Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 212 kayıt bulundu.
Ve ilk sayı çıktı

Ve ilk sayı çıktı

Bezelye Dergi ekibi olarak en buyuk hedefimiz; bilgilerin ‘Bildiğimizden Fazlası, Düşündüğümüzden Kolayı’ motivasyonuyla geniş çaplı kitlelere bilimin evrenselliği ile bilgi paylaşımınin yayginlasmasina vesile olmaktir. Emek ve bilgi dolu bu dergimizde farklı alanlarda hayata yön verebilecek öğrenciler olarak hayal dünyalarımızı özgür bir biçimde yaratıcılık noktasında birleştirerek, geleceğe, bilimin iz bırakan adımları ile yürüyeceğiz. Çıktığımız bilim yolculuğunda pek çok yeni sayıda pek çok yeni bilimseverlerle görüşmek dileğiyle. E.Oğuzhan AKYILDIZ Bezelye Dergisi İmtiyaz Sahibi   E-Dergi 1.Sayı: PDF indir veya OKU   1. Sayı : Alternatif ling    

http://www.biyologlar.com/ve-ilk-sayi-cikti

Bilim adamlari nesli tukenen bir virusu canlandirdi

Bilim adamlari nesli tukenen bir virusu canlandirdi

Temel bir organizmayı sentezlemek artık imkansız değil. Üstelik bir grup bilim insanı bu çalışmayı bir adım daha ileri taşımış. Decade3d via Getty Images

http://www.biyologlar.com/bilim-adamlari-nesli-tukenen-bir-virusu-canlandirdi

Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinin Stratejik Önemi

Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinin Stratejik Önemi Moleküler Biyoloji, Hücre Biyolojisi, Genombilim ve benzeri alanlardaki bilimsel ilerlemeler sayesinde, Dünyada özellikle sağlık ve tarım sektörlerindeki biyoteknolojik uygulamalarda bir patlama yaşanmaktadır. “Modern Biyoteknoloji” veya “Yeni Biyoteknoloji” olarak tanımlanan bu gelişmelerin insanlığa daha sağlıklı bir yaşam için eşi görülmemiş fırsatlar yarattığı aşikardır. Bu fırsatlar ABD gibi ülkelerde aynı zamanda ekonomik faydaya dönüştürülmüş, sağlık ve tarımla ilgili biyoteknoloji sektörü ABD ekonomisinin itici güçlerinden birisi haline gelmiştir. Benzer gelişmeler sadece Avrupa Birliği ve Japonya gibi gelişmiş endüstriyel toplumlarda değil, aynı zamanda Güney Kore, İsrail, Hindistan, Çin gibi ekonomisi büyümekte olan ülkelerde de yaşanmaktadır. Türkiye, dünyadaki bu gelişmeler karşısında henüz tutarlı bir tavır alamamıştır. Sağlıkta biyoteknoloji sadece ekonomik boyutları ile değil, sosyal devlet anlayışı çerçevesinde de ihmal edilemeyecek bir konudur. AB adaylığı ile ivme kazanan toplumsal değişim hareketi, genelinde “bilim ve teknoloji”yi, bu rapor kapsamında ise “Sağlık, Tarım, Hayvancılık ve Endüstriyel Üretim alanlarında Moleküler Biyoloji Bilimini ve Biyoteknoloji alanlarını”' kucaklamak zorundadır. Bu alanlarda gerekli adımlar zamanında atılmadığı takdirde, Türk insanının sağlığı ve Türkiye ekonomisi, ulusal olarak planlanamayan ve sadece dış dinamiklerin etkisiyle şekillenen bir yapıya dönüşecektir. Bu ve benzeri nedenlerle, Türkiye biyoteknolojinin özellikle sağlık ve tarım alanlarında kullanımı konularında acil olarak tavır almak ve kendi “Ulusal Biyoteknoloji Strateji ve Programları”nı oluşturarak bir an önce hayata geçirmek zorundadır. Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri Strateji Grubu, raporunu hazırlarken, Vizyon 2023 Öngörü Çalışması sonuçlarını da dikkate alarak, ancak bu sonuçlarla kendisini sınırlamadan, Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri stratejik alanında, ulusal, bölgesel ve küresel boyutları da içine alarak, bilimsel, teknolojik, sosyal ve ekonomik parametrelerin ekseninde çalışmaya özen göstermiştir. Biyoteknoloji ve Gen Teknolojileri Strateji belgesi, dört ana sektöre odaklanmıştır. Bunlar sırasıyla, sağlık, tarım, hayvancılık ve endüstriyel biyoteknoloji sektörleridir. İlgili sektörlerde belirlenen somut hedeflerin, öngörülen yol haritalarına sadık kalarak gerçekleştirilebilmesine bağlı olarak, Türkiye 20 yıl gibi kısa bir dönem içinde Moleküler Biyoloji, Biyoteknoloji ve Gen Teknolojilerinde küresel bir güç haline gelme şansına sahiptir. Böyle bir güç, Türkiye'ye yirmibirinci yüzyılın teknolojisi olarak tanımlanan biyoteknoloji alanında sadece insanının refah düzeyini yükseltmekle sınırlı olmayan, ekonomik ve teknolojik bir üstünlük sağlayacaktır. Ülkemiz bu gücün ve üstünlüğün işaretlerini 5-10 yıl gibi kısa bir dönemde, özellikle sağlık ve tarım sektörlerinde görmeye başlayacaktır. Gelişen dünya içinde, geniş tarım alanlarına sahip, ulusal varlıklarını teknolojiyle değerlendiren ve insanının sağlığını gözeten bir toplum olarak Türkiye’de, biyoteknolojinin sağlık, tarım ve hayvancılık alanlarındaki hedeflenen gerçekçi başarıları, uzun vadede daha cesur ve kapsamlı hedeflere yönelebilecektir.

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-gen-teknolojilerinin-stratejik-onemi

FİTOTERAPİ Bitkilerle tedavi

Fitoterapi, bitkilerin bilimsel temele dayalı akılcı bir yaklaşımla hastalıkların tedavisi veya önlenmesinde kullanımını anlamına gelmektedir. Bitki ve Tedavi sözcüklerinden oluşan fitoterapi, terimi ilk kez, Fransız hekim Henri Leclerc(1870-1955) tarafından `La Presse Medical` adlı dergide, 1939 yılında kullanılmış olsa da bitkilerin tedavide kullanılışı aslında insanlığın ortaya çıkışı ile başlar. İlk insanlar, bitki ve hayvanları izleyerek tedavi yollarını bulmuşlar Bitkilerle tedavi insanlığın yaratıldığı günden bu yana devam etmektedir. İnsanlar ortaya çıktıktan sonra kendilerinden önce var olan bitki ve hayvanları izleyerek tedavi yollarını deneme yanılma yolları ile bulmuşlardır. Anadolu`da insanlar çaresiz hastalıklara karşı Kaplumbağaları takip ederek onların yedikleri bitkileri kullanarak tedavi yollarını bulmuşlar. Tarih öncesi dönemde yazı olmadığı için sözlü aktarımlarla kuşaktan kuşağa geçmiştir. Bunlar yapılan kazılarla ortaya çıkmıştır. Araştırmacılar Güney Doğu Asya`daki kapalı toplumların yaşayışlarından ve iskelet kalıntılarından faydalanmışlarıdır. İnsanlar tarımı 8000 yıl önce buluyor. Göçebe hayattan yerleşik hayata geçişleri tarımı keşfetmeleri ile oluyor.`Shanider 4 kazısı`nda M.Ö. 62000 yıl öncesine ait tohumlar bulunmuş ve halen Kuzey Irak`ta tıbbi amaçlı kullanılmaktadır. Alp dağlarında yapılan kazılarda 5300 yıl öncesine ait olan buz adam cesedin yanında kancalı kurt ve mantar bulunuyor ve ölümüne bunların sebep olduğu anlaşılıyor. Yüzyıllarca denenen tıbbi bitkilere ait bilgiler yazının icadından sonra M.Ö. 2000 başlarından itibaren dikkatle kaydedilmiş ve kuşaktan kuşağa zenginleştirilerek aktarılmıştır. Sümerliler tarafından M.Ö. 3000 – 700 yıllarında Mezopotamya`da kullanılmış bitkilerle ilgili ilk yazılı bilgiler Asur Kralı Assurbanipal`in (M.Ö. 668-627) kitaplığında çivi yazısıyla yazılmış 800 kil tablette bulunur. 120 mineral maddeye karşılık 250 bitkisel drog adının geçtiği kil tabletlerdeki bilgiler aynı zamanda en eski eczacılık kayıtlarıdır. Bitkilerle tedavide kullanılan yaprak, çiçek, tohum, kök, kabuk, v.s., gibi bitki organlarına `DROG` adı verildiğini belirtelim. Bazen tüm bitki, drog olarak kullanılır. Droglar, içindeki etkili bileşikler nedeni ile hastalıkların tedavisinde kullanılır. Bu arada `İLAÇ` terimi: Birleşmiş Milletler Örgütü`ne bağlı olarak 1948`de kurulmuş Dünya Sağlık Örgütü ilacı, fizyolojik sistemleri veya patolojik durumları, kullananın yararına değiştirmek veya incelemek amacı ile kullanılan veya kullanılması öngörülen bir madde ya da ürün olarak tanımlamaktadır. İlaç, sadece patolojik duruma karşı etkili olmalı, diğer yapıları ve organizmanın fizyolojik aktivitelerini etkilememeli, etkisi doza bağımlı ve geçici olmalıdır. Bitkisel ilaç dendiğinde de tedavi edici değere sahip bitki kısımlarından ( droglardan ) hazırlanan, ekstre veya distilatlar kullanılarak üretilen pomat, damla, şurup, draje, kapsül, tablet ve injektabl preparatlar anlaşılır. Bitkilerden elde edilen maddeler doğrudan ilaç yapımında kullanılabilirler. Bitkisel ilaçları şöyle gruplayabiliriz: Bitkinin tümü, bir organı veya bunlardan hazırlanan tıbbi çaylar, tentürler, uçucu yağlar, sabit yağlar. Saf bileşikler: Droglardan izole edilen saf bileşiklerdir. Standardize edilmemiş ekstre: Kalitesi ve farmakolojik etkisi belli olmayan ekstre. Standardize ekstre: Klinik ve farmakolojik etkisi belli olan ekstre. Dünyada 250.000 kadar bitki türü bulunmaktadır. 300 tanesi dünya çapında kullanılan bu türlerin % 6`sının biyolojik aktivitesi, % 15`nin ise kimyasal içeriği bilinir. XIX. Yüzyıl başlarından itibaren, kimyanın gelişimi sonucu doğada bulunmayan ve tamamen sentezle elde edilen maddelerin tedavi edici etkisinin yanında istenmeyen yan etkilerinin olması hatta bazen bunların hayatı tehdit edici boyutta oluşu, önemli bir sorunu da beraberinde getirdi. Dünya Sağlık Örgütü günümüzde, özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki halkın yaklaşık % 80`inin `GELENEKSEL TIP` (= folklorik tıp, yerli tıp, ortodoks olmayan tıp, alternatif tıp, halk tıbbı, resmi olamayn tıp, halk hekimliği, halk eczacılığı ) bilgilerini kullandığını bildirmektedir. Söz konusu ülkelerde modern tıp uygulamalarının yanı sıra, tarihi ve kültürel nedenlerle `Geleneksel Tıp` geçerliliğini korumaktadır. Dünya Sağlık Örgütü de, geleneksel tıp uygulamalarının modern bilimin ışığı altında değerlendirilmesine olanak sağlamak üzere, ilk olarak Çin`de uygulanan geleneksel sağlık programları ile 1970`den sonra ilgilenmeye başlamış, 1977 yılında bilimsel ve geleneksel tıbbın işbirliği gelişiminin hızlanması amacı ile, Cenevre`de bir toplantı düzenlenmiş, toplantının sonucu bir rapor halinde 1978`de yayımlanmış, aynı yıl, geleneksel tıbbı resmen tanımış, uygulamaya koyduğu `Geleneksel Tıp Programı` ( Traditional Medicine Programme) gereği Chicago`da Illinois Üniversitesi`nde NAPRALERT adlı veri tabanını kurmuştur. Bu sayede araştırıcılar, geleneksel olarak kullanılan bitkiler, bunların etkinliği ve geleneksel tıp sistemleri hakkında önemli ölçüde bilgi sahibi olmuşlardır. Bugün gelişmiş ülkelerde özellikle son yıllarda `Alternatif` ve `Tamamlayıcı` tıbba yöneliş vardır. Bitkisel ilaçları kullanmadan önce dikkat edilecek hususlar: Önerilen ilaç formülasyonları içinde, ilk sıradakini tercih etmek gerekir. Başka şekilde belirtilmemişse; infüzyon, dekoksiyon, buğu, losyon, tablet veya kapsül ve tentür hazırlanması ile ilgili standartlara uymak gerekir. Bitkinin önerilen kısmından başkası kullanılmaz. Evde yapamazsanız, güvenilir bir firmadan, tablet, fitil, uçucu yağ, merhem ve tentür alabilirsiniz. İlacı kullanmadan önce uyarıları okumak gerekir. İkiden fazla bitkisel ilacı dahilen veya haricen, kullanmamak gerekir. Bitkisel ilaçların diğer ilaçlarla uyumlu olup olmadığına dikkat etmek gerekir. Bitkisel ilaçlar rahatsızlıkla ilgili şikayetler geçene kadar kullanılır. Eğer bir ilacı 3 haftadan fazla kullanacak olursanız, muhakkak bir doktora danışın. Eğer 2 – 3 hafta içinde bir iyileşme olmazsa veya daha kötüye gidiş söz konusuysa ya da herhangi bir şüphe varsa, muhakkak bir doktorun görüşüne başvurulur. Verilen miktarlar aksi belirtilmedikçe, daima kuru droglar içindir. Çocuklar için doz belirtilmemişse, tüm dozlar erişkinler içindir. Kural olarak; 6 – 12 aylık çocuklarda, erişkin dozun 1/10`u, 1 – 6 yaş için, erişkin dozun 1/3`ü, 7 - 12 yaş için ise, erişkin dozun ½`si kullanılır. 70 yaşın üzerinde metabolizma yavaşladığından, yaşlıların erişkin öngörülen dozun ¼`ünü kullanmaları gerekir. Belirtilen doza kesinlikle uymak gerekir. Dozu iki misli arttırmak etkiyi iki misli arttırmaz. 6 aylıktan küçük bebeklere hiçbir bitkisel ilacı hazırlamaya kalkışılmaz ve hazır formülasyonlar da doktor gözetiminde dikkatli kullanılır. Hamileliğin ilk 3 ayında, çok yaşamsal değilse bitkisel ve diğer ilaçlardan kaçınmak gerekir. Tüm hamilelik sürecinde alkol içeren tentürlerden ve belirtilen bitkileri kullanmaktan kaçınmak gerekir. Genellikle tıbbi bitkiler, öncelikle sağlık sorunlarının giderilmesinde işe yararsa da, büyük bir bölümünden, vücudu temizlemede ve besin takviyesi şeklinde de yararlanılır. Diğer bir deyişle, bu bitkileri hiçbir sorunumuz yokken de kullanarak sağlığımızı sürdürebilir ve hastalıklardan korunabiliriz. Aslında tüm bitkisel tedavi şekillerinde amaçlanan, hastalığın tedavisi değil, sağlıklı yaşamın korunmasıdır. Kaynak: Merkezefendi Geleneksel Tıp Derneği

http://www.biyologlar.com/fitoterapi-bitkilerle-tedavi

Biyoloji Mesleğine Gereken Değerin Verilmesi Bizim Elimizdedir.

Sevgili Meslektaş Kardeşlerim, Bölümümüz ve mesleğimiz ileri çağın bölümü-mesleğidir ve her geçen gün global çapta Biyoloji Bilimi ileri düzeydeki araştırmalarıyla, hayata sunduğu buluş ve imkanlarıyla Biyologluğun ne kadar nadide ve ehemmiyet teşkil eden bir meslek olduğunu göstermektedir... Ancak bununla birlikte ülkemizde çoğu meslektaş gurubumuzda yer alan insan(biyolog), Türkiye de mesleğimize verilen değerin hiç de kendi ehemmiyetine yakışır durumunda olmadığından büyük bir üzüntü duymakta ama her nedense bunun neden böyle olduğunu araştırmaya ve görmeye bile çalışmayıp, bu konuda hiçbir çözüm yolu bulmaya, sözkonusu durumdan ötürü organize olup, son derece samimi bir çözüm getirmeye çalışmamaktadır...Bu da çoğunluk teşkil eden kitlenin, samimiyetsiz tutumundan kaynaklanmakta ve bu şekilde tutumlar da organize olarak, çok samimi bir şekilde, meslek çapında insanlarımızı bilinçlendirmeye engel teşkil etmektedir.Bilinçli olarak mesleklere detaylı bakamayan bir toplumda ise; gerçeklerden kopuk, son derece mesleklere sıradan basit bir bakış söz konusu olacak,çağın bilimsel gelişmelerine paralel bir bakış açısıyla,bir mesleğin çok mühim bir bilim dalı olmasıyla fazla ilgilenilmeden, geleneksel bir yaklaşımla mesleklere değer verilmeye devam edilecektir...Bu da toplumun, çağın bilim seviyesinden daha aşağıda bir yer teşkil etmesine sebep olacak ve diğer toplumların buluşlarını kendileri elde edemeyeceğinden çağın seviyesine ulaşmak için dışarıdan getirmeye mecbur olacak bu da elbette toplumu çok yönlü etkilemeye devam edecektir... Ama eğer insanlar bu önemli konularda bilinçlendirilirse toplumda mesleklere son derece sıradan bilgisizce yaklaşımlar oluşmaz, her mesleğe hakkı kadar değer verilir; birçok nadide mesleğin önü açılır araştırma alanları korunur, iş sahaları daralmaz ve toplum aktif bir bilimsel araştıma nimetini elde ederek çağın seviyesine kendi aktif üst düzey çabalarıyla ulaşır..Bu şekilde toplumda büyük bir refah ve kalite yaşanır... Ancak çoğu bahsettiğimiz gerçek samimiyetten uzak insan, mesleğe sadece para ve kendimi kurtarayım benim ne işim var bilimle falan kazancım olan bir iş olsun yeter psikolojisiyle baktığı için meslek konusunda yakınmaları sadece bu kapsamda olmakta ve sadece bu konuda çaba sarfetmektedirler.Bu çok basit bencil bir düşüncedir ve bu şekilde düşünen insanlar yüzünden meslekler kendini düşünen hakiki hizmet vermeyen insanlarla dolmakta ve bu şekilde bir durumdan ötürü iş sahlarını asıl kendileri ellerinden aldırmaktadırlar...Oysa bir bilim dalının ve çağın önemli bir mesleğinin toplum içinde pasif kalması o toplumu bilimsel anlamda dışarıya bağımlı hale getirmekde bu da toplumu çok yönlü etkilemektedir...Toplumda pasif kalan önemi anlaşılamamış meslek her ne kadar mühim bir meslek gurubuna dahi girmiş olsa da iş sahasında toplum içinde bazı problemlerle karşılaşacaktır ve toplumda yeteri kadar kendini gösteremeyecek meslek gurubundaki insanların bir kesminin farklı bir meslekte hizmet etmesine neden olacaktır... İşte insanların çoğunluğunu oluşturan bir kısım, mesleklere para ve sadece 'kendilerini kurtarabilecekleri bir iş elde etme' gözüyle baktıkça bu mühim konu asla düşünülmeyecek bilim adına samimi çalışmalar olabilecek dereceden az olacak toplumda mesleklere gine çağın getirdiği bilim düzeyinde değilde geleneksel yaklaşımlarla değer biçilecek böylece nadide birçok meslek toplumda geri kalacak ve korunamayan iş sahaları tek tek elin altından kayıp gidecektir...Tüm bunların çözümü ise; samimi olarak kendimi kurtarayım mantığıya değil de, Bilim adına toplumun bilim çapında ilerlemesini göz önüne alıp hizmet anlayışla mesleği en iyi şekilde temsil etmek toplumu mesleki olarak bilinçlenmdirmeye çalışmakla mümkündür...Bu şekilde meslek sahalrı korunbilir araştırma sahaları güvenilir bir şekilde meslektaşlarımıza verilerek güzel sonuçlar beklenir ve de samimi hiçbir biyolog kardeşimiz ne işşiz ve de makasız kalır...Tek çözüm mesleğimizi gerek bilimsel icraatlerimizle gerek yer geldiğinde insanlara her yönüyle en güzel şekilde anlatmayla mesleğimizin kendine yakışır konuma gelmesi mümkündür...Bu konuda hepinizin daha bilinçli ve duyarlı olacağına inanıyorum inşaAllah değerli kardeşlerim... SaygılarımlaMurat KÖSEDAĞ

http://www.biyologlar.com/biyoloji-meslegine-gereken-degerin-verilmesi-bizim-elimizdedir-

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

Böbrek Naklinde Organ Doğurtma Dönemi Başlıyor

Böbrek Naklinde Organ Doğurtma Dönemi Başlıyor

İspanya’da bulunan Barcelona Üniversitesi’ne bağlı Hospital Clinic’in Böbrek Nakli Merkezi Nefroloji ve Üroloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Josep M. Campistol ve ekibi ‘Transvajinal Yöntemle Böbrek Vericisi Operasyonu’nu 65 kadın verici üzerinde başarıyla uygulamıştı. Aynı yöntemin 2012 yılı sonunda Medical Park Göztepe Organ Nakli Merkezi’nde de uygulanması planlanıyor. Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Organ Nakli Merkezi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Serdar Kaçar ve ekibinin davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Prof. Dr. Campistol, böbrek naklinde çığır açacak ‘Organ Doğurtma’ olarak da adlandırılan ‘Transvajinal Böbrek Vericisi Operasyonu’ ile ilgili önemli açıklamalar yaptı. Yöntemin Barcelona Üniversitesi’nde kendisinin başında bulunduğu bir ekip tarafından bugüne dek 65 hasta üzerinde uygulandığını ve çok başarılı sonuçlar alındığını kaydeden Prof. Dr. Campistol, “Bu yöntemle kadın donörün vücudunda herhangi bir kesi oluşturmadan böbreği vajinasından çıkarılıyor. Vücutta herhangi bir kesi oluşmadığı için de hasta 24 saat gibi çok kısa bir süre içinde taburcu ediliyor. Bu yöntem özellikle kadınlarda vericiliği artırmak ve özendirmek için oldukça iyi bir alternatif sunuyor” diye konuştu. Aynı yöntem Eylül’de Türkiye’de de uygulanacak Doç. Dr. Serdar Kaçar “Bu yöntemi Eylül ayından itibaren Medical Park Göztepe Hastane Kompleksi Organ Nakli Merkezi Bölümü’nde de uygulamayı planlıyoruz. Türkiye’de ilk kez laparoskopik yöntemle vericiden organ alımı operasyonunu gerçekleştiren ekibimizin, ‘Transvajinal Yöntemle Böbrek Alımı’ operasyonunu da ülkemizde ilk hayata geçiren ekip olmasını hedefliyoruz” şeklinde konuştu. Türk ekibin yönteminden etkilendi, “Biz de İspanya’da uygulayacağız” dedi Doç. Dr. Serdar Kaçar, “Prof. Dr. Josep M. Campistol’e böbrek nakli konusunda kendi geliştirdiğimiz gönüllü çapraz nakil yöntemini anlattık. Çalışmalarımızdan çok etkilenen Prof. Dr. Campistol, kendi hastanesinde de bu yöntemleri uygulayacağını belirtti” dedi.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/bobrek-naklinde-organ-dogurtma-donemi-basliyor

2. Ulusal Alg Teknolojisi Sempozyumu

2. Ulusal Alg Teknolojisi Sempozyumu

KOngre Tarihi : 24-27 Mayıs 2016 Kongre Merkezi : Euphoria Aegean Otel Seferihisar / İzmir

http://www.biyologlar.com/2-ulusal-alg-teknolojisi-sempozyumu

Veritabanı ve Veritabanları

Biyoinformatiğe yeni başlayanlar veya kendini geliştirmek isteyenler genelde genom veya proteom veritabanlarıyla başlarlar; biz de eğitimlerimizde bu yolu izliyoruz ve bu kaynakları bir araya getiren veritabanları veritabanlarından sonlarda bahsediyoruz. Ancak bir süredir bunun çok da etkin olmadığını farketmeye başladım. Temel sıkıntı, bu yaklaşımla birçok veritabanına aynı anda bakmak pek de pratik olmadığı için her bir veritabanının güçlü ve zayıf yönlerini anlamak mümkün olmuyor. Yani bu şuna benziyor; bir çamaşır makinası almak istiyorsunuz ancak her bir markayı ayrı ayrı gezdiğinizde kafanız karışıyor ve hızlı bir kıyaslama imkanı bulamıyorsunuz; bir teknoloji mağazasında aynı markaları bir arada gördüğünüzde ise karar verme süreciniz kolaylaşıyor. GeneCards'la başlayalım. Kısaca şunu yapıyor GeneCards; her bir gen için birçok veritabanındaki veriyi otomatik olarak toplayıp aynı sayfada sınıflandırarak gösteriyor. Bunu hatırlar mısınız bilmiyorum ama, eskiden (daha bilgisayarlar piyasada yokken) kütüphanelerde dizin kartlarından oluşan bir sistem vardı. Bir kitap hakkındaki tanımlayıcı her bilgi ve bazen de kısa bir özet bir kart üzerinde sunulurdu ve bu kartlar alfabetik olarak dizilip dar uzun çekmecelerde muhafaza edilirdi [geçmişten bahsettiğim için kelime seçimlerim bile değişti, korunmak yerine muhafaza'ya geçtim. Kolay kolay karşılaşamayacağınız veya bir başkasının yönlendirmesi olmadan keşfedemeyeceğiniz birçok kıymetli veritabanı GeneCards'da yer alıyor. Örneğin MDM2 üzerinden gidelim [Lisans'ta ilk ciddi raporumu bu gen için hazırlamıştım, neden seçtiğimi bilmiyorum, ismi hoşuma gitmişti sanırım]. GeneCards'ta bu geni aradığınızda bu genin kelime olarak bir şekilde ilişkilendirilebileceği birçok seçenek karşınıza çıkıyor, ardından genin kendisine tıklayıp devam edebiliyorsunuz. En önemli kısım, "Jump to Section" menüsünde yer alan ve web sayfasında da kutularla ayrılan başlıklar. Her bir başlığın altında, akademik olarak güvenilir ve referans kabul edilen veritabanlarının isimleri ve buralardan elde edilen verileri buluyorsunuz. Bir gen veya protein hakkında araştırma veya ödev yapıyorsanız, bu konuda bulabileceğiniz ve mutlaka başvurmanız gereken neredeyse tüm kaynaklar burada, tek bir sayfada. GeneCards'ı bir kez keşfedince vaz geçemeyeceksiniz. GeneCards hakkında ufak bir konudan daha bahsetmek istiyorum. Güneş tutulmasının ülkemizden çok iyi gözlenebildiği bir sene (galiba 2006'da) Antalya'da ICGEB etkinliğinde bu servisi kuran ve yürüten kişi ile tanışmıştım. 5 tam zamanlı, bir o kadar da yarı zamanlı çalışandan oluşan bir ekipten bahsetmişti; büyük kısmı öğrenciydi diye hatırlıyorum. O zaman içimden geçirmiştim, böyle bir şeyi neden biz yapamayalım diye. Ancak bizdeki kritik kütle o zaman daha oluşmamıştı, bir türlü de oluşamadı nedense. Bir diğer kritik veritabanları veritabanı ise Pathguide. Toronto'dan Gary Bader'in [BIND veritabanını hayata geçiren zât-ı muhterem] meydana getirdiği bu kaynak o kadar değerli ki, nasıl ifade etmek lazım bilemedim. Buradaki temel fayda şu: piyasadaki birçok yolak [pathway] veritabanı veya bu bilgiyle ilişkili veritabanları teker teker taranmış ve bazı özellikleri özetlenmiş. Yani yaptığınız araştırma yolak bilgisini veya sistem yaklaşımını içeriyorsa, kesinlikle başvurmanız gereken bir kaynak; hayatınızı çok kolaylaştıracak. Lisans yaz stajımda yer aldığım laboratuvar Bader ve ekibiyle ortak işler yapıyordu ve ben de tanışma ve birlikte çalışma şansına sahip olmuştum. Türkiye'den ve Bilkent'ten geldiğimi öğrenmiş ve öğrenir öğrenmez benim yanıma gelmişti, ve hemen PATIKA'yı sormuştu. PATIKA bizde çok bilinmez ancak yurtdışındaki etkisi hakikaten çok büyük. Son olarak bir eksiklikten bahsetmek istiyorum. Kaynaklarımızın neredeyse tamamı metin tabanlı, ancak biz insanlar metin yerine şekilleri algılamakta daha uzmanlaşmış durumdayız. Bu nedenle, verilerin -nasıl olacağını tam olarak kestiremiyorum ama- şekillerle temsil edilebileceği bir yaklaşıma ihtiyacımız var; büyük ihtimalle bunu keşfedebildiğimiz zaman bazı şeyler çok daha hızlanacak. Cytoscape bu bağlamda sahip olduğu eklentiler [plug-ins] ve Google Chart entegrasyonu ile büyük bir potansiyele sahip. Yapılacak ve yapılabilecek çok şey var. biyoinformatiktr.blogspot.com

http://www.biyologlar.com/veritabani-ve-veritabanlari

BİYOTEKNOLOJİK ÜRÜNLER, ORGANİK ÜRÜNLER VE ULUSLARARASI TİCARETTEKİ GELİŞMELER

Modern biyoteknoloji ifadesi, genel olarak, modern bilgi ve tekniklerin uygulanması ile yapılan, genetik mühendisliğine dayalı tekniklerle gerçekleştirilen biyoteknolojiyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Günümüzde özellikle tarım ve eczacılık sanayi alanlarında, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak çeşitli özelliklere sahip yeni canlı türleri elde etmek mümkün hale gelmiş, bu şekilde üretilen tarım ürünleri ve bunları içeren işlenmiş ürünler ile eczacılık sanayi ürünleri uluslararası ticarete giderek artan oranda konu olmaya başlamıştır. Pahalı ve ileri teknoloji altyapısını gerektiren bu ürünler bünyelerinde birtakım riskleri de barındırmaktadırlar. Çeşitli çevrelerde, bu ürünlerin doğal canlı çeşitliliğine, insan sağlığına ve sosyo-ekonomik yapıya zarar verebileceği öngörüleri bulunmakta, ancak bu zararın boyutları tahmin edilememektedir. Bu nedenle bir çok ülke, bu alandaki ulusal politikalarını tespit ederek, anılan ürünlerin ticaretini, doğaya salımını ve kullanımını disiplin altına almışlardır. Organik ürün ifadesi, üründen çok ilgili ürünün üretim sürecini öne çıkaran bir anlam içermektedir. Uluslararası Gıda Kodeksi tanımına göre, organik tarım; “topraktaki biyolojik hareketi, biyolojik dönüşümü ve biyolojik çeşitliliği de içeren tarımsal eko sistem sağlığını artıran ve zenginleştiren bir üretim ve işletim sistemidir”. Organik tarım denildiğinde, sentetik girdilerin kullanımının yasaklandığı, toprağın doğal zenginliğini artıran bir ürün ekim sıralamasına göre üretimin esas alındığı, insan ve çevre sağlığı üzerinde zararlı etkileri olmayan doğal girdilerin kullanımının gerekli tutulduğu bir üretim süreci anlaşılmaktadır. Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerde organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları ortaya çıkarmıştır. Buna bağlı olarak, belirli ülkelerdeki organik ürün üretimi ve ihracatında büyük bir gelişme kaydedilmiştir (Örneğin: AB’- deki bebek gıda sanayiinin talebini karşılamak üzere üretilen tropik meyveler, Güney Afrika pazarı için üretilen Zimbabwe baharatları, AB pazarı için altı Afrika ülkesinde üretilen pamuk, vs.). Bu açıklamalar ışığında, bu çalışmada genelde tarım ürünlerinin, özelde modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ve organik ürünlerin uluslararası ticaretinde kaydedilen gelişmeler; uygulanan çok taraflı ticaret kuralları; Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)’ nde tarım ürünleri ticaretini ilgilendiren yeni müzakere sürecinde bu ürünlerle ilgili olarak ortaya çıkabilecek gelişmeler ve bu ürünlere yönelik tüketici yaklaşımları konusuna yer verilmektedir. I. Küreselleşme, Dünya Ticaretindeki Gelişmeler, Biyoteknolojik ve Organik Ürünler: Dünya ticaret hacmindeki gelişmeler, uluslararası sermaye hareketlerindeki artış, çok uluslu şirketlerin gün geçtikçe daha fazla büyümesi ve güçlenmesi küreselleşmede etkili olan unsurlardır. Bu unsurlar aynı zamanda tarım ve gıda sektöründeki gelişmelerde ve teknolojik ilerlemelerde de etkili olmuştur. Küreselleşme ve iletişim olanaklarındaki gelişmeler dünya ticaretinde değişikliklere yol açmış, yeni ürünleri ve kavramları ortaya çıkarmıştır. Modern biyoteknolojideki gelişmelere bağlı olarak biyoteknolojik ürünlerin ve ayrıca, refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa bağlı olarak organik ürünlerin ticareti konusu gündeme gelmiştir. Uruguay Round çok taraflı ticaret müzakereleri sonucunda kabul edilen anlaşmaların 1995 yılında hayata geçmesiyle birlikte tarım sektörünün küresel ekonomiye entegrasyonu hızlanmış ve çok taraflı ticaret sisteminde tarım ürünleri ticaretine uygulanacak kurallar hükme bağlanmış; teknik engel ve sağlık önlemi olarak yapılacak uygulamalar belirli bir disiplin altına alınmış; fikri mülkiyet hakları alanında uygulanacak kurallar belirlenmiş; yeni bir kurumsal yapıyla etkin olarak çalışan bir uluslararası kuruluşa -Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ)- hayat verilmiştir. Günümüzde, genel olarak, konvansiyonel ürünler olarak tanımlanan geleneksel ürünler ile modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünler ve organik ürünlere uygulanan çok taraflı ticaret kuralları arasında farklılıklar bulunmamaktadır. Çok taraflı ticaret sisteminin bütün bu ürünler için geçerli olan en temel prensipleri; yerli ve yabancı ürünler arasında ayırım yapmamayı öngören milli muamele kuralı, bir ülke ürünlerine yönelik lehteki uygulamanın bütün diğer üye ülkelerin ürünlerine yönelik olması gerektiği konusundaki MFN kuralı ve ayrıca, dış ticaret uygulamalarında açıklığı öngören şeffalık kuralıdır. İlgili DTÖ Anlaşmalarına -Ticarette Teknik Engelller Anlaşması (TBT) Sağlık ve Bitki Sağlığı Önlemleri Anlaşması (SPS)- göre ticarette sağlık önlemi veya teknik önlem olarak yapılmasına izin verilen uygulamalarda, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için özel düzenlemelere yer verilmemiştir. Fakat, ilgili Anlaşmalara göre, bilimsel temellerinin olması ve uluslararası standartlara dayanması koşuluyla, bu ürünlerin dış ticaretinde teknik önlem veya sağlık önlemi alınması mümkün bulunmaktadır. Diğer taraftan, DTÖ Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Hakları (TRIPS) Anlaşması, sanayide uygulanabilir olması ve bir yeniliği de beraberinde getirmesi koşuluyla teknolojik gelişmelerin patente bağlanabileceği hükmünü içermektedir. Bu kapsamda biyoteknolojik üretimdeki gelişmeler de patent konusu olabilmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusu 1999 yılının başlarında DTÖ gündemine gelmiştir. Bu ürünlerin büyük bir ticari potansiyel olarak ortaya çıkması, Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi kapsamında hazırlanan ve Cartagena’da yapılan Biyogüvenlik Protokolü taraflar toplantısının başarısızlıkla sonuçlanması ve bunu izleyen dönemde çeşitli DTÖ üyesi ülkelerin biyoteknolojik yöntemlerle üretilen çeşitli ürünlerin ticareti, üretimi ve kullanımında bu ürünleri doğal ürünlerden ayıran kontrol mekanizmalarını oluşturduklarına ilişkin (izin, risk değerlendirme veya etiketleme zorunluluğu) bildirimlerini DTÖ’ ne iletmeleri sonucunda konu özellikle tarımla bağlantılı olarak DTÖ gündemine girmiştir. DTÖ’nün Seattle Bakanlar Konferansı hazırlıkları sırasında ABD, Japonya ve Kanada gündeme getirdikleri bir öneri ile, genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin ticaretindeki uygulamalar ve bunların ilgili DTÖ Anlaşmaları kapsamında incelenmesi amacıyla, bir çalışma grubu kurulmasını istemişlerdir. Dünya ticaretindeki diğer konuların yanısıra, tarım ürünleri ticaretinde de geniş kapsamlı yeni bir serbestleşme hareketini ve daha ileri bir entegrasyonu başlatması beklenen ve Millenium Round olarak tanımlanan ticaret müzakereleri; geçtiğimiz yıl Aralık ayında Seattle’da yapılan DTÖ’ nün III. Bakanlar Konferansında, gündemdeki konular üzerinde uzlaşmaya varılamaması nedeniyle başlatılamamıştır. Biyoteknolojik ürünler ve organik ürünlere uygulanacak kurallar konusu sadece DTÖ’ de değil, aynı zamanda farklı uluslararası kuruluşlarda da ele alınmaktadır. Temel gıda güvenliğini kontrol amacıyla uygulanacak genel standartları oluşturma görevi, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından, ortak gıda standart programını uygulamak üzere kurulan "Codex Allimentarious Commission"a verilmiştir. Bu kapsamda anılan Komisyon, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler ve organik ürünler için uygulanacak temel gıda standart programlarını oluşturmaktadır. Konuyla ilgili diğer uluslararası kuruluşlar ise; Birleşmiş Milletler Sanayi Kalkınma Teşkilatı (UNIDO), Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Sağlık Örgütü (WHO), Uluslararası Genetik Mühendisliği ve Biyoteknoloji Merkezi (ICGEB), Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD), Birleşmiş Milletler Çevre Programı (UNEP), Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (CBD), Uluslararası Hayvan Hastalıkları Ofisi (OIE), Uluslararası Organik Tarım Hareketleri Federasyonu (IFOAM)dır. II.Gelişme Yolundaki Ülkeler, Seattle Konferansı ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretini yönlendiren kuralların belirlendiği tek uluslararası kuruluş olan DTÖ’ nün toplam 136 üyesinin %80’nden fazlası; gelişme yolundaki ülkeler, en az gelişmiş ülkeler ve pazar ekonomisine geçiş sürecini yaşayan ülkelerden oluşmaktadır. Günümüzde, çok taraflı ticaret kurallarının gelişmiş ülkelerin tekelinde şekillenmediğini belirtmek mümkündür. Dünya ticaretinde büyük beklentilere yol açan ancak, başarısızlıkla sonuçlanan Seattle Bakanlar Konferansı sırasında, gelişmiş ülkelerin dünya ticaretindeki gelişmeleri tek başlarına yönlendiremeyecekleri ve gelişmekte olan ülkelerin çıkarlarını da dikkate almak zorunda oldukları anlaşılmıştır. Seattle görüşmelerinin yeni çok taraflı ticaret müzakerelerini başlatmaktaki başarısızlığının altında yatan en önemli iki nedenden birincisi, gündemdeki konular üzerinde, özellikle de çevre, sağlık, tarım, kültürel çeşitlilik, tekstil, fikri mülkiyet hakları, sosyal standartlar, rekabet gibi hassas konularda, gelişmiş ve gelişme yolundaki ülke çıkarları ve beklentileri arasında önemli farklılıkların bulunması ve her iki tarafın da taviz vermemesidir. İkinci neden ise, kamuoyu baskısıdır. Küreselleşmeyle birlikte birçok konunun birbiriyle bağlantılı olarak ele alınması gerekliliği ortaya çıkmış ve kamuoyu kendisini ilgilendiren alanlardaki gelişmelere karşı duyarlılığını sivil toplum kuruluşları kanalıyla, yoğun bir biçimde ortaya koymuştur. Gelişme yolundaki ülkelerin ve kamuoyunun, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin ticaretiyle ilgili olarak, üzerinde önemle durdukları ve hassas oldukları konular şunlardır: Modern biyoteknolojinin tarım sektöründeki eski sorunlara yeni çözümler üreterek kırsal kalkınmaya katkı sağlayabileceği belirtilmektedir. Ancak, biyoteknolojik araştırma yöntemleri geleneksel yöntemlere göre daha pahalıdır ve daha zor uygulanabilmektedir. Bu nedenle araştırmalar az sayıdaki ülkede, belirli firmalar tarafından sürdürülmektedir. Geleneksel yöntemlere göre sürdürülebilir gıda üretimi iklim, toprak ve su koşullarına bağlıdır. Modern biyoteknolojik yöntemlerle yapılan üretimde bunlardan bağımsız olarak üretim yapabilme olanağı bulunmaktadır. Ancak bu tür bir üretimin biyolojik çeşitlilik, insan, hayvan ve bitki sağlığı üzerinde kısa, orta ve uzun dönemde oluşturabileceği olumsuzlukların bilinmesi ve önlenmesi gerekmektedir. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle yapılacak üretimde, kullanılan teknolojinin ne kadarının dışarıdan ithal edileceği, ne kadarının içeride üretileceği önemlidir. Bu yöntemlere başvurulduğunda sadece ürünün alınması yeterli olmayacak, teknolojinin de alınması gerekecektir. Modern biyoteknoloji alanındaki pek çok yenilik patente bağlanmıştır. Patent uygulaması, teknolojiyi üretmeyen ancak kullanmak durumunda olan ülkeler açısından ağır bir bedel ödenmesi anlamına gelmektedir. Çok uluslu şirketlerin zengin biyolojik çeşitliliğe sahip gelişme yolundaki ülkelerdeki canlı türlerinin genetik materyallerini patente bağlamaları ve ticari ürün olarak kullanmalarının önüne geçilmesi gerekmektedir. III. DTÖ Tarım Müzakereleri ve Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Her nekadar, DTÖ Seattle Bakanlar Konferansı yeni ticaret müzakerelerini başlatmak konusunda başarısızlıkla sonuçlanmış ise de, bu durum DTÖ Tarım Anlaşması kapsamında yapılması gereken tarım müzakerelerinin başlatılmasına engel olamamıştır. DTÖ Tarım Komitesi’nin 23 Mart 2000 tarihinde başlayan toplantısında tarım ürünleri ticaretindeki çok taraflı ticaret müzakerelerinin başlatılmasına karar verilmiştir. Tarımdaki reform sürecinin devamı ile ilgili olarak, DTÖ Tarım Anlaşmasının 20. Maddesi kapsamında yapılması öngörülen ticaret müzakerelerinde: tarımsal desteklemelerde azaltma, tarımdaki korumaların azaltılması, doğrudan ticaretle ilgili olmayan konular (tarımın çok yönlülüğü), başlıkları altında; pazara girişin kolaylaştırılması, iç destekler ve ihracat desteklerinin azaltılması, “peace clause” olarak tanımlanan sulh hükmünün gözden geçirilmesi, tarımın çok yönlü etkilerinin tartışılması, gıda güvenliği ve kalitesi konularının ele alınması beklenmektedir. Müzakereler sırasında, gıda güvenliği ve tarım ürünleri ticaretindeki engellerin kaldırılması başlıkları altında, belirli ülkelerin, özellikle de ABD'nin, modern biyoteknoloji yöntemleri kullanılarak üretilen genetik ürünlerin ticaretini kolaylaştırmaya yönelik uluslararası çerçevenin oluşturulması konusunda ısrarlı davranmaları beklenmektedir. Bu doğrultuda, DTÖ’de, yeni tarım müzakereleri döneminde, üzerinde önemli pazarlıkların yapılabileceği alanlardan birinin modern biyoteknoloji ile üretilen tarım ürünlerinin ticaretinde uygulanacak kurallar olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. IV.Tüketici Eğilimleri ve Organik Ürünlerin Ticareti: Son zamanlarda, özellikle gelişmiş ülkelerdeki tüketici talebi refah ve bilinçlenme düzeyindeki artışa, iletişim ve ulaşım olanaklarındaki gelişmeye bağlı olarak organik ürünlere yönelmektedir. Tarım ürünü üreticisi ve ihracatçısı bazı gelişmekte olan ülkeler, bu talebi karşılamak üzere, organik tarım ürünlerinin üretimi ve ticareti üzerine yoğunlaşmaktadırlar. Organik tarımın öneminin sürekli arttığını belirtmek mümkündür. Ancak, organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmalar sınırlı, geleceğe ilişkin tahminler ise yetersizdir. Diğer taraftan, Dünya ticaretinde, organik ürünlerin ticareti biyoteknolojik ürünlerin ticareti kadar hızla artmamaktadır. Organik tarım ürünlerine yönelen talep gelişme yolundaki ülkeler için yeni ihracat olanakları yaratmıştır. Ancak, organik tarım ürünlerinin, organik olmayan ürünlere göre daha pahalıya üretilmesi ve satılması; organik tarım işletmeciliğine geçişin belirli bir zamanı gerektirmesi; organik üretimin sertifikayla belgelenmek durumunda olması ve organik ürün ve pazarlarla ilgili araştırmaların sınırlı olması organik ürün ticaretinin yaygınlaşmasının önündeki en önemli nedenlerdir. 1997 yılı itibariyle dünyada 10.455 milyon dolar tutarında olduğu belirlenen organik ürün perakende satışlarının % 50'sinden fazlası Avrupa ülkelerinde gerçekleşmiştir. Avrupada en gelişmiş organik gıda ve içecek pazarına sahip olan ülkeler Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere'dir. 1997 yılındaki satışların yaklaşık % 40'ı ABD'de, %10'u ise Japonya'da yapılmıştır. V. Biyoteknolojik Ürünlerin Ticareti: Dünya ticaretinde biyoteknolojik ürünlerin pazar payı hızla artmaktadır. Bu yöntemle büyük ölçekli üretim yapılabilmesi ve ayrıca, biyoteknolojik ürünlerin üretilmesi için gerekli teknolojik gelişmenin patent haklarının saklı tutulabilmesi nedenleriyle ticari kazancın boyutları da hızla artmaktadır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ürünlerin yaklaşık %74'ü ABD'de, geriye kalanı ise Arjantin (%15); Kanada (%10); Avustralya, Meksika, İspanya, Fransa Güney Afrika ve Çin Halk Cumhuriyeti'nde (%1) üretilmektedir. Bugün için, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen yaklaşık 80 adet genetik ürünün uluslararası ticarete konu olduğu bilinmektedir. Yapılan araştırmalar, 1998 yılında biyoteknolojik yöntemlerle üretilen bitkilerin tüm satışlarının 1,5 milyar dolar civarında olduğunu, bu ürünlerin 1995-1998 dönemindeki satış gelirlerinin % 20 oranında arttığını göstermektedir. Bu trendin devam etmesi halinde, sözkonusu bitkilerin tüm satışlarının bu yıl 3 milyar dolara, 2005 yılında 8 milyar dolara, 2010 yılında ise 25 milyar dolara ulaşabileceği tahminleri yapılmaktadır. Biyoteknolojik ürünlerin tamamında, orta ve uzun dönemde, 100-150 milyar dolarlık potansiyel bir ticaret hacminden söz edilmektedir. VI. Tüketici Tercihleri ve Uluslararası Ticaret: Uluslararası ticareti yönlendiren unsurlardan biri tüketici tercihleridir. Tüketiciler bilimsel ve teknolojik gelişmeler karşısında daha bilinçli davranmak durumunda olan kesimdir. Bu kesim konuya sağlık, çevre ve etik kurallar olmak üzere üç farklı açıdan yaklaşmaktadır. Genel olarak tüketiciler, teknolojik gelişmelerin çok yönlü etkilerinin bulunduğunu ve bu etkilerin bazılarının olası riskleri de beraberinde getirdiğini bilirler ve kararlarını bilinçli olarak vermek isterler. Ayrıca, bunları bilimsel ve etik değerlendirmelerin gerektirdiği kritik kararlar olarak görürler. Yapılan araştırmalar, OECD ülkeleri arasında, Kuzey Amerika ülkeleri ile Avrupa ülkeleri arasında, biyoteknolojik ürünlere yaklaşım şeklinde önemli farklılıklar bulunduğunu ortaya koymaktadır. Bir kesim -Amerikalılar- gıda üretimi için modern biyoteknolojinin kullanımına olumlu yaklaşır ve modern biyoteknolojinin gıda üretimi açısından olduğu gibi, çevrenin de yararına olduğunu belirtirken, diğer kesim -Avrupalılar- bu düşüncenin aksine konuya şüpheyle yaklaşmaktadır. Amerika ve Avrupa ülkeleri arasındaki bu yaklaşım farklılığı mevzuat düzenlemelerine de yansımıştır. AB genetik olarak değiştirilmiş mikroorganizmalardan üretilen ürünlerin onaylanması konusunda ABD'den farklı bir süreç izlemekte ve uygulamaları "ihtiyatlılık" ilkesine dayanmaktadır. AB'nin Yeni Gıdalar Yasası, biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünlerin etiketlenmesini gerektirmektedir. Biyoteknolojik ürünlerin ticaretinde uygulanacak kurallar konusunda, AB ile ABD arasında ciddi görüş farklılıkları bulunmaktadır. AB uluslararası kuruluşlardaki çalışmalarda, biyoteknolojik ürünlere yönelik etiket uygulamasının yaygınlaşması için çalışmaktadır. ABD ise, bu ürünlerin besin değeri, sağlık üzerine etkileri ve alerjik özellikleri bakımından incelendiğini ilgili kuruluşlar tarafından onaylanan genetik ürünlerin geleneksel benzerlerinden farklı bir sağlık riski taşımadığının kanıtlandığını belirtmekte, AB'yi ticarette korumacı uygulamalar yapmakla suçlamaktadır. Her iki taraf konuyu Transatlantik Ekonomik Ortaklığı, Transatlantik İş Diyaloğu ve OECD bünyesinde ve ayrıca, DTÖ tarım müzakereleri kapsamında görüşmektedir. Tüketiciler açısından esas olan kaygı, gıda üretiminde genetik biliminin kullanılmasının olası bilinmeyen riskleridir. Bu durum sağlık ve çevre açısından kabul edilebilir risk düzeyinin tanımlanmasını da güçleştirmektedir. Bu kaygılar tüketicileri, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünlerin etiketlenmesi veya bu ürünlerin orta ve uzun dönemli etkileri konusunda risk değerlendirmesinin yapılması yönünde talepte bulunmaya yönlendirmektedir. VII. Etiketleme Uygulaması ve Uluslararası Ticaret: Çoğu kez, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler ile geleneksel yöntemlerle üretilen ürünleri birbirinden ayırt edebilmek mümkün değildir. Ancak, etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek için, tüketicilerin aldıkları ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri gerekir. Bu doğrultuda etiketleme, uluslararası ticarette sıkça karşılaşılan ve tartışılan bir uygulamadır. Uluslararası ticarette önemli olan etiketleme uygulamasının ne şekilde yapılacağıdır. Uygulama gönüllü mü olmalıdır, yoksa zorunlu mu? Etikette ürünün içeriği mi tanımlamalıdır, yoksa üretim süreci mi? Etiketlerde yer verilecek bilginin kapsamı ne olmalıdır? Uluslararası ticarette yaygın olarak karşılaşılan uygulama, ürünün içeriğinin tanımlandığı etiket uygulamalarıdır. Genel olarak, üretim ve işleme yöntemleri (production and process methods) etiket programlarına konu olmamıştır. Genetik ürünlerin dış ticarete konu olmasıyla birlikte, OECD ve DTÖ'de, ticarette teknik engeller ve çevre ile bağlantılı ticaret önlemleri kapsamında, üretim ve işleme yöntemlerine ilişkin bilginin de etiketlemeye konu olabilmesi tartışılmaya başlanmıştır. Bu konu üzerinde henüz bir uzlaşmaya varılamamıştır. 1999 yılı içerisinde Japonya, Avustralya, Yeni Zelanda, AB, İsviçre, Norveç gibi ülkeler biyoteknolojik ürünlerle ilgili ulusal etiket programlarını devreye sokmuşlardır. Modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ve ayrıca, herhangi bir işlemden geçmeyen ürünlerde doğrudan etiketleme yapılabilmekte ancak, bunların işlenerek kullanılması durumunda etiketleme uygulamasında güçlük bulunmaktadır. Yapılan çeşitli araştırmalarda, bütün dünyada tüketiciye sunulan işlenmiş gıda maddelerinin yarısında modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen genetik ürünlerin bulunduğu tahminleri yapılmaktadır. Ürünün çiftlikten alınıp nihai ürün olarak tüketiciye sunulmasına kadar geçen her aşamada, kullanılan girdilerin tanımlanmasını gerektiren ve üretici ve tüketiciler için gıda zincirindeki bütün ürünleri izleyebilme olanağı veren bir yöntem olan ve organik ürünler için de uygulanabilen "identity preservation" sisteminin getirdiği yüksek maliyet nedeniyle biyoteknolojik yöntemler kullanılarak üretilen ürünlere uygulanmasında güçlük bulunmaktadır. Genel olarak, ürünün paketi ile ilgili olan etiketleme uygulaması, ürünün niteliğini ilgilendiren ve sağlık önlemi olarak uygulanan ürün standartlarına göre ticareti daha az bozucu uygulamalar olarak kabul edilmektedir. Ayrıca biyoteknolojik yöntemlerle üretilen ürünler için tüketicinin satın alma kararını olumsuz yönde etkileyen bu uygulama, organik ürünlerin ticaretinde teşvik edici bir etki yaratmaktadır. VIII. Türkiye'de, Biyoteknolojik Ürünlerin İthalatı, Organik Ürünlerin İhracatı: Ülkemiz İthalat Rejimi kapsamında kamu ahlakı, kamu düzeni ve kamu güvenliği ile insan, hayvan ve bitki sağlığının korunması veya sınai ve ticari mülkiyetin korunması amacıyla ilgili mevzuat hükümleri çerçevesinde önlem uygulanan ürünler kapsamı dışındaki tüm ürünlerin ithali serbesttir. Ayrıca, bütün tarım ve gıda maddelerinin ithalatında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'ndan, eczacılık sanayi ürünlerinin ithalatında ise Sağlık Bakanlığı'ndan kontrol belgesi alınması gerekmektedir. Dış ticaretle ilgili veriler arasında, ülkemize modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen tarım ve gıda maddelerinin ithal edildiği yönünde bir bilgi bulunmamaktadır. Ancak, önümüzdeki dönemde kaydedilecek gelişmelere bağlı olarak, bu konunun gündeme gelmesi kaçınılmaz olacaktır. Bu nedenle, modern biyoteknoloji yöntemleriyle üretilen ürünler için geçerli olacak çok taraflı ticaret kurallarının oluşturulmasından önce, bu alanı düzenleyen ulusal düzenlemelerin yapılmasında yarar bulunmaktadır. Ancak, ulusal düzenlemeler yapılırken, modern biyoteknoloji alanındaki gelişmelerin de düzenli bir şekilde izlenmesi ve bunun sonuçlarının ulusal düzenlemelere yansıtılması gerekmektedir. Bu kapsamda, çağdaş sistemlerde geçerli bir uygulama olan ve tüketicilere almak istedikleri ürünle ilgili her türlü bilgiye ulaşabilmeleri imkanını veren etiketleme uygulamasına geçilmesi etkin pazar çözümlerine ulaşabilmek bakımından yararlı olacaktır. Diğer taraftan, Türkiye'de 1997 yılı sonu itibariyle 18 000 hektar alanda organik tarım üretimi yapılmaktadır. 1998 yılı sonuna kadar bu miktarın % 25 oranında artması beklenmektedir. Türkiye'deki organik tarım üretimi ağırlıklı olarak ihracata yöneliktir ve en önemli ihracat pazarları AB ve ABD'dir. Tarım sektörünün geleceği ile ilgili stratejik değerlendirmeler kapsamında organik tarımın Türkiye'nin dış ticaretinde yeni açılımlar sağlayabilecek önemli bir üretim alanı olarak görülmesi mümkündür. Ancak, bu durumda organik tarım yöntemleriyle yapılacak üretimin gerektirdiği altyapının (bilgi, belgelendirme ve kurumsal yapı, vs.) oluşturulması ve desteklenmesi gerekmektedir. DTÖ'nde yeni başlayan tarım müzakereleri kapsamında bu konulara ilişkin olarak gündeme getirilen önerilerin dikkatle izlenmesi ve bu ürünlerin uluslararası ticaretinde uygulanacak prensipleri de içerebilecek yeni çok taraflı ticaret kurallarının ülkemiz şartları ve önceliklerine göre şekillendirilmesine çalışılmasında yarar görülmektedir. Kaynakça: DTÖ Belgeleri. OECD Belgeleri. FAO Belgeleri. Codex Allimentarious Commission Belgeleri. ITC, Organic Food and Beverages:World Supply and Major European Markets. Center For International Development at Harvard university (CID), Biotechnology in International Trade Gernot Brodnig; Weatherhead Center for International Affairs, Harvard University. DPT 8. Beş Yıllık Kalkınma Planı, Biyoteknoloji ve Biyogüvenlik Özel İhtisas Komisyonu Taslak Raporu İGEME Dış Ticaret Bülteni- Şubat 2000.

http://www.biyologlar.com/biyoteknolojik-urunler-organik-urunler-ve-uluslararasi-ticaretteki-gelismeler

Balıklarda solunum fizyolojisi

Solunum terimi, bir organizmanın hücresi ile çevresi arasındaki gaz (genellikle oksijen ve karbondioksit) alışverişini ifade eder. Tek hücreli canlılarda, gerekli gaz alışverişi pasif difüzyon ile sağlanabilir. Balık gibi komplex organizmalarda, dokulara yeteri miktarda O2 sağlamak ve CO2’i ortadan kaldırmak için, hem gaz alışverişi için gelişmiş bir yapı (solungaç), hem de bir gaz transfer sistemi (kan ve dolaşım sistemi) gerekir. Su ve dokular arasında osmoregülasyon ve asit-baz dengesini sağlamak gibi, balık solungacının başka fonksiyonları da vardır. Solunum sisteminin, elinde tuttuğu ve transferini gerçekleştirdiği su ve kan ve ayrıca O2 ve CO2 alışverişini sağladığı aşamalarının anlaşılması; balıkların fizyolojik ihtiyaçlarını giderecek ve yüksek derecede sağlık ortamı sağlayacak bir intensive kültür sisteminin mantıklı dizayn ve operasyonunu temin edecektir. Solunumun bütün işlevleri önemlidir, fakat intensive kültür sisteminin tipik özelliği olan yoğun balık stoklamalarında, gaz alışverişindeki etkilerin ani ölümlere neden olması bilinmelidir. Solungaç çevresindeki sudan transfer edilmesi ve dokulara gönderilmesi gereken O2 miktarı önemlidir. Salmonid gibi aktif soğuk su balıkları için O2 gereksinimi 100 mg.O/kg vucut ağırlığı şeklinde yüksek bir oranda veya daha fazlası olabilir. Aktif olarak yüzen balıklarda, solunum sistemi, 800 mg.O/kg/saat (20 ml.O/min civarında) kadar yüksek oranda O2 sağlayıp, karşılığında büyük oranda CO2 ortadan kaldırmalıdır. Bununla birlikte su, maximum çözünmüş O2’nin 10-12 mg/l’yi nadiren geçtiği O2 fakiri bir ortamdır. Deniz suyunda, mevcut çözünmüş yüksek tuz konsantrasyonu, mevcut DO’yu maximum 8-9 mg/l’ye kadar azaltabilir. Bunun için, balık yaşamının devamı için büyük miktarda suyun solungaçlardan geçmesi gereklidir. Salmonidler için solungaçlardan suyun geçmesi 5-20 l HO2/O2/vücut ağırlığı/saat oranındadır. Çoğu balık gerekli miktardaki suyu ağızlarıyla pompalayarak ve opercular hareketler yaparak sağlarlar. Ağız ve solungaçlar emme basma tulumbası olarak görev yaparlar ve böylece sabit bir su akışı sağlarlar. Haçerideki balıklar için, su alıp verme oranı 40-60 l/dk oranındadır. Suyun yüksek yoğunluk ve viskozitesinden dolayı solungaç ventilasyonunun enerji gideri, en az, tüketilen O2’nin %10’u kadardır. Salmonid, köpek balığı ve tuna gibi aktif balıklar, solungaçları üzerinden gerekli su akışını ram ventilasyonu (Yüzerken ağızını açarak) ile sağlarlar. Örneğin, pasifik salmon, ram ventilasyonunu 1 vücut uzunluğu/saniye’den daha yüksek hızda yüzerek kullanır. Bazı köpek balıkları, ram ventilasyonu ile sınırlandırılmıştır ve yaşamak için sürekli yüzmek zorundadır. Her iki solungaç ventilasyon metodunda da DO’nun %80’ine kadarki kısmımın (teorik olarak) kullanılması mümkündür. Çünkü solungaç anatomisi, ters yönde kan akışını sağlayacak şekilde dizayn edilmiştir (suyun solungaçlar üzerinden akışı, kanın solungaçlar içinden akışına terstir). Gerçek O2 tüketimi türlere göre farklıdır. Alabalıkta %30-40, tunada %70 ve sazanda %70-80’dir. Buna kıyasla, insan havadaki O2’nin sadece %25’ni alabilir. Su solungaçlardan geçerken, sudaki çözünmüş O2, sekonder solungaç lamelinin ince epitelyal hücrelerinin arasından geçer ve kana difüze olur. Asitlik arttıkça hemoglobinin O2’ye yakınlığı azalır (Bohr etkisi) ve bazı türlerde asitlik, hemoglobinin O2’yi tutmasındaki maksimum kapasiteyi azaltır (Root etkisi). Bu yüzden kan, dokuların kapillar yataklarından geçerken üretilen CO2’in neden olduğu asitlik Hb-O2 ağını zayıflatır ve O2 yoğunluğunun düşük olduğu hücrelere difüze olan O2’nin çıkışını kolaylaştırır. Aynı zamanda, CO2, dokulardan kana difüze olur. O2’in tersine, CO2’in çoğu plazmada erir ve bikarbonat formunda yeniden solungaçlara gönderilir. Kan solungaçlardan geçerken karbonikanhidraz enzimi, HCO3 iyonunu sonra yeniden suya difüze olan CO2 molekülüne hidroliz eder. Bir ünite kanın solungaçlar içinde kalma zamanı, sadece birkaç saniye olduğu için ve kan ve su arasındaki yüksek CO2 basıncından dolayı bu enzimatik reaksiyon son derece hızlı bir aşamadır. Bu yüzden kandaki O2 basıncı 100 mg Hg veya daha yüksek seviyeler arasında değişebilir, kandaki CO2 konsantrasyonu düşük kalır ve çok az değişir. Özellikle aktif soğuk su balıklarında Bohr etkisi büyük olur (kanın düşük CO2 düzeyinde başlar). Aquakültür sistemlerinde, örneğin eğer sudaki çözünmüş CO2 konsantrasyonu 20 mg/l’ye çıkarsa Bohr etkisi salmonidlerin O2 transferini engeller. Karışık kültürü yapılan sıcak su balıkları (Tilapya, sazan, kanal kedi balığı gibi) genellikle çözünmüş CO2 konsantrasyonuna daha az duyarlıdırlar ama, bu yetiştiricilik yöntemi, iyi bir yetiştiricilik işletmesi için, CO2 ’in havuz suyunda birikmesine engel olan durumları sağlamada iyi bir yöntemdir. CO2’in etkisiyle birlikte, laktik asit üretimi kan asitliğinin yükselmesine ve kanın O2 transferinin bozulmasını neden olur. En genel sebep; beyaz kaslarda O2 olmamasından dolayı kan ve dokularda laktik asit birikmesiyle sonuçlanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Bu da heyecan ve stresten kaynaklanır. Örneğin, eğer kanın pH’sı 7,8-7,6’dan 6,0’a düşürülürse toplam hemoglobinin sadece çok az bir yüzdesi O2 ile doyurulabilir. Root etkisindeki Hb’in normal görevi choroid rete üzerinden O2’i göze ileten moleküler pompa görevi yapmak ve physoclistik türlerde rete mirabile üzerinden yüzme kesesini doldurmaktır. İkinci görevi, salmonidlerde (fizostomları bulunduğu için) önemsizdir ki; havayı emerek yüzme kesesini doldurmaktır. Bununla beraber, salmonid gözündeki normal O2 yoğunluğu, hem kanın, hem de suyunkinden fazladır. Bu da root etkisindeki Hb’in bu balıklarda önemli bir rol aldığını gösterir. Cadmium ve civa gibi ağır !!!!llerin öldürücü seviyelerinin altındaki dozlarına maruz kalma durumunda, root etkisindeki Hb’in normal fonksiyonunun tersi yönde etkilendiği bilinir. Bunun yoğun kültürdeki balığın sağlığı için önemi bilinmemektedir. Yoğun kültürdeki balıklar için, Bohr ve Root etkisi altında O2 transferinin azalması ile ilgili problemler, kanda yüksek laktik asit konsantrasyonu (Hyperlacticemia) veya kanda yüksek CO2 konsantrasyonu sonucu ortaya çıkar. Genel sebepleri; düşük DO durumları ve heyecandan kaynaklanan aşırı yüzme aktiviteleridir. Ayrıca yetiştirme ve transfer sırasında daha yüksek stoklama yoğunluğu sağlamak için saf O2 kullanarak havalandırma yapmak, aşırı doyurulmuş DO düzeyine ve hipercapnia’ya (yüksek DO’nun solungaç havalandırma oranını baskılaması nedeniyle oluşan bir yan etki) neden olur. Bu ise, CO2 birikmesine ve yüksek arterial PCO2 basıncına neden olur. Kana O2 transferi bundan etkilenmeyebilir. Çünkü daha yüksek arterial PO2, bohr etkisi kaynaklı azalmaları dengeler. Buna ek olarak hipercapnia, dokulara O2 naklini, sadece arta kalan asitliği normal kan dengesini aşarsa veya solunum asidosisi meydana gelirse tehlikeye sokabilir. Suyun kalitesinin iyi olduğu balık kültürlerinde Bohr etkisi kaynaklı O2 naklinin azalması ile ilgili problemler, aşırı yüzme sonunda üretilen laktik asitten dolayı ortaya çıkan !!!!bolik asidosis kökenlidir. Bohr etkisinin solunum baskısının CO2 ve DO konsantrasyonu ile olan ilişkisi ilk kez Basu (1959) tarafından belirlendi. Dokulara yeterli O2 sağlamak için vasat bir yüzme seviyesi oluşturmak için gereken DO seviyesi bunu ortaya çıkarmıştır. Bu minimum miktar, eğer çok az CO2 varsa veya hiç yoksa 6 mg/l’den, Eğer çözünmüş CO2 konsantrasyonu 30 mg/l’ civarına yükselirse, 11 mg/l’den daha yukarı çıkar. Sonuç olarak, salmonid gibi balıkların, DO seviyesinin %80 doygunluk oranının altına düşmemesi şartıyla, yeterli O2’ye sahip olmaları önerilir. Eğer çözünmüş CO2 seviyesi 30-40 mg/l’nin altında tutulmazsa, kanın O2 taşıma kapasitesi, yüksek DO konsantrasyonunun bile yetersiz olduğu, doku hipoksia’sına neden olabilecek seviyelere düşer. Bohr ve root etkisi kaynaklı solunum baskısı, heyecan ve yüzme aktivitesini azaltmak için dikkatli balık tutumu ile en aza indirilebilir. Yeterli miktarda çözünmüş O2 sağlamanın yanısıra çözülmüş CO2 ‘yi hızla ortadan kaldıran havalandırma sistemi ve su değişim oranı ile de bu sağlanabilir. Pratikte bunlar yoğun kültürdeki balığın ihtiyaçlarını sağlamada gerekli unsurlardır. Haçeri’deki çözünmüş O2’i balığın tüketme oranı yoğun kültür sistemlerinin sağlanmasında önemlidir. O2 tüketimi, balık naklinde gerekli olan havalandırma miktarı ve istenilen yükleme yoğunluğu için gerekli su alışveriş oranı gibi temel parametreleri belirler. Racewaylerdeki salmonidler en az 100 mg.O/kg/saat ile en fazla 800 mg/kg saat arasında tüketir. Bu seviye, yüzme seviyelerine, su sıcaklığına, zaman, son beslenme ve heyecan, stres derecesine göre değişir. Egzersiz, stres veya su sıcaklığının sonucu olan !!!!bolik ihtiyaçları karşılamak ve O2 tüketim oranını kontrol etmek için hormonal teknikler kullanılır. Hem soğuk su, hem de sıcak su balıklarının solunum oranı karasal omurgalılarda olduğu gibi kanda CO2 yükselmesi ile değil, DO konsantrasyonundaki düşüş ile stimüle edilir. Örneğin, balıklar elle tutularak stres olduğu zaman, adrenalin ve diğer cathekolomine hormonları (hem solungaç perfüzyon miktarını , hem de alyuvar hemoglobininin O2 taşıma kapasitesini artıran hormonlar) üretilir. Bronşal vasodilasyonun yan etkisi olarak suyun normal ozmatik akımı aşırı şekilde yükselir ve bundan sonra vücuttan atılmalıdır. Diüresis’in sonucu çok çarpıcı olabilir, kandaki elektrolitlerin bazıları üretilen çok fazla üre içinde kaçınılmaz bir şekilde kaybolur. Diüresis uzatılırsa, iyon regulasyonunda bozulmalar ortaya çıkabilir. Balık tutulduktan veya nakledildikten 1-2 gün sonra oluşan gecikmiş ölümler büyük ölçüde bu olayın bir sonucudur. Yoğun kültür sistemlerindeki balıkların O2 tüketimi, hem balığın kültürel prosedürü, hem de doğal gelişmeler nedeniyle arttırılabilir. Bunlardan, tutma nedenli stres, heyecan nedenli arttırılmış yüzme aktivitesi ve beslenmenin doğal aşamaları en önemli olanlarıdır. Örneğin Çelikbaş alabalığı juvenilleri tutulmaktan dolayı strese girerler, O2 tüketimleri 2 kat birden artabilir ve bir veya daha fazla saat yüksek oranda kalır. O2 tüketiminin artması (heyecan ve stres kaynaklı), balıklar nakil tanklarına yüklendikten sonra, birden meydana gelen DO’daki ani düşüşün sorumlusudur. O2 havalandırması varsa, balık bulunan tank suyu 14-16 mg/l’lik DO’ya kadar doyurulmalıdır ki, bu da balıkların O2 ihtiyacını karşılar. Sadece sıkıştırılmış hava varsa, havalandırma sistemini, balık yüklemeden 5-10 dakika önceden başlatmak, suyun doyurulmasını sağlayacağından bir dereceye kadar etkili olacaktır. Beslenme ve sindirimin doğal aşamaları, balığın O2 tüketimini büyük ölçüde artırır. Çünkü sindirimin, absorbsiyon ve asimilasyonun kalorik maliyeti, geri kalan !!!!bolik kalorinin %40’ı kadardır. Bu etkinin O2 tüketimindeki boyutu (Specific dynamic action of food (SDA) = .Yiyeceklerin spesifik dinamik hareketi) her zaman tam olarak değerlendirilmez. Çünkü beslenme rutin bir operasyondur. Salmonid, kanal kedi balığı ve tilapya için, her defasında balık birkaç saat beslendiği için O2 tüketim oranını %40-50 veya daha fazla arttırmak akıllıcadır. SDA’nın pratik sonucu olarak; balığın hemen tutulmaması veya nakil edilmemesi gerekir. Çünkü, beslenme ve sindirim olaylarına eklenen heyecan ve stres, onların O2 tüketimini, havalandırma sisteminin yeterli DO sağlayamayacak seviyede arttırır. Elle tutulmadan ve nakilden 24-48 saat önce balık beslemeyi durdurmak bu etkiyi önler ve O2 tüketim oranını büyük ölçüde azaltır. Yoğun kültür sisteminde O2 tüketimini etkileyen diğer önemli faktörler ise; su sıcaklığı ve yüzme aktiviteleridir. Daha yüksek su sıcaklığı, bütün !!!!bolik hızı artırarak O2 tüketimini yükseltir. Bununla beraber yüzme aktivitelerinde O2 tüketimi, kasların kasılması için, Hb doygunluğunu düşürerek kandaki O2‘yi tüketmesi ile yükselir. Gökkuşağı alabalığında, solungaç lamelleri’nin sadece %60’ı kanla perfüze olur. Hızlı yüzmeye dayanan kas kasılması, adrenalin ve diğer cathekolamine hormonlarının dolaşımını teşvik eder. Meydana gelen solungaç perfüzyonun yükselmesi ile birlikte, eritrosistlerin, hücre içi pH’sını artıran, Na / H değişiminin adrenal hormonu tarafından teşviki sağlanır. Bohr etkisi düşürülür ve hem kanda O2 oluşumu, hem de O2 ‘nin dokulara teslimi sağlanır. Isı ve yüzme aktivitelerinin O2 tüketimi üzerindeki etkisinin gerçek boyutu Brett (1973) tarafından, kontrol altında tutulan pasifik solmonu üzerinde belirlenmiştir. Daha sıcak su, O2 tüketimini bir dereceye kadar artırır. Bununla beraber, yüzmenin etkisi daha çarpıcıdır. İleri atılarak yüzme, özellikle enerji bakımından yoğundur. Çünkü sürtünme etkisi çok yüksektir. Yoğun kültür sistemindeki balığın yüzme aktivitesi genelde daha düşüktür. Salmon kültüründe racewaylerde su alışverişi öyle ayarlanmalıdır ki, o balığın O2 tüketim oranı, DO’yu son taşma sınırının yaklaşık 6 mg/l aşağısına indirmemelidir. Havalandırma sistemi ayrıca, taşıma kapasitesini artırmak için de kullanılır. Bazı durumlarda DO oranını 14-16 mg/l ‘ye çıkarmak için sıvı O2 kullanılır. Balık nakil sisteminde O2 tüketim oranı, genelde yüksek heyecan ve stres nedeniyle değişkendir. Yakaşık DO doygunluğunu sağlamak için saf O2 kullanılır. DO, balık tarafından tüketildikten sonra hemen yenilenmezse, O2 tükenmesi meydana gelir. Karasal hayvanların aksine, balığın nefes alma oranı, yükselen CO2 ile değil, düşen DO konsantrasyonu ile stimüle edilir. Alabalık, sazan, kedi balığı gibi türler düşen DO seviyesine, önce ağız ve solungaçlarını kullanıp solungaç havalandırma oranını yükselterek; kan basıncını ve kardial verimi yükseltip solungaçlardan kan akışını artırarak cevap verir. Salmonidlerde, normal DO tükenmesi bile, solungaç havalandırma oranında çarpıcı yükselmelere neden olur. Bu olaylar, ilk olarak O2 alımını yükseltir, fakat daha fazla su akışı da, solungaçlardan her geçişte çekilebilen DO oranını azaltabilir. DO düştükçe kana transfer edilen O2 miktarı da düşer (max %80’den min %15’e). Ayrıca, daha fazla suyun solungaçlar üzerinden hareket ettirilmesi, enerji maliyetini büyük oranda yükseltir (Absorbe edilen O2 ‘nin %10 ‘undan %70’e yükselmesi). Sonuç olarak; O2 elde etmek için harcanan güç, suda çözünmüş O2 miktarı düştükçe ve arterial kandaki O2 basıncı düştükçe yükselir. Arteial kan O2‘si, alyuvardaki Hb %60 doygunluktan daha az olduğu noktaya ulaşıncaya dek azaldığında; solungaç damarlarını genişleterek ve Na/H alışverişini alyuvar membranı ile sağlayıp, hücre içi PH’yı yükselten adrenalin ve diğer cathecolamine hormonları salgılanır. Bir dizi karışık olay sırasında Hb-O2 ilişkisinde değişiklikler ve Bohr ve Root effect kökenli kapasite değişiklikleri, hem solungaçlardaki O2 transferini, hem de O2 ‘nin dokulara yükselmesini kolaylaştırır. Eğer çözünmüş O2, 5 mg/l’nin altına düşerse, salmonidler, iştahsızlaşırlar. Bu, beslenme ve sindirim sırasında O2 tüketiminde meydana gelen normal yükselmeye engel olmak için geliştirilen bir davranışsal cevaptır. Salmonidlerde, O2‘nin elde edinimi ve kullanımının biyoenerjik maliyeti, DO’nun 2 mg/l civarına kadar tüketilmesinden dolayı ortaya çıkan aşırı enerji ihtiyacı ile başlar ve bilinç kaybı ve hatta ölümle sonuçlanabilir. Aquakültür için önemli olan çoğu sıcak su balığı DO seviyesi 1 mg/l’nin altına düşse bile birkaç saat hayata kalmayı başarır. Ama sonunda meydana gelen doku hipoksiası bilinçsizlik ve ölümle sonuçlanır. Aquakültür ortamında balığın tükettiği O2 oranını sürekli düşürmek en temel hedeftir. O2 tüketimini artırmak için varolan aynı biolojik ve çevresel faktörlerin çoğu onu düşürmek için de arttırılabilir. Su sıcaklığını azaltma (hipothermia) ve yüzme aktivitesini, heyecanı ve balık tutma sırasındaki stresi düşürmek için anastezik kullanımı en bilinenleridir.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-solunum-fizyolojisi

“İcat Çıkar, Sağlık Olsun!”

Türk Kardiyoloji Derneği tarafından, 17 Mayıs Dünya Hipertansiyon Günü nedeniyle düzenlenen, Novartis desteğiyle hayata geçirilen “Hipertansiyon Avcıları Yarışması” tanıtıldı. TKD Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, kalp krizi, felç, böbrek yetersizliği gibi çoğu kez geri dönüşü olmayan sonuçlara yol açabilen ve tüm dünyada ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer alan hipertansiyonun, ülkemizde her 4 ölümden birinin nedeni olduğunu belirterek şunları söyledi: “Hipertansiyonun erken teşhisine ve kontrol altında tutulmasına dikkat çekmek üzere TKD tarafından 2006’dan beri Dünya Hipertansiyon Günü’nde çeşitli projeler gerçekleştiriliyor. Bu yıl da Dünya Hipertansiyon Günü aktiviteleri, “Hipertansiyon Avcıları” Yarışması çerçevesinde yürütülecek. TKD’nin başlattığı bu yarışma, hem hipertansiyon hastalarının tedavisinin daha iyi sağlanması hem de hasta yakınlarında kan basıncı kontrol bilinci gelişitirilmesi amacıyla düzenlenmiş “bir fikir ve icat projesi”. Yarışma tüm yaşlardan herkesin katılımına açık olmakla birlikte, ağırlıklı olarak gençlere sesleniyor. Sosyal medya üzerinden genel tanıtımları yapılacak olan ‘Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nın sloganı ise ‘’İcat Çıkar, Sağlık Olsun!" Yarışma katılımcılarından, ailelerinde ve çevrelerinde bulunan hipertansiyon hastası yakınları için, doktorlarının önerdikleri tedavilerini düzenli olarak uygulamalarını sağlayacak icatlar / fikirler geliştirmeleri isteniyor. Yarışmaya çizim, fotoğraf, fotokolaj vb. uygulamalarla katılmak mümkün.” “Hipertansiyon Avcıları Yarışması’nda başvurular www.hipertansiyonavcilari.com adresinden kabul ediliyor. Yarışma jürisinde, Türk Kardiyoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Ömer Kozan, Genel Sekreteri Prof. Dr. M. Kemal Erol, TKD Hipertansiyon Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Doğan Erdoğan, İrfan Sayar (Porof. Zihni Sinir), Endüstriyel Tasarımcı ve Eğitmen Hakan Gencol, Reklamcı/Kreatif Direktör Çağlar Gözüaçık ve Novartis Eğitim Müdürü Uzm. Dr. Çağlayan Aktaş yer alacak.” Jürinin değerlendirmesi sonucunda seçilecek olan ilk 20 eser www.hipertansiyonavcilari.com adresinde yayınlanarak halk oylamasına açılacak. Ödüller: • Birinciye Yeni iPad • İkinciye Playstation 3• Üçüncüye PSP Vita • Dördüncüye iPod Touch• Beşinciye iPod Classic Jüri değerlendirmesi için yarışmanın son katılım tarihi: 25 Kasım 2012” Hipertansiyonun bu kadar sık görülmesine, tanısının diğer hastalıklara göre daha kolay olmasına ve geniş tedavi seçeneklerine rağmen, hipertansif hastaların çoğunun kontrol altında tutulamadığını ifade eden TKD Genel Sekreteri Prof. Dr.  Erol, “Türkiye’de hipertansif tedavi alan 10 hastadan sadece 3’ünün kan basıncı kontrol altındadır. Oysa; kan basıncının kontrol altına alınmasının kalp ve damar hastalıklarının gelişme riskini önemli ölçüde azalttığı kanıtlanmıştır. Hipertansiyonun kontrol altına alınmasındaki en önemli engellerden biri, hastanın tedaviye uyumunun yetersiz olması, doktoru tarafından verilen tedaviyi düzenli uygulamamasıdır. Yapılan araştırmalarda, hipertansiyon tedavisi verilen 5 hastadan sadece birinin ilaçlarını tedaviden yarar sağlayacak şekilde düzenli olarak kullandığı belirlenmiştir. Ancak hipertansiyon ömür boyu tedavi gerektiren kronik bir hastalıktır. Hipertansiyon tedavisinin düzenli olmaması, kan basıncının kontrol altına alınamamasına neden olarak, kalp krizi ve felç geçirme riskini artırır. Türk Kardiyoloji Derneği olarak sürdürdüğümüz yoğun halk kampanyalarında özellikle hipertansiyona yakalanmamak için uygulanması gereken sağlıklı yaşam tarzı önerilerine dikkat çektik. Bunun sonucunda ülkemizde kan basıncı kontrol altında tutulan hasta sayısı son yıllarda yüzde 50 artmıştır” diye konuştu. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/icat-cikar-saglik-olsun

Senozoyik

(3. zaman) . Memeli ve Ot devri 65 milyon önce başlamış, 2 milyon yıl önce sonlanmıştır. Yaklaşık olarak 63 milyon sürmüştür. Senozoik tersiyer ve kuaterner olmak üzere iki döneme ayrılarak incelenir. Tersiyer başında ikinci toplu yok oluşun ardından yeryüzünde her şey yeniden başladı. Yaşam tümüyle normal hale gelinceye kadar yaklaşık 10 milyon yıl geçmişti. Büyük felaketten keseli ve plasentalı memelilerin ilkel tipleri az bir kayıpla kurtulmuştu. Bunlar, dallanan evrim kollarıyla çeşitlenerek karaları işgal etmeye ve dinozorlardan boşalan evrimsel alanları hızla doldurmaya başladı. Bu zamanda kıtaların birbirinden ayrı takımadalar biçimindeki konumu, memelilerin birbirinden etkilenmeden farklı evrimsel çizgilerde çeşitlenmelerine neden olmuştur. Tersiyerin eosen bölümünde primatlar görülmeye başlanmıştır. Bu dönemde At, fil, deve gibi günümüzdeki dev cüsseli hayvanları 10 kğ’ dan az olan küçük hayvanlar şeklinde ortaya çıkmışlardır. Yine eosende, kuzey Amerika ile Asya arasındaki Bering boğazı iklimsel değişiklikler nedeniyle bir çok hayvan grubu için kara köprüsü oldu. Böylece, çağımız toynaklılarının (atların) ataları Avrupa, Asya ve Kuzey Amerika'ya yayıldı. Oligosen bölümünün en önemli olayı Himalaya dağ kuşağının yükselmesidir. Tersiyerin miyosen bölümünde kıtalar arasındaki su engellerinin zaman zaman kalkmasıyla; Avrupa-Asya-Afrika, Asya-Kuzey Amerika arasında hayvansal göçler yaşandı. Tersiyerin PLİYOSEN (yaklaşık 20 milyon yıl) bölümünde hominidler (insan soyu) ortaya çıkmıştır. Bölümün sonunda hominidler oldukça etkili olmaya başlamış ve jeolojik son dönemine kendi ismini verecek kadar etkili olmuşlardır. Daha önce belirtildiği gibi senozoik (3. zaman)’in son dönemi kuaterner olarak adlandırılmıkatadır. Kuaterner Antropozik (insan zamanı) olarak da adlandırılmaktadır. Kuaterner (Antropozoik) dönemi, en önemli buzulların görüldüğü dönem olan Pleistosen (Buzul çağları) ve şimdiki zaman anlamında Holosen olmak üzere iki bölüme ayrılır. Pleyistosen insan türlerinin evrim geçirdiği bir devredir. İnsan alet yapmaya ve ateşi kullanmaya bu devrede başladı. Pleyistosen'de buzul çağlar ile bunları bölen ılıman hatta tropik dönemler de yaşandı. Buzul dönemlerde buzullar ılıman kuşağa doğru ilerleyerek zaman zaman karaların yüzde otuzunu kapladı; buna bağlı olarak deniz seviyeleri düştü ve kıtalar arasında karasal bağlantılar oluştu. Bu durum hayvan ve insan türlerinin göçlerine olanak sağladı. Pleyistosen sonunda buzul çağları sona ermiş; iklim ılımanlaşmış ve denizler hemen hemen günümüzün seviyesine ulaşmıştır. Pleyistosen sonunda gerçekleşen yok oluşla birçok hayvan türünün soyu tükenmiştir. Pleyistosen'de yaşanan son buzul çağının sona ermesiyle başlayan devre yaklaşık 10 bin yıl öncesinden başlayan ve günümüze ulaşan bir zaman dilimi holosen olarak adlandırılmaktadır. Buzul çağları arasında daha sıcak bir buzul arası dönemi ifade eden Holosen, insanlığın tüm kayıtlı tarihini ve uygarlığını içerir. Bu devrede insanlar yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçerek pek çok uygarlık kurmuşlar ve doğayı ciddi olarak etkileyip değiştirmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/senozoyik

Yassı Solucanların Anatomisi

Polycclad Yassı Solucanların Anatomisi İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın  

http://www.biyologlar.com/yassi-solucanlarin-anatomisi

NanoTeknoloji Nedir?

NanoTeknoloji Nedir?

1974 yılında Tokyo Üniversitesinde Norio Taniguchi tarafından ortaya atılan nanoteknoloji mevcut teknolojilerin daha ileri düzeyde duyarlılık ve küçültülmesine dayalı olarak hızla ortaya çıkan teknolojilerdir. Gelecekte bu teknoloji muhtemelen Moleküler Nanoteknolojisi (MNT) adıyla nano büyüklüğündeki boyutlarıyla yapı makineleri ve mekanizmalarını da içerecektir.Nanoteknoloji ölçü olarak nanometre adı verilen(kısa şekli nm) bir ölçme birimini kullanılır. Her bir ölçüde 1 milyar nm vardır. Her bir nm sadece üç ile 5 atom genişliğindedir yani ortalama bir insan saç kalınlığından yaklaşık 40,000 kez daha küçüktür. Natoteknolojinin bir yönü de süper küçük bilgisayarlar (bakteri büyüklüğünde) ya da milyarlarca dizüstü bilgisayar gücünde küp şeker büyüklügünde süper bilgisayarlar yada günümüzün bilgisayarlarindan trilyonlarca daha güçlü belirli bir büyüklükte masaüstü modelleri gibi nano boyutunda yapılabilmesidir. Nanoteknolojinin yüksek potansiyeli Kuantum fiziğinin kanunları sayesinde açığa çıkmakdatır. Bu aşamada ve nano ölçülerde kuantum fizik yasaları devreye girer ve optik, elektronik, manyetik depolama, hesaplama, katalist ve diger alanlarda yeni uygulamalara olanak sağlar. Nanoteknolojisi genellikle genel-amaçlı teknoloji olarak adlandırılır. Çünkü gerçeklestirildiği zaman nanoteknoloji neredeyse bütün sektörlerde ve toplumun her alanında önemli bir yeri olacaktır. Daha iyi yapılmış, daha uzun süre dayanan, daha temiz, güvenli ve akıllı ürünleri evde, iletişimde, tıpta, ulaşımda, tarım ve endüstrinin her alanında kullanabileceğiz. İnsan vücudunda dolaşarak kanser hücrelerini yayılmadan bulup yok eden tibbi bir araç düşünün; ya da çelikten çok daha hafif ama ondan on kat daha güçlü materyali gözünüzde canlandırın. Neden nanoteknolojisi duyarlı kullanılmalı? Elektrik veya bilgisayarlar gibi nanoteknoloji de hayatımızın her aşamasında daha iyi olanaklar sunacak. Fakat her yeni teknolojinin olduğu gibi nanoteknolojinin de iki yönlü kullanımı var, yani ticari kullanımı ve askeri alanda nanoteknoloji sayesinde çok daha güçlü silahlar ve gözetleme araçları yapılabilecek. Bu yüzden nanoteknoloji insanlar için yararları ile birlikte aynı zamanda bazı riskleride getirmektedir. Nanoteknolojinin önemli yanlarından biri de sadece daha iyi ürünler değil, aynı zamanda daha gelismişmiş üretim araçları sunmasıdır. Bir bilgisayar veri dosyalarını kopyalayabilir mi? Özellikle de çok düşük bir maliyetde yada ücretsiz olarak istediğiniz kadar kopya yapabilirsiniz. İşte nanoteknolojide aynı bilgisayar örneğinde olduğu gibi herhangi bir şeyi üretmeyi aynı dosyaların kopyalanması kadar kolay ve ucuz hale getirebiliyor. Bu yüzden nanoteknoloji bir çoğuna göre bir sonraki sanayi devrimi olarak adlandırılmaktadır. Nanoteknoloji sadece çok düşük maliyetle birçok yüksek kalitede ürünün yapılmasına olanak saglamayacak, aynı zamanda düşük maliyette ve aynı yüksek hızda yeni nano fabrikalarının da yapılmasını sağlayacaktır. Nano teknolojisisin hızla artan bir teknoloji olarak adlandırılmasının nedeni kendi üretim araçlarını yeniden üretebilme yeteneğidir. Nanoteknoloji; daha hızlı, düşük maliyetli ve temiz üretim sistemi getirmektedir. Üretim araçları katlanarak yeniden üretilebilecektir, böylece birkaç hafta içersinde birkaç nano fabrikası milyarlarca fabrikayı üretecektir. Bu bir devrimsel, yenilikçi, güçlü ve potansiyel olarak da çok tehlikeli- ya da faydalı bir teknolojidir. Tüm bu gelişmeler ne kadar kısa zamanda gerçekleşebilir? Genel tahminler bunun 20 ila 30 yıl arasında, hatta daha da geç olabileceği yönündedir. Fakat optik, nano litografi, mekanik kimya ve 3D prototip teknolojileri konusundaki kaydedilen hızlı ilerlemeler bu süreyi kısaltabilir. Burada önemli olan sadece böyle bir gelişmenin ne kadar kısa bir zamanda yapılabileceği değil aynı zamanda bizim bu yeni teknojiye ne kadar hazır olabileceğimizdir. Belki kendimize aşağıdaki sorulardan bazılarını sorduğumuzda bu konuyu daha iyi algılayabiliriz.Bu teknolojiye kim sahip olacak? Bu çok sınırlı mı olacak yoksa herkes erişebilecek mi? Fakir ve zengin arasındaki farki kapatmak için ne yapacak? Tehlikeli silahlar nasil kontrol altina alinacak ve tehlikeli kisilerin eline geçmesi engellenecek? Bu soruların çogu 10 yıl önce ortaya atılmasına rağmen hala pek bir cevap bulmuş gibi görünmüyor. Bu teknolojinin ne zaman hayata geçirileceğini tam olarak söylemek zor, bunun bir nedeni de gizli askeri veya endüstriyel geliştirme programlarının normal bir vatandaşın bilgisi dışında ve büyük bir gizlilikle yürütülüyor olmasıdır.Tam ölçekli olarak nanoteknolojinin önümüzdeki beş veya on yıl içersinde geliştirilip geliştirilmeyeceğini kesin olarak söyleyemeyiz. Fakat şimdiden ihtiyatı elden bırakmayıp bütün senaryolara karşı hazırlıklı olup nanoteknoloji ve gelişimini yakından takip etmeliyiz. Kaynak: bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/nanoteknoloji-nedir

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

Biyokaçakçılıkla Mücadele Eğitimlerimiz Devam Ediyor..

Biyokaçakçılıkla Mücadele Eğitimlerimiz Devam Ediyor..

Ülkemiz sahip olduğu zengin biyolojik çeşitlilik değeri ile, bilimsel araştırma, koleksiyon ve en nihayetinde ticari amaçlar adına birçok yabancı için çekici bir hal almaktadır. Bu sebeple, tür sayısı ve bu türlere ait bireylere ilişkin kaybımız her gün artmakta, biyolojik çeşitliliğimizi bu tehdide karşı korumak gün geçtikçe daha da önemli hale gelmektedir. Doğa Koruma Milli Parklar Genel Müdürlüğü Biyolojik Çeşitlilik Daire Başkanlığı Biyoteknoloji Şube Müdürlüğü bünyesinde Jandarma Genel Komutanlığı personeline “Biyokaçakçılıkla Mücadele Eğitimi” verilmektedir.  Jandarma Genel Komutanlığı’nın da önerileriyle öncelikle biyokaçakçılık tehdidi ile karşı karşıya kalması muhtemel biyolojik çeşitlilik açısından zengin alanlarda hayata geçirilen program, Daire Başkanlığımız personelinin katkılarıyla gerçekleştirilmektedir. Van ilimizden yola çıkılarak başlayan çalışmalarımız, Erzurum, Ankara, Antalya, Konya, Kayseri, Adana, Hatay, Kilis ve Şanlıurfa’da sürdürülmüş olup; eğitimler Biyoteknoloji Şube Müdür Vekili Hüsniye KILINÇARSLAN, Orman ve Su İşleri Uzmanı Burçak KOCUKLU, Orman ve Su İşleri Uzman Yardımcıları Seda ERDOGAN ve Serhat ERBAŞ tarafından verilmiştir. Söz konusu eğitim programı Edirne, Balıkesir, Kastamonu, Muğla ve Aydın illerimizde de verilerek bu yıl itibariyle sonlandırılacaktır. Ekolojik, ekonomik ve estetik-kültürel,  açıdan önem taşıyan biyolojik çeşitliliğimizin korunması ve geleceğe taşınması gerekmektedir. Bunun için, biyokaçakçılığın ve biyokaçakçıların önüne geçilmesi hususunda alınabilecek tüm idari ve hukuki tedbirlerin alınması, kolluk kuvvetleri, yerel idareler ve yöre halkı da dahil olmak üzere tüm vatandaşlarda bu konudaki farkındalığın arttırılması için eğitim çalışmaları sürdürülecektir.http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/biyokacakcilikla-mucadele-egitimlerimiz-devam-ediyor-

Darwin Neyi Öğretti

Darwin Türlerin Kökeni`ni yazdığı sıralarda insanlar, yeryüzünün ve canlıların geçmişte nasıl yaratılmışlarsa aynı biçimde hiç değişmeden var olmaya devam ettiklerine inanıyorlardı. Yüce bir irade dünyaya `ol` demişti ve o, en tamam haliyle oluvermişti. Bu değişmez doğa inancı insanlığı 19. yüzyıla kadar idare etti. Sonra Darwin`in kitabı çıktı ortaya. Tam da büyük altüst oluşlarla insanlığın makus talihinin değişmeye başladığı dönemdi. Ve Darwin`in Evrim Kuramı her şeyin gözünün önünde değiştiğini gören insan için, kendi çabasını anlamlandırabildiği bir çerçeve sundu. Bunu görenlerden biri de toplumsal hayatın ve ilişkilerdeki değişimin analizini yapan Marx ve Engels`ti; ve her ikisi de Evrim Kuramı`na büyük bir değer verdiler. İnsanın kendi doğal ve sosyal koşullarının ürünü olduğu, bu koşulların değişimiyle insanın ve toplumun da değişmeye başlayacağı fikri Darwin`in tezleriyle uyuşuyordu. Yani doğa gibi toplum da sürekli değişiyor, değişiyor ve evrim geçiriyordu. Darwin`in Türlerin Kökeni ve diğer kitapları bilim açısından da kökleşmiş bir anlayışı yıktı. Evrim Kuramı`nı oluşturmak için Galapaggos Adaları`nda yıllar süren bir araştırma ve gözlem yapan Darwin bilimin sınırlarını zorlamış; bir şeyi iddia edebilmek için kanıtlamanın zorlu yollarından geçmek gerektiğini göstermişti. Ve her şeyden önce, türlerin değişiminde doğal çevre koşullarının çok önemli bir faktör olduğuna yaptığı vurgu ile insana, içinde yaşadığı doğayla nasıl bir ilişki kurabileceği konusunda bir `anlayış` kazandırmıştı. Bugün Darwin`in 200. yılı dolayısıyla yaptığımız Forum`a yazarlarımız Darwin`i ve kuramını yazıyorlar. İyi hafta sonları. Evrim…bir temel diyalektik NURDAN İNAN (Prof. Dr. Mersin Üniversitesi) `Gerçek mücadele,ortamda olanaklar kısıtlanmaya başlayınca ortaya çıkar…` Charles Darwin 1809-1882 yıllarında yaşamış olan Charles Darwin, Teoloji(Din Bilim) ve Doğa bilimleri konusundaki eğitimini tamamladığında henüz 22 yaşındadır. Dönem, doğanın işleyiş düzeni hakkındaki tartışmaların dorukta olduğu, jeoloji ve biyoloji bilimlerinin çatısını oluşturan görüşlerin temellerinin atıldığı bir dönemdir. 23 yaşındaki genç Darwin, Güney Atlantik`te 5 yıl sürecek olan geniş kapsamlı bir harita araştırması için Beagle gemisinde görevlendirildiğinde, aslında kendisinden beklenen dini görüşleri destekleyen doğa gözlemleri yapmasıdır. Oysa Darwin, hem Charles Lyell`in, henüz I. cildi yayımlanmış olan `Preinciples of Geology` kitabında belirttiği gibi inorganik dünyanın sürekli değişerek, sabit kalmadığı, jeolojik süreçlerin günümüzde de aynen devam ettiği fikrinden; hem de dedesi Erasmus Darwin`in, kazanılmış karekterlerin yeni nesillere aktarılmasıyla türlerde ortaya çıkan değişikliği ayrıntısıyla ele aldığı ünlü eseri `Zoonomia` `dan etkilenmiş, doğa ve oradaki ilişkiler konusunda farklı bir bakış açısını çoktan yakalamıştır. Darwin`in özellikle Galapagos adalarında yaptığı doğa gözlemleriyle; yaşama ortamının koşulları ve sunduğu imkanlarla, yaşayan hayvan grupları arasındaki ilişki ve farklılaşmalar hakkında geliştirdiği öngörüleri, evrim düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Şöyle ki, Dünyaya gelen canlıların sayısı çok, buna karşılık besin bulabilerek yaşamını sürdürebilecek olanların sayısı azdır. Bu yüzden canlılar arasında özellikle besin ve mekan kapma konusunda sürekli bir yarış vardır. Bu, ya öldürürsün ya ölürsün savaşıdır (struggle for survival). Yaşama ortamının koşullarına daha uygun donatılmış olanlar, yaşamı sürdürmede diğerlerine göre daha şanslıdırlar (survival of the fittest). Bu ilke, doğada zayıfın elendiği doğal ayıklanma (natural selection) ve ancak başarılı olanın yoluna devam ettiği doğal seçilim düşüncesinin de çekirdeğini oluşturmuştur. Sonraki kuşakları yaratabilecek olanlar yaşamını sürdürebilenler olup, bu sayede ancak başarılı olan değişimler (mutasyon) daha sonraki kuşaklara aktarılabilmiştir. Darwin, bu öngörülerle oluşturduğu evrim kuramında; doğal seçilim yoluyla genetik karekterlerin devamını sağlayan kalıtım, çeşitlilik ve seçilim olmak üzere üç temel bileşen ekseninde, bütün canlıların belli bir düzende tedrici olarak (gradual) evrileceğini ileri surer . Bu anlamıyla `Darwinist Evrim Kuramı` doğadaki canlı mekanizmasını, ortak bir atadan evrilerek, çeşitlenmeye dayandırarak, nesillerde uzun süreler boyunca yavaş, yavaş, fakat devamlı olarak meydana gelen değişikliklerin tümünü kapsayan bir `Tedrici= Gradual Evrim` modeli sunar. Darwin`in, zamanının hayvan ve bitki topluluklarındaki güncel gözlemlerine dayandırdığı evrim kuramında fosiller hiç yer almamıştır. Bu eksiklik, evrim karşıtları tarafından günümüzde de kullanılmaya çalışılsa da, fosil verilerle desteklenen `Sıçramalı=Kesintili Evrim Kuramı` evrimi şüphesiz olarak ortaya koymaktadır. Özellikle omurgalıların hem karasal ortamda fosilleşmelerinin ancak çok özel koşullarda gerçekleşebilecek olması, hem de mutant=ara form fosillerinin eksik olması nedeniyle evrim kuramına tam anlamıyla destek veremedikleri ileri sürülse de, fosil olabilmenin zaten çok büyük bir şansa bağlı olarak, fiziksel/ kimyasal pek çok koşulun birlikte hareket etmesiyle gerçekleşebildiği göz önüne alındığında, çok kısa ömürlü olan ara formların fosil olarak bulunmalarının ne kadar zor olduğu açıktır. Buna karşın, fosil kayıtlara göre; balıklar 480 milyon yıl once, amfibiler 365 milyon yıl önce, sürüngenler 340 milyon yıl once ve memeliler 210 milyon yıl once ortaya çıkmakta, böylece Darwin`in öngördüğü sıraya da açıkça destek vermektedir. Evrim kuramı; sadece organizmalar bakımından değil, kıtasal levhaların hareketleri, deniz ilerlemeleri, deniz gerilemeleri, buzulların, çöllerin, iklimlerin, kıyı çizgilerinin, coğrafyanın sürekli olarak denge-uyum-değişim döngüsüyle evrildiği bir doğada, insanlığa ilişkin sonuçları nedeniyle, ortaya atıldığından bu yana en çok tartışılan, buna karşın teknolojiye bağlı olarak da en çok gelişen, sürekli kanıtlarını artıran kuram olmuştur. Darwin`in 1830-1850`deki öngörüleriyle, günümüzde geçerli olan evrim kuramı arasında çok büyük farklar vardır. Günümüzde evrim kuramı; 1930`lu yıllar ve sonrasında, önce Gregor Mendel`in ortaya koyduğu kalıtım kuramı, daha sonra moleküler biyolojinin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve ilerleyen Genetik bilimiyle sentezlenerek, 20. yüzyıl felsefecilerinin de önemli katkılarıyla modern halini almış; biyoloji, jeoloji, paleontoloji, antropoloji, sosyoloji, tarih, ekonomiden, iktisat`a tüm bilimlere uygulanabilen bir temel diyalektik olarak yaşamın tüm alanlarına egemen olmuştur… Yerleşik dünya algısını sarstı Ergi Deniz Özsoy (Doç. Dr; Hacettepe Üniversitesi Biyoloji) İçinde bulunduğumuz yıl, büyük doğa bilimci Charles Darwin`in 200. doğum yılı. Bu yıl aynı zamanda, Darwin`in anıtsal yapıtı, biyolojiyi bilim haline getiren temel çerçeveyi sunan magnum opusunun, `Türlerin Kökeni`nin, yayınlanmasının 150. yılı. Gezegendeki mevcut canlı çeşitliliğinin, özel olarak yaratılmamış olan, tarihsel değişimlerin izini taşıyan türlerin ve geçiş niteliğindeki diğer formların zaman ve mekandaki farklı olguları olduğunu vurgulayan `Köken`, bu çeşitliliğin oluşumu için de tamamen doğal olarak tanımlanan bir süreci, seçilimi, Darwin`in terminoljisiyle söylersek, doğal seçilimi önermekteydi. `Köken`, hem dönemdeki evrimcilik görüşünün yaygınlığı, hem de yerleşik dünya algısını derinden sarsacak önermelerinin tahrik ediciliği itibarıyla basıldığı ilk gün tükenmiştir. Ancak, evrime biyolojik bakışın tarihi açısından hemen söylememiz gereken önemli bir nokta, daha o ilk günlerden itibaren, Darwin`in yapıtının günümüze dek gelen iki temel tartışma-fikir yürütme koluna ayrıldığıdır. Bunlardan birincisi, `Köken`in akademi ve uzman çevrelerinde gördüğü teknik ilgiyle başlayan ve son 75 yılın biyolojisi açısından vazgeçilmez bir doğrulanmış hipotezler, olgular bütünü olarak kuramsal üst yapı niteliğindeki evrimsel biyolojinin oluştuğu kol; diğeri ise, Darwin`den önce (ve Darwin`de olmayan biçimde) Herbert Spencer tarafından iddia olunan ve insanın soyal ve toplumsal örüntülerini ve hallerini onun biyolojik yapısının devamı sayan, `sosyal Darwinizm` ya da yeni moda tabiriyle `sosyobiyoloji` şeklinde tezahür eden, aslında biyolojik anlamıyla Darwinizmin kötü karikatürleri olan tartışmalar bütününü içeren bilim kisveli kol. Birinci kol, yani günümüzün en parlak bilimlerinde olan evrimsel biyoloji, 1940`ların sonunda tamamlanan çok uluslu bir sentezin (Modern Sentez) sonucunda, doğal seçilimi ve ortak köken ilişkisini matematiksel olarak tanımlayabilecek bir genetik yetkinliğe ulaşmış; son 15 yıldaki genom projelerinin ortaya konmasıyla da, hemen tüm canlı gruplarını tek bir ortak kökene çakıştırabilecek bir yetkinliğe ulaştırmıştır. Üstelik bu genom projeleri, ister gen olarak tanımlansınlar ister gen-dışı DNA parçaları olsunlar, herhangi bir genomdaki pek çok bölgenin şiddeti değişkenlik içeren doğal seçilime maruz kaldığını göstermektedir. Öyle ki, genom projelerinin hayata geçirilmesinden yaklaşık 20 yıl once başlayan ve günümüzde aktif araştırma ve uygulama alanı olarak, doğal seçilimi DNA düzeyinde anlamamızı sağlayan istatistiksel genetik testler yaygın biçimde ve doğrulukla kullanılabilmektedir. Yine, evrimsel gelişim biyoloji adı verilen, pek çok canlının ortak gelişimsel planını ortak köken ve belirli genetik motiflere odaklanan doğal seçilim varlığıyla açıklayan heyecan verici bir disiplin de biyolojik araştırmaların altını çizmektedir. Evrimsel biyolojik araçların bu denli yetkin oluşuyla, doğaldır ki, biyoteknolojik, tarımsal, tıbbi vd. insan odaklı araştırmaların yönü de değişmiş. Evrimin katılmasıyla gerçekleşen bu yön değişimi bu alanların kuramsal yapısını etkilemiş ve sonuçta alan ne olursa olsun daha gerçekçi ve verimli sonuçlara varabilmenin yolları açılmıştır. Evrimsel biyolojinin belki de en önemli insani katkısı, arka planı sömürgecilik dönemlerine uzanan ve tipolojik algının doğrudan yansıması olan `insan ırkı` kavramının yanlışlığının ortaya konmasıdır. 1970`lerde protein çeşitliliği kullanılarak yanlışlanan ve en son darbeyi geçtiğimiz yıl yapılan en kapsamlı genomik çalışmayla alan insan ırkı kurgusu, artık sömürgecilik ve ötekileştirme tarihinin sancılara yol açmış bir hurafesinden öte bir şey olarak görülmemektedir. Öyle ki, evrimsel genetiğin bize söylediği şey, bir siyahi, eskimo, beyaz vb. `ırk` mensubu iki kişi arasındaki fark, iki Alman, iki Türk, iki Kürt vd. arasındaki farklardan ya da bir Alman ile Türk`ün veya İngiliz ile Hintli`nin arasındaki farklardan çok daha azdır. Sonuç itibarıyla, son 150 yıldan geriye doğru baktığımızda, Darwin`i ve evrimsel biyolojiyi en etkili ve geçerli bilimlerden biri olarak kabul etmemeyi gerektiren tek nedenin ileri düzeyde cehalet ve tutuculuk olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Darwin`in önemi Dr. Kenan Ateş(Sabancı Üniversitesi) Günümüzde modern evrim kuramı denildiğinde ilk ve esas olarak akla gelen, İngiliz doğa bilgini Charles Darwin olur. Oysa evrim düşüncesi Darwin`le ortaya çıkmadı, ondan çok önceleri vardı. Binlerce yıl öncesinde Çin ve Hindistan`dan Anadolu ve Mezopotamya uygarlıklarına, Antik Yunanistan`dan Roma`ya, oradan da Arap-İslam uygarlıklarına dek pek çok kültür ve sonra da 18. ve 19. yüzyılların özellikle Avrupalı doğa bilginleri, doğadaki canlılığın evrimsel açıklamalarını yapmaya çalışmıştı. Buna karşın, günümüzde, biyolojideki birçok sürecin anlaşılmasına yardım eden modern evrim kuramını ve biyolojik evrim için büyük ölçekli bir kanıt ve deneysel veri yığını eşliğinde bunun işleyiş mekanizmalarını açıklayan asıl olarak Darwin oldu. Bu yüzden evrim kuramı haklı olarak daha çok onunla ilişkilendirilir. Çünkü biyoloji bilimi, Darwin`den önce daha çok, yaşamla ilintili birbirinden kopuk tek tek bilgilerin toplamıydı. Darwin, bu bilgilerin birbirleriyle bağlantısını kurup sistematik bir hale getirdi ve bunun sonucunda canlı yaşamıyla ilgili süreçlerin anlaşılmasını sağladı. Bu bağlamda, onsuz biyolojik süreçlerin anlaşılamayacağı, biyolojinin bir anlamda dilbilgisini oluşturdu. Darwin`den önce, doğa bilimcilerinin büyük bölümü, çok uzun süredir devam ede gelen teolojik düşünce sistematiği nedeniyle, türlerin değişmez varlıklar olduğuna ve ayrı ayrı yaratıldıklarına inanıyorlardı. Her ne kadar, Rönesansla başlayıp Aydınlanmayla hızlanan süreçte bu teolojik düşünce sistematiği kısmen sarsılmış; doğa, dünya ve olayları yorumlama biçimi değişmiş; daha önceleri teolojik yollarla ifade edilen olay ve olgular artık dünyevi, akılcı yollarla açıklanmaya başlanmıştıysa da, yine de canlıların oluşumu esas olarak bir yaratıcıya, doğa üstü ilahi bir güce bağlanıyordu. Gözlemleri ve geliştirdiği tezlerini tartıştığı pek çok kişi, öne sürdüğü tezleri hayranlıkla dinledikten sonra `ama burada hâlâ ilahi bir şeyler eksik` diyorlardı. İnsan türünün üstünlüğü ve eşsizliğini doğal ve kaçınılmaz gören fikirleri esas alan bir insan merkezli doğa anlayışı; türleri, özellikle de insanı mutlak ve değişmez kabul eden Aristocu-Platocu `ideal tip` kavramı hala egemendi. Bırakalım ortak kökenden gelme fikrine, canlı yaşamın değişmekte olduğu düşüncesine bile alışkın olmayan entelektüel bir çevre bulunuyordu. Doğa bilimleri içinde en son gelişenin biyoloji olmasının nedeni de bu ortam ve havadır. Darwin`in eseri, esas olarak bu egemen havayı dağıttı, Aristocu-Platocu `ideal tip` kavramını yıktı. Doğa`ya ve insan olarak onun içindeki yerimize bakışı değiştirerek insanlığın düşünce dünyasında büyük bir sıçramaya yol açtı. Darwin`in önemi esas olarak buradadır. Darwin`in modern evrim kuramı, on dokuzuncu yüzyıl evrimciliğinin kökeni değil, doruk noktasıdır. Çünkü Darwin, `Türlerin Kökeni` ile ortaya çıktığında, her ne kadar yukarıda sıralanan hava egemendiyse de, gittikçe gelişen başka bir hava ve birikim de vardı. Kuramın ortaya çıkışını hazırlayan koşullar olgunlaşmaya başlamış ve kuramın temel hatlarını oluşturan görüşler esas olarak ortaya çıkmıştı. Darwin`in yapıtı bütün bu görüşlerin zirvesi ve bir anlamda sentezi oldu. Kaynak: evrensel.net

http://www.biyologlar.com/darwin-neyi-ogretti

Crustacea Sınıfı (Kabuklular)

Bu sınıftakilerin büyük bir kısmı sularda yaşarlar. Solungaçlarla solunum yaparlar. İki çift antenleri (Diantennata) vardır. Aynca thorax ile abdomenden çıkan çok sayıda ayakları bulunur. Crustacea 'ların üzerlerinde kireç birikmesiyle sertleşmiş bir kabuklan vardır, Bunun için bu sınıftaki artropodlara kabuklular adı verilir. Büyük bir kısmı sularda serbest olarak yaşarlar. Ancak tesbih böcekleri gibi bazı türleride karada yaşar. Bu sınıfa bağlı iki alt sınıf vardır. Bunlar; Alt sınıf: Entomostraca Bu alt sınıfta bulunan türler küçük kabuklulardır. Vücutları değişik sayıda bölümlere ayrılmıştır. Abdomenleri ise genellikle çatal şeklinde sonlanır. Küçük yapılı olan ve su piresi olarak da adlandırılan Diaptomus,Cyclops ve Daphnia’lar sularda zooplaktonları oluştururlar. Bunlardan Cyclops ve Diaptomus’lar helmintlerden Diphyllobothrium latum'a arakonakçılık yaparlar. Ayrıca Cyclops 'lar Dracunculus medinensis' e de arakonaklık yaparlar. Daphnia 'lar ise nematodlardan Acuaria ve Tetrameres'lere arakonaklık yaparlar. Bu alt sınıfta ki türlerden balıklarda ektoparazit olarak bulunan ve balıkların crustacealanrı olan cinsler önemlidir.Bunlar; Cins: Ergasilos : Tatlı su balıklarının solungaçları üzerinde ektoparazit olarak yaşarlar. Bu parazitler kanla ve epitelle beslenirler. Bu nedenlede solungaçlarda patolojik bozukluklara yol açarlar. Bu parazitle enfekte balılarda soluma güçlüğü, büyüme geriliği ve sexuel olgunluğa erişememe durumu görülür. Enfeste balıklar sekunder bakteri enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Özellikle mantar enfeksiyonlarına duyarlıdırlar. Ağır enfeksiyonlarda ölümler görülür. Özellikle sıcaklığın arttığı yaz aylarında kayıplar daha fazla olur. Cins: Salmincola : Vücutları cephalothorax ve abdomen olarak ayrılmıştır. Büyüklükleri 4 -7 mm' dir. Dişileri yumurta çıkarır ve bu yumurtadan çıkan larvalar balıkların solungaçlarına tutunarak 5 kez gömlek değiştirir ve olgunlaşırlar. Bu cinste tatlı su balıklarının yüzgeç ve solungaçlarında yerleşir. Cins: Achtheres : Çeşitli tatlı su balıklarının solungaçlarına yerleşir. 2 -7 mm büyüklüğündedir. Cins: Lernaea : Bu cins tatlı su balıklarında en yaygın olarak görülür. Bunların sadece dişileri parazittir. Erkek ile dişi çiftleştikten sonra dişi paraziter hayata geçer. Yumurtadan çıkan larva suda serbest yüzer ve birkaç kez gömlek değiştirerek olgunlaşır. Özellikle kültür balıklanrıda ölümlere neden olur. Parazitler balıkların pullarını tahrip ederler. Buralarda ülserler oluşur ve daha sonra buralardan bakteri, mantar ve virusların içeri girmesine zemin hazırlanır. Enfekte balıklarda büyümede gerileme ve yüzme bozuklukları görülür. Cins: Argolos: Bu cinse balık biti adı verilir. Erişkinleri 6 -22 mm uzunluğunda olup, tatlı su balıklarında yaygın olarak görülür. Vücutları caput, thorax ve abdomenden oluşur. Bu türün biyolojileri biraz karışıktır. Erişkin dişi konağı terkeder ve suda bulunan çeşitli maddeler üzerine yumurtalarını bırakır. Yumurtalar içinde larva gelişir ancak yumurtayı terketmez ve 3 larval dönem geçirip yumurtayı terkeder. Bir seri gömlek değiştirir ve her gömlek değiştirmede konağını terkeder. Bu gömlek değiştirme dönemlerinde de parazittir. Biyolojisini sıcaklığa bağlı olarak 40 -100 günde tamamlar, Argulus 'lar balıkların derisini delerek kanla beslenirler. Parazitlerin beslenme yerlerinde ülserler meydana gelir ve sekunder enfeksiyonlara neden olurlar. Balıklarda ektoparazit olarak bulunan ve yukarıda yazılan cinslerin kontrolünde parazitsiz balıkların havuza alınması ve balıksız su kaynaklarının kullanılması esastır. Havuzlarda kullanılan suların süzülmesi gerekir. Ayrıca enfestasyonun görüldüğü yerlerde enfeste balıklar toplanıp imha edilmelidir. Yine havuzlarda balık sayısı azaltılmalıdır. Havuza yeni balıklar konmadan önce havuzun suyu boşaltılır ve kurutulur. Genç balıklar koruyucu amaçla ilaçlanırlar. Ayrıca larval dönemlerin ortadan kaldırılması için de ; Kalsiyum klorür (% 0.85), Bakır sülfat (% 0.2), Magnezyum sülfat (% 1.7), Organik fosforlu bileşiklerden Dipterex 0.5 ppm, Malathion 0.25 ppm oranında haftada bir defa olmak üzere 5 hafta kullanılır. Alt sınıf: Malacostraca Bu alt sınıfta bulunan crustacealar daha büyük yapılıdırlar. Vücut segmentleri sabit sayıdadır. Genellikle thoraxda 8 ve abdomende 7 segment bulunur. Bu alt sınıfta istakoz, kerevides, yengeç ve karidesler bulunur. Serbest olarak yaşayan bu kabuklular insanlar tarafından gıda maddesi olarak tüketilirler. Bunların bazıları bazı helmintlere arakonakçılık yapması bakımından önemlidir.

http://www.biyologlar.com/crustacea-sinifi-kabuklular

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

İnsanın evrimi

İnsan, omurgalılara omurgasızlardan daha yakındır(omurgası var) Memelilere diğer omurgalılardan daha yakın(tüylü, süt bezi var, kulakta 3 kemik) Primatlara da diğer memelilerden daha yakın(pençe yerine tırnak, 4 kesici diş) Şempanze ve gorile diğer primatlardan daha yakın. İnsan- şempanze ayrımı yaklaşık 4-14 milyon yıl önce oluştu, 5-6 diyenler de var, kesin değil. İnsanla şempanzenin DNA ve protein yapıları %99 benzer, gorille %98,6 İnsanda 23 kromozom bulunurken şempanzede 24 tane bulunur, kan proteinleri %100 aynıdır. İnsanlığın evrim zinciri şu şekildedir Australopithecus anamensis: buna ait iskeletler 4.1 milyon yıl öncesine aittir. Maymuna benzer, kısa boylu, küçük beyinli(günümüz maymun beyni kadar), kalın kaş kemerli. İnsanın atası olması özelliğini iki ayak üzerinde durabilmesine borçludur. Tam dik duramasa da bu özelliği vardır. iki ayak üzerinde yürüme özelliğinin, büyük ormanların kurumasına ve besinlerin açık arazilerden bulunması gerektiğine bağlanır. Yürümeye çalıştılar, bunu yavrularına da öğrettiler, yani illaki genlerinde bir değişiklik olması gerekmiyor. DİNCİ: Açık arazide 4 ayak üzerinde yürüyen başka bir sürü canlı var, onlar neden 2 ayaklı olmadılar. CEVAP: Bunlar aslında bu özelliği ormanda kazandılar, yani yüksekteki meyvelere erişmek için iki ayak üzerinde durmaya çalıştılar, daha sonra açık arazilere geçince bu özelliğe iyice gerek duyulmaya başlandı. Australopithecus afarensis(Lucy):3.2 milyon yıl öncesine aittir. Beyni çok az büyümüştür. 380-550 cm3.. taşları kullanmıştır ama alet yapamamıştır. Şempanze de alet kullanabilir ama yapamaz. .......(başka Aus... türleri de var) Homolara gelinceye kadarki türler etçildi., homolarla birlikte etçilik başladı. Homolara geçişin sebebi ise bir iklim değişikliği olsa gerek. Homo haiblis:2,5 milyon yıl öne ortaya çıkmıştır. Alet yapabiliyor, av aleti. Beyni 600-750 cm3’tür. Bu, ilk üç tür Afrika kökenlidir. Homo erectus:1.8 milyon yıl önce atası Afrika’dan yola çıkmış, ama Asya’da evrimleşmiş. 900.000 yıl önce yaşamıştır.Ateşi kullanmıştır, tam dik yürüyen ilk insan, beyni 775-1200 cm3. Neanderthal: 200.000-30.000 yıl önce yaşamışlardır, ancak son yapılan DNA çalışmaları sonucunda bunların insanın soy zincirinde yer alamayacağı anlaşılmıştır. Bunlar başka bir insansı türdü, ama insan değillerdi. Bunların yerini normal insanlar aldı. Ayrıca bebek ölümleri ve hastalık gibi sebeplerden dolayı bunlar yok oldular. Ölü gömme adetleri vardı. Beyni 1300-1610 cm3. Cro-magnon: Neanderhallerin yerini birden bunlar aldı ve bunlardan günümüz insanı evrimleşti. Homo sapiens sapiens(günümüz insanı): 30000 yıl önce ortaya çıktılar, gelişmiş avcılık, hayvancılık, çiftçilik yapıyor, dili kullanabiliyor, büyük topluluklar kuruyordu. İlkel sanat yapabiliyordu. son buzul çağının bitimiyle(9000-7000 yıl önce) yerleşik hayata geçtiler. Beyni 1200-2000 cm3 DİNCİ: Neandertaller eski bir insan ırkıdır, Australopithecus ise eski bir maymun türüdür, soyları tükenmiştir. EVRİMCİ:1-Neandertallerin insan olmadığı genetik olarak ispatlanmıştır 2-Bir tür yok olacaksa neden yaratılır ki, hadi yok olan insanlar sapkınlık yaptılar, büyük suçlar işlediler de yok oldular, peki Australopithecus dediğin maymunlar neden yok oldu, onların yaratılmasının anlamı neydi.

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi-1

Bilimin doğuşunu ve fizik kimya biyoloji matematik olarak temel biirmler haline dönüşmesini tarihsel boyutta açıklayınız

Ortaçağ sonlarında özellikle İtalya'da, zamanın siyasal istemleri teknolojiye yeni bir önem kazandırdı. Böylece askeri ve sivil mühendislik mesleği doğdu. Leonardo da Vinci bu mühendislerin en ünlüsüydü. Dahi bir ressam olarak insan anatomisini yakından inceledi ve resimlerine gerçeğe çok benzeyen biçimler aktardı. Bir heykelci olarak, zor metal döküm tekniklerini başardı. Sahne yapıtlarının yapımcı ve yönetmeni olarak, özel efektler sağlamak amacıyla karmaşık makineler geliştirdi. Askeri mühendis olarak bir kentin surlarından aşırılan havan topu mermisinin yörüngesini gözleyerek bu yörüngenin Aristoteles'in öne sürdüğü gibi iki doğrudan (eğimli bir çıkış ve ardından düşey düşüş) oluşmadığını belirledi. Leonardo ve arkadaşları doğayı gerçekten bilmek istiyorlardı. Gerçek deneyimin yerini hiçbir kitap tutamazdı ve hiçbir kitap olgular üzerinde egemenlik kuramazdı. Gerçi antik felsefenin nüfuzu kolayca kırılamayacak kadar sağlamdı, ama sağlıklı bir kuşkuculuk da gelişmeye başlamıştı. Eski otoritelerin gördüğü geleneksel kabule inen ilk önemli darbe, 15. yüzyıl sonunda Yenidünya'nın bulunuşu oldu. Büyük astronom ve coğrafyacı Ptolemaios, Avrupa, Afrika ve Asya olarak yalnızca üç kıtanın var olduğunu öne sürmüştü. Aziz Augusti-nus ve Hıristiyan bilginleri de bu görüşü benimsemişlerdi. Yoksa dünyanın öteki tarafındaki insanların baş aşağı yürümeleri gerekirdi. Yenidünya'nın bulunuşu, matematik çalışmalarını da hızlandırdı. Zenginlik ve ün arayışı denizciliğin gerçek bir bilime dönüşmesine yol açtı. Rönesans'ta canlanan düşünsel etkinlikler, antik bilgilerin tümüyle gözden geçirilmesine olanak sağladı. Ortaçağ düşüncesinin temelini oluşturan Aristoteles'in yapıtlarına Platon'un ve Galenos'un yapıtlarının çevirileri ve daha da önemlisi Arkhimedes'in, kuramsal fiziğin geleneksel felsefenin dışında nasıl oluşturulabileceğini gösteren yapıtları eklendi. Rönesans biliminin yönünü belirleyen antik yapıtların başında, Musa'nın çağdaşı olduğu kabul edilen efsanevi rahip, peygamber ve bilge Hermes Trismegistos'a dayandırılan Hermetika gelir. Hermetika yaratılış konusunda insana geleneksel metinlere göre çok daha önemli bir rol veriyordu. Tann insanı kendi suretinde yaratmıştı. Bir yaratıcı olarak ve yaratma sürecinde insan Tann'yı taklit ediyordu. Bunun için de doğanın gizlerini bilmek zorundaydı. Yakma, damıtma ve öbür simya işlemleriyle doğa işkenceden geçirilerek gizleri elde ediliyordu. Başarının ödülü, sıkıntı ve hastalıklardan kurtuluşun yanı sıra sonsuz yaşam ve gençlik olacaktı. Bu düşünce, insanın bilim ve teknoloji aracılığıyla doğaya boyun eğdirebileceği görüşüne yol açtı. Modern bilime temel oluşturan bu görüşün yalnızca Batı'da egemen olduğunu vurgulamak yerinde olur. Doğadan yararlanma konusunda yüzyıllarca geride bulunan Batı'nın Doğu'yu geçmesinde bu yaklaşımın önemli rolü olsa gerektir. Hermetika, aydınlanma ve ışık kaynağı olan Güneş üzerine coşkulu bölümler içerir. Hem Platon'un, hem de Hermetika'mn çevirmeni Floransalı Marsilio Ficino, 15. yüzyılda Güneş üzerine yazdığı incelemede adeta putperestçe hayranlığa varan bir üslup kullanmıştı. 16. yüzyılın başlarında bir Polonyalı öğrenci, İtalya'daki gezisi sırasında bu düşüncelerden etkilendi. Ülkesine döndükten sonra Ptolemaios'un astronomi sistemi üzerinde çalışmaya başladı. Görevli bulunduğu kilisenin yardımıyla, kilisenin gereksinim duyduğu Paskalya ve öteki yortuların tam günlerinin saptanması gibi önemli hesapların yapılmasında kullanılan astronomi gözlem aygıtlarını geliştirmeye koyuldu. Bu genç öğrencinin adı Mikoiaj Kopernik'tir. Fiziğin doğuşu: Yaklaşık yarım milyon yıl önce ilk insanlar, elde yapılmış yalın araçlar kullanıyor ve ateşi biliyorlardı. Bundan 20 000 yıl önce yaşayan Taş devri insanı, mağara duvarlarına resimler yapabiliyor, ok ve yay kullanabiliyordu (günümüzde bile, hâlâ Taş devri teknolojisiyle yaşamını sürdüren topluluklara Taşlanmaktadır). Günümüzden 10 000 yıl önce insanlar, toprağı işlemeye başlamışlardı. Bilimin ilk temel işaretleri ise, bundan 5 000 yıl Önce Babil'de ortaya çıkmaya başladı. Ancak Ortaçağ teknolojisi. Roma teknolojisinden pek farklı değildi; hattâ Romalıların su sistemleri daha iyiydi. Günümüzdeki anlamıyla bilim, XVII. yüzyılda ortaya çıktı. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda endüstri devrimi gerçekleştirildi. XX. yüzyılda ise fizik, günlük yaşamda büyük bir yer tutmaya başladı. Günümüzde, bu bilim dalına dayanmayan bir yaşam düşünülemez. Klasik fiziğin temelleri, XVII. yüzyılda, GALİLEİ, KEPLER, BÖYLE, NEWTON, HOOKE, HUYGENS, GUERİCKE, TORRİCELLİ gibi bilginler tarafından atıldı. Günümüzdeki uygarlık düzeyi varlığını, bu temellere borçludur. XVII. yüzyılda, aynı zamanda, felsefe ile fiziğin birbirinden ayrılması da gerçekleşti. XVIII. yüzyıldan önce fiziğe, «doğal felsefe Bilimsel yöntem: Bilimsel yöntem, gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlayan «yanılmaz Neden-sonuç ilişkisi, çağımızda çok açık görünmesine karşılık, her zaman kabul edilmemiştir. Eskiden doğal olayların açıklanması, tanrıya bağlanmaktaydı. Günümüzde fizik, anlayış düzeyimizi biraz daha derine götürmeye ve olayların altında yatan gerçek nedenleri ortaya çıkarmaya çalışmaktadır. Çevrelerindeki olayları kaydeden ilk insanlar İ.Ö. 3000 yıllarında yaşayan Babillilerdi (Mezopotamya). Yazıyı bilen bu insanlar, gökcisimlerinin hareketlerini kataloglara geçirdiler. Aynı dönemde Kuzeybatı Avrupa'da yaşayanlar ise, yazıyı bilmemelerine karşılık, taşları kullanarak, gökcisimlerinin hareketlerini toprak üstünde belirtmeye çalıştılar. Babillilerin ve eski Mısırlıların tuttuğu kayıtlar, Yunanlıların eline geçti. Yunanlılar bunları yeniden düzenleme çabalarına girişti. Mekanik ve statikte bazı ilkol kavramlar (ARKHİMEDES'in banyo deneyi ve kaldıraç yasaları gibi) ortaya kondu. Yunanlıların en büyük katkısı, fiziğin gelişmesinde önemli payı bulunan bazı MATEMATİK ilkelerini bulmalarıdır. İ.S. III. yüzyılda Diophantos bazı fizik temellerini ortaya koymuştur, ama fiziğin bugünkü dayanağını oluşturan cebir daha sonra geliştirilmiştir. Bilimin geliştirilmesi, Yunanlılardan sonra Araplar tarafından yürütüldü. Bazı yeni buluşlar, sözgelimi İbni Heysem'in OPTİK konusuna ve matematik simgelere ilişkin düşünceleri, önceleri İtalya, daha sonra da Kuzey Avrupa'da ortaya çıkan bilimsel anlayışın ilk kıvılcımı oldu. Matematiğin Tarihi Gelişimi Ortaçağ İslâm Dünyası'nda başta aritmetik olmak üzere, matematiğin geometri, cebir ve trigonometri gibi dallarına önemli katkılarda bulunan matematikçiler yetişmiştir. Ancak bu dönemde gerçekleşen gelişmelerden en önemlisi, geleneksel Ebced Rakamları'nın yerine Hintlilerden öğrenilen Hint Rakamları'nın kullanılmaya başlanmasıdır. Konumsal Hint rakamları, 8. yüzyılda İslâm Dünyası'na girmiş ve hesaplama işlemini kolaylaştırdığı için matematik alanında büyük bir atılımın gerçekleştirilmesine neden olmuştur. Daha önce Arap alfabesinin harflerinden oluşan harf rakam sistemi kullanılıyordu ve bu sistemde sayılar, sabit değerler alan harflerle gösteriliyordu. Örneğin için a harfi, 10 için y harfi ve 100 içinse k harfi kullanılıyordu ve dolayısıyla sistem konumsal değildi. Böyle bir rakam sistemi ile işlem yapmak son derece güçtü. Erken tarihlerden itibaren ticaretle uğraşanların ve aritmetikçilerin kullanmaya başladıkları Hint Rakamları'nın üstünlüğü derhal farkedilmiş ve yaygın biçimde kabul görmüştü. Bu rakamlar daha sonra Batı'ya geçerek Roma Rakamları'nın yerini alacaktır. Cebir bilimi İslâm Dünyası matematikçilerinin elinde bağımsız bir disiplin kimliği kazanmış ve özellikle Hârizmî, Ebu Kâmil, Kerecî ve Ömer el-Hayyâm gibi matematikçilerin yazmış oldukları yapıtlar, Batı'yı büyük ölçüde etkilemiştir. İslâm Dünyası'nda büyük ilgi gören ve geliştirilen bilimlerden birisi olan astronomi alanındaki araştırmalara yardımcı olmak üzere trigonometri alanında da seçkin çalışmalar yapılmıştır. Bu konudaki en önemli katkı, açı hesaplarında kirişler yerine sinüs, kosinüs, tanjant ve kotanjant gibi trigonometrik fonksiyonların kullanılmış olmasıdır. Yeniçağ Bu dönem diğer alanlarda olduğu gibi matematik alanında da yeniden bir uyanışın gerçekleştiği ve özellikle trigonometri ve cebir alanlarında önemli çalışmaların yapıldığı bir dönemdir. Trigonometri, Regiomontanus, daha sonra da Rhaeticus ve Bartholomaeus Pitiscus`un çabalarıyla ve cebir ise Scipione del Ferro, Nicola Tartaglia, Geronimo Cardano ve Lodovice Ferrari tarafından yeniden hayata döndürülmüştür. Yapılan çalışmalar sonucunda geliştirilen işlem simgeleri, şu anda bizim kullandıklarımıza benzer denklemlerin ortaya çıkmasına olanak vermiş ve böylelikle, denklem kuramı biçimlenmeye başlamıştır. Rönesans matematiği özellikle Raffaello Bombelli, François Viète ve Simon Stevin ile doruk noktasına ulaşmıştır. 1585 yılında, Stevin, aşağı yukarı Takîyüddîn ile aynı anda ondalık kesirleri kullanmıştır. Bu dönemde çağdaş matematiğin temelleri atılmış ve Pierre de Fermat sayılar kuramını, Pascal olasılık kuramını, Leibniz ve Newton ise diferansiyel ve integral hesabı kurmuşlardır. Yakınçağ Bu dönemde Euler ve Lagrange, integral ve diferansiyel hesabına ilişkin 17. yüzyılda başlayan çalışmaları sürdürmüş ve bu çalışmaların gök mekaniğine uygulanması sonucunda fizik ve astronomi alanlarında büyük bir atılım gerçekleştirilmiştir. Mesela Lagrange, Üç Cisim Problemi'nin ilk özel çözümlerini vermiştir. Bu dönemde matematiğe daha sağlam bir temel oluşturmaya yönelik felsefi ağırlıklı çalışmalar genişleyerek devam etmiştir. Russell, Poincaré, Hilbert ve Brouwer gibi matematikçiler, bu konudaki görüşleriyle katkıda bulunmuşlardır. Russell, matematik ile mantığın özdeş olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Matematiğin, sayı gibi kavramlarını, toplama ve çıkarma gibi işlemlerini, küme, değilleme, veya, ise gibi mantık terimleriyle ve matematiği ise "p ise q" biçimindeki önermeler kümesiyle tanımlamıştır. Hilbert'e göre ise, matematik soyut nesneleri konu alan simgesel bir sistemdir; mantığa indirgenerek değil, simgesel aksiyomatik bir yapıya dönüştürülerek temellendirilmelidir. Sezgici olan Brouwer de matematiğin temeline, kavramlara somut içerik sağlayan sezgiyi koyar; çünkü matematik bir teori olmaktan çok zihinsel bir faaliyettir. Poincaré'ye göre de matematiğin temelinde sezgi vardır ve matematik kavramlarının tanımlanmaya elverişli olması gerekir. Yine bu dönemin en orijinal matematikçileri olarak Dedekind ve Cantor sayılabilir. Dedekind, erken tarihlerden itibaren irrasyonel sayılarla ilgilenmeye başlamış, rasyonel sayılar alanının sürekli reel sayılar biçimine genişletilebileceğini görmüştür. Cantor ise, bugünkü kümeler kuramının kurucusudur. Kimya'nın Tarihsel Gelişimi Kimya sözcüğünün ( Eski Mısır dilinde "kara" ya da "Kara Ülke" ) sözcüğünden türediği sanılmaktadır Bir başka sav da khemeia (Eski Yunanca khyma: "¤¤¤¤l dökümü) sözcüğünden türediğidir Kimyanın kökenleri felsefe, simya, ¤¤¤¤lürji ve tıp gibi çok çeşitli alanlara dayanır Ama kimya ancak 17 yüzyılda mekanikçi felsefenin kurulmasıyla ayrı bir bilim olarak ortaya çıkmıştır Mezopotamyalılar, Çinliler, Mısırlılar ve Yunanlılar çok eski çağlardan beri bitkilerden boyarmadde elde etmeyi, dokumaları boyamayı, deri sepilemeyi, üzümden şarap, arpadan bira hazırlamayı, sabun üretimini, cam kaplar yapmayı biliyorlardı Eski çağlarda kimya sanatsal bir üretimdi Daha sonra Antik Çağın deneyciliği, Yunan doğa felsefesi, Rönesans simyası, tıp kimyası gelişti 18 yüzyılda kuramsal ve uygulamalı kimya, 19 yüzyılda organoteknik ve fizikokimya, 20 yüzyılda ise radyokimya, biyokimya ve kuvantum kimyası gibi yeni dallar ortaya çıktı Ünlü kimya tarihçisi Hermann Kopp, İS 300- 1600 arasını, soy (asal) olmayan ¤¤¤¤lleri soy ¤¤¤¤llere dönüştürecek filozof taşının ve insan ömrünü sonsuzlaştıracak yaşam iksirinin arandığı simya çağı; 1600- 1700 arasını ilaçların hazırlandığı iyatrokimya (tıp kimyası) çağı; 1700- 1800 arasını, yanma sürecinin araştırıldığı filojiston kimyası çağı; bundan sonraki dönemi ise nicel kimya çağı olarak adlandırmıştır 16- 18 yüzyıllar arasındaki dönem yeniçağ kimyası olarak da tanımlanır Kimyanın kökeninin, yaklaşık olarak Hıristiyanlık çağının başlarında Mısır'ın İskenderiye kentinde biçimlenmeye başladığı kabul edilir Eski Mısır'ın ¤¤¤¤lürji, boya ve cam yapımı gibi üretim zanaatları ile eski Yunan felsefesi İskenderiye'de bir araya gelerek kaynaşmış ve İS 400'lerde uygulamalı kimya bilgisi gelişmeye başlamıştır Justus von Liebig'e göre simyacılar önemli aygıt ve yöntemler bulmuşlar, sülfürik asit, hidroklorik asit, nitrik asit, amonyak, alkaliler, sayısız ¤¤¤¤l bileşikleri, şarap ruhu (alkol), eter, fosfor ve Berlin mavisi gibi çok çeşitli maddeleri kullanmışlardır Hıristiyanlığın ilk yüzyılında Yahudi Maria olarak bilinen bir kadın simyacı çeşitli türde fırınlar, ısıtma ve damıtma düzenekleri geliştirmiş, simyacı Kleopatra ise altın yapımı konusunda bir kitap yazmıştır Maria'nın buluşu olan su banyosu günümüzde de "benmari" adı altında kullanılmaktadır 350- 420 arasında İskenderiye'de yaşayan Zosimos, simya öğretisinin en önemli temsilcisidir ve 28 ciltlik bir simya ansiklopedisi yazmıştır Roma İmparatorluğu ve Bizans İmparatorluğu'nda, daha sonra da İslam ülkelerinde kimya tekniğinde büyük ilerlemeler olmuş ve Aristoteles'in bütün maddelerin sonuçta dört öğeden (toprak, su, hava, ateş) oluştuğu ve bunların birbirine dönüştüğü biçimindeki kuramı İskenderiyeli ve daha sonra da Cabir, İbn Hayyan, Ebubekir el-Razi ve İbn Sina gibi Arap simyacılar tarafından geliştirilmiştir İbn Sina özellikle dönüşümle ilgilenmiş ve el-Fennü'l-Harmis nün Tabiiyat adlı kitabının mineralojiyle ilgili bölümünde mineralleri taşlar, ateşte eriyen maddeler, kükürtler ve tuzlar olarak dört gruba ayırmıştır İbn Sina madde ve biçimin bir birlik olduğunu, doğa olaylarının açıklanmasında doğaüstü ve maddesel olmayan güçlerin etkisinin olmadığını söylemiş, kuramsal düşünceyi ve kavram üretmeyi öne çıkarmıştır Rönesans döneminde geçmiş yılların getirdiği kimya bilgisinin birikimiyle, tıp ve kimyasal üretim alanlarında uygulamalı kimya ortaya çıktı Bu dönemde eczacılıkta inorganik tedavi maddelerinin kimyasal yöntemlerle elde edilmesine "kemiatri" (kimyasal tedavi) adı verildi Kemiatrinin kimya temeline dayalı ilaç üretimi biçimindeki pratik amacının yanı sıra, hastalıklar ve madde alışverişi olaylarının kimyasal yorumu gibi kuramsal bir amacı da vardı Bu kuramsal amaçla ilgili yönelime iyatrokimya denir Günümüzde kemiatrinin karşılığı farmasötik kimya ve kuramsal biyokimyadır İyatrokimyanın öncüsü olan İsviçreli hekim Paracelsus'a ( 1493- 1541) göre tuz, kükürt ve cıva, var olan bütün cisimlerin temel yapıtaşı olan beden, can ve ruhun karşılığıydı Bu üçlü arasında denge bozulduğunda hastalık başlıyordu Paracelsus midenin bir kimya laboratuvan olduğunu, özsuların yoğunlaşmasıyla hastalıkların ortaya çıktığını ve bu durumun ilaçla giderilebileceğini savundu ve farmakolojide kimyasal maddelerden yararlanılması yolunda çaba harcadı Johann Baptist van Helmontx(1580-1644) ve Johann Rudolph Glauber (1604-68), Rönesans kimyasının temsilcileridir Suyun temel element olduğuna inanan van Helmont'un en önemli çalışmaları çeşitli süreçlerle gaz üretimini ilk kez açıkça gerçekleştirmesi ve deneylerinde teraziyi kullanarak kimyasal çalışmalara nicel özellik kazandırmasıdır Glauber'in en büyük başarısı ise, yemeklik tuzu sülfürik asitle parçalayarak tuz asidi (hidroklorik asit) ve sodyum sülfat elde etmesidir Sodyum sülfat dekahidrat günümüzde de onun adıyla Glauber tuzu olarak bilinir Glauber ayrıca ilk kez ¤¤¤¤llerin tuz asidi içinde çözünmesiyle ¤¤¤¤l klorürlerin oluşacağını gösterdi Simya 16 ve 17 yüzyıllarda Avrupa'da derebeyi saraylarında giderek yayıldı ve bu durum, bilimsel kimya gelişene ve elementlerin birbirine dönüştüğü inancının sarsılmaya başlamasına değin sürdü 17 yüzyılda kimyanın sanat ya da bilim olup olmadığı çok tartışıldı Bu yüzyılda, çağdaş anlatımla, uygulamalı ve kuramsal kimya ayırımı vardı Kemiatri, ¤¤¤¤lürji kimyası, madencilik ve demircilik kimyası uygulamalı kimyanın içinde yer alıyordu Kuramsal kimya ise betimlenebilen "tüm doğa bilimleri" anlamına gelen physica'nın içindeydi Yeniçağdaki oluşum deneyimden (experientia) deneye {experimentum) doğru oldu ve deneyin doğa araştırmasındaki bilimsel önemi kabul edildi Kimya zamanla simyadan ayrıldı ve eski çağların gizemli görüşlerinden uygulamalı kimyaya geçildi Eski kimyada madde ve bileşikler yalnızca beklenen son ürün açısından önemliydi Çeşitli reçeteler ise beklenen sonuca götüren bir araçtı Eski düşünce ve bilgilerin doğruluk ya da yanlışlıklarının denetlenmesi ancak kimyasal tepkimelerin gözlenmesi ve tepkime sürecinin incelenmesiyle olanaklıydı Mekanikçi felsefe ile kimyanın etkileşimine en iyi örnek Robert Boyle'un çalışması oldu İngiliz bilim adamı Robert Boyle 1661'de yayımladığı The Sceptical Chymist (Kuşkucu Kimyacı) adlı yapıtıyla Aristotelesçi görüşleri çürüttü Böyle, kimyasal elementleri maddenin parçalanmayan yapıtaşları olarak açıkça tanımladı, ilk kez kimyasal bileşikler ile basit karışımlar arasında ayrım yaptı, kimyasal birleşmelerde özelliklerin tümüyle değiştiğini, basit karışımlarda ise böyle değişimlerin olmadığını söyledi; gazlar üzerinde yürüttüğü deneylerde gazların basıncı ile hacimleri arasındaki bağıntıyı belirleyen yasayı buldu ve ilk kez elementlerin ve bileşiklerin doğru tanımını yaptı Böyle ayrıca havanın yanma olaylarındaki rolünü keşfetti ve havanın tartılabilir bir madde olduğunu söyledi 18 yüzyılda kimyanın temel sorunu yanma olayının (ateş ruhlarının işlevlerinin) açığa kavuşturulması oldu 17 yüzyıl ortalarına doğru maddedeki elementlerden birinin yanmaya neden olduğu ileri sürülmüş ama bu sav, ateşin maddesel bir cisim olamayacağı gerekçesiyle ünlü simyacı van Helmont tarafından reddedilmişti Alman simyacı Johann Joachim Becher (1635-82) bu öneriyi daha sonra 1669'da yeniden gözden geçirdi ve terra pinguis olarak adlandırılan ateş elementinin yanma sırasında kaçıp giden bir nesne olduğunu varsaydı Becher'in öğrencisi ve Berlinli bir hekim olan Georg Ernst Stahl ( 1660- 1734) bu nesneye "flojiston" adını verdi Yanma olayına yanlış da olsa ilk kez bir bilimsel açıklama getiren flojiston kuramına göre yanıcı maddeler, yanıcı olmayan bir kısım ile flojistondan oluşur Buna göre ¤¤¤¤l oksitler birer element, ¤¤¤¤ller ise kil (¤¤¤¤l oksit) ile flojistondan oluşan birer bileşik maddedir ¤¤¤¤l yandığında eksi kütleli "plan flojiston bir ruh gibi ayrılır ve elementin külü (¤¤¤¤l oksit) açığa çıkar Küle yeniden flojiston verildiğinde de yeniden ¤¤¤¤l oluşur Örneğin çinko oksit flojistonca zengin olan kömürle ya da hidrojen gazıyla ısıtıldığında yeniden çinko oluşur ve hafifler Bir yüzyıl boyunca kimyaya egemen olan bu kuram element kavramına uygun olmamakla birlikte kimyanın bilimsel gelişmesinde çok büyük rol oynadı Cavendish, Priestley ve Scheele ise çalışmalarında karbon dioksit, oksijen, klor, ¤¤¤¤n (bataklık gazı) ve hidrojen gazlarını ayrı gazlar olarak tanımladılar Cavendish ayrıca gazları yoğunluklarına göre ayırdı İlk kez suyun bir element olmayıp oksijen ile hidrojenin bir bileşiği olduğunu kanıtladı Bu çalışmaların da yardımıyla flojiston kuramı yıkıldı Aynı zamanda bir fizikçi olan Antoine-Laurent Lavoisier ( 1743-94) kimyanın babası sayılır Lavoisier ¤¤¤¤l oksitlerinin daha önce Priestley ve Scheele'nin keşfettiği oksijen ile ¤¤¤¤llerin yaptığı bileşikler olduğunu kanıtladı, yanma ve oksitlenme olaylarının günümüzde de geçerli olan açıklamasını yaparak kimyada yeni bir çığır açtı Kapalı kaplarda yaptığı deneylerde, kimyasal tepkimeler sırasında kütlenin değişmediğini saptayarak 1787'de kütlenin korunumu yasasını ortaya koydu Kimya'daki devrim yalnızca kavramlarda değil yöntemlerde de gerçekleşti Ağırlıksal yöntemler duyarlı çözümler yapmayı olanaklı kıldı ve kütlenin korunumu yasasıyla nicel kimya dönemi başladı Lavoisier'den sonra 1798'de Alman kimyacı Richter birleşme ağırlıkları yasasını, 1799'da gene Alman kimyacı Proust sabit oranlar yasasını ve 1803'te ingiltere'den John Dalton katlı oranlar yasasını geliştirdi Gay-Lussac da Alexander von Humboldt'un yardımıyla öbür gazlarla tepkimeye giren bir gazın her zaman belirli hacim oranlarıyla birleştiğini buldu İtalyan fizikçi Amedeo Avogadro 1811'de, gaz halindeki pek çok elementin birer atomlu değil, ikişer atomlu oldukları ve aynı koşullar altında bulunan gazların eşit hacimlerinde eşit sayıda molekül bulunacağı varsayımını geliştirdi Avogadro'nun bu varsayımını 50 yıl sonra, 1860'ta Stanislao Cannizzaro yasa düzeyine çıkardı 19 yüzyılın başlarında ingiliz kimyacı Humphry Davy ve öteki bilim adamları, volta pillerinden sağladıkları güçlü elektrik akımlarını bileşiklerin çözümlenmesi ve yeni elementlerin bulunması çalışmalarına uyguladılar Bunun sonucunda kimyasal kuvvetlerin elektriksel olduğu ve örneğin aynı elektrik yüklü iki hidrojen atomunun birbirini iteceği ve Avogadro varsayımına göre birleşerek çok atomlu molekülü oluşturmayacağı ortaya çıktı 1859'da Alman fizikçi Gustav Kirchhoff ve kimyacı Robert Bunsen'in bulduğu tayf çözümleme tekniğinin yardımıyla da o güne değin bilinen elementlerin sayısı 63'ü buldu Elementlerin atom ağırlıkları ile fiziksel ve kimyasal özellikleri arasındaki bağıntıyı bulan Rus kimyacı Dimitriy İvanoviç Mende-leyev 1871'de ilk kez kimyasal elementlerin periyodik yasasını açıkladı Mendeleyev'e göre hidrojenin dışındaki elementler artan atom ağırlıklarına göre bir sırayla düzenlendiğinde, bunlann fiziksel ve kimyasal özellikleri de bu sıraya göre düzgün bir değişim gösteriyordu Ama bu düzgün gidiş kesintilerle birkaç sıra halindeydi ve bu sıralara periyot adı verildi Mendeleyev'in tablosunda atom ağırlığı daha büyük olan bazı elementlerin ön sıralarda yer alması atom ağırlıklarının ölçüt alınamayacağını gösterdi İngiliz fizikçi HG Moseley 1913'te X ışınımı yardımıyla elementlerin atom numaralarını saptadığında bu sıralamada atom numaralarının temel alınması gerçeği ortaya çıktı Bundan sonra Mendeleyev'in tablosundaki boş olan yerler yeni keşfedilen elementlerle dolmaya başladı Wilhelm Röntgen'in 1895'te X ışınımını bulmasından hemen sonra Henri Becquerel 1896'da, uranyumdaki doğal radyoaktifliği keşfetti ve 1900'de fizikçi Max Planck kuvantum kuramını ortaya attı Rutherford 19J9'da havadaki azotu, radyum preparat-lanndan salınan alfa taneciklerinin yardımıyla oksijene ve hidrojene dönüştürerek ilk yapay element dönüşümünü gerçekleştirdi August Kekule'nin 1865'te kurduğu yapı kuramının genişletilmesi sonucunda, bire-şimleme (sentez) ve ayrıştırma yoluyla pek çok yeni madde elde edilebildi Bu kurama göre atomlar değerliklerine karşılık gelecek biçimde bileşikler halinde birleşirler ve her atomun belirli bir değerliği vardır Kekule' nin bu açıklamalarından sonra kimyasal bileşikler yeni bir biçimde değerlendirilmeye başladı Örneğin su (H2O) H-O-H, karbon dioksit (CO2) O-C-O, biçiminde gösterildi Bu gösterimden bireşimleme kimyası çok yararlandı Kekule ayrıca moleküllerin farklı özelliklerinin atomların birbiriyle yaptığı farklı bağlarla belirlendiğini kanıtladı ve kapalı formülü C6Ü6 olan benzenin halka biçiminde birleşmiş bir yapısı olduğunu çözdü Yapı kuramına dayanarak varlığı düşünülen bileşiklerin bireşimsel olarak üretilebilmesine yönelik özel yöntemler geliştirildi; yapısı bilinmeyen doğal ya da yapay bileşiklerin iç yapılarını çözmek amacıyla da tam tersi bir yol izlenerek bunların yapılan sistemli bir biçimde ve aşamalı olarak parçalanarak bulundu Kekule'nin buluşu aromatik karbon kimyasının hızla gelişmesini olanaklı kıldı F Wöhler, siyanür bileşikleriyle çalışırken üreyle formülü aynı olan amonyum siyanatı bireşimledi Biri mineral, öbürü hayvansal kökenli olan her iki ürün de aynı elementlerin aynı sayıdaki atomlarından oluşuyordu Bu buluşla izomerleşme olgusu ortaya çıktı ve inorganik kimya ile organik kimya arasındaki farklılık ortadan kalktı Kimya alanındaki çalışmalar sonraları maddelerin tepkime biçimleri, ısı etkisi, çözeltiler, kristallenme ve elektrolizle ilgili konulara yöneldi ve galvanizleme konularındaki gelişmelerden fiziksel kimya (fizikokimya) doğdu Bu arada M Berthelot termokimyanın temellerini attı Raoult, W Ostwald, van't Hoff, J W Gibbs, Le Chatelier ve S Arrhenius fiziksel kimyanın gelişmesinde önemli rol oynadılar İtalyan bilim adamı Alessandro Volta'nın 1800'de iki ¤¤¤¤l levha arasına nemli bez ya da tuz çözeltisi koyarak elektrik akımı elde etmesi kimyada önemli gelişmelere neden oldu Humphry Davy 1807'de özel olarak geliştirdiği Volta pilini kullanarak erimiş külden elektrik akımı geçirdi ve bu yolla önce potasyum adını verdiği elementi, sonra da sodadan sodyum elementini ayırmayı başardı Bu da elektrokimya dalında önemli adımlar atılmasını olanaklı kıldı Çağdaş bilimin gelişmesiyle Sanayi Devrimi arasında yakın bir ilgi olduğu düşünülmekle birlikte, Sanayi Devrimi'nin anayurdu olan İngiltere'de bile bilimsel buluşların dokuma ve ¤¤¤¤lürji sanayisini doğrudan etkilediğini göstermek zordur, 18 yüzyılda bilim dikkatli bir gözlem ve deneyciliğin sanayide üretimi önemli ölçüde iyileştirebileceğini gösterdi Ama ancak 19 yüzyılın ikinci yansından başlayarak bilim sanayiye önemli katkıda bulunmaya başladı; kimya bilimi anilin boyalar gibi yeni maddelerin üretilmesini olanaklı kıldı ve boyarmadde ile ilaç sanayisi hızla gelişen ilk kimya sanayisi oldu 20 yüzyılda madencilik, ¤¤¤¤lürji, petrol, dokuma, lastik, inşaat, gübre ve gıda maddeleriyle doğrudan ilişkisi olan kimya sanayisi elektrikten sonra bilimin uygulamaya geçirildiği sanayiler arasında ikinci sırayı aldı Yalnızca kimyanın değil, fiziğin de kimya sanayisine girmesiyle laboratuvarda elde edilen sonuçlann doğrudan uygulamaya sokulduğu kimya fabrikaları kurulmaya başladı Bu süreçlerin denetlenmesinde çeşitli aygıtlara gerek duyulduğundan fiziksel kimyacılar ve fizikçiler kimya sanayisinde etkin olmaya başladı ve böylece kimya mühendisliği mesleği doğdu. Biyolojinin Tarihsel Gelişimi Biyoloji bilimi, insanın kendini ve çevresindeki canlıları tanıma merakından doğmuştur İlk insanlar çevrelerinde yaşayan sığır , geyik ve mamut gibi hayvanların resimlerini mağara duvarlarına çizerek bunları incelemeye başlamışlardır. Antik çağdan günümüze kadar biyoloji bilimindeki gelişmeleri, ilgili bilim adamlarıyla aşağıdaki gibi özetleyebiliriz: Thales (Tales) (M.Ö. VII. yy .) İlk biyolojik yorumları yapmıştır. Aristo (M.Ö. 384-322) Canlılar dünyasını inceleyen ve ‘’bilimsel doğa tarihi’nin kurucusu olan ilk bilim adamıdır. Aristo, bir bilim adamında bulunması gereken iki önemli özelliğe, yani iyi gözlem yapabilme ve bunlardan doğru sonuçlar çıkarabilme yeteneğine sahiptir .Çalışmalarını ‘’Hayvanların Tarihi, Hayvan nesli üzerine'’ ve ‘’Hayvan Vücutlarının Kısımları Üzerine'’ adlı kitaplarında toplamıştır. Aristo, canlıların oluşumlarını ‘’kendiliğinden oluş (abiyogenez)'’ hipotezi ile açıklamış, ayrıca ilk sınıflandırmayı da yapmıştır. Galen (M.Ö. 131-201) Canlı organlarını inceleyerek fizyoloji biliminin doğmasını sağlamıştır . Galileo (Galile) 1610 yılında ilk mikroskobu bulduğu samlmaktadır. Mikroskobun keşfi biyolojik çalışmalara büyük ivme kazandırmıştır . Robert Hooke (Rabırt Huk) 1665 yılında mikroskop ile mantar kesitini inceleyerek ilk hücre ( cellula )yi tanımlamıştır. Leeuwenhoek (Lövenhuk) 1675 yılında geliştirdiği mikroskop ile ilk bir hücrelileri (bakterileri) göstermiştir. Carolus Linnaeus (Karl Linne) 1707-1778 yıllarında ilk sınıflandırmayı yapmıştır. Schleiden (Şlayden) 1838′de bitki hücreleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Schwann (Şivan) 1839′da hayvan hücresini bitki hücresiyle karşılaştırdı.Schleiden ve Schwann’ın hücre teorisinin ortaya konulmasında katkıları olmuştur. Charles Darwin (Çarls Darvin) 1859 yılında ‘’Türlerin Kökeni'’ adlı yayınlayarak ‘’doğal seleksiyon’ yoluyla türlerin evrimini ortaya koymuştur. Pasteur (Pastör) (1882-1895) Biyogenez hipotezini kanıtladı. Mikroskobik canlıların fermantasyona (mayalanma) neden olduğunu tespit etti. Aynca kuduz aşısının bulunmasını sağladı . Gregor Mendel (1822-1884): Kilisesinin bahçesinde yetiştirdiği bezelyelerde yaptığı deneyler sonucunda kalıtsal özelliklerin dölden döle geçişi ile ilgili önemli sonuçlar elde etmiştir. Mendel bu çalışmalarıyla genetik bilimin kurucusu olmuştur . Miescher (Mişer) 1868′de nükleik asitleri bulmuştur. Beijrinck (Bayerink) 1899′da tütün yapraklarında görülen tütün mozaik hastalığını incelemiştir. Virüslerin keşfine katkıda bulunmuştur . Wilhelm Röntgen (Vilhem Röntgen) 1895 yılında tıpta kullanılan röntgen ışınlarını bulmuştur . Sutton (Sattın) 1903 yılında kalıtımın kromozom kuramını yani genlerin kromozomlar üzerinde bulunduğunu açıklamıştır . Wilhelm Roux (Vilhem Ru) (1850-1924) Embriyolojinin kurucusu olmuştur. Otto Mayerhof (Otto Mayerhof) 1922′de kastaki enerji dönüşümlerini inceleyerek Nobel tıp ödülünü almıştır. Sir Alexender Fleming (Sör Aleksendır Fleming) 1927′de penisilini bularak bakteriyal enfeksiyonlara karşı etkin mücadeleyi sağlamıştır . E.A.F Ruska 1931 yı1ında elektron mikroskobunu bulmuştur. James Watson (Ceyms Vatsın), Francis Crick (Fransis Krik) 1953 yı1ında DNA molekül modelini ortaya koymuşlardır .İkili sarmal modeli günümüzde de geçerliliğini korumaktadır. Steven Howel (Stivın Havıl) 1986 yı1ında ateş böceklerinin ışık saçmasını sağlayan geni ayırarak tütün bitkisine aktarmış, tütün bitkisinin de ışık saçmasını sağlamıştır. İşte bu olay gen naklinin başlangıcı olmuştur. Wilmut (Vilmut) 1997 yı1ında bir koyundan alınan vücut hücresinin çekirdeğini, başka bir koyuna ait çekirdeği çıkarılan yumurta hücresine aktararak genetik ikiz elde etmiştir . Tüm bu çalışmalar biyolojiyi 21. yüzyılın en önemli bilim dallarından biri yapmıştır Biyoloji ile ilgili bazı bilgilerin tarih öncesinde ortaya çıkmış olduğunu arkeolojik veriler ortaya koymuştur. Cilalı Taş Devri'nde, çeşitli insan toplulukları tarımı ve bitkilerin tıp alanında kullanımını geliştirmişler, sözgelimi eski Mısırlılar, bazı otları ilaç olarak ve ölülerin mumyalanmasında kullanmışlardır. Bununla birlikte bir bilim dalı olarak biyolojinin gelişimi, eski Yunan döneminde ortaya çıkmıştır. Tıbbın kurucusu sayılan Hipokrates, insan biyolojisinin ayrı bir bölüm olarak gelişmesine büyük katkıda bulunmuştur. Biyolojinin temel gereçleri olan gözlem yapma ve problem belirleyerek çözüme ulaştırmayı kurumlaştıran Aristoteles'tir. Aristoteles'in özellikle üremeye ilişkin gözlemleri ve canlıların sınıflandırılması sistemiyle ilgili görüşleri önemlidir. Biyoloji incelemelerinde öncülük daha sonra Roma'ya ve İskenderiye'ye geçmiş, M.Ö. II. yy. ile M.S. II. yy'a kadar incelemeler özelikle tarım ve tıp çevresinde odaklanmıştır. Ortaçağ'da ise, biyoloji incelemesinde islâm bilginleri öne geçmişler ve eski Yunan metinlerinden öğrendikleri bilgileri geliştirerek, özellikle tıp bilimine büyük katkıda bulunmuşlardır. Rönesans'la birlikte Avrupa'da, özellikle de İtalya, Fransa ve İspanya'da biyoloji araştırmaları hızla gelişmiş, XV. ve XVI. yy'larda Leonardo da Vinci ve Micheangelo, güzel sanatlarda kusursuzluğa erişme çabaları içinde, son derece usta birer anatomi bilgini haline gelmişlerdir. Bu arada Andreas Vesalius, öğretim gereci olarak ölülerin kesilip incelenmesinden yararlanma uygulamasını başlatmış, ölüler üstünde kesip biçmelere dayalı ilk anatomi kitabıyla anatomi ve tıp araştırmalarında bir devrim gerçekleştirmiştir. XVII. yy'da William Harvey insanda dolaşım sistemine ilişkin çalışmaları başlatmıştır. XVIII. ve XIX. yüzyıllarda ise biyoloji bilimi önemli bir ilerleme kaydetmiştir.Bu dönemde yapılan çalışmalar aşağıdaki gibi özetlenebilir: Jean-Baptiste Lamarck omurgasız canlıların sınıflandırılmasının detaylı çalışmasına başladı. 1802 Modern anlamda "Biyoloji" terimi, birbirlerinden bağımsız olarak Gottfried Reinhold Treviranus ve Lamarck tarafından kullanıldı. 1817 Pierre-Joseph Pelletier ile Joseph-Bienaime Caventou klorofili elde ettiler. 1828 Friedrich Woehler, organik bir bileşiğin ilk sentezi olan ürenin sentezini gerçekleştirdi. 1838 Matthias Schleiden tüm bitki dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1839 Theodor Schwann tüm hayvan dokularının hücrelerden oluştuğunu keşfetti. 1856 Louis Pasteur mikroorganizmaların fermentasyonda etkili olduklarını vurguladı. 1869 Friedrich Miescher hücrelerin çekirdeğinde bulunan nükleik asitleri keşfetti. 1902 Walter S. Sutton ve Theodor Boveri mayoz bölünme sırasında kromozomların hareketlerinin Mendel'in kalıtım birimleriyle paralellik gösterdiğini saptayıp, bu birimlerin kromozomlarda bulunduğunu ileri sürdü. 1906 Mikhail Tsvett organik bileşiklerin ayrıştırılması için kromatografi tekniğini keşfetti. 1907 Ivan Pavlov sindirim fizyolojisi ve eğitim psikolojisi bakımından büyük önem taşıyan salya akıtan köpeklerle klasik koşullanma deneyini tamamladı. 1907 Emil Fischer yapay olarak peptid amino asit zincirlerinin sentezini gerçekleştirdi ve bu şekilde proteinlerde bulunan amino asitlerin birbirleriyle amino grubu - asit grubu bağlarla bağlandıklarını gösterdi. 1909 Wilhelm Ludwig Johannsen kalıtsal birimler için ilk kez "gen" terimini kullandı. 1926 James Sumner üreaz enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1929 Phoebus Levene nükleik asitlerdeki deoksiriboz şekerini keşfetti. 1929 Edward Doisy and Adolf Butenandt birbirlerinden bağımsız olarak östrojen hormonunu keşfettiler. 1930 John Northrop pepsin enziminin bir protein olduğunu gösterdi. 1931 Adolf Butenandt androsteronu keşfetti. 1932 Hans Krebs üre siklusunu keşfetti. 1932 Tadeus Reichstein yapay olarak gerçekleştirilen ilk vitamin sentezi olan Vitamin C'nin sentezini başardı. 1935 Wendell Stanley tütün mozaik virüsünü kristalize etti. 1944 Oswald Avery pnömokok bakterilerde DNA'nın genetik şifreyi taşıdığını gösterdi. 1944 Robert Woodward ve William von Eggers Doering kinini sentezlemeyi başardı 1948 Erwin Chargaff DNA'daki guanin birimlerinin sayısının sitozin birimlerine ve adenin birimlerinin sayısının timin birimlerine eşit olduğunu gösterdi. 1951 Robert Woodward kolesterol ve kortizonun sentezini gerçekleştirdi. 1951 Fred Sanger, Hans Tuppy, ve Ted Thompson insulin amino asit diziliminin kromatografik analizini tamamladı. 1953 James Watson ve Francis Crick DNA'nın çift sarmal yapıda olduğunu ortaya koydu. 1953 Max Perutz ve John Kendrew X-ray kırınım çalışmalarıyla hemoglobinin yapısını belirledi. 1955 Severo Ochoa RNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1955 Arthur Kornberg DNA polimeraz enzimlerini keşfetti. 1960 Robert Woodward klorofil sentezini gerçekleştirmeyi başardı. 1967 John Gurden nükleer transplantasyonu kullanarak bir kurbağayı klonlamayı başarıp, bir omurgalı canlıyı klonlayan ilk bilim adamı olarak tarihe geçti. 1970 Hamilton Smith ve Daniel Nathans DNA restriksiyon enzimlerini keşfetti. 1970 Howard Temin ve David Baltimore birbirinden bağımsız olarak revers transkriptaz enzimlerini keşfetti. 1972 Robert Woodward B-12 vitamininin sentezini gerçekleştirdi. 1977 Fred Sanger ve Alan Coulson dideoksinükleotidleri ve jel elektroforezini kullanımını içeren hızlı bir gen dizisi belirleme tekniğini bilimin hizmetine sundu. 1978 Fred Sanger PhiX174 virüsüne ait 5,386 bazlık dizilimi ortaya koydu ki bu tüm genom dizilimi gerçekleştirilen ilk canlıydı. 1983 Kary Mullis polimeraz zincir reaksiyonunu keşfetti. 1984 Alex Jeffreys bir genetik parmak izi metodu geliştirdi. 1985 Harry Kroto, J.R. Heath, S.C. O'Brien, R.F. Curl ve Richard Smalley Karbon-60 Buckminster-fulleren molekülünün olağanüstü stabilitesini keşfettiler ve yapısını açığa çıkardılar. 1985 Wolfgang Kratschmer, Lowell Lamb, Konstantinos Fostiropoulos ve Donald Huffman Buckminster-fulleren'in benzende çözülebilirliğinden dolayı isten ayrılabildiğini keşfettiler. 1990 ve 2000’li yıllarda yapılan biyolojik çalışmaların çoğu genetik kopyalamalar üzerine oldu.Bu durum da XXI.yüzyılın genetik bilimi üzerine kurulacağı işaretlerini veriyor.

http://www.biyologlar.com/bilimin-dogusunu-ve-fizik-kimya-biyoloji-matematik-olarak-temel-biirmler-haline-donusmesini-tarihsel-boyutta-aciklayiniz

Solucanlar; Platyhelminthes ( Yassı ), Anelida (halkalı ), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar)

Solucan sınıfı Platyhelminthes (yassı solucanlar), Anelida (halkalı solucanlar), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar) ve Pogonophora (sakallı solucanlar) filumlarını kapsar. Bazen Aschelminthes grubunu oluşturan Nematoda (iplik solucanlar), Rotifera, Gastrotricha, Kinorhyncha ve Pripalida sınıfları filum düzeyine yükseltilerek sınıflandırılmaktadır. Yer solucanları, Oligochaeta sınıfından halkalı solucanların karada yaşayan en tanınmış üyeleridir. Solucanların gövdesi ince uzun, silindir biçiminde yada yassılaşmış ve genellikle uzantılardan yoksundur. Uzunlukları 1mm ‘nin altından başlayarak 15m’yi aşabilir. Denizlere, tatlı sulara ve karalara yayılmış olan bu hayvanların bir bölümü asalak, öbürleri serbest yaşar. İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın Halkalı solucanlar (Annelida) Polymera olarak da bilinir. Segmentleri dıştan belirgin olarak görülen bir omurgasız hayvanlar şubesidir. Deniz, tatlı su ve karalarda yaşarlar. Vücut uzun ve segmentlidir. Vücut segmentler septum adı verilen bölmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Baş bölgesine prostomium, posterior uca ise pigidium adı verilir. Prostomium ile pigidium birer segment değildirler. En yaşlı segment başın hemen arkasındaki segmenttir. Çeşitli organlar her segmentte tekrarlanır. Protostome grubuna dahillerdir. Gerçek sölom bulunur. Sölomları şizosöl (Schizocoelous) tiptir. Boşaltım organları segmental sıralanmış nefridium’lardır. Vücudun ön ve arka uçlarındaki birkaç segment hariç, her segmentte bir çift nefridium bulunur. Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. İp merdiven sinir sistemi gelişmiştir. Prostomiumun sırt tarafında iki loplu bir beyin gangliyonu vardır. Duyu organları kimyasal duyu organları ve gözlerden ibarettir. Kapalı dolaşım sistemi bulunur. Annelidler hermafrodit hayvanlardır. Gonadları gayet basit yapılıdır. Rejenerasyon özellikleri çok iyi gelişmiştir. 9 bin türü bulunur. Bir kısmı mikroskobiktir. Yuvarlak solucanlar (İpliksisolucanlar) ya da Nematodlar, yuvarlak yapıda, sayıca Dünya üzerinde en fazla bulunan omurgasız hayvan şubesidir. Hayvan ve bitkilerde önemli zararlara neden olan birçok türü vardır. Yalancısölomları bulunur. Vücutları uzamış, silindirik, bilateral simetrilidir. Dünya üzerinde çok değişik yaşam yerlerine uyum sağlamışlardır. Bazıları serbest, bazıları parazitik yaşar. Marin nematodları, hayvan parazitleri, insan parazitleri, karasal nematodlar olarak gruplandırılırlar. Yuvarlak solucanlar, anatomik ve morfolojik olarak basit yapılı canlılardır. Boyları 0,25 mm – 3 mm, çapları 1-20 µ arasında değişir. Yüksek yapılı hayvansal organizmaların sahip olduğu bazı sistemlere sahip değildirler. Ör. solunum, dolaşım ve iskelet sistemi yoktur. Sinir ve boşaltım sistemleri ise çok basit yapılı hücre gruplarından oluşmuştur. En gelişkin sistemleri sindirim ve üreme sistemidir. Üreme [eşeysiz) olmakla beraber birçok türde besin konukçu varlığı ve çevre şartlarının uygun olduğu zamanlarda üreme partenogenetik (döllemsiz) olarak dişinin dişi birey içeren yumurta bırakması şeklinde olur. Böylece kısa sürede populasyonları artar. Erkekler populasyon içinde çok düşük oranda bulunurlar ve çevre şartlarının iyileşmesiyle dayanıklı yumurtaların oluşmasını sağlarlar. Bitki parazitleri, bitkilerin kılcal köklerinde ve kök-büyüme konisi (uç kısmı)nde styletlerini doku içerisine batırarak buradan bitki öz suyunu emerler. Nematod türüne ve yoğunluğuna bağlı olarak bitkilerde gelişme geriliği, solgunluk ve verimde azalmaya neden olurlar. Endoparazit, yarı-endo parazit ve ektoparazit olarak beslenirler. En zararlı grup, kök sistemine en çok zarar veren endoparazitlerdir Örn. kök-ur nematodları.    

http://www.biyologlar.com/solucanlar-platyhelminthes-yassi-anelida-halkali-aschelminthes-yuvarlak-solucanlar

I.Ulusal Zooloji Kongresi

I.Ulusal Zooloji Kongresi

Saygıdeğer Meslektaşlarım,(1. Zooloji Kongresine Davet, 2013/NEVŞEHİR)Ülkemizin bilim tarihinde kapsamlı bir zooloji kongresi ne yazık ki yapılamadı. Çoğu meslektaşımız yapılan ulusal biyoloji kongrelerinde yer almayla yetindi. Bu nedenle de hep özlemini duyduğumuz sıkı işbirliğini, sorunlara birlikte bakmayı, yardımlaşmayı ve hatta bilgi aktarımını yeterince yerine getiremedik.Aslında böyle bir işbirliğini mesleğimizin diğer bir kısmını oluşturan bitki bilimcileri önemli ölçüde başardılar ve doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye bitki bilimi, özellikle de flora konusunda çok önemli aşamalar yaptılar ve yapmaya da devam etmektedirler.Türkiye’de canlı varlıklarının son yarım yüzyılda karşı karşıya kaldıkları tehdit, habitat bozulmasına bağlı olarak yok oluş, belirli bir rakam veremesek bile bitki türlerine göre çok daha büyük tehlike altındadır. Bu hayvansal canlıların geleceği bizim mesleğimizin tutumu ile yakından ilgilidir.Burada bir şeye “kongre başkanı” olarak açıklamak getirmek istiyorum. Türkiye’deki mesleklerin tümü ne yazık ki şövenist yaklaşımları nedeniyle bir başka mesleğin yeterince gelişmesine, işbirliğine katılmasına, bilgisini kullanmasına izin vermemiştir. Bu nedenle de sorunlarımızı yeterice çözemedik. Bu sakıncaları uzun zamandan beri yaşadığımız ve gözlediğimiz için, bu kongrenin bir meslek grubunun egemenliğinden ve güdümünden arınması öngörülmüştür. Dolayısıyla 1. Ulusal Zooloji Kongresi (www.zooloji.gen.tr)  tanımından, kesinlikle biyolojinin zooloji dalında çalışanların kongresi anlamı çıkarılmamalıdır. Bu kongre, doğal olarak biyoloji bölümlerinin, veterinerlerin, ziraat mühendislerinin, su ürünleri mühendislerinin, orman mühendislerinin, çevrecilerin, hatta bilgisayar programcılarının, veri tabanı konusunda uzmanlaşmışların, jeolojinin belirli dallarında çalışanların, faunistik çalışan antropologların, adli tıpçıların, hekimlerin ve burada ilk aşamada adını zikredemeyeceğimiz uzmanların katılacağı ve bilgisini sunacağı bir kongre olarak düzenlenmesi öngörülmüştür.Kongre bilimsel çalışmaların sunulacağı geleneksel bir kongre yapısının ötesinde, bu ülkede bilime emek veren ve vermeye hazırlanan her türlü insan potansiyelimizi bir araya getirerek, gelecek için birlik oluşturma, çalışma gruplarının oluşturulmasına zemin hazırlama, işbirliği arzu ve gücümüzü kuvvetlendirmek olacaktır.Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi Biyoloji Bölüm Başkanı Sayın Prof. Dr. Mehmet Karataş ve Nevşehir Üniversitesi Genel Sekreteri  Sayın Doç Dr. Erdoğan Çiçek’in girişim ve katkılarıyla Nobel Bilim ve Araştırma Merkezi önderliğinde Ürgüp’te böyle bir kongrenin yapılması gündeme gelmiştir. Yıllardır böyle bir işbirliğinin özlemini çekmekte olan meslektaşlarımızın her türlü katkıyı yapacaklarını ve en azından bu konuda tarihe bir ilk olarak geçecek bu kongrenin tanığı ve onurlu konukları olacağından kuşkumuz bulunmamaktadır.Kongre sizin istek ve önerileriniz doğrultusunda şekillenecek ve son biçimini alacaktır. Ancak birçok toplantıdan edindiğimiz bilgiye göre, bu kongrede işbirliği zemininin hazırlanması yanı sıra, Türkiye’nin en çok gereksinme duyduğu üç konu masaya yatırılacak ve gerekenin yapılması için çalışma gruplarının hazırlanmasına çalışılacaktır. Bunlar sırasıyla:1. Türkiye faunasının yazılması. Bunun için gruplara göre hazırlık komitelerinin kurulması ve onlardan kapsam ve yöntem konusunda ön bilgilerin hazırlanması,2. Türkiye Ulusal Doğa Tarihi (daha önce TÜBİTAK tarafından projesi çizilmiş ve yapım aşamasına gelmiş) Müzesinin bir an önce hayata geçirilmesi için girişimleri kurumsallaştırma ve hayvansal varlıkların genetik bankasının gerçekleşmesi için girişimlerde bulunulmasını sağlama.3. Geçmişte belirli bir süre hizmet veren “Biyoloji Dergisini (Biologie)”, biyologların tümünün ve özellikle de zooloji alanında çalışanların sorunlarını, çalışmalarını ve yerine göre mesleki haberleri iletecek bir dergi olarak yeniden yaşama geçirme olacaktır.Bir daha bu kongrenin amacını vurgulamak gerekirse, bu kongre, yapılan bilimsel çalışmaların sonuçların açıklanmasından, sunulmasından öte, bu güne kadar bir türlü bir araya gelinemeyen, çeşitli hayvansal grupların ya da hayvansal yaşamı ya da biyolojisini ilgilendiren çeşitli konularda çalışanları bir araya getirme, çalışma gruplarının oluşmasına zemin hazırlama ve Türkiye Faunasının yazımı için elimizdeki potansiyeli sonunu kadar kullanma olarak düşünülmelidir. Bu konuda çalışan insanların saygınlığının, etki gücünün, bu ülkeye yapacakları katkının, bu işbirliği ile güçleneceği ve bu alanın önemini topluma kavratma için bir fırsat yaratacağını varsaydığımız için, her yaşta ve bu alanın her konusunda çalışanları katkı yapmak üzere bu kongreye davet ediyoruz.Prof. Dr. Ali DemirsoyKongre Başkanı Not: Bildiri özeti gönderimi www.zooloji.gen.tr sitemizdeki başvuru formu (bakınız http://www.zooloji.gen.tr/BasvuruFormu.aspx) kullanılarak gönderilecektir.   zoolojikongre@gmail.com   E:posta aracılığıyla gönderilen bildiri özetleri işleme alınmayacaktır. http://www.zooloji.gen.tr/

http://www.biyologlar.com/i-ulusal-zooloji-kongresi

ADLİ TIP VE ADLİ BİLİMLERİN TARİHÇESİ

İnsanlığın var oluşu ve toplumsal yaşayışa geçişle birlikte, toplulukların yönetimine ilişkin ilk kurallar konulmuş ve böylece hukukun yazılı olmayan temel öğeleri ilk insanlar zamanında meydana getirilmiştir. İlk insanlar, kuralları oluştururken, doğanın gerçekleri karşısında etkilenmişler, yaşam ve ölümü tanrıların kızgınlık, cezalandırma ve affedicilik özellikleri olarak tanımlamışlardır. İlkel toplumlarda büyücü ve rahipler tanrının elçileri olarak kabul görülmüşlerdir. Toplumlar, onların koydukları kuralları uygulamışlar, onlara karşı geldiklerinde cezalandırılmışlar, onların eli ile şifa ve ölümü yaşamışlardır. Böylece bu topluluklardaki büyücü ve rahipler din adamı olmalarının yanı sıra hukuk, tıp ve sosyal kuralların uygulayıcıları olarak kabul görmüşlerdir. Bunun sonucu olarak din- hukuk- tıp ve sosyal alan iç içe uygulanmaya başlanmış ve bu ilişki yüzyıllarca devam etmiştir. Hatta Afrika kıtasındaki bazı kabilelerde halen rahip ve büyücüler bu rolü oynamaya devam etmektedir. MÖ 3000 yıllarında Çin’ de çeşitli zehirlerle ilgili bilgiler tanımlanmıştı. MÖ 2980-2900 yılları arasında eski Mısır’ da yaşayan asıl mesleği mimarlık olmasına tıp ve hukuk eğitimi olmamasına karşın Pharaoh Zoser’ in özel hekimliğini yürüten ve Başyargıçlık yapan Imhotep, “Tıbbın Tanrısı” ve “Adli Tıbbın Babası” olarak kabul edilmiştir. Bu yıllarda Mısır’ da insan vücudunda oluşan hasarlarda, veraset ve evlilik gibi konularda hekimlere danışılmaktaydı. Eski Mısır’ da hukuk ve tıp uygulamalarının örnekleri çok erken çağlarda başlamıştı. Hekimlerin hastalarını tedavi prensipleri belirlenmiş; yapay mumyalaşma uygulanmaya başlanmış; gebelik, düşük, cinsel ilişkiler ile ilgili kuramlar tanımlanmış ve MÖ 1700 yıllarında bıçak yaraları ayırt edilmiş ve dışta travma bulgusu olmayan başka bir kişide kafatası kırığı tarif edilmişti. Bilinen en eski hukuk kuralları Babil Kralı Hammurabi (MÖ 1700) zamanında oluşturulmuş olup, Hammurabi Kanunları adı ile anılmaktadır. Hammurabi Kanunları aynı zamanda hekimlerin hakları ve yükümlülüklerini belirleyerek, hastasını öldüren veya yaralayan hekimin sorumluluklarını ortaya koymuştur. 219. paragrafta “hekimin bir kölenin yarasını tunç bıçak ile tedavi ederken öldürmesi durumunda yerine başka bir köle bulacağı” ifadesi yer almış, yanlışlık yapan hekimin elinin kesilmesi yada hastanın sosyal statüsüne göre para cezası ödemesi hükümleri getirilmişti. Ayrıca hekimlere ödenecek ücretler, zina, boşanma ve ırza geçme ile hükümlerde tanımlanmaktaydı. Yine MÖ 1400 yıllarında uygulamaya konulan Hitit Kanunları’ nda ise bilirkişilik müessesesi tanımlanmış, kişilerin uğradıkları zararların karşılanmasına yönelik tazminat miktarları belirtilmişti. Günümüzde dünya hukukunda yer alan tanıklık ile ilgili prensiplerin temelleri ise aynı dönemlerde Hindistan’ da uygulanmış olan Manu Kanunları’ nda atılmıştı. Roma’ da MÖ 600 yıllarında yaşamış olan Numa Pompilius zamanında, adli tıp uygulamalarında önemli bir yeri bulunan kanunda, doğum sırasında ölen kadınların hemen karnının açılması şartı konulmuştu. Yine bu yıllarda zihinsel özürlülerin ceza sorumlulukları düzenlenmiş, hastasının ölümüne neden olan hekimin cezalandırılması prensibi kabul edilmişti. MÖ 572 yılında ise, Lex Aquillia Kanunu’ nda yaraların ağırlık dereceleri ile ilgili hüküm yer almıştı. MÖ 460-355 yıllarında Yunanistan’ da Hippocrates yaraların öldürücülük durumlarını incelemişti. MÖ 449 yılında yürürlüğe konulan Roma Kanunları’ nda ise, gebelik süresinin 300 günü aşamayacağı, uterustaki bebeğin medeni haklara sahip olduğu, puberte öncesi çocuklarda ceza indirimi uygulanması gerekeceği belirtilmiş; ölülerin defninde uygulanacak kurallar tanımlanmıştı. Yunanistan’ da MÖ 384-322 yıllarında Aristoteles üreme ile ilgili bilgileri tarif etmiş, MÖ 287-212 yıllarında Archimedes’ in altının hileli olup, olmadığı konusunda yapmış olduğu danışmanlık Adli Bilimler’ in ilk uygulaması olarak tarihte yer almıştı. MÖ 44 yılında Julie Cesar suikast sonucu öldürüldüğünde, o sıralarda Roma’ da uzman hekim olarak görev yapmakta olan Antistius cesedi muayene ederek, 23 bıçak yarası olup, bunlardan birinin göğüs duvarında birinci ve ikinci kaburga arasından girerek ölümü meydana getirdiğini ortaya koymuştu. MS. 200 yılında tıpla ilgili yasal yönleri bulunan ilk kitap Claudius Galen tarafından yazılmış; daha sonraki yıllarda, Roma’ da uygulamaya giren Justinyen Yasaları (MS 483-565)’nda tıp ve hukuk’ u birlikte ilgilendiren kanunlar yer almış ve bu kanunlarda, günümüzdeki adli tıp uygulamalarının da konusu olan pek çok tanım hayata geçirilmişti. Adli tıp tarihçesinde geçiş dönemi olarak kabul edilen ve 5. yüzyıl sonlarından 16. yüzyıl sonlarına kadar devam eden dönemde yasalar geliştirilmiş ve bu yasalarda adli tıbbın yaşam içersindeki önemi ön plana çıkmaya başlamıştı. Lex Alamennarum’ da yaraların ağırlık derecelerine göre tazminat ödenmesi, Salic Yasası’ nda yaralıların yetkili kişilerce muayene edilerek rapor düzenlenmesi, Charlemange Yasalarında dövme, yaralanma, infantisid, intihar, ırza geçme, bestialite, impotans olgularında hekim görüşüne başvurulması, Kudüs Kararlarında cinayetlerde, ölüm nedeni, yaraların lokalizasyonu ve aletlerin belirlenmesi gibi hükümler, adli tıp uzmanlığının ilk uygulama alanları olarak belirlenmişti. MS 768- 814 yıllarında yaşamış olan Alman İmparatoru Şarlman, insan sağlığı konusunda “gün gibi aşikar kanıtlar aranacağını” bildirerek; yaralanma, tecavüz, çocuk öldürme ve evlenmenin iptali gibi konularda tıbbi bilirkişi görüşüne başvurulması gerektiğini belirtmişti. 9. yüzyılda İngiltere’ de yasal soruşturma yetkileri ile donatılmış bir kişi olan “coroner” in görev yaptığı “coroner system” kurulmuştu. İlk yıllarda asli görevi ölen kişinin Norman veya Sakson olup olmadığını araştırmak olan coronar system’ in, görev alanına ileriki yıllarda ölüm nedenlerini araştırma görevi de eklenmişti. 11. yüzyılda Fransa’da ve İtalya’ da Adli Tıp Uzmanlığı uygulanmaya başlanmış; meşhur bir cerrah olan Hugo de Lucca 1249 yılında Bologna’ da adli tıp uzmanı olarak yemin etmişti. 1302 yılında ayrıntılı olarak belgelenmiş ilk adli otopsi Bartolomea de Variagiana tarafından Bologna’ da uygulanmış ve ölümün zehirlenme sonucu meydana gelmiş olduğu belirlenmişti. Aynı yıllarda, Çinli Sung Tu tarafından şüpheli ölümlerin araştırılmasına yönelik bir kitap yayınlanmış; Fransa’ da 1374’ de otopsi yapma yetkisi Papa tarafından Montpellier Fakültesi’ ne verilmişti. İlerleyen yıllarda adli tıbbın önemi gerek yasaların içersinde, gerekse uygulamada artmış, adli tıbbın alanları bir bir ortaya çıkmaya başlamıştı. 1650’ de Almanya’ da Leipzig Üniversitesi’ nde Johann Michaleis tarafından adli tıp ile ilgili ilk konferans düzenlenmiş, 1663’ de bebeğin canlı doğup- doğmadığına yönelik olarak Bartholin hidrostatik deneyleri tanımlanmıştı. 17. yüzyılın sonları ve 18. yüzyılın başlarında üniversitelerde adli tıp kürsüleri kurulmaya başlanılmış ve adli tıpta eser sayısı artmış, Amerika’ da coroner system benimsenmiş ve bazı eyaletlerde “medical examiner” tanımı ortaya çıkmaya başlamıştı. 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyılın başlarında adli bilimler alanında hızlı gelişmeler olmuş; mikroskobi, fotografi ve radyolojiden yararlanılmaya başlanılmıştı. 18. yüzyıl ortalarında adli psikiyatri alanında gelişmeler başlamış, akıl hastalıklarında tedavi ve bilirkişilik konuları ön plana çıkmıştı. Yine 16. yüzyıl ile 18. yüzyıl arasında yer alan adli tıp kitaplarında zehirlerle ilgili bilgiler yer almış, 18. yüzyıl sonrasında adli toksikoloji alanı gelişimine devam etmişti. 19. yüzyıl başlarında kimlik tespiti ve kriminalistik alanında ilk uygulamalar gerçekleştirilmiş, 1923’ de Locard tarafından olay yeri incelemesinin temel prensiplerini ortaya konulmuştur. Günümüzde adli tıp ve adli bilimler alanı, suçlu ve suç tiplerinin artış ve gelişimine paralel olarak daha fazla bilgi ve teknoloji kullanımına gerek duymakta, her geçen gün genişleyen bir çalışma alanına yayılmakta ve hızla kendisini geliştirmektedir.

http://www.biyologlar.com/adli-tip-ve-adli-bilimlerin-tarihcesi

Doğurganlık - Fertilite Nedir

Kadında Doğurganlık Kadınlarda doğurganlık, gebe kalabilme ve bebek sahibi olabilmektir. Bir kadında doğurganlık13 yaş civarında adetlerin başlamasıyla başlar ve genellikle bu 45 yaş civarında sonlanır. Fakat potansiyel olarak doğurganlık yaklaşık 51 yaş civarına dek yani menapoza kadar sürer. Kız çocuğunun anne karnında 5 aylıkken sahip olduğu yumurta sayısı yaklaşık 6-7 milyondur, bu sayı doğumda 1-2 milyona düşer, çocukluk çağında yavaş yavaş azalarak ergenlik döneminden itibaren ayda bir yumurta yumurtlamak suretiyle bu azalma menopoza kadar aylık ortalama 350-400 yumurta harcayarak devam eder. Bu yumurtalar yumurtalıklar içerisinde follikül denen içi sıvı ile dolu boşluklarda saklanırlar. Küçük kız doğurganlık çağına girdiğinde aylık menstrual sikluslar (adet) başlar. Her siklus sırasında yumurtalık bir yumurta geliştirir. Nadiren birden çokta olabilir. Bu yumurta erkekten gelen sperm hücresi ile birleşirse gebelik oluşur. Yumurta hücresinin gelişimi beyinde hipotalamus ve hipofiz denen bölgelerden ve yumurtalıklardan salgılanan bazı hormonların ve kimyasalların ince dengesine bağlıdır. Erkekte Doğurganlık Erkekte doğurganlık. Kadını hamile bırakabilme yetisi anlamına gelir. Bunu sağlayabilmek için. Erkeğin üreme sisteminin sperm üretebilme ve depolayabilmesi ayrıca depolanan bu spermlerin vucut dışına taşınabilmesi gereklidir. Kadının hayatı boyunca üreteceği yumurta hücreleriyle doğmasına karşın erkek hayatı boyunca sürekli yeni sperm üretebilme yeteneğine sahiptir. Erkek. Puberteye eriştikten sonra . sperm depoları yaklaşık her 72 günde bir yenilenmektedir. Doğurganlık (fertilite) Terimleri: Fertilizasyon: Sperm ve ovumun birleşmek üzere biraraya gelmesi Konsepsiyon: Gebeliğin oluşması (döllenme) Gebelik: Ovum ve spermin birleşmesinden sonra. Kadın üreme sisteminde embriyo veya fetusun gelişmesi. Hayatın Temeli İnsanlar hayata tek bir hücre, döllenmiş yumurta ya da zigot olarak başlarlar. Bu hücrelerin herbirinin çekirdekciklerinde DNA denilen (deoxyribonucleic acid) ve biraraya gelerek genleri oluşturan bilgi kodları vardır. Bu genler'de kromozomlar olarak adlandırılan yapıları oluştururlar. Bir insan zigotu 23 çiftten oluşan 46 adet kromozom içerir. Bunların yarısı babadan diğer yarısı ise anneden gelir. DNA bilgi ile depolu olması yanında kendini kopyalama yeteneğine de sahiptir. Bu kopyalama yeteneği olmaksızın hücreler çoğalamazlar ve bilgileri kuşaklar boyunca iletemezler. Gebelik Şansını (Doğurganlığı) Artırmak İçin Neler Yapılabilir? Sigara Sigara kadınlarda fertiliteyi düşürebilir. Pasif içicilik de aynı şekilde etki eder. Sigara içimi ile alınan nikotin, yumurtalıklardaki hücreleri etkileyerek, kadının yumurtasının genetik anomalilere daha fazla eğilimli olmasına neden oluyor. Nikotin, yumurta hücrelerini bozmasının yanında menopozun beklenenden erken gelmesine de yol açabiliyor. Menopoz öncesinde de sigara içen kadınların yumurtalıkları sağlıklı yumurtalar üretmeye direnç gösterir hale gelir. Sigara kullanımı doğal gebe kalmayı zorlaştırırken, düşükleri hızlandırır. Gebelikte sigara ve alkol kullanan kadınlarda düşük oranının yüksek olduğu bildiriliyor. Erkeklerde de sigara içmekle sperm kalitesinin düşüşü arasindaki bağ gösterilmiş olup bunun fertilite üzerindeki etkisi henüz çok açık değildir. Sigaranin bırakılmasının genel olarak sağlık kalitesini yükselteceği açıktır. Eğer sigara kullanıyorsanız, tüm yaşantınız ve üreme sağlığınız için bırakmanızı öneririz. Stres Stresin infertilite üzerine etkisi belirgindir. Örneğin stres nedeniyle kadında anovulasyon (yumurtlamanın oluşmaması) olabilir. Çok açıktır ki Kısırlık tedavisi, ister klasik ister tüp bebek yöntemleri ile olsun, çiftler üzerinde büyük stres, kaygı, gerginlik, korku, uykusuzluk, iç sıkıntısı, depresyon gibi değişik derecelerde psikolojik baskılara neden olabilmektedir. Bazı kısırlık vakalarında çok kısa tedavi süresi veya ilk denemede gebe kalma gerçekleştiğinde bu tür psikolojik sıkıntılar daha hafif atlatılabiliyor. Diğer taraftan, uzun süredir tedavi görmelerine rağmen gebe kalamayan çiftlerde sorunlar daha ağır hale gelebiliyor. Tedavi süresince merkezimizde psikoloğumuzdan bu konuda destek almanız bu stresi yenmekte önemli katkı sağlayacaktır. Yapılan çalışmalar, stresi azaltmanın başarı şansınızı artırabileceğini göstermiştir. Kafein Yapılan çalışmalar günlük kafein alımının günde 50mg’ın altında tutulması gerektiğini göstermiştir. Böylece kafeinin gebelik şansını düşürücü etkisinden kaçınılabilir. Kafein, kahve, kola. çay ve çikolatada değişik miktarlarda bulunmaktadır. Kilo Kadının kilosunun boyu ile uyumlu olup olmadığını belirlemek için ‘vücut kitle indeksi (BMI)’ kullanılır. Bir kadının BMI’sı 20-24 arasındaysa normal, 25-29 arasındaysa kilolu, 30-39 arasındaysa yüksek kilolu, 40 ve üzerindeyse aşırı kilolu olarak değerlendirilir. Vücut-kütle indeksi (BMI) 30’un üzerinde olan bayanlara kilo vermeleri gebelik şansını artıracağı gibi gebe kalınması durumunda oluşacak aşırı kiloların sebep olduğu kilolu bebek doğurma, zor doğum ve sezeryanla doğuma gerek duyulma eğilimi gibi olumsuzluklar da önlenmektedir. Bunun yanısıra kilonun aşırı düşük oluşu da doğurganlığı olumsuz etkileyen faktörlerdendir. BMI’I 20nin altında olan bayanlarda menstrual siklus bozulabilmekte hatta bazı beslenme bozuklukları ve aşırı egzersiz ile oluşan ileri derecede kilo kayıplarında adetler tamamıyla kaybolmaktadır. Yapılan çalışmalar, düşük kilolu kadınların, ortalama 2.700 ila 3.600 kg aldıktan sonra yarısından fazlasınınkendiliğinden gebe kaldıklarını göstermiştir. Vitamin Desteği Yapılan çalışmalar, gebelik oluşmadan önce folik asit kullanımının, bebeklerde nöral tüp defekti görülme olasılığını neredeyse %50 azalttığını göstermiştir. Bu nedenle Gebe kalmayı planlayan kadınların Gebelikten 1-2 ay önce her gün en az 0.4 mg folik asit almalarını tavsiye ediyoruz. Marul, avocado. dere otu, ceviz, badem, brokoli, bezelye, ıspanak, kavun, , muz, portakal, lahana, yeşil biber, unlu mamuller ve ekmek çok iyi birer folik asit kaynağıdır. Yeterli folik asit alındığından emin olamıyorsanız, folik asit içeren multivitamin preparatlarını kullanabilirsiniz. Cinsel İlişki Planı Yirmisekiz günde adet gören bir hasta için ortalama yumurtlama günü 14. gün, 30 günde bir adet gören hasta için 16. gündür. Yani yumurtlama sonrası dönem sabit olup, genellikle 14 gündür. Bu nedenle yumurtlama dönemi düzenli adet gören hastalarda iki adet arası dönemden 14 çıkarılarak bulunabilir. Ancak yumurtlama günü +/- 3 gün değişiklik gösterebilir. Bu nedenle gebelik şansını artırmak için aktif cinsel ilişki dönemi uzatılmalıdır. Düzenli ve 28 günde bir adet gören hastalarda adetin 10-17 günlerinde (kanamanın 1.gününden saymak gerekir) iki günde bir ilişkide bulunulduğu takdirde sorun yoksa 6 ayın sonuunda çiftlerin %75’i gebe kalır.

http://www.biyologlar.com/dogurganlik-fertilite-nedir

Uluslararası Müzeler Konseyi(Icom)

Konsey1946 yılında Paris’te farklı müzelerden uzmanlar tarafından kuruldu ve başkanlığa Chauncey  Hamlin  getirildi.  Hemen  ertesi  yıl  ise  Meksika’da  ilk  genel  kurullarının gerçekleştirdiler. 1965 yılına kadar geçen süreçte büyümeye başlayan konsey bu süreçte yedi konferans gerçekleştirdi. Bu konferanslarında ele alınan üç temel madde; müzelerin eğitici rolleri, sergiler ve kültürel maddelerin uluslararası dolaşımı ile bu maddelerinkorunmasıydı. Konsey70li yıllarında sonlarında gelişmekte olan ülkelerde de faaliyet göstermeye başladı. 1977 yılında Asya, Afrika ve Latin Amerika ülkelerinde müzeciliğin gelişmesine yardım etme ve müze uzmanları yetiştirme kararı alındı. Bu yıldan 1986 yılına kadar geçen süreçte konsey 2  temel  madde üzerinde yoğunlaştı. Bunlar; müzelerin toplumların gelişmesine olan katkıları politikasının sonuca varması ve müzecilik için mesleki ahlak kurallarının belirlenmesiydi. 90 lı yılların sonunda  kültürel  maddeleri  yasadışı  yollardan  ele  geçirilmesi  ve  kaçırılmasına  karşı çalışmalar başlatıldı. Konseyinmerkezi Paris’te olup 14 farklı ülkeden toplam 16 komite üyesinden oluşan bir heyet tarafından yönetilmektedir. Her sene genel kurul yapılırken, üç senede bir de müze uzmanlarının katılımı ile büyük bir konferans düzenlenir.Konsey birçok farklı disiplinde uzmanın bir arada çalıştığı 31 uluslararası komite ile çalışmalar yapar.Bu komiteler  ile  birlikte konseyin amacı; soyut  ve somut kültürel varlıkları korumak, müzecilik standartlarını  belirlemek,  bilimsel  bilgiyi  yaymak, kültürel  maddelerin  kaçakçılığı  ile savaşmak, diğer  birlikler  ile  işbirliği  yapmak  ve konsey üyeleri  için  geliştirici  tavsiyeler hazırlamaktır.  Ayrıca birliğe bağlı 117 ulusal komite de kendi bölgeleri ile ilgili çalışmalar yürütürler.Bu komiteler ayrıca birliğin strateji planlarını da hazırlarlar. Örneğin birliğin 2011 -2013 yılları için hazırladığı plana göre birliğin hedefleri; konsey üyeleri için üyelik değerini ve şeffaflığını arttırmak, kültürel miras ve müze uzmanlıkları geliştirmek, kültürel miras alanında birliğin  liderliğini  güçlendirmek ve  bu  stratejik  planın  hayata  geçirilmesini  sağlayacak kaynakları bulmak ve yönetmek olarak belirlenmiştir.Konsey1986 yılında müzecilik mesleği için ahlak kuralları belirlemiş ve 2004 bunlar günün şartlarına göre gözden geçirilerek düzenlenmiştir.Bu kurallar üye müzelerin uygulaması gereken minimum standartları belirlemiştir. Bunlar:1.Müzeler insanlığın kültürel ve doğal mirasını korur, yorumlarve tanıtımını yapar2.Müzeler koleksiyonları toplumun yararı ve gelişmesi için muhafaza ederler3.Müzeler birincil kanıtları bilgi elde etmek ve bilgiyi arttırmak için korur4.Müzeler doğal ve kültürel mirasın değerlendirilmesi, anlaşılması ve yönetilmesini sağlayacak imkânlar sağlarlar5.Müzeler kaynaklarından diğer kamu hizmetlerin yararlanmasıiçin imkânlar sağlarlar6.Müzeler koleksiyonlarının kökeni olan ve hizmet ettikleri toplumlar ile yakın bir işbirliği içinde olurlar7.Müzeler yasal çerçeve içinde çalışırlar8.Müzeler profesyonelce yönetilirlerBirliğin üye sayısı yaklaşık 30.000 olup birliğe üye müze sayısı 20.000 civarındadır. İngilizce, İspanyolca ve Fransızca birliğin resmi dilleri olarak kabul edilmiştir.Ayrıca 18 Mayıs her sene müzeler günü olarak kutlanmaktadır.Türkiye’de bu konseye üye olarak bir ulusal komite oluşturmuştur. Bu komitenin yönetmeliği ‘Milletler  arası  Müzeler  Konseyi  (ICOM)  Türkiye  Milli  Komitesi  Yönetmeliği’  olarak hazırlanmış ve Milli Eğitim Bakanlığı’nın 26.10.1970 tarih ve 7349 sayılı yazısı uyarınca 16.11.1970 yılında bakanlar kurulu tarafından onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Burada önce çıkan maddelere baktığımızda; 4. madde müzeyi ‘Kültür eserlerini koruyan ve bu eserleri etüd, eğitim ve bedii zevki yükseltme amacıyla toplu halde teşhir eden kamu yararına çalışan, sanata, ilme, sağlığa, teknolojiye, ait koleksiyonları bulunan müesseselere müze adı verilir’ şeklinde  tanımlamıştır.  5.  madde  müzenin  kapsamını;  ‘Daimi  teşhir  bölümü  bulunan kütüp haneler ve arşiv merkezleri resmi şekilde halkın ziyaretine açık bulunan tarihi anıtlar tarihi anıtlara ait binaların kısım ve müştemilatı, tarihi, arkeolojik tabii önemi haiz mevkiler ve parklar, nebabat ve hayvanat bahçeleri, akvaryumlar ve benzeri teşekküller bu tarife girer’ şeklide açıklamıştır. 6. maddede amaçlar; (1) Türkiye müzelerini ve müzecilik mesleğini milletlerarası seviyeye yükseltmek ve temsil etmek,(2) Müzeleri ve müzecilik mesleğini korumak ve geliştirmek ve (3) Toplum hizmetine, bilgilerin yayılmasına ve milletlerarası karşılıklı  münasebetlerin  gelişmesine faydalı  olmak ‘ şeklinde belirtilmiştir. 6.  maddede belirtilen amaçların gerçekleştirilmesi için izlenecek yol ise 7. maddede; ’(1) ICOM Türkiye Milli Komitesi, Milletlerarası Müzeler Konseyi (ICOM) ve bu konseye bağlı Milli Komiteler ve ihtisas teşekkülleri ile temas ve münasebetler kurar, imkânlarına göre onlarla işbirliği yapar, (2) Türkiye’deki her çeşit müze faaliyetlerini dışarıdaki milli komitelere aksettirir ve çeşitli müze mensuplarının yabancı ülkelerdeki müzelerde yetişmeleri için imkanlar arar.  ICOM  ve ona  bağlı  milli  komiteler  arasında  mesleki  eleman  ve  teknik  malzeme  bakımlarından ihtiyaçlara uygun gelişmeyi sağlamak üzere karşılıklı tedbirler alınır. Bu alanda girişilecek her türlü işbirliği hususundaki teşebbüslerin gerçekleşmesine çalışır ve (3) Müze ve müzecilikle ilgili yayınlar yapar’ şeklinde kararlaştırılmıştır.   Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek   Kaynaklar:   Birkx, J.H. (ed).2006. Encyclopedia of Anthropology. Sage Publications. Demirsoy, A. 2000. Kalıtım ve Evrim(11.baskı). Meteksan Matbaacılık. Günergün, F. 2010. Mektebi Tıbbıyei Şahane’nin 1870’li Yılların Başındaki Doğa Tarihi Koleksiyonu. Çeviri Yazı, Osmanlı Bilimi Araştrmaları338 Xl/ 1-2: 337 -344. Gürel, A.O. 2001. Doğa Bilimleri Tarihi. İmge Kitabevi. İslamoğlu, Y. 2012. Kemaliye ‘Prof. Dr. Ali DEMİRSOY Doğa Tarihi Müzesi’. Popüler Bilim. Haziran-Temmuz sayısı, 37-40.  Keleş, V. 2003. Modern Müzecilik ve Türk Müzeciliği. Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. Cilt 2, Sayı 1-2. Millar, D., Millar, I, Millar, J. ve Millar, D. 200. The Cambridge Dictionary of Scientists(second edition). Cambridge University Press. http://www.amnh.org/ http://www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr/ http://www.biltek.tubitak.gov.tr/bilgipaket/jeolojik/ http://www.britannica.com/ http://www.childrensmuseum.org http://www.childrensmuseums.org http://www.hands-on-international.net http://icom.museum/ http://www.istanbul.edu.tr/eng/jeoloji/muze/M.htm http://www.jeoloji.itu.edu.tr/Icerik.aspx?sid=8819 http://kemaliyemyo.erzincan.edu.tr/40 http://www.kulturvarliklari.gov.tr http://www.mnhn.fr/ http://www.mnh.si.edu/ http://www.mta.gov.tr http://www.naturkundemuseum-berlin.de http://www.nhm.ac.uk http://www.nhm-wien.ac.at http://www.stratigraphy.com http://www.tabiattarihi.ege.edu.tr http://www.wikipedia.org/  

http://www.biyologlar.com/uluslararasi-muzeler-konseyiicom

Doğa Tarihi Müzeciliği

Doğa tarihi müzeleri genel bir müze mantığı ile yönetilen; bitki ve hayvanlar ile bunların fosillerinin(veya kopyalarının) ve jeolojik oluşumların (kayaç, mineral vs.), kısacası doğal hayata ait tüm malzemelerin saklandığı ve sergilendiği müzelerdir. Doğa tarihi müzelerinin tek görevi sergi yapmak olmayıp; doğal varlıkları korumak, bilimsel çalışmalar yapmak (kazı, araştırma vs.), halkın doğa bilinci kazanması için eğitimler, sergiler, konferanslar düzenlemek gibi etkinlikleri de gerçekleştirir.Kazı, bağış veya satın alma gibi yollarla müzeye gelen malzemeler gerekli işlemlerden geçtikten sonra sergilenmeye sunulur. Ancak sergilenmeye müsait  olmayanların  kopyaları  çıkartılarak  korunmak  üzere  özel  bölmelerde  saklanırlar. Ayrıca  bu  malzemeler  üzerinde  bilimsel  çalışmalar  yapılır  ve  gerektiğinde  başka  bilim adamlarının  da  çalışması  için  sunulur. Genel  olarak  doğa  tarihi  müzeleri  yerel koleksiyonlardan oluşturulsa da, çok önemli kalıntıların daha iyi korunabilmesi, çalışılabilmesi veya daha çok kişi tarafından görülebilmesi gibi nedenler ile büyük müzelere gönderildiği de olmaktadır. Ayrıca doğa tarihi müzeciliğinin çok yaygın olmadığı yerlerde de (ülkemiz gibi) mevcut doğa tarihi müzeleri tüm ülkeden gelen koleksiyonları barındırabilir.Müzelerin sergiden başka görevleri olsa da genel olarak müze denilince akla ilk gelen görevi koleksiyonları halka sunmaktır. Her doğa tarihi müzesi sahip olduğu imkânlar doğrultusunda koleksiyonlara sahiptirler. Genel olarak doğa tarihi müzelerinde; mineraloji, botanik, zooloji, paleontoloji, paleoantropoloji, ekoloji, prehistorya ve jeoloji koleksiyonlarını barındırır. Daha öncede değinildiği gibi doğa tarihi müzeleri bu sergilerden ibaret değildir. Yine aynı şekilde imkânları dâhilinde müzeler bazıları zaruri bazıları ise müzenin çalışma alanının büyüklüğü ileilgili olarak birçok bölümden oluşur.Doğa tarihi müzelerinde; kütüphane, sergi bölümü (geçici  sergiler  için), yenileme  ve  yeniden  canlandırma bölümü,  muhafaza  bölümü, laboratuvar  (müzenin  yaptığı  bilimsel  çalışmalar  doğrultusunda  hazırlanmış  ve  gerekli malzemeler  ile  donatılmış),  eğitim  bölümü, çocuk  bölümü,  engelliler  için  özel  bölüm, konferans salonu, hediyelik eşya bölümü ve idari bölümler bulunur. Hazırlayan: Ahmet İhsan Aytek

http://www.biyologlar.com/doga-tarihi-muzeciligi

Titicaca Gölü

Titicaca, çölde bir vaha misali And Dağları ile çevrili alanda binlerce yıldır insanlara hayat ve onun ötesinde çeşitli uygarlıklar bahşeden bir önemli coğrafya. Göl çevresinde ve üzerindeki yüzen adaları sayesinde yaşam yüzyıllardır hiç değişmeden sürüyorKıvrımlı yollardan aheste aheste çıkarak uydukent El Alto`dan geniş bir kevgirin içinde bulunan la Paz`a dönüp, bana bir haftadır yaşattığı inanılmaz anlar için son bir kez el sallayarak başkente veda ettim. Şimdi artık Everest, Büyük Sahra ve henüz görmediğim Kutuplar`dan sonra yeryüzünde beni en çok heyecanlandıran ve görmek için can attığım Titicaca`ya gidebilirim. Pazar yerini de geride bırakıp Titicaca`ya doğru yol alıyorduk ki; içinden geçtiğimiz bir köy meydanındaki renkli bir düğün alayı biz gezginleri hemen minibüsten indirmeye yetti. Bolivya`da geziyorsanız diğer Latin Amerika ülkelerinin aksine her an böyle ilgi çekici bir görüntüyle karşılaşabilirsiniz. Düğünün yapıldığı meydana geldiğimizde yerliler inanılmaz renkli kostümler giymiş, orkestranın çaldığı müzikler eşliğinde kendilerinden geçerek eğleniyorlardı. Bütün erkeklerin giydiği birbirinden farklı kostümler ve ortaya koyduğu oyunlar And Dağları`nın yüksek irtifalarında yaşayan Aymara kültürünün bir yansımasıydı. Çiftlere mutluluklar dileyip yeniden yola koyularak Titicaca Gölü`nün Bolivya tarafındaki en önemli yerleşim yeri olan Copacabana`ya ulaştık. İsrail`deki Lut Gölü, tuzluluk özelliği dışında dünyanın deniz seviyesinden 395 metre altında olması ile dünyanın diğer bütün göllerinden ayrılıyor. Titicaca Gölü ise Lut Gölü`nün aksine 3,810 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksek gölü. Yani Lut Gölü`nden 4,205 metre daha yüksekte yer alıyor. ESKİ ALIŞKANLIKLARI KORUYORLAR Titicaca, çölde bir vaha misali And Dağları ile çevrili alanda binlerce yıldır insanlara hayat ve onun ötesinde çeşitli uygarlıklar bahşeden bir önemli coğrafya. Göl çevresinde ve üzerindeki yüzen adaları sayesinde yaşam yüzyıllardır hiç değişmeden devam ediyor. Peru ve Bolivya`yı birbirinden ayıran sınır gölün ortasından geçip yerlileri birbirinden ayırsa da İnka İmparatorluğu çatısı altında Keçhua ve Aymara yerlileri yüzyıllarca birarada yaşamışlar. Şimdilerde gölün Peru tarafında daha çok Keçhualar, Bolivya tarafında ise Aymaralar yaşamlarını eski alışkanlıklarını koruyarak sürdürüyorlar. Daha doğrusu sürdürmeye çalışıyorlar. Modern dünyadan gelen turist grupları işgalci İspanyol Pizzaro`dan sonra ikinci kez bu insanların yaşam ritimlerini bozuyorlar. Hal böyle olunca Andlar`ın yüksek irtifalarında olsalar da onların yaşamları eskisi gibi gözden ırak değil. 8.288 kilometrekarelik alanıyla Van Gölü`nden kat be kat büyük olan Titicaca`nın Batı kıyısı Peru`ya, doğu kıyısı ise Bolivya`ya ait. Titicaca adının nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte Aymara dilinde `Puma Kayası` Keçhua dilinde ise `kurşun renkli kaya` anlamına geliyor. Gölün bugünkü yerlier için mistik bir önemi var. Çünkü burada yaşayan halk, ataları olan İnkaların gökyüzünden bu göldeki bir adaya indiğine inanıyorlar. İnka mitolojisine göre Güneş Tanrısı İnti çocukları ilk İnka Kralı olan Manco Capac ve karısı Mama Ocllo`yu Titicaca Gölü üzerindeki Güneş Adası`nda (İsla del Sol) kedi başını andıran bir kaya üzerine bırakmış. Bu yüzden gölün kutsal olduğunu kabul eden yerliler her yıl bir lamayı Titicaca`nın derin sularına kurban ediyorlar... Gölün etrafında birçok yerleşim merkezi var ancak bunların en büyüğü Peru tarafındaki Puno kenti. Bolivya tarafında ise daha küçük olan Copacabana bululunuyor. Günümüzde gölün yabancılar tarafından en dikkat çekici yanı dünyanın en yüksek gölü olması değil göl üzerinde bulunan onlarca yüzen ada ve o adaların üzerindeki geleneksel yaşam. Bu yüzen adaların çoğu gölün Peru tarafında yer alıyor. İşte o adalara genellikle Puno kentinden binilen teknelerle ulaşılıyor. Bu adacıklarda yaşayanlara `Uroslar` deniliyor. Uros yüzen adacıklarının ilk olarak istilacı İspanyol generali Pizzaro`nun gazabından korunup saklanmak amacıyla yapıldığı tahmin ediliyor. Efsaneye göre gerçek Uros kanı taşıyan yerliler, suyun dondurucu soğuğundan etkilenmez ve asla boğulmazlarmış. Karaya çıkmayı sonraki yüzyıllarda reddeden gerçek Urosluların 1959 yılında son bir yaşlı kadınının ölmesiyle tarihten silindikleri belirtiliyor. Elişçiliğiyle ünlü Uroslar`ın yerinde, bugün yüzen adalarda Aymara ve Keçhua yerlileri yaşıyor. Biz yeniden dönelim gölün Bolivya tarafındaki Copacabana kentine. Göle birkaç metre uzaklığındaki birkaç Bolivyanos`a kaldığım mütevazı otelimden çıkıp Güney Amerika`yı baştan başa gezme niyetinde olan Overland gezginlerinin mutlak uğrak yerlerinden biri olan bu küçük ama çok sevimli kasabayı gezmeye başlıyorum. PAZARLARIN HÂKİMİ KADINLAR Aymara yerlilerinin yaşadığı Copacabana kenti yüzyıllar boyu yerliler için çok önemli bir yerleşim merkezi olmuş. Bu nedenle İspanyolların istila dönemlerindeki baskıları bile yerli halkı bu bölgeden bütünüyle söküp atamamış. Ancak İspanyollar da bu kutsal topraklara kendi inançlarını getirmeyi ihmal etmemiş ve kasabanın tam ortasına yerlilere inat koca bir Katolik kilisesi inşa etmişler. Şimdilerde kavgalar sona ermiş ve göçmenlerle yerli kültürleri özellikle bu bölgelerde iyice birbirine karışmış durumda. Bunun en güzel örneği olarak meydandaki bembeyaz badanalı kilisenin önünde tezgâh açıp tarlasından getirdiği sebze ve meyveleri satan Aymara kadınlarını görüyorsunuz. Kasabanın en ilgi çekici yeri hiç kuşkusuz her türlü yerel yiyecek ve el örgüsü giyeceklerle çeşitli eşyaların satıldığı pazarı. Tabii bu pazarın hâkimleri de yine Aymara kadınları. Özellikle lama ve onların bir türü olan Alpaka derisi ve yünlerinden yaptıkları eşyalar daha çok müşteri topluyor. Copacabana`nın kendine özgü sakin bir yanı var. Sanki burada zaman çok yavaş ilerliyor. Uzun soluklu Overland Güney Amerika yolculukları sırasında gezginlerin birkaç gün dinlenmeleri için çok ideal bir yer. Gündüzleri otelin bahçesine oturup bir taraftan gölden çıkarılan balık siparişinizi verip, diğer taraftan yan masanızdaki bir gezginle karşılıklı rotalarınız hakkında sohbet edebilirsiniz. Akşamları ise çakıl taşlı göl kıyısında volta atıp küçük teknelerin muazzam siluetlerinin göle yansımasıyla oluşan muhteşem günbatımı manzarasını doya doya seyredebilirsiniz. Ertesi gün İnka kültürünün izlerini taşıyan Güneş Adası`na (İsla del Sol) gitmek için kıyıda bizleri bekleyen teknelerdeki yerimizi alıyoruz. Bir saati aşan tekne yolculuğundan sonra nihayet İnka İmparatorluğu`nun temellerinin atıldığı kutsal Güneş Adası`na ayak basıyoruz. İnka imparatoru yüce Manco Capak`ın 127. kuşaktan torunuyla karşılaşacağımızı düşünürken kıyıya çıkar çıkmaz, modern hayata ayak uydurmuş küçük kız çocuklarının ellerindeki hediyelik eşyaları elimize tutuşturup `Diez Bolivyanos por favor` nidalarıyla karşılaştık. Adadaki İnka kalıntılarını ve Güneş Tapınağı`nı görebilmek için yüzlerce basamaktan oluşan merdivenleri bir bir tırmanmak gerekiyor. Burada yaşayan iki yüz kadar yerli için bu kutsal adada doğmak bir övünç kaynağı. Adadaki yerliler evlerinin küçük bahçelerinde az da olsa sebze yetiştiriyorlar. Kerpiçten yapılma evlerin kenarlarına yapılmış avlularda lamaları bulunuyor. Kadınlar lama yünlerinden örgüler örüp küçük bahçelerinde mısır yetiştiriyor, erkekler ise eskiden balık avlarken şimdilerde bu kutsal adaya gelen turistlere hizmet veriyorlar. Köylü kıyafeti giymiş yerli kadınların fotograflarını çektiğinizde birkaç Bolivyanos vermezseniz zılgıtı yiyorsunuz. Anlaşılan modern dünyanın kuralları yerel gelenekleri derinden etkilemeye başlamış bu kutsal topraklarda. Kutsal ada gezimizi tamamlayıp tekrar tekneyle Copacabana`ya dönerken kaptanımıza rica edip bir iki dakika durmasını söyledikten sonra teknedeki herkesin şaşkın bakışları arasında bu sıvı coğrafyayla bütünleşmek için kendimi Titicaca`nın soğuk ve derin sularına atıverdim. Birkaç temsili kulaçtan sonra soğuktan taş gibi olmuş bedenimi teknenin güvertesine atıp ısıtmaya çalıştım. Dünya`nın bu en yüksekteki gölünü başka türlü belleğime nasıl bu kadar derin kazıyabilirdim ki... SIRT ÇANTAMDA DÜNYA KÜLTÜRLERİ MUSTAFA ANDIÇ mustafa.andic@eyuboglu.com

http://www.biyologlar.com/titicaca-golu

Balıkların Morfolojik yapısı

Genel olarak bir balığın tarifi suda yaşayan, pullar ve yüzgeçlerle donatılmış başı ve kuyruyğu bulunan bir hayvandır diye yapılır. Bununla beraber genelde vücut şeklî bakımından "hiçbir Hayvanda bulunmayan ve çok değişken çeşitlilik gösteren balıkları, böylesine kısa bir tarif içine sıkıştırarak tanımlamak her halde mümkün değildir. Zira, bir Sazan balığı (Cyprinidae) ; bir yayın balığı (Siluri-dae, Clariidae) ; bir Yılan balığı (Anguillidae] ve bir Vatoz balığı (Rajiidai) hiçbir zaman birbirlerine benzemedikleri gibi, bir deniz ejderi denen ve onun yakın bir akrabası denizatı (Hippocampus] ; deniz iğnesi denilen (Sjngnathidae) formlar bir balığı andırmazlar. Bunun dışında, özellikle denizlerde, pelajik formların yanında, zemin balıkları ve derin deniz balıkları birbirleriyle karşılaştırıldıklarında, bu farklılıkları daha da belirli bir şekilde görmek mümkündür. Şu halde, farklı ortamlarda, böylesine değişken şekiller oluşturan bu yaratıkları, topyekün birkaç satır içinde tarif etmek gerçekten güçtür. Zira doğa, canlıların yaradılışında ve onların bulundukları çevreye uyum gösterir bir düzeyde oluşmasında etkilerini öylesine gösterirki, bu yönde en güçlü bir insan muhayyilesi bile onunla başedemez. O halele ne yapmalı, bir balığın vücut şekli ile üç buut (dimansiyon) arasındaki ilişkileri araştırmakla işe başlayabiliriz. Balıkların yapısında; uzunluk, yükseklik ve genişlik boyutları (dimansiyonları) yaşadıkları çevreye uygun olarak çok değişir, örneğin; Bir Yılan balığı kendisini düşmanlarından koruma ve avları olacak balıkları gözaltında tutarak onlan kolaylıkla yakalayabilmek için denizlerde kayaların kovuklarına arka arka girerek, önünden geçmesi muhtemel avlarını gözaltında tutar ve onlan kolayca avlarlar. Tatlısularda da aynı davranış hakim olup, nehir ve göllerin çevre duvarları içindeki oyuk ve deliklere arka arka girerek önlerinden geçen küçük balık ve kurbağaları kolaylıkla avlarlar. Bunun için de böyle bir ortama uyma zorunda bulunduklarından şekilleri de bu davranışlarına en uygun olduğu sanılan yılanvari bir gelişme göstermiş, olmalıdır. Bazı balıklar sırt-karın istikametinde basık ve lateralden yassılaşmış bir şekil almışlardır. Örneğin denizlerde yaşayan Vatoz baliği gibi. Vatoz balığı sırt-karın istikametinde yapyassı bir şekil almış olup, kuyruğunun ortalarına rastlayan yerde, yukarı doğru dikey olarak duran bir zehir iğnesi taşır. Bu balık istirahat halinde iken zeminde özellikle plaj bölgelerinde veya daha derince sularda kum altında 5-10 cm derinlikte yatar. Üzerine basılırsa veya bir düşmanı ile karşılaşırsa kuyruğundaki zehir dikeni ile karşı koyar. O halda bu balık da avını kum altında yatarak beklediği için vücut şekli'de böyle bir habitata uygun olarak gelişmiş olur. Hepimizin bildiği gibi, pelajik balıkların bir çoğu fusiform (iğ şekli) bir şekil almışlardır. Bunlara örnek olarak Ton balığı, Palamut, Torik balık'ları, Uskumru ve Kalyozlar gösterilebilir. Böyle balıklar yaşamlarını yüksek su içinde rahatlıkla sürdürebilirler. Süratli hareket etme yetenekleri bulunduğu için avlarını kolaylıkla yakalarlar. Kuşkusuz, bu arada balıkların baş ve kuyruk yapıları da hareket yetenekleri ile orantılı ve ortama en iyi bir uyum sağlayabilecek şekilde gelişme gösterir. Bundan başka, aynı amaç doğrultusunda gözlerin büyüklüğü ve operkulumun (Solungaç kapağı), ağız ve burun yapısının şekil ve büyüklükleri de bu ortama uyma ve böyle bir ortamda esas amacına ulaşma doğrultusunda (av bulma ve yakalama) gelişme gösterecektir. Balıklarda yüzgeçlerin durumu, pulların yapısı, dağılışı ve büyüklükleri de duyulan gereksinime cevap verebilecek şekilde ve uygun oranda gelişir. Bu nedenle, bazı balıklarda pul da bulunmayabilir, örneğin, Yayın balığı (Silurus glanis}. Nihayet, balıkların çok değişken renklerinin de yaşamlarını kolaylaştırmada önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Bu renkler bazen avlarını yakalamada onlara büyük bir kolaylık sağladığı gibi, bazen da düşmanlarını korkutmaya yararlar. 1.2.2. Balıklarda Vücut Şekilleri [Konu Başlığı] [Önceki Konu] [Sonraki Konu] Balıkların vücutları, genel olarak su içersinde yüzmeye uyum sağlayan, sudaki hareketini kolayca ve fazla enerji harcamadan yapabilmesi için direnci en aza (minimuma') indiren şekiller almışlardır. Bu vücut şekilleri herbir türe ve ırka göre değişiklikler gösterdiği gibi, farklı biotoplarda yaşayan aynı türün bireyleri ile erkek-dişi bireyleri arasında da değişiklikler gösterebilirler. Tatlısu balıklarında ençok görülen vücut şekilleri şunlardır A- Dorso-Ventral Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut, dorsalden ve ventralden oldukça basılarak tıpkı bir; yaprak şeklini almıştır. Böyle vücutlu formlar nadir olup, bizim sularımızda sadece vatoz balıklarında görülmektedir. B- Yanlamasına Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut yanlardan iyice basılmış olup, yükseklik artmış, genişlik ise daralmıştır. Bazı formlarda yassılaşma derecesi çok daha artarak vücut adeta bir disk şeklini almış ve yükseklik aşağı yukarı vücut uzunluğuna erişmiştir. Örneğin, memleketimizde mümessili bulunmayan Eupomotis cinsinde vücut şekli böyledir. Buna karşın bazı formlarda yanlardan yassılaşma daha az olup, vücut oval bir görünüş kazanmıştır ve daima boyu, yüksekliğinden daha fazladır. Tatlısu balıklarımızın çoğunda bu şekil hakim olup; örneğin, Sazan balığı (Cyprinus carpio), Kızılgöz (Rutilus rutilus), Acı balık (Rhodeus cericeus), Yassıkızılkanat (Blicca bjorkna), Çiçek balığı (Abramis brama) gibi türlerde görülmektedir. C- Konik Şekilli Olanlar : Bazı balık türlerinde baş kısmı diğer vücut kısımlarına nazaran anormal şekilde büyüyerek önden arkaya doğru gidildikçe incelen bir görünüş hasıl olmuştur. Bu türlü vücut şekli pek yaygın olmayıp sadece Dere Kayası {Cottus gobio) türünde görülür. D- İğ Şeklinde Olanlar ; Bu tür vücut yapısını, bilhassa fazla hareketli olan balık türlerinde görmek mümkündür. Böyle formlarda vücut adeta bir torpile benzer. Örneğin, Turna balığı (Esox lucius) ve Alabalıkta (Salmo trulta). E- Yılan Şeklinde Olanlar : Burada vücut adeta yılankavi bir görünüş kazanmış olup, genellikle ön kısmı silindirik, arka ucu ise, hafifçe yanlardan basıktır. Bu tip vücut şekli de Yılan balıklarında (Angilla anguilla) ve (Mastacembelus simack} türlerinde görülür. F- Vücutları iğne Şeklinde Olanlar : Bazı formlarda vücut uzun şekilde olup, özellikle kuyruk tarafı adeta bir iğne şeklinde sivrileşmiş-tir. Vücut şekli böyle olan balıklar nadir durumda olup, tatlısularımızda sadece Deniz iğnelerinde (Syngnathus cinsinde) görülmektedir. Vücut şekilleri seleksiyonla birçok değişimlere uğrayabilir. Örneğin, Sazan'ın farklı ırklarında değişik vücut şekilleri görülebilir. Genellikle yabani formlarında vücut boyu yüksekliğine oranla, daha fazla olduğu halde, Aynalı sazan denilen ırkında vücut yüksekliği daha da artarak tombul bir görünüş kazanmıştır. Bazı türlerin vücut şekli üzerinde, ortamın da etkileri olmuştur. Örneğin, Alabalıkların göllerde yaşayan formlarında vücut torpil şeklinden ziyade oval şekil kazanmıştır. Çok küçük su birikintilerinde yaşayan Turna balıklarında ise, kısa boylu cüce formlar meydana gelmiştir. Bazı türlerde ise, morfolojik görünüş bakımından erkek ve dişiler arasında farklar vardır, örneğin, Gökkuşağı Alabalığında erkek, dişiye nazaran daha kısa ve şişman olduğu halde; Turna balığında bunun aksi durum mevcuttur. Yani erkekler dişilere nazaran daha uzun ve zayıf görünüşlüdür. Buna benzer şekilde bazı balıklarda eşeysel farklılıklar da mevcuttur örneğin, Sivrisinek biyolojik mücadelesinde kullanılan Gambusia'da eşeysel farklılıklar görülür. Bunların erkek bireyleri dişilere nazaran oldukça cüce yapıda ve Anal yüzgeçlerinde gonopodium denilen kopulasyon organı olarak kullanılan bir kısım bulunmaktadır. Halbuki dişileri daha büyük cesametli ve şişman karınlı olup, Anal yüzgeçleri de normal durumdadır. Bir diğer durum Blennius'larda. görülmektedir. Bu formlarda sadece erkeklerin gözleri üzerinde ibik denilen uzantılar vardır. Dişilerde ise bu durum bariz değildir. Genel olarak balıkların erkek ve dişileri arasında görülen bu türlü morfolojik farklılıklar «Eşeysel Dimorfizm» olarak isimlendirilmektedir. Bazı balık türleri hayatlarının bazı dönemlerinde birbirlerinden tamamen farklı görünüşte olan vücut şekilleri içerirler. Yani böyle balıklarda juvenil form ve adult form olmak üzere iki değişik form vardır. Bu da muhtemelen onların metamorfozlarının çok uzun sürmesinden ileri gelmektedir, örneğin, Pleuronectes ve Anguilla cinslerinde durum böyledir. Yumurtadan yeni çıkmış olan bir Pisi balığı yavrusu yassılaşmış değildir. Pelâjik karakterli ve bilâteral simetrilidir. Ancak 10 mm. boya ulaştıktan sonra bir torsiyon sonucunda larva büyük bir değişikliğe uğrar ve sonunda gözler üst tarafa geçer, asimetrik durum meydana gelir ve pelâjik hayattan bentik hayata döner. Yılan balıklarında ise, yumurtadan yeni çıkmış olan larvalar adeta yassı bir zakkum veya zeytin ağacı yaprağı şeklindedir ve pelâjik olarak yüzerler. Bu durum çok uzun bir zaman sürer ve nihayet 3 yıl sonra, 60-80 mm. boya erişen larvalar metamorfoz geçirerek yükseklik ve boylarından bir miktar kaybederek silindirik bir durum kazanırlar ve pelâjik yaşamdan bentik yaşama geçerler. Bu nedenlerle balıkları vücut şekilleri yönünden sınıflandırırken bu iki balığın sadece ergin haldeki formları dikkate alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-morfolojik-yapisi

8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun

8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun

1857 yılında ABD'de tekstil işçisi kadınların hak arama mücadelesinin 129 can kaybı ile sonuçlandığı bir dramın tarihi olan 8 Mart, 1910 yılından itibaren Dünya Kadınlar Günü olarak anılmaktadır.Hakları için mücadele eden çalışan kadınların, yaşadığı büyük bir facianın yıl dönümünü, ne yazık ki bu senede 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kadına yönelik mobbing, şiddet ve cinayetlerin artarak sürdüğü bir ortamda karşılıyoruz.Böyle bir ortamın olması, kadına yönelik şiddette alınan önlemlerin ve yapılan yasal düzenlemelerin yetersiz kaldığının da göstergesidir. Ülkemiz neredeyse her yeni güne dört bir tarafından kadınların feryadı ile başlamaktadır.Halbuki bizim medeniyetimiz annenin ayaklarının altına cenneti koyan, ülke yönetiminde Hakanın yanında Hatuna da yer veren bir medeniyettir.Böyle bir kökten gelen, böyle bir medeniyetten beslenen bir toplumda bugün kadınların içinde bulundukları hal gerçekten bizim için çok acıdır. Biz ülkemizi ve milletimize bunun yakışmadığını düşünüyor ve toplumda kadına bakışın ve kadın algısının medeniyetimizle örtüşerek yeniden ortaya konulması gerektiğini düşünüyoruz.Siyasetçilerden, iş dünyasına, yöneticilerden sokaktaki vatandaşa kadar herkesin üstüne düşen görevler olduğuna inanıyor ve herkesin sorumluluğunu yeterince getirmesi gerektiğini ifade ediyoruz.Bu anlamda kamuda çalışan kadınların sorunlarının çözümü ve yaşadığı sıkıntıların giderilmesi içinde idarecileri ve hükümeti uyarıyoruz. Kadın kamu çalışanları özelliklede sağlık alanında hizmet veren kadınlarımız en fazla şiddete ve mobbinge uğrayan , ötekileştirmeyle karşı karşıya kalanlardır.Doğum ve süt izni ile ilgili düzenlemelerin bile uzunca bir süredir vaat olarak kaldığı, Kreş ve lojman gibi eksikliklerin giderilmediği kadın çalışanların güvenliğinin sağlanamadığı bir ortamda çalışan kadınların yüzünün gülmesi mümkün değildir.Hamile iken hasta yakınları tarafından şiddete uğrayan ama hizmete devam diyen kadın doktorumuzun, Çalışma hayatının 3,5 yılını nöbet tutarak geçiren hemşirenin Zorlu şartlara rağmen hizmet üretmeye çalışan ebelerin, attlerin ve tüm kadın sağlık çalışanlarının, ailesi ve işi arasında adete mekik dokuyan tüm kadın çalışanların cefakarlıklarının karşılığında tabiri caizse onlar için bir adım bile atılmadığını görmek üzüntü vericidir.Hizmetlerinin ve gösterdikleri fedakârlıkların karşılıklarını gereği kadar alamamaları kahredicidir. Kamuda çalışan kadınların sorunlarına çözüm bulmak ve taleplerini yerine getirmek bir mecburiyettir. Kamuda görevli kadın çalışanların sesine mutlaka kulak verilmelidir. Ağır iş yükünden kurtarılmalılar, aile ve sosyal hayatlarına çalışma şartlarının olumlu katkı yapacağı düzenlemeler hayata geçirilmelidir.Medeniyetimizin ve kültürümüzün kodlarından gelen bir anlayışla, kadına gereken değerin verildiği; şiddetin, ölümlerin, ötekileştirmelerin ve mobbingin son bulduğu 8 Martlarda buluşmak temennisiyle tüm kadınlarımızın 8 Mart Dünya Kadınlar Günü Kutlu olsun.http://www.turksagliksen.org.tr

http://www.biyologlar.com/8-mart-dunya-kadinlar-gununuz-kutlu-olsun

Tohumsuz Bitkiler

Bitkiler, fotosentez yapan ökaryotik organizmalar olarak tanımlanırlar. Bitkiler Alemi'nin şekil, büyüklük, yapı, organizasyon, ekolojik istekler açısından büyük farklılıklar gösteren çok sayıda üyesi bulunur. Bitkiler Alemi, Tohumsuz Bitkiler (Cryptogamae) ve Tohumlu Bitkiler (Spermatophyta) olmak üzere iki büyük gruba ayrılır. Tohumsuz Bitkiler, diğerlerinden daha ilkel olarak nitelendirilirler ve sporlarla çoğalmaları nedeni ile Sporlu Bitkiler olarak da adlandırılırlar. Bu gruptaki bitkilerin büyük bir kısmı kök, gövde, yaprak gibi belirgin organ farklılaşması göstermezler. Bitkinin tümü yapraksı ya da şeritsi bir yapıdadır ve bu yapı tallus olarak isimlendirilir. Tallus yapısına sahip olan tüm bitkilere "Thallophyta" (Tallofita) adı verilir. Vejetatif organ farklılaşması gösteren bitkilere ise "Kormophyta" (Kormofita) adı verilir, bu tip yapıya da kormus denir. 1. Algler Suda yaşayan, tek hücreliden koloniye, hatta parankimatik tallusa kadar çok değişik formlardadırlar. Bazımikroskopik algler, suyun hareketi ile pasif olarak hareket ederler, bu nedenle yaşama ortamları suyun serbest bölgesidir. Bu tip alglere fitoplankton adı verilir. Sargassum gibi büyük makroskopik algler de aynı şekilde suda serbest olarak yüzerler. Suyun zemininde yaşayanlarda ise, tutunma organı vardır. Bu tip algler ışığın uygun miktarda ulaşabildiği derinliklerde gelişirler. Alglerin sınıflandırılmasında içerdikleri pigmentler, biyokimyasal özellikleri, depoladıkları maddeler ve kamçı gibi organellerinin yapıları ve hayat devreleri gözönüne alınır. Eşeyli üremeleri, gametlerinin yapı ve biçimlerine göre üç tiptedir: morfolojik olarak aynı, fizyolojik olarak farklı gametlerin birleşmesi izogami olarak tanımlanır. Şekilleri aynı ancak büyüklükleri farklı gametlerin birleşmesine anizogami; küçük ve hareketli bir gamet (spermatozoid) ile büyük ve hareketsiz bir gametin (yumurta hücresi) birleşmesine ise oogami denir. Chlorophyta (Yeşil Algler): Tek hücreli, ipliksi, şeritsi ve elsi tallusa sahip alglerdir. Klorofil a ve b, karotin, lutein ve ksantofil içerirler. Asimilasyon ürünleri nişasta ve yağlardır. Çoğunlukla ototrof yaşamakla beraber, mantarlarla birlikte liken oluşturan türleri de vardır. Genellikle tatlı (% 90) bazılarıda tuzlu sularda yaşarlar. Üremelerinde izo-, anizo- ve oogami görülür. Scenedesmus, genellikle dörtlü ve sekizli koloniler oluşturan bir cinstir ve besin elde etmek için kültürü yapılan türleri vardır (Şekil 3.1.a). Volvox, bu bölümün en iyi tanınan örneklerindendir (Şekil.31.b). Volvox kolonisindeki bireyler birbirlerine plazma köprüleri ile bağlanmışlardır. Üreme ve asimileme hücrelerinin ayrı kutuplarda yer alması, bu kolonideki bireyler arasındaki iş bölümünü gösterdiği için dikkat çekicidir. Yeşil Alglerin Kavuşur Algler (Conjugatophyceae) sınıfında ise konjugasyon adı verilen özel bir üreme tipi görülür. Spirogyra cinsi bu sınıftadır ve üremesinde karşılıklıgelen iki hücreden birinin içeriğinin diğerine akmasıile zigot oluşur. Zigot mayoz bölünme geçirerek yeni bir ipliği oluşturur. Chrysophyta (Altın Sarısı Algler): Tek hücreli ya da koloni oluşturan formları vardır (Şekil.3.2). Klorofil a ve c, β karotin ve ksantofil içerirler. Asimilasyon ürünleri krizolaminarin ve vakuol içindeki yağlardır. Eşeyli ve eşeysiz ürerler. Bu bölümün en tanınmış sınıfı Bacillariophyceae (Diatomae)'dir. Diatomae üyelerinin hücre çeperi iç içe geçmişiki kapak şeklindedir. Kapaklarında amorf silis birikimi nedeni ile öldükten sonra bulunduklarısuyun dibinde diatome toprağı adı verilen katmanı oluştururlar. Bu toprak dinamitin ana maddesi olarak kullanıldığı gibi birçok sanayi dalında filtrasyon işleminde yararlanılır. Phaeophyta (Kahverengi Algler): Çoğunluğu tuzlu sularda yaşayan alglerdir. Çok küçük boyutlu disklerden tallusu 100 metre ya da daha fazla uzunlukta olabilen formlara kadar değişik şekillerde olabilirler vardır. Derin sularda gelişebilirler. Hücre çeperleri içte selüloz, dışta pektin içerir. Laminarin ve fukoidin gibi polisakkarit yapısındaki bileşikler asimilasyon ürünleri arasındadır. Tallusun parçalanması ya da sürünücü organlar oluşturarak vejetatif üremelerinin yanında eşeysiz üremeleri iki kamçılı zoosporlarla gerçekleşir. Hayat devrelerinde sporofit ve gametofit döllerin birbirine morfolojik olarak benzeyip benzememesi gözönüne alınarak bu bölüm üç altsınıfta incelenir. Ectocarpus gibi izomorf döl almaşı gösteren kahverengi algler Izogeneratae; Laminaria gibi heteromorf döl almaşı gösterenler Heterogeneratae alt sınıfına dahil edilirler. Cyclosporae altsınıfında ise Fucus gibi sporofit neslin hakim olduğu algler bulunur. Rhodophyta (Kırmızı Algler): Tallusları genellikle ipliksi yapıdadır. Kloroplastları bant veya yıldız şeklindedir. Klorofil ve karotenoidlerin yanında fikoeritrin ve fikosiyanin içerirler. Hücre çeperleri dışta pektin, içte selülozdur. Florideophycidae alt sınıfında hücre içerikleri plazmodezmler (plazma köprüleri) ile birbirine bağlanmıştır. Çok sayıda parazitik ve epifitik (başka bitkiler üzerinde yaşayan) türleri vardır. Kırmızı ve Kahverengi Alglerden elde edilen ürünlerin oldukça büyük ekonomik önemi vardır. Alginat, agar agar, karragen gibi adlar taşıyan bu ürünler pastacılıktan ilaç sanayiine, kozmetikten tekstil endüstrisine kadar çok genişalanlarda kullanılmaktadır. 2. Bryophyta (Karayosunları) Karayosunları, karasal hayata uyum sağlayan organizmalardır. Bununla birlikte su alışverişini düzenleyen organlarıyeterince gelişmediği için çok nemli ortamları tercih ederler. Hücre çeperleri selülozdan yapılmıştır. Gelişmiş olanlarında, kök, yaprak, gövdeye benzer organları vardır. Tüm dünyada çok geniş yayılım alanına sahiptirler. Bryophyta bölümü üç sınıfa ayrılır. Bunlardan ilki Anthoceratae (Boynuzsu Karayosunları) olup yuvarlak, ince, yapraksı tallusa sahiptirler. Hücrelerinde birer adet kloroplast vardır. Hepaticae (Ciğerotları), toprağa paralel gelişen yapraksı yapıda olup hücrelerinde çok sayıda kloroplast içerirler. Ciğerotlarında sporofit nesil çok küçüktür ve gametofitin üzerinde parazit olarak yaşar. Gametofitin üst yüzünde hava ve su alış verişini sağlayan gözenekler vardır. Bu sınıfın vejetatif üremesi tallusun üzerinde bulunan gemma çanaklarının içindeki pulcuklarla sağlanır. Bu pulcuklara gemma adı verilir. Gemma çanaklarının şekli türlere özeldir. Eşeyli üreme organları ise, ilk ve sonbaharda gametofit üzerindeki şemsiye şeklindeki yapıların üzerinde gelişirler. Musci (Yapraklı Karayosunları) bu bölümün üçüncü ve en gelişmiş sınıfıdır. Üyelerinde mnium tip stomalara rastlanması karasal hayata uyum ile ilgili önemli özelliklerden biridir. Bu sınıfın üyelerinde hayat devresi sporun çimlenmesi ile başlar. Protonema adı verilen bu yapının gelişmesi ile gametofit oluşur. Gametler gametofitin ya uç ya da yan kısımlarında gelişen anteridium ve arkegoniumların içinde oluşturulur. Döllenme için suya ihtiyaç duyulur ve spermatozoid, kimyasal çekimle arkegonium içindeki yumurta hücresine ulaşır. Sporofit (Sporogon) zigotun mitoz bölünmeleri ile şekillenir; genellikle bir sap ve ucunda spor kapsülünden meydana gelmiştir. Sporlar, kapsül içinde bazıhücrelerin mayoz bölünme geçirmesi ile oluşturulup kapsülün açılması ile etrafa yayılırlar. 3. Pteridophyta (Eğrelti Otları) Sporlu Bitkilerin en gelişmiş olanlarıdır. Karasal hayata uyum sağlamışlardır. Oldukça iyi gelişmiş iletim demetlerine sahiptirler. Gametofitleri çok indirgenmiştir. Sporofitlerinde ise kök, gövde ve yaprakları gelişmiştir. Pteridophyta üyelerinde trofofil ve sporofil adı verilen iki tip yaprak bulunur. Trofofiller özümleme yapan yapraklardır. Sporofiller ise, sporangiumları taşıyan özelleşmiş yapraklardır. Eğrelti Otlarının günümüzde yaşamayan çok sayıda fosil formları vardır. Rhynia, Asteroxylon gibi cinsleri bunlara örnek olarak verilebilir. Günümüzde yaşayan cinslerden ise Lycopodium, Selaginella, Isoetes, Equisetum, Asplenium, Adianthum ülkemizde de doğal yayılış alanına sahiptirler. Karayosunlari=bryophyta Genel özellikleri Sucul yaşamdan karasal yaşama geçişi oluşturaan bu bitki grubu üyeleri genellikle nemli bölgelerde yayılış gösterirler. Bu ortamlarda gelişmelerinin nedeni üreme evrelerinde muhakkak suya gereksinim duymalarıdır. İlkel tipleri bulunduğu gibi, çiçekli bitkilere benzer yapılar gösterecek kadar gelişmiş olanları da varolan karayosunlarının çoğunda, ince bir gövde ve bunun üzerinde tek sıralı hücre katmanlarından oluşan ilkel bir yaprak ve ortama tutunmayı sağlayan rizoidleri görmek her zaman olasıdır. Üremeleri genellikle eşeylidir. Ancak bazı Hepaticea üyelerinde gametofit bireyler üzerinde gemma çanakları oluşmuştur. Bu çanaklar üzerinde oluşan gemmalar eşeysiz üremeyi sağlamaktadır. Eşeyli üremelerinde her zaman antitetik döl almaşı (haploid nesli diploid sporofit neslin izlemesi) görülür.Gametofit döl haploid olup monoik ya da dioik olabilmektedir. Erkek organlar anteridium, dişi organlar ise arkegonium olarak isimlendirilir. Anteridiumlarda oluşan spermatazoidler suda yüzerek kemotaksis ile dişi organa ulaşır. Döllenmde sonucu ana bitki üzerinde gelişimini sürdüren ve sporogon adı verilen diploid sporofit bitki oluşur. Sorogonun iç dokusunun farklılaşması ile oluşan sporogenik doku (Arkespor) meosise(mayoza) uğrayarak haploid spor tetratlarını verir. Bu sporlar çimlendiğinde zayıf yada iyi gelişen oldukça uzun ömürlü protonema(ön çim) oluştururlar. Protonema da gelişerek üzerinde erkek ve dşi üreme organı bulunan gametofit bireyleri oluşturur. Bryophyta üyeleri sporangium ve gametangiumlarının çok hücreli oluşu ile bu yapılarının dış bölümlerinin bir sıra kısır kenar hücre katmanıyla çevrilmşi olması gibi nedenlerle Tallophyta'dan ayrılır. Birkaçı dışında genellikle kara yaşamına uyum sağlamış olan türleri içeren karayosunları, nesillerinin haplo ve diplo fazlarındaki farklı özellikleri nedeni ile üç sınıfa ayrılır. 1. Classis: Hepaticae (=Ciğerotları=Marchantiopsidia) 2. Classis: Musci (=Yapraklı karayosunları=Bryopsida) 3. Classis: Anthocerotopsida(=Boynuzlu Ciğerotları)

http://www.biyologlar.com/tohumsuz-bitkiler

GAMETLERİN OLUŞUMU

Hayvanların büyük çoğunluğunda erkek ve dişi birey ayrı ayrı olduğundan, dişiden dişi gamet, erkekden de erkek gamet oluşturulur. Omurgalılarda gametler, üreme organlarındaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Eşey organlarına gonad denir. Bütün canlıların gametleri ister mayozla oluşsun, ister mitozla oluşsun mutlaka haploid kromozomludur. a. Sperm Oluşumu: Spermler, erkek gametler olup, erkek üreme organlarındaki (testisler) eşey ana hücrelerin mayozla bölünmesinden meydana gelirler. Spermler hareketli olup, yumurtaya göre çok küçüktürler (Omurgalılarda en az 200 defa küçüktür). Sitoplazmaları çok azdır. Her sperm ana hücresinden 4 adet sperm meydana gelir. Hücrenin baş kısmında bulunan akrozom spermin yumurta zarını eriterek, sperm çekirdeğinin yumurtaya girmesini sağlar. Çekirdek genetik bilgiyi taşır. Spermin boyun bölgesinde, başlangıçta iki tane sentriol vardır. Bir tanesi farklılaşarak kamçıyı oluşturur. Boyun bölgesine dizilmiş bulunan mitokondriler enerji sağlayarak motor görevi yaparlar. Kuyruk gövdenin devamı olup, spermin sıvı ortamda yumurtaya doğru hareketini sağlar. Spermler yumurtaya oranla daima fazla miktarda oluşturulurlar. Çünkü hareket ederek yumurtayı bulması gereken onlardır. Spermlerin ömürleri çok kısadır (ortalama birkaç gün kadar). b. Yumurta oluşumu: Dişi üreme hücresine yumurta denir. Dişi üreme organı olan ovaryumlardaki diploid eşey ana hücrelerinin mayozla bölünmesinden meydana gelir. Bir yumurta ana hücresinden ancak bir yumurta oluşur. Diğer üç hücre daha küçük olup, döllenme özelliğine sahip değillerdir. Bunlara kutup hücreleri denir. Parçalanarak atılırlar. Oluşturulmalarının sebebi, yumurtanın kromozom sayısını yarıya indirmektir. Daha küçük olmaları sitoplazma bölünmesinin eşit olmamasındandır. Sitoplazmanın çoğu yumurtada kalarak, daha sonra zigot için besin kaynağı (vitellüs) oluşturur. Yumurta hareketsiz olup, sperme göre çok büyüktür. Büyük olması besin maddesi (vitellüs) taşımasındandır. Gelişmesini dış ortamda yapan canlılarda yumurta çok daha büyüktür. Yumurtalar spermlere göre daha az sayıda oluşturulurlar. İNSAN EMBİRYOSUNUN GELİŞİMİ İnsan yumurtaları izolesital tiptedir. İnsanda yumurta hücresi 0.14 mm. çapındadır. Ovulasyonla ovudukta geçen yumurta döllenmeden önce birinci mayozu geçirmiş ve ikinci mayozun metafazında kalmıştır. Spermanın girmesiyle ikinci mayozu tamamlayarak ovum haline gelir. Yumurtanın bölünmesi holoblastiktir. Animal kutup, kutup hücrelerinin atıldığı yerle tespit edilir. Bunun karşısına gelen bölgede vejetatif kutuptur. Yumurta vitellüsün az olmasından dolayı embriyo çok erken safhada ananın dolaşım sistemi ile beslenmeye başlar. Yumurtanın etrafında zona pellusida adı verilen bir zar görülür. Oviduktun üst kısmında döllenen yumurta segmentasyon safhalarını geçirerek 6-9 günde uterusa ulaşır. Segmentasyon : İlk bölünme yumurta ovidukta ilerlerken zona pellusida içinde olur. Bölünme total ekual olup meydana gelen blastomerler birbiriyle eşiti büyüklüktedir ve segmentasyon ilerledikçe küçülürler. Bölünme her meydana gelen blastomer sayısının katları şeklinde devam eder. Zigot iki blastomerli döneme 24-30 saat içinde ulaşır. Dört blastomer 40-50 saatte, 8 blastomer 60 saatte ulaşır. Blastomerlerin sayısı 16 olunca morula safhası başlar. Dördüncü günde ulaşılan morula safhasında iki tip hücre ayırt edilir. Bu hücrelerden dışta olanları ile ilerde embriyoyu verecek olanları birbirlerinden ayrılarak aralarında bir boşluk meydana gelmeye başlar. Ortada kalan hücreler üst tarafta (animal kutup) toplanırlar. Bunlara embriyoblast hücreleri denir. Kenarda kalan hücrelere trophoblast hücreleri denir. 4 ve 5nci günler arasında meydana gelen bu olayda hücreler sayılmış bunlardan 8 tanesi embriyoblasta ait, diğer 99 hücre trophoblasta ait olarak bulunmuştur. Trophoblastların döşediği boşluğa blastosöl denir. Bu durumdaki embriyo da blastuladır (blastosist). Blastosist 6 ile 9ncu günlerde uterus mukozasına tutunur. Blastosist mukozaya tutunup endometrium içine girerken mevcut embriyoblasttan enine delaminasyonla endoderm ayrılır. Bu sırada mevcut olan blastosöl boşluğu da gastrosöl boşluğu olur. Bu durumdaki embriyoya (Şekil M-2) gastrula denir. Gastrulasyonda trophoblast iki tipe farklılaşır. Bunlardan dışta olanına sinsisyotrofoblast, içte gelişenine sitotrofoblast denir. Embriyonun epiblastı (ektoderm) ve hypoblastı (endoderm) iyice belirginleşir. Gelişme ilerledikçe sitotrofoblastla temasta olan ektoderm ondan ayrılmaya başlar ve ikisi arasında amnion (amniyon) boşluğu oluşur. Amniyon boşluğunun sitotrofoblast duvarı, onlardan gelişen amnioblast hücreleri ile çevrilir. Amniyonun tabanı periblasttan yapılmıştır. Gelişme ilerledikçe gastrula uterusun endometriumuna iyice gömülür. Daha sonra vitellüs kesesi ile bunun dışında bulunan heuser zarı arasında embriyo dışı sölom meydana gelir. Embriyo dışı sölom embriyo içi sölomdan daha önce farklılaşır. Üstte amniyon altta vitellüs kesesi ile çevrili olan embriyo diske benzediği için buna embriyonik disk adı verilir. Diskin dorzalindeki hücreler ektoderm, ventralindekiler endodermdir. Üçüncü hafta başında ektodermin üzerinde ilkel çizgiye doğru göç ederler ve bu çizgiden içeriye doğru involusyonla endoderm ektoderm arasına yerleşirler. Böylece üçüncü embriyonik örtü olan mezoderm oluşur (Şekil M-4). Gelişmenin devamında ektodermden farklılaşmış olan mezoderm dorsal, intermedial ve lateral mezoderm bölümleri ve mezenşime farklılaşır. Dorsal mezoderm önce ilkel çizginin sonra kısa bir müddet görülüp kaybolan notakordanın her iki yanında, ektoderm ile endoderm arasında kordon şeklinde uzanır. Bu kordon ileri safhalarda belirli bölgelerinden boğumlaşır ve buralardan bölünerek segmental somitleri yapar. İntermedial mezoderm somitlerin vetrolateralinde yer alır ve ilerde ürogenital sistemi yapar. İntermedial mezodermin yanlara doğru yayılması ile meydana gelen lateral mezoderm daha sonra dışta somatik mezoderm içte splanknik mezoderm olmak üzere ikiye ayrılır. İkisinin ortasında sölom meydana gelir. Embriyo içinde kalan söloma embriyo içi sölom dışında kalanına embriyo dışı sölom denir. Embriyo içi sölom, ilk vücut boşluğu, kalp, akciğerler, karaciğer ve karın boşluklarını meydana getirir. Embriyo dışı sölom ise amniyon, vitellüs kesesi, allatoisi içinde bulunduran boşluktur. Doğumla birlikte bu boşluğun görevi biter. Embriyonun lateral ve ventral kısımları ekstremiteler dahil somatopleuradan (ektoderm-somatikmezoderm), sindirim, solunum yollarının bağ dokusu, düz kasları ve seroza splanknopleuradan (endoderm-splanknik mezoderm) oluşur. Segmental somitlerin sklereton ve dermatoma ayrılmasından sonra bunlardan mezenşim farklılaşır. Mezenşim kökenini aldığı mezoderm tipine göre adlandırılır. Örneğin skleretomik mezenşim, dermatomik mezenşim gibi. Mezenşim bağ doku, kıkırdak doku, kemik, kan ve kalp damarlarının oluşumunda görev alır. EMBRİYO DIŞI BÖLGE : Dördüncü ve sekizinci haftalar arasında embriyonal diski dıştan saran, embriyo dışı sölomda büyük değişiklikler meydana gelir. Bunun sonucunda amniyon, koryon, vitellus kesesi, allantois, plasenta ve göbek bağı olmak üzere altı değişik yapı meydana gelir. AMNİYON : Trofoblastların iç tabakası olan sitotrofoblast temasta olduğu ektodermden ayrılarak ortada bir boşluk oluşturur. Embriyonik diskin üst kısmında meydana gelen bu boşluğa amniyon boşluğu denir. Amniyonun başlangıçta tavanı amniyoblastlar, tabanı ise ektodermden oluşmuştur. Daha sonra lateral mezodermin meydana gelip somatik ve splanknik mezoderme farklılaşmasıyla amniyon boşluğunun dış tarafı somatik mezodermle iç tarafı ektodermle çevrilir. Yani somatopleura ile çevrilir. Amniyonu meydana getiren hücreler amniyon sıvısı (liquor amnii) salgılayarak amniyon boşluğunu doldururlar. Böylece embriyonal diskin rahatça gelişebileceği ıslak ve yumuşak bir ortam hazırlanmış olur. İnsanda amniyon sıvısı gebeliğin altıncı ayında 1 litre kadardır ve saydamdır. Doğuma doğru bulanıklaşır ve azalır (Şekil M-5). KORYON : Plasentanın temelini oluşturan ve amniyon zarının dışında bulunan koryon , trofoblast hücreleri tarafından meydana getirilir. Önceleri embriyonun her tarafında hızlı gelişme gösteren bu zarın, bir süre sonra sadece plasentanın yapısına iştirak eden kısmı (Chorion frondosum) kıllı kalır. Diğer kısımları ortadan kalkarak düz yapı (chorion laeve) kısmını teşkil eder. Kıllı bir deriyi andıran kısım villuslardan yapılmıştır ve aralarında bol kan damarları vardır. Koryon bu kısmı ile plasentanın yapısına girer (Şekil M-5) VİTELLÜS KESESİ : İnsanda vitellüs kesesi vitellüs maddesi olmadığı için meydana gelmesine rağmen iş görmez. Vitellüs kesesi içte endoderm, dışta splanknik mezodermden oluşmuş splanknopleuradan yapılmıştır, vitellüs kesesi gelişmesinden hemen sonra üzerinde geniş bir damar ağı oluşarak vitellüs dolaşım sistemini oluşturur (Şekil M-5) ALLANTOİS : Sindirim borusunun dışa doğru amniyon ve koryon arasında gelişmesiyle meydana gelir. İnsanda allantois küçüktür ve koryonun damarlanmasını sağlayıp onunla birlikte ilerde oluşacak göbek bağının yapımına katılır. Doğumdan sonra allantoisin büyük bir kısmı atılır. Fakat sindirim kanalı ile birleşen kısmı vücut içinde kalır ve idrar kesesinin bir kısmı olarak farklılaşır (Şekil M-5) PLASENTA : Sadece memeli hayvanlarda ve insanda görülen bu organ embriyo gelişimi sırasında koryon, allantois ve uterus mukozasının farklı şekillerde kaynaşması ile meydana gelir. Plasenta bir taraftan uterus içinde gelişmekte olan embriyoya gerekli olan besin maddelerinin ve antikorların geçişini sağlarken, aynı zamanda embriyoda oluşan artık maddelerin de anne kanına verilmesinde görev yapar. Başka bir değişle uterus ile embriyo arasındaki metabolizma olaylarının gerçekleşmesi için gerekli bağlantıyı sağlayan bir organdır. Bu olaylar meydana gelirken anne kanı ile embriyo kanı birbirine karışmaz. Bunu koryon villusları sağlar. En basit bir plasentada anne ile embriyo arasındaki madde alış verişi şu tabakalar aracılığı ile olur. Annenin uterus kan damarları endoteli Annenin endoktriumu bağ dokusu Uterus endometrium epiteli Koryon villuslarının trofoblast tabakası Koryon villuslarının bağ dokusu Koryon villus damar endoteli Embriyo veya fetusa ait damarlar. Plasentanın görevleri : Plasenta uterus içinde gelişmekte olan solunum organıdır. Yani anne karnındaki oksijenin fötusa, fötus kanındaki karbondioksitin anne kanına geçmesini sağlar. Plasenta embriyo /fötüs için bağırsak ve böbrek görevi yapar. Plasenta vitamin deposudur. Özellikle A,D vitaminlerini depo eder. Plasenta bir endokrin organ gibi rol oynar. Gebelik süresince sinsisyotrofoblastlar tarafından östrojen, koryon progesteronu ve koryon gonadotropini salgılanır. İnsanda olgun plasenta bölümleri: Pars Fetalis : Koryon villuslarının oluşturduğu bu bölüm embriyoya aittir. Koryon plağı Koryon villusları : ( villuslar direk olarak anne kanı ile temas ederek plasenta zarını yapar) Bu da: Sinsityotrofoblast Bağ doku Feldka damarı endotekioü üç kısımda meydana gelir. 2. Pars materna : Anneye ait olan bu kısım üç bölümdür. Trafoblastlar (intervillus boşluklarını çevreler) Plasenta septumları Bazal plak (desudia bazelis) dir. GÖBEK BAĞI : Embriyo/fötusla anne arasındaki metabolik alışverişi plasentayla birlikte sağlayan yapıdır. Beyaz parlak, 2 cm kalınlığında 50-60 cm uzunluğundadır (bazen 10 cm bazen 150 cm olabilir). ZİGOTTAN İTİBAREN İNSAN EMBRİYOSU VE FÖTUSUNUN GELİŞİMİ : GÜN ÖZELLİKLER 8 saat Segmentasyon başlar 16 blastomerli safha yani morula 4-8 Embriyoblas ve trofoblast oluşarak blastosist oluşur 6-9 Blastosist uterus endometriumuna tutunur. Ektoderm ve endoderm oluşmaya başlar. Trofoblast sito ve sinsisyotrofoblasta farklılaşır. Amniyon kesesi ve desudia gelişir. Koryon üzerinde yer yer boşluklar oluşmaya başlar 10-12 Genç gastrula tamamen endometriyuma gömülür 13 Koryon villusları gelişir 2-3 hafta Baş-kıç uzunluğu 1,5 mm kadardır. Endoderm, ektoderm, mezoderm tam olarak oluşur. Embriyo dışı oluşumlar tümüyle görülür. Koryon ve plasenta gelişimine devam eder. Ağız, farinks, sindirim sistemi, solunum sistemi henüz oluşmamıştır. Vitellüs kesesi üzerinde kan adacıkları görülür. Somitler ve nöral plak oluşmaya başlar. 3,5 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,5 mm’dir. Ağız oluşumu başlar, fariks belli olur ve troid taslağı belirir. Ön, orta ve son bağırsak belirlidir. Solunum sistemi taslağı ortaya çıkar. Pronefröz böbrekler görülür. İlk kan damarları belirir. 1-16 arasında değişen somitler ortaya çıkar. Ektoderm tek katlıdır. Nöral oluk meydana gelir ve hızla kapanmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü belirir. 10 4 hafta Embriyonun baş-kıç uzunluğu 5 mm’dir. El ayak taslakları ortaya çıkar. Baş ve kuyruk bölümleri kıvrılarak embriyo “C” şeklini alır. Ağızın olduğu bölgede dil taslağı görülür. Özofagus belirir. Mide taslak halinde ortaya çıkar. Karaciğer, safra kanalları, safra kesesi taslakları şekillenmeye başlar. Pankreas tomurcuk halinde belirir. Kloak büyür, trake, sağ ve sol akciğer tomurcuklar belirir. Pronefroz körelir ve hızla mezonefroz kanalcıklar farklılaşır. Kalp torba şeklinde oluşup atrium ve ventrikuluslar oluşmaya başlar. Aortlar sağlı sollu birleşir. Aort ile vena kardinalis endokart borusuna açılır. Bütün somitler oluşur (40-42 çift) ve skleretoma ait hücreler ilk omurları yapmaya başlar. Bütün somitlerden miyotom farklılaşır. Dermatom belirir. Ön, rota ve arka beyin ortaya çıkar. Diğer sinirler ve gangliyonlar oluşmaya başlar. Optik vesikül ve kulak vesikülü iyice belirlenir. Koku plakları görülmeye başlar. 11 1,5 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 12 mm’dir. Damak belirir. Diş, dudak tomurcukları görülür. Boyun, dış kulak, kol ve bacaklar iyice belirir. Farinks etrafındaki organlardan timus ve paratiroid bezleri ortaya çıkar. Tiroid tam biçimini alır. Mide ve bağırsak borusu dönme hareketi yaparlar. Karaciğer lopları belirir. Sağ ve sol akciğer lopları görülür. Üreter tomurcuğu, farklılaşmamış gonat taslakları ve dış organ çıkıntıları belirir. Müller kanalı ortaya çıkmaya başlar. Kalp son şeklini alır. Karaciğerde kan yapılmaya başlar. Kıkırdak doku görülür. Kol, bacak, kaburga taslakları belirir. Kafatası gelişir, kol ve bacak kasları belirir. Beynin beş bölgesi (ön, ara, orta, arka, son) iyice gelişir ve orta beyin gittikçe büyür. Göz çukurunda ektodermden retinanın dış pigment tabakası ve iç sinirsel tabakaları farklılaşır. Göz lensi gittikçe yoğunlaşır. Dış, orta ve iç kulak şekillenmesine devam eder. Kulak kepçesi oluşmaya başlar. 12 2 aylık Embriyonun baş-kıç uzunluğu 2,3-3 cm.dir. baş dikleşir ve fötal hayata geçiş başlar. Dil tam olarak oluşur. Dilin üzerinde tat alma merkezleri farklılaşmaya başlar. Dış kulak yolu ve bademcikler oluşur. Timus gelişir. Troidin foleküler yapısı oluşur. İnce bağırsaklar göbek kordonu içine yerleşir. Karaciğer büyür. Akciğerler gelişimini sürdürür. Perikart büyük bir kese haline gelir. Testisler ve ovaryumlar ayırt edilir (embriyonun cinsi belirir). Büyük damarlar son şeklini alır. Omurların kıkırdak modelleri oluşur ve ilk kemikleşme oluşur. Gövde, kol ve baş kasları iyice geliştiğinden artık embriyo hareketlidir. Deri iki katlı hücrelerden ibarettir. Beyin gelişimi devam eder, gözler orta hatta doğru yaklaşır. Dış, orta ve iç kulak son şeklini alır. 13 3 aylık Embriyoya anne ve babasına benzemesinden dolayı bu aydan itibaren fötus denir. Fötusun baş-kıç uzunluğu 5-6 cm. kadardır. Baş topuk uzunluğu ise 7cm.’dir. ağırlığı 20 gr.’dır. Baş tam olarak biçimlenir. Ağızda süt dişleri taslağı görülür. Damak bölümlerinin birleşmesi tamamlanır. Troid tam olarak gelişir. Bademcikler iyice belirir. Mide ve bağırsak kasları ortaya çıkar. Safra salgılanması başlar. Anüs oluşmaya başlar. Akciğerler son biçimini alırlar. Göbek bağının sölomla ilişkisi kesilmeye başlar. Dış genital organlar belirmeye başlar. Kemik iliğinde kan yapımı başlar. Notakorda hızla yok olur. Omurlar kemikleşir. Düz kaslar görülür. Epiderm hücreleri üç tabakalı hale gelir. Omurilik büyür. Sinir dokusunda miyelinleşmeler görülür. Göz karakteristik yapısını alır. Dış kulak yolu epitel hücreleriyle tamamen kapanır. 14 4 aylık Fötusta baş-kıç uzunluğu 10-11 cm, baş-topuk uzunluğu 15-16 cm.’dir. Ağırlığı 120gr.’dır. Yüz gerçek biçimini alır. Saçlar çıkar ve gövde giderek büyür. Sert ve yumuşak damaklar belirir. Hipofiz oluşur. Mide ve bağırsak salgı sistemleri gelişir. Akciğer lob ve lobçuklara bölünür. Böbrekler meydana gelir. Dişide uterus ve vajina gelişmeye başlar. Dalakta kan yapımı başlar. Miyokart yapımı da gittikçe kuvvetlenir. Kemiklerin çoğu oluşur. Bu arada eklemler de ortaya çıkar. Epidermisin bütün tabakaları oluşur. Vücut kılları gelişmeye başlar. Ter ve yağ bezleri gelişir. Beyin yarım küreleri daha da büyür ve beyincik çıkıntıları görülür. Göz, kulak ve burunda normal, tipik dış ve iç yapılar ortaya çıkar. Duyu organlarının farklılaşması tümüyle sona ermektedir. 15 5-10 aylar AY BAŞ-KIÇ BAŞ-TOPUK AĞIRLIK 15 cm 23 cm 300 gr 20 cm 30 cm 640 gr 23 cm 35 cm 1230 gr 27 cm 40cm 1700 gr 30 cm 45 cm 2300 gr 10 34 cm 50 cm 3250 gr Yedinci ayda göz kapakları açılır. Sekizinci ayda testisler scrotum’a iner. Vücutta yağ birikimi başlar ve buruşukluklar düzelir. 6-8 aylar arasında kalıcı diş taslakları belirir. 6/10 aylar arasında karaciğerde kan yapımı azalır. Buna karşılık kemik iliğinde kan yapımı artar. Tırnaklar 9 ncu ayda parmak uçlarında görülür. 10 ncu ayda beyinde miyelinleşme görülür. NÖRAL BORU VE NOTOKORDA : 24 saatlik embriyoda, nöral kıvrımlar nöral boruyu meydana getirmek üzere kıvrılmıştır. 27 nci saatte sefalik bölgedeki kıvrımlar medio-dorsal çizgide karşılaşırlar ve kenarları birleşerek nöral boruyu meydana getirirler. 27 saatlik embriyonun sefalik bölgesinde 3 primer beyin bölümü ayırt edilir. İlk üç nöromerden prosensefalon (ön beyin) oluşur. Ön beyinin gerisinde 4 ncü ve 5 nci nöromerlerden meydana gelen mezensefalon (orta beyin), Bunun da gerisinde 6-11 nci nöromerlerin oluşturdukları rombensefalon (arka beyin) yer alır. Rombensefalondan sonraki kısım medulla spinalisi oluşturur. 29-30 saatlik embriyoda ön beyinin yan kısımlarında meydana gelen bir çift optik veziküller, göz taslaklarını oluşturur. Nöral borunun en arkadaki somitlerin gerisinde kalan açıklığı, sinüs romboidalis adını alır. Bu açıklık 80 nci saatte kapanır. Nöral borunun ön kısmındaki nöropor, 33 saatlik embriyoda bir iz bırakarak kapanır. Notokorda, ön beyinin tabanında infundibulum denen yere kadar uzanır. Beyinin bütün kısımları notokordanın dorsalindedir. İnfundibulum ve beyin kısımları notokordanın önüne doğru çıkıntı yapar. 38 nci saatin sonundan itibaren bu beyin bölgelerinin farklılaşmasıyla ergin için karakteristik olan beş beyin bölümü meydana gelir. Telensefalon : 3 ncü günün sonunda prosensefalonun anterio-lateral duvarları iki yanda birer kese oluşturmak üzere dışa doğru çıkıntı yapar. Bu çıkıntılar beyin yarım kürelerini (serebral hemisferleri) oluşturur. Hemisferler dorsal ve posteriore doğru büyürler. Diensefalon : Bu bölümün lateral duvarlarında meydana gelen kalınlaşmalar (optik veziküller) farklılaşarak göz ve gözün kısımlarını meydana getirir. Optik veziküllerin karşısındaki ektodermden göz merceği oluşur. Diensefalonun dorsal orta çeperinde meydana gelen çıkıntı epifizi (pineal bezi) oluşturur. Alt orta kısmında bir çıkıntı halinde meydana gelen infundibulum, ektodermal invaginasyonla meydana gelen ratke kesesine doğru uzanır. Ektodermden ayrılacak olan ratke kesesi ile infundibulum bir araya gelerek hipofiz bezini oluştururlar. Mezensefalon : 2 nci gelişim gününde ön beyin ve arka beyinden belirli bir şekilde ayrıldığı görülür. Başlangıçta tüm çeperleri aynı kalınlıktadır. Fakat daha sonra dorsal çeperinin kalınlaşmasıyla dört çıkıntı oluşur. Bu çıkıntılardan önde olan ikisi görme ile ilgili olan optik lopları, arkadaki ikisi ise işitme ile ilgili merkezleri oluşturur. Metensefalon : Tavan kısmı genişleyerek serebellumu (beyincik) oluşturur. Miyelensefalon : Bu bölümün dorsal çeperi lateral ve ventral çeperinden daha incedir. Kan damarları açısından zengin olan bu bölüm medulla oblangata’yı meydana getirir ve omurilikle birleşir. Omurilik (medulla spinalis) : Beyin bölümlerinden sonraki kısım olan omuriliğin lateral çeperleri gelişme ilerledikçe kalınlaşır. Ventral ve dorsal çeperlerinde ise fazla bir kalınlaşma meydana gelmez. Ortadaki boru ince bir yarık şeklinde kalır. Nöral borunun en son kapanan kısımları ön tarafta nöropor arka tarafta da sinüs romboidalis’tir. Dolaşım sistemi : Embriyoda iki tip dolaşım görülür. Embriyo dışı dolaşım Embriyo içi dolaşım Embriyo dışı dolaşım : Bu dolaşım iki farklı dolaşım şeklinde belirir. Vitellus dolaşımı Allantois dolaşımı Vitellus dolaşımı : Embriyo dışında vitellus yüzeyinde vitellus kan damarlarının meydana gelmesiyle görülür. Gelişimin 24 ncü saati sonunda area opaca tabakasının iç kısmında kan adacıkları meydana gelmeye başlar. Genç embriyoda noktalar halinde belli olan bu adacıklar, vitellus üzerinde embriyo bölgesine doğru yayılarak bir ağ manzarası oluşturur. Buna area vasculosa denir. Kan adacıkları önceleri vitellus kesesi endodermi üzerinde gayri muntazam mezoderm hücre kümeleri halindedir. Bu evrede, lateral mezodermin somatik ve splanknik mezoderm şeklinde farklılaşmasıyla kan adacıkları, endoderme komşu olan splanknik mezodermin içine uzanır. Daha sonra, her bir kan adacığı hücreleri merkezden ayrılarak ortada boşluk oluştururlar. Boşluklar bir sıvı ile dolar. Boşluğun çevresindeki hücreler ilkel kan damarlarının endotel hücrelerini yaparlar. Merkezde kalan hücreler yapılarında hemoglobin sentezlemeye başlarlar. 33 ncü saate kadar, embriyo dışında pek çok kılcal kan damarının oluşmasıyla damar ağı meydana gelmiş olur. Bu damar ağı embriyoya kadar uzanarak, kalbe posteriorden açılan sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarın dışa doğru büyümesi neticesinde bu sistemle bağlantı kurmuş olur. Böylece kanı kalbe getiren vitellus toplar damar dolaşımı (afferent dolaşım) tamamlanmış olur. Ancak, kanı dışarı doğru götüren vitellus atar damar dolaşımı (efferent dolaşım) henüz gelişmemiştir. Embriyo dışı bölgede kan damarları tamamlanıncaya kadar, embriyo içi kan damarlarında kan sıvısı bulunduğu halde kan hücreleri yoktur. Bu nedenle embriyo, bu süre zarfında gereksinim duyduğu besini doğrudan doğruya vitellustan absorbe eder. Embriyo içi dolaşım : Embriyo içi dolaşımda rol oynayan damarlar, embriyo içi atar ve toplar damarlardır. Embriyo içi atar damarlar : Kalbe bağlı kan damarları, kalp gelişimi sırasında kalp civarındaki mezoderm hücrelerinden meydana gelir. Bu evrede, hafifçe U harfi şeklinde kıvrılıp sağa doğru genişlemiş olan ventrikulustan trunkus arteriosus farklılaşır. Bu kısım ikiye ayrılarak öne doğru uzayıp bir çift ventral aort kökünü oluşturur. Ventral aort kökleri ön bağırsağın ucunda dorsale dönerek bir çift dorsal aort damarlarını yapar. 4 ncü günden itibaren dorsal aortlar baş bölgesinde internal karotid atar damarlarını, ventral aort damarları da eksternal karotid atar damarlarını yaparlar. Aort yayları (1 nci aort yayı) ventral ve dorsal aortları birbirine birleştirir. Embriyo içi toplar damarlar : Gelişimin başlangıcında embriyo içi dolaşımın önemli toplar damarları, kardinal toplar damarlarıdır. Bu damarlar, nöral tüpün ventro-laterallerinde simetrik olarak yerleşmiş bir çift toplar damar halindedir. Baş bölgesinden kanı toplayan damar çiftine anterior kardinal toplar damarları, arka bölgeden kanı toplayan damar çiftine ise posterior kardinal toplar damarları denir. Her iki lateralde bulunan kardinal toplar damarlar kalbin dorsalinde birleşerek sağ ve sol tarafta genel kardinal veya cuvier toplar damarını (ortak kardinal toplar damarları) oluştururlar. Sağ ve sol taraftaki cuvier toplar damarları ön bağırsağın yanından ventrale dönerek kalbin sino-atrial ucundan kalbe girerler. Böylece, embriyo içi ve embriyo dışı dolaşım arasında bağlantı sağlanmış olur. Bu damarlar birleşerek kalbin atriumuna açılmış olurlar. Allantois dolaşımı : Allantois kesesinin gelişmesinden sonra embriyo dışı dolaşımına allantois atar ve toplar damarları eklenir. Oluşan bu damarlar embriyoya allantois kesesi sapı ile bağlanırlar. Allantois toplar damarları sağ ve sol omfalomezenterik toplar damarlarıyla birleşerek sinüs venosusa açılırlar. Kalbin oluşumu : Perikard boşluğu içinde gelişen kalp, başlangıçta basit bir tüp şeklinde olup ön bağırsak kapısının önünde arka beyinin altında ve oluşan kulak taslağının yakınındadır. Perikard boşluğuna sığmak için kalbin orta bölgesi fazla genişler ve sağ tarafa bükülerek embriyo vücudunun yan kenarının ilerisine kadar uzanır. 36 ve 38 nci saatlerde atriumun başlangıç kısmı olan sinüs venosus belirgindir. Kalbin bölmeleri daha sonra oluşmaya başlar. Önce ventrikulus kısmı farklılaşır. Daha sonra atrium farklılaşarak ventrikulusun ventral kısmına eklenir. Kalbin orta kısmının fazla büyümesiyle kalp,U şeklini alarak embriyonun sağ tarafına doğru yatar. Bu kıvrılma sonunda atrium sağ ve dorsal tarafa geçer (60ncı saat). Daha sonraki eğilme ve bükülme hareketleriyle kalbin odacıklarına ayrılması sağlanır. Gelişimin 100 ncü saatinde sinüs venosus atriumdan ayrılır. Atrium ve ventrikulus sağ ve sol bölmelere ayrılarak kalp kapakçıkları gelişir. Kalbin gelişmesi : Kalp, 24 saatlik embriyoda ön bağırsak açıklığının hemen arkasındaki splanknik mezodermden meydana gelir. Ön bağırsak ve baş altı cebin (subsefalik cep) uzamasıyla oluşan uzantının içine giren sölom, perikardial bölgeyi oluşturur. Embriyoya ventralden bakıldığında, kalp ön bağırsağın ventralinde ve orta kısmında tüp şeklinde görülür. 24 saatlik embriyoda splaknik mezodermde görülen kalınlaşma bölgesindeki bazı hücreler, 25 nci saatte mezodermle endoderm arasındaki dar alana atılır. Bu hücreler perikardial bölgenin her iki tarafında kümeleşerek endokardium taslağını meydana getirirler. Bu taslak başlangıçta çifttir. Bu safhada kalbin dış örtüsü olan epikardium ve esas kalp kısmını verecek olan epi-miyokardiyum taslak halinde görülmeye başlar. Her iki endokardium taslağı miyokardium ve perikard boşluğu ile çevrilir. Vücut kıvrımları alttan embriyonun ön ucu ve ön bağırsağını, vitellus kesesinden ayrılmasını sağladığı sırada her iki taraftaki endokardium taslakları birbirine yaklaşarak birbirleriyle birleşirler. Sağ ve sol perikard boşluklarının splanknik mezoderm çeperleri, endokard tüplerinin üst ve altında birleşip kaynaşması tek bir perikard boşluğunu meydana getirir.

http://www.biyologlar.com/gametlerin-olusumu

Enfeksiyon hastalıklarının ilk kez tanınması, etkenlerinin bulunuşu ve/veya üretilmesi konularında tarihsel sıralamalara örnekler veriniz.

İlk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/enfeksiyon-hastaliklarinin-ilk-kez-taninmasi-etkenlerinin-bulunusu-veveya-uretilmesi-konularinda-tarihsel-siralamalara-ornekler-veriniz-

SITMA VEKTÖRÜ MÜCADELESİNİN ORGANİZASYONU

Yüzyılımızın başında sıtma kontrolü, yağ, Paris Yeşili gibi birtakım basit larvisitler, bataklık ve meraların drenajı, medikal olarak kinin kullanımı gibi yöntemler aracılığı ile yürütülmekteydi. Ancak bu tip uygulamalar, ekonomik önemi olan ve lojistik olarak uygulanması mümkün olan köylerde ve merkezlerde yapılmaktaydı (Service, 1992). Ancak yine de, lokal olarak bazı başarılı sonuçlar alınıyor, kinin insan için koruyucu özellik gösteriyordu. 19401ı yılların sonuna gelirken, DDT'nin geniş ölçekte kullanım kolaylığı sayesinde, sıtma kontrol çalışmalarının felsefesi, larvisit kullanımından ev ve ahır içlerine kalıcı insektisit kullanımına doğru kayış göstermiştir. Bu tip bir strateji, geniş ölçekli ve hatta bölgesel kontrol çalışmalarını da olası kılmıştır. Dünya Sağlık Teşkilâtı'nın (WHO) 1955 yılında dünya genelinde koyduğu hedefler doğrultusunda, Afrika'da bazı bölgeler hariç, sıtmanın eradike edilebilme olasılığı doğmuştur (Anonymous, 1957). Tüm çalışmalara rağmen sıtma, günümüzde hâlâ etkisini sürdüren bir hastalıktır. Gerçekten, sıtma birçok ülkede günlük yaşantının bir parçası haline gelmiştir. Örneğin, Afrika'da Sahra Çölü'nün çevresinde, bazı güney ülkeleri hariç, sıtmanın azaltılması mümkün olmamışken, diğer bazı bölgelerde; örneğin, Güney Amerika ve Asya'da son 20 yıl içinde sıtma vakalarının sayısı dramatik boyutlara çıkmıştır. Dünya üzerinde bazı ülkelerde, bulaşımın önüne geçilmiş; ancak bu yerlerde beklenmedik bir şekilde yeniden sıtma vakaları artmış ve zaman zaman eski seviyesinin üzerine çıkmıştır. Bunun en önemli nedeni, bu bölgelerde eradikasyon yapısının yok olması ve sıtma kontrol programlarının kesintiye uğratılmasıdır. Zaman içerisinde birçok araştırmacı, her iki durum için belirleyici bir takım nedenleri ortaya çıkarmışlardır (Jeffery, 1976; Service, 1977; Najera, 1990). Özetle, insektisitlerin fazlaca ve bilinçsizce kullanılması, etkisiz ilaçlama, insektisitlere karşı vektör canlıların gösterdiği direnç, kötü planlanmış sürvelans ve araştırmalar, sosyo-ekonomik çeşitlilik, politik ve sosyal değişkenlikler, tarımda gelişmeler, ekolojik ve iklimsel değişimler gibi birçok faktörü nedenler arasında sayabiliriz. Günümüzde, 55 farklı Anopheles türünün bir ya da daha fazla insektisite karşı direnç gösterdiğini söyleyebiliriz (Anonymous, 1992). Hiçbir zaman unutulmamalı ve daima hatırlanmalıdır ki, bulaşım olan alanlarda, insanları gece boyunca enfekte etmek amacıyla sokan sivrisinek populasyonunda %90'a varan azaltılmalar bile; eğer, sürekli bir program ve uygun insektisitler kullanılmazsa, sıtma enfeksiyon oranında kayda değer azalmalar sağlamayabilir. Yukarıda belirtilen nedenlerin tümünün etkileşimi sonucunda, günümüzdeki bilimsel ve teknik gelişmelere rağmen, dünya üzerinde 103 ülkede 2 milyar insan sıtma riski altındadır. Diğer bir deyişle, dünya insan populasyonunun %40'ı sıtma hastalığına yakalanma potansiyeli göstermektedir. Bunların, 270 milyonu enfekte olmuş durumdadır. Her yıl bir ya da iki milyon çocuk sıtmadan ölmektedir. Öte yandan, sıtmanın şiddeti bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. Bu durum, ülkelerin sosyo-ekonomik, iklimsel ve ekolojik koşullarının farklılığından kaynaklanmaktadır. Türkiye, ılıman kuşağın son ülkesidir ve sıtma bulunduran birçok ülke ile karşılaştırıldığında, dünya üzerinde belki de sıtmanın eradike edilebileceği tek ülkedir. Ancak bunun için, planlanmış, organize edilmiş ve bilimsel temellere oturtulmuş bir eradikasyon programının hazırlanıp hayata geçirilmesi gerek-mektedir. T.C. Sağlık Bakanlığı Sıtma Savaş Dairesi Başkanlığı'nda uzun yıllardır yürütülen sıtma mücadele programları incelendiğinde, sıtma vektörü ile mücadele yapılmasına rağmen birçok nedenden dolayı, insan sağlığına yönelik medikal mücadelenin daha ağır bastığı görülmektedir. Oysa, sıtma gibi bir hastalıkla mücadele de medikal mücadele ile birlikte, sıtma vektörü olan Anopheles türlerine karşı bilimsel ve çağdaş vektör mücadelesinin de birlikte yürütülmesi gerekmektedir. Bu mücadele şeklinin başarıya ulaşabilmesi için, ülke çapında bir programa ve sağlıklı işleyen bir organizasyona ihtiyaç vardır. Ülkemizde vektör mücadelesine yönelik yetiştirilmiş uzun vadede yetersiz ancak pratik ve özverili bir personel potansiyeli vardır. Bu potansiyelin daha etkili kullanılması için en önemli ihtiyacımız, personelin geniş ölçekli bir programın uygulanabilmesi için yeni bilimsel verilerle yeterince eğitilebilmesidir. Unutulmamalıdır ki, sıtma ülke sınırları içinde kalmayan ve mücadelesi kesintiye uğradığında belki de eski düzeyinin çok üzerinde olacak şekilde yeniden ortaya çıkabilen bir hastalıktır. Kitabımızın bu bölümünde, sıtma vektörü mücadelesine yönelik olarak olası planlama ve organizasyon çalışmalarının nasıl -olması gerektiğine yönelik özet bilgiler vermeye çalışacağız. Bu bilgilerin bazıları, organizasyonu yönetecek olan personele, bir kısmı ise arazi uygulamalarını gerçekleştirecek olan ekiplere yöneliktir. Ancak, bu kademelenme içinde, bilginin tümünün doğru olarak aktarılması ve organizasyon basamaklarına yansıtılmasının, ülkemizdeki olası sıtma eradikasyon programlarına katkı sağlayacağı inancındayız.

http://www.biyologlar.com/sitma-vektoru-mucadelesinin-organizasyonu

Sepsis Nedir, Nasıl Bulaşır?

Sepsis Nedir, Nasıl Bulaşır?

Nabzın ve solunumun hızlanması, ateşin yükselmesi, genel bitkinlik hali… Son günlerde bu tür şikayetleriniz mi var? Sıkça karşılaştığımız bu belirtiler, çok ciddi hatta ölümcül olabilecek hastalığın belirtileri olabilir!Sepsis hastalığını birçoğumuz Nejat İşler’’in adıyla duyduk, okuduk. Peki nedir bu Sepsis?Uzmanlar sepsisi, ‘’vücudumuzun başına büyük bir olay geldiğinde, bağışıklık sistemimizin şaşırması’’ olarak açıklıyor. Mesela Allah göstermesin damdan düştünüz, otomobil çarptı, grip virüsü kaptınız, basit veya zor bir ameliyat geçirdiniz… Sepsis, bu örneklerdeki gibi, vücutta stres doğuran gelişmeler ardından baş gösterebiliyor. Vücut kendini korumak üzere harekete geçiyor. Ancak ya bağışıklık sistemi çok fazla aktif rol oynuyor ya da yanlış algılıyor. Ve sonuçta kanda oluşan enfeksiyon vücut sıvılarına geçerek dokulara yayılıyor. Bu yayılma sebebiyle sepsis için ‘’kan zehirlenmesi’’ deseler de doğru değil.Sepsis, vücudumuzun enfeksiyona karşı cevabının, amacının tam tersine organlarımıza zarar vermesiyle ortaya çıkıyor. Bu hastalıkla iç dinamikler ve dengeler bozularak çok ciddi organ yetmezliği ortaya çıkabiliyor. Bu septik şok, organ yetmezlikleri erken belirlenip tedaviye alınmadığı durumda can kaybına neden olabiliyor.Sepsise neden olan enfeksiyon akciğerler, idrar yolları, karın, deri başta olmak üzere vücudun herhangi bir yerinde olabiliyor. Enfeksiyonun kaynağı çoğu zaman belirlenemiyor. Ancak bilinen o ki, sepsise yol açan mikropların başında bakteriler geliyor. Virüsler, mantarlar, parazitler de sorumlular arasında… Bu tehlikeliler vücutta dolaşımda bulunuyor. Dolayısıyla dolaşımın ulaşabildiği her organ risk altına girebiliyor. Böbrekler, karaciğer, kalp……Sepsisin Genel BelirtileriHuzursuzluk, ateşin çok düşük ya da çok yüksek olması, nabız sayısının artması, kandaki lokosit miktarının az veya fazla artışı, hastanın solunum sayısının çok artması ya da çok azalması, sarılık, kusma, karında şişme, uyuşukluk olmakla birlikte bütün bunlar hastalığın zarar verdiği organa ve hastanın yaşına göre değişebiliyor. Tansiyonun düşmediği, septik şok ve akciğer yetmezliğinin gelişmediği dönemde tedaviye başlanırsa ve hastanın bağışıklık sistemide güçlü olup destek verirse geri dönme şansı çok yüksek. Yani her hastalıkta olduğu gibi bu hastalıkta da erken teşhis çok önemli. Çünkü erken müdahale, daha fazla sayıda organın zarar görmesini engelleyerek hayati riski azaltıyor.Sepsis Nasıl Bulaşır?– Bir hastanın öksürüğüne, hapşırığına maruz kalınmasıyla– Hastanın bardağının, çatalının, tabağının kullanılmasıyla– Hastayla çok yakın fiziksel temas kurulmasıyla– Meyve ve sebzelerin yıkanmadan tüketilmesiyle– Kirli suların içilmesiyle– Kan yoluyla.Sepsis; aşı, antibiyotik ve yoğun bakım tedavilerine rağmen bile enfeksiyon kaynaklı ölümlerin en sık görülme nedeni. Dünyada her üç saniyede bir kişi, sepsis nedeniyle hayatını kaybediyor. Sepsis, her yıl prostat kanseri, meme kanseri ve HIV/AİDS ‘in toplamından daha fazla ölüme sebebiyet verebiliyor.Sepsis olan hastaların %30-60’ı hastanede hayata veda ediyor.Yazar: Sündüz Usluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/sepsis-nedir-nasil-bulasir

6. Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi

6. Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi

Canlıların çevreleriyle ve birbirleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalına ekoloji denir. Bir canlının çevresi beslenme, üreme, barınma gibi ihtiyaçlarını karşıladığı biyolojik,sosyolojik,kültürelhertürlüfaaliyetisürdürdüğüyerdir.Bu yüzden ekolojinin çalışma alanı son derece geniştir. Ekoloji kavramı, 19.yüzyılın başından günümüze gerek doğal bilimler gerekse sosyal bilimlerdeki gelişmelere bağlı olarak anlam ve içerik açısından hayli değişim geçirmiştir. Sözgelimi ilk başta hayvan ve bitkilerin birey ve tür olarak çevreleriyle olan ilişkileri ve dağılımını inceleyen “ekoloji biliminin, gelişen teknoloji ve artan gözlemlere bağlı olarak gerek çalışma konuları gerekse yöntem açısından sosyal bilimlerin yaygın biçimde başvurduğu yöntemlerden de yararlandığı görülmektedir.İnsanoğlu yerleşik hayata geçip tarım yapmaya başladığı dönemden itibaren çevreye telafisi güç olan zararlar vererek kendisi dahil olmak üzere birçok canlı türünün yaşamını riske atmıştır. Tüm bu problemler ekoloji ve çevre bilimlerinin ne kadar önemli olduğunu bizlere bir kez daha kanıtlamaktadır.İlki 2009 yılında düzenlenen Ulusal Çevre ve Ekoloji Öğrenci Kongresi çevre bilimi ve ekolojiyle ilgilenen öğrenciler, akademisyenler, bu alanda çalışan kurum ve örgütler arasında fikirlerin paylaşıldığı bir ortam yaratmaktadır.Ankara Üniversitesi Böcek Şenlik Okulu ekibi olarak bu kongrenin altıncısını okulumuzda ağırlamaktan mutluluk duyarız.Önemli Tarihler Bildiri özetlerin son gönderim tarihi: 28 Mart 2015Sonuçların açıklanması: 13 Nisan 2015Kongre Tarihi: 25-26 Nisan 2015http://6ucek.ankara.edu.tr/

http://www.biyologlar.com/6-ulusal-cevre-ve-ekoloji-ogrenci-kongresi

Phylum : Mollusca

Tür sayısı bakımından eklembacaklılardan sonra en zengin 2. omurgasız hayvan grubunu oluşturur. Mevcut olan 65000 türe ilaveten 35000 dolayında fosil formu vardır. Mikroskobik olanların yanında boyu 1 metre üzerinde olan türleri de vardır. Denizlerde tatlı sularda ve karada yaşarlar. Larvaları modifikasyona uğramış Tracophora larvası tipindedir. Vücutları genel olarak baş kaslı yapıda bir ayak ve iç organları kitlesi (Visserel kütle) olmak üzere 3 bölgeye ayrılır. İç organlar kitlesi "Manto" adı verilen bir örtü taşır. Manto ana maddesi organik olan ve kireçleşmiş yapı gösteren kabuğu salgıladığı gibi anüs ve boşaltım organlarının açıldığı manto boşluğunu da meydana getirir. Sindirim kanalı kaslı ağız kitlesi dişli radulea (dil) tükrük bezleri mide ve mideye açılan sindirim bezine sahiptir. Ayrıca mide içinde bir kristalin stylet bulunabilir. Genel sinir planı serebral ve pleural sinir ganglionlarını da içine alan ve özofagusu çevreleyen bir sinir halkası ile bunun alt yanlarından itibaren arkaya doğru uzanan 2 çift sinir şeridinden ibarettir. Bunlardan ventraldeki çifte "Pedal" dorsaldeki çifte ise "Visserel" sinir şeridir adı verilir. Solunum organı olarak "Ktenidium" veya solungaç vardır. Bunlar bazılarında beslenme organı olarak da kullanılır. Genellikle sölomları çok küçülmüştür. Bunlardaki sölom kalbi içinde olan bir perikard kesesiyle bu keseye bağlı olan boşaltım organları ve gonatlara ait birer boşluktan oluşur. Dolaşım sistemi açıktır. Kalpleri bir median karıncık (ventrikül) iki (bazılarında bir) lateral kulakçıktan (atrium) oluşur. Atar ve toplardamarları vardır. Kan kısmen damarlarda kısmen de hemosölde dolaşır. Solunum pigmenti bakır ihtiva eden hemosiyanindir. 65000türü ve 7 sınıfı vardır. Larva şekli ve başkalaşım : Gastropoda sınıfından Veliger larvası görülür. Bu larva çevresinde siller taşıyan etsi bir veluma sahiptir. En fazla başkalaşım bu sınıfta görülür. Larvadaki visseral kitle hızlı bir biçimde helezon şeklinde kıvrılır. Sonra visseral kitle ayak üzerinde 180 derece döner. Dönme sonucunda vücudun arka tarafındaki manto boşluğu ve içindeki yapılar ön tarafa geçerler. Kalbin kulakçığı karıncığının önünde yer alır. Sinir şeritleri birbirinin üzerinde çapraz oluşturur. Ancak Opisthobranchia alt sınıfında bir ters dönme daha oluşur ve başlangıçtaki pozisyonu kazanır. Bivalvia sınıfında Glokidium larvası görülür. Bu larva erken dönemlerden itibaren iki kabukludur. Yüzmek için silli bir veluma sahiptir. Bir yere oturup hareket için ayağını kullanmaya başlayınca velum kaybolur çok az bir morfolojik değişim sonucu ergin oluşur. Cephalopoda sınıfında yumurtalardan direkt olarak genç fertler çıkar. Planktonik bir evre geçiren genç fertler başkalaşım geçirmeden ergin fertler meydana getirirler. Beslenme : Herbivor ve karnivor beslenenler mevcuttur. Bivalvia'nın tümü su içindeki süspansiyon haldeki besin parçacıklarıyla beslenir. Algleri kazıyarak alanlarda iyi gelişmiş ağız kitlesi ve uzun bir radula bulunur. Radulanın üzerinde ise kitin dişler bulunur. Avlanarak beslenen karnivor yumuşakçalarda değişik yakalama aygıtları bulunur. Cephalopodlarda ise uzun tentaküller ve kollar vardır. Süspansiyon haldeki besinlerle beslenenler ise geniş solungaç (ktenidium) yüzeyleri ile besinleri süzerek alırlar. Mollusca'nın çoğunda midede kristalin stylet bulunan bir kese bulunur. Anüs manto boşluğuna açılır. Su düzenlenmesi ve boşaltım : Boşaltım organları kalbi kuşatan sölom çeperinden meydana gelir. Bazı gruplarda sölom kesesinden başlayan boşaltım kanalı bezli yapıda bir "Renal organ" veya böbrek oluştururlar. Kan basınçları çok yüksektir. Bu basıncın etkisiyle boşaltım maddeleri kalbin karıncık ve kulakçıklarından süzülerek pericardiuma oradan da böbreğe geçer. Boşaltım maddeleri üre ürik asit ve amonyaktır. Hareket : Larvalar silleriyle hareket ederler. Kaslı ayakla sürünme hareketi tentaküllerle yüzme hareketi görülür. Yüzme şu şekillerde yapılabilir; kanat şeklinde genişlemiş ayağın çarpmasıyla manto hareketiyle Bivalvia'da 2 kabuğun birbirine vurulmasıyla manto boşluğuyla alınan suyun sifonla pompalanmasıyla vücudun üst yanlarındaki yüzgeçlerle. Sinir sistemi ve duyu organları : İlkel olanlarda ganglion sayısı azdır. Özofagusu çevreleyen sinir halkası ile buradan üste ve alta uzanan birer çift sinir şeridi bulunur. Üsttekine "Visseral" alttakine "Pedal" sinir şeritleri denir. Gastropoda'da nisbeten sinir sistemi daha iyi gelişmiştir. Cephalopoda'da sinir sistemi merkezîleşmiştir. Merkezî beyin yanında çeşitli ganglionlar ve dev sinir hücreleri taşırlar. Ayrıca yumuşakçalarda birçok faaliyeti kontrol eden nörosekresyon hücreleri ve endokrin salgı yapan dokular da vardır. Solunum : Az bir kısmı hariç tümünde solunum yüzeyleri solungaçlar veya ktenidiumlardır. Solungaçların sayısı gruplara göre değişir. Pulmonata (Akciğerli salyangozlar) sınıfında zengin damar ağı içeren manto boşluğunun yüzeyi akciğer görevi yapar. Solungaçların yüzeyindeki suyun hareketi siller ve kaslı yapılar tarafından sağlanır. Dolaşım ve sölom : Çoğunda sölom sadece kalbi içine alan perikard kesesi ile böbrek ve gonatlara ait boşluklar halindedir. Cephalopoda'da sölom kesesi büyüktür. Vücuda ait olan diğer boşluklara "Sinüs" denir. Bu boşluklar kanla doludur. Dolaşım sisteminin genişlemiş olan bu boşluklarına "Hemosöl (kan boşluğu)" denir. Kan karıncıktan çıkan aortla bir süre kapalı bir sistem içinde dolaşıp daha sonra dokular arasında yayılarak sinüslere ulaşır. Buradan ktenidiumlara giden kan böbrekler yoluyla tekrar kalbe geri döner. Cephalopoda'da hemosölik sistem yoktur. Kalp bir karıncık ile bir veya iki kulakçıktan oluşur. Kanlardaki solunum pigmenti bakır taşıyan hemosiyanindir. Oksijen kullanım oranı en yüksek Cephalopoda'dadır. Bazı Bivalvia ile Gastropoda türlerinde hemoglobin bulunur. Üreme : Gruplara göre hermafrodit veya ayrı eşeylidirler. Gametler ya renal kanallarla ya da gonad kanallarıyla dışarı açılırlar. Gonadlar bir veya iki tanedir. Masogastropoda takımından Crepidula'ya ait fertler normal erkek olarak hayata başlar. Daha sonra hermafrodit özellik kazanır. Sonuçta da normal dişi fert halini alırlar. Eşeyli ve eşeysiz üreme görülür. Eşeyli üreyenlerin çoğunda dış döllenme görülür. Gastropoda'nın bazılarında kendi kendine döllenme ve bunlardan Aplysia'da (Deniz tavşanı) doğurma görülür. Mollusca Şubesinin Sınıflandırılması Sınıf : Aplacophora Embriyonik gelişim bakımından farklıdırlar. Segmentsiz solucan şeklindedirler. Kabukları yoktur. Gerçek yumuşakça oldukları hakkında şüpheler vardır. Sınıf : Polyplacophora Chitonlarla temsil edilen bu sınıfta baş oldukça belirsizdir. Tentakülleri ve gözleri yoktur. Vücudun dorsali enine uzanan 8 parça kabukla örtülüdür. Plaklar halinde bulunan bu kabuk yapısı sınıfın en belirgin özelliğidir. Sınıf : Gastropoda (Karından bacaklılar) Baş basit yapıdadır. Üzerinde tentaküller ve gözler bulunur. Gelişim dönemindeki kıvrılma ve dönme nedeniyle vücut organizasyonu değişim geçirerek asimetrik bir yapı kazanır. Kıvrılma : Sindirim bezleri büyük gelişme gösterir. Sindirim kanalı bir kavis yaparak öne doğru döner. Visseral kitle de helezon şeklinde kıvrılır. Bu nedenle visseral kitle manto içinde yükselir. Dönme : Visseral kitle ve manto 180 derecelik bir dönme yapar. Bunun sonucunda manto boşluğu ve solungaçlar ön tarafa geçer. Kalbin kulakçıkları karıncığın önünde yer alır. Sinir gangliyonları ve ve bunların bağlantıları yutak çevresinde çaprazlanarak 8 rakamı şeklini alır. Biri bağırsağın üzerine diğeri altına doğru uzanan 2 çift sinir şeridi halinde arkaya uzanır. Takım : Mesogastropoda Gastropoda'nın en zengin takımıdır. Cins : Cyprea Murex Alt sınıf : Pulmonata (Akciğerli salyangozlar) Sağ tarafta yer alan manto boşluğunun yüzeyi zengin bir damar sistemi içerdiğinden akciğer ¤¤¤¤i yapar. Cins : Lymnaea Helix Limax Sınıf : Bivalvia (Midyeler) Baş körelmiş veya kaybolmuştur. Birçoğu bir yere yapışarak yaşar. Ayak bezinin (Bysus) çıkardığı salgı yapışmayı sağlar. Manto vücudu kuşatan 2 lop halinde olup tüm vücudu içine alan 2 parçalı kabuğu oluşturur. 2 kabuk ligamentle birbirine bağlıdır. Cins : Mytilus Pecten Ostrea Cardium Ensis Sınıf : Cephalopoda (Kafadan bacaklılar) Yumuşakçaların en yüksek organizasyonlu grubudur. Vücut baş visseral kitle olmak üzere 2 bölgedir. Başta iyi gelişmiş 1 çift mercekli göz bulunur. Ayak yer değiştirerek ağzın etrafındaki tentakülleri kolları ve manto boşluğunun önünde uzanan sifonu oluşturur. Takım : Decapoda Ağız çevresinde 2 uzun tentakül ve 8 kısa kol bulunur. Vücudun yanların yüzgeçler vardır. Cins : Sepia (Mürekkep balığı) Loligo (Kalamar) Takım : Octopoda Sekiz kolları vardır. Cins : Octopus (Ahtapot)

http://www.biyologlar.com/phylum-mollusca

BİTKİLERİN SINIFLANDIRILMASI

Bugün 500.000 civarında taksondan oluştuğu kabul edilen bitkiler dünyasını yedi bölümde toplama olanağı vardır. Bu bölümler ilkel olanlardan başlanarak, gelişmiş bitkilere doğru sırasıyla aşağıda görülmektedir. Bacteriophyta: Bakteriler Cyanophyta: Mavi yeşil su yosunları Phycophyta: Algler, esmer ve kızıl su yosunları, Flagellatae ve Diatomeae’ ler Mycophyta : Mantarlar Lichenes : Mantarlarla alglerin ortak yaşamından oluşan bitkilerdir. Bağımsız bir bölüm değildir. Bryophyta: Kara yosunları Pteridophyta: Eğreltiler Spermatophyta : Tohumlu bitkiler Gymnospermae: Açık tohumlular Angiospermae: Kapalı tohumlular Dicotyledoneae (Magnoliatae) : Çift çenekli bitkiler Monocotyledoneae (Liliatae) : Tek çenekli bitkiler Kitabın içeriğini oluşturan bitkiler bu sınıflandırmada en gelişmiş bölüm olan Spermatophyta içerisinde yer almaktadır. Bakteriler, mavi yeşil su yosunları, algler ve esmer kızıl su yosunları, Flagellatae ve Diatomeae’ler ile mantarlar Thallop­hytaadı verilen ilksel bitkileri oluşturmaktadırlar. Bun­ların kök, gövde ve yaprak gibi belirli kısımlara ayrıl­mayan vejetal yapılarına Thallus adı verilir. Kara yosunları, eğreltiler ve tohumlu bitkilerden oluşan, konumuz için asıl önemli olan bölüm ise Cormophyta(gövdeli bit­kiler) kütüğüne ilişkin olan bitkilerdir. Kara yosunları çoğu kez Thallophyta kütüğü ile Cormophyta kütüğü arasında bir geçiş olarakta kabul edilmektedir. Gövdeli bitkiler kütüğü de kendi içersinde Archegoni­atae (arkegonlu bitkiler) ve Antophyta(çiçekli bitkiler) olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Bu sınıflamada kara yosunları ve eğreltiler arkegonlu bitkileri, Spermatophyta ise çiçekli bitkileri oluşturmaktadır. Ünlü botanikçi Linné (L.) ise tohumlu bitkilere Phanerogamae - Açık, aleni üreyen bitkiler, ötekileri de Cryptogamae - Gizli üreyen bitkiler diye sınıflandırmakta, pek yerinde olmamakla birlikte bu adlandırma günümüzde halen kullanılmaktadır. Cormophyta kütüğüne giren bitkilerin ortak ana özel­likleri, bunların çok hücreli oluşları ve kök, gövde, yaprak gibi belirli organlara sahip olmalarıdır. Bazıları dışında hemen hepsi autotroph, bir başka deyimle kendi kendini besleyebilen bitkilerdir. Ancak, sonradan parazit hayata uyum sağlayan Cuscuta, Orobanche, Cytinus gibi kimi tohumlu bitkiler heterotroph olarak yaşarlar. Çeşitli vejetatif yollarla üreyebilenler varsa da asıl üreme şekilleri eşeyseldir. Ayrıca, Cormophyta’larda su iletimini sağlayan borular oluşmuştur. Bu nedenle, bu bitkilere “İletim Borulu Bitkiler” adı da verilmektedir. Halen dünyamız üzerinde yaşayan bitki taksonlarının, yaklaşık üçte ikisini tohumlu bitkiler oluşturmaktadır. Tohumlu bitkiler, tohumu taşıyan karpel ya da tohum pulu adı verilen değişime uğramış yaprakların, açık ya da kapalı olmasına göre açık tohumlular (Gymnospermae) ve kapalı tohumlular (Angiospermae) olarak iki alt bölüme ayrılmaktadır. Bunlardan Gymnospermae (Açık Tohumlular)’in tümü odunsu yapıda bitkilerdir. Angiospermae (Kapalı Tohumlular)’ın ise çoğunluğu otsu, diğerleride odunsu bitkilerden oluşmaktadır. Tohumlu bitkilerin odunsu taksonlarını inceleyen botanik bilim alt dalına Dendroloji denir. Dendroloji iki ayrı latince sözcükten oluşmaktadır. Birincisi dendro (Dendros): Ağaç, ikincisi loji (Logia): Bilim olup, kısaca “Ağaç Bilimi” anlamına gelmektedir. Daha geniş bir tanımla dendroloji, orman endüstrisi alanında önem taşıyan, asal ve odun dışı ürünler veren doğal ve egzotik odunsu taksonların morfolojilerinden, doğal yayılış alanları ile yetişme yeri isteklerinden, odun yapılarına ilişkin kısa bilgilerden bahseden uygulamalı botanik bilim dallarından biridir. Dendrolojinin içeriğini tüm Gymnospermae’lerle, dikotil odunsu Angiospermae bitkileri, bir başka deyişle ağaç ve çalılar oluşturmaktadır. Dendroloji iki ayrı latince sözcükten oluşmaktadır. Birincisi dendro (Dendros): Ağaç, ikincisi loji (Logia): Bilim olup, kısaca “Ağaç Bilimi” anlamına gelmektedir. Daha geniş bir tanımla dendroloji, orman endüstrisi alanında önem taşıyan, asal ve odun dışı ürünler veren doğal ve egzotik odunsu taksonların morfolojilerinden, doğal yayılış alanları ile yetişme yeri isteklerinden, odun yapılarına ilişkin kısa bilgilerden bahseden uygulamalı botanik bilim dallarından biridir. Dendrolojinin içeriğini tüm Gymnospermae’lerle, dikotil odunsu Angiospermae bitkileri, bir başka deyişle ağaç ve çalılar oluşturmaktadır. Yukarıdaki tanımda geçen kimi sözcükleri açıklamak gerekirse, bilindiği gibi ormancılık işlevlerinde asıl amaç, bol ve sürekli biçimde odun ürünü almaya yöneliktir. Odun, kambiyum denilen üreyimli dokunun içe doğru vermiş olduğu sekonder ksilemdir ve orman endüstrisinde asal ürünü oluşturur. Bugün odunun 6000’den çok kullanım yeri vardır. Diğer taraftan, odunsu bitkilerin odunundan başka organlarından elde edilen ürünlere odun dışı ürünler denilmektedir. Örneğin palamut meşesinin bol oranda tanen içeren kadehi, sığla ağacından elde edilen sığla yağı (Styrax liquidus), Akdeniz defnesinin meyve ve yapraklarından elde edilen defne yağı (Oleum lauri) ve fıstık çamının yenen tohumları önemli odun dışı ürünler arasındadır. Bu kitabın çoğunluğunu oluşturan egzotik bitkiler, doğal bitkilerin aksine yayılış alanları (areal) dışında, götürüldüğü yörenin ya da yetişme yerinin iklim, toprak ve diğer çevresel koşullarına uyum sağlayarak yetiştirilen, dış kaynaklı bitkilerdir. Bu tür bitkilerden özellikle hızlı büyüyen ve yetişme yeri istekleri bakımından kanaatkar olan kimi türler son yıllarda birçok ülkenin ormancılık çalışmalarına girerek başarı ile kullanılmaktadır. Diğer taraftan, büyük kentlerde geniş boyutlara ulaşan çevre kirliliğine dayanıklı olan birçok egzotik bitki de, park ve peyzaj alanlarında estetik ve rekreasyon amaçlı hizmet görmektedir. Açık tohumlu bitki­ler (Gymnospermae)’in sayısı ancak 600–1000 arasındadır. Sayısal açıdan önemsiz gibi görülen Gymnospermae’ler, dünya üzerinde kapladıkları alan ve ekonomik yönden binlerce taksondan oluşan kapalı tohumlu (Angiospermae) bitkilerle, dengeli bir işlev görmektedirler. Türkiye’de doğal olarak yetişen Gymnospermae bitkileri tür düzeyinde 23, takson (alttür ve varyete) olarak 36 adettir. Angiospermae bitkilerinin sayısı ise 9000’i aşkın olup, toplam flora sayımız 11.000’lere ulaşmıştır. Bu sayı ile Türkiye, dünyanın zengin flora merkezlerinden birisidir.

http://www.biyologlar.com/bitkilerin-siniflandirilmasi

İmmüno onkoloji ile kanser tedavisinde yeni bir çağın kapıları açılıyor!

İmmüno onkoloji ile kanser tedavisinde yeni bir çağın kapıları açılıyor!

Son bir kaç yılda immüno onkolojide çok önemli gelişmeler yaşandıİmmüno onkoloji alanında ilk önemli sonuçların 2012 yılında alınmaya başlandığını ama çalışmaların geçmişinin 30 yıl geriye kadar gittiğini söyleyen Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü Medikal Onkoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. İsmail Çelik, immüno onkoloji ile kanser tedavisinde yeni bir çağa girildiğini ve hızla kemoterapisiz bir döneme doğru gidildiğini belirtti. Kanser tedavisinde immüno onkolojinin giderek daha yaygın kullanılmaya başlayacağını dile getiren Prof. Dr. İsmail Çelik, ONCOLife Ankara Temsilcisi Hatice Pala Kaya’nın sorularını yanıtladı. Günümüzde immüno onkolojinin kanser tedavisindeki yeri nedir? Mekanizması hakkında bilgi verir misiniz?Prof. Dr. İsmail Çelik: İmmüno onkolojiyi kansere karşı kişinin kendi savunma hücreleri ile mücadele etmesi olarak özetleyebiliriz. Burada iki tane önemli verimiz var; birincisi, her gün vücudumuzda bir milyon kanser hücresi oluşuyor. İstisnasız olarak vücut savunma hücreleri bunları bularak yok ediyor. Demek ki savunma hücreleri işini baştan iyi yapsa, kanser olmama imkanı var. Peki kanser olduktan sonra savunma hücresi var olan kansere ne yapabiliyor?Bu güne kadar savunma hücrelerinin önemini biliyorduk ama T hücrelerinin görevini yapmadığı durumlarda işimize yarayamadılar. Savunma hücresi o hücreyi gözden kaçırırsa, o zaman kanser oluyor. İşte o zaman bizim T hücresine şunu deme hakkımız var; “Bak gözden kaçırdın, bu senin suçun. Git o zaman onu orada tedavi et”. Suçunu biliyorduk ama tedavide hiç kullanamamıştık. İmmüno onkolojiyi de, vücudun kendi savunma hücreleri ve özel ilaçlarla “acemi erlerden komando yapmak” gibi düşünebiliriz.Normal T hücresine diyorsunuz ki, “bak orada kanser hücresi var, sorumlusu sensin çünkü gözden kaçırdın. Gidip o kanser hücresini yok edeceksin.” Bu hikaye güzel, mantık da güzel ama bugüne kadar hiç yapılamamıştı. Yani hiçbir ilaçla T hücresini tümörün üzerine salıp bir başarı elde edememiştik. 2012 yılında yeni bir çığır açıldı. İmmüno onkoloji ilaç bazında o kadar yeni ki, sadece üç senelik mazisi var ama araştırma anlamında mazisi otuz seneye dayanıyor. Bu alanda kullanıma giren ilaçlarla kanser tedavisinde yeni bir çağa girdik. Kemoterapinin olmadığı, konuşulmayacağı bir çağa giriyoruz. Belki; bir hasta sadece başlangıçta bir iki kür kemoterapi alacak ama daha sonra kemoterapiden hiç söz etmeyeceğiz.yumruk-kanserİmmüno onkolojinin kanser tedavisine getirdiği yenilikler hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu yaklaşımın ne tür üstünlükleri var?Prof. Dr. İsmail Çelik: Buna kemoterapinin bittiği çağ diyebiliriz; yani kemoterapisiz bir onkoloji çağı başlıyor. İmmüno onkolojinin şöyle bir üstünlüğü var; kemoterapi ile başarı sağladığımız pek çok kanser var ama kemoterapi altında nüks oluyorsa, elimizde seçenek kalmıyor. Kanser hücresi nüks durumunda kemoterapi ile nasıl başa çıkacağını çok iyi biliyor, dolayısıyla hastaya bir daha kemoterapi vermek neredeyse anlamsız. İşte immüno onkoloji tam burada işe yarıyor. Kanser hücresini hiç tanımadığı bir yerden vuruyorsunuz, hiç beklemediği bir yerden saldırıya uğruyor.Biz genelde ikinci sıra kemoterapide çok başarısız oluruz, hemen hemen hiçbir işe yaramaz. İmmüno onkolojinin en önemli üstünlüğü burada; öyle ki kemoterapi ile aldığımız cevaptan daha büyük bir cevap alabiliyoruz bu ilaçlarla. Kemoterapi tedavisi verip cevap aldığımız hastalarda nüks olduktan sonra silahımız yoktu, bu bizim için yeni bir silah. Ne üstünlüğü var derseniz; ikinci sıra kemoterapide çok başarısız olduğumuzda bu ilaçların daha başarılı sonuçları var. Hasta için de güzel tarafı, saçı dökülmüyor, bulantısı olmuyor, kusması olmuyor. Özellikle nüks sorununa maruz kalmış olan kanser hastası için hayata tutunmak için yeni bir umut. Sıra kemoterapi olmayan ilaca geldi, daha güçlü seçeneklerimizde var dediğimizde, hastalar yeniden hayata tutunuyor ve boş vermişlikten kurtuluyor.İmmüno onkolojinin yakın gelecekte daha da ilerleyeceğini düşünüyor musunuz? Kanser tedavisinde yaygın kullanılan bir yönteme dönüşebilir mi?Dr. İsmail Çelik: Yakın gelecekte bu alanda inanılmaz ölçülerde ilerlemeler olacağını düşünüyorum. Ülkemizde immüno onkoloji ve hedefe yönelik tedavide kullanılan ajanların sayısı her geçen gün hızla artıyor. Geçen yıl bu sayı 30’du, bu yıl 50 oldu. Önümüzdeki yıl muhtemelen 200 olacak. Çünkü herkes bu alana yatırım yapıyor. İlaç piyasasındaki bu rekabet fiyatlara da yansıyacaktır ve bu ilaçları Türkiye’de çok rahat kullanma imkanı oluşacak diye düşünüyorum. Bu da hastalar için muhteşem olacak.Ülkemizde immüno onkolojik tedavide kullanılan ürünler var mı? Bu alandaki ilaçların yaygın kullanımı başladı mı?Prof. Dr. İsmail Çelik: Ülkemizde immüno onkoloji, 2012’de gelen ipilimumab (CTLA 4 inhibitörü) ile başladı ve artık ipilimumab ile ilgili yaygın kullanım standart hale geldi diyebiliriz. Ipilimumab sadece cilt kanserinde, yani melanomda kullanılıyor. Bu alanda endikasyonu var ve orada çığır açan bir uygulama oldu. İmmüno Onkoloji alanında CTLA 4 inhibitörü dışında, iki farklı ürün grubu var. Bunlar birbirine çok benzeyen iki PD-1 ve ayrıca PDL-1 inhibitörleri dediğimiz programlı hücre ölümü ve bunun ligandı üzerine etki eden moleküller. O da şöyle; T hücresini eğittiniz ve hadi git kanseri öldür dediniz. Tümör hücresi bu durumda, T hücresi ile arasına bir engel koyuyor ve T hücresinin yaklaşmasına izin vermiyor. İşte anti PD-1’ler ve anti PD-L1’ler o engeli kaldıran moleküller. Dolayısıyla bu grup moleküller, tümöre yapışıp onu orada etkisiz hale getiriyor. Daha üst düzey bir teknoloji diyebiliriz. Anti PD-1’larla ilgili iki tane ürün var. Bir tanesi Nivolumab, diğeri de Pembrolizumab. Dünyada onayları geçen yıl çıktı. Eylül’de pembrolizumab onay aldı, Aralık’ta nivolumab aldı. Bu güne kadar hiçbir tedavisi olmayan cilt kanserinde immüno onkoloji ile arka arkaya gelişmeler oldu.Ben çok mutluyum çünkü yirmi senedir cilt kanseri uzmanı olarak çalışıyorum. Ancak hastalarımın durumu çok kötüydü. Son üç yıldır çok mutlu bir doktor oldum. İlk kez bu ilaçlarla birlikte hastalarımı istediğim düzeyde tedavi edebildim. Çünkü melanomda kemoterapi bile yok. İlerlemiş melanom tedavisinde her iki anti PD1 molekülünün de tedavi etkililiğine ilişkin önemli kanıtlar var. Hatta kombine kullanımla tedavide sağlanan gelişim çok daha ileri seviyelere erişecek gibi gözüküyor.Diğer yandan, Mart ayında FDA, nivolumab’ı akciğer kanseri tedavisinde onayladı. Bu çok önemli bir çalışma ve bizim için de çok önemli bir gelişme. Akciğer kanserinde yine kemoterapide bazı seçenekler vardı, hedefe yönelik tedaviler vardı. Melanomda hiçbir şey yoktu o yüzden bu ilaçlar melanomda bir çığır açtı diyebilirim.Kemoterapi altında nüks olduğunda elinizde seçenek kalmıyor. İşte nivolumab FDA onayını bunda aldı zaten. Platin tabanlı kemoterapi altında nüks eden hastalarda elimizde sınırlı seçenek kalıyordu. Şimdi nivolumab, platin bazlı ilaç alan akciğer kanserinde ikinci sırada kullanıldığında uzun süredir görmeye alışık olmadığımız bir başarı sağladı. Ulaştığım verilere göre şöyle sonuçlar var: Ölüm riskinde yüzde 41 azalma var. 1 yıllık sağkalımın %41 olarak gerçekleştiği ve bu sonucun bu alanda bugüne kadar sağlanan en yüksek sağkalım oranı olduğu bildirilmekte.Pembrolizumabın ve Anti-PDL1 moleküllerinin de akciğer kanseri dahil farklı tümör tiplerine yönelik çalışmaları devam etmekte; umarız immuno-onkoloji alanında çok daha fazla molekül onay alır ve hastalarımıza sunabileceğimiz alternatifler artar.Uzun bir geçmişe sahip olmamasına rağmen immuno onkoloji çalışmaları tüm dünyada büyük heyecan yarattı. Kısa tarihine rağmen tedavide elde edilen ilk veriler hakkında ne düşünüyorsunuz?Prof. Dr. İsmail Çelik: Aslında immüno onkolojide çalışmalar 30 yıldır devam ediyordu fakat ilaçlar işe yaramıyordu. Denemeler başarısız olmuyordu. 2012’de, ipilimumab molekülünden sonra ilk kez gol attık. Yani maçı hep kaybediyorduk, sürekli kaybettiğimiz maçlarda bu ilk goldü. Şimdi artık beraberlik ve kazanma sırası bize geliyor. Biz kemoterapi verdik, bekledik, nüks oldu, Anti-PD1 verdik.Biraz önce de belirtmiştim önce kemoterapi vermek durumundayız diye ama bunun sırası ileride ya değişirse? Biz ilk sırada iki immunoonkolojik molekülü birarada kombine olarak versek mesela. İki ayrı ajanla en başta müdahale etsek yani immüno onkolojik tedaviyi en başta versek, o zaman belki çok daha uzun bir sağkalım sağlayacağız. Bu alandaki çalışmalar devam ediyor, büyük bir ihtimalle bir yıl içinde sonuçları açıklanacak, o zaman başka bir şey konuşacağız. Akciğer kanseri en zor tümördü, en zorunu başardıktan sonra bence tüm diğer kanserlerin hemen hemen hepsinde immüno onkoloji kullanılır. En sık görülen, en tehlikeli ve ölümcül kanser türüne ilk kez gol attık.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/immuno-onkoloji-ile-kanser-tedavisinde-yeni-bir-cagin-kapilari-aciliyor

MİDYE BİYOLOJİSİ VE YETİŞTİRME TEKNİKLERİ

Aynur LÖK Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü Bornova-Izmir Mollusca filumunun Bivalvia klasisi içinde yer alan Mytilidae familyası geniş bir yayılım alanına sahiptir. Bu familyanın en önemli türleri ise Mytilus galloprovincialis (kara midye veya Akdeniz midyesi) ve Mytilus edulis (mavi midye veya Avrupa midyesi), Modiolus barbatus (at midyesi) ve Perna sp., (Afrika midyesi)’dir. Ülkemiz sularında ise Mytilidae familyasının ekonomik olarak değerlendirilen yukarıdaki türlerden Mytilus galloprovincialis ve Modiolus barbatus olmak üzere 2 türü bulunmaktadır. Mytilus galloprovincialis İzmir’den Karadeniz sularına kadar toplanırken, Modiolus barbatus avcılığı en fazla Ayvalık ve civarından yapılmaktadır. Toplanan midyelerin bir kısmı taze veya işlenmiş olarak yurtiçinde değerlendirilirken önemli bir kısmı yurtdışına pazarlanmaktadır(Alpbaz, 1993; Alpbaz, 1997). 2-MİDYELERİN MORFOLOJİSİ VE BİYOLOJİSİ Mytilid kabukları mikro yapıya sahiptirler. Ilıman bölgelerde kabuk 2 veya 3 tabakalı argonit ve kalsitten oluşurken diğer bölgelerdeki kabuklar 2 tabaka argonit ve sedef tabakasına sahiptirler(Gosling, 1992). Genel olarak M. galloprovincialis’in kabukları ön(anteriör), arka(posteriör), ventral ve dorsal kenar olmak üzere dört kısıma ayrılabilir. Ön kenar çok kısa olup kabuklar burada birbirlerine bağlıdır. Ventral kenar bysus ipliklerinin çıktığı kenardır. Önden arkaya kadar düz bir yapıdadır. Ventralin tam tersi kenar ise dorsal kenarı oluşturur. Kavisli olması dikkat çekicidir. Posterior kenar ise midye kabuklarının açıldığı uç kısma denilmektedir. Anteriör-dorsal kenarda kabukların birbirine bağlı durmasını sağlayan boynuza benzeyen ligament yer alır. Ligament iki kabuk arasında düz bir oluk içersindedir. Ligament kabukların kapama kaslarının kapama kuvetlerinin tersi yönde bir kuvvete sahiptir. Ölen midyede kaslar kapama kuvvetini kaybettiklerinden ligamentin aksi yöndeki elastikiyetinden dolayı kabuklar açık kalır. Kabukların üzerinde umbodan itibaren küçük eliptik daireler şeklinde başlayan ve kenara paralel olarak devam eden büyüme çizgileri vardır. Midye uygun olmayan ekolojik şartlara maruz kaldığında büyüme çizgilerinde anormal bir sıklaşma, yukarı doğru kabarma veya aşağıya doğru çökme görülür. Midyelerin sağ kabukları sol kabuklarından 1mm kadar daha yüksektir (Uysal, 1970). Kabuğun ventralinde bysus yarığı vardır. Bu yarık periostrakum kıvrımlariyle örtülüdür. Hayvanın ventralinde bulunan periostrakum kıvrımları, kabuklar kapandığında yastık görevi görürler. Kabuklar kapandığında bysus ipliklerinin çıktığı bu alandan içeri su veya istenmeyen maddenin girmesini engellerler. Kabuklara içten bakıldığında kolayca fark edilebilen iki renk görülür. Orta kısım beyazımsı sedef parlaklığındadır. Kenarlara doğru renk koyu mavi olur. Bu iki kısım birbirinden manto çizgisi ile ayrılırlar. Manto kabuk üzerinde belirgin bir iz bırakır. Kabuklar kapama kası kesilerek açıldığında manto boşluğunda şu kısımlar göze çarpar: Kabuk içersine yerleşmiş ve buraya sıkıca bağlanmış manto lobları; anteriörde kabukların kenetlendiği gaga şeklindeki dişli kısmın hemen alt tarafında ligament ekseni üzerinde, ince yarık şeklinde bir ağız; ağız etrafında altta ve üstte birer çift olmak üzere 4 adet ağız kolu(palial palp) bulunur. Bunların birbirine bakan kısımları oluklu olup, üzerleri kirpikli epitel hücreleri ile örtülüdür. Ağızdan sonra özafagus ve ortaya yakın yerde ligament ekseni üzerinde, dil şeklinde koyu kahverengi kızılımsı renkte bir ayak ve ayağı öne, arkaya bağlayan kaslar görülür. Ayağın hemen arka tarafında bysus iplikleri, bunların çıktıkları ve bissogen bezlerinin bulunduğu bir şişkinlik yer almaktadır. Bu şişkinliği tabiben, genital kanalların bol olarak bulunduğu mesosoma, ayağın önüne ve arkasına doğru uzanan “V” şeklinde kaslar, özafagusun iki tarafında ve kasların üzerinde, serebral ganglionlar, anteriör kasların altında ve mide etrafında koyu kahverengi karaciğer bezleri bulunur. Bunların üzerinde vücudun iki tarafında labial palplerden posteriör kapama kasına kadar, bir çift bojanus organı uzanmaktadır. Bojanus organlarının dış kenarları boyunca, kenar bantları ile vücut duvarına tesbit edilmiş, uçları serbest birçok flamentten oluşan kitap yaprağı şeklinde iki çift solungaç, longitüdinal olarak ağızın dış kenarından posteriör kapama kasına kadar uzanır. Solungaç bantları ile posteriör kapama kası arasında üreme, boşaltım ve anüs açıklıkları, dorsalde ligamentin bittiği yerden posteriöre doğru uzanan perikard boşluğu ve bu boşlukta kalp bulunur (Uysal, 1970; Seed, 1976; Gosling, 1992). Midyeler 2-100µm boyutlarında olan organik ve inorganik her türlü partikülü süzerek beslenirler. Ortalama 7-8cm boyundaki bir midye saatte 10-15lt suyu süzme özelliğine sahiptir. Midyelerin filtrasyon hızı üzerine; -midye büyüklüğü, -partikül büyüklüğü, -partikül yoğunluğu, -partikül türü, -su sıcaklığı, -su akıntısı etkilidir(Bayne ve ark., 1976). Midyelerde beslenme az olduğunda büyüme yavaşlar veya durur. Et verimi düşer ve gonadlarda olgunlaşma tam olmaz, alınan döller dayanıksız ve küçük olur. Sıcaklığın 8-10oC civarında olduğu kış aylarında ise midyeler, partikül organik madde içerisinde yer alan ve canlı organizma olmayan kısmı ek besin olarak kullanmaktadırlar(Stirling ve Okumuş, 1995). Kabuklu su canlılarında büyümeyi sıcaklık ve besin durumu etkilemektedir(Seed, 1976; Langdon ve Newell, 1990). 3-ÜREME BİYOLOJİSİ Midyelerde çoğalma sistemi bütün vücuda yayılmış kanallar ve kanalcıklardan meydana gelir. Kanalcıkların uçları bağ dokuda ve genital organlarda son bulur. Bu kanal ve kanalcıklardan meydana gelen sistem, manto loblarının her tarafındaki bağ dokusu içersine yayılmış durumdadır. Üreme zamanlarında, genital organların bulunduğu manto dokusu tamamen cinsiyet hücreleri ile doludur. Bunlar mesosomada, perikardial boşluğun hemen altında, vücudun yan duvarlarında, karaciğerin hemen üzerindeki dokularda yayılırlar. Genel olarak üreme sistemi solungaçlar, kaslar ve ayak hariç vücudun her tarafına yayılmıştır. Mantonun anteriöründe yani karaciğerin üstünde , lateralde ve mesosomada mevcut kanallardan gelen kanalların birleşmesi ile oluşan genital kanal, mantonun iç yüzeyine , buradan arkaya döner; vücudun diğer tarfından gelen diğer kanal ile birlikte bir kanal halinde ventral kanalda solungaçların kenarına paralel olarak uzanır ve posteriör kapama kasının hemen yanından dışarı açılır. Burası canlının çoğalma organı açıklığıdır ve kontrolü altında açılıp kapanır(Seed ve Suchanek, 1992). Bütün mantoya yayılan genital organlarda ve vbağ dokusunda üreme mevsimlerinde , yoğun olarak cinsiyet hücreleri görülebilmektedir. İzmir Körfezi’nde midyeler Eylülden Mayıs-Hazirana kadar döl verebilmektedirler. Fakat en yoğun döl verimi Eylül-Ekim ve Mart-Nisan aylarında olmaktadır. Midyeler döllerini bıraktıktan sonra 1 ay içinde kendini tekrar toplayarak yeni döl üretmektedir. Midyeler ayrı eşeyli olup, olgun erkeklerde gonadlar krem-beyaz, dişilerde ise portakal sarısı tonlarındadır. Kabuklar kapalı iken cinsiyet ayrımı yapılamaz. Ancak midye kabuğunu su içinde hafif açtığında renklenme fark edilebilirse cinsiyetleri hakkında konuşulabilir. Yumurta bırakma süresi ve miktarı bulundukları ortamdaki besin türlerine ve bolluğuna, tuzluluk ve su sıcaklığına bağlı olarak değişmektedir. 3.1. Midyelerde Gonad Gelişim Safhaları Midyelerde gonad olgunlaşma süreci 4 aşamada tamamlanır: Dinlenme Safhası: Canlı bu safhada, seksüel dinlenme safhasındadır. Bağ dokusu iyi gelişmiştir. Manto fildişi rengindedir. Manto dokularında foliküller yoktur. Safha 1-Bu safhada, genital kanalların epitelial tabakalarından cinsiyet hücreleri meydana gelmeye ve foliküllerde gametogenez görülmeye başlar. Foliküller hızla artarak monto dokusunu kaplar. Erkekte çoğalma kanalcıklarında spermatidler, dişide germinal epitelyumdan tomurcuklanma ile meydana gelen oositler bulunur. Bu safhada, foliküllerin gelişme derecesine ve bağ dokusundaki glikojen miktarına göre, biraz değişiklik göstermesine rağmen manto rengi dişilerde kırmızı kahverengi veya portakal renginde, erkeklerin ise açık portakal sarısıdır. Safha 2-İyi gelişmiş foliküllerde olgun olmayan sperm ve yumurtalar bulunur. Foliküllerde yağ hücreleri görülür ve glikojen miktarı artar. Erkeğin mantosu kahverengi toprak renginde ve çok fazla foliküllerle kaplıdır. Dişinin mantoso portakal kırmızı tonlarında olup, bunun üzerinde kayısı renginde ovaryumlar tesbit edilir. Erkeğin mantosu dişininkinden daha düzgünce bir görünüştedir. Safha 3-Bu safhada midye olgundur. Mantonun bağ dokusu hemen hemen foliküllerle kaplıdır. Manto şişkincedir. Manto dişilerde portakal veya kırmızımsı, erkeklerde ise süt beyaz veya kirli beyazdır. Safha 4-Midyeler bütün cinsiyet hücrelerini dökmeye başlarlar. Bu esnada manto incelir ve şeffaflaşır. Üreme hücrelerini dökme aralıklı bir şekilde devam ederse, bu esnada erkeklerin mantosu beyazımsı, dişilerinki ise kırmızımsı olur. Üreme mevsiminde boşalan genital organlar, tekrar cinsiyet hücreleri ile doldurulur. Üreme hücrelerinin tekrar olgunlaşması ekolojik şartlara bağlı olarak, bir ayı geçmemek üzere değişir. Yaz aylarında folikül teşekkülü durur. Canlı bu dönemde seksüel dinlenme aşamasındadır. Midyeler ayrı eşeyli olmakla beraber çok nadir olarak hermafroditlik görülür (Lubet, 1959; Sugiura, 1962). Manto içersindeki dokularda gelişen sperm ve yumurtalar olgunlaşınca genital kanallardaki siller vasıtası ile dışarı atılırlar. Bu hücrelerin dışarı atılmasında bazı uyarılar etkili olmaktadır. Erkeler spermlerini ince uzun ip şeklinde su içine fışkırtarak 3-5cm mesafeye yayarlar. Sperm salımından sonra midye etrafındaki suyun rengi sütümsü bir renk alır. Dişiler de yumurtalarını üreme organı açıklığından ince uzun paketler halinde 2-3cm mesafeye yayarlar. Paketler halinde suya bıakılan yumurtalar kürevi bir şekil aldıktan sonra, birbirlerinden ayrılarak pembe veya kırmızı bir renkte zeminde birikirler. Üreme hücrelerinin bırakılması bazen devamlı olarak 2-3 saat ve bazen de aralıklı olarak 2-3 gün devam edebilir. Eğer cinsiyet hücrelerinin hepsi bırakılmaz içeride kalırsa, hücreler dejenere olur ve vücut taraından absorbe edilir(Field, 1922). Dalgalar ve su hareketleri suya bırakılan yumurta ve spermlerin yayılıp birbirine karışmasına ve döllenmenin olmasına neden olur. Ortalam bir dişi 5-12milyon arası yumurta üretebilir. Olgun yumurtalar alesital tipte, soluk kahverengi, küre şeklinde ve 60-70µm çapındadır. Yumurtaların ortasında kısmında nukleus, nucleus etrasında da yumurta granülleri yer alır. Spermler toplu iğne şeklinde olup, baş, boyun ve kuyruk bölgelerinden oluşur. Sperm 3.5-5µm’dur. Spermlere hareket sağlyan kuyrukları ise 40-60µm arasında değişen uzunluklara sahiptir. 3.2 Midyelerden Döl Alım Yöntemleri Doğal şartlar altında gonadları olgunlaşmış midyeler uygun şartlarda(sıcaklık, tuzluluk gibi) döllerini suya bırakırlar. Eğer gonadları dolu midyelerin dölleri bir seferde alınmak isteniyorsa bazı uyarı yöntemler(şoklar) uygulanarak midyenin döllerini suya bırakması sağlanır. Midyelerin ortam sıcaklığından 8-10°C düşük ve yüksek sıcaklıktaki sularda 1-2dk. bekletilmesiyle termik şok, bulundukları suya düşük voltta elektrik verilmesiyle elektrik şoku, addüktör kasının bir iğne ile uyarılması ile mekanik şok ve manto boşluğuna KCl solusyonu verilmesi ile kimyasal şok yapılmış olur. Şok yöntemler ile elde edilen fazla sperm solusyonu anaç tanklarına bırakıldığında uyarılmamış dişilerin döllerini bıraktıkları görülür. 3.3Yumurtaların İnkübasyonu ve Larva Özelikleri 20°C’de ilk bölünme döllenmeden yaklaşık 45 dak. sonra olur. Döllenmeden 24 saat sonra silli trakofora safhasına ulaşılır. Bu safhada büyüme ve hareket çok hızlı olup, larva sillerini kullanarak hareket eder. 30 saat sonra, trakofora larvasında sindirim sistemi ve dorsal bölgenin posteriör tarafında, kabuk bezinin faliyeti sonucunda kalınlaşan bir kabuk görülür. BU kabuk hızlı bir şekilde gelişerek önce tek, daha sonra sağ ve sol tarafta olmak üzere iki kabuk haline gelir. Önceleri küçük olan kabuklar döllenmeden 40 saat sonra tüm vücudu kaplar. 48 saat sonra kabuklar tamamen vücudu örterek, boyu 95 µm, eni 70µm ve kalınlığı 70µm “veliger” larva safhasına ulaşılır. Bu safhada bir velum üzerinde uzun bir kamçı ve bunun etrafında siller görülmektedir. Bir tehlike anında velum kabuk içine çekilerek kabuklar kapama kasları ile sıkıca kapatılır(Bayne ve ark., 1976). Midye larvaları yaklaşık olarak 2-4 hafta planktonik bir yaşam sürerek su sütununda aktif olarak yüzer ve beslenirler. Larva 140-150µm boya ulaştığında kabukların bağlandıkları noktada yuvarlanmış umbo görülür. Bu değişim ile larva, düz menteşeli durumdan umbo safhasına geçer. Larva 210-230µm boya ulaştığında umbo yavaş yavaş menteşeden yayılır ve küçük bir tomurcuk halini alır. Kabuk boyu 220-230µm’ye ulaştığında larvada bazı yapılar gelişmeye başlar. Göz noktası gelişir ve larva 245µm’ye ulaştığında kaybolur. Larva 195-210µm iken ayak oluşur ve 215-240µm boya ulaşan larvalarda ise ayak aktif hale gelir. Yaklaşık 260µm’ye ulaşan larvalar pediveliger denir ve bu aşamada metamorfoz geçirmeye hazırdırlar. Bununla beraber uygun bir substrat olmadığı taktirde metamorfoz 10°C’de 40 günün üzerinde 20°C’de 2 gün ertelenebilir. Metamorfozun gecikmesi durumunda büyüme çok azalır ve velum kısmen dejenere olur. Larva beslenemez ve yüzme bozulur. Ölüm oranı artar(Dare, 1976). 3.4 Larval Gelişim Midye larvaları 15–30 gün içinde metamorfoz aşamasına ulaşır ve yerleşmeye başlarlar. Larval yaşam süresi yeterli ve uygun besine, sıcaklığa, tuzluğa ve diğer değişkenlere bağlıdır. 3 haftalık bir larval dönem sonunda larva ağırlığı 0.1µg’dan 1.0µg’a ulaşır. Larva günlük olarak ağırlığının %30-60’ı kadar besine gereksinim duyar. Larva ölümleri su ortamında var olabilecek predatör organizmalardan kaynaklanabileceği gibi su kalitesindeki ekstrem değişikliklerden de kaynaklanmaktadır. Birçok vertebrate ve invertebrate bu hareketli larvaları besin olarak tüketebilmektedir. Bivalv larvalarının bulunduğu bir stoğun %3’nün poliket (Neptys ciliata) larvaları tarafından günlük besin olarak kullanılabilmektedir. Diğer ölümler ise aynı türün veya diğer suyu süzerek beslenen türlerin ergin bireyleri tarafından da bu larvalar filtre edilebilmektedirler. 3.4.1Büyümeye sıcaklığın etkisi Midye larvalarında kabuk boyuna göre büyüme eğrisi bazı verilerde linear olmasına karsın genelde sigmoidal şekildedir.Midye larvaları 5°C’de büyüme durur. Sıcaklık 10-16 arasında büyüme oranı artar ve yüksek sıcaklıklarda ise büyüme yavaşlar veya bazı populasyonlarda durur. Bu sıcaklık aralıkları populasyonların bulundukları bölgeye göre az değişiklikler gösterir. 3.4.2 Büyümeye tuzluluğun etkisi Bazı midye populasyonlarında büyüme ‰19’da durur, ‰30-32’de ise normal büyüme gösterirken, bazı pulasyonlarda ise ‰14 tuzlulukta bile büyümenin olduğu tespit edilmiştir. Midye larvalarının büyümesi üzerinde tuzluluk ve sıcaklık birbirleri ile ilişkili ve larvalar üzerinde etkili parametrelerdendir. Optimum larval büyüme 20°C’de ve ‰25-30 tuzlulukta olur. Büyüme sıcaklık 25°C‘ye çıktığında ve 10°C’nin altına düştüğünde, tuzlulkise ‰40 gibi yüksek veya çok düşük olduğunda azalmaya başlar. Midye larvalarının Büyüme istekleri dar tuzlukluk ve sıcaklık aralığındadır. Bu hayatta kalmaları için duydukları istekten daha dardır. 3.4.3 Larval Beslenme Midye larvaları süzebilecekleri büyüklükte olan her partikülü filtre edebilmektedirler. Kültür şartlarında bu süzülen maddelerin değerlendirilmesi ve değerlendirilenlerin de besinsel kalitelerinin iyi olması istenir. Larva besini olarak kullanılabilecek birçok alg hücresi üzerinde araştırmalar yapılarak bunlardan hangilerinin uygun besin olduğu tespit edilmiştir. Chlorella sp. hücre duvarının kalın olması ve metabolik artıklarının bivalve larvaları için toksik olması nedeni ile kabuklu larvalarının beslenmesinde tercih edilen bir fitoplankton türü değildir. Daha çok hücre duvarı olmayan flagellalı hücre türleri besin olarak tercih edilmektedir. Verilecek besin miktarı kültür sıcaklığına, larva sayısına ve alg kültür yaşına bağlı olarak değişir. Tek tür ile besleme yapmaktan ziyade karışık türler ile yapılacak besleme ile larvalar daha hızlı bir büyüme gösterirler. Isochrysis galbana, Monochrysis lutheri, Phaedactylum tricornutum, Dunaliella tertiolecta, Tetraselmis suecica, Chaetoceros calcitrans larva beslemede kullanılan başlıca fitoplankton türlerindendir(Bayne ve ark., 1976). 3.4.4 Metamorfoz ve Substrat Seçimi Pediveliger larvalar zemine iner ve ayağı ile sürünerek uygun yer arar. Midye kültür halatları gibi uygun bir substrat bulduğunda, pediveliger larvalarda yerleşme işlemi başlar. Bunun için bysal bez salgılarıyla kendini substrata yapışır. Bu işleme yerleşme adı verilir. Bu onun sesil hayata geçişinin başlangıcıdır. Midye kendini bysus iplikleri ile yapıştırdığında velum tamamen kaybolur ve suda yüzme aktivitesi sona erer. Midye larvaları filamentli yapıları yapışmak için tercih ederler. Düz, ürüzsüz bir zeminden çok pütürlü ve üzerinde fouling organizmaların tutunduğu yüzeyleri tercih ederler. Bu tercihlerinde kimyasall cezbedilicilikten çok, morfolojik cezbedici özelliği söz konusudur(Dare, 1976). 4-MİDYE YETŞTİRME TEKNİKLERİ Midyelerin üreme döneminin uzun olması nedeni ile doğal ortamdan yavru bireyler uygun sistemler ile kolaylıkla temin edilebilmektedir. Laboratuvar şartları altında başarılı bir şekilde yumurtlatılıp larva yetiştiriciliği yapılabilmesine karşın larva kültürü üreticilere ek bir maliyet getirmektedir. Bu sebeple tam kontrollü yumurtadan pazara yetiştiricilikten ziyade yarı kontrollu olarak yavru aşamadan pazara kadar kültür uygulamaları yapılmaktadır. Yumurta ve larva çalışmaları daha çok biyolojik, fizyolojik ve genetik çalışmalar için yapılmaktadır. Bir diğer yumurta ve larva üretim nedeni ise deniz balıkları ve krustase larvalarına zooplankton olarak ek beslemede kullanılmak amacıyla üretilmektedir. 4.1 Yavru Toplama Midye üreticileri için yavru toplama işlemi kültür içim önemli bir bölümü oluşturur. Yetiştiriciler ihtiyaç duydukları yavruları kendileri toplayabilecekleri gibi sadece bu iş ile uğraşan kişilerden de satın alarak yavru ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar. Genellikle larva biyolojisinden yararlanarak pelajik-planktonik yaşamdan sesil yaşama geçerken midye stoklarının olduğu bölgelere midye larvalarının yapışmaları için cezbeden kollektörler bırakılır(Dare, 1976). Bu kollektörlere tutunan genç bireyler kültür alanlarına taşınarak uygun kültür sisteminde büyümeye alınırlar. Doğal ortamdan kollektörler vasıtası ile yavru midyelerin toplanmasında aşağıdaki konulara dikkat edilir: -Midye yataklarının olduğu bir bölge olmalıdır -Midyelerin üreme döneminde kollektörler denize bırakılmalıdır. -Fouling organizmaların az olduğu veya tutunmalarının az olacağı dönemde kollektörler denize bırakılmalıdır. Bu alanlara kollektörler bırakılmadan önce ön çalışmalar yapılmalı ve midyelerin ürediği fakat fouling organizmaların az olduğu zaman seçilmelidir. Eger fazla olursa midye yerine bu organizların toplanması gerçekleştirilmiş olur. -Yavruların tutunmak için tercih edecekleri kollektörler seçilmelidir. -Düz olmayan, pürüzlü ve filamentli yapılar kollektör olarak kullanılmalıdır. 4.1.1 Kollektörler ve Özellikleri Günümüzde midye yavrularının toplanması için kullanılan birçok kollektör materyali vardır. Bunlar doğal materyaller (bitki liflerinden hazırlanan halatlar, Manila halatları) ile sentetik (polypropilen ) halat ve sentetik (polyetilen) ağlardır. Kuzey Amerika’da denize sarkıtılan polipropilen halatlar ile denize bir perde gibi bırakılan farklı göz açıklığındakı polietilen ağlar kullanılmaktadır. Günümüzde en fazla kullanılan ve en iyi sonucu veren materyall hindistan cevizi liflerinden hazırlanan halatlardır. Bu halatlar filamentli yapısı nedeni ile midye yavru toplamada etkili sonuçlar vermektedir. Yavru toplamak için kazıklar kullanıldığında, bunların üzerinde balanusların ve kırmızı alglerin yapışmasını beklemek gerekmektedir. Midye spatları bu yapıların üzerine ağaç materyale oranla daha fazla tutunmaktadır. Kollektörlerin denize bırakılma zamanı kadar, denizdeki konumları da önemlidir. Halatlar denize dik durumdan ziyade deniz yüzeyine paralel olacak şekilde bırakılırlar. Kollektörlerin denize bırakılma derinliği de önemlidir. Midye yavruları su yüzeyine yakın yüzeylere yoğun miktarlarda tutunurlar. 3 m derinliğe bırakılan bir polipropilen halatın 1cm2’lik yüzey alanına tutuna yavru midye(spat) sayısı 100 iken 10 m derinliğe bırakılan halat üzerine tutunan spat sayısı 10’a düşmektedir. Bu sayı farklı bölgelerde değişebilir. Fakat derinliğe bağlı olarak midye spatlarının tutunma oranı azalır. İspanya’da Fuentes ve Molares (1994)‘de yaptıkları bir çalışmada 9 metreden 11.2 spat/4cm2, 5 metreden 29.1 spat/4cm2 ve 1 metreden ise 35.3 spat/4cm2 elde etmişlerdir. Eğer kollektör olarak ağlar kulanılıyorsa bu ağların göz açıklıkları önemlidir. 22mm göz açıklığındaki bir ağa tutunacak spat sayısıs 13mm göz açıklığındaki bir ağa göre çok daha az olacaktır. Bu şekilde tutunmanın fazla olduğu alanlarda spat toplama kontrol altına alınabilkir. Ayrıca Büyük gözlü ağlarda daha az midye tutuduğundan midyelerin büyümesi için daha geniş bir alan sağlar. Halatların uzunluğu ve çapları ülkeler ve spat toplayan üreticilere göre bazı farklılıklar gösterebilir. Maine’de13mm çapında ve Manila halatları kullanılırken, 16mm çapında ve 8m uzunluğunda polipropilen halatlar kollektör olarak kullanılmaktadır. Her üretici kendi şartlarında en iyi sonucu veren kollektörü tercih etmelidir. Bir bölgede ve ya ülkede başarılı bir şekilde kullanılan materyal aynı sonucu başka bir yerde göstermeyebilir. Diğer bir yavru toplama yöntemi ise dreçler ile midye yavrularının bol olduğu alanlarda avlanmasıdır. Pazara sunulmak üzere yapılan midye hasatları esnasında da var olan küçük bireyler ayrılarak tekrar büyümeleri için yetiştirme alanlarına bırakılmaktadırlar. İspanya’da kıyılardan midye yavruları elle toplanmaktadır. Yavru midyelerin yoğun olduğu alanlardan toplanan midyelerin zaman kaybetmeden kültür alanlarına taşınması gerekmektedir. Böylece midyeler daha az strese maruz kalırken büyüme ve yaşama oranları da yüksek olur. 4.2 Kültür Yöntemleri Avrupa’da midye kültürünün 700 yıl önce Fransa’dan ağaç kütükler ile yüklenen geminin 1235 yılında kaza yapması sonucu başladığı bilinmektedir(Mason, 1971). Gemiden kurtulan Patrick Walton adlı bir gemici üzerine ağ koyarak ağaç kütüklerini deniz kuşlarını yakalamak için kullanmıştır. Bu işlem için tam başarılı olamamıştır. Fakat bu esnada bu kütüklere fazla miktarda midyelerin turtunduğunu gözlemiştir. Böylece bu kazıkları midye toplamada ve büyütmede kullanarak besinini temin etmiştir. Küçük nbir değişiklik ile Waltson sistemi günümüzde kazık kültür sistemine dönüşmüştür. Bu sistem halen Fransa’nın batı kıyılarınsda kullanılan en etkili sistemdir. 13.yy’dan sonra Avrupa’da birçok midye kültür yöntemi geliştirilmiştir. Genel olarak 4 temel kültür yöntemi vardır. Bu yöntemlerin etkinliği ülkere göre değişiklik göstermektedir. Son yarım yüzyılda bu kültür yöntemlerine 1 yeni yöntem ilave olmuştur. Bu yüzen halatlarda yapılan midye kültürüdür. Kültür yöntemlerini genel olarak zeminde ve zeminden uzakta olmak üzere ikiye ayırabiliriz: 1- Zeminde -Dip Kültürü 2- Zeminden uzak -Kazık veya kütüklerde kültür -Raf kültürü -Sallarda kültür -Halatlarda kültür olarak sınıflamak mümkündür(Mason, 1971). 4.2.1 Kültür Alanının Seçimi Midye kültürüne başlamada önce yetiştiriciliği yapılacağı alanın dikkatle seçilmesi gerekmektedir. Kültür alanının midyelerin hızlı büyüyüp gelişmesine izin verecek sıcaklık, tuzluluk değerlerine,belli bir su akıntısına, yeterli ve uygun besin miktarına sahip olmalıdır. Toksik planton patlamaları ile evsel ve endüstriyel girdiler olmamalıdır. Uygulanak üretim sistemi arazi şartlarına uygun olmalı ve sistem deniz ulaşımı üzerinde kurulmamalıdır. 4.2.1.1 Dip Kültürü Bu yöntemde genel prensip midye yavrularının çok bol olan yerlerden toplanıp daha hızlı büyüyüp, daha fazla et dolgunluğuna sahip olacağı alanlara seyrek olarak bırakılmasına dayanır. 8-13mm büyüklüğündeki 1 yıllık olan midye yavruları doğal midye yataklarından dreçler yardımı ile toplanırlar. Taze olarak tüketime sunulacak olan güçlü addüktör kasına sahip kalın kabuklu midyeler gel-git etkisindeki deniz alanına bırakılırken ince kabuklu olup işlenecek midye yavruları 3-6m derinliğindeki kültür alanlarına tasınırlar. Bu midyeler bu alanlarda 18-24 ayda 7cm olan pazar boyuna ulaşırlar. Bazı Hollanda’lı üreticiler %30-40et verimi elde edebilmek için midyeleri 2.5-3 yıl sonra hasat etmektedirler. Bazı zeminler çamurlu yapıya sahip olabilir. Bu durumda midyelerin hasatı yine dreçler yardımı ile olur. Bu midyeler beslenmeleri esnasında bünyelerine bu çamur materyalinden de alırlar. Bu durumdaki midyeler pazara sunulmadan once taşlı veya çakıllı bir zemine yerleştirilerek var olan çamur birikintisinin temizlenmesi sağlanır(Hurlburt ve Hurlburt, 1980). Bu yöntem yaklaşık 150 yıldır Hollanda’da başarılı bir şekilde uygulanmaktadır. Ortalama midye yataklarından 5.5kg/m2 verimle 22ton/dönüm/yıl midye hasatı yapmaktadırlar. 4.2.1.2 Kazık veya Kütüklerde Kültür Fransa’nın Atlantik, Britany ve Normandy’nin kuzey kıyılarında yaygın olarak kullanılan bir kültür yöntemidir. Bu kıyılar rüzgarlara karşı korumasızdır. Gel-git çok fazla olduğu için su sıcaklığı 4-21°C arasında tuzluluğu ise ‰29-34 arasında sezona bağlı olarak değişmektedir. Bu aşırı gel-git’in yetiştiriciler açısından dezavantajı olduğu gibi avantajları da vardır. Sular çekildiğinde üreticiler midye kazıklarında çalışmalarını yaparlar(Goulletquer ve ark., 1994). Meşe ağacı en iyi kazık materyalidir. Genellikle 20cm çapında 3m uzunluğunda kazıklar kullanılmaktadır. Bu kazıklar deniz tabanına 1.5-2m dışarıda kalacak şekilde çakılırlar. Kazıkların alttan30cm’lik kısmına deniz yıldızlarının, yengeçlerinve diğer predatör organizmaların tırmanmasını engellemek için pürüzsüz plastik sarılır. Kazıklar 1m aralıklar ile dikilir ve her kazık sırası arasında 3m mesafe bırakılır. Bu aralıklar bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Bu kazık sıraları arasında sular çekildiği zaman at arabaları, traktörler, bisikletler ile gidilerek çalışmalar yapılır. Gel-git’in az olduğu bölgelerde ise ulaşım aracı olarak tekneler kullanılır. Kazıkların kültür alanı üstte kalan 1.5m’lik kısımdır. Walton’un gelmiş olduğu Aiguillon körfezi’nde 2.5 milyon kazık (Her sırada 50 kazığın kullanıldığı ve 50 000’den fazla sıranın olduğu) kullanılır. Toplam olarak Fransa kıyıları boyunca 1100km’lik bir alanda kazık kültürü yapılmaktadır(Bardach ve ark., 1972). Gel-git’in az olduğu alanlarda yavru midyeleri toplamak amacıyle doğal midye yataklarının olduğu yerlere halatlar(kollektörler) bırakılır. Birkaç hafta içinde midye yavruları bu halatlara yapışır. Yavru midyelerin tutunduğu bu halatlat kazıkların bulunduğu alanlara taşınır. Gel-git’in fazla olduğu bölgelerde ise yüksek su akıntısı (hareketi)olduğu için midye yavrularının tutunmasını engeller. Bu nedenle bu bölgelere yavru midyelerin tutunduğu halşatların taşınması çok önemlidir. Spatların tutunmuş olduğu kollektörler kazıklar üzerine tek tek sarılır. Bu sarma işlemi esnasında halat kazık üzerine bir çivi yardımı ile sabitlenir. Daha sonra “S” ve “Z” şeklinde sarılırlar. Bu midyeler çok kısa bir süre içinde büyüyerek kazığın tamanını kaplarlar. Başlangıçta kollektör üzerinde tutunmuş midye sayısı çok olduğu için büyüyen midyeler sıkışır. Midyelerin hızlı büyümeye devam edebilmeleri için kazıklardaki midlere kazınarak toplanır. Bu amaçla mekanik alatlerden yayalanıldığı gibi sular yükseldiğinde tekne ile kazıların yanına gidip kepçe benzeri bir kenarı bıçaklı bir aparat ile elle da toplanabilir. Bu işlem zaman alıcı ve işçiliği fazla olduğu için ekonomik durumu iyi olan üreticiler mekanik olarak çalışan aletlerden yararlanır. Bunlar alt kısmı açılabilir sert plastik ile kapatılıp açılabilen iki kapaktan oluşan bir büyük silindir tüptür. Tekneden elektronik olarak kontrol edilir. Alt kapaklar kapatılır. Bir vinç yardımı ile silindir kaldırılıp tekneden kazığı tamamen içine alacak şekilde geçirilir. Alt kapaklar yine tekneden kontrol edilerek sıkıca kapatılır. Vinç yardımı ile yukarı çekilirken midyelerde sıyrılarak bu silindir. İçine dolar. Tekneye alınan silindir içindeki midyeleri tanklara boşaltılır. Bu alet aynı zamanda midyelerin hasatında da kullanılmaktadır. Kazıklardan toplanan mnidye yavruları 15cm çapındaki ve 2m uzunluğundaki plastik ağdan hazırlanmış Bu esneyebilen silindirler tekrar aynı şekilde kazıkların üzerine sarılırlar. Bu işlemden sonra 6-7cm olan Pazar boyuna midyelerin ulaşması 12-18 ayı alır. Bu midyeler 20 kg’lık torbalar içinde pazarlanırlar. Midye kültür alanları Fransız hükümeti tarafından toksik organizmaların açısından takip edilir. Böyle bir tehlike görüldüğünde ise midye hasatı tehlike geçene kadar durdurulur. Midye kültür alanları hükümetten kiralanır ve çoğu aile işletmesidir. Birkaç büyük çiftlik dışında(75 000 kazık ile çalışan) genellikle 15 000-20 000 kazık ile üretimi gerçekleştiriler. Bir kazıktan 9,1-11,3kg/yıl canlı midye ve ya 4,5kg/yıl et hasatı yapılabilmektedir. Bir dönüm alandan bir yıl içinde 5 ton canlı midye veya 1 800 ton et üretimi yapılabilmektedir. Fransa’da midyeler taze tüketilir. Üretimin büyük bir kısmı iç tüketimi karşılamak için yapılır. Talebin fazla olduğu yıllarda ise komşu ülkelerden midye ithal ederler. 4.2.2 Sal Kültürü İspanya’nın Kuzeybatı Atlantik kıyılarında 5 körfez vardır. Bu körfezlerin kıyıları denize dik ve sarptır. Bunların toplam uzunluğu 24km genişliği ise 3-10km olup ortalama 30m(max.60m) derinliğe sahiptirler. Körfezlerin ağız kısımları adalar tarafından okyanus fırtınalarına ve dalgalarına karşı korunmaktadır. Yıllık yüzey su sıcaklığı 9-21°C ve tuzluluğu ise ‰35 ‘dir. Bu alanda Sal kültürü 30 yıldan beri uygulanmaktadır.(Figueras, 1989; Figueras, 1990; Fuentes ve Molares, 1994) Midye kültüründe kullanılan sallar oldukça basit malzelerden yapılmaktadır. İlk kullanılan malzemeler eski tekne gövdeleriydi. Daha sonraları sallar 4-6 köşeli duba ve ya yüzdürülen metal aksamdan yapılmaya başlamıştır. Günümüzde en yaygın kullanılan malzeme ise strafor ve fiberglas materyaldir. Ahşap salların ana bedeni oluşturan çerçeve 5cm2’lik yüzey alanına sahip okalüptüs ağacından hazırlanan krişlerden hazırlanmaktadır. Herbir kriş 45-50cm aralıklar ile ana bedene sıkıca bağlanmaktadır. Bu salların büyüklükleri değişmekle beraber ortalama 23m x 23m olacak şekilde hazırlanır ve bu sala 700 halat asılabilir. Ana beden yüzdürücüler ile alttan desteklenerek batması engellenir. Sallar her iki ucundan beton ağırlıklar ile deniz dibine yaklaşık 20 tonluk beton ağırlıklar ile sabitlenir. Böylece salın bir alanda sabit kalması sağlanmış olur. Sallara asılan halatları uzunluğu 9m’dir. Bu halların uzunluğu deniz tabanına değmeyecek şekilde ayarlanır. Böylece midyeler deniz yıldızlarının, yengeçlerin ve diğer dipte yaşayan predatör organizmaların zarar vermesi engellenmiş olur. Sonbaharda sahil boyunca taşlara tutunmuş olan yavru midyeler toplanır ve suda birkaç çinde eriyebilen rayon fileleri içerisine bir halat ile yerleşririlirler. Fileler sallardan sarkırılırlar. File eriyene kadar midyeler file içindeki halata bysus iplikleri ile tutunurlar.Bu midyeler bir yıl içinde 8-10cm boya ulaşırlar. İlkbaharda ise sallardan boş halat kollektörler sarkıtılarak yeni midye yavruları toplanmaktadır(Bardach ve ark.,1972). Midyeler halatlara tutunduktan sonra pazar boyuna ulaşması 18 ayı alır. İspanya bu şekilde sallarda yetiştirlen midyeler hızlı büyümeleri ve et oranlarının yüksek olması nedeni ile dünyaca bilinen en kaliteli midyelerdir. Midyelerin et verimi %35-50 arasında değişir. Kültür esnasında midyelerin birkaç kez seyreltilmesi gerekmektedir. Böylece hem midyelerin büyüme hızları düşmemekte hem de halatların aşırı ağırlıktan dolayı kopması engellenmiş olmaktadır. Bu işlem ile bir halat 2-3 halata bölünebilmektedir. Bu halatlar 13mm naylon veya 25mm esparto bitkisinden hazırlanmaktadır. Halatların her 40-50cm’sine 30cm boyunda ve 20mm kalınlığında tahta çubuklar yerleştirilerek halat üzerinde büyüdükçe ağırlaşan midye kümelerinin aşağıya kaymasını engellemektir. 9m uzunluğundaki bir halat 113kg /yıl midye üretir. 700 halatlı bir ise 80 ton kabuklu midye üretir. Bu da 41 ton midye eti demektir. Yoğun olarak midye üretiminin yapıldığı alanın 1 dönümünde ise 90 800kg midye eti yıllık olarak üretilebilmektedir. İspanyol midye üreticileri diğer canlıların kültürü ile uğraşan üreticilere göre midyelerin doğal ortamdan yararlanarak büyümesi, herhangibir ek masrafı ve yapay besleme sorunun olmaması nedeni ile 200 kat daha karlıdırlar. Bu halatların hasatı vinçli tekneler ile yapılır. Halatlar vinç ile kaldırılır teknede bulunan bir metal sepet içine Sal bağlantıları kesiler yerleştirilir. Hasat edilen midyeler İspanya içi veya dışına satılmadan önce kanunlarına göre mutlaka 24 saat depurasyon işlemine tabii tutulmalıdır. Bu basit depurasyon işleminde midyeler tanlara alınır. Hafif klor solusyonu içeren sürekli deniz suyuna 48 ssat maruz bırakılırlar. Böylece midyeler bünyelerinde bulunabilecek istenmeyen maddeleri bu ytemiz akışkanlı suya bırakarak etleri temizlenmiş olacaktır. Bu işlemden sonra midyeler bu klorlu sudan çıkarılır ve süzülür, 3 saat sularının akması beklenir ve 15 kg’lık fileler içerisinde soğutmanın olmadığı kapalı bir araç içinde 3 gün gibi uzun süre dayanabilirler. İspanya’da deniz alanı ve sallar hükümetten kiralanmaktadır. Bir aile ortalama büyüklükteki 2-4 midye salını rahatlıkla idare edebilmektedir. Büyük şirketler ise 20-30 Sal ile çalışmaktadır. İspanya üretiminin %95’i Galiçya körfezlerinden yapılmaktadır. Üretimin %25’ Fransa ve Italya’ya satılmaktadır. 4.2.3 Halatlarda Kültür Bu sistem deniz yüzeyine horizontal serilen ana halat bedeninden ve bunların yüzdürücülerinden oluşur. Bu ana bedene vertikal olarak hem kollektör amaçlı halatlar asılabileceği gibi hem de midyelerin bu halatlarda büyümesi sağlanabilmektedir. Horizontal olan ana bedeb 60m uzunluğunda olup 6m aralıklar ile 200lt’lik plak bidonlar ile yüzdürülmektedir. Bu ana beden tek olarak hazırlanabileceği gibi aralarındaki mesafe 1m olacak şekilde bir çift olarak da hazırlanabilmektedir. Bu anabedenler arası mesafe 3m olur. Vertikal halatlat ise 50cm aralıklar ile bağlanır ve uzunlukları 6,5m’dir. Bu halatların uzunluğu , aralarındaki mesafeler yine üreticilere göre değişiklikler göstermektedir(Figueras, 1989). Bu sistemlerde yavru toplama doğrudan sisteme asılan halat kollektörler ile yapılmaktadır. İlkbaharda halatlara tutunan midyeler 14-16 ay sonra 6-7cm boya ulaşırlar. Fazla tutunmuş midye yoksa bu midyelerde seyreltme işlemi yapılmaz. Bu sistemin en önemli avantajı ağır kış şartlatına karşı dayanıklı olmasıdır. Gelgit’in 1m gibi az olduğu yerlerde uygulannan bu istemde operasyon da vinçli tekneler ile yapılmaktadır. Kış şartlarının çok ağır geçtiği ülkelerde su yüzeyi buz tutmaktadır. Bu durumda ne midyeler ne de sistem hiçbir zarar görmez. Kışı ağır geçen İsveç’de yılda 1 dönümden 13 600-15 900kg midye eti elde edilebilmektedir. Kültür sitemleri ülkeler göre faklılıklar gösterebilir (Tablo 1). Bir ülkenin kullandığı sistemin tamamen aynısını yapmaktansa, kültürü yapılacak alanın şartlarına uygun sistem bazı modofikasyonlar ile kullanılabilir. Kültür alanında böyle bir sistemin küçük br modeli hazırlanarak midyelerin tutunma veya büyüme oranları ile sistemin dayanıklılığı test edilmelidir(Hickman, 1992). Kültür yöntemleri içerisinde bugün en fazla tercih edilen ve kullanılan sal ve halat kültürleridir. Aynı bölgede dipte yapılan kültüre göre sallarda veya halatlarda yapılan kültürün %50 daha fazla verim verdiği bilinmektedir. Bu sistemler ile deniz alanından maksimum bir verim alınırken zeminde var olan predatör canlılardan da midyeler korunmuş olmaktadır. Sal ve halat kültürlerinde ise foling organizmalar ile predatör balıklar problemi vardır. Foulingin fazla olduğu dönemlerde midye fileleri veya halatları sık sık kontrol edilmelidir. Eğer fazla miktarda fouling organizma midyeler üzerine yapışırsa onların su ile olan temaslarını engelleyecektir. Bu durumdaki midyelerde su alış verişi azalacağından sudan hem besinini hem de oksijenini sağlayamayan midyeler kısa bir süre sonra öleceklerdir. Bu organizmalar ile halatlara veya sallara binen yük artacak ve sistem batma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaktır. Predatör organizmaların başında balıklar, yengeçler, deniz yıldızları ve deniz kuşları gelmektedir. Midyeleri besin olarak kullanarak zarar vermektedirler(Fuentes ve ark., 1994; Lök ve Köse, 1999). Entegre Kültür Uygulamaları Suyu süzerek beslenen midye gibi kabuklu su canlıları son yıllarda deniz balıkları kültür alanlarında birlikte kültür uygulamaları artmıştır. Bu sistemde ağ kafeslerden belli mesafeye(20-50m) yerleştirilen halat veya sal kültür sistemlerinde midye veya istiridye kültürleri yapılmaktadır. Balık besleme esnasında suda çözünenen yemler kabuklular tarafından değerlendirildiği gibi, yemlerin çözünmesi ile suya karışan azotlu bileşikler ile beslenerek çoğalan fitoplankton hücreleri de kullanılmaktadır. Böylece ağ kafeslerinin bulunduğu bölge kabuklular tarafından filtre edilip temizlenirken, yeni bir ürünün üretimi hiçbir yemleme yapmadan söz konusu olmaktadır (Hindioğlu, 1998) 5-Sonuç Kabuklu su ürünleri içerisinde ülkemizde en iyi bilinen tür midye olmasına karşın henüz bilinçli bir yetiştiricilik çalışması başlamamıştır. Bilimsel araştırmalar yanında ağ kafes üreticileri yüzdürücülere bol miktarda tutunan midyeleri basit sistemlerde kültür çalışmalarını denemeye başlamışlardır. Gelecekte ağ kafeslerde balık yetiştiriciliği ile birlikte kültür uygulamalarının başlaması ile hem çevre hem de kabuklu su ürünleri üretimi açısından yararlı olacaktır. KAYNAKLAR Alpbaz, A., 1993. Kabuklu ve eklembacaklılar yetiştiriciliği. E. Ü. Su Ür. Fak. Yay. 26-82. Alpbaz, A.G., 1997. Dünyada ve Türkiye’de su ürünleri yetiştiriciliğinin dünü, bugünü ve geleceği. Akdeniz Balıkçılık Kongresi. E.Ü.Su.Ür. Fak.Yay. 5-15. Bardach, J. E., Ryther, J.H., McLarney, W. O., 1972. Culture of mussels. Aquaculture, The Farming and Husbandry of Freshwater and Marine Organisms . pp. 760-776. Bayne, B.L., Widdows, J., Thompson, R.J., 1976. Physiology: I. In: Bayne, B.L.(ed.). marine mussels: their ecology and physiology. Cambridge University Press. pp. 122-159. Dare, P. J., 1976. Settlement, growth and production of the mussel, Mytilus edulis L., in Morecambe Bay, England. Fish. Invest. (Ser.2), 28: 1. Field, I. A., 1922. Biology and Economic Value of the Sea Mussel Mytilus edulis. Bull. U. S. Bur. of Fisheries, Vol: 38, pp. 127-259, Washıngton. Figueras, A. J., 1989. Mussel culture in Spain and France. World Aquaculture, 20(4): 8-17. Figueras, A., 1990. Mussel culture in Spain. Mar. Behav. Physiol., 16: 177-207. Fuentes, J., Reyero, I., Zapata, C., Alvarez, G., 1992. Influence of stock and culture site on growth rate and mortality of mussels (Mytilus galloprovincialis Lmk.) in Galicia, Spain. Aquaculture, 131-142. Fuentes, J., Molares, J., 1994. Settlement of the mussel Mytilus galloprovincialis on collectors suspended from rafts in the Ria de Arousa /NW pf Spain): annual pattern and spatial variability. Aquaculture,122: 55-62. Gosling, E.M., 1992. Systematics and geographic distribution of Mytilus. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp. 1-17. Goulletquer, P. T., Joly, J. P., LeGagneur, E., Ruelle, F.,1994. Mussel (Mytilus edulis) culture along the Normandy coastline (France) : Stock assessment and growth monitoring. ICES Statutory Meeting , Shellfish Committee, K: 10, p. 11. Hickman, R.W.,1992. Mussel cultivation. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp.465-510. Hindioğlu, A. 1998. Deniz balıkları yetiştiriciliği ile kabuklu kültürünün entegrasyonu. Özhan, E. (ed.) Türkiye’ nin Kıyı ve Deniz Alanları II. Ulusal Konferansı, Türkiye Kıyıları 98 Bildiriler Kitabı, 22-25 Eylül 1998 ODTÜ Ankara s. 261-271 Hurlburt, C.G., Hurlburt, S.W., 1980. European mussel culture technology and its adaptability to North American waters. In: Lutz, R.A.(ed). Mussel culture and harvest: A North American perspective. Developments in aquaculture and fisheries science, 7. Elsevier scientific publishing company,New York pp.69-98 Langdon, C. J., Newell, R. I. E., 1990. Utilization of detritus and bacteria as food sources by two bivalve suspension feeders, the oyster Crassostrea virginica and the mussel Geukensia. Mar. Ecol. Prog. Ser. 58: 299-310. Lök, A., Köse, A., 1999. İstiridye kültüründe karşılaşılan zararlı organizmalar. Sualtı Bilim Teknolojisi Toplantısı Bildiriler Kitabı SBT-99. s.114-119. Lubet, P. E., 1959. Reserches sur le cycle sexuel et L’emission des Gametes Chez les Pectinides et les Mytilides. Rev. Trav. Ist. Pm. 23(4), pp. 396-545, Paris. Mason, J. 1971. Mussel cultivation. Underwater Journal 3: 52-59. Seed, R., 1976. Ecology. In: Bayne, B. L.(ed), Marine mussels: their ecology and physiology, Cambridge University Press, pp: 13-65. Seed, R., Suchanek, T.H., 1992. Population and community ecology of Mytilus. In: Gosling, E.(ed.). The mussel Mytilus: Ecology, physiology, genetics and culture. Elsevier, New York, pp. 87-157. Stirling,H.P. ve Okumus, I., 1995. Growth and production of mussels (Mytilus edulis L.) suspended at salmon cages and shellfish farms in two Scottish sea lochs. Aquaculture, 134: 193-210. Sugiura, Y., 1962. Electirical induction of spawing in two marine invertebrates (Urechis unucintus and hermahproditic Mytilus edulis). Biol. Bull. Woods Hole, 123: 203-206. Uysal, H., 1970. Türkiye sahillerinde bulunan midyeler “Mytilus galloprovincialis Lamarck” üzerinde biyolojik ve ekolojik araştırmalar. E.Ü. Fen Fak., İlmi Raporlar Serisi , No.79, 79p.

http://www.biyologlar.com/midye-biyolojisi-ve-yetistirme-teknikleri

Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Sürüngenlerin Genel Özellikleri

Classis: Reptilia (Sürüngenler) Sürüngenlerin Başlıca Özellikleri: Bugün yaşayanlar göz önüne alınırsa sürüngenlerin genel özellikleri şöyle özetlenebilir: 1. Sürüngenler, Omurgalıların “Tetrapoda” denen “4 bacaklılar” yahut “kara omurgalıları” grubunun 2’nci sınıfını teşkil ederler. Her bir bacakta 5 parmak ve parmak uçlarında keratin yapısında tırnaklar bulunur. Fakat yılanlarda, fosil formlar da dahil olmak üzere ayak bulunmaz. Grubun daha eski atasal formlarında ayaklar olduğu, bazı cinslerinde arka ayak kalıntılarından anlaşılır (Örneğin Boa Yılanları: Boa, Eryx). Bacakların bulunmayışı bazı kertenkele cinslerinden de bilinir (Örneğin Oluklu Kertenkele, Ophisaurus). Ama yılanlarda bile bacağın sonradan kaybolduğu kabul edilebilir. Yani yılanlar da bacaklı atadan türemişler, sonradan bacaklarını kaybetmişlerdir. Bugün dahi ilksel yılanlarda arka bacak kalıntıları mevcuttur. 2. Sürüngenler, “Amniota” denen grubun 1’nci sınıfını oluştururlar. Diğer bir deyişle, embriyolarında embriyoyu saran bir Amnion Zarı’na sahiptirler . 3. Bütün Amniota grubunda olduğu gibi erginlerinde boşaltım organı olarak Metanefroz (Metanefros) Tip böbrek, embriyolarında ise Mezonefroz (Mesonefros) tip böbrek bulunur. Bununla beraber Anamniotlarda erginde iş gören böbrek tipi Mezonefroz tip olup, bunların larva yahut embriyolarında ise Pronefroz (Pronefros) tip böbrek iş görür 4. İlksel bir özellik olarak Amphibia’da olduğu gibi hala çift aorta yayı vardır. Kalpleri 3 gözlü kalp ile 4 gözlü kalp arasında bir yapı gösterir. Genel olarak kalpleri 2 Atrium ve tam olmayan interventrikular septum ile kısmen ikiye bölünmüş bir ventrikulus içerir. Timsahlarda ventrikulustaki bu bölünme tamdır, ancak çok küçük bir delik, Foramen Panizzae ile sağ ve sol ventrikuluslar bağlantılıdır: kalbin sağındaki kirli ve solundaki temiz kan bir dereceye kadar karışır. Bu nedenle sürüngenlerin tamamı “Poikilotherm” (vücut sıcaklığı çevre sıcaklığına göre değişen, soğukkanlı) hayvanlardır. Alyuvarları nukleuslu ve oval şekillidir. 5. Amphibia’da olduğu gibi dış kulak yoktur. Fakat iç kulakta işitme ve denge organının geliştiği yer olan zar dolambaç (Labirinth)’ta, yarımdaire kanallarının hemen altındaki Sakkulus (Sacculus)’un bir çıkıntısı şeklinde gelişen “Lagena” kısmı az çok aşağı doğru uzamış durumdadır. Amphibia’da bu yapı ancak iz halindedir. Orta kulakta, amfibi ve kuşlarda olduğu gibi, titreşimleri iç kulağa ileten “Columella” kemiği bulunur. 6. Ayrı eşeylidirler. Sphenodon hariç, gruplara göre farklı sayılarda “Kopulasyon Organı” (Penis, Hemipenis) mevcuttur ve döllenme daima iç döllenme şeklindedir. Kaplumbağa ve timsahlarda tek (Penis), yılan ve kertenkelerde ise çift kopulasyon organı (Hemipenis) bulunur. 7. Yumurta etrafında kuşlarda olduğu gibi sert bir kalker kabuk bulunur. Karasal yaşama uyum, böyle bir yumurta tipine sahip olmakla mümkün olmuştur. Kabuk yumurtayı kuraklığa ve mekanik etkilere karşı korur. 8. Gelişmelerinde larva safhası, diğer bir deyişle metamorfoz yoktur. Bu bakımdan kuş ve memeliye benzerler. Ekserisi ovipardır. Fakat bazı türlerde gerçek vivipari’de görülür. Sözgelimi parlak kertenkeleler (Scincidae)’den Benekli Kertenkele, Chalcides ocellatus’da vivipari görülür. Bazılarında, örneğin ülkemizde bilhassa kuzeydoğu Anadolu’da dağılış gösteren kaya kertenkeleleri, Darevskia (eskiden saxicola kompeksi diye bilinirdi) cinsinde ise parthenogenetik üreme (bakireyken doğurma) görülür. Yaşam süreleri gruplara göre değişir. Sucul kaplumbağalar 20-90 yıl, kara kaplumbağaları 100 yıldan fazla, timsah ve büyük yılanlar 25-40 yıl, küçük boylu türler ise 10-20 yıl kadar yaşarlar. 9. Önemli özellik olarak, derileri keratin (epidermik) pullar ve plaklar ile örtülüdür. Bunlar vücudu mekanik etkilerden koruma yanında ve vücudun fazla su kaybetmesini de engeller. Derileri bez bakımından fakir ve kurudur. Salgı bezleri neredeyse yok gibidir. Dermis esas olarak öz bağ dokusundan yapılmış olup pigment hücreleri, kan damarları, sinirler, az çok yüzeye paralel tabakalar halinde düzenlenmiş kas fibrilleri ve bazen az yahut çok derecede gelişmiş, deriye direnç veren dermal kemikler (Osteoderm) içerir. En gelişmiş olarak Kaplumbağalarda bulunurlar ve bir eksoiskelet oluştururlar (Şekil 53). Epidermis üzerindeki Stratum corneum tabakası kalın olduğundan mekanik etkilerden koruma yanında, su kaybını önelemede de iş görür. Bu tabaka mevsimsel olarak periyodik şekilde atılır. Buna Ecdysis denir. Yılanlarda bu iş gömlek değiştirme şeklinde total olarak, diğerlerinde ise parça parça atılır. Bazı yılanlarda bilhassa kuyruk bölgesinde atılmayıp, iç içe giren keratin halkalar şeklinde, çıngırak denilen yapıları meydana getirirler. Çıngıraklı yılanların (Crotalidae) çıngırağı bu şekilde oluşur. 10. Bazıları, örneğin deniz yılanları, deniz ve tatlısu kaplumbağaları, Galapagos adalarında yaşayan Deniz Kertenkelesi gibi sucul hayata uyum sağlamış olmakla birlikte, solunumları daima akciğerlerle yapılır. Bazı sucul gruplarda, ilave olarak, bol kılcal kan damarlı olan kloak ile solunum yapılabildiği gibi, kısmen ağız içi-yutak solunumu da gerçekleşir. 11.Kaplumbağalar hariç, sürüngenlerin hepsinde çenelerde gerçek dişler bulunur. Kertenkelelerden sadece orta Amerika’da yaşayan Heloderma zehirlidir. Deniz yılanlarının tamamı, karasal olanların yaklaşık %7’si zehirlidir. Denizel olanlar Basra Körfezi’nden güney Japonya’ya kadar, karasal zehirli yılanlar ise bütün kıtalardamevcuttur. Kertenkelelerden Zootoca vivipara (=Lacerta vivipara) ve yılanlardan Vipera berus (Kutup Engereği) hariç, hemen hepsi sıcak bölgelerde bulunurlar. Sürüngenlerin sınıflandırılmasına geçmeden önce bazı önemli özellikleri açıklamak yerinde olur. Bunlar arasında altsınıf ve takım düzeyinde sınıflandırmada esas alınan karakterler olan kafatasındaki şakak açıklıkları (Temporal fenestra)’nın durumu, alt çene ve üst çene eklemlenmesi (artikulasyon) ve dişler önemli sistematik ölçütlerdir. Kafatası Yapısı ve Hareketliliği: Sürüngenler arasında, ayrıca kuş ve memelilerle evrimsel eğilimlerin anlaşılması bakımından özellikle temporal bölgedeki (şakak bölgesi) özellikler ve üst çene elemanlarının beyni saran kafatası kapsülü (Neurocranium)’ne karşı hareket tarzının bilinmesi gerekir. Sürüngenlerde kafatası örtüsünde, amfibilere göre büyük değişiklikler görülür. Yanak, yahut şakak bölgesinde Temporal fenestra denen deliklerin gelişmesi karakteristiktir. Çene kaslarının geçtiği bu delikler nedeniyle bu bölgedeki kemiklerin sayısında azalma olmuştur. Şakak bölgelerinde bu açıklıkların bulunup bulunmaması, varsa sayısı ve yerleşimleri açısından temel olarak 5 tip kafatası tipi ayırt edilir. Kaplumbağalar hariç, günümüzde yaşayan sürüngen gruplarında, çeşitli derecelerde evrim geçirmiş olmasına karşın, esas olarak biri üstte diğeri altta olmak üzere 2 açıklık bulunur (Şekil 54). Buna Diapsid Kafatası denir. Kaplumbağalarda hiç bulunmaz. Buna da Anapsid Kafatası denir. Nesli tükenmiş eski sürüngenlerde ise tek açıklık bulunur ve kafatasındaki yerleşim düzeyine göre 3 (Synapsid, Euryapsid, Parapsid) tip ayırt edilir. 1. Synapsid Kafatası: Pelycosauria, Therapsida (=Theramorpha) ve Mesosauria takımlarına dahil fosil sürüngenlerin kafatasının alt kısmında, tek bir aşağı açıklık şeklindedir. Pelycosauria ve Mesosauria’nın ortadan kalkmasını takiben sonradan soyu tükenen Therapsid sürüngenler aracılığı ile memelilere uzanan özelleşmiş bir yapı halini almıştır. 2. Euryapsid Kafatası: Araeoscelidia (=Plesiosauria, Placodontia) ve Sauropterygiatakımlarına dahil fosil sürüngenlerde görülmüştür. Kafatasının dikey orta düzeyinde tek açıklık söz konusudur. Aktüel omurgalılarda görülmez. 3. Parapsid Kafatası: Tek olan Temporal fenestra’nın dikey bakışta oldukça üst tarafta bulunması ile karakterize olur. Fosil yüzen sürüngenler olan Icthyosauria takımı için tipik olan kafatası tipidir. Biri üst ve diğeri alt tarafta olmak üzere 2 açıklık taşıyan Diapsid kafatası, çok büyük bir olasılıkla 2 atasal grubun birbirinden bağımsız gelişmesinden ortaya çıkmıştır. Bu atasal gruplar: Lepidosauria grubu (Eosuchia, Kalak Başlılar, Kertenkeleler, Yılanlar ve bazen Sauropterygia’nın da dahil edildiği grup) içerisinde bulunan Permien devrinde yaşamış primitif Eosuchia ile Archosauria grubu (Thecodontia, dinazorlar, uçan sürüngenler ve timsahların bulunduğu grup) içerisinde bulunan primitif sürüngenler Thecodontia’dır. Diapsid sürüngenlerin yukarıda değinilen her iki büyük grubu (Lepidosauria ve Archosauria) içerisinde de Temporal fenestra’ları çevreleyen kemik köprülerde (Zygomatik Yay, Şakak Köprüsü, Elmacık Kemiği Yayı) indirgenmeye doğru evrimsel bir eğilim söz konusudur. Bu gerilemeye paralel olarak 1 yahut bazen her iki Temporal fenestra kaybolur. Bu tip kafataslarına “Modifiye Diapsid” yahut “Sapmış Diapsid” denir. Bugün yaşayan sürüngenlerden timsahlar (Archosauria: Crocodilia) ve Sphenodon (Lepidosauria: Rhynchocephalia) primitif “tam diapsid” kafatası yapısını korumuş, buna karşın kertenkeleler ve yılanlar (Lepidosauria: Squamata), sırasıyla alt temporal açıklıklarını ve her ikisini birden kaybetmişlerdir. Primitif Archosauria takımı olan Thecodontia’dan evrimleşen kuşlarda ise her iki temporal açıklık birbiriyle birleşerek göz çukuru (Orbital Bölge) ile bağlantı kurar (Şekil 54). Reptil kafatasında diğer önemli bir gelişme kafatasının hareketliliğinde olmuştur. Primitif Archosauria ve kaplumbağalar akinetik (hareketsiz) kafatasına sahiptir (Şekil 55). Diğer bir deyişle, kafatasının alt çeneye eklem yaptığı Kuadrat (Quadratum) kemiği ile üstçene kemikleri (Premaksilla ve Maksilla) kafatasının kaidesi ile sıkı sıkıya bağlanmışlardır. Bu nedenle kafatası kemiklerinin birbirlerine göre hareketliliği engellenmiştir. Kuadrat kemiğinin bu tipine Monymostil Tip denir. Bununla birlikte Lepidosauria’nın en büyük ve aktüel grubu olan Squamata takımına dahil kertenkele ve yılanlarda, kuadrat ve üstçene kemikleri kafatası kemiklerine karşı hareketlilik eğilimi gösterirler. Bu şekildeki kinetik (hareketli) kafatasında, kuadrat kemiği şakak yayına olan sıkı bağlantısını kaybeder ve böylelikle yukarı doğru şakak yayı ve alta doğru altçene ile birer eklem yapar. Aktüel kertenkele ve yılanlar kuadrat kemiğinin bu hareketli tipine sahiptir. Buna Streptostil Tip Kuadrat adı verilir. Squamata içerisinde kafatasındaki hareketlilik az veya çok derecede gelişmiştir. Yılanlarda, yüzü oluşturan kafatası elemanları (Viscerocranium)’nın da katılımıyla, üstçene elemanlarıyla birlikte beyni saran kafatası kapsülü (Neurocranium)’ne karşı hareketlilik maksimum düzeye ulaşır. Bu şekilde üstçenenin ve yüzün iskelet elemanları tümüyle çözülmüş ve birbirlerine karşı hareketli elamanlar halini almışlardır. Tamamen farklı bir yönde kafatası gelişimi, memeli benzeri sürüngenlerde (Synapsida: Therapsida) görülür. Bunlarda Mesozoik’in başlarında kuadrat giderek küçülmeye başlamış ve değişerek memelilerin orta kulak kemiklerinden Incus (Örs)’u meydana getirmiştir. Bu esnada çok sayıda kemikten oluşan altçene (Dentale, Spleniale, Coronoid, Prearticulare, Supraangulare, Angulareve Articulare) başlangıçta sadece Articulare ile kafatasının Kuadrat kemiği arasında meydana gelen bir eklemle eklemlenirken (Primer Çene Eklemi), evrimsel süreç içerisinde altçenedeki Articulare hariç, küçük kemikler, en büyük kemik eleman Dentale’nin yapısına katılmış ve altçene tek bir kemik haline gelmiştir (Mandibula), ayrıca Articulare kafatası kemikleri arasına katılmış ve yine orta kulağın işitme kemiklerinden olan Malleus (Çekiç)’u oluşturmuştur. Kemiklerde meydana gelen bu indirgenme ile birlikte memeliler için tipik olan “Sekonder Çene Eklemi” gelişmiştir. Bu eklem nihai olarak memelilerde Kafatasının şakak kemiklerinden Squamosum kemiği ve tek parça haline gelen Dentale (Mandibula) arasında olur. Memeli benzeri sürüngenlerde görülen önemli bir diğer ayrılma: soluk ve sindirim borularının tam ayrılmasını sağlamak üzere ağız ve burun boşluğu arasında ikincil bir damak meydana getirme eğilimidir. Bu durum sadece fosil Therapsida takımında değil, ayrıca günümüzde yaşayan kaplumbağa ve timsahlarda da görülür. Sekonder damak başlangıcı aktüel gruplardan özellikle kaplumbağalarda barizdir. Damak kompleksine ait önemli bir kemik, Ectopterygoid tamamen kaybolur. Dişler: Dişler kıkırdaklı balıkların plakoid pullarıyla homolog yapılar olup, iki kısımdan oluşur. Kaplumbağalar hariç tüm sürüngenler dişlidir. Kaplumbağalarda ise çeneler serbest ucu keskin olan keratinden yapılmış bir kılıf ile örtülüdür. Dişlerin yapısında memelilerde olduğu gibi, en dışta epidermik orijinli Mine (Enamel) ve bunun altında dermik (mezodermik) orijinli Dentin (Odontoblast) bulunur. Dişlerin şekli, beslenme tarzına göre değişiklik gösterebilir. Buna bağlı olarak 2 farklı tip (Homodont ve Heterodont) ayırt edilir. 1. Homodont Dişler: Birçok türde görülür. Koni şeklindeki dişler homojen yahut tekdüze görünümlüdür. 2. Heterodont Dişler: Dişler yapı ve görünüm bakımından birbirinden farklıdır. Sözgelimi zehirli yılanların normal görünümlü dişler yanında, önde (Proterodonti, örneğin Elapidae–Mercan Yılanları+Kobralar ve Viperidae-Engerekgiller) yahut arkada (Opisthodonti, örneğin bazı Colubridae) yer alan daha iri ve uzun zehir dişleri, ayrıca zehirsiz dev yılan türleri olan Boa yılanlarında büyük ön dişlerin bulunması (Proterodonti) buna iyi bir örnek oluşturur. Timsahlar hariç tüm sürüngenlerde dişler, sement adı verilen kemikleşmiş bir ara madde ile alt tarafta bulunan kemik doku (Diş Köprüsü, Paradental Doku) ile doğrudan bağlantılıdır. Dişlerin çene kemiğine bağlanması yahut yerleşimleri bakımından farklı diş tipleri ayırt edilir (Şekil 56). Şayet dişler çene kemiğinin üst kenarına bağlanmışsa Acrodont, çene kemiğine yandan bağlanmışsa buna da Pleurodonttip dişler denir. Timsahlarda ise diş kökleri derin bir alveol içine gömülü olup, çene kemiği ile ancak “kemikleşmemiş” bir sement maddesi aracılığıyla bağlanır. Bu tipe de Thecodont adı verilir (Memeliler’deki dişler de bu tiptendir). Sürüngenlerin ve bilhassa kertenkelelerin sınıflandırılmasında dişlerin yerleşim şekilleri önemli diagnostik (ayırt ettirici) karakterler olarak kullanılır. Dişler yaşam boyunca yenilenirler. Varanlar (Varanus) ve zehirli kertenkeleler (Heloderma) dışındaki tüm kertenkelelerde yeni dişler eskilerinin altında ve dil yönünde gelişirler. Varanlar ve zehirli kertenkeleler ile yılanlarda ise yeni dişler eskilerinin arasında gelişir ve zamanla öne doğru kayarak eski dişin yerini alırlar. Timsahlarda durum biraz daha farklıdır: yeni dişler iş gören dişlerin kökünde belirir ve pulpa boşluğunda gelişir. Maksimum büyüklüğe eriştiklerinde, eski dişlerin taç (kron) kısmı, yeni dişlerin üzerine oturur ve eski dişin geri kalan kısmı rezorbe edilir. Sürüngenlerin Sınıflandırılması Bugün yaşayan sürüngenler 4 takım altında toplanırlar. Bunlar: Ø Ordo 1: Rhynchocephalia (Kalak Başlılar) Ø Ordo 2: Chelonia (=Testudinata) (Kaplumbağalar) Ø Ordo 3: Crocodilia (Timsahlar) Ø Ordo 4: Squamata (Pullular, Kertenkele ve Yılanlar). Squamata takımı bugün için en yaygın kullanılan sınıflandırma sistemlerinde, 3 alttakım: Sauria(=Lacertilia) (Kertenkeleler), Amphisbaenia (=Annulata) (Kör Kertenkeleler, Halkalı Kertenkeleler, Solucan Kertenkeleler) ve Serpentes (=Ophidia) (Yılanlar) halinde ele alınır. Bazı kitaplarda ise Squamata yerine, bu grubu oluşturan kertenkeleler ve yılanlar sırasıyla Lacertilia (Kertenkeleler) ve Ophidia (Yılanlar) diye ayrı ayrı iki takım halinde ele alınır. Bu durumda, bugün yaşayan sürüngenler 5 takım içerisinde sınıflandırılır. Bu sınıflandırma sisteminde, kör kertenkeleler (Amphisbaenia), Lacertilia’nin bir ailesi (Amphisbaenidae) şeklinde değerlendirilir. Bazı kitaplarda ise kör kertenkeleler ayrı bir takım olarak kabul edilir. Burada Squamata’nın bir alttakımı olarak ele alınacaktır. Kafatasının iskelet özellikleri ve çiftleşme organı esas alındığında, aktüel sürüngenler birbirlerinden takım ve alttakım düzeyinde aşağıdaki dikotomik tayin anahtarı ile ayrılırlar. 1. Kopulasyon organı çifttir ....................................................... 2 (Ordo: Squamata) --- Kopulasyon organı tek (..3..) yahut hiç yoktur (Ordo: Rhynchocephalia) ve Kuadrat kemiği oynak değildir. 2. Kuadrat kemiği genelde oynaktır (..4..) (Subordo: Lacertilia + Subordo: Serpentes) --- Kuadrat kemiği oynak değildir ............................................. Subordo: Amphisbaenia 3. Çenelerde diş bulunmaz ........................................................ Ordo: Chelonia --- Çenelerde dişler (Thecodont) bulunur .................................. Ordo: Crocodilia 4. Alt çenelerin iki parçası önde birbirleriyle kaynaşır .............. Subordo: Lacertilia --- Alt çene parçaları önde kaynaşmaz: elastiki bir doku ile birbirleriyle bağlanmıştır. ... Subordo: Serpentes

http://www.biyologlar.com/surungenlerin-genel-ozellikleri

Y-DNA (BABA TARAFINDAN) HAPLOGRUPLAR

Bugün genellikle Doğu ve Güney Afrika’da, özellikle Sudan, Angola ve Namibia (Khoisan)’da bulunan bu haplogruba az da olsa Batı Avrupa’da rastlanmaktadır. Bunların, Roma İmparatorluğu döneminde köle olarak getirilen Nubian’ların torunları olduğu tahmin edilmektedir. B Haplogrubu 50.000 yıl önce M60 mutasyonu ile oluştu. Afrika’da geniş bir alana dağılan bu grup Bayaka ve Mbuti pigmileri arasında da görülür. A ve B tipik Afrika haplogruplarıdır. C ve D haplogrupları Afrika kıtası dışına çıkan ilk erkekler olduğundan, Afrikalı olmayan herkesin atalarıdırlar. En çok sorulan sorulardan biri de haplogrupların saç ve deri rengi gibi dış görünüşleridir. Haplogruplara göre sarışınlık veya esmerlik belirlenemez. Çünkü göz, ten, saç rengi gibi özellikler otozomal genler tarafından belirlenir. Ancak bu konuda sadece tahmin yürütülebilir. Örneğin, Y-DNA Haplogrubu A veya B olan birisinin zenci olma ihtimali yüksektir, çünkü bunlar Afrika’nın yerlileridir. Ancak bu gruplardan pekala bir albino da doğabilir. Dolaysıyla dış görünüşe bakarak haplogrup hakkında tahminde bulunmak yanıltıcı olabilir. CT Haplogrubu M168 ve M294 mutasyonları ile oluştu. C Haplogrubuna paralel hareket eden (M174) D Haplogrubu‘nun torunları bugün hala Tibet, Tacikistan ve Güney Asya’da (Hindistan hariç) aynı hat üzerinde yaşamaktadırlar. Daha sonra bunlardan bir grup Japonya’ya göç etti, birkaç bin yıl önce de başka bir grup Moğolistan’dan Tibet’e gitti. Kısmen bugünkü güney Kazakistan’da da bulunan bu genetik grubun Orta Asya’da önemli bir etkisi yoktur. C Haplogrubu Orta Asya açısından daha önemlidir. M168’den ayrılan bu grup, Arap Yarımadası’ndan sahil boyunca İran, Hindistan, Polinezya ve Avustralya’ya kadar gitti. Hatırlarsanız Orta Asya’ya 4 giriş rotasını incelemiştik. Sahil hattını kullandıkları için Asya’da çok geniş bir coğrafyaya yayılma imkanı elde eden C haplogrubu, Sibirya, Moğolistan, Kore, Kazakistan, Mançurya, Vietnam, Avustralya ve Filipinler dahil pek çok yerde görülmektedir. Hatta Bering’den Kuzey Amerika’ya geçmişlerdir. Na-dene ve Batı Kanada yerlileri %25 oranında bu geni taşımaktadır. C3 Haplogrubu tipik Moğol genidir. 20 bin yıl önce ortaya çıkan, Cengiz Han’ın da içinde bulunduğu bu haplogrup az da olsa Avrupa’ya da yayılmıştır. Bugün yeryüzünde Cengiz Han’ın soyundan gelen 16 milyon erkek olduğu tahmin edilmektedir. (M89) F Haplogrubu 45-50 bin yıl önce Orta Doğu’da oluştu. Bir bölümü Orta Doğu’da yerleşen bu grubun bir kolu da Orta Asya steplerine kadar ulaştı. Küçük bir grup ise kuzeye, Anadolu ve Balkanlara gitti. F’den M69 mutasyonu ile ayrılan H Haplogrubu her ne kadar bir Hint grubu olsa da büyük olasılıkla 30.000 yıl önce Orta Asya’nın güneyinde doğdu. Bugün sadece Hindistan’da görülmekle birlikte, Avrupa’daki Romani (Gypsy, Çingene) halkının %50 den fazlası bu gruptandır. Bunun nedeni Hindistan’dan göçmüş olmalarıdır. 40.000 yıl önce İran veya Güney Asya’da (M9) K Haplogrubu, ondan da (M45) P Haplogrubu 35.000 yıl önce Orta Asya’da doğdu. Bugün Batı Avrupa, Rusya ve Orta Asya’da yaşayan insanların büyük bölümünün ortak atası işte bu M45’tir. Üst paleolitik çağın başlangıcı olan bu dönem, hem neandertalların yok olması, hem de homo sapienslerin bütün yeryüzüne dağılması açısından önemlidir. Artık yeryüzünde insanoğlunun hakimiyeti başlamıştır. 35-40 bin yıl önce Orta Asya’ya yerleşen K ve P gruplarının Türklerin en eski ataları olduğunu biliyoruz. Orta Asya’dan Avrupa’ya giden N ve R haplogrupları Avrupa’daki 10 ana Y-kromozom grubundan en önemlileridir. Bu gruplar 30 bin yıl boyunca Avrasya’ya yayılarak aralarında Rus, Alman, Fransız, İngiliz ve Finlerin de bulunduğu Avrupalı milletleri oluşturdular. Yani Slavlar, İskandinav ve Baltık milletleri, Anglo-Sakson, Germen, Kelt ve diğer bütün Avrupa ırkları ile Türklerin soyu 30 bin yıl geriye gittiğimizde aynı atalara dayanıyor. P Haplogrubu Q ve R gibi en yaygın iki haplogrubun atası olan P’nin bugünkü nüfusu çok azdır. En çok Amerikan yerlilerinde görülen bu grup, Chipeway yerlilerinde %63 oranında bulunmaktadır. P grubuna Avrupa’da çok az rastlanır. Bunların Hun ve Moğol seferleriyle Avrupa’ya gelen Türkler olduğu düşünülmektedir. Hiçbir değişikliğe uğramadan, 35 bin yıl önceki ile aynı M45 genetik marker’ını taşıyan bir kişi Kazakistan’da tespit edilmiştir. Dr. Spencer Wells tarafından Almaty-Bişkek arasındaki evinde ziyaret edilen bu şahsın dedeleri 35 bin yıl boyunca aynı bölgede yaşamışlardır. R1 Haplogrubu başta Orta Asya olmak üzere oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. 30 bin yıl önce P’den M207 mutasyonu ile ayrılan R büyük olasılıkla Güney Asya, Kuzey Kafkasya veya Doğu Avrupa’da doğdu. Bugün, Batı Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde dış görünüşüne göre insanlar tanımlanırken şöyle ifade edilir: - Kafkasyalı (Caucasian): Beyaz ırk, yani sarışın ve kumrallar. - Esmer (Hispanic): Güney Amerika, İspanya ve diğer Akdeniz havzasında görülen esmerler. - Asyalı (Asian): Uzak Doğulu, çekik gözlüler. - Afrikalı (African): Siyahi, Afrika asıllılar. Beyaz Kafkasyalı (White Caucasian) olarak adlandırılan grup, bizim bildiğimiz anlamda sadece Çerkez, Gürcü ve Çeçen gibi Kafkas halklarıyla sınırlandırılmaz. Rusya, Amerika veya başka bir yerde doğan bütün beyaz ırklar Kafkasyalı olarak tanımlanır. Bunun sebebi Alman bilim adamı Johann F. Blumenbach’ın 18. Yüzyılda ortaya atmış olduğu teoridir. Blumenbach’a göre Avrupalı beyaz ırklar Kafkasya’dan çıkmıştır. Avrupa’ya yerleşen ilk insanlar olan Cro-Magnon’ların da bu beyaz Kafkasyalılar olduğu teorisinden dolayı zaman içinde bütün beyazlara Kafkasyalı denmiştir. İşte bu anlamda beyaz ırkların büyük bir bölümünü oluşturan y-DNA haplogrupları R1a ve R1b’dir. R1a Haplogrubu R1a daha çok Doğu Avrupa’da, özellikle Slav ırklarında %50’den fazla bulunmaktadır. 19.000-26.000 yıl önce R1’den ayrılan bu grubun ilk nerede doğduğu tam olarak bilinmiyor. Balkanlar’da görülen R1a çeşitliliğinin nedeni 5.000 yıldır Avrasya steplerinden gelen göçler olabilir. Dolaysıyla Balkan Yarımadası’nda doğmuş olma ihtimali zayıftır. İlk çıkış yeri hakkındaki bir diğer teori Pakistan ve Kuzey Batı Hindistan’dır. Bu bölgedeki çeşitlilik ise nüfus fazlalığından kaynaklanmaktadır. Unutulmamalıdır ki, Pakistan ve diğer Hint halklarının toplam nüfusu Çin’den fazladır. Dolaysıyla R1a’nın ilk doğum yeri için en uygun alternatif, Güney Sibirya veya Orta Asya’dır. R1a’nın hızlı yayılmasının nedeni atların erken evcilleştirilmesi, bronz silahlar ve at arabalarıdır. Özbek, Türkmen, Uygur, Tatar gibi Türk boylarında R1b ve R1a’nın toplamı, nüfusun neredeyse yarısını (%40-50) oluştururlar. Hatta Başkırlarda bu oran tavan yapar, %80 bazı bölgelerde %90’a ulaşır. Tipik Avrupalı gruplar R1a ve R1b’nin binlerce yıldır Orta Asya’da da yaşıyor olması, Tarım havzasında (Uygur, Şincan veya Doğu Türkistan) bölgesinde bulunan sarışın Avrupalı kadın ve erkek mumyaların da orijinini açıklamamızı sağlıyor. Bugüne kadar pek çok antropolog bunların Orta Asya’ya Bronz Çağında (7000-5200 yıl önce) göç eden Avrupalılar olduğunu düşünüyordu. 2007’de Çin hükümetinin izin vermesiyle Dr. Spencer Wells tarafından yapılan DNA testleri, bu mumyaların baba tarafından R1a1a grubuna ait olduğunu ortaya koydu. Anne tarafından ise yine Orta Asyalı olan mt.DNA ‘C’ haplogrubuna ait olduğu tespit edilen bu insanların bölgeye sonradan gelen Avrupalılar olduğu teorisi böylece çürütülmüş oldu. Artık arkeologlar bu halkı Avrupalı değil Tocharian (Tokaryan) olarak adlandırıyorlar. Tokaryan dili ise Hint-Avrupa dil grubuna giriyor. R1b Haplogrubu R1b Batı Avrupa’daki en kalabalık gruptur. R1b’nin doğum yeri tam olarak tespit edilmiş değil. Bulunan en eski formlar Kafkasya ve yakın doğudadır. Büyük olasılıkla Orta Doğu’nun kuzeyinde doğmuş, neolitik çağda Kuzey Anadolu ve Kafkasya’ya hareket etmiştir. İrlanda ve Bask bölgesinin %80’inden fazlasını R1b’nin oluşturduğunu biliyoruz. Ayrıca Başkortistan (Başkırya) ve Ural bölgesinde %50, Türkmenistan’da %35 gibi önemli oranlarda bulunması ilginçtir. Zaman içinde Doğu Avrupa’da kalan R1b iyice azalmış olsa da Orta Asyalı Türk halklarının genlerinde hala önemli bir yer tutmaktadır. R1b Bugün hala Kuzey Batı Çin Uygurlarında %20, Nepal Newa halkında %11, Afgan Hazara halkında %35 oranında bulunmaktadır. Pontik steplerinde, Kuzey Kafkasya’da 6.000 yıl önce R1a ve R1b gruplarının birlikte yaşadığı tahmin ediliyor. Batıda Don ve Dniester kıyılarına yerleşenlerin daha çok R1b, doğuda Volga ve Ural bölgesinde yaşayanların ise R1a grubundan oldukları söylenebilir. R1b’nin Kuzey Doğu Anadolu veya Kafkasya’da uzun zaman yaşamış olması Maykop kültürü ile ilişkisini düşündürmektedir. Tekerleği ilk defa Kuzey Kafkasya’daki bu bronz çağı kültürünün kullandığı sanılmaktadır. İlk metal el aletleri ve silahlar Kuzey Kafkasya’da yapıldı. Dünyanın en eski kılıcı Maykop kültürüne ait bir kurganda bulunmuştur. Hem at arabalarının icadı, hem de kılıç gibi silahların yapılması Kafkas halklarına büyük bir avantaj sağladı. Karşılarına çıkan toplulukları kolayca yenerek Batı Avrupa ve Anadolu’ya yayıldılar. Bu Kafkas halkları daha çok R1b ve G2a gruplarından olup kuzeyde R1a’ya da rastlanmaktadır. Volga-Ural bölgesinde icat edilen tekerlekli at arabalarının Hititler tarafından da kullanıldığı bilinmektedir. Demek ki, R1 grupları Kafkasya’dan güneye, Doğu Anadolu’ya girerek kültürlerini Orta Doğu ve Balkanlara taşıdılar. Tarihçiler ve arkeologlar Hint-Avrupa göçlerinin bir işgal mi yoksa barışçıl bir yayılma mı olduğunu uzun zaman tartıştılar. Yayılma teorisini ileri sürenler, R1b’yi Batı Avrupa’nın yerlileri, R1a’yı ise Hint-Avrupalılar olarak tanımladılar. Ancak R haplogrubunun Orta Asya’da doğmuş olması bu teoriyi çürüttü. R2 ise sadece Güney Asya’da bulunmaktadır. Batı Avrupa nüfusunun %80’i R1b olmasına rağmen oldukça farklı dış görünüş tipleri vardır. Bunun nedeni, atlı arabalarla ve süvari birlikleriyle düşmanlarına üstünlük sağlayan savaşçıların kendilerinden çok daha kalabalık toplumları yenerek bölge halkına üstünlük kurmalarıdır. Çok eşliliğin yaşandığı eski çağlarda galip gelen taraf savaş esiri cariyeler de edindiği için, bir erkeğin nesli pek çok kadından devam etmiştir. Bu sebeple, R1b grubundan olmalarına rağmen, anne tarafına ait genlerden dolayı farklı dış görünüşler oluşmuştur. I Haplogrubu Avrupa’daki en eski gruptur. Orta Doğulu IJ’den 25.000 yıl önce ayrılmıştır. Avrupa’da doğan tek grup olan I, büyük olasılıkla F ve C ile birlikte Cro-Magnon’ların haplogrubudur. I2a, en çok Bosna-Hersek’te (%65) I1 ise İskandinavya’da (%45) görülür. Daha sonra dört ana alt gruba ayrılmıştır. I1, 17.000 yıl önce Güney Doğu Avrupa’da doğdu. I1, I2a, I2b ve I2c gruplarına Türkiye’de az rastlanır. I haplogrubu, özellikle I2a Türkiye ve Kuzey Irak Kürtlerinde %20 oranında görülmektedir. G Haplogrubu 30.000 yıl önce Orta Doğu veya Trans Kafkasya’da doğdu. O dönemde yarı göçebe hayat tarzı hüküm sürüyordu. Buzul çağı sona erip ilk defa Bereketli Hilal’de tarım başladığında bu grup çiftçiliği öğrendi. Tahminen 12.000 yıl önce güney Kafkasya’da koyun ve keçileri evcilleştiren bu insanların bir bölümü 9-6 bin yıl önce Anadolu üzerinden Avrupa’ya göç etti. İskitlerin R1a ve G1 grubundan olduğu biliniyor. İskitler ve Sarmatyanların soyundan olduğu kabul edilen Osetya halkı (Rusya ve Gürcistan içinde) daha çok G2a grubundandır. C. Scott Littleton’a göre Kamelot yuvarlak masa şövalyelerinin bazıları İskitlerdendi. Kral Artur ve kutsal kase efsanesinin kaynağının da İskit kültürü olduğunu belirtmektedir. E1b1b (eski adı E3b) Haplogrubu Afrika’dan en son göçle çıkan haplogruptur. Bu grup Türkiye’de %10’dan fazla görülmektedir. 26.000 yıl önce Afrika’da doğmuş ve Orta Doğu’ya yayılmıştır. E1b’nin Avrupa’ya ne zaman girdiği tam olarak belli değildir. Tahminen neolitik çağ sonu veya bronz çağı başında göçler oldu. Sahra çölü 20.000 yıl önce kurak idi. 12.000 yıl önce buzul çağı sonunda yağmurlarla yaşanılabilir bir alan haline geldi. 6.000 yıl önce de tekrar çölleşmeye başlayarak bugünkü durumuna dönüştü. İşte Kuzey Afrika’daki bu sert iklim değişiklikleri nedeniyle kıta dışına birkaç dalga göç olmuştur. T Haplogrubu 30.000 yıl önce Asya’da oluşan bu grubun doğum yeri tam olarak bilinmemektedir. Avrupa’da az görülen T grubuna en çok Doğu Afrika’da Aden körfezi sahillerinde ve Doğu Hindistan’da rastlanmaktadır. İtalya ve Yunanistan’da %7, Türkiye’de %3 oranında bulunmaktadır. T grubunun daha çok Güney Kafkasya, Irak ve Güney İran’da görülmesi nedeniyle Sümerler ve Elamitlerle ilişkili olduğu düşünülmektedir. Kıbrıs, Sicilya, Tunus’ta bu gruba fazla rastlanmasının sebebi Fenikelilerin Akdeniz’e yayılmaları olabilir. L Haplogrubu 30.000 yıl önce K’dan ayrılan L grubu daha çok Pakistan ve Hindistan’da bulunmakla beraber, Türk, Kürt ve İranlılarda %4 oranında görülür. Kuzey Batı Hindistan’a ait olan bu grubun insanları Orta Doğu, Ermenistan, Anadolu, Balkanlar ve İtalya’ya kadar gitmişlerdir. Bunların ticaret için batıya giden Hintliler olduğu sanılıyor. Ayrıca, Orta Doğu ve Hindistan arasında kurulan Selçuklular, Sasaniler ve Roma İmparatorluğu gibi devletler döneminde bu Hintlilerin batıyla ilişki kurmuş olmaları mümkündür. J Haplogrubu Bugün yeryüzünde en etkin birkaç haplogruptan birisi, pek çok açıdan belki de en önemlisidir. J1 ve J2 sadece nüfus olarak fazla olmasından değil, hem bulunduğu stratejik coğrafya, hem de Orta Doğu’da gerçekleştirmiş olduğu etkiler nedeniyle insanlık tarihinde önemli rol oynamıştır. 30 bin yıl önce, büyük ihtimalle Arap Yarımadası’nda doğmuş olan bu grup sadece Semitik (Arap ve Yahudi) ırkların atası olmakla sınırlı değildir. Türkiye, Kafkasya, İran ve Orta Asya’ya kadar uzanan geniş coğrafyada nüfusun büyük bölümünü oluşturmaktadır. Levant ve Bereketli Hilal’de tarımı 12.000 yıl önce ilk defa J’nin torunları başlatmıştır. İnsanlık tarihi açısından dönüm noktası olan bu gelişme, avcılıktan yerleşik hayata geçilmesine neden olmuş, ilk köyler kurulmuş, eski Mısır ve Mezopotamya uygarlıkları böylece başlamıştır. Bugün Türkiye’de yaşayan halkın üçte birini oluşturan J1 ve J2 haplogrupları, sayıca diğer bütün gruplardan açık ara öndedir. N Haplogrubu Orta Asya ve Türkler için en önemli iki gruptan biri olan N grubu NO’dan 15-20 bin yıl önce doğdu. Orta Asyalı Türkler daha en başından beri birbirinden uzak akraba iki topluluktan oluşmaktaydı. Ön-Türklerin kurduğu devletlerde Q ve N, Orta Asya’da yaşayan R1a, R1b, C ve O gruplarıyla karışık halde bulunuyorlardı. N haplogrubunu Türkler için önemli kılan bir diğer husus, çoğunluğunu oluşturduğu Finlandiya, Estonya, Yakut ve diğer Kuzey Sibirya halklarının hepsinin Ural-Altay grubundan dilleri konuşuyor olmalarıdır. N grubu bu yönüyle belki de tektir. Bugün hala yüksek oranlarda görüldüğü Sibirya ve Kuzey Doğu Avrupa ön-Türklerin de ilk yerleşim alanlarıdır. Bunlar M.Ö. 600-700 yıllarında güneye inerek Moğolistan ve Orta Asya steplerine girdiler. Q Haplogrubu 15 ila 20 bin yıl önce P’den ayrıldı ve kendisiyle aynı dönemde doğan R1 ve N haplogruplarıyla Orta Asya’nın ilk yerlilerini oluşturdu. R1 yukarıda açıkladığımız gibi dünyanın dört bir yanına dağıldı, bugün Hint-Avrupa dil grubunu konuşan Avrupalıların genetik grubu olarak kabul edilir. Diğer taraftan N daha çok Ural dillerini konuşanlara ait bir genetik gruptur. Q ise tamamen Hunlara ait haplogrup olarak bilinir. Bir diğer deyişle Q tamamen Türklere has bir gruptur. Amerikan yerlilerini istisna edersek, Q grubundan olup ta Türk olmayan bir millet yoktur. Çünkü Q insanlarının tamamı hem Orta Asya doğumludur hem de bugün hala Türk dili lehçelerini konuşmaktadırlar. 1500 yıl önce kavimler göçü ile Hunlar Avrupa’ya yayılana kadar Q grubu Orta Asya’da yaşamaya devam etmiştir. İşte bu göçler ile Batı Avrupa’ya gelen Hunlar, sayıları az olsa da Avrupa’da varlıklarını hala devam ettirmektedirler. Hunların ilk önce Macaristan’a yerleştikleri biliniyor. Onların baskısıyla batıya gitmek zorunda kalan Germenlerin ataları, Goth, Ostrogot, Vizigot ve Vandallar Roma İmparatorluğu’nun çöküşüne sebep olmuşlardır. Roma kaynakları, Hunların küçük ve elit gruplar halinde Germenlerden oluşan orduları yönettiğini belirtmektedirler. Müttefikleri Goth’larla birlikte İskandinavya’ya kadar giden Hunlar, Macaristan’dan sonra en çok Norveç ve İsveç’e yerleşmişlerdir. Q’nun Batı Avrupa’ya nasıl gelmiş olabileceğine dair ikinci senaryo, Ural dillerini konuşan N haplogrubu ile birlikte Sibirya’dan hareket etmiş olmaları yönündedir. Ancak bu olasılık zayıftır, çünkü Ural haplogrubu olan N1c1 ve Q’ye Finlandiya’da çok az rastlanır. Bir üçüncü alternatif, Q grubunun Avrupa’ya13. Yüzyılda Cengiz Han’ın orduları içinde gelmiş olabilecekleri ihtimalidir. Moğol orduları C3, G, O, Q, N ve R1a gruplarından oluşuyordu. Ayrıca Moğol istilasından kaçan Kuman ve Kıpçakların da batıya göç ettiklerini biliyoruz, ancak Orta Avrupa ve İskandinavya’ya kadar ulaşmaları zor göründüğünden en kuvvetli teori birinci alternatif, yani 5. Yüzyılda gerçekleşen kavimler göçüdür.

http://www.biyologlar.com/y-dna-baba-tarafindan-haplogruplar

EKOLOJİK TEMİZ ÜRETİM NEDİR ?

Hızlı sanayileşme, nüfus artışı, kentleşme ve çevresel bozulma, pekçok endüstriyel girdide dışa bağımlılık, vd. pekçok nedenle, tüketim ve üretimin azaltılması anlamına gelmeyen, yüksek verime sahip üretim teknoloji ve yöntemlerin kullanımıyla, aynı miktarda üretim için daha az doğal kaynak ve enerji kullanımı ve daha az atık üretimi prensibine dayanan Sürdürülebilir Tüketim ve Temiz Üretim (STÜ) kavramı, ülkemiz için çok büyük bir önem arz etmesine karşın, STÜ çatışı altında yer alan çalışmalar ülkemizde çok sınırlı düzeyde bilinmekte ve uygulanmaktadır. ÜLKEMİZDE TEMİZ ÜRETİM UYGULAMALARI: Ülkemizde Temiz Üretim (TÜ), ulusal bilim ve teknoloji politikalarını belirleyen en üst kuruluş olan, Bilim ve Teknoloji Yüksek Kurulu'nun (BTYK) sekretarya görevini de yapmakta olan TÜBİTAK’ın öncelikli çalışma alanları içerisinde yer almaktadır. 20 Aralık 1999 tarihinde BYTK’nın 5. Toplantısı’nda Sanayi Alt Grubu’nca hazırlanan Rapor’da temiz üretimin ülke çapında yaygınlaşmasını sağlamak üzere bir yapılanma modeli önerilmektedir. Konunun gerektirdiği kurumsal altyapı, finans sistemi ve hukuki altyapının oluşturulmasını içeren bu yapılanma modelinin kilit taşı “Temiz Üretim Merkezi”dir. Bu Merkez’in, temiz üretim alanında; 1• izlenecek politika ve stratejileri belirlemesi, 2• test, ölçüm ve belgelendirme hizmetleri vermesi, 3• teknik ve yönetimsel danışmanlık yapması, 4• enformasyon hizmetleri vermesi, 5• eğitim ve tanıtım çalışmaları yapması, • teknoloji geliştirmesi ve teknoloji transferinde yol gösterici çalışmalar yapması öngörülmüştür. Ayrıca, TÜBİTAK’ın Vizyon 2023 Projesi kapsamında hazırlanan Enerji ve Çevre Teknolojileri Stratejisi Raporunda; 1• Temiz Üretim Teknolojileri, 2• Atık miktarının azaltılması 3• Atıkların mümkün olduğunca geri kazanımı 4• Atıkların en uygun ve ekonomik yollarla çevreye zarar vermeyecek şekilde bertaraf edilmesi konularına vurgu yapılmaktadır. Yaşam Döngüsü Analizi Yönteminin Evsel Katı Atık Yönetiminde Uygulanması: Ankara Örnek Çalışması başlıklı çalışmada, Ankara’nın katı atık yönetim sistemi için farklı katı atık yönetim sistemi senaryoları geliştirilmiş ve IWM-1 Modeli yardımı ile Yaşam Döngüsü Analizi yöntemi kullanılarak karşılaştırılmıştır. Beş senaryo kapsamında göz önüne alınan katı atık yönetim metodları; atıkların toplanması ve taşınması, kaynakta ayırma, ayıklama tesisi/transfer istasyonları, yakma, anaerobik arıtma ve düzenli depolamadır. Çalışmanın amacı, hem çevresel açıdan hem de ekonomik açıdan Ankara için en uygun katı atık yönetim sistemi seçeneğinin belirlenmesidir. Tekstil Sektöründe Avrupa Birliği IPPC Direktifi İle Uyum Çalışmaları: BAT Uygulamaları başlıklı TÜBİTAK projesi kapsamında Türkiye’nin önde gelen bir tekstil fabrikasında kirlilik önleme çalışmaları yürütülmüştür. Bu çalışma kapsamında Tekstil Sektörü BAT Referans Dokümanı baz alınarak “Mevcut En İyi Teknikler” arasından işletme ile paralellik gösterenler seçilmiştir. Tesiste varolan prosesler ile ilgili olduğu için seçilen kirlilik önleme ve azaltma olanakları prosesler özelinde incelenmiş ve proses değerlendirmeleri sonucunda 22 adet uygulanabilir Kirlilik Önleme ve Azaltma Seçeneği belirlenmiştir. İşletme yetkilileri ile yapılan görüşmeler sonucu ekonomik ve pratik olarak uygun bulunan seçenekler belirlenmiş ve uygulanmıştır. Entegre Kirlilik Önleme ve Kontrolü (IPPC) Direktifinin Kabul Edilmesi ve Uygulanmasına Yönelik Yetki (Kapasite) Geliştirme Projesi AB IPPC Direktiflerinin kabul edilmesi ve uygulanmasında Türkiye yönetiminin kurumsal gelişimini sağlamak amacıyla Ocak 2003- Aralık 2004 (Mart 2005e kadar uzatılmıştır) yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Bu projede, spesifik olarak bahsi geçen Direktifin yürütülebilmesi için yasal bir çerçeve ve kurumsal bir altyapının geliştirilmesi hedeflenmiştir. İzmir’deki bir petrokimya endütrisinde pilot bir proje ile uygulanmıştır. Hollandalı ‘Grontmij Water & Reststoffen BV’ ve Bakanlığımız tarafından uygulanmıştır. Türkiye için Çevre Alanında Yetki (Kapasite) Geliştirme Projesi, Bakanlığımız yürütücülüğünde Nisan 2003’de başlayan ve iki yıl süren bir AB ortak-fon projesidir. Bu projede Türkiye’de çevre alanındaki faaliyetlerle ilgili yasal, kurumsal, teknik ve yatırım konularında yetkilerin eğitilmesi, dolayısıyla, çevresel kazançların etkin uygulamasının hızlandırılması amaç edinilmiştir. Tekstil Sektöründe Çevre Standartları Projesi KOSGEB, İzmir Sanayi Odası, Ege İthalat ve İhracatçıları Birliğini tarafından yürütülen, Türk tekstil endüstrisinde kullanılan malzemelerin AB çevre standartlarına uygun hale getirilmesini hedefleyen AB destekli bir projedir. TTKTTE (Tekstil Terbiye ve Konfeksiyon Temiz Teknolojiler Enstitüsü), TTGV(Türkiye Teknoloji Gelistirme Vakfi), TÜBITAK-MAM(TÜBİTAK-Marmara Arastirma Merkezi)-DTI (Danish Technolgy Institute) tarafından Tekstil Ürünlerinin Uluslararasi Üretiminde Ekolojik Dengeyi Bozmayacak Temiz Üretim Teknolojilerinin Geliştirilmesi başlıklı bir Proje yürütülmüştür. Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK) Kamu Kurumları Araştırma ve Geliştirme (KAMAG) Projelerini Destekleme Programı (1007) kapsamında, Bakanlığımız Çevre Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün müşterisi olduğu ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Çevre Mühendisliği Bölümü koordinatörlüğünde hazırlanan, 108G064 No.’lu “Türkiye’de Temiz Üretim Uygulamaları için Kapasite Oluşturulması” Proje önerisinin hayata geçirilmesi için ulusal ve uluslararası düzeyde mali kaynak aranmaktadır. Son olarak, 2008 Yılı 60. Hükümet Programında; “Çevre ve Orman Bakanlığı’nın sorumluluğunda, temiz üretim stratejilerinin uygulanması için gereken altyapının ve kapasitenin geliştirilmesine yönelik çalışmaların başlatılacağı ifade edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/ekolojik-temiz-uretim-nedir-

Mikrobiyolojinin Tarihçesi ve tarihi gelişimi

Ilk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojinin-tarihcesi-ve-tarihi-gelisimi

BİYOMİMETİK NEDİR?

Gerek biyomimetik, gerekse biyomimikri doğadaki modelleri inceleyen, sonra da bu tasarımları taklit ederek veya bunlardan ilham alarak insanların problemlerine çözüm getirmeyi amaçlayan yeni bilim dallarıdır. Biyomimetik, insanların doğada bulunan sistemleri taklit ederek yaptıkları maddelerin, aletlerin, mekanizma ve sistemlerin tümünü ifade eden bir terimdir. Doğadaki tasarımlar örnek alınarak yapılan aletlere, özellikle nanoteknoloji,1 robot teknolojisi, yapay zeka (AI), tıbbi endüstri ve askeri donanım gibi alanlarda kullanılmak için gerek duyulmaktadır. Biyomimikri, ilk defa Montanalı bir yazar ve bilim gözlemcisi olan Janine M. Benyus tarafından ortaya atılmış bir kavramdır. Türkçe karşılığı "biyotaklit" olan bu kavram, daha sonra pek çok kişi tarafından yorumlanmış ve uygulamaya geçirilmiştir. Biyomimikri hakkında yapılan yorumlardan biri şöyledir: Biyomimikrinin ana teması doğadan model, ölçü ve akıl olarak öğrenecek çok şeyimiz olduğudur. Bu araştırmacıların ortak noktası, doğadaki tasarıma saygı göstermeleri ve insanların karşılaştıkları problemlerin çözümünde bunları kullanarak ilham almalarıdır.2 Ürün kalitesini ve verimini artırmada doğadan faydalanan şirketlerden biri olan Interface'in ürün stratejisti David Oakley de biyotaklit konusunda şunları söyler: Doğa, benim iş ve tasarım konularında akıl hocam, yaşam tarzım için bir model. Doğanın sistemi milyonlarca senedir çalışıyor… Biyotaklit, doğadan öğrenmenin bir yoludur.3 Nitekim bilim adamları hızla yaygınlaşan bu fikri benimsemişler, önlerindeki benzersiz ve kusursuz modelleri örnek alarak çalışmalarına hız kazandırmışlardır. Özellikle endüstri alanında doğadaki gibi uygun hammaddeler ve ekonomik sistemler geliştirmeyi amaçlayan bilim adamları ve araştırmacılar, şimdi el birliğiyle doğayı nasıl taklit edeceklerinin yollarını araştırmaktadırlar. Doğadaki tasarımlar en az malzeme ve enerji ile en fazla verim almaları, kendi kendilerini onarma özellikleri, geri-dönüşümlü ve doğa-dostu olmaları, sessiz çalışmaları, estetik, dayanıklı ve uzun ömürlü olmaları bakımından teknolojik çalışmalara örnek teşkil ederler. High Country News adlı bir gazetede biyomimetik bilimsel bir hareket olarak tanımlanmış ve şöyle bir yorum yapılmıştır: Doğal sistemleri model alarak, bugün kullandığımızdan çok daha uzun süreli teknolojiler oluşturabiliriz.4 Biomimicry adlı kitabın yazarı Janine M. Benyus ise, doğada gördüğü mükemmellikler üzerinde düşünerek, doğadaki modellerin taklit edilmesi gerektiğine inanmıştır. Onu böyle bir yaklaşımı savunmaya yönelten örneklerden bazıları şunlardır: -Arı kuşlarının 10 gramdan daha az bir yakıtla Meksika Körfezi'ni geçebilmeleri, -Yusufçukların en iyi helikopterlerden bile daha iyi manevra yapabilmeleri, -Termit kulelerinde bulunan iklimlendirme ve havalandırma sistemlerinin, donanım ve enerji sarfiyatı bakımından insanların yaptıklarından çok daha üstün olmaları, -Yarasanın çok-frekanslı ileticisinin, insanların yaptığı radarlardan daha verimli ve duyarlı çalışması, -Işık saçan alglerin vücut fenerlerini aydınlatmak için çeşitli kimyasalları biraraya getirmeleri, -Kutup balıkları ve kurbağaların donduktan sonra yeniden hayata dönmeleri ve organlarının buz nedeniyle hasara uğramaması, -Bukalemunun ve mürekkep balığının, bulundukları ortamla tam bir uyum içinde olacakları şekilde derilerinin renklerini, desenlerini anında değiştirmeleri, -Arıların, kaplumbağaların ve kuşların haritaları olmadan uzun mesafeli uçuşlar yapabilmeleri, -Balinaların ve penguenlerin oksijen tüpü kullanmadan dalmaları, -DNA sarmalının bilgi depolama kapasitesi, -Yaprakların fotosentez işlemi ile, yılda 300 milyar ton şeker üretimi yaparak dünyanın en büyük kimyasal işlemini gerçekleştirmesi... Yukarıda sadece birkaç örneğine yer verdiğimiz doğadaki hayranlık uyandıran bu gibi mekanizma ve tasarımlar, teknolojinin birçok alanını zenginleştirme potansiyeline sahiptir. Bilgi birikimimizin artması ve teknolojik imkanların gelişmesi ile birlikte bu potansiyel her geçen gün daha da ortaya çıkmaktadır. Örneğin 19. yüzyılda doğanın taklidi sadece estetik açıdan uygulama sahasına sahipti. Dönemin ressam ve mimarları doğadaki güzelliklerden etkilenmiş, yaptıkları eserlerde bu yapıların dış görünüşlerini örnek almışlardı. Ama doğadaki tasarımların olağanüstülüğünün ve bunların taklidinin insanlar için fayda sağlayacağının anlaşılması, ancak doğal mekanizmaların moleküler seviyede incelenmesiyle başlamıştır. Çünkü doğadaki kusursuz düzen, detaya inildikçe daha da şaşırtıcı bir boyut kazanmaktadır. Biyomimetikle ortaya çıkan malzeme ve aletler gelecekte de kullanılabilecek yapıdadır: Yeni solar hücreler, gelişmiş robotlar ve uzay gemilerinin malzemeleri gibi... Bu bakımdan doğadaki tasarımlar çok ileri bir teknolojiye ufuk açmaktadır. Kaynak: www.istanbul.edu.tr      

http://www.biyologlar.com/biyomimetik-nedir

DERİN EKOLOJİ

Derin ekoloji Çağdaş bir ekolojifelsefesi , tüm canlıların kendi enstrümantal yardımcı programı ne olursa olsun, insan ihtiyaçlarına içsel bir değer tanır. Bu felsefe içinde organizmaların karşılıklıbağımlılığı vurgulayan ekosistemler ve ekosistemlerin içinde birbirleri ile biyosfer . Için bir temelsağlar , çevre, ekoloji ve yeşilhareketleri ve yeni bir sistem deoluşturdu çevre etiği .Derin ekoloji temel prensibi, insanlık gibi, bir bütün olarak yaşam ortamı, aynıinançhakkı yaşamak vegelişmek için . Derin ekoloji ile ilgili daha derin sorular sorarak devam için "neden", "derin" olarakkendini tanımlayan ve "nasıl" ve böylece bir parçası olarak insan yaşamına etkileri hakkında temelfelsefi sorular ileilgiliEkosfer yerine, dar bir görünümüekoloji, biyolojik bir bilim dalı olarak ve sadeceönlemek içinamaçlayanİnsanmerkezli çevreciliği ve derin ekolojinin temel felsefesi hariç insanlar amaçları için sadece sömürü için ortamın korunması ile ilgili. Derin ekoloji, dünyadaki insanlar yaşıyor daha bütünsel bir görünüm istiyor ve hayat anlayışı uygulamak istiyor ekosistem (insanlar da dahilolmak üzere) bir bütün olarak işlev ayrı parçalar. Derin ekoloji savunucuları, dünya, insanlar tarafından serbestçe sömürülen bir kaynak olarak mevcutolmadığını inanıyoruz. Derin ekoloji etiği, bütün bir sistem, herhangi bir parça üstün olduğunututun. Onlar iddialarını aydınlatmak için sekiz basamaklı bir platform sunuyoruz 1. Refahı ve dünya üzerindeki insan ve insan dışı yaşam yayıldığını (içsel değeri, doğal değeri eşanlamlı) kendilerini bir değere sahip. Bu değerler, insani amaçlar için insan dışındaki dünyanınkullanışlılığı bağımsız. 2.Yaşam formlarının zenginliği ve çeşitliliği bu değerlerin gerçekleştirilmesine katkıda bulunmakve aynı zamanda kendi başlarına değerleri. 3.İnsanlar, hayati insani ihtiyaçları karşılamak için dışında bu zenginliği ve çeşitliliği azaltmak içinhakkı yoktur. 4.Insan yaşamı ve kültürleri gelişen insan nüfusunun önemli bir azalma ile uyumludur. Insan dışıyaşam gelişen böyle bir düşüş gerektirir. 5.Insan dışı dünya ile bugünkü insan müdahalesi aşırı ve durum hızla kötüye gitmektedir. 6.Politikalar bu nedenle değiştirilmesi gerekir. Bu politikalar, ekonomik, teknolojik, ideolojik vetemel yapıları etkiler. Işlerin devletin mevcut derinden farklı olacaktır. 7.Ideolojik değişiklik (içsel değeri durumlarda konut), giderek daha yüksek bir yaşam standardınauyarak yerine yaşam kalitesi takdir esas olarak bu. Arasındaki fark büyük ve müthiş derin bir farkındalıkolacaktır. 8.Yukarıdaki noktalar abone olanlar gerekli değişiklikleri hayata geçirmek için çaba doğrudanveya dolaylı olarak bir zorunluluk var.

http://www.biyologlar.com/derin-ekoloji

Sıcaklığın ( Temperatürün ) Canlı Organizmalar Üzerine Etkisi

Temperatürün Canlı Organizmalar Üzerine Etkisi Organizmaların hayatiyetlerini devam ettirebildikleri temparatür hudutları genel olarak her canlıya göre değişmektedir. Canlılar için öneme haiz olan üç ayrı temparatür hududu mevcuttur. Minimum Temperatür Canlı dokular, ekseriyetle yavaş donma ile teşekkül eden buz kristallerinin yarattığı hacim artışından dolayı parçalanır ve deforme olurlar. Diğer taraftan, teşekkül eden buz kristalleri donma esnasında etraflarındaki suyu da absorbe ettiklerinden aynı zamanda dokularda bir kurumaya sebep olurlar. Bu genel kaide içersinde iki istisnai durum mevcuttur. Bazı organizmalar donmaya karşı mukavemet gösterebilirler Örneğin; Yeşil Alg'lerden Chlorella hiç zarar görmeden (-182°C) de 1 saat balıklardan Dallia pectoralis (-20°C) de 40 dakika yaşayabilirler. Birçok organizmalar dokularının donmasından veya yüksek ısı etkisiyle zarar görmesinden çok önce ölürler. Şu halde, Arktik balıkların çok zaman 10°C ye ulaşan sularda; Tropik balıkların çoğu ise, ılıman soğuk bölgelerde tehlike altına girmiş olabilirler. CLARKE (1954) kimyasal reaksiyonların çoğunun temparatür düşmesiyle yavaşladığını ve hatta durduğunu ileri sürmektedir. Şüphesiz ki, canlıda her kimyasal reaksiyonun duruşu bir ölümle sonuçlanır. Bununla beraber, bir organizmada rol oynayan çeşitli olaylar farklı temparatür değerlerinde durur. Bütün canlılık reaksiyonları için biyolojik sıfır mevcut değildir. Buna göre bir organizmanın aktif olarak yaşayabildiği en düşük temparatür Minumum Temperatür olarak isimlendirilir. Tedrici bir temparatür düşüşü organizmayı Hibernasyon denilen yavaşlamış bir hayata sürükler. Şayet bu uyuşukluk devresi çok uzun sürmez ve temparatür de çok fazla düşmez ise, organizma tedrici ısındıktan sonra tekrar aktif hayatına dönebilir. Maksimum Temperatür Bir organizmanın aktif olarak yaşayabildiği ve hayatini devam ettirebildiği en yüksek temparatüre Maksimum Temperatür adı verilir. Organizma, temparatürünün tedricen çok yüksek değerlere çıkmasıyla da hibernasyona çok benzer şekilde bir uyuşukluk (Estivasyon) periyoduna girebilir. Şayet temparatür yükselmesi çok aşırı olmazsa ve bu yüksek temparatürün etkisinde organizma uzun süre kalmazsa, tedrici düşmesi ile canlının yeniden aktif hayata geçmesi mümkün olur, minimum ve maksimum değerler arasında kalan temparatür hudutlarına Ekstrem Temperatür adı verilir. Optimum Temperatür Her organizma kendine özgü temparatür hudutları içersinde aktif hayatini devam ettirebilirse de gelişiminin en ideal bir tarzda gerçekleştiği bir temparatür mevcuttur. Optimum temparatür olarak isimlendirilen bu değer genellikle maksimal temparatür değerine yakın olarak görülür, örneğin, Sazangillerin ekserisinde maksimal temparatür 30°C civarında olduğu halde, optimal temparatür de oldukça yüksek olup 20-28°C ler arasındadır. Görüldüğü gibi en iyi gelişmeyi sağlayan temperatür daima yüksek değerlerde bulunmaktadır. Zira metabolik faaliyetler, belli sınırları aşmamak şartı ile temparatür arttıkça hızlanırlar. Örneğin, temparatür 10°C artar ise, metabolik faaliyetlerin hızı da 2-3 katı artar.

http://www.biyologlar.com/sicakligin-temperaturun-canli-organizmalar-uzerine-etkisi

ANNE KARNINDA BİR YOLCULUK

İnsan hayata, karanlık bir mekânda biri diğerinden farklı üç embriyolojik aşama ile başlar. Bugün tıp fakültelerinde ders kitabı olarak okutulan bütün embriyoloji kitaplarında bu konu en temel bilgiler arasında yer alır PREEMBRİYONİK AŞAMABu aşamada zigot bölünerek çoğalır, bir hücre kitlesi haline geldikten sonra kendini rahim duvarına gömer. Hücreler çoğalmaya devam ederken 3 tabaka halinde organize olurlar. EMBRİYONİK AŞAMAİkinci aşama toplam 5,5 hafta sürer ve bu süre boyunca canlı, "embriyo" olarak adlandırılır. Bu aşamada hücre tabakalarından bedenin temel organ ve sistemleri ortaya çıkar. FETAL AŞAMAFetal aşama dönemine girildiğinde embriyo artık "fetus" diye adlandırılır. Bu dönem gebeliğin sekizinci haftasından itibaren başlar ve doğuma dek sürer. Bir önceki dönemden ayırt edici özelliği fetusun yüzü, elleri ve ayaklarıyla belirgin, insan dış görünümüne sahip bir canlı olmasıdır. Dönemin başında 3 cm. boyunda olmasına rağmen bebeğin tüm organları ortaya çıkar. Bu dönem 30 hafta kadar sürer ve gelişme doğum haftasına kadar devam eder.

http://www.biyologlar.com/anne-karninda-bir-yolculuk

Tarım Ürünlerinde Kalıntı Problemi

Besin maddelerinin üretim, tüketim ve depolanmaları sırasında; besin değerini bozan ve tahrip eden hastalık ve zararlıları, yabancıotları, mikroorganizmaları yok etmek için kullanılan kimyasal maddelere tarım ilaçları (pestisit) denir. Pestisit terimi; insektisitler ve akarisitleri, insekt ve akarların repellentlerini, fungisitleri, herbisitleri, nematositleri, rodentisitleri, maluskusitleri, kuş ve vahşi hayvan repellentlerini, bakterisitleri, defoliantları ve bitki gelişim düzenleyicileri (BGD)’ni kapsamına alır. Pestisitlerin gıda maddeleri üzerinde veya içinde kalan ilaç ve ilaç türevlerine de pestisit kalıntısı denilmektedir. Gıda maddesinin bir kilogramında bulunan bir miligram pestisit (ppm) olarak ifade edilir. Pestisitlerin kullanımı insana ve çevreye en az riskli olacak şekilde düzenlenmelidir. Bu nedenle pestisitlerin ürünlerde insan sağlığına zarar vermeyecek kalıntı miktarlarının belirlenmesi gerekir. Bu miktarın belirlenmesi için de, ilacın toksikolojik özelliğinin ve bu ilacın kullanıldığı gıda maddesinin tüketim miktarının bilinmesi gerekir. Bu bilgilerle “ilaç kalıntısının gıda maddeleri üzerinde veya içinde bulunmasına müsaade edilen miktarı” olarak ifade edilen tolerans (maksimum kalıntı limiti) belirlenir. Her ülkenin beslenme alışkanlıkları farklı olduğundan, ürünlere koydukları tolerans değerleri de farklı olmaktadır. Toleranstan düşük seviyede ilaç kalıntıları tespit edilen ürünler tehlikesizce yenebilir. Toleransların belirlenmesi amacıyla yapılan çalışmalarda; her ilaç piyasaya verilmeden önce toksikolojik ve farmakolojik denemelere tabi tutulur. Bu denemeler, deneme hayvanları üzerinde 2-3 ay gibi kısa ve en az 2 yıl gibi uzun süreli ilaçlı ürünle besleme denemeleri şeklinde yapılır. Hayvanların iştahları, kilo kayıpları, alerjik reaksiyon olup olmadığı, organ ağırlıkları, organların histopatolojik değişimleri, ilacın sinir sistemine olan etkileri, organların fonksiyonlarını normal yapıp yapmadıkları, kan tablosunda olan değişiklikler, enzimlerin inhibe edilip edilmediği, embriyona etkileri, bu hayvanların yavrularında görülen anormallikler, vs. incelenir. Böylece deneme hayvanlarında, deneme süresince hiç zarar vermeyen günlük alınabilir dozlar tespit edilir. Örneğin malathion için sıçanda günlük alınabilir doz 5 mg/kg veya gıdasında 100 ppm, parathion’da ise 0.05 mg/kg veya gıdasında 1.0 ppm’dir. Bu kriterler belirlendikten sonra, insanların beslenme alışkanlığı da dikkate alınarak tolerans değerleri tespit edilir. Aktif maddenin herhangi bir üründeki toleransı belirlenirken, varsa o aktif maddenin bitkiye uygulandıktan sonra dönüşüm ürünü dediğimiz metabolitleri de dikkate alınmaktadır. Üreticilerimizin ilaçları bilinçsiz ve hatalı kullanmaları sonucunda ürünlerde kalıntı problemi ortaya çıkmaktadır. Tarımsal ürünlerin içerdiği pestisit kalıntıları, dış pazar açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Bu nedenle kalıntı sorunu yalnızca bir ülkeyi ilgilendirmemekte, ticari ilişkileri olan ülkeler arasında da önemli bir konu olmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkeler pestisit kalıntı sorunları üzerinde titizlikle durmaktadır. Ayrıca bu ülkelerde pestisit kalıntılarının kontrolü yasal düzenlemelerin de yardımıyla belirli bir sisteme oturtulmuştur. Belli standartlara uymayan ürünler alıcı bulamamaktadır. Bütün ülkeler alacakları ürünlerdeki ilaç kalıntılarının toleranslarının altında olmasını şart koşmaktadır. Ne iç pazarda ne de dış pazarda yer bulamayan ilaçlı ürünlerimiz ya denizlere dökülmekte, ya da tarlalarda çürümeye terk edilmektedir. Böylece hem alınteri ve emeğinin karşılığını alamayan üreticilerimiz mağdur olmakta, hem de milli ekonomimiz zarara uğramaktadır. Pestisitlerin güvenle kullanılabilmesi için tavsiye edilen kullanım miktarı ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süreye uyulmalı, özellikle son ilaçlama ile hasat arası süre göz önüne alınarak amaca uygun pestisit seçimi yapılmalıdır. 2. PESTİSİT KALINTILARI 2.1. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yapılan Çalışmalar Pestisit kalıntı çalışmaları dünyada ilk olarak 1950’li yıllarda başlamıştır. Amerika’da tarımsal ürünlerdeki pestisit kalıntılarının araştırma sonuçları 1954 literatüründe verilmiştir. Aynı ülkede günlük beslenmede yer alan gıda maddelerindeki pestisit kalıntı analizlerine 1961 yılında başlanmıştır. İngiltere’de bu tip çalışmaların 1960’lı yıllarda planlandığı ve yürütüldüğü görülmektedir. Kanada’da ise bu tip analizler 1967 yılından itibaren yoğun olarak yapılmaya başlanmıştır. Ülkemizde pestisit kalıntıları ile ilgili çalışmalara 1959 yılında Ankara Zirai Mücadele İlaç ve Aletleri Araştırma Enstitüsünde Kalıntı Analiz Laboratuvarının kurulmasıyla başlanmıştır. Yapılan ilk çalışma,1964 yılında Güvener ve ark. tarafından bildirilmiştir. Dünyada pestisit kalıntıları konusunda yapılan yoğun çalışmalar son 30 yılı kapsamaktadır. Bu çalışmalar özellikle yeni ve daha duyarlı analiz metotlarının ortaya konulması ve bu metotların çeşitli ürünlere uygulanması şeklindedir. Ayrıca tarımsal ürünlerde ve gıdalarda pestisit tarama çalışmaları ile çeşitli teknolojik işlemler sayesinde kalıntıların azaltılması da, son 30 yılın literatürlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkeler insan sağlığı, çevresel problemler ve tedbirlerle ilgilenmeye yeterince kaynak ayırabilirken, gelişmekte olan ülkelerde öncelik hala besin üretiminde olduğu için, gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar nitelik ve nicelik olarak çok daha fazladır. 2.2. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yasal Durum 2.2.1. Dünyadaki durum: 1950’li yılların sonlarında, ABD ve Kanada’da tarımsal ürünlerde bulunabilecek toleranslar kanunla tespit edilmiş ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süre belirlenmiştir. O dönemde Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre ve Rusya’da her ne kadar resmi olarak tolerans tespit edilmemişse de, son ilaçlama ile hasat arasındaki süre gerek talimatnameler, gerekse tavsiyelerle kontrol altına alınmıştır. 1970’li yıllara geldiğimizde, özellikle gelişmiş ülkelerin hepsinde, ürün bazında toleransların ve son ilaçlama ile hasat arasındaki sürelerin belirlendiğini görüyoruz. Dünyada pestisitlerin insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyecek ve uluslar arası ticareti engellemeyecek şekilde kullanımının sağlanması konusunda en aktif çalışan organizasyon FAO/WHO’ dur. Bunların bünyesinde kurulmuş olan pestisit kalıntıları Codex Alimentarius Komisyonu’ nun görevi ürünlerde en fazla kabul edilebilir düzeyi, yani toleransları (MRL) tespit etmektir. Belirlenen bu toleranslara uyulmasını sağlamak amacıyla özellikle gelişmiş ülkelerde yasal düzenlemelerin de desteğiyle bir kontrol mekanizması oluşturulmuştur. Özellikle bazı kuruluşlar yaptıkları çalışmalar ile pestisit kalıntılarıyla ilgili düzenlemelere katkıda bulunmaktadırlar. ABD’de Çevre Koruma Ajansı (EPA) ve Gıda ve İlaç teşkilatı (FDA) bunların başında yer alır. Gıda ve İlaç Teşkilatı ABD’de besinlerdeki pestisit kalıntıları programı çerçevesinde, 1991 yılında 19 bin 82 örneğin kalıntı analizlerini gerçekleştirmiştir. 2.2.2. Türkiye’deki durum: Ülkesel tolerans listemiz ilk kez 1990 yılında yayınlanmış ve 1997 yılında ise, etkili madde grubu ve ürün bazında genişletilerek revize edilip tekrar yayınlanmıştır. Bu liste Avrupa Birliği uyum çalışmaları çerçevesinde revize edilmiştir ve kısa bir süre içerisinde de yayınlanacaktır. Son ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken süre ile ilgili olarak, 1991 yılında yayınlanan tebliğde, 154 etkili madde ve 28 ürün ve ürün gurubu bulunmaktadır. Ülkemizde ürünlerin belirli periyotlarla kontrollerinin yapıldığı bir kontrol mekanizması ve toleranslara uymayan üreticilere belirli yaptırımlar uygulamayı sağlayan yasal düzenlemeler henüz mevcut değildir. Ayrıca tarımsal ürünlerin pazarlanması sistemi nedeniyle, markette veya pazarda satılan ürünlerin üreticisi de belirlenememektedir. Bu sistemin değişerek tarımsal ürünlere etiket sisteminin getirilmesi bu tür kontroller için şarttır. 3. PESTİSİTLERİN ÜRÜN ÜZERİNDEKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin kayboluş hızı genel olarak; iç yapılarına (kimyasal yapılarına, kararlılıklarına, çözünebilirlik ve uçuculuk gibi fiziksel özelliklerine), mekaniksel, fiziksel ve kimyasal ortam şartlarına bağlıdır. Buhar basıncı yüksek olan pestisitler, özellikle sıcak havalarda yaprak yüzeylerinden kolayca kaybolurlar. Kimyasal bozunmalar ya bitki yüzeyinde ya da bitki içinde meydana gelir. Bozunmanın önemi ve çabukluğu öncelikle ilacın kimyasal yapısına, kararlılığına, bozunabilirliğine ve formülasyon şekline bağlıdır. Güneş ışınları, çok sayıda kimyasal reaksiyonlara yol açarak önemli bir rol oynar. Bu ışınsal bozunma, solüsyon ve süspansiyonlarda hızlı bir şekilde olabilir. UV ışınları etkisine 15 saat tutulan “azinphos”, kimyasal olarak % 50’den daha fazla bozunmuştur. Kimyasal reaksiyonlar; oksitlenme, indirgenme, dekarboksilasyon, izomerizasyon, vs. olarak tespit edilmiştir. Kalıcılık bakımından pestisitler şu dört başlık altında sınıflandırılabilir: 1) Kalıcı olmayanlar (non-persistent) : Organik fosforlu ilaçlar, 2) Orta derecede kalıcı (moderately) olanlar : Herbisitler, 3) Kalıcı olanlar (persistent) : Klorlu hidrokarbonlar, 4) Sürekli kalıcı olanlar (permanent) : Pb, As, Hg’lı pestisitler. Tarım ilaçları toz, ıslanabilir toz, solüsyon, emülsiyon, granül vs. olarak piyasaya arz edildiklerinden; formülasyon şekillerine ve ürünlerin karakterlerine göre, ilacın atılan yerde tutunması ve bozunmaya uğraması değişik şekillerde ve sürelerde olur. Toz ve sıvı toxaphene ile ilaçlanmış tarlalarda civara bulaşmanın, tozda sıvıya nazaran 4-10 misli daha fazla olduğu görülmüştür. Bulaşma, küçük zerrelerde daha fazla olmaktadır. Aletlerin tipleri (atılış basıncı ve damla büyüklüğü gibi), aktif maddenin buharlaşma basıncı, seyreltici maddelerin cinsi, bitki yüzeyinin tüylü, düz, girintili-çıkıntılı, kaygan oluşu, bitkinin yaşı yanında sıcaklık, hava nemi, yağmur, çiğ ve rüzgar gibi meteorolojik koşullar da ilacın bitkide kalıcılığına etki eden önemli faktörlerdir. İlaçların bitki üzerinden azalması veya kaybolması şu yollarla olmaktadır: a) İlacın yaprak ve meyveden sızması, b ) Yaprak ve meyvelerin üzerinden rüzgar veya birbirine sürtünme ile uzaklaşması, c) Yağmurla yıkanmak suretiyle, d) Hava sıcaklığı ile buharlaşması ve bozunması, e) Güneş ışığında oksitlenerek bozunması, f) Yüksek rutubetle hidrolize olarak bozunması, g) İlacın uygulama zamanına bağlı olarak; bitki gelişiminin çabuk olduğu dönemde ilaç atılmışsa, yüzey ve hacmin artması nedeniyle ilaç kalıntı miktarının azalması. 3.1. Pestisitlerin Ürün Üzerindeki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler Bitki üzerindeki pestisitin kalıcılığı; çevre koşulları, bitki ve pestisitin özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. Bazı pestisitler bu faktörlerin etkisiyle çabuk bozunurken, bazıları da stabil kalmaktadır. Pestisitlerin hepsi bitkiye uygulandıktan bir süre sonra kimyasal değişikliğe uğrayarak, toksik veya toksik olmayan ürünlere dönüşebilmektedirler. Bazen uygulanan pestisitler kısa sürede yok olurken, onların toksik metabolitleri uzun süre bitki üzerinde kalabilmektedir. A) Çevreye bağlı faktörler: a- Işık Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir degradasyon kaynağıdır. Güneş ışığının etkisi ile meydana gelen dönüşüm ürünleri, genellikle ana bileşikten daha az toksiktir. b- Sıcaklık Pestisitlerin degradasyonunda önemli bir faktördür. Pestisitler üzerinde sıcaklığın etkisi, özellikle yılın farklı mevsimlerinde ve değişik bölgelerde yetiştirilen ürünün son ilaçlama ile hasat arasındaki sürenin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Sıcaklığın pestisitlerin degradasyonu üzerindeki etkilerine ait pek çok çalışma yapılmıştır. Malathion’un maloxan’a dönüşümü, ilkbaharda ve yüksek sıcaklıklarda yapılan uygulamalarda çok daha hızlı olmaktadır. c-Diğer çevre faktörleri Pestisitlerin bitkiler üzerindeki kalıcılığına etki eden diğer faktörler rüzgar, yağmur ve orantılı nem’ dir. Orantılı nem; bitki üzerindeki pestisitlerin buharlaşmasını etkilerken, rüzgar ve buharlaşma yoluyla pestisitlerin bitkiden uzaklaşmasına, hem de sürüklenme yoluyla pestisitlerin taşınmasına ve ayrıca hidroliz yoluyla bozunmasına neden olmaktadır. Yağmur ise, yıkama yoluyla pestisitlerin uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bu gerçekten hareket ederek, hasat sonrasında yapılacak yıkama işlemleriyle bazı pestisitlerin kalıntılarının azaltılabileceği fikri ortaya çıkmıştır.  Bitkiye bağlı faktörler a- Bitki morfolojisi Aynı pestisitlerin kalıntıları, farklı bitkiler üzerinde farklı olabilmektedir. Bunun nedeni de bitki morfolojilerinin farklılık göstermesindendir. b- Bitki büyüme faktörü Bitkiler arasındaki büyüme faktörünün farklı olması, söz konusu bitkiler üzerindeki pestisitlerin kalıcılık süresini değiştirmektedir. C) Pestisite bağlı faktörler a- Etkili maddenin fizikokimyasal özellikleri 1.Uçuculuk: Bir maddenin uçuculuk özelliği, onun kimyasal ve fiziksel özelliğine bağlıdır. Bu özellikler aktif maddenin buhar basıncı, sudaki çözünürlüğü gibi fizikokimyasal özellikleridir. 2.Yarılanma ömrü: Aktif maddenin yarılanma ömrü, içinde bulunduğu ortamın pH’ına göre değişiklik gösterir. 3.Formülasyon: Pestisitlerin bitki üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörlerden birisi de formülasyondur. Bitkiye kolayca penetre olabilen emülsiyon formülasyonların kalıcı bir kalıntı oluşturduğu, ıslanabilir tozların ise değişken bir kalıcılık gösterdiği tespit edilmiştir. Fungisitlerin WP formülasyonlarının, akarisitlerin EC formülasyonlarından daha yüksek kalıntı bıraktığı tespit edilmiştir. 4.Konsantrasyon: Uygulanan pestisitin miktarı, ilk birikimin büyüklüğünü belirlemede etkin bir faktördür. Pestisit uygulamasından sonraki ilk kalıntılar uygulama oranı ile ilişkilidir. Bitki üzerindeki pestisitin konsantrasyonu, onun kalıcılık süresini de etkiler. 4. PESTİSİTLERİN TOPRAKTAKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin toprakta çözünebilen diğer maddeler gibi, su aracılığıyla hareket ettikleri tespit edilmiştir. Bu hareket; kütle ile dikey, difüzyon ile yatay hareket şeklinde gerçekleşir. Pestisitler kütle akışı ile uzun mesafelere, difüzyon ile kısa mesafelere taşınır. Pestisitler topraktaki kil ve organik madde tarafından adsorbe edilerek, mikroporlar içinde çözünerek tutunurlar. Yağmur yağdığında veya toprak sulandığında, toprak yüzeyi yakınlarında tutunmasına rağmen, su ile toprağın derinliklerine gidebilir ve bazı durumlarda yer altı suları için bir tehlike oluşturabilirler. Toprakta kil ve organik maddede adsorbe edilerek tutunabilen ve aşağı doğru su ile hareket edebilen pestisitler buharlaşabilir, toprak organizmaları veya bitkiler tarafından tutulabilir, erozyon veya yağmur suyu ile yüzeyde hareket edebilir, kimyasal ve mikrobiyal bozunmaya veya güneş ışığı ile bozunmaya uğrayabilirler. 4.1. Pestisitlerin Topraktaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler 1. Çevreye bağlı faktörler: Çevreye bağlı faktörler içinde güneş ışığı ve rüzgarın pestisitlerin bozunmasındaki rollerinin önemli olduğu ortaya konmuştur. a) Işık: Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir bozunma kaynağıdır. Pestisitlerin toprakta ışık ile bozunması su, cam, yaprak gibi farklı ortamlardaki bozunma ile karşılaştırıldığında, genel olarak daha yavaştır. Ayrıca toprağın ışık alan bölgesi yaklaşık 1 mm olduğu için bu derinlikle de sınırlıdır. Fakat toprak yüzeyindeki pestisitlerin konsantrasyonu yüksek olduğundan ışıkla bozunma, önemli bir olaydır. Ayrıca güneş ışığı, pestisitlerin kimyasal özelliklerini değiştirmekte ve daha toksik olabilen fotoürünler oluşmasına neden olmaktadır. Örneğin; sülfide içeren pestisitler, ışığın etkisiyle sülfokside dönüşmektedir. Böylece bu grup pestisitlerin sülfokside dönüşümü, sudaki çözünürlüklerini ve toksisitelerini artırmaktadır. Işığa maruz kalmış toprak yüzeyinde parathion’un paraoxan’a dönüştüğü tespit edilmiş olup, bu dönüşüm ürününün parathion’ a göre daha toksik bir bileşik olduğu bilinmektedir. b) Rüzgar: Güneş ışığının dışında topraktaki pestisitlerin davranışına etki eden diğer bir çevre faktörü de rüzgardır. Rüzgar hem buharlaşma yoluyla pestisitlerin topraktan uzaklaşmasına ve hem de sürüklenme yoluyla pestisitin taşınmasına neden olmaktadır. Topraktan pestisitin buharlaşma oranı, toprak üstünden geçen havanın hızına bağlıdır. 2. Toprağa bağlı faktörler: a) Tipi: Toprak tipi pestisitlerin adsorpsiyonuna ve buharlaşma oranına etki etmektedir. Özellikle organik madde içeriği yüksek olan topraklarda; pestisitin çoğu adsorbe edilebildiğinden, buharlaşma organik maddenin artmasıyla azalmaktadır. Toprakların mikroorganizma yönünden niteliği de pestisitlerin mikrobiyal bozunması açısından önemlidir. Mikroorganizmalar yalnız ana bileşiğin bozunmasında değil, aynı zamanda dönüşüm ürünlerinin metabolizmalarında da önemli bir rol oynar. Topraktaki mikroorganizma niteliği de pestisitlerin bozunmasında önemli bir rol oynar. b) Sıcaklık: Topraktaki pestisitlerin bozunmasında önemli faktörlerden birisi de toprak sıcaklığıdır. Toprak sıcaklığındaki her 10oC’lik artış, bir çok pestisitin buhar basıncını 3-4 kat artırmaktadır. Bu da sıcaklık arttıkça buharlaşma oranındaki artış demektir. Ayrıca toprak sıcaklığı, topraktaki mikroorganizma faaliyetini de artırdığı için mikrobiyal bozunmada da önemli bir etkiye sahiptir. Carbendazim’in mikrobiyal bozunmasında toprak sıcaklığı, toprak nemi ve pH’ının etkisi incelendiğinde; yüksek toprak sıcaklığı ve neminin, asidik pH’ın carbendazimin bozunması için optimum koşulları oluşturduğu tespit edilmiştir. Chlorpyrifos’un topraktaki degradasyonu ile ilgili yapılan bir çalışmada; pestisitlerin çoğu gibi, chlorpyrifos’un da sıcaklığın artmasıyla hızla degrade olduğu ortaya konmuştur. 15, 25 ve 35 o C ‘de pestisitin %50 kaybı için geçen zaman sırasıyla, ortalama 25, 13 ve 6 hafta olmuştur. c) Nem: Topraktaki nem içeriği pestisitlerin davranışındaki önemli faktörlerden biridir. Kuru toprakta, nemli toprağa göre pestisitin daha fazlasının adsorbe olacağı varsayılır. Nemli topraklarda ise pestisit hızla buharlaşır. Toprağın organik madde içeriği kuru topraklarda önemli değilken, nemli topraklarda önem kazanır. Su moleküllerinin bulunmasına rağmen, toprağın organik maddesi pestisit moleküllerini tutmaktadır. d) pH: Pestisitlerin topraktaki davranışlarına etki eden, toprağa bağlı önemli faktörlerden birisi ise toprak pH’ ıdır. Pestisitlerin topraktaki akıbeti toprağın pH’ına bağlı olarak değişmektedir. Pestisit adsorpsiyonu genellikle daha asidik topraklarda daha yüksek olmaktadır. Carbofuran’ın farklı pH’ lara sahip topraktaki bozunma durumları ile ilgili yapılan bir çalışma da, bu kanıyı teyit eder niteliktedir. Carbofuran uygulamasından 20 gün sonra, asidik pH’ a sahip toprakta en fazla kalıcı olmuştur. 3. Pestisite bağlı faktörler: a) Kimyasal yapı: Pestisitin kimyasal yapısı; kil ve organik maddeye olan direkt ilgisini ve çözünürlüğünü etkileyerek adsorbsiyon dengesini tayin eder. Birçok araştırıcı pestisitin sudaki çözünürlüğü ve adsorbsiyonu arasında genel olarak ters bir korelasyon olduğunu belirtmişlerdir. Çözünürlük, pestisitin topraktaki kalıcılığı ile ilgili önemli bir konudur. DDT ve dieldrin gibi çözünürlüğü çok az olan organik klorlu insektisitlerin, topraktaki kalıcılıkları yüksektir. b) Formülasyon: Pestisitlerin topraktaki kalıcılıkları formülasyon şekillerinden de etkilenmektedir. Granül formülasyonlar, genellikle daha fazla kalıcıdır. Islanabilir toz ve toz formülasyonlar emülsiyon formülasyonlardan daha az kalıcıdır. Örneğin bir herbisit olan atrazine’ in granül formülasyonunun toprakta, ıslanabilir toz formülasyonundan daha uzun süre kalıcı olduğu tespit edilmiştir. c) Konsantrasyon: Pestisit konsantrasyonu da topraktaki kalıcılıkta etkilidir. Toprakta pestisit konsantrasyonu düşük olduğunda, pestisitin toprakta yok olması hızla gerçekleşir. Aynı pestisitin yüksek konsantrasyonu düşük konsantrasyonuna göre daha kalıcıdır. Topraktaki kalıcılıkları yüksek olan DDT, lindane ve aldrin’ in 2 farklı konsantrasyonu ile yapılan ilaçlamalarda düşük konsantrasyonun daha hızlı yok olduğu bulunmuştur. 5. PESTİSİTLERİN SUDAKİ KALICILIĞI Çeşitli yollarla suları kirleten pestisitler, su ile karşılaşınca hidrolize olurlar ve yapıları bozulur. Hidroliz, bir çok pestisitin suda bozunması için önemli bir olaydır. Sulu ortamda ışığın bulunması da hidrolizi hızlandırır. Sular sıcaklık, pH, organik madde, inorganik madde ve mikroorganizma içerikleri bakımından farklı olduğundan, bu özellikler pestisitlerin kalıcılıklarında önemli rol oynar. 5.1.Pestisitlerin Sudaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler : a-Sıcaklık: Su sıcaklığının pestisitin davranışındaki rolü önemlidir. Sıcaklıktaki artış kimyasal reaksiyonu ve pestisitin buharlaşma oranını artırır. Sıcaklık artışının aynı zamanda mikrobiyal aktiviteyi artırdığı ve böylece mikrobiyal bozunmanın da arttığı düşünülmektedir. Fenitrothion’ un 40oC’de, 30oC’dekine göre 2 kat hızla hidrolize olduğu bulunmuştur. b- pH: Sularda birçok pestisit hidrolize olarak bozunduğu için, suların pH’ının kalıcılık üzerinde önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda da, bir çok pestisitin doğal degradasyonunda pH’ın önemli olduğu ortaya konulmuştur. Carbaryl ile ilgili yapılan bir çalışmada; saf suda pH 8’in üzerinde olduğunda hızla bozunduğu, pH 6.3 te ise aylarca stabil kaldığı tespit edilmiştir. c- Sudaki yaşam: Pestisitlerin sulardaki davranışlarında mikroorganizmaların faaliyeti önemlidir. Doğal sularda bulunan ve pestisiti degrade edebilen 48 mikroorganizma türü tespit edilmiştir. Birçok çalışma göl, ırmak ve havuzlardaki dip sedimentlerinin pestisit kalıcılığında rezervuar rolü oynadığını ortaya koymuştur 6. PESTİSİTLERİN İNSAN VE ÇEVREYE ETKİLERİ Pestisitlere sadece zararlıları öldüren, kontrol eden kimyasal maddeler olarak bakmak hatalıdır. Nasıl ki bir sağlık ilacı insanla birlikte ele alınıyorsa, bir pestisitte kullanım alanında hastalıkla, zararlıyla, bitkiyle, insanla, çevre ve çevredeki diğer canlılarla birlikte değerlendirilmelidir. İmalatı, formülasyonu ve tatbikatı gerçekleştirenler ile ilaçlanmış ürünleri yiyenler tarım ilaçlarının tehlikelerine maruz kalabilirler. Bu yönüyle ele alındığında bir kimyasal maddenin pestisit olarak kullanılabilmesi için de, aşağıda sıralanan bazı özellikleri taşıması gerektiği görülür: 1) Kullanılacak hastalık veya zararlıya karşı etkin olmalı, 2) Kimyasal yönden dayanıklı olmalı (sıvı veya katı), 3) Bitkiye toksik etkisi (fitotoksisite) olmamalı, 4) Arılara, kuşlara, balıklara zararı mümkün olduğunca az olmalı, 5) Zararsız bozunma ürünlerine dönüşmeli, 6) Ürünlerdeki kalıntı miktarları mümkün olduğu kadar az olmalı, 7) İnsanlara zehirlilik açısından emniyetli olmalı, 8) Ucuz olmalı. 2872 Sayılı Çevre Kanunu’nda “Çevre Kirliliği” terimi; insanların her türlü faaliyetleri sonucu havada, suda ve toprakta meydana gelen olumsuz gelişmelerle ekolojik dengenin bozulması ve aynı faaliyetler sonucu ortaya çıkan koku, gürültü ve atıkların çevrede meydana getirdiği arzu edilmeyen sonuçları olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma uygun olarak ülkemizin çevre sorunlarını 9 bölümde incelemek mümkündür. Bunlar hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, fauna-flora, enerji, katı atıklar, pestisitler, trafik ve gürültüdür. Tarım ilaçlarının çevreye olan olumsuz etkileri, diğer çevre kirletenlerle birlikte ele alınmalıdır. İlaçların bu kirlilikteki payı kesin olarak bilinmemekle birlikte %5-10 arasında olabileceği görüşleri ileri sürülmektedir. Buna rağmen tarım ilaçlarının çevreye olumsuz etkilerini göz ardı etmeden, bu etkilerin bir program dahilinde ve sistematik olarak incelenmesi, çevre ve halk sağlığı açısından zorunlu görülmektedir. Tarım ilaçlarının insan ve çevreye etkileri genel olarak, doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde incelenebilir. Doğrudan etkileri deri veya solunum yoluyla ya da bulaşık gıdaların yenilmesi veya içilmesi ile olur. Bu etkinin sonuçları öncelikle ilaçların zehirlilik derecesine ve canlının ilaçla temas etme derecesine bağlıdır. 1983’te yapılan bir araştırmada; gelişmekte olan ülkelerde her yıl 10 bin kişinin tarımsal ilaç zehirlenmesinden öldüğü, 400 bin kişinin de ciddi şekilde hastalandığı bildirilmektedir. Dolaylı etkileri ise, tarımsal ilaçların uygulandığı yerdeki kalıntıları nedeniyle besin zinciri boyunca hareket halinde olmasından kaynaklanmaktadır. Besin zincirinin sonunda konsantrasyon yüksek olduğundan, doğal düşmanlar önemli ölçüde etkilenmektedir. Bunların sonucunda doğal denge ve yaşama ortamı bozulmakta, ilaçlara karşı direnç (dayanıklılık) oluşmakta, bazı türler yok olurken bazı türler de önemli zararlara uğramaktadır. Tarım ilaçlarının etkileri şu şekilde özetlenebilir: a) İnsanlara olan etkileri, b ) Suları kirletmeleri ve dolayısıyla sudan yararlanan canlılara olumsuz etkileri, c) Toprağı kirletmeleri ve topraktaki faydalı mikroorganizmalara olumsuz etkileri, d) Havayı kirletmeleri, e) Yabani hayata zehirli etkileri, f) Fitotoksisite yönünden veya üründe koku ve kalite değişimi yaparak bitkilere zararlı etkileri, g) Arılara ve diğer faydalı böceklere zararlı etkileri. 7. SONUÇ Ülkemizde pestisit kalıntı probleminin çözümü için önce eğitim sorunu ele alınmalıdır. Eğitim, ilaç sektöründen başlayarak çiftçilerimize kadar uzanan bir kesimi kapsamalıdır. İlaç sektörü; imal ettiği ilacın canlılara yaptığı etkileri, çevredeki ve ürünlerdeki kalıcılık durumunu, kullanılacak üründeki en düşük ve en etkili dozunu ve diğer her türlü toksisite çalışmalarını sağlıklı biçimde yaparak piyasaya sunmalıdır. Bayiler; kar amacıyla pahalı olan ilacı değil de, bir hastalık veya zararlı konusunda mevcut alternatif ilaçlardan hem zehirliliği daha az olanı ve hem de daha düşük kalıntı bırakanı tavsiye etmelidir. Çiftçilerimiz; ilaçları teknik talimatta bildirilen dozların üzerinde kullanmamalı, gereğinden fazla sayıda ilaçlama yapmamalı, gerekmediği halde birden fazla ilacı karıştırarak kullanmamalı, kalibrasyonu yapılmış uygun ilaçlama aletlerini kullanmalı ve en önemli bir husus olan son ilaçlama ile hasat arasında bırakılması gereken süreye mutlaka uymalıdır. Eğitimin amacına ulaşamadığı durumlarda, denetim ve kontrol mekanizmasının devreye girmesi gerekir. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ülkedeki kalıntı analiz laboratuvarlarının gelişmiş tüm ülkelerde uygulanan GLP (Good Laboratory Practice) prensiplerine uygun olarak kurulması ve çalıştırılması gerekmektedir. Böylece kalıntı analizleri hızlandırılacak ve tarımsal ürünün tüketiciye ulaşmadan önce kontrolü gerçekleştirilmiş olacaktır. Ayrıca analizler sonunda; yetiştirdikleri ürünlerde toleransların üzerinde ilaç kalıntısı tespit edilen üreticilere, üretimden men cezasına kadar varabilen çeşitli cezai müeyyideler uygulanmalıdır. Bir çiftçinin ürünü tarlada iken yapılan analiz sonunda yüksek kalıntıya rastlanmışsa, hasat aralığı uzatılmalıdır. Hasat aralığının uzatılmasına tahammülü olmayan ürünlerin bedelinin bir kısmı devlet tarafından tazmin edilerek, çiftçiye gerekli uyarıların da yapılması sonunda bu ürünler satışa sunulmadan imha edilmelidir. Çiftçiler çeşitli yöntemlerle (numaralama, kodlama, etiketleme, vs. gibi) belirlenmeli, piyasaya sundukları üründe o çiftçiyi belirleyen sembollerin olması sağlanmalıdır. Böylece ürünlerin tüketiciye sunulmadan önce, kalıntı yönünden emniyetli olduğu belgelenmelidir. Bu amaçlarla; zaman zaman pazardan, manavdan, üretici tarla veya bahçesinden örnekler alınarak ilaç kalıntıları yönünden kontrollerinin yapılması gerekir. Elbette bütün bunların güvenli bir şekilde olması için kalıntı konusunda yetişmiş teknik elemanlara, son teknolojiyle donatılmış laboratuvarlara ve en önemlisi de, bu konuda yapılacak araştırmalar ve rutin analizler için finansmana ihtiyaç vardır. Bakanlığımızca bu şekilde alınacak acil çözüm ve tedbirlerle hem insan ve çevre sağlığı emin bir şekilde korunmuş olacak, hem de dış ticaretimizde, ihraç ürünlerimizin ilaç kalıntıları nedeniyle geri dönmeleri önlenecektir. YARARLANILAN KAYNAKLAR Burçak, A.A., N. Delen,1996. Türkiye’de Pestisit Kalıntı Çalışmaları ve Değerlendirilmesi. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 261-267. Burçak, A.A., 1996. Pestisitlerin Toprak ve Sudaki Davranışı ve Bu Davranışa Etki Eden Faktörler. Doktora seminer notu. E. Ü. Ziraat Fakültesi. Bitki Koruma Ana Bilim Dalı. Bornova-İzmir (Yayınlanmamış). Cönger, E., 2001. Pestisit Kalıntıları ve İzlenmesi. Yüksek Lisans Semineri.A.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü.Bitki Koruma Bilim Dalı. Ankara (Yayınlanmamış). Kaya, Ü. F.Önder, 1996. Pestisitlerin Ürün üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörler. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 245-253. Öztürk, S. 1997. Tarım İlaçları, Ak Basımevi, Beyoğlu-İstanbul, 551 Sayfa.

http://www.biyologlar.com/tarim-urunlerinde-kalinti-problemi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0