Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 71 kayıt bulundu.

Kist Hidatik Hastalığı ( Ekinokkoz ) ve Echinococcus granulosus

Tanım:Kist hidatik , Echinococcus granulosus (E. granulosus) ve aynı gruptan diğer parazitlerin sebep olduğu, sıklıkla karaciğer ve akciğere yerleşmekle beraber bir çok dokuda kist oluşturabilen ve hayvanlardan insanlara geçen bir hastalıktır. Hayvancılığın yaygın olduğu bölgelerde sık görülür. Ülkemizde de önemli bir sağlık sorunudur. Etken:Ekinokoklar sestod grubu parazitlerdir. Vücutları baş, boyun ve halkalardan oluşur. Ekinokoklar, yaşamlarını devam ettirebilmek için köpek, tilki, kurt, çakal gibi kesin konaklara, sığır ve koyun gibi ara konaklara ihtiyaç duyarlar. Ülkemizde E. granulosus ile oluşan ve tek kistle seyreden şekil, daha sık görülmektedir. İç Anadolu'da ve Doğu Anadolu'da hayvancılıkla ilişkili olarak daha fazladır. Hastalık avcı, çiftçi, çoban gibi hayvan teması olanlar, köpek sahibi olanlar, mezbaha çalışanları ve veteriner hekimlerde sık görülür. İnfekte çiğ sebze ve meyve yenilmesiyle bulaşma olabilir. Etken parazit genelde çocukluk çağında ağızdan alınır. Kaynak hayvanın dışkısıyla dış ortama atılan parazit yumurtaları, kuruluğa ve ısıya duyarlı, kimyasal maddelere ve soğuğa dirençlidir. Bu yumurtalar su ve besin maddelerini kontamine ederek ağızdan alınabilirler. Ara konaklar bu yumurtaları alarak infekte olurken, bu hayvanların sakatatlarını köpek, kurt, çakal gibi hayvanların yemesiyle hastalık yeniden esas kaynaklara bulaşır. Bu durum parazitin yaşamını sürdürmesine neden olur. Ağız yolu ile alınan yumurtalar insanlarda barsaklardan vücuda girer ve karaciğere geçerek veya damarlar yoluyla diğer organlara yayılarak kistler oluşturur. Kistler yılda yaklaşık 1 cm büyüyerek yıllar içinde çevresine baskı yapacak duruma geldiğinde belirti vermeye başlar. İlk kistin duvarında yırtılma olursa ikincil kistler oluşabilir. Kist hidatik % 50 -70 karaciğere, % 10-30 akciğere yerleşmekle beraber diğer organları da tutabilir. Tutulan organa göre belirti veren kist hidatik hastalığı göz ve beyinde yerleşirse çabuk, karaciğerde yerleşirse yıllar sonra bulgu verebilir. Karaciğer tutulumunda karnın sağ üst bölgesinde ağrı, bulantı, kusma ve sarılık olabilir. Karaciğerde büyüme tespit edilebilir. Kist parçalanırsa allerjik reaksiyonlar gelişebilir. Diğer organ tutulmalarında yerleşim yerine ve kist büyüklüğüne göre klinik bulgular değişir. Tanı:Tanı için laboratuvar incelemeleri yapılır. Balgam, idrar incelenebilir. Kandan serolojik tetkikler yapılarak teşhis konabilir. Korunma:Köpekler enfeksiyon açısından kontrol altına alınmalıdır. Evcil hayvanlara antiparaziter tedavi yapılmalı, hayvan teması olanlara eğitim verilmelidir. Çiğ sebze ve meyveler iyi yıkanmalı, mezbahalık hayvan atıkları özel fırınlarda yakılmalı veya köpeklerin ulaşıp yiyemeyeceği şekilde derin çukurlara gömülmelidir. Veteriner hekimlikte, pet klinisyenliğinde en çok karşı karşıya kaldığımız soru insana bulaşması nedeniyle tenyalar içinde ekinokok kistleridir. Ekinokok kistleri insanlar için çok tehlikelidir. Bu parazit özellikle kurban bayramlarında sıhhi olmayan koşullarda yapılan kesimler ve bu kesimler sonrası kistli organların imha edilmeyip zemine yakın şekilde gömülmesi, sokak köpekleri veya tasmasız ve kontrolsüzce gezdirilen sahipli köpeklerce kistli organların yenilmesi, insanlardaki kist hidatid hastalığının Türkiye 'de tükenmesini engellemektedir. Hastalığın köpeklerin tüylerinden geçtiği kanısında olan halkımızın bu konuda bilinçlendirilmesi gereklidir. Kistli organları yiyen köpekler (kistler ekinokok parazitinin larva dönemidir.) yaklaşık 2 ay sonra bu parazitlerin erişkinlerini ve yumurtalarını dışkılarıyla dökmektedirler. Eğer bir parazit tedavisi olamazsa da parazitlerin erişkinleri 2 yıl kadar köpeklerin bağırsaklarında yaşamlarını sürdürmektedirler. Parazitin yumurtaları köpek tarafından atıldıktan sonra ne olur? Köpeklerin tüylerine bulaşan parazit yumurtaları, insanlarına köpekleri sevmeleri esnasında geçebilir. Yerde yetişen bitkilerin üzerine gelen parazit yumurtaları, iyi yıkanmadan tüketildikleri taktirde, sindirim sistemi yoluyla insanlara buluşabilir. Kum havuzlarında bulunan köpek dışkıları oyun oynamakta olan çocuklara da geçebilmektedir. Kuruyan dışkılar tozla karışıp solunum yoluyla da insana geçebilir. Bunlardan anlaşılacağı gibi bu hastalığın insana geçmesi için o insanın köpek besliyor yada seviyor olması gerekmez hiç köpek sevmeyen ve hiç temasta bulunmayan kişilerde bu hastalığa yakalanabilirler. Kist Hidatid'ten nasıl korunulur? * Halkın konu ile ilgili eğitim düzeyi artırılır. Kurban bayramlarında kesim, sıhhi koşullarda gerçekleştirilir. Kesim sonrasında oluşan mezbaha artıkları imha edilir. *Köpeklerimize Kurban Bayramı sonrasında daha özenli olmak. Her zaman kontrolsüz (tasmasız) gezmelerini engellemek. Bu sayede herhangi yabancı bir maddeyi de yemesini engellemiş oluruz. *Özellikle yerde yetişen gıdaları iyi yıkamadan yememeliyiz. Güvenmediğimiz lokantalarda bu tür gıdaları sipariş ederken dikkatli davranmalıyız *Parazitin yaşam çemberinin 2 ay olduğunu ve günümüzde kullanılan parazit tedavi ilaçlarının depo etkisinin olmadığı göz önünde bulundurmalıyız. Bu nedenle, evimizde beslediğimiz köpeklerimizi, 2 ayda bir kez olmak üzere parazit tedavisine veteriner hekimimize götürmeliyiz. Unutmayın yapılan parazit tedavileri sadece size geçen kist için değil aynı zamanda sevimli yaşam arkadaşınızın diğer iç parazitleri içinde tedavi niteliği taşır. Bu parazitlerin yaşam çemberleri, ekinokok'tan daha kısa olanları da vardır. Önemlidir:Bu yazıdan da anlaşılacağı gibi ekinokok kisti, kontrollü parazit tedavileri düzenli yapılan köpeklerden kesinlikle insana bulaşmaz. Diğer bulaşma yolları kesinlikle daha fazla risklidir.

http://www.biyologlar.com/kist-hidatik-hastaligi-ekinokkoz-ve-echinococcus-granulosus

1.ULUSAL LİSANS ÜSTÜ KÖK HÜCRE ÖĞRENCİ SEMPOZYUMU

1.ULUSAL LİSANS ÜSTÜ KÖK HÜCRE ÖĞRENCİ SEMPOZYUMU

Manisa Celal Bayar Üniversitesi tarafından gerçekleştirilecek olup, disiplinler arası bilgi paylaşımının yetersiz olduğu düşüncesi ile yapılması planlandı. Kongrenin cazibesini artırmak için kök hücre sempozyumu ile birlikte düzenlenmesi istendi ve lisans öğrencisinin katılımının lisansüstü öğrenci ve yaşamını yönlendirebileceğine inanıldı. Kongrenin Çeşme Altın yunus otelinde yapılması daha önceki tecrübelerimiz doğrultusunda tamamı sözlü sunu olarak izlenecek kongrede ortak konular üzerinde herkesin tartışma ortamından yararlanması doğrultusunda iki büyük ana salonda davetli konuşmacılar ile altı salonda bireysel çalışmaların uzmanlarca değerlendirilmesi planlandı. Konuların ortak olması durumunda tüm disiplinlerden birer öğretim üyesinin katılımı sağlanarak daha geniş boyutta değerlendirmeler, tavsiyeler ve yönlendirmeler gerçekleşebilmesi istendi. Katılımınız bu yönleri ile düşünüldüğünde, hem kongremizin hem de sempozyumun eğitici, öğretici aynı zamanda eğlence ve dinlenme etkinliğini paylaşmayı sağlayacağını düşünerek 6-7 Nisan 2013 tarihinde İzmir ilinin güzidesi Çeşme’de ve incisi Altın Yunus’ta sizlerle birlikte olmaktan büyük mutluluk duyacağız. Kök hücrelerin giderek artan önem ve fonksiyonları sağlıktan hastalığa büyük bir kullanım ve umut oluşturmakta, ayrıca bu hücrelerin davranışlarını anlamakta gelecekteki işlevlerine katkı sağlamaktadır. Öğrencilerimizin bu sempozyumla tababet ilminde yeni, etkili ve zararsız olabilecek bir aracı öğrenme fırsatı elde etmeleri ile birlikte akademik kariyer aşamalarındaki tecrübeleri birinci elden kazanma şansına sahip olacaklardır. Sempozyum sağlıkla ilgili tüm öğrencilere katkı sağlayacağı düşüncesi ile estetikten kansere birçok farklı kullanım alanları olan kök hücre davranışının biraz olsun anlaşılması sağlanacaktır. Düzenli olarak gerçekleştirilmesi istenen lisansüstü öğrenci kongresinde ders aşamasındaki öğrencilerden seminerleri veya tez konuları ile ilgili önerileri, tez aşamasındaki öğrencilerden de elde ettikleri sonuçları sunu olarak ortaya koymaları ve tartışma ortamında olgunlaştırmaları beklenmektedir. Sunuların tamamı enstitümüz dergisinde yayınlanacaktır. Davet edilecek olan konusunda uzman araştırmacılar, kongremizin bilimsel aktivitesinin daha üst seviyeye çıkmasına katkıda bulunacaktır. Tüm anabilim dalları başkanları davetli konuşmacımız olup çok disiplinli sağlık eğitiminin bu gözle değerlendirilmesini sağlayacak sunular yapmaları istenmektedir. Arzu etkileri takdirde Sağlık Bilimleri Enstitülerinin Müdürlerinin de yine bu gözle anlatacakları konular olabilecektir. Kongre bilimsel programının çok disiplinli özelliği ile daha renkli bir toplantı yapmamızı sağlayacak olup birçok bilim alanında önleyici, yenileyici, tedavi edici ve engelleyici yönleri ile sağlık sorunlarına yeni yaklaşımlar getirerek kök hücrelerin detaylı olarak tartışılmasını gerçekleştirecektir. Kongrede konuşmacı olarak görev yapacak bilim insanlarına şimdiden teşekkürlerimizi sunarız. Toplantı ve konaklama ücretleri oldukça düşük tutularak tüm sağlık bilimleri ile ilgili öğrencilerinin katılımı sayesinde bilimsel ve sosyal açıdan başarılı bir kongre düzenlenmesi amaçlanmıştır. Sağlık bilimleri ile ilgili tüm değerli insanları bir araya getirmeyi planladığımız toplantımızda bilimsel ve sosyal zenginlikleri paylaşmaya davet eder, sevgi ve saygılar sunarız. Prof. Dr. M. İbrahim TUĞLU Sempozyum ve Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı İLETİŞİM ADRESİ Prof. Dr. İbrahim Mehmet TUĞLU Celal Bayar Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Dekanlık Binası, UNCUBOZKÖY, 45020, Manisa,İş Tel: 0 236 2331920, http://www2.bayar.edu.tr/saglik/ manisa-cbusbe-lisansustukongre-cesme-2013@yahoo.com cep: 0507 449 4443 – tel:0236 233 1920/101 – faks: 0236 2382158 Prof. Dr. M. İbrahim TUĞLUSempozyum ve Kongre Düzenleme Kurulu Başkanı   İletişim Bilgileri Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Tıp Bölümü Histoloji-Embriyoloji ABD. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Müdürü Dekanlık Binası Uncubozköy-Manisa, Türkiye 45100 0 533 337 38 21 mituglu@yahoo.com, ibrahim.tuglu@cbu.edu.tr Davetli Konuşmacılar Prof. Dr. Erdal KARAÖZ Kocaeli Üniversitesi Kök Hücre ve Gen Tedavileri Araştırma ve Uygulama Merkezi Kök Hücre Araştırmalarında Güncel Yaklaşımlar   Prof. Dr. Alp CAN Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji Anabilim Dalı Epitel Mezenkim Geçişi. Tüm Kök Hücrelerin Çıkış Noktası Ayrıca; Düşler Gezegeni. Suküreye Bir Yolculuk Görsel Sunusu   Prof. Dr. İbrahim TUĞLU Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji ABD Deneysel Kök Hücre Uygulamaları Prof. Dr. Sevinç İNAN Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji ve Embriyoloji ABD Kanser hücrelerinde sinyal yolakları Prof. Dr. Tuncay VAROL Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi ABD Pedografi Doç. Dr. Enis CEZAYİRLİ Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi ABD End note ve referanslar Prof. Dr. Gürbüz BÜYÜKYAZICI Celal Bayar Üniversitesi BESYO Spor Bilimleri BESYO ve hastalıkların önlenmesi   Doç. Dr. Kamil VURAL Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Farmakoloji ABD Nörotoksisite   Yrd. Doç. Dr. Adalet KOCOĞLU Celal Bayar Üniversitesi SYO Hemşirelik ABD SYO ve lisansüstü eğitim http://sbekok.cbu.edu.tr/index.html

http://www.biyologlar.com/1-ulusal-lisans-ustu-kok-hucre-ogrenci-sempozyumu

Doğa Tarihi Çalışmaları Kronolojisi

MÖ 2500-600: Babiller matematik çalışmalarına başlamışlardı. Bir çemberi 360 dereceye bölmüşler, 60 dakika ve 60 saniyeyi belirlemişlerdir. Tarımsal faaliyetlerini düzenlemek için sel baskınlarını hesaplamaya yönelik bir takvim oluşturmuş ve bir yılı 4.5 dakikalık yanılma payı  ile  hesaplamışlardı.  MÖ  2000  e  gelindiğinde  arkeolojik  kayıtlardan  ele  geçen papirüslerde Mısırlıların tedavi yöntemleri geliştirdiklerini görüyoruz. Nil’in hareketlerine göre seneyi dörder aylık üç mevsime ayırmışlardı ve bir yılı 365 gün olarak belirlemişlerdi.     MÖ  6.  Yüzyıl: MÖ  570’li  yıllarda  Yunan  filozof  Xenophanes  dağlarda  bulduğu  deniz kabuklarından ilham alarak ilk jeolojik teoriyi oluşturdu. Dünyanın ardışık tufanlar yaşadığı fikrini ortaya attı. İnsanların yaratıldıkları formda kaldıklarını ve hiç değişmedikleri fikrini savunan  dine  eleştiri  getirdi.  530’lı  yıllarda  ise  başka  bir  Yunan  filozof  ve  astronom Anaximander evrim fikrini ortaya attı. Canlıların ilk önce balçıktan oluştuklarını ve insanların diğer  türlerde  evrimleştiğini  dile  getirdi.  Aynı  dönemde  Yunan  matematikçi  ve  filozof Pythagoras ise dünyanın yuvarlak olduğunu savundu.  MÖ 5. Yüzyıl: Bu yüzyıl tarihin babası olarak adlandırılan Heredot’un yaşadığı yüzyıldır (484-425). Historia adlı eserinde genel olarak tarihi konulara yer verse de coğrafya ve sosyolojik bilgiler de içerir. Heredot insan çeşitliliğinin çevresel şartlardan kaynaklandığını savunuyordu; ona göre bu çeşitlilik çevreye yapılan uyuma göre belirleniyordu. Deneysel araştırmalar da yaptı.  Mısır  ve İran’dan  topladığı  kafataslarına  taş  ile  vurarak  dayanaklıklarını  ölçtü  ve Mısırlıların  daha  kalın  kafatasına  sahip  olduğu  sonucuna  vardı  ve  İranlıların  kafalarını korumak için bu yüzden başlık taktıklarını ve mısırlıların takmadıklarını açıkladı. Tıp tarihini en  önemli  kişilerinden  Yunanlı  bilgin  Hipokrat  da  bu  dönemde  yaşamıştır  (460-377). Çalışmaları Corpus Hippocraticum adlı eserinde toplanmıştır. Hipokrat vücudu bir organizma olarak görmüş ve vücudun anlaşılmasının ancak çevre ve davranışlar ile ilişkisinin anlaşılması ile mümkün olabileceğini iddia etmiştir. MÖ 4. Yüzyıl: Yunan bilgin Aristo bu dönemde yaşamış ve felsefi konuların yanında zooloji ve anatomi  üzerine  de  çalışmalar  yapmıştır  (384-322). Historia   Animalium adlı  yapıtında insanlar,  maymunlar ve kuyruksuz büyük maymunlar arasındaki benzerlikleri tanımlamış ve aralarında  önemli  bir  bağ  olduğunu  söylemiştir.  Aristo  da  insan  çeşitliliğinin  çevresel nedenlerden kaynaklandığını savunmaktadır. MÖ 314 yılında Yunan filozof ve botanikçi Theophrastus yazdığı iki botanik kitabı ile –Historia  plantarum ve Plantarum  causae-450 bitkiyi kaydetti. Bu daha sonraki botanik kitaplarına temel olmuştur. Botaniğin kurucusu olarak anılan Theophrastus ayrıca bilinen ilk jeoloji kitabının da yazarıdır.MÖ 3. Yüzyıl:MÖ 240’lı yıllarda Yunan coğrafyacı ve matematikçi Eratosthenes dünyanın çevresinin 46.000 km olduğunu hesapladı. Ayrıca eylem ve boylamları gösteren ilk dünya haritasını da üretti. MÖ  1.  Yüzyıl: MÖ  20’li yıllarda  Yunan  coğrafyacı  Strabo  var  olan  tüm  coğrafi   bilgiyi Geographicaadını verdiği 17 ciltlik eserinde topladı.MS 2. Yüzyıl: Bu dönemin bilginlerinden Mısır-Yunanlı bilgin Ptolemy organik dünya ile inorganik dünyanın yaradılışta oluşturulduğunu ve yaradılıştan beri herhangi yeni bir türün olmadığını savunmuştur.  MS  11.  Yüzyıl: 1086  yılında  bir  Çin  kitabında  erozyon,  yerkabuğunun  yükselmesi  ve sedimantasyon gibi jeoloji kavramları açıklandı. Bu yüzyılın sonlarına doğru (yaklaşık 1190 yılında) Avrupa’da manyetik pusula kullanılmaya başlandı. MS 15.Yüzyıl: Bu yüzyıl ünlü İtalyan bilgin Leonardo da Vinci’nin yaşadığı yüzyıl olarak bilim tarihinde  önemli  bir  yer  yutar  (1452-1519).  Fizik,  biyoloji,  jeoloji,  anatomi,  mimarlık, mühendislik, resim, heykel, müzik, botanik ve matematik gibi alanlarda çok önemli çalışmalar yaparak gerçek anlamda bir bilgin olma sıfatına layık olmuştur. Ölü canlılar üzerinde yaptığı çalışmalar ile 750 den fazla anatomi çizimi yaparak anatomi anlamında çok faydalı bilgileri ortaya çıkarmıştır, ayrıca kan ve damarlar üzerine yaptığı çalışmalar kan dolaşımı sisteminin anlaşılması  için  zemin hazırlamıştır.  Yaptığı  birçok  mekanik  çizimin  yanında  (helikopter, paraşüt, matbaa, İstanbul’a boğaz köprüsü gibi), fosiller üzerine yaptığı çalışmalar ile de doğa bilimlerin büyük katkılar sağlamıştır.   MS 16. Yüzyıl: 1517 yılında İtalyan bilim insanı Girolamo Fracastoro fosilleri organik kalıntılar olarak açıkladı. 1543 yılında modern astronominin kurucusu olarak anılan Polonyalı Nicolaus Copernicus güneşin merkezde olduğu gezegen hareket sistemini De  revolutionibusorbium coelestium(Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine) adlı eserin açıkladı ki bu bilim dünyasında bir  devrim  oldu. Heliosentrik  (güneş  merkezli)  bir  sistem  olduğunu  ve  gezegenlerin mükemmel birer dairesel yörüngelerde hareket ettiklerini savundu. Kitabı 1616 yılında kilise tarafından yasaklansa da 1835 yılında yasaklar listesinden çıkarıldı. Aynı yıl (1543) bilim dünyasında başka bir önemli gelişme daha yaşandı. Modern anatominin kurucusu olarak bilinen Hollanda’lı anatomist Andreas Vesalius insan anatomisi üzerinde yaptığı çalışmalarını De humani corporis fabrica libri septem (insan vücudu yapısı üzerine yedi kitap) adlı eserinde topladı. Kitabı birçok insanı kesip inceleyerek yaptığı çalışmalara dayanmakta olup, daha önceki bir çok çalışmayı da çürütmüştür. 1544 yılında Alman teolog Sebastian Münster ilk dünya coğrafyası dergisini bastı. Alman mineralog Georgius Agricola 1546 yılında yazdığı eseri  olan De natura fossilium’de (Fosillerin doğası üzerine) ‘fosil’ terimini yer altından kazılarak çıkarılmış her şey olarak tanımladı. 1570 yılında ilk geniş kapsamlı dünya haritası Hollandalı coğrafyacı Abraham Ortelius tarafından basıldı. Bu yüzyılın sonlarında yine doğa tarihinin önemli bilginlerinden İtalyan Galileo Galilei (Galileo olarak bilinir) önemli keşifler yapmıştır. Aristoteles’in hareket teorilerini çürütüp, Copernicus’un güneş merkezli evren teorisini desteklemiştir. MS 17. Yüzyıl: 1608 yılında Hollanda’da optikçi Hans Lippershey ilk teleskopu icat etti ki bu gökbilim açısından dönüm noktalarından biri oldu. Bundan hemen bir yıl sonra Galileo teleskop yardımı birçok gezegene ait tanımlamalar yaptı. Aynı yıl Lippershey yine optik ile uğraşan Zacharias Jansen ile beraber mikroskobu icat ettiler. Mikroskop da teleskop gibi bilim tarihinde dönüm noktası olan icatlardan biri oldu. 1643 yılında İtalyan fizikçi Evangelista Torricelli  hava  basıncını  ölçemeye  yarana  barometreyi  icat  etti.  1654 yılında  İrlandalı başpiskopos James Ussher Annlium  pars  postierior adlı eserinde, yaptığı hesaplamalara dayanarak dünyanın milattan önce 23 Ekim 4004 tarihinde yaratıldığını öne sürmüştür.  17. Yüzyılın ikinci yarısında İngiliz fizikçi Sir Isac Newton’un önemli buluşlarına sahne oldu. 1665 yılında evrenselyerçekimi fikrini ortaya attı.  1668 yılında da aynalı teleskopu icat etti. 1687 yılında  3  ciltlik  büyük  eseri  olan Philosophiae  naturalis  principia  mathematica’yı (Doğa felsefesinin  matematiksel  ilkeleri) bastı ki bu eser şimdiye kadar yazılmış en büyük bilim kitaplarından biridir. Bu yüzyılın en öneli bilim adamlarından birisi de Danimarkalı anatomist ve jeolog Nicolaus Steno’dur. İnsan ve hayvanların beyinlerini incelemiş ve beyin epifizlerinin benzer olduğunu göstererek bunların insanlara özgü olduğunu söyleyen Descartes’in tezlerini çürütmüştür. Anatomi çalışmaları olsa da asıl ününü jeoloji çalışmaları ile kazanmış ve jeolojinin babası unvanını almıştır. Üst üste yerleşmiş olan tabakalardan aşağıda olanın daha önce oluşmuş olduğunu belirleyerek jeoloji ve paleontoloji bilimine çok büyük katkı sağlamıştır.  Bu ilkeyi ve keşfettiği diğer ilkeleri 1669 yılında yayınladığı De  Solido  Intra  Solidum  Naturaliter  Contento Dissertationis Prodromus adlı eserinde açıklamıştır.  MS 18. Yüzyıl: 1714 yılında Alman fizikçi Daniel Gabriel Fahrenheit termometreyi icat etti. 1735 yılı biyoloji anlamında çok önemli bir yıldı. İsveçli botanikçi Carl Linnaeus yayınladığı eseri Systema naturaeile biyoloji dünyasında çok önemli bir yer aldı. Linnaeus canlıların cins ve tür isimleri ile sınıflandırılmasını öngören çalışması ile taksonominin temellerini attı. 1743 yılında İngiliz doğa bilimci Christopher Packe ilk jeoloji haritalarından birini çizdi.  18. Yüzyılın ikinci  yarısında  biyolojik  bilimler  anlamında  Fransız  doğa  bilimci  Georges-Louis  Leclerc, Comte de Buffon önemli çalışmalar yaptı. 1749-1804 (öldükten sonra da çalışmaları basıldı) yılları arasında 44 serilik Historie  naturelle adlı eseri yayınlandı. Hayvanların aynı olmadığını ve çeşitlilik gösterdiğini savunan Buffon benzer türlerin ortak atadan geldiğini de savunarak daha sonra gelişecek evrim teorilerine de katkı yapmıştır. Büyük ölçekte bir evrimi inkâr etse de  canlılar  arasında  çevre  şartlarına  göre  değişimler  olduğunu  savunmuştur.  Ayrıca çalışmaları Lamarck ve Cuvier gibi önemli bilim insanlarına esin kaynağı olmuştur. 1775 yılında On  the  Natural  Variety  of  Mankind adlı eserinde Alman anatomist ve antropolog Johann  Friedrich  Blumenbach insanları kafatasları üzerinde yaptığı çalışmalara göre beyaz, siyah, sarı, kırmızı ve kahverengi ırk olmak üzere 5 ırka ayırmıştır. Köken olarak beyaz ırkın kafatasının  oluştuğunu  ve  diğer  ırkların  çevreye  uyum  sonucu  bundan  farklılaştıklarını savunmuştur. Ayrıca morfolojinin çevreye uyum sonucu değişebileceğini ancak türleşmenin özel bir oluşum süreci ile meydana geldiğini savunmuştur. Yine aynı dönemde yaşamış olan Amerikalı teolog  Samuel  Stanhope  Smith  ise Essay  on  the  Causes  of  Variety  of  Complexion and Figure in the Human Species adlı eserinde insan çeşitliliğinden bahsetmiştir (1810). Ona göre insanoğlu ırksal kademelere ayrılamaz ve tekdir. Farklılıkları sadece çevresel etkiler belirler. Deri renginin de iklimden etkilendiğini savunmuştur. 1779  yılında İsviçreli jeolog Horace Bénédict de Saussure ‘jeoloji’ terimini kullanmıştır. Yüzyılın sonunda 1799 yılında Alman doğa bilimci Alexander von Humboldt Jura dönemini tanımlamış ve yine aynı yıl İngiliz jeolog  William  Smith  kayaç  tabakalarının  içerdiğifosilleri  ile  tanımlanabileceğini  ortaya atmıştır.   MS 19. Yüzyıl: Evrim çalışmaları anlamında altın bir yüzyıldır. Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck daha sonra teorisi çürütülse de evrim teorilerinin başlaması açısından çok önemli bir bilim adamı olarak bilinir. 1809 yılında yayınladığı eseri Philosophie zoologique ou exposition des considerations relatives a l’histoire naturelle des animaux’de (Zoolojik felsefe: hayvanların doğal tarihlerininin yorumlanması) canlıların çevresel şartlar gereği özellikler kazandığı ve kazanılmış bu yeni özellikleri sonraki nesillere aktardığını savunmuştur. Yine bu dönemde  yaşamış olan  Georges  Cuvier  yaptığı  çalışmalar  ile  karşılaştırmalı  anatomi  ve omurgalı  paleontolojisinin  öncüsü  konumundadır.  Evrim  fikrine  karşı  çıkan  Cuvier’in görüşüne göre dünya belirli zamanlarda büyük tufanlar geçirmiş ve bu tufanlar ile canlılar yok olup ardından yeni canlılar ortaya çıkmıştır (katastrofizm). Bu dönemde yaşayan İngiliz nüfus bilimci Thomas Malthus da doğa bilimcisi olmamasına rağmen evrim teorisine önemli katkılar sağlamıştır. 1729 ile 1826 yılları arasında 6 baskı olarak yayınlanan eseri An  Essay  on  the Principle   of   Population‘da;  nüfusların  besin  kaynakları  aşacak  şekilde  büyüdüğünü,  bu büyüme sonucu toplumlarda besin kaynağı için çekişme olacağı ve bu çekişmeye herkesin ayak uyduramayacağını ve dolayısıyla sadece bazı canlıların hayatta kalacağını savunmuştur. Bu eseri Wallace ve Darwin tarafından okunarak doğal seçilim fikrine ilham kaynağı olmuştur.   Darwin’le berabermodern evrim teorisinin öncülerinden birisi de Galli doğa bilimci Alfred Russel Wallace’dir. Doğal seçilim fikrini Darwin’den bağımsız olarak bulan Wallace Darwin’e 1858 yılında yazdığı mektupla fikirlerini belirtmiş ve bu mektup Darwin’in kitabını yazmasını hızlandırmıştır. Darwin gibi çıktığı yaptığı bir yolculuk sonrası fikirleri gelişmiştir (Malay takımadaları, Güneydoğu Asya). 1871 yılında yayınladığı eseri Contributions to the Theory of Natural  Selection (Doğal seçilim teorisine katkılar) kendi fikirlerini açıklayarak Darwin’in teorisine destek olmuştur. 1815 yılında William Smith fosillere dayalı kayaç sınıflandırması ile ilgili kitabını yayınladı (Strata  Identified  by  Organized  Fossils). 1822 yılında Kretase dönemi Omalius d’Halloy tarafından tanımlandı. Aynı yıl Mary Mantell bir iguanadona ait olan ilk dinozor fosilini buldu. 1830 yılında İskoç jeolog Charles Lyell dünyanın yüzeyinin geçmişte geçirdiği fiziksel, kimyasal ve biyolojik süreçlerin aynılarının bugün de geçirdiğini öne sürdüğü üniformitarizm’ teorisini ortaya attı. 1830-1833 yıllarında yayınladığı 3 ciltlik eseri Principles of  Geology modern jeolojinin gelişmesinde çok önemli bir yer tutmuştur. Bu kitabın Charles Darwin’i de etkilediği düşünüldüğünde sadece jeoloji değil aynı zamanda biyoloji  bilimi üzerinde de ne kadar etkili olduğu ortaya çıkar. Ayrıca Lyell Pliyosen, Miyosen ve Eosen dönemlerini de tanımlamıştır. Arka arkaya gelen bir süreçte; 1834 yılında da Friedrich August von Alberti Trias dönemi, 1835 yılında Roderick Murchison Silüryen dönemi ve Adam Sedgwick Kambriyen dönemi, 1839 yılında Adam Sedgwick ve Roderick Murchison Devoniyen dönemi, 1841 yılında ise yine Roderick Murchison Permiyen dönemi tanımladı. 1840 yılında İsviçreli zoolog ve jeolog Louis Agassiz  buz  devirleri  teorisini ortaya attı. Alp’lerde yaptığı çalışmalar sonucu buzulların hareket ettiğini gösterdi ve önceki dönemlerde dünyanın buz çağı yaşadığını iddia etti. Bu yüzyılında özellikle evrim ve paleoantropoloji anlamında çok önemli keşifler yapıldı. 1856 yılındaAlmanya’nın  Neander  vadisinde,  daha  sonra Homo   neanderthalensis olarak sınıflandırılacak, Neandertal fosilleri bulundu. 1858 yılında Amerikalı jeolog Antonio Snider-Pellegrini kıta kayması teorisini ortaya attı. 1869 yılında İsviçreli fizikçi Friedrich Miescher yaptığı deneyler sonucu saf DNA elde etti ve bu genetik çalışmalar anlamında bir dönüm noktası oldu. Bu dönem genetik bilimi için başka bir anlam daha ifade eder. 1822-1884 yılları arasında yaşamın olan Avusturyalı botanikçi Gregor Mendel bezelyelerüzerinde yaptığı çalışmalar ile bir türün özelliklerinin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara aktarıldığını bularak genetik biliminin temellerini atmıştır.Mendel’in kalıtım yasaları 20. yüzyılın başlarına kadar pek  kabul  görmese  de  bu  tarihlerde  yapılan  deneyler  ile  ispatlanarak  genetiğin  temel ilklerinden biri halini almıştır.Yüzyılın sonlarına doğru İsveçli kimyager Svante Arrhenius küresel ısınma kavramını dile getirdi. Özel Bölüm ‘Charles Darwin ve Evrim Teorisi’: Bu yüzyılın bilim tarihi açısından şüphesiz en önemli olaylarından biri, hatta en önemlisi, Charles Darwin’in geliştirdiği evrim teorisidir. Biyolojinin temellerinin atıldığı bu önemli olay için ayrı bir yer açmakta fayda var. 1809 -1882 yılları arasında yaşayan İngiliz doğa bilimci Darwin yaptığı işle ironik olarak teoloji eğitimi almak üzere Edinburgh’a gönderilse de içindeki doğa bilimi tutkusu onu orada 3 seneden fazla tutamadı. HMS Beagle adlı askeri araştırma gemisi ile 1831 de başlayan ve 5 yıl süren gezisi daha sonra biyolojinin en önemli konularından biri olacak evrim teorisinin kurulmasını sağladı. Lamarck’ın teorisi gibi bazı değişim teorileri olsa da o zamana kadar genel görüş canlıların olduğu şekilde yaratıldıkları idi. Darwin Galapagos adalarında yaptığı incelemelerde farklı ortamlarda birbirlerine benzer ancak farklı hayvanlar olduğunu tespit etti. Buradan yola çıkarak canlıların zaman içerisinde değişen çevre şartlarına uyum sağlamak için değişim geçirdiklerini, değişimi daha iyi geçiren ve uyum sağlayan canlıların hayatta kalırken güçsüz canlıların ise yok olduğunu öne sürerek doğal seçilim tezini ortaya attı. Geziden döndükten sonra kitap çalışmalarına başlayan  Darwin 1858 yılında Wallace’den aldığı  mektupta  fikirlerinin  aynı  olduğunu  görüp  çalışmalarının  hızlandırdı. 1859  yılında biyoloji ve doğa bilimleri tarihinin belki de en önemli kitabı olan ‘On the Origin of Species by Means  of  Natural  Selection,  or  the  Preservation  of  Favoured Races in the Struggle for Life’ı’(Doğal Seçilim Yoluyla Türlerin Kökeni ya da Hayat Kavgasında Avantajlı Irkların Korunumu Üzerine) yayınladı.Burada değinilmesi gereken nokta, Darwin’in bu teoriyi ve çalışmayı hazırlarken  birçok  farklı  disiplindenbilim  insanının  çalışmalarını  okuması  ve  onlardan esinlenmesidir (Lyell ve Malthaus gibi). Ayrıca Darwin’in hiçbir genetik bilgisi olmadan ve kalıtım yasasını bilmeden bu teoriyi geliştirmesi de zekâsının göstergesidir. Genel evrim kuramının yanında Darwin insan evrimi üzerine de çalışmış ve bu konuda 1871 yılında The Descent  of  Man,  and  Selection  in  Relation  to  Sex (İnsanın türeyişi ve seksüel seçme) adlı eserini  yayınlamıştır.  Darwin  bu  kitabında  değindiği  seksüel  seçme  doğal  seleksiyon kavramının temellerinden biri lup; karşı cins tarafında tercih edilmek için daha iyi özelliklere sahip olmayı ifade eder. Daha büyük vücut yapısı, daha kuvvetli olma, daha becerili olma, daha zeki olma gibi özellikle bunların arasında sayılabilir. Bu kitapların yanında, jeoloji, zooloji ve botanik üzerine birçok eseri de vardır.   MS 20. Yüzyıl: 1927 yılında Belçikalı astronom Georges Lemaitre evrenin yaklaşık 13,7 milyar yıl önce aşırı yoğun ve sıcak bir noktadan meydana geldiğini savunan‘Big Bang’ teorisini ortaya attı(Big Bang ismi sonradan verildi).1947 yılında Amerikalı kimyager Willard F. Libby karbon tarihleme metodunu bulmuştur ki bu tarih öncesi bilimler için çok önemli bir dönüm noktasıdır. 1953 yılında genetik çalışmalar için başka bir dönüm noktası oldu ve Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick DNA’nın çift sarmallı yapısını çözdüler. 1968 yılında bazı kayalar üzerinde 3 milyar yıl öncesine giden canlı kalıntıları bulundu. 1984 yılında Russ Higuchi  150  yıl önce  ölmüş bir  hayvandan DNA örneği  almayı başarmış  ve  antik DNA çalışmalarının başlamasını sağlamıştır. İlk çalışmayı Higuchi’nin yapmasına rağmen antik DNA’nın çalışmalarının lideri konumunda İsveçli bilim insanı Svante Pääbo bulunur. 1985 yılında bir insan mumyasından DNA çıkarmayı başararak bu çalışmaların öncüsü olmuştur.  1988 yılında İsrailli ve Fransız bilim insanları tarafından bulunan fosiller, Homo sapiens’in önceki düşünülenin neredeyse iki katı bir zaman dilimi olan 90.000 yıllık bir süreç öncesinde yaşadıklarının ortaya koydu. 1987 yılında Amerikalı bilim adamları Rebecca Cann, Mark Stoneking ve Alan Wilson yaşan insanlar üzerinde yaptıkları DNA çalışmaları ile mitokondriyalDNA’larının kökeninin yaklaşık 200 bin yıl öncesi muhtemelen Afrika’da yaşayan bir kadına gittiğini tespit ettiler (bu yüzden mitokondriyal  Havva  olarak  da  adlandırılır).  Afrika’dan  çıkış  kuramını  desteklemesi  ve modern insanın kökeni hakkında bilgi vermesi açısından çok önemli bir gelişmedir.  1991 yılında Amerikalı jeologlar dünyaya 65 milyon önce bir göktaşı çarptığını onayladılar. 1994 yılında Etiyopya’da Amerikalı paleoantropolog Tim White liderliğindeki ekip 4,4 milyon yıllık hominid kalıntıları buldular (Ardipihtecus ramidus). Bu buluntu iki ayak üzerinde dik yürüme yetisinin  bilinenden  daha  eski  bir  zamanda  başladığını  göstermiş  olmakla  beraber,  bu hominidlerin ormanlık bir alanda yaşamış olmaları iki ayak üzerinde dik yürüme yetisini ortaya çıkaran mekanizmalar ile ilgili teorilerin tekrar gözden geçirilmesini sağladı. 1995 yılında İspanya’da bulunan taş aletler Homo cinsinin 1 milyon yıldan daha önce Avrupa’da yaşadıklarının gösterdi.  MS 21. Yüzyıl: 2002 yılında Güney Afrika’da Blombos mağarasında bulunan ve 70.000 yıl öncesine tarihlenen iki adet boyalı süs eşyası insanın soyut düşünme yeteneğinin sanılandandaha önce başladığını ortaya koymuştur. 2000 yılında Kenya’da (Orrorin tugenensis) bulunan ve 6 Milyon yıl ile tarihlendirilen hominid ile 2002 yılında Çad’da bulunan 7 milyon yıllık hominid kalıntıları(Sahelantropus tchadensis) 21. Yüzyılın başında paleoantropoloji bilgilerini geliştirmiş ve en eski hominid kalıntıları konumuna geçmişlerdir. 2006 yılında Svante Pääbo liderliğinde  başlayan  Neandertal  genom  projesi  2010  yılında  sonuçlarını  açıklamış  ve Neandertaller  ile  modern  insan  arasında  gen  alışverişiolduğu  açıklanıp,  Afrika  dışında yaşayan  insanların  belli  oranlarda Neandertal geni  taşıdıkları ortaya koyulmuştur.  2008 yılında Sibirya’da Altay dağlarında yer alan Denisova mağarasında yaklaşık 40 bin yıllık bir parmak kemiği bulundu. Bu kemik üzerinde yapılan DNA çalışmaları bu kemiğin ne modern insana ne de Neandertallere ait olduğunu ortaya koydu. Özel Bölüm ‘Leakey Ailesi’: İnsan evrimi çalışmalarında en önemli malzemeler olan fosillerin bulunması konusunda Leakey ailesinin yeri çok önemlidir ve bu yüzden ayrı bir başlıkta  değinmekte fayda var. Ailenin ilk nesil paleoantropologları Mary ve Louis Leakey’dir. Louis Leakey Kenya’da görevli bir İngiliz misyonerin oğlu olarak dünyaya geldikten sonra Cambridge’de antropoloji okudu. 1926-1935 yılları arasında doğa Afrika’da bir dizi arkeolojik ve paleoantropolojik çalışma gerçekleştirdi. 1960 yılında Olduvai Gorge’da Homo  habilis olarak sınıflandırılan, erken hominidlere göre daha büyük beyne sahip olan ve alet yapabilen bir hominid keşfetti. Louis Leakey’in buluntuları insanlığın kökeninin Afrika olduğunu ve bu kökenin  sanılandan  çok  daha  eskiye  gittiğini  gösterdi.  1936  yılında  yine  bir  İngiliz paleoantropolog  olan  Mary  Leakey  ile  evlendi.  Mary  Leakey  Londra’da  eğitimini tamamladıktan sonra 1935 de Tanzanya’ya gelerek 1 yıl sonra evleneceği Louis Leakey’in kazısına katıldı. O da Louis Leakey gibi hayatının çok büyük bir kısmını doğa Afrika’da fosil arayarak geçirdi. 1959 yılında Australopithecus boisei cinsine ait 1.75 milyon yaşında hominid fosillerini keşfetti. 1976 yılında çalışmalarını Tanzanya’nın başka bir bölgesi olan Laetoli’ye kaydırdı ve 1978 yılında o zamana kadar insan atalarına ait bulununmuş en eski izleri keşfetti. Bunlar 3.75 milyon yıl ile tarihlendirilen 2 farklı hominidin volkanın küller üzerinde bıraktığı ayak izleriydi. Eski olmasının yanında iki ayak üzerinde dik yürüme ile ilgili de önemli bilgiler vermesi açısından bu buluş çok önemlidir. Leakey ailesinde üçüncü nesli Mary ve Louis Leakey’lerin oğlu Richard Leakey ve eşi Meave Leakey temsil eder. 1944 doğumlu Richard Leakey Omo, Koobi Fora ve Batı Turkana’da çalışmalar yaptı. 1967 yılında Omo’da yaptığı çalışmalar esnasında şimdiye kadar bulunmuş en eski Homo  sapiens fosillerinden  biri  olan Omo kafatasını ve bazı vücut kemiklerini keşfetti. Yaklaşık 160.000 yaşında olan bu kafatası Homo  sapeins’inen  eski  örneklerinden  biri  olup  modern  insanın  ortaya  çıkışının  tarihi açısından çok önemli bir fosildir. Daha sonra Koobi Fora’da çalışmalara başlayan Richard Leakey 1969 yılında kaba yapılı Australopithecus olarak bilinen Paranthropus boisei‘ye ait bir kafatası buldu. 1.7 milyon yıl ile tarihlendirilen bu kafatası ile beraber taş alet olduğu düşünülen buluntular da ele geçmesi bu türün taş alet yapan veya kullanan ilk hominid olabileceğiniakla getirdi. Yine Koobi Fora’da yapılan kazılarda; 1972 yılında Homo rudolfensis sınıflandırılan 1.8 milyon yıllık; 1975 yılında Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.75 milyon yıllık ve 1976 yılında yine Homo  erectus olarak sınıflandırılan 1.6 milyon yıllık kafatasları bulmuştur.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek Kaynaklar: Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/

http://www.biyologlar.com/doga-tarihi-calismalari-kronolojisi

Dünya’da Organik Yaşamın Başlangıcı

Unlu bilim dergisi SCIENCE, 25 Haziran 1999 tarihli sayisini, “Evrim Kuramina ve Evrim Kuraminin Gercekligine” ayirdi (1). Bu sayi icin giris yazisi yazan unlu evrimci Stephen Jay Gould soyle demekte: “Evrim bir gercektir ve ancak gercek bizi bagimsizliga kavusturabilir!” ve Gould eklemekte, “Darwin’in ilk teorileri aciklandigi zaman, aristokrat bir soylu ‘Darwin’in soylediklerinin dogru olmadigini umalim; ama tutun ki dogru, o zaman tum dunyaya yayilmamasi icin dua edelim!’ demisti; ne yazik ki, 21. Yuzyila girerken, bu sahisin soyledikleri cikti: Evrim Kurami dogru, ama dunyanin cogunlugu, en azindan ABD ulusunun buyuk kismi tarafindan bilinmiyor ” (2). Gercekten de, 21. Yuzyila girerken, Evrim Kuraminin gercekligi hakkinda onca yayin yapilmasina, onca kanit bulunmasina karsin, bilim insanlari ile halk arasinda Evrim Kuramini degerlendiris acisindan ucurumlar mevcut. Bu konudaki en buyuk zorluk, oncelikle, Evrim Kurami ile ilgili bazi biyolojik, kimyasal, fizyolojik, paleontolojik bilgilerin anlasilabilmesi icin yogun bir bilim egitimine, detayli anlasilmis bazi kavramlara gereksinim duyulmasi. Ikinci onemli zorluk ise, Evrim Kuramini aciklarken ifade edilen bazi kavramlarin (ornegin milyon yillarda gelisen evrim, dogal seleksiyon, biyokimyasal protobiogenesis vb) gunluk hayatin mantigi ve yasantisi acisindan pek de kolay anlasilamamasi. Bu konuda Amerikan Ulusal Bilimler Akademisinin (National Academy of Sciences) son yayinladigi halk kitabi “Science and Creationism” (Bilim ve Yaratiliscilik), bu konudaki en yetkili agiz tarafindan son noktayi koyuyor ve Evrim Kuraminin bir gercek oldugunu savunuyor (3, 4). Turkiye’de de “Islamci Bilimsel Yaratiliscilarin aktivitelerine ” karsi TUBA ve bir grup bilim insani da bazi aciklamalar yapmisti (5, 6, 7). ABD’de ve diger Hristiyan ulkelerde oldugu gibi, Turkiye’de de ortaya cikan “Bilimsel Yaratiliscilik” akimlari, bilim ile yaratilisciligi birbirine bagdastirmaya calisiyordu (8); ustelik Evrim Kuramini savunan bilim insanlarina karsi dev bir karalama kampanyasina giriserek, bilim insanlarini sindirmeyi amacliyordu. Bu konuda yazdigim yazilar nedeniyle ben de, diger bilim insanlari gibi buyuk saldirilara maruz kaldim (4, 9, 10). Turk bilim insanlari olarak, gerek halki gerekse diger bilim insanlarini ve aydinlari bu konuda bilgilendirmek konusunda cok ciddi sorumluluklar tasidigimiza inaniyorum. Bu sorumluluklardan birisi, “kendini bilimsel elit zumreolarak gorup, bilimsel yaratiliscilari yanit verilmeyecek kadar kucumsemek yerine”, onlari iddia ettikleri her hipotezde curutmek ve yapmakta olduklari carpitmalari ve bilimsel sahtekarliklari, halkin onunde anlasilir bir dille ve bilimsel kaynaklarla yuzlerine vurmak! Dunya’da yasamin baslamasi ile ilgili en onemli sorulardan ve problemlerden birisi, primordial (ilk) kosullarda canlilarin ana yapi taslari olan organik molekullerin nasil meydana gelebilecekleri konusuydu. Bilimsel yaratiliscilarin hipotezlerine gore, tum organik madde ve biyolojik yasam bir anda, dogaustu bir gucun “OL!” demesiyle belirli bir hedefe ve cok akilli bir dizayna gore yaratildi. Bilim ise bu konuda farkli bir goruse sahip, ozellikle son yillarda yapilan calismalar dunya’da ilk organik maddenin olusumu konusunda yeni bir bakis acisi getirdi (11, 12, 13, 14, 15). STANLEY MILLER DENEYINDEN GUNUMUZE Dunya’da yasamin baslamasi icin, yasamin temel taslari olan organik maddelerin, amino asitlerin ve DNA ile RNA’nin yapisinda var olan nukleik asitlerin bir sekilde dunya ortaminda (okyanuslarda, gollerde, sicak su kaynaklarinin aktigi yerlerde) bol miktarda var olmasi gerekmekteydi. Bu konuda dogru fikir yurutebilmek icin, 4.5 milyar yil once soguyarak, var olan dunya gezegeninin atmosferi ve icerdigi elementler konusunda dogru tahmin yapmak gerekliydi. Bu konudaki ilk tahminleri Oparin (16 ), Haldane (17), Urey (18) yapmislardi. Onlara gore ilk dunya atmosferi metan (CH4 ), amonyak (NH3), su buhari (H2O) ve molekuler hidrojenden (H2) olusmaktaydi. Ilk atmosferde oksijen (O2) bulunmadigi pek cok arastirici tarafindan fikir birligi ile kabul edilmistir. Ama en onemli sorun dunyanin genclik gunlerine ait bilgi alinamamasidir. Bilinen en yasli kayalar olan Gronland’daki Isua kayalari bile 3.8 milyar yil yasindadir. Yaklasik 700 milyon yil- 1 milyar yillik doneme ait hic bir iz, kanit ve bilgi yoktur; bu da ilk atmosfer veya ortam konusunda tahmin yapmayi cok guclestirmektedir. Tahminler, olasi modellere gore yapilmaktadirlar ve spekulasyonlardan ibarettirler. William Rubey (19 ), Holland (20 ), Walker (24) ve Kasting’e (25) gore ise, baslangicta cok az miktarda amonyak mevcuttu; atmosferde baslica karbon dioksit (CO2), nitrojen (N2), su buhari (H2O), biraz da karbon monoksit (CO) ve hidrojen gazi (H2) vardi. Son yillarda bu gorusun bilim ortamlarina hakim olmasina ragmen, kimse 4 milyar yil oncesine gidip, ortamda amonyak olup, olmadigini gozlemlememistir. Ayrica, uzaydan her yil 40 000 ton toz yeryuzune dusmektedir, gerek bu tozda, gerekse uzaydan gelen meteoritlerde HCN (hidrojen siyanit), CO2, Formaldehid, CO (karbon monoksit), amino asitler ve organik maddeler bulunmustur; gunde uzaydan dunyaya 1999 verilerine gore dokulen tozla birlikte 30 ton organik madde dusmektedir (13, 21, 22, 23). Dunya kosullarinda amonyakin ve organik madde sentezinin cok az olmasi durumunda bile organik maddeleri olusturan bilesenlerin ve bizzat organik maddelerin uzaydan yeterli miktarda gelme olasiliklari her zaman vardir. Ilk atmosfer kosullarinda hemen hemen hic oksijen olmadigi hesaba katilirsa, organik maddenin”yaratilmadan” dunya ortaminda ilk gazlar ve cozunmus iyonlardan sentezlenmesi de mumkundur. Oksijensiz donem 2-2.5 milyar yil kadar surmus, siyanobakterilerin atmosfere verdikleri oksijen sayesinde atmosferde ilk dunya canlilari icin bir zehir olan oksijen miktari mavi gezegende artmistir (9). Chicago Universitesinde, Harold Urey’in ogrencisi Stanley Miller 1953′te dunyayi yerinden sarsan unlu deneyini gerceklestirdi 26. Urey’in varsayimina uyan (metan, amonyak, hidrojen ve su) gaz kosullarinda, 150-200 bin voltluk akimi gazlarin bulundugu ozel aparattaki karisimdan gecirdi, sonuc cok sasirticiydi pek cok temel organik madde bu enerjinin verdigi etki sonucunda gazlari bir reaksiyonla birlestirmis, Glisin, Alanin, Aspartik asit, Glutamik asit (bu dordu temel amino asitler), Formik asit, Asetik asit, Propionik asit, Ure, laktik asit, ve diger yag asitlerini olusturmustu (26, 27). Deney Pavlovskaia ve Peynskii tarafindan Rusya’da; Heyns, Walter, Meyer tarafindan Almanya’da; Abelson tarafindan ABD’de, cok farkli bilesikler ve gaz ortamlarinda tekrarlandi; oksidasyonun engellendigi ve metan, amonyak ve su buharinin oldugu kosullarda hep amino asitler ve organik maddeler olustu (28); Gabel ve Ponnamperuma, cok farkli enerji ortamlarinda (isi, radyasyon, lineer akseleratorden cikan parcaciklar, mikrodalgalar vb) benzer sonuclar buldular, ayrica bazi seker molekullerini de primordial ortamda sentezlemeyi basardilar (28). Genetik materyeli tasiyan DNA ve RNA’nin temel taslari olan nukleik asitlerin bazilari da ilk atmosfer sartlarinin farkli bicimlerde ele alindigi kosullarda kimyasal olarak sentezlendi ve nukleik asitlerin temel yapi taslarinin primordial ortamda yeterli temel madde ve enerji sonucunda kendiliginden olusabilecegi gosterildi (9, 11, 12, 13, 14, 28, 29, 30). Yaratiliscilar, ilk dunya kosullarinda amonyak olmadigini, Miller’in ise soguk tuzak denilen bir yontemle amino asitleri elde ettigini, Miller’in kosullarinin bilincli olarak cok yapay hazirlandigini ve sonuclarin bilimsel bir sahtekarlik oldugunu soylemektedirler. Oncelikle Miller’in duzenegi tabii ki yapaydir; ama biyokimya’da yapay olmayan kosullarda kontrollu deney yapilamaz ki; soguk tuzak denilen ve reaksiyon urunlerini sogutan bir duzenek kullanilmis olabilir; ama doga’da bunun bir benzerinin var olmadigini soylemek, ustelik de 3.5-4.5 milyar yil oncesinde gelisen olaylardan cok emin ifadelerle bahsetmek ancak, Yaratiliscilar gibi bilimi ayaklar altina alan, cikaracaklari sonuclara onceden fikse olmus insanlarda gorulebilen bir dusunce hatasidir. Ornegin okyanuslarin tabanlarindaki sicak su kaynaklarinin birden soguyarak okyanusa karismasi bahsedilen “soguk tuzagi” dogal kosullarda olusturabilir; dogadaki bugun tahmin edilemeyen pek cok yapi bunu meydana getirebilir. Nitekim, sadece sicak su kaynaklarinda mevcut bu isinin bile sig okyanus sahillerinde suda cozunmus amonyum (NH4), metan (CH4), karbon dioksiti (CO2) (veya su yuzeyindeki atmosferdeki gazlari da katarak) reaksiyona sokabilecegini gosterir. Organik maddelerin ve ilk yasamin denizlerdeki, gollerdeki, volkanik ortamlardaki sicak su kaynaklarinin bulundugu yerde olustugu konusunda pek cok fikir de ortaya surulmustur (12, 21, 30 ). Ortamda amonyakin cok az olmasi kosullarini Miller tekrar irdelemistir (21). Primordial kosullarda, atmosferin redukleyici (elektron kazandirma) ozellikte oldugu dusunulmektedir, ama kesinlesmis bir bulgu yoktur. Atmosferde varolan amonyak’in bir kisminin amonyum (NH4 ) iyonu olarak okyanuslarda cozunecegi bilinmektedir (29); atmosferde cok az miktarda amonyak olmasi kosullarinda bile, su ortamlarinda ya da sicak su kaynaklarinin oldugu, okyanusun sig ve atmosferle bulustugu sahillerde amonyum iyonu, atmosferde cok az miktarda bulunan amonyak, metan gazi ve karbon dioksitle reaksiyona girecek ve organik bilesikleri olusturacaktir (21) . Miller, eser miktarda amonyakin bulundugu ortamlarda yaptigi deneylerde bile organik maddelerin ve amino asitlerin sentezlenebildigini gormustur (21). Yaratiliscilarin baska bir iddiasi, Miller deneyinde sag elli (D-dextro izomeri) ve sol elli (L-levo izomeri) amino asitlerin esit miktarlarda sentezlendigi, halbuki yasamda gorulen 20 cesit amino asitin tumunun sol elli oldugu, oyleyse organik maddenin ve canli yasamin belli bir amacla ve dizaynla yaratilmis olmasi gerektigidir. Oncelikle, 1993′te Arizona State Universitesinden John R. Cronin uzaydan gelen meteoritlerde ve donmus tozda daha fazla L-aminoasitlerine rastlandigini ispatlamistir 13; bu, dunyada varolan ve amino asitlerle reaksiyona giren maddelerin zamanla sol elli amino asitleri tercih etmesini saglayabilir (13). Ikincisi, molekuler yapilardaki zayif kuvvet(weak force) birbirinin ayna goruntusu olan molekullerde (yani izomerlerde) farklidir. Bu bir molekul icin cok ufak bir farktir, ama molekuller bir araya gelince etki buyur. Yani bir molekulun reaksiyona girerken veya suda cozunmus bulunurken icinde bulunan molekuler bag yapma yetenekleri ve belli bir konfigurasyonda dururken gereksimleri olan enerji onlarin doga tarafindan secilmelerini saglamaktadir. Doga tasarruf etmekten yanadir ve genelde en az enerji formunu tercih eder; L ve D formlari arasindaki enerji farki cok az da olsa, yapilan hesaplara gore en az enerji ile durabilen izomer, yaklasik 100 bin yilda dogada % 98 olasilikla baskin bulunan izomer formunu olusturacaktir (31). Ucuncu ve guclu bir olasilik, primordial kosullarda, su anda bilmedigimiz ve ilk dunya kosullarinda var olan ve sol elli amino asitlere baglanamayan bir X maddesinin ozellikle D-(sag elli) amino asitlerle birleserek kelat (cozunmeyen bilesik) olusturmasi ve onlari gol veya okyanus dibine cokertmesidir. Bu ise sol elli amino asitlerin bir anda dogal seleksiyonla artmasini ve dogada daha fazla kullanilabilir hale gelmesini cok kolay saglayabilir. Fakat kimse 4 milyar yil onceye gitmemistir; o gunden bu gune de tek iz kalmamistir; bilimsel yaratiliscilar ne soylerlerse soylesinler, 4 milyar yil onceye ait kesin kanitlarla Evrimcilerin karsisina gelmeden Evrimcilerin hic bir soyledigini curutmus sayilamazlar; ustelik, bilimsel yaratiliscilarin buyuk bir cogunlugu, binlerce kanita ragmen, dunyanin 4.5 milyar yasinda degil, cok daha genc olduguna inanmaktadir (10 bin yil gibi)… Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 1013 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir (13). Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) DUNYADA ORGANIK YASAMIN BASLAMASI / UZAYDAN GELEN ORGANIK MADDE Son bulgular, pek cok organik maddenin uzaydan gelen tozda, meteorlarda bulundugunu ispatlamistir. Dunya’da okyanuslarda ve atmosferde amonyum, metan, karbon dioksit, amonyak’tan sentezlenebilen organik maddenin, uzaydan da gelebilecegi NASA’nin arastirmalarinin kesin bir sonucudur (13). Eger gunde 30 ton organik madde uzaydan dusen tozla dunyaya karismaktaysa (kuyruklu yildizlarla, meteorlarla gelenleri saymiyoruz) yilda, (10 4) ton (10000 ton) cesitli organik madde dunyada okyanuslara karisir. Bu ilk bir milyar yil icin 10 9 x 10 4= 10 13 ton (10′un yaninda 13 sifir) ya da 10 000 000 000 000 ton organik madde eder. Bu miktarda organik madde, dunyada girdikleri reaksiyonlar da isin icine katilirsa, kesinlikle ilk yasamin tohumlarini atabilir. Halley, Hale-Bopp, Hyakutake isimli kuyruklu yildizlarda pek cok organik madde oldugu kanitlanmistir 13. Bir kuyruklu yildiz, gunes sisteminin sicak bolgelerinden gecerken, bir kismi erir, gaz ve toz olarak dunyanin (veya basak gezegenlerin) cekimine kapilip, zamanla dunyaya duser. NASA’daki bilim adamlari, ER2 tipi ucakla, yaklasik 62 000 feet yukseklikte bu tozlari toplayabilmektedirler. Scott Sandford, bu partikulleri analiz ettiginde % 50′den fazla organik kokenli karbona rastlamistir (13). Meteoritlerde ise, ketonlara, nukleobazlara, quinonlara (klorofil benzeri yapilarda yer alir), karboksilik asitlere, ve 70 farkli cesit amino asite rastlanmistir. Dunya’daki yasantida kullanilan amino asit sayisi ise sadece 20′dir, yani uzay bize ihtiyacimiz olandan cok daha fazlasini hediye etmektedir ! (13) Daha ilginc bir bulgu ise Louis Allomandola’nin uzay kosullarinin simulasyonunu yaptigi deneylerden gelmistir (13, Bununla ilgili Scientific American’daki Temmuz 1999, resimleri kullanabilirsiniz). Bu deneyler cok dusuk isilarda ve sicakliklarda, ultraviyole radyasyonunun kimyasal baglari yikabilecegini; hatta icinde donmus metanol ve amonyak (uzayda bulundugu oranda) bulunan buzlasmis toz kitlelerinde, ultraviyole isinlarinin ketonlari, nitrilleri, eterleri, alkolleri, hatta heksametilentetramini (HMT) olusturabilecegini gostermistir. HMT asidik ve ilik ortamda amino asitleri olusturur. Bu deneyler son yillarda gerek NASA, gerekse universitelerdeki bilim insanlari tarafindan tekrarlanmis benzer sonuclar bulunmustur (13). Bu su demektir: uzayda donmus buz kitleleri olarak seyahat eden molekuller statik degillerdir; uzaydaki farkli isinlarin ve ultraviyole enerjisinin etkisiyle surekli iclerindeki kimyasal yapi degisime ugramaktadir, bu degisim, ozellikle daha yuksek isili, isinli ve enerjili gunes sistemi bolgelerine girince artmaktadir. Yani gerek uzaya dagilan tozlar, gerek meteorlar, iclerinde dunya gibi uygun kosullara sahip gezegene ulasinca yasamin temel taslarini olusturacak tum bilesenleri, organik maddeleri fazlasiyla tasimaktadirlar. Ustelik 4.5 milyar yillik dunya tarihini, kolay anlayabilmek icin, 1 saatlik bir zaman dilimi olarak alirsaniz, doga ilk 55 dakikayi, bu temel yapi taslarini ve tek hucreli yasami olusturmak icin harcamis, geri kalan bes dakikada da diger tum bitkileri, cok hucreli organizmalari meydana getirmistir. SONUC: Dunya’da organik yasamin baslamasi icin, buyuk olasilikla temel yapi taslari hem uzaydan gelmis hem de milyarlarca yilda, uzaydan gelenlerin de etkisiyle dunyada okyanuslarda, sicak su kaynaklarinin okyanusa karistigi yerlerde, batakliklarda, volkanik yapilarin okyanusla birlestigi yerlerde vb. ortamdaki serbest enerji sayesinde sentezlenmislerdir. Amino asitler, nukleik asitlerin yogunlastigi ortamlarda thermal proteinler ve RNA, oto-katalitik RNA buyuk olasilikla ilk genetik bilginin sekillenmesinde rol oynamislardir (11, 12, 14, 30) . Burada su temel unsurlar unutulmamalidir: 1. Bahsedilen sureler insan zekasinin kavrayabilecegi surelerin cok otesindedir. Bahsedilen sureler, milyon degil, milyar yillardir. Dort milyar yil, 50 yillik bir insan jenerasyonu goz onune alinirsa yaklasik 80-100 milyon jenerasyon demektir. Homo sapiensinortaya cikisindan beri ise sadece yaklasik 500 jenerasyon gecmisti. 2. Dogada kararli yapilarin olusmasi cok zordur. Belki bir tek kararli yapinin olusmasina karsi, binlerce katrilyon kararsiz yapi bozunup gitmektedir; biz bilgiyi bu gune kadar gelebilen kararli yapidan alabilmekteyiz; kararli yapilarin gelismesini saglayan reaksiyon ve biyolojik olay sayisi ise neredeyse sonsuzdur . Dr. Umit Sayın Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi Kaynakça: 1) Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2045-2220. 2) Ibid., pp: 2087. 3) NAS, “Science and Creationism: A view from the National Academy of Sciences”, 1999, National Academy Press. 4) Umit Sayin, “ABD’de Bilimsel Yaratiliscilibgin Coküsü”, Bilim ve Ütopya, Aralik 1998. 5) TUBA bülteni, 10:2, 1998. Ayrica TUBA’nin web sayfasina (www.tuba.org.tr) bakabilirsiniz. 6) “Kamoyuna Duyuru” (Birinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 7 Kasim 1998. 7) “Bilime Gerici Saldiri” (Ikinci Bildiri), Cumhuriyet Bilim ve Teknik, 30 Ocak 1999. 8 ) Harun Yahya, “Evrim Aldatmacasi”, Vural Yayincilik, 1997. 9) Ümit Sayin, “Yaratilmayis: Yasam Nasil Basladi”, Bilim ve Ütopya, Ekim 1998. 10) Ümit Sayin, “Uctu Uctu Dinozor Uctu”, Bilim ve Utopya Kasim 1998. 11) Albert Eschenmoser, “Chemical Ethiology of Nucleic Acid Structure”, Science, 25 Haziran, 1999, 284 (5423):2118-2123. 12) Andre Brack, editor, “The Molecular Origins of Life”, Cambridge University Press, 1998. 13) Max P. Berstein, Scott A. Sandford, Louis J. Allamandola, ” Life’s Far-Flung Raw Materials”Scientific American, Temmuz 1999, 281:42-49. 14) Leslie E. Orgel, “The Origin of Life on Earth”, Scientific American, Ekim 1994, 271:76-83. 15) Gerald F. Joyce, “Directed Molecular Evolution” Scientific American, Aralik 1992, 267:90-97. 16) A.I. Oparin, “Origin of Life”, Mc Millen, New York.1938 17) J.B.S. Haldane. “Origin of life”, Rationalist Annual, 1929 18) H.C. Urey. “On the early chemical history of the earth and the origin of life”, Proc. Natl. Acad. Sci., 1952. 19) W.W. Rubey, “Development of the hydrosphere and atmosphere, with specail reference to probable composition of the early atmosphere”. In Crust of the Earth, ed. A. Poldervaart HDpp:631-650,1955. 20) H.D. Holland, “The chemical evolution of the atmosphere and oceans”. Princeton University Press, 1984. 21) Stanley Miller, ” The Endogenous Synthesis of Organic Compounds”, [ Andre Brack, editor, "The Molecular Origins of Life", Cambridge University Press, 1998.] isimli kitapta. sayfa: 59-85 22) C.F. Cyba, C. Sagan, ” Endogenous production , exogenous delivery and impact-shock synthesis of organic molecules: an inventry for the origins of life”, Nature, 355:125-132, 1992. 23) C.F. Cyba, P.J. Thomas, L., L. Brookshaw, and C. Sagan. ” Cometary delivery of organic molecules to the early Earth”, Science, 249:366-373, 1990 24) J.C.G. Walker , “Evolution of atmosphere”, Macmillen: New york, 1977 25) J.F. Kasting. ” Earth early atmosphere” Science, 259:920-926, 1993.. 26) S.L. Miller, “Production of amino acids under possible primitive Earth conditions” Science, 117:528-529, 1953. 27) S.L. Miller, and H. C. Urey, “Organic compound synthesis on the primitive Earth”, Science, 130:245-251, 1959. 28) Cyril Ponnamperuma, “The Origins of Life”, Thames and Hudson, 1972. 29) J.L. Bada and S.L. Miller, “Ammonium ion concentration in the primitive ocean” Science, 159:423-425, 1968. 30) Richard Montanesky, “The Rise of Life on Earth”, National Geographic, Mart 1998. S: 54-81. 31) Ian Stewart, “Nature’s Numbers”, Basic Books, New York, 1995. www.uzelgi.com

http://www.biyologlar.com/dunyada-organik-yasamin-baslangici

Rekombinant DNA Teknolojisi

Rekombinant DNA Teknolojisi

Rekombinat DNA teknolojisi ile bir çok canlının genetik yapısı yeniden düzenlenebilmektedir. Bu şekilde, bitkilerden daha verimli ürünler elde edilebilir. Rekombinant DNA teknolojisi, doğada kendiliğinden oluşması mümkün olmayan, çoğunlukla farklı biyolojik türlerden elde edilen DNA moleküllerinin, genetik mühendislik teknolojisiyle kesilmesine ve elde edilen farklı DNA parçalarının birleştirilmesi işlemlerini kapsayan bir teknolojidir. Rekombinant DNA ise; bu işlem sonucu üretilmiş olan yeni DNA molekülüne verilen isimdir ve kısaca rDNA olarak yazılır. Bu alanda yapılan işlemler, kısaca genlerin herhangi bir organizmadan alınarak üretilmesi (klonlama) ve üretilen genlerin gerek temel, gerekse uygulamalı araştırmalar için kullanıması olarak özetlenebilir. Bu teknoloji bugün temel bilimler, tıp, endüstri, hayvancılık, ziraat, çevre mühendisliği gibi alanlarda yaygın bir biçimde kullanılmaya başlamıştır. Tanım ve Amaç Bu teknolojinin bilimsel temeli olan çeşitlenme (rekombinasyon) genetik bir olaydır ve doğada canlılar arasında görülen çeşitliliğin önemli nedenlerinden birini oluşturur. Rekombinasyon; farklı genotipteki bireyler arasında eşleşmeler söz konusu olduğunda, ana-babaya ait kalıtsal özelliklerin dölde değişik gruplanmalar halinde bir araya gelmesine yol açan olaylar dizisidir. Bu olay moleküler düzeyde, farklı nükleotid dizilerine sahip iki DNA molekülünün homoloji gösteren bölgeleri arasındaki parça alış-verişi sonucunda meydana gelen yeni gruplamalardır. Bunun için DNA molekülleri arasında kırılmalar meydana gelir ve kırılma bölgelerinde DNA molekülleri arasında parça alış-verişi oluşur. Sonuçta orijinal durumdaki DNA moleküllerine tam olarak benzemeyen ve onlara ait nükleotid dizilerini kısmen taşıyan rekombinant DNA molekülleri oluşur. Homolog çeşitlenme (rekombinasyon), eşeyli üremeyle genelde mayoz bölünmedeki kromozomal parça değişimi sonucunda meydana gelir. Bakterilerde çeşitlenme farklı işleyişlerle, transformasyon, konjugasyon ve trandüksiyon olaylarıyla görülür. Bu olayların hepsinin temeli DNA molekülleri arasında homoloji olmasına dayanmaktadır. Bu yüzden doğada çeşitlenme, aynı türe ait bireyler arasında ya da çok yakın türler arasında kısıtlıdır. Farklı türler arasında varolan çeşitli düzeydeki eşleşme engelleri farklı türlere ait bireyler arasında genetik bilgi aktarımına, dolayısıyla da rekombinasyona olanak sağlamamaktadır. Rekombinant DNA teknolojisinin tanımı ve kapsamı çeşitli toplumlara ya da biliminsanlarına göre farklılıklar göstermektedir. Bununla birlikte, bu değişik tanımlar arasında hepsindeki ortak yönleri birleştiren, oldukça geniş ve günümüzün modern ölçütlerine uygun bir tanım şu şekilde yapılabilir: Rekombinant DNA teknolojisi, bir canlıdan herhangi bir yolla yalıtılan bir genin uygun bir konağın içerisine sokularak orada çoğaltılmasını ve bazen de ifade edilmesini amaçlayan çalışmalar ait tekniklerin toplamıdır. Belirli bir amaç için doğrudan genetik materyal üzerinde yapılan bu teknolojiyle, in vitro şartlarda genetik materyalde planlı değişiklikler yapılabilmekte, istenilen genlerin istenilen canlıya sokularak, doğal biçimde bulunmadığı bu konakta çoğaltılması ve istenilen ürünü vermesi için nakledilen genin ifadesi sağlanabilmektedir. Bu teknolojiyle, prokaryotik ve ökaryotik gruplara ait türlerin kendi aralarında olduğu kadar, gruplar arasında da gen aktarımları yapmak ve çeşitlilikler meydana getirmek mümkün olmaktadır. Tarihçe Rekombinant DNA teknolojisi özellikle 1960'lı yılların sonlarına doğru DNA ile ilgili bazı enzimlerin etki mekanizmalarının anlaşılması sayesinde gerçekleştirilen bir dizi yöntemleri kapsamaktadır. Bununla birlikte bu süreç 1940'lardan 70'lere kadar moleküler biyolojinin gelişmesini sağlayan bilgi birikimi de rekombinant DNA teknolojisinin temelini oluşturmuştur. Genetik çeşitlenme olaylarının yapay olarak gerçekleştirilmesi esasına dayanan rekombinant DNA teknolojisine (rDNA) ilişkin ilk çalışmalar, 1973 yılında başta Cohen olmak üzere bir araştırma grubunun önderliğinde in vitro koşullarda gerçekleşmiştir. Buna göre doğada eldesi imkânsız olan yeni gen düzenlemelerinin yapılması bu teknolojiyle sağlanabilmekte, bir canlının genotipi önceden belirlenebilmekte ve yönlendirilebilmektedir. In vitro koşullarda oluşturulan yeni DNA moleküllerine önceleri "kimera" (aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu mitolojik bir yaratık) adı verilmiştir. Bu kimeralar, birbirleriyle ilişkili olmayan ve farklı kökenler ait genleri içeren rekombinant DNA molekülleridir. Rekombinant DNA teknolojisi 1980'li yıllarda dev adımlarla ilerlemiş ve günümüzde adından en çok bahsedilen ve moleküler genetikte devrim yaratan bir bilim dalı olmuştur. Özellikle 1985'de ortaya atılan bir veya iki hücreden elde edilen DNA'nın birkaç saat içersinde çoğaltılarak 24 saatte genetik tanının konmasına olanak sağlayan Polimeraz zincir tepkimesi (PCR) rDNA teknolojisi için belki en büyük gelişmelerden biri olarak kabul edilebilir. Uygulama Rekombinant DNA teknolojisinde izlenen olayların sırası şu şekilde özetlenebilir: Bir canlıdan elde edilen, istenilen özellikteki (yalıtılmış) DNA parçalarının taşıyıcı özellikteki bir DNA molekülüne (vektöre) bağlanması ve rekombinant DNA eldesi, Rekombinant DNA moleküllerinin uygun bir konak hücreye sokulma (transformasyon, transdüksiyon veya konjugasyon ile) rDNA'nın konak hücrede çoğaltılması (gen çoğaltımı) ve hücre bölünmesi, Yavru hücrelerde yeni genin ifadesi ve ürünün eldesi. Rekombinant DNA teknolojisinde uygulanan yöntemler 3 ana başlık halinde incelenebilir: Klasik uygulamalar Hibritleşme yöntemleri Polimeraz zincir reaksiyon yöntemi Rekombinant DNA teknolojisi uygulamaları özellikle genetik mühendisliği ve biyoteknolojide kullanılımaktadır. Dünya nüfusunun %3-5'nin genellikle tedavi olanağı bulmayan kalıtsal hastalıklardan etkilendiği bilinmektedir. Bu alandaki en büyük ümit ve beklenti genetik bozuklukların gen aktarımı yöntemleriyle düzeltilmesi ya da etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesidir. Kısa zamanda çok geniş bir uygulama alanı bulan bu yöntemin gerçek değeri önümüzdeki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır.

http://www.biyologlar.com/rekombinant-dna-teknolojisi


Atom Altı Parçacıklar Bölüm 2

''Lepton'' da ne şimdi? Hele ki bu sıcakta?! Kimimizin aklına Lipton'un soğuk şeftalili meyve suyunun, kimimizin aklına ise direkt olarak kuantum fiziğinin geldiğini düşünüyoruz. Neden bundan bahsetmeliyiz; çünkü atomların karakteristiklerini belirleyen ve bize bir periyodik tablonun sunulmasında rol oynayan elektronlar ve yakın zamanda ışık hızını geçtiklerinden şüphelenilen, ancak bu şüphelerin yersiz olduğu, üzerlerinde yapılan detaylı araştırmalardan sonra anlaşılan nötrinolar, bu parçacık sınıfında bulunurlar. Evet, bu vesileyle, leptonların ne olduğuna da biraz değinmiş olduk; leptonlar diye ayırdığımız parçacıklar vardır, dolayısıyla leptonlar, bir parçacık sınıfını oluştururlar. Lepton, Yunanca'da ''küçük'' anlamına gelmektedir. Etimolojik kökeninden sonra, değinmemiz gereken en önemli şeyin, leptonların, kuarklardan farkları olduğunu düşünüyoruz. Bildiğimiz gibi, kuarklar ve leptonlar, birlikte, fermiyonlar dediğimiz parçacık ailesini oluşturur. Belirtilen bir zamanda sadece bir kuantum durumuna karşılık gelebilen parçacıklar olarak tanımlayabileceğimiz fermiyonlar ise bozonlar ve diğer kuramsal parçacıklarla, bildiğimiz temel parçacıkları oluşturur. Bildiğimiz ve belirli bir sistematikte tanımladığımız 6 adet lepton vardır. 6 adet leptondan üçünü, tanıdık olandan olmayana doğru: elektron, müon ve tau diye sıralayabiliriz. Kalan üçü ise ilk 3 leptonun nötrinolarından oluşur; yani elektron nötrinosu, müon nötrinosu ve tau nötrinosu. Elektronlar, yüklü leptonlar arasında en düşük kütleye sahip olandır. Müon ve tau ise diğerlerine göre hızlı biçimde parçacık bozunumu ile elektrona dönüşür. En kararlı leptonlar, elektronlardır; dolayısıyla evrende en yaygın olan leptonlardır. Diğer leptonlar, tau ve müonlardan ise yalnızca kozmik ışınlar veya hızlandırıcı çarpışmaları gibi yüksek enerji gerektiren olgular söz konusu olduğunda bahsedilebilir. Bu altı leptondan sadece elektron normal madde yapısında yer alır. Çünkü elektron, en küçük kütleli parçacıktır; bozunarak dönüşebileceği daha hafif bir parçacıkolmadığından kararlıdır. Buna karşın müon, tau ve nötrinolar oldukça kararsız parçacıklar olduğundan, normal maddenin bir parçası olamazlar. Burada değinmemiz gereken bir başka nokta da, bu 6 adet leptonun her birinin bir de karşı-parçacığı olduğudur. Dolayısıyla toplamda 12 parçacık, bu konunun kapsama alanındadır. Karşı parçacık demek, bir parçacığın elektrik yükü olarak ters işaretlisi demektir. Örneğin, elektronun karşı parçacığı pozitron, pozitif yüklü elektrondur. 1.Elektron ve Pozitron Yunanca'da kehribar anlamına gelen elektron, hepimizin bildiği gibi, (-) yüklü bir temel parçacık olup, kimyasal tepkimelerin yürümesinde en büyük rolü oynar. Elektronlar gözlemlendiğinde tanecik değil dalga özelliği gösterirler. Bütün atomların dış bölümü elektron tabakalarından oluşur ve her tabaka çekirdekten uzaklığına göre K, L, M, ... gibi harflerle adlandırılır. Elektronun negatif yükü 1,6.10^-19 coulomb büyüklüğündedir. Kütlesi ise 9,1.10^-31 kg veya 0,5MeV/c² olarak ifade edilir (bkz. MeVve ). Atom altı parçacıklar için açısal momentum olarak tanımlanabilecek spin olgusuna gelirsek, elektronun spini, 1/2 değerindedir. Bütün bu sıkıcı rakamlardan sonra, eektronların belirli enerji seviyelerinde bulunduğunu söylemeliyiz. Bunun yanında, foton salınımı veya emilimi yaparak farklı seviyeler arasında geçişlerde bulunabilirler. (Fotonlar, ışığın temel birimi olup, tüm elektromanyetik ışınların kalıbıdır.) Elektron, elementin kimyasal özelliklerini belirlemesinin yanı sıra atomun manyetik özellikleri üzerinde de oldukça etkilidir. Elektronların atom içerisindeki yerine bakacak olursak, atomun yapısını açıklayan ve bugün için kabul edilen son teori, Kuantum Atom Teorisi'dir. Kuantum Atom Teorisi'ne göre, atom modeli Bohr'un atom modelinden farklıdır. Bohr Atom Modeli'ne göre, atomun merkezindeki çekirdeğin etrafında elektronlar, çember şeklindeki yörüngelerde dolanmaktadırlar. Herbir çember yörünge, belli enerji seviyesine sahiptir. Yörüngeler arası elektronik geçişler, atomun renkli görünmesine neden olur. Ancak belli bir zaman sonra Bohr'un atom modelinin, birçok olguyu açıklayamadığından yetersizliği ortaya çıkmıştır. Kuantum Atom Modeli'ne göre ise atomun merkezinde bulunan çekirdeğin etrafındaki elektronlar, belli bölgelerde, yani orbitallerde bulunurlar. Belli enerji seviyelerine sahip orbitaller, atomu oluşturan küresel katmanlarda bulunur. Birkaç portakal kabuğunun, iç içe geçmiş haline benzer şekilde, küresel katmanlardaki orbitallerin belli şekilleri ve açıları (yönelmeleri) mevcuttur. Orbitallerin bulunduğu katmanların enerji seviyelerinin başkuantum sayısı belirler. (n) = 1,2,3,... gibi tam sayılarla ifade edilir. Orbitallerin şeklini ise "l" (küçük L harfi) yan kuantum sayıları belirler. l = 0(s), 1(p), 2(d),. .(n-1) e kadar değerler alır. Orbitallerin doğrultularını(açılarını) veren ml yan kuantum sayısı ml=-l...0...+l değerlerini alır. Elektronların spinini gösteren ms kuantum sayısı da +1/2 veya -1/2 değerlerini alabilir. Sayılar kafa karıştırmış olabilir; ama korkmayın, çözülmeyen sorular ve simgeler henüz çok uzakta. Öncelikle, (n) ile ifade edilen enerji seviyeleri, elektronun bulunduğu kabukları gösterir. 1,2,3,4,... gibi değerleri alır ve (+) değerli bir tamsayıdır. Bu değerler büyük harflerle gösterilir: n=1 K kabuğunu, n=2 L kabuğunu, n=3 M kabuğunu, n=4 N kabuğunu, vs. gibi. Harflerle veya başkuantum sayıları ile de yazılan bu kabukların alt kabuklara ayrılması ile alt kabuk kuantum sayıları, bunların da alt yörüngelere ayrılması ile orbital kuantum sayıları oluşur. En rafine haliyle (n), elektronun kabuğunu ve çekirdeğe olan ortalama uzaklığını belirlemektedir. l ise, elektronun alt kabuğu ve orbitalinin şeklini verir. Verilen bir alt kabuğun her orbitali, aynı enerjiye sahip bir yapıdadır. Alt kabuk kuantum sayısı, sıfırdan başlayarak kaç tane alt kabuk varsa baş kuantum sayısının bir eksiğine (n-1) kadar numaralanır. Şöyle ki, n-1 (K) tabakası için 1 tane alt kabuk vardır. 1=0 diye numaraladığımızda ancak 1=0 numaralı alt kabuk kuantum sayılı alt kabuk olduğunu görüyoruz. n=2 (L) tabakası için iki alt kabuğun kuantum numaraları 1=0 ve 1=1 olacaktır. n=3 (M) tabakası için, üç alt kabuk vardır ve bu üç alt kabuğun kuantum ayıları 1=0, 1=1 ve 1=2 olacaktır. Fakat bu sayılar olmadan, alt kabuk kuantum sayılarının gösterimini daha da sadeleştirmek için, küçük harflerle gösterilirler. Örneğin, 1=0 yerine s, 1=2 yerine p, 1=3 yerine f, 1=4 yerine g, vs. harfleri kullanılır. Bu harfler, sharp, principal, diffuse. fundamental, vs. gibi atomik spektrumlardaki çizimlere ait kelimelerin baş harfleridirler. (ml) ile orbitalin yönelmesi belirtilir. Magnetik kuantum sayısı diye de adlandırılan bu kuantum sayısı, her bir alt kabukta bulunan orbitalleri belirler. Her bir alt kabuktaki orbital adedi, o alt kabuğun kuantum numarasının iki katının bir fazlası yöntemi ile bulunur (2n+1). Çift yaratılması olayının tersi. Elektron ve karşıt elektron çarpışıyor ve foton salınıyor. Elektron hakkında fazlasıyla konuştuktan sonra, pozitrona geçebiliriz. Elbette ki elektronun karşıt parçacığı olan bu parçacık hakkında, elektron hakkında bildiklerimiz kadarını bilemiyoruz. Ancak yine de, anti parçacık kavramının ilk örneği olan pozitron, ilk olmasıyla bizlere bazı bilgileri, diğer anti parçacıklardan önce sunmuştur. Pozitronda yük pozitif olup, yükün şiddeti, kütlesi ve spini, elektronunkilerle aynıdır. 1928'de İngiliz fizikçi, Paul Dirac, Schrödinger denklemi üzerinde çalışırken elektronla aynı spinli, eşit kütleli fakat pozitif yüklü bir parçacığın da aynı denklemi sağlayacağı varsayımını ortaya attı. Bu varsayım, 1932 yılında Amerikalı deneysel fizikçi, Carl David Anderson tarafından gerçeklendi. Bu olayda yeterli enerjiye sahip bir foton, çekirdekle çarpıştığında, elektron ve pozitron ortaya çıkarıyordu. Buna, çift yaratılması denir. 2.Müon ve Karşı Müon Elektrondan tek farkı, kütlesinin biraz daha fazla olması olan müon, genellikle bozunmalarda kendini gösterir. Özellikle son zamanlarda Higgs bozonu ile ilgili gelişmelerde, atom altı düzeyde zayıf kuvvetle ilgili olan iki Z bozonunun elektrona ve müona bozunması sırasında alınan sinyallerin, Higgs bozonu'na işaret etmesi de burada manidardır. Güçlü kuvvet dışındaki diğer tüm temel kuvvetlerle etkileşir. Bunlar da bilindiği gibi, zayıf kuvvvet, elektromanyetik kuvvet ve kütleçekimidir. Özel bir mikrokoptan müon gölgesi. Karşı Müonun müondan tek farkı ise elektrik yüküdür. Karşı müon (+), müon (-) yüklüdür. Karşı müonun gözlemlenmesi, ancak kozmolojik düzeyde mümkündür. Buna rağmen, bazı parçacık hızlandırıcı laboratuvarlarında gözlemlendiği de bilinmektedir. 3.Tau ve Karşı Tau Karmaşık parçacıkların bozunma, dönüşüm veya yok edilme süreçleri sırasında veya sonrasında ortaya çıkan parçacıklar, taulardır. Elektrik yükleri ve görece büyük kütleleri sayesinde, kolayca gözlemlenebilir; fakat ortaya çıktıktan sonra büyük bir hızla veya kısa bir sürede, daha hafif leptonlara, nihayetinde elektrona dönüşürler. Dolayısıyla, etrafımızdaki görünür maddenin yapısında hiç yer almazlar. Tıpkı diğer leptonlardan olan müon gibi. Tau hakkındaki bilgilerimiz sınırlı olduğundan, henüz karşı tau hakkında da kesin bilgilere sahip değiliz. Ancak diğerlerinde olduğu gibi, burada da yükünün, taunun yükünün ters işaretlisi, yani (+) olduğunu biliyoruz. Taunun diğer temel parçacıklara bozunumunun diyagramı. Taular, tıpkı müonlar gibi, kütleçekimle, zayıf kuvvetle ve elektromanyetik kuvvetle etkileşirler. Zaten bu sebepten dolayı da, atmosferimizde çarpışmalar yaparak mikro düzeyde kara delikler oluşturdukları tahmin edilmektedir. 4.Nötrinolar 3 çeşit nötrino bulunduğuna, yazımızın başlarında değinmiştik. Bunları hatırlamak gerekirse: elektron nötrinosu, müon nötrinosu ve tau nötrinosu olarak tekrar edebiliriz. Çok küçük kütleleri ve olmayan elektrik yükleri ile ''kolaysa bizi yakalayın'' dercesine bilim insanlarına meydan okuyan parçacıklar, nötrinolar. Evrende her bir protona karşılık 700 milyon nötrino bulunsa da, gözlenmeleri için çok özel deney düzenekleri gerekiyor. Güneş’teki füzyon reaksiyonlarında rol alan nötrinoların, evrendeki madde/karşı-madde asimetrisinden de sorumlu olabileceği söyleniyor. Üç çeşit nötrinonun (elektron, müon ve tau nötrinoları) arasındaki çok ufak kütle farklarının, Büyük Patlama sırasında gerçekleşen atomaltı reaksiyonları etkileyeceği tartışılıyor. Bir nötron, bir elektrona ve bir protona bozunduğunda, (yani beta bozunumu sırasında) elektron ve protonun momentumları toplamı, başlangıçtaki nötronunkine eşit değildir. Bu yüzden, kayıp momentuma karşı gelecek başka bir parçacık olmalıdır: o parçacık da nötrinodur. Bu çıkarım, nötrinoyu fizik dünyasına kazandıran Avusturyalı fizikçi, Wolfgang Pauli'den gelmişti. Pauli, beta bozunmasında ortaya çıkan protonun ve pozitronun (elektronun karşı-parçacığı) yanında, yüksüz ve küçük kütleli bir parçacığın daha olması gerektiğini, 1930 yılında ileri sürmüştü. Hatta nötrinoyu tarif ettikten sonra şu ifadeleri kullandı: ''Öyle bir parçacığın var olduğunu ileri sürdüm ki; belki hiç keşfedilemeyecek!’'' Pauli, bu son cümlesi hariç, söylediklerinde haklı çıktı. Bu tezinden 26 yıl sonra, yani 1956 yılında, Clyde L. COWAN ve Frederick REİNES, nötrino-madde etkileşimlerini ilk kez gözlemledi ve böylece nötrinonun varlığı ispatlanmış oldu. Sonraki araştırmalar, doğada üç çeşit nötrino olduğunu gösterdi: elektron nötrino, müon nötrino ve tau nötrino. Nötrinonun keşfinden sonra yapılan çalışmalar, nötrinonun sırlarını çözerek mevcut kuramsal bilgilerin sınanmasına yönelikti. Özellikle Güneş'ten gelen nötrinolarla yapılan çalışmalar, nötrinonun diğer atomaltı parçacıklardan farklı bazı özelliklere sahip olabileceğini gösterdi. Güneş’teki nükleer füzyondan dolayı her hidrojen yanması sonucunda iki nötrino açığa çıkar. Adeta görünmez bir sağanak yağmur gibi saniyede trilyonlarca nötrino vücudumuza girer ve çıkar. Nötrinolar çok zayıf etkileştikleri için bu nötrino yağmurunun bize hiçbir zararı yoktur. Güneş’ten gelen bu kadar çok nötrinonun sayısını ölçmeye yönelik ilk çalışmalar Raymond Davis ve ekibi tarafından yapıldı. 1960’lı yıllarda başlayan bu çalışmalarda, Güneş’ten gelen nötrinoların sayısının tahmin edilenden daha az olduğu görüldü. Bu durum akla şu üç olasılığı getirdi: Ya bilim insanları yanlış ölçümler yapıyordu ya da yapılan kuramsal hesaplar yanlıştı. Son ihtimal ise nötrinonun Güneş’te oluştuktan sonra bilmediğimiz bir etkileşim yaparak farklılaşıyor olabileceğiydi. İhtimaller arasında yer alan, kuramsal hesapların yanlış olma olasılığı hayli düşüktü, çünkü mevcut modelin birçok öngörüsü doğrulanmış ve hayli başarılı sonuçlar elde edilmişti. Bilim insanlarının yanlış ölçümler yapma ihtimali ise tabii vardı. Fakat benzer ölçümler farklı teknikler kullanılarak birçok kez yapıldı ve elde edilen sonuçların hepsi aynı probleme işaret ediyordu, yani Güneş’ten gelen nötrinoların sadece %40’ı Dünya’ya ulaşabiliyordu. Solar nötrino problemi olarak literatüre geçen bu problemin çözümü içim kuramsal birtakım modeller üretildi. Bunlardan en ilgi çekici olanı İtalyan fizikçi, Bruno Pontecorvo tarafından 1957 yılında daha solar nötrino problemi bile bilinmezken ortaya atılmıştı. Pontecorvo, nötrinonun salınım yaparak karşı-nötrinoya (nötrinonun karşı parçacığı) dönüşebileceğini ileri sürdü. 1962 yılında ise Japon fizikçi Ziro Maki, nötrinonun başka bir nötrinoya, örneğin elektron nötrinonun müon nötrinoya veya tau nötrinoya salınım yaparak dönüşebileceği fikrini ortaya attı. Dolayısıyla nötrino salınım yapıyorsa, elektron nötrinonun bir kısmı doğduğu noktadan Dünya’ya gelene kadar metamorfoza uğrayıp başka bir nötrinoya dönüşüyor, bu farklılaşmadan dolayı elektron nötrino sayısında bir azalma meydana geliyor. Bu olayın doğruluğuna dair ilk ipucu 1998 yılında Süper Kamiokande deneyinde bulundu. Üstelik nötrinoların salınımda bulunduğu bizzat görülmüştü. Takip eden yıllarda yapılan deneyler de Süper Kamiokande’yi doğruladı. Bu gözlemlerin doğruluğundan emin olabilmenin tek yolu, nötrinonun salınım sonrası halinin fotoğrafının elde edilmesiyle mümkün olabilirdi. Örneğin, hızlandırıcılar kullanılarak oluşturulan müon nötrino, salınım yaparak, diyelim ki tau nötrinoya dönüştü; eğer tau nötrinoyu fotoğraflayabilirsek salınımın gerçekleştiğinden %100 emin olabiliriz. Bunu yapabilmek için kullanacağımız algılayıcılar hem müon nötrinoya hem de tau nötrinoya duyarlı olmalıdır. Böyle bir algılayıcı, İtalya’daki Gran Sasso yer altı laboratuvarı'nda kuruldu. OPERA (Oscillation Project with Emulsion tRacking Apparatus - Emülsiyon izleme Aparatı ile Salınım Projesi) adı verilen ve müon müon nötrinonun tau nötrinoya salınımını gözlemlemek için tasarlanan bu algılayıcının yapımında, 12 ülkeden yaklaşık 170 bilim insanı görev aldı. Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nden de bir ekibin de katıldığı bu projede, algılayıcının yapımı 2008 yılında tamamlandı. Deneyde kullanılan nötrino demeti ise Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi’nde (CERN) üteriliyor. CERN-SPS (Super Proton Synchrotron - Süper Proton Sinkrotronu) hızlandırıcısında, hızlandırılan protonların bir hedefe çarptırılması sonucu oluşan pion ve kaon gibi parçacıkların bozunumlarından müon nötrino açığa çıkmaktadır. Yüksüz olduğu için elektromanyetik etkileşim yapmayan nötrino, yörüngesinde herhangi bir sapma olmadan Alpler'i aşarak, İtalya’daki Gran Sasso laboratuvarı'na ulaşıyor. Nötrino, 732 km’lik bu yolculuğu 2,4 milisaniyede tamamlıyor. OPERA ekibi, algılayıcıya çarpan bu nötrinoların etkileşimlerini analiz etmek için 2 yıldır yoğun olarak çalışıyordu. Bu uğraş, ilk meyvesini 2010 yılında vermişti ve CERN’den yollanan trilyonlarca müon nötrinodan birinin, bu yolculuk esnasında tau nötrinoya dönüştüğü ilk kez doğrudan gözlemlenmişti. Nötrinolar, 732 km'lik bu yolculuğu, ışıktan 6 nanosaniye önce tamamlıyor gibi görünüyordu! OPERA'da yapılan deneylerden, geçtiğimiz yılın sonlarına doğru yükselen ışık hızını aşan parçacık seslerinin birer birer hayal kırıklığına dönüşmesi ise uzun sürmedi. Hız ölçümünde kullanılan atom saatleri ve GPS cihazları arasındaki bir senkronizasyon sorunundan dolayı, hesaplamalar da yanlışlanmak zorunda kalınmıştı. Kısacası, ışık hızı yine aşılamamış; büyük deha, Albert Einstein, kalesini yine usta bir komutan gibi savunmuştu!    

http://www.biyologlar.com/atom-alti-parcaciklar-bolum-2

İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ

1- Ne? Ortak mirasımız;“Karbon Uygarlığı ” Milyonlarca yıllık doğal süreçlerle oluşan karbon varlıklarımızı sorumsuzca harcıyoruz.Son 125 yılda 1 trilyon varil petrol tüketildi, küresel orman varlığı ise 1850-1980 yılları arasında %15 azaldı. 2- Neden? Dünyanın Battaniyesi Kalınlaştı CO2 ve diğer sera gazları,dünyanın ortalama sıcaklığının yaklaşık 15oC düzeyinde kalmasını sağlar.Ama fosil yakıtların tüketilmesi ve orman alanlarının yok edilmesi sonucunda,1750 yılından bu yana atmosferdeki CO2 birikimi %30,CH4 birikimi %150, N2O birikimi %17 artarak 2004 yılında son 500,000 yılın en yüksek düzeylerine ulaştı. . 3- Nasıl? Dünyanın Ateşi Yükseldi. Son yüzyılda küresel ortalama sıcaklık en az 0,6oC arttı.Önlem alınmazsa, 21.yüzyılın sonunda ise sıcaklık artışının 5oC ’yi geçebileceği öngörülüyor. Son 50 milyon yılda bu kadar kısa bir sürede bu kadar büyük bir sıcaklık artışı görülmedi.1998 ve 2005 tarihin en sıcak yılları arasında ilk sıralarda. Son 200 yıldaki en sıcak 10 yıl son 20 yılda yaşandı. 4- Sonuç? Bu kadar sıcaklık artışı Dünyanın Dengesini Bozdu. 1970’ten bu yana eriyerek yok olan kutuplardaki buzul alanı,Türkiye ’nin yüzölçümünün 2 katına eşit.2005 yılında;Bombay’da tarihin en büyük sel felaketi yaşanırken,Amazonlarda,Afrika ’da ve Avustralya ’da son 60-100 yılın en kurak mevsimi yaşandı,Atlantik Kasırga sezonu ise kasırga sayısı, şiddeti ve süresi açısıdan rekor kırdı. 5- Yani? Felaketler herkesin başına gelebilir, SİZİN DE Kuzey Kutbunda Inuit halkının yaşam alanları eriyen buzullar nedeniyle yok oluyor.Pasifik adalarının yerlileri ise deniz seviyesinin yükselmesi halinde yurtlarından ayrılıp mülteci olacaklar.Avrupa ’da aşırı sıcaklıklar bir ayda 20.000 ’den fazla insanın yaşamına mal oldu.Katrina Kasırgası’nın toplam maliyeti 150 milyar ABD Dolarını aştı. 6- Dahası? Beterin beteri; ANİ İKLİM DEĞİŞİKLİKLERİ Bilim insanlarına göre felaket senaryoları arasında;artan sıcaklıkların Sibirya buzulları altındaki binlerce ton sera gazını serbest bırakmasıyla küresel ısınmanın kontrolden çıkması,eriyen buzulların ise okyanuslardaki su akıntılarını yavaşlatarak ya da durdurarak Kuzey yarımkürenin ani bir buzul çağına girmesi yer alıyor. Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı (U.S. Environmental Protection Agency) web tabanlı coğrafi bilgi sistemleri ile iklim üzerindeki değişiklikleri ve etkileri, geleçeğe dair hazırlanan modellemeleri web sitesinde yayınlamaktadır. www.epa.gov

http://www.biyologlar.com/iklim-degisikligi

Douglas Futuyma ile Evrim Kuramı’na dair söyleşi

Douglas Futuyma evrimsel biyoloji alanında çalışan bilim insanlarının ismini sıkça duyduğu, bitki böcek etkileşimleri üzerine çalışan, bilim yapmayı ve anlatmayı kendine yaşam biçimi edinmiş bir bilim insanı. ABD'deki Cornell Üniversitesi'nden lisans derecesini aldıktan sonra yüksek lisans ve doktora ünvanlarını 1969'da Michigan Üniversitesi'nden kazanıyor. Bitki yiyen böcekler ve onların konakçıları olan bitkilerin evrimi üzerine olan akademik çalışmalarını New York Şehri'ndeki Stony Brook Üniversitesi'nde sürdürüyor. Futuyma ortalıkta evrim kuramına dair kitap yokken, dört yıllık hummalı bir çalışmanın ardından 1979'da ilk Evrimsel Biyoloji ders kitabını yayımlıyor. Dünyanın pek çok yerinde dersler vermiş, Kosta Rika'da Tropikal Çalışmalar Organizasyonu'nda tropikal ekoloji ve evrimi eğitiminde aktif rol almış biri. Ayrıca, Evrim Çalışmaları Topluluğunun (Society for the Study of Evolution), Amerikan Doğabilimcileri Topluluğu'nun, Amerikan Biyolojik Bilimler Enstitüsü'nün başkanlığını yapmış olup Evrim adlı akademik derginin editörü ve ABD Ulusal Bilimler Akademisi'nin de üyesi. Pek çok akademik makalesi var ve kendi araştırmalarının yanısıra gerek yazmış olduğu Evrim ve Evrimsel Biyoloji kitaplarıyla gerekse verdiği ders ve seminerlerle evrim kuramının anlatılmasında, bilim-dışı bir yaklaşım olan yaratılışçılığa karşı mücadelede en ön sıralarda yer alıyor. Kendisiyle Singapur Ulusal Üniversitesi'nde Evrimsel Biyoloji Laboratuvarında bir söyleşi gerçekleştirdik. Keyifli okumalar, evrimin ışığunda bol bilimli günler! Bilgenur- 1979'da ilk basımı yapılan Evrim ders kitabının yazarısınız. Kitabı yazmanızın hikayesi nedir? Doug Futuyma- 1970'lerde Stony Brook Üniversitesi'ne henüz başlamış ve fakültede genç bir akademisyenken lisans öğrencileri için Evrim dersinin içeriğini oluşturdum. O zaman evrim hakkında hiçbir ders kitabı yoktu. Bu yüzden kendi ders notlarımı hazırlamak ve öğrenciler için oradan buradan ders kaynağı bulmak zorundaydım. Bir gün Andy Sinauer adında biri ofisimde beni ziyaret etti ve birinin ona benim iyi bir ekoloji kitabı yazarı olacağımdan bahsettiğini söyledi. Dedim ki, ben ekoloji için iyi bir ders kitabı yazamam, hem zaten etrafta çok fazla ekoloji kitabı var ama hiç evrimle ilgili olan yok. Bu durum ona benim böylesi bir kitabı yazmam için iyi bir aday olduğumu düşündürdü. Kitabı yazmak 4 yılımı aldı çünkü ilk başta ne yaptığıma dair hiçbir fikrim yoktu. Biyoçeşitlilik nasıl oluştu, çevre biyoçeşitliliği nasıl etkiliyor gibi temel sorulardan hareketle böcek-bitki etkileşimleri üzerine çalışıyorsunuz. Hangi soru sizi özellikle bu konuya itti? Başlangıçta sorduğum soru bitki-böcek etkileşimleri üzerine değildi. 1970'lerde evrim kuramı çalışan kişilerin sorduğu temel sorulardan biri proteinlerin jel elektroforezi ile ortaya çıkarılan genetik çeşitliliğinin nereden kaynaklandığı idi. Bir tarafta doğal seçilimin çeşitliliği koruduğunu savunan Balanced School (y.n. Denge Öğretisi) vardı, diğer tarafta da genetik sürüklenmenin bu çeşitliliğe sebep olduğunu savunan klasik öğreti. Seçilimin çeşitliliği açıkladığını öne süren yaklaşıma göre farklı çevre koşullarına, örneğin farklı mikrohabitatlara ya da besin kaynaklarına uyum sağlamış farklı genotipler heterojen seçilime tabi oluyorlar. Ben de bunun tam olarak test edilmediğini düşündüm, yapmamız gereken homojen (özellikleri her yerinde aynı olan) çevre ve heterojen (özellikleri her yerinde aynı olmayan, çoklu) çevrede ayrı ayrı yaşayan türlerin karşılaştırılması olmalıydı. Otçul böceklerin çevrelerinin en önemli parçası da konakçı bitki. Buna göre, sadece bir tür konakçısı olan böcek basit, homojen bir çevrede yaşıyor olmalı. Öte yandan birkaç tane bitkiyle beslenen böcekler de takdir edersiniz ki daha heterojen çevrede yaşıyor olmalı. Böylece soru şuna dönüştü: Birden fazla bitkiyle beslenen ve çoklu çevre koşullarında yaşayan böcekler, tek bitkiyle beslenen böceklere göre genetik olarak daha çeşitli miydi? Bu soruyla birlikte bu ilginç organizmaları ve onların ilginç etkileşimlerini fark ettim. Bir şeyi merak ediyorum. Stony Brook Üniversitesi'nde hala öğretiyorsunuz. Evrim ders kitabının yazarı olarak, evrim kuramını öğretmek nasıl bir şey? Belki de bu soruyu öğrencilerinize sormam gerekir. Tam olarak ne demek istediğini bilmiyorum. Stony Brook'taki öğrencilerin benimle ilgili bir fikirleri yok. Biraz meşhur bir kişi olduğumu düşünüyorsun, öyle değil mi? Aslına bakarsanız, sizin kitabınızı biz de Evrim dersinde ders kitabı olarak kullanmıştık. Stony Brook'taki öğrenciler şöyle düşünüyor: ''Bu adam bu kitabı yazmış. Tamam da ne yani? Onu yine de dinlemek zorundayız.'' Yani onlar için özel biri değilim. Evrim dersini öğretiyorsunuz. Bildiğim kadarıyla ABD'deki bazı okullar iki tarafı da öğretmeye çalışıyorlar (yazar burada yaratılışçılığı diğer taraf olarak belirtiyor). Evrim teorisi – yaratılış tartışması hakkında ne düşünüyorsunuz, sizce ikisi de öğretilmeli mi? Bu sadece üniversite ve yüksekokullarda karşımıza çıkan bir sorun değil. Esas olarak lise ve öncesi ortaöğretim kurumlarında çok büyük bir tartışma bu. Böyle kurumlarda evrim teorisini anlamayan kişiler evrime alternatif bir şeylerin öğretilmesi gerektiğini söylüyorlar. Soru şöyle: O halde ikisini de öğretip öğrencilerin kendi kararlarını vermelerine izin mi vermeli yoksa sadece evrim kuramını mı öğretmeliyiz? ABD'de, ki bu çok önemlidir, Amerikan anayasası herhangi bir dine öncelik tanımayı ya da dini görüşü olan insanı olmayana tercih etmeyi yasaklamıştır. Bu demek oluyor ki din, devlet tarafından desteklenen her şeyin dışında tutulmalıdır. Devlet tarafından desteklenen halk eğitimi de bu nedenle herhangi bir dini temele dayalı öğretiye sahip olamaz. Buna dayanarak yüksek mahkeme de dahil olmak üzere ABD'deki mahkemeler şunu diyor: Yaşamın çeşitliliğini dinî olarak açıklayan hiçbir şeyi öğretemezsiniz. Yaratılışçılar ise ya taklit yoluyla ya da dolaylı yoldan kendi öğretilerini sisteme sokmaya çalışıyorlar. Ben buna tamamen karşıyım. Bilim dersinde sadece bilim öğretmelisiniz. Ve yaşamın çeşitliliğini açıklayan evrim dışında bir bilimsel teori ya da hipotez yok. Eğer biri bilimsel bir alternatifle gelirse, sorun yok. Ama henüz başka bir alternatif yok. Sadece bilimsel camiada bilim insanlarına değil, öğrencilere, halka da evrimi anlatıyorsunuz. Birçok kişi evrim teorisini yanlış biliyor, anlıyor. Bu noktada sizin fikrinizi merak ediyorum, sizce bilimsel cehalet (ing. Scientific illiteracy) ile nasıl mücadele edeceğiz? En önemli konulardan birine parmak bastığını düşünüyorum. Çünkü bu durum sadece evrim teorisi ile ilgili değil. Ve bu sadece bir ülkede biten bir sorun da değil. Örneğin Türkiye'de de çok yaygın bir durum bilimsel cehalet. Biliyorum, çok da iyi biliyorum. Konu bilimsel okuryazarlığın eksik olması. Bu durum örneğin küresel ısınmaya ve bilimi inkar eden insanlara da uzanıyor. Bilim insanları diyor ki esas mesele seragazı etkisi ve insan kaynaklı faaliyetler. Yani mesele bilimsel bilginin eksikliği. Erken yaşlarda bilim öğretiminin geliştirilmesini sağlamak dışında bir çözüm yolu olduğunu sanmıyorum. Örneğin ilk öğretimde öğrenciler temel bilim dersleri almalı. Ama öğretmenler sadece genel kimya ya da hücre biyolojisi öğretmemeli. Bunun yerine öğrencilere bilimin nasıl işlediğini öğretmeliler. DNA'nın genetik madde olduğunu nereden biliyoruz? Kimyasal maddenin atomlardan oluştuğunu peki? Farklı yaklaşımlar, açıklamalar neler? Doğal dünyayı açıklamak üzerine nasıl düşünüyoruz? Bilim sürecinin deneme yanılma üzerinden yürüdüğünü anlıyor muyuz? Hipotezler arasında seçim yaptığımızı ve bu hipotezlere kanıtlar aradığımızı peki? Pek çok kişi böyle bir eğitimden geçmiyor. Eğer çok oldu demezseniz bir sorum daha olacak. Pek çok kişi ekoloji ve evrimi tanımlayıcı bir bilimsel alan olarak görüyor. Tahmin eden/belirleyici bir bilim dalı olmaya ne kadar yakınız sizce? Ne kadar tahmin istediğinize bağlı, ne doğrulukta istediğinize de tabii. Belki çok spesifik ve sayısal olarak değil ama genel anlamda sanırım tahmin edebilme imkanımız var. Bu aslında iklim bilimi ya da bir başka deyişle medyaroloji (y.n. Medyaroloji ya da Medyalaştırma: Bilimsel kavramın/bilginin üreticisinden basına ulaşması, açılımı) gibi. Hava durumu ile ilgili medyaroloji fizik biliminin bir uygulaması. Pek çok kişi fiziğin çok kesin ve öngörme yeteneğine sahip bir bilim dalı olduğunu düşünebilir. Oysa hava kütlelerinin, okyanus akıntılarının, sıcaklık ve başka pek çok parametrenin fiziği oldukça karmaşık. Bu nedenle fizikçiler, ya da medyarologlar bir hafta sonra New York'ta hava sıcaklığının nasıl olacağını tahmin edemeyebilirler ama yılın bu zamanında soğuk olacağını öngörebilirler. Yani genel tahminler yapmak mümkün. Kesinlikle. Ve bu durum ekoloji ve evrimsel biyoloji için de yaklaşık olarak aynı. Zamanınız olmadığı için burada bitirmek zorundayım. Çok teşekkür ederim! Ben teşekkür ederim. Bu röportaj, 1 Şubat 2014'te hayatını kaybetmiş olan, Türkiye'nin ilk evrimsel biyoloğu Prof. Dr. Aykut Kence'ye ithaf edilmiştir. Ne nedir? Balanced school (Denge Öğretisi): Denge öğretisi, genetik polimorfizmlerin yaygın olduğunu vurgular. Bu görüşe göre bireyler belli bir alel çifti ya da alel serisi bakımından birbirine benzemeyen genlerin bulunduğu kromozomları taşır, yani çoğu gen bölgesinde heterozigottur ve böylece polimorfizmin sürekliliği sağlanır. Dolayısıyla 'denge öğretisi' doğal seçilimin dengeleyici bir gücü olduğunu, pek çok gen bölgesinde heterozigotluğu koruduğunu ve az sıklıkta bulunan zararlı alellerin ortadan kaldırılmasında da kimi zaman saflaştırıcı bir etkisi olduğunu savunur. Doğal seçilim: Türlerin çevrelerine uyum sağlama sürecidir. Doğal seçilim, bazı türlerin belli özellikleri nedeniyle daha iyi üreme ve hayatta kalma ihtimaline sahip olmaları durumunda bu türlerde evrimsel değişime sebep olur ve kalıtılan bu genetik değişiklikler sonraki nesillere aktarılır. Klasik öğreti: Bir topluluk içindeki poliformizmlerin ender olduğunu savunur. Bu görüşe göre topluluktaki bireyler çoğu gen bölgesinde (anne ve babadan kalıtılmış) iki özdeş allel bulundurur ve canlıyı her durumda öldüren mutasyonlara sebep olan aleller doğal seçilimle ortadan kaldırılmaktadır. Dolayısıyla bu görüş doğal seçilimin bir nevi saflaştırıcı bir gücü olduğunu, ölümcül alellerin pek çok gen bölgesindeki homozigotluğu sağlamak için ortadan kaldırıldığını savunur. Yeni alellerin ortaya çıkışını ise genetik sürüklenmeye bağlar ve onların da ya yok olacağını ya da popülasyon içinde zamanla orijinal alelin yerine alacağını vurgular. Genotip: Soyyapı ya da kalıtyapı olarak bilinir. Organizmanın genetik yapısının bütününe verilen isimdir. Bir hücrede birden fazla gen bulunmaktadır. Bu genler, enzim ve protein sentezini yöneterek, bireyin dışyapısını (fenotipini) oluştururlar. Heterojen seçilim: Seçilim, çevre koşulları ve baskınlık-çekiniklik özelliklerine göre farklı çevrelerde farklı genotipleri 'tercih edebilir.' Bu farklı seçilim heterojen seçilim olarak adlandırılır. Jel elektroforezi: Saflaştırılmış nükleik asit ve proteinlerin jel elektroforezi DNA moleküllerinin tespiti ve ayrılması için kullanılan bir tekniktir. Elektrik alanı agaroz jele uygulanır ve jel içinde, partiküller yük ve boyutlarına göre ayrılır. Polimorfizm: Genetik biliminde toplumda bir gen lokusun en yaygın varyant ya da allelinin sıklığının %99'u geçmemesi olarak tanımlanır. Biyolojide ise bir türün üyeleri arasında 2 ya da daha fazla fenotipin (dış görünüş) bulunabilme hali olarak kabul edilir. ABO kan grubu sistemi polimorfizme bir örnektir.

http://www.biyologlar.com/douglas-futuyma-ile-evrim-kuramina-dair-soylesi

EKOTURİZM NEDİR ?

Turizm sektörü bugün dünya çalışanlarının yüzde 8'ine gelir sağlamaktadır. Gelir düzeyi düşük olan ülkelerdeyse çok önemli bir "ihracat" kapısı. Ancak turizm faaliyetlerinin yerel kültürlere ve eko-sistemlere geri dönüşü olmayan olumsuz etkileri diğer kârları gölgeliyor. Aslında turizm, ev sahipliği yapan ekonomiye şaşırtıcı derecede az kazandırıyor. Turistlerin harcadığı para çoğu zaman yabancı tur organizatörleri, hava yolları, büyük/zincir oteller ve diğer servislere aktığı için turizmin yapıldığı ülkeyi terk ediyor. Ancak artık "alternatif turizm" sektörünün sunduğu yeni seçeneklerle bu durum değişiyor. Mevcut doğal ve kültürel zenginliklere en az etkisi olan ve aynı zamanda eğitsel ve ekonomik açıdan tatmin edici gezilere giderek daha çok rağbet ediliyor. Dünya Turizm Örgütü'ne göre doğa turizmi, turizmde en hızlı büyüyen sektör. Doğa turizminin bir alt bölümünü oluşturan eko-turizm ise yılda yüzde10-30 arasında gelişme gösteriyor. Geçtiğimiz yıllarda anlamlı ve eğitsel deneyimlerin yaşanabileceği gezilere olan talep büyük bir artış gösterdiği için tur organizatörleri ve seyahat acenteleri turizm sektöründe farklı kategoriler sunmaya başladı: Macera turizmi, kültür/din turizmi, gastronomi turizmi, eşcinsel turizmi gibi. Eko-turizm en geniş ve en çok istek gören alternatif turizm şekli olma yolunda. Henüz tanımı yapılamayan eko-turizmi karakterize eden ortak noktalarsa şöyle sıralanabilir: Doğaya karşı sorumluluk; yaban hayat, habitatlar ve ekosistemler bozulmamalı Sürdürülebilir bir yaklaşım sunmalı; doğal varlıkları ve yörenin kültürel yapısını, insanların yaşam tarzlarını etkilememeli Ziyaretçiyi doğa ve doğa koruma konularında besleyebilmeli Yöredeki doğa koruma çabalarına katkıda bulunmalı. Eko-turizm söz konusu olduğunda başta unutulmaması gereken şey bunun bir "iş" yani ticari bir girişim olduğu. Bir eko-turizm projesi her ne kadar doğru değerler üzerine kurulmuş olsa da, ekonomik başarısı sağlanmadığı takdirde sürdürülmesi mümkün değil. Başarıya ulaşamayan eko-turizm inisiyatifleriyse yörede yaşayan insanları, gerçekleşemeyen beklentileri yüzünden hayal kırıklığına uğratabilir ve güvenlerini sarsabilir. Dolayısıyla, eko-turizme kalkışacak herhangi bir kişinin, kârlılık konusunu ciddiye alması gerekir ve tecrübeli tur organizatörleri ve acentelerin deneyimlerinden faydalanmalıdır. Ayrıca, yatırım kaynağı sağlama potansiyeli olan farklı kurumlarla da sıkı ilişkiler içinde olmalı, özellikle de yasal ve ekonomik alt yapı sağlayan devlet kurumları bunlar arasında yer almalıdır. Duyarlı ve eğitimli bir tüketici kitlesine hitap eden eko-turizm, kendisine has doğal ortamlarda, kendisine has canlı türleri ve habitatlarla eğitsel ve etkileşimli bir ilişki sunma potansiyeline sahiptir. Bu potansiyeli gerçekleştirebilmek için doğa koruma uzmanları baştan projeye dahil edilmelidir. Bunun yanı sıra yöre insanlarına da baştan danışılarak proje geliştirilmeli ve her etapta onlarla yürütülmelidir. Sağladıkları yararlar hakkında halen bazı soru işaretleri bulunsa da, eko-turizm ve diğer alternatif turizm şekilleri dünyanın her yerinde artış gösteriyor. Halk, STK'lar ve kamu kurumları sertifikasyon yöntemleri aracılığıyla eko-turizm için bazı standartlar geliştirmeye yönelik çalışmalar yaparak eko-turizmdeki bu patlamayı kontrol etmeye çabalıyor. Ancak bu çalışmalar şimdilik birbirlerinden kopuk ve yetersiz. Henüz ülkemizde varolmayan bazı sertifikasyon yöntemlerini oturtmaya çalışan kurumlar ve örnek çalışmalar arasında Conservation International (www.ecotravel.org), Meksika'da ülke çapındaki eko-turizm planlaması (www.amtave.com/amtave/comon.html), Belize'de bölgesel, yerel halka dayalı eko-turizm (Toledo Eco-tourism Association) ve Green Globe 21 (www.greenglobe21.com) bulunuyor.

http://www.biyologlar.com/ekoturizm-nedir-

REKOMBİNANT DNA TEKNOLOJİSİ , KLONLAMA VE VEKTÖRLER

Bu teknolojinin bilimsel temeli olan çeşitlenme (rekombinasyon) genetik bir olaydır ve doğada canlılar arasında görülen çeşitliliğin önemli nedenlerinden birini oluşturur. Rekombinasyon, farklı genotipteki bireyler arasında eşleşmeler söz konusu olduğunda, ana-babaya ait kalıtsal özelliklerin dölde değişik gruplanmalar halinde bir araya gelmesine yol açan olaylar dizisidir. Bu olay moleküler düzeyde, farklı nükleotid dizilerine sahip iki DNA molekülünün homoloji gösteren bölgeleri arasındaki parça alışverişi sonucunda meydana gelen yeni gruplamalardır. Bunun için DNA molekülleri arasında kırılmalar meydana gelir ve kırılma bölgelerinde DNA molekülleri arasında parça alışverişi oluşur. Sonuçta orijinal durumdaki DNA moleküllerine tam olarak benzemeyen ve onlara ait nükleotid dizilerini kısmen taşıyan rekombinant DNA molekülleri oluşur. Homolog çeşitlenme (rekombinasyon), eşeyli üremeyle genelde mayoz bölünmedeki kromozomal parça değişimi sonucunda meydana gelir. Bakterilerde çeşitlenme farklı işleyişlerle, transformasyon, konjugasyon ve trandüksiyon olaylarıyla görülür. Bu olayların hepsinin temeli DNA molekülleri arasında homoloji olmasına dayanmaktadır. Bu yüzden doğada çeşitlenme, aynı türe ait bireyler arasında ya da çok yakın türler arasında kısıtlıdır. Farklı türler arasında varolan çeşitli düzeydeki eşleşme engelleri farklı türlere ait bireyler arasında genetik bilgi aktarımına, dolayısıyla da rekombinasyona olanak sağlamamaktadır. Rekombinant DNA teknolojisinin tanımı ve kapsamı çeşitli toplumlara ya da biliminsanlarına göre farklılıklar göstermektedir. Bununla birlikte, bu değişik tanımlar arasında hepsindeki ortak yönleri birleştiren, oldukça geniş ve günümüzün modern ölçütlerine uygun bir tanım şu şekilde yapılabilir: Rekombinant DNA teknolojisi, bir canlıdan herhangi bir yolla yalıtılan bir genin uygun bir konağın içerisine sokularak orada çoğaltılmasını ve bazen de ifade edilmesini amaçlayan çalışmalar ait tekniklerin toplamıdır. Belirli bir amaç için doğrudan genetik materyal üzerinde yapılan bu teknolojiyle, in vitro şartlarda genetik materyalde planlı değişiklikler yapılabilmekte, istenilen genlerin istenilen canlıya sokularak, doğal biçimde bulunmadığı bu konakta çoğaltılması ve istenilen ürünü vermesi için nakledilen genin ifadesi sağlanabilmektedir. Bu teknolojiyle, prokaryotik ve ökaryotik gruplara ait türlerin kendi aralarında olduğu kadar, gruplar arasında da gen aktarımları yapmak ve çeşitlilikler meydana getirmek mümkün olmaktadır. Rekombinant DNA teknolojisi özellikle 1960'lı yılların sonlarına doğru DNA ile ilgili bazı enzimlerin etki mekanizmalarının anlaşılması sayesinde gerçekleştirilen bir dizi yöntemleri kapsamaktadır. Bununla birlikte bu süreç 1940'lardan 1970'lere kadar moleküler biyolojinin gelişmesini sağlayan bilgi birikimi de rekombinant DNA teknolojisinin temelini oluşturmuştur. Genetik çeşitlenme olaylarının yapay olarak gerçekleştirilmesi esasına dayanan rekombinant DNA teknolojisine (rDNA) ilişkin ilk çalışmalar, 1973 yılında başta Cohen olmak üzere bir araştırma grubunun önderliğinde in vitro koşullarda gerçekleşmiştir. Buna göre doğada eldesi imkânsız olan yeni gen düzenlemelerinin yapılması bu teknolojiyle sağlanabilmekte, bir canlının genotipi önceden belirlenebilmekte ve yönlendirilebilmektedir. In vitro koşullarda oluşturulan yeni DNA moleküllerine önceleri "kimera" (aslan başlı, keçi gövdeli ve yılan kuyruklu mitolojik bir yaratık) adı verilmiştir. Bu kimeralar, birbirleriyle ilişkili olmayan ve farklı kökenler ait genleri içeren rekombinant DNA molekülleridir. Rekombinant DNA teknolojisi 1980'li yıllarda dev adımlarla ilerlemiş ve günümüzde adından en çok bahsedilen ve moleküler genetikte devrim yaratan bir bilim dalı olmuştur. Özellikle 1985'de ortaya atılan bir veya iki hücreden elde edilen DNA'nın birkaç saat içerisinde çoğaltılarak 24 saatte genetik tanının konmasına olanak sağlayan polimeraz zincir tepkimesi (PCR) rDNA teknolojisi için belki en büyük gelişmelerden biri olarak kabul edilebilir. Rekombinant DNA teknolojisinde izlenen olayların sırası şu şekilde özetlenebilir; Bir canlıdan elde edilen, istenilen özellikteki (yalıtılmış) DNA parçalarının taşıyıcı özellikteki bir DNA molekülüne (vektöre) bağlanması ve rekombinant DNA eldesi, Rekombinant DNA moleküllerinin uygun bir konak hücreye sokulma (transformasyon, transdüksiyon veya konjugasyon ile) rDNA'nın konak hücrede çoğaltılması (gen çoğaltımı) ve hücre bölünmesi, Yavru hücrelerde yeni genin ifadesi ve ürünün eldesi. Rekombinant DNA teknolojisinde uygulanan yöntemler 3 ana başlık halinde incelenebilir; Klasik uygulamalar Hibritleşme yöntemleri Polimeraz zincir reaksiyon yöntemi. Rekombinant DNA teknolojisi uygulamaları özellikle genetik mühendisliği ve biyoteknolojide kullanılımaktadır. Dünya nüfusunun %3-5'nin genellikle tedavi olanağı bulmayan kalıtsal hastalıklardan etkilendiği bilinmektedir. Bu alandaki en büyük ümit ve beklenti genetik bozuklukların gen aktarımı yöntemleriyle düzeltilmesi ya da etkin tedavi yöntemlerinin geliştirilmesidir. Kısa zamanda çok geniş bir uygulama alanı bulan bu yöntemin gerçek değeri önümüzdeki yıllarda çok daha iyi anlaşılacaktır.

http://www.biyologlar.com/rekombinant-dna-teknolojisi-klonlama-ve-vektorler-1

Jerry Coyne "Doymak Bilmeyen Cehalet ve Bağnazlık: Akıllı Tasarım Evrime Karşı"

İsmail K. Sağlam: Röportaja sizin çalışma konunuz ile başlayalım isterseniz. Büyük oranda türleşme ve türleşme genetiği çalışmaktasınız. Bize bu alan hakkında kısaca bir bilgi verebilir misiniz? Bu konunun neden evrimsel biyolojinin temel taşlarında biri olduğunu, ne tür sorulara cevap aradığını ve ne tür ufuklar açtığını bizlere özetleyebilir misiniz? Jerry Coyne: Bu oldukça kapsamlı bir soru. Ben türlerin kökeni üzerine çalışmaktayım. Bu aynı zamanda Darwin’in kitabının başlığının da ortaya koyduğu, fakat türün ne olduğunu bilmediği için çözemediği ilkin problemin ta kendisidir. Türün ne olduğu ancak 1930’larda veya 1940’larda anlaşılmaya başlanmıştır. Son 50 yıl içerisinde türlerin doğada bir birlerinden ayrı ayrı yer alan gerçek varlıklar olduğunu anladık. Biyoçeşitliliğin en önemli konularından biri, neden çok sayıda farklı türün olduğunun yanında, farklı olan türlerin neden farklı olduklarını ortaya koymaktır. Kısacası bizler, nasıl olup da doğada bir birinden ayrı yaşam formlarının olduğu ve bunların nasıl oluştukları ile ilgileniyoruz. Biz özellikle bu konun genetiği ile ilgileniyoruz yani yeni bir tür ortaya çıkarken ne türlü genetik değişikliklerin gerçekleştiğini ortaya koymaya çalışyoruz. Sadece bir kaç değişiklik mi, yoksa daha çok sayıda değişiklik mi var? Bu değişiklikler büyük etkiye sahip genlerden mi yoksa küçük etkiye sahip genlerden mi ortaya çıkıyor? Bu genler DNA’nın veya kromozomların hangi bölgesinde yer alıyor? Türleşme genetiği kesinlikle evrimsel teorinin vazgeçilmez kısımlarından biridir çünkü ne de olsa Darwin’in kitabının başlığı “Türlerin Kökeni Hakkında” idi. İnsanlar bu soru üzerinde yıllardır uğraşmaktadırlar ve evrim içerisinde çözülmemiş olan veya şimdileri yarı-çözülmüş olan büyük problemlerden biridir. Bu konuda iyi yol katetmekteyiz. Artık üreme izolasyonuna (yani türler arası genetik yalıtıma) yol açan genlerden bazılarını bulmuş durumdayız. Bu konun çok önemli olduğu açıktır çünkü yeni türlerin nasıl ortaya çıktığını anlamadan biyoçeşitliliğin nasıl ortaya çıktığının yanlızca bir kısmını anlayabiliriz. Dolayısıyla bu konu genetik, ekoloji ve evrim konularıyla sıkı sıkaya bağlıdır. İKS: Bilimsel sorulara devam edelim isterseniz. Bu soru sizin son zamanlarda evo-devo’cular ile yaşadığınız tartışmalar üzerine. Evo-devo üzerine yazmış olduğunuz son makaleniz oldukça tepki çekmiş durumda. Dolayısıyla bizlere evo-devo’nın ne olduğu ve evo-devo ile ilgili problemlerin neler oldukları hakkında kısaca bilgi verebilir misiniz? JC: Problem kısmından başlamak her halde daha iyi olacaktır. Evrimsel biyolojideki veya gelişim biyolojisindeki en temel problemlerden biri genlerin kendilerini vücuda, davranışlara veya organizmların gözlemleyebileceğimiz özelliklerine nasıl dönüştürdükleri ile ilgilidir. Artık bir çok türün DNA’sını sekanslıyabiliyoruz, onların davranışlarını veya bir çok farklı karakterlerini ve özelliklerini gözlemleyebiliyoruz. Fakat DNA’nın bu gelişimin gerçekleşmesi için neleri nasıl kodladığı, bir DNA sekansının bir organizma haline nasıl geldiği halen büyük oranda bilinmemektedir. Bu evrimsel biyolojinin çözümlenmemiş en büyük problemlerinden biridir. Evo-devo, kendi araştırma alanını, gelişimin evrim tarafından nasıl şekillendiğini gösteren mekanizmaları ortaya koymak olarak belirlemiştir. Yani ne türlü DNA değişiklikleri organizmalarda ne türlü farklılaşmalara yol açmaktadır sorusunu cevaplamaya çalışır. Dolayısıyla evo-devo evrimsel biyoloji ile gelişimsel biyolojinin bir tür birleşimi gibidir. Fakat kendi başına bir teoriye sahip değildir. Yani evrim teorisi veya doğal seçilim teorisi gibi değildir daha çok DNA sekanslarının nasıl davranışsal özelliklere dönüştüklerini bulmakla uğraşan veri toplama uğraşıdır. İKS: Şimdi daha sosyal içerikli sorulara geçelim. Şu anda dünyaya kıyasla yaratılışçıların A.B.D’deki durumları nedir? JC: A.B.D’ye bakarsak yaratılışçılar çok sağlam bir yumruk yemiş bir boksör gibiler, kan kaybediyorlar fakat bir sonraki round için geleceklerini biliyoruz. Son olarak iki yıl önce Pensilvanyada, yaratılışçılığın bir türü olan Akıllı Tasarım, mahkeme kararıyla dinsel veya yarı-dinsel teori olarak engellenmiştir. Dolayısıyla yaratılışçılığın yeni bir biçimi olan Akıllı Tasarım büyük bir yara almıştır. Fakat bunlar dindar insanlar olduklarından, hatta aşırı derecede radikal Hristiyan Amerikalılar olduklarından, hiç bir zaman mücadeleyi bırakmıyacaklardır ve tekrar geri dönecekleri kesindir. Dolayısıyla şu anda yaratlışçılığın hangi yeni şekliyle karşımıza çıkacağını bekliyoruz. Ne olacağına dair de oldukça meraklıyız çünkü Akıllı Tasarımla yaratılışçılığı dinden olabileceği kadar uzaklaştırmış olmalarına rağmen yinede mahkemede kaybettiler. Dünya’ya baktığımızda, evrim konusunda bilinçlenme konusunda Amerika ve Türkiye listenin en dibinde yer almaktadır. Bunun çok onur verici bir durum olduğu söylenemez. Ben Amerika’da insanların fikirlerini değiştirebilmek için elimden geleni yapıyorum ve Türkiye’de bulunma sebeblerimden bir tanesi de bu zaten. Fakat insanlar evrimi dini inançlarından dolayı redettikleri sürece bu konuda yol almak oldukça zor olacaktır. İKS: Bu konuya devam ederek daha geniş kapsamlı bir soru sorulabilir. Yaratışçıların arkasında çok büyük maddi ve sosyal destek olduğu bilinmektedir. Dünya genelinde baktığımızda bu durumun laiklik için bir sorun teşkil ettiğini düşünüyor musunuz? ABD’de çok büyük bir sorun oluşturmasa da Türkiye gibi ülkelerde soruna neden olabilir mi? JC: Bu durum birbirini takip eden iki denklemden oluşur. Herşeyden önce evrimin reddedilmesi çok büyük bir sosyal problem doğuracaktır. Ve evet, bu reddediş bilimin ve genel olarak bilimsel metodların reddedilmesi anlamına gelir. Yaratılışçılar doğaüstü güçlerin bilimin bir parçası haline gelmesini istiyorlar. Şu sıralarda ABD’deki çekişme büyük oranda bunun üzerinedir. Kazanabileceklerini zannetmiyorum, ancak yine de almakta oldukları önemli maddi destek sayesinde gelişme kaydediyorlar. Sağcılar tarafından sağlanan oldukça büyük bir maddi destekleri var. Gelişme kaydetme konusuna gelince, belki de gelişmekten söz etmek doğru değil ama yine de sürekli bir tehlike oluşturuyorlar; çünkü insanlar vazgeçmezler. Eğer biyoloji derslerimizde yaratılışçılığa yer verirsek o zaman tıp derslerimize de ruhani tedavi yöntemlerini dahil etmeliyiz. Aynı mantıkla astronomi ve psikoloji sınıflarında astroloji öğretmeye başlayabiliriz. Bu şekilde insanlar tarafından anlaşılamayan herhangi bir şey bilimde geçerli bir konu olarak algılanmaya başlanacaktır. Sanırım yaratılışçılığın yol açabileceği en büyük tehdit budur. Ülkeler ileri gidebilmek için gelişmiş teknoloji ve bilime bağımlıdır. Eğer evrimi sınıflarda öğretmekten vazgeçersek ve inançların bilimin önünde yer alabilmesine izin verirsek bu durum kesinlikle teknolojiyi ve teknolojik gelişimi engelleyecektir. Bence bu büyük bir tehlikedir ve sanırım bu tehlike Türkiye’de ABD’den daha büyüktür. Emin değilim ama bana öyle geliyor ki buradaki hükümetin dinle olan etkileşimi ABD’dekinden daha fazla. İKS: Son zamanlarda Richard Dawkins, Daniel Dennet ve Sam Harris gibi yazarların kitapları sonucunda oldukça geniş kesimlere yayılmış bir din eleştirisi söz konusu. Bu gibi yazarlar dinsel düşünceyi çok açık bir şekilde eleştirirken aynı zamanda dini ideolojilerin ne kadar tehlikeli olabileceğini ve insanların artık dinsel düşünceden ve onun iddialarından kurtulmaları gerektiğini belirtmektedir. Yakın zamanda bu gibi konuları ele alan Beyond Belief (İnancın Ötesinde) adlı ve oldukça geniş katılımlı iki sempozyum düzenlendi. Görünen o ki bilim adamları din ve dinsel düşünceye karşı yaklaşımlarında ikiye ayrılmış durumda. Bir grup artık dinin açık ve net bir şekilde reddedilmesi gerektiğini savunurken öbür grup din ve dinsel düşünceye karşı yöneltilen eleştirinin daha büyük bir saygı ve dikkat çerçevesinde yapılması gerektiğini belirtiyor. Allen Orr, yakın zamanda Dawkins ve Dennet gibi yazarlara eleştiri mayetinde “Mission to Convert” (Dinsizleştirme Misyonu) adlı bir makale yayınlamıştır. Sizin bu konudaki duruşunuz nedir? JC: Allen benim öğrencimdi, dolayısıyla onu çok sert bir şekilde eleştirmek istemiyorum. Fakat kişisel görüşüme göre eleştirileri biraz fazla sertti. Dennet, Dawkins, Hitchens ve bunlar gibi yazarlar son derece ayrımcı ateistler olarak inanılırlıklarına belli ölçüde zarar vermiş durumdalar. Fakat bunun yanında konuya daha geniş bir perspektiften baktığımızda büyük bir sosyal gelişmenin gerçekleşmekte olduğunu görmekteyiz. Yukarıda bahsi geçen kişiler ve onlar gibiler artık ateist olduklarını ve dinin kötü bir güç olduğunu belirtmekten korkmuyorlar. Buna ek olarak bu insanlar tarafından yazılan kitapların her birinin büyük miktarlarda satıyor olması (her biri bestseller olmuştur) insanların bu konu hakkında okumak istediklerini gösterir. Açık konuşmak gerekirse Dawkins, Dennet gibi insanlara katılıyor; dünyada din olmamasının daha iyi olacağını düşünüyorum. Din büyük oranda zararlı bir etkiye sahiptir. Elbette iyi tarafları da vardır. Örneğin din insanlara teselli duygusu verir ve dindar insanlar iyi şeyler yaparlar. Benim iddiam aynı insanların din olmasa da iyilik yapacakları idi. Bunun yanında bir çok insan dinden dolayı kötü şeyler yapmaktadır. Kanımca bu insanlar din olmasaydı bu kötülükleri yapmazlardı. Fakat insanlara dinlerini bırakmalarını söylemenin çok etkili bir strateji olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir nedenle dinini bırakan çok fazla kişi de tanımadım. Buna karşın insanların dinleri sorgulayabildikleri bir ortam yaratmanın etkili olduğunu düşünüyorum. Türkiye’ye geldiğimden beri birkaç kişi bana gelerek büyük bir ikilem içinde olduklarını, çocukluklarından beri dindar olmak üzere eğitilmiş olmalarına rağmen artık bunu sorgulamaya başladıklarını ve dinlerini bırakma durumuna geldiklerini söyledi. Kanımca sadece dini değil herhangi bir otoriter düşünceyi özgür bir şekilde sorgulayabilme şansınızın olduğu bir ortamda yer almak sadece iyi sonuçlar doğurabilir. İKS: Sizin de içinde olduğunuz The Edge: The Third Culture (Sınır: Üçüncü Kültür) adlı bir oluşum var. Bu oluşumun amacı hem bilimsel düşünceyi hem de yeni bir felsefeyi yaygınlaştırmaktır. The Edge’in ne olduğu ve nasıl kurulduğu hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Sizce Türkiye gibi ülkelerde de The Edge gibi topluluklar kurulmalı mıdır? JC: Üçüncü Kültür, bilimin büyük bir rol üstlendiği yeni bir kültür biçimidir. Aslında resmi bir topluluk olmayıp benim de aralarında bulunduğum Pinker, Dennet ve Dawkins gibi bir çok bilim insanının yayın temsilciliğini yapan John Brockman tarafından kurulan bir internet sitesidir. Bilim insanlarının katılımına açık ve görüşlerinizi belirtip tartışmalara katılabileceğiniz bir çevrimiçi yayın alanı. Çok etkileyici ve kamçılayıcı tartışmaların yapıldığı bir site olduğunu söyleyebilirim. İlk başta, kurucuları tarafından yüksek bilimsel tartışmaların gerçekleştirildiği bir platform olarak adlandırılan bir gruba katılma konusunda çekincelerim vardı. Ama sonradan orada yürütülen tartışmaların son derece ilgi çekici ve büyüleyici olduğunun farkına vardım. Dolayısıyla son derece iyi bir site. Kanımca bilimin ilerlemesi hakkında bilgi edinmek isteyen herhangi birinin takip etmesi ve okuması gereken bir site. Evrimci mi, fizikçi mi veya kimyacı mı olduğunuz hiç önemli değil, tek kelimeyle yararlı bir ortam. Türkiye’nin buna benzer bir tartışma ortamından yarar sağlayacı kesin. Ama bunun olabilmesi için insanları organize edebilen karizmatik birine ihtiyacınız var. Bu oluşumda, Brockman’ın insanların yayın temsilciliğini yaptığı gerçeği önemli bir konu. Brockman, insanların kitaplarının yayınlanmasına ve para kazanmalarına aracılık eden kişi. Yani Brockman sizden bir konuda yazı hazırlayıp fikirlerinizi belirtmenizi rica ettiğinde onu yazarsınız (gülüşmeler). Kısacası insanların katkı yapması için arkalarında hafif bir kamçının varlığı önemli. Böyle olmakla beraber bu site oldukça iyi bir site. Türkiye’den de bu şekilde bir organizasyonu yapacak birilerinin çıkmasının çok yararlı olacağı kesin. İKS: Son olarak genç bilim insanlarına öğütleriniz nelerdir? Sizce örnek bir bilim insanı nasıl olmalıdır? Sadece araştırma yapan biri mi olmalıdır yoksa içinde bulunduğu toplumunun sosyal problemlerine de eğilmeli midir? JC: Tavsiyem, bilim insanı Türkiye’den, Amerika’dan veya herhangi bir başka ülkeden de olsa aynı olacaktır. Bilimin amacı tüm dünyada aynıdır; bilim doğayı anlamak için verilen uğraştır. Dolayısıyla genç bilim insanlarına ilk önerim çok çalışmaları olacaktır. Çünkü ne kadar zeki olursanız olun çok çalışmadan hiçbir yere varamazsınız. Ne kadar çok çalışırsanız o kadar başarılı olursunuz. Hatta bu ikisi arasında neredeyse bire bir bir orantı vardır. Açık fikirli olun ve ister bilimde ister başka konularda olsun ortaya konan fikirleri sorgulamaktan çekinmeyin. Bilim insanlarının eleştirsel bir düşünce yapısına sahip olmasının iyi bir tutum olduğunu düşünüyorum. Bilimsel hususların yanında sosyal husuları da göz önünde tutmanın genel olarak hayatı yaşamanın iyi bir yolu olduğunu düşünüyorum. Bu sizi her zaman mutlu bir insan yapmayabilir, fakat size topluma yaptığınız katkı bakımından yardımcı olabilir. Bilim aslında sevdiğiniz şeyleri yaptığınız bir iş olduğundan –benim için olduğu gibi– bir çok bilim insanı için iş olmaktan çok bir zevktir. Dolayısıyla istediğimiz işi yapmak için para almaktayız. Bundan dolayı diğer işlere oranla bilim çok farklı bir konumdadır. Bilimin finansmanının toplum tarafından yapıldığı düşünülürse bilim insanların bu bakımdan topluma bir borcu olduğuna inanıyorum. Ben bundan dolayı bir çok yere giderek sürekli yaratılışçılık hakkında seminerler vererek topluma olan borcumu ödemeye çalışıyorum. Toplum her zaman bu borcumu ödememin şeklini sevmeyebilir, ama sevdiğiniz işi yapmak için para kazandığınız bir duruma geldiğinizde ya genç bilim insanlarına yardımcı olarak ya da daha genelde sosyal konularda fikir belirterek bir katkı yapmaya çalışmalısınız. Fakat burada, birikiminizin çalışmakta olduğunuz uzmanlık alanında olduğunu unutmamalısınız. Ben kendimi toplum karşısında genetik ve evrim gibi konularda konuşma yetkisine sahip yeterli derece uzman biri olarak düşünmekteyim. Fakat ekonomi veya savaş ve barış gibi diğer konulara gelindiğinde bilim insanlarının bu konularda konuşurken diğer insanlara oranla daha yetkili veya üstün olmadıkları unutulmamalıdır. Bu kadarı yeterli olacaktır herhalde. Kaynak:evrimcalismagrubu.org/

http://www.biyologlar.com/jerry-coyne-doymak-bilmeyen-cehalet-ve-bagnazlik-akilli-tasarim-evrime-karsi

Gen Aktarımlı Canlılar - Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar - GDO / GMO

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir. Kısa adıyla GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır(Kefi, 2005). Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir (Ölçü, 2005). GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır (Ölçü, 2005). İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır.(Bloomberg, Warren Giles, 2006). İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir (Gillis &Blustein, 2006). Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.(Ölçü, 2005, ) Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı (Ölçü, 2005)düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.GDO, oldukça tartışmalı bir teknolojidir ve somut etkilerinin görülebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. GDO sorunu aynı zamanda bir biyogüvenlik, biyoçeşitlilik, sağlıklı insan-hayvan-çevre ayrıca tekelleşme ve demokrasi sorunudur. Biyogüvenlik sorunudur, çünkü, aktarılan gen kaynağından, genin aktarıldığı organizmaya istenen özelliklerin yanında istenmeyen özelliklerin de taşınması mümkündür. Kaldı ki transfer edilen genin sadece aktarıldığı organizmadaki bazı etkileri şimdiden görülebilir. Oysa transgenik ürünleri tüketen insan ve hayvan bünyesindeki etkiler oldukça komplekstir ve zaman içinde birikerek ve değişerek ortaya çıkacaktır. Ayrıca GDO’lar biyolojik olarak yayılabilir özelliktedir. Yani bitkilere tozlaşma döneminde böcek, rüzgar vb. etkenlerle taşınan polenler, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Bu kontrolsüz bir aktarım olduğu için de sonuçlarının ne olacağı kestirilemez. Bu etkileşimin şeker pancarı ve kanola bitkisinde çok daha kolay olduğubilinmektedir. (Ölçü, 2005)Biyoçeşitlilik sorunudur, çünkü, bitkilere aktarılan gen ya da genler için herhangi bir kaynak kısıtlaması yoktur. Evrimsel olarak farklı noktalardaki canlılardan birinden diğerine aktarılan gen ya da genlerin, aktarıldığı organizmada çalışabilmesi için o organizmanın yapısal değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu değişikliğin zaman içinde mevcut türlerde meydana getirebileceği etki ya da etkiler bilinmemektedir. Ayrıca GDO ürünlerin tarımının yaygınlaşmasına bağlı olarak, tozlaşma vb. doğal ve kontrolsüz etkilerle, bir bitkiden diğerine aktarılan genlerin, bulunduğu bitkinin özeliklerini değiştirmesiyle birlikte mevcut türlerin de azalması ve hatta tek tipleşmesi de olasıdır. İnsan sağlığı sorunudur, çünkü, alerjik, patolojik, toksikolojik ve kanserojenik etkileri henüz bilinmemektedir. GDO’lardaki genetik değişiklik, bitkinin kurak şartlara daha iyi uyum göstermesini sağlamak, bitkiyi böcek benzeri zararlılardan korumak, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan bitki hastalıklarına ve antibiyotiğe karşı bitkiye dayanıklılık kazandırmak, o bitkiden üretilecek gıdanın raf ömrünü uzatmak vb. amaçlarla yapılmaktadır. Tüm bu farklı amaçtaki etkilere sahip genlerin insan organizmasında meydana getirebileceği yararlı ya da zararlı etkiler ve bunların komplikasyonları henüz tanımlanmamıştır. Örneğin antibiyotiğe dirençli gene sahip gıda ile beslenmiş bir hastanın antibiyotik tedavisine cevap verip vermeyeceği ya da ne ölçüde cevap vereceği bilinmemektedir. Bazı çevreler GDO’lu gıda tüketiminin pek çok hastalığın önemli etkenlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bunların başlıcaları, koroner kalp hastalıkları ve alzaymer olarak gösterilmektedir. Bu hastalık listesini diyabetten kronik kalp hastalığına, romatizmadan arterioskleroza kadar uzatmak mümkün. (Topal, 2005)İlginçtir ki Avrupa Birliği 1998’de hormonla muamele edilmiş sığır etleri ve ürünlerini kanser riski taşıdığı endişesiyle satın almayı reddettiğinde ABD ve Kanada tarafından 126 milyon dolar ödemeye mahkum edilmiştir. Gerekçe ise AB’nin bu ürünleri tüketenlerin kanser olduğunu bilimsel olarak kanıtlayamamış olmasıdır(Bloomberg, Warren Giles, 2006). Aynı ülkeler şimdi de aslında bilimsel olarak imkansız olan bu gerekçeyi GDO’ları reddetmenin tek şartı olarak sunuyor. Çünkü biliyorlar ki kanser gibi hastalıklar yalnızca bir faktörden dolayı oluşmaz ve her zaman saklanacakları başka bir faktör bulmak mümkündür. Bununla birlikte bu hususta taraflı “bilim insanları”nın etkisi de tartışılabilir. Hayvan sağlığı sorunudur, çünkü, GDO’ların zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer hayvanlar da genetiği değiştirilmiş bu organizmalardan etkilenebilirler. Ayrıca polenlerin taşınmasına yardım eden canlılar bu olay sırasında bahsi geçen organizmaların “zararlı” etkilerinden nasiplerini alırlar. Bununla birlikte GDO bitkiler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere de yetiştirildiğinden hayvanlar da doğrudan tüm risklere açıktır. Unutulmamalıdır ki tabiat barındırdığı tüm canlı çeşitleriyle bir bütün olduğundan bir türün risk altında olması diğer türlerin de risk altında olması anlamına gelir. Çevre sağlığı sorunudur, çünkü, kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. ABD, Arjantin ve Kanada gibi biyoteknoloji devleri her ne kadar “GDOlar için daha az kimyasal kullanmak yeterli olacaktır” söylemiyle yola çıktılarsa da, ürettikleri GDO tohumlarını patentledikleri gibi bu organizmaların yetiştirilmesi sırasında kullanılacak kimyasalları üreten şirketleri de satın alarak çiftçiye “bu ilaçları kullanırsanız ürününüz asla zarar görmeyecektir” garantisini vermişlerdir. Yapılan araştırmalar, bu politikanın, GDO yetiştiren çiftçilerin ürüne zarar vermediği gerekçesiyle normal olarak kullandıklarından çok daha fazla miktarda kimyasal kullanmalarına neden olduğunu göstermiştir. Bundan başka, bitkinin hasadıyla birlikte toprağa karışan gen ve gen artıkları topraktaki mikroorganizma yapısını ve toprağın kimyasını bozmaktadır. Ayrıca GDOların savunma amaçlı ürettikleri toksinlere böcek ve diğer zararlıların ya da bulaşabileceği başka bir canlının direnç geliştirme ihtimali de unutulmamalıdır. Örneğin birkaç ay önce İngiltere’de yağlık tohum kolzada kullanılan bir gen dizisinin aynı tarlada yetişen yabani hardala bulaştığı tespit edildi. Bulaşan gen dizisi o kolzada ot ilacına dayanıklılık sağlayan bir gen dizisi. Yabani ot ilacı, yabani ota da bulaşırsa bu tehlike demektir. Çünkü bu durum o yabani otun artık daha güçlü ilaçlarla yok edilebileceği anlamına gelir( Bayram, 2006 ). Daha güçlü ilaç ya da daha fazla kimyasal ise daha fazla çevre kirliliği demektir. Tekelleşme ve sosyo-ekonomik bir sorundur,çünkü, üretilen bitki tohumları patentlenmektedir. Monsanto, DuPont ve Syngenta Dow gibi biyoteknoloji devleri GDO ürün piyasasını ellerinde tutmaktadırlar. Pastanın en büyük dilimi ise (yaklaşık %90) Monsanto’ya aittir. Bu şirketler yalnızca tohumları patentlemekle kalmayıp, zirai mücadele ilacı üreten firmaları da satın almakta ve bu alanı da tekelleştirmektedirler. Ayrıca oluşturdukları lobilerle hükümetler ve birebir çiftçilerle de anlaşmalar yaparak yalnızca daha fazla kar amacı güden taleplerinin karşılanmasını sağlamakta ve kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. En çarpıcı örneklerden birisi “Basmati” tohumudur. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patentini Texas’lı bir şirket almış ve adını “Texati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik artık Texas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten satın almak zorundadırlar. Bu konuya ilişkin son gelişme, geçtiğimiz günlerde (7 şubat 2006) yapılan toplantıda Dünya Ticaret Örgütü’nün, Avrupa Birliği ve 6 üye ülkesinin genetiği değiştirilmiş gıda ve ürünlerini kabul etmeyerek uluslar arası ticaret yasalarını ihlal ettiğini açıklamasıdır. Bahsi geçen bu 6 ülke belli başlı bazı biyoteknolojik ürünler konusunda ulusal yasak getiren Avusturya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Lüksemburg’tur( GİLLİS & BLUSTEİN , 2006). Genetiği değiştirilmiş ürünler ilk olarak 1990’ların ortalarında ABD’de pazara girmiştir. Bugüne kadar geliştirilmiş olan transgenik ürünlerin büyük çoğunluğu ticari anlamda başarısızlığa uğramış olmakla birlikte Monsanto, Sygenta ve diğer tarımsal üretim yapan büyük şirketlerin geliştirdiği ürünler dikkate değer bir ticari başarı elde etmiştir. Amerika’nın aksine, Avrupa’da transgenik ürün fabrikasyonunda gelişmeler 1998’de başlamıştır. Ancak bundan önce ABD, Avrupa’ya her yıl tonlarca transgenik ürün satmıştır. Avrupa Birliği 1998’den 2004’e kadar olan altı yıllık süreçte yeni transgenik ürün alımı için gereken resmi izinleri durdurmuştur. Bahsi geçen altı ülke de Avrupa genelinde geniş yayılma alanına sahip bu tür ürünlere ulusal yasak getirmiştir. İşte Amerika ve müttefiklerinin DTÖ yasalarınca yeni ürünler için dayatması son toplantıda gerçekleşmiş ve ABD, ulusal yasakların ancak sağlam bilimsel dayanaklarla konabileceği şartını dile getirmiştir. Sonuç olarak da toplantı ABD, Arjantin ve Kanada’nın AB’yi şikayetinin haklı bulunması ve durumun bu üç büyük biyoteknoloji ülkesi lehine değiştirilmesi kararıyla sona ermiştir (GİLLİS &BLUSTEİN, 2006) ABD “ticari yasa ihlali” konusunu ilk defa 2003’te, AB, üye ülkelerinde üretilecek ya da satılacak GDO’lu ürün çeşidi sayısını 18’de durdurduğu ve yeni çeşitler üzerinde GDO denemelerine karşı de facto bir moratoryumu başlattığı zaman dile getirmişti. Şimdi ise Avrupa, DTÖ’nün “yeni ürünler için lisans alınmasını engellemek üzere moratoryum ilan ederek uluslar arası ticaret kurallarını bozduğu” kararıyla, pazarına GDO ürünleri sokmak hususunda yeniden baskı altında( Miller & Kilman, 2006).AB 2004’te özellikle ABD’de yaygın olarak yetişen tatlı mısırın pazarına girmesini kabul etmesiyle moratoryumu sona erdirmişti. (Cage, 2006) Ayrıca ABD, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yapılan çalışmaları çok yavaş olarak nitelemekte ve Avrupalı tüketicilerin bu tür ürünlerin ayırt edilmesi ve GDO olarak etiketlenmesi isteğinin de (biyoteknoloji şirketlerinin baskılarının da etkisiyle) “gereksiz” olduğunubildirmektedir. (GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Dikkate değer bir diğer konu da Amerikan ticaret heyetinin yeni onay istemlerinin GDO ÜRÜN ÜRETMEK DEĞİL, BU ÜRÜNLERİ İTHAL ETMEK doğrultusunda olmasıdır. ( POLLACK, 2006) Avrupa’nın karar karşısında vereceği tepki oldukça önemlidir. Zira alınan karar, en son yasal yayımlanma sürecine kadar değiştirilmez ise AB üye ülkelerinde, Asya ve Afrika’nın DTÖ’ye üye bir çok ülkesinde hatta Amerika’nın bazı ülkelerinde bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin kabul edilmesine yönelik bir silah olarak kullanılabilir. Sonuç ABD’de, 2003 yılında Bush yönetimini bu konuda baskılamış olan ve hala aynı amacı güden bazı pro-biyoteknoloji grupları tarafından sevinçle karşılandı. Çiftlik sahipleri ve biyoteknoloji avukatları bu kararın, transgenik ürünler konusunda Avrupa’nın direncini kıracağını ve daha da önemlisi dünya çapında oluşan anti-biyo teknoloji yaklaşımını yumuşatacağını umuyorlar. ( GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Ulusal mısır üreticileri başkanı Leon Corzine, DTÖ kararı için “bu dünyaya Avrupa’nın yanlış olduğunu anlatan net bir mesajdır” dedi ve ekledi : “moratoryumun bir sonucu olarak Avrupa’ya yapılan ihracatlarda her yıl 300 milyon dolar kaybediliyor.”( POLLACK, 2006) Karara, yasalaşmadan itiraz edilebilir. Aksi taktirde sadece partilerin temyize gitme hakkı vardır. Avrupa kararı görmezden gelebilir ve ABD’ye yaptığı bazı ihracatlarda misilleme gümrük tarifeleri uygulayabilir. 1990’ların sonunda ABD’nin Ticaret Örgütündeki davayı kazanmasına rağmen, Avrupa hala hormonla muamele edilmiş sığır eti ve ürünlerini pazarına sokmamaktadır(POLLACK, 2006). Washington’un, Avrupa pazarını GDO’ya açma çabası hala sürüyor. Çünkü biyoteknoloji şirketleri bir gün Batı Avrupa’nın kendileri için büyük bir pazar olabileceğini düşünüyorlar. Son on yılda Amerikan çiftçisinin arazilerini doyuran Monsanto, DuPont ve DowChemical gibi şirketlerin tohumlarını pazarlamak için yeni bölgelere ihtiyacı var ve Avrupa onlar için henüz el atılmamış en büyük pazar niteliğinde. Çünkü Avrupa Birliği üretimi altındaki 98 milyon hektar ekilebilir arazinin yetiştirdiği GDO ürün toplamı, tüm dünyada üretilen GDO ürünlerin %1’inden az.(Bloomberg& GİLES, 2006). Geçen yıl dünya genelinde çiftçiler, çalıştıkları araziye genetiği değiştirilmiş tohum ekimi karşılığında 2.2 milyar dolar prim aldılar ( MİLLER & KİLMAN, 2006).Ayrıca GDO’lu tohumlar hem Avrupa’ya hem de diğer ülkelere kaçak olarak sokulmaya devam ediyor. Monsanto şu anda Türkiye’de ücretsiz olarak tohum dağıtıyor ve bunu özellikle ova bölgelerde yapıyor ki yayılımı ve çapraz kaçışları daha fazla olsun. İnternette yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir(Gürakan, 2005).Avrupalı tüketiciler genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda oldukça hassaslar. Avrupalı market zincirlerinin çoğu, genetiği değiştirilmiş bileşenler içeren gıda maddelerini stoklamayı reddediyor. Avrupalı tüketiciler, üreticilerden bu tür bileşenlere sahip gıda ürünlerinin mutlak suretle özel olarak etiketlenmesini talep ediyorlar.1990’larda, dioxin’li tavuklar, öldürücü beyin hastalığına sebep olan sığır etleri gibi gıda güvenliği skandallarıyla çok canı yanan Avrupalıların, Avrupalı bilim insanlarına güveni oldukça azalmış, Amerikalılara ise hemen hemen hiç kalmamıştır ( GİLLİS & BLUSTEİN, 2006). Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” ( ÖLÇÜ, 2005). Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA, 2006) Washington’daki Ralph Nader tarafından kurulan tüketici grupları bilgi ağının bir parçası olan Global Ticareti İzleme Bürosu (global trade watch) yöneticisi Lori Wallach Dünya Ticaret Örgütü kararı sonucu ortaya çıkan bu durumu “geriletici ve yozlaştırıcı” olarak tanımlamış ve DTÖ’yü “dünyanın geri kalanına da, tüketici isteklerini ve bu tüketicilerin seçtiği yasal temsilcilerin sözlerini hiçe sayarak Frankeştayn gıdaları tüketmeye zorlamak”la suçlamıştır ( GİLLİS &BLUSTEİN, 2006). DTÖ’nün bu kararı Birleşmiş Milletlerin gıda güvenliği konulu Cartagena Protokolünde tartışıldı ve bilimsel kesinliği olmayan GDO ürünlere karşı tedbirli olma kararı çıktı. BM’ye üye 131 ülkenin bir çoğu aynı zamanda DTÖ üyesi de olduğundan ortada ulusal ve bölgesel bir karmaşa var (IATP,2006). Demokrasi sorunudur, çünkü, DTÖ’nün bu kararı hükümetleri ve bunların temsil ettikleri milletleri kendileri için neyin güvenli olduğu kararını vermekten yoksun bırakmaktadır. Ayrıca tüketiciler mevcut etiketleme politikaları yüzünden ne tükettiklerini bilme hakkından mahrum bırakılmakta ve riskleri tam olarak belirlenmemiş bu organizmaların bünyelerinde yaratması olası tüm rahatsızlıklara bilinçdışı bir şekilde maruz kalmaktadırlar. Sonuç olarak, GDO yeni ve kapsamlı etkileri olan bir teknolojidir ve risklerinin bilimsel olarak belirlenebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Burada sorulması gereken temel soru dünyanın bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığıdır. GDO ilk olarak kaliteli ve ucuz gıda üretimi, dünyadaki açlığın önlenmesi, çevre kirliliğinin azaltılması ve gıdaları genetik olarak vitaminlerle takviye ederek beslenme yetersizliklerine çözüm bulmak vb gibi güzel söylemlerle ortaya çıkmıştır. Şu anki duruma bakılırsa GDO için vaat edilen hiçbir sav gerçekleşmemiştir. GDO ürünler kesinlikle daha kaliteli ya da daha ucuz değildir. Bu tür ürünler, piyasaya yerleşene kadar bir pazarlama tekniği olarak diğerlerinden daha ucuza satılabilir, ancak tüketimin artması, üretimin artmasına ve aynı zamanda patent hakkı dolayısıyla dayatılan bağımlılığın da artmasına neden olacağından bu ürünlerin sonrasında da aynı ucuzlukta olacağını ummak oldukça iyimser bir tutumdur. Çevre kirliliğini azaltmak bir yana çevre kirlenmesine katkıda bulunmuştur. En büyük GDO üreticileri olan ABD, Arjantin ve Kanada’nın açlarının sayısında bir azalma olmadığı istatistiklerde gayet açıktır. A vitamini yetersiz beslenmeye (ve buna bağlı körlük oluşumuna) çözüm olarak üretilen genetiği değiştirilmiş çeltiğin bir aldatmaca olduğu beslenme uzmanları tarafından açıkça deklare edilmiştir. Şöyle ki, vücuda alındığında A vitaminine dönüşen yani A vitaminin pro- vitamini olan beta-karoten adlı maddeyi bünyesinde üretecek gene sahip çeltik üretilmiş ve buna “altın çeltik” denmiştir. Ancak göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır, beta-karotenin A vitamine dönüşebilmesi için vücutta belli oranlarda yağ, protein ve çinko bulunması gerekmektedir. Zaten yetersiz olarak beslenen bir insanın vücudunda bu bileşenlerin gerekli oranlarda bulunma ihtimali oldukça düşüktür.( ÖLÇÜ,2005) Oysa günlük olarak alınması gereken A vitamini miktarı belli başlı sebzelerden, yumurtadan veya belli miktarda sütten kolaylıkla karşılanabilir. GDO bilimsel açıdan da oldukça önemli bir teknolojidir ve teknolojinin karşısında olmak elbette ki düşünülemez. Ancak burada teknolojinin hangi amaçlar ya da gereklilikler doğrultusunda kullanılacağı, kullanımının hayati riskler taşıyıp taşımaması ya da hangi durumlarda taşıdığı, insani ve etik değerler açısından ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki milyonlarca insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olan atom bombası da önemli bir teknolojidir. GDO teknolojisi savunulan tüm olumlu kriterlere sahip olabilir, ancak bunun görülebilmesi için uzun bir zamana ve tarafsız araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin 11 bin, Avrupa kıtasında ise 14 bin bitki türü bulunmaktadır(ÖLÇÜ, 200 ) Dünyada mevcut doğal zenginlikler bir kısmı yok edilmesine rağmen oldukça doyurucudur. FAO tarafından da ifade edildiği üzere açlığın nedeni, ne yetersiz tarım arazileri ne de yetersiz üretimdir, asıl sorun, üretilen ürünlerin adil pay edilememesinden kaynaklanmaktadır. Buna etki eden en önemli faktörler ise politik ve finansal nedenlerdir. Neşe Yılmaz

http://www.biyologlar.com/gen-aktarimli-canlilar-genetigi-degistirilmis-organizmalar-gdo-gmo

1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler Keşfedildi

1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler Keşfedildi

Antibiyotiklerin bulunuşundan çok önce, 11. yüzyıldan kalma bir mumyanın kalınbağırsağında ve dışkısında antibiyotiğe karşı dirençli genlere rastlandı. Antibiyotiklerin aşırı kullanımına maruz kalmamış 1,000 yıllık bir bakterinin bu direnci göstermesine gen mutasyonlarının sebep olduğu düşünülüyor.1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler Keşfedildiİnka imparatorluğunun başkenti Cuzco’da bulunan mumya, Profesör Ernesto Mazzei’nin uğraşları sonucu 19. Yüzyılın ikinci yarısında İtalya’ya getirildi. Şu an Floransa Üniversitesi’nin bünyesindeki Antropoloji ve Etnoloji Müzesi’nde diğer 11 mumya ile birlikte koruma altında tutuluyor.Bütün vücudu liflere sarılı bir şekilde bulunan mumyanın yalnızca yüzü ve ellerinin bir bölümü açıkta bırakılmış. Mumyayı bütünüyle saran liflerde bırakılmış bu açıklık,  ölenlerin yüzlerinin rahatlıkla görülebilmesini sağlıyor.Pisa Üniversitesi’nden Profesör Gino Fornaciari, mumyanın cenaze geleneklerine göre hazırlandığını; tütsülenip, liflere sarılarak cenin pozisyonunda gömüldüğünü söylüyor. Ayrıca Fornaciari ve meslektaşları, And dağlarının soğuk ve kuru ikliminin mumyanın muhafazasında önemli bir rol oynadığını da belirtiyorlar.Otopsi SonuçlarıYapılan otopsi çalışmalarında, mumyanın 18 ile 23 yaşları arasındaki bir kadına ait olduğu tespit edildi. Mumyanın yemek borusunda, kalbinde ve kalın bağırsağında gözlemlenen anormal ölçülerdeki genişlemeler ise muhtemelen bu genç kadının Güney Amerika’da sıkça görülen Chagas hastalığına yakalandığını ve bu sebepten hayatını kaybettiğini gösteriyor.1000 Yıllık Mumyada Antibiyotiğe Dirençli Genler KeşfedildiÇoğunlukla öpücük böceği olarak bilinen (Triyatomine) kan emici bir böcek türü aracılığıyla yayılan bu hastalığa, günümüzde çoğunluğu Latin Amerika’da yaşayan 6-7 milyon insanın yakalanmış olduğu tahmin edilmektedir.Toksikolojik analizler sonucu kurbanın saçından elde edilen bulgular  psikoaktif madde kullanımını işaret eder nitelikte. Fornaciari, bu bulgular ışığında genç kadının hastalık süresince bir takım uyuşturucularla, muhtemelen koka yapraklarıyla, tedavi edildiğini söylüyor.Mumya üzerinde yapılan mikrobiyom analizleri ise kurbanda, başka bir bakteriye bağlı olarak gelişen “Clostridium Difficile” adlı hastalığın varlığını ortaya çıkarıyor. İshal ve kolite yol açan bu bakterinin yanısıra kurbanda cinsel yolla bulaşan HPV virüsüne de rastlandığı gelen haberler arasında.Mumya’da izine rastlanan ve Chagas hastalığına yol açan “Trypanosoma Cruzi” adlı parazitin modern formlara göre biraz daha ilkel olduğu tespit edilse de yapısal olarak günümüz virüslerine  %98 – %99 oranında benzediği gözlemlendi.Yapılan analizlerde  araştırmacılar antibiyotiğe karşı dirençli bir çok gen de tespit ettiler. Bilinen şartlarda bu dirençli genlerin artan antibiyotik kullanımı sonucu ortaya çıkması gerekirken Cuzco’da bulunan bu mumya, antibiyotiğe dirençli genlerin ortaya çıkışının antibiyotiklerin terapötik kullanımından çok öncesine dayandığını gösteriyor.Fornaciari modern tıpta pratik etkiler yaratacak olan bu bulgunun, patojenlerin evrimini anlama açısından da bilim insanlarına yardım edeceği görüşünde.news.discovery.com http://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/1000-yillik-mumyada-antibiyotige-direncli-genler-kesfedildi

Arrigo Recordati 7.Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü Adaylarını Arıyor

Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, bu ödülün yedincisi için adaylık çağrısında bulunuyor. 100.000 Avroluk bu uluslar arası ödül, her iki yılda bir, kardiyoloji alanında başarı gösteren saygın bir bilim insanına veriliyor. Bu ödülün yedincisi, 2013 yılında, mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü hakkında yaptığı araştırmalarla isim yapmış bir klinik ya da temel bilim araştırmacısına verilecek. Bu uluslararası ödül, 2000 yılında, ilaç sektöründe faaliyet gösteren İtalyan girişimci Arrigo Recordati anısına verilmeye başlanmış olup kardiyovasküler hastalıklar alanındaki bilimsel araştırmalara destek vermeyi amaçlamaktadır. 1999 yılında erken yaşta kaybettiğimiz Arrigo Recordati’nin, ilaç endüstrisinin gelişmesini ilerletmek ile toplum ve bireylerin sağlığına yararlı olacak ürünleri sağlamak konusunda, araştırmanın gücüne olan inancı büyüktü. En büyük oğlu ve şu anda Recordati’nin Başkanı ve CEO’su olan Giovanni Recordati şöyle diyor: “Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, babamın anısını devam ettirmek ve bilim insanları ile araştırmacıları tüm dünyadaki insanlara yarar sağlayacak buluşlar yapmaya teşvik etmek amacıyla başlatılmıştır”. Önde Gelen Uluslararası Dernekler Ödül için Adayları Belirleyecek Kardiyoloji ve dahiliye alanında uzmanlaşmış 200’den fazla uluslararası dernek ve organizasyona; mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolünün araştırılması alanında hayat boyu başarı ödülüne layık gördükleri adayları belirlemek üzere çağrı yapılmaktadır. Ödül, kurumsal ortamlarda çalışan tüm bilim insanlarına açık olup herhangi bir ilaç ya da tıbbi cihaz şirketi ile bağlantısı yoktur. Adaylıklar, sadece aday göstermek için kendisine çağrı yapılan uluslararası bir dernek veya organizasyon tarafından sunulabilir. Adayların kendileri için yaptıkları başvurular değerlendirilmeyecektir. 2013’te verilecek ödüle ilişkin adaylıklar için son başvuru tarihi 31 Ocak 2013’tür. Ödülü kazanan aday, 14-17 Haziran 2013’te Milano’da yapılacak olan 23. ESH (Avrupa Hipertansiyon Derneği) Toplantısı’nda açıklanacaktır. Kazanan Adayı Dünyaca Ünlü Kardiyologlar Belirleyecek 2013 Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü’nün Jürisi, uzun kariyerleri boyunca kardiyoloji ve mikrosirkülasyon konularında liderlik yapmış uzmanlardan oluşmaktadır. Jüri başkanı, Harvard Tıp Fakültesi’nde Oftalmoloji Profesörü olan Mara Lorenzi’dir. Kendisi, ayrıca ABD’de Boston’daki Massachusetts Göz ve Kulak Kliniği’nde Diyabetik Retinopati alanında Kıdemli Bilimsel Danışman ve George ve Frances Levin unvanlı bilim insanıdır. Diğer Jüri üyeleri şunlardır: Ignatios Ikonomidis, MD, Ph.D., FESC, Kardiyolojide Yardımcı Doçent, 2. Kardiyoloji Departmanında Önleyici Kardiyoloji Laboratuarının Yöneticisi, Atina Ulusal ve Kapodistriyan Üniversitesi, Attikon Üniversite Hastanesi (Atina, Yunanistan) ve Can İnce, Ph.D., Klinik Fizyoloji Profesörü, Translasyonel Fizyoloji Departmanı, Akademik Tıp Merkezi, Amsterdam Üniversitesi, (Amsterdam, Hollanda), Yetişkin Yoğun Bakım Departmanı, Erasmus MC Üniversitesi Tıp Merkezi Rotterdam (Rotterdam, Hollanda). Mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü “Mikrosirkülasyon” terimi organların içerisine gömülü, dokular arasında kanın dağıtımından ve sıvı alışverişinden sorumlu olan küçük damar ağını ifade etmektedir. Mikrosirkülasyon, karmaşık bir sistemdir: ayrıca kan basıncını ve kalbe venöz dönüşü de düzenleyerek vücudun hemodinamikleri üzerinde önemli bir rol oynar. Buna ek olarak, mikrosirkülasyon, bağışıklık sistemi ve vücudun savunma mekanizmaları ile büyük bir etkileşime girmektedir. Bu yüzden, mikrosirkülasyonun birçok hastalık durumundaki önemli rolü iyice anlaşılmıştır. Mikrosirkülasyondaki anormallikler, genellikle kan basıncı yüksek hastalarda meydana gelmektedir. Ayrıca, dislipidemi ve tip 2 diyabet gibi metabolik hastalıklar; kalbi, retinayı ve böbrekleri besleyen mikrovasküler sistemde tahrip edici değişikliklere yol açmaktadır. Dolayısıyla, genelde altta yatan daha ciddi hastalığın ilk işaretleri olan ve hastaları etkileyen erken semptomlar, mikrosirkülasyondaki bozukluktan kaynaklanabilir. Hastalık tanı araçlarının sürekli gelişmesi sayesinde bilim insanları ve doktorlar, hastaları etkileyen birçok problemin mikrosirkülasyon sisteminde meydana gelebileceğinin farkına varmışlardır. Bu yüzden, mikrosirkülasyon birçok hastalığın patogenezinde çok önemli bir faktör olmakla birlikte, yeterince dikkate alınmamaktadır. recordatiprize2013@aimgroup.eu veya www.recordati.com/prize internet sitesini ziyaret ediniz.Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. veya www.recordati.com/prize internet sitesini ziyaret ediniz. http:/www.medical-tribune.com.tr" onclick="window.open('/Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, bu ödülün yedincisi için adaylık çağrısında bulunuyor. 100.000 Avroluk bu uluslar arası ödül, her iki yılda bir, kardiyoloji alanında başarı gösteren saygın bir bilim insanına veriliyor. Bu ödülün yedincisi, 2013 yılında, mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü hakkında yaptığı araştırmalarla isim yapmış bir klinik ya da temel bilim araştırmacısına verilecek. Bu uluslararası ödül, 2000 yılında, ilaç sektöründe faaliyet gösteren İtalyan girişimci Arrigo Recordati anısına verilmeye başlanmış olup kardiyovasküler hastalıklar alanındaki bilimsel araştırmalara destek vermeyi amaçlamaktadır. 1999 yılında erken yaşta kaybettiğimiz Arrigo Recordati’nin, ilaç endüstrisinin gelişmesini ilerletmek ile toplum ve bireylerin sağlığına yararlı olacak ürünleri sağlamak konusunda, araştırmanın gücüne olan inancı büyüktü. En büyük oğlu ve şu anda Recordati’nin Başkanı ve CEO’su olan Giovanni Recordati şöyle diyor: “Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, babamın anısını devam ettirmek ve bilim insanları ile araştırmacıları tüm dünyadaki insanlara yarar sağlayacak buluşlar yapmaya teşvik etmek amacıyla başlatılmıştır”. Önde Gelen Uluslararası Dernekler Ödül için Adayları Belirleyecek Kardiyoloji ve dahiliye alanında uzmanlaşmış 200’den fazla uluslararası dernek ve organizasyona; mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolünün araştırılması alanında hayat boyu başarı ödülüne layık gördükleri adayları belirlemek üzere çağrı yapılmaktadır. Ödül, kurumsal ortamlarda çalışan tüm bilim insanlarına açık olup herhangi bir ilaç ya da tıbbi cihaz şirketi ile bağlantısı yoktur. Adaylıklar, sadece aday göstermek için kendisine çağrı yapılan uluslararası bir dernek veya organizasyon tarafından sunulabilir. Adayların kendileri için yaptıkları başvurular değerlendirilmeyecektir. 2013’te verilecek ödüle ilişkin adaylıklar için son başvuru tarihi 31 Ocak 2013’tür. Ödülü kazanan aday, 14-17 Haziran 2013’te Milano’da yapılacak olan 23. ESH (Avrupa Hipertansiyon Derneği) Toplantısı’nda açıklanacaktır. Kazanan Adayı Dünyaca Ünlü Kardiyologlar Belirleyecek 2013 Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü’nün Jürisi, uzun kariyerleri boyunca kardiyoloji ve mikrosirkülasyon konularında liderlik yapmış uzmanlardan oluşmaktadır. Jüri başkanı, Harvard Tıp Fakültesi’nde Oftalmoloji Profesörü olan Mara Lorenzi’dir. Kendisi, ayrıca ABD’de Boston’daki Massachusetts Göz ve Kulak Kliniği’nde Diyabetik Retinopati alanında Kıdemli Bilimsel Danışman ve George ve Frances Levin unvanlı bilim insanıdır. Diğer Jüri üyeleri şunlardır: Ignatios Ikonomidis, MD, Ph.D., FESC, Kardiyolojide Yardımcı Doçent, 2. Kardiyoloji Departmanında Önleyici Kardiyoloji Laboratuarının Yöneticisi, Atina Ulusal ve Kapodistriyan Üniversitesi, Attikon Üniversite Hastanesi (Atina, Yunanistan) ve Can İnce, Ph.D., Klinik Fizyoloji Profesörü, Translasyonel Fizyoloji Departmanı, Akademik Tıp Merkezi, Amsterdam Üniversitesi, (Amsterdam, Hollanda), Yetişkin Yoğun Bakım Departmanı, Erasmus MC Üniversitesi Tıp Merkezi Rotterdam (Rotterdam, Hollanda). Mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü “Mikrosirkülasyon” terimi organların içerisine gömülü, dokular arasında kanın dağıtımından ve sıvı alışverişinden sorumlu olan küçük damar ağını ifade etmektedir. Mikrosirkülasyon, karmaşık bir sistemdir: ayrıca kan basıncını ve kalbe venöz dönüşü de düzenleyerek vücudun hemodinamikleri üzerinde önemli bir rol oynar. Buna ek olarak, mikrosirkülasyon, bağışıklık sistemi ve vücudun savunma mekanizmaları ile büyük bir etkileşime girmektedir. Bu yüzden, mikrosirkülasyonun birçok hastalık durumundaki önemli rolü iyice anlaşılmıştır. Mikrosirkülasyondaki anormallikler, genellikle kan basıncı yüksek hastalarda meydana gelmektedir. Ayrıca, dislipidemi ve tip 2 diyabet gibi metabolik hastalıklar; kalbi, retinayı ve böbrekleri besleyen mikrovasküler sistemde tahrip edici değişikliklere yol açmaktadır. Dolayısıyla, genelde altta yatan daha ciddi hastalığın ilk işaretleri olan ve hastaları etkileyen erken semptomlar, mikrosirkülasyondaki bozukluktan kaynaklanabilir. Hastalık tanı araçlarının sürekli gelişmesi sayesinde bilim insanları ve doktorlar, hastaları etkileyen birçok problemin mikrosirkülasyon sisteminde meydana gelebileceğinin farkına varmışlardır. Bu yüzden, mikrosirkülasyon birçok hastalığın patogenezinde çok önemli bir faktör olmakla birlikte, yeterince dikkate alınmamaktadır. recordatiprize2013@aimgroup.eu veya www.recordati.com/prize internet sitesini ziyaret ediniz. http://www.medical-tribune.com.tr ','','scrollbars=yes,width=900,height=900');return false;">http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/arrigo-recordati-7-uluslararasi-bilimsel-arastirma-odulu-adaylarini-ariyor

Montana dağlarında iz peşinde: Milyar yıllık mikrofosiller, Belt topluluğu ve astrobiyoloji üzerine

Montana dağlarında iz peşinde: Milyar yıllık mikrofosiller, Belt topluluğu ve astrobiyoloji üzerine

Betül KacarAraştırmacı, Harvard Üniversitesi Organizma ve Evrim Bilimleri Bölümü Bilim Koordinatörü, EON, Tokyo Teknoloji EnstitüsüDaha önce baktığım hiç bir yere benzemiyor karşımdaki manzara. Birbiri ardına dizilmiş kocaman, heybetli dağlar, erimiş buzulların kendilerine sabırla yer açtığı göller; bu göllerde, bu dağlarda çoluk çocuk rahatça dolaşan, sayıları eskiye göre epey azalmış iri kıyım vahşi geyikler, boz ayıları, bizonlar, hemen yanıbaşında köklü Kızılderili kabilelerine ait özerklik bölgeleri… Manzara fotoğraflarına bakıp bir gün ben de oralara gitmek istiyorum demeye benzemiyor, parçası olduğum doğanın sadeliği, kendi halindeliği ürkütüyor beni. Serdeki gözü karalığa toz kondurmamak için sakin olmaya çalışıyorum ama nafile, korkuyorum. Belt Topluluğu Kuzey Amerika’da bulunmakta. Dünyanın çeşitli diğer bölgelerinde de mikrofosil bulunmuş, Kambriyen dönemde yaşamış basit hücreli organizmalara ait en eski fosil Çin’den. (Yaklaşık 1,5 milyar yaşında)İşte yıllardır laboratuarda, dört duvar arasındaki tezgahında çalışmış bir araştırmacı, bir jeoloji keşif projesinin peşinden koşup mikrofosil görebilmek için kaya, taş kazmaya giderse olacağı bu, sevgili okuyucu.Belt Topluluğu’na ismini vermiş dağlardan en meşhur olanı Glacier Doğal Parkı’nda bulunuyor. Mezoproterozoik çağa ait bu dağın çevresinde kemerimsi bir şerit oluşturmuş tortul kayaçlara dikkat. (Fotoğraf: Marli Miller)Hikayeyi biraz daha başa sarayım. Birkaç ay önce, astrobiyoloji çatısı altında yaptığım çalışmalarımı temelden etkileyen jeobiyoloji verilerini daha iyi anlayabilmek için, yaşamın en eski izlerinden biri olan ve milyarlarca yıl önce yeryüzünde yaşamış olan canlıların oluşturduğu mikrofosil kalıntılarını görmek üzere Montana’da gerçekleşecek bir alan gezisine dahil oldum. Yaşadığımız gezegeni ve keşfedilmiş diğer gezegenlerdeki (muhtemel) hayatın varoluş koşullarını, başlangıcını, temel çalışma ilkelerini ve geleceğini anlamaya yönelik bir alan olan astrobiyoloji, bir nevi ‘ortaya karışık’ bir bilim dalı. Bünyesinde biyoloji, jeoloji, astronomi gibi bir çok farklı temel bilimi barındırdığından dolayı, ana alanınız olmayan bir çok farklı bilim dalı ile haşır neşir olmak, bu alanlardan gelen diğer çalışmacılarla ortak dili geliştirmek can sıkıcı bir mecburiyet değil, benimsediğiniz yaşam tarzınız halini alıyor. Dolayısı ile ihtisasını moleküler kimya üzerine yapmış olan bendeniz, doktora sonrası çalışmalarımı NASA Astrobiyoloji Enstitüsü’nde evrimsel ve sentetik biyoloji üzerine yapabiliyor, ardından kendimi Montana dağlarında antik tek hücreli canlı organizmaların iz bıraktığı kayaç parçalarını ararken bulabiliyordum. Takım arkadaşlarım da, sordukları soruları birbiriyle kesişen fakat daha önce ortak bir alanı paylaşmamış olan bir paleobiyolog, bir antropolog ve bir jeolog olabiliyordu. Soruyorduk: Yaşam nasıl yollardan geçti ve şu an gözlemlediğimiz şeklini aldı? Başka bir türlü yaşam mümkün muydu? Geçmiş yaşamın kayalarda bıraktıkları kalıntılar bize ilkel canlıların ve yaşadıkları koşullar hakkında ne anlatıyordu?Belt TopluluğuPotansiyel olarak Kambriyen öncesi döneme ait tek hücreli canlı fosili (mikrofosil) barındıran Belt Topluluğu’na ait katmanlar. GPS cihazı katmanların boyutu hakkında fikir vermesi için koyuldu. GPS cihazı Nokia XX boyutunda (Nokia’yı hatırlayanlara). (Fotoğraf: Zach Adam)Geçmişe dair sorduğumuz bu sorulara yanıt vermesi umudu ile Belt Topluluğu’nun yolunu tuttuk. Belt grubu yaklaşık 1,5 milyar yıl yaşında, Mesoproterozoik dönemine ait, Kuzey Amerika’da (Montana, Wyoming, Idaho, Kanada) bulunan, fakat ününü Montana’nın batısındaki Glacier Ulusal Doğal Parkı’nı oluşturmasından almış bir tortul kayaç grubu.  Bu grup kıtaların çarpışmasının etkisi ile, Kambriyen döneminde (yaklaşık 540 milyon önce) oluşmuş kayaların altında kalmış. Fakat kimi bölgelerde Belt kayaçları tektonik aktivitenin etkisi ile Kambriyen döneminde ve Kambriyen-öncesi dönemde oluşan kayaların ortasında yeniden yüzeye çıkarak  şerit gibi kemersi bir bölme oluşturmuş. Yani kimi Belt kayaçlarının oturduğu yapılara baktığınızda hem 540 milyon yıllık, hem de 1,4 milyar yıllık iki kayaç grubunu aynı anda görmüş oluyorsunuz. Bir nevi, kayaların üzerinde çıkılabilen bir zaman yolculuğu diyebiliriz; bir metre aralıkla, arasında 800 milyon yıl bulunan iki kayaç grubu, neredeyse ortasına Kambriyen-öncesi dönemi almış bir Kambriyen sandviçini oluşturuyor. Tam bu noktada aşka gelip, yaptığımız her şeyi bırakıp bir paleontolog olmaya karar veriyoruz.Atalara saygı kuşağı: StromatolitCapture(Solda) Mikrofosil vaat eden taş örnekleri dikkatlice isimlendirilmiş, numaralanmış torbalara koyulup, analiz için laboratuara gönderiliyor. Torbalarda örneklerin hangi bölgede toplandığı, GPS koordinatları gibi bilgiler yazılıyor. (Fotoğraf: Betül Kacar) (Ortada) Laboratuara gönderilen örnekler bir dizi işlemden geçirilerek, fosil taşıyıp taşımadıklarını anlamaj için taranıyor. Bu işlemlerden ilki ve en önemlisi fosilleri tutan bağlayıcı kayacın çözülmesini sağlayacak, fakat fosillere zarar vermeyecek güçlü bir asit ile (hidroflorik asit) muamele edilmesi. Ayrıştırılan fosiller mikroskopi ile taranıyor. En son gözetim daha sofistike mikroskopiler kullanılarak yapılıp, fosillerin fizyolojik yapısı günümüz canlıları ile kıyaslanıyor. Bu işlem dizileri aylar, hatta yıllar alabiliyor. (Sağda) Arındırılan mikrofosiller, günümüz canlıları ile karşılaştırılarak geçmiş ile günümüz canlıları arasındaki benzerlik ve farklılıklar tanımlanıyor. Sağ yukarıda, bölünmekte olan günümüze ait maya hücrelerini görüyorsunuz. Altında ise ise bu mantar hücresinin muhtemel atası, Belt Topluluğu’ndan çıkartılmış 1,5 milyar yaşında bir fosil var. İki resimdeki fark ve benzerlikleri görebildiniz mi? (Fotoğraf: Adams, Astrobiyoloji Bilim Konferansı 2015)Ekip olarak hedefimiz hem mikrofosilleri yerinde görmek, hem de Belt grubunun henüz derinlemesine taranmamış, fazla ilgi görmeyen mostralardan örnek toplamaktı.  Bu bölgelerin pek ilgi görmemesinin bir sebebi vardı: Belt grubunun Kambriyen ve Kambriyen-öncesi kayaçları böldüğü gözlemlendiği için, çoğu jeobiyolog yeryüzündeki bir çok canlı şubelerinin oluştuğu, yumuşakçalar, süngerler, mercanlar, trilobit gibi ilkel eklembacaklıların ortaya çıktığı, canlıların zevk-ül sefa içinde çoğaldığı, gezegenimizin Lâle devri Kambriyen dönemini araştırmak adına Belt grubuna gelmekte. Biz astrobiyologlar öncelikli olarak halihazırda oluşmuş hayatın kendisiyle değil, hayatın oluşumuna yön veren temel ilkeleriyle meşgul olduğumuz için, bu popüler dönemi ve bu fosilleri değil de, Belt grubunun diğer parçası olan bayık Kambriyen-öncesi döneme ait tek hücrelilerin fosillerini merak ediyorduk. Anlayamazsınız.Belt Topluluğunun oluştuğu dönem olan Mesoproterozoik dönem, stromatolit*** formlarının iyice arttığı, aynı zamanda çok hücreli canlıya geçişten hemen önceki tarihsel döneme tekabül ediyor. Stromatolit, kabaca mikroorganizmalara ait fosillerin (özellikle mavi-yeşil algle, siyanobakterinin) oluşturduğu kayamsı yapı. Şu anki atmosferimize hatırı sayılır katkıları ve çok hücreli canlılara yaptığı yardım ve yataklık gibi nice marifetleri olan stromatolitler, aynı zamanda gezegenimizdeki ilk canlılara ait daha bir çok bilgiyi de taşımakta. Paylaşmadan geçmek istemiyorum, stromatolitler hakkında Türkçe kaynak araştırırken şöyle şahane bir yazıya denk geldim, Onur Ataoğlu kaleme almış, okumanızı tavsiye ederim: En kıdemli dünya vatandaşı stromatolit.Suskunluğu asaletinden: İyi korunmuş bir Stromatalit kaya parçası. Kayanın üzerindeki yarım çember şeklindeki desenler yaklaşık 3 milyar yıllık katmanlaşmış bakteri fosilleri. (Fotoğraf: Dustin Hoon)Montana’nın fosil bakımından bereketli topraklarında,  kamp kurduğumuz yerde kocaman bir stromatolit parçasına denk geldik. Fotoğrafta görülen kaya parçası Montana’ya özgü, iyi korunmuş bir stromatolit örneği. Üzerindeki kıvrımlar rüzgar, nehir ve okyanusların hareketi ile şekil kazanmış, yaklaşık 3 milyar yıllık mikrobiyal fosillere denk geliyor. Bu stromatolite kamp kurduğumuz yerin içinde denk geldik. Onca, tonlarca kamp yeri dururken, içinde devasa bir Stromatolit bulunan kamp yerinin biz bilim insanlarına denk gelmesi bir tesadüf olabilir miydi?Jeoloji gezimiz boyunca bize ev sahipliği yapan Blackfeet Kızılderili Rezervasyon Bölgesi’nden ayrılırken ardımızda bıraktığımız manzara. Glacier Dağları ve kim bilir neleri saklayan Belt Topluluğu kendine yakışan bir şekilde ekibimize veda ediyordu. (Fotoğraf: Betül Kacar)Topladığımız numuneleri detaylıca isimlendirilmiş kutulara yerleştirdik, son gecemizi geçirmek için kamp alanının yolunu tuttuk. Bu bir kaç gün hepimizde büyük etki yaratmış olacak ki araçta kimsenin sesi soluğu çıkmadı uzun bir süre, düşündük. 1,3 milyon yıllık bir dönem gezegenimizde var olarak, 13 milyar yaşındaki evrenimizin, %10’lük bir kozmik zaman dilimini kapsamış bir yaşamın izlerini taşıyan fosil kalıntıları aracımızın bagajında idi şimdi. Belki böylesine devasa boyuttaki bir yaşam kalıntısına hiç olmadığımız kadar yakın olmamızdı bizi susturan. Belki mutlak bilgiden aslında ne kadar uzak olduğumuzu bildiğimizden,  belki de içinde bulunduğumuz vahşi doğada bize kendini iyice hissettiren ve insan olmanın verdiği o acizlikten sustuk. Gökyüzü kırmızı ve mordu, parkın diğer köşesindeki dağlarda çıkan yangın iyice büyümüş olacaktı ki ortalık toza dumana karışmıştı tam da güneş batmak üzereyken. Bu manzaraya daha fazla karşı koyamadık, günlerdir dört köşesinde dolandığımız dağlara son bir defa bakmak için aracı bir köşeye çektik. Çok önceden bir köşeye not ettiğim dizelere denk geldim zihnimde, bir Kızılderili “dağların sonuna gittim. arkadaşım olmayan bir şey bulamadım” diyordu. Belki o da şu anda durduğum yerden aynı güneşe hoşçakal demişti, kim bilir? Hayat çok gizemli, çok büyük ve çok güzeldi, ve ben artık korkmuyordum.Notlar ve referanslar* Literatürde henüz kabul görmemesine rağmen ilgili okurlar için bilgilendirici olacağını düşündüğüm bir çalışma.** Soyoluş analizi ve soyağaçları ile ilgili temel bilgi Evrimi Anlamak sitesinde.Filogeni/ Soyolus Analizi ile ilgili, üniversiteli arkadaşlar için Raşit Bilgin’in 2013 senesinde Matematiksel Evrim çalıştayında paylaştığı ders notları.Yazı daveti için Çağrı Yalgın’a ve değerli katkılarından dolayı sevgili İstem Fer’e teşekkürler. Kaynak: http://www.acikbilim.com/2015/08/dosyalar/montana-daglarinda-iz-pesinde-milyar-yillik-mikrofosiller-belt-toplulugu-ve-astrobiyoloji-uzerine.html

http://www.biyologlar.com/montana-daglarinda-iz-pesinde-milyar-yillik-mikrofosiller-belt-toplulugu-ve-astrobiyoloji-uzerine

Neden Her İnsan Aynı Hızla Yaşlanmamaktadır?

Neden Her İnsan Aynı Hızla Yaşlanmamaktadır?

2015’in en iyi bilimsel gelişmelerinden biri olarak gösterilen bu araştırmada , insanların yaşlanırken birbirinden farklı hızlarda yaşlandığı gösterildi. Duke Üniversitesi’nde yapılan araştırmada 38 yaşında 1000’e yakın insan incelenerek,  aralarında 10 yaştan daha fazla genç görünenler olduğu görüldü( SN: 8/8/15, p. 10).  Araştırmacılar biyolojik yaşı; vücut kitle indeksi, tansiyon ve kolesterol seviyesini sağlık belirtisi olarak inceledi. Sonuç ise yıllardır bilim insanları ve insanların merak ettiği;” neden bazı insanlar 120 yaşına kadar hastalıksız yaşadığını ya da 70 yaşında neden kötü bir şekil aldığını,” ortaya çıkardığını belirtiyor, moleküler biyolog Martin Hetzer.Gerçek YaşYeni Zelandalılar arasında yapılan araştırmada 38 yaşındaki katılımcıların , biyolojik yaşlarının oldukça farklı olduğu görüldü. Sağlıklı genç insanlarda DNA paketleri uzun zincirler halinde sıkı paketler halinde bulunur. Bu düzenli paketlere heterokromatin denir. Yaşlı ve genç insanların dişlerinin DNA’sını incelendiğinde, yaşlılarda DNA paketlerin iyice sıkışmadığı görüldü(SN: 5/30/15, p. 13). Araştırmacılar DNA organizasyonundaki bozulmasının , Werner Sendromu olarak da bilinen erken yaşlanma bozukluğundan kaynaklandığını belirledi. Genom yapısındaki 3-D yapıdaki değişim nedeniyle , proteinlerin DNA dizinlerine kolayca erişerek onu gizlediği düşünülüyor.İşte protein ve DNA paketleme kötüleştiğinden vücudun temel bariyerleri yıkılarak yaşlanmaya başlayabilir. Beyindeki genç kök hücreler bölünmeye başladığında, araya bir duvar örerek yavru hücrelerin içindeki atık proteinleri ayırır. Bu atık hücresel mekanizmayı kirleterek, kök hücrelerin yeni hücreler üretmesini engeller. Fakat yaşlanan kök hücrelerde endoplazmik retikulumun duvarları zayıflamaya başlar.( SN: 10/17/15, p. 10). Zayıflayan duvarlardan, hücresel atıklar sızarak bölünme esnasında kök hücrelerin yeni hücreler üretmesini engeller.Diğer bir koruyucu duvar ise kan-beyin bariyeridir ve zamanla eriyebilir. Bu bariyer genel olarak, beyni kandaki zararlı toksinlerden koruma görevi üstlenir. Fakat beyin emarı taramalarında, bu bariyerin nefes alabilirliği ölçülerek, yaşlı insanların hipokampüslerinin etrafında sızdıran duvarlar bulundu (SN: 2/21/15, p. 8).Beynin bu bölümü öğrenme ve hafıza ile alakalıdır. Duvarlardaki bu sızdırmalar kan-beyin bariyerinin oluşumunda büyük önem arz eden perisit adı verilen hücrelere zarar vermektedir.Kaydedilen bu gelişmelere ilave olarak araştırmacılar büyük yaşlanmaya dair gizemleri çözmeye devam  ediyor. Yeni keşfedilen bulgular, telomer kısalması gibi önceki çalışmalara eklendi. Fakat yapboz henüz tamamlandı, çünkü göründüğü kadar basit değil. Halen akılda büyük soru işaretleri var; sağlıklı yaşlanmayı hastalıktan nasıl ayıracağımız ya da genetik mi yoksa çevresel faktörler mi olacağına dair.Bir sonraki büyük zorluk, Hetzer’e göre ; hücresel değişimlerin neden yaşlanmayı ve etkenlerini açıklamada tek işaret olduğunu açıklayabilmeliyiz.“Bu detayları anlamak bilim insanlarına yeni antiaging (yaşlanma karşıtı) ilaçlar tasarlamada yardımcı olacaktır,” diyor Bethesda Ulusal Yaşlanma Enstitüsü’nden geriatrist Dr. Felip Sierra . “Nasıl yaşlandığımızı biz kontrol edebilmeliyiz. İnsanları spora veya daha iyi beslenmek için kandırmayı denemek işe yaramıyor, alternatife ihtiyacımız var, “Bir gün doktorlar aynı yüksek kolesterol ilacı gibi yaşlanma karşıtı ilaçlar yazabilecek.Kaynak : https://www.sciencenews.org/article/year-review-not-all-bodies-act-their-ageAtıflar :L. K. Smith et al. β2-microglobulin is a systemic pro-aging factor that impairs cognitive function and neurogenesis. Nature Medicine.Published online July 6, 2015. doi:10.1038/nm.3898D. W. Belsky et al. Quantification of biological aging in young adults. Proceedings of the National Academy of Sciences. Published online July 6, 2015. doi: 10.1073/pnas.1506264112.A. Ori et al. Integrated Transcriptome and Proteome Analyses Reveal Organ-Specific Proteome Deterioration in Old Rats. Cell. Vol. 1, September 23, 2015, p. 224.D. L. Moore et al. A mechanism for the segregation of age in mammalian neural stem cells. Science. Vol. 349, September 18, 2015, p. 1334.A. Montagne et al. Blood-brain barrier breakdown in the aging human hippocampus. Neuron. Vol. 85, January 21, 2015, p. 1. doi: 10.1016/j.neuron.2014.12.032W. Zhang et al. A Werner syndrome stem cell model unveils heterochromatin alterations as a driver of human aging. Science. Published online April 30, 2015. doi:10.1126/science.aaa1356.İleri Okuma :T.H. Saey. Age isn’t just a number. Science News. Vol. 188, August  8, 2015, p. 10.T.H. Saey. Old stem cell barriers fade away. Science News. Vol. 188, October 17, 2015, p. 10.A.  Yeager. Brain’s protective barrier gets leakier with age. Science News. Vol. 187, February 21, 2015, p. 8.R. Ehrenberg. DNA disorganization linked to aging. Science News. Vol. 187, May 30, 2015, p. 13.http://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/neden-her-insan-ayni-hizla-yaslanmamaktadir

Türk biyoloğa Obama ödülü

Türk biyoloğa Obama ödülü

Ödülü Obama’dan alacak Altan için Beyaz Saray, “Hücre alanında inanılmaz başarılı bir bilim insanı” diye açıklama yaptı.ABD’nin Rutgers Üniversitesi’nde Biyolojik Bilimler Departmanı’nda hücre biyolojisi üzerinde çalışmalar yapan Dr. Nihal Altan-Bonnet, ABD başkanı tarafından genç araştırmacılara verilen en büyük ödüle layık görüldü. Amerika’da yaptıkları çalışmalarla öne çıkan bilim insanlarına verilen Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Ödülleri (PECASE) için tamamlanan son listede Altan-Bonneti 96 kişi arasında yer aldı. 2006 yılından beri Rutgers Üniversitesi’nde görev alan Altan Bonnet için dekan Philip Yeagle, “Dr. Altan-Bonnet hücre biyolojisi alanında inanılmaz biri. Hasta hücrelerin çoğalması konusunda yaptığı çalışmalar birçok açıklama getirdi” yorumunu yaptı. Türk biyologun yaptığı incelemeler doğrultusunda, soğuk algınlığı, çocuk felci ve Hepatit C gibi hastalıkların sebebi olan virüslerin benzer bir biçimde ürediği ortaya çıktı. Dr. Altan-Bonnet’ye ödülü verecek olan ABD Başkanı Barack Obama, ödüle layık görülen araştırmacıların kariyerlerini inşa ederken yaptıkları yenilikçi çalışmaların çok değerli olduğunu belirterek, “Bilim ve teknolojideki bu gelişmeler sadece ekonomimizi güçlendirmekle kalmıyor, insanlara ilham kaynağı oluyor. Aynı zamanda kariyerlerinin başlarında bu kadar başarılı olan bilim insanlarının önümüzdeki yıllarda çok daha büyük işler başaracağını da açıkça gösteriyor” ifadesini kullandı. ABD’nin eski başkanı Bill Clinton tarafından 1996 yılında verilmeye başlanan ödüller, Amerikan yönetimi tarafından bağımsız araştırma kariyerlerinin erken aşamalarındaki bilim insanları ve mühendislere verilen en yüksek onur nişanı olma özelliğini taşıyor. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Altan-Bonnet’in bu ödüle, biyolojik bilim ve tıpta etki yaratma potansiyeline sahip olması, az gelişmiş ülkelerde halkın sağlık ihtiyaçlarının göz önüne alınmasındaki katkıları ve bilim dünyasına olan hizmetlerinden ötürü layık görüldüğü belirtildi. Aynı ödül geçtiğimiz yıl da ABD’nin California Üniversitesi’nde nanoteknoloji üzerinde çalışmalar yapan bilim insanı Aydoğan Özcan’a verilmişti.

http://www.biyologlar.com/turk-biyologa-obama-odulu

Testere Balıkları ve Türlerinin Özellikleri

Testere Balıkları ve Türlerinin Özellikleri

Testere balıkları, diğer batoids balıkları ile kıyaslanınca genel görünüşleri bakımından çok değişik hayvanlardır. Uzun ve yassı somaklarına ilaveten, vatoz balıkları ile ilgili olarak yaygın olarak bilinen yassı ve geniş profillerinden gayet belirgin biçimde farklı uzun ve nispeten dar gövdeleri vardır.Bazı yönlerden, sırtları boyunca iki belirgin sırt yüzgeci ile somakları yatay bir testere biçimli dişlere sahip “Pristiophoriformes” takımındaki testere köpek balıklarına benzerler. Onları vatozlar olarak köpek balıklarından ayıran solungaç yarıklarının başlarının iki tarafında olması yerine gövdelerinin alt kısmında olmasıdır. Aynı zamanda erginleşince, köpek balıklarından çok daha büyük olurlar. Pristis cinsine ait olan testere balıkları, dünyanın tüm tropikal okyanuslarında bulunurlar. Ana karaya yakın, kıta çıkıntılarının sığ sularında yaşarlar. Denizlerden önemli ölçüde uzak mesafelerdeki tatlı su alanlarında sıklıkla dolaşırlar. Örneğin iri dişili testere balıkları, (P.perotteti), Brezilya’daki Amazon Nehri’nin denize açılan ağız kısmından nehrin 750 km yukarısında yakalanmıştır. Ayrıca, ağırlıkları 320 kg olan bu türün örnekleri, Nikaragua Gölü’nde de yakalanmışlardır. Sıradan testere balıkları, (P. Pristis) normal olarak Doğu Atlantik Okyanusu ile Akdeniz’de de bulunur. Zambezi Nehri ile Afrika’daki diğer tatlı sularda da görülmeleri bu balıkların yüksek uyum yeteneklerinin bir göstergesidir.Anoxypristis cinsinin tek üyesi olan türün, çok daha kısıtlı bir dağılımı vardır. Avusturalya’daki Great Barrier Reef üzerinde Queenland’e kadar uzanan komşu Batı Pasifik Okyanusu’nun batı komşuları ile Hint Okyanusu’nun kuzey kısımlarına sıkışıp kalmıştır. Testere balıklarının bu türünün dişleri, gayet belirgindir – dişleri, genç balıklarda üçgen biçimindedir ve dişlerinin dizilimi Pristis türlerinden çok daha yakındır. Sahip oldukları dişlerin sayıları da çok değişken olup 23 çift ile 35 çift arasında değişir hatta bazen çok daha fazladır. Bilim insanları, bu balıklarının diş sayılarının çok farklı olmalarının cinsiyetlerinin ayırt edilmesi ile ilgili olduklarını düşünüyorlardı fakat durumun böyle olmadığı şimdi biliniyor. Buna rağmen, diğer batoids balıklarının durumunda olduğu gibi, erkekler ile dişiler birbirlerinden erkeklerin üzerlerindeki yumrularından ayırt edilirler.Efsanevi BalıklarFosil kayıtlarındaki testere balıklarından elde edilen kanıtlar, bugünkü türlerde olduğu gibi, dişlerinin kıkırdak somaklarının içine derin bir şekilde iliştirilmiş olmalarından ziyade dişilerinin öncelikle, doğrudan doğruya derilerine iliştirilmiş olduğunu göstermektedir. Testere balıklarının bu hassas somaklarının kullanma şekilleri hakkında birçok mitler ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Bu mitler arasında, Uppsala başpiskopusu Olaus Magnus tarafından 1500’li yıllarda ilk defa orijinal belde haline getirilmiş olan dehşet verici hikâyeleri içermektedir. Olaus Magnus, bu balıkların burunların ucundaki testere ile gemilerin gövdelerini keserek deldiklerini ve bunun sonucu batan gemilerin içinde talihsiz denizcilerin gövdelerini yiyerek beslendiklerini iddia etmiştir. Bundan 300 yıl sonra, bir İngiliz doğa bilimcisi ise, bir testere balığı sürüsünün bir balinayı testere şeklindeki ağızları ile nasıl doğradıklarını ve öldüklerini tasvir etmiştir.Yakın zamanlarda, bu balıkların nasıl beslendikleri ilk elden görülünceye kadar, gerçek bilinmiyordu. Aslında bu balıkların beslenmeleri, çok daha az dramatiktir. Birçok vatozlar arasında yaygın bir davranış olduğu gibi, testere balıkları da ağızlarının testere biçimli uzantılarını yiyecek bulmak amacıyla adeta bit tarak gibi taramak suretiyle deniz dibindeki kumları karıştırmak için kullanırlar ve bunun sonucu olarak bu testere şeklindeki dişleri aşınır.Her nasılsa, çok daha aktif avlanma yöntemlerine sahiptirler. Küçük balık sürücülerinin içinde yüzerler ve o balıkların bazılarının iri yatay dişlerinin üstüne takılmaları için başlarını sağa sola şiddetle sallarlar. Şayet başarılı olurlarsa, denizin dibine geri çekilerek testere dişlerine takılan yaralı balıkları ovarak çıkartırlar ve sonra da onları yakalayıp gövdelerinin altındaki ağızlarına atarlar.Uyumlu yırtıcılardır. Ölmüş balıklar verildiği zaman, balıkların ölü olduklarını hemen anlarlar ve bunu anlar anlamaz onları doğrudan yemeye başlarlar. Bugün bu kadar uzunluğa ulaşabilenleri nadir olmasına rağmen, bu balıklar 9 metre uzunluğa erişebilir.İri Dişli Testere BalıklarıYaygın adı: Çok iri dişli testere balıkları (güney testere balıkları, tatlı su testere balıkları)Bilimsel Adı: Pristis microdonFamilya: PristidaeTakım: RajiformesBoyutları: Genel boy uzunluğu toplam 14 metre olarak kayıt edilmiştir.Fiziksel Özellikleri: Bir testere izlenimi yaratan iyi yerleştirilmiş dişleri ile yassı ve dar somaklı; sırt ve kuyruk yüzgeçleri açıkça görülür; köpek balıkları gibi yüzerler; yalnız dolaşır.Yaşam Çizgisi: Dişiler, sıklıkla 20 taneden fazla yavru doğururlar.Beslenme Tarzı: Başlıca balıklar; bazı omurgasızlar.Yaşam Alanı: Denizlerin sığ kesimleri; nehirlerde, dere ve nehir ağızlarında ve haliçlerde karşılaşılır.Yeryüzünde Dağılımı: Afrika’dan Tropikal Hint-Pasifik Bölgesi, Güneydoğu Asya, kuzeyde Filipinler ve güneye Avustralya’ya kadar uzanan bölgelerde.Türün Durumu: Soyu tükenme tehlikesi altında (IUCN)Bu özel testere balıkları, kendilerine özgü olmamalarına rağmen, tatlı su testere balığı isimlerinin açıklanmasına yardımcı olan nehirlerde sıklıkla bulunurlar.Çok iri dişli testere balıkları, ilk sırt yüzgeçlerinin gövdelerinin kenarlarının üstünde çıkış (pelvik) yüzgeçlerin önünde konumlarıyla ve ayrıca, kuyruk yüzgeçlerinin alt lopunun daha büyük olmasıyla ayırt edilebilirler. Testerenin kendisi kök kısmında geniştir fakat ucuna doğru incelir. Dişileri çok büyüktür ve sayıları, her iki tarafta 14-22 çift arasında değişir.Çok iri dişli Testere balıklarının Avustralya popülasyonu, ilk önceleri farklı bir tür olarak düşünülmüştü ve bilimsel adı, Pristiopsis olarak tanınmıştı. Şimdi bu betimleme, onlar aynı türledir anlamına gelen Pristis microdon için bir eşanlamlı sözcük olarak kabul edilmektedir.1845 yılında, kaşif Ludwig Leichard, Carpentaria Körfezi’ne akan Lynd Nehri’nde bulunan ölü bir balık örneğini esas alarak bu testere balığının keşfetmiştir. Böylece, bu vatozların Avusturalya’nın tatlı sularında yaşadıklarını teyit etmiştir. Oldukça sığ ve sıklıkla çamurla sularda, denizden 100 km uzakta bulunan balıklar ile batıdan Queenslad’e kadar Avustralya’nın kuzey deniz sistemleri boyunca uzanan alanlardaki sularda yaşadıkları açıklığa kavuşmuştur.En Uzun Testere BalığıSel sularına kapılarak gittikleri ve yıllarca mahsur kaldıkları gölcüklerin bulunduğu bazı bölgelerde bu balıkların küçükleri bulunmuştur. Her nedense, normal koşullar altında genç yavrular, büyüdükçe denizlere dönmeye eğilimlidirler buna rağmen ara sıra bu balıkların iri örnekleri, tatlı su çevrelerinde bulunurlar. Çok iri dişli Testere balıkları, tipik olarak 6 metre uzunluğa ulaşıncaya kadar büyüdükleri halde, kayıtlara göre, aslında çok daha büyüğü tutulmuştu. Tayland’daki Chao Phya nehrinde, nehrin ağzından 59 km içeride tutulan bu tür bir balığın boyu 14 metreydi.Testere balıkları, Tayland kültüründe özellikle önemlidir. Bu balıklar sıklıkla tapınaklarda adak olarak sunulur. Bu durum, bilim insanlarına boylarının uzunluğu 2.4 metreyi bulan testere balıkları kayıtları ile bu balıkların büyüklükleri ve biyolojilerine bir göz atmak ve değerli bilgilere ulaşma olanağı sunmaktadır.Her nedense, bu utangaç vatozlarının sayıları, son yıllarda önemli ölçüde azalmıştır. Bu azalma kısmen ağlarla kolayca yakalandıkları için aşırı avlanma yüzündendir. Ayrıca, bu balıkların küçükleri de özellikle iğneli oltalarla yakalanmaktadır. Bu balıklar hem yenilmek üzere hem de testereleri için avlanıyor. Üstelik onların yüzgeçlerine verilen aşırı yüksek fiyatlar de, bu balıkları avcıların hedefi yapmaktadır. Yaşam ortamlarındaki olumsuz değişiklikler ile kirlilik, onların sayılarının düşmesinde önemli rol oynamaktadır.Ne yazık ki, çok iri dişli testere balıkları, 15 yaşına gelinceye kadar üremeye başlamazlar. Onların nispeten düşük üreme oranları, üreme çağındakilerin aşırı avlanma sonucu çok azalmış olması ile üremeye çok geç başlamalarının birleşimi sonucu, azalan sayılarının tekrar eski haline gelmesi çok zaman alır.Yaşam alanlarının bazı bölgelerinde, üreme süreleri mevsimseldir ve Kuzey Queensland’in York Burnu Yarımadasında, yağış mevsiminin kasım ve aralık ayları arasındaki döneme denk gelmesi gerekmektedir. Çok iri dişli testere balıkları, ovivipar türlerdir. Bunun anlamı, yumurtalar, sadece dişinin gövdesinde tutulur ve yavrular büyürken anne balıklar ile yavrular arasında hiçbir bağlantı ve iletişim yoktur. Embriyonlar, yumurtanın bir kısmını oluşturan yumurta sarısı ile beslenir. Yaklaşık beş ay sonunda bir düzine veya daha fazla yavru dünyaya gelir.YavrulamaYavru testere balıkları, doğum anında yaklaşık 75 cm uzunlukta olup bu aşamada dişinin üreme bölgesine zarar vermemeleri için testere kılıçları zarlarının içine gömülü olarak annelerinin karnından çıkarlar. Bu yavru testere balıkları, testerelerini yiyecek elde etmek amacıyla kullanmaya başladıkları zaman testerelerini örten kılıf sıyrılır. Diğer birçok vatozlardaki gibi testere balıklarının renkleri de içinde bulundukları ortama göre değişir. Bunun sonucu olarak, renkleri kumlu renk desenleri ile sarımsı kahverengiden griye ve alt kısımları ise daha açık renkli ve krem tonlarına kadar değişiklik gösterir.Çok iri dişli testere balıkları çok yavaş büyüyen ve ömürleri 40 yıldan fazla hayvanlardır. Araştırmaların gösterdiğine göre, doğal büyüme oranları yıllık 20 cm olup 10 yaşına gelince yıllık büyümeleri bunun yarısına iner. Küçükleri, akvaryum çevresinde daha hızlı büyür.Böylece, bazı alanlarda sayıları çok azalan bu balıkların sayılarını arttırmak amacıyla yapılacak planlara göre koruma altında üretilerek bu eksikliklerin tamamlanması mümkün olabilir.Kaynakça: BBC John DAWESYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/testere-baliklari-ve-turlerinin-ozellikleri

Bağa Nedir? Hangi Hayvanlarda Bulunur?

Bağa Nedir? Hangi Hayvanlarda Bulunur?

Bağa, bazı hayvanlarda vücudun büyük bir kısmını yada tamamını örten, bulunduğu canlının bedeninin üst kısmında görülen iskeletimsi dış örtüye verilen isimdir. Bu yapı bazı bilim adamları tarafından aynı terimler içinde bir ur yada şişkinlik olarakta ifade edilmiştir. Şekil ve oluşum itibariyle bağa incelendiğinde, cisim belli bir düzen ve yapıya sahiptir. Yüzey düzgün dizilmiş levha görünümlü tabakalardan oluşur. Üzerinde bulunduğu canlının diğer hiçbir organıyla benzer özellik taşımaz. Genellikle pulumsu bir görüntüye sahip olmakla birlikte bu durum değişkenlik gösterebilir. Biçim itibariyle ‘’deri levhaları’’ andırabilir ancak ortak hiçbir noktaları yoktur. Yapı kemikimsi bir katılığa sahip olduğu için oluşumuna yakın olarak gösterilebilecek en iyi örnek bazı memeli hayvanların başlarında yer alan boynuzlardır. Bağa ifadesi çoğu zaman kaplumbağa ve memeli tatuların (baş ve vücudunun tamamına yakını bağa kaplı hayvan) öteneklerini adlandırmak için kullanılmıştır. Hatta dünya üzerinde yalnızca onlara itaf edilen bir terimdir. Diğer hayvanların üzerinde bulunan buna benzer sert cisimler farklı isimlerle anılır. Mesela salyangozların üzerindeki döngülü sert yapı kabuk olarak nitelendirilir. Böceklerin ve çok ayaklıların sert tabakaları ise ‘’kutikula’’ olarak anılır. Vücudunda bağa bulunduran hayvanlar şekil itibariyle incelendiğinde, sert tabaka birbiriyle kaynaşmış iki parçadan oluşur ve baş ile ayaklar için etrafında delikler meydana getirir. Kaplumbağa bu anlatıma en yakın olarak gösterilebilecek hayvandır. Zaten adından da anlaşılabileceği gibi bağa terimini hem soyut hemde somut olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Kamlumbağalara benzer şekilde üzerlerinde bağa bulunduran diğer canlılarda tatulardır. Tatulardaki bağa kalın ve boynuzumsu bir deriyle çevrili kemikten levhalar topluluğudur. Sarılı bu sert yumak canlıya yuvarlak bir görünüm verir ve onun esnek bir yapıya kavuşmasını sağlar. Diğer küçük levhalar ise bedenin geri kalan bölümünü örter. İnsanlık bağayı bir çok alanda kullanmış ve bu yapının özelliklerinden faydalanmıştır. Tarihe adı geçmiş bazı yazar ve seyahatlerini kayıtlara geçiren önemli kaşifler, bağadan yapılmış çeşit çeşit mobilyalardan notlarında bahsetmişlerdir. Aslında bağanın ev eşyalarının yapımında kullanımı uzak doğu insanlarına aittir fakat dünyanın zaman geçtikçe küreselleşmesi bu bilginin yaygınlaşmasını sağlamıştır. Çeşitli ustalar bağayı kakma sanatında kullanmak suretiyle ona şekil ve biçim verebilmiş ayrıca kalay ve bakır gibi madenlerle işleyerek bu cismin kullanım alanlarını genişletebilmişlerdir ancak geçen zaman içersinde kakmanın yerini sedefçiliğe bırakması kaçınılmaz olmuştur çünkü bağanın hiç bükülememesi ve esnetilememesi bu duruma yol açmıştır. Güney Amerika’da bağa fırça çerçevelerinin ve yelpazeler ile tarakların yapımında kullanılmakla birlikte, pudra kutularının kapaklarında da yer alıyordu. Günümüzde bu teknik ve eski imkanlar gittikçe azalmış ve yerini yeni yöntemlere bırakmıştır. Atalarımız da yıllar önce bağayı birçok alanda kullanmış ve uzun bir süre bu cismin dayanıklılığından faydalanmışlardır. Bağadan yapılan tesbih, baston, tarak ve fincan zarfları bunlardan bazılarıdır.Yazar: Kaan GÜNDÜZhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/baga-nedir-hangi-hayvanlarda-bulunur

Karınca Sürüsü Optimasyonu

Karınca Sürüsü Optimasyonu

Bir karınca için yuvadan ayrılmak devler ülkesine girmek demektir ama yiyecek bulmanın da başka hiçbir yolu yoktur. Doğal olarak, karınca bu tehlikeli devler ülkesinde en kısa sürede yiyeceği bulmak ve hemen yuvaya dönmek ister ve bunun için iyi bir yol bulma stratejisine ihtiyaç duyar. Benzer bir sorunla karşılaşan insansı topluluklar, bu sorunu evrim süreçleri içinde karmaşık bir sinir sistemi geliştirerek çözdüler. Bu da bazı bilim adamlarına göre modern insanın yolunu açtı. Oysa, sinir sistemi oldukça basit olan karıncanın insandaki kadar karmaşık stratejiler geliştirmesine olanak yoktu. Bununla beraber, karıncanın evrimi böceklerin zaten oldukça gelişmiş olan koku sistemlerini oldukça basit bir algoritma(1) ile birleştirdi, ve karınca ve benzeri böceklerin yol bulma sorununu müthiş bir şekilde çözdü. Karıncaların yol bulma stratejileri, bu sürüleri inceleyen bilim insanlarına ilgi çekici gelmiştir. Çünkü karıncalar oldukça basit bir yöntem kullanmalarına rağmen, yol bulmakta insansılarla yarışacak kadar başarılı olabiliyorlar. Matematikçi ve mühendisler karınca davranışlarını taklit ederek oldukça karmaşık optimizasyon problemlerini çözebiliyorlar. Optimizasyon, belirli matematiksel bir fonksiyonun en yüksek veya en düşük olduğu değerini bulmaya çalıştığımız matematik problemlerinin genel adıdır. Devler ülkesine adım atan karıncanın en büyük problemi şudur: yiyeceği yuvasına taşımalı ama devler ülkesinde olabildiğince az kalıp dönmelidir. Ayrıca strateji, bir sürü üyesinden yardım alınmadan ve farklı yer şekillerinde de uygulanabilmelidir. Bu problem insanların da çözmek zorunda olduğu birçok probleme benzer. Örneğin Ankara’da basılan gazeteleri Türkiye’nin her iline dağıtmakla yükümlü bir gazete dağıtımcısının, ekonominin gereği olarak dağıtım yaparken en az benzin harcamak istemesi gibi, devler ülkesindeki karınca da aynı sorunla karşı karşıyadır. Öyleyse, bu tür problemlerde neden karıncaların izlediği stratejiyi kullanmayalım ki? Karıncaların Yol Bulma Stratejisi Karıncalar, insan dahil birçok canlının cinsel eşini bulabilmek için kullandığı koku yayma ve yayılan kokuları takip etme yönteminin benzerini kullanırlar. Karıncaların koku yayma ve koku alma yetenekleri oldukça güçlüdür ama yol bulma stratejisinde takip edilen koku, koku yayıcı karıncanın cinsiyetine bağlı değildir. Karıncaların yol bulma stratejisi (Wikimedia Commons) Yuvadan çıkan karıncalar, bulundukları yerde diğer karıncalardan kaynaklanan baskın bir koku yoksa tamamen rastgele hareket ederler. Eğer herhangi bir yönden diğer karıncaların yaydığı bir kokuyu alabilmişse, karınca o tarafa yönelir. Birden çok yönden koku alıyorsa kokunun geldiği en baskın tarafa yönelir. Karıncanın yaydığı koku bir süre o bölgede kalabilir. Bu sayede bir yolu birden çok karınca tercih etmişse aradan belirli bir süre geçmiş olsa bile daha çok tercih edilen bölgeden daha baskın bir koku gelir. Sürüdeki bütün karıncalar bu stratejiyi izlediğinde, başlangıçta rastgele başlayan sürü hareketi zamanla belli bir yol üstünde sabitlenir ki bu yol, yuva ile yiyecek arasındaki en kısa yoldur. Yukarıdaki video, antsim programına ait bir animasyon. Görüldüğü gibi, karınca yuvası ile yiyecek arasında herhangi bir engel yok. Bu tür durumlarda karınca yuvası algoritması çok avantajlı değildir. Ama yine de karıncaların konumu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı yiyeceğe nasıl ulaştığını görebilirsiniz. (Model, karıncaların tek algısının feromon olduğunu ve yiyeceğin kokusuz olduğunu varsayıyor). Karıncıların Koku Alma Sistemleri Karıncalar bir süre sonra sürekli geçtikleri yolda belirgin patikalar oluşturabiliyorlar. (Wikimedia Commons) Yukarıda da incelediğimiz gibi karıncalar yol bulmak için ait olduğu sürüyle iletişim kurmalıdır ve bu iletişimi böcekler de oldukça gelişmiş olan koku yoluyla yapar. Birçok canlı çevresindeki kokuları algılar ve bu kokuları güzel ve kötü olarak sınıflar. Bu davranış, canlının ihtiyacı olan maddelere ulaşmasını ve ona zarar verebilecek olanlardan uzak durmasını sağlar. Ama, kendi türünden olan canlılarla iletişim kurmak için bunun yanında canlının koku üretebilmesi de gerekir. Bir canlının diğer canlılarla kokusal yolla sosyal ilişki kurmak için havaya yaydığı kimyasallara feromon diyoruz. Bilim insanları feromonların temelde hayvanların hemen tamamında cinsel partner bulmak amacıyla evrimleştiğini düşünüyorlar. Feromonların, karınca ve arılarda ana işlevleri olan cinsel eş bulma amacı dışında, sürü iletişimi için kullanılması Darwin’in fark ettiği, bir amaç için evrimleşmiş bir yapının evrim süreci içinde başka amaç için kullanılmasının iyi bir örneği. Her ne kadar feromonların yapay taklitleri olan parfümlerle bu koku sistemini aldatıyor olsak da, insanlarda da cinsel sinyal vermek için koku kullanımı geçerli. Doğadan Aldığımız Diğer Algoritmalar Karınca Takip Algoritması bilim insanlarının doğayı gözlemleyerek keşfettikleri tek algoritma değil. Kuş Sürüsü Optimizasyonları, yani kuşların, karıncalara benzer şekilde çok uzun mesafeleri kat ederken kullandıkları algoritmalar da bilim insanlarına ve mühendislere esin kaynağı oldu. Bunun yanında evrim teorisini temel alan çok sayıda algoritma kullanıyoruz. Bu algoritmaların bütününe Sezgisel Algoritmalar diyoruz. Karınca Kolonisi dışında en yaygın kullanılan sezgisel optimizasyon algoritmalarını şöyle sıralayabiliriz: Tavlama Taklit Algoritması (Simulated Annealing): Özellikle kristal atomlarının ardı sıra ısıtma ve soğutmalarla kristalin içindeki kusurların giderilmesi yöntemini taklit eder. Kuş Kolonisi Algoritması: (Particle Swarm Optimization Algorithm): Kuş sürülerinin uzun mesafeleri kat ederken kullandıkları takip yöntemini kullanır. Arı Sürüsü Algoritması: Karınca yerine arı davranışını taklit eden algoritmalardır. Genetik Algoritma: Evrimsel algoritmaların en ünlüsü, kusurları olan ve optimize edilmesi gereken veri bir DNA olarak kabul edilir ve üreme, mutasyon ve Darvinci doğal ayıklama sürekli uygulanır. Kullanım Alanları Karınca Sürüsü Algoritmasının ve diğer sezgisel algoritmaların kullanım alanları en kısa zaman problemleriyle sınırlı değildir. Karıncalar yalnızca bu amaç için kullansa da matematiksel formüller değiştirilerek aynı yapı en az kaynak (para veya enerji) veya başka optimizasyonlar için kullanılabilir. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz gibi bir kargo şirketinin dağıtım rotasını belirlemek için kullanabilir -ki kargo şirketleri için sezgisel algoritmalar kullanan bu tür yazılımlar vardır. Bunun yanında en kısa zaman yerine maksimum sözcük ilişkisi koyarsak, rahatlıkla Google benzeri bir metin tarama ve arama sistemi elde ederiz. Google ve benzeri arama motorları arka planda sözcük ilişkisi ve sayfa değerini maksimize etmekte optimizasyon algoritmalarını kullanırlar (2). Google optimizasyon için kullandığı algoritmayı (ve bu algoritmanın bu yazıda bahsedilen sezgisel algoritmalardan biri olup olmadığını) açıklamamaktadır. Bununla beraber örneğin Karınca Optimizasyonu Algoritması bir arama motoru tarafından bu amaçla kullanılabilir (3). Sonuç Şu anda optimizasyon amacıyla yazılmış birçok programda yukarıda bahsedilen “Karınca Sürüsü Optimizasyonu” algoritması kullanılıyor. Bununla beraber, bu yöntem, optimizasyonla uğraşan mühendislerin doğadan esinlendikleri tek yöntem değildir. Bu bakımdan insan için hala doğa, bulunabilecek en iyi öğretmendir. Notlar: (1) İsmini İslam Rönesansı matematikçilerinin en ünlüsü Harezmi’nin batı dillerindeki söylenişinden (Al- Khwarizm) alan algoritma, bir problemi çözmek veya bir veriyi işlemek için kullanılan yönergeler bütünüdür. Akla hemen bilgisayar yazılımlarını getirse de çok daha geniş bir kavramdır. Örneğin yemek tarifi veya bu yazıda bahsettiğimiz gibi bazı hayvanların bilişsel olmayan ama kurallı refleksleri de algoritmalardır. (2) http://www.sirgroane.net/google-page-rank/(3) http://www.hindawi.com/archive/2008/316145/ref/ Kaynaklar: http://en.wikipedia.org/wiki/Ant_colony_optimization_algorithms http://iridia.ulb.ac.be/~mdorigo/ACO/index.html Maniezzo, Gambardella, de Luigi (2004) “Ant Colony Optimization” Kapak resmi kaynağı: Avustralya Müzesi Yazar: Konuk Yazarlar Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/karinca-surusu-optimizasyonu.html

http://www.biyologlar.com/karinca-surusu-optimasyonu

Uzaktan Kumandayla Beyin Kontrolü Gerçekleşti

Uzaktan Kumandayla Beyin Kontrolü Gerçekleşti

Amerikalı bilim insanları, geliştirdikleri bir implant sayesinde farelerin hareketlerini uzaktan kumandayla kontrol edebilmeyi başardı.St. Louis’deki Washington Üniversitesi Tıp Fakültesi, Illinois Üniversitesi ve Ulusal Sağlık Enstitüsü araştırmacıları, beynin derinliklerindeki nöronların yapısını ve işleyişini anlamak için ilaçları doğrudan dokuya enjekte etmekte kullanılacak, uzaktan kumandayla kontrol edilebilen bir beyin implantı geliştirdi.Laboratuvar ortamında denek farelerinin beyinlerine yerleştirilen implant, farelerin hareketlerini uzaktan kumandayla kontrol edebildi. Geleceğin tıbbı için çok önemli bir gelişme olarak nitelenen buluş, “Journal Cell” dergisinde yayımlandı. Sıvının ışıkla aktarımını sağlayan teknolojinin kullanıldığı araştırmada yumuşak maddeden, insan saçının çapının onda biri küçüklüğünde bir implant yapıldı. Gelecek nesil implant, bir yandan ilaçları dokuya gönderirken bir yandan da ışığı yayabiliyor.MADDE BAĞIMLILIĞI TEDAVİSİNE KATKI SAĞLAYACAKWashington Üniversitesi’nden Doçent Dr. Michael R. Bruchas, “Araştırma, beyindeki devrelerin nasıl çalıştığını görmemizi sağlayacak” dedi.Bruchas, araştırmanın ağrı, depresyon, madde bağımlılığı gibi rahatsızlıkların tedavisine büyük katkıda bulunabileceğine dikkati çekti.Araştırmacılardan John A. Rogers, “Araştırmada beynin derinliklerindeki dokulara en az zararı verecek şekilde ulaşmamızı sağlayacak kadar küçük bir implant yapmak için nano-teknikler kullandık. Bu kadar minik cihazlar, bilim insanlarına ve tıbba çok büyük olanaklar sunuyor” dedi. http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/uzaktan-kumandayla-beyin-kontrolu-gerceklesti

Türk bilim insanları tamamen yerli yapay kan üretmeyi başardı

Türk bilim insanları tamamen yerli yapay kan üretmeyi başardı

Türk bilim insanları, laboratuar koşullarında tamamen yerli yapay kan üretimeyi başardılar. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) ve Anadolu Üniversitesi’nden bir grup bilim insanının başını çektiği ve Tübitak’a sunulan Multidisipliner Araştırma Projesi önerisi kapsamında tamamen yerli hemoglobin bazlı yapay kan üretiminde ön çalışmalar başarı ile tamamlandı. Projeye ilişkin açıklamalarda bulunan ESOGÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Ayhancı, Amerika, Rusya ve Çin başta olmak üzere birçok ülkenin yapay kan üretmeye başladıklarını, ülkemizin de bu hayati ürünü üretmekte geri kalmaması gerektiğini ifade etti. VÜCUTTA OKSİJENİ TAŞIMAK ÖNEMLİKanın temel işlevlerinden birisinin vücuda oksijen taşımak olduğunu belirten Doç. Dr. Ayhancı, şu bilgileri verdi: “Oksijeni dokulara bırakıp onun yerine karbondioksiti alır. Bu işlev, kırmızı kan hücrelerinde (eritrositler) bulunan ve hemoglobin adı verilen, oksijen taşıyıcı hemoproteinlerle sağlanır. Bir vericiden alınan kanın nakli olağan ve güvenli bir yol olsa da, kanın yerini alabilecek maddelerin geliştirilmesi için önemli nedenler bulunmaktadır: İnsan alyuvarlarının, klinik etkilerini uzatacak ve enfeksiyon bulaşma riskini azaltacak şekilde saklanması zordur. Bu ise, kanın afet bölgelerinde ve savaşlarda ulaşılabilir olmasını sınırlamaktadır. Ayrıca, yapay kanlar enfeksiyona yol açan patojenlere karşı sterilizasyona daha uygun olacaklarından ve kan grubu antijenleri içermeyeceklerinden, çapraz eşlemeye de gerek duymayacaklardır.KATI SAKLAMA KOŞULLARI GEREKTİRMEMESİ ÖNEMLİ BİR ÇÖZÜMTüm bu olumsuzlukların aşılması için katı saklama koşulları gerektirmeyecek yapay kan geliştirilmesi, çok önemli bir çözüm olarak gözükmektedir. Diğer taraftan yapay kan üretimi klasik kan bağışına ve nakline bir alternatif değil, aksine destektir. Araştırma ekibimiz kan bağışının aynı hızla devam etmesi gerektiğine inanmaktadır.Proje kapsamında geliştirilmesi hedeflenen nano-Hb sistemlerinin tamamı, özgün ve yeni biyonanomalzemeler olup yapay kan araştırmalarına yeni bir yön vereceği inancını taşımaktayız. Eritrositi taklit edecek nano-Hb sistemleri için PCT ve USPTO’ ya patent başvurusunda bulunulmuştur” diye konuştu.YAPAY KAN ANİ VE ACİL İHTİYAÇ ANINDA KULLANILACAKÜrettikleri yapay kanın ani ve acil ihtiyaç olduğu durumlarda kullanılacağını ifade eden Doç. Dr. Ayhancı, “Hemen verilebilecek bir ürün, kan yerine geçebilecek alyuvar fonksiyonu gösteren bir ürün. Dolayısıyla hayat kurtaracak bir sıvı. Kan bankalarında kan alındıktan sonra bir aydan fazla saklanamaz, hemen bozulur. Oysa yapay kanı ürettikten sonra bir sene saklayabiliyoruz. Özellikle son zamanlardaki AİDS hastalığını ve diğer birtakım kan yoluyla bulaşan hastalıkları düşünürsek, yapay kan ile bunların önüne geçmiş olacağız. Son olarak istediğimiz kadar yapay kanı hızlı ve daha ucuz üretebileceğiz” dedi.KAN GRUBUNA BAKILMADAN HERKESE VERİLEBİLECEK”Doç. Dr. Adnan Ayhancı, ürettikleri yapay kanı, kan grubuna bakılmaksızın herkese verilebileceğini vurguladı. “Tamamen yerli bir ürün olacağı için, Türkiye’nin belki de ileride oluşabilecek kan ihtiyaçlarını dışarıdan karşılanması zorunluluğunun da önüne geçeceğiz” diyen Ayhancı, “Kan ürünleri çok hayati olduğu kadar çok da tehlikelidir. Birtakım istenmeyen kimyasallar veya biyolojik etmenler eklenebilir.Bu nedenle ülkemizin ihtiyacı olan hemoglobin bazlı kan stokunu kendimizin sağlamsı son derece önemlidir” ifadelerini kullandı.“DÜNYA BU İŞE BAŞLADI, BİZ GERİDE KALAMAYIZ”Tüm dünyanın yapay kan üzerinde çalışmalara uzun süre önce başladığını hatırlatan Doç. Dr. Ayhancı, Türkiye’nin bu alanda ciddi bir açığı ve ihtiyacı olduğunu söyledi. Doç. Dr. Ayhancı, şöyle devam etti: “Projemiz Tübitak’ın öncelikli alanlarda açtığı “1003-SAB-ILAC-2015-2 Kan ve Kan Ürünleri” çağrısının “Universal kan ürünleri ve yapay kan araştırmaları” ile “kan ürünlerinin rekombinant olarak üretilmesi” hedefleriyle örtüşmektedir.”TUBİTAK BİLİM İNSANLARINA BÜTÜN KAYNAKLARI AÇMIŞ DURUMDAKendilerinin, proje ekibi ile birlikte düşünüp bu projeyi TUBİTAK’a sunduklarını anlatan ESOGÜ Fen Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Adnan Ayhancı, TUBİTAK’ın son zamanlarda arge yapılması için her türlü imkanı sunduğunu belirtti. Ayhancı, “Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TUBİTAK) zaten birçok bilim insanına araştırma için kaynakları sonuna kadar açmış durumda.Gerçekten son 10-15 yıldır ülkemiz inanılmaz derecede kaynaklarını araştırma harcamalarına açtı. Gerek Bilimsel Araştırma Projeleri (BAP) gerekse TUBİTAK kayda değer araştırmaları desteklemektedir” diye konuştu.BİRÇOK ÜNİVERSİTE İÇİN GENİŞ TABANLI DÜZEN OLUŞTURULDUProje kapsamında Eskişehir Osmangazi, Anadolu, Kars Kafkas ve Dicle üniversiteleri ve bir Teknopark Şirketi olan Bionkit Biyo-Nano Kimya Teknolojileri Mühendislik-Danışmanlık tarafından verilen destekle oluşturulan geniş tabanlı bir Yönetim Düzeni oluşturuldu. Proje geniş tabanlı bir yönetim düzeni oluşturuldu. Bu düzende, çok farklı disiplinlerden bilim insanlarının görev alması planlandı. Bunun dışında projede, 2 Analitik Kimya, 1 Anorganik Kimya, biri doktora sonrası olmak üzere 2 Biyokimya, biri doktora sonrası araştırmacı olmak üzere 2 Moleküler Biyoloji ve Genetik, 1 Biyomühendislik disiplinlerinden olmak üzere “8” temel araştırmacı planlandı.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/turk-bilim-insanlari-tamamen-yerli-yapay-kan-uretmeyi-basardi

Neandertal ve İnsanın Son Ortak Atasına Ait DNA Sekanslaması Tamamlandı

Neandertal ve İnsanın Son Ortak Atasına Ait DNA Sekanslaması Tamamlandı

Matthias Meyer, yayımladığı makalede, tarih öncesine ait eski insan DNA’sının elimizde bulunan %0.1’ini sekanslamayı (DNA’yı oluşturan baz çiftlerinin dizisini tespit etme işlemi) bitirdiklerini açıkladı.

http://www.biyologlar.com/neandertal-ve-insanin-son-ortak-atasina-ait-dna-sekanslamasi-tamamlandi

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Harvard Medical School’dan David Reich’in öncülük ettiği araştırmaya göre; tarih öncesi insanların antik DNA’larının analizleri, şimdiki tarihten 45.000 ile 7.000 yıl öncesi aralığında Avrupa’da dramatik popülasyon değişimlerine işaret ediyor.

http://www.biyologlar.com/buzul-cagi-avrupasinin-genetik-tarihi-1

305 Milyon Yaşında Araknid Fosili Keşfedildi

305 Milyon Yaşında Araknid Fosili Keşfedildi

Görsel : Garwood et al 2016 / Museum National d’Histoire Naturelle, Paris.

http://www.biyologlar.com/305-milyon-yasinda-araknid-fosili-kesfedildi

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Buzul Çağı Avrupa’sının Genetik Tarihi

Harvard Medical School’dan David Reich’in öncülük ettiği araştırmaya göre; tarih öncesi insanların antik DNA’larının analizleri, şimdiki tarihten 45.000 ile 7.000 yıl öncesi aralığında Avrupa’da dramatik popülasyon değişimlerine işaret ediyor.

http://www.biyologlar.com/buzul-cagi-avrupasinin-genetik-tarihi

Kuşlar Kanatlarını Nasıl Kazandılar ? İpucu Bakterilerde

Kuşlar Kanatlarını Nasıl Kazandılar ? İpucu Bakterilerde

Kuşlar kanatlarını nasıl kazandılar ? Bilim insanlarına göre bakteriler bunun ipucu sağlayabilir. Canlılara yeni fırsatlar sunan kanatlar, çiçekler, boynuzlar veya uzuvlar gibi karakteristikler evrimin temel izlerini taşır.

http://www.biyologlar.com/kuslar-kanatlarini-nasil-kazandilar-ipucu-bakterilerde

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015 ‘e Türk bilim insanları damgasını vurdu. 2015 yılında ilk kez bir Türk bilim insanı Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Bilim alanında aldığımız bu nobel yurtdışında Türkiye’yi temsil ettiğinden büyük önem taşıyor.

http://www.biyologlar.com/2015e-damgasini-vuran-turk-bilim-insanlari

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

En Çok Bağımlılık Yapan 5 Uyuşturucu Madde

Öncelikle Bilimfili.com ekibi olarak, uyuşturucu maddelere karşı bilinçlenmeyi artırıcı çalışmaları ve uyuşturucu karşıtı mücadeleleri desteklediğimizi belirtmek isteriz.

http://www.biyologlar.com/en-cok-bagimlilik-yapan-5-uyusturucu-madde

Kertenkelelerde Üçüncü Cinsiyet Dişilerle Rekabet Edebilir

Kertenkelelerde Üçüncü Cinsiyet Dişilerle Rekabet Edebilir

Kertenkeleler ve keler gibi sürüngenler için bile seks ve cinsellik basit sıradan olaylar olmayabilir.

http://www.biyologlar.com/kertenkelelerde-ucuncu-cinsiyet-disilerle-rekabet-edebilir

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

2020 Yılına Kadar Canlı Çeşitliliğinin Üçte İkisi Yok Olabilir

Dünya, bazı bilim insanlarına göre antroposin (insançağı) adı verilen yeni bir çağa girdi. Bu çağ öyle bir çağ ki insanın yaptığı işler artık doğaya geri dönülemez zararlar veriyor.

http://www.biyologlar.com/2020-yilina-kadar-canli-cesitliliginin-ucte-ikisi-yok-olabilir

DNA Kendisini Ultraviyole Işıktan Nasıl Koruyor?

DNA Kendisini Ultraviyole Işıktan Nasıl Koruyor?

Linac Coherent ışık kaynağından gelen X-ışınları DNA nükleobazlarının ultraviyole ışığa olan ultrahızlı tepkisini ölçmekte kullanıldı.

http://www.biyologlar.com/dna-kendisini-ultraviyole-isiktan-nasil-koruyor

17.000 Yıllık Çocuğun Beyni Yeniden Canlandırılıyor

17.000 Yıllık Çocuğun Beyni Yeniden Canlandırılıyor

Kafatası, İtalya’nın Calabria bölgesindeki Grotta del Romito mağarasında ortaya çıkarıldı. Fotoğraf: Twitter/Comunicarebene

http://www.biyologlar.com/17-000-yillik-cocugun-beyni-yeniden-canlandiriliyor

Huzur İçinde Uyusun: Büyük Bariyer Resifi (DOĞUM: 25 MİLYON YIL ÖNCE – ÖLÜM: M.S. 2016)

Huzur İçinde Uyusun: Büyük Bariyer Resifi (DOĞUM: 25 MİLYON YIL ÖNCE – ÖLÜM: M.S. 2016)

Avustralya’nın meşhur Büyük Bariyer Resifi (BBR), uzun bir hastalık dönemi sonunda hayatını kaybetti. Öldüğünde, 25 milyon yaşındaydı.

http://www.biyologlar.com/huzur-icinde-uyusun-buyuk-bariyer-resifi-dogum-25-milyon-yil-once-olum-m-s-2016

Soyu Tükenen Türleri Yeniden Yaratma Konusunda İlk Başarı!

Soyu Tükenen Türleri Yeniden Yaratma Konusunda İlk Başarı!

New South Wales Üniversitesinden bilim insanları 30 yıl önce nesli tükenmiş bir hayvanın canlı embriyosunu oluşturmayı başardıklarını açıkladılar.

http://www.biyologlar.com/soyu-tukenen-turleri-yeniden-yaratma-konusunda-ilk-basari

 Yünlü Mamutların Soyu Susuzluk Yüzünden Tükenmiş

Yünlü Mamutların Soyu Susuzluk Yüzünden Tükenmiş

Yünlü mamutların soyunun susuzluk nedeniyle tükenmiş olabileceğine dair bulgulara rastlandı.

http://www.biyologlar.com/yunlu-mamutlarin-soyu-susuzluk-yuzunden-tukenmis

Sıradaki Buzul Çağına Kaç Yıl Kaldı?

Sıradaki Buzul Çağına Kaç Yıl Kaldı?

Dünya şu anda oldukça benzersiz bir iklim değişikliğinin içinde bulunuyor. Geçtiğimiz 1 milyon yıl boyunca ise gezegenimiz saat gibi işlermişçesine, her 100.000 yılda bir buzul çağına girdi ve çıktı.

http://www.biyologlar.com/siradaki-buzul-cagina-kac-yil-kaldi

Gen Değil Genom Değiştiriliyor

Gen Değil Genom Değiştiriliyor

MIT (Massachusetts Teknoloji Enstitüsü) ve Harvard Üniversitesi bilim insanlarından oluşan bir ekip DNA’yı istedikleri gibi biçimlendirerek hücrelere yeni işlevler kazandırabiliyor.

http://www.biyologlar.com/gen-degil-genom-degistiriliyor

Virüs DNA’sı Zekamızı ve Davranışlarımızı Etkiliyor

Virüs DNA’sı Zekamızı ve Davranışlarımızı Etkiliyor

İnsan DNA’sında bulunan fosil virüs DNA’larının beyin ve vücuttaki yeni işlevleri açığa çıkıyor. Milyonlarca yıl önce atalarımızı enfekte eden virüsler DNA’larını insan DNA’sının içine yerleştirmişlerdi.

http://www.biyologlar.com/virus-dnasi-zekamizi-ve-davranislarimizi-etkiliyor

Babalarımızdan aldığımız genetik mirası daha mı çok kullanıyoruz?

Babalarımızdan aldığımız genetik mirası daha mı çok kullanıyoruz?

Annenize daha çok benziyor olabilirsiniz, ama UNC Tıp Fakültesi’ndeki araştırmacılar memelilerin genetik ifade açıdan babalarına daha çok benzediğini gösterdi.

http://www.biyologlar.com/babalarimizdan-aldigimiz-genetik-mirasi-daha-mi-cok-kullaniyoruz

Gelecekte meme kanseri olup olmayacağınızı söyleyen kan testi

Gelecekte meme kanseri olup olmayacağınızı söyleyen kan testi

Dünya Sağlık Örgütü’ne göre meme kanseri, hem gelişmiş hem de gelişmemiş ülkelerde kadınlarda en yaygın görülen kanser türü.

http://www.biyologlar.com/gelecekte-meme-kanseri-olup-olmayacaginizi-soyleyen-kan-testi

1.2 Milyon Yıl Önce İnsan Ataları Ne Yiyordu?

1.2 Milyon Yıl Önce İnsan Ataları Ne Yiyordu?

İnsan atalarından birisine ait olan yaklaşık 1.2 milyon yıllık dişlerin analizleri, antik insanımsıların ne yedikleri ile ilgili yeni bilgiler elde edilmesini sağladı.

http://www.biyologlar.com/1-2-milyon-yil-once-insan-atalari-ne-yiyordu


14. Adli Bilimler Kongresi, 11-14 Mayıs tarihleri arasında Çeşme’de yapılacak

14. Adli Bilimler Kongresi, 11-14 Mayıs tarihleri arasında Çeşme’de yapılacak

Dünyada ve ülkemizde insanların birbirine zulmü ne yazık devam etmekte ve bizler adaletin sağlanmasına destek olmak için bilimsel kanıt sunmaya, yaptığımız çalışmalarla birey ve toplum sağlığının korunmasına  ve her türlü şiddetin azaltılmasına katkı sunmaya çalışıyoruz. Ülkemizin içinde bulunduğu zorlu koşullarda her zamankinden daha fazla çalışmaya ve ürettiklerimizi paylaşmaya gereksinim duyuyoruz. Bu yıl on dördüncüsünü gerçekleştireceğimiz kongremizi, sizlerden gelen öneriler doğrultusunda yapılandırmaya; konferanslar, paneller, atölye çalışmaları ve  serbest bildiriler yanı sıra, özellikle genç bilim insanlarına yönelik kurslar ile de zenginleştirmeye çalışıyoruz. Çalışmalarımızı birbirimizle paylaşmak, adli tıp ve adli bilimler alanının temel konularını ve güncel sorunlarını bilimsel kaynaklar ışığında tartışmak, sorunlarımıza ortak akılla çözümler aramak ve tüm bunları Çeşme’nin en nezih otelinde keyifli sosyal etkinliklerimizle gerçekleştirmek üzere sizleri 14. Adli Bilimler Kongresi / 14th Congress on Forensic Sciences 'a davet ediyoruz. Saygılarımızla, Prof. Dr. Nadir Arıcan  Adli Tıp Uzmanları Derneği Yönetim Kurulu ve Kongre Başkanı

http://www.biyologlar.com/14-adli-bilimler-kongresi-11-14-mayis-tarihleri-arasinda-cesmede-yapilacak

Travmatik Beyin Hasarı Yüzlerce Geni Değiştirebilir

Travmatik Beyin Hasarı Yüzlerce Geni Değiştirebilir

Travmatik beyin hasarı, kafanın ani ve şiddetli bir şekilde bir nesneye çarpması ya da bir nesnenin kafatasını delerek beyin dokusuna zarar vermesi sonucu ortaya çıkan beyin yaralanmalarıdır.

http://www.biyologlar.com/travmatik-beyin-hasari-yuzlerce-geni-degistirebilir

Yeni mikroorganizma formları bulundu: En zorda bile hayatta kalmak

Yeni mikroorganizma formları bulundu: En zorda bile hayatta kalmak

NASA’nın astrobiyoloji araştırmacıları, Meksika’nın kristal mağaralarında on binlerce yıldır uykuda bekleyen yeni mikroorganizma formları buldu.

http://www.biyologlar.com/yeni-mikroorganizma-formlari-bulundu-en-zorda-bile-hayatta-kalmak

Dünya’nın En Yaşlı Bitki Fosilleri ve Çok Hücreli Yaşamın Evrimi

Dünya’nın En Yaşlı Bitki Fosilleri ve Çok Hücreli Yaşamın Evrimi

Swedish Museum of Natural History (İsveç Doğa Tarihleri Müzesi) bilim insanları, 1.6 milyar yaşındaki çok büyük olasılıkla kırmızı alglere ait fosiller keşfetti.

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-yasli-bitki-fosilleri-ve-cok-hucreli-yasamin-evrimi

Geleceğin Biyologları İçin Lisans Eğitiminin Güncellenmesi

Geleceğin Biyologları İçin Lisans Eğitiminin Güncellenmesi

Biyoloji araştırmaları son 10-15 yılda büyük bir dönüşüm geçirdi. Üç güçlü yenilik rekombinant DNA, yeni aletler ve dijital devrim, biyomedikal araştırmaları daha niceliksel hale getirmek ve fiziksel, matematiksel ve bilişim bilimlerindeki kavramlarla daha yakından bağlantılı hale getirmek için bir araya geldi.

http://www.biyologlar.com/gelecegin-biyologlari-icin-lisans-egitiminin-guncellenmesi

Dinozorların proteinleri günümüze kadar gelebilmiş mi!

Dinozorların proteinleri günümüze kadar gelebilmiş mi!

Görsel açıklaması: 195 milyon yıllık bu kaburga kemiğinin çatlaklarına yapışmış protein parçaları hâlâ korunuyor olabilir (Robert Reisz).

http://www.biyologlar.com/dinozorlarin-proteinleri-gunumuze-kadar-gelebilmis-mi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0