Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 47 kayıt bulundu.

Balıklarda Üreme

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme

Bir Haftada 67 Dinozor!

Dinozorların gelişimsel biyolojisini ayrıntlarıyla incelemek isteyen paleontologlar için, bir haftada tam 67 dinozor iskeletini eksik gedikleriyle de olsa tamamlayacak kadar fosil elde etmek, bulunmaz bir şans olsa gerek. Bu dinozor hazinesi Gobi Çölü’nde; hazine avcıları da ABD ve Moğolistan’dan bilim insanları. Buna tümüyle şans demek belki de hata olur; çünkü bilimcileri bölgeye çeken, geçen yıl da burada ortaya çıkarılan 30 iskelet. Bu şekilde yaklaşık 100 Psittacosaurus (yüzü papağanı andıran, küçük bir dinozor) iskeleti elde edilmiş oluyor. Psittacosaurus, 120 milyon yıl kadar önce Erken Kretase döneminde yaşamış, “papağan kertenkelesi” olarak da adlandırılan otçul bir dinozor. Araştırmacıların, özellikle de Psittacosaurus fosili savında olmalarnın nedeni, sayılarının fazlalığı, yani zengin bir örnek çeşitliliği sunabilecek olmaları. Amaç, iskeletler arasındaki farklılıkları karşılaştırmak ve gelişim sırasında gerçekleşen değişiklikleri incelemek. Fosiller, şu anda Moğolistan’ın Bilim ve Teknoloji Üniversitesi’ne kaldırılmış, ancak Amerikalı araştırma ortaklarının kullanımına da açık durumda.

http://www.biyologlar.com/bir-haftada-67-dinozor

Dere kaya balığı (<b class=red>Gobi</b>o <b class=red>gobi</b>o)

Dere kaya balığı (Gobio gobio)

Dere kaya balığı (Gobio gobio), sazangiller (Cyprinidae) familyasına ait sürü içinde yaşamayı seven bir tatlı su balığı türü.Ortalama 10 cm ve cok nadir 15 cm'den fazla uzunluğa ulaşırlar. Yuvarlağımsı bir vücudu, büyük bir kafası, aşağıya doğru ağzı ve kalın dudaklarının iki yanında iki bıyığı vardır. Daima suyun dibinde yaşar ve böcek larvaları, küçük yumuşak hayvanlar ve kabuklu hayvanlar ile beslenir.Hem hızlı akan ırmaklarda hem göllerde, hem dibi kumlu hem fazla su bitkilerinin bulunduğu yerlerde bulunur.Dere kaya balığı yazın başlarında, 12-18 derece su sıcaklığında geceleyin çiftleşirler. Yumurtaları su bitkilerine ve taşlara dört hafta boyunca yapışık kalır. Bu yumurtalardan çıkan yavrular plankton ile beslenirler.Alem:     Animalia (Hayvanlar)Şube:     Chordata (Kordalılar)Sınıf:     ActinopterygiiTakım:     Cypriniformes (Sazansılar)Familya: Cyprinidae (Sazangiller)Cins:     GobioTür:     G. gobio

http://www.biyologlar.com/dere-kaya-baligi-gobio-gobio

Tetis(Tethys) Denizi ve Bağlantılarının Oluşumu

Paleozoyikten Tersiyerin başlarına (Oligosen'e kadar) kadar dünyayı kuşak gibi saran ilkin denizlerden birisiydi . Bu denizin tortullarından, Himalaya, Toroslar, Dinarlar ve Alpler oluştu. Alplerin oluşumuyla, Tetisin varlığı sona erdi. Bugünkü Akdeniz Tetis denizinin bir kalıntısıdır. Bu denizin en tipik fosili Nummulitlerdir. Oligosende Anadolu’yu oluşturan kara parçası hemen hemen deniz seviyesinin altındaydı ve büyük bir olasılıkla birkaç küçük adadan oluşuyordu. Oligosenin sonuna doğru önemli bir değişiklik ortaya çıkmıştır. Tetis kuzeye doğru "Paratethys" denen bir kol meydana getirmiştir. Paratesis ile Tetis arasında Alp sıradağları yavaş yavaş yükselmeye başlamıştır. Paratetis, Rhone havzasından başlayarak bugün Bavyera'nın ve Kuzey Almanya'nın bulunduğu bölgelere, doğuda bugünkü Macaristan üzerinden bugünkü Karadeniz'e, bugünkü Kafkasların bulunduğu yerin kuzeyine, bugünkü Hazar Denizi’nin bulunduğu bölgeye ve keza doğuda bugünkü Aral ve Balkaş Gölü'nün bulunduğu bölgelere uzanıyordu. Paratetis ile Tetis arasında bağlantı vardı. Anadolu, Miyosen'de bir kara köprüsüyle Avrupa Kıtası'na bağlıydı. Anadolu o günden bu yana kural olarak yükselmesini sürdürmektedir. Miyosen'de Paratetis ile Tetis arasındaki ilişki kesilir. Paratetis'in kuzey ve batı kısımları karaya dönüşür; doğu kısımları ise iç deniz haline geçer. Bu iç deniz daha sonra Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü'nü oluşturacak Sarmatik İç Deniz ile Balkaş ve Baykal Göllerini yapacaktır. İç deniz haline geçenler, yağışın bol olması nedeniyle bir zaman sonra kısmen tatlısu ve büyük ölçüde acısu gölleri haline dönüşürler Bu dönemde tuzlu suda yaşamaya uyum yapmış Echinodermata (= derisidikenliler) ve Cephalopoda (= kafadanbacaklılar) türlerinin büyük bir kısmı ortadan kalkar. Bu dönemdeki Sarmatik İç Deniz, bugünkü Macaristan, bugünkü Karadeniz ve bugünkü Hazar Denizi ile Aral Gölü'nün bulunduğu alanı kapsar. Miyosen'den itibaren, acısuda yaşayacak endemik bir fauna evrimleşmeye başlar. Bu faunanın temsilcilerini, bugün, Karadeniz ve Hazar Denizi'nde görmek mümkündür. Her iki denizde de bu dönemin temsilcisi olan Gobiidae (= kayabalıkları) türleri bulunmaktadır (ventral yüzgeçlerinin birleşerek bir vantuz meydana getirmeleriyle özellik kazanmışlardır). Keza Caspialosa (= ringabalıkları) hem Karadeniz'de hem de Hazar Denizi'nde bulunmaktadır. Daha sonra Sarmatik İç Deniz, Karadeniz, Hazar Denizi ve Aral Gölü olmak üzere üç kısma ayrılmıştır. Bu sırada bugünkü İtalya, Adriyatik, Yunanistan ve Anadolu'nun bulunduğu bölge kesiksiz bir kara parçası olduğu için, Avrupa faunası kolaylıkla Anadolu'ya, Anadolu faunası ise Avrupa'ya geçme olanağını buluyordu. Bu kara parçasının üzerinde, bugün Ege Denizi'nin bulunduğu kısımda, kollarının bir kısmının bugünkü Vardar vs. nehirlerinin bulunduğu Avrupa yakasından, bir kısmı Anadolu'nun Ege kıyıları tarafından alan nehirler ile, bir kısmı da bugünkü Belgrat ormanlarının bulunduğu yerden kaynaklanarak, bugünkü Marmara Denizi ve Çanakkale Boğazı'nın bulunduğu yerdeki kara üzerinden güneye doğru akan bir nehir bulunuyordu. "Egeopotamus" denen bu nehir Kos Adası ile Girit Adası arasından Tetis'e (Akdeniz'e) dökülüyordu. Bu nehrin bugünkü Belgrat ormanının (İstanbul'un batısında) bulunduğu yerdeki kaynağı, buradan Karadeniz'e uzanan bir boğaz ile (dünyanın bilinen en eski boğazı) ilişkiliydi. Böylece Egepotamus aracılığıyla Karadeniz'in bir miktar suyu Akdeniz'e akıtılmaktaydı. Bu dönemde bugünkü Sisam, Rodos vs. adaları (Oniki adalar) Anadolu'nun kara uzantısı üzerinde bulunuyordu. Anadolu'nun yalnız güneybatı kesiminde ve Karpados Adası'nda yaşayan, tuzlu suya kesin dirençsiz olan bir semender türü (Mertensiella luschani), bu birliğin önemli bir kanıtı olmaktadır. Miyosen'den bu yana Akdeniz'in kapladığı alan gittikçe daralmıştır ve Miyosen-Pliyosen'de, İskenderun ve Aşağı Mezopotamya üzerinden Hint Okyanusu ile sağlanan bağlantı yitirilmiştir. Bu gelişmelerin sonunda, (bağlantının tamamen kesilmesi Pliyosen'de tamamlanmıştır) Tetis faunası kesin olarak ikiye ayrılmıştır. Doğuda Hint Okyanusu, batıda ise Akdeniz ortaya çıkmıştır. Tetis Denizi'nin bıraktığı fosiller en iyi Mont-Blanc'ın İtalya kesiminde ve Lübnan'daki ilgili katmanlarda görülür. Hint Okyanusun'da yaşamakta olan balık cinsleri, 40 milyon yıl önce bugünkü Akdeniz'in bulunduğu yerlerde de yaşıyordu. Akdeniz'de fosilleri bulunan balıklarla, bugün Hint Okyanusu'nda yaşayan balıkların aynı yapıyı göstermesi, balıkların (en az bir zamanlar bu bölgelerde yaygın olan) önemli ölçüde evrimleşmediğini göstermektedir. Halbuki, toynaklı hayvanlar bu devirde karalarda yeni yeni evrimleşmeye başlamıştı. Miyosen'den itibaren iklim soğumaya başlamış ve bunun sonucu olarak Akdeniz'deki faunanın önemli bir kısmı ortadan kalkmıştı. Soğuk suya uyum yapmış bazı derisidikenliler (Echinodermata), böylece, yavaş yavaş Atlantik'ten Akdeniz'e girerek yayılma olanağını bulmaya başlamışlardı. En soğuk dönem olan Tersiyerin sonunda (buzul dönemlerinde), bu yayılma en üst düzeye ulaşmıştı. Bu dönemde, ayrıca, soğuk suyu seven Mallotus villosus ( bir köpekbalığı), Salmo trutta (alabalık), Cyprino islandica (bir tür sazan), Pecten islandica (bir midye türü) ve Alca impennis (Sicilya'da bulunmuş kanatsız bir kuş fosili) de Akdeniz'de ulaşmıştır.

http://www.biyologlar.com/tetistethys-denizi-ve-baglantilarinin-olusumu

İlâçların elde edildiği kaynaklar

İlâçların elde edildiği kaynaklar 1.Bitkiler: Günümüzde ilaçlar bir çok bitkisel kaynaklardan elde edilmektedir.Afyon alkoloidleri, kalp glikozidleri, enzimler, selüloz, yağlar, esanslar bunların başşlıcalarıdır. İlaç yapımında bitkilerin kök, gövde,, yaprak, çiçek, tohum, kabuk vb. kısımları kullanılır. 2. İnsanlar ve Hayvanlar: Hormonlar, serumlar, enzimler, gamma glugobin gibi... 3.Mikroorganizmalar: Küf mantarından elde edilen penisilinler, bazı antibiyotikler gibi... 4.Sentetik Maddeler: Tabii kaynaklıl ilaçların daha bol ve daha ucuz olarak elde edilmesi zehirli ilaçların geliştirilmesi ilaçların yan etkilerinin azaltılaması amacıyla labaratuar ortamında sentez yoluyla elde edilen ilaçlardır.sülfonomidler,bazı hormonlar, eter, yarı sentetik penisilinler gibi... 5.Radyoaktif İzotopolar: Hastalıkların teşhiş ve tedavisinde, tıbbi araştırmalarda kullanılır. 6.İnorganik Maddeler: İyot, demir, kalsiyum, sodyumklorür gibi

http://www.biyologlar.com/ilclarin-elde-edildigi-kaynaklar

Tail as old as time -- researchers trace ankylosaur's tail evolution

Tail as old as time -- researchers trace ankylosaur's tail evolution

How did the ankylosaur get its tail club? According to research from North Carolina State University and the North Carolina Museum of Natural Sciences that traces the evolution of the ankylosaur's distinctive tail, the handle arrived first on the scene, and the knot at the end of the tail followed. The typical ankylosaur had a wide armored body and a flexible tail. But one group of ankylosaurs - ankylosaurids - also had a tail club that could have served as a useful weapon. These "weaponized" ankylosaurids lived about 66 million years ago, during the Cretaceous period. But ankylosaurian dinosaurs were around well before that time - over 145 million years ago, during the Jurassic. Victoria Arbour, a postdoctoral researcher at NC State and the North Carolina Museum of Natural Sciences, was a Ph.D. candidate at the University of Alberta when she began studying how the ankylosaur developed its unique tail. In a paper published in the Journal of Anatomy, Arbour compared Jurassic ankylosaur specimens to those from the early and late Cretaceous period, tracing the tail's evolution from flexible to fearsome. An ankylosaur's tail is composed of a handle and a knob. The knob is made up of osteoderms, a special kind of bone formed in the skin that's unique to armored dinosaurs. The handle is the lower portion of the tail which supports the knob. "In order for an ankylosaur to be able to support the weight of a knob and swing it effectively, the tail needs to be stiff, like an ax handle," says Arbour. "For that to occur, the vertebrae along the tail had to become less flexible, otherwise the momentum generated by the knob's weight could tear muscle or dislocate vertebrae." Arbour looked at a number of early ankylosaurids including: Liaoningosaurus which lived 122 million years ago; Gobisaurus, which lived 90 million years ago; and Pinacosaurus, which lived 75 million years ago and is the earliest specimen with a complete tail club, to determine which of three possible evolutionary paths was most likely. "There are three ways the tail could have evolved," Arbour says. "The knob could have evolved first, in which case you'd see ankylosaurids with osteoderms enveloping the end of the tail, but with the tail remaining flexible. The handle could have evolved first, meaning you would see early ankylosaurids with overlapping or fused tail vertebrae. Or the knob and handle could have evolved in tandem, in which case you'd see ankylosaurids with both structures, but there could have been other differences like shorter handles or smaller knobs." By comparing the tails of the specimens, Arbour saw that by the early Cretaceous, ankylosaurs had begun to develop stiff tails with fused vertebrae. The knob appeared in the late Cretaceous. "While it's possible that some of the species could still have developed the handle and knob in tandem, it seems most likely that the tail stiffened prior to the growth of the osteoderm knob, in order to maximize the tail's effectiveness as a weapon," Arbour says. Source: North Carolina State University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/tail-as-old-as-time-researchers-trace-ankylosaurs-tail-evolution

BALIKLARDA ÜREME SİSTEMİ

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar (dişi üreme organları) genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının % 25’i kadar olabilirler. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alır, daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle oviduct (yumurta kanalı) denilen bir boru ile vücut dışına atılırlarsa da bazı balıklarda (örneğin, Anguillidae ve Salmonidae familyalarında ve Cyclostomata grubunda) yumurta kanalı tamamen körelmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup, genellikle bütün tatlı su balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimiyle ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde testislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arz eder ve üzerinde kılcal kan damarları da görülmez. Ağırlıkları da ovaryuma nazaran daha az olup, ergin halde iken en çok vücut ağırlığının %12’si kadar olabilirler. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında (Gambusia affinis) ovovivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani dişinin ve erkeğin suya bıraktığı yumurta ve spermler su içerisinde döllenirler, bunun için de böyle formlarda çiftleşme organları gelişmemiştir. Balıklarda spermler çeşitli şekillerde olabilirlerse de genel yapıları diğer omurgalılarınkine çok benzer. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgecin bir kısmı penis görevi yapmaktadır. Gambusia’da görülen bu yarı doğurma hali, hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinler ile olur. Halbuki Gambusia’da plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesi ile beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içerisinde olduğu için, yavrular kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenedir ki, Gambusia’da görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellike bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların büyüklüğü giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın büyüklüğü ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta büyüklüğü yumurta sayısı ile alakalı olup yumurta ne kadar küçük ise sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin Dere Kayası olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının büyüklüğü, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlı su formlarından acı balık (Rhodeus)’ta yumurta sayısı 40-100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’da bir defada 3 milyondan fazla ymurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi nesillerinin sürdürülmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın durumuna göre % 60-70’i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak %10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan her bir yumurtanın yavru verebilmesi, dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri dikkate alınacak boyuttadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa kuşkusuz o nispette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya su yosunları ve köklü su bitkileri üzerine veyahut da çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlı su balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampiridler, Salmonidler, Barbuslar, Aspiuslar, Chondrostomlar, Phoxinuslar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramis, Cobitidler, Percidler vb.) Tatlı su balıklarında olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox, Perca ve Rutilus’ta ); diğerlerinde birkaç gün aralıklarla iki veya daha çok defada bırakılırlar (Tinca, Cyprinus, Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.) Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi) tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grup altında toplanabilirler. 1- Yüzücü yumurtalar 2- Yarı yüzücü yumurtalar 3- Hafif ve yapışkan olan yumurtalar 4- Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar 5- Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla özel olarak yaptıkları yuvalara bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir veyahut da Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) olduğu gibi yosun ve bitki kırıntıları ile kendilerine özgü yuva kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (yaklaşık 15 gün) dikkatlice korunurlar. Erkek bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiidae ve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan acı balık (Rhodeus) cinsinde az sayıda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki dişi balık olgunlaşan yumurtalarını uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlı su midyesi olan Anadonta ve Unio’ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan balık yumurtaları çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dak.) döllenen yumurtalar üzerinde döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Yumurtalarını döken balıklar genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin Onchorhynchus adı verilen pasifik alası denizden tatlı su göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman yuurtalarını orada döktükten sonra sahile çekilip ölürler. Bu meyanda yılan balıkları da Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir durumdur. Balıklarda kuluçka süresi türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle kuluçka müddetini kısaltmak veya uzatmak da mümkündür. Örneğin Salmo trutta’nın kuluçka süresi 5ºC de 82 gün iken 10ºC de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece/gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin bu değer alabalık için 410 ºC/gün olduğu halde, sazan balığı için 100 ºC/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20ºC de bırakılan sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20 5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, sazanlar için 20 gün, alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz alası için (Salmo salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan çıkmış yeni bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyini doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (yılan balıkları, dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık yavrularına larva demek pek doğru olmaz. Zira besin keseleri hariç şekil itibariyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakat yukarıda da belirttiğimiz gibi Yılan balıkları (Anguilla anguilla) ile Lamprilerin (Lampetra fluviatilis) Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan bir tatlı su pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetri iken uzun bir gelişmeden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra belli bie metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Aşağıda tatlısularımızda yaşayan bazı balık türlerinin üreme periyotları gösterimiştir. Latince İsmi Türkçe İsmi Üreme Periyotları Alburnus escherichi (Tatlı su sardalyası) Nisan-Mayıs Acipenser sturio (Mersin balığı) Mayıs-Temmuz Anguilla anguilla (Yılan balığı) Şubat-Nisan Abramis brama (Çiçek balığı) Mayıs-Haziran Vimba vimba (Aptalca balığı) Mart-Temmuz Barbus plebejus lacerta (Bıyıklı balık) Mart-Temmuz Carassius carassius (Sarı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Carassius auratus (Kırmızı havuz balığı) Mayıs-Temmuz Chondrostoma nasus (Kababurun balığı) Nisan- Mayıs Cobitis taenia (Taş yiyen) Nisan-Mayıs Cyprinus carpio (Sazan balığı) Mayıs-Ağustos Esox lucius (Turna balığı) Şubat-Mart Gobio gobio (Dere kayası) Nisan-Temmuz Leuciscus cephalus (Tatlı su kefali) Nisan-Haziran Nemacheilus angorae (Çöpçü balığı) Nisan-Mayıs Perca fluviatilis (Tatlısu levreği) Şubat-Haziran Rutilus rutilus (Kızılgöz balığı) Nisan-Mayıs Phoximus phoximus (Ot balığı) Nisan-Temmuz Salmo trutta macrostigma (Dere alası) Kasım-Ocak Scardinius erythrophtalmus (Kızılkanat) Nisan-Ağustos Silurus glanis (Yayın balığı) Haziran-Ağustos Blicca björkna (Tahta balığı) Mayıs-Haziran Rhodeus cericeus amarus (Acı balık) Mart-Ağustos Tinca tinca (Yeşil sazan) Mayıs-Haziran Aspius aspius (Kurt balığı) Nisan-Mayıs Bütün bu anlatılanların yanı sıra görsel olarak dişi ve erkeklerin türlere göre kendine göre ayırt edici özellikleri mevcuttur. Örneğin Afrika bölgesinde Tanganyika ve malwi göllerinde yaşayan balıklarda genellikle erkeke bireyler dişilere göre renklidir. Diğer dere ve göllere yaşayan vatoz türlerinde ise erkek bireylerde boynuz adı verilen başın dorsal kısmında çıkıntılar ( dikensi ) yapılar mevcuttur. Bazı bireylerde ise dişi ve erkek ayrımı balığı elinize aldığınızda anlaşılabilir. ( Ergin Dişi bireylerin karnını bastırdığınızda ( sağdığınızda) yumurta dökerler. erkek bireylere aynı işlemi uyguladığınızda ise beyaz renkli sperm bırakırlar. Yayın balıklarında Üreme döneminden önce erkek ve dişiyi birbirinden ayırt etmek oldukça zordur. Üreme safhasının hemen öncesi dişilerin karınlarının şiş olmasıyla cinsiyet ayrımı daha kolay olur. Deniz baliklarinda genelde erkekler daha koyu renkli ve sirt alt ve kuyruk yuzgecleri daha sivri bir sekilde biter kafa yapilari disilere gore bazi turlerde daha kabarik siskin olur...ve genelde erkekler daha duz vucuda sahiptir.. disilerde ise renkler daha soluk olmakla beraber sirt,alt,ve kuyruk yuzgeci daha kisa duser...bazi turlerde arkeklerden daha iri ve bazi turlerde daha kucuk yapida olabilir disi baliklar daha genis karin kismina sahiptir ve anus bolgesi daha genis olur havyar doneminde olan balikta karin yanlarindan bir tombullasma gorulur ve anus disa yakindir.... Tatlı suda ise ureme zamanlarinda erkek baliklarda sazan familasi icindekilerde kafada beyaz benekler olusur bu baligin es zamaninda oladugu icin dir ve dolleme yapmaya hazir bir baliktir...ve erkek baliklar daha duzgun ve zayif bir vucuda sahiptir genelde... disi baliklar ise daha genis vucudlu ve ureme zamaninda unus disa cikar ve siskin bir karna sahipti..kafa altin anuse kadar oval bir gorunumu olur.. evet bazi balik turleri bellirli yas ve zamanlarda cinsiyet degistirme ozelligine sahiptir bildigim kadariyla denizde hanigiller familayasinda bazi turlerde ama tam hatirlamiyorum. BU BÖLÜM TAMAMEN KİŞİSEL TECRÜBELERİMLE KALEME ALINMIŞTIR... YAZILI BİR KAYNAK GÖSTERMEM MÜMKÜN DEĞİLDİR...İNŞALLAH İŞİNİZE YARAR

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme-sistemi-1

Balıkların Morfolojik yapısı

Genel olarak bir balığın tarifi suda yaşayan, pullar ve yüzgeçlerle donatılmış başı ve kuyruyğu bulunan bir hayvandır diye yapılır. Bununla beraber genelde vücut şeklî bakımından "hiçbir Hayvanda bulunmayan ve çok değişken çeşitlilik gösteren balıkları, böylesine kısa bir tarif içine sıkıştırarak tanımlamak her halde mümkün değildir. Zira, bir Sazan balığı (Cyprinidae) ; bir yayın balığı (Siluri-dae, Clariidae) ; bir Yılan balığı (Anguillidae] ve bir Vatoz balığı (Rajiidai) hiçbir zaman birbirlerine benzemedikleri gibi, bir deniz ejderi denen ve onun yakın bir akrabası denizatı (Hippocampus] ; deniz iğnesi denilen (Sjngnathidae) formlar bir balığı andırmazlar. Bunun dışında, özellikle denizlerde, pelajik formların yanında, zemin balıkları ve derin deniz balıkları birbirleriyle karşılaştırıldıklarında, bu farklılıkları daha da belirli bir şekilde görmek mümkündür. Şu halde, farklı ortamlarda, böylesine değişken şekiller oluşturan bu yaratıkları, topyekün birkaç satır içinde tarif etmek gerçekten güçtür. Zira doğa, canlıların yaradılışında ve onların bulundukları çevreye uyum gösterir bir düzeyde oluşmasında etkilerini öylesine gösterirki, bu yönde en güçlü bir insan muhayyilesi bile onunla başedemez. O halele ne yapmalı, bir balığın vücut şekli ile üç buut (dimansiyon) arasındaki ilişkileri araştırmakla işe başlayabiliriz. Balıkların yapısında; uzunluk, yükseklik ve genişlik boyutları (dimansiyonları) yaşadıkları çevreye uygun olarak çok değişir, örneğin; Bir Yılan balığı kendisini düşmanlarından koruma ve avları olacak balıkları gözaltında tutarak onlan kolaylıkla yakalayabilmek için denizlerde kayaların kovuklarına arka arka girerek, önünden geçmesi muhtemel avlarını gözaltında tutar ve onlan kolayca avlarlar. Tatlısularda da aynı davranış hakim olup, nehir ve göllerin çevre duvarları içindeki oyuk ve deliklere arka arka girerek önlerinden geçen küçük balık ve kurbağaları kolaylıkla avlarlar. Bunun için de böyle bir ortama uyma zorunda bulunduklarından şekilleri de bu davranışlarına en uygun olduğu sanılan yılanvari bir gelişme göstermiş, olmalıdır. Bazı balıklar sırt-karın istikametinde basık ve lateralden yassılaşmış bir şekil almışlardır. Örneğin denizlerde yaşayan Vatoz baliği gibi. Vatoz balığı sırt-karın istikametinde yapyassı bir şekil almış olup, kuyruğunun ortalarına rastlayan yerde, yukarı doğru dikey olarak duran bir zehir iğnesi taşır. Bu balık istirahat halinde iken zeminde özellikle plaj bölgelerinde veya daha derince sularda kum altında 5-10 cm derinlikte yatar. Üzerine basılırsa veya bir düşmanı ile karşılaşırsa kuyruğundaki zehir dikeni ile karşı koyar. O halda bu balık da avını kum altında yatarak beklediği için vücut şekli'de böyle bir habitata uygun olarak gelişmiş olur. Hepimizin bildiği gibi, pelajik balıkların bir çoğu fusiform (iğ şekli) bir şekil almışlardır. Bunlara örnek olarak Ton balığı, Palamut, Torik balık'ları, Uskumru ve Kalyozlar gösterilebilir. Böyle balıklar yaşamlarını yüksek su içinde rahatlıkla sürdürebilirler. Süratli hareket etme yetenekleri bulunduğu için avlarını kolaylıkla yakalarlar. Kuşkusuz, bu arada balıkların baş ve kuyruk yapıları da hareket yetenekleri ile orantılı ve ortama en iyi bir uyum sağlayabilecek şekilde gelişme gösterir. Bundan başka, aynı amaç doğrultusunda gözlerin büyüklüğü ve operkulumun (Solungaç kapağı), ağız ve burun yapısının şekil ve büyüklükleri de bu ortama uyma ve böyle bir ortamda esas amacına ulaşma doğrultusunda (av bulma ve yakalama) gelişme gösterecektir. Balıklarda yüzgeçlerin durumu, pulların yapısı, dağılışı ve büyüklükleri de duyulan gereksinime cevap verebilecek şekilde ve uygun oranda gelişir. Bu nedenle, bazı balıklarda pul da bulunmayabilir, örneğin, Yayın balığı (Silurus glanis}. Nihayet, balıkların çok değişken renklerinin de yaşamlarını kolaylaştırmada önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Bu renkler bazen avlarını yakalamada onlara büyük bir kolaylık sağladığı gibi, bazen da düşmanlarını korkutmaya yararlar. 1.2.2. Balıklarda Vücut Şekilleri [Konu Başlığı] [Önceki Konu] [Sonraki Konu] Balıkların vücutları, genel olarak su içersinde yüzmeye uyum sağlayan, sudaki hareketini kolayca ve fazla enerji harcamadan yapabilmesi için direnci en aza (minimuma') indiren şekiller almışlardır. Bu vücut şekilleri herbir türe ve ırka göre değişiklikler gösterdiği gibi, farklı biotoplarda yaşayan aynı türün bireyleri ile erkek-dişi bireyleri arasında da değişiklikler gösterebilirler. Tatlısu balıklarında ençok görülen vücut şekilleri şunlardır A- Dorso-Ventral Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut, dorsalden ve ventralden oldukça basılarak tıpkı bir; yaprak şeklini almıştır. Böyle vücutlu formlar nadir olup, bizim sularımızda sadece vatoz balıklarında görülmektedir. B- Yanlamasına Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut yanlardan iyice basılmış olup, yükseklik artmış, genişlik ise daralmıştır. Bazı formlarda yassılaşma derecesi çok daha artarak vücut adeta bir disk şeklini almış ve yükseklik aşağı yukarı vücut uzunluğuna erişmiştir. Örneğin, memleketimizde mümessili bulunmayan Eupomotis cinsinde vücut şekli böyledir. Buna karşın bazı formlarda yanlardan yassılaşma daha az olup, vücut oval bir görünüş kazanmıştır ve daima boyu, yüksekliğinden daha fazladır. Tatlısu balıklarımızın çoğunda bu şekil hakim olup; örneğin, Sazan balığı (Cyprinus carpio), Kızılgöz (Rutilus rutilus), Acı balık (Rhodeus cericeus), Yassıkızılkanat (Blicca bjorkna), Çiçek balığı (Abramis brama) gibi türlerde görülmektedir. C- Konik Şekilli Olanlar : Bazı balık türlerinde baş kısmı diğer vücut kısımlarına nazaran anormal şekilde büyüyerek önden arkaya doğru gidildikçe incelen bir görünüş hasıl olmuştur. Bu türlü vücut şekli pek yaygın olmayıp sadece Dere Kayası {Cottus gobio) türünde görülür. D- İğ Şeklinde Olanlar ; Bu tür vücut yapısını, bilhassa fazla hareketli olan balık türlerinde görmek mümkündür. Böyle formlarda vücut adeta bir torpile benzer. Örneğin, Turna balığı (Esox lucius) ve Alabalıkta (Salmo trulta). E- Yılan Şeklinde Olanlar : Burada vücut adeta yılankavi bir görünüş kazanmış olup, genellikle ön kısmı silindirik, arka ucu ise, hafifçe yanlardan basıktır. Bu tip vücut şekli de Yılan balıklarında (Angilla anguilla) ve (Mastacembelus simack} türlerinde görülür. F- Vücutları iğne Şeklinde Olanlar : Bazı formlarda vücut uzun şekilde olup, özellikle kuyruk tarafı adeta bir iğne şeklinde sivrileşmiş-tir. Vücut şekli böyle olan balıklar nadir durumda olup, tatlısularımızda sadece Deniz iğnelerinde (Syngnathus cinsinde) görülmektedir. Vücut şekilleri seleksiyonla birçok değişimlere uğrayabilir. Örneğin, Sazan'ın farklı ırklarında değişik vücut şekilleri görülebilir. Genellikle yabani formlarında vücut boyu yüksekliğine oranla, daha fazla olduğu halde, Aynalı sazan denilen ırkında vücut yüksekliği daha da artarak tombul bir görünüş kazanmıştır. Bazı türlerin vücut şekli üzerinde, ortamın da etkileri olmuştur. Örneğin, Alabalıkların göllerde yaşayan formlarında vücut torpil şeklinden ziyade oval şekil kazanmıştır. Çok küçük su birikintilerinde yaşayan Turna balıklarında ise, kısa boylu cüce formlar meydana gelmiştir. Bazı türlerde ise, morfolojik görünüş bakımından erkek ve dişiler arasında farklar vardır, örneğin, Gökkuşağı Alabalığında erkek, dişiye nazaran daha kısa ve şişman olduğu halde; Turna balığında bunun aksi durum mevcuttur. Yani erkekler dişilere nazaran daha uzun ve zayıf görünüşlüdür. Buna benzer şekilde bazı balıklarda eşeysel farklılıklar da mevcuttur örneğin, Sivrisinek biyolojik mücadelesinde kullanılan Gambusia'da eşeysel farklılıklar görülür. Bunların erkek bireyleri dişilere nazaran oldukça cüce yapıda ve Anal yüzgeçlerinde gonopodium denilen kopulasyon organı olarak kullanılan bir kısım bulunmaktadır. Halbuki dişileri daha büyük cesametli ve şişman karınlı olup, Anal yüzgeçleri de normal durumdadır. Bir diğer durum Blennius'larda. görülmektedir. Bu formlarda sadece erkeklerin gözleri üzerinde ibik denilen uzantılar vardır. Dişilerde ise bu durum bariz değildir. Genel olarak balıkların erkek ve dişileri arasında görülen bu türlü morfolojik farklılıklar «Eşeysel Dimorfizm» olarak isimlendirilmektedir. Bazı balık türleri hayatlarının bazı dönemlerinde birbirlerinden tamamen farklı görünüşte olan vücut şekilleri içerirler. Yani böyle balıklarda juvenil form ve adult form olmak üzere iki değişik form vardır. Bu da muhtemelen onların metamorfozlarının çok uzun sürmesinden ileri gelmektedir, örneğin, Pleuronectes ve Anguilla cinslerinde durum böyledir. Yumurtadan yeni çıkmış olan bir Pisi balığı yavrusu yassılaşmış değildir. Pelâjik karakterli ve bilâteral simetrilidir. Ancak 10 mm. boya ulaştıktan sonra bir torsiyon sonucunda larva büyük bir değişikliğe uğrar ve sonunda gözler üst tarafa geçer, asimetrik durum meydana gelir ve pelâjik hayattan bentik hayata döner. Yılan balıklarında ise, yumurtadan yeni çıkmış olan larvalar adeta yassı bir zakkum veya zeytin ağacı yaprağı şeklindedir ve pelâjik olarak yüzerler. Bu durum çok uzun bir zaman sürer ve nihayet 3 yıl sonra, 60-80 mm. boya erişen larvalar metamorfoz geçirerek yükseklik ve boylarından bir miktar kaybederek silindirik bir durum kazanırlar ve pelâjik yaşamdan bentik yaşama geçerler. Bu nedenlerle balıkları vücut şekilleri yönünden sınıflandırırken bu iki balığın sadece ergin haldeki formları dikkate alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-morfolojik-yapisi

Balıklarda yüzgeçler ve yüzgeç tipleri

Yüzgeçler genellikle balıkların yüzmesine, denge sağlamasına ve oriantasyonuna hizmet eden organlardır. Tipik olarak bir balığın 2 adet çift yüzgeci 3 adet de tek (median) yüzgeci bulunur. Tek Yüzgeçler (Median) İdeal bir balık vücudunda, örneğin; Sazan balığı (Cyprinus carpio), tek yüzgeçlerin adedi 3 tanedir. Bunlar sırtta bulunan Dorsal yüzgeç, anüs gerisinde bulunan Anal yüzgeç ve kuyruk sapının ucunda bulunan Kuyruk yüzgeci veya Kavdal yüzgeçten ibarettir. Tek yüzgeçler medianda iki katlı bir deri kıvrıntısı ile buna destek olan ışınlardan (radius) yapılmışlardır. Dorsal Yüzgeç Sırt yüzgeci adı verilen ve genellikle büyüklüğü, sayısı, şekli ve konumu bakımından gruplara göre farklılık gösteren bu yüzgeç, tıpkı bir kayığın karinası gibi iş görerek yüzme esnasında balığın su içinde yuvarlanmasını önler, dolayısıyla bir nevi denge sağlayıcıdır. Bazen çok uzun olur, bazen da küçüktür. Örneğin, Blennidae familyasındaki türlerinde oldukça uzun olup, hemen hemen bütün sırtı kaplamıştır. Buna karşın Clupeidae familyasında oldukça küçüktür. Bu yüzgeç genellikle tek (Cyprinidae, Clupeidae, Cobitidae vb.) olmakla beraber, bazı gruplarda iki adet (Mugilidae, Percidae, Atherinidae, Gobiidae) olabilir. Tek olduğu zaman genellikle serbesttir. Fakat bazı balıklarda kuyruk yüzgeci ile kaynaşmış olabilir. Yılan balıklarında (Anguilla gibi). Tek olunca konumu da oldukça değişiklik gösterebilir. Örneğin, Clupeidae familyasında aşağı yukarı ortada olduğu halde, Siluridac familyasında vücudun iyice ön tarafında, Esocidae familyasında ise, vücudun çok gerisinde yer almaktadır. Dorsal yüzgeç birden fazla olduğu zaman anteriorden itibaren I. Dorsal, II. Dorsal şeklinde isimlendirilir. Bazen I. Dorsalin önünde yer alan münferit radiuslarla (Gasterosteidae) dorsalin sayısı daha da arttırılabilir. Fakat genellikle bu müstakil ışınlar, Dorsal yüzgece dahil edilmeyip münferit dikenler olarak dikkate alınırlar. Dorsal tarafta bir de etsi yapıda ve ısırışız olan, Salmonidae, Bagfidae ve Sisoridae familyalarında bulunan yağ yüzgeci vardır. Şayet Dorsal yüzgeç çift ise, genellikle I. Dorsal diken ışınlardan, II. Dorsal ise yumuşak ışınlardan ibaret radiuslar taşırlar. I. ve II. Dorsaller bazen ayrı ayrı (Mugilidae, Atherinidae), bazen da bitişik olarak (Percidae) bulunurlar. Anal Yüzgeç Anal açıklığın hemen arkasında yer alan bu yüzgeç de yine balığın dengesini sağlamada rol oynar. Şayet balığın hareketinde rolü varsa bu yüzgeç genellikle çok uzun olur ve kuyruk yüzgeci ile birleşir (Anguilla'da olduğu gibi). Anal yüzgeçler bazen nadir olarak modifiye olup, kopulasyon organı halini alabilir. Örneğin; Gambusia'nın. özellikle erkek bireylerinde Anal yüzgecin bir kısmı gonopodia denilen çiftleşme organı şeklinde değişikliğe uğramıştır. Bu yüzgeç genellikle bütün balıklarda yumuşak ışınlardan meydana geldiği halde, sadece Percidae familyasında iki anterior ışını, diken radiustan teşkil edilmiştir. Kuyruk Yüzgeci Kuyruk yüzgeci, vücudun arka ucunda yer alan ve balığa bir kayığın dümeni gibi yön vermede iş gören bir hareket organıdır. Zamanımızda yaşayan balıklarda 3 tip kuyruk yüzgeci ayırt edilir Homoserk Kuyruk Yüzgeci Son birkaç omurun birleşmesinden meydana gelmiş ve ürostil adı verilen iskelet parçası yukarıya doğru yönelmiştir. Fakat kuyruk lopları birbirine eşit olup simetrik bir görünüş mevcuttur. Genellikle bütün kemikli balıklarda (Teleostei) bu tip kuyruk yüzgeci hakimdir ve daima bu yüzgeçte yumuşak ışınlar bulunur. Heteroserk Kuyruk Yüzgeci Bu tipte, omurganın son ucu yukarıya doğru kıvrılmıştır, yani ürostil kuyruğun üst lobu içersinde uzanmaktadır. Buna uygun olarak da lopların boyları farklıdır, dolayısıyla hem içte, hem de dışta asimetrik bir durum mevruttur Bu tip kuyruk yüzgeci Mersin balıkları (Chondruslei) grubunda görülür. Difiserk Kuyruk Yüzgeci Bu tip kuyruk yüzgecinde, diğer iki tipten farklı olarak omurganın son ucu kuyruk yüzgecinin nihayetine kadar düz olarak uzanmakta, dolayısıyla yüzgeç Dorsal ve Ventral olmak üzere iki eşit kısma bölünmektedir. Böyle yüzgeç tipine ise ilkel balıklardan Cyclostomata grubunda rastlanmaktadır. Çift Yüzgeçler ] Pektoral Yüzgeçler Genel olarak solungaçları örten solungaç kapaklarının hemen gerisinde yer alır. Çoğu zaman yumuşak radiuslarla desteklenmiş olup adeta bir kürek gibi vazife görürler. Bazı balıklarda tamamen kaybolmuş durumdadırlar. Ventral (Pelvik) Yüzgeçler Bunlar balığın hareketinde en aktif yüzgeçler oldukları için çok önemlidirler. Pelvik yüzgeçler bazı formlarda hiç bulunmayabilirler. Bazı balıklarda ise biribri ile birleşerek tıpkı bir vantuz şeklini alırlar. Genellikle yumuşak ışınlarlada desteklenirsede bazen diken ışını içerirler. Yüzgeç ışınları kemikleşmiş bazen de kıkırdaktan ibbaret olabildiği gibi bu ışınlar serbest ve birbiri ile kaynaşmış olabilir. Bazı balıklarda yüzgeçler normal bir rejenerasyon gösterir. Yüzgeçleri tamamıyla kesilen böyle bir balık kesilen yüzgecini kısa zamanda yeniden meyana getirebilirler.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-yuzgecler-ve-yuzgec-tipleri

Balıklarda Sindirim sistemi

Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıklarda da sindirim ağızda, başlar, farinks (yutak), özofagus (yemek burusu), mide ve bağırsaklarda devam ederek anüste son bulur. Aşağı yukarı bütün tatlısu balıklarında esas yapıda pek büyük farklılıklar yoktur. Fakat beslenme tarzının değişik olmasına göre (herbivor veya karnivor) özellikle barsak uzunluğunda önemli farklar göze çarpmaktadır. Ağız ve Dişler Morfoloji bahsinde anlatıldığı gibi, balıklarda ağız tipleri beslenme tarzına göre çok değişik şekillerde olabilmektedir. Ağız boşluğu içersinde, glossum'un üzerini bir derinin örtmesiyle meydana gelmiş ve kaslı kısımları fazla gelişmemiş bir dil mevcuttur. Diğer omurgalılardan farklı olarak ağız cidarında veya ağız boşluğuna açılan sindirim bezleri bulunmaz. Buna karşın ağızda çeşitli şekillerde olabilen dişler yer almaktadır. Sindirimle ilgili olan bu dişler genellikle bulundukları yere bağlı olarak başlıca 3 grupta incelenebilirler. • Çeneler üzerinde bulunan dişler : Bunlar üst çenenin premaxil ve maxil kemikleri ile alt çenenin dental kemiği üzerinde yer alan genellikle zayıf köklü ve içleri boş olan dış iskelet elementleridir. Fonksiyonlarına göre çeşitli şekillerde olabilen kesici, köpek ve azı dişleri olarak isimlendirilmektedirler. • Ağız boşluğunda bulunan dişler : Genellikle ağız boşluğunu çevreleyen Vomer, Palatin ve Ektopterigoid kemikleri ile dil üzerinde bulunurlar. Eğer ağzın arka tarafında olurlarsa Vomer, damakta olurlarsa Palatin, dil üzerinde bulunurlarsa Lingual dişler adını alırlar. Dil üzerinde bulunan dişler Esox lucius, Salmo trutta, Lampetra fluviatilis'de; Palatin üzerinde bulunan dişler Esox lucius, Salmo trutta, Perca fluviatilis ve Cottus gobio'da; Vomer üzerinde bulunan dişler Salmo salar, Perca fluviatilis, Salmo trutta ve Lota lota'da.; solungaç yayları üzerinde bulunan dişler Esox lucius ile Perca fluviatilis'de; Farinksin iç cidarında bulunan dişler ise Cyprinidae familyası üyelerinde görülmektedir. Bunlar arasında özellikle Cyprinidler'e has olan Farinks dişleri ile Salmonid'lerde karakteristik olan vomer dişleri türlerin ayrılmasında taksonomistler için büyük önem arzeden ayırıcı özelliklerdir. Farinks ve özofagus Bazı balıklarda (özellikle Cobitid ve Cyprinid'lerde), üzerinde farinks dişlerinin yer aldığı iki kemik yaydan ibaret çok kısa bir yutak kısmı bulunur. Yutak bölgesinde yer alan, sayıları ve diziliş tarzları türlere göre büyük değişiklikler gösteren farinks dişlerinin şekilleri ve fonksiyonları da türlere göre değişir. Örneğin, Cyprinus carpio ve Carassius auratus'da, besinleri öğütmek için tıpkı bir değirmen taşına benzer; Nemacheiliis cinsinde çamuru filtre etmek için bir kalbur vazifesi görür; Scardinius erythrophthalmus''da böcek larvalarını parçalamak için bir testere gibi iş görür, nihayet Leuciscus cephalus'da ise, böceklerin kabuğunu çıkarmak için bir seri kancalar gibi vazife görür.. Farinksten sonra gayet kısa ve dışarıdan bakıldığında mideden pek ayırt edilemeyen bir özofogus (yemek borusu) gelir. Burada, ağıza alınan suyun mideye girmesini önleyici ve büzücü karakterde olan bir kas mevcut olup, bu kas solunum esnasında yemek borusunu kapatmaktadır. Mide Özofagusun devamında pek iyi bir gelişme göstermemiş olan mide kısmı bulunur. Mide genellikle iki kısımdan ibaret olup birinci kısım genellikle besinlerin sindirilmemiş halde toplandığı Kardiyak bölgesi, ikinci kısım ise sayısı türlere göre değişik olan ve parmaksı görünüşte bulunan divertikulumların (plorik çekum = kör barsak) açıldığı Pilor bölgesi'dir. Mide genel olarak kuvvetli kaslardan meydana. gelmiş olup, özellikle Mugilidae familyası mensuplarında çok kalın çeperlidir ve tıpkı kuşların katı midesine benzer şekilde fonksiyon görmektedir. Yırtıcı balıklarda (örneğin, Esox lucius'da.} mide çok şiddetli etki yapan sindirim enzimleri içerdiğinden bütün halinde yutulan balıklar kısa zamanda ve kolayca sindirilebilirler. Midenin şekli balıklarda çok değişik olabilmektedir. Örneğin, Coregonus'da. (U) harfi sekilinde, Cottus gobio'da. düz bir kese şeklinde, Esox lucius'da ise, bir torba şeklindedir. Bazı balıklarda; Örneğin, Cyprinidac familyasında gerçek mide yoktur, onun için özofagus iyi gelişmiş olup, doğrudan doğruya bağırsağa bağlanır. Genel olarak denilebilir ki, balıklarda karnivorluk derecesi arttıkça mide gelişimi de artar. Bağırsaklar Mideden sonra gelen ve anüse kadar devam eden en uzun sindirim cihazı bağırskklardır. Bağırsak gelişimi balıkların beslenme rejimleri ile ilgili olup, genellikle karnivor formlarda (Esox lucitis) çok kısa; buna karşın, otla beslenen herbivor formlarda (Cyprinns carpio) çok uzundur. Sindirimin son bulduğu açıklık ise, Anüs olarak isimlendirilir. Anüsün konumu çeşitli balık, türlerinde değişik durumlar gösterdiği halde, kemikli balıklarda genellikle Anal yüzgecin hemen önündedir. Anüsün şekli bazı türlerde (örneğin, Cyprintts carpio'da.} sexleri ayırıcı karakter olarak kullanılabilir, örneğin, dişi sazanda anüs konvex veya kabarık durumda olduğu halde, erkekte konkav yani çukur görünüştedir. Buraya kadar açıklanan ve sindirim borusunun esasını teşkil eden organlardan başka yardımcı sindirim bezleri de mevcuttur. Bunların başlıcaları Karaciğer ve Pankreas olup, özsularını mide ile bağırsağın birleştiği bölgeye akıtırlar. Genel olarak çok hacimli yapıya sahip karaciğer iki büyük loptan meydana gelmiştir. Yüksek dozda A ve D vitaminleri içerir. Pankreas ise, balıklarda iyi gelişmemiştir. Birçoklarında dışardan farkedilmeyecek derecede küçülmüş olup, dağınık bir durum arz etmektedir.  

http://www.biyologlar.com/baliklarda-sindirim-sistemi

Balıkların Solunum sistemi

Diğer omurgalılarda olduğu gibi balıklarda da solunum, su ile kan damarları arasındaki dış solunum ve kan ile dokular arasındaki solunum olmak üzere iki kısımda tamamlanmaktadır. Balıklarda solunum organları olarak özel şekilde gelişmiş bulunan solungaçlar vardır. Bunlar kemikli balıklarda her bir taraftaki 4 solungaç yayı üzerinde lampiridlerde ise 7 solungaç yayı üzerinde gelişmişlerdir. Solungaç boşluğunda yerleşmiş bulunan solungaçlar genellikle operkulüm denilen bir örtü ile korunmaktadır. Bir Solungaç yayının konkav tarafında büyüklük ve sayıları türlere göre değişen solungaç dikenleri (branchiospiri), aksi tarafta ise, kılcal kan damarlarıyla donatılmış olan solungaç lamelleri bulunmaktadır. Dış solunum denilen, suda erimiş oksijenin kan tarafından alınması ve kandaki CO2'in suya verilmesi (gaz alışverişi) olayı solungaç lamellerindeki lokal kan damarlarıyla (kapillerler) sağlanmaktadır. Lameller her solungaç yayı üzerinde bir çift sıralı olarak bulunurlar. Solungaçların devamlı olarak su ile temas ederek nemli kalmaları gerektiğinden, balıklar ağızlarını sık sık açıp kapatırlar ve bu esnada solungaç kapaklan da devamlı su sirkülasyonunu sağlamak ve bunun solungaç boşluğunda tekrarını temin edebilmesi için periyodik olarak açılır ve kapanırlar. Daha öncede belirttiğimiz gibi, solungaç lamelleri kılcal damarlarla donatılmış olduğundan, ağız yoluyla giren suyun içersindeki erimiş O2 tutar, buna karşın dokulardan getirdiği CO2 gazım suya bırakır. Bu esnada operkulumlar açılarak O2 ni alınmış olan su dışarıya atılır. Genellikle balıkların solunum organları solungaçlar olmakla beraber, bazı formlarda (örneğin, Nemacheilus cinsinde) bağırsak içersinde bulunan özel kıvrıntılar da solunuma yardımcı olmaktadır. Bu nedenle adı geçen balık, oksijensizliğe karşı son derece dayanıklı olan türler arasında yer almaktadır. Solunum esnasında O2 nin alınıp CO2 gazının suya verilebilmesi için solungaçların devamlı surette nemli kalmaları şarttır. Bundan dolayı havada bol miktarda oksijen bulunmasına rağmen, balıklar su dışına çıkarıldıklarında havasızlıktan boğularak ölürler. Eğer bir balığın solungaçları devamlı olarak nemli şekilde muhafaza edilebilirse havadaki oksijeni de teneffüs edebilir. Bundan dolayı bazı balıkları (örneğin, Cyprinus carpio ve Silurus glanis gibi) rutubetli yosunlar içine yerleştirerek bir kutuya koymak sureti ile canlı olarak uzun mesafelere nakletmek mümkündür. Bütün kemikli balıklarda solunum olayı yukarda olduğu gibi operkulüm ile muhafaza edilen 4 çift solungaç takımı ile sağlandığı halde Lampetra fluviatilis'de biraz farklı olup, solungaç adedi 7 çifttir ve bunların da üzerinde operkulüm denilen kapak tek değildir. Burada solunum için gerekli olan su, ağız boşluğunda bulunan bir kanal ile solungaç boşluklarına girer ve gaz alışverişi yapıldıktan sonra solungaç yarığı denilen 7 küçük delikten dışarıya atılır. Diğer soğukkanlı hayvanlarda (Amphibi ve Reptillerde] olduğu gibi balıklarda da çok az aktif olan bazı türler mevcuttur. Bu nedenle de, vücut ısıları daima değişken olup genellikle bulundukları çevreye bağımlı kalmaktadır. Bu yüzden ılık suda yaşayan bir akvaryum balığının bulunduğu ortama, aniden çok soğuk bir su karıştırılacak olursa, balık vücudundaki ısı ayarlamasını kısa zamanda yapamayacağı için, soğuk suyun şok etkisinden dolayı derhal ölecektir. Bazı balıklar, oksijenin çok az bulunduğu bataklığımsı sularda ve balçık içersinde yaşadıkları için, ortamdaki düşük oksijenden gereği gibi yararlanmak amacıyla solunuma yardımcı olan bazı özel yapılar geliştirmişlerdir, örneğin, Clarias cinsinde, solungaçların arkasına rastlayan bölgede labirent şeklindeki solunum organlarına rastlanmaktadır. Hava kesesi veya yüzme kesesî Hava kesesi, balıkların su içersinde vertikal olarak seviyelerini ayarlamalarında ve denga sağIamaIarında rol oynayan önemli bir organdır. İnce bağırsağın bir ilavesi olup çok ince, zar şeklînde bir cidarı vardır. İçinin hava ile dolu olması nedeniyle bazı omurgalıların akciğer boşluklarına benzemektedir. Bu organlar bazen tek başına bir solunum organı olarak da (Örneğin, Dipnoi'lerde) fonksiyon görmektedir. Çalışma tarzı denizaltılardaki prensibe çok yakın benzerlik göstermektedir. Nasıl ki bir denizaltı belli derinliklerde kalabilmesi için safrasındaki suyu boşaltır veya safrasına su doldurursa, balıklar da su içersinde sabit bir seviyede kalabilmeleri için hava keselerindeki gazı boşaltır veya keseye gaz doldururlar. Bu kese, bir deri kıvrıntısından meydana gelmiş ve etrafı (cidarı) gayet sık kan damarlarıyla donatılmıştır. Kese üzerinde diffuz şekilde dağılmış bulunan kılcal kan damarları, içerdeki gazı absorbe etmek veya atmak niteliğindedir. Bu nedenle, balık hava kesesindeki gazı istediği zaman doldurup boşaltabilir. Cyprinidae familyasında hava kesesi iki loplu olup, ön lop ile iç kulağın denge-işitme merkezi arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Bu bağlantıyı, 4 küçük kemiğin yan yana gelmesinden oluşan ve Weber apareği denilen özel bir yapı sağlamaktadır. Bu sayede dış ortamdaki basınç değişimleri hava kesesi yoluyla iç kulağa iletildiğinden Gyprinid'lerde titreşimlere karşı duyarlılık artmıştır. Balık bu keseleri gaz ile doldurduğunda daha az bir yoğunluğa sahip olacağından suyun yüzeyine çıkma imkânı bulacaktır. Eğer hava, kese içersinden atılacak olursa, bir öncekinin aksine, balık suyun derinliklerine inecektir. Böylece balığın su içindeki seviyesi, yüzme kesesi içindeki havanın durumu ile tanzim edilmiş olacaktır. Salmonid ve Cyprinid'lerde bu kese, gayet ince pneumatik bir kanal ile özofagusa bağlanmaktadır. Fakat bazı balıklarda (Percidae familyasında) doğumdan (yumurtadan çıktıktan) biraz sonra bu kanal dejenere olur. Yumurtadan henüz çıkmış yavruların hava keselerinde önce hava bulunmaz ve bu yüzden kese sönük vaziyette durur. Fakat yumurtadan çıktıktan kısa bir süre sonra, aklı başına gelen küçük yavrular su yüzeyine çıkarak ağızlarını açar ve bu keseyi hava ile doldururlar. Fakat Percidae familyasında genç yavrular yumurtadan çıktıktan sonra 5-8 gün asla su yüzeyine çıkmadıklarından pneumatik kanal giderek kaybolur ve hava keselerinde hava kalmaz. Kesenin normal fonksiyonunu yapabilmesi için hava ile dolup boşalması şarttır. Bu nedenle hava kesesi kapalı olan balıklarda kesedeki havanın emilmesi veya tekrar keseye doldurulması yukarıda da bahsettiğimiz gibi, kesenin cidarında yer alan kılcal damarlarla sağlanmaktadır. Hava kesesinin bazı kısımlarından meydana gelmiş olan pneumatik bezler, su basınçlarına otomatik olarak uyan, özel bir basınçtan etkilenen reflekslerle tanzim edilerek bu fonksiyonu yerine getirirler. Zeminde yaşayan balıkların çoğunda (Örneğin, Blennius fluviatilia, Cottus gobio, Pleuronectes flesus, Gobius vb.) hava kesesi ergin safhada mevcut değildir.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-solunum-sistemi

Balıklarda Üreme sistemi

Balıkların üreme organları genellikle gonadlar olup, bunlar dişide ovaryum, erkekte ise testis adını alırlar. Ovaryumlar genellikle bir çifttir. Büyüklük ve ağırlıkları türlere göre değişmekle beraber, olgun oldukları zaman balık ağırlığının %25 i kadar olabilir. Genellikle üreme mevsimi yaklaşmış, ergin bir balıkta ovaryumlar açık sarı veya kahverengimsi bir renk alırlar. Daneli bir görünüş kazanır ve yüzeyinde bol miktarda kılcal kan damarları bulunur. Ovaryumda gelişen yumurtalar genellikle ovıduct denilen bir boru ile vücut dışına atılırsada bazı balıklarda yumurta kanalı tamamen körleşmiş olup, yumurtalar ve spermler sadece bir delikle dışarı atılabilirler. Testisler ise erkek üreme organları olup genellikle bütün tatlısu balıklarında çifttir. Büyüklükleri üreme mevsimi ile ilgili olarak çok değişir. Ergin haldeki bir balıkta, üreme mevsiminde tastislerin rengi beyazımsı olur, lekesiz düz bir görünüş arzeder ve üzerinde kılcal kan damarlarıda görülmez. Tatlısu balıklarının çoğu ovipar (yumurta ile çoğalan) karakterli oldukları halde, bazılarında ovavivipar bir durum görülmektedir. Ovipar olanlarda döllenme haricidir. Yani yumurta ve spermler su içeersinde döllenmektedirler. Nadir bir olay olmakla beraber, Gambusia cinsinde döllenme dahili olduğundan, özellikle erkek bireylerinde, çiftleşme organı olarak anal yüzgeç modifiye olmuştur ve adeta yüzgeçin bir kısmı penis görevini yapmaktadır. Gambusia’ da görülen bu yarı doğurma hali hiçbir zaman memelilerdeki doğurmaya benzemez. Zira memelilerde yavru, ana rahmindeki gelişimi esnasında plasenta denilen bir göbek bağı ile annenin dolaşım sistemine doğrudan bağlanmış olup, beslenmesi anadan gelen kan içindeki besinlerle olur. Halbuki Gambusia'da. plasenta mevcut değildir. İç döllenme ile meydana gelen zigot, yumurtanın vitellüs maddesiyle beslenir. Fakat yumurtanın açılması, embriyonun açılması, balığın vücudu içersinde olduğu için, yavrular Kloak boşluğundan dışarı atılırlar. Bu nedenledir ki, Gambusia'da. görülen üreme tarzına viviparlık değil fakat ovoviviparlık diyebiliriz. Genellikle bir çift bez halinde olan ovaryumlar, granüllü bir görüntüde olup, hava kesesi bulunan balıklarda bu keseye yapışık vaziyette yer alırlar. Yumurtlama mevsimi yaklaştığında ovaryumların cesameti giderek artar ve visceral boşluğu doldururlar. Olgunlaşmış olan yumurtalar gözle ayırt edilebilecek kadar birbirlerinden ayrılmış olurlar. Yumurtanın büyüklüğü tiplere göre çok değişik olup, balığın cesameti ile ilgili değildir. Bununla beraber, yumurta cesameti yumurta sayısıyla alakalı olup, yumurta ne kadar küçük ise, sayısı o nisbette fazla olur. Örneğin, Dere Kayası, olarak bilinen Çöpçü balığı, Nemacheilus yumurtalarının cesameti, Cyprinus carpio gibi çok iri vücutlu balıklarınkinden bile büyüktür. Döllenmesi harici olan balıklarda, döllenmiş yumurtanın gelişmesi su içinde ve bırakıldığı yerde gerçekleşir. Embriyonik gelişim sırasında genellikle şeffaf olan yumurtanın içindeki yavrular, dışarıdan rahatlıkla izlenebilirler. Yumurta sayısı da balık türüne göre oldukça değişmektedir. Örneğin, tatlısu formlarından Acı Balık (Rhodeus)'ta yumurta sayısı 40- 100 arasında iken, bir Mersin Balığı olan Acipenser sturio’ da bir defa.da 3 milyondan fazla yumurta bırakılmaktadır. Balıkların bu kadar fazla yumurta bırakmaları kendi bekalarının idâmesi için gereklidir. Zira dişi balığın bıraktığı yumurtaların büyük bir kısmı diğer karnivor hayvanlar tarafından yenilir, bir kısmı da suların içinde döllenmeyerek çürüyüp kaybolur. Hal böyle olunca, bırakılan yumurtanın duruma göre %60-70' i telef olur, ancak %30 kadarı açılarak yavruları meydana getirir. Yumurtadan yeni çıkmış yavrular vitellüs keselerini absorbe etmeden önce, oldukça pasif davranışlı ve kendilerini korumaktan aciz olduklarından bu safhada iken de büyük bir kısmı diğer yırtıcılara yem olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Ancak % 10-20 civarında yeni neslin ebeveynlere ilavesi mümkün olur. Yukarıda verilen değerlerden de anlaşılacağı gibi bırakılan herbir yumurtanın yavru verebilmesi dolayısıyla ebeveynlerin yaşamlarını sürdürebilme oranı oldukça düşüktür. Bu nedenledir ki balıkların yumurta ve sperm verimleri diğer hayvanlara nazaran çok daha fazla olmaktadır. Zira birkaç cins hariç (Gobius, Gambusia), balıklarda döllenme haricidir. Bu sebepten balıkların meydana gelmesinden evvel, yumurta ve yavru balıkların telef olma sebepleri nazarı itibare alınmaktadır. Bir türün yumurtaları ne kadar çok döllenir ve açılırsa, kuşkusuz, o nisbette yavru balık gelişir. Bunların da gelişerek ergin boya ulaşabilmeleri ve düşmanlarının az olması için çevre şartlarının uygun olması söz konusudur. Balıklar, yumurtalarını genellikle ya dişi tarafından hazırlanan bir yuvaya veya sadece çukur bir zemin üzerine veya suyosunları ve köklü subitkileri üzerine ve yahut çıplak taşlar üzerine bırakırlar. Tatlısu balıklarının çoğu, yumurtlamak için daima az derin suları tercih ederler. Yumurtlama yerleri ya hızlı akıntılı taşlık bir zon olabilir (Lampirid' ler, Salmonid' ler, Barbus' lar, Aspius' lar, Chondrostom' lar, Phoxinus' lar vb.) yahut da vejetasyonca zengin durgun bir su olabilir (Cyprinus, Abramk Cobitid' ler, Percid' ler vb.) Tatlısu balıklarında, olgunlaşan yumurtaların tümü bazı türlerde bir defada bırakılırken (Esox,Perca ve Rutilus'da.) ; diğerlerinde birkaç günlük aralıklarla 2 veya daha çok defada bırakılırlar ( Tinca, Cyprinus Alburnus, Blicca, Leuciscus vb.). Çok zaman şeffaf ve biraz da vizkoz karakterli olan balık yumurtaları şayet sudan daha ağır iseler, mukus maddesi sayesinde taşlar veya bitkiler üzerine yapıştırılırlar. Bazı formlarda ise (Alosa ve Lota gibi), tamamen serbest ve hafif olan yumurtalar, açılıncaya kadar su üzerinde yüzerler, bu nedenlerle balıkların bıraktıkları yumurtalar genel olarak 5 grupaltında toplanabilirler. • Yüzücü yumurtalar • Yarı yüzücü yumurtalar . • Hafif ve yapışkan olan yumurtalar • Ağır fakat yapışkan olan yumurtalar • Ağır fakat yapışkan olmayan yumurtalar Balıkların çoğu yumurtalarını gelişi güzel suyun içine bıraktıkları halde, bazı formlar yumurtalarının başka balıklar ve diğer su hayvanları tarafından yenmelerini önlemek amacıyla, özel olarak yaptıkları yuvalara. bırakırlar. Balık yuvaları ya hayvanın tercih ettiği bir barınaktan ibaret olabilir (kaya ve taşlar arasındaki kovuklar ve yarıklar su bitkileri ve yosunlar arasındaki barınaklar) veyahut da Dîkence balığında (Gasterosteus aculeatus] olduğu gibi yosun ve bitki kırıntılarıyla kendilerine özgü yuvalar kurarlar. Hakiki yuva kurma içgüdüsü olan bu balıkların büyük bir gayretle kurdukları yuvaya dişi tarafından bırakılan yumurtalar, erkek balık tarafından yavrular çıkıncaya kadar (aşağı yukarı 15 gün ) dikkatlice korunurlar. Erkek balık bu bekçiliği esnasında yuvanın içindeki suyu sirkülasyon yaptırmak amacıyla yüzgeçlerini de devamlı olarak hareket ettirir. Buna benzer şekilde yumurtaların erkek bireyler tarafından korunma içgüdüsü Gobiideve Cichlidae temsilcilerinde de vardır. Diğer taraftan, Acı balık (Rhodeus) cinsinden az saylda olan yumurtaların açılıncaya kadar emniyet altında bulundurulmaları için tedbir alınmaktadır. Şöyle ki, dişi balık olgunlaşan yumurtaların uzunca bir ovipozitörü sayesinde bir tatlısu Midyesi olan Anadonta ve Unio'ların solungaç-manto boşluğu arasına bırakırlar. Çok az miktarda albümine karşı, bol miktarda vitellüs içeren ve etrafı ince ve şeffaf bir zarla çevrili bulunan, balık yumurtaları, çeşitli şekillerde ve değişik ortamlarda suya bırakılmalarını müteakip, erkeğin aynı suya bıraktığı çok daha fazla sayıda sperm hücreleri tarafından döllenirler. Kısa bir süre sonra (5-10 dakika içinde) döllenen yumurtalar üzerinde, döllenme lekesi adı verilen küçük bir iz, büyümeye başlar ve bu kısım bir müddet sonra, daha da ilerlemiş bir değişmenin merkezi haline gelir. Bu gelişmeyi zarın şeffaflığı nedeniyle çıplak gözle dahi takip etmek mümkündür. Hatta, bu sırada yumurtaların içindeki embriyoların gelişme safhalarını da inceden inceye gözlem altında tutmak imkân dahilindedir. Yumurtalarını döken balıklar, genellikle gıda almak üzere avlanmazlar, çünkü yumurtalarını döktükten sonra halsiz, bitkin bir duruma düşerler. Hatta bazı türlerde bu haldeki balıklara hasta balık nazarıyla bakılır. Örneğin, Onchorhynchus adı verilen Pasifik alası denizden tatlısu göllerine yumurta bırakmak üzere göç ettikleri zaman, yumurtalarını orada döktükten sonra, sahile çekilip ölürler. Bu meyanda, Yılan balıkları da (Anguilla anguilla) Meksika körfezinde bin metre derinliğe yumurta bıraktıktan sonra ölüme giderler. Kuşkusuz bu özellik tüm balıklarla ilgili olmayıp, istisnai bir haldir. Balıklarda kuluçka süreci, türden türe çok değişik olur. Bu süre genellikle, suyun sıcaklığı ile çok yakından ilgili olup, suyun ısınmasıyla (belli sınırları aşmamak şartıyla) ters orantılıdır. Bu nedenledir ki, suyun ısısını yükseltmek veya düşürmekle, kuluçka müddetini kısaltmak veya azaltmak da mümkündür. Örneğin, Salmo trutta' nın kuluçka süresi 5°C de 82 gün iken, 10°C de 41 güne indirilebilmektedir. Demek oluyor ki döllenmiş olan yumurtaların açılabilmesi, kuluçka süresince alacağı toplam ısı miktarına bağlıdır. Bu da Derece / gün orantısı olarak ifade edilmektedir. Örneğin, bu değer Alabalık için 410°C/gün olduğu halde, sazan balığı için 100°C/gün olarak hesap edilmiştir. Buna göre 20°C de bırakılan Sazan yumurtalarının kuluçka süresi 100/20=5 gün olacaktır. Yavru balıklar embriyonik gelişmeleri esnasında vitellüs kesesi içindeki besin maddesiyle beslenirler ve yumurtadan çıktıkları zaman da bu kesenin bir kısmını yine karınlarında taşırlar. Bu kese onlara doğumdan sonra bir müddet daha besleyici besin maddesi temin etme bakımından önemlidir. Belirli bir süre sonra bu kese kendi kendine absorbe edilerek kaybolur gider. Bu absorbsiyon müddeti balıklar için türlere göre değişmekte olup, Sazanlar için 20 gün, Alabalıklar için ise 40-50 gün devam eder, hatta deniz Alası için (Salma salar) bu süre daha da fazla olup, 70-120 gün kadardır. Vitellüs kesesinin absorbsiyonu tamamlandıktan sonra küçük yavrular kendi besinlerini kendileri aramaya başlarlar. Bu çağdaki balıklar özellikle su içinde bol miktarda bulunan bitkisel ve hayvansal planktonik organizmalarla beslenirler. Yumurtadan yeni çıkmış bir balık yavrusu aşağı yukarı yumurta çapının üç katı boyundadır ve türe göre değişen pasiflik devresini geçirdikten sonra (şayet hava kesesi bulunan bir balığın yavrusu ise) hava keselerini doldurmak için suyun yüzeyine doğru tırmanırlar. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (Yılan balıkları, Dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık uavrularına uavruşarına larva demek pek doğru almaz. zİra, besin keseleri hariç şekil itibarıyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakt yukarıdada belirttiğimiz gibi Yılan balıları (Anguilla anguilla} ile Lampri'lerin (Lampetra fluviatilis)Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan, bir tatlısu Pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetrili iken, uzun bir gelişimden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra, belli bir metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır. Balık yavruları gelişme esnasında genellikle büyük değişmelere uğramazlar (Yılan balıkları, Dil balıkları ve lampiridler hariç). Bu nedenle balık uavrularına uavruşarına larva demek pek doğru almaz. zİra, besin keseleri hariç şekil itibarıyle tamamen ebeveynlerine benzerler. Fakt yukarıdada belirttiğimiz gibi Yılan balıları (Anguilla anguilla} ile Lampri'lerin (Lampetra fluviatilis)Leptocephalus adı verilen yavruları aşağı yukarı 3 yaşına kadar ebeveynlerinden çok farklı olan hakiki bir larva safhası geçirirler. Diğer taraftan, bir tatlısu Pisi balığı olan Pleuronectes flesus türünde ise yavrular başlangıçta bilateral simetrili iken, uzun bir gelişimden sonra ebeveynlerde görülen asimetrik durum ortaya çıkar. Bundan dolayı yumurtadan çıktıktan sonra, belli bir metamorfoz geçirerek ebeveynlerine benzeyen bu balıkların genç formları için larva tabiri kullanmak zorunlu olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ureme-sistemi

Balıkların Örtü Organları ve Pul Tipleri

Deri Balıklarda deri, diğer omurgalılarda da olduğu gibi, vücudu dış ortam etkilerinden koruyan ve oldukça dayanıklı bulunan bir örtü tabakasıdır. Deri, herşeyden önce koruyan bir tabaka ise de, ayrıca çeşitli fonksiyonları da mevcuttur. Örneğin, bir taraftan içerdiği pigment maddeleriyle balığa renk verirken solunum ve boşaltım olaylarına da yardımcı olmaktadır. Bunların dışında bazı balık türlerine özgü olan korunma, avını yakalama veyahutta hemcinsini bulmada rol oynayan elektrik organları ve zehir bezleri gibi yapılarda deri üzerinde yer almaktadır. Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların da derisi derma ve epiderma denilen iki tabakadan yapılmıştır. Epidermis : Derinin fazla kalın olması ve dış etkenlerle temas halinde bulunması nedeniyle hücreleri devamlı olarak yenilenmeye maruz kalan üst tabakası, bilhassa salgı bezleriyle donatılmış durumdadır. Bunların çoğu mukus bezleri olup, genellikle basit bir tüp şeklindedirler. Salgı mahsulleri olan mukusu, kısa bir kanal vasıtası ile pulların arasından vücut yüzeyine salgı salarlar. Dolayısıyla vücudun devamlı olarak yumuşak ve kaygan kalması, bu bezlerin faaliyetine bağlıdır. Ayrıca kayganlık sağlamaları sebebiyle de balığın ortamı içerisinde kolayca hareket etmesini ve yaralanmalardan kolayca korunmasını sağlamış olurlar. Dermis : Alt tabakayı teşkil eden dermis, daha karışık yapılı olup, bağ dokusu, kas fibrilleri, kan damarları ve sinirlerin yer aldığı kısımdır. Pullar ve pigment maddeleri de dermis tarafından hasıl edilirler. Çoğu kez balıkların vücudu exoiskelet olarak nitelendirilen ve kemik orijinli olan pullarla örtülüdür. Deri şayet pullarla örtülü ise, yapısı gayet narin ve incedir, buna karşın pul içermiyorsa, dış etkenlere karşı mukavemeti sağlayabilmek için çok kalın ve dayanıklı olur. Örneğin, Kedi balığında pullar olmadığı için deri adeta kösele gibi kalın ve sağlamdır. Pigment hücreleri özellikle dermis tabakasına ve dolayısıyla balığın vücuduna renk vermektedirler. Bunların vücuttaki yerleri ve şekilleri değiştiği gibi içlerinde bulunan pigment maddeleri sinir refleksleri ve ışığın etkisiyle kontraksiyon yaparak hareket ederler. Dolayısıyla pigmentlerin hücre merkezinde toplanması veya hücre sathına yayılması esnasında balığın vücudunda açılma veya koyulaşma gibi kısmi bir renk değişimine sebep olmaktadırlar. Kromotofor hücrelerinin içerdiği pigment maddesinin türüne göre, bu mekanizma sayesinde bazı balıklar ortama adaptasyon gösterebilmektedirler. Balıklarda görülen yumurta bırakma veya üreme zamanlarındaki renk değişmesi ile albinizm veya eritrisin hallerinin aynı orijinli olduğu söylenmektedir. Pullar ve Pul Tipleri Derinin dermis tabakasında oluşan ve balığın vücudunu her türlü dış etkilerden koruyan pullar, kemikli balıkların çoğunda bulunmaktadır. Sıra ve sayıları ile diziliş tarzları türlere göre özellikler arzettiğinden tür tayininde önemli diagnostik karakterler olarak da dikkate alınmaktadırlar. Buna karşın, balıklara nazaran daha iptidai bir grup olan Cyclostomat' larda vücut pulsuzdur ve deri üzerinde Corneum tabakası bile yoktur. Anguilla gibi bazı formlarda pullar iyice küçülmüş ve deri içine gömülmüş olup, çıplak gözle bakıldığında adeta pulsuzrnuş gibi bir intiba uyandırırlar. Balık yavruları yeni yumurtadan çıktıklarında veya doğduklarında pul içermezler, ancak gelişimin belirli bir safhasında evvela vücudun belli bölgesinden başlamak üzere pullar teşekkül eder ve bu pullar kısa zamanda vücudu örter. Örneğin, Alabalık yavruları 3-4 cm. boya erişince vücutlarının anterior bölgesinden başlamak üzere pullar teşekkül ederken aynı olay Sudak balığında vücudun posterior bölgesinde görülür. Pulların orijini dermis olup, anterior uçlarıyla bu tabaka içine gömülmüşlerdir, posterior uçları ise, serbesttir. Dizilişleri önden arkaya doğru olduğundan balığın öne doğru yüzmesini kolaylaştırırlar. Pullar şekilleri itibari ile 4 grup altında mütalâa edilebilirler. Placoid Pullar En basit pul tipi olan placoid pullar çeşitli şekiller gösterirlerse de kaideleri daima yassıdır ve bu kaide üzerinde vücudun dışına doğru uzanan sivri bir diken bulunur. Bu pulların orijini hem dermis, hem de epidermis olduğundan diğer pul tiplerinden ayrılmaktadır. Dermis tarafından oluşturulan ve diş kemiği denilen bir çeşit kemikten yapılmış olan placoid pulların üzeri, orijini epidermis olan bir mine tabakası ile örtülüdür. Bu nedenle, placoid pullarla dişler arasındaki yapısal benzeyiş, adı geçen pulların gelişmesi esnasında dişe değiştiklcvnii iloii süren teorinin en kuvvetli delilidir. Bu tip pullar Köpek balıkları ve Vatozlar için karakteristik yapilardii. Ganoid (Rombik) Pullar Eşkenar dörtgen şeklinde olan bu pulların orijini tamamen derinin dermiş tabakasına aittir. Diş kemiğinden yapılmış olan ganoid pulların üzeri mineye benzeyen ve Ganoin adı verilen parlak bir madde ile örtülüdür. Mine ile ganoin birbirinden farklı orijinli yapılar olup, minenin epidermisten ganoinin ise, dermişten oluştuğu bir gerçektir. Lepidosteus ve Polypterus gibi bazı balıklarda vücut genellikle yan yana sıralanmış rombik pullarla örtülüdür. Acipen-seridae familyası üyelerinde daha büyük cesametli olan bu pullar vücudun sadece sırt, karın ve yan taraflarında mevcut olup, muayyen sıralar halinde uzanırlar. Bütün Ganoid balıkların başları rombik pullardan yapılmış birer zırh ile örtülüdür. Ganoid balıkların başlarını örten bu pullar yüksek omurgalılardaki Frontal, Parietal, Maxilla, Squamosa, Lacrimal, ve diğer bazı kafa kemiklerini oluştururlar. Cycloid Pullar Bugün yaşayan Kemikli balıkların ekseriyetinin vücudu gayet ince yapılı, kolayca eğilip bükülebilen ve genellikle yuvarlağımsı şekilli Cycloid pullarla örtülüdür. Teleosllar'da bulunan Cycloid pullar orijin bakımından Ganoid pullara benzeseler de şekil ve sıralanışları başka türlü olup, kaide kısımları (anterior bölgesi) dermis içindeki bir cebe yerleşmiştir. Posterior uçları serbest olmak üzere adeta bir çatının kiremitleri gibi (imbrikat tarzda) dizilmişlerdir. Yani bir sıradaki herbir pul, bir evvelki sıranın iki pulunun altında ve arasındadır. Mekanik bir önem arzeden pulların bu imbrikat dizilişi şöyle açıklanabilir: Dermik kaslar, pullar üzerinde eşit olmayan ilerlemeler meydana getirmekte, dolayısıyla büyüme anterior kısımda daha fazla cereyan etmektedir. Bunun neticesi olarak da pulların şekli kendiliğinden oval bir hal almakta ve dış kenarı (posterior ucu) derinin dışına doğru bir çıkıntı meydana getirmektedir. Daha sonra derinin dışına çıkan serbest kenarın üzeri epidermik orijinli bir zar ile örtülmektedir. Cyprinid' lerin. çoğunda vücut, mekanik etkenlere karşı dayanıklı olan ve kolayca eğilip bükülebilen ve muazzam bir zırh oluşturan cycloid pullarla örtülüdür. Ctenoid Pullar Ctenoid tip pullar yapı bakımından tamamen cycloid pullara benzerlerse de serbest uçlarının adeta testere şeklinde dişlenmiş olmasıyla kolayca ayrılırlar. Bu nedenle bir sazan balığı (Cyprinus carpio) ile bir Tatlı su levreğini (Perca fluviatilis) elimize alıp parmağımızı arkadan öne doğru sürtecek olursak tatlısu levreğindeki pulların küçük dişçikler içerdiğini kolaylıkla anlayabiliriz. Balıklarda his organları Balıklardaki başlıca his organlarını baştaki his porları ve vücudun yanal çizgisini teşkil eden his papillaları şeklinde mütalâa edebiliriz. Baştaki his organları, genellikle küçük ve yuvarlak çukurlar şeklinde olup, bunlar başın her tarafına dağılmış vaziyettedirler. Özellikle alt çenenin altında bulunurlar, çıplak gözle bile kolaylıkla müşahade edilebilirler. Örneğin, Turna balığında gayet bariz olarak görülebilen bu porların sayısının 37 civarında olduğu ve her bir porun balığın yanak bölgesindeki sinirlere bağlı bulunduğu tespit edilmiştir. Yanal çizgi, genellikle balığın vücudu boyunca ve çoğukez böğürlerinin tam ortasında uzanan tespih dizisi şeklindeki noktalardan meydana gelmiştir. Bu noktaların herbiri küçük birer kanalın dışarıya açılan uçlarını teşkil ederler. Bu küçük kanalların birleşmesiyle balığın vücudunun iki yanında, başın arkasından kuyruk yüzgeci başlangıcına kadai medio-lateral hat boyunca uzanan bir çizgi hasıl edilir ki buna yanal çizgi (Ligne lateral) adı verilmektedir. Bu çizgi birbirlerine bağlanmış ve içleri mukus maddesi ile doldurulmuş olan küçük kanalların birleşmesiyle teşekkül etmiştir. Sistem tamamen derinin altında gizlenmiş olup, pulların üzerinde bulunan küçük delikler sayesinde dış ortamdaki uyartıları hissedebilirler. Balıkların yüzme esnasında su içersinde başka canlılar tarafından meydana getirilen basınç dalgalarıyla devamlı surette irtibat halindedirler. Şayet ortam su içerisinde bulunan objeler tarafından basınç dalgalarıyla bulandırılırsa lateral çizgi sistemi derhal bu dalgaları algılayarak gerekli cevabı verir. Yani balığın dalgalara karşı gerekli davranışta bulunmasını sağlar. Şöyleki; lateral çizginin açık tüpleri içinde meydana getirilen hafif basınç değişimleri sinirler tarafından tespit edilirler ve gerekli mesajı beyne gönderirler. Böylece su içerisinde dalgalanmaya sebep olan objenin yönü ve mesafesi otomatik olarak tayin edilmiş olur. Dolayısıyla balıklar Ligne lateralleri sayesinde adeta bir radar merkezi gibi objeyi görmeksizin onun yerini ve mesafesini tayin edebilirler. Bu organlarının yardımıyla hem düşmanlarından kaçıp kurtulabilirler hem de özellikle predatör balıklar için, avlarını kolayca bulur ve yakalarlar. Yapılan tecrübeler kör edilen balıkların bile yanal çizgilerini kullanarak avlarını yakalayabildiklerini göstermiştir. Yanal çizginin profili genellikle türlere göre büyük farklılıklar arzetmektedir. Örneğin, Barbus'ta. düz bir hat şeklinde olduğu halde, Rutilus’ta karına doğru yaklaşmış vaziyette (Konkav), Percafluviatilis'te bunun aksine olarak sırta daha yaklaşmış şekilde (Konveks), Mystus halepensis'te ve Plecus cultratus'ta. sinuzoidal şekilde kıvrımlı, Dere pisisi denilen Pleuronectes flesus'ta ise, başa yakın ucu çatallı olarak görülmektedir. Ligne lateral kemikli balıkların çoğunda mevcut olmakla beraber, bazılarında hiç bulunmaz (Atherinidae, Cyprinodontidae, Clupeidae familyaları gibi) bazılarında da tam olmayıp vücudun belirli bir yerine kadar uzanmaktadır (Phoxinus ve Rhodeus cinslerinde olduğu gibi). Yanal çizgi konstant karakterlerden olduğu için, bilhassa Cyprinidae familyası üyelerinin tayininde önemli birer diagnostik karakter olarak yanal çizgi pullarının sayısı kullanılmaktadır. Balıklarda dokunma hislerini alan organlar olarak bıyıklar mevcuttur. Bıyıklar, balıkların ağızları etrafında çeşitli şekillerde bulunurlar. Konumları muhtelif türlere göre değişmektedir. Örneğin, Lota loto'da alt çenenin altında, Cyprinus rarpio'da. üst çenenin üstünde, Gobio gobio'da. alt ve üst çenelerinin birleştiği köşede ve Mystus kalepensis'te olduğu gibi her iki çene üzerinde bulunmaktadır. Bıyıklar genellikle dokunma, bazen da tad alma işlerini yaparlar. Bazen Gobius cinsinde olduğu gibi damak mukozasındaki tomurcuklarla, Yılan balığı (Anguilla anguilla} ve Mersin balığı (Acipenser sturio) gibi formların dilleri üzerindeki papilla aynı işi gören his organları olarak bilinirler. Bıyıkların sayıları da türlere göre çok büyük değişmeler gösterir. Örneğin, Cyprinus carpio, Acipenser sturio ve Barbus türlerinde iki çift; Tınca tınca, Gobio gobio ve birçok Capoeta türünde bir çift; Cobilis ve Nemaclieilus cinslerinde üç çift ve Misgurnus fossilis türünde 5 çift bıyık bulunurken, Lota lota türünde sadece alt çenenin altında tek bir bıyık bulunur. Bıyıklar da constant (sabit) karakterlerden olup, .sayı ve uzunlukları türlere göre değiştiğinden, önemli taksonomik karakterler olarak tür tayininde kullanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/baliklarin-ortu-organlari-ve-pul-tipleri

Balıkların Anatomik Yapısı

Balıkların Anatomik Yapısı

VÜCUT : Balıklarda vücut, esas itibariyle üç farklı bölgeden meydana gelmiştir. Baş : Burun ucundan solungaç kapaklarının (operkulum) arka kenarına kadar olan vücûdun ön (anteriör) kısmına verilen isimdir. Gövde : Solungaç kapaklarının arka kenarı ile anal açıklık (anüs) arasında kalan ve içerisinde vücut boşluğunun bulunduğu vücudun orta bölgesine verilen addır. Kuyruk : Anal açıklıktan vücudun sonuna kadar uzanan arka (posteriör) bölgeye verilen isimdir. Bu bölge çoğu zaman kuyruk sapı ve kuyruk yüzgeci olmak üzere iki ayrı bölüm halinde incelenebilir. Bu durumda, anal açıklıktan kuyruk yüzgeci ışınlarının başlangıcına kadar olan kısım kuyruk sapı; bundan sonraki kısım ise, kuyruk yüzgeci olarak isimlendirilir (Şekil 1). AĞIZ : Başın ön ucunda yer alan ve iki çene tarafından çevrelenmiş bulunan açıklığa denir. Ağızın konumu, türlere göre farklı durumlarda olabilir. a) Terminal veya uç durumlu : Genellikle balıkların çoğunda bu ağız tipi yaygın olup, böyle durumlarda alt ve üst çeneler eşit uzunlukta bulunurlar (örneğin, Leuciscus, Rutilus, Rhodeus,Tınca, Cyprinus v.b. de olduğu gibî). b) Üst durumlu veya yukarıya yönelik : Bu türlerde ağız belirgin bir şekilde yukarıya doğru yönelik olur. Bu durumda daima alt çene (mandibul) üst çeneden biraz daha uzun olup, öne doğru bir çıkıntı meydana getirmiştir (Örneğin, üambusia, Chalcalburnus, Aphanius v.b. de olduğu gibi). c) Alt durumlu veya aşağıya yönelik : Bazı balık türlerinde de ağız başın altında olup, üst çene tarafından örtülmüştür. Böyle hallerde üst çene daima alt çeneden uzundur ve öne doğru bir çıkıntı meydana getirmiştir (Örneğin, Chondrostoma, Vimba, Gana, Acipenser v.b. de olduğu gibi) BURUN : Başın ön ucu gözler arasında kalan bölgeye denir. Bunun görünüşü çeşitli türlerde çok değişik şekiller arzetmektedir.Bazen sivri (Lucioperca, Aspius) bazen yuvarlak (Silurus, Gana], bazen ördek gagası şeklinde (Esox), bazen hortum şeklinde uzamış (Syngnathus) , bazen aşağıya doğru kıvrık ( Mastacembelus) şekiller gösterebilir. Şekil 1.2. Tatlısu balıklarında burun tipleri : A- Sivri (Aspius aspius) ; B- Yuvarlak (Silurus glanis) ; C- Ördek gagası şeklinde (Esox lucius) D- Hortum şeklinde (Syngnat-hus) ; E— Etimsi uzantı şeklinde (Mastacembelus simack}. GÖZLER: Daima baş bölgesinde bulunan bir çift görme organıdır. Şekil, renk, büyüklük ve konumları türlere göre çok değişik olabilir. Genel olarak başın iki yanında bulunmakla beraber, bazen tek tarafta (Pleu-ronectes) veya başın iyice tepesine doğru yerleşmiş (Cottus gobio) de olabilirler. Göz Kapakları: Genellikle balıklarda göz kapakları teşekkül etmemiş olmakla beraber, bazı formlarda (Örneğin, Clupeid ve Mugilid lerde) gözlerin etrafı az çok yağımsı bir maddeden oluşmuş ve göz kapağım andıran bir zarla çevrelenmiştir. BIYIKLAR: Ağız etrafında bulunan ipliksi uzantılardır. Türlere göre boyları, çıkış yerleri ve sayıları çok farklı olabilir. Örneğin, Cobitid' lerde çok kısa olduğu halde Silurid'lerdc çok uzundur. Diğer taraftan yalnız üst çeneye (Gobio); yalnız alt çeneye (Acipenser); hem alt hem üst çeneye (Silurus) bağlanmış olabilirler. Sayılarına gelince bir tek (Gadus ve Lota); bir çift (Gobio); iki çift (Cyprinus); üç çift (Cobitis); dört çift (Clarias) beş çift (Misgurnus) gibi farklı sayılarda olabilmektedirler. ÇENELER: Ağzı alttan ve üstten kapatan, göz ile preoperkulum önünde yer alan iki parçadan oluşurlar. Genellikle alt çene kemiğine mandibul, üst çene kemiğine maksil adı verilir. DİŞLER: Balıkların çoğunlukla ağız ve bazen da boğaz bölgelerinde bulunan kemiksi yapılardır. Genel olarak üst çene kemiği üzerinde yerleşmiş olanlara Maksil dişleri, boğaz bölgesindeki 5. solungaç yayı üzerinde yerleşmiş olanlara da Farinks dişleri adı verilir. Özellikle besinlerini başka balıklardan ve diğer omurgalı su canlılarından temin eden etçil (karnivor) formlarda (Ludoperca, Esox gibi) çok iyi gelişmiş maksil dişleri vardır. Salmonid'lerde ise, damak üzerinde yerleşmiş ve adeta çengel şeklini almış kuvvetli Vomer dişleri görülür. Boğaz bölgesine yerleşmiş ve besinleri öğütme görevini üstlenmiş olan farinks dişleri ise, tatlısu formlarından olan sadece iki grupta (Cyprinidae ve Cobitidae) görülmekte olup, türlerin taksonomik ayrımında önemli bir karakter olarak dikkate alınırlar. Özellikle Cyprinidlerde sıra, sayı ve şekilleri türler arasında büyük değişiklikler göstermektedir. Örneğin, Carassius ve Tinca'da bir sıralı; Abramis ve Blicca'da iki sıralı; Cyprinus ve Barbus'da. üç sıralı olmaktadır. Diğer taraftan, Cyprinus'da, uçları düz iken, Barbus'ta hafif kıvrık; Scardimus'da ise, hafif tırtıklı bir görünüş arzeder. Daima 5. solungaç yayı üzerinde sağlı sollu olarak yerleşmişlerdir. 5-5 veya 5-6 : Bir sıralı olup her iki tarafta da 5'er diş veya sağda 6, solda 5 diş var demektir. 2.5 -5.2 veya 2.5-4.2 : İki sıralı olup dıştaki birinci sırada 2, içteki ikinci sırada ise 5 diş var demektir. Nadiren sağ veya sol taraftaki ikinci sırada 4 diş de bulunabilir. 1.3.5-5.3.1 : Üç sıralı olup en dıştaki sırada l, orta sırada 3, iç sırada ise 5'er diş var demektir. Genellikle bir türün sağ ve solundaki farinks diş sırasında bulunan diş sayıları sabit olmakla beraber, nadiren farklılıklar da olabilir. Örneğin, normal olarak 2.3.5-5.3.2 olması gerekirgen, 2.3.4-5.3.2 veya 2.3.5-4.3.2 gibi simetrik olmayan durumlar da görülebilir. DUDAKLAR: Ağız etrafını çeviren ve deri kıvrıntısından ibaret olan etli yapılardır Bazen kalın ve loplu şekilde (Barbus türleri), bazen da keratinleşmiş keskin kenarlı (Chondrostoma türleri) olabilirler. SOLUNGAÇ KAPAKLARI: (Operculum) : Solungaçların üzerini örten ve kemik parçalardan (kemikli balıklarda) yapılmış olan hareketli kapaklardır. Herbir kapak 4 ayrı kısımdan meydana gelmiştir. Operculum Preoperculum Suboperculum İnteroperc ulum. Sözü edilen bu kısımların hepsi, her balığın operculumunda birarada bulunmayabilirler. SOLUNGAÇ ZARLARI: Her iki solungaç kapağını alttan boğaz kısmına bağlayan ve solungaç ışını denilen kemik çubuklarla desteklenen yapılardır. Bunlar üst taraftan solungaç kapağına, alt taraftan da boğaz bölgesine bağlanırlar. SOLUNGAÇ DİKENLERİ: Solungaç yaylarının çukur taraflarına (iç kısmına) yerleşmiş olan, uzunluk ve sayıları türlere göre değişen, kemik veya kıkırdaktan yapılmış iğnemsi yapılara denir. Bu dikenlerin sayısı bazı türlerin ayrımında diagnostik karakter olarak kullanılır. SOLUNGAÇ LAMELLERİ: Solungaç yaylarının tümsek taraflarına (dış kısmına) yerleşmiş olan, üzerinde sayısız kılcal damarları taşıyan ve bu yüzden de kırmızı renkli görülen telciklerin oluşturduğu yapıdır. İSTMUS : Boğaz bölgesinde iki solungaç kapağı arasında kalan boşluğa denir. BOĞAZ: Başın ventralinde, pelvik yüzgeçlerle solungaçların kaidesi arasında kalan dar bölgeye denir. BÖĞÜR: Solungaç kapaklarının arka kenarı ile kuyruk yüzgeci arasında kalan vücudun yan taraflarına verilen isimdir. YANAL ÇİZGİ: (Ligne lateral): Balıklarda vücudun yan taraflarında bulunan ve başın gerisinden kuyruk yüzgeci başlangıcına kadar uzanan duygu organlarıdır. Genellikle su içerisindeki ses titreşimlerini algılamaktadır. Bunun için sinirsel bağlantısı bulunan bir sıra halindeki delikli pullardan yapılrnıştır. Genellikle tam olmakla beraber, bazen hiç bulunmaz veya vücudun sadece anteriöründe çok az bir kısmına kadar devam eder. Yanal çizgiyi oluşturan pulların sayısı herbir türün bütün bireyleri için sabit olduğundan tür ayrımında önemli bir taksonomik karakter olarak bilinir. PULLAR: Genellikle kemikli balıklarda (Teleostei) vücudun üzerini örten dermal orijinli yapılardır. Vücut üzerindeki dizilişleri adeta bir damın kiremitleri gibidir. Özellikle, kemikli balıklarda enine ve boyuna uzanan pul sayıları herbir tür için farklı olduğundan türlerin ayırımında yararlanılan önemli birer karakterdirler. Balık taksonomisinde pul sayısı iki şekilde tespit edilir Boyuna pul sayısı (Ligne lateral): Şayet söz konusu balığın yanal çizgisi mevcut ise bu çizgi üzerindeki delikli pullar sayılır. Örneğin, bir türün yanal çizgisinde 58-62 pul bulunuyorsa bu durum L. lat. = 58-62 seklinde ifade edilir. Eğer balıkta yanal çizgi bulunmuyorsa, başın gerisinden kuyruk yüzgeci başlangıcına kadar uzanan boyuna hat üzerindeki pullar sayılır. Örneğin, bu pulların sayısı 70-82 arasında bulunuyorsa, bu da Sq = 70-82 şeklinde gösterilir. Enine pul sayısı (Ligne transversal): Bunun için dorsal ve ventral yüzgeçlerin başlangıcı ile L. lat. veya boyuna çizgi arasındaki pullar sayılmaktadır. Enine verev şekilde uzanan bu pul sayıları da önemli diagnostik karakter olarak bilinir, ifade edilmesini örneklerle açıklamak mümkündür. Şayet bir türün dorsal yüzgeci başlangıcı ile L. lat. arasındaki enine verev pul sayısı 10-12; ventral yüzgeçlerin başlangıcı ile Bunlardan başka, bazı hallerde (özellikle Alabalıklar için) yağ yüzgeci ile L. lat. arasındaki enine verev pul sayısı da kullanılabilir. Fakat bu yöntem pek yaygın değildir. Çift dorsal yüzgeci bulunan balıklarda enine verev pul sayıları için daima I. Dorsal'in başlangıcından geçen pul sırası esas alınır. YÜZGEÇLER : Balıkların su içerisindeki dengelerini korumalarını ve hareketlerini sağlayan ve deri kıvrıntısından meydana gelmiş olan yapılardır. İki grupta incelenebilirler; 1) Tek Yüzgeçler : Genellikle denge ve dümen vazifesi gören bu yüzgeçler normal bir balıkta 3 tanedirler Dorsal Yüzgeç : Vücudun sırt tarafında yer alan ve genellikle ortaya yakın konumda bulunan bu yüzgeç nadiren iyice geriye itilmiş de olabilir (Esocidae familyasında olduğu gibi). Çoğunlukla tek ise de bazen iki adet (Gobiidae, Percidae, Mugilidae, Atherinidae], bazen da üç adet (Gadidae) olabilmektedir. Ancak şekilleri, büyüklükleri ve uzunlukları çok değişken olabilir. Örneğin, Siluridae familyasında çok küçük iken, Blenniidae familyasında baştan kuyruğa kadar uzanan bir bant şeklindedir. Anal Yüzgeç : Vücudun ventralinde ve anal açıklığın hemen gerisinde yer alır. Bazen hiç bulunmayabilir (Syngnathidae); bazen kuyruk yüzgeci ile birleşerek müşterek bir bant oluşturur (Anguillidae) ; bazen da uzun fakat ayrı bir bant şeklinde (Siluridae} olabilir. Kuyruk Yüzgeci : Kuyruk sapının bitiminde yer alır ve bir kayığın dümeni gibi iş görür. Genellikle iki çatallı ise de bazen tek loplu da olabilir (Bîennüdae, Anguillidae, Gobiidae gibi), îki loplu olduğu zaman da (Cyprinidler'de olduğu gibi) eşit loblu (Homoserk) veya Acipenseridae'de olduğu gibi üst lop daha büyük alt lop daha küçük (heteroserk] olmaktadır. Çoğunlukla bağlantısız ise de bazen dorsal ve anal yüzgeçler ile birleşerek ortak bir bant oluşturabilir (Anguillidae}. Yukarıda sözü edilen tek yüzgeçlerden başka bir de yağ yüzgeci (Adipöz) adı verilen ve ışınları olmayan, etimsi bir yapı daha vardır. Daima vücudun sırt tarafında ve dorsal yüzgecin gerisinde bulunan bu yapı özellikle Salmonidae, Sisoridae, Bagridae ve Ariidae familyaları için karakteristiktir. 2) Çift Yüzgeçler : Bunlar diğer omurgalıların ön ve arka ekstremitelerine karşılık olarak bulunmakta olup, daha ziyade hareketi sağlarlar. Normal bir balıkta iki çeşit çift yüzgeç vardır ; Pektoral veya Göğüs Yüzgeçleri : Bunlar genellikle operkulumların arka tarafında ve göğüs bölgesinde yer alırlar. Göğüs kemeri ile kafatasına sıkıca bağlanmış kuvvetli yüzgeçlerdir. Ventral veya Pelvik Yüzgeçler : Vücudun karın bölgesinde yer alan ve bir kemerle iskelete bağlantısı bulunmayan yüzgeçlerdir. Çeşitli balık familyalarında pektorallere göre ventrallerin yeri çok değişik olabilmektedir, örneğin, ventrallerin başlangıcı pektorallerin arka tarafında olursa (Cyprimdae) abdominal tip ; pektorallerle aynı hizada olursa (Percidae, Gobiidae, Cottidae) thorasik tip ; pektorallere nazaran önde olursa (Pleuronectidae, Gadidae, Blenniidae} jugular tip, adlarını almaktadır. Bu yüzgeçler genellikle balıkların çoğunda mevcut ise de bazı, gruplarda (Anguillidae, Mastacembelidae] bulunmayabilir. Şekil 12a . Dorsal yüzgeç tipleri : A- Ayrı ayrı dikenler şeklinde (Gasterosteus aculeatus) ; B-Birbirinden ayrı iki yüzgeç şeklinde (Afugil cephalus) ; C- Birbirlerine bitişik iki dorsal şeklinde (Pcrca fluaiatilis) ; D- Uzun bir dorsal yüzgeç seklinde ( Blennius fluviatilis) ; E- Küçük bir dorsal şeklinde (Siturus glanis) ; F- ikinci dorsal yağ yüzgeci şeklinde (Sa/mo trutta) ; G- Kaudal ve anal ile birleşmiş şekilde (Anguilla anguilla) Şekil 13 : Anal yüzgeç tipleri : A- Uzun bir anal yüzgeç (Silurus glanis) ; B- Anal yüzgeç yok (Syngnathus abaster) ; C- Kaudal ve dorsal ile birleşmiş }ekilde (Anguilla anguilla). YÜZGEÇ IŞINLARI (Radius) : Kemikli balıkların yüzgeçleri ışın (radius) adı verilen kemiksi çubuklarla desteklenmişlerdir.Genellikle yüzgeç ışınları iki grupta toplanabilirler. Basit ışın veya Diken ışınlar : Bunlar daima yüzgeçlerin başlangiç kısmında (anteriörde] yer alan ve eklemli bir yapısı olmayan düz dikenler şeklindedir. Bazen çok kuvvetli olup, uçları da iyice sivrileşmiştir. Çift dorsali olan balıkların I. Dorsalleri sadece bu ışınları içerirler (Mugilidae, Atherinidae gibi). Yumuşak ışınlar veya Dallı ışınlar : Bunlar ise daima bir yüzgecin basit ışınlarından somra gelirler ve eklemli yapıda olup, serbest uçlarında dallanma gösterirler. Bu dallanma bazen ışının hemen kaidesine yakın yerden başlamakta, bazen da sadece uç kısımda görülmektedir. Gerek basit gerekse yumuşak yüzgeç ışınları, türlere göre farklı sayılarda oldukları için, taksonomik ayrımda önemli bir rol oynarlar. Şekil 14 : Kuyruk yüzgeci tipleri : A- Homoserk ve derin girintili şekilde (Rutilus rubilio); B- Tek loplu ve serbest kenarı düz şekilde (Aphanius burduricus) ; G- Homoserk ve hafif girintili şekilde (Solma trutta) ; D- Tek loplu ve serbest kenarı yuvarlak şekilde (Gobius batrachocephalus) E— Heteroserk şekilde (Acipenser sturio). Şekil 15 : Ventral yüzgeçlerin Pektoral'lere göre konumlan: A-Jugular tip (Platichtfys flesus); B- Thorasik tip (Stizostedion lucioperca) ; C- Abdominal tip (Rutilus rutilus). Şekil 16 : Yüzgeçlerin ışın tipleri. BALIKLARDA EŞEY İŞARETLERİ : Balıklar eşeysel olgunluk derecelerine göre iki kategoriye ayrılırlar Immatür : Henüz eşeysel olgunluğa erişmemiş olanlar, Matür : Eşeysel olgunluğa erişmiş olanlar. İmmatür yani erginleşmemiş olanlar için, şayet farklı cinsteki bireyler arasında morfolojik bir ayrım yapılamıyorsa, yani eşeysel dimorfizm durumu görülmüyorsa gonatlarına bakılarak da erkek-dişi bireyleri ayırmak mümkün olmaz. Matür olanlarda ise, ya gonatlarına veyahut da seksüel dimorfizm (iki şekillilik) karakterlerine bakılarak eşey ayrımı yapmak mümkün olabilmektedir. Daima erkek cinsler için > dişi cinsler için + işareti kullanılmaktadır. Şayet aynı bireyde hem erkek, hem de dişi gonatlar bir arada bulunuyorsa (hermafrodit) bunlar için de > işareti kullanılır. + ANADROMUS : Beslenme periyodunu denizlerde tamamlayıp, üreme zamanında yumurta bırakmak için tatlısuya dönme oIayıdır (Deniz Alası= Salma salarda olduğu gibi). KATADROMUS : Beslenme periyodunu tatlısularda tamamlayıp, üreme zamanında yumurta bırakmak için denize dönme olayıdır (Kefal ve Yılan balıklarında olduğu gibi) STATİONER : Hem üreme, hem de beslenme periyodunun daima aynı ortamda geçirilmesi olayıdır (devamlı tatlısu veya devamlı denizde kalan Tatlısu kefali, Sardalya, Uskumru v.b. de olduğu gibi). TERRA TYPİCA : Herhangi bir türün veya alttürün ilk tavsifinin yapıldığı mahal veya su ortamıdır. STANDART BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgecinin başlangıcı arasında kalan mesafedir. ÇATAL BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgeci girintisinin en derin noktası arasında kalan mesafedir. TOTAL BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgecinin en uzun lobu arasında kalan mesafedir. GÖZ ÇAPI : Gözün merkezinden geçen en uzun kirişin boyudur. Preorhiter mesafe : Burun uzunluğu interorbiter mesafe : Gözler arası mesafe PREDORSAL : Burun ucu ile 1. dorsal yüzgecin başlangıcı arasında kalan mesafedir. POSTDORSAL : Dorsal yüzgeç kaidesinin arka kenarı ile kuyruk yüzgecinin başlangıcı arasında kalan mesafedir. PLORİK UZANTI : Bazı balık gruplarında (Salmonidae ve Mugilidae gibi) mide ile bağırsakların birleşim bölgelerinde yer alan, sayıları türlere göre değişen ve körbağırsak olarak ifade edilen eldiven parmağı şeklindeki uzantılara verilen isimdir. D = Dorsal yüzgeç (Sırt yüzgeci) P = Pekrotal yüzgeç (Göğüs yüzgeci) V = Ventral yüzgeç (Karın yüzgeci) A = Anal yüzgeç (Anus yüzgeci) C = Kaudal yüzgeç (Kuyruk yüzgeci)

http://www.biyologlar.com/baliklarin-anatomik-yapisi

Enfeksiyon hastalıklarının ilk kez tanınması, etkenlerinin bulunuşu ve/veya üretilmesi konularında tarihsel sıralamalara örnekler veriniz.

İlk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/enfeksiyon-hastaliklarinin-ilk-kez-taninmasi-etkenlerinin-bulunusu-veveya-uretilmesi-konularinda-tarihsel-siralamalara-ornekler-veriniz-

Türkiyenin floristik bölgeleri

Avrupa – Sibirya flora bölgesi Geniş yapraklı türlerden oluşur ve yükselti artıkça iğne yapraklı türlerle birlikte görülür. Yaz-kış yağışlı geçer, kuraklık yaşanmaz. Genellikle orman yapısı hakimdir, yağışların bol oluşu gür bir bitki varlığını ortaya çıkarır. Türkiye'nin batısından doğusuna doğru tüm kuzey kısımlarını içine alır. Öksin ve Kolşik flora olmak üzere 2 bölüme ayrılır. Kolşik flora sırasıyla Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, illeri ile devam eden kısmı kapsarken, batıda, geride kalan kısım Öksin alt flora bölümüne dahil edilir. Akdeniz flora bölgesi İran – Turan flora bölgesi Doğu Anadolu, Sina yarımadası, Suriye, Filistin, Ermenistan, İran, Ürdün, yukarı Mezopotamya, Transkafkas’ın doğu ve güneyindeki kurak ve yarı-kurak kısımları, Hindikuş’un güneyi, Kuzey Himalaya'nın güney kısmı, Volga nehrinin güneyi, ve Gobi Çölü'nü çevreler. Günlük sıcaklık fakları fazla, yağış miktarı az, karasal iklim görülür, yazları kurak kışları ise çok soğuktur. İran – Turan flora bölgesi, bölgeler arasındaki iklim, vejetasyon ve fitocoğrafik bakımdan farklılıklardan dolayı Batı asya alt bölgesi ve Orta asya alt bölgesi olmak üzere 2 alt flora bölgesine ayrılır. Batı Asya Alt Bölgesi Mezopotamya Alanı Orta Anadolu Alanı Doğu Anadolu- İran Alanı Hirkaniyen Alanı Turan veya Aralo-Kaspiyen Alanı Türkistan Alanı Kuzey Blücistan Alanı Batı Himalaya Alanı Orta Asya Alt Bölgesi Moğolistan Alanı Tibet Alanı Dzungaro-Turan Alanı

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-floristik-bolgeleri

MAĞARA KUŞAKLARI (ZONLARI)

Mağara ortamı mağaranın içine doğru ilerledikçe nem, ışık ve sıcaklık gibi fiziksel faktörler bakımından değişiklik gösterir. Bu çevresel değişiklikler ise mağarayı ekolojik kuşaklara ayırmak için kullanılmaktadır. Bu kuşaklar şunlardır: 1- GİRİŞ KUŞAĞI: Mağaraya ilk girilen bölgedir. Dışarıdakine çok benzer koşullara sahiptir. Mağaranın bu kısmında ısı ve nem sabit değildir ve çok değişiklik gösterir. Yeterli derecede güneş ışığı bile alır. Nemli ve soğuk mikrobiyotalara uyum sağlamış yeşil bitkiler (eğreltiotları, yosunlar ve bazı mantar türleri burada bulunabilir) ancak bu ortamlarda yaşar. 2- ALACAKARANLIK KUŞAĞI: Giriş kuşağının biraz daha ilerisinde alacakaranlık kuşağı yer alır. Burada ışık çok azdır, bu nedenle bitkilerin birçoğu bu ortamda yaşayamaz. Çok az sayıdaki fotosentetik canlı burada yaşayabilir. Sıcaklık mağara ortamı tarafından az çok sabitlenmiş olsa da, sıcaklık ve nem oranı dışarıdaki değişimlerden etkilenmektedir. İşte bu loş ortam birçok mağara canlısına (örneğin; troglofil, rastlantısal türler, stygoxen) ev sahipliği yapar. Semenderler, kurbağalar, örümcekler bunlardan bazılarıdır. Bu iki kuşağın bulunduğubölüme EŞİK KUŞAĞI adı da verilir. 3- ORTA KUŞAK: İlk mutlak karanlığın olduğu ortamdır. Fakat buradaki ısı ve nem oranları halen yüzeydeki değişikliklerden etkilenmektedir. 4- KARANLIK KUŞAK: Bu kuşağa görece daha büyük mağaralarda rastlanır. Sabit neme sahip bölgelerdir. Bu bölgede troglobit ve stygobitler yaşar. Bu iki kuşağın bulunduğu bölüme KARANLIK KUŞAĞI adı da verilir. Ve bu kuşak daha sonra Değişken Sıcaklıklı ve Sabit-Sıcaklıklı Karanlık Kuşak olmak üzere ikiye ayrılır.

http://www.biyologlar.com/magara-kusaklari-zonlari

Mağara Canlılarının Sınıflandırılması

1. Trogloksen (Trogloxene) : Mağaralara korunmak, belli bir dönemi geçirmek ya da yuva olarak kullanmak için giren karasal canlılardır. Sucul ortamda yaşayanlarına ise Stygoxene adı verilir. Yaşamları büyük oranda mağaranın dışına bağlıdır ve genellikle beslenmek için mağaradan çıkarlar. Bu grup canlılar Tesadüfen ve Daimi Trogloksenler olmak üzere 2’ye ayrılırlar. Geceleri avlanmak için dışarı çıkan yarasalar, hibernasyon için mağaraya girmiş ayılar, sürüngenler, kurbağalar, kuşlar, güveler vb. örnek verilebilinir. 2. Troglofil (Troglophile) : Tüm yaşam döngülerini mağarada tamamlayan karasal canlılardır. Sucul ortamda yaşayanlarına Stygophile denir. Uygun ortamlar sağlandığında mağaranın dışında da yaşayabilirler. Örneğin, Pigmentli eklembacaklılar, semenderler… 3. Troglobit (Troglobite) : Tüm yaşam döngülerini mağaranın karanlık zonunda tamamlayan ve mağaranın dışında yaşayamayan karasal canlılarıdır. Sucul ortamda yaşayanlara ise Stygobite adı verilir. Depigmentasyon, gözlerin indirgenmesi veya yok olması, duyargaların gelişmesi, düşük metabolizma yeraltı habitatına adaptasyonlarının bir sonucudur. Örneğin, bazı semenderler, balıklar, pigmentsiz yassısolucanlar, örümcekler… Mağara canlılarını etkileyen en büyük etmenler enerji ve nutrienttir. Mağaralar besin zincirinin primer üreticisi olan bitkilerden yoksundurlar. Sadece giriş zonunda bitkiler bulunabilir. Mağaralara besin girişi yarasa dışkısıyla, sel veya akarsular ile, hava akımı olan mağaralara dışarıdan taşınan maddelerin girmesiyle veya tesadüfen mağaraya girmiş canlıların çıkamadan ölmesiyle olur. Bu mekanizmalara rağmen kısıtlı besin varlığı özellikle troglobit canlıları açlığa dayanıklı hale getirmiştir, bu yüzden troglobit canlıların metabolizmaları yerüstü akrabalarına oranla daha yavaştır. Çok gerekli olmadıkça hareket etmezler ve enerji tasarrufunu da bu şekilde artırmış olurlar. Bunların dışında bir de RASTLANTISAL TÜRLER vardır; ki bunlar mağaralara düşen, yanlışlıkla giren ya da sularla taşınan fakat bu ortamda uzun süre yaşayamayan canlılardır. Bu canlıların ya dışarıya geri dönerler, ya da mağarada ölürler. Eğer ölürlerse mağara canlıları için bulunması çok zor olan besin kaynağı haline gelirler. Yani, üzerlerinde durulmasa da mağara biyotası için çok önemlidirler. Mağara canlılarının daha az yaygın olan sınıflandırılma şekli ise şöyledir: 1- EDAFOBİTLER (Edaphobites): Toprağın derinliklerinde yaşayan ve mağaralarda da bulunabilen canlılardır. 2- PHİROTOBİTLER (Phreatobites): Bunlar yeraltı sularında yaşayan canlılardır. Genellikle durgun sularda yaşarlar. Mağaralarda yaşayan omurgasızlardan bazıları sümüklüböcekler, örümcekler, yassısolucanlar, sucul kabuklular, yengeç ve ıstakoz gibi eklembacaklılar, sinekler, kırkayaklar gibi birçok canlı türüdür. Mağaralarda yaşayan omurgalı hayvanların çeşitliliği omurgasız hayvanlara göre çok daha azdır. Ayı, rakun, yarasa, fare, balıklar, semender ve kurbağalar mağaralarda yaşayan bazı omurgalılardır.   Mağara ortamı mağaranın içine doğru ilerledikçe nem, ışık ve sıcaklık gibi fiziksel faktörler bakımından değişiklik gösterir. Bu çevresel değişiklikler ise mağarayı ekolojik kuşaklara ayırmak için kullanılmaktadır. Bu kuşaklar şunlardır: 1- GİRİŞ KUŞAĞI: Mağaraya ilk girilen bölgedir. Dışarıdakine çok benzer koşullara sahiptir. Mağaranın bu kısmında ısı ve nem sabit değildir ve çok değişiklik gösterir. Yeterli derecede güneş ışığı bile alır. Nemli ve soğuk mikrobiyotalara uyum sağlamış yeşil bitkiler (eğreltiotları, yosunlar ve bazı mantar türleri burada bulunabilir) ancak bu ortamlarda yaşar. 2- ALACAKARANLIK KUŞAĞI: Giriş kuşağının biraz daha ilerisinde alacakaranlık kuşağı yer alır. Burada ışık çok azdır, bu nedenle bitkilerin birçoğu bu ortamda yaşayamaz. Çok az sayıdaki fotosentetik canlı burada yaşayabilir. Sıcaklık mağara ortamı tarafından az çok sabitlenmiş olsa da, sıcaklık ve nem oranı dışarıdaki değişimlerden etkilenmektedir. İşte bu loş ortam birçok mağara canlısına (örneğin; troglofil, rastlantısal türler, stygoxen) ev sahipliği yapar. Semenderler, kurbağalar, örümcekler bunlardan bazılarıdır. 3- ORTA KUŞAK: İlk mutlak karanlığın olduğu ortamdır. Fakat buradaki ısı ve nem oranları halen yüzeydeki değişikliklerden etkilenmektedir. 4- KARANLIK KUŞAK: Bu kuşağa görece daha büyük mağaralarda rastlanır. Sabit neme sahip bölgelerdir. Bu bölgede troglobit ve stygobitler yaşar. Bu iki kuşağın bulunduğu bölüme KARANLIK KUŞAĞI adı da verilir. Ve bu kuşak daha sonra Değişken-Sıcaklıklı Ve Sabit-Sıcaklıklı Karanlık Kuşak olmak üzere ikiye ayrılır. Troglobit canlılarda, mağara yaşamına adaptasyonda kullanılan organlar gelişirken (progresif), kullanılmayan organlar ise körelmiştir (regresif). Bu kazanım ve kayıplar; Anophtalmy (Gözlerin indirgenmesi): Mağara ortamında ışık bulunmadığı için gözler ya indirgenmiştir ya da ortadan kalkmıştır. Depigmentasyon: Mağaralar ışıksız bir ortam olduğu ve troglobit canlılarda anophtalmy görüldüğü için pigmentlilik de gereksizdir. Bu yüzden troglobit canlıların büyük bir kısmında kısmen ya da tamamen depigmentasyon görülür. Vücut Büyüklüğü: Mağarada yaşayan canlılar genellikle yeryüzündeki akrabalarına oranla ya daha büyüktür ya da daha küçüktürler. Vücut yapıları ve uzantıları: Yitirilen görme duyusunun yerine dokunma ve koklama duyuları gelişmiştir. Duyu organlarının yerinin uç bölgelere kaymış olması, uzamış antenler vb. troglobitlerin progresif özellikleridir. Aktif mağaralarda nem oranının yüksek olması ve karanlık zonda nem oranı mevsimlere bağlı olarak çok az değiştiğinden yeryüzündeki akrabalarına oranla troglobitlerin vücut yüzeyi regresif gelişmeyle daha narin hale gelmiştir. Apterism (Kanatsızlık): Troglobit böceklerde kanatlar ya indirgenmiş ya da kaybolmuştur. Gözlerinin indirgenmiş olduğundan ve ışıksız bir ortamda etraflarını göremediklerinden bu böcekler enerji tasarrufunu sağlamak için uçmazlar. Fakat elytra denilen kanat koruyucu yapıları kaybolmamıştır.   Üstalem: Bacteria (Bakteriler) Mağaralarda, kemosentez yaparak kendi besinini üreten kemoototrof bakteriler yaşarlar. Alem: Fungi (Mantarlar) Karanlık ortamda yaşayan mantarlara bir çok örnek verilebilinir; Mycomycetes, Phycomycetes, Ascomycetes, Basidiomycetes … Bunların bir kısmı parazitik bir kısmı ise epizoiktir. Alem: Plantae (Bitkiler) Genellikle mağara girişlerinde bölgenin floristik özelliğiyle de bağlantılı olarak yoğun bir vejetasyon örtüsü bulunabilir. Mağaraların epigean bölgesinde yaşayabilirler. Bunların haricinde yarasalara yapışarak veya sel sularıyla taşınarak mağaraya giren bitkiler de bulunabilmektedir. Bu bitkiler güneş ışığı olmadığı sadece tohumdan çıkar, çok az büyür ve sonra da ölürler. Turistik mağaralarda kullanılan sıcak ışık kaynaklı lambaların etkileriyle mağaralarda ciğerotlarına, eğreltiotlarına, alglere de rastlanılmaktadır. Bunlar mağaraların doğal florası olmayıp, mağara ekosistemini bozan unsurlardır. Alem: Animalia (Hayvanlar) Invertebrata (Omurgasız Hayvanlar) Otbiçen (Opiliones) Şube: Porifera (Süngerler) Şube: Cnidaria Şube: Platyhelmintes Sınıf: Turbellaria Şube: Rotifera (Tekerlek Hayvancıkları) Tespih Böceği (Isopoda) Şube: Annelida (Halkalı Solucanlar) Altsınıf: Hirudinea (Sülükler) Altsınıf: Oligochaeta (Toprak ve Tatlı Su Solucanları) Kırkayak (Diplopoda) Sınıf: Polychaeta: (Deniz Halkalı Solucanları) Şube: Mollusca (Yumuşakçalar) Sınıf: Gastropoda (Karından Bacaklılar) Sınıf: Bivalvia (Midyeler) Şube: Nematoda (Yuvarlak Solucanlar) Uzun Bacaklı Çiyan (Chilopoda) Şube: Arthropoda (Eklembacaklılar) Sınıf: Arachnida (Örümceğimsiler) 1.Takım: Scorpiones (Akrepler) 2.Takım: Pseudoscorpionida (Yalancı Akrepler) 3.Takım: Opiliones (Otbiçenler) 4.Takım: Palpigradi (Kırbaçlı Örümcekler) 5.Takım: Uropygi (Kamçılı Akrepler) Trichoptera larvası 6.Takım: Amblypygi (Kamçılı Örümcekler) 7.Takım: Araneae (Örümcekler) 8.Takım: Ricinulei (Başlıklı Örümcekler) 9.Takım: Acari (Akarlar ve Keneler) Altşube: Crustacea (Kabuklular) Sınıf: Maxillopoda Altsınıf:Copepoda (Kürekayaklılar) Sınıf: Ostracoda Sınıf: Malacostraca 1.Takım: Mysidacea 2.Takım: Isopoda (Tespih Böcekleri) 3.Takım: Amphipoda 4.Takım: Decapoda Sınıf: Diplopoda (Kırkayaklar) Sınıf: Chilopoda (Çiyanlar) Sınıf: Insecta (Böcekler) Apterygotae (Kanatsız Böcekler) 1.Takım: Collembola (Yaykuyruklular) 2.Takım: Diplura 3.Takım: Thysanura Pterygota (Kanatlı Böcekler) 1.Takım: Orthoptera (Düz Kanatlılar) 2.Takım: Neuroptera 3.Takım: Hymenopteroidea 4.Takım: Trichoptera 5.Takım: Lepidoptera 6.Takım: Diptera 7.Takım: Coleoptera (Kın Kanatlılar) Vertebrate (Omurgalı Hayvanlar) Üstsınıf: Pisces (Balıklar) Sınıf: Amphibia (İki Yaşamlılar) Sınıf: Reptilia (Sürüngenler) Sınıf: Aves (Kuşlar) Sınıf: Mammalia (Memeliler) Kaynaklar 1.Vandel, A. (1965) Biospeleology, The Biology of Cavernicolous Animals 2.4.Ulusal Speleoloji Sempozyumu Bildiri Kitabı, Ankara 2008 Dış Bağlantılar Cave-biology.org www.cave-biology.org Biospeleology; The Biology of Caves, Karst and Groundwater www.utexas.edu/tmm/sponsored_sites/biospeleology/ Animal Diversity Web animaldiversity.ummz.umich.edu/site/index.html Tree of Life Web Project www.tolweb.org/tree/  

http://www.biyologlar.com/magara-canlilarinin-siniflandirilmasi

Mikrobiyolojinin Tarihçesi ve tarihi gelişimi

Ilk Çaglarda Ilk insanlar, hayatin baslangici, doga, dogal olaylar (yagmur, kar, dolu, simsek, yildirim, gök gürültüsü, zelzele, su taskinlari, vs.), ay, dünya, yildizlar, günes, bulasici hastaliklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuslar, içinde bulundugu veya yakin iliskide olduklari toplumlarin törelerine göre bazi izahlar ve yorumlar yapmislar ve bunlara inanmislardir. Çözümleyemedikleri konularda, bunlari, insan veya doga üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve seytanlara veya mucizelere baglamislardir. Hastaliklar ve ölümlerin, tanrilar veya insan üstü güçler tarafindan, yeryüzündeki kötü kisilere ceza olarak gönderildigine inanmislar ve bu inançlarini da yüzyillar boyu devam ettirmislerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapilmasi, adak verilmesi korku ve saygi duyulmasi ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kisiler tarafindan siki bir sekilde ögütlenirdi.Bu amaçlari gerçeklestirmek için, özel yerler, tapinaklar yapildigi gibi, tanrilarin gazabindan korunmak için de çesitli hayvanlarin yani sira bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapilan arkeolojik kazilarda, kaya tabakalari arasinda bakteri fosillerine benzeyen olusumlara rastlandigi ve bunlarin milyonlarca yil öncesine ait oldugu bildirilmistir. Hatta, kömür tabakalari içinde bakteri fosillerinin bulundugu Renault tarafindan da iddia edilmistir. Permian tabakalarinda rastlanilan dinozorlarin hastalikli kemiklerinin bakteriler tarafindan meydana getirilmis olacagina kuvvetle bakilmaktadir. Dinozorlardan ayri olarak, magara ayilari ve diger hayvanlarin fosillerindeki kemik bozukluklari ve eosen devrine ait üç tirnakli atlarda tesadüf edilen dis çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüstür. Milattan Önce 8000-7000 yillari arasinda Mezopotamya bölgesinde yasayan insanlarin hastaliklar, ölümler ve bunlarin nedenleri hakkindaki bilgi ve görüsleri yok denecek kadar azdi. Bunlarin, insan üstü kuvvetler tarafindan olusturulduklarina inaniyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularini da saygi ve tapinma tarzinda gösteriyorlardi. Zamanla, halk, bazi bitki ve hayvanlarin zehirleyici nitelikte olduklarini ve bir kisim bitkilerin de bazi hastaliklara iyi geldigini ögrenmis ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemisler ve hastaliklarin sagaltiminda kullanilacak olanlari da saptamislardir. Ilkel yasantinin hüküm sürdügü bu dönemde hayata, dogaya ve dogal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduguna inanilirdi. Eski Misirlilar döneminde (MÖ. 3400-2450), yagmur sularini toplamak ve lagim sularini akitmak için kanallar, arklar ve borular yapilmistir. Eski krallik devresinde baslayan bu tür çalismalara yeni kralliklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildigine rastlanilmaktadir. Bu tarihlerde bazi saglik kurallarinin konuldugu ve bunlara titizlikle uyuldugu papirüslerden anlasilmaktadir. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastaliklardan ve muhtemelen, sigirlardaki sigir vebasindan bahsedilmektedir. Bunlarin sagaltimi için hayvanlarin kendi hallerine birakilmasi ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaralarin sagaltiminda taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanilabilecegine dair bilgiler bulunmaktadir. Bu papirus, o devirlere ait bazi önemli tibbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastaliklarin esas nedenlerinin seytanlar oldugu ve hastaliklarin ancak sihir ve dualarla giderilebilecegi belirtilmektedir. Bazi hastaliklarin tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararli olacagina da inaniliyordu. Hayat solugunun da sag kulaktan çiktigi zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Misirlilarin tuzu antiseptik olarak kullandiklari belirtilmektedir. Elliot Smith tarafindan bulunan ve MÖ. 1000 yilina ait oldugu sanilan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandigi açiklanmistir. Eski Yunanlilar dönemi MÖ. 3400 yillarina kadar uzanmaktadir. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli degildir. MÖ. 1850-1400 yillarinda bazi saglik kurallarinin konuldugu, ventilasyona dikkat edildigi, ark ve kanallarin açildigi, mabetlerin ve yerlesim yerlerinin kaynak su ve agaçlik yerlerde kurulmasina özen gösterildigi anlasilmaktadir. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babasi sayilan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sagligi ve hastaliklari konusunda 7 cilt kitap yazmis ve bunlarda sitma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciger veremine ait bilgilere yer vermistir. Tip alanina deneysel yöntem, gözlem ve arastirma prensiplerini getirmis olan Hipokrat, hastaliklari vücüdun vital sivilarindaki bozukluklara baglamis ve hastaliklari akut, kronik, epidemik ve endemik olarak siniflandirmistir. Ayrica, yaralarin sagaltiminda kaynatilmis su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tirnaklarini temizlemelerini, yaralarin etrafina bazi ilaçlarin sürülmesi gerektigini de vurgulamistir. Bilgin, hastaliklarin topraktan çikan fena hava ile su, yildiz, rüzgarlarin yönü ve mevsimlerin etkisiyle olustuguna da inanmistir (miasmatik teori). Hipokrat, ayni zamanda, 4 element (ates, hava, su, toprak), 4 kalite (sicak, soguk, nem, kuru) ve vücudun 4 sivisi (kan, mukus, sari safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermis, bunlari ve birbirleri ile olan iliskilerini açiklayan görüsler getirmistir. Senenin çesitli mevsimlerinde isinin ve nemin degismesinin hastaliklarin çikisinda önemli rol oynadigini da savunmustur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastaliklari ve bunlarin bulasma tarzlari hakkinda bazi açiklayici bilgiler vermistir. Ayrica, temasla bulasmaya da dikkati çekmis ve vebali hastalarin soluk havasinin bulasici oldugunu da belirtmistir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da batakliklarin kurutulmasinin malaryayi kontrol altina alacagina deginmis ve malarya ile batakliklar arasinda bir iliskinin varligini gözlemistir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulasmasi hakkinda bilgiler vermistir. Zamanla, miasmatik görüs ve düsünüs, yerini vücuttaki dogal delikler (porlar) teorisine birakmistir. Bunun taraftarlari arasinda, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düsünürler bulunmaktadir. Bu bilginler arasinda da bazi farkli görüslerin olmasina karsin, genelde birlestikleri ortak nokta, vücudun dogal delikleri arasindaki uyumun degismesinin hastalik ve ölümlerin nedeni olacagidir. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastaliklarin nedenleri hakkinda daha ziyade, miasmatik görüse katilmis ve desteklemistir. Bilgin, Hipokrat 'in 4 sivi teorisini kabul etmekte, sivilarin azalmasi veya artmasini hastaliklarin nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, sahislari 4 gruba (kanli, flegmatik, safrali ve melankolik) ayirmistir. Galen, ayni zamanda, kan almanin bazi hastaliklarin sagaltimi için yararli olacagini da düsünmüstür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan olusturulduguna inanirlardi. Romalilar döneminde, su ve lagim kanallarinin yapildigi, temiz gida ve içme suyuna önem verildigi anlasilmaktadir. Eski Ibraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastaliklarin nedenleri ve ölümler hakkindaki görüslerini, genellikle, benimsemislerdi. Bu dönemde, hastaliklardan korunmak için bazi kurallarin konuldugu ve adli tibba ait de bazi esaslarin saptandigi açiklanmaktadir. Ancak, Ibraniler arasinda, hastaliklarin günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafindan gönderildigi görüsü yaygindi. Liviticus 'un kitabinda, dogumdan sonra kadinlarin çok iyi temizlenmeleri gerektigine, menstrasyon hijyenine, bulasici hastaliklardan korunmaya, temiz olmayan esyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazi hastaliklarin (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduguna dair bazi açiklamalar bulunmaktadir. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamaninda bazi saglik kurallari konulmussa da, bunlara sonradan uyulmamistir. Bu dönemde, özellikle, gida hijyenine önem verilmis, domuz eti, ölmüs hayvanin eti, deniz kabuklu hayvanlarin eti, kan ve yagin yenmemesi ögütlenmistir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastaliklarin nedenleri olarak seytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamaninda hayvan hastanelerinin kuruldugu ve tarihi yazilarda tedavi ile iliskili bazi bilgilerin bulundugu açiklanmistir. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kuruldugu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) dogal ve doga üstü olarak 120 hastalik bildirilmistir. Bu dönemde, malaryanin sinekler tarafindan bulastirildigi bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi geregine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunlarin yanisira, çocuk bakim ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adli sanskritte de insanlari çiçege karsi asilamada kullanilan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazilan "Materia Medika" adli kitapta kan dolasimina ait bilgiler verilmekte, dolasimin kanin kontrolünde yapildigi, kanin sürekli ve günde bir defa dolastigi bildirilmektedir. Ayrica, kitapta, akupunktur ve nabiz hakkinda da bazi bilgilere yer verilmistir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastaliklari bilinmekte ve bunlara karsi bazi önlemlerin de alinmakta oldugu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asirda hashasin agri kesici olarak kullanildigi da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanilan hastaliklar ve bunlarin sagaltim yöntemlerini "Dis Alemlerin Sirlari" adli eserinde 40 bölümlük bir yazida toplamistir. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanindigi ve bazi önlemlerin alindigi bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastaliklarin nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile disi ve olumlu öge olan Yu 'nun arasindaki düzenin bozulmasina baglanmaktadir. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastaliklarin ilahi kuvvetler tarafindan insanlara ve hayvanlara gönderildigine inanilir ve bazi saglik kurallarina da dikkat edilirdi. Eski Iran'da, hastaliklarin nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere baglanmaktadir.Zerdüst dinini temsil eden Avesta adli kitapta hastaliklara, hekimlere ve saglik kurallarina ait bölümler bulunmaktadir. Iyilik tanrisi olan Ahura Mazda ve karanliklarin ruhu (seytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygi gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), saglik kurallarina dikkat edildigi, hastaliklari önlemek ve sagaltmak için bazi ilaçlarin kullanildigi, bu konulara deginen 800'den fazla tabletten anlasilmaktadir. Hastalari tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanilirdi. Zincir vurmak ve kamçilamak da dahil olmak üzere, insanlarin içindeki seytan ve kötü ruhlari çikarmak ve atmak için 50'ye yakin çare belirtilmekteydi. Hastalanan sahislarin cinlere ve seytanlara yakalanmasi tarzinda düsünülürdü. Bu dönemde, lepranin bilindigi, bulasici oldugu ve hasta kisilerin ayrilmasi gerektigine de inanilirdi. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastaliklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhlarin (Erklik) yol açtigina inanilirdi. Iyi ruhlar ise insan ve hayvanlari korurlardi. Ülgen en büyük tanriyi, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Samanlar, kötü ruhlarin yaptiklari fenaliklari ve hastaliklari önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Samanizm'de samanlar (ruhlarla iliski kurabilen dinsel kisiler), hastalari iyi etmek için çesitli dualar okur, danslar yapar ve esyalari atesten geçirirlerdi. Müslümanlik döneminde, insan ve hayvan hastaliklari hakkinda bir çok yazilar yazilmis ve gözlemler yapilmistir. Ilk hastanenin Sam'da MS. 707'de kurulmus oldugu açiklanmistir. Bagdat'da yasamis olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdigi "Tip Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kizamik hastaliklarini tanimlamis ve bulasici hastaliklarin fermentasyona benzedigini bildirmistir. Buharali Ibni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulasici hastaliklarin gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldigini ve korunmak için temizligin önemli oldugunu vurgulamistir. Ayrica, yazdigi kitaplarda, bazi hastaliklari da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastaliklar) tanimlamis ve korunmak için de bazi ilaç adlarini vermistir. Abu Marvan Ibn Zuhr (MS. 1094-1162), tip konusunda 6 cilt kitap yazmis ve birçok hastaliklari da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmistir. Ak Semsettin (MS. 1453), kitabinda malaryanin ayni bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni oldugunu ve vücuda girdikten sonra üredigini açiklamistir. 02. Orta Çagda Orta Çag döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüsleri kabul görmüs ve fazlaca taraftar toplamistir. Roger ve Roland (11. ve 12.asirlar arasinda) Salorno'da kurulan ilk bagimsiz medikal okulda çalismislar, kanseri tanimlamislar, paraziter hastaliklarda civali bilesikleri kullanmislar ve irinin yaranin içinde meydana geldigini bildirmislerdir. Orta Çag döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastaligi (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastaliklar oldukça fazla yaygindi. Milyondan fazla insanin bu hastaliklardan öldügü açiklanmistir. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazi karantina önlemleri almis ve bir halk sagligi örgütü kurmustur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdigi Dekameron (decameron) adli eserinde, öldürücü ve yaygin olan vebanin bulasmasi hakkinda ayrintili bilgiler vermistir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans Döneminde Rönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tip alaninda yeni gelismeler meydana gelmistir. Hastaliklarin nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanisa ve miasmatik görüslere karsi çikilmaya baslandi. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki arastirmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastaliklari 5 esas nedene (kozmik, gidalardaki zehirler, ay ve yildizlar tarafindan kontrol edilen dogal olaylar, ruh ve seytanlar, ilahi nedenler) baglamistir. Çiçek, tifo, kizamik gibi hastaliklar 1493-1553 yillari arasinda oldukça yaygin ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayimlandigi kitabinda (1546), bulasici hastaliklarin jermler (Seminaria morbi) tarafindan saglamlara nakledildigi, bulasmada direkt temas, hastalarin esyasi ve havanin önemli oldugu üzerinde durmustur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atilmis ve bulasmada da canli varliklarin (Contagium vivum) rol alabilecegi düsünülmüstür. Fracastorius, ayrica, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki sap hastaligi üzerinde de bazi çalismalar yapmistir. Bir sahisdan digerine geçen hastaliklarin, o sahisda da ayni veya benzer hastalik tablosu olusturdugu, Fracastorius'un gözlemleri arasinda yer almaktadir. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüslerini benimseyerek, hastaliklarin gözle görülemeyen küçük canlilar araciligi ile bulasabilecegini ileri sürmüstür. 04. Mikroskobun Gelistirilmesi Mikroskoplarin temelini olusturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafindan yapildigi ve bazi objelerin incelendigi bilinmektedir. Hollandali bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yilinda, iki mercekten olusan basit bir büyüteç yaparak, bazi objeleri 50x ve 100x büyütebilmistir. Cornelius Drebbel ve Hans'in da, 1590-1610 yillari arasinda benzer tarzda bazi büyütme aletleri gelistirdikleri açiklanmistir. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yilinda, Italya'da, bir tüp içine yerlestirdigi bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmistir. Kepler, 1611'de, iki mercekten olusan bir büyütme aleti gelistirmistir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptigi büyüteçle uzaklari daha iyi görebildigini açiklamistir. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew gelistirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazi objeleri ve bitkileri incelediklerini açiklamislardir. Hooke, 1665'de, yayimladigi Micrographia adli eserinde yüksek organizmalarin ve flamentöz mantarlarin mikroskobik görünümlerini çizmis ve bunlar hakkinda bilgiler vermistir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardimi ile vebali hastalarin kaninda bazi kurtçuklari gördügünü iddia etmistir. Histolojinin kurucusu olarak taninan Italyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardimi ile akciger dokusunu incelemistir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarlari mikroskopla incelemistir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildigini iddia etmistir. Hollandali bir tüccar ve amatör bir mercek yapimcisi olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasina yerlestirilmis bikonveks mercekten olusan büyütme aleti ile yaptigi çesitli incelemelerde mikroskobik canlilar dünyasini bulmayi basarmistir. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakilmistir. Yaptigi arastirmalar arasinda, kanal ve ark sularinda protozoa, bir gece bekletilmis yagmur sularinda bakteri, dis kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolasimi, seminal sivi, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu olusturmustur. Ilk bakterileri 1676 yilinda görerek, sekil ve hareketlerini izlemis ve sekillerini çizerek bu konuda hazirladigi 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermis ve Ingilizce olarak yayimlanmasi saglanmistir. Bu mektuplarinda, özellikle, dis kiri ve biber infusyonundan yaptigi muayenelerde milyonlarca küçük canliya (hayvanciklara, animaculate) rastladigini da belirtmistir. Arastirici, ayni zamanda, bakterileri yüksek isida tuttugunda veya sirke ile muamele ettiginde öldüklerini de belirtmistir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri gelistirmistir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bagimsiz olarak, dispersiyonu düzelten mercekler gelistirdiklerini açiklamislardir. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da gelistirmistir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek basarili olarak kullanmistir. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymustur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmis ve kullanmistir. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuslardir. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmistir. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardimi ile fotograf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayi basarmislardir. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasini bulmustur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmislardir (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis) Uzun yillar, canlilarin kendiliginden meydana geldikleri görüsü, oldukça fazla bir taraftar bulmustu. Bunlara göre, canlilar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sicak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadir. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine bugday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahir veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacagini iddia etmistir. Ayrica, havada kalmis etlerde kurtçuklarin olusmasi da bu görüs için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlilarin bir önceki canlidan gelmekte oldugu görüsünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamidir. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balik koyduktan sonra birinin agzini sikica baglamis ve digerini açik birakmistir. Deneme sonunda, agzi kapali olan kavanozdaki et ve balikta kurtçuklarin bulunmadigini, buna karsilik açik olanda ise kurtçuklarin varligini göstermistir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarinin bulunmasina ragmen içinde olmamasi, kurtçuklarin sinekler tarafindan meydana getirildigi görüsünü de dogrulamistir. Arastirici, ayrica, kurtçuklardan sineklerin meydana gelisini de izlemistir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüsü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüsü (spontan generasyon) gölgelenmis ve reddedilmistir. Biyolog, sair ve lisanci F. Redi, 105 parazitin tanimini yapmistir. Bu görüsleri nedeniyle kilisenin zulmüne ugramis, odun yiginlari üzerine konulmus ve kanaatini degistirmedigi için de yakilmistir. Louis Joblot (1647-1723), samani iyice kaynattiktan sonra ikiye ayirarak kavanozlara koymus, bunlardan birinin agzini iyice kapatmis digerini ise açik birakmistir. Açik olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmalarin üredigini buna karsilik, kapali olanda ise böyle bir seyin olusmadigini gözlemistir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatilarak her türlü canlidan arindirilmis bir ortamda, yeniden bir canlinin olusamadigi ve canlilarin kendiliginden meydana gelemeyecegini ispatlamistir. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliginden bir canli olusturma yetenegine sahip olamayacagi görüsünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksiz oldugunu kanitlamistir. John Needham (1713-1781), yaptigi denemede, isitilmis ve agzi kapatilmis et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlilarin üredigini gözlemis ve benzer durumu isitilmamis ve agzi kapali olan kavanozda da saptamistir. Bu arastirmasina göre, J. Needham, spontan generasyon görüsüne katilmis ve desteklemistir. Buna göre, isitilarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliginden olusmuslardir. Hayvansal dokularin "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarina ve cansiz materyalleri canli hale getirebilecegine de inanmistir. Bu görüs, bir natüralist olan Buffon tarafindan da dogrulanarak kabul görmüstür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptigi bir seri deneme sonunda, J. Needham'in çalismalarini ve görüsünü reddetmis ve isitmanin yeterli derece ve sürede yapilmadigini ileri sürmüstür. L. Spallanzani, isitmanin yeterli derece ve sürede yapildiktan ve agizlarinin, mantar yerine, atesle ve hava girmeyecek derecede kapatilmasi halinde herhangi bir animakulatin meydana gelmeyecegini açiklamistir. Needham, bu görüse karsi olarak, uzun süre kaynatmanin organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edecegini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldiracagini belirtmistir. Buna karsi, Spallanzani verdigi yanitta, ayni süre kaynatilmis et suyu veya saman enfusyonunun agzi açik birakilirsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatlarin meydana gelecegini belirtmistir. Lavoisier, 1775 yilinda yaptigi denemelerde havada oksijenin varligini saptamis ve bunun yasam için gerekli oldugunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin dogrulugunu iddia etmistir. Arastirici, kaynatmakla siselerin içindeki oksijenin disari çiktigini buna bagli olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlilarin olusmadigini da savunmustur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasindan yaklasik 61 yil sonra, yaptiklari bir seri çalismada, eger hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sicak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanin üremedigini gözlemlemislerdir. Ancak, bu denemeye karsi çikanlar, havanin bu tarz isleme tabi tutulmasinin havadaki hayat jermlerinin asitten veya sicak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarini ve böylece abiyogenezis'in olusamayacagini savunmuslardir. Schwann, ayrica oksijenin yalniz olarak, ortamda mikroorganizmalarin olusmalarina veya üremelerine yeterli olamayacagini da açiklamistir. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yillari arasinda, Schulze ve Schwann'in arastirmalarina bazi yenilikler ilave etmislerdir. Söyle ki, bunlar havayi asit veya isitilmis tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermisler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadiklarini açiklamislardir. Bu deneme ile , hem pamugun mikroplari tutabilecegini ve hem de asit veya sicak havanin animakulat olusmasina zararli bir etkisi olmadigini da göstermislerdir. Ancak, bazilari, havadaki tozlarda bulunan bazi canlilarin, havanin asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilisi sirasinda tutulacagini iddia etmislerdir. Sonralari, pamukta da mikroorganizmalarin bulunabilecegi ortaya konulmustur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafinda cam bulunan agaçtan bir kültür kutusu hazirlamis ve iki yan tarafina camdan küçük pencereler yerlestirmis ve tozlari tutmasi için de , kutunun iç yüzü gliserinle sivamistir. Yandaki küçük camdan gönderilen isik (isinlari) yardimi ile kutunun içinde tozlarin bulunmadigi saptanmis ve optikal olarak temiz bulunmustur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmus ve tüpler alttan isitilarak steril hale getirilmistir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sicaklik derecesine kadar ilitildiktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldiklarini gözlemlemistir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanin mikropsuz olacagi görüsüne varilmistir. Tyndall, yaptigi bir seri çalismada, mikroorganizmalarin iki formunun olabilecegine dikkati çekmistir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sivilarin mikroorganizmalardan arindirilmasinin mümkün olabilecegini de saptayarak kendi adi ile anilan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmustur. 06. Hastaliklarda Jerm Teorisi Mikroorganizmalarin bulunmasindan sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavas yavas yerini, bir canlinin diger canlidan türeyebilecegi (biyogenezis) görüsüne birakmistir. Viyanali bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastaliklarda Jerm Teorisi" adi altinda yayimladigi bir eserinde konu üzerinde görüslerini açiklamis ve her hastaligin kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduguna dikkati çekmistir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerasi ve antraks hastaliklari üzerinde bazi arastirmalar (korunma ve asilama) yapmis ve ayrica sarap ve biranin maya hücreleri tarafindan fermente edildigini de (fermentasyon) saptamistir. Bunlarin yani sira, optimal kosullarin disinda üretilmeye çalisilan mikroorganizmalalar da bazi degismelerin meydana gelebilecegini, özellikle, virülensde olusan varyasyonlarin, asilama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamistir. Pasteur, 1879-1880 yillari arasinda, hayvanlardaki antraks hastaligina karsi hazirladigi iki attenüe susla (Pasteur-1 ve -2) bagisiklik elde etmis ve koyunlari bu hastaliktan korumustur. Bu çalismalarin yani sira, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavsan omuriligini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmus ve böylece hazirladigi asi ile korunmanin mümkün olabilecegini ortaya koymustur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermistir. Fermentasyon üzerindeki çalismalari sonunda da, Pasteur asagidaki esaslari ortaya koymustur: 1) Bira veya sarapta meydana gelen her degisme, bunlari fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafindan ileri gelmektedir. 2) Fermente eden etkenler, hava, kullanilan alet ve maddelerden gelmektedirler. 3) Bira veya sarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir degisiklige ugramaz. Pasteur, yaptigi çalismalarin sonucuna göre, kendi adi ile anilan pastörizasyonun esasini da kurmustur. Bir Ingiliz cerrahi olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamistir. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batirilmis sargilar kullanarak infeksiyonun önüne geçmistir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymustur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastaliklarindan olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldigini saptamistir. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastaliginin etkenini izole etmeyi basarmislardir. Bilim adami, bunun yanisira, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kursun yaralari üzerinde de bazi faydali çalismalar yapmistir. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarini olusturmayi basarmistir. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalik olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmustur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmalari saf üretebilmek için kati besiyerlerini gelistirmis ve karisik kültürlerden saf kültürler elde etmeyi basarmistir. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmistir. Koch, ayni zamanda, hastaliklar üzerinde de bazi kriterler ortaya koymustur. Bunlar da "Koch postulatlari" olarak bilinmektedir. 1) Hastaliklar spesifik etkenler tarafindan olusturulurlar, 2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir, 3) Duyarli saglam deneme hayvanlarina verildiklerinde hastalik olusturabilmeli ve 4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüs uzun yillar geçerliligini korumustur. Koch, mikroorganizmalari anilin boyalari ile boyama yöntemlerini de gelistirmis ve bakteriyoloji alaninda uygulanabilir hale getirmistir. Antraks hastaliginin bulasma tarzini ve etkeninin sporlu oldugunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmis ve sonralari, tuberkulozlu hastalarin teshisinde çok yararlar saglayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazirlamistir. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmustur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarini kullanmistir. B. Bang (1848-1932), sigirlarda yavru atimlarina yol açan hastaligin etkenini (Brucella abortus) bulmustur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böcegi hastaligini açiklamis ve bunun kontak ve gida ile bulastigini göstermistir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmis ve tifonun etiyolojisini açiklamistir. John Snow, 1839'da, epidemik koleranin sulardan bulastigina dikkati çekmistir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazli kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastaliginin etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanimlamislardir. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmis ve hastaligi hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmistir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmus M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalismalar yapmistir. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalismislar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmislerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmustur. David Bruce (1855-1931), malta hummasinin, nagana hastaliginin ve uyku hastaliginin etkenlerini bulmus ve uyku hastaliginin çeçe sinegi ile bulastigini da ortaya koymustur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nin yasam tarzini saptamis ve bunu aydinlatmistir. Theobald Smith (1859-1934), Texas sigir hummasinin kene ile nakledildigini saptamistir. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'lari bulmustur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalismalar yapmistir. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmistir. 07. Virolojinin Tarihçesi Bakteriler üzerinde yapilan çalismalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastaliklar konusunda da yogun arastirmalar yapilmaya baslanmistir. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunmasi, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmistir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adlari ile taninan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayi basarmislardir. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmustur. Yine ayni yillarda, Löffler ve Frosch, sigirlarda önemli hastaliklara yol açan sap virusunun filtreleri geçtigini saptamislardir. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sigir Vebasi virusunun filtreleri geçebildigini açiklamislardir. Tword, 1915'de, Ingiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajlari bulmuslar ve bunlarin süzgeçleri geçtiklerini göstermislerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sari humma (Yellow fever) hastaligi etkeninin filtreleri geçtiklerini kanitlamislardir. 08. Immunolojinin Tarihçesi Insan ve hayvanlari hastaliklardan koruma çalismalari çok öncelere kadar uzanmaktadir. Bu yöndeki ilk adimi, bir Ingiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmistir. Bagisikligin kurucusu olarak tanilan arastirici, sigir çiçegi alan bir sahsin, insan çiçegine karsi bagisik olacagini ve hastalanmayacagini göstermis ve asilama ile immunitenin elde edilebilecegi görüsünü yerlestirmistir. Pasteur de ayni tarzda, hazirladigi birçok asilarla (tavuk kolerasi, koyun antraksi ve kuduza karsi yaptigi asilar) ve bunlarla elde ettigi bagisiklik o devir için çok önemli buluslar arasindadir. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karsi antitoksin elde etmeyi basarmistir. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teshisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamis ve kendi adi ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymustur. Nuttal, 1888'de, hayvanlarin kaninda B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulundugunu saptamistir. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bagisikligin humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açiklamis ve bunlarin önemi üzerinde durmuslardir. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmislerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazirlamislardir. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmalarin spesifik antiserumlar tarafindan aglutine olduklarini göstermislerdir. 09. Mikolojinin Tarihçesi Mantarlarin varliginin taninmasi çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadir.Bitkiler üzerinde mantarlarin üredigini ve bazi zararlara neden olduguna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalilar zamaninda, depolarda saklanan danelerde ve tahillarda mantarlarin üredigini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazi resimlerin çizildigi, Pompei'deki kazilardan anlasilmaktadir. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarinin sklerotiumu) taniyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkinda bilgi veren kisi olarak taninmaktadir (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve elde ettigi bilgileri 28 sayfalik bir monograf içinde yayimlamistir. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde arastirmalar yapmis ve hazirladigi "Pinax Theatri Botanici" adli eserinde 100 kadar mantarin özelliklerini bildirmistir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazi mantarlar üzerinde arastirmalar yapmis ve bunlara iliskin özlü bilgiler vermistir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasinda ayrimlari belirtmeye çalismis ve bu konudaki görüslerini yayimlamistir. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok arastirmalar yapmis ve bunlari "Micrographia" adli yapitinda resimleyerek Royal Society 'ye sunmustur. Arastirici, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmis, bunlarin bitki olduklarina ve bitkilerden orijin aldiklarina inanmistir (1667). Tournefort (1656-1708), çesitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunlari, morfolojik ve diger karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayirmis ve "Element de Botanique" adli eserinde yayimlamistir (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrintili çalismalar yapmis, bazilarini alfabetik olarak klasifiye etmis, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmis ve "Botanicon Parisiense" adli kitabinda açiklamistir (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptigi inceleme ve arastirmalari grup isimlerinden yararlanarak siniflandirmis (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunlari "Nova Genera Plantarum" adli eserde yayimlamistir (1729). Arastiricinin, çizdigi resimler ve verdigi bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapilabilir. Bu eserin çok degerli oldugu ve mantarlarin ayrimlarinda bazi önemli anahtarlari açikladigi bildirilmektedir. Kendisinin yaptigi özel klasifikasyonda bazi büyük mantarlara özel yer vermis ve bunlari Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayirmistir. Botrys ve Rhizopus gibi bazi mantarlari da saf kültürler halinde üretmistir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu arastirici, kendi yaptigi klasifikasyon içinde mantarlari "Species Plantarum" adli yapitinda "Cyrptogamia Fungi" sinifinda toplamis ve Agaricus, Boletus, gibi bazi generik isimler de kullanmistir. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarlarin sporlari ve sporulasyon özellikleri üzerinde arastirma ve incelemeler yapmis ve bu karakterlerine göre mantarlari 2 ana bölüme ayirmistir. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini "Champignon de France" de yayimlamistir (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara iliskin incelemelerini, taksonomik bir yapit olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamistir (l80l). Ayrica kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yillarinda yayimlanan "Mycologia Europaea" adli çalismalari da vardir. Arastirici, mantarlari 2 sinif, 6 ordo ve 71 genusa ayirarak bir klasifikasyon yapmistir. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemis ve bunlari "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adli yayinlarda açiklamistir. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiginin esasini kurmus ve Isveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasinda önderlik etmis olan arastirici çalismalarini "Systema Mycologicum" adli eserde toplamistir. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalismalarini 6 cilt halinde olan "Icones Fungorum Hucusque Cognitorum" adi altinda yayimlanmistir. Anton de Bary (1831-1888), mantarlarin yasam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapali noktalari aydinliga kavusturmustur. Mycetozoa 'nin yasam siklusunu dönemini 1859'da açiklamistir. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalismistir. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yilina kadar yapilmis inceleme ve arastirmalari, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayimlanan "Sylloge Fungorum" adli eserde toplamistir. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayimlanmistir. Bu çalismalarda, 80.000 mantar türü bildirilmistir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmis olan "Selecta Fungorum Carpologia" adli eseri 1861-1865 yillari arasinda ve 3 cilt halinde basilmistir. Bunlardan sonra bir çok arastirici, mantarlar üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bunlari siniflandirmaya çalismislardir. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrica, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi arastiricilar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalismalar yapmislardir. Mantarlar, bitkilerde oldugu gibi, insan ve hayvanlarda da çesitli hastaliklara (mycoses) neden olurlar. Mantarlarin bitkilerde hastalik olusturduguna dair birçok yayinlar vardir (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayalarin endüstride kullanilmalari hakkinda, "Technische Mykologie (1904)" adli yayinda bilgi vermistir. Baliklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkindaki bilgilere, 1748 yilinda yayimlanan "Transactions of the Royal Society" adli bilimsel dergide rastlanmaktadir. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini nesretmistir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastaliklari üzerinde çalismalar yapmis ve bulgularini bir monografta ayrintili olarak açiklamistir (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonlari üzerinde arastirmalar yapmis ve bulgularini yayimlamistir. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonlari ile ilgilenmis ve bunlara ait bir rapor düzenlemistir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok degerli çalismalar yapmis ve bu konuda da bir kitap yayimlamistir (1910). Bugün mantarlarin çesitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapilari, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diger karakterleri) açiklayan çok degerli arastirmalar yapilmakta ve henüz kesinlik kazanmamis veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydinlatilmaya çalisilmaktadir. 10. Mikrobiyoloji Alaninda Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamlari 1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sagaltma yöntemleri 1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde arastirmalar 1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunmasi ve verem üzerinde çalismalar, bakteri kültürleri üzerine arastirmalar 1907 C.L.A Laveran Hastalik yapan protozoonlar 1908 Elie Metschnikoff Bagisikligin hücresel yönü ve fagositoz 1908 Paul Ehrlich Humoral bagisiklik 1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi 1919 Jules Bordet Bagisiklik ve komplement fikzasyon reaksiyonu 1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü 1930 Karl Landsteiner Insan kan guruplari üzerinde arastirmalar 1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunmasi ve antibakteriyel etkisi 1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunmasi ve etkileri 1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunmasi. 1951 Max Theiler Yellow fever asisi üzerinde arastirmalar 1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunmasi 1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diger viruslarin hücre kültürlerinde üretilmeleri. 1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetigi 1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokularin immunolojik kontrolleri. 1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nin bulunmasi. 1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatli sarkomu üzerinde çalismalar 1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonlari. 1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodlarin çalismasi. 1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajlarin hakkinda yayinlar 1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi 1972 Porter,R.R, Edelman,G.M Immunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalismalar. 1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalismalar 1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkinda yayinlar 1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bagli DNA polimerase üzerinde 1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti. 1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastaliklari 1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalismalar 1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayri hormon serbest birakma faktörleri üzerinde arastirmalar 1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunmasi ve bunlarin kullanilmasi 1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunmasi 1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelismesi 1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapilmasi. 1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelismesi, virus yapisinin aydinlatilmasi 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorlarin elde edilmesi. 1984 N.K.Jerne Immunolojide teorik çalismalar 1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelismesi 1987 S.Tonegawa antikor çesitliliginin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri. 1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonlarin tedavisinde kullanilan ilaçlarin gelistirilmesi 1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunmasi 1989 T.R.Cech Katalitik RNA’larin bulunmasi 1990 J.E.Murray Immunsupresif ajan kullanarak transplantasyon 1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunmasi 1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nin farkli segmentlerindeki genler 1993 K.B.Mullis PCR’nin bulunmasi 1993 M.Smith Site directed mutagenezis Türkiye 'de Mikrobiyolojinin Kurulmasi Yurdumuzda mikrobiyoloji alanindaki ilk çalismalar asi yapmakla baslamis ve buna da çiçek hastaligi ve asi hazirlama çabalari önderlik etmistir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yilindan sonra giderek gelismis ve çiçek asisi hazirlanarak basari ile kullanilmistir. Pasteur 'ün, Paris Tip Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdigi "Isirildiktan Sonra Kuduzdan Korunma" adli bildiri dünyada büyük yankilar yarattiktan ve ayni teblig 31 Ekim 1885'de Istanbul'da yayimlandiktan sonra, kuduz üzerindeki çalismalari yakindan izlemek amaci ile, Osmanli Hükümeti tarafindan, Tibbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Pasa baskanliginda, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den olusan üç kisilik bir heyet, Pasteur 'ün yanina Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padisah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nisan ve laboratuarina yardim için 1000 altin göndermistir. Paris 'de Pasteur 'ün yaninda 6 ay kalan ve kuduz hastaligi asisinin hazirlanmasi ve kullanilmasi konularindaki tüm bilgileri ögrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalik üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde asi yapimina baslamistir (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'in eserini "Mikrob Emrazi Sariye ve Sarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adi altinda tercüme etmisler ve yayimlamislardir (1887). Ayrica, Dr. Remzi Bey, "Kuduz Illeti ve Tedavisi" adli 19 sayfalik bir brosür nesretmistir (1890). Tip Mekteplerinde 1891'de okutulmaya baslanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rifat Hüsamettin Bey tarafindan okutulmaya baslanmistir. Istanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarinin çikmasi üzerine, önleyici tedbirlerin alinmasi ve hastaligin üzerinde gerekli arastirmalarin yapilmasi için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. Istanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalismalar yapan bu kisiye, Rutbei Üla ile nisan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarinin kurulmasi üzerinde israrla durdu ve böyle bir müessese kuruldugunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, Istanbul'a geldi ve Gülhane'de Tibbiye Mektebi civarindaki bir binada çalismaya basladi. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandirildi ve Dr. Nicolle buranin müdürlügüne atandi. Çalisma konularinin fazla olmasi nedeniyle, bu bina da sonralari dar gelmege basladi. Bu yüzden, Nisantasi 'ndaki Süleyman Pasa konagina nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yani sira çok takdir ettigi Veteriner Dr. Refik Güran'i da seçerek istirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), Istanbul'da kaldigi 8 sene içinde, laboratuarlari basari ile yürütmüs, çok kiymetli çalismalarda (sigir vebasi, keçi ciger agrisi, sark çibani, P. aeruginosa'nin pigmenti, sigir babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmus ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerlesmesi ve gelismesinde büyük katkilari olmustur. Osmanli Imparatorlugu zamaninda bakteriyoloji ve viroloji çalismalari hem insan hekimligine ait çesitli müesseselerde (Telkihhane-i Sahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Sahane, Mekteb-i Tibbiye-i Askeriye ve Mektebi Tibbiye-i Mülkiye ve diger laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimlige ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diger müesseselerde) yürütülmüstür. Dr. M. Nicolle 'den baska, çalismalari ve buluslari ile adlari dünya literatürlerine geçmis çok degerli meslektaslarimiz bulunmaktadir. Bunlardan kisaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalismis, mikrobiyoloji alaninda birçok degerli çalismalar yapmis ve yayimlamistir. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastaligi ve serumu, lökosit sayimi, keçi ciger agrisi hastaligi; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon asisi, sarbon asisi, sarbon serumu, tavuk kolerasi asisi, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrica ilk Türk peptonunu da yapmayi basarmistir. Yukarida bildirilen çalismalari yani sira, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira berati almis oldugu buluslari da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasinda, gelismesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açilmasinda, bakteriyologlarin yetismesinde çok büyük katkilari olmus bir bilim adamimizdir. Adil Mustafa Sehzadebasi (1871-1904), Dr. R. Güran'in çok yakin çalisma arkadaslarindan biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sigir vebasi üzerinde yaptiklari arastirmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmislerdir. Bu iki bilim adami, ilk defa, sigir vebasi etkeninin filtreleri geçtigi ve süzüntünün hastalik yapici nitelikte oldugunu deneysel olarak ispat etmislerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yaninda da çalisarak difteri serumu hazirlayan Dr. Adil Bey, ayrica, malleus ve piroplasmosis üzerinde de degerli arastirmalar yapmistir. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji ögretmenliginde bulunmustur. Nikolaki Mavridis (Mavraoglu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alaninda çok degerli çalismalar yapmistir. Özellikle, sigir vebasi, keçi ciger agrisi, malleus, tavuk kolerasi, barbon ve diger hayvan hastaliklari üzerinde kiymetli çalismalari vardir. Mavraoglu, Refik Güran ve Adil Sehzadebasi Bey 'lerin çok yakin çalisma arkadaslaridir. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde degerli arastirmalar yapmis bir bilim adamidir. Çalismalarini, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, sarbon, sigir vebasi, kolera, gonokok, frengi, sütte yasayan ve sütle bulasan mikroorganizmalar ve diger konular kapsamaktadir. Riza Ismail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgin hastaliklar, bakteriyoloji ve gida kontrolü dersleri vermis, Istanbul mezbahasinin kurulmasinda önemli rol oynamis ve bunun laboratuvar sefi olmus ve ayrica kiymetli çalismalar yapmis olan bir bakteriyologumuzdur. Ahmet Sefik Kolayli (1886-1976), sigir vebasi virusunun insanlarda hastalik olusturmadigini, sigir vebasina tutulan hayvanlarin kesilerek etlerinin askerlere yedirilebilecegini, böyle etleri yiyenlerde hastalik görülmesi halinde kendisinin kursuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren degerli bir bilim adamidir. Çatalca'da bulunan aç ve gidasiz askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne sehri düsmandan bu askerler sayesinde kurtarilmistir. Sefik Kolayli Bey özellikle, sigir vebasina karsi serum hazirlamis ve böyle müesseselerde bulunmustur. Ayrica, tüberkülin, mallein, tavuk kolerasi ve barbon asilari da hazirlamis, sigir vebasi, antraksin teshisi, çiçek asisi, keçilerin bulasici salgin ciger agrisi üzerinde de çalismistir. Yukarida adlari bildirilen bilim adamlarinin disinda, kendilerini bu ise adamis daha birçok kiymetli bakteriyologlarimiz bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, Ibrahim Erses ve digerleri sayilabilir. Baslangiçta, hayvan hastaliklarina karsi hazirlanan asi ve serumlar ile insan hastaliklarini ilgilendiren biyolojik maddeler ayni bina içinde yapildigindan, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalismaktaydilar. Sonra is hacminin ve eleman miktarinin artmasi üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrilmak zorunda kalmistir. Bakteriyoloji ve viroloji alaninda, Osmanli Imparatorlugu zamaninda, çalismis, degerli arastirmalar ve yayinlar yapmis birçok doktorlar da bulunmaktadir. Bunlar arasinda, Hüseyin Remzi, Rifat Hüsamettin Pasa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Pasa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Riza Arif ve digerleri. Bu kisilerin de ayni sekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelismesinde ve yerlesmesinde önemli katkilari olmustur. Prof. Dr. Mustafa Arda Kaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/mikrobiyolojinin-tarihcesi-ve-tarihi-gelisimi

Biotop Tipleri

Eğer denize dökülen büyük bir akarsuyun (Örneğin, Büyük Menderes gibi) kenarında durarak, çamurla karışık ve adeta sapsarı görünümdeki suyun, yavaş yavaş denize akışına bakıp, bu suyun yüksek dağ ve ormanlardan veya bunların yaylalarındaki çayırlardan doğarak, yer yer köpüren, coşan ve çağlayan şelaleler meydana getiren billur gibi şeffaf ve tertemiz birçok suların birleşiminden türediğini düşünebilmek gerçekten zordur, işte, bu iki kutup arasında görülen son derece farklı fiziksel koşulların yarattığı biyolojik habitatlar da, kaynaktan başlayarak denize ulaşıncaya değin çok değişik görünümler yansıtırlar. Durumu daha iyi anlayabilmek için, örnek olarak seçtiğimiz akarsuyun çıktığı yerden (kaynağından) başlayarak döküldüğü yere (denize döküldüğü yer) doğru yavaş yavaş yürüyelim. Önce birçok küçük su sızıntılarının meydana getirdiği dereciklerin toprak ve çakıllar arasında meandirlar çizerek aşağı doğru ilerlediklerini ve bu arada, birbirlerine yakın olanların zaman zaman birleşerek daha büyükçe dereler oluşturduklarını, önlerine gelen engelleri aşarak ve etrafa köpükler saçarak coşku içinde aktıklarını ve nihayet, önlerine rastlayan tümseklerden düşerek maydana getirdikleri şelalelerin kayalar üzerinde kazan şeklinde küvetler açtıklarını adeta görür gibi oluruz. Bundan sonra da arazinin eğimine ve ekolojik yapısına bağımlı olarak birbiri ardına sayısız göletler oluşturup aşağı doğru indiğine tanık oluruz. Dağ derelerinin suyu genellikle soğuk olur. Bunun nedenini ise, üzerlerinde genellikle karlar bulunduran ve bu nedenle de devamlı olarak serin olan bölgenin yeraltı suyundan kaynaklanmış olmasında aramak gerekir. Aşağı vadilerde su sıcaklığının son derece yüksek olduğu ve o oranda yavaş aktığı mevsimlerde bile, sıcaklık 12°C yi geçmez, hatta çoğu zaman daha da düşük olabilir. Bu nedenledir ki, eğer kaynağa çok yakın değilse, oksijence de çok zengin olabilir. Genellikle karların erimesiyle meydana gelmiş, soğuk saydam ve temiz bir sudur. Aslında da böyledir. Dere, dağların küçüklü büyüklü birçok vadilerinden gelen kollarla da birleşerek aşağıya doğru indikçe büyür. Nihayet dağın eteğine varıncaya kadar kollar alarak daha da fazla büyür ve genişler. Vadiye inildiğinde, hızında bir yavaşlama ve yatağında bir genişleme görülen küçük bir nehir halini alır. Su, bu düzeyde bile bol miktarda erimiş oksijen içeriyorsa da sıcaklığı biraz artmıştır. Bununla beraber yaz mevsiminde bile sıcaklık ender olarak 10°C nin üzerine çıkar. Artık yukarıda görülen o hızlı akıntılar burada görülmez, düzlüğe doğru akışında seçkin bir yavaşlama dikkati çeker. Ovalara yaklaşırken eğim daha da azalmış olduğundan akışın iyice yavaşladığı görülür. Kaynağa yakın bölgelerde derenin tabanı, dağlardan koparılarak sürüklenmiş büyük taşlarla dolu olduğu halde, aşağı vadilere doğru inildikçe onların yerini giderek küçülen çakıllar ve sonra da kumlar alır ve nihayet yerlerini çamura terkeder. Böylece dere yatağının kenarlarında çeşitli su bitkileri görülmeye başlar ve su düzeyi de giderek derinleşir. Bu tip habitatlara, özellikle nehrin kıvrımlarında meydana getirdiği küçük koylarda ve yanlarda açılan akıntısız küçük körfezlerde rastlanır. Bu durum ise, suyun yavaş akışına ve daha derin oluşuna bağlıdır. Bu bölgede su hareketinin azlığı nedeniyle hava absorbsiyonu da azalacağından ve sıcaklık da arttığı için oksijen konsantrasyonu daha düşük olur. Nihayet vadiye inildiğinde etrafı su bitkileri ile donatılmış ve özellikle yaz aylarında suyu iyice ısınmış, oldukça büyük bir nehirle karşılaşırız. Bundan sonra da nehrin denize dökülmeden önce aşağı. havzaya yaklaşırken gel-git etkisi altında deniz suyu ile de karışarak acısu özelliği kazandığını ve nihayet denize boşaldığını görürüz. Bu değişik akuatik ortamların faunası da fiziksel görünüm ve koşullarda olduğu gibi çok değişik özellikler taşımaktadır. Burada bizi doğrudan ilgilendiren kuşkusuz balıklar ve onlarla yakından ilgili fauna olacaktır. Şimdi biz bu durumu da yukarıdan (membadan) aşağıya (mansaba) yürüyerek incelemeye devam edelim. İlk bakışta, bu berrak suda herhangi bir yaşamdan eser yokmuş gibi görünürse de kaynaktan biraz uzaklaşınca su içinde bulunan bir taşı ters çevirecek olursanız, bazı yassılaşmış böcek veya kurtçukların, ışıklı yerden kuytu ve gölge yerlere doğru kaçıştıklarını ve hemen diğer taşlar altına veya deliklere sığındıklarını görürsünüz. Bunların çoğu, ilgili habitatlarda yaşamaya alışmış olan Tricopter larvalarından ibarettir. Işıktan hoşlanmadıkları için genellikle derelerdeki taşların alt yüzeylerinde yaşarlar. Bu nedenle de kaldırılan taşların altından, karanlık bir köşe aramak için etrafa kaçışırlar. Aynı taşlar üzerinde ara sıra yassı kurtlara da (Planaria) rastlanabilir. Bu hayvanların görünüşleri, taşlar üzerinde temkinle sürünerek gidişleri nedeni ile çok küçük sülükleri hatırlatır. Daha dikkatli bir araştırma sonunda da bazı küçük balıkların taşlar arasında koşuştuklarını görürüz. Bunlar da çoğu kez bıyıklıların (Barbus) yavruları veya Tatlısu alası (Salma trutta)'nın genç bireyleri olabilirler. Bu arada nadiren Yılan balığı (Anguilla anguilla) gençlerine de buralarda rastlanabilir. Bu bölgede çok görülen Alabalıklar oldukça parlak ve renkli görünürler. Özellikle genç bireylerin vücutlarının iki yanında ve yanaklarında etrafı açık mavi veya beyazımsı halelerle çevrilmiş parlak kırmızı benekler dikkati çeker. Alabalıkların ulaşabileceği en üst yatakları oluşturan bu bölge, kaynağa oldukça yakındır. Buradan aşağı doğru, Alabalıkların gidebileceği yer, bölgenin iklimi ve topografyası ile ilgili olarak değişmektedir. Üreme zamanı gelince (Kasım-Ocak) bir içgüdü sonucu, hormonal bir tepki ile bu balıklar dağ derelerinin kaynaklarına doğru yola çıkarlar. Bazen çağlayan ve şelale gibi su setleri bu dönüşü neredeyse olanaksız hale koyabilirse de çoğunlukla atlayarak, sıçrayarak bu engelleri aşmasını bilirler. Bu dönüş sırasında genellikle Barbuslar da onları izlerler. Bu bölge, Alabalıkların rengi ve görünüşü kadar değişiktir. Bu balıkların yaşadığı yükseklikler ülkemizde bazan 2000-2500 m. ye kadar çıkabilir. Aşağı bölgelerdeki nehir, dere ve çayların kaynağına yakın kesimlerindeki temiz ve bol oksijenli akarsularda da, bu balıklara çok rastlanır. Bununla beraber, Vadi boyunca Bıyıklı balık (Barbus) türleri ile birlikte Çöpçü balığı, Kaya balığı (Gobio), Tatlısu sardalyası (Alburnus), Çöpçü balığı (Cobitis) ve Yılan balığı (Anguilla) cinslerine ait türlere de rastlanabilir. Daha aşağılarda akarsu birkaç kol daha alarak genişler ve nihayet vadinin aşağı kesimlerine inilince, etrafı adeta su bitkileri ile sınırlandırılmış büyük bir kanal şeklini alır. Daha da kuzeyde yer alan Avrupa ülkelerinde bu bölgeye kadar çeşitli Alabalık türleri yaşamakta ise de, ülkemizde sular vadiye inince birden ısındığı için, yerini daha çok Cyprinid-lere terk eder. Bunlardan ise, akarsuyun aşağı havzasında ilk dikkati çeken ve bölgemizde kababurun olarak isimlendirilen Chondrostoma nasus türüdür. Bunlar boynuzumsu maddeden (keratin) yapılmış keskin dudakları ile sualtı vejetasyonundan faydalanmağa ve küçük dip faunası ile beslenmeye gelirler. Buna karşın Tatlısu kefali olarak bilinen Leuciscus cephalus ise yüzey suyunda organik orijinli, büyük ve küçük ne bulursa onları yem olarak alır. Aynı habitatta, aşağı yukarı benzer davranışlarla yem arayan diğer bir Tatlısu kefali türü (Leuciscus borysthenicus), zeminde yaşayan Tatlısu kayası (Gobio gobio) ve sığ yerlerdeki otlar arasında bulunan Ot balığı (Phoxinus phoxinus) yadırganmayan formlar olarak görülürler. Bunların yanında, genellikle onların genç formları ile beslenen ve yırtıcı bir balık olarak tanınan Tatlısu köpek balığı (Aspius vorax) na da rastlanabilir. Bazen de, Alabalıkların (Salma trutta) bulunduğu derelerin alt başlarında Turna balıklarına (Esox lucius) rastlanabilir. Aynı şekilde, fakat daha çok tabanı çakıllı ve taşlı bölgelerde Sazangillerin (Cvprinid) en değerli balıklardan biri olan Bıyıklı (Barbus) türleri dikkati çeker. Bunlar Alabalıklardan sonra, bu üçüncü bölgenin hemen hemen en önemli ve ekonomik değeri yüksek balıkları olarak tanınırlar. Bu bölge suları genellikle küçük derelerin birleşerek nehirleşmeye doğru gitmesiyle karakterize edilir. Bununla beraber, oldukça süratli akarlar ve halen bol oksijen içerirler. Sıcaklık, bu bölgede yaz mevsimi süresince 10.5°C yi geçmez ve sığ kesimlerde kum yığınları ile ufak çakıl bankları bulunur. Sahillerinde bazen oldukça dar ve sık bir vejetasyon kemeri meydana gelir. Şüphesiz Bıyıklı (Barbus) türleri değişik klimatik bölgelerde değişik türlerle (Barbus capito, Barbus rajanorum, Barbus plebejus, Barbus mursa v.b.) temsil edilebilirler. Bu arada Cyprinid' lerden Kızılgoz (Rutilus rutilus) ve Yassı Kızılkanat (Scardinius erythrophthalmus) türleri de aynı ortamda bulunabilirler. Bununla beraber, her zaman bu böyle demek değildir. Bundan başka yine oldukça yırtıcı türlerden olan Tatlısu levreği (Perca fluviatilis) ile onun yakın akrabası olan Stizostedion lucioperca bazı bölgelerde ve özellikle ikincisi, Eğridir ve Marmara göllerinde ekonomik değeri büyük olan bir sofra balığı olarak önemlidirler. Bu bölgelerde, Yılan balıklarına (Anguilla anguilla) daima rastlanır Her halde en fazla sayıda türe, nehrin dördüncü bölgesinde rastlanacaktı. Bu bölgeye predominant bir karakter kazandıran kapak balığı Abramıs brama' nın çokluğu, burayı özellikle batıda «Abramis bölgesi» olarak adlandırmaya neden olmaktadır. Bu isim altındaki bölgelerde, nehir, dere ve çaylar genellikle sakin akarlar, derinlik hemen hemen her yerde aynidir ve yaz sıcaklığı oldukça yüksektir. Bazen sıcaklık çok yüksek değerlere dahi ulaşabilir. Yüzey sularında çok iyi oksijenlenme olmakla beraber, zemin sularında özellikle yazın oksijen miktarı zayıftır veya bazen hiç oksijene rastlanmayabilir. Kenarlar sık bir vejetasyon kemeri ile örtülüdür. Zemin oldukça yoğun bir sedimantasyonu teşkil eden kum veya çamurla kaplıdır. Etrafında sayısız yan sular, küçük koy, körfez ve gölcükler bulunur. Sığ sularla durgun ve sakin koylar ve yan gölcükler özellikle yumurtalarını akuatik bitkiler üzerine yapıştıran Sazan (Cjprinid) ve Turna (Esocid) gibi birçok balık türleri için yumurta bırakma ortamı teşkil ederler. Özellikle Abramis brama bu tip sualtı vajetasyonu içeren durgun suları çok sever Su sıcaklığı bu bölgelerde yazın 18°C yi geçer. Şüphesiz böyle bir biotopta Abramis'in birçok akrabaları da beraber bulunabilir. Bunlar arasında ekonomik yönden en değerli olanları Aynalı Sazan dışında şüphesiz ki Doğal Sazan balığı (Cyprinus carpio) ve Yeşil sazan (Tınca tınca) lardır. Bunlardan sonra Kızılkanat sürülerini (Scardinius erytrophthalmus,, uzun burnu ve zemine doğru bakan ağızları ile dikkati çeken ve oldukça karakteristik bir balık olan ve ülkemizin bazı kesimlerinde (Eğridir) Çiçek balığı adı ile anılan Vimba vimba'yi unutmamalıyız. Bunlardan başka bu tip biotoplarm diğer bir formu da, Havuz balığı adı ile anılan sarı-kahverengi görünümde Carassius carassius' lardır. Ayrıca, bu bölgelerde yem bol olduğu için, predatör balıklardan Tatlısu levrekleri (Perca fluviatilis ve Stizostedion lucioperca gibi türler) Barbus' ların bulunduğu bölgeden çok daha fazla bulunurlar. Bu arada büyük nehirlerimizin çoğunda bulunan ve ekonomik değeri çok yüksek olan Yayınlardan Silurus glanis'te böyle yavaş akan bölgelerin karakteristik bir formudur. Bu balık, daha çok batık veya devrilmiş ağaç kütüklerinin dalları altında veya sahil banklarının altındaki oyuklarda saklanarak önlerinden geçecek avı (diğer balıklar, kurbağalar v.b.) yakalamak için fırsat beklerler ve tetikte dururlar. Bazan yüksek rakımlı sulara da çıkarlarsa da, buralarda kolaylıkla yakalayabilecekleri, yavaş hareket eden balıklar bulunmadığı için doğal olarak nadir görülürler. Yılan balıkları (Anguilla anguilla) özellikle Abramis bölgesinde çok bulunurlar. Ayrıca denizden gelipte, buralarda yumurta bırakan daha birçok balık türleri göze çarpar. Bunların en küçüğü Tirsi balıkları (Alosa türleri) ve en büyükleri de Mersin balıkları (Acipenser türleri)'dir. Mersin balıkları özellikle Karadeniz'de oldukça azalmışlardır. Bu balıklara, tatlısu ile deniz suyunun birleştiği yerde (nehirlerin ağzından 4 km. içeriye kadar), bölgelerin özelliklerine göre az veya çok miktarlarda rastlamak mümkündür. Med-cezir, su akıntılarının değişmesine ve kuvvetli rüzgarlarda tuzlulukta büyük dalgalanmalara (tuzluluğun azalıp çoğalmasına) sebep olurlar. Bu nedenle, buralarda yaşayan hayvanlar gerek tatlısu ve gerekse tuzlu suya karşı büyük bir tolerans gösterirler. Balıklar arasında bu türlü adaptasyon yeteneği özellikle Pisi balığında (Plueronectes flesus) ve Dikence balığında (Gasterosteus aculeatus) görülür. Gerek Abramis bölgesinde ve gerekse nehir ağzı bölgesinde, her türlü hayatın küçük formlarına rastlamak mümkündür. Zemin faunası arasında mikroskopik yapıda olan ve çok değişiklik gösteren kurtlar, yumuşakçalar (Salyangozlar, Midyeler v.b), böcek larvaları ve diğer birçok organizmalarla her türlü organik madde tüketicileri bulunabilirler. Sahillerde, sakin ve kuytu bölgelerde sıcak mevsim boyunca büyük boyutlu planktonik Krustase larvaları gelişir ve bütün nehir ağzı bölgesine dağılırlar. Şüphesiz ki, bu bölgelerin birbirlerinden kesinlikle ayrıldığı düşünülemez. Özellikle aktif organizmalardan olan balıklar bu bölgeler arasında devamlı şekilde geçiş yapabilirler. Bu nedenle belirlenen sınırların daima coğrafik, klimatik ve ortam etkileri altında olduğunu düşünmek gerekir. Bununla beraber, bir nehrin belirli kesiminin özellikleri, onun hangi bölgeye ait olduğunu büyük bir yaklaşımla gösterebilir. Türkiye'de oldukça uzun ve bazen düzenli akan bölgeler içeren nehirler olduğu gibi, özellikle dağlık bölgelerde kısa ve çoğu zaman düzensiz akan nehirler, çaylar ve dereler de vardır. Kuşkusuz özellikle ikinci gruptaki nehir, dere ve çaylarda tedricen değişen biotoplara rastlamak olanağı yoktur. Diğer taraftan, ülkemizde spor balıkçılığı geliştirilemedeği için aslında ne amatör balıkçılar ve ne de biyologlar bu bölgeleri ayırmağa lüzum görmemişler, dolayısıyla böyle bir çalışmaya da gereksinim duyulmamıştır. Nehirler bir yana bırakılacak olursa, göller, gölcükler ve barajlar ülkemizde tatlısu balıkçılığı yönünden büyük önem taşıyan azımsanmayacak biotopları oluşturur ve çoğu iyi besleyici (Eutrof) karakter gösterirler. Eutroph karakterdeki göl ve gölcüklerimizin aşağı yukarı hepsi sığ sulardır. Çoğunda güneş radyasyonları tabana kadar nüfuz edip, zengin bir vejetasyonun gelişmesine neden olur. Bu yüzden, böyle biotoplar genellikle vejetasyonla örtülüdürler. Diğer taraftan, güneş radyasyonlarının tabana kadar ulaşamadığı derin göller (Van, Beyşehir ve Eğridir gölleri) de mevcuttur. Böyle göllerin tabanında vejetasyon olmadığı gibi, dip suları da yüzeye nazaran oldukça düşük sıcaklıktadır. Farklı göller arasında bir de Alpin gölleri, ele alacak olursak, bunlar ülkemizin yüksek dağlık bölgelerindeki küçük göllerle karşılaştırılabilir. Bunlar çoğu zaman 1500—2000 m. nin üzerindeki yüksekliklerde bulunurlar ve çoğunlukla etrafları karlarla örtülü olabilir. Genellikle eriyen kar sularıyla beslendiklerinden, yüzey ve dip sıcaklıkları düşük olur. Bu tip göllerdeki balık faunasının başında Alabalıklardan (Salmonidae) Salmo trutta (Abant gölü), Sazangillerden (Cyprinidae] Ot balığı (Phoxinus) ve sirazlar (Capoeta) (Eğridir gölü) gelir. Bu türler, dağların her türlü olumsuz şartlarına, bu arada kar ve buzun engellemesi sonucu ortaya çıkan oksijensizlik ve ışıksızlığa da dayanıklılık gösterirler. Kış boyunca, yaşamını sürdürebilen birkaç bitkinin fotosentez olayı ile de suya oksijen sağlanması olanaksızdır. Aksine, karanlık bir ortamda solunum ile devamlı CO2 çıkartarak sudaki yaşamı temsilinden tedirgin edebilirler. Çünkü, fotosentez ile çıkarttıkları çok az miktardaki oksijeni kendi solunumları için kullanırlar.

http://www.biyologlar.com/biotop-tipleri

Balıklarda Vücut yapısı ve yüzgeç tipleri

Balıklarda Vücut yapısı ve yüzgeç tipleri

VÜCUT : Balıklarda vücut, esas itibariyle üç farklı bölgeden meydana gelmiştir. Baş : Burun ucundan solungaç kapaklarının (operkulum) arka kenarına kadar olan vücûdun ön (anteriör) kısmına verilen isimdir. Gövde : Solungaç kapaklarının arka kenarı ile anal açıklık (anüs) arasında kalan ve içerisinde vücut boşluğunun bulunduğu vücudun orta bölgesine verilen addır. Kuyruk : Anal açıklıktan vücudun sonuna kadar uzanan arka (posteriör) bölgeye verilen isimdir. Bu bölge çoğu zaman kuyruk sapı ve kuyruk yüzgeci olmak üzere iki ayrı bölüm halinde incelenebilir. Bu durumda, anal açıklıktan kuyruk yüzgeci ışınlarının başlangıcına kadar olan kısım kuyruk sapı; bundan sonraki kısım ise, kuyruk yüzgeci olarak isimlendirilir (Şekil 1). AĞIZ : Başın ön ucunda yer alan ve iki çene tarafından çevrelenmiş bulunan açıklığa denir. Ağızın konumu, türlere göre farklı durumlarda olabilir. a) Terminal veya uç durumlu : Genellikle balıkların çoğunda bu ağız tipi yaygın olup, böyle durumlarda alt ve üst çeneler eşit uzunlukta bulunurlar (örneğin, Leuciscus, Rutilus, Rhodeus,Tınca, Cyprinus v.b. de olduğu gibî). b) Üst durumlu veya yukarıya yönelik : Bu türlerde ağız belirgin bir şekilde yukarıya doğru yönelik olur. Bu durumda daima alt çene (mandibul) üst çeneden biraz daha uzun olup, öne doğru bir çıkıntı meydana getirmiştir (Örneğin, üambusia, Chalcalburnus, Aphanius v.b. de olduğu gibi). c) Alt durumlu veya aşağıya yönelik : Bazı balık türlerinde de ağız başın altında olup, üst çene tarafından örtülmüştür. Böyle hallerde üst çene daima alt çeneden uzundur ve öne doğru bir çıkıntı meydana getirmiştir (Örneğin, Chondrostoma, Vimba, Gana, Acipenser v.b. de olduğu gibi). Şekil 1.1. : Bir Balık Vücudunun Çeşitli Kısımları BURUN : Başın ön ucu gözler arasında kalan bölgeye denir. Bunun görünüşü çeşitli türlerde çok değişik şekiller arzetmektedir.Bazen sivri (Lucioperca, Aspius) bazen yuvarlak (Silurus, Gana], bazen ördek gagası şeklinde (Esox), bazen hortum şeklinde uzamış (Syngnathus) , bazen aşağıya doğru kıvrık ( Mastacembelus) şekiller gösterebilir. Şekil 1.2. Tatlısu balıklarında burun tipleri : A- Sivri (Aspius aspius) ; B- Yuvarlak (Silurus glanis) ; C- Ördek gagası şeklinde (Esox lucius) D- Hortum şeklinde (Syngnat-hus) ; E— Etimsi uzantı şeklinde (Mastacembelus simack}. GÖZLER: Daima baş bölgesinde bulunan bir çift görme organıdır. Şekil, renk, büyüklük ve konumları türlere göre çok değişik olabilir. Genel olarak başın iki yanında bulunmakla beraber, bazen tek tarafta (Pleu-ronectes) veya başın iyice tepesine doğru yerleşmiş (Cottus gobio) de olabilirler. Göz Kapakları: Genellikle balıklarda göz kapakları teşekkül etmemiş olmakla beraber, bazı formlarda (Örneğin, Clupeid ve Mugilid lerde) gözlerin etrafı az çok yağımsı bir maddeden oluşmuş ve göz kapağım andıran bir zarla çevrelenmiştir. BIYIKLAR: Ağız etrafında bulunan ipliksi uzantılardır. Türlere göre boyları, çıkış yerleri ve sayıları çok farklı olabilir. Örneğin, Cobitid' lerde çok kısa olduğu halde Silurid'lerdc çok uzundur. Diğer taraftan yalnız üst çeneye (Gobio); yalnız alt çeneye (Acipenser); hem alt hem üst çeneye (Silurus) bağlanmış olabilirler. Sayılarına gelince bir tek (Gadus ve Lota); bir çift (Gobio); iki çift (Cyprinus); üç çift (Cobitis); dört çift (Clarias) beş çift (Misgurnus) gibi farklı sayılarda olabilmektedirler. ÇENELER: Ağzı alttan ve üstten kapatan, göz ile preoperkulum önünde yer alan iki parçadan oluşurlar. Genellikle alt çene kemiğine mandibul, üst çene kemiğine maksil adı verilir. DİŞLER: Balıkların çoğunlukla ağız ve bazen da boğaz bölgelerinde bulunan kemiksi yapılardır. Genel olarak üst çene kemiği üzerinde yerleşmiş olanlara Maksil dişleri, boğaz bölgesindeki 5. solungaç yayı üzerinde yerleşmiş olanlara da Farinks dişleri adı verilir. Özellikle besinlerini başka balıklardan ve diğer omurgalı su canlılarından temin eden etçil (karnivor) formlarda (Ludoperca, Esox gibi) çok iyi gelişmiş maksil dişleri vardır. Salmonid'lerde ise, damak üzerinde yerleşmiş ve adeta çengel şeklini almış kuvvetli Vomer dişleri görülür. Boğaz bölgesine yerleşmiş ve besinleri öğütme görevini üstlenmiş olan farinks dişleri ise, tatlısu formlarından olan sadece iki grupta (Cyprinidae ve Cobitidae) görülmekte olup, türlerin taksonomik ayrımında önemli bir karakter olarak dikkate alınırlar. Özellikle Cyprinidlerde sıra, sayı ve şekilleri türler arasında büyük değişiklikler göstermektedir. Örneğin, Carassius ve Tinca'da bir sıralı; Abramis ve Blicca'da iki sıralı; Cyprinus ve Barbus'da. üç sıralı olmaktadır. Diğer taraftan, Cyprinus'da, uçları düz iken, Barbus'ta hafif kıvrık; Scardimus'da ise, hafif tırtıklı bir görünüş arzeder. Daima 5. solungaç yayı üzerinde sağlı sollu olarak yerleşmişlerdir. 5-5 veya 5-6 : Bir sıralı olup her iki tarafta da 5'er diş veya sağda 6, solda 5 diş var demektir. 2.5 -5.2 veya 2.5-4.2 : İki sıralı olup dıştaki birinci sırada 2, içteki ikinci sırada ise 5 diş var demektir. Nadiren sağ veya sol taraftaki ikinci sırada 4 diş de bulunabilir. 1.3.5-5.3.1 : Üç sıralı olup en dıştaki sırada l, orta sırada 3, iç sırada ise 5'er diş var demektir. Genellikle bir türün sağ ve solundaki farinks diş sırasında bulunan diş sayıları sabit olmakla beraber, nadiren farklılıklar da olabilir. Örneğin, normal olarak 2.3.5-5.3.2 olması gerekirgen, 2.3.4-5.3.2 veya 2.3.5-4.3.2 gibi simetrik olmayan durumlar da görülebilir. DUDAKLAR: Ağız etrafını çeviren ve deri kıvrıntısından ibaret olan etli yapılardır Bazen kalın ve loplu şekilde (Barbus türleri), bazen da keratinleşmiş keskin kenarlı (Chondrostoma türleri) olabilirler. SOLUNGAÇ KAPAKLARI: (Operculum) : Solungaçların üzerini örten ve kemik parçalardan (kemikli balıklarda) yapılmış olan hareketli kapaklardır. Herbir kapak 4 ayrı kısımdan meydana gelmiştir. Operculum Preoperculum Suboperculum İnteroperc ulum. Sözü edilen bu kısımların hepsi, her balığın operculumunda birarada bulunmayabilirler. SOLUNGAÇ ZARLARI: Her iki solungaç kapağını alttan boğaz kısmına bağlayan ve solungaç ışını denilen kemik çubuklarla desteklenen yapılardır. Bunlar üst taraftan solungaç kapağına, alt taraftan da boğaz bölgesine bağlanırlar. SOLUNGAÇ DİKENLERİ: Solungaç yaylarının çukur taraflarına (iç kısmına) yerleşmiş olan, uzunluk ve sayıları türlere göre değişen, kemik veya kıkırdaktan yapılmış iğnemsi yapılara denir. Bu dikenlerin sayısı bazı türlerin ayrımında diagnostik karakter olarak kullanılır. SOLUNGAÇ LAMELLERİ: Solungaç yaylarının tümsek taraflarına (dış kısmına) yerleşmiş olan, üzerinde sayısız kılcal damarları taşıyan ve bu yüzden de kırmızı renkli görülen telciklerin oluşturduğu yapıdır. İSTMUS : Boğaz bölgesinde iki solungaç kapağı arasında kalan boşluğa denir. BOĞAZ: Başın ventralinde, pelvik yüzgeçlerle solungaçların kaidesi arasında kalan dar bölgeye denir. BÖĞÜR: Solungaç kapaklarının arka kenarı ile kuyruk yüzgeci arasında kalan vücudun yan taraflarına verilen isimdir. YANAL ÇİZGİ: (Ligne lateral): Balıklarda vücudun yan taraflarında bulunan ve başın gerisinden kuyruk yüzgeci başlangıcına kadar uzanan duygu organlarıdır. Genellikle su içerisindeki ses titreşimlerini algılamaktadır. Bunun için sinirsel bağlantısı bulunan bir sıra halindeki delikli pullardan yapılrnıştır. Genellikle tam olmakla beraber, bazen hiç bulunmaz veya vücudun sadece anteriöründe çok az bir kısmına kadar devam eder. Yanal çizgiyi oluşturan pulların sayısı herbir türün bütün bireyleri için sabit olduğundan tür ayrımında önemli bir taksonomik karakter olarak bilinir. PULLAR: Genellikle kemikli balıklarda (Teleostei) vücudun üzerini örten dermal orijinli yapılardır. Vücut üzerindeki dizilişleri adeta bir damın kiremitleri gibidir. Özellikle, kemikli balıklarda enine ve boyuna uzanan pul sayıları herbir tür için farklı olduğundan türlerin ayırımında yararlanılan önemli birer karakterdirler. Balık taksonomisinde pul sayısı iki şekilde tespit edilir Boyuna pul sayısı (Ligne lateral): Şayet söz konusu balığın yanal çizgisi mevcut ise bu çizgi üzerindeki delikli pullar sayılır. Örneğin, bir türün yanal çizgisinde 58-62 pul bulunuyorsa bu durum L. lat. = 58-62 seklinde ifade edilir. Eğer balıkta yanal çizgi bulunmuyorsa, başın gerisinden kuyruk yüzgeci başlangıcına kadar uzanan boyuna hat üzerindeki pullar sayılır. Örneğin, bu pulların sayısı 70-82 arasında bulunuyorsa, bu da Sq = 70-82 şeklinde gösterilir. Enine pul sayısı (Ligne transversal): Bunun için dorsal ve ventral yüzgeçlerin başlangıcı ile L. lat. veya boyuna çizgi arasındaki pullar sayılmaktadır. Enine verev şekilde uzanan bu pul sayıları da önemli diagnostik karakter olarak bilinir, ifade edilmesini örneklerle açıklamak mümkündür. Şayet bir türün dorsal yüzgeci başlangıcı ile L. lat. arasındaki enine verev pul sayısı 10-12; ventral yüzgeçlerin başlangıcı ile Bunlardan başka, bazı hallerde (özellikle Alabalıklar için) yağ yüzgeci ile L. lat. arasındaki enine verev pul sayısı da kullanılabilir. Fakat bu yöntem pek yaygın değildir. Çift dorsal yüzgeci bulunan balıklarda enine verev pul sayıları için daima I. Dorsal'in başlangıcından geçen pul sırası esas alınır. YÜZGEÇLER : Balıkların su içerisindeki dengelerini korumalarını ve hareketlerini sağlayan ve deri kıvrıntısından meydana gelmiş olan yapılardır. İki grupta incelenebilirler; 1) Tek Yüzgeçler : Genellikle denge ve dümen vazifesi gören bu yüzgeçler normal bir balıkta 3 tanedirler Dorsal Yüzgeç : Vücudun sırt tarafında yer alan ve genellikle ortaya yakın konumda bulunan bu yüzgeç nadiren iyice geriye itilmiş de olabilir (Esocidae familyasında olduğu gibi). Çoğunlukla tek ise de bazen iki adet (Gobiidae, Percidae, Mugilidae, Atherinidae], bazen da üç adet (Gadidae) olabilmektedir. Ancak şekilleri, büyüklükleri ve uzunlukları çok değişken olabilir. Örneğin, Siluridae familyasında çok küçük iken, Blenniidae familyasında baştan kuyruğa kadar uzanan bir bant şeklindedir. Anal Yüzgeç : Vücudun ventralinde ve anal açıklığın hemen gerisinde yer alır. Bazen hiç bulunmayabilir (Syngnathidae); bazen kuyruk yüzgeci ile birleşerek müşterek bir bant oluşturur (Anguillidae) ; bazen da uzun fakat ayrı bir bant şeklinde (Siluridae} olabilir. Kuyruk Yüzgeci : Kuyruk sapının bitiminde yer alır ve bir kayığın dümeni gibi iş görür. Genellikle iki çatallı ise de bazen tek loplu da olabilir (Bîennüdae, Anguillidae, Gobiidae gibi), îki loplu olduğu zaman da (Cyprinidler'de olduğu gibi) eşit loblu (Homoserk) veya Acipenseridae'de olduğu gibi üst lop daha büyük alt lop daha küçük (heteroserk] olmaktadır. Çoğunlukla bağlantısız ise de bazen dorsal ve anal yüzgeçler ile birleşerek ortak bir bant oluşturabilir (Anguillidae}. Yukarıda sözü edilen tek yüzgeçlerden başka bir de yağ yüzgeci (Adipöz) adı verilen ve ışınları olmayan, etimsi bir yapı daha vardır. Daima vücudun sırt tarafında ve dorsal yüzgecin gerisinde bulunan bu yapı özellikle Salmonidae, Sisoridae, Bagridae ve Ariidae familyaları için karakteristiktir. 2) Çift Yüzgeçler : Bunlar diğer omurgalıların ön ve arka ekstremitelerine karşılık olarak bulunmakta olup, daha ziyade hareketi sağlarlar. Normal bir balıkta iki çeşit çift yüzgeç vardır ; Pektoral veya Göğüs Yüzgeçleri : Bunlar genellikle operkulumların arka tarafında ve göğüs bölgesinde yer alırlar. Göğüs kemeri ile kafatasına sıkıca bağlanmış kuvvetli yüzgeçlerdir. Ventral veya Pelvik Yüzgeçler : Vücudun karın bölgesinde yer alan ve bir kemerle iskelete bağlantısı bulunmayan yüzgeçlerdir. Çeşitli balık familyalarında pektorallere göre ventrallerin yeri çok değişik olabilmektedir, örneğin, ventrallerin başlangıcı pektorallerin arka tarafında olursa (Cyprimdae) abdominal tip ; pektorallerle aynı hizada olursa (Percidae, Gobiidae, Cottidae) thorasik tip ; pektorallere nazaran önde olursa (Pleuronectidae, Gadidae, Blenniidae} jugular tip, adlarını almaktadır. Bu yüzgeçler genellikle balıkların çoğunda mevcut ise de bazı, gruplarda (Anguillidae, Mastacembelidae] bulunmayabilir. Şekil 12a . Dorsal yüzgeç tipleri : A- Ayrı ayrı dikenler şeklinde (Gasterosteus aculeatus) ; B-Birbirinden ayrı iki yüzgeç şeklinde (Afugil cephalus) ; C- Birbirlerine bitişik iki dorsal şeklinde (Pcrca fluaiatilis) ; D- Uzun bir dorsal yüzgeç seklinde ( Blennius fluviatilis) ; E- Küçük bir dorsal şeklinde (Siturus glanis) ; F- ikinci dorsal yağ yüzgeci şeklinde (Sa/mo trutta) ; G- Kaudal ve anal ile birleşmiş şekilde (Anguilla anguilla) Şekil 13 : Anal yüzgeç tipleri : A- Uzun bir anal yüzgeç (Silurus glanis) ; B- Anal yüzgeç yok (Syngnathus abaster) ; C- Kaudal ve dorsal ile birleşmiş }ekilde (Anguilla anguilla). YÜZGEÇ IŞINLARI (Radius) : Kemikli balıkların yüzgeçleri ışın (radius) adı verilen kemiksi çubuklarla desteklenmişlerdir.Genellikle yüzgeç ışınları iki grupta toplanabilirler. Basit ışın veya Diken ışınlar : Bunlar daima yüzgeçlerin başlangiç kısmında (anteriörde] yer alan ve eklemli bir yapısı olmayan düz dikenler şeklindedir. Bazen çok kuvvetli olup, uçları da iyice sivrileşmiştir. Çift dorsali olan balıkların I. Dorsalleri sadece bu ışınları içerirler (Mugilidae, Atherinidae gibi). Yumuşak ışınlar veya Dallı ışınlar : Bunlar ise daima bir yüzgecin basit ışınlarından somra gelirler ve eklemli yapıda olup, serbest uçlarında dallanma gösterirler. Bu dallanma bazen ışının hemen kaidesine yakın yerden başlamakta, bazen da sadece uç kısımda görülmektedir. Gerek basit gerekse yumuşak yüzgeç ışınları, türlere göre farklı sayılarda oldukları için, taksonomik ayrımda önemli bir rol oynarlar. Şekil 14 : Kuyruk yüzgeci tipleri : A- Homoserk ve derin girintili şekilde (Rutilus rubilio); B- Tek loplu ve serbest kenarı düz şekilde (Aphanius burduricus) ; G- Homoserk ve hafif girintili şekilde (Solma trutta) ; D- Tek loplu ve serbest kenarı yuvarlak şekilde (Gobius batrachocephalus) E— Heteroserk şekilde (Acipenser sturio). Şekil 15 : Ventral yüzgeçlerin Pektoral'lere göre konumlan: A-Jugular tip (Platichtfys flesus); B- Thorasik tip (Stizostedion lucioperca) ; C- Abdominal tip (Rutilus rutilus). Şekil 16 : Yüzgeçlerin ışın tipleri. BALIKLARDA EŞEY İŞARETLERİ : Balıklar eşeysel olgunluk derecelerine göre iki kategoriye ayrılırlar Immatür : Henüz eşeysel olgunluğa erişmemiş olanlar, Matür : Eşeysel olgunluğa erişmiş olanlar. İmmatür yani erginleşmemiş olanlar için, şayet farklı cinsteki bireyler arasında morfolojik bir ayrım yapılamıyorsa, yani eşeysel dimorfizm durumu görülmüyorsa gonatlarına bakılarak da erkek-dişi bireyleri ayırmak mümkün olmaz. Matür olanlarda ise, ya gonatlarına veyahut da seksüel dimorfizm (iki şekillilik) karakterlerine bakılarak eşey ayrımı yapmak mümkün olabilmektedir. Daima erkek cinsler için > dişi cinsler için + işareti kullanılmaktadır. Şayet aynı bireyde hem erkek, hem de dişi gonatlar bir arada bulunuyorsa (hermafrodit) bunlar için de > işareti kullanılır. + ANADROMUS : Beslenme periyodunu denizlerde tamamlayıp, üreme zamanında yumurta bırakmak için tatlısuya dönme oIayıdır (Deniz Alası= Salma salarda olduğu gibi). KATADROMUS : Beslenme periyodunu tatlısularda tamamlayıp, üreme zamanında yumurta bırakmak için denize dönme olayıdır (Kefal ve Yılan balıklarında olduğu gibi) STATİONER : Hem üreme, hem de beslenme periyodunun daima aynı ortamda geçirilmesi olayıdır (devamlı tatlısu veya devamlı denizde kalan Tatlısu kefali, Sardalya, Uskumru v.b. de olduğu gibi). TERRA TYPİCA : Herhangi bir türün veya alttürün ilk tavsifinin yapıldığı mahal veya su ortamıdır. STANDART BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgecinin başlangıcı arasında kalan mesafedir. ÇATAL BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgeci girintisinin en derin noktası arasında kalan mesafedir. TOTAL BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgecinin en uzun lobu arasında kalan mesafedir. GÖZ ÇAPI : Gözün merkezinden geçen en uzun kirişin boyudur. Preorhiter mesafe : Burun uzunluğu interorbiter mesafe : Gözler arası mesafe PREDORSAL : Burun ucu ile 1. dorsal yüzgecin başlangıcı arasında kalan mesafedir. POSTDORSAL : Dorsal yüzgeç kaidesinin arka kenarı ile kuyruk yüzgecinin başlangıcı arasında kalan mesafedir. PLORİK UZANTI : Bazı balık gruplarında (Salmonidae ve Mugilidae gibi) mide ile bağırsakların birleşim bölgelerinde yer alan, sayıları türlere göre değişen ve körbağırsak olarak ifade edilen eldiven parmağı şeklindeki uzantılara verilen isimdir. D = Dorsal yüzgeç (Sırt yüzgeci) P = Pekrotal yüzgeç (Göğüs yüzgeci) V = Ventral yüzgeç (Karın yüzgeci) A = Anal yüzgeç (Anus yüzgeci) C = Kaudal yüzgeç (Kuyruk yüzgeci)   Tek yüzgeçler Sırt yüzgeci (Dorsal yüzgeç) Kuyruk yüzgeci (Kaudal yüzgeç) Anal yüzgeçler Adipoz (yağ) yüzgeçler Çift yüzgeçler Göğüs yüzgeci (pektoral yüzgeç) Karın yüzgeci (ventral yüzgeç) 3'e ayrılır: 1.Abdominal tipte : Pektoral yüzgeçler önde,ventral yüzgeçler arkadadır. Çoğu balık bu tipte ventral yüzgeç taşır (hamsi, kefal, alabalık). 2.Torasik tipte : Pektoral yüzgeç ve ventral yüzgeçlerin her ikisi de aynı hizadadır (çipura, dülger, iskorpit). 3.Jugular tipte : Ventral yüzgeçler önde, pektoral yüzgeçler arkadadır (fener balığı, dil balığı, pisi balığı). Yüzgeçler, iki katlı bir deri kıvrımıyla onu destekleyen elemanlardan oluşmuştur. Destek elemanları segmentsiz, tek parçalı, sert ve sivri uçlu dikey ışınlar ile segmentli ve çoğunlukla uçları çatallanmış yumuşak ışınlardır. Bazı balık türlerinde, özellikle alabalıklarda, sırt yüzgeci ile kuyruk yüzgeci arasında bir yağ yüzgeci (adipöz yüzgeç) bulunmaktadır. Bu yüzgeç diğer yüzgeçlerde bulunan yüzgeç ışınlarını ihtiva etmez. Kuyruk sapının ucuna bağlanan ve kuyruk kısmını çevreleyen yüzgece kuyruk yüzgeci (kaudal) denir. Bu yüzgeç balık türleri arasında değişik şekillerde gösterilir. Diffuserk tip Omurganın ucu düz olarak, hiçbir kıvrım yapmadan kuyruk ucuna kadar uzanır, kuyruğu iki eşit parçaya ayırır. Dolayısıyla kuyruk yüzgeci tek parça ve sonu sivri olan bir görünümü arz eder. (örnek : Agnatha, Dipnoi) Homoserk tip Çatallı kuyruklu balıklarda kuyruktaki iki lob birbirine eşit olmasına homoserk tip kuyruk yüzgeci denir. (örnek : Hamsi, İstavrit, Levrek) Heteroserk tip Kuyruk yüzgecinin iki lobu birbirinden farklı büyüklükte olmakta ve son kuyruk omurları üst loba doğru yönelmiş bulunmaktadır. (örnek : Squaliformes (köpekbalıkları), Mersinbalıkları) Bazı balıkların erkeklerinin anal yüzgeci değişikliğe uğrayarak uzanmış bir cinsiyet (kopulasyon) organı oluşmuştur. Bazı balıklarda gerek sırt yüzgeci ile kuyruk yüzgeci arasında gerekse anal yüzgeçle kuyruk yüzgeci arasında çok sayıda küçük kolayca sağa sola dönebilen yüzgeçler bulunur. Bunlara yalancı yüzgeç adı verilir.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-vucut-yapisi-ve-yuzgec-tipleri

Türkiye Balıkları (Pisces)

Türkiye Türler Listesi/Kemikli Balıklar (Osteichthyes) Sazanımsılar (Cypriniformes) Sazangiller (Cyprinidae) * Abramis brama (Linnaeus, 1758) (Çıplak Balığı) * Acanthalburnus microlepis Filippi, 1863 (İnci Balığı) * Acanthobrama marmid Heckel, 1843 (Tahta Balığı) * Acanthobrama mirabillis Ladiges, 1960 (Tahta Balığı) * Pseudophoxinus maeandricus (Ladiges, 1960) * Alburnoides bipunctatus Bloch, 1782 (Noktalı İnci Balığı) * Alburnus albidus Costa, 1838 (İnci Balığı) * Alburnus alburnus (Linnaeus, 1758) (İnci Balığı) * Alburnus akili Battalgil, 1942 (İnci Balığı) * Alburnus filippii Kessler, 1877 (İnci Balığı) * Alburnus charusini Herzenstein, 1889 * Alburnus coeruleus (Günther,1869) * Alburnus heckeli Battalgil, 1942 (İnci Balığı) * Alburnus orontis Sauvage, 1882 (İnci Balığı) * Aspius aspius (Linnaeus, 1758) (Kocaağız Balığı) * Aspius vorax Heckel, 1843 (Sis Balığı) * Barbus capito capito Guldenstaedt, 1773 (Caner, Bıyıklı Balık) * Barbus capito pectoralis Heckel, 1843 (Bıyıklı Balık) * Barbus esocinus Heckel, 1843 * Barbus mursa Guldenstaedt, 1773 (Murzu Balığı) * Barbus plebejus ercisianus Karaman, 1971 (Bıyıklı Balık) * Barbus plebejus escherichi Steindachner, 1897 (Bıyıklı Balık) * Barbus plebejus kosswigi Karaman, 1971 (Bıyıklı Balık) * Barbus plebejus lacerta Heckel, 1843 (Bıyıklı Balık) * Barbus rajanorum mystaceus (Heckel, 1843) (Sirink, Bıyıklı Balık) * Barbus rajanorum rajanorum (Pallas 1814) (Sirink, Bıyıklı Balık) * Barbus subquineuneiatus Gunther, 1868 (Bıyıklı Balık) * Barbus xanthopterus Heckel, 1843 (Maya Balığı) * Barilius mesopotamicus Berg, 1932 * Blicca bjoerkna (Linnaeus, 1758) (Tahta Balığı) * Capoeta antalyensis (Battalgil, 1943) (Kara Balık) * Capoeta barroisi (Lortet, 1894) (Siraz Balığı) * Capoeta capoeta angorae (Hanko, 1924) (Siraz Balığı) * Capoeta capoeta bergamae Karaman, 1971 (Siraz Balığı) * Capoeta capoeta capoeta (Guldenstaedt, 1772) (Siraz Balığı) * Capoeta capoeta damascina (Cuvier ve Valenciennes, 1842) (Siraz Balığı) * Capoeta capoeta kosswigi Karaman, 1969 (Siraz Balığı) * Capoeta capoeta sieboldi (Steindachne, 1864) (Siraz Balığı) * Capoeta capoeta umbla (Heckel, 1843) (Siraz Balığı) * Capoeta pestai (Pietschmann, 1933) * Capoeta tinca (Heckel, 1843) (Karabalık,Siraz Balığı) * Capoeta trutta (Heckel, 1843) (Lekeki Siraz Balığı, Kara Balık) * Carasobarbus luteus Heckel, 1843 * Carassius carassius (Linnaeus, 1758) (Havuz Balığı) * Carassius auratus gibelio (Bloch 1782) * Chalcalburnus chacloides Guldenstaedt, 1772 (Tatlısu Kolyoz Balığı) * Chalcalburnus mossulensis Heckel, 1843 (Gümüş Balığı) * Chalcalburnus sellal (Heckel, 1843) (Gümüş Balığı) * Chalcalburnus tarichi Pallas, 1811 (İnci Kefali) * Chondrostoma colchicum Derjugin, 1899 (Karaburun) * Chondrostoma cyri Kessler, 1877 (Karaburun Balığı) * Chondrostoma nasus (Linnaeus, 1758) (Karaburun Balığı) * Chondrostoma regium Heckel, 1843 (Karaburun Balığı) * Cyprinion macrostomus Heckel, 1843 * Cyprinion tenuiradius Heckel, 1849 * Cyprinus carpio (Linnaeus, 1758) (Sazan Balığı) * Garra variabilis Heckel, 1843 (Yapışkan Balık) * Garra rufa Heckel, 1843 (Yağlı Balık) * Gobio gobio gymnostethus Ladiges, 1960 (Dere Kayası) * Gobio gobio insuyanus Ladiges, 1960 (Dere Kayası) * Gobio gobio intermedius Battagil, 1944 (Dere Kayası) * Gobio gobio microlepidotus Battalgil, 1942 (Yağlıca) * Gobio hettitorum Ladiges, 1960 (Derekaya Balığı) * Gobio persus Gunther, 1899 (Dere Kayası) * Hemigrammocapoeta kemali Hanko, 1924 * Hemigrammocapoeta sauvagei Lortet, 1883 * Kosswigobarbus kosswigi Ladides, 1960 * Ladigesocyris ghigii Gienferrari, 1927 * Leucalburnus kosswigi Karaman, 1972 * Laucalburnus satunini (Berg, 1910) * Leucaspius delineatus (Heckel, 1843) * Ladigesocypris ghigii (Gianferrari, 1927) * Leuciscus cephalus (Linnaeus, 1758) * Leuciscus borystenicus Kessler, 1859 (Tatlısu Kefali) * Leuciscus cephalus (Linnaeus, 1758) (Tatlısu Kefali) * Leuciscus cephaloides (Battalgil 1942 ) * Leuciscus kurui Bogutskaya 1995 * Leuciscus lepidus Heckel, 1843 (Akbalık) * Phoxinellus crassus (Ladiges 1960) * Phoxinellus (Spinophoxinellus) anatolicus Hanko, 1924 (Yağ Balığı) * Phoxinellus zeregii kervillei Pellegrin, 1911 (Ot Balığı) * Phoxinellus zeregii meandri Ladiges, 1960 (Ot Balığı) * Phoxinellus zeregii fahirae Ladiges, 1960 (Ot Balığı) * Phoxinellus handlirschi Pietschmann, 1933 * Phoxinus phoxinus (Linnaeus, 1758) (Ot Balığı) * Psuedorasabora parva (Temminck & Schlegel, 1846) * Rhodeus sericeus amarus Bloch, 1782 (Acıbalık) * Rutilus frisii Nordmann, 1840 (Levkit Balığı) * Rutilus rubilio Bonaparte, 1837 (Gördek Balığı) * Rutilus rutilus Linnaeus, 1758 (Kızılgöz Balığı) * Rutilus tricolor Lortet, 1883 (Gördek Balığı) * Scardinus erythrophthalmus (Linnaeus, 1758) (Kızılkanat) * Tinca tinca (Linnaeus, 1758) (Kadife Balığı) * Tor canis (Valenciennes, 1842) (Bıyıklı Balık) * Tor grypus Heckel, 1843 (Bıyıklı Balık) * Vimba vimba (Linnaeus, 1758) (Eğrez Balığı, Kavinne Balığı) Cobitidae * Cobitis kellei Erkakan, Atalay-Ekmekci ve Nalbant, 1998 * Cobitis elazigensis Coad ve Sarıeyyüpoğlu, 1988 * Cobitis fahireae Erkakan, Atalay-Ekmekci ve Nalbant, 1998 * Cobitis splendens Erkakan, Atalay-Ekmekci ve Nalbant, 1998 * Cobitis simplicispinna Hanko, 1924 (Çöpçü Balığı) * Cobitis vardarensis Karaman, 1928 * Cobitis vardarensis kurui Erkakan, Atalay-Ekmekçi ve Nalbant, 1998 * Cobitis strumicae Karaman, 1955 * Cobitis turcica Hanko, 1924 * Sabanejewia aurata (De Filippi, 1863) * Orthrias (Noemacheilus) angorae (Steindachner, 1897) (Çöpçü Balığı) * Orthrias (Noemacheilus) argyrogramma (Heckel, 1846) (Çöpçü Balığı) * Orthrias (Noemacheilus) frenatus (Çöpçü Balığı) * Orthrias (Noemacheilus) insignis (Heckel, 1843) (Çöpçü Balığı) * Orthrias (Noemacheilus) panthera (Heckel, 1843) (Çöpçü Balığı) * Orthrias (Noemacheilus) tigris (Heckel, 1843) (Çöpçü Balığı) * Orthrias (Noemacheilus) tschaiyssuensis (Banarescu ve Nalbant, 1964) (Çöpçü Balığı) * Seminemachelius lendli (Hanko, 1924) (Çöpçü Balığı) * Paracobitis malapterura (Valenciennes, 1846) (Çöpçü Balığı) * Turcinoemacheilus kosswigi Banarescu ve Nalbant, 1964 (Çöpçü Balığı) Mersin balığımsılar (Acipenseriformes) Mersin balıkları (Acipenseridae) * Rus mersin balığı (Acipenser gueldenstaedti) * Şip balığı (Acipenser nudiventris) * Yıldızlı mersin balığı (Acipenser stellatus) * Kolan balığı (Acipenser sturio) * Mersin morinası (Huso huso) Esas Sardalyalar (Clupeiformes) Sardalyalar (Clupeidae) * Alosa caspia (Eichwald, 1838) (Tırsi) * Alosa caspia bulgarica Drensky, 1934 (Tırsi) * Alosa caspia nordmanni Antipa,1906 (Tırsi) * Alosa caspia palaeostomi (Sadowsky, 1934) (Tırsi) * Alosa caspia tanaica (Grimm, 1901) (Tırsi) * Alosa fallax nilotica (E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1808) (Tırsi) * Alosa pontica (Eichwald,1838) (Tırsi) * Clupeonella cultriventris (Nordmann, 1840) (Tırsi) * Dussumieria elopsoides Valenciennes, 1847 (Hint Sardalyası) * Etrumeus teres (Dekay, 1842) (Akdeniz hamsisi) * Herklotsichthys punctatus (Ruppell, 1837) (Sardalya) * Bayağı sardalya (Sardina pilchardus) * Kulaklı sardalya (Sardinella aurita) * Benekli sardalya (Sardinella maderensis) * Sprattus sprattus (Linnaeus, 1758) (Çaça) Hamsiler (Engraulidae) * Hamsi (Engraulis encrasicolus) Işıldak Balıkları (Gonostomatidae) * Cyclothone braueri Jespersen & Taning, 1926 (Işıldak Balığı) Balta Balıkları (Sternoptychidae) * Argyropelecus hemigymnus Cocco, 1829 (Işıldak Balığı) * Maurolicus muelleri (Gmelin, 1788) (Işıldak Balığı) Photichthyidae * Vinciguerria attenuata (Cocco, 1838) (Işıldak Balığı) Engerek Balıkları (Chauliodontidae) * Chauliodus sloani Schneider, 1801 (Engerek Balığı) Kocaağız Balıkları (Stomiidae) * Stomias boa (Risso, 1810) (Kocaağız Balığı) Alabalıklar (Salmonidae) * Salmo trutta labrax Pallas, 1811 (Deniz Alası) Camgözlüler (Argentidae) * Argentina sphyraena Linnaeus, 1758 (Derinsu Gümüş Balığı) Işıklı Sardalyalar (Scopeliformes) Filamentli Zurna Balıkları (Aulopidae) * Aulopus filamentosus (Bloch,1792) (Filamentli Zurna Balığı) Kerkentele Balıkları, Zurna Baliklari (Synodontidae) * Synodus saurus (Linnaeus,1758) (ZuLobianchia dofleinirna Balığı, Lokum Balığı, İskarmoz) * Saurida undosquamis (Richardson, 1848) (Zurna Balığı, Lokum Balığı, İskarmoz) Yeşil Gözlüler, Örümcek Balıkları (Chlorophthalmidae) * Chlorophthalmus agassizi Bonaparte, 1840 (Yeşilgöz Balığı) * Bathypterois mediterraneus Bauchot, 1962 (Örümcek Balığı) Işıldak Balıkları (Myctophidae) * Benthosema glaciale (Reinhardt, 1837) (Işıldak Balığı) * Ceratoscopelus maderensis (Lowe, 1839) (Işıldak Balığı) * Diaphus holti Taning, 1918 (Işıldak Balığı) * Diaphus metopoclampus (Cocco, 1829) (Işıldak Balığı) * Hygophum benoiti (Cocco, 1838) (Işıldak Balığı) * Lampanyctus crocodilus (Risso, 1810) (Işıldak Balığı) * Lobianchia dofleini (Zugmayer, 1911) (Işıldak Balığı) * Myctophum punctatum Rafinesque, 1810 (Işıldak Balığı) Yalancı Zarganalar (Paralepididae) * Sudis hyalina Rafinesque, 1810 (Yalancı Zargana Balığı-Derin Deniz Turnası) Yılanbalıkımsılar (Anguilliformes) Yılanbalıkları (Anguillidae) * Anguilla anguilla (Linneaeus, 1758) (Tatlısu Yılan Balığı) Mürenler (Muraenidae) * Gymnothorax unicolor (Delaroche, 1809) (Kahverengi Müren Balığı) * Muraena helena Linnaeus, 1758 (Müren Balığı) Xenocongridae * Chlopsis bicolor Rafinesque, 1810 (İki Renkli Yalancı Müren) Mığrılar (Congridae) * Ariosoma balearicum (Delaroche, 1809) (Mığrı) * Conger conger ([Artedi, 1738] Linnaeus, 1758) (Mığrı) * Gnathophis mystax (Delaroche, 1809) (Mığrı) Yılankurdu Balıkları (Ophichthidae) * Dalophis imberbis (Delaroche, 1809) (Yılan Balığı) * Echelus myrus (Linnaeus, 1758) (Mırmır Yılan Balığı) * Ophichthus rufus (Rafinesque, 1810) (Yılankurdu Balığı) * Ophisurus serpens Linnaeus,1758 (Dikenli Yılan Balığı) Zarganasılar (Beloniformes) Zarganalar (Belonidae) * Belone belone (Linnaeus, 1761) (Zargana) * Belone belone euxini Gunther, 1866 (Zargana) * Belone belone gracilis Lowe, 1839 (Zargana) * Belone svetovidovi Collette & Parin, 1970 (Zargana) * Tylosurus acus imperialis (Rafinesque, 1810) (Zargana) Zarganalar (Scomberesocidae) * Scomberesox saurus (Walbaum, 1792) (Zargana) Uçanbalıklar (Exocoetidae) * Cheilopogon heterurus (Rafinesque, 1810) (Uçan Balık) * Hirundichthys rondeletii (Valenciennes, 1846) (Uçan Balık) * Parexocoetus mento (Valenciennes, 1846) (Uçan Balık) Yarımgaga Balıkları (Hemiramphidae) * Hemiramphus far (Forsskal, 1775) (Çomak Balığı, İbikli) * Hyporhampus picarti (Valenciennes, 1846) (Çomak Balığı, İbikli) Dişli Sazancıksılar (Cyprinodontiformes) Dişli Sazancıklar (Cyprinodontidae) * Aphanius dispar (Ruppell, 1828) (Dişli Sazancık) * Aphanius fasciatus (Nardo, 1827) (Dişli Sazancık) Boru balıksılar (Syngnathiformes) Boru Balıkları (Macrorhamphosidae) * Macroramphosus scolopax (Linnaeus, 1758) (Boru Balığı) Deniz Iğneleri, Deniz Atları (Syngnathidae) * Hippocampus hippocampus (Linnaeus,1758) (Denizatı) * Hippocampus ramulosus Leach, 1814 (Denizatı) * Nerophis ophidion (Linnaeus,1758) (Deniziğnesi) * Syngnathus abaster Risso, 1826 (Deniziğnesi) * Syngnathus acus Linnaeus, 1758 (Deniziğnesi) * Syngnathus phlegon Risso, 1826 (Deniziğnesi) * Syngnathus schmidti Popov, 1928 (Deniziğnesi) * Syngnathus tenuirostris Rathke, 1837 (Deniziğnesi) * Syngnathus typhle Linnaeus, 1758 (Deniziğnesi) * Syngnathus variegatus Pallas, 1811 (Deniziğnesi) Fistularidae * Fistularia commersonii Rüppell, 1838 (Çomak balığı) Dikencesiler (Gasterosteiformes) Dikenceler (Gasterosteidae) * Gasterosteus aculeatus Linnaeus, 1758 (Dikence Balığı) Mezgitsiler (Gadiformes) Fare Kuyruklular (Macrouridae) * Coelorhynchus coelorhynchus (Risso, 1810) (Fare Balığı) * Hymenocephalus italicus Giglioli, 1884 (Kılkuyruk Fare Balığı) * Nezumia aequalis (Gunther, 1878) (Fare Balığı) * Nezumia sclerorhynchus (Valenciennes, 1838) (Fare Balığı) * Trachyrhynchus trachyrhynchus (Risso, 1810) (Uzun Burunlu Fare Balığı) Berlam balıkları (Merlucciidae) * Berlam veya Barlam (Merluccius merluccius) Mezgitgiller (Gadidae) * Gadiculus argenteus argenteus Guichenot, 1850 (Pamukçuk Balığı) * Merlangius merlangus euxinus (Nordmann, 1840) (Mezgit) * Micromesistius poutassou (Risso, 1826) (Derinsu Mezgiti, Mavi *Mezgit) * Trisopterus minutus capelanus (Lacepede, 1800) (Tavuk Balığı) * Antonogadus megalokynodon (Kolombatovic, 1894) (Küçük Gelincik) * Gaidropsarus meditrraneus (Linnaeus,1758) (Gelincik Balığı) * Gaidropsarus vulgaris (Cloquet, 1824) (Gelincik Balığı) * Molva dipterygia macrophthalma (Rafinesque, 1810) (Uzun gelincik) * Phycis blennoides (Brunnich, 1768) (Gelincik Balığı) * Phycis phycis (Linnaeus, 1766) (Gelincik Balığı) Moridae * Mora moro (Risso, 1810) * Gadella maraldi (Risso, 1810) Parlayan Balıklar (Lampridiformes) Kurdela Balıkları (Regalecidae) * Regalecus glesne Ascanius, 1772 (Büyük Kurdela Balığı) Kagitbaliklari (Trachipteridae) * Trachpterus trachypterus (Gmelin, 1789) (Kağıt Balığı) * Zu cristatus (Bonelli, 1820) (Tepeli Kağıt Balığı) Lophotidae * Lophotus lacepedei Giorna, 1809 Beryciformes Kemikbaslilar (Trachichthyidae) * Hoplostethus mediterraneus Cuvier, 1829 (Kütük Balığı) Asker Balıkları (Holocentridae) * Sargocentrum rubrum (Forsskal, 1775) (Asker Balığı, Hindistan *Balığı, Naylon Balığı, Sincap Balığı) Zeiformes [değiştir] Dülger Balıkları (Zeidae) * Zeus faber Linnaeus, 1758 (DÜlger Balığı, Peygamber Balığı) Peri Balıkları (Caproidae) * Capros aper (Linnaeus, 1758) (Peri Balığı) Levreksiler (Perciformes) Hani Balıkları (Serranidae) * Anthias anthias (Linnaeus, 1758) (Berber Balığı) * Callanthias ruber (Rafinesque, 1810) (Berber Balığı) * Epinephelus aeneus (E.Geoffroy Saint-Hilarie, 1817) (Lahos) * Epinephelus alexandrinus (Valenciennes, 1828) (Lahos ) * Epinephelus caninus (Valenciennes, 1843) (Orfoz) * Epinephelus guaza (Linnaeus, 1758) (Orfoz) * Ephinephelus haifensis Ben-Tuvia, 1953 (Orfoz, Börtlek, Arap) * Mycteroperca rubra (Bloch, 1793) (Taş Hanisi) * Polyprion americanus (Schneider,1801) (İskorpit Hanisi) * Serranus cabrilla (Linnaeus, 1758) (Asıl Hani) * Serranus hepatus (Linnaeus, 1758) (Benekli Hani) * Serranus scriba (Linnaeus, 1758) (Çizgili Hani) Levrek Balıkları (Moronidae) * Dicentrarchus labrax (Linnaeus, 1758) (Levrek) * Dicentrarchus punctatus (Bloch, 1792) (Benekli Levrek) Isparozgiller (Teraponidae) * Pelates quadrilineatus (Bloch, 1790) (Çizgili İsparoz) Kardinal Balıkları (Apogonidae) * Apogon imberbis (Linnaeus, 1758) (Kardinal Balığı) * Apogon nigripinnis Cuvier, 1838 (Kardinal Balığı) * Epigonus telescopus (Risso, 1810) (Küçük Kardinal Balığı) * Microichthys coccoi Ruppell, 1852 (Derinsu Kardinal Balığı) Kurdela Balıkları (Cepolidae) * Cepola macrophthalma Linnaeus, 1766 (Kurdele Balığı) Lüfergiller (Pomatomidae) * Pomatomus saltator (Linnaeus, 1766) (Lüfer) Istavritgiller (Carangidae) * Alectis alexandrinus (E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1817) (İskender Balığı) * Alepes djeddaba (Forskkal, 1775) (Çatal Balığı) * Campogramma glaycos (Lacepede, 1801) (Çıplak) * Caranx crysos (Mitchill, 1815) (Kral Balığı) * Caranx hippos (Linnaeus, 1766) (Kral Balığı) * Caranx rhonchus E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1817 (Kral Balığı) * Lichia amia (Linnaeus, 1758) (Akya) * Naucrates ductor (Linnaeus, 1758) (Malta Palamutu, Kılavuz Balığı) * Pseudocaranx dentex (Schneider, 1801) (Kral Balığı) * Seriola dumerili (Risso, 1810) (Sarı Kuyruk) * Trachinotus ovatus (Linnaeus, 1758) (Yaladerma) * Trachurus mediterraneus (Steindachner, 1868) (Sarıkuyruk İstavrit) * Trachurus picturatus (Bowdich, 1825) (İstavrit) * Trachurus trachurus (Linnaeus, 1758) (Karagöz İstavrit) Lambuga Balıkları (Coryphaenidae) * Coryphaena hippurus Linnaeus, 1758 (Lambuga) Baltabas Balıkları (Bramidae) * Brama brama (Bonnaterre, 1788) (Balta Balığı) Ückuyruk Balıkları (Lobotidae) * Lobotes surinamensis (Bloch, 1790) (Üç Kuyruk Balığı, Tahta Balığı) Eksi Balıklar (Leiognathidae) * Leiognathus klunzingeri (Steindachner, 1898) (Eksi Balığı) Gargur Balıkları (Haemulidae) * Pomadasys incisus (Bowdich, 1825) (Gargur) Gölge balıkları (Sciaenidae) * Sarıağız (Argyrosomus regius) * Eşkina (Sciaena umbra) * Minakop (Umbrina cirrosa) Gümüs Sillagolar (Sillaginidae) * Sillago sihama (Forsskal, 1775) (Sivriburun Gümüş) Barbunyagiller (Mullidae) * Mullus barbatus Linnaeus, 1758 (Barbunya) * Mullus surmuletus Linnaeus, 1758 (Tekir) * Upeneus moluccensis (Bleeker,1855) (Paşa Barbunu) * Upeneus pori (Ben-Tuvia & Golani, 1989) (Paşa Barbunu) Cöpcu Balıkları (Pempheridae) * Pempheris vanicolensis Cuvier, 1831 (Üçgen Balığı, Yaprak Balığı) Mercan balıkları (Sparidae) * Boops boops (Linnaeus, 1758) (Kupes) * Dentex dentex (Linnaeus, 1758) (Sinagrit) * Dentex gibbosus (Rafinesque, 1810) (Trança) * Dentex macrophthalmus (Bloch, 1791) (Patlakgöz Mercan) * Dentex maroccanus Valenciennes, 1830 (Fas Mercanı) * Diplodus annularis (Linnaeus, 1758) (Isparoz) * Diplodus cervinus cervinus (Lowe, 1841) (Çizgili Mercan) * Diplodus puntazzo (Gmelin, 1789) (Sivriburun Karagöz) * Diplodus sargus (Linnaeus, 1758) (Sargos) * Diplodus vulgaris (E. Geoffroy Saint-Hilaire, 1817) (Karagöz) * Lithognathus mormyrus (Linnaeus, 1758) (Mırmır) * Oblada melanura (Linnaeus, 1758) (Melanura, Minanur) * Pagellus acarne (Risso, 1826) (Yabani Mercan) * Pagellus bogaraveo (Brunnich, 1768) (Mandagöz Mercan) * Pagellus erythrinus (Linnaeus, 1758) (Kırma Mercan) * Pagrus auriga (Valenciennes, 1843) (Çizgili Mercan) * Pagrus caeruleostictus (Valenciennes, 1830) (Yalancı Trança) * Pagrus pagrus (Linnaeus, 1758) (Fangri) * Sarpa salpa (Linnaeus, 1758) (Salpa) * Sparus aurata Linnaeus, 1758 (Çipura) * Sarıgöz (Spondyliosoma cantharus) İzmaritgiller (Centracanthidae) * Centracanthus cirrus Rafinesque, 1810 (İstrangilos) * Spicara flexuosa Rafinesque, 1810 (İzmarit) * Beyazgöz (Spicara maena) * Spicara smaris (Linnaeus, 1758) (Istrangilos) Papaz Balıkları (Pomacentridae) * Chromis chromis (Linnaeus, 1758) (Papaz Balığı, Çatalkuyruk) Lapinler (Labridae) * Acantholabrus palloni (Risso, 1810) (Derinsu Lapini) * Coris julis (Linnaeus, 1758) (Gelin Balığı) * Ctenolabrus rupestris (Linnaeus, 1758) (Çırçır, Ot Balığı) * Labrus bergylta Ascanius, 1767 (Lapin) * Labrus bimaculatus Linnaeus, 1758 (Lapin) * Labrus merula Linnaeus, 1758 (Lapin) * Labrus viridis Linnaeus, 1758 (Lapin) * Pteragogus pelycus Randall, 1981 (Flamentli Çırçır) * Symphodus cinereus (Bonnaterre, 1788) (Çırçır) * Symphodus doderleini Jordan, 1891 (Çırçır) * Symphodus mediterraneus (Linnaeus, 1758) (Çırçır) * Symphodus melanocercus (Risso, 1810) (Çırçır) * Symphodus melops (Linnaeus, 1758) (Çırçır) * Symphodus ocellatus (Forsskal, 1775) (Çırçır) * Symphodus roissali (Risso, 1810) (Çırçır) * Symphodus rostratus (Bloch, 1797) (Çırçır) * Symphodus tinca (Linnaeus, 1758) (Çırçır) * Thalassoma pavo (Linnaeus, 1758) (Gün Balığı) * Xyrichthys novacula (Linnaeus, 1758) (Ustura Balığı) Papagan Balıkları (Scaridae) * Sparisoma cretense (Linnaeus, 1758) (Iskaroz, Papağan Balığı) Kum Balıkları (Ammodytidae) * Gymnammodytes cicerelus (Rafinesque, 1810) (Kum Balığı) Trakonyalar (Trachinidae) * Echiichthys vipera (Cuvier, 1839) (Varsam) * Trachinus araneus Cuvier, 1829 (Kum Trakonyası) * Trachinus draco Linnaeus, 1758 (Trakonya) * Trachinus radiatus Cuvier, 1829 (Trakonya) Göge Bakanlar (Uranoscopidae) * Uranoscopus scaber Linnaeus, 1758 (Tiryaki Balığı, Kurbağa Balığı) Sokar Balıkları (Siganidae) * Siganus luridus (Ruppell, 1828) (Sokar Balığı) * Siganus rivulatus Forsskal, 1775 (Esmer Sokar Balığı) Yag Balıkları (Gempylidae) * Ruvettus pretiosus Cocco, 1829 (Kalas Balığı) Kilkuyruk Balıkları (Trichiuridae) * Lepidopus caudatus (Euphrasen, 1788) (Palaska Balığı) * Trichiurus lepturus Linnaeus, 1758 (Kılkuyruk Balığı) Uskumrugiller (Scombridae) * Auxis rochei (Risso, 1810) (Gobene Balığı) * Euthynnus alletteratus (Rafinesque, 1810) (Yazılı Orkinos) * Katsuwonus pelamis (Linnaeus, 1758) (Çizgili Tonito) * Orcynopsis unicolor (E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1817) (Ak Palamut) * Sarda sarda (Bloch, 1793) (Palamut) * Scomber japonicus Houttuyn, 1782 (Kolyoz) * Scomber scombrus Linnaeus, 1758 (Uskumru) * Scomberomorus commerson (Lacepede, 1800) (Palamut Kolyozu) * Thunnus alalunga (Bonnaterre, 1788) (Orkinoz) * Thunnus thynnus (Linnaeus, 1758) (Ton Balığı) Imparator Balıkları (Luvaridae) * Luvarus imperialis Rafinesque, 1810 (İmparator Balığı) Marlin Balıkları (Istiophoridae) * Tetrapturus belone Rafinesque, 1810 (Akdeniz Zıpkın Balığı) Kilic Balıkları (Xiphiidae) * Xiphias gladius Linnaeus, 1758 (Kılıç Balığı) Kaya balıkları (Gobiidae) * Beyaz kaya balığı (Aphia minuta) * Deltentosteus quadrimaculatus * Altın kaya balığı (Gobius auratus) * Gobius bucchichi * Gobius cobitis * Gobius cruentatus * Gobius geniporus * Kömürcü kaya balığı (Gobius niger) * Hortum kaya balığı (Gobius paganellus) * Çizgili kaya balığı (Gobius vittatus) * Knipowitschia caucasica * Lesueurigobius friesii * Lesueurigobius suerii * Kurbağa kaya balığı (Mesogobius batrachocephalus) * Neogobius cephalarges * Neogobius eurycephalus * Neogobius fluviatilis * Neogobius gymnotrachelus * Neogobius melanostomus * Neogobius platyrostris * Neogobius ratan * Oxyurichthys papuensis * Pomatoschistus bathi * Pomatoschistus marmoratus * Pomatoschistus minutus * Pomatoschistus pictus adriaticus * Tatlı su kaya balığı (Proterorhinus marmoratus) * Thorogobius ephippiatus * Saz kaya balığı (Zosterisessor ophiocephalus) Üzgün Balıkları (Callionymidae) * Callionymus fasciatus Valenciennes, 1837 (Üzgün Balığı) * Callionymus filamentosus Valenciennes, 1837 (Üzgün Balığı) * Callionymus lyra Linnaeus, 1758 (Üzgün Balığı) * Callionymus maculatus Rafinesque, 1810 (Üzgün Balığı) * Callionymus pusillus Delaroche, 1809 (Üzgün Balığı) * Callionymus risso Le Sueur, 1814 (Üzgün Balığı) * Synchiropus phaeton (Gunther, 1861) (Üzgün Balığı) Horozbinagillar (Blenniidae) * Aidablennius sphynx (Valenciennes, 1836) (Horozbina) * Blennius ocellaris Linnaeus, 1758 (Horozbina) * Coryphoblennius galerita (Linneaus, 1758) (Horozbina) * Lipophrys adriaticus (Steindachner & Kolombatovic, 1883) (Horozbina) * Lipophrys basiliscus (Valenciennes, 1836) (Horozbina) * Lipophrys canevai (Vinciguerra, 1880) (Horozbina) * Lipophrys dalmatinus (Steindachner & Kolombatovic, 1883) (Horozbina) * Lipophrys nigriceps nigriceps (Vinciguerra, 1883) (Horozbina) * Lipophrys pavo (Risso, 1810) (Horozbina) * Lipophrys trigloides (Valenciennes, 1836) (Horozbina) * Parablennius gattorugine (Brunnich, 1786) (Horozbina) * Parablennius incognitus (Bath, 1968) (Horozbina) * Parablennius rouxi (Cocco, 1833) (Horozbina) * Parablennius sanguinolentus (Pallas, 1811) (Horozbina) * Parablennius tentacularis (Brunnich, 1768) (Horozbina) * Parablennius zvonimiri (Kolombatovic, 1892) (Horozbina) * Petroscirtes ancylodon Ruppell, 1838 (Horozbina) * Scartella cristata (Linnaeus, 1758) (Horozbina) Pullu Horozbinalar (Clinidae) * Clinitrachus argentatus (Risso, 1810) (Arı Balığı) Üc Yüzgecli Horozbinalar (Tripterygiidae) * Tripterygion melanurus Guichenot, 1845 (Karabaş Balığı) * Tripterygion tripteronotus (Risso, 1810) (Karabaş Balığı) * Tripterygion delaisi Cadenat & Blache, 1971 (Karabaş Balığı) Bythitidae * Bellottia apoda Giglioli, 1883 Kayış balıkları (Ophidiidae) * Sarı kayış balığı (Ophidion vassali) * Ophidion barbatum * Ophidion rochei Inci Balıkları (Carapidae) * Carapus acus (Brunnich, 1768) (İnci Balığı) Kara Balıklar (Centrolophidae) * Centrolophus niger (Gmelin, 1789) (Kara Balık) Yildiz Balıkları (Stromaetidae) * Stromateus fiatola Linnaeus, 1758 (Yıldız balığı) Iskarmoz Balıkları (Sphyraenidae) * Sphyraena chrysotaenia Klunzinger, 1884 (Turna Balığı, Iskarmoz) * Sphyraena sphyraena (Linnaeus, 1758) (Turna Balığı, Iskarmoz) * Sphyraena viridensis Cuvier, 1829 (Turna Balığı) * Sphyraena flavicauda Rüppell, 1838 (Turna balığı) Kefalgiller (Mugilidae) * Chelon labrosus (Risso, 1826) (Kefal, Mavraki) * Liza aurata (Risso, 1810) (Kefal, Altınbaş Kefal) * Liza carinataa (Ehrenberg, 1836) (Kefal) * Liza ramada (Risso, 1826) (Kefal, Ceyran) * Liza saliens (Risso, 1810) (Kefal) * Mugil cephalus Linnaeus, 1758 (Kefal, Has Kefal) * Mugil soiuy Basilewsky, 1855(Çin Kefali,Rus Kefali) * Oedalechilus labeo (Cuvier, 1829) (Kefal, Dudaklı Kefal) Gümüs Baligimsilar (Atheriniformes) Gümüs Balıkları (Atherinidae) * Atherina hepsetus Linnaeus, 1758 (Gümüş Balığı, Çamuka) * Atherina boyeri Risso, 1810 (Gümüş Balığı) * Atherinomorus lacunosus (Forster, 1801) (Gümüş Balığı) Scorpaeniformes Iskorpitgiller (Scorpaenidae) * Helicolenus dactylopterus (Delaroche, 1809) (Derinsu İskorpiti) * Scorpaena elongata Cadenat, 1943 (İskorpit) * Scorpaena maderensis Valenciennes, 1833 (İskorpit) * Scorpaena notata Rafinesque, 1810 (Benekli İskorpit) * Scorpaena porcus Linnaeus, 1758 (Lipsoz) * Scorpaena scrofa Linnaeus, 1758 (İskorpit) Kirlangic Balıkları (Triglidae) * Aspitrigla cuculus (Linnaeus, 1758) (Kırlangıç, Dikenli Kırlangıç) * Aspitrigla obscura (Linnaeus, 1758) (Kırlangıç) * Eutrigla gurnardus (Linnaeus, 1758) (Benekli Kırlangıç) * Lepidotrigla cavillone (Lacepede, 1801) (Kırlangıç) * Lepidotrigla dieuzeidei Audoin, 1973 (Kırlangıç) * Trigla lucerna Linnaeus, 1758 (Kırlangıç) * Trigla lyra Linnaeus, 1758 (Kırlangıç, Öksüz balığı) * Trigloporus lastoviza (Brunnich, 1768) (Kırlangıç, Mazak) Öksüz Balıkları (Peristediidae) * Peristedion cataphractum (Linnaeus,1758) (Dikenli Öksüz) Ucan Kirlangic Balıkları (Dactyloperidae) * Dactylopterus volitans (Linnaeus,1758) (Uçan Kırlangıç Balığı) Pleuronectiformes Kancaagiz Pisi Balıkları (Citharidae) * Citharus linguatula (Linnaeus,1758) (Kancaağız Pisi Balığı) Kalkangiller (Scophthalmidae) * Lepidorhombus boscii (Risso, 1810) (Benekli Pisi) * Lepidorhombus whiffiagonis (Walbaum, 1792) (Pisi Balığı) * Phrynorhombus regius (Bonnaterre, 1788) (Küçük Pisi Balığı) * Scophthalmus maeoticus (Pallas, 1811) (Kalkan) * Scophthalmus maximus (Linnaeus,1758) (Dişi Kalkan) * Scophthalmus rhombus (Linnaeus,1758) (Çivisiz Kalkan) Pisi Balıkları (Bothidae) * Arnoglossus imperialis (Rafinesque, 1810) (Küçük Pisi Balığı) * Arnoglossus kessleri Schmidt, 1915 (Küçük Pisi Balığı) * Arnoglossus laterna (Walbaum, 1792) (Küçük Pisi Balığı) * Arnoglossus rueppelli (Cocco, 1844) (Küçük Pisi Balığı) * Arnoglossus thori Kyle, 1913 (Küçük Pisi Balığı) * Bothus podas (Delaroche, 1809) (Pisi Balığı) Dere Pisileri (Pleuronectidae) * Platichthys flesus luscus (Pallas, 1811) (Dere Pisisi) Dil Balıkları (Soleidae) * Buglossidium luteum (Risso, 1810) (Küçük Dil Balığı) * Dicologoglossa cuneata ([de la Pylaie] Moreau, 1881) (Dil Balığı) * Microchirus azevia (Capello, 1867) (Dil Balığı) * Microchirus ocellatus (Linnaeus, 1758) (Benekli Dil Balığı) * Microchirus variegatus (Donovan, 1808) (Lekeli Dil Balığı) * Monochirus hispidus Rafinesque, 1814 (Küçük Dil Balığı) * Solea impar Bennett, 1831 (Dil Balığı) * Solea kleinii [Risso] Bonaparte, 1833 (Dil Balığı) * Solea lascaris (Risso, 1810) (Dil Balığı) * Solea nasuta (Pallas, 1811) (Dil Balığı) * Solea solea (Linnaeus, 1758) (Dil Balığı) Sivri Kuyruklu Dil Balıkları (Cynoglossidae) * Cynoglossus sinusarabici (Chabanaud, 1931) (Küçük Dil Balığı) * Symphurus nigrescens Rafinesque, 1810 (Küçük Dil Balığı) Echeneiformes Vantuz Balıkları (Echeneidae) * Echeneis naucrates Linnaeus, 1758 (Kılavuz Balığı, Vantuz Balığı) * Remora australis (Bennett, 1840) (Kılavuz Balığı, Vantuz Balığı) * Remora remora (Linnaeus, 1758) (Kılavuz Balığı, Vantuz Balığı) Tetraodontiformes Cütre Balıkları, Tetik Balıkları (Balistidae) * Balistes carolinensis Gmelin, 1789 (Çütre Balığı, Yasemin Balığı) Dikenli Cütreler (Monacanthidae) * Stephanolepis diaspros Fraser & Brunner, 1940 (Dikenli Çütre) Balon Balıkları (Tetraodontidae) * Lagocephalus lagocephalus (Linnaeus, 1758) (Mavi Balon Balığı) * Lagocephalus spadiceus (Richardson, 1844) (Balon Balığı) * Sphoeroides pachygaster (Muller & Troschel, 1848) (Balon Balığı) * Lagocephalus suezensis Clark & Gohar, 1953 (Balon Balığı) Ay Balıkları, Pervane Balıkları (Molidae) * Mola mola (Linnaeus, 1758) (Pervane Balığı, Ay balığı) * Ranzania laevis (Pennant, 1776) (Uzun Pervane Balığı, Ay balığı) Gobiesociformes Ördek Balıkları (Gobiesocidae) * Diplecogaster bimaculata (Bonnaterre, 1788) (Ördek Balığı) * Gouania wildenowi (Risso, 1810) (Ördek Balığı) * Lepadogaster candollei Risso, 1810 (Ördek Balığı) * Lepadogaster lepadogaster lepadogaster (Bonnaterre, 1788) (Ördek Balığı) Lophiiformes Fener Balıkları (Lophiidae) * Lophius budegassa Spinola, 1807 (Fener Balığı) * Lophius piscatorius Linnaeus, 1758 (Fener Balığı) Türkiye Türler Listesi/Kıkırdaklı Balıklar (Chondrichthyes) Köpek Balıkları (Pleurotremata) Camgözler (Hexanchidae) * Heptranchias perlo (Boz camgöz) * Hexanchus griseus (Boz camgöz) Pamukbalıkları (Odontaspididae) * Eugomphodus taurus (Pamuk Balığı) * Odontaspis ferox (Pamuk Balığı) Dikburunlu Köpekbalıkları (Lamnidae) * Büyük Beyaz Köpekbalığı (Carcharodon carcharias) * Dikburun canavar (Isurus oxyrinchus) * Dikburun harhariyas (Lamna nasus) Dev Köpekbalıkları (Cetorhinidae) * Dev köpekbalığı (Cetorhinus maximus) Sapanbalıkları (Alopiidae) * Sapan balığı, Tilki balığı (Alopias vulpinus) Kedibalıkları (Scyliorhinidae) * Lekeli kedibalığı (Galeus melastomus) * Scyliorhinus canicula (Kedi Balığı) * Scyliorhinus stellaris (Kedi Balığı) Harhasyalar (Carchrinidae) * Sivri camgöz (Carcharhinus brevipinna) * Carcharhinus limbatus (Köpek Balığı) * Carcharhinus melanopterus (Köpek Balığı) * Büyük camgöz (Carcharhinus plumbeus) * Prionace glauca (Pamuk balığı) Kaygan Derili Köpekbalıkları (Triakidae) * Galeorhinus galeus (Camgöz) * Mustelus asterias * Mustelus mustelus * Mustelus punctulatus Çekiçbaşlı Köpekbalıkları (Sphyrnidae) * Sphyrna tudes (Çekiç Balığı) * Sphyrna zygaena (Çekiç Balığı) Domuzbalıkları (Oxynotidae) * Oxynotus centrina (Domuz Balığı) Katranbalıkları (Squalidae) * Centrophorus granulosus (Köpek Balığı) * Centrophorus uyato (Köpek Balığı) * Küt burunlu köpekbalığı (Dalatias licha) * Çivili köpekbalığı (Echinorhinus brucus) * Siyah köpekbalığı (Etmopterus spinax) * Squalus acanthias (Mahmuzlu Camgöz) * Squalus blainvillei (Mahmuzlu Camgöz) Deniz Melekleri, Kelerler (Squatinidae) * Squatina aculeata (Keler) * Squatina oculata (Keler) * Squatina squatina (Keler) Vatozlar (Hypotremata) Kemanvatozları (Rhinobatidae) * Rhinobatos cemiculus (Kemane balığı) * Rhinobatos rhinobatos (Kemane Balığı) Elektrikli Vatozlar (Torpedinidae) * Torpedo marmorata (Elektrikli Vatoz, çarpan) * Torpedo torpedo (Elektrikli Vatoz, çarpan) * Torpedo nobiliana (Elektrikli Vatoz, çarpan) Esas Vatozlar (Rajidae) * Raja alba (Vatoz) * Raja asterias (Vatoz) * Raja batis (Vatoz) * Raja clavata (Dikenli Vatoz) * Raja fullonica (Vatoz) * Raja miraletus (Vatoz) * Raja montagui (Vatoz) * Raja naevus (Vatoz) * Raja oxyrinchus (Vatoz) * Raja polystigma (Vatoz) * Raja radula (Vatoz) * Raja undulata (Vatoz) Dikenli Vatozlar (Dasyatidae) * Dasyatis centroura (Rina Balığı, Dikenli Vatoz) * Tatlisu dikenli vatozu (Dasyatis pastinaca) * Dasyatis tortonesei (Rina Balığı, Dikenli Vatoz) * Dasyatis violacea (Rina Balığı, Dikenli Vatoz) * Uzun kuyruklu rina balığı (Himantura uarnak) * Taeniura grabata (Dikenli Vatoz) Kazıkkuyruk Balıkları (Gymnuridae) * Kazıkkuyruk balığı (Gymnura altavela) Kartal Vatozlar, Folyalar (Myliobatidae) * Myliobatis aquila (Çiçuna) * Pteromylaeus bovinus (Çiçuna) Inekburunlu Vatozlar (Rhinopteridae) * Rhinoptera marginata (Çiçuna) Kulaklı Folyalar (Mobulidae) * Kulaklı folya (Mobula mobular)

http://www.biyologlar.com/turkiye-baliklari-pisces

HERBARYUM TEKNİKLERİ

Herbaryum en kısa ve açık tanımı ile, sıkıştırılarak kurutulmuş bitki ömekleri kolleksiyonudur. Ancak bu ömeklerin, kabul edilmiş belli bir sınıflandırma sistemine göre düzenlenmiş ve bilimsel araştırmalara ışık tutucu olabilmesi için, belirli yöntemler ve tekniklere göre toplanmış olması gerekmektedir. Bu bilgilerin ışığı altında oluşturulmuş bir herbaryum biyoloji, tıp, eczacılık, ziraat ve daha değişik bir çok konularda çalışacaklara bir danışma, dökümantasyon merkezi olarak temel bir kaynak niteliğindedir. Bu nitelikteki herbaryumlar aynı zamanda öğretim ve araştırma merkezleri olarak görev yaparlar. Son kayıtlara göre, bitkilerin kuru örnekler olarak kartonlara yapıştırılıp saklanmasını ilk kez Lucca Ghini (1490-1556) uygulamıştır. Arber (1938) göre, Ghini herbaryum yapma tekniğini başlatan kişidir. Bu teknik Avrupa'ya öğrencileri tarafından yayılmıştır. Linneaus devrine kadar yapılmış olan herbaryumlar bir kartona yapıştırılır ve ciltlenerek raflarda dikey olarak saklanırlardı. Linneaus bu herbaryum yapma tekniğinden ayrılarak bitkilerin yapıştırıldığı kartonları tek tek ve yatay olarak saklanması yöntemini başlatmıştır. İlk araştırıcılar önce örnekleri kendi kolleksiyonlarında biriktirmeye başlamışlar ve bu birikimlerin sonucunda diğer herbaryum merkezleri ile örnek değişimlerine girişmişlerdir. Bu şekilde yapılan değiştirmeler, toplanan örneklerin değişik herbaryum merkezlerinde saklanmasını sağlamış ve bunun sonucunda yangın, böcek, bakımsızlık ve hatta savaş sonucunda bile olsa tüm örneklerin yok olması önlenerek, birçok degerli kolleksiyonun günümüze kadar ulaşması sagıanmıştır. Örnegin: Berlin-Dahlem herbaryumu 1943 yılında II.Dünya Savaşında müttefik kuvvetlerce bombalanrnış ve 4 milyondan fazla bitki örnegi büyük zarar görmüştür. Yalnızca degişime giden veya başka araştırma merkezlerinde üzerinde çalışılan herbaryum örnekleri kurtulabilmiştir. Herbaryumlar, kişisel, özel kuruluşlara veya araştırma enstitülerine, üniversitelere, doga tarihi müzeleri gibi devlet kurumlarına ait olabilirler. Ayrıca ulusal veya uluslararası nitelikte de olabilirler. Çok çeşitli olan bu herbaryumların degişik amaçları bulunmaktadır. Kişisel herbaryumlar bir merak nedeni ile başlayabildigi gibi, çok seyahat eden ve bir çok kimsenin gitmediği yerlere gidebilen bitkibilimci, yerbilimci, cografyacı, dağcı, denizci ve doğa sever kimselerin topladıkları örneklerden oluşmaktadır. Bu herbaryumlar ulusal herbaryumlara hediye edilerek, o herbaryumun içine yerleştirilmekte veya toplayan kişinin adı altında özel bir bölümde saklanmaktadırlar. Örnegin: Linne, Boissier, Huber-Morath herbaryumları gibi. Özel kuruluşlar ise yalnız çalıştıkları konu ile ilgili bitki örnekleri toplayıp herbaryumlarını kurarlar. Özellikle ham madde üreten ilaç ve kozmetik fabrikaları bu tip herbaryumlara sahiptirler. Araştırma enstitüleri çalışmalarının daha verimli olabilmesi için, konuları ile ilgili tüm örnekleri toplamaya ve herbaryumları kurmaya özen gösterirler. Örnegin: Ormancılık Araştırma Enstitüsü (ANKO), Şeker Pancarı Araştırma Enstitüsü (ANŞK) gibi. Üniversite herbaryumları değişik amaçlar için kurulabilir. Üniversitenin bulundugu bölgenin bitkilerini veya o üniversitenin araştırma yaptığı bir yörenin bitkilerini toplayarak herbaryumları kurabilirler. Önceleri yöresindeki bitkileri toplayarak herbaryumlarını kuran üniversiteler daha da genişleyerek tüm ülkenin bitkilerini kapsayan zengin bir herbaryuma sahip olabilirler. Ülkenin degişik bölgelerine dagılmış üniversitelerin kurmuş oldukları bu herbaryumlar ileride kurulacak ulusal bir herbaryumun temelini oluştururlar. Bunun yanında üniversitelerde konuları ile ilgili bitkileri toplayan değişik fakülte ve bölümlere ait herbaryumlar da bulunur. Orman fakültesinde ormanlarımızı oluşturan bitkilerin herbaryumu, Eczacılık fakültesinde tıbbi ve zehirli bitkiler herbaryumu, Deniz bilimleri bölümünde alg herbaryumu, Mikoloji bölümünde mantar herbaryumu gibi. Populasyon çalışması yapan araştırmacılar ise aynı bitki türünden çok sayıda örnek toplayarak herbaryum kurabilirler. Bu tip herbaryumlara Ekolojik Herbaryum adı verilir. Ulusal herbaryumlar kendi ülkelerinin tüm bitkilerini bulundurarak, o ülkede yapılan flora çalışmalarında baş vurulacak ana bilgi kaynagını oluştururlar. Uluslararası herbaryumlar ise bir kıt'a, bir cografik bölge veya tüm dünya bitkilerini kolleksiyorılarında bulundurma çalışması içindedirler. Bu nedenle diğer ülkelerin ulusal veya üniversite herbaryumları ile sıkı bir işbirliği içinde bulunurlar. Herbaryumlardaki bitki örneği sayısı çoğaldıkça, sorunlar da doğal olarak büyür. Örnekleri yerleştirileceği dolaplar, korunması yönünden uygulanacak yöntemler, tayinleri için yapılacak bilimsel çalışmalar, dış ülkelerdeki herbaryum merkezleri ile yapılacak örnek değişimleri gibi işleri yürütecek bilim adamlarına, uzman, teknisyen gibi elemanlara gereksinim vardır. Günümüzde çalışan herbaryumlara gelince, en eskilerinden biri 1588-1589 yılları arasında kurulan İsviçre, Basel Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumudur. Paris Milli İlimler Müzesi 1635, Toriru Üniversitesi Botanik Enstitüsü Herbaryumu 1729, Viyana Tabii İlimler Müzesi Herbaryumu 1748 yıllannda kurulmuşlardır. Radford (1974) çeşitli enstitüler tarafından rapor edilen 148 milyon Herbaryum örneğine karşın bu sayının 250 milyon olabileceğini tahmin etmektedir. 70 milyonu Avrupa, 36 milyonu Kuzey Amerika herbaryumlannda, geri kalanların ise diğer ülkelerdeki herbaryumlarda olabileceği düşünülmektedir. İngiltere'nin Kew (Kodu K), S.S.C. Birliğinin Leningrad (Kodu LE). Fransa'nın Paris (Kodu P) ve Lyon (Kodu LY), İsviçre'nin Cenevre (Kodu G) herbaryumlan içerdikleri tür sayısı bakımından dünyanın en zengin herbaryumlan arasındadır. Yurdumuzda bulunan en eski herbaryumlar, yabancı okullar tarafından küçük müzeler halinde kurulmuşlardır. Istanbul Sankt Georg Avusturya Lisesi, Saint Benoit Fransız Erkek Lisesi ve Robert Koleji Herbaryumunu sayabiliriz. Bilimsel olarak herbaryum kurulması 1933 Üniversite reformu ile başlamıştır. İstanbul Üniversitesinde Prof. Dr. Alfred Heilbron ve Ankara'da Yüksek Ziraat Enstitüsünde Prof.Dr. Kurt Krause tarafından kurulan herbaryumlar bu konudaki çalışmaların başlangıcı sayılmaktadır. Yurdumuzdaki herbaryumlan iki grupta toplayabiliriz. Üniversiteye bağlı herbaryumlar Araştırma Kurumlarına bağlı herbaryumlar Üniversiteye bağlı çalışan herbaryumlar ve kodları: 1.1. İstanbul Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ISTF) 1.2. İstanbul Üniv. Ecz. Fak. Herbaryumu (ISTE) 1.3. İstanbul Üniv. Orman Fak. Herbaryumu (ISTO) 1.4. Ankara Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ANK) 1.5. Ege Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (EGE) 1.6. Hacettepe Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (HUB) 1.7. Atatürk Üniv. Fen Fak. Herbaryumu (ATA) 1.8. Selçuk Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.9. Karadeniz Teknik Üniv. Orman Fak. Herbaryumu 1.10. Fırat Üniv. Fen-Edebiyat Fak. Herbaryumu 1.11. Ege Üniv. Ecz.Fak. Herbaryumu (IZEF) Araştırma Kuruluşlanna Bağlı Herbaryumlar 2.1. Ankara Ormancılık Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKO) 2.2. Ankara Şeker Pancan Araştırma Enst. Herbaryumu (ANKŞ) 2.3. Bornova Zirai Mücadele Enst. Herbaryumu. İzmir 2.4. Devlet Su İşleri (DSİ) Araştırma Merkezi Md.lüğü Herbaryumu. Ankara Tüm bu herbaryumlardaki bitki sayısı kesin olarak bilinmemekle beraber 200.000 kadar bitki örneği olduğu sanılmaktadır. 1. Çiçekli Bitkilerin Herbaryumu Herbaryuma girecek bitki örneklerini doğadan toplarken, bilimsel bir çalışmaya ve araştırmaya yararlı olabileceği düşünülerek, örnekler dikkatlice toplanmalıdır. Diğer önemli bir konu ise bu örneklerden uzun yıllar yararlanabilmek için, belirli yöntemler uygulanarak herbaryum merkezlerinde saklanmaları konusudur. Doğadan canlı olarak toplanan her bitki örneğinin bir hacmi vardır. Bu nedenle toplanan bitkiler belli bir teknik uygulanarak yassılaştınlır ve kurutulur. Kurutulan bu örnekler herbaryum kartonlarına yapıştınlır ve uzun yıllar yararlı olabilmeleri için dolaplarda korunmaya alınır. Her bölgenin kendine özgü doğal koşulları vardır. Deniz kıyısından başlayarak yükseklere doğru tırmanıldığında görüleceği gibi, her kuşak ayrı bir özellik gösterir. Bu doğa koşullarında bulunan bitki toplulukları da birbirlerinden farklı zamanlarda çiçeklenecekleri için, değişik bir görünüm içindedirler. Araştırıcılar ve doğa severler bu koşulları göz önünde tutarak, çalışma programlarını ona göre yapmalıdırlar. Örneğin: Akdeniz ikliminin egemen olduğu kıyı kesimlerde ilkbahar ve yaz başları bitki toplamak için en uygun zamanlardır. Yazın sıcak aylarında bitkiler kuruduğu için, flora geçmiş olacaktır. Ancak, bu sırada yüksek dağlardaki flora kar ve serin rüzgarların etkisi ile çok zengindir. İlkbaharın ilk aylannda çalışmaya deniz kıyısından başlayıp, yaz ortalarında yüksek dağlarda ve yaylalarda devam edilirse gelişmeleri daha iyi izlenebilir ve zengin bir bitki kolleksiyonuna sahip olunabilir. Çevremizde gözlediğimiz gibi, yerleşim merkezlerinin bulunduğu bölgelerde bitkiler genellikle değişik nedenlerle yok edilmişlerdir. Yerleşim merkezlerinden uzak, toprak ve coğrafik yapısı değişik olan bölgeler, yüksek dağlar ve yaylalar, dik yamaçlar, bataklıklar, göller, ekim-dikim yapılmamış kültür arazileri flora yönünden çok zengin oldukları için araştırıcıların ilgisini çekmişlerdir. Bu çalışma bölgelerine aynı mevsimin değişik zamanlarında ve ayrı mevsimlerde bir kaç kez gidilirse tüm bitkilerin toplanması mümkündür. Büyük topluluk meydana getiren bitkiler, o toplulukların altında yetişen tek yıllık otsu ve yarı çalımsı bitkiler ve çalışma bölgesindeki taşlık, çayır, yamaç, dere kenarı, su içi, orman altı, kumluk v.b. gibi değişik habitatlarda bulunan bitkilerin, o bölgenin florasının tanımlanması bakımından kesinlikle toplanması gerekmektedir. Bu çalışmaların sonucunda toplanan bitki örneklerinden bilimsel araştırmalara ve çalışmalara büyük katkıları olan herbaryum merkezleri kurulur. Her zaman yararlanabileceğimiz bir herbaryumun kurulabilmesi iki aşamada gerçekleşir. Bitkilerin, ileride yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için belli bilgilerin ışığı altında toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi. Toplanan bu bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması. 1.1. Bitki Toplanması, Kurutulması ve Etiketlenmesi Bitkilerin, gelecekte yapılacak bilimsel çalışmalara yararlı olabilmesi için toplanması, kurutulması ve etiketlenmesi aşamasını dört bölüm altında inceleyebiliriz. 1.1.1. Toplamada Gerekli Olan Malzemeler Arazide çalışma sırasında kullanacağımız, ortaboyda, sağlam ve kullanışlı bir not defteri. El büyüteci. x6 veya xl0 büyütmeli olanlar kullanışlıdır. Bir ipe geçirilmiş ve boynumuzda taşınabilecek büyüklükte (Şekil I.a). Topladığımız bitkileri içersine koyacağımız plastik torba veya metal çantalar (Şekil I.b). 45 x 30 cm. boyutlannda tahtadan veya metalden yapılmış değişik tipte presler. Kafes şeklinde ve sağlam olarak yapılmış ağaç presler hafif olduğu için daha kullanışlıdır (Şekil I.c.). Presleri sıkmak için örgü kemerler daha kullanışlıdır. Deri kemerler kuru ve sıcak havalarda çatlayacağı için kısa ömürlü olurlar. Bel kayışında kullanılan tipte olan tokalar arazide kırıldığı zaman onarılmaz ve bu nedenle kullanışsızdır. Aynı büyüklükte çelikten yapılmış iki halkayı kemerin uç kısmına dikerek çok kullanışlı bir kemer tokası yapılabilir (Şekil I.d.). Bitkileri topraktan sökmek için çelikten yapılmış zıpkın, çapa veya kazma kullanılır (Şekil I.e). Sert ve kuru topraklarda zıpkın pek kullanışlı değildir. Dağ kazması en kullanışlısıdır. Zıpkın 45 cm. Uzunluğunda, 2.94 cm. çapında ve 3 rnrn. kalınlığında bir borudan yapılabilir. Boru, boyuna olarak ortadan 30 cm. kesilir ve 15 cm.'de sap bırakılır. 45 cm. uzunluğundaki bir borudan iki zıpkın elde edilebilmektedir. Preste kurutma kağıdı olarak kullanılacak en iyi kağıt kaba samanlı beyaz kağıtdır. Ancak gazete kağıtlanda kullanılabilir. Kurutma kağıtlan (papya) ve gazete kağıtlan 44 x 28 cm. boyutlannda olup presten biraz küçük olmalıdırlar. Altimetre. Bitkilerin toplandığı yükseklikleri saptamak için gereklidir (Şekil I.f). Araştırmaya başlamadan önce altimetre yüksekligi bilinen bir yere göre ayarlanmalıdır ve araştırma boyunca doğruluğu sık sık kontrol edilmelidir. Ömeğin: Haritada yüksekliğini okuyabildiğimiz bir göl, karayolları trafık işaretleri veya tren istasyonlarındaki levhalardan okunabilir. Dürbün. Büyük ve ağır olmayan ancak büyütmesi iyi olan bir dürbün, bitki ömeklerini yamaçlarda ve vadilerde gözlemek ve tanımak bakımından toplamada zaman kazandıracağı için çok kullanışlıdır. Kaya yamaçlarından, ağaçlardan ve boyumuzun yetişemediği yerlerden bitki ömeklerini almak için çelikten yapılmış, eklenerek uzatılan ve ucunda kesici bulunan (çakı, bıçak v.b. gibi) bir alette kullanılabilir (Şekil I.g.). Plastik şişe veya kavanozlar. Toplanan tohumlan koyabileceğimiz kağıt zarflar. Çalışılacak bölgenin haritası. Pusula. Şekil 1: Bitki toplamada gerekli olan malzameler: a- el büyüteci, b- metal çanta, c- değişik tipte presler, d- kemer tokaları, e- zıpkın ve çapa, f- altimetre, g- dal kesme gereci. 1.1.2. Toplamada Bilinmesi Gereken Bilgiler ve Teknikler Bildiğimiz gibi doğada değişik özellikleri olan birçok familya ve bu familyalara ait değişik cins ve cinslerden çok sayıda türleri bulunmaktadır. Bitki örneklerinin tayin edilebilmesi için gerekli parçalannın toplanması ve bu toplama sırasında da bazı notların alınması gerekmektedir. Eksik toplanan ömekler kesinlikle tayin edilemez, yapılan bütün işler boşa gider ve örneklerde bir ot yığınından başka bir şey ifade etmezler. Bitki toplama sırasında hangi familyada hangi bitki kısımlarının toplanacağının bilinmesi ve bitki ömeklerinin bu bilgilerin ışığı altında toplanması gerekmektedir. Bu nederıle bitki toplayan kişinin bu bilgileri bilmesi veya yanında bu bilgileri kapsayan bir el kitabını bulundurması çok yararlıdır. Toplanacak ömeklerde kök, gövde, çiçek ve meyvanın bulunması en çok istenebilir bir olaydır. Ancak bir bitki üzerinde aynı anda meyva ve çiçek bulunmayabilir. Bu durumda çiçekli ve meyvalı bitkiler ayrı ayrı toplanırlar. Toplanacak bitkinin sağlam, yapraklarının tam, çiçeklerinin açmış ve zarar görmemiş, meyvalarının ve tohumlarının olgunlaşmış olması gerekmektedir. Tek yıllık otsu bitkiler çapa veya kazma yardımı ile topraktan rahatça sökülebilirler. Soganlı veya yumrulu bitkilerin bu toprak altı kısımları derinde olacağı ve toplama sırasında gövdeden kolaylıkla kınlıp ayrıabileceği için, bitkinin toprak altı kısmı görülünceye kadar tek bir taraftan kazılmaya başlanır ve toprak altı kısımları görülünce bitkinin gövdesi kazılmış tarafa dogru yatınlarak bitki topraktan çıkarılır. Çok yıllık otsu bitkilerde örnek büyük degilse, bitki kökü ile birlikte alınır. Eğer ömek büyük ise köke yakın bir yerinden kesilir ve koparılır. Örneğin büyük olması halinde ömek preste gazete kagıdı arasına sığamıyacağı için bitkinin alt yaprakları gövdenin yapraklı kısımlanndan 2-3 parça ve çiçek durumlarını gösteren çiçekli dallar kesilerek alınır. Bitkinin uzunluğu ve duruşu ile ilgili bilgiler arazi not defterine yazılır. Ağaçlardan toplama biraz daha degişiklik gösterir. Çiçek, meyva ve bazen de yaprak agaç üzerinde aynı anda bulunmayabilir. Bu nedenle degişik zamanlarda aynı ömeğin genç yaprakları, çiçekleri, çiçeklenme evresindeki yaprakları, meyvaları ve meyva evresindeki yaprakları toplanır. Ağacın dış görünümünü belirtmek için şekli çizilir veya fotoğrafı alınır. Orchidaceae familyasına ait türler topladıktan sonra şekillerinin bozulması. Preste renklerinin solması veya kararması nedeni ile tayin edilmeleri oldukça zorlaşır ve bu nedenle bitki toplanmadan önce fotograflarının çekilmesi tayini kolaylaştırdığı için son yıllarda uygulanan yeni bir yöntemdir. Toplanan bitki ömekleri naylon torba veya metal çantalar içine düzgün olarak yerleştirilir. Pres yapmak için torba veya çanta boşaltıldıgında ömekler rastgele yerleştirilmedigi için aynı türler yanyana bulunacak ve pres yapımı sırasında çok zaman kazandıracaktır. Her bitkiden 5-8 adet alınması yapılacak adlandırma çalışmaları sırasında yararlı olacak ve diger herbaryum merkezleri ile bitki degişimine yardımcı olacaktır. Bitki ömeklerinin toplanması sırasında üzerinde bulunması gereken kısımlar ve alınacak notlar aşağıda belirtilmiştir. Bu kısımların toplanmaması ve gerekli notların alınmaması durumunda bitkinin isimlendirilmesi çok güç ve bazende olanaksız olabilecektir. 1.1.3. Presleme ve Kurutma Bir bitkinin toplandıktan hemen sonra preslenmesi en arzu edilen bir durumdur. Bu şekilde preslenmiş olan bitki çiçekleri bozulmadan. yaprakları buruşmadan pres edilecegi için ömek isimlendirmeye elverişli olacak ve çalışmayı kolaylaştıracaktır. Ancak arazideki çalışma koşullan buna her zaman olanak tanımaz (zaman, yer ve hava koşulları). Bu durumda toplanan bitkiler presleme zamamna kadar bir torba içinde tutulmalı ve hava çok sıcak ise arada bir torba içine su serpilerek daha canlı durmaları sagıanmalıdır. Pres yapılacak bitkinin temiz, yabancı maddelerden arınmış ve kökündeki toprakları temizlenmiş olmalıdır. Preslenecek bitkinin tüm parçaları düzgün ve kolayca görülebilecek bir şekilde gazete kağıtları arasına yerleştirilmelidir. Bitkinin boyu kullandığımız gazete kağıdından daha uzun ise V ve N şeklinde kıvrılarak yerleştirilir. Bu kıvırmayı yapmadan önce gövdenin veya dalın kıvrılacak noktası parmak ile iyice bastırılarak ezilir ve kıvrılır. Bu işlem yapılmaz ise kıvrılan yerden genellikle kopacagı için örnek, parça parça olacaktır. Eger ömek çok uzun ve kalın ise gövdenin dip ve orta kısmından yapraklı bir parça kesilerek alınır ve pres yapılır. Soğanlı bitkilerin (Iridaceae ve Liliaceae gibi) toprak altı kısımları çakı ile ikiye bölünerek. Yumrulu olanlarda (Orchidaceae gibi) yumrular birkaç yerden iğne ile delinir veya kaynar suya batırılarak yumrudaki nişastanın dışarı çıkması sağlanır ve bitkinin preste kururken küflenmesi önlenir. Bitki pres edildiği zaman gazete kağıdı yaprak ve çiçeklerin üstüne tam olarak basmalıdır. Kalın gövdeli bitkilerde bu basma tam olmayabilir. Bu durumda kurutma kağıtları parçalar halinde kesilerek yaprak ve çiçeklerin üstüne yerleştirilir. Bitkinin gövdesi kalın yaprak ve çiçekler ince olduğu için gazete kağıdına tam değmez ve kuruma sırasında buruşurlar. Kesilen kurutma kağıtları ince kalan bu kısımlar üzerine yerleştirilerek, bu boşluk doldurulur ve buruşmadan kurumaları sağlanır (Şekil 2.a). Eğer çiçekler zorunlu olarak üst üste geliyorlar ise, çiçeklerin birbirlerine degmemesi ve kururken bozulmamaları için kesilmiş kurutma kagıtları iki çiçek arasına yerleştirilir. Pres edilen bitkinin dalları ve çiçekleri gazete kagıdının kenarlarından dışarıya taşmamalıdır. İçine bitki konmuş gazete kagıdı kapatılır. Üstüne bir kurutma kağıdı konur ve tekrar bir gazete kagıdı açılarak içine bitki yerleştirilir ve bu işlem her bitki için tekrarlanır. Eğer mümkün ise 2-5 bitkide bir kurutma kağıtları arasına oluklu mukavva veya oluklu metalden yapılmış sert malzeme konularak bitkiler arasından hava akımı sağlanır ve kurumaları kolaylaştınlır. Pres belli bir yüksekliğe geldiği zaman tahta ve metal preslere yerleştirilerek kolonlar gerektiğince sıkılır. Kurutma kağıtları her gün bir kez değiştirilir ve bu işlem bitkiler kuruyuncaya kadar tekrarlanır. Etli ve sucul bitkilerin kurutma kağıtları çok çabuk ıslanacağından ilk günler günde 2 kez degiştirilir. Eğer mümkün ise bu tip bitkiler ayrı bir preste toplanır veya presin dış kısımlarına gelecek şekilde yerleştirilir. Kurutma kağıtlarının ilk değiştirilmesi sırasında gazete kagıtları açılarak preslenmiş bitki örneklerine bakılır ve kıvrılmış, katlanmış olan parçalar bitki daha kurumadığı için rahatlıkla düzeltilerek örneklerin en iyi bir şekilde preslenmeleri sağlanır. Presler genellikle yan gölge ve hava akımının oldugu bir yere kurumaya bırakılır. Çok sıcak havalarda ve ögle saatlerinde presleri gölgeli yerlere koymak doğrudan güneş altında bırakmaktan çok iyidir. Güneş altına bırakılan preslerdeki bitkilerin yapraklannda ve çiçeklerinde hatalı yerleştirmelerden veya presin tam sıkılamamasından dolayı buruşmalar olacağı için, o parçalarda kınlmalar kolaylaşacak ve şekilleri bozulacaktır. Bu da istenmeyen bir durumdur. Yukarıda anlatılan presleme ve kurutma yöntemi atmosferdeki nem oranı çok yüksek olmayan yerlerde uygulanır. Fakat soğuk ve nemli iklimlerde, subtropik ve tropik bölgelerde kuruma sırasında preslerdeki suyun dışarı çıkması çok yavaş olacağı için bakteri ve mantarlardan etkilenmesi ve çürümesi çok çabuk olur. Bu durumda örneklerin çabuk kurutulması gerekmektedir. Bunun için özel yapılmış sephalar üzerine presler dik olarak yerleştirilir ve çevresi kenevir çuval (veya bez) ile kapatılır ve alttan yapay bir ısı kaynağı ile ısıtılarak bitkilerin kuruması çabuklaştınlır (Şekil 2.d). Bu şekildeki kurutmada kağıtların yanmaması ve kurumanın çabuk olması nedeni ile bitkilerin bozulmasına ve preslerin gevşememesine dikkat edilmelidir. İlk saatlerde presler kontrol edilerek gevşeyen preslerin kemerleri sıkılır. 1.1.4. Arazide Gerekli Notları Alma ve Etiketleme Arazide gerekli notları alma için her toplayıcının kendine ait bir arazi defteri olması gerekir. Bu defter sağlam ve kullanışlı olmalı ve yazı için de kurşun kalem kullanılmalıdır. Arazi defterinde aşağıdaki notlar bulunmalıdır: Bitkilerin numaraları: Her bitkiye ayn bir numara verilir. Bu numara bitki toplayıcısının kendi numarasıdır. Deftere yazılan numaranın karşısına gerekli notlar yazılır (il, ilçe, mevkii, yükseklik, tarih v.b.). Aynı numara bitkinin yerleştirildiği gazete kağıdının bir köşesine veya ayrı bir kağıda yazılarak bitkinin yanına konur. Mevkii: Topladığımız mevkiinin adı haritada yazılan şekilde veya haritada adı yoksa haritadaki en yakın yere göre uzaklık verilerek yazılır. Örnek : İzmir, Menemen, Seyrek köyü 2 km. batısı. Armutağacı mevkii. Habitat: Bitkinin toplandığı ana kaya, toprak cinsi, bulunduğu ortam (orman içi, makilik, step, su kenarı, bataklık, kayalık, taşlık yamaç v.b. gibi) dikkatlice gözlenerek yazılmalıdır. Yükseklik: Topladığımız yerin yüksekliği altimetreden okunarak yazılmalıdır. Önemli notlar: Bitkiler toplandlktan ve kurutulduktan yıllar sonra tayin edilebilirler. Bu nederıle tayinde yardımcı olacak bilgiler not edilmelidir (tek yıllık, çok yıllık, petal rengi, bitkinin duruşu gibi). Toplama tarihi: Bitkinin toplandığı tarih yazılır. Arazi defterinde yer alan tüm bu özellikler aynı şekilde herbaryum etiketlerine yazılır ve herbaryum kartonunun uygun yerine yapıştırılır. 1.2. Bitkilerin Korunması ve Saklanması Toplanan bitkilerden uzun yıllar yararlanmak ve varlıklarının sürekliliğini sağlamak için belli teknikler kullanılarak saklanması aşamasını da şu bölümler altında inceleyebiliriz. 1.2.1. Yapıştırma Kurutulmuş bitkilerden uzun yıllar yararlanabilmek için bunların düzgün ve özenli bir şekilde herbaryum kartonlarına yapıştırılmaları gerekir. Herbaryum kartonu 30 ile 43 cm. uzunluğunda, 26 ile 28 cm. genişliğinde, bitkinin iyi görülebilmesi için beyaz renkte olmalıdır. Kartonun sağ alt veya sol alt köşesi hangi herbaryuma ait ise o herbaryumun özel damgasını taşır. Bu amblem yuvarlak, elips, üçgen veya düz yazı şeklinde olabilir. Yapıştırılacak bitki ömeği düzgün bir şekilde herbaryum kartonu üzerine yerleştirilir. Gövde, dal ve çiçek sapı üzerinden kendinden zamklı beyaz kağıt bant ile bantlanır. Kağıt bant, bantlanacak parçanın kalınlığı kadar olmalı ve parçayı tüm saracak şekilde yapıştırılmalıdır (Şekil 2.b). Kalın gövdelerde metalden yapılmış çatallı raptiyeler kullanılabilir (Şekil 2.c). Selefon bantın yapışkanlığı uzun ömürlü olmadığı için kullanışlı değildir. Bantlama kesinlikle yaprak ve çiçek üzerinden yapılmamalıdır. Herbaryum kartonuna bitkiyi yapıştırmada kullanılan diğer bir yöntem şudur: genellikle tek yıllık ve ince yapıda olan bitkiler bu pens yardımı ile tutularak cam üzerine önceden sürülmüş tutkala sürtülür ve sonra herbaryum kartonu üstüne düzgün bir şekil verilerek yapıştırılır. Bu yöntemde zamklı kağıt bant kullanılmaz. Herbaryum kartonuna yapıştırılacak olan özel yapılmış herbaryum etiketleri değişik tiplerde olabilir (Şekil 3). Boyutları genellikle 7-11 cm.'dir. Büyük olanlar fazla yer tutacağı için pek kullanışlı değildir. Etiketin üst kısrnında o herbaryumun uluslararası adı basılmıştır. Eğer bitki bir bölge veya ülke florası çalışması için toplanmış ise çalışılan bölge veya ülkenin adı etiketin üstüne yazılabilir (Batı Anadolu Florası, Gökçeadası Florası, Finlandiya Florası gibi). Etiketler herbaryum kartonunun sağ veya sol alt köşesine yapıştırılır. Eğer bitki tip (Typus) bitki ise (Holotypus, Isotypus, Syntypus, Paratypus v.b. gibi) kırmızı renkli tip etiketi yazılarak herbaryum kartonuna yapıştırılır. 1.2.2. Zehirleme Herbaryum merkezlerinde bulunan bitki ömekleri bazen böcekler tarafından yenilerek bozulabilirler. Bunlar tütün veya sigara böceği (Lasioderma serricorne), eczane böceği (Stegobium paniceum) ve kitap biti (Atropos divinatoria)'dır. Bu zararlı böcekler tüm hayat devrelerini herbaryum örnekleri arasında tamamlayabilirler. Bu nedenle bitkilerin belirli zamanlarda ve belirli yöntemler veya ilaçlarla özel imal edilmiş zehir sandıkları veya odalarında zehirlenmeleri gerekmektedir. En geçerli ve saglıklı olan yöntem bitki toplanıp kurutulduktan hemen sonra zehirlemektedir. Bu yöntem ile dışarıdan zararlı böceklerin herbaryum merkezlerine girmesi önlenmiş olur. Kolleksiyondaki bitkilerin zehirlenme işlemleri 1 veya 2 yılda bir yapılabilir. Zehirleme yapılması için özel imal edilmiş dolaplar kullanılır (Şekil 4.a). Şekilde görüldügü gibi kanala konulan su kapak kapatıldıktan sonra zehirli gazların dışarı çıkmasına engel olacak ve zehirlemenin zararsızca yapılmasını sağlayacaktır. Zehirleme için çeşitli teknikler ve zehirleyici maddeler kullanılır. Bunlardan bazıları aşagıda verilmiştir. Siyanür gazı: En etkili zehirlerden biridir. Bitkiler özel yapışmış, sızdırmaz metal dolaplar içine yerleştirilir. Siyanür küçük parçalar halinde kırılarak bir kap içersine konmuş suyun içine bırakılır ve dolap sıkıca kapatılır. Siyanürün suda çözülürken çıkardığı gaz ile böcekler ölürler. Siyanür gazı tüm canlılar için tehlikeli olduğu için uygulama, bu konuda yetişmiş uzmanlar tarafından yapılmalıdır. Paradiklorobenzen: Paradiklorobenzen toz halinde olup, bezdan yapılmış torbalar içine yeter ölçüde konularak herbaryum dolaplarına yerleştirilir. Kristalleri normal oda sıcaklığında buharlaşır. Çoğunlukla herbaryumlarda böcekleri uzaklaştırıcı olarak kullanılır. İnsanlar için tehlikeli olduğundan pek kullanışlı değildir. Karbonsülfür: Herbaryum merkezlerinde en çok kullanılan bir zehirdir ve oda sıcaklığında buharlaşır. Aleve karşı duyarlı olup patlayıcı özelliği vardır. Zehirleme sızdırmaz metal dolaplarda yapılır. Karbonsülfür bir kap içine yeterli miktarda konur kap dolap içine yerleştirilir ve dolap kapatılır, 36 saat bekletildikten sonra dolap açılarak havalandınlır ve bitkiler çıkanlır. Metal dolaba karbonsülfür gazı konurken ve dolap havalandırma için açıldığında çok dikkatli olmalı, soluk alıp verilmemeli veya özel gaz maskeleri kullanılmalıdır. Etilendiklorid-Karbon tetraklorid-Karbonsülfür: Bu madde, 3 kısım etilendiklorid ile 1 kısım karbon tetraklorid ve karbonsülfür karıştırılarak elde edilir. Aynı karbonsülfür etkisi gösterdiği gibi etllendiklorid'in patlayıcı özelliği olmaması nedeni ile emniyetli kullanılabilir. Cıva biklorid: Buna biklorid süblime de derıir. Tüm canlı varlıklar için zehirleyici ve öldürücüdür. Uygulama, kurutulmuş bitki ömeklerirıi eriyik içine batırarak ve bir fırça ile üstüne sürerek yapılır. Cıva biklorid, %95 alkol içine kristal veya toz halinde atılarak eritilir ve doyurulur. Hazırlanan bu eriyik stok olarak kullanılır. Uygulama yapılacağı zarnan stokdan alınan 1 kısım eriyiğe 9 kısım alkol katılarak cam veya plastik bir kapta karıştınlır. Kurutulmuş bitki örnekleri bu solüsyon içine batırılır veya bir fırça ile solüsyon bitki üzerine sürülür. Zehir sürülmüş olan bitkiler tekrar preslere konularak 24 saat bekletilir. Cıva biklorid kalıcı bir zehir değildir. Yıllar geçtikçe etkisini kaybeder. Bazı zehirlenmelere neden olduğu için zehirleme çalışmaları ve isimlendirme çalışmaları sırasında bitkiler el ile tutulacağı için çok dikkatli olmak gerekir. DDT: Bitkiler presten çıktıktan hemen sorıra toz halinde üstlerine serpilerek veya eriyik hazırlanarak cıva biklorid yönteminde olduğu gibi uygulanır. Isı şoku: Bitkiler içinde ısıtıcı bulunan metalden yapılmış bir dolap içine yerleştirilir. Otomatik bir düzerıleyici ile sıcaklık 75-80°C'de sabit tutulur. Bu sıcaklıkta 24 saat bırakılır. Metal dolabın, sıcaklığı dışarıya vermemesi için özel bir madde ile korunması yapılmalıdır. Soğuk şoku: Bitkiler dondurucu içine yerleştlrilerek –8°C'de 2 gün bekletilir. Piyasada satılan tlcari dondurucular en kullanışlı olanlarıdır. Bu yöntem son yıllarda uygulamaya konulmuştur. Kısa dalga şoku: Özel imal edilmiş mikrodalga fırırılarına yerleştlrilen bitkiler sarıiyede 2450 mHz mikrodalgaya tutulurlar. Mikrodalgalar böcek hücrelerindeki su ve/veya yağ moleküllerirıi sallarlar. Bu sallanmanın neden olduğu sürtünme ile meydana gelen ısı böceklerin hayat devresinin tüm evrelerinde öldürücü etki yapar. Bitkiler kuru olduğu için yapılarında su bulunmayacağından ısınmazlar. Mİkrodalgaya tutma zamanı paket kalınlığına göre değişmektedir. 2.5-5 cm. için 75 saniye, 8-8 cm. için 95 saniye, 15 cm. için 120 saniyedir. Bu yöntem uygulandıktan sonra dolaplara yerleştlrilen bitkilerin yanına bez torbalar içinde Paradiklorobenzen konularak böceklerin gelmeleri önlenir. Yukarıda belirttiğimiz kimyasal maddeler ile zehirleme insan sağlığı için oldukça tehlikeli olduğundan ısı şoku, soğuk şoku ve kısa dalga şoku yöntemleri son yıllarda uygulanmaya başlayan en geçerli yöntemlerdir. 1.2.3. Herbaryum Dolapları Eski herbaryum merkezlerinde tahta veya daha değişik yapıdaki dolaplar kullanılmasına karşın bugünkü herbaryumlarda saçtan yapılmış dolaplar kullanılmaktadır (Şekil 4.b). Bu dolapların yangına karşı emniyetli olmalarının yanında kapaklarına yerleştirilen lastik contalar ile toz geçirmezliği de sağlanmaktadır. Bu dolapların yüksekliği kullanılan salona göre düzenlenebilir. Bitkilerin konulduğu rafların yüksekliği, eni ve derinliği bitkinin yapıştınldığı herbaryum kartonundan 57 cm. büyük olmalı ve paket dolap gözlerine rahat girip çlkmalıdır. 20 cm. Yükseklik, 35 cm. genişlik ve 47 cm. derinlik gözler için en uygun ölçülerdir. Göz yüksekliğinin fazla olması durumunda alttaki bitkilerin kınlma ve bozulma olasılığı fazla olacak, geniş olması durumunda ise malzeme ve yer kaybedilecektir. 1.2.4. Kartoteks Seneler önce kurulmuş ve çok sayıda bitki örnekleri bulunan herbaryum merkezlerinde bu uygulamayı yapmak oldukça güç ve belkide olanaksızdır. Ancak yeni kurulan veya bitki sayısı az olan herbaryum merkezlerinde bu uygulama yapılabilir. Bitkiler herbaryum dolaplarına yerleştirilmeden önce bitki etiketinin üzerindeki tüm bilgiler bir karta yazılıp alınır. Özel yapılmış dolaplara (Şekil 4.c) il, ilçe ve köylere göre alfabetik olarak düzenlenir. Eğer istenirse etiketteki tüm bilgileri kapsayan ikinci bir kart yazılarak cinslere göre yine alfabetik olarak düzenlenebilir. Bu yöntemle belirli bir bölgede çalışacak bir araştıncı bu bölgeye gitmeden önce bölgeden toplanmış örneklerin listesini çıkanr ve çalışmasını planlar. 1.2.5. Bitkilerin Dolaplara Yerleştirilmesi İsimlendirilen bitkiler benimsenen belli bir sınıflandırma sistemine göre dolaplara yerleştirilir. Ulusal herbaryumlarda o ülkenin bitkileri ile dış ülkelerden değişim yolu ile gelen bitkiler ayrı ayrı dolaplarda bulunurlar. Tüm dünya bitkilerini herbaryumlarında bulundurmaya çalışan uluslararası herbaryum merkezleri bitkilerini ülkeler ve coğrafik bölgelere göre düzenleyebilirler. İsimlendirilmiş, kartona yapışmış, etiketleri yazılmış ve cinsleri içinde türlerine göre ayrılmış örnekler eğer çok ise 5-10 tanesi iki yapraklı bir koruyucu içine konulur. Koruyucunun dışını sağ veya sol alt köşesine bitkinin tür ismi yazılır. Aynı cinsten değişik türleri bu şekilde bir koruyucu içine alındıktan sonra, hepsi birden tekrar bir koruyucu içine yerleştirilir ve sağ veya sol üst köşesine cins ismi yazılır. Her cinsin ilk paketi üstüne o cinsin tüm türlerini kapsayan bir liste konur ve kolleksiyonda bulunan türlerin altı çizilerek herbaryumda bulunan türler belirlenir. Cinsler de familyaları içinde benimsenmiş bir sisteme göre yerleştirilir. Her familyanın başında o familyaya ait cinslerin bir listesi bulunur. 1.2.6. Değiştirme, Ödünç Verme ve Tayine Gönderme Toplanmış örneklerden fazla olanlar diger herbaryum merkezleri ile degiştirilebilir. Bu durumda toplanamıyan bir çok örnek kolleksiyona girmiş olur. İsimlendirme çalışmaları sırasında isimlendirilemiyen bazı örnekler dışarıya gönderilebilir. Ancak örnek tek ise ödünç olarak gönderilir. Herbaryumda kalan ve gönderilen örneklerin etiketleri ve numaraları aynı olur ve gönderilen örnek orada kalır. İsimlendirmeyi yapan Uzman veya araştıncı numaraların karşısına bitki isimleri yazılı listeyi geri gönderir. Bu gönderme işlemleri için özel hazırlanmış gönderme formları doldurulur. İsimlendirilmiş ömeklerde çalışmalar için diğer herbaryum merkezlerine gönderilebilir. Dışarıya gönderilen veya dışardan gelen bu örneklerin kayıtları özel hazırlanmış kartlara işlenerek izlenir ve düzenlenir. Bir herbaryum merkezinde tüm bu işlerin aynı anda birden fazla merkez ile yapıldığı düşünülürse çok dikkatli ve düzenli çalışmak gerekmektedir. 1.3. Bazı Özel Grupların Herbaryumu Çiçekli bitkilerin tümüne uygulanan bilgi ve teknikler yukarıda verilmeye çalışılmıştır. Ancak çok geniş ve üyeleri arasında çok farklılıklar gösteren bu bitkilerin bazı grupları için yukarıdaki tekniklerde bazı degişiklikler ve eklemeler yapma zorunluluğunu doğurmaktadır. Bu nedenle bu grupların, herbaryumlarının yapılmalarını ayrı ayrı almakta yarar görülmüştür. 1.3.1. Açık Tohumluların (Gymnospermae) Harbaryumu Açık tohumlu bitkilerin kozalaklılar grubunda, özellikle çamlarda, kurutulan örneklerde iğne yapraklar çok çabuk dökülürler ve zamanla sadece çıplak dal parçalarına dönüşürler. Ömekler toplandıktan sonra, düzgün bir şekil alması için kurutma kağıdı arasına konarak preslenir ve bir gün bekletilir. Sonra örnek pres'ten alınarak herbaryum kartonu büyüklügünde ve 1.5-2 cm. kalınlıgında yün-pamuk tabakası üzerine konur. Bunun üzeri de ağır selluloid bir tabaka ile örtülür ve tümü beraberce sıkıştırılır. Selluloid tabakanın örnek üzerinde durması, tel raptiyeler ile saglanır. Bu yöntemle yaprakların örnek üzerinde düşmeden durması sağlanabilir. 1.3.2. Sukkulent (Crassulaceae, Aizoaceae) ve Dikenli Bitkilerin (Cactaceae) Herbaryumu Gövdeleri hacimli ve yapılarında su bulundurdukları için toplanmaları ve kurutulmaları değişik yöntemlerle olur. Tüm bitkiyi preslemek olanaksız olduğu için çabuk kuruması bakımından gövde boyuna veya enine dilim dilim kesilir. Bu durumda dikenlerinin dizilişleri, gövde üzerindeki kanallar ve diğer şekiller daha iyi gözlenebilir. Diğer bir yöntem ise gövdeden kesilen parçaların alkol içine konularak saklanmasıdır. Herbaryum kartonuna sığabilecek örnekler istenirse bir kaç dakika kaynar su içine atılarak bekletilir ve sonra kurutmak için preslere konulur ve suni kurutma yöntemi ile (bir ısıtıcı v.b.) kurutulur. Kaktüslerin çiçekleri gövdeden koparılarak ayrı preslenmelidir. Çiçekler bu şekilde preslenmezlerse, hacimli olan gövde çiçeklerin kurutma kağıdına değmesine engel olacak ve çiçekler kuruma sırasında buruşacaklardır. Etli meyvalar da kurutmada sorunlar yaratabilir. Meyvalar ortadan kesilerek etli kısım çıkanlır ve kabuğu filitre kağıdı pamuk kanşımı ile doldurularak saklanabilir. Pamuklann iki üç kez değiştirilmesi kuruması bakımından gereklidir. Bu yöntemle kurutulmuş meyvanın içi doldurulup sıkı bir şekilde paketlenirse meyvanın şekli ve dış özellikleri iyi korunmuş olur. Küçük olan meyvalarda kabuk birkaç yerinden soyularak kurutma hızlandırılır. Meyvadan yavaşça dışarıya çıkan sıvı kurutma kağıdı tarafından emilir. Eğer pres çok sıkılırsa meyva patlar ve ezilir. 1.3.3. Sucul Bitkilerin (Potamogetonaceae, Najadeceae, Hydrocharitaceae) Herbaryumu Bu bitkiler göl, bataklık, sulama kanalları ve su birikintilerinde, derelerin yavaş aktığı kısımlarda suya batık halde veya su yüzeyinde bulunurlar. Sucul bitkileri toplamak için şimdiye kadar kullandığımız gereçlere ek olarak lastik çizme (olabilirse kasık çizmesi), lastik eldiven ve derin sularda çalışabilmek için şişirilebilir lastik bot kullanılır. Toplanacak örneklerin meyvalı olanlan seçilmeli, bunun yanında rizomları, su yüzeyinde ve suya batık bulunan yaprakları da toplanmalıdır. Derin sularda çalışırken sağlam bir ipin ucuna bağlanmış ucu kancalı gereçte çok kullanışlıdır (Şekil 5.a). Bu gereçle toplamada nazik ve ince yapılı örnekler biraz parçalansa da dipteki yumru ve vejetatif organları toplamak için oldukça yararlıdır. Yaprakları ince ve zarsı yapıda olan örnekler pres yapılıncaya kadar naylon torbalara konulmalı veya ıslatılmış gazete kağıtlarına sarılmalıdır. Örneklerden ince yapıda olanlar özel bir kap içinde Su Yosunlarına uygulanan yöntem ile beyaz kağıt üzerine alınırlar ve bir zarf içine konularak herbaryum kartonlanna yapıştırılır. Örneklerin hangi sulardan toplandığı (tatlı, acı, tuzlu, kükürtlü v.b.) not edilmelidir. 1.3.4. Palmiyelerin (Arecaceae) Herbaryumu Bu bitkilerin boyunun uzun ve yapraklannın çok büyük olması, toplayıcılar için çeşitli sorunlar yaratır. Ağacın gövde çapı ve duruşu not edildikten sonra, yaprağın iyi bir şekilde ömeklenebilmesi için tüm yaprak sapının (petiolün) alınması gerekir. Hatta 1-2 metre olanlar bile herbaryum kartonuna sığabilecek boylarda kesilirler. Yapraklar da ayni şekilde kesilerek parçalanır ve alınırlar. Ancak yaprak parçalanmadan önce yaprağın tüm özellikleri not edilmelidir (pinna oluşu, yaprakcıklann düzenlenişi gibi). Şekil 5. Alg ve Mantar Toplama Malzemeleri: a) Alg ternizleme ve kağıt üzerine alma kabı, b) Alg toplama gereci, c) Değişik tipte plankton kepçeleri, d) Mantar toplama kabı. (Orijinal) 2. Çiçeksiz Bitkilerin Herbaryumu Çiçeksiz bitkiler, bitkiler aleminin büyük ve önemli bİr bölümünü oluştururlar. Bu bitkiler fitoplanktonlar, deniz ve tatlı su yosunları (alg'leri), mantarlar, likenler, karayosunları ve eğrelti grupları üyeleridirler. Bu bitkilerden bazılarına bir önceki bölümde anlattığımız Çiçekli Bitkilerin Herbaryumları yöntemleri uygulandığı gibi, diğer bazılarına ise herbiri için ayrı, kendine özgü yöntemler de uygulanmaktadır. Aşağıda bazı gruplar için uygulanmakta olan yöntemler verilmiştir. 2.1. Su Yosunlarının Herbaryumu Yosunlar genellikle tatlı ve tuzlu, durgun veya yavaş akan sularda bulunurlar. Fitoplarıkton'lar, mavi-yeşil su yosunları, diatome'ler, yeşil, esmer ve kırmızı su yosunları en önemli gruplannı oluştururlar. 2.1.1. Plankton'ların (Chlorococcales, Volvocales) Herbaryumu Planktonlar deniz, göl, havuz ve nehir gibi ortamlarda su içinde serbestçe yaşayan küçük mikroskobik yosun ve hayvanlardır. Yosun kısmı fito-plankton olarak adlandırılır. Bir çembere geçirilen ipekten yapılmış ince ağ şeklindeki torbaların su içinde yavaşça çekilmesi ile toplanırlar (Şekil 5.b). Torbanın uç kısmında metalden yapılmış koni şeklinde bir kap bulunur. Koni şeklindeki kabın ucunda bir musluk vardır ve çekme sırasında kapalıdır. Çekme sırasında koni şeklindeki kabın içine toplanan planktonlar musluk açılarak bir tübe alınırlar. Ağın delikleri en küçük flitoplanktonları bile içeriye süzdürebilecek küçüklükte olmalıdır. Toplanan fitoplanktonlar dibe çöktükten sonra üstteki fazla su alınır ve tatlı su yosunlarında verdiğimiz formülle hazırlanan eriyik içine konurlar. 2.1.2. Mavi-Yeşil Alglerin (Cyanophyta) Herbaryumu Mavi-yeşil alg'ler kimyasal test yapılarak tayin edilirler. Ancak bu tayin için örneklerin kurumamış olması gerekmektedir. Bunun için tatlı su yosunlarını koruduğumuz eriyik içinde saklanabilirler. Tatlı su ve deniz yosunları toplanırken rastlanılan mavi-yeşil yosunlarda toplanırlar. Toplanan bu yosunlar kağıt ve küçük mika parçaları üzerine alınarak kurutulurlar. Mavi-yeşil yosunları tanımak oldukça güç olduğu için botanik bilgisine ve deneyime gereksinim vardır. Yine de bir yol gösterici olarak bu yosunların cıvık ve kaygan bir yapıda olduğu ve isimlerinin renkleri ile uygunluk göstermediği bilinmelidir. Mavimsi-yeşil olabildikleri gibi eflatun, kırmızımtırak, siyahımsı-yeşil veya diğer renklerde olabilirler. Fakat hiç bir zaman çayır yeşili renginde olmazlar. Bu nedenle renkleri dikkatlice gözlenerek not edilmelidir. 2.1.3. Diyatomelerin (Chrysophyta) Herbaryumu Bu mikroskobik yosunların isimlendirilmeleri için silisyumdan yapılmış bir iskeletlerinin olması gerekir. Yalnız bu tip iskeleti olan diyatomeler toplanmış ise, örnekler havada veya bir pres içinde kurutulabilir veya formol içinde saklanabilirler. Diyatomeler deniz ve tatlı su planktonları içinde bulunurlar. Tatlı sularda ve tatlı su yosunlarının bulunduğu her ortamda diyatomelerin bulunabileceği ve toplanabileceği düşünülebilir. Sarımsı-kahverengi, zeytin yeşili ve grimsi-yeşil renklerde olabilirler. Deniz yosunlarına yapışmış olarak bulunabildikleri gibi kayaların yüzeylerinde, gel-git olayının olduğu yerlerdeki kum ve çamurlarda da bulunurlar. Çamur yüzeyinde bulunanlar bir pipet yardımı ile toplanabilir. Kumda bulunanlar, kum ile birlikte alınarak bir kap içine konulur. Kum dibe çöktükten sonra üstte kalan su başka bir kaba aktarılır ve bir iki saat bekledikten sonra dibe çöken Diyatomeler ayrı bir kap içine alınarak saklanırlar. Kahverengimsi-gri-yeşil ve yapışkan olan türleri liman ve dalgakıran duvarlannda bulunabilirler. Diğer bir ortamda kabuklu deniz hayvanları ve bunların yaşadıkları yerlerdir. Deniz hıyarı (Holothuria)'nın midesi diyatome bakımından oldukça zengin bir kaynaktır. 2.1.4. Deniz Yosunlannın (Chlorophyta, Phaeophyta, Rhodophyta) Herbaryumu Toplayıcı, aynı ortamdan ve aynı derinlikten toplanan yosunları en küçük örneğe kadar aynı naylon torbaya koymalıdır. Eğer daha aynntılı bir toplama gerekiyorsa küçük ve narin örnekler, plastik tüplere veya küçük kavanozlara, büyük örnekler ise gazete kağıtlan arasına, büyük naylon torbalara veya sepetlere konulur. Kayalık bir ortamda çalışılıyorsa cam kavanoz ve benzeri cam eşya kullanmak çalışma güvenliği bakımından kullanışsızdır. Toplanan örneğin olgunlaşmış olması, adlandırma çalışmalarında çok önemlidir. Genç örneklerin adlandınlması olanaksızdır. Deniz yosunları bulundukları derinliklere göre değişik toplama araçlan ve yöntemleri ile toplanırlar. Derinliği az olan kıyı bölgelerinde taşlık ve kayalık ortamlarda toplama yapılıyor ise lastik ayakkabı veya çizmeye gereksinim olabilir. Yosunlar bıçak veya kesici bir alet yardımı ile tutundukları ortamdan dikkatlice alınırlar. Bir jeoloji çekici tutundukları ana kayayı kırmak için çok yararlıdır. Su derinliğinin fazla olduğu yerlerde dalışlar yapılarak alg'ler toplanırlar. Bu toplama sırasında balıkadam gözlüğü kullanmak alg'leri iyice görmek için gereklidir. Örnekler naylon torbalara konularak suyun içinde rahatlıkla taşınabilirler. Çok derin sulardaki alg'leri toplamak için balık avlamada kullanılan Trol ağlarından ve sünger toplamada kullanılan Kangava ağlanndan yararlamlır. Toplama işi bittikten sonra örnekler 3 yöntemle saklanabilirler. Koruyucu bir eriyik içinde, Pres yapılarak, Havada kurutulup, büzülmeye bırakılarak. 1. Koruyucu bir eriyik içinde saklama: Kullanılacak eriyik deniz suyuna %5'lik formol konulması ile elde edilir. Sıcak iklimlerde bu eriyiğin yarısı alkol yarısı formol olarak hazırlanmalıdır. %5'lik formolün hazır olmadığı durumlarda, çalışma ve malzeme taşıma güçlüğü olan ortamlarda çalışırken plastik kapta taşınan %40'lık formol kavanoza konan deniz suyuna burnumuza formol kokusu gelinceye kadar damlatılır. Elde edilen karışım yosunları korumaya yeterlidir. 2. Preste kurutularak saklama: Bu yöntemle kurutmada; pres, kurutma kağıdı, oluklu mukavva, orta kalınlıkta ve düzgün yüzeyli temiz kağıt, kurutma kağıdı boyutlarında kesilmiş beyaz havsız bez veya yağlı kağıt, paslanmaması için çinkodan yapılmış bir küvet, iğne, pens, delikli ince çinkodan yapılmış bir levha veya kalın camdan levha gereklidir. Toplanan yosunlar deniz suyu veya tatlı suya konularak üzerindeki kum veya diğer yabancı maddelerden iyice temizlenir. Temizlenmiş ve presi yapılacak örnek özel yapılmış kap içine yerleştirilir (Şekil 5.c). Genellikle ince yapılı yosunların su içinde doğal görünüşleri bozulabilir ve tallusları üst üste gelebilir. Bu şekilde kağıt üzerine alınarak pres yapılması, adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyemediğimiz için iyi değildir. Bu nedenle pens ve iğne yardımı ile yosunun doğal görünümü verilmeye çalışılmalıdır. Sonra uygun büyüklükte beyaz bir kağıt kabın eğimli kısmından dikkatlice yosunun altına sürülür ve beyaz kağıt altına da delikli çinko veya cam levha yerleştirilir. Beyaz kağıt levha ile birlikte kabın eğimli kısmından yavaş yavaş dışarı çekilirken iğne ve pens yardımı ile yosun kağıt üzerine tüm özellikleri gösterecek şekilde yerleştirilmeye çalışılır. Bu işlemin yapılması sırasında özen gösterilmesi adlandırma çalışmaları sırasında yosunu iyi gözleyebilmemiz için çok gereklidir. Kabın içinden çıkarılan ve üzerinde yosun bulunan beyaz kağıt dik tutularak suyun süzülmesi sağlanır. Sonra kurutma kağıdı (papya) üzerine konulur ve üstüne bez ve yağlı kağıt yerleştirilir. Bez ve yağlı kağıt yosunun kurutma kağıdına yapışmamasını sağlar. Bu işlem her yosun için tekrarlanarak örnekler üst üste konulur ve preslenir. Sıcak iklimlerde yosunlar preste çürümeye başlayabilir. Bunu önlemek için %50 alkol, %5 formülden oluşan koruyucu eriyikte kağıt üzerine alınmadan 2-3 gün bekletilir. Presten çıktıktan sonra alkolde eritilmiş % 1 cıva klorür ile boyanabilir veya %1.8 hidroksi-quinolin sulfat ile muamele edilerek tekrar prese alınıp kurutulurlar. 3. Havada kurutulup büzülmeye bırakılarak saklama: Çalışma sırasında presler yanımızda bulunmuyorsa, toplanan yosunlar gazete kağıtları içine sarılır ve açıkta kurutmaya bırakılır. Ancak doğrudan güneş ışığı altına bırakılmamalıdır. Bu şekilde kurutulan yosunların laboratuvara veya herbaryum merkezlerine getirilirken kırılmamaları için dikkat edilmelidir. Çalışma merkezlerine gelince su içine konularak yumuşatılır. Bir önceki yöntemde olduğu gibi beyaz kağıt üzerine alınarak preslenir ve kurutulurlar. 2.1.5. Tatlı Su Yosunlannm (Chlorophyceae, Conjagatophyceae, Characeae) Herbaryumu Bu yosunlar, nemin çok yüksek olduğu yerlerde, göllerde, hareketsiz ve durgun sulardaki yüksek bitkiler arasında, akıcı ve durgun akan sularda yeşil veya kahverengi renkleri ile göze çarparlar. Bu yosunların arasında mikroskobik yosunlar da bulunabilir. Bu mikroskobik yosunları toplamak için toplayıcının bir kaşık kullanması ve topladığı örnekleri bir kavanoz veya tüpe koyması gerekmektedir. Toplanan bu örnekleri koruyucu eriyik içinde saklamak adlandırma çalışmaları sırasında büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Bu nedenle örnekler aşağıda verilmiş formüle göre hazırlanan eriyik içinde de korunurlar. İyot 0.5gr. Potasyum iyodür 1.0 gr. Glasial asetik asit 4 cc. Formol 24 cc. Su 400 cc., Su olarak yosunlann toplandığı ortamdaki (göl, dere, havuz gibi) su kullanılabilir. Tatiı sularda bol olarak görülen Characeae üyelerinin toplanması için en uygun yöntem tırmık veya ucunda değişik yönlere bakan uçları olan kancalardır (Şekil 5.a). Sığ ve kıyıya yakın yerlerde çalışırken elle veya sopa ile toplamalarda örneklerin köklü alınmasına dikkat edilmelidir. Daha derin sularda tırmık veya ipin ucuna bağlanrnış kanca ile toplama yapıldığında örnekler bazen zorunlu olarak parçalı halde toplanacaktır. Dioik türlerde her iki eşeyden de örnek alınmasına dikkat edilmelidir. Bir çok Characeae üyelerinde üreme organları yaz aylarında, çok az üyelerinde ise ilkbahar aylarında olgunlaşırlar. Toplanan örnekler eğer o anda prese konmayacak ise çift kat gazete kağıdına rulo halinde sarılarak pres yapılacak yere kadar veya bir gün boyunca saklanabilirler. Ancak sıcak havalarda gazete kağıdını nemli tutmak örneğin kuruyup kırılmaması ve parçalanmaması için çok önemlidir. Toplanan örnekleri naylon torbalar veya taşıma kutuları içine rastgele koymak örneklerin birbirleri ile karışmasına neden olacaktır. Characeae türlerinden bazıları eğer dikkatlice herbaryumu yapılırsa ve özenle kurutma kağıtları arasına yerleştirilirse diğerlerinden çok daha iyi herbaryum örneği olurlar. Eğer örnekler kötü kurutulmuş ve özenle preslenmemişlerse görünüşleri çok kötü olur ve bu örnekler ilmi çalışmalar için yararlı olmazlar. Characeae familyasından Nitella cinsi yosunlara uygulanan yöntem ile kurutulur. Characeae türlerinin herbaryum yapılırken gazete kağıdının çift kat kullanılması yararlıdır. Ancak yosunlar da olduğu gibi üzerine bez konularak pres yapılmalıdır. Üreme organları bulunan örneklerden bir kaç tanesi koruyucu eriyik içine konulmalıdır. 2.2. Mantarların Herbaryumu 2.2.1. Mantarların Toplanması Toplama yöntemi toplanacak mantarın cinsine göre değişir. Ağaç kabuk veya toprak üzerinde bulunan mantarlar yani kolayca pres olmayanlar toplandıktan sonra gazete kağıdı veya plastik kaplara konulur. Şapkalı mantarlar ise gazete kağıdı veya yağlı kağıda ayrı ayrı sarıldıktan sonra göz göz ayrılmış özel tahta veya metal kutulara (Şekil 5.d) veya plastik kaplara yerleştirilir. Yapraklar veya otsu bitkiler üzerinde bulunan parazit mantarlar, üzerinde bulundugu çiçekli bitki ile beraber toplanır ve bitkiler çiçekli bitkiler herbaryum yöntemi uygulanılarak pres edilirler. Mantar toplanmasında gerekli olan malzemeler: Metal kutu, sepet veya plastik kap. Çakı, budama makası, küçük testere gibi kesiciler Gazete kagıdı veya yaglı kagıt. Toprak mantarları için kagıt zarflar. Cam kavanozlar (alkol veya formolde saklamak için), Pres ve kurutma kagıt1arı, Arazi not defteri, Boyuna asılabilecek küçük bir büyüteç. 2.2.2. Mantarlann Korunması Çalışmalar için degişik mevsimlerde toplanan mantarların korunması genel olarak bir sıvı içinde yapılır. Bu koruyucu sıvı %40'lık formolden %5. glasial asitten %5, %70'lik alkolden %90 koyarak hazırlanır. 2.2.2.1. Renkli Mantarlann Korunması Bu tür mantarların korunabilmesi için özel hazırlanmış eriyikler içinde saklanması gerekmektedir. Renkleri suda kaybolmayan mantarlar için; Cıva asetat 10 gr. Glasial asetik asit 5 cc. Su 1 000 cc. şeklinde hazırlanır. Renkleri suda kaybolan mantarlar için; Cıva asetat 1 gr. Dogal kurşun asetat 10 cc. Glasial asetik asit 10 gr. Alkol (%90) 1000 cc. şeklinde hazırlanır. Çinko sülfürlü koruyucu; Çinko sülfür 25 gr. Formol (%40) 10 cc. Su 1000cc. şeklinde hazırlanır. 2.2.2.2. Yeşil Bitkilerin Parazitik Mantarlar ile Birlikte Korunması Parazit mantarları taşıyan bitkilerin yeşil renkleri ile korunması arzu edilir. Bunun için yeşil bitkiler 4 oran suyu 1 oran doymuş glasial asetik asit ile bakır asetat kristalleri konularak hazırlanmış eriyik içinde kaynatılırlar. Bu kaynatma işlemi, bakır asetatın bitkideki klorofil çözüp yerine geçinceye kadar devam eder. Bu şekilde işlem görmüş ömekler %5'lik formol içinde saklanırlar. Daha iyi bir yöntem ise ömekler %5'lik bakır sülfat içinde en az bir saat yıkanırlar. Yıkanan örnekler 1000 ml.saf suya %5-6'lık kükürt dioksit eriyiğinden 15 ml. konularak hazırlanmış karışımın içine konularak kapalı bir kapta saklanırlar. Meyvalar için eriyik içine 20-30 rnl. beyaz gliserin ilave edilmelidir. 2.2.2.3. Kültür Mantarlarının Stoklarda Saklanması Stoklarda canlı olarak saklanması istenilen mantarlar agar-agar üzerine –20°C'de ortalama 6 ay ile en çok 1 yıl arasında tutulurlar. Bu zaman içinde ölmemeleri için tekrar kültür yapılması gerekmektedir. Diğer bir yöntem ise sterilize mineral yağının içine atılarak (yağ içinde devamlı batık duracağı için) senelerce saklanması söz konusudur. En iyi yöntem olarak sporların liofil ile muamele görmesi veya kuru olarak dondurulup saklanmasıdır. Bu yöntem ile en az 20 yıl kültüre alınmadan saklanması mümkündür. 2.2.2.4. Mantarlann Kuru Olarak Saklanması Mantarlar kuru olarak çok uzun yıllar saklanabilirler. Otsu bitkilerin üzerinde, yapraklarında bulunan parazit mantarlar, o bitkilerin preslerde kurutulması ile uzun yıllar saklanabilir. Şapkalı mantarlar toplandıktan sonra tahta veya metal kutular içinde kurutulmaya bırakırlar. Kurutulmuş mantarlar, büyüklüklerine göre yapılmış gözlerin içine konularak saklanırlar. Böceklerden korunmaları için paradiklorobenzen ile zehirlenirler. 2.3. Likenlerin Herbaryumu 2.3.1. Likenlerin Toplanması Likenler kaya, taş, ağaç, odun, ağaç kabuğu, sürgün, yaprak, çürümüş ağaç gövdesi üzerinde, yosunlar arasında ve seyrek olarakta kemik, cam ve deri parçaları üzerinde yetişebilirler. Bu çok değişik ortamlarda yetişmeleri nedeni ile farklı toplama yöntemleri uygulanır. Likerıin toplandığı ortamın tam olarak tanımlanması gerekir. Ömeğin: kayanın cinsi, üzerinden toplandığı ağacın cins ismi, gölge ve nem durumu tam olarak not edilmelidir. Bu bilgiler likenlerin adlandırılması için çok önemlidir. Toplama için gerekli olan gereçler şunlardır. Bir jeolog çekici. Kısa uçlu bir keski, sert keskin bir çakı (gerektiğinde çekiç vuruşlarına dayanıklı olrnalı), budama makası (sürgünler için) gibi kesiciler, Arazi not defteri, Pres, kurutma ve gazete kağıtları, Gazete kağıtlarından hazırlanmış değişik boyda zarflar Boyunda taşınabilecek bir büyüteç Likenler vejetatif şekillerine göre şu başlıklar altında toplanabilir. Kabuksu (Krustaseus) Likenler Bu likenlerin tallusları ağaçlar, topraklar ve kayalar üzerinde az veya çok gelişmiş bir kabuk oluştururlar. Liken bulunduğu ortama çok yakındır ve bazen tamamen gömülmüştür. Likenleri toplarken bağlı bulunduğu ortamdan kopanlmaya çalışılırsa, adlandırmada çok önemli olan likenin kenarları bozulacağı için kesinlikle adlandırılamazlar. Bu şekilde toplanan örneklerin hiç bir ilmi değeri yoktur. Bir çok tür ise sarı-kahverengi renkte olduğu için bu renk tonları çok iyi gözlenmeli ve değişik türlerin toplanılmasına çalışılmalıdır. Kabuklar ve odunlar üzerinde bulunan likenler genellikle bir çakı yardımı ile likenin hemen altından kabuk veya ağaçtan bir parça kesilerek alınırlar. Sürgünlerde bulunanlar ise bağ makası ile kesilerek alınır. Karayosunları ve topraklar üzerinde bulunanlar genellikle çok narindir ve dikkatlice toplanmalıdır. En iyi yöntem, liken bir çakı yardımı ile hemen altından alınmalı ve kütle halinde bir kutuya konulmalıdır. Eğer kutu yoksa kalınca kağıttan yapılmış bir zarf içine konularak düz bir durumda tutulmalı, sallama ve titremelerden korunmalıdır. Kayalar üzerindeki likenleri toplarken, likenlerin üzerinde geliştikleri kayadan büyükçe bir parça koparılarak alınır. Üzerinde değişik türlerin bulunduğu büyük kaya parçalarını koparmak, tek bir liken türünün bulunduğu küçük parçaları koparmaktan daha iyidir. Bu şekilde toplanan kaya likenleri bir kağıda sanlır ve çantada birbirlerine sürterek örneklerin bozulmamaları için kalın kağıtdan yapılmış zarflar içine yerleştirilirler. Kaya likenlerini bir çakı yardımı ile kayalar üzerinden sağlam bir şekilde sıyırarak almak olanaksızdır ve örnekler alınırken bozulurlar. Yapraksı (Follos) Likenler Kabuksu likenlerde uygulanan yöntemin aynısı uygulanır. Likenin tam olarak toplanılmasına hatta örnek büyük olsa bile dikkat edilmelidir. Likenler içinde renklerini en fazla değiştiren yapraksı likenlerdir. Bunun için toplandığı andaki rengi adlandırma çalışmalarında çok önemli olduğu için kesinlikle not edilmelidir. Dalsı (Fruticos) Likenler Toplanması oldukça kolay olan örneklerdir. Toplanma sırasında kaide diskleri bağlı bulundukları ortamdan kolaylıkla ayrılmazlar. O nedenle dikkatlice kaide diskinin likenle beraber alınmasına çalışılmalıdır. Bağlı bulundukları ortamın özelliklerinin not edilmesi çok önemlidir. Özellikle Usnea cinsinde. 2.3.2. Likenlerin Saklanması ve Etiketlenmesi Likenler çok yavaş kurutulmaya bırakıldıkları zaman üzerlerinde pas ve mantarlar kolaylıkla gelişebilir. Bunun için kesinlikle çok iyi kurutulmalıdırlar. Kabuklu likenler güneş ışığı altında veya orta sıcaklıktaki bir odada 24-46 saat kurutulmaya bırakılırlar. Yapraksı ve çalımsı likenler kurutma kağıtları arasında kurutulmalı ancak pres içinde sıkıştınlmamalıdırlar. Kurutma kağıtlarının ağırlığı yeterince baskı yapacağı için sıkıştırmaya gerek yoktur. Çalımsı likenler taze iken pres edilmelidirler. Dikkat edilecek nokta adlandırma çalışmalannın rahat yapılabilmesi için tallusları düzgünce açılarak iyi görünmeleri sağlanmalıdır. Örnekler kurumuş ise nemlendirilerek gevşetilir ve sonra pres edilirler. Bu yöntem Usnea cinsi için kolaylıkla uygulanabilir. Örnekler kurutulduktan sonra kalın kağıttan yapılmış zarflar içine yerleştirilir. Külah veya şapka şeklinde olan zarflar en kullanışlı olanlandır. Külahın tepe kısmı katlanarak ek bir kapak da oluşturulabilir. Eğer normal zarflar kullanılıyorsa zarfın zamklı kısmının likene değmemesine dikkat edilir. Bu şekildeki içinde liken ömekleri bulunan zarflar herbaryum kartonlanna zarfın altına zamk sürülerek yapıştınlır. Kaya likenleri ise kaya parçası ile bir fılitre kağıdına sanlarak zarfın içine yerleştirilir. Tüm bilgiler herbaryum merkezinin özel etiketi üzerine yazılarak, etlket zarfın üstüne yapıştınlır. 2.4. Ciğerotları Karayosunlarının Herbaryumu Ciğerotları ve Karayosunları, ağaç kabukları, toprak ve kayalar üzerinde, çok nemli olan kaya oyuklarında, eğreltl otu rizomlan, su serpintilerinin çarptığı kayalarda ve bazı türler ise durgun veya akan sularda batık olarak bulunurlar. Likenlerin toplanmasında kullanılan gereçler (budama makası hariç) kullanılır. Doğada çok karmaşık ve iç içe bulunduklarından arazide türlere ayrılarak toplanmaları oldukça zordur ve özellikle küçük örnekler toplama sırasında gözden kaçabilir. Özel olarak bir grup ile çalışan toplayıcılar arazide ömekleri tanıyıp sınıflandırabilirler. Ancak tüm ömeklerin toplanması yapılıyor ise o zaman bazen bir zarf içine birden fazla tür girebilir. Bu türlerde adlandırma sırasında ayrılarak ayrı ayrı zarfların içine konulur ve toplama numarasına a. b. c diye ayrılarak numaralanır (Ömek: 3253-a. 3253-b. 3253-c gibi). Ağaç kabukları üzerinde bulunanlar çakı ile sıyrııarak kabukla beraber, kayalar üzerinde bulunanlar ise kaya çekici ile kınlarak örneğe zarar vermeden alınırlar. Toprak üzerinde bulunanlar çakı yardımıyla ince bir toprak tabakası ile beraber alınmalıdır. Toplanacak karayosunlarının kapsüllü olmasına dikkat edilmelidir. Kapsüllü durumuna her zaman rastlanmaz. O zaman vejetatif kısımları alınır. Bu durum gözönünde tutularak karayosunları adlandırma anahtarları vejetatif karakterlere göre de yapılmıştır. Gerçekte, bazı karayosunlarının kapsülleri bile bilinmemektedir. Bu nedenle kapsüllü örnekler toplanırken, steril (kapsülsüz) örneklerden de alınmalıdır. Toplanan örnekler önceden hazırlanmış gazete kağıtlarından yapılmış zarfların içine konulur ve zarfın üstüne toplama numarası yazılarak, aynı numara deftere yazılır ve karşısına da toplandığı ortam (kaya, ağaç, toprak, su v.b.) ve toplandığı ağacın türü yazılır. Eğer ağacın tür ismi bilinmiyorsa, sonradan adlandırmak için ağaçtan örnek alınır. Bu şektide zarflara konulmuş örnekler kurutma kağıtları arasına yerleştlrilerek kurutulur, ancak presin sıkılması gerekmez. Örnekler üst üste konulduğundan kendi ağırlıkları yeterlidir. Adlandırma çalışmaları sırasında kurumuş örneğin kapsüllü ve vejetatif kısımlarından parça koparı

http://www.biyologlar.com/herbaryum-teknikleri-1

Genetik kod

Genetik kod, genetik malzemede (DNA veya RNA dizilerinde) kodlanmış bilginin canlı hücreler tarafından proteinlere (amino asit dizilerine) çevrilmesini sağlayan kurallar kümesidir. Kod, kodon olarak adlandırılan üç nükleotitlik diziler ile amino asitler arasındaki ilişkiyi tanımlar. Bir nükleik asit dizisindeki üçlü kodon genelde tek bir amino asidi belirler (ancak bazı durumlarda farklı konumlarda bulunan aynı kodon üçlüsü, çevredeki bağlamla ilişkili olarak iki farklı amino asidi kodlayabilir).[1] Genlerin çok büyük bir çoğunluğu aynı kodla şifrelendiği için (bkz. RNA kodon tablosu), özellikle bu koda kuralsal veya standart genetik kod olarak değinilir, ama aslında pekçok kod varyantı vardır. Yani, standart genetik kod evrensel değildir. Örneğin, insanlarda, mitokondrilerdeki protein sentezi kuralsal koddan farklı bir genetik koda dayalıdır. Canlılardaki genetik bilginin yalnızca genetik kod aracılığıyla depolandığı zannedilmemelidir. Tüm organizmaların DNA'sında düzenleyici diziler, genler arası diziler, kromozomal yapı bölgeleri bulunur, bunlar fenotipe büyük oranda katkıda bulunsa da kodon-amino asit ilişkisinden daha farklı kurallar ile etkilerini gösterirler (bakınız epigenetik). Genetik kodun çözülmesi DNA'nın yapısı James Watson, Francis Crick, Maurice Wilkins ve Rosalind Franklin tarafından çözüldükten sonra proteinlerin şifrelenmesinin esasını anlamak için ciddi çalışmalar başladı. George Gamow, 20 standart amino asidin kodlanabilmesi için üç harfli bir şifrenin olduğunu önerdi, çünkü 4n'yi en az 20'ye eşit kılan en küçük tamsayı n, 3'dür. Kodonların üç DNA bazından oluşmadığı ilk defa Crick, Brenner ve arkadaşları deneyinde gösterildi. İlk kodon 1961'de ABD Millî Sağlık Enstitüsü'nde (NIH'de) bulunan Marshall Nirenberg ve Heinrich J. Matthaei tarafından çözüldü. Hücresiz bir sistem kullanarak bir poli-urasil molekülünün (yani UUUU... dizisini) çevirisini gerçekleştirdiler ve keşfettiler ki sentezledikleri polipeptit sadece fenilalanin amino asidinden oluşmaktadır. Bu polifenilalanin bulgusundan UUU kodonunun fenilalanin amino asidini kodladığını çıkarsadılar. Bu çalışmayı sürdürerek Nirenberg ve Philip Leder genetik kodun üçlü doğasını ortaya çıkarıp standart genetik koddaki kodonları çözdüler. Bu deneylerde çeşitli mRNA kombinasyonları, üzerinde ribozomlar bulunan bir filtreden geçirilmekteydi. Her bir tekrarlayan üçlü dizisi, özgül taşıyıcı RNA moleküllerinin ribozoma bağlanmasına neden oluyordu. Leder ve Nirenberg bu yolla 64 kodondan 54'ünün dizilerini buldular. Bunu takiben, Gobind Khorana'nın çalışmaları kodon geri kalanını tanımladı ve kısa süre sonra Robert W. Holley, çeviriyi mümkün kılan adaptör molekül olan taşıyıcı RNA'nın yapısını çözdü. Bu çalışma, Severo Ochoa'nın daha evvelki çalışmalarına dayanmaktaydı; Ochoa, RNA sentezinin enzimolojisi üzerindeki çalışmalarından dolayı 1959'da Nobel ödülü almıştı. 1968'de Khorana, Holley ve Nirenberg çalışmalarına için Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülünü kazandılar. Genetik kod ile bilgi transferi Bir organizmanın genomu onun DNA'sında (bazı virüslerde ise RNA'sında) kayıtlıdır. Bir genomun protein veya RNA kodlayan bölümleri genleri oluşturur. Proteinleri kodlayan genler kodon olarak adlandırılan üç nükleotitlik birimlerden oluşur, bunların her biri bir amino asit kodlar. Her nükleotit bir fosfat, bir deoksiriboz şeker ve dört azotlu bazdan oluşur. Pürin türevi bazlar olan adenin (A) ve guanin (G) iki aromatik halkadan oluşur. Pirimidin türevi bazlar olan sitozin (C) ve timin (T) daha küçük olup tek bir aromatik halkadan oluşurlar. DNA'nın çifte sarmallı biçiminde, baz eşleşmesi denen bir yolla, DNA'nin iki ipliği hidrojen bağları ile birbirine bağlanır. Bu bağlar hemen her zaman bir iplikteki adenin bazı ile öbüründeki timin bazı ve bir iplikteki sitozin bazı ile öbüründeki guanin arasında oluşur. Bu demektir ki bir çifte sarmaldaki A ve T bazlarının sayısı eşit olmalıdır, C ve G bazlarının sayısının birbirine eşit olması gerektiği gibi. RNA'da timin (T) yerine urasil (U) bulunur, deoksiriboz yerine de riboz vardır. Her protein kodlayıcı gendeki baz dizisi transkripsiyon yoluyla DNA'ya benzer özellikleri olan bir RNA polimerine yazılır, bu moleküle mesajcı RNA veya mRNA denir. Mesajci RNA'daki baz dizisi de, sırası gelince, ribozomlar üzerinde translasyon (çeviri) denen süreç ile bir amino asit dizisine, yani bir proteine dönüştürülür. Çeviri süreci, amino asitler için spesifik olan taşıyıcı RNA'lar (tRNA'lar) gerektirir, proteine eklenecek amino asitler bunlara kovalent olarak bağlıdır. Çeviri için ayrıca, enerji kaynağı olarak guanozin trifosfat ve bir takım çeviri faktörleri gereklidir. Her tRNA'nın üzerinde, mRNA'da bağlandığı kendine has kodona komplemanter olan bir antikodon bulunur. tRNA'nın CCA dizisi ile sonlanan 3' ucuna amino asitler kovalent olarak "yüklenirler". Her bir tRNA'ya aminoasil tRNA sentetaz olarak adlandırılan enzimler tarafından spesifik bir amino asit yüklenir, bu enzimlerin hem yükledikleri amino aside hem de tRNA'ya yüksek derecede özgüllükleri vardır. Yüksek özgüllük, protein çevirisindeki hata oranının düşüklüğünü mümkün kılar. Üç nükleotitli bir kodon ile 4³ = 64 farklı kodon kombinezonu mevcuttur; 64 kodonun hepsi çeviri sürecinde bir amino aside ya da bir bitiş sinyaline karşılık gelir. Eğer, örneğin, UUUAAACCC gibi bir RNA dizisinin okuma çerçevesi birinci U ile başlıyorsa (konvansiyon gereği dizideki bazlar 5' - 3' doğrultusunda yazılır), bu dizide üç kodon vardır, bunlar UUU, AAA ve CCC'dir, her biri bir amino aside karşılık gelir. Bu RNA dizisi, üç amino asit uzunluğunda bir amino asit dizisine çevrilecektir. Bilgisayar bilmi ile bir karşılaştırma yapılacak olursa, bir kodon, veri işlenmesinde kullanılan bir "paket" olmasından dolayı, bir sözcük gibidir, bir nükleotit ise, en küçük veri birimi olmasından dolayı, bir bit gibidir. (Pratikte, tipik bir bilgisayarda, bir nükleotidi temsil etmek için en az iki bit, bir kodon içinde 6 bit gerekir.) Standart genetik kod aşağıdaki tablolarda gösterilmiştir. Tablo 1, 64 kodonun her birinin hangi amino aside karşılık geldiğini göstermektedir. Tablo 2 ise 20 standart amino asidin her birinin hangi kodona karşılık geldiğini göstermektedir. Bunlar sırasıyla ileri ve geri kodon tablosu olarak adlandırılırlar. Örneğin AAU kodonu asparagin amino asidini kodlar, UGU ve UGC de sisteini kodlar (standart üç harfli gösterimle Asn ve Cys, sırasıyla). Dizinin okuma çerçevesi Bir kodon çevirinin başladığı ilk nükleotit ile tanımlanır. Örneğin GGGAAACCC dizisi, eğer ilk bazdan itibaren okunursa, GGG, AAA ve CCC kodonlarından oluşur; ve eğer ikinci bazdan itibaren okunursa GGA ve AAC kodonlarından, eğer üçüncü bazdan itibaren okunursa GAA ve ACC kodonlarından oluşur (kısmî kodonlar göz ardı edilmiştir). Dolayısıyla her dizi üç farklı okuma çerçevesi ile okunabilir, her biri farklı amino asit dizileri üretir (verilen örnekte, sırasıyla, Gly-Lys-Pro, Gly-Asp, veya Glu-Thr). Çift iplikli DNA ile 6 olası okuma çerçevesi vardır, üçü bir iplik üzerinde ileri yönde, üçü öbür iplikte ters yöndedir. Bir protein dizisinin çevirisinin yapıldığı asıl çerçeve başlama kodonu tarafından belirlenir, bu genelde mRNA disindeki ilk AUG kodonudur. Üçün katı olmayan sayıda nükleotidin eklenmesi veya çıkmasına neden olan mutasyonlar, okuma çerçevesini bozar, bu tip mutasyonlara okuma çerçeve kayma mutasyonu denir. Bu mutasyonlar, ortaya çıkan proteinin işlevini bozabilir (eğer protein oluşabilirse) ve bu yüzden canlı hücrelerdeki protein kodlayıcı dizilerde ender görülürler. Çoğu zaman bu kötü oluşmuş proteinler proteolitik yıkıma yollanırlar. Ayrıca, bir çerçeve kayma mutasyonu yüksek olasılıkla bir dur kodonunun okunmasına neden olur, bu da proteini erken sonlandırır.[2] Çerçeve kayma mutasyonlarının kalıt olma enderliğinin bir nedeni, eğer çevrilen protein selektif şartlarda büyümek için gerekli ise, işlevsel bir proteinin yokluğunun organizma için ölümcül olabilmesidir. Başlama ve durma kodonları Çeviri, bir zincir başlama kodonu ile başlar. Dur kodonundan farklı olarak, bu kodon çevirinin başlaması için yeterli değildir. Civardaki diziler (örneğin E. coli'de Shine-Dalgarno dizisi) ve başlama faktörleri de başlama için gereklidir. En yaygın başlama kodonu AUG'dir, bu kodon metiyonin olarak, veya bakterilerde formilmetiyonin olarak çevirilir.[3] Üç dur kodonuna adlar verilmiştir: UAG, amber, UGA, opal ve UAA, okra (İng. ochre). Amber adı, onu keşfeden Richard Epstein ve Charles Steinberg tarafından, arkadaşları Harris Bernstein anısına verilmişti, çünkü soyadı Almanca "amber" (kehribar rengi) anlamına gelmekteydi. Ardından, diğer dur kodonları, renk temasını sürdürmek için "okra" (koyu sarı) ve "opal" olarak adlandırıldı. Dur kodonları "bitiş" veya "anlamsız" kodon olarak da adlandırılırlar. Bitiş kodonları, kendilerine bağlanacak bir tRNA'nın yokluğu nedeniyle bağlanan salma faktörleri (İng. release factor) büyüyen polipeptit zincirinin ribozomdan serbest bırakılmasını neden olur.[4] fuck youuu başlama kodonları Genetik kodun dejenerliği Genetik kodda artıklık (ing. redundancy) vardır ama muğlaklık yoktur (tam bağıntı için yukarıda #RNA kodon tablosu;kodon tablolarına bakın. Örneğin, GAA ve GAG kodonlarının her ikisi de glutamik asidi belirlese de (artıklık), her ikisi de başka bir amino asidi kodlamaz (muğlaklık). Bir amino asidi kodlayan kodonlar her üç pozisyonda da farklılık gösterebilir. Örneğin, glutamik asit amino asidi GAA ve GAG kodonları tarafından belirlenir (3. pozisyonda faklılık), lösin UUA,UUG, CUU, CUC, CUA, CUG kodonları tarafından belirlenir (1. ve 3. pozisyonda farklılık), serin ise UCA, UCG, UCC, UCU, AGU, AGC kodonları tarafından belirlenir (1., 2. ve 3. pozisyonlarda farklılık). Bir kodondaki bir pozisyonda herhangi bir nükleotit olsa da aynı amino asidi kodlanıyorsa o pozisyon için dört misli dejenere konum terimi kullanılır. Örneğin, glisin kodonlarının (GGA, GGG, GGC, GGU) 3. pozisyonu dört misli dejenere bir konumdur, çünkü bu pozisyondaki her bir nükleotit yer değişimi eş anlamlıdır, kodlanan amino asidi değiştirmezler. Bazı kodonların sadece 3. pozisyonu dört misli dejenere olabilir. Bir kodondaki bir pozisyona dört bazdan sadece ikisinin gelmesi ile aynı amino asit kodlanıyorsa o pozisyon için iki misli dejenere terimi kullanılır. Örneğin glutamik asit kodonlarının (GAA, GAG) 3. pozisyonu iki misli dejenere bir konumdur. İki misli dejenere konumlarda eşdeğer nükleotitler ya iki pürin (A/G) veya iki pirimidin (C/U) olur, dolayısıyla sadece transversiyonlu yer değişimler (pürinden pirimidine veya pirimidinden pürine) eşanlamlı olmaz. Bir kodondaki pozisyondaki herhangi bir mutasyon bir amino asit değişimine neden olursa o pozisyon dejenere olmayan konum olarak değinilir. Üç misli dejenere konum olan tek bir kodon vardır, bu izolösin kodonunun 3. pozisyonudur: AUU, AUC, or AUA izolösin kodlar ama AUG metiyonin kodlar. Altı kodon tarafından kodlanan üç amino asit vardır: serin, lösin ve arginin. Sadece iki amino asit tek bir kodon tarafından belirlenir, bunlardan biri, hem metiyonin hem de başlamayı kodlayan AUG'dir, öbürü UGG tarafından kodlanan triptofandır. Genetik koddaki dejenerelik, eşanlamlı mutasyonları mümkün kılar. Dejenereliğin nedeni, üçlü kodun 20 amino asit ve bir stop kodon belirlemesidir. Dört baz olduğu için en az 21 kodu oluşturmak için üçlü kodonlar gereklidir. Örneğin, kodon başına iki baz olsaydı, 16 tane amino asit kodlanabilirdi (4²=16). En az 21 kod gerektiği için 4³ = 64 olası kodon verir, yani kodda belli bir dejenerlik bulunması gerekir. Genetik kodun bu özellikleri noktasal mutasyonlarda onu hataya daha tolaranslı yapar. Örneğin, teorik olarak, dört misli dejenere kodonlar üçüncü pozisyonda bir mutasyona dayanıklı olmaları beklenebilir (ama gerçekte kodon kullanım yanlılığı (İng. codon usage bias) çoğu organizmada bunu sınırlar). Keza, iki misli dejenere kodonlar 3. pozisyonda olabilecek 3 mutasyondan birine dayanıklıdırlar. Geçiş (transisyon) mutasyonları (pürinden pürine, veya pirimidinden pirimidine mutasyonlar) dönüşüm (transversiyon) mutasyonlarından (pürinden pirimidine veya tersi) daha sık olduğu için iki misli dejenere konumlarda pürinlerin veya pirimidinlerini birbirine denk olması, hata toleransını daha da artırır. Artıklık özelliğinin bir sonucu, bazı mutasyonların sadece sessiz mutasyonlara yol açması, diğer bazı mutasyonlarda ise, değişen amino asidinin hidrofiliklik veya hidrofobikliğinin aynı olmasından dolayı, proteinin etkilenmemesidir. Örneğin, NUN şeklinde bir kodon (N = herhangi bir nükleotit) genelde hidrofobik amino asitleri kodlar; NCN küçük boyutlu ve orta derecede hidrofobik amino asitler kodlar; NAN orta büyüklüklü hidrofobik amino asitler kodlar; UNN hidrofilik olmayan amino asitler kodlar.[5][6] Yukarıda belirtilen bu genel eğilimlere rağmen noktasal bir mutasyon bozuk bir proteine neden olabilir. Mutant hemoglobinde hidrofilik glutamat (Glu), hidrofobik valin (Val) ile yer değiştirmiştir, yani GAA veya GAG'nin yerini GUA veya GUG almıştır. Glutamatın valinle değişmesi beta globulin'in çözünürlüğünü azaltır, bunun sonucu olarak hemoglobin lineer polimerler oluşturur. Değişmiş olan valinler arasındaki hidrofobik etkileşimlerin neden olduğu bu polimerleşme ile alyuvarlarda orak hücre deformasyonu meydana gelir. 64 kodona karşılık çoğu organizmada sadece 40-50 tRNA tipi vardır.[7] Bazı tRNA'ların birden çok kodona bağlanabilmesinin nedeni, tRNA antikodonundaki birinci bazın değişime uğramış olması ve bu bazın "oynak" olmasından dolayı oynak baz çifti oluşturabilmesidir. Değişime uğramış olan baz inozindir, ayrıca G-U bazları birbirleriyle Watson-Crick kurallarına uymayan bir baz çifti oluşturabilirler. Standart genetik kodun çeşitlemeleri Standart kodda ufak variyasyonların olduğu tahmin edilmiş olmakla beraber,[8] bunların keşfedilmesi 1979'u buldu. O yıl, insan mitokondri genleri üzerinde çalışan araştırmacılar mitokondrilerin alternatif bir kod kullandığını buldular.[9] O zamandan beri alternatif mitokondrial genetik kodlar[10] dahil olmak üzere pekçok başka varyant bulunmuştur,[11]. Bazı faklılıklar ufaktır, örneğin mikoplazmalarda UGA triptofan olarak çevrilir. Bazı ender durumlarda bazı proteinlerin o türde normal olarak kullanılmayan alternatif başlama kodonları kullanabildiği bulunmuştur.[12] Bazı proteinlerde standart dur kodonunun yerine standart olmayan amino asitler gelir, bunun belirleyicisi mRNA'da bu kodonun yakınında bulunan sinyal dizileridir: UGA selenosistein kodlar, UAG de pirolizin kodlar. Selenosistein ve pirolizin artık 21. ve 22. standart amino asit olarak sayılmaktadır. Genetik koddaki varyasyonların ayrıntıları NCBI web sitesinde görülebilir. Bu farklılıklara rağmen tüm bilinen kodlar büyük benzerlikler gösterirler ve tüm organizmalarda işleyen temel mekanizma aynıdır: üç bazlı kodonlar, tRNA, ribozomlar, kodonların okunma yönü ve nükleotit dizisinin üçer harfler olarka okunup bir amino asit dizisi olarak sentezlenmesi. Genetik kodun kökeni hakkında teoriler Çeşitliliklere rağmen tüm hayat biçimleri tarafından kullanılan genetik kodlar çok benzerdir. Dünyadaki yaşam tarafından kullanılan genetik kodun yanı sıra pek çok başka genetik kod da olabileceğine göre, mevcut kodun yaşamın oluşum tarihinin en başlarında oluşmuş olması evrim teorisi bakımından muhtemeldir. Taşıyıcı RNA'nın filogenetik analizi, mevcut aminoasil tRNA sentetazlar grubundan oluşumundan önce tRNA'ların evrimleşmiş olduğunu önermektedir.[13] Genetik kod, kodonların rastgele amino asitlere atamasından ibaret değildir.[14] Örneğin, aynı biyosentetik yolak üzerinde yer alan amino asitlerin kodonlarının ilk bazı aynı olmak eğilimlidir,[15] ve benzer fiziksel özellikleri olan amino asitlerin kodonları da benzerdir.[16][17] Genetik kodun evrimine dair teorilerde üç ana tema vardır:[18] Aptamer deneyleri bazı amino asitlerin kendilerini kodlayan baz üçlülerine karşı seçici bir bağlanma afinitesine sahip olduğunu göstermiştir.[19] Bu bulgunun önerdiği görüş, tRNA ve ilişkili enzimler içeren mevcut karmaşık çeviri mekanizmasının sonradan meydana gelen bir gelişme olduğu, orijinde protien dizilerinin doğrudan baz dizileri üzerinde kalıplandığıdır. Standart modern genetik kod daha evvelki basit bir koddan, bir "biyokimyasal genişleme" yoluyla türemiştir. Burdaki fikir, en eski (primordiyal) yaşamın yeni amino asitleri keşfettikçe (örneğin bunlar metabolizma ürünleri olmuş olabilir) bunları genetik kodlama mekanizmasına dahil ettiğidir. Günümüze kıyasla geçmişte daha az sayıda farklı amino asit olduğuna dair pek çok dolaylı delil olsa da,[20] amino asitlerin genetik koda hangi sırayla dahil olduğuna dair ayrıntılı hiptezler çok daha tartışmalı olmuştur.[21][22] Doğal seleksiyon, mutasyonların etkisini en aza getirecek yönde kodon atamalarına yol açmıştır.[23] Kaynakça 1.^ Turanov AA, Lobanov AV, Fomenko DE, Morrison HG, Sogin ML, Klobutcher LA, Hatfield DL, Gladyshev VN (January 2009). "Genetic code supports targeted insertion of two amino acids by one codon". Science 323 (5911): 259–61. doi:10.1126/science.1164748. PMID 19131629. 2.^ Isbrandt D, Hopwood JJ, von Figura K, Peters C (1996). "Two novel frameshift mutations causing premature stop codons in a patient with the severe form of Maroteaux-Lamy syndrome". Hum. Mutat. 7 (4): 361–3. doi:10.1002/(SICI)1098-1004(1996)7:4<361::AID-HUMU12>3.0.CO;2-0. PMID 8723688. 3.^ Touriol C, Bornes S, Bonnal S, et al (2003). "Generation of protein isoform diversity by alternative initiation of translation at non-AUG codons". Biology of the cell / under the auspices of the European Cell Biology Organization 95 (3-4): 169–78. PMID 12867081. 4.^ [cite web| url= www.sci.sdsu.edu/~smaloy/MicrobialGeneti...-sup/amber-name.html |başlık= How nonsense mutations got their names | erişimtarihi= 12 haziran 2009] 5.^ Yang et al. (1990). Reaction Centers of Photosynthetic Bacteria. Springer-Verlag. 6.^ "Complexity International". 12 haziran 2009 tarihinde erişilmiştir. 7.^ "Genomic tRNA Database". 12 haziran 2009 tarihinde erişilmiştir. 8.^ (1973). "Directed panspermia". Icarus 19: 341-346 p. 344: "It is a little surprising that organisms with somewhat different codes do not coexist." (Further discussion at [1]) 9.^ Barrell BG, Bankier AT, Drouin J (1979). "A different genetic code in human mitochondria". Nature 282: 189–94. PMID 226894. 10.^ Jukes TH, Osawa S (December 1990). "The genetic code in mitochondria and chloroplasts". Experientia 46 (11-12): 1117–26. PMID 2253709. 11.^ Andrzej (Anjay) Elzanowski ve Jim Ostell tarafından derlenmiştir]. "NCBI: "The Genetic Codes"". 12.^ "Genetic Code page in the NCBI Taxonomy section". 12 haziran 2009 tarihinde erişilmiştir. 13.^ De Pouplana, L.R.; Turner, R.J.; Steer, B.A.; Schimmel, P. (1998). "Genetic code origins: tRNAs older than their synthetases?". Proceedings of the National Academy of Sciences 95: 11295. doi:10.1073/pnas.95.19.11295. PMID 9736730. www.pnas.org/cgi/content/full/95/19/11295. 14.^ Freeland SJ, Hurst LD (1998). "The genetic code is one in a million". J. Mol. Evol. 47: 238–48. doi:10.1007/PL00006381. PMID 9732450. link.springer-ny.com/link/service/journa...9/bibs/47n3p238.html. 15.^ Taylor FJ, Coates D (1989). "The code within the codons". BioSystems 22 (3): 177–87. doi:10.1016/0303-2647(89)90059-2. PMID 2650752. 16.^ Di Giulio M (October 1989). "The extension reached by the minimization of the polarity distances during the evolution of the genetic code". J. Mol. Evol. 29 (4): 288–93. doi:10.1007/BF02103616. PMID 2514270. 17.^ Wong JT (February 1980). "Role of minimization of chemical distances between amino acids in the evolution of the genetic code". Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 77 (2): 1083–6. doi:10.1073/pnas.77.2.1083. PMID 6928661. 18.^ Knight RD, Freeland SJ, Landweber LF (June 1999). "Selection, history and chemistry: the three faces of the genetic code". Trends Biochem. Sci. 24 (6): 241–7. PMID 10366854. 19.^ Knight RD, Landweber LF (September 1998). "Rhyme or reason: RNA-arginine interactions and the genetic code". Chem. Biol. 5 (9): R215–20. PMID 9751648. 20.^ (2002). "Evolution of Amino Acid Frequencies in Proteins Over Deep Time: Inferred Order of Introduction of Amino Acids into the Genetic Code". Molecular Biology and Evolution 19: 1645-1655 21.^ Amirnovin R (May 1997). "An analysis of the metabolic theory of the origin of the genetic code". J. Mol. Evol. 44 (5): 473–6. PMID 9115171. 22.^ Ronneberg TA, Landweber LF, Freeland SJ (2000). "Testing a biosynthetic theory of the genetic code: fact or artifact?". Proc. Natl. Acad. Sci. U.S.A. 97: 13690–5. doi:10.1073/pnas.250403097. PMID 11087835. 23.^ Freeland SJ, Wu T, Keulmann N (2003). "The case for an error minimizing standard genetic code". Orig Life Evol Biosph 33: 457–77. PMID 14604186. Kaynak: tr.wikipedia.or

http://www.biyologlar.com/genetik-kod

Genetiğin Dünya da ve Türkiye de Tarihsel Gelişimi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. "Gen" terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel'in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin'in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge'den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin'in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA'nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon's chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX'i dişi XY'i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster'de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus'larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith'in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour'da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948'lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950'de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 'de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli'de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington's hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel'in Deneyleri Gregor Mendel (1866), "Experiments on Plant Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), "The Law of Segregation of Hybrids," Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), "Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation," Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) "Remarks on Variation in Animals and Plants," Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel's Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity," New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), "The Genotype Conception of Heredity," The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), "The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics" in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) "Race Mixture and Physical Disharmonies," Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) "Sex Limited Inheritance in Drosophila," Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) "Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila," Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), "A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays," Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), "A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster," Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) "Artificial Transmutation of the Gene," Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) "The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat," Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) "A Pure Line Method of Corn Breeding," Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) "The Inheritance of Sickle Cell Anemia," Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) "The Genetic Analysis of Familial Traits," Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) "Evolution in Mendelian Populations," Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) "The Cost of Natural Selection," Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) "The effect of an early lethal (t*) in the house mouse," Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) "Genetic Assimilation," reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), "Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora," Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) "The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of "Inducibility" in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli," Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. "Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations," Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) "Fine Structure of a Region of Bacteriophage," Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) "Controlling Elements and the Gene," Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), "Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.," Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), "A Structure for Deoxyribonucleic Acid," Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) "The Replication of DNA," Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) "RNA Codewords and Protein Synthesis," Science 145: 1399-1407. Türkiye'de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye'de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa' da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa'da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensibleri Kaynak: Elmer-Dewitt, Philip. "Cloning: Where Do We Draw the Line?" Time Vol. 142, No.19, Nov. 8, 1993. Lewis, Ricki. 1994. Human Genetics. William C. Brown Publishers. Micklos, David A. 1990. DNA Science. Carolina Biological Supply Co., Cold Spring Harbor Press. Sattelle, David. 1988. Biotechnology in Perspective. Industrial Biotechnology Association, Hobsons Publishing.

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunya-da-ve-turkiye-de-tarihsel-gelisimi

Genetiğin Dünyada ve Türkiyedeki Tarihi

Dünyada hayatın başladığı kabul edilen 4.6 milyar yıl önce, DNA(deoksiribonükleikasit) yaşamın hücresel metabolik aktivasyonlarını ortaya koyan genetik yapı olarak hizmet etmiştir. “Gen” terimi 1900. yıllara kadar kullanılmamasına rağmen genin fonksiyonu ile olan araştırma 1800 lü yıllarda başlamıştır. Gregor Mendel, Avusturyalı din adamı, manastırının bahçesinde yıllarca çalıştı, farklı bezelye varyetelerini melezlemiştir. Dikkatli kayıtlar tutarak, melezlerin döllerini saymış, bezelye şekli, çiçek rengi, bitki yüksekliği gibi özelliklere bakarak genlerin fenotipik ekspressiyonunu incelemiştir. Dikkatli gözlem, doğru kayıt tutarak verileri dikkatlice analiz yapmış ve her bir bitkinin erkek ve dişi ebeveynlerinin döllerine kalıtım üniteleri veya faktörlerin varlığı teorisini ortaya koymuştur. 1884 yılında Mendel öldüğü zaman çalışmasının değerini kimse bilmiyordu. Mendel’in bulduğu faktör veya kalıtım ünitelerini gen olduğu 1900 yıllara kadar anlaşılamadı. Aynı dönem içerisinde, 1809-1882, İngiliz Charles Darwin, fizikçi ve biyoloji uzmanı Erasmuz Darwin’in torunu, biyolojik bilimlerde önemli ilerlemelere neden olan bilgileri topluyordu. Darwin tıp ve din konusunu çalıştı. Cambridge’den mezun olduktan sonra kariyerini geliştirmek istiyordu. Darwin bitki ve hayvanlar üzerinde çalıştı, örnekler topladı ve yaşayan canlıların özelliklerine göre çizdi. Bu çalışmayla güney amerika kıyılarında Galapagos Adaları üzerindeki çalışmayla ünlü oldu. Darwin bu arada birçok fosil topladı ve bugünkü türlerin varlığını ortaya koyan hayvanların fosillerini buldu. Her adayı ziyaret edip türlerin karakterler yönünden varyasyon ortaya koyduğunu tespit etmiştir. İspinozlarda örneğin gaga şekli ve gaga uzunluğu güney amerika kıyılarında yaşayan türlerle adalarda yaşayan türlerin ayrılmasında yardımcı olmuştur. Darwin, çalışmalarında ortaya çıkan son türlerin öncekilerden meydana gelmesi hakkındaki teorilerini belirtti. Darwin aynı zamanda doğada oluşan seçici işlemi savundu. Buna göre güçlü özelliklere sahip türler canlı kalmaya daha çok meyilli idi. Darwin’in çalışmalarına başlangıçta cevaplar negatif idi özellikle dini liderler özellikle dünya üzerinde yaşamın ortaya çıkması yorumu hakkındaki bu fikirlerden büyük üzüntü duydular. Bununla beraber bu iki çalışma genetik ve evolusyon hakkındaki biyolojik teorilerine öncülük etmişlerdir. Dünyada Genetiğin Gelişimi 1900 yıllarda Mendelin çalışmalarının yeniden keşfinden sonra genin doğası hakkında büyük bir bilgi patlama olmuştur. Biyoloji alanında çalışan bilim adamları, hücredeki çekirdek ve kromozomun önemi üzerinde durdular. Çünkü gözlemlerde, kromozomlar yumurta ve polen/spermi oluşturmak üzere mayoz esnasında sayısını yarıya indiriyor ve sadece bölünme sırasında görülüyordu. Bu sebeple DNA moleküllerinin nasıl faaliyete geçerek organizmaları ürettiklerini anlamak için birçok çaba sarf edildi. Amerikalı James Watson ve İngiliz Francis Crick birkaç biyolog araştırmacıyla 1953 yılında DNA nın çift heliks yapısını incelediler. DNA kavramı yaşamın geleneksel dili olduğu bakterilerde, mantarlarda, bitki ve hayvanlarda yapılan çalışmalarla ortaya konuldu. Yaşayan organizmalar arasında yer alan bu ilişki biyoteknoloji ve genetik mühendislik biliminin gelişimine neden olmuştur. Mühendislik teknolojisi, bitki ve hayvanları geliştirmek için yaşayan diğer organizmaları ve canlıların kısımlarını kullanmıştır. 1970 yıllarında, araştırmacılar DNA’nın bir canlıdan kesilerek diğer canlıya yerleştirebileceklerini böylece rekombinant DNA teknolojisini buldular. Bu şekilde insülin, hormon, interferon ve TPA (doku plasminogen aktifleştirici) gibi ilaçları tıp dünyasına sundular. İnsan gen terapisi yöntemiyle genleri hasarlı olan veya eksik olan fertlere gen nakli gerçekleştirilmiştir. Üreme teknolojisinin gelişimiyle üremenin artırılmasına çalışılmıştır. İnsan üreme teknolojiyle uğraşan araştırmacılar insan embriyosunu in vitro koşullarda elde etti ve daha sonra kullanılmak üzere dondurdular. Anne ebeveynler kendilerine ait olmayan genetik döller vermişlerdir. 1993 de, l, George Üniversitesinde çalışmakta olan Dr Robert Stillman ve Jerry Hall insan embiryosunu klonladı ve 6 gün bunları yaşatmayı başardı. Klonlama ya da genetik olarak benzer organizmanın üretimi ilk kez havuç bitkisinde başarılmıştır. Klonlama işleminde havuç kök hücreleri yeni bitki oluşturmak üzere kullanılmıştır. Bitki klonlama teknolojisindeki bu başarılar 1952 de kurbağalardaki klonlamaya kadar devam etmiştir. 1970 lerde fare, 1973 de sığır ve 1979 da koyun klonlaması olmuştur. Bu çalışmalar, hızlı çoğalan iyi bir sürü daha iyi süt üretimi amacıyla insanlık yararına gerçekleştirilmiştir. Gen teknolojisiyle biyoteknolojideki ilerlemeler zararlılara ve soğuğa dayanıklı bitki türleri, daha çok üreyebilen ve gelişkin çiftlik hayvanları üretimine başarılı olmuştur. Genetik olarak farklı domates türleri, rafta kalma süresi uzun olan varyetelerin gelişmesini sağlamıştır.1990 yıllarında Amerikada daha da ileri gidilerek İnsan Genom Projesi gündeme getirilmiş ve insan genlerinin tüm haritasının yapılması planlanmıştır. Bu projenin yaklaşık değeri yılda 200 milyon dolar olup 2005 yılında bitirilmesi planlanmaktadır. Cystic fibrosis, orak şekilli hücre anemisi ve Huntingon’s chorea gibi birçok hastalık için DNA kodları kromozomlarda yer alan özel bölgelerde kodlanmış olduğu bu sayede bulunmuştur. Bununla beraber biyoteknolojinin hızlı gelişimi beraberinde birçok problemide ortaya koymuştur. Bilimsel tartışmalar ahlaki ve geleneksel sorular yeni gelişmelerle ortaya çıkmıştır. Bu nedenle genetik bilimi konusunda herkesin bilgiye ihtiyacı bulunmaktadır. Dünyada Genetiğin Tarihi; 1858 yılında Charles Darwin - Alfred Russel Wallace doğal seleksiyon teorisini ortaya koydular ve çevreye iyi uyum gösteren populasyonların yaşadığını ve özelliklerini nesillerine aktardıklarını belirttiler. 1856 Charles Darwin, Türlerin Orijin adlı eserini yayınladı. 1866 Gregor Mendel bezelye bitkilerinde faktörlerin aklıtımı üzerine araştırmlarını yayınladı. 1900 de Carl Correns Hugo de Vries Erich von Tschermak Mendelin prensiblerini bağımsız olarak keşfetti ve doğruladı. Modern genetiğin başlangıcını yaptı. 1902 Walter Sutton Mndel ve citoloji arasındaki ilişkileri ortaya koydu, kalıtım ve hücre morfolojisi arasındaki boşluğu kapattı. 1905 Nettie Stevens Edmund Wilson bağımsız olarak Cinsiyet kromozomlarını buldu XX’i dişi XY’i erkek olarak değerlendirdi. 1908 Archibald Garrod, insanda enzim eksikliğinden meydana gelen doğum hastalıklarının metabolizmasını çalıştı. 1910 Thomas Hunt Morgan, ilk kez meyve sineği Drosophila melanogaster’de cinsiyete bağlı kalıtım olan beyaz göz rengini araştırdı. Bu araştırma linkage (bağlantı) olayını içeren gen teorisini geliştirdi. 1927 Hermann J. Muller, X-ışınlarını kullanarak Drosophila da suni mutasyonların oluştuğunu buldu. 1928 Fred Griffith Diplococcus’larda R ve S nesillerine bilinmeyen yapıların olduğu keşfetti. 1931 Harriet B. Creighton Barbara McClintock mısırda krossing overın sitolojik aknıtlarını gösterdi. 1941 George Beadle Edward Tatum, ışınlanmış ekmek küfünde, Neurospora, bir enzim tarafından kontrol edilen genin faaliyetini ifade etti. 1944 Oswald Avery, Colin Macleod ve Maclyn McCarty, Griffith’in denemelerinde transfer olan yapının DNA olduğunu ortaya koydu. 1945 Max Delbruck, 26 yıl ard arda Cold Spring Hardour’da fajlar üzerinde kurs verdi. Bu kurd moleküler biyolojide iki generasyonu içeren ilk kursdu. 1948′lerde Barbara McClintock mısırda renk varyasyonunu açıklayan ilk transposable elementleri keşfetti. 1950′de Erwin Chargaff Canlılardan elde edilen DNA örneklerinde Adenin-Timin ve Guanin-Sitozin arasındaki 1:1 oranını keşfetti. 1951 yılında Rosalin Franklin DNA nın X ışınlı ilk fotoğrafını çekti. 1952 ‘de Martha Chase Alfred Hershey 35S fajlarını işaretledi ve DNA yı 32P ile işaretliyerek kalıtım molekülünü buldu. 1953 Francis Crick, James Watson DNA molekülünün üç boyutlu yapısını çözdü. 1958 yılında Matthew Meselson, Frank Stahl azot izotoplarını kullanarak semi konservatid replikasyonu kanıtladı. 1958 Arthur Kornberg, E. coli’de DNA polimerazı saflaştırdı ve test tüpünde ilk enzimi elde etti. 1966 Marshall Nirenberg, H. Gobind KhoranaLed, Genetik kodu deşifre etti ve 20 amino asit için RNA kodonlarını buldu. 1970 Hamilton Smith & Kent Wilcox, ilk restriksiyon enzimini izole etti, Hind II Bu DNA bölgesini özel bir bölgeden kesmektedir. 1972 Paul Berg & Herb Boyer, ilk rekombinant molekülleri üretti. 1973 Joseph Sambrook Led, Agarose jel elektroforesisde DNA yı ethidium Bromid ile boyayarak gösterdi. 1973 Annie Chang Stanley Cohen, rekombinant DNA molekülünü oluşturdu ve E. Colide replike etti. 1975 Rekombinant DNA deneylerinin düzenlenmesi hakkında rehberin sunulması. California, Asimolar Uluslar arası Toplantı. 1977 Fred Sanger, DNA dizilişi için zincir terminasyon metodunu (dideoxy) geliştirdi. 1977 Tıp alanında önemli ilaçların üretildiği ilk rekombinant DNA metodlarının kullanıldığı genetik mühendisliği şirketi kuruldu (Genentech). 1978 Rekombinant DNA teknolojisi ile üretilen ilk insan hormonu somatostatin elde edildi. 1981 Üç farklı bağımsız araştırma ekibi insan ongene lerini keşfetti (kanser genleri). 1983 James Gusella kan örneklerini topladı Huntington’s hastalığını kontrol eden genin kromozom 4 üzerinde olduğunu keşfetti 1985 Kary B. Mullis, Polimeraz zinzir reaksiyonunu tanımlayan araştırmasını yayınladı (PCR). 1988 İnsan Genom projesi başladı. İnsan kromzomlarının DNA dizilişinin tanımlanması hedef alındı. 1989 Alec Jeffreys, DNA parmak izi terimini tanıttı ve DNA polimorfizm, ile ailesel, göç ve cinayet vakalarında kullandı. 1989 Francis Collins & Lap Chee Tsui Cystiz Fibrosis hastalığına neden olan ckromosom 7 üzerindeki CFTR regulatör proteinin genetik kodunu tanımladı. 1990 İlk gen yer değiştirme gerçekleşti. Normal ADA geninin RNA kopyası retrovirüs vasıtasıyla 4 yaşındaki bir kıs çoçuğunun T hücrelerine nakledildi. Bu uygulamada bağışıklık sistemi çalışmaya başladı. 1993 Flavr Savr, domatestleri raf ömrünü uzatmak için genetik olarak modifiye etti. 1996 Iwan Wilmut, çekirdek transferi ilk genetik kopyalama gerçekleştirildi. Genetiğin Tarihinde Klasik Araştırmalar: Gregor Mendel’in Deneyleri Gregor Mendel (1866), “Experiments on Plant Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 1-48. Keşifler Hugo De Vries (1900), “The Law of Segregation of Hybrids,” Trans. by Eva Sherwood, in The Origin of Genetics, Curt Stern and Eva Sherwood, eds. (W. H. Freeman and Co., 1966), pp. 107-118. Mendel Araştırmaları William Bateson (1901), “Problems of Heredity as a Subject for Horticultural Investigation,” Journal of the Royal Horticultural Society 25: 54-61. Biyometri W. F. R. Weldon (1895) “Remarks on Variation in Animals and Plants,” Proceedings of the Royal Society 57: . G. Udny Yule (1905), Mendel’s Laws and Their Probable Relations to Intra-Racial Heredity,” New Phytologist 1: 226-7. Genotip & Fenotip W. Johannsen (1911), “The Genotype Conception of Heredity,” The American Naturalist 95: 129-159. Eugenler Charles Davenport (1912), “The Inheretance of Physical and Mental Traits of Man and Their Application to Eugenics” in Heredity and Eugenics. W. Castle, ed. University of Chicago Press. William Castle (1930) “Race Mixture and Physical Disharmonies,” Science, n.s. 71: 603-606. Kalıtımın Kromozom Teorisi T. H. Morgan (1910) “Sex Limited Inheritance in Drosophila,” Science 32: 120-122. A. H. Sturtevant (1917) “Genetic Factors Affecting the Strength of Linkage in Drosophila,” Proceedings of the National Academy of Science 3: 555-558. Sitogenetik Harriet B. Creighton and Barbara McClintock (1931), “A Correlation of Cytological and Genetical Crossing-Over in Zea mays,” Proceedings of the National Academy of Sciences 17: 492-497. T. S. Painter (1934), “A New Method for the Study of Chromosome Aberrations and the Plotting o Chromosome Maps in Drosophila melanogaster,” Genetics 19: 175-188. Mutasyon H. J. Muller (1927) “Artificial Transmutation of the Gene,” Science 66: 84-87. Evolasyon Genetiği Theodosius Dobzhansky (1937), Genetics and the Origins of Species, excerpts. Columbia University Press. G. Turesson, (1922) “The Genotypical Response of Plant Species to the Habitat,” Hereditas 3: 211-350. Bitki ve Hayvan Islahı George Shull (1909) “A Pure Line Method of Corn Breeding,” Report of the American Breeders Association 5: 51-59. İnsan Genetiği J. Neel (1949) “The Inheritance of Sickle Cell Anemia,” Science 110: 64-66. L. Hogben (1932) “The Genetic Analysis of Familial Traits,” Journal of Genetics 25: 97-112. Populasyon Genetiği Sewall Wright (1931) “Evolution in Mendelian Populations,” Genetics 16: 97-159. J. B. S. Haldane (1954) “The Cost of Natural Selection,” Journal of Genetics 55: 511-524. Gelişim Genetiği S. Gluecksohn-Schoenheimer (1940) “The effect of an early lethal (t*) in the house mouse,” Genetics 25: 391-400. C. Waddington (1975) “Genetic Assimilation,” reprinted in The Evolution of an Evolutionist. Cornell University Press. Biyokimyasal Genetik G. W. Beadle and E. L. Tatum (1941), “Genetic Control of Biochemical Reactions in Neurospora,” Proceedings of the National Academy of Sciences 27: 499-506. Arthur Pardee, Francois Jacob, and Jacques Monod (1959) “The Genetic Control and Ctyoplasmic Expression of “Inducibility” in the Synthesis of beta-galactosidase by E. coli,” Journal of Molecular Biology 1: 165-178. Genetik İnce Yapı Raffel, D. and H. J. Muller. 1940. “Position Effect and Gene Divisibility Considered in Connection with Three Strikingly Similar Scute Mutations,” Genetics 25: 541-583. Seymour Benzer (1955) “Fine Structure of a Region of Bacteriophage,” Proceedings of the National Academy of Sciences 41: 344-354. Barbara McClintock (1956) “Controlling Elements and the Gene,” Cold Spring Harbor Symposia on Quantitative Biology 21: 197-216. Moleküler Genetik O. Avery, C. MacLeod, and M. McCarty (1944), “Studies on the Chemical Nature of the Substance Inducing Transformation of Pneumococcal Types I.,” Journal of Experimental Medicine 79: 137-158. James Watson and Francis Crick (1953), “A Structure for Deoxyribonucleic Acid,” Nature 737-738. M. Meselsohn and F. Stahl (1958) “The Replication of DNA,” Cold Spring Harbor Symposia for Quantitative Biology 23: 9-12. M. Nirenberg and Philip Leder (1964) “RNA Codewords and Protein Synthesis,” Science 145: 1399-1407. Türkiye’de Genetiğin Gelişimi; Genetik bilimi, Türkiye’de gelişimi oldukça yenidir. Çalışmalar, 1950 yıllarında sonra sitogenetik, biyometri, populasyon genetiği, mutasyon genetiği alanında başlamıştır. !978 yıllarında gentik sahasında çalışanlar biraraya gelmek için faaliyetlerde bulunmuşlar ancak faaliyet devam etmemiştir. Çalışmalar TÜBİTAK desteğiyle sürmekte olup, Üniversitelerde dış ülkelere görevlendirilen elemanların 1985 yıllarından sonra dönerek yeni teknikleri uygulamalarıyla sitegenetik & moleküler genetik sahasında ilerlemeler olmuştur. Bu arada Üniversiteler kendi bünyelerinde merkez laboratuvarları kurma yoluna gitmişlerdir. İstanbul Üniversitesinde BİYOGEM ve Atatürk Üniversitesindeki Biyoteknoloji Merkezi buna örnektir. Son zamanlarda RFLP, RAPD, PCR, in-situ melezleme, ısozyme, PAGE gibi metodlar DNA ve proteinler üzerinde uygulanmaktadır. Çalışmalarda yeni tekniklerin bulunmasından ziyade metodların pratiğe uygulanması ağırlık kazanmıştır. Çeşitli alanlarda yapılan çalışmalar eldeki bilgilere göre aşağıda tarih, isim ve konu sırasına göre sınıflandırılmıştır. Genetik Sahasında Yapılan araştırmalar; Sitogenetik 1965 Şehabettin Elçi, Agropyron türlerinde karyotip analizleri. 1966 Şehabettin Elçi, Mitoz kromozom analizlerinde yeni bir metod. 1974 Sevim Sağsöz, Tetraploid bitkilerin elde edilmeleri. 1974 Emiroğlu, Ü. Tütünlerde haploidlerin eldesi, mayoz bölünme ve karyotip analizleri. 1977 Emine Bilge, M. Topaktaş, N. Gözükırmızı, M. Kocaoğlu. Arapa’ da Deneysel mutasyonların eldesi. 1977 H.R. Ekingen, Triticumda 3D kromozomların eşlenme üzerine etkileri 1982 Sevim Sağsöz, İngiliz çiminde ploidi derecesi, tohum tutma ve stoma uzunluğu ilişkileri 1983 Sevim Sağsöz, tetraploid ingiliz çimlerinde mayoz bölünme ve seleksiyon kriterleri 1995 Gülşen Ökten, insan kromozomlarında karyotip analizi 1995 Neriman Gözükırmızı, Bitkilerde karyotip analizleri 1996 Nurten Kara, tıbbi bitki olan yabani soğan kromozomlarının karyotipi. 1996 A. Okumuş, mayozda eşlenmesnin genetik kontrolü ve karyotip analizleri. Moleküler Genetik 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde Gen transferi 1996 Gürel, F., Arı, Ş & Gözükırmızı, N. Arpada varyasyonun RAPD ve moleküler marker kullanılarak tanımı. 1998 A. Altınalan & Numan Özcan, Rekombinat DNA tekniğiyle ±-amilaz geni aktarılan suşların probiotik geliştirilmesi 1998 A. Okumuş & M. Akif Çam, Koyunlarda DNA ekstraksiyonu 1998 A. Okumuş, M. Olfaz & M. Akif Çam, Koyun melezlerinde hemoglobin lokusunun genetik kontrolü 1998 T. Oğraş, E. Arıcan & N. Gözükırmızı, Transgenik tütünde intron dizilerinin değerlendirilmesi Gelişim Genetiği 1996 Sebahattin Özcan, Tütünde doku kültürü 1998 Serhat Papuççuoğlu, Sema Birler, Serhat Alkan, Mithat Evecen, Kamuran İleri; Hayvanlarda İn vitro fertilizasyon 1998 Betül Bürün, Tütünde somatik embriyogenesis ve ploidi düzeyleri. Biyokimyasal Genetik 1993 Asal, S., Kocabaş, Elmacı, C. Tavul ve bıldırcınlarda yumurta akı proteinlerinde genetik polimorfizm. 1994 Dayıoğlu, H. Tüzemen, N., Yanar, M. Atatürk Üniversitesi Ziraat İşletmesinde yetiştirilen çeşitli sığır ırklarında transferrin polimorfizmi üzerine araştırmalar 1994 Gürkan, M. ve Soysal, M.İ. Edirne ili ve yöresinde yetiştirilen boz step, siyah alaca ve siyah-alaca x boz step melez sığırların kalıtsal polimorfik Hb ve Tf tipleri bakımından genetik değeri 1996 Abdülkerim Bedir, İnsan genomunda AP-PCR uygulamaları 1996 Sekin, S, İbrahim Demir, Biyokimyasal markerların genotip tayininde kullanılması 1996 Baş, S., Ülker, H., Vanlı, Y. ve Karaca, O. Van yöresi karakaş kuzularında transferrin polimorfizmi 1996 Çelik, A. ve Pekel, E. Türkiye koyun populasyonunun hemoglobin (Hb) ve transferrin (Tf) poliformizmi bakımından genetik yapısı 1998 Sevinç Asal & Meltem İ. Erdinç, Süt proteinlerinde genetik polimorfizm 1998 Ramazan Yılmaz, E. Yüksel & K. Erdoğan, Erinaceus populasyonlarında enzimatik karşılaştırmalar Populasyon Genetiği 1953 Hüseyin Gökçora, Melez Mısır populasyonunda genetik çalışmalar 1960 Hüseyin Gökçora, Kendilenmiş döllerin kıymetlendirilmesi. 1973 F. İncekara, M.B. Yıldırım & M.E. Tuğay, Buğday populasyonunda karakterlerin kalıtımı 1973 Doğrul, F. Memleketimizde yetiştirilen yerli ve yabancı saf ve melez sığır ırkı kanlarında beta-globulin ve hemoglobin varyasyonları 1977 H. Bostancıoğlu, Arpa üzerine genetik çalışmalar 1977 Emiroğlu, Ş.H., G. Yazıcıoğlu, Z.M. Turan. Gossypolsuz pamuk ıslahı 1979 Emin Ekiz, Ayçiçeğinde kendileme depresyonu 1985 Doğrul, F. Koyunlarda hem ve tf proteinlerinin dağılımı 1989 Asal, S. Koyunlarda tf polimofizmi tespiti 1992 İhsan Soysal & Haskırış, H. Türkgeldi koyun populasyonlarında kan proteinleri yönünden genetik yapısı 1998 İhsan Soysal & Alparslan A. Ülkü, Keçi populasyonunda kan proteinleri ve Na,K seviyelerinin genetik yapısı 1998 Gamze Umulu, Japon bıldırcınlarında beyaz renk kalıtımı Kantitatif Genetik 1961 Erdoğan Pekel, Akkaraman Koyun Islahında kantitatif genetik çalışmaları 1993 Soysal, M.I. ve Kaman, N. Acıpayam koyun populasyonunun bazı kalıtsal polimorfik kan proteinleri tarafından genetik yapısı ve bu karakterler ile çeşitli verim özellikleri arasındaki ilişkiler 1994 Vanlı, Y. ve Baş, S. Atatürk Üniversitesi koyun sürülerinde beta-globulin (Transferrin) polimosfizminin genetiği ve kantitatif karakterlerle bağlantısı 2. fenotipik analizler. 1995 Şekerden, Ö., Doğrul, F. Erdem, H. ve Altuntaş, Simental sığırlarda serum transferrin ve hemoglobin tipleriyle gelişim özelliği arasındaki ilişkiler Mutasyon Genetiği 1969 Didar Eser, Avena sativa’da röntgen ışınları ve anöploid değerler 1980 Metin B. Yıldırım. Buğday mutant populasyonunda seleksion çalışmaları 1998 Haydar Karayaka, gen mutasyonlarının tespiti Biyometri 1967 Şaban Karataş, Genetik ve Fenotipik Korelasyonların tahmin metodları 1996 H. Okut, Y. Akbaş & A. Taşdelen. Blue ve Blup tahminlarinde outliner seçimi 1998 Oya Akın & Tahsin Kesici, Tribolium populasyonunda genetik parametreler 1998 Sinan Aydoğan & Tahsin Kesici, Kalıtım derecesi tahmininde eklemeli olmayan etkiler 1998 Zahide Kocabaş, Tahsin Kesici & Ayhan Eliçin, Kanonik korelasyonun hayvan ıslahınd uygulaması Yayınlanan Kitaplar 1963 Orhan Düzgüneş. Bilimsel araştırmalarda istatistik prensipleri 1970 Fethi İncekara. Genetik 1973 İsmet Baysal, Sitogenetik 1978. Şehabettin Elçi, Sitolojide hızlı araştırma yöntemleri 1982 Şehabettin Elçi, Sitogenetikte gözlemler ve araştırma yöntemleri. 1982 Sevim Sağsöz. Sitogenetik 1983 Muvaffak Akman, Bakteri Genetiği 1983 Emin Arıtürk, Evcil Hayvanların genetiği 1983 Neriman Alemdar, Sitoloji 1986 Bekir Sıtkı Şaylı, Medikal Sitogenetik 1988 Sezen Şehirali & Murat Özgen, Bitki Islahı 1994 Müzeyyen Seçer, Moleküler Biyoloji 1996 Düzgüneş, O. A. Eliçin & Numan Akman, Hayvan ıslahı 1996 İhsan Soysal, Hayvan ıslahının genetik prensipleri

http://www.biyologlar.com/genetigin-dunyada-ve-turkiyedeki-tarihi

DNA araştırmasının tarihçesi

DNA ilk İsviçreli hekim Friedrich Miescher tarafından saflaştırılmıştır, kendisi 1869'da atık cerrahi pansumanlardaki irin içinde mikroskopik bir madde keşfetmiştir. Hücre çekirdeklerinde (nükleus) bulunduğu için ona "nüklein" adını vermiştir. 1919'da Phoebus Levene, nükleotit birimleri oluşturan baz, şeker ve fosfatı tanımlanmıştır. Levene DNA'nın, birbirine fosfat grupları ile bağlı olan nükleotit birimlerden oluşan bir zincir olduğunu öne sürmüştür. Ancak, Levene, bu zincirin kısa olduğunu ve bazları kendini tekrar eden bir sıralamaya sahip olduğunu düşünmüştür. 1937'de William Astbury DNA'nın düzenli bir yapıya sahip olduğunu gösteren ilk X ışını difraksiyon görüntülerini elde etti. 1928'de Frederick Griffith, Pnömokok bakterisinin "düz" şeklini belirleyen özelliğin "buruşuk" şekilli Pnömokok bakterilere aktarılmasının mümkün olduğunu, bunun için ölü "düz" bakterilerin canlı "buruşuk" bakterilerle karıştırılmasının yettiğini gösterdi. Bu deneysel sistem kullanarak Oswald Avery ve arkadaşları Colin MacLeod ve Maclyn McCarty 1943'de değiştirici etmenin DNA olduğunu gösterdiler. 1952'de Alfred Hershey ve Martha Chase tarafından Hershey-Chase deneyinde T2 fajının genetik malzemesinin DNA olduğunu göstererek DNA kalıtımdaki rolü teyid ettiler. 1953'te James D. Watson ve Francis Crick DNA'nın bugün kabul görmüş yapısını Nature dergisinde öne sürdüler. Çift sarmallı moleküler modelleri tek bir X-ışını kırınım resmine dayanmaktaydı, bu resim Rosalind Franklin ve Raymond Gosling tarafından Mayıs 1952'de elde edilmişti. Modellerini dayandırdıkları bir diğer bilgi Erwin Chargaff'ın evvelki yıllarda kendilerine özel olarak iletmiş olduğu, DNA bazlarını birbiriyle eşleştiğiydi. Chargaff kuralları hem B-DNA'nın hem de A-DNA'nın çifte sarmallı biçimini tespit etmekte önemli bir rol oynamıştır. Watson ve Crick modelinin destekleyen deneysel kanıtlar Nature dergisinin aynı sayısında yayımlanan beş makalede yer aldı. Bunlardan Franklin ve Gosling'in makalesi, Watson ve Crick modelini kısmen destekleyen, kendi X-ışını kırınım verileri ve analiz yönteminin ilk yayımlanmasıydı. Dergini aynı sayısında DNA yapısı hakkında Maurice Wilkins ve iki arkadaşının bir makalesi vardı, onların in vivo B-DNA X-ışını kırınım örüntüleri üzerinde yaptıkları analizler, iki sayfa geride Crick ve Watson tarafından önerilen çifte sarmal modelini destekliyordu. 1962'de Franklin'in ölümünden sonra Watson, Crick ve Wilkins birlikte Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü'nü kazandılar. O zamanki Nobel ödülleri ancak hayatta olan kişilere ödülün vermesine izin veriyordu. Keşif için kimlerin kredi alması gerektiği hakkında tartışma devam etmektedir. Crick, 1957'de yaptığı etkili bir sunumda, moleküler biyolojinin "Temel Dogması"nı ortaya koyarak DNA, RNA ve proteinler arasındaki ilişkiyi, bu konuda kanıtlar henüz tamamen toplanmadan, özetledi, ayrıca "adaptör hipotezi"ni dile getirdi. Çift sarmallı yapının ima ettiği kopyalama mekanizmasının teyidi, 1958'de yayımlanan Meselson-Stahl deneyi ile edildi. Crick ve arkadaşları tarafından yapılan diğer çalışmalar genetik kodun, kodon olarak adlandırılan, örtüşmeyen baz üçlülerinden oluştuğunu gösterdi, bu sayede Har Gobind Khorana, Robert W. Holley ve Marshall Warren Nirenberg genetik kodu çözdüler. Bu keşifler moleküler biyolojinin doğumuna karşılık gelir.

http://www.biyologlar.com/dna-arastirmasinin-tarihcesi

Dünyaca ünlü biyologlar kimlerdir?

İlk Çağlarda İlk insanlar, hayatın başlangıcı, doğa, doğal olaylar (yağmur, kar, dolu, şimşek, yıldırım, gök gürültüsü, zelzele, su taşkınları, vs.), ay, dünya, yıldızlar, güneş, bulaşıcı hastalıklar ve ölüm gibi kavramlar üzerinde fazlaca durmuşlar, içinde bulunduğu veya yakın ilişkide oldukları toplumların törelerine göre bazı izahlar ve yorumlar yapmışlar ve bunlara inanmışlardır. Çözümleyemedikleri konularda, bunları, insan veya doğa üstü kuvvetlere, ilâhlara, cinlere ve şeytanlara veya mucizelere bağlamışlardır. Hastalıklar ve ölümlerin, tanrılar veya insan üstü güçler tarafından, yeryüzündeki kötü kişilere ceza olarak gönderildiğine inanmışlar ve bu inançlarını da yüzyıllar boyu devam ettirmişlerdir. Kötülüklerden ve kötü ruhlardan kurtulmak için, bu insan üstü kuvvetlere tapılması, adak verilmesi korku ve saygı duyulması ve dua edilmesi, o devirlere ait dinsel kişiler tarafından sıkı bir şekilde öğütlenirdi.Bu amaçları gerçekleştirmek için, özel yerler, tapınaklar yapıldığı gibi, tanrıların gazabından korunmak için de çeşitli hayvanların yanı sıra bazen insanlar da kurban edilirdi. Yapılan arkeolojik kazılarda, kaya tabakaları arasında bakteri fosillerine benzeyen oluşumlara rastlandığı ve bunların milyonlarca yıl öncesine ait olduğu bildirilmiştir. Hatta, kömür tabakaları içinde bakteri fosillerinin bulunduğu Renault tarafından da iddia edilmiştir. Permian tabakalarında rastlanılan dinozorların hastalıklı kemiklerinin bakteriler tarafından meydana getirilmiş olacağına kuvvetle bakılmaktadır. Dinozorlardan ayrı olarak, mağara ayıları ve diğer hayvanların fosillerindeki kemik bozuklukları ve eosen devrine ait üç tırnaklı atlarda tesadüf edilen diş çürüklerinin de mikrobial orijinli olabilecekleri ileri sürülmüştür. Milattan Önce 8000-7000 yılları arasında Mezopotamya bölgesinde yaşayan insanların hastalıklar, ölümler ve bunların nedenleri hakkındaki bilgi ve görüşleri yok denecek kadar azdı. Bunların, insan üstü kuvvetler tarafından oluşturulduklarına inanıyorlar, bunlardan korkuyorlar ve bu duygularını da saygı ve tapınma tarzında gösteriyorlardı. Zamanla, halk, bazı bitki ve hayvanların zehirleyici nitelikte olduklarını ve bir kısım bitkilerin de bazı hastalıklara iyi geldiğini öğrenmiş ve böylece, yenecek veya yenmeyecek, bitki ve meyveleri belirlemişler ve hastalıkların sağaltımında kullanılacak olanları da saptamışlardır. İlkel yaşantının hüküm sürdüğü bu dönemde hayata, doğaya ve doğal olaylara insan üstü kuvvetlerin hakim olduğuna inanılırdı. Eski Mısırlılar döneminde (MÖ. 3400-2450), yağmur sularını toplamak ve lağım sularını akıtmak için kanallar, arklar ve borular yapılmıştır. Eski krallık devresinde başlayan bu tür çalışmalara yeni krallıklar döneminde de (MÖ. 1580-1200) devam edildiğine rastlanılmaktadır. Bu tarihlerde bazı sağlık kurallarının konulduğu ve bunlara titizlikle uyulduğu papirüslerden anlaşılmaktadır. En eski papirüs olan Kuhn papirüs 'ünde (MÖ. 1900) köpeklerdeki paraziter hastalıklardan ve muhtemelen, sığırlardaki sığır vebasından bahsedilmektedir. Bunların sağaltımı için hayvanların kendi hallerine bırakılması ve tütsü edilmeleri önerilmektedir. Smith papirüs 'ünde (MÖ.1700) yaraların sağaltımında taze etin, ve hemorajilerde koterizasyonun kullanılabileceğine dair bilgiler bulunmaktadır. Bu papirus, o devirlere ait bazı önemli tıbbi bilgiler de vermektedir. Ebers papirüs 'ünde (MÖ. 1550), hastalıkların esas nedenlerinin şeytanlar olduğu ve hastalıkların ancak sihir ve dualarla giderilebileceği belirtilmektedir. Bazı hastalıkların tedavisinde sinek ve timsah pisliklerinin ve farelerin yararlı olacağına da inanılıyordu. Hayat soluğunun da sağ kulaktan çıktığı zannediliyordu. Heredot 'un eserlerinde, Mısırlıların tuzu antiseptik olarak kullandıkları belirtilmektedir. Elliot Smith tarafından bulunan ve MÖ. 1000 yılına ait olduğu sanılan mumyalarda spinal tüberkulozise rastlandığı açıklanmıştır. Eski Yunanlılar dönemi MÖ. 3400 yıllarına kadar uzanmaktadır. Ancak, bu periyoda ait bilgiler pek yeterli değildir. MÖ. 1850-1400 yıllarında bazı sağlık kurallarının konulduğu, ventilasyona dikkat edildiği, ark ve kanalların açıldığı, mabetlerin ve yerleşim yerlerinin kaynak su ve ağaçlık yerlerde kurulmasına özen gösterildiği anlaşılmaktadır. Tababet ve tedavinin kurucusu veya babası sayılan Hipokrat (Hippocrates, MÖ. 460-377), halk sağlığı ve hastalıkları konusunda 7 cilt kitap yazmış ve bunlarda sıtma, lekeli humma, çiçek, veba, sara ve akciğer veremine ait bilgilere yer vermiştir. Tıp alanına deneysel yöntem, gözlem ve araştırma prensiplerini getirmiş olan Hipokrat, hastalıkları vücüdun vital sıvılarındaki bozukluklara bağlamış ve hastalıkları akut, kronik, epidemik ve endemik olarak sınıflandırmıştır. Ayrıca, yaraların sağaltımında kaynatılmış su ile irrigasyonu, operatörlerinin ellerini ve tırnaklarını temizlemelerini, yaraların etrafına bazı ilaçların sürülmesi gerektiğini de vurgulamıştır. Bilgin, hastalıkların topraktan çıkan fena hava ile su, yıldız, rüzgarların yönü ve mevsimlerin etkisiyle oluştuğuna da inanmıştır (miasmatik teori). Hipokrat, aynı zamanda, 4 element (ateş, hava, su, toprak), 4 kalite (sıcak, soğuk, nem, kuru) ve vücudun 4 sıvısı (kan, mukus, sarı safra, siyah safra) üzerinde de bilgiler vermiş, bunları ve birbirleri ile olan ilişkilerini açıklayan görüşler getirmiştir. Senenin çeşitli mevsimlerinde ısının ve nemin değişmesinin hastalıkların çıkışında önemli rol oynadığını da savunmuştur. Aristo (Aristoteles, MÖ. 384-322), veba, lepra, verem, trahom ve uyuz hastalıkları ve bunların bulaşma tarzları hakkında bazı açıklayıcı bilgiler vermiştir. Ayrıca, temasla bulaşmaya da dikkati çekmiş ve vebalı hastaların soluk havasının bulaşıcı olduğunu da belirtmiştir. Empedokles (Empedocles, MÖ. 450-?), Sicilya'da bataklıkların kurutulmasının malaryayı kontrol altına alacağına değinmiş ve malarya ile bataklıklar arasında bir ilişkinin varlığını gözlemiştir. Aristofan (Aristophanes, MÖ. 422-385) malarya ve bulaşması hakkında bilgiler vermiştir. Zamanla, miasmatik görüş ve düşünüş, yerini vücuttaki doğal delikler (porlar) teorisine bırakmıştır. Bunun taraftarları arasında, Eskülap (Esclepiades, MÖ. 124), Temison (Themison, MÖ. 143-23) ve Tesalus, (Thesallus, MS. 60) gibi düşünürler bulunmaktadır. Bu bilginler arasında da bazı farklı görüşlerin olmasına karşın, genelde birleştikleri ortak nokta, vücudun doğal delikleri arasındaki uyumun değişmesinin hastalık ve ölümlerin nedeni olacağıdır. Galen (Gallenos, MS. 120-200), hastalıkların nedenleri hakkında daha ziyade, miasmatik görüşe katılmış ve desteklemiştir. Bilgin, Hipokrat 'ın 4 sıvı teorisini kabul etmekte, sıvıların azalması veya artmasını hastalıkların nedeni olarak göstermekteydi. Galen, gözlemlerine göre, şahısları 4 gruba (kanlı, flegmatik, safralı ve melankolik) ayırmıştır. Galen, aynı zamanda, kan almanın bazı hastalıkların sağaltımı için yararlı olacağını da düşünmüştür. Anadolu'da büyük bir imparatorluk kuran Hititler (Etiler, MÖ. 2000) hastalıkların ilahi kuvvetler tarafından oluşturulduğuna inanırlardı. Romalılar döneminde, su ve lağım kanallarının yapıldığı, temiz gıda ve içme suyuna önem verildiği anlaşılmaktadır. Eski İbraniler (MÖ. 1500), Babilliler’in hastalıkların nedenleri ve ölümler hakkındaki görüşlerini, genellikle, benimsemişlerdi. Bu dönemde, hastalıklardan korunmak için bazı kuralların konulduğu ve adli tıbba ait de bazı esasların saptandığı açıklanmaktadır. Ancak, İbraniler arasında, hastalıkların günahkâr insanlara, ilâhi kuvvetler tarafından gönderildiği görüşü yaygındı. Liviticus 'un kitabında, doğumdan sonra kadınların çok iyi temizlenmeleri gerektiğine, menstrasyon hijyenine, bulaşıcı hastalıklardan korunmaya, temiz olmayan eşyalara dokunmamaya, izolasyon ve dezenfeksiyonun bazı hastalıkların (veba, uyuz, antraks, sara, trahom, verem, frengi) kontrolünde gerekli olduğuna dair bazı açıklamalar bulunmaktadır. Bu dönemde, difteri, lepra, gonore ve diare bilinmekteydi. Musa peygamber (MÖ. 1300), zamanında bazı sağlık kuralları konulmuşsa da, bunlara sonradan uyulmamıştır. Bu dönemde, özellikle, gıda hijyenine önem verilmiş, domuz eti, ölmüş hayvanın eti, deniz kabuklu hayvanların eti, kan ve yağın yenmemesi öğütlenmiştir. Hindular (MÖ. 1500) döneminde, Sanskrit'ler de, hastalıkların nedenleri olarak şeytanlar, cinler ve büyücüler gösterilmektedir. Büyük kral Asoka (MÖ. 269-232) zamanında hayvan hastanelerinin kurulduğu ve tarihi yazılarda tedavi ile ilişkili bazı bilgilerin bulunduğu açıklanmıştır. Hindistan ve Seylan'da MS. 368'de, hastanelerin kurulduğu belirtilmektedir. Sustrata (MS. 500) doğal ve doğa üstü olarak 120 hastalık bildirilmiştir. Bu dönemde, malaryanın sinekler tarafından bulaştırıldığı bilinmekte ve farelerin de vebadan öldüklerinde evlerin terk edilmesi gereğine dikkat çekilmektedir. Sustrata, bunların yanısıra, çocuk bakım ve hijyenine ait bilgiler de vermektedir. Sacteya adlı sanskritte de insanları çiçeğe karşı aşılamada kullanılan yöntemler bildirilmektedir. Eski Çin Medeniyeti (MÖ. 3000-2000) döneminde yazılan "Materia Medika" adlı kitapta kan dolaşımına ait bilgiler verilmekte, dolaşımın kanın kontrolünde yapıldığı, kanın sürekli ve günde bir defa dolaştığı bildirilmektedir. Ayrıca, kitapta, akupunktur ve nabız hakkında da bazı bilgilere yer verilmiştir. Bu dönemde, Çin'de frengi, gonore ve çiçek hastalıkları bilinmekte ve bunlara karşı bazı önlemlerin de alınmakta olduğu belirtilmektedir. Milattan Sonra 2. asırda haşhaşın ağrı kesici olarak kullanıldığı da zannedilmektedir. Wong Too (MS. 752), insan ve hayvanlarda rastlanılan hastalıklar ve bunların sağaltım yöntemlerini "Dış Alemlerin Sırları" adlı eserinde 40 bölümlük bir yazıda toplamıştır. Konfüçyüs (MÖ. 571-479) döneminde kuduzun tanındığı ve bazı önlemlerin alındığı bilinmektedir. Eski Çin döneminde, hastalıkların nedeni olarak, erkek ve olumsuz unsur olan Yang ile dişi ve olumlu öğe olan Yu 'nun arasındaki düzenin bozulmasına bağlanmaktadır. Milattan önceki dönemlere ait olan Eski Japonya'da, hastalıkların ilahi kuvvetler tarafından insanlara ve hayvanlara gönderildiğine inanılır ve bazı sağlık kurallarına da dikkat edilirdi. Eski İran'da, hastalıkların nedenleri ilahi ve büyüsel kuvvetlere bağlanmaktadır.Zerdüşt dinini temsil eden Avesta adlı kitapta hastalıklara, hekimlere ve sağlık kurallarına ait bölümler bulunmaktadır. İyilik tanrısı olan Ahura Mazda ve karanlıkların ruhu (şeytan) Ahirman kabul edilir ve bunlara saygı gösterilir ve dualar edilirdi. Babil döneminde (MÖ. 768-626), sağlık kurallarına dikkat edildiği, hastalıkları önlemek ve sağaltmak için bazı ilaçların kullanıldığı, bu konulara değinen 800'den fazla tabletten anlaşılmaktadır. Hastaları tedavide, ayin ve dualar edilir ve büyüler kullanılırdı. Zincir vurmak ve kamçılamak da dahil olmak üzere, insanların içindeki şeytan ve kötü ruhları çıkarmak ve atmak için 50'ye yakın çare belirtilmekteydi. Hastalanan şahısların cinlere ve şeytanlara yakalanması tarzında düşünülürdü. Bu dönemde, lepranın bilindiği, bulaşıcı olduğu ve hasta kişilerin ayrılması gerektiğine de inanılırdı. Milattan önceki Türklerde, insan ve hayvanlardaki hastalıklara ve jeolojik ve meteorolojik olaylar ile fena ruhların (Erklik) yol açtığına inanılırdı. İyi ruhlar ise insan ve hayvanları korurlardı. Ülgen en büyük tanrıyı, Erklik de kötülükleri temsil ederdi. Şamanlar, kötü ruhların yaptıkları fenalıkları ve hastalıkları önlerlerdi. Ruhlara inanma temeli üzerine kurulan Şamanizm'de şamanlar (ruhlarla ilişki kurabilen dinsel kişiler), hastaları iyi etmek için çeşitli dualar okur, danslar yapar ve eşyaları ateşten geçirirlerdi. Müslümanlık döneminde, insan ve hayvan hastalıkları hakkında bir çok yazılar yazılmış ve gözlemler yapılmıştır. İlk hastanenin Şam'da MS. 707'de kurulmuş olduğu açıklanmıştır. Bağdat'da yaşamış olan Ebubekir Mehmet bin Zekeria El Razi (MS. 854-925), yazdığı "Tıp Ansiklopedisi'nde" çiçek ile kızamık hastalıklarını tanımlamış ve bulaşıcı hastalıkların fermentasyona benzediğini bildirmiştir. Buharalı İbni Sina (Avicenna, MS. 980-1038), bulaşıcı hastalıkların gözle görülmeyen kurtçuklardan ileri geldiğini ve korunmak için temizliğin önemli olduğunu vurgulamıştır. Ayrıca, yazdığı kitaplarda, bazı hastalıkları da (plörizi, verem, deri ve zührevi hastalıklar) tanımlamış ve korunmak için de bazı ilaç adlarını vermiştir. Abu Marvan İbn Zuhr (MS. 1094-1162), tıp konusunda 6 cilt kitap yazmış ve birçok hastalıkları da (mediastinal tümor, perikarditis, tüberkulozis, uyuz, vs.) tarif etmiştir. Ak Şemsettin (MS. 1453), kitabında malaryanın aynı bir bitki tohumu gibi, görülmeyen bir etkeni olduğunu ve vücuda girdikten sonra ürediğini açıklamıştır.02. Orta ÇağdaOrta Çağ döneminde de Hipokrat ve Galen'in görüşleri kabul görmüş ve fazlaca taraftar toplamıştır. Roger ve Roland (11. ve 12.asırlar arasında) Salorno'da kurulan ilk bağımsız medikal okulda çalışmışlar, kanseri tanımlamışlar, paraziter hastalıklarda cıvalı bileşikleri kullanmışlar ve irinin yaranın içinde meydana geldiğini bildirmişlerdir. Orta Çağ döneminde, veba, lepra, erisipel, kolera, terleme hastalığı (muhtemelen influenza) ve frengi gibi hastalıklar oldukça fazla yaygındı. Milyondan fazla insanın bu hastalıklardan öldüğü açıklanmıştır. Venetian Hükümeti, infekte gemileri limanlara sokmamak için bazı karantina önlemleri almış ve bir halk sağlığı örgütü kurmuştur (1348). Boccacio (1313-1375), yazdığı Dekameron (decameron) adlı eserinde, öldürücü ve yaygın olan vebanın bulaşması hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Bu dönemde, sirke antiseptik olarak tavsiye ediliyordu. 03. Rönesans DönemindeRönesans Döneminde (1453-1600), bilimde ve özellikle tıp alanında yeni gelişmeler meydana gelmiştir. Hastalıkların nedenleri olarak gösterilen ilahi ve insanüstü kuvvetlere inanışa ve miasmatik görüşlere karşı çıkılmaya başlandı. Deneylere, gözlemlere ve bu tarzdaki araştırmalara önem verildi. Paracelcus (1493-1541), hastalıkları 5 esas nedene (kozmik, gıdalardaki zehirler, ay ve yıldızlar tarafından kontrol edilen doğal olaylar, ruh ve şeytanlar, ilahi nedenler) bağlamıştır. Çiçek, tifo, kızamık gibi hastalıklar 1493-1553 yılları arasında oldukça yaygın ve öldürücü seyretmekteydi. Fracastorius (1478-1553), yayımlandığı kitabında (1546), bulaşıcı hastalıkların jermler (Seminaria morbi) tarafından sağlamlara nakledildiği, bulaşmada direkt temas, hastaların eşyası ve havanın önemli olduğu üzerinde durmuştur. Böylece, ilk defa jerm teorisi ortaya atılmış ve bulaşmada da canlı varlıkların (Contagium vivum) rol alabileceği düşünülmüştür. Fracastorius, ayrıca, veba, frengi, tifo ve hayvanlardaki şap hastalığı üzerinde de bazı çalışmalar yapmıştır. Bir şahısdan diğerine geçen hastalıkların, o şahısda da aynı veya benzer hastalık tablosu oluşturduğu, Fracastorius'un gözlemleri arasında yer almaktadır. Von Plenciz (1762), Fracastorius'un görüşlerini benimseyerek, hastalıkların gözle görülemeyen küçük canlılar aracılığı ile bulaşabileceğini ileri sürmüştür. 04. Mikroskobun GeliştirilmesiMikroskopların temelini oluşturan ilk basit büyütecin Roger Bacon (1214-1294) tarafından yapıldığı ve bazı objelerin incelendiği bilinmektedir. Hollandalı bir gözlükçü olan Zacharias Janssen 1590 yılında, iki mercekten oluşan basit bir büyüteç yaparak, bazı objeleri 50x ve 100x büyütebilmiştir. Cornelius Drebbel ve Hans'ın da, 1590-1610 yılları arasında benzer tarzda bazı büyütme aletleri geliştirdikleri açıklanmıştır. Galileo Galilei (1564-1642), 1610 yılında, İtalya'da, bir tüp içine yerleştirdiği bir seri mercekle, daha fazla büyütme gücü elde etmiştir. Kepler, 1611'de, iki mercekten oluşan bir büyütme aleti geliştirmiştir. Petrus Borellus (1620-1689), yaptığı büyüteçle uzakları daha iyi görebildiğini açıklamıştır. Robert Hooke (1635-1703) ve Nehemiah Grew geliştirdikleri büyütme aletleri ile (200x) bazı objeleri ve bitkileri incelediklerini açıklamışlardır. Hooke, 1665'de, yayımladığı Micrographia adlı eserinde yüksek organizmaların ve flamentöz mantarların mikroskobik görünümlerini çizmiş ve bunlar hakkında bilgiler vermiştir. Athanasius Kircher (1602-1680), 32 defa büyütebilen aleti yardımı ile vebalı hastaların kanında bazı kurtçukları gördüğünü iddia etmiştir. Histolojinin kurucusu olarak tanınan İtalyan bilgin Marcello Malpighi (1628-1694), basit bir mikroskop yardımı ile akciğer dokusunu incelemiştir. Jan Swanmmerdan 1658'de, alyuvarları mikroskopla incelemiştir. Pierre Borrel (1620-1671), bakterileri görebildiğini iddia etmiştir. Hollandalı bir tüccar ve amatör bir mercek yapımcısı olan Antony van Leeuwenhoek (1632-1723), 200 defadan fazla büyütebilen ve iki metal arasına yerleştirilmiş bikonveks mercekten oluşan büyütme aleti ile yaptığı çeşitli incelemelerde mikroskobik canlılar dünyasını bulmayı başarmıştır. Bu nedenle kendisine mikrobiyolojinin kurucusu gözü ile bakılmıştır. Yaptığı araştırmalar arasında, kanal ve ark sularında protozoa, bir gece bekletilmiş yağmur sularında bakteri, diş kiri, biber dekoksiyonu, mantar,yaprak, salamander kuyruk kan dolaşımı, seminal sıvı, idrar, gaita, vs., materyaller, esas konusunu oluşturmuştur. İlk bakterileri 1676 yılında görerek, şekil ve hareketlerini izlemiş ve şekillerini çizerek bu konuda hazırladığı 200'den fazla mektubunu Londra'daki "Phylosophical Transaction of the Royal Society" ye göndermiş ve İngilizce olarak yayımlanması sağlanmıştır. Bu mektuplarında, özellikle, diş kiri ve biber infusyonundan yaptığı muayenelerde milyonlarca küçük canlıya (hayvancıklara, animaculate) rastladığını da belirtmiştir. Araştırıcı, aynı zamanda, bakterileri yüksek ısıda tuttuğunda veya sirke ile muamele ettiğinde öldüklerini de belirtmiştir. Huygens, 1684'de, iki mercekli oküleri geliştirmiştir. Chester Moor Hall ve John Dalland, 1773'de, birbirlerinden bağımsız olarak, dispersiyonu düzelten mercekler geliştirdiklerini açıklamışlardır. J.N. Lieberkühn, 1739'da, A. van Leeuwenhoek'in mikroskobunu daha da geliştirmiştir. Chevalier, 1824'de, mikroskopta birçok mercekleri bir araya getirerek başarılı olarak kullanmıştır. J.J. Lister, 1830'da, modern mikroskobun prensiplerini koymuştur. Ernest Abbe (1840-1905), 1870'de, akromatik objektif ve kondansatörü yapmış ve kullanmıştır. A. Abbe ve Carl Zeiss (1816-1866), apokromatik mercek sistemini bulmuşlardır. Andrew Ross (1798-1853), 1843'de binoküler mikroskobu yapmıştır. J.J. Woodvard, 1883-1884'de, mikroskop yardımı ile fotoğraf çekmeyi, Heimstadt, Carl Reichert (1851-1922) ve Lehmenn, ilk olarak fluoresans mikroskobu yapmayı başarmışlardır. Louis de Broglie elektron mikroskobun esasını bulmuştur. Max Knoll ve Ernst Ruska ilk elektron mikroskubu yapmışlardır (1933). 05. Spontan Generasyon Teorisi (Abiyogenezis)Uzun yıllar, canlıların kendiliğinden meydana geldikleri görüşü, oldukça fazla bir taraftar bulmuştu. Bunlara göre, canlılar, çamurdan, dekompoze organik materyallerden, sıcak sulardan ve benzer karakterleri gösteren durumlardan orijin almaktadır. Van Helmont (1477-1544), farelerin meydana gelebilmesi için, toprak içeren bir tülbent içine buğday ve biraz da peynir konulduktan sonra ahır veya benzer bir yerde hiç dokunulmadan uygun bir süre bekletilmesinin yeterli olacağını iddia etmiştir. Ayrıca, havada kalmış etlerde kurtçukların oluşması da bu görüş için destek kabul ediliyordu. Francesco Redi (1626-1697), canlıların bir önceki canlıdan gelmekte olduğu görüşünü savunan ve bunu deneysel olarak gösteren ilk bilim adamıdır. F. Redi, iki kavanoz içine et ve balık koyduktan sonra birinin ağzını sıkıca bağlamış ve diğerini açık bırakmıştır. Deneme sonunda, ağzı kapalı olan kavanozdaki et ve balıkta kurtçukların bulunmadığını, buna karşılık açık olanda ise kurtçukların varlığını göstermiştir. Tülbent üzerinde sinek kurtlarının bulunmasına rağmen içinde olmaması, kurtçukların sinekler tarafından meydana getirildiği görüşünü de doğrulamıştır. Araştırıcı, ayrıca, kurtçuklardan sineklerin meydana gelişini de izlemiştir. Böylece, etin belli bir süre içinde kurtçuklara dönüşü veya etin kurtçuk meydan getirmesi görüşü (spontan generasyon) gölgelenmiş ve reddedilmiştir. Biyolog, şair ve lisancı F. Redi, 105 parazitin tanımını yapmıştır. Bu görüşleri nedeniyle kilisenin zulmüne uğramış, odun yığınları üzerine konulmuş ve kanaatini değiştirmediği için de yakılmıştır. Louis Joblot (1647-1723), samanı iyice kaynattıktan sonra ikiye ayırarak kavanozlara koymuş, bunlardan birinin ağzını iyice kapatmış diğerini ise açık bırakmıştır. Açık olan kavanozda birkaç gün sonra mikroorganizmaların ürediğini buna karşılık, kapalı olanda ise böyle bir şeyin oluşmadığını gözlemiştir. Böylece, L. Joblot, bir kere ve iyice kaynatılarak her türlü canlıdan arındırılmış bir ortamda, yeniden bir canlının oluşamadığı ve canlıların kendiliğinden meydana gelemeyeceğini ispatlamıştır. Bu da, F. Redi gibi, dekompoze hayvan ve bitki materyallerininin kendiliğinden bir canlı oluşturma yeteneğine sahip olamayacağı görüşünü benimseyerek, abiyogenezis teorisinin olanaksız olduğunu kanıtlamıştır. John Needham (1713-1781), yaptığı denemede, ısıtılmış ve ağzı kapatılmış et suyu içeren bir kavanozda bir süre sonra canlıların ürediğini gözlemiş ve benzer durumu ısıtılmamış ve ağzı kapalı olan kavanozda da saptamıştır. Bu araştırmasına göre, J. Needham, spontan generasyon görüşüne katılmış ve desteklemiştir. Buna göre, ısıtılarak tahrip edilen mikroorganizmalar sonradan yeniden hayatiyet kazanarak kendiliğinden oluşmuşlardır. Hayvansal dokuların "vejetatif veya vital kuvvetleri" olduklarına ve cansız materyalleri canlı hale getirebileceğine de inanmıştır. Bu görüş, bir natüralist olan Buffon tarafından da doğrulanarak kabul görmüştür. Lazzaro Spallanzani (1729-1799), yaptığı bir seri deneme sonunda, J. Needham'ın çalışmalarını ve görüşünü reddetmiş ve ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapılmadığını ileri sürmüştür. L. Spallanzani, ısıtmanın yeterli derece ve sürede yapıldıktan ve ağızlarının, mantar yerine, ateşle ve hava girmeyecek derecede kapatılması halinde herhangi bir animakulatın meydana gelmeyeceğini açıklamıştır. Needham, bu görüşe karşı olarak, uzun süre kaynatmanın organik maddelerdeki "vejetatif veya vital kuvvetleri" yok edeceğini ve spontan jenerasyon için gerekli olan güçleri ortadan kaldıracağını belirtmiştir. Buna karşı, Spallanzani verdiği yanıtta, aynı süre kaynatılmış et suyu veya saman enfusyonunun ağzı açık bırakılırsa belli bir süre sonra içinde tekrar animakulatların meydana geleceğini belirtmiştir. Lavoisier, 1775 yılında yaptığı denemelerde havada oksijenin varlığını saptamış ve bunun yaşam için gerekli olduğunu vurgulayarak, spontan jenerasyon teorisinin doğruluğunu iddia etmiştir. Araştırıcı, kaynatmakla şişelerin içindeki oksijenin dışarı çıktığını buna bağlı olarak da et suyu veya saman infusyonunda canlıların oluşmadığını da savunmuştur. Schulze ve Schwann, Lavoisier'in oksijeni bulmasından yaklaşık 61 yıl sonra, yaptıkları bir seri çalışmada, eğer hava sülfürik asit veya potasyum hidroksit solüsyonundan (Schulze, 1836) veya çok sıcak bir cam tüpten (Schwann, 1837) geçirildikten sonra et suyuna veya saman infusyonuna gelirse herhangi bir mikroorganizmanın üremediğini gözlemlemişlerdir. Ancak, bu denemeye karşı çıkanlar, havanın bu tarz işleme tabi tutulmasının havadaki hayat jermlerinin asitten veya sıcak cam tüpten geçerken tahrip olacaklarını ve böylece abiyogenezis'in oluşamayacağını savunmuşlardır. Schwann, ayrıca oksijenin yalnız olarak, ortamda mikroorganizmaların oluşmalarına veya üremelerine yeterli olamayacağını da açıklamıştır. Schröder ve von Dush, 1854 ile 1861 yılları arasında, Schulze ve Schwann'ın araştırmalarına bazı yenilikler ilave etmişlerdir. Şöyle ki, bunlar havayı asit veya ısıtılmış tüpten geçirmek yerine, pamuktan geçirerek et suyu veya saman infusyonuna vermişler. Deneme sonunda, ortamda herhangi bir animakulata rastlamadıklarını açıklamışlardır. Bu deneme ile , hem pamuğun mikropları tutabileceğini ve hem de asit veya sıcak havanın animakulat oluşmasına zararlı bir etkisi olmadığını da göstermişlerdir. Ancak, bazıları, havadaki tozlarda bulunan bazı canlıların, havanın asit veya alkaliden veya pamuktan geçirilişi sırasında tutulacağını iddia etmişlerdir. Sonraları, pamukta da mikroorganizmaların bulunabileceği ortaya konulmuştur. John Tyndall (1820-1893), ön tarafında cam bulunan ağaçtan bir kültür kutusu hazırlamış ve iki yan tarafına camdan küçük pencereler yerleştirmiş ve tozları tutması için de , kutunun iç yüzü gliserinle sıvamıştır. Yandaki küçük camdan gönderilen ışık (ışınları) yardımı ile kutunun içinde tozların bulunmadığı saptanmış ve optikal olarak temiz bulunmuştur. Sonra kutu içindeki tüplere pipetle steril besiyerleri konmuş ve tüpler alttan ısıtılarak steril hale getirilmiştir. Tüpler içindeki besiyerleri oda sıcaklık derecesine kadar ılıtıldıktan sonra besiyerlerinin steril olarak kaldıklarını gözlemlemiştir. Bu denemenin sonucuna göre, toz içermeyen havanın mikropsuz olacağı görüşüne varılmıştır. Tyndall, yaptığı bir seri çalışmada, mikroorganizmaların iki formunun olabileceğine dikkati çekmiştir. Termolabil (vejetatif formlar) ve termostabil (sporlu mikroorganizmalar). Fraksiyone sterilizasyonla sıvıların mikroorganizmalardan arındırılmasının mümkün olabileceğini de saptayarak kendi adı ile anılan Tindalizasyon (Tyndallization, fraksiyone sterilizasyon) yöntemini bulmuştur. 06. Hastalıklarda Jerm TeorisiMikroorganizmaların bulunmasından sonra, spontan jenerasyon (abiyogenezis) teorisi, yavaş yavaş yerini, bir canlının diğer canlıdan türeyebileceği (biyogenezis) görüşüne bırakmıştır. Viyanalı bir doktor olan Marcus Antonius von Plenciz, 1792'de, "Hastalıklarda Jerm Teorisi" adı altında yayımladığı bir eserinde konu üzerinde görüşlerini açıklamış ve her hastalığın kendine özgü görülmeyen bir nedeni olduğuna dikkati çekmiştir. Louis Pasteur (1822-1895), kuduz, tavuk kolerası ve antraks hastalıkları üzerinde bazı araştırmalar (korunma ve aşılama) yapmış ve ayrıca şarap ve biranın maya hücreleri tarafından fermente edildiğini de (fermentasyon) saptamıştır. Bunların yanı sıra, optimal koşulların dışında üretilmeye çalışılan mikroorganizmalalar da bazı değişmelerin meydana gelebileceğini, özellikle, virülensde oluşan varyasyonların, aşılama ile koruyucu etki göstereceklerini saptamıştır. Pasteur, 1879-1880 yılları arasında, hayvanlardaki antraks hastalığına karşı hazırladığı iki attenüe suşla (Pasteur-1 ve -2) bağışıklık elde etmiş ve koyunları bu hastalıktan korumuştur. Bu çalışmaların yanı sıra, 1885'de, kendi yöntemi ile virüs fiksli tavşan omuriliğini bir desikatöre uygun bir süre (8-14 gün) koyarak kurutmuş ve böylece hazırladığı aşı ile korunmanın mümkün olabileceğini ortaya koymuştur. Bu konu üzerinde de Paris'te bir konferans vermiştir. Fermentasyon üzerindeki çalışmaları sonunda da, Pasteur aşağıdaki esasları ortaya koymuştur: 1) Bira veya şarapta meydana gelen her değişme, bunları fermente eden veya bozan mikroorganizmalar tarafından ileri gelmektedir.2) Fermente eden etkenler, hava, kullanılan alet ve maddelerden gelmektedirler.3) Bira veya şarap herhangi bir mikroorganizma içermezse, hiç bir değişikliğe uğramaz. Pasteur, yaptığı çalışmaların sonucuna göre, kendi adı ile anılan pastörizasyonun esasını da kurmuştur. Bir İngiliz cerrahı olan Joseph Lister (1827-1912), Pasteur 'ün prensiplerini cerrahiye uygulamıştır. Operasyonlarda dezenfektan bir maddeye (asit fenik) batırılmış sargılar kullanarak infeksiyonun önüne geçmiştir. Böylece, Lister cerrahide, antiseptiklerin önemini ve antisepsinin yerini ortaya koymuştur (1852). Schoenlein, 1839'da, deri hastalıklarından olan favus ve pamukçuk'un mantarlardan ileri geldiğini saptamıştır. Edwin Klebs (1834-1913), Löffler ile birlikte difteri hastalığının etkenini izole etmeyi başarmışlardır. Bilim adamı, bunun yanısıra, travmatik infeksiyonlar, malarya ve kurşun yaraları üzerinde de bazı faydalı çalışmalar yapmıştır. Hayvanlarda da, deneysel olarak, ilk tüberkulozis lezyonlarını oluşturmayı başarmıştır. Karl Joseph Eberth (1835-1926), insanlarda tehlikeli bir hastalık olan tifonun etkenini (Eberthella typhosa) bulmuştur. Robert Koch (1843-1910), mikroorganizmaları saf üretebilmek için katı besiyerlerini geliştirmiş ve karışık kültürlerden saf kültürler elde etmeyi başarmıştır. Böylece, bakteriyolojiye yeni teknikler getirmiştir. Koch, aynı zamanda, hastalıklar üzerinde de bazı kriterler ortaya koymuştur. Bunlar da "Koch postulatları" olarak bilinmektedir. 1) Hastalıklar spesifik etkenler tarafından oluşturulurlar,2) Etkenler izole edilmeli ve saf kültürler halinde üretilmelidir,3) Duyarlı sağlam deneme hayvanlarına verildiklerinde hastalık oluşturabilmeli ve4) Tekrar saf kültürler halinde üretilebilmelidirler. Bu 4 görüş uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Koch, mikroorganizmaları anilin boyaları ile boyama yöntemlerini de geliştirmiş ve bakteriyoloji alanında uygulanabilir hale getirmiştir. Antraks hastalığının bulaşma tarzını ve etkeninin sporlu olduğunu da saptayan Koch, 1882'de, tuberkulozis'in etkenini de izole edebilmiş ve sonraları, tuberkulozlu hastaların teşhisinde çok yararlar sağlayan bir biyolojik madde olan "Tüberkülin"i de hazırlamıştır. Otto Obermeier (1843-1873), 1873' de, Borrelia recurrentis 'i bulmuştur. Karl Weigert (1845-1904) bakterileri boyamada anilin boyalarını kullanmıştır. B. Bang (1848-1932), sığırlarda yavru atımlarına yol açan hastalığın etkenini (Brucella abortus) bulmuştur. Agostino Bassi, 1835' de, ipek böceği hastalığını açıklamış ve bunun kontak ve gıda ile bulaştığını göstermiştir. George Gaffky (1850-1918), tifonun etkenini (E. typhosa) saf kültürler halinde üretmiş ve tifonun etiyolojisini açıklamıştır. John Snow, 1839'da, epidemik koleranın sulardan bulaştığına dikkati çekmiştir. William Welch (1850-1939), 1892'de, gazlı kangrenin etkenini (C. welchii) ve Hansen'de 1874'de, lepra hastalığının etkenini (Hansen basili, M. johnei) tanımlamışlardır. Nicolaier, 1885'de, topraktan tetanoz mikrobunu izole etmiş ve hastalığı hayvanlarda deneysel olarak meydana getirmiştir K. Shige, 1898'de, dizanteri basilini bulmuş M.leprae'nin de kültürü üzerinde çalışmalar yapmıştır. Friedrich Löffler (1852-1915), Koch ile birlikte difteri basilini üretmeye çalışmışlar ve 1884'de saf kültürler halinde üretebilmişlerdir. W. Löffler, 1882'de, domuz erisipel etkenini bulmuştur. David Bruce (1855-1931), malta hummasının, nagana hastalığının ve uyku hastalığının etkenlerini bulmuş ve uyku hastalığının çeçe sineği ile bulaştığını da ortaya koymuştur. Ronald Ross (1857-1923), 1896'da, Plasmodium malaria 'nın yaşam tarzını saptamış ve bunu aydınlatmıştır. Theobald Smith (1859-1934), Texas sığır hummasının kene ile nakledildiğini saptamıştır. Albert Neisser (1885-1916), insanlarda gonore'nin etkeni olan gonokok'ları bulmuştur. Hideye Noguchi (1878-1928), kültür teknikleri ve hayvan zehirleri üzerinde çalışmalar yapmıştır. Treponema pallidum 'u da saf kültürler halinde üretmiştir. 07. Virolojinin TarihçesiBakteriler üzerinde yapılan çalışmalardan sonra, nedenleri saptanamayan bir çok hastalıklar konusunda da yoğun araştırmalar yapılmaya başlanmıştır. Bakterileri geçirmeyen filtrelerin bulunması, bu yöndeki incelemeleri daha kolay hale getirmiştir. Pasteur, Berkefeld ve Chamberland kendi adları ile tanınan ve bakterileri tutan filtreleri yapmayı başarmışlardır. Iwanowski, 1892'de, ilk defa tütün mozaik virusunu bulmuştur. Yine aynı yıllarda, Löffler ve Frosch, sığırlarda önemli hastalıklara yol açan şap virusunun filtreleri geçtiğini saptamışlardır. Nicolle ve Adil Bey, 1899'da, sığır Vebası virusunun filtreleri geçebildiğini açıklamışlardır. Tword, 1915'de, İngiltere'de ve d'Herelle, 1917'de, Fransa'da bakteriyofajları bulmuşlar ve bunların süzgeçleri geçtiklerini göstermişlerdir. W. Reed ve ark.1901'de, insanlarda sarı humma (Yellow fever) hastalığı etkeninin filtreleri geçtiklerini kanıtlamışlardır. 08. İmmunolojinin Tarihçesiİnsan ve hayvanları hastalıklardan koruma çalışmaları çok öncelere kadar uzanmaktadır. Bu yöndeki ilk adımı, bir İngiliz olan, Edward Jenner (1749-1823) atmıştır. Bağışıklığın kurucusu olarak tanılan araştırıcı, sığır çiçeği alan bir şahsın, insan çiçeğine karşı bağışık olacağını ve hastalanmayacağını göstermiş ve aşılama ile immunitenin elde edilebileceği görüşünü yerleştirmiştir. Pasteur de aynı tarzda, hazırladığı birçok aşılarla (tavuk kolerası, koyun antraksı ve kuduza karşı yaptığı aşılar) ve bunlarla elde ettiği bağışıklık o devir için çok önemli buluşlar arasındadır. Emil Roux ve Alexander Yersen, 1888'de, difteri toksinini bulduktan sonra, Emil Von Behring de difteriye karşı antitoksin elde etmeyi başarmıştır. August Von Wassermann (1886-1925), frenginin teşhisinde Bordet Gengou, fenomenini uygulamış ve kendi adı ile bilinen Wassermann reaksiyonunu ortaya koymuştur. Nuttal, 1888'de, hayvanların kanında B. anthracis için bakterisidal etkiye sahip maddelerin bulunduğunu saptamıştır. Paul Ehrlich (1854-1916) ve Bordet bağışıklığın humoral ve Elie Metschnikoff (1845-1916) da hücresel (fagositoz) yönlerini açıklamış ve bunların önemi üzerinde durmuşlardır. Jules Bordet (1871-1962) ve Gengou ile birlikte komplement fikzasyon reaksiyonunu bildirmişlerdir. Albert Calmette (1868-1933) ve Guerin ile birlikte BCG 'yi hazırlamışlardır. H. Durham ve Max Gruber, 1896'da, mikroorganizmaların spesifik antiserumlar tarafından aglutine olduklarını göstermişlerdir. 09. Mikolojinin TarihçesiMantarların varlığının tanınması çok eski zamanlara (Devonian ve Prekambium) kadar uzanmaktadır.Bitkiler üzerinde mantarların ürediğini ve bazı zararlara neden olduğuna ait ilk bilgileri Vedas (MÖ. 1200) vermektedir. Romalılar zamanında, depolarda saklanan danelerde ve tahıllarda mantarların ürediğini Pliny (MS. 23-79) bildirmektedir. Yine bu dönemlerde, mantarlara ait bazı resimlerin çizildiği, Pompei'deki kazılardan anlaşılmaktadır. Loncier, çavdar mahmuzunu (Claviceps purpurae mantarının sklerotiumu) tanıyan ve bunun morfolojik özellikleri hakkında bilgi veren kişi olarak tanınmaktadır (1582). Clusius (1526-1609), mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve elde ettiği bilgileri 28 sayfalık bir monograf içinde yayımlamıştır. Gaspard Bauhin (1560-1624), mantar üzerinde araştırmalar yapmış ve hazırladığı "Pinax Theatri Botanici" adlı eserinde 100 kadar mantarın özelliklerini bildirmiştir (1623). Marcello Malpighi (1628-1694), Rhizopus, Mucor, Penicillium ve Botrytis gibi bazı mantarlar üzerinde araştırmalar yapmış ve bunlara ilişkin özlü bilgiler vermiştir (1679). Van Sterbeeck (1630-1693), yenilebilen mantarlarla zehirli olanlar arasında ayrımları belirtmeye çalışmış ve bu konudaki görüşlerini yayımlamıştır. Hooke (1635-1703), mantarlar üzerinde birçok araştırmalar yapmış ve bunları "Micrographia" adlı yapıtında resimleyerek Royal Society 'ye sunmuştur. Araştırıcı, özellikle, iki mantar üzerinde (Phragmidium ve Mucor) incelemeler yapmış, bunların bitki olduklarına ve bitkilerden orijin aldıklarına inanmıştır (1667). Tournefort (1656-1708), çeşitli mantarlar ve likenler üzerinde incelemeler yaparak bunları, morfolojik ve diğer karakterlerine dayanarak, 6 gruba (1-Fungus, 2-Boletus, 3-Agaricus, 4-Lycoperdon, 5-Coralloides, 6-Tubira) ayırmış ve "Element de Botanique" adlı eserinde yayımlamıştır (1694). Sebastian Vaillant (1669-1750), mantarlar üzerinde ayrıntılı çalışmalar yapmış, bazılarını alfabetik olarak klasifiye etmiş, önemli gördüklerinin de resimlerini çizmiş ve "Botanicon Parisiense" adlı kitabında açıklamıştır (1727). Antonio Micheli (1679-1737), mantarlar üzerinde yaptığı inceleme ve araştırmaları grup isimlerinden yararlanarak sınıflandırmış (Clavaria, Clathrus, Geaster, Lycoperdon, Phallus, Tuber gibi) ve bunları "Nova Genera Plantarum" adlı eserde yayımlamıştır (1729). Araştırıcının, çizdiği resimler ve verdiği bilgilere dayanarak spesifik identifikasyon yapılabilir. Bu eserin çok değerli olduğu ve mantarların ayrımlarında bazı önemli anahtarları açıkladığı bildirilmektedir. Kendisinin yaptığı özel klasifikasyonda bazı büyük mantarlara özel yer vermiş ve bunları Fungi lamellati (Agaricaceae), Fungi porosi (Polyporaceae) ve Fungi romosi (Clavariaceae) diye 3 gruba ayırmıştır. Botrys ve Rhizopus gibi bazı mantarları da saf kültürler halinde üretmiştir. Carl Von Linne (Linneaus, 1707-1778), bir botanikçi olan bu araştırıcı, kendi yaptığı klasifikasyon içinde mantarları "Species Plantarum" adlı yapıtında "Cyrptogamia Fungi" sınıfında toplamış ve Agaricus, Boletus, gibi bazı generik isimler de kullanmıştır. (l753). Gleditsch (l7l4-l786), mantarların sporları ve sporulasyon özellikleri üzerinde araştırma ve incelemeler yapmış ve bu karakterlerine göre mantarları 2 ana bölüme ayırmıştır. Builliard, Discomycetes, Pyrenomycetes, Mucorales ve Mycetozoa 'lar üzerinde araştırmalar yapmış ve bulgularını "Champignon de France" de yayımlamıştır (l79l). Hendrik Persoon (l76l-l836), mantarlara ilişkin incelemelerini, taksonomik bir yapıt olan "Synopsis Methodica Fungorum" da toplamıştır (l80l). Ayrıca kendisinin 3 volum halinde olan, l822 ve l828 yıllarında yayımlanan "Mycologia Europaea" adlı çalışmaları da vardır. Araştırıcı, mantarları 2 sınıf, 6 ordo ve 71 genusa ayırarak bir klasifikasyon yapmıştır. Schweinitz (l780-l834), Kuzey Amerika'da, North Carolina eyaletinde 3000 ve Pennsylvania'da da l200 mantar toplayarak incelemiş ve bunları "Synopsis Fungorum Carolina Superioris ve Synopsis Fungorum in America Boreali Medico Degantium" adlı yayınlarda açıklamıştır. Elias Fries (1794-1878), bugünkü mantarlar sistematiğinin esasını kurmuş ve İsveç'de de mantar klasifikasyonu ile bir fonun kurulmasında önderlik etmiş olan araştırıcı çalışmalarını "Systema Mycologicum" adlı eserde toplamıştır. Josef Cordo (l809-l849)' nun, mantarlar üzerindeki çalışmalarını 6 cilt halinde olan "İcones Fungorum Hucusque Cognitorum" adı altında yayımlanmıştır. Anton de Bary (1831-1888), mantarların yaşam dönemleri üzerinde incelemeler yaparak bir çok kapalı noktaları aydınlığa kavuşturmuştur. Mycetozoa 'nın yaşam siklusunu dönemini 1859'da açıklamıştır. Harton Peck (1833-1917) de 2500 tür mantar üzerinde çalışmıştır. Andrea Saccardo (1845-1920), mantarlar üzerinde 1880 yılına kadar yapılmış inceleme ve araştırmaları, 25 cilt halinde olan ve ilki 1882'de yayımlanan "Sylloge Fungorum" adlı eserde toplamıştır. Son cilt, ölümünden sonra 1931'de yayımlanmıştır. Bu çalışmalarda, 80.000 mantar türü bildirilmiştir. Tulasne'nin güzel resimlerle süslenmiş olan "Selecta Fungorum Carpologia" adlı eseri 1861-1865 yılları arasında ve 3 cilt halinde basılmıştır. Bunlardan sonra bir çok araştırıcı, mantarlar üzerinde çok değerli çalışmalar yapmış ve bunları sınıflandırmaya çalışmışlardır. Patouillard, Quelet, Cooke (1871-1883), Massee (1892-1895), Bresadola (1927-1932), ayrıca, Engler, Prantl, Rabenhorst, Sydows, Oudemans, Seymour, gibi araştırıcılar da mantarlar üzerinde inceleme ve çalışmalar yapmışlardır. Mantarlar, bitkilerde olduğu gibi, insan ve hayvanlarda da çeşitli hastalıklara (mycoses) neden olurlar. Mantarların bitkilerde hastalık oluşturduğuna dair birçok yayınlar vardır (Fontana (1767), Prevot (1807), Berkeley (1832), Kühn (1858), de Bary (1866), Hartig (1874), Woronin (1878), Whetzel (1918). Lafar, mayaların endüstride kullanılmaları hakkında, "Technische Mykologie (1904)" adlı yayında bilgi vermiştir. Balıklarda (sazanlarda) Saprolegnia türü mantarlardan ileri gelen infeksiyonlar hakkındaki bilgilere, 1748 yılında yayımlanan "Transactions of the Royal Society" adlı bilimsel dergide rastlanmaktadır. Richard Owen (1804-1892), Avian Aspergillosis üzerinde çalışmalar yapmış ve bulgularını neşretmiştir (1832). Agostina Bassi (1773-1856), ipek böceklerindeki mantar hastalıkları üzerinde çalışmalar yapmış ve bulgularını bir monografta ayrıntılı olarak açıklamıştır (1837). Berg (1806-1887), insanlardaki Candida albicans infeksiyonları üzerinde araştırmalar yapmış ve bulgularını yayımlamıştır. David Gruby (1810-1898), insanlardaki Dermatophyt infeksiyonları ile ilgilenmiş ve bunlara ait bir rapor düzenlemiştir. Sabouraud (1864-1938), medikal mikoloji üzerinde çok değerli çalışmalar yapmış ve bu konuda da bir kitap yayımlamıştır (1910). Bugün mantarların çeşitli yönlerini (morfolojik, fizyolojik, biyokimyasal özellikleri ve antijenik yapıları, patojeniteleri epidemiyolojileri ve diğer karakterleri) açıklayan çok değerli araştırmalar yapılmakta ve henüz kesinlik kazanmamış veya tam olarak bilinmeyen yönleri aydınlatılmaya çalışılmaktadır. 10. Mikrobiyoloji Alanında Nobel Ödülü Kazanan Bilim Adamları1901 Emil Von Behring Difteri antitoksini ve serumlarla sağaltma yöntemleri1902 Sir Ronald Ross Malarya üzerinde araştırmalar1905 Robert Koch Verem etkeninin bulunması ve verem üzerinde çalışmalar, bakteri kültürleri üzerine araştırmalar1907 C.L.A Laveran Hastalık yapan protozoonlar1908 Elie Metschnikoff Bağışıklığın hücresel yönü ve fagositoz1908 Paul Ehrlich Humoral bağışıklık1913 C.Robert Richet Allerji ve anaflaksi1919 Jules Bordet Bağışıklık ve komplement fikzasyon reaksiyonu1928 C.J.H. Nicolle Tifüsun naklinde bitlerin rolü1930 Karl Landsteiner İnsan kan gurupları üzerinde araştırmalar1939 Gerhard Domagk Prontosilin bulunması ve antibakteriyel etkisi1945 Sir Alexander Fleming, E.Boris Chain, Sir H.Walter Florey Penicilinin bulunması ve etkileri1948 P.Hermann Müller DDT’nin bulunması.1951 Max Theiler Yellow fever aşısı üzerinde araştırmalar1952 S.Abraham Waksman Streptomisinin bulunması1954 J.Franklin Enders, Thomas H.Weller, Frederich C.Robbins Poliomiyelit virusu ve diğer virusların hücre kültürlerinde üretilmeleri.1958 Joshua Lederberg, George V.Beadle, Edward L.Tatum Mikrop genetiği1960 Sir F.M.Burnet Transplante dokuların immunolojik kontrolleri.1965 Andre Lwoff, Jacques Monod, François Jacob RNA’nın bulunması.1966 Charles Huggins, Peyton Rous Kanser ve kanatlı sarkomu üzerinde çalışmalar1967 R.Granit, H.R.Hartlin, G.Wald Fotoreseptörlerin fonksiyonları.1968 R.W.Holley, H.Gobind, M.W. Nirenberg protein sentezinde genetik kodların çalışması.1969 M.Delbrück, A.D.Hershey, E.Luria Bakteriyofajların hakkında yayınlar1970 J.Axelrod. S.Bernard Katz, Ulf von Euler, Earl W.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi1971 E.Sutherland AMP’nin metabolizmadaki önemi1972 Porter,R.R, Edelman,G.M İmmunoglobulinler üzerinde sütrüktürel çalışmalar.1973 K.Von Frisch, K.Lorenz, N.Timbergen Evolusyon ve analoji üzerinde çalışmalar1974 C.de duve, G.E.Palade Hücre anatomisi,sitokrom ve mitokondrialar hakkında yayınlar1975 D.Baltimore, R.Dulbeco, H.M. Temin RNA’ya bağlı DNA polimerase üzerinde1976 Baruch Blumberg Serum hepatiti.1976 Daniel C.Gajdusek Latent virus hastalıkları1977 Rosalyn Yellow Radio immunoloji üzerinde çalışmalar1977 Andrew Schally, Roger Guillemin Üç ayrı hormon serbest bırakma faktörleri üzerinde araştırmalar1978 N.O.Smith, D.Nathans, W. Arber Restriksiyon enzimlerinin bulunması ve bunların kullanılması1980 B.Benarerraf, G.Snell, J.Dausset Histokompatibilite antijenlerinin bulunması1980 P. Berg, W.Gilbert rekombinant DNA teknolojisinin gelişmesi1980 F.Sanger DNA sekans analizlerinin yapılması.1982 A.Klug Kristalografik elektron mikroskobun gelişmesi, virus yapısının aydınlatılması 1984 C.Milstein, G.J.F.Köhler Monoklonal antikorların elde edilmesi.1984 N.K.Jerne İmmunolojide teorik çalışmalar1986 E.Ruska Transmisyon elektron mikroskobunun gelişmesi 1987 S.Tonegawa antikor çeşitliliğinin genetik prensipleri. 1988 J.Deisenhofer, R.Huber, H.Michel Bakteri membranlarnda fotosentetik reaksiyon merkezleri.1988 G.Elion, G.Hitching Kanser, malarya ve viral infeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçların geliştirilmesi1989 J.M.Bishop, N.E.Varmus, S.Altman Onkogenlerin bulunması1989 T.R.Cech Katalitik RNA’ların bulunması1990 J.E.Murray İmmunsupresif ajan kullanarak transplantasyon1992 E.H.Fisher, E.G.Krebs Protein kinasenin bulunması1993 R.J.Robets, P.A.Sharp DNA’nın farklı segmentlerindeki genler1993 K.B.Mullıs PCR’nin bulunması1993 M.Smıth Site directed mutagenezis   Türkiye 'de Mikrobiyolojinin KurulmasıYurdumuzda mikrobiyoloji alanındaki ilk çalışmalar aşı yapmakla başlamış ve buna da çiçek hastalığı ve aşı hazırlama çabaları önderlik etmiştir. Bu yöndeki aktiviteler, 1840 yılından sonra giderek gelişmiş ve çiçek aşısı hazırlanarak başarı ile kullanılmıştır. Pasteur 'ün, Paris Tıp Akademisi'nde, 27 Ekim 1885'de verdiği "Isırıldıktan Sonra Kuduzdan Korunma" adlı bildiri dünyada büyük yankılar yarattıktan ve aynı tebliğ 31 Ekim 1885'de İstanbul'da yayımlandıktan sonra, kuduz üzerindeki çalışmaları yakından izlemek amacı ile, Osmanlı Hükümeti tarafından, Tıbbiye Mektebi Dahiliye Muallimi Dr. Aleksander Zoeros Paşa başkanlığında, Veteriner Hekim Hüseyin Hüsnü ve Zooloji Muallimi Dr. Hüseyin Remzi Beyler 'den oluşan üç kişilik bir heyet, Pasteur 'ün yanına Fransa'ya gönderildi (1886). Bu heyetle birlikte, Padişah Abdulhamid, Pasteur 'e verilmek üzere, bir nişan ve laboratuarına yardım için 1000 altın göndermiştir. Paris 'de Pasteur 'ün yanında 6 ay kalan ve kuduz hastalığı aşısının hazırlanması ve kullanılması konularındaki tüm bilgileri öğrenen heyet, yurda döndükten sonra da bu hastalık üzerindeki "Daül-kelb Ameliyathanesi"nde aşı yapımına başlamıştır (1887). Vet. Hekim Hüseyin Hüsnü ile Dr. Hüseyin Remzi Beyler de, Pasteur ve Chamberland'ın eserini "Mikrob Emrazı Sariye ve Şarboniyenin Vesaili Sirayeti ve Usulü Telkihiyesi" adı altında tercüme etmişler ve yayımlamışlardır (1887). Ayrıca, Dr. Remzi Bey, "Kuduz İlleti ve Tedavisi" adlı 19 sayfalık bir broşür neşretmiştir (1890). Tıp Mekteplerinde 1891'de okutulmaya başlanan bakteriyoloji dersi, Veteriner Mekteplerinde ancak 1893'den sonra ve Dr. Rıfat Hüsamettin Bey tarafından okutulmaya başlanmıştır. İstanbul 'da 1893 'de, kolera vakalarının çıkması üzerine, önleyici tedbirlerin alınması ve hastalığın üzerinde gerekli araştırmaların yapılması için, Fransa'dan Dr. Andre Chantemesse getirildi. İstanbul'da 3 ay kadar kalarak kolera konusunda çok olumlu çalışmalar yapan bu kişiye, Rutbei Üla ile nişan verildi. Bu arada, Dr. Chantemesse, ülkemizde bir bakteriyoloji laboratuarının kurulması üzerinde ısrarla durdu ve böyle bir müessese kurulduğunda bunun idaresi için Dr. Maurice Nicolle'i tavsiye etti. Dr. M. Nicolle, 1893'de, İstanbul'a geldi ve Gülhane'de Tıbbıye Mektebi civarındaki bir binada çalışmaya başladı. Bu laboratuar, sonradan, Bakteriyolojihane-i Osmani olarak adlandırıldı ve Dr. Nicolle buranın müdürlüğüne atandı. Çalışma konularının fazla olması nedeniyle, bu bina da sonraları dar gelmeğe başladı. Bu yüzden, Nişantaşı 'ndaki Süleyman Paşa konağına nakledildi. Bu yeni binada, bakteriyoloji üzerinde kurslar düzenleyen Dr. Nicolle, doktor kursiyerlerin yanı sıra çok takdir ettiği Veteriner Dr. Refik Güran'ı da seçerek iştirak ettirdi. Dr. Maurice Nicolle (1862-1920), İstanbul'da kaldığı 8 sene içinde, laboratuarları başarı ile yürütmüş, çok kıymetli çalışmalarda (sığır vebası, keçi ciğer ağrısı, şark çıbanı, P. aeruginosa'nın pigmenti, sığır babesiozu, pnömokok, vaksin virusu) bulunmuş ve ülkemizde mikrobiyolojinin yerleşmesi ve gelişmesinde büyük katkıları olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu zamanında bakteriyoloji ve viroloji çalışmaları hem insan hekimliğine ait çeşitli müesseselerde (Telkihhane-i Şahane, Daülkelb Ameliyathanesi, Bakteriyolojihane-i Şahane, Mekteb-i Tıbbıye-i Askeriye ve Mektebi Tıbbiye-i Mülkiye ve diğer laboratuvarlarda) ve hem de Veteriner Hekimliğe ait organizasyonlarla (Bakteriyolojihane-i Baytar'i, Baytar Mektebi Alisi, Askeri ve Sivil Baytar Mektepleri, Pendik Bakteriyoloji hanesi ve diğer müesseselerde) yürütülmüştür. Dr. M. Nicolle 'den başka, çalışmaları ve buluşları ile adları dünya literatürlerine geçmiş çok değerli meslektaşlarımız bulunmaktadır. Bunlardan kısaca bahsetmek yerinde olur. Ahmet Refik Güran (1870-1963), Dr. M. Nicolle ile birlikte 7 sene gibi uzun bir süre çalışmış, mikrobiyoloji alanında birçok değerli çalışmalar yapmış ve yayımlamıştır. Bakteriyolojihane-i Osmani'de; sularda bulunan kolibasillerin envari, Vebaibakari hastalığı ve serumu, lökosit sayımı, keçi ciğer ağrısı hastalığı; Baktriyolojihane-i Baytari'de: Barbon aşısı, şarbon aşısı, şarbon serumu, tavuk kolerası aşısı, kuru serum, kan alma ve vermeye yarayan alet ve periton kanülü yapan Dr. Refik Güran, ayrıca ilk Türk peptonunu da yapmayı başarmıştır. Yukarıda bildirilen çalışmaları yanı sıra, daha birçok önemli incelemeleri ve ihtira beratı almış olduğu buluşları da olan Dr. Refik Güran, yurdumuzda bakteriyolojinin kurulmasında, gelişmesinde, bakteriyoloji laboratuar veya enstitülerinin açılmasında, bakteriyologların yetişmesinde çok büyük katkıları olmuş bir bilim adamımızdır. Adil Mustafa Şehzadebaşı (1871-1904), Dr. R. Güran'ın çok yakın çalışma arkadaşlarından biridir. Dr. Nicolle ile birlikte ve özellikle sığır vebası üzerinde yaptıkları araştırmalarla kendilerini dünya literatürlerine geçirmişlerdir. Bu iki bilim adamı, ilk defa, sığır vebası etkeninin filtreleri geçtiği ve süzüntünün hastalık yapıcı nitelikte olduğunu deneysel olarak ispat etmişlerdir (1897). Fransa'da Prof. Nocard'in yanında da çalışarak difteri serumu hazırlayan Dr. Adil Bey, ayrıca, malleus ve piroplasmosis üzerinde de değerli araştırmalar yapmıştır. Kendisi, sivil ve askeri okullarda da bakteriyoloji öğretmenliğinde bulunmuştur. Nikolaki Mavridis (Mavraoğlu) (1871-1955), Veteriner mikrobiyoloji alanında çok değerli çalışmalar yapmıştır. Özellikle, sığır vebası, keçi ciğer ağrısı, malleus, tavuk kolerası, barbon ve diğer hayvan hastalıkları üzerinde kıymetli çalışmaları vardır. Mavraoğlu, Refik Güran ve Adil Şehzadebaşı Bey 'lerin çok yakın çalışma arkadaşlarıdır. Osman Nuri Eralp (1876-1940), bakteriyoloji ve viroloji üzerinde değerli araştırmalar yapmış bir bilim adamıdır. Çalışmalarını, özellikle, tüberküloz, tüberkülin, şarbon, sığır vebası, kolera, gonokok, frengi, sütte yaşayan ve sütle bulaşan mikroorganizmalar ve diğer konular kapsamaktadır. Rıza İsmail Sezginer (1884-1963), Baytar Yüksek Mektebinde salgın hastalıklar, bakteriyoloji ve gıda kontrolü dersleri vermiş, İstanbul mezbahasının kurulmasında önemli rol oynamış ve bunun laboratuvar şefi olmuş ve ayrıca kıymetli çalışmalar yapmış olan bir bakteriyoloğumuzdur. Ahmet Şefik Kolaylı (1886-1976), sığır vebası virusunun insanlarda hastalık oluşturmadığını, sığır vebasına tutulan hayvanların kesilerek etlerinin askerlere yedirilebileceğini, böyle etleri yiyenlerde hastalık görülmesi halinde kendisinin kurşuna dizilmesini isteyen ve bu cesareti gösteren değerli bir bilim adamıdır. Çatalca'da bulunan aç ve gıdasız askerlerin bu etleri yemesinden sonra Edirne şehri düşmandan bu askerler sayesinde kurtarılmıştır. Şefik Kolaylı Bey özellikle, sığır vebasına karşı serum hazırlamış ve böyle müesseselerde bulunmuştur. Ayrıca, tüberkülin, mallein, tavuk kolerası ve barbon aşıları da hazırlamış, sığır vebası, antraksın teşhisi, çiçek aşısı, keçilerin bulaşıcı salgın ciğer ağrısı üzerinde de çalışmıştır. Yukarıda adları bildirilen bilim adamlarının dışında, kendilerini bu işe adamış daha birçok kıymetli bakteriyologlarımız bulunmaktadır. Bunlar arasında, Cafer Fahri Dikmen, Josef, Ahmet Hamdi, Ethem Eren, Mustafa Hilmi, İbrahim Erses ve diğerleri sayılabilir. Başlangıçta, hayvan hastalıklarına karşı hazırlanan aşı ve serumlar ile insan hastalıklarını ilgilendiren biyolojik maddeler aynı bina içinde yapıldığından, Veterinerler ile Doktorlar birlikte çalışmaktaydılar. Sonra iş hacminin ve eleman miktarının artması üzerine laboratuarlar birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmıştır. Bakteriyoloji ve viroloji alanında, Osmanlı İmparatorluğu zamanında, çalışmış, değerli araştırmalar ve yayınlar yapmış birçok doktorlar da bulunmaktadır. Bunlar arasında, Hüseyin Remzi, Rıfat Hüsamettin Paşa, Hasan Zühtü, Kemal Muhtar, Sait Cemal, Aleksandr Zoeros Paşa, Ahmet Sadi, Cemalettin Muhtar, Rıza Arif ve diğerleri. Bu kişilerin de aynı şekilde, yurdumuzda mikrobiyolojinin gelişmesinde ve yerleşmesinde önemli katkıları olmuştur. Prof. Dr. Mustafa ArdaKaynak : Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/dunyaca-unlu-biyologlar-kimlerdir

Prof.Dr. Fahire BATTALGAZİ

1930'lu yıllar... Genç Türkiye Cumhuriyeti'nde ne elektrik, ne doğru dürüst yol, ne de akademik çekişmeler varken; bir yandan da eskilerin deyimiyle "II. Cihan Harbi başlamıştı. Onlar, bütün imkansızlıklara rağmen; katır sırtında Anadolu ve Trakya'yı karış karış gezip, veri topluyor, çalışma yapıyordu. Fahriye Hanım gibi pek çoğunun hakkında günlerce arama yaptığım halde, uzun yıllardır sahip olduğum makaleleri dışında fazla bir şeye ulaşamamıştım. Küçük bir fotoğraf ve birkaç not ile nihayet O'nu anlatan kısa bir yazı yazabildim. Bu değerli hocamızı herkes tanısın istedim. Prof. Dr. Fahriye BATTALGAZİ (1902-1948) İlk Türk İhtiyolog [Balıkbilimi uzmanı] ve ilk bayan profesörlerimizden olan Fahire Hanım, 1902 (Kosswig (1948)'e göre 1905)'de İstanbul'da doğmuştur. Müşir Akif Paşa ve Dr. Müşir Ömer Paşa’nın torunu; Adli Tıbbın önemli hekimlerinden Prof.Dr. Etem Akif Bey’in kızıdır. İlk öğrenimini babasının görev yaptığı Şam'da Notre Dame de Sion Fransız Mektebi'nde, orta öğrenimini Bezmi Alem Lisesi'nde yapmış ve buradan 1924'te mezun olmuştur. İstanbul Dârülfünûnu (Fen Fakültesi) Tabii İlimler kısmından 1926'da mezun olmuştur. 1 Nisan 1926'dan 1 Ekim 1927'ye kadar Tercan Kazası İlk Mektep Başmuallimliği'nde bulunmuş ve 1 Haziran 1927'de Fen Fakültesi Teşrih ve Fizyoloji asistanlığına tayin edilmiştir. Aynı yılın Ağustos ayında Hayvanat Enstitüsü asistanlığına nakledilmiş; Haziran 1927'de de başasistanlığı terfi etmiştir. 1931 yılında Hayvanat (Zooloji) Enstitüsü laboratuvar şefliğine tayin edildikten sonra 1931-32 yılında tahsilini tamamlamak üzere Paris'te Sorbonne Üniversitesi Zooloji ve Karşılaştırmalı Anatomi (Zoologie et Anatomie Compareé) Enstitüsü'ne devam etmiştir. 1 Aralık 1932'den itibaren Müderris Muavini vekilliği yapan Battalgazi, Üniversite Reformu ile birlikte 30 Kasım 1933'te hayvanat (zooloji) doçentliğine tayin edilmiştir. 1-12 Kasım 1935 tarihleri arasında Balıkçılık Enstitüsü tarafından düzenlenen bilimsel araştırmalara katılmıştır. Prof. Andre Naville'in verdiği dersleri onun ölümüne kadar Suat Nigâr ile birlikte Türkçe'ye çevirmiştir. Naville'in ölümü ile 31 Mart 1937'den itibaren onun derslerini vermeye başlamıştır. 1938'de doçentlik imtihanının bütün safhalarını başarıyla geçmiş; 1944'te de profesör olmuştur. Hazırlamakta olduğu Türkiye Balıkları'na ait bir eserini bitirmeye uğraştığı bir sırada dimağı yorgunluk neticesi pek genç yaşta vazifesi başında ebediyen gözlerini hayata kapamıştır. Cenazesi, 23.02.1948 Pazartesi günü Beyazıd Camii’nden öğle namazını müteakip, Süleymaniye’de Biyoloji Enstitüsü’ndeki törenin ardından Beşiktaş'ta Kılıçali Yahya Efendi aile kabristanına defnedilmiştir. Fahire Akif Hanım, Soyadı Kanunu'ndan sonra Fahire Battalgil adıyla çalışmalarını yazmış; 1943'ten sonra ise Fahire Battalgazi adını kullanmıştır. Türkiye tatlısu balıkları alanındaki pek çok ilke imza atmış; faunistik çalışmalarında çok sayıda yeni taksonu keşfedip adlandırdığı gibi, Türkiye Zoocoğrafyası'nın ortaya çıkarılmasında önemli çalışmalarıyla katkıda bulunmuştur. Ruhu şad, mekanı cennet olsun. Adlandırdığı bazı taksonlar Tamamı içsu balıklarından olan 30 takson (tür veya alttür) tanımlamıştır. Bunlardan bazıları: * Alburnus nasreddini Battalgil, 1943 * Gobio gobio intermedius Battalgil, 1943 (geçerli adı: Gobio intermedius) * Alburnus sellal adanensis Battalgazi, 1944 (geçerli adı: Alburnus adanensis) Adına ithaf edilen taksonlar Adına ithaf edilen türlerden bazıları: Phoxinellus fahirae Ladiges, 1960 (geçerli adı: Pseudophoxinus fahirae) Cobitis fahirae Erk'akan, Atalay-Ekmekçi et Nalbant, 1998 Yayınları Yayınlarından bazıları: Battalgil, F. (1940): Eine neue Cyprinidenart [Yeni bir Cyprinid nev'i], Revue de la Faculté des Sciences de l'Université d'Instanbul, Série B: Sciences Naturelles, 5 (1-2): 74-77 (1-4). Battalgil, F. (1941): Les poissons des eaux douces de la Turquie [Türkiye'nin tatlısu balıkları], Revue de la Faculté des Sciences de l'Université d'Instanbul, Série B: Sciences Naturelles, 6 (1-2): 170-186. Battalgazi, F. (1944): Poissons nouveaux et peu connus de la Turquie [Türkiye'de yeni ve az tanınmış balıklar], Revue de la Faculté des Sciences de l'Université d'Instanbul, Série B: Sciences Naturelles, 9 (4): 299-305. Kaynakça Cumhuriyet Gazetesi, 21.02.1948. İshakoğlu-Kadıoğlu, S., 1998: İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Tarihçesi (1900-1946), İ.Ü. Yay. No: 4106, İstanbul, s. 191-192. Karataş, A., 2012: "Prof.Dr. Fahire Battalgazi" tr.wikipedia.org/wiki/Fahire_Battalgazi HAZIRLAYAN : Prof Dr. Ahmet KARATAŞ

http://www.biyologlar.com/prof-dr-fahire-battalgazi

Ord.Prof.Dr. Curt KOSSWIG

Ord.Prof.Dr. Curt KOSSWIG

Hayatı dizilere, bir filme konu olacak kadar ilginçtir Curt Kosswig'in. Çok akıllı, sabırlı, çalışmayı çok seven, doğa aşığı, Türk insanıyla çok iyi kaynaşmış bir halk adamıydı. 30 Ekim 1903'te Berlin'de doğan Curt Kosswig, 2. Dünya Savaşı sırasındaki Nazi zulmünden kaçarak, 1933 İstanbul Üniversitesi Reformu sayesinde Türkiye'ye geldi. Gelmesinden sadece 2 sene sonra derslerini Türkçe olarak vermeye başlayan Kosswig, bazı fiziksel özellikleriyle Atatürk'e benzetildiğinde gururlanırdı ve Hamburg Üniversitesi’nde çalışırken, Anadolu gezilerine getirdiği öğrencileriyle Anıtkabir’e de uğrardı. 1949'da "Türk Biyoloji Derneği"ni kurmuştur. Daha önce Balta Limanında Profesör Hovasse tarafından meydana getirilen ve sonraları ihmal edilen Hidrobiyoloji Enstitüsünü 1950'de genişletip ihyâ etmiş ve Enstitünün yaşamasını temin etmek amacı ile Üniversite dışından Et ve Balık Kurumu, Devlet Su işleri ile yurt dışında FAO, Akdeniz Uluslararası İlmi Araştırmalar Konseyi ve Akdeniz Balıkçılık Araştırmaları Komitesi gibi kuruluşlar ile ilmi işbirliği yapmış, Balıkçılığın Türkiye bakımından önemini belirtmek için büyük gayretler sarf etmiştir. 1 Nisan 1938 Manyas Kuş Cenneti'nin keşfeden Kosswig, eşi Leonore ve fotoğrafçısı Cafer Tayyar Türkmen'le birlikte Anadolu'nun her yerini karış karış gezdi. 20'nin üzerinde Kosswig'in adı verilen tür vardır (bkz. aşağıdaki liste). Cafer Tayyar Türkmen'le birlikte Türkiye Deniz Balıkları Takvimini hazırladı. Birecik'e giderek nesli tehlikedeki Kelaynak'lara sahip çıktı ve kolonilerin tanıtımında, ulusal bir değer olmaları yönünde çalışmalar yaparak, bunların yokolma tehtidine karşı uluslararası platformda Türkiye'nin tanıtımında önemli olacağını farkederek, Kelaynak kuşlarının Birecik (Urfa)'te incelenmeleri ve korunmalarıyla ilgili çalışmaları da başlattı. Kosswig, Türkiye'de kaldığı 17 yıl boyunca eleman yetiştirme ve Zooloji bilimin gelişmesinde büyük rol oynamıştır. Eşi Leonore, 23 Temmuz 1974'de öldü. Curt Kosswig 29 Mart 1982'de 79 yaşında Hamburg'ta öldü. Cenazesi uçakla getirildi ve eşi ile yanyana İstanbul'daki Aşiyan mezarlığına gömüldü. Meryln Solakhan ve Manfred Blank tarafından çalışmalarıyla ilgili "Exile on Bosphorus" isminde bir belgesel hazırlanmıştır. Danışmanlığını yaptığı son doktora öğrencisi Nihat Aktaç, "Son 10 yılında Curt Kosswig" isimli bir yazı hazırladı. Kosswig, Kurt, Klaus ve Christian adlı üç erkek çocuk babasıdır. Türkiye'de bilime hizmet etmiş büyük bir bilimadamı ve doğa insanıdır. Curt KOSSWIG’e atfen adlandırılan ve bilimdünyasına tanıtılan taksonlar: ARTHROPODA o Anadrymedusa kosswigi Karabağ o Armadillidium peraccai kosswigi Verhoeff o Brachyiulus kosswigi Verhoeff o Cryptops kosswigi Chamberlin o Cylisticus kosswigi Strouhal o Hessebius kosswigi Verhoeff o Hipparchia fatua kosswigi de Lattin o Isophya kosswigi Demirsoy o Kosswigia insularis Jeannel o Kosswigius bilselii Jeannel o Kosswigius de lattini Verhoeff o Lysiopetalum kosswigi Verhoeff o Mesoiulus kosswigi Verhoeff o Neobisium (Blothrus) kosswigi Beie o Oromania kosswigi Verhoeff o Paranothrotes kosswigi Demirsoy o Parapholidoptera kosswigi Karabağ o Parnassius kosswigi de Lattin o Platyarthrus kosswigi Verhoeff o Pseudisolabis kosswigi Burr o Scolopendra claviceps kosswigi Verhoeff o Eulalia (Phyllotethys) kosswigi Greca o Acaeroplastes kosswigi Verhoeff o Acanthomyops kosswigi Donisthorpe o Camponotus kosswigi Donisthorpe o Irakoniscus kosswigi Vandel o Kosswigibius polenezenus Chamberlin o Lithobius kosswigi Chamberlin o Pholidoptera kosswigi Karabağ o Polydesmus koswigi Hofmann & Lohmander o Tracheoniscus kosswigi Verhoeff PISCES: Cyprinidae o Alburnus kosswigi Battalgil o Barbus plejebus kosswigi Karaman o Capoeta capoeta kosswigi Karaman o Kosswigichthys asquamatus Sözer o Kosswigobarbus kosswigi Ladiges o Leucalburnus kosswigi Karaman o Cyclocheilichthys kosswigi Ladiges Cobitidae o Turcinemacheilus kosswigi Banarescu & Nalbant o Orthrias angorae kosswigi Erk’akan & Kuru Gobiidae o Bubyr caucasicus kosswigi Sözer AMPHIBIA: Salamandridae o Triturus vulgaris kosswigi Freytag KAYNAK: egefish.ege.edu.tr/Kosswig egefish.ege.edu.tr/Kosswig/biyografi.html Sayfa ve bağlantıları Dr. Levent YURGA (Ege Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi) tarafından hazırlanmıştır. Prof.Dr. Mustafa KURU Hoca (Başkent Üniv.)'nın hocası KOSSWIG'i anlattığı sunum.

http://www.biyologlar.com/ord-prof-dr-curt-kosswig

Yüzme kesesi nedir? Vazifesini açıklayınız.

Hava kesesi, balıkların su içerisinde vertikal olarak seviyelerini ayarlamalarında ve denge sağlamalarında rol oynayan önemli bir organdır. İnce bağırsağın bir ilavesi olup, çok ince zar şeklinde bir cidarı vardır. İçinin hava dolu olması nedeniyle bazı omurgalıların akciğer boşluklarına benzemektedir. Bu organlar bazen tek başına bir solunum organı olarak da fonksiyon görmektedir (Örneğin Dipnoi’lerde). Çalışma tarzı denizaltılardaki prensibe çok yakın benzerlik göstermektedir. Nasıl ki bir deniz altı belli derinliklerde kalabilmesi için safrasındaki suyu boşaltır veya safrasına su doldurursa, balıklar da su içerisinde sabit bir seviyede kalabilmeleri için hava keselerindeki gazı boşaltır veya keseye gaz doldururlar. Bu kese, bir deri kıvrıntısından meydana gelmiş ve etrafı gayet sık kan damarlarıyla donatılmıştır. Kese üzerinde diffüz şekilde dağılmış bulunan kılcal kan damarları, içerdeki gazı absorbe etmek veya atmak niteliğindedir. Bu nedenle, balık hava kesesindeki gazı istediği zaman doldurup boşaltabilir. Cyprinidae familyasında hava kesesi iki loplu olup, ön lop ile iç kulağın denge-işitme merkezi arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Bu bağlantıyı, 4 küçük kemiğin yan yana gelmesinden oluşan ve Weber apareği denilen özel bir yapı sağlamaktadır. Bu sayede dış ortamdaki basınç değişimleri hava kesesi yoluyla iç kulağa iletildiğinden Cyprinidlerde titreşimlere karşı duyarlılık artmıştır. Balık bu keseleri gaz ile doldurduğunda daha az bir yoğunluğa sahip olacağından suyun yüzeyine çıkma imkanı bulacaktır. Eğer hava, kese içerisinden atılıcak olursa bir öncekinin aksine balık suyun derinliklerine inecektir. Böylece balığın su içindeki seviyesi, yüzme kesesi içindeki havanın durumu ile tanzim edilmiş olacaktır. Salmonid ve Cyprinid’lerde bu kese, gayet ince pneumatik bir kanal ile özafagusa bağlanmaktadır. Fakat bazı balıklarda (Percidae familyasında) doğumdan biraz sonra bu kanal dejenere olur. Yumurtadan henüz çıkmış yavruların hava keselerinde önce hava bulunmaz ve bu yüzden kese sönük vaziyette durur. Fakat yumurtadan çıktıktan kısa bir süre sonra aklı başına gelen küçük yavrular su yüzeyine çıkarak ağızlarını açar ve bu keseyi hava ile doldururlar. Percidae familyasında genç yavrular yumurtadan çıktıktan sonra 5-8 gün asla su yüzeyine çıkmadıklarından pneumatik kanal giderek kaybolur ve hava keselerinde hava kalmaz. Kesenin normal fonksiyonunu yapabilmesi için hava ile dolup boşalması şarttır. Bu nedenle hava kesesi kapalı olan balıklarda kesedeki havanın emilmesi veya tekrar keseye doldurulması kesenin etrafında yer alan kılcal damarlarla sağlanmaktadır. Hava kesesinin bazı kısımlarından meydana gelmiş olan pneumatik bezler, su basınçlarına otomatik olarak uyan, özel bir basınçtan etkilenen reflekslerle tanzim edilerek bu fonksiyonu yerine getirirler. Zeminde yaşayan balıkların çoğunda hava kesesi ergin safhada mevcut değildir (Blennius fluviatilis, Cottus gobio, Pleuronectes flesus, Gobius sp.) Hava kesesi, balıkların su içerisinde vertikal olarak seviyelerini ayarlamalarında ve denge sağlamalarında rol oynayan önemli bir organdır. İnce bağırsağın bir ilavesi olup, çok ince zar şeklinde bir cidarı vardır. İçinin hava dolu olması nedeniyle bazı omurgalıların akciğer boşluklarına benzemektedir. Bu organlar bazen tek başına bir solunum organı olarak da fonksiyon görmektedir (Örneğin Dipnoi’lerde). Çalışma tarzı denizaltılardaki prensibe çok yakın benzerlik göstermektedir. Nasıl ki bir deniz altı belli derinliklerde kalabilmesi için safrasındaki suyu boşaltır veya safrasına su doldurursa, balıklar da su içerisinde sabit bir seviyede kalabilmeleri için hava keselerindeki gazı boşaltır veya keseye gaz doldururlar. Bu kese, bir deri kıvrıntısından meydana gelmiş ve etrafı gayet sık kan damarlarıyla donatılmıştır. Kese üzerinde diffüz şekilde dağılmış bulunan kılcal kan damarları, içerdeki gazı absorbe etmek veya atmak niteliğindedir. Bu nedenle, balık hava kesesindeki gazı istediği zaman doldurup boşaltabilir. Cyprinidae familyasında hava kesesi iki loplu olup, ön lop ile iç kulağın denge-işitme merkezi arasında bir bağlantı bulunmaktadır. Bu bağlantıyı, 4 küçük kemiğin yan yana gelmesinden oluşan ve Weber apareği denilen özel bir yapı sağlamaktadır. Bu sayede dış ortamdaki basınç değişimleri hava kesesi yoluyla iç kulağa iletildiğinden Cyprinidlerde titreşimlere karşı duyarlılık artmıştır. Balık bu keseleri gaz ile doldurduğunda daha az bir yoğunluğa sahip olacağından suyun yüzeyine çıkma imkanı bulacaktır. Eğer hava, kese içerisinden atılıcak olursa bir öncekinin aksine balık suyun derinliklerine inecektir. Böylece balığın su içindeki seviyesi, yüzme kesesi içindeki havanın durumu ile tanzim edilmiş olacaktır. Salmonid ve Cyprinid’lerde bu kese, gayet ince pneumatik bir kanal ile özafagusa bağlanmaktadır. Fakat bazı balıklarda (Percidae familyasında) doğumdan biraz sonra bu kanal dejenere olur. Yumurtadan henüz çıkmış yavruların hava keselerinde önce hava bulunmaz ve bu yüzden kese sönük vaziyette durur. Fakat yumurtadan çıktıktan kısa bir süre sonra aklı başına gelen küçük yavrular su yüzeyine çıkarak ağızlarını açar ve bu keseyi hava ile doldururlar. Percidae familyasında genç yavrular yumurtadan çıktıktan sonra 5-8 gün asla su yüzeyine çıkmadıklarından pneumatik kanal giderek kaybolur ve hava keselerinde hava kalmaz. Kesenin normal fonksiyonunu yapabilmesi için hava ile dolup boşalması şarttır. Bu nedenle hava kesesi kapalı olan balıklarda kesedeki havanın emilmesi veya tekrar keseye doldurulması kesenin etrafında yer alan kılcal damarlarla sağlanmaktadır. Hava kesesinin bazı kısımlarından meydana gelmiş olan pneumatik bezler, su basınçlarına otomatik olarak uyan, özel bir basınçtan etkilenen reflekslerle tanzim edilerek bu fonksiyonu yerine getirirler. Zeminde yaşayan balıkların çoğunda hava kesesi ergin safhada mevcut değildir (Blennius fluviatilis, Cottus gobio, Pleuronectes flesus, Gobius sp.)

http://www.biyologlar.com/yuzme-kesesi-nedir-vazifesini-aciklayiniz-

Palyaço Balığının Özellikleri

Palyaço Balığının Özellikleri

Yaygın Adı: Palyaço balığı Bilimsel Adı: Botia macracanthus Familya: Cobitidae Alt familya: Botiinae Takım: Cypriniformes Boyutları: 40 cm’ye kadar; çoğu yaklaşık olarak 30 cm’ye erişir. Fiziksel Özellikleri:Sivri, iki çift burunsal duyarganın durduğu subterminal ağız (ağızları burun ucunun hemen altında anlamındadır)ile beraber pulsuz kafaya sahiptir. Her gözün altında bir erektil kılçık bulunur. Vücut sıkıştırılmış, kanatçıklar iyi biçimlenmiş olup (özellikle kuyruk yüzgeci), yağ yüzgeci bulunmamaktadır. Renklenme: Üç göze çarpan siyah şerit, temelde turuncu renkli, ilk şerit kafanın tepesinde gözden ve yanaklardan çene alanına geçer. Önde daha çok göze çarpan ikinci şerittir. Yaşam Çizgisi: Yumurtlama alışkanlıkları hakkında çok az bilgi vardır. Akıntıya karşı göçler sadece yüksek su sezonundan önce meydana gelir. Yumurtlama nehirlerin hızlı akıntılarında gerçekleştirilir. Beslenme Tarzı: Besinler ağırlıklı olarak, (özellikle) solucanlar ve kabukları içeren, diplerde ikamet eden omurgasızlardır. Bazı bitkiler de önemlidir. Yaşam Alanı: Kalimantan (Borneo) ve Sumatra’daki (Endonezya) akıntılı nehirlerde yaşarlar. Kalimantan türleri normal olarak birkaç asılı sediman (bir çeşit bitki) ile birlikte kahverengi-veya siyah-su nehirlerinde bulunur. Sumatra’da bulanık sularda bulunabilir. Yeryüzünde Dağılımı: Kalimantan ve Sumatra; ayrıca Tayland ve Filipinlerde de üretilmiştir, fakat bu üretimler kökleşmemiş olabilir. Palyaço balığı çok yönlü bir türdür. Küçükleri akvaryum ticareti için toplanır ve büyüklerse yemek için yetiştirilir. Bu tür faaliyetlere rağmen palyaço balığı kendi doğal sularında hala bol miktarda bulunur. Botia familyasından palyaço balığı ve kardeş türleri, Cobitidae familyasındaki gerçek çopra balıklarındandır. En yakın akrabalarından bazılarının aksine, vücutları uzun ve yılan balığı görünümlü değil ama basıktır (bir taraftan diğerine düzler). Kuhli çopralar (Pangio türleri), değişken çopralar (Misgurnus türleri) veya omurgalı çopralar (Cobitis taenia) ve akrabaları ile kıyaslandığında vücutları daha güçlüdür. Familyanın diğer tüm üyeleri gibi, Botia çopralarının da subterminal ağızları vardır. Burunları sivri ve gagamsıdır. Rostral bıyıklar diye bilinen iki çift bıyık bulunur (rostrum gagamsı bir yapı). Her iki gözün altında da balık endişeye kapıldığında veya tehdit altında olduğunda kaldırabildiği dikleşmiş bir omurga mevcuttur. Yan Şekilde UyuyanlarBalıklar uyurken çoğu tür kendilerini bir şekilde gözlemeye çalışır. Scaridae familyasından papağan kuşu, koruyucu bir mukoz koza üretir ve içine girerek uyur. Lebiasinidae familyasından kalem balığı renk değiştirir ancak Gobiidae familyasından kayabalığı kumun içine sokulup güvenli yarıklar arar. Ancak bunlardan hiçbiri palyaço balığının yaptığını yapmaz. Denizin dibinde yanlamasına yatarak uyur. Bu sıra dışı hareket, bir akvaryumcunun balık tankının dibinde yan yatmış, zor nefes alan ve ölmek üzere olan bir palyaço balığını fark edene denk bilinmedi. Ancak balık rahatsız edildiğinde uyandı ve süzülmeye başladı. Yıllar içerisinde bu davranış defalarca gözlemlendi ve şu an gayet normal olarak görülüyor. Palyaço balıkları insanlar tarafından tehdit edilen bir tür olarak karşımıza çıkıyor. Genç üyeler ev akvaryumları için toplanırken, daha büyük olanlarsa, 40 cm’ye kadar uzayabilir, yemeklik balık olarak görülebilir. Yumurta bırakmaları ise met zamanı (denizlerin kabarması olayı) gelmeden hemen önceki akıntıya karşı göçten sonrasına denk gelir. Kısa bir süre sonra, büyük sürüler halinde gezen gençler, Endonezya’daki Sumatra ve Borneodaki Kalimantan’ın bazı büyük nehirlerinin sığ bölgelerine doğru hareket eder. Çoğunlukla tam da bu zamanlarda yakalanıp akvaryumlara yerleştirilirler. Ancak yoğun talebe rağmen, palyaço balığı kendi doğal sularında hala bol miktarda bulunur. Endonezya, gelecek üreme popülasyonlarını koruyabilmek için dört santimetreden daha büyüklerin ihracatını yasakladı. Akvaryumcuların tercih ettikleri büyüklükse, yumurtlama alanlarından göç eden çekici gençlerin ulaştığı  dört santimetre büyüklüğüdür.   Kaynakça:BBC – John DAWES Yazar: Tuncay Bayraktar http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/palyaco-baliginin-ozellikleri

Çöllerde Koşalım Ama

Çöllerde Koşalım Ama

Çöllerde Koşalım Ama Çöllerde Yaşamayalım! Alper Dalkılıç, TEMA için koştuğu 4 Kıtada 4 Çölde 4 Ultra Maratonu Sahara Çölü ve Antarktika ile bitiriyor.Bugüne kadar dünyada sadece 11 kişi aynı yıl içinde 4 kıtada 4 çölde 4 ultra maraton koştu. Alper Dalkılıç Sahara ve Antarktika maratonlarını tamamladığında, bunu başarmış ilk Türk sporcu olacak.TEMA Vakfı’nın 20. yaşına girdiği 2012 yılının ana konusu sürdürülebilir yaşam ve toprak. Alper Dalkılıç, çölde koştuğu ultra maratonlarla toprağın sürdürülebilir yaşam için önemine dikkat çekiyor.Erozyon, çölleşme ve yeşil örtünün korunması için duyarlılığı artırmak ve kamuoyunu harekete geçirmek konusunda bizlere katkı sağlayan Alper Dalkılıç’a teşekkür ediyor ve başarılar diliyoruz.Çölleşmeyle mücadele için sürdürülen çalışmalara maddi katkı sağlamak ve Alper Dalkılıç’ı desteklemek için TEMA Vakfı’nın Meşe Projesi’ne katkıda bulunabilirsiniz.Meşe Hesabı: Ziraat Bankası Levent Şb.(0753) Hesap No:1576812-5084, IBAN: TR76 0001 0007 5301 5768 1250 84Alper Dalkılıç’ı aşağıdaki adreslerden takip edebilir, katkı ve mesajlarınızla destekleyebilirsiniz.http://www.facebook.com/AlperDalkilic.One.Life.Live.Itfacebook.com/temavakfi http://www.4deserts.com/blogs/sr_comptetior_blog.php?pid=MTgwNQ==&blog=264 Kıtada 4 Çölde 4 Ultra Maraton Atakama Çölü (Güney Amerika) 3-10 Mart 2012 Gobi Çölü (Orta Asya) 10-16 Haziran 2012 Sahara (Afrika) 28 Ekim 2012 - 3 Kasım 2012 Antarktika (Güney Kutbu) 22 Kasım - 3 Aralık 2012 http://www.tema.org.tr

http://www.biyologlar.com/collerde-kosalim-ama

Çöl Toprağı Verimli Bir Toprak Olabilir

Çöl Toprağı Verimli Bir Toprak Olabilir

Rus bilimciler yararlı bitkilerin çölde bile yetiştirilebileceğini ispatladı. Geliştirdikleri kriogel kumlu topraklar dahil toprağa verilmişken ağaç, funda, otları su kaybından koruyor.Bitkileri su kaybından başka soğuktan koruyan kriogel türü de var.Maliyeti düşük olan kriogel Rusya Bilimler Akademisi Sibirya Şubesinin Tomsk kentindeki Petrol Kimyası Enstitüsü görevlileri bilimciler tarafından geliştirildi. Etkisi Moğolistan ve Cin’deki Gobi çölünde derermiştir..İğne yapraklı ağaçların fidanları kriogelin verilmiş oldğuğu kumlu toprağa dikilmişken iki yıl sonra l,3 mekre yüksekliğinde oldu,bir de diğer çöl bitkilerinkinden daha yeşildir. Petrol kimyası Enstitüsü görevlisi Mariya Fufayeva’nın verdiği bilgilere göre, aynı zamanda kriogel verilmeyen kumlu toprağa dikilmiş köknanlar yokoldu. Gobi çölünün bir kesiminde kriogelin verildiği kumlarda yonca ve yararlı diğer bitkiler de yetişti.Yeni geliştirilmiş kriogel eski kuşak kriogelden çok daha efektif. Çünkü gazı kapsıyor. Gaz oranı ne kadar cok olursa bitkiyi su kaybından ve soğuktan koruma etkisi o kadar büyük olur.Profesör Vladimir Manjay’ın verdiği bilgilere göre polimer eryik, içinde gazı oluşturma yoluyla köpük halini alır. Sonradan köpük dondurulur ve gerektiği zaman çözdürülür.Kriogel bitkilerin soğuklara dayanmasına yardımcı olur. Geceleyin donların olduğu yerlerde, dağlarda ve soğuk iklimli bölgelerde bitkilerin yetiştirilmesi için bunun büyük bir önemi var. Doğu Sibirya’nın Çita bölgesinde kriogelin böyle etkileri denendi.Çita bölgesinde kışın hava soğuk,kar yağışları ise az olduğu için toprak büyük derinliklerine kadar donmuş olur. Petrol Kimyası Enstitüsü müdürü Lübov Altunina’ya göre, köpük halindeki kriogel içindeki su, ısı eksi 40 derece olursa bile donmuyor. Bitki, böyle kriogele dikilirse kökleri sıcaklığa ve soğuğa daha kolay dayanacağı için yetişecek.Kriogel’in olumsuz yan etkileri yok. Toprak içindeki mikropları öldürmez. Tohumlar ekilirken ve agaçların fidanları dikilirken su ve gübrelerle birlikte toprağa verilir. Bilimciler köpük halindeki kriogeli şimdikine oranla daha geniş capta uygulanmasını sağlamak için çalışıyor. Kriogel,üretimi sırasında polimere değişik maddelerin katılması sonucunda kimyasal gübre gibi kullanılabilir.kaynak:rshttp://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/col-topragi-verimli-bir-toprak-olabilir

KEMİKLİ BALIKLARIN SINIFLANDIRILMASI

ALTSINIF: OSTEICHTHYES (KEMİKLİ BALIKLAR) TAKIM : CHONDROSTEI (ACIPENSERIFORMES) 1. Familya : ACIPENSERIDAE (MERSİN BALIKLARI) Acipenser gueldenstaedti Brandt, 1833 (Rus Mersin Balığı) Acipenser nudiventris Lovetzky, 1828 (Mersin Balığı) Acipenser stellatus Pallas, 1771 (Mersin Balığı) Acipenser sturio Linnaeus, 1758 (Kolan Balığı) Huso huso (Linnaeus, 1758) (Mersin Morinası)   TAKIM : ISOSPONDYLI (CLUPEIFORMES) (ESAS SARDALYALAR)   2. Familya : CLUPEIDAE (SARDALYALAR) Alosa caspia (Eichwald, 1838) (Tırsi) Alosa caspia bulgarica Drensky, 1934 (Tırsi) Alosa caspia nordmanni Antipa,1906 (Tırsi) Alosa caspia palaeostomi (Sadowsky, 1934) (Tırsi) Alosa caspia tanaica (Grimm, 1901) (Tırsi) Alosa fallax nilotica (E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1808) (Tırsi) Alosa pontica (Eichwald,1838) (Tırsi) Clupeonella cultriventris (Nordmann, 1840) (Tırsi) Dussumieria elopsoides Valenciennes, 1847 (Hint Sardalyası) Etrumeus teres (Dekay, 1842) (Akdeniz hamsisi) Herklotsichthys punctatus (Ruppell, 1837) (Sardalya) Sardina pilchardus (Walbaum, 1792) (Sardalya) Sardinella aurita Valenciennes, 1847 (Büyük Sardalya) Sardinella maderensis (Lowe, 1839) (Tirsi) Sprattus sprattus (Linnaeus, 1758) (Çaça) 3. Familya : ENGRAULIDAE (HAMSİLER) Engraulis encrasicolus (Linnaeus,1758) (Hamsi)   4. Familya : GONOSTOMATIDAE (IŞILDAK BALIKLARI) Cyclothone braueri Jespersen & Taning, 1926 (Işıldak Balığı)   5. Familya : STERNOPTYCHIDAE (BALTA BALIKLARI)   Argyropelecus hemigymnus Cocco, 1829 (Işıldak Balığı) Maurolicus muelleri (Gmelin, 1788) (Işıldak Balığı)   6. Familya : PHOTICHTHYIDAE   Vinciguerria attenuata (Cocco, 1838) (Işıldak Balığı)   7. Familya : CHAULIODONTIDAE (ENGEREK BALIKLARI)   Chauliodus sloani Schneider, 1801 (Engerek Balığı)   8. Familya : STOMIIDAE (KOCAAğIZ BALIKLARI)   Stomias boa (Risso, 1810) (Kocaağız Balığı)   9. Familya : SALMONIDAE (ALABALIKLAR)   Salmo trutta labrax Pallas, 1811 (Deniz Alası)   10. Familya : ARGENTINIDAE (CAMGÖZLÜLER)   Argentina sphyraena Linnaeus, 1758 (Derinsu Gümüş Balığı)   TAKIM : INIOMI (SCOPELIFORMES) (IŞIKLI SARDALYALAR)   11. Familya : AULOPIDAE (FİLAMENTLİ ZURNA BALIKLARI)   Aulopus filamentosus (Bloch,1792) (Filamentli Zurna Balığı)   12. Familya : SYNODONTIDAE (KERTENKELE BALIKLARI, ZURNA BALIKLARI)   Synodus saurus (Linnaeus,1758) (Zurna Balığı, Lokum Balığı, İskarmoz) Saurida undosquamis (Richardson, 1848) (Zurna Balığı, Lokum Balığı, İskarmoz)   13. Familya : CHLOROPHTHALMIDAE (YEŞİL GÖZLÜLER, ÖRÜMCEK BALIKLARI)   Chlorophthalmus agassizi Bonaparte, 1840 (Yeşilgöz Balığı) Bathypterois mediterraneus Bauchot, 1962 (Örümcek Balığı)   14. Familya : MYCTOPHIDAE (IŞILDAK BALIKLARI)   Benthosema glaciale (Reinhardt, 1837) (Işıldak Balığı) Ceratoscopelus maderensis (Lowe, 1839) (Işıldak Balığı) Diaphus holti Taning, 1918 (Işıldak Balığı) Diaphus metopoclampus (Cocco, 1829) (Işıldak Balığı) Hygophum benoiti (Cocco, 1838) (Işıldak Balığı) Lampanyctus crocodilus (Risso, 1810) (Işıldak Balığı) Lobianchia dofleini (Zugmayer, 1911) (Işıldak Balığı) Myctophum punctatum Rafinesque, 1810 (Işıldak Balığı)   15. Familya : PARALEPIDIDAE (YALANCI ZARGANALAR)   Sudis hyalina Rafinesque, 1810 (Yalancı Zargana Balığı-Derin Deniz Turnası)   TAKIM : APODES (ANGUILLIFORMES) (YILANBALIKLARI)   16. Familya : ANGUILLIDAE (YILANBALIKLARI) Anguilla anguilla (Linneaeus, 1758) (Tatlısu Yılan Balığı)   17. Familya : MURAENIDAE (MÜRENLER)   Gymnothorax unicolor (Delaroche, 1809) (Kahverengi Müren Balığı) Muraena helena Linnaeus, 1758 (Müren Balığı)   18. Familya : XENOCONGRIDAE   Chlopsis bicolor Rafinesque, 1810 (İki Renkli Yalancı Müren)   19. Familya : CONGRIDAE (MIĞRILAR)   Ariosoma balearicum (Delaroche, 1809) (Mığrı) Conger conger ([Artedi, 1738] Linnaeus, 1758) (Mığrı) Gnathophis mystax (Delaroche, 1809) (Mığrı)   20. Familya : OPHICHTHIDAE (YILANKURDU BALIKLARI)   Dalophis imberbis (Delaroche, 1809) (Yılan Balığı) Echelus myrus (Linnaeus, 1758) (Mırmır Yılan Balığı) Ophichthus rufus (Rafinesque, 1810) (Yılankurdu Balığı) Ophisurus serpens Linnaeus,1758 (Dikenli Yılan Balığı)   TAKIM : SYNENTOGNATHI (BELONIFORMES) (ZARGANALAR)   21. Familya : BELONIDAE (ZARGANALAR)   Belone belone (Linnaeus, 1761) (Zargana) Belone belone euxini Gunther, 1866 (Zargana) Belone belone gracilis Lowe, 1839 (Zargana) Belone svetovidovi Collette & Parin, 1970 (Zargana) Tylosurus acus imperialis (Rafinesque, 1810) (Zargana)   22. Familya : SCOMBERESOCIDAE (ZARGANALAR) Scomberesox saurus (Walbaum, 1792) (Zargana)   23. Familya : EXOCOETIDAE (UÇANBALIKLAR)   Cheilopogon heterurus (Rafinesque, 1810) (Uçan Balık) Hirundichthys rondeletii (Valenciennes, 1846) (Uçan Balık) Parexocoetus mento (Valenciennes, 1846) (Uçan Balık)   24. Familya : HEMIRAMPHIDAE (YARIMGAGA BALIKLARI) Hemiramphus far (Forsskal, 1775) (Çomak Balığı, İbikli) Hyporhampus picarti (Valenciennes, 1846) (Çomak Balığı, İbikli)   TAKIM : MICROCYPRINI (CYPRINODONTIFORMES)   25. Familya : CYPRINODONTIDAE (DİŞLİ SAZANCIKLAR) Aphanius dispar (Ruppell, 1828) (Dişli Sazancık) Aphanius fasciatus (Nardo, 1827) (Dişli Sazancık)   TAKIM : SOLENICHTHYES (SYNGNATHIFORMES) (BORU BALIKLARI)   26. Familya : MACRORHAMPHOSIDAE (BORU BALIKLARI) Macroramphosus scolopax (Linnaeus, 1758) (Boru Balığı)   27. Familya : SYNGNATHIDAE (DENİZ İĞNELERİ, DENİZ ATLARI) Hippocampus hippocampus (Linnaeus,1758) (Denizatı) Hippocampus ramulosus Leach, 1814 (Denizatı) Nerophis ophidion (Linnaeus,1758) (Deniziğnesi) Syngnathus abaster Risso, 1826 (Deniziğnesi) Syngnathus acus Linnaeus, 1758 (Deniziğnesi) Syngnathus phlegon Risso, 1826 (Deniziğnesi) Syngnathus schmidti Popov, 1928 (Deniziğnesi) Syngnathus tenuirostris Rathke, 1837 (Deniziğnesi) Syngnathus typhle Linnaeus, 1758 (Deniziğnesi) Syngnathus variegatus Pallas, 1811 (Deniziğnesi)   28.Familya: FISTULARIDAE Fistularia commersonii Rüppell, 1838 (Çomak balığı)   TAKIM : THORACOSTEI (GASTEROSTEIFORMES) (DİKENCELER) 29. Familya : GASTEROSTEIDAE (DİKENCELER) Gasterosteus aculeatus Linnaeus, 1758 (Dikence Balığı)   TAKIM : ANACANTHINI (GADIFORMES) (MEZGİTLER)   30. Familya : MACROURIDAE (FARE KUYRUKLULAR) Coelorhynchus coelorhynchus (Risso, 1810) (Fare Balığı) Hymenocephalus italicus Giglioli, 1884 (Kılkuyruk Fare Balığı) Nezumia aequalis (Gunther, 1878) (Fare Balığı) Nezumia sclerorhynchus (Valenciennes, 1838) (Fare Balığı) Trachyrhynchus trachyrhynchus (Risso, 1810) (Uzun Burunlu Fare Balığı)   31. Familya : MERLUCCIIDAE (BERLAM BALIKLARI) Merluccius merluccius (Linnaeus, 1758) (Bakalyaro-Berlam)   32. Familya : GADIDAE (MEZGİT BALIKLARI) Gadiculus argenteus argenteus Guichenot, 1850 (Pamukçuk Balığı) Merlangius merlangus euxinus (Nordmann, 1840) (Mezgit) Micromesistius poutassou (Risso, 1826) (Derinsu Mezgiti, Mavi Mezgit) Trisopterus minutus capelanus (Lacepede, 1800) (Tavuk Balığı) Antonogadus megalokynodon (Kolombatovic, 1894) (Küçük Gelincik) Gaidropsarus mediterraneus (Linnaeus,1758) (Gelincik Balığı) Gaidropsarus vulgaris (Cloquet, 1824) (Gelincik Balığı) Molva dipterygia macrophthalma (Rafinesque, 1810) (Uzun gelincik) Phycis blennoides (Brunnich, 1768) (Gelincik Balığı) Phycis phycis (Linnaeus, 1766) (Gelincik Balığı)   33. Familya : MORIDAE (MORINALAR) Mora moro (Risso, 1810) (Morina) Gadella maraldi (Risso, 1810) (Morina)   TAKIM : ALLOTRIOGNATHI (LAMPRIDIFORMES) (PARLAYAN BALIKLAR) 34. Familya : REGALECIDAE (KURDELA BALIKLARI) Regalecus glesne Ascanius, 1772 (Büyük Kurdela Balığı)   35. Familya : TRACHIPTERIDAE (KAĞITBALIKLARI) Trachipterus trachypterus (Gmelin, 1789) (Kağıt Balığı) Zu cristatus (Bonelli, 1820) (Tepeli Kağıt Balığı) 36. Familya : LOPHOTIDAE   Lophotus lacepedei Giorna, 1809   TAKIM : BERYCOMORPHI (BERYCIFORMES) 37. Familya : TRACHICHTHYIDAE (KEMİKBAŞLILAR) Hoplostethus mediterraneus Cuvier, 1829 (Kütük Balığı)   38. Familya : HOLOCENTRIDAE (ASKER BALIKLARI) Sargocentrum rubrum (Forsskal, 1775) (Asker Balığı, Hindistan Balığı, Naylon Balığı, Sincap Balığı)   TAKIM : ZEOMORPHI (ZEIFORMES)   39. Familya : ZEIDAE (DÜLGER BALIKLARI) Zeus faber Linnaeus, 1758 (DÜlger Balığı, Peygamber Balığı)   40. Familya : CAPROIDAE (PERİ BALIKLARI) Capros aper (Linnaeus, 1758) (Peri Balığı)   TAKIM : PERCOMORPHI (PERCIFORMES) (LEVREKLER) 41. Familya : SERRANIDAE (HANİ BALIKLARI)   Anthias anthias (Linnaeus, 1758) (Berber Balığı) Callanthias ruber (Rafinesque, 1810) (Berber Balığı) Epinephelus aeneus (E.Geoffroy Saint-Hilarie, 1817) (Lahos) Epinephelus alexandrinus (Valenciennes, 1828) (Lahos ) Epinephelus caninus (Valenciennes, 1843) (Orfoz) Epinephelus guaza (Linnaeus, 1758) (Orfoz) Ephinephelus haifensis Ben-Tuvia, 1953 (Orfoz, Börtlek, Arap) Mycteroperca rubra (Bloch, 1793) (Taş Hanisi) Polyprion americanus (Schneider,1801) (İskorpit Hanisi) Serranus cabrilla (Linnaeus, 1758) (Asıl Hani) Serranus hepatus (Linnaeus, 1758) (Benekli Hani) Serranus scriba (Linnaeus, 1758) (Çizgili Hani)   42. Familya : MORONIDAE (LEVREK BALIKLARI) Dicentrarchus labrax (Linnaeus, 1758) (Levrek) Dicentrarchus punctatus (Bloch, 1792) (Benekli Levrek)   43. Familya : TERAPONIDAE (İSPAROZ BALIKLARI) Pelates quadrilineatus (Bloch, 1790) (Çizgili İsparoz)   44. Familya : APOGONIDAE (KARDİNAL BALIKLARI) Apogon imberbis (Linnaeus, 1758) (Kardinal Balığı) Apogon nigripinnis Cuvier, 1838 (Kardinal Balığı) Epigonus telescopus (Risso, 1810) (Küçük Kardinal Balığı) Microichthys coccoi Ruppell, 1852 (Derinsu Kardinal Balığı)   45. Familya : CEPOLIDAE (KURDELA BALIKLARI) Cepola rubescens Linnaeus, 1766 (Kurdele Balığı)   46. Familya : POMATOMIDAE (LÜFERLER) Pomatomus saltator (Linnaeus, 1766) (Lüfer)   47. Familya : CARANGIDAE (İSTAVRİTLER) Alectis alexandrinus (E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1817) (İskender Balığı) Alepes djeddaba (Forskkal, 1775) (Çatal Balığı) Campogramma glaycos (Lacepede, 1801) (Çıplak) Caranx crysos (Mitchill, 1815) (Kral Balığı) Caranx hippos (Linnaeus, 1766) (Kral Balığı) Caranx rhonchus E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1817 (Kral Balığı) Lichia amia (Linnaeus, 1758) (Akya) Naucrates ductor (Linnaeus, 1758) (Malta Palamutu, Kılavuz Balığı) Pseudocaranx dentex (Schneider, 1801) (Kral Balığı) Seriola dumerili (Risso, 1810) (Sarı Kuyruk) Trachinotus ovatus (Linnaeus, 1758) (Yaladerma) Trachurus mediterraneus (Steindachner, 1868) (Sarıkuyruk İstavrit) Trachurus picturatus (Bowdich, 1825) (İstavrit) Trachurus trachurus (Linnaeus, 1758) (Karagöz İstavrit)   48. Familya : CORYPHAENIDAE (LAMBUGA BALIKLARI) Coryphaena hippurus Linnaeus, 1758 (Lambuga)   49. Familya : BRAMIDAE (BALTABAŞ BALIKLARI) Brama brama (Bonnaterre, 1788) (Balta Balığı)   50. Familya : LOBOTIDAE (ÜÇKUYRUK BALIKLARI) Lobotes surinamensis (Bloch, 1790) (Üç Kuyruk Balığı, Tahta Balığı)   51. Familya : LEIOGNATHIDAE (EKSİ BALIKLARI) Leiognathus klunzingeri (Steindachner, 1898) (Eksi Balığı)   52. Familya : HAEMULIDAE (GARGUR BALIKLARI) Pomadasys incisus (Bowdich, 1825) (Gargur)   53. Familya : SCIAENIDAE (GÖLGE BALIKLARI) Argyrosomus regius (Asso, 1801) (Sarı Ağız, Yağlı Dramos) Sciaena umbra Linnaeus, 1758 (Kaya Levreği, İşkine) Umbrina cirrosa (Linnaeus, 1758) (Minakop, Kötek Balığı)   54. Familya : SILLAGINIDAE (GÜMÜŞ SİLLAGOLAR) Sillago sihama (Forsskal, 1775) (Sivriburun Gümüş)   55. Familya : MULLIDAE (BARBUNYALAR) Mullus barbatus Linnaeus, 1758 (Barbunya) Mullus surmuletus Linnaeus, 1758 (Tekir) Upeneus moluccensis (Bleeker,1855) (Paşa Barbunu) Upeneus pori (Ben-Tuvia & Golani, 1989) (Paşa Barbunu)   56. Familya : PEMPHERIDAE (ÇÖPÇÜ BALIKLARI) Pempheris vanicolensis Cuvier, 1831 (Üçgen Balığı, Yaprak Balığı)   57. Familya : SPARIDAE (MERCAN BALIKLARI) Boops boops (Linnaeus, 1758) (Kupes) Dentex dentex (Linnaeus, 1758) (Sinagrit) Dentex gibbosus (Rafinesque, 1810) (Trança) Dentex macrophthalmus (Bloch, 1791) (Patlakgöz Mercan) Dentex maroccanus Valenciennes, 1830 (Fas Mercanı) Diplodus annularis (Linnaeus, 1758) (Isparoz) Diplodus cervinus cervinus (Lowe, 1841) (Çizgili Mercan) Diplodus puntazzo (Gmelin, 1789) (Sivriburun Karagöz) Diplodus sargus (Linnaeus, 1758) (Sargos) Diplodus vulgaris (E. Geoffroy Saint-Hilaire, 1817) (Karagöz) Lithognathus mormyrus (Linnaeus, 1758) (Mırmır) Oblada melanura (Linnaeus, 1758) (Melanura, Minanur) Pagellus acarne (Risso, 1826) (Yabani Mercan) Pagellus bogaraveo (Brunnich, 1768) (Mandagöz Mercan) Pagellus erythrinus (Linnaeus, 1758) (Kırma Mercan) Pagrus auriga (Valenciennes, 1843) (Çizgili Mercan) Pagrus caeruleostictus (Valenciennes, 1830) (Yalancı Trança) Pagrus pagrus (Linnaeus, 1758) (Fangri) Sarpa salpa (Linnaeus, 1758) (Salpa) Sparus aurata Linnaeus, 1758 (Çipura) Spondyliosoma cantharus (Linnaeus,1758) (Iskatari)   58. Familya : CENTRACANTHIDAE (İZMARİTLER) Centracanthus cirrus Rafinesque, 1810 (İstrangilos) Spicara flexuosa Rafinesque, 1810 (İzmarit) Spicara maena (Linnaeus, 1758) (Beyazgöz) Spicara smaris (Linnaeus, 1758) (Istrangilos)   59. Familya : POMACENTRIDAE (PAPAZ BALIKLARI) Chromis chromis (Linnaeus, 1758) (Papaz Balığı, Çatalkuyruk)   60. Familya : LABRIDAE (LAPİNLER) Acantholabrus palloni (Risso, 1810) (Derinsu Lapini) Coris julis (Linnaeus, 1758) (Gelin Balığı) Ctenolabrus rupestris (Linnaeus, 1758) (Çırçır, Ot Balığı) Labrus bergylta Ascanius, 1767 (Lapin) Labrus bimaculatus Linnaeus, 1758 (Lapin) Labrus merula Linnaeus, 1758 (Lapin) Labrus viridis Linnaeus, 1758 (Lapin) Pteragogus pelycus Randall, 1981 (Flamentli Çırçır) Symphodus cinereus (Bonnaterre, 1788) (Çırçır) Symphodus doderleini Jordan, 1891 (Çırçır) Symphodus mediterraneus (Linnaeus, 1758) (Çırçır) Symphodus melanocercus (Risso, 1810) (Çırçır) Symphodus melops (Linnaeus, 1758) (Çırçır) Symphodus ocellatus (Forsskal, 1775) (Çırçır) Symphodus roissali (Risso, 1810) (Çırçır) Symphodus rostratus (Bloch, 1797) (Çırçır) Symphodus tinca (Linnaeus, 1758) (Çırçır) Thalassoma pavo (Linnaeus, 1758) (Gün Balığı) Xyrichthys novacula (Linnaeus, 1758) (Ustura Balığı)   61. Familya : SCARIDAE (PAPAĞAN BALIKLARI) Sparisoma cretense (Linnaeus, 1758) (Iskaroz, Papağan Balığı)   62. Familya : AMMODYTIDAE (KUM BALIKLARI) Gymnammodytes cicerelus (Rafinesque, 1810) (Kum Balığı)   63. Familya : TRACHINIDAE (TRAKONYALAR) Echiichthys vipera (Cuvier, 1839) (Varsam) Trachinus araneus Cuvier, 1829 (Kum Trakonyası) Trachinus draco Linnaeus, 1758 (Trakonya) Trachinus radiatus Cuvier, 1829 (Trakonya) 64. Familya : URANOSCOPIDAE (GÖĞE BAKANLAR)   Uranoscopus scaber Linnaeus, 1758 (Tiryaki Balığı, Kurbağa Balığı)   65. Familya : SIGANIDAE (SOKAR BALILARI) Siganus luridus (Ruppell, 1828) (Sokar Balığı) Siganus rivulatus Forsskal, 1775 (Esmer Sokar Balığı)   66. Familya : GEMPYLIDAE (YAĞ BALIKLARI) Ruvettus pretiosus Cocco, 1829 (Kalas Balığı)   67. Familya : TRICHIURIDAE (KILKUYRUK BALIKLARI) Lepidopus caudatus (Euphrasen, 1788) (Palaska Balığı) Trichiurus lepturus Linnaeus, 1758 (Kılkuyruk Balığı)   68. Familya : SCOMBRIDAE (USKUMRULAR) Auxis rochei (Risso, 1810) (Gobene Balığı) Euthynnus alletteratus (Rafinesque, 1810) (Yazılı Orkinos) Katsuwonus pelamis (Linnaeus, 1758) (Çizgili Tonito) Orcynopsis unicolor (E.Geoffroy Saint-Hilaire, 1817) (Ak Palamut) Sarda sarda (Bloch, 1793) (Palamut) Scomber japonicus Houttuyn, 1782 (Kolyoz) Scomber scombrus Linnaeus, 1758 (Uskumru) Scomberomorus commerson (Lacepede, 1800) (Palamut Kolyozu) Thunnus alalunga (Bonnaterre, 1788) (Orkinoz) Thunnus thynnus (Linnaeus, 1758) (Ton Balığı)   69. Familya : LUVARIDAE (İMPARATOR BALIKLARI) Luvarus imperialis Rafinesque, 1810 (İmparator Balığı)   70. Familya : ISTIOPHORIDAE (MARLİN BALIKLARI) Tetrapturus belone Rafinesque, 1810 (Kılıç Balığı)   71. Familya : XIPHIIDAE (KILIÇ BALIKLARI) Xiphias gladius Linnaeus, 1758 (Kılıç Balığı)   72. Familya : GOBIIDAE (KAYA BALIKLARI) Aphia minuta (Risso, 1810) (Beyaz Kayabalığı) Deltentosteus quadrimaculatus (Valenciennes, 1837) (Kayabalığı) Gobius auratus Risso, 1810 (Altın Kayabalığı) Gobius bucchichi Steindachner, 1870 (Kayabalığı) Gobius cobitis Pallas, 1811 (Kayabalığı) Gobius cruentatus Gmelin, 1789 (Kayabalığı) Gobius geniporus Valenciennes, 1837 (Kayabalığı) Gobius niger Linnaeus, 1758 (Kömürcü Kayabalığı) Gobius paganellus Linnaeus, 1758 (Kayabalığı) Gobius vittatus Vinciguerra, 1883 (Çizgili Kayabalığı) Knipowitschia caucasica (Kawrajsky in Berg, 1916) (Kayabalığı) Lesueurigobius friesii (Malm, 1874) (Kayabalığı) Lesueurigobius suerii (Risso, 1810) (Kayabalığı) Mesogobius batrachocephalus (Pallas, 1811) (Kayabalığı) Neogobius cephalarges (Pallas, 1811) (Kayabalığı) Neogobius eurycephalus (Kessler, 1874) (Kayabalığı) Neogobius fluviatilis (Pallas, 1811) (Tatlısu Kayabalığı) Neogobius gymnotrachelus (Kessler, 1857) (Kayabalığı) Neogobius melanostomus (Pallas, 1811) (Kayabalığı) Neogobius platyrostris (Pallas, 1811) (Kayabalığı) Neogobius ratan (Nordmann, 1840) (Kayabalığı) Oxyurichthys papuensis (Valenciennes,1837) (Kayabalığı) Pomatoschistus bathi Miller, 1982 (Küçük Kayabalığı) Pomatoschistus marmoratus (Risso, 1890) (Küçük Kayabalığı) Pomatoschistus minutus (Pallas, 1770) (Küçük Kayabalığı) Pomatoschistus pictus adriaticus Miller, 1972 (Küçük Kayabalığı) Proterorhinus marmoratus (Pallas, 1811) (Kayabalığı) Thorogobius ephippiatus (Lowe, 1839) (Kayabalığı) Zosterisessor ophiocephalus (Pallas, 1811) (Saz Kayabalığı)   73. Familya : CALLIONYMIDAE (ÜZGÜN BALIKLARI)   Callionymus fasciatus Valenciennes, 1837 (Üzgün Balığı) Callionymus filamentosus Valenciennes, 1837 (Üzgün Balığı) Callionymus lyra Linnaeus, 1758 (Üzgün Balığı) Callionymus maculatus Rafinesque, 1810 (Üzgün Balığı) Callionymus pusillus Delaroche, 1809 (Üzgün Balığı) Callionymus risso Le Sueur, 1814 (Üzgün Balığı) Synchiropus phaeton (Gunther, 1861) (Üzgün Balığı)   74. Familya : BLENNIIDAE (HOROZBİNALAR) Aidablennius sphynx (Valenciennes, 1836) (Horozbina) Blennius ocellaris Linnaeus, 1758 (Horozbina) Coryphoblennius galerita (Linneaus, 1758) (Horozbina) Lipophrys adriaticus (Steindachner & Kolombatovic, 1883) (Horozbina) Lipophrys basiliscus (Valenciennes, 1836) (Horozbina) Lipophrys canevai (Vinciguerra, 1880) (Horozbina) Lipophrys dalmatinus (Steindachner & Kolombatovic, 1883) (Horozbina) Lipophrys nigriceps nigriceps (Vinciguerra, 1883) (Horozbina) Lipophrys pavo (Risso, 1810) (Horozbina) Lipophrys trigloides (Valenciennes, 1836) (Horozbina) Parablennius gattorugine (Brunnich, 1786) (Horozbina) Parablennius incognitus (Bath, 1968) (Horozbina) Parablennius rouxi (Cocco, 1833) (Horozbina) Parablennius sanguinolentus (Pallas, 1811) (Horozbina) Parablennius tentacularis (Brunnich, 1768) (Horozbina) Parablennius zvonimiri (Kolombatovic, 1892) (Horozbina) Petroscirtes ancylodon Ruppell, 1838 (Horozbina) Scartella cristata (Linnaeus, 1758) (Horozbina)   75. Familya : CLINIDAE (PULLU HOROZBİNALAR) Clinitrachus argentatus (Risso, 1810) (Arı Balığı)   76. Familya : TRIPTERYGIIDAE (ÜÇ YÜZGEÇLİ HOROZBİNALAR)   Tripterygion melanurus Guichenot, 1845 (Karabaş Balığı) Tripterygion tripteronotus (Risso, 1810) (Karabaş Balığı) Tripterygion delaisi Cadenat & Blache, 1971 (Karabaş Balığı)   77. Familya : BYTHITIDAE   Bellottia apoda Giglioli, 1883   78. Familya : OPHIDIIDAE (KAYIŞ BALIKLARI) Ophidion barbatum Linnaeus, 1758 (Kayış Balığı) Ophidion rochei Muller, 1845 (Kayış Balığı) 79. Familya : CARAPIDAE (İNCİ BALIKLARI) Carapus acus (Brunnich, 1768) (İnci Balığı)   80. Familya : CENTROLOPHIDAE (KARA BALIKLAR) Centrolophus niger (Gmelin, 1789) (Kara Balık) 81. Familya : STROMAETIDAE (YILDIZ BALIKLARI) Stromateus fiatola Linnaeus, 1758 (Yıldız balığı)   82. Familya : SPHYRAENIDAE (İSKARMOZ BALIKLARI) Sphyraena chrysotaenia Klunzinger, 1884 (Turna Balığı, Iskarmoz) Sphyraena sphyraena (Linnaeus, 1758) (Turna Balığı, Iskarmoz) Sphyraena viridensis Cuvier, 1829 (Turna Balığı) Sphyraena flavicauda Rüppell, 1838 (Turna balığı)   83. Familya : MUGILIDAE (KEFALLER)   Chelon labrosus (Risso, 1826) (Kefal, Mavraki) Liza aurata (Risso, 1810) (Kefal, Altınbaş Kefal) Liza carinataa (Ehrenberg, 1836) (Kefal) Liza ramada (Risso, 1826) (Kefal, Ceyran) Liza saliens (Risso, 1810) (Kefal) Mugil cephalus Linnaeus, 1758 (Kefal, Has Kefal) Mugil soiuy Basilewsky, 1855(Çin Kefali,Rus Kefali) Oedalechilus labeo (Cuvier, 1829) (Kefal, Dudaklı Kefal)   TAKIM : ATHERINIFORMES (GÜMÜŞ BALIKLARI) 84. Familya : ATHERINIDAE (GÜMÜŞ BALIKLARI) Atherina hepsetus Linnaeus, 1758 (Gümüş Balığı, Çamuka) Atherina boyeri Risso, 1810 (Gümüş Balığı) Atherinomorus lacunosus (Forster, 1801) (Gümüş Balığı)   TAKIM : SCLEROPAREI (SCORPAENIFORMES)   85. Familya : SCORPAENIDAE (İSKORPİTLER) Helicolenus dactylopterus (Delaroche, 1809) (Derinsu İskorpiti) Scorpaena elongata Cadenat, 1943 (İskorpit) Scorpaena maderensis Valenciennes, 1833 (İskorpit) Scorpaena notata Rafinesque, 1810 (Benekli İskorpit) Scorpaena porcus Linnaeus, 1758 (Lipsoz) Scorpaena scrofa Linnaeus, 1758 (İskorpit) 86. Familya : TRIGLIDAE (KIRLANGIÇ BALIKLARI)   Aspitrigla cuculus (Linnaeus, 1758) (Kırlangıç, Dikenli Kırlangıç) Aspitrigla obscura (Linnaeus, 1758) (Kırlangıç) Eutrigla gurnardus (Linnaeus, 1758) (Benekli Kırlangıç) Lepidotrigla cavillone (Lacepede, 1801) (Kırlangıç) Lepidotrigla dieuzeidei Audoin, 1973 (Kırlangıç) Trigla lucerna Linnaeus, 1758 (Kırlangıç) Trigla lyra Linnaeus, 1758 (Kırlangıç, Öksüz balığı) Trigloporus lastoviza (Brunnich, 1768) (Kırlangıç, Mazak) 87. Familya : PERISTEDIIDAE (ÖKSÜZ BALIKLARI) Peristedion cataphractum (Linnaeus,1758) (Dikenli Öksüz) 88. Familya : DACTYLOPERIDAE (UÇAN KIRLANGIÇLAR) Dactylopterus volitans (Linnaeus,1758) (Uçan Kırlangıç Balığı) TAKIM: HETEROSOMATA (PLEURONECTIFORMES)   89. Familya : CITHARIDAE (KANCAAĞIZ PİSİ BALIKLARI) Citharus linguatula (Linnaeus,1758) (Kancaağız Pisi Balığı)   90. Familya : SCOPHTHALMIDAE (KALKANLAR)   Lepidorhombus boscii (Risso, 1810) (Benekli Pisi) Lepidorhombus whiffiagonis (Walbaum, 1792) (Pisi Balığı) Phrynorhombus regius (Bonnaterre, 1788) (Küçük Pisi Balığı) Scophthalmus maeoticus (Pallas, 1811) (Kalkan) Scophthalmus maximus (Linnaeus,1758) (Dişi Kalkan) Scophthalmus rhombus (Linnaeus,1758) (Çivisiz Kalkan)   91. Familya : BOTHIDAE (PİSİ BALIKLARI)   Arnoglossus imperialis (Rafinesque, 1810) (Küçük Pisi Balığı) Arnoglossus kessleri Schmidt, 1915 (Küçük Pisi Balığı) Arnoglossus laterna (Walbaum, 1792) (Küçük Pisi Balığı) Arnoglossus rueppelli (Cocco, 1844) (Küçük Pisi Balığı) Arnoglossus thori Kyle, 1913 (Küçük Pisi Balığı) Bothus podas (Delaroche, 1809) (Pisi Balığı) 92. Familya : PLEURONECTIDAE (DERE PİSİLERİ)   Platichthys flesus luscus (Pallas, 1811) (Dere Pisisi) 93. Familya : SOLEIDAE (DİL BALIKLARI) Buglossidium luteum (Risso, 1810) (Küçük Dil Balığı) Dicologoglossa cuneata ([de la Pylaie] Moreau, 1881) (Dil Balığı) Microchirus azevia (Capello, 1867) (Dil Balığı) Microchirus ocellatus (Linnaeus, 1758) (Benekli Dil Balığı) Microchirus variegatus (Donovan, 1808) (Lekeli Dil Balığı) Monochirus hispidus Rafinesque, 1814 (Küçük Dil Balığı) Solea impar Bennett, 1831 (Dil Balığı) Solea kleinii [Risso] Bonaparte, 1833 (Dil Balığı) Solea lascaris (Risso, 1810) (Dil Balığı) Solea nasuta (Pallas, 1811) (Dil Balığı) Solea solea (Linnaeus, 1758) (Dil Balığı) 94. Familya : CYNOGLOSSIDAE (SİVRİ KUYRUKLU DİL BALIKLARI) Cynoglossus sinusarabici (Chabanaud, 1931) (Küçük Dil Balığı) Symphurus nigrescens Rafinesque, 1810 (Küçük Dil Balığı) TAKIM : DISCOCEPHALI (ECHENEIFORMES) 95. Familya : ECHENEIDIDAE (VANTUZ BALIKLARI) Echeneis naucrates Linnaeus, 1758 (Kılavuz Balığı, Vantuz Balığı) Remora australis (Bennett, 1840) (Kılavuz Balığı, Vantuz Balığı) Remora remora (Linnaeus, 1758) (Kılavuz Balığı, Vantuz Balığı) TAKIM : PLECTOGNATHI (TETRAODONTIFORMES) 96. Familya : BALISTIDAE (ÇÜTRE BALIKLARI, TETİK BALIKLARI) Balistes carolinensis Gmelin, 1789 (Çütre Balığı, Yasemin Balığı) 97. Familya : MONACANTHIDAE (DİKENLİ ÇÜTRELER) Stephanolepis diaspros Fraser & Brunner, 1940 (Dikenli Çütre) 98. Familya : TETRAODONTIDAE (BALON BALIKLARI) Lagocephalus lagocephalus (Linnaeus, 1758) (Mavi Balon Balığı) Lagocephalus spadiceus (Richardson, 1844) (Balon Balığı) Sphoeroides pachygaster (Muller & Troschel, 1848) (Balon Balığı) Lagocephalus suezensis Clark & Gohar, 1953 (Balon Balığı) 99. Familya : MOLIDAE (PERVANE BALIKLARI, AY BALIKLARI) Mola mola (Linnaeus, 1758) (Pervane Balığı, Ay balığı) Ranzania laevis (Pennant, 1776) (Uzun Pervane Balığı, Ay balığı) TAKIM : XENOPTERYGII (GOBIESOCIFORMES) 100. Familya : GOBIESOCIDAE (ÖRDEK BALIKLARI) Diplecogaster bimaculata (Bonnaterre, 1788) (Ördek Balığı) Gouania wildenowi (Risso, 1810) (Ördek Balığı) Lepadogaster candollei Risso, 1810 (Ördek Balığı) Lepadogaster lepadogaster lepadogaster (Bonnaterre, 1788) (Ördek Balığı) TAKIM : PEDICULATI (LOPHIIFORMES) 101. Familya : LOPHIIDAE (FENER BALIKLARI) Lophius budegassa Spinola, 1807 (Fener Balığı) Lophius piscatorius Linnaeus, 1758 (Fener Balığı) TÜBİTAK:::Bilim ve Teknik:::2002

http://www.biyologlar.com/kemikli-baliklarin-siniflandirilmasi

Balıklarda Anatomik Yapı

Balıklarda Anatomik Yapı

VÜCUT : Balıklarda vücut, esas itibariyle üç farklı bölgeden meydana gelmiştir.Baş : Burun ucundan solungaç kapaklarının (operkulum) arka kenarına kadar olan vücûdun ön (anteriör) kısmına verilen isimdir. Gövde : Solungaç kapaklarının arka kenarı ile anal açıklık (anüs) arasında kalan ve içerisinde vücut boşluğunun bulunduğu vücudun orta bölgesine verilen addır. Kuyruk : Anal açıklıktan vücudun sonuna kadar uzanan arka (posteriör) bölgeye verilen isimdir. Bu bölge çoğu zaman kuyruk sapı ve kuyruk yüzgeci olmak üzere iki ayrı bölüm halinde incelenebilir. Bu durumda, anal açıklıktan kuyruk yüzgeci ışınlarının başlangıcına kadar olan kısım kuyruk sapı; bundan sonraki kısım ise, kuyruk yüzgeci olarak isimlendirilir (Şekil 1). AĞIZ : Başın ön ucunda yer alan ve iki çene tarafından çevrelenmiş bulunan açıklığa denir. Ağızın konumu, türlere göre farklı durumlarda olabilir. a) Terminal veya uç durumlu : Genellikle balıkların çoğunda bu ağız tipi yaygın olup, böyle durumlarda alt ve üst çeneler eşit uzunlukta bulunurlar (örneğin, Leuciscus, Rutilus, Rhodeus,Tınca, Cyprinus v.b. de olduğu gibî).b) Üst durumlu veya yukarıya yönelik : Bu türlerde ağız belirgin bir şekilde yukarıya doğru yönelik olur. Bu durumda daima alt çene (mandibul) üst çeneden biraz daha uzun olup, öne doğru bir çıkıntı meydana getirmiştir (Örneğin, üambusia, Chalcalburnus, Aphanius v.b. de olduğu gibi).c) Alt durumlu veya aşağıya yönelik : Bazı balık türlerinde de ağız başın altında olup, üst çene tarafından örtülmüştür. Böyle hallerde üst çene daima alt çeneden uzundur ve öne doğru bir çıkıntı meydana getirmiştir (Örneğin, Chondrostoma, Vimba, Gana, Acipenser v.b. de olduğu gibi).BURUN : Başın ön ucu gözler arasında kalan bölgeye denir. Bunun görünüşü çeşitli türlerde çok değişik şekiller arzetmektedir.Bazen sivri (Lucioperca, Aspius) bazen yuvarlak (Silurus, Gana], bazen ördek gagası şeklinde (Esox), bazen hortum şeklinde uzamış (Syngnathus) , bazen aşağıya doğru kıvrık ( Mastacembelus) şekiller gösterebilir.Şekil 1.2. Tatlısu balıklarında burun tipleri : A- Sivri (Aspius aspius) ; B- Yuvarlak (Silurus glanis) ; C- Ördek gagası şeklinde (Esox lucius) D- Hortum şeklinde (Syngnat-hus) ; E— Etimsi uzantı şeklinde (Mastacembelus simack}.GÖZLER: Daima baş bölgesinde bulunan bir çift görme organıdır. Şekil, renk, büyüklük ve konumları türlere göre çok değişik olabilir. Genel olarak başın iki yanında bulunmakla beraber, bazen tek tarafta (Pleu-ronectes) veya başın iyice tepesine doğru yerleşmiş (Cottus gobio) de olabilirler.Göz Kapakları: Genellikle balıklarda göz kapakları teşekkül etmemiş olmakla beraber, bazı formlarda (Örneğin, Clupeid ve Mugilid lerde) gözlerin etrafı az çok yağımsı bir maddeden oluşmuş ve göz kapağım andıran bir zarla çevrelenmiştir.BIYIKLAR: Ağız etrafında bulunan ipliksi uzantılardır. Türlere göre boyları, çıkış yerleri ve sayıları çok farklı olabilir. Örneğin, Cobitid' lerde çok kısa olduğu halde Silurid'lerdc çok uzundur. Diğer taraftan yalnız üst çeneye (Gobio); yalnız alt çeneye (Acipenser); hem alt hem üst çeneye (Silurus) bağlanmış olabilirler. Sayılarına gelince bir tek (Gadus ve Lota); bir çift (Gobio); iki çift (Cyprinus); üç çift (Cobitis); dört çift (Clarias) beş çift (Misgurnus) gibi farklı sayılarda olabilmektedirler.ÇENELER: Ağzı alttan ve üstten kapatan, göz ile preoperkulum önünde yer alan iki parçadan oluşurlar. Genellikle alt çene kemiğine mandibul, üst çene kemiğine maksil adı verilir.DİŞLER: Balıkların çoğunlukla ağız ve bazen da boğaz bölgelerinde bulunan kemiksi yapılardır. Genel olarak üst çene kemiği üzerinde yerleşmiş olanlara Maksil dişleri, boğaz bölgesindeki 5. solungaç yayı üzerinde yerleşmiş olanlara da Farinks dişleri adı verilir. Özellikle besinlerini başka balıklardan ve diğer omurgalı su canlılarından temin eden etçil (karnivor) formlarda (Ludoperca, Esox gibi) çok iyi gelişmiş maksil dişleri vardır. Salmonid'lerde ise, damak üzerinde yerleşmiş ve adeta çengel şeklini almış kuvvetli Vomer dişleri görülür. Boğaz bölgesine yerleşmiş ve besinleri öğütme görevini üstlenmiş olan farinks dişleri ise, tatlısu formlarından olan sadece iki grupta (Cyprinidae ve Cobitidae) görülmekte olup, türlerin taksonomik ayrımında önemli bir karakter olarak dikkate alınırlar. Özellikle Cyprinidlerde sıra, sayı ve şekilleri türler arasında büyük değişiklikler göstermektedir. Örneğin, Carassius ve Tinca'da bir sıralı; Abramis ve Blicca'da iki sıralı; Cyprinus ve Barbus'da. üç sıralı olmaktadır.Diğer taraftan, Cyprinus'da, uçları düz iken, Barbus'ta hafif kıvrık; Scardimus'da ise, hafif tırtıklı bir görünüş arzeder. Daima 5. solungaç yayı üzerinde sağlı sollu olarak yerleşmişlerdir.5-5 veya 5-6 : Bir sıralı olup her iki tarafta da 5'er diş veya sağda 6, solda 5 diş var demektir. 2.5 -5.2 veya 2.5-4.2 : İki sıralı olup dıştaki birinci sırada 2, içteki ikinci sırada ise 5 diş var demektir. Nadiren sağ veya sol taraftaki ikinci sırada 4 diş de bulunabilir. 1.3.5-5.3.1 : Üç sıralı olup en dıştaki sırada l, orta sırada 3, iç sırada ise 5'er diş var demektir. Genellikle bir türün sağ ve solundaki farinks diş sırasında bulunan diş sayıları sabit olmakla beraber, nadiren farklılıklar da olabilir. Örneğin, normal olarak 2.3.5-5.3.2 olması gerekirgen, 2.3.4-5.3.2 veya 2.3.5-4.3.2 gibi simetrik olmayan durumlar da görülebilir.DUDAKLAR: Ağız etrafını çeviren ve deri kıvrıntısından ibaret olan etli yapılardır Bazen kalın ve loplu şekilde (Barbus türleri), bazen da keratinleşmiş keskin kenarlı (Chondrostoma türleri) olabilirler.SOLUNGAÇ KAPAKLARI: (Operculum) : Solungaçların üzerini örten ve kemik parçalardan (kemikli balıklarda) yapılmış olan hareketli kapaklardır. Herbir kapak 4 ayrı kısımdan meydana gelmiştir.Operculum Preoperculum Suboperculum İnteroperc ulum. Sözü edilen bu kısımların hepsi, her balığın operculumunda birarada bulunmayabilirler.SOLUNGAÇ ZARLARI: Her iki solungaç kapağını alttan boğaz kısmına bağlayan ve solungaç ışını denilen kemik çubuklarla desteklenen yapılardır. Bunlar üst taraftan solungaç kapağına, alt taraftan da boğaz bölgesine bağlanırlar.SOLUNGAÇ DİKENLERİ: Solungaç yaylarının çukur taraflarına (iç kısmına) yerleşmiş olan, uzunluk ve sayıları türlere göre değişen, kemik veya kıkırdaktan yapılmış iğnemsi yapılara denir. Bu dikenlerin sayısı bazı türlerin ayrımında diagnostik karakter olarak kullanılır.SOLUNGAÇ LAMELLERİ: Solungaç yaylarının tümsek taraflarına (dış kısmına) yerleşmiş olan, üzerinde sayısız kılcal damarları taşıyan ve bu yüzden de kırmızı renkli görülen telciklerin oluşturduğu yapıdır.İSTMUS : Boğaz bölgesinde iki solungaç kapağı arasında kalan boşluğa denir.BOĞAZ: Başın ventralinde, pelvik yüzgeçlerle solungaçların kaidesi arasında kalan dar bölgeye denir.BÖĞÜR: Solungaç kapaklarının arka kenarı ile kuyruk yüzgeci arasında kalan vücudun yan taraflarına verilen isimdir.YANAL ÇİZGİ: (Ligne lateral): Balıklarda vücudun yan taraflarında bulunan ve başın gerisinden kuyruk yüzgeci başlangıcına kadar uzanan duygu organlarıdır. Genellikle su içerisindeki ses titreşimlerini algılamaktadır. Bunun için sinirsel bağlantısı bulunan bir sıra halindeki delikli pullardan yapılrnıştır. Genellikle tam olmakla beraber, bazen hiç bulunmaz veya vücudun sadece anteriöründe çok az bir kısmına kadar devam eder. Yanal çizgiyi oluşturan pulların sayısı herbir türün bütün bireyleri için sabit olduğundan tür ayrımında önemli bir taksonomik karakter olarak bilinir.PULLAR: Genellikle kemikli balıklarda (Teleostei) vücudun üzerini örten dermal orijinli yapılardır. Vücut üzerindeki dizilişleri adeta bir damın kiremitleri gibidir. Özellikle, kemikli balıklarda enine ve boyuna uzanan pul sayıları herbir tür için farklı olduğundan türlerin ayırımında yararlanılan önemli birer karakterdirler. Balık taksonomisinde pul sayısı iki şekilde tespit edilirBoyuna pul sayısı (Ligne lateral): Şayet söz konusu balığın yanal çizgisi mevcut ise bu çizgi üzerindeki delikli pullar sayılır. Örneğin, bir türün yanal çizgisinde 58-62 pul bulunuyorsa bu durum L. lat. = 58-62 seklinde ifade edilir. Eğer balıkta yanal çizgi bulunmuyorsa, başın gerisinden kuyruk yüzgeci başlangıcına kadar uzanan boyuna hat üzerindeki pullar sayılır. Örneğin, bu pulların sayısı 70-82 arasında bulunuyorsa, bu da Sq = 70-82 şeklinde gösterilir. Enine pul sayısı (Ligne transversal): Bunun için dorsal ve ventral yüzgeçlerin başlangıcı ile L. lat. veya boyuna çizgi arasındaki pullar sayılmaktadır. Enine verev şekilde uzanan bu pul sayıları da önemli diagnostik karakter olarak bilinir, ifade edilmesini örneklerle açıklamak mümkündür. Şayet bir türün dorsal yüzgeci başlangıcı ile L. lat. arasındaki enine verev pul sayısı 10-12; ventral yüzgeçlerin başlangıcı ile Bunlardan başka, bazı hallerde (özellikle Alabalıklar için) yağ yüzgeci ile L. lat. arasındaki enine verev pul sayısı da kullanılabilir. Fakat bu yöntem pek yaygın değildir. Çift dorsal yüzgeci bulunan balıklarda enine verev pul sayıları için daima I. Dorsal'in başlangıcından geçen pul sırası esas alınır.YÜZGEÇLER : Balıkların su içerisindeki dengelerini korumalarını ve hareketlerini sağlayan ve deri kıvrıntısından meydana gelmiş olan yapılardır. İki grupta incelenebilirler;1) Tek Yüzgeçler : Genellikle denge ve dümen vazifesi gören bu yüzgeçler normal bir balıkta 3 tanedirlerDorsal Yüzgeç : Vücudun sırt tarafında yer alan ve genellikle ortaya yakın konumda bulunan bu yüzgeç nadiren iyice geriye itilmiş de olabilir (Esocidae familyasında olduğu gibi). Çoğunlukla tek ise de bazen iki adet (Gobiidae, Percidae, Mugilidae, Atherinidae], bazen da üç adet (Gadidae) olabilmektedir. Ancak şekilleri, büyüklükleri ve uzunlukları çok değişken olabilir. Örneğin, Siluridae familyasında çok küçük iken, Blenniidae familyasında baştan kuyruğa kadar uzanan bir bant şeklindedir. Anal Yüzgeç : Vücudun ventralinde ve anal açıklığın hemen gerisinde yer alır. Bazen hiç bulunmayabilir (Syngnathidae); bazen kuyruk yüzgeci ile birleşerek müşterek bir bant oluşturur (Anguillidae) ; bazen da uzun fakat ayrı bir bant şeklinde (Siluridae} olabilir. Kuyruk Yüzgeci : Kuyruk sapının bitiminde yer alır ve bir kayığın dümeni gibi iş görür. Genellikle iki çatallı ise de bazen tek loplu da olabilir (Bîennüdae, Anguillidae, Gobiidae gibi), îki loplu olduğu zaman da (Cyprinidler'de olduğu gibi) eşit loblu (Homoserk) veya Acipenseridae'de olduğu gibi üst lop daha büyük alt lop daha küçük (heteroserk] olmaktadır. Çoğunlukla bağlantısız ise de bazen dorsal ve anal yüzgeçler ile birleşerek ortak bir bant oluşturabilir (Anguillidae}. Yukarıda sözü edilen tek yüzgeçlerden başka bir de yağ yüzgeci (Adipöz) adı verilen ve ışınları olmayan, etimsi bir yapı daha vardır. Daima vücudun sırt tarafında ve dorsal yüzgecin gerisinde bulunan bu yapı özellikle Salmonidae, Sisoridae, Bagridae ve Ariidae familyaları için karakteristiktir. 2) Çift Yüzgeçler : Bunlar diğer omurgalıların ön ve arka ekstremitelerine karşılık olarak bulunmakta olup, daha ziyade hareketi sağlarlar. Normal bir balıkta iki çeşit çift yüzgeç vardır ;Pektoral veya Göğüs Yüzgeçleri : Bunlar genellikle operkulumların arka tarafında ve göğüs bölgesinde yer alırlar. Göğüs kemeri ile kafatasına sıkıca bağlanmış kuvvetli yüzgeçlerdir. Ventral veya Pelvik Yüzgeçler : Vücudun karın bölgesinde yer alan ve bir kemerle iskelete bağlantısı bulunmayan yüzgeçlerdir. Çeşitli balık familyalarında pektorallere göre ventrallerin yeri çok değişik olabilmektedir, örneğin, ventrallerin başlangıcı pektorallerin arka tarafında olursa (Cyprimdae) abdominal tip ; pektorallerle aynı hizada olursa (Percidae, Gobiidae, Cottidae) thorasik tip ; pektorallere nazaran önde olursa (Pleuronectidae, Gadidae, Blenniidae} jugular tip, adlarını almaktadır. Bu yüzgeçler genellikle balıkların çoğunda mevcut ise de bazı, gruplarda (Anguillidae, Mastacembelidae] bulunmayabilir. Şekil 12a . Dorsal yüzgeç tipleri : A- Ayrı ayrı dikenler şeklinde (Gasterosteus aculeatus) ; B-Birbirinden ayrı iki yüzgeç şeklinde (Afugil cephalus) ; C- Birbirlerine bitişik iki dorsal şeklinde (Pcrca fluaiatilis) ; D- Uzun bir dorsal yüzgeç seklinde ( Blennius fluviatilis) ; E- Küçük bir dorsal şeklinde (Siturus glanis) ; F- ikinci dorsal yağ yüzgeci şeklinde (Sa/mo trutta) ; G- Kaudal ve anal ile birleşmiş şekilde (Anguilla anguilla)Şekil 13 : Anal yüzgeç tipleri : A- Uzun bir anal yüzgeç (Silurus glanis) ; B- Anal yüzgeç yok (Syngnathus abaster) ; C- Kaudal ve dorsal ile birleşmiş }ekilde (Anguilla anguilla).YÜZGEÇ IŞINLARI (Radius) : Kemikli balıkların yüzgeçleri ışın (radius) adı verilen kemiksi çubuklarla desteklenmişlerdir.Genellikle yüzgeç ışınları iki grupta toplanabilirler.Basit ışın veya Diken ışınlar : Bunlar daima yüzgeçlerin başlangiç kısmında (anteriörde] yer alan ve eklemli bir yapısı olmayan düz dikenler şeklindedir. Bazen çok kuvvetli olup, uçları da iyice sivrileşmiştir. Çift dorsali olan balıkların I. Dorsalleri sadece bu ışınları içerirler (Mugilidae, Atherinidae gibi). Yumuşak ışınlar veya Dallı ışınlar : Bunlar ise daima bir yüzgecin basit ışınlarından somra gelirler ve eklemli yapıda olup, serbest uçlarında dallanma gösterirler. Bu dallanma bazen ışının hemen kaidesine yakın yerden başlamakta, bazen da sadece uç kısımda görülmektedir. Gerek basit gerekse yumuşak yüzgeç ışınları, türlere göre farklı sayılarda oldukları için, taksonomik ayrımda önemli bir rol oynarlar.Şekil 14 : Kuyruk yüzgeci tipleri : A- Homoserk ve derin girintili şekilde (Rutilus rubilio); B- Tek loplu ve serbest kenarı düz şekilde (Aphanius burduricus) ; G- Homoserk ve hafif girintili şekilde (Solma trutta) ; D- Tek loplu ve serbest kenarı yuvarlak şekilde (Gobius batrachocephalus) E— Heteroserk şekilde (Acipenser sturio).Şekil 15 : Ventral yüzgeçlerin Pektoral'lere göre konumlan: A-Jugular tip (Platichtfys flesus); B- Thorasik tip (Stizostedion lucioperca) ; C- Abdominal tip (Rutilus rutilus).Şekil 16 : Yüzgeçlerin ışın tipleri.BALIKLARDA EŞEY İŞARETLERİ : Balıklar eşeysel olgunluk derecelerine göre iki kategoriye ayrılırlarImmatür : Henüz eşeysel olgunluğa erişmemiş olanlar, Matür : Eşeysel olgunluğa erişmiş olanlar. İmmatür yani erginleşmemiş olanlar için, şayet farklı cinsteki bireyler arasında morfolojik bir ayrım yapılamıyorsa, yani eşeysel dimorfizm durumu görülmüyorsa gonatlarına bakılarak da erkek-dişi bireyleri ayırmak mümkün olmaz.Matür olanlarda ise, ya gonatlarına veyahut da seksüel dimorfizm (iki şekillilik) karakterlerine bakılarak eşey ayrımı yapmak mümkün olabilmektedir. Daima erkek cinsler için > dişi cinsler için + işareti kullanılmaktadır. Şayet aynı bireyde hem erkek, hem de dişi gonatlar bir arada bulunuyorsa (hermafrodit) bunlar için de > işareti kullanılır.+ANADROMUS : Beslenme periyodunu denizlerde tamamlayıp, üreme zamanında yumurta bırakmak için tatlısuya dönme oIayıdır (Deniz Alası= Salma salarda olduğu gibi).KATADROMUS : Beslenme periyodunu tatlısularda tamamlayıp, üreme zamanında yumurta bırakmak için denize dönme olayıdır (Kefal ve Yılan balıklarında olduğu gibi)STATİONER : Hem üreme, hem de beslenme periyodunun daima aynı ortamda geçirilmesi olayıdır (devamlı tatlısu veya devamlı denizde kalan Tatlısu kefali, Sardalya, Uskumru v.b. de olduğu gibi).TERRA TYPİCA : Herhangi bir türün veya alttürün ilk tavsifinin yapıldığı mahal veya su ortamıdır.STANDART BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgecinin başlangıcı arasında kalan mesafedir.ÇATAL BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgeci girintisinin en derin noktası arasında kalan mesafedir.TOTAL BOY : Burun ucu ile kuyruk yüzgecinin en uzun lobu arasında kalan mesafedir.GÖZ ÇAPI : Gözün merkezinden geçen en uzun kirişin boyudur.Preorhiter mesafe : Burun uzunluğuinterorbiter mesafe : Gözler arası mesafePREDORSAL : Burun ucu ile 1. dorsal yüzgecin başlangıcı arasında kalan mesafedir.POSTDORSAL : Dorsal yüzgeç kaidesinin arka kenarı ile kuyruk yüzgecinin başlangıcı arasında kalan mesafedir.PLORİK UZANTI : Bazı balık gruplarında (Salmonidae ve Mugilidae gibi) mide ile bağırsakların birleşim bölgelerinde yer alan, sayıları türlere göre değişen ve körbağırsak olarak ifade edilen eldiven parmağı şeklindeki uzantılara verilen isimdir.D = Dorsal yüzgeç (Sırt yüzgeci)P = Pekrotal yüzgeç (Göğüs yüzgeci)V = Ventral yüzgeç (Karın yüzgeci)A = Anal yüzgeç (Anus yüzgeci)C = Kaudal yüzgeç (Kuyruk yüzgeci)

http://www.biyologlar.com/baliklarda-anatomik-yapi

Balıklarda Örtü Organları ve Pul Tipleri

DeriBalıklarda deri, diğer omurgalılarda da olduğu gibi, vücudu dış ortam etkilerinden koruyan ve oldukça dayanıklı bulunan bir örtü tabakasıdır. Deri, herşeyden önce koruyan bir tabaka ise de, ayrıca çeşitli fonksiyonları da mevcuttur. Örneğin, bir taraftan içerdiği pigment maddeleriyle balığa renk verirken solunum ve boşaltım olaylarına da yardımcı olmaktadır. Bunların dışında bazı balık türlerine özgü olan korunma, avını yakalama veyahutta hemcinsini bulmada rol oynayan elektrik organları ve zehir bezleri gibi yapılarda deri üzerinde yer almaktadır.Diğer omurgalılarda olduğu gibi, balıkların da derisi derma ve epiderma denilen iki tabakadan yapılmıştır. Epidermis : Derinin fazla kalın olması ve dış etkenlerle temas halinde bulunması nedeniyle hücreleri devamlı olarak yenilenmeye maruz kalan üst tabakası, bilhassa salgı bezleriyle donatılmış durumdadır. Bunların çoğu mukus bezleri olup, genellikle basit bir tüp şeklindedirler. Salgı mahsulleri olan mukusu, kısa bir kanal vasıtası ile pulların arasından vücut yüzeyine salgı salarlar. Dolayısıyla vücudun devamlı olarak yumuşak ve kaygan kalması, bu bezlerin faaliyetine bağlıdır. Ayrıca kayganlık sağlamaları sebebiyle de balığın ortamı içerisinde kolayca hareket etmesini ve yaralanmalardan kolayca korunmasını sağlamış olurlar. Dermis : Alt tabakayı teşkil eden dermis, daha karışık yapılı olup, bağ dokusu, kas fibrilleri, kan damarları ve sinirlerin yer aldığı kısımdır. Pullar ve pigment maddeleri de dermis tarafından hasıl edilirler. Çoğu kez balıkların vücudu exoiskelet olarak nitelendirilen ve kemik orijinli olan pullarla örtülüdür. Deri şayet pullarla örtülü ise, yapısı gayet narin ve incedir, buna karşın pul içermiyorsa, dış etkenlere karşı mukavemeti sağlayabilmek için çok kalın ve dayanıklı olur. Örneğin, Kedi balığında pullar olmadığı için deri adeta kösele gibi kalın ve sağlamdır. Pigment hücreleri özellikle dermis tabakasına ve dolayısıyla balığın vücuduna renk vermektedirler. Bunların vücuttaki yerleri ve şekilleri değiştiği gibi içlerinde bulunan pigment maddeleri sinir refleksleri ve ışığın etkisiyle kontraksiyon yaparak hareket ederler. Dolayısıyla pigmentlerin hücre merkezinde toplanması veya hücre sathına yayılması esnasında balığın vücudunda açılma veya koyulaşma gibi kısmi bir renk değişimine sebep olmaktadırlar. Kromotofor hücrelerinin içerdiği pigment maddesinin türüne göre, bu mekanizma sayesinde bazı balıklar ortama adaptasyon gösterebilmektedirler. Balıklarda görülen yumurta bırakma veya üreme zamanlarındaki renk değişmesi ile albinizm veya eritrisin hallerinin aynı orijinli olduğu söylenmektedir.Pullar ve Pul TipleriDerinin dermis tabakasında oluşan ve balığın vücudunu her türlü dış etkilerden koruyan pullar, kemikli balıkların çoğunda bulunmaktadır. Sıra ve sayıları ile diziliş tarzları türlere göre özellikler arzettiğinden tür tayininde önemli diagnostik karakterler olarak da dikkate alınmaktadırlar. Buna karşın, balıklara nazaran daha iptidai bir grup olan Cyclostomat' larda vücut pulsuzdur ve deri üzerinde Corneum tabakası bile yoktur. Anguilla gibi bazı formlarda pullar iyice küçülmüş ve deri içine gömülmüş olup, çıplak gözle bakıldığında adeta pulsuzrnuş gibi bir intiba uyandırırlar.Balık yavruları yeni yumurtadan çıktıklarında veya doğduklarında pul içermezler, ancak gelişimin belirli bir safhasında evvela vücudun belli bölgesinden başlamak üzere pullar teşekkül eder ve bu pullar kısa zamanda vücudu örter. Örneğin, Alabalık yavruları 3-4 cm. boya erişince vücutlarının anterior bölgesinden başlamak üzere pullar teşekkül ederken aynı olay Sudak balığında vücudun posterior bölgesinde görülür. Pulların orijini dermis olup, anterior uçlarıyla bu tabaka içine gömülmüşlerdir, posterior uçları ise, serbesttir. Dizilişleri önden arkaya doğru olduğundan balığın öne doğru yüzmesini kolaylaştırırlar. Pullar şekilleri itibari ile 4 grup altında mütalâa edilebilirler.Placoid PullarEn basit pul tipi olan placoid pullar çeşitli şekiller gösterirlerse de kaideleri daima yassıdır ve bu kaide üzerinde vücudun dışına doğru uzanan sivri bir diken bulunur. Bu pulların orijini hem dermis, hem de epidermis olduğundan diğer pul tiplerinden ayrılmaktadır. Dermis tarafından oluşturulan ve diş kemiği denilen bir çeşit kemikten yapılmış olan placoid pulların üzeri, orijini epidermis olan bir mine tabakası ile örtülüdür. Bu nedenle, placoid pullarla dişler arasındaki yapısal benzeyiş, adı geçen pulların gelişmesi esnasında dişe değiştiklcvnii iloii süren teorinin en kuvvetli delilidir. Bu tip pullar Köpek balıkları ve Vatozlar için karakteristik yapilardii.Ganoid (Rombik) PullarEşkenar dörtgen şeklinde olan bu pulların orijini tamamen derinin dermiş tabakasına aittir. Diş kemiğinden yapılmış olan ganoid pulların üzeri mineye benzeyen ve Ganoin adı verilen parlak bir madde ile örtülüdür. Mine ile ganoin birbirinden farklı orijinli yapılar olup, minenin epidermisten ganoinin ise, dermişten oluştuğu bir gerçektir. Lepidosteus ve Polypterus gibi bazı balıklarda vücut genellikle yan yana sıralanmış rombik pullarla örtülüdür. Acipen-seridae familyası üyelerinde daha büyük cesametli olan bu pullar vücudun sadece sırt, karın ve yan taraflarında mevcut olup, muayyen sıralar halinde uzanırlar. Bütün Ganoid balıkların başları rombik pullardan yapılmış birer zırh ile örtülüdür. Ganoid balıkların başlarını örten bu pullar yüksek omurgalılardaki Frontal, Parietal, Maxilla, Squamosa, Lacrimal, ve diğer bazı kafa kemiklerini oluştururlar.Cycloid PullarBugün yaşayan Kemikli balıkların ekseriyetinin vücudu gayet ince yapılı, kolayca eğilip bükülebilen ve genellikle yuvarlağımsı şekilli Cycloid pullarla örtülüdür. Teleosllar'da bulunan Cycloid pullar orijin bakımından Ganoid pullara benzeseler de şekil ve sıralanışları başka türlü olup, kaide kısımları (anterior bölgesi) dermis içindeki bir cebe yerleşmiştir. Posterior uçları serbest olmak üzere adeta bir çatının kiremitleri gibi (imbrikat tarzda) dizilmişlerdir. Yani bir sıradaki herbir pul, bir evvelki sıranın iki pulunun altında ve arasındadır. Mekanik bir önem arzeden pulların bu imbrikat dizilişi şöyle açıklanabilir: Dermik kaslar, pullar üzerinde eşit olmayan ilerlemeler meydana getirmekte, dolayısıyla büyüme anterior kısımda daha fazla cereyan etmektedir. Bunun neticesi olarak da pulların şekli kendiliğinden oval bir hal almakta ve dış kenarı (posterior ucu) derinin dışına doğru bir çıkıntı meydana getirmektedir. Daha sonra derinin dışına çıkan serbest kenarın üzeri epidermik orijinli bir zar ile örtülmektedir. Cyprinid' lerin. çoğunda vücut, mekanik etkenlere karşı dayanıklı olan ve kolayca eğilip bükülebilen ve muazzam bir zırh oluşturan cycloid pullarla örtülüdür.Ctenoid PullarCtenoid tip pullar yapı bakımından tamamen cycloid pullara benzerlerse de serbest uçlarının adeta testere şeklinde dişlenmiş olmasıyla kolayca ayrılırlar. Bu nedenle bir sazan balığı (Cyprinus carpio) ile bir Tatlı su levreğini (Perca fluviatilis) elimize alıp parmağımızı arkadan öne doğru sürtecek olursak tatlısu levreğindeki pulların küçük dişçikler içerdiğini kolaylıkla anlayabiliriz.Balıklarda his organlarıBalıklardaki başlıca his organlarını baştaki his porları ve vücudun yanal çizgisini teşkil eden his papillaları şeklinde mütalâa edebiliriz.Baştaki his organları, genellikle küçük ve yuvarlak çukurlar şeklinde olup, bunlar başın her tarafına dağılmış vaziyettedirler. Özellikle alt çenenin altında bulunurlar, çıplak gözle bile kolaylıkla müşahade edilebilirler. Örneğin, Turna balığında gayet bariz olarak görülebilen bu porların sayısının 37 civarında olduğu ve her bir porun balığın yanak bölgesindeki sinirlere bağlı bulunduğu tespit edilmiştir.Yanal çizgi, genellikle balığın vücudu boyunca ve çoğukez böğürlerinin tam ortasında uzanan tespih dizisi şeklindeki noktalardan meydana gelmiştir. Bu noktaların herbiri küçük birer kanalın dışarıya açılan uçlarını teşkil ederler. Bu küçük kanalların birleşmesiyle balığın vücudunun iki yanında, başın arkasından kuyruk yüzgeci başlangıcına kadai medio-lateral hat boyunca uzanan bir çizgi hasıl edilir ki buna yanal çizgi (Ligne lateral) adı verilmektedir. Bu çizgi birbirlerine bağlanmış ve içleri mukus maddesi ile doldurulmuş olan küçük kanalların birleşmesiyle teşekkül etmiştir. Sistem tamamen derinin altında gizlenmiş olup, pulların üzerinde bulunan küçük delikler sayesinde dış ortamdaki uyartıları hissedebilirler. Balıkların yüzme esnasında su içersinde başka canlılar tarafından meydana getirilen basınç dalgalarıyla devamlı surette irtibat halindedirler. Şayet ortam su içerisinde bulunan objeler tarafından basınç dalgalarıyla bulandırılırsa lateral çizgi sistemi derhal bu dalgaları algılayarak gerekli cevabı verir. Yani balığın dalgalara karşı gerekli davranışta bulunmasını sağlar. Şöyleki; lateral çizginin açık tüpleri içinde meydana getirilen hafif basınç değişimleri sinirler tarafından tespit edilirler ve gerekli mesajı beyne gönderirler. Böylece su içerisinde dalgalanmaya sebep olan objenin yönü ve mesafesi otomatik olarak tayin edilmiş olur. Dolayısıyla balıklar Ligne lateralleri sayesinde adeta bir radar merkezi gibi objeyi görmeksizin onun yerini ve mesafesini tayin edebilirler. Bu organlarının yardımıyla hem düşmanlarından kaçıp kurtulabilirler hem de özellikle predatör balıklar için, avlarını kolayca bulur ve yakalarlar. Yapılan tecrübeler kör edilen balıkların bile yanal çizgilerini kullanarak avlarını yakalayabildiklerini göstermiştir.Yanal çizginin profili genellikle türlere göre büyük farklılıklar arzetmektedir. Örneğin, Barbus'ta. düz bir hat şeklinde olduğu halde, Rutilus’ta karına doğru yaklaşmış vaziyette (Konkav), Percafluviatilis'te bunun aksine olarak sırta daha yaklaşmış şekilde (Konveks), Mystus halepensis'te ve Plecus cultratus'ta. sinuzoidal şekilde kıvrımlı, Dere pisisi denilen Pleuronectes flesus'ta ise, başa yakın ucu çatallı olarak görülmektedir.Ligne lateral kemikli balıkların çoğunda mevcut olmakla beraber, bazılarında hiç bulunmaz (Atherinidae, Cyprinodontidae, Clupeidae familyaları gibi) bazılarında da tam olmayıp vücudun belirli bir yerine kadar uzanmaktadır (Phoxinus ve Rhodeus cinslerinde olduğu gibi).Yanal çizgi konstant karakterlerden olduğu için, bilhassa Cyprinidae familyası üyelerinin tayininde önemli birer diagnostik karakter olarak yanal çizgi pullarının sayısı kullanılmaktadır.Balıklarda dokunma hislerini alan organlar olarak bıyıklar mevcuttur. Bıyıklar, balıkların ağızları etrafında çeşitli şekillerde bulunurlar. Konumları muhtelif türlere göre değişmektedir. Örneğin, Lota loto'da alt çenenin altında, Cyprinus rarpio'da. üst çenenin üstünde, Gobio gobio'da. alt ve üst çenelerinin birleştiği köşede ve Mystus kalepensis'te olduğu gibi her iki çene üzerinde bulunmaktadır. Bıyıklar genellikle dokunma, bazen da tad alma işlerini yaparlar. Bazen Gobius cinsinde olduğu gibi damak mukozasındaki tomurcuklarla, Yılan balığı (Anguilla anguilla} ve Mersin balığı (Acipenser sturio) gibi formların dilleri üzerindeki papilla aynı işi gören his organları olarak bilinirler.Bıyıkların sayıları da türlere göre çok büyük değişmeler gösterir. Örneğin, Cyprinus carpio, Acipenser sturio ve Barbus türlerinde iki çift; Tınca tınca, Gobio gobio ve birçok Capoeta türünde bir çift; Cobilis ve Nemaclieilus cinslerinde üç çift ve Misgurnus fossilis türünde 5 çift bıyık bulunurken, Lota lota türünde sadece alt çenenin altında tek bir bıyık bulunur.Bıyıklar da constant (sabit) karakterlerden olup, .sayı ve uzunlukları türlere göre değiştiğinden, önemli taksonomik karakterler olarak tür tayininde kullanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-ortu-organlari-ve-pul-tipleri

Balıklarda Yüzgeçler ve Yüzgeç Tipleri

Yüzgeçler genellikle balıkların yüzmesine, denge sağlamasına ve oriantasyonuna hizmet eden organlardır. Tipik olarak bir balığın 2 adet çift yüzgeci 3 adet de tek (median) yüzgeci bulunur.Tek Yüzgeçler (Median)İdeal bir balık vücudunda, örneğin; Sazan balığı (Cyprinus carpio), tek yüzgeçlerin adedi 3 tanedir. Bunlar sırtta bulunan Dorsal yüzgeç, anüs gerisinde bulunan Anal yüzgeç ve kuyruk sapının ucunda bulunan Kuyruk yüzgeci veya Kavdal yüzgeçten ibarettir. Tek yüzgeçler medianda iki katlı bir deri kıvrıntısı ile buna destek olan ışınlardan (radius) yapılmışlardır.Dorsal Yüzgeç Sırt yüzgeci adı verilen ve genellikle büyüklüğü, sayısı, şekli ve konumu bakımından gruplara göre farklılık gösteren bu yüzgeç, tıpkı bir kayığın karinası gibi iş görerek yüzme esnasında balığın su içinde yuvarlanmasını önler, dolayısıyla bir nevi denge sağlayıcıdır. Bazen çok uzun olur, bazen da küçüktür. Örneğin, Blennidae familyasındaki türlerinde oldukça uzun olup, hemen hemen bütün sırtı kaplamıştır. Buna karşın Clupeidae familyasında oldukça küçüktür. Bu yüzgeç genellikle tek (Cyprinidae, Clupeidae, Cobitidae vb.) olmakla beraber, bazı gruplarda iki adet (Mugilidae, Percidae, Atherinidae, Gobiidae) olabilir. Tek olduğu zaman genellikle serbesttir. Fakat bazı balıklarda kuyruk yüzgeci ile kaynaşmış olabilir. Yılan balıklarında (Anguilla gibi). Tek olunca konumu da oldukça değişiklik gösterebilir. Örneğin, Clupeidae familyasında aşağı yukarı ortada olduğu halde, Siluridac familyasında vücudun iyice ön tarafında, Esocidae familyasında ise, vücudun çok gerisinde yer almaktadır.Dorsal yüzgeç birden fazla olduğu zaman anteriorden itibaren I. Dorsal, II. Dorsal şeklinde isimlendirilir. Bazen I. Dorsalin önünde yer alan münferit radiuslarla (Gasterosteidae) dorsalin sayısı daha da arttırılabilir. Fakat genellikle bu müstakil ışınlar, Dorsal yüzgece dahil edilmeyip münferit dikenler olarak dikkate alınırlar.Dorsal tarafta bir de etsi yapıda ve ısırışız olan, Salmonidae, Bagfidae ve Sisoridae familyalarında bulunan yağ yüzgeci vardır. Şayet Dorsal yüzgeç çift ise, genellikle I. Dorsal diken ışınlardan, II. Dorsal ise yumuşak ışınlardan ibaret radiuslar taşırlar. I. ve II. Dorsaller bazen ayrı ayrı (Mugilidae, Atherinidae), bazen da bitişik olarak (Percidae) bulunurlar.Anal YüzgeçAnal açıklığın hemen arkasında yer alan bu yüzgeç de yine balığın dengesini sağlamada rol oynar. Şayet balığın hareketinde rolü varsa bu yüzgeç genellikle çok uzun olur ve kuyruk yüzgeci ile birleşir (Anguilla'da olduğu gibi). Anal yüzgeçler bazen nadir olarak modifiye olup, kopulasyon organı halini alabilir. Örneğin; Gambusia'nın. özellikle erkek bireylerinde Anal yüzgecin bir kısmı gonopodia denilen çiftleşme organı şeklinde değişikliğe uğramıştır. Bu yüzgeç genellikle bütün balıklarda yumuşak ışınlardan meydana geldiği halde, sadece Percidae familyasında iki anterior ışını, diken radiustan teşkil edilmiştir.Kuyruk YüzgeciKuyruk yüzgeci, vücudun arka ucunda yer alan ve balığa bir kayığın dümeni gibi yön vermede iş gören bir hareket organıdır. Zamanımızda yaşayan balıklarda 3 tip kuyruk yüzgeci ayırt edilirHomoserk Kuyruk YüzgeciSon birkaç omurun birleşmesinden meydana gelmiş ve ürostil adı verilen iskelet parçası yukarıya doğru yönelmiştir. Fakat kuyruk lopları birbirine eşit olup simetrik bir görünüş mevcuttur. Genellikle bütün kemikli balıklarda (Teleostei) bu tip kuyruk yüzgeci hakimdir ve daima bu yüzgeçte yumuşak ışınlar bulunur.Heteroserk Kuyruk YüzgeciBu tipte, omurganın son ucu yukarıya doğru kıvrılmıştır, yani ürostil kuyruğun üst lobu içersinde uzanmaktadır. Buna uygun olarak da lopların boyları farklıdır, dolayısıyla hem içte, hem de dışta asimetrik bir durum mevruttur Bu tip kuyruk yüzgeci Mersin balıkları (Chondruslei) grubunda görülür.Difiserk Kuyruk YüzgeciBu tip kuyruk yüzgecinde, diğer iki tipten farklı olarak omurganın son ucu kuyruk yüzgecinin nihayetine kadar düz olarak uzanmakta, dolayısıyla yüzgeç Dorsal ve Ventral olmak üzere iki eşit kısma bölünmektedir. Böyle yüzgeç tipine ise ilkel balıklardan Cyclostomata grubunda rastlanmaktadır.Çift Yüzgeçler]Pektoral YüzgeçlerGenel olarak solungaçları örten solungaç kapaklarının hemen gerisinde yer alır. Çoğu zaman yumuşak radiuslarla desteklenmiş olup adeta bir kürek gibi vazife görürler. Bazı balıklarda tamamen kaybolmuş durumdadırlar.Ventral (Pelvik) YüzgeçlerBunlar balığın hareketinde en aktif yüzgeçler oldukları için çok önemlidirler. Pelvik yüzgeçler bazı formlarda hiç bulunmayabilirler. Bazı balıklarda ise biribri ile birleşerek tıpkı bir vantuz şeklini alırlar. Genellikle yumuşak ışınlarlada desteklenirsede bazen diken ışını içerirler. Yüzgeç ışınları kemikleşmiş bazen de kıkırdaktan ibbaret olabildiği gibi bu ışınlar serbest ve birbiri ile kaynaşmış olabilir.Bazı balıklarda yüzgeçler normal bir rejenerasyon gösterir. Yüzgeçleri tamamıyla kesilen böyle bir balık kesilen yüzgecini kısa zamanda yeniden meyana getirebilirler.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-yuzgecler-ve-yuzgec-tipleri-1

Balıklarda Morfolojik yapı

Genel olarak bir balığın tarifi suda yaşayan, pullar ve yüzgeçlerle donatılmış başı ve kuyruyğu bulunan bir hayvandır diye yapılır. Bununla beraber genelde vücut şeklî bakımından "hiçbir Hayvanda bulunmayan ve çok değişken çeşitlilik gösteren balıkları, böylesine kısa bir tarif içine sıkıştırarak tanımlamak her halde mümkün değildir. Zira, bir Sazan balığı (Cyprinidae) ; bir yayın balığı (Siluri-dae, Clariidae) ; bir Yılan balığı (Anguillidae] ve bir Vatoz balığı (Rajiidai) hiçbir zaman birbirlerine benzemedikleri gibi, bir deniz ejderi denen ve onun yakın bir akrabası denizatı (Hippocampus] ; deniz iğnesi denilen (Sjngnathidae) formlar bir balığı andırmazlar. Bunun dışında, özellikle denizlerde, pelajik formların yanında, zemin balıkları ve derin deniz balıkları birbirleriyle karşılaştırıldıklarında, bu farklılıkları daha da belirli bir şekilde görmek mümkündür. Şu halde, farklı ortamlarda, böylesine değişken şekiller oluşturan bu yaratıkları, topyekün birkaç satır içinde tarif etmek gerçekten güçtür. Zira doğa, canlıların yaradılışında ve onların bulundukları çevreye uyum gösterir bir düzeyde oluşmasında etkilerini öylesine gösterirki, bu yönde en güçlü bir insan muhayyilesi bile onunla başedemez. O halele ne yapmalı, bir balığın vücut şekli ile üç buut (dimansiyon) arasındaki ilişkileri araştırmakla işe başlayabiliriz. Balıkların yapısında; uzunluk, yükseklik ve genişlik boyutları (dimansiyonları) yaşadıkları çevreye uygun olarak çok değişir, örneğin; Bir Yılan balığı kendisini düşmanlarından koruma ve avları olacak balıkları gözaltında tutarak onlan kolaylıkla yakalayabilmek için denizlerde kayaların kovuklarına arka arka girerek, önünden geçmesi muhtemel avlarını gözaltında tutar ve onlan kolayca avlarlar. Tatlısularda da aynı davranış hakim olup, nehir ve göllerin çevre duvarları içindeki oyuk ve deliklere arka arka girerek önlerinden geçen küçük balık ve kurbağaları kolaylıkla avlarlar. Bunun için de böyle bir ortama uyma zorunda bulunduklarından şekilleri de bu davranışlarına en uygun olduğu sanılan yılanvari bir gelişme göstermiş, olmalıdır. Bazı balıklar sırt-karın istikametinde basık ve lateralden yassılaşmış bir şekil almışlardır. Örneğin denizlerde yaşayan Vatoz baliği gibi. Vatoz balığı sırt-karın istikametinde yapyassı bir şekil almış olup, kuyruğunun ortalarına rastlayan yerde, yukarı doğru dikey olarak duran bir zehir iğnesi taşır. Bu balık istirahat halinde iken zeminde özellikle plaj bölgelerinde veya daha derince sularda kum altında 5-10 cm derinlikte yatar. Üzerine basılırsa veya bir düşmanı ile karşılaşırsa kuyruğundaki zehir dikeni ile karşı koyar. O halda bu balık da avını kum altında yatarak beklediği için vücut şekli'de böyle bir habitata uygun olarak gelişmiş olur.Hepimizin bildiği gibi, pelajik balıkların bir çoğu fusiform (iğ şekli) bir şekil almışlardır. Bunlara örnek olarak Ton balığı, Palamut, Torik balık'ları, Uskumru ve Kalyozlar gösterilebilir. Böyle balıklar yaşamlarını yüksek su içinde rahatlıkla sürdürebilirler. Süratli hareket etme yetenekleri bulunduğu için avlarını kolaylıkla yakalarlar. Kuşkusuz, bu arada balıkların baş ve kuyruk yapıları da hareket yetenekleri ile orantılı ve ortama en iyi bir uyum sağlayabilecek şekilde gelişme gösterir. Bundan başka, aynı amaç doğrultusunda gözlerin büyüklüğü ve operkulumun (Solungaç kapağı), ağız ve burun yapısının şekil ve büyüklükleri de bu ortama uyma ve böyle bir ortamda esas amacına ulaşma doğrultusunda (av bulma ve yakalama) gelişme gösterecektir.Balıklarda yüzgeçlerin durumu, pulların yapısı, dağılışı ve büyüklükleri de duyulan gereksinime cevap verebilecek şekilde ve uygun oranda gelişir. Bu nedenle, bazı balıklarda pul da bulunmayabilir, örneğin, Yayın balığı (Silurus glanis}.Nihayet, balıkların çok değişken renklerinin de yaşamlarını kolaylaştırmada önemli bir faktör olduğu söylenebilir. Bu renkler bazen avlarını yakalamada onlara büyük bir kolaylık sağladığı gibi, bazen da düşmanlarını korkutmaya yararlar.1.2.2. Balıklarda Vücut Şekilleri[Konu Başlığı] [Önceki Konu] [Sonraki Konu]Balıkların vücutları, genel olarak su içersinde yüzmeye uyum sağlayan, sudaki hareketini kolayca ve fazlaenerji harcamadan yapabilmesi için direnci en aza (minimuma' indiren şekiller almışlardır. Bu vücut şekilleri herbir türe ve ırka göre değişiklikler gösterdiği gibi, farklı biotoplarda yaşayan aynı türün bireyleri ile erkek-dişi bireyleri arasında da değişiklikler gösterebilirler. Tatlısu balıklarında ençok görülen vücut şekilleri şunlardırA- Dorso-Ventral Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut, dorsalden ve ventralden oldukça basılarak tıpkı bir; yaprak şeklini almıştır. Böyle vücutlu formlar nadir olup, bizim sularımızda sadece vatoz balıklarında görülmektedir.B- Yanlamasına Yassılaşmış Olanlar : Bu tipte vücut yanlardan iyice basılmış olup, yükseklik artmış, genişlik ise daralmıştır. Bazı formlarda yassılaşma derecesi çok daha artarak vücut adeta bir disk şeklini almış ve yükseklik aşağı yukarı vücut uzunluğuna erişmiştir. Örneğin, memleketimizde mümessili bulunmayan Eupomotis cinsinde vücut şekli böyledir. Buna karşın bazı formlarda yanlardan yassılaşma daha az olup, vücut oval bir görünüş kazanmıştır ve daima boyu, yüksekliğinden daha fazladır. Tatlısu balıklarımızın çoğunda bu şekil hakim olup; örneğin, Sazan balığı (Cyprinus carpio), Kızılgöz (Rutilus rutilus), Acı balık (Rhodeus cericeus), Yassıkızılkanat (Blicca bjorkna), Çiçek balığı (Abramis brama) gibi türlerde görülmektedir.C- Konik Şekilli Olanlar : Bazı balık türlerinde baş kısmı diğer vücut kısımlarına nazaran anormal şekilde büyüyerek önden arkaya doğru gidildikçe incelen bir görünüş hasıl olmuştur. Bu türlü vücut şekli pek yaygın olmayıp sadece Dere Kayası {Cottus gobio) türünde görülür.D- İğ Şeklinde Olanlar ; Bu tür vücut yapısını, bilhassa fazla hareketli olan balık türlerinde görmek mümkündür. Böyle formlarda vücut adeta bir torpile benzer. Örneğin, Turna balığı (Esox lucius) ve Alabalıkta (Salmo trulta).E- Yılan Şeklinde Olanlar : Burada vücut adeta yılankavi bir görünüş kazanmış olup, genellikle ön kısmı silindirik, arka ucu ise, hafifçe yanlardan basıktır. Bu tip vücut şekli de Yılan balıklarında (Angilla anguilla) ve (Mastacembelus simack} türlerinde görülür.F- Vücutları iğne Şeklinde Olanlar : Bazı formlarda vücut uzun şekilde olup, özellikle kuyruk tarafı adeta bir iğne şeklinde sivrileşmiş-tir. Vücut şekli böyle olan balıklar nadir durumda olup, tatlısularımızda sadece Deniz iğnelerinde (Syngnathus cinsinde) görülmektedir.Vücut şekilleri seleksiyonla birçok değişimlere uğrayabilir. Örneğin, Sazan'ın farklı ırklarında değişik vücut şekilleri görülebilir. Genellikle yabani formlarında vücut boyu yüksekliğine oranla, daha fazla olduğu halde, Aynalı sazan denilen ırkında vücut yüksekliği daha da artarak tombul bir görünüş kazanmıştır.Bazı türlerin vücut şekli üzerinde, ortamın da etkileri olmuştur. Örneğin, Alabalıkların göllerde yaşayan formlarında vücut torpil şeklinden ziyade oval şekil kazanmıştır. Çok küçük su birikintilerinde yaşayan Turna balıklarında ise, kısa boylu cüce formlar meydana gelmiştir.Bazı türlerde ise, morfolojik görünüş bakımından erkek ve dişiler arasında farklar vardır, örneğin, Gökkuşağı Alabalığında erkek, dişiye nazaran daha kısa ve şişman olduğu halde; Turna balığında bunun aksi durum mevcuttur. Yani erkekler dişilere nazaran daha uzun ve zayıf görünüşlüdür. Buna benzer şekilde bazı balıklarda eşeysel farklılıklar da mevcuttur örneğin, Sivrisinek biyolojik mücadelesinde kullanılan Gambusia'da eşeysel farklılıklar görülür. Bunların erkek bireyleri dişilere nazaran oldukça cüce yapıda ve Anal yüzgeçlerinde gonopodium denilen kopulasyon organı olarak kullanılan bir kısım bulunmaktadır. Halbuki dişileri daha büyük cesametli ve şişman karınlı olup, Anal yüzgeçleri de normal durumdadır. Bir diğer durum Blennius'larda. görülmektedir. Bu formlarda sadece erkeklerin gözleri üzerinde ibik denilen uzantılar vardır. Dişilerde ise bu durum bariz değildir.Genel olarak balıkların erkek ve dişileri arasında görülen bu türlü morfolojik farklılıklar «Eşeysel Dimorfizm» olarak isimlendirilmektedir.Bazı balık türleri hayatlarının bazı dönemlerinde birbirlerinden tamamen farklı görünüşte olan vücut şekilleri içerirler. Yani böyle balıklarda juvenil form ve adult form olmak üzere iki değişik form vardır. Bu da muhtemelenonların metamorfozlarının çok uzun sürmesinden ileri gelmektedir, örneğin, Pleuronectes ve Anguilla cinslerinde durum böyledir.Yumurtadan yeni çıkmış olan bir Pisi balığı yavrusu yassılaşmış değildir. Pelâjik karakterli ve bilâteral simetrilidir. Ancak 10 mm. boya ulaştıktan sonra bir torsiyon sonucunda larva büyük bir değişikliğe uğrar ve sonunda gözler üst tarafa geçer, asimetrik durum meydana gelir ve pelâjik hayattan bentik hayata döner.Yılan balıklarında ise, yumurtadan yeni çıkmış olan larvalar adeta yassı bir zakkum veya zeytin ağacı yaprağı şeklindedir ve pelâjik olarak yüzerler. Bu durum çok uzun bir zaman sürer ve nihayet 3 yıl sonra, 60-80 mm. boya erişen larvalar metamorfoz geçirerek yükseklik ve boylarından bir miktar kaybederek silindirik bir durum kazanırlar ve pelâjik yaşamdan bentik yaşama geçerler. Bu nedenlerle balıkları vücut şekilleri yönünden sınıflandırırken bu iki balığın sadece ergin haldeki formları dikkate alınmıştır.

http://www.biyologlar.com/baliklarda-morfolojik-yapi

Türkiye tatlısu baliklarinin sınıflandırılması

3.4. Türkiye tatlısu balık familyaları3.4.1. Familya : Acıpenserıdae3.4.1.1. Genus : Huso (Linnaeus, 1758)3.4.1.1.1. Huso huso (LÎNNAEUS, 1758)3.4.1.2. Genus : Acipenser Linnaeus, 17583.4.1.2.1. Acipenser sturio UNNAEUS, 17583.4.1.2.2. Acipenser stellatus, PALLAS, 17703.4.1.2.3. Acipenser güldenstaedti, BRANDT, 18333.4.1.3. Mersin Balıkları Hakkında Genel Bilgi3.4.2. Familya : Anguıllıdae3.4.2.1. Genus: Anguilla Linnaeus 17653.4.2.1.1. Anguilla anguilla LINNAEUS, 17663.4.3. Familya : Mastacembellıdae3.4.3.1. Genus : Mastacembelus Valbaum, 17923.4.3.1.1. Mastacembelus simack VALBAUM, 17923.4.4. Familya : Clupeıdae3.4.4.1. Genus : Alosa Link, 17903.4.4.1.1. Alosa maeotica GRIMM, 17923.4.4.1.1.1. Alosa fallax nilotica GEOFFROY, 18273.4.4.1.1.2. Alosa (Caspialosa) caspia nordmanni ANTIPA, 19053.4.4.1.1.3. Alosa (Caspialosa) caspia tanaica GRİ MM, 19013.4.4.2. Genus : Clupeonella Kessler, 18773.4.4.2.1. Clupeonella abran muhlisi NEU, 19343.4.5. Familya : Salmonıdae3.4.5.1. Genus : Salmo Linnaeus, 17583.4.5.1.1. Salmo trutta LİNNAEUS, 17663.4.5.1.1.1. Salmo trutta macrostigma, DUMERIL 18583.4.5.1.1.2. Salmo trutta abanticus, TONTONESE, 19543.4.5.1.1.3. Salma trutta labrax, PALLAS 18113.4.5.1.1.4. Salmo trutta caspius KEŞLER, 18773.4.6. Familya : Esocıdae3.4.6.1. Genus : Esox Linnaeus, 17583.4.6.1.1. Esox lucius LİNNAEUS, 17583.4.7. Familya : Cyprınıdae3.4.7.1. Genus : Cyprinus Linnaeus, 17663.4.7.1.1. Cyprinus carpio LİNNAEUS, 17583.4.7.2. Genus : Carassıus Jarocki, 18223.4.7.2.1. Carassius carassius LINNAEUS, 17583.4.7.3. Genus : Abramıs Cuvier, 18173.4.7.3.1. Abramis broma LINNAEUS, 17583.4.7.4. Genus : Acanthobrama Heckel, 18433.4.7.4.1. Acanthobrama mirabilis3.4.7.4.2. Acanthobrama marmid HECKEL, 18433.4.7.5. Genus : Alburnoıdes Jeitteles, 18613.4.7.5.1. Alburnoides bipunctatus BLOCH, 17823.4.7.6. Genus : Alburnus Heckel, 18433.4.7.6.1. Alburnus alburnus LINNAEUS, 17583.4.7.6.2. Alburnus albidus COSTA, 18383.4.7.6.3. Alburnus akili BATTALGİL, 19423.4.7.6.4. Alburnus heckeli BATTALGÎL, 19443.4.7.6.5. Alburnus orontis SAUVAGE, 18823.4.7.6.6. Alburnus fîlippii KESSLER, 18773.4.7.7. Genus Vımba Fitzinger, 18793.4.7.7.1. Vimba vimba LINNAEUS, 17583.4.7.8. Genus : Scardınıus3.4.7.8.1. Scardinius erythrophthalmus LINNAEUS, 17583.4.7.9. Genus : Acanthalburnus Berg, 19163.4.7.9.1. Acanthalburnus microlepis FILIPPI, 18633.4.7.10. Genus : Phoxınellus Heckel, 18433.4.7.10.1. Phoxinellus zereği HECKEL,18433.4.7.10.1.1. Phoxinellus zeregii kervillei PELLEGRIN, 19113.4.7.10.1.2. Phoxinellus zeregii meandri LADIGES, 19603.4.7.10.1.3. Phoxinellus zeregii fahirae LADIGES, 19603.4.7.10.2. Phoxinellus (Spinophoxinellus) anatolicus HANKO, 19243.4.7.10.3. Phoxinellus handlirschi PIETSCHMANN, 19333.4.7.10.4. Phoxinellus crassus LADIGES, 19603.4.7.10.5. Phoxinellus egridiri KARAMAN, 19723.İlk Bulunuş Yeri (Terra typica] : Eğridir gölü3.Türkiye'den Eski ve Yeni Kayıtlar: Phoxınellus egridiri KARAMAN 1972, Eğridir gölü.3.4.7.11. Genus : Rhodeus3.4.7.11.1. Rhodeus senceus amarus BLOCH, 17823.4.7.12. Genus : Leuciscus Cuvier, 18173.4.7.12.1. Leuciscus cephalus LINNAEUS, 17583.4.7.12.2. Leuciscus borysthenicus KESSLER, 18593.4.7.12.3. Leuciscus lepidus HECKEL, 18433.4.7.13. Genus : Ladıgesoctprıs Karaman, 19723.4.7.13.1. Ladigesocypris ghigü GIENFERRARI, 19273.4.7.14. Genus : Hemıgrammocapoeta, Pellegrin 19273.4.7.14.1. Hemigrammocapoeta kemali HANKO, 19243.4.7.14.2. Hemigrammocapoeta sauvagei LORTET, 18833.4.7.15. Genus : Cyprınıon Heckel, 18433.4.7.15.1. Cyprinion macrostomum HECKEL, 18433.4.7.16. Genus : Chondrostoma Agassis, 18353.4.7.16.1. Chondrostoma nasus LINNAEUS, 17583.4.7.16.2. Chondrostoma regium HECKEL, 18433.4.7.17. BLICCA Heckel, 18433.4.7.17.1. Blicca björkna LINNAEUS, 17583.4.7.18. Genus : Aspıus3.4.7.18.1. Aspius aspius LINNAEUS, 17583.4.7.18.2. Aspius vorax Heçkel, 18433.4.7.19. Genus : Tor Gray, 18833.4.7.19.1. Tor grypus HECKEL, 18433.4.7.20. Genus : Carasobarbus Karaman, 19713.4.7.20.1. Carasobarbus luteus HECKEL, 18433.4.7.21. Genus : Kosswıgobarbus Karaman, 19713.4.7.21.1. Kosswigobarbus kosswigi LADIDES, 19603.4.7.22. Genus : Barbus Cuvier, 18173.4.7.22.1. Barbus mursa GULDENSTAEDT, 17733.4.7.22.2. Barbus plebejus BONAPARTE, 18323.4.7.22.2.1. Barbus plebejus kosswigi KARAMAN, 19713.4.7.22.2.2. Barbus plebejus lacerta HECKEL, 18433.4.7.22.2.3. Barbus plebejus ercisianus KARAMAN 19713.4.7.22.2.4. Barbus plebejus escherichi STEINDACHNER, 18973.4.7.22.3. Barbus rajanorum HECKEL, 18433.4.7.22.4. Barbus capito GULDENSTAEDT, 17733.4.7.22.4.1. Barbus capito capito3.4.7.22.4.2. Barbus capio pectoralis HECKEL, 18433.4.7.22.4.5. Barbus esocinus3.4.7.22.4.6. Barbus xanthopterus HECKEL, 18433.4.7.22.4.7. Barbds subguincuncinatus GUNTHER, 18683.4.7.23. Genus : Rutılus Rafınesgue, 18203.4.7.23.1. Rutilus rutilus LINNAEUS, 17583.4.7.23.2. Rutilus frisii NORDMANN, 18403.4.7.23.3. Rutilus tricolor LORTET, 18833.4.7.23.4. Rtutilus rubilio BONAPARTE, 18373.4.7.24. Genus : Chalcalburnus Berg, 19323.4.7.24.1. Chalcalburnus tarichi PALLAS, 18113.4.7.24.2. Chalcalburnus chalcoides GULDENSTAEDT, 17723.4.7.24.3. Chalcalburnus mossulensis3.4.7.24.4. Chalcalburnus sellal (HECKEL, 1843)3.4.7.25. Genus : Tınca Cuvier, 18173.4.7.25.1. Tinca tinca (LINNAEUS, 1758)3.4.7.26. Genus : Phoxınus Rafinesque, 18203.4.7.26.1. Phoxinus phoxinus (LINNAEUS, 1758)3.4.7.27. Genus : Capoeta Cuiver-Valenciennes 18423.4.7.27.1. Capoeta capoeta (GULDENSTAEDT, 1773)3.4.7.27.1.1. Capoeta capoeta capoeta (GULDENSTAEDT 1772)3.4.7.27.1.2. Capoeta capoeta angorae (HANKO, 1924)3.4.7.27.1.3. Capoeta capoeta bergamae KARAMAN 19713.4.7.27.1.4. Capoeta capoeta kosswigi KARAMAN 19693.4.7.27.1.5. Capoeta capoeta sieboldi (STEINDACHNER, 1864)3.4.7.27.1.6. Capoeta capoeta umbla (HECKEL, 1843)3.4.7.27.2. Capoeta trutta (HECKEL, 1843)3.4.7.27.3. Capoeta barroisi (LORTET, 1894)3.4.7.27.4. Capoeta pestai (PIETSCHMANN 1933)3.4.7.27.5. Capoeta tinca (HECKEL, 1843)3.4.7.28. Genus Leucalburnus Berg, 19163.4.7.28.1. Leucalburnus kosswigi KARAMAN, 19723.4.7.28.2. Leucalburnus satunini (BERG, 1910)3.4.8. Familya : Cobıtıdae3.4.8.1. Genus : Cobitis Linnaeus, 1758.3.4.8.2. Genus : Orthrias (Nemacheılus)3.4.8.2.1. Orthrias (Nemacheilus) angorea ( S TEİNDACHNER)3.4.8.2.2. Orthrias (Nemacheilus) tschaiyssuensis (BANARESCU and NALBANT, 1964)3.4.8.2.3. Orthrias (Nemacheilus) tigris (HECKEL, 1843)3.4.8.2.4. Orthrias (Nemacheilus) panthera (HECKEL, 1843)3.4.8.2.5. Orthrias (Nemacheilus) lendli (HANKO, 1924)3.4.8.2.6. Orthrias (Nemacheilus) insignis (HECKEL, 1843)3.4.8.2.7. Orthrias (Nemacheilus) malapterurus (VALENCIENNES, 1846)3.4.8.2.8. Orthrias (Nemacheiius) argyrogramma (HECKEL, 1846)3.4.9. Familya : Arııdae3.4.9.1. Genus : Arius Cuvier Et Valenciennes, 18403.4.9.1.1. Arius coui HECKEL, 18433.4.10. Familya : Sılurıdae3.4.10.1. Genus : Sılurus Linnaeus, 17583.4.10.1.1. Silurus glanis LİNNAEUS, 17663.4.11. Familya : Clarııdae3.4.11.1. Genus :Clarıas3.4.11.1.1. Clarias lazera3.4.12. Familya : Cyprınodontıdae3.4.12.1. Genus : Aphan1us Nardo, 18273.4.12.1.1. Aphanius burduricus AKŞIRAY, 19483.4.12.1.2. Aphanius anatolias (LEIDENFROST, 1912)3.4.12.1.3. Aphanius chantrei (GAILLARD, 1895)3.4.12.1.4. Aphanius fasciatus CUVİER et VALENCIENNES 18213.4.12.1.5. Aphanius cypris (HECKEL, 1843)3.4.13. Familya : Poecılıdae3.4.13.1. Genus : Gambusıa Poey, 18543.4.13.1.1. Gambusia affinis (BAIRD ve GIRARD, 1853)3.4.14. Familya : Mugılıdae3.4.14.1. Genus : MUGIL Linnaeus, 17583.4.14.1.1. Mugil cephalus, LINNAEUS 17583.4.14.1.2. Mugil (protomugil) saliens RISSI 18103.4.14.1.3. Mugil (Liza) ramada RISSO, 18263.4.14.1.4. Mugil (Liza) auratus RISSO 18103.4.14.1.5. Mugil (Chelon) labrosus RISSO 18263.4.14.1.6. Mugil (Oedalechilus) labeo CUVIER, 18293.4.14.1.7. Mugil (Liza) abu HECKEL, 18463.4.15. Kefal Balıkları Hakkında Genel Bilgi3.4.16. Familya : PERCIDAE3.4.16.1. Genus : Perga Linnaeus 17583.4.16.1.1. Perca fluviatilis LINNAEUS, 17583.4.16.2. Genus : Stlzostedîon (LINNAEUS, 1758)3.4.16.2.1. Stizostedion lucioperca (LINNAEUS, 1758)3.4.17. Familya : Gobııdae3.4.17.1. Genus : Gobıus Lınnaeus, 17663.4.17.1.1. Gobius fluviatilıs fluviatilis PALLAS, 18113.4.17.1.2. Gobius melanostomus melanostomus PALLAS, 18113.4.17.1.3. Gobius (Babka) gymnotrachelus KESSLER, 18573.4.17.1.3.1. Gobius (Ponticola) cephalarges cephalarges PALLAS 18113.4.17.1.4. Gobius (Ponticola) platyrostris PALLAS 18113.4.17.1.5. Gobius (Ponticola) ratan NORDMANN, 18403.4.17.1.6. Gobius (Zpsterisessor) ophiocephalus PALLAS, 18113.4.17.2. Genus : Pomatoshıstus Gill, 18633.4.17.2.1. Pomatoshistus (İljinia) microps leopardinus NORDMANN, 18403.4.17.3. Genus : Proterorhinus Smitt, 18993.4.17.3.1. Proterorhinus marmoratus (PALLAS, 1811)3.4.18. Familya : Pleuronectıdae3.4.18.1. Genus : Platıchthys Girard 18543.4.18.1.1. Platichthys flesus (LINNAEUS, 1758)

http://www.biyologlar.com/turkiye-tatlisu-baliklarinin-siniflandirilmasi


Bir dinozor yumurtası ne kadar sürede çatlıyordu?

Bir dinozor yumurtası ne kadar sürede çatlıyordu?

Görsel açıklaması: Araştırmacılar, dinozor Hypacrosaurus’un fosilleşmiş bir embriyosunu inceledi. © Darla Zelinitsky’nin izniyle.

http://www.biyologlar.com/bir-dinozor-yumurtasi-ne-kadar-surede-catliyordu

Genomik Tarihinin Zaman Tüneli

Genomik Tarihinin Zaman Tüneli

Bu zaman tünelinde, genomik alanında gerçekleşen kilit olayları tarih sıralaması ile görüyoruz. Genetik araştırmalarındaki bu önemli aşamaları anımsayalım.

http://www.biyologlar.com/genomik-tarihinin-zaman-tuneli

İstilacı Türlerin Yayılma Yolları Nelerdir ?

1. Doğal bir engelin kaldırılması yoluyla Coğrafi engellerle ayrılmış olan su ortamları abiyotik koşullar bakımından (iklim, tuzluluk vb.) farklı olmalarından dolayı farklı türleri barındırır. Ancak bu engel kaldırıldığında iki taraftan da canlı türleri geçiş yapar. Yeni ortama uyum sağlayabilen türler bu ortama yerleşerek yerli türlerle rekabete girerler ve çoğunlukla kazanan yabancı türler olur. Yüzyılın başlarında Süveyş Kanalı’nın açılmasıyla Akdeniz’e 250 den fazla tür, 34 yeni cins ve 13 yeni familya ya ait Kızıldeniz kökenli balık ve en az bu sayı kadar omurgasız canlı türü geçmiş ve geçmeye devam etmektedir (Bunlar sadece bilinen sayılardır.) (Mooney ve Cleland, 2001; Lasram ve ark, 2008). Akdeniz’de bulunan yerel türlerin bir kısmı daha sığ, sıcak ve yüzey sularını tercih eden Kızıldeniz türlerinin besin habitatlarını istila etmelerine rağmen yaşamlarını devam ettirmişlerdir (Golani, 1993). Gece beslenen 2 tür (Sargocentron rubrum ve Pmpheris vonicolensis) Akdeniz’de sayılarını hızlı bir şekilde attırmışlardır. Gece beslenmek Akdeniz’de yaşayan türlerin yabancı oldukları bir stratejidir. Böylelikle bu türler yerel türlerin henüz kullanmadıkları kaynakları sömürdükleri için başarılı olmuşlardır. 2. Gemilerle Denizler ve okyanuslarda artan gemi trafiği sonucu birçok canlının yumurta ve larvaları gemilerin sintine sularında veya geminin su kesimi altındaki yüzeyine yapışık olarak uzun mesafelerde yolculuk edebilmektedir. Bu şekilde yeni bir ortama giren yumurta ve larvalar, eğer canlı kalabilmişlerse ve yeni ortama uyum sağlayabilmişlerse, hızla yayılmaya başlarlar. Bu duruma örnek olarak; Neogobius melanostomus (Pallas, 1814) gösterilebilir. Neogobius melanostomus Azak Denizi’nde, Hazar Denizi’ nin tüm kıyı şeridinde, Karadeniz’de ve Marmara Denizi’nin İstanbul kıyılarında bulunmaktadır (Charlobois ve ark., 1997). Neogobius melanostomus Azak Denizi’nde 1950’lerin sonlarında gözlenmiştir ve Hazar Denizi’nde barbunya stokları ile taşınmıştır. Bu balıklar deniz tuzluluğunda meydana gelen artış sebebiyle 1980’lerin sonlarında yok olmuştur. Bunun sebebi yüksek buharlaşma oranı ve denize dökülen akarsuların sulama amaçlı kullanılmasıdır. Daha sonra tür 1968 yılında Volga Nehri’nde gözlenmiştir ve hızlı bir şekilde sayısını arttırmıştır. 1980’lerde tüm Moskova Nehri’ni istila etmiştir. Baltık Denizi’ndeki Gdansk Körfezi’nde 1990’ da (Jude ve ark., 1992) bulunan tür, bu alana gemilerin balast sularıyla taşınmıştır. Taşındıkları alanda hızlı bir şekilde üreyen bu tür diğer nehirlere ve denizlere de taşınarak dağılım alanını arttırmıştır. Kanada’da 1990 yılında ilk kez bu türün gözlenmesi Laurentian - Büyük Göllerindeki istilanın işaretidir. Tür bu oldukça büyük olan akuatik ekosistemi 5 yıl içerisinde kısa sürede istila etmiştir (Corkum ve ark., 2004). Bu tür sıcaklık stresine oldukça dayanıklıdır. Küçük balıklar, balık yumurtaları, chironomid larvaları, poliketler gibi türlerle beslenmektedir. Neogobius melanostomus yerel alanında bulunan türler için tehlike oluşturmazken Karadeniz, Azak ve Hazar Deniz’lerinde bulunan türler için güçlü bir rekabetçidir ve Gobius niger (Linnaeus, 1758), Zoarces viviparus (Linnaeus, 1758), populasyonlarının azalmasına sebep olmaktadır (Besin ve sığınak rekabeti). 3. Balıklandırmayla Tatlı su ekosistemlerine balık aşılama çalışmaları, birçok ülkede balıkçılık yönetiminde sıkça başvurulan bir uygulamadır. Dünyanın birçok yerinde egzotik balık türleri doğal yayılım alanları dışındaki habitatlara götürülüp aşılanmaktadır. Kütlesel ölçekte aşılamanın çok uzun bir geçmişinin olmadığı bilinmektedir. Egzotik balık türlerinin yeni habitatlara aşılanması oransal olarak yeni bir olgudur. Ekonomik değeri yüksek olan ve o göl için yabancı olan balık türleri, 1970’li yıllarda bazı göllerimize aşılanmıştır. Bunların içinde en çok kullanılan tür sudak veya tatlı su levreği olarak bilinen balık türüdür. Ayrıca göletlere ve kanallara aşırı yosunlaşmaya karşı mücadelede Ot Sazanı Ctenopharyngodon idella (Valenciennes, 1844) (Çin kökenli bir balık türü) de aşılanmıştır. Sudak, Eğirdir Gölü’nde endemik (Dünya üzerinde sadece o bölgede bulunan tür) birçok balık türünün yok olmasına neden olurken, sadece doğal yaşam alanı olan Çin’de doğal olarak üreyebilen, ülkemizde yapay olarak üretilebilen (Ctenopharyngodon idella) ot sazanı oldukça yararlı olmuştur. Biyolojik mücadelede kullanılmak üzere ülkemiz sularına getirilen bir diğer istilacı tür örneği de Gambusia holbrooki (Girard, 1859)’ dir. Tür dünyada çok yaygın olan bir istilacı türdür. (Ekosistem fonksiyonu ve birkaç yerel tür üzerindeki ekolojik etkisi iyi bir şekilde çalışılmıştır ve belgelenmiştir Gambusia holbrooki ve Gambusia affinis sadece Amerika ve Meksika’da yerel olan türlerdir (Carmona-Catot ve ark., 2011). Ancak bu türün 50 den daha fazla sayıda ülkeye geçmiş olduğu bilinmektedir. Ancak bu türün 50 den daha fazla sayıda ülkeye geçmiş olduğu bilinmektedir. Tür sivrisinekle mücadele amaçlı olarak 71 kullanılmaktadır. Sivrisinek balığı, GISP (Global Invasive Species Programme)’e göre dünyanın en kötü 100 istilacı türünden bir tanesidir. Başka bir örnek olarak; Nil nehrinin tatlı su levreğinin (Lates niloticus), balık miktarını yükseltmek için Afrika'daki Victoria Gölü'ne 1957 yılında aşılanmasını gösterebiliriz. Aşılamadan bu güne kadar göl, 200 kadar endemik türünü yitirmiş ve geriye kalan 150 tür de nesli tehlike altında olan türler listesine girmiştir. Mozambik tilapyası (Tilapia mosambica) ile ilgili de istilacı örneği verilmektedir (Bright, 1997). Çeşitli istilacı türlerin su kaynaklarına aşılanması, yerli balık faunasının yok olması, dolayısıyla biyoçeşitliliğin azalması, habitatlara hastalık ve parazitlerin girmesi açısından da önemli bir tehlike olarak kaydedilmektedir (Maitland ve Campbel, 1992). 4. Kaza sonucu Bazı yabancı kültür balıkları ticari olarak üretildikleri işletmelerden kaçarak veya kaçırılarak civarındaki doğal sulara adapte olabilir. Örneğin; gökkuşağı alabalıkları üretimi yapılan çiftliklerden kaçarak civarlarındaki akarsulara yerleşmektedirler. Karadeniz’de Rus kefali adı verilen Çin kökenli balığın varlığı aynı durum sonucu ortaya çıkmıştır. Adana’da Seyhan ve Ceyhan nehirlerinde tatlı su çipurasının varlığı da bu şekilde açıklanmaktadır. Birçok tür amaç dışı olarak yeni habitatlarda sorunlara yol açmıştır. Aşılama veya stoklama materyalinin temiz olmaması diğer türlerle karışık olması gibi durumlar bu sonucu doğurmaktadır. Zambia da Nil tilapyası Tilapia nilotica yanında aşılama canlı materyali ile birlikte Viktorya çiklit balığı da girmiş, Tilapya türlerinin girişi sonrasında Barbus luhonda türü yok olmuştur (Thys van den Audenaurde, 1994). Nazmi POLAT*, Melek ZENGİN*, Aysun GÜMÜŞ*Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü, Kurupelit, Samsun, TÜRKİYE

http://www.biyologlar.com/istilaci-turlerin-yayilma-yollari-nelerdir-

Türkiye İç sularında Yayılış Gösteren Endemik İç su Balıkları

Petromyzontidae Lampetra lanceolata Kux and Steiner,1972 Salmonidae Salmo platycephalus Behnke,1968 Salmo trutta abanticus (Tortonese,1954) Clupeidae Clupeonella abrau muhlisi Neu,1934 Cyprinidae Acanthobrama mirabilis Ladiges,1960 Alburnus akili Battalgil,1942 Alburnus baliki Boutskaya,Küçük and Ünlü,2000 Alburnus escherichii Steindachner,1897 Alburnus heckeli Battalgil,1944 Alburnus nasreddini Battalgil,1944 Alburnus sellal adanensis Battalgazi 1944 Alburnus tarichi (Pallas,1811) Alburnus tımarensis Kuru,1980 Barbus plebejus pergamonensis, Karaman,1971 Barbus tauricus escherichi Steindachner,1897 Capoeta antalyensis (Battalgil,1944) Capoeta capoeta angorae (Hanko,1924) (*) Capoeta capoeta bergamae Karaman,1969 Capoeta capoeta sieboldi (Steindachner ,1864) Capoeta capoeta kosswigi Karaman,1969 Capoeta pestai (Peıtschmann,1933) LR/nt Chondrostoma beysehirense Boutskaya,1997 C.holmwoodii holmwoodii (Boulenger,1896) C. holmwoodii meandrense Elvira,1987 Chondrostoma nasus angorae Elvira,1987 Gobio gobio gymnostethus Ladiges,1960 Gobio gobio insuyanus Ladiges,1960 Gobio gobio intermedius Battalgil,1942 Gobio gobio microlepidotus Battalgil,1942 Gobio hettitorum Ladiges,1960 Hemigrammocapoeta kemali (Hanko,1924) Ladigesocypris ghigii mermere (Ladiges,1960) Petroleuciscus kurui (Boutskaya,1995) Leusiscus lepidus anatolicus Boutskaya,1997 Petroleuciscus smyrnaeus Boulenger,1896 Pseudophoxinus anatolicus (Hanko,1924) Pseudophoxinus antalyae Boutskaya,1992 Pseudophoxinus battalgili Boutskaya,1997 Pseudophoxinus crassus (Ladiges,1960) Pseudophoxinus egridiri (Karaman,1972) Pseudophoxinus fahirae (Ladiges,1960) Pseudophoxinus handlirschi (Pıetschmann,1933) Pseudophoxinus meandri (Ladiges,1960) Pseudophoxinus meandricus (Ladiges,1960) S.erytrophthalmus elmaliensis Boutskaya,1997 Cobitidae Cobitis (Beysheria) bilseli Battalgil,1942 Cobitis elazigensis Coad and Sarieyyüpoğlu,1988 Cobitis fahirae Erk’Akan et al., 1998 Cobitis kellei Erk’Akan et al., 1998 Cobitis vardarensis kurui Erk’Akan et al., 1998 Cobitis phyrigica Battalgil,1944 Cobitis puctitulata Erk’Akan et al., 1998 Cobitis simplicispina Hanko,1925 Cobitis (Bicanestrinia ) turcica Hanko,1925 Cobitis splendes Erk’Akan et al., 1998 Balitoridae Orthrias angorae angorae (Steindahner,1897) O. angorae araxensis Banerscu and Nalbant,1978 O. angorae eregliensis Banerscu and Nalbant,1978 O. brandti samantica Banerscu and Nalbant,1978 O. brandti simavica Balık and Banerscu ,1978 Noemacheilus lenli Hanko,1924 Cyprinodontidae Aphanius anatoliae anatoliae (Leindenfrost,1912) A. anatoliae splendes (Kosswig ve Sözer, 1945) Aphanius anatoliae sureyanus (Neu,1937) Aphanius anatoliae trasgrediens (Ermin,1946) Aphanius asqumatus (Sözer,1942) Aphanius danfordii (Boulerger,1890) Aphanius willwocki Hrbek and Wildekamp,2003 Gobiidae Knipowitschia mermere Ahnelt,1995 Knipowitschia ephesi Ahnelt,1995

http://www.biyologlar.com/turkiye-ic-sularinda-yayilis-gosteren-endemik-ic-su-baliklari

<b class=red>Gobi</b> Çölünde Dev Pterozor Kalıntıları Bulundu

Gobi Çölünde Dev Pterozor Kalıntıları Bulundu

Gobi çölündeki Nemegt Formasyonu’nda, dev bir pterozor (uçan sürüngen) fosili keşfedildi. Bir Pterozor Türü olan Quetzalcoatlus Görsel Telif: Eldar Zakirov

http://www.biyologlar.com/gobi-colunde-dev-pterozor-kalintilari-bulundu

Moğolistan’da Uçan En Büyük Dinozorlardan Biri Bulundu

Moğolistan’da Uçan En Büyük Dinozorlardan Biri Bulundu

Moğolistan’da bulunan ve kanat açıklığı yaklaşık 10 metre olan yeni bir Teruzor, büyük olasılıkla yavru dinozorlarla besleniyordu. Teruzor illüstrasyonu. İllüstrasyon: Studio 252MYA, Joschua Knüppe

http://www.biyologlar.com/mogolistanda-ucan-en-buyuk-dinozorlardan-biri-bulundu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0