Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 31 kayıt bulundu.

İstatistiksel Model ile Hastalıkların Önceden Tahmini

Biyoinformatik biliminin en çok katkısı olacağı alanlardan biri de şüphesiz tıp olacaktır. Genleri ve proteinleri inceleyerek hastalık daha oluşmadan teşhisinin yapılması fikri çok etkileyici. Tabi teşhisi yanında gen terapisi gibi yöntemlerle sorunun kaynağına inilerek düzeltilmesi kesin çözüm olabilir. Açıkçası bu konudaki çalışmalar tam olarak nedir bilmiyorum. Bundan ziyade beni heyecanlandıran kısmı, gen ifade düzeylerinin istatistiksel modeller yardımıyla incelenerek hastalıklar daha oluşmadan teşhisi. Tabi ki hastalığın oluşmasının son kararı proteinlerden geçiyor. Bu sebeple proteinlerin yapılarının önceden kestirimleri de önemli çalışma konularındandır. Fakat gen ifadesi analizleri verisi kullanılarak kurulan modeller başlangıç açısından çok faydalıdır. Model kurmayı sadece istatistiksel yöntemlerle sınırlandırmak yanlış olur. Yapay öğrenme metodlarına da sıkça başvurulur. Yapılan bazı çalışmalarda gen ifade verileri kullanılarak kurulan modellerde neredeyse %100'e yakın doğru kestirimler yapıldığı görülmektedir. Hasta ve sağlıklı gibi iki sınıftan oluşan verilerde hasta ve sağlıklı bireyleri tahmin edebilmek için bazı sınıflandırma yöntemleri vardır. Bunlardan bazıları; lojistik regresyon analizi, diskriminant analizi ve bayescil yöntemlerdir. Bu sınıflandırma yöntemlerinin yani hastalığın önceden bilinebilmesi için kurulmaya çalışan istatistiksel modeli saptayabilmek için veriden öğrenme gerçekleştirilmelidir. Biraz daha açarsak, elimizde olan veride gerçekte hasta ve sağlıklı bireylerin bilgisi vardır. Bu sınıf bilgisi ve değişkenlerin bilgisi kullanılarak bir kestirim modeli kurulur. Bu sayede örneğin 5 tane genin hastalıkta ilişkisi olduğunu düşündüğünüz genleri kullanarak hasta veya sağlıklıdır diye kestirim yapılabilir. Sınıflandırma yöntemlerinin kullanılabilmesi için sınıf bilgisinin kesinlikle olması gerekir. Bu bilgiye sahip olmak çok değerlidir. Sınıf bilgisine sahip olmadığımız durumlarda ise kümeleme yöntemleri kullanılır. Kümeleme analizi, sınıflandırmaya göre istatistiksel açıdan biraz daha havada kalan bir yöntemdir. Sebebi de alt yapısında sağlam bir istatistiksel teoriye sahip olmamasından kaynaklanır. Kümeleme analizlerinde genellikle uzaklık ölçüm birimleri kullanılarak analizler yapılır. Benzer gözlemleri kümelemek için kullanılır. Özellikle mikrodizi gen ifadesi analizlerinde bundan önceki yazımda anlattığım öznitelik seçimi dahil, sınıflandırma ve kümeleme analizlerine sıkça başvurulur. Buna benzer yöntemleri kullanarak genetiksel hastalıklara yakalanma riskini hesaplayan ve hizmet veren şirketler var. 23andme bu hizmeti veren bir şirket bildiğim kadarıyla. Bu yazımda anlattığım yöntemlerin hangi durumda kullanıldığının anlaşılması açısından 10. İstatistik Öğrenci Kolokyumu'nda sunduğum "Biyoinformatik ve Mikrodizi Gen İfadesi Analizi" adlı bildirimden örnek vermek istiyorum. Elimde NCBI veri tabanından aldığım meme kanseri hastalarına ve sağlıklı bireylere ait mikrodizi gen ifadesi verisi vardı. Araştırmak istediğim; meme kanserine hangi genlerin sebep olduğunu bulabilmek ve veriyi iyi açıklayan genlerle çalışarak bir model kurmaktı. Bu model ile kestirim yaparak modelde kullandığım değişkenin ve sınıflandırma yönteminin başarısını ölçmekti. Verim bazı gürültüleri içerdiği için bu gürültülerden kurtulmak için RMA normalizasyon yöntemi kullandım. Gürültülerden büyük oranda kurtulduktan sonra binlerce değişkenle modeli kurmak hatayı arttıracağından, veriyi en iyi açıklayan yani meme kanseriyle ilişkisi olan genleri bulabilmek için öznitelik seçimi yöntemlerinden t-istatistiğini kullandım. Skorlama yapıp meme kanserine sebep olan en önemli genden daha az önemli gene doğru sıraladıktan sonra. 10, 50, ... , 2000 'er en iyi gen alt kümeleri oluşturarak lojistik regresyon ve naive bayes sınıflayıcısı ile model kurdum. Başarı %'lerini karşılaştırdım. Aşağıdaki tabloda orjinal sonuçlar vardır. Bu çalışmada naive bayes sınıflayıcısı lojistik regresyona göre daha başarılı bir sınıflandırma yapmıştır. Naive bayes sınıflandırıcısında en önemli 10 tane gen %86.3 oranında doğru sınıflandırma yaparken, lojistik regresyon en önemli 10 tane gen ile %76.8 oranında doğru kestirim yapmıştır. Aşağıda ise sınıflandırma yönteminin çalışma prensibini anlayabilmek için güzel bir grafik var. Mavi olanlar gerçekte hasta olanlar siyah olanlar ise gerçekte sağlıklı bireylerdir. Modelimiz yani hasta ve hasta değil şeklinde kestirim yapan modelimiz ise kırmızı çizgidir. Kırmızı çizginin solunda kalana hasta sağında kalana ise sağlıklı olarak atama yapıyor. Fakat modelimizde hatalar olduğu başarı tablomuzdan da bildiğimizi gibi gözükmektedir. Gerçek hasta olan bir kaç gözlem hasta değil olarak, gerçekte hasta olmayan bazı gözlemler ise hasta olarak kestirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/istatistiksel-model-ile-hastaliklarin-onceden-tahmini

York Testi ve Gıda İntoleransı Nedir ? York Testi Bilgileri

York Testi ve Gıda İntoleransı Nedir ? York Testi Bilgileri

York test, bir gıda intoleransı testidir .Günümüzde popüler testler olarak sıkça gündeme gelen gıda intolerans testleri, besin intolerans veya gıda duyarlılık testleri olarak da adlandırılmaktadır. Piyasada ve sağlık kuruluşlarında gıda (besin ) intoleransını saptayan bir çok test vardır. York Test de, bu testler arasında bilinirliği yüksek olan bir testdir. Hatta bazı kişiler, besin intolerans testlerini , genel bir ifadeyle York testi olarak adlandırmaktadır. York testin kullanılma amacı, işlevi ve etkinliğini daha iyi anlayabilmek için, kuşkusuz gıda ( besin) intoleransı kavramını da anlamak gerekmektedir. Gıda ( besin) İntoleransı Nedir? Gıda intoleransı, bir çok kişide ortaya çıkan bir sağlık sorunudur. Gıda intoleransı olan kişilerde, toleransın olduğu gıdaya karşı insan vücudu normal olmayan tepkiler verir.Sağlıklı ve normal olarak bilinen bir gıda, tüketildiğinde insan vücudunda istenmeyen reaksiyonlara yol açarak, çeşitli sağlık sorunlarına yol açar. Oluşan reaksiyonların ve rahatsızlıkların ana sebebi ise, sindirim sisteminizde tolerans yani duyarlılık oluşturan gıdaların tam olarak sindirilememesidir. Sindirimi tam olarak olmayan gıdalar ise insan vücudunca yabancı bir madde olarak algılanmaktadır. Yabancı madde olarak algılanan bu gıdalara karşı da vücudumuz tepki vermekte bu durum da sağlık sorunlarına yol açmaktadır. Günümüzde doktorlar, geçmeyen sindirim sistemi rahatsızlıkları olan hastalarına, gıda intolerans testlerini daha sık istemektedirler. Gıda ( besin) İntoleransı Belirtileri Nelerdir? Gıda intolernsı, bir çok gıdanın tetikleyebildiği bir sağlık sorunu olduğu için buna bağlı olarak ortaya çıkan sağlık sorunları ve belirtiler de geniş bir yelpaze içinde değerlendirilir. Gıda intoleransı belirtilerinin başlıcalarını birlikte inceleyelim. * Hazımsızlık, kabızlık,şişkinlik, gaz, ishal, mide krampları gibi sindirim sistemi şikayetleri * Yorgunluk ( sürekli hale gelen bir yorgunluk), vücütta farklı bölgelerde görülebilen ödem (şişkinlik) * Migren, uyku bozukluğu ve romatizmal hastalıklar * Sindirim sistemi şikayetleri ile birlikte çeşitli barsak hastalıkları * Çeşitli deri hastalıkları ( sivilce, döküntüler gibi) York Test Ne Amaçla Yapılmaktadır? York Test, test yapılan kişide, herhangi bir gıdaya karşı intolerans yani duyarlılık varsa bunu ortaya çıkarmaktadır. York Test Nedir? York Test, gıda intoleransı varlığında, vücudumuzun buna yol açan gıdalara karşı verdiği reaksiyonları ortaya çıkaran ve sorun yaratan gıdaları öğrenmemeizi sağlayan bir testdir. olan bir testdir.. York Test için parmaktan alınan kan örneği yeterlidir.Kan örneği bir sağlık merkezinde alınabileceği gibi, testi yaptıracak kişinin adresine gönderilen test kiti aracılığı ile, evde de alınabilmektedir. Alınan test numuneleri ise, uygun koşullarda yurt dışındaki York Test laboratuarlarına gönderilmekte ve sonuçlar bu merkezlerde analiz edilmektedir. Test sonuçlarına göre, eğer bir gıda intoleransı varsa, buna göre kişiye bir beslenme programı önerilmektedir.Uygun beslenme ve diyet programıyla hastaların gıda intoleransına bağlı şikayetleri önemli oranda iyileşmektedir. York test, ideal olarak hasta,hekim ve diyetisyen işbirliği ile en yararlı sonucu verecektir. York Test’in En Sık Kullanım Alanları Nelerdir? Gıda ( besin) intoleransı araştırılması Özellike gıda intoleransı kaynaklı obesite ( şişmanlık) sorunlarında diyetisyen ve hekim işbirliği ile obesite tedavisine destek sağlanması York Test Nerelerde Yapılmaktadır? York Test çeşitli sağlık merkezlerinde ve İstanbul Ortaköy’de bulunan York Test Türkiye merkez ofisinde yapılmaktadır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/york-testi-ve-gida-intoleransi-nedir-york-testi-bilgileri

Tükenmişlik Sendromu

Tükenmişlik Sendromu

Tükenmişlik Sendromunun (burnout) kelime olarak ilk defa 1975 yılında Fraudenberger tarafından tarif edilmiş bir kelime olduğunu belirten Dokuz Eylül Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı, Öğretim Üyesi,Doç. Dr. Gürkan ERSOY, hekimlerde buna neden olan durumları ve mücadele yollarını Medical Tribune’e değerlendirdi. Burnout durumunun hizmeti veren doktorla, hizmeti alan hasta arasındaki ilişkiyi yok ettiğini belirten Do. Dr. Gürkan Ersoy, “Hâlbuki bu iki grup arasındaki ilişki hizmetin kalitesi açısından çok önemlidir. Burnout halinin ileri evrelerinde olan kişiler üretemezler, yaptıkları işten ve işlerinden hoşnut değillerdir, kendilerine güvenleri azalmıştır, aile içi iletişim bozuklukları yaşamaktadır. Kişinin yaşadığı duygusal durum bozuklukları şunlar olabilir: anksiyete, kin, nefret ve depresyon vs. Aslında burnout hali son durak değil, aksine daha ağır tabloların veya sonuçların bir öncüsü olarak değerlendirilmektedir ki bunlar da alkolizm, ilaç bağımlılığı ve intihar girişimleridir”diye konuştu.   “Tükenmişlik Sendromu”na neden olan faktörlere dikkat çene şu bilgileri verdi; Sağlık Bakanlığı ile ilgili sorunlar (pozisyonumuzun net tarif edilmemiş olması, sürekli değişen karar ve yönetmelikler, kanunlar vs.), gelecek korkusu (tayin, görevlendirme, maaşların azalması), nöbet listeleri, çalışma saatleri, zor hasta ve profesyonel İletişim, bulaşıcı hastalık korkusu (Tbc, AIDS,hepatit), motivasyon eksikliği (psikolojik destek ve feed-back alamamak), acil servis içi gürültü, yetersiz kaynaklar, malpraktis korkusu, tedavi ettiğimiz hasta grubu (saldırgan, asosyal, psikopat, saldırgan hasta) gibi faktörlerin Tükenmişlik Sendromuna neden olduğunu belirten Doç. Dr. Ersoy şöyle devam etti: “Şunu kabullenmemiz gerekir ki biz meslek olarak tıbbı seçtiysek, son derece güç, çetin bir yolculuk içine girdik demektir. Mesleğimiz ve branşımız içerdiği birçok faktör nedeniyle fiziksel ve ruhsal sağlığımızı bozabilmektedir. Biz mesleğimizden para kazanmak, bu yolda ilerlemek istiyorsak, “tükenmişlikten” korunma yöntemleri belli. Bunları kendimize rehber edinerek burnout’tan korunmamız mümkün. Unutmayalım ki daha bizlerin kurtaracağı çok hayatlar, çok çocuk ve erişkin hastalar var. Öyleyse biz “Aile Hekimlerinin” burnout olma gibi bir lüksümüz yok, olmamalıdır da.  Tükenmişlik Sendromu (Burnout) Tanısından Şüphelenmek İçin Bazı Sorular: • Kendinizi son günlerde nasıl hissediyorsunuz? Yorgun?, Uykusuz? Depresif? Sıkıntılı? • Daha önce kendinizi daha iyi hissetmenize yarayan yöntemler ve duyguların artık sizin için saçma ve anlamsız olduğunu mu düşünüyorsunuz? • Kendinizi içinde çalıştığınız mevcut sistem ve/veya arkadaşlarınıza karşı nefret ve öfke dolu hissediyorsunuz? • Çalışma temponuzda yavaşlama var mı? Acil içinde hasta bakarken sallanıyor veya boş zamanlarınızı anlamsız şeyler ile mi geçiriyorsunuz? • Her zamankinden fazla mı sigara, alkollü ve alkolsüz içki içip yemek yiyorsunuz? • İşinizi eskisi kadar seviyor musunuz yoksa ilginiz azaldı mı?, • Yalnız mısınız? İnsanlardan kaçıyor musunuz? Burnout Olmuş Kişide Rastlanabilecek Belirtiler: • Evde çok yorgun olduğumuzu hissederek ve/veya ifade ederek zamanımızın çoğunu uyuyarak geçirmek, ailemizden, çevremizden uzaklaşmak, onlar ile iletişime geçmekten korkmak • Çevremize, aile bireylerimize, akrabalarımıza, acildeki doktor, hemşire gibi arkadaşlarımıza daha sert gergin ve ters olmamız, • Sürekli kendimizi hasta hissetmemiz, öfke ve kin duyguları içinde olmamız • Hasta bakımından kaçmak, rahatsız olmak, • Hasta dosyalarını yetersiz, özensiz ve karmaşık doldurmak, • Hastalar için daha sık ve tam endikasyonu olmadan konsültasyon istemek, • Hasta reçetelerinde gereksiz polifarmasi yapmak, • Kendi özel sorunlarını hastalarına ve mesai arkadaşlarına yansıtmak, • Sık sık hasta olduğunu beyan ederek rapor almak, mesaiye geç gelmek ve sebepler bularak erkenden ayrılmak, • Mesai saatleri içinde çok sık çay, kahve sigara molası vererek zamanı geçirmeye çalışmak, • Hastalardan çok sık ayni kişi (doktor, paramedik, hemşire vs) hakkında şikâyet dilekçelerinin alınması, • Kendisine içinde bulunduğu çıkmaz bir şekilde ifade edildiğinde kişinin bunu pasif-agresif olarak reddetmesi Tükenmişlik (Burnout) İle Başa Çıkma Teknikleri 1. Profesyonel ortam içinde mutluluk veya sağlıklı olmak. 2. Yakın aile ve sosyal ilişkiler 3. Fiziksel sağlık 4. Kendini yenileme geliştirme ve rahatlama için uygulanacak yöntemlerdir. http://www.medical-tribune.com.tr/node/3837

http://www.biyologlar.com/tukenmislik-sendromu

HIV yapısal kalp hastalığına yol açıyor

HIV yapısal kalp hastalığına yol açıyor

Kandaki saptanabilir virüs yükü, kalp hastalığının prevalansını neredeyse iki katına çıkarmaktadır . Ambargo: 11 Aralık 2013, 8:30am CET Paris Time – 9:30 am Local Time İstanbul, Türkiye – 11 Aralık 2013: EuroEcho-Imaging 2013 sırasında Madrid, İspanya'dan Dr. Nieves Montoro tarafından sunulan araştırmaya göre, HIV yapısal kalp hastalığına yol açıyor. Bulgular, kardiyovasküler taramanın, başta pozitif bir kan virüs yüküne sahip olanlar olmak üzere tüm HIV hastalarında uygulanmasını destekliyor. EuroEcho-Imaging 2013, Avrupa Kardiyoloji Topluluğu'nun (ESC) kayıtlı bir bölümü olan Avrupa Kardiyovasküler Görüntüleme Birliği'nin (EACVI) resmi yıllık toplantısıdır. Bu toplantı 11-14 Aralık  tarihleri arasında Türkiye'nin İstanbul şehrinde, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda (ICEC) gerçekleşecektir. Dr. Montoro şunları söyledi: “Ekokardiyografi ile ölçüldüğü gibi, HIV hastalarında yüksek bir yapısal kalp hastalığı oluşumu (başta diyastolik disfonksiyon ve akciğer yüksek tansiyonu olmak üzere) görüldüğü iyi bilinir, fakat nedeni belirli değildir. Kalp hastalığının derecesi ile, HIV devresinin mi yoksa saptanabilir kan virüs yükünün mü ilişkili olduğunu değerlendirmek için bir araştırma yürütmeye karar verdik.” Bu ileriye dönük kohort çalışması, NYHA ölçeğine göre >II olarak sınıflandırılan dispne (nefes darlığı) çeken 65 HIV hastası (%63'ü erkek, ortalama yaş 48) üzerinde gerçekleştirildi.1 HIV devresi, CD4 oranlarının ve oportünist hastalıklarının ölçümü ile belirlendi. Aynı zamanda kandaki virüs yükü de belirlendi. Hastalara, yapısal kalp hastalıkları (ventrikül hipertrofisi, sistolik veya diyastolik disfonksiyon veya akciğer yüksek tansiyonu) bulunup bulunmadığını tespit için transtorasik ekokardiyogram uygulandı. Şu kardiyovasküler risk faktörleri değerlendirildi: yüksek tansiyon, şeker hastalığı, sigara içme durumu, dislipidemi ve böbrek yetmezliği. Hastaların yaklaşık yarısında (%47), başta sol ventrikül hipertrofisi, sol ventrikül disfonksiyonu, akciğer yüksek tansiyonu ve sağ ventrikül yetmezliği belirtileri olmak üzere bir tür yapısal kalp hastalığı bulunmaktaydı (bkz. şekil). Yapısal kalp hastalığı, pozitif kan virüs yüküne sahip hastalarda, kardiyovasküler risk profili veya antiretroviral terapiden bağımsız olarak, saptanamaz virüs yüküne sahip olanlardan (%75'e karşılık %43, p <0,04) önemli derecede daha yüksek bir oranda görüldü. Dr. Montoro şunları söyledi: “Nefes darlığı çeken HIV hastalarının yarısında ekokardiyografiye göre yapısal kalp hastalığı bulunduğu kanıtına ulaştık. En ilginç bulgumuz, pozitif kan virüs yüküne sahip hastalarda, yapısal kalp hastalığının önemli derecede daha yüksek biçimde görülmesi oldu. Hatta diyebiliriz ki kandaki saptanabilir virüs yükü, kalp hastalığının prevalansını neredeyse iki katına çıkartıyor, bu da HIV'nin kendisinin bağımsız bir etken olduğu izlenimini veriyor.” Yapısal kalp hastalığının oranının, hastada AIDS olup olmaması, cinsiyeti, yaşı veya kardiyovasküler risk faktörleri bulunup bulunmamasından etkilenmemesine rağmen, bu yine de başlangıç niteliğinde bir sonuçtur ve daha ayrıntılı analizler ile doğrulanması gerekecektir.   Dr. Montoro şunları söyledi: “Araştırmamız, kandaki virüs varlığı ve kalp hastalığı arasında bir ilişki bulunduğunu gösteriyor. Bu bulgular, HIV'nin kalp hasarının sebepleri arasında olduğu hipotezine bir kapı açıyor. HIV'nin proinflamatuar bir tepkiye yol açabileceği bilinmektedir ve buna kalp de dahil olabilir. Bu fikri test etmek için daha ayrıntılı araştırmalar yürütüyoruz.” Sözlerine şu şekilde devam etti: “HIV tedavisindeki hedeflerden biri de kandaki virüs seviyelerinin saptanamaz olmasıdır. Bu tespit edilemediğinde, tedavi genellikle değiştirilir. Bulgularımız, kanda herhangi bir saptanabilir virüs seviyesinin bulunmasının, kalp hastalığı riskini neredeyse iki katına çıkardığını gösteriyor.” Dr. Montoro sözlerine şu şekilde devam etti: “Araştırmamızdaki kalp problemlerinin yüksek oranı nedeniyle (yaklaşık %50), nefes darlığı çeken tüm HIV hastalarına, yapısal kalp hastalığı kontrolü için transtorasik ekokardiyogram uygulanması gerektiğini düşünüyoruz. Bu invaziv olmayan, uygun maliyetli ve kolay ulaşılabilir bir tanı amaçlı testtir. Daha da ötesi, pozitif bir kan virüs yüküne sahip hastalarda yaklaşık iki kat daha fazla yapısal kalp hastalığı bulunmaktadır ve belirti göstersin veya göstermesin, ekokardiyogram uygulanmalıdır.”  Sözlerine şu şekilde son verdi: “HIV hastalarında kalp problemlerini ekokardiyografi gibi basit bir tanı aracı kullanmakla daha erken saptamak, onları kalp hasarının oldukça erken bir devresinde tedavi etmemizi ve hastalığın seyrini iyileştirmemizi sağlayacak. Saptanabilir bir kan virüs yükü ve/veya yapısal kalp hastalığı bulunan hastalar, bir kardiyolog ve uzman HIV doktorları tarafından daha yakın bir incelemeye alınmalıdır.” 53% - Kardiyomiyopatisiz 20% - Sol ventrikül hipertrofisi 9% - Sol ventrikül sistolik disfonksiyonu 10% - Akciğer yüksek tansiyonu 5% - Diyastolik disfonksiyon 3% - Sağ ventrikül sistolik disfonksiyonu Yazarlar: ESC Basın Ofisi Tel: +336 2241 8492 http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/hiv-yapisal-kalp-hastaligina-yol-aciyor

Diyabete ‘Akıllı İnsülin’

Diyabete ‘Akıllı İnsülin’

Utah Üniversitesi’nde geliştirilen ‘akıllı insülin’in denemeleri başarıyla sonuçlanırsa artık milyonlarca birinci tip diyabet hastasının sürekli kan şekeri seviyelerini gözlemlemeleri gerekmeyecek.

http://www.biyologlar.com/diyabete-akilli-insulin

Tarih öncesinden günümüze Şizofreni serüveni

Tarih öncesinden günümüze Şizofreni serüveni

Abdi İbrahim Otsuka’nın katkılarıyla hazırlanan ve şizofreni konusunda toplumsal farkındalık yaratmayı hedefleyen ‘Görmezden Gelmeyelim - Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni’ sergisi, 16-25 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da, 5-15 Kasım tarihleri arasında ise Ankara’da ziyaretçilerle ücretsiz olarak buluşacak.İlk çağlardan günümüze ruhsal hastalıkların tanısı ve tedavisinde kullanılan Tarih öncesinden günümüze Şizofreni serüveniyöntemler, toplumun konuya yaklaşımı, bu serüvenin ana oyuncularından olan bilim insanları ve hekimler, ilginç görsel ve canlandırmalarla '‘Görmezden Gelmeyelim - Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni” sergisinde. Şizofreni konusunda toplumun farkındalık ve bilgi düzeyini artırarak, şizofreni hastalarına yaşamın her alanında destek olunmasını sağlamak amacıyla Abdi İbrahim Otsuka’nın katkılarıyla hazırlanan bu yenilikçi sergi, 16–25 Ekim 2015 tarihinde İstanbul Harbiye Askeri Müze’de, 05–15 Kasım 2015 tarihinde ise Ankara Cermodern’de ücretsiz olarak ziyaretçilerle buluşacak.Konunun uzmanları tarafından hazırlanan zengin içeriği, üç boyutlu kutularda görsel ve işitsel efektlerle ve canlandırmalarla hazırlanan yaratıcı sergileme biçimleriyle  Türkiye’de bir ilk olan ‘Görmezden Gelmeyelim - Tarih Öncesinden Günümüze Şizofreni Serüveni’ sergisi, ziyaretçilere sadece izleyici olacakları değil, zaman zaman farklı duyularıyla deneyimleyebilecekleri bir serüven vadediyor.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/tarih-oncesinden-gunumuze-sizofreni-seruveni

Doğru nefesle Koah ve Astıma dur de!

Günümüzde sıkılıkla görülen astım ve KOAH hastalığı tedavisindeki amaçlardan biri semptomları azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Astım ve KOAH hastalarına son yıllarda klasik ilaç tedavilerine ek olarak, doğru nefes teknikleri ile uygulanan akciğer rehabilitasyonu ve nefes egzersizleri tedavide önemli avantajlar sağlıyor. Doğru nefes alıp vermek özellikle hastaların yaşam kalitesini yükseltiyor. Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece akciğer rehabilitasyon ve nefes egzersiz programları sayesinde Astım ve KOAH’lı hastalarda semptomların azaldığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Ferah Ece,“Egzersiz toleransı, yürüme ve benzeri fiziksel etkinlikler, günlük yaşam etkinliklerini başarma yeteneği, kendine güven duygusu ve yaşam kalitesi doğru nefes alıp vermekle artar. Ayrıca korku ve depresyon azalır ve yaşam kalitesinde artma meydana gelir” diyor.Nefesle astım atağını azaltmak mümkün  Astım hastaları genellikle biri bronş açıcı, diğeri tedavi edici olmak üzere iki tip ilaç kullanır. Ancak son zamanlarda bu tedavilere solunum egzersizleri de eklenerek astım tedavisinden çok daha etkin sonuçlar alınabiliyor. Egzersizlerin amacı astımlılarda akciğer kapasitesini ve bronşların elastikiyetini artırmak. Bu sayede astım atakların sıklığı ve şiddeti azalır. Deriiiiiin bir nefes al Nefes almak sadece göğüs hastalarının değil sağlıklı kişilerin de dikkat etmesi gereken en önemli unsur. Hareketsizlik göğüs kafesinin rijit kalmasını sağlar ve akciğer elastikiyetini azaltır. Uzun ve derin alınan nefes vücutta oksijen yararlanımı sağlar. Ama kişi nefes almada güçlük çektiğinde egzersiz yapmak da istemez. Fakat solunum egzersizleri, nefes almaya yardım ederek mümkün olduğunca etkin olmayı sağlar ve hayat kalitesini yükseltir.Nefes Terapinin Faydaları· Vücudun oksijen kullanımını iyileştirir. KOAH’lı insanlar nefes almak için diğer insanlara göre daha fazla enerji harcadığı için bu çok önemlidir.· Nefes darlığı belirtilerini azaltır ve nefes almayı iyileştirir.· Kalbi güçlendirir, tansiyonu düşürür ve kan dolaşımını düzenler.· Enerjiyi artırıp daha faal olmayı sağlar.· Uykuyu güçlendirip gevşemeyi sağlar.· Sağlıklı bir kilonun korunmasına yardım eder.· Zihinsel ve duygusal bakışı zenginleştirir.· Başkalarıyla birlikte egzersiz yapıldığında, sosyal izolasyonu azaltır.· Kemikleri güçlendirir.· Bağışıklık sistemini güçlendirir.· Hücre yenileme hızını artırır.· Toksinlerin atılmasını sağlar.· Cildi ve saçları canlandırır.· Metabolizmayı hızlandırır.· Bastırılmış duyguların serbest kalmasını sağlar ve özgürleştirir.· Bilinçaltı seviyedeki negatif düşünce ve kayıtları dönüştürür.· Daha net karar verebilme ve daha keskin bir zeka sağlar.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/dogru-nefesle-koah-ve-astima-dur-de

DNA TAMİR BOZUKLUĞU HASTALIKLARI

DNA TAMİR BOZUKLUĞU HASTALIKLARI

1.Kseroderma Pigmentosum Kseroderma Pigmentosum, ender görülen ve otozomal resesif olarak kalıtılan bir hastalıktır. XP hastaları güneş ışığına aşırı derecede duyarlıdır. Bu nedenle, bu hastaların güneşe maruz kalan bölgelerinde deri kanseri gelişme riski artar. Ek olarak, XP hastaları nörolojik anomaliler ile de karakterizedir. XP hastalığında tanımlanan 7 komplementasyon grubundan (XPA-XPG) her biri NER mekanizmasının farklı basamaklarında hasara neden olmaktadır. Farklı mutasyonların farklı hücresel hasarlara neden olmasından dolayı klinik heterojenite ortaya çıkmaktadır. XPC genindeki mutasyonlar genel genom tamirinde hasara neden olurken bu gendeki mutasyonlar TCR mekanizmasını etkilememektedir. XPC proteini bölüm 2.1.2’de belirtildiği gibi global genom tamir mekanizmasının ilk basamağı olan DNA hasarının tanınmasında görev almaktadır. TCR mekanizmasında ise hasarın tanınma basamağında XPC proteini görev almaz. UV ışığının neden olduğu siklobütan pirimidin dimerleri TCR mekanizması ile tamir edildiğinden, XPC hastaları XPA veya XPD hastalarına kıyasla UV ışığına daha az duyarlıdır (1,9). XP hastalarının XPB, XPD ve XPG komplementasyon grubuna ait küçük bir grubu hem XP hastalarının hem de Cockayne sendromu hastalarının klinik özelliklerini taşımaktadır. Bu grup XPB/CS, XPD/CS ve XPG/CS gruplarından meydana gelmektedir. XPB veya XPD genlerindeki bazı mutasyonları taşıyan hastaların ise trikotiyodistrofi hastaları ile klinik özellikleri birleşmiştir. Farklı hastaların XPD geninde yapılan mutasyon analizleri, bazı mutasyonların sadece tamir fonksiyonunu etkilediğini ve saf XP fenotipini yansıttığını, bazı mutasyonların ise hem tamir hem de transkripsiyonu etkilediğini ve XP/CS veya XP/TTD’nin kompleks fenotipini yansıttığını göstermiştir. Bu gruplarda CS ve TTD hastalarının klinik özellikleri deri tümörlerinin gelişme riski ile birleşmiştir (9). 2. Cockayne Sendromu Cockayne Sendromu, 1936 yılında Edward Alfred Cockayne tarafından tanımlanmıştır. CS ender rastlanan ve otozomal resesif olarak kalıtılan genetik bir hastalıktır. CS’nun klinik özellikleri kaşektik cücelik, büyüme ve zeka geriliği, ileri derecede nöronal ve retinal dejenerasyon olarak sıralanabilir (12). CS hücreleri UV ışığı, γ-ışınları ve hidrojen peroksit gibi DNA’ya hasar veren ajanlara aşırı duyarlıdır. RNA sentezi sırasında zincirdeki bu hasarlar RNA polimeraz II’nin durmasına neden olur. Transkripsiyona kenetlenmiş tamir yolu aktif olmayan CS hücrelerinde, RNA sentezi tekrar başlayamaz. RNA sentezinin gerçekleşememesi CS hücrelerinin karakteristik özelliğini oluşturmaktadır (13). CS’nun CSA ve CSB olmak üzere iki genetik komplementasyon grubu tanımlanmıştır. İnsan CSB geni (ERCC6) CSB hücrelerinde görülen DNA hasarının tamir edilmesinde rol oynamakta ve 1493 amino asitlik bir proteini kodlamaktadır. CSB proteininin molekül ağırlığı 168 kDa’dur. CSB proteini helikaz protein ailesinin 2. grubuna ve spesifik olarak da SWI/SNF protein ailesine aittir. Bu ailedeki tüm proteinler 7 helikaz motifine sahiptir. CSB geni 7 helikaz motifine ek olarak asidik bir amino asit dizisi, glisinden zengin bir bölge ve iki nükleer lokalizasyon sinyal (NLS) dizisi taşımaktadır (Şekil 3) (14). Korunmuş helikaz motiflerinin bulunmasına rağmen CSB proteini DNA’nın çift zincirini açan helikaz aktivitesine sahip değildir (8, 15). CSB poteininin transkripsiyona kenetlenmiş tamir mekanizmasında, transkripsiyonda, kromozomun yeniden yapılanmasında ve apoptozda rolü olduğu bildirilmiştir (13,16,17). Fakat, CSB proteininin ve bu proteinin korunmuş helikaz motiflerinin bu biyolojik yollardaki rolü henüz kesinlik kazanmamıştır. Yapılan araştırmalar, helikaz motiflerinin (motif Ia, III, V ve VI) korunmuş rezidularında oluşturulan nokta mutasyonlarının, UV ile muameleden sonra, CSB proteininin canlılıkta, RNA sentezi ve yeniden başlamasında (TCR yolunda) ve apoptozdaki genetik fonksiyonunu etkilediğini göstermiştir. Sonuç olarak, bu helikaz motiflerinin bütünlüğü CSB proteinin biyolojik fonksiyonu için önem taşımaktadır. Öte yandan, CSB proteininin ikinci nükleotid bağlanma motifi proteinin tamir fonksiyonunda rol oynamamaktadır (14,18). CSB proteininin BER yolundaki görevini araştırmak amacıyla yapılan çalışmada, CSB genininin V. ve VI. helikaz motiflerinde oluşturulan nokta mutasyonlarının γ-ışınına karşı hücresel direnci azalttığı gösterilmiştir. Hücre ekstrakları ile yapılan 8-OH-Gua hasarının in vitro BER deneyinde, V. ve VI. helikaz motiflerinde mutasyon taşıyan CSB hücrelerinde, 8-OH-Gua glikozilaz/apurinik liyaz aktivitesinde azalma gözlenmiştir. BER yolundaki hasarın genomik DNA’da 8-OH-Gua birikimine neden olup olmadığını araştırmak amacıyla, 2 Gy γ-ışınına maruz kalan CSB hücrelerinde, 8-OH-Gua’in nükleozid formunun (8-OH-dGuo)düzeyi sıvı kromatografisi/gaz spektrometresi kullanılarak ölçülmüştür. γ-ışınına maruz kalan motif VI CSB mutant hücrelerinin genomik DNA’ları, CSBwt geni ile transfekte hücreler ile karşılaştırıldığında, bu hücrelerde artan düzeyde 8-OH-dGuo gözlenmiştir. Bu sonuç, CSB proteininin 8-OH-Gua hasarının tamir edilmesinde rol oynadığını ve proteinin VI. motifinin bu tamirde önemli bir görevi olduğunu göstermektedir. CSB proteini sadece TCR mekanizmasında değil BER yolunda da rol oynamaktadır. 3. Trikotiyodistrofi NER yolundaki hasardan kaynaklanan üçüncü hastalık trikotiyodistrofidir. TTD sülfür eksikliğinden kaynaklanan saç kırılması, iktiyozis, zeka ve büyüme geriliği ile karakterize, otozomal resesif olarak kalıtılan bir hastalıktır. TTD vakalarının çoğunun ışığa duyarlı olduğu saptanmıştır. Işığa duyarlı TTD hastaları arasında XPB, XPD, TTDA olmak üzere üç genetik komplementasyon grubu tanımlanmıştır. Işığa duyarlı TTD hastalarının büyük bir çoğunluğu XPD komplementasyon grubuna aittir. XPD TFIIH’in altbirimidir ve bu nedenle, XPD hastalarında transkripsiyon ve tamir hasarı birlikte gelişmektedir. TTDA geni henüz klonlanmamıştır. Bu gen veya gen ürününün fonksiyonu hakkında çok az bilgi bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/dna-tamir-bozuklugu-hastaliklari

GDO NEDİR? - GDO Hakkında Bilgi

Bilimadamları 25 yıl önce, genleri DNA’dan ayırarak başka bir canlıya yerleştirebilceklerini keşfettiler.

http://www.biyologlar.com/gdo-nedir-gdo-hakkinda-bilgi

HIV virüsünün çoğalmasını engelleyen protein bulundu

HIV virüsünün çoğalmasını engelleyen protein bulundu

Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bilim insanları HIV enfeksiyonuna karşı doğal bir savunma proteini geliştirdiler. Journal of Biological Chemistry dergisinde yayınlanan araştırmada ERManl adı verilen protein sayesinde HIV virüsünün kendi kendini kopyalaması (replike) etmesi engelleniyor.“Daha önceki çalışmalarada, HIV-1 ‘in yayılmasına müdahele edebiliyorduk, fakat bu durdurma mekanizmasının nasıl gerçekleştiğini belirleyememiştik. Fakat şimdi ERManI’ın antiretroviral tedavide asıl anahtar olduğunu biliyoruz,” diyor Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Yong-Hui Zheng, Antiretroviral tedaviler aşılar gibi değil, basitçe vücuttaki HIV virüsünü düşük seviyelerde tutmaya yarıyor. ERManl tabanlı tedaviler HIV-1 hastalarına reçete edilebilirse, gelecekteki araştırmalar için sağlam bir taban oluşturabilir. Sonraki adımlarda ERManl seviyelerinin artışına bağlı olarak gelişen HIV direnci test edilecek. Pek çok virüste, viral zarflar ya da koruyucu bir tabaka bulunur. Bu sayede virüsler enfekte edecekleri hoşta ilişkin bloklar yaratırlar. Bu zarfın yüzeyinde Env spike denilen viral glikoproteinler bulunur. Bunlar enfeksiyonun moleküler düzeyde yayılmasını sağlayacak valeler gibi davranır.  Bunlar virüslerin içeri girerek yayılmasını sağlarlar.Zheng’in laboratuvarında ilk kez HIV-1 zarfındaki glikoprotein biyosentezinin spesifik olarak ERManl ile inhibe olabileceği ortaya kondu. Bu proteinlere şeker ilave eden enzime ev sahipliği yapıyor. ABD’de 1,2 milyondan fazla insan HIV gerçeğiyle yaşıyor. Çin’de sadece 2014’de 104,000 yeni HIV vakası görüldü. Enfeksiyon artsa da, tüm ülkede halen enfeksiyon yayılma hızı düşük. Bugün halen mevcut bir HIV-1 tedavisi yok. Bazı antiretroviral tedaviler olsa da bunlar ancak hayatı uzatıyor, fakat hastalığı tedavi edemiyor. Aynı zamanda yan etkiler ve diğer etkiler halen tartışılıyor. “Biz bu yolla hastalığı tedavi ederek, vücudun kendi kendini korumasına yardımcı olmak istiyoruz. Bu nedenle araştırmamızı ilerletmek istiyoruz ki, bu aralar oldukça yavaş ilerlese de bu gibi çalışmalar yıllar alıyor.  Kendimizi bu hastalıkla savaşmaya adadık,” diyor ZhengMedicalxpress, Gerçek Bilim http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/hiv-virusunun-cogalmasini-engelleyen-protein-bulundu

Preimplantasyon (Genetik Tanı)

Dünyanın en ünlü tüp bebek ve genetik uzmanları Antalya'da düzenlenen 5. Dünya Preimplantasyon Genetik Tanı Kongresi'nde bir araya geldi. Tüp bebekteki son gelişmeler, embriyolarda preimplantasyon genetik tanı, mikroenjeksiyon, kök hücre nakli, gen tedavisi, klonlama, embriyolarda kanser riski tanımlanması, organ geliştirme, yapay rahim gibi ilginç konuların yer aldığı kongrede, işin etik boyutu da uzun uzun tartışıldı. Dünyada ilk tüp bebek uygulamasını gerçekleştiren 'tüp bebeğin babası' İngiliz bilim adamı Prof. Dr. Robert Edwards'ın yanı sıra, embriyolarda genetik çalışmaları dünyada ilk kez gerçekleştiren Prof. Dr. Yury Verlinsky ve Türkiye'de ilk mikroenjeksiyon, TESE ve preimplantasyon genetik tanı yöntemlerini uygulayan Doç. Dr. Semra Kahraman gibi birçok 'ilk' ile görüşme fırsatını bulduğumuz kongrede verilen mesaj, genetik biliminin 'geleceğin tedavi şekli' olmasıydı. Tüp bebekte embriyoyu anne rahmine yerleştirmeden önce bunlara genetik tarama yapılarak, sadece sağlıklı olanların yerleştirilmesinin çok önemli olduğunu vurgulayan uzmanlar, ayrıca hızlı ilerleyen kök hücre çalışmalarının özellikle diyabet, Alzheimer, Parkinson gibi genetik hastalıklara sahip insanlara umut vaat ettiğini belirtti. Genetikte tedavi amaçlı ve hastalıkları 'yok etme' amaçlı yapılan çalışmalarınsa ahlaka kesinlikle aykırı olmadığı vurgulandı, örnek olarak da KKTC verildi. Çünkü Kıbrıs'ta, preimplantasyon genetik tanı sayesinde, 1990 yılından beri yeni talasemi (Akdeniz Anemisi) hastalarına rastlanmıyor, yani embriyolara genetik tanı yaparak anne rahmine sadece sağlıklı embriyolar yerleştirilmesiyle sadece sağlıklı çocuklar dünyaya getirilerek, hastalığın kökü kurutuldu... Genetik tanıya ilgi artıyor Preimplantasyon genetik tanı (PGT) belki de genetikte en önemli konulardan biri. Çünkü PGT, genetik hastalıklardan 'arınmış', sağlıklı bebekler dünyaya getirmek açısından ideal bir yöntem. Ancak PGT yöntemini, talasemi (Akdeniz Anemisi) gibi birtakım ciddi genetik hastalıklara sahip olup bu hastalığı bebeğine aktarmak istemeyen çiftlerin de yaptırmalarında yarar var. Çünkü uzmanlara göre genetik hastalıkları "yok etmenin' tek yolu preimplantasyon genetik tanı. Tıpkı KKTC'de olduğu gibi. Organon ilaç firması ana sponsorluğunda İstanbul Memorial Hastanesi ve Chicago'daki Reproduktif Genetik Enstitüsü tarafından düzenlenen kongrede görüştüğümüz kongre başkanı ve İstanbul Memorial Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Başkanı Doç. Dr. Semra Kahraman, sağlıklı nesiller için özellikle preimplantasyon genetik tanının çok önemli olduğunu vurguluyor. Bu konuya olan ilginin gün geçtikçe arttığını belirten Kahraman, "Dünyada preimplantasyon genetik tanı yapılmış 5 bin civarında vaka mevcut. Bu yöntem yapılarak dünyaya gelen sağlıklı bebek sayısı ise bin civarında. Embriyolara genetik tanı uygulanması giderek artan bir ilgi ve destek görmekte. Bu uygulamanın emniyeti ve sonuçlarına bakarak, bunun daha geniş gruplara da uygulanması gerektiğine karar verildi kongrede" diyor. 'Kanser çalışmaları'nda akla ilk gelen isimlerden Chicago Reproduktif Genetik Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Yury Verlinsky, preimplantasyon genetik tanı yönteminin kansere yatkın olan çiftler açısından da çok önemli olduğunu vurguluyor. Verlinsky, "Özellikle de meme ve bağırsak kanseri gibi kanserlere erken tanı koymak çok önemli. Yapmış olduğumuz çalışmalarla kanser riski olan kişilerin, 'kanserden uzak' çocuklar dünyaya getirmelerini hedefliyoruz. Kanseri yok etmek, riski azaltmak, genetik yatkınlığı ortadan kaldırmak ve kanser oluşturabilecek genleri embriyolarda keşfedip, kanseri önlemek için yeni teknikler geliştirmeye çalışıyoruz. Kansersiz bebeklerin dünyaya gelmesini, kanser riskinin azalmasını amaçlıyoruz. Gelişmeler ise çok hızlı ilerliyor" diyor. Talasemi taşıyıcıları dikkat! Dünyada talasemi hastalığı nedeniyle incelenen ve preimplantasyon genetik tanı sonucu doğan 50'den fazla bebek var. Kahraman, "Türkiye'de embriyolarda ilk talasemi tanısı 2001 yılında İstanbul Memorial Hastanesi'nde gerçekleştirilmiş ve HLA doku grubu uyumlu ilk bebek Can 2002 yılı Nisan ayında dünyaya gelmiştir. Talasemi hastası olan ablası ile aynı doku grubuna sahip olarak doğan Can'ın göbek kordonundan alınan kan donduruldu ve geçen günlerde İsrail'de ablaya nakledilerek işlem başarı ile sonuçlandı" diyor. Preimplantasyon genetik tanının kullanılmasının bir avantajı da anne rahmine daha az sayıda sağlıklı embriyo vererek çoğul gebelik riskinin önüne geçebilmek. Preimplantasyon genetik tanı, bunun da sağlanabilmesi açısından önemli bir gelişme. İlk tüp bebek uygulamasını 1978'de İngiltere'deki Bourn Hall Klinik'te gerçekleştiren Prof. Dr. Robert Edwards'a, öncüsü olduğu tüp bebek uygulamalarındaki gelişmeleri nasıl bulduğunu soruyoruz. "Gelişmeler harika!" diyor Edwards. Avrupa İnsan Embriyolojisi Derneği kurucusu, Human Reproduction dergisinin kurucusu, RBM Online adlı tıp dergisinin yayın yönetmeni, Uluslar arası Preimplantasyon Genetik Tanı Birliği (PGDIS) yönetim kurulu üyesi olan Edwards, tüp bebek fikrinin, aklına 1955 yılında takıldığını söylüyor. Edwards, "Bugün tüp bebekle ilgili konuşulan her şeyi ben ve ekibim 1960'lı yılların başında başlattım. Ben genetik eğitimi aldım. Ayrıca üreme sağlığı ve embriyoloji konusunda da uzmanlığımı tamamladım. 1960'lı yıllarda genetik uzmanları embriyolar üzerinde üreme sağlığıyla ilgili çalışmalar yapmıyorlardı. Embriyologlar da genetikle ilgili bilgi sahibi değildi, bu ikisinin kombinasyonunu sadece ben yapmıştım. Birçok çalışma ve bilimsel araştırma yaptıktan sonra sonunda tüp bebek uygulamasını gerçekleştirdim ve 1978 yılında ilk tüp bebek olan Louise Brown dünyaya geldi" diyor. Louise Brown şu an 25 yaşında ve evlenmek üzere... Gelişmeler Harika Dokuz yıl uğraştıktan sonra tüp bebek yöntemini geliştiren Prof. Edwards kadından aldığı yumurtayla erkekten aldığı spermi laboratuar ortamında döllendirdikten sonra, döllenmiş yumurtayı (embriyo) tekrar annenin rahmine yerleştirerek Louise Brown’un doğmasına “yardımcı oluyor”. Ve şu an tüp bebek yöntemiyle dünya gelmiş çocuk sayısı dünyada 1.500.000. “Çok iyi öğretmenlerim vardı” diyor ve şöyle devam ediyor: “Şu anki gelişmeler harika. Özellikle de preimplantasyon genetik tanı sayesinde hastalıklar hamile kalmadan tespit ediliyor. Tüp bebek yöntemi temelde değişmedi, ama yöntemler geliştirildi ve modernleştirildi. Kıbrıs çok güzel bir örnek. Orada preimplantasyon genetik tanı sayesinde artık yeni talasemi hastaları doğmuyor. Hastalık yok edildi”. Edwards’ın özel hayatını, hobilerini de merak ediyoruz elbette. Edwards anlatıyor: “Ben genetik ve tüp bebek alanlarında çok çalıştım, ama artık laboratuar çalışmaları yapmıyorum. Şu an dünyayı dolaşıyorum, kongrelere katılıyorum. Yeni gelişmeleri takip ederek mutlu oluyorum. RBM Online Dergisi’nin yayın yönetmeniyim. Yazılar yazıyorum. Bahçemdeki ağaçlarla ilgileniyorum. Hepsini ben diktim. Bahçeme bakım yaparak deşarj oluyorum. Özellikle de güneşli, güzel havalarda bahçe işlerine dalarak yemek yemeyi bile unutuyorum. Ağaçlarımla o kadar ilgileniyorum ki, onların adeta bana ‘Çok teşekkür ederim’ dediklerini duyuyorum. Ayrıca siyasetle ilgileniyorum. Bir zamanlar İngiliz İşçi Partisi’nde yıllarca siyaset yapmıştım, Cambridge’de yıllarca şansölye olarak görev yaptım. Kitap okumayı da çok seviyorum. Türkiye’ye gelmek beni çok mutlu etti. Çok hevesli genç Türk bilim adamları var. Her şeyi öğrenmek istiyorlar. İngiliz öğrencilerimden çok daha meraklı ve hevesliler. Türkiye bu bilim adamlarıyla gurur duymalı” diyor. Kimler preimplantasyon yaptırmalı? Tüp bebek programına alınan her çift, özellikle de genetik hastalıklara ve risklere sahip olan çiftler İleri yaştaki kadınlar (35 yaş ve üzeri) Birkaç kez tüp bebek-mikroenjeksiyon yapılmasına rağmen hamile kalamayan kadınlar Gebeliği sık sık düşükle sonlananlar Daha önce genetik bir hastalığa sahip bebeği olanlar veya sorunlu doğum öyküsü olanlar Genetik hastalıkların olduğu bir aileden gelenler, taşıyıcılar Kadın yumurta hücresinde veya erkek sperm hücresinde saptanan özel şekilsel değişikliklerin var olduğu çiftler.

http://www.biyologlar.com/preimplantasyon-genetik-tani

CRISPR Genetik Aracı Musküler Distrofili Farelerin İyileştirilmesine Yardımcı Oldu

CRISPR Genetik Aracı Musküler Distrofili Farelerin İyileştirilmesine Yardımcı Oldu

CRISPR olarak bilinen yeni genetik düzenleme yöntemi bir ilke daha imza attı: bilim insanları bu yöntemi kullanarak fareler üzerinde ciddi bir kas hastalığını iyileştirmeyi başardılar. Science dergisinde yayınlanan üç farklı makaleye göre, bilim insanları CRISPR yöntemini kullanarak farelerde Duchenne musküler distrofi (DMD) hastalığına neden olan genin hatalı bölümünü kesip çıkarmayı başardılar ve böylece farelerin vazgeçilmez bir kas proteinini üretmesini sağladılar. Bu deneylerle CRISPR ilk defa tüm vücuda ulaştırılmış ve genetik bir hastalığı olan yetişkin bir canlı tedavi edilmiştir.DMD özellikle erkek çocukları etkileyen ve distrofin proteinini kodlayan gendeki bir hatadan dolayı ortaya çıkan bir hastalıktır. Distrofin kas liflerini koruyan ve güçlendiren vazgeçilmez bir proteindir. Distrofin eksikliğinde iskelet ve kalp kasları zamanla zarar görür ve ölür. DMD hastaları, hastalık ilerledikçe önce tekerlekli sandalyeye, hastalığın ileri aşamalarında ise solunum cihazına ihtiyaç duyar ve 25 yaş civarında da hayatını kaybeder. Bu nadir hastalık genellikle distrofin genini oluşturan 79 eksonda (DNA’nın protein kodlayan bölümü) meydana gelen eksiklikler veya başka kusurlar sonucu ortaya çıkar.Bilim insanları bu hastalık için henüz bir tedavi yöntemi bulamamıştır. Hastalığın ilerlemesini durdurmak amacıyla yeteri miktarda kas yapıcı kök hücrenin doğru dokuya aktarılmasının zannedilenden daha zor olduğu ortaya çıkmıştır. Bozuk bir genin doğru bir örneğini hücrelerin içine aktarmak için virüslerin kullanıldığı alışılagelmiş gen terapisi yöntemi, çok büyük olmasından dolayı bütün distrofin genini yerine koymak için kullanılamaz. Bazı gen terapistleri DMD hastalarına küçük bir distrofin geni aktarmayı umuyorlar. Bu küçük gen (veya mikro gen) daha kısa olmasına rağmen yine de işlevsel bir distrofin proteini üretecek ve hastalığın şiddetini azaltacaktır. Bazı ilaç firmaları, hücrelerin DNA okuma mekanizmalarının distrofin genindeki hatalı eksonları atlamasını, ve bu vazgeçilmez proteinin daha kısa bir versiyonunu üretmesini sağlayan bileşimler üretmişlerdir. Ancak ekson-atlayıcı adındaki bu ilaçlar yan etkileri yüzünden ve klinik çalışmalarda kas performansını yalnızca az miktarda iyileştirdiklerinden sağlık bakanlıklarının desteğini henüz alamamıştır.Şimdi ise CRISPR genetik aleti sahneye çıkmıştır. Science dergisinin “2015 yılının buluşu” olarak adlandırdığı teknoloji RNA dizisi’nin cas9 adındaki bir enzimi genomun belirli bir yerine yönlendirmesine dayanır. Cas9 enzimi gittiği yerde DNA’yı makas gibi keser. Hücreler kesilmiş DNA’yı, ya kesilmiş uçları tekrar birleştirerek ya da şablon olarak verilen yeni bir DNA parçasını kullanarak ve yeni bir dizi oluşturarak onarır. Bilim insanları CRISPR tekniğini daha önce hayvanlardan ve insanlardan alınan hücrelerdeki bazı genetik bozuklukları onarmak için ve yetişkin bir farede karaciğer hastalığını tedavi etmek için kullanmışlardır. Ve gecen yıl, bilim insanları, CRISPR’ın hatalı distrofin genini, fare embriyolarında onarabileceğini ispatlamışlardır.Ancak CRISPR’ı DMD hastalığı olan insanları tedavi etmek için kullanmak pek de mantıklı görünmemektedir çünkü yetişkin kas hücreleri genellikle bölünmez ve dolayısıyla gen ekleme veya onarımı için gerekli olan DNA onarım mekanizmaları da çalışmamaktadır. Ancak CRISPR hatalı bir eksonu kesip çıkarmak için kullanılabilir. Böylece hücrenin gen okuma mekanizması kısaltılmış bir distrofin proteini üretir ki bu da ekson atlama veya mikro gen yöntemlerine benzer.Bu üç araştırma ekibi de tam olarak DMD’li genç farelerde bunu yapmışlardır. Dallas’taki Teksas Üniversitesi Southwestern Tıp Merkezinden Eric Olson’un ekibinde çalışan doktora öğrencisi Chengzu Long ve çalışma arkadaşları, zararsız adeno ilintili virüs’ü kullanarak CRISPR’ın rehber RNA’sını ve Cas9 enzimini kodlayan DNA’yı farelerin kas hücrelerine aktarmış ve hatalı eksonu kesip çikarmalarını sağlamışlardır. Kaslarına veya dolaşım sistemlerine CRISPR taşıyan virüs enjekte edilmiş olan farelerin kalp ve iskelet kas hücreleri kısa da olsa distrofin proteini üretmiştir. Ayrıca işlem görmüş fareler, işlem görmemiş farelere göre kas gücünü ölçen testlerde de daha yüksek performans göstermiştir. Her ikisi de Harvard ve Cambridge, Massachusetts Broad Enstitüsü’nden CRISPR öncüsü Feng Zhang ile birlikte çalışan Kuzey Karolayna’daki Duke Üniversitesi’nde Biyomedikal Mühendis Charles Gersbach’ın öncülüğündeki ekip ve Harvard kök hücre araştırmacısı Amy Wagers de buna benzer bulgular elde etmişlerdir. CRISPR’ın doğru bir şekilde çalışıyor olması da güven vericidir; araştırmacılardan hiç biri fazla miktarda hedef dışı etkiye, yani genomun istenmeyen yerlerinde meydana gelebilecek ve zararlı olabilecek kesiklere rastlamamışlardır.Wagers ekibi ayrıca distrofin geninin yetişkin kas dokusunu yenileyen kas kök hücrelerinde de distrofin geninin onarılabildiğini göstermişlerdir. Wagers’e göre “Bu çok önemli bir olgudur çünkü yetişkin kas hücreleri zamanla aşındığı için CRISPR’ın tedavi edici etkisi ortadan kalkabilir”Bu işlem kesin bir tedavi değildir: CRISPR’ın enjekte edildiği fareler kas testlerinde normal fareler kadar iyi sonuç vermemişlerdir. Ancak Gersbach’a göre “bu daha ilk adım ve bu tekniğin iyileştirilmesi için yapılabilecek sayısız düzenleme var”. Olson’a göre de DMD hastalarının %80’i hatalı bir eksonun genlerinden çıkarılmasından yarar görebilir. Fakat klinik çalışmalar ancak yıllar sonra başlayabilecek gibi görünüyor. Olson’un ekibinin şimdiki planı CRIPSR’ın insanlarda görülen distrofin genindeki farklı mutasyonları tamir etmede aynı performansı gösterip göstermeyeceğini sorgulamak. Bir sonraki adım ise bu yaklaşımın fareden daha büyük hayvanlarda da güvenli ve etkili olup olmadığını araştırmak.Elde edilen bu sonuçlar, diğer kas hastalıkları üzerine çalışan bilim insanlarını da cesaretlendirmiş gibi görünüyor. Kolumbus’taki Nationwide Çocuk Hastanesi’nden Jerry Mendell “Bu üç ekibin yaptığı çalışmalar toplu olarak bu yaklaşımın klinik çalışmalara aktarılması açısından çok umut verici görünüyor” diyor. Kanada’daki Toronto Hasta Çocuklar Hastanesi’nden Ronald Cohn da ekliyor: “Hepimizin kafasındaki soru CRISPR genetik düzenleme yönteminin yaşayan bir canlının iskelet kaslarında çalışıp çalışmayacağıydı. Bu yeni çalışmalar ileriye yönelik son derece heyecan verici birer adım teşkil ediyor.”Kaynak :Sciencemaghttp://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/crispr-genetik-araci-muskuler-distrofili-farelerin-iyilestirilmesine-yardimci-oldu

Gebelikte Şeker Yüklemesi Nedir ?

Gebelikte Şeker Yüklemesi Nedir ?

Birçok bayanda, gebelikten önce şeker problemi yaşanmamasına rağmen, gebelik döneminde kandaki şeker seviyesinin yükseldiği görülebilir. Bu gebe bayanlarda gebelik şekerini işaret eden bir durumdur. Her 200 gebe bayandan birinde rastlanılan bu problemin tespiti için gebeliğin 24. ile 28. haftaları arasında şeker yüklemesi işlemi gerekli görülebilir.Gebelikte Şeker Hastalığının Verdiği BelirtilerGebe bayanlarda, kilo kaybı, susuzluk hissi, çok miktarda yemek yeme isteği, yorgunluk hissi ve idrara sık çıkma şikayetleri varsa, şeker hastalığı olma riski göz önünde bulundurulmalıdır. Bazı durumlarda bu şikayetler, kendini daha az gösterebilir, bu durumda gerekli hekim kontrollerinin düzenli yapılması önerilmektedir. Gebelikte Şeker Yüklemesi Nasıl Olur?Gebeliğin 24. İle 28. haftaları arasında, şeker hastalığı taraması amaçlı, 50 gr glikoz verilerek şeker yükleme testi yapılır. Bu uygulama sırasında açlık veya tokluk önemli değildir. Değerler kontrol edilerek eğer bir risk görülüyorsa örneğin ilk testin sonucu 140 ve üzerinde ise 100 gr glikoz testi yapılır.Bu test uygulanmadan 3 gün önce, gebe bayanlara 300 gr karbonhidrat ihtiva eden bir beslenme şekli uygulanır. Üçüncü günün akşam yemeğinden sonra, hiçbir şey yememesi gerekli olan anne adayı, sabah hiçbir şey yemeden ve içmeden kan verir.Bu işlemden sonra beş dakika içerisinde 100 gr glikoz içen anne adayından üç saat boyunca, her saat başı kan alınarak kan şekeri ölçülür. Sonuçlarda ki durum değerlendirilmesi yapılır ve gebe bayanın kan glikozu 95mg/dl nin üstünde ise diyabet teşhisi konulur.Gebelikteki Şekerin Tedavi ŞekliAnne adayına gebelik diyabeti teşhisi konulmuşsa normal şeker hastalarına uygulanan tedavi yöntemleri uygulanmaz. Ağırlıklı olarak diyet ve egzersiz üzerinde durularak, çok gerekli hallerde insülin verilmesi tercih edilir.Diyetisyen ve doktorun ortak çalışarak hazırladıkları uygun olan diyet ile gebe bayanın beslenmesi sağlanır. Düzenli egzersiz yapmak da kan şekerinin düşmesine yardımcı olur. Bu uygulamalar faydalı olmadığı takdirde, son seçenek olarak insülin ile tedavi edilir.Gebelikteki Şekerin Anne Ve Çocuk Üzerindeki EtkileriAnne adayında şeker hastalığının olması, bebek ve kendisi için bazı riskler taşımaktadır. Bu süreç içinde, kan şekerinin kontrol altında tutulması riskleri oldukça azaltacaktır. Ancak kontrol altında olmayan gebelerde, düşük, erken doğum, gebelik zehirlenmesi gibi durumlar yaşanabilmektedir.Şeker hastası olmayan veya şekeri kontrol altında tutulan gebelere göre bu durumları yaşama riskleri, çok daha fazladır.Bebeklerde ise aşırı kilolu olma, irilik yüzünden akciğerlerde sıkışma ve doğuştan şeker hastası olma gibi durumlar yaşanabilmektedir. Bütün bu riskler, gebelikte kan şekeri kontrol altında tutularak, büyük ölçüde engellenir.Gebelikte Şeker Hastalığı Riski Yüksek Olan Kişiler-Daha önce ölü doğum veya düşük yapmış kişiler-Daha önceki gebelik dönemlerinde şeker öyküsü olanlar-Ailelerinde tip 1 diyabet hastası olan kişiler-Gebe kalmadan önce kilo problemi olan ve 35 yaş üzerindeki anne adayları-Anne adaylarının idrar testinde glikoz saptanmasıYukarıda belirtilmiş olan durumlardan bir tanesinin bile bulunması, anne adayları için risk teşkil eder. Bu durumda gebeliğiniz boyunca mutlaka hekim kontrolünde olunmalıdır.Gebelikte Şeker Yüklemesi Zararlı Mı?Anne adayının, risk gurubunda ya da diyabet sorunu olduğundan şüpheleniliyorsa ve şeker yüklemesi yapılmasına hekim tarafından karar veriliyorsa bu işlem genellikle yapılır.Şeker yüklemesi sırasında anne adayına verilecek olan glikoz, günlük şeker kullanımı sırasında aldığımız şeker ile aynı özellikte olup hiçbir farkı yoktur. Miktar olarak da korkulacak ya da her hangi bir probleme sebep olacak kadar çok değildir. Bu açıdan bakıldığında, anne adaylarının şeker yüklemesi yapılması gerekli görüldüğünde, tedirgin olmadan yaptırmaları doğru olandır.Anne adayının, şeker hastası olup olmadığı belirlendikten sonra, gerekli müdahalenin yapılması, hem annenin hem de bebeğin sağlığı açısından önemlidir.Ancak gebelere şeker yüklemesi yapılmasının gerekli olup olmadığı hala yüksek tartışılan konuların başında gelir.Kaynakça:www.milliyet.com.trwww.tjod.orgwww.gebelik.orgYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/gebelikte-seker-yuklemesi-nedir-

Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA) Nedir?

Ailesel Akdeniz Ateşi (AAA), tekrarlayan ateş ve periton, sinoviyum veya plevra enflamasyonu ile karakterize otozomal resessif bir hastalıktır. Karın ağrısı en belirgin özellik olmakla beraber hastaların bir kısmında da artrit bulguları ön plandadır. Vaskülit ve amiloidoz hastalığın dikkat edilmesi gereken yönleridir. Amiloidoz, böbrek yetmezliğine yol açabilmesi nedeniyle, en önemli komplikasyonudur. Ancak kolşişin tedavisi ile AAA atakları azaldığı hatta kaybolduğu gibi amiloidoz gelişme riski de azalmıştır.Uluslararası AAA Konsorsiyumu ve Fransız AAA Konsorsiyumu 1997 yılında 16. kromozomun kısa kolunda bulunan 115 kilobazlık AAA bölgesinden bir aday gen klonladı (MEFV- Mediterranean Fever) ve hastalıkla ilgili üç mutasyon saptadı. Bu genin 3.7 kilobazlık bir transkript kodladığı ve sadece olgun granülositlerde ifade bulduğu gösterildi. Gen, 781 aminoasitten oluşan ve pirin (marenostrin) olarak adlandırılan bir protein kodlamaktadır. Bu proteinin bulunması ile hastalığı tetikleyen çevre etkenlerinin daha iyi tanımlanabileceği düşünülmektedir. Araştırmalar hastalığa ait değişik klinik bulguların farklı mutasyonlardan kaynaklanabileceğini göstermiştir. Örneğin met649val mutasyonu sistemik amiloidozlu olgularda daha sık gözlenirken val726ala mutasyonu amiloidozun ön planda olmadığı olgularda daha sık rastlanmaktadır.Başvuru Nedenleri· Klinik olarak AAA bulgularının olması,· Klinik olarak konulan tanının genetik inceleme ile doğrulanması,· Ailede AAA öyküsü olup diğer aile bireylerinin durumu ile ilgili bilgi sahibi olma isteği,· Hastalığın prognozu ile ilgili ön bilgi edinmek (ör. amiloidozis gelişme riski yüksek hastaların belirlenmesi).Test· MEFV geni PCR ile çoğaltılıp mutasyon incelemesi yapılır.FMF (Ailesel Akdeniz Ateşi) genellikle Akdeniz ülkeleri halklarında (daha çok Türk, Arab, İsrailli ve Ermenilerde) görülen, otozomal resesif geçişli genetik (kalıtımsal) bir hastalıktır. Birbirinden bağımsız iki ayrı klinik tablosu vardır:1-Ani başlayan ve kısa süreli karın,göğüs veya eklemlerde ağrı ile birlikte ateş olması,2-Genç yaşta bile böbrek yetmezliğine neden olabilen böbrek amiloidozu.Belirtiler genç yaşta ortaya çıkar; hastalığın başlaması hastaların yarısında 10 yaşından öncedir.En son araştırmalara göre Pyrin geninin mutasyonunun FMF'e yol açtığı saptansa da hastalığın gerçek nedeni hala bilinmemektedir.FMF tanısı klinik bulgular, ailede bu hastalığın varlığı öyküsü, muayene ve (özellikle atak esnasında yapılan)laboratuvar incelemeleri ile konur. Ana-babadan alınan kan ile yapılacak genetik incelemenin tanı koymadaki değeri sınırlıdır ve pek bir önemi yoktur çünki hastaların % 80 'inde hastanın kendi geninde mutasyon (değişiklik) olmakta ve ana-babasından aldığı gen değişmektedir. Yine de bazı vakalarda genetik araştırma doğru sonuç verebilir ve tanı koymada faydalı olabilir.Amiloidoz daha çok hiç tedavi görmemiş FMF hastalarında görülür.Bu durum idrarda protein çıkışının basit bir idrar tahliliyle saptanmasıyla hastalığın erken döneminde teşhis edilir.Bu hastalığın tedavisinde Kolşisin kullanılır.Bu ilacın dozu günde 1-2 mg dır ve sürekli kullanılmalıdır. İlaç FMF için artışmasız yararlıdır; (sürekli kullanımı halinde) hastaların çoğunda atak oluşmasını ,hemen hemen tüm hastalarda da amiloidozun aşlamasını önler. Ne var ki böbrek şikayeti olmayan hastalarda ve kolşisin kullanmaya başlamadan önce amiloidoz gelişmiş olan FMF'li hastalarda da amiloidoza rastlanılmaktadır.Kolşisin'in atakların ve amiloidozun oluşumunu nasıl önlediği bilinmemektedir. Fakat şu gerçek bilinmektedir ki; kolşisin kullanmasına rağmen sık atak geçiren fakat amiloidozun duraklatıldığı hastalarda, ilacın FMF ataklarını önlemedeki etkisi ile (amiloidozda böbrekte anormal olarak biriken madde olan) amiloid yapımını durdurucu etkisi arasında hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Kolşisin tedavisi FMF hastaları için en güvenli ve uygun seçenektir.Primer infertilite (sebebi yapılan araştırmalara rağmen bulunamamış kısırlık), FMF'li kişilerde normal kişilere göre daha fazla görülür. Ayrıca FMF'li kadınların düşük yapma ihtimali normal kadınlara göre daha fazladır ; (amiloidoz ve ağır seviyedeki böbrek yetmezliğinin anne ve bebek için birçok tehlikeler oluşturması nedeniyle) amiloidozu olan FMF hastalarına gebe almamaları önerilir.İlacı kullanan hastaların çocuklarında Kolşisin'in herhangi bir teratojenik etkisine rastlanmamasına rağmen, tüm FMF'li gebelerde (bebekte ilaçtan dolayı gelişebilecek herhangi bir sakatlığın vs tesbiti için) "amniosentez" yapılır. (Amniosentezde; özel bir yöntemle bebeğin beslenmesini sağlayan plasenta içindeki amnion sıvısından örnek alınarak bebekte gelişebilecek herhangi bir hastalık veya amnormal bir durumun varlığı araştırılır.)Ayrıca fetusda kromozom anomalisi olup olmadığının araştırılması için "karyotip analizi" yapılır.

http://www.biyologlar.com/ailesel-akdeniz-atesi-aaa-nedir

Etnobotanik ve orkide türleri üzerine bilgili olan arkadaşlar

Doğadaki tüm hayvanlar, bitkiler ve insanlar bir dengenin ürünüdürler. Mitolojide bitkiler tanrıların insana verdiği en değerli armağan olarak ele alınmıştır. Tüm bitkiler insanın hizmetindedir 1 ve insanın varoluşundan itibaren bitkilerle olan ilişkisi başlamıştır. İlk çağlardan kalan arkeolojik bulgulara göre insanlar, besin elde etmek ve sağlık sorunlarını gidermek için öncelikle bitkilerden faydalanmışlardır. Deneme yanılma yoluyla elde edilen bu bilgiler, çağlar boyunca kullanım şekillerindeki bazı değişiklik ve gelişmelerle günümüze kadar ulaşmıştır 2 . Kuzey Irak’ta Şanidar Mağarası’nda 1957 yılında yapılan kazılarda bulunan Neandertal adamı kalıntıları yanında mezarda bulunanlar, bitki-insan ilişkisinin başlangıcına ait ilk veri olarak kabul edilir. 60 bin yıl öncesinden günümüze gelen ve bir şamana ait olduğu düşünülen bu mezarda, civanperçemi, kanarya otu, mor sümbül, gül hatmi, peygamber çiçeği, ebegümeci ve efedra gibi bitki türlerinin bulunduğu tespit edilmiştir. Ölülerini gömmeye başlayan bir toplumda, ölen kişinin tekrar yaşama döndüğünde kullanacağı düşüncesiyle mezara konulduğu tahmin edilen bu bitkilerin, yenenler ve şifalı olanlar diye ayrılmaya başlandığının da bir göstergesi olabileceği düşünülmektedir. Çünkü bu bitki türleri günümüzde de özellikle tıbbi bitki olarak hala önemlidir 3,4 .Yüzyıllardan beri süregelen insan ve bitki arasındaki bağ sonucunda, günümüzde tüm dünyanın önemini kabul ettiği ve ciddi araştırmaların yapıldığı etnobotanik bilim dalı doğmuştur 2 . Etnobotanik araştırmalar, deneme yanılma yoluyla edinilmiş ve uzun bir zaman süreci sonucunda nesilden nesile aktarılarak günümüze kadar ulaşan çok değerli bilgileri yansıtan içerikleri ile bitkilerin bilimsel olarak değerlendirilmelerine önemli katkıda bulunmaktadır. Zengin bir kültürel mirasa sahip olan ülkemizin de etnobotanik açıdan oldukça kapsamlı bir bilgi hazinesi mevcuttur. Ancak, kırsal kesimden kentlere olan göçlere ve gelişen teknolojiye paralel olarak, yeni nesiller bu hazinenin değerini bilmemekte ve bu bilgiler kullanılmadığı için kaybolma riski taşımaktadır. Bu nedenle çok değerli bu bilgilerimizin bir an önce yazılı hale getirilme zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Bu zorunluluk ülkemiz ekonomisi açısından da önemlidir. Hangi bölgelerde hangi bitkilerden yararlanılabileceğinin tespiti, ancak etnobotanik çalışmalar ışığında belirlenebilecektir ve böylece halktan alınan bilgiler halkın ekonomisine katkı sağlaması için geri dönecektir 5,6. Diğer taraftan ülkemizde mevcut etnobotanik yayınlar oldukça dağınıktır ve bu konuda başvurulabilecek bir merkez (merkezi kütüphane, veri tabanı, vb.) olmadığı için de yayınlar taranamamakta ve bulunan bilgiler yeterince değerlendirilememektedir 5 . Bu nedenle Sadıkoğlu yüksek lisans tezinde (1998) Cumhuriyet döneminde 1928–1997 yılları arasını kapsayan yayımlanmış ya da yayımlanmamış tüm etnobotanik çalışmaları bir arşiv haline getirmeye çalışmıştır 5 . Ayrıca “Türkiye’deki Etnobotanik Çalışmalar Hakkında Bir Bibliyografya” ve “Türkiye Etnobotanik Araştırmalar Veri Tabanı” hazırlanmasına yönelik çalışmalar da bulunmaktadır 7,8 . Hazırladığımız bu derleme makalesinde, 1997 yılından sonra yapılmış olan ve ulaşabildiğimiz bilimsel nitelikte etnobotanik yayınlara yer vermeyi hedefledik. Böylece ülkemizde günümüze kadar yapılmış etnobotanik çalışmaları içeren ve araştırmacılara kaynak oluşturabilecek ön derleme niteliğinde bir makale olmasını amaçladık. ETNOBOTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNOBOTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ Etnobotanik Terimi ve Tarihçesi Etnobotanik kelimesinin kökü olan etno insanların çalışılması, botanik de bitkilerin çalışılması ya da bitki bilimi anlamına gelir. Etnobotanik, geniş anlamda, farklı insan topluluklarındaki bitki-insan ilişkilerini ifade etmektedir 4,9,10. Etnobotanik terimi, ilk kez 1895 yılında, bir biyoloji profesörü olan John W. Harshberger tarafından kullanılmaya başlanmış olup, basitçe “bitkilerin yerel halk tarafından kullanımı” olarak tanımlanmıştır. Ayrıca etnobotanik teriminin ilk geçtiği yer olan, Harshberger’in "The Purposes of Etnobotany" adlı eseri bu konuda bilinen ilk yayındır. Bu terimin bilim dünyasına girmesiyle etnobotanik çalışmalarda yeni bir çığır açılmıştır ve konu, halk da dâhil olmak üzere artık çok geniş bir kesimin ilgisini çekmiştir. Konu hakkında çalışan her kesim bu bilim dalına yeni bir teknik ve bilgi katmıştır. Yapılan birçok çalışmadan sonra, 1993’te Yen, bu tanımı tekrar gözden geçirmiş ve tam olmasa da yeni bir etnobotanik tanımı ortaya koymuştur. Yen’e göre etnobotanik, “bitkiler ve yerli halk arasındaki her türlü karşılıklı ilişkidir”. Ancak biz bugün etnobotanik için geniş anlamda “evrim süreci içinde insan-bitki ilişkileri” diyebiliriz. Daha dar anlamdaysa “bir yörede yaşayan halkın, yakın çevresinde bulunan bitkilerden çeşitli gereksinimlerini karşılamak üzere yararlanma bilgisi ve bitkiler üzerine etkileri” olarak özetleyebiliriz. Günümüzde sadece bitkilerin niçin kullanıldığı değil, aynı zamanda bitkilerin yetiştiği ortam şartlarının belirlenmesi konularına da odaklanmış olan etnobotanik terimi, sürekli tanımlanmaktadır ve tanımı üzerinde kesin bir fikir birliği yoktur 4,11 .Etnobotaniğin ortaya çıkışında, çeşitli hastalıkların tedavi edilmesi amacıyla binlerce yıldan beri tıbbi bitkilerin kullanılması büyük rol oynamıştır. Eski çağlardan günümüze gelen etnobotanik kitapları veya belgeleri tıbbi bitkilerin kullanımı üzerinedir. Örneğin Hitit yazıtlarında, Mı- sır papirüslerinde, ilkçağlardan kalan kitaplarda hep tıbbi bitkilerin yerel adları ve kullanım şekilleri verilmiştir. Bitkilerden en çok gıda ve tedavi edici olarak yararlanılmakla beraber, yakıt, yapı malzemesi, süs eşyası yapımı, boyar madde ve büyü, nazar gibi inançsal amaçlı vb. kullanımlar da yaygındır 4,9,12 . Günümüzde etnobotanik araştırmalarda en ileri ülke Hindistan’dır. Çin’de geleneksel tıp bilgilerinin derlemesinin yanı sıra, Kunming Botanik Enstitüsü’nde yer alan etnobotanik laboratuvarında birçok araştırmacı çeşitli bölgelerde kullanılan bitkileri araştırmayı sürdürmektedir. Nijerya, Kenya gibi Afrika ülkelerinde ve Latin Amerika’da ekip çalışmalarına ve yeni laboratuvarların kurulmasına başlanmıştır. Uluslararası Etnobiyoloji Topluluğu (International Society of Ethnobiology) iki yılda bir kongre yaparak bilimsel çalışmalara tartışma olanağı sağlamaktadır11,13,14. Ayrıca uluslararası Etnobotanik Kongresi [The International Congress of Etnobotany (ICEB)] farklı yerel komitelerle birlikte uluslararası toplantılar düzenlemektedir. ICEB’in amacı farklı birimlerde etnobotanik çalı- şanları bir araya getirmektir. Bu amaçla ilk kongre 1992 yılında Cordoba (İspanya)’da düzenlenmiştir. Bu toplantıların 4. süne 2005 yılında İstanbul (Türkiye) ev sahipliği yapmış ve toplantıya 46 ülkeden 300’ün üzerinde araştırmacı katılmıştır 15 . Etnobotanik Çalışma Etnobotanik çalışmalar, yalnızca insanlarla bitkilerin yüzyıllardan beri devam eden karşılıklı etkileşimlerini kaydetmekle kalmaz aynı zamanda bu etkileşimden doğan sonuçların, kırsal kesimde yaşayan halkın gelişiminde kullanılmasına, biyolojik çeşitliliğin korunmasına, kullanılan, ihraç edilen ve tehlike altında olan türlerin belirlenmesi ile yasal düzenlemelerin yapılabilmesine de temel oluşturur. Ayrıca, hastalıklara dayanıklılık yönünden üstün olan bitkilerin kültüre alınmalarında, daha kalıcı renklere sahip solmayan boyaların elde edilebileceği yeni bitki türlerinin belirlenmesinde de kaynak oluşturabilmektedir 5,16. Etnobotanik çalışmalar farklı disiplinler tarafından yapıldığı için her disiplin farklı teknikler kullanarak çalışmalarını yönlendirir. Ancak amaç hepsinde yerel bitkileri tanımlamak olduğu için Sistematik Botanik bu çalışmalarda önemli bir yer tutar. Çünkü bitki isimlerinin botanik alanında geçerli bilimsel adları belirlendikten sonra bu bitkiler ve kullanılış amaçları değer bulur 10,11,17 .Bir etnobotanik çalışma, çalışmayı yapacak olan her farklı disiplin için (antropoloji, arkeoloji, ekoloji, farmasötik botanik, farmakognozi, halk bilimi, sanat tarihi vb.) ilginç bir sorunun belirlenmesi ile başlar. Yeni bulgular için öncelikle ve özellikle uygarlığın girmediği bölgelerde yaşayan halkın bitkilere verdiği isimler ve kullanım biçimlerinin saptanması önemlidir. Çünkü bitkilerin yerel isimleri ve kullanımlarının derlenmesi insanlık mirasının yeni kuşaklara aktarılması bakımından çok büyük önem taşımaktadır. T. Baytop (1994) tarafından hazırlanmış olan “Türkçe Bitki Adları Sözlüğü” halkın bitkilere verdiği isimlerin bilimsel karşılıklarının belirlenmesi açısından ülkemizde yazılmış önemli eserlerden birisidir 11,17 . Daha önce de belirtildiği gibi etnobotanik, bir yörede insanların kullandığı her türlü bitkinin araştırılması demek olduğuna göre, o yörede kullanılan tüm bitkilerin saptanması ve örneklenmesi gerekmektedir. Etnobotanik araştırmalar uzun vadeli ve masraflı çalışmalardır. Bu nedenle çalışmalar planlanırken hedef ve süre iyi belirlenmelidir. Örneğin, gıda amaçlı kullanılan bitkilerin saptanabileceği ve kaynak kişilerle en rahat söyleşilerin yapılabileceği dönem kış ve ilkbahar aylarıdır. Yaz ve sonbahar ise, bitki toplama, presleme ve tohum örnekleri almada, ayrıca ekin biçimi, harman ve sonrası işlemleri izlemek, kışlık yakacak ve kış aylarında kullanılmak üzere hayvan yemi olan bitkileri toplamak gibi değişik etkinliklerin sürdürüldüğü bir dönem olarak önemlidir. Çalışmalar, kısa dönemli ya da dar bütçeli olarak da tasarlanabilir ve bir araştırma bir tek çalışma grubu (örneğin tıbbi bitkiler, gıda olarak kullanılanlar, boyamada kullanılan bitkiler ya da sadece yerel adların tespiti gibi) ile sınırlandırılabilir. Ancak, çalışılan bölgeyi bir veya iki köy ile sınırlı tutup hazır o bölgeye ulaşım ve çalışma olanakları sağlanmışken bir ekip çalışması kapsamında diğer bilim alanlarındaki kullanımlarını da derlemek çok daha yararlı ve ekonomiktir 11,16–18 . Etnobotanik çalışmalar yapan araştırmacıları, botanikçilerden ayıran önemli fark, arazi çalışmaları sırasında yoğun kaynak kişi kullanmalarıdır, bilgi doğrudan kullanıcılardan ve karşılıklı konuşma yöntemleri ile elde edilir. Çünkü halk bitkileri gerektiği zaman ve ihtiyaç duyacağı kadar yetiştiği doğal ortamlarından toplar. Bu nedenle kaynak kişilerin seçimi ve onlarla söyleşi teknikleri çok önemlidir. Geçmiş kuşakların bilgilerini devralmış kişileri bulmak ve onlarla birlikte araziye çıkmak, onların bitkilere ilişkin gözlemlerini not etmek ve bu bilgileri başka deneklerle sınamak önerilebilecek etkili bir yoldur. Kırsal kesimde genellikle araştırmacılara rehberlik etmek erkeklerin işidir. oysa besin ve tıbbi amaçla kullanılacak olan bitkilerin toplanması, boyar madde taşıyan bitkilerden boya elde edip kullanılması ve bahçe tarımı Anadolu’da da, dünyanın birçok yerinde olduğu gibi, kadınların uzmanlık alanıdır. Kadınların gıda veya tıbbi bitkileri toplama ve hazırlamada, çeşitli el sanatlarında (dokuma, hasır gibi) çok önemli bilgi birikimlerinin olduğu unutulmamalıdır. Bununla birlikte mantar, çeşitli meyve ve bazı yumrulu bitkileri erkekler, çocuklar ve özellikle de çobanlar toplar. Yaşları nedeniyle çocukları kaynak kişi olarak önemsememek hatadır. Hayvanların yediği ya da yemediği zehirli otları en iyi bilenlerse çobanlardır. Tedavileri sırasında büyü, dua gibi yöntemler yanında genellikle çevrelerinde yetişen bitkileri kullanarak bir hastalığı iyi ettiğine inanılan “ocak” tabir edilen kişiler de araştırmacıların dikkat etmesi gereken kaynak kişilerdendir 11,17–19 . Etnobotanik araştırmalarda oldukça yeni bir teknik de kantitatif çalışmalardır ve bu araştırmaların katkısı giderek artmaktadır. Özellikle koruma ve sürdürülebilir kullanım ile sürdürülebilir kalkınmaya yönelik çalışmalarda kantitatif araştırmaların önemi büyüktür. Bu yöntemle, istatistiksel ve çok seçenekli uygulamalarla arazi çalışması sırasında elde edilen verilerin değerlendirilmesi ve ileriye dönük koruma projelerinin tasarlanması olası hale gelmektedir. Prance (1987) tarafından etnobotanik çalışmalarda kullanılması önerilen bu yöntem, bilgisayar teknolojisinin yardımı ve istatistik programlarının kolay uygulanabilir hale gelmesiyle giderek daha çok araştırmacının kullandığı etkin bir araştırma aracı olmuştur. Kantitatif etnobotanik, bitki kullanım bilgisinin istatistiksel yöntemlerle doğrudan analizi olarak tanımlanabilir. Hipotez testlerle birlikte miktarın belirtilmesi, bilginin niteliği ile kaynağın korunması ve gelişmesine katkı sağlamaktadır 18,20 . Arazi çalışmaları sırasında veya sonrasında bitki teşhisleri yapıldıktan (bitkinin türü ve varsa tür altı taksonu belirlendikten) sonra, bilimsel yayınlar taranarak yetişme alanı ve elde edilen tüm bulgularla karşılaştırılarak, bulguların önceki yayınlarda belirtilen kullanımlarıyla uyumlu olup olmadığı araştırılmalıdır. Elde edilen bulguların gerek çalışılan bölgede, gerekse tüm Türkiye’de her bir bitkinin farklı ya da benzer kullanımlarının varlığının ortaya çıkarılması açısından da önemi büyüktür. Yurtiçi kaynaklar ve yayınlar kadar özellikle komşu ülkelerdeki (Yakın Doğu ve Akdeniz bölgesi) etnobotanik çalışma verilerine erişim de gereklidir. Özellikle Yakın Doğu konusunda en iyi veri tabanı İngiltere’de KEW Botanical Garden’in Economic Botany bölümünde hazırlanmış ve bu alanda çalışanlara açık olan SEPASAL (Survey of Economic Plants for Arid and Semi Arid Lands) veri tabanıdır. MEDUSA (Mediterranean Network) gibi Akdeniz uluslarının bitki kullanımlarına ait veri tabanları da henüz tümüyle yeterli olmamakla birlikte taranmalıdır. Ayrıca özellikle Yunanistan, İtalya, Filistin gibi Akdeniz Bölgesi ülkelerinde gıda ve tedavi edici amaçlı olarak kullanılan bitkilerle ilgili giderek artan yayınlar da dikkate alınmalıdır 18,21,22 . Çok yönlü bir arazi çalışmasıyla elde edilen bilgiler, disiplinler arası bir anlayışla ve farklı uzmanların katkısıyla değerlendirildiğinde, bitki listelerinden oluşan alışılagelen etnobotanik raporlardan çok daha fazla katkı sağlayacak ve halkın bilgi birikiminin ülkemiz yararına kullanı- mı mümkün olacaktır. Eğitime ve yerel kalkınmaya yönelik olduğu kadar, halktan alınan bilgilerin tekrar halka derli-toplu bir biçimde sunulmasına yönelik güncel ve bilimsel yayınlar da etnobotanik alanında düşünülmesi gereken önemli çalışmalardandır. Bunun en güzel örneklerini yağmur ormanlarında belirlenen yeni tıbbi bitkiler ve kullanılışlarıyla ilgili yayınlar oluşturmaktadır 14,17,18 . Ülkemizin Floristik Yapısı ve Önemi Türkiye Florası΄na “Flora of Turkey and The East Aegean Islands” göre, Türkiye 174 familyaya ait 1251 cins ve 12.000’den fazla tür ve tü-raltı taksonu (alt tür ve varyete) ile oldukça zengin bir floraya sahiptir 23–25. Bu taksonların 234’ü yabancı kaynaklı ve kültür bitkisidir. Geriye kalan diğer türler ise yurdumuzda doğal yayılış gösteren bitkilerdir 26,27 . Tüm Avrupa kıtasının yaklaşık 12.000 kadar bitki taksonuna sahip olduğu düşünüldüğünde yurdumuzun bitki örtüsü bakımından nedenli zengin olduğu görülmektedir 28. Endemizm bakımından da yurdumuz oldukca zengindir. Tüm Avrupa ülkelerindeki toplam endemik takson sayısı yaklasık 2750 iken ülkemizdeki endemik tür sayısı 2891’ dir. Bu sayıya endemik olan 497 alt türü ve 390 varyeteyi dâhil ettiğimizde toplam endemik takson sayısı 3750’den fazladır 25. Ayrıca yurdumuz endemik tür oranı ve çeşitliliği açısından orta Doğu’nun da en zengin florasına sahiptir. Endemik bitki bakımından en zengin ülke olan Yunanistan’da bile bu değer 800–1000 arasındadır. Bu farklılıklar göz önüne alındığında ülkemizin bitki türleri açısından ne kadar zengin ve ilginç bir ülke olduğu anlaşılmaktadır 23–28. Ayrıca ülkemiz birçok cins ve seksiyonun farklılaşma merkezi olmasının yanı sıra çok sayıda bitkinin de gen merkezi konumundadır. Günümüzde tarımı yapılan birçok kültür bitkisinin yabani formları yurdumuzda doğal yayılış göstermekte olup Türkiye florasının zenginliğine etkileri oldukça büyüktür. Türkiye’de tıbbi olarak kullanılan bitkilerin sayısı kesin olarak bilinmemekle birlikte, 500 civarında olduğu tahmin edilmekte; yaklaşık 200 tıbbi ve aromatik bitkinin ihraç potansiyelinin olduğu belirtilmektedir 12,28–30 . Dünyada tıbbi amaçla kullanılan bitki türlerinin sayısı hakkında kesin bilgi olmayıp, tahminler 20.000 ile 70.000 arasındadır 31. 1979 yılında Dünya Sağlık Örgütü (WHo) tarafından yapılan araştırma sonuçlarına göre, kullanılan ve ticareti yapılan bitkisel drogların sayısının 1.900 olduğu belirtilmektedir 32. WHo’nun tahminlerine göre dünya nüfusunun % 80’i, Afrika nüfusunun ise % 95’i tıbbi bitkilere dayalı tedavi yöntemlerinden yararlanmaktadır 33. WHo, modern tıbba destek olacak şekilde, gelişmekte olan ülkelerin geleneksel tedavi yöntemlerinin kullanımının yaygınlaşması ve standardizasyonu için “2001–2005 yılı Geleneksel Tıp Stratejileri” programı başlatmıştır 34. Yine WHo verilerine göre Japonya’da doktorların % 60-70’i hastalarına Kampo ilaçlarını tavsiye etmektedir 35. Çiçekli bitkilerden sadece % 15’i üzerinde kimyasal ve farmakolojik araştırmalar yapılmıştır 33. Yeryüzündeki tüm bitki türleri düşünüldüğünde son derece düşük olan bu oran, bitkilerin, farklı ilaç şekillerinde kullanılmaları için oldukça büyük bir kaynak oluşturduklarını bir kez daha vurgulamaktadır 36 . Bütün bu bilgiler göz önüne alındığı zaman, ülkemizin bu konuda büyük bir çalışma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Ayrıca bilimsel verilerin halkla bütünleşebilmesi için yerel bitki adlarının da tespit edilerek güncelleştirilmesi gerekir. Bu konu da yine, etnobotanik çalışmaların önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ülkemizde bitkilerin kullanım amaçları Gıda ve baharat Yurdumuzda beslenme amacıyla bitki toplamacılığının önemli bir geçmişi vardır. Halk ihtiyacını, civar dağ ve ormanlardan kendisi toplayarak karşılar. Bu gelenek kırsal kesimlerde hala sürmektedir. Birçok yabani bitkinin toprak üstü kısmı veya kökleri sebze olarak kullanılmaktadır. Bunlar çiğ veya pişmiş olarak yenildiği gibi kurutularak, salamura halinde veya turşu şeklinde de tüketilmektedir. Ülkemizde, Ege ve Karadeniz bölgelerindeki zengin bitki örtüsüne paralel olarak “ot kültürü” nün de varlığı bilinmekteyse de bu kültürün çok iyi araştırıldığı söylenemez 11,17,18,36,37 . Bununla beraber bazı bölgelerde (bilhassa Batı ve Güney Anadolu), sebze olarak kullanılan bitkiler, mevsimi geldiğinde, semt pazarlarına getirilerek satışa sunulmaktadır 37. Yabani bitkilerin koku ve tad verici olarak kullanılışı da oldukça yaygındır. Bazı bitkiler (Allium, Origanum, Mentha, Thymus cinslerine ait değişik türler) yemeklere tad ve koku vermek için kullanılır. Bazı türlerin (bilhassa Salvia ve Sideritis türleri) yaprakları veya çiçek durumları “adaçayı”, “dağçayı”, “yaylaçayı” gibi isimler altında tanınmakta ve bunlardan elde edilen infüzyon, sıcak içecek olarak tüketilmektedir. Bu şekildeki kullanılış Batı ve Güney Anadolu’nun dağ köylerinde olduğu gibi şehirlerde de oldukça yaygındır (16, 37). Boyar madde Eskiden kumaş veya dokumaların boyanmasında genellikle bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmakta idi. 100 sene kadar önce boyar maddelerin sentetik olarak yapılma olanaklarının bulunması ve bunların ucuz olarak piyasaya çıkartılması, bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de sentetik boyar maddelerin geniş bir oranda kullanılmasına neden olmuştur. Bununla beraber Anadolu’nun bazı bölgelerinde halen bazı bitkisel kökenli boyar maddeler kullanılmaktadır. Son yıllarda bitkisel boyar maddelere karşı ilgi yeniden artmıştır. Bunun başlıca nedeni birçok bitkisel boyar maddenin renklerini ve parlaklıklarını uzun zaman korumalarıdır. Anadolu’da iplik boyamasında kullanılan başlıca maddeler (boyar madde taşıyan bitkiler, mazı ve şap gibi), bol olarak bulunduğu için orta Asya’dan Türkler tarafından getirilen boyacılık sanatı Anadolu’da büyük bir gelişme göstermiştir 37,38 . Halk ilacı Anadolu halkının yabani bitkileri tıbbi amaçla kullanması çok eski devirlere kadar uzanmaktadır. Hitit dönemi tabletlerinde bulunan bazı reçete formüllerinde kayıtlı bitki adları bunun bir kanıtıdır. Bu dönemlerde yabani bitkilerden yararlanıldığı gibi, bazı önemli tıbbi bitkiler drog elde etmek için yetiştirilmekteydi. Ayrıca Hititler ve sonrasında Bizans döneminde Anadolu’dan elde edilen bazı drogların dış ülkelere satıldığı da bilinmektedir. Hitit döneminde kullanılan bazı bitki adları ile bugün Anadolu’da kullanılan bazı bitki adları arasında büyük bir benzerlik görülmektedir (haşşika= haşhaş; samama= susam; tarmus= tirmis; zertun= zeytin) 12,39,40. Selçuklular döneminde Anadolu’da kullanılan bitkisel droglar hakkında en ayrıntılı bilgiler İbn Baytar (1197–1248)’ın ElMüfredat isimli eserinde bulunmaktadır. Bu eser osmanlı İmparatorluğu döneminde yazılmış birçok kitap için kaynak olmuştur 12,37,41 . osmanlı İmparatorluğu döneminde Anadolu’daki tıbbi bitki kullanımıyla ilgili bilgileri özellikle İbn Batuta (1304–1369) ve Evliya Çelebi (1611–1681?)’nin eserlerinden öğreniyoruz 12. Ülkemizde kullanılan droglar üzerindeki ilk bilimsel araştırmalar 19. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Bu konu ile daha çok eczacılar ilgilenmiştir. Yerli droglar üzerinde araştırmalar yaparak, sonuçlarını yayınlayanların başında Giorgio Della Sudda (Faik Paşa) (1831–1913) ve Pierre Apery (1852–1918) gelmektedir. Anadolu’yu her yönüyle konu alan çalışmalar ancak Cumhuriyet döneminde güncellik kazanarak öne çıkmış ve bu nedenle de doğa ile insan ilişkileri konuları üzerinde araştırmalar ve yayınlar başlamıştır. İstanbul Üniversitesi Farmasötik Botanik ve Genetik Kürsüsü Başkanı ord. Prof. Dr. A. Heilbronn (1885–1961), Türkiye’de tıbbi bitkiler alanında bugünkü anlamda, farmakognozik araştırmaları başlatmıştır 9,12,41. Sadıkoğlu (2004) tarafından hazırlanan Cumhuriyet dönemini (1928–1997) kapsayan bir makalede Türk etnobotaniği ile ilgili 765 yayın incelenmiştir. Bu yayınlardan 466’sının bitkilerin tıbbi kullanımları ile ilgili olduğu tespit edilmiştir 42 . Kırsal bölgelerde, hastalıkları tedavi etmek için, genellikle çevrede yetişen veya yetiştirilen bitkiler kullanılmaktadır. Şehirlerde ise droglar eczane veya aktarlardan sağlanmaktadır. Bunlar ekseriyetle çok tanınmış, yerli veya yabancı kökenli droglardır 37. Türkiye bugün de bitkisel drog elde edip kullanan ve ihraç eden bir ülkedir ancak henüz yeterli seviyede bu kaynağını kullandığını söylemek mümkün değildir. 2007 yılı Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre bugün haşhaş kellesi, ıhlamur, yabani güveyotu (Origanum vulgare) (sapları ve yaprakları), adaçayı (Salvia sp.) (yaprakları ve çiçekleri), meyan kökü, nane ihraç edilmektedir. Bunlardan ıhlamur 79.583, adaçayı 1.529.500, meyan kökü 248.587, nane 153.196 kg ihraç edilmiştir 43 . Diğer kullanım alanları Bu kullanım alanlarının dışında Anadolu’da bitkiler, süs ve ev eşyası hazırlamak, tütsü olarak ve nazara karşı korunmak, ayrıca sabun hazırlamak için de kullanılmaktadır. Örneğin Bartın’da ağaç işlerinde kullanılan bitki türleri vardır. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde Amasra halkının, dağlardan kestiği mis kokulu ıhlamur ağaçlarını oyarak ve çeşitli eşyalar yaparak geçimlerini sürdürdüklerini yazmaktadır. Amasra’da, ıhlamur, şimşir, dişbudak, ceviz, kızılağaç, kayın, porsuk gibi ağaçlar kullanılarak havan, ceviz takımı, isimlik, anahtarlık, resimlik, vazo, tahta kaşık, kuş figürleri, güzel sözler yazılı levhalar, hasır işlemeleri ve kaşağı gibi eşyalar yapılmaktadır. Pinus pinea testa ve kozalaklarından, Taxus baccata odunundan kolye ve tespih yapılmaktadır. Mısırın kurutulmuş “koçan yaprakları” olarak adlandırılan brakteleri, hasır yapmada ve çanta yapımında kullanılmaktadır 44. Tütsü ve nazara karşı kullanılan bitkiler de vardır. Örneğin Peganum harmala (üzerlik otu) evlere nazar için asılır. Ölünün başında güzel koku versin diye yakılır 45. Akseki (Antalya) yöresinde Paliurus spina-christi (Çaltı) meyveleri nazar ve süs için kullanılır 46 . Ononis spinosa subsp. leiosperma (karayandırak) topraküstü kısmı Yalova’da nazara karşı kullanılır 2 . Juniperus excelsa, J. drupaceae, J. foetidissima, Abies cilicica gibi bitki türlerinin odun ve kerestesinden yararlanılmaktadır. Myrtus communis dalları bayramlarda mezarlara dikilir. Yine dalları sepet örülmesinde kullanılır. Cylamen cilicium, Nerium oleander, Viola odorata vs. süs bitkisi olarak Akseki’de kullanılan bitkilerdir 46. Kışlak (Yayladağı-Hatay) yöresinde Laurus nobilis (har) meyvaları sabun yapımında kullanılır. Yine bu yörede Teucrium polium (Yağmur otu) bitkisinin toplanmasının ardından okunan dualarla yağmur yağacağınainanılır 47 . Türkiye’de Yapılmış Etnobotanik Çalışmalar Etnobotanik çalışmalar tüm dünyada hızla ilerlemeye ve güncel olmaya başlamıştır 14. Daha önce de belirtildiği gibi çok zengin bir floraya sahip olmamıza ve yurdumuzda halen çok sayıda araştırıcı tarafından değişik yörelerde etnobotanik çalışmalar yürütülmesine rağmen henüz ülkemizde bitkilerin ne kadarının halkımız tarafından kullanıldığını bilmekten uzağız. Bununla birlikte, yapılan çalışmalarda en yaygın olarak halkın bilgisinin toplandığı alan, bitkilerin tıbbi kullanımıdır 11,48. Harf Devriminden (1928) başlayıp 1997’ye kadar 70 yıllık dönemde yurdumuzda yapılmış 765 adet etnobotanik çalışma Sadıkoğlu’nun “Cumhuriyet Dönemi Türk Etnobotanik Araştırmalar Arşivi” adlı tezinde saptanmış ve bir arşiv halinde, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmasötik Botanik Anabilim Dalı’nda, ilgilenen araştırıcılara sunulmuştur. Bu çalışma incelendiği zaman, bitkilerin kullanımıyla ilgili en fazla yayının Sivas, İstanbul ve Konya illerine ait olduğu; en sık olarak da insan sağlığı, inanç ve gıda alanında kullanıldığı saptanmıştır. Karadeniz ve İç Anadolu Bölgelerinin etnobotanik açıdan diğer bölgelerden daha fazla araştırıldığı görülmüştür (Şekil 1). Yine bu çalışmaya göre, Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya ve Şırnak illeri ile ilgili etnobotanik incelemenin yapılmadığı belirtilmiştir 5,42 . Şekil 1 1928–1997 yıllarında yapılan etnobotanik yayınların bölgelere göre dağılımı. Türkiye’de İstanbul Üniversitesi’ne bağlı, “Geleneksel İlaçlar Araştırma ve Uygulama Merkezi (GİLAM)” geleneksel tıpta kullanılan bitkilerle ilgili çalışmalar gerçekleştirmiş ve gerçekleştirmektedir. Geleneksel tıp ve tıbbi bitkiler konusunda, kitaplar, raporlar ve çeşitli dergilerde etnobotanik çalışmalar yayımlamaktadır. ospankulova tarafından hazırlanan tez çalışması kapsamında da yurt içinde ve yurt dışındaki tüm etnobotanik araştırmacıların bu konudaki çalışmalara kolayca ulaşabilmesi amacıyla Türk Etnobotanik Veri Tabanı (TEBVET) hazırlanmıştır. Bu kapsamda 658 çalışma değerlendirilerek veri tabanına 7965 veri aktarılmıştır 8 . Veri tabanının seçmeli kaynakça kısmında etnobotanik açıdan iyi tanınan 12 il Sivas, Erzurum, İstanbul, Gaziantep, Balıkesir, Konya, Sinop, İçel, Afyonkarahisar, Bursa, Diyarbakır ve Tokat olarak belirlenmiştir. Hazırladığımız bu çalışmada, 1998’den günümüze kadar (2008 yılına kadar) ülkemizde yapılmış olan etnobotanik çalışmalar taranmış ve elde edilen bulgular Tablo 1’de verilmiştir. BÖLGE BULGULAR KAYNAK Akseki (Antalya) 195 bitki belirlenmiştir. 29’u gıda, 27’si tıbbi, 7’si baharat, 15’i de endüstriyel ve ekonomik amaçlı. Diğer bitkilerin ise hayvansal besin kaynağı ve yöre halkının günlük ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldığı tespit edilmiştir.4 Çubuk (Esenboğa, Ankara) Çubuk’ta yetişen ve kullanılan 37 tıbbi bitki türü belirlenmiş, kullanılış şekilleri ortaya koyulmuştur. 49 Tekirdağ 69 türün varlığı belirtilmiş. 63 bitki sadece tedavi amaçlı, 6 bitki gıda olarak, 2 türün de her iki amaç içinde kullanıldığı belirlenmiştir. 50 Babadağ (Denizli) 27 bitkiden 20’sinin tıbbi yönden önemli olduğu sonucuna ulaşılmıştır. 51 Denizli 126 bitki belirlenmiş. Boya elde etmede 9, gıda maddesi olarak 18, tedavi amacıyla 92 ve değişik amaçlarla 7 bitkinin kullanıldığı saptanmıştır. 52 Eğirdir (Isparta) Halk tarafından kullanımı olan 66 tıbbi bitki kaydedilmiştir. 53 Kuzeybatı Anadolu(Zonguldak, Bartın, Karabük, Kocaeli, Sakarya) 67 bitki ve 8 hayvandan elde edilen 116 halk ilacı saptanmıştır. 54 Giresun Giresun ilinde yetişen 181 tıbbi bitki ve 52 zehirli bitki tespit edilmiştir. Yöreden sağlanan 17 materyal ve kaynaklardan saptanan 31 bitkinin kaynaklara göre kimyasal bileşimleri belirlenip yöresel kullanımları ile bilinen etkileri ve kullanımları karşılaştırılmıştır. 55 Şile (İstanbul) Halkın tedavide kullandığı 43 tıbbi bitki belirlenmiştir. 56 Elazığ Etnobotanik değeri olan 251 bitki saptanmıştır. Bunlardan 12 tanesinin tıbbi amaçlar dışında kullanıldığı görülmüştür. 57 Gediz (Kütahya) Halk arasında 9 bitki türünün tedavide kullanılışı belirtilmiştir. 58 Bartın 278 takson saptanmıştır. 115 bitki insan ve hayvanlar tarafından yenmekte, 97’si tedavide, 23’ü ağaç işlerinde ve 64’ünün de diğer alanlarda (süs bitkisi, böcek kaçırıcı ve öldürücü, boyar madde, dokuma vb.) kullanıldığı tespit edilmiştir. 44 TABLo I 1998-2008 yılları arasında yapılan etnobotanik çalışmalar62 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Ilıca (Erzurum) 52 bitki türünün halk tarafından tedavi amacıyla kullanıldığı saptanmıştır. 59 Kilis Halk arasında çok iyi bilinen ve aktarlarda satılan 21 bitkinin genel ve tıbbi özellikleri kapsamlı olarak verilmeye çalışılmıştır. Ayrıca yörede eskiden beri kullanılagelen 55 bitkinin yerel adları, kullanılan kısımları ve kullanım şekilleri verilmiştir. 60 Aladağlar (Yahyalı, Kayseri) 38 bitkinin yöresel isimleri ve kullanım alanları derlenerek verilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 4 bitkinin boyamada, 17 bitkinin gıda olarak, 15 bitkinin tedavi amacıyla ve 6 bitkinin de diğer amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 45 Karaman 131 bitki saptanmış. 76’sının tıbbi, 45’inin yiyecek, 2’sinin gereç yapımında, 5’inin boya, 2’sinin nazarlık yapımında, 1’inin ise sabun yapımında kullanıldığı ortaya konmuştur. 61 Kızılkaya (Aksaray) 300’ü aşkın bitkinin köylülerce adlandırıldığı ve çoğunun çeşitli amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır (hayvan yiyeceği, polen ya da nektar kaynağı, yiyecek, gen kaynağı, etken madde kaynağı, tıbbi ve zehirli bitkiler). 62 Pürenbeleni ve Yanıktepe köyleri (Mersin) 36 adet bitki saptanmış. 25’inin gıda, 8’inin tedavi ve 9’unun değişik amaçlarla kullanıldığı belirtilmiştir. 63 Balıkesir Doğal yayılış gösteren ve meyvelerinden yararlanılabilen bitki türleri ve bunların yöresel isimleri ile kullanım alanları belirlenmiştir. 37 tür ve 15 alttür olmak üzere 52 takson tespit edilmiştir. 64 Gönen (Balıkesir) 84 tane halk tarafından kullanılan tıbbi bitki kaydedilmiştir. 65 orta Anadolu (Ankara, Kayseri, Niğde illeri ve Karaman, Konya illerinin güneydoğu bölgesini kapsayan alan) 103 bitkiden ve 4 hayvandan elde edilen 291 halk ilacı belirlenmiştir. 66 Ermenek (Karaman) Yöreden toplanan ve tedavi amacıyla kullanılan 47 bitkisel materyal saptanmıştır. Kullanılan kısımları üzerinde kimyasal çalışmalar yapılarak bulunan maddeler belirlenmiş, kaynaklar taranarak sonuçlar, kimyasal bileşik ve tıbbi kullanışları açısından karşılaştırılmıştır. 67 Gölbaşı (Ankara) Anket çalışması sonucunda, halkın % 78.7’sinin gıda ve tedavi amacıyla halen yabani bitki tükettiği belirlenmiştir. Yabani bitki tüketen bireylerin % 68.6’sı yabani bitkileri gıda olarak, % 3’ü tedavi amacıyla, % 28.4’ü ise her iki amaçla da tükettikleri kaydedilmiştir. 68ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 63 Ege Bölgesi (İzmir, Aydın, Manisa, Uşak, Burdur ve Kütahya) 106 adet tıbbi bitki türü tayin edilmiş ve bu bitkiler hakkında halk tarafından verilen bilgiler bilimsel veriler ile karşılaştırılarak bir değerlendirme yapılmıştır. 69 Edirne 188 tür faydalı bitki saptanmıştır. 154 tanesi tıbbi, 60 tanesi zehirli, 55 tanesi besin, 44 tanesi süs bitkisi olarak tespit edilmiştir. 70 Köse Dağları (Gümüşhane) 195 tür ve tür altı kategoriye ait taksonun, tıbbi ve ekonomik kullanım amaçları belirtilmiştir. 71 Kışlak beldesi (Yayladağı-Hatay) Halk arasında kullanılan 105 bitkiye ait 94 yöresel ad ve 32 kullanılış şekli hakkında bilgiler verilmiştir. 47 Ayvacık (Çanakkale) 87 bitki taksonu saptanmıştır. 48’i yiyecek, 35’i tıbbi amaçlı, 5’i boya bitkisi, 4’ü yakacak, 3’ü süs bitkisi ve 8’inin de çeşitli amaçlarla kullanıldığı kaydedilmiştir. 9 Bodrum Yarımadası (Muğla) Gıda grubu 142 doğal, 36’sı da kültürü yapılan bitki tespit edilmiştir. Tıbbi bitki grubunun 92’si doğal, 24’ü kültür ya da bölgeye özgü olmayan, 60 bitkiden oluşan hayvan yemi grubu ve 40 tür de el sanatları grubu (sepet, hasır, kaşık gibi) olarak sınıflandırılmıştır. Bazı türlerin de çardak, çit yapımından, balık avlama ve sosyal kullanımlara değin uzanan geniş bir kullanım çeşitlemesi elde edilmiştir. 72 Düzce (Konuralp), Diyarbakır, Ankara (ortaköy, Keçiören, Çubuk, Kızılcahamam), Eskişehir, Kırşehir (AkpınarBüyükabdiuşağı köyü), Gaziantep, Nevşehir, Manisa (Yakaköy), Kocaeli (Uzunçiftlik), Tunceli (Pülümür), İzmir, Mersin (Arpaçsakarlar), Tokat (Turhal), Şanlıurfa (Siverek) "Enobotanik değeri olan" 247 bitki saptanmıştır. 101 tanesinin yalnız gıda olarak, 78 bitkinin tedavi, 65 bitkinin ise gıda ve tedavi, 3 bitkinin çeşitli amaçlar için (yün boyama, nazarlık, süs eşyası olarak) kullanıldığı belirlenmiştir. 73 Kütahya 57 bitkinin halk ilacı olarak değişik amaçlarla ve değişik şekillerde kullanıldığı ortaya konmuştur. 74 Datça (Muğla) 26 bitkiden çeşitli amaçlarla yararlanıldığı saptanmıştır. Bunların çoğu tedavide ve beslenmede yararlanılan bitkilerdir. 75 Baba Dağı (Muğla) ve Fethiye Yöresi Halkın, çoğunluğu tıbbi amaçlı olmakla birlikte çeşitli amaçlarla yararlandığı 11 bitki türü saptanmıştır. 7664 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kayseri Toplanan 348 taksonun 43 tanesinin kültür bitkisi, 9 tanesinin zehirli bitki, 11 tanesinin de endemik bitki olduğu saptanmıştır. Ayrıca bunlardan 246’sı ilaç, 70’i gıda, 8’i boya, 24’ünün ise hem ilaç hem de gıda, birer tanesinin de süpürge, güzel koku verici ve temizlik maddesi olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 77 Kumalar dağı (Afyon) 70 bitki türü saptanmıştır. 44’ü tıbbi bitki, 15’i gıda, 5’i diğer kullanım amaçlı, 4’ü hayvan yemi ve 2’sinin ise süs bitkisi olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 78 Ezine (Çanakkale) 65 bitki türünden geleneksel halk ilacı olarak yararlanıldığı saptanmıştır. Bunlardan 49’unun yabani ve 16’sının yörede yetiştirilen bitki olduğu belirtilmiştir. 79 Koçarlı (Aydın) 68 taksona ait bitkiden yörede sağlık alanında yararlanıldığı saptanmıştır. 80 Elmalı (Antalya) 23 tane bitkiden 20 tanesinin tedavi amacıyla, 3 tanesinin ise diğer amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 6 Akçakoca (Düzce) 1510 örneğin değerlendirilmesi sonucu 103 familya, 377 cins, 632 tür, 15 alttür, 10 varyete olmak üzere 657 takson saptanmıştır. Bitkilerin yerel adları ile kullanımları verilmiştir. 33 bitkinin tedavi amaçlı, 29 bitkinin yiyecek ve 18 bitkinin de çeşitli amaçlı kullanımı belirtilmiştir. 81 Çerkeş (Çankırı) 57 bitkisel, 6 hayvansal ve 8 inorganik kaynağın halk ilacı olarak kullanılışı tespit edilmiştir. 82 Bilecik 67 tıbbi bitki türü incelenmiştir. 83 Yenişarbademli yöresi (Isparta) 43 değişik doğal faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. Kullanım amaçları ve yöresel isimleri incelenmiştir. 84 Çatalca (İstanbul) 59 bitki türü toplanmıştır. Bu bitkilerden 15’inin sadece yöresel ismi belirtilmiş, 21 türün yiyecek olarak, 3 türün bitki çayı, 4 türün boya, 5 türün araç-gereç yapımında ve 10 türün farklı amaçlarla kullanıldığı saptanmıştır. 85 Batı ve orta Anadolu 121 yabani yenebilen bitkinin yiyecek olarak kullanılan kısımları belirlenmiş ve onların ayrıntılı bir şekilde hazırlanma yöntemleri incelenmiştir. 86 Ilıca (Erzurum) 60 bitki teşhis edilmiştir. 42 bitkinin yiyecek, 11 bitkinin yakacak, 2 bitkinin boyamada, 1 bitkinin inşaat malzemesi olarak ve 9 bitkinin de çok amaçlı kullanımı saptanmıştır. 87 Doğu Anadolu Bölgesi (Van, Hakkâri, Siirt, Batman, Bingöl, Tunceli, Erzurum, Erzincan, Elazığ, Malatya, Ağrı, Kars, Muş ve Bitlis) Bu araştırmada bölgede yetişen ve değişik amaçlarla kullanılan 71 faydalı bitki hakkında bilgi verilmiş, tıbbi kullanımları belirtilmiştir. 88ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 65 Beypazarı, Ayaş, Güdül (Ankara) İnceleme bölgesinde yetişen yabani bitkilerin yiyecek, tedavi ve diğer amaçlı kullanılışları üzerinde halkla röportaj yapılarak bilgi toplanmıştır. Halkın 115 bitkiyi tıbbi, 70 bitkiyi yiyecek ve 7 bitkiyi de çeşitli amaçlar için kullandığı belirlenmiştir. 89 Bergama (İzmir) 55 takson toplanıp teşhis edilmiştir. 45 tanesi tıbbi, 19 tanesi yiyecek ve besin, 7 tanesi endüstri bitkisi olarak saptanmıştır. 90 Sakarya 46 bitki türü ve 5 hayvan türünden elde edilen 139 tıbbi kullanılış tespit edilmiştir. Ve seçilen bazı bitki türleri üzerinde antimikrobiyal aktivite tayini yapılmıştır. 91 Niğde-Aladağlar’ın batısı 200 bitki örneği toplanmış ve 126 türün kullanışlarının olduğu saptanmıştır. 125 tür tıbbi, 39 tür gıda, 7 tür hayvan yemi, 5 tür bal yapımında, 14 tür malzeme yapımında kullanılmakta olup, 5 türün de çevresel kullanıma sahip olduğu belirlenmiştir. 92 Pınarbaşı (Kayseri) 25 familyaya ait 735 tür belirlenmiştir. 44 tıbbi bitki türünün kullanılış nedenleri, uygulanış şekilleri araştırılmış ve kaydedilmiştir. Ayrıca bu bitkilerin fitokimyasal tarama sonuçları (alkoloit, antrakinon, kumarin, flavonoit, saponin, tanen, kardiyoaktif glikozitler, antrasenozit ve uçucu yağ) ile taşıdıkları ana etken madde grupları belirlenmiştir. 93 Dereli (Giresun) 104 bitki örneğinden 69 taksonun tıbbi amaçla kullanıldığı kaydedilmiştir. 94 Mersin ve Adana Marketlerde satılan bitkisel ilaçlar üzerine bir çalışma yapılmıştır. 107 bitki türü bu çalışma ile ortaya konmuştur. 95 Geyve (Sakarya) 34 bitkinin besin maddesi, 41 bitkinin tıbbi amaçla, 8 bitkinin süs bitkisi, 23 bitkininde çeşitli eşyaların yapımında, yakacak ve kereste olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 48 Şuhut (Afyon) 104 bitkisel, 11 hayvansal ve 7 inorganik kaynağın değişik şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 96 Narman (Erzurum) 28 familyaya ait 52 bitki türünün tedavi amacıyla kullanımı belirtilmiştir. Hakkında bilgi verilen ancak örneği bulunmayan 3 tane bitki örneğinin de tıbbi kullanımına yer verilmiştir. Ayrıca yabani olarak yetişen ve gıda olarak kullanılan 27 bitki, kültürü yapılan ve gıda olarak kullanılan 16 bitki, 6 tane kültürü yapılan yem bitkisi, 1 tane boyamada kullanılan bitki, 1 tane temizlikte, 1 tane diğer amaçlı kullanılan, 7 tane de dışarıdan temin edilen ve ilaç olarak kulanılan bitkilere yer verilmiştir. 3766 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Yalova 398 bitkiden halk arasında kullanışı olan 99 takson, kullanışı olmayıp sadece yöresel ismi olan 20 takson saptanmıştır. 99 bitkiden 53’ü halk ilacı, 40’ı gıda, 5’i baharat, 3’ü oyuncak olarak, 4’ü alet yapımında, 2’si samanların balyalanmasında, 2’si boyamada, 1’i dekoratif olarak, 1’i sabun yapımında, 2’si büyü yapımında, 1’i harç yapımında ve 2’sinin de saç bakımında kullanıldığı tespit edilmiştir. 2 Nizip Bölgesi (Aksaray) 74 bitki taksonunun yerel isimleri verilmiştir. Bu bitkilerin kullanımları örtüşmekle birlikte 67’si tedavi amaçlı, 23’ü yiyecek maddesi, 8’i boya eldesi için ve 3’nün de diğer amaçlı olarak kullanıldığı belirlenmiştir. 97 Merzifon (Amasya) 35 bitki ve 4 hayvan türü ile 3 hayvansal ve 1 inorganik kaynağın çeşitli şekillerde halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 98 Konya ve Karaman Konya ve Karaman çevrelerindeki 9 cinse ait 21 yenilebilen yabani bitkinin halk tarafından geleneksel olarak kullanımları ortaya konmuştur. Böylece Neolitik ve Kalkolitik Çağlarda İç Anadolu’da yaşamış olan halklar için bu bitkilerin öneminin arkeolojik olarak saptanmasında etnoarkeolojik bir yaklaşım benimsenmiştir. 99 Beykoz (İstanbul) 451 bitki taksonu saptanmıştır. 99 bitkinin tıbbi amaçlarla kullanıldığı, bunlardan 23 tanesinin zehirli olduğu belirlenmiştir. 100 Bandırma (Balıkesir) Yörede 98 bitki taksonu saptanmıştır. Bunlardan 41 taksonun yiyecek ve baharat, 65 taksonun tıbbi amaçlı, 6 taksonun süs, 4 taksonun yakacak, 4 taksonun boya ve 15 taksonun da yöresel inanç, yapı malzemesi, arıcılık, ipek böcekçiliği ve kişisel bakım gibi diğer amaçlar için kullanıldıkları tespit edilmiştir. 13 Çatalca (İstanbul) Tıbbi amaçla kullanılan 68 çiçekli bitki türü saptanmıştır. Bunlardan 58’i doğal, geri kalanları ise kültür bitkileridir. 72’sinin (7 tane farklı bitki karışımı dâhil olmak üzere) farklı kullanımı saptanmıştır. 101 Çanakkale, Edirne, İstanbul, Kırklareli, Tekirdağ Halk ilacı olarak kullanılan 148 bitki taksonu belirlenmiş, bunlardan en yaygın kullanımı olan 20’sinin uygulama alanları verilmiştir. 102 Bozcada (Çanakkale) 64’ü yabani, 17’si ise kültür bitkisi olan 81 bitki taksonunun halk arasındaki kullanımları belirtilmiştir. Kullanımları örtüşmekle birlikte 35‘inin tıbbi, 27‘sinin yiyecek, 13’ünün süs, 7’sinin baharat, 6’sının yakacak olarak; 3’ünün kozmetik, 3’ünün bitki çayı, 2’sinin sepet yapımında, 2’sinin sigara hammaddesi olarak, 2’sinin çit yapımında, 2’sinin oyuncak olarak; 1’inin nazarlık, 1’inin süpürge yapımında, 1’inin boyamada, 1’inin de sakız olarak kullanıldıkları tespit edilmiştir. 103ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 67 Ödemiş, Tire, Kiraz (İzmir) 25 bitki taksonunun 22 farklı kullanımı ortaya konmuştur. 13 bitkinin günlük yaşamda eşya ve gereç olarak kullanımı, 8 bitkinin nazara karşı kullanımı ve 6 bitkinin de ziraatta ekipman olarak kullanımı belirtilmiştir. 104 Bahçe ve Hasanbeyli (osmaniye) 79 taksonun çeşitli amaçlar için (gıda, ilaç, ev eşyası, süs eşyası, kereste, boya, inançsal) kullanıldığı saptanmıştır. Çalışma alanında doğal bitkilerin en çok gıda (45 takson) ve ilaç (35 takson) amaçlı kullanıldığı bunlardan sonra sırasıyla ev eşyası (4 takson), kereste (3 takson), süs eşyası (3 takson), boya (1 takson) ve inançsal olarak (1 takson) kullanıldıkları belirlenmiştir. 105 ordu, Samsun 26 familyaya ait 52 tane yabani yenebilen bitkinin halk tarafından yiyecek olarak kullanımı ortaya konmuştur. 106 Güdül (Ankara) 23 bitkinin halk ilacı olarak, 11 bitkinin ise besin olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 107 Kozan (Adana) 33 tıbbi bitki saptanmış ve bu tıbbi bitkilerden özellikle çok ciddi olmayan sağlık sorunlarında yararlanıldığı ve bu yararlanmanın Anavarzalı hekim Dioskorides’in (MS I. Yüzyıl) reçeteleriyle kısmen uyumlu olduğu saptanmıştır. 9 tanesi Dioskorides ile benzer amaçla kullanılırken, 20 tanesinin farklı amaçlarla kullanıldığı belirlenmiş, 4 tanesinin ise Materia Medica’da hiçbir kaydına rastlanmamıştır. 108 Aşağıçerçi, Çerde, Aşağı Çamlı, Yukarıdere vb. köyler (Ulus- Bartın) Çalışmada, yörede tedavide kullanılan 33 tane doğal bitki, 12 tane kültür bitkisi ve 23 tane yenen bitkiye yer verilmiş, bunların kullanım biçimlerine ilişkin etnobotanik araştırma sonuçları yer almıştır. 109 Manavgat (Antalya) Boya elde etmede kullanılan 14 bitki taksonu, gıda maddesi olarak 40 bitki taksonu, tedavi amaçlı olarak kullanılan 66 bitki taksonu ve değişik amaçlarla kullanılan 75 faydalı bitki taksonu tespit edilmiştir. 110 Pozantı (Adana) Tıbbi amaçlı ve gıda olarak kullanılan 39 bitki tespit edilmiştir. 111 Zeytinbahçe ile Akarçay arasında kalan bölge (Birecik- Şanlıurfa) 434 tür, 5 alttür ve 6 varyete olmak üzere 445 takson tespit edilmiştir. 96’sı yem, 56’sı gıda, 25’i yakacak, 43’ü tıbbi amaçlı, 3’ü süpürge yapımında, 9’u süs bitkisi, 4’ü takı, 7’si çocuklar tarafından oyun amaçlı, 2’si nazar amaçlı, 9’u çay, 2’si tütüne katılan, 2’si boya, 2’si baharat, 5’i çardak, inşaat malzemesi, 2’si sepet, 5’i zehirli, 2’si temizlik, 2’si hasır, 3’ü at koşumu yapımı ve 3’ünün de maydanoz, nane, hardal bağı olarak kullanıldığı kaydedilmiştir. 11268 HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ ECZACILIK FAKÜLTESİ DERGİSİ Kırklareli Halkın yiyecek ve diğer amaçlarla (tıbbi kullanılışı hariç) kullandığı 100 tür belirlenmiştir. 55 tür gıda, 15 tür hayvan yemi, 11 tür boya bitkisi ve 17 türün çeşitli malzeme imalinde, 2 tür oyuncak olarak, 1 tür ekmek mayasına katkı olarak, 1 tür çatı izolasyonunda, 1 tür bereket getirmesi amacıyla, 1 tür arıları çekmek için, 1 tür sakız elde edilmesinde, 1 tür gölge eldesinde, 2 tür süs bitkisi olarak, 3 tür böcek kaçırıcı olarak, 1 tür hayvanların üşümelerine karşı, 1 tür meyve ve sebze tezgâhlarında, 2 türün de saç bakımında kullanıldığı görülmüştür. 113 ovabaşı, Akpınar, Güllüce ve Köseler Köyleri (Gümüşhacıköy/ Amasya) Arasında Kalan Bölge Çalışmada 10’u Türkiye için endemik olan 95’i doğal, 11’i kültür bitkisi 106 takson belirlenmiştir. Bazı örtüşen kullanımlarla birlikte 59 tane bitki türünün gıda, 14 ilaç, 6 yakacak, 7 yem ve 20 el sanatlarında kullanımın yanı sıra 18 bitki türünün de farklı alanlarda kullanımının olduğu belirlenmiştir. 114 Babaeski (Kırklareli) 202 adet örnek toplanmıştır. Bu örneklerin teşhisi sonucunda 46’sı yabani ve 16’sı yörede yetiştirilen 62 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı belirtilmiştir. 115 Ezine (Çanakkale) Yörede 49’u yabani ve 17’si kültür 66 bitki türünün halk ilacı olarak kullanımı ortaya konmuştur. 116 Koçarlı (Aydın) Halk ilacı olarak kullanılan 53’ü yabani ve 15’i ise yörede yetiştirilen 68 bitki türü tespit edilmiştir. 117 Ege Bölgesi 20 familyaya ait 42 bitki türünü içeren 106 adet tıbbi bitki örneği toplanarak tayin edilmiştir. Bunların yerel isimleri, kullanılan kısımları, hazırlanma şekilleri ve tedavideki kullanışı belirtilmiştir. 118 Kürecik (Akçadağ/ Malatya) Farklı kullanılışlara sahip 129 bitki taksonu (123 doğal, 6 kültür) tespit edilmiştir. 45’i bitkisel tedavi, 60’ı gıda, 13’ü baharat veya çay, 24’ü hayvan yemi, 16’sı boya, 16’sı yakacak olarak, 28’inin ise bunların dışında farklı kullanılışlara sahip olduğu saptanmıştır. 119 Ilgaz (Çankırı) 44 familyaya ait toplam 100 taksonun 62’ sinin yiyecek, 25’ inin tıbbi amaçlı, 12’ sinin çay, 4’ünün baharat, 4’ ünün süs bitkisi ve 20’ sinin çeşitli amaçlarla yöre halkı tarafından kullanıldığı belirlenmiş ve bu taksonların kullanılma şekilleri ortaya konmuştur. 120 Cizre (Şırnak) Toplanan bitkilerden 99’unun gıda, 45’inin yem, 44’ünün ilaç, 25’inin süs, 21’inin el sanatları, 20’sinin de yakacak olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 121 Konya 72 farklı bitki türünün halk ilacı olarak kullanıldığı tespit edilmiştir. 122ETNoBoTANİK VE TÜRKİYE’DE YAPILMIŞ ETNoBoTANİK ÇALIŞMALARA GENEL BİR BAKIŞ 69 ortaca (Muğla) Etnobotanik özelliğe sahip 45 familyaya ait 80 bitki belirlenmiştir. Bunlardan 52’sinin tıbbi, 25’inin gıda amaçlı, 8’inin tat verici-baharat olarak, 8’inin eşya yapımında, 8’inin yakacak olarak ve 5’inin de süpürge yapımında kullanıldığı kaydedilmiştir. 123 Mityat (Mardin) Yörede yetişen 92 tane bitki türünün besin (yiyecek, baharat, çay), süs, yakacak, tarımsal, evsel araç- gereç (tarımsal, alet, süpürge), boya, kozmetik ve nazarlık gibi 106 tane kullanım amacı saptanmıştır. 124 İzmit Körfezi’nin Güney Kesimi 118 bitki taksonundan (104 doğal, 14 kültür) 77’sinin halk ilacı, 59’unun gıda, 13’ünün baharat ve çay olarak, 19’unun hayvan yemi, 5’inin hayvan hastalıklarında, 7’sinin yakacak olarak ve 37 tanesinin de farklı amaçlarla kullanıldığı tespit edilmiştir. 125 Yunt Dağı (Manisa) 32 familyaya ait 54 tıbbi bitki türü kaydedilmiştir. Bunlardan 41 tane türün yabani, 13 türün ise kültür bitkisi olduğu belirtilmiştir. 126 Afyonkarahisar (Sinanpaşa, Hocalar ve Dazkırı) 43 familyaya ait 93 bitki taksonunun 52 tıbbi, 37 yiyecek, 14 yem, 6 boya, 5 yakacak, 4 inşaat malzemesi ve 11 çeşitli amaçlarla kullanımı ortaya konmuştur. 127 Arat Dağı (Birecik, Şanlıurfa) 49 familya ve 193 cinse ait 170 taksonun etnobotanik özelliğinin olduğu tespit edilmiştir. Bunlardan 59’u yem, 33’ü yiyecek, 19’u yakacak, 17’si tıbbi amaçlı, 13’ü zararlı, 8’i süpürge yapımında, 5’i süs bitkisi, 5’i boya, 3’ü oyun amaçlı (çocuklar için) ve 11’inin de diğer amaçlarla kullanıldığı ortaya konmuştur. 128 Karpuzalan ve Adıgüzel (Van) 27 familyaya ait 79 bitki türü tanımlanmış. Kullanım alanları örtüşmekle birlikte 50 bitki türünün tıbbi, 40’ının gıda ve 3’ünün ise diğer amaçlar için kullanıldığı tespit edilmiştir. 129 Bu çalışmaların dışında XVI. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2006) bildirilerinde yer alan “Akçadağ (Malatya) İlçesinde Boya Amacıyla Kullanılan Bitkiler”, “Bursa ve Yakın İlçe Pazarlarında Satılan ve Halk Tarafından Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 130, XVII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2007) bildirilerinde yer alan “İç Anadolu’nun Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Bir Çalışma”, “Ankara-Kızılcahamam Yöresi Halk İlaçları Araştırması”, “Ayvalık’ta İlaç ve Gıda olarak Kullanılan Doğal Bitkiler”, “Kürecik (Akçadağ/Malatya) Bucağında Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler” adlı çalışmalar 131, XVIII. Bitkisel İlaç Hammaddeleri Toplantısı (2008) bildirilerinde yer alan “Kozan’da (Adana) Halk ilacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Işık Dağı ve Çevresinin Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “İncek (Ankara) Florası ve Etnobotanik Araştırmalar”, “Düzce İlinin Etnobotanik Özellikleri-I”, “Bayramiç (Çanakkale) Yöresinin Geleneksel Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkileri”, “Bilecik, Bursa ve Edirne Çevrelerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bazı Bitkiler”, “Afyon, Denizli ve Kütahya İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Etnobotanik Araştırmalar”, “Güney Marmara’nın Etnoflorası, Tefenni (Burdur) İlçesi’nde Kullanılan Halk İlaçları”, “Isparta, Hatay ve Mersin İllerinin Bazı Yerleşim Birimlerinde Halk İlacı olarak Kullanılan Bitkiler”, “Iğdır Florasının Etnoflorası Hakkında Ön Bilgiler” 132 adlı çalışmalar da yer almaktadır. Ayrıca Ertan Tuzlacı’nın Şifa Niyetine 133 adlı kitabında bahsettiği Eczacılık Fakültesi son sınıf öğrenci ödevi şeklinde olan Bolu, Seydişehir (Konya), Anamur (İçel), Kumluca (Antalya)’da geleneksel halk ilacı olarak yararlanılan bazı bitkiler üzerine araştırmaları da vardır. Sonuç ve Tartışma Bitki insan ilişkileri insanlık tarihi kadar eskidir. Bitkilerle ilgili bilgiler nesiller boyu aktarılarak günümüze kadar ulaşmıştır. İnsan bitki ilişkilerini her boyutuyla inceleyen etnobotanik bilimi sayesinde, bitkilerin daha önceden bilinmeyen özellikleri de dâhil, birçok farklı kullanımıyla ilgili yeni bilgiler gün ışığına çıkmaktadır. Aynı zamanda bu bilim, halkın yerel kültürünün ve yaşam tarzının korunması yönünde de yardımcı olmaktadır. İnsanlar gıda ya da sağlık için kullanacakları bitkilerin potansiyel yarar ve zararlarını belirlemek için önce çok az bir miktarını denemekte, sonra da genel olarak kullanıp kullanmayacağı ile ilgili bir sonuca ulaşmak için miktarı arttırarak denemelerini tekrarlamaktadır. Geçmişten günümüze gelen bitkilerin farklı kullanım alanlarıyla ilgili bu süreç içinde, en yoğun ilgiyi insanların bitkileri hastalıkların tedavisinde kullanmaları çekmektedir. Çünkü insan, değişik toplumlarda ve kültürlerde farklılıklar göstermesine karşın, çoğunluğu bitkisel olan deği- şik doğal kaynaklardan şifa aramaktadır. Halk ilaçlarıyla tedavi geçmişte olduğu gibi günümüzde de geçerliliğini sürdürmekte ve dünya üzerinde özellikle modern sağlık hizmetlerinin yeterli olmadığı alanlarda halk sağlığı açısından önem taşımaktadır. Tıbbi bitkiler tedavi edici etkilerini, sentezledikleri biyolojik olarak aktif kimyasal bileşikler aracılığıyla gösterirler 4,5,10,33,134. Bitkilerden elde edilen saf etken maddelerin kullanımları oldukça yaygındır. Bu etkili bileşikler ilaç sanayi tarafından da modern ilaç formülasyonlarının hazırlanmasında kullanılmaktadır. Bu nedenle, öncelikle yüzlerce yıldan beri halkın yararlı olduğuna inanarak ısrarla kullandığı bitkiler üzerinde çalışmak sonuca ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Bu sayede hem eldeki veriler bilimsel olarak ispatlanacak, hem de zaman ve maddi bakımdan kısıtlı imkânlara sahip araştırıcıların bu tarz kayıpları önlenmiş olacaktır 5,33. Günümüzde tedavi alanında kullanılan efedrin, essin, digitoksin, kinin, kokain, reserpin, salisin, senne antrakinonları gibi ilaç etken maddelerinin keşfini, çeşitli toplumlarda yapılmış olan etnobotanik araştırmalara borçluyuz 4,33,135 . Etnobotanik çalışmaların bilimsel değerini ve önemini ortaya koymaya çalıştığımız bu derleme çalışmasında, etnobotanik çalışmaların dünyadaki ve özellikle ülkemizdeki durumu gözden geçirilmiştir. Bu alanda yapılan çalışmalarda tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yıldan yıla sürekli bir artış söz konusudur. Bu sonucu, 70 yıllık (1928-1997) Cumhuriyet dönemini kapsayan Sadıkoğlu’nun çalışmasında 42 ve sonrasında yapılan çalışmalarda da görmek mümkündür. Elde ettiğimiz bilgiler doğrultusunda ülkemizde en fazla etnobotanik araştırmanın İç Anadolu Bölgesi’nde, en az ise Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde yapıldığını söyleyebiliriz. Son yıllarda özellikle Doğu Anadolu Bölgesi’nde yapılan araştırmalarda artış olduğu görülmüştür. Yapılan etnobotanik çalışmaların içeriği incelendiği zaman, tıbbi bitkilerin kullanımının yoğunluk kazandığı tespit edilmiştir. İkinci sırayı gıda amacıyla kullanılan bitkiler almaktadır. Ancak, son yıllarda bitkilerin her türlü kullanımını ele alan geniş kapsamlı yapılan etnobotanik çalışmaların da önem kazandığı tespit edilmiştir. Sadıkoğlu’nun çalışmasında olduğu gibi, çalışma kapsamımızda olan yıllar arasında etnobotanik çalışma ve yayın sayısı yıldan yıla artmıştır. Bu dönemdeki belki de en önemli gözlem çalışmaların yurt dışı dergilerde de yayınlanmış olmasıdır. Sadıkoğlu, sekiz ilde (Batman, Çankırı, Kırıkkale, Mardin, Nevşehir, Sakarya, Şırnak ve Zonguldak) etnobotanik çalışma olmadığını kaydetmiştir 42. Sadıkoğlu tez çalışmasında 5Zonguldak ili için 3 araştırmanın varlığını kaydetmiştir, ancak yayınladı- ğı makalede bu il için çalışma göstermemiştir. Biz bu derlemede sonuçları değerlendirirken yayındaki verileri esas aldık. Buna göre, geçen 20 yıllık süre içinde yine Batman ve Kırıkkale illerinin etnobotanik açıdan incelenmediğini tespit ettik.Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış olan Türkiye, kültürel zenginliği ve zengin floristik yapısı bakımından etnobotanik çalışmalar için oldukça zengin bir araştırma ortamı oluşturmaktadır. Yapılan ve yapılacak olan etnobotanik çalışmalar halkımız ile bitkiler arasındaki ilişkiyi gelecek kuşaklara aktarması bakımından önem taşımaktadır. Böylece geleneksel bilginin unutulup kaybolması önlenecektir. Özellikle geleneksel halk ilaçları üzerine bilimsel temele dayanan araştırmalar ile geniş halk kitlelerinin yararına sunulabilecek yeni ilaçların keşfedilebilmesi mümkün olacaktır. Bu bilinç, yayınlardan da gözlemlediğimiz gibi, ülkemizde de artık yerleşmiş ve olumlu sonuçlarını vermeye başlamıştır. Etnobotanik çalışmaların, şimdiye kadar pek çok araştırmacı tarafından da vurgulandığı gibi, bir merkezde toplanması kültürel değerlerimize, çok sayıda gen kaynağı bitkimiz ile endemik bitkilerimize sahip çıkmak ve şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da gelecek kuşaklara bu bilgilerin ve kültürel zenginliğin aktarımını sağlamak açısından önemli ve gerekli bir adım olarak görülmektedir. Özet Türkiye değişik iklimi ve taşıdığı farklı jeolojik özellikleri nedeniyle geniş bir bitki çeşitliliğine sahiptir. Aynı zamanda, Türkiye pek çok medeniyete ev sahipliği yapmıştır ve insanları, zengin bir geleneksel botanik bilgi hazinesi taşımaktadır. Bu bilginin gelecek nesillere aktarılabilmesi için ülkemizde çok sayıda etnobotanik çalışma yapılmaktadır. Bu amaçla Sadıkoğlu 1928–1997 yılları arasında Türkiye’de yapılmış etnobotanik çalışmaları derlemiştir. Bu çalışmada ise 1998–2008 yılları arasında yapılmış 91 etnobotanik çalışma değerlendirilmiş ve özetlenmiştir. Çalışmalar incelendiği zaman, en fazla etnobotanik çalışmanın İç Anadolu Bölgesi’nde yapıldığı, Kırıkkale ve Batman illerinde yapılan etnobotanik çalışmanın henüz olmadığı görülmüştür. Yine bu çalışmalarda halkımızın bitkileri en çok tedavi amacıyla ve gıda olarak kullandığı tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Etnobotanik, Türkiye florası, Türkiye’deki etnobotanik çalışmalar.

http://www.biyologlar.com/etnobotanik-ve-orkide-turleri-uzerine-bilgili-olan-arkadaslar

Parkinson Hastalığı Gençlerde de Görülüyor

Parkinson Hastalığı Gençlerde de Görülüyor

Parkinson hastalığının toplumda binde 2-3 oranında görüldüğünü ancak bu oranın 70 yaş üzerine çıkıldığında % 0.5-2 arasına ulaştığını belirten Prof. Dr. Ali Zırh, gençlerde görülen Parkinson hastalığı ile ilgili sorularımızı yanıtladı. MT: Parkinson neden olur? Parkinson Hastalığı beyinde “substansiya nigra” denilen bir alanda yer alan ve “dopamin” üreten nöronların kaybedilmesi ve buna bağlı olarak bu maddenin azalması sonucunda ortaya çıkan bir hastalık. Beyin bu hücrelerin %50-80’ini kaybettiğinde hastalık bulguları ortaya çıkmaya başlamakta. MT: Parkinson yaşlılık hastalığı olarak bilinir ama genç yaşta da parkinson olur mu? Parkinson hastalığının ortalama tanı konulma yaşı 62-65 yaş cıvarındadır. Bir kişiye 40 yaşından önce Parkinson hastalığı tanısı konulursa “Genç yaşta görülen Parkinson Hastalığı” adı verilir. Bu olgulara neden olabildiği bilinen gen alt tipleri mevcut. (LRRK-2 geni ve Parkin 9 geni başta olmak üzere). Genç yaşta görülen Parkinson hastalığı olgularının %50’ye yakınında bu genler başta olmak üzere bazı genlerin varlığı gösterilmekte. MT: Juvenil Parkinson diye birşey var mı? Çok nadir olgularda, Parkinson benzeri bulgular çocuklarda ve genç adölesanlarda da görülebilir. 20 yaş altı görülen olgular bazen “Juvenil Parkinson” adı ile de anılabiliyorlar. MT: Türkiye’de gençlerde ne kadar görülüyor, yaygın mı? Yurt dışında durum nasıl? Yurt dışında yapılan çalışmalar Parkinson hasalığı tanısı alan kişilerin %10-20’sinin 50 yaş altında olduğunu, bunların da yarısının 40 yaş altında tanı aldığını göstermekte. Ancak ülkemizde bu oranları ortaya koyabilecek yayımlanmış bir çalışma henüz yok. Gene Avrupa’da yapılmış bir çalışmada 40 yaş altındaki Parkinson hastalığı bulgularının %50’sinde, 20 yaş altındaki olguların %80’inde genetik mutasyon varlığı gösterilmiş. MT: Hangi gençler risk altında? Ailesinde genç yaşta görülen Parkinson hastalığı bulunan bireyler eğer hasta olmuş kişi genetik problem taşıyor ise kalıtsal risk altındalar demektir. Bu genlerin çoğunluğu çekinik (resesif) kalıtsal geçici özellik göstermektedir. Çekinik genlerle taşınan kalıtsal hastalıklarda hastalık görülme riski dominant genlerle taşınan kalıtsal hastalıklara göre daha azdır. MT: Nasıl belirtiler veriyor? Bulgular hemen tamamen ileri yaşta ortaya çıkan Parkinson hastalığı bulguları ile aynı. Hareketlerde yavaşlama, yüz mimiklerinde donuklaşma ve “maske yüz” diye ifade edilen görünüm,vücudun bir yanında istirahat halinde ön planda ortaya çıkan “para sayar” tarzda titreme, küçük adımlarla ve öne eğik olarak yürüme, yürüken bir kolun vücut salınımına iştirak etmemesi ilk göze çarpan belirtiler olmakta. Titreme genelde ilk bulgu olarak ortaya çıkmakta, el ve ayakta, bazen de çenede gözlemlenebilmekte. Bunlara ilave olarak genç yaşta görülen Parkinson hastalığında bazı hastaların nörolojik muayenelerinde refleksler daha canlı olarak saptanabilmekte ve bu hastalarda özellikle bacaklarda hakim “distoni” adını verdiğimiz aşırı vücut kasılmaları ileri yaşta ortaya çıkan Parkinson hastalarına göre daha yüksek oranda izlenebilmekte. MT: Erken farketmek mümkün mü? Erken teşhis işe yarıyor mu? Erken veya geç yaşta ortaya çıkan Parkinson hastalığında tedavinin gecikmesinin bir iltahap veya kanser hastalığı gibi ilave yarattığı riskler bulunmamakta. Ancak hastalar ne kadar erken tedaviye başlarlar ise yaşam kaliteleri de o oranda erken olarak daha iyi koşullara dönüyor. Ancak genelde Parkinson hastalığı ileri yaş hastalığı olarak bilindiğinden bu tanı muayene eden hekimlerin aklına ilk planda gelmeyebiliyor, bu hastalara tanı konulması gecikebiliyor. Bu da tedaviye başlamadan geçen zamandaki yaşam kalitesini olumsuz etkilemiş oluyor. MT: Gençlerde daha hızlı mı ilerler, yaşlılarda görülen Parkinson’dan farkı var mı? Genç yaşta görülen Parkinson hastalığı genelde ileri yaşlarda ortaya çıkan Parkinson hastalığına göre daha ılımlı ve yavaş olarak ilerlemekte ve bu hastalarda yaşlılarda görülen Parkinson hastalığı bulgularından farklı olarak bunama, hafıza bozukluğu ve denge bozukluğu görülme oranları daha az. MT: Başka hastalıklarla karışıyor mu? Genç hastalarda bazen dopamine cevap veren ve aşırı vücut kasılmaları ile seyreden “Dopamine cevap veren distoni” diyebileceğimiz bir başka hastalık ile başlangıç aşamasında karıştırılması mümkün olabilir. Buna ilave olarak genç hastalarda bazen vücutta bakır metabolizması bozukluğuna bağlı olarak veya bazı psikiyatrik ilaçların uzun süreli kullanımına ikincil olarak ortaya çıkan, bazen de geçirilmiş beyin iltahapları sonrasında gelişen benzer klinik tablolar ortaya çıkabilir. Bu olgular nadir olup ayrıntılı muayene bulguları veya laboratuar tetkikleri ile ayırd edilebilirler. MT: Nasıl tedavi ediliyor? Bu hastaların ilaçla tedavisinde dikkat edilmesi gereken noktalar var mı? Bu hastalarda ilaç tedavisindeki en önemli husus tedavi süresinin hastanın yaşına bağlı olarak çok uzun süreli olması. Bu da uzun süreli dopamin kullanımına bağlı başta istenmeyen hareketler tarzındaki motor yan etkilerin ve sık açılıp kapanmaların erken dönemde karşımıza gelme ihtimalinin yüksek olması anlamına gelmekte. Bu nedenle bu hastalarda esas eksik madde olan dopaminin tedaviye mümkün olduğunca geç dahil edilmesinin (bir çeşit savaş alanına en son sürülecek en güçlü kolordu gibi düşünebiliriz) daha uygun olacağı. Bu nedenle bu hastalarda öncelikle “sempomatik tedavi ilaçları” diyebileceğimiz hastanın mevcut bulgularını daha az hissetmesini sağlayacak ilaçların ve “dopamimetik ilaçlar” diyebileceğimiz; vücudun kalan dopamini daha etkili kullanmasını sağlayabilecek veya dopamin benzeri etki yaparak hastalık bulgularını azaltabilecek ilaçların öncelikle başlanması daha uygun olacaktır. Ancak bu ilaçların yeterince etki etmediği durumlarda dopamin tedavisine başlanılması uygun olacaktır. Ancak burada akılda bulundurulması gereken önemli bir nokta da ileride karşımıza gelebilecek yan etki risklerinden uzak kalabilmek amacı ile hastaları eksik doz ilaçla tedavi etmenin de doğru olmayacağıdır. Unutulmamalıdır ki bu genç hastaların hastalıklarının başındaki bu ilk yılları; aktif yaşamlarını yaşadıkları, çalıştıkları ve üretken oldukları yıllarıdır. Bu kaliteli yaşam düzeyini kazanmak ve korumak için eğer hasta yüksek doz ilaç tedavisine ihtiyaç duyuyor ve yaşı da çok genç ise beyin pili tedavisinin de erken dönemde gözönünde bulundurulması gerekebilir. MT: Gençlere de beyin pili takılıyor mu? Evet genç hastalara da beyin pili takıyoruz. Bu hastalarda özellikle yüksek doz dopamin kullanımına ihtiyaç varsa bu durum kısa sürede yoğun ilaç yan etkileri ile karşılaşma olasılığını da arttırıyor. Bu durumdaki hastalarda beyin pili uygulaması ilaç benzeri etki yaptığından hastaların kullandıkları ilaç dozlarının önemli derecede azalmasını sağlıyor ve uzun dönemde ilaç yan etkilerinin görülme riskini de önemli derecede azaltıyor. Bu nedenle her ne kadar bir fikir birliği oluşmuş değilse de genç hastalarda daha erken dönemlerde beyin pili uygulanması giderek yaygınlaşan bir görüş haline gelmekte. Zaten erken dönemde takılmazsa da birkaç sene ilaç kullandıktan sonra ortaya çıkan biraz önce bahsettiğimiz ilaç yan etkileri nedeni ile cerrahi girişim gerekliliği gündeme gelmekte ve bu gerekçe ile ameliyat ettiğimiz ve sağlığına kavuşturduğumuz birçok hastamız mevcut. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/parkinson-hastaligi-genclerde-de-goruluyor

Melanom tedavisinde mutasyon avantajı ilaç etkinliğini arttırıyor

Melanom tedavisinde mutasyon avantajı ilaç etkinliğini arttırıyor

110 melanom hastası üzerinde yapılan araştırmaların sonucunda, genomlarında daha fazla sayıda mutasyon bulunan hastaların ilaca daha iyi yanıt verdiği gösterildi. Science dergisinde yayınlanan çalışma, cilt kanseri melanoma tedavisinde tümördeki mutasyon sayısının ilaç etkinliğiyle ilişkili olduğunu ortaya çıkardı.Kanserle mücadelede radyoterapi ve kemoterapi dışında kişinin kendi bağışıklık sistemi de tedavi amacıyla kullanılıyor. Kanserin hem oluşması hem de ilerlemesi kişinin bağışıklık sistemiyle direkt ilişkili olduğundan, kanser hücrelerini yok etmeye yönelik immünoterapatik yöntemler gün geçtikçe önem kazanıyor. Günümüzde immünoterapideki gelişmeler sayesinde uzak organ metastazları bulunan ileri aşamadaki kanserlerin tedavisinde de başarılı sonuçlar alınıyor.Bazı hastaların bazı ilaçlarla tedavi edilebilirken aynı ilaçların neden diğer hastalarda işe yaramadığı sorusu ise kanser tedavisiyle uğraşanların üzerinde en çok düşündükleri konular arasında. Bu durum aynı zamanda bireysel tedavinin önemini de ortaya koyuyor. Bu konu üzerinde çalışmalar yapan Almanya ve Amerika’daki araştırmacılar, melanoma tedavisinde kullanılan bir ilacın etkinliğini araştırırken ilginç sonuçlar buldu.Almanya’da 2011 yılından bu yana ileri aşamadaki melanoma hastalarına ipilimumab isimli etken madde içeren ilaç ile tedavi uygulandı. Bu tedavinin rolü sitotoksik T lenfositler üzerindeki inhibisyonu kaldırıp, bu savaşçı hücrelerin tekrar kanser hücrelerini tanıyıp yok etmelerini sağlamaktı. Melanoma hastalarının yaklaşık yüzde 20’sinde kanser bu ilaç ile yıllarca kontrol altına alınabilirken, neden bazı hastalarda ilacın işe yaramadığı bilinmemekteydi.Dergide yayınlanan çalışmada, 110 melanom hastası üzerinde yapılan araştırmaların sonucunda, genomlarında daha fazla sayıda mutasyon bulunan hastaların ilaca daha iyi yanıt verdiği gösterildi. Aynı zamanda, bu hastaların bağışıklık sistemlerinin tümörün tanınmasına yardımcı olan bazı molekülleri de daha çok salgıladıkları bulundu.Alman Kanser Araştırma Merkezi’nde araştırmacı olarak çalışan Dr. Sıla Appak, Esra Öz ile Sağlık Gündemine, araştırma hakkında şu değerlendirmede bulundu: “Bu çalışma, bireysel ve hedefe yönelik terapinin kanser tedavisinin ana hedeflerinden biri olduğu günümüzde bir örnek oluşturmaktadır. Tedavide genom analizlerinin arkasında çok kompleks mekanizmaların bulunduğuna ve bireysel tedavinin bu faktörler ışığında planlanmasına ışık tutmaktadır.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/melanom-tedavisinde-mutasyon-avantaji-ilac-etkinligini-arttiriyor

FDA, akciğer kanseri tedavisinde yeni bir ilacı onayladı: Pembrolizumab

FDA, akciğer kanseri tedavisinde yeni bir ilacı onayladı: Pembrolizumab

Akciğer kanseri tedavisinde umut veren yeni bir gelişme yaşandı. FDA immunoonkolojik bir ajanı olan Pembrolizumab isimli ilacı Küçük Hücre Dışı Akciğer Kanseri tedavisinde kullanılmak üzere onaylandığını duyurdu. Anti-PD–1 sınıfında yer alan bu yeni nesil ilacın akciğer kanseri tedavisinde önemli bir fark yaratacağını söyleyen Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi İmmünoterapötik Bölümü Direktörü ve Pembrolizumab klinik programının baş araştırmacısı Dr. Naiyer Rizvi. “Bu önemli haber, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarına yardım etmede artık yeni bir immünoterapi seçeneğine sahip olduğumuz anlamına geliyor” dedi.MSD tarafından geliştirilen ve dünyada çığır açıcı ilaçlar kategorisinde yer alan “Pembrolizumab Anti-PD–1 tedavisi” ileri evre melanom (rezeke edilemeyen ve metastatik) tedavisinden sonra platinyum içeren kemoterapi esnasında veya sonrasında hastalığında ilerleme görülen ve FDA onaylı bir testle belirlenen, tümörleri PD-L1 (programlı ölüm reseptörü–1) eksprese eden metastatik küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarının tedavisinde de kullanılmak üzere Amerikan Gıda ve İlaç Ajansı (FDA) tarafından onaylandı. Onay süreci hakkında bilgi veren MSD Araştırma Laboratuarları Başkanı Dr. Roger M. Perlmutter, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Pembrolizumab Anti-PD–1 tedavisinin küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde de onay almış olması kendimizi immünoterapinin yararlarını kanser hastalarına ulaştırmaya derin şekilde adamış olmamızın bir sonucudur. Dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları ve hekimlerle birlikte, bu ağır hastalıkla mücadele eden hastaların yaşam kalitelerini iyileştirmek için elimizden geleni yapıyoruz.”Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi, New York Presbyterian Hastanesi’nde torasik onkoloji direktörü ve immünoterapötik bölümü direktörü, aynı zamanda Pembrolizumab Anti-PD–1 tedavisi akciğer kanseri klinik programının baş araştırmacısı Dr. Naiyer Rizvi ise şunları söyledi: “Bu önemli haber, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarına yardım etmede artık yeni bir immünoterapi seçeneğine sahip olduğumuz anlamına geliyor. İmmün kontrol noktası inhibitörleriyle olan yanıtın sürekliliği heyecan verici ve hastalarımız için birçok yeni seçenek sunuyor. PD-L1’e eşlik eden tanının ilk kez onaylanmasıyla da, bu tedaviden fayda görmesi daha muhtemel olan hastaları da tespit edebileceğiz.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/fda-akciger-kanseri-tedavisinde-yeni-bir-ilaci-onayladi-pembrolizumab

Gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanımı hala ciddi bir sorun

Gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanımı hala ciddi bir sorun

Gereksiz ve yanlış antibiyotik kullanımın çok önemli bir sağlık sorunu haline geldiğini söyleyen Türk Klinik Mikrobiyoloji ve İnfeksiyon Hastalıkları (KLİMİK) Derneği Antibiyotik Direnci Çalışma Grubu Başkanı Prof. Çağrı Büke, antibiyotiklerin sadece hekim tarafından reçete edildiğinde alınması gerektiğini ve hiç bir şekilde gereksiz kullanılmaması uyarısı yaptı.KLİMİK Antibiyotik Direnci Çalışma Grubu Başkanı Prof. Dr. Çağrı Büke, yaptığı yazılı açıklamada, antibiyotiklerin akılcı kullanılmaları konusunda toplumda duyarlılık oluşturmak için 2012’de 18 Kasım’ın “Avrupa Antibiyotik Farkındalık Günü” olarak ilan edildiğini hatırlattı. Bu yıl ilk kez 16-22 Kasım’ın “Antibiyotikleri dikkatli kullanın, antibiyotikleri dikkatle koruyun” sloganıyla “Dünya Antibiyotik Farkındalık Haftası” olarak kabul edildiğini belirten Büke, antibiyotik direncinin ortaya çıkmasında en önemli faktörlerin başında antibiyotiklerin gelişigüzel kullanılmasının geldiğini kaydetti. Antibiyotiklerin gelişigüzel ve gereksiz kullanımının çok önemli sağlık sorunlarına neden olduğunu belirten Prof. Dr. Büke, “Gereksiz antibiyotik kullanımı demek sadece grip ya da soğuk algınlığı gibi viral enfeksiyon hastalıklarındaki kullanımları değil, gerekli olduğu durumda da yanlış kullanılmalarıdır. Antibiyotiklerin gün içerisinde gerektiği saatlerde alınmaması, bunların uygun ve yeterli dozlarda kullanılmaması ya da gerektiği gün sayısında alınmaması gerekir” dedi.“TÜRKİYE’DE HER YIL 130 MİLYON ANTİBİYOTİK REÇETESİ YAZILIYOR”Prof. Dr. Çağrı Büke, Türkiye’de her üç reçeteden birinde antibiyotiklerin yer aldığını belirterek, yıllık kişi başına ortalama 26 kutu ilacın tüketildiği Türkiye’de, bunların yaklaşık 9 kutusunu antibiyotiklerin oluşturduğunu bildirdi.Türkiye’de Avrupa ülkelerine göre antibiyotik kullanımının 2-3 kat daha fazla olduğunu, bazı Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerinde antibiyotik kullanım oranının Türkiye ortalamasının üzerinde seyrettiğini aktaran Çağrı Büke, şunları kaydetti: “Türkiye’de her yıl 130 milyon antibiyotik reçetesi yazılıyor. İstanbul, Ankara, İzmir ve Türkiye’nin dört bir yanından uzmanlar, antibiyotiklerin akılcı kullanımı ile ilgili halkımızı uyarmak istiyor. Tüm enfeksiyon hastalıkları uzmanları olarak diyoruz ki, antibiyotikler ancak hekim tarafından reçete edildiğinde alınmalı, gereksiz kullanılmamalıdır. Antibiyotiklerin nasıl kullanılacağı, hangi dozlarda ve ne kadar süreyle kullanılacağı da çok önemlidir.ekimler hastalarına antibiyotik reçete ettikleri durumlarda bunları mutlaka açıklamalı ve reçetelerde bunlara ilişkin bilgiler yer almalıdır. Eczacılar antibiyotik reçetelerinde hastalara bu ilaçların reçetede belirtildiği biçimde uygulanması gerekliliğini vurgulamalıdır. Antibiyotik direncinin toplumda yayılımının önlenmesinde veteriner hekimliğin de akılcı antibiyotik kullanımı ilkelerine uygun hareket etmesi bu konuda bir arada eğitimlerin yürütülmesi gelecek açısından çok gerekli bir durumdur.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/gereksiz-ve-yanlis-antibiyotik-kullanimi-hala-ciddi-bir-sorun

Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Alanında Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler

Kök Hücre ve Rejeneratif Tıp Alanında Dünya ve Türkiye’deki Gelişmeler

Prof. Dr. Y. Murat ELÇİN TÜBA / Asosye Üyesi TÜBA Kök Hücre Çalışma Grubu Yürütücüsü Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ve Kök Hücre Enstitüsü Öğretim Üyesi www.elcinlab.org

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-ve-rejeneratif-tip-alaninda-dunya-ve-turkiyedeki-gelismeler

ALAN ARAŞTIRMA PROJESİ

Öncelikle geri dönüş yaptığıniz icin teşekkür ederim Tam olarak konu başlığım bu  GÜNLÜK HAYATTA KARŞILAŞTIĞIMIZ OLAYLARIN BİYOLOJİK OLARAK DEĞERLENDİRİLMESİ bende bu konu hakkinda yazilmis bir makale bile bulamadim ama örnek olarak size şunu söyleyebilirim  Mesela tansiyon hastalarına neden tuzlu şeyler icirilir? Bunun gibi günluk yaşamdaki sorulara ihtiyacım var.   İletişim için: info@biyologlar.com

http://www.biyologlar.com/alan-arastirma-projesi

Akraba evliliğinin olası risklerini nelerdir ?  Akraba evliliğinin istatiksel verileri nelerdir ?

Akraba evliliğinin olası risklerini nelerdir ? Akraba evliliğinin istatiksel verileri nelerdir ?

Akraba evliliği diğer adı ile tıp dilinde endogami evliliği genetik hastalıkların epidemolojisini etkileyen en önemli etmenlerden biridir ve dünya toplumunun en az %20'si tarafından yeğlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/akraba-evliliginin-olasi-risklerini-nelerdir-akraba-evliliginin-istatiksel-verileri-nelerdir-

Doku Mühendisliğinin Yerini Organ Mühendisliği Alıyor

Doku Mühendisliğinin Yerini Organ Mühendisliği Alıyor

Yıl 1665, Robert Hook bilinen en küçük canlıları keşfedip onlara “cell” yani hücre adını verdi. Yıl 1866, genetiğin babası olarak görülen Gregor Mendel bezelyelerde karakter kalıtımını keşfetti.

http://www.biyologlar.com/doku-muhendisliginin-yerini-organ-muhendisligi-aliyor

Aziz Sancar Kimdir ?

Aziz Sancar Kimdir ?

Aziz Sancar, 8 Eylül 1946 yılında Savur da doğmuş Türk akademisyen, biyokimyager, moleküler biyolog ve bilim adamıdır.

http://www.biyologlar.com/aziz-sancar-kimdir-

Bir babanın kızı için yapmış olduğu araştırma

Bir babanın kızı için yapmış olduğu araştırma

Sitenize tesadüf eseri ulaştım, bir süredir de takip ediyorum, sonra da üye oldum. Biyolog değilim ama yaptığınız işin hayatiyet derecesinde önemli olduğunu maalesef kötü bir denk gelimle açıklamaktan başka seçeneğim yok.

http://www.biyologlar.com/bir-babanin-kizi-icin-yapmis-oldugu-arastirma

Kriyojenik Yöntemle Dondurulmuş Beyin Nakli Yapılabilir

Kriyojenik Yöntemle Dondurulmuş Beyin Nakli Yapılabilir

Son yıllarda tıptaki gelişmeler zihnimizin sınırlarını zorluyor ve imkansız kavramını yeniden irdeliyor.

http://www.biyologlar.com/kriyojenik-yontemle-dondurulmus-beyin-nakli-yapilabilir

Yapay Pankreas Tip 1 Diyabet <b class=red>Hastalarına</b> Çare Olabilir

Yapay Pankreas Tip 1 Diyabet Hastalarına Çare Olabilir

Tip 1 diyabet hastası küçük yaştaki çocuklarla yapılan pilot bir çalışmada, University of Virginia tarafından geliştirilen yapay pankreasın, katılımcıların hastalıklarını daha iyi kontrol etmeye yardımcı olduğu gösterildi.

http://www.biyologlar.com/yapay-pankreas-tip-1-diyabet-hastalarina-care-olabilir

Kök hücreden yapay deri üreten Prof. Ercüment Ovalı’ya ABD’den özel ödül

Kök hücreden yapay deri üreten Prof. Ercüment Ovalı’ya ABD’den özel ödül

Türk bilim adamı Prof. Dr. Ercüment Ovalı, “Kan ve Kök Hücreden Yapay Deri Üretimi” ile, dünyanın prestijli tıp ödüllerinden, ABD Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Derneği’nin ‘En İyi Deneysel Araştırma’ ödülüne layık görüldü.

http://www.biyologlar.com/kok-hucreden-yapay-deri-ureten-prof-ercument-ovaliya-abdden-ozel-odul

CRISPR-Cas9 Tekniğiyle Yapılan 7 Muhteşem Şey

CRISPR-Cas9 Tekniğiyle Yapılan 7 Muhteşem Şey

Vücudunuzda sizi rahatsız bir rahatsızlık varsa veya bir özelliğinizin çocuğunuza geçmenizden korkuyorsanız CRISPR-Cas9 tekniğini mutlaka öğrenmelisiniz.

http://www.biyologlar.com/crispr-cas9-teknigiyle-yapilan-7-muhtesem-sey

Japonlar gen teknolojisinde devrim yaptı! Tavuklar kanser ilacı yumurtluyor

Japonlar gen teknolojisinde devrim yaptı! Tavuklar kanser ilacı yumurtluyor

Japon bilim insanları tavukların kanser ve hepatit tedavisinde kullanılabilecek maddeler içeren yumurtalar vermesini sağladı.

http://www.biyologlar.com/japonlar-gen-teknolojisinde-devrim-yapti-tavuklar-kanser-ilaci-yumurtluyor

Diyabet <b class=red>hastalarına</b> müjde! Yeni cihazla glikoz ölçümü artık kansız yapılabilecek!

Diyabet hastalarına müjde! Yeni cihazla glikoz ölçümü artık kansız yapılabilecek!

Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), kanındaki glikoz oranını ölçmek için parmağını sürekli delmek zorunda olan diyabet hastalarına rahat bir nefes aldırdı.

http://www.biyologlar.com/diyabet-hastalarina-mujde-yeni-cihazla-glikoz-olcumu-artik-kansiz-yapilabilecek

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0