Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 30 kayıt bulundu.
Restriction fragment length polymorphism (RFLP) analizi

Restriction fragment length polymorphism (RFLP) analizi

Restriction fragment length polymorphism (RFLP) analizi restriksiyon endonükleazların çift iplikli DNA’yı spesifik tanıma bölgelerinden kesmesi temeline dayanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/restriction-fragment-length-polymorphism-rflp-analizi

İntiharda Risk Altındakileri Tanımak Önemli

İntiharda Risk Altındakileri Tanımak Önemli

İntihar, dünya genelinde önde gelen ölüm nedenlerinden biri iken, ABD'de ergenlerde üçüncü sıralamada karşımıza çıkıyor. New York State Psikiyatri Enstitüsü intihar araştırmacılarından Dr. Victoria Arango, intihar edenlerde, özellikle beynin gözün üst kısmında yer alan ve kendine zarar verme davranışını engelleyebilen orbital prefrontal kortekste tahribat olduğunu bulduklarını belirtiyor. Araştırmacılara göre, intiharla ölen insanların çocukları da intihar etmeye yatkınlar. Peki neden biri yaşama karşı ölümü seçmek gibi korkunç kararı verir? Bu, bilim adamlarının yıllardır cevabını bulmak için çabaladıkları bir soru. Ulusal Sağlık Enstitüsü İntihar Araştırma Konsorsiyumu Başkanı  Dr. Jane Pearson; “Suisidal bir halde iseniz, seçeneklerinizi daraltıyor gibisiniz. Bunu tek çözüm olarak görürsünüz. Gerçekten de diğer fikirleri değerlendirecek durumda değilsinizdir.” diye konuştu. Sadece 20 yıl önce intiharın biyolojisi ile ilgili az şey biliniyordu. Fakat Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından desteklenen araştırmalar intiharın altta yatan nedenlerini ortaya çıkarmaya yardım etti. Biyolojik ayrıntıları çalışılmaya devam etse de, suisidal düşünce ve eylemler açısından en çok risk taşıyan kişileri tanımlamak için bir çok ipucu ortaya çıktı. Her cinsiyetten, yaştan ve etnik gruptan kişi intihar açısından risk taşıyabiliyor. Kadınlar daha fazla intihar girişiminde bulunduğu halde erkeklerin intihar nedeniyle ölme oranı daha yüksek. Çünkü erkekler daha öldürücü yöntemler seçiyor. Pearson “En yüksek risk grubu yaşlı erkeklerdir” diyor ve ekliyor “Aslında 85 yaş ve üstü erkeklerin ölüm oranı ulusal ortalamanın 4 katı”. İntihar riski şizofreni ve bipolar bozukluk gibi bazı ruhsal bozuklukları olan kişilerde daha yüksek. İntihar edenlerin yarısında depresyon olduğu düşünülüyor. Daha önceki intihar girişimleri, madde kullanımı veya ailede intihar öyküsü olması gibi faktörler de riski arttırıyor. Geçmişte intiharın sadece bazı ruhsal bozuklukların bir sonucu olduğu düşünülürken şimdi intiharın biyolojisinin kendine özgü yönleri olduğu keşfediliyor. New York State Psikiyatri Enstitüsü intihar araştırmacılarından Dr. Victoria Arango’ya göre, özellikle beynin, gözün üst kısmında yer alan ve kendine zarar verme davranışını inhibe etmede rol oynayan orbital prefrontal kortekste tahribat olduğunda intihara eğilim artıyor. Arango ve arkadaşları yüzlerce intihar kurbanında çalışmalar gerçekleştirerek  beyinde bazı bölgelerdeki sinir hücrelerinin ve nörotransmiterlerin ulaştığı reseptörlerin değiştiğini gösterdiler. Çalışmalarda, başta serotonin olmak üzere diğer nörotransmiterlerin de içinde olduğu kimyasal yolakta farklılıklar olduğu belirtildi. Ulusal Sağlık Enstitüsü’nde ruhsal bozuklukların moleküler ayrıntılarıyla ilgili çalışan Dr. Douglas Meinecke ise, erken çocukluk dönemlerindeki olayların epigenetik markerler oluşturarak intihar davranışı ile ilişkilendirilen bazı genleri etkilediğini, erken müdahale için bu genlerin tanımlanmasının gerekli olduğunu belitiyor. İntiharı tedavi etmeye ve önlemeye yönelik tedaviler, ilaç tedavileri ve psikoterapi gibi yöntemler. Dr. Douglas Meinecke’e göre, intiharı önlemede en etkili bir başka yöntem ise uyarı işaretlerini görmek ve kişiyi derhal tedaviye almak. İntiharda en önemli işaretin kişinin ölüm ve intihar hakkında konuşması olduğunu belirten Meinecke, bunun çok önemsenmesi gerektiğine dikkat çekti. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/intiharda-risk-altindakileri-tanimak-onemli

Bakteriyolojinin tarihçesi

Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir. Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, eski Yunanca "küçük asa" anlamına gelen βακτήριον -α (bacterion -a)'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir. Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur. Robert Koch tıbbi mikrobiyolojide bir öncü olmuş, kolera, şarbon ve verem üzerinde çalışmıştır. Verem üzerindeki araştırmalarında Koch mikrop (germ) teorisini kanıtlamış, bundan dolayı da kendisine Nobel Ödülü verilmiştir. Koch postülatları'nda bir canlının bir hastalığın nedeni olduğunu belirlemek için gereken testleri ortaya koymuştur; bu postülatlar günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda bakterilerin çoğu hastalığın nedeni olduğu bilinmesine rağmen, antibakteriyel bir tedavi mevcut değildi. 1910'da Paul Ehrlich Treponema pallidum 'u (frengiye neden olan spiroket) seçici olarak boyamaya yarayan boyaları değiştirerek bu patojeni seçici olarak öldüren bileşikler elde etti, böylece ilk antibiyotiği geliştirmiş oldu. Ehrlich, bağışıklık üzerine yaptığı çalışmasından dolayı 1908 Nobel ödülünü kazanmış, ayrıca bakterilerin kimliğini tespit etmek için boyaların kullanılmasına öncülük etmiştir; çalışmaları Gram boyası ve Ziehl-Neelsen boyasının temelini oluşturmuştur. Bakterilerin araştırılmasında büyük bir aşama, Arkelerin bakterilerden farklı bir evrimsel soya ait olduklarının 1977'de Carl Woese tarafından anlaşılmasıdır. Bu yeni filogenetik taksonomi, 16S ribozomal RNA'nın dizilenmesine dayandırılmış ve üç alanlı sistem'in parçası olarak prokaryot alemini iki evrimsel alana (üst âleme) bölmüştür

http://www.biyologlar.com/bakteriyolojinin-tarihcesi

Bakteri nedir?

Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu olabilir. Yeryüzündeki her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardırbakteri Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadan biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır. İnsan vücudunda bulunan bakteri sayısı, insan hücresi sayısının on katı kadardır, özellikle deride ve sindirim yolu içinde çok sayıda bakteri bulunur. Bunların çok büyük bir çoğunluğu bağışıklık sisteminin koruyucu etkisisiyle zararsız kılınmış durumda olsalar, ayrıca bir kısmı da yararlı (probiyotik) olsalar da, bazıları patojen bakterilerdir ve enfeksiyöz hastalıklara neden olurlar; kolera, frengi, şarbon, cüzzam ve veba bu cins hastalıklara dahildir. En yaygın ölümcül bakteriyel hastalıklar solunum yolu enfeksiyonlarıdır, bunlardan verem tek başına yılda iki milyon kişi öldürür, bunların çoğu Sahra altı Afrika'da bulunur. Kalkınmış ülkelerde bakteriyel enfeksiyonların tedavisinde ve çeşitli hayvancılık faaliyetlerinde antibiyotikler kullanılır, bundan dolayı antibiyotik direnci yaygınlaşmaktadır. Endüstride bakteriler, atık su arıtması, peynir ve yoğurt üretimi, biyoteknoloji, antibiyotik ve diğer kimyasalların imalatında önemli rol oynarlar. Bir zamanlar bitkilerin Schizomycetes sınıfına ait sayılan bakteriler artık prokaryot olarak sınıflandırılırlar. ökaryotlardan farklı olarak bakteri hücreleri hücre çekirdeği içermez, membran kaplı organeller de ender olarak görülür. Gelenekesel olarak bakteri terimi tüm prokaryotları içermiş ancak, 1990'lı yıllarda yapılan keşiflerle prokaryotların iki farklı gruptan oluştuğu, bunların ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmiş oldukları bulununca bilimsel sınıflandırma değişmiştir. Bu üst alemler Bacteria ve Archaea olarak adlandırılmıştır. Bakteriyolojinin tarihçesi Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir. Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, eski Yunanca "küçük asa" anlamına gelen bacterion -a'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir. Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur. Robert Koch tıbbi mikrobiyolojide bir öncü olmuş, kolera, şarbon ve verem üzerinde çalışmıştır. Verem üzerindeki araştırmalarında Koch mikrop (germ) teorisini kanıtlamış, bundan dolayı da kendisine Nobel Ödülü verilmiştir.Koch postülatları'nda bir canlının bir hastalığın nedeni olduğunu belirlemek için gereken testleri ortaya koymuştur; bu postülatlar günümüzde hala kullanılmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda bakterilerin çoğu hastalığın nedeni olduğu bilinmesine rağmen, antibakteriyel bir tedavi mevcut değildi. 1910'da Paul Ehrlich Treponema pallidum 'u (frengiye neden olan spiroket) seçici olarak boyamaya yarayan boyaları değiştirerek bu patojeni seçici olarak öldüren bileşikler elde etti, böylece ilk antibiyotiği geliştirmiş oldu. Ehrlich, bağışıklık üzerine yaptığı çalışmasından dolayı 1908 Nobel ödülünü kazanmış, ayrıca bakterilerin kimliğini tespit etmek için boyaların kullanılmasına öncülük etmiştir; çalışmaları Gram boyası ve Ziehl-Neelsen boyasının temelini oluşturmuştur. Bakterilerin araştırılmasında büyük bir aşama, Arkelerin bakterilerden farklı bir evrimsel soya ait olduklarının 1977'de Carl Woese tarafından anlaşılmasıdır. Bu yeni filogenetik taksonomi, 16S ribozomal RNA'nın dizilenmesine dayandırılmış ve üç alanlı sistem'in parçası olarak prokaryot alemini iki evrimsel alana (üst aleme) bölmüştür. Köken ve erken evrim Modern bakterilerin ataları, yaklaşık 4 milyar yıl önce, dünyada gelişen ilk yaşam biçimi olan tek hücreli mikroorganizmalardı. Yaklaşık 3 milyar yıl boyunca tüm canlılar mikroskopiktiler, bakteri ve arkeler yaşamın başlıca biçimleriydi. Bakteri fosilleri, örneğin stromatolitler, mevcut olmakla beraber, bunların kendine has morfolojilerinin olmaması, bunlar kullanılarak bakteri evriminin anlaşılmasına veya belli bakteri türlerinini kökeninin belirlenmesini engellemektedir. Ancak gen dizileri bakteri filogenetiğinin inşası için kullanılabilir, bu çalışmalar bakterilerin arke/ökaryot soyundan ayrılmış evrimsel bir dal olduğunu göstermiştir. Bakteri ve arkelerin en yakın zamanlı ortak atası muhtemelen yaklaşık 2,5-3,2 milyar yıl önce yaşamış bir hipertemofil'di. Bakteriler, evrimdeki ikinci büyük ayrışmada, ökaryotların arkelerden oluşmasında da yer almışlardır. Bunda, eski bakteriler, ökaryotların ataları ile endosimbiyotik bir ilişki kurmuşlardır. Bu süreçte, proto-ökaryotik hücreler, alfa-proteobakteriyel hücreleri içlerine alıp mitokondri veya hidojenozomları oluşturdular. Bu organeller günümüz ökaryotlarının tümünde hala bulunmaktadır ("mitokondrisiz" protozoalarda dahi aslında son derece küçülmüş olarak mevcutturlar). Daha sonraki bir dönemde, farklı bir olay sonucu, bazı mitokondrili ökaryotların, siyanobakteri-benzeri canlıları içlerine alması sonucunda, bitki ve yosunlardaki kloroplastlar oluştu. Hatta bazı yosun gruplarında bu olayı izleyen başka içe almalar meydana gelmiş, bazı heterotrofik ökaryotik konak hücrelerin, ökaryotik bir alg hücresini içine alması sonucunda "ikinci kuşak" bir plastid oluşmuştur. Morfoloji Bakteriler, morfoloji olarak adlandırılan, şekil ve boyutları bakımından büyük bir çeşitlilik gösterir. Bakteriyel hücreler ökaryotik bir hücrenin yaklaşık onda biri boyundadır, tipik olarak 0,5-5,0 mikrometre uzunluktadırlar. Ancak, bir kaç tür, örneğin Thiomargarita namibiensis ve Epulopiscium fishelsoni yarı milimetre boyunda olabilir ve çıplak gözle görülebilir. En küçük bakteriler arasında Mikoplazma cinsinin üyeleri bulunur, 0,3 mikrometre olan bu bakteriler en büyük virüsler kadar küçüktür. Bazı bakteriler daha da küçük olabilirler ama bu ultramikrobakteriler henüz iyi tanımlanmamıştır. Çoğu bakteri türleri ya küresel ya da çubuksu şekilli olur. Küresel olanlar kokus (veya coccus; Eski Yunanca tohum anlamında kókkos 'tan), çubuksu olanlar basil (Latince çubuk anlamlı baculus 'tan) olarak adlandırılır. Vibrio olarak adlandırılan bazı çubuksu bakteriler biraz eğri veya virgül şekillidir; diğerleri spiral şekillidir, spirillum olarak adlandırılır, veya sıkıca sarılı olur, spiroket olarak adlandırılırlar. Az sayıda bazı türler tetrahedron veya küp benzeri şekilde olabilirler. Yakın zamanda keşfedilen bazı bakteriler uzun çubuk şeklinde büyür ve yıldız şekilli bir kesite sahiptir. Bu morfolojinin sağladığı yüksek yözölçümü-hacim oranı bu bakterilere az besinli ortamlarda bir avantaj sağladığı öne sürülmüştür. Hücre şekillerindeki bu büyük çeşitlilik bakterinin hücre duvarı ve hücre iskeleti tarafından belirlenir. Hücre şekli, bakterinin gıda edinmesine, yüzeylere bağlanmasına, sıvı içinde yüzmesine ve doğal avcılarından kaçmasına etki eder. Çoğu bakteriyel tür tek hücre halinde varlığını sürdürür, diğerleri ise kendilerine özgü biçimlerle birbirlerine bağlanır: Neisseria diploitler (ikililer) oluşturur, Streptokok zincir, Stafilokok üzüm salkımı gibi kümeler oluşturur. Bazı bakteriler iplik (filament) oluşturacak şekilde uzayabilir Actinobacteria'da olduğu gibi. İpliksi bakterilerde çoğu zaman içinde pek çok hücre bulunan bir kın vardır. Bazı tipleri, örneğin Nocardia cinsine ait bazı türler, hatta karmaşık, dallı iplikçikler oluşturur, bunlar küflerdeki miselyuma benzer. Bakteriler yüzeylere bağlanıp biyofilm denen yoğun kümeler oluştururlar. Bu filmler birkaç mikrometre kalınlıktan yarım metre derinliğe kadar değişebilir, ve birden çok bakteri, protista ve arke türü içerebilir. Biyofilmlererde yaşayan bakteriler, hücre ve hücre dışı bileşenler ile karmaşık bir düzen oluştururlar. Meydana gelen ikincil yapılar arasında mikrokoloniler de sayılabilir, bunların içinde bulunan kanal şebekleri gıdaların daha kolay difüzyonunu sağlar. Doğal ortamlarda, örneğin toprak ve bitkilerin yüzeyinde, bakterilerin çoğunluğu biyofilim aracılığıyla yüzeye bağlanır. Biyofimler tıpta da önemlidir, çünkü bu yapılar kronik bakteriyel enfeksiyonlarda ve vücut içine yerleştirilmiş tıbbi cihazlarda bulunurlar. Biyofilmler içinde kendini koruyan bakterilerin imhası, tek başına ve izole durumda olan bakterilerinkinden çok daha zordur. Daha karmaşık morfolojik değişiklikler de bazen mümkündür. Örenğin amino asitlerden yoksun kalınca Myxobacteria'lar civarlarındaki diğer hücreleri algılamak için yeter çoğunluk algılaması (İng. quorum sensing) denen bir süreç kullanırlar. Bu süreçte bakteriler birbirlerine doğru hareket eder ve yaklaşık 100.000 bakteri içeren 500 mikrometre büyüklüğünde tohum yapıları (İng. fruiting bodies) oluştururlar. Tohum yapılarında bulunan bakteriler farklı görevler yerine getirir; böylesi bir kooperasyon, çok hücreli organizasyonun basit bir tipini meydana getirir. Örneğin, her on hücreden biri bu tohum yapılarının tepesine göç eder ve miksospor adında özelleşmiş uyuşuk (dormant) bir yapı oluştururlar. Miksosporlar normal hücrelere kıyasla kurumaya ve diğer olumsuz çevresel şartlara daha dayanıklıdır. Hücresel yapı Hücre içi yapılar: Bakteri hücresi hücre zarı olarak adlandırılan bir lipit zarla çevrilidir. Bu zar, hücrenin içindekiler içine alıp, besinler, protein ve sitoplazmanın diğer gerekli bileşenlerini hücrenin içinde tutar. Bakteriler prokaryot olduklarından dolayı sitoplazmalarında ender olarak zar kaplı organeller bulundururlar, içlerinde büyük boylu yapılardan az sayıda olur. Bakterilerde hücre çekirdeği, mitokondrisi, kloroplast ve ökaryotlarda bulunan, Golgi aygıtı ve endoplazmik retikulum gibi diğer organellerden yoktur. Bir zamanlar bakterilerin sadece sitoplazmadan içeren basit torbalar olduğu düşünülürdü ama artık karmaşık bir yapıları olduğu bilinmektedir, örneğin prokaryotik hücre iskeleti, ve bazı proteinlerin bakteriyel sitoplazmanın belli konumlarında stabil olarak konuşlanması gibi. Hücre içi organizasyonun bir diğer seviyesi mikrokompartımanlaşma ile sağlanır. Bunun bir örneği olan karboksizom, lipit membran yerine, polihedral bir protein kabukla çevrili olan bir bölmedir. Bu polihedral organeller, ökaryotlardaki zar kaplı organellere benzer bir şekilde, bakteri metabolizmasının bölümlerinin hücre içinde konuşlanmasını ve birbirlerinden ayrı tutulmasını sağlar. Çoğu önemli biyokimyasal tepkime, örneğin enerji üretimi, membran aşırı bir konsantrasyon gradyanı ile, bir bataryadakine benzer şekilde, potansiyel fark oluşması sonucu meydana gelir. Bakterilerde genelde dahili zarlı yapıların olmaması nedeniyle, elektron taşıma zinciri gibi bu tür tepkimeler, hücre zarının iki yanı arasında, yani sitoplazma ile periplazmik aralık veya hücre dışı arasında oluşur. Ancak, çoğu fotosentetik bakteride plazma zarı çok kıvrımlıdır, hücrenin çoğunu ışık enerjisi toplayan membran tabakaları ile doldurur. Yeşil kükürt bakterilerinde bu ışık toplayıcı komplekslerin kimisi klorozom adlı lipit örtülü yapılar oluşturur. Başka proteinler hücre zarından içeri besin ithal eder, veya atık maddeleri sitoplazmadan dışarı atar. Bakterilerin genetik malzemeleri tipik olarak tek bir dairesel kromozomdan oluşur. Bakterilerde zar kaplı bir çekirdek yoktur ve kromozom tipik olarak sitoplazmada yer alan, nükleoit olarak adlandırılan düzensiz şekilli bir cismin içinde yer alır. Nükleoitte DNA, onunla ilişkili proteinler ve RNA bulunur. Planctomycetes ordosu, bakterilerde dahili zarlı yapıların bulunmadığı kuralının bir istisnasını oluşturur, bunlarda bulunan nükloit zar çevrilidir, ayrıca bu bakteriler başka zar çevrili hücresel yapılara da sahiptirler. Tüm canlılar gibi bakterilerde de protein üretimi için ribozomlar bulunur, ancak bakteriyel ribozomların yapısı arke ve ökaryot ribozomlarınınkinden farklıdır. Bazı bakteriler, hücre içinde glikojen, polifosfat, kükürt veya polihidroksialkanoat gibi besinler için depo granülleri oluştururlar. Bu granüller bakterinin daha sonradan kullanması için bu bileşikleri depolamasını sağlar. Bazı bakteri türleri, fotosentetik siyanobakteriler gibi, dahili gaz vezikülleri oluştururlar, bunlar aracılığıyla hafifliklerini ayarlarlar, farklı miktarda ışık ve besin bulunan su seviyeleri arasında alçalıp yükselebilirler. Hücre dışı yapılar: Hücre zarının dışında bakteriyel hücre duvarı bulunur. Bakteriyel hücre duvarları peptidoglikan (eski metinlerde mürein olarak adlandırılırdı)'dan oluşur. Peptidoglikan, peptit zincirlerle birbirine çapraz bağlanmış polisakkarit zincirlerden oluşur, bu peptitler, hücredeki diğer protein ve peptitlerden farklı olarak, D-amino asitler içerir. Bakteri hücre duvarları bitki ve mantar hücre duvarlarından farklıdırlar; bitki hücre duvarları selülozdan, mantarlarınkiler ise kitinden oluşur. Bakteri hücre duvarları arkelerinkinden de farklıdır, bunlarda peptidoglikan bulunmaz. Hücre duvarı çoğu bakterinin varlığını sürdürmesi için gereklidir, bu yüzden bir antibiyotik olan penisilin tarafından peptidoglikan sentezinin engellemesi bakterilerin ölümüne neden olur. Bakterilerde başlıca iki tip hücre duvarı olduğu söylenebilir, bunlar Gram-negatif ve Gram-pozitif olarak adlandırılır. Bu adlar, hücrelerin Gram boyasıyla tepkimesinden kaynaklanır. Bu, bakterilerin sınıflandırılmasında çok eskiden beri kullanılan bir testtir. Gram-pozitif hücreler, pek çok peptidoglikan ve teikoik asit tabakasından oluşan kalın bir hücre duvarına sahiptir. Buna karşın, Gram-negatif bakteriler birkaç peptidoglikan tabakası bulunur, bunun etrafını ikinci bir hücre zarı sarar, bu zarda lipopolisakkaritler ve lipoproteinler bulunur. Çoğu bakteri Gram-negatif bir hücre duvarına sahiptir, sadece Firmicutes ve Actinobacteria'lar (bunlar daha evvel düşük G+C ve yüksek G+C Gram pozitif bakteriler diye bilinirdi) Gram-pozitif, düzene sahiptirler. Bu yapısal farklılık, antibiyotiklere duyarlılıkta farklılık yaratabilir; örneğin vankomisin Gram-pozitif bakterileri öldürmesine karşın, Haemophilus influenzae veya Pseudomonas aeruginosa gibi Gram-negatif patojenlere karşı etkisizdir. Çoğu bakteride hücrenin dışını proteinlerden oluşmuş sert bir bir S-tabakası kaplar. Bu tabaka, hücre yüzeyine kimyasal ve fiziksel bir koruma sağlar ve makromoleküllerin difüzyonuna karşı bir engel oluşturur. S-tabakalarının çeşitli ama az anlaşılmış işlevleri vardır. Kampilobakter'lerde virülans faktörü olarak etki ettikleri ve Bacillus stearothermophilus 'ta yüzey enzimleri içerdikleri bilinmektedir. Kamçılar (flagellum, çoğul hali flagella), sert protein yapılardır, çapları yaklaşık 20 nanometre olup uzunlukları 20 mikrometreyi bulabilir, hareket etmeye yararlar. Kamçının hareketi için gereken enerji, hücre zarının iki yanı arasındaki bir elektrokimyasal gradyan boyunca iyonların taşınması sonucu elde edilir. Fimbrialar ince protein iplikçiklerdir, sadece 2-10 nanometre çaplı olup uzunlukları birkaç mikrometreyi bulabilir. Hücrenin yüzeyine dağılıdırlar, elektron mikroskobunda ince saçlara benzerler. Fimbriaların, sert yüzeylere veya başka hücrelere bağlanmakla ilişkili oldukları sanılmaktadır, ve bazı bakterilerin virülansı için gereklidirler. Piluslar fimbrialardan biraz daha büyük hücresel uzantılardır, konjügasyon denen bir süreç ile bakteri hücreleri arasında genetik malzeme aktarılmasını sağlarlar. Çoğu bakteri kapsül veya sümük tabakaları üreterek kendilerini bunlarla çevreler. Bu yapılar farklı derecede karmaşıklık gösterir: hücre dışı bir polimer olan sümük tabakası tamamen düzensizdir, kapsül veya glikokaliks ise çok düzenlidir. Bu yapılar, bakterileri makrofaj gibi ökaryotik hücreler tarafından yutulmaya karşı korur. Bunlar ayrıca antijen olarak etki edip hücre tanınmasında rol oynayabilir, ayrıca yüzeylere bağlanmak ve biyofilm oluşmasına yardımcı olabilir. Bu hücre dışı yapıların biraraya gelmesi salgı sistemlerine dayalıdır. Bunlar proteinleri sitoplazmadan periplazmaya veya hücre dışı ortama aktarırlar. Çeşitli salgı sistemleri bilinmektedir ve bu yapılar virülans için gerekli olduğu için yoğun bir sekilde araştırılmaktdadır. Endosporlar Bazı Gram-pozitif bakteri cinsleri, örneğin Bacillus, Clostridium, Sporohalobacter, Anaerobacter and Heliobacterium, endospor adlı çok dayanıklı, uyuşuk ('dormant') yapılar oluşturabilir. Hemen her örnekte üremeyle ilişkili olmayan bir süreç sonucunda bir hücreden bir endospor oluşur; ancak Anaerobacter durumunda bir hücrenin içinde oluşabilecek endospor sayısı yediyi bulabilir. Endosporların merkezinde, içinde DNA ve ribozomlar olan bir sitoplazma, bunun etrafında ise korteks tabakası, en dışta ise su geçirmez ve sert bir örtü bulunur. Endosporlar bir metabolizma belirtisi göstermezler, aşırı kimyasal ve fiziksel baskılara dayanıklıdırlar, örneğin, morötesi ışın, gama ışınları, deterjanlar, dezenfektanlar, ısı, basınç ve kurutulma. Bu uyuşuk halde bu organizmalar milyonlarca yıl boyunca tekrar yaşama geri dönebilirler. Endosporlar bakterilerin uzaydaki boşluk ve radyasyona dayanmalarını sağlar. Endospor oluşturan bakterilerin bazıları hastalık da yapar: örneğin şarbon hastalığı Bacillus anthracis endosporlarının teneffüsüyle kapılabilir, derin saplanma yaralarının Clostridium tetani endosporları ile kontamine olması da tetanoza yol açar. Metabolizma Bakterilerde karbon metabolizması ya heterotrofiktir, organik bileşikler karbon kaynağı olarak kullanılır veya ototrofiktir, yani hücresel karbon, karbon dioksitin karbon fiksasyonu elde edilir. Tipik ototrofik bakteriler arasında fototrofik siyanobakteriler, yeşil kükürt bakterileri ve bazı mor bakteriler sayılabilir, ama pekçok kemolitrofik türler de, örneğin azotlayıcı ve kükürt yükseltgeyici bakteriler de bu grupta yer alır. Bakterilerin enerji metabolizması ya fototrofiye, yani ışığın fotosentez yoluyla kullanımına, ya da kemotrofiye, yani enerji için kimyasal bileşiklerin kullanımıdır ki bu bileşiklerin çoğu oksijen veya ona alternatif başka elektron alıcıları yoluyla yükseltgenir (aerobik veya anaerobik solunum). Nihayet, bakteriler ya inorganik ya da organik bileşikler elektron vericileri kullanmalarına göre, sırasıyla, litotrof veya organotrof olarak siniflanirlar. Kemotrofik organizmalar, hem enerji korunumu (solunum veya fermantasyon ile) hem de biosentetik tepkimeler için bu elektron vericilerini kullanır, buna karşın fototrofik organzmalar onları sadece biyosentetik amaçla kullanırlar. Solunum yapan organizmalar enerji kayanğı olarak kimyasal bileşikler kullanırlar, bunun için elektronlar bir yükseltgenme-indirgenme (redoks) tepkimesi ile indirgenmiş bir substrattan bir son elektron alıcısına taşınır. Bu tepkimenin açığa çıkardığı enerji ile ATP sentezlenir ve metabolizma yürütülür. Aerobik organizmalarda oksijen elektron alıcısı olarak kullanılır. Anaerobik organizmalarda nitrat, sülfat veya karbon dioksit gibi başka inorganik bileşikler elektron alıcısı olarak kullanılır. Bunlar sonucunda ekolojide büyük önem taşıyan denitrifikasyon, sülfat indirgenmesi ve asetogenez süreçleri meydana gelir. Kemotroflarda, bir elektron alıcısının yokluğu halinde, bir diğer olası yaşam yolu fermantasyondur, bunda indirgeniş substratlardan elde edilen elektronlar yükseltgenmiş ara ürünlere aktarılarak fermantasyon ürünleri meydana getirir, örneğin laktik asit, etanol, hidrojen, butirik asit gibi. Substratların enerji seviyesi ürünlerinkinden daha yüksek olması sayesinde fermantasyon mümkün olur, böylece organizmalar ATP sentezler ve metabolizmalarını çalıştırırlar. Bu süreçler, çevre kirlenmesine olan biyolojik tepkilerde de önemlidirler: örneğin sülfat indirgeyici bakteriler, cıvanın çok toksik şekillerinin (metil- ve dimetil-cıva) üretiminden büyük ölçüde sorumludur. Solunum yapmayan anaeroblar fermantasyon yoluyla enerji üretip indirgeyici güç elde ederler, bu sırada metabolik yan ürünleri (biracılıkta etanol gibi) atık olarak salgılarlar. Seçmeli anaeroblar (fakültatif anaeroblar), içinde bulundukları çevresel şartlara göre fermantasyon ile farklı elektron alıcıları arasında seçim yaparlar. Litotrofik bakteriler enerji kaynağı olarak inorganik bileşikler kullanırlar. Yaygın kullanılan elektron vericileri hidrojen, karbon monoksit, amonyak (nitrifikasyona yol açar), feröz demir ve diğer indirgenmiş metal iyonları, ve bazı indirgenmiş kükürt bileşikleridir. Metan gazı metanotrofik bakteriler tarafından hem bir elektron kaynağı hem de karbon anabolizmasında bir substrat olarak kullanılması bakımından dikkat çekicidir. Hem aerobik fototrofi hem de kemolitotrofide, oksijen nihai elektron alıcısı olarak kullanılır, anaerobik şarlarda ise inorganik bileşikler kullanılır. Çoğu litotrofik organizma otortorfiktir, buna karşın organotrofik organzmalar heterotrofiktir. Karbon dioksitin fotosentezle fiksasyonuna ek olarak bazı bakteriler, nitrojenaz enzimini kullanarak azot gazını sabitlerler (azot fiksasyonu). Çevresel olarak önemli olan bu özellik, yukarıda sayılmış metabolik tiplerin herbirindeki bazı bakterilerde görülür ama evrensel değildir. Büyüme ve üreme Çok hücreli organizmalardan farklı olarak, tek hücreli organizmalarda büyüme (hücre büyümesi) ve hücre bölünmesi yoluyla üreme sıkı bir sekilde birbirine bağlıdır. Bakteriler belli bir boya kadar büyür ve sonra eşeysiz üreme şekli olan ikili bölünme ile ürerler. En iyi şartlarda bakteriler büyük bir hızla büyür ve ürerler; bakteri topluluklarının sayısı her 9,8 dakikada ikiye katlanabilir. Hücre bölünmesinde birbirinin aynı iki yavru hücre meydana gelir. Bazı bakteriler, eşeysiz üremelerine rağmen, daha karmaşık yapılar oluştur, bunlar yavru hücrelerin yayılmasını kolaylaştırır. Buna örnek myxobacteria'larda tohum yapıları ve Streptomyces'te hif oluşumudur. Bazı bakterilerde ise tomurcuklanma olur, hücre yüzeyindeki meydana gelen bir uzantı kopunca bir yavru hücre meydana gelir. Laboratuvarda bakteriler çoğu zaman katı veya sıvı ortamda büyütülürler. Katı büyüme ortamı olarak agar kapları kullanılır, bunlar aracılığıyla bir bakteri suşunun saf bir kültürü elde edilir. Ancak, büyümenin hızının ölçülmesi veya büyük miktarda hücrenin eldesi gerektiğinde sıvı büyüme ortamları kullanılır. Karıştırılan bir ortam içinde büyüyen bakteriler homojen bir hücre süspansiyonu olştururlar, böylece kültürün eşit olarak bölünmesi ve başka kaplara aktarımı kolay olur. Ancak sıvı ortamda tek bakteri hücrelerinini izole edilmesi zordur. Seçici ortam (belli besin maddeleri eklenmiş veya eksik bırakılmış, veya antibiyotik eklenmiş ortam) belli organizmaların kimliğinin tespitine yardımcı olur. Bakteri büyütmek için kullanılan çoğu laboratuvar tekniğinde, çok miktarda hücrenin hızlı ve ucuz olarak üretilmesi için bol miktarda besinler kullanılır. Ancak, doğal ortamlarda besinler sınırlı miktradadır, bu yüzden bakteriler ilelebet üremeye devam edemez. Besin sınırlaması farklı büyüme stratejilerinin evrimleşmesine yol açar. Bazı organizmalar besinler mevcut olunca son derece hızlı çoğalır, örneğin yaz aylarında bazı göllerde yosun ve siyanobakteriyel büyümelerinde olduğu gibi. Başka bazı organizmalar sert çevresel şartlara adaptasyonları vardır, örneğin Streptomyces'in rakip organizmaları engellemek için çoklu antibiyotik salgılaması gibi. Doğada çoğu organizma besin teminini kolaylaştıran ve çevresel streslere karşı koruyucu topluluklar halinde (biyofilm gibi) yaşar. Bu ilişkiler belli canlı veya canlı gruplarının büyümesi için şart olabilir (sintrofi). Bakteriyel büyüme üç evre izler. Bir bakteri topluluğu yüksek besin bulunduran bir ortama ilk girdiğinde hücrelerin yeni ortamlarına adapte olmaları gerekir. Büyümenin ilk evresi bekleme aşamasıdır (latent dönem veya lag fazı), bu yavaş büyüme döneminde hücreler yüksek besili ortama adapte olup hızlı büyümeye hazırlanırlar. Hızlı büyüme için gerekli olan proteinler üretilmekte olduğu için bekleme döneminde biyosentez hızı yüksektir. Büyümenin ikinci evresi logaritmik faz (log fazı) veya üssel faz olarak adlandırılır. Bu evrede üssel büyüme olur. Bu evrede hücrelerin büyüme hızı (k), hücre sayısının iki katına çıkma süresi de jenerasyon zamanı (g) olarak adlandırılır. Besinlerden biri tükenip sınırlayıcı olana kadar süren log fazı sırasında besinler en yüksek hızla metabolize olur. Büyümenin son evresi durağan faz olarak adlandırılır, ve besinlerin tükenmiş olmasından kaynaklanır. Hücreler metabolik etkinliklerini azaltır ve gerekli olmayan hücresel proteinlerini harcarlar. Durağan faz, hızlı büyümeden bir strese tepki haline geçiş dönemidir, DNA tamiri, antioksidan metabolizması, ve besin taşıması ile ilişkili genlerin ifadesinde bir artış olur. Genetik Çoğu bakteride tek bir dairesel kromozom bulunur, bunun büyüklüğü endosimbiyotik bir bakteri olan Candidatus Carsonella ruddii de 160.000 baz çiftinden, bir toprak bakterisi olan Sorangium cellulosumda 12,200,000 baz çiftine kadar uzanır. Borrelia cinsine ait spiroketler bu genel özelliğin bir istisnasıdır, Borrelia burgdorferi (Lyme hastalığı etmeni) gibi türlerde tek bir doğrusal kromozom bulunur. Bakteriyel kromozomlardaki genler genelde tek bir sürekli DNA parçasından oluşur, bazı bakterilerde intronlar bulunmuşsa da bunlar ökaryotlarda olduğundan çok daha enderdir. Bakteriler aynı zamanda plazmidler de bulunabilir, bunlar kromozomdan ayrı DNA parçalarıdır, antibiyotik direnç genleri veya virülans faktörleri içerebilirler. Bir diğer tip bakteriyel DNA, kromozoma entegre olmuş virüslere (bakteriyofajlara) aittir. Çeşitli bakteriyofaj türleri vardır, bazıları sadece konak bakterilerini enfekte edip onu parçalar, diğerleri ise hücre içine girdikten sonra DNA'larını bakteriyel kromozoma dahil ederler. Bir bakteriyofaj konak hücresinini fenotipine katkıda bulunan genler taşıyabilir: örneğin Escherichia coli O157:H7'nin evrimi sırasında entegre olmuş bir fajın toksin genleri, zararsız bir atasal bakteriyi ölümcül bir patojene dönüştürmüştür. Bakteriler, eşeysiz organizmalar olarak, ana hücrelerinin genlerinin kopyalarını devralırlar. Ancak tüm bakteriler, DNA'larındaki değişikliklerin (mutasyon ve genetik rekombinasyonun) seçilimi ile evrimleşir. Mutasyonlar DNA ikileşmesi sırasında meydana gelen hatalar veya mutajenlerden kaynaklanır. Mutasyon hızları farklı bakteri türleri ve hatta aynı bakterinin farklı suşları arasında büyük farklılıklar gösterir. Bazı bakteriler ayrıca genetik malzemelerini hücreler arasında aktarabilirler. Bu üç yolla meydana gelebilir. Birincisi, bakteriler ortamlarıdaki yabancı DNA'yı içlerine alabilirler, buna transformasyon denir. Genler ayrıca transdüksiyon yoluyla, bir bakteriyofajın yabancı bir DNA parçasını kromozomun içine yerleştirmesiyle aktarılabilir. Gen aktarımını üçüncü yolu bakteriyel konjügasyondur, bunda DNA doğrudan hücresel temas yoluyla aktarılır. Başka bakteri veya ortamdan gen edinimine yatay gen transferi denir ve doğal şartlarda bu yaygın olabilir. Gen transferi özellikle antibiyotik direncinin oluşmasında önemlidir, çünkü bu, farklı patojenler arasında direnç genlerinin transferini sağlar. Hareket Hareketli (motil) bakteriler Kamçı (Biyoloji), bakteriyel kayma, seğirmeli hareket ve batmazlık (buoyuans) değişmesi yoluyla hareket ederler. Seğirmeli hareketlilikte bakteriler tip IV piluslarını bir kanca olarak kullanır, tekrar tekrar onu uzatır, bir yere saplar ve büyük bir kuvvetle (>80 pN) geri çeker. Bakteriyel türler kamçılarının sayı ve düzenine göre farklılık gösterirler; bazılarının tek bir kamçısı vardır (tek kamçılı veya monotrik), bazılarının iki uçta birer kamçısı (iki kamçılı veya amfitrik), bazılarının uçlarında kamçı kümeleri (iki demet kamçılı veya lofotrik), diğerlerinin ise tüm yüzeylerine yayılmış kamçıları vardır (çok kamçılı veya peritrik). Bakteri kamçısı yapısı en iyi anlaşılmış hareketlilik yapısıdır, 20 proteinden oluşur, ayrıca onun düzenlenmesi ve inşası için yaklaşık 30 diğer protein gereklidir. Kamçının tabanında bulunan motor, membranın iki yanı arasındaki elektrokimyasal gradyanı güç için kullanır. Bu motor, bir pervane gibi çalışan iplikçiği döndürür. Çoğu bakterinin (E. coli gibi) iki farklı hareket biçimi vardır: ileri hareket (yüzme) ve yuvarlanma (tumbling). Yuvarlanma sayesinde bakteri yönünü değiştirir ve izlediği yol üç boyutlu bir rassal yürüyüş şeklini alır. Spiroketlerin kamçısı periplamik boşlukta iki zar arasında bulunur. Bu bakterilerin kendilerine has sarmal bir gövdeleri vardır ve hareket ederken kıvrılırlar. Hareketli bakteriler belli uyaranlar tarafından çekim veya itime uğrarlar, bunun neden olduğu davranışlara taksis denir: bunların arasında kemotaksis, fototaksis ve manyetotaksis bulunur. Myxobacterialerde, bireysel bakteriler beraber hareket ederek hücre dalgaları oluşturur, bunlar farklılaşıp içinde sporlar bulunduran tohum yapıları oluşturur. Myxobacteria'lar yalnızca katı ortam üzerindeyken hareket ederler, buna karşın E. coli hem sıvı hem katı ortamda hareketlidir. Birkaç Listeria ve Şigella türü, konak hücreler içinde hareket ederken, normalde organellerin hücre içinde taşınmasını sağlayan hücre iskeletini kullanırlar. Kendi hücrelerinin bir kutbunda aktin polimerizasyonunu sağlayarak bir cins kuyruk oluştururlar, bu onları konak hücre sitoplazması içinde iter. Sınıflandırma ve kimlik tespiti Sınıflandırma, bakterileri benzerliklerine göre gruplandırıp adlandırarak onlardaki çeşitliliği betimlemeye yarar. Bakteriler hücre yapısı, hücresel metabolizma veya hücresel bileşenlerindeki (DNA, yağ asitleri, pigment, antijen ve kinonlar gibi) farklılıklara göre sınıflandırılabilirler. Bu yöntemler bakteri suşlarının kimliklerinin tespitini ve sınıflandırılmasına olanka sağlasa da, bu farklılıkların farklı türler arasındaki varyasyonları mı yoksa aynı tğr içindeki varyasyonları mı yansıttığı belli değildi. Bu belirsizliğin nedeni, çoğu bakteride ayırdedici yapıların olmaması, ayrıca birbiriyle ilişkisiz türler arasında yatay gen transferi olmasıydı. Yatay gen trasnferi yüzünden birbirine akraba sayılabilecek bazı bakteri türleri çok farklı morfoloji ve metabolizmaya sahip olabilirler. Bu belirsizliğin üstesinden gelebilmek için modern bakteri sınıflandırması moleküler sistematiğe ağırlık verir, guanin sitozin oranının ölçümü, genom-genom hibridizasyonu, ayrıca yatay gen transferine uğramamış genlerin (ribozomal RNA gibi) dizilenmesi gibi genetik teknikler kullanır. Bakteri sınıflandırması International Journal of Systematic Bacteriology (Uluslarası Sistematik Biyoloji) dergisi ve Bergey's Manual of Systematic Bacteriology kitapçığında yayımlanarak resmileşir. "Bakteri" terimi bir zamanlar tüm mikroskopik, tek hücreli prokaryotlar için kullanılırdı. Ancak moleküler sistematik sayesinde prokaryotik yaşamın iki ayrı sahadan oluştuğu gösterildi. Önceleri Eubacteria ve Archaebacteria diye adlandırılan, ama artık Bacteria and Archaea olarak adlandırılan bu iki canlı grubu, ortak bir atadan ayrı ayrı evrimleşmişlerdir. Arkeler ve ökaryotlar arasındaki yakınlık, her birinin bakterilerle olan yakınlığından daha çoktur. Bu iki saha (üst alem), Eukarya ile birlikte, günümüzde mikrobiyolojide en yaygın kullanılan sınıflandırma sistemi olan üç saha sisteminin temelini oluşturur. Ancak, moleküler sistematiğin yakın zamanda kullanıma girmesi ve genom dizileri elde edilmiş canlıların sayısındaki hızlı artış nedeniyle bakteri sınıflandırması halen hızle değişen ve gelişen bir bilim dalıdır. Örneğin, bazı biyologlar arke ve ökaryotların Gram-pozitif bakterilerden evrimleştiğini iddia etmektedirler. Laboratuvarda bakteri kimlik tespiti özellikle tıpta çok önemlidir, çünkü doğru tedavi, enfeksiyona yol açan bakteri türüne bağlıdır. Dolayısıyla insan patojenlerinin kimliğinin tespiti, bakterilerin tanımlanma tekniklerinin gelişmesinin başlıca dürtüsü olmuştur. 1884'te Hans Christian Gram tarafından geliştirilmiş Gram boyama, bakterileri hücre duvarlarının yapısal özelliklerine göre tanımlamakta kullanılır. Bazı organizmalar Gram boyasından başka boyalarla en iyi tanınabilirler. Özellikle mikobakteriler ve Nocardia Ziehl–Neelsen ve benzeri boyalarla asit eşliğinde boyanır. Başka organizmalar özel ortamlarda büyümeleriyle tanınırlar veya seroloji gib başka teknikleri gerektirirler. Kültür teknikleri, bakterilerin büyümesini sağlamak ve belli bakterilerin kimliğini tespit etmek, aynı zamanda da nümenede bulunan başka bakterilerin büyümesini sınırlamak için tasarlanmıştır. Çoğu zaman bu teknikler belli nümune türleri göz önüne alınarak geliştirilmiştir; örneğin bir tükürük örneği pnömoniye yol açan organizmaları ortaya çıkaracak şekilde işleden geçirilir, bir dışkı örneği ise ishale yol açan organizalar tanımak için seçici ortamda kültürlenir, bu ortamda patojen olmayan bakteriler büyümez. Normal olarak steril olan örnekler, örneğin kan, idrar veya omurilik sıvısı, tüm organizmaların büyümesini sağlayan şartlarda kültürlenir. Patojen bir organizma izole edildikten sonra, morfolojisi, büyüme özellikleri (aerobik veya anaerobik büyüme, hemoliz şekilleri gibi) ve boyama ile daha ayrıntılı olarak karakterize edilebilir. Bakteri sınıflandırmasında olduğu gibi, bakteri kimlik tespiti de gittikçe daha sık olarak moleküler yöntemlerle yapılmaktadır. DNA'ya dayalı yöntemler, örneğin polimeraz zincir reaksiyonu, özgüllükleri ve çabuklukları nedeniyle, kültür yapmaya dayalı tekniklere kıyasla artarak popülerleşmektedir. Bu yöntemler sayesinde "yaşayan ama kültürlenemeyen", yani metabolik olarak aktif olan ama bölünmeyen hücrelerin kimliklerini tespit etmek mümkün olmaktadır. Ancak bu gelişmiş yöntemlerle dahi, bakteri türlerinin toplam sayısı bilinmemektedir ve bu sayı belli güven sınırları içinde tamin dahi edilememektedir. Mevcut sınıflandırmaya göre bilinen bakteri türlerinin (siyanobakteriler dahil) sayısı 9000'inin altındadır, ama bakteriyel çeşitliliğin büyüklüğü hakkındaki tahminlerde toplam tür sayısı 107'den 109'a kadar uzanır ve hatta bu tahminlerinlerin dahi birkaç büyüklük mertebesi kadar hatalı olabileceği düşünülmektedir. Diğer organizmalarla etkileşimler Görünür basitliklerine rağmen, bakteriler diğer canlılarla karmaşık etkileşimler içindedir. Bu simbiyotik ilişkiler parazitizm, mutualizm ve komensalizm olarak üçe ayrılırlar. Komensal bakteriler her yerde bulunur, hayvan ve bitkiler üzerinde büyümeleri başka yüzeyler üzerinde büyümeleri ile aynıdır (ancak sıcaklık ve ter bunların büyümesini hızlandırabilir); insanlarda bu organizmalardan çok sayıda olması vücut kokusunun nedenidir. Mutualistler Bazı bakteriler varlıklarının devamı için gerekli olan, mekansal olarak yakın ilişkilere girerler. Bu tür mutualist ilişkilerden biri olan türler arası hidrojen transferi olarak adlandırılır, butirik asit veya propiyonik asit tüketip hidrojen tüketen anaerobik bakteriler ile, hidrojen tüketen metanojenik arkeler arasındadır. Bu ilişkide yer alan bakteriler kendi başlarına bu organik asitleri kullanamazlar çünkü bu reaksiyon sonucu aşığa çıkan hidrojen çevrelerinde birikir. Hidrojen tüketici arkelerle yakın ilişkileri sayesinde hidrojen konsantrasyonu yeterince düşük kalır ve bakteriler büyüyebilir. Toprakta, rizosferde (kökün yüzeyi ve kökü bağlı olan topraktan oluşan bölgede) mikroorganizmalar azot fiksasyonu yaparlar, yani azot gazını azotlu bileşiklere dönüştürürler. Bu süreç sonucunda bitkilerin (ki onlar azot fiksasyonu yapamazlar) kolayca absorbe edebildiği bir azot kaynağı meydana gelir. Pekçok başka bakteri, insan ve başka canlılarda simbiont olarak bulunurlar. Örneğin normal insan bağırsağındaki bağırsak florasındaki 1000'den fazla bakteri, bağırsak bağışıklığına, bazı vitaminlerin (folik asit, K vitamini ve biyotin) sentezine, süt proteinlerinin laktik asite dönüştürülmesine (bkz. Laktobasiller) katkıda bulunur, ayrıca sindirilmemiş kompleks karbonhidratların fermantasyonunu sağlar. Bu bağırsak floarası ayrıca potansiyle patojen bakterilerin büyümesini engellediği için (genelde yarışmalı dışlama ile) bu faydalı bakterilerin probiyotik besin katkısı olarak alınmasının olumlu etkileri bulunmuştur. Patojenler Eğer bakteriler başka organizmalarla parazitik ilişkiler kurarlarsa patojen olarak sınıflandırılırlar. Patojen bakteriler insan larda ölüm ve hastalığın başlıca nedenidir; neden oldukları enfeksiyonlar arasında tetanoz, tifo, tifüs, difteri, frengi, kolera, besin kaynaklı hastalıklar, cüzzam ve verem sayılabilir. Bilinen bir hastalığın patojenik kaynağının keşfi yıllar sürebilir, örneğin mide ülseri hastalığı ve Helicobacter pylori durumunda olduğu gibi. Bakteryel hastalıklar tarımda da önemlidir, bakteriler bitkilerde yaprak beneği, ateş yanıklığı ve solmaya, çiftlik hayvanlarında da paratüberküloz, mastit, salmonella ve şarbona neden olur. Her patojen türün insan konağı ile etkileşimlerinin karakteristik bir spektrum oluşturur. Bazı organizmalar, örneğin Stafilokok veya Streptokok, deri enfeksiyonu, pnömoni, menenjit ve hatta sistemik sepsis (şok, masif vazodilasyon ve ölümle sonuşlanan sistemik bir enflamasyon tepkisi) neden olur. Lakin bu oganizmalar aynı zamanda normal insan florasına aittir, genelde insan derisi ve burununda bulur ve hiç bir hastalığa yol açmazlar. Buna karşın bazı başka organizmalar her durumda insanda hastalık yaparlar. Örneği Rickettsia, ancak başka canlıların hücrelerinin içinde büyüyüp çoğlabilen, zorunlu bir hücreiçi parazittir. Rickettsia'nin bir türü tifüse, bir diğeri ise Kayalık Dağlar benekli hummasına neden olur. Klamidya, zorunlu hücre içi paraziti bir diğer takımı içinde bulunan bazı türler pnömoni, veya idrar yolu enfeksiyonuna neden olabilir, ayrıca koroner kalp hastalığı ile de ilişkili olabilirler. Nihayet, bazı bakteri türleri, Pseudomonas aeruginosa, Burkholderia cenocepacia, ve Mycobacterium avium gibi, fırsatçı patojendirler ve sadece immün yetmezlik çeken veya kistik fibrozlu kişilerde hastalık yaparlar. Bakteriyel enfeksiyonlar antibiyotikle tedavi edilebilirler, bu antibiyotikler bakterileri öldürürse bakteriosidal, sadece onların çoğalmasını engelliyorsa bakteriostatik olarak sınıflandırılır. Pekçok antibiyotik vardır ve bunların her sınıfı patojende olup konağında olmayan bir süreci engeller. Antibiyotiklerin nasıl seçici toksiklik gösterdiğine bir örneği kloramfenikol ve puromisindir, bunlar bakteri ribozomlarını engellerler, ama yapısal olarak farklı olan ökaryotik ribozomlara etki etmezler. İnsan hastalıklarını tedavide kullanılan antibiyotiklerin hayvancılıkta da hayvanlarının büyümesini hızlandırmak için kullanılması, bakterilerde antibiyotik direnci gelişmesine neden olabilir. Enfeksiyonları engellemek için antiseptik önlemler alınır, örneğin deri bir iğne ile delinmeden evvel sterilize edilir. Cerrahi ve dişçilik araçları da kontaminasyon ve bakteriyel enfeksiyonu önlemek için sterilize edilir. Çamaşır suyu gibi dezenfektanlar, eşya yüzeylerinde bulunan bakteri ve diğer patojenleri öldürüp kontaminasyonu önlemek ve enfeksiyon riskini daha da azaltmak amacıyla kullanılır. Teknoloji ve endüstride önemi Bakteriler, çoğu zaman laktobasil türleri, maya ve küflerle beraber, fermante edilmiş gıdaların (peynir, turşu, soya sosu, sauerkraut, sirke, şarap ve yoğurt gibi) hazırlanmasında binlerce yıldır kullanılmaktadır. Bakterilerin çeşitli organik bileşikleri parçalayabilme yetenekleri dikkate değerdir ve atıkların işlenmesi ve değerlendirilmesinde (bioremediation) kullanılmıştır. Petroldeki hidrokarbonları sindirebilen bakteriler çoğu zaman petrol saçılmalarının temizlenmesinde kullanılır. 1989'da meydana gelen Exxon Valdez tanker kazasının ardından Prince William Sound kıyılarına gübre dökülerek bu doğal bakterilerin büyümesi teşvik edilmişti. Bu yöntem, çok fazla petrol kaplanmamış kıyılarda etkili olmuştu. Bakteriler ayrıca endüstriyel toksik atıkların değerlendirilmesinde de kullanılırlar. Kimya endüstrisinde, enantiyomerik olarak saf kimyasalların üretilmesinde (bunlar ilaç ve tarımsal kimyasalların hammadesidir) bakteriler önemli rol oynarlar. Bakteriler ayrıca biyolojik haşare kontrolünde haşare ilaçlarının yerine kullanılabilirler. Bunun en yaygın örneği, Gram pozitif bir toprak bakterisi olan Bacillus thuringiensisdir (BT olarak da adlandırılır). Bu bakterinin alt-türleri kelebeklere (Lepidoptera türlerine) özgül bir böcek öldürücü olarak kullanılır. Spesifik olmalarından dolayı bu böcek öldürücüler çevre dostu olarak kabul edilir; insanlara, yabani hayvanlara, polinasyon yapan ve diğer faydalı böceklere etkileri çok az veya hiçtir. Hızlı büyüme ve kolaylıkla manipüle edilebilmelerinden dolayı bakteriler moleküler biyoloji, genetik ve biyokimyada birer araç olarak kullanılırlar. Bakteri DNA'sında mutasyon yapıp bunun fenotipini inceleyerek bilimciler genlerin, enzimlerin ve metabolik patikaların işlevlerini belirleyebilmekte, sonra edindikleri bilgileri daha karmaşık canlılara uygulayabilmektedirler. Muazzam miktarda enzim kinetiği ve gen ifadesi verileri, canlıların matematiksel modellerinde kullanılarak hücrenin biyokimyasının anlanması amaçlanmaktadır. Çok çalışılmış bazı bakterilerde bu mümkündür, Escherichia coli metabolizmasının modelleri üretilmekte ve denenmektedir. Bakteri metabolizması ve genetiğinin bu seviyede anlaşılır olması sayesinde bakterilerin biyoteknoloji kullanılarak yeniden tasarımı mümkün olmakta, böylece onların tedavi amaçlı proteinleri (insülin, büyüme faktörleri veya antikorlar gibi) daha verimli sekilde üretmesi sağlanabilmektedir. Kaynak: bakteri.nedir.com/#ixzz2gQ80yt60

http://www.biyologlar.com/bakteri-nedir

Medyan Mesajın Kendisi Değildir

Sunuş Okuyacağınız yazı Amerikalı evrimsel biyolog, paleontolog ve bilim tarihçisi Stephen Jay Gould (1941 – 2002) tarafından Discovery dergisinin Haziran 1985 sayısında “The Median isn’t the Message” başlığıyla yayınlanmıştır. Kuşağının en parlak, en çok okunan bilimcilerinden biri olan Gould, bu yazıda kişisel yaşamının önemli bir dönemindeki duygularını okurlarıyla paylaşır. Her şey yazının yayınlanmasından üç yıl kadar önce başlar. Gould’a, tehlikeli bir kanser türü olan mesolothamia teşhisi konulmuştur. Mesolothamia dermansızdır ve teşhisten sonraki medyan yaşam beklentisi sadece sekiz aydır. “Medyan Mesajın Kendisi Değildir” Gould’un kanserle mücadelesinin, bize yaşama tutunmanın ve istatistikleri doğru anlamanın önemini anımsatan öyküsüdür. Gould gördüğü iyi tedavinin yanında, olumlu yaklaşımının ve kendini hiç bırakmayışının sayesinde iki yıllık bir tedaviden sonra kanseri yenmeyi başarmış, sekiz aylık medyanı otuz kat aşarak yirmi yıl daha yaşamıştır. Hem sevdikleri, hem de dünya bilimi açısından çok değerli bir başarı olmuştur bu. Tedavisinden sonra Gould bilimsel çalışmalarının yanında bilim savunuculuğu ve yayıcılığı görevlerini de sürdürmüş, toplumsal sorunlara dikkat çeken çalışmalar yapmış, bu arada çok satan ve çok okunan on kadar kitap yayınlamıştır. Gould, evrim kuramına farklı yaklaşımları anlattığı ve kendi yorumunu ayrıntısıyla sunduğu The Structure of Evolutionary Theory (Evrim Kuramının Yapısı) kitabı da bunlar arasındadır. Gould kendi Magnum Opus’u kabul edilen bu kitabın yayınlanmasından iki ay kadar sonra 20 Mayıs 2002’de karısı Rhonda, annesi Eleanor ve sevdiği kitaplarla çevrili yatağında yaşamını yitirmiştir. Gould’un ölüm nedeni başka bir kanser türüdür; beyne de yayılan bir tür akciğer kanseri olan metastatik adenocarcinoma. Bu kanser, daha önceki mesothelioma ile bağlantılı değildir. Gould’un Yaşamı Gould New York Kenti’nin Queens semtinde doğdu. Babası mahkeme stenografı olarak çalışıyordu, annesi bir sanatçıydı. Gould Yahudi kökenli ancak seküler bir aile ortamında yetişti. Yüksek öğrenimine Jeoloji okuduğu Antioch Koleji’nde başladı. 1963’deki mezuniyetinden sonra lisans üstü eğitimini Leeds ve Columbia üniversitelerinde yaptı. 1967’de Columbia’da doktorasını tamamladıktan hemen sonra Harvard Üniversitesi tarafından işe alındı. Gould 2002’deki ölümüne kadar (konuk öğretim üyesi olarak başka yerlerde geçirdiği kısa dönemler dışında) Harvard’da çalıştı. Görevi Harvard Karşılaştırmalı Zooloji Müzesi’nin paleontologluğunu da içeriyordu. 1982’de Harvard’ın prestijli Andrei Agassiz Zooloji kürsüsü Gould’a geçti. Gould meslek yaşantısı boyunca Amerikan Bilimler Akademisi ve Amerika Bilimin İlerlemesi Birliği başta olmak üzere pek çok bilimsel kurulda yöneticilik yaptı. Gould’un ilk uzmanlık alanı kara yılanlarıydı. Ancak bu alandaki çalışmalarıyla olduğu kadar evrimsel gelişim biyolojisi ya da evrim kuramının yapısı hakkındaki çalışmaları da büyük ilgi çekti. 1972’de meslektaşı Niles Eldredge ile birlikte evrimsel değişimlerin uzun durağanlık dönemlerine kıyasla göreli olarak kısa sıçrama dönemlerinde gerçekleştiğini savunan Sıçramalı Evrim modelini geliştirdi. Darwinci temellerden birinde önemli bir anlayış değişikliği öneren bu model evrimsel biyologlar arasında yoğun tartışmalara yol açtı. Bilim tarihi yazıları da pek çok profesyonel tarihçinin Gould’u bir bilim tarihçisi olarak tanımasını sağladı. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_35cjf23zcf_b Bütün bu çalışmalar Gould’a bilim çevrelerinde hak edilmiş bir saygınlık sağlamak için fazlasıyla yeterliydi. Buna karşın Gould’un asıl ünü ve önemi, güncel evrimsel biyoloji başta olmak üzere ilgilendiği bilimsel konuları geniş bir okur kitlesine anlatma çabasından kaynaklanır. Natural History Magazine’de yazdığı yazılar geniş bir okur kitlesine ulaşmasını sağlamış, bu yazıların derlenmesinden oluşan kitapları en çok satanlar listesine girmiştir. Bunda Gould’un güncel evrimsel biyoloji ve paleontolojiyi özel bir eğitime ya da uzmanlığa sahip olmayan okurun anlayabileceği biçimde anlatma konusundaki ustalığı kadar, eşine az rastlanır entellektüel birikiminin güncel konularla ilişkilendirmesindeki başarısının da payı vardır. Gould’un iki kitabı Türkçe’de yayınlanmıştır. Natural History Magazine’deki yazılarından yapılan ilk derleme kitabı Darwin ve Sonrası (Ever Since Darwin) Ceyhan Temürcü’nün çevirisi ile TÜBİTAK tarafından, tarih boyunca insanların zaman ve takvim hakkındaki düşünceleri üzerine bir inceleme olan Binyılı Sorgulamak (Questioning the Millenium) Tuncay Birkan’ın çevirisi ile İletişim Yayınları tarafından yayınlanmıştır. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_37d46946g8_b http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_36cjprjcfm_b Medyan Mesajın Kendisi Değildir[1] Stephen Jay Gould, çeviri: Beycan Mura http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_45rmfdszg3_b Hayatım, son zamanlarda Mark Twain’in iki nüktesiyle çok kişisel yönlerden kesişti. Birini denemenin sonuna bırakacağım. Bazı yerlerde Disraeli’ye de mal edilen diğer nükte, yalanın her biri bir öncekinden daha kötü üç türünü sıralıyor: yalan, kuyruklu yalan ve istatistik. Benim öyküme epeyce uyan bir durum olan o bildik örneği, gerçeği sayılarla sündürme örneğini ele alın. İstatistikte “ortalamanın” ya da ana eğilimin farklı ölçümleri vardır. Ortalama genel “vasati” kavramımızdır: Değerleri toplayın ve toplamı paydaşların sayısına bölün (Gelecek Cadılar Bayramı’nda beş çocuk için toplanan yüz şeker, adil bir dünyada her çoçuğa yirmi şeker düşmesi sonucunu verecektir). Medyan, ana eğilimin bir diğer ölçümü, yolun orta noktasıdır. Beş çocuğu boylarına göre sıralayacak olursam, medyan çocuk ikisinden kısa, (şekerden ortalama paylarını almakta güçlük çekmeleri olası) diğer ikisinden de uzun olacaktır. İktidardaki bir politikacı, gururula “Yurttaşlarımızın ortalama geliri yılda 15 bin dolardır” diyebilir. Muhalefet lideri “Ama yurttaşlarımızın yarısı yılda 10 bin dolardan daha az kazanıyor” diye yanıt verebilir. İkisi de haklıdır, ama ikisi de bir istatistiği duygusuz bir nesnellikle veriyor değildir. İlki bir aritmetik ortalamaya, ikincisi de bir medyana başvuruyor. (Bu tür durumlarda ortalamalar medyanlardan daha yüksektir çünkü bir milyoner ortalama hesaplanırken yüzlerce yoksul insanın etkisini götürürken, medyan hesaplanırken yalnızca tek bir dilenciyi dengeleyebilir). İstatistiğe karşı yaygın güvensizlik ve küçümseme yaratan daha önemli konu, daha da sorunludur. Pek çok insan yürek ile beyin, duygu ile akıl arasında geçersiz bir ayrım yapar. Kimi güncel gelenekler –stereotipleri Güney Kaliforniya merkezli olan yaklaşımların da yardakçılığıyla– duyguları daha “gerçek” olmak ve eylem için tek uygun temeli sağlamak bakımından göklere çıkarırlarken (bir şey iyi hissettiriyorsa, yap onu!) akıl, modası geçmiş seçkinciliğin bir takıntısı olarak geçiştiriliyor. Bu saçma ikilemde istatistik sıklıkla düşmanın simgesi haline geliyor. Hilaire Belloc’un yazdığı gibi “İstatistik nicel yöntemin başarısıdır ve nicel yöntem de kısırlığın ve ölümün zaferidir”. Okumakta olduğunuz, doğru biçimde yorumlandığında son derece canlandırıcı ve hayat verici olan kişisel bir istatistik öyküsüdür. Bilim hakkındaki kuru ve akademik bilginin yararı üzerine küçük bir öykü anlatarak, aklın değerinin düşürülmesine karşı kutsal savaş ilan eder. Yürek ve kafa tek bir bedenin, tek bir kişiliğin odak noktalarıdır. 1982 Temmuzunda, az rastlanan ciddi bir kansere –genellikle asbeste maruz kalmakla ilişkilendirilen karın mesothelioma’sına– yakalanmış olduğumu öğrendim. Ameliyattan sonra kendime geldiğimde doktorum ve kemoterapistim olan kişiye ilk sorum şöyleydi: “Mesothelioma üzerine en iyi teknik yapıtlar hangileridir?” Dosdoğru bir açıksözlülükten uzaklaştığı bu tek anda, doktorum, diplomatik bir ifadeyle tıp yazınının gerçekten okumaya değer hiç bir şey içermediğini söyledi. Elbette bir entellektüeli yazından uzak tutmaya çalışmak ancak cinselliğe en düşkün hayvan olan Homo sapiens’e, cinsellikten uzak durmasını önermek kadar işe yarar. Yürüyebilecek hale gelir gelmez en kestirme yoldan Harvard’ın Countway Tıp Kütüphanesi’ne gittim ve bilgisayardaki bibliografik arama programına mesothelioma sözcüğünü zımbalarcasına yazdım. Bir saat sonra, çevrem mesothelioma ile ilgili son yazınla sarılıyken, yutkunarak doktorumun neden o insani öneride bulunduğunu anladım. Yazılar bundan daha insafsızca açık olamazdı: Mesothelioma dermansızdı; teşhisten sonraki yaşam beklentisi medyanı yalnızca sekiz aydı. Bir onbeş dakika kadar şaşkınlıktan allak bullak durdum, sonra gülümsedim ve kendi kendime şöyle dedim: demek ki bana bu yüzden okuyacak bir şey vermediler. Sonra şükürler olsun, aklım yeniden çalışmaya başladı. Bir şeyi az öğrenmek tehlikeli olabiliyorsa, ben bunun klasik bir örneği ile karşılaştım[2]. Kanserle savaşımda yaklaşım kesinlikle önem taşır. Neden olduğunu bilmiyoruz (eski moda maddeci bakış açımla zihinsel durumun bağışıklık sistemine geri besleme yaptığını sanıyorum). Aynı kanser türüne yakalanmış, cinsiyet, yaş, sınıf, sağlık ve sosyoekonomik statü olarak benzer kişiler arasında, olumlu yaklaşımları, yaşamak için güçlü bir istençleri ve amaçları olan, mücadeleye bağlı, yalnızca doktorlarının her söylediğini kabul etmekle yetinmeyip kendi tedavilerine etkin bir yanıtla yardım etmeye çalışanlar daha uzun yaşama eğilimindedirler. Birkaç ay sonra kişisel bilim gurum, Nobelli bir bağışıklık bilimcisi olan Sir Peter Medawar’a kanserle savaşta başarı için en iyi reçetenin ne olduğunu sordum: “Ümitli bir kişilik” diye yanıt verdi. Gerektiği gibi soğukkanlı ve güvenli olduğum için (insan kendini belirli bir amaç için kısa süre içerisinde yeniden kuramayacağına göre) şanslıyım. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_41cxfsqbgj_b Brezilya doğumlu İngilizi bilimci Sir Peter Brian Medawar (1915, 1987). Medawar 1960 Nobel Fizyoloji ve Tıp ödülünü paylaşan iki kişiden biridir. İnsancıl doktorların ikilemi buradan çıkar: Yaklaşım bu ölçüde belirleyiciyken, bu derece kesin bir hükmü ilan etmek gerekir mi? Özellikle de bu kadar az sayıda insan, istatistiksel ifadelerin ne anlama geldiğini değerlendirecek durumdayken? Bahama kara yılanlarının küçük ölçekli evrimini nicel yollarla incelemekle geçirdiğim yıllarca süren çalışmalarımdan edindiğim deneyimler sayesinde istatistikler hakkında sözünü ettiğim teknik bilgiyi edindim ve bu bilginin yaşamımı kurtarmakta büyük rol oynadığını düşünüyorum. Bacon’un ünlü sözündeki gibi bilgi gerçekten de güçtür. Sorun kısaca şöyle ifade edilebilir: “sekiz aylık medyan yaşam beklentisi” bizim dilimizde ne ifade eder? Sanıyorum, insanların çoğu, istatistik konusunda bir eğitimleri olmadığından, bu ifadeyi “muhtemelen sekiz ay içerisinde ölmüş olacağım” biçiminde anlayacaklardır. Tam da kaçınılması gereken çıkarımdır bu, çünkü doğru değildir ve yaklaşımımız çok çok önemlidir. Elbette sevinçten havalara uçmadım, ama söz konusu ifadeyi yukarıda anlattığım anlamda da almadım. Teknik eğitimim “sekiz aylık medyan yaşam beklentisi” ile ilgili başka bir perspektifi zorunlu kılıyordu. Buradaki nüans ince, ama çok önemli; çünkü kendi kişisel çalışma alanlarım evrimsel biyoloji ve doğa tarihinin ayırt edici düşünce biçiminin somutlanması bu. Hala net özlerin ve kesin sınırların peşinde olan Platoncu bir mirasın tarihi yükünü taşıyoruz (Bu nedenle, doğa genellikle karşımıza indirgenemez bir süreklilik olarak çıkıyor olsa da muğlaklıktan uzak bir “yaşam başlangıcı” ya da “ölüm tanımı” bulmayı umuyoruz.). Kesin farklılıklara ve ayrık değişmez kendiliklere yaptığı vurguyla bu Platoncu miras ana eğilimin istatistiksel ölçümlerini yanlış anlamaya yönlendiriyor bizi, hem de varyasyon, nüans, süreklilikten ibaret dünyamıza uygun yorumun tam karşıtı olacak biçimde. Kısaca, ortalama ve medyanı katı “gerçeklikler” ve bunların hesaplanmasına olanak sağlayan varyasyonu da saklı özün geçici ve mükemmellikten uzak bir dizi ölçümü olarak görüyoruz. Eğer medyan gerçeklikse ve medyanın etrafındaki varyasyon sadece onun hesaplanması için bir araçsa “muhtemelen sekiz ay içinde ölmüş olacağım” makul bir yorum olarak kabul edilebilir. Ama her evrim biyoloğu, varyasyonun doğanın yegane indirgenemez özü olduğunu bilir. Varyasyon katı gerçekliktir, bir ana eğilimin mükemmellikten uzak bir dizi ölçümü değil. Ortalamalar ve medyanlar soyutlamalardır. Bu nedenle mesothelioma istatistiklerine epey farklı bir gözle baktım. Salt içindeki boşluk yerine simitin kendisini gören bir iyimser olduğum için değil, daha ziyade varyasyonun kendisinin gerçeklik olduğunu bildiğim için. Kendimi varyasyonun içindeki yerime yerleştirmeliydim. Medyanın sekiz ay olduğunu öğrendiğimde gösterdiğim ilk entellektüel tepki “Güzel. İnsanların yarısı bundan fazla yaşayacak. Peki benim o yarıda olma şansım ne kadardır?” oldu. Bir saat süren hiddetli ve gergin bir okumadan sonra bir ferahlamayla şu sonuca vardım: Çok şanslıydım. Daha uzun bir yaşam olasılığı bahşeden özelliklerin tümüne sahiptim: Gençtim, hastalığım görece erken bir evrede anlaşılmıştı, ülkedeki en iyi tedaviyi görecektim, yaşamayı seviyordum, veriyi nasıl değerlendireceğimi biliyordum ve umutsuzluğa kapılmayacaktım. Başka bir teknik konu avuntumu arttırdı. Sekiz aylık medyandaki varyasyon dağılımının hemen hemen kesinlikle istatistikçilerin “sağa yatık” dediği biçimde olacağını derhal anlamıştım. (Simetrik bir dağılımda, merkez eğilimin solundaki varyasyon profili, sağındakinin ayna görüntüsüdür. Yatık dağılımlarda, merkez eğilimin bir tarfafındaki varyasyon daha fazla yayılmıştır. Sola doğru daha fazla yayılmışsa sola yatık, sağa doğru yayılmışsa sağa yatık denir). Varyasyonun dağılımı sağa yatık olmalı diye akıl yürüttüm. Ne de olsa dağılımın sol tarafında değiştirilemez bir alt sınır vardı: sıfır (Çünkü mesothelioma yalnızca ölüm sırasında ya da öncesinde teşhis edilebilir). Dolayısıyla dağılımın daha düşük değerli (yani sol) tarafında yeterince yer yoktu. Burası sıfır ile sekiz ay arasına sıkışmış olmalıydı. Ama daha büyük değerli (yani sağ) kanat, kimse sonsuza dek yaşamıyor olsa bile, yıllar ve yıllar boyunca genişletilebilirdi. Dağılım sağa yatık olmalıydı ve olumlu profilimin eğrinin o tarafında olma şansımı arttırdığını belirlediğimden kuyruğun ne kadar uzadığını bilmeliydim. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_43fc472mgc_b http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_38dgh4hpdt_b Sola yatık grafik (üstte) ve Sağa yatık grafik (altta) Dağılım gerçekten de fazlasıyla sağa kaymıştı ve sekiz aylık medyanın yıllarca ötesine uzanan (çok küçük de olsa) uzun bir kuyruğu vardı. Bu küçük kuyrukta olmamam için bir neden görmedim. Uzun uzun içimi çektim ve rahatladım. Teknik bilgimin yardımı dokundu. Grafiği doğru okudum. Doğru soruyu sordum ve yanıtlarını buldum. Bu koşullar altında, büyük olasılıkla, tüm olası hediyelerin en değerlisini almıştım: Çokça zaman. Durup derhal İşaya’nın Hezekiah’ya verdiği emri – Evini düzenle, öleceğine ve yaşayacak olmadığına göre– uygulamak zorunda değildim. Düşünmek, planlamak ve mücadele etmek için zamanım olacaktı. İstatistiksel dağılımlar hakkında son bir nokta daha var. Yalnızca öngörülmüş bir dizi koşula –bizim durumumuzda belirli uzlaşımsal tedavi yöntemleri altında mesothelioma ile yaşamayı sürdürmek– uygulanabilirler. Eğer bu koşullar değişirse, dağılım da farklışaşabilir. Deneysel bir tedavi yöntemi uygulanan kişiler arasına yerleştirilmiştim. Şansım tutarsa daha yüksek bir medyanı olan ve sağ kuyruğu çok ileri yaşlarda doğal nedenlerden ölüme kadar uzanan yeni bir dağılım kümesinin ilk üyelerinden olacaktım. Ölümü kabullenmeyi içsel vakar gibi bir şeyle bir tutmak, benim görüşüme göre gereğinden daha yaygın bir moda haline geldi. Elbette sevmenin bir zamanı olduğu gibi ölmenin bir zamanı olduğunu söyleyen Süleyman’ın Meselleri’ne katılıyorum. Çilem dolduğumda bu sonu kendi yordamımla ve sükünetle karşılamayı umuyorum. Ama pek çok durumda ölümün baş düşman olduğu biçimindeki daha savaşçı görüşü benimsiyor ve ışığın sönüşü karşısında kahramanca öfkeye kapılanlarda ayıplanacak bir şey görmüyorum. Savaş aletleri çok çeşitli, ama bunlardan hiçbiri nükte kadar etkili değil. Meslektaşlarımın İskoçya’da yaptığı bir toplantıda, ölmüş olduğum duyuruldu. En yakın arkadaşlarımdan birinin ölümümün ardından kaleme alacağı anma yazısını okuma zevkini tatmama ramak kalmıştı (arkadaşım durumdan şüphelendi ve haberi kontrol etti; kendisi de bir istatistikçi ve benim sağ kuyruğun bu kadar dışında kalmamı beklemiyordu). Yine de bu olay tanının konmasından sonraki ilk büyük kahkahamı sağladı bana. Bir düşünün, neredeyse Mark Twain’in yazdığı tüm satırların en ünlüsünü tekrar etmem gerekecekti: Ölümümü duyuran ilanlar fazlasıyla abartılıdır. http://docs.google.com/a/evrimcalismagrubu.org/File?id=dg9339gg_39fqnqf5fk_b [1] Stephen Jay Gould, bu başlıkla Kanadalı iletişim kuramcısı Marshal McLuhan’ın medya formlarının, taşınan mesajdan ya da içerikten daha önemli olduğunu anlatmak için kullandığı “Ortam Mesajın Kendisidir” (İngilizcesiyle The medium is the message) sözlerine gönderme yapıyor. İstatistiksel anlamı yazıda açıklanan medyan (İngilizcesiyle median) sözcüğü, yazarın gönderme yaptığı ifadede kullanılan medium sözcüğüyle aynı kökten geliyor. [2] Gould burada İngilizcenin en sevilen ve en sık alıntılanan şairlerinden Alexander Pope’un (1688 - 1744) ünlü bir dörtlüğüne (A little learning is a dangerous thing) gönderme yapıyor.

http://www.biyologlar.com/medyan-mesajin-kendisi-degildir

Bakteriyolojinin tarihçesi hakkında bilgi

Bakteriler ilk defa 1676'da Antonie van Leeuwenhoek tarafından, kendi tasarımı olan tek mercekli bir mikroskopla gözlemlenmiştir. Onlara "animalcules" (hayvancık) adını takmış, gözlemlerini Kraliyet Derneği'ne (Royal Society'ye) yazılmış bir dizi mektupla yayımlamıştır. Bacterium adı çok daha sonra, 1838'de Christian Gottfried Ehrenberg tarafından kullanıma sokulmuş, Antik Yunanca "küçük asa" anlamına gelen βακτήριον -α (bacterion -a)'dan türetilmiştir. Latince kullanımıyla Bacteria, bakteri sözcüğünün çoğulu, bacterium ise tekilidir. Louis Pasteur 1859'da fermantasyonun mikroorganizmaların büyümesi sonucu meydana geldiğini ve bu büyümenin yoktan varoluş yoluyla olmadığını gösterdi. (Genelde fermantasyon kavramıyla ilişkilendirilen maya ve küfler, bakteri değil, mantardır.) Kendisiyle ayni dönemde yaşamış olan Robert Koch ile birlikte Pasteur, hastalık-mikrop teorisi'nin erken bir savunucusu olmuştur. Robert Koch tıbbi mikrobiyolojide bir öncü olmuş, kolera, şarbon ve verem üzerinde çalışmıştır. Verem üzerindeki araştırmalarında Koch mikrop (germ) teorisini kanıtlamış, bundan dolayı da kendisine Nobel Ödülü verilmiştir. Koch postülatları'nda bir canlının bir hastalığın nedeni olduğunu belirlemek için gereken testleri ortaya koymuştur; bu postülatlar günümüzde hâlâ kullanılmaktadır. On dokuzuncu yüzyılda bakterilerin çoğu hastalığın nedeni olduğu bilinmesine rağmen, antibakteriyel bir tedavi mevcut değildi. 1910'da Paul Ehrlich Treponema pallidum 'u (frengiye neden olan spiroket) seçici olarak boyamaya yarayan boyaları değiştirerek bu patojeni seçici olarak öldüren bileşikler elde etti, böylece ilk antibiyotiği geliştirmiş oldu. Ehrlich, bağışıklık üzerine yaptığı çalışmasından dolayı 1908 Nobel ödülünü kazanmış, ayrıca bakterilerin kimliğini tespit etmek için boyaların kullanılmasına öncülük etmiştir; çalışmaları Gram boyası ve Ziehl-Neelsen boyasının temelini oluşturmuştur. Bakterilerin araştırılmasında büyük bir aşama, Arkelerin bakterilerden farklı bir evrimsel soya ait olduklarının 1977'de Carl Woese tarafından anlaşılmasıdır. Bu yeni filogenetik taksonomi, 16S ribozomal RNA'nın dizilenmesine dayandırılmış ve üç alanlı sistem'in parçası olarak prokaryot alemini 2 evrimsel alana (üst âleme) bölünmüştür.

http://www.biyologlar.com/bakteriyolojinin-tarihcesi-hakkinda-bilgi

Bilimsel olarak sevme nasıl olur ve neden olur?

Bir sevgi çeşidi olarak aşkı ele alalım isterseniz. Neden âşık oluyoruz? İşte bu sorunun yanıtı biraz karmaşık. Çünkü bu süreçte hem biyolojik hem de psikolojik mekanizmalar devreye giriyor. Aşkın, karşınızdaki birine bir çekim hissetmekle başladığını var sayarsak, araştırmacılar bu çekimi, “feromon”larla açıklıyor. Feromonlar... Her ne kadar bugüne kadar yapılmış olan araştırmalar, insanlarda feromonların gerçekten de var olup olmadığı konusunda kesin sonuçlara varmış olmasa da, özellikle kadınların koltukaltlarından yaydıkları salgı , insanlardaki feromon varlığına en güçlü kanıt olarak gösteriliyor. Bununla beraber, feromonlar insan türünde varlık göstersin ya da göstermesin birine karşı “çekim” hissetmemizde sosyal ve çevresel etmenlerin, genetik kodun ve kimleri fiziksel ya da duygusal bulacağımıza dair geçmiş deneyimlerimizin etkilerini yadırgamamız mümkün değil. Örneğin, koku duyusu sayesinde kendi genetik bilgilerimizle en uygun kombinasyonu yapabileceğimiz eşe karşı duygusal bir çekim hissedebileceğimiz var sayımlar arasında. Peki, çekim olayı gerçekleştikten sonra devreye hangi mekanizmalar giriyor? Tabii ki, beynin salgısını tetiklediği kimyasallar. Bu adrenalin türevi kimyasallardan feniletilamin (PEA) sinir hücreleri ile dopamin ve norepinefrin arasındaki bilgi akışını hızlandırıyor. Dopamin iyi hissetmemize yol açıyor. Norepinefrin ise adrenalinin salgısını tetikliyor. Tüm bu kimyasallar, hoşlandığımız kişiyi gördüğümüzde niçin yüzümüzün kızarıp:blush: , kalbimizin hızlı attığını da açıklıyor. Aşktaki bu tutkulu dönem atlatıldıktan sonra, iki cins birbirine şefkat ve sevgi geliştirmeye başlıyor. İşte bu aşamada adı geçen kimyasal: “oxytosin”. Bu hormon, erkekle kadını sakin ve birbirlerinin hislerine daha duyarlı bir duruma getiriyor. Birine karşı bağlılık duyguları geliştirme, sakinlik, düşük kaygı düzeyi ve rahatlıkla ilişkilendirilen endorfinle bağdaştırılıyor. Ancak bu kez, fark edebileceğiniz üzere etkisi daha önce bahsettiğimizden biraz daha farklı. Beynin farklı alanlarının, sevgi duygusu ile ilişkilendirildiği bulgulara göre, dopamin aktivitesinin yoğun olduğu beyin alanları, sevdiğimiz birini gördüğümüzde aktive oluyor. Aynı şekilde, cinsel uyarılmışlık, mutluluk hisleri ve kokain kullanımıyla tetiklenen “öforik” yoğun mutluluk ile bağdaştırılan beyin bölgeleri de aşk sırasında aynı anda uyarılıyor. Adı geçen diğer beyin bölgeleriyse şöyle: Septal Bölge: Haz hissi ile ilişkili Frontal (Ön) Lop: Beynimizin evrim basamağındaki son halkası, üst düzey bilişsel işlevler yürütüyor. Aşktaki güven, saygı, arkadaşlıkla ilişkilendiriliyor. Amigdala ve hipotalamus: Beyne giden tüm duyu sistemleriyle bağlantılı olan amigdala, hipotalamus ile beraber duygu merkezi olarak adlandırılıyor. Şimdi, kimyasalları bir kenara bırakarak diğer etmenlere göz atalım isterseniz. Uzmanlar, birine karşı çekim hissetmemizde yüzdeki simetrinin önemine vurgu yapıyorlar. Çünkü yüzü simetrik olan kişiler, karşı tarafça genetik olarak daha sağlıklı algılanıyor. Çalışmaların ortaya çıkardığı bir diğer bulguysa “aynalama” olarak adı geçen ve birbirine ilgisi olan çiftlerin, bir süre sonra aynı şekilde hareket edip, konuşmaya başlamaları. Bu, kişide karşısındaki ile iyi iletişim kurduğu hissi yaratıyor.

http://www.biyologlar.com/bilimsel-olarak-sevme-nasil-olur-ve-neden-olur

Apoptozis ve Polimorfizm

Programlı hücre ölümü olan “apoptozis”,hem hücresel homeostazisin devamlılığı hem de hücre çoğalması ve farklılaşmasında çok önemli olan hücre eliminasyonu için gerekli fizyolojik bir işlemdir. Apoptozis, nekrozis, otofaji, anoikis ve mitotik katastrof gibi programlı veya indüklenen hücre ölümleri tanımlanmış olmasına rağmen, içlerinde sistematik olarak en çok ve en iyi çalışılanı, apoptozisin moleküler işlergesi olmuştur. Apoptozis, genetik işlergelerle düzenlenmekte ve malign hücrelerde bu işlergelerin denetimi bozulabilmektedir. Bu da kontrolsüz hücre büyümesine ve tümör gelişimine neden olmaktadır. Apoptotik işlergelerde rolü olan pro-apoptotik ve antiapoptotik genlerin klonlanmış olmasına ve apoptotik yolaktaki olası fonksiyonlarının araştırılmasına rağmen80 bu genlerin önemi ve kanser gelişimindeki ürünleri halen tam olarak ortaya konamamıştır. 81. Apoptozis; iyonlar (Ca+2), moleküller (seramid), genler (c-myc), proteinler (p53) hatta organeller (mitokondri) gibi çok sayıda aracıyla düzenlenir 82. Normal hücre ve tümör hücresi arasındaki gen ve protein ifade edilmesindeki artış veya azalışların (ifade farklılıklarının), tümörün başlangıç aşamasında mı yoksa ilerleyen evrelerinde mi gerekliliği halen bilinmemektedir 81. Apoptozisin azalması tümörigenezis ile ilişkilendirildiği için, apoptozisin negatif düzenleyici genlerinin onkogenik potansiyeli olabileceği, pozitif düzenleyici genlerinin de tümör baskılayıcı genler gibi davranabileceği öngörülmektedir. Birçok tümörde anti apoptotik proteinler, yüksek düzeyde pro-apoptotik moleküllerle beraber bulunur (aktif kaspaz-3 ve kaspaz-7 gibi) 81. İlk bakışta çelişkili görünen bu durum 30’dan fazla proteini içeren ve bir kısmı apoptozisi indükleyen bir kısmı da baskılayan Bcl-2 ailesi ile açıklanabilir. Bu ailenin üyeleri kendi aralarında homo veya hetero-dimerler oluştururlar. Hücrenin sağkalım durumu bu ailenin pro-apoptotik ve anti-apoptotik üyelerinin göreceli oranına bağlıdır. Bu heterodimerlerden biri olan Bcl- 2/Bax’ın birbirine oranının bazı hematolojik malignensilerde prognostik değer taşıdığı rapor edilmiştir 83,84. Bu oranın azalması apoptozisin aktivasyonu, artması ise apoptozisin inhibisyonu ile sonuçlanmaktadır. p53 geninin Pro72 polimorfizmi, apoptozisilişkili SNP’dir. Ancak, karsinogenezisde apoptozis ile ilgili olabileceği düşünülen genler/proteinler de vardır (Şekil 2). Tümör nekroz faktörü- α (TNF-α), en çok çalışılan ve bazı önemli kanser tipleri ile ilişkili olduğu belirlenen sitokinlerden biridir85. FAS, TNFRSF6/CD95/APO-1 olarak bilinen apoptotik sinyal yolağında yer alan hücre yüzey reseptörü, promotör bölgesinde yer alan SNP’lerin kanser duyarlılığında rolü olabileceği belirtilmiştir 86,87. FAS -1377 G/A, -670A/G ve FAS ligand (FASL) -844T/C polimorfizmleri bu genlerdeki transkripsiyonel aktiviteyi değiştirebilmektedir. Ölüm yolağındaki FAS ve FASL genlerindeki polimorfizmlerin özefagus skuamöz kanseri geliştirme riskini arttırdığı gösterilmiştir 87. p73 geni, p53 geninin hücre döngüsü kontrolü, apoptozis ve hücre büyümesi gibi sahip olduğu fonksiyonları düzenleyebilir. Ekzonların bilinen kodlayıcı bölgelerinin dışında, 5′ ucunda ribozoma bağlanma işlevinden sorumlu ve 3′ ucunda da poliA kuyruğunun eklenmesinde rolü olan kodlayıcı olmayan (untranslated bölgeleri (UTR)) bulunabilmektedir 88, 89. p73 genindeki bağlantı gösteren ve kodlayıcı olmayan 2. ekzonda bulunan G4C14-A4T14 polimorfizmleri baş-boyun skuamöz kanserlerinde genetik belirteç olabileceği belirtilmiştir 90.Tümör nekrozis faktör, apoptozis ile ilişkili- ölüm reseptörü 4 (DR4) ve 5’e bağlanarak dışarıdan apoptotik yolağı uyaran ligandı uyarır. APO2L/TRAIL, dışarıdan apoptotik yolağı uyaran, TNF reseptör gen süper ailesinin alt grubu olan bir ailedir. APO2L/TRAIL, ikisi proapoptotik reseptörler [(DR4 veya APO2L/TRAIL R1), TRAIL-reseptör 2 (APO2L/TRAIL-R2, DR5, KILLER/DR5)], diğer ikisi de (TRID ve DcR2) tuzak reseptörler- hücre ölümünü indükleyemeyen- olmak üzere dört farklı hücre yüzey reseptörlerine eşit eğilimli olarak bağlanır. APO2L/TRAIL ile indüklenen hücre ölümü, reseptör ifadelenmesi ve bağlanması ile sınırlıdır 91 Bir çalışmada, DR4 ekzon 4 G/G genotipinin mesane kanseri riskini azalabileceği öne  sürülmektedir 91. Hematolojik ve sindirim yolundaki kanserlerde kaspaz- 8, kaspaz-10 ve DR4 genlerinde mutasyonlar rapor edilmesine rağmen, kanser ile ilişkilendirilen bu apoptotik genlerdeki SNP’ler ile ilgili çalışma daha azdır92-96. Bu çalışmalardan birinde kaspaz-8 polimorfizminin meme kanseri yatkınlığına karşı koruyucu etkisi olduğu rapor edilmiştir96. DNA onarım ve polimorfizmi kısmında bahsettiğimiz, XPD’deki polimorfik değişim ilk başlarda DNA onarım çalışmalarına dahil edilip araştırılmıştır. Ancak, kodon 3122deki Asp/Asn (GAT/AAT) polimorfizmi, AAT homozigotları ultraviyole ile uyarılan apoptozisdeki artış ile karakterize edildiğinden, bu DNA onarım enzimindeki polimorfizm, apoptotik yolakla da ilişkilendirilmiştir 97. Hücre ölüm genlerinin kodlanan bölgelerinde belirlenmiş SNP’lerin sayısının, kodlanmayan bölge ve henüz onaylanmamış gen polimorfizmleri ile artış göstereceği öngörülmektedir 70. Çünkü, hastalıklardaki fonksiyonel anlamlılıkla ilişkilendirilmiş SNP’lerle ilgili bilgimiz, gelecekteki çok sayıda olgu-kontrol gruplarını içeren çalışmalarda uygun polimorfik aday genlerin seçiminde yol gösterici olabilecektir.

http://www.biyologlar.com/apoptozis-ve-polimorfizm

Grönland’da Yaşamkalım Uzmanı Bir Bakteri

Yeni tanımlanan bir bakteri türü Grönland’da 120.000 yıldır içinde sıkışıp kaldığı buzdan canlı çıkmayı başardı. Pensilvanya Devlet Üniversitesi’nden Jennifer Loveland-Curtze ve arkadaşları, Grönland buzullarında yaklaşık üç kilometre derinden çıkardıkları buz örnekleri içinde son derece küçük, bugüne kadar tanımlanmamış yeni bir bakteri türü keşfetti. 120.000 yıl önce oluşmuş buzul tabakasının içinde, o günden bu yana düşük sıcaklık, eksik oksijen, yüksek basınç ve yetersiz besin koşullarında hayatta kalmayı başaran bakteri, yaşamın böylesi aşırı koşullarda nasıl sürdüğünün araştırılmasına olanak sağlayacak. Yeni keşfedilen bakteri, hemen her yerde karşılaşıldığı halde hakkında çok az şey bilinen son derece küçük (ultra-small) bakterilerden biri. Normal boyutlardaki bakterilerin geçemediği en ince gözenekli filtrelerden bile geçebilecek kadar küçük olan bakterinin çok küçük boyutları, böylesi aşırı koşullardahayatta kalabilmesinin açıklaması olabilir. Genetik olarak deniz çamurunda, bitki köklerinde ve balıklarda bulunan bazı bakterilerle ilişkilendirilen ve Chryseobacterium greenlandensis adı verilen bakteri, kutup buzullarında keşfedilen onuncu bakteri türü oldu. Yeryüzündeki biyokütlenin üçte biri ya da daha çoğu mikroplardan oluşuyor. Loveland-Curtze yaklaşık 3 milyondan çok mikrop türü olduğunun tahmin edildiğini ancak bugüne kadar tanımlanmış tür sayısının 8000’den az olduğunu belirtiyor. Loveland-Curtze keşiflerinin öteki mikroorganizmaların tanımlanması, üretilmesi ve özel yeteneklerinden yararlanılması açısından önemli bir adım olduğunu söylüyor. Ekip çalışmalarının hücrelerin nasıl hayatta kaldığı ve zaman içinde biyokimyalarını ve fizyolojilerini nasıl değiştirdiklerinin anlaşılmasına katkıda bulunacağını umuyor. Murat Gülsaçan Ağustos 2008 BiLiM ve TEKNiK

http://www.biyologlar.com/gronlandda-yasamkalim-uzmani-bir-bakteri

DNA’nın titreşimsel davranışları..

Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. İnsan DNA’sı biyolojik bir İnternet ve bir çok bakımdan yapay olandan daha üstün. Son Rus bilimsel araştırmaları durugörü, önsezi, ani ve uzaktan terapi eylemleri, kendi kendini iyileştirme, olumlama teknikleri, kişilerin etrafındaki ışık/aura (yani maneviyatta ustalar) aklın iklim yapısı üzerindeki etkisi ve bir çok fenomeni daha doğrudan yada dolaylı olarak açıklıyor. Ayrıca, söz ve frekanslarla bir tek geni ÇIKARIP EKLEMEDEN DNA’yı etkiyen ve yeniden programlayan yepyeni bir çeşit ilaca dair kanıtlar var. DNA’mızın sadece 10% protein oluşturmak için kullanılıyor. Bu DNA kümesi batılı araştırmacıların ilgisini çekiyor, inceleniyor ve vasıflandırılıyor. Geriye kalan %90 “çöp DNA” olarak değerlendiriliyor. Rus araştırmacılar, bununla birlikte, doğanın aptal olmadığını düşünerekten %90 olan”çöp DNA” yı araştırmak için dilbilimci ve genetikcilerle bir araya geldiler. Sonuçları, bulguları ve vardıkları kanaat devrim niteliğinde! Bulgularına göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşaasından değil veri saklama ve iletişimden de sorumlu. Rus dilbilimciler genetik kodun – özellikle görünürde ”yararsız” %90 - bütün insani dillerle aynı kodu izlediğini keşfettiler. Bu sonuca göre sözdizim kurallari (kelimelerin söz ve cümle oluşturmak için bir araya getirilişi), anlambilim ve gramerin temel kurallarını karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalikleri düzenli bir grameri izliyor ve tıpkı dilimiz gibi kurallar dizisinin olduğunu keşfettiler. Bu nedenle insan dilleri tesadüfen ortaya çıkmadı ve özümüzde olan DNA’nın bir yansıması. Rus biyofizikci ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları DNA’nın titreşimsel davranışlarını da incelediler. Sonuç kısaca şöyle: ”Canlı kromozomlar tıpkı bir endojen (içsel) DNA lazer radyasyonu kullanan holografık bir bilgisayar gibi işliyor. Belirli ses frekans modellerini, DNA frekanslarını ve böylece genetik bilginin kendisini etkileyen lazer tarzı bir ışına, modüle etmeyi örnek olarak başardılar. DNA alkalin eşleri ve dilin temel yapısı (daha önceden açıklandığı gibi) aynı yapıya sahip, DNA şifresini çözmeye gerek yok. Sadece dilin kelime ve cümleleri kullanılabilir! Bu da, deneylerle kanıtlanmıştır! Canlı DNA maddeleri (canlı dokularda ki, laboratuar ortamında ya da yapay koşullardaki değil) dil ile modüle edilmiş lazer ışınları ve radyo dalgalarına her zaman tepki verirler tabi eğer doğru frekans (ses) kullanılır ise. Bu nihayet ve bilimsel olarak neden olumlamaların, hipnozların ve benzerlerinin insanlar ve bedenleri üzerinde bu kadar kuvvetli tesirleri olabildiğini açıklıyor. DNA’mızın dile tepki vermesi tamamen normal ve doğal. Batılı araştırmacılar bir tek geni DNA sarmallarından kesip başka yerlere eklerken Rus araştırmacılar hücresel metabolizmayı modüle edilmiş radyo ve ışın frekanslarıyla etkileyen ve böylece genetik bozuklukları onaran cihazlar yarattılar. Belli bir DNA’nın bilgi modellerini dahi ele geçirip ve başka bir tanesine aktardılar bu şekilde başka bir genom için hücreleri yeniden programladılar. Başarılı bir şekilde, örneğin, sadece DNA bilgi modelini aktararak kurbağa embriyolarını semender embriyolarına dönüştürdüler! Bu şekilde, DNA’dan bir tek geni kesip eklerken oluşan hiçbir yan etki ve uyuşmazlık olmadan tüm bilgi aktarılmıştır. Eski kesme prosedürü yerine sadece titreşim (ses frekansları) ve dil ekleyerek uygulanan bu prosedür inanılmaz, dünyayı değiştiren bir devrim ve sansasyonu gösteriyor Bu araştırma organizmaların oluşumunda, alkalik dizilişlerin biyokimyasal işlemlerinden, çok daha fazla etkiye sahip olan dalga genetiğinin muazzam gücüne dikkat çekiyor. Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. Frekans tabi ki doğru olmak zorunda. Ve bu herkes aynı derecede başarılı değil yada her zaman aynı kuvveyle yapamadığının nedeni. DNA’yla bilinçli bir iletişim kurabilmek için bireysel kişi içsel süreç ve gelişimi üzerinde çalışmak zorunda. Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan ancak DAİMA, doğru frekansın kullanılması şartıyla, çalışabilecek bir yöntem üzerinde çalışıyorlar. Bir bireyin bilinci ne kadar gelişmiş ise, her hangi bir cihaz için gereksinim o kadar az ve kişi tek başına bu neticelere ulaşabilir. Bilim nihayet bu tarz fikirlere gülmeyi bırakacak ve sonuçları onaylayıp açıklayacak. Ve orada bitmiyor. Rus bilimadamları DNA’mızın bir boşluk içerisinde bozucu modeller oluşturabileceğini keşfettiler, böylece manyetize edilmiş solucan delikleri oluştarabilir. Solucan delikleri karadeliklerin çevresindeki Einstein-Rosen diye adlandırlan köprülerin mikroskobik karşılığı. Bunlar evrendeki mekan ve zamanın dışında bilginin aktarılabildiği tamamen farklı alanların arasındaki tünel bağlantılar. DNA bu bilgi bitlerini kendine çekiyor ve bilincimize iletiyor. Bu hiper komünikasyon işlemleri (telepati, kanalize olma) en etkili gevşeme durumunda oluyor. Stres, kaygı yada hiperaktif bir zihin, hiper komünikasyonu engelliyor yada bilginin tamamen bozulmuş ve yararsız olmasını sağlıyor. Doğada hiper komünikasyon milyonlarca senedir başarılı bir şekilde uygulandı. Böceklerin organize hayat akışları bunu çarpıcı bir biçimde kanıtlıyor. Modern insan bunu sadece çok daha sübtil bir seviyede “önsezi” olarak biliyor. Ama bizde, ondan yeniden bütünüyle faydalanabiliriz. Doğadan bir örnekle, bir kraliçe arı kolonisinden uzak düştüğü zaman, geride kalan işçi arılar planlarına göre gayretli bir şekilde yapımlarına devam ediyorlar. Oysa, eğer kraliçe arı öldürülürse kolonideki bütün işler duruyor. Hiç bir arı ne yapacağını bilemiyor. Anlaşılan, kraliçe arı ”yapım planlarını” uzaktayken dahi toplumundakilere grup bilinci aracılığıyla aktarıyor. Hayatta olduğu sürece istediği kadar uzakta olsun. İnsanlarda, hiper komünikasyonla kişi aniden bilgi tabanı dışındaki bir bilgiye erişim sağladığında karşılaşılıyor. Bu hiper komünikasyon o zaman ilham yada önsezi olarak deneyimleniyor (trance challenging de aynı şekilde). Örneğin İtalyan besteci Giuseppe Tartini rüyasında bir gece bir şeytanın başucunda oturduğunu ve keman caldığını gördü. Ertesi sabah Tartini parçayı hafızasından oldugu gibi yazabildi. Ona the Devil’s Trill Sonata (Şeytan Sonatı) adını verdi. 42 yaşında bir erkek hemşire senelerce rüyasında bir çeşit bilgi CD-ROM’una bağlı olduğunu gördü. Düşünülebilen bütün alanlardan doğrulanabilir bilgiler ona aktarıldı ve sabah hatırlayabildi. O kadar yoğun bir bilgi akışı vardı ki sanki bütün bir ansiklopedi o gece aktarılmıştı. Bilgilerin çoğu onun kişisel bilgi tabanı dışındaydı ve hakkında hiç bir bilgisi olmadığı teknik detaylara kadar uzanıyordu. Hiper komünikasyon oluştuğunda, kişi DNA da, insanda olduğu gibi mucizevi fenomen gözlemleyebilir. Rus bilimciler DNA örneklerini lazer ışığıyla ışınladılar. Ekranda tipik bir dalga modeli oluştu. DNA örneğini kaldırdıklarında dalga modeli kaybolmadı ve kalmaya devam etti. Bir çok kontrollü deney şekilin kaldırılmış örnekten gelmeye devam ettiğini gösterdiler, anlaşılan enerji alanı kendiliğinden geride kalmaya devam ediyordu. Bu etkiyi şimdi fantom DNA etkisi deniyor. Zaman ve mekan dışında enerjinin DNA kaldırıldıktan sonra aktive edilmiş solucan deliklerinden akmaya devam ettiği tahmin ediliyor. İnsan hiper komünikasyonundaki en çok karşılaşılan yan etkiler ilgili kişinin çevresindeki açıklanamayan elektromanyetik alanlar. CD çalar gibi elektrikli aletlerin etkilenip saatlerce çalışmadığı olabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça yok olmasıyla beraber aletler tekrar normal çalışmaya başlıyor. Bir çok şifacı ve fizikçi bu alanı çalışmalarından dolayı biliyorlar: ortam ve enerji ne kadar iyi olursa, o anda çalışmayı durmasıyla beraber kayıt cihazları için daha zor olabiliyor. Çoğu zaman ertesi sabah herşey normale dönmüş oluyor. Bunu okumak çoğu kişiyi rahatlatıcı olabilir, çünki bu onların teknik olarak beceriksiz olmaları anlamına gelmediği, onların hiper komünikasyonda iyi olmaları anlamına geliyor. Grazyna Gosar ve Franz Bludorf Vernetzte Intelligenz kitaplarında kesin ve açık bir şekilde bu bağlantıları açıklıyorlar. Yazarlar ayrıca erken dönemlerde insanlığın tıpkı hayvanlar gibi, çok güçlü bir şekilde grup bilincine bağlı olduğu ve bundan dolayı grup olarak hareket ettiğini, varsayan kaynaklardan alıntı yapıyorlar. Oysa bireyselliği geliştirmek ve deneyimlemek için biz insanların hiper komünikasyonu neredeyse tamamen unutmak zorundaydık Şimdi biriysel bilincimizde oldukça stabil iken, zorlanmadan yada bu bilgiyle ile ilgili ne yapacağımıza dair uzaktan kontrol edilmeden DNA’mızla bütün bilgiye erişim sağlayabileceğimiz yeni bir grup bilinci şekli oluşturabiliriz. Şuan biliyoruz ki interneti kullanınca, DNA’mız doğru bilgiyle ağı besler, ağdan veri alabilir, ve ağdaki diğer katılımcılarla bağ kurabilir. Uzaktan terapi, telepati yada “uzaktan hissedebilme” bu şekilde açıklanabilir. Kimi hayvanlar sahiplerinin eve dönmeyi düşündüklerini uzaktan bilebiliyorlar. Bu henüz grup bilinci ve hiper komünikasyonla kavramlarıyla yorumlanabilir ve açıklanabilir. Belirgin bir bireysellik olmadan hiçbir kolektif bilinç anlamlı bir biçimde kullanılamaz, yoksa kolay manipüle edilebilir bir sürü içgüdüsüne geri dönüyor olurduk. Yeni milenyumdaki hiper komünikasyon tamamen farklı bir anlama geliyor. Araştırmacılar bireyselleşmiş insanlar tekrar grup bilincini yeniden elde ederse, yaratmak değiştirmek ve şekillendirmek için ilahi bir gücünün olacağını düşünüyor. VE insanlık kitlesel bir şekilde yeni bir grup bilincine doğru ilerliyor. Sistem herkesi bir araya topladığından ve kişilerin buna uyum sağlamasını beklemesinden dolayı çocukların yüzde ellisi okula gitmeye başladıkları andan itibaren bir sorun olacaklar. Bugünün çocuklarının bireysellikleri o kadar güçlü ki uyum sağlamakta direnecekler ve her şekilde kişisel özelliklerinden vazgeçmekte direnecekler. Aynı zamanda her geçen gün durugörülü doğan çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklarda bir şeyler bu yeni grup bilincine doğru çabalıyor ve daha fazla bastırılamıyor. Bir kural olarak, örneğin hava sadece bir birey tarafından etki altına alınamaz. Ama grup bilinci tarafından etkilenebilir (kimi yerli kavimlere göre bu yeni bir şey değil. Hava Dünya rezonans frekansları (Schumann frekansları) tarafından güçlü bir şekilde etkileniyor. Aynı frekanslar bizim beyinlerimiz tarafından da oluşturuluyor, yada birçok kişi düşüncelerini senkronize ettikleri zaman yada bireyler (maneviyatta ilerlemişler, örnek olarak) düşüncelerini lazer benzeri bir biçimde odaklandırdıklarında, bu durumda hava üzerinde etkili olabilmeleri şaşılacak bir şey değil. Grup bilinci oluşturan günümüzün bir uygarlığının çevresel sorunu yada enerji yetersizliği olmaz, çünkü eğer birleşik bir medeniyet olarak bu tarz zihinsel güçleri kullanacak olsalar kendi gezegeninin enerjilerini doğal olarak kontrollerinde olurdu. Çok sayıda insan iyi bir niyet için örneğin barış üzerinde tefekkür etmek gibi, bir araya geldiklerinde - aynı zamanda şiddet potansiyeli de yok olur. Anlaşılan, DNA normal beden ısısında çalışabilen organik bir süperiletken olduğu gibi aynı zamanda görev yapabilmesi için 200 ve 140 arası A C gibi aşırı derecede düşük ısılar gerektiren yapay süperiletkenlerle de çalışıyor. Buna ek olarak, bütün süperiletkenler ışık ve böylece bilgi saklayabiliyorlar. Bu ayrıca DNA’nin nasıl bilgiyi saklayabildiğini açıklıyor. DNA ve solucan deliklerine ilişkilendirilen başka bir fenomen daha var. Normalde, bu aşırı küçük solucan delikleri son derece dengesiz ve sadece saniyenin çok kısa bir süresi var oluyorlar. Sağlam solucan delikleri belirli şartlar altında kendilerini organize edebiliyor, örneğin yerçekimini elektriğe dönüştürebilecek kendine özgü boşluk alanları yaratıyor. Boşluk alanları kendiliğinden ışık yayan iyonize edilmiş ve önemli miktarda enerji içeren gaz toplarıdır. Rusyada sıklıkla bu tarz ışıyan topların görüldüğü bölgeler var. Bunu takip eden karışıklıktan dolayı Ruslar büyük çaplı araştırma programları başlattılar ve nihayetinde kimi yukarıda belirtilen keşiflere neden oldu. Çok kişi boşluk alanlarını gökyüzündeki parlak balonlar olarak biliyor. Dikkatli kişi onlara hayretle bakarak kendine onların ne olabileceğini sorar. “Hey yukarida ki. Eğer bir UFO isen, üçgen şeklinde uç” diye düşünmüştüm bir keresinde. Ve aniden, ışık topları üçgen şeklinde hareket ettiler. Yada bir buz hokeyi topu gibi gökyüzünde boyunca atıştılar, sıfırdan başlayarak sessizce yüksek hızlara çıkarak. Bakakalarak bende, birçokları gibi onların UFO olabileceğini düşünmüştüm. Beni memnun etmek için üçgen şeklinde uçmalarından dolayı, dostane birileriydi anlaşılan. Ruslar boşluk alanlarının çoğunlukla görüldüğü bölgelerde kimi zaman ışık topu gibi yerden yukarıya gökyüzüne doğru uçtuklarını keşfettiler. O zamandan sonra boşluk alanlarının, beynimiz tarafından da oluşturulan, düşük dalga frekansları yaydıkları keşfedildi ve bu dalgaların benzerliğinden dolayı bizim düşüncelerimize tepki verebiliyorlar. Heyecan verici olsada yerdeki bir tanesiyle karşılaşmak çok iyi bir fikir olmayabilir çünkü bu ışık topları muazzam bir enerji içerebilirler ve bizim genlerimizi mutasyona uğratma kapasitesine sahipler. Bir çok ruhani eğitmen derin meditasyon yada enerji çalışması esnasında bu tarz, kesinlekle hoş duygulara neden olan ve hiç zarara neden olmayan, görünebilir ışık topları yada sütunları oluşturabiliyorlar. Anlaşılan bu boşluk alanının içsel düzenine, kalitesi ve orijine de bağlı. Örnek olarak genç ‘Englishman Ananda’ gibi kimi ruhani eğitmenlerde ilk başta hiçbir şey görünmüyor ama o oturup konuşuyorken yada hiper komünikasyonla meditasyon yapıyorken fotoğraf çekmeye çalıştığınızda sadece sandalye üzerinde bir beyaz bulutun resmi çıkıyor. Kimi, Dünya şifa projelerinde olduğu gibi, bunun gibi ışık etkileri fotoğraflarda da görülebiliyor. Basitçe söylemek gerekirse, bu fenomen solucan deliklerinin daha sağlam şekillerinden olan yerçekimi ve anti yerçekimi kuvveleriyle ve bizim zaman ve mekan strüktürümüz dışındaki enerjilerin hiper komünikasyon görüntüleriyle ilgili. Bu hiper komünikasyon ve görünür boşluk alanlarını deneyimleyen önceki jenerasyondakiler onlardan önce bir meleğin belirdiğine inanıyorlardı, ve biz hangi bilinc şekillerine hiper komünikasyon kullanarak erişim sağlayabileceğimizden emin olamayız. Varlığına dair bilimsel bir kanıtları olmadığı için, bu tarz deneyimler yaşayan kişiler halüsinasyondan mağdur DEĞİLLER. Hakikatımızı algılamada büyük bir adım daha attık. Resmi bilim dünyadaki yerçekimi anomalilerinin boşluk alanlarının oluşumunda katkıda bulunduğunu biliyor. Roma’nın güneyinde, Rocca di Papa’da yerçekim anomalilerine rastlandı. Bütün bilgi ‘Vernetzte Intelligenz’ Grazyna Fosar ve Franz Bludorf tarafından yazılan kitaptan, ISBN 3930243237 Barbael tarafından özetlenmiş ve yorumlanmış. Kitap maalesef şuan sadece almanca olarak var. Yazarlara buradan ulaşabilirsiniz: Kontext - Forum for Border Science www.fosar-bludorf.com Çeviren : Hülya Altınkaya Makalenin tamamı İngilizce olarak Kontext websitesinde görüntülenebilir. www.fosar-bludorf.com/index_eng.htm www.okyanusum.com

http://www.biyologlar.com/dnanin-titresimsel-davranislari-

Uykusuzluk 700 genin işlevini etkiliyor

Bilim adamları, uykusuzluğun insan sağlığı üzerinde bilinenlerin çok ötesinde bir etkiye sahip olduğunu açıkladılar. "Proceedings of the National Academy of Sciences" dergisinde yayımlanan araştırmaya göre bir hafta boyunca günde 6 saatten az uyuyan kişilerde yüzlerce genin işlevi değişime uğruyor. Surrey Üniversitesi'nde yapılan araştırma sırasında katılımcılar iki gruba ayrıldı. Gruplardan biri bir hafta boyunca günde en az 10 saat uyurken ikinci gruptan günde 6 saatten az uyumaları istendi. 700'DEN FAZLA GENİN İŞLEVİNDE DEĞİŞİKLİK Bir hafta sonunda her iki gruptan alınan kan örnekleri karşılaştırıldığında günde 6 saatten az uyuyan katılımcılarda 700'den fazla genin işlevinde değişikler meydana geldiği belirlendi. Araştırmayı yöneten Prof. Colin Smith, farklı genlerin işlevlerindeki değişimlerin vücut kimyasının da değişmesine yol açtığını belirtti. Bazı genlerin işlevinin gün içinde doğal olarak azalıp çoğaldığını ifade eden Prof. Smith, uykusuzluğun genlerin doğal ritmini bozarak ya çok az ya da aşırı çalışmasına neden olduğuna dikkati çekti. Prof. Smith, kalp hastalıkları, diyabet, obezite ve beyin işlevlerinin bozulması ile ilişkilendirilen uykusuzluğun hücre yenilenmesini sekteye uğratarak en çok bağışıklık sistemini etkilediğini sözlerine ekledi.

http://www.biyologlar.com/uykusuzluk-700-genin-islevini-etkiliyor

Doğuştan gelen bağışıklık sistemi nedir ?

Doğuştan gelen bağışıklık sistemi ya da doğal bağışıklık, diğer organizmaların enfeksiyonlarına karşı spesifik olmayan yolla koruma yapan ev sahibinin savunmasındaki hücreleri ve mekanizmaları kapsayan bir bağışıklık sistemi çeşididir. Yani, doğuştan gelen bağışıklık sistemindeki hücreler patojenleri edinilmiş bağışıklıktan farklı şekilde, soysal olarak tanır ve yanıt oluşturur; uzun süreli olarak koruma yapmaz.[1]Doğuştan gelen bağışıklık sistemi, enfeksiyonlara karşı anlık koruma sağlar ve hayattaki bütün bitki ve hayvan sınıflarında bulunur. Doğuştan gelen bağışıklık sisteminin evrimsel süreçte meydana gelen eski koruma stratejisi olduğu ve bitkilerde, mantarlarda, böceklerde ve ilkel çok hücrelilerdeki baskın olarak bulunan bağışıklık sistemi olduğu düşünülmektedir (bakınız #Doğuştan gelen bağışıklığın diğer şekilleri).[2] Omurgalılardaki doğuştan gelen bağışıklık sisteminin ana özellikleri şöyledir: Tamamen kimyasal etkenlerin ürünü olan enfeksiyon ve enflamasyonu iyileştirici bağışıklık sistemi hücreleri, "sitokinler" olarak isimlendirilirler. Bakterileri tanıyacak olan kompleman kaskadlarının aktivasyonu, hücreleri etkinleştirilmesi ve ölü hücrelerin temizlenmesi ya da bağışıklık komplekslerinin ilerletilmesi. Tanımlama ve mevcut organların, dokuların, kanın, lenfin, özellikle beyaz kan hücrelerinin yüzeyindeki yabancı maddelerin arındırılması. Antijen sunumu olarak bilinen edinilmiş bağışıklık sisteminin aktivasyon süreci. Enflamasyon Ana madde: Enflamasyon Enflamasyon, bağışıklık sisteminin enfeksiyona ya da irritasyona karşı oluşan ilk yanıtlarından biridir. Enflamasyonda yaralanmış hücrelerce salınan kimyasal faktörler ve yaygın enfeksiyon karşısında fiziksel bir bariyer kurmak için yapılır ve zarar görmüş dokuların patojenlerden arındırılarak iyileştirilmesi sağlanmaya çalışılır.[3] Enflamasyon sırasındaki kimyasal faktörler (histamin, bradikinin, serotonin, lökotrienler) ağrı reseptörlerini hassaslaştırır, kan damarlarının vazodilatasyonuna yol açar ve fagositleri özellikle de nötrofilleri çeker. Nötrofiller de salınan faktörlerce diğer lökositler ve lenfositleri davet ederek bağışıklık sisteminin diğer parçalarını tetiklerler. Enflamatör yanıtın belirtileri şunlardır: Kızarıklık (rubor), sıcaklık (calor), şişme (tumor), ağrı (dolor) ve mevcut organ veya dokuların kullanılamazlığı (functio laesa). Kompleman sistemi Ana madde: Kompleman sistemi Kompleman sistemi, bağışıklık sisteminin biyokimyasal kaskadları, patojenleri ya da diğer hücrelerce yıkılan ürünlerini temizlemek için "yardımcı" ya da "tamamlayıcı" (komplemanter) olan antikor yeteneğindeki sistemdir. Kaskadlar, karaciğerde, öncelikle hepatositlerde sentezlenen bazı plazma proteinlerinden oluşur. Bu proteinler şunlarla birlikte çalışır: enflamasyonun tetikleyici, iyileştirici hücreler diğer hücrelerce yapılan opsonin yıkımı ya da patojen yüzeyinin kaplanması için "tag" patojenleri enfekte hücrenin plazma membranın yarılması, enfekte hücrenin sitoliziyle sonuçlanma, patojenin ölümü nötralize antijen-antikor komplekslerinin kurtarılması. Kompleman kaskadlarının elementleri, bitkiler, kuşlar, balıklar ve bazı omurgasızlar gibi evrimsel olarak memelilerden daha eski olan bazı türlerde bulunurlar.[4] Doğuştan gelen bağışlık yanıtı hücreleri Beyaz kan hücreleri "lökositler" olarak bilinir. Lökositler vücudun diğer hücrelerinden farklıdırlar, tamamen organ ya da doku parçalarıyla ilişkilendirilmezler, bu yüzden işlevleri tek hücreli canlılarınkine benzer olarak bağımsızdır. Lökositler serbestçe hareket edebilir, döküntüleri, yabancı parçacıkları ya da istilacı mikroorganizmaları yakalayabilir ve bunlara etki edebilir. Vücudun diğer hücrelerinden farklı olarak, doğuştan gelen çoğu bağışıklık lökositi bölünemez ya da kendi kopyalarını oluşturamazlar; fakat kemik iliğinde kan yapım hücrelerince yapılabilirler.[1] Doğuştan gelen lökositler şunlardır; doğal öldürücü hücreler, mast hücreleri, eozinofiller, bazofiller, makrofajlar, nötrofiller ve dendritik hücreler gibi fagositik hücreler. Bu hücreler, bağışıklık sistemince tanınan ve yok edilen enfeksiyonun nedeni olan patojenler üzerine etki ederler.[2] Mast hücreleri Ana madde: Mast hücresi Mast hücreleri, bağ dokuda ve muköz membranlarda yerleşik olarak bulunan ve patojenlere karşı savunmayla ve sıcaklıkla (calor) yakından alakalı, fakat daha çok alerji ve anafilaksi ile ilişkilendirilen doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücrelerinin bir çeşididir. Mast hücreleri aktive olduklarında, hızla karakteristik histamin, heparince zengin ve çeşitli hormonal arabulucuları ve kemokinler ya da kemotaktik sitokinleri ve granüllerini ortama salarlar. Histamin, enflamasyonun tipik belirtisi olarak kan damarlarını genişletir ve nötrofilleri ve makrofajları toplar. Fagositler Ana madde: Fagositoz Fagositoz terimi literatürde "yiyen hücre" anlamına gelir. Bu bağışıklık hücreleri patojenleri ya da parçacıkları tam anlamıyla yutarlar. Patojenin ya da partikülün yutulması için bir fagosit plazma membranını ileriye doğru uzatır ve parça tamamen sarılınca da uzantılarını birleştirir, böyle partikül hücre içine alınmış olur. İstilacı patojen hücre içindeyken endozom içine alınmış olur ve lizozom ile birleştirilir.[2] Lizozom, parçacıkları ya da canlıları öldüren ve sindiren enzimleri ve asitleri içerir. Fagositler genellikle vücutta patojenleri aramak için dolaşır haldedirler, sitokinler olarak adlandırılan hücrelerce üretilen yüksek özellikli moleküler sinyallerin bir grubuyla tepkimeye de girebilme yeteneğindedirler. Bağışıklık sisteminin fagositik hücreleri; makrofajlar, nötrofiller ve dendritik hücrelerdir. Ev sahibinin kendi hücrelerinin fagositozu düzenli dokuların gelişimi ve bakımının bir parçasıdır. Ev sahibi hücreler "apoptozis" olarak adlandılan programlanabilir hücre ölümü ya da bakteriyal veya viral enfeksiyon sonucu gerçekleşen hücre yaralanmalarında fagositik hücrelerce etraflarını etkilemeden yok edilirler. [1] Ölü hücrelerin yokedilmesiyle yeni hücrelerin gelişmesi ve büyümesine yardım edilmiş olur, fagositoz, doku yaralanma sonrası iyileşme sürecinin önemli bir parçasıdır. Makrofajlar Makrofajlar Yunanca "büyük yutan hücre" anlamına gelir, kılcal damarlar boyunca hücre membranını geçerek vasküler sistemin dışına çıkabilen ve istilacı patojenleri kovalayarak hücreler arası alanlara girebilen büyük fagositik lökositlerdir. Dokularda, organlara özelleşmiş makrofajlar fagositik hücrelerden farklılaşarak kanda "monosit" olarak adlandılırlar. Makrofajlar en becerikli fagositlerdir ve bakterilerin, mikropların ya da diğer hücrelerin önemli miktardaki sayılarını fagosite ederler.[2] Nötrofiller Bir nötrofil Nötrofiller eozinofil ve bazofiller gibi, sitoplazmalarında granüller taşıyan, diğer hücrelerden taşıdıkları parçalı hücre çekirdekleriyle ayrılan "polimorfonüklear (PMNler) hücreler" ya da "granülosit" olarak bilinen hücrelerdendir. Nötrofil granülleri, bakterileri ve mantarları öldüren ya da gelişmelerini baskılayan çeşitli toksik maddeler içerirler. Makrofajlara benzer olarak, nötrofiller de patojenlere bir "respiratör yangı"yı aktive ederek saldırılar. Nötrofillerin respiratör yangısının ana ürünleri oldukça güçlü hidrojen peroksit, serbest oksijen radikalleri ve hipoklorit gibi gibi oksitleyici ajanlardır. Nötrofiller fagositlerin en çok bulunan tipleridir, normalde dolaşan lökositlerin %50-60 oranında bulunurlar ve genellikle bir enfeksiyonda bölgeye ulaşan ilk hücrelerdir. [3] Sağlıklı normal bir yetişkinin kemik iliği her gün 100 milyardan daha fazla nötrofil üretir ve akut enflamasyon sırasında gün içinde 10 kereden fazla üretim yapar.[3] Dendritik hücreler Dendritik hücreler (DC) dış çevreyle iletişim halinde olan dokularda, özellikle deri (deride "Langerhans hücreleri" olarak isimlendirilirler) burun, akciğerler, karın ve bağırsaklar ve diğer iç mukozal sınırlarda bulunan fagositik hücrelerdir.[1] Sinir hücreleri nöronlara benzeyişlerinden dolayı böyle isimlendirilmiş olsalar da, sinir sistemiyle ilgileri yoktur. Dendritik hücreler antijen sunumu sürecinde doğuştan gelen ile edinilmiş bağışıklık sisteminde arasında bağlantı oluşturduklarından oldukça önemli bir role sahiplerdir. Bir eozinofil Bazofiller ve Eozinofiller Ana maddeler: Bazofil ve Eozinofil Bazofiller ve Eozinofiller nötrofillerle bağlantılı hücrelerdir. Bir patojence etkinleştirildiklerinde, bazofiller paratizlere karşı savunmada ve (astım gibi) alerjik reaksiyonlarda önemli rolü olan histamini salarlar. [2] Aktivasyon sırasında eozinofiller, bakterileri ve parazitleri öldürmede oldukça etkili fakat doku harabiyeti sırasında oluşan allerjik reaksiyonlardan da sorumlu olan, yüksek oranlı toksik proteinlerin ve serbest radikallerin alanlarını saklar. Eozinofillerin etkinleştirilmesi ve toksin salınımı bu yüzden herhangi bir doku harabiyetinin önlenmesiyle oldukça ilişkilidir.[3] Doğal öldürücü hücreler Ana madde: Doğal öldürücü hücreler Doğal öldürücü hücreler (NK hücreleri), doğuştan gelen bağışıklık sisteminin bileşenlerindendir. Doğal öldürücü hücreler, mikroplarca enfekte edilmiş ev sahibi hücreleri bulup onlara saldırırlar, doğrudan mikroplar üzerine etki etmezler. Örneğin; "kendini-kaybetme" olarak bilinen süreçte tümör hücrelerini, virüsle enfekte olmuş hücreleri yok ederler. Bu terim, ev sahibi hücrelerin viral enfeksiyonları sırasında ulaşılabilinen yeri- hücre yüzeyinde düşük seviyede bulunan MHC I (major histokompatibilite komleksi) olarak bilinen markerları tarif eder.[4] İsimleri olan 'doğal öldürücü', etkinleştirilmeye ihtiyaç duymadan "kendini-kaybetmiş" hücreleri öldürdüklerinden verilmiştir. γ ve δ T hücreleri Ana madde: gamma/delta T hücreleri Diğer geleneksel T hücreleri altkümelerine benzer olarak CD1d gibi T hücre reseptörleri (TCR'ler), sınırlandırılmış doğal öldürücü hücrelerdir; γ ve δ T hücrelerinin doğal ve edinilmiş bağışıklık arasında yer almalarını sağlayan karateristik özelliklerini sergilerler. Bir yandan γ ve δ T hücreleri edinilmiş bağışıklık sisteminin, TCR genlerinin düzenlenmesiyle çeşitlilik kavşağının üretilmesi ve hatırlanabilir bir fenotipi geliştirme içeriği olarak anlaşılabilirler. Her nasılsa, çeşitli altkümeler; patern tanıma reseptörleri olarak kullanılabilen bağlı TCR'ler ve doğal öldürücü hücreler, doğuştan gelen bağışıklık sisteminin parçaları olarak da düşünülebilirler. Örneğin, buna göre Vγ9/Vδ2 T hücrelerinin büyük bir kısmı, mikroplarca üretilen genel moleküllere saatlerce karşılık verir ve intraepiteliyal Vδ1 T hücrelerine yüksek oranda bağlanır. Doğuştan gelen bağışıklık yanıtı Doğuştan gelen bağışıklık sistemi hücreleri tesirli biçimde vücuttaki bakterilerin serbestçe gelişmelerini önlerler, bununla beraber bazı patojenler kendilerini doğuştan gelen bağışıklık sisteminden koruyacak bazı mekanizmalar geliştirmişlerdir.[5] [6] [7] Bacteroides türleri normalde memelilerin sindirim sistemi florasının önemli kısmını oluşturan kommensal bakterilerdir.[8] Bazı türler ise (örneğin B. fragilis) karın boşluğunda enfeksiyonlara yol açabilen fırsatçı patojenlerdir. Staphylococcus aureus fagositlerin kimokin sinyalleriyle yanıt oluşturma yeteneğini baskılar. M. tuberculosis, Streptococcus pyogenes ve Bacillus anthracis gibi diğer organizmalar ise direkt fagositleri öldüren mekanizmalar geliştirmişlerdir. [9] Doğuştan gelen bağışıklığın diğer şekilleri Prokaryotlarda savunma Bakteriler ve (belki bazı diğer prokaryotik organizmalar) kendilerini bakteriyofaj gibi diğer patojenlerden korumak için restriksiyon-modifikasyon sistemi olarak bilinen eşsiz bir savunma mekanizması kullanırlar. Bu sistemde bakteriler, istilacı bakteriyofajlardaki viral DNA'nın spesifik bölgelerine saldırıp onları yokeden restriksiyon-modifikasyon endonükleaz olarak bilinen enzimi üretirler. [10] Restriksiyon-modifikasyon endonükleazlar ve restriksiyon-modifikasyon sistemi sadece prokaryotlarda bulunur. Omurgasızlarda savunma Omurgasızların lenfositleri veya vücut bağışıklığına bağlı antikorları yoktur ve bağışıklık sistemleri çok hücrelilerinkine, ilk olarak omurgalılarda görülen edinilmiş bağışıklığa benzer.[11] Yine de omurgasızların olan mekanizmaları omurgalıların bağışıklığının öncüleri gibidir. Patern tanıma reseptörleri, nerdeyse bütün organizmalarca, mikrobiyal patojenlerle ilişkili molekülleri tanımlamak için kullanılan proteinlerdir. Toll benzeri reseptörler, bütün insanlar da dahil vücut boşluğuna sahip bütün organizmalarda (sölomlular) tanıma reseptörlerinin ana sınıfını oluştururlar.[12] Kompleman sistemi yukarıda görüldüğü gibi, bağışıklık sisteminde organizmadan patojenleri temizlemeye yardımcı olan bir biyokimyasal kaskaddır ve hayattaki bütün canlılarda bulunur. Yengeçler, kurtlar gibi çeşitli böcekleri de içeren bazı omurgasızlar, profenoloksidaz (proPO) olarak bilinen sistemin değişmiş şekli olan kompleman yanıtını kullanırlar.[11] Antimikrobiyal peptidler doğuştan gelen bağışıklık sisteminin evrimsel süreçte korunmuş ve hayattaki bütün canlı sınıflarında ve omurgasıların sistemik bağışıklığının temeli olarak bulunan bileşenleridir. Böceklerin bazı türleri 'defensinler ve kekropinler olarak bilinen antimikrobiyal peptidleri üretirler. Bitkilerde savunma İnsanları etkileyen patojenlerin her sınıfı bitkilerde de hastalık yapabilir. Hastalığa neden olan türler, enfekte olan türlere göre değişmekle birlikte, bakteriler, mantarlar, virüsler, nematodlar ve böceklerin hepsi bitki hastalıklarına neden olabilir. Hayvanlar birlikte bitkiler de böceklerin ya da diğer patojenlerin saldırılarına uğrayabilirler, savunmalarında üretrikleri kimyasal bileşenlerle metabolik yanıt oluşturup, enfeksiyonla savaşabilir ya da kenidlerini böcek veya diğer otoburlara karşı daha az çekici kılabilirler.[13] Bitkiler omurgasızlar gibi antikor ya da T-hücresi yanıtı veya patojenleri saptlayan ve onlara saldıran hareketli hücreler üretmezler. Bununla beraber bitkiler sadece birkaç hayvanın yapabildiği gibi enfeksiyon yerine yenilenebilir ve kullanıldıktan sonra atılabilir parçalar üretirler. Bitkinin bazı parçalarını atması ya da ayırması enfeksiyonun yayılmasının durdurulmasına yardımcı olur.[13] Çoğu bağışıklık sistemi yanıtı, bitkinin tamamına yayılan sistemik kimyasal sinyaller gönderir. Bitkiler, patojenleri tanımlamak için patern tanıma reseptörleri kullanırlar ve enfeksiyondan kurtulmaya yardımcı olan bazal bir yanıt oluşturmak için kimyasal sinyaller üretirler. Bitkinin bir parçası mikrobiyal ya da viral bir patojenle enfekte edildiğinde oluşan özel elicitorlar tarafından tetiklenen bir zıt etkileşim durumunda, bitki sınırlı bir hipersensivite yanıtı (HR) oluşturur, enfeksiyonun olduğu bölgede bitkinin diğer parçalarına yayılmasını engelleyen hızlı programlanmış hücre ölümü gerçekleştirilir. HR'nin hayvanlardaki pyroptozis'e benzer bazı özellikleri vardır, hücre parçalanmasını hücre ölümü sırasında düzenleyen bir sistin proteaz olan VPE'nin kaspas-1-benzeri proteolitik aktivitesinin gerekliliği gibi.[14] Bitkilerde yaygın şekilde bulunan ve patojenleri saptlayan "resistans" (R) proteinleri, R geni tarafından kodlanırlar. Bu proteinler, hayvan bağışıklık sisteminde yararlı olan NOD ve Toll benzeri reseptörlere benzer domainler içerir. Sistemik kazanılmış dayanıklılık (SAR), tüm bitkiyi birçok enfeksiyon ajanına karşı dirençli hale getiren bir savunma yanıtı tipidir. SAR, salisilik asit ya da jasmonik asit gibi kimyasal mesajcıların ürününü bağlar. Bu kimyasalların bitki çapında yolculuğu, bitkinin enfekte olmamış diğer bölgelerindeki hücreleri savunma bileşikleri üretmeleri için uyarır. Salisilik asit SAR'ın geliştirilmesinde zorunlu bir madde olmakla birlikte, sinyalin taşınmasından sorumlu değildir. Son bulgular, jasmonatların sinyalin bitkinin uç bölümlerine taşınmasnda rolü olduğunu göstermektedir. RNA interferens mekanizmaları, virüs çoğalmasını engelleyebildikleri için bitkinin sistemik yanıt sisteminde önemlidirler.[15] Jasmonik asit yanıtı, yapraklarda böceklerin verdiği hasarlarca uyarılır ve metil jasmonatın oluşumunu sağlar.[13]

http://www.biyologlar.com/dogustan-gelen-bagisiklik-sistemi-nedir-

Gözdeki Nöronlar Hareketi Algılamak İçin Matematikten Yararlanıyor

Gözdeki Nöronlar Hareketi Algılamak İçin Matematikten Yararlanıyor

Gözlerimiz beynimize sürekli olarak çevremizde olup bitenler hakkında bilgi gönderir. Gelen bilgi beyinde tanıyabileceğimiz nesneler biçiminde düzenlenir.

http://www.biyologlar.com/gozdeki-noronlar-hareketi-algilamak-icin-matematikten-yararlaniyor

Kansere sebep olan prokaryotik mikroorganizmalar ve etki mekanızmaları

KANSERE YOL AÇAN VİRUS VE BAKTERİLER www.google.com.tr/url?sa=t&rct=j&q=bakte...TRec3k843kYjMGnuFgEw infeksiyon.dergisi.org/pdf/pdf_INF_208.pdf HİSTOLOJİK OLARAK MİDE KANSERİ İLE HELİCOBACTER PYLORİ ARASINDAKİ İLİŞKİ www.istanbulsaglik.gov.tr/w/tez/pdf/gene...rahi/dr_aziz_ari.pdf MİDE KANSERİ VE HELİCOBACTER PYLORİ (HP) Mide kanseri dünyada ikinci önemli ölüm nedenidir. 1980 yıllarda 750 000 hasta da mide kanseri tanısı konmuş bunların 600 000 ni yılda, mide kanserinden öldü. Mide kanseri ile HP infeksiyonu ilişkisi ilk defa Marshall tarafından 1983 de işaret edildi. On yıl sonra 1994 de Uluslararası kanser çalışma grubu HP infeksiyon grup 1 i karsinogenik olarak belirledi. Üç prospektiv epidemiyolojik çalışmanın meta-analiz sonuçları HP + ( HP pozitif ) hastaların normallere göre 4 kat daha kanser gelişme riski taşıdığını göstermiştir. Gelişmiş ülkelerde HP + ve kanser riski ilişkisi %49 ( genel HP pozitifliği %35 ) iken gelişmekte olan ülkelerde ise % 70 e ( genel HP pozitifliği % 85 ) çıkmaktadır. Değişik çalışmalarda farklı yöntemler kullanılarak farklı sonuçlar çıkmasına rağmen en iyimser tahminlerde, gelişmiş ülkelerde en az % 31, gelişmekte olan ülkelerde % 52 mide kanseri, HP infeksiyonu ile ilişkilidir. Bu ortalama kanserlilerin üçte birinin sebebi HP infeksiyonu anlamına gelir. Tütün, İnsan pailloma virusleri ve hepatit viruslerinin de benzer şekilde kanser riski taşıdığı bilinmektedir. Bu gün hangi yaşta tarama yapılmalı ve HP eredikasyon tedavisinde nasıl bir yöntem takip edilmeli bunun için uzun dönem, yaş, cins, aile hikayesi, ve etnik grupları içine alan randomize kontrollu çalışmalara ihtiyaç vardır. Bu arada hangi tedavi protokollerinin uygulanacağının da belirlenmesine ihtiyaç vardır. HP direkt mutogenik ve karsinogenik değildir. İndirekt karsinojenik etkisi olan bir çok madde vardır. HP amonyak üretir bu da hücre bölünmesini ve fosfolipazları etkileyerek hücre epitel membranlarını hasara uğratır, citotoksinlerle defans mekanizmasını bozar ve kronik inflamasyon oluşur. Aynı zamanda ortamda askorbik asid azalır ki antıoksidan ve antikanser etkisi vardır. Son olarak HP; mide mukozasında kronik dejenerasyona neden olarak mide kanserinin başlamasına neden olabilir. Ancak neden infekte hastaların çok az bir kısmında kanser geliştiği ve ne kadar zaman sonra kanserleşme başlayacağı ve koruyucu çalışmaların ne zaman başlaması gerektiği konuları bu gün açıklığa kavuşturulamamıştır. HP infeksiyonu ile direkt ilişkilendirilen ikinci tümöral oluşum mide lenfomasıdır. Bunun ile ilgili önemli bir çalışmayıda size aktarmak istiyorum. Mide lenfoması ( MALT ) mukoza ile ilişkili lenfoid doku tümörüdür. Konturek, P.L. ve ark. ( 2000 ) yaptıkları araştırmalarda ; Mide kanserlerinde Cag-A + H. Pylori yüksek miktarda pozitiv bu da gastrin ve gastrin reseptorleri yoluyla otokrın yolla tümör büyümesini uyarabileceğini belirterek aşagıdaki araştırma sunuçlarını yayınlamıştır. MALT lenfomada HP infeksiyonu ilişkisi mide kanserinden çok daha belirgindir. Lenfomada HP infekiyon pozitifliği % 90 dır. Cag-A pozitıfliği ise % 70 dir. Kontrol grupların da ise %56 ve %33 dür. Serum gastrin seviyesi kontrol grupuna göre lenfomalılarda 6 kat fazladır. Lümen içi gastrin ise hastalarda 70 kez daha fazla bulunmuştur. Antrum mukozasına göre tümör dokusunda gastrin 10 kat fazladır. Çalışma da MALT lenfomasında Cag-A HP pozitifliğinin önemli olduğu görülmektedir. MİDE KANSERİNDE HELİCOBACTER PYLORİ'NİN ROLÜ endoskopi.tgv.org.tr/eskisayilar/11_3/07.pdf

http://www.biyologlar.com/kansere-sebep-olan-prokaryotik-mikroorganizmalar-ve-etki-mekanizmalari

305 Milyon Yaşında Araknid Fosili Keşfedildi

305 Milyon Yaşında Araknid Fosili Keşfedildi

Görsel : Garwood et al 2016 / Museum National d’Histoire Naturelle, Paris.

http://www.biyologlar.com/305-milyon-yasinda-araknid-fosili-kesfedildi

Melatonin Bitkilerin Dayanıklılığını Etkiliyor

Melatonin Bitkilerin Dayanıklılığını Etkiliyor

İnsanlar da dahil olmak üzere hayvanlar aleminin üyelerinde özellikle uyku ile ilişkilendirilen melatonin hormonunun, bitkilerin stres toleransı üzerinde etkisi olduğu anlaşıldı.

http://www.biyologlar.com/melatonin-bitkilerin-dayanikliligini-etkiliyor

Hücrelerimiz Neden Bu Büyüklükte Oluyor?

Hücrelerimiz Neden Bu Büyüklükte Oluyor?

Dundee Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada ortalama büyüklükteki hücrelerin, çok büyük ya da çok küçük hücrelerden daha iyi performans gösterdiği ortaya kondu.

http://www.biyologlar.com/hucrelerimiz-neden-bu-buyuklukte-oluyor

İkizlerin Genleri Birebir Aynı Değil!

İkizlerin Genleri Birebir Aynı Değil!

Tek yumurta ikizleri, "ikiz"dir değil mi? Birebir/tıpatıp aynıdırlar. Sonuçta ikisi de tek bir döllenmiş yumurtadan gelirler ve bu yumurtanın, anne ve babadan gelenlerin birleşimiyle oluşan tek bir genomu (genetik veri seti) vardır.

http://www.biyologlar.com/ikizlerin-genleri-birebir-ayni-degil

Kültür Çileğinin Yabani Atalarından Birinin Daha Genetik Haritası Tamamlandı

Kültür Çileğinin Yabani Atalarından Birinin Daha Genetik Haritası Tamamlandı

New Hampshire Üniversitesi (UNH) bilimcileri, kültür bitkisi olarak yetiştirilen çileğin atalarından birine ilişkin genetik gizemlerden birini çözdü.

http://www.biyologlar.com/kultur-cileginin-yabani-atalarindan-birinin-daha-genetik-haritasi-tamamlandi

Çok Hücreliliğin Temel Mekanizması Tek Hücreli Canlıda Gözlemlendi

Çok Hücreliliğin Temel Mekanizması Tek Hücreli Canlıda Gözlemlendi

Hayvanlar aleminin ilk üyelerinin yaklaşık 800 milyon yıl önce tek hücreli atalarından evrildiği biliniyordu.

http://www.biyologlar.com/cok-hucreliligin-temel-mekanizmasi-tek-hucreli-canlida-gozlemlendi

Yalnız Karıncalar Yanlış Beslenmeden Ölüyor

Yalnız Karıncalar Yanlış Beslenmeden Ölüyor

Karıncaların büyük koloniler halinde yaşaması, kocaman şehirler kurması, birbirleriyle yardımlaşması, iş bölümünün en üst seviyelerde gerçekleşmesi bir çok filme konu olmuş, ilham vermiş,

http://www.biyologlar.com/yalniz-karincalar-yanlis-beslenmeden-oluyor

Evrimsel bir ters köşe: Vahşi kedilerin beyinleri

Evrimsel bir ters köşe: Vahşi kedilerin beyinleri

Görsel açıklaması: Çita, primatlar gibi sosyal, ancak primatlardan farklı olarak frontal lobu nispeten küçük. Neden? Bu, yüksek hızlı takipler için geliştirilen bir adaptasyon olarak, alışılmadık kafatası biçiminin bir sonucu olabilir.

http://www.biyologlar.com/evrimsel-bir-ters-kose-vahsi-kedilerin-beyinleri

 Esirlik primat, mikrobiyotasını insanileştiriyor

Esirlik primat, mikrobiyotasını insanileştiriyor

Modern toplumların, özellikle Batı toplumlarının bağırsak mikrobiyotasının atasal durumdan giderek farklılaştığına ve çeşitliliğini yitirdiğine dair önemli bulgular var.

http://www.biyologlar.com/esirlik-primat-mikrobiyotasini-insanilestiriyor

İnsanlarda Açık Renk Deri Afrika’da Ortaya Çıkmış Olabilir

İnsanlarda Açık Renk Deri Afrika’da Ortaya Çıkmış Olabilir

İnsanlar tarih boyunca deri rengindeki değişiklikleri, farklı ırklara mensup olma düşüncesini desteklemek için kullandı.

http://www.biyologlar.com/insanlarda-acik-renk-deri-afrikada-ortaya-cikmis-olabilir

Canlı Hücrede DNA Baz Çifti Değiştirebilen Moleküler Makine Geliştirildi

Canlı Hücrede DNA Baz Çifti Değiştirebilen Moleküler Makine Geliştirildi

Yeni platform, hastalıkla ilişkilendirilen DNA nokta mutasyonlarının en yaygın karşılaşılanlarını eski hâline getirme konusunda umut vaat ediyor.

http://www.biyologlar.com/canli-hucrede-dna-baz-cifti-degistirebilen-molekuler-makine-gelistirildi

Telomer Yaşlanmayı Nasıl Geciktirir?

Telomer Yaşlanmayı Nasıl Geciktirir?

Son yıllarda yaşlanma ve yaşlılığa bağlı hastalıklar ile ilgili araştırmalara yapılan yatırım ciddi bir artış gösterdi ve herkes gençlik formülünü gizliden gizliye beklemekte.

http://www.biyologlar.com/telomer-yaslanmayi-nasil-geciktirir

Deri Rengi Sanıldığı Kadar Ayrıştırıcı Değil: Antik Deri Rengi Genleri!

Deri Rengi Sanıldığı Kadar Ayrıştırıcı Değil: Antik Deri Rengi Genleri!

Tarih boyunca birçokları bilimi emellerine alet ederek biyolojik ırk kavramını insanları ayrıştırmak için kullanmaya çalıştı.

http://www.biyologlar.com/deri-rengi-sanildigi-kadar-ayristirici-degil-antik-deri-rengi-genleri


 Alzheimer Hastalığı ile İlişkilendirilen Mekanizmalardan Biri Daha Ortaya Kondu

Alzheimer Hastalığı ile İlişkilendirilen Mekanizmalardan Biri Daha Ortaya Kondu

Alzheimer hastalığı, ileri yaştaki demans (bunama) vakalarında en sık karşılaşılan neden. Bellek yitiminin yanı sıra, hastaların öğrenme, mantıklı düşünme, iletişim kurma ve hatta gündelik yaşam etkinliklerinin üstesinden gelme becerilerinde kayıplar oluşuyor.

http://www.biyologlar.com/alzheimer-hastaligi-ile-iliskilendirilen-mekanizmalardan-biri-daha-ortaya-kondu

Sitozin Metilasyonu Yazım Faktörlerinin Okuma Biçimini Etkiliyor

Sitozin Metilasyonu Yazım Faktörlerinin Okuma Biçimini Etkiliyor

İsveç ve Finlandiya ortaklığında yürütülen bir çalışma sonucunda, insan hücrelerinin DNA’sındaki “beşinci baz” diye de söz edilen “metillenmiş sitozin“in, genetik kodun okunma biçimini değiştirdiği ortaya kondu.

http://www.biyologlar.com/sitozin-metilasyonu-yazim-faktorlerinin-okuma-bicimini-etkiliyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0