Aşırı avlanma ve iklim değişikliği, ringa balığı ile çaçabalığı arasında dominant türü değiştirerek, Baltık balık topluluğunu etkilemiştir. Bilinçli olarak veya kazara ortaya çıkmasından bağımsız olarak, istilacı yabancı türler insanlara, ekosistemlere ve yerli bitki ve hayvan türlerine zarar verebilir. İstilacı türlerin yol açtığı problemlerin iklim değişikliği, ticaret hacminin artması ve turizm sektörünün yükselmesi nedeniyle önümüzdeki yüzyılda daha da kötüleşmesi beklenmektedir. Mavi karbon: asit testi Dünyadaki okyanuslar devasa ‘mavi’ karbon havuzları (veya karbondioksit depoları) olarak kabul edilmektedir. Aslında, okyanuslar karadaki ormanların açık ara önünde gezegenimizdeki en büyük karbon deposudur. Bu doğal havuzlar bin yıllarca işlevlerini etkin şekilde yerine getirmiş, sera gazları nedeniyle meydana gelen ani iklim değişikliklerine karşı gezegenimiz için bir tampon görevi üstlenmiştir. Ancak günümüzde, atmosferdeki karbon dioksit miktarı karasal alanların ve okyanusların absorbe edebileceğinden çok daha hızlı bir şekilde artmaktadır. Atmosferden karbon dioksit alımının artması, okyanusların ortalama asitlik değerini artırmıştır. 2100 yılına kadar okyanuslar büyük ihtimalle son 20 milyon yıl içerisinde olmadıkları kadar asidik olacaklardır. Asidifikasyon, birçok deniz organizmasının kabuklarını ve iskelet malzemelerini oluşturmak için ihtiyaç duyduğu kalsiyum karbonatın iki çeşidi olan aragonit ve kalsit yapımı için gerekli olan karbonat iyonu miktarının azalmasına neden olmaktadır. Avrupalı araştırmacılar, deniz besin zincirinin başlangıcından itibaren mikroskobik organizmaların kabuklarında ve iskeletlerinde değişiklikler gözlemlemeye başlamıştır. Düşen kalsifikasyonun oranının, bu organizmaların ve dolayısıyla bu organizmalar ile beslenen daha kalabalık türlerin yaşam kabiliyetlerini kısa vadede olumsuz yönde etkilemesi muhtemeldir. Özellikle mercanlar, bizim mercan kayalıkları olarak gördüğümüz yapıyı meydana getiren iskeletlerini oluşturmak için kalsifikasyon mekanizmasını kullandıklarından risk altındadır. Mercan adaları ayrıca iki milyona yakın deniz türüne ev sahipliği yapmakta ve dünya genelindeki gelişmekte olan ülkelerde gerçekleştirilen balıkçılık faaliyetlerinin dörtte birinin kaynağını oluşturmaktadır. Asidifikasyonun sonuçları, deniz organizmalarının kalsifikasyonu üzerindeki doğrudan etkilerden daha fazlasıdır. Suyun asitliğinin artması, kalamar gibi solungaçlı türler üzerinde önemli bir etkiye sahip olabilir (11). Okyanus asidifikasyonunun sonuçlarının tamamı henüz belirlenememiştir, ancak her yıl bu ‘mavi karbon havuzlarının’ yaklaşık yüzde yedisinin kaybolduğu tahmin edilmektedir. Bu değer 50 yıl önceki kayıp oranının yedi katına eşittir. Kara ormanları gibi, deniz ekosistemlerinin de iklim değişikliği ile mücadelede önemli bir görevi vardır. Her iki ekosistemin de kaybedilmesinin yıkıcı sonuçlara yol açacağı kesindir, ancak okyanus yüzeyi altındaki yaşamın ne hızda değişebileceği henüz tam olarak belirlenememiştir. www.eea.europa.eu/tr/articles/denizler

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-istilaci-yabanci-turler-ve-asidifikasyonun-uclu-etkisi

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu

Ülkemiz İçsularına Sonradan Giren İstilacı Türlerin Mevcut Durumu, İçsu Balıkçılığına ve Biyolojik Çeşitliliğe Etkilerinin Değerlendirilmesi Giriş İçsu balıklarının aşılanması ve taşınmasının özellikle ılıman iklime sahip ülkelerde oldukça eski ve uzun bir hikayesi vardır ve halen günümüzde de devam eden yaygın bir uygulamadır. Çeşitli amaçlar doğrultusunda gerçekleştirilen bu işlemin başlıca sebepleri arasında, sportif balık stoklaması, vejetasyonun ve istenmeyen türlerin kontrolü, değerli türlerin dağılım alanlarının genişletilmesi, sucul ekosistemlerin balıkçılık üretimlerinin artırılması, yetiştiricilik ve süs balığı taşınması gelir. İstemli olarak yapılan bu aşılamalar, balast suları ile taşınma, çiftliklerden kaçan balıklar veya yem balıklarının salınması gibi aktivilerle, istemsiz olarak da meydana gelebilir. Ancak istemli ya da istemsiz yapılan bu aşılamalar her zaman beklenilen faydaları getirmez; aksine, çoğu zaman istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Aşılama ile yeni ortamlara giren istilacı tatlı su balıklarının olumsuz etkileri özellikle son zamanlarda fark edilmeye başlanmış ve bütün Dünya’da ilgi çeken bir konu haline gelmiştir. Bu olumsuz etkiler, yerel türler, topluluklar ve ekosistemler gibi, biyoçeşitliliği etkileyecek şekillerde olduğu gibi yerel ve ulusal ekonomiler üzerinde de çok ciddi sorunlar yaratmaktadır. Örneğin, bazı ülkelerde istilacı türlerin meydana getirdiği ekonomik kayıplar milyon dolardan milyar dolarlara kadar değişmektedir. Bu zararlı etkilerden dolayı, herhangi bir istemli aşılamanın artık sorgusuzca yapılması oldukça zor bir hal almıştır. Yabancı bir türün yeni bir ortama bırakılması, ekonomik değeri az olan bazı balık türlerinin, değerli türlerin yerini almasına neden olabildiği gibi; avcı karaktere sahip kimi aşılanmış türler, üzerinden beslendikleri diğer türlerin popülasyonlarının azalmasına, hatta yok olmasına yol açabilir. Yabancı türler, bu sayede girdikleri yeni ortamın bütün dengesini bozarak , tür çeşitliliğini azaltmak suretiyle, balık topluluklarının kompozisyonunu ve yapısını değiştirebilirler. Son derece dikkatlice planlanmış ve kontrol edilmiş aşılanmalarda bile büyük bir ekolojik ve ekonomik tehlike söz konusu olabilir. Çünkü doğal ekosistemlere yapılan bu tip müdahaleler, besin zincirinde ve bütün ekosistemde şiddetli değişimlere yol açar. Günümüzde hızla artan nüfus ve bunun sonucunda ortaya çıkan beslenme sorunlarına bir çözüm olması yönünden iç su balıkçılığının desteklenmesi ve geliştirilmesi teşvik edilmektedir. Özellikle az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde, kırsal kesimde yaşayan insanların yetersiz ve dengesiz beslenme sorununa çözüm olarak iç su balıkçılığının geliştirilmesi gündeme gelmiştir. Bu sayede, hem besin ihtiyacının ucuz yoldan karşılanabilmesi hemde balıkçılığın bir ticaret sektörü olarak geliştirilmesi amacıyla, doğal ve yapay göllere ticari değere sahip balık türlerinin aşılanarak mümkün olduğunca çok üretilmesi hedeflenmiştir. Fakat , bu uygulamalar yapılırken dikkat edilmesi gereken en önemli husus olan risk yönetimi önlemleri (örneğin, karantina kontrolleri), genellikle uygulanmamakta veya görmezden gelinmekte; bu konudaki öncelikler karasal bitkilere, bitki zararlılarına veya diğer hayvanlara verilmektedir. Ancak, iç su balıklarının aşılanması esnasında, diğer bazı yabancı türlerin istemli olmayan (kazara) taşınmaları, büyük problemlere yol açabilmektedir. Ayrıca, istilacı türler hakkında oldukça bilgisiz olan bölgesel halk veya amatör balıkçılar, bu tip balıkları bir yerden başka bir yere getirerek , dağılım alanların genişlemesine ve başka yerlere bulaşmalarına neden olmaktadırlar. Ülkemizde de, maalesef, bu bahsedilen olguların çoğu ile karşılaşılmaktadır. Bütün Dünya’da olduğu gibi iç sularımızda da baş belası haline gelen bazı balıklar hakkında, en azından, temel bilgilere sahip olmanın önemi büyüktür. Aşılanan İstilacı Türler Türkiye iç sularına aşılanan yabancı tatlı su balıkları arasında en dikkat çeken ve en çok problem yaratma potansiyeline sahip olan türler; Carassius gibelio (gümüşi havuz balığı), Pseudorasbora parva (çakıl balığı) ve Lepomis gibbosus’tur (güneş balığı). Bu üç tür de, yırtıcı özelliğe sahip olmayan, yani doğrudan diğer balık türleri üzerinden beslenmeyenn, ancak, daha çok ortamdaki, diğer türlerle besin ve alan rekabetine giren, diğer yerel türlerin üreme faaliyetlerini olumsuz yönde etkileyen balıklardandır. Dağılım alanları Kore, Çin, Rusya ve Asya ülkeleri olan gümüşi havuz balığı, Avrupa’ya 16-17. yüzyıllarda geçmiştir. Bu transferin doğal nehir sistemleri veya insan tarafından taşınıp sucul ekosistemlere bırakılması suretiyle gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu balık, ülkemizde ilk olarak Trakya Bölgesi’nde, 1986 yılında fark edilmiş ve türün tanınması ile ilgili bilgiler yaygınlaştıkça, Türkiye’nin hemen her bölgesinden kayıtlar verilmeye başlanmıştır. Kısa sürede hızlı bir yayılım göstermiş; ilk başlarda bütün Trakya Bölgesi’ni istila etmiş; daha sonra Türkiye’nin en doğusundaki yerleri de içine alacak şekilde dağılmıştır; sürekli olarak yeni yerlerde görüldüğüne dair bilgiler gelmeye devam etmektedir. Çok geniş bir üreme sezonuna sahip olan tür, fazla sayıda yumurta oluşturmasıyla göze çarpmaktadır. Büyümesi genellikle aynı ortamı paylaştığı diğer akrabalarına (sazangil) göre oldukça hızlı olup hayatlarının ilk yıllarında üreyebilecek olgunluğa erişirler. Bu balıkların besinlerini, yeni çok büyük çoğunlukla diğer yerel balıkların da besinlerini oluşturan küçük omurgasızlar, zooplanktonlar ve bitkisel organizmalar oluşturur. Bu balıkla ilgili en ilginç, belki de geniş alanlara yayılma ve hayatta kalabilme şansını arttıran özelliklerden biri cinsiyet oranlarındaki farklılıktır. Balığın yayılım gösterdiği çoğu bölgede dişilerin baskın olduğu, erkeklerin çok az sayıda görüldüğü rapor edilmektedir. Bu balıklarda ender olarak görülen erdişilik (ginogenez) denilen üreme tipinin bir göstergesi olabilir ve dişi bireylere, kendi cinsinden başka aynı aileden yakın türlerin erkeklerin spermlerini kullarak üreme imkanı tanır. Yani, erkek bireyin spermi sadece uyarıcı olarak rol oynar; döllenmeye herhangi bir katkı yapmaz. Yapılan araştırmalar, balığın değişken çevresel koşullara oldukça dayanıklı olduğunu ve farklı özelliğe sahip birçok habitatta yaşamını rahatlıkla sürdürebildiğini göstermiştir. Yüksek uyum yeteneği ve gelişmiş üreme özellikleri, bu balıkların, özellikle Avrupa’da ve Türkiye’de, kısa bir süre içinde neden hızla yayıldığını açıklamaktadır. Balık sayısının kısa zamanda çok artış göstermesi, özellikle yerel türlerin sayılarını yıllar içinde önemli düzeylerde azalmıştır. Bunlar, omnivor beslenme rejimine sahip olduklarından, hem bitkiler üzerinden beslenip onları köklerden söker, hem de omurgasızlarla beslenirken dibi karıştırırlar. Beslenme faaliyetleri sudaki bulanıklığı artırarak, bitkilerin fotosentez etkinliklerinin azalmasına neden olur. Sonuçta bu bitkilere bağımlı organizmaların miktar ve çeşitliliklerini azaltarak, su kalitesinin bozulmasına yol açar ve diğer türlerin hayatta kalma şansını azalatır. Diğer bir dolaylı etki ise, yerli türlerin üreme faaliyetlerini sperm parazitliği yapma yoluyla kısıtlayarak, engellemesidir. Son olarak, diğer türlerle üreme faaliyeti gerçekleştirerek hibrit türler oluşturması diğer türlerin popülasyonlarında ciddi azalmalara yol açmaktadır. Doğudan batıya taşınarak, iç suları istila eden balıklar arasında en etkileyici olanlardan biri de çakıl balığı (Pseudorasbora parva)’dır. Bu balığın doğal yayılış alanı, Kore, Orta ve Güney Japonya ve Kuzey ve Merkez Çin ve Tayvan gibi Uzak Doğu ülkelerinin bulunduğu oldukça geniş bir coğrafyayı kapsamaktadır. Bu balık, ortamdaki diğer balıklar için ölümcül bir patojen olan ökaryotik bir parazitin taşıyıcısıdır. İngiltere’de yapılan çalışmalar, bu patojenden etkilenen ve nesli tehlike altında olan yerel balık türlerinin populasyonlarında ciddi azalmaların meydana geldiğini ispatlamıştır. Bu balık Türkiye’nin birçok bölgesinde iç sulara bir şekilde girmiş ve dağılım alanlarını genişletmiş olmakla beraber, hakkındaki bilgilerimiz şu an için kısıtlıdır. Güneş balıkları (Lepomis gibbossus) 19. yüzyılın sonlarında ve 20. Yüzyılın başlarında olta balıkçılığı için Fransa’ya, süs balığı olarak da İngilere, Slovenya ve İspanya’ya getirilmiştir. Aşılanan güneş balıkları morfolojilerinde ve hayat süreçlerinde büyük esneklikler gösteren dirençli bir balıktır. Bu özellikleri, onların, Türkiye’yi de içine alan en az 28 Avrupa ülkesinde sürekli (kalıcı) popülasyonlar oluşturmalarını sağlamıştır. Sivrisinek balığı, Gambusia holbrooki, ülkemize, 20. yüzyılın başlarında sivrisinekle mücadele amacıyla getirilen bir tür olup bugün bütün Türkiye’yi kapsayan oldukça geniş bir yayılım alanına sahiptir. Bu tür Avrupa’da, yayıldığı yerlerde çok başarılı olmuştur ve şu anda çoğu ılıman bölgedeki sucul ekosistemlerde bol ve yaygın vaziyette bulunmaktadır. Sivrisinek balığı, Sıtma hastalığına karşı etkili bir silah olmuş; ancak, özellikle Cyprinodontidae familyasına ait balıklara, Hemigrammocapoeta nana (gümüş sazanı), Garra rufa ve Garra ghorensis gibi türlere zarar vermiştir. Buna karşın Türkiye’de sivrisinekler ve yerli balılar üzerine yaptığı etkiler henüz yeteri kadar aydınlatılamamıştır. Önlem ve Öneriler Bu balıkların hızla yayılmasındaki önemli etkenlerden biri, bazı devlet kurumlarının, balık üretimini artırmak ve halka geçim kaynağı yaratmak amacıyla uyguladıkları sazan balığı (Cyprinus carpio) aşılamalarıdır. Çünkü, şu anda halen aşılama çalışmaları yapılan sazan balığı, gümüşi havuz balığı ile ciddi biçimde benzerlik göstermekte olup bu benzerlikten dolayı halen, seyyar balıkçılar tarafından sazan olarak satılmaktadır. Yumurta alımından itibaren devlet kurumlarına ait çeşitli tesislerde büyütülen sazan balıklarının, belli bir boya gelene kadar gümüşi havuz balığından ayrılması oldukça zordur. Bu yüzden, potansiyel olarak, hala bazı göllere sazan ile birlikte girme olasılığı oldukça yüksektir. Ayrıca, özellikle yetiştirme çiftliklerinin bulunduğu bölgelerde meydana gelen taşkınlarda, doğal sular bir şekilde bu yetiştirme çiftliklerine girmekte, bu durumda yabancı türlerin yetiştiriciliği yapılan ve aşılanması düşünülen yerel balıkların arasına karışmasına neden olmaktadır. Daha sonrasında, Türkiye’nin her yerine bu balıkların aşılanması, istenmeyen yabancı türlerin de dağılmasına yol açmaktadır. Diğer yandan, yerel halkın bu balıkların ekosistemler açısından yararlı olduğuna dair yanlış inançlarından dolayı, bu balıkları istemli olarak bir yerden başka bir yere taşınmalarına yol açmaktadır. Yerli olmayan ve özellikle yetiştiricilik endüstrisi ile ilgili olan sucul türler, günümüzde sadece Avrupa Birliği’nin taslak kanunlarında yer bulmaktadır. Avrupa ve Amerika’daki çabaların aksine, Türkiye’de balık aşılamaları ve stoklamalar konusunda henüz yazılı bir metin veya mevzuat mevcut değildir ve bu konuda herhangi bir girişimin yapıldığına ilişkin işaret de bulunmamaktadır. Yalnızca doğal sulara yumurta ve larva bırakılması ile ithal ve ihraç yoluyla su ürünlerinin hareketi gibi girişimler, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın kontrolündedir. Ancak bakanlık teşkilatının elinde yabancı türler konusunda geçerli kurallar ve uygulama esaslarına yönelik bir metin mevcut değildir. Bu nedenle, yapılan stoklamalar oldukça dikkatsiz biçimde, kişilerin ve kurumların alışılagelmiş uygulamalarına göre yapılmaktadır. Bugün ülkemizde yabancı türlerin dağılımını tetikleyen en önemli faktörlerden biri, yeni kurulan baraj göllerinin ve benzeri sulak alanların balıklandırılması sırasında, dikkatsizlik sonucu, yabancı türlerin, yetiştirilmesi hedeflenen türlere karışıp beraber taşınmasıdır. Bunun yanında çoğu zaman, yerel halk ve balıkçılar son derece bilinçsiz şekilde, keyfi davranışlar sergileyerek yabancı türlerin dağılımına katkıda bulunmaktadırlar. Bugün ülkemize en az 25 farklı egzotik tatlı su balığının girdiğini ve bunlardan 12 tanesinin de üreyebilen popülasyonlar oluşturarak, kalıcı hale geldiklerini biliyoruz. Ekonomik duruma katkı yapmak ve halkın refahını artırmak için yetiştirilip sularımıza bırakılan tatlı su balıkları, maalesef, aynı zamanda tehlikeli istilacılar olan tatlı su balıkları için de paha biçilemez bir yayılım imkanı sağlamaktadır. Uzun ölçekte baktığımız zaman, bu istilacı türler girdikleri ortamlarda diğer yerel türleri ortadan kaldırdıkları gibi, ekonomik katkı yapması ve balık üretimini artırması beklenen yerel türleri de ciddi miktarlarda azaltarak, hedeflenen amaçların hepsinin boşa çıkmasına neden olmaktadır. Bugün, özellikle baraj göllerine ve göletlere atılan sazan gibi türlerle başlatılan balıkçılık kooperatifleri veya amatör balıkçılık faaliyetleri, kısa bir zaman zarfında yararlılığını kaybederek, terk edilmektedir. Yerel halkın geçimini sağlamak bir kenara, eskiden bulunan yerel türlerin bile avlanılması artık mümkün olmamaktadır. Buna Türkiye’de en güzel örnek olarak Göller Bölgesi’nde iki farklı göle atılan sudak balığı (Sander lucioperca) gösterilebilir. Yerel ekonominin ve balıkçılığın hareketlenmesi amacıyla 1955 yılında Eğirdir Gölü’ne ve 1978-1980 yılları arasında da Beyşehir Gölü’ne aşılanan sudak balığı, her iki göldeki yerli türleri zaman içinde azaltmış ve çoğunu ortadan kaldırarak, hem balıkçılık ekonomisine hem de göl ekosistemlerine geri dönüşü olmayan büyük zararlar vermiştir. Bu konuda gerekli mevzuat oluşturulup uygulamaların düzenli bir şekilde işlemesine kadar geçecek zamanda, yabancı ve yerli türlerin aşılanması veya bir yerden bir yere taşınması kesinlikle düşünülmemelidir. En kısa zamanda balıkçılar ve halk bu konuda bilinçlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Aksi halde, çok kısa bir süre içinde, doğal biyoçeşitliliğimizin kaybedilmesine ve yerini çok uzaklardan gelen yararsız ve istilacı türlere bırakmasına şahit olunacaktır. Source: Doç.Dr. Ali Serhan Tarkan, Muğla Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi Tarımın Sesi, Haziran 2010, Sayı 26, s. 21-24

http://www.biyologlar.com/ulkemiz-icsularina-sonradan-giren-istilaci-turlerin-mevcut-durumu

PATOJENLERE KARŞI BİTKİSEL SAVUNMA MEKANİZMASI

Bağışıklık sistemleri olmayan bitkilerin doğada her za­man bulunan bakteri, fungus, virus ve nematodların neden olduğu hastalıklara karşı direnç göstermeleri şaşırtıcıdır. Bu bölümde, bitkilerin enfeksiyona direnç oluşturmak üzere geliştirdikleri, antimikrobiyal ajan­ların üretimi ve bir tür programlanmış hücre ölümü olan aşırı duyarlı (hipersensitif) yanıt gibi (Bkz. 16. Bö­lüm) çeşitli savunma mekanizmalarına yer verilecek­tir. Son olarak, özgün bir bitkisel bağışıklık tipi olan sistemik olarak kazanılmış direnç konusu tartışılacaktır. Antimikrobiyal Bleşiklerin Bazıları Patojen Saldırısında Önce Sentezlenmektedir Şimdiye kadar değinilen çeşitli gruplara ait sekonder metabolitler, in vitro koşullarda denendiklerinde, güç­lü antimikrobiyal aktivite gösterdiklerinden sağlam bitkide de patojenlere karşı savunma işlevini yüklen­dikleri varsayılmaktadır. Bunlar arasında triterpenlerin bir grubu olan saponinlerin sterolllere bağlanarak fungal zarların yapısını bozduğu düşünülmektedir. Yulaf bitkisinin patojenlerine karşı savunmasmda saponinlerin rolünü göstermek amacıyla, John Innes Araştırma Merkezinde (Norwich, İngiltere), Anne Os­bourn laboratuarında gerçekleştirilen deneylerde ge­netik yaklaşımlardan yararlanılmıştır. Yaban tip yulaf bitkisi ile karşılaştırıldığında, düşük saponin içeren mutant hatlar fungal patojenlere karşı çok daha az direnç gösterirler. İlginç olanı, yu­laflar üzerinde büyüyen bir fungal ırkın bitkideki belli başlı saponinlerden birisini detoksifiye edebilmesidir. Oysa, saponinleri detoksifiye etme yeteneğini kaybet­miş olan bu ırkın mutantları ise artık yulafta hastalık oluşturamamakta, buna karşılık hiç saponin içerme­yen buğday üzerinde ise büyümeye devam edebil­mektedir. Enfeksiyon Patojenlere Karşı Başka Savunucularıda Uyarır Bazı savunma unsurları herbivor saldırısı veya mikrobiyal enfeksiyondan sonra uyarılır. Kuramsal olarak, ortamda her zaman bulunanlara göre, uyarılma so­nucu, yani herbivor zararından hemen sonra üretilen savunma öğeleri daha az bitkisel kaynak kullanımını gerektirir. Ancak etkili olabilmeleri için çok çabuk aktifleştirilmeleri gerekir. Uyarılan diğer savunma unsurları da, proteinaz inhibitörlerinde olduğu gibi, kar­maşık sinyal iletim ağları sayesinde harekete geçer. Bu mekanizmada çoğu kez jasmonik devreye girer. Patojen bulaşmasından sonra, bitkiler istilacı mik­roorganizmalara karşı geniş spektrumlu savunucuları konuşlandırırlar. Hastalıklı bölgeyi kuşatan hücrelerin çabucak ölmesiyle, patojenin besinlerden mahrum edi­lir ve yayılması önlenir. Aşırı duyarlı yanıt (hipersensitive response) olarak isimlendirilen bu yanıt bitki­lerde görülen en yaygın savunma şeklidir. Başarılı bir aşırı duyarlı yanıtın ardından, saldırıya maruz kalan bölgedeki ölü dokunun küçük bir bölgesi izole olur ve böylece bitkinin geri kalan kısmı zarar görmez. Bu yanıt çoğu kez reaktif oksijen türlerinin üreti­miyle sürdürülür. Enfeksiyonlu bölgenin çevresindeki hücrelerde, süperoksit anyonu (02*-), hidrojen perok­sit (H202) ve hidroksil radikali (.OH) gibi moleküler oksijenin indirgenmesiyle oluşan toksik bileşiklerde bir üretim patlaması yaşanır. Plazma zarında bulunan bir NADPH-bağımlı okdidazın, sonradan hidroksil radikali (.OH) ve hidrojen perokside (H202) dönüşen süperoksit anyonunu (02*-) ürettiği düşünül­mektedir. Hidroksil radikali aktif oksijen türlerinin en güçlü oksidanıdır ve bir dizi organik molekülle radikal zin­cir tepkimeleri başlatabilir. Bu tepkimeler, lipid peroksidasyonu, enzim inaktivasyonu ve nükleik asit par­çalanmasına neden olur. Aşırı duyarlı tepkinin parçası olan aktif oksijen türleri hücre ölümüne katkıda bulunabilir veya doğrudan patojenin ölümüne yol açabilir. Bakteri ya da fungus istilasına karşı birçok bitki lignin veya kalloz sentezleyerek yanıt verir. Bu polimerlerin, patojenleri bitkinin geri ka­lan kısmından ayıran ve yayılmalarını engel olan fi­ziksel engeller olarak görev yaptıkları düşünülmek­tedir. Buna ilişkin diğer yanıt hücre çeperi proteinlerindeki değişikliktir. Patojen saldırısından sonra hücre çeperindeki prolince zengin belli proteinler hidrojen peroksidin aracılık ettiği tepkimeyle okdidatif olarak çapraz bağlı hale geçerler. Bu işlem, enfeksiyon bölgesinin etrafındaki hücrelerin çeperlerini güçlendirerek, mikrobiyal sindirime karşı dirençleri­nin artmasını sağlar. Patojenin hücre çeperlerine saldıran hidrolitik en­zimlerin üretimi, enfeksiyona karşı verilen diğer bir savunma yanıtıdır. Fungal saldırı glukanaz, kitinaz ve diğer hidrolazları uyarır. Bir N-asetilglukozamin polimeri olan kitin fungal hücre çeperinin başlıca bi­leşenidir. Bu hidrolitik enzimler, patojen enfeksiyonu ile çok yakın ilişkili bir protein grubuna aittir ve bu nedenle patojenle ilişkili proteinler (PR-proteinleri) olarak adlandırılırlar. Fitoaleksinler. Bakteriyal ya da fungal saldırılara karşı bitkilerin en çok araştırılan yanıtı belki de fitoaleksin- lerin sentezidir. Fitoaleksinler enfeksiyon bölgesi et­rafında biriken, güçlü antimikrobiyal akdviteleri olan farklı bir sekonder metabolitler grubudur. Fitoaleksin üretiminin, çoğu bitkide patojenik mikroorganizmalara karşı geliştirilen yaygın bir di­renç mekanizmasıdır. Ancak, farklı bitki familyaları fitoaleksinler olarak farklı sekonder ürünlere yer ve­rirler. Örneğin, baklagil bitkiler için izoflavonoitler genel fitoaleksinlerdir. Patates, tütün ve domates gibi patlıcangillerde ise fitoaleksinler olarak çeşitli seski terpenler üretilir. Genel olarak, bitkilerde fitoaleksinler enfeksiyon­dan önce saptanamazlar. Yeni biyosentetik yolların et­kin hale getirilmesinden dolayı, mikrobiyal saldırının ardından hızlı bir şekilde sentezlenirler. Kontrol nok­tası genelde gen transkripsiyonunun başlangıcıdır. Böylelikle, bitkilerin fitoaleksin sentezinde gereksinim duyulan her hangi bir enzimatik donanımı depolamadıkları görülmektedir. Bunun yerine, mikrobiyal sal­dırıdan hemen sonra yazılım (transkripsiyon), uygun mRNA’ ya çeviri (translasyonu) ve enzimlerin de novo (yeniden) sentezi başlar. Biyolojik aktivite testlerinde, fitoaleksinlerin pa­tojene olan toksisite derişimleri saptanmış olsa da, bu bileşiklerin sağlam bitkide savunucu önemi tam olarak bilinmemektedir. Genetik yapısı değiştirilmiş bitkileri ve patojenleri ile yapılan son araştırmalar, fitoaleksinin in vivo işlevine dair doğrudan ilk kanıtları sağlamaktadır. Örneğin, bir fenilpropanoit fitoleksin, resveratrolün biyosentezinden sorumlu gen ile transforme edilen tütün fungal patojene karşı; kontrol bit­kilere (transforme olmamış) göre çok daha dirençli hale gelir. Bunun aksine, Triptofan türevli fitoleksin, kamaleksin, yetersizliği olan Arabidopsis mutandan, yaban tiple karşılaştırıldığında, fun­gal patojenine karşı daha duyarlıdır. Diğer deneylerde ise, fitoaleksin parçalayan enzimleri kodlayan genlerle transforme edilen patojenlerin, normalde kendilerine karşı dirençli olan bitkileri de enfekte edebildikleri gösterilmiştir. Bazı Bitkiler Patojenlerden Salınan Özgün Bileşikleri Tanımaktadırlar Bir türün bireyleri arasında bile mikroplara karşı di­rençte çoğu kez önemli farklılıklar görülür. Bu farklı­lıklar çoğunlukla bitkinin verdiği yanıtın hızı ve şiddettinde yatar. Dirençli bitkiler duyarlı oranlara göre patojenlerine daha çabuk ve daha güçlü yanıt verirler. Bu nedenle bitkilerin patojenlerin varlığını nasıl algı­ladıkları ve savunma sistemlerini nasıl başlattıklarının bilinmesi önemlidir. Araştırıcılar, son birkaç yıl içinde, funguslara, bak­terilere ve nematodlara karşı savunmada iş gören ve R genleri olarak bilinen 20 çeşit bitkisel direnç geni izole etmişlerdir. Pek çok R geninin, patojen kaynaklı özgün molekülleri tanıyan ve onlara bağlanan protein reseptörlerini kodlayan düşünülmekte­dir. Bu bağlanma patojenin varlığı hakkında bit­kiyi uyarır. Aralarında prote­inler, peptitler, steroller ve patojen hücre çeperi, dış zar veya bir salgılama işlemi sonucu ortaya çıkan polisakkarit fragmentlerin bulunduğu, bitki tarafından tanınan bu özgün patojen mole­küllere elisitörler adı verilir. R geni ürünlerinin hemen tümü lösince zengin proteinlerdir. Bu proteinlerin amino asit dizinde normal ölçütlerden farklı, tekrarlanan örgün bölge bulunur. Bu gibi örgün bölgeler elisitör bağlama ve patojeni tanıma ile ilgili olabilirler. Ayrıca R geni ürünü, patojene karşı çeşitli savunma bi­çimlerini etkin hale getiren sinyal yollarını başlatabil­mektedir. Bazı R genleri, ATP veya GTP’yi bağlayan bir nükleotid-bağlama bölgesini, diğerleri ise protein kinaz örgün bölgesini kodlar. R geni ürünleri hücrede birden fazla bölgeye dağılır. Bazıla­rı, elisitörlerin hemen saptanabilmesi için hücre zarı dışında bulunurken; diğerleri, ya hücre içine enjekte edilen patojen moleküllerini ya da patojen enfeksiyo­nunu gösteren diğer metabolik değişiklikleri sapta­mak üzere sitoplazmada yer alır. Çoğu kez genomda gen kümeleri halinde bulunan R genleri bitkilerdeki en büyük gen ailelerinden birisidir. R gen kümelerin­de görülen bu yapılanmalar, kromozomlar arasındaki değiş-tokuşun teşvikiyle bir R geni çeşitliliğinin mey­dana gelmesine katkıda bulunabilir. Bitki hastalıkları üzerine yapılan araştırmalar, bit­kilerle patojen soyları arasındaki konukçu ilişkilerinin karmaşık modellerini ortaya çıkarmıştır. Genelde bitki türleri belli patojen soylarının saldırısına duyarlı iken diğerlerine dirençlidirler. Bu özgünlüğü, konukçu R genlerinin ürünleri ile, özgün elisitörleri kodladığına inanılan, patojenin avr (avirulans) genleri arasında­ki etkileşimin belirlediği düşünülmektedir. Bugünkü düşünceye olan direncin başarılı olabilmesi için, pato­jenin avr geni ürünü bir elisitörün, R geni ürünü olan konukçu bitki reseptörü tarafından hemen tanınması­nı gerektirmektedir. Adına rağmen, avr genlerinin en­feksiyonun ilerlemesini sağlayan etmenleri kodladığı görülmektedir. Elisitörlerle Temas Bir Sinyal İletim Dizisini Uyarmaktadır Patojen elisitörlerinin bir R geni tarafından tanınma­sından sonraki birkaç dakika içerisinde, sonunda sa­vunma yanıtlarının verilmesine yol açan karmaşık sin­yal yolları harekete geçirilir. Plazma zarının iyon geçirgenliğinde görülen geçici değişiklik basamaklar halindeki bu işlemler ilk bileşenidir. R ge­ninin aktifleşmesi Ca2+ ve H+ iyonlarının hücre içine, K+ ve Cl- iyonlarının ise hücre dışına akışını uyarır. Ca2+ iyonlarının hücre içine akışı doğrudan savunmada iş görebilen oksidatif patlamayı ki daha önce bahsedildi- etkinleştirdiği gibi diğer savunma reaksiyonları için de sinyal ola­bilir. Patojence uyarılan sinyal iletim yollarının diğer bileşenleri arasında nitrik oksit, mitojenle aktive edi­len protein (MAP) kinazlar, kalsiyuma bağlı protein kinazlar, jasmonik asit ve salisilik asit sayılabilir. Patojenle Bir Kez Karşılaşma Sonraki Saldırılara Karşı Direnci Artırabilmektedir Bitki, bir bölgesinde oluşan patojen enfeksiyonundan kurtulduğunda, diğer bölgelerinde sonraki saldırıla­ra karşı direnç artışı sağlar ve çeşitli patojen türlerine karşı bir koruma yeteneği kazanır. Sistemik kazanıl­mış direnç (systemic acquired resistance-SAR) adı verilen bu olgu, ilk saldırıdan sonraki birkaç günlük süreçte gelişir. Sistemik kazanıl­mış direnç, kitinazlar ve diğer hidrolitik enzimler de dahil, daha önce bahsedilen belli başlı savunma bile­şiklerinin düzeylerinde görülen bu artışın sonucu ola­rak gelişir. SAR’ ın uyarma mekanizması henüz bilinmemek­le beraber, salisilik asit’in endojen (içsel) sinyallerden biri olma olasılığı vardır. Salisilik asit, benzoik asit türevidir. Saldırı başlangıcı ardından, enfeksiyon bölgesinde sa­lisilik asit düzeyinde çarpıcı bir artış görülür ve kendi­si gezici bir sinyal olmamasına karşın, bitkinin diğer kısımlarında SAR oluşturduğu düşünülmektedir. Salisilik asidin yanı sıra, son araştırmalar, metil esterinin, yani metil salisilatın, bitkinin çok uzak kı­sımlarına ve hatta komşu bitkilere sinyal gönderen uçucu yapıda bir SAR uyarıcısı olduğunu göstermiştir. Böylece bitkiler, hayvanlarda görülen bağışıklık sistemlerine sahip olmasalar bile, kendilerinin hastalık yapıcı mikroplardan koruyacak incelikli mekanizmalar geliştirmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/patojenlere-karsi-bitkisel-savunma-mekanizmasi

Kan Nedir?

Kan vücutta kardiovasküler sistem dediğimiz  kalp ve damarlardan oluşan "dolaşım" sistemi içerisinde dolaşan plazma ve kan hücrelerinden oluşan bir yapıdır. Bu sistemde ; Kalp , atardamarlar , toplardamar ve kılcal damarlarda bulunur. Resimde atardamarlar kırmızı ve toplardamarlar mavi renk ile gösterilmiştir. Kalp bir pompa görevi yaparak kanı tüm vucutta dolaşmasını sağlar. Damarlar kanın dolaşması için özelleşmiş yapılardır. Kanın tüm dokulara taşınmasından sorumludurlar. Kan kabaca plazma dediğimiz sıvı ve şekilli elementlerden oluşur. Pıhtılaşması engellenmiş olan bir tüp kan santrifüj edilirse altta kırmızı küreler ve üstte plazma olmak üzere iki ana kısma ayrılır. Arada kan pulcukları (platelet-trombosit)  ve beyaz kürelerden oluşan çok ince bir hat kalır bu hatta " buffy coat" adı verilir. Plazma kanın yaklaşık % 55’ini oluşturur. Plazma içerisinde ; su , proteinler , ve diğer suda çözünen maddeler bulunur. Kan plazma ve plazma içinde yüzen hücrelerden oluşur. Plazma büyük oranda, içinde birçok kimyasalın çözünmüş durumda bulunduğu sudan oluşmaktadır. Bu kimyasallar • Albumin gibi proteinler, aşılama sonrasında vücut tarafından oluşturulan antikorları da içine alan antikorlar (poliovirus antikorları gibi) ve pıhtılaşma faktörleri • Tiroid hormonları gibi hormonlar • Demir, kalsiyum, magnezyum, sodyum ve potasyum gibi mineraller • Folat ve B12 gibi vitaminler. Plazma içinde yüzen hücreler kırmızı küreler, plateletler ve beyaz kürelerdir (nötrofiller, eozinofiller, bazofiller, monositler ve lenfositler). Kırmızı Küreler : Kırmızı küreler , aynı zamanda eritrositler olarak ta bilinir. İngilizce olarak "Red Blood Cells" isimlendirilirler. Bu nedenle bazen testlerde kısaca "RBC" olarak yazılırlar.Kırmızı küreler kanın yaklaşık %40-45’ini oluşturmaktadır. büyüklükleri 8 mm  kadar olup mm3’te 4-6 milyon kadar bulunurlar .Bu hücreler akciğerlerden oksijeni alan ve oksijeni tüm vücutta hücrelere dağıtan bir protein olan hemoglobinle doludur.Hemoglobin ortasında bir demir yapısı içeren protein içerir. Bu yapı KK’nın dokulara akciğerlerden oksijen ve tekrardan oluşan karbondioksidi taşımasını temin eder Beyaz Küreler nelerdir? Beyaz küreler , aynı zamanda lökösit olarak bilinir. İngilizce olarak "White Blood Cells" olarak yazılır. Testlerde "WBC" olarak kısaltılabilir. Görevleri vücudun enfeksiyonlara karşı savunulmasıdır. Değişik türde BK mevcuttur. Her hücre değişik bir şekilde savaşır. Birkaç sınıflaması vardır.  Tek çekidekli Hücreler (Mononükleer) -Lenfosit ( B ve T) -Monosit Parçalı çekirdekli Hücreler -Nötrofil -Bazofil -Eozinofil • Nötrofiller ("polimorfonükleer lökositler," PMN" veya "poliler" olarak da adlandırılır) ve monositler beyaz kürelerdir. Bu hücreler  "fagositler"(yiyici hücreler) olarak adlandırılır, çünkü bakteriler veya fungusları yer ve onları öldürürler. Kırmızı küreler ve plateletlerin aksine beyaz küreler kanı terk ederler ve istilacı organizmaları yiyecekleri ve enfeksiyonla mücadeleye yardım edecekleri dokulara girerler. Eozinofiller ve bazofiller allerjenlere cevap veren diğer iki beyaz küre tipidir. • Bir diğer beyaz küre tipi olan lenfositlerin çoğu lenf nodları, dalak ve lenfatik kanallarda bulunur, fakat bazıları kana girer. Üç büyük lenfosit tipi vardır: T hücreleri, B hücreleri ve doğal öldürücü hücreler. Bu hücreler immün sistemin anahtar parçalarıdır. • Plateletler  (Kan Pulcukarı ) kırmızın kürelerin onda biri boyutunda küçük hücre parçacıklarıdır ve vücuttaki yaralanma bölgesinde kanamayı durdurmaya yardım ederler. Örneğin bir kişide kesik oluştuğunda kan taşıyan damarlar yırtılıp açılır. Plateletler damarın yırtık yüzeyine tutunur, birlikte kümelenir ve kanama bölgesini tıkarlar. Daha sonra katı bir pıhtı oluşur. Ardından pıhtı bölgesinde damar iyileşmesi gerçekleşir ve damar normal durumuna döner. http://www.kokhucre.info/icerik.php?id=117  

http://www.biyologlar.com/kan-nedir

İnsan Genetik Düzenlemeleri, Etik ve Bilim Açısından Tartışılıyor

İnsan Genetik Düzenlemeleri, Etik ve Bilim Açısından Tartışılıyor

İnsan DNA’sını yeniden tasarlamak, devrimsel bir teknoloji sayesinde gerçekliğe bir adım daha yaklaştı. Böylece genetik olarak tasarlanan bebeklerde tedavisi zor hastalıkların tedavileri mümkün olacak. Washington’da bu hafta yüzlerce bilim insanı ve etikçi toplanarak, insan geni düzenleme üzerinde güvenlik ve etik denetimlerin sınırları üzerinde tartışacak.Çinli araştırmacıların insan embriyolarında gen düzenleme üzerine yaptığı ilk denemen pek iyi gitmese de, günün birinde insan mirasının sonraki nesillere aktarılma yöntemleri değişebilir.“Bu teknolojinin insan genomunda üzerinde kalıcı değişim yapacak etkileşimler üretmesi mümkün,” diyor Berkeley Kaliorniya Üniversitesi’nden biyolog Jennifer Doudna. Fotoğraf : Jennifer Doudna (sağda) , Kai Hong laboratuvar yöneticisi (solda)Doudna bugün kullanan en yaygın gen düzenleme aracı CRISPR-Cas9’un bulunmasına yardım etti. Washington’da yapılacak bu toplantıda bu gen aracının nasıl doğru dengeyle kullanılabileceği belirlenecek.Bu araçlar DNA’nın belli kısımlarını keserek, onarıcı dizinleri doğrulukla kesmeye yarıyor. İşte CRISPR-Cas9 aracı hız,ucuzluk ve basitlik açısından biyologlar için bulunmaz nimet.Bilim insanları hayvanlarda insanlardakina benzer bozuklukların gen deformasyonu nedeniyle olduğunu gösterdiler. Gen düzenleme sayesinde daha güçlü immün (bağışıklık) hücreleri , kas distropisi , orak hücre hastalığı, kanser için tedaviler geliştirilebilir. Araştırmacılar domuzlar üzerinde nakil edilebilen insan organları geliştirmeye çalışıyor. Hatta mutant sivrisinekler tasarlayarak, sıtmanın yayılmasını durdurmaya dünyadan istilacı türleri silmenin yolunu arıyorlar.Embriyo araştırmaları için başlangıç bile olsa, gerçek dünyada insan genomunun kullanılmasına henüz dünyada kimse hazır değil. Fakat yine bu gibi deneylerin sonucunu görmek açısından dünya çapında deneylerin devam etmesi için bir mücadele var.Diğer taraftan bilim insanların en büyük hedefi, anne ve babadan çocuğa geçen kötücül hastalıkları engellemek.“Bu teknoloji önleyici tıbba aktarılacak,” diyor Harvard genetikçisi George Church.Ayrıca bir uyarıda bulunuyor : Eğer bilim insanları bu kalıtımsal gen tasarımını keşfedemezse, en iyi tıbbi araştırmalar engelleneceğinden, kara borsa ve kontrolsüz tıbbi turizme neden olabilir.Doudna bu araştırmalar engellendiğinde takdirde önemli keşiflerin yapılamayacağını belirtiyor. İngiltere’de embriyolar üzerinde oynanarak, düşükler üzerine araştırmalar yapılmak isteniyor.Diğer yandan, germline gen terapilerinin (sperm, yumurta veya embriyo değiştirme) gelecek jenerasyonlara aktarılmasının bilimsel açıdan geçilmemesi gereken bir çizgi olduğu belirtiliyor. İn vitro(laboratuvar ortamında) dölleme tekniklerinin embriyoların yerleşiminden önce mi yoksa sonra mı olması gibi konular tartışılıyor.Halen ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü insan germline düzenleme araştırmalarına fon desteği sağlamasa da özel fonlar mevcut. Ülkelere göre destekler ve kanunlar değişiyor.Araştırma kaynağı: http://phys.org/news/2015-12-scientists-debate-boundaries-ethics-human.html#jCp   http://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/insan-genetik-duzenlemeleri-etik-ve-bilim-acisindan-tartisiliyor

Doğuştan gelen bağışıklık sistemi nedir ?

Doğuştan gelen bağışıklık sistemi ya da doğal bağışıklık, diğer organizmaların enfeksiyonlarına karşı spesifik olmayan yolla koruma yapan ev sahibinin savunmasındaki hücreleri ve mekanizmaları kapsayan bir bağışıklık sistemi çeşididir. Yani, doğuştan gelen bağışıklık sistemindeki hücreler patojenleri edinilmiş bağışıklıktan farklı şekilde, soysal olarak tanır ve yanıt oluşturur; uzun süreli olarak koruma yapmaz.[1]Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, enfeksiyonlara karşı anlık koruma sağlar ve hayattaki bütün bitki ve hayvan sınıflarında bulunur. Doğuştan gelen bağışıklık sisteminin evrimsel süreçte meydana gelen eski koruma stratejisi olduğu ve bitkilerde, mantarlarda, böceklerde ve ilkel çok hücrelilerdeki baskın olarak bulunan bağışıklık sistemi olduğu düşünülmektedir (bakınız #Doğuştan gelen bağışıklığın diğer şekilleri).[2] Omurgalılardaki doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ana özellikleri şöyledir: Tamamen kimyasal etkenlerin ürünü olan enfeksiyon ve enflamasyonu iyileştirici bağışıklık sistemi hücreleri, "sitokinler" olarak isimlendirilirler. Bakterileri tanıyacak olan kompleman kaskadlarının aktivasyonu, hücreleri etkinleştirilmesi ve ölü hücrelerin temizlenmesi ya da bağışıklık komplekslerinin ilerletilmesi. Tanımlama ve mevcut organların, dokuların, kanın, lenfin, özellikle beyaz kan hücrelerinin yüzeyindeki yabancı maddelerin arındırılması. Antijen sunumu olarak bilinen edinilmiş bağışıklık sisteminin aktivasyon süreci. Enflamasyon Ana madde: Enflamasyon Enflamasyon, bağışıklık sisteminin enfeksiyona ya da irritasyona karşı oluşan ilk yanıtlarından biridir. Enflamasyonda yaralanmış hücrelerce salınan kimyasal faktörler ve yaygın enfeksiyon karşısında fiziksel bir bariyer kurmak için yapılır ve zarar görmüş dokuların patojenlerden arındırılarak iyileştirilmesi sağlanmaya çalışılır.[3] Enflamasyon sırasındaki kimyasal faktörler (histamin, bradikinin, serotonin, lökotrienler) ağrı reseptörlerini hassaslaştırır, kan damarlarının vazodilatasyonuna yol açar ve fagositleri özellikle de nötrofilleri çeker. Nötrofiller de salınan faktörlerce diğer lökositler ve lenfositleri davet ederek bağışıklık sisteminin diğer parçalarını tetiklerler. Enflamatör yanıtın belirtileri şunlardır: Kızarıklık (rubor), sıcaklık (calor), şişme (tumor), ağrı (dolor) ve mevcut organ veya dokuların kullanılamazlığı (functio laesa). Kompleman sistemi Ana madde: Kompleman sistemi Kompleman sistemi, bağışıklık sisteminin biyokimyasal kaskadları, patojenleri ya da diğer hücrelerce yıkılan ürünlerini temizlemek için "yardımcı" ya da "tamamlayıcı" (komplemanter) olan antikor yeteneğindeki sistemdir. Kaskadlar, karaciğerde, öncelikle hepatositlerde sentezlenen bazı plazma proteinlerinden oluşur. Bu proteinler şunlarla birlikte çalışır: enflamasyonun tetikleyici, iyileştirici hücreler diğer hücrelerce yapılan opsonin yıkımı ya da patojen yüzeyinin kaplanması için "tag" patojenleri enfekte hücrenin plazma membranın yarılması, enfekte hücrenin sitoliziyle sonuçlanma, patojenin ölümü nötralize antijen-antikor komplekslerinin kurtarılması. Kompleman kaskadlarının elementleri, bitkiler, kuşlar, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi evrimsel olarak memelilerden daha eski olan bazı türlerde bulunurlar.[4] Doğuştan gelen bağışlık yanıtı hücreleri Beyaz kan hücreleri "lökositler" olarak bilinir. Lökositler vücudun diğer hücrelerinden farklıdırlar, tamamen organ ya da doku parçalarıyla ilişkilendirilmezler, bu yüzden işlevleri tek hücreli canlılarınkine benzer olarak bağımsızdır. Lökositler serbestçe hareket edebilir, döküntüleri, yabancı parçacıkları ya da istilacı mikroorganizmaları yakalayabilir ve bunlara etki edebilir. Vücudun diğer hücrelerinden farklı olarak, doğuştan gelen çoğu bağışıklık lökositi bölünemez ya da kendi kopyalarını oluşturamazlar; fakat kemik iliğinde kan yapım hücrelerince yapılabilirler.[1] Doğuştan gelen lökositler şunlardır; doğal öldürücü hücreler, mast hücreleri, eozinofiller, bazofiller, makrofajlar, nötrofiller ve dendritik hücreler gibi fagositik hücreler. Bu hücreler, bağışıklık sistemince tanınan ve yok edilen enfeksiyonun nedeni olan patojenler üzerine etki ederler.[2] Mast hücreleri Ana madde: Mast hücresi Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunan ve patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla (calor) yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir. Mast hücreleri aktive olduklarında, hızla karakteristik histamin, heparince zengin ve çeşitli hormonal arabulucuları ve kemokinler ya da kemotaktik sitokinleri ve granüllerini ortama salarlar. Histamin, enflamasyonun tipik belirtisi olarak kan damarlarını genişletir ve nötrofilleri ve makrofajları toplar. Fagositler Ana madde: Fagositoz Fagositoz terimi literatürde "yiyen hücre" anlamına gelir. Bu bağışıklık hücreleri patojenleri ya da parçacıkları tam anlamıyla yutarlar. Patojenin ya da partikülün yutulması için bir fagosit plazma membranını ileriye doğru uzatır ve parça tamamen sarılınca da uzantılarını birleştirir, böyle partikül hücre içine alınmış olur. İstilacı patojen hücre içindeyken endozom içine alınmış olur ve lizozom ile birleştirilir.[2] Lizozom, parçacıkları ya da canlıları öldüren ve sindiren enzimleri ve asitleri içerir. Fagositler genellikle vücutta patojenleri aramak için dolaşır haldedirler, sitokinler olarak adlandırılan hücrelerce üretilen yüksek özellikli moleküler sinyallerin bir grubuyla tepkimeye de girebilme yeteneğindedirler. Bağışıklık sisteminin fagositik hücreleri; makrofajlar, nötrofiller ve dendritik hücrelerdir. Ev sahibinin kendi hücrelerinin fagositozu düzenli dokuların gelişimi ve bakımının bir parçasıdır. Ev sahibi hücreler "apoptozis" olarak adlandılan programlanabilir hücre ölümü ya da bakteriyal veya viral enfeksiyon sonucu gerçekleşen hücre yaralanmalarında fagositik hücrelerce etraflarını etkilemeden yok edilirler. [1] Ölü hücrelerin yokedilmesiyle yeni hücrelerin gelişmesi ve büyümesine yardım edilmiş olur, fagositoz, doku yaralanma sonrası iyileşme sürecinin önemli bir parçasıdır. Makrofajlar Makrofajlar Yunanca "büyük yutan hücre" anlamına gelir, kılcal damarlar boyunca hücre membranını geçerek vasküler sistemin dışına çıkabilen ve istilacı patojenleri kovalayarak hücreler arası alanlara girebilen büyük fagositik lökositlerdir. Dokularda, organlara özelleşmiş makrofajlar fagositik hücrelerden farklılaşarak kanda "monosit" olarak adlandılırlar. Makrofajlar en becerikli fagositlerdir ve bakterilerin, mikropların ya da diğer hücrelerin önemli miktardaki sayılarını fagosite ederler.[2] Nötrofiller Bir nötrofil Nötrofiller eozinofil ve bazofiller gibi, sitoplazmalarında granüller taşıyan, diğer hücrelerden taşıdıkları parçalı hücre çekirdekleriyle ayrılan "polimorfonüklear (PMNler) hücreler" ya da "granülosit" olarak bilinen hücrelerdendir. Nötrofil granülleri, bakterileri ve mantarları öldüren ya da gelişmelerini baskılayan çeşitli toksik maddeler içerirler. Makrofajlara benzer olarak, nötrofiller de patojenlere bir "respiratör yangı"yı aktive ederek saldırılar. Nötrofillerin respiratör yangısının ana ürünleri oldukça güçlü hidrojen peroksit, serbest oksijen radikalleri ve hipoklorit gibi gibi oksitleyici ajanlardır. Nötrofiller fagositlerin en çok bulunan tipleridir, normalde dolaşan lökositlerin %50-60 oranında bulunurlar ve genellikle bir enfeksiyonda bölgeye ulaşan ilk hücrelerdir. [3] Sağlıklı normal bir yetişkinin kemik iliği her gün 100 milyardan daha fazla nötrofil üretir ve akut enflamasyon sırasında gün içinde 10 kereden fazla üretim yapar.[3] Dendritik hücreler Dendritik hücreler (DC) dış çevreyle iletişim halinde olan dokularda, özellikle deri (deride "Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler) burun, akciğerler, karın ve bağırsaklar ve diğer iç mukozal sınırlarda bulunan fagositik hücrelerdir.[1] Sinir hücreleri nöronlara benzeyişlerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında bağlantı oluşturduklarından oldukça önemli bir role sahiplerdir. Bir eozinofil Bazofiller ve Eozinofiller Ana maddeler: Bazofil ve Eozinofil Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, bazofiller paratizlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. [2] Aktivasyon sırasında eozinofiller, bakterileri ve parazitleri öldürmede oldukça etkili fakat doku harabiyeti sırasında oluşan allerjik reaksiyonlardan da sorumlu olan, yüksek oranlı toksik proteinlerin ve serbest radikallerin alanlarını saklar. Eozinofillerin etkinleştirilmesi ve toksin salınımı bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidir.[3] Doğal öldürücü hücreler Ana madde: Doğal öldürücü hücreler Doğal öldürücü hücreler (NK hücreleri), doğuştan gelen bağışıklık sisteminin bileşenlerindendir. Doğal öldürücü hücreler, mikroplarca enfekte edilmiş ev sahibi hücreleri bulup onlara saldırırlar, doğrudan mikroplar üzerine etki etmezler. Örneğin; "kendini-kaybetme" olarak bilinen süreçte tümör hücrelerini, virüsle enfekte olmuş hücreleri yok ederler. Bu terim, ev sahibi hücrelerin viral enfeksiyonları sırasında ulaşılabilinen yeri- hücre yüzeyinde düşük seviyede bulunan MHC I (major histokompatibilite komleksi) olarak bilinen markerları tarif eder.[4] İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir. γ ve δ T hücreleri Ana madde: gamma/delta T hücreleri Diğer geleneksel T hücreleri altkümelerine benzer olarak CD1d gibi T hücre reseptörleri (TCR'ler), sınırlandırılmış doğal öldürücü hücrelerdir; γ ve δ T hücrelerinin doğal ve edinilmiş bağışıklık arasında yer almalarını sağlayan karateristik özelliklerini sergilerler. Bir yandan γ ve δ T hücreleri edinilmiş bağışıklık sisteminin, TCR genlerinin düzenlenmesiyle çeşitlilik kavşağının üretilmesi ve hatırlanabilir bir fenotipi geliştirme içeriği olarak anlaşılabilirler. Her nasılsa, çeşitli altkümeler; patern tanıma reseptörleri olarak kullanılabilen bağlı TCR'ler ve doğal öldürücü hücreler, doğuştan gelen bağışıklık sisteminin parçaları olarak da düşünülebilirler. Örneğin, buna göre Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük bir kısmı, mikroplarca üretilen genel moleküllere saatlerce karşılık verir ve intraepiteliyal Vδ1 T hücrelerine yüksek oranda bağlanır. Doğuştan gelen bağışıklık yanıtı Doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücreleri tesirli biçimde vücuttaki bakterilerin serbestçe gelişmelerini önlerler, bununla beraber bazı patojenler kendilerini doğuştan gelen bağışıklık sisteminden koruyacak bazı mekanizmalar geliştirmişlerdir.[5] [6] [7] Bacteroides türleri normalde memelilerin sindirim sistemi florasının önemli kısmını oluşturan kommensal bakterilerdir.[8] Bazı türler ise (örneğin B. fragilis) karın boşluğunda enfeksiyonlara yol açabilen fırsatçı patojenlerdir. Staphylococcus aureus fagositlerin kimokin sinyalleriyle yanıt oluşturma yeteneğini baskılar. M. tuberculosis, Streptococcus pyogenes ve Bacillus anthracis gibi diğer organizmalar ise direkt fagositleri öldüren mekanizmalar geliştirmişlerdir. [9] Doğuştan gelen bağışıklığın diğer şekilleri Prokaryotlarda savunma Bakteriler ve (belki bazı diğer prokaryotik organizmalar) kendilerini bakteriyofaj gibi diğer patojenlerden korumak için restriksiyon-modifikasyon sistemi olarak bilinen eşsiz bir savunma mekanizması kullanırlar. Bu sistemde bakteriler, istilacı bakteriyofajlardaki viral DNA'nın spesifik bölgelerine saldırıp onları yokeden restriksiyon-modifikasyon endonükleaz olarak bilinen enzimi üretirler. [10] Restriksiyon-modifikasyon endonükleazlar ve restriksiyon-modifikasyon sistemi sadece prokaryotlarda bulunur. Omurgasızlarda savunma Omurgasızların lenfositleri veya vücut bağışıklığına bağlı antikorları yoktur ve bağışıklık sistemleri çok hücrelilerinkine, ilk olarak omurgalılarda görülen edinilmiş bağışıklığa benzer.[11] Yine de omurgasızların olan mekanizmaları omurgalıların bağışıklığının öncüleri gibidir. Patern tanıma reseptörleri, nerdeyse bütün organizmalarca, mikrobiyal patojenlerle ilişkili molekülleri tanımlamak için kullanılan proteinlerdir. Toll benzeri reseptörler, bütün insanlar da dahil vücut boşluğuna sahip bütün organizmalarda (sölomlular) tanıma reseptörlerinin ana sınıfını oluştururlar.[12] Kompleman sistemi yukarıda görüldüğü gibi, bağışıklık sisteminde organizmadan patojenleri temizlemeye yardımcı olan bir biyokimyasal kaskaddır ve hayattaki bütün canlılarda bulunur. Yengeçler, kurtlar gibi çeşitli böcekleri de içeren bazı omurgasızlar, profenoloksidaz (proPO) olarak bilinen sistemin değişmiş şekli olan kompleman yanıtını kullanırlar.[11] Antimikrobiyal peptidler doğuştan gelen bağışıklık sisteminin evrimsel süreçte korunmuş ve hayattaki bütün canlı sınıflarında ve omurgasıların sistemik bağışıklığının temeli olarak bulunan bileşenleridir. Böceklerin bazı türleri 'defensinler ve kekropinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri üretirler. Bitkilerde savunma İnsanları etkileyen patojenlerin her sınıfı bitkilerde de hastalık yapabilir. Hastalığa neden olan türler, enfekte olan türlere göre değişmekle birlikte, bakteriler, mantarlar, virüsler, nematodlar ve böceklerin hepsi bitki hastalıklarına neden olabilir. Hayvanlar birlikte bitkiler de böceklerin ya da diğer patojenlerin saldırılarına uğrayabilirler, savunmalarında üretrikleri kimyasal bileşenlerle metabolik yanıt oluşturup, enfeksiyonla savaşabilir ya da kenidlerini böcek veya diğer otoburlara karşı daha az çekici kılabilirler.[13] Bitkiler omurgasızlar gibi antikor ya da T-hücresi yanıtı veya patojenleri saptlayan ve onlara saldıran hareketli hücreler üretmezler. Bununla beraber bitkiler sadece birkaç hayvanın yapabildiği gibi enfeksiyon yerine yenilenebilir ve kullanıldıktan sonra atılabilir parçalar üretirler. Bitkinin bazı parçalarını atması ya da ayırması enfeksiyonun yayılmasının durdurulmasına yardımcı olur.[13] Çoğu bağışıklık sistemi yanıtı, bitkinin tamamına yayılan sistemik kimyasal sinyaller gönderir. Bitkiler, patojenleri tanımlamak için patern tanıma reseptörleri kullanırlar ve enfeksiyondan kurtulmaya yardımcı olan bazal bir yanıt oluşturmak için kimyasal sinyaller üretirler. Bitkinin bir parçası mikrobiyal ya da viral bir patojenle enfekte edildiğinde oluşan özel elicitorlar tarafından tetiklenen bir zıt etkileşim durumunda, bitki sınırlı bir hipersensivite yanıtı (HR) oluşturur, enfeksiyonun olduğu bölgede bitkinin diğer parçalarına yayılmasını engelleyen hızlı programlanmış hücre ölümü gerçekleştirilir. HR'nin hayvanlardaki pyroptozis'e benzer bazı özellikleri vardır, hücre parçalanmasını hücre ölümü sırasında düzenleyen bir sistin proteaz olan VPE'nin kaspas-1-benzeri proteolitik aktivitesinin gerekliliği gibi.[14] Bitkilerde yaygın şekilde bulunan ve patojenleri saptlayan "resistans" (R) proteinleri, R geni tarafından kodlanırlar. Bu proteinler, hayvan bağışıklık sisteminde yararlı olan NOD ve Toll benzeri reseptörlere benzer domainler içerir. Sistemik kazanılmış dayanıklılık (SAR), tüm bitkiyi birçok enfeksiyon ajanına karşı dirençli hale getiren bir savunma yanıtı tipidir. SAR, salisilik asit ya da jasmonik asit gibi kimyasal mesajcıların ürününü bağlar. Bu kimyasalların bitki çapında yolculuğu, bitkinin enfekte olmamış diğer bölgelerindeki hücreleri savunma bileşikleri üretmeleri için uyarır. Salisilik asit SAR'ın geliştirilmesinde zorunlu bir madde olmakla birlikte, sinyalin taşınmasından sorumlu değildir. Son bulgular, jasmonatların sinyalin bitkinin uç bölümlerine taşınmasnda rolü olduğunu göstermektedir. RNA interferens mekanizmaları, virüs çoğalmasını engelleyebildikleri için bitkinin sistemik yanıt sisteminde önemlidirler.[15] Jasmonik asit yanıtı, yapraklarda böceklerin verdiği hasarlarca uyarılır ve metil jasmonatın oluşumunu sağlar.[13]

http://www.biyologlar.com/dogustan-gelen-bagisiklik-sistemi-nedir-

Mazı Arıları

Mazı Arıları

Mazı arılarının varlıkları, bu küçük ve şirin canlıların kendilerini görmekten ziyade bitkilerde yarattıkları renkli ve kendine özgü şişlikleri görünce anlaşılır.Yaygın Adı: Mazı ArılarıFamilya: CynipidaeBölüm: ParasiticaAlt takım: ApocrılaTakım: Hymenoptora Tür Sayısı: 2 binden fazla (A.B.D.’de 200′den fazla)Boyutları: 2-8 mm arasıFiziksel Özellikleri: Vücutları siyah veya koyu kahverengi, parlak ve kambur bir profil, dişilerin abdomeni iki taraftan basıktır, kanatlarında çok az sayıda damar mevcut; bazı türler kanatsız, duyargaları dişilerde 13- 14 segment, erkeklerde 14-15 segment uzunluğundadır.Alışkanlıkları: Yetişkinler küçük, ağzı kenetli ve nadiren görülen; mazı arılarının larvaları bitkilerde hayli belirgin şekilde görülür. Yaşam Çizgisi: Dişiler bitki dokularına yumurtlarlar. Genelde saldırılarını konak bitkinin sadece bir türüyle kısıtlarlar; bitki larvayı besleyen mazıyı oluşturarak cevap verir.Beslenme Tarzı: Yetişkinler meyve özü veya yaprak öz suyuyla beslenirler veya hiçbir şey yemezler; larvaların çoğu bitkilerle az bir kısmı da diğer böceklerle beslenir.Yaşam Alanı: Çöllerden, ağaç diplerine ve tepelerine kadar tüm karasal alanlarda yaygındır.Yeryüzünde Dağılımı: Tüm dünyada, fakat çok kuru ve soğuk bölgeler hariç.Mazi arıları incir arılarıyla birlikte vejetaryenliğin ana yaşam biçimi olduğu Parasitica bölümünün tek üyeleridir. Dişi mazı arıları tek bir türe ait veya aynı cinsteki yakın akraba başka türe ait konak bitkilere yumurtlar. Ilımlı bölgelerde en popüler konaklar meşe ağacı (0uercus) ve Fagaceae familyasının diğer üyeleridir. Dişi bitkinin, mazının gelişmesini istediği spesifik bir bölgesine yumurtlar. Kökler dahil bitkinin tüm kısımları kullanılabilir. Mazılar türe bağlı olarak bir veya daha fazla larva bulundurabilirler.Mazıların UyarılmasıMazı, larva yumurtadan çıktıktan sonra gelişmeye başlar. Bu da bitkinin onların salya ifrazatına karşı reaksiyonudur. Pontania gibi yaprak arılarının durumundan farklı olarak mazının yumurtalarla birlikte enjekte ettiği kimyasalların sonucu olarak gelişmesi durumudur. Bir mazının gelişmesiyle birlikte bitkiye saldıranların hareket alanı daraltılmış olur. Aynı zamanda, mazı arısı larvaları, besin kaynağını iki katına çıkaracak şekilde kendi kapalı barınma yerleriyle birlikte verilmektedir. Mazının şekli türler arasında çeşitlilik gösterir. Görünüşü, konak bitki üzerindeki konumuyla beraber bu sakinleri ayırt etmeyi kolaylaştırır. Tüm mazı arıları mazıları uyarmaz, bazıları diğerlerinin mazısında “guguk kuşu” olarak yer alır. İstilacı larva her zaman doğru işgalcileri katletmez, fakat onlar zaten açlıktan ölürler, açgözlü misafirleri besin için yapılan bu yarışmayı kazanmış olur. Genetik DeğişimBirçok mazı arıları erkek, dişileri içeren nesillerle eşeysiz üremeyle (partenogenezis) sınırlandırılmış, döllenmemiş yumurtalar bırakan dişilerin bulunduğu aseksüel nesiller arasında değişmektedir. Diğer eşek arılarının aksine, ilerleyen seksüel nesil için sonraki erkek ve dişi kümelerini üreterek, döllenmemiş yumurtadan erkek olduğu kadar dişi yavrunun da ortaya çıkmasını sağlayabilir. Çiftleşmeden sonra dişi, harici hiçbir sonuç vermeyecek yumurtaları bırakıp, bu da döllenmemiş aseksüel yumurtalarla beraber topun tekrar yuvarlanmasını başlatır.İki nesil de konak bitkinin farklı kısımları veya konağın farklı türleri arasında değişim gerçekleştirir. Birleşik Devletlerden Canlı meşe mazı arısı, Callirhytis quercuspomiformis, mazıların aseksüel üremesi bir tür meşenin köklerinde gerçekleşirken, seksüel üremesi farklı meşe türünde yaprak mazıları oluşturur. Avrupa’ya özgü Neuroterus quercus-baccarum’da aseksüel üreme çoğunlukla meşe yapraklarının alt yüzeyini kaplayan minik disk benzeri “pul mazıları” gelişmesine neden olur. Sonbaharda bu pullar içindeki işgalciler büyümeye devam ederken kopar ve yere düşer. Nisan ayında dişiler ortaya çıkar ve yumurtalarını genç, gelişmekte olan meşe çiçeği salkımlarına bırakarak kırmızı kuş üzümüne benzeyen demetlerce “kuş üzümü mazısı” üremesine yol açarlar.Kaynakça: BBC Vahşi Doğa Ken Preston-MafhamYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/mazi-arilari

MONOSİTLER VE NÖTROFİLLER

MONOSİTLER 12-15 µm çaplarıyla en büyük kan hücreleridir. Lökositlerin %3-8’ ini oluştururlar. Çekirdekleri iri böbrek biçimli ve kaba kromatinlidir. 2 çekirdekçikleri bulunur. Hareketli, fagositik (dokuda) hücrelerdir. Golgi kompleksleri çekirdek yakınındadır. GER, mitokondri, serbest ribozomları azdır. Hücre periferinde mikrotubuller, mikrofilamentler, pinositotik veziküller ve filopodlar bulunur. Elektron-dens primer lizozomları (azürofilik granüller) ve az sayıda vakuolleri bulunur. Dolaşımda birkaç gün kalırlar diyapedez ile dokuya geçtiklerinde makrofaj adını alırlar ve bağ dokularında aylarca yaşarlar. NÖTROFİLLER (Polimorfnükleer Lökositler) Periferik kanda en fazla ( %60-70 ) bulunan lökosittir. Kan yaymalarında 9-12 µm çapında, çekirdekleri yoğun heterokromatinli ve birbirlerine kromatin köprüleri ile bağlanmış loplu (3-5 loplu) (en fazla görülen 3 lop) hücrelerdir. Lop sayısı hücrenin yaşına bağlı olarak artar; beşten fazla ise hipersegmentli nötrofil olarak adlandırılır. Gelişimleri sırasında çekirdekleri kıvrılmış çubuk şeklinde bant formları da bulunur. Dişilerde çekirdek loplarından birine bağlı davul tokmağı ( drum-stick) olarak adlandırılan inaktif ikinci x kromozomu bulunur (Barr cisimciği-seks kromozomu). Sitoplazmasında toksik peroksitleri haraplamak için antioksidanlar bulunur. Organel miktarları azdır. Granüllerinin hepsi membranlıdır. Primer granül (Azürofilik granül):Granüllerinin 1/3’ nü oluşturur. Asit hidrolaz, miyeloperoksidaz, antibakteriyal ajan lizozim, bakterisidal geçirgenliği artıran (BPI) protein, katepsin G, elastaz, nonspesifik kollajenaz ve sindirim ürünlerini içerir. Bu granülleri 0.5 µm çapındadır. Sekonder granül (Spesifik granüller): Granüllerinin 2/3 ‘ünü oluşturur. 0.1 µm çapları ile primer granüllerden daha küçüktür. Granüllerin şekli, ebatı ve sayısı değişiktir. Granülleri, farmakolojik ajanları, fagositin, alkalen fosfatazları içerir. Tersiyer granül: En az sayıdaki granüllerdir. Ekstraselüler ortama salınan jelatinaz, katepsinler gibi enzimleri yan sıra hücre membranına bağlanan glikoproteinleri içerir. Bu bağlanma hücre adezyonunu başlatır ve fagositik süreçle ilgilidir. Nötrofiller, mikroorganizmalarca işgal edilen alanlara göç etmek için kemotaktik ajanlarla etkileşir. İnflamasyon alanındaki post-kapiller venüllere girerler ve selectin reseptörlerini kullanarak bu damarların endotel hücrelerinin çeşitli selectin moleküllerine tutunurlar. Nötrofil selectin reseptörleri ve endotel hücre selectinleri arasındaki etkileşim, nötrofillerin damarın endotelyal örtüsü boyunca yavaşca yuvarlanmasına yol açar. Nötrofiller, göçlerini yavaşlatırken, interlökin-I (IL-I) ve tümör nekrozis faktör (TNF), endotel hücrelerini interselüler adezyon molekül tip I (ICAM-I) ekpresse etmek için uyarırlar ve bu moleküle nötrofillerin integrin molekülleri hevesle bağlanır. Bağlanma gerçekleşirken, nötrofiller postkapiller venüllerin endotellerinden bağ dokusuna girmeye hazırlanmak için göçlerini durdururlar. Bağ dokularında fagositoz ve hidrolitik enzimlerinin serbest bırakılması (ve respiratory patlama ile) mikroorganizmaları harap ederler. Ek olarak, lökotrienleri üreterek ve serbestleyerek inflamatuar sürecin başlatılmasına yardımcı olurlar. Olayların sırası aşağıdaki gibidir: 1-Nötrofil kemotaktik ajanların nötrofilin hücre zarına bağlanması, ekstraselüler matrikse tersiyer granüllerin içeriğinin bırakılmasını sağlar. 2-Jelatinaz bazal laminayı degrade ederek nötrofil göçünü sağlar. Hücre zarına giren glikoproteinler fagositoz sürecine yardımcı olur. 3-Spesifik granüllerin içerikleri de istilacı mikroorganizmalara saldırdıkları yer olan ekstraselüler matrikse bırakılır ve nötrofil göçüne yardım eder. 4-Nötrofiller tarafından fagosite edilen mikroorganizmalar, fagozomlarla kuşatılırlar. Azürofilik granüllerin enzimleri ve farmakolojik ajanları bu intraselüler vakuollerin lümenine bırakılır. Yabancı partikülleri hücre membranı ile kuşatarak hücre içine alarak fagozomu; ardından lizozomlar ile kuşatarak fagolizozomu oluştururlar. Lizozomal enzimler boşaltılır, pH 4’ e kadar düşürülür. Asit pH da enzimler aktifleşir. Fagositik işlevlerinden dolayı nötrofillere, daha büyük fagositik hücreler olan makrofajlardan ayırt etmek için mikrofaj adı da verilir. 5-Bakteriler sadece enzim hareketleri ile değil aynı zamanda nötrofillerin fagozomları içinde reaktif oksijen bileşiklerinin oluşumuyla da öldürülür. Bunlar, NADPH oksidazın bir respiratuar patlamadaki oksijen üzerine hareketi ile oluşan süperoksitlerdir (O2-); süperoksit dismutazın süperoksit üzerine hareketi ile oluşan hidrojen peroksit ve miyeloperoksidaz ve hidrojen peroksitli klorid iyonların etkileşimi ile oluşan hipokloroz asit (HOCl). 6-Nadiren, azürofilik granüller içeriklerini ekstraselüler matrikse bırakılır ve doku harabiyetine yol açar. Fakat genellikle katalaz ve glutatyon peroksidaz hidrojen peroksiti parçalar. 7- Nötrofiller, fagositozdan kısa bir süre sonra ölürler. Çünkü bu süreç çok enerji gerektirir ve hücre tüm glikojen rezervlerini tüketirler. Öldüklerinde, lizozomal enzimleri ekstrasellüler ortama bırakılır ve komşu dokunun erimesine yol açar. Ölü nötrofiller, bakteriler, ekstraselüler doku sıvısı ve abnormal materyalin oluşturduğu yapı Pü (cerahat) olarak adlandırılır. 8- Nötrofiller sadece bakterileri öldürmezler aynı zamanda membranlarındaki arachidonik asitten lökotrienleri de sentezlerler. Bu yeni oluşan lökotrienler inflamatuar sürecin başlatılmasına katılır. Nötrofiller hem aerobik hem anaerobik solunum yapar. Anaerobik solunum; nekrotik ortamda artıkları ortadan kaldırabildiğinden önemlidir. Dolaşımda 6-7 saat, bağ dokularında 1-4 gün yaşar ve sonunda ölürler. Terminal hücrelerdir. Terminal hücreler, granül sentezleyemediklerinden organelden fakirdir.

http://www.biyologlar.com/monositler-ve-notrofiller

FIRSATÇI ENFEKSİYONLAR

Fırsatçı bir enfeksiyon enfeksiyon patojen haline gelmiştir normalde benign mikroorganizma neden olmaktadır. Fırsatçı enfeksiyonlar gibi organizmaların devralmaya ve yaygın bir enfeksiyona neden izin başkaları bağışıklık sistemi olan kişilerde görülür. Bağışıklık sistemini defne onları tutmak çünkü sağlıklı bir bağışıklık sistemi olan bireylerin, bu organizmaların enfeksiyon neden noktasına yaymak için, izin vermem. insanların bir dizi fırsatçı enfeksiyon riski de OI olarak bilinir. Klasik örnek, HIV / AIDS hastalarında, aslında bağışıklık sistemi kapatıldığında bir retrovirüstür bulaşmıştır. kanser İnsanlar geçiyor kemoterapi de risk olarak bireylerin ilaç organ nakli, yetersiz beslenme kurbanı hazırlık olarak bağışıklık sistemini baskılayan sürüyor, ve mevcut enfeksiyonu olan kişiler, özellikle yaşlılar vardır. Bazı fırsatçı enfeksiyonlar aslında zaten vücutta mevcut neden mikroorganizmaların. Organizmalar mevcut nüfusun% iyi 50 üzerinde, örneğin sitomegalovirus gibi. başkaları bağışıklık sistemi olan kişiler, mantar, bakteri gibi fırsatçı bir enfeksiyon deneyim ve kendi bedenlerinde protozoa coşmuş, koşmak ya da organizma kişi veya hayvanlar tarafından taşınan maruz kalmanın bir sonucudur. Fırsatçı bir enfeksiyon da bir normalde hafif şiddetli mikroorganizma neden ateş, öksürük olanlar ve soğuk algınlığı uzak başkaları bağışıklık sistemi ile insanların kalmak istenir vücut girer, oluşabilir. Tek yönlü fırsatçı enfeksiyon mücadele vücudun zararlı işgalciler düşman yapmak için tasarlanmış koruyucu ilaç almaktır. Ancak, enfeksiyonun tüm potansiyel kaynaklarının karşı korumak için imkansız, ve bazı bölgelerde, insanlar profilaktik tedavi için ödemek mümkün olmayabilir. Bu nedenle, başkaları bağışıklık sistemi olan insanlar için önemli düzenli tıbbi kontrolleri almak, böylece enfeksiyonun erken belirtileri tespit edilebilir durum ciddi hale geçecek. Bir kez bir fırsatçı enfeksiyon saptanırsa, o kadar yayıldı edemez ve daha fazla hasara neden olduğu tedavi edilmelidir. Ancak, tedavi hastanın mevcut sağlık durumu karmaşık hale geliyor. Örneğin, bir kanser Kaposi sarkomu adı verilen bazı AIDS hastalarında gelişir. Normal şartlar altında, kanser iyi huylu, ancak bu kemoterapi ile tedavi edilebilir. Kemoterapi Ancak, bu nedenle diğer tedavi yaklaşımları kullanılmalıdır hastanın bağışıklık sistemini yok edeceğini. Bazen hiçbir etkili tedavi mevcut, bu yüzden fırsatçı enfeksiyonlar çok tehlikeli olmasıdır. Fırsatçı fungal enfeksiyonların etkenleri Candida albicans Candida albicans, eşeyli çoğalan, diploit, maya tipi bir mantar türü ve insanlarda oral ve vajinal fırsatçı enfeksiyonların etmenidir. Candida cinsine ait 200 tür olmasına karşın Candida enfeksiyonlarının %75'inin sorumlusu C. albicans'tır. Türkçe okunuşu kandida albikanstır. Bağışıklığı baskılanmış hastalarda (AIDS, kanser kemoterapisi, organ veya kemik iliği transferi durumlarında) sistemik mantarsal (fungal) enfeksiyonlar (fungemi), hastalık ve ölümün başlıca nedenleri arasındadırlar. Ayrıca bu yönde riski olmayan hastaların hastanede edindikleri enfeksiyonlar ciddi bir sağlık sorunu haline gelmiştir. C. albicans insan ağzı ve sindirim sistemi içinde yaşayan pek çok organizmadan biridir. Sağlıklı yetişkinlerin %40'ının ağzında, sağlıklı kadınların %20-25'inin vajinasında varlığı gösterilebilir. C. albicans sindirim sistemindeki varlığıyla başka patojen bakterilerin çoğalmasını engeller. Vücudun bağışıklık sistemi ve diğer zararsız bakteriler normal şartlarda Candida'yı kontrol altında tutarlar. Ancak, diğer bakterilerin sayısı C. albicans'a oranla azalırsa (örneğin antibiyotik kullanımından dolayı), bağışıklık sistemi zayıflamışsa veya mayanın çoğalmasına sağlayan başka şartlar mevcutsa (yüksek şeker, yüksek pH) C. albicans zararsız olan tek hücreli biçiminden, çok hücreli, istilacı (invasif), küf gibi ipliksi biçimine dönüşür (şekil [1]) ve vücudu istilaya başlar. C. albicansın iplikçi biçimi hem psödohif hem de gerçek hiflerden oluşabilir (şekil [2]). C. albicans iplikçi bir biçime dönüşmesine ilaveten, konak dokulara bağlanmasını sağlayan adhesinler, dokulara hem imha etmeye hem de onlara daha iyi yapışmayı sağlayan proteazlar, ve vücudun bağışıklık sisteminin tepkisini azaltan faktörler üretir. Cryptococcus neoforman Cryptococcus neoformans, hem bitki hem hayvanlarda yaşayabilen, kapsüllü, maya tipli bir mantar (fungus) türüdür. Teleomorf adı olan Filobasidiella neoformans ile de bilinen bu tür, mantarların beş ana tipinden biri olan Basidiomycota sınıfına aittir. C. neoformans genelde (tek hücreli) mayalar gibi tomurcuklanarak çoğalır. Bazı şartlarda ise, hem laboratuvarda hem doğada, C. neoformans burada görüldüğü gibi [1] ipliksi mantar gibi büyür. Maya gibi büyürken C. neoformans polisakkaritlerden oluşmuş bir kapsüle sahiptir. Kapsülün mikroskop altında kolay görünmesi için çini mürekkebi kullanılır. Mürekkepteki pigment tanecikleri küresel maya hücresi çevreleyen kapsülün içine giremedikleri için hücrelerin etrafında siyah bir halo oluşur. C. neoformans türü üç varyant (v.), yani çeşitten oluşur: C. neoformans v. gattii, v. grubii, ve v. neoformans. C. neoformans v. gattii başlıca tropiklerde bulunur, ama Kanada'nın güneybatı kıyısında Vancouver Adasında da varlığı tespit edilmiştir. Cryptococcus gattiinin ayrı bir tür sayılabilecek kadar diğer varyantlardan farklı olduğu yakın zamanda gösterilmiştir. C. neoformans v. grubii ve v. neoformans dünyanın her tarafında bulunurlar, genelde kuş dışkısıyla pislenmiş toprakta bulunurlar. C. neoformans v. neoformans'ın genom dizini 2005 yılında yayımlanmıştır..[1] C. neoformans enfeksiyonuna kriptokokoz denir. FIRSATÇI MANTARLAR Kandidoz (Kandidiyazis ) Candida türleri gerçek veya yalancı hifa oluşturma yetenekleri olan maya türünden mantarlardır. Her yerde; toprak ve gıdalarda, insan derisinde, gastrointestinal, genitoüriner ve solunum yollarındaki mukozalarda bulunur. Belirli durumlarda klinik olarak önem taşıyan Candida türleri C. albicans, C. guilliermondii, C. krusei, C. parapsilosis, C. tropicalis, C. kefyr, C. lusitaniae, C. rugosa, C. dubliniensis ve C. glabrata (Torulopsis glabrata)'dır. Genellikle tek hücreli şekilde bulunur ve hem seksüel hem de aseksüel şekilleri vardır. Küçük (4-6 µm), ince duvarlı, oval şekilli (blastospor) olup, tomurcuklanma ile çoğalır. Rutin aerop kan kültürlerinde ve agarda iyi ürer ve özel besiyeri gerektirmez. Candida mikroorganizmaları stafilokok kolonilerini andıran düz, krem rengi-beyaz, parlak koloniler yapar. Mikroskobik incelemede maya, hifa, yalancı hifa şekilleri bulunabilir ve hifa ve yalancı hifa görülmesini kolaylaştırmak amacıyla %10'luk potasyum hidroksit kullanılabilir. Hızlı bir ön tanı için mikroorganizma serum içine konarak 90 dakika içinde hücre yüzeyinden küçük çıkıntılar meydana gelip gelmediği araştırılabilir ki, bu yöntem germ tüp testi adıyla bilinir. 1940'lı yıllarda antibiyotiklerin kullanıma girmesinden sonra kandida infeksiyonlarının insidansında keskin bir artma gözlendi. 1980-1990 yılları arasında 180 hastanede yapılan bir takip araştırmasında Candida türleri hastane infeksiyonu etkenleri arasında altıncı sırada yer alırken, idrardan en fazla soyutlanan (%46) etken idi. Candida türleri dolaşım infeksiyonlarının da en önemli dördüncü etkeni (%8) olup, mortalitesi %29 olarak bulunmuştur (mantar dışındaki dolaşım etkenlerinin mortalitesi %17). Diğer taraftan, kandidemilerde non-albicans türlere doğru giderek artan bir kayma söz konusudur. 1997-1999 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada, Güney Amerika ülkeleri ve Avrupa'da yürütülen bir takip programında 71 merkezde 1184 kandidemi tespit edilmiştir. Bütün kan dolaşımı infeksiyonu etkeni olan mayaların %55'i C. albicans'a bağlı olup, bunu C. glabrata (%20), C. parapsilosis (%15), C. tropicalis (%9) ve diğer Candida türleri (%6) izlemekteydi. İnvaziv kandidozun sıklığındaki değişiklikler en fazla şu hasta gruplarında dikkat çekmektedir: Yoğun bakım ünitelerinde yatırılan hastalar, hematolojik malignansisi olanlar, hematopoietik kök hücre ve organ transplant alıcıları. Yayınlanmış 74 araştırmanın derlendiği bir yazıda Candida türleri ile kolonizasyon ve infeksiyon için en önemli risk faktörlerinin şunlar olduğu gösterilmiştir: Altta yatan hastalık varlığı [hematolojik kanser (OR 1.7-45), böbrek yetmezliği (OR 1.4-22), karaciğer yetmezliği (OR 7-42)], invaziv girişimler veya cihazlar [santral venöz kateter veya arteryel kateter (OR 5.8-26), üriner kateter (OR 1.3), bir hastanın hastaneler arasında transferi (OR 21) ve uzun süreli antibiyotik (OR 1.7-25) özellikle de vankomisin (OR 275) kullanımı]. Gerçekten de, farelerde ve insanlarda vankomisin kullanımının gastrointestinal sistem (GİS)'de C. albicans ile kolonizasyonu arttırdığı gösterilmiştir. Hematopoietik kök hücre transplant alıcılarında kandida infeksiyonlarının sıklığında genel bir azalma ile birlikte non-albicans Candida türlerinde artış gözlenmekte, bu gelişmelerden yoğun olarak uygulanan flukonazol profilaksisinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Nötropeni ve Graft Versus Host hastalığı sırasında flukonazol ile antifungal profilaksi (transplantasyon sonrası 75. güne kadar) yapılması invaziv kandidoz insidansında azalma, hayatta kalma oranında artmayla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte, transplant öncesinde en fazla kolonizasyon yapan tür C. albicans olduğu halde, transplant sonrasında ve flukonazol kullanımından sonra C. krusei ve C. glabrata sık gözlenmektedir. Bir başka çalışmada, görece C. krusei (OR 27.07) ve C. glabrata (OR 5) artışında en önemli belirleyicinin flukonazol profilaksisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, randomize kontrollü 16 çalışmanın meta-analizinde kemik iliği transplantasyonu yapılmayan nötropenik hastalarda flukonazol profilaksisinin sistemik mantar infeksiyonlarını ve buna bağlı mortaliteyi azaltmadığı belirlenmiştir. Organ transplant alıcıları arasında invaziv kandida infeksiyonları en fazla karaciğer ve pankreas transplant alıcılarında gözlenmektedir. Karaciğer transplant alıcılarında, invaziv kandidal infeksiyonların insidansında, sistemik antifungal profilaksi yapılmasa bile genel bir azalma dikkati çekmekte, birçok merkez insidansı %10'un altında bildirmektedir. Moleküler tiplendirme sonucunda, olguların büyük çoğunluğunda önce kolonizasyon, daha sonra, bu endojen kaynaktan kandidemi geliştiği görülmüştür. Bu, C. albicans ve C. parapsilosis hariç non-albicans Candida türlerinin hepsi için doğru görünmektedir. C. parapsilosis'in infeksiyon oluşturmasında infekte biyolojik materyaller, intravenöz sıvılar, hastane çevresi ve sağlık görevlilerinin elleri ile insandan insana bulaşma önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda, hastadan hastaya, hemşireden hastaya ve cinsel eşler arasında insandan insana geçiş de giderek önem kazanmaktadır. AIDS'li hastalarda orofarengeal kandidoz rekürrensinin yeni bir suşla infeksiyon gelişimi de mümkün olmakla birlikte, çoğunlukla aynı türe (relaps) bağlı olduğu da gösterilmiştir. Candida infeksiyonlarının sıklığı giderek artarken, daha önce tanımlanmamış tablolar da giderek artan sayıda bildirilmektedir. Pamukçuk, özefajit, özefagus dışı gastrointestinal kandidoz, vajinit, kütanöz sendromlar (follikülit, balanit, intertrigo, dissemine kütanöz kandidoz, paronişi, kronik mukokütanöz kandidoz vb.), santral sinir sistemi ve solunum sistemi tutulumları, kalp tutulumu ve endokardit, üriner sistem kandidozu, artrit, osteomiyelit, karaciğer ve dalak tutulumu, göz ve damar infeksiyonunun yanı sıra dissemine kandidoz görülebilir. Aspergilloz Aspergilloz dünyada invaziv küf mantarları ile gelişen infeksiyonlar içinde en yaygın olanıdır. Hem sağlıklı hem de bağışıklık sistemi baskılanmış insanlarda hastalık yapabilir. Aspergilloz terimi eskiden hem ortaya çıkan hastalık hem de kolonizasyon için kullanılırken, bugün bu terim invaziv hastalık ve allerjik hastalığı ifade eder, ancak kolonizasyon için kullanılmaz. Aspergillus türleri insanlarda kolonizasyon ve sonrasında allerjik reaksiyon, daha önceden mevcut kavitelerde yerleşerek (fungus topu ve aspergilloma) veya doku invazyonu ile infeksiyon yapabilir. İnvaziv hastalığa yol açan Aspergillus türleri görülme sıklığına göre A. fumigatus (yaklaşık %90), A. flavus (yaklaşık %10), A. niger, A. terreus ve A. nidulans (< yaklaşık %2) şeklinde sıralanır. A. niger otomikozun, A. flavus da sinüzitin önde gelen etkenlerindendir. Aspergillus türlerinin çoğu sadece aseksüel üremekle birlikte telemorflu olanlar askomiçettir. Patojenik Aspergillus türleri klinik laboratuvarlarda kullanılan bakteriyolojik veya fungal besiyerlerinde kolaylıkla ürer. Mikroorganizma 36-90 saat sonra agar yüzeyinde küçük, tüylü beyaz koloniler meydana getirir. 30-37°C'de, 36-48 saat geçtikten sonra sporulasyon meydana gelir. Aspergillus Antarktika dahil dünyanın her yerinde bulunur. Başlıca ekolojik yerleşim yeri bozulan sebze artıklarıdır. Çiftliklerde, saman depolarında en az 106/m3 spor mevcuttur. Kistik fibrozlu hastalarda kolonizasyon toplumdan yüksektir ve marihuanada bol miktarda Aspergillus sporu bulunabilir. On yıl boyunca izlenen otopsiler içinde invaziv aspergilloz %1.4 sıklıkta saptanmıştır. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda insidans %10.7 olup, en yüksek insidans karaciğer transplant alıcılarında ve hematolojik malign hastalığı olanlarda görülmektedir. Çevrede inşaat çalışmaları olduğunda, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar arasında küçük salgınlar geliştiği bildirilmektedir. En fazla akciğer ve beyinde tutulum yapar. AIDS'li olgularda invaziv aspergilloz genellikle otopsi sırasında belirlenir. İnsan immünyetmezlik virüsü (HIV) infeksiyonu için çok aktif antiretroviral tedavi [Highly Active Antiretroviral Therapy (HAART)] öncesinde insidansı %0.9-8.6 arasında bildirilmekteydi. Astımlı hastalardaki allerjik bronkopulmoner aspergilloz (ABPA) %6-28 arasında değişirken, kistik fibrozlu hastalarda %6-25 oranlarında bildirilmektedir. Hastalık tablolarının gelişmesi için gereken inokülum büyüklüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda bu miktar muhtemelen daha küçüktür. Mikroorganizmaya maruz kaldıktan sonra hastalık gelişmesine kadar geçen inkübasyon süresi değişkendir ve iki farklı olguda 36 saat ile üç ay kadar değişik olabilmektedir. Nötropenik hastalar hastaneye ilk geliş sırasında Aspergillus ile kolonize olsalar bile nötropeninin 12. gününden önce invaziv aspergilloz görülmemektedir. Kriptokokoz Kriptokokoz Cryptococcus neoformans tarafından meydana getirilen sistemik bir infeksiyondur. 1894 kadar erken yıllarda Otto Buse "coccidia türleri"nin neden olduğu tümör benzeri yuvarlak oluşumlar tanımlamıştır. Bütün kriptokok türleri içinde C. neoformans en patojenik olandır. Kriptokokal menenjit HIV infeksiyonu olan insanlardaki, hayatı tehdit eden en şiddetli infeksiyondur. C. neoformans kapsüllü, tomurcuklanarak çoğalan maya benzeri bir mantardır. Kriptokok polisakkarid kapsülünün kimyasal yapısına göre üç varyete içinde dört serotip belirlenmiştir: Serotip A: C. neoformans var. grubii, Serotip D: C. neoformans var. neoformans, Serotip B ve C: C. neoformans var. gattii. C. neoformans'ın seksüel şekli Filobasidiella neoformans olarak sınıflandırılır ve iki çiftleşme fenotipi vardır: a- ve a-çiftleşme tipi. Klinik izolatlarda a-tipi çiftleşme her zaman daha hakimdir. C. neoformans var. neoformans ve grubii her yerde yaygın olarak bulunur. Bunlar, bütün yıl boyunca, özellikle yaşlı güvercinlerin dışkılarında bulunur ve en fazla bağışıklığı zayıflamış bireylerde hastalık yapar. C. neoformans güvercinlerin dışkısında yüksek konsantrasyonda ürer, ancak kuşlar infekte değildir. C. neoformans doğada saprofittir. Kriptokokal infeksiyonlar herhangi bir endemik alan belirlenmeksizin, dünyanın her tarafında görülür, ancak serotiplerin dağılımı farklılık gösterir. Dünyada şimdiye kadar en yaygın görülen serotip A olmakla birlikte, bazı bölgelerde serotip D ile infeksiyon artmaktadır. Predispozan faktörlerle birlikte serotip A ile D arasındaki klinik tabloların farklılık göstermesi, konak ve çevre ile ilişkili faktörlerin bu dağılımı etkilediği görüşünü desteklemektedir. C. neoformans var. gattii tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygındır ve esas olarak Avustralya, Güney Amerika, Afrika'nın bazı bölgeleri, Güney Batı Asya, Avrupa'nın güneyi ve California'nın kuzeyinde, okaliptüs ağacının nehir kenarı ve karasal bölgede yetişen türleriyle birlikte bulunur. Yakınlarda Vancouver Adası'nda bir salgın meydana gelmiştir. En yüksek insidansı okaliptüs ağacının çiçeklenme mevsiminde, yani kasım ile şubat ayları arasında yapar. Hem insan hem de hayvanda doğadan alınmış infeksiyon gösterilmiş, ancak hayvandan insana bulaş gösterilememiştir. Bulgular, hastalığın esas olarak mikroorganizmanın aerosolize olup, solunumla alındıktan sonra geliştiğini göstermektedir. Doğada güvercin dışkısı ve topraktan bu mekanizmaya uygun olarak, alveole birikmeye uygun boyutta (< 2 µm) canlı partiküller elde edilmiştir. Güvercinlerle yoğun teması olan sağlıklı bireylerde kriptokokal antijene ve kriptokoksine karşı gecikmiş deri testi pozitifliğinin oranı yüksektir. Doğada bu kadar yaygın olmasına rağmen çok sayıda bireyi etkileyen salgınlar çok nadirdir, iş ile ilişkili bir predispozisyon belirlenmediği gibi, güvercinle, toprak veya okaliptüsle temas öyküsü de tanıda yararlı değildir. İnsandan insana solunum yoluyla bulaş gösterilmemiş, ancak aktif kriptokokozu bulunan olgudan yapılan doku transplantasyonu sonrasında sistemik infeksiyon ve endoftalmit bildirilmiştir. Çalışmaların çoğu, her hastadaki infeksiyonun tek bir C. neoformans ile meydana geldiğini ve tekrarlayan infeksiyonların başlangıçtaki bu mikroorganizma tarafından oluşturulduğunu desteklemektedir. ABD, Batı Avrupa ve Avustralya'da AIDS'li hastalarda kriptokokoz insidansı %6-10 olarak tahmin edilmektedir. Fakat HAART uygulanmadan önceki dönemde, ABD'de AIDS'li hastalarda kriptokokozla ilişkili ölümün, muhtemelen azollerin kandidoza yönelik olarak yaygın olarak kullanımı nedeniyle 1987 yılında %7.7'den 1992 yılında %5'e düştüğü gösterilmiştir. HAART'nin uygulamaya girmesinden sonra kriptokokoz insidansı biraz daha azalmıştır. Sahra altı Afrika'da AIDS hastalarında kriptokokozun insidansı %15-30 arasındadır. Kriptokokoz Zimbabwe'deki HIV infeksiyonu olan hastalarda AIDS göstergesi olan hastalıkların %88'ini ve erişkin menenjitlerinin de en önemli nedenini oluşturmaktadır. AIDS'lilerde, olguların neredeyse %100'ünde, hatta C. neoformans var. gattii'nin endemik olduğu yörelerde bile C. neoformans var. grubii etkendir. Fransa'da C. neoformans infeksiyonları, insidansı serotip A'dan cilt lezyonlarında yüksek, menenjitlerde daha düşük olan serotip D tarafından meydana getirilir. Bağışıklık sistemi sağlam olan bireyde kriptokokal infeksiyonların %70-80'inde etken C. neoformans var. gattii'dir. Anlaşılamayan nedenlerle kriptokok menenjiti çocuklarda istatistiksel olarak beklenenden daha nadir görülmektedir. Yeni immün baskılayıcı tedaviler de fırsatçı mikozların sıklık, spektrum ve klinik tablosundaki değişiklikte rol oynamış olabilir. HAART ile tedavi edilen HIV infekte hastalarda C. neoformans insidansındaki düşme ile organ transplant alıcıları kriptokok infeksiyon riski altında olan gruplar içinde yeniden önem kazanmıştır. Mukormikoz ve Diğer Zigomiçet İnfeksiyonları Mukormikoz Mukorales takımındaki mantarların yaptığı infeksiyonların genel adıdır. Hastalık için fikomikoz ve zigomikoz gibi diğer isimler de kullanılır. Ayrıca, zigomikoz sözcüğü Entomophtorales ile oluşan hastalığı da kapsar. Mucorales ve Entomophtorales takımları Zygomycetes sınıfına dahildir. Zigomikozların başlıca şekilleri rinoserebral, pulmoner, kütanöz, gastrointestinal ve dissemine hastalıktır. Rhizopus, Mucor, Rhizomucor ve Absidia insanda zigomikoza en fazla neden olan türlerdir. Bunlardan tıbbi önem taşıyan zigomiçetler etrafta ve dokularda hifa yaparak üreyen küf mantarlarıdır. Bu mantarlar her yerde yaygın olarak bulunmasına ve özellikle çürüyen organik materyallerde üremesine rağmen mukormikoz nadir bir hastalık olup, hemen daima altta yatan hastalığı olan bireylerde görülür. Bunun tek istisnası, yeni tanımlanan bir tür olan ve özellikle bağışıklık sistemi sağlam bireylerde de zigomikoz etkeni olduğu bildirilen Apophysomyces elegans'tır. Mukormikoz tablosunda en sık izole edilen etkenler Rhizopus türleri olup, bunları Rhizomucor takip eder. Bu cinsler arasında ayrım mikroskobik olarak rizoitlerin varlığı ve yerleşimi, apofizlerin bulunması ve kolumellaların morfolojisine göre yapılır. Bu mikroorganizmaların özel olarak tanınması tedavinin takibi, özellikle de esas etken olan mantarın eradikasyonunun kanıtlanması ve daha sonraki klinik örneklerde üreyen mantarın başlangıçtaki etkenle aynı olup olmadığını belirlemek için, farklı antifungal ilaçlara karşı türe özgü yanıtların gösterilmesi ve yeni antifungal ilaçların geliştirilmesi çalışmaları için gereklidir. Mucoraceae çürüyen maddelerde bol bulunur, örneğin Rhizopus türleri küflü ekmekten sıklıkla izole edilebilir. Hızla üremeleri ve spor oluşturmaları nedeniyle bu sporların inhalasyonu her gün söz konusu olan bir durumdur. Steril olmayan yapışkan bantlarla deride meydana gelen mukormikoz bildirilmiştir. Tahta dil basacağı ve mikrobiyolojik örnek alınmasında kullanılan eküvyonların da kas dokuya ve GİS'e derin invazyonu bildirilmiştir, nadiren dissemine infeksiyon da gelişir. Bu mikroorganizmaların birçok ekolojik ortamda bolca bulunmalarına rağmen çok seyrek olarak infeksiyona yol açması, etkenin virülansının insan için oldukça düşük olduğuna işaret eder. Hastalık insanda belirli gruplarda görülür. Olguların çoğu bağışıklığı ileri derecede baskılanmış, diyabetik veya travma hastasıdır. Giderek artan sayıda transplantasyon hastası risk grubu oluşturmaktadır. Bu hasta grubunda bütün değişik klinik şekiller görülebilir. Hastaların yarısından çoğunda rinoserebral tutulum görülürken, yaklaşık %10'unda pulmoner, kütanöz ve dissemine hastalık, %2'sinde de böbrek ve GİS tutulumu görülür. Bu transplant olgularının 3/4'ünde ek olarak ya diyabet vardır ya da bu hastalar rejeksiyon için tedavi almıştır. Çok az sayıdaki normal bireylerde de invaziv mukormikoz bildirilmiştir. Mukormikoz için risk faktörleri Tablo 1'de sıralanmıştır. Penisilyoz Penisilyoz, dokularda maya gibi üreyen dimorfik bir küf mantarı olan Penicillium marneffei tarafından meydana getirilir. Mantar Güneydoğu Asya'da endemik olup, ilk olarak Rhizomys sinensis adlı sağlıklı bambu sıçanlarından soyutlanmış, bunların yaşadığı bölgedeki toprakta varlığı da gösterilmiştir. İnsanlarda ve kemirgenlerde derin yerleşimli infeksiyonlara yol açar. AIDS ortaya çıkmadan önceki dönemde endemik bölgedeki (Tayland'ın kuzeyi ve Çin'in güneydoğudaki kırsal bölgeleri) penisilyozlu hastaların çoğunda altta yatan hiç bir hastalık yok iken, bugün penisilyoz üçüncü sıklıktaki AIDS göstergesi olan hastalık olarak görülmektedir. Hastalık Tayland'ın Chiang Mai eyaletinde HIV ile ilişkili fırsatçı infeksiyonlar içinde tüberküloz ve kriptokokozdan sonra üçüncü sık infeksiyondur. En çok HIV ile infekte genç erişkinlerde görülmekle birlikte, çocukları etkilediği de bildirilmiştir. Hastalık muhtemelen toprak gibi çevresel kaynaklardan, konidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. Fuzaryoz Fusarium türleri bütün dünyada yaygın olarak toprakta bulunur. Fusarium türleri ile gelişen infeksiyonlar (en yaygın türler Fusarium solani ve arkasından gelen Fusarium verticillioides'tir) nadir olup, bölgesel veya yaygın infeksiyona yol açabilir. Bölgesel infeksiyonlara örnekler keratomikoz, endoftalmit, sürekli ambulatuar periton diyaliz kateteri olan hastada peritonit, paronişi, invaziv burun infeksiyonu ile kemik, eklem ve deride travmaya bağlı lezyonlardır. 1970 yılından sonra, hematolojik malign hastalığı ve bağışıklık sistemi baskılanmış olgularda (AIDS) yaygın fuzaryoz giderek artan sayıda görülmeye başlamıştır. Bu infeksiyon solunum yolu ve çatlaklardan deri yoluyla inoküle olabilir. Yaygın infeksiyonun hemen öncesinde sinüzit tespit edilmiş ve kateter yoluyla da hematojen yayılım görülen olgular bildirilmiştir. Yaygın infeksiyonun bulunduğu olguların büyük bir bölümü akut lösemilidir ve hastaların çoğunda uzamış ve ağır (< 100 nötrofil/mm3) nötropeni mevcuttur. Ağır yanık ve sıcak çarpmasından sonra fuzaryoz geliştiği bildirilen nadir olgular mevcuttur. SİSTEMİK MANTARLAR Blastomikoz Hastalık tek bir dimorfik tür olan Blastomyces dermatitidis tarafından meydana getirilir. Seksüel veya teleomorfik şekli Ajellomyces dermatitidis'tir. 35°C'nin altındaki sıcaklıkta tek tip, hiyalin, septalı hifa ve konidya oluşturarak küf şeklinde ürer. Kolonilerin tam olarak gelişmesi için en az iki hafta gerekir. Zenginleştirilmiş besiyerinde 37°C'de maya şekline döner ve katlantılı, nemli koloniler yapar. B. dermatitidis'in doğal yerleşim yeri tam olarak çözülememiştir. Endemik bölge Kuzey Amerika'nın güneydoğu ve orta kesimlerinin güneyidir. Özellikle Mississippi ve Ohio Nehri civarında yaygındır. Köpekler sık infekte olur, ancak B. dermatitidis için hayvan rezervuar olduğuna dair herhangi bir kanıt elde edilememiştir. Muhtemelen doğada yılın büyük bir bölümünde dorman olarak kalır ve uygun iklimsel koşullarda konidya üretmeye başlayarak hava yoluyla bulaşabilir hale gelir. Hastalık daha çok orta yaştaki erişkin erkeklerde görülür. Blastomikoz her yaşta görülebildiği halde hastaların %60'ı 30-60 yaş arasındadır. Olguların %4'ünden azı 20 yaş altındadır ve hastalık nadiren çocuklarda görülmektedir. Ancak son zamanlarda özellikle salgınlarda her iki cinsiyetin de eşit oranda tutulduğu, hastaların üçte ikisini 16 yaşından küçüklerin oluşturduğu bildirilmiştir. Erkek/kadın oranı geniş çalışmalarda 6/1 ila 15/1 arasında değişmektedir. Muhtemelen her iki cins de hastalığa duyarlı olmakla birlikte, erkekler kronik veya dissemine hastalık geçirmeye daha yatkındır. Genetik veya ırka ait hastalık oranlarındaki farklılıklar kanıtlanamamıştır. Sosyoekonomik ve çalışma koşullarıyla ilgili verilere göre fakirlik, malnütrisyon, el emeği ile iş yapma, tarım, yapım işi, toprak ve tahta ile temas hastalık gelişmesiyle ilişkili bulunmuştur. Blastomikoz insidansı AIDS dahil, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda da nispeten düşüktür, ancak artma göstermektedir. Koksidioidomikoz Koksidioidomikoz birbirinden ayırt edilemeyen Coccidioides immitis ve Coccidioides posadasii tarafından meydana getirilir. Dimorfik bir mantar olan C. immitis miçel ya da sferül denen özel bir yapıda bulunur. Her iki şekil de aseksüel ürer ve bu nedenle klasik olarak seksüel sporların sınıflandırmasına dayanan taksonomide bu etkeni sınıflandırmak mümkün değildir. Moleküler analizlere göre ise B. dermatitidis ve Histoplasma capsulatum'a yakındır. C. immitis rutin besiyerlerinde ve toprakta ürerken, apikal uzama göstererek miçel yapar. Bunların bir bölümü (artokonidya), bir hafta içinde otoliz ve hücre duvarının incelmesiyle olgunlaşır. Kalan kısmı ise, varil şeklini alıp hidrofobik bir dış tabaka geliştirir ve yıllar boyunca yaşama yeteneği kazanır. Artrokonidyaların kalıntıdan kolayca ayrılabilen hassas bir bağlantıyla bağlı olması, küçük hava hareketlerinde bile kopmaları sonucu hava yoluyla yayılarak inhalasyonuna imkan verir. Akciğerde artrokonidyalar hidrofobik dış duvarını kaybederek yeniden şekillenir ve küresel bir yapı kazanır. Bu dönemde çekirdek ile hücre bölünür ve septalarla ayrılarak ve kız hücre veya endospor adı verilen her biri yaşayabilen formlar meydana gelir. Dokuda sferüller 75 µm boyutuna kadar büyüyebilir ve olgunlaşırken dış duvarı incelerek yırtılır, canlı endosporlar açığa çıkar. Bunlar ya dokuda aynı gelişimi gösterir ya da infeksiyon yerinden ayrıldığında miçelyal üreme gösterebilir. Etken dünyanın Batı Yarımküresinde neredeyse tamamı kuzey ve 40. enlem üzerinde sınırlı bölgeye hastır. Dimorfik bir mantar olup, ABD'nin güneybatı, Meksika'nın kuzey ve Orta ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Koksidial antijenle California okul çocuklarında deri testi reaktivitesi ile prevalans araştırmalarında infeksiyon riski yaklaşık %15, hatta askeri personelde bu oran %25-50 arasında iken, bugün bu risk her yıl için %3 olarak hesaplanmaktadır. C. immitis diğer mikroorganizmalar tarafından inhibe edildiği halde, toprağın işlenmesi veya çeşitli kimyasal maddelerle muamelesi organizmanın yerleştiği bölgeyi kısıtlamamıştır. Miçeller toprağın birkaç metre altında bulunabilir ve bahar yağmurlarından sonra üretilebilir. Hava kuruduğu ve ısındığı zaman miçeller infeksiyöz artrokonidyalara dönüşür ve bunlar yaz süresinde en yüksek sayıya ulaşır. Endemik bölgede çöl kemirgenleri, köpek ve sığır gibi yerleşik faunada doğal infeksiyonlar da görülür. C. immitis artrokonidyalarının inhalasyonu ya infeksiyona ya da koksidioidine karşı gecikmiş aşırı duyarlılık yanıtına yol açar. İnfeksiyonların yarısından fazlası iyi seyirli, geri kalanı da semptomatik fakat kendi kendine sınırlanan şekilde seyreder. Olguların yaklaşık %1'lik grubu ilerleyici akciğer hastalığına veya disseminasyona gider. Bazı bireyler birincil infeksiyondan sonra disseminasyon açısından risk taşır. Bu gruplar Filipinli, Afrikalı Amerikalı, Latin Amerikalı ve Kızılderililer'dir. Bu etnik yatkınlık, infeksiyona karşı etkin yanıt için genetik zeminin önemini ortaya çıkarır. Ek olarak erkekler, üçüncü trimestırdaki gebeler, hücresel bağışıklığın bozulduğu hastalar (AIDS) ve çok küçük ve çok ileri yaşlar ağır hastalığa duyarlılığa neden olur. Ağır akciğer hastalığı riskini arttıran durumlar arasında diyabet, sigara içme, düşük gelir ve ileri yaş sayılabilir. Artrokonidyaların yoğun olduğu havanın solunmasıyla gelişen salgınlar bildirilmiştir. Koksidioidomikoz endemik bölgede çalışan inşaat işçileri, arkeoloji öğrencileri ve toprakla bağlantılı iş yapan diğer kişilerde de iş hastalığı olarak görülebilir. Histoplazmoz Histoplazmoz insan ve hayvanda mantara bağlı olarak görülen akciğer hastalıklarının en önemli nedenlerindendir. Etken H. capsulatum'dur. İnfeksiyon tüm dünyada görülür ve miçel parçaları ve mikrokonidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. İnsidansı dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük farklılıklar gösterir. H. capsulatum Ascomycetes sınıfının bir üyesidir ve insandan en sık H. capsulatum var. capsulatum ve H. capsulatum var. duboisii soyutlanmaktadır. Ajellomyces capsulatum adı verilen heterohalik seksüel şekli mevcuttur. Sıcaklığa bağlı dimorfik bir mantar olan H. capsulatum 35ºC'nin altında beyaz veya kahverengi küf mantarı, 37ºC'de küçük, yapışkan, yığın şeklinde koloniler oluşturan maya mantarı halinde ürer. Tipik olarak yavaş ürediğinden, en uygun koşullarda küf kolonisi bir-iki haftada meydana gelir ve bundan sonra konidyalar oluşur. Ancak klinik örneklerden üretmek için bazen 8-12 hafta beklemek gerekebilir. İlk soyutlandığı zaman çoğunlukla kahverengidir ve uzun beklediği zaman rengi beyaza döner. Oda sıcaklığında hem mikrokonidya hem de makrokonidya yapar. H. capsulatum doğada azot içeriği yüksek toprakta ve yarasa ve kuş türlerinin yaşadığı yerlerde bulunur. H. capsulatum kuş pisliği, tavuk kümesleri, yarasaların yaşadığı mağaralar ve benzeri yerlerden soyutlanabilir. Konidyalar kuruduğunda kolayca havaya dağılır ve rüzgarla veya kuş ve yarasalarla da taşınabilir. Etken, hastalığın en prevalan olduğu şu coğrafik bölgelerde yaygındır: Missouri'de Ohio-Mississippi Vadisi, Kentucky, Tennessee, Indiana, Ohio ve Güney İllinois. Bu bölge kuş dışkılarının yığınlar halinde en yaygın bulunduğu yerdir. Afrika'daki histoplazmoz olgularında hem H. capsulatum hem de stabil varyantı H. capsulatum var. duboisii soyutlanmıştır. Afrika'da H. capsulatum var. duboisii ile gelişen histoplazmoz olguları bütün dünyada H. capsulatum var. capsulatum ile görülen histoplazmoz olgularından deri ve kemik lezyonlarının daha sık, akciğer tutulumunun daha az, dev hücre gelişiminin bariz ve dokudaki maya hücrelerinin daha büyük ve kalın duvarlı olmasıyla farklılık gösterir. Bu klinik özellikler tipik ve her zaman görülüyor olmasına rağmen, in vitro olarak H. capsulatum var. duboisii'nin diğerlerinden morfolojik, fizyolojik ve antijenik içerik özelliklerine göre güvenilir bir şekilde ayırt edilemez. Aslında H. capsulatum var. duboisii ile H. capsulatum var. capsulatum'un çiftleşmesi ve her ikisinin de seksüel şeklinin A. capsulatum olması nedeniyle aynı türdür. Histoplazmin antijeni özel bir buyyon vasatında H. capsulatum'un miçel fazının üretilmesiyle elde edilir. Standardize edilmiş konsantrasyondaki kültür filtratı 0.1 mL intradermal olarak enjekte edilir. Kırk sekiz saat sonra, 5 mm'den büyük endürasyon pozitif reaksiyonu gösterir. Pozitif test sonucu, H. capsulatum'a karşı daha önceden duyarlılık olduğunu gösterir. Daha önceden testin negatif olduğu bilinmiyorsa, pozitif testin tanısal değeri yoktur. Bazı antijenik determinantları başka patojenik mantarlarla ortak olduğundan dolayı çapraz reaksiyonlar görülebilir. Örneğin; C. immitis veya B. dermatitidis'e karşı duyarlı bireylerde histoplazmin testiyle yanlış pozitif sonuç alınabilir. 1950'li yıllardan beri bütün dünyada yapılmakta olan histoplazmin deri testi çalışmaları ile hastalığın prevalansına ilişkin yoğun bilgi birikimi sağlanmıştır. ABD'nin orta kesimlerinde bazı bölgelerde, 20 yaş üstündeki toplumun %80-90'ında deri testi reaktivitesi görülmektedir. Deri testi araştırmaları ile, sadece ABD'de 40 milyondan fazla kişinin etkene duyarlandığı ve her yıl 500.000 yeni infeksiyon geliştiği hesaplanmaktadır. Bunların 55.000-200.000'i semptomatik olup, 1500-4000'i hastaneye yatış gerektirmektedir. Bu hesaba göre her yıl 20-30 ölüm meydana gelmektedir. Bu hesap 1980 öncesi verileri göstermekte olup, AIDS nedeniyle fırsatçı histoplazmoz gelişen olguları kapsamamaktadır. Aynı anda çok sayıda kişinin maruz kalmasına bağlı olarak akut respiratuar histoplazmoz salgınları ve epidemiler görülmüştür. Histoplazmin deri testi reaktivitesi erkek ve kadınlar arasında fark göstermezken, hastalık erkeklerde kadınlardan dört kat daha fazla gelişir. Puberte öncesinde kadın ve erkeklerin hastalığa yakalanma hızları ve deri testi reaktif olanların oranı eşittir. Bebeklerde ve 50 yaş üzerinde hastalık ağır ve mortalite daha yüksektir. Hastalığa birçok evcil ve vahşi hayvan duyarlı olup, yarasa gibi bazı hayvanlar rezervuar olarak organizmanın yayılımında rol oynar. SUBKÜTAN MİKOZLAR Sporotrikoz Sporothrix schenkii tarafından meydana getirilen akut veya subakut bir infeksiyondur. Etken dimorfik bir mantardır ve hem hifalı saprofitik hem de parazitik maya evresi vardır. Laboratuvarda 25ºC'de ve arkasından 37ºC'de bekletildiğinde her iki fazda da üretilir. Lenfokütanöz veya ekstrakütanöz yerleşimli lezyonlardan kültür yapıldığında hem 35ºC'de hem de 37ºC'de üreme olurken, yayılımı çok sınırlı olan kütanöz lezyonlardan yapılan kültürlerde sadece 35ºC'de ürediği bildirilirken, bunun aksine her iki grup lezyondan elde edilen mikroorganizmanın termo-tolerans göstermediğine dair bulgular da elde edilmiştir. S. schenkii 26-27ºC sıcaklık ve %92-100 nem oranında, yosun, çürüyen bitkiler, toprak ve saman varlığında daha iyi ürer ve mikroorganizmanın hayatta kalımı artar. Bununla birlikte, hastalık Brezilya, Peru, Hindistan gibi çok geniş bir iklimsel ve coğrafik dağılımda görülmektedir. Birçok salgın sırasında S. schenkii'nin kaynağı tespit edilebilmekle birlikte, endemik bölgelerdeki infeksiyon rezervuarı her zaman bulunamaz. Bu noktanın halen tam anlaşılamamış olması nedeniyle, endemik bölgelerde koruyucu önlemler alınmasına engel olmaktadır. Sporotrikoz kedi, armadillo, at ve eşek gibi hayvanlarda da görülür. Bunların ve diğer hayvan türlerinin rezervuar olarak rollerinin belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç vardır. İnfeksiyon genellikle travma sonrasında mantarın deriye teması ile gelişir. Sıyrık, abrazyon gibi küçük zedelenmeler de giriş için yeterlidir. Ender olarak sporların inhalasyon yoluyla alınması sonucu da hastalık gelişebilir. Sporotrikoz cinsiyet farkı gösterir ve erkeklerde kadınlardan daha fazla rastlanır, ancak bunun nedeni bilinmemektedir. Farklı yaş gruplarındaki sıklık da değişmekte, hastalık çocuklarda erişkinlerden daha seyrek görülmektedir. Toprak ve bitki ile uğraşan mesleklerde, örneğin; çiçek yetiştirenler, bahçıvanlar, maden işçileri ve oduncularda infeksiyon riski daha yüksektir. Hastalık insandan insana geçmez, ancak kapalı topluluk ve aynı aile fertleri arasında, aynı kaynağa temas sonucu birkaç olgu bildirilmiştir. Esmer Mantar "Black Mould" İnfeksiyonları Esmer mantarlar koyu renkli pigment yapan heterojen bir grup mantar olup, her yerde bulunur ancak insanda nadir olarak infeksiyon yapar. Bu mantarların virülansının görece düşük olduğu ve hastalığın klinik seyrinin esas olarak konağa ait faktörler tarafından etkilendiği düşünülmektedir. İnfeksiyonun klinik spektrumu esmer miçetomalar, kromoblastomikoz, sinüzit ve yüzeyel, kütanöz, subkütan, sistemik feohifomikozları kapsar. Yakın zamanlarda bu tablolara fungemi de eklenmiştir. İnsanda çok sayıda cinsin infeksiyon yaptığı gösterilmiştir. Bunlar; Alternaria, Curvularia, Bipolaris, Exserohilum, Exophiala ve Wangiella'dır. Feohifomikoz (Yunanca "phaeo" koyu renkli, esmer) klinik örneklerde maya benzeri hücreler, yalancı hifa ve hifa gibi fungal ögelerin tek başına veya birlikte bulunmasıyla karakterizedir. Feohifomikoz miçetoma ve kromoblastomikozdan farklı olarak deri ve deri altı dokularla sınırlı değildir ve daha çeşitli inflamatuvar reaksiyonlara neden olur. Kütanöz olmayan feohifomikozlar her doku ve organı tutabilir ve en fazla sinüsler, akciğer ve beyinde görülür. İnvaziv hastalığa ilaveten allerjik reaksiyonlar da sıktır, sinüzit ve akciğer hastalıklarına yol açar. Kromoblastomikoz Deri ve deri altı dokunun kronik, lokalize infeksiyonudur ve genellikle ekstremitelerde kabarık, kurutlu lezyonlar oluşturur. Birçok kahverengi pigment yapan mantar tarafından meydana getirilir. Bu etkenlerin isimlendirmesi konusunda yazarlar arasında anlaşmazlık vardır. En fazla rastlanan etkenler sıklık sırasına göre Phialophora verrucosa, Fonsecaea pedrosoi, Fonsecaea compacta, Cladosporium carrionii, Rhinocladiella aquaspersa (Ramichloridium cerophilum) şeklinde sıralanabilir. Diğer pigment oluşturan mantarlar tarafından da sporadik kromoblastomikoz olguları meydana getirilebilir. Etkenler dokuda tipik olarak kalın duvarlı, koyu kahverengi sklerotik hücreler meydana getirir. Kromoblastomikoz etkenleri toprak, odun ve bozunan bitki artıkları gibi maddelerin bulunduğu çevrede yaygın olarak bulunur. İnfeksiyon insanda genellikle derinin kesik veya kıymık batması gibi travma ile zedelenmesi sonucu mantarın girmesiyle meydana gelir. Hastalık çıplak ayakla gezilen yerlerde ve ılıman iklimlerdeki kırsal kesimlerde daha fazla görülür. İnsandan insana bulaşma olmaz. Kromoblastomikoz çocuk ve ergenlerde nadirdir. Hastalık Japonya dışında, erkeklerde kadınlardan daha sık görülür ki bu daha çok mesleki temasın önemini göstermektedir. Olguların büyük bölümü 30-50 yaş arasındadır. Hastalığın aynı çevresel etkenlere temas etmiş çocuklarda nadir görülmesi uzun bir süre sessiz kaldığı (latent) dönem olduğunu düşündürmektedir. Verrüköz veya nodüler lezyonlar sıktır ve daha çok alt ekstremitelerde yerleşir. Entomoftoramikoz Doğu ve Batı Afrika, Güney ve Orta Amerika ve Güneydoğu Asya'daki yağmur ormanlarında görülür. Ilıman iklimlerde toprak ve nemli alanlarda çürüyen bitkiler üzerinde saprofit olarak yaşayan ve rinoserebral konidyobolomikoz etkeni olan Conidiobolus coronatus (Entomophtora coronata) tarafından oluşturulur. Tüm yazarlar aynı kanıda olmasa da, araştırıcıların en çok kabul ettiği yaklaşım basidyobolomikoz etkeninin Basidiobolus ranarum olduğu ve B. meristosporus ve B. haptosporus'un bunun sinonimleri olduğudur. B. ranarum topraktan, çürüyen bitkilerden, infekte böcekleri yutmuş kurbağa ve kertenkelelerin bağırsağından soyutlanmıştır. Kuluçka süresi tam bilinmemekte, kıymık batması ve böcek ısırması ile birlikte yaraya kontaminasyon olduğunda hastalık geliştiği düşünülmektedir. Lobomikoz Lobomikozun başlaması çok yavaş ve sinsi, hastalığın seyri çok yavaştır, öyle ki 40-50 yıl sürebilir. Hastalığın kuluçka süresinin uzun olması endemik bölgede bulunma öyküsünün araştırılmasını gerekli kılar. Hastalık travmaya bağlı derideki zedelenme sonucu gelişir ki, bunlar kıymık batması ve böcek ısırmasının yanı sıra yılan sokması, kesi ve bitki keserken yaralanma sonucu gelişebilir. Etken özellikle sulak çevrelerde yaygın bulunur ki, bu muhtemelen yaşam döngüsünün önemli bir bölümünü oluşturur. Hastalık Amerika kıtasının tropikal bölgesinde yaygındır. İnfekte bireylerden etken soyutlanamamıştır ve etken olan mantar tanınamamıştır. Etken deriden girip aylar ya da yıllarca burada kalır, daha sonra deri altı dokulara geçerek genellikle 30-40 yaşlarındaki erkeklerde hastalığa yol açar. Miçetoma Miçetoma Afrika ve Amerika kıtalarının kurak, tropikal ve subtropikal bölgelerinde, özellikle çöle komşu alanlarda yaygındır. Sahra ve Arabistan çölleri hem olgu sayısının fazlalığı hem de etken mikroorganizmaların karışıklığı nedeniyle en önemli endemik bölgedir. Tropikal ve subtropikal bölgelerdeki kurak alanlarda en fazla görülen etken Madurella mycetomatis, Actinomadura madurae, Actinomadura pelletieri ve Streptomyces somaliensis'tir. Bu mikroorganizmalar Afrika ve Asya'nın büyük çöllerinde ve Güneydoğu Avrupa'da bol bulunur. Latin Amerika'nın nispeten nemli yörelerinde Nocardia brasiliensis daha sık, Madurea grisea ise daha enderdir. Romanya gibi ılıman iklimlerden de olgular bildirilmiştir. Erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Etkilenen yaş en fazla 20-50 yaş arasındadır. Etken deride zedelenme sonrası kontaminasyon sonucu girer. Odun, diken ve toprakla kirlenen yaralardan bulaşma şansı vardır. Tropikal ve subtropikal bölgelerde akasya ağacı gibi dikenli bitkiler etkenin girişini kolaylaştırır. Miçetoma etkenlerinin çoğu bitki ve toprak, canlı ve ölü bitkilerde bulunur. Pnömosistis İnfeksiyonu Eski adıyla Pneumocystis carinii yeni adıyla Pneumocystis jirovecii taksonomik yeri belli olmadığından öksüz organizma olarak adlandırılan, ancak son yıllarda ribozomal RNA'sının mantarlarda bulunan rRNA ile homolog olması nedeniyle mantar olarak kabul edilen bir etkendir. Öte yandan gelişmeler bununla da kalmamış, insanda hastalık yapan tür P. jirovecii olarak yeniden adlandırılmıştır. Etken memeli hücrelerindeki özellikleri taşır. Genel olarak dört morfolojik şekil tanımlanmıştır: Trofozoid, kist, prekist ve sporozoid (intrakistik cisimcikler). Tanısal şekil kisttir ve Giemsa, Papanikolaou ve Grocott metenamin gümüş nitrat boyalarıyla boyanır. AIDS epidemisinin erken dönemlerinde P. carinii pnömonisi (PCP)'ne ABD'deki hastaların üçte ikisinde bulunan AIDS tanımlayıcı hastalık olarak sık rastlanmaktaydı. HAART tedavisinin kullanılmaya başlanmasından sonra diğer fırsatçı infeksiyonlarda olduğu gibi PCP insidansı da 1992-1995 yılları arasında %21.5 iken, 1996-1997 yıllarında %3.4'e düştü. Buna rağmen hastalık ABD'de AIDS tanımlayıcı hastalıklar arasında en fazla görülenidir. P. jirovecii AIDS, malign hastalık sırasında kemoterapi rejimleri, immünsüpresif tedavi alanlar, organ transplantasyonu olguları ve doğmalık immünsüpresif durumlar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ağır ve öldürücü pnömoniye yol açar. Ancak infeksiyon her zaman akciğerle sınırlı olmayıp lenfatik ve hematojen yolla yayılabilir. Yaygın infeksiyon en fazla tiroid, karaciğer, kemik iliği, lenf bezi ve dalakta tutulum yapar. PCP için en önemli risk faktörü CD4 sayısının 200/mm3'ün altında olmasıdır. Ancak HAART sonrasında bu risk daha azalmış, ancak bu tedavi altında gelişen PCP tablolarında CD4 sayılarının çok daha düşük olduğu gösterilmiştir. PCP kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Bir çalışmada Afrikalı Amerikalılar'ın beyazların üçte biri sıklıkta hastalığa yakalandığı bildirilmişse de bu bulgu tekrarlanmamıştır. HIV geçiş yolu ile PCP riski farklılık göstermemektedir. Hastaların Pneumocystis ile kolonize olmaları infeksiyon riskini arttırdığı gibi taşıyıcılar etkenin bulaşında önemli rol oynamaktadır. Çocuklarda PCP HIV epidemisinin ilk yıllarında, çocuklarda 1.3 olgu/100 çocuk yılı, bebeklikten adölesan çağa kadar da 9.5 olgu/100 çocuk yılı sıklıkta görülmekteydi. Gebelikteki tarama ve vertikal geçişin önlenmesi pediatrik HIV infeksiyonunu azalttı, öte yandan HAART döneminin başlaması çocuk hastalardaki bütün fırsatçı infeksiyonlar gibi muhtemelen PCP olgularını da azalttı. Ancak HAART'nin çocuk hastalardaki sonuçları henüz net değildir. HIV infeksiyonu olan çocuklarda PCP gelişimi erişkinlerdeki kadar CD4 sayısı ile ilişkili değildir. İnsidans çocuklarda üç-altı ayda pik yapmakta, altı yaş üzerindeki çocuklarda ise CD4 sayısı önem kazanmakta ve erişkinlerdeki gibi CD4 sayısı < 200/mm3 olması profilaksi endikasyonu olarak kabul edilmektedir. Pneumocystis infeksiyonunun bulaşması da, çevresel ortamdaki kaynağı da tam olarak anlaşılamamıştır. Yıllar boyunca bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu latent infeksiyonun reaktivasyonu teorisi kabul görmüştü. Günümüzde ise çevresel kaynaklardan alınabilmesi ve insandan insana bulaştırılmasının mümkün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, infekte olmayan bireylerin etkeni asemptomatik olarak taşıyabildikleri bilinmektedir. Hayvan ve insanda hava yolu ile bulaşa ilişkin kanıtlar elde edilmiş ise de halen bu olgular için solunum izolasyonu önerilmemektedir. KAYNAKLAR Abi-Said D, Anaissie E, Uzun O, et al. The epidemiology of hematogenous candidiasis caused by different Candida species. Clin Infect Dis 1997; 24: 1122-8. Al-Asiri RH, Van Dijken PJ, Mahmood MA, et al. Isolated hepatic mucormycosis in an immunocompetent chil. Am J Gastoenterol 1996; 91: 606-7. Ammari LK, Puck JM, McGowan KL. Catheter related Fusarium solani fungemia and pulmonary infection in a patient with leukemia in remission. Clin Infect Dis 1993; 16: 148-50. Boutati EI, Anaissie EJ. Fusarium, a significant emerging pathogen in patients with hematologic malignancy: Ten years' experience in a cancer center and implications for management. Blood 1997; 90: 999-1008. Brandt ME, Hutwagner LC, Klug LA, et al. Molecular subtype distribution of Cryptococcus neoformans in four areas of the United States. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Clin Microbiol 1996; 34: 912-7. Brandt ME, Pfaller MA, Hajjeh RA, et al. Molecular subtypes and antifungal susceptibilities of serial Cryptococcus neoformans isolates in human immunodeficiency virus-associated cryptococcosis. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Infect Dis 1996; 174: 812-20. Brodsky AL, Gregg MB, Lowenstein MS, et al. Outbreak of histoplasmosis associated with the 1970 earth day activities. Am J Med 1973; 54: 333-42. Bustamente B, Campos PE. Endemic sporotrichosis. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 145-9. Calgiani G. Coccidioides immitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2746-57. Chapman S. Blastomyces dermatitidis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2733-46. Chariyalertsyak S, Sirisantana T, Supparatpinyo K, et al. Case-control study of risk factors for Penicillium marneffei infection in human immunodeficiency virus-infected patients in northern Thailand. Clin Infect Dis 1997; 24: 1080-6. Deepe GS Jr. Histoplasma capsulatum. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2718-33. Denning DW. Aspergillus species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2674-84. Denning DW. Invasive aspergillosis. Clin Infect Dis 1998; 26: 781-805. Diamond R. Cryptococcus neoformans. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2707-18. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. Epidemiology of cryptococcosis in France: A 9-year survey (1985-1993). French Cryptococcosis Study Group. Clin Infect Dis 1996; 23: 82-90. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. French Cryptococcosis Study Group. Individual and environmental factors associated with infection due to Cryptococcus neoformans serotype D. Clin Infect Dis 1996; 23: 91-6. Edwards J. Candida species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2656-74. Gartenbeg G, Bottone EJ, Keusch GT, et al. Hospital-acquired mucormycosis (Rhizopus rhizopodiformis) of skin and subcutaneus tissue: Epidemiology, mycolgyand treatment. N Engl J Med 1978; 299: 1115-7. Gerson SL, Talbot Hurwitz S, et al. Prolonged granulocytopenia: The major risk factor for invasive pulmonary aspergillosis in patients with acute leukemia. Ann Intern Med 1984; 100: 345-51. Guarro J, Gené J. Opportunistic fungal infections in human. Eur J Clin Microbiol Infect Dis 1995; 14: 741-54. Heyderman RS, Gangaidzo IT, Hakim JG, et al. Cryptococcal meningitis in human immunodeficiency virus infected patients in Harare, Zimbabwe. Clin Infect Dis 1998; 26: 284-9. Hoepelmen A. Opportunistic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2341-61. Hospenthal DR, Bennett JE. Miscellanous fungi and Prototheca. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2772-80. Jarvis WR. Epidemiology of nosocomial fungal infections, with emphasis on Candida species. Clin Infect Dis 1995; 20: 1526-30. Kanda Y, Yamamoto R, Chizuka A, et al. Prophylactic action of oral fluconazole against fungal infection in neutropenic patients. Cancer 2000; 89: 1611-25. Khoo SH, Dening DW. Invasive aspergillosis in patients with AIDS. Clin Infect Dis 1994; 19(Suppl 1): 41-8. Krcmery Jesenka Z, Spanik S, et al. Fungemia dure to Fusarium spp. in cancer patients. J Hosp Infect 1997; 36: 223-8. Levitz SM. The ecology of Cryptococcus neoformans and the epidemiology of cryptococcosis. J Infect Dis 1991; 13: 1163-9. Marr KA, Seidel K, Slavin MA, et al. Prolonged fluconazole prophylaxis is associated with persistent protection against candidiasis-related death in allogeneic bone marrow transplant recipients: Long term follow-up of a randomized, placebo controlled trial. Blood 2000; 96: 2055-61. Martino P, Raccah R, Gentile G, et al. Aspergillus colonization of the nose and pulmonary aspergillosis in neutropenic patients: A retrospective study. Haematologica 1989; 74: 263-5. Mead JH, Lupton GP, Dillavau CL, et al. Cutaneus Rhizopus infection: Occurence as a postoperative complication associated with elasticized adhesive drssing. JAMA 1979; 242: 272-4. Mitchell SJ, Gray J, Morgan MEI, et al. Nosocomial infection with Rhizopus microsporus in preterm infants: Association with wooden tongue depressors. Lancet 1996; 34: 441-3. Mitchell TG. Systemic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2363-81. Morris A, Lundgren JD, Masur H, et al. Current epidemiology of Pneumocystis pneumonia. Emerg Infect Dis 2004; 10: 1713-20. Nucci M, Akiti T, Barreiros G, et al. Nosocomial fungemia due to Exofiala jeanselmei var. jeanselmei and a Rhinocladiella species: A newly described causes of bloodstream infections. J Clin Microbiol 2001; 39: 514-8. Pappas PG, Tellez I, Nolazco D, et al. Sporotrichosis in Peru: Description of a hyperendemic area. Clin Infect Dis 2000; 30: 65-70. Pfaller MA. International surveillance of bloodstream infections due to Candida species: Frequency of occurence and in vitro susceptibilities to fluconazole, ravuconazole, and voriconazole of isolates collected from 1997 through 1999 in the SENTRY antimicrobial surveillance program. J Clin Microbiol 2001; 39: 3254-9. Richardson M. Subcutan mycoses. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2383-96. Safdar N, Maki DG. The commonality of risk factor for nosocomial colonization and infection with antimicrobial-resistant Staphylococcus aureus, Enterococcus, gram-negative bacilli, Clostridium difficile, and Candida. Ann Intern Med 2002; 136: 834-44. Selik RM, Chu SY, Ward JW. Trends in infectious diseases and cancers among persons dying of HIV infection in th United States from 1987 to 1992. Ann Intern Med 1995; 123: 933-6. Silveira F, Nucci M. Emergence of black moulds in fungal disease: Epidemiology and therapy. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 679-84. Singh N, Gayowski T, Singh J, et al. Invasive gastrointestinal zygomycosis in a liver transplant recipient: Case report and review of zygomycosis in solid organ transplant recipients. Clin Infect Dis 1995; 20: 617-20. Singh N. Trends in the epidemiology of opportunistic fungal infections: Predisposing factors and the impact of antimicrobial use practices. Clin Infect Dis 2001; 33: 1692-6. Speed BR, Dunt D. Clinical and host differences between infections with the two varieties of Cryptococcus neoformans. Clin Infect Dis 1995; 21: 28-34. Sturm AW, Grave W, Kwee WS. Disseminated Fusarium oxysporum infection in a patient with heat stroke. Lancet 1989; 1: 968. Sugar AM. Agents of mucormycosis and related species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2685-2605. Thomas CF, Limper AH. Pneumocystis pneumonia. N Engl J Med 2004; 350: 2487-98. Raad I, Hachem R. Treatment of central venous catheter-elated fungemia due to Fusarium oxysporum. Clin Infect Dis 1995; 20: 709-11. van Elden LJR, Walenkamp AME, Hoepelman AIM. Declining number of patients with cryptococcosis in the Netherlands in the era of highly active antiretroviral therapy. AIDS 2000; 14: 2787-800. Verveij PE, Voss A, Donelly JP, et al. Wooden sticks source of a pseudoepidemic of infection with Rhizopus microsporus var. rhizopodiformis among immunocompromized patients. J Clin Microbiol 1997; 35: 2422-3. Wazir JF, Ansari NA. Pneumocystis carinii infection. Arch Pathol Lab Med 2004; 128: 1023-7. YAZIŞMA ADRESİ Yrd. Doç. Dr. A. Seza İNAL Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyolojisi ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı, ADANA

http://www.biyologlar.com/firsatci-enfeksiyonlar

Yağların Önemi

Yağlar vücudumuzdaki en önemli maddelerden biridir. Enerji depolarımızın yönetimi ondan sorulur. İyi zamanlarda biriktirdiklerini kötü zamanlarda tüketir. Davranışlarımızı denetler, üretkenliğimizi sağlar, kötü niyetli mikroskobik istilacılara karşı savunmamızı güçlendirir. Bizleri sıcacık ve yumuşak kollarıyla sarar, dış dünyamızdan gelebilecek tüm kötülüklere karşı canla başla korurlar. Bu kadar iyi niyetleri olan besini aşırıya kaçmadan tükettiğimiz sürece bize zararları dokunmaz. Aşağıda sıraladığımız görevlerini yerine getirecek yedek bir oyuncumuzun olmadığını unutmayalım. Çoğumuz, açlık çekilen dönemlerde vücuttaki yağ depolarının tüketildiğini, yağların yaşamsal bir madde olduğunu bilmeyiz. Eğer yağ olmasaydı sürekli açlıktan ölme durumunda olur, hayatta kalabilmek için durmadan yemek yemek zorunda kalırdık. Yağ dokularına giren ve çıkan günlük yağ miktarı, tahmin edemeyeceğimiz kadar yüksektir. AŞIRI YAĞ ÖLÜME YAKLAŞTIRIR Yağların tüm bu güzel yanlarının dışında aşırı tüketildiğinde, bizleri ölüme yaklaştırdığını da asla unutmayalım. Yeterli ve dengeli olarak alınan yağlar, vücutta aşağıda yazılan rollere sahiptir: YARARLARIYARARLARI Yağda eriyen vitaminlerin (A.D.E.K) vücutta emilip taşınmasında rol oynar. Yağlar iyi bir enerji kaynağıdır. Aynı miktardaki karbonhidratlar ve proteinlerden (1 gr. yağ 9 kalori verir) iki misli kaloriye sahiptirler. Yağlar insan vücudunda yapılamayan ve vücut için gerekli olan "Linoleik asit" in vücuda alınmasını sağlarlar. Yağlar bazı hayati öneme sahip organlar için (kalp, akciğer, böbrek, beyin) koruyucu yağ tabakasını oluştururlar. Yağlar deri altındaki depoları ile soğuğa karşı vücut ısısının korunmasında ve ayarlanmasında etkindirler. Yağlar mideye uzun süre doygunluk hissi verir. NERELERDE DEPOLANIR İnsan vücudunda bulunan yağ miktarı iki ana bölümden meydana gelir. - İç organların çevresinde bulunan yağlar. - Deri altında biriken yağlar. Vücutta biriktiği düşünülen yağlar karmaşık moleküllerdir. Oda ısısında akışkan olan sıvı yağlar (zeytinyağı, ayçiçek yağı ve mısırözü yağı) ile oda ısısında sert olan yağlar (tereyağı, margarin ve etin üzerindeki yağ) gözle görülen yağlardır. Ayrıca et, yoğurt, süt, yumurta, fıstık vb... yiyeceklerde de belli oranlarda yağ vardır. Gizli olan bu yağlar günlük yediğimiz yağın yüzde 60'ını oluşturur. Yağların kaynaklarına göre sınıflandırılması a) Hayvansal kaynaklı yağlar: Et, balık, süt ürünleri, yumurta, peynirde bulunan yağlar.  

http://www.biyologlar.com/yaglarin-onemi

Midye, kalp midyesi, deniz salyangozunun özellikleri

Deniz salyangozu ( Rapana venosa ) Asya sularından Japon Denizi, Sarı Seniz ve Çin Denizinin yerli türüdür. Karadeniz’de ilk kez 1947’de Novorosisk körfezinde rapor edilmiştir. Sonradan tüm Karadeniz ve Azak Denizine, Ege ve Akdeniz’e yayılmıştır. Doğu Akdeniz’den veya Karadeniz’den larva evresinde iken ticari gemilerin balast suları ile taşındığı tahmin edilen bu tür, Kuzey ve Güney Atlantik sularında, son olarak ise Kuzey denizinde rapor edilmiştir (ICES, 2004). Deniz salyangozunun en önemli özelliği karnivor beslenme alışkanlığına sahip oluşu ve midye, istiridye gibi su ürünlerini tüketmesidir. Karadeniz’de zoobentik faunanın önemli bir kısmını midyeler oluşturmaktadır. Midyeler ekonomik önemi olan demersal balıkların besin kaynağını oluşturmaktadır. Midye yataklarındaki azalma demersal balıkların beslenme ortamını etkileyecektir. Türkiye’de tüketimi olmayan bu canlının başlıca pazaryeri Asya ve Avrupa ülkeleri, az miktarda da ABD’dir. Salyangoz canlı, taze et, taze dondurulmuş, pişmiş dondurulmuş, konserve ve turşu gibi formlarda pazarlanabilmektedir. Deniz salyangozu eti Kuzey Amerika’da daha çok salata ve çorbalarda, Japonya’da suşi barlarda çiğ et olarak, Kore’de ise konserve olarak tüketilmektedir (DFA, 2002). Deniz salyangozu ülkemizde tüketilmemesine karşın, önemli bir ihraç kalemini oluşturmaktadır (Şekil 1). Deniz salyangozu üretimi 2001’de 2600 ton iken 2006 yılında 11613 tona çıkmıştır (TÜİK, 2006). Aynı yıllarda ise dondurulmuş et olarak ihracat miktarları ise sırasıyla 519 ve 3763 tondur. Türkiye İhracatçılar Birliği kayıtlarına göre 2007 yılında toplam 3396 ton dondurulmuş deniz salyangozu etinin yaklaşık % 70’i İtalya ve Kore’ye ihraç edilmektedir. Yıllık ihracat miktarı 500–3700 ton arasında olup, yıllara göre 1.5 – 18 milyon US$ döviz girdisi sağlanmaktadır. Türkiye’de deniz salyangozunun toplam üretimi 2005’de 12600 ton olup bunun yaklaşık % 90’ı da Doğu Karadeniz’den karşılanmaktadır (TÜİK, 2005). Karadeniz ülkeleri arasında en fazla deniz salyangozu üretimi sırasıyla Bulgaristan, Türkiye, Gürcistan, Ukrayna ve Rusya’dadır. 2006–2008 Av Sirkülerinde av yasağının 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç (algarna) ile avcılığı yasaklanmıştır. Fakat bu dönem boyunca dalarak veya sepetle avcılık serbest bırakılmıştır. Deniz salyangozu avcılığı çoğunlukla direçle yapılmakta bu durum hem ağ göz açıklığının belli bir süre sonra kapanmasından dolayı daha küçük bireylerin avlanmasına neden olmakta hem de deniz zemininde yaşayan diğer canlılara zarar vermektedir. Deniz salyangozu avcılığı pasif av aracı olan tuzaklarla yapılarak direcin salyangozla aynı ortamı paylaşan diğer canlılar üzerine olan etkisi azaltılabilir. Bu çalışmada salyangoz avcılığında direce alternatif olarak 3 farklı tuzak modelinde aylık olarak, derinliğin, bekleme süresinin, yem tiplerinin ve mevsimin birim av gücü (CPUE) üzerine etkisi ve her iki av aracının ekonomikliliği ve ekosisteme olan etkileri karşılaştırıldı. Ayrıca Karadeniz ve Marmara bölgesindeki salyangoz balıkçılarının sosyo-ekonomik yapısını belirlemek amacıyla anket çalışmaları yapıldı. Salyangozun midye üzerindeki predasyon baskısını belirlemek amacıyla saha ve laboratuar ortamında prey-predatör ilişkisi çalışıldı. Taksonomisi ve biyolojisi Rapana venosa Valenciennes 1846 ayrıca junior sinonimi Rapana thomasiana Crosse 1861 olarak ta tanımlanmaktadır. Koll (1993) Rapana genusunun taksonomideki yeri düzenlenmiştir. Oldukça büyük ve ağır bir kabuğu olan predatör deniz salyangozu R. venosa Muricidae familyasının bir üyesidir. Kabuk içi derin ve portakal rengindedir. Dış rengi ise bulunduğu ortama göre soluk gri ile kırmızımsı kahverengi arasında değişkendir. Class ; Gastropoda Subclass : Neogastropoda Superfamily: Muricoidea Family : Muricidae Subfamily : Rapaninae Genus : Rapana Species : Rapana venosa Deniz salyangozunun vücudu ayak, baş ve dorsalde iç organlar olmak üzere 3 kısımdan oluşur. Kaslı ve ventral bir sürünme organı olan ayak salgı salgılamaktadır. Ayağın arka kısmı olan metapodyumun en önemli görevi ise operkulumu salgılamaktır. Ventralde yer alan baş kısmında bir hortum ucundan dışarıya uzatılabilen ağız, bir çift tentakül ve tentaküllerin diplerinde bir çift göz bulunur. İç organlar; genital organlar ve hepatopankreasın fazla gelişmesi yüzünden çok büyüktür. Manto iç organların kütlesini sarar ve üzerindeki bezler kabuğu meydana getirir. Manto boşluğunda solunum organı ktenidyum vardır. Ktenidyumun dorsalinde kalp, dibinde ise solunum suyunu kontrol eden osfradyum bulunur. Manto boşluğu ayrıca hava ile dolarak akciğer görevi görür. Mide U şeklinde olup koyu kahverenkli ve hepatopankreas içine gömülmüş haldedir. Bağırsak dar bir boru şeklinde olup meta-nefridyumdan geçer (Çağlar, 1957; Bozkurt, 1968; Bilecik, 1990). Dağılımı 20.yy ortasından beri, deniz salyangozu Rapana venosa dünya çapında başarılı ve hızlı bir şekilde çok sayıda bölgeye girmiştir. İşgalci tür olarak kabul edilen deniz salyangozu 1947’de Karadeniz (Drapkin, 1953), 1973’te Adriyatik (Ghisotti, 1974), 1990’da Ege (Koutsoubas ve Vouldsiadou-Koukoura, 1991), 1997’de Fransa’nın Britanya sahili, Quiberon körfezi (Camus, 2001), 1998’de Kuzey Atlantik, Chesapeake Körfezi (ABD) (Harding ve Mann, 1999), 1999’da Güney Atlantik, Bahia Samborombon, Uruguay, Arjantin (Pastorina vd. 2000), 2005’de ise Kuzey Denizi (Nieweg vd., 2005) sularında rapor edilmiştir, 1940’larda Karadeniz’e giren R. venosa 10 yıl içerisinde Kafkas, Kırım sahillerine ve Azak Denizine yayılmıştır. 1959 – 1972 yılları arasında ise Romanya, Bulgaristan ve Türkiye sahillerini de işgal etmiştir. Büyüme Karadeniz’de Rapana venosa kumlu ve sert substratumlarda 40 m derinliğe kadar bulunmaktadır. En bol olarak Kerch strait, Azak Denizi, Sevastopal ve Yalta (Ukrayna), Bulgaristan ve Türkiye sahillerinde bulunmaktadır. Ciuhcin (1984) Sevastopal körfezinde ilk bir yılda 20mm’den 40 mm’ye kadar büyüdüğünü tespit etmiştir. Sonraki 2. ve 6. yıllarda ise ortalama değerleri sırasıyla 64.6, 79.4, 87.5 ve 92.1 mm’dir (ICES, 2004). Deniz salyangozu Rapana venosa anavatanı olan Asya sularında 18 cm’ye kadar büyürken, işgal ettiği Akdeniz ve Karadeniz sularında ise 12 cm’nin altına düşmektedir (CIESM, 2000). Üreme Deniz salyangozu ayrı eşeyli olup iç organlarının dorsalinde ilk spiral halkada sindirim bezi üzerinde tek bir gonad (ovaryum veya testis) ve gonad kanalı bulunur. Bu kanal anüsün sağından manto boşluğuna açılır. Kapsüller yumurta kanalında şekillenir. Albümin maddesi ile çevrelenen yumurtalar ise kapsül bezi içine girer. Yumurta kanalından ayrıldıktan sonra, deniz suyu ile birleşince hemen sertleşen yumurta kapsülü depolanması için ayağa transfer edilir. Ayak, kapsülü son şekline biçimlendirir. Ayak ile tamamen örtülmüş olan döllenmiş yumurta kapsülleri, dişi salyangoz tarafından sert zeminlere (taş, kaya, yumuşakça kabukları) yapıştırılır (Şekil 9) (Meglitsch, 1972; Webber, 1977). Dişi bir deniz salyangozu üreme sezonu boyunca ortalama 575 adet kapsül bırakmaktadırlar. Her bir kapsüldeki yumurta sayısı 555 adet, yumurta verimi ise 392,931 adet/birey’dir. Larvalar albüminli besi maddesini kullanarak kapsül içinde 20–25 günlük bir süre geçirdikten sonra kapsülü terk ederler. Kapsül içinde larvalar embriyo, pre-veliger, veliger, intermediate veliger ve terminal veliger olmak üzere 5 evrede gelişirler. Bu gelişim süresince larvaların rengi açık sarıdan koyu kahverengine kadar değişmektedir. Kapsüldeki larvalar ortalama 22 günde 182 μm’den 406 μm’ye kadar büyümektedir (Şekil 9) (Sağlam veDüzgüneş, 2007). Prey – predatörleri ve beslenme özellikleri Deniz salyangozu karnivor bir canlı olup, ağız kısmında bulunan radula sayesinde preyini ısırır, parçalar ve toplar (Black vd., 1988; Owen, 1964). Salyangoz su akıntısıyla taşınan kokulara karşı çok hassastır. Kokuya karşı hassaslığı, sifon tabanı ve solungaçlar arasındaki manto boşluğunda bulunan osfradyumla olur. Solungaçlardan manto boşluğuna gelen su, her zaman bu organdan geçer. Salyangoz avın kokusunu aldığı zaman, dakikada 13 cm kadar hızla preye doğru hareket eder. Farklı kokular arasındaki farkı ayırt etme yeteneğine sahiptir. Kokunun prey veya predatörden olup olmadığını anlar. Nassarius reticulatus ve Buccinum undatum gibi salyangozlar kırılmış midyelerin kokusuna hemen tepki verir ve yeme doğru hareket eder. Fakat Neptunea benzer duruma çok az veya hiç tepki vermez(Pearce ve Thorson, 1967). Bivalve türleri (midye, istiridye, tarak), poliket, balanus, yengeç, gammaridae, böcek, yassı kurtlar, detritus, balanus gibi organizmalar (Pearce ve Thorson, 1967; Nielsen, 1975; Himmelman ve Hamel, 1993), deniz salyangozunun preyini oluşturmaktadırlar. Çoğu salyangozlar preylerine bir delik açarak beslenirler, fakat Rapana’lar avının kabuğunu açmak için önce içinde mukus olan toksik bir madde salgılayarak preyini etkisiz hale getirir. Bu durumda midyeler hala canlı ve vücutları deforme olmamıştır. Fakat kabuk valfleri yaklaşık 2–3 mm açılmıştır. Daha sonra ayak ve kabuk kenarlarını kullanarak preyini sarar ve açılmış kabuk valfleri arasından hortumunu uzatarak beslenir. Tüm preylerin kabuklarında mukus bulunduğu için, R. venosa’nın biyotoksin ürettiği hipotezi ortaya atılmıştır. Bu biyotoksinler coline ester, mureksin, diidromureksina ve senecioilcolina’dır (Cesari ve Mizzan, 1993). Deniz salyangozu morina, köpek balığı, yengeç ve hermit crab (küçük Rapanalar için), istakoz, denizyıldızı, ahtapot, deniz kaplumbağası (<10 cm Rapanalar için) ve vatoz tarafından tüketilmektedir (Thomas ve Himmelman,1988; Harding ve Mann, 1999). Avcılığı Avcılığında esas olarak direçlerden yararlanılmaktadır. Ayrıca dalarak avcılık yöntemi su altında şnorkel, tüp ve kompresör (nargile) sistemlerinin kullanılması şeklinde uygulanmaktadır. Bazı ülkelerde ise benzer türlerin avcılığında tuzaklar kullanılmaktadır. Deniz salyangozunun avcılığı, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı (TKB) tarafından her yıl yayınlanan Su Ürünleri avcılığını düzenleyen sirküler ile 1986 yılından itibaren yönlendirilmektedir. Son 20 yılda deniz salyangozu avcılığına yönelik alınan kararlarda birçok değişiklikler yapılmıştır. 2000 yılından itibaren teknede birden fazla direç bulundurulması yasaklanmıştır. Dalma veya direç ile avcılık yapacak balıkçı tekneleri için tekne ruhsat tezkeresinin verildiği il müdürlüğünden “Deniz salyangozu avlanma izni” alınması 1 Eylül 2001 yılından itibaren zorunlu hale getirilmiştir. Dalma, sepet ve her türlü tuzak yöntemleri ile deniz salyangozu avcılığı 2005 yılından itibaren serbest bırakılmıştır. “Denizlerde ve İçsularda Ticari Amaçlı Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2006–2008 Av Dönemine Ait 37/1 Numaralı Sirkülerde 1 Mayıs–31 Ağustos tarihleri arasında direç ile salyangoz avcılığı yasaklanmıştır. Karadeniz’de; İstanbul Boğazı girişindeki Rumeli Karaburun ile Anadolu Karaburun arasında kalan karasularda deniz salyangoz avcılığı yasak olup bu yer dışında kalan karasularda dalma ve her türlü tuzak yöntemleriyle avlanma serbest bırakılmıştır. Ekolojik etkileri Rapana venosa istiridye, midye ve diğer yumuşakçaların doğal populasyonlarını etkileyebilen predatör bir deniz salyangozudur. Girdiği bölgelerde ekosistemde önemli değişikliklere sebep olmaktadır. Yüksek verimliliği, hızlı büyüme oranı, düşük tuzluluk, yüksek ve düşük sıcaklıklara, su kirliliğine ve oksijen eksikliğine toleransı nedeniyle ekolojik açıdan uyumluluğu yüksektir. Plankton evresindeki veliger larvaları gemilerin balast suları ile salyangozun uzun mesafelere dağılımını kolaylaştırmaktadır (ICES, 2004). Predatör etkisinden dolayı R. venosa dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacı tür olarak kabul edilmektedir. Rapana epifaunal bivalvlerin aktif bir predatörüdür ve yerli midye ve istiridye populasyonlarının çoğalmalarına ciddi bir şekilde sınırlamaktadır (CIESM, 2000). Karadeniz’de bu tür üzerine direk predatörünün bulunmaması, yerli bivalve faunanın (Ostrea edulis, Pecten ponticus, Mytilus galloprovincialis, Venus gallina, Gouldia minima, ve Pitar rudis) hızlı bir şekilde azalmasına sebep olmaktadır (Zolotarev, 1996). Ayrıca Karadeniz’de bulunan Gudaut istiridyesinin tamamen neslinin tükenmesinde de rol oynayarak bivalve populasyonlarının sert bir düşüşüne sebep olmuştur (Chukchin, 1984, Harding 2003’te). Salyangoz tarafından hızlandırılan diğer bir ekolojik değişiklik ise bölgedeki boş salyangoz kabuklarının varlığı, yerli hermit crab populasyonun artışını ortaya çıkarmıştır (Harding ve Mann, 1999). Bu türün Avrupa ve ABD’de sebep olduğu ekolojik etkileri ise; Kuzey Adriyatik Denizi (Avrupa) Fiziksel rahatsızlık: Mürekkepbalığı balıkçıları özellikle yumurta bırakmak amacıyla ağlara giren gastropodların varlığı ile rahatsız edilmektedir. Karadeniz(Avrupa) Predasyon: Rapana venosa’nın yapmış olduğu predasyon Bulgaristan sularında, Kerch boğazı ve Kafkas’ta midyenin (Mytilus galloprovincialis) azalmasının başlıca sebebi olarak gösterilmektedir (Rubinshtein and Hiznjak, 1988 ICES, 2004’de). ICES (2004)’de Ciuhcin (1984) R. venosa ‘nın Gudaut’taki predasyonu yerli bivalvelerin, Ostrea edulis, Pecten ponticus, ve M. galloprovincialis, soyunun tükenmeye yakın olmasıyla sonuçlanmıştır. ICES (2004)’de Zolotarev (1996), çift kabuklu yumuşakçaları için geniş beslenmeyle ilgili tercihi Venüs gallina, Gouldia minima ve Pitar rudis olan yumuşak-substratum infaunal yumuşakça türleri içermektedir. Kuzey Denizi (Avrupa) Predatasyon: Predasyon etkisinden dolayı R. venosa, dünya çapında en hoş karşılanmayan istilacılardan biri olarak düşünülmektedir. Bu nedenle Kuzey Denizinde bu predatör gastropod büyük bir sorundur. Bu türün istila tarihi tüm bir ekosistemi rahatsız edebildiğini göstermektedir. Kuzey Denizde Rapana'nın olası etkileri, belirsizdir, fakat tahmini olarak Rapana, yerli salyangoz Buccinum undatum için sert bir rekabetçi olabilir. Bu tür aynı zamanda su kirliliği ve yoğun av baskısı altındadır. Midye Mytilus edulis, Pasifik istiridye Crassostrea gigas ve midye Cerastoderma edule gibi yenebilir çift kabuklular için bölgesel sanayiler, risk altındadır. Chesapeake Körfezi (ABD) Rekabet: Yerli istiridye, Urosalpinx cinerea, R. venosa’yla direk rekabet içindedir. U. cinerea populasyonu 1972’deki Agnes kasırgasında olan bir olayla büyük bir kısmı yok oldu. Urosalpinx pelajik larval evreye sahip olmayıp substratuma yapışmış olan yumurta kütlelerinden juvenil olarak çıkmaktadırlar. Salyangozun istilasıyla, şimdi emekleyen yerli ve işgalci pelajik larvalar arasında aynı ve uygun substratum için rekabet vardır. (ICES, 2004). Predasyon: Rapana predatasyonu lokal bivalve türlerinden istiridye (Crassostrea virginica), midye (Mytilus edulis), ve tarak (Mya arenaria) rapor edilmiştir (ICES, 2004). Diğer: Harding and Mann (1999) " Chesapeake körfezinde büyük (>100mm) ve boş R. venosa kabuklarının varlığı lokal hermit crab (Clibanarius vittatus)’ın büyümesini ve çoğalmasına neden olduğunu belirtmektedir. Hampton Roads bölgesinde toplanan C. vittatus boş R. venosa kabuklarını sığınak olarak kullanmaktadır. Hermit crab, ithal boyuta ulaştığında önemli miktarda istiridye yumurtası tükettiği kanıtlanmıştır (ICES, 2004). Imposeks, dişi gastropodlarda erkek seks karakterlerinin oluşmasıdır. Dişilerde bir penis ve sperm kanalı gelişmeye başlar ve ileri aşamalarda sperm kanalının yumurta kanalı üzerine yerleşmesi ile kısırlık oluşur. İmposeks olayı, salyangoz populasyonu gelişimini ciddi bir tehlikeye sokmaktadır. TBT’nin kullanımından oluşan sucul kirlenme, hedef olmayan deniz organizmalarını da etkilediği için dünyadaki tüm ülkeleri ilgilendiren bir sorun haline gelmiştir. 1989’da Avrupa Birliği 25 m’den küçük deniz araçlarında TBT’i yasaklayan bir kararname çıkarmıştır (89/677/CEE). 1 Ocak 2003 tarihinden sonra TBT bazlı antifouling katkılı boyaların gemilerde kullanımını bütün dünyada yasaklanmıştır. Ortamdaki TBT miktarı ~1 ng/L olduğu zaman hormonal etkiler gözlenmektedir. Imposeks 1970’li yıllarda ilk defa Blaber tarafından Nucella lapillus’ta tanımlanmış, sonuçları özellikle TBT ile ilişkilendirilmiştir. Imposeks daha sonra bütün dünyada 63 cinsten 118 gastropod türü üzerinde araştırılmış ve türlerin çoğunda geriye dönüşümsüz olduğu görülmüştür. Duyarlı cevaplarından dolayı çeşitli deniz salyangozu türleri TBT kirlenmesinin biyo-indikatörü olarak kullanılmaktadır (Kırlı, 2005). Midyelerin Genel Özellikleri ve Sınıflandırılması  Alem: Animalia (Hayvanlar) Şube: Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf: Bivalvia (Midyeler) Alt familyalar Pteriomorpha (Tuzlusu midyeleri) Palaeoheterodonta (Tatlısu midyeleri) Heterodonta (Zebra midyeleri) Midye birbirine eklemlenmiş iki parçalı kabukları olan yumuşakçalar. Bivalvia sınıfından omurgasızların çoğu «midye» olarak, bir kısmı da «istiridye» olarak adlandırılır. «tarak» ya da «deniz tarağı» adıyla bilinen türler de bazen «midye» olarak adlandırılır. Bütün Bivalvia sınıfından omurgasızlar ile deniz salyangozu olarak bilinen karından bacaklılar «denizkabuğu» ortak adıyla anılırlar. Denizlerin kıyıya çok yakın kesimlerinde kayalara ve birbirlerine sıkıca tutunmuş binlerce midye görülebilir. Çenet denen bu kabuk parçaları gerçek midyelerde düz yüzeyli, siyaha yakın koyulukta, oval, birbirine benzer biçim ve iriliktedir. Bünyelerinde bulundurdukları sedef sayesinde zararlı maddelerden kendilerini korumak için onu inciye dönüştürürler. Midyeler sindirim yapmazlar. Türleri Denizkulağı (Haliotis): adını kabuk şeklinden alır. Suyosunları ile beslenir. Zebra midyesi (Dreissena polymopha): boyu 2-5 cm'dir. Doğal yaşam alanı Hazar Denizi ve Karadeniz'dir. Bakteriler ve su yosunlarıyla beslenir. Kabuğundaki desen nedeniyle zebra midyesi olarak adlandırılır. Dev midye (Tridacna gigas): en büyük midyedir. Boyu 150 cm, ağırlığı 250 kg kadar olabilir. Suyosunlarıyla Türkiye denizlerinde yoktur. Mavi midye (Mytilus edulis): iki parçalı mavimsi siyah bir kabuğu vardır. Boyları 5-20 cm'dir. Yaşam süreleri 15'yıla yakın olabilir. 40 m'yi bulan derinliklerde yaşarlar. Besinlerini suyu süzelerek alırlar ve bir saatte 1,5 litre suyu süzebilirler. Tarak midyesi (Pecten maximus): iki parçalı, yelpaze şeklinde, üzerinde oluklar bulunan bir kabuğu vardır. Mikroorganizmalarla beslenir. Boyu 2,5-15 cm'dir. Kıyıdan başlayarak 250 m derinliğe kadar yaşayabilirler. Türkiye denizlerinde yoktur. Kelebek midyesi (Donax variabilis): boyu 1,5-2,5 cm'dir. İki parçalı bir kabuğu vardır. Deniz kıyısında, dalgalı yerlerde yaşar. Bunun nedeni bu bölgelerin oksijen ve besin açısından zengin olmasıdır. Sürüklenmemek için kendini kuma gömer. Mikroorganizmalarla beslenir. Türkiye denizlerinde yoktur. Pina: kürek şeklinde, açık kahverengi bir kabuğu vardır. Kabuğunun sivri ucundan deniz tabanına gömülür. Mikroorganizmalarla beslenir. Ayrıca pinalardan inci çıkabilir. Alem (regnum) : Animalia Dal (phylum) : Mollusca Sınıf (classis) : Bivalvia Takım (ordo) : Cardiida Ferussac,1822 Üst Familya : Dreissenaceae Familya (familia): Dreissenidae (Andrusov,1897) Cins (genus) : Dreissena Van Beneden Türler (species) : 1. Tür: Dreissena polymorpha (Pallas,1771) 2. Tür: Dreissena bugensis (Müller,1774 Dreissena cinsinde bulunan türler acı ve tatlı sularda yaşayanlar olmak üzere 2 gruba ayrılmaktadır. Dreissena polymorpha (Pallas) ve Dreissena bugensis (Müller) çoğunlukla tatlı sularda yaşayan türlerdir. 2001 yılında yapılan yabancı kaynak taramalarında, daha önce Türkiye ve Suriye’de saptandığı bildirilen Dreissena bourguignati (Geldiay ve Bilgin, 1973; Şeşen, 2001) (4) ve Türkiye’de saptandığı bildirilen Dreissena bouldrourensis (Yıldırım ve Şeşen, 1994) ile ilgili kayda rastlanmamıştır. Türkiye’de tatlı sularda yaşayan iki kabuklu (bivalve) midyeler: Dreissenaceae, Unionaceae ve Corbiculaceae üst familyalarında bulunmaktadır. Kirlenmeye (biofouling) neden olan türlerden (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001): D. polymorpha ve D.bugensis Dreissenaceae üst familyasının Dreissenidae; Corbicula fluminea ise Corbiculaceae üst familyasının Corbiculidae familyasında bulunmaktadır. Corbiculaceae üst familyasında bulunan diğer familya ise Sphaeriidae’ dir. “Zebra midyenin var olan bulaşmaları ile gelecekteki bulaşmalarının belirlenmesi ve yönetilebilmesi, midyenin ergin olmayan ve ergin dönemlerinin diğer benzeri midye türlerinden ayırt edilmesi ile ilişkilidir. Zebra midye erginlerinin diğer midye türlerinin erginlerinden ayırt edilmesi kolay olmakla birlikte, ergin olmayan dönemlerin tanısı güçtür” (Claudi and Mackie, 1994; ZMIS,2001). Dreissenidae Türlerinin Tanısı Dreissenidae familyası türlerinin birbirinden ve diğer midye türlerinden ayırt edilmesi konusunda aşağıda verilen bilgiler ZMIS (Zebra Mussel Information Service) ve Claudi and Mackie (1994)’den özetlenmiştir. Ergin Midyelerin Tanısı “Unionidae ve Sphaeriidae familyaları türlerinin Dreissenidae türleri ile Corbicula cinsinden ayırt edilmesi kolaydır. Tatlı sularda yaşayan 2 Dreissenidae türünün ilk bakışta, birbirinden ayırt edilmesi ise güçtür. Bunların yaşamı, yaşam dönemleri ve genel yapısal özellikleri birbirinin benzeridir. Bununla birlikte midyelerin dış yapısal nitelikleri incelenerek, ergin D. polymorpha ve D.bugensis’in ayırt edilmesi mümkündür. Ergin Dreissenidae türlerinin birbirinden ve diğer familyalardaki türlerden ayrılmasında aşağıdaki niteliklerden yararlanılabilir” Midyelerin kabuklarının karınsal bölümleri (ventral shell edge) ile karınsal kenarları (ventral shell margin) incelendiğinde, farklılıklar belirgindir. Zebra midyede karınsal bölüm çukurdur (concave) ya da yassılaşmıştır (flattened) ve kabuğun keskin açılı kenarlarında, omurga (keel) oluşmuştur. . D.bugensis’te ise karınsal bölümler tümsek (convex), karınsal kenarlar ise yuvarlaktır · Kesin bir tanı niteliği olmamakla birlikte, D.polymorpha kabuklarının üzerinde değişik düzenleniş biçimli, renkli kuşaklar bulunur (Resim 2.1.2). Atatürk Baraj Gölünden toplanan midyelerde bu kuşaklar daha belirgin olmakla birlikte, Kesikköprü Baraj Gölünde yüzeyden toplananlar genellikle kahverengi, dipten toplananlar ise siyah renklidir · Dreissenidae türlerinin kabukları 3 köşelidir. Diğer familyalara ait türlerin kabukları ise yuvarlak ya da yumurtamsıdır (oblong) · Dreissenidae familyası türleri, ergin dönemlerinde tutunma iplikçikleri (byssal threads) aracılığıyla uygun bir tabana tutunmuş ve epifaunal olarak yaşar · Dreissenidae familyası türlerinde, diğer familyalardan farklı olarak, menteşede kabukların birbirine bağlanmasını sağlayan belirgin dişler yoktur (Resim 2.1.8). İki kabuğu birbirine bağlayan elastik menteşe bağı (elastic hinge ligament), protein bileşimli (proteinaceous)'dir. Zebra midye öldüğünde kabukları açılır. · Dreissenidae familyası türlerinde myophore plate üzerinde çıkıntı (apophysis) bulunmaz · Dreissena türlerinin kabukları üzerinde belirgin ve düzgün aralıklı sırtlar (ridges) bulunmaz. Corbicula fluminea’da ise bu çıkıntılar belirgindir · Sphaeriidae familyası türleri dışında, tatlı sularda yaşayan midyelerin boyutları 1 cm’den büyüktür · Corbicula dışında tatlı su midyelerinin kabukları parlak değil donuk görünümlüdür. · Dreissenidae’lerde gaga (umbone) düz ve ileriye çıkık olduğu halde, diğer familyalarda sırtsal olarak bulunur ve yuvarlaktır. Larvaların (veligers) Tanısı “Yakın akraba olan D.polymorpha ve D.bugensis’in larva ya da özgürce yüzen larvalarının (veligers) tanılarının doğru olarak yapılması güçtür. Burada bir su kaynağından alınan suda, iki kabuklu (bivalve) midye larvalarının bulunduğu varsayılmıştır. Aşağıdaki olasılıklar göz önüne alınarak diğer iki kabuklu türleri, Dreissenidae familyası türlerinden ayrılabilir: · Özgürce yüzen larvalar Sphaeriidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyaya ait döller, çok küçük istiridye (clams) biçimine gelmeden önce suya salınmamaktadır. · Özgürce yüzen larvalar Unionidae familyasına ait değildir. Çünkü bu familyanın kirpikli larvaları (glochidiae)asalaktır ve suda özgürce yüzen durumda bulunmazlar. Bu durumda sadece 3 olasılık kalmaktadır: Bu larvalar her 3' ünde de özgür larvalar bulunan; C. fluminea (Asya istiridyesi), D. polymorpha ya da D. bugensis'e ait olabilir. Dreissena'nın 2 türünün larvalarının birbirinden ayırt edilmesi, kabuklarının karınsal bölümü ve kenarları gelişinceye kadar mümkün değildir. Tanı, her 2 türün de düz menteşeli biçimlerinin (straight hinge forms) bulunması durumunda bir ölçüde, gagalı (umbonal) formların bulunması durumunda ise daha da kolaylaşmaktadır. Dreissena ile Corbicula'nın özgürce yüzen larvalarının ayrımı ise mümkündür. · Corbicula fluminea’nın larvaları genç dönemlerini (D-biçimli larva ve gagalı larva), ergin dişilerin solungaçları üzerinde bulunan ve genç canlıları taşıyan keselerde (marsupial sacs) geçirir. Dreissena türleri ise yumurtadan başlayarak tüm larva dönemlerini suda özgürce yüzerek (planktonic) geçirir. · Corbicula fluminea’nın ayaklı larvaları (pediveligers) su verme sifonu aracılığıyla, suya salınır ve ancak bu dönemde su örneklerinde görülebilir (Resim 2.2). Corbicula’nın ayaklı larvalarının kabukları üzerinde çizgiler bulunmaktadır. Dreissena’nın düz menteşeli larvalarında ise çizgiler bulunmaz. · Corbicula fluminea’da ayaklı larva döneminde kabuk donuk renklidir ve iç organlar görünmez. D.polymorpa ve D.bugensis’in larva dönemlerinde kabukları saydamdır ve iç organlar görünür. · D. polymorpa ve D. bugensis’in larva döneminde ayırt edilebilmesi için omuz (shoulder) biçimlerinden yararlanılır: · D. polymorpha’da omuzlar kabuğun kenarına belirgin bir açı yaparak birleşir. · D. bugensis’te omuzlar yuvarlaktır ve menteşe çizgisi (hinge line) daha kısa görünür. Yayılış Alanları Dünya’daki Yayılış Alanları Taşıl Bilimsel (paleontological) verilere göre, D. polymorpha’nın bulunuşu ile ilgili ilk kayıtlar 10-11 milyon yıl öncesine tarihlenmektedir. Türün o zamanlar bugünkü Afrika’yı Avrupa ve Asya’dan ayıran, Tethys Denizinin (5) haliçlerinde (estuaries) bulunduğu kaydedilmektedir. Türün doğal yayılış alanları: Kuzey Yarıkürede Karadeniz ve Hazar Denizi ile Aral Gölü havzaları ve bunlarla ilişkili haliçler, kıyısal sular, tatlı su gölleri, baraj gölleri ve ırmaklardır. Türkiye de doğal yayılış alanları içinde yer almaktadır. D . polymorpha’nın 1700 yılının sonlarına kadar denizlerde yaşadığı, daha sonra tatlı sulara geçtiği ve Avrupa’ya yayılışının 18. yüzyıldan bu yana sürdüğü kaydedilmektedir. D. polymorpha, İngiltere’de 1824’te saptanmış daha sonra Danimarka, İsveç, Finlandiya, İrlanda, İtalya ve Avrupa’nın diğer ülkelerine yayılmıştır. Midye Kuzey Amerika’da Great Lakes Bölgesindeki St. Clair Gölünde 1988’de bulunmuş, havzadaki tüm göller ve Misisippi ırmağına bulaşarak, güneyde Misisippi Deltasına ulaşmıştır. Dreissena türlerinin yayılış alanlarının genişlemesinde en önemli etkenin, deniz ulaşımı ve teknelerin sintine sularını bulaşık olmayan alanlara boşaltmaları olduğu, kabul edilmektedir” (Orlova and Nalepa, 2001). “Yayılışı sağlayan doğal ya da insan kaynaklı diğer etkenler: Teknelerle taşınan su bitkileri, su akıntıları, göçmen su kuşları ve kerevitler olarak” kaydedilmektedir (ZMIS,2001). İngiltere’de 1824 yılında saptanan midyenin, Avrupa ve Amerika arasındaki yoğun ticari tekne ulaşımına rağmen Kuzey Amerika’ya 164 yıl sonra, 1988 yılında bulaşması ilginç bir durum olarak algılanmaktadır. "D. bugensis’in, doğal olarak bulunduğu Karadeniz ve Azak Denizindeki haliçlerden, Ukrayna’daki yapay kanal ve baraj göllerine ilk kez 1960’larda yayıldığı kabul edilmektedir. Tür, bugün Karadeniz havzasındaki ırmaklar ve yapay göllerde yaygındır. Volga Irmağı ve deltası ile Hazar Denizinin kuzey kıyılarında da D. polymorpha ile birlikte bulunmaktadır. 1989 yılında Kuzey Amerika’da da D. polymorpha ile birlikte bulunduğu saptanmıştır"(Orlova and Nalepa, 2001). Türkiye’deki Yayılış Alanları Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunuşu ile ilgili kayıtlar çok eski yıllara dayanmaktadır. Geldiay ve Bilgin (1973) : Blanckenhern (1897)'e atfen Dreissena chanteri Loc.’nin Hatay ili Asi Irmağı’nda; Germain (1936)’ya atfen Dreissena lacunosa Bourg., D.gallandi Bourg., D.hermosa Bourg. ve D. anatolica Bourg türlerinin Bursa çevresinde; D.bourguignati Locard’ın Suriye’de, D.bourguignati Locard, D.siouffi Bourg. ve D. elongata Bourg.’un Mezopotamya’da bulunduğunu, ancak farklı türler olarak kaydedilen tüm bu türlerin, D.polymorpha’nın çeşit ya da coğrafi ırkları olabileceğini, türün D.polymorpha olduğu kanısının yaygın olduğunu kaydetmektedirler. Şeşen (2001)(6), 1986-1988 döneminde Antakya ve Adana yörelerinde yapılan çalışmalarda Asi Irmağı, Antakya ve Samandağ ilçesinde daha önceki yıllarda Suriye’den de toplanmış olan Dreissena bourguignati Locard türünün bulunduğunu, bölgedeki diğer bivalve türlerinin Unio sp., Potamida littoralis, Leguminaia wheatleyi, Pisidium sp., Corbicula fluminalis (Seyhan ve Ceyhan Irmakları, Reyhanlı, Kırıkhan ve Samandağ ilçeleri) olduğunu; 1989-1992 döneminde Şanlıurfa, Diyarbakır ve Mardin yörelerinde yapılan çalışmalarda Dreissena türlerine rastlanmadığını, Dicle Irmağında Unio sp., Anadonta piscinalis, Leguminaia wheatleyi; Ceylanpınar Habur Çayı, Nusaybin Çağ Çağ suyu ve Siverek’te Corbicula fluminalis bulunduğunu, yöredeki diğer türlerin Sphaerium corneum ve Pisidium olduğunu bildirmiştir. Geldiay ve Bilgin (1973)’e göre, D.polymorpha’nın Türkiye’de bulunduğu yerler: Eğirdir, Kovada, Beyşehir ve Sapanca Gölleridir. Burdur Gölünde ise gölün kuzey kıyılarından sadece aşınmış kabukları toplanabilmiştir. Baykal (1960)’a göre ise Burdur Gölünde D.bouldrourensis d’Arch türünün fosilleri bulunmaktadır. Yıldırım ve Şeşen (1994), Burdur ve Isparta çevresindeki 58 tatlı su habitatında yapılan araştırmalarda 4 adet bivalve türü (D. polymorpha, D.bouldrourensis, Pisidium ve Anadonta cygnaea) saptandığını; D.polymorpha’nın Burdur, Yarışlı, Eğirdir ve Kovada Göllerinde; D. bouldrourensis Fischer’in Burdur ve Yarışlı Göllerinde bulunduğunu kaydetmektedirler. 1997 yılından bu yana Atatürk Barajı ve HES’te sorun yaratan midye türü de, D. polymorpha olarak tanılanmıştır. Aynı tür, Fırat Irmağı ile Fırat Havzasındaki tüm baraj göllerinde de (Keban, Karakaya, Atatürk, Birecik ve Karkamış) bulunmaktadır. Türün Terkos Gölü (7) ve Bolu Gölköy Baraj Gölü (8) ve DSİ Su Ürünleri Üretim İstasyonuhavuzları ile Sakarya havzasındaki Poyrazlar, Taşkısığı, Akgöl ve Acarlar Göllerinde de yaygın olduğu(9) bildirilmiştir. 2001 yılında yapılan çalışmalarda Zebra midyenin Kızılırmak üzerindeki Kesikköprü , Hirfanlı (Ankara) ve Derbent Baraj Gölleri (Samsun) ile Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde (Sivas) bulunduğu saptanmıştır. Midyenin Kesikköprü Barajının menbaındaki Kapulukaya Baraj Gölünde de bulunduğu bildirilmiştir. Anonymous (2001 a), tuzluluğun binde 4 olduğu 1980’li yıllarda Bafa Gölünde bulunan Zebra midyenin, son yıllarda tuzluluğun binde 14’e yükselmesi sonucunda yok olduğunu kaydetmektedir. Bafa Gölünden 2001 yılında toplanan örneklerin, tuzlu sularda yaşayan midye türlerinden Mytilaster minimus olduğu saptanmıştır (10). Güneydoğu Anadolu’da daha önce saptanmış olan Corbicula fluminea (Müller, 1774) (Eş adı: Corbicula fluminalis) (Bivalvia: Corbiculidae)’nın da, Fırat havzasında bulunması olasıdır. 2002 yılında Akdeniz Bölgesinde yapılan çalışmalarda: D. polymorpha’nın Seyhan Havzasında Seyhan, Çatalan ve Ceyhan Havzasında Aslantaj Baraj Göllerinde bulunduğu saptanmıştır (11). D. polymorpha ve Corbicula fluminea'nın Türkiye’de saptandığı yerler Resim 2.7‘de gösterilmiştir. Atatürk ve Birecik Baraj ve HES’lerinde midye sorunları oluşması üzerine, midyelerin Atatürk Baraj Gölüne su sporları amacıyla getirilen tekneler aracılığıyla bulaşmış olabileceği düşünülmüştür (Zapletal and Hengirmen, 2001). Ancak Türkiye’nin Tethys Denizi’nin yayıldığı alan ile midyenin doğal olarak bulunduğu alanlarda yer alması (Resim 2.4), Çanakkale’de Yapıldak mevkiinde neojen tabakaları içinde fosil olarak bulunması, ülkemizde ilk kez 1897’ler de saptanmış olması (Geldiay ve Bilgin, 1973), 1964’te Kovada I ve daha sonra Kovada II Santrallarında sorun yaratması, 2001’de Kızılırmak’ın kollarından Osügülüç Çayı üzerindeki Gazibey Baraj Gölünde de (Sivas) yoğun olarak görülmesi, yerli tür (native species) olduğunu kanıtlamaktadır. Şeşen (2001)(12) tarafından yapılan araştırmalarda DicleHavzasında bulunmadığının belirtilmesi, türün Türkiye’deki yayılış alanlarının da genişleme eğilimindeolduğu biçiminde algılanmaktadır. Bobat, Hengirmen and Zapletal (2001 a,b)’de de belirtildiği üzere, D. polymorpha’nın sorun yaratacak yoğunluklara ulaşması, doğal göllerde yapılan tesisler ile akarsularda yapılan barajlar sonucunda akar su düzeninden durgun su düzenine geçilmesi ve uygun tutunma yerlerinin oluşmasından kaynaklanmaktadır. Türkiyede’de bulunan Dreissena türünün: D. polymorpha (Pallas) olduğu anlaşılmaktadır. Ancak Dreissena türlerinin Türkiye’de bulunduğu yerler ile ilgili kayıtların yetersiz olduğu ve öncelikliolarak inşa edilmiş olan baraj ve HES’lerde incelemeler yapılarak, yayılış ve sorun oluşturduğu alanlarınbelirlenmesi, proje aşamasında bulunan baraj ve HES’lerin inşa edilecekleri akarsu havzalarında bulunupbulunmadığının araştırılması, ayrıca daha önce saptandığı bildirilen türlerin revizyonunun yapılmasıgerektiği düşünülmektedir. A.B.D.’nde kirlenme sorunları oluşturan Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de daha önce Seyhan ve Ceyhan Irmakları ile Habur Çayı ve Çağ Çağ suyunda saptandığı bildirilmektedir (Şeşen, 2001)( 12) Corbicula fluminea’nın doğal yayılış alanları Güneydoğu Asya olarak kaydedilmekte, midyenin palearctic, nearctic, oriental ve neotropical bölgelere yayıldığı, kuzey yarıkürede 40 derece enlemin güneyindeki alanlarda bulunduğu, A.B.D.’ine 1900’lerde bulaştığı, güç santrallerinde sorun yarattığı ve neden olduğu zararların 1 milyar dolar/yıl olarak hesaplandığı kaydedilmektedir [Naumann, 2001; ZMIS,2001; Anonymous,2001 h) Corbicula fluminea’nın, Türkiye’de saptandığı Seyhan ve Ceyhan Havzası baraj ve HES’ lerinde sorun yarattığı konusunda kayıt bulunmamaktadır. Sorun yaratan midye türlerinin saptandığı yerlerin belirlenmesi, midye bulaşmalarına karşı koruyucu önlemler alınması açısından büyük önem taşımaktadır. Devamı İçin www.dsi.gov.tr/docs/yayinlarimiz/hidroel...r%C4%B1.pdf?sfvrsn=4

http://www.biyologlar.com/midye-kalp-midyesi-deniz-salyangozunun-ozellikleri

Fırsatçı enfeksiyon tanımını yapınız ve sık görülen fırsatçı fungal enfeksiyon etkenleri hakkında kısaca bilgi veriniz.

Fırsatçı bir enfeksiyon enfeksiyon patojen haline gelmiştir normalde benign mikroorganizma neden olmaktadır. Fırsatçı enfeksiyonlar gibi organizmaların devralmaya ve yaygın bir enfeksiyona neden izin başkaları bağışıklık sistemi olan kişilerde görülür. Bağışıklık sistemini defne onları tutmak çünkü sağlıklı bir bağışıklık sistemi olan bireylerin, bu organizmaların enfeksiyon neden noktasına yaymak için, izin vermem. insanların bir dizi fırsatçı enfeksiyon riski de OI olarak bilinir. Klasik örnek, HIV / AIDS hastalarında, aslında bağışıklık sistemi kapatıldığında bir retrovirüstür bulaşmıştır. kanser İnsanlar geçiyor kemoterapi de risk olarak bireylerin ilaç organ nakli, yetersiz beslenme kurbanı hazırlık olarak bağışıklık sistemini baskılayan sürüyor, ve mevcut enfeksiyonu olan kişiler, özellikle yaşlılar vardır. Bazı fırsatçı enfeksiyonlar aslında zaten vücutta mevcut neden mikroorganizmaların. Organizmalar mevcut nüfusun% iyi 50 üzerinde, örneğin sitomegalovirus gibi. başkaları bağışıklık sistemi olan kişiler, mantar, bakteri gibi fırsatçı bir enfeksiyon deneyim ve kendi bedenlerinde protozoa coşmuş, koşmak ya da organizma kişi veya hayvanlar tarafından taşınan maruz kalmanın bir sonucudur. Fırsatçı bir enfeksiyon da bir normalde hafif şiddetli mikroorganizma neden ateş, öksürük olanlar ve soğuk algınlığı uzak başkaları bağışıklık sistemi ile insanların kalmak istenir vücut girer, oluşabilir. Tek yönlü fırsatçı enfeksiyon mücadele vücudun zararlı işgalciler düşman yapmak için tasarlanmış koruyucu ilaç almaktır. Ancak, enfeksiyonun tüm potansiyel kaynaklarının karşı korumak için imkansız, ve bazı bölgelerde, insanlar profilaktik tedavi için ödemek mümkün olmayabilir. Bu nedenle, başkaları bağışıklık sistemi olan insanlar için önemli düzenli tıbbi kontrolleri almak, böylece enfeksiyonun erken belirtileri tespit edilebilir durum ciddi hale geçecek. Bir kez bir fırsatçı enfeksiyon saptanırsa, o kadar yayıldı edemez ve daha fazla hasara neden olduğu tedavi edilmelidir. Ancak, tedavi hastanın mevcut sağlık durumu karmaşık hale geliyor. Örneğin, bir kanser Kaposi sarkomu adı verilen bazı AIDS hastalarında gelişir. Normal şartlar altında, kanser iyi huylu, ancak bu kemoterapi ile tedavi edilebilir. Kemoterapi Ancak, bu nedenle diğer tedavi yaklaşımları kullanılmalıdır hastanın bağışıklık sistemini yok edeceğini. Bazen hiçbir etkili tedavi mevcut, bu yüzden fırsatçı enfeksiyonlar çok tehlikeli olmasıdır. Candida albicans Candida albicans, eşeyli çoğalan, diploit, maya tipi bir mantar türü ve insanlarda oral ve vajinal fırsatçı enfeksiyonların etmenidir. Candida cinsine ait 200 tür olmasına karşın Candida enfeksiyonlarının %75'inin sorumlusu C. albicans'tır. Türkçe okunuşu kandida albikanstır. Bağışıklığı baskılanmış hastalarda (AIDS, kanser kemoterapisi, organ veya kemik iliği transferi durumlarında) sistemik mantarsal (fungal) enfeksiyonlar (fungemi), hastalık ve ölümün başlıca nedenleri arasındadırlar. Ayrıca bu yönde riski olmayan hastaların hastanede edindikleri enfeksiyonlar ciddi bir sağlık sorunu haline gelmiştir. C. albicans insan ağzı ve sindirim sistemi içinde yaşayan pek çok organizmadan biridir. Sağlıklı yetişkinlerin %40'ının ağzında, sağlıklı kadınların %20-25'inin vajinasında varlığı gösterilebilir. C. albicans sindirim sistemindeki varlığıyla başka patojen bakterilerin çoğalmasını engeller. Vücudun bağışıklık sistemi ve diğer zararsız bakteriler normal şartlarda Candida'yı kontrol altında tutarlar. Ancak, diğer bakterilerin sayısı C. albicans'a oranla azalırsa (örneğin antibiyotik kullanımından dolayı), bağışıklık sistemi zayıflamışsa veya mayanın çoğalmasına sağlayan başka şartlar mevcutsa (yüksek şeker, yüksek pH) C. albicans zararsız olan tek hücreli biçiminden, çok hücreli, istilacı (invasif), küf gibi ipliksi biçimine dönüşür (şekil [1]) ve vücudu istilaya başlar. C. albicansın iplikçi biçimi hem psödohif hem de gerçek hiflerden oluşabilir (şekil [2]). C. albicans iplikçi bir biçime dönüşmesine ilaveten, konak dokulara bağlanmasını sağlayan adhesinler, dokulara hem imha etmeye hem de onlara daha iyi yapışmayı sağlayan proteazlar, ve vücudun bağışıklık sisteminin tepkisini azaltan faktörler üretir. Cryptococcus neoformans, hem bitki hem hayvanlarda yaşayabilen, kapsüllü, maya tipli bir mantar (fungus) türüdür. Teleomorf adı olan Filobasidiella neoformans ile de bilinen bu tür, mantarların beş ana tipinden biri olan Basidiomycota sınıfına aittir. C. neoformans genelde (tek hücreli) mayalar gibi tomurcuklanarak çoğalır. Bazı şartlarda ise, hem laboratuvarda hem doğada, C. neoformans burada görüldüğü gibi [1] ipliksi mantar gibi büyür. Maya gibi büyürken C. neoformans polisakkaritlerden oluşmuş bir kapsüle sahiptir. Kapsülün mikroskop altında kolay görünmesi için çini mürekkebi kullanılır. Mürekkepteki pigment tanecikleri küresel maya hücresi çevreleyen kapsülün içine giremedikleri için hücrelerin etrafında siyah bir halo oluşur. C. neoformans türü üç varyant (v.), yani çeşitten oluşur: C. neoformans v. gattii, v. grubii, ve v. neoformans. C. neoformans v. gattii başlıca tropiklerde bulunur, ama Kanada'nın güneybatı kıyısında Vancouver Adasında da varlığı tespit edilmiştir. Cryptococcus gattiinin ayrı bir tür sayılabilecek kadar diğer varyantlardan farklı olduğu yakın zamanda gösterilmiştir. C. neoformans v. grubii ve v. neoformans dünyanın her tarafında bulunurlar, genelde kuş dışkısıyla pislenmiş toprakta bulunurlar. C. neoformans v. neoformans'ın genom dizini 2005 yılında yayımlanmıştır..[1] C. neoformans enfeksiyonuna kriptokokoz denir. FIRSATÇI MANTARLAR Kandidoz (Kandidiyazis ) Candida türleri gerçek veya yalancı hifa oluşturma yetenekleri olan maya türünden mantarlardır. Her yerde; toprak ve gıdalarda, insan derisinde, gastrointestinal, genitoüriner ve solunum yollarındaki mukozalarda bulunur. Belirli durumlarda klinik olarak önem taşıyan Candida türleri C. albicans, C. guilliermondii, C. krusei, C. parapsilosis, C. tropicalis, C. kefyr, C. lusitaniae, C. rugosa, C. dubliniensis ve C. glabrata (Torulopsis glabrata)'dır. Genellikle tek hücreli şekilde bulunur ve hem seksüel hem de aseksüel şekilleri vardır. Küçük (4-6 µm), ince duvarlı, oval şekilli (blastospor) olup, tomurcuklanma ile çoğalır. Rutin aerop kan kültürlerinde ve agarda iyi ürer ve özel besiyeri gerektirmez. Candida mikroorganizmaları stafilokok kolonilerini andıran düz, krem rengi-beyaz, parlak koloniler yapar. Mikroskobik incelemede maya, hifa, yalancı hifa şekilleri bulunabilir ve hifa ve yalancı hifa görülmesini kolaylaştırmak amacıyla %10'luk potasyum hidroksit kullanılabilir. Hızlı bir ön tanı için mikroorganizma serum içine konarak 90 dakika içinde hücre yüzeyinden küçük çıkıntılar meydana gelip gelmediği araştırılabilir ki, bu yöntem germ tüp testi adıyla bilinir. 1940'lı yıllarda antibiyotiklerin kullanıma girmesinden sonra kandida infeksiyonlarının insidansında keskin bir artma gözlendi. 1980-1990 yılları arasında 180 hastanede yapılan bir takip araştırmasında Candida türleri hastane infeksiyonu etkenleri arasında altıncı sırada yer alırken, idrardan en fazla soyutlanan (%46) etken idi. Candida türleri dolaşım infeksiyonlarının da en önemli dördüncü etkeni (%8) olup, mortalitesi %29 olarak bulunmuştur (mantar dışındaki dolaşım etkenlerinin mortalitesi %17). Diğer taraftan, kandidemilerde non-albicans türlere doğru giderek artan bir kayma söz konusudur. 1997-1999 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada, Güney Amerika ülkeleri ve Avrupa'da yürütülen bir takip programında 71 merkezde 1184 kandidemi tespit edilmiştir. Bütün kan dolaşımı infeksiyonu etkeni olan mayaların %55'i C. albicans'a bağlı olup, bunu C. glabrata (%20), C. parapsilosis (%15), C. tropicalis (%9) ve diğer Candida türleri (%6) izlemekteydi. İnvaziv kandidozun sıklığındaki değişiklikler en fazla şu hasta gruplarında dikkat çekmektedir: Yoğun bakım ünitelerinde yatırılan hastalar, hematolojik malignansisi olanlar, hematopoietik kök hücre ve organ transplant alıcıları. Yayınlanmış 74 araştırmanın derlendiği bir yazıda Candida türleri ile kolonizasyon ve infeksiyon için en önemli risk faktörlerinin şunlar olduğu gösterilmiştir: Altta yatan hastalık varlığı [hematolojik kanser (OR 1.7-45), böbrek yetmezliği (OR 1.4-22), karaciğer yetmezliği (OR 7-42)], invaziv girişimler veya cihazlar [santral venöz kateter veya arteryel kateter (OR 5.8-26), üriner kateter (OR 1.3), bir hastanın hastaneler arasında transferi (OR 21) ve uzun süreli antibiyotik (OR 1.7-25) özellikle de vankomisin (OR 275) kullanımı]. Gerçekten de, farelerde ve insanlarda vankomisin kullanımının gastrointestinal sistem (GİS)'de C. albicans ile kolonizasyonu arttırdığı gösterilmiştir. Hematopoietik kök hücre transplant alıcılarında kandida infeksiyonlarının sıklığında genel bir azalma ile birlikte non-albicans Candida türlerinde artış gözlenmekte, bu gelişmelerden yoğun olarak uygulanan flukonazol profilaksisinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Nötropeni ve Graft Versus Host hastalığı sırasında flukonazol ile antifungal profilaksi (transplantasyon sonrası 75. güne kadar) yapılması invaziv kandidoz insidansında azalma, hayatta kalma oranında artmayla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte, transplant öncesinde en fazla kolonizasyon yapan tür C. albicans olduğu halde, transplant sonrasında ve flukonazol kullanımından sonra C. krusei ve C. glabrata sık gözlenmektedir. Bir başka çalışmada, görece C. krusei (OR 27.07) ve C. glabrata (OR 5) artışında en önemli belirleyicinin flukonazol profilaksisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, randomize kontrollü 16 çalışmanın meta-analizinde kemik iliği transplantasyonu yapılmayan nötropenik hastalarda flukonazol profilaksisinin sistemik mantar infeksiyonlarını ve buna bağlı mortaliteyi azaltmadığı belirlenmiştir. Organ transplant alıcıları arasında invaziv kandida infeksiyonları en fazla karaciğer ve pankreas transplant alıcılarında gözlenmektedir. Karaciğer transplant alıcılarında, invaziv kandidal infeksiyonların insidansında, sistemik antifungal profilaksi yapılmasa bile genel bir azalma dikkati çekmekte, birçok merkez insidansı %10'un altında bildirmektedir. Moleküler tiplendirme sonucunda, olguların büyük çoğunluğunda önce kolonizasyon, daha sonra, bu endojen kaynaktan kandidemi geliştiği görülmüştür. Bu, C. albicans ve C. parapsilosis hariç non-albicans Candida türlerinin hepsi için doğru görünmektedir. C. parapsilosis'in infeksiyon oluşturmasında infekte biyolojik materyaller, intravenöz sıvılar, hastane çevresi ve sağlık görevlilerinin elleri ile insandan insana bulaşma önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda, hastadan hastaya, hemşireden hastaya ve cinsel eşler arasında insandan insana geçiş de giderek önem kazanmaktadır. AIDS'li hastalarda orofarengeal kandidoz rekürrensinin yeni bir suşla infeksiyon gelişimi de mümkün olmakla birlikte, çoğunlukla aynı türe (relaps) bağlı olduğu da gösterilmiştir. Candida infeksiyonlarının sıklığı giderek artarken, daha önce tanımlanmamış tablolar da giderek artan sayıda bildirilmektedir. Pamukçuk, özefajit, özefagus dışı gastrointestinal kandidoz, vajinit, kütanöz sendromlar (follikülit, balanit, intertrigo, dissemine kütanöz kandidoz, paronişi, kronik mukokütanöz kandidoz vb.), santral sinir sistemi ve solunum sistemi tutulumları, kalp tutulumu ve endokardit, üriner sistem kandidozu, artrit, osteomiyelit, karaciğer ve dalak tutulumu, göz ve damar infeksiyonunun yanı sıra dissemine kandidoz görülebilir. Aspergilloz Aspergilloz dünyada invaziv küf mantarları ile gelişen infeksiyonlar içinde en yaygın olanıdır. Hem sağlıklı hem de bağışıklık sistemi baskılanmış insanlarda hastalık yapabilir. Aspergilloz terimi eskiden hem ortaya çıkan hastalık hem de kolonizasyon için kullanılırken, bugün bu terim invaziv hastalık ve allerjik hastalığı ifade eder, ancak kolonizasyon için kullanılmaz. Aspergillus türleri insanlarda kolonizasyon ve sonrasında allerjik reaksiyon, daha önceden mevcut kavitelerde yerleşerek (fungus topu ve aspergilloma) veya doku invazyonu ile infeksiyon yapabilir. İnvaziv hastalığa yol açan Aspergillus türleri görülme sıklığına göre A. fumigatus (yaklaşık %90), A. flavus (yaklaşık %10), A. niger, A. terreus ve A. nidulans (< yaklaşık %2) şeklinde sıralanır. A. niger otomikozun, A. flavus da sinüzitin önde gelen etkenlerindendir. Aspergillus türlerinin çoğu sadece aseksüel üremekle birlikte telemorflu olanlar askomiçettir. Patojenik Aspergillus türleri klinik laboratuvarlarda kullanılan bakteriyolojik veya fungal besiyerlerinde kolaylıkla ürer. Mikroorganizma 36-90 saat sonra agar yüzeyinde küçük, tüylü beyaz koloniler meydana getirir. 30-37°C'de, 36-48 saat geçtikten sonra sporulasyon meydana gelir. Aspergillus Antarktika dahil dünyanın her yerinde bulunur. Başlıca ekolojik yerleşim yeri bozulan sebze artıklarıdır. Çiftliklerde, saman depolarında en az 106/m3 spor mevcuttur. Kistik fibrozlu hastalarda kolonizasyon toplumdan yüksektir ve marihuanada bol miktarda Aspergillus sporu bulunabilir. On yıl boyunca izlenen otopsiler içinde invaziv aspergilloz %1.4 sıklıkta saptanmıştır. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda insidans %10.7 olup, en yüksek insidans karaciğer transplant alıcılarında ve hematolojik malign hastalığı olanlarda görülmektedir. Çevrede inşaat çalışmaları olduğunda, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar arasında küçük salgınlar geliştiği bildirilmektedir. En fazla akciğer ve beyinde tutulum yapar. AIDS'li olgularda invaziv aspergilloz genellikle otopsi sırasında belirlenir. İnsan immünyetmezlik virüsü (HIV) infeksiyonu için çok aktif antiretroviral tedavi [Highly Active Antiretroviral Therapy (HAART)] öncesinde insidansı %0.9-8.6 arasında bildirilmekteydi. Astımlı hastalardaki allerjik bronkopulmoner aspergilloz (ABPA) %6-28 arasında değişirken, kistik fibrozlu hastalarda %6-25 oranlarında bildirilmektedir. Hastalık tablolarının gelişmesi için gereken inokülum büyüklüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda bu miktar muhtemelen daha küçüktür. Mikroorganizmaya maruz kaldıktan sonra hastalık gelişmesine kadar geçen inkübasyon süresi değişkendir ve iki farklı olguda 36 saat ile üç ay kadar değişik olabilmektedir. Nötropenik hastalar hastaneye ilk geliş sırasında Aspergillus ile kolonize olsalar bile nötropeninin 12. gününden önce invaziv aspergilloz görülmemektedir. Kriptokokoz Kriptokokoz Cryptococcus neoformans tarafından meydana getirilen sistemik bir infeksiyondur. 1894 kadar erken yıllarda Otto Buse "coccidia türleri"nin neden olduğu tümör benzeri yuvarlak oluşumlar tanımlamıştır. Bütün kriptokok türleri içinde C. neoformans en patojenik olandır. Kriptokokal menenjit HIV infeksiyonu olan insanlardaki, hayatı tehdit eden en şiddetli infeksiyondur. C. neoformans kapsüllü, tomurcuklanarak çoğalan maya benzeri bir mantardır. Kriptokok polisakkarid kapsülünün kimyasal yapısına göre üç varyete içinde dört serotip belirlenmiştir: Serotip A: C. neoformans var. grubii, Serotip D: C. neoformans var. neoformans, Serotip B ve C: C. neoformans var. gattii. C. neoformans'ın seksüel şekli Filobasidiella neoformans olarak sınıflandırılır ve iki çiftleşme fenotipi vardır: a- ve a-çiftleşme tipi. Klinik izolatlarda a-tipi çiftleşme her zaman daha hakimdir. C. neoformans var. neoformans ve grubii her yerde yaygın olarak bulunur. Bunlar, bütün yıl boyunca, özellikle yaşlı güvercinlerin dışkılarında bulunur ve en fazla bağışıklığı zayıflamış bireylerde hastalık yapar. C. neoformans güvercinlerin dışkısında yüksek konsantrasyonda ürer, ancak kuşlar infekte değildir. C. neoformans doğada saprofittir. Kriptokokal infeksiyonlar herhangi bir endemik alan belirlenmeksizin, dünyanın her tarafında görülür, ancak serotiplerin dağılımı farklılık gösterir. Dünyada şimdiye kadar en yaygın görülen serotip A olmakla birlikte, bazı bölgelerde serotip D ile infeksiyon artmaktadır. Predispozan faktörlerle birlikte serotip A ile D arasındaki klinik tabloların farklılık göstermesi, konak ve çevre ile ilişkili faktörlerin bu dağılımı etkilediği görüşünü desteklemektedir. C. neoformans var. gattii tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygındır ve esas olarak Avustralya, Güney Amerika, Afrika'nın bazı bölgeleri, Güney Batı Asya, Avrupa'nın güneyi ve California'nın kuzeyinde, okaliptüs ağacının nehir kenarı ve karasal bölgede yetişen türleriyle birlikte bulunur. Yakınlarda Vancouver Adası'nda bir salgın meydana gelmiştir. En yüksek insidansı okaliptüs ağacının çiçeklenme mevsiminde, yani kasım ile şubat ayları arasında yapar. Hem insan hem de hayvanda doğadan alınmış infeksiyon gösterilmiş, ancak hayvandan insana bulaş gösterilememiştir. Bulgular, hastalığın esas olarak mikroorganizmanın aerosolize olup, solunumla alındıktan sonra geliştiğini göstermektedir. Doğada güvercin dışkısı ve topraktan bu mekanizmaya uygun olarak, alveole birikmeye uygun boyutta (< 2 µm) canlı partiküller elde edilmiştir. Güvercinlerle yoğun teması olan sağlıklı bireylerde kriptokokal antijene ve kriptokoksine karşı gecikmiş deri testi pozitifliğinin oranı yüksektir. Doğada bu kadar yaygın olmasına rağmen çok sayıda bireyi etkileyen salgınlar çok nadirdir, iş ile ilişkili bir predispozisyon belirlenmediği gibi, güvercinle, toprak veya okaliptüsle temas öyküsü de tanıda yararlı değildir. İnsandan insana solunum yoluyla bulaş gösterilmemiş, ancak aktif kriptokokozu bulunan olgudan yapılan doku transplantasyonu sonrasında sistemik infeksiyon ve endoftalmit bildirilmiştir. Çalışmaların çoğu, her hastadaki infeksiyonun tek bir C. neoformans ile meydana geldiğini ve tekrarlayan infeksiyonların başlangıçtaki bu mikroorganizma tarafından oluşturulduğunu desteklemektedir. ABD, Batı Avrupa ve Avustralya'da AIDS'li hastalarda kriptokokoz insidansı %6-10 olarak tahmin edilmektedir. Fakat HAART uygulanmadan önceki dönemde, ABD'de AIDS'li hastalarda kriptokokozla ilişkili ölümün, muhtemelen azollerin kandidoza yönelik olarak yaygın olarak kullanımı nedeniyle 1987 yılında %7.7'den 1992 yılında %5'e düştüğü gösterilmiştir. HAART'nin uygulamaya girmesinden sonra kriptokokoz insidansı biraz daha azalmıştır. Sahra altı Afrika'da AIDS hastalarında kriptokokozun insidansı %15-30 arasındadır. Kriptokokoz Zimbabwe'deki HIV infeksiyonu olan hastalarda AIDS göstergesi olan hastalıkların %88'ini ve erişkin menenjitlerinin de en önemli nedenini oluşturmaktadır. AIDS'lilerde, olguların neredeyse %100'ünde, hatta C. neoformans var. gattii'nin endemik olduğu yörelerde bile C. neoformans var. grubii etkendir. Fransa'da C. neoformans infeksiyonları, insidansı serotip A'dan cilt lezyonlarında yüksek, menenjitlerde daha düşük olan serotip D tarafından meydana getirilir. Bağışıklık sistemi sağlam olan bireyde kriptokokal infeksiyonların %70-80'inde etken C. neoformans var. gattii'dir. Anlaşılamayan nedenlerle kriptokok menenjiti çocuklarda istatistiksel olarak beklenenden daha nadir görülmektedir. Yeni immün baskılayıcı tedaviler de fırsatçı mikozların sıklık, spektrum ve klinik tablosundaki değişiklikte rol oynamış olabilir. HAART ile tedavi edilen HIV infekte hastalarda C. neoformans insidansındaki düşme ile organ transplant alıcıları kriptokok infeksiyon riski altında olan gruplar içinde yeniden önem kazanmıştır. Mukormikoz ve Diğer Zigomiçet İnfeksiyonları Mukormikoz Mukorales takımındaki mantarların yaptığı infeksiyonların genel adıdır. Hastalık için fikomikoz ve zigomikoz gibi diğer isimler de kullanılır. Ayrıca, zigomikoz sözcüğü Entomophtorales ile oluşan hastalığı da kapsar. Mucorales ve Entomophtorales takımları Zygomycetes sınıfına dahildir. Zigomikozların başlıca şekilleri rinoserebral, pulmoner, kütanöz, gastrointestinal ve dissemine hastalıktır. Rhizopus, Mucor, Rhizomucor ve Absidia insanda zigomikoza en fazla neden olan türlerdir. Bunlardan tıbbi önem taşıyan zigomiçetler etrafta ve dokularda hifa yaparak üreyen küf mantarlarıdır. Bu mantarlar her yerde yaygın olarak bulunmasına ve özellikle çürüyen organik materyallerde üremesine rağmen mukormikoz nadir bir hastalık olup, hemen daima altta yatan hastalığı olan bireylerde görülür. Bunun tek istisnası, yeni tanımlanan bir tür olan ve özellikle bağışıklık sistemi sağlam bireylerde de zigomikoz etkeni olduğu bildirilen Apophysomyces elegans'tır. Mukormikoz tablosunda en sık izole edilen etkenler Rhizopus türleri olup, bunları Rhizomucor takip eder. Bu cinsler arasında ayrım mikroskobik olarak rizoitlerin varlığı ve yerleşimi, apofizlerin bulunması ve kolumellaların morfolojisine göre yapılır. Bu mikroorganizmaların özel olarak tanınması tedavinin takibi, özellikle de esas etken olan mantarın eradikasyonunun kanıtlanması ve daha sonraki klinik örneklerde üreyen mantarın başlangıçtaki etkenle aynı olup olmadığını belirlemek için, farklı antifungal ilaçlara karşı türe özgü yanıtların gösterilmesi ve yeni antifungal ilaçların geliştirilmesi çalışmaları için gereklidir. Mucoraceae çürüyen maddelerde bol bulunur, örneğin Rhizopus türleri küflü ekmekten sıklıkla izole edilebilir. Hızla üremeleri ve spor oluşturmaları nedeniyle bu sporların inhalasyonu her gün söz konusu olan bir durumdur. Steril olmayan yapışkan bantlarla deride meydana gelen mukormikoz bildirilmiştir. Tahta dil basacağı ve mikrobiyolojik örnek alınmasında kullanılan eküvyonların da kas dokuya ve GİS'e derin invazyonu bildirilmiştir, nadiren dissemine infeksiyon da gelişir. Bu mikroorganizmaların birçok ekolojik ortamda bolca bulunmalarına rağmen çok seyrek olarak infeksiyona yol açması, etkenin virülansının insan için oldukça düşük olduğuna işaret eder. Hastalık insanda belirli gruplarda görülür. Olguların çoğu bağışıklığı ileri derecede baskılanmış, diyabetik veya travma hastasıdır. Giderek artan sayıda transplantasyon hastası risk grubu oluşturmaktadır. Bu hasta grubunda bütün değişik klinik şekiller görülebilir. Hastaların yarısından çoğunda rinoserebral tutulum görülürken, yaklaşık %10'unda pulmoner, kütanöz ve dissemine hastalık, %2'sinde de böbrek ve GİS tutulumu görülür. Bu transplant olgularının 3/4'ünde ek olarak ya diyabet vardır ya da bu hastalar rejeksiyon için tedavi almıştır. Çok az sayıdaki normal bireylerde de invaziv mukormikoz bildirilmiştir. Mukormikoz için risk faktörleri Tablo 1'de sıralanmıştır. Penisilyoz Penisilyoz, dokularda maya gibi üreyen dimorfik bir küf mantarı olan Penicillium marneffei tarafından meydana getirilir. Mantar Güneydoğu Asya'da endemik olup, ilk olarak Rhizomys sinensis adlı sağlıklı bambu sıçanlarından soyutlanmış, bunların yaşadığı bölgedeki toprakta varlığı da gösterilmiştir. İnsanlarda ve kemirgenlerde derin yerleşimli infeksiyonlara yol açar. AIDS ortaya çıkmadan önceki dönemde endemik bölgedeki (Tayland'ın kuzeyi ve Çin'in güneydoğudaki kırsal bölgeleri) penisilyozlu hastaların çoğunda altta yatan hiç bir hastalık yok iken, bugün penisilyoz üçüncü sıklıktaki AIDS göstergesi olan hastalık olarak görülmektedir. Hastalık Tayland'ın Chiang Mai eyaletinde HIV ile ilişkili fırsatçı infeksiyonlar içinde tüberküloz ve kriptokokozdan sonra üçüncü sık infeksiyondur. En çok HIV ile infekte genç erişkinlerde görülmekle birlikte, çocukları etkilediği de bildirilmiştir. Hastalık muhtemelen toprak gibi çevresel kaynaklardan, konidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. Fuzaryoz Fusarium türleri bütün dünyada yaygın olarak toprakta bulunur. Fusarium türleri ile gelişen infeksiyonlar (en yaygın türler Fusarium solani ve arkasından gelen Fusarium verticillioides'tir) nadir olup, bölgesel veya yaygın infeksiyona yol açabilir. Bölgesel infeksiyonlara örnekler keratomikoz, endoftalmit, sürekli ambulatuar periton diyaliz kateteri olan hastada peritonit, paronişi, invaziv burun infeksiyonu ile kemik, eklem ve deride travmaya bağlı lezyonlardır. 1970 yılından sonra, hematolojik malign hastalığı ve bağışıklık sistemi baskılanmış olgularda (AIDS) yaygın fuzaryoz giderek artan sayıda görülmeye başlamıştır. Bu infeksiyon solunum yolu ve çatlaklardan deri yoluyla inoküle olabilir. Yaygın infeksiyonun hemen öncesinde sinüzit tespit edilmiş ve kateter yoluyla da hematojen yayılım görülen olgular bildirilmiştir. Yaygın infeksiyonun bulunduğu olguların büyük bir bölümü akut lösemilidir ve hastaların çoğunda uzamış ve ağır (< 100 nötrofil/mm3) nötropeni mevcuttur. Ağır yanık ve sıcak çarpmasından sonra fuzaryoz geliştiği bildirilen nadir olgular mevcuttur. SİSTEMİK MANTARLAR Blastomikoz Hastalık tek bir dimorfik tür olan Blastomyces dermatitidis tarafından meydana getirilir. Seksüel veya teleomorfik şekli Ajellomyces dermatitidis'tir. 35°C'nin altındaki sıcaklıkta tek tip, hiyalin, septalı hifa ve konidya oluşturarak küf şeklinde ürer. Kolonilerin tam olarak gelişmesi için en az iki hafta gerekir. Zenginleştirilmiş besiyerinde 37°C'de maya şekline döner ve katlantılı, nemli koloniler yapar. B. dermatitidis'in doğal yerleşim yeri tam olarak çözülememiştir. Endemik bölge Kuzey Amerika'nın güneydoğu ve orta kesimlerinin güneyidir. Özellikle Mississippi ve Ohio Nehri civarında yaygındır. Köpekler sık infekte olur, ancak B. dermatitidis için hayvan rezervuar olduğuna dair herhangi bir kanıt elde edilememiştir. Muhtemelen doğada yılın büyük bir bölümünde dorman olarak kalır ve uygun iklimsel koşullarda konidya üretmeye başlayarak hava yoluyla bulaşabilir hale gelir. Hastalık daha çok orta yaştaki erişkin erkeklerde görülür. Blastomikoz her yaşta görülebildiği halde hastaların %60'ı 30-60 yaş arasındadır. Olguların %4'ünden azı 20 yaş altındadır ve hastalık nadiren çocuklarda görülmektedir. Ancak son zamanlarda özellikle salgınlarda her iki cinsiyetin de eşit oranda tutulduğu, hastaların üçte ikisini 16 yaşından küçüklerin oluşturduğu bildirilmiştir. Erkek/kadın oranı geniş çalışmalarda 6/1 ila 15/1 arasında değişmektedir. Muhtemelen her iki cins de hastalığa duyarlı olmakla birlikte, erkekler kronik veya dissemine hastalık geçirmeye daha yatkındır. Genetik veya ırka ait hastalık oranlarındaki farklılıklar kanıtlanamamıştır. Sosyoekonomik ve çalışma koşullarıyla ilgili verilere göre fakirlik, malnütrisyon, el emeği ile iş yapma, tarım, yapım işi, toprak ve tahta ile temas hastalık gelişmesiyle ilişkili bulunmuştur. Blastomikoz insidansı AIDS dahil, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda da nispeten düşüktür, ancak artma göstermektedir. Koksidioidomikoz Koksidioidomikoz birbirinden ayırt edilemeyen Coccidioides immitis ve Coccidioides posadasii tarafından meydana getirilir. Dimorfik bir mantar olan C. immitis miçel ya da sferül denen özel bir yapıda bulunur. Her iki şekil de aseksüel ürer ve bu nedenle klasik olarak seksüel sporların sınıflandırmasına dayanan taksonomide bu etkeni sınıflandırmak mümkün değildir. Moleküler analizlere göre ise B. dermatitidis ve Histoplasma capsulatum'a yakındır. C. immitis rutin besiyerlerinde ve toprakta ürerken, apikal uzama göstererek miçel yapar. Bunların bir bölümü (artokonidya), bir hafta içinde otoliz ve hücre duvarının incelmesiyle olgunlaşır. Kalan kısmı ise, varil şeklini alıp hidrofobik bir dış tabaka geliştirir ve yıllar boyunca yaşama yeteneği kazanır. Artrokonidyaların kalıntıdan kolayca ayrılabilen hassas bir bağlantıyla bağlı olması, küçük hava hareketlerinde bile kopmaları sonucu hava yoluyla yayılarak inhalasyonuna imkan verir. Akciğerde artrokonidyalar hidrofobik dış duvarını kaybederek yeniden şekillenir ve küresel bir yapı kazanır. Bu dönemde çekirdek ile hücre bölünür ve septalarla ayrılarak ve kız hücre veya endospor adı verilen her biri yaşayabilen formlar meydana gelir. Dokuda sferüller 75 µm boyutuna kadar büyüyebilir ve olgunlaşırken dış duvarı incelerek yırtılır, canlı endosporlar açığa çıkar. Bunlar ya dokuda aynı gelişimi gösterir ya da infeksiyon yerinden ayrıldığında miçelyal üreme gösterebilir. Etken dünyanın Batı Yarımküresinde neredeyse tamamı kuzey ve 40. enlem üzerinde sınırlı bölgeye hastır. Dimorfik bir mantar olup, ABD'nin güneybatı, Meksika'nın kuzey ve Orta ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Koksidial antijenle California okul çocuklarında deri testi reaktivitesi ile prevalans araştırmalarında infeksiyon riski yaklaşık %15, hatta askeri personelde bu oran %25-50 arasında iken, bugün bu risk her yıl için %3 olarak hesaplanmaktadır. C. immitis diğer mikroorganizmalar tarafından inhibe edildiği halde, toprağın işlenmesi veya çeşitli kimyasal maddelerle muamelesi organizmanın yerleştiği bölgeyi kısıtlamamıştır. Miçeller toprağın birkaç metre altında bulunabilir ve bahar yağmurlarından sonra üretilebilir. Hava kuruduğu ve ısındığı zaman miçeller infeksiyöz artrokonidyalara dönüşür ve bunlar yaz süresinde en yüksek sayıya ulaşır. Endemik bölgede çöl kemirgenleri, köpek ve sığır gibi yerleşik faunada doğal infeksiyonlar da görülür. C. immitis artrokonidyalarının inhalasyonu ya infeksiyona ya da koksidioidine karşı gecikmiş aşırı duyarlılık yanıtına yol açar. İnfeksiyonların yarısından fazlası iyi seyirli, geri kalanı da semptomatik fakat kendi kendine sınırlanan şekilde seyreder. Olguların yaklaşık %1'lik grubu ilerleyici akciğer hastalığına veya disseminasyona gider. Bazı bireyler birincil infeksiyondan sonra disseminasyon açısından risk taşır. Bu gruplar Filipinli, Afrikalı Amerikalı, Latin Amerikalı ve Kızılderililer'dir. Bu etnik yatkınlık, infeksiyona karşı etkin yanıt için genetik zeminin önemini ortaya çıkarır. Ek olarak erkekler, üçüncü trimestırdaki gebeler, hücresel bağışıklığın bozulduğu hastalar (AIDS) ve çok küçük ve çok ileri yaşlar ağır hastalığa duyarlılığa neden olur. Ağır akciğer hastalığı riskini arttıran durumlar arasında diyabet, sigara içme, düşük gelir ve ileri yaş sayılabilir. Artrokonidyaların yoğun olduğu havanın solunmasıyla gelişen salgınlar bildirilmiştir. Koksidioidomikoz endemik bölgede çalışan inşaat işçileri, arkeoloji öğrencileri ve toprakla bağlantılı iş yapan diğer kişilerde de iş hastalığı olarak görülebilir. Histoplazmoz Histoplazmoz insan ve hayvanda mantara bağlı olarak görülen akciğer hastalıklarının en önemli nedenlerindendir. Etken H. capsulatum'dur. İnfeksiyon tüm dünyada görülür ve miçel parçaları ve mikrokonidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. İnsidansı dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük farklılıklar gösterir. H. capsulatum Ascomycetes sınıfının bir üyesidir ve insandan en sık H. capsulatum var. capsulatum ve H. capsulatum var. duboisii soyutlanmaktadır. Ajellomyces capsulatum adı verilen heterohalik seksüel şekli mevcuttur. Sıcaklığa bağlı dimorfik bir mantar olan H. capsulatum 35ºC'nin altında beyaz veya kahverengi küf mantarı, 37ºC'de küçük, yapışkan, yığın şeklinde koloniler oluşturan maya mantarı halinde ürer. Tipik olarak yavaş ürediğinden, en uygun koşullarda küf kolonisi bir-iki haftada meydana gelir ve bundan sonra konidyalar oluşur. Ancak klinik örneklerden üretmek için bazen 8-12 hafta beklemek gerekebilir. İlk soyutlandığı zaman çoğunlukla kahverengidir ve uzun beklediği zaman rengi beyaza döner. Oda sıcaklığında hem mikrokonidya hem de makrokonidya yapar. H. capsulatum doğada azot içeriği yüksek toprakta ve yarasa ve kuş türlerinin yaşadığı yerlerde bulunur. H. capsulatum kuş pisliği, tavuk kümesleri, yarasaların yaşadığı mağaralar ve benzeri yerlerden soyutlanabilir. Konidyalar kuruduğunda kolayca havaya dağılır ve rüzgarla veya kuş ve yarasalarla da taşınabilir. Etken, hastalığın en prevalan olduğu şu coğrafik bölgelerde yaygındır: Missouri'de Ohio-Mississippi Vadisi, Kentucky, Tennessee, Indiana, Ohio ve Güney İllinois. Bu bölge kuş dışkılarının yığınlar halinde en yaygın bulunduğu yerdir. Afrika'daki histoplazmoz olgularında hem H. capsulatum hem de stabil varyantı H. capsulatum var. duboisii soyutlanmıştır. Afrika'da H. capsulatum var. duboisii ile gelişen histoplazmoz olguları bütün dünyada H. capsulatum var. capsulatum ile görülen histoplazmoz olgularından deri ve kemik lezyonlarının daha sık, akciğer tutulumunun daha az, dev hücre gelişiminin bariz ve dokudaki maya hücrelerinin daha büyük ve kalın duvarlı olmasıyla farklılık gösterir. Bu klinik özellikler tipik ve her zaman görülüyor olmasına rağmen, in vitro olarak H. capsulatum var. duboisii'nin diğerlerinden morfolojik, fizyolojik ve antijenik içerik özelliklerine göre güvenilir bir şekilde ayırt edilemez. Aslında H. capsulatum var. duboisii ile H. capsulatum var. capsulatum'un çiftleşmesi ve her ikisinin de seksüel şeklinin A. capsulatum olması nedeniyle aynı türdür. Histoplazmin antijeni özel bir buyyon vasatında H. capsulatum'un miçel fazının üretilmesiyle elde edilir. Standardize edilmiş konsantrasyondaki kültür filtratı 0.1 mL intradermal olarak enjekte edilir. Kırk sekiz saat sonra, 5 mm'den büyük endürasyon pozitif reaksiyonu gösterir. Pozitif test sonucu, H. capsulatum'a karşı daha önceden duyarlılık olduğunu gösterir. Daha önceden testin negatif olduğu bilinmiyorsa, pozitif testin tanısal değeri yoktur. Bazı antijenik determinantları başka patojenik mantarlarla ortak olduğundan dolayı çapraz reaksiyonlar görülebilir. Örneğin; C. immitis veya B. dermatitidis'e karşı duyarlı bireylerde histoplazmin testiyle yanlış pozitif sonuç alınabilir. 1950'li yıllardan beri bütün dünyada yapılmakta olan histoplazmin deri testi çalışmaları ile hastalığın prevalansına ilişkin yoğun bilgi birikimi sağlanmıştır. ABD'nin orta kesimlerinde bazı bölgelerde, 20 yaş üstündeki toplumun %80-90'ında deri testi reaktivitesi görülmektedir. Deri testi araştırmaları ile, sadece ABD'de 40 milyondan fazla kişinin etkene duyarlandığı ve her yıl 500.000 yeni infeksiyon geliştiği hesaplanmaktadır. Bunların 55.000-200.000'i semptomatik olup, 1500-4000'i hastaneye yatış gerektirmektedir. Bu hesaba göre her yıl 20-30 ölüm meydana gelmektedir. Bu hesap 1980 öncesi verileri göstermekte olup, AIDS nedeniyle fırsatçı histoplazmoz gelişen olguları kapsamamaktadır. Aynı anda çok sayıda kişinin maruz kalmasına bağlı olarak akut respiratuar histoplazmoz salgınları ve epidemiler görülmüştür. Histoplazmin deri testi reaktivitesi erkek ve kadınlar arasında fark göstermezken, hastalık erkeklerde kadınlardan dört kat daha fazla gelişir. Puberte öncesinde kadın ve erkeklerin hastalığa yakalanma hızları ve deri testi reaktif olanların oranı eşittir. Bebeklerde ve 50 yaş üzerinde hastalık ağır ve mortalite daha yüksektir. Hastalığa birçok evcil ve vahşi hayvan duyarlı olup, yarasa gibi bazı hayvanlar rezervuar olarak organizmanın yayılımında rol oynar. SUBKÜTAN MİKOZLAR Sporotrikoz Sporothrix schenkii tarafından meydana getirilen akut veya subakut bir infeksiyondur. Etken dimorfik bir mantardır ve hem hifalı saprofitik hem de parazitik maya evresi vardır. Laboratuvarda 25ºC'de ve arkasından 37ºC'de bekletildiğinde her iki fazda da üretilir. Lenfokütanöz veya ekstrakütanöz yerleşimli lezyonlardan kültür yapıldığında hem 35ºC'de hem de 37ºC'de üreme olurken, yayılımı çok sınırlı olan kütanöz lezyonlardan yapılan kültürlerde sadece 35ºC'de ürediği bildirilirken, bunun aksine her iki grup lezyondan elde edilen mikroorganizmanın termo-tolerans göstermediğine dair bulgular da elde edilmiştir. S. schenkii 26-27ºC sıcaklık ve %92-100 nem oranında, yosun, çürüyen bitkiler, toprak ve saman varlığında daha iyi ürer ve mikroorganizmanın hayatta kalımı artar. Bununla birlikte, hastalık Brezilya, Peru, Hindistan gibi çok geniş bir iklimsel ve coğrafik dağılımda görülmektedir. Birçok salgın sırasında S. schenkii'nin kaynağı tespit edilebilmekle birlikte, endemik bölgelerdeki infeksiyon rezervuarı her zaman bulunamaz. Bu noktanın halen tam anlaşılamamış olması nedeniyle, endemik bölgelerde koruyucu önlemler alınmasına engel olmaktadır. Sporotrikoz kedi, armadillo, at ve eşek gibi hayvanlarda da görülür. Bunların ve diğer hayvan türlerinin rezervuar olarak rollerinin belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç vardır. İnfeksiyon genellikle travma sonrasında mantarın deriye teması ile gelişir. Sıyrık, abrazyon gibi küçük zedelenmeler de giriş için yeterlidir. Ender olarak sporların inhalasyon yoluyla alınması sonucu da hastalık gelişebilir. Sporotrikoz cinsiyet farkı gösterir ve erkeklerde kadınlardan daha fazla rastlanır, ancak bunun nedeni bilinmemektedir. Farklı yaş gruplarındaki sıklık da değişmekte, hastalık çocuklarda erişkinlerden daha seyrek görülmektedir. Toprak ve bitki ile uğraşan mesleklerde, örneğin; çiçek yetiştirenler, bahçıvanlar, maden işçileri ve oduncularda infeksiyon riski daha yüksektir. Hastalık insandan insana geçmez, ancak kapalı topluluk ve aynı aile fertleri arasında, aynı kaynağa temas sonucu birkaç olgu bildirilmiştir. Esmer Mantar "Black Mould" İnfeksiyonları Esmer mantarlar koyu renkli pigment yapan heterojen bir grup mantar olup, her yerde bulunur ancak insanda nadir olarak infeksiyon yapar. Bu mantarların virülansının görece düşük olduğu ve hastalığın klinik seyrinin esas olarak konağa ait faktörler tarafından etkilendiği düşünülmektedir. İnfeksiyonun klinik spektrumu esmer miçetomalar, kromoblastomikoz, sinüzit ve yüzeyel, kütanöz, subkütan, sistemik feohifomikozları kapsar. Yakın zamanlarda bu tablolara fungemi de eklenmiştir. İnsanda çok sayıda cinsin infeksiyon yaptığı gösterilmiştir. Bunlar; Alternaria, Curvularia, Bipolaris, Exserohilum, Exophiala ve Wangiella'dır. Feohifomikoz (Yunanca "phaeo" koyu renkli, esmer) klinik örneklerde maya benzeri hücreler, yalancı hifa ve hifa gibi fungal ögelerin tek başına veya birlikte bulunmasıyla karakterizedir. Feohifomikoz miçetoma ve kromoblastomikozdan farklı olarak deri ve deri altı dokularla sınırlı değildir ve daha çeşitli inflamatuvar reaksiyonlara neden olur. Kütanöz olmayan feohifomikozlar her doku ve organı tutabilir ve en fazla sinüsler, akciğer ve beyinde görülür. İnvaziv hastalığa ilaveten allerjik reaksiyonlar da sıktır, sinüzit ve akciğer hastalıklarına yol açar. Kromoblastomikoz Deri ve deri altı dokunun kronik, lokalize infeksiyonudur ve genellikle ekstremitelerde kabarık, kurutlu lezyonlar oluşturur. Birçok kahverengi pigment yapan mantar tarafından meydana getirilir. Bu etkenlerin isimlendirmesi konusunda yazarlar arasında anlaşmazlık vardır. En fazla rastlanan etkenler sıklık sırasına göre Phialophora verrucosa, Fonsecaea pedrosoi, Fonsecaea compacta, Cladosporium carrionii, Rhinocladiella aquaspersa (Ramichloridium cerophilum) şeklinde sıralanabilir. Diğer pigment oluşturan mantarlar tarafından da sporadik kromoblastomikoz olguları meydana getirilebilir. Etkenler dokuda tipik olarak kalın duvarlı, koyu kahverengi sklerotik hücreler meydana getirir. Kromoblastomikoz etkenleri toprak, odun ve bozunan bitki artıkları gibi maddelerin bulunduğu çevrede yaygın olarak bulunur. İnfeksiyon insanda genellikle derinin kesik veya kıymık batması gibi travma ile zedelenmesi sonucu mantarın girmesiyle meydana gelir. Hastalık çıplak ayakla gezilen yerlerde ve ılıman iklimlerdeki kırsal kesimlerde daha fazla görülür. İnsandan insana bulaşma olmaz. Kromoblastomikoz çocuk ve ergenlerde nadirdir. Hastalık Japonya dışında, erkeklerde kadınlardan daha sık görülür ki bu daha çok mesleki temasın önemini göstermektedir. Olguların büyük bölümü 30-50 yaş arasındadır. Hastalığın aynı çevresel etkenlere temas etmiş çocuklarda nadir görülmesi uzun bir süre sessiz kaldığı (latent) dönem olduğunu düşündürmektedir. Verrüköz veya nodüler lezyonlar sıktır ve daha çok alt ekstremitelerde yerleşir. Entomoftoramikoz Doğu ve Batı Afrika, Güney ve Orta Amerika ve Güneydoğu Asya'daki yağmur ormanlarında görülür. Ilıman iklimlerde toprak ve nemli alanlarda çürüyen bitkiler üzerinde saprofit olarak yaşayan ve rinoserebral konidyobolomikoz etkeni olan Conidiobolus coronatus (Entomophtora coronata) tarafından oluşturulur. Tüm yazarlar aynı kanıda olmasa da, araştırıcıların en çok kabul ettiği yaklaşım basidyobolomikoz etkeninin Basidiobolus ranarum olduğu ve B. meristosporus ve B. haptosporus'un bunun sinonimleri olduğudur. B. ranarum topraktan, çürüyen bitkilerden, infekte böcekleri yutmuş kurbağa ve kertenkelelerin bağırsağından soyutlanmıştır. Kuluçka süresi tam bilinmemekte, kıymık batması ve böcek ısırması ile birlikte yaraya kontaminasyon olduğunda hastalık geliştiği düşünülmektedir. Lobomikoz Lobomikozun başlaması çok yavaş ve sinsi, hastalığın seyri çok yavaştır, öyle ki 40-50 yıl sürebilir. Hastalığın kuluçka süresinin uzun olması endemik bölgede bulunma öyküsünün araştırılmasını gerekli kılar. Hastalık travmaya bağlı derideki zedelenme sonucu gelişir ki, bunlar kıymık batması ve böcek ısırmasının yanı sıra yılan sokması, kesi ve bitki keserken yaralanma sonucu gelişebilir. Etken özellikle sulak çevrelerde yaygın bulunur ki, bu muhtemelen yaşam döngüsünün önemli bir bölümünü oluşturur. Hastalık Amerika kıtasının tropikal bölgesinde yaygındır. İnfekte bireylerden etken soyutlanamamıştır ve etken olan mantar tanınamamıştır. Etken deriden girip aylar ya da yıllarca burada kalır, daha sonra deri altı dokulara geçerek genellikle 30-40 yaşlarındaki erkeklerde hastalığa yol açar. Miçetoma Miçetoma Afrika ve Amerika kıtalarının kurak, tropikal ve subtropikal bölgelerinde, özellikle çöle komşu alanlarda yaygındır. Sahra ve Arabistan çölleri hem olgu sayısının fazlalığı hem de etken mikroorganizmaların karışıklığı nedeniyle en önemli endemik bölgedir. Tropikal ve subtropikal bölgelerdeki kurak alanlarda en fazla görülen etken Madurella mycetomatis, Actinomadura madurae, Actinomadura pelletieri ve Streptomyces somaliensis'tir. Bu mikroorganizmalar Afrika ve Asya'nın büyük çöllerinde ve Güneydoğu Avrupa'da bol bulunur. Latin Amerika'nın nispeten nemli yörelerinde Nocardia brasiliensis daha sık, Madurea grisea ise daha enderdir. Romanya gibi ılıman iklimlerden de olgular bildirilmiştir. Erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Etkilenen yaş en fazla 20-50 yaş arasındadır. Etken deride zedelenme sonrası kontaminasyon sonucu girer. Odun, diken ve toprakla kirlenen yaralardan bulaşma şansı vardır. Tropikal ve subtropikal bölgelerde akasya ağacı gibi dikenli bitkiler etkenin girişini kolaylaştırır. Miçetoma etkenlerinin çoğu bitki ve toprak, canlı ve ölü bitkilerde bulunur. Pnömosistis İnfeksiyonu Eski adıyla Pneumocystis carinii yeni adıyla Pneumocystis jirovecii taksonomik yeri belli olmadığından öksüz organizma olarak adlandırılan, ancak son yıllarda ribozomal RNA'sının mantarlarda bulunan rRNA ile homolog olması nedeniyle mantar olarak kabul edilen bir etkendir. Öte yandan gelişmeler bununla da kalmamış, insanda hastalık yapan tür P. jirovecii olarak yeniden adlandırılmıştır. Etken memeli hücrelerindeki özellikleri taşır. Genel olarak dört morfolojik şekil tanımlanmıştır: Trofozoid, kist, prekist ve sporozoid (intrakistik cisimcikler). Tanısal şekil kisttir ve Giemsa, Papanikolaou ve Grocott metenamin gümüş nitrat boyalarıyla boyanır. AIDS epidemisinin erken dönemlerinde P. carinii pnömonisi (PCP)'ne ABD'deki hastaların üçte ikisinde bulunan AIDS tanımlayıcı hastalık olarak sık rastlanmaktaydı. HAART tedavisinin kullanılmaya başlanmasından sonra diğer fırsatçı infeksiyonlarda olduğu gibi PCP insidansı da 1992-1995 yılları arasında %21.5 iken, 1996-1997 yıllarında %3.4'e düştü. Buna rağmen hastalık ABD'de AIDS tanımlayıcı hastalıklar arasında en fazla görülenidir. P. jirovecii AIDS, malign hastalık sırasında kemoterapi rejimleri, immünsüpresif tedavi alanlar, organ transplantasyonu olguları ve doğmalık immünsüpresif durumlar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ağır ve öldürücü pnömoniye yol açar. Ancak infeksiyon her zaman akciğerle sınırlı olmayıp lenfatik ve hematojen yolla yayılabilir. Yaygın infeksiyon en fazla tiroid, karaciğer, kemik iliği, lenf bezi ve dalakta tutulum yapar. PCP için en önemli risk faktörü CD4 sayısının 200/mm3'ün altında olmasıdır. Ancak HAART sonrasında bu risk daha azalmış, ancak bu tedavi altında gelişen PCP tablolarında CD4 sayılarının çok daha düşük olduğu gösterilmiştir. PCP kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Bir çalışmada Afrikalı Amerikalılar'ın beyazların üçte biri sıklıkta hastalığa yakalandığı bildirilmişse de bu bulgu tekrarlanmamıştır. HIV geçiş yolu ile PCP riski farklılık göstermemektedir. Hastaların Pneumocystis ile kolonize olmaları infeksiyon riskini arttırdığı gibi taşıyıcılar etkenin bulaşında önemli rol oynamaktadır. Çocuklarda PCP HIV epidemisinin ilk yıllarında, çocuklarda 1.3 olgu/100 çocuk yılı, bebeklikten adölesan çağa kadar da 9.5 olgu/100 çocuk yılı sıklıkta görülmekteydi. Gebelikteki tarama ve vertikal geçişin önlenmesi pediatrik HIV infeksiyonunu azalttı, öte yandan HAART döneminin başlaması çocuk hastalardaki bütün fırsatçı infeksiyonlar gibi muhtemelen PCP olgularını da azalttı. Ancak HAART'nin çocuk hastalardaki sonuçları henüz net değildir. HIV infeksiyonu olan çocuklarda PCP gelişimi erişkinlerdeki kadar CD4 sayısı ile ilişkili değildir. İnsidans çocuklarda üç-altı ayda pik yapmakta, altı yaş üzerindeki çocuklarda ise CD4 sayısı önem kazanmakta ve erişkinlerdeki gibi CD4 sayısı < 200/mm3 olması profilaksi endikasyonu olarak kabul edilmektedir. Pneumocystis infeksiyonunun bulaşması da, çevresel ortamdaki kaynağı da tam olarak anlaşılamamıştır. Yıllar boyunca bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu latent infeksiyonun reaktivasyonu teorisi kabul görmüştü. Günümüzde ise çevresel kaynaklardan alınabilmesi ve insandan insana bulaştırılmasının mümkün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, infekte olmayan bireylerin etkeni asemptomatik olarak taşıyabildikleri bilinmektedir. Hayvan ve insanda hava yolu ile bulaşa ilişkin kanıtlar elde edilmiş ise de halen bu olgular için solunum izolasyonu önerilmemektedir. KAYNAKLAR Abi-Said D, Anaissie E, Uzun O, et al. The epidemiology of hematogenous candidiasis caused by different Candida species. Clin Infect Dis 1997; 24: 1122-8. Al-Asiri RH, Van Dijken PJ, Mahmood MA, et al. Isolated hepatic mucormycosis in an immunocompetent chil. Am J Gastoenterol 1996; 91: 606-7. Ammari LK, Puck JM, McGowan KL. Catheter related Fusarium solani fungemia and pulmonary infection in a patient with leukemia in remission. Clin Infect Dis 1993; 16: 148-50. Boutati EI, Anaissie EJ. Fusarium, a significant emerging pathogen in patients with hematologic malignancy: Ten years' experience in a cancer center and implications for management. Blood 1997; 90: 999-1008. Brandt ME, Hutwagner LC, Klug LA, et al. Molecular subtype distribution of Cryptococcus neoformans in four areas of the United States. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Clin Microbiol 1996; 34: 912-7. Brandt ME, Pfaller MA, Hajjeh RA, et al. Molecular subtypes and antifungal susceptibilities of serial Cryptococcus neoformans isolates in human immunodeficiency virus-associated cryptococcosis. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Infect Dis 1996; 174: 812-20. Brodsky AL, Gregg MB, Lowenstein MS, et al. Outbreak of histoplasmosis associated with the 1970 earth day activities. Am J Med 1973; 54: 333-42. Bustamente B, Campos PE. Endemic sporotrichosis. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 145-9. Calgiani G. Coccidioides immitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2746-57. Chapman S. Blastomyces dermatitidis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2733-46. Chariyalertsyak S, Sirisantana T, Supparatpinyo K, et al. Case-control study of risk factors for Penicillium marneffei infection in human immunodeficiency virus-infected patients in northern Thailand. Clin Infect Dis 1997; 24: 1080-6. Deepe GS Jr. Histoplasma capsulatum. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2718-33. Denning DW. Aspergillus species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2674-84. Denning DW. Invasive aspergillosis. Clin Infect Dis 1998; 26: 781-805. Diamond R. Cryptococcus neoformans. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2707-18. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. Epidemiology of cryptococcosis in France: A 9-year survey (1985-1993). French Cryptococcosis Study Group. Clin Infect Dis 1996; 23: 82-90. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. French Cryptococcosis Study Group. Individual and environmental factors associated with infection due to Cryptococcus neoformans serotype D. Clin Infect Dis 1996; 23: 91-6. Edwards J. Candida species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2656-74. Gartenbeg G, Bottone EJ, Keusch GT, et al. Hospital-acquired mucormycosis (Rhizopus rhizopodiformis) of skin and subcutaneus tissue: Epidemiology, mycolgyand treatment. N Engl J Med 1978; 299: 1115-7. Gerson SL, Talbot Hurwitz S, et al. Prolonged granulocytopenia: The major risk factor for invasive pulmonary aspergillosis in patients with acute leukemia. Ann Intern Med 1984; 100: 345-51. Guarro J, Gené J. Opportunistic fungal infections in human. Eur J Clin Microbiol Infect Dis 1995; 14: 741-54. Heyderman RS, Gangaidzo IT, Hakim JG, et al. Cryptococcal meningitis in human immunodeficiency virus infected patients in Harare, Zimbabwe. Clin Infect Dis 1998; 26: 284-9. Hoepelmen A. Opportunistic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2341-61. Hospenthal DR, Bennett JE. Miscellanous fungi and Prototheca. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2772-80. Jarvis WR. Epidemiology of nosocomial fungal infections, with emphasis on Candida species. Clin Infect Dis 1995; 20: 1526-30. Kanda Y, Yamamoto R, Chizuka A, et al. Prophylactic action of oral fluconazole against fungal infection in neutropenic patients. Cancer 2000; 89: 1611-25. Khoo SH, Dening DW. Invasive aspergillosis in patients with AIDS. Clin Infect Dis 1994; 19(Suppl 1): 41-8. Krcmery Jesenka Z, Spanik S, et al. Fungemia dure to Fusarium spp. in cancer patients. J Hosp Infect 1997; 36: 223-8. Levitz SM. The ecology of Cryptococcus neoformans and the epidemiology of cryptococcosis. J Infect Dis 1991; 13: 1163-9. Marr KA, Seidel K, Slavin MA, et al. Prolonged fluconazole prophylaxis is associated with persistent protection against candidiasis-related death in allogeneic bone marrow transplant recipients: Long term follow-up of a randomized, placebo controlled trial. Blood 2000; 96: 2055-61. Martino P, Raccah R, Gentile G, et al. Aspergillus colonization of the nose and pulmonary aspergillosis in neutropenic patients: A retrospective study. Haematologica 1989; 74: 263-5. Mead JH, Lupton GP, Dillavau CL, et al. Cutaneus Rhizopus infection: Occurence as a postoperative complication associated with elasticized adhesive drssing. JAMA 1979; 242: 272-4. Mitchell SJ, Gray J, Morgan MEI, et al. Nosocomial infection with Rhizopus microsporus in preterm infants: Association with wooden tongue depressors. Lancet 1996; 34: 441-3. Mitchell TG. Systemic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2363-81. Morris A, Lundgren JD, Masur H, et al. Current epidemiology of Pneumocystis pneumonia. Emerg Infect Dis 2004; 10: 1713-20. Nucci M, Akiti T, Barreiros G, et al. Nosocomial fungemia due to Exofiala jeanselmei var. jeanselmei and a Rhinocladiella species: A newly described causes of bloodstream infections. J Clin Microbiol 2001; 39: 514-8. Pappas PG, Tellez I, Nolazco D, et al. Sporotrichosis in Peru: Description of a hyperendemic area. Clin Infect Dis 2000; 30: 65-70. Pfaller MA. International surveillance of bloodstream infections due to Candida species: Frequency of occurence and in vitro susceptibilities to fluconazole, ravuconazole, and voriconazole of isolates collected from 1997 through 1999 in the SENTRY antimicrobial surveillance program. J Clin Microbiol 2001; 39: 3254-9. Richardson M. Subcutan mycoses. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2383-96. Safdar N, Maki DG. The commonality of risk factor for nosocomial colonization and infection with antimicrobial-resistant Staphylococcus aureus, Enterococcus, gram-negative bacilli, Clostridium difficile, and Candida. Ann Intern Med 2002; 136: 834-44. Selik RM, Chu SY, Ward JW. Trends in infectious diseases and cancers among persons dying of HIV infection in th United States from 1987 to 1992. Ann Intern Med 1995; 123: 933-6. Silveira F, Nucci M. Emergence of black moulds in fungal disease: Epidemiology and therapy. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 679-84. Singh N, Gayowski T, Singh J, et al. Invasive gastrointestinal zygomycosis in a liver transplant recipient: Case report and review of zygomycosis in solid organ transplant recipients. Clin Infect Dis 1995; 20: 617-20. Singh N. Trends in the epidemiology of opportunistic fungal infections: Predisposing factors and the impact of antimicrobial use practices. Clin Infect Dis 2001; 33: 1692-6. Speed BR, Dunt D. Clinical and host differences between infections with the two varieties of Cryptococcus neoformans. Clin Infect Dis 1995; 21: 28-34. Sturm AW, Grave W, Kwee WS. Disseminated Fusarium oxysporum infection in a patient with heat stroke. Lancet 1989; 1: 968. Sugar AM. Agents of mucormycosis and related species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2685-2605. Thomas CF, Limper AH. Pneumocystis pneumonia. N Engl J Med 2004; 350: 2487-98. Raad I, Hachem R. Treatment of central venous catheter-elated fungemia due to Fusarium oxysporum. Clin Infect Dis 1995; 20: 709-11. van Elden LJR, Walenkamp AME, Hoepelman AIM. Declining number of patients with cryptococcosis in the Netherlands in the era of highly active antiretroviral therapy. AIDS 2000; 14: 2787-800. Verveij PE, Voss A, Donelly JP, et al. Wooden sticks source of a pseudoepidemic of infection with Rhizopus microsporus var. rhizopodiformis among immunocompromized patients. J Clin Microbiol 1997; 35: 2422-3. Wazir JF, Ansari NA. Pneumocystis carinii infection. Arch Pathol Lab Med 2004; 128: 1023-7. YAZIŞMA ADRESİ Yrd. Doç. Dr. A. Seza İNAL Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyolojisi ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı, ADANA

http://www.biyologlar.com/firsatci-enfeksiyon-tanimini-yapiniz-ve-sik-gorulen-firsatci-fungal-enfeksiyon-etkenleri-hakkinda-kisaca-bilgi-veriniz-

ÇEVRE MİKROBİYOLOJİSİ ÖĞRENCİ FİNAL SINAVI SORULARI

1- Hava mikroorganizmalarının sayım yöntemleri nelerdir? Birini açıklayınız.  Katı düşüş aygıtları ve sıvı düşüş aygıtları Katı düşüş aygıtları: Bir metal plakadaki dar yarık ve delikler aracılığıyla hava akıntısı hızlı bir şekilde çekilir. Havayla taşınan mikroorganizmalar delik aracılığıyla yüksek hızda geçerken metal plağın altında lokalize olmuş agar ortamının yüzeyine düşer ve yapışır. Agar ortamı inkübe edildiğinde organizmalar çoğalır ve daha sonra sayılabilen koloniler oluşur.  2- Beyaz çürüklük oluşturan mikroorganizmalara örnek veriniz. Hangi durumda beyaz çürüklük oluştuğunu yazınız.  Phaenarochaeta chrysospo, armillaria mellea. beyaz çürüklük oluşturan mikroorganizmalardır. Ligninin parçalanmasıyla beyaz çürüklük oluşur.  3-'Kommunitelerin daimi ve çok stabil olma eğilimindeki üyeleridir. Yoğun populasyon durumunda üreme için kaynakların küçük bir kısmını kullanarak kommunite içinde hayatta kalmayı başarırlar.' Bu tanıma uygun olan durum ve mikroorganizma aşağıdakilerden hangisidir?  a)r-stratejisti_spirillum b ) k-stratejisti_chlamydomonas c) r-stratejisti_chlamydomonas d) k-stratejisti_spirillum e) r-stratejisti_phacus  CEVAP: d  4- Habitat ek değişimlere uğradıkça sekonder istilacılar yer değiştirir. Süksesyon nispeten stabil bir populasyon topluluğu oluşturduğunda sonlanır ki bu durum ............................ olarak ifade edilir.  Klimaks Kommunite  5- Su ile kaplı sedimentlerde ve toprakta gelişen gövdeden köklere oksijen iletimi için gelişmiş adaptasyonlara sahiptirler. Fakat bu gibi anaeorobik çevrelerde kökler aynı zamanda sülfat redüksiyonu ile üretilen H2S ile nasıl başa çıkarlar?  Çeltik ve diğer suya batık bitkiler bu gibi anoksin çevrelerde Begiatoa ile mutualistik birliktelik sayesinde H2S'in toksik etkilerine karşı korunurlar.  6- Aşağıdakilerden hangisi karbonhidrat tipi çözücülerden değildir? A. Ectoine B. Gliserol C. Trehalose D. Bataine E. Sucrose  Cevap : B  7- Aşağıdakilerden hangisi işkembe klimaks kommunitesinde protein parçalayan bakteridir? A. Methanobacterium ruminantium B. Bacteroides ruminicola C. Veillonella alcalescens D. Selemonas ruminantium E. Polyplastron  Cevap : C  8- Tatlı su mikrororganizmalarının başlıca ekolojik fonksiyonları nelerdir? -ölü organik maddeleri ayrıştırarak birincil üretim için gerekli mineral besinlerin ortama kazandırılması-birincil üretime katkıda bulunmaları-diğer canlılara besin kaynağı olmaları-mineral madde dönüşüm aktivitelerinn gerçekleştirilmesi-organik maddeleri absorblamak sureti ile besin zincirine ,çözünmüş organik maddelerin yeniden kazandırılması (turnover)  9-Atmosfer habitatında daha çok hangi tip populasyonlara rastlanır? Nedenleriyle birlikte açıklayınız.  Atmosfer mikroorganizmalar için yüksek ışık yoğunlukları, ekstrem sıcaklık değişiklikleri,organik maddelerin düşük olması sebebiyle çok uygun bir habitat değildir. Ancak atmosfer içine sonradan dahil olmuş, geçici olan allokton populasyonlar daha sıklıkta yasam ortamında görülmektedir.  10- Atmosferde sporların yaşamını devam ettirebilmek için geliştirdiği çeşitli adaptasyonları açıklayınız.  Bazı sporlar uv ye karşı kendilerini koruyan pigmentlere sahiptir. Diğer bazı sporlar havasal transport sırasında kurumaya karşı kalın duvara sahiptirler.atmosfer içindeki lateral hareketin oluşumu için aerodinemik olarak uygun şekillere sahiptir.  11-Mikroorganizmalar toprak sutununa bakıldığında en yaygın olarak hangi katmanda bulunur nedenleriyle birlikte açıklayınız  Mikroorganizmalar toprakta esit yoğunlukta dağılmamıştır.organik madde bakımından zengin olan yüzey tabakalarında altta bulunan mineral topraktan daha fazla bulunmuştur.özellikle rizosferde daha sıklıkla bulunurlar.bu katmanda organik madde yoğunluğu fazlalığı ve daha çok havalanmış toprak olduğundan ziyadesiyle bu katmanda bulunurlar.  12-Akrabalarının aksine alkali çevrelerde yaşam süren, filum ismi “acidobacterium” olan,altıncı ve yeni fotosentetik mikroorganizma olarak bulunan organizmanın bilimsel adı nedir?  Chloracidobacterium thermophilum  13- Sıcaklığa bağlı olarak mikroorganizmaları tabakalara ayırınız her birine birer örnek yazınız.  Psikrofiller:Flavobakterium spesies  Mezofiller:Escherichia coli  Termofiller:Bacillus stearothermophilus  Hipertermofiller: Thermococcus celer  14-Psikrofilik yaşam için oluşturdukları moleküler adaptasyonlar nelerdir?  Mikroorganizmalar oluşturdukları enzimler soğukta optimal derecede işlev görür,aktif transportun bu sıcaklıkta gerçekleşmesi,doymamış ve kısa zincir uzunluklu yağ asitlerinin bulunması,bol çift bağ içeren uzun zincirli hidrokarbonlardan oluşmasıyla adaptasyon sağlarlar.  15-Quarum sensing,kooperasyon,epibiosis terimlerini açıklayınız.  Quarum sensing:sensör molekülleri aracılığıyla hücreler arası iletişim sağlanması durumudur.  Kooperasyon:populasyon içindeki pozitif etkileşimlere denir.  Epibiosis:biofilm içindeki populasyonlar hareket ederler böylece yüzeyi kolonize eden türlerde bir süksesyon gözlenir.süksesyon organik filmlerin adsorbsiyonuyla başlar ve bakterilerin gerçekleştirdiği yüzey kolonizasyonu ile yakından izlenir.bu işleve epibiosis denir.  16-Bitkisel patojenik fungal populasyonların bastırılmasında kullanılan sulu topraklarda yaşayan biotrofik mikroparazitler………………ve……………….. dir.  Verticillum ve Fusarium  17-Göl ve besin düzeyi düşük olan sucul çevrelerde bulunan saplı bakteri olarakta bilinen organizmanın adı nedir?  Caulobacter  18-Denizlerde yaşayan bazı önemli kemolitotrofik genuslar……………… , ………………..ve……………………… dir.  Nitrosoccocus , Nitrosomonas ve Nitrobacter’dir.  19- şağıdakilerden hangisi pektin sindiren bakteridir?  a)Lachnospira multiparus  b )Ruminobakter amylophilus  c)Succinomonas amylolytica  d)Fibrobacter succinogenes  e)Clostridium lochheadii  CEVAP: a  20- Perifiton nedir?Önemi nedir?  Aquatik sistemlerde algler,cyanobacterler,heterotrofik bakteriler ile denritial materyalin suya batık yüzeylerde bağlı biçimde oluşturdukları omurgasızlar,kurbağa tetarileri ve bazı balıklar için besin kaynağı oluşturan kompleks yapıya verilen ad.Su kalite çalışmalarında önemli olup,komminiteniin polutantlara verdiği cevaplar kommunitedeki fizyolojik seviye değişimlerinin sınırlarını belirleyen birtakım ölçümler ile saptanabilir.  21- Önemli kemolitotrofik bakterilerden olup deniz sularında azot siklusuna katılan bakteriler………………….. …………. gibi genusların üyeleridir.  Cevap:nitrosococcus,nitrosomonas,nitrospina,  nitrococcus,nitrobakter.  21- Deniz suyu biomasını oluşturan en büyük organizma aşağıdakilerden hangisidir?  a) Plankton b ) Pikoplankton c) Nanoplankton d) Nanofikoplankton  CEVAP: d

http://www.biyologlar.com/cevre-mikrobiyolojisi-ogrenci-final-sinavi-sorulari

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BÇS) Kesişen Konular Toplantısı yapıldı

Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (BÇS) Kesişen Konular Toplantısı yapıldı

BİYOLOJİK ÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİ (BÇS) KESİŞEN KONULAR TOPLANTISI YAPILDI..(18 TEMMUZ 2012 İZMİR, MENEMEN )   Bilindiği üzere ülkemiz Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesini 1992’de imzalamış ve 29 Ağustos 1996 tarih ve 4177 sayılı Kanun ile onaylamıştır. Sözleşme 14 Mayıs 1997 yılında ülkemizde yürürlüğe girmiştir. Sözleşme kapsamında taraf ülkelerin yapması gereken yükümlülükler yer almakta olup, sözleşme kapsamında ulusal yükümlülüklerimiz etkin  ve eşgüdüm içerisinde yürütülebilmesi maksadıyla  yedi tematik iş programı baz alınarak, 18 ana başlık altında sözleşme kesişen konular ·         Küresel Bitki Muhafaza Stratejisi ·         Küresel Taksonomi Girişimi, ·         Biyolojik Çeşitliliğin Sürdürülebilir Kullanımı, ·         Ekosistem Yaklaşımı, ·         Yeni ve Gelişen Konular (Biyoyakıtlar vs.) ·         Tanımlama İzleme ve Değerlendirme Göstergeleri, ·         Yabancı İstilacı Türler, ·         İklim Değişikliği ve Biyolojik Çeşitlilik, ·         Etki Değerlendirmesi, ·         Turizm ve Biyolojik Çeşitlilik,   ·         Kalkınma için Biyolojik Çeşitlilik, ·         Ekonomi, Ticaret ve Teşvik Tedbirleri, ·         İletişim, Eğitim ve Halkın Bilinçlendirilmesi, ·         Cinsiyet ve Biyolojik Çeşitlilik, ·         Sorumluluk ve Telafi, ·         Geleneksel Bilgi, Yenilikler ve Uygulamaları ·         Madde 8(j) Teknoloji Transferi ve İşbirliği, ·         Korunan Alanlar konularında ilgili kamu kurum ve kuruluşları temsilcilerinden oluşan çalışma grupları oluşturulmuştur.       Bu bağlamda oluşturulan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi Kesişen Konular 1. Çalışma Grubu;  Küresel Bitki Muhafaza Stratejisi, Küresel Taksonomi Girişimi ve Biyoyakıt konularını görüşmek üzere 18. 07. 2012 tarihinde İzmir Menemen'de  Uluslararası Tarımsal Araştırma ve Eğitim Merkezinde bakanlığımız ve Gıda Tarım  ve Hayvancılık Bakanlığı işbirliği ile toplantı düzenlendi.  Sözleşmenin ulusal odak noktası görevi Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü tarafından yürütülmekte olup, çalışma grubu toplantısı, çalışma grubundaki konuların konu odak noktası olan Tarımsal Araştırmalar ve Politikalar Genel Müdürlüğü ile ortaklaşa düzenlendi.  Çalışma Grubu toplantısında Küresel Bitki Muhafaza Stratejisi konusundaki geçmiş çalışma ve kararlar, Küresel Taksonomi Girişimi konusundaki geçmiş çalışma ve kararlar, , biyoyakıtlar konusundaki geçmiş çalışma ve kararlar, SBSTTA 16’da alınan ve COP 11 götürülecek olan öneriler değerlendirildi. Toplantı gündeminde yer alan konular üzerine ülke politikasının geliştirilmesi ve yol haritasının belirlenmesine yönelik değerlendirmeler yapıldı. 2012 yılında Hindistan’da düzenlenecek olan Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 11. Taraflar Konferansı gündemine gelecek olan konularla ilgili konu başlıklarına ilişkin teknik değerlendirmeler çalışma grubu tarafından yapılmıştır. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sozlesmesi-bcs-kesisen-konular-toplantisi-yapildi

İstilacı Balıklar, Sulak Alanlar İçin Büyük Bir Tehlikedir

İstilacı Balıklar, Sulak Alanlar İçin Büyük Bir Tehlikedir

Beşparmak Dağları'nın eteklerinde yer alan  Azap Gölü(Aydın);  farklı özelliklerdeki zengin bitki ve hayvan çeşitliliği ile Sakar Meke, Bahri, Küçük Batağan, Yeşilbaş, Küçük Akbalıkçıl, Küçük Karabatak,Tepeli Pelikan ve Angıt gibi çok sayıda kuşa barınma, beslenme, kuluçka imkanı sağlamakta, kuş göçlerinde konaklayan ve kışlayan kuşlar için cazip bir ortam oluşturmaktadır. Azap Gölü, Saz Kedisi, Akkuyruklu kartal gibi çok önemli canlı türlerinin bulunduğu sucul canlıların yaşadığı zengin bir ekosistem barındırması nedeniyle bilhassa kış aylarında yerli-yabancı çok sayıda kuş gözlemcisinin cazibe alanı olmaktadır.Yöredeki sulak alanlar ile ilgili uzun yıllardır sürdürdüğümüz çalışmalar sonucunda; 2007 yılında Azap Gölü'nde, Lepomis gibbosus  (Güneş Balığı) tespit ettik, türün istilacı ve  ekolojik yapıyı tahrip eden tehlikeli bir balık olduğu konusunda gerekli uyarılarımızı yaptık,  gölün 2007 yılında tamamına yakın kurudu, 2008'de tekrar su tutarak günümüze kadar da gölde Güneş Balığı'na rastlamadık. 2011 yılında Azap Gölü'nde ilk kez Carassius gibelio  (Gümüşi Havuz Balığı- İsrail-Çin Sazanı) tespit ettik ve bu türün de istilacı ve biyolojik çeşitliliği yok eden tehlikeli bir balık türü olduğunu  yetkililere bildirdik. Son yıllarda yoğun yağmurlarla ve barajlardan salınan sular B.Menderesi taşırarak, Avlan Gölü'ndeki su seviyesinde de büyük oranda artış meydana gelmesine neden olmuştur. Ağustos ve Eylül aylarındaki araştırmalarımızda Azap Gölü'nde tükendiği sanılan Lepomis gibbosus (Güneş  Balığı), eğer balıklandırma amaçlı göle girmediyse, büyük bir olasılıkla taşkın sularıyla tekrar Azap'a girerek çoğalabilir ve gölde canlı çeşitliliğinin geleceğini tehdit edebilecektir. Geçtiğimiz hafta yörede Azap Gölü'nün de yer aldığı sulak alanlara  balıklandırma amaçlı çok sayıda balık bırakıldı. Göllerin balıklandırılması bilimsel verilere dayandırılan ve doğayı tahrip etmeyen çalışmalar olmasına büyük özen gösterilmelidir. Doğal alanlarımızda büyük oranda balık üretimi kapasitesi olmasına rağmen; ekonomik nedenler öne sürülerek yapılan balıklandırma ve diğer çevresel müdahalelerden dolayı sulak alanlarımızın doğal özellikleri ve sürekli olacak olan verimliliği giderek azalmaktadır. Geçtiğimiz yıllarda birçok gölümüzde tahribatları yaşanan, canlıların yaşam alanlarını, biyolojik çeşitliliğini yok eden, hata olarak kabul edilen  egzotik (istilacı)  balık türleri göllere asla  bırakılmamalıdır. Yöre halkına,  bu tür balıkların özellikleri hakkında eğitim verilerek, yaban hayatını yok eden, bu istilacı ve yok edici balık türlerin bulunduğu tüm sularda alarm verilerek, gece–gündüz avlanma yoluyla balıkların yok edilmeleri gerekmektedir. Bunun yanı sıra, balığın dere, çay ve nehirlerle göllere taşınması da mutlaka engellenmelidir. Nereye-neyi-neden-niçin yapacağımız akılcı ve bilimsel yöntemlerle araştırılarak,  doğa katledilmeden yapılmalıdır. Birçok ülkede bu tür istilacı balıkların bir yerden başka bir yere taşınması, yem balığı olarak kullanılması- satılması yasaklanmış olup, bu konuda cezai yaptırımlar da getirilmiştir. Göllerin ekolojik değerleri yerine, ekonomik değerlerini öne çıkararak; göllerde balık varsa, o göl verimlidir ve o gölde sorun yoktur bakış açısıyla son yirmi yıldır sularımızda başlatılan balıklandırma çalışmaları, göllerin doğal orijinli balıkları, börtü-böceği yok oldukça, göldeki besin zinciri ve biyolojik çeşitlilik azalınca yaşamımızın olmazsa olmazı yaban hayatı yok olamaya başlayacaktır. Lütfen dikkat, doğal alanlarımıza, "yöre halkı istedi diye" bakışıyla, sonuçları yaşanarak görülen ve ağır bedellere mal olan müdahaleler yapılmamalıdır. Yrd. Doç. Dr. Erol KESİCİ TTKD Bilim Danışmanı http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/istilaci-baliklar-sulak-alanlar-icin-buyuk-bir-tehlikedir

Aslan Balığı Kıbrıs Kıyılarında Görülmeye Başlandı: Ekosistemi Bozabilir

Aslan Balığı Kıbrıs Kıyılarında Görülmeye Başlandı: Ekosistemi Bozabilir

Girne Amerikan Üniversitesi (GAÜ) Sualtı Araştırma Merkezi, zehirli bir cins olan “Aslan Balığı”nın Kıbrıs kıyılarında da görülmeye başlandığı ve söz konusu balıkların ekosistemi bozabileceği uyarısında bulundu.GAÜ Akdeniz Sualtı Araştırma Merkezi’nden yapılan yazılı açıklamada söz konusu balıkların hızlı bir biçimde avlanarak ortadan kaldırılması gerektiği kaydedildi.Kıbrıs kıyılarında ilk defa 4 Ağustos’ta görülen Aslan Balığı’nın Pterois Miles türünden olduğu kaydedilen açıklamada, Pterois Miles türünün Hint Okyanusu ve Büyük Okyanus’un batı kısımlarında mercan kayalıklarında yaşayan bir cins olduğu belirtildi. “ÖLÜME DE NEDEN OLABİLİR”Renkli görüntüleriyle ilgi çekici olan Aslan Balıklarının üst kısımlarında bulunan iğnelerin insan ile teması halinde birkaç gün süren yanma, terleme ve solunum zorluğuna, hatta ölüme de neden olabileceği ifade edildi.Kıyıdan 50 metre derinliklere kadar yaşayan Aslan Balıklarının istilacı bir tür olduğu kaydedilen açıklamada, deniz suyu sıcaklığının artması sonucu işgalci tür olarak nitelendirilen balık türü sayısının 70’e yaklaştığı savunuldu.Öldürücü etkileri olabilen bu türlerin bulundukları yerde diğer canlılarla rekabete girerek besin zincirlerinin değişmesine, yeni hastalıkların taşınmasına ve özellikle endemik türlerin azalmasına neden olduğu kaydedildi. AKDENİZ TEHLİKE ALTINDAAslan Balığının Kızıldeniz üzerinden Doğu Akdeniz’e geldiği ve ilk olarak İsrail ile Lübnan kıyılarında görüldüğü ifade edilen açıklamada, nisan ayında İskenderun’da daha sonra ise Kekova’da görüldüğü ifade edildi. Gazimağusa’da ve Girne’de sahile çok uzak olmayan ve sportif dalış limitlerinde tüplü dalgıçlar tarafından gözlemlendiği belirtildi. AVLANIP ORTADAN KALDIRILMALIBu balıkların avlanıp ortadan kaldırılması için teşvikler oluşturulması gerektiği kaydedilen açıklamada şu anda yayılım aşamasında olan ve Kıbrıs kıyıları için büyük tehlike oluşturan Aslan balıkları konusunda adım atılmazsa önlem alınması için birkaç yıl sonra çok geç olabileceği kaydedildi.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/aslan-baligi-kibris-kiyilarinda-gorulmeye-baslandi-ekosistemi-bozabilir

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Türkiye’nin Biyolojik Çeşitliliği Tehlike Altında!!!

Dünya’nın milyarlarca yılda oluşan biyoçeşitliliği tehdit altında olup büyük bir hızla yok olmaktadır. Her yıl canlı türlerin binde 6’sı tükenmektedir.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-biyolojik-cesitliligi-tehlike-altinda

Biyolojik çeşitlilik Sözleşmesi 11.Traflar Konferansı Başladı

Biyolojik çeşitlilik Sözleşmesi 11.Traflar Konferansı Başladı

Bilindiği üzere ülkemiz Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesini 1992’de imzalamış ve 29 Ağustos 1996 tarih ve 4177 sayılı Kanun ile onaylamıştır. Sözleşme, 14 Mayıs 1997 tarihinde ülkemizde yürürlüğe girmiştir. Sözleşmenin odak noktası görevi, Genel Müdürlüğümüz, Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanlığı tarafından yürütülmektedir. Bu çerçevede, 8-19 Ekim 2012 tarihleri arasında Hindistan’ın Haydarabad kentinde düzenlenen Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi 11. Taraflar Konferansı’na (COP-11)  Genel Müdürümüz Ahmet Özyanık’ ın heyet başkanlığında, Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanı Ayhan Çağatay ve Araştırma Şube Müdürü V. Adem Bilgin; Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan Dr. Ayfer Tan ve  Dr. Kürşad Özbek; Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nden Dilek Güler; Orman Genel Müdürlüğü’nden Galip Çağatay Tufanoğlu ve Su Yönetimi Genel Müdürlüğünden Aybala KOÇ ‘tan oluşan heyetle katılım sağlandı. Ayrıca 11. Taraflar Konferansı’nın 16-19 Ekim tarihleri arasında gerçekleşen Yüksek Düzey Oturumu’na, Genel Müdürümüz Ahmet ÖZYANIK, Hindistan Başbakanı’nın davetlisi olarak katıldı. Toplantının gündem konuları içerisinde; Nagoya Protokolünün durumu, genetik kaynaklara erişim ve bunların kullanımından kaynaklanan faydanın adil ve eşit paylaşımı ve ilgili gelişmeler, 2011-2020  Biyoçeşitlilik Stratejik Planı’nın uygulanması ve Aichi Biyoçeşitlilik Hedeflerine Doğru İlerleme, Ada Biyoçeşitliliği İş Programının Gözden Geçirilmesi, Ekosistem Restorasyonu, Deniz Ve Kıyı Biyoçeşitliliği, İklim Değişikliği, Kurak ve Yarı Nemli Alanların Biyolojik Çeşitliliği; Orman Biyoçeşitliliği; İç Su Biyolojik Çeşitliliği, Korunan Alanlar, Tarım Biyoçeşitliliği, Biyolojik Çeşitliliğin Sürdürülebilir Kullanımı, Bitki Koruma Küresel Stratejisi, Biyoyakıtlar, Yabancı İstilacı Türler, Küresel Taksonomi Girişimi, Teşvik Tedbirleri yer almaktadır. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyolojik-cesitlilik-sozlesmesi-11-traflar-konferansi-basladi

Virüs Nedir?

Virüs Nedir?

Kapak Görsel: Bir maymun hücresinden (sarı-yeşil) tomurcuklanan Ebola virüsü parçacıkları (mavi).

http://www.biyologlar.com/virus-nedir

2015 Yılında Tanımlanmış 10 İlginç Canlı

2015 Yılında Tanımlanmış 10 İlginç Canlı

Her yıl bilim insanları ormanlara, çöllere ve müze koleksiyonlarına hayvanları incelemek için gidiyorlar. Eğer şanslılarsa da, yeni türleri keşfedebiliyorlar.

http://www.biyologlar.com/2015-yilinda-tanimlanmis-10-ilginc-canli

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

Dünya, bazı bilim insanlarına göre antroposin (insançağı) adı verilen yeni bir çağa girdi. Bu çağ öyle bir çağ ki insanın yaptığı işler artık doğaya geri dönülemez zararlar veriyor.

http://www.biyologlar.com/2020-yilina-kadar-canli-cesitliliginin-ucte-ikisi-yok-olabilir


Denizanaları hakkında neler biliyoruz?

Denizanaları hakkında neler biliyoruz?

Bu deniz canlıları hakkında neler biliyorsun? Yüzüyorlar (veya sürükleniyorlar), şaşırıyorlar - bazen de sokuyorlar ( çanlıya teması ile yakıyorlar.) Photo: Ken Wolter/Shutterstock

http://www.biyologlar.com/denizanalari-hakkinda-neler-biliyoruz

Biyoçeşitliliği Nasıl Korursun ?

Biyoçeşitliliği Nasıl Korursun ?

Çevrecilerin ortak öngürüsü genelde anlamak ve korumak gibi iki kelimeden oluşur. Bu kelimelerin anlamını kavramak zor değildir;

http://www.biyologlar.com/biyocesitliligi-nasil-korursun-

Evrim Teorisi Yeniden Değerlendirilmeli mi?

Evrim Teorisi Yeniden Değerlendirilmeli mi?

Çevirmenin sunuşu: Okuyacağınız çeviri 9 Ekim 2014 tarihli Nature dergisinde yayınlanmış, Genişletilmiş Evrimsel Sentez’i destekleyen ve karşıt bilim insanlarının karşılıklı görüşlerini alarak hazırlanmış bir tartışma yazısıdır.

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisi-yeniden-degerlendirilmeli-mi

Biyoçeşitliliğe Yönelik Tehditler Nelerdir ?

Biyoçeşitliliğe Yönelik Tehditler Nelerdir ?

Biyolojik çeşitliliğine yönelik tehditlerin sayısı her geçen gün artmaya devam ediyor; doğal çevremizi bencil çıkarlarımız için değiştiriyoruz. Peki, böyle davranarak nereye gidiyoruz? Fotoğraf: National geographic

http://www.biyologlar.com/biyocesitlilige-yonelik-tehditler-nelerdir

Dev bir virüsün içinde CRISPR benzeri bağışıklık sistemi keşfedildi

Dev bir virüsün içinde CRISPR benzeri bağışıklık sistemi keşfedildi

Fransız araştırmacılar, dev mimivirüslerin, bakteri ve diğer mikroorganizmalar tarafından uygulanan CRISPR sistemine benzer bir savunma mekanizması kullanarak, istilacılara karşı kendilerini savunduklarını saptadıklarını bildirdiler.

http://www.biyologlar.com/dev-bir-virusun-icinde-crispr-benzeri-bagisiklik-sistemi-kesfedildi

Ağaçlar birbiriyle iletişim kurar mı?

Ağaçlar birbiriyle iletişim kurar mı?

Şaşırtıcı şekilde bu sorunun yanıtı “evet”tir. Her ne kadar uzun ve sessiz tipler gibi görünseler de, ağaçlar gerçekten birbiriyle etkileşir.

http://www.biyologlar.com/agaclar-birbiriyle-iletisim-kurar-mi

II. İstilacı Türler Çalıştayı

II. İstilacı Türler Çalıştayı

Günümüzde dünya üzerinde yabancı türlerin kolaylıkla ve yaygın bir biçimde yer değiştirmesi artık bilinen bir olgudur.

http://www.biyologlar.com/ii-istilaci-turler-calistayi

Kolera Bakterileri (Düşmanını Öldür! Bölgeni Koru!)

Kolera Bakterileri (Düşmanını Öldür! Bölgeni Koru!)

Kolera Bakterileri Öngörülebilir Oranlarda Düşmanlarını Zıpkınlar Ve Zehirler

http://www.biyologlar.com/kolera-bakterileri-dusmanini-oldur-bolgeni-koru

İlk Stabil Yarı-Sentetik Mikroorganizma Oluşturuldu

İlk Stabil Yarı-Sentetik Mikroorganizma Oluşturuldu

Scripps Araştırma Enstitüsü’nden bilim insanları ilk stabil yarı sentetik 6 baz kullanan (A,C,T,G,X,Y) yeni bakteriyi yaratmayı başardı.

http://www.biyologlar.com/ilk-stabil-yari-sentetik-mikroorganizma-olusturuldu

CRISPR İçin Moleküler Açma / Kapama Anahtarı

CRISPR İçin Moleküler Açma / Kapama Anahtarı

Bu resim, CRISPR gözetim kompleksinin iki kopya anti-CRISPR protein AcrF1 (kırmızı) ve bir AcrF2 (açık yeşil) tarafından nasıl devre dışı bırakıldığını göstermektedir.

http://www.biyologlar.com/crispr-icin-molekuler-acma-kapama-anahtari

Serbest Radikal Nedir?

Serbest Radikal Nedir?

Vücudumuz daimi bir oksidatif stres altındadır. Oksijen vücutta, çiftlenmiş elektronu olmayan iki ayrı atoma ayrılır. Görsel Telif: Sebastian Kaulitzki / Shutterstock.com

http://www.biyologlar.com/serbest-radikal-nedir

Asker Karıncalar Savaşta Yaralanan Arkadaşlarını Üslerine Geri Taşıyor

Asker Karıncalar Savaşta Yaralanan Arkadaşlarını Üslerine Geri Taşıyor

Düşen karıncanın dostu yine karıncadır. Karıncalar, genellikle koloninin bazı bireylerinden vazgeçebilen sosyal böceklerdir.

http://www.biyologlar.com/asker-karincalar-savasta-yaralanan-arkadaslarini-uslerine-geri-tasiyor

Kansere Yol Açan Virüs Ustaları Hücre Çoğaltması Ve  Ölümsüzlüğü

Kansere Yol Açan Virüs Ustaları Hücre Çoğaltması Ve Ölümsüzlüğü

Virüsler ana operasyonları devralma ve onları kendi avantajları için kullanma konusunda kötü üne sahipler. Credit: National Cancer Institute

http://www.biyologlar.com/kansere-yol-acan-virus-ustalari-hucre-cogaltmasi-ve-olumsuzlugu

Karışıklık Sonucu Yanlış Sinekle Çiftleşme Libidoyu Düşürür

Karışıklık Sonucu Yanlış Sinekle Çiftleşme Libidoyu Düşürür

1980'lerin başında ABD'de ilk kez görülen cinsel açıdan şaşırtıcı olan meyve sineği Drosophila subobscura, yanlış yönlenmiş çiftleşme girişimleriyle yerli meyve sineklerinde çöküşe katkıda bulunmuş olabilir. Credit: Malcolm Storey, bioimages.org.uk/

http://www.biyologlar.com/karisiklik-sonucu-yanlis-sinekle-ciftlesme-libidoyu-dusurur

İklim Değişikliği Nedeniyle Antarktika Yeşilleniyor…

İklim Değişikliği Nedeniyle Antarktika Yeşilleniyor…

Çalışmalar son 50 yılda bitki büyüme miktarı ve oranının arttığını söylüyor ve bu durum ısınma arttıkça hızlı ekosistem değişikliklerine neden olabileceğini gösteriyor.

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi-nedeniyle-antarktika-yesilleniyor

Terör ve savaşın çevre üzerindeki 7 ölümcül etkisi

Terör ve savaşın çevre üzerindeki 7 ölümcül etkisi

Terörün getirdiği, geri dönüşü olmayan ve can acıtıcı sonuçlar turizmi etkilediği kadar insan haklarını, doğal yaşamı ve çevreyi de etkiliyor.

http://www.biyologlar.com/teror-ve-savasin-cevre-uzerindeki-7-olumcul-etkisi

Neden Kan Gruplarına Sahibiz?

Neden Kan Gruplarına Sahibiz?

1900 yılında, Avustralyalı doktor Karl Landsteiner tarafından keşfedilen kan grupları, 1930 yılında Landsteiner’a Nobel Ödülü’nü getirdi. Görsel Telif: Elena Boils

http://www.biyologlar.com/neden-kan-gruplarina-sahibiz

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0