Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 54 kayıt bulundu.

İNSANIN EVRİMİ

19. yy’ın ortalarıydı. 1859' yılında Türlerin Kökeni adlı bir kitap yayınlandı.Kitap Darvin imzasını taşıyordu : Charles Darwin ( 1809-1882). Darwin, 19. yüzyılın dahilerinden biriydi. 1871 de ise İnsanın İnişi yayımlandı. İşte Darvin' in bu kitapları insanın doğuşunun bilimsel anlamda ilk açıklama bildirileriydi. İnsanın Afrika' da ve Ekvator yakınında "doğduğu" artık kesinleşmiştir diyebiliriz. (İnsanın Yücelişi, s: 25) Dünya, böyle gelmiş böyle mi gidiyordu? Yoksa başlangiçta durum daha mi farkliydi? Varliklarin çeşitligini nasil açiklayabilirdik? Bu yeni yoruma göre, herhangi bir zamanda varolan canli türlerin çeşitliligi zaman içinde evrim geçirmiş ve geçirmektedir. Dinsel açiklamalarla, bilimsel yaklaşim ilk kez cepheden karşikaşiya kaldi. Yaratiliş kurami yani dini açiklama ve evrim kurami. Biyologlar 1.5 milyondan fazla 'flora ve fauna' türü üzerinde çaliştilar. Bu çeşitliligin zaman içinde evrimleşme ve dogal ayiklanma ile açiklanabilecegini açikladilar.( George Basalla, Teknolojinin Evrimi, s: 1) Darvin, doğrulanıyordu yani. Evrenin evrimi, genellikle kolay kabul edilir. İşte efendim, bir toz bultuydu önce. Sıcak bir çorbaydı, sonra soğudu. Ve Tanrı, insanı yaratıp Dünya' ya gönderdi! Bu arada George Basalla, çok başka bir noktaya dikkat çekiyor. Yeryüzündeki canlilarin ve cansiz maddelerin çeşitliligi gerçekten ilginç ve hayret verici. Ama insanin kendi elleriyle " yarattiklari" çeşitlilik de canli türlerin çeşitililigi kadar şaşirtici."Taş aletlerden mikroçiplere, su degirmenlerinden uzay gemilerine, raptiyelerden gökdelenlere kadar çeşitlilik içeren yelpazeyi gözönüne getirin. 1867 yilinda Karl Marx, Ingiltere' nin Birmingham kentinde beşyüz farkli tip çekiçin üretildigini ögrendiginde çok şaşirmişti. Normal olarak buna şaşirmasi da gerekirdi. Bu çekiçlerin herbiri, endüstri ve zanaat sektöründe özel bir işlevi yerine getirmek üzere üretiliyordu" (Teknoloji nin Evrimi, s: 2) Birbirine yakın canlılar bile neden bu derece değişik özelliklere sahip? Kuşlar, Kediler, köpekler, kurt, aslan, tilki... Darwin' den önce Fransız bilgini Jean Lamarck (1744-1829) bu sorunla ilgilenmişti. Ona göre her varlık, içinde oluştuğu, yaşadığı maddesel koşullara göre oluşuyordu. Kuşu oluşturan koşullarla kediyi oluşturan koşullar aynı değildi. Bir de canlının bu koşullara uyumu ya da koşullara etkisi aynı değildi. Gereksinme, organ yaratıyordu. Gereksinme olmayan organlar köreliyordu. Ortamın zorlamasıyla oluşan özellikler, kalıtımla kuşaktan kuşağa geçiyordu. Örneğin zürafa, önceleri otla beslendiği için normal boyunlu ve normal bacaklı bir hayvandı. Sonra yaşadığı çevre çölleşti. Zürafa başka bir çevreye geçerek yiyeceğini yüksek ağaçlardan sağlamak zorunda kaldı ve giderek bacakları da boynu da uzadı... Lamarck' ın görüşleri kuşkusuz sorunlara bir yaklaşım getiriyordu. Ama yeterli de değildi. Çevresel koşulların (ortamın) etkisiyle oluşan özellikler nasıl oluyor da kuşaktan kuşağa geçiyordu? Ortam denen bilinçsiz güç, nasıl oluyor da bu denli düzenli ürünler oluşmasını sağlıyordu? Yoksa bu güç başka bir yerde miydi? Darvin' in büyük önemi, böylesi soruları bilimsel kanıtlarla yanıtlaması. O, kendinden öncekileri izledi. Lamarck, Diderot, Robinet, Charles de Bonnet gibi evrimcilerin kuramlarını incelemişti, onların eksikliklerini düzeltiyordu. Özellikle Lamarck' ın soyaçekim ve çevreye uyma varsayımlarını, doğal ayıklanma ve yaşama savaşı bulgularıyla güçlendirdi. Darvin şunu savunuyordu: Yaşam kasırgası içinde ancak yaşama gücü olanlar canlı kalır ve türlerini sürdürür. Bu , bir doğal ayıklanma ya da doğal seçmedir. Yaşama savaşında ayakta kalanlar belli özellikler gösterenlerdir. Bu özellikler, soyaçekimle yeni kuşaklara geçer hem de gelişerek. Bitki ve hayvan yetiştirenler kuraldişi özellikler gösterenleri birbirlerine aşilaya aşilaya yeni türler elde ederler. Insanlarin bile yapabildigi bu aşilamayi doga daha kolaylikla ve dogal olarak yapmaktadir. Gerçekten de, bu seçim, doğumdan önce başlamaktadır. Örneğin bir insan yaratmak için iki yüz yirmi beş milyon erkek tohumu sekiz saat süren bir yarışa girişirler. Kadın yumurtası karanlık bir köşede gizlenmiştir. İki yüz yrmi beş milyon yarışçı arasından hangisi acaba daha önce varır,yumurtayı gizlendiği köşede bulunabilirse,doğacak çocuğu o meydana getirecektir. (Düşünce Tarihi, s: 15-16... ) İnsan, Bu Değişmeyen! (Hüsnü A. Göksel) ..."Pekiy, bilimin ve tekniğini bu gelişmesine koşut olarak insanda da aynı hızda olumlu bir gelişme olduğunu söyleyebilir miyiz? Ne yazık ki hayır, söyleyemiyoruz... Neden böyle acaba? Bilimi yapan, bilimi bugüne getiren de insanın kendisi değil mi? Binlerce, onbinlerce canlı türü arasında, insan türü "Homo Sapiens" mağaradan çıktı dünyaya, dünyanın aydınlığına. Üzerinee mağaranın karanlığı bulaşmıştı. Gözleri kamaştı aydılığa çıkınca. Korktu, kapadı gözlerini, dönüp mağaranın karanlığına sığındı yine. O zamandan beri binlerce yıldır, zaman zaman mağara karanlığında güvence arar, güvence bulur insan. Ama yenemedi merakını, çıktı yine dünyaya, dünyanın aydınlığına. çevresine bakındı. Böylece " bilim" in tohumu düşmüş oldu yüreğine : merak etmek, araştırmak, öğrenmek, gerçeği bulma tutkusu. Ve o zamandan beri bu merak, bu araştırmak, bu, gerçeği bulmaya çalışma uğraşı, binlerce yıldır süregeldi. Binlerce, on binlerce canlı türleri icinde insan, varlığının, varoluşunun bilincine varan tek yaratıktır. Mağaranın karanlığından, dünyaya, dünyaaydınlığına çıkınca vardı bu bilince. Varlık bilinci yokluk bilincini, varoluş bilinci yok oluş bilincini de içinde taşır. düşündü o zaman: Neden "var" dı? Ve neden "yok" olacatı? Var olduğuna göre onu "var" eden, "yapan" biri, birileri, olmalıydı. Onu " var" eden ya da edenler, on "yok" edeceklerdi. Güçsüzlüğünün ayırımına vardı, korktu, ürktü, kendi gücünün üstünde bir güce sığınmak zorunluluğunu duydu. Bu gücü "Doğa" da gördü önce, ona sığındı. Böylece dinler tarihi başlamış oldu. Güneş' e, şimşeğe, fırtınaya, çevresinde lav püsskürten yanardağa sığındı, güvendi, tapındı. Güneş doğarken yüzünü ona dönüp secdeye kapandı. Öğleyin tepedeyken Güneş, zenit noktasında iken, ellerini gökyüzüne kaldırdı, yardım istedi ondan. yanardağ lav püskürünce ona döndü, secdeye kapandı. mısırlılar taşlardan dev gibi yaratıklar yaptı tanrı olarak. Kedi başlı kocaman bir kadın, kocaman bir Sfenks... Mezopotamyalıların tanrıları kuş başlı adamlar, aslan başlı kadınlar, yarı insan, gerçekdışı yaratıklardı. Hepsi kocaman, genellikle korkunç. Eski Yunanda tanrılar tümüyle insan figürlerine dönüştü. her şeyin her duygunun, her doğa olayının ayrı ayrı tanrıları vardı. Bu tanrılar yalnız biçim olarak değil, tüm davranıyları ile insan gibi idiler. Birbirleriyle kavga ediyorlar, aralarında dostluk, düşmanlık kuruluyor, Zeus ölümlü genç kızlarla karısı Hera' yı aldatıyor. Hera kıskançlıkla o kızları yılana çeviriyordu. Bundan sonraki dönemde heykellerin yerini doğrudan doğruya insan aldı, Kral Allahlar dönemi başladı. Böylece insanlar tanrılaştırıldı. Ve nihayet "Tek Tanrı dinleri" doğdu. Doğa dinlerinden tek Tanrı dinlerine kadar tüm dinlerin ortak yönleri Tanrı' ya insan gözü ile bakmalarıdır. Tanrı' da, insanda, yani kendisinde olan nitelikleri, yetenekleri, özellikleri görür, onda insan davranışlarını var sayar. Tanrı, ya da Tanrı' lar sever, kızar, affeder, ödüllendirir, cezalandırır. Gönlüü almak için kurbanlar verilir Tanrı' ya, tanrılara. En belirgin insan daranışı, tanrı ların ya da Tanrı' nın konuşmasıdır. "Önce Söz Vardı" söylemi bunun en belirgin örneğidir. Tanrılar ya da Tanrı insana ya da insanlara vereceği ileti (mesaj) için neden söz' e geresinim duysun ki? tanrı' da insan niteliklerini görmenin nedeni, insan beyninin, duyuların ötesinde bir varlığı algılama gücünden yoksun olmasıdır. Aklın gücü sınırsız ve sonsuz olmadığı için sınırsız ve sonsuz olan bir varlığı ve gücü algılayamaz, kavrayamaz. Dinlerin başka bir ortak yani doga dinlerinden tek tanri dinlerine kadar tüm dinlerde tanri' ya kulluk yapilirken, bedene belirli biçim verilmesi, belirli hareketler yapilmasi, belirli yöne dönülmesidir. Kibleye dönülür, yedi kollu şamdana dönülür, Ikonaya, Madonnaya, Isa' nin heykeline dönülür, Güneş' e dönüür. Diz çökülür, secdeye varilir, avuçlar birbirine yapiştirilir, gökyüzüne açilir. Görkemli tapinaklarda mimari, süsleme, müzik, dans sanatla dini bütünleştirir. Dünyanin Yedi Harikasi' ndan biridir Diyana Tapinagi. Tekbi-i ilahi ile Naat-i Şerif ile Mevlevi Semai ile Itri' nin besteleri dalgalanir görkemli kubbelerde. Ya da Haendel' in Mesih' i, Mozart' in Requiem' i. Tüm dinlerin en önemli ortak yönü hepsinde, tanrı ile kul ya da kullar arasına birilerinin girmesidir. Doğa dinlerinden tek tanrı dinlerinekadar,büyücüler girmiştir, bakıcılar girmiştir, rahipler girmiştir. Azizler, imamlar, papazlar, hahamlar, mollalar, sinagog, kilise, papa girmiştir ve nihayet kulla tanrı arasına girmeyi kendisinin görevi sanan yetkisiz, bilgisiz kimseler girmiştir. Böylece " Din, tarih boyunca, tüm insanlık tarihi boyunca, tüm dünada amaç için kullanılan araçlardan biri olmuştur. Halkın ne zaman boyundurk altındatutulması gerekti ise, din, kitleleri etkiemek için tüm ahlaki araçların ilkini ve başlıcasını oluşturmuş. Hiçbir dönemdi hiçbir felsefe, hiçbir düşünce, hiçbir güç onun yerini sürekli alamamıştır." (F.Engels) Tüm dinlerin, din öğretilerinin temelinde, iyilik, dürüstlük, başkalarının hakkını yememe, kendi hakkına razı olma, açgözlü olmama vardır. Tüm dinler yalan söylemeyi, açgözlülüğü yasaklar, lanetler. Din- Bilim ikilisinin en önemli ortak çizgisi, dürüstlüktür, yalana yer vermemektir. Ama!.. Evet ama insan mağaradan çıktı dünyaya. Dünyanın aydınlığına mağara karanlığından çıktı. Etinde, kemiğinde, beyninde mağara karanlığının bulaşığı var. Din, bilim, töreler, yasalar, eğitim, bu blaşığı arındırmayı amaçlar. Zordur bu amac erişmek. çünkü tüm bu uğraşların karşısında arındırmaya engel olanr, insanın kendi yarattığı bir başka tanrı vardır. Kimdir? Nedir Bu Tanrı? İnsan mağaradn çıkınca, kendisi gibi başka insanların da varolduğunu gördü. Dünyasına onların da ortak olduğunu gördü. dostluk, düşmanlık, alışveriş ilişkileri kurdu onlarla zorunlu olarak. Önceleri kendi gerksinimi için ve gerektiği kadar üretirken sonraları gerektiğinden fazla üretip, kendi ürünü başkalarının ürünleri ile değiş tokuş yapmaya girişti. Böylece ilkel ticaret başladı. Birkuşku düştü içine: kendi ürünü karşılığında aldığı ürün, kendi ürününün değerini karşılıyor muydu acaba? Bunu düzenleyen bir değer biri"mi olmalıydı. Ve "para" yı icat etti insan. "Homo Sapiens", "Homo Economicus" a dönüştü. "Para", ona sahip olanı da tanrılaştırıyordu. Tanrılaşmak için daha çok, daha çok malı mülkü parası olmalıydı. Bu çokluk, başkaların sırtından, başkalarının emeğinden, başkalarının hakkından kazanılamaz mıydı? "Homo Economicus, görünmez bir el tarafından, aslında istemediği bir hedef yaratmak zorunda bırakıldı." (Adam Smith' ten aktaran Erich Fromm) İnsan sömürgen oldu, "insan yiyen yaratık" oldu insan. Para karşılığında satılmayacak, satın alınamayacak şey kalmamalıydı. Marks' ın ürünü oluşturan öğelerden birinin emek olduğunu, emeğin de para karşılığında satılıp alınabileceğini, yani bir meta olduğunu söylemesinden binlerce yıl önce, köle ve serflik dönemlerinde bile " homo Economicus" dürüstlüğün, onurun, erdemin de meta olduğunu, para karşılığı satılıp alınabileceğini keşfetti.... Dinler tarihi, bilimler tarihi, din-bilim ikiliği insanın "Homo Sapiens" in beynine bulaşan bu mağara karanlığından kurtuluş için verdiği savaşımın tarihidir. Homo sapiens mağaradan uzaklaşabildiği, mağara karanlığından arınabildiği oranda "İnsan" sayılır. " (Hüsnü A. Göksel, Cumhuriyet, 8 Eylül 1996) Daktilolu Maymun DNA Üretebilir mi? "Yaygın bir görüş şudur: Bir insan DNA' sını, ortalıkta gezinenen moleküllerden yaratmak için, molekülleri çok dikkatli seçmek ve belli bir sıra ile dizmek gerekir. Sayıları da o kadar çok ki bu , seçilmiş harfleri yan yana dizerek üçyüz adet kitap yazmak ile eşdeğer bir iş. Bu DNA' nın rastgele birleşmelerle meydana çıkması ise, bir maymunu bir daktilonun başına oturtup, tuşlara rastgele basarak Shakespeare' in bütün eserlerini tesadüfen yazıvermesine benzer. Yani olmayacak bir iş." Öyleyse arasıra evrenin saatini kuran birileri, zaman zaman DNA moleküllerini özenle sıralama işiyle de uğraşıyor! Orhan Kural 'la sürdürelim: "Olaya böyle bir benzetme ile yaklaştiginizda gerçekten de hiç olmayacak bir iş gibi görünüyor. Maymunun, birakin Shakespeare' in bütün eserlerini, onun bir tek "sonnet " ini çikartabilmesi bile en az on üzeri yüzelli yil gerektirir (daha dogrusu, 1000 tane maymuna bu işi yaptirsak, ortalama başari süreleri bu olur ama bu teknik ayrintilarla kendinizi üzmeyin). Evrenin yaşi ise yaklaşik 10 milyar yil olduguna göre daha fazla bir şey söylemek gereksiz... mi acaba? Aslında uygulanan taktik, basit fakat hatalı bir benzetme ile insanların aklını karıştırıp tartışma kazanma taktiğidir ve bunun örneklerini hergün görürsünüz. Eğer benzetme yapılacaksa, bunun eldeki verilere uygun olması gerek. Herşeyden önce, "Macbeth " i yeni baştan yaratmaktan vazgeçip "agzi burnu yerinde herhangi bir ( yazilmiş ya da yazilmamiş) edebi eser " e fit olmak gerek. Olanak olsa da Dünya' yi 4 milyar yil önceki haline götürsek, bugüne geldigimizde herşeyin aynen günümüzdeki gibi olacagini düşünmek, evrimin kaotik yönünün hiç görmemek demektir. 4 milyar yillik evrim deneyini her tekrarladigimizda başka bir "bugün" e geliriz. İkinci olarak, maymun sayısını artırmak şart. Ne kadar mı? Bilmem ama herhalde ortalıkta birleşmek üzere dolaşan moleküllerin sayısı mertebesinde olmalı. Son olarak da maymunların daktilolarını atıp önlerine bilgisayar terminalleri vermek gerek. Merkez bilgisayarın içinde ise çok özel bir program yüklü olmalı. Bakın şimdi bu program neler yapacak: Maymunlarımız rastgele tuşlara bastıkça birtakım harf dizileri oluşacak. Bu harf dizilerinin anlamsız olan çok büyük bölümü program tarafından silinecek, arada bir beliren anlamlı diziler( yani kelimeler) ise ortak belleğe alınacak. Böylece kısa sürede bellekte kapsamlı (ve her dilden) bir kelime hazinesi oluşacak. Bilgisayar klavyelerinden bu kelimeleri çağırmak olanağı da olacak ve bellek doldukça bizim maymunlar (tabii farkında olmadan) bu kelimeleri giderek daha sık çağırmaya başlayacaklar. Çağrılan kelimelerden oluşan diziler bir anlam taşımıyorsa yine silinecek ama taşıyorsa onlar da cümle belleğine gönderilecek. Bu kez cümleler çağrılıp birleştirilecek (hep rastgele olarak). Bu kadar çok maymun çalıştığına göre yine kısa süre içinde bazı eserler görülmeye başlanacak. Başta belki 2-3 mısralık şiirler görülecek, sonnra yavaş yavaş daha uzun eserler belirecek, eh 4 milyar yıl beklerseniz de "ağzı burnu yerinde" epeyce eser ortaya çıkacaktır." Uzun Evrim Zincirinin Mirasları "Tabii ki en önemli miras, daha önce de birkaç kez değindiğim, "1 numaralı emir" dir. Yani, "kendini, türünü koru ve çoğal" emri. Bu, bütün canlıları kapsar. Daha ilkel olanları, daha çok çoğalma yönü ile ilgilenir ama gelişmişlik arttıkça kendini koruma ve nihayet türünü koruma da işin içine girer. İnsan' da bunu açıkcça görürüz; başimiza hizla gelen bir taş görünce hiç düyşünmeden başimizi çeker ve kendimizi korururuz, bu tamamen reflekstir. bazi durumlar ise evrim açisindan çok yenidir ve daha refleksi gelişememiştir ama harika organikmiz beyin, işin çaresine bakar. Örnegin, bindiginiz arabanin sürücüsü islak yolda hiz yapmaya kalkarsa bunun tehlikeli oldugunu bilirsiniz ve önlem almaya çalişirsiniz. Bu 1 numarali emir o kadar bilinenbir miras ki üzerinde daha fazla vakit harcamaya dagmez. Cinsiyetin keşfi önemli demiştik, bir de onun bazi sonuçlarina bakalim. Hatirlarsiniz, çogalacak hücre, kendine gen verecek bir başka hücre bulur, genleri kariştirdiktan sonra yeni genlerle çogalmaya başlar. Burada da bir noktaya parmak basmadan geçmek olmayacak, o da şu: dikkat ederseniz, esas çogalma işini üstlenen hücreyi yaniyumurtayi taşiyan, bildiginiz gibi dişi canli. Erkek ise sadece olaya çeşni katmak işini üstlenmiş. Uzun sözün kisasi, begenseniz de begenmeseniz de, türlerin esas temsilcileri her zaman dişilerdir. Bazi inanişlarda kadinin, "erkegin kaburgasindan" imal edildigi iddia edilirse de bu, büyük olasilikla bir yanliş anlamadir. Herhalde gerçek, erkegin, "kadinin kaburgasindan" imal edildigidir."( Bu satirlari yazarken "erkek" ligimizin ayaklar altina alindigini ben de görüyorum! Hani şu Sikiyönetim bildirilerini andiran " 1 nolu emir" geregi: kendini, türünü koru ve çogal. Kendimizi ve türümüzü korumak kolay da nasil "çogalacagiz"? Işte bu noktada ne yazik ki dişilere muhtaçiz!) Erkekler Dişilerin Peşinde " İşin başından beri süregelen işbölümüne bakarsanız, erkeğin ilk görevi, bir dişi bulup ona genlerini vermektir. Dolaysıyla, kalıtımsal bir özellik olarak, erkek sürekli olarak dişilerin peşindedir, diğer özellikleri bu özelliğine destek niteliğindedir. Ancak genlerini verme(yani dölleme) görevini yaptıktan sonra hayvanın türüne göre, "ailesiyle" bazen ilgilenebilir ki bu da türün sürekliliğini sağlamaya yarar. Dişinin ise ilk kalıtımsal görevi çoğalmaktır. Bunun için çevresinde bulduğu (genleri) en iyi erkeği seçer, onun genlerini aldıktan sonra çoğalır ve yavrularının yetişmesini sağlar. En ilkel biçimiyle bu, yumurtalarını tehlikeden saklamak olabilir veya daha gelişmiş biçimiyle, yıllarca yavrularına bakmak ve onları eğitmek olabilir." Şimdi de Dişiler Erkeklerin Peşinde "Dişilerin en uygun erkegi seçebilmeleri için onlarin hangisinin "en iyi" oldugunu anlamasi gerek. Bunun için erkekler yarişirlar. Yarişmalar çok degişik şekillerde olabilir. Bazen Tavuskuşu gibi güzelligini gösterir (büyük bir olasilikla bu, saglikli oldugunu gösterir), bazen Çulhakuşu gibi becerisini gösterir, dişisi en güzel yuvayi yapmiş olani seçer. Aslinda söylenenin tersine, yuvayi yapan çogunlukla erkek kuştur, dişiler başka türlü "yuva yapma" da mahirdirler. Neyse, herhalde iyi yapilmiş bir yuvanin,gelecek yavrulari yetiştirme açisindan önemi gayet açik." ( Orhan Kural hoca, nihayet yenen hakkimizin birazini olsun veriyor. Bizdi dişilere kendimizi begendirmek için daha nice hünerler var. Ama Hoca, evrimin ilk basamaklariyla düşündügünden olacak onlari atlamiş.) "Aklıma gelmişken, burada bir parantez daha açayım " diyor Orhan Kural ve biz erkeklere kaşıkla verdiğini kepçeyle geri alıyor: " Hayvanların erkekleri güzel, dişileri çirkindir" diye başlayarak Doğa' nın bile erkekleri üstün yarattığını savunanlara herhalde rastlamışsınızdır. Erkeklerin genellikle daha güzel oldukları (bence insanlar için bu tamamen geçersiz) belki doğru olabilir ama nedenine bakarsanız, bundan varılan sonucun çok yanlış olduğunu göreceksiniz. Erkeklerin güzelliği, yani göz alıcı renk ve desenleri, yanızca dişilere kendilerini beğendirmek amacını taşır. Buna karşılık, göze çok kolay battığı için de düşmanlarınca kolayca bulunur. Doğa eğer erkekleri korumak isteseydi onlara fona karışabilecek renk ve desenler verir ve onları kamufle ederdi. İşte bu iyiliği, Doğa dişilere yapmıştır. Nedeni ise açık: çoğalma işini yürüten dişiler çok daha kıymetli. Erkeklerin yarışma tarzlarının en belirginlerinden biri de aralarında dövüşme tarzıdır. Bir dişiye kenidini beğendirmekten çok, rakiplerini ortadan kaldırmak gayesini taşır. Yalnız, burada Doğa yine çok akıllı bir iş yapmıştır(Tabii ki Doğa bilinç sahibi değildir, bu sözün gelişi). Şayet iki erkek her çarpıştığında biri ölse, diğeri de sakat kalsa, kısa sürede ortada erkek kalmaz. Buna izin veren türler zaten çoktan yok olmuştur. Bunun yerine, dövüşme bir tür "oyun" olarak yapılır. kuralları bellidir, sanki boksörlerin "belden aşağı vurmak, ısırmak, dirsek atmak... yasaktır" kuralları gibi, her türdeki erkeklerin dövüşmede çok katı kuralları vardır. Örneğin iki dağ koyunu mutlaka önce karşıkarşıya dururlar, birbirlerine bakarlar sonra bizim göremediğimiz ama onlarca çok açık olan bir işaret üzerine birbirlerine bir tos vururlar, sonra tekrar karşılıklı geçerler. Bu, bir süre yinelenir, sonra koyunlardan biri pes eder ve kaçar. Kimse de büyük zarar görmez. Kurtlar gibi, isteseler rdakiplerini parçalayıp öldürebilecek yapı ve yetenekte olan hayvanlarda bile zarar verme minimal düzeydedir. Dövüşen kurtlardan biri yere yatıp boynunu diğerine sunduğu anda kavga biter. Bu, insan erkekleri arasında birinin diğerine "abimsin!" (ya da benzeri bir şey) demesine benzer. Erkekler arasında, pes etmiş olan birine zarar vermek büyük haysiyetsizlik sanılır-hem insanlarda hem de diğer hayvan türlerinde. (Lütfen "hayvanlarda ' haysiyet' kavramı var mıdır?" diye sormayın, ne demek istediğimi anladınız!). Aslında burada erkeklerin kadınlar uğruna, hele ülkemizde, yaptıkları "dövüşler" biraz geçiştirilmiş, ama bunu hocamızın inceliğine yorup geçelim! Orhan Kural Hoca, erkeklerin "oyunbaz", "kuralcı", "ödün vermesini bilen"...canlılar olduğunu örnekledikten sonra sözü yine kadınlara getiriyor: "Kadınlar için ödün vermek, asla bir seçenek değildir; hele karşılıklı "centilmenlik" yapmak, ancak gülünecek bir tutumdur. Bir tartışmada karşınızdaki erkeğe "sen haklısın" dediğiniz anda tartışma biter, hatta bazı erkekler, "yok canım, aslında sen de haklısın" gibi bir yumşatmaya gider. Eğer tartıştığınız kişi bir kadın ise ve "sen haklısın" derseniz, değil yumşatmaya gitmek, zaferini perçinlemek için büsbütün saldırır size. Tekrar ediyorum, bu söylediklerim herkes için geçerli değildir, istisnalar vardır. Neyse , şimdi bu çok tehlikeli konuyu geçelim. Bir başka konu da "saldırganlık" konusu olabilir. Saldırgan (yani "agresif") tutumun en bilinen belirtisi karşısındakinin gözünün içine dik dik bakmaktır. Memeli hayvanların çoğunda bu özellik vardır; siz bir kediyi karşınıza alıp gözlerine sabit bir bakışla dik dik bakarsanız derhal tedirgin olduğunu farkedersiniz. Vücudu adrenalin salgılar ve " saldır ya da kaç" moduna girer. Biraz sonra kararını görürsünüz. Eğer kaçmaya karar verdiyse ne ala, aksi takdirde yandınız demektir. Gorilleri anlatan doğa belgesellerinde farketmişsinizdir onlarla karşılaşma durumunda "sakın onlara bakmayın, yere bakın" diye tavsiye edilir. Saldırganlığın bir başka belirtisi, üst dişleri göstermektir. Bir köpeğin havlaması genellikle zararsızdır; ama eğer üst dişler meydanda ise, bir de derin bir sesle hırlıyorsa hiç vakit kaybetmeden önleminizi almanız iyi olur. İnsanlarda da aynı şey söz konusudur, karşınızdaki insan size dik dik bakarken üst dudaklarını oynatarak sıkılmış dişlerin arasından, hele derin bir ses ile konuşuyorsa, size "seni çok seviyorum" bile diyorsa siz aranızdakimesafeyi hızla artırmaya bakın. Eminim konuşmayı daha öğrenmemiş atalarımız da böyle davranıyorlardı. Birinin önünden çiğ et almaya kalksaydınız hemen size üst dişlerini gösterip derin bir sesle hırlardı. Aslında keşfedilmiş bir şey daha var bu konu ile ilgili olarak: Bütün hayvanlar ihtarda bulunacakları zaman seslerini kalınlaştırır, karşısındakine güven vermek istedikleri zaman seslerini inceltirler. Bir bebek ile cilveleştiğiniz zamanki sesinizi düşünün. Ya da bir köpeğin "alttan alma" sesini. Kadın ve erkek seslerinin farkını bu açıdan bir düşünün." Kural Hoca'nın Kuralları "Ben düzenli bir insanım. Herşeyi yerli yerinde severim. Bazen ev halkından birinin örneğin paltosunu, yine örneğin, salonda bıraktığı olur. O zaman içimden neredeyse öfke diyebileceğim bir kızgınlık kabarır. Neden? -" Yahu, bunun yeri burası değil ki" -" Peki sen kaldırsan ne olur, çok mu zor?" - "Anlamıyorsun, konu o değil, bu davranış beni adam yerine koymamak demektir." - " Afedersin, salondaki bir paltonun seninle ne ilgisi var? herhalde sen kızasın diye bırakılmadı" - "Olsun, kızıyorum işte". Benim bir türlü anlamak istemediğim, bu duygularımın bana çok eskilerden miras kalmış olduğudur. Hayvanların çok büyük bölümü belli bir bölgeyi "kendi bölgesi" olarak benimser, onu şu ya da bu yoldan ilan eder. Kuşlar içinde bunu öğrenerek bildirenler vardır ama aidiyet konusunu en açık seçik ilan edenler meme lilerin bir bölümüdür. Onlar katı ya da sıvı dışkılarıyla bölgelerini işaretler. Bu kokuyu alanlar hemen durumu kavrarlar. Bizler de aynı davranışı sergileriz. Örneğin kalabalık bir hava alanı bekleme salonunda otaracak bir yer bulmuşsunuz, gidip bir paket çikolata almak ihtiyacını duydunuz. Kalksanız biri hemen yerinizi kapacak, neyaparsınız? Tabii yerinize çantanızı, kitabınızı ya da ... paltonuzu bırakırsınız. (hayvanların bıraktığını bırakacak haliniz yok ya!). Bunu yaparak, "burası bana ait" diye ilan ediyorsunuz. İşte, büyük olasılıkla, ben de salondaki paltoyu böyle algılıyorum O zaman da diensefalon' dan gelen mesaj, davranışıma egemen oluyor. İstemeyerek de olsa buyazıyı burada bitirmek zorundayım, yemeğe oturacağız. Doğrusu bu ya, yiyeceğim kanlı bifteği düşününce ağzım sulanıyor. İnşallah yine "bakayım nasıl olmuş" diye tabağımdan lokma aşırmaya kalkmaz kimse. Çünkü o zaman hırlamanın dikalasını sergilerim!" ( Prof. Dr. Orhan Kural ODTÜ Makine Müh. Bölümü, Bilim ve Teknik 343. sayı) 1997 yılında Kural Hoca, arabadan içtikleri bira şişelerini yola fırlatanları uyardığı için fena halde cezalandırıldı. Basındaki fotoğraflardan anlaşıldığına göre, parmaklarından kırılanlar vardı; ayrıca kaşı gözü de yarılmıştı... Bizi Atalarımıza Götüren Hazineler: Fosiller Darwin' e "evrim fikirini veren ilk kanıtlar fosillerin incelenmesiyle ortaya çıkmıştır. Çene kemikleri, dişler, dinazorlara ait taşlaşmış dışkılar ve diğer fosilleşmiş kalıntılar. Fosil , "kazı sonucu topraktan çıkarılan canlıların taşlaşmış kalıntıları" demektir. Yüz yılı aşkın süren kazı çalışmaları, sayısı ikibini geçmeyen insan atası kalıntıları. Bunlar bizi şimdilik 5-8 milyon yıl öncesine götürüyor. Kalıntılar ve günümüz türlerinden sağlanan moleküler ipuçları, insanoğlunun şempanzelerle ortak bir atadan türediğini gösteriyor. Bulunan en eski "insanımsı" (hominid) fosilleri, Afrika kökenli ve 4.4 milyon yıl öncesine ait. Daha yeni olanları sırasıyla Avrupa, Asya, Avusturalya, Kuzey ve Güney Amerika kökenli. Bu fosiller, yaklaşık yüzbin yıl öncesine ait. Fosilleşme ender rastlanan bir durum. Çok kuru ortamlarda canli adeta mumya şeklini alir. Tuzlu bataklik ve buzullar içinde binlerce yildan beri bozulmadan günümüze ulaşan canli kalintilari bulunmuştur. Örnegin Sibirya buzullarinda günümüzden 2.5 milyon - 10 bin yil öncesini kapsayan dönemde yaşamiş mamutlara ait hemen hiç bozulmamiş örnekler bulunmuştur. Bunlarin bazilari öyle iyi korunmuş ki etleri kurt gibi hayvanlar tarafindan yenilmiştir. Kehribar da iyi bir koruyucu. Özellikle böcek gibi küçük canlilar için. Milyonlarca yil öncesinden kalma kehribar korumali canli türleri bulunmuştur. Tüm yeryüzü kazilsa bile bazi türlerin kalintilarini bulamayabiliriz.Ama kazdikça yeni kalintilar buldugumuz için bunu sürdürmeliyiz. Cambridge Üniversitesi' nden biyoantropolog Robert Foley, Afrika kökenli maymun türlerini incelemiş. O da insan ve şempanzenin üyesi oldugu evrimsel dallanmanin 7.5 milyon yil önce başladigini belirtiyor. Foley, ilk olarak dinazorlarin yok oldugu 65 milyon öncesine gidiyor. Bu dönem sirasinda memelilerin yok oluncaya veya başka bir canliya evrimleşinceye kadar, bir milyon yil boyunca varligini sürdürmüştür. (Bilim ve Teknik 332. sayı...) Hitler, 1933'te 'seçimle' başa geçti. Üstün irk kavramiyla milyonlarca insanin ölümüne neden oldu ve bilim adamlarini susturdu. Ama sonunda kendi silahini kendi agzina dayayarak yaşamina son verdi. Hem de metresi Eva Braun ile birlikte. Sovyetler Birligi’nin Hitler karşiti diktatörü Stalin, ünlü genetikçi Nikolai Vavilof' u " proleter biyoloji" görüşünü reddettigi için vatan hainligiyle suçlamişti ve ölüm cezasina çarptirmişti. Sonradan cezasi ömür boyu hapse çevrildi ve Vavilof, 1943' te hapisanede öldü. Bu ölümler normal degildir.(Şerafettin Turan,TKT s: 158) Bizler, bu ölümlerden haberdar olamayan bir kuşagiz. Haberdar edilsek de “inanmazdik” diye düşünüyorum. Onu Amerikan emperyaliziminin sosyalist sistemi alaşagi etme eyleminin bir parçasi olarak kolayca yorumlardik. Yalan mi? *** Taşlaşma Fosiller yalnızca canlıların sert kısımlarını( kemik, dişi, kabuk...) değil, aynı zamanda çeşitli organlarının ve yaşantıları ile ilgili izler taşıyon kalıpları da kapsar. Bir hayvana ait tüm bir fosil bulmak genellikle olanaksızdır. Ancak vücut parçalarının şekline göre yorum yapılabilmektedir. Örneğin çenesinin yapısından hayvanın nasıl beslenodiğini, ayak yapısından hareket biçimini öğrenebiliriz. Engözde ve kullanışlı fosil, omurgalılara ait iskelet kalıntılarıdır. kemiklenrin şeklinden, üzerindeki kas bağlantılarından, hayvanın şekli ve nasıl hareket ettiği anlaşılabilir. Killi ve çamurlu ortam, fosil oluşumu için oldukça uygundur. Bu çamurun içine herhangibir nedenle düşmüş canlinin etrafindaki maddeler sertleşir ve bir kalip ortaya çikar. Canli çürüyrek ortadan kalkar, ama kalibi kalir. Vücut parçalari, degişik mineralli sularla veya yalnizca mirnerallerle dolarsa, buna taşlaşma denir. Demir, kalsiyum ve silisyum taşlaştirici minerallerin en önemli elemntleridir. Bu taşlaşma bazen çok öyle mükemel oliur ki, anatomik incelemeler dahi yapilabilir. Örnegin 300 milyon yil önce taşlaşmiş bir köpek baliginin kaslifleri ve kaslarindaki bantlar bile görülebilir. Bu taşlaşmaya en güzel örnek Arizona' daki taşlaşmiş ormandir. Yürüyüş ve yaşam tarzini açiklayan ayak izleri, aldigi besinin kalitesini veren boşaltim artiklarinin ve çogalmasi konusunda bilgi veren yumurtalar (bir yumurtanin içerisinde dinazor yavrusunun fosili bulunmuştur) in fosilleri de bizim için önemli kanitlardir. Lavlar da fosil oluşmasina neden olabilir. Gerçi yanardaglarin patlamasiyla ortaya çikan zehirli gazlar birçok canliyi ölüdür; ama kismen sogumuş olan lavlar bunlarin üzerini örterek fosilleştirir. Ayrica belirli derinliklerdeki canlilari toprak firinlayabilir ve pişirir. Vezüv Yanardagi' nin oluşturdugu lavlarin altinda böylesi fosiller bulunmuştur. İnce yapraklı ağaçların çıkardığı reçineler, kehribar ve diğer bitkilerin oluşturduğu amber gibi konserve edici maddeler içine düşen küçük organizmalar, özellikle böcekler çok iyi saklanmıştır. Sibirya ve Alaska' da tarih öncesinde yaşayan 50' den fazla mamut fosili bulunmuştur. Buzların içinde (en -35 derece) bulunan bu tüylü mamutların- en az 25 bin yıl önce yaşamış- etleri bugün dahi yenebilmektedir. (Ali Demirsoy Kalıtım ve Evrim, 5. Baskı 1991 Ankara, s:479-480) İNSANIN EVRİMİ (Ali Demirsoy' dan) " Birçok kişi, insanlari hayvanlar aleminin içinde degerlendirmenin küçültücü ve aşagilatici olduguna inanir ve insanlari tüm diger hayvanlardan ayri olarak degerlendirmeyi yeg tutar. Fakat bugünkü bilgilerimizin işigi altinda insanlarin diger hayvanlardan belirli derecede farklilaştigini; ama onlardan tamamen ayri bir özellik göstermediklerini de biliyoruz. Hatta büyükbeynin gelişmesini bir tarafa birakirsak, onlardan çok daha yetersiz oldugumuz durumlarin ve yapilarin sayisi az degildir. Özellikle dogal korunmada çok zayifiz. Uzun, keskin pençelerimiz; uzun, keskin dişlerimiz; kuvvetli kaslarimiz yoktur. çok küçük bir panter dahi bizi parçalayacak güçtedir. Bir köpek bizden çok daha iyi koku alir; hata uykuda bizim alamayacagimiz sesleri algilayarak uyyanabilir. Bazilari, toprak üzerinde birakilan kokudan iz takip ederler. Bazi kuşlar, düşünemeyecegimiz kadar keskin görme gücüne sahitirler. havada uçan şahin veya atmaca, yarisi yaprak altinda kalmiş fare ölülerini bile derhal görebilir. Yalniz bir özelligimizle diger canlilardan üstünüz. Diger tüm canlilari bastiracak bir üstünlük veren, karmaşik ve vücudumuzun büyüklügüne göre çok gelişmiş beynimiz, en belirgin özelligimiz olarak ortaya çiktmaktadir. Heiçbir tür, çevresini kendi çikarlari için kontrol altinaalmamiş ve diger canlilar üzerinde mutlak bir baskinlik kurmamiştir. Fakat başarilarimizdan gururlanmadan önce bunun, kişisel biryetenekten ziyade, binnlerce yil süren bir bilgi ve iletişim birikiminin meyvesi oldugunu bilmemiz gerekecektir. Bu, şimdiye kadar yaşamiş milyanlarca insanin elde ettigi deneyimin görkemli bir meyvesi olarak kullanimimiza sunulmuştur. Bu iletişim ve bilgi aktarimi olmasaydi, belki biz, yine biraz daha gelişmiş bir maymun olarak agaçlar ve çalilar içinde yaşiyor olacaktik. Süper zekamiz bu sonucu büyük ölçüde degiştirmeyecekti. Çok yakin zamanlarda yapilan araştirmalar, bizim zekamizin, inanildigi gibi maymunlardan çok fazla olmadigini kanitlamiştir. Gelişmişlik olarak görünen, toplumdaki bilgi ve deneyim birikimidir."

http://www.biyologlar.com/insanin-evrimi

Evrim Nedir

“Bilimler, düşündügümüzün tam tersi bir düzen içinde geliştiler. Bize en uzak olan şeylerin yasalari en önce bulundu, sonra yavaş yavaş daha yakinlara sira geldi: Ilkin gökler, arkadan yer, sonra hayvanlarla bitmkilerin yaşami, sonra insan gövedesi en sonra da (Yine de en yarim yamala) insan zihni. Bu durumun anlaşilamayaca bir yani yoktur... Yalniz teme doga yasalarinin bulunmasi degil, dünyanin uzun süreli gelişmesiyle ilgil ögretinin kurulmasi da gökbilimle başladi; ama bu ikinci öncekinden ayri bir konuya gezegenimizde yaşamin başlayip gelişmesi konusunua uygulaniyordu daha çok. Şimdi gözden geçirecegimiz evrim ögretisi gökbilimle başlamişsa da yerbilim ile biyoloji açilarindan daha büyük bir önem kazanmiş, ayrica Copernicus sisteminin zaferinden sonra gökbilimin karşisina dikilen daha rinegen tanribilimsel önyargilarla savaşmak zorunda kalmiştir. Modern kafanın, uzun süreli bir gelişme kavramının ne denli yeni olduğunu görmes güçtür; gerçekte de bütünüyle Newton’dan sonraki bir düyşüncedir bu. Kutsal Kitap ’a dayanan inanca göre evren altı günde yaratılmış, o zamandan beri, şimdi içinde bulanan bütün göklü yaratıklara, bütün phayvanlarla bitkilere, Büyük Sel’in yokettiği daha başka birçok canlııya yurtluk etmişti.Birçok tanrıbilimcinin söylediklerine, bütün Hıristiyanların inandıklarına göre Düşüşş zamanında evrene yasa olabilecek bir gelişme şöyle dursun, her türlü kötülüğün korkunç bir kaynaşması görülüyordu. Tanrı, Adem ile Havva’ya belli bir ağacın meyvesini yememesini söyledi; ama onlar dinlemeyip yediler.Bunun üzerine Tanrı , onların, kendi soylarından gelecekelerin bütünüyle birlikte ölümlü olmalarını, küçük bir azınlık bir yana, en uzak torunlarının bile cehennemde sonsuz ceza çekmelerini emretti; bu küçük azınlığın da neye göre seçileceği tartışmalıydı. Adem, günahı işler işlemez, hayvanlar birbirlerini avlamaya, dikenler göğermeye başlamış, birbirinden ayrı mevsimler ortaya çıkmış, toprak da lanetlenmiş, ağır bir emek karşılığı olmadıkça insanoğluna hiçbir şey vermemesi emredilmişti. İnsanlar öyelesine azalmışlardı ki, Tanrı, Nuh ile üç oğlu ve karılarından başka hepsini Büyük Sel’de boğmuştu. Bu cezadan sonra da uslandıkları sanılmıyordu; ama Tanrı, artık başka bir evrensel felaket göndermeyeceğine söz vermişti ancak arasıra yaptığı su basıknlarıyla, depremlerle yetiniyordu. Bilmeliyiz ki bütün bunlar ya doğrudan doğruya Kutsal Kitap ’ta yer alan, ya da Kutsal Kitap ’takilerden, tümdengelimden çıkarılan kesin gerçekler olarak benimseniyorlardı. Dünya’nın yaratılış yılı, Oluş (Genesis ) da adı anılan her atanın, en büyük oğlu doğduğunda kaç yaşında olduğunu söyleyen soy dizilerinden çıkarılabilir. Bu konularda,İ brani yazması ile Septuagint yazması (Tevrat’ın İÖ 270 yılında 70 kişi tarafından başlanılan Yunanca çevirisi) arasındaki ayrılıklardan ya da anlaşılma güçlüklerinden doğan karıştıtlıklar da ortaya çıkabilyordu; sonunda Protestanlar genel olarak başpiskopos Usher’in ileri sürdüğü İÖ 4004 yılını dünanın yaratılış yılı kabul ettiler. Cambridge Üniversitesi’nin Yardımcı Başkanı Dr. Lightfood yaratıtılış yılı konusunda bu bilgiyi benimsemiş, Oluş’un yakından incelenmesiyle daha başka bir çok konunun da büyük bir seçiklik kazanacağını düyşünmüştü; onun söylediğine göre insan 23 Ekim sabahı saat 9'da yaratılmıştır; ama bu da bir inanç sorunuydu;Oluş’tan çıkaracağınız birtakım kanıtlara dayanarak, Adem ile Havva’nın, 16 Ekim’de ya da 30 Ekim’de varedildiklerine inanmanızda, dinsiz sayılma sakıncası yoktur. Yaratılış gününün Cuma olduğu da biliniyordu tabi, çünkü Tanrı, Cumartesi günü dinlenmişti. Bilimin de bu dar sınırlar içinde kalması istenmiş, gördüğümüz evrenin 6000 yıllık değil çok daha yaşlı olduğunu düşünenler alay konusu olmuşlardır. Gerçi böyle kimseler artık yakılmıyor, hapsedilmiyorlardı; ama tanrıbilimciler bunlarını yaşamalaranı zehir etmek, öğretilerinin yayılmasına engel olmak için ellerinden geleni geri koymuyorlardı. Newton, Copernicus sistemi kabul edildikten sonra, dinsel inançları sarsacak bir şey yapmış olmuyordu. Kendisi de koyu bir Hıristiyan, Kutsal Kitap ’a inanan bir kimseydi. Onun evreni, içinde gelişmeler bulunmayan bir evren değildi, söylediklerinde bu konuya hiç rastlamıyoruz; ama herhalde bütün evrenin tek parçadan yaratıldığına inanıyordu. Gezegenlerin Güneşin çekiminden kurtulmalarını sağlayan teğetsel hızlarını açıklarken, hepsinin başlangıçta Tanrı eliyle boşluğa fırlatılmış olduklarının tasarlıyordu; bundan sonra olup bitenler de genel çekim yasasıyla açıklanıyordu. Newton’un, Bentley’e yazmış olduğu özel bir mektupta bütün evrenin Güneş sisteminin ilkel bir parçalanmasından doğmuş olabileceğini ileri sürdüğü doğrudur; ama topluluk karşısında ya da resmi olarak söylediklerine bakılırsa, Güneş ile gezegenlerin birdenbire yaratılmış olduklarını benimseyen, evrensel evrime hiçbir şey tanımayan bir düşünceden yana olduğu görülür. 18. yüzyılın özel inanç biçim Newton’dan alınmadır; buna göre evrenin ilk yaratıcısı olan Tanrı, temel yasalar da koymuş, yaptığı kurallarla da gelecekteki bütün olayları kendisinin bir daha araya girmesini gerektirmeyecek biçimde belirlemiştir. Koyu dinciler göre yasalarla açıklanamayacak durumlar da vardı: dinle ilgili mucizeler. Ama yaratancılara göre herşey doğal yasalarla yönetiliyordu. Pope’ un İnsan Üstüne Deneme iki görüşle de karşılaşırız. Bir parçada: Her şeye yeterli ilk güç, ayri ayri degil, genel yasalarla hareket eder, pek azdir bunun dişinda kalan. Ama dinsel bağın unutulduğu anlarda, hiçbir duruma ayrıcalık tanımaz: Doğa’nğın zincirinden hangi halkayı koparsanız, onuncu olsun, on birinci olsun fark etmez, kırılıverir zincir. Aşamalı sistemler, şaşkınlık veren o bütüne uyarak, hep birbirleri gibi yuvarlanıp giderlerken en küzük bir karışıklık koca bir sistemi yıkmakla kalmaz, bütünü de yıkar. Yer dengesini yitirir, fırlar yörengesinden; gezgenler, güneşler, yasasız koşarlar gökyüzünde; yönetici melekler göklerinden uğrarlar, varlık varlık üstüne dünya dünya üstüne yığılır; bütün temelleri göklerin eğilir merrkeze doğru. Doğa titrer tahtı önünde Tanrının! Yasaların Yetkisi sözünden, Kraliçe Anne zamanında olduğu gibi, politik durulma anlaşılıyor, devrimler çağının geçtiğine inanılıyordu. İnsanlar yeniden değişiklik istemeye başlayınca, doğal yasaların işlyeşi ikonusundaki görüşleri de kural olmaktan çıktı. Güneşin gelişimi konusunda ciddi bir bilimsel kuram koymaya girişen ilk kimse 1755 yilinda Göklerin Genel Doga Tarihi ile Kurami ya da Newton Ilkelerini Uygulayarak Evrenin Bütün Yapisinin Kuruluşu ve Mekaki Kynagi Üzerinde Araştirma adli kitabiyla Kant olmuştur. Bu kitap, kimi yönleriyle modern gökbilimin sonuçlarini önceden gören çok önemli bir yapittir. Çiplak gözle görülebilen bütün yildizlarin tek sisteme, Samanyolu’na bagli olduklarini söyleyerek başlar. Bütürn bu yildizlar hemen hemen bir düzlemde yer alirlar. Kant’a göre bunlar arasinda da tipki Güneşş sistemindekine benzer bir birlik göze çarpar. Olagaüstü bir düşsel karayişla Nebula’nin da sonsuz uzaklikta yildiz kümelerinden başka bir şey olmadigini söylemiştir; bugün de genellikle tutulan görüş budur. Nebula’nin, Samanyolu’nun, yildizlarin, gezegenlerin takimyildizlarinin gerçekte dağınık olan bir maddenin küme küme yoğunlaşmasından ortaya çıktıklarını ileri süren-yer yer, matematik kanıtlara dayanmamakla birlikte, daha sonraki buluşların eşiğine dayanmış- bir kuramı vardır. maddesel evrenin sınırsızlığına inanır, bunun Yaratıcı’nın sınırsızlığına yaraşacak tek görüş olduğunu söyler. Kant’ın düşüncesine göre karışıklıktan örgütlenmeye doğru aşamalı bir geçiş evrenin çekim merkezinden başlar, yavaş yavaş bu noktadan en uzak kesimlere değin yayılır; sonsuz bir uzayda olup biten sonsuz zaman isteyen bir işledir bu. Kant’ın yapıtının önemli yönlerinden birincisi maddesel evreni bir bütün, Samanayoluyla Nebula’nın da bu bütünün birimleri olarak düşünen görüş; ikincisi de uzaydaki hemen hemen anlaşılmaz bir madde dağılmasından doğan aşamalaı gelişim fikridir. Bu, birden yaratılma düşüncesi yerine evrimi koyan ilk adaımdır, böyle bir görüşün Dünya’yla değil de göklerle ilgili bir kuramla ortaya çıkmış olması da ilgi çekicidir. Türlü nedenlerden dolayı Kant’ın yapıtına ilgi azdı. (B.Russel, Din ile Bilim s: 35-39) Kitap yayımlandığı zaman Kant otuz bir yaşındaydı., büyük bir üne ulaşmış değildi daha. Bir matematikçi ya da fizikçi değil, filozoftu; kendi başına olan bir sistemin, durup dururken bir dönme kazanacağını tasarlaması, dinamik konusundaki yetersizliğini gösterir. Ayrıca, kuramı yer yer katıksız bir düştü; örneğin bir gezegen Güneşten ne denli uzaksa içinde yaşayanlar da o denli daha üstündür diye düşünüyordu; bu görüş insan soyu konusunda gösterdiği alçakgönülüllükle birlikte, bilimsel dayanaklardan yoksundur. Bu nedenlerden dolayı Laplace aynı konuda daha yetkili bir kuram ortaya koyuncaya dek Kant’ın yapıtı hemen hemen göze çarpmamıştır bile. Laplace’ın ünlü varsayımı ilk olarak, 1796'da Dünya Sisteminin Açıklaması adlı kitabın yayımlanmasıyla ortaya çıktı; Laplace, söylediklerinin çoğunun daha önce Kant tarafından söylenmiş oluduğunu bilmiyordu bile. Söylediğinin bir varsayımdan başka hiçbir şey olmadığına inanıyor; bunu “gözlem ya da hesap sonucu olmayan herşeydeki güvensizlik” diyen bir notla belirtiyordu; ama şimdi değişmiş olan bu varsalyım o zaman bütün bir yüzyıl boyunca düşünce alanına egemen oldu. Laplace’a göre Güneş sistemi ile gezeneler sistemi bu zamanlar çok geniş bir nebulaydı; bu nebula yavaş yavaş büzüldü. Büzülünce de daha hızlı dönmeye başladı; merkeçkaç gücü ile koparak uçan topraklar gezegen oldular; aynı işlemin tekrarlanmasıyla gezegenlerin uyduları ortaya çıktı. Laplace, Fransız Devrimi çağında yaşadığı için tam bir özgür düşünürdü. Yaratılışı bütünüyle yadsıyordu. Göklü bir hükümdara beslenen inancın yeryüzü hükümdarlarına da saygı uyandıracağına inanan Napoleon, Laplace’ın büyük yapıtı Celestial Mechanics ’de Tanrı adının neden hiç anılmadığını sorunca, büyük gökbilimci, “Efendimiz, o varsayımla işim yok benim ” diye karşılık vermişti. Tanrıbilimciler diş biliyorlardı tabii; ama Laplace’a olan öfkeleri, tanrıtanımazlık akımı ile devrim Fransa’sının türlü azgınlıkları karşısında duydukları korku yanında hiç kalıyordu. Hem o güne dek gökbilimcilere açtıkları her savaş boşuna çaba olmuştu. Yerbilimsel görüşün gelişmesi, bir bakima gökbilimdekinin tam tersi oldu. Gökbilimde göksel cizsimlerin degişmezi oldugu kanisi, yerini göksel cisimlerin aşamali bir gelişim geçirdiklerini söyleyen kurama birakti; ama yerbilimde, hizli, karmakarişik degişikliklerin geçirilmiş oldugu eski bir dönemin varligina inanilirken, bilim ilerledikçe, degişikliklerin her zaman için, uzun bir süreyi gerektirdikleri inanci yerleşti. Oysa daha önce, bütün dünya tarihini alti bin yila sigdirmak gerekiyordu. Tortul kayalardan, lav birikintilerinden elde edilen kanitlar incelenirken, bunlarin ilgili bulundugu felaketlerin eskiden çok yaygin olduklari tasarlaniyordu, çünkü sinirli bir zaman içinde olup bitmişti hepsi. Bilimsel gelişme yönünden yerbilimin gökbilimden ne denli geri kaldigi,Newton zamanindaki durumundan anlaşilabilir. 1695'te Woodward “yer kabugundaki bütün kalinti katmanlari birkaç ay içinde birikmiştir” diyordu. On dört yil önce (1681'de) sonralari Charterhouse’a başkanlik etmiş olan Thomas Burnet, Yer’in Aslini Şimdiye Dek Geçirmiş Oldugu ya da Her şey Bütünleniceye Dek Geçirecegi Degişiklikleri Açiklayan Kutsal Yer Kurami adili kitabini yayimlamişti. Büyük Sel’den önce Güneş yörengesi düzleminde bulunan Ekvator’un, selden sonra şimdiki egik duruma geldigine inaniyordu (Bu degişikligin Düşüş sirasinda oldugunu düşünen Milton’un görüşü tanribilimsel yönden daha dogrudur) Burnet’in düşüncesine göre, güneşin isisiyla yerkabugu çatlamiş, yeraltindaki sularin bu yariklardan fişkirmasiyla sel olmuştur. Ikinci bir felaketin, büyük selden bin yil sonra görüldügüne inaniyordu. Görüşlerini incelerken yine de dikkatli olmak gerekir, örnegin tanrisal cezaya inanmiyordu. Daha da kötsü, Düşüşü’ün ders alinacak bir öyküden başka bir şey olmadigin söylüyordu. Encylpaedia Britannicca’dan ögrendigimize göre, bu ininçlarindan dolayi “kral onu saray rahipliginden uzaklaştirmak zorunda kalmiştir”. Whiston 1696'da yayimladigi kitabinda Burnet’in Ekvator’la ilgili yanliş görüşüyle öbür yanlişlarindan kaçinmaya çalişmiştir. Bu kitabin yazilmasinda bir bakima 1680 kuyrukluyildizinin payi olmuştur; bu belki de Whiston’a, Büyük Sel’in de bir kuyruklu yildizdan ileri gelmiş olabilecegini düşündürmüştür. Bir noktada, Kutsal Kitap ’a bagliligin derecesi tartişma götürür; yaratiliştaki alti günün bildigimiz günlerden daha uzun olduklarini düşünüyordu. Woodward, Burnet ve Whiston’un, çağlarının öbür yerbilimcilerinden daha aşağı oldukları sanılmamalıdır. Tam tersine zamanlarını en iyi yerbilimcileriydiler; Whiston, Locke’un çok büyük övgülerine konu oluşturmuştur. 18. yy’da, hemen hemen her şeyin sudan geldigini söyleyen Neptün’cü okulla, her şeyi yanardaglarla depremlere baglayan Volakanci okul arasinda uzun bir çatişma görülür. Birinciler durmadan Büyük Sel’in kanitlarini topluyorlar, daglarin yüksek kesimlerinde bulunan taşil (fosil) kalintilara büyük bir önem yüklüyorlardi. Dinsel görüşe daha çok bagliydilar, bundan dolayi bu görüşün düşmanlari, bulununa taşillarin gerçek hayvan kalinilari olamayacagini söylemeye kalkiştilar. Voltaire aşiri şüpheyle davrandi bu konuda; bu taşillarin gerçekten yaşamiş hayvanlardan kalma olduklarını yadsımayacak duruma gelince, bunların dağlardan yolu geçen hacılarca atılmış, düşürülmüş olduklarını ileri sürdü. Bu örenkte, dogmatik özgür düşünce, bilime aykırılıkla dinsel düşünceden daha baskın çıkmıştır. Büyük doğacı Buffon, 1749'da yayımladığı Doğal Tarih adıl kitabında, Paris’teki Sorbonne Tanrıbilim Fakültesinin “Kilise öğretisine aykırı” olmakla suçlandırdığoı on dört önerme ileri sürdü. Bu önermelerden biri, yerbilimle ilgili olarak: “ Şimdi yeryüzünde bulunan dağlar, vadiler ikincil nedenlerden doğmuştur, aynı nedenler zamanla bütün kıtaları, tepeleri, vadileri yok ederek yerlerine yenilerini getireceklerdir” diyordu. Burada “ikincil nedenler” Tanrı’ın yaratıcı emirleri dışında kalan büün öbür nedenler anlamındadır; oysa 1749'da dinsel görüş, dağlarıyla, vadileriyle, denizlerinin, karalarının, dağılışıyla bütün dünyanın, şimdi gördüğümüz biçimde yaratılmış olduğuna inanmayı gerektiriyordu; yalnız bir mucize ile değişikliğe uğramış olan Lut Gölü bunun dışında sayılıyordu. Buffon, Sorbonne ile bir çatışmaya girişmenin iyi olmayacağını düşündü. Sözlerini geri alarak şu itirafı yayımlamak zorunda kaldı: “Kutsal Kitap ’a aykırı şeyler söylemek amacında olmadığımı; Kutsal Kutap’ta yaratışı konusunda söylenenlerin gerçekliğine, belirtilen sürelerin doğruluğuna bütün gücümle inandığımı; kitabımda, yerin oluşumu konusunda bütün söyledilerimden, genel olarak Musa’nın söyledikleriyle çelişebilecek bir şeyden vazgeçtiğimi açıklarım.” Burada açıkça görüldüğü gibi, tanrıbilimcilerin Galilei ile olan çatışmadan aldıkları ders gökbilim sınırları içinde kalmıştı. Yerbilim konusunda modern bir bilimsel görüş ortaya koyan ilk yazar, ilkin 1788'de, sonra daha genişleterek 1795'te yayimladigi Yer Kurami adli kitabi ile Hutton olmuştur.Söyledigine göre, geçmiş çaglarda yer yüzeyinin geçirmiş oldugu degişiklikler bugün de sürüp gitmekte olan nedenlerden ileri gelmişti, bu nedenlerin eski çaglarda şimdikinden daha etkili olduklarini düşünmek yersizdi.Bu, temel bakimdan saglam bir görüşse de, Hutton bu görüşün kimi yönlerini çok geliştirmiş, kimi yönleri üzerinde de geregi ölçüsünde durmamiştir. Deniz dibinde biriken tortulara bakarak, kitalarin ortadan kalkişini aşinmaya bagliyordu; ama yeni kitalarin ortaya çikişini,birden gelmiş büyük degişikliklerle açikliyordu. karalarin birden bire batmasini ya da yavaş bir süreyle yükselmesini, gerektigi ölçüde anlayamamiştir. Ama onun gününden beri bütün yerbilimciler, geçmişteki degişiklikleri yapan etkenlerin bugün kiyilarin yavaş yavaş degişmelerinde, dag yüksekliklerinin artip eksilmesinde, deniz dibinin yükselip alçalmasinda payi olan etkenlerden ayri olmadiklarini söyleyen yöntemi benimsemişlerdir. (B. Russel, Din ile Bilim s:40-43 ) İnsanların bu görüşü daha önce benimsememiş olmaları, yalnızca Musa’cı zaman bilgisi yüzündendir. Oluş’a bağlı kimseler, Hutton ile öğrencisi Playfair’e çok ağır saldırılarda bulunmuşlardır.Lyell “Din tutkusu Hutton öğretilerine karşı coşmuştu, bu çatışmada başvurulan hileler, aşırılıklar inanılacak gibi değildir, İngilliz halkının düşüncelerinin o zamanlar nasıl ateşli bir heyecanla kamçılandığını anımsayamayan okur bütün bunları anlayamaz.” diyor. “Fransa’da birtakım yazarlar yıllardır bütün güçleriyle Hıristiyan inancının temellerini çökertmeye çalışıyorlardı; bir yandan bu yazarların başarıları, bir yandan da Devrim’in sonuçları, en gözüpek kafaları uyandırmıştı; ama daha yüreksiz olanların kafalarında yenilik korkusu, korkunç bir düş gibi sürüp gidiyordu.” 1795 İngiltere’sinde hemen hemen bütün zenginler Kutsal Kutap’a karşıt her öğretiyi mallarına yönelmiş bir saldırı, bir giyotin tehditi olarak görüyorlardı. İngiliz düşüncesi yıllarca, Devrim’den önceki özgürlüğünden bile yoksun kaldı. Taşillarin soyu tükenmiş canlilara, yaşam biçimlerine birer kanit olduklari düşünülerek yerbilimin daha sonraki gelişimi biyolojininki ile karişti.Dünyanin ilkçaglari söz konusu olunca, yerbilim il e tanribilim alti “gün”ün alti “çag” sayilmasi gerektigini söyleyerek uzlaşiyorlardi. Ama canlilar konusunda tanribilimin ileri sürdügü bir sürü kesinlemeyi, bilimle uzlaştirmak gitgide daha güç bir iş oldu. Düşüş zamanina dek hayvanlardan hiçbiri öbürünü yememişti; şimdi varolan hayvanlar Nuh’un gemisine alinan hayvanlarin soyundandirlar(Dip not: Bu düşüncenin de güçlükleri yok degildi. St Augustine tanri’nin sinekleri yaratmasindaki nedeni bilmedigini söylmek zorunda kalmişti. Luther daha da ileri giderek, sineklerin, iyi kitaplar yazarken kendisini rahatsiz etsinler diye Şeytan tarafindan yaratildiklarini söylemiştir. Bu ikinci düşünce daha degerlidir kuşkusuz), şimdi soyu tükenmiş olanlar ise selde bogulmuşlardir. Yaratilan türler hiçbir degişiklige ugrayamazlardi; herbiri ayri bir yaratma eyleminin sonucuydu. Bu önermelerin herhangibiriyle ilgili bir soru sormak, tanribilimcileri öfkelendirmek demekti. Güçlükler Yeni Dünya’nın bulunmasıylla başlamıştı. Amerika, Ağrı Dağından çok uzakta bir ülkeydi; ama yine de aradaki ülkelerin hiçbirinde görülmeyen birçok hayvan yaşıyordu orada. Bu hayvanlar bunca uzak yoldan nasıl gelmişlerdi, üstelik, türlerinden bir tekini bile yolda bırakmamışlardı. Kimileri onları denizcilerin getirmiş olduklarını düşündüler ama kendisini Kızılderilileri dine sokmaya adayan, sonra kendi inancını da güç kurtarabilen sofu Jesuit Joseph Acosta böyle bir varsayımı şaşkınlıkla karşılamıştı. Kızılderililerin Doğal ve Töresel Tarihi (1590) adlı yapıtında bu sorunu çok olumlu bir biçimde tartışır der ki: “ İnsanların bunca uzak bir yolculukta, Peru’ya tilkiler götürmek için başlarını derde sokmuş olduklarını kim düşünüebilir, hele şimdiye dek gördüklerimin en pisi olan o ‘Acias’ türünü? Kaplanlar ya da aslanlar götürmüş olduklarını kim söyleyebilir? Böyle düşünenlere gülünse yeridir doğrusu. Bir fırtınayla ellerinde olmaksızın, bunca uzun, bilinmez bir yolculuğa sürüklenmiş olan insanlar kendi canlarının derdine düşmüşlerdir herhalde, yoksa başlarına gelenler yetmiyormuş gibi kurtlar, tilkiler götürmeye kalkışıp iki taşın arasında, bir de onları beslemekle uğraşmamışlardır. Bunun üzerine tanrıbilimciler pis Acias’la benzeri hayvanların Güneş etkisiyle kendiliklerinden, bataklıklardan türemiş olduklarına inandılar; ne yazık ki Nuh’un gemisinde bununla ilgili hiçbir ipucu yoktu. Ama başka çıkar yol da yoktu. Örneğin, adlarının da belirtildiği gibi, yerlerinden zor kımıldayan Sloth’lar (Sloth, Amerika’da yaşayan, ağır ağır yürür, ağaçlara tırmanır hayvanlar, Bu sözcük ayrıca tembellik anlamına da gelir.) nasıl Ağrı Dağı’ndan yola çıkıp hep birlikte Amerika’ya ulaşmış olabilirler? Başka bir güçlük de hayvanbilimin gelişmesiyle elde edilen, hayvan türlerinin sayisindan dogdu. Şimdi bu sayi iki imilyonu bulmuştu, her türden iki hayvanin gemiye alindigi göz önünde tutulunca, geminin biraz fazlaca kalabalik olabilecegi düşünüldü. Hem, Adem hepsine ayri ayri ad takmişti; bunca çok sayida hayvani adlandirmak yaşamin tam başlangicinda biraz agir bir iş olurdu. Avusturalya’nin bulunmasi yeni güçlükler çikardi. Neden bütün kangurular Torres Bozagi’ndan atlamişlar, geride bir çift bile kalmamişti? Biyoloji alanindaki gelişmeler yüzünden, Güneş’in etkisiyle batakliklardan bir çift kangurunun türemiş oldugunu düşünmek de pek güçtü artik; ama böyle bir kuram her zamankinden daha gerekliydi. Bu türden güçlükler, bütün 19. yy boyunca din adamlarının kafalarını oyaladı durdu. Örneğin, Tanrı’nın Zorunlu Varlığı ’nın yazarı William Gillespie’nin Hugh Miller ve Başkalarından Verilmiş Örneklerle Yerbilimcilerin Tanrıbilimi adlı kitapçığı okuyunuz Bir İskoç tanrıbilimcisinin yazdığı bu kitap 1859'da Darwin’in Türlerin Kökeni ile aynı yılda çıktı. Yerbilimcilerin korkunç önermeleri üzerinde durur, onyların “düşünülmesi bile korkunç günahların öncüleri” olduklarını söyler. Yazarın üzerinde durduğu ana sorun, Hugh Miller’in Kayaların Tanıklığı adlı kitabında ileri sürdüğü “insan ilk günahı işleyip acı çekmeye başlamadan önce de hayvanlar arasında şimdiki savaş vardı” düşüncesidir. Hugh Miller, insanın yaratılışından önce yaşayıp soyları tükenmiş hayvan türlerini birbirlerine karşı başvurdukları ölüm, işkence yollarını bütün korkulu yanlarıyla, canlı bir biçimde anlatır. Dine bağlı bir kimse olduğu için tanrı’nın günahsız yaratıklara neden böyle acı çektirdiğini bir türlü anlayamıyordu. Mr. Gillespie, kanıtlara gözlerini kapayarak, küçük hayvanların insanın ilk günahından dolayı acı çektiklerini, yine bundan dolayı öldüklerini söyleyen dinsel görüşü körükörüne savunuyor; Kutsal Kitap’tan aldığı “insanla geldi ölüm” sözleriyle, Adem’in elmayı yediği zamana değin hiçbir hayvanın ölmemiş olduğunu tanıtlamaya kalkışıyordu(Dip not: Bütün eski öğretilerin ortak görüşüydü bu. tıpkı bunun gibi Wesley, Düşüş’ten önce “Örümcek de sinek gibi dokuncasızdı, kan için pusuda beklemiyordu” der). Hugh Miller’in, soyu tükenmiş hayvanların boğuşmaları konusunda söylediklerini göstererek, İyiliksever bir Yaratıcı böyle canavarlar yaratmış olamaz diyordu. Bütün bunlara peki diyelim Ama daha aşırı düşünceleri pek gariptir. Herhalde yerbilimin kanıtlarını yadsımaya yeltenmiş, ama yiğitliği daha baskın çıkmıştır. Belki de vardı böyle canavarlar, ama onlar doğrudan doğruya Tanrı eliyle yaratılmamışlardır, diyordu. Başlangıçta iyi yaratıklardı, sonradan şeytan ayarttı onları; ya da belki Gadarene domuzu gibi, cinleri barındıran hayvan gövdeleriydi bunlar. Tevrat’ın, birçokları için sürçme-taşı olan Gadarene domuzu öyküsüne neden yer verdiği anlaşılır burda. Biyoloji alanında, dinsel görüşü kurtarmak için, Edmund Gosse’un babası, doğa bilgini Gosse garip bir yelteni gösterdi.Dünyanın eskiliği konusunda yerbilimcilerin ileri sürmüş oldukları bütün kanıtları kabul etti; ama Yaratılış sırasında herşeyin eskiymiş gibi yapılmış olduğunu ileri sürdü. Kuramının gerçek olmadığını tanıtlayacak, mantığa uygun bir yol yoktur. Tanrıbilimciler, Adem’le Havva’nın tıpkı doğumla dünyaya gelen insanlar gibi göbekleri olduğunu söylüyorlardı.(Belki de Gosse kitabına Omphalos adını bunun için vermiştir) Bunun gibi, öbür yaratılanla da eski bir biçimde yaratılmışlardı belki.Kayalar taşıl kanıtlarla doldurulmuş volkanların ya da tortul birikmelerin etkisine uğramış gibi yapılmış olabilirlerdi. Ama böyle olanaklar bir kez benimsendi mi, dünya şu zaman ya da bu zaman yaratılmıştır diye tartışmanın hiçbir anlamı kalmaz. Hepimiz anılarla, çoraplarımızda delikler, saçımız sakalımız uzamış bir halde bir halde beş dakika önce dünyaya gelmiş olabiliriz. Mantıkça olağan bu duruma, kimse inanamazdı; Gosse umduğunun tam tersine , din ile bilim arasında yaptığı, mantık yönünden eşsiz uzlaştırmaya, hiçmkmisenin inanmadığını gördü. Onun oüşüncelerini tanımayan tanrıbilimciler, daha önceki öfkelerinin çoğunu bırakıp azıyla durumlarını kurtarmaya çalıştılar. Bitkilerle hayvanların üreme, değişme yoluyla uzun süreli bir evrim geçirdiklerini söyleyen öğreti biyolojiye yerbilimden geldi daha çok; bu kuram üçe ayrılabilir..İlk gerçek,-ancak, uzak çağlarla ilgili bir gerçekten umulabilecek kesinlikte bir gerçek bu- küçük canlıların daha eski oldukları, daha karmaşık bir bir yapı taşıyan canlıların ise gelişmenin sonlarına doğru ortaya çıktıklarıdır. İkincisi, daha sonraki, çok daha üstün yapılı canlılar kendiliklerinden ortaya çıkmamışlar, bir değişmeler dizisinden geçerek daha önceki canlılardan türemişlerdir; biyolojide “evrim” ile söylenmek istenen budur. Üçüncüsü, bütünlükten uzak olkala birlikte, evrimin işleyişini, örneğin değişmenin belli canlıların yaşayıp öbürlerinin silinip gitmlerinin nedenlerini araştıran bir çalışma vardır. İşleyşişkonusunda daha birçok karanlık noktalar bulunmakla birlikte, evrim öğretisi bugün bütün evrence benimsenmiştir. Darwin’in başlıca tarihsel evrimi daha olağan gösteren bir işleyiş- doğal seçim- ileri sürmüş olmasıdır; ama ileri sürdüğü, kendisinden hemen sonra gelenlerce kolay benimsenmişse de, yirminci yüzyılın bilim adamlarına göre pek yetersizdir. Evrim öğrtisine önem veren ilk biyoloji bilgini Lamarck (1744-1829) oldu. Öğretileri kabul edilmedi, çünkü türlerin değişmezliği konusundaki önyargı geçerlikteydi daha, üstelik ileri sürdüğü değişim süreci de bilimsel kafaların benimseyebileceği gibi değildi. Bir hayvanın gövdesinde beliren yeni bir organın, duyulan yeni bir istekten ileri geldiğine inanıyor, tek örnekte görülen bu yeniliğin, sonra bütün soya geçtiğini düşünüyordu. İkinci varsayım olmadan, birincisi evrim için pek yetersiz bir açıklamaydı Birinci varsayımın, yeni türlerin gelişiminde önemli bir öğe olmayacağını söyleyen Darwin, kendi issteminde pek geniş bir yer tutmamasına karşın, ikinciyi benimsiyordu. Tek örneklerde ortaya çıkan değişikliklerin bütün bir soya geçktiğini söyleyen ikinci varsayıma Weissmann bütün gücüyle karşı koydu, bu çekişme bugün bile sürüp gitmektedir, ama elde edilen kanıtlar bir kaç ayırıcı durum dışında, soya geçen bütün yeni özeliklerin yumurta hücdresiyle ilgili değişiklikler olduğunu göstermektedir. Bu bakımdan Lamarck’ın evrimi işleyişi konusunda söyledikleri kabul edilemez. Lyell’in yeryuvarlağı ile yaşamın eskiliğini sağlam kanıtlarla savunan Yerbilimin (Jeolojinin) İlkeleri adlı kitabı 1839'da ilk baıldığı zaman dine bağlı kimseler arasında büyük bir yaygarayla karşılandı, oysa kitabın ilk basıkıılarında canlıların evrimi varbsayımını savunan çok şey yoktu. Lamarck’ın kuramlarını titizlikle eleştiriyor, bilimsel kanıtlara dayanarak çürütyordu. Darwin’in Türlerin Kökeni (1859) çıkışından sonra yaptığı yeni baskılarda ise evrim kuramını savunuyordu. Darwin’in kuramı, laisser-faire ekonomi düzeniyle işleyen bitki hayvan dünyasını da kavramaktaydı, Malthus nüfus kuramı da Darwin kuramına dayanıyordu. Bütün canlıların büyük bir hızla yayılmalarından dolayı, her kuşağın büyük çoğunluğunun daha çoğalma çağına varmadan ölmesi gerekmektedir. Dişi bir morina balığı yılda 9 milyon yumurta yumurtlar. Bu yumurtaların hepsinden yeni morina balıkları çıksa, birkaç yıla varmaz bütün deniz silme morinayla dolar, karalar yeni bir sele uğrardı. Fillerden başka, öbür hayvanların hepsinden daha yavaş artan insan topluluklarının da her yirmi beş yıl içinde iki kat olduklarıbilinmektedir. Bütün dünyadaki insanlar bu hızla çoğalsalar, önümüzdeki iki yüz yıl içinde insan sayısı beşyüzbin milyonu bulur. Oysa, hayvan-bitki topluluklarının gerçekte, bir kural gereği sayıca hep aynı düzeyde kaldıklarını görüyoruz; birçok dönemlerde insan toplulukları için de durum aynı olmuştur. Buradan çıkan sonuca göre bir türün, kendilerine üstünlük sağlayan bir yanlarıyla öbürlerinden ayrılan kimi üyelerinin, süreklilikleri daha olağandır. Ayrılan özellik sonradan kazanılma ise arkadan gelen kuşaklara geçmez ama doğuştansa yeni kuşaklarda, küçük bir oran da olsa bile izler bırakabilir.Lamarck zürafanın boyunun yüksek dallara ulaşabilme çabasından dolayı uzadığını, bu çabanın sonucunun da soydan soya geçtiğini düşünüyordu; Weismann’ın yaptığı değişikliklerle Darwinci görüş, zürafaların, uzun boyunluluğa doğuştan bir eğilim taşıdıklarını, böylece açlıktan ölebilme sakıncasından kurtulduklarını, bundan dolayı kendilerinden sonraya da yine uzun boyunlu, daha çok sayıda zürafa bıraktıklarını, kimilerini anne babalarından da daha uszun boyunlu olduklarını söylüyordu. Böylece zürafanın bu özelliği, daha çok uzamanın hiçbir yarar sağlamayacağı zamanına dek gitgide gelişecekti. Darwinin kuramı, nedenelri bilinmeyen tek tük değişikliklerin görülmesine dayanıyordu.Ele alınan herhangi bir çiftin bütün çocuklarının aynı olmadıkları bir gerçekti. Evcil hayvanlar yapay seçmeler sonucunda büyük bir değişikliğe uğruyorlardı: İnsanın aracılığı ile inekler daha çok süt vermeye başlıyor, yarış atları daha hızlı koşuyorlar, koyunlar daha çok yün veriyorlardı. Böyle olgular, seçmenin ne sonuçlar doğurabileceği konusunda Darwin’e en açık kanıtları sağlıyorlardı. Yetiştiricilerin bir balığı keseli bir hayvana, keseli bir hayvanı bir maymuna dönüştüremeyecekleri açıktır; ama bu gibi büyük değişikliklerin, yerbilimcilerin söylediği sayısız çağlar sonucunda ortaya çıkmaları olağan bir şeydir. Hem birçok durumlarda ataların ortaklığına kanıtlar da vardır.Taşıllar, geçmiş çağlarda şimdi çok yaygın olan türlerin karışımı hayvanların yaşadıklarını gösteriyorlar; Pterodaktil, örneğin, yarı kuş yarı sürüngendi. Döllenme konusunda çalışan bilginler, gelişme evreleri sırasında, kimi olgunlaşmamış hayvanlarda daha önceki biçimlerin yeniden ortaya çıktıklarını göstermişlerdir; belli bir dönemde bir memelide, iyice gelişmemiş balık solungaçları göze çarpar; bunlar bütünüyle yarasızdırlar, ancak soyla ilgili tarihsel değişikliklerin başlıca etkenlerinin evrim ile doğal seçme olduğunu göstermek için, türlü yollardan kanıtlar ileri sürüldü. Darwincilik, tanrıbilime Copernicus’culuktan geri kalmayan bir tokat oldu. Yalnızca Oluş’ta ileri sürülen ayrı ayrı yaratma eylemlerini, türlerin değişmezliklerini çürütmekle; yaşamın başlangıcından beri, dinsel görüşe taban tabana karşıt, usa sığmaz bir sürenin geçmiş olduğunu söylemekle; Tanrı’nın iyilikseverliği ile açıklanan, canlıların çevreye uyumunu, doğal seçmeye bağlamakla kalmıyor; hepsinden kötüsü, evrimciler insanın daha aşağı hayvan soylarından türediğini savunuyorlardı. Tanrıbilimcilerle öğrenimsiz kimseler, gerçekte kuramın bu noktasına takılıyorlardı. “Darwin insanın maymun soyundan geldiğini söylüyor!” diye bir yaygara koptu dünyada. Bir ara, kendisinin maymuna benzerliğinden dolayı böyle bir şeye inandığı söylendi( oysa benzemiyordu). Çocukken, öğretmenlerimden biri büyük bir ciddiyetle şu sözleri söylemişti bana: “Darwinci olursan acırım sana, bir kimse hem Darwinci hem Hıristiyan olamaz ” Bugün bile Tennessee’de evrim öğretisini yaymak yasalara aykırıdır, çünkü bu öğreti Tanrı Sözü’ne karşıt sayılmaktadır. Her zaman olduğu gibi tanrıbilimciler, yeni öğretinin doğuracağı sonuçları, bu öğretiyi savunanlardan daha çabuk kavradılar, ileri sürülen kanıtlara inanmakla birlikte dine bağlılıkla dirediler, önceki inançlarını ellerinden geldiğince korumaya çabaladılar.Özellikle 19. yy’da yeni öğreti, savunucularının düşüncesizliğinden dolayı büyük bir hız gösterdi, bu yüzden, daha ağır bir değişikliğe alışılmadan arkadan öbürü bastırdı.Bir yeniliğin bütün sonuçları bir arada ileri sürülürse, alışkanlıkların tepkisi öyle büyük olur ki bu tepkiyle yeniliğin bütünü birden terslenir; oysa her on ya da yirmi yılda bir atılacak yeni adımlarla, gelişme yolu boyunca büyük bir direnmeyle karşılaştırılmadan, alışkanlıklar yavaş yavaş uyutabilirdi. 19. yy’ın büyük adamları gerekliği sugötürmez bir devrimi başarıya ulaştırmak istiyorlardı ama kafaları ya da politikaları yönünden devrimci görünmüyorlardı Yenilikçilerin bu yolda davranışları 19. yy’ın önemli bir gelişme çağı olmasına yardım etti. Tanrıbilimciler yine de neyin olup bittiğini halktan daha iyi biliyorlardı. İnsanların ruhlarının ölümsüz olduğunu, maymunlarda ise böyle bir özelliğin bulunmadığını;İsa’nın maymunları değil insanları kurtarmak için öldüğünü; insanlarda tanrıca bir iyiyi kötüyü ayırt etme duygusu varken, maymunların yalnızca içgüdülerle hareket ettiklerini söylemeye başladılar.İnsanlar kavranamayacak ölçüde uzun süreli bir değişme sonunda maymundan türedilerse, tanrıbilimce önemli olan bu özellikleri ne zaman kazandılar ansızın? 1860'ta, Türlerin Kökeni ’nin yayımlanmasından bir yıl sonra, Bishop Wilberforce Darwinciliğe karşı gürleyerek bayrak açtı: “Bu doğal seçme ilkesi bütünüyle Tanrı Sözü’ne aykırıdır” Ama bütün parlak sözler bir işe yaramadı, Darwin’i başarıyla savunan Huxley bu sözleri herkesin anlayabileceği biçimde çürüttü. Artık kilisenin kızgınlığına kimse aldırmıyşordu., Chichester başpapazı bir ünversite vaazında: “İlk anne-babamızın yaratılış tarihini, anlamındaki bütün açıklığa karşın kabul etmeyip, yerine şu modern evrim düşünü koymak isteyenler isnoğlunun kurtuluşu konusundaki bütün düşünceleri çökertmlektedirler diyerek Oxford’u uyarmaya çalıştı; öte yandan Kutsal Kitap’ın öğretisine bağlı olmamakla birlikte dinsel görüşü destekleyen Carlyle, Darwin için “kirli bir dinin peygamberi” dedi, ama bunların hepsi etkisiz kaldı, hayvan-bitki türlerinin evrimi kısa zamanda biyoloji bilginlerinin de benimsedikleri bir öğreti oldu. Bilim çevreleri dışındaki laik Hıristiyanların tutumuna, Gladstone’un davranışı iyi bir örnektir. Bu özgür önder bütün çabalarına karşın, çağının özgür bir çağ olmasını önleyemedi.1864'te tanrısal adalete inanmadıklarından dolayı cezalandırılmaları istenen iki din adamıyla ilgili karar, Kral’ın Danışma Kurulu’nun yargıçları tarafından bozulunca, Gladstone öfkelenerek, böyle olursa “Hıristiyanlığa inanmak ya da inanmamak konusunda büyük bir umursamazlık”çıkar ortaya demişti. Darwin’in kuramı ilk basıldığında, yöneticiliğe alışmış bir kimsenin halden anlarlığıyla: “ ... evrim diye adlandırılan gerçek ile, Tanrı’nın yaratma işine son verilmiş; dünyayı değişmez yasalar uyarınca yönetmekten uzaklaştırılmıştır” demişti. Ama Darwin’e özel bir kızgınlığı yoktu. Yavaş yavaş tutumunu değiştirdi, 1877'de Darwin’le görüşmeye bile gitti, bütün görüşme sırasında da durmadan Bulgar zulmünden söz etti Ayrıldığında Darwin büyük bir saflıkla : “ Böyle büyük bir adamın beni görmeye gelmesi ne onur!” diyordu. Gladstone’da Darwin’le ilgili izlenim kalıp kalmadığı konusunda ise tarih bir şey söylemiyor. Günümüzde din, evrim öğretisine göre kendisine çekidüzen vermiş, yeni yeni düşünceler bile sürmüştür ortaya. “Çağlar içinden akıp gelen, büyüyen bir amaç vardır.” Evrim de Tanrı’nın kafasındaki bir düşüncenin çağlar boyunca açılmasıdır. Bütün bunlardan, Hugh Miller’i uzun uzun uğraştıran, hayvanların, birbirlerine korkunç boynuzlarla, can alıcı iğnelerle işkence ettikleri o çağlarda her şeye yeterli tanrının elini kolunu bağlayıp daha da çetin işkence yollarıyla gitgide daha artan zorbalığıyla, eninde sonunda insanoğlunun ortaya çıkmasını beklediği anlaşılıyordu. Büyük Yaratıcı, neden böyle birtakım işlemlere başvurdu da doğrudan doğruya gerçekleştirmedi isteğini, bunu söylemiyorlar modern tanrıbilimciler. Bu konudaki şüphelerimizi giderecek çok şey de söylemiyorlar. Alfabeyi öğrendikten sonra, elde ettiği şeyin bunca emeğe değmediğini düşünen bir çocuk gibi duyuyoruz kendimizi ister istemez. Ama bu bir beeni sorunudur ne de olsa. Evrim üzerine kurulmuş herhangi bir tanribilim ögretisine yöneltilebilecek daha agir bir itiraz vardir. Bin sekiz yüz altmiş, yetmiş siralarinda, evrimin geçen moda oldugu siralarda, gelişim, dünyanin bir yasasi sayiliyordu. Her yil daha zengin olmuyor muyduk, azalan vergilere karşin bütçemiz gitgide kabarmiyor muydu? Bizim kurdugumuz düzen dünyaya parmak isirtan bir düzen, parlamentomuz bütün yabanci aydinlarin öykündügü bir örnek degil miydi? Gelişimin hep böyle sürüp gideceginden şüphe den var miydi? Böyle bir dünyada evrim, günlük yaşamin bir genellemesinden başka bir şey degildi sanki. Ama zaman bile daha düşünceli olanlar, öbür yani görebiliyordu. Gelişim saglayan yasalar çöküşü de hazirlar. Bir gün Güneş soguyacak, yeryüzünde yaşam sona erecektir. Bütün bu hayvanlar, bitkiler tarihi, çok sicak çaglarla çok soguk çaglar arasinda bir geçiş dönemi olacaktir. Evrensel gelişim yasasi olmayacak, yalniz enerji dagilimi yüzünden dünyada hafifçe aşagiya egimli, yukari aşagi bir salinma görüleceketir. Bugünkü bilimin çok olagan saydigi, bizim umutlari kirilmiş kuşagimizin da kolayca inanacagi bir sondur bu. Şimdiki bilgimizle kavrayabildigimiz ölçüde evrimden, iyimser sonuçlara baglayabilecegimiz bir felsefe çikarilamaz. (B. Russel, Din ile Bilim s: 44-53) “1953'te, AmerikalıJ ames Watson ve İngiliz Francis Crick tarafından DNA’nın ikili sarmal yapısına, ardından, 60'lı yıllarda, genetik kodlama mekanizmasına ilişkin olağanüstü keşiflerden sonra, moleküler biyoloji yerinde saymıştı. Vaatlerini tutar gibi görünmüyordu. Öyle ki bakterilerin genomu (genetik programın bütünü) üzerindeki çalışmalardan hayvana ve a fortiori insana gidecek olan yol, geçit vermez görünüyordu. Bakteri genomonon işlevi hakkında çok şey bilinyordu; ama gelişmiş hayvanların DNA’sı ile çalışılmaya geçildiğinde bir bilmece silsilesiyle karşılaşıylıyordu. Genetiğin pratik uygulamalarının belirsiz bir geleceğe itelenmiş olmasından kaygı duyulabilirdi. Derken 70'lı yıllarda, Amerikalı araştırmacılardan oluşan küçük bir ekipten, hayvan ya da insan geninin bir bakteri aracılığıyla yeniden üretimine olanak sağlayan bir bilim kurgu tekniği çıkageldi. Bir geni ya da insan genomunun bir kısmını parçalara ayırıp sonra da bunu bir bakterini içine yerleştirmek mümkün oluyordu. Bakteri, birkaç saatte, içine yerleştirilmiş genin kopyasıyla birlikte, milyarlarca örnek halinde çoğalıyordu (bu işlem, genlerin klonajı diye adlandırılır). Ve bu milyarlarca bakteriden yola çıkarak, bir okadar sayıdaki gen saf halre eldeediliyordu. Araştirmacilar daha da iyisini başardilar: bir insan genini bir bakteri içinde klonlamayi başardiklari andan itibaren, o genin bakterinin içinde faaileyt göstermesini sagladilar, yani sonuçta, bakteriye, genin kodladigi proteini büyük miktarlarda üretebildiler. Aslinda, bakterideki bir genin açiga çikarilmasi çok özel koşullar gerektirir ve genellikle işlem çok hassastir. Böylece, istenen genlerin ve iyi belirlenmiş genom parçalarinin tükenmez mitarlarina ulaşilmasi, genetik araştirmasinda yepyeni ufuklar açiyordu. Ve tip alaninda dogrudan DNA üzerinde çalişilabilecegi düşüncesi dogmaya başliyordu. Bugün moleküler biyoloji diye kutsanana terim, sözü uzatmaktan başka bir terim degildir. Eger biyoloji moleküler degilse, o zaman başkaca nasil bir biyoloji olabilecegini sormak gerekir. Ama bu her zaman böyle degildi. 1940'li yillarda DNA molekülü keşfedildiginde, bazilari , başlangiçta, hiçbir işe yaramayan kimyasal bir maddenin söz konusu oldugunu düşündü! 1978'de Jean Dausset’in laboratuvari, DNA konusundaki çalişmaya henüz bütünüyle yabanciydi... Genetik etkenler (DNA’nın taşıdığı bilgiler), tıpkı otuz yıl önce Jean Dausset’nin yaptığı gibi hücreler, daha doğrusu hücre yüzeyleri incelenerek, hep dolaylı bir biçimde çözümlenirdi. Çok uzun bir süre bir antite olarak kalan genin kendisi üzerinde hiç çalışılmazdı. Yalnız şu da var: hiçbir şey, bir proteini çözümlemektendaha zor değildir. Gen, ince ve uzun bir iplikçikten başka bir şey değilken protein en sık olarak küresel bir biçimle karşımıza çıkar. Aslında, proteinin kendisi de bir iplikçiktir; ama az çok düzensiz bir küre biçimini alacak şekilde kıvrılmış ve yumaklaşmış bir iplikçik. Birbirine çok benzer yapıdaki iki alel (bir bakıma iki kardeş gen) ile kodlanmış iki proteni birbirinden ayırmak, özellikle nankör bir iş demektir. Buna karşilik, genetik dehanin en yeni araçlari yakindan bilindigi anda DNA molekülünü oluşturan kimyasal elementler zincirini okumanin da çok daha kolay oldugu ortaya çikiyordu. Çünkü DNA tipki manyetik bir bant gibi, çizgisel tarzda okunur... Proteinler üzerndeki araştirma, kazanilmiş bir alandi. Üstelik çok önemli bir alan. Birilerinin, bu alana incelemeyi sürdürmesi zorunluydu. Zaten bugün arayştirma teknikleri de daha etkin bir hale gelmişti. Proteinlerin yapi ve işlevlerini çözümlemeye olanak saglayan biyolojik araçlar, hele bir tümüyle yetkinleşsinler, yakin bir gelecekte, genetik işlemlerdeki patlamadan sonra proteinleri kullanma çalişmasindan da benzer bir patlamayla pekala karşilaşilabilirdi. Araştirmanin yollari da tipki yaşaminkiler gibi, çogu zaman gereginden fazla uzundur. DNA’ya duyulan hayranlık, onun olağanüstü bir kolaylıkla çözümlenebilmesinden kaynaklanır. Bir kez tekniklerde ustalaştınız mı, kolayca başarılı olursunuz.Her şeyin kökeni olarak görülen bu tanrısal moleküle dokununca, kendinizi sihirbaz sanırsınız. Gerçekte bu, ölü, haretesiz bir molekül, bir kayıt kütüğüdür. Protein ise tersine, olağanüstü duyarlı ve tepki veren canlı bir maddedir. Toprak ve taş için bitkiler ne ise DNA için de proteinler odur. toprağa temel atıp tuğlaları döşemek, yaşamın bahçesini ekip, bakımını yapmaktan daha kolaydır. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s: 25-29 )

http://www.biyologlar.com/evrim-nedir

Botaniğin Tarihçesi

Bugünkü sistematik botanik adına yaşanan en büyük ilerlemeler, 20. yüzyılın ikinci yarısında meydana gelmiştir. O dönemlerin kötü koşulları ve maddi sıkıntılarına rağmen, dünyanın bir çok yerindeki çok sayıda flora yazarı, önemli çalışmalar başlatmış ve bu konuda büyük adımlar atmışlardır. Dünya tarihinde, bilinen ilk Flora yayınları, küçük bir alanda yetişen bitkilerin isim listesinden bile daha dar kapsamlıydı. Bugün ise, en iyi ve modern çalışmalar içerik olarak sub-monografiktir. 1950 ve 1960’lı yıllarda G.B. Asya’nın çeşitli bölgelerinde birkaç Flora projesi başlatılmış, bu çalışmaların durumu ve ilerleyişi devamlı olarak takip edilmiş ve bölgeler tekrar tekrar incelenmiştir. Bu araştırmalar, Floristik bir çalışmadan elde edilecek bilgilerin geliştirilmesi ve üzerine yeni bilgilerin eklenmesi için yerel botanikçilere ihtiyaç duyulduğunu göstermiştir. Çünkü bir bölgenin floristik açıdan tam olarak ortaya konması çalışmaların sürekliliğine bağlıdır. Bu çok uzun bir zaman alabilir. Devamlılığı olmayan ve kısa süreli çalışmalarla bir bölgeye ait sağlıklı bir floristik tanımlama yapılamaz, dolayısıyla tam olarak ortaya konmuş bir çalışma, o bölgede sürekli araştırmalarda bulunan yerel botanikçilerin varlığına bağlıdır. Botaniğin çok geniş bir bilim dalı olduğu ve bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği düşünülürse, Floristik çalışmalar, botaniğin ne tamamı olarak ne de botanik bilimi içinde küçük bir ayrıntı olarak ele alınmalıdır. Aslında bu çalışmalar, botaniğin vazgeçilmez bir parçası şeklinde düşünülmelidir. İLK FLORALAR GüneybBatı Asya’nın bugünkü durumu hakkında konuşmaya başlamadan önce, konuşulması gereken diğer bir nokta ise, Flora terimi ile temsil edilmiş olsun yada olmasın, genel Flora yazımının kökeni ve bilinen en eski Flora çalışmalarının durumu olacaktır. En eski Floristik çalışmalar hakkında bilgi edinmek, bu çalışmaları bugün için ortaya koymak, oldukça zor bir iştir. Konuyla ilgili bilinen en eski kayıtlar, 16. yüzyılın ikinci yarısına aittir. O dönemde bilimsel bir Flora çalışması diye nitelendirilebilecek uğraşılar, sınırları belli bir bölgedeki bir veya birkaç çeşit bitki türü hakkında yazılmış bir botanik rehberi olmaktan daha ileri gidememiştir. Bu bilgilere ise, Deutchman Corolus Clusinius’un o tarihlerde yapmış olduğu çalışmalardan elde edilmiştir. Clusinus’un yazdığı iki eserden ilki, 1567 yılında İspanya ve Portekiz’e ilk Flora çalışmalarıdır ve bu ülkelere 1563, 1565 yıllarında yaptığı kısa seyahatleri sonucu ortaya çıkmıştır. Diğer eseri ise 1583 de yayınlanmış Avusturya ve Macaristan bölgelerinin çevrelerine ait olan Flora çalışmalarını içermektedir. Bu yayında sadece doğal olarak yetişen türlerden bahsedilmemiş, aynı zamanda Tulipa, Lilum, Fritillaria gibi ornomentallerden hatta Amerika kökenli Solanum ve Mirabilis gibi birkaç türden daha bahsedilmiştir. Yapılan çalışmalarda, tam ve kesin lokalite bildirimi ve diskripsiyon hatalarını önlemek amacıyla Clisinus, Floristik çalışmalara bir standart getirmeye çalışmış ve bunun için uzun yıllar uğraş vermiştir. Stafleu(1967) Clusinus’un bu çalışmalarının dikkate değer ve takdir edilir cinsten olduğunu aktarmıştır. Clusinus, bu iki eserinde de Flora terimini ne başlık ne de başka bir şekilde kullanmıştır. Ama bu çalışmalar, kökeni 500 yıl önceye dayanan Flora yazımının başlangıcı ve menşeidir. Aynı zamanda ise bilimsel birer Flora çalışması olduklarına kuşku yoktur. Daha önce dediğimiz gibi, bilinen en eski Botanik rehberinin ve Floristik çalışmaların tespit edilip ortaya konması çok zordur. Aynı şekilde eserlerinde Flora terimini ilk kimin kullandığı da bilinmesi zor olan bir diğer konudur. 1647 yılında Flora Dannica adlı eseri yayınlanan Simon Pauli’nin Flora terimini ilk kullanan botanikçi olduğu ileri sürülmektedir. Bundan sonra ise İsveçli ünlü tabiat bilgini olan Karl Von Linneaus zamanına kadar Flora terimi ile temsil edilen pek çok eser yayınlanmıştır. Almanya’nın Jena bölgesi için yayınlanmış olan, Ruppius’un yazdığı Flora Jenesis (1718), ayrıca Bryne’nin yazdığı Flora Capensis (1724-G. Afrika) bunlara örnek olarak verilebilir. Flora Capensis tam bir Floristik çalışmadan ziyade bitki koleksiyonu şeklinde hazırlanmıştır. Bunların dışında, gerçek Floristik çalışmaları içeren modern botaniğin bir çok bölümüne ait ilk çalışmaları başlatan kişinin Linneaus olduğu bilinmektedir ve O, dönemin botanik üzerine çalışanları arasında en mükemmel olanıdır. 1737’de Linneaus’un yazdığı Flora Lapponica adlı eser, Flora yazımında bir dönüm noktası olarak kabul edilmektedir. Species Plantarum adlı eserinde nomenklatür kullanılmış ve türler binomial olarak adlandırılmıştır. İçeriği ise nispeten moderndir. Synonimler ve habitat detayları verilmiş ayrıca Cryptogamlardan da bahsedilmiştir. Belli bir alanda yayılış gösteren bitki topluluklarını ifade eden flora terimi ile Floristik çalışmalar sonucu oluşturulan eserleri ve kitapları ifade eden Flora terimi arasında bir ayırım yapmak istenirse, durumu aydınlığa kavuşturmak açısından, yayınlanan kitaplar ve eserler için “F” harfi, bitki topluluklarını ifade içinde “f” kullanılmalıdır. Böyle bir düzenleme yapıldığında aradaki farkı ayırt etme bakımından bu durum günümüz botanikçilerine oldukça faydalı olacaktır. Flora kelimesi “Çiçeklerin Romalı Tanrıçası (Roman Goddes of Flowers)” adından türemiştir. İlk botanikçiler doğal ve kültür bitkileri arasında, bugün yapıldığı gibi bir ayırıma gitmemişler ve bitkilerin tamamını göz önüne almışlardır. Onlara göre bu iki bitki gurubu, birbirlerinin ayrılmaz birer parçasıydı. Thornton’un yazdığı Floranın Mabedi (The Temple of The Flora ) adlı eser çok sonra post-Linneaus’un en güzel örneklerinden biri olmuştur (Linneaus’a ait olan Sexual Sistem’in yeni örneklerinin resmedildiği levhalar). Linneaus hayatayken ve daha sonraki dönemlerde Floristik çalışma, eser yazımı ve yayınlanmasında önemli ölçüde artış olmuştur. Britanya’da gerçekleştirilen ilk Floristik çalışmalar ve yine Avrupa’da yapılan en eski ve temel bir çok çalışmanın kökeni de bu döneme dayanmaktadır. Britanya Florasının kökeni 200 yıl önceye yada daha eskilere dayanmaktadır. Bu 200 yıl boyunca daha önce yapılmış veya şuan yapılmakta olan bir çok çalışma vardır. Çalışmalar devam etmektedir ve bulunan her yeni bilgi eskilere eklenmektedir ve şu durumda son söz hala söylenmemiştir. Her ne kadar, geçmişten günümüze kadar yapılmış ve yayınlanmış olan Floristik çalışmaları düzenleyip sınıflamak ve bir sıraya sokmak taksonomik açıdan zor bir durum ortaya çıkarsa da (bu çalışmaların sırası ve düzeni yavaş yavaş birbirine karışmaktadır.) bu konuda 3 ana ve esas dönem kabul etmek gerekir. Bunlar Linneaus öncesi dönem, Linneaus’un yaşadığı dönem (Victorian dönemi 1850’lerden yüzyılın sonuna kadar olan dönemi içerir.) ve şuan ki Floristik dönem( içinde bulunduğumuz yüzyılın ortalarından bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır). Özellikle bu dönemde G. B. Asya’da oldukça modern düzeyde bir çok Floristik çalışma gerçekleştirilmiştir. VICTORIAN DÖNEMİ 19. yüzyıla ve Victorian dönemine baktığımızda o dönemde pek çok Floristik çalışma yapıldığını ve yayınlandığını görmekteyiz. Bu çalışmalar genel olarak, karşılaştırmalı morfoloji, bugün olduğu gibi bir nebze nomenklatür, tipifikaston, örneklerin sitasyonu, ekoloji ve sitoloji göz önüne alınarak oluşturulmuştur. George Bentham dönemin ünlü ve büyük bir botanikçisi ve matatikçisiydi. Bentham, (1861) Flora Honkongensis ve 7 ciltlik Flora Australiensis (1863-780) eserlerinin yazarıdır. Bentham bu iki eseriyle, daha sonra yapılan tüm Floristik çalışmaları özellikle de Kew’un yayınladıklarını bir standarda sokmuştur. Bentham (1874) Flora yazımı hakkında kendi dönemiyle ilgili olduğu kadar günümüzde de hala etkili olan çeşitli açıklama ve yorumlar yapmıştır. Ona göre Flora yazımının prensipleri; “belli bir alandan alınan herhangi bir bitkinin teşhisini kullanıcıya mümkün olduğunca kolaylaştırmaktır.” Ve yeni başlayan bir kimse örnekler hakkında uzun diskripsiyonlar düzenleyebilir, fakat bir tür hakkında kısa bir diskripsiyon hazırlarken, bitkinin ayırt edici ve tanımlayıcı özelliklerini ortaya koyarken karakter seçimini tam ve yerinde yapması gerekir. Bunun için de kişinin tam ve mükemmel bir metodolojik seviyeye, incelediği bitki gurubu hakkında geniş bir bilgi birikimine sahip olması gerekir.” Yani uzun bir diskripsiyon hazırlamak daha kolaydır. Diskiripsiyonlar basitleşebilir fakat eksiksiz ve doğru olmalıdır. Bentham günümüzün diskripsiyonları hakkında ne düşünürdü bilemiyorum ama (kesin olan şu ki; bizim diskripsiyonlarımız daha uzun.) onun yaptığı tüm çalışmalarda diskiripsiyonların yüksek standartlarda olduğundan kuşku yoktur. Bentham çalışmalarının çoğunu tek başına bazen de Hooker ile yapardı. Özellikle Genera Plantarum yazılırken (1862-83). Bu çalışmanın da yine büyük bir bölümünü Bentham hazırlamıştır. 80 yaşının üzerindeyken bile, işine gösterdiği hırsın günümüze dek gelen hikayesi, botaniğe yeni yaklaşımlar ve katkılar sağlamıştır. “Orchidae’ler üzerine bir yıldan fazla, yoğun ve aralıksız süren çalışmaların ardından (Genera Plantarum için) bir cumartesi öğleden sonra, sıkıntılı bir şekilde ve zorluklar içinde yaptığı revizyon çalışmalarında bir sonuca ulaşmıştı; Bu işler sırasında hiç durmaksızın otsu bitkileri tanımaya ve tanımlamaya çalışmış ve hala çok zor olan bu görevi uzun yıllar üstlenmiştir. Bu çalışma Bentham’ın en son ve neredeyse en büyük işi olmuş, aynı şekilde başlangıçta kendisine materyal sağlayan ve çalışma süresince yardımcı olan insanları çok rahat ve kolay bir şekilde idare etmiş ve zamanı çok iyi kullanmıştır.” Kew; Boissier zamanında da şimdi olduğu gibi dünyanın en büyük taksonomi araştırma merkezlerinden biriydi. Fakat Geneva’da Edmond Boissier, G. B. Asya’da ilerleyen botanik biliminin sonuçlarına bağlı olarak başlatılan bir çalışmaya (Flora orientalis) katılmıştı; Artık dev bir anıt haline gelmiş olan Flora Orientalis’e ait olan birinci cilt 1867’de 5. ve sonuncu cilt ise 1884’de yayınlanmıştır. Boissier’in ölümünden sonra, suplamenteri olan 6. cilt ise 1888’de yayınlanmıştır. Boissier yaşadığı süre içinde 6000 yeni tür tanımlamıştır (Burdet, 1985). Bu 6000 türün çoğunu yine Flora Orientalis çalışmaları sırasında ortaya koymuştur. Tanımladığı türlerin bugün bile geçerliliğini koruyor olması, onun bu büyük botanik zekasına yapılmış bir övgüdür. Bir konuda tüm insan aktivitelerinde olduğu gibi eğer bir gelişme kaydediliyor ise önemli olan onun öncesinin ve sonrasının biliniyor olmasıdır. Yani nereden gelip nereye gittiğinin biliniyor olması gerekir. Bu durumu politik ekonomi, motorlu arabalar, çamaşır makineleri ve futbolda da görebiliriz. Bu genellemeyi sistematik botanik içinde yapabiliriz. Linneaus, De Candolle, Bentham, Boissier ve Hooker’ın bıraktığı bu büyük ve sağlam mirası, varisleri devralacaklar ve geliştireceklerdir. Bugün bu düşünüldüğü gibi olmuştur. Çünkü günümüzde onların bıraktığı bu temeli geliştirmeye çalışan botanikçiler vardır. G. B. Asya ile ilgili olarak tüm flora (küçük “f” ile) çalışanları, boissier’in Flora Orietalis’i oluşturduğu böyle geniş ve kısmen doğal bir alanda çalıştıkları için şanslı sayılırlar. Yani bu çalışma tam doğru olan ve azımsanamaz bir çalışmadır. Flora Orintalis örnekleri Geneva’da bulunmakta ve çok iyi korunup saklanmaktadır. G. B. Asya’daki Floristik çalışmalarda da bir çok modern Flora çalışmasında olduğu gibi taksonomik kavramlara uygunluk oldukça üst düzeydedir. Bundan dolayı G. B. Asya Boissier’e çok şey borçludur. O bu konuda gerçekten büyük bir devdir. GÜNEY BATI ASYA FLORASININ BUGÜNKÜ DURUMU Eğer 3. Flora dönemi dediğimiz devreye bakacak olursak aslında bugün hakkında konuşuyor oluruz ve aynı zamanda bugün için belli bir çizgiye gelmiş olduğumuzu görürüz. Muhtemelen bu doğrudur çünkü, sözünü ettiğimiz bu 3 dönemin Floristik çalışmaları göz önüne alınırsa 20. yüzyılın 2. yarısına rastlayan periyotta çok büyük gelişmeler ve en azından çok sayıda yayın üretilmiştir. Dünyanın hemen her yerinde inanılmaz sayılarda Flora projesi uygulamaya konulmuştur (Avrupa’da, Afrika’da ve yeni dünyada). Eğer önümüzdeki birkaç yüzyıl içinde hala çevrede botanikçi var olursa, öyle sanıyorum ki 20. yüzyıldaki bitki sistematiği adına yaşanan tüm gelişmelerde göz önüne alınırsa, botanik tarihçilerinin dikkatini en çok günümüz Flora yazım aktiviteleri çekecektir. Bu projelerden birkaç tanesi çok büyük olarak tasarlanmıştı ve hala bu derecede büyük Flora projeleri tasarlanmaktadır. 30 veya daha uzun yılar alan Flora SSCB 1964’de tamamlanmış ve bu çalışmada 17000’den fazla bitki türünden bahsedilmiştir. Bu 17000 türün yaklaşık %10’u yani 1700 tanesi ise tamamen yeni tür olarak bilim dünyasına tanıtılmıştır( 19?7 Shetler). Büyük Çin Florası (Flora Republicae popularis Sinicae) çalışmalarında 28000 vasküler bitkinin incelendiği bilinmektedir. Bu çalışama için 200 Çinli botanikçiye ihtiyaç duyulmuştur. Bunun nedeni ise ilk cildin bir an önce 1959’da çıkartılmak istenmesidir. Bu çalışma yüzyılın sonlarına doğru 80 cilt olarak tamamlanmıştır. Bu iki devasal projenin de (Çin ve SSCB) komünist-sosyalist yönetimlerce desteklendiği gerçeği de oldukça ilginçtir. Aynı dönemlerde dünyanın diğer pek çok yerindeki benzer Flora projeleri ile karşılaştırılacak olursa, diğerleri sürekli finansal sıkıntılar çekmişler ve kaynak arayışı içine girmişlerdir. Çok ilginçtir ki o dönemde dünyanın çok zengin iki ülkesi olan Amerika ve Suudi Arabistan’da böyle bir Flora çalışması yapılmamıştır. Doğu ile Batı arasında ilginç bir karşılaştırma; “bir insanı aya göndermek” yada “yeni petrol kaynakları bulup milyarlar kazanmak” dururken neden bitkileri anlamak için para harcasınlar ki? Şimdi oldukça ilginç ve önemli olan G.B. Asya Florasının bugünkü durumuna yeniden dönüyoruz. Kısaca ele alacağımız üç çalışma var. Türkiye Florası, İran Florası, Pakistan Florası. Bence neresi olursa olsun, herhangi bir yerin florasının kökenin araştırmak oldukça ilginç bir konudur. Bu çok özel olan üç bölgenin tamamı, buralardaki Floristik çalışmaları başlatan ve ilerleten birkaç kişiye çok şey borçludur (ne bir hükümete, ne bir enstitüye, nede bir tavsiye komitesine). Peter Davis, Karl Heinz Rechinger ve Ralph Steward isimleri şu an Türkiye İran ve Pakistan Floralarıyla eş anlamlı ve özdeş hale gelmişlerdir. Aynı şekilde Komarov ismi de SSCB Florası ile (hatta bu çalışma onun ölümünden sonra tamamlanmış olsa bile) eş anlamlı tutlmaktadır; babası Mouterde ise Nouvelle Flore du Libani et de la Syrie Florası ile özdeşleşmiştir. Peter Davis bir zamanlar şöyle demişti, “Kişisel ve iyimser bir görüş olarak düşündüğüm Türkiye Florasının yazımı fikri tesadüfi bir şekilde, bende büyük bir ilgi uyandırmıştır.” Peter Davis 20 yaşındayken, yüzyılın başlarında daha önce Boissier’in gelip inceleme yaptığı Batı Türkiye Dağlarını, botaniksel anlamda incelemiş ve örnekler toplamıştır(1938). Daha sonraki ilk Türkiye seyahatinde, ülkenin bitki örtüsünden ve vejetasyonundan dolayı büyülenmiştir. Savaştan sonra Davis, Edinburg’da derece almış, bir çok madalya hak etmiş ve üniversiteye konuşmacı olarak atanmıştır(1950). Ardından yakın bir zamanda Türkiye’ye yapacağı 10 büyük bitki toplama seyahatlerinin ilkini gerçekleştirmiştir; yaklaşık 27.000 hatta bunun 3-5 katı kadar örnek toplamıştır(Davis & Hedge 1975). Bu keşif seyahatlerinin bir kısmı oldukça uzun sürmüştür. Hedge de onunla birlikte yaklaşık 7 ay süren bir geziye katılmıştır. 1950’lerden sonra uygun ve iyi durumda olan tüm herbaryum materyalleri gerçekçi bir Flora yazımı için bir araya getirilmiştir. Bunun dışında Dr. A. Huber Moarth ise Türkiye‘ye düzenlemiş olduğu çeşitli seyahatler sonucu Davis’in yaptığı çalışmalardan bağımsız olarak Edinburg ve Basal’da Türkiye Florası üzerine çalışmalarda bulunmaktaydı. 1961’de Davis, Endüstriyel ve Bilimsel Araştırma Departmanından aldığı personel yardımı ile küçük bir takım kurmuştur. Bu personeller Edinburg ve Royal Botanic Garden’de yetişmiş full-time çalışma asistanlarıydı. Davis bu çalışmaları sırasında Royal Botanic Garden ve hükümetin bu konu ile ilgili departmanları arasında kurulan koordinasyon sonucu üst düzeyde desteklenmiştir. Bu yardımlar ve destekler, ancak Türkiye Florası’nın çok hızlı çalışılması ve işlerin planlandığı şekilde gitmesi durumunda devam edecekti. Proje tamamlanana kadar karşılıklı bu olumlu ilişkiler ve işler planlandığı şekilde devam etmiştir. Türkiye Florasının ilk cildi 1965 yılında Edinburg’da basılmıştır. Son cilt olan 9. cilt ise 1985’de, ayrıca ek cilt olan 10. cilt 1988’de yayınlanmıştır(Türkiye Florası üzerine devam eden çalışmalar sonucu 2000 yılında 11. cilt basılmıştır). 10. cilt Davis tarafından 2 araştırma asistanı ile birlikte (Robert Mill & Kit Tan) çok geniş bir şekilde hazırlanarak yazılmıştır. Net istatistiklere göre 20 yıllık bir periyotta tamamlanmış olan ilk 9 ciltte 8800 tür üzerinde inceleme yapılmıştır. Yani bu, her yıl 400’ün üzerinde türün incelenmesi anlamına gelmektedir. Boissier’in yazmış olduğu Flora Orientalis, Türkiye Florası oluşturulurken temel kaynak olarak kullanılmıştır. Flora of Turkey ve Flora Iranica gibi birer çalışma yapmak oldukça yerinde ve orijinal araştırma olmuştur. Dr. Mill son zamanlarda Türkiye’de 1332 tür tanımlamıştır. Bu süreç 1945’den bugüne kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu sayı toplam tür sayısının %15.5’ini karşılamaktadır. Ayrıca sonradan meydana gelen değişiklikler ve sinonim olan (yaklaşık 150 tane) türlerde göz önüne alınırsa yüzde dilim hala %13.5 gibi yüksek bir orana sahiptir. Endemizm durumu ise ayrıca yüksek bir orana sahiptir. Şu ana kadar Türkiye Florasının kökeni hakkında pek çok şey söyledik. Tabi ki çalışmaların tam ve doğru biçimde tamamlanması oldukça metronomik bir işlemi kapsamaktadır. Türkiye Florasının bugünkü durumu nasıl acaba? Çalışmalar süresince bu kadar sıkıntı çekmeye ve para harcamaya değer miydi? Şu an Türkiye Florası hakkında 25 yıl önce bildiğimizden çok daha fazlasını biliyoruz. Bu da çok önemli bir sonuçtur. Diğer bir sonuç ise şuan Türkiye’deki her üniversitede işin ehli olan bir çok botanikçi vardır. Bu botanikçiler zamanında Türkiye Florası yazılırken ve bu konuda çalışmalar sürerken, üst düzeyde efor sarf eden ve yardımcı olan botanikçilerin öğrencileri ve eserleridir. 1950’li yıllarda Türkiye’de sistematik botanik çalışan kimse neredeyse yoktu. Türk botanikçilerin sayısı oldukça azdı. Türkiye Florası yazılırken genç Türk botanikçiler Edinburg’a gelmişler ve olanaklarından yararlanışlardır. Bu da onlara pek çok fayda sağlamıştır. Hala bu bağlantılar ve ilişkiler olumlu bir şekilde devam etmektedir. Şuan Türkiye’de bitki sistematiği çalışmaları hayattadır ve işler yolunda gitmektedir. Bu durum diğer alanlarda da sevindirici boyutlardadır. Yani orman botaniği, korumacılık, sitoloji, biyokimya, bitki sosyolojisi ve foto kimya. Tüm bu olumlu gelişmelere rağmen botaniksel uzmanlık anlamında hala sağlam bir alt yapı oluşturulamamış ve maalesef laboratuarlarla ilişkili, kütüphane olanakları olan ve en önemlisi araştırmalarla desteklenen, bundan kaynak alan ulusal bir herbaryum hala kurulamamıştır. Bu türlü bir herbaryum dünyanın herhangi bir yerinde botanik araştırmalarının vazgeçilmez bir parçası olmalıdır. Hala tamamlanamamış olan Türkiye Florası hakkında bu kadar konuşmamızın ana nedeni tarihsel açıdan çok ilginç olması, aynı zamanda özellikle Flora yazımına ve genel olarak taksonomik botaniğe uygun bir çok yönünün olmasından kaynaklanmaktadır. Galiba bu konuda peşin hüküm gösteriyor ve duygusal davranıyorum, fakat bu Flora projesi, pek çok yönden modern ve bilimsel bir Flora projesinin nasıl olması gerektiğine çok güzel bir örnek olmuştur. Bu çalışma kolay kullanım özelliğinde, içerdiği türler hakkındaki gözlemleri aydınlatıcı ve ayırt edici olan özet bir çalışmadır. Daha da önemlisi tahmin edilen ve tasarlanan sürede tamamlanmıştır. Dünyanın diğer bir çok yerinde, şuan tamamlanmak üzere olan bir çok Flora çalışmasında, çok sayıda taksondan bahsedilmektedir. En kötü ihtimali göz önüne alırsak, Floralarda adı geçen ve bugün yaşayan bir çok takson, en fazla bizden birkaç nesil sonra belki de nesli tükenmiş olacaktır. Flora of Southern Africa ve Flora Malesia monografiktir. Fakat tam olarak gerçekçi çalışmalar sonucu oluşturulmamışlardır. Flora Tropical East Africa floristik çalışmaları (yaklaşık 40 yıl önce başlamıştır.), Flora Thailand çalışmaları bunlara birer örnektir. Son olarak, Hooker’ın ortaya koyduğu bir çalışma olan Flora of British India’nın yerini tamamlanmış haliyle ve Fascicle Flora of India adıyla anılan bir çalışma ne zaman alacak? Yani bu bölgelerin başlı başına, ayrıntılı ve gerçekçi çalışmalara ihtiyacı vardır. Prof. Dr. Rechinger, İran Florası hakkında yakın zamanda konuştuğu için bu konuda fazla bire şey söylemeyeceğim. Üzerinde durmak istediğim bir konuda şudur; Böyle geniş ve büyük bir proje nasıl oluyor da, bir kadın(karısı Wilhemine) ve bir erkek tarafından başlatılıp tamamlanabiliyor. Bu, üzerinde konuşulup düşünülmesi gereken bir noktadır. Flora Iranica’ya ait oldukça ince olan ilk fasikül 1963 yılında yazılmıştır. Bu çalışma zamanımıza ait tam ve doğru diğer çalışmalar içinde geliştirilmiştir. Yakın zamanda yayınlanmış olan Caryophyllaceae (no:163) familyası da benzer bir şekilde bir durum sergilemektedir. Bu familyada 450’nin üzerinde türden bahsedilmektedir ve bu muhtemelen tüm Floranın ¼’ünü oluşturmaktadır. Tanımlanan bu 450 tür, familya hakkındaki bilgilerimizin gelişmesine önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır; bazı cinsler yüksek oranda endemizm içermektedir. Örneğin Silene cinsinin yaklaşık %40’ı ile %60’ı endemiktir. Rechinger’in tarihsel özelliği göz önünde tutulursa, eğer Flora yayınlamayı yaklaşık 25 yıl önce bitirmiş olsaydı, şaşırtıcıdır ki O, Büyük İran Florası için ilk bitki toplama seyahatlerine 50 yaşının üzerindeyken (Rechinger 1989) başlamış olurdu. 50 yaşının ortalarındayken de aşağı yukarı 10.000 tür içeren bir Flora çalışmasına girişmiş olurdu. Elbetteki O, dünyanın bir çok yerindeki çok değerli bir çok botanikçiyle bağlantı ve yardımlaşma içindeydi. Daha 1990’da 8.000 üzerinde tür incelemiştir. Flora of Turkey üzerine yapılan bir eleştiride, bu çalışmanın çok yetersiz oluşuydu. Bu kesinlikle İran Florasının düzenlemesine yapılan bir eleştiri değildir; İran Florası fotoğraf, şekil ve grafiklerle desteklenmiş ve oldukça iyi bir şekilde ortaya konmuştur. Fakat bu arzu edilen ekler kitaplara konunca, fiyatlarda yukarı fırladı. Buna bağlı olarak korsan ve kopya kitaplar kullanılmaya başlandı. Avrupa’da sınırlı olarak basımı yapılan bilimsel yayınların fiyatlarının yüksek olması da yine üzücü bir gerçektir. Örneğin bir adet Flora of Turkey seti almak için £500 ödemeniz gerekir. Aynı şekilde Flora Iranica seti de benzer fiyatlardadır. İran Florası üzerinde duracağımız son bir nokta ise şudur; Genel botanik topluluğu (G.B.T.), usulen bu gerçeği taktir ettiğini göstermelidir. Boissier’in Flora Orientalis’inde olduğu gibi onun Flora çalışmalarının sınırları siyasi sınırlara dayanmaz. Daha çok bu sınırlar doğal olarak ayrılmış olan bölgelerle ilgilidir. Kaçınılmaz olan şudur ki harita üzerine bir çizik atsanız bu, yapay sınırlar yarattığınızın bir işaretidir. Söz konusu olan ve yayınlanan bu üç Floristik çalışmaların sonuncusuna ait yorumlar Pakistan Florası üzerine olacaktır. Pakistan Florası diğer ikisinden çok önemli ve büyük bir farklılık arz etmektedir. Bu çalışma Pakistan’ın kendi botanikçilerinin bir ürünüdür ve iki özerk editör tarafından yapılmıştır. Bu iki editörden ilki Karachi’de bulunan Prof. Ali diğeri ise Kuzey Kavalpindi’de yaşayan Prof. E. Nasır’dır. Büyük ve geniş familya tanımlamaları bu iki botanikçi tarafından hazırlanmışlardır. Yine sanatsal ve estetik çalışmalarda aynı şekildedir. Bu proje 1960’larda başlamış gözükse de (USA ziraat departmanı sermayesiyle) aslında başlangıcı daha eskilere dayanmaktadır. Dr. Steward, Ladak’da iken 1911 yıllarında yani 80 yıl önce bitki toplamaya başlamıştır(Steward 1982). Sonraki 50 yıl veya daha fazla yıldır O, botaniğin özüne inmiş, öğrencileri cesaretlendirmiş ve eğitmiştir. Bugün Pakistan’daki tüm yerleri dolaştı ve bitki topladı. Tüm bu seriler boyunca çeşitli yayınlar çıkardı. Bu yayınlar genelde değişik yerlerin Floraları hakkındaydı. O’nun bu aktiviteleri Pakistan florasının gerçek kökenini bulmaya yönelikti. 1972’de Keşmir ve Pakistan’daki vasküler bitkilerin izahlı bir katalogunu yayınladı. Son zamanlarda Labiatae familyasını kaleme alırken (Hedge 1991) edindiğim deneyimleri göz önüne tutarsak, bu çalışmanın ne kadar önemli, doğru ve tam bir iskelet çalışması olduğu ortaya çıkar. Maalesef bu çalışmanın küçük bir kısmı da kaybolmuştur. Ali bu katalog hakkında ilk defa şunları söylemiştir(1978). –“Biz bu Flora projesindeki ilk günlerde eserin müsveddesini oluşturmaya doğru ilerleme kaydettik ve bu katalog mütevazı çalışmalarımıza temel olmuştur. Flora of Pakistan’ın ortaya konması sırasında çalışmalara yardım edenlerin ve editörlerin karşılaştığı zorlukları hatırlamak çok önemli olacaktır. Onlar ne Edinburg’un sahip olduğu gibi bir bahçeye, ne herbaryum olanaklarına, ne de kütüphanelere sahiptiler. Tüm bunlara rağmen onlar Pakistan’da bulunan tip örnek sayısında küçükte olsa bir artış sağlamışlardır. Yinede parasal desteğin devamlılığı konusunda da çok sık ve tahmin edilemez oranlarda sıkıntı çekmişlerdir. Bu noktada çok eleştirmeden şunları söylemek yerinde olacaktır; sonraki fasiküller ilk çıkanlara nazaran daha iyi durumdaydı. Çünkü ilk çıkan fasiküllerde yeni taksonlar ve türler yaratmaya, tartışmalı olan, aslında informal incelenmesi daha iyi olacak varyasyonlara formal sıralama verilmesine bir eğilim vardı. Her ne kadar taxonomistlerin doğasında var olan yeni tür ve takson yaratma eğilimi oldukça üst düzeyde olsa da, onlar taxonomik cesaretlerini sergileme hissindeydiler - şahsi olarak - artık yok olamaya başlayan fedakar taxonomistler (hepimizin olması gerektiği gibi) biliyorlar ki yeni bir tür yaratmaktansa, bir türü indirgeyip synonim yapmak, botaniğe daha büyük katkılar sağlayacaktır. Fakat ben, Pakistan Florasının ilk bölümüne olan eleştirimin aynısını Türkiye ve İran Florasının ilk bölümlerine de yapmıştım. Bazen böyle durumlar tanımlama yaparken yetersiz materyal kullanımından kaynaklanmaktadır. Buna örnek olarak Türkiye Florasındaki Chenopodiaceae tanımları verilebilir ve bu tanımlar 1966’da 2. ciltte yayınlanmıştır. Fakat sonraki 35 yıl içinde materyal toplanarak diskripsiyonlara açıklık kazandırılması ve bunların birleştirilerek yeniden yazılmaya ihtiyaçları olmuştur. Her ne kadar Pakistan Florası hala tam olarak bitmemiş ve tanımlanmamış olsa da öyle sanıyorum ki Prof. Ali ve Nasır yaptıkları botaniksel sanat çalışmaları ve sayısız diskripsiyonu başarıyla oluşturdukları için samimi ve içten kutlamalara layık olmuşlardır. Flora of Pakistan çok iyi tanımlanmış bir flora kitabı ve çalışmasıdır. Son Sözler ve Kat Edilen Mesafe Bir bölgede yapılan ilk floristik çalışmalarla, yöre florasını tam olarak bitmiş düşünemeyiz. Bu araştırmaların tam olarak bitmiş sayılabilmesi, uzun sürekli ve kesintisiz çalışmaların varlığına bağlıdır. Yani herhangi bir alanda yapılacak birkaç arazi çalışması, söz konusu bölge florasını tam olarak ortaya koymak için yeterli sayılamaz. Britanya’daki floristik çalışmalar hakkında daha önce konuşmuştuk. Britanya florasının küçük ve büyük birçok bölgenin florasını içerdiğinden, çalışmaların 250 yıldan buyana sürdüğünden ve hala devam ettiğinden bahsetmiştik. Eğer G.B. Asya’da da 250 yıl boyunca etrafta hala botanikçilerin etkin bir şekilde çalışmaları şartıyla, belki o zaman bölge florası Britanya’nınki kadar iyi bilinen ve ortaya konmuş duruma gelecektir. Bölgesel flora çalışmaları ancak sınırlı oranda objektif olabilir ve sadece herbaryum materyalleri ile sağlanabilecek sınıflamaları içerebilir. Fakat bu herbaryum materyalleri azımsanmamalı ve yabana atılmamalıdır. Bu münasebetle yazarın daima, sınıflamaları oluştururken dürüst olması gerekir. Bu çok önemlidir. Örneğin, iki tür arasında farklılıklar tam olarak ortadaysa bu durumda Flora yazarının görevi, bu iki tür arasındaki ayırımı anlaşılır biçimde ortaya koymaktır. Pek çok flora yazarını kendini isteklerine düşkün ve bencil (yani onlar bunu yapıyorlar çünkü bu onların hoşuna gidiyor ve maalesef sadece kendileri için yazıyorlar) yada işinin ehli olan ve bilimsel düşünebilen botanikçiler olarak iki guruba ayırabiliriz. İdeal, mükemmel ve işinin ehli olan flora yazarları hazırladıkları anahtarları, diskripsiyonaları ve tanımlamaları oluştururken başkalarının da kullanacağını daima düşünür ve çalışmalarını buna göre yapar. Bazı flora yazarları ise anahtarlarını ve diskripsiyonalrını farkında olarak yada farkında olmayarak araştırmacıların kullanamayacağı tarzda oluşturur. Yani kullanıcı anahtardaki ayıt edici özelliklerle tam ve kesin bir sonuca ulaşamaz. Bu tip yazarlara örnek vermeyeceğim..! Yakın bir gelecekte yaklaşık olarak tüm G. B. Asya florası tamamlanacaktır. Dolayısıyla şu soruyu sormak yerinde olacaktır. “bundan sonra ne yapacağız ve nereye gideceğiz!” Şüphesiz ki, bitki ve onun çevresi hakkında yapılan arazi çalışmaları konusunda reel gelişmeler yaşanmaktadır. Bu gelişmeler ise kendi bölgelerinde, daha önce yapılan Floristik çalışmalardan elde edilen bilgiler ışığında, yerel botanikçiler tarafından devam ettirilmeli ve tamamlanmalıdır. İyi ve modern Flora çalışmalarını içeren sistematik botanik dalına aşırı önem verip botanik biliminin tamamı gibi düşünmek yanlış olacaktır. Bunun yerine bu sahayı botanik bilimi içinde genişçe bir alan olarak düşünmek gerekir. Daha önce dediğimiz gibi taxonomiyi küçük bir ayrıntı olarak görmekte yine doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaz. Örneğin Pakistan Florası için Labiatae familyasının diskripsiyonlarını ve İran Florası için ise Chenopodiaceae diskripsiyonlarını hazırlarken tür “çiftlerinin” ayrımına gitmeyi gerektiren bir çok problemle karşılaştım. Yani birbirine çok yakın akraba olan veya henüz akrabalıkları kanıtlanmamış 2 tür düşünelim. Dolayısıyla bu türlerin birbirlerinden karakter yönünden farklılıkları halen tanımlanmamış olanları, çok yakın ve benzer habitatları paylaşanları ve hemen hemen aynı alanlarda yayılış gösterenleri bulunmaktadır. Genç türlerin ayrımı neden hala tam anlamıyla yapılamamıştır. Bu durum gelecekteki araştırma projeleri için, Flora diskripsiyonlarında tamamlanması ve düzeltilmesi gereken önemli problemlere sadece bir örnektir. Eski bir gazetede (Davis & Hedge 1975) Davis ile birlikte modern botaniğin çeşitli bölümlerinin yerel botanikçiler tarafından araştırılıp geliştirilebileceğini tartışmıştık. Gelecekte G. B. Asya’nın doğal bitkilerinin koruma altına alınmasını garanti eden dev projelere gerek kalmayacaktır. Çünkü bu bölgeler yerel botanikçiler tarafından ayrıntılı bir biçimde ele alınacak ve çalışmalar sürekli devam ettirilecektir. Son olarak G. B. Asya, Boissier’den Davis, Rechinger ve Steward’a ve elbetteki Prof. Ali ve Nasır’a kadar bir çok botanikçinin ilgisini çekmiştir. Dolaysısıyla botanikçiler açısından daima şanslı bir bölge olmuştur. Yeni nesil botanikçileri açısından gelecek hala parlak ve araştırmaya açıktır. Türkçeye Çeviren: Barış BANİ (I.C. HEDGE Royal Botanic Garden,Edinburg EH3 5LR, Scotland, UK. I. PLoSWA)

http://www.biyologlar.com/botanigin-tarihcesi

Dünya ve Veri Analizi

Bu yazı zihnimde olgunlaşırken bir saat kadar önce bir konuşma izledim ve bunu da bu yazıya dahil etmem gerektiğini düşündüm. Konumuz, dünyanın ilerlediği yön ve veri analizinin dünyada nasıl algılandığı/geliştiği. O'Reilly tarafından yürütülen kapsamlı bir anket çalışmasının sonuçları birkaç gün önce yayınlandı. Konu, veri analizi odaklı veya veri analizini içeren kariyerlere sahip profesyonellerin ortalama ne kadar maaş aldıkları, hangi programlama araçlarını kullandıkları ve trendler. Bu çalışmanın iki açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum. İlki, mevcut durum tespiti yapması. İkincisi ise, gelecekte veri analiziyle bağlantılı bir kariyere sahip olmak isteyenlerin (evet, biyoinformatik de veri analiziyle doğrudan bağlantılı bir kariyerdir) ne tür yetenekler geliştirmesi gerektiği hakkında önemli ipuçları vermesi. Bu raporu mümkün olduğunca özetlemeye çalışacağım, orjinaline buradan ulaşabilirsiniz. İşin magazinsel ve ilgi çekici kısmından başlayayım: ABD'de veri analiziyle uğraşan ve kullandığı veri analizi aracı çeşidi 10'a kadar çıkan bir çalışanın elde ettiği brüt yıllık kazanç ortalama 100.000 $. Yani ortalama aylık 6.000 $'lık bir net maaştan söz ediyoruz. Bu ortalama kazanç, daha yeni ve özelleşmiş diğer programlama araçlarının da kullanılmasıyla 150.000 $'a kadar çıkıyor, yani aylık ortalama 9.000 $'dan bahsedebiliriz. Alım gücü farkı göz önüne alındığında, bu rakamların TL muadillerini elde etmek için 1,5 ile çarpmak yaklaşık bir fikir verecektir bizlere. Peki ne tür programlama/analiz araçlarından söz ediyoruz? Yapılan çalışma, veri analizinde kullanılan araçları iki sınıfa ayırmış: açık kaynaklı (R ve Python gibi) ve ticari (Excel ve SAS gibi) analiz araçları. Açık kaynaklı araçlar geleneksel ticari araçların önüne geçmeye başlamış ve daha yoğun ve etkin bir şekilde kullanılıyor. Ayrıca, ticari analiz araçlarından kaç tanesini bilebildiğiniz ve kullandığınızın kazancınız üzerindeki etkisinin çok az olmasına rağmen, mevzu açık kaynaklı araçlar olduğunda bildiğiniz ve kullandığınız programlama araçlarının sayısı arttıkça kazancınız ticari araçlara oranla büyük miktarda artıyor. Yani, açık kaynaklı araçları kendi bilgi ve beceri dağarcığınıza dahil ettikçe yaptığınız işlerin de kapsamı ve değeri de o oranda artıyor. Anket sonucunda ortaya çıkan programlama/analiz araçlarının kullanım oranını yanda görebilirsiniz. Şöyle enteresan bir sonuç çıkmış: R kullananlar Python da kullanıyor, ancak Excel kullanımlarına ilişkin pozitif veya negatif bir bağlantı yok. Buradan hareketle tüm katılımcıların kullandıkları araçların birbirleriyle olan bağlantıları üzerine bir bağlantı haritası oluşturmuşlar (3 farklı programlama/analiz aracı grubu farklı renklerle gösterilmiş. 16 Ocak 2014 PerşembeDünya ve Veri Analizi Bu yazı zihnimde olgunlaşırken bir saat kadar önce bir konuşma izledim ve bunu da bu yazıya dahil etmem gerektiğini düşündüm. Konumuz, dünyanın ilerlediği yön ve veri analizinin dünyada nasıl algılandığı/geliştiği. O'Reilly tarafından yürütülen kapsamlı bir anket çalışmasının sonuçları birkaç gün önce yayınlandı. Konu, veri analizi odaklı veya veri analizini içeren kariyerlere sahip profesyonellerin ortalama ne kadar maaş aldıkları, hangi programlama araçlarını kullandıkları ve trendler. Bu çalışmanın iki açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum. İlki, mevcut durum tespiti yapması. İkincisi ise, gelecekte veri analiziyle bağlantılı bir kariyere sahip olmak isteyenlerin (evet, biyoinformatik de veri analiziyle doğrudan bağlantılı bir kariyerdir) ne tür yetenekler geliştirmesi gerektiği hakkında önemli ipuçları vermesi. Bu raporu mümkün olduğunca özetlemeye çalışacağım, orjinaline buradan ulaşabilirsiniz. İşin magazinsel ve ilgi çekici kısmından başlayayım: ABD'de veri analiziyle uğraşan ve kullandığı veri analizi aracı çeşidi 10'a kadar çıkan bir çalışanın elde ettiği brüt yıllık kazanç ortalama 100.000 $. Yani ortalama aylık 6.000 $'lık bir net maaştan söz ediyoruz. Bu ortalama kazanç, daha yeni ve özelleşmiş diğer programlama araçlarının da kullanılmasıyla 150.000 $'a kadar çıkıyor, yani aylık ortalama 9.000 $'dan bahsedebiliriz. Alım gücü farkı göz önüne alındığında, bu rakamların TL muadillerini elde etmek için 1,5 ile çarpmak yaklaşık bir fikir verecektir bizlere. Peki ne tür programlama/analiz araçlarından söz ediyoruz? Yapılan çalışma, veri analizinde kullanılan araçları iki sınıfa ayırmış: açık kaynaklı (R ve Python gibi) ve ticari (Excel ve SAS gibi) analiz araçları. Açık kaynaklı araçlar geleneksel ticari araçların önüne geçmeye başlamış ve daha yoğun ve etkin bir şekilde kullanılıyor. Ayrıca, ticari analiz araçlarından kaç tanesini bilebildiğiniz ve kullandığınızın kazancınız üzerindeki etkisinin çok az olmasına rağmen, mevzu açık kaynaklı araçlar olduğunda bildiğiniz ve kullandığınız programlama araçlarının sayısı arttıkça kazancınız ticari araçlara oranla büyük miktarda artıyor. Yani, açık kaynaklı araçları kendi bilgi ve beceri dağarcığınıza dahil ettikçe yaptığınız işlerin de kapsamı ve değeri de o oranda artıyor. Anket sonucunda ortaya çıkan programlama/analiz araçlarının kullanım oranını yanda görebilirsiniz. Şöyle enteresan bir sonuç çıkmış: R kullananlar Python da kullanıyor, ancak Excel kullanımlarına ilişkin pozitif veya negatif bir bağlantı yok. Buradan hareketle tüm katılımcıların kullandıkları araçların birbirleriyle olan bağlantıları üzerine bir bağlantı haritası oluşturmuşlar (3 farklı programlama/analiz aracı grubu farklı renklerle gösterilmiş): Gruplarla kazanç arasında kurulabilen bağlantı ise aşağıdaki şekilde sunulmuş: Tahmin edilebileceği gibi, R ve Python gibi programlama dillerini analizlerinde kullananların, herhangi bir programlama dili yerine Excel gibi hazır yazılımları kullananlara kıyasla daha fazla gelir elde ettikleri sonucu ortaya konmuş. Bahsedilen kazancın yüksekliği, aslında ortaya konan işin değerine ve potansiyeline işaret ediyor, bu rapora bu gözle de bakmak lazım. Özetle, açık kaynaklı programlama araçlarını öğrenmek için yapacağınız her türlü (zaman, eğitim, kitap, ders vb.) yatırım, size orta ve uzun vadede fazlasıyla olumlu olarak geri dönecektir. Peki dünya nereye gidiyor? Buna ilişkin bir fikir sahibi olmak çok kıymetli, çünkü aynı zamanda veri analizinin ve biyoinformatik gibi veri analizi odaklı alanların da gelecekte dünyada nasıl bir yerinin olacağını ancak bu şekilde kavrayabiliriz. Bu sıralar gündem hayli karışık, ve maalesef bir o kadar da karmaşık. Herkes birbirinin sarfettiği sözlere veya davranışlarına bakarak mevcut gündemde herhangi bir şeyin karşısına yerleştiriyor, ve bu maalesef zehirli ve tehlikeli bir ortam. Yine de, herhangi bir yere ait olma dürtüsüne sahip olmaksızın aşağıda yer alan videoya zaman ayırmanızı rica ediyorum. Bu videoya tamamen doğru veya tamamen yanlış olarak bakmak yerine, gri alanlarda dolaşabilen bir tespitler dizisi olarak bakın lütfen.

http://www.biyologlar.com/dunya-ve-veri-analizi

Hücre Fizyolojisi

Hücreler yaşayan organizmaların yapısal ve fonksiyonel birimleridir. Hücreler küçük fakat kompleks yapılardır. Yaşamın bu temel birimi hakkında ayrıntılı bilgiler ilk kez 17. Yüzyılda ışık mikroskobunun geliştirilmesi ile edinildi. Bir müze müdürü olan İngiliz Robert Hooke 1663 yılında mantar ve diğer bitki örneklerini bir jiletle keserek mikroskop altında 30 kat büyüterek inceledi. Bu incelemeler sonucunda bitkilerin "hücre" adını verdiği küçük bölmelerle dolu olduğunu buldu. Anton van Leeuwenhoek isimli bir Alman dükkancı ise doku örneklerini 300 kat büyüterek, bakteri, kan hücresi, sperm hücresi gibi tek hücreli organizmaları inceledi. Bu organizmalara hayvancık anlamına gelen "animalcules" adını verdi. Hücrelerin Genel Özellikleri: Hücreler hem morfolojik (şekilsel) hem de metabolik olarak çok büyük farklılıklar gösterirler. E.coli isimli bakteri 1m m (m m=mikrometre= 1 metrenin milyonda biri) uzunluğundayken, aksonları 1 metre uzunluğunda olan sinir hücreleri vardır. Ama yine de hücrelerin çok büyük bir çoğunluğu 1-30 m m arasındadır. Hücreler küçük olmak zorundadırlar, çünkü metabolizmalarında diffüzyon çok önemlidir. Diffüzyon, termal hareketle moleküllerin rasgele hareket etmesidir. Diffüzyon moleküllerin, yüksek konsantrasyon bölgesinden düşük konsantrasyon bölgesine doğru, her yerde eşit dağılıncaya kadar olan, rastgele hareketleridir. Diffüzyon termodinamiğin 2. Kanuna bir örnektir. Bu kanuna göre entropi (düzensizlik ya da rasgelelik) sürekli olarak artar. Evrendeki düzensizliğin derecesi sadece ve sadece artabilir. Hücrelerin çoğu aktivitelerinin büyük bir bölümünü diffüzyon ile düzenlerler. Diffüzyon, molekülün özelliğine (büyüklük gibi) ve çevreye (vizkozite, membran gibi) bağlıdır. Bir partikül (madde parçası) tarafından katedilen mesafe zamanın karekökü ile doğru orantılıdır. Yani bir partikül 1 saniyede 1 m m gidiyorsa, 4 saniyede 2 m m ve 100 saniyede 10 m m ve 3 saatte (10.000 saniye) 100 m m gidecek demektir. Hücrelerin Fonksiyonel Özellikleri: Hücreler ortamdan ham materyali alırlar. Enerji üretirler: Bu enerji iç ortam dengesini sağlamak, ve sentez reaksiyonlarını yürütmek için gereklidir. Termodinamiğin 2. Kanununa karşı koymak ancak enerji ile mümkündür. Kendi moleküllerini sentez ederler. Organize bir şekilde büyürler. Çevreden gelen uyarılara cevap verirler. Çoğalırlar (bazı istisnalar haricinde). Hücrelerin Yapısal Özellikleri: Kalıtsal bilgiler DNA içinde saklanır. Genetik kod temelde aynıdır. Bilgi DNA dan proteinlere RNA aracılığı ile geçer. Proteinler ribozomlar tarafından yapılır. Proteinler hücrenin fonksiyon ve yapısını düzenlerler. Bütün hücreler seçici geçirgen bir zar olan plazma membranı ile çevrilmiştir. HÜCRELERİ BİRBİRİNDEN AYIRAN ÖZELLİKLER Hücreler arasında pek çok benzerlik olmasına rağmen, çok belirgin farklılıklar da vardır. Bu farklılıklar hücreleri çeşitli ana guruplara ayırmamıza yardımcı olur. İki yaygın ana gurup şunlardır. Prokaryotlar Eukaryotlar Prokaryotlarla Eukaryotlar arasındaki en temel farklar prokaryotların bir nükleusa (çekirdek) ve membrana bağlı organellerinin (birkaç istisna haricinde) olmamasıdır. Her ikisinin de DNA sı, hücre zarı, ribozomları vardır. HÜCRE ORGANELLERİNİN YAPI VE FONKSİYONLARI Hücreler ışık mikroskopu ile incelendiği zaman, sitoplazma ve çekirdek adı verilen iki bölümden oluştuğu görülür. Ancak daha büyük büyütme sağlayan elektron mikroskopuyla yapılan incelemeler, hücrenin bir takım alt birimlerden, hücre organellerinden oluştuğunu ortaya koymuştur. Hücre şunlardan oluşmuştur. Hücre zarı Sitozol Organeller Çekirdek Hücre Zarı: Zar ya da membranlar yaşam için çok önemlidir, çünkü bir hücre 2 sebebten dolayı kendisini dışarıdaki ortamdan ayırmak zorundadır. DNA, RNA ve benzeri yaşamsal moleküllerini dağılmaktan korumalıdır. Hücre molekül yada organellerine zarar verebilecek yabancı molekülleri uzak tutmalıdır. Ancak hücre bu iki kurala uyarken bir taraftan da çevreyle haberleşmeli, dış ortamı sürekli olarak izlemeli ve ortam değişikliklerine ayak uydurmak zorundadır. Ayrıca hücre besin maddelerini dışarıdan almalı ve metabolizması sonucunda ürettiği toksik (zehirli) maddeleri dış ortama vermelidir. Biyolojik membranlar Şekil 1 de görüldüğü gibi bilipit katmandan oluşur. Şekildeki her bir fosfolipiti temsil eder. Daire ya da baş negatif yüklü fosfat gurubudur, ve iki kuyruk da çok hidrofobik (hidrofobik=suyu iten) olan hidrokarbon zincirlerini temsil eder. Fosfolipit zincirlerinin Şekil 1. De görüldüğü düzenlenmesi sonucu hidrofobik kısımlar membranın içinde kalır. Membran yaklaşık 5 nanometre (1 nanometre = 1 metrenin milyarda biri) kalınlığındadır. Membran semipermeabledır (yarı geçirgen), yani bazı maddelerin membrandan serbestçe geçmesine (diffüze olmasına) izin verir. Membran büyük moleküllere geçirgen değilken, yüklü iyonları çok az geçirir, ve yağda eriyen küçük moleküllere oldukça geçirgendir. Tüm biyolojik membranlar gibi hücre zarı (membranı) da lipit, protein ve az miktarda karbonhidrattan oluşmuştur. Hücre zarı, hücre içinde ve dışında bazı uzantılarla devam eder. Hücre dışına doğru olan uzantılar hücrenin yüzeyinden interstisiyel mesafeye doğru uzanırlar, bu uzantılara mikrovillus denir. Hücre içine doğru devam eden zar sistemi ise dış ortamın hücre içiyle daha yakın ilişki kurmasını sağlar. Bu sisteme endoplazmik retikulum denir. Endoplazmik Retikulum: Endoplazmik retikulum lipid, protein (ribozomlar aracılığı ile) ve kompleks karbonhidratların yapım yeridir. Endoplazmik retikulum hücredeki toplam membranların yarısından fazlasını oluşturur. Endoplazmik retikulum iki membrandan oluşur, iki membran arasında kalan boşluğa endoplazmik retikulum lümeni denir. İki tip endoplazmik retikulum vardır. Granüllü Endoplazmik Retikulum: Üzerinde ribozomlar vardır. Sisterna denilen yassılaşmış keseler şeklindedir. Golgi Kompleksi: Golgi kompleksi hem yapı hem de fonksiyon yönünden endoplazmik retikulum ile yakından ilişkilidir. Bu organel birbirine paralel bir dizi membranöz kanaldan oluşur ve salgı yapan hücrelerde iyi gelişmiştir. Golgi kompleksinin fonksiyonu endoplazmik retikulumda sentezlenen maddelere son şeklini vermek ve bu maddeleri bir membranla çevrelemektir. Ayrıca hücre zarının yenilenmesi ve yüzeyinin genişletilmesi görevini de üstlenir. Lizozom: Lizozomlar 0,2 ila 2 m m çapında organellerdir. Hücreiçi sindirimi sağlamak üzere yaklaşık 40 civarında enzim içerirler. Lizozom membranı lizozomun hücreyi tümüyle sindirmesini önler. Bu enzimler için optimal pH 5 civarıdır. Lizozomlarda ATP hidrolizi ile çalışan H+ pompası vardır. Bu sayede lizozomun pH I düşük tutularak enzimlerin etkin hale geçmesi önlenir. Peroksizom: Peroksizom membranında spesifik proteinler ve oksidasyon enzimleri vardır. Karaciğerdeki peroksizomların ana görevi detoksifikasyondur (bir maddeyi zararsız hale getirme). Ribozom: Ribozomlar proteinlerin sentez edildikleri yerdir. Protein sentezi için gerekli bilgi DNA dadır, bu bilgi RNA ya transfer edilir, ve ribozomlarda RNA daki bu bilgiyle protein yapılır. Bir hücre için protein sentezi çok önemlidir, bu yüzden de hücrede binlerce ribozom bulunur. Ribozomlar ya sitoplazmada serbestçe yüzerler ya da endoplazmik retikuluma bağlı olarak bulunur. Ribozomların membranı yoktur. Protein sentezlemedikleri zaman 2 alt gurup halinde bulunurlar. Alt guruplar ribozomal RNA (rRNA) ve ribozomal proteinlerden oluşur. Mitokondri: Mitokondriler eukaryotik hücrelerde ana enerji üretim merkezleridir. Biri iç diğeri dış olmak üzere iki membranı vardır. İç membranda çok sayıda katlanmalar vardır, bu membranın yüzey alanını genişleterek, membran bağımlı raksiyonların daha fazla sayıda olamasını sağlar. Mitokondrilerin kendi DNA ve ribozomları vardır. Çekirdek (Nükleus): Nükleus DNA nın bulunduğu ve DNA daki bilginin RNA ya aktarıldığı yerdir. Çift katlı bir membranla sarılmıştır, bu membranda çok sayıda büyük porlar bulunur. Çekirdeğin içini dolduran esas madde DeoksiriboNükleik Asit ve protein molekülleridir. Bu DNA molekülleri nükleus içinde rastgele dağılmış olamayıp kromozom denilen yapılar içinde protein molekülleri ile birlikte organize olmuşlardır. İnsanda 46 adet (23 çift) kromozom bulunur. DNA molekülleri hücrede mevcut bütün proteinlerin nasıl yapılacağının genetik bilgisini içerirler. Bilgi nükleusdadır fakat proteinler sitoplazmada yapılır, bu sebeple bilginin sitoplazmaya aktarılması gereklidir. Bu amaçla DNA kalıp gibi kullanılarak, bu kalıptan RNA yapılır, oluşan RNA sitoplazmaya geçerek, protein yapım yeri olan ribozomlara protein sentezi için gerekli bilgiyi aktarır. Çekirdek hücrenin kontrol merkezidir, buradaki genetik mekanizmalar yoluyla sadece hücre içindeki kimyasal olaylar değil, aynı zamanda hücrenin özelliklerinin yeni hücre nesillerine aktarılması da sağlanır. Hücre İskeleti: Aslında hücre iskeleti terimi yanlış bir deyimdir. Hücre iskeleti transparan olduğu için hem ışık hem de elektron mikroskobu preperatlarında görülmez. Hücre çizimlerinde de gösterilmemesine rağmen önemli bir hücre komponenttidir. Hücre iskeleti hücrenin şeklini, hücre organellerinin yerinde durmasını sağlar, ve hücre hareketinden sorumludur. Hücre iskeleti şunlardan oluşmuştur. Sentriyoller Mikrotübüller Aktin filamentleri Sentriyoller çekirdeğe yakın olarak yer alan bir çift silindirik yapıdır. Her biri üçerli guruplar halinde dokuz tübülden oluşmuştur. Sentriyoller hücre bölünmesi sırasında kromozomların hücre kutuplarına çekilmesini sağlarlar. Mikrutübüller tübülin denilen alt birimlerden oluşmuştur. Görevi hücreyi yerinde tutmaktır, aynı zamanda silya ve flagellanın da ana bileşenidir. Aktin filamentleri ise hücrenin şeklini değiştirmesinde görev alırlar.

http://www.biyologlar.com/hucre-fizyolojisi

Embriyogenez

Biyolojinin bütün problemleri arasında en büyüleyici ve en zor olanı embriyogenez yani embriyonun yaratılmasıdır. Embriyogenez; tek hücrenin döllenmiş yumurtanın, hedef aldığı çok hücreli karmaşık organizmaya ulaşırken attığı adımlarla ilgilidir. Bu hedef bütün ince ayrıntılarıyla, gelişme olayının orkestrasyonu üzerine talimatları içeren, DNA'da yazılıdır. Bu harikulade işin nasıl olduğunu henüz anlayamamış olduğumuzu hemen söyleyebilirim, ama en azından çevresinde araştırmalar yapıyoruz. Hücreler Birbirine Yapışır ve Uzmanlaşır Döllenmiş bir yumurta, diğer daha basit tek hücreli yaratıklar gibi yaşamına iki ayrı hücre oluşturmak için bölünerek başlar; bu iki hücre bölünüp dört olur ve bu böyle sürüp gider. Tek hücreli yaratıkları gözlemleyerek, her bölünmeden sonra hücrelerin ayrılacağını umuyoruz. Ama döllenmiş yumurtadan üreyenler ayrılmıyorlar, toplumsal bir girişime katıldıklarını bilirlermiş gibi birbirlerine sıkıca yapışıyorlar. Kısa bir süre sonra başka bir şey açığa çıkıyor. Hücreler birbirlerine benzemeyen ve değişik davranan gruplar oluşturuyorlar. Hücre grupları artık uzmanlaşmaktadırlar. Her grup belirli sayıda özel görevleri yapmakla yükümlüdür. Uzmanlaşma işinin geriye dönüşü yoktur. Erken embriyogenez iki özelliği, hücre yapışması ve hücre uzmanlaşması, bunlar gelişme işleminin temelinde yatıyorlar. Değişkenliğin Kökeni Şimdiye kadar organizmaların nasıl uzun zaman geçtikçe giderek farklılaştığım belirleyen ve bütün canlı yaratıklar için geçerli yasaları öğreniyorduk. Bütün canlı yaratıklar kendilerini oluşturan bilgiyi DNA'da biriktirirler, DNA'yı mesajcı RNA'ya kopya ederler, mesajcı RNA'yı proteine "tercüme ederler". Dahası, DNA'nın mutasyonla veya cinsel karışımla değişmesi proteinlerin kalıcı değişimine neden olur. Böylece organizmalar arasında gittikçe artan farklılıklar ortaya çıkar ve sonunda yeni türler doğar. Bazı bakımlardan embriyogenez, evriminin, kısa bir zaman aralığında ve mikrokosmosta tekrarı gibidir. Hayvan embriyosunun gelişmesini değişik aşamalardan geçerken gözlemleyelim. Embriyo, erişmesi beklenen yetişkin yaratığa benzemeden önce balığa benzer. Balığa benzerlik yalnız görünüşte değildir; erken embriyo oksijen ve besini göbek bağı yoluyla annesinden alır, ama gereksinimi olmadığı halde su altında nefes almaya yarayan solungaçlara da sahiptir. Açıkçası embriyonun evrimsel gelişmenin bir aşamasını yinelemesi için görünürde hiçbir neden yok. Ama embriyogenez süresince farklılık nasıl doğar, hücreler deri hücresi, kas hücresi, sinir hücresi olmaya ne zaman karar verirler diye sorsak, doğa boş bakışlarla cevap verir bize; hücrelerdeki bilgi işleminin evrensel mekanizması üzerine bir sürü şey öğrenmemize izin verdi, ama sıra hücreleri birbirinden farklı yapan nedenlere gelince bilgisizlik içinde oturuyoruz. Bazı bilim adamları embriyogenezin derinliklerine dalabilmek için tümüyle yeni kavramlara ve yöntemlere gereksinimimiz olduğuna inanıyorlar. Bunun böyle olduğundan kuşkuluyum. Yalnızca, hücreleri değişik yapan nedenler şimdiye kadar bulduklarımızdan daha karışığa benziyor. Tıbbın Embriyogenezle İlgisi Tıp bilimi için embriyogenezin anlaşılması önemlidir. Tıp adamlarının ilgilerini başka hiç bir olaya benzemeyen ölçüde bileyen, yalnızca bir tek hücrenin tam bir bireye dönüşebilmesi değil. Tıbbın; hamilelik, doğum kontrolü, çocuk ölümleri, doğuştan itibaren görülen hastalıklar, kalıtım hastalıkları ve kanser gibi problemlerin daha iyi denetlenmesi üzerine araştırmalarıyla da ilişkili. Bilim adamlarının embriyogenezin anlaşılmasının çok sayıdaki tıbbi probleme ışık tutacağı beklentileri var. Hücrelerin Yapışkanlığı Üzerine Birkaç Söz Daha Döllenmiş yumurta bölünmeye başladıktan sonra, hücrelerin birbirinden ayrılmayıp yapıştıklarından söz etmiştim. Yapışmalarını ne sağlıyor? insanın aklına bir yapışkan maddenin varlığı geliyor, ama gerçekte yapışkanlığı sağlayan bir madde değildir. Daha çok hücrelerin yüzeylerinde girintiler, çıkıntılar varmış gibi görünüyor (diğer hücrelerin çengellerine geçebilen ufacık çengeller). Hücrenin DNA'sı, gerçekte protein-yapan makineye, hücrenin dışına doğru göç edip orada girintili çıkıntılı bir yüzeyde çengel gibi davranacak belirli özel proteinler yapması talimatını vermiştir. Hücreler, bedenin değişik kısımlarını oluşturmak için uzmanlaşırken, yüzey protein çengelleri de amaca göre biçimlenirler. Bunlarla hücre tipleri birbirinden ayırt edilir. Embriyogenez İçin Enerji Şimdi bütün yapım işlerinde enerjinin gerekliliğine tümüyle duyarlı hale gelmiş olmalısınız. Hücrelerinin yakılıp ATP üretebilmesi için gelişmekte olan embriyoya şeker verilmelidir. Balıklarda, sürüngenlerde, kuşlarda ve embriyonun bir yumurta içinde büyüdüğü diğer yaratıklarda, yumurtanın sarısı embriyonun besinini sağlar. Annelerinin rahminde büyüyen hayvanlarda başka bir araç kullanılır. Anne iç duvarıyla embriyo arasındaki plasenta denen tabaka embriyo ile aynı hızla büyür. Plasenta, annenin kanıyla gelişen embriyonun kanının karıştığı yerdir. Annenin yediği besini getiren kan burada embriyonun kanına karışır. Yapım projesi için enerji böylece sağlanır. Bütün Hücrelere Aynı Bilgi Dağılmıştır Döllenmiş yumurta, anneden ve babadan aldığı tam büyüklükteki DNA ile yaşama başlar. Bölündükçe, yeni gelen her hücre kuşağı yetişkinliğe ulaşana kadar aynı büyüklükte DNA alır. Sonunda 60 trilyon hücreden oluşan bir insanda 60 trilyon birbirinin aynısı DNA kopyası bulunur! Bedenin her hücresinde, tamamen aynı bilgi bulunur. Yalnız üreme hücreleri diğer hücrelerin yarısı kadar DNA içerirler. Gen İfadesinin Denetlenmesi Embriyogenezin sırrının DNA'nın genlerinin ifadelerinin hücreler tarafından nasıl kontrol edildiğinin bilinmesinde gizli olduğu görülüyor. Bir yetişkini yaratmak için gerekli bütün bilgi hücrededir. Gelişen embriyonun her hücresinin içinin derinliklerini gözlemleyebilseydik, bazı şeylerin oluşumunu izleyebilecektik. Enzimler, döllenmiş yumurtanın DNA'sının genlerinin bazılarını mesajcı RNA'ya kopya etmeye başlayacaklardı. Mesajcı RNA'lar, daha en başta yumurtanın içinde bulunan, embriyoda etkin olan ribosomlara gideceklerdi ve burada gerekli proteinlerin sentezi başlayacaktı. Döllenmiş yumurta, reçetesinde yazılı proteinlerin tümünü biraz daha ribosomla birlikte toparladıktan sonra (ve DNA'sını iki katına çıkardıktan sonra) bölünecekti. Sonuçta oluşan hücre çiftlerinde, şimdi yeni bir tam ölçü DNA, yeni ribosomlar ve yeni her şey bulunacaktı. Kendisinden doğdukları hücrenin tümüyle tıpkısı olacaklardı. Protein sentezi işlemi ve yeni hücre yapımı kendi kendisim, yineleyerek, hücre sayısı dört hücreye ulaştırılacak, sekiz hücreye çıkmak için yeniden... Kısacası bunun böylece sürüp gittiğini görecektik. Buraya kadar işlem, bölünen bakteride sürüp gidenin hemen hemen aynı. Her kuşak hücre kendisinden öncekinin aynen yinelenmesi. Fakat uzmanlaşma başladığı zaman, yeni bir şeyler katılıyor olmalı. Eğer üreyecek hücrelerin bir grubu deri, diğeri kas, bir başkası beyin vb. olacaksa, DNA gerekli yönlendirmeyi sağlamalıdır. Yalnızca hücreler arasındaki sürekli artan farklılığı değil, aynı zamanda farklılığın ne zaman başlayacağını belirlemelidir. Gelişen hücre topluluğu içindeki her bir hücrede tamı tamına aynı ölçüde DNA bulunur. O zaman hücreler nasıl farklı olabilirler? Birincisi şunu hatırlayalım, deri hücresi, kas hücresi, beyin hücresi olsun, belli bir hücrenin karakterini, yaptığı proteinler belirler. Örneğin, deri hücreleri, keratin denilen özel bir protein yönünden zengindirler (deriye bizi koruyan özel yeteneğini veren protein). Kas hücreleri myosin denilen bir proteinle sarılmıştır. Bu proteinin özel yeteneği, bir eş proteinle etkileşip uzunluğunu değiştirebilmesidir. Böylece kas liflerinin kasılmasına yol açarlar. Beyin hücreleri elektrik güçler iletmeye yardımcı proteinler içerirler. Diğer bütün uzmanlaşmış dokuların hücreleri, hücrenin özel karakterini belirleyen kendilerine özgü proteinleri üreteceklerdir. Böylece bazı hücreler deri hücreleri olarak amaçlarını gerçekleştirmek için keratin üretmeye; diğerleri kas hücresi olabilmek için myosin üretmeye başlayacaklardır. Aslında, bütün hücrelerdeki DNA'larda keratin için bir gen myosin için diğer bir gen bulunur. Genler orada hazır bekliyorlar. Öyle görünüyor ki deri hücrelerinde keratin yapılması ifade edilirken, myosin baskı altına alınmak zorunda. Diğer yandan, kas hücrelerinde myosin ifade edilmeli ve keratin geni bastırılmalıdır. Yani deri hücrelerindeki keratin geni, keratin mesajcı RNA'sı olarak okunuyor. Ribosoma gidiyor orada keratin proteinine çevriliyor. Bütün bunlar gerçekleştikten sonra hücre deri hücresi haline geliyor. DNA, embriyo gelişimi sürerken, programlı bir sıralama ile genlerini her birinin sırası geldikçe ifade edip bastırabilmelidir. Belli türden bir hücre oluşumu yüzlerce protein gerektirir, yani bu hücrelerde. bir çok gen ifade edilirken daha çoğu da (başka, hücrelerin proteinlerini kodlayan genler) bastırılır. Gerçekten dikkate değer bir durum! DNA bütün genlerle birlikte, bu genlerin ne zaman işe koşulacağını ne zaman bastırılacağını da biliyor. Klonlar Klon, tek hücreden üremiş hücreler topuluğudur. İlkel kardeşlerimiz bakteriler, sürekli klonlar oluştururlar. Bir bakteri hücresini bir tabak yiyeceğin üzerine koyarsak, hemen bölünüp iki hücre, bu iki hücre bölünüp dört hücre olur ve bu böyle sürüp gider, iki gün içinde bakteri kütlesi çıplak gözle görülebilir hale gelir. Bu kütle bir klondur; bir tek orijinal hücreden üremiş milyonlarca yavru hücreden oluşur. Bu klondan bir tek yeni hücre alıp yine bir tabak yiyeceğin üzerine yerleştirirsek, birincisinde olduğu gibi bir klon oluşana kadar bölünecektir. Klon oluşturmak bakteri için oldukça kolay bir iştir, çünkü bütün hücreler birbirinin aynıdır. Daha gelişmiş bir organizmadan klon yapmak çok daha karmaşıktır. Ama teorik olarak mümkündür. Yaratıkların her hücresinde aynı DNA her şeyiyle tam bir bireyi oluşturmak için gerekli bilgiyi taşıdığına göre, tamamen teorik planda; herhangi bir hayvandan bir hücre alıp onu bir kap besinin üzerine veya beslenebileceği başka bir ortama koysak ve tam bir hayvan organizmasını üretmesini sağlasak, aslının kusursuz bir kopyasını geliştirmek için gerekli bütün bilgi, o tek hücrenin DNA'sında vardır. Bu olasılık, özellikle de insanın klon yoluyla oluşturulabileceği düşüncesi, yani bir tek insan hücresinden geliştirilmiş her şeyi tamam bir insan yaratmak, popüler yazarların hayal gücünü harekete geçirdi. Böyle bir olasılık gerçekleşmekten son derece uzaktır. Diğer yandan bir tek hücrenin aslında tam bir bireyi ortaya çıkarabildiğini biliyoruz; döllenmiş yumurta, tam bir yetişkin varlık olduğu zaman bu gerçekleşiyor. Ama olan biten tek yönlü bir işleme benziyor. Canlı yaratıklar, kolay kolay hücrelerinden herhangi birinin döllenmiş yumurta gibi bölünmeye başlayıp kendi tıpkı kopyalarını oluşturmasını sağlayamazlar, Bizim hücrelerimiz kendi uzmanlaşmış durumları üzerine sıkı bir denetleme uygularlar. Örneğin deri hücreleri deri hücresi olarak kalırlar, tıpkısı tıpkısına ayrı bir birey olmak şöyle dursun, değişip kas hücresi olmaya bile yeltenmezler. Hücrelerimizin, çevrelerinin etkisiyle mi böyle değişmez oldukları tartışılabilir. Bir hücreyi komşularından ayırsak, belki beklenmeyen bir davranışa yönelecektir. Böyle bir deney kurbağa larvası hücreleriyle aşağıda anlattığımız gibi yapılmıştır: Önce, kurbağa yumurtalarındaki hücre çekirdekleri ve dolayısıyla DNA'ları tahrip edilmiş, sonra genç larvaların rasgele bazı hücrelerinden alınmış çekirdekler, DNA'sız kurbağa yumurtası hücrelerine yerleştirilmiştir. Kısa sürede yumurtalardan yeni larvalar, hatta bazen kurbağalar gelişmiştir. Yani larvalar bir tek larva hücresinden üremiş birer klondurlar. Benzer klon yapma deneyleri, fareler ve başka hayvanlar üzerinde de yapılmış, ama başarıya ulaşılamamıştır. Klon başarısızlık, hücre karakterindeki dengeliliğini ortaya çıkartıyor. Her hücrenin DNA'sında bulunan, başka bir hücre olabilme potansiyeline karşın, hücreler bu potansiyel avantajı kullanmazlar. Genlerinin çoğu durdurulmuştur. embriyogenezi derinliğine araştırabilmek için genlerin ifade edilip edilmemesini neyin belirlediğini öğrenmeliyiz. Genlerin Başlatma - Durdurma Mekanizmasının Özelliği Hücreleri farklılaştıran gen çalıştırma mekanizması, insanın aklına keskin bir soru getiren ilginç bir bilinmeyendir. Genler nasıl harekete geçirilip durdurulabilirler? Daha önce de söylediğimiz gibi en açık yanıtlar en basit sistemlerden gelir. Yine, o alelade bakterilerin davranışlarına bakalım. Bazı hücreleri taze bir büyüme solüsyonu içine atıp, şeker olarak örneğin glukoz ekleyelim. Hücreler bölünmeye başlarlar ve sayılan hızla yükselir. Bu, glukoz tüketilene kadar sürer. Sonra büyüme durur. Aynı gözlemi, yine benzer bir hücre grubuyla bu sefer değişik bir şekerle, diyelim galaktozla deneyelim. Hücrelerin sayılan artar, ama glukozla olduğundan daha yavaş artar ve galaktoz bitince büyüme durur. Glukozun, daha hızlı tüketildiği için galaktozdan daha iyi bir besin olduğu sonucuna varırız. Ama her iki şeker de bakteri tarafından kullanılmıştır. Hiçbirini ziyan etmiyor bakteriler. Şimdi deneyi hem glukoz hem galaktoz kullanarak yineleyelim, ilginç birşey olur, glukozun tümü tüketilene kadar nüfus hızla artar. Sonra yirmi dakika kadar artış durur. Ve bu sürenin sonunda yeniden başlayıp galaktoz tüketilene kadar sürer. Hücrelerin glukozu yeğledikleri açıkça görülüyor. Ancak, yirmi dakikalık bir aradan sonra galaktozu kullanabilme yeteneğini kazanıyorlar. Bunun genleri harekete geçirmek ve durdurmakla ne ilgisi var? Bu basit sistemin analizi, 1950'lerin sonuna doğru, Fransız bilim adamları François Jacob ve Jacques Monod'ya gen ifadesinin denetlenmesi üzerine parlak bir ilham verdi. Şimdi bakterilerde mekanizmanın nasıl çalıştırılabildiği kanıtlanmış durumda; bu bizim gibi daha karmaşık organizmalarda da geçerlidir belki ama burası henüz kesinlikle bilinmiyor. Bakteriler, alışık olmadıkları bol şekerle uğraşırken içlerinde ne olup bitiyordu? Bakteri hücrelerinin glukoz kullanacak makineleri olduğu açıkça görülüyor, çünkü bu şeker verilir verilmez yemeye başladılar. Bu makine iki proteinden oluşuyor: Şekerin hücreye girmesini sağlayan bir enzim ve içeri girince onu hazmedecek bir enzim. İki enzim; iki gen. Bu makinenin galaktoz kullanan karşılığı henüz hücrede yok; veya en azından iki şekerin bulunduğu solüsyonda büyüme başladığı zaman yoktu. Glukoz tükenince galaktozu kullanacak makine kuruluyor. Glukozun bulunmaması, galaktoz kullanan makinenin geliştirilmesi için tetiği çekiyor. Glukoz, galaktozu kullanmak için gerekli enzimleri denetleyen genlerin ifadesini önlüyordu ve bastırıyordu. Glukoz bitince baskının etkisi kayboldu ve böylece galaktoz genleri, mesajcı RNA'ları yapmaya başlayıp proteine çevirebildiler. Bütün bunların bakteri için anlamını düşünün. Eli altındaki en iyi besini yiyor ve besin, bakteri içinde enerjinin başka besini kullanmak için enzimler yapılarak ziyan edilmemesini de ayarlıyor, iyi besin tükenince el altında yalnızca daha zayıf besin kalıyor. O zaman bakteri işe girişip bu besini kullanabilmesi için gerekli enzimleri yapıyor. Bakteriler Kendilerine Verilen Şeyleri Üretmezler Bahçenizde kendi kullanımınız için sebze yetiştiriyor olsanız ve birileri size düzenli olarak bu sebzelerden vermeye başlasa, belki de kendiniz yetiştirmekten vazgeçerdiniz. Bakteriler de buna benzer bir şey yaparlar. Kendi gereksindikleri amino asitleri yapabilirler (protein zincirindeki yirmi temel halka). Amino asitler olmadan, doğal olarak protein yapamayacaklardı ve üremeleri duracaktı. Eğer bakterilere hazır yapılmış amino asitler verirsek, içinde yaşadıkları solüsyona amino asitler eklersek, bakteriler kendi amino asitlerini yapmayı durdururlar. Amino asit armağanımız hücrelerin kendilerininkini yaparak enerji harcamalarını gereksizleştirir. Burada bir hayli enerji söz konusudur. Yirmi amino asidin her birini yapmak birkaç enzim gerektirir. Her enzim yapılışında, bir gen harekete geçirilmeli, mesajcı RNA yapılmalı, enzim proteinlerin yapıldığı ribosomlara gönderilmelidir. Genin böylece durdurulması yapı enerjisinde önemli bir tasarruf demektir. Enerji korumak, bütün canlı hücrelerde olduğu gibi, bakterinin de yaşamını sürdürebilmesi için son derece önemlidir. Gen İfadesinin Denetlenmesi İçin Şema İşte bakteriler üzerine çalışmalardan elde edilmiş gen ifadesinin genel resmi; 1. Genler harekete geçirilip durdurulabilirler. Bu, represör denilen protein moleküller tarafından yapılır. 2. Represörler, kendilerini genlerin ucuna bağlarlar. Böylece geni mesajcı RNA'ya geçirecek olan enzimin işini yapmasını engellerler. 3. Bu, genin yapmakla yükümlü olduğu proteinin yapılmasının istenmediği anlamındadır. 4. Represörler iki nedenle DNA'dan serbest bırakılabilirler: a) Glukoz gibi bir şekerin yokluğuyla (demek ki glukoz gene bağlanması için represöre yardım ediyor.) b) Bir amino asidin yokluğuyla. Şimdi daha önce anlattığımız glukoz-galaktoz. deneyinin açıklamasını görebiliriz. Glukoz bakterilerin eli altında bulunduğu sürece, onu yiyecek ve bu da galaktoz genleri represörünün galaktozu kapalı tutmasına yardım edecektir. Glukoz bitince, galaktoz geni represörleri işlevlerini yerine getirmezler, böylece gerekli enzimler yapılabilir ve galaktoz kullanılabilir. Aynı şekilde, bakterilere amino asitler verildiği zaman bu amino asitler, bütün amino asit yapmaya yarayan genlerin represörlerine yardımcı olup, genleri kapattırabilirler. Bakteri içinde işleri düzenleyen bu güzel sistemin insanlar dahil daha yüksek canlı biçimlerinde de işlediği görülüyor. Bu sistem genlerin ifadesini denetlemek için önemli bir yoldur. Ama İnsanlar Bakteri Değildir Bakteri hücreleri ile bizim gibi organizmaları daha karmaşık ve uzmanlaşmış hücrelerin kullandıkları yöntemler arasında, belirgin bir fark vardır. Bakteri hücreleri; çabuk tepki veren, esnek, çevredeki ciddî değişikliklere hızla kendini uydurabilen bir yaşam sürenler. Bu biraz, vahşî ormanlarda savaşarak varlığını sürdürmeye benzer; bir bakteri kendi başının çaresine bakar. Diğer yandan uzmanlaşmış hücrelerin yaşam biçimleri kalıcı olarak belirlenmiştir. Ömür boyu; "deri hücresi" deri hücresi olarak, "kas hücresi" kas hücresi olarak, "beyin hücresi" de beyin hücresi olarak kalır. Her hücre çeşidinde deri mi, kas mı, yoksa beyin mi olduğunu belirleyen bir kaç gen işletilir ve diğer bütün genler (diyelim ciğer, kemik ya da böbrek olmak için) durdurulur ve hücre neyse sonuna kadar da o olarak kalır. Bakteriler, buna göre genleri hızla ve kolayca harekete geçirip durdurabilecek araçlar gereksinirler. Uzmanlaşmış hücrelerde çoğu genler sürekli durdurulmuş, birkaçı da sürekli işletilir durumdadır. Bakterinin bu kolay çalıştırma-durdurma mekanizması, uzmanlaşmış hücrelerde kullanılana benzemeyebilir. Ne var ki şu anda elimizde en iyi anladığımız model, bakteri sistemidir. Hiç olmazsa teorik olarak, temelli durdurmayı veya çalıştırmayı sağlamak için kullanılmasını düşünmek zor değil. Biçimin Oluşumu Embriyogenezde temel problem olarak gen ifadesine bakıyorduk. Oysa ilk göze çarpan yan, biçimin oluşumu; heykel dökme sürecindeki hüner, yumurtadan bebeğe dönüşümün akıl almaz mimarî başarısı. Örneğin, bizi oluşturan tüm özel doku ve organlar, bir iskelete asılmıştır. Kemik, bütün diğer yapının yanı sıra embriyoda gelişir. Sıradan görünüşlü hücrelerden başlayarak, içinde kalsiyumun sert bir yapı oluşturmak için biriktirildiği yeni bir doku belirir. Bu doku sert ve olağanüstü güçlüdür, bir organizmanın ağırlığını ömür boyu taşıyabilecek nitelikte yapılmıştır. Kırıldığı zaman da yeniden kendini onarabilir. Böylesine bir yapısal biçimlendirme süreci nasıl ortaya çıkıyor? Bu anlaşılması zor bir problem ve yine bir model sisteme başvurmamız gerek. Bakteriler, insanlar gibi virüs enfeksiyonuna karşı dirençsizdirler. Her bakteri virüsünün (buna bakteri yiyen anlamında bakteriofaj denir) kutu gibi içinde DNA'nın saklandığı bir kafası ve enjektör iğnesi gibi kullandığı bir kuyruğu bu kuyruğun ucunda da bakterinin yüzeyini yakalayan örümcek gibi bacakları vardır. Sonra virüs kendisi bir enjektörmüşçesine -ki aslında öyledir de- DNA'sını kuyruğundan bakteriye geçirir. Virüsün DNA'sı bakteriye girer girmez idareyi ele alır.Bakterinin protein yapan makinesine, bundan böyle bakteri proteini yapılmayacağını belirten bir sinyal gider. Ribosomlar ve transfer RNA makinesi, virüsün kendi DNA'sından üretilen mesajcı RNA'lar tarafından çabucak kendi yararına işleyecek hale dönüştürülür. Kısa bir süre sonra, bakteri fabrikası virüs proteini parçalan yapmaya başlar. Yeni kafalar, kuyruklar ve bacaklar yapılır. Her şey virüsün DNA'sı tarafından yönetilir. Bundan kısa bir süre sonra, bakterinin içinde virüs kafalarının biriktiği görülür, yeni yapılmış virüs DNA'ları bunların içine yerleştirilir ve tamamlanmış virüsler ortaya çıkar. Her bakteri hücresinin içinde, yüz kadar virüs onu sıkı sıkıya dolduracak biçimde birikir. Zamanı gelince, virüsler bakterinin zarını yarıp, onu. öldüren bir enzim salgılayarak kaçarlar. Bütün bu vahşî yıkım yarım saatten az bir zamanda gerçekleşir. Bu olguda biçimin oluşumunun basit bir modelini görebiliriz. Ele geçirilen fabrikada, virüsün değişik parçaları, kendi DNA'sının verdiği talimatlarla, ufak bir bina yapar gibi bir araya getirilir. Bunun dikkatle programlanmış bir zaman aralığında, ortaklaşa gerçekleştirilen bir işlem olduğu görülebiliyor. Öyle ki genler virüsün değişik parçalarının yapımına bir sırayı izleyerek başlanmasını denetliyorlar. Doğru parçalar doğru sırada yapılıyorsa, belirli biçimin kendiliğinden bir anda oluşması çok güçlü bir olasılık gibi görünüyor. Bu modelin çok daha karmaşık, gerçek embriyogenez olgusuna ne kadar ışık tutacağı belirsiz. Ama modelin yararlılığı, bakteriden çok daha basit bir organizma olan virüsün gen kompozisyonu üzerine oldukça tam bir bilgi sahibi olmamızda yatıyor. Ayrıca, olayların sırasını denetleyip isteğimize göre ayarlayabiliyoruz ve çok karmaşık olmayan üç boyutlu bir biçimin oluşumunu bir elektron mikroskobuyla kolayca izleyebiliyoruz. Hücre Bölünmesini Başlatmak ve Durdurmak Embriyo hızla bölünen bir hücre kütlesidir. Bu korkunç hızlı büyüme işi, doğumdan sonra çocukluk boyunca gittikçe yavaşlayarak yetişkinliğe erişene kadar sürer. Yetişkinlikte hücre bölünmesi durur. Bir organizmanın bütününde; her organın, her dokunun hücreleri, büyümenin tamamlanmasına çok titiz ve dikkatli bir işbirliğiyle katılırlar. Hücreler büyümeyi ne zaman durduracaklarını nereden biliyorlar? Oluşumuna katkıda bulundukları organların tam büyüklüğe eriştiğini onlara söyleyen ne? Bu olgu, normal hücrelerin bedenin dışındaki davranışında da gözlemlenebilir. Birkaç normal hücre, bir cam kabın ortasına bırakıldıklarında, hemen yanlarındaki komşu hücrelerle sürekli ilişkili olarak bölünmeye başlarlar ve en uçtaki hücreler kabın kenarlarına dokununcaya kadar, kabın yüzeyini tek hücre kalınlığında bir tabaka halinde örterler. Kenara ulaşılınca bütün hücreler bölünmeyi durdurur. Bölünmeyi durduran sinyalin özelliği nedir? Bunun cevabını bilmiyoruz, ama araştırmayı sürdürüyoruz. Bilmecenin en azından bir bölümüne cevap getirebilecek, iddialı bir model sistemimiz var. Bu modelin uygulanabilme kolaylığına hayranım, üzerine yıllar harcadığım için ona karşı özel bir düşkünlüğüm var. Regenerasyon: Yenilenme Bir kurbağa yavrusunun kuyruğunu kesip onu yeniden suya bıraksam, yara çabucak iyileşir ve ondan sonraki üç haftada gerçekten ilginç olaylar olur: Tam ve mükemmel bir kuyruk. Bir salamenderin de buna benzer biçimde ayağını koparsam yerine yenisini yapar. Deniz yıldızı ve ıstakoz da öyle. Bu olguya regenerasyon: yenilenme denir. Bunun kendi bedenimizde de örneği vardır. Kopunca kollarımızı, bacaklarımızı yerine getiremeyiz ama karaciğerimiz bir kazada zarar görse, bir parçasının ameliyatla alınması gerekse karaciğer bir iki gün içinde eski büyüklüğüne erişir. Bu özel durumun, laboratuvarda benzerini yapabiliriz. Ameliyatla bir farenin karaciğerinin üçte ikisini alabilirim. Fare anesteziden birkaç dakikada ayılır, bir iki saat içinde yemeye başlar ve üç gün sonra karaciğerinin eksik üçte ikisi, normal ve sağlıklı olarak yerine gelmiştir; bir karaciğerin yapması gereken her şeyi yapmaktadır. Bütün bu olaylarda iki dramatik nokta görülür: Birincisi; hayvanın bir parçasının ayrılması, eskiden her şeyin sakin olduğu bu bölgede çok hızlı bir hücre bölünmesine yol açar. İkincisi; bu parça yerine gelince hücre bölünmesi durur. Şaşırtıcı olan; bu bölgedeki hücrelerin bölünmeye gerek olduğunu iş bitince durmak gerektiğini bilmeleridir! Bu hücrelerin içinde, onlara bölünmeye başlamalarını ve eksik organı tamamlamak için yeterince bölündükleri zaman durmalarım söyleyen nedir? Bir zamanlar bunun cevabım bulmak için, kopan parçanın yerine yeni hücreler üreten bir karaciğerden parçalar alıp, bunları normal, bölünmeyen karaciğer hücrelerine karıştırıyordum. Kopanı yerine getirmek için üreyen hücrelere, daha çok hücre yapmalarını söyleyen bir kimyasal sinyal varsa bunun normal hücreleri de etkileyip, onların daha hızlı protein yapmalarını sağlayacağını düşünüyordum. Diğer yandan, eğer normal hücreler yenileme hücrelerini yavaşlatacak bir kimyasal mesajı içeriyorlarsa, bunu da anlayabilecektim. İyi bir fikir, iyi bir model ama deneyler sonuçsuz kaldı. Sistem henüz çok karmaşık. Olanları bir türlü kavrayamıyoruz. Yaşamın kanunlarını açığa çıkartmakta üst üste sağlanan başarılardan söz eden öykümüzde; bir deneysel başarısızlığın yeri yok gibi gelebilir. Bence tersine; bu öykümüzün gerçekçiliğini arttırır. Aslında, şimdiye kadar bilim adamlarını yaptıkları deneylerin çoğu başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Başarısızlıklarımızdan ders alıp, bize sonunda iyi bir ilham sağlayacak daha iyi deneyler tasarlayabiliriz. Meslektaşım Dr. Nancy Bucher, yenilenme olayı üzerine bilgiye belki de diğer bilim adamlarından çok daha fazla katkıda bulunmuştur. Önemli çalışmalarından bazıları, farelerden yapışık ikizler yapmayı içeriyordu İki fareyi iyi bir ortak dolaşımları olacak biçimde birbirine dikiyordu; kan ikisinin arasında kolayca dolaşıyordu. Sonra, farelerden birinin karaciğerinin üçte ikisini alıyor ve bu ciğerin eksik kısmı yerine gelene kadar, diğer farenin karaciğerinin de büyüyüp büyümediğine bakıyordu. Büyüdü! Bu; yenilenme yapan karaciğerin, kan dolaşımına bir şey kattığı ve bunun diğer farenin karaciğerine ulaşınca, onun da büyümesine neden olduğu sonucunu gösterdi. Nancy Bucher ve bir çok başka bilim insanları, bu maddenin ne olabileceğini anlamaya çalıştılar; ama henüz bir başarı elde edilmiş değil. Embriyogenez Üzerine Bilinmeyenler Bilinenlerden Çoktur Yinelersek, embriyogenez konusunda bazı ilginç şeyler üzerinde durduk. Bir arada kalabilecek yapışkanlığı elde etmek için bölünen hücrelerin özel yeteneklerinden; bir organizma oluşturmak için gerekli olan uzmanlaşma konusundan; biçimin oluşumundan ve son olarak uzun embriyogenez, sürecine dur emri veren, çocukluk ve yetişkinliğe ulaşma işleminin bittiğini bildiren sinyalden söz ettik. Bunlar son derece karışık olguların yalnızca bir iki önemli noktası. Cahilliğimiz hâlâ bildiklerimizi kat kat geçiyor. Bu hiç de şaşırtıcı değil. embriyogenez, bütün yeteneklerimizi kullanmamızı gerektiren bir probleme benziyor ve biyoloji biliminin temelinde yatıyor. Biraz heyecanlı, biraz da kışkırtıcı bir konu; çünkü, ilk bakışta çözülemeyecek hiçbir zor yanı yokmuş gibi görünüyor. Kısa bir süre sonra, daha önceki bölümlerde anlattığımız yaşamın evrensel kanunlarını kavradığımız gibi, embriyogenezi de anlayabileceğimize inanıyorum. Embriyogenezin anlamadığımız yanları, kanserin anlamadığımız yanlarına çok benziyor. Gerçekte, bazı araştırmacılar, kanserin açıklamasının, embriyogenezin anlaşılmasını gerektirdiğini düşünüyorlar. Kanser, bazı bakımlardan insanın embriyogenezindeki o çok üstün denetleme yeteneğini yitirdiği zaman ortaya çıkıyor gibi görünüyor. Örneğin, kanser hücrelerinin başıbozuk davranışları, hücre yapışkanlığının yok olmasıyla ilgili olabilir. Şimdi bu konuyu daha yakından incelemeliyiz.

http://www.biyologlar.com/embriyogenez

EVRİM KURAMI ve TEORİLERİ 1

Evrim kuramının özü maymun sorunu mudur? Darwin,maymundan geldiğimizi mi söyledi? Maymundan geliyor olmakla kurttan geliyor olmak neyi fark ettirir? Darwin,Evrim kuramını hangi araştırmalar sonucu ortaya koydu? Doğal seçilim nedir? Yaşamın ortaya çıkışında rastlantının rolü var mıdır? Bugün yaşamın nasıl oluştuğu konusunda sağlam bir kurama sahip miyiz? Yaratılış kuramları ile Evrim kuramının farkı nedir?Erzurumlu İbrahim Hakkı,Darvin’den yüz yıl önce maymundan geldiğimizi nasıl söyledi? İslam toplumlarındaki bilimin parlak yüzyılları olan 8. ve 12. yy'larda evrim kuramının pırıltılarını savunan İslam bilgeleri var mıdır? Evrim kuramını reddetmek,bizlere Türkiye'mize neler kaybettirir? Zümrütten Akisler : Charles Darvin’den bilimsel düşünme dersleri... A. M. C. Şen gör 27 Aralık 1831'de Majestelerinin Gemisi Beagle, dünyanın etrafını dolaşmak üzere İngiltere'nin Plymouth limanından demir aldığı zaman yolcuları arasında bulunan "geminin doğa bilimcisi" Charles Darwin henüz 22 yaşında, teşebbüs ettiği tıp ve ilâhiyat eğitimlerinin her ikisinde de pek bir varlık gösterememiş, yaşamında tutacağı yol pek de belli olmayan gencecik bir adamdı. Gitmesine baştan razı olmayan babasına gemide harçlığından fazlasını harcayabilirse iki misli akıllı sayılacağını söylediğinde, yetenekli ve deneyimli taşra doktoru Robert Darwin oğluna gülümseyerek "ama herkes bana senin çok akıllı olduğunu söylüyor!" cevabını vermişti. "Herkes" haklı çıktı. Bu gencecik adam, 1837'de İngiltere'ye geri geldiğinde birinci sınıf bir doğa bilimci olup çıkmıştı. Evrim kuramı onun bilimin kalıcı hazinelerine kattığı tek mücevher değildir. Pasifik Okyanusunda yol alırken karşılaşılan sayısız atoller (dairemsi mercan adaları) genç adamın dikkatini çekmişti. Bu garip yapılar nasıl oluşuyordu? Mercanların küçük hayvancıklar oldukları, yaşayabilmek için mutlaka güneş ışığına ihtiyaçları olduğu, bu nedenle de yaklaşık 200 metrenin altında yaşayamayacakları biliniyordu. Atollerin dairesel şekilleri, bunların deniz altı yanardağlarının kraterlerinin kenarlarında büyümüş mercan kolonileri olduğu fikrini doğurmuştu. Geminin küpeştesinden yanindan geçtikleri atollerin ve içlerindeki turkuvaz la günlerin doyulmaz güzelliklerinin büyüsü içinde Darwin, bu teoriyi düşünüyordu: Her bir atol, bir krater! Iyi de niçin tüm kraterler "tesadüfen hep deniz seviyesinden yalnizca iki yüz metre derinlikteki alan içinde bulunsunlar?" Haydi diyelim ki deniz dibinin engebelerinden ötürü bu böyle olsun. Peki, ya set resifleri denilen ortada bir kara parçasini çevreleyen atol benzeri mercanlar? Ya saçak resifleri adi verilen ortadaki bir karaya dogrudan bagli gelişenler? Hele set resiflerinin açiklanmasi için herkesin kabul ettigi kurama göre ortadaki karanin etrafinda bir de krater bulunmasi geregi? Ya Avustralya'nin tüm kuzeydogu sahili boyunca uzanan o binlerce kilometrelik dev set resifi? Onun da mi krateri var? Bazilari mercanlarin sualti dag zirvelerinde oluştugunu savunuyor bu tür dümdüz mercan setlerini veya atol siralarini görünce: O dag siralarinin tepeleri hep ayni seviyede miydi? Nerede böyle bir dag silsilesi görülmüş ki? Kafasında bu sorular uçuşan genç, diyor ki, atollerin hepsinin deniz seviyesinde bulundukları açık, daha yukarı tırmanmıyorlar. Bazı yerlerde yükselmiş resifler var: Onlardaki mercanlar ölmüş. Bugünkü dairesel mercan adalarında deniz dış kısımda hızla derinleşiyor, atol lagünleri ise hep sığ. Diyelim ki bunlar tepe yükseklikleri çeşitli olabilen bir dağ silsilesinin yavaş yavaş deniz dibine çökmesiyle oluşmuş olsunlar. O zaman ne olacak? Denizin içine dalan tepenin çevresine önce saçak resifleri oluşacak; tepenin çökmesi devam ettikçe bunlar sırayla önce set sonra da tepe tamamen sular altında kalınca atol resiflerine dönüşecekler. Çökme ne kadar devam ederse etsin, resif yalnız 200 metre derinlikte yaşayabildiğine göre her mercan nesli bu derinliğin altına çöken ve ölenlerin kalıntıları üzerinde yaşamağa ve kireçtaşından iskeletlerini yapmağa devam edeceklerdir. Bu yeni teoriyi geliştiren genç, hemen önüne haritalari aliyor. Bir de bakiyor ki atollerin oldugu yani kendi kuramina göre çökme olan yerlerde faal volkanlar yok denecek kadar az, halbuki daha önce gördügü, Güney Amerika Andlari gibi yükselen yerlerde yanardagdan geçilmiyor. Hemen bir yükselen ve alçalan alanlar haritasi hazirliyor ve yanardaglarin dagilimiyla birlikte bunlarin yer kabugunun dinamizmine işaret ettigini vurguluyor. Darvin’in mercan adalarinin köken ve gelişimleri hakkindaki kurami 1960'li yillarda gelişen levha tektonigi kuramiyla yepyeni ve büyük bir destek daha kazandi. Birkaç gözlem ve bunlarin çok siki bir mantiksal analizinden türeyen bu kuram Darvin’e "bütün imkânsiz şiklari temizlersen, geriye kalan ne derece olanaksiz gibi görünse de dogrudur" diye ifade edilebilecek olan "dişlama kurali"ni ilham etmişti. Ama yillar sonra kendisinin deniz taraçalari diye yorumladigi Glen Roy 'un "paralel yollari" denen taraçalarinin aslinda buzul gölleri tarafindan oluşturuldugunu Agassiz kanitlayinca, Darwin bilimde "dişlama ilkesine" de güvenmenin dogru olmadigini anladi ve bunu açik kalplilikle itiraf etti: "Insan dogada hiç kimsenin o ana kadar görmedigi süreçlerin olabilecegini asla unutmamali." İşte biyolojik evrim kuramı, böyle deneyimli bir düşünce ustasının, gelmiş geçmiş en büyük doğa bilimcilerden biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda büyük de bir bilim felsefecisi olan bir kişinin ürünüdür. Darvin’in düşünce berraklığını ben geçmişte düşüncesini yakından tanıdığımı sandığım yalnız iki insanda bulabildim: Al bert Einstein ve Mustafa Kemâl. (Cumhuriyet Bilim Teknik, 9 Aralık 2000) İnsanlar ve Hayvanlar: Konuşma ve Düşünce “ Platon, diyaloglarından birinde, Protagoras' ın ağzına, insanın kökeni üzerine bir masal verir: İnsanlar, canlı yaratıklar, tanrılarca ateşten ve topraktan yapılmışlardı. Yaratıldıktan sonra, Prometheus ve erkek kardeşi Epimetheus, her tür, kendini savunacak araca sahip olabilsin diye, tırnak, kanat ya da yer altında barınaklar vererek kendi yeteneklerini bağışladı onlara. Soğuğa karşı korunmak için hayvan kürklerine, derilerine sardı onları; bazılarına, diğerlerinin doğal avı olma yazgısını verdi, ama aynı zamanda onları son derece doğurgan yaparak yaşamı sürdürmelerini sağladı. Bütün bunlar, kardeşinin yönetimi altında Epimetheus tarafından yapıldı, ama görevinin sonunda farkına vardı ki, eldeki bütün yetenekleri istemeyerek (hayvanlara) bağışlamış, insanlara hiçbir şey kalmamıştı. Prometheus da insanı yok olup gitmekten korumak için ateşi verdi ona… Bu örnekte,insan ateşi Prometheus’tan ya da başka bir tanrıdan hediye olarak almamıştır kendi us gücüyle kendi içi bulmuştur onu. Yunanlıların kendi de biliyordu bunu çünkü Prometheus figürünü insan zekasının bir simgesi olarak yorumluyorlardı. Ayrıca zekanın bir başka yetenekten,aynı zamanda özellikle insanın konuşma yeteneğinden ayrılmaz olduğunu da biliyorlardı. İnsan,logosa sahip olmakla hayvanlardan ayrılır;ustur bu, anlayıştır ve konuşmadır. Onu yaratıkların efendisi,doğanın sahibi,kartaldan daha hızlı,aslandan daha güçlü yapan da budur. Nasıl elde etti bunu? Mitin verdiği yanıta göre,öteki hayvanların sahip olduğu saldırı ya da savunmaya yarayan bedensel gelişmelerde yetersiz olduğu için elde etti onu. Bunlar olmayınca,yok olup gitme tehlikesiyle yüz yüze geldi ve böylece,görüldüğü gibi onları geliştirmeye zorlandı. Bu mitin özü bilimsel bir hakikat tır. Genel olarak hayvansal yaşamin çeşitli biçimleri dogal ayiklanmayla çok uzun bir süre içinde evrimleşmiştir; bu yolla, kendilerini az ya da çok başariyla farkli ortamlara ve birbiri ardindan gelen ortam degişikliklerine uydurarak farklilaşmişlardir. Iklim koşullari yeryüzünün farkli yerlerinde farkli olmakla kalmayip,her yerde, bir takim daha küçük ya da daha büyük degişikliklere de ugramiştir. Çevre degiştigi için hiçbir hayvan türü hiçbir zaman çevresine tam olarak uyamaz;kendisini belli bir dönemin koşullarina kusursuz bir biçimde uydurmuş olan bir tür, daha az özelleşmiş diger türler artar ve çogalirken,ayni nedenle bir süre sonra güçsüz duruma gelebilir. İnsan, hayvanların en yüksek sınıfı olan kendisinden başka insansıları ve maymunları da içine alan primatlardan biridir. Diğer memeli sınıfları,kedi ve köpeği içine alan etoburlarla,at ve sığırı içine alan toynaklılardır. (G. Thomson, İlk Filozoflar s: 25-27) Atalarımız İnsanın, hatta bütün yaşamın köklerini nasıl biliyoruz? Alan Moorehead, Charles Darvin’in 1835'te HMS Beagle ile yaptığı uzun yolculuk sırasında evrimle ilgili kuramının ın ilk tohumlarının kafasında belirlediği yer olan Galapagos Adaları'nı ziyaretini sürükleyici bir dille anlatır: Pasifik’teki bütün tropik adalar arasında Tahiti’den sonra en ünlüsü Galápagos adalarıydı Ancak bu adalarda insanı beğenebileceği pek bir şey yoktu. Tahiti takımadası gibi bereketli ve güzel olmadıkları gibi,denizde izlenen alışılmış yolların da çok dışındaydı. Adaların ünü tek bir şeyden kaynaklanıyordu; dünyadaki öteki adalardan farklı olarak son derece ilginçtirler. Beagle için çok uzun bir yolculukta sığınılacak limanlardan biriydi yalnızca, ama Darwin için bundan daha fazlaydı;çünkü burası,onun yaşamın evrimiyle ilgili taşladığ ğı yerlerdi. Kendi sözleriyle “Burada,gizemler gizemi o büyük olgunun,bu dünyada yeni varlıkların ortaya çıkışının gizine zamanda ve uzamda daha yaklaştığımızı hissediyoruz.” Fakat Beagle’ın mürettebatı için adalar daha çok bir cehennemi andırıyordu. Gemi, takımadanın en doğusunda yer olan Chatham Adası’na yaklaşırken,kıvrılıp bükülerek çevreyi kaplayan korkunç lavlardan oluşmuş,taşlaşıp kalan fırtınalı bir denizi andıran bir kıyı gördüler. Hemen hemen yeşil tek bir şey bile yoktu;iskelete benzeyen zayıf çalılar adeta yıldırımla kavrulmuş gibiydiler ve ufalanmış kayalar üzerinde tembel tembel iğrenç kertenkeleler yürüyordu.Kaararan sıkıntılı gök havada asılı duruyor,baca şapkaları gibi dikilmiş küçük volkanik koni ormanı Darvin’e doğup büyüdüğü Staffordshire’daki dökümhaneleri anımsatıyordu. Havada bir yanık kokucusu bile vardı. Beagle’ın kaptanı Robert Fitzroy’un yorumu “Cehenneme yaraşır bir kıyı” biçiminde oldu. Beagle, bir aydan uzun bir sare Galapagos’ta dolaşip ilginç bir noktaya her ulaştiginda bir kayik dolusu adami keşif yapmalari için birakti. Bizi ilgilendiren grup James Adasi’nda karaya birakilan gruptur. Darwin burada iki subay ve iki gemiciyle birlikte,yanlarinda bir çadir ve erzak,karaşa ayak basti, Fitzroy da bir haftadan sonra geri gelip onlari aylaşa söz verdi. Deniz kertenkeleleri açık kocaman ağızları,boyunlarında keseleri ve uzun düz kuyruklarıyla yaklaşık bir metrelik minik birer ejder olup çıkmışlardı; Darwin onlara “karanlığın minik şeytanları” diyordu. binlercesi bira araya toplanmıştı ve gittiği her yerde önünden kaçışıyorlardı. Üzerinde yaşadıkları ürkütücü kaya kayalardan bile daha karaydılar. Sahildeki öteki yaratıkların da farklı tuhaflıkları vardı: Uçamayan karabataklar,ikisi de soğuk deniz yaratığı olan ve hiç tahmin edilemeyeceği halde burada tropik sularda yaşayan penguenler ve ayı balıkları,bir de kertenkelededir üzerinde kene avlayan bir kızıl yengeç. Adanın iç kısımlarında yürüyen Darwin, dağınık bir öbek kaktüsün arasına vardı; burada da iki koca kaplumbağa karınını doyurmaktaydı. küp gibi sağırdılar,ancak burunlarının dibine kadar yaklaşınca onu 1farkettiler. sonra da yüksek sesle tıslayıp boyunlarını içeri çektiler. Bu hayvanlar o denli büyük ve ağırdılar ki yerlerinden kaldırmak ya da yana çevirmek olanaksızdı-bir insan ağırlığını da hiç zorlanmadan taşıyabiliyorlardı.(s: 138) Kaplumbağalar daha yukarıdaki bir tatlı su kaynağına yöneldiler; birçok yönden gelene geniş patikalar tam orada kesişiyordu. Darwin, çok geçmemişti ki kendini iki sıralı garip bir geçit töreninin ortasında buldu. Bütün hayvanlar ağır ağır ilerliyor,arada bir yol boyunca rastladıkları kaktüsleri yemek için yürüyüşlerine ara veriyorlardı. Bu geçit töreni bütün gün ve gece devam etti durdu. sanki çok uzun çağlardır sürüp gidiyordu. Bu dev hayvanlar çok savunmasızdılar. Balina avcıları gemilerine erzak sağlamak içir bir kerede yüze yakınını alıp götürüyordu. Darvin’in kendisi de bunların yavru olanlarından üçünü yakalıd, sonrada da Beagle’a yükleyip canlı canlı İngiltere’ye kadar götürdü. Doğal tehlikeler de onları bekliyordu. Yavru kaplumbağalar daha yumurtadan çıkar çıkmaz leş yiyici bir tür şahinin saldırısan uğruyorlardı. Buradaki başka garip yaratik da kara iguanalariydi. Bunlar hemen hemen deniz iguanalari kadar-bunlarin 1.5 metre olanlari hiç de az degildi- iri, onlardan biraz daha çirkindi. Bütün sirtlarin kaplayan dikenleri,sanki üzerlerine yapişmiş gibi görünen portakal rengi ve tugla kirmizisi ibikleri vardi. karinlarini,daha etli parçalara ulaşmak için çok yükseklere tirmanarak,yaklaşik 9 metre boyundaki kaktüs agaçlari üzerinde doyuruyorlardi;çogu zaman da kurt gibi aç görünüyorlardi. Darwin bir gün onlarin bir öbegin üzerine bir dal firlattiginda bir kemik çevresinde dalaşan köpekler gibi dala saldirmişlardi. Yuvalari o kadar çoktu ki yürürken Darvin’in ayagi sürekli birine giriyordu. Topragi bir ön bir art pençelerini kullanarak şaşirtici bir hizla kazabiliyorlardi. Keskin dişleri ve tehdit kar bir havalari vardi;ama hiç de isiracakmiş gibi görünmüyorlardi. “aslinda yumuşak ve uyuşuk canavarlardi” kuyruklariyla karinlarini yerde sürükleyerek yavaş yavaş yürüyorlardi ve sik sik kisa bir tavşan uykusu için duruyorlardi. Bir keresinde Darwin onlardan birini topragi kazip tamamen altina girene kadar bekledi, sonra da kuyrugundan tutup çekti. kizmaktan çok şaşiran hayvan birden döndü ve “Kuyrugumu neden çektin?” der gibi öfkeyle Darvin’e bakti. Ama saldirmadi. Darwin,James Adası’nda,hepsi de eşsiz,26 kara-kuşu türü saydı. “Çok nadir olduklarını tahmin ettiğim kuşları da dikkatle inceledim” diye yazdı[eski hocası] John Henslow’a.İnanılmaz ölçüde uysaldılar. Darvin’i büyük ve zararsız başka bir hayvan olarak gördüler ve yanlarından her geçtiğinde çalıların içerisinde kımıldamadan oturdular. Darwin,Charles adasında bir pınarın başına elinde bir değnek oturmuş, su içmeye gelen güvercinlerle ispinozları avlayan bir çocuk gördü; çocuk öğle yemeklerini bu basit yöntemle çıkarma alışkanlığındaydı. Kuşlar hiç de yaşadıkları tehlikenin farkında görünmüyorlardı. “Yerli sakinler çevreye yeni gelen bir yabancının beceri ya da gücüne alışana kadar, yeni gelen bu yırtıcı hayvanın çevrede çok büyük bir tahribat yaratacağı sonucuna varabiliriz” diye yazdı Darwin. Büyülü bir hafta böyle geçti; Darvin’in kavanozları bitkilerle, deniz kabuklarıyla, böceklerle, kertenkelelerle ve yılanlarla doldu. Herhalde cennet bahçesi böyle olamazdı;yine de adada “bir zamandışılık ve bir masumluk” vardı. Doğa büyük bir denge içindeydi;orada bulunan tek davetsiz misafir insandı. Bir gün tam bir daire oluşturan bir krater gölünün etrafında yürüyüşe çıktılar. Göl yaklaşık bir metre derinliğindeydi ve parlak beyaz bir tuz tabanın üzerinde kımıltısız uzanıyordu. kenarlarında pırıl pırıl yeşil bir perçem oluşmuştu. Bu doğa harikası yerde alina avına çıkmış bir geminin isyancı tayfaları kısa bir süre önce kaptanlarını öldürmüştü. Ölen adamın kafatası hala toprağın üzerinde duruyordu. Beagle orada Darvin’in arzuladığı kadar çok kalmadı. “Bir bölgede en ilgi çekici şeyin n olduğunu bulur bulmaz oradan aceleyle ayrılmak çoğu yolcunun yazgısıdır.” Geminin arka tarafında topladığı örnekleri seçip ayırmaya başladığında,birden, çok önemli bir şey dikkatini çekti: Çoğu yalnız bu adalarda bulunan,başka hiçbir yerde bulunmayan eşsiz türlerdi bunlar ve bu, bitkiler için olduğu kadar sürüngenler,kuşlar,balıklar kabuklular ve böcekler için de doğruydu. Güney Amerika’da karşılaşılan türlere benzedikleri doğruydu;ama aynı zamanda çok da farklılardı. “En çarpıcı olanı” diye yazdı (s:140) dana sonra Darwin, “bir yandan yeni kuşlarla,yeni sürüngenlerle,yeni kabuklularla,yeni böceklerle,yeni bitkilerle, bir yandan da kuşların ses tonları,tüy renklerinin tonları gibi ufak tefek sayısız yapı özelliğiyle kuşatılmış olmak;hem patagonya’nın ılıman ovalarını hem de Kuzey Şile’nin kavurucu çöllerini çok hatırlatan yerlere sahip olmak.” Başka bir keşfi daha oldu: Birçok ada birbirinden yalnizca 50-60 mil uzakliktaydi;ama türler adadan adaya bile farklilik gösteriyordu. Bu, ilk kez çeşitli adalarda vurulmuş alayci-ardiçkuşlarini karşilaştirirken dikkatini çekti,daha sonra da takimadanin vali yardimciligini yapan Bay lawson bir kaplumbaganin kabuguna bakinca onun hangi adadan geldigini bilebilecegini söyledi .. Küçük ispinozlarda bu çok daha belirgindi. İspinozlar sönük görünüşlü,kulağa hoş gelmeyen kötü ötüşleri olan kuşlardı; hepsi kısa kuyrukluydu;çatılı yuvalar yapıyorlar, bir kerede pembe benekli dört yumurtanın üstüne kuluçkaya yatıyorlardı. tüylerini rengi belli ölçülerde değişiklik gösteriyordu.: Yaşadıkları adaya göre lav karası ile yeşil arasında değişiyordu (Bu denli donuk görünümlü olan yalnız ispinozlar değildi;sarı göğüslü çıt kuşu ile kızıl sorguçlu sinekçil dışında kuşların hiçbirinde tropik bölgelerin o bilinen parlak renkleri yoktu.). Ama Darvin’i en çok şaşırtan şey ispinozların farklı türlerinin sayısı ve gagalardaki çeşitlilikti. İspinozlar bir adada fındıkları ve tohumları kırmak için güçlü ve kalın gagalar geliştirmişlerdi;bir başkasında gaga böcek yakalamasını sağlamak için küçüktü;yine bir başkasında meyve ve çiçeklerle beslenmeye uygun bir hale gelmişti. Hatta bir kaktüs iğnesiyle deliğindeki kurdu çıkarmayı öğrenmiş bir kuş bile vardı. Belli ki ispinozlar farkı adalarda farklı yiyecekler buldular ve birbirini izleyen kuşaklar boyunca kendilerini buna uyarladılar. kendi aralarında başka kuşlarla karşılaştırıldığında bu kadar çok farklılaşmaları,bu kuşların ilkin Galapagos adalarında ortaya çıktıklarını düşündürdü., Bir dönem, büyük bir olasılıkla oldukça uzun bir dönem, belki yiyecek ve yurt konusunda hiç rakipleri olmadı, bu da onların(s:141) başka türlü olsaydı onlara kapalı olacak yönlerde evrimleşmelerine izin verdi. Örneğin ispinozlar olağan koşullarda,ortalıkta zaten etkili ağaçkakanlar dolaştığı için türler gibi ağaçkakan yönünde evrime uğramazlar; sonra küçük bir ağaçkakanı Galapagos’a yerleşmiş olsaydı büyük bir olasılıkla ağaçkakan ispinozu hiç evrimleşmezdi. Aynı şekilde,fındık yiyen ispinozlar,böcek yiyen ispinozlar ve meyve ve çiçekle beslenen ispinozlar kendi tarzlarını geliştirmeleri için kendi hallerinde bırakılmışlardı. Yalıtım yeni türlerin kaynağı olmuştu. Burada büyük bir ilke gizliydi. Doğal olarak Darwin onun bütün sonuçlarını birden kavramadı. Günlükçünü yayımlanan ilk basıksında ispinozlardan çok az söz etti;ama çeşitliklileri ve uğradıkları değişiklikler daha sonra doğal seçme ile ilgili kuramının büyük kanıtları oldu. Fakat o zamana kadar olağanüstü ve tedirgin edici bir buluşun kıyısında olduğunu anlamadı. Bu noktaya gelene kadar,değişikliğe uğramayan türlerin yaratıldığı yollu geçerli inanca asla açık açık karşı çıkmadı,ama bu konuda gizli bir takım kuşkularının olması da pek ala olasıdır. Fakat burada,Galapagos’ta,farklı adalarda farklı alaycı kuş,kaplumbağa ve ispinoz biçimleriyle,aynı türün farklı biçimleriyle karşı karşıya gelince,çağının en temel kuramlarını sorgulamak zorunda kaldı. Aslında iş bu kadarla da kalmıyordu;şimdi kafasını kurcalayan fikirlerin doğru olduğu kanıtlanırsa,Yeryüzü’nde yaşamın kaynağı ile ilgili olarak kabul edilen bütün kuramlar yeniden gözden geçirilmek zorunda kalınacak,Tekvinin -Adem ile Havva ve Tufanla ilgili öykülerin-kendisinin de bir boş inançtan başka bir şey olamadigi gösterilmiş olacakti. Bir şeyler kanitlamak için yapilacak araştirmalar ile soruşturmalar yillarca sürebilirdi;ama en azindan kuramsal olarak yap-bozun bütün parçalardi yerli yerine konmuş görünüyordu. Düşüncelerini geçici ve varsiyyimsal olarak bile Fitzoy’a kabul ettiremedi. Iki adamin daha sonraki yazişmalarina bakarak aralarindaki tartişmayi yeniden canlandirmak,Galapagos’tan uzaklaşirken kah dar kamaralarinda ,kah (s: 142) gecenin ayazinda kiç güvertesinde, büyük bir anatla birbirlerini ikna etmeye çalişan genç insanlara özgü bir güçle savlarini ileri sürüşlerini gözümüzün önüne getirmek olanakli. Darvin’in savı ana hatlarıyla şuydu: Bildiğimiz dünya tek bir anda birden yaratılmadı;son derece ilkel bir şeyden yola çıkarak evrimleşti ve hala değişmekte. Bu adalar olup bitenlerle ilgili harika bir örnekti. Çok yakın zamanlarda volkanik bir patlama sonucunda denizin üzerinde belirdiler. İlk zamanlarda üzerinde hiçbir yaşam yoktu. Bir süre sonra kuşlar geldi. Gübrelerinde bulunan, hatta büyük bir olasılıkla da ayaklarındaki çamura yapışmış tohumlara toprağa bıraktılar. Deniz suyuna dayanıklı başka tohumlar da Güney Amerika anakarasından yüzerek geldi. Yüzen kütklerin ilk kertenkeleleri buralara kadar taşımış olması olasıdır. Kaplumbağalar denizin kendisinden gelip kara kaplumbağalarını geliştirmiş olabilirler. her tür geldikten sonra kendisini adada bulunan yiyeceğe-bitkilere ve hayvansal yaşama- uyarladı. Bunu yapamayanlar ile kendilerini öteki türlere karşı koruyamayanların ise soyları tükendi. kemikleri daha önce Patagonya’da bulunan dev yaratıklara olan da buydu;düşmanlarının saldırısına uğradılar ve ortadan kalktılar. Her yaşayan şey bu süreçten geçmiştir. İnsan,çok ilkel, hatta maymundan bile çok daha ilkel bir yaratık olduğu zamanlarda bile rakiplerinden daha hünerli ve daha saldırgan olduğu için, yaşamını devam ettirip büyük bir başarı kazandı. Aslında Yeryüzündeki bütün yaşam biçimlerinin tek bir ortak atadan çıkmış olması da olasıdır. Fitzroy, bütün bunların, Kutsal Kitapla tam bir çelişki içinde oldukları için,kafir saçmalıkları olduğunu düşünmüş olmalı. İnasan. orada kesin bir biçimde belirtildiği gibi, Tanrının kendi suretinde, mükemmel olarak yaratıldı; her tür, hayvanlar kadar bitkiler de ayır ayrı yaratıldı ve hiç değişmedi. Bazılar ı yok olup gitti, hepsi o kadar. Hatta Fitzroy,ispinozların gagaları sorununu kendi kuramlarının destekçisi yapacak kadar ileri gitti: “Bu, her yaratılmış şeyin amaçlandığı yere uyum sağlamasını sağlayan Sonsuz Bilgelik’in o hayranlık uyandırıcı işlerinden biriymiş gibi görünüyor.” Fitzroy’un Kutsal Kitapla uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katilaşti. O, anlamaya çalişmamiz gereken kimi şeler olduguna inaniyordu;evrenin ilk kaynagi, bütün bilimsel araştirmalarin erişimi dişinda bulunmasi gereken bir giz olarak kalmaliydi. Fakat Darwin çoktandir bunu kabul etmekten çok uzakti; Kutsal Kitap’a takilip kalamazdi,onun ötesine geçmek zorundaydi. Uygar insan bütün sorularin en can alicisini-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarini kendisini götürdügü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darvin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darvin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darvin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğelnceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti.Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi.” Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu inancındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) İnsan:Bir Geçiş Hayvanı Bir geçiş “hayvani” olmak! Degil bir hayvan, bir geçiş hayvani olak bile anilmak incitici duygular uyandiriyor! Yeniden hayvan sinifina sokulmak beni de rahatsiz ediyor; ama inanin bizimde herhangi bir hayvandan çok fazla farkimiz hem var, hem yok. Sinirlenmeyin. Açıklayacağım.“Beş milyar yıl önce Güneş, ilk kez dönmeye başladığında, mürekkep karası bir siyaha gömülü Güneş Sistemi bir ışık seline boğuldu. Güneş sisteminin iç kısımlarındaki ilk gezgenler,Güneş’in patlarcasına tutuşmasından sonra bile fırlayıp gitmeyen maddelerden kaya ve metal karışımı ilk bulutunu küçük birimlerinden oluştu. Bu gezgenler oluşurken isi yaydilar.Iç kisimlarindaki hapsedilmiş gazlar kurtuldu ve sertleşip atmosferi oluşturdu. Gezgenlerin yüzeyleri erimişti ve volkanlar oldukça çoktu. İlk dönemlerin atmosferi, bol bulunan atomlardan oluşmuştu ve hidrojen bakımından zengindi. Erken dönem atmosferine düşen Güneş ışığı, molekülleri uyararak bunların hızlanıp; çarpışmalarına yol açtı,sonuçta daha büyümk moleküller ortaya çıktı. Kimya ve fiziğin değişez kanunları uyarınca bu moleküller birbirleriyle etkileşti,okyanuslara düştü ve gelişerek daha büyük moleküllere dönüştü. kendilerini oluşturan ilk atomlardan çok daha karmaşık moleküller oluşmuştu;ancak hala bir insanın algılayabileceğinden çok küçük,mikroskopik boyutlardaydılar.(s:15) Bu moleküller, bizim de yapıtaşlarımızdır: Kalıtımsal biliyi taşıyan nükleik isatlerin ve hücrenin görevini sürdürmesini sağlayan proteinlerin birimleri, dünya’nın erken devirlerindeki atmosfer ve okyanuslardan üretildi. Günümüzde o ilkel koşulları yeniden yaratarak, bu molekülleri denesel olarak ortaya çıkarabiliyoruz. Sonunda, milyarlarca yıl önce,belirgin bir yeteneği olan molekül oluştu. çevredeki sularda bulunan molekülleri kullanarak kendisinin bir kopyasını üretebilecek yetenekteydi. Bu moleküler sistemin sahip olduğu yönergeler dizisi,moleküler kod sayesinde, büyük bir mkolekülü oluşturan yapı taşlarının dizilişi bilinebilir. Kazayla dilişte bir hata oluşursa,kopya da aynı olmayacaktır. Böyle, replikasyon, mutasyon ve mutasyonlarının replikasyonu( yeniden üretemi) yeteneğine sahip moleküler sistemlere “canlı” diyebiliriz. Bu moleküller topluluğu, doğal seleksiyona açıktır. Daha hızlı türeyen ya da çevresindeki yapıtaşlarını daha uygun bir şekilde kullanabilen moleküller rakiplerinden daha etkin türediler ve sonunda baskın nitelik kazandılar. Ancak koşullar degişmeye başladi. Hidrojen çok hafif oldugu için uzaya kaçti Yapitşalarinin oluşumu yavaşladi. Daha önce rahatça temin edilen gida maddeleri bulunmaz oldu. Moleküler Cennet Bahçesi’nde hayat tükeniyordu. Sadece çevresindekileri degiştirebilen,basitten karmaşik moleküllere geçişi saglayan moleküler mekanizmayı yeterli kullanabilen molekül toplulukları yaşama devam etti. çevresi zarlarla çevrili,ortamdan kendini soyutlayabilmiş,ilk dönemlerin saflığını sürdürebilen moleküller avantajlıydı. Böylece ilk hücreler oluştu. Yapıtaşları artık kolay bulunamadından organizmalar bunları üretmek zorunda kaldı. Bunun sonucu bitkiler oluştu. bitkelir hava, su Güneş ışığı ve minerallere alarak karmaşık moleküler yapıtaşları (s: 16) oluşturur. İnsanlar gibi hayavanlar da bitkiler üzerinde parazit yaşam sürdüler. İklim koşullarının değişmesi ve rekabet nedeniyle çeşitli organizmalar daha da uzmanlaşmaya,işylevlerini geliştirmeye ve biçim değiştiremeye zonrlandı. Zeingin bitki ve hayvan türleri Dünya’yı kaplamaya başladı. Yaşam, okyanusta başlamıştı. Oysa şimdi toprak ve havayı da içeriyordu. Günümüzde,Everest’in tepebsinden denizlerin derinliklerine kadar her yerde yaşayan organizmalar var. sıcak,yoğun sülfürik asit çözeltilerinde ve Antartika’nın kuru vadilerinde organizmalar yaşıyor. tek bir tuz kristaline emdirilmiş suda organizmelar yaşam sürdürebiliyor. =Özgün çevresine hassasiyetle bağlı ve uyarlanmış yaşam biçimyleri gelişti. Ancak çevre koşulları değişmişti.Organizmalar aşırı özelleşmişti,bunlar öldüler. Daha az uyarlanmış ancak daha genele özelliklere sahip olanlar da vardı. değişen koşullara,iklim farklarına rağmen bu organizmalar hayatta kalabildi. Dünya tarihinde, yok olan organizma cinslerinin sayısı bugün canıl olanlarndan çok daha fazladır. Evrimin sırrı, zaman ve ölümdür. Adaptasyonların içinde faydalı olanlardan birisi de zekadır. çevreyi kontrol etme eğilimi şeklinde,zeka, en basit organizmada bile görülebilir. kontrol eğilimi yeni nesillere kalıtım ile aktarıldı: Yuva yapma, düşmekten,yılanlardan veya karanlıktan korkma,kışın güneye uçma gibi bilgiler nesilden nesile nükleik asitlerle taşındı. Anca zeka tek bireyin ömrü içerisinde uyarlanmış bilgileri öğrenmesini gerektirir. dünyadaki organizmalarınbir kısmı zekaya sahiptir, yunuslar ve maymunlar gibi. Fakat zeka en fazla İnsan adlı organizmada belirgindir. İnsan, adaptasyon için gerekli olan bilgileri kitaplar ve eğitim yoluyla da öğrenir. İnsanı bugünkü durumuna Dünya’da kontrolü elinde tutan organizma haline getiren en önemli etken öğrenme yeteneğidir.(s:17) Biz, 4.5 milyar yıl süren rastlantısal, yavaş bir biyolojik evrimin ürünüyüz. Evrimin artık durmuş olduğunu düşünmek için hiç bir neden yoktur. İnsan, bir geçiş hayvanıdır. Yaratılışın doruğu değildir. Dünya ve Güneş’i daha milyarlanca yil yaşayacagi tahmin ediliyor. Insanin gelecekteki gelişimi kontrol altinda biyolojik çevre,genetik mühendislik ve organizmalar ile zeki makeneler arasinda yakin ilişkinin ortak ürünü olabilir. Ancak bu gelecekteki evrimi kimse şimdiden kesinlikle bilemez. Her şeye karşin duragan kalamayacagimiz açiktir. Bildiğimiz kadarıyla, tarihimizin ilk dönemlerinde, on ya da otuz kişiyi geçmeyen ve grup bireylerinin hepsinin arasında kan bağı olan kabileler halinde yaşıyorduk. Zaman ilerledikçe, daha büyük hayvanları ve daha geniş sürülüre avlayabilmek, tarım yapabilmek, şehirler kurabilmek için gittikçe büyüyen gruhplar içinde yaşamaya başladık. Dünyanın yaratıylışından 4.5 milyar yıl ve insanın ortaya çıkışından milyonlarca yıl sonra, bugün, millet dediğimiz grupların içinde yaşayoruz (ancak en tehlikeli politik sorunlardan birçoğu hala etnek çatışmalardan kaynaklanıyor). İnsanların bağlılığının sadece milletine ,dinine,ırkına ya da ekonomik grubuna değil ama tüm insanlığa olacağı devrin yakın olduğunu söyleyenler var. Yani on bin kilometre uzakta farklı cinsiyet, ırk,din ya da politik eğilimde olan birinin çıkarı,bizi komşumuza ya da kardeşimize bir iyilik yapılmış gibi sevindirecek. Eğilim bu yöndedir fakat tehlikeli şekilde yavaştır. Yukarıda sözeü edilen tutuma ulaşmadan zekamızın ürünü teknolojik güçler türümüzü yok etmemeli. İnsanı, daha fazla nükleik asit türetmek için nükleik asitlerden kurulmuş bir makinaya benzetebiliriz. En güçlü dürtülerimiz,en asil girişimlerimiz, en zorlayıcı (s: 18) gereksinmelerimiz ve sınırsız arzularımız aslında genetik materyalimizde kodlanmış bilgilerin sonucudur. Bir yerde nükleik astlerimizin geçici ve hareketli deposuyuz. Bu neden yüzünden insancıllığımızı-iyiyi, doğruyu ve güzeli aramayı- inkar edemeyiz. Ancak nereye gittiğimizi bilmek için nereden geldiğimizi anlamamız gerekir. kuşku yoktur ki yüzbinlerce yil önce avci-toplayiciyken taşidigimiz içgüdü mekanizmamiz biraz degişmiştir. Toplumumuz, o günlerden bu yana dev adimlarla gelişmiştir. Içgüdülerimiz bazi şeyleri kalitim-dişi ögrenmeyle edindigimiz bilgiler, başka şeyleri yapmamizi söylüyor,sonuçta çatişma doguyor. Bir dönem sonra tüm insanlara karşi ayni özeleştirici duygulari besliyor duruma gelebilmemiz bile ideal olmayacak. Eger tüm insanlari dünyanin 4.5 milyar yillik tarih ortak ürünü olarak görebileceksek, neden ayni tarihi paylaşan diger organizmalara da ayni özeleştirici duygulari beslemeyelim. Yeryüzünde bulunan organizmalardan çok azini gözetiriz-köpekler,kediler,sigirlar gibi- çünkü bu canlilar bize faydalidir ya da dalkavukluk yaparlar. Ancak örümcekler, kertenkeleler, baliklar, ayçiçekleri de eşit derecede kardeşlerimizdir. Bence tümünün yaşadigi özeleştirici duygu yoksunlugunun nedeni kalitimdir. Bir karinca sürüsü diger bir karinca grubu ile öldüresiye savaşabilir. Insanlik tarihi deri rengi farki, inanç degişiklikleri,giyim ya sac modeli ayircaliklari gibi ufak degişiklikler nedeniyle çikmiş savaşlar,baskinlar ve cinayetlerle doludur. Bize oldukça benzeyen ama ufak farkları-örneğin üç gözü ya da burnunda ve alnında mavi tüyleri-bulunan bir yaratık yakınlık duygularımızı hemen frenler. bu tür duygular bir zamanlar küçük kabilemizi düşmanlar ve komşular arasinda koruyabilmek için gerekli uyarlanmiş degerler olabilirdi. Ancak şimdi az gelişmişlik örnegidir ve tehlikelidir.(s:19) Artık yalnızca tüm insanlara değil bütün canlılara saygı duyma devri gelmiştir. Nasıl bir başyapıt heykele ya da zarif bir şekilde donatılmış makinalara hayranlık ve saygı duyuyorsak.. Ancak elbette, bizim yaşamımızı tehdit eden şeyleri görmezlikten gelemeyiz. Tetanoz basiline saygı göstermek için gövdemizi ona kültür yeri olarak sunamayız. Ancak, bu organizmanını biyokimyasının gezegenimizin tarihinin derinlerine uzandığını hatırlayabiliriz. Bizim serbestçe solduğumuz oksijen,tetanoz basilini zehirler. Dünyanın ilk dönemindeki oksijensiz ve hidrojence zengin atmosferin altında bizler yokken tetanoz basili yaşıyordu. Yaşamin tüm örneklerine saygi Dünyadaki dinlerin birkaçinda örnegin Hindu dininin bir kolunda ("Jain’ler) vardir. Vejeteryanlar da buna benzer br duygu taşirlar. Ama bitkileri öldürmek hayvanlari öldürmekten niye daha iyidir? İnsan, yaşayabilmek için diğer canlıları öldürmek zorundadır. Fakat buna karşılık, başka organizmaları yaşatarak doğada bir denge sağlayibiliriz .Örneğin, ormanları zenginleştirebiliriz;endüstireylm ya da ticari değeri olduğu sanılan fokların ve balinaların katledilmesini önleyebiliriz;yararlı olmayan hayvanların avlanmasını yasaklayabilir;doğayı tüm canlılar için daha yaşanabilir duruma getirebiliriz. (Carl Sagan, Kozmik Bağlantı(1975), e yay: s: 15 -20, 1986) En Az İki Bin Yıllık Yanlış Eskiden insanlar, evrenin merkezi olarak Dünyayı düşünüyordu. Sağduyu Ay ve Güneş’in Dünya çevresinde döndüğün gösteriyordu. Peki canlı varlıkların yapısı neydi? 1828 yılında Alman kimyacı F. Wöhler’in idrarda bulunan üreyi, anorganik bir madedler yoluyla elde etmesi, insanoğlunun düşüncesinde yeni aydınlıkların ilk habercisiydi. Çünkü Tanrı’nın emrindeki doğa laboratuvarının ürettiği şeyi insanolğlunu emrindeki laboratuvarın da üretebileciği anlaşılmıştı! Bu sezgi, insanoğlunun dine karşı duyduğu bilimsel şüphenin en büyük kanıtı oldu aslında. Canlılar dünyasına bakarsanız, benzer olanlarla birlikte birbiriyle hiç ilgisi olmayan görüntülerdeki canlıları görürsünüz. Tilkiyle yılanın ne gibi ortak bir geçmişi olabilir? Dinlerin yaratılış kuramları, birkaç bin yıldan öteye gitmez. Darwin ise tüm canlı organizmaların, çok geniş bir zaman sürecinde ortak bir kökenden ortaya çıkarak geliştiğini önesürdü.

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-teorileri-1

Evrim Kuramı ve Maymun Sorunu

"Evet,insanlar gerçekten de bir evrim geçirdi;ancak yalnızca maymunlardan hatta diğer memeli hayvanlardan türemedi. Bizler, en uzağı ilk bakteriler olan uzun bir atalar soyundan evrildik" Lynn Margulis (Ortak yaşam Gezegeni, Türkçesi:Ela Uluhan,Varlık/Bilim s:10) İnsan kanı ile maymun kanı arasında büyük bir benzerlik vardır. Örneğin 287 aminoasitten oluşan hemoglobin A molekülü insan ve şempanzede tıpatıp aynıdır. Aynı molekül bakımından insan ve goril kanı arasındaki fark ise 287 aminoasitten sadece birindedir. Hemoglobin A molekülü farede 19,koyunda 26,tavukta 45,sazan balığında 95 aminoasit ve insan hemoglobin A molekülünden ayrılmaktadır. Görüldüğü gibi kanın bir öğesi olan hemoglobin A molekülü bakımından insana en yakın canlı olan şempanzede hiç fark yok iken insandan uzaklaştıkça farklılıklar artmaktadır. Daha bir çok protein üzerinde yapılan çalışmalarda aynı yönde sonuçlar elde edilmiştir. Prof.Dr.Aykut Kence (ODTÜ,Fen-Edebiyat Fak) TÜBA Bilimsel Toplantı Serileri 2 Şimdi size bir başka büyük kuramı sunmaya çalışacağım: Evrim Kuramı. Bugün bilime karşı büyük bir düşünsel saldırı var. Şu güzel ülkemiz ve insanlarımız,bilim ve teknolojinin olanaklarından daha tam olarak yararlanamazken bilimin en genel geçer kuramlarını tartışarak zaman öldürmek ne acı. Bilim belki her zaman onu "savunmayı" gerektirdi. Ama gerek 20. yüzyılın büyük savaşları,sosyalist sistemin çatırdayarak çökmesi,teknolojinin yanlış ya da yıkım için kullanılması,gerekse ülkemizdeki,siyasi,ekonomik ve ahlaki bunalım,bilim düşmanlarının saldırılarını kolaylaştırıcı bir zemin hazırlıyor. Bu konuda evrim kuramının da çok iyi anlaşılması ve anlatılması gerekiyor.2000 Mayıs ayında Sabancı Üniversitesi'ne konuk öğretim üyesi olarak gelen Harvard Ünversitesi'nden Andrew Berry, doğal seçimle rastlantı için güzel bir örnek verdi: "Bütün sarışın insanlar cilt kanserinden ölürse burada doğal seçim sürecinin işlediğini söyleyebiliriz;ama tüm sarışınların bir gemiye binip boğulması bir rastlantıdır." Ben iyi bir derleme yaptığıma inanıyorum,ustalara söz vererek bunu da sizinle paylaşmak istiyorum. Ayrıca Erzurumlu İbrahim Hakkı'nın Marifetname adlı eserinden uzun alıntılar veriyorum. Hayvan Deyip Geçmeyelim! Evrim Kuramına itiraz edenlerin en büyük kaygısı, atalarının herhangi bir hayvana bağlanamayacağı noktasındadır. Niye Hayvan? Çünkü, iddiaya göre evrim kuramının en temel noktalarından biri, insanın maymundan türediğidir. Darwin, aslında insanın maymundan geldiğini söylemedi. Darwin, bütün canlıların, birbiriyle akraba olduğunu söyledi. En yakın komşumuz, en yakın yeğenimiz maymunlardır; ama biz, maymunlardan gelmiyoruz; bize söyleyebildikleri kadarıyla maymunlar da bizim atamız olduğunu inkar ediyorlar ve bize bir yakınlık duymuyorlar! Onlar, kendi dünyalarını tercih ediyorlar! Hayvanoğlu Hayvan! Maymun sorununa döneceğim,ama önce genel olarak hayvanlarla ilgili birkaç eğlencelik yazacağım. Belediye otobüsünde mi, yoksa lüks bir baloda mı olmuş bilmiyorum; ama şu olay olmuş: Adamın biri, otobüsteki bir hanımefendinin ya da başka bir adamla dans eden hanımefendinin ayağına basmış... Hanımefendi, önce ses çıkarmamış. Ama adamın paldır küldür, hiç de dans etmeden sallandığını ve yeniden ayağına bastığını gördükten sonra: " Beyefendi, ayağıma basıyorsunuz. Biraz dikkat etsenize!" diye çıkışmış. Bizim maganda yine pek oralı olmamış. Bunun üzerine hanımefendi,sessizce, ama onun duyacağı şekilde "Hayvan!" demiş. Bizimki hayvanlığı da hiç üzerine almamış. Bunun üzerine hanımefendi öfkelenmiş. "Bakınız bey, bakınız! " Hayvan! dediysek, herıld(herhalde’nin kısaltılmışı ve İngilizcesi!) kuş, bülbül, serçe demek istemedik; ayı, öküz, domuz gibi bir şey demek istedik !" demiş. Ama söylentiye göre adam, bu nazik hanımefendiyi yine anlamamış! Bu öykü bana anlatılınca pek sıkılmıştım. Çünkü, pistlerdeki durumum, anlatılan “Anadolu Evladından” hiç de farklı değildi. Kadın, sanki bana konuşuyormuş gibi kıpkırmızı olmuştum. Bunun için , dansetmek mecburiyetinde bırakıldığım zamanlarda(!)pist alanın seyrelmesini dört gözle bekler(!) ve dans ederken de eşime ilk kez sarılıyormuşçasına sarılırım! Böylece hem dans eden çiftlerden, hem de komşuların rahatsız edici konuşmalarından uzak dururum! İnsanlar,genellikle hayvanları bir bütün olarak kendisinden aşağı yaratıklar olarak görür. Bazı insanlar,bazı insanları da aşağı yaratıklar olarak görür de konumuz şimdilik birincisi üzerine. Kızdığımız birine sık sık "hayvan oğlu hayvan " demez miyiz?Bu hayvanlıktan en çok nasibini alan hayvanlar eşek ile öküzdür. Oysa ikisi de insanların öyle çok kahırlarını çeker ki anlatamam. Bir de bunu ayıları ekleyebiliriz. Bu arada savaşçı bir kabile annesi oğlu için "benim kartal pençeli oğlum" der. Kızını pazarlayan(afedersiniz) gösterişçi anne şöyle demez mi: “Ay kardeş, kendi kızım diye söylemiyorum. Görüyorsun işte boy onda bos onda. Ceylan gibi kız. O görgüsüzler, benim ahu (ceylan) gözlü kızımdan daha güzelini nerede bulabilir?” Oğlunu pazarlayan (yine afedersiniz) bir anne ya da babanın “benim oğlum Aslan gibidir” derken, oğlunun Aslandan daha güçsüzlüğünün altını çizmez mi? Şimdi konumuza dönelim. Hayvanlarla bir ilgimiz ve ilişkimiz var mı? Anlattığım gibi var. Kartal var, köpek var, tazı var, kedi var, tavuk var... Şimdi ilginç bir soru: karalara önce bitkiler mi, yoksa hayvanlar mı çıktı? Umarım insanlık onurunuz incinmez, çünkü karalara bizden önce bitkiler çıkmış. Bitki dediysek, güller, sümbüller, kaynana dili değil belki; ama bitki işte... 400 milyon yıl önce karalara ilk olarak "bitkiler " çıktı. 350 milyon yıl önce ilk çift yaşamlı hayvanlar (amfibiler) göründü. 320 milyon yıl önce ilk sürüngenler arşınlamaya başladı karaları. Evrim Kuramının İlk Soruları Bu kuram, her çocuğun, her ergenin, her düşünen insanın yaşamı boyunca zaman zaman kendine sorduğu soruların yanıtını araştırır. Bu sorular ,hepimizin aklını kurcalayan sorulardır: Nereden geldik, nereye doğru gidiyoruz? İnsanoğlunun yaşamında yanıtını bilmek istediği soru böyle özetlenebilir. Ama biz yine de basit sorularla olayı deşmeye çalışalım: Bundan diyelim ki bin yıl, milyon yıl, milyar yıl önce de insan, insan mıydı, tavuk tavuk muydu, kedi kedi miydi? Çam ağacı çam ağacı mıydı?Yani canlılığın tarihinin “filmini” bugünden geriye doğru sarsak neler görebiliriz? Bu film, nereye kadar ve hangi bilgilerle geriye sarılabiliyor? Evrim Kuramı, çok basit olarak “hayvanlar ve bitkiler, bugünlere gelirken değişikliklere uğrayarak mı geldi; yoksa her şey, bir dahi vuruşuyla başladı ve hiç değişmeden sürüp gidiyor mu?” sorularına bilimin verdiği yanıtları kapsıyor. Doğal olarak bilimin verdiği yanıtlar deyince akan sular durmuyor ve bu konuda insan aklının çağdaş düşmanları da boş durmuyor; oldukça inceltilmiş biçimiyle bilime saldırılarını sürdürüyorlar. Bunun yalnız geri kalmış ülkelerde sürdürüldüğünü sanmayınız. En başta ABD olmak üzere,hemen tüm gelişmiş ülkelerde de bilimin düşmanları boş durmuyor. Evrim kuramına karşı yürütülen kampanya, ülkemizde özellikle 20. yy biterken doruk noktasına çıktı. Bunu basit bir inanç kayması olarak görmeyelim. Bu, yalnızca özgür düşünceye değil, başta tıp olmak üzere doğal bilimlere ve daha da geniş anlamıyla bilimsel felsefeye saldırıdır. Evrim kuramına saldıranların ilk ve ilkel saldırılarıyla konuya girmek istiyorum. Bu, maymun sorunudur. Maymun Sorunu: Ünlü Tartışma! İnsanın, “en uyumlunun yaşaması” ilkesiyle, daha ilkel canlılardan evrimleştiği hakkındaki Darwin kuramı, Türlerin Kökeni ’nin yayımlandığı 1859 yılından beri müthiş tepkiler almıştır. Özellikle 1860 Haziran’ında Darwin’i savunan biyolog T.H. Huxley ile Tanrı’yı savunan Oxford başpiskoposu Wilberforce arasında halka açık bir tartışma yapılıyor. Bu tartışmada Piskopos, Darwin’in tezinin çok saçma olduğunu savunuyor ve konuşmasını alaylı bir biçimde Huxley’in büyükanne tarafından mı yoksa büyükbaba tarafından mı maymundan geldiğini sorarak bitiriyordu. Huxley ise evrimin kanıtlarını ustaca ortaya koymuş ve atasının bir maymun olmasının, piskoposunki gibi entellektüel bir fahişe olmasından daha iyi olduğunu söyleyerek bitirmiştir. Bu sırada Lady Brewester baygınlık geçirmiş, dışarı taşınırken hakkın rahmetine kavuşmuştur.”(John Taylor, Kara Delik, e yayınları s: 39) Kaptan Fitzroy’un Kutsal Kitap’la uyumlu düşünceleri yolculuk süresince gittikçe daha da katılaştı. O, anlamaya çalışmamız gereken kimi şeler olduğuna inanıyordu;evrenin ilk kaynağı, bütün bilimsel araştırmaların erişimi dışında bulunması gereken bir giz olarak kalmalıydı. Fakat Darwin çoktandır bunu kabul etmekten çok uzaktı; Kutsal Kitap’a takılıp kalamazdı,onun ötesine geçmek zorundaydı. Uygar insan bütün soruların en can alıcısını-"biz nereden geldik?” sorusunu- sormaya, soruşturmalarını kendisini götürdüğü yere kadar götürmeye devam etmekle yükümlüydü. Bu tartışmaya bir son vermek mümkün olmayacaktı. Tartışma, biri bilimsel ve araştırmalara açık, öteki dinsel ve tutucu, karşıt iki görüşün 25 yıl sonra Oxford’da yapılan o sert toplantıdaki çatışmasının bir ön hazırlığıydı.” Ne var ki bir grup insan, yani Kilise, Darwin’in kuramına şiddetle karşı çıktı. Darwin’in Türlerin Kökeni adlı kitabının yayımlanması(1859) bilim ile din arasında sert bir tartışmaya yol açtı. Darwin’in çekingenliği kendisinin bu tartışmada yer almasını engelledi;ama evrimle ilgili kavgacı savunmalarıyla “Darwin’in Buldoğu” lakabını alan dostu Thomas Huxley’in sözünü sakınmak gibi bir özelliği yoktu. Huxley ile Piskopos Wilberforce arasındaki kavga, Ronald Clark’in Darwin biyografisinde şöyle anlatılır: “Britanya İleri Araştırmalar Kurumu’nun 1860 yazında Oxford’da yaptığı yıllık toplantıda[ Darwin’in kuramı konusundaki] kuşkular boşlukta kaldı. Kurum üyeleri 19. yy bilim tarihinin en parlak sahnelerinden birine tanık olacaklardı. Bu, Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce ile Thomas Huxley’in bir tartışma sırasında karşılıklı atışmalarından oluşan bir sahneydi. Çağının öteki kilise adamları gibi Wilberforce da bilimsel bakımdan tam bir karacahildi.(s: 144). Tartışma beklendiği için salon tıka basa doluydu. Wilberforce’un, Huxley’in de daha sonra yazacağı gibi “birinci sınıf bir tartışmacı” olmak gibi bir ünü vardı: “kartlarını uygun oynasaydı evrim kuramını yeterince savunma şansımız pek olmazdı.” Wilberforce, akıcı ve süslü bir konuşmayla, kendisini yenilgiye uğratmak üzere olduğunu belirttiği Huxley’e övgüler düzdü. Ardından ona döndü ve “soyunun büyük annesi mi yoksa büyük babası tarafından mı maymundan geldiğini” öğrenmek istedi. Huxley rakibine döndü ve haykırdı: “Tanrı onu ellerime teslim etti.” “Eğer” dedi [kürsüden], “bana bir büyük baba olarak zavallı bir maymunu mu yoksa doğanın büyük bir yetenek ve güç bahşedip bunlarla donattığı;ama bu yetenekleriyle gücünü yalnızca birtakım eğlenceli sözleri ağırbaşlı bilimsel bir tartışma gibi sunmak amacıyla kullanan bir insanı mı yeğlersin? diye soracak olsalar, hiç duraksamadan tercihimin maymundan yana olduğunu söylerdim.” Huxley bildiği en güçlü darbeyle karşılık vermişti. Bir piskoposu küçük düşürmek,bundan bir ya da birkaç yüzyıl önce pek rastlanır bir şey değildi;hele halkın önünde, kendi piskoposluk bölgesinde küçük düşürmek neredeyse hiç görülmemişti. Dinleyiciler arasında oranın ileri gelenlerinden bir hanım şok geçirip bayıldı Dinleyicilerin çoğu alkışladı. Fakat Robert Fitzroy oturduğu yerden kalktı ve otuz yıl önce Darwin’le gemide yaptığı bir tartışmayı hatırlattı. Kutsal Kitap’ı Huxley’e salladı ve süslü sözlerle bütün doğruların kaynağının bu kitap olduğunu söyledi. Bu öykünün birinci elden bir anlatımı yoktur. Harvardlı biyolog Stephen Jay Gould diyaloğun çoğu bölümünü yaklaşık 20 yıl sonra Huxley’in kendisinin uydurduğu kanısındadır. Fakat bu konuşmalardan kimsenin bir kuşkusu olmadığı yollu bir dip notu da vardır. Huxley Wilberforce’a duyduğu nefreti 1873'e, Piskopos atından düşüp kafasını bir taşa çarparak öldüğü yıla dek sürdü. “Kafası” dedi Huxley bunun öğrenince kıs kıs gülerek “gerçeğe bir kez daha tosladı;ama bu kez sonuç ölümcül oldu." (Adrian Berry, Bilimin Arka Yüzü, TÜBİTAK yay, s: 137-146) Bozkurt Güvenç, olayı değişik sözlerle şöyle anıyor: Huxley soruyu ciddiye alıyor (oysa Darwin aldırmıyor) diyor ki: “Gerçeklere saygısız bir insan soyundan gelmektense, gerçeklere saygılı bir maymun soyundan geldiğimi kabul ederim.” Gazeteciler- o zaman telefon yok- hemen koşuyor, gazete yönetim merkezlerine “ Evrimciler, maymundan geldiklerini kabul ettiler” haberini yetiştiriyorlar. Tabi biz, 120 yıldır değerli dinleyenlerim, gazete haberleriyle Darwin’i ve bilimi yargılıyoruz. Fen fakültelerimizin biyoloji bölümleri dahil. Çünkü kimse, Darwin’in, Türlerin Kökenini, İnsanın Yücelişini okumuyor. Mesele, Darwin konusu, maymun meselesi değil. Dünyayı algılama meselesi. İşte bu konuda, yalnız biz değil, bütün dünyada büyük sorunlar var.” (Prof. Dr. Bozkurt Güvenç,TÜBA, Bilimsel Toplantı Serileri: 2, Bilim ve Eğitim s: 68) Maymun sorunu,maymunları bile rahatsız edecek kalitesizlikle reddediliyor. Neden mi? Size birileri “Efendim size dedenizin dedesi ve onun da dedesi hüdavendigar Murat han hazretlerinden selam ve muhabbetler getirdik. Sizin durumunuzu sorarlar. Sülalem aynı geleneklerle devam etmede midir? Yoksa bazı boylar birliğimizi bozmuş mudur?..” diye soruyor diyelim. Şimdi siz de bu soruyu yanıtlayın. Sanırım şöyle olabilir: “ Benim dedemin dedesinin dedesi Rumeli Beylerbeyi falanca beymiş. Ya da “benim bugünkü durumuma bakmayın. Bendeniz Fatih Sultan Mehmet Han hazretlerinin onüçüncü göbekten torunu olurum” diyebilirsiniz. Ve de torunluğa uygun görev isterim!...” Bu da sizin ne kadar köklü, ne kadar akıllı, ne kadar sabırlı, ne kadar alçakgönüllü(!) olduğunuzu gösterir. İLK İNSANLAR İnsan nasıl insan oldu? “Homo sapiens ’in dil, gelişmiş teknolojik beceriler ve ahlaki yargılara varabilmek gibi özel nitelikleri antropologları uzun zamandır hayranlığa sürüklüyor. Ama yakın zamanlarda antropolojide yaşanan en önemli değişikliklerden biri, bütün bu niteliklere karşın, Afrikalı insansımaymunlarla çok yakın bir bağlantımız olduğunu anlaşılmasıdır. Bu önemli görüş değişikliği nasıl gerçekleşti? Bu bölümde, Charles Darwin’in en eski insan türlerinin özel doğası hakkındaki fikirlerinin antropologları nasıl etkilediğini, yeni araştırmaların Afrikalı insansımaymunlarla evrimsel yakınlığımızı nasıl ortaya çıkardığını ve doğadaki yerimiz hakkında farklı bir bakış açısı geliştirmemizi gerektirdiğini tartışacağım. 1859'da Türlerin Kökeni adlı yapıtında Darwin, evrimin insanlar açısından ne anlama geldiği konusuna girmekten kaçınmıştı. Sonraki baskılara ise çekinceli bir cümle eklendi: “İnsanın kökeni ve tarihi aydınlatılacaktır.” Darwin bu kısa cümleyi, 1871'de yayınlanan İnsanın Türeyişi adlı kitabında ayrıntılandırdı. Hala çok hassas olan bir konuyu ele alarak, antropolojinin kuramsal yapısına iki sütun dikti. Bunlardan ilki, insanların ilk nerede evrildikleriyle (ona zamanında çok az kişi inanmıştı, oysa haklıydı), ikincisi ise, bu evrimin şekli ya da biçimiyle ilgiliydi... Darwin’in evrimimizin şekli hakkındaki görüşleri antropoloji bilimini birkaç yıl öncesine dek etkiledi ve sonra, yanlış olduğu anlaşıldı. Darwin, insanlığın beşiğinin Afrika olduğunu söylüyordu. Bu sonuca basit bir mantıkla varmıştı: Dünyanın her büyük bölgesinde hayatta olan memeliler, aynı bölgede evrilmiş türlerle yakın bağlantı içindedirler. Dolaysıyla, Afrikada bir zamanlar, goril ve şempanzelerle yakından bağlantılı ve günümüzde nesli tükenmiş olan insansımaymunlar yaşamış olabilir: bu iki tür insanın en yakın akrabaları olduğuna göre, ilk atalarımızın Afrika kıtasında yaşamış olma olasılığı, başka bir yerde yaşamış olmaları olasılığından daha yüksektir. Darwin’in bu satırları yazdığı sıralarda hiçbir yerde erken insan fosillerinin bulunmadığını unutmamalıyız; vardığı sonuç tamamen kurama dayandırılmıştı. Darwin’in zamanında bilinen tek insan fosilleri Avrupalı Neandertal insanına aitti ve bunlar, insan gelişiminin görece yeni bir aşamasını temsil ediyorlardı. Afrika'nın Sihiri Antropologlar, Darwin’in yorumundan hiç hoşlanmadılar; bunun en önemli nedenlerinden biri, tropik Afrika’ya sömürgeci gözüyle, küçümseyerek bakılmasıydı: Kara Kıta, Homo sapiens gibi soylu bir yaratığın kökeni için hiç de uygun bir yer olarak görülmüyordu. Yüzyıl başında Avrupa ve Afrika’da yeni insan fosillerinin bulunmasıyla birlikte, Afrika kökenli olma fikrine duyulan küçümseme arttı ve bu tutum onyıllarca sürdü.” Yazar(R.Leakey) 1931'de Camridge’deki hocalarına insanın kökenini Doğu Afrika’da aramayı planladığında kendisine Asya’ya yönelmesi istendi. “Bu olay, bilimcilerin mantık kadar duygularından da etkilenebildiklerini gösteriyor.”(s:16) Darwin’in İnsanın Türeyişi ’nde ulaştığı ikinci önemli sonuç, insanların önemli ayırıcı özelliklerinin-iki ayaklılık, teknoloji ve büyük bir beyin- birbirleriyle uyum içinde gelişmiş olmasıydı: Kollarının ve ellerinin serbest kalması ve ayakları üstünde sağlamca durabilmesi insan için bir avantaj olmuşsa... insanın ataları için daha dik ya da iki ayaklı hale gelmenin daha avantajlı olmaması için bir neden göremiyorum. Eller ve kollar bedenin tüm yükünü taşımak için kullanılıdıkça... ya da ağaçlara tırmanmaya uygun oldukça, silah yapmak ya da taş ve mızrakları hedefe atmak için gerekli şekilde gelişemezdi. Burada Darwin, alışılmadık hareket tarzımızdaki gelişimin, taştan silah yapımıyla doğrudan bağlantılı olduğunu savunmaktadır. Daha da ileri giderek bu evrim değişimlerini, insanlardaki, insansımaymunların hançere benzeyen köpekdişleriyle karşılaştırıldığında son derece küçük olan köpekdişlerinin kökeniyle ilişkilendirmiştir. İnsanın Türeyişi’nde şöyle demekteydi: “İnsanın ataları büyük olasılıkla, büyük köpekdişlerine sahiptiler; ama düşmanları ya da rakipleriyle savaşırken taş, sopa ya da diğer silahları kullanma alışkanlığını geliştirmeleriyle birlikte, çenelerini ve dişlerini daha az kullanmaya başladılar. Bu durumda çene ve dişler küçülecekti.” Silah yapabilen bu iki ayaklı yaratıklar Darwin’e göre, daha çok zeka gerektiren yoğun bir sosyal etkileşim geliştirdiler. Atalarımızın zekalarının gelişmesiyle birlikte, teknolojik ve sosyal gelişmişlik düzeyleri de yükseldi ve bu da, daha gelişmiş bir zeka gerektirdi. Böylece her yeni özellik, diğer özelliklerin gelişmesini sağladı. Bu bağlantılı evrimi hipotezi insanın kökeni konusunda açık seçik bir senaryo sunuyordu ve antropoloji biliminin gelişimine merkez oluşturdu. Bu senaryoya göre ilk insan türü, iki ayaklı bir insansımaymundan öte bir şeydi: Homo sapiens ’te takdir ettiğimiz özelliklerden bazılarına daha o zamandan sahipti. Bu öylesine güçlü ve akla yakın bir imgeydi ki, antropologlar uzun bir süre, bu imgenin etrafında inandırıcı hipotezler dokuyabildiler. Ama senaryo, bilimin ötesine geçti: İnsanların insansımaymunlardan evrimsel farklılaşmaları aniden ve çok eski bir dönemde gerçekleşmişse, bizimle doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık girmiş demekti. Homo sapiens’in tamamen farklı bir yaratık olduğuna inananlar için bu bakış açısı son derece rahatlatıcıydı. Bu inanç hem Darwin’in döneminde hem de yüzyılımızda bilim adamları arasında oldukça yaygındı. Söz gelimi, 19.yy İngiliz doğa bilimcisi-ve Darwin’den bağımsız olarak doğal seçim kuramını yaratmış olan- Russel Wallace bu kuramı, insanlığın en çok değer verdiğimiz yönlerine uygulamak istemedi. İnsanları, yalnızca doğal seçimin ürünü olarak görülemeyecek denli akıllı, incelmiş ve gelişmiş buluyordu. İlkel avcı-toplayıcıların biyolojik açıdan bu özelliklere gereksinim duymayacaklarını ve dolaysıyla, doğal seçim sonucu gelişmiş olamayacaklarının düşünüyordu. İnsanların bu denli özel yaratıklar olmalarını doğaüstü bir müdahale sağlamış olmalıydı. Wallace’ın doğal seçim gücüne inanmaması, Darwin’i son derece rahatsız ediyordu. 1930'lar ve 1940'larda Güney Afrika’da gerçekleştirdiği öncü çalışmalarla Afrika’nın insanlığın beşiği olarak kabul edilmesine katkıda bulunan İskoç paleontolog Robert Broom da insanın ayrıcalıklı olduğuna inanıyordu. Homo sapiens ’in evrimin nihai sonucu olduğunu ve doğanın geri kalan kısmının insanın rahat etmesi için şekillendirilmiş olduğunu düşünüyordu. Wallace gibi Broom da türümüzün kökeninde doğaüstü güçler arıyordu. Wallace ve Broom gibi bilimciler, biri entellektüel ve diğeri de duygusal olmak üzere iki çatışan güçle savaşıyorlardı. Homo sapiens’in evrim süreci sayesinde doğadan geliştiği gerçeğini kabul etseler de, insanın tinselliğine ya da aşkın özüne dair inançları, onları evrim konusunda insanın ayrıcalığını kanıtlayan açıklamalar oluşturmaya yönlendiriyordu.(s:18) Darwin’in 1871'deki evrim “paketinde” böyle bir rasyonelleştirme vardı. Darwin doğaüstü müdahale aramıyordu gerçi, ama evrim senaryosu, insanları daha başlangıçtan itibaren insansımaymunlardan ayırıyordu. Darwin’in tezi yaklaşık on yıl öncesine dek(kitabın yazılış tarihi 1996) etkisini sürdürdü ve insanın ne zaman ortaya çıktığı konusunda önemli bir çatışma yaşanmasına neden oldu.Darwin’in bağlantılı evrim hipotezinin çekiciliğini göstermesi nedeniyle, bu çatışmayı kısaca anlatacağım. Çatışma aynı zamanda, hipotezin antropolojik düşünüşteki etkisinin sona ermesine de işaret eder. 1961'de, o dönemde Yale Üniversitesinde olan Elwyn Simons çığır açıcı bir bilimsel bildiri yayınlayarak, bilinen ilk insangil türünün Ramapithecus adı verilen küçük bir insansımaymun benzeri yaratık olduğunu savundu. O dönemde bilinen tek Ramapithecus fosil kalıntıları, Yale’den G. Edward Lewis adlı genç bir araştırmacının 1931'de Hindistan’da bulduğu üst çene parçalarıydı. Simons, yanak dişlerinin (azı dişleri ve küçük azı dişleri), insansımaymunların dişleri gibi sivri değil, düz olmaları açısından insanlardakilere benzediğini görmüştü. Köpek dişleri de insansımaymunlara göre daha kısa ve düzdü. Simons, eksik haldeki üst çenenin yeniden oluşturulması durumunda, şeklinin insanlardakine benzeyeceğini de iddia ediyordu; yani modern insansımaymunlardaki gibi “U” şeklinde değil, arkaya doğru hafifçe genişleyen bir kemer biçiminde. Cambridge Üniversitesi’nden İngiliz antropolog David Pilbeam bu dönemde Yale’de Simons’a katıldı ve birlikte, Ramapithecus çenesinin insansı olduğu iddia edilen anatomik özelliklerini tanımladılar. Ama anatomiden de öteye geçtiler ve yalnızca çene parçalarının güçlülüğüne dayanarak, Ramapithecus’un iki ayağı üstünde dik yürüdüğünü, avcılık yaptığını ve karmaşık bir sosyal ortamda yaşadığını öne sürdüler. Onalrın usavurumları Darwin’inki gibiydi: İnsansı olduğu varsayılan bir tek özelliğin (diş yapısı) varlığı, diğer özelliklerin de varolduğunu gösteriyordu. Sonuçta, ilk insangil türü olduğu varsayılan şey, kültürel bir hayvan- yani kültürsüz bir insanmaymundan çok, modern insanların ilkel bir değişkeni-olarak görülmeye başlandı. İlk Ramapithecus fosillerinin bulunduğu ve ardından, Asya ve Afrika’daki benzer keşiflerin yapılddığı tortular eskiydi. Dolaysıyla Simons ve Pilbeam, ilk insanın en az 15 milyon ve belki de 30 milyon önce ortaya çıktığı sonucuna vardılar ve antropologların büyük çoğunluğu bu görüşü kabul etti. Dahası, kökenin bu kadar eski olduğu inancı insanlarla doğanın geri kalan kısmı arasına büyük bir uzaklık koyarak, pek çok kişiyi rahatlatıyordu. 1960'larda Berkeley’deki California Üniversitesinden iki kimyacı Allan Wilson ve Vincent Sarich, ilk insan türlerinin ne zaman ortaya çıktığı konusunda çok farklı bir sonuca ulaştılar. Fosiller üstünde çalışmak yerine, yaşayan canlılarla Afrikalı insansımaymunlardaki bazı kan proteinlerinin yapısını karışlaştırdılar. Amaçları, insan ve insansımaymun proteinleri arasındaki yapısal fark düzeyini saptamaktı; mutasyon nedeniyle bu fark zaman içinde hesaplanabilir bir hızla artmış olmalıydı. İnsanlar ve insansımaymunrlar ne kadar uzun süre önce iki ayrı tür haline gelmişlerse, biriken mutasyon sayısı da o kadar fazla olacaktı. Wilson ve Sarich mutasyon hızını hesapladılar ve böylece , kan proteini verilerini bir moleküler saat olarak kullanabildiler. Bu saate göre ilk insanlar, yalnızca yaklaşık 5 milyon yıl önce ortaya çıkmış olmalıydılar; bu, egemen antropoloji kuramındaki 15 ile 30 milyon yıllık tahminle çarpıcı oranda çelişen bir bulguydu. Wilson ve Saricn’in verileri ayrıca, insanların şempanzelerin ve gorillerin kan proteinlerinin birbirlerinden aynı derecede farklı olduğunu gösteriyordu. Yani 5 milyon yıl önce gerçekleşen bir evrim olayı ortak bir atanın aynı anda üç ayrı yöne gitmesine neden olmuştu; bu bölünme, modern insanların yanısıra, modern şempanze ve modern gorillerin de gelişmelerini sağlamıştı.(s:20). Bu da çoğu antropolgun inançlarına aykırıydı. Geleneksel düşünceye göre şempanzelerle goriller birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve insanlarla aralarında büyük bir uzaklık vardır. Molekül verileri hakkındaki yorumların geçerli olması durumunda antropologlar, insanlarla insansımaymunlar arasında çoğunun inandığından daha yakın bir biyolojik ilişki olduğunu kabul etmek durumunda kalacaklardı. Çok büyük bir tartışmma doğdu ve antropologlarla biyokimyacılar birbirlerinin mesleki tekniklerini şiddetle eleştirmeye başladılar.Wilson ve Sarich’in vardıkları sonuç, molekül saatlerinin hatalı olduğu ve dolaysıyla, geçmişteki evrim olayları hakkında bir zaman saptamasının güvenilir olmayacağı iddiasıyla eleştiriliyordu. Wilson ve Sarich ise antropologların küçük ve parçalanmış anatomik özelliklere çok fazla önem verdiklerini ve dolaysıyla, geçersiz sonuçlara ulaştıklarını savunuyorlardı. Ben (R.Leakey) o dönemde Wilson ve Sarich’in hatalı olduklarını düşünerek, antropolog topluluğunun yanında yer almıştım. Bu tartışma on yılı aşkın bir süre boyunca devam etti ve bu dönem içinde Wilson’la Sarich ve birbirlerinden bağımsız başka araştırmacılar giderek daha çok sayıda yeni moleküler kanıta ulaştılar. Bu yeni verilerin büyük çoğunluğu, Wilson ve Sarich’in ilk tezlerin destekliyordu. Kanıtlar antropologların fikirlerini değiştirmeye başladı, ama bu yavaş bir değişimdi. Sonunda 1980'lerin başlarında Pilbeam ile ekibinin Pakistan’da ve Londra Doğa Tarihi Müzesinden Peter Andrews ’un Türkiye’de daha eksiksiz durumda Ramapithecus benzeri fosiller bulmaları, sorunun çözüme kavuşmasını sağladı. İlk Ramapithecus fosilleri gerçekten de bazı yönlerden insana benziyorlardı; ama bu tür, insan değildi. Aşırı derecede parçalanmış kanıtları temel alarak bir evrim bağlantısı oluşturma işi çoğu kişinin sandığından çok daha zordur ve dikkatsiz davrananların düşebileceği pek çok tuzak vardır. Simons ve Pilbeam bu tuzaklardan birine düşmüşlerdi: Anatomik benzerlik, mutlaka evrimsel bağlantı olduğu anlamına gelmez.(s:21) Pakistan ve Türkiye’de bulunan daha eksiksiz durumdaki örnekler, insansı olduğu varsayılan özelliklerin yapay olduğunu gösterdi. Ramapithecus’ un çenesi kemerli değil, V şeklindeydi; bu ve diğer özellikler, ilkel bir insansımaymunların türü olduğunu gösteriyordu (modern insansımaymunların çenesiU şeklindedir). Daha sonraki akrabası orangutan gibi, Ramapithecus da ağaçlarda yaşıyordu ve ne iki ayaklı bir insansımaymun ne de ilkel bir avcı-toplayıcıydı. Yeni kanıtlar, Ramapithecus’un insangillerden olduğuna inanan en inatçı antropologları bile yanıldıklarına ve Wilson’la Sarich’in haklı olduklarına ikna etmişti(s:22): İnsan ailesinin kurucu üyesi olan ilk iki ayaklı insansımaymun, sanıldığı kadar eski bir dönemde değil, görece yakın bir zamanda ortaya çıkmıştı. Wilson ve Sarich ilk yayınlarında, 5 milyon yıl öncesini bu olayın tarihi olarak göstermişlerdi; ama günümüzde moleküler kanıtlar, tarihi yaklaşık 7 milyon yıl öncesine atıyor.Ancak insanlarla Afrikalı insansımaymunlar arasında olduğu öne sürülen biyolojik yakınlık fikrinden vazgeçilmedi. Hatta bu ilişki, öne sürüldüğünden de yakın olabilir. Kimi genetikçilerin, molekül verilerinin, insanlarla şempanzeler ve goriller arasında birbirine eşit üç yollu bir ayırma işaret ettiğini düşünmelerine karşın, başka şekilde düşünenler de var. Onlara göre insanlar ve şempanzeler birbirlerinin en yakın akrabalarıdır ve gorillerle aralarındaki evrimsel uzaklık danha fazladır. Ramapithecus olayı antropolojiyi iki şemkilde değiştirmişti. İlk olarak, ortak bir anatomik özellikten ortak bir evrimsel bağlantı çıkarmanın tehlikelerini gösterdi. İkinci olarak, Darwinci “paket”e körü körüne bağlı kalmanın budalalık olduğunu kanıtladı. Simons ve Pilbeam köpek dişinin şeklini temel alarak, Ramapithecus’a eksiksiz bir yaşam tarzı atfetmişlerdi: bir insangil özelliği bulunduğunda, bu türden tüm özelliklerin de bulunduğu varsayılıyordu. Ramapithecus’un insangil statüsünü yitirmesinin sonucunda, antropologlar Darwin paketinden kuşku duymaya başladılar. Bu antropolojik devrimin gelişimini izlemeden önce, ilk insangil türünün nasıl ortaya çıktığını açıkmlamak için çeşitli dönemlerde öne sürülmüş bazı hipotezlere de kısaca göz atmalıyız. Popülerlik kazanan her yeni hipotezin, döneminin sosyal iklimini yansıtması çok ilginç bir nokta. Sözgelimi Darwin, taş silahların geliştirilmesinin, teknoloji, iki ayaklılılık ve beyin boyutunun büyümesini içeren evrim paketinin başlangıcında önemli olduğunu düşünmüştü(s:23) Hipotez hiç kuşkusuz, yaşamın bir savaş olduğuna ve ilerlemenin girişimcilik ve çabayla sağlandığına dair yaygın fikri yansıtıyordu. Victoria çağının bu etosu, bilime işlemiş ve insan evrimi de dahil olmak üzere evrim sürecine bakış açısını belirlemişti. Yüzyılımızın ilk on yıllarında, Edward dönemine özgü iyimserliğin en enerjik günlerinde, bizi biz yapan şeyin beyin ve düşünce olduğu söylendi. Bu yaygın sosyal dünya görüşü antropolojide, insan evrimine başlangıçta iki ayaklılığın değil, beynin büyümesinin ivme kazanrdırdığı fikrinde ifade buldu. 1940'larda dünya, teknolojinin büyüsüne ve gücüne kapıylmışı; dolaysıyla ,”Alet Yapan Adam” hipotezi popülerlik kazandı. Londra Doğa Tarihi Müzesi’nden Kenneth Oakley’in öne sürdüğü bu hipotezde-silah değil- taş alet yapımı ve kullanımının evrimimiz için gerekli dürtüyü sağladığı savunuluyordu. Ve dünyanın İkinci Dünya Savaşının gölgesine girdiği dönemlerde, insanlarla insansımaymunlar arasındaki daha karanlık bir fark vurgulanmaya başlandı: bireyin kendi türüne karşı şiddet uygulaması. İlk kez Avusturalyalı anatomi bilimci Raymond Dart’ın öne sürdüğü “Katil Maymunadam” fikri, belki de savaşta yaşanan korkunç olayları açıklıyor (ya da hatta, mazur gösteriyor) olması nedeniyle, yaygın kabul gördü. 1960'larda antropologlar, insan kökeninin anahtarı olarak avcı-toplayıcı yaşam tarzına yöneldiler. Pek çok araştırma ekibi, özellikle Afrika’da olamak üzere, teknolojik açıdan ilkel modern insan nüfularını inceliyorlardı. Bunların arasından en kayda değerlerden biri (hatalı olarak Bushmen de denen! Kung San halkıydı. Burada doğayla uyum içinde, doğayı karmaşık yöntemlerle kullanan ve doğaya saygı gösteren bir halk imgesi ortaya çıktı. Bu insanlık görüşü dönemin çevreciliğiyle uyum içindeydi; ama antropologlar, karma avvcıllık ve toplayıcılık etkonomisinin karmaşıklığından ve ekonomik güvenliğinden de etkilenmişlerdi. Yine de asıl üstünde durulan avcılıktı. 1966'da Chicago Üniversitesinde, “Avcı Adam” başlıklı önemli bir antropoloji konferansı gerçekleştirildi.(s:24) Toplantıya egemen olan akım oldukça yalındı: İnsanı insan yapan, avcılıktır. Teknolojik açıdan ilkel toplumlarda avcılık genellikle, erkek sorumluluğudur. Dolaysıyla, 1970'lerde kadın sorunu konusundaki bilincin gelişmesiyle birlikte, insanın kökenine dair bu erkek merkezli açıklamanın sorgulanmaya başlanması son derece normaldi. “Toplayıcı Kadın” olarak bilinen alternatif bir hipotezde, tüm primat türlerindeolduğu gibi, toplumun merkezinin dişiyle çocukları arasındaki bağ olduğu savunuluyordu. Karmaşık bir insan toplumunun oluşturulmasını, teknoloji yaratan ve herkes tarafından paylaşılmak üzere (en başta gece) yiyecek toplayan insan dişilerinin insayatifi sağlamıştı. Ya da öyle olduğu savunuluyordu. Bu hipotezler insan evrimini asıl başlatan şey konusunda farklı fikirler getirmekle birlikte, hepsi de Darwin’in değer verilen belli insan özellikleri paketinin daha ilk baştan oluşmuş olduğunu söylüyorlardı: Hala, ilk insangil türünün belli bir düzeyde iki ayaklılık, teknoloji ve büyük beyin özelliklerine sahip olduğu düşünülüyordu. Dolaysıyla insangiller, daha başlangıçtan itibaren kültürel yaratıklardı; bu nedenle de, doğanın geri kalan kısmından farklıydılar. Oysa son yıllarda bunun doğru olmadığını anlamaya başladık. Arkeolojik kalıntılarda, Darwinci hipotezin doğru olmadığını gösteren sağlam kanıtlar görülüyor. Darwin paketi doğru olsaydı, arkeolojik lkalıntılarda ve fosil kalıntılarında iki ayaklılığa, teknolojiye ve büyük beyine dair kanıtları aynı anda görürdük. Ama görmüyoruz. tarihöncesi kalıntılarının tek bir yönü bile, hipotezin yanlış olduğunu göstermeye yetiyor: Taş alet kalıntıları. Çok enders olarak fosilleşen kemiklerin tersine, taş aletlerin yok olması neredeyse olanaksızdır. Dolaysıyla, tarihöncesi kalıntılarının büyük bölümünü taş aletler oluşturur ve en başından itibaren teknolojinin gelişimi bu aletlere dayanılarak yeniden oluşturulur (s:25) Bu tür aletlerin ilk örnekleri-çakıl taşlarından birkaç yonga çıkarılarak yapılan kaba yongalar, kazıma araçları ve baltalar- yaklaşık 2.5 milyon yıl önce ortaya çıkar. Molekül kanıtları doğruysa ve ilk insan türü yaklaşık 7 milyon yıl önce ortaya çıktıysa, atalarımızın iki ayaklı olmalarıyla taş alet yapmaları arasında yaklaşık 5 milyon yıl geçmiş olmalı. İki ayaklı bir insansımaymun yaratan evrim gücü her neyse, alet yapma ve kullanma becerisiyle bağlantılı değildi. Ama pek çok antropolog, 2.5 milyon yıl önce teknolojinin gelişmesinin, beyindeki büyümeyle aynı döneme denk geldiğine inanıyor. Beyindeki büyümeyle teknolojinin, insanın kökeniyle aynı zamanda oluşmadığının anlaşılması, antropologları yaklaşımlarını yeniden düşünmeye zorladı. Sonuçta yeni hipotezler, kültürden çok biyoloji terimleriyle oluşturuldu. Ben bunu, mesleğimizdeki sağlıklı bir gelişme olarak görüyorum; özellikle de fikirlerin, diğer hayvanların ekolojisi ve davranışı hakkında bildiklerimizle karşılaştırılarak sınanmasını sağladığı için. Bu yaklaşımda, Homo sapiens ’in pek çok özel niteliğe sahip olduğunu yadsımamız gerekmiyor. Bu niteliklerin gelişimini, tamamen biyolojik bir bağlamda inceliyoruz. Bu anlayış oluştuktan sonra, antropolgun insanın kökenlerini saptama işi yeniden iki ayaklılığın kökeni üzerinde yoğunlaştı. Evrimsel dönüşüm, bu tek olaydan soyktlandığında bile (ABD’deki) Kent Eyalet Üniversitesi’ nden anatomi bilimci Owen Lovejoy’un da belirttiği gibi, önemsiz değildir: Lovejoy, 1988'de yazdığı popüler bir makalede, “İki ayaklılığa geçiş, evrim biyolojisinde görebileceğiniz en çarpıcı değişimlerden biridir” demişti. “Kemiklerde, kemiklere güç sağlayan kasların düzeninde ve kollarla baca değişimler görülmektedir.” İnsanlarla şempanzelerin leğen kemiklerine bakmak bu gözlemi doğrulamaya yetiyor: Leğen insanlarda kısa ve kutu gibi, şempanzelerdeyse uzundur. Kol ve bacaklarla gövdede de önemli farklılıklar vardır. İki ayaklılığın gelişimi önemli bir biyolojik dönüşüm olmaktan öte, aynı zamanda önemli bir uyarlanma dönüşümüdür. Önsözde de savunduğum gibi, iki ayaklı hareket öylesine önemli bir uyarlanmadır ki, tüm iki ayaklı insansımaymunlara “insan” demekte haklıyız. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymun türünün belli bir düzeyde teknolojiye, gelişmiş bir zekaya ya da insanlığın kültürel niteliklerine sahip olduğu anlamına gelmiyor.Bu niteliklere sahip değildi. Ben-kolların günün birinde ellerin kullanılabileceği şekilde serbest kalmasını sağlayan- iki ayaklılık uyarlanmasının son derece önemli bir evrim potansiyeli taşıdığını ve bu nedenle öneminin terminolojimizde yer alması gerektiğini söylüyorum. Bu insanlar bizim gibi değillerdi; ama iki ayaklılık uyarlanması olmasa bizim gibi olamazlardı. Bir Afrikalı insansımaymunda bu yeni hareket şeklinin gelişmesini sağlayan evrim faktörleri nelerdir? İnsanın kökenine dair popüler imgelerde çoğunlukla, ormanı terk edip açık savanlara yönelen insansımaymun benzeri bir yaratık görürüz. Bu, kuşkusuz çarpıcı bir imge olsa da, Harvard ve Yale üniversitelerinden Doğu Afrika’nın pek çok bölgesinde toprak kimyasını inceleyen araştırmacıların da yakın zamanlarda kanıtladıkları gibi, kesinlikle yanlıştır. Büyük göçebe sürülerin dolaştığı Afrika savanları, oldukça gençtir; 3 milyon yıldan daha az bir süre önce, ilk insan türünün ortaya çıkmasından uzun süre sonra gelişmişlerdir. 15 milyon yıl öncesinin Afrikasına bakarsak, batıdan doğuya uzanan ve aralarında çeşitli maymun ve insansımaymun türlerinin de bulunduğu pek çok primata barınaklık eden bir orman örtüsü görürüz. Günümüzün tersine o dönemde insansımaymun türlerinin sayısı, maymun türlerinin sayısından çok daha fazlaydı. Ama sonraki birkaç milyon yıl içinde bölgede ve sakinlerinde çarpıcı değişiklikler yaratacak olan jeolojik güçler gelişmekteydi(s:27). Kıtanın doğu kısmında yerkabuğu, Kızıl Deniz’den günümüzün Etiyopya, Kenya ve Tanzanya’sından Mozambik’e doğru bir hat halinde yarılmaktaydı. Sonuçta Etiyopya ve Kenya’da toprak kabardı ve 3000 metreyi aşkın yükseklikte geniş dağlık alanlar oluştu. Bu büyük kubeler kıtanın topografyasından öte, iklimini de değiştirdi. Eski tekdüze batıdan-doğuya hava akışını bozan kubbeler, doğuda kalan toprakları yağış alanının dışında bırakarak ormanları beslenme kaynaklarından yoksun bıraktılar. Aralıksız ağaç örtüsünün bölünmeye başlamasıyla birlikte orman parçacıklarından, ağaçlık alanlardan ve çalılıklardan oluşan mozaik benzeri bir çevre oluştu. Ama açık otluk alanlar hâlâ enderdi. 12 milyon yıl önce süregiden tektonik güçler çevreyi daha da değiştirdi ve kuzeyden güneye doğru uzanan uzun, dolambaçlı bir vadi oluştu: Büyük Yarık Vadisi. Bu vadinin ortaya çıkışı iki biyolojik etki yaratmıştır: hayvan topluluklarına doğudan batıya uzanan zorlu bir engel yaratmakta ve zengin bir ekolojik koşullar mozayiğinin gelişmesini teşvik etmektedir. Fransız antropolog Yves Coppens, doğu-batı bariyerinin, insanlarla insansımaymunların birbirlerinden ayrı olarak evrilmesinde büyük önem taşıdığına inanıyor. “Aynı atadan gelen (insan) ve (insansımaymun) toplulukları koşulların etkisiyle... ayrıldılar. Bu ortak ataların batıdaki torunları, yaşama uyarlanmalarını nemli, ağaçlık ortamlarda sürdürdüler; bunlar (insansımaymular)dır. Aynı ortak ataların doğudaki torunlarıysa açık bir çevredeki yeni yaşamlarına uyarlanmak için yepyeni bir repertuar yarattılar: Bunlar(insanlar)dır.” Coppens bu senaryoya “Doğu Yakasının Hikayesi” adını veriyor. Vadinin serin, ormanlık platolar içeren çarpıcı dağlık alanları ve sıcak, kurak alanlara 1000 metre irtifadan birden iniveren dik bayırları vardır. Biyologlar bu tür, çok sayıda farklı habitat sunan mozaik çevrelerin evrimsel yeniliği teşvik ettiğini fark ettiler. Bir zamanlar yaygın ve birbirine benzer olan bir (s: 29) türün toplulukları birbirlerinden ayrılabilir ve doğal seçim sürecinin yeni etkilerine maruz kalabilirler. Bu, evrimsel değişim reçetesidir. Böylesine bir değişim kimi zaman, yaşama uygun çevrelerin yok olmasıyla, yok oluşa uzanır.Afrikalı insansımaymunların çoğ u bu kader yaşadı; günümüze yalnızca üç tür kalabildi: goril, bayağı şempanze ve cüce şempanze. Ama çoğu insansımaymun türünün çevre değişiminden olumsuz etkilenmesine karşın, içlerinden biri, hayatta kalmasını ve gelişmesini sağlayacak yeni bir uyarlanma şansını yaşadı. Bu, ilk iki ayaklı insansımaymundu. İki ayaklılık hiç kuşkusuz, değişen koşullarda hayatta kalması için önemli avantajlar sağlamıştı. Antropologların görevi, bu avantajların neler olduğunu bulmaktır. Antropologlar iki ayaklılığın insan evrimindeki önemini genellikle iki şeklide değerlendirirler:Bir düşünce, ön ayakların serbest kalarak taşıma özelliği kazanmasını vurgular; diğer düşünceyse, iki ayaklılığın enerji açısından daha etkin ir hareket şekli olması üzerinde durur ve taşıma yeteneğini yalnızca dik duruşun raslantısal yan ürünlerinden biri olarak görür. Bu iki hipotezden ilkini, Owen Lovejoy öne sürdü ve 1981'de Science ’taki önemli bildiride yayımlanmıştır. Lovejoy’a göre iki ayaklılık etkin olmayan bir hareket şeklidir ve dolaysıyla taşıma amacıyla geliştirilmiş olmalıdır. Taşıma yeteneği iki ayaklı insansımaymunlara, diğer insansımaymunlara göre nasıl bir rekabet avantajı sunmuş olabilir? Evrimsel başarı, sonuçta, hayatta kalacak nesiller üretmeye bağlıdır ve Lovejoy’a göre yanıt, bu yeni yeteneğin erkek insansımaymunlara, dişi için yiyecek toplayarak üreme oranını artırma fırsatını sağlamasıdır. Lovejoy, insansımaymunların yavaş ürediklerini ve dört yılda bir tek yavru yaptıklarını vurgular. İnsan dişileri de daha çok enerjiye-yani daha çok yiyeceğe- ulaşabilmeleri durumunda daha çok nesiller üretebilirler. Erkeğin dişi ve yavruları için yiyecek toplayarak dişiye daha çok enerji sağlaması durumunda dişi, üreme çıktısını artırabilecektir.(s:30) Erkeğin bu eyleminin, bu kez sosyal alanda olmak üzere, bir diğer biyolojik sonucu daha olacaktır. Erkeğin kendi çocuklarını ürettiğine emin olmadıkça dişiyi beslemesinin Darwinci açıdan erkeğe yararlı olmaması nedeniyle Lovejoy, ilk insan türünün tekeşli olduğunu ve üreme başarısını artırıp diğer insansımaymınlara baskın gelme yöntemi olarak çekirdek ailenin ortaya çıktığını öne sürdü. Bu tezini başka biyolojik benzetmelerle destekledi. Sözgelimi, primat türlerinin çoğunda erkekler, mümkün olduğunca çok dişi üzerinde cinsel denetim kazanmak için birbirleriyle rekabet eder. Bu süreç sırasında genellikle birbirleriyle dövüşürler ve silah olarak kullanabilecekleri büyük köpek dişleri vardır. Gibonlar erkek-dişi çiftleri oluşturmak gibi ender rastlanan bir özellik gösterirler ve - her halde birbirleriyle kavga etmeleri için bir neden olmamasından dolayı- erkeklerin köpek dişleri küçüktür. Erken insanlarda köpekdişlerinin küçük olması Lovejoy’a göre, gibonlar gibi erkek-dişi çiftleri oluşturduklarının kanıtı olabilir. Yiyecek sağlama düzenlemesinin sosyal ve ekonomik bağları da beynin büyümesini sağlayacaktır. Lovejoy’un büyük ilgi ve destek gören hipotezi, kültürel değil temel biyolojik konulara hitap etmesi nedeniyle güçlürün. Ama zayıf noktaları da vardır; öncelikle, teknolojik açıdan ilkel halklarda tekeşlilik yaygın bir sosyal düzenleme değildir.(Bu tür toplumların yalnızca yüzde 20'si tekeşlidir). Hipotez bu nedenle, avcı toplayıcıların değil, Batı toplumunun bir özelliğine dayandığı iddiasıyla eleştirilmektedir.belki de bundan daha önemli bir eleşiri ise, bilinen en erken insan türlerinde erkeklerin, dişilerden yaklaşık iki kat büyük olmalarıdır. Beden boyutundaki iki biçimlilik (dimorfizm) olarak bilinen bu büyük farklılık, incelenen tüm primat türlerinde çokkarılılıkla ya da erkeklerin dişilere ulaşmak için aralarında rekabet etmeleriyle çakışır; tekeşil türlerde iki biçimliliğe rastlanmaz. Bence bu gerçek bile, umut verici bir kuramsal yaklaşımı çökertmeye yetmektedir ve köpeksdişlerinin küçük olbsanıa tekeşlilikten (s: 31) başka bir açıklama aranmalıdır. Belki de yiyecekleri çiğneme mekanizması, kesmeden çok öğütme hareketini gerektiriyordu; köpek dişlerinin büyük olması bu hareketi zorlaştıracaktı. Lovejoy’un hipotezi günümüzde, on yıl öncesine göre daha az destek görmektedir. İkinci önemli iki ayaklılık kuramı, kısmen basitliği sayesinde çok daha imna edicidir. Davis, California Üniversitesinden antropolog Peter Rodman ve Henry McHenry’nin öne sürdükleri hipotezde, iki ayaklılığın daha etkin bir hareket şekli sunması nedeniyle, değişen çerre koşullarında daha avantajlı olduğu savunulur. Ormanların küçülmesiyle birlikte ağaçlık habitatlardaki meyve ağaçalrı gibi yiyecek kaynakları, klasik insansımaymunların etkin şekilde yararalanamayacakaları kadara dağınıktır. Bu hipoteze göre, ilk iki ayaklı insansımaymunlar yalnızca hareket şekilleriyle insandırlar.Diyetlerinin değil, yalnızca yiyecek toplama şekillerinin değişmiş olması nedeniyle elleri, çeneleri ve dişleri insansımaymunlardaki gibi kalmıştır. Pek çok biyolog bu düşünceyi başlangıçta olanaksız görmüştür; Harvard Ünivresitesi'nden araştırmacılar yıllar önce, iki ayak üstünde yürümenin dört ayak ütünde yürümekten daha az etkin olacağını göstermişlerdi. (kedisi ya da köpeği olanlar için bu hiç de şaşırtıcı bir durum değil; her iki hayvan da sahiplerini utandıracak derecede daha hızlı koşar.) Ama Harvard araştırmacıları insanlardaki iki ayaklılığın etkinliğini at ve köpeklerdeki dört ayaklılığın etkinliğiyle karşılaştırmışlardı. Rodman ve McHenry, karşılaştırmanın insanlarla şempanzeler arasında yapılması gerektiğini vurguladılar. Bu karşılaştırma yapıldığında, insanlardaki iki ayaklılığın şempanzelerdeki dört ayaklılıktan çok daha etkin olduğu görülüyor. Dolaysıyla, iki ayaklılık yararına bir doğal seçim gücü olarak enerji etkinliği tezinin akla yatkın olduğu sonucuna vardılar. İki ayaklılık evrimin teşvik eden, bir yandan avcıları izlerken bir yandan da yüksek otların üstünden bakabilme ve gündüz saatlerinde yiyecek toplarken serinleyebilmek için daha (s: 32) etkin bir duruşa geçme zorunlulukları gibi başka etkenler de olduğu öne sürüldü. Ben tüm bu düşüncelerin arasında en inandırıcısının, sağlam bir biyolojik temeli olması ve ilk insan türlerinin evrildiği dönemde gelişen ekolojik değişimlere uyması nedeniyle, Rodman ve McHenry’ninki olduğunu düşünüyorum. Bu hipotez doğruysa, ilk insan türünün fosillerini bulduğumuzda, hangi kemikleri bulduğumuza bağlı olarak, bu fosillerin ilk insana ait olduğunu fark edemeyebiliriz. Leğen ya da bacak kemiklerini bulmamız durumunda iki ayaklı hareket şekli görülür ve “insan “ diyebiliriz. Ama kafatasının ve çenenin bazı parçalarını ya da bazı dişleri bulmamız durumunda bunların bir insansımaymuna ait olduğunu düşününebilirz. Bunların iki ayaklı bir insansımaymuna mı, yoksa klasik bir insansımaymunna mı ait olduğunu nasıl anlayacağız? Bu, son derece heyecan verici bir savaşım. İlk insanların davranışlarını gözlemek için 7 milyon yıl öncesinin Afrika’sına gidebilseydik, insanların davranışlarını inceleyen antropologlardan çok, maymun ve insansımaymunların davranışlarını inceleyen primatologlara tanıdık gelecek bir modelle karışlaşırdık. İlk insanlar modern avcı-toplayıcılar gibi göçmen gruplarda aile toplulukları olarak yaşamaktan çok, büyük olasılıkla, savan babunları( habeş maymunları) gibi yaşıyorlardı. Yaklaşık otuz bireyden oluşan gruplar geniş bir arazide koordinasyon içinde yiyecek avına çıkıyor ve geceleri tepeler ya da ağaç kümeleri gibi uygun uyku yerlerine dönüyorlardı. Grubunu büyük bölümünü yetişkin dişilerle çocukları oluşturuyordu ve aralarında yalnızca birkaç yetişkin erkek bulunuyordu. Erkekler sürekli çiftleşme olanakları arıyor ve egemen bireyler daha başarılı oluyordu. Yetişkinliğe erişmemiş ya da düşük seviyelerdeki erkekler, grubun ancak çevresinde er alıyor ve kendi başlarına yiyecek avına çıkıyorlardı. Grubun bireyleri iki ayaklı yürümeleriyle insani bir özellik taşıyor, ama (s: 33) savan primatları gibi davranıyorlardı. Önlerinde, 7 milyon yıl sürecek ve ileride de göreceğimiz gibi son derece karmaşık ve kesin olmayan bir evrim modeli vardı. Çünkü doğal seçim uzun vadeli bir hedefe doğru değil, anlık şartlara göre işler. Homo sapiens sonuçta, ilk insanların torunu olarak ortaya çıktı; ama bunun kaçınılmaz bir gelişme olduğu da söylenemezdi. (Richard Leakey, İnsanın Kökeni, Varlık/Bilim s:15-34 ) Yaşamın Gizi Kökleri 19. yy’a dayanan Evrim Kuramı, gerçekte 20. yy’ın geliştirilen büyük kuramlarından biridir. İnsanın kendi yapısını araştırmaya yönelmesinin bilimsel bir niteliğe bürünmesi oldukça yenidir. Biyoloji, genç bir bilimdir. Biyoloji, özellikle Evrim Kuramı ile genç bir bilimin büyük kuramlar üretebileceğini kanıtladı. Nobel Ödüllü(1965) bilim adamı Jacques Monod Rastlantı ve Zorunluluk adlı eserinde şöyle diyor: “ Biyolojinin bilimler arasındaki yeri, bir bakıma merkezi, bir bakıma da ikincil önemdedir. İkincildir, çünkü canlılar dünyası bilinen evrenin pek önemsiz ve “özel” bir bölümü olduğuna göre, canlıların irdelenmesiyle, canlılar dünyasının dışına da uygulanabilecek genel yasalara varılamaz gibi görünür. Fakat bütün bilimlerin son amacı, eğer benim sandığım gibi, insanla evren arasındaki bağıntıyı aydınlatmaksa, o zaman biyolojiye merkezi bir yer tanımak gerekir; çünkü biyoloji, bütün bilim kolları arasında, henüz “insanın doğası” sorunun metafizik terimler kullanılmadan ortaya konması olanaksızken, çözülmesi gereken sorunların yüreğine en dolaysız yoldan girmeye çalışanıdır. Bu nedenle biyoloji, insan için bilimlerin en anlamlısıdır; felsefe, din, ve politika gibi bütün alanlarda temelden sarsılmış ve açıkça yaralı olan modern düşüncenin biçim kazanmasında, özellikle Evrim Kurramı’nın ortaya çıkışıyla, kuşkusuz bütün öteki bilimleri aşan katkıları olmuştur. Ancak, 19. yy’ın sonlarından bu yana biyolojinin bütününe egemen olmakla birlikte ve fenomeolojik açıdan geçerliliğine ne denli inanılmış olursa olsun, Evrim Kuramı, kalıtımın fiziksel bir kuramı geliştirilmedikçe yine askıda kalıyordu. Bu sonuca ulaşılması ise, klasik genetiğin bütün başarılarına karşın, otuz yıl öncesine dek boş bir kuruntu gibi görünüyordu. Oysa bugün, kalıtım yasası molekül kuramının getirdiği şey budur. Burada “kalıtım yasası kuramı”nı yalnızca kalıtımsal gereçlerle onların taşıdığı bilginin kimyasal yapısına ilişkin kavramlar olarak değil, ayrıca bu bilginin fizyolojik ve morfogenetik anlatımının moleküler düzeneğini de içerecek biçimde, geniş anlamıyla kullanıyorum. Böyle tanımlandığında kalıtım yasası kuramı biyolojinin temel kuralını oluşturur Doğal olarak bu, organizmaların karmaşık yapı ve işlevlerinin bu kuramdan çıkarılabileceği ya da bunların her zaman doğrudan moleküler düzeyde çözümlenebileceği anlamına gelmez.(Kimyanın evrensel temelini kuşkusuz kuantum kuramının oluşturmasına karşın, kimyadaki her şey bu kurama göre ne bilinebilir, ne çözülebilir). Fakat yasanın moleküler kuramı günümüzde (kuşkusuz ileride de) biyoloji alanındaki her şeyi önceden bilip çözemese de daha şimdiden canlı sistemlerin genel bir kuramını oluşturuyor. Moleküler biyolojinin ortaya çıkışından önce, bilimi alanında böyle bir şey yoktu. O zamanlar “yaşam gizi”, ilkesi gereği ulaşılamaz görünürdü. Günümüzde bu giz büyük ölçüde açıklanmıştır. Öyle görünüyor ki bu önemli olay, kuramın genel anlamı ve kapsamı uzmanlar dışında da anlaşılıp değerlendirilebildiği zaman, modern düşüncede ağırlığını büyük ölçüde duyuracaktır. Bu denemin buna yardımcı olacağını umuyorum. Gerçekten ben, modern biyolojinin kavramlarının, kendilerinden çok “biçim”lerini açığa çıkarmaya, düşüncenin başka alanlarıyla mantıksal bağlantılarını göstermeye çalıştım. Günümüzde bir yapıtın adında bilim adamının, “doğal” nitemiyle birlikte de olsa, “felsefe” sözcüğünü kullanması tehlikelidir. O yapıtı, bilim adamlarının güvensizlikle, filozofların ise olsa olsa bir gönül indirmeyle karşılayacakları önceden görülebilir, Tek, fakat haklı olduğuna inandığım bir mazaretim var: Bilim adamlarına düşen ve bugün her zamankinden daha çok kendini duyuran ödev, kendi bilim kollarını çağdaş kültürün bütünü içinde değerlendirmek, onu yalnız teknik bilgilerle değil, aynı zamanda bilimin kazandırdığı, insansal açıdan önemli gördükleri düşüncelerle de zenginleştirmektedir. Yeni bir bakışın (biliminki hep böyledir) arılığı, kimi kez sorunlar üzerine yeni bir ışık serpebilir. Doğal olarak geriye, bilimin esinlediği düşüncelerle, bilimin kendi arasındaki her türlü karışıklıktan kaçınmak kalıyor. ama işte bu nedenle de, bilimin ortaya koyduğu sonuçların tüm anlamını açıklayabilmek için, bunların son sınırına dek götürmek gerekiyor. Zor bir uygulama. Bunu eksiksiz yaptığımı öne sürmüyorum. Önce bu denemenin salt biyolojik bölümünün hiçbir özgün yanı bulunmadığını belirteyim. Modern bilimce saptandığı kabul edilen düşünceleri özetlemekten başka bir şey yapmadım. Örnek seçiminde olduğu gibi, değişik gelişmeleri verilen önemin de kişisel eğilimleri yansıttığı doğrudur. Biyolojinin kimi önemli bölümlerinin burada sözü bile edilmedi. Fakat bu deneme, biyolojinin tümünü açıkladığını kesinlikle savunmuyor. Yalnızca sistemin moleküler kuramının özünü elde etmek yolunda bir girişimdir. Bundan çıkarabildiğim ideolojik genellemelerden sorumlu olduğum açıktır. Fakat bilgi kuramı alanı içinde kaldıkları sürece bu yorumları çağdaş biyolojistlerin büyük bölümünün kabul edeceğini söylerken yanılmış olacağımı sanmıyorum. Ben burada, siyasal değilse bile etik(ahlaksal) düzeyde, gelişmelerin bütün sorumluluğunu yüklendiğimi belirtmeden geçmek istemem; bunlar ne denli tehlikeli olursa olsunlar, ne denli naif ya da benim isteğim dışında, ne denli aşırı görünürse görünsünler bilim adamı alçak gönüllü olmalı, fakat taşıdığı ve savunmak zorunda olduğu düşünceler pahasına değil. Ancak burada da kendimi, yapıtları büyük saygınlık kazanmış kimi çağdaş biyolojistlerle tam bir uyum içinde bulmanın yüreklendirici güvenini duyuyorum....Nisan, 1970"(Kitabın Önsözü’nden) (Jacques Monod, Rastlantı ve Zorunluluk(1970), s:11-13) Evrim Kuramı ve Değişim Evrim Kuramı,canlıların değişimini içerir. Tutucu insanların bu kuramı anlamak istemeyişi ya da reddedişi bu değişimi kabul etmemelerinin bir sonucudur. Evrim kuramına karşı çıkmayı küçümsemeyin. Evrim Kuramına karşı çıkanlar, arkalarında “dine inanan” aydınları ve kitleleri bulur. Değişimi savunmak kadar değişime karşı çıkmak, insan aklının çok önceden bulduğu en tehlikeli silahlardandır. Onu, felsefe temelinde en iyi ve en eski savunan da Platon’dur. Platon, biz erkeklerin kadınlardan nasıl da fersah fesah üstün olduğunun altını pek güzel çiziyor! Bayanların pek sevmeyeceği bir öykü olsa da anlatacağım. Platon’da değişim “kötü”, durağanlık ise “iyi”dir. Karl Popper bunu şöyle belirtir: “Çünkü bütün değişimin çıkış noktası yetkin iyi ise değişiklik ancak yetkin ve iyiden uzaklaşan bir hareket olmak gerekir;bu hareket yetkin olmayana ve kötüye doğru yönelmelidir.” Platon, Kanunlar ’da değişim doktrinini şöyle özetler:" Kötü bir şeyin değişmesi bir yana bırakılırsa, her nasıl olursa olsun değişiklik, bir şeyin uğrayabileceği bütün kötü tehlikelerin en başında gelir,- değişiklik şimdi ister mevsimin ya da rüzgârın olsun, ister beden dişyetinin yahut ruh karakterinin.” Israrını belirtmek için de eklemektedir: “Bu söz her şeye uygundur,tek ayrık, demin söylediğim gibi, kötü bir şeyin değişmesidir.” Kısacası Platon, değişimin kötü ve durulmanın tanrılık olduğunu öğretmiştir... Platon’un Timaios ’taki türlerin kökeni üzerine öyküsü bu genel teoriyle bir uyuşma içindedir. Bu öyküye göre hayvanların en yükseği erkek-insandır,tanrılar tarafından türetilmiştir;öteki türler,bir bozulma ve soysuzlaşma süreciyle ondan -aşağıya- inerler. Önce bazı erkekler-korkak ve rezil olanları-soysuzlaşıp kadın olmuştur. Bilgeliği olmayanlar, adım adım daha aşağı hayvanlara doğru soysuzlaşmıştır. Kuşlar, zararsız deniyor oysa duyumlarına çok güvenen fazla yumşak insanların dönüşümüyle varolmuşlardır; "kara hayvaları,felsefeyle hiç ilgilenmeyen insanlardan gelmiştir”; balıklar, -midye ve sitiridye gibi kabuklu deniz hayvanları da dahil olmak üzere- bütün insanların “en aptal, salak... ve değersiz olanlarından soysuzlaşmayla çıkmıştır” Bu teorinin insan toplumuna ve tarihine de uygulanabeleceği açıktır. (Karl Popper, Açık Toplum Ve Düşmanları s: 49-50) İNSAN NASIL İNSAN OLDU? İnsan nedir? Biz neyiz? Nereden geldik? Sokrates ' e yakıştırılan bir öykü vardır. Sokrates, Atina Agorası' ndaki gönüllü öğrencilerine verdiği ders sırasında "İnsan nedir?" diye sormuş. Onlar da soruyu küçümseyerek " bunu bilmeyecek ne var, iki ayaklı ve tüysüz bir canlıdır" yanıtını vermişler. Ertesi gün Sokrates, elinde tüyleri yolunmuş bir tavukla öğrencilerinin karşısına çıkmış. Tüysüz tavuğu havaya kaldırarak " yani böyle bir şey mi insan dediğiniz?" demiş. Öğrenciler nasıl bir şaşkınlık geçirdi bilmiyoruz; ama insan tanımının öyle basit bir iş olmadığını anlamış olmalılar. İnsan "düşünen varlık", " gülen canlı", "üretim yapan canlı", "alet kullanan canlı" gibi değişik sıfatlarıyla tanımlanmaya çalışılmıştır. Sorunun yanıtı basit değil. Gelin biraz gerilere gidelim. Önce "insan her şeyin ölçüsüdür" diyen eski Yunan filozofunu anımsayalım. Protagoras'ı yani. Onun ne demek istediğini size anlatmaya çalışmıştım. 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren insan konusunda bilimsel düşünceler ortaya konmaya başlandı. İnsanın doğaüstü güçlerce yaratılmadığı ve tüm canlılar gibi evrimsel bir sürecin bugünkü aşaması olduğu düşünülmeye başlandı. Evrim, değişikliği ifade eder. " Evrim, biyolojik bir gerçektir; en geniş anlamı ile organizmaların zaman süreci içinde değişen ortama gösterdikleri fiziksel tepki olarak da tanımlanabilir... "Her canlı bir canlıdan gelir " gerçeği, evrimin temel özelliklerinden biridir." Bununla birlikte konuyla ilgili saptırmalar da başladı." Bu saptırmaların en ünlüsü de insanın maymundan türemiş olduğu, başka bir deyişle bu iki canlı türü arasında bir ata- torun ilişkisi bulunduğu, yani maymunların insanın atası olduğu saptırmasıdır. C. Darwin' in Türlerin Kökeni adlı yapıtının doğurduğu yankılara karşı, özellikle o dönem Anglo- Sakson Kilisesi' nce başlatılan, geliştirilen, desteklenen ve savunulan bu saptırma, üzülerek belirtmek gerekir ki bugün bile kamuoyunda evrensel anlamda belirli bir ağırlığa sahiptir. Olaya bilimsel bir yaklaşımla ve tarafsız olarak bakıldığı zaman, kuşkusuz, insan ile yakın soydaşları olan primatlar arasında bir evrimsel ilişki olduğu görülür. Zaten, evrim bakımından eskiye gidildikçe tüm canlıların oluşumları itibariyle ortak evrim ağacının farklı dalları oldukları ve bu nedenle de tüm canlılar arasında (uzak veya yakın) bir ilişki bulunduğu da bilinmektedir. Ancak bu ilişki, "maymun ile insan arasında bir ata-torun ilişkisi vardı ve insanlar da zaman içinde maymunlardan türemiştir" anlamına tabii ki gelmez. Maymun ve insan türlerinin birlikte oluşturdukları zoolojik takım olan primatlar arasında evrimsel bir ilişi olması demek, bu iki farklı türün ortak bir kökten türemiş olmaları ve / fakat zamanla bunların her ikisinin de değişerek bugünkü hallerini almış olması demektir. Başka bir deyişle, bu iki canlı türünden her biri kendi yönünde evrimleşmiş, zaman içinde insan daha "insanlaşmış" ve buna karşılık maymun daha da "maymunlaşmıştır". Gelecekte, evrim sürecinin bir gereği olarak aynı olayın devam edeceği, insan ile maymun arasında var olan makasın daha da açılacağı kuşkusuz. " Sahi, insanla maymun arasında ne gibi farklar vardır? İnsanı insan yapan nedir? " Yüzyılımızın başlarında insanın çevresine uyum yeteneği, daha sonraları düşünce, İkinci Dünya Savaşı' nı izleyen dönemde araç-gereç yapımı, 1960' lı yıllarda ilkönce lisan ve hemen sonra da avcılık insanı " insan " yapan "insansı" özellikler olarak görülüyordu. Bugün ise durum hayli farklı." "İnsan denen canlıyı ele aldığımız zaman onun bir Homo erectüs (dik yürüyen), bir Homo faber (alet yapan), bir Homo lingua (konuşan/ dili olan), bir Homo symbolicus (soyutlayabilen), bir Homo curiosus (araştıran) ve bir Homo sapiens (akıl sahibi, zeki) olduğunu görüyoruz. Bunların tümü insana özgü. İlginç olan ve özellikle vurgulanması gereken husus, insan dışı

http://www.biyologlar.com/evrim-kurami-ve-maymun-sorunu

Umudun Genleri

Umudun Genleri, Tunus asıllı Fransız bilimci Daniel Cohen'in(1951-...) kitabının adı. Bir bilimadamının hoş anılarını ve genlerin umudunu açıklayan bu kitaptan ilginç bölümler aktaracağım.Daniel Cohen,1978'den itibaren Profesör Jean Dausset(Nobel,1980) ile birlikte çalışmaya başladı.Daniel Cohen, insanın genetik yap-bozununun ortaya çıkarılma serüvenine katılmış ve bu serüveni bize hoş bir dille anlatıyor. Yeşim Küey'in,çok başarılı bir şekilde Türçe'ye kazandırdığı kitabı,Kesit Yayıncılık yayımlamıştır. Bir Bilim Adamının Anıları :Daniel Cohen Jean Dausset, 1960'lı yıllarda, tüm hücrelerimizin yüzeyinde varolan proteinleri kodlayan genler bütününü keşfetmişti. O zamanlar bu proteinlerin rolü oldukça gizemliydi. Dausset ’nin çalışmaları organ naklini sağladı ve onun sayesinde milyonlarca yaşam kurtarıldı halen de kurtarılıyor... Ben, Nobel Ödülü’nü almasından (1980) bir yıl önce yoluma onunla devam etmeye karar vermiştim. O sıralarda bunun nedenlerini çözümlemeyi hiç düşünmediysem de herhalde çok iyi gerekçelerim vardı. İMKANSIZ denen şey, beni tam da çok heyecanlandıran şeydi. Ben kuşkucuların, fazlasıyla sakınımlı olanların ve bıkkınların düşüncelerinin iflas etmiş olmasından kuşkulanıyordum. Elbette Jean Dausset’nin durumu kesinlikle bu değildi! Benim onda asıl değer verdiğim şey, başkalarının eleştirdikleri şeydi. Düşünüş biçimi rahatsız ediyordu O sıralarda, onu bir naif, bir hayalci, bir garip olarak görüyorlardı. Jean Dausset, klasik düşünce biçimiyle hiç ilgisi olmayan bir düşünce biçimine sahiptir. Onun akıl yürütmeleri alışılmış mantık yollarını izlemez. Yüzeyde görünmediği için bazılarının “yavaş” bulduğu, kendine özgü bir düşünme ritmi vardır. Bunun nedeni, Dausset’nin etkilemek için uğraşmamasıdır. O acele etmemeyi ve sorunların derinlerine inmeyi sever. karşısındakini asla çürütülemez kanıtların yığını altında ezmez. Konuya beklenen yerinden girerek bir mantık çerçevesinde ilerlemek yerine, o, sorunları bir başka yandan ele alır. Bu, çalışma arkadaşlarının ve meslektaşlarının düşünmediği bir yandır. Sorunu bir köşesinden yakalar, sorunlu konunun içine sakince yerleşir ve kafasında, alışılmış düşünce sistemlerinin yolundan gitmeyen bir kavrayış şeması kurar. Kimi zaman şaşırtıcıdır. Size, Kutsal Kitap’takiler kadar basit görünen bir sorunda kilitlenir. Herkesin anlayabileceği ve anladığı bu sorunu, o, anlamaz. Açıklarsınız. Yine anlamaz. tıpkı bir çocuk gibi! Ve sonra, o anlamaya çalışırken bir de bakarsınız ki, sorunu bütünüyle farklı bir biçimde aydınlatmış. konuya yakın olanlar, uzmanlar, böylece hata yaptıklarını anlarlar. Meğer yanlış yoldaymışlar, sorunun temelini görmemişler. O, görü sahibidir. Tümüyle. Onunla tartışan biri, görüşlerini ne kadar dirençle savunursa savunsun, bu özgün kafanın sorunlar her zaman derinlemesine doğru bir tarzda yaklaştığını kabul etmekten kendini alamaz. Onunla aynı düşüncede olmasanız, onunkilerden farklı seçimler yapsanız da bu böyledir. Üstelik, ondaki mizah duygusu yaşama sevinci ve isteği bulaşıcıdır. Onu görmek ve tanımak gerekir. Neşe saçan bir adamdır. Bu estet, bir modern resim tutkunudur. Her şey onun ilgilendirir her şey onun memnun eder. En olağanüstü yanı da tartışma ve düşünce alışverişindeki rahatlığıdır. Jean Dausset mandarinlerin, kendilerin ezip geçmesinler diye çevresine düşünce sahibi olmayanları toplayan büyük patronların tam tersidir. Onun tutumu daima bunun karşıtı olmuştur. Asla kimseyi engellemez. Birinin bir düşüncesi mi var? Onunla birlikte bunu çözümler: “Tamam...Çok iyi..” Güvenir. Ve özellikle de gece demeden, pazar günü demeden, her zaman sizinle birlikte düşünür. Onun hoşuna giden şey budur. Çevresinde düşünce sahibi insanların olmasına gereksinim duyar. Bu onun düşüncelerini zenginleştirir. Aksi takdirde, nasıl “eğlenebilir ki”? Başka konularda olduğu gibi araştırmada da gerçek mutluluklar yalnız yaşanmaz. Aslında, bir büyük patronun, bir gence uyan tutuma sahip olması, hiç de kolay değildir. Sorun, gencin düşünce üretebilmesi için ne yapmak gerektiğini bilmek değil ( böyle şeyler siparişle olmaz) ama daha çok, onun düşüncelerini yansıtması için nasıl davranılacağını bilmektir. Dausset, iş arkadaşların öne çıkarmasını bilir. Asla onların yetkinliklerinden kuşkulanmaz. tersine! “Onu yetiştiren benim, her şeyini bana borçlu... “ biçimindeki bir söylem ona tamamen yabancıdır. Kafasının açıklığı, ona araştırmacıları yönetmede eşsiz bir yaklaşım kazandırır. Onun yaklaşım tarzını anlamadan da kendisinden yararlanmış olabilirdim. Bu tarzı, çözümlenmesinin önemini görecek kadar kavramış ve örnek alabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Bizler birbirimizden çok farklıyız. ama ben, kendi öğrencilerime ve kendi ekip üyelerime karşı gösterdiğim belli bir davranış tarzını ona borçluyum. son derece etkili bir tarz. 1979. Onun ekibinde, bağışıklık genetiğine alışarak geçirdiğim bir yıl. Kalıtımın kimyasal desteğini temsil eden, kromozomlarımızı ve genlerimiz oluşturan uzun DNA molekülünü kullanma teknikleriyle birlikte, moleküler biyolojide bir dönüm noktası belirmeye başlıyordu.(s: 23-25) Belli bir anda, bilimcilerden biri, dikkatini, yeni bir yol açabilecek küçük bir şeye yöneltir. Gerçekten yeni düşüncelere gelince, bunlar son derece enderdir. İnsan bunlardan birini bulduğunu sandığında, olağanüstü bir şeylere el atmış olduğunu umduğunda, inceleme ve çözümlemelerden sonra, aynı alanda on kişinin daha çalıştığını ya da aynı şeyi çok önceden düşündüklerini fark eder! O halde sorun, varsayımını sürüncemede bırakmamak, onu deneysel olarak kanıtlamaktadır. Varsayımını doğrulayan, öne geçer. Elbette o her şeyi alt üstü eden düşüncelere sahip biri de çıkabilir, tıpkı Jean Dausset’de olduğu gibi. Ama bu pek nadirdir. Binde bir, bir araştırmacı, kimi kez bir deha özelliği olan, tamamen kendine ait bir esine, bilimde nitel bir sıçrama yaptıracak bir buluşa sahiptir. Buna da ancak on yılda bir rastlanır, rastlanabilirse. Araştırmacının bugünkü üstünlüğü, kafasındaki fikirlerden çok, bunları gerçekleştirmek için ortaya koyduğu yeteneğe .. ve zorunlu araçları bir araya getirmek üzere sürekli dilencilik yapmaya harcadığı enerjiye, sonra da düşüncelerini kanıtlamak için sergilediği yaratıcılığa dayanır. Yeniliklerin çoğunlukla teknolojik olmasının nedeni budur. Bu bir yana, Jean Dausset, DNA üzerinde çalışma önerisine ne kadar olumlu karşıladıysa, ekibinin çoğunluğu da bir o kadar karşıydı. Esasen Cohen (yazarımız), bu toy delikanlı, moleküler genetik konusunda ne biliyordu ki? Neredeyse hiçbir şey! İşin kötüsü bu gerçekten doğruydu.(s:28)..İnsanın Jean Dausset gibi bir patronu olmasının üstünlüğü, onun hiçbir yolu araştırma dışında tutmamasıydı; ister genç ister çok genç olsun, yeter ki, kanıtları olan ve bunlara karşı biraz heyecanla yaklaşan biri çıksın. Bana gelince, benden daha deneyimli olduklarını söyleme gereken arkadaşlarım tarafından pek de iyi gözle bakılmıyordum. Kabul etmeliyim ki, dayanılmaz, tam anlamıyla çekilmez bir kibir içindeydim. Ama bir genç, kesinlikle doğru olduğu önsezisiyle iz sürerken ve deneyimsizlik ona kendinden kıdemlilerin karşı çıkmalarına aldırmama cesaret ve küstahlığı verirken, ister istemez çekilmezdir. Ve ayrıca, o, her zaman bilimsel itirazlarla değil, ama öncelikler ve kazanılmış konumlarla da karşılaştığı duygusuna sahipse, kendine nefret ettirmekten belli bir haz da alır. Gerçekte, ünlü bile olsa, hiçbir araştırmacı kendinden daha genç olanların itirazlarından korunamaz. Eğer gençlerle arasında sorun yoksa ne ala. Ama ilk anlaşmazlık patlak verir vermez, kendi kendini, hemen sorgulama ve ısrarla haklı olduğunu düşünmekten vazgeçme anı gelmiş demektir. Sonuca bağlayıp karar vermezden önce, çoğu zaman kendi kendime, benim yerimde Jean Dausset gibi biri olsa ne yapardı diye sorarım. Onun da Mendes France, Robert Debre ya da Jean Bernard’ı anma alışkanlığı vardı. Herkesin kendi başvuru kaynakları var; ama miras da budur işte. Üstelik bilimcilerin dünyası da kutsal değildir. Her yerde olduğu gibi orada da, neden orada olduklarını unutmuş insanlar vardır; bilimle gerçekten ilgilenmeyen bir grup profesyonel, kendi nüfuzlarını küçük alanını desteklemek için bilimi kullanır. Alınan sonuçlar, onları iktidar oyunundan ve ünlerini artırmaktan daha az coşkulandırır mali açıdan yeterince doyum olmadığından, hepsi de salt bilim ve insanlık yararına tutkulardan kaynaklanmayan doyumlar peşinde koşarlar. Tanınmış olmak isteyenler de vardır. Yoo ille de toplum tarafından, onları çalıştıranlar ve adlarına çalıştıkları insanlar tarafından değil, ama beş on rakip meslektaş tarafından. Neler yaptıklarını anlayan on kişiden fazla insan olmadığı için böyledir bu! Araştırmacının gündelik davranışında, adının, gerginlik içinde bilimsel yayınlarda kovalanması vardır. Bir kongre sırasında, bir bilimci ne bekler? Neyi kollar? -Benden söz edilecek mi? A, benden alıntı yapıldı! Elbette senden de.. Alıntılanmak bir saplantıdır! Bir yayın mı çıktı? Hemen metnin kaynakçasına saldırılır: -Benden alıntı yapmamış! sonra, bilimsel bir makaledeki isimlerin ve imzalayanların sırası! Geleneksel olarak sonuncu ya da birinci sıra, araştırma yöneticisinindir. Ya ikinci imzayı kim attı, üçüncüyü, sonuncuyu... Bu konuda, araştırmacılar üzerine bir antoloji, bir sosyoloji kitabı yazılabilirdi. Bir küçük alem içindeki toplumsal ürünün dayanağı! En gülüncü de bu tür tanınmışlığın yalnızca geçici olması değil, sonuç olarak gönülsüzce verilmiş olmasıdır. Bir gün sizden alıntı yaparlar, hemen sonra unuturlar, çünkü yarışma süreklidir. Ama böylesi bir didişme içinde insanların özsaygısı yaralanır ve kemirilir. Bundan hiç kimse tümüyle kaçamaz; ama bundan kurtulmayı öğrenmek gerekir. Bütün bunları keşfetmek, beni şaşkına çevirmiş ve çileden çıkarmıştı. Jean Dausset bu tür kaygıların çok üstünde ve uzağındaydı. O, bir yaratıcıdır. Hiç durmadan düşün ve üreten bilimcilerden biridir. Düşüncelerinden birinin çalınması, bu insanlar için pek de önemli değildir. Bu da, onların başkalarına karşı alabildiğince açık olmalarını, gerçek anlamda tartışabilmelerin sağlar. Dausset’ye gelince o, hepimize karşı muhteşem bir iyi niyetlilik içindeydi. Bu tutumundan herkesten çok ben yararlandım ve de aşırı ölçüde yararlandım; ama onun bundan ötürü yakındığını asla duymadım. Her koşulda o bana açık çek verdi. Başka yerlerden gelen iki araştırmacı da bana katılmıştı. Biri, diploma sıvanı geçmek zorunda olan, çok zeki, yirmi beş yaşında bir Venezüellalıydı: Luis Ascano. Diğeri, Howard Cann, Amerikalıydı. Elli beş yaşındaydı ve Amerika Birleşik Devletlerinde sağlam bir üne sahipti... Böylece üçümüz birlikte çalıştık. Bir yıl boyunca. Gece ve gündüz!. Aslında biz çalışmıyorduk. Her akşam gece yarılarına ya da sabahın ikisine dek sözcüğün tam anlamıyla bata çıka gidiyorduk. Moleküler genetiği iyi bilmiyorduk ve onu el yordamıyla öğreniyorduk... Gezip durduk, rasgele yürüdük ve olabilecek bütün hataları yaptık. Laboratuvarımız küçücüktü; üç metreye iki metre. Tezgah üstünde çalışacak yer bulamadığım için, araçlarımı lavobanın içine yerleştirmiştim! İlerlemiyorduk, bunalmış durumdaydık. Oldukça gergin dönemlerden geçiyorduk. Bulduğumuz tek rahatlama anı sabahın birine doğruydu: Saint Louis Hastanesi’nin yakınındaki Belleville’den Tunus usulü sandviç ve kuskus getirtirdik... Bizim hikaye uzadıkça uzuyordu. Aylar geçiyor ve hiç bir şey çıkmıyordu. Sekiz ayın sonunda, bizi bunca uğraştıran konu üzerinde Oxford’da bir kongre oldu: HLA bölgesinin, doğrudan DNA düzeyinde çözümlenmesi mümkün müdür? Biz sonuçlarımızdan söz etmek üzere çağrılmıştık Elimizde hiçbir sonuç yoktu. Kesinlikle hiç. Hiç. Yüze yakın insanın önünde konuşmamız bekleniyordu. ve bizimde söz almak için birbirimizle savaştığımız söylenemezdi. -Howard, sen konuşursun. En deneyimlimiz sensin. -Hayır sen! -Evet ama sen İngilizce konuşuyorsun. Oraya gittiğimizde, sonuçta, konuşması gereken bendim. Niyetlerimiz dışında, sunulacak somut bir şey kesinlikle yoktu. Kongrelerde bazen böyle şeyler olur; ama bu asla çok iyi bir şey değildir elbette. Biz hemen bir taktik geliştirdik. kendimizi kurtarmak üzere, tebliğimizi iptal ettirmek iç kongre başkanına şöyle dedik: -Biliyorsunuz, biz herkesle tartıştık. Onlar sonuçlarımızın hepsini bilmektedir, bunları sunmaya gerçekten de gerek yok... Başkan bize inanma inceliğini gösterdi. Onurumuz, şimdilik kurtulmuştu.” Derken aradan dört ay geçiyor. “İlk makaleyi yazıyoruz. çalışmamız olağanüstü bir yol açıyordu. çünkü biz, HLA sistemindeki çeşitliliğin, mutlak bir kesinlikle DNA düzeyinde ayrıştırılabileceğini ileri sürüyorduk. Makaleyi okuduktan sonra, Dausset yalnızca “müthiş” diye mırıldanmıştı.” “Buluş, genellikle Arşimet’in “Eureka!” sındaki gibi yaşanmaz. Bu, mitolojidir. Gerçekte, bir ekip bazı şeyler bulduğunda, bunların çok da fazla farkında değildir. Sonuç o denli beklenmiştir ki, insanlar ona alışmışlardır. Ortaya konduğu zaman, hanidir bilinmektedir ve kimse şaşırmaz. yalnızca, bir dahaki kongrede lafı gevelemek zorunda kalınmayacağı düşüncesiyle rahatlanır. Yeni sonuç, yalnızca onu beklemeyen kişilere gösterdiğiniz zaman bomba etkisi yapar (eğer yapacaksa). (Danile Cohen, Umudun Genleri, Kesit Yayıncılık-1995 s:28-33) “Bu kitapta anlatılan bilimsel serüvenin temel amacı olan genom nedir? Mümkün olan birçok tanımı vardır. Yalınlaştırmak için, işlevsel bakış açısından, genomun hücrelerin çekirdeğinde içerilen bilişimlerin (informations) bütünü olduğunu söyleyelim. Hücreler bölünür, bu bilişim bilgi hücreden hücreye aktarılır. canlı varlıklar ürere ve bu bilişim kuşaktan kuşağa aktarılır. Yapısal bakış açısından genom, her hücrenin çekirdeğindeki birkaç metrelik DNA’dır. DNA, gerçekten de, bu bilişimin elle tutulabilir, fizik kanıtıdır. Bizim bir yumurta ile bir sperm hücresinin karşılaşmasından doğduğumuzu herkes bilir Genetik, en çok insanlığı ilgilendiren bu ilk perdeyle başlar. İnsanın, evrimin ilerlemesine katkıda bulunması için hazzın işe karışması gerekiyordu. Bu birleşmenin sonucu bir başlangıç hücresidir, annenin karnına büzülmüş, döllenmiş bir yumurta. Bu hücrenin ikiye, dörde, sekize, on altıya.. erkek ya da dişi olarak gebelik sırasında türümüzün biçimini almak üzere bir araya gelecek olan milyarlarcasına bölündüğünü göreceğiz. Çünkü şaşırtıcı olan, bireysel farklılıklarımızı ortaya çıkaran şey olduğu kadar, ayaklarımızla, ellerimizle, duyarlı el ve ayak parmaklarımızla, yüz ifadelerimizle, ağlama ve gülme yetilerimiz ve benzerleriyle, hepimize benzer kılan şeydir. Ontogenez ’in (insanın döllenmiş yumurtadan yetişkin oluncaya kadarki gelişimini tanımlar) bu mucizesinin milyonlarca yıldan beri hep aynı biçimde gerçekleşmesi için, bir şeylerin bu üreyebilirliği YÖNETTİĞ İ Nİ kabul etmektedir. İnsan gibi karmaşık bir canlının her kuşakta aynı biçimde üremesine olanak sağlayan şey, bir programın, yani imgelemimizi oldukça aşabilecek keskinlik ve ustalıktaki büyük bir yönerge bütününün içindedir. Bu program genom ‘dur. Genom, bir bilgisayar disketinin ya da dilerseniz, çok uzun bir manyetik bantın rolünü üstlenmiştir. Daha kesin bin anlatımla, biri babadan gelen sperm hücresi diğeriyse anneden gelen yumurta ile dolu olan ve aynı temel yönergeleri taşıyan bir çift disket ya da bir çift manyetik bant gibi iş görür. Ama şu iyi anlaşılmalıdır: anneden gelen ve örneğin kafamız ve kollarımızla ilgili olan, genomumuzun bir yarısı; babadan gelen ve örneğin kalbimiz ve bacaklarımızla ilgili olanı da diğer yarısı değildir. Hayır. Sahip olduğumuz genomun yönergelerinin tümü de çifttir: kafa için iki program, bacaklar, kollar, kalp vb için ikişer program. Bu da sonuçta, oldukça pratik olan bir şeydir. İki yönergeden biri hata yaptığında ya da kötü yazılmış olduğunda, diğeri bu eksikliği giderir. Böylece, iki benzeşik yönerge aynı zamanda zarar görmedikçe bozukluk genellikle dramatik değildir. Çoğu zaman bir çaresi vardır. Yüz milyonlarca yıldan beri bu tip bir genetik düzenleme kendini kanıtlamıştır(eşeyli üreyen canlılara ait, yaklaşık bir milyar yıl öncesinin kalıntıları bulundu.). Yaşamın güvenilebilirliği yinelemelerden geçer gibi görünmektedir. Birey ölçeğinde bu genom, daha doğrusu, genomun neredeyse birbirinin eşi olan iki kopyası, aslında, organizmadaki bir hücrenin bölünmek üzere olduğu her kez kendini milyarlarca kez çoğaltır. Her hücre, yağlı bir kılıfı olan bir keseden oluşmuştur. Bu kese bir başka kese içerir; bu da çekirdektir. Anne ve babadan gelen her genom örneği hücre çekirdeği içinde tek bir sürekli iplikçik biçiminde değil, genellikle birbirine dolaşmış ve gözle fark edilemeyen iplikçik parçaları yığını halinde bulunur. Açıldıklarında, bu parçalardan her birinin uzunluğu birkaç santim kadardır. En büyüğü en küçüğünden beş kez daha uzundur. İpekten bin kat daha ince olan bu iplikçik parçaları uç uca eklenirse, bir metre elli santim olacaktır( ana ve babadan gelen örnekleri birlikte hesaba katarsak, bunun iki katı). Bu iplikçikler çok basit bir molekül olan DNA’dan oluşur. Bunu upuzun bir inci kolyeye benzetebiliriz: ana ve babadan gelen birer örnek için 3'er milyar inciden, her hücre başına topla 6 milyar. Her inci, “baz “diye adlandırılan bir kimyasal maddeye karşılık gelmektedir. Her biri kendi baş harfi ile gösterilen dört tip baz vardır: A (adenin), T ( timin), C (sitozin) ve G (guanin); bunlar genetik alfabenin dört harfini oluşturur. Bölünme anının hemen öncesinde hücre bir biçimde şişmeye ve hem anneden hem de babadan gelen genetik materyalin tümünü ikileştirmek için gerekli maddeleri yapmaya başlayacaktır. İşte tam bu anda, iplikçik yığınının, insan türünde 23 çifti bulunan ve optik mikroskop atında X şeklinde oldukça iyi görülebilen kromozomlar halinde düzeneğe girdiği görülür. Böylece her bir çiftte, bir kromozom anneden, diğeri babadan gelir. Bireyin organizmasındaki tüm hücreler, başlangıç genomunun, yani ana ve babadan gelen ilk yönergelere uygun olarak, embriyon, cenin, sonra da yetişkin organizma halinde farklılaşacak olan yumurta genomunun iki örneğinin de tam bir kopyasına sahiptirler. Böylece insan, çekirdekleri bu küçük iplikçikleri, yani yalnızca hücresel bölünme öncesinde ayrımsanabilen kromozomları içeren yüz milyarlarca hücreden oluşmuştur. Ve genomun her bir kopyası, gördüğümüz gibi, 3 milyar baz içerir. Birkaç on binlik baz içeren tikel bir parça, o sayıdaki harflerden kurulu bir sözcük oluşturur ve buna gen adı verilir. Bu sözcüklerin bütünüyse programı oluşturur. Bunlar, ileride göreceğimiz gibi, kuralları insan dilindekilere tuhaf bir şekilde yakınlık gösteren bir dilin öğeleridir. Dört harfli bir alfabe için 30 000 karakterli sözcükler Genomun bir örneği yaklaşık yüz bin sözcüğe sahiptir, biz yüz bin gen diyelim. Bunların her birinin kendi benzeri, diğer örnek üzerinde yer almaktadır. A,T,C ve G’den oluşan dört bazlı genetik alfabenin gerçekten de yalnızca dört harfi vardır. Ama yalnızca bu dört harfiyle, bizim 26 harfli alfabemizinki kadar zengin bir sözcük dağarcığı oluşturur. On harfli bir sözcük oluşturmak için kuramsal olarak 26 üzeri on birleşim olanaklıdır. Dört harften ibaret bir alfabeyle on harfli bir sözcük oluşturmak için bu kez yalnızca 4 üzeri 10, yani yaklaşık bir milyon olabilirlik vardır. Ne iyi ki, ne milyarlarca Fransızca sözcük ne de milyarlarca gen var! Doğa gibi kültür de daha makul. Alfabetik yazıya sahip insan dilleri, alfabelerinin birleşim potansiyellerinin tümünü kullanmaktan çok uzaktır. Elimin altındaki Petit Larousse’un, en kısasından en uzununa, içerdiği tüm sözcükler sonuçta yalnızca 83 500 gibi oldukça alçak gönüllü bir sayıya (özel isimler dahil) ulaşıyor! Buna, tekniklere, mesleklere ve argoya ilişkin, kullanımı sınırlı, farklı sözcük dağarcıkları da eklense 200 000 sözcükten fazlasına pek ulaşılmaz. İlginç bir rastlantıyla, genomun sözlüğü de benzer sayıda sözcük içermektedir: uzunluğu birkaç bin ile birkaç milyon karakter arasında değişen,50 000 ile 100 000 arasında gen. Genomun inci dizen oyuncuları her türlü şıkta çok fazla sabır göstermek zorundadırlar. Önemi yok. sonuç ortada.: A,T, C ve G harflerinden oluşan on binlerce bireşimiyle ortaya çıkan genom dili, en azından kendi yarattıklarının dili kadar inceliklidir. Her bir gen, hücrenin yaşamını düzenleyen ve bizim kendisinden sıkça söz edeceğimiz gerçek işçi olan bir molekülün, yani proteinin, üretimini harekete geçirecek olan bir komut verir. Bir insan yapmak için yüz bin gen yeterlidir; becerebildiğimiz milyonlarca şeye kıyasla bu sayı azdır ama besbelli ki yeterlidir. Garip ve onur kırıcı olan şey, farenin ve maymunun da bizimki kadar gene sahip görünmeleridir; hayvanlar dünyasının aşamalı-düzeni (hiyerarşi) içinden yükselen bu nanik, gizinin keşfedilmesini bekliyor. Yazım Hataları ve Hoşgörüleri Genlerin, yani genomun sözcüklerinin yazımı, hiçbir gevşekliğe yer bırakmayan Fransız dili yazımının tersine, bir insandan diğerine hafifçe değişiklik gösterebilir. Ama ne de olsa, genomun örneğini izleyen, daha az bütünlükçü başka diller de vardır. Fransız Akademisi 17. yy’da yazım kurallarını düzenlenmesinden önce Fransız dili de esasen bu durumdaydı... Ama elbette her gevşekliğin sınırları vardır. Esnek olmak için ileti yine de anlaşılır kalmak zorundadır. Genomun kabul edilebilir yazım değişiklikleri vardır;saçlara rengini, yüzlere taşıdıkları ifadeyi, dış görünümlere heybetini... yani yaşamı güzelleştiren bütün o çeşitlilikleri, bu yazım değişiklikleri sağlar. Ve hastalıkların kaynağında bulunan, dramatik sonuçlar doğuran yazım değişiklikleri de vardır. Bu iki tip değişikliğin arasındaki sınır, tıpkı normali patolojikten ayıran sınır gibi bulanık hareketlidir. Genlerin yazılışındaki gerçek yazım yanlışları nelerden oluşur? Diyelim ki bir sözcüğün o 30 000 harfinden biri (bazen bir çoğu), genetik alfabenin diğer üç harfinden biriyle yer değiştirebilir ya da ortadan kaybolabilir ya da çiftleşebilir(merhaba’nın merhapa, merhaba, mehaba olması gibi). Bu, mutasyon olarak adlandırılan şeydir(bunun nasıl ortaya çıktığını göreceğiz) ve sonuçları değişkendir: mutlu, iyi huylu, nötr ya da trajik. Mutasyon, genin kendi anlamını kaybettirecek derecedeyse ileti artık yoktur ya da anlaşılmamıştır. Diyeceksiniz ki sorun değil, genomun diğer örneği üstünde yedek bir genim var. Kuşkusuz. Ama göreceğimiz gibi, bu bazen sonuç vermez, bazen verir. Çoğu kez proteindeki değişikliğin zararlı etkisi yalnızca beslenmeye, yaşam tarzına ya da diğer etkenlere bağlı belli bir ortam içinde görülür. Bir bakıma her şey, yanlış yazılmış, bağlamına göre şu ya da bu ölçüde anlaşılan bir sözcükle karşılaşıldığındaki gibi cereyan eder. Özetlersek, mutasyonlar kimi kez iyi bir sağlıkla uyumlu farklılıklara eşlik ederler ve canlıların olağanüstü çeşitliliği böylece ortaya çıkar. Kimi kez bu mutasyonlar özellikle duyarlılık taşıyan noktaları değiştirirler ve gerçek aksaklıklara, amansız hastalıklara neden olurlar; sonuçta kimi kez de mutasyonlar bir şeyleri değiştirirler ama bu, yalnızca belli ortamlarda hastalık etkenidir ve hastalık, ancak ortam uygun olduğunda ortaya çıkar. Biyologların gelecek kuşakları hiç şüphesiz bu mekanizmanın olağanüstü ustalıklarını ve çevreyle etkileşimlerini inceleme olanağı bulacaklardır. Bugün için, biz hala, neredeyse anlaşılmaz olan ama yine de dört harfli alfabesini bildiğimiz ve ne mutlu ki, sözcüklerinin yaklaşık yüzde 1'in de tanıdığımız bir yabancı dile, yani genomun diline ulaşmak zorundayız. Üstelik, o birkaç bin sözcüğün anlamını da hiç şüphesiz kısmen biliyoruz. Bir genin bir işlevinin tanımlanmış olması, onun yalnızca bir işleve sahip olmasını gerektirmiyor. Ama her şeyden önce daha bu dilin sentaks ve gramerini bilmiyoruz, edebiyatından hiç söz etmeyelim! Yine de şimdiden erişebildiğimiz bir şey var: bu dilin sözcüklerinin belli yazım değişiklikleriyle iyice tanılanmış hastalıklar arasındaki bağlantıları kurup, saptamayı giderek daha iyi öğreniyoruz ve gerçekleştirebiliyoruz. Gerçekten de diyabetten kansere, allerjiden romatizmaya dek neredeyse bütün hastalıklar mutasyonlarla ilişkilidir. Bu hastalıklara yol açan genetik değişikliklerin bilinmesi, hastalıkların mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına, önlenmelerine ve hastaların tedavi edilmelerine olanak sağlayabilecektir. İşte günümüz genetiği için ulaşılabilecek hedef en azından budur. Bu, yalnızca bir başlangıç olabilir. Ama şimdiden çok coşku vericidir. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s:36-42) HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyalamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetikçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosundan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yıldır, genetikçilerin uluslararası küçük topluluğu, bilimsel perhiz, sakınımlılık, otosansür, kendini sınırlama, erteleme, yanı kısacası, Watson’ın bu bölümün epigrafı olan sözlerini kendisinden aldığım, rasyonalizmin canlandırıcısı Fransız filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söylediği gibi, araştırmaların gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskıyla karşı karşıyadır. Taguieff’in dediği gibi: Fransız usulü bilim karşıtı vahiycilik, birçok açıdan, 60'lı yılların sonunda ABD’de başlatılan büyük “acemi büyücü” avının küçük ve gecikmiş bir yansımasından başka bir şey değildir. Belki gecikmiş yansıma; ama şu son yıllarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyıl sonu korkularımızdan kurtarmaya yazgılı, ahlaki uzmanlığını tuhaf bir biçimde biyoloji ve tıbba bakmış tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ıvır zıvır”ı- yaratan, bu gecikmiş yansımadır. Sırası gelmişken, tüm sanayileşmiş ülkelerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştırmalar gibi diğer gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komitelere danışmayı düşünen var mı? Oysa bana, insanlığın gen sağaltımından çok askeri elektronikten kaygı duyması gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştırılmasındaki bu yeni akım amacına ulaşamıyor; perhize çağrı, doğum kontrolünde olduğu gibi bilimsel kontrol için de zavallı bir yöntemdir. Ama gelin de, Taguieff’in terimleriyle, yalnızca kuşkunun mantığına boyun eğen, kaygan zeminden başka kanıt tanımayan ve sapmaları önleme adına, mutlak tutuculuğun biyoloji sapağına, hatta bilimin totaliter denetimine doğru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatın. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yeni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, tek model olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenebilir: -Şimdilik bize yalnızca hastaların iyileştirilmesinin söz konusu olduğunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşı çıkmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakın bir gelecekte, insanı kendi kararınıza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayıflardan, üstün zekalı ya da ilkel kölelerden oluşacak “ırklar” yaratma erkine sahip olmayacağınızı bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da itaatkarlığınız sonucu, davranış genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” eğilimi duymayacağınızı bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapıyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı. Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdar olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşık tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştırmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi değildir. İnsanlığın genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsızlıktır. Bunu istesek bile yapamazdık. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileştirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykırımın sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliyetçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyılın bu son çeyreğinde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşıklığın mantığına alıştırmak için hiç şüphesiz en fazla uğraşmış olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliliğin Genetiği Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonların hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir değişiklik noktası, yani genomun bütününde yaklaşık on milyon polimorf nokta eder) hastalıklara yol açmaz. Çok şükür. Kalıtımla aktarılan bu mutasyonların büyük çoğunluğunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazı arasından, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana değişir. Bunlar mutasyon noktalarıdır.Bu noktalırn herbirinde baz “değişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnızca dört harfi olduğundan, seçim yalnızca dört olasılık arasında yapılır: A,T,C,G. Örneğin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktır. Her bir değişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnızca dört allel vardır..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenebildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar bileşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalıarın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır. Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağı oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanması”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü aynı büyük izleği üzerindeki farklı birer değişikliğiz. Şu son yirmi otuz yıllık biyolojik araştırmanın en şaşırtıcı keşiflerinden biri (60'lı yıllarda Jean Dausset’nin öncülüğünü yaptığı HLA sisteminin aydınlatılmasıyla), yalnızca protein düzeyinde değil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu olduğu anlaşılan bu olağanüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonları bizim en iyi korumalarımız, normalleştirici heveslerimizin karşısındaki en etkili engellerdir. Farklılığa ve dolaysıyla bireye saygı içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: haklılığını genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı. Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitleştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir. Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinekten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkekler av için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, Vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktan geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parmak bastığına inanıyorum. Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimiz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evet. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamıik düzenlenişini oluşturan on binlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayrıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik aynı kültür içindeki bireyler arasında da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekası matematikçinin zekasıyla belli bir benzerliğe sahip görünür;ama matematikçilerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamın zekası yöneticinin, organizatörün, diplomatın, düzenbazın,filozofun, deneycinin,çalgı yapımcısının,icatçının, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! Çevre ve kültür her şeyi açıklamaz,sonuçta genlere de başvurmak gerekir. Bir zeka biçiminde mükemmel ve ne yapılırsa yapılsın,öğrenmeye ne kadar çalışılırsa çalışılsın,bir diğerinde düz ahmak olunabilir. Kuşkusuz kültürel çevreme de eğitimime de borçlu olmadığım kendime ait bir sorun karşısında,uzun süre ben de çılgına döndüm:çabuk anlayamama sorunum var;askere çağrılan lise mezunlarının IQ ortalaması 100 görünürken,o dönem bana söylenene göre 80 civarında,çok kötü bir IQ ile değerlendirilmeme yol açan bir tür yavaşlıktan şikayetçiyim! Tıp eğitiminin sonuna gelmiş tecilli bir öğrenci olarak,keyfim yerindeydi! Ve bunu bir dram haline getirdiysem de,bazılarının,olayın anlamını kavramak için çok zaman harcadığım için böyle davrandığımı söyleyeceklerini biliyorum. (Daniel Cohen, Umudun Genleri'1993),Çeviri: Yeşim Küey,Kesit yayıncılık(1995) s:236-247)

http://www.biyologlar.com/umudun-genleri

Leopar - Panthera pardus - Anadolu Parsı

Leoparların orijinal dağılımları çok geniş alanlardır.Ancak günümüzde yaşam alanları çok daralmış kimi yerde de yok olmuştur. Sina yarımadası, Arabistan, Filistin, Türkiye, Transkafkasya, Kafkaslardan güney Türkmenistana kadar, güneydoğu Özbekistan, güneybatı Tacikistan, İran’dan Belucistan’a Sind ve Keşmir, Nepal, Assam, Sri Lanka, güneybatı Burma(Myanmar) Malezya yarımadası, Java ve Taylant, Hindiçini, Çin,Tibet, Mançurya’dan Kore’ye, doğu Sibirya’nın 50° kuzey enlemine kadar olan alanlarda bulunmaktaydı . Ancak bazı bölgelerde ya nesli tükenmiş yada tükenmek üzeredir. Sumatra ve Borneo adasında ise bulunmazlar.Afrika’da da durum pek farklı sayılmaz.İnsan nüfusunun yoğunlaşması bir çok türde olduğu gibi leopar popülasyonunda da dramatik etkiler yapmıştır.Zanzibar leoparının (Tanzanya adası) nesli tükenmiştir. Serengeti’de de aslan popülasyonu da leoparlar üzerinde olumsuz etki yapmaktadır. Leoparlar bulundukları bölgeye çok iyi uyum sağlarlar.Bu nedenle her çeşit ormanda, çalılık alanlarda çayırlık alanda, bozkırda, kayalık ve yarı çöl ortamda yaşayabilirler. Bataklık tropikal ormanlarda, engebeli kayalık dağlarda Kenya’nın karla kaplı dağlarında, hatta Klimanjaro’nun 5638 metre yüksekliklerinde görülmüştür.Himalaya’larda ise 3000 metreden yukarda ise pek sık bulunmaz. Fiziksel özellikleri : Leoparlar aslan, kaplan ve jaguar gibi büyük kedilerin içinde en küçük cüsseli olanıdır. Erkek leoparın boyu yaşadığı bölgeye değişmekle birlikte ortalama 90 santim olan kuyruk dahil 2,40 metreye kadar olabilir.Ağırlığı 48 kiloya erişebilir.Dişiler erkeklerden %20-%40 kadar daha büyük olabilir.Diğer büyük kedilere göre uzun gövdesine göre daha kısa bacaklara sahiptir. Büyük kedilerin içinde en iyi ağaca tırmanabilen türdür.Geniş pençelerinde sivri ve keskin tırnakları, kısa ve toparlak kulakları, göz alıcı parlaklıkta kısa tüylü postu vardır.Post rengi ve tüy uzunluğu yaşam alanına göre değişmekle beraber, parlak sarımsı kahverengiden koyu sarımsı pas rengine kadar farklılık gösterebilir.Üstünde siyah benekler bulunur.Bir çok kişi leoparla jaguarı karıştırırlar.Jaguardan farlı olarak beneklerinin içlerinde siyahlık bulunmaz.Çene ve kafa yapılarıda jaguara göre daha küçüktür.Boğazlarının altında siyah noktalardan oluşan kolye benzeri çizgi vardır.Alt kısımları beyazdır.Gövdesisin üçte ikisi kadarda kuyrukları vardır.Postlarının üstündeki siyah benekleri, yapraklar arasında daha kolay kamufle olarak sezdirmeden avına yak laşmasını sağlar.Postunun üstündeki benekler, insanların parmak izi gibi her bireyde farklılık gösterir. Leoparlarda melanistik siyah renkli olanlara da rastlanır.Siyah renkli olanlarına panter dendiğide olur.Bilim adamlarıda önceleri farklı bir tür olarak zannedilmelerine rağmen sonradan farklı bir tür olmadığı anlaşılmıştır.Siyah renkli olan bireylerin postlarına bakıldığında belirsiz de olsa benekler görülebilir.Kardeş yavrulardan biri normal renkte olurken diğeri siyah olabilir.Siyah bireylere Afrika’da rastlanmazken Hindistan ve uzak doğunun orman alanlarında yaşayan popülasyonlarda rastlanabilir. Çekingen ve ihtiyatlıdır.Duyuları çok kuvvetlidir.Gizlenmekteki mahareti yüzünden leoparı bulmak aslan veya çitayı bulmaktan daha zordur.Leopar, bulundukları yere çok iyi uyum sağlarlar.Bu nedenle Afrikanın sıcak bozkırlarından Hindistan ve Malezya yarım adasının yağmur ormanları ve Çinin karla kaplı soğuk dağlıklarına kadar olan ormanlarda, çalılıklarda, fundalıklarda, yarı çöl ortamda yada kayalık dağ yamaçlarında yaşayabilirler.Gündüz tehlike sezdiğinde gece avlanmayı tercih eder.Gündüz öğle sıcağında sık otların veya bir ağacın dalında uyumayı tercih ederler.Bu nedenle sabahın erken veya akşam saatlerinde aktif olurlar.İnsanlara görünmemeyi tercih eder.Ağaca çıkmada çok ustadırlar.Cüssesine göre çok güçlü olduğu için yakaldığı geyik, domuz gibi avları bile ağaca çıkarabilir.Sesi güçlü bir homurtuya, gıcırtılı bir kükremeye benzer. Kaplan postu Jaguar postu Kaplan ve jaguarların ayırt adici özelliklerinden biri postlarıdır.Kaplan postu üzerindeki lekelerin ortasında leke bulunmazken Jaguarların beneklerinin ortasında siyah lekeler bulunur.Ayrıca jaguarların kafa yapıları daha iri yapılıdır. Avlanma ve yiyecekleri : Leoparlar fırsatçı avcılardır.Avını gördüğünde her pençesini itinayla atar ve yere sinerek ilerler.Avı şüphelendinde tekrar hareketsiz kalır.Uygun anı bulduğunda süratle sıçrayarak avının boğazından yakalar ve boğar.Bazan ağaçta bekleyerek avının üzerine atladığıda olur. Çok güçlü ayak kasları vardır.Büyük kedilerin içinde ağaca en iyi tırmanan leoparlardır.Avını yakaladığında aslan ve benekli sırtlan gibi diğer yırtıcılardan korumak için ağaca çıkartarak ağaçta yer.Afrika’da yaşayan leoparlarda gözlemlenen olay şöyle gelişmiştir;Leopar, yakaladığı avını yiyen çitayı korkutarak avını ondan çalar ancak tam o sırada bir aslan, leşi almak için leoparı kovalamaya başlar.Leoparda leşi kaptığı gibi derhal ağaca çıkartır.Aslanda peşinden ağaca çıkar.Fakat leopar hafifliğinin de avantajını kullanarak leşi ağacın daha uç kısmına taşır.Aslan ise çaresiz leşi leopara bırakarak ağaçtan iner. Zengin av menülerinin arasına gübre böceğinden tutunda yaşam bölgesinde bulabileceği yaban domuzları, yaban keçileri, ceylanlar, antiloplar, geyikler, yaban koyunları, kemirgenler, çakallar, sürüngenler, ikiyaşamlılar, kuşlar, hatta balıklar bile girer. Bazı leoparların tek bir avdan hoşlandığı farkedilmiştir.Bunlardan biri ceylanla besleniyor, bir diğeri domuz avlamak için her gece 3 kilometre öteye gidiyor ve yattığı yerin yakınındaki av hayvanlarına dokunmuyordu.Bazı Uzakdoğu leoparları ise özellikle balıktan hoşlandığı biliniyor.Balıklar su yüzüne çıkıncaya kadar bekliyor, sonrada onları yakalıyordu.Başka bir leoparın ise kurbağa yakaladığı söylenmiştir. Bazı leoparların çiftlik yakınlarında yaşamalarına rağmen çiftlik hayvanlarına saldırmadığı da bilinmektedir.Ancak bazan çiftlik hayvanlarına saldırdığıda olur.İnsanlara ise nadiren saldırır.Genellikle insandan uzak durmayı tercih eder. Üreme ve sosyal davranışlar : Leoparlar, tek başlarına yaşar ve avlanırlar. Erkekler yaklaşık 6-63 kilometrekarelik bir alanı dişilerde 6-13 kilometrelik bir alanı hakimiyeti altına alabilirler.Leoparlar hakimiyetindeki toprakları belirtmek için ıdrarları ile çalı ve ağaçlara koku bırakırlar. Bu koku aynı zamanda dişi leoparların üreme durumunuda belli eder.Kızışmış olan dişinin kokusunu alan erkek leopar dişiyi takip eder.Erkekler toprak hakimiyeti veya çiftleşme sezonunda rakipleri ile zaman zaman ölümcül kavgalar yapabilirler. Belirli bir çiftleşme sezonu yoktur.Ancak tropikal iklime sahip bölgelerde yılboyunca, kurak ve karasal iklime sahip bozkır alanlarda mevsimsel olabilir.Gebelik 90-112 gün sürer.Dişi, bir defada 1-6 arası değişmekle birlikte genellikle 2-3 yavru doğurur. Yavrular doğduklarında 400- 700 gr ağırlığındadır.Yavrular doğduklarında gözleri kapalıdır ve 7-10 günlük iken gözleri açılır.Anne leopar,yavrularını yalayarak hem aile bağları güçlendirir hem de yavrunun kan dolaşımını düzenler.Bunun başka bir yararı daha vardır.Annenin tükürüğü güneş ışınları ile birleştiğinde D vitaminine dönüşür ve deri tarafından emilir.Yavrular erginliğine ulaşana kadar yaklaşık 18-24 ay boyunca anneleri ile beraber kalırlar.Ancak yavrulardan bazıları aslan ve sırtlan gibi diğer yırtıcıların saldırısı veya değişik nedenlerden öldüklerinden bu şansı bulamazlar.İki yıl sonra annelerinin yanından ayrılarak kendilerine avlanabilecekleri yeni hakimiyet alanları belirlerler.Dişiler 33 aylıkken erkeklerde 24-36 aylıkken üremem olgunluğuna ulaşır.Esaret altında 23 yıl yaşadıkları bilinmektedir. Tür üzerindeki tehlikeler: Çok güzel bir posta sahip olması avlanmasındaki en büyük etkendir.Yaşam alanlarının daraltılması, avlayacağı türlerin azalması tür üzerindeki en büyük baskılardır.Ayrıca popülasyonun az sayıda olduğu yerlerde gen değişiminin olmaması tür için olumsuz şarlar oluşturmaktadır. Alttürleri : Farklı alanlarda yaşayan alttürler birbirlerinden bazı farklılıklar gösterir.Anadolu leoparı (P. p. tulliana) avlanmış örneklerine bakıldığında en iri alttürlerden biri sayılabilir.Somali leoparı (P. p. nanopardus) Somali ve Etyopya’da yaşar ve en küçük alttürdür.Ortalama olarak 25-30 kg kadar olur.Arap leoparı ise ikinci küçük leopardır.Amur ve Java leoparları (Panthera p. orientalis) ise koyu renkli, uzun kürklü ve daha geniş siyah benekleri ile en sıradışı olan alttürlerdir. Leoparların alttürleri geniş alanlarda dağılım gösterirler.

http://www.biyologlar.com/leopar-panthera-pardus-anadolu-parsi

Hızda görelilik

Galilei'ye göre sabit hızla giden bir gözlemci veya sabit duran gözlemci aynı fiziksel yasaları kullanmalıdır. Örneğin sabit hızla giden bir gemide yukarı doğru bir taş atarsanız aynı yere düşecektir - sabit durduğunuzda olduğu gibi. Bu anlayış Newton fiziğinde formülasyona dökülmüştür. Sabit hızla giden bir cisim veya sabit duran bir cisim için geçerli olan Newton denklemlerinin şekli aynıdır. Burada şunu belirtmekte fayda var. Sabit hızla giden bir cisim gözlemciye göre tanımlanmaktadır. Eğer bir cisimle beraber aynı sabit hızla gidiyorsanız sizin için cisim hareketsiz görünecektir. Fakat dışarıdan bakan bir gözlemci için cisim hareketli kabul edilir. Görelilik kelimesi burada ortaya çıkmaktadır. Bizim gözlemlediğimiz hızlar mutlak değildir. Ancak gözlemciye göre tanımlanmaktadır. Ama gözlemlenen olay için geçerli olan yasaların şekli aynıdır. Sabit hızla giden (ivmelenmeyen) referans sistemlerine eylemsiz referans sistemi denir. Bu kavramın özel görelilik kuramında çok önemli bir yeri vardır. Özel görelilik kuramına göre hiç bir eylemsiz referans sisteminin bir diğerine bir üstünlüğü yoktur ve hepsinde yapılan gözlemler aynı derecede geçerlidir. Düzgün-doğrusal hareketli cisimlerin elektrodinamiğinde Einstein şunları keşfetmişti: Bizler 3 uzay ve 1 zaman boyutunun meydana getirdiği, 4 boyutlu uzay-zaman evreninde yaşıyoruz. Zaman boyutu ve akışı, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır. Kütle, hareketli cisimlerin hızına bağlıdır. Cismin hareket doğrultusundaki boyu, cismin hızına bağlıdır. 4 boyutlu evrende "aynı anda olma" kavramı da mutlak değildir, görelidir, yani aynı andalık gözlemciden gözlemciye değişir. Farklı hızda hareket eden cisimlerin uzay-zaman referansları birbirinden farklıdır. Işık hızı evrendeki üst hız limitidir. Özel görelilik kuramının gücü ve sağlamlığının en önemli nedeni,sadece iki kabullenim (postulate)üzerine inşa edilmiş olmasıdır. Bu kabullenimler: Fizik yasaları evrenin her yerinde ve bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı şekilde işler.(Bu kabüllenim evrensel bir referans sitemin yokluğundan kaynaklanmaktadır.Eğer fizik yasaları birbirine göre bağıl harekette bulunan farklı gözlemcilere göre farklı olsalardı ;gözlemciler,bu farklılıkları kullanarak uzayda hangisinin "durgun",hangisinin "hareketli" olduklarını bulabilirlerdi.Fakat böyle bir farklılık yoktur ve görelilik ilkesi bu gerçeğin ifadesidir.) Işığın hızı, bütün eylemsiz referans sistemlerinde aynı ve sabittir. Kuramın temel aldığı bu iki kabullenimden biri çürütülemediği sürece kuram doğruluğunu koruyacaktır.

http://www.biyologlar.com/hizda-gorelilik

Özel görelilik kuramı konusunda çok sık sorulan bazı soruları

Soru 1. : Camda ışık hızı düşüktür. Görelilik kuramı camda değişir mi? Bu türden sorular genel olarak ışığın görelilik kuramındaki rolünün abartılmasından kaynaklanıyor. Görelilik kuramında “ışıktan” ziyade “ışığın boşluktaki hızı” önemli. Kuram aslında uzay ve zaman hakkında. Fakat, uzunluk ve zamanı “metre” ve “saniye” olarak, farklı birimlerle ifade ediyoruz. Bu nedenle, bunların bir arada kullanabilmesi için hız birimine sahip bir sabit sayının kuramda belirmesi gayet doğal. Kısaca “ışık hızı” dediğimiz nicelik bu sabit sayı. Kuram ayrıca kütlesiz olarak nitelendirilen parçacıkların boşlukta sadece bu hızla yol alabileceği sonucunu içeriyor. Işık fotonları da kütlesiz olduğundan, ışığın boşlukta bu hızla yayıldığını söylüyoruz. Bunun dışında, ışığın bir ortam içinde yayılırken neler yaptığının kuram açısından hiçbir önemi yok. Dahası, böyle ortamlarda görelilik kuramındaki tipik sonuçlara benzemeyen durumlar oluşabiliyor. Örneğin çok hızlı parçacıklar su gibi bir ortama girdiğinde, ışığın o ortamdaki hızını geçebilir. Bu görelilik kuramına aykırı değil. Eğer parçacık yüklüyse, bu defa sesten hızlı giden uçakların yarattığı ses patlamasına benzer bir etki oluşur. Yani, parçacığı takip eden bir koni üzerinde yayılan güçlü bir ışıma meydana gelir. Çerenkov ışıması adı verilen bu ışıma, nükleer reaktörlerdeki tipik mavi ışığın temel nedeni. Üstelik bir ortamda yayılan ışığın hızı gözlemciden gözlemciye değişir. Yani, görelilik kuramının dayandığı temel varsayımlardan birincisi bu tip durumlarda sağlanmıyor. Hatta gözlemcinin bu ışıkla aynı hızda veya daha hızlı gitmesi de olası. İlk durumda gözlemci ışığın kendisine göre durduğunu, ikincisinde de geriye gittiğini görür. Bunlar da görelilik kuramı açısından sorun değil. Aslında bu sonuçlar, yani ışığın bize göre hareket eden ortamlardaki hızının değişiyor olması, 19. yüzyılın ortalarından beri biliniyordu. Soru 2. : Hızı 0,9c olan bir rokette yolculuk etmekteyken ileriye doğru 0,9c hızıyla bir taş fırlatıyorum. Taş ışıktan hızlı gitmez mi? Özetle, roketin yere göre hızı 0,9c; taşın rokete göre hızı da 0,9c. Öyleyse taşın yere göre hızı nedir? Cevap, beklendiği gibi 1,8c değil. Burada göz ardı edilen şey, roketteki ve yerdeki gözlemcilerin uzay ve zamanı algılayışlarındaki farklılık. Bu farklılıktan dolayı, taşın yere göre hızını 0,995c buluruz. Yani taş rokete göre çok hızlı gidiyor; ama buna karşın yerdeki gözlemci taşın roketten sadece biraz daha hızlı olduğunu görüyor. Hızların toplanması kuralı artık burada işlemiyor. Roketteki gözlemci taşı 0,9c hızıyla fırlatırken hiçbir zorluk hissetmez. Yani, bu gözlemci aynı taşı yerde fırlatırken ne kadar zorlanıyorsa, rokette de fırlatırken aynı derecede zorlanır. Görelilik ilkesi de zaten bunu gerektiriyor. Kısacası, roket ne kadar hızlı olursa olsun, rokete göre çok büyük hızlarla giden taşlar var. Ama bu taşlar hiçbir gözlemciye göre hız sınırını aşamaz. Soru 3. : Işık hızında gitsek dünya nasıl görünür? Işık hızına çok ama çok yaklaşabiliriz, fakat hiçbir zaman bu hıza tam olarak erişemeyiz. Dolayısıyla gerçekleşmeyecek bir durum hakkında yorum yapmak da anlamsız. Aslında, ışık hızında yol alan bir gözlemci fikri bir çok sorun içeriyor. Bunlardan birincisi, böyle bir gözlemciyi bu derece hızlandırmak için vermemiz gereken enerjiyle ilgili. Tam ışık hızına erişmek için sonsuz enerji gerekiyor. Buradaki “sonsuz” ifadesi “çok büyük” anlamında değil, tam olarak sonsuz anlamında. İçinde yaşadığımız enerji darboğazını biliyoruz. Buna ek olarak, Dünya’da, Samanayolu’nda hatta evrenin görünen kısımlarında bile sadece sonlu miktarda enerji var. Elimizde bulunan kaynaklarla, böyle bir işi başarmak için ihtiyacımız olan sonsuz enerjiyi hiçbir zaman denkleştiremeyiz. Buna ek olarak, uzunluk büzülmesi ve zaman genleşmesi etkileri de böyle bir gözlemci için sorun yaratıyor. Bu gözlemcinin hareket doğrultusundaki boyu tam olarak sıfır olmalı. Benzer şekilde gözlemcideki saat durarak hiç ilerlememeli. Bir bakıma, bu tip sorunlar, kuramı öngöremediği bir duruma uyarlamaya çalışmaktan kaynaklanıyor. Soru 4.: Işık hızıyla gitsem camdan geçebilir miyim? Işığın camdan geçebilmesi, ışığın bu malzemenin atomlarıyla etkileşmesi sonucunda meydana gelen özel bir durum. Bu özel etkileşme nedeniyle camdaki atomlar görünen ışığı soğurmuyor. Bu sonuç, malzemeye bağlı olduğu kadar, ışığın dalgaboyuna da bağlı. Örneğin, bazı kızılötesi ışıklar cam tarafından soğurulur. Bizse, atomlardan yapılmış olduğumuz için maddeyle daha farklı bir şekilde etkileşiriz. Yani camın bize verdiği tepki, ışığa verdiği tepkiden çok farklı. Bu etkileşim doğal olarak bizim hızımıza bağlı. Ama bu madde-madde ve madde-ışık etkileşmeleri arasındaki farklılığı ortadan kaldırmaz. “Çok hızlı gidersek, ışığa daha çok benzeriz” gibi yorumlar bu açıdan anlamsız. Sonuç olarak, ışık hızında zaten gidemeyiz. Bunun dışında, ne kadar hızlı gidersek gidelim, cama çarptığımızda camı deleriz. Çok hızlı giden parçacıklar cama girdiğinde, cam parçalanmaz; çünkü bunun için yeterli enerjileri yok. Ama, parçacığın hangi türden olduğuna bağlı olarak, bunlar camla özel bir etkileşime girer. Örneğin nötronlar çoğunlukla camdan geçip gider. Ama proton gibi yüklü parçacıklar, camdaki elektronlarla olan etkileşmeleri nedeniyle kısa sürede yavaşlar ve cama hapsolur. Soru 5. : Hızlandıkça kütle artıyorsa, fazladan eklenen madde nereden geliyor? Bir cisim hızlandırıldığında dışarıdan madde eklenmesi gibi bir şey söz konusu değil. Yani, cisimde en başta kaç tane proton, nötron ve elektron varsa, ne kadar hızlanmış olursa olsun bu parçacıkların sayısı yine aynı olur. Bu yanılgı, “hıza bağımlı kütle” kavramının yarattığı sorunlardan bir tanesi. Bilim insanları kütleyi değişmez bir nicelik olarak kullanmayı tercih ediyor. Yani, durağan haldeki kütlesi 1 kg olan bir cismin, ışık hızına çok yakın hızlarda hareket etse bile hala 1 kg kütlesi olduğunu söylüyoruz. Bu anlamda, kütle hıza bağımlı olarak değişmez. Fakat hız arttıkça, kütleyle ilişkili bir takım fiziksel niceliklerin değişmesi söz konusu. Örneğin ağırlık, kısaca Dünya’nın cisme uyguladığı çekim kuvveti. Veya (eylemsizlikle bağlantılı olarak) bir kuvvetin etkisi altında cismin ivmesi. Bu fiziksel nicelikler, cismin hızına bağlı olarak değişir. Ama bu etkileri sadece değişen bir kütle düşüncesiyle açıklamaya çalışmak pek mümkün değil. Çünkü bahsedilen etkiler yönlere bağlı olarak değişir. Örneğin cisim yere paralel hareket ediyorsa ağırlığı farklı, dik hareket ediyorsa farklıdır. Bu tip etkileri görelilik kuramını tam anlamıyla uygulayarak incelemek daha doğru. Kaynak: vergidunyasi.blogcu.com

http://www.biyologlar.com/ozel-gorelilik-kurami-konusunda-cok-sik-sorulan-bazi-sorulari

EKOSİSTEMLER

Genel Yapısı Bugün dünya gezegeninde ortamın her elemanın özel görevi vardır.Bu elemanlar görevlerini eksiksiz yerine getirdikleri için dünya ekosistemler topluğu haline gelmiştir.Ekosistemler canlılar tarafından kurulmuş yaşam ortamıdır.Ancak iklim tarafından kontrol edilir.Oysa ekosistemlerin kontrolü iklimden çok insanlar kontrol eder.İnsanlar besinlerini bitkilerden ve hayvanlardan sağlarken besinin sürekliliği için onları koruyup kontrol etmesini,kendi sağlığı için niteliklerini ve nüfusa göre de miktarını düzenli olarak artırmayı denemelidir.Bu taktirde insan organizmaların kesintisiz etkileşiminin ürünü olan kompleks bir sistem içerisinde yayılabilir.İşte böyle bir sisteme ekosistem denir. Çevre açısından düşünüldüğünde insanın ekosistemdeki görevi eşsizdir.Ancak ekosistem çevre,her çevrenin ekosistem olmadığı unutulmamalıdır.İnsanın hiçbir davranışı doğal olmadığından doğal ortamlar onun müdahalesini asla doğal karşılamamıştır.İşte o yüzden gerçek çevre olan doğal ortamlarla çevre deyimi de ayrı kullanılmaya başlamıştır.İnsan,bir düzenleyici olarak davranması gerekirken çoğu kez tarih dersine çalışmadığı için sisteme telafisi güç zararlar vermiş ve hala da bunu fark ettiği söylenemez.Aslında insan ekosistemde gereksiz bir varlık değildir.Çünkü ekosistemler kompleks birer canlı olduklarından gelişmesi için fazla enerji kullanması şarttır.Ancak enerjinin kullanılabilmesi için sistemi tıkayacak şekilde birikmemesi gerekir.Yani enerji birikiminin önlenmesinin tek yolu tüketimdir.Görülüyor ki, ekosistemde özel yeri olan insan sistemdeki hayvanlar gibi davranamadığı için sistemin elemanı olarak görülmüyor ve çevre kirliliği denilen yeni bir araştırma konusunun ortaya çıkmasına neden oluyor.İnsanın açıkça ihtiyaç duyduğu bu ekosistemin doğası nedir?Bu soruyu cevaplamak için ekosistemlerin fonksiyonlarını idare eden prensiplerin neler olduğunu bilmek gerekir.Çünkü sistemin canlı ve cansız temel varlıkların karmaşık olmasına karşın kurdukları ilişkide sistemlidir.Olayın karmaşıklığı ortamdaki canlıların tür fazlalılığından ve beslenme zincirindeki kuralsızlıktan kaynaklanır.O halde genel kurulmuş düzene biyotik ve abiyotik varlıklar dersek birlikte kurdukları yaşayan organizmalar dünyasına BİYOSFER denir.Biyosferin dengeli yaşam yerleri ekosistemlerdir.Fakat fonksiyonel olarak bu sayısız sistemler hakkında genel bir karar vermek için hepsinin tek tek araştırılması gerekir.Çünkü aralarında en az benzerlik kadar farklılıkta vardır.Zaten böyle olmasaydı biyosferin tamamı ekosistem olurdu.O nedenle ekologlar,sınırsız büyüklük ve karmaşıklık demek şeklinde hitap ederler.Biyosferde bu iki varlık yan yana,iç içe bağlanıp karışırlar ve de eşitlik ilkesine bağlı karşılıklı ilişki kurarak denge oluştururlar. Örneğin hayvanlar bitkilere CO2 verir.Bitkiler fotosentez yaparak onlara karşılığında O2 verir.Toprak bitkilere su verir.Bitkiler suyu kullanarak yaptıkları organik maddeleri organik atık olarak toprağa verir. Bunları her ikisinden de faydalanan hayvanlar,kendilerini ve bitkileri yiyerek hem doğanın enerji döngüsünün hızını artırır hem de üretim-tüketim dengesini sağlar.Bu örnekler biyosferde sayısız sistem ağlarından sadece bir tanesidir. Bildiğimiz gibi biyosferin her yerinde iklim,toprak ve buna bağlı olarak da canlılık çeşitlilik gösterir.Canlıların çeşitliliği farklı ekolojik koşullara sahip habitat sayısına bağlıdır.Belli bir habitatta sınırlı canlı cemiyeti yaşadığı düşünülürse ekosistemlerin ne derecede çeşitli ve karmaşık olduğu anlaşılır. Bir okyanus,deniz,göl,akarsu,çöl,orman,çalılık,step(mera),kayalık,çayırlık…vs. her ortam mükemmel bir ekosistemdir.Bu ortamların ad olarak sayısını artırmak belki de güç olabilir.Enlem dereceler,yükseklik ve yine bunlardan kaynaklanan komşuların etkisini de göz önüne alırsak sistemler topluluğu olduğu anlaşılır. Örneğin bir ekosistemler topluluğudur.Çünkü en azından dağın dört tane yönü ve bir de zirvesi vardır. Dağın coğrafik yapısı engebeli olduğunda vadileri de katarsak yaklaşık on farklı yaşam ortamına sahip olduğu anlaşılır. Ekosistemler belli ölçüde daima değişebilen bir yapı ve organizasyona bağlıdır.Burada sosyobiyolojide olduğu gibi bir dinanizm vardır.Dinanizmi canlıların üremeleri ve ölümleri,cansızlarda ise ayrışma olayları temsil eder.Böylece madde ve enerji akımı iki taraf arasında sürer.Akuatik ekosistemler biyosferin ¾’ünü kapsayan homojen ortamlardır.Buralar savunma açısından çok elverişli olmalarına rağmen biyolojik dinanizm bakından yetersizdir.Akuatik ekosistemler bu özelliklerden dolayı(homojen olması) komplekslik bakından zayıftır.Çünkü toplam akuatik sistemlerinde yaklaşık 50.000 bitki,yine yaklaşık 85.000 hayvan türü mevcuttur.Bu durumun temel nedeni areal(Yaşam ortamı) sürekliliği(tek dize habitat) şeklinde olmasıdır.Bu da farklı mikroklima çeşidine müsait değildir.Bu ise canlılarda türleşmeyi önleyen en önemli etkendir.Yani çok çeşitli ve sayısı fazla,izolasyonun yokluğu akuatik ortamlarda belirgin şekilde mikroklima yokluğuna neden olmuştur.Bu durum karasal radyasyondan yoksun olması nedeniyle çok geniş alanlarda aynı koşulların sürekliliğine neden olur.Her ne kadar Pasifik ve Atlantik okyanusları ayrılsa da her güneyden hem de kuzeyden bağlantılıdır.Bir ekosisteminden bir miktar çamurlu su alınırsa gözle görülen makro değerlerin yanında mikro varlıklar da incelendiğinde akuatik ekosistemler hakkında bilgi edinilebilir.Burası hem bitki hem de hayvansal organik ve inorganik maddelerden bir karışım olduğu görülür.Karışımın abiyotikleri su,Oksijen,Azot,Karbondioksit,Fosfat,Kalsiyum ve çeşitli tuzlar ile aminoasitler,humus asitleri ile daha bir çok organik ve inorganik maddeler ve bunları işleyen ayrıştırıcılardan oluştuğu anlaşılır.Çoğu durumda bunlar dip çamurunda sabitlenmiş durumdadır.Oysa sistemin geleceği için bunların serbest hale geçmesi şarttır.O halde en önemli varlık ayrıştırıcılar olmalıdır.Çünkü diğerlerinin eksikliğinde ekosistemin fakirliği söz konusudur.Oysa bunların olmaması halinde ekosistem olmaz.Numunenin alındığı göldeki yapıcı organizmalar sığ kesimde yaşayan köklü bitkiler ile algler ve fitoplanktonlardır.Bunlar güneş ışığının girdiği derinliklere kadar yayılırlar ve de köklü bitkilere göre daha fazla enerji biriktiriler.Alınan numunede tüketici organizmalarda belirlenmelidir. Çünkü önceden bildiğimiz beslenme ilişkilerine dayanarak bitkisel maddeler ve bunları organik atıkları üzerinden beslenen organizmalar olmalıdır.Deniz kestaneleri,su böcekleri ve birçok küçük balıklar gibi 1. dereceden tüketiciler buradan beslenir.1.derecede tüketiciler üzerinden beslenenlere de 2.dereceden tüketiciler.Bunların üzerinden beslenenlere ise 3.dereceden tüketiciler denir.Biyosferin farklı elemanları tarafından farklı,aynı elemanlar tarafından aynı,aynı elemanlar tarafından farklı,farklı elemanlar tarafından aynı ekosistemler kurulduğu için birbirine komşu olabilirler.fakat sınırları özeldir.Ancak çeşitli doğal olaylarla birbirlerinin etkiledikleri gibi barındırdıkları hayvanlarla da bu etkileşim sürer.Zaten biyosferde yukarıda belirtilen olay daima hep böyle sürüp gidiyor.Bu etkileşim sonucu ekosistemler de daima değişim söz konusudur.Ancak ekosistemlerdeki değişimin hızı ekosistemin dönemine ve de iklimin değişkenliğine göre değişebilir.Eğer klimaks devrede ise değişim hızlı,son dengede ise daha yavaş olur. Yani dengesi kurulmuş ekosistemin safhasında süksesyona yakın olanlar daha hızlı değişir. Sonuç olarak biyosferde sayısız ekosistem vardır.Buna rağmen ekosistem elemanlarının sistematiği kolayca yapılmaktadır.Ekosistemlerin kendilerinin sistemiğin yapmak imkansızdır.Çünkü ekosistemlerin kurucusu ve en önemli dengeleyicilerinden birisi olan besin zincirinin belli bir modeli yoktur.Ayrıca bu kompleks sistemlerin hangi faktörlere göre düzenlendiği sükseksiyon başlangıcından bu döneme kadar kimlerin oraya katkıda bulunduğunu belirlemek mümkün değildir.

http://www.biyologlar.com/ekosistemler

EVREN, EVRİM, İNSAN ve DÜŞÜNCE

Evrenin bütün geçmişi, bütün tarih, bütün evrim, evrime yolaçan değişimin mekanizması, evrenle ilgili herşey, canlı ve cansız maddenin ve enerjinin ve hareketin yapısında gizli... Bilinmeyen bir gerekçeyle hiçliğin içindeki tek bir noktadan koskoca bir evren yaratan mucizesel bir sürecin, gide gide canlı yaşamı ve insanı ve düşünceyi de yaratmış olmasında, hiçbir tuhaflık ya da aykırılık yok... Düşünsel olasılıkların, yani düşüncede çeşitlenmenin ortaya çıkması, düşüncenin daha da evrimleşeceğinin bir göstergesi... Bu evren bir çeşitlilikler ve dolayısıyla bir olasılıklar evreni... Ve bu olasılıkların varlığı, artık kendisi de evrimsel bir birim oluşturmaya başlayan insanlığın ortak iradesine, belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla önemli bir şans veriyor. Bugün, biraz uzaktan bakıldığında, bilimin ilgi alanlarını kabaca ama net olarak sınıflandırmak mümkün: Fizik, enerjiyi ve ilk halinden başlayarak maddeyi alıyor atom sınırına kadar getirip bırakıyor; kimya, atomdan başlıyor inorganik ve organik madde sınırına kadar gidiyor; biyoloji ise yalnız canlılarla ilgileniyor. Biyolojinin alanı terkettiği noktada da devreye yalnızca insanla ve insan topluluklarıyla ilgilenen sosyal bilimler; felsefe, tarih, sosyoloji, ekonomi, psikoloji vb. giriyor. Pozitif bilimlerde, hiç olmazsa, sınır bölgelerinde disiplinlerarası bir kaynaşmadan sözedilebileceği görülüyor. Sözgelimi atom, hem fiziğin hem kimyanın; canlılar aleminin temel taşı olan organik madde de hem kimyanın hem biyolojinin ilgi alanı içine giriyor. Öte yandan, pozitif bilimlerle sosyal bilimler arasındaysa, kaynaşma bir yana, bir uçurumun varlığı hissediliyor. Sosyal bilimler alanında, psikolojinin çok kısıtlı ilgisi dışında hiçbir disiplin, hiç değilse biyoloji ile ilgilenme gereğini bile duymuyor. Üstelik bu disiplinlerin hemen hemen hiçbiri, tarihi, yazının keşfedildiği altı bin yıl öncesinden daha geriye götürmeye de yanaşmıyor. Bizzat tarih bilimi bile, evrimin şimdilik son aşaması sayılan modern insanın ilk ortaya çıktığı 50 bin yıllık sürece egemen olmayı dahi reddediyor ve yazının keşfedilmesinden bu yana geçen 6 bin yılla iktifa ediyor. Gerekçe, kuşkusuz, bilimsel bir disiplin olarak tarihin tahmine değil belgeye dayandırılması zorunluluğu... Bu gerekçenin elbette haklı bir yanı da var. Ama bir gerçek daha var: Bütün o atomaltı tanecikler, atomlar, moleküller ve madde; elementler, inorganik ve organik madde; hücreler; bunların oluşturduğu bileşikler ve tek hücrelisinden çok hücrelisine kadar bütün canlılar; bunların hepsi, hepsi bizatihi birer belge... Hatta yorumsuz oldukları ve bir bütünlük taşıdıkları için, evrendeki yegane ‘gerçek belgeler’ oldukları da söylenebilir. Evrenin bütün geçmişi, bütün tarih, bütün evrim, evrime yolaçan değişimin mekanizması, evrenle ilgili herşey, canlı ve cansız maddenin ve enerjinin ve hareketin yapısında gizli... Ve eğer böyleyse, bu belgelerin hepsi birden gözden geçirilmeden, şu son altı bin yılın da sağlıklı bir biçimde çözümlenmesi mümkün olabilir mi? Ve eğer evrenin tarihi, dünü olduğu kadar bugünü ve yarını da kapsayan ve hiç değilse başına, bugüne kadarki gelişmesine ve sonuna dair bir kısım olasılıkların belli olduğu bir bütünlük arzediyorsa ve eğer evrim, 20 milyar yıl öncesinden bugüne uzanan ve bugünden de belki 20, belki 80 milyar yıl ötesine uzanacak olan kesintisiz bir süreçse; henüz birleşik bir kuram haline getirilmemiş olsalar bile, pozitif bilimler alanında saptanmış olan temel yasaların, tıpkı Marki de Laplace’ın bir zamanlar düşünmüş olduğu gibi, evrimin son halkası olan insanı ve insan topluluklarını konu alan sosyal bilimler alanında da geçerli olması gerekmez mi? Ve insan da atomlardan ve hücrelerden oluştuğuna, yani nevzuhur bir yaratık değil de büyük bir evrim sürecinin son halkası olduğuna göre, fizik, kimya ve biyoloji bilmeden (ve kuşkusuz fizik, kimya ve biyoloji kadar ekonominin ve hatta müziğin de ortak dili olan matematik bilmeden); enerji ile maddenin tarihini ve enerji ile maddenin yapısını bilmeden ve bu yeni bilgilerin felsefesini yapmadan; evrenin, kozmosu ve kaosu aynı anda kucakladığını, dolayısıyla bir olasılıklar evreni olduğunu ve bu durum gözönüne alınmadığı takdirde evrendeki ister psikolojik ister sosyal, ister siyasi ister ekonomik hiçbir oluşumun doğru değerlendirilemeyeceğini anlamak sözkonusu olabilir mi? Dahası, insan kendi kendisini böyle bir gerçekliğin içinde değerlendirerek, evreni tanımlayacak birleşik bir kuram oluşturmak için çırpınıp duran astrofizikçilere de yardım etmiş olmaz mı? Hayır, hiç de zor değil!.. Artık bu ve benzeri bilgilere ulaşmak hiç de zor değil!.. Yepyeni bilgilerle zenginleşmiş olan bilime ilişkin yepyeni yorumları aktaran popüler bilim kitapları artık, Türkiye’de dahil birçok ülkede neredeyse her köşebaşında satılıyor. Bilimkurgu kitapları ise daha da yaygın... Ve bilim yazarlarına oranla daha özgür davranan bilimkurgu yazarları, 20. yüzyılda felsefenin boş bıraktığı yeri dolduruyorlar. En son bilimsel gerçekleri özgürce, cesaretle yorumlayarak geleceğe ilişkin ve olup bitenin nedenlerine ilişkin kuramlar oluşturuyorlar. Üstelik yine Türkiye dahil Dünya’nın her tarafında çok da ilgi çekiyorlar. Ama şunu da unutmamak gerekiyor: Oluşturulan kuramların hepsi de yalnızca bir takım olasılıklardan ibaret... Mesela Mars konusunda, yıllardan beri insanoğlunu oyalayan ve sonunda göz yanılgısından başka birşey olmadığı anlaşılan çizgisel Mars kanallarının etkisi altında kaldıkları için olacak ki, ilk kuşak bilimkurgu yazarlarının çok yanlış düşüncelere kapıldıkları görülüyor. O ilk kuşak bilimkurgu yazarlarının hemen hepsi Mars’ta canlıların yaşadığını, hiç değilse bir zamanlar yaşamış olduğunu düşünüyorlar. Bu varsayımsal canlıların bir kısmı çok sevimli, çok gelişmiş; Mars’ı sömürgeleştiren saldırgan insanlarla başa çıkmaya çalışıyorlar; bir kısmı ise, dünyayı istila etmeye kalkışan birer canavar ve insanlara acımasızca saldırıyorlar. Tabii Mars’a ilişkin yanlış kanılardan yalnız bilimkurgu yazarları sorumlu değil... Sir Fred Hoyle gibi çok ciddi bir bilim adamı da, muhtemelen dinsel inançları yüzünden geliştirdiği evrende durağan hal kuramına aşırı bağlılığından ötürü, dünyaya düşen göktaşlarından bazılarının Mars’tan geldiği inancının yayılmasında rol oynuyor. Sir Hoyle, büyük evrim sürecinin cansız maddeden canlı yaşama geçişi de sağlamış olabileceğini kabul edemediği için olsa gerek ki, dünyada canlıların varlığını, Mars’tan gelen göktaşları üstünde bulunan canlı hücrelere bağlamak istiyor. Ama bu arada, o canlı hücrelerin Mars’ta nasıl varolmuş olabileceği sorusu da yine açıkta kalıyor. Açıkta kalan bir başka soru da, milyarlarca yıl önce dünyaya düşmüş oldukları söylenen göktaşlarının üstünde, bu taşların Mars’tan geldiklerine dair ne gibi bir kanıt bulunduğu... Yani eğer taşların üstünde “made in Mars” yazısı yoksa, bu taşların Mars’tan geldiğinin nasıl kanıtlanabileceği (aslına bakılırsa bu konu biraz tuhaf; dünyaya milyarlarca yıl önce düşmüş ve yıllarca önce de bulunmuş olan taşlar, geçen yaz, neden birdenbire, hem de inanılmaz yoğunlukta bir ilgi konusu oluverdiler, hiç anlaşılamadı) ... Carl Sagan ile Sojourner adı verilen araçların, bugünlerde Mars yüzeyinde yaptıkları çalışmalar bile tuhaf sonuçlara varılmasına neden olabiliyor. Kimi insanlar, Mars’ı bir zamanlar sellerin götürmüş olduğunu duyduklarında, bu sellerle Nuh Tufanı arasında ya da bu sellerle kayıp Atlantis ve Mü kıtaları arasında bir bağ kurulabileceğini düşünüyorlar. Amaç yine aynı: Yeter ki canlı yaşam dünya üstünde kendiliğinden başlamamış olsun!.. Başlamamış olsun da varsın atalarımız Marslı olsun!.. Aslına bakılırsa bu da bir olasılık elbette... Ama gerçekleşmiş olması zor bir olasılık... Çünkü evrensel yasalar gereği Mars’ın Dünya ile yaklaşık aynı zamanlarda ve benzer koşullarda gelişmiş olması gerekiyor. Yani bundan yaklaşık 4,5 milyar yıl kadar önce ve adım adım... Eğer Mars’taki seller, bundan 4 milyar yıl kadar önce değil de 3-5 yüz milyon yıl önce olmuş olsaydı, o takdirde evrimin Mars’ta da aynı biçimde, ama biraz daha hızlı geliştiği düşünülebilirdi. Ve karşı koyamadıkları bir sel felaketiyle yüzyüze gelen Marslılar’ın bir uzay aracına doldurdukları değişik türden çift çift hayvanlarla birlikte gelip Dünya’ya yerleştikleri... Halbuki 4 milyar önce oluştuğu anlaşılan seller, Dünya’da evrim süreci gelişip dururken Mars’ta evrim sürecinin hiç başlamamış olduğunun kanıtı gibi görünüyor. Zaten aynı yıldız sisteminde, yanyana iki gezegende birden aynı sürecin yaşanması da pek olası görünmüyor. Öte yandan 100 milyar galakside 100 milyar yıldız da, evrendeki tek canlı türünün insan olamayacağını gösteriyor. Böyle bir iddia da olasılık kurallarına hiç uymuyor. Dolayısıyla mitolojik ya da dinsel efsanelerin bir bölümünün, dünyaya gelip giden uzaylılarla ilgisi olması olasılığı hala var... Ama bu olasılık, ağır basan diğer olasılığı, insanı evrimin yaratmış olabileceği yönündeki olasılığı hiçbir şekilde bertaraf etmiyor. Zaten bilinmeyen bir gerekçeyle hiçliğin içindeki tek bir noktadan koskoca bir evren yaratan mucizesel bir sürecin, gide gide canlı yaşamı ve insanı ve düşünceyi de yaratmış olmasında, hiçbir tuhaflık ya da aykırılık da bulunmuyor. İşin güzel yanı şu: Böyle düşünsel olasılıkların, yani çeşitlenmenin ortaya çıkması, düşüncenin daha da evrimleşeceğinin bir göstergesi... Büyük evrim sürecinin son halkası olan düşünsel evrimin sürebilmesi için, çeşitlenmenin, yani çok sayıda değişiklik olasılığının ortaya çıkması lazım... Evrim, şimdilik hala, bu olasılıklardan, evrensel yasalarla en iyi uyum sağlayabilen yönünde ilerliyor. Ve adım adım ilerliyor. Ama günün birinde düşüncenin evriminde ileri aşamalara ulaşılabilirse, evrensel yasalara egemen olacak olasılıkların çoğaltılması da mümkün olabilir. Ve tek bir adım yerine birkaç adım birden atılabilir. Bu da bir olasılık... Hatta evrendeki kaçınılmaz yaşlanmanın, düşüncenin de sonu olmasının önüne geçmesi bile sözkonusu olan bir olasılık... Bu evren bir çeşitlilik ve dolayısıyla bir olasılıklar evreni... Ama bu olasılıkların varlığı, artık kendisi de evrimsel bir birim oluşturmaya başlayan insanlığın ortak iradesine, belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla önemli bir şans veriyor. Belli sınırlar içinde kalmak kaydıyla... Çünkü öyle görünüyor ki insan, kendi doğumunu nasıl belirleyemiyorsa, evrenin doğumuna ilişkin bir irade kullanma hakkına da sahip değil... Bu zamandan sonra böyle birşey olması, zaten mantık açısından da mümkün değil... Ve insan, kendi ölümünün önüne nasıl geçemiyorsa, muhtemelen evrenin ölümünün önüne geçme konusunda da herhangi bir şansı yok... Ama eğer işler böyle gittiği taktirde, insan, belli bir yaştan sonra kendi hayatına ilişkin kararlar alma ve uygulama şansına nasıl sahip oluyorsa, insanlık da, belli bir aşamadan sonra, kendi yaşamına ilişkin ortak kararlar alma ve uygulama şansına sahip olacak gibi görünüyor. Tabii bu, yine yalnızca bir şans olacak... Bu şansı kullanıp kullanmamak, bu olasılığı değerlendirip değerlendirmemek ise insanlığa kalacak. Bu durumda, karamsarlık üretip eylemsizliği artırmak yerine, düşünsel evrimin sürmesini sağlayacak çeşitlenmelerin önünü açmak, evrimi daha da ileriye taşıyacak olasılıkların ortaya çıkmasına şans tanımak daha doğru değil mi? Ve düşünce özgürlüğü asıl bu demek ve bu nedenle de çok önemli demek değil mi? KAYNAK: www.historicalsense.com      

http://www.biyologlar.com/evren-evrim-insan-ve-dusunce

Nanoteknoloji ve Mikrodünyalardaki Yaratılış

Nanoteknoloji ve Mikrodünyalardaki Yaratılış

Teknoloji ilerledikçe kullandığımız araçların boyutları giderek küçülüyor. İlk bilgisayar bir oda kadar büyüktü. Önce bir çalışma masasının, sonra da dizlerin üstüne konabilecek kadar küçüldü.

http://www.biyologlar.com/nanoteknoloji-ve-mikrodunyalardaki-yaratilis

“No Poo” Akımı Nedir?

“No Poo” Akımı Nedir?

Son zamanlarda oldukça gündemde olan no poo diye bir akım var. No shampoonun kısaltması demek olan bu deyim, saçların temizliğinde şampuan kullanmamak anlamına geliyor. Bilindiği üzere şampuan bir nevi detarjan ve içeriğinde zararlı kimyasallar bulundurmakta. Şampuan kafa derisinin ürettiği saçı besleyen doğal yağları silip atıyor ve deri üretilen yağ yerinde olmayınca yeniden yağ üretiyor. Şampuanla sürekli yıkamada deri dengeyi tutturabilmek için sürekli yağ üretmek zorunda kalıyor. Ve bu kısır döngü bu şekilde devam edip gidiyor. Böylelikle saçın yağlanmasının en büyük sebebi aslında şampuanlar olmuş oluyor. Üstelik şampuanın içindeki onlarca çeşit kimyasal saç derisinde, saçlarda ve saçtan aşağıya köpükle dökülürken temas ettiği tüm deri yüzeyinde tortu şeklinde birikmektedir. Sayısı giderek artan sayıda kişiler şampuan kulanmaktan kaçınmaktadır. Şampuan yerine karbonat ve sirke kullanımı giderek yaygınlaşan bir yöntem. Karbonatla saçların temizliğini sağlamak sabır isteyen bir iş. Sabır gösterilmesi durumunda zamanla yöntemin oturduğu, deneyenler tarafından tesbit edilmiş. Üstelik de saçların eskisiden daha sağlam, parlak olduğu da ifade ediliyor.Uzun saçlara sahip olanlar özellikle yılmadan denemeye devam edebilmeli ki saç derisi ve saçlar üzerindeki kimyasal birikimini atabilsin. Saçlarda ve deride kimyasal birikimi ne kadar fazla ise başarıya ulaşma süresi de o kadar uzuyor. Evet daha önce de bahsettiğimiz gibi malzemeler oldukça basit. Karbonat, elma sirkesi ve su.Herkesin yağ dengesine göre kullandığı karbonat miktarı değişiklik gösterebilir. Deneme yanılma yöntemiyle zaman içinde oturacaktır. Fakat genel bir tarif verilecek olursa, 6 tatlı kaşığı karbonat Karbonatlu su saça dökülür, hafifçe masaj yapılır ve biraz bekleyip durulanır.Şampuandaki gibi köpürme olmadığı için temizlediği algısı oluşmaktadır ilk deneyenlerde, köpürme temizliğin göstergesi değildir. Hemen ardından yarım çay bardağı elma sirkesi ile yarım litre su karışımı saça masaj yaparak yedirilir. Sirke kullanmanın amacı karbonat bazik yapıda olduğu için saç derisinin dengesinin kurulması amacıyla asidik yapıdaki sirke kullanılır. Sirkenin koku yapacağından endişe etmeyin, saçlar kurudukta sonra hiç koku kalmamaktadır..Saçlar çok yağlı yapıdaysa karbonatı artırıp sirkeyi azaltabilirsiniz.Saçlarda ve deride biriken kimyasal fazla ise ilk başlarda saç sert ve taranması biraz zor olabilir, fakat birkaç hafta içinde kendiliğinden oturacaktır. Saçlarınızın yumuşak ve hoş kokulu olduğunu farkedeceksiniz. Üstelik doğal ürün kullanmış olacak, şampuana verdiğiniz paradan tasarruf edeceksiniz. Ayrıca şampuanların çevreye verdiği zararı engellemiş olacaksınız.Kaynakça: İnternet derleme.Yazar: Murat Uysalhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/no-poo-akimi-nedir

İNSANIN KÖKENİ NEREDE YADA İNSAN NEREDEN GELDİ?

Hepimiz zaman zaman bu ve benzeri soruları kendi kendimize sormuş ve cevap aramaya çalışmışızdır. Bu sorular insan için yeni şeyler değil. İnsan merak eder. İnsan, insan olmaya başladığı zaman ne olduğunu, nereden gelip nereye gittiğini, evrendeki yerini kendi kendine sordu ve o zamanlardan günümüze kadar bu sorulara farklı biçimlerde cevaplar verdi. Bu cevaplara göre çeşitli dinler ve felsefi akımlar ortaya çıktı. Bilimsel olarak, ilk kez Fransız doğa bilimcisi Lamarck (1744-1829), insan ile maymun arasındaki benzerliklere dikkat çekmiş ve insanın maymundan türemiş olabileceğini ileri sürmüştür. Ancak ilk olarak 1850'lerde, Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace tarafından birbirinden bağımsız olarak ortaya atılan "evrim kuramı" ile, insan genel canlılığın bir parçası olarak doğadaki yerine oturtuldu. En Yakın Akrabalarımız Moleküler biyoloji ile uğraşan araştırmacılar genlerimizin % 98 inin şempanze ve gorillerle aynı olduğunu saptadılar. Bu da biz insanların, günümüz insansı maymunları yani şempanzeler, goriller ve orangutanlarla yakın akraba olduğumuzun bir kanıtı. Onlarla milyonlarca yıllık bir soy çizgisini paylaşıyoruz. Gene de onlardan çok farklıyız. Peki ama neden onlardan bu kadar farklıyız ? İşte bilim buna Darwin'in "Evrim Teorisi ve Doğal Ayıklanma" ile cevap veriyor. İnsan'ın bu değişik gelişimi bizim atalarımızın milyonlarca yıl boyunca goriller ve şempanzelerinkinden tamamen farklı bir ayıklanma baskısı altında yaşamaları ile açıklanıyor. Goriller ve şempanzeler sık ağaçlı ormanlarda yaşarken, herşey atalarımızın savan ve açık araziler gibi orman açısından fakir yerlerde yaşadığını gösteriyor. İnsanın Evrim Hikayesi Araştırmacılar her yıl yeni bulgularla İlk Primatlardan İnsana Doğru Evrim hikayesinin boşluklarını dolduruyor. Dünyanın oluşumu 4,5 milyar yıl öncesine, yaşamın başlangıcı ise 3,5 milyar yıl öncesine kadar gidiyor. İnsanın da dahil olduğu "primatlar takımı" 70 milyon yıldır var. Peki "modern insan" yada "Homo Sapiens" de denilen günümüzün insanı nekadar zamandır var? Topu topu birkaç yüz bin yıldır. Homo Sapiens'in ilk insansı ataları olan, iki ayak üzerinde ve bugünün insanı gibi yürüyebilen yaratıkların yaklaşık yedi milyon yıl önce Doğu Afrika'da oluştukları düşünülüyor. İki ayak üzerinde hareket edebilen bu "insansı maymunlara "HOMINID = insangil" deniliyor. Hominid'lerin de dahil olduğu "insansı maymunlar" (kuyruksuz maymunlar) 30 milyon yıl önce "maymunlar" (antropoid) takımından geldiler. Maymunların içinden çıktığı ilk primatlar olan "yarı maymunlar" ın (prosimianlar) ise 70 milyon yıl önce ortaya çıktıkları sanılıyor. "... küçük, ağaç faresine benzer bir yaratık, ormanın sık bitkilerle kaplı tabanından yukarı tırmanarak ağaçlarda yaşamaya başladı ve böylece zaman içinde ilk primat oldu." "...sonraki 30 milyon yıl içinde primat takımı genişleyerek ağaçlarda yaşayan, böcekle beslenen, geceleri dolaşan birçok hayvan ortaya çıkardı."* Bir sıralamaya göre Primatlar Takımı 11 familya, 52 cins ve 181 türden oluşmaktadır. Biz insanlar "antropoidler" familyasının HOMO(insangil) cinsinden gelen HOMO SAPIENS türüyüz. Burada bir parantez açalım: HOMO SAPIENS kökeninde "akıllı insan", "zeki insan", "sağduyulu insan" anlamını taşımaktadır. Bu isim insanın kendi kendisine, kendi türüne yakıştırdığı bir isimdir. "...40 milyon yıl önce, tarihimizin o aşamasında bile, insan olarak şimdi bizim için büyük önem taşıyan donanımımız yani kavrayıcı eller, üç boyutlu görüş ve renkli görebilme yeteneği ortaya çıkmıştı."** Bunlar primatların ortak özellikleri dir. Ancak insanın bazı özellikleri yalnızca onda vardır ve insanı insan yapan özellikler dir. 30 milyon yıl önce oluşan, "MIYOSEN" çağının insansı maymunları geliştiler, çeşitlendiler. 20 milyon yıl önce insansı maymunların vatanı artık Afrika ormanları idi. Araştırmacılar arasındaki yaygın olan bir görüşe göre bu sık ormanlarda yaşayan insansı maymunlar, giderek seyrek ağaçlı düzlüklere doğru yayılmışlar ve insana doğru gelişmenin ilk kolunu oluşturmuşlardı. Ancak son yıllarda yapılan yeni fosil keşifleri, ağaçlı yerlerde yaşayabilen ve de iki ayak üzerinde yürüyebilen yeni bir "hominid" türünün varlığını gösterdi. Ayrıca yakın zaman kadar bir şempanze türü olarak bilinen Bonoboların da aslında şempanze olmayıp, ormanlarda yaşayan ayrı bir "insansı maymun" türü olduğu ortaya çıkınca, bu tezin geçerliliği tartışılır hale gelmiştir. Yani insana doğru gelişmenin savanlarda değil ormanlarda başlamış olabileceği görüşü ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ama her halükarda ilk "Hominid" ilk olarak Afrika'dan dünyaya yayıldığı tezi bu gün için geçerliliğini korumaktadır. Ve 7 milyon yıl ile 2 milyon yıl öncesi arasında farklı çevre koşullarına adapte olmuş çok sayıda iki ayaklı "insansı maymun" türü gelişti. Bunlardan birisinde 3-2 milyon yıl önce beyin önemli ölçüde gelişmeye başladı ve "hominid"lerin bu türü HOMO(insan) cinsinin kökeni oldu. Diğer türlere araştırmacılar "Australopithecus" (Doğu Afrika Maymunu) ile başlayan isimler verdiler. HOMO cinsinin bu erken örmeğinin yaklaş ık 2,5 milyon yıl öncesinde oluştuğu tahmin ediliyor. Taştan aletler yapabildiği anlaşılan bu türe HOMO HABILIS (yetenekli insan) denildi. Bulunan fosillerden HOMO HABILIS'in kendi içinden, 2-1,7 milyon yıl önce, daha da gelişmiş bir beyin ve insana daha yakın biyolojik özelliklere sahip olan HOMO ERECTUS (dik duran insan) a yol açtığı sanılıyor. Aslında insan zaten ilk "hominid"lerle beraber dik durmakta idi. İnsanın Afrika'dan dünyanın diğer yanlarına ilk yayılması HOMO ERECTUS ile başlıyor. HOMO ERECTUS ve onun devamı olan değişik insanlar (bu insanlara "arkaik sapiensler" de denilmektedir.) milyonlarca yıl Afrika, Asya, Avrupa ve Avustralya kıtalarında çeşitli insan türleri oluşturdular (Pekin Adamı, Cava Adamı vb.). Bunlardan en fazla tartışılanı Avrupa ve Orta Doğu'da çok sayıda ve Asya'da da bir miktar fosilleri bulunan NEANDERTAL İNSANI olmuştur. Bir zamanlar bugünün insanının NEANDERTAL'ın (en azından Avrupa Kıtası'nda) bir devamı olduğu sanılmışsa da yeni gelişen tekniklerle fosil yaşlarının daha iyi saptanabilmesi ve yine gelişen mikrobiyoloji ve gen tekniği ile türlerin yaşının daha iyi tahmin edilebilmesi bunun böyle olmadığını göstermiştir. Artık yaygın görüş bugünün insanının yaklaşık 500 bin yıl öncelerden itibaren Afrika'da, belki de Sahra yakınlarında geliştiği ve yaklaşık 200 bin yıl önce Afrika'dan tüm dünyaya yayıldığı ve geldikleri yerlerde eğer varsa daha önceki insanların yerini aldıkları doğrultusundadır. Yani kısacası dünyadaki tüm insanlar Afrika'daki tek bir insan türünden geldiler ve biz hepimiz Afrikalıyız. Doğaldır ki biz Türkler de!

http://www.biyologlar.com/insanin-kokeni-nerede-yada-insan-nereden-geldi

Charles Darwin’in Evrim Teorisi ile Yaratılışçıların “Akıllı Tasarım” Kuramları Arasındaki Kavga

YARATILIŞÇILAR Milyarlarca çeşit canlının birbirinden türemediğini, hepsinin değişik zamanlarda ayrı ayrı yaratıldıklarını ve hiç değişmediklerini iddia ediyorlar. Bu akıl dışı iddia ortaçağdan beri çeşitli dinlerin empoze ettiği yaratılış dogmasıdır. Bunun dini propağanda olduğunu gizlemek için yıllar önce Amerika’da AKILLI TASARIM diye bir görüş ortaya atıldı, bilimsel bir teori olduğu iddia edildi. Başrolde Mikrobiyolog Michael Behe var. Darwin’in Kara Kutusu ve Evrimin Kenarı adlı yazdığı iki kitabında Behe, Evrim teorisinin yanlış olduğunu, evrim sonucu oluşamayacak kadar komplike organizmalar ve organlar olduğunu iddia etti. Michael Behe evrimin geliştiremeyeceği kadar komplike mikroorganizma örneği olarak bakteriyel flagella ‘yı organ olarak memeli hayvanların ve insanların gözünü gösterdi. Buna “indirgenemeyecek komplikasyon” ( irreducible complexity) adını verdi. Yaratılışçılara göre bu organizmaları ve insan gözünü ancak bir AKILLI TASARIMCI aniden yaratmıştır. Behe’nin bu iddiasının yanlış olduğunu çeşitli evrimciler gösterdiler. Bunların başında Richard Dawkins adlı mikrobiyolog, “ The Blind Watchmaker “ ( Kör Saat Yapımcısı) adlı kitabında ve belgesel filminde evrimin oluşturamayacağı iddia edilen hem komplike mikroorganizmaların hem gözün ilkel canlılardan beri aşama aşama evrim sonucu nasıl geliştiğini detaylı bir şekilde anlatıyor. Hatta bugün bile gözün tarihsel gelişimindeki çeşitli halleri çeşitli canlılarda var. Biz insanlarda ve bazı hayvanlarda gözün en gelişmiş hali varken bizim kadar görmeye ihtiyacı olmayan diğer canlılarda daha ilkel hali ve bazı solucanlarda gözün en ilkel hali olan ışığa duyarlı hücreler var. Yani yaratılışçıların evrim teorisini çürütmek için kanıt olarak gösterdikleri göz evrim sonucu gelişemeyecek kadar komplike bir organdır iddiasının yanlış olduğu ispatlanıyor. Richard Dawkins’in ateist olması evrim hakkında verdiği bilgilerin yanlış olduğunu göstermez. Yaratılışçıların en büyük yalan ve saptırmalarından biri evrim teorisinin canlıların oluşumunu tesadüflerle açıkladığıdır. Evrim teorisi evrimin hiçbir aşamasını tesadüfi olaylara bağlamaz, sebeplerle açıklar. Burda evrim teorisinin detaylarını anlatmaya kalkarsam konu çok uzar ama dayandığı temel doğal seleksiyon yoluyla en kuvvetli türlerin hayatta kalıp nesillerini devam ettirmeleri ve doğal koşullarla etkileşerek şekil hatta tür değişimine uğramalarıdır. Bunun için fosil ispatına gerek olmayıp DNA testleri ile bu görüş desteklenmektedir. Evrimin hiçbir aşamasında bir “ Akıllı Tasarımcı”nın müdahelesine ve türleri ayrı ayrı yaratmasına gerek yoktur. Yaratılışçılar birkaç yıl önce Amerika’da dini propağandalarını ortaokul ve liselerde Fen Müfredatına sokabilmek için Akıllı Tasarım’ın bir bilimsel teori olduğunu iddia ettiler. Bu şekilde Amerikan Anayasasındaki eğitimde laiklik ilkesinin arkasından dolanmaya çalıştılar. Veli ve öğretmenlerin açtıkları davalar sonunda mahkemeler Akıllı Tasarımın bir bilimsel teori olmadığına karar verip Fen müfredatına girmesini engellediler. Aslında Akıllı Tasarım bilim maskesi arkasına gizlenmiş bir dini dogmadır. Şimdi aynı oyun Türkiye’de oynanıyor. Çocuklarımız yaratılışla ilgili dini görüşleri öğrenmesinler mi ? Öğrensinler ama din derslerinde öğrensinler. Dini görüşlerin Fen müfredatı içinde yeri yoktur. Gerçi yaratılışçılar kendilerine yaratılışçı demiyor dinden bahsetmiyor, Akıllı Tasarımın bilim olduğunu iddia ediyorlar ama bu iddiaları Amerika’da mahkemelerden döndü. Türkiye’de ise Akıllı Tasarım adını da kullanmıyor “ bilim” diyorlar. Evrim teorisinin de bilim olduğunu kabul etmiyorlar. Aslında bal gibi üstü örtülü bir şekilde dini dogmayı fen eğitimine sokmaya çalışıyorlar. 20inci yüzyılın başından beri süren bu kavganın temelinde Tanrı konusu var. Evrim teorisinin doğru veya yanlış olması Allah’ın olmadığını veya olduğunu ispatlamaz. Evrimciler arasında evrim teorisini bu şekilde kullananan Richard Dawkins gibi ateistler var. Ama bu onların kendi görüşü. Charles Darwin 1859 da Türlerin Kökenini yayınladığında amacı hiçbir şekilde tanrının olmadığını ispatlamak değildi. Ben yaratıcı bir zeka yani Allah’ın olabileceğine de olmayabileceğine de inanıyorum ancak çeşitli dinlerin empoze ettiği dogma tanrının varlığının ispatını yanlış kanıtlara dayandırıyor. Bunladan bir tanesi : “ mademki milyonlarca tür canlı var, bunları bir yaratan olmalı, bu da tanrının olduğunu ispatlıyor”. Evrim teorisi canlıların bir yaratan müdahelesi olmadan birbirlerinden 1 milyar yıldır devam eden evrim sonucunda nasıl oluştuklarını açıklayınca dini dogmanın tanrının varlığını dayandırdığı bu kanıt elinden gidiyor. Bu durumda dini dogma kendisini savunmak için evrim teorisine saldırıya geçiyor ve Akıllı Tasarım görüşünü ortaya atıyor. Rasih Bensan 22 Ekim 2012

http://www.biyologlar.com/charles-darwinin-evrim-teorisi-ile-yaratiliscilarin-akilli-tasarim-kuramlari-arasindaki-kavga

Embriyogenez

Biyolojinin bütün problemleri arasında en büyüleyici ve en zor olanı embriyogenez yani embriyonun yaratılmasıdır. Embriyogenez; tek hücrenin döllenmiş yumurtanın, hedef aldığı çok hücreli karmaşık organizmaya ulaşırken attığı adımlarla ilgilidir. Bu hedef bütün ince ayrıntılarıyla, gelişme olayının orkestrasyonu üzerine talimatları içeren, DNA'da yazılıdır. Bu harikulade işin nasıl olduğunu henüz anlayamamış olduğumuzu hemen söyleyebilirim, ama en azından çevresinde araştırmalar yapıyoruz. Hücreler Birbirine Yapışır ve Uzmanlaşır Döllenmiş bir yumurta, diğer daha basit tek hücreli yaratıklar gibi yaşamına iki ayrı hücre oluşturmak için bölünerek başlar; bu iki hücre bölünüp dört olur ve bu böyle sürüp gider. Tek hücreli yaratıkları gözlemleyerek, her bölünmeden sonra hücrelerin ayrılacağını umuyoruz. Ama döllenmiş yumurtadan üreyenler ayrılmıyorlar, toplumsal bir girişime katıldıklarını bilirlermiş gibi birbirlerine sıkıca yapışıyorlar. Kısa bir süre sonra başka bir şey açığa çıkıyor. Hücreler birbirlerine benzemeyen ve değişik davranan gruplar oluşturuyorlar. Hücre grupları artık uzmanlaşmaktadırlar. Her grup belirli sayıda özel görevleri yapmakla yükümlüdür. Uzmanlaşma işinin geriye dönüşü yoktur. Erken embriyogenez iki özelliği, hücre yapışması ve hücre uzmanlaşması, bunlar gelişme işleminin temelinde yatıyorlar. Değişkenliğin Kökeni Şimdiye kadar organizmaların nasıl uzun zaman geçtikçe giderek farklılaştığım belirleyen ve bütün canlı yaratıklar için geçerli yasaları öğreniyorduk. Bütün canlı yaratıklar kendilerini oluşturan bilgiyi DNA'da biriktirirler, DNA'yı mesajcı RNA'ya kopya ederler, mesajcı RNA'yı proteine "tercüme ederler". Dahası, DNA'nın mutasyonla veya cinsel karışımla değişmesi proteinlerin kalıcı değişimine neden olur. Böylece organizmalar arasında gittikçe artan farklılıklar ortaya çıkar ve sonunda yeni türler doğar. Bazı bakımlardan embriyogenez, evriminin, kısa bir zaman aralığında ve mikrokosmosta tekrarı gibidir. Hayvan embriyosunun gelişmesini değişik aşamalardan geçerken gözlemleyelim. Embriyo, erişmesi beklenen yetişkin yaratığa benzemeden önce balığa benzer. Balığa benzerlik yalnız görünüşte değildir; erken embriyo oksijen ve besini göbek bağı yoluyla annesinden alır, ama gereksinimi olmadığı halde su altında nefes almaya yarayan solungaçlara da sahiptir. Açıkçası embriyonun evrimsel gelişmenin bir aşamasını yinelemesi için görünürde hiçbir neden yok. Ama embriyogenez süresince farklılık nasıl doğar, hücreler deri hücresi, kas hücresi, sinir hücresi olmaya ne zaman karar verirler diye sorsak, doğa boş bakışlarla cevap verir bize; hücrelerdeki bilgi işleminin evrensel mekanizması üzerine bir sürü şey öğrenmemize izin verdi, ama sıra hücreleri birbirinden farklı yapan nedenlere gelince bilgisizlik içinde oturuyoruz. Bazı bilim adamları embriyogenezin derinliklerine dalabilmek için tümüyle yeni kavramlara ve yöntemlere gereksinimimiz olduğuna inanıyorlar. Bunun böyle olduğundan kuşkuluyum. Yalnızca, hücreleri değişik yapan nedenler şimdiye kadar bulduklarımızdan daha karışığa benziyor. Tıbbın Embriyogenezle İlgisi Tıp bilimi için embriyogenezin anlaşılması önemlidir. Tıp adamlarının ilgilerini başka hiç bir olaya benzemeyen ölçüde bileyen, yalnızca bir tek hücrenin tam bir bireye dönüşebilmesi değil. Tıbbın; hamilelik, doğum kontrolü, çocuk ölümleri, doğuştan itibaren görülen hastalıklar, kalıtım hastalıkları ve kanser gibi problemlerin daha iyi denetlenmesi üzerine araştırmalarıyla da ilişkili. Bilim adamlarının embriyogenezin anlaşılmasının çok sayıdaki tıbbi probleme ışık tutacağı beklentileri var. Hücrelerin Yapışkanlığı Üzerine Birkaç Söz Daha Döllenmiş yumurta bölünmeye başladıktan sonra, hücrelerin birbirinden ayrılmayıp yapıştıklarından söz etmiştim. Yapışmalarını ne sağlıyor? insanın aklına bir yapışkan maddenin varlığı geliyor, ama gerçekte yapışkanlığı sağlayan bir madde değildir. Daha çok hücrelerin yüzeylerinde girintiler, çıkıntılar varmış gibi görünüyor (diğer hücrelerin çengellerine geçebilen ufacık çengeller). Hücrenin DNA'sı, gerçekte protein-yapan makineye, hücrenin dışına doğru göç edip orada girintili çıkıntılı bir yüzeyde çengel gibi davranacak belirli özel proteinler yapması talimatını vermiştir. Hücreler, bedenin değişik kısımlarını oluşturmak için uzmanlaşırken, yüzey protein çengelleri de amaca göre biçimlenirler. Bunlarla hücre tipleri birbirinden ayırt edilir. Embriyogenez İçin Enerji Şimdi bütün yapım işlerinde enerjinin gerekliliğine tümüyle duyarlı hale gelmiş olmalısınız. Hücrelerinin yakılıp ATP üretebilmesi için gelişmekte olan embriyoya şeker verilmelidir. Balıklarda, sürüngenlerde, kuşlarda ve embriyonun bir yumurta içinde büyüdüğü diğer yaratıklarda, yumurtanın sarısı embriyonun besinini sağlar. Annelerinin rahminde büyüyen hayvanlarda başka bir araç kullanılır. Anne iç duvarıyla embriyo arasındaki plasenta denen tabaka embriyo ile aynı hızla büyür. Plasenta, annenin kanıyla gelişen embriyonun kanının karıştığı yerdir. Annenin yediği besini getiren kan burada embriyonun kanına karışır. Yapım projesi için enerji böylece sağlanır. Bütün Hücrelere Aynı Bilgi Dağılmıştır Döllenmiş yumurta, anneden ve babadan aldığı tam büyüklükteki DNA ile yaşama başlar. Bölündükçe, yeni gelen her hücre kuşağı yetişkinliğe ulaşana kadar aynı büyüklükte DNA alır. Sonunda 60 trilyon hücreden oluşan bir insanda 60 trilyon birbirinin aynısı DNA kopyası bulunur! Bedenin her hücresinde, tamamen aynı bilgi bulunur. Yalnız üreme hücreleri diğer hücrelerin yarısı kadar DNA içerirler. Gen İfadesinin Denetlenmesi Embriyogenezin sırrının DNA'nın genlerinin ifadelerinin hücreler tarafından nasıl kontrol edildiğinin bilinmesinde gizli olduğu görülüyor. Bir yetişkini yaratmak için gerekli bütün bilgi hücrededir. Gelişen embriyonun her hücresinin içinin derinliklerini gözlemleyebilseydik, bazı şeylerin oluşumunu izleyebilecektik. Enzimler, döllenmiş yumurtanın DNA'sının genlerinin bazılarını mesajcı RNA'ya kopya etmeye başlayacaklardı. Mesajcı RNA'lar, daha en başta yumurtanın içinde bulunan, embriyoda etkin olan ribosomlara gideceklerdi ve burada gerekli proteinlerin sentezi başlayacaktı. Döllenmiş yumurta, reçetesinde yazılı proteinlerin tümünü biraz daha ribosomla birlikte toparladıktan sonra (ve DNA'sını iki katına çıkardıktan sonra) bölünecekti. Sonuçta oluşan hücre çiftlerinde, şimdi yeni bir tam ölçü DNA, yeni ribosomlar ve yeni her şey bulunacaktı. Kendisinden doğdukları hücrenin tümüyle tıpkısı olacaklardı. Protein sentezi işlemi ve yeni hücre yapımı kendi kendisim, yineleyerek, hücre sayısı dört hücreye ulaştırılacak, sekiz hücreye çıkmak için yeniden... Kısacası bunun böylece sürüp gittiğini görecektik.Buraya kadar işlem, bölünen bakteride sürüp gidenin hemen hemen aynı. Her kuşak hücre kendisinden öncekinin aynen yinelenmesi. Fakat uzmanlaşma başladığı zaman, yeni bir şeyler katılıyor olmalı. Eğer üreyecek hücrelerin bir grubu deri, diğeri kas, bir başkası beyin vb. olacaksa, DNA gerekli yönlendirmeyi sağlamalıdır. Yalnızca hücreler arasındaki sürekli artan farklılığı değil, aynı zamanda farklılığın ne zaman başlayacağını belirlemelidir. Gelişen hücre topluluğu içindeki her bir hücrede tamı tamına aynı ölçüde DNA bulunur. O zaman hücreler nasıl farklı olabilirler? Birincisi şunu hatırlayalım, deri hücresi, kas hücresi, beyin hücresi olsun, belli bir hücrenin karakterini, yaptığı proteinler belirler. Örneğin, deri hücreleri, keratin denilen özel bir protein yönünden zengindirler (deriye bizi koruyan özel yeteneğini veren protein). Kas hücreleri myosin denilen bir proteinle sarılmıştır. Bu proteinin özel yeteneği, bir eş proteinle etkileşip uzunluğunu değiştirebilmesidir. Böylece kas liflerinin kasılmasına yol açarlar. Beyin hücreleri elektrik güçler iletmeye yardımcı proteinler içerirler. Diğer bütün uzmanlaşmış dokuların hücreleri, hücrenin özel karakterini belirleyen kendilerine özgü proteinleri üreteceklerdir. Böylece bazı hücreler deri hücreleri olarak amaçlarını gerçekleştirmek için keratin üretmeye; diğerleri kas hücresi olabilmek için myosin üretmeye başlayacaklardır. Aslında, bütün hücrelerdeki DNA'larda keratin için bir gen myosin için diğer bir gen bulunur. Genler orada hazır bekliyorlar. Öyle görünüyor ki deri hücrelerinde keratin yapılması ifade edilirken, myosin baskı altına alınmak zorunda. Diğer yandan, kas hücrelerinde myosin ifade edilmeli ve keratin geni bastırılmalıdır. Yani deri hücrelerindeki keratin geni, keratin mesajcı RNA'sı olarak okunuyor. Ribosoma gidiyor orada keratin proteinine çevriliyor. Bütün bunlar gerçekleştikten sonra hücre deri hücresi haline geliyor. DNA, embriyo gelişimi sürerken, programlı bir sıralama ile genlerini her birinin sırası geldikçe ifade edip bastırabilmelidir. Belli türden bir hücre oluşumu yüzlerce protein gerektirir, yani bu hücrelerde. bir çok gen ifade edilirken daha çoğu da (başka, hücrelerin proteinlerini kodlayan genler) bastırılır. Gerçekten dikkate değer bir durum! DNA bütün genlerle birlikte, bu genlerin ne zaman işe koşulacağını ne zaman bastırılacağını da biliyor.

http://www.biyologlar.com/embriyogenez-1

GELİŞEN BİR BİYO-SEKTÖR PROTEİN PAZARI VE BİYO-YATIRIM OLANAKLARI

İnsan gibi ağzında kesici ve delici dişler taşıyan canlıların asla vazgeçemeyeceği bir ihtiyaçtır protein. Bu makalede Türkiye'deki protein ihtiyacını ve pazarını inceleyeceğiz. Pazardaki boşluklara, yerli üreticilerin durumlarına ve Türkiye'deki devasa protein ihtiyacının özellikle ufak ve yeni girişimciler için yarattığı ticari fırsatlara dikkat çekeceğiz. Makalenin amacı yerli girişimcilere protein işine girebilmeleri için başlangıç noktalarını göstermek ve bu sektörde belli sayıda yeni yerli girişimcinin oluşumuna katkıda bulunmaktır. Girişimciler için başlangıç noktalarını belirlerken temel prensipleri ve dikkat edilmesi gereken noktaları da vurgulayacağız. PROTEİN NEDİR En kaba tanımı ile "protein" demek "et" demektir. İnsanlar eti lezzeti, tok tuttuğu ve her şeyden önce insanların genetik (DNA) özelliklerinin öyle gerektirmesi dolayısıyla tüketirler. İnsan için proteinli gıdaların bu kadar lezzetli olmasının belki de bir nedeni onun muhakkak dışarıdan almak zorunda olmasıdır. İnsan belli özellikte proteini dışarıdan almak zorundadır çünkü proteinin içinde bulunan bazı maddeleri (bazı amino asitleri) vücut başka maddelerden kendisi sentezleyemez. Protein tüketim ihtiyacı çoğunlukla "predator" yani avcı konumunda bulunan canlılarda kendini gösterir ve bunun nedenleri konusunda "besin zinciri" ve "evrim mekanizması" açısından açıklamalar mevcuttur. Gezegenimizdeki canlılar arası hiyerarşik yapıda en üstte olan insanın bir protein tüketicisi olması beklenen bir durumdur ve insanın DNA özellikleri değişmediği veya değiştirilmediği sürece bu şekilde sürecektir. Bir bakış açısına göre insanın gerçek anlamda uygarlaşması protein kaynağını hayvanları (ve belki bitkileri) öldürmeden elde etmesi durumunda olacaktır ki bu değişime şahit olduğumuz için biz kendimizi şanslı sayabiliriz çünkü bu değişim bizim neslimiz esnasında olmaktadır. Proteinin temel yapı taşı olan "azot" azot çevirimi denen doğal bir mekanizma ile bitkiler yoluyla havadan alınır. Bitkilerden hayvanlara ve hayvanlardan da onları yiyen insanlara geçer, insan ölüp bozunduğunda azot yine doğal çevrime geri döner (azotu insan direk bazı bitkilerden ve et olmayan hayvansal ürünlerden de alabilir). Yani bizim vücudumuzu oluşturan azotun kaynağı "hava" dır. PROTEİN NEDEN PAHALIDIR Protein pahalıdır çünkü herkesin almak zorunda olduğu çok temel bir besindir. Sadece insanlara değil bazı zirai hayvanlara hatta tarıma bile gerekir protein. Proteinler (ve onun daha ufak yapı taşları olan amino asitler) daha fazla verim almak için yemlere katılır veya toprak iyileştirmesi veya organik azot kaynağı olarak tarlalara atılırlar. SENTETİK PROTEİN YAPILABİLİR Mİ ?! Evet. Her ne kadar bu makalenin konusu sentetik proteinler olmasa da bundan da bahsetmeden geçmeyelim. Amino aitlerin sentetik üretimi deneyler yoluyla yapılmış durumda. İlginçtir ki bu deneyler "evrim deneyleri" olup asıl amacı ticari protein üretimi değildi. Oluşum halindeki gezegenlerdeki atmosfer şartları benzetilerek yapılan deneylerde amino asitlerin spontane (kendiliğinden) oluştuğu gözlendi ama ticari bağlamda bunun üzerine gidilmedi veya gidiltilmedi!. Bunların detayları bilimsel literatürde var ve bunu isterse deneme yeterliliğine sahip laboratuvar sayısı Türkiye de 4,250 (dörtbinikiyüzelli) nin üstünde (4,250 sadece bizim data-base imizde kayıtlı olan yaklaşık sayı). Yine bizim kayıtlarımıza göre bu konuda Türkiye'de araştırma yapabilme yeterliliğine sahip kişi sayısı yaklaşık 6,200 (altıbinikiyüz) ün üzerinde. Bu konuda Türkiye'de araştırma yapan kişi sayısı ise yine bizim kayıtlarımıza göre koskocaman bir 0 (sıfır). Bu konudaki her türlü AR&GE çalışmasına ve makaleye BİYOTEK dergisinde öncelikle yer vereceğiz. NEDEN YENİ BİR PAZAR Et, asırlardır bilindiğine ve tüketildiğine göre YENİ ÇAĞ - YENİ SEKTÖR - YENİ FIRSAT sloganıyla çıkan bir dergide neden kapak konusu olduğunu sorabilirsiniz (BİYOTEK® Dergisinde hiç bir kapak konusu tesadüfen oluşmaz, dikkatli bir analiz neticesinde marka karakterine uygun olarak seçilir). Nedeni şudur : biyokimya ve moleküler biyoloji alanındaki bilgi birikimi protein alanında öylesine yeni yöntemler ortaya çıkarmıştır ki bildiğimiz klasik protein pazarı ve üretim yöntemleri yok olmak üzeredir. Sokaktaki insan her ne kadar farkında olmasa da bu değişimin en büyük tüketicilerinden birisi aşağıda da açıklayacağımız gibi kendisidir. Türkiye'nin petrolden sonraki en büyük hammadde ithalat kalemi olan soya fasulyesinin tamamı direk veya dolaylı olarak insanlar tarafından tüketilmektedir. Soya fasulyesini gördüğünde tanıyamayacak çok insanımız vardır ama görse tanıyamayacağı bu soyadan kilolarca tüketmişlerdir. PROTEİN PAZARI NEDEN AVANTAJLI Modern protein klasik proteini pazardan kovuyor çünkü ondan defalarca kat daha ucuz ve karakteristik lezzet (koku) içermediği için çok daha geniş bir yelpazede tüketilebiliyor. Örneğin etin tonu 500 dolar iken aynı miktarda protein içeren soyanın fiyatı 100 doların altında. Bu beş (5) katlık hatta bazı durumlarda daha da fazla olan avantajı teknoloji yoluyla tersine çevirmek yani etin maaliyetini 5 kat düşürmek kolay değil (soya sütünde oran 16 kattır). Bu nedenle de özellikle Türkiye'de et ve hayvancılık sektörü gittikçe eriyor. Parça et dışındaki tüm etli mamullerde soya % 30'lara varan oranlarda kullanılıyor ve bu tür tüketim hamburger, salam, sosis, sucuk, lahmacun, kıymalı kebaplar v.b. klasik et talebini % 30 kesmiş durumda. Bu tüketim Türkiye'de o kadar büyük ki yabancı soya üreticilerin Türkiye'deki çıkarlarını korumakla görevli yabancı vakıflar var ve bu NGO'lar destekçisi olan ülkelerin konsolosları ile aynı fuar stendlerinde boy da gösteriyorlar. Aşağıda da anlatacağımız gibi soyanın et alternatifi olarak kullanımı tabi ki pazarın sadece bir kısmı. Soya süte, peynire hatta yoğurda alternatif bir konuma gelmekte. 21. yüzyıl bitmeden hayvan öldürmeye veya kullanmaya dayalı protein sektörü son derce azalacak ve belki de Dünya genelinde yasaklanacaktır. NEDEN TÜKETİLİYOR Köşe başındaki lahmacuncunuz veya mega markalı hamburgerciniz tabi ki soyayı siz daha sağlıklı beslenesiniz diye katmıyor kıymaya. Kıyma tüketici açısından daha sağlıklı oluyor kuşkusuz ama soyalı kıymanın daha sağlıklı olması önlenemez bir sonuç. Niyet tamamıyla daha ucuza protein kaynağı kullanabilmek (protein pazarı tabi ki kıymadan ibaret değil ve çok daha karlı ve kazançlı protein kullanım alanları mevcut). Protein için hammadde kaynakları da soya dan ibaret değil. Yapağıdan (koyun yününden) balık ve gıda işleme atıklarına kadar onlarca ucuz proteinli hammadde alternatifi var. Hızla gelişen sporcu proteinleri, proteinli içecekler v.b. ürünlerde kar marjı çok daha yüksek. YERLİ SOYA KIYMASI ÜRETİCİLERİ Yerli soya kıyması üreticileri çoğu tabiri caiz ise bu işi biraz "karakucak" şekilde yapıyorlar. Ürünleri süngerimsi bir yapıda olmadığı için yabancı rakiplerine nazaran az hacim tutuyor ve standart ürün üretmekte sorunları var. Allah'tan işten işe (business to business) çalışıyorlar da "talebe uygun mal" yerine "arza uygun talep" bulmakta sıkıntı çekmiyorlar. Yerli soya kıymasının kilosunun fiyatı 1 (bir) doların altında ki bu son kullanımdan önce ıslatınca 25 sentin (0.25 dolar) altına iniyor. İthal soya ile rekabet etmek için ürünlerini geliştirmeleri ve standardize etmeleri gerekiyor ama reel sektör ile AR&GE kurumları arasında uçurumlar var. Teknolojiyi nasıl ürettireceğini bilmek yanında ürettiği teknolojiyi nasıl koruyacağını da pek bilmiyor yerli üretici ve o yüzden çaldıracağından korktuğu teknolojiyi üretmeye yanaşmıyor. Ona patent v.b. konularda yol gösterenlerin yeterlilikleri de bu konuda sorgulanması gereken bir konu. Markasını tescil ettirdiğinde ürününü ve üretim yöntemini patentlendirdiğini sanan çok sayıda sanayici var. Patent alma sektörü özellikle biyoteknoloji ve kimya sektöründe "yöntem ve ürün" patenti yazma konusunda hiç bir yeterliliği olmayan bazı patent vekillerinin oyuncağı olmuş durumda. İşini iyi yapmaya çalışan patent ofisleri ise bu kargaşanın arasında kaybolup gidiyor. Zaman zaman yapılan bilgilendirme çalışmaları da sanayicinin kafasına reel sektör ihtiyaçları ve sorunları ile ilgili olan bilgileri sokmaktan çok ansiklopedik bilgi pompalayan bir yapıda oluyor. Aslında her Türk vatandaşının aracısız olarak bizzat kendisinin patent başvurusu yapma hakkı var ve bunun maliyeti gülünç denecek kadar düşük (diğer masrafların büyük kısmı patent sahibine devlet tarafından geri ödeniyor ve patentlendirme ile ilgili çok avantajlı geri ödemesiz KOSGEB teşvikleri mevcut) ama bunu insanlara öğretmek çoğu patent vekilinin işine gelmiyor. NEDEN KALICI BİR PAZAR Protein besin zincirinde en üste çıkmış canlıların dışarıdan almak zorunda olduğu bir gıda. Örneğin bir "kaplan" yılda 50 civarında büyük ve küçük baş hayvan öldürüp yemek zorunda. Besin zincirinde kuşkusuz "top predator" yani en üstteki avcı insandır. Bu itibarla klasik şekilde insanı beslemeğe kalktığınızda ihtiyaç hissedilen hayvan sayısı insan nüfusunun kat be kat üstünde olacaktır. Bu da belli bir nüfustan sonra toprağın kaldırılamayacağı bir noktaya varacaktır. Bu yüzden protein alternatiflerinin proteinli gıda kaynağı sıkıntısı çekmekte olan yüksek nüfuslu Uzak Doğu ülkeleri kaynaklı olması şaşırtıcı değil. PROTEİN İZOLATLARI Protein izolatlarının yani saf proteinlerin (veya amino asitlerin) ziraatten hayvan ve insan tüketimine kadar çok farklı kulanım alanları var. BİYOTEK olarak bizim bu konudaki AR&GE çalışmalarımız 3 hammadde üzerinde yoğunlaştı ama Türkiye'deki araştırmacılarımız kuşkusuz başka ucuz hammadde alternatifleri de bulabilirler. Bizim çalışmış olduğumuz hammaddeler: - Balık işleme atıkları (Ayıklanan balıkların ağırlıklarının yüzde 85 civarı atık olarak çıkar.) - Yapağı (yün) atıkları (Dünya üzerinde işlenen derinin % 25 i Türkiye'de işlenir. Çok miktarda yün atık çıkar.) - Soya (En ucuz protein içerikli hammaddelerden birisidir ama yukarıdaki gibi atık statüsünde olmadığı için uluslararası borsası vardır. Nispeten daha pahalı bir kaynaktır.) Yukarıdaki birinci konuda çalışmamızı tamamladık ve balık atıklarından kokusu alınmış, oda sıcaklığındaki raf ömrü bir kaç yıla kadar uzatılmış ekolojik tarıma uygun bir organik fosforlu ve amino asitli (proteinli) gübre ürettik. Ürettiğimiz bu know-how ile Ege bölgemizde bir firma üretime başladı. Bu AR&GE ile ülke ekonomisine yarattığımız katma değerin şu anki yaklaşık yıllık hacmi 450 bin doların üzerinde ve önümüzdeki 10 yıl içinde ekonomimize yapması beklenen kümülatif katkı 10 milyon doların üzerindedir. Yapağıdan (yünden) saf protein izolatı üretimi de gerçekleştirildi ve şu anda bunun optimizasyonu üzerinde de çalışıyoruz (konuda uzman olmayanları şaşırtabilir ama hayvan kılı etten 6 kat daha fazla hayvansal protein içerir). Şu anda hem balık atıkları hem de hayvan kılının saflaştırılması, izolasyonu ve çözünürleştirilmesi için yeni (enzimatik) yöntemler deniyoruz. İlk sonuçlar umut verici. Bu çalışmaları 2003 içinde sonuçlandıracağımızı umuyoruz. Bitkisel protein gıda takviyesi olarak satılan mikroskobik yosunlar da mevcut. Bunlardan Spirulina şu anda Ege Üniversitesinde üretiliyor. Biz ise bunun kütle üretimi için foto-biyoreaktörler üzerinde çalışıyoruz. Soya proteini üzerinde yaptığımız çalışmalar ise saf protein eldesine yönelik. Şu anda suda çözünebilen saf (% 99) luk soya proteini üretme yöntemi geliştirdik. Şu anda bunun suda çözünebilirliğinin arttırılması üzerinde çalışıyoruz. SÜT ALTERNATİFLERİ Süt hem çok değerli bir besin hem de çok değerli bir besi yeridir. Örneğin yoğurdu oluşturan mikroorganizmalar süt içinde büyür. Rennen enzimi yine süt üzerinde çalışarak onu pıhtılaştırıp peynir yapar. Daha ucuz bir süt alternatifinin muhteşem bir potansiyel pazarı vardır. İlk akla gelen pazarlar : - Peynir katkısı. - Yoğurt katkısı (süte katmak için). - Ağız (buzağı besleme sütü) alternatifi. - Tatlı/dondurma yapımında hammadde. v.b. şekilde çok uzun bir liste çıkarmak mümkün. Süt alternatifinde soya ön plana çıkıyor. BİYOTEK'te süt alternatifi üzerinde yaptığımız çalışmalar soya üzerinde yoğunlaşmış durumda. Bunlar - Soya sütünün karakteristik kokusunun alınması. - Soya sütünden yoğurt üretiminin (mayalanmasının) optimizasyon çalışması. - Soya sütünden peynir üretiminin optimizasyonunun çalışması (TOFU (çöktürme) şeklinde değil enzimatik aktivite yoluyla) Yukarıdaki ilk iki çalışmayı tamamlamak üzereyiz, üçüncüsü ise sürüyor. SUDA ÇÖZÜNEN PROTEİNLER Proteinler uzun moleküller ve normal halde suda çözünmüyorlar. Suda çözünür proteinler için daha fazla talep ve kullanım alanları var. Bu proteinleri parçalayarak suda çözünür hale getirmek mümkün. Protein çözünürleştirilmesi ile ilgili çeşitli AR&GE faaliyetleri yaptık. Bu konuda bazı matematiksel modellere de ulaştık ama hangi proteinin hangi endüstriyel ürün için hangi çözünürleştirme yolluyla en kazançlı şekilde çözünürleştirileceği yine de bir miktar ekstra AR&GE ile belirlenmesi gerekiyor. DİĞER ÜRÜNLER Sporcu proteinleri protein pazarı içinde çok özel bir kalem. Bunlar bazen yoğurttan bile elde edilebiliyor (yoğurt hapları şeklinde). Whey-protein diye bilinen peynir altı suyundan yapılan protein de sporcular ve bebek mamaları için çok özel bir hammadde. Bu proteinin suda çözünür hale getirilmesi özel pazar avantajları yaratıyor. Protein sektöründe çok önemli bir diğer kalem de "tek hücreli proteinler". Bunlar tek hücreli canlıların uygun besi yeri üzerinde üretilmesi ile elde ediliyorlar. Bu besi yerlerinden gittikçe daha popüler olanı "petrol". Petrol uygun oranda ve formda kullanıldığında tek hücreli proteinlerin kütle üretimi için çok uygun bir kaynak. Petrolden protein üretimi için literatür var ama "sentetik" proteinlerde olduğu gibi bu konunun da daha sonra üzerine gidilmemiş. Petrol gibi organik bir kaynağın "yakıt" olarak kullanılması çok acı (Batılı ülkeler kendi petrollerini endüstriyel hammadde olarak kullanarak gittikçe daha çok oranda nükleer enerjiye yöneliyorlar. Sadece ABD'de yapım ve planlama aşamasında olanlar ile birlikte nükleer reaktör sayısı 400 (dörtyüz) ün üzerinde. Almanya'da bu sayı 30 küsür iken Türkiye'de hiç yok). Bir gün petrolün yakıt olarak kullanımının yasaklanması pek ala mümkün çünkü bu çok değerli endüstriyel hammaddenin bu şekilde ziyanı kabul edilebilir değil. Protein söz konusu olduğunda petrol gibi stratejik bir öneme sahip en önde gelen hammadde soya ve soya konusunda şu anda bile devletlerarası stratejik ve taktik savaşlar başlamış durumda. Bizde ise ne soya ve diğer protein kaynakları konusunda bir ekonomik savaş stratejisi oluşturan var ne de oluşturulması gerektiğinin farkında olan. MÜKEMMEL PROTEİN VAR MI ? Evet var. Yumurta akının (beyazının) protein dağılımı insan vücudu ile birebir aynı amino asit dağılımını gösteriyor. O nedenle zaten bir proteinin değeri çoğu zaman yumurta akına oranlanarak bulunuyor. Yumurta akı piyasası Türkiye'de gelişmiş değil. Yumurta çoğu zaman sarısı ile beraber sıvı veya toz şekilde satılıyor. Yumurta sarısı yağda eriyen vitaminleri içermesi açısından değerli bir besin aslında ama endüstride bazı durumlarda saf protein en öncelikli ihtiyaç olabiliyor. II. Dünya Savaşı sırasında Almanlar endüstriyel yumurta akı ihtiyacını balıktan protein ekstrakte ederek sağlamışlardı. DİĞER HAMMADDE ALTERNATİFLERİ Türkiye'de yurtdışındakinden fazla üretilen ve kullanılan soya alternatifleri mevcut ama bunları değerlendirdiğimiz söylenemez. Bir çok baklagilin soyaya alternatif gücü var fakat bunların ticarileştirilmesi konusunda zayıfız. Özellikle ürün ve proses geliştirme yöntemleri konusundaki bilgisizliğimiz en büyük sorunumuz. Biz akademisyenleri oturduğumuz sırça köşkten indirip de bu basit ama ticari açıdan çok önemli sorunlara eğilmemizi sağlayacak yöntemler geliştirilmedikçe bu sorun kolay kolay çözülecek bir soruna benzemiyor. SONUÇ Protein pazarı çok yüksek katma değerli bir pazardır ve Türkiye pazarı bu konuda hemen hemen tamamıyla ithal ürünlerin elindedir. Yerli girişimcilerin Türkiye'deki ucuz hammadde kaynakları avantajı açısından protein pazarındaki rekabet gücü çok yüksektir. Bu rekabet gücünün değerlendirilmesi ancak özel sektör yaklaşımları ve yöntemleri ile mümkün olabilir. Dr. Yük. Müh. ERCÜMENT ÖZER, İş Geliştirme Danışmanı +90 (554) 614 1331, dr.ercu.oz@ercumentozer.com, www.ercumentozer.com

http://www.biyologlar.com/gelisen-bir-biyo-sektor-protein-pazari-ve-biyo-yatirim-olanaklari

Organik Tarımın Avantajları & Dezavantajları

Avantajları * Türkiye’de sentetik kimyasallar çiftçilerin büyük bir kısmı tarafından ya çok az kullanılıyor, ya da hiç kullanılmıyor. Bu nedenle ekolojik tarıma geçişin kolay olması beklenebilir. * Üretici geliri ürüne bağlı olarak artıyor (Ortalama yüzde 10 artış olduğu tahmin ediliyor). * Fiyatı hızla artan kimyasal gübre, pestisit ve enerji girdilerinden tasarruf ediliyor. * Sözleşmeli tarımla üreticinin tüm ürününün alınması garanti ediliyor. Ekolojik ürünlerin ihraç fiyatı diğer ürünlerden yüzde 10-20 oranında daha yüksek. * Organik ürünlerin ihracatı ile Türkiye tarım ürünleri için ilave bir kapasite yaratılıyor. Dolayısıyla ihraç edilen her ton daha önce ulaşılamayan tüketici kitlesine gidiyor. * Özel bilgi isteyen organik tarım modeli ziraat mühendisleri için yeni istihdam sahaları yaratıyor. Dezavantajları * Türkiye’de tarımsal ürün arzında yıldan yıla önemli dalgalanmalar görülüyor. Hızla artıp gençleşen nüfus, tüketim düzeyinin ve çeşitliliğinin sürekli artması ve çevredeki ülkelerin hemen hepsinin tarımsal ürün talep eden özellikleri sebebiyle organik tarımın (verimde meydana gelebilecek azalma nedeniyle) kısa vadede gelişmesi zor görünüyor. * Organik tarım yöntemiyle bitkisel üretimde ortaya çıkan bir sorun, arazilerin çok küçük, parçalı ve birbirine yakın olması. Bu durum organik üretimi olumsuz yönde etkiliyor. Çünkü organik üretim yapan bir işletmenin çevrede üretim yapan diğer klasik işletmelerde kullanılan kimyasallardan etkilenmemesi mümkün değil. * Ekolojik tarım sisteminde yetiştirilen ürünlerin pazarlanması özellikle iç piyasa için yeni ve belirsiz bir konu. * Konunun yeni olması nedeniyle yeterli tarımsal yayım çalışmaları ve eleman bulunmaması

http://www.biyologlar.com/organik-tarimin-avantajlari-dezavantajlari

Tuz Gölünden Tuz Çölüne

Tuz Gölünden Tuz Çölüne

İran’da bulunan dünyanın en büyük ikinci tuz gölü Urumiye’nin yüzde 94’ü kurudu. Göldeki su miktarı yüzde 6’ya düşerken tuz fırtınaları halkı tehdit ediyor.İran’ın en büyük, dünyanınsa ikinci büyük tuz gölü Urumiye, tamamen kuruma tehlikesiyle karşı karşıya.Bir dönem İranlıların sahillerinde yüzdüğü gölün yüzde 94’ü kurudu. Göldeki 30 milyar metreküp sudan yalnızca 2 milyar metreküpü kaldı. Sular çekilince göl, büyük bir tuz çölüne dönüştü.Göl çevresindeki halk, çevre felaketi sebebiyle büyük risk altında. Urumiye’de oluşan tuz fırtınaları insanlarda deri rahatsızlıkları ve solunum problemlerine sebep oluyor. Eskiden turistler için bir çekim alanı olan gölün etrafındaki tesislerin çoğu kullanılamaz halde. Urumiye’den Tebriz’e geçişi sağlayan feribotlar ise, demirledikleri yerlerde çürümeye terk edilmiş durumda.Bir köprüyle göl ikiye bölündüUrumiyeli çevreciler, gölün kurumasını üç sebebe bağlıyor. Onlara göre, birinci sebep iklim değişikliğinden ötürü yaşanan kuraklık. Yağmur ve kar sularının azalması nedeniyle gölün su seviyesi her geçen yıl azaldı.İkinci neden ise gölü besleyen nehirler üzerine inşa edilen 43 baraj. Barajlardaki su seviyelerinin de düşüklüğü nedeniyle göle su aktarılmadı.Tahran yönetiminin Urumiye-Tebriz yolunu gölün ortasından geçirmesi de, çevre felaketinin en önemli sebeplerinden biri olarak gösteriliyor. Göl üstüne inşa edilen köprü ile göl ikiye bölündü. Yolun yapımı için dağlar yok edilerek göl dolduruldu. Doldurulma nedeniyle göl içindeki kaynaklar kurudu.Türkiye ve Irak’ı da etkileyebilirUzmanlara göre, Urumiye’de yaşanan bu çevre felaketinin önüne geçilmemesi durumunda tehdidin boyutu bölge ülkelere de sıçrayabilir. Bölgede 15 milyon kişiyi doğrudan etkileyecek bu felaketin yaşanması çok da uzak görünmüyor.Çevre illerdeki halkın büyük bölümü tarım ve hayvancılıkla geçiniyor. Suyun azalması ve göldeki tuzun kuruyup rüzgarın etkisiyle etrafa savrulmasıyla bu iş alanları büyük oranda zarar gördü.Turizmi de baltalayan kuraklık sonrası gölün çevresindeki köylerde yaşayan gençler işsizlik nedeniyle göç ediyor. Çevredeki köylerin yüzde 50’si boşaldı.Meşhur elma ve üzüm bahçeleri tehdit altındaGöl kenarında 18 yıldır kafe işleten Muhammed Sabazi, “Eski günlerimizi çok arıyoruz” diyor ve ekliyor:“Önceleri burası yemyeşil ve masmaviydi. İnsanlar gölde yüzer, buradaki onlarca dükkândan alışveriş yapardı. Esnaf çok memnundu. Ancak şu anda göle yakın köylerdeki tüm gençlerin göç ettiğini biliyoruz. Çünkü artık iş yok. Durum her geçen gün kötüye gidiyor.” Eskiden yiyecek içecek, güneş yağı ve kremiyle yüzme malzemesi sattığını anlatan Sabazi, “Asıl tehlike gelecekte. Eğer kurumanın önüne geçilmezse Urumiye büyük zarar görür. Urumiye elma ve üzüm bahçeleriyle tanınıyor. Artık tarım bile yapılamaz hale gelebilir. Çünkü rüzgârla etrafa savrulan tuz her şeyi kurutuyor” diye konuşuyor.Kurtarma projesiİran hükümeti ise Urumiye Gölü’nü kurtarmak için proje hazırlıyor. Hükümet, Aras Nehri’ndeki suyu göle aktarmak için 90 milyon dolarlık bütçeyi onayladı.Hasan Ruhani, cumhurbaşkanı seçildiği zaman Urumiye Gölü’ndeki sorunun 100 günde çözüleceği sözünü vermişti. Bölge halkı bu sürenin geçmesine rağmen ciddi adım atılmadığını belirtiyor.20 yıldır kuruyorUrumiye Gölü, İran’ın kuzeybatısında, Batı Azerbaycan eyaleti ile Doğu Azerbaycan eyaleti arasında bulunuyor. Adını Azeri Türkleri ile Kürtlerin birlikte yaşadıkları Urumiye şehrinden alıyor.Dünyanın en büyük ikinci tuz gölü olarak bilinen Urumiye, 5 bin 200 kilometrekare yüzölçümüne sahip.Türkiye sınırına da yakın olan Urumiye, Van Gölü’ne 147 kilometre uzaklıkta bulunuyor. En derin yeri yaklaşık 16 metre olan gölün suyu, 1995 yılından beri azalıyor.Gölde artık sadece yüzde 6 oranında su bulunuyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/tuz-golunden-tuz-colune

Hücre Fizyolojisi

Hücreler yaşayan organizmaların yapısal ve fonksiyonel birimleridir. Hücreler küçük fakat kompleks yapılardır. Yaşamın bu temel birimi hakkında ayrıntılı bilgiler ilk kez 17. Yüzyılda ışık mikroskobunun geliştirilmesi ile edinildi. Bir müze müdürü olan İngiliz Robert Hooke 1663 yılında mantar ve diğer bitki örneklerini bir jiletle keserek mikroskop altında 30 kat büyüterek inceledi. Bu incelemeler sonucunda bitkilerin "hücre" adını verdiği küçük bölmelerle dolu olduğunu buldu. Anton van Leeuwenhoek isimli bir Alman dükkancı ise doku örneklerini 300 kat büyüterek, bakteri, kan hücresi, sperm hücresi gibi tek hücreli organizmaları inceledi. Bu organizmalara hayvancık anlamına gelen "animalcules" adını verdi. Hücrelerin Genel Özellikleri: Hücreler hem morfolojik (şekilsel) hem de metabolik olarak çok büyük farklılıklar gösterirler. E.coli isimli bakteri 1m m (m m=mikrometre= 1 metrenin milyonda biri) uzunluğundayken, aksonları 1 metre uzunluğunda olan sinir hücreleri vardır. Ama yine de hücrelerin çok büyük bir çoğunluğu 1-30 m m arasındadır. Hücreler küçük olmak zorundadırlar, çünkü metabolizmalarında diffüzyon çok önemlidir. Diffüzyon, termal hareketle moleküllerin rasgele hareket etmesidir. Diffüzyon moleküllerin, yüksek konsantrasyon bölgesinden düşük konsantrasyon bölgesine doğru, her yerde eşit dağılıncaya kadar olan, rastgele hareketleridir. Diffüzyon termodinamiğin 2. Kanuna bir örnektir. Bu kanuna göre entropi (düzensizlik ya da rasgelelik) sürekli olarak artar. Evrendeki düzensizliğin derecesi sadece ve sadece artabilir. Hücrelerin çoğu aktivitelerinin büyük bir bölümünü diffüzyon ile düzenlerler. Diffüzyon, molekülün özelliğine (büyüklük gibi) ve çevreye (vizkozite, membran gibi) bağlıdır. Bir partikül (madde parçası) tarafından katedilen mesafe zamanın karekökü ile doğru orantılıdır. Yani bir partikül 1 saniyede 1 m m gidiyorsa, 4 saniyede 2 m m ve 100 saniyede 10 m m ve 3 saatte (10.000 saniye) 100 m m gidecek demektir. Hücrelerin Fonksiyonel Özellikleri: Hücreler ortamdan ham materyali alırlar. Enerji üretirler: Bu enerji iç ortam dengesini sağlamak, ve sentez reaksiyonlarını yürütmek için gereklidir. Termodinamiğin 2. Kanununa karşı koymak ancak enerji ile mümkündür. Kendi moleküllerini sentez ederler. Organize bir şekilde büyürler. Çevreden gelen uyarılara cevap verirler. Çoğalırlar (bazı istisnalar haricinde). Hücrelerin Yapısal Özellikleri: Kalıtsal bilgiler DNA içinde saklanır. Genetik kod temelde aynıdır. Bilgi DNA dan proteinlere RNA aracılığı ile geçer. Proteinler ribozomlar tarafından yapılır. Proteinler hücrenin fonksiyon ve yapısını düzenlerler. Bütün hücreler seçici geçirgen bir zar olan plazma membranı ile çevrilmiştir. HÜCRELERİ BİRBİRİNDEN AYIRAN ÖZELLİKLER Hücreler arasında pek çok benzerlik olmasına rağmen, çok belirgin farklılıklar da vardır. Bu farklılıklar hücreleri çeşitli ana guruplara ayırmamıza yardımcı olur. İki yaygın ana gurup şunlardır. Prokaryotlar Eukaryotlar (Karyot=nükleus, Pro=önce, Eu=gerçek anlamına gelmektedir.) Prokaryotlarla Eukaryotlar arasındaki en temel farklar prokaryotların bir nükleusa (çekirdek) ve membrana bağlı organellerinin (birkaç istisna haricinde) olmamasıdır. Her ikisinin de DNA sı, hücre zarı, ribozomları vardır. HÜCRE ORGANELLERİNİN YAPI VE FONKSİYONLARI Hücreler ışık mikroskopu ile incelendiği zaman, sitoplazma ve çekirdek adı verilen iki bölümden oluştuğu görülür. Ancak daha büyük büyütme sağlayan elektron mikroskopuyla yapılan incelemeler, hücrenin bir takım alt birimlerden, hücre organellerinden oluştuğunu ortaya koymuştur. Hücre şunlardan oluşmuştur. Hücre zarı Sitozol Organeller Çekirdek Hücre Zarı: Zar ya da membranlar yaşam için çok önemlidir, çünkü bir hücre 2 sebebten dolayı kendisini dışarıdaki ortamdan ayırmak zorundadır. DNA, RNA ve benzeri yaşamsal moleküllerini dağılmaktan korumalıdır. Hücre molekül yada organellerine zarar verebilecek yabancı molekülleri uzak tutmalıdır. Ancak hücre bu iki kurala uyarken bir taraftan da çevreyle haberleşmeli, dış ortamı sürekli olarak izlemeli ve ortam değişikliklerine ayak uydurmak zorundadır. Ayrıca hücre besin maddelerini dışarıdan almalı ve metabolizması sonucunda ürettiği toksik (zehirli) maddeleri dış ortama vermelidir. Biyolojik membranlar Şekil 1 de görüldüğü gibi bilipit katmandan oluşur. Şekildeki her bir fosfolipiti temsil eder. Daire ya da baş negatif yüklü fosfat gurubudur, ve iki kuyruk da çok hidrofobik (hidrofobik=suyu iten) olan hidrokarbon zincirlerini temsil eder. Fosfolipit zincirlerinin Şekil 1. De görüldüğü düzenlenmesi sonucu hidrofobik kısımlar membranın içinde kalır. Membran yaklaşık 5 nanometre (1 nanometre = 1 metrenin milyarda biri) kalınlığındadır. Membran semipermeabledır (yarı geçirgen), yani bazı maddelerin membrandan serbestçe geçmesine (diffüze olmasına) izin verir. Membran büyük moleküllere geçirgen değilken, yüklü iyonları çok az geçirir, ve yağda eriyen küçük moleküllere oldukça geçirgendir. Tüm biyolojik membranlar gibi hücre zarı (membranı) da lipit, protein ve az miktarda karbonhidrattan oluşmuştur. Hücre zarı, hücre içinde ve dışında bazı uzantılarla devam eder. Hücre dışına doğru olan uzantılar hücrenin yüzeyinden interstisiyel mesafeye doğru uzanırlar, bu uzantılara mikrovillus denir. Hücre içine doğru devam eden zar sistemi ise dış ortamın hücre içiyle daha yakın ilişki kurmasını sağlar. Bu sisteme endoplazmik retikulum denir. Endoplazmik Retikulum: Endoplazmik retikulum lipid, protein (ribozomlar aracılığı ile) ve kompleks karbonhidratların yapım yeridir. Endoplazmik retikulum hücredeki toplam membranların yarısından fazlasını oluşturur. Endoplazmik retikulum iki membrandan oluşur, iki membran arasında kalan boşluğa endoplazmik retikulum lümeni denir. İki tip endoplazmik retikulum vardır. Granüllü Endoplazmik Retikulum: Üzerinde ribozomlar vardır. Sisterna denilen yassılaşmış keseler şeklindedir. Düz Endoplazmik Retikulum: Ribozomları yoktur, tüplerden oluşan bir ağ şeklindedir. Golgi Kompleksi: Golgi kompleksi hem yapı hem de fonksiyon yönünden endoplazmik retikulum ile yakından ilişkilidir. Bu organel birbirine paralel bir dizi membranöz kanaldan oluşur ve salgı yapan hücrelerde iyi gelişmiştir. Golgi kompleksinin fonksiyonu endoplazmik retikulumda sentezlenen maddelere son şeklini vermek ve bu maddeleri bir membranla çevrelemektir. Ayrıca hücre zarının yenilenmesi ve yüzeyinin genişletilmesi görevini de üstlenir. Lizozom: Lizozomlar 0,2 ila 2 m m çapında organellerdir. Hücreiçi sindirimi sağlamak üzere yaklaşık 40 civarında enzim içerirler. Lizozom membranı lizozomun hücreyi tümüyle sindirmesini önler. Bu enzimler için optimal pH 5 civarıdır. Lizozomlarda ATP hidrolizi ile çalışan H+ pompası vardır. Bu sayede lizozomun pH I düşük tutularak enzimlerin etkin hale geçmesi önlenir. Peroksizom: Peroksizom membranında spesifik proteinler ve oksidasyon enzimleri vardır. Karaciğerdeki peroksizomların ana görevi detoksifikasyondur (bir maddeyi zararsız hale getirme). Ribozom: Ribozomlar proteinlerin sentez edildikleri yerdir. Protein sentezi için gerekli bilgi DNA dadır, bu bilgi RNA ya transfer edilir, ve ribozomlarda RNA daki bu bilgiyle protein yapılır. Bir hücre için protein sentezi çok önemlidir, bu yüzden de hücrede binlerce ribozom bulunur. Ribozomlar ya sitoplazmada serbestçe yüzerler ya da endoplazmik retikuluma bağlı olarak bulunur. Ribozomların membranı yoktur. Protein sentezlemedikleri zaman 2 alt gurup halinde bulunurlar. Alt guruplar ribozomal RNA (rRNA) ve ribozomal proteinlerden oluşur. Mitokondri: Mitokondriler eukaryotik hücrelerde ana enerji üretim merkezleridir. Biri iç diğeri dış olmak üzere iki membranı vardır. İç membranda çok sayıda katlanmalar vardır, bu membranın yüzey alanını genişleterek, membran bağımlı raksiyonların daha fazla sayıda olamasını sağlar. Mitokondrilerin kendi DNA ve ribozomları vardır. Çekirdek (Nükleus): Nükleus DNA nın bulunduğu ve DNA daki bilginin RNA ya aktarıldığı yerdir. Çift katlı bir membranla sarılmıştır, bu membranda çok sayıda büyük porlar bulunur. Çekirdeğin içini dolduran esas madde DeoksiriboNükleik Asit ve protein molekülleridir. Bu DNA molekülleri nükleus içinde rastgele dağılmış olamayıp kromozom denilen yapılar içinde protein molekülleri ile birlikte organize olmuşlardır. İnsanda 46 adet (23 çift) kromozom bulunur. DNA molekülleri hücrede mevcut bütün proteinlerin nasıl yapılacağının genetik bilgisini içerirler. Bilgi nükleusdadır fakat proteinler sitoplazmada yapılır, bu sebeple bilginin sitoplazmaya aktarılması gereklidir. Bu amaçla DNA kalıp gibi kullanılarak, bu kalıptan RNA yapılır, oluşan RNA sitoplazmaya geçerek, protein yapım yeri olan ribozomlara protein sentezi için gerekli bilgiyi aktarır. Çekirdek hücrenin kontrol merkezidir, buradaki genetik mekanizmalar yoluyla sadece hücre içindeki kimyasal olaylar değil, aynı zamanda hücrenin özelliklerinin yeni hücre nesillerine aktarılması da sağlanır. Hücre İskeleti: Aslında hücre iskeleti terimi yanlış bir deyimdir. Hücre iskeleti transparan olduğu için hem ışık hem de elektron mikroskobu preperatlarında görülmez. Hücre çizimlerinde de gösterilmemesine rağmen önemli bir hücre komponenttidir. Hücre iskeleti hücrenin şeklini, hücre organellerinin yerinde durmasını sağlar, ve hücre hareketinden sorumludur. Hücre iskeleti şunlardan oluşmuştur. Sentriyoller Mikrotübüller Aktin filamentleri Sentriyoller çekirdeğe yakın olarak yer alan bir çift silindirik yapıdır. Her biri üçerli guruplar halinde dokuz tübülden oluşmuştur. Sentriyoller hücre bölünmesi sırasında kromozomların hücre kutuplarına çekilmesini sağlarlar. Mikrutübüller tübülin denilen alt birimlerden oluşmuştur. Görevi hücreyi yerinde tutmaktır, aynı zamanda silya ve flagellanın da ana bileşenidir. Aktin filamentleri ise hücrenin şeklini değiştirmesinde görev alırlar.

http://www.biyologlar.com/hucre-fizyolojisi-1

Hayatı Keşfeden Biyologlar ( HARVARD’DA BİYOLOG AYSU UYGUR )

Hayatı Keşfeden Biyologlar ( HARVARD’DA BİYOLOG AYSU UYGUR )

Harvard Üniversite Genetik departmanında Dr. Cliff Tabin’in laboratuvarında doktorasını yapan Biyolog Aysu Uygur,  Gelişim biyolojisi ve evrim biyolojisi alanındaki çalışmaları,  ve bir doktora öğrencisi olarak araştırma yapmanın değişik yönleri hakkında bilgi verdi.Amerika’da gelişim biyolojisi önemli bir alan, çünkü hem kök hücreden organ yapma ve doku mühendisliği konularıyla direkt bağlantısı var, hem de genetik hastalıkların anne karnındaki gelişime etkisi olduğu için tıbbi bir önemi var. Uygur, henüz başkalaşmamış hücrelerin, embriyonik gelişim esnasında hangi sinyallere ve süreçlere maruz kalarak başkalaştığı ve bir organı oluşturduğunu, embriyo üzerinde deneyler ve gen ifadesi analizleri yaparak öğrenmeye çalışıyor.Ne üzerine çalışıyorsunuz?Şu anda Dr. Cliff Tabin’in laboratuvarında embriyonik gelişim, organ oluşumu ve evrimsel biyoloji konularının kesişiminde iki farklı projem var. Embriyonik gelişim sürecinde, organların ve morfolojik örüntülerin (pattern) gelişimine bakıyorum. Projelerimden bir tanesi omurilikte sinir hücrelerinin dizilimine, bir diğeri ise el,ayak oluşumu ve beşparmaklılık üzerine. Gelişim biyolojisinin cevaplamaya çalıştığı temel soru, henüz başkalaşmamış hücrelerin, embriyonik gelişim esnasında hangi sinyallere ve süreçlere maruz kalarak başkalaştığı ve bir organı oluşturduğu. Fare, çöl faresi, tavuk, ispinoz, deve kuşu ve at embriyolarında deney ve gen ifadesi analizleri yapıyorum.Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? Lise eğitimim sonrası Amerika’ya geldim. Boston’da yaşıyorum, Harvard doktoramı yapıyorum. Ara sıra Türkçe bilim dergilerine popüler bilim yazıları ve Yalansavar.org adresinde hurafe çürütme yazıları yazıyorum. Türkiye’deki bilim haberlerini okurken artık daha fazla dayanamayacağıma karar verdiğim bir gün, http://bilmiyim.blogspot.com adresinde bir ‘bilim haberleri blogu’ başlattım, medyada gördüğüm hatalı bilim haberlerini düzeltiyorum. Bunu eğlenceli bir şekilde yapmaya çalışıyorum, insanların bilimle ilgilenmemesinin sebebinin, çoğu kaynağın bilimi eğlenceli bir şekilde anlatmaması olduğunu düşünüyorum. Birşeyi iyi yapmak için, muhakkak ciddi olmak gerekmiyor.Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz?Lisansımı, yine Boston’da Brandeis Üniversitesi’nde biyoloji alanında aldım. Mezun olduktan sonra lisans tezimi yazdığım laboratuvarda bir sene çalıştım, ardından Harvard Tıp Fakültesi’nde doktorama başladım. Boston, çok sayıda çok iyi üniversiteyi barındıran bir şehir olduğu için güçlü bir bilim çevresine sahip, bu açıdan güzel. Tıp fakültesinde olmanın faydaları ise, hem insan sağlığı ile ilgili konulara çok yakın olmak hem de genetik departmanının ve temel bilimlerin doğasından ötürü, yaptığınız araştırmanın insan sağlığı ile sınırlı olmak zorunda olmaması.Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?Aslında hala öğrenci olduğum için, bulunduğum konum çok özel değil. Akademide ‘bir yere gelmek’ kavramı göreceli birşey: akademide bir yerlere gelmek pek bitmiyor, sürekli öğrenmek ve kendinizi geliştirmek zorundasınız. Bir şirketi yönetmiyor, geleceğiniz en üst konuma gelmiyor ve bilmeniz gereken her şeyi bilmiyorsunuz. Sürekli öğrenmeniz gereken yeni bir şey veya soracak yeni sorularınız var. Öğrenmeniz gereken birşey kalmamışsa, zaten akademide olmak için bir motivasyonunuz kalmamış demektir. Eğitim aldığım kurumların bana katkısına liseden itibaren başlamam gerekir. Robert Koleji, bazı konularda güçlü gelenekleri olan bir okul. Tiyatro, müzik, biyoloji, münazara bunlardan bazıları. Biyolojide aldığım lise eğitiminin, Türkiye ve Amerika’daki birçok üniversitenin biyoloji giriş derslerinden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum, zaten çoğumuz, Amerika’da biyoloji giriş derslerini atlayacak seviyede bitirdik liseyi. Hem teorik hem pratik olarak, bilgi yığınından ziyade, düşünce biçimini öğrendik. Dolaşım ve bağışıklık sistemini öğrendiğimiz bir dersin ardından sınav sorusu, ezberlenmiş bilgilerin dökümü değil, mesela Afrika’da bir hastalığın semptomları ve fizyolojik olarak neyin yanlış gitmiş olabileceğine dair durum değerlendirmesi olurdu.“Biyoloji Derslerde Değil, Laboratuvarda ve Sahada Öğreniliyor”Amerika’ya lisans eğitimim için Brandeis Üniversitesi’ne geldim. Araştırma laboratuvarları çok güçlü bir üniversiteydi ve derslerle beraber, 2. sınıftan itibaren bir laboratuvarda araştırma yapmaya başladım. Bu daha çok ‘çıraklık’ olarak başladı diyebilirim. Ama şunu öğrendim, biyoloji derslerde değil, laboratuvarda ve sahada öğreniliyor. Biyokimya ve hücre biyolojisi alanlarında, tek hücreli mayalarda aktin hücre iskeleti dinamiklerini çalıştım, lisans tezimi de yine bu konuda yazdım. O zamanki profesörüm, belki Türkiye’de pek olmayacak bir şekilde, lisans öğrencisi olmama rağmen bazen saatlerce benimle bilim tartışırdı, arkadaşlarım ofisin kapısına  beni kurtarmaya gelirlerdi. Bu, daha çok, O’nun benimle projem hakkında konuşması, benim projemle ilgili fikirlerimi organize etmesi, elimizdeki bulguları değerlendirmemiz şeklinde olurdu. Ben de heyecanlı bir lisans öğrencisi olarak literatür taraması yapmaya, projem için deney başında sabahlamaya o zamanlar başladım, bu heyecanın ilk yıllardaki kadar roket atar seviyesinde olmadığını eklemem gerekir, ama kalanıyla da devam ediliyor! Burada hoca tarafından pozitif yönlendirme çok önemli.“Türkiye’de de, Öğrencilerin Bu Şekilde Teşvik Edilmesi Gerekli”O zamanlar daha çömez olarak çok saçma bilmsel önerilerle gelmiş olabilirim, şimdi hatırlamıyorum, ama hocam benimle fikir tartışırken hep çok harika bir fikir duymuş, ama şu noktada geliştirilebileceğini eklemesi gerekirmiş gibi davranırdı. Bence Türkiye’de de, öğrencilerin bu şekilde teşvik edilmesi gerekli. Saygı duyduğunuz ve sizin fikirlerinize saygı duyan bir hocanız olması, hem bilimsel özgüven hem de doğru yönlendirilme açısından çok önemli. Henüz lisans öğrencisiyken kendi projenizin sorumluluğunu almak, fikir ve hipotez geliştirmek, data üretmek de çok önemli! Zor birşey de değil, sadece fırsat lazım, ve tabii ki yaptığınız şeyi severek yapmak. Amerika’da bunu yapmaya lisansta başlayan benim gibi birçok öğrenci var. ‘’Doktora süreci bana bağımsız düşünmeyi öğretti’’Lisanstan mezun olduktan 1 sene sonra, Harvard’da doktoraya başladım. Bulunduğum laboratuvarı seçmemin sebebi, genel olarak çalışılan konuya ilgi duymam ve profesörümün öğrencilerine bakış açısıydı. Buradaki hocamın bana en büyük katkısı, bağımsız düşünmemi sağlamış olması. Aşağı yukarı 15 kişilik laboratuvarımızda, kendisi kimsenin projesine ve fikirlerine müdahale etmez, bizim proje yönetmedeki insiyatifimize ve bilimsel becerimize sonsuz güven duyar. Güven olmadan, bağımsız düşünce, bağımsız düşünce olmadan da yaratıcı bilim insanı olmaz. Tabi çok çalışmak, okumak, deneylerinizi dikkatli dizayn etmek ve projenize doğru yön vermek de sizin sorumluluğunuz.Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD’deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?Gelişim biyolojisi ve evrim biyolojisi, bildiğim kadarıyla Türkiye’de çok çalışılan alanlar değil. Biz hem embriyoda organ oluşumuna, hem de evrimsel süreçlerin embriyonik sürece olan etkilerine bakıyoruz. Temel bilim (basic science), direkt olarak uygulamalı olmadığı için, sanırım Türkiye’de ilgi daha çok kanser gibi, daha kolay para fonu alınabilen alanlara kayıyor. Amerika’da gelişim biyolojisi çok önemli bir alan, çünkü hem kök hücreden organ yapma, doku mühendisliği konularıyla direkt bağlantısı var, hem de genetik hastalıkların anne karnındaki gelişimde rolü olduğu için tıbbi bir önemi var.Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye’de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?Harvard Tıp Fakültesi, temel bilim laboratuvarları ve bünyesindeki birçok iyi hastane ile tıbbi ve temel bilim araştırmalarında önemli bir yere sahip. Türkiye’deki araştırma hastaneleri benzer bir sistem ile çalışıyor olsa da, sanırım Amerika’daki araştırma hastanelerinde temel bilimlere de çok önem veriyor olması, Türkiye’de pek olmayan birşey.Türkiye’de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?Bol bol makale okusunlar! Biyoloji derslerde değil, aktif olarak devam eden araştırmalarla öğreniliyor. Mümkünse sene içinde bir laboratuvarda çırak olarak başlayıp bilimsel metodoloji ve düşünceye aşina olsunlar. Yazın yurt dışına staja gitsinler… Bütün bunlar, hem bu işi yapmayı isteyip istemediğinizi öğrenmek için önemli, hem de bu yolda devam etmek istiyorsanız çok önemli öğrenim tecrübeleri.Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?Pubmed’de ilgilendiğim konuda tarama yapınca çıkan yayınları okuyorum, iyi bir dergide olduğunu bilmem yeterli. Bunlar Nature, Science, Cell gibi büyük dergilerin yanı sıra, Developmental Cell, Current Biology, PNAS, Development ve Developmental Biology gibi dergiler de olabiliyor.Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?Malesef hepsi biraz teknik. www.ncbi.nlm.nih.gov, www.pubmed.org, www.enseml.org. Genelde gen dizilimi analizleri ve makale taraması için giriyorum buralara. Nature News, başka alanlardaki gelişmeleri takip etmek için güzel bir kaynak.Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?Popüler bilim kitabı olarak, Neil Shubin’den Your Inner Fish. Eğer biraz daha akademik ama ağır olmayan okumalar istiyorsanız, D’Arcy Wentworth Thompson’dan ‘On Growth and Form’ bir biyoloji klasiği. Tabii ki,  Charles Darwin, ‘Türlerin Kökeni’, bir biyoloji kutsal kitabı olarak görülmesi gerektiği için değil (bu bence yanlış), evrimsel düşüncenin hangi sorgulamalarla başlaması gerektiğini öğrenmek için ve yine bir bilim klasiği olduğu için. Stephen Jay Gould’un denemelerini ve makalelerini okumalarını tavsiye ederim, internetten rahatlıkla bulunabiliyor. Bir de, ilgi duyduğunuz herhangi bir alandaki akademik review makalelerini okumak, o konu hakkında fikir edinmek için aslında en güvenilir kaynak.Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?Daha önce söylediğim kitapların yanı sıra, bir kitapçıya girdiğinizde ‘bilim kitapları’ kategorisinde olmayacak birkaç kitap ismi vereyim. Aldo Leopold’un ‘A Sand County Almanac’ı gözlem gücünün önemini çok güzel anlatır. İhsan Oktay Anar’ın Kitab-ül Hiyel’ini seviyorum, bilimin amacına felsefi bir sorgulama olduğu için. Bir de Edgar Allen Poe hikayeleri bence analitik düşünce ve bilimsel sorgulamaya, bilimsel bağlamda olmasa da güzel örnekler oluşturuyor.Bisiklete biniyorum, laboratuvardan arta kalan zamanlarda çevredeki parklara hiking için, veya kışları kayağa gidiyoruz.Yarı-profesyonel bir müzik grubumuz var, çok olmasa da hem para kazanıyoruz, hem de bilimden iyi bir mola oluyor. Bu arada laboratuvarda işlerin her zaman güllük gülistanlık ilerlemediğinin, çoğu günler herkesin kahve molasında birbirine ağladığının, o yüzden bilimin yanı sıra başka bir işle uğraşmanın ruh hastalıklarını önleme konusundaki öneminin altını çizmem lazım.Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?Türkiye’yi özlemek dışında, çok bir sıkıntısı yok.Türkiye’de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?Türkiye’de biyolojinin durumu konusunda ahkam kesmeyeyim, çünkü lisansı orada yapmadım. Fakat yurt dışında eğitim almayı herkese öneririm. Sebebi, Türkiye’den daha iyi olması falan değil; genel olarak, yurt dışındaki araştırma kültürünü edinmemizin gerekliliği. Duyduğum ve az biraz gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye’de halen ağır bir hiyerarşı var akademide. Hakettiğiniz yere gelemiyor olmanız da cabası. Bu ikisi, akademide çok önemli iki özelliği zaten geçersiz kılıyor: özgüven ve çalışkanlık. Kendinize ve fikirlerinize güvenemiyorsunuz, çünkü hocanız her koşulda sizden daha iyi bildiğini düşünüyor. Çok çalışmıyorsunuz, çünkü bazen çalışsanız da hakettiğinizi alamıyorsunuz! Bu tabii ki Türkiye’de her kurumda böyle değildir, çok iyi hocalar da var ve onların hakkını yemek istemem. Fakat, yurt dışındaki sistemi görmüş insanlar çoğaldıkça, ve Türkiye’ye geri dönüp iyi pozisyonlara gelebildiğinde, gördükleri araştırma kültürünü de getirecekler ve bu durum düzelecek diye umuyorum.ABD’deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır?Zaten Amerika’daki bilim çevresi epey uluslararası bir topluluk. Doktora programlarına girmek halen uluslararası öğrenciler için daha zor, fakat doktora programına alındıktan sonra kendinizi yabancı hissetmiyorsunuz. Amerikalılar da gayet yeniliklere açık, meraklı insanlar. Turkish delight, Turkish hamam, ‘Turkish is a very mathematical language!’ diyerek 5-6 seneyi tamamlayabilirsiniz. Bizim laboratuvarımızda bir ara herkes Amerikalı, Avrupalı kendi bilgisayarından ‘İstanbul otobüs rengini seçiyor’ kampanyasında oy kullanmıştı. Kültür alışverişi ve kaynaşmanın geldiği nokta bazen çok uçuk olabiliyor.ABD’deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?Amerika’da vatandaş olmamanız doktora programlarına kabülünüzü zorlaştıracaktır elbette ama özellikle bilim gibi konularda iyi bir öğrenci dünyanın neresinden olursa olsun en iyi programlara ve araştırma merkezlerine de alınır.Halen üzerinde çalışmakta olduğunuz araştırma konuları nelerdir?Embriyonik gelişimde organ oluşumu çalışıyorum. Morfolojik örüntüleri (pattern) incelemesi açısından birbiriyle bağlantılı, ama aslında iki ayrı projem var. Birincisi, embriyoda omurilik oluşumu ve sinir hücrelerinin dizilimi ile ilgili. Bu süreci yöneten mekanizmalara ve embriyonun boyutuyla olan bağlantısına bakıyorum. İkinci projem, daha çok evrimsel biyoloji alanında. Tetrapodlar olarak beş parmaklı olmamızın, ve bu örüntünün uğradığı evrimsel değişimlerin hangi embriyonik gelişim adaptasyonları yoluyla olduğunu bulmaya çalışıyorum. Bir balina da, bir kertenkele de ve bir yarasa da, tıpkı bizim gibi beş parmaklı. Peki bunu adapte etmek zorunda kalan hayvanlar (mesela, hız avantajından dolayı tek parmağa inmiş at)  el gelişimindeki hangi mekanizmaları değiştirerek bunu yaptı? Evrimsel süreçlerin hangi mekanistik yollarla işlediğini bulmak artık çok önemli ve buna bakmanız gereken yer embriyonik gelişim süreci.Bu çalışmaları hangi kurumda yapmaktasınız, ekibinizden bahsedebilir misiniz?Laboratuvarımızda, ekip olarak herkesin araştırma konusu farklı, fakat gelişim biyolojisi, embriyoloji ve evrim alanlarında yoğunlaştığımızı söyleyebilirim. Bağırsakların şeklini hangi biyomekanik etkilerle aldığından tutun da, semenderlerde kol rejenerasyonunu inceleyen veya kör mağara balıklarının gözlerini hangi evrimsel mekanizmalarla kaybetmiş olabileceğini araştıran, belki de okuldaki en sıradışı konularla uğraşan laboratuvarız. Genellikle laboratuvarlar, ’göz gelişimi’ veya ‘diyabet’ gibi, belirli bir konuya yoğunlaşır, herkes bu aynı konunun farklı yönlerini çalışır. Bizde ise, laboratuvarda 12  farklı model hayvan ve  14-15 tamamen farklı konu araştırılıyor.Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?Gün içinde laboratuvara geliş-gidiş saati herkes için farklı oluyor, şirket gibi çalışmıyoruz, herkes kendi programında işliyor. Benim için, email cevaplama faslından sonra günüm deney programımı yapmakla başlıyor. Birkaç deney birden yürütülen günlerde, deneylerin birbiriyle çakışmaması için zamanlamayı doğru ayarlamak gerekiyor. Mikroskopi, deney hayvanlarına ameliyat, gen ifadesi analizi veya protein analizi için doku boyama gibi farklı teknikler ve deneyler aynı gün içinde olabiliyor. Herkes genelde deneylerini tek başına planlıyor ve yapıyor olsa da, gün içinde birbirimizden birçok konuda yardım istiyoruz. Bu yardımlar, ‘sen uzunsun, hadi bana şu üst raftan deney tüplerini atıver’ den başlayıp, ‘bu karaciğer ameliyatlarından geçen ay çkan sonuç artık çıkmıyor, ne olmuş olabilir? Önerilerle gelin yoksa laboratuvardaki bütün fiksatifleri içip intihar edeceğim’ e kadar varabilyor. Herkesin kendi projesi olmasına rağmen, fikir alışverişi, tekniklerin öğrenilmesi, hepimizin birbirine danıştığı konular.http://fesraoz.blogspot.com

http://www.biyologlar.com/hayati-kesfeden-biyologlar-harvardda-biyolog-aysu-uygur-

Kutup kaşifleri aranıyor! Deneyime gerek yok.

Kutup kaşifleri aranıyor! Deneyime gerek yok.

İki hafta sonra donmuş Kuzey Buz Denizi’nin üzerinde duruyor olacağım. Oradan Kuzey Kutbu’na kadar kayakla gideceğim.

http://www.biyologlar.com/kutup-kasifleri-araniyor-deneyime-gerek-yok-

Hücre Fizyolojisi

Hücreler yaşayan organizmaların yapısal ve fonksiyonel birimleridir. Hücreler küçük fakat kompleks yapılardır. Yaşamın bu temel birimi hakkında ayrıntılı bilgiler ilk kez 17. Yüzyılda ışık mikroskobunun geliştirilmesi ile edinildi. Bir müze müdürü olan İngiliz Robert Hooke 1663 yılında mantar ve diğer Bitki örneklerini bir jiletle keserek mikroskop altında 30 kat büyüterek inceledi. Bu incelemeler sonucunda Bitkilerin "hücre" adını verdiği küçük bölmelerle dolu olduğunu buldu. Anton van Leeuwenhoek isimli bir Alman dükkancı ise doku örneklerini 300 kat büyüterek, bakteri kan hücresi, sperm hücresi gibi tek hücreli organizmaları inceledi. Bu organizmalara hayvancık analamına gelen "animalcules" adını verdi. Hücrelerin Genel Özellikleri Hücreler hem morfolojik (şekilsel) hem de metabolik olarak çok büyük farklılıklar gösterirler. E.coli isimli bakteri 1m m (m m=mikrometre= 1 metrenin milyonda biri) uzunluğundayken, aksonları 1 metre uzunluğunda olan sinir hücreleri vardır. Ama yine de hücrelerin çok büyük bir çoğunluğu 1-30 m m arasındadır. Hücreler küçük olmak zorundadırlar, çünkü metabolizmalarında diffüzyon çok önemlidir. Diffüzyon termal hareketle Moleküllerin rasgele hareket etmesidir. Diffüzyon moleküllerin, yüksek konsantrasyon bölgesinden düşük konsantrasyon bölgesine doğru, her yerde eşit dağılıncaya kadar olan, rastgele hareketleridir. Diffüzyon termodinamiğin 2. Kanuna bir örnektir. Bu kanuna göre entropi (düzensizlik ya da rasgelelik) sürekli olarak artar. Evrendeki düzensizliğin derecesi sadece ve sadece artabilir. Hücrelerin çoğu aktivitelerinin büyük bir bölümünü diffüzyon ile düzenlerler. Diffüzyon, molekülün özelliğine (büyüklük gibi) ve çevreye (vizkozite, membran gibi) bağlıdır. Bir partikül (Madde parçası) tarafından katedilen mesafe zamanın karekökü ile doğru orantılıdır. Yani bir partikül 1 saniyede 1 m m gidiyorsa, 4 saniyede 2 m m ve 100 saniyede 10 m m ve 3 Saatte (10.000 saniye) 100 m m gidecek demektir. Hücrelerin Fonksiyonel Özellikleri Hücreler ortamdan ham materyali alırlar. Enerji üretirler Bu enerji iç ortam dengesini sağlamak, ve sentez reaksiyonlarını yürütmek için gereklidir. Termodinamiğin 2. Kanununa karşı koymak ancak enerji ile mümkündür. Kendi moleküllerini sentez ederler Organize bir şekilde büyürler Çevreden gelen uyarılara cevap verirler Çoğalırlar (bazı istisnalar haricinde) Hücrelerin Yapısal Özellikleri Kalıtsal bilgiler DNA içinde saklanır Genetik kod temelde aynıdır Bilgi DNA dan proteinlere RNA aracılığı ile geçer Proteinler ribozomlar tarafından yapılır Proteinler hücrenin fonksiyon ve yapısını düzenlerler Bütün hücreler seçici geçirgen bir zar olan plazma membranı ile çevrilmiştir HÜCRELERİ BİRBİRİNDEN AYIRAN ÖZELLİKLER Hücreler arasında pek çok benzerlik olmasına rağmen, çok belirgin farklılıklar da vardır. Bu farklılıklar hücreleri çeşitli ana guruplara ayırmamıza yardımcı olur. İki yaygın ana gurup şunlardır. Prokaryotlar Eukaryotlar Prokaryotlarla Eukaryotlar arasındaki en temel farklar prokaryotların bir nükleusa (çekirdek) ve membrana bağlı organellerinin (birkaç istisna haricinde) olmamasıdır. Her ikisinin de DNA sı, hücre zarı, ribozomları vardır. HÜCRE ORGANELLERİNİN YAPI VE FONKSİYONLARI Hücreler ışık mikroskopu ile incelendiği zaman, sitoplazma ve çekirdek adı verilen iki bölümden oluştuğu görülür. Ancak daha büyük büyütme sağlayan Elektron mikroskopuyla yapılan incelemeler, hücrenin bir takım alt birimlerden, hücre organellerinden oluştuğunu ortaya koymuştur. Hücre şunlardan oluşmuştur. Hücre zarı Sitozol Organeller Çekirdek Hücre Zarı Zar ya da membranlar yaşam için çok önemlidir çünkü bir hücre 2 sebebten dolayı kendisini dışarıdaki ortamdan ayırmak zorundadır. DNA RNA ve benzeri yaşamsal moleküllerini dağılmaktan korumalıdır. Hücre Molekül yada organellerine zarar verebilecek yabancı molekülleri uzak tutmalıdır. Ancak hücre bu iki kurala uyarken bir taraftan da çevreyle haberleşmeli dış ortamı sürekli olarak izlemeli ve ortam değişikliklerine Ayak uydurmak zorundadır. Ayrıca hücre besin maddelerini dışarıdan almalı ve metabolizması sonucunda ürettiği toksik (zehirli) maddeleri dış ortama vermelidir. Biyolojik membranlar Şekil 1 de görüldüğü gibi bilipit katmandan oluşur. Şekildeki her bir fosfolipiti temsil eder. Daire ya da baş Negatif yüklü fosfat gurubudur, ve iki kuyruk da çok hidrofobik (hidrofobik=suyu iten) olan hidrokarbon zincirlerini temsil eder. Fosfolipit zincirlerinin Şekil 1. De görüldüğü düzenlenmesi sonucu hidrofobik kısımlar membranın içinde kalır. Membran yaklaşık 5 nanometre (1 nanometre = 1 metrenin milyarda biri) kalınlığındadır. Membran semipermeabledır (yarı geçirgen), yani bazı maddelerin membrandan serbestçe geçmesine (diffüze olmasına) izin verir. Membran büyük moleküllere geçirgen değilken, yüklü iyonları çok az geçirir, ve yağda eriyen küçük moleküllere oldukça geçirgendir. Tüm biyolojik membranlar gibi hücre zarı (membranı) da lipit Protein ve az miktarda karbonhidrattan oluşmuştur. Hücre zarı hücre içinde ve dışında bazı uzantılarla devam eder. Hücre dışına doğru olan uzantılar hücrenin yüzeyinden interstisiyel mesafeye doğru uzanırlar, bu uzantılara mikrovillus denir. Hücre içine doğru devam eden zar sistemi ise dış ortamın hücre içiyle daha yakın ilişki kurmasını sağlar. Bu sisteme endoplazmik retikulum denir. Endoplazmik Retikulum Endoplazmik retikulum lipid, protein (ribozomlar aracılığı ile) ve kompleks karbonhidratların yapım yeridir. Endoplazmik retikulum hücredeki toplam membranların yarısından fazlasını oluşturur. Endoplazmik retikulum iki membrandan oluşur, iki membran arasında kalan boşluğa endoplazmik retikulum lümeni denir. İki tip endoplazmik retikulum vardır. Granüllü Endoplazmik Retikulum Üzerinde ribozomlar vardır. Sisterna denilen yassılaşmış keseler şeklindedir. Düz Endoplazmik Retikulum Ribozomları yoktur, tüplerden oluşan bir ağ şeklindedir. Lizozom: Lizozomlar 0,2 ila 2 m m çapında organellerdir. Hücreiçi sindirimi sağlamak üzere yaklaşık 40 civarında Enzim içerirler. Lizozom membranı lizozomun hücreyi tümüyle sindirmesini önler. Bu enzimler için optimal pH 5 civarıdır. Lizozomlarda ATP hidrolizi ile çalışan H+ pompası vardır. Bu sayede lizozomun pH I düşük tutularak enzimlerin etkin hale geçmesi önlenir. Peroksizom Peroksizom membranında spesifik Proteinler ve oksidasyon enzimleri vardır. Karaciğerdeki peroksizomların ana görevi detoksifikasyondur (bir maddeyi zararsız hale getirme). Ribozom Ribozomlar Proteinlerin sentez edildikleri yerdir. Protein sentezi için gerekli bilgi DNA dadır, bu bilgi RNA ya transfer edilir, ve ribozomlarda RNA daki bu bilgiyle protein yapılır. Bir hücre için protein sentezi çok önemlidir, bu yüzden de hücrede binlerce ribozom bulunur. Ribozomlar ya sitoplazmada serbestçe yüzerler ya da endoplazmik retikuluma bağlı olarak bulunur. Ribozomların membranı yoktur. Protein sentezlemedikleri zaman 2 alt gurup halinde bulunurlar. Alt guruplar ribozomal RNA (rRNA) ve ribozomal proteinlerden oluşur. Mitokondri Mitokondriler eukaryotik hücrelerde ana enerji üretim merkezleridir. Biri iç diğeri dış olmak üzere iki membranı vardır. İç membranda çok sayıda katlanmalar vardır, bu membranın yüzey alanını genişleterek, membran bağımlı raksiyonların daha fazla sayıda olamasını sağlar. Mitokondrilerin kendi DNA ve ribozomları vardır.Çekirdek (Nükleus): Nükleus DNA nın bulunduğu ve DNA daki bilginin RNA ya aktarıldığı yerdir. Çift katlı bir membranla sarılmıştır, bu membranda çok sayıda büyük porlar bulunur. Çekirdeğin içini dolduran esas madde DeoksiriboNükleik Asit ve protein molekülleridir. Bu DNA molekülleri nükleus içinde rastgele dağılmış olamayıp kromozom denilen yapılar içinde protein molekülleri ile birlikte organize olmuşlardır. İnsanda 46 adet (23 çift) kromozom bulunur. DNA molekülleri hücrede mevcut bütün proteinlerin nasıl yapılacağının genetik bilgisini içerirler. Bilgi nükleusdadır fakat proteinler sitoplazmada yapılır, bu sebeple bilginin sitoplazmaya aktarılması gereklidir. Bu amaçla DNA kalıp gibi kullanılarak, bu kalıptan RNA yapılır, oluşan RNA sitoplazmaya geçerek, protein yapım yeri olan ribozomlara protein sentezi için gerekli bilgiyi aktarır. Çekirdek hücrenin kontrol merkezidir, buradaki genetik mekanizmalar yoluyla sadece hücre içindeki kimyasal olaylar değil, aynı zamanda hücrenin özelliklerinin yeni hücre nesillerine aktarılması da sağlanır. Hücre İskeleti Aslında hücre iskeleti terimi yanlış bir deyimdir. Hücre iskeleti transparan olduğu için hem ışık hem de elektron mikroskobu preperatlarında görülmez. Hücre çizimlerinde de gösterilmemesine rağmen önemli bir hücre komponenttidir. Hücre iskeleti hücrenin şeklini, hücre organellerinin yerinde durmasını sağlar, ve hücre hareketinden sorumludur. Hücre iskeleti şunlardan oluşmuştur Sentriyoller Mikrotübüller Aktin filamentleri Sentriyoller çekirdeğe yakın olarak yer alan bir çift silindirik yapıdır. Her biri üçerli guruplar halinde dokuz tübülden oluşmuştur. Sentriyoller hücre bölünmesi sırasında kromozomların hücre kutuplarına çekilmesini sağlarlar. Mikrutübüller tübülin denilen alt birimlerden oluşmuştur. Görevi hücreyi yerinde tutmaktır, aynı zamanda silya ve flagellanın da ana bileşenidir. Aktin filamentleri ise hücrenin şeklini değiştirmesinde görev alırlar

http://www.biyologlar.com/hucre-fizyolojisi-2

Best Buddies Turkey Gönüllülerini Arıyor

Best Buddies Turkey Gönüllülerini Arıyor

Zihinsel engelli bireylerle, engeli olmayan gönüllülerin arkadaş olmasını sağlayan uluslararası sivil  toplum kuruluşu Best Buddies, 2011’den itibaren Türkiye’de de çalışmalara başladı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek’in de yakından takip ettiği Best Buddies Turkey Projesi ile ilgili Proje Koordinatörü Sercan Duygan  sorularımızı yanıtladı. MT: Best Buddies projesinden bahsedebilir misiniz? Best Buddies, 1989 yılında Amerika Birleşik Devletleri Georgetown Üniversitesi’nde Anthony Kennedy Shriver tarafından kurulan, uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. Best Buddies Turkey, bu uluslararası programın 50. uygulama noktası olarak 2011 yılında çalışmalarına başladı. Alternatif Yaşam Derneği, Best Buddies Turkey’i yürütmek için Best Buddies merkezi tarafından akredite edilen kuruluş. Bu proje Türkiye’de AYDER tarafından yürütülüyor. Dernek, maddi ve manevi projenin arkasında yer alıyor. Program zihinsel engelli bireylerle, bu engeli olmayan gönüllüleri arkadaş yapıyor. Amacı, toplumdaki zihinsel engelli bireyleri oldukları gibi kabul etme ve kabul görme yolunda adım atılmasına aracı olmak. Kurucusu, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı John F. Kennedy’nin kız kardeşi, Engelli Olimpiyatları’nı (Special Olympics) hayata geçiren, Eunice Kennedy Shriver’ın oğlu olan Anthony Kenndey Shriver, program için en çok “farklı yeteneklerdeki insanların arkadaşlık programı” tanımını sevdiğini söylüyor. Best Buddies içerisinde 7 program var, bunlar: Ortaokul, Lise, Üniversite, Vatandaşlık, İlham Verici Hikayeler, E-buddy ve İşçilik. Türkiye’de bu aşamada ilk dördünü işletiliyoruz. Başvurunuz okul düzeyinde ise okul programında, okul dışındaysa vatandaşlık programında yer alıyorsunuz. MT:  Siz projeye nasıl dahil oldunuz? Ben Türkiye’de Sosyal Tasarımcı olarak uzun yıllardır çalışıyorum. Sosyal Tasarım kavramı, bir sosyal etki projesinin ihtiyaç ve dinamikleri üzerinden tasarlanmasını, desteklenmesini ya da yürütülmesini kapsıyor. Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) Başkanı olan Ercan Tutal, AYDER Best Buddies merkezi ile anlaşıp akredite kuruluş olma onayını alınca, projenin Türkiye’de uygulamaya alınmasını benden rica etti. Yaklaşık 18 aydır Best Buddies Turkey Proje Koordinatör’lüğünü yürütüyorum. Tabi Sosyal tasarım başlığı sadece bu konuyla ilgili olmadığı için, diğer çalışmalarımın paralelinde projeye devam ediyorum,.O çalışmaların da çoğu zaten insan odaklı sosyal etkiler barındırıyor. MT: Proje kapsamındaki faaliyetlerinizden bahsedebilir misiniz? Best Buddies Projesi, toplum için bir sosyal dahil etme çalışması, bu haliyle eşleştirme yani Buddy’lerinizi tanıdıktan sonra onlarla yaptığınız herşey aslında ikiniz arasında geçiyor yani bizden bağımsız oluyor. Dışarıda, evinizde, işyerinizde ya da okulunuzda bireysel ve ya kurum olarak bir aktivite düzenleyebiliyorsunuz. Pek tabii ki Best Buddies olarak bizler de organizasyonlar yapıyoruz. Best Buddies ayı olarak kutlanan Mart ayında Babylon Taksim’de büyük katılımlı bir konser düzenledik. Konserde Social Inclusion Band sahne aldı ve neredeyse tüm Buddy’ler bir arada eğlendiler. Bu gecede “2012 yılının En İyi Buddy Hikayesi” ödüllerini de dağıttık. Yazılmış ya da resmedilmiş hikayeler arasından seçim yapıldı. Yeni başladığımız bir çalışma Best Buddies Çerçeve Projesi, bu çerçeve içine gönüllü kuruluş çalışanlarını alıp, fotoğraf çekiyoruz. İlk fotoğrafı Best Buddies Turkey’i ziyaret eden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek ile çektik. MT: Buddy edinmek isteyenler nasıl bir yol izlemeli? Sorumlulukları neler? Bize www.bestbuddiesturkey.org adresindeki bilgileri okuduktan sonra, turkey@bestbuddies.org adresine bir e-posta atarak başvurabilirler. Başvuran herkese bir form yolluyoruz. Engeli olan ya da olmayan herkes aynı formu dolduruyor. Başvuran Buddy’lerle yüz yüze görüşüyoruz. Görüşmeler sonunda ekibimiz toplanıyor ve tüm başvuruları yaş, oturdukları yer, ilgi alanları ve kısmen cinsiyetlerine göre eşleştiriyoruz. Burada seçim yok, sadece bir başvuru ile yakın kriterlerede bir başka başvuru olması eşleştirme için yeterli. Bu sebeple eşleştirilemeyenler bekleme listesine alınıyor. Bu projede her buddy’nin aynı sorumluluğu var. Zihinsel engelli gönüllülerle, bu engeli olmayan gönüllüler, arkadaşlıklarını 1 akademik yıl sürdürmeyi taahüt ediyorlar. Eşleşen Buddy’ler haftada en az bir kez telefon, sosyal medya ve kısa mesaj ile iletişim kuruyor ve ayda en az iki kez yüzyüze görüşüyorlar. Program bu haliyle bir koruma programı değil, herkes kendisinden sorumlu, engelli aileleri ve başvuru yaşı 18 altında olan gönüllülerin ailelerinden muvaffakatname alıyoruz. En küçük 13 yaşında bir kişi programa katılabiliyor. Best  Buddies merkezi bu yıl bu yaşı 8’e çekmeyi planlıyor. İlkokullarda da arkadaşlık programı başlatılması için ilk adımı attılar. MT: Türkiye'de bu projeye yeteri kadar ilgi gösteriliyor mu? Diğer ülkelerle karşılarştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz? Türkiye’de algı sorunu ciddi boyutta önemli, iki taraf için de durum böyle. İki taraf derken engellileri ve ailelerini bir taraf, engeli olmayanları diğer taraf olarak belirtiyorum. Engelli aileleri haliyle yıllardır yapılan haksızlıkların ve ayrımcılığın geldiği bir noktada sabırlarını yitiriyorlar, onlara da hak vermek lazım zira bence çoğu sabırlarının son noktasını da aşmış durumdalar. Galata Kulesi’nin dibinde yapılan bir engelli festivalinde, hala yerel halkın engellileri istemeyen tavırlarına, üstelik şehrin göbeğinde maruz kalabiliyorlar. Bir diğer yandan engeli olmayanlar, engellileri görünce, bizim başımıza gelmesin, allah korusun ve yazık gözüyle bakıyorlar. Bu eşitlikçi bir anlayışa götürmüyor bizi. Pozitif ayrımcılığın yapılmadığı ve bunun yanında da engellileri olduğu gibi kabul edilen algının Türkiye’de oturtulması zaman alacak. Yurt dışındaki algılar ileri boyutlarda. Biz engellilerin hangi yeteneği ile faydalı bir üretim yaparız diye düşünülüyor. Bir ayırımcılık yapmanız, kanun ve sosyal yaklaşımlardaki farkındalıkla düzenlenmiş durumda. Bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, 20-30 engelli araç park yeri, biz de sembolik 3-4 park yeri onlara da hala engeli olmayanların park ettiğini görüyoruz. Tek tek bunlarla mücadele etmek çok yorucu. Ancak dediğim gibi bu tek taraflı değil, ikitarafın da adım atması lazım, engellinden utanmayan birey, aile, toplum ve engeli verime dönüştürecek bir yapılanma, çalışma ve toplumsal algı bütünlüğü gerekiyor. Bir diğer konu, Best Buddies’e daha çok engeli olmayanlar başvuruyor. Bir engelli başvuru açığımız var. Bunun nedenlerine bakınca, engelli ailelerinin aşırı korumacı yapısı ön plana çıkıyor. Bulundukları yaşam dinamiklerinin dışında bir adım atmak istemiyorlar, yeni bir çalışma gelince; “İlk birileri yapsın da görelim!” diye yaklaşıyorlar. Cesaretleri tabii yıllardır içi boş çalışmalarda tüketilmiş ailelerin. Best Buddies 24 yıldır dünyada 700.000’in üzerinde gönüllü ile yürüyen, dünya çapında içerikli ve sistemi kurgulanmış, temelleri sağlam bir proje.İşte bu haliyle toplumsal algıda çok yönlü dönüşümün yolunu açabilecek, ciddi bir adım Türkiye için. MT: Projeye daha cok kimler dahil olmak istiyor? Örneğin sağlık sektörü çalışanları ya da hekimlerden ilgi var mı? Projeye ilk başta okullar ilgili, zira bir çok sosyal çalışma yapmak durumunda olan yeni özel kolejler var. Bunu uluslararası bir proje ile birleştirmek istiyorlar. Bir diğer katılımcı grup, kurumsal hayatın içerisinde, firma faydasından öteye çalışma yapma imkanı bulamayan ve kendini toplum için sorumlu hisseden bireyler. Sağlık sektöründen bir başvuru almadık, ancak bazı sağlık üzerine çalışan firmaların çalışanları,halihazırda bizim başka engelli projelerinin gönüllüleri. Bu demek oluyor ki yakında Best Buddies’e de başvuranlar olacaktır.Bir kaç psikolog ya da öğrenci programda gönüllü başvurusu yaptı, hatta eşlenip Buddy olanlar var. MT: Bu proje kapsamındaki hedefleriniz neler? İlgi duyanlar size nasıl ulaşabilirler? Best Buddies projesi Kanada’da 250 okulda var, biz ilk yıl 3 okulu uygulamaya aldık. Bu sayıyı dünya standarlarında yükseltmek istiyoruz. Bize bir çok başka ilden başvuru var, İstanbul dışında programın yürütülmesini arzu ediyoruz. Bunun için her ilde örgütlenmek gerekli, ilk yıl bu yönde bir açılım yapılması, programın anlaşılma süreci ve yaşanan tecrübelere paralel bize, Best Buddies merkezi tarafından önerilmedi. Ancak gelecek yıldan sonra bu planı işletmek istiyoruz. Diğer yandan bunu başarmak için, şehir bazında destekler alma gereği var, neticede yeni ilde bir kurum çalışması yapılacak. Ortalama bazı kalemlerin mali olarak karşılanması gerekliliği var, Best Buddies’i İzmir’de kurmak istediğinizde bir ofisiniz, en az 2 çalışanınız, iletişim, ulaşım  giderleriniz oluşuyor.Biz zaman içinde bu yönde destekleri de alacağımızdan şüphe etmiyoruz. Zira bir pozitif program, çok net bir sosyal algı dönüşümü, deneyimlenmiş ve uygulanmış bir altyapı, tüm bunların yanında sınırsız bir bilgi desteği, hem merkezden hem de diğer ülke Best Buddies organizasyonlarından bize geliyor. Bize ulaşmak içinse sitemizi ziyaret en hızlı ve kolay olanı;www.bestbuddiesturkey.org internet sitemiz, bunun yanında Batı Ataşehir’de bulunan ofisimize de gelip görüşme yapabilirsiniz.Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. adresine bir e-posta atarak başvurabilirler. Başvuran herkese bir form yolluyoruz. Engeli olan ya da olmayan herkes aynı formu dolduruyor. Başvuran Buddy’lerle yüz yüze görüşüyoruz. Görüşmeler sonunda ekibimiz toplanıyor ve tüm başvuruları yaş, oturdukları yer, ilgi alanları ve kısmen cinsiyetlerine göre eşleştiriyoruz. Burada seçim yok, sadece bir başvuru ile yakın kriterlerede bir başka başvuru olması eşleştirme için yeterli. Bu sebeple eşleştirilemeyenler bekleme listesine alınıyor. Bu projede her buddy’nin aynı sorumluluğu var. Zihinsel engelli gönüllülerle, bu engeli olmayan gönüllüler, arkadaşlıklarını 1 akademik yıl sürdürmeyi taahüt ediyorlar. Eşleşen Buddy’ler haftada en az bir kez telefon, sosyal medya ve kısa mesaj ile iletişim kuruyor ve ayda en az iki kez yüzyüze görüşüyorlar. Program bu haliyle bir koruma programı değil, herkes kendisinden sorumlu, engelli aileleri ve başvuru yaşı 18 altında olan gönüllülerin ailelerinden muvaffakatname alıyoruz. En küçük 13 yaşında bir kişi programa katılabiliyor. Best Buddies merkezi bu yıl bu yaşı 8’e çekmeyi planlıyor. İlkokullarda da arkadaşlık programı başlatılması için ilk adımı attılar. MT: Türkiye'de bu projeye yeteri kadar ilgi gösteriliyor mu? Diğer ülkelerle karşılarştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz? Türkiye’de algı sorunu ciddi boyutta önemli, iki taraf için de durum böyle. İki taraf derken engellileri ve ailelerini bir taraf, engeli olmayanları diğer taraf olarak belirtiyorum. Engelli aileleri haliyle yıllardır yapılan haksızlıkların ve ayrımcılığın geldiği bir noktada sabırlarını yitiriyorlar, onlara da hak vermek lazım zira bence çoğu sabırlarının son noktasını da aşmış durumdalar. Galata Kulesi’nin dibinde yapılan bir engelli festivalinde, hala yerel halkın engellileri istemeyen tavırlarına, üstelik şehrin göbeğinde maruz kalabiliyorlar. Bir diğer yandan engeli olmayanlar, engellileri görünce, bizim başımıza gelmesin, allah korusun ve yazık gözüyle bakıyorlar. Bu eşitlikçi bir anlayışa götürmüyor bizi. Pozitif ayrımcılığın yapılmadığı ve bunun yanında da engellileri olduğu gibi kabul edilen algının Türkiye’de oturtulması zaman alacak. Yurt dışındaki algılar ileri boyutlarda. Biz engellilerin hangi yeteneği ile faydalı bir üretim yaparız diye düşünülüyor. Bir ayırımcılık yapmanız, kanun ve sosyal yaklaşımlardaki farkındalıkla düzenlenmiş durumda. Bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, 20-30 engelli araç park yeri, biz de sembolik 3-4 park yeri onlara da hala engeli olmayanların park ettiğini görüyoruz. Tek tek bunlarla mücadele etmek çok yorucu. Ancak dediğim gibi bu tek taraflı değil, ikitarafın da adım atması lazım, engellinden utanmayan birey, aile, toplum ve engeli verime dönüştürecek bir yapılanma, çalışma ve toplumsal algı bütünlüğü gerekiyor. Bir diğer konu, Best Buddies’e daha çok engeli olmayanlar başvuruyor. Bir engelli başvuru açığımız var. Bunun nedenlerine bakınca, engelli ailelerinin aşırı korumacı yapısı ön plana çıkıyor. Bulundukları yaşam dinamiklerinin dışında bir adım atmak istemiyorlar, yeni bir çalışma gelince; “İlk birileri yapsın da görelim!” diye yaklaşıyorlar. Cesaretleri tabii yıllardır içi boş çalışmalarda tüketilmiş ailelerin. Best Buddies 24 yıldır dünyada 700.000’in üzerinde gönüllü ile yürüyen, dünya çapında içerikli ve sistemi kurgulanmış, temelleri sağlam bir proje.İşte bu haliyle toplumsal algıda çok yönlü dönüşümün yolunu açabilecek, ciddi bir adım Türkiye için. MT: Projeye daha cok kimler dahil olmak istiyor? Örneğin sağlık sektörü çalışanları ya da hekimlerden ilgi var mı? Projeye ilk başta okullar ilgili, zira bir çok sosyal çalışma yapmak durumunda olan yeni özel kolejler var. Bunu uluslararası bir proje ile birleştirmek istiyorlar. Bir diğer katılımcı grup, kurumsal hayatın içerisinde, firma faydasından öteye çalışma yapma imkanı bulamayan ve kendini toplum için sorumlu hisseden bireyler. Sağlık sektöründen bir başvuru almadık, ancak bazı sağlık üzerine çalışan firmaların çalışanları,halihazırda bizim başka engelli projelerinin gönüllüleri. Bu demek oluyor ki yakında Best Buddies’e de başvuranlar olacaktır.Bir kaç psikolog ya da öğrenci programda gönüllü başvurusu yaptı, hatta eşlenip Buddy olanlar var. MT: Bu proje kapsamındaki hedefleriniz neler? İlgi duyanlar size nasıl ulaşabilirler? Best Buddies projesi Kanada’da 250 okulda var, biz ilk yıl 3 okulu uygulamaya aldık. Bu sayıyı dünya standarlarında yükseltmek istiyoruz. Bize bir çok başka ilden başvuru var, İstanbul dışında programın yürütülmesini arzu ediyoruz. Bunun için her ilde örgütlenmek gerekli, ilk yıl bu yönde bir açılım yapılması, programın anlaşılma süreci ve yaşanan tecrübelere paralel bize, Best Buddies merkezi tarafından önerilmedi. Ancak gelecek yıldan sonra bu planı işletmek istiyoruz. Diğer yandan bunu başarmak için, şehir bazında destekler alma gereği var, neticede yeni ilde bir kurum çalışması yapılacak. Ortalama bazı kalemlerin mali olarak karşılanması gerekliliği var, Best Buddies’i İzmir’de kurmak istediğinizde bir ofisiniz, en az 2 çalışanınız, iletişim, ulaşım giderleriniz oluşuyor.Biz zaman içinde bu yönde destekleri de alacağımızdan şüphe etmiyoruz. Zira bir pozitif program, çok net bir sosyal algı dönüşümü, deneyimlenmiş ve uygulanmış bir altyapı, tüm bunların yanında sınırsız bir bilgi desteği, hem merkezden hem de diğer ülke Best Buddies organizasyonlarından bize geliyor. Bize ulaşmak içinse sitemizi ziyaret en hızlı ve kolay olanı;www.bestbuddiesturkey.org internet sitemiz, bunun yanında Batı Ataşehir’de bulunan ofisimize de gelip görüşme yapabilirsiniz. http:/www.medical-tribune.com.tr" onclick="window.open('/Zihinsel engelli bireylerle, engeli olmayan gönüllülerin arkadaş olmasını sağlayan uluslararası sivil toplum kuruluşu Best Buddies, 2011’den itibaren Türkiye’de de çalışmalara başladı. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek’in de yakından takip ettiği Best Buddies Turkey Projesi ile ilgili Proje Koordinatörü Sercan Duygan sorularımızı yanıtladı. MT: Best Buddies projesinden bahsedebilir misiniz? Best Buddies, 1989 yılında Amerika Birleşik Devletleri Georgetown Üniversitesi’nde Anthony Kennedy Shriver tarafından kurulan, uluslararası bir sivil toplum kuruluşu. Best Buddies Turkey, bu uluslararası programın 50. uygulama noktası olarak 2011 yılında çalışmalarına başladı. Alternatif Yaşam Derneği, Best Buddies Turkey’i yürütmek için Best Buddies merkezi tarafından akredite edilen kuruluş. Bu proje Türkiye’de AYDER tarafından yürütülüyor. Dernek, maddi ve manevi projenin arkasında yer alıyor. Program zihinsel engelli bireylerle, bu engeli olmayan gönüllüleri arkadaş yapıyor. Amacı, toplumdaki zihinsel engelli bireyleri oldukları gibi kabul etme ve kabul görme yolunda adım atılmasına aracı olmak. Kurucusu, Amerika Birleşik Devletleri Başkanı John F. Kennedy’nin kız kardeşi, Engelli Olimpiyatları’nı (Special Olympics) hayata geçiren, Eunice Kennedy Shriver’ın oğlu olan Anthony Kenndey Shriver, program için en çok “farklı yeteneklerdeki insanların arkadaşlık programı” tanımını sevdiğini söylüyor. Best Buddies içerisinde 7 program var, bunlar: Ortaokul, Lise, Üniversite, Vatandaşlık, İlham Verici Hikayeler, E-buddy ve İşçilik. Türkiye’de bu aşamada ilk dördünü işletiliyoruz. Başvurunuz okul düzeyinde ise okul programında, okul dışındaysa vatandaşlık programında yer alıyorsunuz. MT: Siz projeye nasıl dahil oldunuz? Ben Türkiye’de Sosyal Tasarımcı olarak uzun yıllardır çalışıyorum. Sosyal Tasarım kavramı, bir sosyal etki projesinin ihtiyaç ve dinamikleri üzerinden tasarlanmasını, desteklenmesini ya da yürütülmesini kapsıyor. Alternatif Yaşam Derneği’nin (AYDER) Başkanı olan Ercan Tutal, AYDER Best Buddies merkezi ile anlaşıp akredite kuruluş olma onayını alınca, projenin Türkiye’de uygulamaya alınmasını benden rica etti. Yaklaşık 18 aydır Best Buddies Turkey Proje Koordinatör’lüğünü yürütüyorum. Tabi Sosyal tasarım başlığı sadece bu konuyla ilgili olmadığı için, diğer çalışmalarımın paralelinde projeye devam ediyorum,.O çalışmaların da çoğu zaten insan odaklı sosyal etkiler barındırıyor. MT: Proje kapsamındaki faaliyetlerinizden bahsedebilir misiniz? Best Buddies Projesi, toplum için bir sosyal dahil etme çalışması, bu haliyle eşleştirme yani Buddy’lerinizi tanıdıktan sonra onlarla yaptığınız herşey aslında ikiniz arasında geçiyor yani bizden bağımsız oluyor. Dışarıda, evinizde, işyerinizde ya da okulunuzda bireysel ve ya kurum olarak bir aktivite düzenleyebiliyorsunuz. Pek tabii ki Best Buddies olarak bizler de organizasyonlar yapıyoruz. Best Buddies ayı olarak kutlanan Mart ayında Babylon Taksim’de büyük katılımlı bir konser düzenledik. Konserde Social Inclusion Band sahne aldı ve neredeyse tüm Buddy’ler bir arada eğlendiler. Bu gecede “2012 yılının En İyi Buddy Hikayesi” ödüllerini de dağıttık. Yazılmış ya da resmedilmiş hikayeler arasından seçim yapıldı. Yeni başladığımız bir çalışma Best Buddies Çerçeve Projesi, bu çerçeve içine gönüllü kuruluş çalışanlarını alıp, fotoğraf çekiyoruz. İlk fotoğrafı Best Buddies Turkey’i ziyaret eden Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon’un eşi Ban Soon Taek ile çektik. MT: Buddy edinmek isteyenler nasıl bir yol izlemeli? Sorumlulukları neler? Bize www.bestbuddiesturkey.org adresindeki bilgileri okuduktan sonra, turkey@bestbuddies.org adresine bir e-posta atarak başvurabilirler. Başvuran herkese bir form yolluyoruz. Engeli olan ya da olmayan herkes aynı formu dolduruyor. Başvuran Buddy’lerle yüz yüze görüşüyoruz. Görüşmeler sonunda ekibimiz toplanıyor ve tüm başvuruları yaş, oturdukları yer, ilgi alanları ve kısmen cinsiyetlerine göre eşleştiriyoruz. Burada seçim yok, sadece bir başvuru ile yakın kriterlerede bir başka başvuru olması eşleştirme için yeterli. Bu sebeple eşleştirilemeyenler bekleme listesine alınıyor. Bu projede her buddy’nin aynı sorumluluğu var. Zihinsel engelli gönüllülerle, bu engeli olmayan gönüllüler, arkadaşlıklarını 1 akademik yıl sürdürmeyi taahüt ediyorlar. Eşleşen Buddy’ler haftada en az bir kez telefon, sosyal medya ve kısa mesaj ile iletişim kuruyor ve ayda en az iki kez yüzyüze görüşüyorlar. Program bu haliyle bir koruma programı değil, herkes kendisinden sorumlu, engelli aileleri ve başvuru yaşı 18 altında olan gönüllülerin ailelerinden muvaffakatname alıyoruz. En küçük 13 yaşında bir kişi programa katılabiliyor. Best Buddies merkezi bu yıl bu yaşı 8’e çekmeyi planlıyor. İlkokullarda da arkadaşlık programı başlatılması için ilk adımı attılar. MT: Türkiye'de bu projeye yeteri kadar ilgi gösteriliyor mu? Diğer ülkelerle karşılarştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz? Türkiye’de algı sorunu ciddi boyutta önemli, iki taraf için de durum böyle. İki taraf derken engellileri ve ailelerini bir taraf, engeli olmayanları diğer taraf olarak belirtiyorum. Engelli aileleri haliyle yıllardır yapılan haksızlıkların ve ayrımcılığın geldiği bir noktada sabırlarını yitiriyorlar, onlara da hak vermek lazım zira bence çoğu sabırlarının son noktasını da aşmış durumdalar. Galata Kulesi’nin dibinde yapılan bir engelli festivalinde, hala yerel halkın engellileri istemeyen tavırlarına, üstelik şehrin göbeğinde maruz kalabiliyorlar. Bir diğer yandan engeli olmayanlar, engellileri görünce, bizim başımıza gelmesin, allah korusun ve yazık gözüyle bakıyorlar. Bu eşitlikçi bir anlayışa götürmüyor bizi. Pozitif ayrımcılığın yapılmadığı ve bunun yanında da engellileri olduğu gibi kabul edilen algının Türkiye’de oturtulması zaman alacak. Yurt dışındaki algılar ileri boyutlarda. Biz engellilerin hangi yeteneği ile faydalı bir üretim yaparız diye düşünülüyor. Bir ayırımcılık yapmanız, kanun ve sosyal yaklaşımlardaki farkındalıkla düzenlenmiş durumda. Bir alışveriş merkezine gidiyorsunuz, 20-30 engelli araç park yeri, biz de sembolik 3-4 park yeri onlara da hala engeli olmayanların park ettiğini görüyoruz. Tek tek bunlarla mücadele etmek çok yorucu. Ancak dediğim gibi bu tek taraflı değil, ikitarafın da adım atması lazım, engellinden utanmayan birey, aile, toplum ve engeli verime dönüştürecek bir yapılanma, çalışma ve toplumsal algı bütünlüğü gerekiyor. Bir diğer konu, Best Buddies’e daha çok engeli olmayanlar başvuruyor. Bir engelli başvuru açığımız var. Bunun nedenlerine bakınca, engelli ailelerinin aşırı korumacı yapısı ön plana çıkıyor. Bulundukları yaşam dinamiklerinin dışında bir adım atmak istemiyorlar, yeni bir çalışma gelince; “İlk birileri yapsın da görelim!” diye yaklaşıyorlar. Cesaretleri tabii yıllardır içi boş çalışmalarda tüketilmiş ailelerin. Best Buddies 24 yıldır dünyada 700.000’in üzerinde gönüllü ile yürüyen, dünya çapında içerikli ve sistemi kurgulanmış, temelleri sağlam bir proje.İşte bu haliyle toplumsal algıda çok yönlü dönüşümün yolunu açabilecek, ciddi bir adım Türkiye için. MT: Projeye daha cok kimler dahil olmak istiyor? Örneğin sağlık sektörü çalışanları ya da hekimlerden ilgi var mı? Projeye ilk başta okullar ilgili, zira bir çok sosyal çalışma yapmak durumunda olan yeni özel kolejler var. Bunu uluslararası bir proje ile birleştirmek istiyorlar. Bir diğer katılımcı grup, kurumsal hayatın içerisinde, firma faydasından öteye çalışma yapma imkanı bulamayan ve kendini toplum için sorumlu hisseden bireyler. Sağlık sektöründen bir başvuru almadık, ancak bazı sağlık üzerine çalışan firmaların çalışanları,halihazırda bizim başka engelli projelerinin gönüllüleri. Bu demek oluyor ki yakında Best Buddies’e de başvuranlar olacaktır.Bir kaç psikolog ya da öğrenci programda gönüllü başvurusu yaptı, hatta eşlenip Buddy olanlar var. MT: Bu proje kapsamındaki hedefleriniz neler? İlgi duyanlar size nasıl ulaşabilirler? Best Buddies projesi Kanada’da 250 okulda var, biz ilk yıl 3 okulu uygulamaya aldık. Bu sayıyı dünya standarlarında yükseltmek istiyoruz. Bize bir çok başka ilden başvuru var, İstanbul dışında programın yürütülmesini arzu ediyoruz. Bunun için her ilde örgütlenmek gerekli, ilk yıl bu yönde bir açılım yapılması, programın anlaşılma süreci ve yaşanan tecrübelere paralel bize, Best Buddies merkezi tarafından önerilmedi. Ancak gelecek yıldan sonra bu planı işletmek istiyoruz. Diğer yandan bunu başarmak için, şehir bazında destekler alma gereği var, neticede yeni ilde bir kurum çalışması yapılacak. Ortalama bazı kalemlerin mali olarak karşılanması gerekliliği var, Best Buddies’i İzmir’de kurmak istediğinizde bir ofisiniz, en az 2 çalışanınız, iletişim, ulaşım giderleriniz oluşuyor.Biz zaman içinde bu yönde destekleri de alacağımızdan şüphe etmiyoruz. Zira bir pozitif program, çok net bir sosyal algı dönüşümü, deneyimlenmiş ve uygulanmış bir altyapı, tüm bunların yanında sınırsız bir bilgi desteği, hem merkezden hem de diğer ülke Best Buddies organizasyonlarından bize geliyor. Bize ulaşmak içinse sitemizi ziyaret en hızlı ve kolay olanı;www.bestbuddiesturkey.org internet sitemiz, bunun yanında Batı Ataşehir’de bulunan ofisimize de gelip görüşme yapabilirsiniz. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/best-buddies-turkey-gonullulerini-ariyor

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Uçan Kurbağa, Gözsüz Örümcek

Bilim insanları Mekong Bölgesi’nde son iki yılda 367 yeni tür keşfetti. Bunlar arasında gözleri olmayan bir örümcek ve dev bir uçan kurbağa da var.Dünya Doğayı Koruma Vakfı (WWF), Mekong Bölgesi’nde aralarında yaprak burunlu yarasa, uçan sincap ve kurbağanın da bulunduğu çok sayıda yeni türün keşfedildiğini açıkladı.‘Gizemli Mekong’ adı verilen raporda, bilim insanları 2012-2013 yıllarında 290 bitki, 24 balık, 21 amfibi, 28 sürüngen, üç memeli ve bir kuş türünün keşfedildiğini kaydetti.Mekong Nehri, Vietnam’dan okyanusa dökülmeden önce Güney Çin, Myanmar, Laos, Tayland ve Kamboçya’dan geçiyor.Gözsüz örümcekWWF Myanmar Koruma Programı Müdürü Michelle Owen, “Bu türlerin keşfi, Mekong Bölgesi’nin dünyanın en zengin ve biyolojik açıdan en seçkin bölgesi olduğunu kanıtlıyor“ dedi.Dr. Peter Jäger tarafından keşfedilen ve rapordaki türlerden biri olan avcı örümcek, Laos’taki bir mağarada bulundu. Yeni örümcek türü dünyada gözleri olmayan tek örümcek olarak açıklandı. Bunun nedeni olarak ise sürekli karanlıkta yaşıyor olması gösterildi.Çiçek burunlu yarasaBir diğer tür de Helen’in Uçan Kurbağası olarak adlandırıldı. Vietnam’ın Ho Chi Minh kentinden 100 kilometre uzakta bulunan kurbağa büyük gözlere sahip ve ağaçtan ağaca büyük ellerini ve ayaklarını kullanarak süzülerek gidiyor. Sadece üremek için yere iniyor. Vietnam’daki keşiflerden bir diğeri de yaprak burunlu yarasa. Yarasanın çiçeğe benzer bir burnu olduğu belirtildi.Laos’ta bir de uçan bir sincap bulundu. Kırmızı ve beyaz kürke sahip olan sincap, türünün ilk örneği.1997′den beri bölgede 2 bin 77 yeni tür bulunmuştu. Böylece sayı daha da artmış oldu.© Deutsche Welle Türkçehttp://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/ucan-kurbaga-gozsuz-orumcek

X kromozomunun sırları

Bilim insanları hücrelerdeki X kromozomlarının cinsiyetimizi belirleyen sistemin bir parçası olduğunu biliyor. wkoromozonBir yumurta her iki ebeveynden X kromozomu alınca dişi olur. Anneden X, babadan Y kromozomu alırsa erkek olur. Ancak X kromozomu bazı gizemlerini koruyor. Dişilerin hücrelerindeki bir X kromozomu devre dışı olurken, yalnızca biri aktif kalıyor. X kromozomunda binden fazla gen olduğu düşünülürse, bu çok ciddi sonuçlar yaratan bir adım. Bazı hücrelerde babanın genleri, diğerlerindeyse anneninkiler uykuya yatıyor. Bilim insanları X kromozomu inaktivasyonu adı verilen bu olguyu elli yılı aşkın süredir bilse de, bunun oluş şekli veya nasıl geliştiği konusunda hâlâ çok az şey biliniyor. Neuron adlı dergide vücuttaki X kromozomu inaktivasyonu hakkında benzersiz bir görüş açıklayan bilim insanları, kromozomların açılıp kapanma şekillerinin dikkate değer ölçüde karmaşık olduğunu buldu. Aynı zamanda, X kromozomunun her kopyası bir diğerinde olmayan gen çeşitleri içeriyor. Bu yüzden iki X kromozomuna sahip olmak dişilere, tek X kromozomuna sahip erkeklere göre daha büyük genetik çeşitlilik sağlıyor. Bu nedenle dişiler, bilim insanlarının daha yeni anlamaya başladığı bir genetik çeşitliliğe sahip. Araştırmada yer almayan Kuzey Carolina’daki Duke Üniversitesi’nin Genom Bilimleri ve Politikası Enstitüsü’nün direktörü Huntington Wi l lard, “Dişi ler biyolojide erkeklerin giremediği alanlara girebiliyor” diyor. Ama dişilerdeki ikinci genin sağladığı i lave genler bazı durumlarda dişilere genetik bir avantaj sağlarken, X kromozomlarının tuhaf biyolojisi erkeklerde genetik hastalıklara yol açabiliyor. Yeni araştırmalar bunların dişilerde özel bir kanser riski oluşturabildiğini gösteriyor. X kromozomu inaktivasyonunu anlamak, kök hücre kullanımı konusunda yeni bilgiler sunabilir. Japon biyolog Susumu Ohno X kromozomu inaktivasyonunu 1950’lerin sonlarında fark etti. İngiliz genetikçi Mary Lyon, bazı renk genleri X kromozomunda bulunduğu için fareler üzerinde araştırma yaparak bu kromozom hakkında daha fazla şey öğrenebileceğini anladı. Lyon 1961’de, dişi farelerin tüylerinin anneleriyle, diğerlerinin tüylerininse babalarıyla aynı renk olduğunu yazdı. Baltimore’daki Johns Hopkins Üniversitesi’nin Howard Hughes Tıp Enstitüsü’nden araştırmacı Dr. Jeremy Nathans ile çalışma arkadaşları son yıllarda, özel olarak yetiştirilmiş farelerde farklı ebeveynlerden alınan X kromozomlarının parlamasını sağlayan bir yöntem geliştirdi. Fareler kimyasal tetikleyicilere maruz kaldıklarında, hücreler göz alıcı kırmızı ve yeşil renkler halinde parlıyor. Bir hücre annenin X kromozomunu, komşusu olan hücre ise babanın X kromozomunu devre dışı bırakabiliyor. Mesela bazı beyinlerde annenin X kromozomunun sol tarafta, babanınkinin de sağ tarafta baskın olduğu görüldü. Bazı farelerde gözün biri babanın, diğeri de annenin özelliklerini taşıyordu. Willard “Bu olağanüstü önemli. Mary Lyon’un 50 yıl önce söylediği şeyin en şaşırtıcı göstergesi” diyor. Bilim insanları hücrenin bir kromozomu nasıl seçtiğini ve diğerini nasıl susturduğunu bilmiyor. Ama susturma işlemini yapan birkaç gen belirlendi. Bu molekül ekibinin lideri, Xist olarak biliniyor. Harvard Tıp Fakültesi Howard Hughes Tıp Enst itüsü’nden araştırmacı Jeannie Lee ve çalışma arkadaşlarının son yıllarda yaptığı araştırmalar, Xist moleküllerinin X kromozomunu bir arı sürüsü gibi sardığını gösteriyor. Lee “Xist tüm genlere aynı anda gidiyor” diyor. Dişilerin hücrelerinin bu kadar karmaşık bir işlem için neden zahmete girdiği sorusu bilim insanlarının merakını çekti. Dişiler daha büyük genetik çeşitlilik sağladığı için ebeveynlerinin kromozomları arasında n rastgele seçim yapacak şekilde evrimleşmiş olabilir. Bazen X kromozomundaki bir gen kusurlu olur. X kromozomunun sağlıklı kopyasını kullanan hücreler bunu telafi edebilir. Buna karşın, erkekler X kromozomuyla ilişkili renk körlüğü gibi hastalıklara daha yatkın. Hücrelerinde sadece bir X kromozomu olduğu için yedeklemeleri yok. Ancak X kromozomu kadınlar için risk de oluşturabiliyor. Lee ve çalışma arkadaşları, dişi farelerde Xist molekülünü devre dışı bırakınca hayvanların kansere yakalanma olasılığının arttığını keşfetti. Lee bir hücre Xist üretmeyi bıraktığında, devre dışı kalmış X kromozomunun uyandığından kuşkulanıyor. Kromozomun ürettiği proteinler, bir hücreyi kontrol edilemez şekilde büyümeye yöneltebilir. Lee “Bu bilgi kök hücre tedavisi açısından önemli” diye ekliyor. Kök hücreler laboratuvarda yetiştirildiğinde de bazen Xist üretmeyi bırakıyor. Lee dişi kök hücrelerinin uyuyan X kromozomlarını uyandırarak yıkıcı sonuçlara yol açmasından korkuyor. Kök hücreleri tıbbi tedavilerde güvenle kullanmadan önce, X kromozomunun hâlâ çözülmemiş bazı sırlarını çözmemiz gerekebilir. THE NEW YORK TIMES www.e-psikiyatri.com

http://www.biyologlar.com/x-kromozomunun-sirlari

Kozmetiğin vazgeçilmezi kremler

Kozmetiğin vazgeçilmezi kremler

Kremler öncelikli olarak bizlere kokuları ve görünüşleri ile hitap etseler de aslında farkında olmadan hepimiz kullandığımız kremlerin kıvamına, yağ oranına dikkat ederiz; hatta kullandıkça renk değişimini dahi gözlemleriz. Bunlar tüketici gözüyle normal davranışlardır, ancak çoğu krem günümüzde tenimizin yağ oranına, amacımıza (medikal, göz altı, gece, gündüz, kırışıklık önleyici vb. kremler) ve kullanım sıklığımıza bağlı olarak bizlere sunulduğu için bahsettiğim kontrolleri yapmak -eğer bu konularda titiz biri değilseniz- gereksiz hale geliyor. Artık teknoloji gelişti ve piyasadaki sıkı rekabet koşulları kozmetik firmalarını doğrudan tüketici ihtiyaçlarına yönelik kremler üretmeye zorluyor. Bu bağlamda da onlar klasik kremlerinin beraberinde (Şekil 1) klinik araştırmalarla, geri bildirimlerle veya uygulanan anket vb. gereçlerle ihtiyaç duyulanı bularak onu üretme yoluna gidiyorlar. Medyayı kullanarak ya da kataloglar üzerinden hedef kitlelere bu ürünleri sunuyorlar. Kozmetik dünyasına göz attığımızda karşımıza kremler ile losyonlar çıkarken, medikal olarak tüm krem türevlerini görmek mümkün. Bu yazı sonrasında hangi türevin hangi işlevlerde daha etkin kullanıldığını daha iyi kavrayacaksınız. Bilimsel açıdan tüm krem ve türevleri yarı-katı ürünler başlığı altında toplandıkları için merhemlerin de, losyonların da, jellerin de aslında bir çeşit krem sayılabileceğini de belirtmek istiyorum. İsimlerindeki farklılık sadece kullanım alanları ile ilişkilendirmede öne çıkıyor. Şimdi losyondan başlayarak kıvamımızı arttıralım ve krem türevlerinin ne tür kimyasal tepkimeler içerdiğini, hangi ihtiyaçlarımızı karşıladıklarını gözlemleyelim: Şekil 2: Şampuanlar tüm losyon özelliklerine sahiptir. Losyonlar ve kullanım alanları Losyonlar, hasar görmemiş vücut yüzeylerine tatbik edilen, düşük ve orta kıvama sahip krem türleridir. En bilinen losyon türü şampuanlardır; bir şampuan belirgin bir biçimde losyonun tüm özelliklerini bünyesinde barındırır (Şekil 2): Belirli bir amaç için kullanılırlar (nemlendirme, temizlik, pürüzsüzlük kazandırma, yumuşatma gibi), düşük kıvamlı oldukları için geniş yüzeylerde etkili olurlar, uzun raf ömrüne sahiptirler, yağ oranları düşük olduğu için suyla temas ettikleri anda vücut yüzeyinden büyük oranda temizlenirler. Bu özellikleriyle şampuanlar saçlarımızı temizler, kepek oluşumunu/çoğalmasını engeller, saç derimizin pH/yağ dengesini korunmasına yardımcı olur. Losyonlar su içindeki yağ emülsiyonlarıdır. Emülsiyon, birbiri içinde çözelmeyen sıvı – sıvı karışımlarına verilen addır. Miktarca az olan sıvı diğer sıvı içerisinde dağılmış durumdadır. Buna en iyi örnek süttür. Emülsiyonları kararlı kılmak için emülgatörler kullanılır. Emülgatörler sürfaktan özellikli maddelerdir: Sürfaktanlar yüzey gerilimini düşürerek bir yüzey için daha kararlı bir yapı oluştururlar, böylece faz ayrımı önlenerek düzensiz yayılma engellenmiş olur. Losyon içinde kullanılan emülgatörlerden bazıları parafin, setearil alkol, polisorbat 20 ve setearet 20 olarak sıralanabilir. Emülgatörler aynı zamanda losyona stabilite (kararlılık) kazandırdıkları için stabilizatör ajanı olarak da görev alırlar [1]. Medikal anlamda ise losyonlar, mikroplara karşı aşırı hassasiyeti olan kimselerce, vücudun herhangi bir bölgesinde mantar tedavisi amacıyla, egzema veya diğer alerjik deri semptomlarına yönelik tedavilerde, yumuşatıcı, ağrı giderici olarak da kullanılabilir. Kremlerin özellikleri ve kullanım alanları nelerdir? Kremlerin losyonlara oranla biraz daha yoğun ve merhemlere kıyasla daha akıcı olmaları, onlara hem losyon gibi hem de merhem gibi kullanılabilme esnekliği sağlamıştır. Bu nedenle medikal açıdan kremler, merhemlere ve losyonlara tercih edilirler. Jellerin çabuk emilme ve dolayısıyla çabuk tepki verme özelliklerinden dolayı kremlerle kıyası pek mümkün değil. Kremlerin biraz daha yoğun kıvamları olduğunu düşünürsek losyonlarda kullanılan hammaddelerin üzerine bağlayıcı özellikte olan veya başka bir amaca sahip olan ancak bağlayıcı özelliği de bulunan kimyasalların eklenmesi sonucu doğuyor. Bu kimyasallar çoğu zaman kıvam arttırma özelliklerinin yanında sürfaktan, deri yumuşatma vb. özellikler de taşırlar. Bağlayıcılara örnek olarak miristil alkol, setil alkol, karbomer verilebilir. Karbomer içeren kremler çoğunlukla beraberinde nötralizatör olarak sodyum hidroksit ve trietanolamin de içerir [2][3]. Bunun nedeni karbomerin asidik değerini nötralize etmek içindir. pH dengesi yani kimyasal karışımın içindeki H+ iyon derişimi çok olursa krem fazla asidik, az olursa da bazik olur. Nötralizasyon tepkimelerinde asitler ile bazlar tepkimeye girerek su ve tuz açığa çıkarırlar. En bilinen örneklerden biri sofra tuzunun (NaCl) oluşum tepkimesidir [4]: HCl + NaOH → NaCl + H2O  (Hidroklorik asit + Sodyum hidroksit → Sofra tuzu (sodyum klorür) + Su) Sık kullanılan diğer nötralizatörler içinde potasyum hidroksit ile sodyum hidroksimetil glisinat da sayılabilir. Kremler, genel olarak losyonların kullanım alanlarına ilave olarak nemlendirmenin daha çok ihtiyaç duyulduğu durumlarda kullanılırlar. Merhemlerin bu kadar yoğun kıvamda olmalarını hangi kimyasallar sağlar? Şekil 3: Merhemler akmazlığı en yüksek krem türevleridir(Kaynak: https://www.cs.ubc.ca/) Merhemlerin kıvamlarındaki akmazlık daha çok içeriklerindeki parafin, vazelin gibi petrol türevlerinden ve hidrojene lanolin gibi yoğun maddelerden ileri gelir. Hidrojene lanolin oda sıcaklığında taş sertliğindedir, merhem yapısına eritilerek ilave edilir ve doğal olarak merheme koyu kıvam verir. Merhemlerin içeriğinde bağlayıcılardan çok, bahsettiğim koyu kıvamlı hammaddeler olduğu için imalatları esnasında kremlerden daha az kimyasal tepkimeye sahiptirler. Genel kullanım alanları arasında ağrı kesici, anti-mikrobiyal, deriyi yumuşatma ve kuruluğunu önleme gibi özellikler sayılabilir. Jellerin diğer krem türevlerine baskın yönleri nelerdir? Jeller içeriklerinde deri yüzeyini emilime hazırlayan maddeler barındırırlar. Benzil alkol, izopropil palmitat gibi kimyasal maddeler deri yüzeyini aktif maddenin hızlıca emilebilmesini sağlayacak biçimde şekillendirerek kamfor, ibuprofen, levomentol, diklofenak dietilamin, dimetinden maleat gibi acı dindirici, kaşıntı önleyici, alerjik tepkileri dindirici özellikteki aktif maddelerin en kısa sürede görevlerini yerine getirmelerini sağlarlar. Jellerin kıvamları neredeyse merhemler kadar yoğundur; içeriklerindeki bağlayıcılar ve sürfaktanlar jellerdeki bu koyu kıvamın başlıca etkenleridir. Tüm krem ile türevlerinde tüm bu kimyasalların yanında olmazsa olmaz diyebileceğim koruyucu/katkı maddelerini es geçmeyelim. Bu kimyasallar genel anlamda kreme ömrünü biçen kısmını oluşturur ve çoğu yapısal olarak anti-mikrobiyal etkiye sahiptir. Bu maddelere örnek olarak metil paraben, etil paraben, propilen glikol, benzil alkol ile propil parahidroksibenzoatı verebiliriz. Kremler nasıl bozunurlar? Aslına bakarsanız kremler gıda maddeleri gibi görünürde bozunmalarını belli etmezler. Örneğin raf ömrü geçmiş bir peynir kolayca küflenir ve bunu kolayca anlayabiliriz, ancak raf ömrünü tamamlamış bir kremin veya türevinin etkisini kestirmek güç. Çünkü bozunmalar çok çeşitlilik gösterebilir: Örneğin nötralizatörü işlevini kaybeder ve raf ömrü sonrası yoğun asidik/bazik bir hal alırsa krem tahriş edici bir özellik kazanabilir. Diğer yandan aktif maddesi etkinliğini kaybetmiş olabilir ve bu durumda ne kadar kullanırsanız kullanın size olumlu bir etki sağlamayacaktır. Emülgatörler, çevrenin etkisiyle işlevini yerine getiremeyebilir; böylece bir anlamda stabilizatör etkisini kaybetmesiyle yağlı faz ile sulu faz ayrışmaya başlayıp beyaz olan krem gitgide sarımsı bir hal alabilir. Tüm bunlara rağmen raf ömrü 5 yıl olan kremi bir 5 yıl daha kullanmanız da olası elbette. Raf ömrü neye göre belirlenir? Kremlerin formülasyonları oluşturulduktan sonra belirli periyotlar dahilinde üretilen numunelerden analizler yapılır, elde edilen sonuçlar kıyaslanır ve eldeki değerlerin limit içinde kaldığı optimum süre gözetilerek raf ömrü belirlenir. Şekil 4: Delgeçli kapağa sahip bir tüp Kremin tazeliğini koruması için en önemlisi hava ile temas etmemesidir. Bu nedenle medikal kremlerin tüpleri, kapaktaki delgeç ile delinene kadar kullanıma kapalıdır (Şekil 4). Kremlerin içeriklerindeki gizleri böylelikle açığa çıkarmış olduk. Rehber niteliğindeki bu iki aylık yazı dizisinin ufkunuzu genişletmiş olması dileklerimle… Serinin ilk yazısı için buyrunuz: Kozmetiğin Vazgeçilmezi: Kremler – 1 Kaynaklar: [1] http://en.wikipedia.org/wiki/Lotion[2] http://chemicaloftheday.squarespace.com/todays-chemical/2011/8/31/carbomer.html[3] http://www.cosmeticsinfo.org/ingredient_details.php?ingredient_id=652[4] http://en.wikipedia.org/wiki/Neutralization_%28chemistry%29 Yazar hakkında: Murat Pınar http://www.acikbilim.com/2012/11/dosyalar/kozmetigin-vazgecilmezi-kremler-2.html

http://www.biyologlar.com/kozmetigin-vazgecilmezi-kremler

Boğaz Ağrısı

Boğaz ağrısı, en sık karşılaşılan şikayetlerdendir. Bu yüzden birçok kişi muayene ve tedavi olmaktadır. Boğaz Ağrısına Ne Yol Açar? Boğaz ağrısı, birçok rahatsızlığın belirtisi olarak ortaya çıkabilir. İltihaplar, boğaz ağrısının en sık sebepleridir ve bunlar bulaşıcıdırlar. İltihaplar, çoğunlukla virüs (soğuk algınlığı, enfeksiyöz mononükleaz...) veya bakteriler (strep, mikoplazma...) tarafından oluşturulurlar. Bakteriler ile virüsler arasındaki en önemli fark, bakterilerin antibiyotik ile tedavi edilebilmesi, virüslerin tedavi edilememesidir. Virüsler: Çoğu soğuk algınlığının sebebi, virüslerdir. Burun tıkanıklığı, hapşırma, genel halsizlik, boğaz ağrısı ile beraber bulunduğunda muhtemel sebep, bilinen yüzlerce virüsten bir tanesidir. Çok bulaşıcıdırlar ve özellikle kışın salgın yaparlar. Vücut, kendi yaptığı mücadele ile bu hastalıktan yaklaşık bir hafta içerisinde kurtulur. Kızamık, su çiçeği, boğmaca gibi, virüslerin yol açtığı hastalıklara da boğaz ağrısı eşlik eder. Boğazdaki aft ve pamukçuk da oldukça ağrılıdır. Bir haftadan fazla süren bir virüs enfeksiyonu, "enfeksiyöz mononükleaz"dır. Bu virüs, lenf bezlerini tutar, bademcikte büyüme yapar ve üzerini beyaz bir zar kaplar. Boyun, koltukaltı ve kasıktaki lenf bezlerinde şişme görülür. Bazen boğaz ağrısı, solumayı bile zorlaştırır, karaciğeri etkileyerek sarılığa sebep olabilir. Altı hafta veya daha uzun sürebilen aşırı halsizliğe yol açabilir. Bu hastalık, yetişkin ve bulûğ çağında ağırdır, fakat çocukluk döneminde daha hafif geçer. Tükürük ile geçtiği için "öpücük hastalığı" da denir. Mamafih, ağızdan ele, oradan tekrar ağıza geçerek de bulaşabilir. Bu yüzden, aynı havlu, yemek kapları kullanılmamalıdır. Bakteriler: "Strep" iltihabı, "streptococcus" diye isimlendirilen bakteri ailesinden kaynaklanır. İltihap, kalp kapakçıklarını (romatizmal ateş) ve böbreği (nefrit) etkileyebilir. Bu tür mikroplar, aynı zamanda kızıl, bademcik iltihabı, zatürre, sinüzit ve kulak iltihaplarına da sebep olabilirler. "Strep" iltihabının oluşturabileceği zararlar gözönüne alınarak, antibiyotik ile tedavi edilmelidirler. Çoğunlukla basit soğuk algınlığından daha uzun süre boğaz ağrısına sebep olurlar. Bu bakteri, muayene ile her zaman tespit edilemez, boğaz kültürü gerekebilir. Bademcik, dilin arka kısmına gelen, boğazın her iki tarafında bulunan lenf dokusu kitlesine verilen isimdir. Bazı durumlarda, bu dokular mikrop barındırabilir. Son yapılan araştırmalar, sık bademcik iltihabı geçiren çocukların, bademcikleri alındığında, daha sağlıklı olduklarını göstermiştir. Burun ve sinüs iltihabı olan kişilerde, bu iltihaplı akıntının genizden boğaza gelmesi sebebi ile boğaz ağrısı oluşabilir. En tehlikeli boğaz iltihabı, boğazın girişinde bulunan "epiglot" denilen yapının iltihaplanmasıdır. Bu durum nefes yolunu tıkayabileceği için aciliyet arzeder. Yutmanın çok ağrılı olduğu, ağızdan salya aktığı ve solumanın zorlaştığı durumlarda şüphelenilir. Alerji: Saman nezlesi ve alerjisi olanlar, burun akıntısı, burun kaşıntısı, hapşırık, geniz akıntısı, burun tıkanıklığı gibi şikayetlerinin olduğu sıra boğaz ağrısı da hissederler. Burunu rahatsız eden, aynı çiçek tozu ve küfler, boğazı da rahatsız edebilirler. Kedi ve köpeğe alerjisi olanlar, bu tür hayvanlarla birikte oldukları zaman boğaz ağrısından şikayetçi olabilirler. Ev tozu da en sık alerji sebeplerindendir ve özellikle kışın ısınmanın etkisiyle kuru havada rahatsızlık yaratırlar. İritasyon: Kışın, evlerin ısıtılması sonucu oluşan kuru havanın etkisiyle, bilhassa sabahları artmış olarak hissedilen boğaz ağrısı olabilir. Bu, odanın nemlendirilmesi ve sıvı alımı ile önlenebilir. Burun tıkanıklığı sebebi ile sürekli ağzından nefes alan insanlarda da boğaz kuruluğu ve ağrı görülebilir. Burun muayenesi ve gerekli tedavisi gerekir. Sabahları olan boğaz ağrısının bir sebebi de, asitli mide muhtevasının boğaza kaçmasıdır. Yatağınızın başını onbeş, yirmi santimetre daha yukarıda tutmanız faydalı olur. Yatmadan önce birkaç saat birşey yememeniz gerekir. Mide asidine iyi gelen ilaçlar faydalı olabilir. Bunlar yardımcı olmazsa, hekime başvurmalısınız. Endüstriyel hava kirliliği ve havadaki kimyasal maddeler, burun ve boğazı tahriş edebilir; fakat şu ana kadar bilinen en sık ve etkili tahriş maddesi, tütün dumanıdır. Sigara dumanının içindeki maddelere alerjik kimseler, buna tahammül edemezler. Diğer tahriş eden maddeler, alkol ve baharatlı yiyeceklerdir. Bir müsabakada veya başka bir yerde aşırı bağıran bir insanda, hem boyun kaslarının yorgunluğu, hem de boğazın tahrişinden dolayı boğaz ağrısı görülür. İyi eğitilmiş spiker ve şarkıcılar, boğazlarını nasıl koruyacaklarını bilirler. Derin nefes alarak, boğaz kasları yerine göğüs ile karın kaslarını kullanarak, yükses ses çıkartabilirler. Tümörler: Boğaz, dil ve nefes borusunun tümörleri her zaman olmasa da, çoğunlukla uzun süreli sigara ve alkol kullanımı ile ilgilidir. Bazen kulaklara da yansıyan boğaz ağrısı ve yutma güçlüğü, böyle bir tümörün belirtisi olabilir. Boğaz ağrısı, çoğunlukla uzun süreli ve hafiftir. Diğer önemli şikayetler, ses bozukluğu, boyunda şişlik, açıklanamayan zayıflama, tükürük veya balgamda kan olmasıdır. Teşhis, kulak, burun, boğaz hekimince konur. Özel aynalar veya endoskopik aletler ile bu bölgeler muayene edilir. Boğaz Ağrımı Nasıl Tedavi Edebilirim? Soğuk algınlığı veya nezlenin yol açtığı boğaz ağrısı, aşağıdaki şu uygulamalarla biraz azaltılabilir: *Sıvı alımınızı arttırınız (Ballı sıcak çay, bilinen bir halk çaresidir). *Yatak odanızda bir nemlendirici veya buhar kaynağı bulundurunuz. *Tuzlu su ile günde birçok kez boğazınızı gargara yapınız (Yarım bardak suya dörtte bir çorba kaşığı tuz konur). *Hafif ağrı kesiciler kullanabilirsiniz. *Boğazı uyuşturan pastillerden kullanabilirsiniz. Çocuklarda Boğaz Ağrısı Okulların açılması, havaların soğumasıyla çocuklarda en sık görülen yakınmalardan biri boğaz ağrısıdır. Nedeni beta denilen bakterinin(beta hemolitik streptokok) yol açtığı bir anjin olabileceği için boğaz ağrısını ciddiye almak gerekir. Ancak, her boğaz ağrısı beta değildir ve antibiyotik tedavisi gerektirmez. Çocuklarda, anjine sıklıkla virüsler yol açar ve antibiyotik tedavisi gerekmez. Beta anjininde ise, uygun antibiyotik tedavisi olmazsa komplikasyon riski vardır. Bu yüzden, bu ikisinin ayırt edilmesi gerekecektir. Doktorunuz, bulguları değerlendirecek, kesin tanı için belki de boğazdan kültür aldırmak isteyecektir. Siz de kültür sonucunu beklerken bazı kriterleri değerlendirip tahminde bulunabilirsiniz. Eğer, 3 günden uzun süren yüksek ateş varsa çocuğunuz 3 yaşın üstünde ve özellikle anaokulu veya okula gidiyorsa okulda beta saptanan arkadaşları varsa boynundaki bezeler şişmişse beraberinde aksırık, öksürük, burun akması gibi belirtiler yoksa kültürde bakteri saptanıp antibiyotik alması ihtimali yüksektir. Boğaz Ağrısı ve Antibiyotikler Antibiyotikler, bakterilerin üremesini durduran veya onları öldüren ilaçlardır. Hekim, sık boğaz iltihabına yol açan "strep" türü bakterilerden şüphelendiği zaman penisilin, eritromisin gibi antibiyotikler reçete eder. Fakat bazı bakteri türleri, penisilinden etkilenmez böylece diğer antibiyotik gruplarını kullanmak gerekir. Antibiyotikler, virüsleri öldürmezler, fakat virüsler insanın bakterilere karşı olan direncini zayıflatırlar. Bu tür bir karışık iltihap oluşursa, antibiyotikler gerekli olabilir. Antibiyotik, hekim tarafından reçete edildiği zaman, hekimin tavsiye ettiği şekilde tam olarak kullanılmalıdır. Aksi takdirde, iltihap baskı altında kalır, ilaç kesildiğinde tekrarlayabilir.

http://www.biyologlar.com/bogaz-agrisi

HORMONLAR VE ETKİLERİ (ENDOKRIN SISTEM )

Hormon sözcüğü “uyarmak, harekete geçirmek” anlamına gelmektedir. Hormonlar vücudumuzdaki büyüme, gelişme, üreme, bazı metabolik olayların sağlanması ve vücudun sağlıklı olarak görev yapmasını sağlayan kimyasal habercilerdir. Hormonlar vücudumuzdaki salgı bezlerinden salgılanarak kan yoluyla diğer dokulara taşınır ve etkilerini gösterirler. Miktar olarak çok az salgılanmasına karşın kuvvetli etkileri vardır. Bu nedenle bir tür haberci olarak görev yaparlar. Taşındıkları hücreye nasıl davranması gerektiğini anlatırlar. Çok az miktarda salgılanmasına rağmen hormonlar vücutta çok büyük görevler yapar. Yirmi beş yıl önce 20 kadar hormon bilinmekteyken bugün 200’den fazla hormon keşfedilmiştir. Bugün artık beyin, bağırsaklar ve kalbin hormon ürettiği gösterilmiştir. Hormon sistemine ENDOKRIN SISTEM adı verilir. Hormon hastalıkları ile ugrasan bilim daLINA ENDOKRINOLOJİ denir Endokrin Uzmani hormon hastaliklari tedavisi yapar. Hormonların Tipleri Nelerdir? Hormonlar kimyasal yapı olarak steroid yapısında veya protein yapısında olurlar. Steroid hormonlar kolesterolden yapılan ve ağızdan alındığında midede etkinlikleri kaybolmayan hormonlardır. Örneğin doğum kontrol ilaçlarında bulunan hormonlar steroid yapısındadır ve ağızdan alınınca bozulmaz. Buna karşılık protein yapısında olan hormonlar ağızdan alındığında midede parçalanır ve etkisini kaybeder. Bu nedenle protein yapısındaki hormonlar ilaç olarak ağızdan alınamaz ve enjeksiyonla yapılır. Örneğin insülin hormonu protein yapısında olup ağızdan alınamaz ve enjeksiyon yapılır. Hormonların Görevleri: Hormonların başlıca görevleri 3 ana grupta ele alınabilir: •Büyüme ve farklılaşma •Vücut dengesinin sağlanması •Üreme Çok sayıda hormon büyüme olayında etkilidir. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları bunların en önemlisidir. Vücut dengesinin sağlanmasında ise birçok hormon görev alır. Bu hormonlar ve görevleri şunlardır: •Tiroid hormonları çoğu dokuda bazal metabolizmanın %25’ini kontrol eder •Kortizol kendisinin doğrudan etkilerinden başka birçok hormonun etkisini de kolaylaştırır •Paratiroid hormonu ® kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar •Vazopressin vücut su dengesini sağlar •Aldosteron vücut sıvı miktarı ve serum elektrolitlerini (Na ve K) kontrol ederler •İnsülin açlık ve toklukta kan şekerinin normal olmasını sağlar Kan şekeri düşünce vücudumuz buna hormonsal tepki vererek kan şekerini artırmaya çalışır. Açlıkta ve kan şekerinin düştüğü durumlarda insülin salınımı azalır. Buna bağlı olarak dokuların glukoz alımı azalırken karaciğerden glukoz (şeker) üretimi artar. Vücuttan su atılması esas olarak vazopressin isimli hormon tarafından kontrol edilmekle beraber, kortizol ve tiroit hormonları da bu konuda etkilidir. Paratiroid hormonu ve D vitamini koordineli hareket ederek kan kalsiyum dengesini sağlarlar. Paratiroid hormonu böbreklerde D vitamini sentezini artırır. D vitamini ise bağırsaklardan kalsiyum emilimini artırır, kemiklerde paratiroid hormonunun etkisini kuvvetlendirir. Kan kalsiyumunun artması ise paratiroid hormon salgılanmasını azaltır.. Vücuttaki herhangi bir stres durumunda, stresin şiddeti, akut (ani) veya kronik (devamlı-süregen) oluşuna göre, çok sayıda hormonu harekete geçirir. Travma veya şok gibi şiddetli ani streslerde sempatik sinir sistemi aktive olarak katekolamin dediğimiz adrelanin ve noradrenalin isimli hormonlar kanda artar, kalbin pompaladığı kan miktarı çoğalır, kan basıncı ve glukoz (şeker) yapımı artar. Stres ACTH , büyüme hormonu ve kortizol hormon yapımını artırır. Artan kortizol kan basıncının devamlılığını sağlar. Hormonlar üreme işlevini de düzenler. Üreme işlevi cinsiyetin belirlenmesi, cinsel gelişme, gebelik, süt verme, çocuk yetiştirme ve menopoz gibi değişik aşamaları kapsar. Bu aşamaların her birinde çok sayıda hormon birlikte ve düzen içinde çalışır. Hormonların üremeyle ilgili koordineli etkilerinin tipik örneği ortalama 28 günde bir yinelenen adet görme (menstruasyondur). Adet döneminin erken (folliküler) evresinde FSH ve LH isimli hormonlar yumurtalıktaki yumurtaların (folliküllerin) olgunlaşmasını uyarır. Bu durumda östrojen ve progesteron hormonları giderek artar. Gebelikte artan prolaktin memelerin süt salgılamaya hazır hale gelmesini sağlar. Oksitosin isimli hormon ise memeden süt gelmesine etkilidir. Hormonların Yapıldığı Bezler: Hormonlar hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez, pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde yapılır ve salgılanır. Bundan başka beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi olmaktadır. Hormon üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir. Hormonların adlandırılması genellikle ilk bulundukları dokuya veya major etkilerine göre yapılmıştır. Ancak, günümüzde aynı hormonun farklı dokularda üretildiği bilinmektedir. Hormonların Salgılanması ve Taşınması Hormonlar salgı bezinden aktif halde veya daha az aktif halde salınır. Aktif olmayanlar daha sonra aktif hale gelirler. Hormonlar bezlerden kana salgılanır. Tiroid hormonu T4 hücrede etki etmesi için daha sonra T3 hormonuna dönüşür. Testosteron hormonu yine hücrede etkili olmak için daha sonra dihidrotestosteron haline gelir. Hormonlar kanda bazı proteinlere bağlanarak taşınır Çok azı ise serbest halde bulunur. Seks hormonları SHBG proteinine bağlanır, tiroid hormonları TBG proteinine bağlanır. Reseptör Nedir? Hormonların hücrede bağlandıkları yapıya ‘’reseptör’’ denir. Hormonların biyolojik etkileri bu reseptörlere bağlandıktan sonra oluşur. Reseptörleri kilit olarak düşünürseniz hormonlar bir anahtar olarak görev yapar ve bu kiliti açarak hücrede etkilerini gösterirler. Bütün reseptörlerin en azından 2 farklı fonksiyonel bölümü vardır. Bunlardan biri hormonu tanıyan ve ona bağlanan “tanıma bölgesi”, ikincisi ise uyarımı ileten “uyarı iletim bölgesi”dir. Reseptörün tanıma bölgesi hormonla üç boyutlu bağlantı kurabilecek özel bir yapı gösterir. Hormon ile reseptör bağlanma bölgesi arasındaki uyum bağlanmanın derecesini tayin eder. Uyum ne kadar iyi ise hormon reseptör bağlanması ve dolayısıyla hormonun etki oluşturması o oranda güçlü olacaktır. Hormonun reseptörüne bağlandıktan sonra uyarı iletimi iki şekilde olabilir. Polipeptid ve protein yapılı hormonlar ile katekolaminler hücre zarında yerleşmiş reseptörlere bağlanırlar. Bu bağlanma sonrası meydana gelen uyarı hücre içi sistemlere iletilir. Steroid hormonlar (kortizol, aldosteron gibi), tiroid hormonları ve diğer bazı hormonlar ise hücre içi reseptörlere bağlanarak etki gösterirler. Hormonlar Birbiriyle Etkileşir Mi? Hormonlar birbirleriyle etkileşim içindedir. Vücudun dengesi bu etkileşim sayesinde sağlanır. Günlük yaşamımızda biz yerken, istirahat ederken ve çalışırken bazı hormonlar artarken diğerleri azalır. Bir hormonun kandaki seviyesi vücudun durumuna göre değişiklik gösterir. Hormonlar Nasıl Ölçülür? Hormonlar kandan ölçülebildiği gibi idrardan veya tükrük salgısından da ölçülebilir. Ancak sadece hormon ölçülmesiyle hormon hastalıkları bazı durumlarda anlaşılamaz ve bu nedenle bazı testler yapmak gerekebilir. Bu testlerle biz uyarma veya baskılama testleri adı veriyoruz. Hormonlar ve Bağışıklık Sistemi Hormonlar bağışıklık sistemi (immün sistem) üzerinde de etkilidir. Özellikle kortizon ve seks hormonları bağışıklık sistemine etki ederler. Bazı bağışıklık sistemi hücreleri ACTH, prolaktin gibi hormonlar üretebilir. Bağışıklık sisteminin ürettiği bazı maddeler de hormon salınımını etkiler. Otoimmün hastalıklar dediğimiz bir hastalık grubu bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucu ortaya çıkar ve salgı bezlerini tahrip eder ve hormon hastalıkları oluşur. Bunlara örnek Tip 1 şeker hastalığı, Hashimoto hastalığı, Graves hastalığı (tiroid bezi aşırı çalışması) ve Addison (böbreküstü bezi yetersizliği) hastalığıdır. Hormonlar ve Sinir Sistemi Sinir hücreleri arasındaki iletişimi nörotransmitter denen hormon yapısındaki maddeler sağlar. Bu nörotransmitter denen hormonlar adrenalin, noradrenalin gibi etkileri vardır. Beyindeki sinir hücreleri de hormon salgılar. Örneğin hipotalamusdan salgılanan TRH hormonu beynin diğer kısımlarında da salgılanır. Bu nedenle sinir sistemi de hormon salgılamaktadır. Bazı psikiatrik hastalıklarda beyinde salgılanan hormonlarda bozukluk vardır. Hormon Hastalıkları Oluş Mekanizması Hormon hastalıkları temelde 3 mekanizmayla meydana gelir 1.Hormon yapım fazlalığı 2.Hormon yapım azlığı 3.Hormon direnci durumları Hormon yapım fazlalığı bir hormonun aşırı salgılanmasıdır. Bunun nedeni sıklıkla bezlerde oluşan adenom adını verdiğimiz tümör dokuları, bağışıklık sistem boızuklukları ve iltihabi nedenlerle oluşur Hormon azlığı ise bezin harabiyeti veya bezin ameliyatla alınması sonucu hormon yapacak bez kalmaması, bağışıklık sistemi tarafından bezin harabiyeti, hormon yapımında kullanılan maddelerin gıdalarla az alınması gibi nedenlerle olur. Hormon direnci ise hormonun hücrede etki edememesidir. Hormonların Ritmik Salınımı ve Vücut (Biyolojik) Saati Vücuttaki hormonların salgılanması uyku-uyanma olayından etkilendiği gibi suprakiasmatik nukleus denen bir çekirdekten de etkilenir. Vücut farklı hormonlara farklı zamanlarda ihtiyaç duyar. Bunun ayarlanması hipotalamusta bulunan suprakiasmatik nukleus tarafından sağlanır. Bu saat vücuda sinyaller göndererek hormonların üretimini sağlar. A- Hipotalamustan Salgılanan Hormonlar: Hipotalamustan bazı hormonlar salgılanır ve bunların görevi hipofizden hormon salgılanmasını sağlamaktır. Bu hormonlara düzenleyici hormon veya faktör denir. Bunlar: 1.GnRH (gonadotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden FSH ve LH hormonlarını salgılatır 2.GHRH (Growth hormon salgılatıcı hormon): Hipofizden büyüme hormonu (diğer adı growth hormon) salgılatır 3.TRH (TSH salgılatıcı hormon): Hipofizden TSH hormonu salgılatır. 4.CRH (Kortikotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden ACTH hormonu (diğer adı kortikotropin) salgılatır) 5.PİH (Prolaktin inhibe edici hormon): Buna dopamin adı da verilir. Hipofizden prolaktin salgılanmasını önler 6.Somatostatin: Hipofizden salgılanan büyüme hormonu ve TSH hormonunun salgılanmasını önler. Somatostatin ayrıca pankreastan, bağırsak içindeki zardan (mukoza), tiroid bezindeki parafolliküler C hücrelerinden de salgılanır. Büyüme hormonu dışında insülin, glukagon, gastrin, sekretin gibi birçok hormonun salgılanmasını önler. 7.Oksitosin 8.Antidiüretik hormon (ADH). B- HİPOFİZ BEZI VE HORMONLARI: Hipofiz bezi, kafatasının ortasında, bulunduğu yer olarak her iki gözün arasında, burnumuzun üst kısmının arkasında bulunan kemiğin içerisinde bulunan bir bezdir. Ağırlığı ortalama 600 mg kadar olup kuru fasulye gibi oval, simetrik, kırmızı-kahverengi renktedir. Kadınlarda erkeklerden biraz daha büyüktür. Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön Hipofiz’’ veya tıp dilinde adenohipofiz denir. Arka kısmına ‘’arka hipofiz’’ veya tıp dilinde posterior hipofiz denir. Ön bölüm hipofizin %75-80’nini oluşturur. Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder. Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır: 1.FSH (Follikül stimüle edici hormon) 2.LH (lüteinize edici hormon) 3.Prolaktin (süt salgılatıcı hormon) 4.Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon 5.ACTH (Adrenokortikotropik hormon) 6.TSH (tiroid stimüle edici hormon) Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır: 1.ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin 2.Oksitosin Hipotalamus-Hipofiz-Salgı Bezi Aksı Yukarıda anlatıldığı şekilde hormonların salınımı için önce hipotalamustan bazı hormonlar salgılanmakta bunlar hipofize gelerek bu defa hipofizden diğer hormonları salgılatmaktadır. İkinci adımda ise hipofizden salgılanan hormonlar vücuttaki salgı bezlerine giderek o bezlerden bazı hormonların salgılanmasını sağlamaktadır. İşte hipotalamus-hipofiz-salgı bezi ekseni dediğimiz bu yol sayesinde hormonlar gün içinde salgılanmaktadır. 1) FSH ve LH: FSH ve LH hormonları erkek ve kadında üreme organlarına etki ederler ve bu sayede cinsel hormonların yapımını, cinsel farklılaşmayı ve kadında yumurta, erkekte ise sperm gelişimini sağlar. FSH erkekte testiste bulunan sertoli hücrelerine ve spermin yapıldığı seminifer tüplere etki eder. FSH’nin etkisiyle sertoli hücresinden inhibin adında bir hormon salgılanır ve FSH hormonunun hipofizden fazla salgılanmasını önler. FSH testiste bulunan seminifer tüplerinde sperm gelişimini sağlar. LH hormonu ise testiste bulunan leydig hücrelere etki eder ve bu hücrelerden testosteron adı verilen erkeklik hormonunu salgılatır. Sperm hücrelerinin gelişiminde hem FSH hem LH hormonu etkilidir. Kadınlarda ise FSH hormonu yumurtalıkta bulunan granuloza hücrelerine etki ederek östrojen hormonunu salgılatır. LH hormonu ise yumurtalıkta bulunan teka hücrelerine etki ederek androjen denen bazı hormonlar üretir ve bunlar sonra yine östrojene dönüşür. LH hormonunun ana etkisi yumurtlamanın sağlanmasıdır. Oluşan yumurtlama sonrası oluşan korpus luteumdan ise progesteron hormonu salgılanması LH hormonu ile sağlanır. FSH ve LH hormonu pulsasyon halinde salgılanarak etki ederler. Yani salınım hep aynı düzende değildir. FSH ve LH hormonlarının salınımı hipotalamustan salgılanan GnRH hormonu sayesinde olur. Vücutta seks hormonları dediğimiz testosteron ve östrojen azalınca GnRH salınımı olur ve hipofizden FSH ve LH salgılanır. Ergenlik (tıp dilinde puberte) başlayınca bu hormonların salınımı artar ve ergenlik oluşur. Yani erkekte sakal, bıyık çıkması, penis ve testislerde büyüme, ses kalınlaşması, koltuk altı kıllanma ve penis etrafının kıllanması oluşur. Kızlarda ise adet başlaması ve memelerin büyümesi oluşur. Kızlarda ergenlik 9-13 yaşları arasında, erkeklerde 12-14 yaşları arasında olur. FSH ve LH salını adet boyunca değişiklik gösterir. Yumurtlama öncesi artan östrojen hormonu sayesinde FSH en yüksek seviyesine çıkar. Kadınlarda menopoz döneminde FSH ve LH hormonu yükselir. Erkeklerde ise FSH ve LH hormonu yaşla birlikte hafif artar ve testosteron hormonu azalır. 2)TSH (Tiroid Stimüle Edici Hormon) TSH hormonunun hipofizden salgılanmasını hipotamustan salgılanan TRH hormonu sağlar. TSH hormonu kana karışarak boynumuzda bulunan tiroid bezine gider ve onun her türlü çalışmasını ayarlar. Tiroid bezinin kandan iyod alması, tiroid hormonlarının yapımı ve bezden salgılanması ve tiroid bezinin büyümesi hep TSH hormonu sayesinde olur. Kanda T3 ve T4 hormonları azalınca hipofizden TSH salınımı artar. Eğer kanda T3 ve T4 hormonları fazlaysa TSH salgısı azalır. Pulsasyon yaparak salgılanan TSH hormonu geceleri biraz daha fazla salgılanır. Normalde kanda 1-5 IU/L arasında bulunur. 3)Prolaktin Prolaktin hipofizden salgılanan ve süt hormonu olarak bilinen hormondur. Prolaktin hormonu stres durumunda, göğüs duvarının hasarında ve gebelikte kanda yükselir. Normalde kanda 15-20 ng/ml arasında değişir. Prolaktin hormonunun görevi süt salgısını başlatmak ve devam ettirmektir. Gebelikte prolaktin yüksek olduğu halde süt salgısının olmaması kanda artan östrojen ve progesteron hormonlarının süt salgılanmasını önlemesi nedeniyledir. Doğumla birlikte bu hormonların birden azalması süt salgılanmasını başlatır. Oksitosin isimli hormon da sütün memeden çıkmasını sağlar. Prolaktin etkisiyle FSH ve LH hormon salınımı azaldığından emzirme döneminde yumurtlama olmaz. Prolaktin fazlalığı bazı hastalıklar yaparsa da prolaktin azlığının kadınlarda adetleri bozduğu biliniyor. Erkeklerde prolaktin azlığının etkileri bilinmiyor. 4)Büyüme Hormonu Tıp dilinde büyüme hormonuna growth hormon adı verilir. Büyüme hormonunun salgılanması hipotalamustan salgılanan GHRH isimli hormonun sayesinde artarken hipotalamustan salgılanan somatostatin isimli hormonun salgılanmasıyla azalır. Ayrıca beslenme, seks hormonları ve bazı büyüme faktörleri de büyüme hormonunun salgılanmasını etkiler. Mideden salgılanan ve iştah üzerine etkili olan Ghrelin isimli hormon da büyüme hormonunu artırır. Bu hormon GHRH’un bağlandığı reseptörlere bağlanır. Büyüme hormonu salgısı gece artar, gündüz azalır. Uyku, stres, kan şekeri düşüklüğü, açlık, kanda üre yüksekliği ve siroz durumunda büyüme hormonu kanda artar. Uykunun başlangıcında büyüme hormonu salgısı maksimum düzeye çıkar. Yaşın ilerlemesiyle büyüme hormonu salgısı azalır. Kan şekerinin yükselmesi, şişmanlık, tiroid hormon azalması, kanda kortizol artması ise büyüme hormonu salgılanmasını azaltır. Büyüme hormonu kana karışarak karaciğere gelir ve oradan IGF-1 isimli hormonu salgılatır. IGF-1 hormonu fazla salgılanırsa büyüme hormonu salgısını önler. IGF-1 karaciğerden başka böbrek, bağırsaklar ve kıkırdak dokusunda da yapılır. IGF-1 hormonu sayesinde kas, kıkırdak ve kemik büyümesi sağlanır. Bu sayede boy uzar. 5)ACTH ACTH hormonuna tıp dilinde kortikotropin hormon adı da verilir. Hipofiz ön kısmından salgılanır. ACTH salgılanmadan önce proopiomelanokortin isimli büyük bir moloküldür. Bu parçalanınca ACTH oluştuğu gibi ciltte pigmentleşmeyi sağlayan beta-MSH, beta –endorfin gibi hormonlar da oluşur. Hipofizden ACTH salınması için hipotalamustan CRH isimli hormonun salgılanması gerekir. CRH hormonunun etkisiyle ACTH salınmaktadır. Gıda alımı ACTH salınımını artırır. ACTH hormonu hipofizden salgılandıktan sonra kan yoluyla böbreküstü bezlerine gelir. Böbreküstü bezlerine adrenal bez adı da verilir. Bu bezler sağ ve sol olmak üzere iki adettir. İşte ACTH adrenal bezinden bazı hormonların salgılanmasını artırır. Bunlardan Psikolojik ve fiziksel stresler, ağrı, travma, oksijen azlığı, kan şekeri düşmesi, soğuk, ameliyat, depresyon, ateş yükselmesi kortizol ve ACTH salınımını artırır. Kanda kortizol artarsa ACTH salınımı azalır. Tersine kanda kortizol artarsa ACTH salınımı artar. 6)ADH ADH veya açık adıyla ‘’antidiüretik hormon’’ (ADH) hipotalamusta yapılıp oradan sinir hücreleriyle arka hipofize taşınır ve buradan kana salgılanır. Bu hormona vazopressin adı da verilir. Vücudun su dengesini sağlar. Böbreklere etki ederek süzülen kanın geri emilmesini sağlar. ADH hormonu ayrıca damarların kasılması ve kalp üzerinde de etkilidir. 7)Oksitosin Oksitosin hormonu ADH gibi hipotalamusta yapılır ve yine onun gibi sinir hücreleriyle arka hipofize taşınarak oradan salınır. Oksitosin memedeki kasılmayı sağlayarak sütün memeden çıkmasını sağlar. C) PİNEAL BEZ VE SALGILADIĞI MELATONİN HORMONU Melatonin hormonu beyinde bulunan pineal bez ismindeki bir bezden salgılanır. Pineal bez 100-150 mg ağırlığındadır. Pineal bez salgıladığı melatonin ile vücudun gece gündüz farklılıklarına uyum göstermesini sağlar. Melatonin hormonu pineal bezde triptofan aminoasidinin serotonine, onun da melatonine dönüşmesiyle oluşur. Melatonin hipotalamusta bulunan suprakiazmatik nukleusun kontrolü altında çalışır. Gözdeki retina bölümü ışık durumunu beyine iletir ve buradaki suprakiazmatik nükleus ışık durumuna göre pineal bezden melatonin hormonu salgılatır. Melatonin karanlıkta salgılanan bir hormondur. Yani melatonin gece salgılanır, gündüz ise salgılanmaz. Gece uzunluğu artınca melatonin salgısı da artar. Işık olunca melatonin salgısı azalır. Melatonin akşam saat 21’den sonra salgılanmaya başlar ve gece saat 02.00-04.00 arası en fazla salgılanır ve sabah saat 07.00’ de salgılanması azalır. Melatonin bu nedenle gece uyku getirir sabah ise uyanmaya katkıda bulunur. Melatonin hormonunun etkileri şunlardır. 1.Uykuyu getirir, uyku sağlar, 2.Ergenliği başlatır 3.Üreme üzerinde etkilidir 4.Vücut ısısını azaltır. 5.Antioksidan etkisi vardır. Melatonin ritmi sabit olduğundan uyku bozuklukları, vardiya değişiklikleri, jet lag araştırmalarında bilgi verir. Uykusuzlukta melatonin salgısı bozulur. Eğer melatonin gündüz salgılanırsa gündüz uyuklama, gece uyuyamama oluşur. Bu kişiler atenolol adlı ilacı alınca melatonin azalır ve uyku durumu düzelir. Ergenlik oluşuncaya kadar melatonin kanda artar ve ergenlik oluşmasından hemen önce azalır ve ergenlik başlar. O yüzden melatonin ergenliğin başlamasında önemli rol oynamaktadır. Melatonin düzeyleri 35-40 yaşına kadar sabit kaldıktan sonra yaşlılıkta azalır. Melatonin çok düşük dozlarda alınırsa doğurganlığı arttırmaktadır. Günde 6.6 gr melatonin tedavisinin parkinson, depresyon ve şizofrenide faydası olmamıştır. Fazla alınınca gündüz uyku ve karın ağrısı olmuştur. Melatoninin 0.3-240 mg /gün dozunda ağızdan alınınca uyku getirmiş ve prolaktin hormonunu artırmıştır. Hayvanlarda yapılan çalışmalarda antioksidan etkinliği gözlenmiştir. İnsanlarda antioksidan etkisiyle ilgili çalışma veya bilgi yoktur. 2-5 mg gibi düşük dozlarda akşama doğru alınınca uyku getirir, prolaktin azalır ve vücut ısısını azaltır. Jet lag için faydalıdır. Melatonin tablet uçuştan bir gün önce saat 15.00’de 0.5 mg alınır ve uçuştan sonra vardığınız gün saat 18.00’de alınır. Doğudan batıya gidiyorsanız sabah uyandığınızda melatonin alın. Gözleri görmeyen (kör) kişilerde uykusuzluk için melatonin faydalı olmaktadır. Kanser üzerine yapılan hayvan çalışmalarında kanser hücrelerinde etkili olduğu gösterilmiştir. İmmun sistemi (bağışıklık sistemini) desteklemektedir. Melatonin hormonunun vücudumuzda etki yerleri şunlardır: 1.Göz dibindeki retina, 2.Hipotalamustaki suprakiazmatik nükleus adı verilen bir çekirdek 3.Hipofiz bezi 4.Hipotalamus D) TİROİT BEZİ VE HORMONLARI Tiroid bezi boynumuzun ön tarafında bulunan bir organımızdır. Tiroid bezinin görevi tiroid hormonlarını üretmek, depolamak ve gerektiğinde kana vermek ve böylece metabolizmamızı ayarlamaktır. Tiroid bezi küçük bir bezdir; 15-20 gram kadar ağırlığı vardır ve bir ceviz büyüklüğündedir. Boynun ön tarafında cildin altında bulunur ve kelebek şeklindedir. Kelebeğin kanatları sağ ve sol lob olarak adlandırılırken, bu iki lobu birleştiren ortadaki kısma istmus adı verilir. Her lob 4 cm uzunluğunda ve 1-2 cm enindedir. Tiroid bezi adem elması denen nefes borusu çıkıntısının (gırtlak) tam arkasındadır ve yutkunmakla aşağı yukarı hareket eder. Doktorlar muayene sırasında bu nedenle yutkunmanızı isterler. Tiroid bezi gıda ve suyla alınan iyot minerali ile tiroid hormonları yapan bir organdır. Su ve gıdalarla alınan iyot bağırsaklardan kana geçtikten sonra boynumuzda bulunan tiroid bezine gelir ve tiroid hormonlarının üretilmesinde kullanılır. Tiroid bezine giren iyot burada tirozin isimli aminoasitle birleşerek T3 ve T4 adı verilen tiroid hormonlarının oluşumunu sağlar. T4 hormonun yapısında dört tane iyot molekülü olduğu için T4, T3 hormonun yapısında ise 3 tane iyot molekülü olduğu için T3 adı verilmektedir. Tirozin aminoasiti yediğimiz proteinli gıdalarla sağlanır. Görüldüğü gibi tiroid hormonlarının yeteri kadar yapımı için protein ve iyodun gıda ve suyla vücuda yetecek kadar alınması gerekmektedir. Bezde oluşan T3 ve T4 hormonları daha sonra kan dolaşıma salınarak vücudun bütün organlarına ve hücrelerine girer ve etkilerini gösterir. Vücudumuzdaki tüm hücreler tiroid hormonlarından etkilenmektedir. İnsanın, anne karnındayken gelişimi, doğduktan sonra büyümesi ve tüm metabolizma faaliyetleri tiroid hormonları tarafından kontrol edilmektedir. Tiroid hormonlarının vücudumuzda etkilemediği organ veya hücre yok gibidir. Kalp hızı, kan kolesterol düzeyi, vücut ağırlığı, kasların güçlü olması, adet düzeni, cilt ve tırnaklar, kemikler, seks organları, beyin ve psikolojik durum tiroid hormonlarından etkilenmektedir. Tiroid bezinden iki türlü tiroid hormonu salgılanır. Bunlardan daha fazla salgılananı T4 (%80 oranında salgılanır), daha az salgılananı (%20’si) ise T3 hormonudur. Hücrelere giren ve etkili olan hormon T3 hormonudur; T4 hormonu hücreye girmez. Bu nedenle T4 hormonu vücudumuzda özellikle karaciğerde ve diğer organlarımızda deiyodinaz enzimleri ile T3 hormonuna dönüşmektedir. Bu dönüşümün bozulması durumunda T3 yeterince oluşamaz ve tiroid hormonları etkisini gösteremez. Kandaki T4 ve T3 hormonları bazı proteinlere bağlanarak dolaşırlar. Bu proteinlere bağlanan tiroid hormonlarına total T4 ve total T3 adı verilir. Kanda bulunan tiroid hormonlarının çok azı kanda hiçbir proteine bağlanmadan serbest olarak bulunur ki, bunlara serbest T3 ve serbest T4 hormonları denir. Serbest T3 ve serbest T4 hormonları total T3 ve total T4 hormonlarıyla bir denge halinde bulunduğundan tiroid bezinin çalışma durumunu (az, çok veya normal çalışmasını) en iyi yansıtan testler serbest tiroid hormonlarıdır. Kan dolaşımından hücrelere total hormonlar değil serbest hormonlar girmektedir. Bu nedenle total T4 ve T3 tetkikleri yerine serbest T4 ve serbest T3 hormonlarını ölçtürmek daha iyidir. Tiroid bezinin çalışması beynimizin tabanında bulunan hipofiz bezi tarafından kontrol edilir. Hipofiz bezi, TSH adı verilen bir hormon salgılar ve bu hormon kan yoluyla tiroid bezine gelerek ondan tiroid hormonu yapmasını ister TSH hormonu tiroid bezinin iyot tutmasını sağladığı gibi tiroid hormonlarının yapılmasını da sağlar. Tiroid hormonları metabolizmamızı hızlandırır: Tiroid hormonlarının en önemli görevlerinden birisi bazal metabolizma denilen istirahat halindeyken harcanan kalorileri ayarlaması ve enerji üretimini sağlamasıdır. Bu sayede vücudumuzun ısısı ayarlanır ve belirli bir düzeyde tutulur. Bu ısı oluşması olayı aldığımız oksijenin yakılması sırasında oluşur. Görüldüğü gibi tiroid bezi vücudumuzu bir soba gibi ısıtmaktadır. Tiroid bezi az çalışırsa vücut ısısı düşer ve üşürüz. Bunun tersine çok çalışırsa metabolizma hızlanarak kendimizi sıcak hissederiz ve sıcak yerlerden kaçarız. Tiroid hormonlarının kan yağları üzerine etkisi : Tiroid hormonlarının fazla salgılanması kan yağlarının yani kolesterol ve trigliserit dediğimiz yağların yakılmasını artırarak bunların kan düzeylerinde azalma yapar. Tiroid hormonlarının az salgılandığı durumda (hipotiroidi) metabolizma yavaşladığından kan yağları fazla yakılamaz ve kanda birikir. Sonuçta kandaki kolesterol ve trigliserit isimli yağlar çok yükselir. Bu nedenle kan yağları yüksek kişilerde mutlaka tiroid hormon tetkikleri yapılarak altta bir tiroid bezi az çalışma durumu olup olmadığı araştırılmalıdır. Kan yağlarını yükselten diğer bir hastalık ise şeker hastalığıdır. Karbonhidrat metabolizmasına etkisi: Tiroid hormonlarının ekmek, şeker ve nişasta gibi karbonhidratların yakılmaları ve böylece enerji üretilmesinde önemli görevleri vardır. Kandaki şekerin insülin hormonu sayesinde hücrelere girmesini tiroid hormonları artırır. Kanda şeker azaldığında ise tiroid hormonları karaciğerden kana şeker salınmasını artırarak kan şekerinin daha fazla düşmesini önler. Tiroid hormonlarının büyüme ve boy üzerine etkisi: Çocukların büyümesi için tiroid hormonlarının yeteri kadar kanda olması gerekir. Tiroid hormonu az salgılanan çocuklarda büyümede gerilik, boy kısalığı veya cücelik oluşur. Beyin gelişimi ve anne karnındaki bebeğin büyümesi tiroid hormonlarına bağlıdır: Anne karnındaki bebeğin beyin gelişimi anneden göbek kordonuyla gelen tiroid hormonlarına bağlıdır. Eğer annede tiroid yetmezliği varsa az hormon gelir ve bebeğin beyin gelişimi iyi olmaz ve zeka geriliği ortaya çıkar. Bu nedenle gebeliğin ilk aylarında tiroid hormon tetkiki yapılarak tiroid hormon azlığı olup olmadığı araştırılmalıdır. Beyin dışındaki diğer organların gelişimi için de tiroid hormonlarının yeteri kadar vücutta bulunması gerekir. Tiroid hormonları iştah ve vücut ağırlığını kontrol eder: Tiroid hormonlarının az salgılanması veya fazla salgılanması iştah ve vücut ağırlığında değişiklikler yapmaktadır. Tiroid hormonlarının az olması gıda alma olayını azaltırken fazla olması iştahı artırarak aşırı yemek yenmesine neden olur. Kiloda görülen değişiklikler ise tiroid hormonlarının bazal metabolizma hızını etkilemesinden kaynaklanmaktadır. Hipotiroidi denilen tiroid bezinin az çalışması durumunda önceki kiloya göre %15-30 oranında kiloda artma, hipertiroidi denilen tiroid hormonlarının fazla salgılanması durumunda ise önceki kiloya göre % 15 oranında kilo kaybı söz konusudur. İlaçlarla tedavi yaptığımız hipertiroidili hastalarda yaklaşık 1-2 ay sonra hastaların kilo almaya başladığını görürüz. Hipertiroidi durumunda bazal metabolizma hızı fazladır ve aşırı oksijen tüketimi vardır. Bazal metabolizma hızındaki bu değişiklikler karbonhidrat ve yağ metabolizmasını da etkileyerek kan yağları düzeylerinde değişiklikler yapmaktadır. Tiroid hormonları vücudumuzda yağ yapım hızını ve yağ yakılmasını etkilemektedir. Karaciğer ve yağ dokusunda bulunan ve yağ yapımını sağlayan enzimler tiroid hormonlarından etkilenmektedirler. E) PARATİROİD BEZLERİ VE HORMONLARI Paratiroid bezleri tiroid bezinin arkasında ve yapışık olarak bulunur ve 4 adettir. İki tanesi yukarıda iki tanesi aşağıdadır. Bir paratiroid bezinin ağırlığı en fazla 70 mg kadardır ve boyutu 6x5x2 mm kadar, yani oldukça küçüktür. Paratiroid bezinden paratiroid hormonu salgılanır. Paratiroid hormonu kandaki kalsiyum düzeyine göre salgılanır. Kanda kalsiyum düşük ise paratiroid hormonu salgılanır ve bu hormon böbrek ve kemiklere direkt olarak etki ederek ve bağırsaklara dolaylı yoldan etki ederek kan kalsiyumunu yükseltir. Kanda kalsiyum yüksek ise paratiroid hormonu az salgılanır. Kanda kalsiyum ayarlanmasında böbreğin de önemli rolü vardır. Paratiroid hormonu böbrekte D vitamininin aktif hale gelmesine (1, 25 (OH)2D3) katkıda bulunur. Böbrekten süzülen kalsiyumun geri alınmasında paratiroid hormonunun etkisi vardır. Paratiroid hormonu kemiklere etki ederek kemiklerden kalsiyum ve fosforun ayrılmasını sağlar. Paratiroid hormonu ayrıca D vitamini yoluyla barsaklardan kalsiyum emilimini de artırır. Paratiroid hormonu böbreklerden kalsiyum emilimini artırırken idrarla fosfat atılımını artırır. Kalsiyumun vücutta, yani kanda, bir dengede tutulmasında iskelet, bağırsaklar, böbrek, paratiroid hormonu ve D vitamininin önemli rolü vardır. Normal erişkin bir kişide diyetle alınan günlük kalsiyum miktarı 1000 mg kadardır. Böbreklerden her gün 10 gram kalsiyum geçer ve bunun 100- 300 mg kadarı idrarla atılır. Kalsiyum esas olarak iskelet kemiklerinde depo edilir ve iskeletimizde yaklaşık 1000 gram kalsiyum bulunur. F-) BÖBREK ÜSTÜ BEZİ (ADRENAL BEZ-SÜRRENAL BEZ) VE HORMONLARI Böbreküstü bezleri veya diğer adıyla adrenal bezler her iki böbreğin üst kısmına yerleşmiş yaklaşık 3-4 gram ağırlığında olan bezlerdir. Adrenal bezlerin ‘’korteks’’ denen dış kısmı ve ‘’medulla’’ denen iç kısmı vardır. Medulla denen iç kısımdan adrenalin ve noradrenalin hormonları üretilir. Korteks denen dış kısımdan ise kortizol, aldosteron, DHEA ve testosteron gibi hormonlar üretilir. Böbreküstü bezi bu hormonları yapmak için kanda bulunan kolesterolü kullanır. Kolesterolün adrenal bez tarafından alınması ve hormonların yapımını hipofiz bezinden salgılanan ACTH hormonu uyarır. Kortizol Kortizol salınımı gün içinde değişiklik gösterir. Sabah fazla, öğleden sonra az salgılanır. Kortizol kandaki glukozu (şekeri) artırır. Protein, karbonhidrat, yağlar ve nukleik asit üzerine etkilidir. Protein yıkımını artırır. Ayrıca iltihabı azaltıcı etkileri vardır. Stres durumunda kan kortizolü artar. Bu stres travma, ameliyat, egzersiz, anksiyete, depresyon, kan şekeri düşmesi ve ateşlenme olabilir. Kortizol hormonu vücut su dengesine de katkıda bulunur. Böbreklerden su atılmasını sağlar. Kortizol davranış üzerine de etkilidir. Azlığı veya fazlalığında psikolojik bozukluklar meydana gelir. Aldosteron: Aldosteron hormonu böbrekten sodyum tutulmasını ve potasyum atılmasını sağlar. Aldosteron salınımı renin-anjiotensin hormonları, kandaki potasyum düzeyi ve ACTH hormonu tarafından kontrol edilir. Vücutta sıvı miktarı renin-anjiotensin ve aldosteron hormonları ile ayarlanır. DHEAS DHEAS adrenal bezden salgılanır ve yaş ilerledikçe salgılanması azalır.Erkeklerde adrenal bezden salgılanan testosteron ve DHEAS gibi hormonların erkek tipine etkileri pek azdır. Buna karşılık kadınlarda fazla salınırsa erkek tipi görüntüye neden olurlar. DHEA ve androstenedion hormonları adrenal bezden salgılanır ve cinsel kılları kadınlarda artırır ve kadınlarda seks isteğini (libido) sağlarlar. Stres Hormonları: Adrenalin ve Noradrenalin: Adrenalin ve noradrenalin hormonları adrenal bezin ‘’ medulla ‘’ kısmından salgılanır. Adrenalin hormonun diğer adı ‘’epinefrin’’ dir. Adrenalin, noradrenalin ve dopamin hormonlarında ‘’katekolaminler’’ ismi de verilir. Bu hormonlar adrenal bezin medulla kısmında tirozin isimli aminoasitten oluşur. Bu aminoasitten önce DOPA, sonra dopamin ve noradrenalin oluşur. Noradrenalin ise son aşamada adrenalin hormonuna dönüşür. Adrenal bezlerden noradrenalin %20 oranında, adrenalin ise %80 oranında salgılanır. Adrenalin ve noradrenalin hormonlarının etkileri şunlardır: 1.Kalp atım sayısını ve tansiyonu artırır, damarları kasar 2.Göz bebeklerini genişletir, 3.Kan şekerini artırır 4.Ciltteki kanın iç organlara gitmesini sağlar. 5.Kan yağ asitleri artar 6.Vücut ısısını artırır 7.Oksijen tüketimini artırır Adrenalin stres durumlarında kanda hızla artar, o nedenle stres hormonu olarak da bilinir. Adrenalin kanda arttığında arttığında çarpıntı, nabız sayısında artma, kan şekerinde yükselme ve ciltteki solukluk ve elde terleme oluşur. Adrenalin ilaç olarak kalp durması, astım ve bazı alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılır. G) TESTİS VE SALGILADIĞI HORMONLAR Testisler sperm üretmeye yaradığı gibi erkeklik hormonu olan testosteron da salgılarlar. Sperm oluşumu ve testosteron salgılanması hipofizden salgılanan FSH ve LH hormonları tarafından kontrol edilir. Normal erişkin bir erkekte her bir testis 20 gram ağırlığında ve 4.5x3x2.5 cm boyutlarında ve 15-30 ml hacmindedir. Testisler ergenliğe girmeden önce 2 cm uzunluğunda ve 2 ml kadardır. Ergenlikle birlikte hacmi artar ve 16-19 yaşında erişkin volümüne ulaşır. Yaşlanma ile boyutları değişmez. Testislerin % 90’nını seminifer tübüller denen ve içinde spermin yapıldığı tüp şeklindeki yapılar oluşturur. Testislerde bulunan ve Leydig hücresi adı verilen hücreler testosteron üretir. Beyinde bulunan hipotalamus hipofize ne kadar testosteron ütetileceğini bildirir. Bu amaçla hipotalamustan GnRH hormonu salgılanır ve bu hormon hipofize gelir. GnRH hormonu hipofizden FSH ve LH hormonunun salgılanmasını sağlar. Hipofizden salgılanan LH hormonu leydig hücresinden testosteron salgılanmasını artırırken hipofizden salgılanan FSH hormonu seminifer tübüllerde sperm üretimini sağlar. Salgılanan testosteron ise hipofizden LH salgılanmasını azaltır. FSH hormonunun etkisiyle testislerdeki sertoli hücrelerinden inhibin ve aktivin isimli hormonlar salgılanır. İnhibin hormonu hipofizden FSH hormonu salgılanmasını azaltırken aktivin hormonu artırır. Aktivin hem hipofizde hem testiste yapılır. Testosteron Hormonunun Etkileri Testosteron erkeklerde salgılanan en önemli seks hormonudur. Testosteron günde 5-6 mg kadar üretilmektedir. Testosteron, testisten salgılandıktan sonra kanda seks hormon bağlayan globuline (SHBG) bağlanır. Bu bağlanan testosteron ‘’total testosteron’’ denilirken bağlanmayan kısmına ‘’serbest testosteron’’ denir. Kanda serbest testosteron ise tüm testosteronun % 1’ni oluşturur. Testosteron ‘’5 alfa redüktaz’’ isimli bir enzimle dihidrotestosterona dönüşerek etkisini gösterir. Erkek tipi gelişme yani sakal ve bıyık çıkması, kıllanma, sesin kalınlaşması testis ve penis büyümesi, kasların gelişmesi, boyun artması testosteron sayesinde olur. Libido (cinsel istek) ve ereksiyon oluşmasında da testosteronun büyük etkisi vardır. Erişkin yaşta testosteron hormonu sperm üretimi, erkek tipi saç şekli oluşmasına, kas kitlesinin oluşmasına ve kemik kitlesi oluşumuna katkıda bulunur. Testosteron hormonu çoğunlukla testislerde üretilir ancak çok az miktarda adrenal bezden de üretilir. Kadınlarda testosteron çok az miktarda yumurtalıklarda üretilir. Normal erişkin erkekte total testosteron düzeyleri 3-10 ng/ml arasında değişir ve saba saatlerine en yüksek düzeydedir. Sperm Sayısı: Normal döl miktarı 2-6 ml arasında değişir. Normalde spermlerin % 60 dan fazlası hareketlidir. Sperm sayısı mililitrede 20 milyondan fazla olmalıdır. H-) YUMURTALIK (OVER) VE HORMONLARI Erişkin bir kadında yumurtalıklar sağda ve solda olmak üzere 2 tanedir ve her biri ortalama 7 gram civarındadır. Yumurtalıklar oval şekilli olup boyutları 2-5x1,5-3x0.6-1.5 cm civarındadır. Yumurtalıktan salgılanan başlıca hormonlar östrojen, progesteron ve androjen denen hormonlardır ve hepsi de kolesterolden yapılır. Bu hormonların yumurtalıktan salgılanabilmesi için hipofizden FSH ve LH hormonlarının yeterli ve düzenli olarak salgılanması gerekir. Östrojen: Yumurtalıktaki granulosa hücrelerinden salgılanır. Östrojen hormonu kızlarda boyun uzamasına, kadın tipinin oluşmasına ve memenin büyümesine katkıda bulunur. Sesin ince olması, dudakların büyümesi ve kadın tipi kalça oluşmasını östrojen sağlar. Kızlarda koltuk altı ve genital organ civarındaki kıllanma yumurtalıktan salgılanan erkek tipi hormonlar (androjenler) sayesinde olur. Östrojen hormonu kadınları kalp hastalığından korur ve kan kolesterolünü azaltır. Overden en fazla salgılanan östrojen E2 denen östradioldür. Östrojen rahimin (tıp dilindeki adı uterus) büyümesini sağladığı gibi vajenin kaygan olmasına katkıda bulunur. Adetin 2. ve 3. gününde estrodiol seviyesi 80 pg/ml den az ise östrojen yetersizliği vardır. Eğer E2 50 pg/ml’den az ise kesin östrojen eksikliği vardır. Progesteron: Yumurtalıktaki corpus luteumdan salgılanır. İki adet (mens) kanamasının ortasında (ortalama 14. günden) sonra salgılanmaya başlar yani adet döneminin ikinci dönemi denen luteal fazda salgılanır. Rahim içi zarın (endometrium) kabarmasını ve salgılayıcı bir hal almasını, döllenmiş yumurtanın rahimde kalması ve gebeliğin devamı için gereklidir. Progesteron vücut ısısının artışını da yapar. Progesteron adet döneminin olmasını sağlar. Östrojenin etkilerini dengeler. Progesteron vücutta sıvı birikmesi ve şişkinliklerin önemli bir nedenidir. Bunun nedeni düz kaslarda gevşeme yapması ve bağırsaklarda bu nedenle gaz oluşmasıdır. Şişkinlik ve gaz şikayeti olan kadınlar şunları yapmalıdır: Tuzlu gıdalar yememeli Yağlı yiyeceklerden ve lifli gıdalardan uzak durmalı Sık ve az yemeli Kahvaltı mutlaka yapılmalı Kafein ve alkol alınmamalı Egzersiz yapılmalı Kilo fazla ise verilmeli Diüretik almamalı Hormon tetkikleri ve üre bakılmalı Androjenler: Yumurtalıklardan erkek tipi etki yapan hormonlardan DHEA, testosteron, androstenedion adında ve hepsine birden genel isim olarak androjen denen hormonlar da salgılanır. Bunlar teka hücrelerinden salgılanır. En fazla salgılanan androstenedion olup bu hormon daha sonra testosteron hormonuna dönüşür. Kızlarda Ergenlik: Kızlarda ergenliğin başlangıç yaşı değişken olsa da meme gelişimi 10-11 yaşlarında başlar, arkasından koltuk altı ve genital organ etrafı kıllanması başlar. Düzenli adetlerin başlaması ergenliğin tamamlandığını gösterir. Memenin gelişmeye başlaması ile adetlerin başlangıcı arasında ortalama 2 yıl geçer. Adetler başlangıçta düzensiz olur. Adetlerin başlangıcında sosyoekonomik faktörler, kalıtım (genetik yapı) etkili olmaktadır. Kilolu kızlar daha erken adet görmeye başlar. Sporla uğraşan kızlarda, beslenme bozukluğu olanlarda adet başlangıcı gecikir. Adetlerin başlamasıyla hipofizden FSH ve LH salgısı artık düzenli ve devamlı olmuştur. Menopozdan sonra FSH ve LH artar Adetlerin Başlaması (Menstruasyon) Her sağlıklı erişkin kız veya kadın, bazen değişmekle beraber 28 günde bir adet görür (bazen 25 günde bir veya 32 günde bir de olur). Her iki adet kanaması arasındaki döneme memstruasyon dönemi denir. Adet kanaması da ortalama 4 gündür ve bazen 6 gün bazen 2 gün olabilir. Bu dönemin ilk 14 günlük dönemine folliküler dönem, ikinci 14 günlük döneme luteal dönem veya faz denir. Her adet döneminin sonunda kanda östrojen ve progesteron hormonu hızla düşer ve arkasından FSH artmaya başlar. FSH etkisiyle bu dönemde (ilk folliküler faz) yumurtalık içinde follikül denen halka şeklinde yapılar oluşur. Bunların içinde yumurta vardır. Arkasından LH hormonunun etkisiyle östrojen salgılanmaya başlar ve yumurtlamanın oluştuğu 14. günden önce kanda östrojen hızla yükselir ve yumurtlamadan sonra düşer. Yumurtlamadan 16 saat önce kanda LH hızla artar. Follikül yırtılır ve içindeki yumurta dışarı çıkar. Budan sonra progesteron hormonu salgılanmaya başlar. Progesteron hormonunun etkisiyle yani yumurtlama olduktan sonra vücut ısısı 0.3-0.5 C artar. Bu artış adet kanaması oluncaya kadar devam eder. Kanama olunca normale gelir. Rahim içini saran veya döşeyen endometrium isimli zarda bu dönemde önemli değişiklikler oluşur. Bu zar spiral arterler (temiz kan damarı) le beslenir. Eğer yumurtalık salgılandıktan sonra gebelik olmaz ise bu damarların kasılmasıyla endometrium zarı dökülür ve kanama oluşur ve adet meydana gelir. Gebelik ve Döllenme: Cinsel ilişki sırasında vajene bırakılan spermler rahim ağzından girerek rahimin ampulla denen ve saçak şeklindeki uç noktasına kadar gelirler. Rahim ağzına (vajinaya) bırakılan 250 milyon spermden ancak 50- 200 kadarı 5 dakika sonra buraya gelebilir. Ampullanın fırçamsı yapıları yumurtalık yüzeyini devamlı süpürürken buradan atılan yumurtaları tutar. Burada bulunan sperm ile yumurta birleşir ve döllenme oluşur. Yumurtalıktan atılan yumurtanın döllenmesi ilk 24 saat içinde olursa olur, sonra olmaz. Yine vajene bırakılan spermin dölleme kapasitesi 48 saattir. Ampullada döllenme sonrası oluşan yapı tüpler yoluyla rahime gelir ve oraya yerleşir (3-4 gün sonra). I) PANKREAS BEZİ VE HORMONLARI Pankreas bezi karında midenin altında bulunan bir organımızdır. Erişkinlerde boyu 15-20 cm, ağırlığı ise 70-100 gram arasındadır. Pankreas, hem bağırsaklara sindirim için gerekli enzim salgıları yapar hem de hormon salgısı yapar. Pankreas bezinin gıdaların sindirimiyle ilgili salgıladığı enzimler tripsin, kimotripsin, elastaz, karboksipeptidaz, lipaz ve amilaz gibi enzimlerdir. Bu enzimler pankreasın Wirsung ve Santorini isimli kanallarıyla kanallarıyla duodenuma (onikibarsarsak) dökülür. Pankreasın bezinin hormonları ise bez içine dağılmış özel hücre grupları (Langerhans adacıkları) vasıtasıyla gerçekleştirilir. Burada üretilen hormonlar (insülin, glukagon, vs.) dolaşıma katılır ve hedef dokulara ulaşarak etkilerini gösterirler. Langerhans adacıkları erişkin pankreasında 0.5-1 milyon arasında değişen sayıdadır. Bu adacıkların toplam ağırlığı 1-2 gram kadar olup, pankreasın total ağırlığının %1-1.5’unu oluşturur. Langerhans adacıklarında başlıca 4 hücre tipi vardır: • A (alfa) hücreleri • B (beta) hücreleri • D (delta) hücreleri • F (PP) hücreleri A hücreleri adacık hücrelerinin %15’ini oluşturur. Glukagon, proglukagon, glukagon-like peptid 1 ve 2 salgılar. B hücreleri adacıklarda en fazla bulunan hücre tipidir (%60-70) ve bunlar insülin, C-peptid, proinsülin, amilin ve GABA isimli hormonları salgılar. D hücreleri (%10) ise somatostatin hormonu salgılar. F hücreleri (%15) ise pankreatik polipeptid isimli bir hormon salgılar. Pankreastan salgılanan hormonlar birlikte çalışarak kan şekerinin düzenlenmesine, iştah, metabolizma ve vücut ağırlığına etki ederler. İnsülin bir açlık hormonu olup iştahı artırır. İnsülin ayrıca yağ depolanmasını sağlayan bir hormondur. Glisemik indeksi yüksek gıdalar yenince aşırı insülin salgılanır. İnsülin yüksekse kilo vermek zorlaşır. İnsülin Hormonu: İnsülin hormonu pankreas beta hücrelerinden salgılanan, 51 aminoasidli, polipeptid yapılı bir hormondur. Birbirine disülfid (-S-S-) bağıyla bağlı, A (21 aa) ve B (30 aa) olarak adlandırılan 2 zincirden meydana gelmiştir. İnsülin hormonu proinsülin denen bir hormonun parçalanmasından oluşur. Bu olay sırasında proinsülinden insülin ve C peptid oluşur. preproinsülin →→ proinsülin →→ insülin + C-peptid. Proinsülin 86 aminoasidli tek zincirden oluşur. Bu zincirin prohormon konvertaz isimli bir enzim tarafından parçalanması sonucu insülin ve C-peptid meydana gelir. Proinsülinin az bir kısmı (%3-5) parçalanmadan kan dolaşıma karışabilir. Proinsülin karaciğer tarafından tutulmaz, yarı ömrü uzundur (3-4 saat). Biyolojik aktivitesi insülinin %7-8’i kadardır. Proinsülinden oluşan C-peptid ise insülinle eşit oranda dolaşıma salgılanır, yarı ömrü insülinden 3-4 kat uzundur. Biyolojik etkisinin olmadığı sanılmaktadır. Başta glukoz olmak üzere, çeşitli uyaranlarla B hücrelerinden salgılanan insülinin plazmadaki yarı ömrü 3-5 dakikadır. Karaciğer ve böbrekte insülinaz enzimlerince yıkılır. Plazmada ölçülen insülin aktivitesinden şunlar sorumludur: •İnsülin •Proinsülin •IGF-1 ve 2 Normal erişkinlerde pankreas B hücrelerinden günde ortalama 40-50 ünite insülin salgılanır (1 ünite insülin 2 kg ağırlığındaki tavşana uygulandığında kan şekerini 120 mg/dl’den 45 mg’a düşüren insülin miktarıdır). Açlıkta plazma insülin düzeyi ortalama 10 mU/ml (0.4 ng/ml = 61 pmol/L) dolayındadır. Yemeklerden sonra nadiren 100 mU/ml’ye çıkabilir. Gıda alımına başladıktan 8-10 dakika sonra kanda insülin düzeyi artmaya başlar, salgılanma 30-45 dakikada en yüksek düzeylere ulaşır, sonra azalmaya başlayarak, 90-120. dakikalarda normale döner. Yani, insülin salgılanması iki fazlı bir seyir gösterir. Yemekten hemen sonra oluşan ilk faz, daha önceden yapılmış ve depo haldeki insülin salgılanmasından ileri gelir. İkinci fazda ise yeni yapılan insülin salgılanır. Gıda alımı olmadan da belli bir düzeyde insülin salgısı devam etmektedir. Bu durumda plazma glukoz düzeyi 80-100 mg/dL arasındadır. Gıda alımını takiben insülin salgısı artmaya başlar. İnsülin salgısının en güçlü uyaranı glukozdur. Glisemi (kan şekeri) yüksekliği devam etmesine rağmen B hücrelerinden insülin salgısı azalmaya başlar. 24 saatten fazla devam eden kan şekeri yüksekliğinde B hücreleri glukoza karşı duyarsızlaşır ama diğer uyaranlara tepkisi devam eder. İnsülin salgısında glukozdan başka etkenlerin de rolü vardır: İnsülin hormonunun salgılanmasını artıranlar Kan şekeri (glukoz) Yağ asitleri Mannoz Lösin ve arginin gibi amino asitler Bağırsaktan salınan GLP, GIP, sekretin ve gastrin hormonları Vagal (sinir) uyarılar Bazı ilaçlar (sulfonilüre) İnsülin Salgısını azaltanlar: Sinir uyarıları (a-adrenerjikler) Somatostatin hormonu Leptin isimli hormon Bazı İlaçlar (diazoksit, fenitoin, vinblastin, kolşisin) Pankreas B-hücresinden dolaşıma salgılanan insülinin esas hedef dokuları karaciğer, kas ve yağ dokusudur. İnsülin bu dokularda bulunan özel insülin reseptörlerine bağlanarak etkisini gösterir. İnsülinin Dokularda Etkisi İnsülin Karaciğerde glikojen denen depo şekerinin yapımını ve depolanmasını artırır, ve yine glikojen yıkımını azaltır. Karaciğerde protein ve trigliserid denen yağ yapımını artırır, VLDL’yi artırır. Aminoasit ve yağ asitlerinden şeker yapılmasını (Glukoneogenezi) önler. . Keton cisimlerinin yapımını azaltır. Kas dokusunda aminoasitlerin hücre içine alınmasını ve yapımını artırır. Glikojen sentezini, K alımını ve keton kullanımını artırır. Yağ dokusunda lipoprotein lipaz isimli bir enzimi uyarır ve yağ hücreleri içine glukoz alımını artırır. Yağ hücresi içinde bulunan lipazı (hormona duyarlı lipaz) önler. Yağ dokusunda trigliserid (yağ) depolanmasını artırır. İnsülin ayrıca hücre büyümesini artırır, böbreklerden sodyum ve su tutulumunu artırır. İnsülin temel olarak toklukta etkin olan bir hormondur. Enerji depolanmasını sağlar. Amilin: Pankreas B hücrelerinde üretilen, 37 aminoasitli bir hormondur. B hücresi uyarıldığında insülinle birlikte salgılanır. Amilinin görevi bilinmiyor. Uzun süren tip 2 diyabetiklerde Langerhans adacıklarında birikimi artar. Glukagon Hormonu: Pankreas A hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Başlangıçta proglukagon şeklinde üretilir; bunun parçalanmasıyla glukagon, glisentinle-ilgili peptid (GRP) ve glukagon-benzeri peptid (GLP 1,2) oluşur. GLP 1 ve 2 yemeklerden sonra artar. Gıda alımına bağlı insülin salgısını artıran en önemli enterik faktör (inkretin) GLP-1 (7-37)’dir. GLP-1(7-37) karışık bir yemek sonrası duodenum L-hücrelerinden salgılanır. İnsülin salgısı üzerindeki etkisi glukagondan daha fazladır. Sağlıklı kimselerde açlıkta plazma glukagon düzeyi 75 pg/ml (25 pmol/L) kadardır. Bunun aslında %30-40’ı pankreatik glukagon olup, geri kalanı proglukagon, glisentin, GLP-1-2’den kaynaklanır. Glukagonun plazma yarı ömrü 3-6 dakikadır, karaciğer ve böbrek tarafından yıkılır. Glukagon salgısı kan şekerince önlenirse de bunun mekanizması tam bilinmiyor. İnsülin, somatostatin ve GABA da glukagon salgısını önler. Bazı aminoasitler, katekolaminler, CCK, gastrin, GIP ve glukokortikoidler glukagon salgısını artırır. Glukagonun esas etkisi karaciğerdedir ve etkisi esas itibarıyla insülin etkilerinin tersinedir. Karaciğerde depo şekeri (glikojen) yıkımını artırdığı gibi aminoasit ve yağ asitlerinden şeker oluşmasını (glukoneogenezi) artırır ve keton cisimleri yapımını artırır. Glukagon kan şeker düzeyini artırır. Somatostatin: Somatostatin vücutta birçok dokuda yapılır, bunlar arasında pankreas D hücreleri de vardır. Pankreas B hücrelerinden insülin salgılatan her uyarı D hücrelerinden somatostatin salgılatır. Normalde plazma düzeyi 80 pg/ml’den azdır. Somatostatin mide boşalmasını geciktirir, mide asit yapımını ve gastrin salgısını önler. Pankreas ın enzim salgısını azaltır, organlara giden kan akımını azaltır. Pankreatid Polipeptid (PP) Pankreas F (PP) hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Hakkında fazla şey bilinmiyor.

http://www.biyologlar.com/hormonlar-ve-etkileri-endokrin-sistem-

Türkiye'nin genetik çeşitlilik haritası

2010da başlatılan Türkiye Genom Araştırması için, 17 ilden, en az 4 kuşak aile geçmişi bulunan 17 kişinin gen haritasına bakıldı. Araştırma, Türkiye coğrafyasında genetik çeşitliliğin yapısı, derecesi ve diğer toplumlarla farklılıkların belirlenmesinde bir ilk adım sayılıyor. Araştırmanın sonuçları, dün Boğaziçi Üniversitesi Konferans Salonunda başlayan, Boğaziçi Üniversitesi Türkiye Genom Araştırması: Genomiks Çağında Kişisel Tanı ve Tedavilere İlk Adım başlıklı çalıştayda açıklandı. GENOMİK ÇEŞİTLİLİK HARİTASI ÇIKARILDI Dr. Cemalettin Bekpen, “Bu bir ilk adım, pilot proje. Arkası gelecek, en az 100 bireyin genetik haritasının çıkarılması gerekir. Bu çalışmada, Türkiyede genomik çalışmalar başladı ve Genomik DNA Çeşitlilik Haritası çıkarıldı diyebiliriz” dedi. Dr. Ömer Gökçümen de, şöyle konuştu: “Aslında 17 bireylik araştırma da oldukça iyi bir başlangıç. Türklerin ayrı bir genomu yok. Hepimizin, insanlar olarak genomları yüzde 99.99 aynı. Ülkeler kendi genomlarını çıkarmak için değil, çeşitliliği anlamak için bu çalışmaları yapıyor. Çünkü sizinle benim sadece yüzde 0.1 genomlarımız değişik. Ama bu aslında o kadar büyük ki, 3 milyon genetik harfe tekabül ediyor”. AFRİKA'DAN ÇIKIŞI YAKALAYABİLİRİZ Dr. Gökçümen, sözlerini şöyle sürdürdü: “Aslında hepimiz Afrikadan geliyoruz. İnsanlar 100 bin sene Afrikadan çıkmamışlar. 50 bin sene önce Ortadoğu üzerinden batıya ve doğuya gitmişler. Büyük, kalın, kökleri Afrikada olan bir ağacın küçük bir dalının Avrasyanın bütün popülasyonu olduğunu düşünüyoruz. Bu projeyle Türkiye ile Ortadoğuda ilk defa genomlar ortaya çıkmaya başlıyor. Muhtemelen Afrikadan ilk çıkışın bir ayağını yakalıyoruz. Aslında belki de Avrupalılar, M.Ö. 10 bin-15 bin yıl önce Türkiye topraklarında yaşamış tarımcılardan göçenler.” Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü araştırmacılarının önderliğinde, Türkiyeli araştırmacılar tarafından gerçekleştirilen genom dizileme ve biyoenformatik analizlerini içeren araştırmanın ilk aşaması dün kamuoyuna açıklandı. 17 farklı şehirden 17 kişinin genom dizilimlerinin incelendiği, 340 bin liralık bütçeyle gerçekleştirilen çalışmayı, araştırma ekibi Taraf'a anlattı. DNA ÇEŞİTLİLİĞİMİZ AVRUPA'DAN FAZLA Ekibin liderlerinden Dr. Cemalettin Bekpen araştırmanın temel amacının "Sağlıklı bireylerden Türkiye'de sıklıkla dağılım gösteren genetik DNA çeşitlilik haritasını çıkartmak" olduğunu söyledi. Araştırmada Türkiye coğrafyasında yaşayan insanların DNA diziliminde, başka coğrafyalarda yaşayanlara göre bazı farklılıklar tesbit ettiklerini belirten Bekpen ayrıca Türkiye'nin kendi içindeki DNA çeşitliliğinin Avrupa'dakinden daha fazla olduğunu ifade etti. Türk deyip evlenmişiz Tuğba Tekerek'in haberine göre Bekpen, Türk 'ırk'ıyla ilgili olarak ise "Bundan söz etmek mümkün değil. Yok böyle bir şey" şeklinde konuştu. Araştırmanın sunumunda da "İnsanlar ve toplumlar arasındaki genetik farklılıkları en iyi açıklayan değişken ırk, dil, etnik köken, ten rengi değil, coğrafi konum" vurgusu yapılırken, Harvard Üniversitesi'nden Ömer Gökçümen coğrafi konumun neden etkili olduğuna dair şunları söyledi: "Fransız ırkından bahsedemediğimiz gibi Türk ırkından da bahsedemeyiz. Ama şunu söyleyebiliriz. Belirli bir süredir, 100 yıldır, 200 yıldır insanlar kendini Türk bilmiş ve o yüzden Türklerle evlenmiş, birbiriyle evlenmiş olmalarından dolayı bir benzeşme var. Ve bu tamamen aynı coğrafyada yaşamakla ilgili."Gökçümen sözlerini "Keşke size 'yüzde 20 Avrupalı, yüzde 5 Afrikalısınız' diyebilsem. Ama bu mümkün değil. Bir kere hepimiz Afrikalıyız. Genetik çeşitliliğin yüzde 90'ı Afrika'da, tüm Avrasya halkaları ondan oluşmuş, biz onun minik bir koluyuz. Avrasya içinde de en fazla çeşitlilik Ortadoğu'da var. Çeşitlilik, Ortadoğu'dan, doğuya ve batıya doğru azalarak gidiyor. İsveç'e, İzlanda'ya giderseniz genetik çeşitlilik çok çok az" şeklinde sürdürdü. ANKARA'DA NE KADAR FARKLIYSA DİYARBAKIR'DA DA O KADAR FARKLI Araştırmaya göre Türkiye'de tesbit edilen DNA diziliminde bazı harflerin frekansları başka coğrafyalara göre daha sık. Bu, Türkiyelilerin genetik olarak farklılarını ortaya koyuyor. Öte yandan, bir geçiş noktası olan Türkiye'de hem farklı grupların birbirine karışmış olması hem de insanların yaşadığı eski bir coğrafya olması nedeniyle DNA dizilimi çeşitliliği Avrupa'ya göre daha fazla. Ancak farklı DNA dizilimleri ülke sathında yayılmış durumda. Ekipten Pınar Kavak ise "Ülke içinde doğu illeriyle batı illeri arasında genetik kümelenme yok" diyor. Verilen bilgilere göre, İstanbul'un genetik dizilimi Ankara'dan ne kadar farklıysa, Diyarbakır'dan da o kadar farklı" şeklinde konuşuyor. Gene göre diyet Türkiye'de alanında bir ilk olan bu çalışma ilerde tıpta yapılacak araştırmalara bir zemin oluşturmayı hedefliyor. Belirli DNA dizilimleri bazı hastalıklara yatkınlığı artırırken, bunların tesbiti önceden müdahaleyi de mümkün kılacak. Doç. Dr. Nesrin Özören "Bu araştırmayla, 'şu dizilim şu diyete göre kalp krizine neden olabilir, kansere götürebilir' gibi daha geniş çaplı çalışmaların temelini atıyoruz. Kendi kitabımızdaki harflerimizi iyi anlarsak, ona göre daha iyi spor yapmasını, daha fazla meyve yemesini önereceğiz. Diyelim ki kalp krizi yatkınlığı gen imzası taşıyor birisi. Bunu önceden bilmiş ve tedbirini almış olacak." Ömer Gökçümen genom araştırmalarının fiyatının hızla düştüğünü, kişisel olarak 10 bin dolara yaptırılabildiğini belirterek şunları söylüyor: "Genom araştırmaları 2000'de ilk başladığından bugüne, maliyeti 1 milyon kat düştü ve bu devam edecek. İlerde hastanelere kanınızı verdiğinizde, dizilim tesbit edilip, şu hastalıklara dikkat etmeniz gerekir denecek." DNA kimyasal bir ipliktir Harvard Üniverstitesi'nde kıdemli araştırmacı Ömer Gökçümen, DNA'nın A, T, C ve G diye adlandırılan yapıtaşlarının 3 milyar kez farklı şekillerde dizilmesiyle oluşan bir kimyasal iplik olduğunu, genomun aslında bu kimyasal iplik olduğunu söylüyor. Örnek vermek gerekirse bir kişinin DNA dizilimindeki üç bininci sıradaki yapıtaşı G'yken diğerinde T olması genom farklılığını ifade ediyor. DNA dizilimi dünyadaki tüm insanlarda yüzde 99.9 oranında benziyor, binde birlik değişimler ise genom çeşitliliğini oluşturuyor. Bu farklılıklar da ten renginden, belli hastalıklara yatkınlığa kadar çeşitli konularda insanların birirbirinden farklı olmasına neden oluyor.

http://www.biyologlar.com/turkiyenin-genetik-cesitlilik-haritasi

Gözün evrimi, gözün evrim aşamaları

TÜM HAYVANLARIN kendi dünyalarıyla ve dünyalarının içindeki nesnelerle baş etmeleri gerekir. Söz konusu bu nesnelerin üzerinde yürürler, altında sürünürler, onlara çarpmaktan kaçınırlar; bu nesneleri alırlar, yerler, onlarla çiftleşirler ve onlardan kaçarlar. Evrimin genç olduğu yerbilimsel şafakta, hayvanların, nesnelerin orada olduklarını anlamadan önce, onlarla fiziksel temas kurmaları gerekiyordu. Uzaktan algılama teknolojisini geliştirecek ilk hayvanı ne kadar da büyük faydalar bekliyordu, yani ona çarpmadan önce bir engelin, yakalanmadan önce bir avcının, ulaşma mesafesinde olmayan ama çevrede herhangi bir yerde olabilecek yiyeceğin varlığından haberdar olma teknolojisi. Bu teknoloji ne olabilirdi?  Güneş; sadece, yaşamın kimyasal çarklarını döndürmekte kullanılan enerjiyi temin etmekle kalmadı. Aynı zamanda uzaktan yönlendirme teknolojisi fırsatını da sundu. Güneş, dünya yüzeyinin her milimetrekaresini bir foton kümesiyle vurdu. Fotonlar, düz bir çizgide, evrenin imkân verdiği en yüksek hızda hareket eden; dünya üzerindeki delik ve çatlaklardan içeri girip oradan oraya sekerek girilmedik bir kuytu, bulunmadık bir yarık bırakmayan minik parçacıklardır. Fotonlar, düz hatlarda büyük bir hızla ilerledikleri için, bazı maddeler tarafından diğer maddelere kıyasla daha çok emildikleri ve bazı maddeler tarafından diğer maddelere kıyasla daha fazla yansıtıldıkları için ve her zaman çok sayıda olup sürekli yayıldıkları için, muazzam kesinlik ve kuvvete sahip olan algılama teknolojileri için fırsat sağladılar. Sadece fotonları saptamak ve (daha zor bir şekilde) fotonların geldiği yönü tayin etmek gerekiyordu. Bu fırsat kullanılabilecek miydi? Üç milyar yıldan sonra cevabın ne olduğunu biliyorsunuz, ne de olsa bu sözcükleri görebiliyorsunuz.  Darwin, bilindiği üzere, "aşırı derecede mükemmel ve karmaşık organlar" konulu tartışmasına gözü örnek vererek başlamıştır: “Gözün, odağı farklı uzaklıklara ayarlamak, farklı miktarlarda ışığı içeri almak, küresel ve kromatik sapmayı düzeltmek için kullandığı eşsiz düzenekleriyle beraber doğal seçilim tarafından şekillendirildiğini varsaymak, açıkça itiraf ediyorum ki son derece gülünç gözüküyor.”Darwin, eşi Emma tarafından ortaya konan problemlerden etkilenmiş olabilir. Darwin, Türlerin Kökeni eserinden on beş yıl önce, doğal seçilimli evrim teorisinin ana hatlarını çizen uzun bir makale yazmıştı. Ölmesi durumunda, eşi Emma'dan bu makaleyi yayınlamasını istemiş, Emma'nın makaleyi okumasına izin vermişti. Emma'nın makalenin kenarlarına aldığı notlar günümüzde hala durmaktadır ve Emma'nın, özellikle Darwin'in insan gözünün "küçük ama her seferinde faydalı sapmaların aşamalı olarak seçilimiyle elde edilmiş olması olasıdır" şeklindeki önermesini işaretlemiş olması ilginçtir. Emma'nın buradaki notu şu şekilde: "Büyük bir varsayım / E.D." Türlerin Kökeninin yayınlanmasından çok sonra Darwin, Amerikalı bir meslektaşına yazdığı bir mektupta şöyle bir itirafta bulunmuştur: "Göz, bugün hala tüylerimi ürpertiyor ama iyi bilinen ara kademeleri düşününce, mantığım bana bu ürpertiyi ortadan kaldırmam gerektiğini söylüyor." Darwin'in bu ara sıra ortaya çıkan şüpheleri galiba, 3. bölümün başında alıntısını yaptığım fizikçinin şüphelerine benziyordu. Fakat Darwin bu şüphelerini, pes etmek için hoş bir bahane olarak değil, üzerinde düşünmeye devam edilecek bir zorluk olarak görmüştü.  Bu arada, "göz"den bahsettiğimizde, soruna adil yaklaşmış olmuyoruz. Gözlerin, hayvanlar âleminin farklı bölümlerinde en az kırk defa ve muhtemelen altmıştan fazla birbirlerinden bağımsız olarak evrimleştiği şüpheye yer bırakmayacak şekilde hesaplanmıştır. Bazı vakalarda bu gözler oldukça farklı prensipler üzerine kuruludur. Birbirinden bağımsız bir şekilde evrimleşmiş olan kırk ila altmış gözde, dokuz farklı ilke belirlenmiştir. Devam ettikçe, bu temel dokuz göz türünün bazılarından (ki biz bunları Olasılıksızlık Dağının kapladığı alanda farklı yerlerde bulunan dokuz ayrı zirve olarak düşünebiliriz) söz edeceğim.  Bu arada, bir şeyin iki farklı hayvan grubunda, birbirlerinden bağımsız bir şekilde evrimleştiğini nasıl anlıyoruz? Sözgelimi, yarasa ve kuşların kanatlarını birbirlerinden bağımsız olarak geliştirdiklerini nasıl anlıyoruz? Yarasalar, gerçek kanatlarıyla memeliler arasında eşsizdirler. Teoride, memelilerin atalarının kanatlı olması ve yarasalar dışında diğer tüm memelilerin sonradan bu kanatları kaybetmiş olmaları mümkündür. Fakat bunun olması için gerçekçi olamayacak kadar çok bağımsız kanat kaybının meydana gelmiş olması gerekir ve kanıtlar, öyle bir şeyin olmadığını gösterip sağduyuyu destekliyor. Atasal memeliler ön uzuvlarını uçmak için değil, çoğu torununun hâlâ yaptığı gibi yürümek için kullanıyorlardı. İnsan da, gözün hayvanlar âleminde birbirinden bağımsız bir şekilde pek çok kez geliştiğini benzer bir mantık yürütmeyle anlamıştır. Buna ek olarak, gözün embriyodaki gelişimi gibi detayları da kullanabiliriz. Örnek olarak, hem kurbağaların hem de mürekkep balıklarının kamera benzeri iyi gözleri vardır fakat bu gözler iki farklı embriyoda o kadar farklı yollarla ortaya çıkarlar ki, birbirlerinden bağımsız bir şekilde evrimleştiklerine emin olabiliriz. Bu, kurbağa ve mürekkep balığının ortak atasının bir tür göze sahip olmadığı anlamına gelmiyor. Eğer günümüzde yaşayan tüm hayvanların (belki de bir milyar yıl önce yaşamış olan) ortak atası göze sahip olsaydı, buna şaşırmazdım. Belki de ışığa duyarlı pigmentlerden oluşan bir tür ilkel dokuya sahipti ve sadece geceyle gündüzü ayırt edebiliyordu. Ancak gelişmiş seviye bir görüntü şekillendirme aracı olarak gözler, bazen benzer tasarımlara yakınsanarak, bazı zamanlarda da oldukça farklı tasarımlar ortaya koyarak, bağımsız bir şekilde pek çok kez evrimleşmiştir. Oldukça yakın bir zaman önce, gözün hayvanlar âleminin farklı bölümlerindeki bağımsız evrimini aydınlatan heyecan verici yeni kanıtlar bulunmuştur. Bölümün sonunda bu konuya döneceğim.  Hayvan gözlerinin çeşitliliğini incelerken, her göz tipinin Olasılıksızlık Dağının yamaçlarında nerede bulunduğundan bahsedeceğim sıklıkla. Fakat bu gözlerin hep modern hayvanlara ait olduğunu, gerçek atalara ait olmadığını unutmayın. Bu gözlerin, atalarda bulunan göz türleriyle ilgili bazı ipuçları verebileceğini düşünmek işe yarayacaktır. En azından, Olasılıksızlık Dağının ortasında yer aldığını düşündüğümüz göz türlerinin esasında işe yarayabileceklerini gösterecektir. Bu, gerçekten önemli bir konu, çünkü daha önce de ifade ettiğim gibi, hiçbir hayvan yaşamını evrimsel bir yoldaki ara geçiş formu olarak idame ettirmemiştir. Daha iyileşmiş bir göze doğru giden bir patikada yer alan bir istasyon olarak düşünebileceğimiz bir göz, o hayvan için en önemli organ olabilir ve kuvvetle muhtemel o hayvanın yaşam biçimi için ideal gözdür. Sözgelimi yüksek çözünürlüğe sahip görüntü oluşturan gözler çok küçük hayvanlar için uygun değildir. Yüksek kaliteye sahip olan gözler belli bir büyüklükten (hayvanın vücuduna kıyasla göreceli bir büyüklük değil, mutlak bir büyüklük) fazla olmalılar ve gözler ne kadar büyükse o kadar iyi olurlar. Mutlak büyüklüğü fazla olan bir göz, büyük ihtimalle küçük bir hayvanın edinemeyeceği kadar masraflı ve taşıyamayacağı kadar hantal olurdu. İnsanınki gibi bir görme şekline sahip olan bir salyangozun gözleri oldukça komik gözükürdü (şekil 5.1). Ortalamadan biraz daha büyük olan gözleri geliştiren salyangozlar diğerlerine kıyasla daha iyi görebilirler. Fakat daha büyük bir ağırlığı taşımanın da faturasını ödemek zorunda kalırlardı ve böylelikle hayatta kalma şansları düşerdi. Bu arada, kaydedilen en büyük göz 37 santimetre çapındadır. Böyle bir gözü taşıyabilen deniz canavarı, 10 metrelik dokunaçlarıyla dev bir mürekkep balığıdır.  Olasılıksızlık Dağı benzetmesinin sınırlamalarını kabul ederek, görme ile ilgili olan yokuşun en dibine inelim. Burada, aşırı derecede sade oldukları için neredeyse göz olarak anılmayı bile hak etmeyecek gözler görüyoruz. Genel vücut yüzeyinin ışığa biraz duyarlı olduğunu söylemek daha doğru olacaktır. Bu, bazı tek hücreli organizmalar, bazı denizanaları, denizyıldızları, sülükler ve diğer birçok kurtçuk türü için geçerlidir. Böyle hayvanlar görüntü oluşturma veya ışığın hangi yönden geldiğini ayırt etme yetisinden bile yoksundurlar. Algılayabildikleri (belirsiz bir biçimde) tek şey, etraftaki (parlak) ışığın varlığıdır. Tuhaf bir biçimde, hem erkek hem de dişi kelebeklerin üreme organlarında ışığa duyarlı hücreler olduğuna dair sağlam kanıtlar vardır. Bunlar görüntü oluşturan hücreler değildirler ama ışık ve karanlık arasındaki ayrımı fark edebilirler ve gözün uzak evrimsel kökeninden konuşurken bahsettiğimiz başlangıç noktasını temsil ediyor olabilirler. Kelebeklerin bu hücreleri nasıl kullandığını kimse bilmiyor gibi, benim bu konuda kaynak olarak başvurduğum eğlenceli kitap olan Eşeysel Seçilim ve Hayvan Üreme Organı (Sexual Selection and Animal Genitalia) adlı kitabın yazarı William Eberhard bile buna dâhil.  Olasılıksızlık Dağının altındaki ovanın ışıktan hiç etkilenmeyen atasal hayvanlar tarafından mesken tutulduğunu düşünürsek, denizyıldızlarının ve sülüklerin (ve kelebek üreme organlarının) yön belirleyici olmayan ışığa duyarlı derileri, dağ patikasının başladığı, alt yamaçlarda yukarıya doğru giden yollardır. Esasında ışığa karşı tamamen duyarsızlık "ovası" her zaman küçük olmuş olabilir. Belki de canlı hücreler öyle ya da böyle ışıktan etkileniyorlardır; ki bu şekilde kelebeklerin ışığa duyarlı üreme organları da daha az tuhaf görünebilir. Bir ışık ışını, doğrusal bir foton demetinden oluşur. Bir foton, renkli bir madde molekülüne çarptığı zaman tutulabilir ve molekül, aynı molekülün farklı bir formuna dönüşebilir. Böyle bir şey olduğunda bir miktar enerji açığa çıkar. Yeşil bitkilerde ve yeşil bakterilerde bu enerji, fotosentez adı verilen süreç yoluyla yiyecek molekülleri elde etmek için kullanılır. Hayvanlarda bu enerji, herhangi bir sinirde herhangi bir tepkimeyi tetikleyebilir ve bu, bizim göz diyebileceğimiz gözlere sahip olmayan hayvanlarda bile, görme olarak adlandırılan sürecin ilk adımını teşkil eder. Geniş bir çeşitliliğe sahip olan renkli pigmentlerden herhangi biri, ilkel bir seviyede iş görecektir. Bunun gibi pigmentlerden çok vardır ve ışığı tutma dışında her türlü amaç için kullanılırlar. Olasılıksızlık Dağının yamaçlarından yukarı doğru çıkan endişeli ilk adımlar, pigment moleküllerinin aşamalı olarak iyileştirilmesinden ortaya çıktı. Sığ, devamlı ve küçük adımlarla tırmanılması kolay olan bir iyileşme yokuşu vardır.  Bu az eğimli yokuş; bir pigmente sahip olan fotonları tutmada ve onların etkilerini sinir uyarılarına dönüştürmede uzmanlaşmış olan fotoselin canlılardaki eşdeğerinin evrimine doğru giden yolu hızlandırdı. Retinada bulunan ve fotonları yakalamakta uzmanlaşmış hücreleri adlandırmak için fotosel kelimesini kullanmaya devam edeceğim (biz insanlarda, bunlar ışığa duyarlı çubuk ve koni hücreleri olarak adlandırılır). Tamamının kullandığı yöntem, foton yakalamada kullanılacak mevcut pigment katmanlarının sayısını arttırmaktır. Bu önemli bir şeydir zira bir fotonun, herhangi bir katmanın bir yüzünden girip diğer yüzünden hasarsız bir şekilde çıkması oldukça muhtemeldir. Ne kadar çok pigment katmanına sahipseniz, fotonları yakalama olasılığınız o kadar büyüktür. Kaç fotonun tutulup, kaçının kaçıp gittiği neden önemli olsun ki? Her zaman bolca foton yok mu? Hayır. Bu konu, gözün tasarımını kavramamız için büyük bir öneme sahiptir. Bir tür foton ekonomisi vardır, bu foton ekonomisi, parasal insan ekonomisi gibi kötü karakterli ve kaçınılmaz değişinimler içeren bir ekonomidir.  Daha ilginç ekonomik ödünleşmelere geçmeden önce, fotonların bazı zamanlar (mutlak veriler ışığında) az bulunduğu şüphesizdir. 1986 senesinde, soğuk ve yıldızlı bir gecede, iki yaşındaki kızım Juliet'i uyandırıp battaniyeye sardım ve kucağıma alıp bahçeye kadar taşıdım. Uykulu yüzünü, Halley kuyrukluyıldızının olduğu ifade edilen yöne doğru döndürdüm. Söylediklerimi anlamıyordu ama ben ısrarla kulağına kuyruklu yıldızın öyküsünü ve benim kuyrukluyıldızı bir daha kesinlikle göremeyeceğimi fakat onun yetmiş sekiz yaşına geldiğinde tekrar görebileceğini fısıldadım. 2062 yılında torunlarına kuyruklu yıldızı daha önce de görmüş olduğunu söyleyebilsin diye uyandırdığımı ve böylece babasını, kuyrukluyıldızı görmesi için onu gecenin karanlığına taşıyan hayalperest hevesiyle belki de hatırlayabileceğini ifade ettim.  1986 senesindeki o gece, Halley kuyrukluyıldızından çıkan birkaç foton gerçekten de muhtemelen Juliet'in retinasına temas etmiştir fakat itiraf etmek gerekirse ben kendimi kuyrukluyıldızı gördüğüme ikna etmekte zorlandım. Bazen aşağı yukarı doğru yerde, soluk, griye çalan bir leke görür gibi oluyordum. Sonra ise leke kayboluyordu. Buradaki sorun, retinalarımıza düşen fotonların sayısının sıfıra yakın olmasıydı. Fotonlar, yağmur damlaları gibi rastgele zamanlarda gelirler. Yağmur yağarken bu durumdan şüphe etmeyiz ve şemsiyemizin çalınmamış olmasını dileriz. Ama yağmur yavaş yavaş atıştırırken, yağmurun kesin olarak ne zaman başladığını nasıl bilebiliriz? Tek bir yağmur damlasını hissedince, ikinci veya üçüncü yağmur damlası gelene kadar emin olamayarak, merakla yukarı bakarız. Yağmur böyle yavaş atıştırırken, birisi yağmurun yağdığını söylerse arkadaşı bunu kabul etmeyebilir. Yağmur damlaları, diğer arkadaşa ilk kez düşmeden bir dakika önce ilkinin üzerine düşecek kadar seyrek olabilir. Işığın var olduğunu kabul edebilmek için, fotonların retinamıza fark edilebilecek kadar sık düşmesi gerekir. Juliet ve ben, Halley kuyruklu yıldızının olduğu yöne bakarken, kuyruklu yıldızdan gelmekte olan fotonlar retinalarımızdaki fotosellere büyük ihtimalle kırk dakikada bir gibi aşırı derecede düşük bir sıklıkla temas ediyorlardı! Bu, şöyle bir anlama geliyor: Fotosellerden biri, "evet orada ışık var" diyorduysa da, komşusu olan fotosellerin büyük bir çoğunluğu böyle demiyordu. Benim kuyrukluyıldız şeklindeki bir nesneyi algılamamın tek sebebi beynimin, yüzlerce fotoselin kararlarını bir araya getiriyor olmasıydı. İki fotosel bir fotosel den daha çok foton yakalar. Üç fotosel iki fotoselden daha çok yakalar ve bu şekilde Olasılıksızlık Dağının yokuşlarını tırmanmaya devam eder. İnsan gözü gibi gelişmiş gözlerde, halıya işlenmiş nakışlar gibi yoğun bir şekilde doldurulmuş milyonlarca fotosel vardır ve bu fotosellerin her biri mümkün olduğu kadar çok sayıda fotonu yakalayacak şekilde ayarlanmıştır. Şekil 5.2 insanda bulunan tipik bir gelişmiş fotoseldir fakat diğer hayvanlardaki fotoseller de büyük ölçüde aynıdır. Resmin ortasında, kurtçuk kolonisi gibi gözüken şeyler mitokondrilerdir. Bunlar hücrelerin içinde yaşayan küçük canlılardır. İlk olarak parazit bakterilerinden ortaya çıkmışlardır ama enerji üretimi için kendilerini tüm hücrelerimizde vazgeçilmez bir konuma getirmişlerdir. Fotoselin sinirsel bağlayıcı teli, resmin sol tarafında başlamaktadır. Resmin sağında askeri katılıkta hizalanmış dikdörtgen biçimindeki hassas zar dizileri, fotonların tutuldukları yerdir. Her katmanın içinde, hayati önemde olan foton tutucu pigmentin molekülleri vardır. Ben bu resimde doksan bir tane zar katmanı sayıyorum. Kesin sayı çok önemli değil, foton tutmak söz konusu olduğunda sayıları ne kadar fazla olursa o kadar iyi olur, ama bu kez de çok fazla katman sahibi olmayı önleyecek genel masraflar olacaktır. Buradaki önemli nokta, doksan bir zar, fotonları tutma konusunda doksan zardan daha etkilidir, doksan zar seksen dokuz zardan daha etkilidir ve bu şekilde devam eder. Bu yolla tek bir zara kadar ulaşabiliriz, o da sıfır zardan daha etkilidir. Olasılıksızlık Dağının üst noktalarına gitmeyi sağlayan hafif bir yokuş var ve kastettiğim şey bu. Sözgelimi, kırk beşten fazla zar oldukça etkiliyken kırk beşten az sayıda olanlar oldukça etkisiz olsaydı, sarp bir uçurumla karşı karşıya kalırdık. Ne sağduyu ne de kanıtlar bizi böyle bir süreksizliğin varlığından şüpheye yönlendiriyor. Gördüğümüz gibi mürekkep balıkları, omurgalılardan bağımsız olarak onlarla benzer gözler evrimleştirmişlerdir. Fotoselleri bile büyük ölçüde benzerdir. Ana fark, mürekkep balığındaki katmanların, disk şeklinde toplanmak yerine içi boş bir tüpün etrafında toplanmış halkalar gibi olmasıdır. (Evrimde bu tür yüzeysel farklılıklar görülür, sözgelimi İngiliz elektrik anahtarının aşağı, Amerikan elektrik anahtarının ise yukarı basılınca ışığı yakmasıyla benzer önemsiz sebepten dolayı.) Gelişmiş hayvan fotosellerinin tümü, aynı metodun (fotonun, tutulmadan kaçması durumuna karşı, içinden geçmesi gereken pigmente sahip zar katmanlarının sayısını arttırma) farklı çeşitlerini uygulamaktadırlar. Olasılıksızlık Dağının bakış açısından bakıldığında, buradaki önemli olan şey, hâlihazırda kaç tane katman olursa olsun, bir fazla sayıda katmanın fotonların tutulma olasılığını az da olsa arttıracak olmasıdır. En nihayetinde, fotonların çoğu tutulduğunda daha fazla katmanın getireceği artan masraf için azalan getiri kanunu olacaktır.  Vahşi hayatta elbette, gözardı edilebilecek kadar az sayıda foton yansıtarak yetmiş altı yılda bir geri dönen Halley kuyruklu yıldızını tespit etmeye pek gerek yoktur. Fakat ay ışığında (hatta bir baykuşsanız yıldız ışığında) görebilecek kadar hassas gözlere sahip olmak oldukça faydalıdır. Normal bir gecede herhangi bir fotoselimize saniyede yaklaşık bir foton gelebilir. Bunun sıklığının kuyruklu yıldıza kıyasla daha yüksek olduğunu ama yine de gelen olası her fotonu yakalamayı hayati kılacak kadar az olduğunu kabul etmek gerekir. Ancak fotonların acımasız ekonomisinden konuşurken, bu acımasızlığın geceyle sınırlı olduğunu düşünmek yanlış olacaktır. Parlak gün ışığında fotonlar retinamıza sağanak yağmur gibi düşebilirler ama bunda da bir sorun vardır. Örüntülü bir imgeyi görmenin esası, retinanın farklı kısımlarındaki fotosellerin farklı ışık yoğunluklarını bildirmesidir ve bu da foton yağmurunun farklı yerlerindeki yağış sıklığını ayırt etmek anlamına gelir. Manzaranın farklı yerlerindeki ince detaylardan gelen fotonların sınıflandırılması sırasında bazı yerel bölgelerde fotonlar açısından fakirlik oluşabilir, bu fakirlik geceleyin fotonların nadirliği kadar ciddidir. Şimdi bunlara bakacağız.  Tek başlarına fotoseller hayvana sadece ışığın olup olmadığını söylerler. Hayvan geceyle gündüzü ve avcının varlığına işaret edebilecek bir gölgenin üzerine düşüp düşmediğini ayırt edebilir. İyileştirme bağlamında bir sonraki adım, ışığın ve (örneğin tehlikeli bir gölgenin neden olduğu) hareketin yönüne karşı ilkel bir duyarlılığın edinilmesi olmuş olmalıdır. Bunu elde etmenin asgari bir yolu, fotosellerin yalnızca bir yanına karanlık bir perde yerleştirmektir. Karanlık bir perdeye sahip olmayan şeffaf bir fotosel her yönden ışık alır ve ışığın nereden geldiğini ayırt edemez. Başında sadece tek bir fotoseli olan bir hayvan, fotoselinin arkasında bir perde olması durumunda ışığa doğru veya tam tersi yönde ilerleyebilir. Bunu yapmanın basit bir yolu kafayı bir sarkaç gibi yanlara sallamaktır: eğer iki yandaki ışığın yoğunluğu eşit değilse, eşitlenene kadar yönünü değiştirir. Işığın tam ters yönüne kaçmak için bu yöntemi kullanan kurtçuklar vardır.  Fakat kafanızı iki yana sallamak, ışığın yönünü tespit etmek için kullanılan ilkel bir yöntemdir. Olasılıksızlık Dağının en alçak yokuşlarında bulunur. Daha iyi bir yöntem, her birinin arkasına karanlık bir perde yerleştirilmiş, farklı yönlere bakan birden çok fotosele sahip olmaktır. Sonrasında farklı iki hücrenin üzerine düşen foton yağmurunun sıklığını kıyaslayarak ışığın yönü hakkında tahminler yapabilirsiniz. Daha iyi bir yol, eğer üzerine fotosel döşenmiş bir zemininiz varsa, zemini bir eğri oluşturacak şekilde (perdesiyle beraber) eğmek olacaktır. Böylece eğrinin farklı yerlerindeki fotoseller sistematik bir şekilde farklı yönlere bakacaktır. Dışbükey bir eğri, bir süre sonra böceklerin sahip olduğu türden "bileşik gözü" beraberinde getirebilir. Bu konuya tekrar döneceğim. İçbükey bir eğri kâse gibidir ve diğer ana göz türü olan ve bizim de sahip olduğumuz kamera tipi gözü beraberinde getirir. Kâsenin farklı yerlerindeki fotoseller, ışık farklı yönlerden geldiğinde tetiklenecek ve hücre sayısı ne kadar fazlaysa ayrım o kadar hassas olacaktır.  Işık ışınları (oklara sahip olan paralel beyaz çizgiler) kasenin arkasındaki kalın siyah perde tarafından engellenir (şekil 5.3). Beyin hangi fotosellerin tetiklenip hangilerinin tetiklenmediğinin kaydını tutarak ışığın hangi yönden geldiğini tespit edebilir. Olasılıksızlık Dağına tırmanma bakımından önemli olan, fotosellerle döşenmiş düz bir zemin sahibi olan hayvanlarla kâseli hayvanları birbirine bağlayan, sürerlilik arz eden aşamalı bir evrimsel geçişin (dağın yukarılarına tırmanan hafif bir eğimin) olmasıdır. Kâseler sürerlilik oluşturan küçük aşamalarla adım adım derinleşebilir veya sığlaşabilir. Kâse ne kadar derinse, gözün farklı yönlerden gelen ışığı ayırt etme yeteneği o kadar fazlalaşacaktır.  Bunun gibi kâse gözler hayvanlar âleminde yaygındır. Şekil 5.4, deniz minaresi, tüplü kurt, deniz tarağı ve yassı kurdun gözlerini göstermektedir. Bu gözler, bu kâse şekillerini büyük olasılıkla birbirlerinden bağımsız olarak evrimleştirmişlerdir. Bu durum, özellikle fotosellerini kâsenin içinde muhafaza ederek ayrı kökenini açığa vuran yassı kurt örneğinde açıktır. Görünüşte bu, garip bir düzen gibi durur (ışık ışınlarının fotosellere çarpmadan önce bir bağlantı kablosu yığınının içinden geçmesi gerekir). Ama bu konuda kendini beğenmişlik yapmayalım çünkü aynı kötü tasarımdan bizim çok daha gelişmiş olan gözlerimiz de etkilenmiştir. Bu konuya daha sonra geri dönerek esasında o kadar da kötü bir fikir olmadığını göstereceğim.  Her halükarda bir kâse göz tek başına, kusursuz gözlerimizle biz insanların doğru dürüst bir görüntü olarak nitelendireceği görüntüyü oluşturma yetisine sahip olmaktan çok uzaktadır. Bizim (mercek ilkesine dayanan) görüntü oluşturma yöntemimizin biraz açıklanması gerekiyor. Problemi, sadece fotosellerden oluşan bir zeminin veya sığ bir kâsenin, sözgelimi, bir yunusun görüntüsünü, yunus gözünün önünde bariz bir şekilde bulunurken bile niçin göremeyeceğini sorarak ele alacağız.  Eğer ışık ışınları şekil 5.5'teki gibi davransalardı, her şey çok kolay olurdu ve yunusun görüntüsü retinada (ters değil düz bir şekilde) belirirdi. Maalesef bu şekilde davranmıyorlar. Daha açıklayıcı olmak adına, benim aynen resimde çizdiğimi yapan ışınlar vardır. Sorun şu ki bu ışınlar, aynı anda diğer her yönde ilerleyen sayısız ışının arasında kaybolur. Yunusun her parçası retinanın her noktasına bir ışın gönderir. Yalnızca yunusun her parçası da değil, arka planın ve manzaradaki diğer her şeyin her parçası da gönderir. Sonuç olarak ortaya çıkan şeyi, kâsenin yüzeyinde mümkün olan her pozisyonda ve mümkün olan her yöne bakan sonsuz sayıda yunus görüntüsü olarak düşünebilirsiniz. Elbette bu da görüntü elde edilememesi ve ışığın yüzeyin tamamı boyunca pürüzsüzce yayılması anlamına gelir (şekil 5.6).  Sorunun teşhisini koyduk. Göz çok fazla şey görmektedir yani tek bir tane yerine sonsuz sayıda yunusu. Net çözüm eksiltme yapmaktır yani biri hariç tüm yunusları çıkarmak. Hangisinin kaldığı önemli değil, ama geri kalanlardan nasıl kurtulunacak? Bir çözüm yolu, Olasılıksızlık Dağının bize kâseyi sunan yokuşuna yavaşça tırmandığımızda olduğu gibi, kâseyi sürekli derinleştirip ağzım kapatarak, ağız açıklığı bir iğne deliği kadar daralana dek yine yavaşça tırmanmayı sürdürmektir. Artık ışınların çok büyük bir bölümünün kâseye girişi engellenmiştir. Geriye kalan azınlık yalnızca, yunusun az sayıdaki benzer resimlerinin (baş aşağı olacak şekilde) görüntüsüdür (şekil 5.7). İğne deliği aşırı derecede küçülürse bulanıklık yok olur ve geriye yunusun tek bir keskin resmi kalır (aslında aşırı derecede küçük iğne delikleri yeni bir tür bulanıklığa sebep olurlar ama biz şimdilik bunu görmezden gelelim). İğne deliğini, bir tanesi hariç baş döndürücü görsel yunus ahenksizliğinin tamamını ayıklayan bir görüntü filtresi olarak düşünebilirsiniz. İğne deliği etkisi, daha önce ışığın yönünü tayin etme aracı olarak karşılaştığımız kâse etkisinin aşırı bir versiyonudur. İğne deliği göz, Olasılıksızlık Dağının aynı yokuşunun çok az daha yukarılarında yer alır ve aralarında herhangi bir keskin uçurum yoktur. İğne deliği gözün kâse gözden evrilmesinde bir zorluk yoktur ve kâse gözün, fotosellerden oluşan düz bir zeminden evrilmesinde de bir zorluk yoktur. Düz zeminden iğne deliğine çıkan yokuş kademelidir ve yolun tamamı boyunca kolayca tırmanılabilir. Bu yokuşu tırmanmak, birbiriyle çelişen görüntüleri ilerlemeli olarak yalnızca bir tanesi kalana kadar elemeyi temsil eder. İğne deliği gözler gerçekten de (değişik seviyelerde) hayvanlar âleminin çeşitli yerlerine yayılmıştır. En kusursuz iğne deliği gözü, soyu tükenmiş ammonitlerle akraba olan (ve sarmal şeklinde bir kabuğu olması haricinde ahtapotların daha da uzak akrabası olan) esrarengiz yumuşakça Nautüus'a aittir (şekil 5.8 a). Şekil 5.8 b'deki deniz salyangozununki gibi diğer gözleri belki de gerçek anlamda bir iğne deliği yerine derin kâseler olarak nitelemek daha doğru olacaktır. Bunlar Olasılıksızlık Dağına tırmanan bu özellikli yokuşun pürüzsüzlüğünü gözler önüne sermektedir. İlk bakışta, iğne deliğini yeterince küçük kılmanız kaydıyla, iğne deliği gözün oldukça iyi işlemesi gerektiği düşünülebilir. İğne deliğini son derece küçük yaparsanız, birbiriyle rekabet halinde olan ve karışan görüntülerin büyük çoğunluğundan kurtularak son derece mükemmel bir görüntü elde edebileceğinizi düşünebilirsiniz. Ama bu noktada iki sorun baş gösterir ve bunların ilki kırınımdır. Bundan bahsetmeyi az önce ertelemiştim. Bu, ışığın dalga gibi (ki dalgalar birbirleriyle karışabilirler) davranması gerçeğinden kaynaklanan bir bulanıklaşma problemidir. İğne deliği çok küçük olduğunda bu bulanıklaşma da artar. Küçük bir iğne deliğinin getirdiği diğer sorun "foton ekonomimizin" katı ödünleşimlerini konu alır. İğne deliği keskin bir görüntü elde edecek kadar küçük olduğunda, zorunlu olarak şöyle bir sonuç ortaya çıkar: delikten o kadar az ışık geçer ki, ancak neredeyse elde edilemez parlaklıktaki bir ışık kaynağı tarafından aydınlatılırsa nesneyi görebilirsiniz. Normal aydınlatma seviyelerinde iğne deliğinin içine, gözün gördüğü şeyin ne olduğundan emin olmasını sağlamaya yetecek kadar foton girmez. Minnacık bir iğne deliğimiz varken, Halley kuyruklu yıldızı sorununun bir versiyonuyla karşı karşıya oluruz. Bu sorunla iğne deliğini yeniden büyüterek baş edebilirsiniz. Ama o zaman da başladığınız nokta olan birbiriyle rekabet halindeki "yunus" keşmekeşine geri dönersiniz. Foton ekonomisi bizi Olasılıksızlık Dağının bu eteğinde bir açmaza sürüklemiştir. İğne deliği tasarımıyla ya keskinimsi ama karanlık, ya da parlak ama bulanık bir görüntü elde edebilirsiniz. İkisini birden elde edemezsiniz. Bu tür ödünleşimler ekonomistlerin oldukça hoşuna gider ki ben de fotonların ekonomisi kavramını bu yüzden kullanıyorum. Peki parlak ve aynı zamanda keskin bir görüntü elde etmenin hiçbir yolu yok mu? Neyse ki var.  Öncelikle sorunu bir hesaplama problemi olarak düşünün. İçine bolca ışık alacak şekilde iğne deliğini genişlettiğimizi hayal edin. Ama deliğin ağzını bomboş bırakmaktansa buraya "sihirli bir pencere" yerleştirelim (şekil 5.9). Son teknoloji ürünü elektronik bir alet olan bu pencere, cama yerleştirilmiş ve bir bilgisayara bağlanmış olsun. Bilgisayar tarafından kontrol edilen bu pencerenin özelliği şu: ışık ışınları camın içinden doğrudan düz bir şekilde geçmektense kurnazca ayarlanmış bir açı ile kırılırlar. Bir noktadan (örneğin yunusun burnundan) gelen tüm ışınların, retinada ilgili tek bir noktada birleşmesi için kıracak bu açıyı bilgisayar dikkatlice hesaplamaktadır. Ben burada sadece yunusun burnundan gelen ışınları resmettim ama elbette sihirli perdenin herhangi bir noktayı kayırması için bir sebebi yok ve hesaplamayı diğer tüm noktalar için de yapacaktır. Yunusun kuyruğundan gelen tüm ışınlar, retinadaki ilgili bir kuyruk noktasında birleşecek şekilde kırılırlar vs. Sihirli pencere sayesinde retinada mükemmel bir yunus resmi belirecektir. Ama bu, minik iğne deliğinde olduğu gibi karanlık bir görüntü değildir çünkü çok sayıda ışın (diğer bir deyişle bir foton seli) yunusun burnundan, çok sayıda ışın yunusun kuyruğundan ve çok sayıda ışın yunusun her noktasından gelip retinadaki kendilerine ait noktada birleşirler. Sihirli pencere, iğne deliğinin büyük dezavantajına sahip olmadan bütün avantajlarına sahiptir.  Böylesi bir "sihirli pencereyi" hayal etmek iyi hoş da, yapmak mümkün mü? Sihirli pencereye eklenmiş bilgisayarın nasıl da karmaşık bir hesaplama yaptığını bir düşünün. Dünyanın milyonlarca noktasından gelen milyonlarca ışık ışınını kabul etmektedir. Yunusun her noktası, sihirli pencerenin yüzeyinin farklı noktalarına milyonlarca farklı açıda milyonlarca ışın yollamaktadır. Işınlar birbirleriyle afallatıcı bir şekilde kesişmektedirler. Sihirli pencere, bilgisayarıyla birlikte, bu milyonlarca ışının tümüyle birden sırayla ilgilenip, her birinin kırılması gereken açının derecesini hesaplamak zorundadır. Bu muazzam bilgisayar (karmaşık bir mucizeden başka) nereden bulunabilir? Yolun sonuna geldiğimiz nokta burası mı? Olasılıksızlık Dağına tırmanışımızda karşımıza çıkan kaçınılmaz bir uçurum mu bu?  Cevap, ilginç bir şekilde hayırdır. Resimdeki bilgisayar sadece, tek yönlü bakacak olursanız, görevin aşikâr karmaşıklığını vurgulamak için çizilmiş bir hayal ürünüdür. Ama probleme farklı bir açıdan yaklaşırsanız çözümün gülünç derecede kolay olduğunu görürsünüz. Tam da bizim sihirli pencerelerimizin özelliklerine sahip olan ama ne bilgisayarı, ne elektronik mahareti, ne de herhangi bir karmaşıklığı olmayan akıl almaz basitlikte bir alet vardır. Bu alet, mercektir. Bir bilgisayara ihtiyaç duymazsınız çünkü hesaplamaların bilfiil yapılmasına gerek yoktur. Milyonlarca ışının açısının görünürde karmaşık olan hesaplamalarının icabına otomatik olarak ve kolayca, kavisli bir saydam materyal tarafından bakılır. Merceğin evriminin zor olmamış olması gerektiğini göstermeye giriş teşkil etmesi açısından merceklerin nasıl çalıştığını açıklamaya biraz zaman ayıracağım.  Işık ışınlarının bir saydam materyalden diğerine geçerken kırılmaları bir fizik yasasıdır (şekil 5.10). Kırılma açısı bu saydam maddelerin ne olduğuna bağlıdır çünkü bazılarının kırılma indisi (ışığı kırma gücünün bir ölçüsü) diğerlerininkinden daha büyüktür. Elimizde cam ve su varsa kırılma açısı küçük olacaktır çünkü suyun kırılma indisi camınkiyle hemen hemen aynıdır. Eğer maddeler cam ve hava ise ışık daha büyük bir açıyla kırılacaktır çünkü havanın görece düşük bir kırılma indisi vardır. Işık sudan havaya girdiğinde ise kırılma açısı, bir küreği eğrilmiş gösterecek kadar fazla olacaktır. Şekil 5.10, havadaki bir cam kütlesini temsil ediyor. Kalın çizgiyle gösterilen ışık ışını cama giriyor, camın içindeyken kırılıyor, daha sonra da diğer taraftan çıkarken orijinal açısına geri dönecek şekilde tekrar kırılıyor. Ama elbette saydam bir materyalin pürüzsüz paralel kenarları olmak zorunda değildir. Işın, materyalin yüzeyinin açısına bağlı olarak, dilediğiniz her yöne yönlendirilebilir. Ayrıca materyalin yüzeyi farklı açılardaki çok sayıda çıkıntıyla kaplıysa, ışın çok sayıda farklı yöne de yönlendirilebilir (şekil 5.11). Eğer materyalin bir veya her iki köşesi dışbükey olacak şekilde eğilmişse, materyal bir mercek olacaktır ki bu da bizim sihirli camımızın işleyen bir eşdeğeridir. Saydam materyaller doğada hiç de nadir bulunmazlar. Gezegenimizdeki en yaygın maddelerden ikisi olan hava ve su saydamdır. Diğer birçok sıvı da öyle. Keza, yüzeylerindeki sertliği ortadan kaldırmak için, yüzeyleri, örneğin denizdeki dalga hareketleriyle cilalanırsa, pek çok kristal de öyle. Kristal bir materyalden yapılmış ve dalgalar tarafından rastgele bir şekle sokulmuş bir çakıl taşını hayal edin. Tek bir kaynaktan gelen ışık ışınları çakıl taşı tarafından, çakıl taşının yüzeyinin açılarına bağlı olarak pek çok yönde kırılacaktır. Çakıl taşlarının boyutları çok çeşitlidir. Sıklıkla her iki köşeleri de dışbükeydir. Bu gerçek, örneğin ampul gibi bir kaynaktan gelen ışık ışınlarını nasıl etkiler?  Işınlar, kenarları hafifçe dışbükey olan bir çakıl taşından dışarı çıktıklarında, birleşme eğiliminde olacaklardır. Bu birleşme, hayali "sihirli penceremiz" gibi bir ışık kaynağının mükemmel imgesini oluşturacak şekilde düz, tek bir noktada olmayacaktır. Bunu ummak hayalperestlik olurdu. Ama burada kesinlikle doğru yöne doğru bir meyil vardır. Aşınım biçimi bir şekilde her iki kenarında da kıvrımlı hatlara sahip olacak şekilde gerçekleşmiş olan bir kuvars çakıl taşı, iyi bir "sihirli pencere" olarak iş görürdü: keskin olmaktan çok uzak olsalar da, iğne deliğinin üretebileceğinden çok daha parlak görüntüler oluşturma yeteneğine sahip gerçek bir mercek olarak iş görürler. Su tarafından aşındırılmış çakıl taşlarının genellikle her iki kenarı da dışbükeydir. Eğer saydam bir materyalden yapılmış olsalardı, çoğu, kaba da olsa oldukça kullanışlı mercekler teşkil ederlerdi.  Çakıl taşı, basit bir mercek olarak kullanılabilecek tesadüfi, tasarlanmamış nesnelere sadece bir örnektir. Başka örnekler de vardır. Bir yapraktan sarkan yağmur damlasının eğimli kenarları vardır. Başka türlü olması mümkün değil. Bizim tarafımızdan tasarımına katkıda bulunulmasına gerek duymadan, otomatik olarak ilkel bir mercek olarak iş görecektir. Sıvı ve jeller (yerçekimi gibi bunu aktif olarak engelleyen bir kuvvet olmadığı takdirde) otomatik olarak eğimli şekillere bürünürler. Bunun da anlamı, sıklıkla, mercek olarak iş görmekten başka çarelerinin olmadığıdır. Çoğu kez aynısı biyolojik materyaller için de geçerlidir. Genç bir denizanası hem mercek şeklindedir hem de hoş bir şekilde saydamdır. Her ne kadar merceklik özellikleri gerçek hayatta hiç kullanılmasa da ve doğal seçilimin onun mercek benzeri özelliklerini desteklediğini düşünmek için bir sebep yoksa da, idare eden bir mercek olarak iş görecektir. Denizanasının saydamlığı, muhtemelen, düşmanlarının onu görmesini zorlaştırdığı için, eğimli şekli ise merceklerle hiç alakası olmayan yapısal bir sebepten ötürü bir avantajdır.  Burada, kaba ve tasarlanmamış çeşitli görüntü oluşturma aletlerini kullanarak bir perdeye yansıttığım görüntüleri görüyorsunuz. Şekil 5.12 a'da, bir iğne deliği kameranın (tek tarafında delik olan kapalı bir mukavva kutu) arkasında duran kâğıda yansıtılmış haliyle büyük bir A harfini görüyorsunuz. Görüntüyü oluşturmak için çok parlak bir ışık kullanmış olmama rağmen, size orada ne yazdığını söylemeseydim muhtemelen A'yı okuyamazdınız. Harfi okunabilir kılacak kadar çok ışık alması için "iğne" deliğini oldukça büyütmek zorunda kaldım (çapı yaklaşık bir santimetre olacak şekilde). İğne deliğini küçülterek görüntüyü keskinleştirebilirdim ama o zaman da görüntü yok olurdu. Daha önce de tartıştığımız tanıdık ödünleşme bu. Şimdi kaba ve tasarlanmamış bir "merceğin" bile nasıl bir fark yarattığına bakın. Şekil 5.12 b için de aynı A harfi, aynı mukavva kutunun arka duvarındaki aynı delikten geçecek şekilde yansıtılmıştır. Ama bu sefer deliğin önüne içi su dolu polietilen bir torba astım. Torba pek de mercek şeklinde olmak üzere tasarlanmamıştı. Sadece, içini suyla doldurduğunuzda doğal olarak kıvrımlı bir şekle bürünerek asılı kalıyordu. Öyle sanıyorum ki, kırış kırış değil pürüzsüzce eğimli olması nedeniyle bir denizanası daha da iyi bir görüntü üretirdi. Şekil 5.12 c [resimdeki İngilizce "can you read this?" yazısı "bunu okuyabiliyor musunuz?" anlamına geliyor] aynı mukavva kutu ve delikle yapılmıştır ama deliğin önüne bu sefer sarkık bir torba yerine içi su dolu yuvarlak bir şarap kadehi yerleştirilmiştir. Kabul etmek gerekir ki kadeh, insan yapımı bir nesnedir ama tasarımcıları onun bir mercek olmasını amaçlamamışlardı ve şeklini farklı sebeplerden ötürü küresel yapmışlardı. Bir kez daha, mercek olması amacıyla tasarlanmamış olan bir nesnenin fena olmayan bir mercek olarak iş gördüğünü görüyoruz.  Elbette atasal hayvanlar polietilen torbalar ve şarap kadehleri kullanmıyorlardı. Gözün evriminin bir plastik torba aşamasından veya mukavva kutu aşamasından geçtiğini iddia etmiyorum. Polietilen torbayla vurgulamak istediğim nokta, bunun, tıpkı yağmur damlası, denizanası ve yuvarlatılmış kuvars kristali gibi mercek olarak tasarlanmamış olmasıdır. Mercek benzeri şekillerini, doğada etkili olan başka bir sebepten ötürü almışlardır.  O halde mercek benzeri ilkel bir nesnenin kendiliğinden oluşmasının zor olmadığını görüyoruz. Yarı yarıya saydam herhangi bir jel kütlesi iş görecektir, yeter ki eğimli bir şekle bürünüp (ki bürünmesi için pek çok sebep vardır) basit bir kâseye veya iğne deliğine kıyasla küçük de olsa bir iyileşmeye sebep olsun. Küçük iyileşmeler, Olasılıksızlık Dağının alçaktaki yokuşlarını yavaşça tırmanmak için gereken tek şeydir. Peki, ara kademeler neye benzerdi? Tekrar şekil 5.8'e bakalım. Bir kez daha vurgulamalıyım ki bu hayvanlar günümüze ait hayvanlardır ve gerçek bir atasal seri olarak düşünülmemelidirler. Şekil 5.8 b'deki (deniz salyangozuna ait) kâsenin, belki de görevi fotoselleri aralıktan kâseye doğru serbest bir şekilde akan saf deniz suyundan korumak olan "camsı kütle" olarak algılayabileceğimiz, şeffaf jelden oluşan bir astarı vardır. Tek işlevi koruma sağlamak olan bu sıvı, mercek için gereken özelliklerden birine yani saydamlığa sahiptir ama doğru eğime sahip değildir ve yoğunlaştırılması gerekmektedir. Şimdi de şekil 5.8 c, d ve e'deki iki kabuklu yumuşakça, denizkulağı ve kum kurdunun gözlerine bakın. Bunlar kâselere ve kâselerle iğne delikleri arasındaki kademelere daha da çok örnek teşkil etmekle kalmıyor, aynı zamanda tüm bu gözlerde göz içi sıvısının oldukça yoğunlaştığını da gösteriyor. Göz içi sıvıları hayvanlar âleminde, şekilsizlik dereceleri farklılık arz edecek şekilde oldukça yaygındır. Bir mercek olarak bu jel öbeklerinden hiçbiri Bay Zeiss veya Bay Nikon'u etkilemeyi başaramazdı. Yine de yüzeyi biraz da olsa dışbükeylik arz eden bir jel öbeği, açık bir iğne deliğine kıyasla kayda değer bir gelişme anlamına gelecektir. İyi bir mercekle, deniz kulağının göz içi sıvısı gibi bir şey arasındaki en büyük fark şudur: en iyi sonucu elde etmek için merceğin retinadan ayrılıp, ondan belli bir uzaklığa konması gerekmektedir. Aradaki boşluğun içinin boş olması gerekmez, burası daha da fazla göz içi sıvısıyla doldurulabilir. Gereken şey, merceğin, merceği retinadan ayıran maddeden daha büyük bir kırılma indisine sahip olmasıdır. Bunu elde etmenin (hiçbiri zor olmayan) pek çok yolu vardır. Ben burada sadece bir yolla ilgileneceğim. Bu yolda mercek, şekil 5.13'teki gibi bir göz içi sıvısının ön kısmındaki yerel bir bölgenin yoğunlaşmasıyla oluşmaktadır.  Öncelikle, her saydam maddenin bir kırılma indisine sahip olduğunu hatırlayın. Kırılma indisi, maddenin ışık ışınlarını kırma gücünün bir ölçütüdür. Mercek üreticileri normalde bir cam kütlesinin kırılma indisinin cam boyunca aynı olduğu varsayarlar. Bir ışık ışını belli bir cam merceğe girip, yönü buna bağlı olarak değiştiğinde, merceğin diğer tarafına çarpana kadar düz bir çizgide yol alacaktır. Mercekçinin sanatı, camın yüzeyini hassas şekillere sokacak şekilde ezip parlatmakta ve farklı mercekleri birbirlerine bağlamakta gizlidir.  Çeşitli kısımları farklı kırılma indisine sahip olan bileşik mercekler elde etmek için, farklı cam çeşitlerini karmaşık şekillerde birbirlerine yapıştırabilirsiniz. Örneğin şekil 5.13 a'daki merceğin merkezi çekirdeği, daha büyük kırılma indisi olan farklı tür bir camdan yapılmıştır. Ama yine de bir kırılma indisi diğerinden bir anda farklılaşmaktadır. Prensipte ise bir merceğin kırılma indisinin, merceğin içinde süreklilik arz edecek şekilde değişmemesi için bir sebep yoktur. Bu durum şekil 5.13 b'de resmedilmiştir. Böylesi "dereceli indisli mercekleri" elde etmek mercekçiler için, mercekleri camdan üretme yöntemleri sebebiyle zordur.1 (1 Bunu yazdıktan sonra, önceleri Cable and Wireless Şirketinde çalışan Howard Kleyn, bana insanların dereceli indisli merceklerin eşdeğerini yaptıklarını belirtti. Bu şey esasında bir dereceli indis mercek optik lifi. Tarif ettiğine göre, şu şekilde çalışıyor: İyi bir camdan yapılmış, yaklaşık bir metre uzunluğunda ve birkaç santimetre çapında içi boş bir tüple başlıyorsunuz ve tüpü ısıtıyorsunuz. Daha sonra tüpün içine toz haline getirilmiş olan camı üflüyorsunuz. Toz haline getirilmiş olan cam eriyerek tüpün astarına kaynıyor, bu şekilde tüpün astarını kalınlaştırırken iç çapını daraltıyor. Şimdi işin ilginç kısmına geçiyoruz. Bu süreç ilerledikçe, içeriye doğru üflenmiş olan tozun niteliği dereceli olarak değişiyor: özellikle de, dereceli olarak artarak ışığı kıran indisten oluşan camdan öğütülüyor. Boş oyuk neredeyse yok olana kadar, tüp, dış katmanlarına doğru, dereceli olarak azalan ışığı kırma indisine sahip olan merkezinde, ışığı oldukça çok kıran bir çubuğa dönüşüyor. Sonra çubuk yeniden ısıtılıyor, ince bir filamana yerleştiriliyor. Bu filaman da, kendisinden çekilen çubuk gibi, ufak çapta, merkezden dışa doğru aynı dereceli ışığı kırma indisini kaybetmiyor. Artık teknik olarak bu, dereceli bir indisli mercek, fakat çok ince ve uzun bir mercek. Mercek özelliği görüntüyü odaklamak için değil, ışık ışınının dağılmasına izin vermeyen bir kılavuz ışığı olarak görüntünün kalitesini artırmak için kullanılıyor. Bu filamanların birçoğu normalde çok telli optik lif kablosu imalatında kullanılır.) Ama canlı merceklerin bu şekilde yapılması kolaydır çünkü onlarda merceğin tamamı aynı anda yapılmaz: genç hayvanlar geliştikçe, önceleri küçük olan mercekler de gelişir. Hatta aslına bakarsanız kırılma indislerinin değişimi süreklilik arz eden mercekler, balıklar, ahtapotlar ve pek çok başka hayvanda bulunmaktadır. Şekil 5.8 e'ye dikkatlice bakarsanız, gözün açıklığının arkasındaki bölgede, kırılma indisinin farklılık arz ediyor olmasının gayet olası olduğu bir alan görürsünüz.  Ama ben daha merceklerin (gözün tamamını dolduran göz içi sıvısından) ilk olarak nasıl evrimleşmiş olabileceklerinin hikâyesini anlatmaya başlamak üzereydim. Bunun hangi prensiple ve hangi hızda gerçekleşmiş olabileceği, İsveçli biyologlar Dan Nilsson ve Susanne Pelger tarafından bir bilgisayar modeliyle güzel bir biçimde gösterilmiştir. Nilsson ve Pelger'in zarif bilgisayar modellerini biraz dolambaçlı bir yolla açıklayacağım. İkilinin ne yaptıklarını doğrudan anlatmak yerine Biyomorftan NetSpinner'a doğru giden bilgisayar programları dizisine geri dönüp, gözün evrimi için de benzer bir bilgisayar programı yazmaya ideal olarak nereden başlanabileceğini sorgulayacağım. Daha sonra bunun (her ne kadar onlar bu şekilde ifade etmemişlerse de) Nilsson ve Pelger'in yaptığı şeye denk olduğunu göstereceğim.  Biyomorfların yapay seçilimle evrildiğini hatırlayın: seçici etmen, insan beğenişiydi. Doğal seçilimi bu modele gerçekçi bir biçimde dâhil etmenin bir yolunu bulamadığımız için örümcek ağlarına yönelmiştik. Örümcek ağlarının avantajı, işlerini iki boyutlu bir düzlemde gördükleri için, sinek yakalamaktaki verimliliklerinin bilgisayar tarafından otomatik olarak hesaplanabilmesiydi. Keza ipek masrafları da öyle ve böylece model ağlar bir çeşit doğal seçilimle bilgisayar tarafından otomatik olarak "seçilebilirlerdi." Örümcek ağlarının bu açıdan istisnai olduklarında hemfikir olmuştuk: aynı şeyi, avlanan bir çitanın belkemiği veya yüzen bir balinanın kuyruğu için yapmayı ummak kolay değildi çünkü üç boyutlu bir organın verimliliğini hesaplarken dikkate alınması gereken fiziksel detaylar fazlasıyla karmaşıktı. Ama göz bu açıdan örümcek ağı gibidir. İki boyutta resmedilmiş model bir gözün verimliliği bilgisayar tarafından otomatik olarak hesaplanabilir. Gözün iki boyutlu bir yapı olduğunu ima etmiyorum, zira değil. Tek söylediğim, gözün tam karşıdan bakıldığında dairesel olduğunu varsayarsanız, üç boyuttaki verimliliğinin, gözün ortasından alınmış tek bir dikey kesitinin bilgisayar resmiyle hesaplanabileceğidir. Bilgisayar basit bir ışın izleme analizi yapıp, gözün tamamının oluşturacağı görüntünün keskinliğini hesaplayabilir. Böylesi bir kalite hesaplama yöntemi, NetSpinner'ın, bilgisayar örümcek ağlarının bilgisayar sineklerini yakalamaktaki verimliliğini hesaplamasına denktir.  Tıpkı NetSpinner programının evlat ağlar üretmesi gibi, biz de modelimizin, mutasyona uğramış evlat gözler üretmesini sağlayabiliriz. Her bir evlat gözün şekli ebeveyninkiyle hemen hemen aynı olacaktır, sadece şeklinin ufak bir kısmında küçük bir rastgele değişiklik meydana gelecektir. Elbette bu bilgisayar "gözlerinden" bazıları gerçek gözlerden, göz olarak adlandırılmayacak kadar farklı olacaklardır ama fark etmez. Onlar bile yeni yavrular üretebilirler ve bunlara da sayısal bir skor verilebilir (muhtemelen bunların skoru çok düşük olacaktır). Dolayısıyla, tıpkı NetSpinner programında yaptığımız gibi, bilgisayarda doğal seçilimle üst düzey gözleri evrimleştirebiliriz. Ya iyi bir gözle işe koyulup çok iyi bir göz evrimleştirebiliriz ya da işe çok kötü bir gözle, hatta hiç göz olmaksızın koyulabiliriz. İlkel bir başlangıç noktasından başlamasını sağlayıp nelere ulaşabileceğini görmek üzere NetSpinner programını gerçek bir evrim benzeşimi olarak çalıştırmak oldukça öğreticidir. Farklı denemelerde farklı doruk noktalarına bile ulaşabilirsiniz çünkü Olasılıksızlık Dağında erişilebilecek alternatif zirveler olabilir. Modelimizi evrim modunda da çalıştırabiliriz ve bu şık bir gösteri olurdu. Ama aslına bakarsanız, modelin kendi kendine evrilmesine izin vermekten ziyade Olasılıksızlık Dağının yokuş yukarı patikalarının nereye çıkacağını daha sistematik olarak araştırarak daha fazla şey öğrenebilirsiniz. Belli bir noktadan başlayan ve hiç aşağı gitmeden hep yukarı giden bir patika doğal seçilimin takip edeceği patika olacaktır. Eğer modeli evrimsel modda çalıştırırsanız, doğal seçilim bu patikayı takip edecektir. Dolayısıyla, kabul edilen başlangıç noktasından erişilebilen yokuş yukarı patikaları ve tepeleri sistematik olarak ararsak, bilgisayarın çalışma süresinden tasarruf edebiliriz. Burada önemli olan nokta, oyunun kurallarının yokuş aşağı gitmeyi yasaklıyor olmasıdır. Nilsson ve Pelger'in yaptığı şey de tam da böylesi yokuş yukarı patikaları arayan sistematik bir aramaydı ama onların bu çalışmasını neden (onlarla birlikte) NetSpinner tarzında bir evrim mizanseni planlıyormuşuz gibi sunmayı seçtiğimi görebiliyorsunuz.  Modelimizi ister "doğal seçilim" modunda, ister "dağın sistematik olarak araştırılması" modunda çalıştırmayı seçelim, bazı embriyoloji kuralları belirlememiz gerekir. Bunlar genlerin vücutların gelişimini nasıl kontrol edeceğini belirleyen kurallardır. Mutasyonlar şekillerin hangi yönlerini etkileyecek? Peki, mutasyonların kendisi ne kadar büyük veya küçük olacak? NetSpinner örneğinde mutasyonlar örümcek davranışlarının bilinen yönlerine etki ediyordu. Biyomorflar örneğinde mutasyonlar, büyümekte olan ağaçların dallarının uzunluk ve açıları üzerine etki ediyordu. Gözlerde ise Nilsson ve Pelger işe, tipik bir "kamera" gözde üç ana doku tipi olduğu gerçeğini kabul ederek başladılar. Kameranın, genellikle ışık geçirmeyen bir dış cephesi vardır. Işığa hassas bir "fotosel" katmanı vardır. Son olarak da, koruyucu bir pencere olarak kullanılabilecek veya kâsenin içindeki boşluğu doldurabilecek (tabi bu ikincisi bir kâse varsa mümkün olacaktır, zira benzeşimimizde hiçbir şeyin varlığını önceden varsaymıyoruz) saydam bir materyal vardır. Nilsson ve Pelger'in başlangıç noktası (yani dağın eteği), düz bir destekleyici zemin üzerinde duran (siyah) ve üstünde düz ve saydam bir doku katmanı bulunan (kirli beyaz) düz bir fotosel katmanıydı (şekil 5.14'te, gri renkli). Mutasyonların, bir şeyin büyüklüğünde küçük bir oranda değişikliğe neden olacağını varsaydılar: örneğin saydam katmanın kalınlığında küçük bir azalmaya veya saydam katmanın yerel bir yüzeyinin kırılma indisinde küçük bir artışa.  Sordukları soru aslında, dağın alçaklarında bulunan belli bir kamp yerinden başlayıp düzenli olarak yukarıya tırmanarak dağın neresine ulaşabileceğinizdir. Yukarıya tırmanmak, her seferinde küçük bir adım atarak mutasyona uğramak ve yalnızca optik performansı iyileştiren mutasyonları kabul etmek demektir.  Peki sonuçta neye varırız? Sevindirici şekilde, düzgün bir yokuş yukarı patikayı takip ederek, tanıdık balıkgözüne (merceğiyle birlikte) ulaşırız. Merceğin kırılma indisi merceğin her yerinde, insan yapımı sıradan bir mercekte olduğu gibi sabit değildir. Bu, tıpkı şekil 5.13 b'de karşılaştığımız mercek gibi dereceli indisli bir mercektir. Merceğin, mercek boyunca sürekli olarak değişiklik arz eden kırılma indisi, resimde grinin değişik tonlarıyla gösterilmiştir. Mercek, kırılma indisinde kademeli, adım adım değişikliklere sebep olarak, göz içi sıvısının "yoğunlaşmasıyla" meydana gelmiştir. Burada bir aldatmaca yok. Nilsson ve Pelger bilgisayarda simüle edilmiş göz içi sıvısını, ortaya çıkmayı bekleyen ilkel bir mercek sahibi olacak şekilde önceden programlamamışlardı. Yalnızca, saydam materyalin her noktasının kırılma indisinin, genetik kontrol altında çeşitlenmesine izin vermişlerdi. Saydam materyalin her bir parçası, sahip olduğu kırılma indisini rastgele herhangi bir yönde değiştirmekte özgürdü. Göz içi sıvısı, değişik kırılma indislerine sahip sonsuz sayıda kırılma indisine de sebep olabilirdi. Merceğin, mercek şeklinde oluşmasını sağlayan şey, en iyi gören gözü her nesilde seçici olarak ıslah etmenin eşdeğeri olan, kesintiye uğramamış yukarı yönlü devingenlikti.  Nilsson ve Pelger'in amacı sadece, bir düzlemsel göz olmayan şeyden iyi bir balıkgözüne giden pürüzsüz bir iyileştirme patikası bulunduğunu göstermek değildi. Aynı zamanda modellerini, bir gözün sıfırdan evrilmesinin ne kadar süreceğini hesaplamak için de kullanabilmişlerdi. Her adım bir şeyin büyüklüğünde yüzde birlik bir değişikliğe sebep olduğunda modellerinin attığı toplam adım sayısı 1.829 idi. Ama yüzde birin sihirli bir tarafı yok. Aynı değişim miktarı, yüzde 0,005'lik değişiklik oranıyla 363.992 adım sürerdi. Nilsson ve Pelger toplam değişim miktarını keyfi olmayan, gerçekçi birimler, yani genetik değişikliğin birimleri cinsinden yeniden ifade etmek zorunda kalmışlardır. Bunu yapmak için, bazı varsayımlarda bulunmak şarttı. Örneğin seçilimin şiddeti hakkında bir varsayımda bulundular. İkili, iyileşmiş göze sahip olarak hayatta kalan her 101 hayvana karşılık, iyileşmiş göze sahip olmayan 100 hayvanın hayatta kaldığını varsaymışlardır. Gördüğünüz gibi bu, sağduyuyla bakıldığında düşük bir seçilim şiddetidir: iyileşmiş bir göze sahip olmakla olmamak arasında fark yok gibidir. Nilsson ve Pelger kasıtlı olarak düşük, muhafazakâr veya "kötümser" bir değer seçmişlerdir çünkü evrim hızı tahminlerini olabildiğince yavaş kılabilmek için çaba gösteriyorlardı. Ayrıca iki tane daha varsayımda bulunmak zorundaydılar: "kalıtılabilirlik" ve "çeşitlilik katsayısı" hakkında. Çeşitlilik katsayısı, popülasyonda ne kadar çeşitlilik olduğunun bir ölçüsüdür. Doğal seçilim, işlemek için çeşitliliğe gerek duyar ve Nilsson ve Pelger bir kez daha kasıtlı olarak kötümser derecede düşük bir değer seçmişlerdir. Kalıtılabilirlik, popülasyonun sahip olduğu çeşitliliğin ne kadarının kalıtıldığının bir ölçüsüdür. Kalıtılabilirlik düşükse bunun anlamı popülasyondaki çeşitliliğin çoğunun çevresel nedenlere dayandığıdır ve doğal seçilimin, bireylerin hayatta kalıp kalmayacağını "seçmesine" rağmen, evrime çok az etkisinin olacağıdır. Eğer kalıtılabilirlik yüksekse, seçilimin gelecekteki nesiller üzerinde büyük bir etkisi olacaktır çünkü bireysel hayatta kalış gerçekten de genlerin hayatta kalımı anlamına gelecektir. Kalıtılabilirlikler sıklıkla yüzde 50'den daha büyük olurlar, dolayısıyla Nilsson ve Pelger'in karar kıldığı oran olan yüzde 50, kötümser bir varsayımdı. Son olarak da gözün farklı kısımlarının tek bir nesilde aynı anda değişemeyeceği şeklindeki kötümser bir varsayımda bulundular.  Tüm bu örneklerdeki "kötümser" kelimesinin anlamı, bir gözün evriminin ne kadar süreceğine dair nihayetinde elde edeceğimiz değerin muhtemelen, gerçek dünyadaki gerçek gözün evrimi için gerekmiş olan süreden daha fazla çıkacağıdır. Bulacağımız değerin, gerçek evrim için gerekmiş olan süreden fazla çıkmasına iyimser yerine kötümser dememizin sebebi ise şu. Emma Darwin gibi evrimin gücünden şüphe duyan birisi, göz gibi karmaşıklığı ve çok parçalılığıyla ün salmış bir organın evrilmesinin (o da eğer evrilebilirse) inanılmaz derecede uzun bir zaman alacağı görüşüne doğal olarak yatkın olacaktır. Nilsson ve Pelger'in bulduğu nihai değer ise insanı afallatacak kadar kısadır. Hesaplamalarının sonunda, mercekli iyi bir balıkgözünün evrilmesinin yalnızca yaklaşık 364.000 nesil alacağını bulmuşlardır. Daha iyimser (ki muhtemelen bunun da anlamı "daha gerçekçi"dir) varsayımlarda bulunsalardı bu süre daha da kısa olurdu.  364.000 nesil kaç yıla tekabül eder? Elbette bu nesil süresine bağlıdır. Bizim sözünü ettiğimiz hayvanlar, solucanlar, yumuşakçalar ve küçük balıklar gibi küçük deniz hayvanlarıdır. Onlar için bir nesil tipik olarak bir yıl ya da daha az sürer. Dolayısıyla Nilsson ve Pelger'in vardıkları sonuç, mercekli gözün evriminin yarım milyon yıldan daha kısa bir sürede elde edilmiş olabileceğidir. Ve bu yerbilimsel standartlara göre gerçekten de çok kısa bir süredir. Süre öylesine kısadır ki, bahsettiğimiz eski dönemlerin tabakaları arasında, aniden oluşan şeylerden ayırt edilemez olurlardı. Gözün evrilmesi için yeteri kadar zaman olmadığı iddiasının sadece yanlış değil, dramatik, kesin ve yüz kızartıcı olarak yanlış olduğu ortaya çıkmıştır.  Elbette tam anlamıyla gelişmiş bir gözün, Nilsson ve Pelger'in buraya kadar değinmedikleri bazı detayları vardır ve bu detayların evrilmeleri daha uzun sürebilir (gerçi ikili bunun doğru olduğunu düşünmüyor). Bunlardan biri, Nilsson ve Pelger'in, model evrim sistemlerinin başlamasından önce ortaya çıktığını varsaydıkları, ışığa hassas hücrelerin (benim fotosel olarak adlandırdığım şeylerin) evrimidir. Modern gözlerin, gözün odağını değiştirmek, göz bebeğinin büyüklüğünü değiştirmek ve gözü hareket ettirmek için mekanizmalar gibi başka ve daha gelişmiş özellikleri vardır. Ayrıca beyinde, gözden gelen bilgiyi işlemek için gerekli olan bir sürü sistem vardır. Gözü hareket ettirmek önemlidir ve yalnızca bariz sebepten ötürü değil: daha zaruri olarak, vücut hareket ederken bakışı sabit tutmak için. Kuşlar bunu, başın tamamını sabit tutması için boyun kaslarını kullanarak sağlarlar (vücutlarının geri kalanı ise fazlasıyla hareket edebilir). Bunu yapabilecek gelişmiş sistemler, oldukça incelikli beyin mekanizmaları gerektirir. Ama basit ve kusurlu ayarlamaların bile, hiç yoktan iyi olduğunu görmek kolaydır, dolayısıyla Olasılıksızlık Dağının pürüzsüz bir yokuşunu tırmanan atasal bir seri hayal etmekte hiçbir zorluk yoktur.  Çok uzak bir hedeften gelen ışınları odaklamak için, yakın bir hedeften gelen ışınları odaklamada kullanılacak olan mercekten daha zayıf bir merceğe ihtiyacınız vardır. Hem uzağı hem de yakını keskin bir şekilde odaklamak, bir canlının sahip olmadan yaşayabileceği bir lükstür fakat doğada hayatta kalma şansını artıracak her küçük ilerleme önemlidir ve gerçekten de farklı hayvan türleri merceğin odağını değiştirmek için çeşitli mekanizmalara sahipler. Biz memeliler bu işi merceği çekip şeklini biraz değiştiren kaslar aracılığıyla yapıyoruz. Kuşlar ve çoğu sürüngen de bu şekilde yapıyor. Bukalemunlar, yılanlar, balıklar ve kurbağalar bu işi kamera gibi merceği ileri geri hareket ettirerek yapıyor. Daha küçük gözlere sahip olan hayvanlar için bir sıkıntı yok. Onların gözü Box Brownie marka fotoğraf makinesi gibi: mükemmel olmasa da, yaklaşık olarak her türlü mesafede odak halinde. Bizler yaşlandıkça gözlerimiz maalesef daha çok Box Brownie marka fotoğraf makinesi gibi oluyor ve hem yakını hem de uzağı net görmek için çift odaklı gözlüklere ihtiyaç duyuyoruz.  Odak değiştirme mekanizmalarının aşamalı evrimini hayal etmek hiç de zor değil. Suyla doldurulmuş plastik torbayla olan deneyi yaparken, hemen fark ettim ki parmaklarımla torbayı dürterek odağın keskinliğini daha iyi (ya da daha kötü) hale getirmek mümkün. Torbanın şeklinin bilinçli bir şekilde farkında olmayarak, çantaya bile bakmadan gösterimdeki görüntünün kalitesine odaklanmış bir şekilde, görüntü daha iyi hale gelene kadar torbayı rastgele dürterek büzdüm. Camsı kütlenin civarındaki herhangi bir kas, başka bir amaç uğruna daraltma işleminin bir yan ürünü olarak tesadüfen merceğin odağını iyileştirebilir. Bu, memelilerin ya da bukalemunların kullandığı odak değiştirme gibi metoda neden olabilecek bir şekilde Olasılıksızlık Dağının yamaçlarından yukarıya doğru giden hassas iyileştirmelerin yer aldığı bir yol açmaktadır.  Açıklığı (ışığın içerisinden geçtiği deliğin boyutunu) değiştirmek birazcık daha zor olabilir ama çok zor değil. Bunun yapılmak istenilmesin nedeni fotoğraf makinesinde istenilen şeyle aynıdır. Filmin veya fotosellerin belirlenmiş herhangi bir duyarlılığı için, çok fazla (göz kamaşması) veya çok az ışığa sahip olmak mümkündür. Hatta, delik ne kadar küçükse, odak yoğunluğu (eşzamanlı bir şekilde odakta yer alan mesafeler dizisi) o kadar iyidir. Gelişmiş bir fotoğraf makinesinde, ya da gözde otomatik olarak, güneş çıktığı zaman mercek perdesini küçülten, güneş yokken mercek perdesini büyüten dâhili bir ışıkölçer bulunur. İnsandaki göz bebeği oldukça gelişmiş bir otomasyon teknolojisidir, Japon bir bilim insanının gurur duyabileceği türden bir şey.  Fakat bir kez daha belirtmek gerekirse, bu ileri mekanizmanın Olasılıksızlık Dağının aşağı yamaçlarında nasıl başladığını görmek zor değil. Gözbebeğinin şeklini yuvarlak olarak düşünürüz, ama öyle olmak zorunda değil. Koyunların ve sığırların uzun, yatay ve baklava dilimi şekilli gözbebekleri vardır. Ahtapotların ve bazı yılanların da öyle, ama diğer yılanlarınki dikeydir. Kedilerin gözbebekleri, yuvarlak gözbebeğinden dikey gözbebeğine kadar çeşitlilik gösterir (şekil 5.15) Prenses biliyor mu acaba, gözbebekleri, Değişimden değişime girecek, Hilalden dolunaya dolaşacak, Prenses yeşilliklerden süzülürken? Yalnız, ciddi ve bilge, Kaldırır değişen gözlerini Değişmekte olan aya bakar W.B. Yeats  Çoğu pahalı fotoğraf makinesinin bile kusursuz daireler yerine basit çokgenler olan gözbebekleri vardır. Tek mesele göze giren ışığın niceliğini kontrol etmektir. Bunu fark ettiğinizde, değişmekte olan gözbebeğinin erken dönemdeki evrimi bir problem olmaktan çıkıyor. Olasılıksızlık Dağının alçak yamaçlarından yukarıya doğru çıkmak için kullanılabilecek birçok zarif yol var. Bunları anlayınca artık iris diyaframı, anal büzücü kasından daha fazla anlaşılmaz bir engel değil. Belki de geliştirilmesi gereken en önemli nicelik gözbebeğinin yanıt verme hızıdır. Sinirleriniz olduğu sürece, onları hızlandırmak ve Olasılıksızlık Dağının yamaçlarından yukarıya doğru gitmek kolaydır. Aynada gözbebeğinize bakarken, gözünüze doğru bir el feneri tuttuğunuzda hemen fark edebileceğiniz gibi, insan gözbebeği hızlı yanıt verir (Eğer bir gözünüzdeki bebeğe bakarken diğer gözünüze feneri tutarsanız bu etkiyi en çarpıcı bir şekilde görürsünüz: çünkü iki göz birlikte hareket eder.)  Gördüğümüz gibi, Nilsson ve Pelger modeli insan yapımı merceklerden farklı olan, ama balıkların, mürekkep balıklarının ve diğer sualtı kameralarının merceklerine benzer olan bir dereceli indisli mercek geliştirdiler. Mercek, daha önceleri tekdüze şeffaf bir jel içerisinde bulunan, yerel olarak yüksek oranda ışık kıran indis bölgesinin yoğunlaşmasıyla yükseliyor.  Tüm mercekler jel kütlesinden yoğunlaşarak evrimleşmedi. Şekil 5.16 gözleri oldukça farklı şekillerde oluşmuş iki sineğe ait gözleri göstermektedir. Bunların ikisi de basit gözlerdir, birazdan bahsedeceğim bileşik gözlerle karıştırılmamaları gerekiyor. Bu basit gözlerin ilkinde (testere sineği larvasına ait), mercek, dış şeffaf katman olan korneayı kalınlaştırıyor. Mayıs sineğine ait olan ikincisinde kornea kalınlaştırılmıyor ve mercek renksiz, şeffaf hücrelerden oluşan bir yığın olarak gelişiyor. Bu mercek geliştirme metotlarından her ikisine de, Olasılıksızlık Dağında, camsı kütleli solucan gözde kullandığımız aynı yoldan tırmanılabilir. Gözlerin kendisi gibi mercek de birçok kez bağımsız olarak evrimleşmişe benziyor. Olasılıksızlık Dağı'nda pek çok doruk noktası ve tepecik vardır.  Retinalar da çeşitli formlarıyla türlü türlü kökenlerini açığa çıkartıyorlar. Şu ana kadar gösterdiğim gözlerin tamamının fotoselleri (tek bir istisnayla) onları beyine bağlayan sinirlerin önünde yer alıyor. Bu, bunu gerçekleştirmenin apaçık bir yolu, ancak evrensel bir yol değil. Şekil 5.4 a'daki yassısolucanın fotoselleri görünüşe göre bağlayıcı sinirlerin yanlış tarafında duruyor. Bizim kendi omurgalı gözümüz de öyle. Fotoseller ışıktan uzak bir konumda geriyi işaret ediyorlar. Bu kulağa geldiği kadar anlamsız değil. Çok küçük ve şeffaf oldukları için, işaret ettikleri nokta pek de önemli değil: fotonların çoğu doğrudan içinden geçecek ve daha sonra kendilerini yakalamayı bekleyen pigment yüklü bölmelerden oluşan zırha geçecekler. Omurgalı fotosellerinin geriyi işaret ettiğini söylerken anlamlı tek nokta onları beyne bağlayan "kabloların" (sinirlerin) beyne doğru değil de, ışığa doğru yanlış yönde yola çıkmaları. Daha sonra, retinanın ön yüzeyine, belirli bir yere hareket ediyorlar: "kör nokta" olarak anılan yere. Burada, retina boyunca optik sinire doğru dalışa geçiyorlar, bu sebeple retina bu noktada kör oluyor. Bu noktada hepimiz kör olmamıza rağmen, bunun farkında bile olmuyoruz, çünkü beyin eksik parçayı yeniden oluşturma konusunda oldukça zeki. Kör noktayı, ancak bağımsız kanıta sahip olduğumuz, küçük ve etrafından farklı bir nesnenin görüntüsü bu nokta üzerine hareket edince fark ediyoruz: daha sonra da, görünüşe göre bir ışık gibi sönüyor ve o noktadaki görüntü zeminin arka plandaki genel rengiyle yer değiştiriyor.  Retinanın geriden öne doğru olmasının pek fazla fark etmeyeceğini söylemiştim. Diğer tüm şeylerin mutlak olarak eşit olması suretiyle, retinalarımız doğru yönde yer alsaydı daha iyi olurdu denilebilir. Bu durum, Olasılıksızlık Dağının aralarında derin vadiler bulunan birden fazla doruk noktasına sahip olduğu gerçeğine güzel bir örnektir. Geriden öne doğru yer alan retinaya sahip iyi bir göz evrimleşmeye başladığında, yapılacak en iyi şey mevcut gözün tasarımını iyileştirmektir. Tamamen farklı bir tasarıma değiştirmek yokuş aşağı inmeyi, bunu yaparken de biraz değil, tamamen inmeyi içeriyor ve buna doğal seçilim izin vermiyor. Omurgalı retinası, embriyodaki gelişme şekli yüzünden izlediği yolla yüzleşiyor ve bu durum kesinlikle antik atalara kadar gidiyor. Birçok omurgasızın gözü farklı şekillerde gelişiyor ve retinaları sonuç olarak "doğru pozisyonda" yer alıyor. İlginç bir şekilde geriyi işaret etmelerini saymazsak, omurgalı retinası Olasılıksızlık Dağının en yüksek doruk noktalarını tırmanmaktadır. İnsan retinası çeşitli türlere ayrılmış yaklaşık 166 milyon fotoselden oluşur. Temel olarak çubuk hücrelerine (nispeten düşük ışıkta düşük hassasiyetteki renksiz görüntüler üzerine uzmanlaşmış) ve koni hücrelerine (parlak ışıkta yüksek hassasiyetteki renkli görüntüler üzerine uzmanlaşmış) ayrılmaktadır. Buradaki sözcükleri okurken, yalnızca koni hücrelerini kullanıyorsunuz. Eğer Juliet, Halley kuyrukluyıldızını görseydi, bu işi çubuk hücreleriyle yapacaktı. Koni hücreleri, çubuk hücrelerinin bulunmadığı, küçük merkezi bir alan olan göz çukuruna yoğunlaşırlar (göz çukurlarınızla okursunuz). İşte bu yüzden Halley kuyrukluyıldızı gibi bulanık bir nesneyi görmek istiyorsanız, gözlerinizi doğrudan o nesneye değil, biraz uzağına işaret etmelisiniz ki nesnenin yetersiz miktarda olan ışığı göz çukuruna gelsin. Fotosel sayıları ve fotosellerin birden fazla tipe ayrılması Olasılıksızlık Dağının bakış açısı yönünden bir sorun teşkil etmiyor. Her iki iyileştirme türü de apaçık bir şekilde dağın üst kısımlarına doğru hoş eğimler oluşturuyor.  Büyük retinalar küçük retinalardan daha iyi görür. Çünkü içine daha fazla fotosel sığar ve daha detaylı görür. Ancak, her zamanki gibi, burada da maliyetler vardır. Şekil 5.1'deki sürrealist salyangozu hatırlayın. Ama gerçekte, küçük bir hayvanın bedelini ödediğinden daha büyük bir retinaya sahip olmasının bir yolu var. Sussex Üniversitesi'nden Profesör Michael Land (ki kendisinin dünyadaki egzotik keşiflerle ilgili gıpta edilesi bir geçmişi vardır ve ben gözlerle ilgili bildiğim çoğu şeyi ondan öğrendim), sıçrayan örümceklerde harikulade bir örnek buldu. Örümceklerin hiçbirinde bileşik gözler yok: sıçrayan örümcekler kamera gözünü çarpıcı bir ekonomi doruğuna götürmüşler (şekil 5.17). Land'in keşfettiği şey sıra dışı bir retinaydı. Tam bir görüntünün üzerinde gösterilebileceği geniş bir tabaka olmak yerine, hassas bir görüntüye sahip olabilecek kadar geniş olmayan uzun, dikey bir şerit. Ancak örümcek retinasının darlığını ustaca bir çözümle telafi ediyor. Görüntünün oluşturulabileceği bir alanı "tarayarak" retinasını sistematik bir şekilde dolandırıyor. Etkili retinası böylelikle asıl retinasından daha geniş oluyor yani az çok bolas örümceğinin dönmekte olan tek bir lifle bile, tam bir ağın tutma alanına yaklaşmasına benzer bir prensiple. Sıçrayan örümceğin retinası uçan bir kuş ya da bir başka sıçrayan örümcek gibi ilgi çekici bir nesne bulduğunda, tarama hareketlerini tam de hedefin bulunduğu alana yoğunlaştırıyor. Bu, ona bir göz çukurunun dinamik eşdeğerini veriyor. Sıçrayan örümcekler bu zeki hileyi kullanarak, mercek gözü, Olasılıksızlık Dağındaki kendi yerel bölgelerinde hatırı sayılır küçük bir doruğa taşımışlardır.  Merceği, iğne deliğinin eksikliğine harikulade bir çözüm olarak sundum. Mercek tek çözüm değildir. Eğimli bir ayna mercekten daha farklı bir prensip teşkil ediyor ancak bir nesnenin üzerine her noktadan gelen fazlaca miktardaki ışığı toplayıp bir görüntü üzerinde tek bit noktaya ulaştırma sorununa iyi bir alternatiftir. Bazı amaçlar doğrultusunda, eğimli bir ayna probleme mercekten daha ekonomik bir çözüm olarak karşımıza çıkıyor ve dünyadaki en büyük optik teleskoplar hep aynalı yansıtıcılardır (şekil 5.18 a). Aynalı teleskopla ilgili küçük bir sorun vardır. Görüntü aynanın önünde oluşturulur, yani gelen ışınların yolunun üzerinde. Aynalı teleskopların genelde odaklanan görüntüyü bir göz merceğine ya da kameraya yansıtmak için kullandığı küçük bir aynası vardır. Küçük ayna görüntüyü bozacak kadar araya girmez. Küçük aynanın odaklanan görüntüsü görünmez: yalnızca, teleskopun arkasındaki büyük aynaya vuran toplam ışık miktarında küçük bir azalmaya sebep olur.  O halde eğimli ayna önemli bir probleme getirilmiş olan teoride işe yarayan fiziksel bir çözümdür. Hayvanlar âleminde eğimli ayna gözlere sahip olan hayvan var mıdır hiç? Bu doğrultudaki en eski önerme, Gigantocypris adı verilen ilginç bir derin deniz kabuklusuna ait olan resim üzerine yorum yapan ve benim Oxford'tan eski hocam olan Sör Alister Hardy tarafından ortaya kondu (şekil 5.18 b). Astronomlar Wilson Dağı ve Palomar'daki gibi gözlemevlerindeki devasa eğimli aynaları kullanarak uzak yıldızlardan gelen az sayıdaki fotonu yakalıyorlar.  Gigantocypris'in de okyanusun derinliğine sızan az sayıdaki fotonla aynı şeyi yaptığını düşünmek cezp edici, ama Michael Land tarafìndan yapılmış olan yeni araştırmalar detaylı bir şekilde herhangi bir benzerliğe imkân vermiyor. Gigantocypris'in nasıl gördüğü şu an için net değil. Fakat görüntü oluşturmak için gerçekten eğimli bir ayna kullanan bir hayvan türü daha vardır, fakat bu hayvanın da yardımcı bir merceği vardır. Bir kez daha, bu gerçek de hayvan gözü çalışmalarının Kral Midas'ı olan Michael Land tarafından keşfedildi. Şekil 5.18 c'deki fotoğraf bu çift kabuklu yumuşakçalardan birisinin boşluğunun küçük bir parçasının (enine iki kabuk-kıvrımı) büyültmüş halidir. Kabuk ve dokunaçların arasında düzinelerce küçük gözden oluşan bir dizi var. Her bir göz, retinanın arkasında yatan eğimli bir ayna kullanarak görüntü oluşturur. Her bir gözün küçücük mavi veya yeşil bir inci gibi parlamasına sebep olan şey bu aynadır. Kesiti alındığında, göz şekil 5.18 d'deki gibi gözüküyor. Belirttiğim gibi, aynayla beraber bir tane de mercek var, bu konuya daha sonra döneceğim. Retina, mercek ve eğimli ayna arasında bulunan grimsi bölgenin tamamıdır. Retinanın ayna tarafından yansıtılan keskin görüntüyü gören kısmı merceğin arka tarafına sıkıca bitişik olan bölümdür. O görüntü baş aşağıdır ve ayna tarafından geriye doğru yansıtılan ışınlar tarafından oluşturulmaktadır.  Peki, neden bir de mercek var? Bunun gibi küre şeklindeki aynalar küresel sapma olarak adlandırılan özel bir tür bozulmaya maruz kalırlar. Meşhur bir aynalı teleskop tasarımı olan Schmidt, bu sorunun üstesinden, mercek ve aynadan oluşan ilginç bir birleşimle gelir. Tarak gözleri, sorunu birazcık farklı bir şekilde çözmüşe benziyor. Küresel sapmanın üstesinden "Kartezyen oval" olarak adlandırılan bir şekle sahip olan özel bir tür mercek aracılığıyla gelinebilir. Şekil 5.18 e ideal bir kuramsal Kartezyen oval taslağıdır. Tarağa ait gözün yandan görünüşüne şimdi bir kez daha bakın (şekil 5.18 d). Çarpıcı benzerlikten esinlenerek, Profesör Land, merceğin orada ana görüntü oluşturucu aynanın küresel sapmasının düzelticisi olarak bulunduğunu öneriyor.  Dağda kendine ait bölgenin alçak yamaçlarında bulunan eğimli aynanın kökeniyle ilgili olarak ise bilgimize dayalı bir tahmin yürütebiliriz. Retinaların arkasında bulunan yansıtıcı tabakalar, hayvanlar âleminde yaygındır ama bulunuş amaçları taraklarda olduğu gibi görüntü oluşturmak değildir. Parlak bir spot ışığıyla ormanın derinliklerine doğru giderseniz, doğruca size doğru bakan sayısız birer çift parlaklık görürsünüz. Pek çok memeli, özellikle şekil 5.19 b'deki Batı Afrika'da yaşayan altın potto ya da angvvantibo gibi gece avlanan hayvanların retinalarının arkasında yansıtıcı tabaka olan tapetumları (guanin aynaları) vardır. Tapetumun yaptığı şey, fotosellerin durduramadığı fotonları yakalamak için ikinci bir yakalama fırsatı sunmaktır yani her bir foton, onu az önce yakalamakta başarısız olmuş fotosele geri yansıtılır ve böylelikle görüntü bozulmamış olur. Omurgalılar da tapetumu keşfetmişlerdir. Ormanda ateş yakmak belirli tür örümcekleri bulmak için mükemmel bir yoldur. Esasında, kurt örümceğinin yandan görünüşüne bakarak (şekil 5.19 a), yollarda işaret görevi gören "kedigözlerinin" neden "örümcek gözleri" olarak anılmadığını merak ediyor olabilirsiniz. Her fotonu yakalamada kullanılan tapetumlar atasal kâse gözlerin içinde merceklerden daha önce evrimleşmiş olabilir. Belki de, bazı izole canlılarda bir tür aynalı teleskop oluşturacak şekilde değişikliğe uğramış ön uyarlamadır. Ya da ayna başka bir kaynaktan ortaya çıkmış olabilir. Bu konuda emin olmak güç.  Mercek ve eğimli ayna bir görüntüyü keskin bir biçimde oluşturmanın iki yoludur. Her iki durumda da görüntü baş aşağı ve sağdan-sola ters çevrilmiş bir biçimdedir. Doğrudan bir görüntü üreten tamamıyla farklı bir göz türü de; böcekler, kabuklular, bazı solucanlar ve yumuşakçalar, kral yengeçleri (asıl yengeçlerden daha çok örümceklere yakın oldukları söylenen tuhaf deniz canlıları) ve günümüzde nesli tükenmiş olan trilobitlerden büyük bir grup tarafından tercih edilen bileşik gözlerdir. Aslında bileşik gözün birçok çeşidi vardır. En temel olanıyla başlayacağım yani apozisyon bileşik gözü adı verilen gözle. Apozisyon gözün nasıl çalıştığını anlamak için Olasılıksızlık Dağı'nın neredeyse en dibine geri dönüyoruz. Gördüğümüz gibi, bir gözün görüntü görmesini veya sadece ışığı ayırt etmekten daha fazlasını yapmasını istiyorsanız, bir fotoselden daha fazlasına ihtiyacınız var ve onların ışığı farklı yönlerden toplaması gerekiyor. Onları farklı yönlere konumlandırmanın bir yolu, onları mat bir ekranla desteklenen bir kâseye koymaktır. Şu ana kadar konuştuğumuz gözlerin tamamı bu içbükey kâse prensibinin soyundan gelen gözlerdi. Problemin belki de daha kesin bir çözümü, fotoselleri kâsenin dışbükey yüzeyine koymak ve böylelikle onların farklı yönlerde dışa doğru bakmalarını sağlamak. Bu en basit haliyle birleşik bir gözü ele almak için iyi bir yoldur.  Bir yunus görüntüsü oluşturma probleminden ilk bahsedişimi hatırlayın. Problemin çok fazla görüntüye sahip olma ile alakalı bir problem olduğunu söylemiştim. Retina üzerinde, her yönden gelen ve her noktada oluşan sonsuz sayıdaki "yunus" görüntüleri, hiçbir yunus görüntüsü olmaması anlamına geliyordu (şekil 5.20 a). İğne deliği göz işe yaramıştı çünkü ışınların neredeyse tamamını filtreleyip iğne deliği üzerinde sadece birbirleriyle kesişen azınlığı bırakarak yunusun tek bir baş aşağı görüntüsünü oluşturmuştu. Mercekten aynı prensibin biraz daha gelişmiş bir yöntemi olarak bahsetmiştik. Apozisyon bileşik gözü, sorunu daha da basit bir şekilde çözüyor.  Göz, bir kubbenin çatısından her doğrultuda yayılan, düz uzun tüplerden oluşan yoğun bir yığın gibi inşa edilmiştir. Her bir tüp, dünyanın sadece küçük bir kısmını kendi doğrusal ateş hattından gören bir silahın görüş açısı gibidir. Filtreleme benzetmemiz doğrultusunda, dünyanın diğer kısımlarından gelen ışınların fotosellerin olduğu tüpün arkasına vurmasının tüpün duvarları ve kubbenin desteği tarafından önlendiğini söyleyebiliriz. İşte apozisyon bileşik göz de bu şekilde çalışır. Pratikte, ommadityum adı verilen küçük tüpçüklerin her biri aslında bir tüpten daha fazlasıdır. Kendi özel merceğine ve genelde yarım düzine civarı olan "retinaya" ve fotosellere sahiptir. Her bir ommadityum dar tüpün dibinde bir görüntü oluşturduğu sürece, görüntü baş aşağı olmaktadır: ommadityum uzun ve düşük kaliteli bir kamera gözü gibi çalışmaktadır. Birbirinden ayrı ommadityum baş aşağı görüntüleri göz ardı ediliyor ve ommadityum, yalnızca tüpüne ne kadar ışığın geldiğini bildiriyor. Mercek sadece ommadityumun görüş açısında daha fazla ışık ışını toplama ve bu ışınları retinaya odaklama vazifesi görüyor. Ommadityumların tamamı bir arada tutulduğunda, özetlenmiş "görüntüleri" şekil 5.20 b'de gösterildiği gibi doğru yönde oluyor.  Her zaman olduğu gibi, "görüntü" biz insanların düşündüğü gibi bir görüntüyü ifade etmek zorunda değil: yani bir manzaranın bütününün tastamam, renkli bir algısı olmak zorunda değil. Daha ziyade, farklı yönlerde neler olduğunun ayrımına varmak için bir şekilde gözleri kullanma yetisinden bahsediyoruz. Sözgelimi, bazı böcekler bileşik gözlerini yalnızca hareket eden hedefleri izlemek için kullanıyor olabilirler. Olayın sabit görüntüsünü çıkaramayacak kadar kör olabilirler. Hayvanların bizim gördüğümüz şekilde görüp göremedikleri sorusu felsefi bir soru ve bu soruyu yanıtlamak beklenilmeyecek kadar zor olabilir.  Bileşik göz prensibi, örneğin hareket eden bir sinek üzerinde yoğunlaşmış olan bir yusufçuk için işe yarar fakat bileşik bir gözün bizimki kadar detaylı görebilmesi için bizim sahip olduğumuz basit kamera çeşidinden çok daha büyük olması gerekirdi. Bunun nedeni aşağı yukarı şöyledir: şurası kesin ki, tamamı birazcık farklı yönlere bakan ne kadar fazla ommadityumunuz varsa, o kadar fazla detayı görebilirsiniz. Bir yusufçuk 30.000 kadar ommadityuma sahip olabilir ve bu sayı böcekleri kanatlarından avlamak için oldukça iyidir (şekil 5.21). Ancak bizim kadar fazla detay görmesi için, milyonlarca ommadityuma ihtiyacı var. Milyonlarca ommadityumun da sığabilmesi için oldukça küçülmeleri gerekir. Maalesef bir omadityumun ne kadar küçük olabileceği konusunda bir sınır vardır. Bu sınır çok küçük iğne deliklerinden konuşurken bahsettiğimiz sınırla aynı ve buna kırınım sınırı adı veriliyor. Sonuç olarak denebilir ki, bileşik bir gözün insan kamera gözü kadar detaylı görmesini sağlayabilmek için bileşik gözün gülünç bir şekilde büyük olması gerekir yani çapının 24 metre olması gerekir. Alman bilim adamı Kuno Kirschfeld, bir insanın bileşik gözler kullanarak normal bir insan kadar detaylı görebilmesi için nasıl görünmesi gerekebileceğini çizmiştir (şekil 5.22). Çizimdeki petek deseni de oldukça empresyonist. Çizilmiş olan her altıgen yüzey gerçekte 10.000 ommadityuma tekabül ediyor. İnsan bileşik gözlerinin 24 metre değil de sadece bir metre olmasının nedeni Kirschfeld'in, biz insanların sadece retinamızın merkezinden detaylı görebildiğimizi hesaba katmış olmasıdır. Detaylı merkezi görüşümüzün ve retinamızın kenarlarına doğru oluşan çok daha az detaylı olan görüşümüzün ortalamasını alarak bir metrelik göz gösterimine karar verdi. Bir metre ya da 24 metre, dünyadaki görüntüleri detaylı olarak görmek istiyor sanız, bu büyüklükteki bir bileşik göz kullanışsız kalır.  Buradan çıkan sonuç, eğer dünyadaki görüntüler detaylı bir şekilde görülmek isteniyorsa, bileşik göz değil, bir tane iyi merceğe sahip olan basit kamera gözü kullanılmalıdır. Dan Nilsson bile bileşik gözlerden şöyle bahsediyor: "Evrimin, temelde felaket olan bir tasarımı iyileştirme çabasıyla umutsuz bir savaş verdiğini söylemek büyük bir abartı olmaz."  O halde, böcekler ve kabuklular neden bileşik gözü bırakıp onun yerine kamera gözü geliştirmiyorlar? Bu Olasılıksızlık Dağı kütlesinde bir vadinin yanlış tarafında tuzağa düşme vakalarından birisi olabilir. Bileşik gözü kamera göze değiştirmek için, işe yarayan ara formların, hiç durmayan, sürekli bir dizisi olması gerekir: daha yüksek bir doruğa tırmanmak için bir vadiden aşağı doğru inemezsiniz. Peki, bileşik göz ve kamera gözü arasındaki geçiş formları nasıl olurdu?  En azından akla oldukça çarpıcı bir güçlük geliyor. Bir kamera gözü baş aşağı görüntüler oluşturmaktadır. Bileşik gözün görüntüsüyse doğrudandır. Bu ikisi arasında bir orta yol bulmak oldukça zordur. Olası bir geçiş, hiç görüntü olmamasıdır. Derin denizlerde veya tamamen karanlıkta yaşayan bazı hayvanlar vardır ve bu hayvanların ilgilenebileceği o kadar az fotonları vardır ki görüntülerle uğraşmayı tamamen bırakmışlardır. Bilmeyi umdukları tek şey ışığın olup olmadığıdır. Böyle bir hayvan görüntü-işleme sinir aparatını tamamen kaybedebilir ve dağın tamamen farklı bir yamacından taze bir başlangıç yapabilir. Böylelikle bileşik gözden kamera gözüne giden yolda bir ara geçiş olabilir.  Bazı derin deniz kabuklularının bileşik gözleri vardır ama hiç mercekleri ya da optik aparatları yoktur. Bu hayvanların ommatidyumları tüplerini kaybetmiştir ve fotoselleri hangi yönden gelirse gelsin az sayıda olan fotonları topladıkları yer olan dış yüzeyde korumasız bir şekilde bulunmaktadır. Oradan bakınca şekil 5.23'teki ilgi çekici göze giden küçük bir adım olarak görünebilir. Bu göz, kabuklu bir hayvan olanAmpelisca'ya aittir. Bu hayvan çok da derinlerde yaşamıyor, muhtemelen derin-deniz atalarından sonra yeniden yukarıya doğru bir seyahatin içinde. Ampelisca'nın gözleri retinanın üzerinde baş aşağı bir görüntü oluşturan tek bir mercekle kamera gözü gibi çalışıyor. Ancak retinanın bileşik bir gözden türediği apaçıktır ve bu retina bir ommadityum kümesinin kalıntılarından oluşmaktadır. Bu, küçük bir adım olabilir, ama tamamen körlüğe yakınlaşan bir ara dönemde, beynin tersyüz olmayan görüntüyü işleme ile ilgili her şeyi "unutacak" yeterli evrimsel zamanı olmuştur.  Bu, bileşik gözden kamera göze giden evrime bir örnektir (ayrıca, gözün hayvanlar âlemi boyunca birbirinden bağımsız geliştiğine de bir örnektir). Ancak, bileşik göz ilk olarak nasıl evrimleşti? Olasılıksızlık Dağının bu doruğunun aşağı yamaçlarında neler buluyoruz?  Bir kez daha, modern hayvanlar âlemine bakmak bize yardımcı olabilir. Eklembacaklılar (böcekler, kabuklular ve onların akrabaları) dışında, bileşik gözlere sadece bazı deniz halkalı solucanlarında (kum kurdu ve tüp solucanı) ve bazı çift kabuklu yumuşakçalarda rastlanılmaktadır. Solucanlar ve yumuşakçalar evrimsel tarihçiler olarak bizlere yardımcı oluyorlar çünkü bu hayvanların içinde, Olasılıksızlık Dağının bileşik-göz doruğuna giden aşağı yamaçlarında sıralanmış makul ara geçişlere benzeyen bazı ilkel gözler bulunuyor. Şekil 5.24'teki gözler farklı solucan türlerine ait. Bir kez daha, bunlar ata türler değiller, günümüzde yaşayan türlerdirler ve muhtemelen doğru ara geçiş türlerinden bile gelmiyorlar. Ancak bize, sol taraftaki fotosel yığınları ve sağ taraftaki bileşik gözle, evrimsel ilerlemenin nasıl olduğuna dair bir fikir verebilirler. Şüphesiz bu eğim de, sıradan kamera göze ulaşırken kullandığımız eğim kadar hafiftir. Şu ana kadar tartıştığımız gibi, ommadityumlar, komşularından izole olmaktaki etkililiklerine bağlıdırlar. Yunusun kuyruk ucuna bakan görüş açısı, yunusun diğer kısımlarından gelen ışınları tutmamalıdır, aksi takdirde daha önce karşılaştığımız milyonlarca yunus görüntüsü sorunuyla tekrar göz göze gelebiliriz. Ommadityumların çoğu, izolasyonu tüpün etrafında karanlık bir pigment kılıfı oluşturarak sağlıyor. Ancak bazı zamanlar bunun yan etkileri oluyor. Bazı deniz canlıları kamuflajda şeffaflıktan yararlanırlar. Deniz suyunda yaşıyorlar ve deniz suyuna benziyorlar. Bu hayvanlarım kamuflajının esası fotonları durdurmamaktan geçiyor. Fakat ommadityumların etrafındaki karanlık perdelerin tek amacı fotonları durdurmaktır. Bu zalim çelişkiden nasıl kurtulunabilir?  Bu soruna becerikli bir şekilde çözüm üretmiş olan derin deniz canlıları vardır (şekil 5.25). Bu canlıların karartma pigmentleri yoktur ve bunların ommatidyumları bilindik manada tüpler değildir. Daha ziyade, insan yapımı optik lifler gibi çalışan şeffaf ışık kılavuzlarıdır. Her bir ışık kılavuzu, ön uç kısmından şişerek balıkgözü gibi çeşitli ışık kırıcı indislerde küçük birer lense dönüşür. Işık kılavuzu bir bütün olarak büyük miktardaki ışığı fotosellere yoğunlaştırır. Ancak bu yalnızca doğrudan görüş açısı doğrultusundan gelen ışığı içerir. Bir tüpün içerisine yanlamasına gelen ışınlar, bir pigment tarafından örtülmek yerine geri yansıtılır ve tüpün içine girmemiş olur.  Tüm bileşik gözler kendilerine gelen ışığın tamamını izole etmeye çalışmazlar bile. Bunu sadece apozisyon göz türü yapar. Çözümü daha zor olan bir şey yapan en az üç farklı "üstdüşüm" bileşik göz türü vardır. Tüpteki ışınları veya fiber optik ışık kılavuzlarını yakalamaktan çok uzak olmakla beraber, bir ommadityumun merceğinin içerisinden geçen ışınlara, komşu bir ommadityumun fotoselleri tarafından alınmak üzere izin veriyorlar. Tüm ommadityumlar tarafından paylaşılan boş, şeffaf bir bölge var. Tüm ommadityumların mercekleri, ortak bir retina üzerinde tek bir görüntü oluşturmak için birlik oluyorlar. Bu ortak retina ise tüm ommadityumların ışığa duyarlı hücreleri tarafından müştereken oluşturuluyor. Şekil 5.26 Michael Land'in yaptığı, bir ateşböceğinin üstdüşüm bileşik gözünün bileşik merceğinden görülen Charles Darwin resmi.  Görüntü, kamera gözden veya şekil 5.23'tekiAmpelisca'nm-kinden farklı olarak apozisyon bileşik gözde olduğu gibi düzdür. Üstdüşüm gözlerin apozisyon atasal gözlerden geldiğini düşünürsek zaten bu beklenilen bir durum. Tarihsel olarak anlam ifade ediyor ve beyin söz konusu olduğundan zahmetsiz bir geçiş için de anlam ifade etmiş olmalı. Ancak bu hala ilginç bir gerçek. Bu şekilde basit bir düz görüntü oluşturmanın fiziksel problemlerini düşünün. Apozisyon bir gözdeki her bir ommadityum önünde bir merceğe sahipse ve bu mercek bir şekilde bir görüntü oluşturuyorsa, o görüntü baş aşağı oluyor.  Apozisyon bir gözü üstdüşüm bir göze dönüştürmek için, her bir mercekten geçen ışınların bir şekilde düzleştirilmesi gerekiyor. Sadece bununla da kalmıyor, farklı merceklerin oluşturduğu bağımsız görüntülerin tamamının ortak bir görüntü için dikkatlice üst üste koyulması gerekiyor. Bunun avantajı da ortak görüntünün çok daha parlak olması. Ancak ışınları döndürme işinin fiziksel zorlukları muazzam. Ama ilginç bir şekilde bu problem evrimde çözülmekle kalmadı, en az üç defa birbirinden bağımsız bir şekilde çözüldü: iyi mercek kullanımı, iyi ayna kullanımı ve iyi sinir sistemi kullanımı. Detaylar o kadar karmaşık ki ayrıntılı bir biçimde bahsetmek hâlihazırda oldukça karmaşık olan bu bölümün dengesini iyice bozabilir. Bu yüzden bunlardan sadece kısaca bahsedeceğim.  Tek bir mercek görüntüyü baş aşağı çevirir. Aynı şekilde, arkada uygun bir mesafede bulunan başka bir mercek de görüntüyü tekrar düzleştirir. Bu kombinasyon Kepler teleskopu olarak anılan bir alette kullanılmaktadır. Eşdeğer etki, ışık kırıcı indisin işe yarar aşamalarını kullanarak tek bir karmaşık mercekte de sağlanabilir. Kepler teleskopu etkisini taklit eden bu yöntem, mayıs sinekleri, dantel kanatlılar, kınkanatlılar, güveler ve beş farklı kabuklu grubunun üyeleri tarafından kullanılmaktadır. Akrabalık mesafeleri, bu grupların en az bir kaçının aynı Kepler yöntemini birbirinden bağımsız olarak geliştirdiğini önermektedir. Eşdeğer bir yöntem de üç kabuklu grubu tarafından aynalarla yapılmaktadır. Bu üç gruptan ikisi aynı zamanda mercek yöntemini kullanan üyeleri de içeriyor. Daha ziyade, hangi hayvan türünün hangi farklı bileşik göz türünü benimsediğine bakacak olursanız, harikulade bir şey fark edersiniz. Sorunlara farklı çözümler her yerde ortaya çıkıyor ve bir kez daha hemen, hızlı bir şekilde evrimleştiklerini görüyoruz.  "Sinirsel üstdüşüm" veya "bağlı üstdüşüm" iki kanatlı böceklerin büyük ve önemli bir grubu olan sineklerde evrimleşmiştir. Benzer bir sistem de su kayıkçısı böceğinde gerçekleşmektedir ve öyle görünüyor ki bu da bağımsız olarak evrimleşmiştir. Sinirsel üstdüşüm şeytansı bir şekilde ustacadır. Buna üstdüşüm demek bir anlamda yanlıştır, çünkü buradaki ommadityumlar apozisyon gözlerdeki gibi izole olmuş tüplerdir. Ancak ommadityumların arkasındaki sinir hücrelerinin becerikli bir şekilde bağlanmasıyla üstdüşüm benzeri bir etki gerçekleştiriyorlar. Bunu da şöyle yapıyorlar: tek bir ommadityumun "retinasının" yaklaşık yarım düzine fotoselden oluştuğunu hatırlayacaksınız; sıradan apozisyon gözlerde, altı fotoselin tamamının ateşlenmesi basit bir şekilde toplanıyor, işte benim retinayı tırnak işareti içerisinde belirtmemin sebebi de bu. Hangi fotosele vururlarsa vursunlar, tüpe çarpan tüm fotonlar sayılıyor. Birçok fotosele sahip olmaktaki tek amaç, ışığa toplam duyarlılığı arttırmaktır. Bu sebepten dolayı, bir apozisyon ommadityumunun dibindeki küçücük bir görüntünün baş aşağı olması önemli değil.  Ancak bir sineğin gözündeki altı hücrenin çıkış noktaları birbirleriyle birleşmiyorlar. Daha ziyade, her birisi komşu ommadityumdan gelen belirli hücrelerin çıkış noktalarıyla birleşiyorlar (şekil 5.27). Daha net olmak gerekirse, bu şemadaki ölçek tamamen yanlıştır. Aynı sebepten dolayı, oklar (mercek tarafından kırılan) ışınları temsil etmiyor, yunus üzerindeki noktalardan tüplerin dibindeki noktalara olan eşlemeyi temsil ediyor. Şimdi bu planın vurucu marifetini fark edin. Esas fikir, bir ommadityumda yunusun kafasına bakan fotosellerin komşu ommadityumlardaki yunus kafalarına bakmalarıdır. Bir ommadityumdaki yunusun kuyruğuna bakan fotoseller komşu ommadityumlardaki yunus kuyruğuna bakan fotosellerle birleşmektedirler. Ve bu şekilde devam eder. Sonuç, yunusun her bir parçasının basit bir tüp düzeneğine sahip olan sıradan bir apozisyon gözde bulunacağından daha fazla sayıda foton tarafından işaret edilmesidir. Bu, bizim yunusumuzun üzerindeki bir noktadan gelmekte olan fotonların sayısını nasıl artıracağımızla ilgili olan önceki problemimize optik bir çözümden ziyade bir tür hesapsal çözüm getirmektedir.  Buna neden kesin olarak öyle olmasa bile üstdüşüm dendiğini anlayabilirsiniz. Gerçek üstdüşümde, cancanlı mercekler veya aynalar kullanılarak, komşu taraflardan gelen ışık üst üste koyulur böylelikle yunusun baş kısmından gelen fotonlar, baş kısımdan gelen diğer fotonlarla aynı yere gelmiş olur; aynı şekilde, yunusun kuyruğundan gelen fotonlar, kuyruk kısmından gelen diğer fotonlarla aynı yere gelmiş olur. Sinirsel üstdüşümde, apozisyon gözde olduğu gibi, fotonlar farklı yerlere gelmiş oluyorlar. Ancak o fotonlardan gelen sinyal, beyne giden tellerin ustaca örülmesiyle aynı yere gelir.  Nilsson'un, kamera gözün evriminin hızına dair tahmini, hatırlayacağınız üzere, yerbilimsel standartlarla az çok ani olduğu yönündeydi. Ara geçiş aşamalarını kaydeden fosilleri bulursanız şanslısınız. Bileşik gözler ya da gözün diğer tasarımları için kesin tahminler yapılmadı, ancak çok daha yavaş olduklarını sanmıyorum. Zaten fosillerde gözlerle ilgili çok fazla detay bulmak beklenmez çünkü gözler fosilleşemeyecek kadar yumuşaktır. Bileşik gözler bu noktada bir istisnadır çünkü detayların çoğunluğu dış yüzeyin üzerindeki aşağı yukarı dik olan yönlerin hassas kısmında görülebilmektedir. Şekil 5.28 yaklaşık 400 milyon yıl önceye denk gelen Devonyen dönemine ait bir trilobit gözü göstermektedir. Bir gözün evrimleşmesi için geçmesi gereken zaman yerbilimsel standartlarla göz ardı edilirse görmeyi beklediğimiz şey bu olur.  Bu bölümün ana mesajlarından biri gözlerin hızlı ve kolay bir şekilde evrimleştiğidir. Alanında uzman bir kişinin hayvanlar âleminin faklı kısımlarında gözün birbirinden bağımsız bir biçimde en az 40 defa evrimleştiğine dair ulaştığı sonucu alıntı yapmıştım. Öyle görünüyor ki, Profesör Walter Gehring ile özdeşleşmiş olan bir grup çalışan tarafından İsviçre'den bildirilen bir dizi ilginç deneyin sonucu, bu mesaja meydan okuyormuş gibi görünebilir. Ne bulduklarını ve bu bölümün ana fikrine neden meydan okumadığını kısaca açıklayayım. Başlamadan önce, genetikçilerin genlerin isimlendirilmesiyle ilgili anlamsız geleneklerinden dolayı özür dilemem gerekiyor. Meyve sineği Drosophila'daki eyeless (gözsüz) olarak adlandırılan gen esasında göz yapıyor! (Şahane, değil mi?) Bu kafa karıştırıcı terminolojinin sebebi oldukça basit, hatta ilgi çekici. Bir genin ne işe yaradığını, o gen hata yapınca bunu fark ederek öğreniyoruz. Hata yaptığında, sineklerin gözsüz olmasına neden olan bir gen var. Bu genin kromozom üzerindeki pozisyonu bu sebeple eyeless lokus (gözsüz yer) olarak adlandırılıyor ("locus" Latince'de yer anlamına gelen bir kelime ve genetikçiler bunu bir genin alternatif formlarının bir kromozom üzerinde bulundukları yeri ifade etmek için kullanıyorlar). Ancak biz eyeless adındaki lokustan bahsettiğimizde, aslında o lokus üzerindeki normal, zarar görmemiş geni kastediyoruz. Çelişki eyeless (gözsüz) bir genin göz yapıyor olmasında yatıyor. Bu, bir hoparlöre "sessiz cihaz" demek gibi bir şey, çünkü radyodan hoparlörü çıkarttığınızda, ses gidiyor. Bence böyle bir şeye gerek yok. Ben bu geni göz yapıcı olarak yeniden adlandırmak isterdim, ama bu da kafa karıştırıcı olurdu. Ama bu gene kesinlikle eyeless demeyeceğim, onun yerine bilindik olan ey kısaltmasını kullanacağım. Şimdi, her ne kadar bir hayvanın tüm genlerinin hayvanın tüm hücrelerinde bulunduğu genel bir gerçek olsa da, vücudun belirli bir kısmında bu genlerin sadece küçük bir kısmı açığa vuruluyor. İşte bu yüzden, her iki organda da aynı gen serisi bulunmasına rağmen, karaciğerler böbreklerden farklıdır. George Halder, Patrick Callaerds ve Walter Gehring ey İn vücudun farklı yerlerinde açığa vurulmasına sebep olan deneysel bir uygulamaya imza attılar. Drosophila larvalarında oldukça uzmanlaşarak ey geninin antenlerde, kanatlarda ve bacaklarda açığa vurulmasını başardılar. Şaşırtıcı bir biçimde, deneye tabi tutulan yetişkin sinekler kanatlarında, antenlerinde, bacaklarında ve vücutlarının başka yerlerinde gözleri olduğu halde geliştiler (şekil 5.29). Normal gözlerden biraz daha küçük olsalar da, bu "ektopik (normalde olmaması gereken bir yerde olan. çev.n)" gözler uygun bir şekilde bir araya getirilmiş bir dizi ommatidyumdan oluşan bileşik gözlerdir. Hatta bu gözler işlevseldir. Sineklerin bu gözlerle herhangi bir şey görüp göremediklerini bilmiyoruz ancak omma-dityumlardaki sinirlerden elde edilen elektronik kayıtlar bu gözlerin en azından ışığa duyarlı olduklarını gösteriyor.  Bu, birinci ilginç durumdu. İkinci durum ise daha da ilginç. Farelerde küçük göz adı verilen bir gen var, insanlarda da aniridi adı verilen bir gen var. Bu genlerin isimleri genetikçilerin olumsuz bir eğilimlerinden kaynaklanıyor: bu genlere verilen mutasyon hasarları, gözlerin veya gözlerin bazı kısımlarının küçülmesine ya da yok olmasına neden oluyor. İsviçre'de aynı laboratuarda çalışan Rebecca Quiring ve Uwe Waldorf bu belirli memeli genlerinin DNA dizilimleri bakımından Drosophila’daki ey genine neredeyse tıpatıp benzediğini buldular. Bu, aynı genin uzak atalardan bu yana, birbirlerine memeli ve böcek kadar uzak olan modern hayvanlara ulaştığı anlamına geliyor.  Dahası, hayvanlar âleminin bu her iki büyük sınıfında da bu genin gözlerle yakından ilgili olduğu görülüyor. Üçüncü ilginç durum ise oldukça şaşırtıcı. Halder, Callaerts ve Gehring, fare genini Drosophila embriyolarına aktarmayı başardılar. Dile kolay, fare geniDrosophila'daki ektopikgözleri uyardı. Şekil 5.29 (alt), ey geninin faredeki eşdeğeri olan gen tarafından meyve sineğinin bacağında uyarılmış küçük bir bileşik gözü gösteriyor. Dikkate değer bir şey var ki, o da sineğin bacağındaki gözün bir fare gözü değil, bileşik göz olmasıdır. Fare geni yalnızca Drosophila'mn göz yapıcı mekanizmasını aktif hale getirdi. Ey genininkine benzer DNA dizilimleri ayrıca yumuşakçalarda, nemertine adı verilen deniz solucanlarında ve bazı tunikatlarda da bulundu. Ey geni hayvanlar arasında evrensel bir gen bile olabilir ve hayvanlar âleminin herhangi bir yerindeki donörden alınan gen çeşidi, hayvanlar âleminin oldukça uzak bir bölümündeki alıcıda göz gelişmesini uyarabilir.  Bu harikulade deneyler dizisi, bizim bu bölüm ile ilgili ne gibi bir sonuç çıkarmamıza yardımcı oluyor? Gözlerin birbirinden bağımsız bir şekilde 40 defa evrimleştiğini söylediğimizde acaba yanılmış mıydık? Hiç sanmıyorum. En azından, gözlerin kolayca ve hızlıca evrimleştiği ifadesi hala geçerliliğini koruyor. Bu deneyler, muhtemelen farelerin, insanların, tunikatların vb. ortak atasının gözlere sahip olduğu anlamına geliyor. Uzak ortak atanın bir tür görme yetisi vardı ve nasıl bir formda olursa olsun, gözleri muhtemelen modern ey genininkine benzer bir DNA dizilimine sahipti. Ancak farklı göz çeşidi formları, retina detayları ile mercekler ve aynalar, bileşik veya basit göz tercihi, eğer bileşikse, apozisyon ve farklı üst düşüm çeşitleri arasındaki tercih, tüm bunlar bağımsız ve hızlı bir şekilde gelişiyor. Bu gerçeği hayvanlar âleminin çeşitli yerlerindeki bu çeşitli sistemlerin münferit değişken dağılımlarından biliyoruz. Özet olarak, hayvanların gözleri sıklıkla yakın kuzenlerinden daha ziyade uzak kuzenlerininkine benziyor. Tüm bu hayvanların ortak atalarının muhtemelen bir tür göze sahip olduğuna dair ulaştığımız sonuç halen sarsılmaz bir sonuçtur ve tüm gözlerdeki embriyonik gelişim aynı DNA dizilimi tarafından uyarılıyor gibi gözükmektedir.  Michael Land bu bölümün ilk taslağını okuyup bölümle ilgili eleştiri yaptığında, kendisinden Olasılıksızlık Dağı Yun göz ile ilgili olan bölgesinin görsel bir temsilini yapmasını istedim ve şekil 5.30 da onun ne çizdiğini gösteriyor. Metaforların belli amaçlara hizmet ederken diğer amaçlara hizmet etmemeleri onların doğasında vardır ve bizlerin bu metaforları değiştirmeye, hatta gerekirse tamamen atmaya hazırlıklı olmamız gerekir. Bu durum, okuyucunun her ne kadar Jungfrau Dağı gibi tekil bir isme sahip olsa da, Olasılıksızlık Dağının daha karmaşık bir şey olduğunu, birçok doruk noktasına sahip bir dağ olduğunu ilk fark edişi değildir.  Bu bölümü taslak halindeyken okuyanlardan birisi ve hayvan gözleri konusunda büyük bir otorite olan Dan Nilsson da dikkatimi bir gözün geçici ve faydacı evriminin belki de en ilginç örneğine çekerek ana mesajı özetledi. Üç farklı balık grubunda "dört göz" durumu olarak adlandırılan durum üç defa birbirinden bağımsız bir şekilde evrimleş-ti. Dört gözlü balıkların muhtemelen en çarpıcısı Bathylychnops exiüs (Şekil5.31). Olağan doğrultuda, dışarıya doğru bakan tipik balık gözüne sahip. Ancak ana göz duvarında konumlanmış bulunan ve doğruca aşağı doğru bakan bir ikincil gözü var. Kim bilir nereye bakıyor. Belki de Bathylychnopsaşağıdan saldırma alışkanlığına sahip olan bir avcıdan muzdariptir. Bizim bakış açımızdan ilginç olan şey bu. İkincil gözün embriyolojik gelişimi ana gözünkinden tamamen farklı, ancak bu gelişimin doğada ey geninin bir çeşidi tarafından uyarıldığı kanısına da varabiliriz. Özellikle, Dr. Nilsson'un bana yazdığı mektupta belirttiği gibi "Bu tür, daha öncesinde bir merceğe sahip olmasına rağmen, bir mercek daha yeniden icat etti. Bu, merceklerin evrimleşmesinin zor olmadığı görüşünü destekler nitelikte."  Hiçbir şeyin evrimleşmesi biz insanların hayal ettiği kadar zor değil. Darwin için konu üzerine çok fazla kafa yorup gözün evrimleşmesindeki zorluğu kabul etmek oldukça zor bir durumdu. Karısı için ise bu duruma şüpheci yaklaşmak kolaydı. Darwin ne yaptığını biliyordu. Yaradılışçılar, bu bölümün başında bahsettiğim alıntıyı çok severler, ama asla tamamlamazlar. Konuyla ilgili taviz verdikten sonra, Darwin şöyle devam etti:  "Güneşin sabit durduğu, dünyanın ise güneşin etrafında döndüğü ilk defa dile getirildiğinde, insanlığın sağduyusu bu doktrinin yanlış olduğunu söyledi; fakat halkın sözü, hakkın sözüdür deyişine bilimde her zaman güvenilemez. Mantığım bana diyor ki, eğer her bir aşaması sahibi için yararlı olacak şekilde, kusurlu, basit bir gözden kusursuz, karmaşık bir göze doğru giden sayısız aşamaların gerçekleşmiş olduğu gösterilebilirse, ki durum kesinlikle bu şekilde; eğer göz biraz da olsa değişikliğe uğrayabiliyor ve bu değişiklikler kalıtılabiliyorsa, ki durum kesinlikle bu şekilde; ve bu değişiklikler değişen yaşam koşullarında hayvanlara yarar sağlıyorsa, o halde kusursuz ve karmaşık bir gözün, her ne kadar bizim hayal gücümüz algılayamasa da, doğal seçilim yoluyla oluşabileceğine inanmakta çekilen zorluğun gerçekte var olduğu düşünülemez."  Prof. Richard Dawkins  Kaynak: Olasılıksızlık Dağına Tırmanmak / s. 157-212 Kuzey Yayınları / Baskı: Temmuz 2011 / ISNB: 978-9944-315-24-1 NOT: Kitabı Kuzey Yayınları'nın resmi sitesi üzerinden online olarak satın alabilirsiniz.  AYRINTI VE RESİMLER İÇİN richarddawkins-turkey.blogspot.com/2011/...iden-krk-asamal.html  Gözün evrimi  Gözün evriminin önemli aşamaları.Gözün evrimi, taksonlarda geniş ölçekte rastlanan özel bir homolog organ örneği olarak anlamlı bir çalışma konusudur. Gözün görsel pigmentler gibi bazı bileşenleri ortak bir atadan geliyor gibidir. Yani bu pigmentler, hayvanlar farklı dallara ayrılmadan evvel evrimlerini tamamlamıştır. Bununla birlikte görüntü oluşturma yeteneğine sahip, karmaşık gözler, aynı proteinler ve genetik malzeme kullanılarakLand, M.F. and Nilsson, D.-E., Animal Eyes, Oxford University Press, Oxford (2002). birbirinden bağımsız olarak 50 ila 100 kere evrimleşmiştir.Haszprunar (1995). "The mollusca: Coelomate turbellarians or mesenchymate annelids?". in Taylor. Origin and evolutionary radiation of the Mollusca : centenary symposium of the Malacological Society of London. Oxford: Oxford Univ. Press.Karmaşık gözler ilk kez birkaç milyon yıl önce Kambriyen patlaması olarak adlandırılan süratli türleşme döneminde evrilmiş görünmektedir. Kambriyen öncesinde gözlerin varlığına dair herhangi bir kanıt yoktur ancak Orta Kambriyen devrinde Burgess shale olarak bilinen fosil yatağında geniş bir çeşitlilik gözlendiği açıktır.Gözler, ait oldukları organizmaların ihtiyaçlarını karşılayan çok sayıda adaptasyon sergiler. Keskinlikleri, tespit edebildikleri dalgaboyu aralığı, az ışık seviyelerindeki hassasiyetleri, hareketi yakalama,nesneleri seçebilme ve renkleri ayırt etme becerileri bakımından farklılıklar gösterebilir.  Yaklaşımlar İnsan gözü, iris tabakası1802 yılından bu yana, göz gibi karmaşık bir yapının doğal seçilim yoluyla evrimini izah etmenin zor olduğu söylenegelmektedir. Charles Darwin de, Türlerin Kökeni’nde, doğal seçilim yoluyla gözün evriminin ilk bakışta “son derece saçma” geldiğini yazar. Ancak yine de bunu hayal etmenin güçlüğüne rağmen açıklamaya girişir, ki bu açıklama son derece makuldur: ...kusursuz ve karmaşık bir göz ile kusurlu ve basit bir göz arasında, her biri sahibine yarar sağlayan sayısız aşama bulunduğu; dahası gözün çok az bile olsa değiştiği ve bu değişimler sonraki kuşaklara miras kaldığı, ki zaten durum budur, ve organdaki herhangi bir değişim ya da modifikasyonun değişen yaşam koşulları altındaki bir hayvana fayda sağladığı gösterilirse, hayal gücümüz kabul etmekte ne kadar zorlanırsa zorlansın, kusursuz ve karmaşık bir gözün doğal seçilim tarafından biçimlendirilmiş olabileceğine inanmaktaki güçlük, geçerliliğini yitirir. Darwin, Charles (1859). Türlerin Kökeni. Halen mevcut olan ara evrim basamaklarından örnekler vererek “başka herhangi bir düzenek içermeyen, yalnızca pigmentle kaplı bir optik sinir”den “az çok yüksek bir kusursuzluk düzeyine” doğru bir değişim olduğunu ileri sürer.Darwin’in düşüncesi bir süre sonra doğrulanır. Mevcut çalışmalar, gözün gelişimi ve evriminden sorumlu genetik mekanizmaların araştırılması üzerinedir.  Evrim hızı  İlk göz fosilleri, bundan yaklaşık 540 milyon yıl önce, Kambriyen Devri’nin başlarında ortaya çıktı.Parker, Andrew R. (2009). "On the origin of optics". Optics & Laser Technology. Bu devirde, Kambriyen patlaması olarak adlandırılan gözle görünür hızlı bir evrimleşme süreci yaşandı. Bu çeşitlenmenin “nedenleri” için ileri sürülen pek çok hipotezden birisi de Andrew Parker’ın “Elektrik düğmesi” teorisidir. Bu teoriye göre gözün evrimi canlılar arasında bir silahlanma yarışını tetiklemiş, bu da hızlı bir evrimleşme sürecinin önünü açmıştır.Parker, Andrew (2003). In the Blink of an Eye: How Vision Sparked the Big Bang of Evolution. Cambridge, MA: Perseus Pub. Bundan önce organizmalar ışığa karşı duyarlılıktan yararlanmış olabilirler ancak görme duyusunu hızlı hareket ve yön bulma için kullandıklarına dair bir kanıt yoktur.Kambriyen Deviri’nin ilk dönemine dair fosit kayıtları son derece zayıf olduğu için gözün evrim hızını belirlemek zordur. Doğal seçilime maruz kalan küçük mutasyonlardan başka bir şey gerektirmeyen basit (bir) modelleme ilkel bir optik duyu organından insandaki gibi karmaşık bir gözün, birkaç yüz bin yılda evrilebileceğini göstermektedir.Nilsson, D-E; Pelger S (1994). "A pessimistic estimate of the time required for an eye to evolve". Proc R Soc Lond B 256: 53–58.  Köken sayısı Gözün bir kerede mi, yoksa birbirinden bağımsız bir çok soyoluş dalında mı evrildiği tartışma konusudur. Gözün gelişimine katılan genetik mekanizma göze sahip bütün organizmalarda ortaktır. Görme duyusu için organizmada hazır bulunması gereken tek şey görme pigmentindeki A vitaminine bağlı kromoforlardır ve bu molekül parçaları bakterilerde de bulunur. Fotoreseptör hücreler de, moleküler açıdan benzer kemoreseptörler ve muhtemelen Kambriyen patlamasından çok önceleri de varolan ışığa duyarlı hücrelerden birden fazla kere evrimleşmiş olabilir.Nilsson, D.E. (1996) Eye ancestry: old genes for new eyesIşığa duyarlı bütün organlar, opsinler olarak adlandırılan bir protein grubunu kullanan fotoreseptör sistemlerine dayalı olarak çalışır. Yedi opsin alt grubunun tümü, hayvanların son ortak atasında zaten bulunuyordu. Dahası, gözleri konumlandıran genetik malzeme bütün hayvanlarda ortaktır: Farelerden tutun insanlara ve meyve sineklerine varıncaya kadar bütün gözlü organizmalarda gözün gelişeceği yeri PAX6 geni kontrol eder.Halder, G., Callaerts, P. and Gehring, W.J. (1995). "New perspectives on eye evolution." Curr. Opin. Genet. Dev. 5 (pp. 602–609).Halder, G., Callaerts, P. and Gehring, W.J. (1995). "Induction of ectopic eyes by targeted expression of the eyeless gene in Drosophila". Science 267 (pp. 1788–1792).Tomarev, S.I., Callaerts, P., Kos, L., Zinovieva, R., Halder, G., Gehring, W., and Piatigorsky, J. (1997). "Squid PAX-6 and eye development." Proc. Natl. Acad. Sci. USA, 94 (pp. 2421–2426). Bununla birlikte bu ana kontrol genleri, modern hayvanlarda kontrol ettikleri yapıların çoğundan çok daha eski olsalar gerektir ve muhtemelen başka bir amaç için seçilmiştir.Duyu organları muhtemelen beyinden daha önce evrildi. Çünkü işleyecek bilgi olmadan bu bilgiyi işleyecek bir organa gerek yoktur.Gehring, W. J. (13 January 2005). New Perspectives on Eye Development and the Evolution of Eyes and Photoreceptors (Full text). Journal of Heredity (Oxford Journals) 96 (3): 171–184.  Gözün evriminin aşamaları Öglenada ışığa duyarlı beneği, stigma (2) gizler.Gözün en erken atası, tekhücreli organizmalarda bile bulunan gözbeneği denilen ışığa duyarlı fotoreseptör proteinlerdi. Gözbenekleri yalnızca çevredeki parlaklığı hissedebilir: Işığı karanlıktan ayırt edebilirler, ki bu fotoperiyodizm ve 24 saatlik tempoya bağlı günlük senkronizasyon için yeterlidir. Ancak şekilleri ayırt edemedikleri ve ışığın yönünü belirleyemedikleri için görme duyusu oluşturmakta yetersizdirler. Gözbenekleri hemen hemen tüm büyük hayvan gruplarında bulunur ve öglena dahil, tekhücreli organizmalarda ortaktır. Öglenanın göz bebeğine stigma denir ve hücrenin ön tarafında bulunur. Bu, bir dizi ışığa duyarlı kristalin üzerini örten kırmızı pigment içeren küçük bir benektir. Hareketi sağlayan kamçıyla birlikte gözbeneği, organizmanın ışığa göre konum alabilmesine olanak verir. Bu, genelde, fotosentezi kolaylaştımak için ışığa yönelim şeklindedir.M F Land; R D Fernald (1992). "The Evolution of Eyes". Annual Review of Neuroscience 15: 1–29. Gözbeneği gece ve gündüzü ayırt eder, ki bu 24 saatlik yaşam ritmi oluşturmadaki temel işlevdir. Daha karmaşık organizmalarda görsel pigmentler beyindedir ve yumurtlamayı ayın çevrimleriyle senkronize etmekte rol oynadıkları sanılmaktadır. Organizmalar, üreme oranını en üst düzeye çekebilmek için, sperm ve yumurta salımını gece vakti ışık miktarındaki küçük değişimleri tespit ederek senkronize ediyor olabilir.Görme duyusu, bütün gözlerde ortak olan temel bir biyokimyasal sürece dayanır. Bununla birlikte bir organizmanın çevresel özelliklerini yorumlamak için bu biyokimyasal mekanizmanın kullanılış biçimleri büyük farklılıklar gösterir: Gözler son derece farklı yapılarda ve farklı biçimlerdedir. Hepsi de mekanizmanın temelini oluşturan protein ve moleküllere kıyasla oldukça geç evrimleşmiştir. Hücresel düzeyde bakıldığında iki temel göz “tasarımı” var gibidir: ilkin ağızlıların ( yumuşakçalar, halkalı solucanlar ve eklem bacaklılar) gözleri ve ikincil ağızlıların ( omurgalılar ve derisi dikenliler) gözleri.Gözün işlevsel birimi, opsin proteinleri içeren ve sinirsel bir impuls başlatarak ışığa tepki veren reseptör hücredir. Işığa duyarlı opsinler, yüzey alanını maksimuma çıkarmak için tüysü bir katman üzerine borne. Bu “tüylerin” doğası üst şubelere göre farklılık gösterir: İlkin ağızlılarda hücre duvarının uzantısı, mikrovilüs şeklindedirler. Ancak ikincil ağızlılarda, bağımsız yapılar olan sillerden türemişlerdir.Bu bir tür sadeleşmeye benzemektedir zira bazı mikrovilüsler, sil benzeri oluşumlara sahiptir. Ancak başka gözlemler, ilkin ağızlılarla ikincil ağızlılar arasında kökten bir fark olduğu fikrini desteklemektedir. Bu hususlar hücrelerin ışığa verdiği tepki üzerine odaklanmaktadır. Sinirsel impulsu oluşturacak elektrik sinyalini tetiklemek için bazılarında sodyum, bazılarında da potasyum kullanmaktadır. Dahası, ilkin ağızlılar genel olarak, hücre duvarlarından daha fazla sodyumun geçmesine izin vererek sinyal oluşturur. İkincil ağızlılarsa daha azını geçirerek sinyal oluşturur.Buna göre, Prekambriyen devrinde iki dal birbirinden ayrıldığında, birbirinden bağımsız olarak daha karmaşık gözlere doğru gelişen son derece ilkel ışık reseptörlerine sahiplerdi. İlk gözler  Gözün temel ışık işleme birimi, ince bir zar içinde iki molekül barındıran özelleşmiş bir fotoreseptör hücredir. Bu moleküller kromoforu çevreleyen, ışığa duyarlı opsin proteini ve renkleri ayırt eden bir pigmenttir. Bu tip hücre gruplarına “gözbeneği” denir ve bu hücre grupları 40 ila 65 arası bir sayıyla ifade edilebilecek kere birbirlerinden bağımsız olarak evrimleşmiştir. Bu gözbenekleri, hayvanların, ışığın yönünü ve şiddetini son derece basit bir düzeyde algılamalarına imkân tanır. Bu algı, bir mağaranın içinde, güvende olduklarını bilmelerine yetecek, ancak nesneleri çevrelerinden ayırt etmeye yetmeyecek düzeydedir.Işığın yönünü yaklaşık olarak ayırt edebilecek optik bir sistem geliştirmek, çok daha zordur ve otuz küsür şubenin sadece altısında bu tip bir sistem vardır. Bununla birlikte, bu şubeler yaşayan canlıların % 96’sına karşılık gelir. Planaryalar, az da olsa ışığın yönünü ayırt edebilen, çanak şeklinde gözbeneklerine sahiptir.Bu karmaşık optik sistemler, çokhücreli göz lekeleri olarak yolculuklarına başlamış, daha sonra adım adım çanak şekli alacak biçimde içe göçmüştür. Bu sayede öncelikle parlaklığın yönünü belirleyebilme becerisini kazanmışlardır. Sonraları çukur derinleştikçe bu beceri gittikçe daha da sofistike hâle gelmiştir. Düz göz lekeleri ışığın yönünü belirlemede yetersizdi, zira bir ışık ışını, hangi yönden gelirse gelsin, aynı ışığa duyarlı hücre grubunu aktive edecektir. Öte yandan çukurlu gözlerin çanağa benzeyen biçimi, geliş açısına göre ışığın, üzerine düştüğü hücrelerin farklı olması sayesinde sınırlı da olsa yön tayini yapmaya izin verecekti. Kambriyen devrinde ortaya çıkan çukurlu gözler, o dönemki salyangozlarda görülmekteydi. Hâlâ varlıklarını sürdüren bazı salyangozlarda ve planaryalar gibi omurgasızlarda da mevcuttur. Planarya, çanak biçimindeki, bol pigmentli retina hücreleri yüzünden, ışın yönünü ve şiddetini çok az belirleyebilir. Bu hücreler, ışığın girmesi için sadece bir açıklık bırakacak şekilde ışığa duyarlı hücrelerin önünü kapatır. Bununa birlikte, bu proto-göz, daha çok ışığın yönünden ziyade varlığını ya da yokluğunu tespit etmede yararlıdır. Göz çukuru derinleşip fotoreseptör hücrelerin sayısı arttıkça bu durum daha kusursuz görsel bilgi elde etmeye doğru adım adım değişir. Eye-Evolution? Geliş açısına bağlı olarak ışık ışını göz çukurunda farklı hücreleri aktive eder.Bir foton, kromofor tarafından emildiğinde, kimyasal bir reaksiyon, fotonun enerjisinin elektrik enerjisine çevrilmesine ve yüksek hayvanlarda sinir sistemine aktarılmasını sağlar. Bu fotoreseptör hücreler, retinanın bir kısmını oluşturur. Bu kısım, görsel bilgiyiFernald, Russell D. (2001) The Evolution of Eyes: How Do Eyes Capture Photons? Karger Gazette 64: "The Eye in Focus"., bunun yanı sıra vücut saati için gerekli gün uzunluğu ve ışık bilgisini beyne ileten ince bir hücre tabakasıdır. Bununla birlikte Cladonema gibi bazı denizanalarının oldukça ayrıntılı gözleri vardır, ancak beyinleri yoktur. Bu canlılarda gözler, bilgiyi, herhangi bir ara işleme tabii tutmadan doğrudan kaslara gönderir.Kambriyen patlaması boyunca, gözün evrimi süratle ivme kazanmış ve görüntü işleme ve ışığın yönünü tespit etmede radikal gelişimler göstermiştir.Conway-Morris, S. (1998). The Crucible of Creation. Oxford: Oxford University Press İlkel notilus göz fonksiyonları, iğne deliği kameranınkine benzerİğne deliği kamera tipindeki göz, önce bir çanağa, ardından bir odacığa doğru derinleşen bir oyuk şeklinde gelişmiştir. Giriş açıklığının daralamasıyla birlikte organizma, temiz bir yön ve şekil algılamasına imkân veren gerçek bir görüntüleme becerisi edinmiştir. Korneadan ve mercekten yoksun olan bu tip gözler notiluslarda bulunur. Çözünürlükleri zayıftır, görüntü pusludur. Ama yine de gözbeneklerine göre çok daha gelişkindirler. Richard Dawkins 1986. Kör saatçiŞeffaf hücrelerin oluşturduğu şişkinlik organizmayı bulaşımdan ve parazit istilasından korur. Artık ayrı bir bölüm olan odacığın içinde kalanlar, yavaş yavaş, renk filtreleme, daha yüksek kırılma indisi, morötesi ışınımı bloke etmek veya su içinde ve dışında iş görebilme gibi optimizasyonlar için şeffaf bir salgı şekline özelleşebildi. Bazı sınıflarda, bu tabakanın organizmanın kabuk ya da deri değiştirme alışkanlıklarıyla ilgili olabileceği düşünülmektedir.Gözlerin, elektromanyetik tayftaki kısa dalgaboylarını algılayacak şekilde özelleşmelerinin sebebi, ışığa duyarlılık geliştiren ilk türlerin sucul olması ve görünür ışığın su içinde ilerleyebilen en belirgin dalgaboyu olması gibi görünmektedir. Suyun ışığı filtreleme özelliği bitkilerin ışığa duyarlılığını da etkilemiştir.Fernald, Russell D. (2001). The Evolution of Eyes: Why Do We See What We See? Karger Gazette 64: "The Eye in Focus".Fernald, Russell D. (1998). Aquatic Adaptations in Fish Eyes. New York, Springer.Fernald, RD. The evolution of eyes, Journal: Brain Behav. Evol., volume=50, issue=4, pages=253–9, 1997  Mercek oluşumu ve farklılaşma  merceğin eğriliğini değiştirmek suretiyle odaklanması.]]Canlılar dünyasında birbirinden bağımsız olarak evrilmiş bir dizi mercek tipi mevcuttur. Basit çukurlu gözlerde mercekler, muhtemelen retinaya düşen ışık miktarını arttırmak için gelişti. Mercekli basit gözlere sahip bir erken dönem lobopodunun odak uzaklığı görüntüyü retinanın arkasına odaklıyordu, bu nedenle görüntünün hiçbir kısmı odaklanamadığı için mevcut ışık yoğunluğu organizmaya yaşamak için daha derin (ve daha karanlık) suları seçme olanağı sağlamıştır. Schoenemann, 2008: "Merceğin kırınım indeksinde sonradan ortaya çıkan bir artış, muhtemelen odak içinde kalan bir görüntünün oluşmasıyla sonuçlandı."Kamera tipi gözlerin evrimi muhtemelen başka bir yörüngede cereyan etti. İğne deliği gözün üzerindeki şeffaf hücreler, aralarında bir sıvı bulunan iki katmana ayrıldı. Bu sıvı aslında, toplam kalınlığın artmasını ve böylece mekanik koruma da sağlayan; oksijen, besin maddeleri, atıklar ve bağışıklık fonksiyonları için kullanılan bir dolaşım sıvısı olarak iş görüyordu. Ayrıca katı ve sıvı maddeler arasındaki çoklu arayüzleri, daha geniş görüş açıları ve daha büyük çözünürlük sağlayarak optik gücü arttırmaktadır. Tabakaların ayrılması, deri değiştirmeyle alakalı olarak da ortaya çıkmış ve hücreler arası sıvı da ortaya çıkan bu boşluğu doldurmuş olabilir. Antartika krilinin bileşik gözü Omurgalılarda mercekler, yüksek yoğunlukta kristalin proteini içeren epitel hücrelerinden oluşur. Gelişimin embriyo basamağında mercek canlı bir dokudur. Ancak hücre mekanizması, şeffaf olmamasından ötürü, organizmanın görme becerisi kazanabilmesi için dışarı atılmalıdır. Mekanizmanın dışarı atılması demek, merceğin, organizmanın ömrü boyunca kullanılabilecek kadar kristalinle paketlenmiş ölü hücrelerden oluşması demektir. Merceği kullanılabilir kılan kırılma indisi gradienti, merceğin değişik parçalarının mevcut kristalin konsantrasyonundaki radyal değişim sayesindedir. Buradaki püf noktası kristalinin varlığı değil, merceği kullanılabilir yapan nispi dağılımıdır.Fernald, Russell D. (2001).  The Evolution of Eyes: Where Do Lenses Come From? Karger Gazette 64: "The Eye in Focus".Bir akıllı tasarım taraftarı olan David Berlinski, bu hesaplamaların dayandığı temeli sorgulamışBerlinski, David (April 2001). Commentary magazine ancak Berlinski'nin bu eleştirileri, hesaplamaların olduğu orijinal çalışmanın yazarı tarafından çürütülmüştür.Nilsson, Dan-E. Beware of Pseudo-science: a response to David Berlinski's attack on my calculation of how long it takes for an eye to evolve "Evolution of the Eye" on PBS    

http://www.biyologlar.com/gozun-evrimi-gozun-evrim-asamalari

Paris İklim Zirvesi ve BM müzakereleri ile ilgili bilmeniz gereken herşey

Paris İklim Zirvesi ve BM müzakereleri ile ilgili bilmeniz gereken herşey

Parçası olduğumuz İklim Yayıncıları Ağı (Climate Publishers Network) kapsamında ve The Guardian Keep it in the Ground kampanyası dahilinde Fiona  Harvey tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı VoxEurop‘dan Şehnaz Tahir‘in çevirisiyle suınuyoruz.Bonn’da yürütülen BM iklim müzakelerinin ardından 30 Kasım’da başlamış olan, 11 Aralık’a  kadar Paris’te gerçekleşecek iklim konferansının önemine göz atıyoruz.Fotoğraf: EcoWatchBu Aralıkta Paris’te neler olacak? 190’dan fazla ülkenin hükümeti Paris’te iklim değişikliği üzerine olası yeni bir küresel anlaşmayı görüşmek üzere bir araya gelecekler. Bu anlaşmanın amacı küresel sera gazı salımlarının azaltılması ve böylece tehlikeli boyutlara ulaşan iklim değişikliği tehlikesinin bertaraf edilmesi olacak.Neden şimdi?Sera gazı salımlarıyla ilgili mevcut taahhütler 2020’de sona eriyor, bu nedenle Paris’te hükümetlerin en azından bundan sonraki on yılda, potansiyel olarak da bunun ötesinde, neler olacağına dair bir anlaşmaya varmaları bekleniyor.Bu neden önemli?Bilim adamları sera gazı salımlarının artmaya devam etmesi durumunda küresel ısınmanın bir felaket boyutuna ulaşacağı ve artık geri dönüş olasılığının kalmayacağı eşiği aşacağımız konusunda uyarıda bulunuyorlar. Bu eşiğin sanayi devrimi öncesindeki düzeyin 2 derece üzerinde bir sıcaklık artışı olduğu tahmin ediliyor; oysa mevcut salımlarla yaklaşık 5 derecelik bir sıcaklık artışına doğru gidiyoruz. Bu kulağa pek fazla gelmeyebilir ama bugünün dünyasıyla en son buzul çağı arasındaki sıcaklık farkı 5 derece civarındaydı, o nedenle sıcaklıkta ufak gibi görünen değişiklikler yeryüzü için büyük farklar yaratabilir.Neden bugüne kadar kimse bu konuda küresel bir anlaşma hazırlamayı düşünmedi?Düşünün: küresel iklim değişikliği müzakereleri 20 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. İklim değişikliğinin tarihi çok daha gerilere gidiyor: 19. yüzyılda fizikçiler sera gazlarının, özellikle de karbondioksitin atmosferdeki rolüyle ilgili teoriler üretmişti ve bazıları bu gazların atmosferdeki düzeyleri arttıkça ısınma etkisinin de artacağını öne sürmüştü. Ama o dönemde bu bir teori olarak kalmıştı.Ancak geride bıraktığımız son otuz, kırk yılda bilim insanları mevcut karbon düzeyleri ve sıcaklıklar arasında bir ilişki kurulabilmesi için gerekli ölçümleri yapmaya başladılar ve o dönemden bu yana yapılan bilimsel çalışmalar tek bir yöne işaret ederek fosil yakıtları kullanımından ve sanayi faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazlarının salımlarındaki artışın sıcaklık artışına yol açtığını ortaya koydu.Küresel ısınma durmadı mı?Hayır. Dünyada sıcaklıklar bariz bir yükseliş içinde. 1998 yılında ani bir yükseliş, sonrasında da sıcaklıklarda belli bir azalma oldu – ama sıcaklıklar daha önceki on yıllara göre yüksek seyretmeye devam etti – bunun üzerine iklim değişikliği konusunda şüpheci davranan bazı kesimler dünyanın soğumaya başladığını iddia etti.1998’den bu yana geçen dönemde küresel sıcaklıklar bir önceki 30 yıla göre daha yavaş artış gösterdi. Bu da şüpheciler tarafından küresel ısınmanın “durakladığı” biçiminde yorumlandı.Ancak unutmayalım ki sıcaklıklar düşmedi ya da aynı kalmadı – artmaya devam etti. Hava sistemlerimizdeki iniş çıkışlar düşünüldüğünde ısınmanın yavaşladığı bir dönemden geçilmesi doğal karşılanmalı.Son iki yıldır ısınma hızı yine artmışa benziyor ama bundan yola çıkarak bir sonuca varmak için henüz erken.Küresel anlaşmayla ilgili nasıl bir ilerleme gerçekleşti?1992’de hükümetler  Rio de Janeiro’da bir araya gelmiş ve Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Anlaşması’nı (UNFCCC) oluşturmuştu. Hala yürürlükte olan bu anlaşma hükümetlerin iklim değişikliğinin tehlikelerini önlenmek için adımlar atmalarını öngörmüş, ancak bu adımların neler olacağını belirlememişti. Bunu izleyen beş yıl boyunca hükümetler her birinin ne yapacağını ve gelişmiş ülkelerle yoksul ülkelerin üstleneceği rollerin neler olacağını belirlemeye çalıştı.Müzakerelerle geçen bu yıllar 1997’de Kyoto protokolünü ortaya çıkardı. Bu pakt, 2012 yılına kadar salımların 1990 düzeylerine göre yaklaşık % 5 azaltılmasını gerektiriyordu. Her gelişmiş ülkeye emisyon azaltımları için hedefler verildi. Ne var ki Çin, Güney Kore, Meksika ve diğer hızla gelişen ekonomilerin de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelere hedef verilmemiş ve salımlarını istedikleri gibi artırmalarına izin verilmişti.O dönemde ABD başkan yardımcısı olarak Al Gore protokolü imzaladı ama çok geçmeden protokolün ABD Kongresi tarafından asla onaylanmayacağı anlaşıldı. Hukuki olarak küresel salımların %55’ini temsil eden ülkeler onaylayana kadar protokol yürürlüğe giremeyecekti. O dönemde dünyadaki en büyük emisyon kaynağı olan ABD protokole dahil olmadığı sürece bu asla gerçekleşemeyecekti.Böylece bunu izleyen on yıl boyunca Kyoto protokolü sürüncemede kaldı ve küresel iklim müzakereleri hemen hemen durdu. Ancak 2004’ün sonlarında Rusya beklenmedik bir anda antlaşmayı onaylamaya karar verdi – amacı Dünya Ticaret Örgütü başvurusunun Avrupa Birliği tarafından kabul edilmesini sağlamaktı. Bu karar gereken oranı sağladı ve protokol nihayet yürürlüğe girdi.Demek ki küresel bir anlaşma imzalandı…Tam sayılmaz. George W. Bush yönetimindeki ABD kesin olarak Kyoto’nun dışında kaldı, bu nedenle BM müzakereleri her yıl düzenlenmeye devam etse de ABD’yi temsil eden müzakereciler dünyanın diğer ülkeleriyle aynı masaya oturmadılar. ABD’nin devreye girerek başlıca gelişmekte olan ekonomileri – ve özellikle artık dünyanın bir numaralı emisyon kaynağı olan Çin’i – salımlarına bir sınır getirmeleri yolunda teşvik etmesi için yeni bir yaklaşım gerektiği açıktı.Bunun ardından 2007 yılında olaylı geçen müzakereler sonrasında Bali’de dünyayı Kyoto’nun yerini alacak yeni bir anlaşmaya doğru götürecek bir eylem planı benimsendi.Ne kadar da uzun sürdü… Bundan sonra ne oldu?Gerçekten çok uzun sürdü. Ancak 196 ülkenin onayını almak asla kolay olmayacaktı. Bu yılan hikayesinin bir sonraki perdesi bu işin ne kadar zor olduğunu 2009 Kopenhag konferansında açıkça gösterdi.Kopenhag’da neler oldu?Antlaşma dışında herşey. Dünyanın bütün gelişmiş ülkeleri ve en büyük gelişmekte olan ülkeleri ilk kez sera gazı salımlarını sınırlandırmayı kabul etti. Bu bir dönüm noktasıydı, dünyanın en büyük emisyon kaynaklarının tek bir hedefe doğru birleştiğini gösteriyordu.Üzerinde anlaşmaya varılan emisyon azaltımları hala bilimsel tavsiyelerin altında kalıyordu ama “olağan senaryoya” göre emisyonların azaltılmasında önemli bir ilerleme teşkil ediyordu.Ancak bu toplantıda başarılamayan şey STK’ların ve basının özellikle vurguladığı bir nokta oldu: Toplantıdan ayrıntılı ve hukuki açıdan bağlayıcı bir antlaşma çıkmamıştı.Bu önemli mi?Bakış açınıza göre değişir. Kyoto protokolü çok iyi yazılmış, tutarlı, tamamen hukuki bağlayıcılığı olan uluslararası bir antlaşmaydı ve aynı derecede bağlayıcı olan UNFCCC’nin bir alt antlaşması niteliğindeydi. Ancak asla amaçlarına ulaşamadı çünkü ABD tarafından onaylanmamış, Rusya tarafından onaylandığındaysa artık çok geç olmuştu. Üstelik Kyoto kapsamında taahütlerini yerine getiremeyen ülkelerin hiçbirine yaptırım uygulanmadı.Öte yandan Kopenhag anlaşması BM tarafından konferansta son dakikada oluşan kaos nedeniyle 2009’da onaylanmadı ama bir sonraki yıl Cancun anlaşmaları adı altında onaylandı. Bu nedenle Kopenhag anlaşması yeşil gruplar tarafından bir başarısızlık olarak görüldü ve alaya alındı.Ancak Kopenhag’da üzerinde anlaşmaya varılan hedefler dünya liderleri tarafından imzalanan bir belge olarak hala ayakta duruyor.Paris’ten nasıl bir anlaşma çıkacak?En büyük emisyon kaynaklarının hangi taahhütlerde bulunduğunu zaten biliyoruz. AB 2030’a kadar salımlarını 1990 düzeylerine göre % 40 azaltacak. ABD 2025 yılına kadar salımlarını 2005 düzeylerinin %26-28’i kadar azaltacak. Çin salımlarını 2030 düzeyi ile sınırlı tutmayı kabul edecek.Küresel emisyonların %90’ından fazlasından sorumlu olan ülkeler artık hedeflerini açıklamış durumda – bunlara BM diliyle Ulusal Katkı Niyeti (Intended Nationally Determined Contributions ya da kısaca INDC) deniyor. Katkıları farklılık gösterse de buna başlıca bütün gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler dahil: gelişmiş ülkeler açısından katkılar salımlarda azaltmaya gidilmesini içerirken gelişmekte olan ülkelerde “olağan senaryoya” göre salımlara sınır getirilmesinden tutun düşük karbonlu enerjiyi artırma ya da ormanları koruma vaatlerine kadar uzanan bir çeşitlilikte hedefler söz konusu.BM tarafından onaylanan INDC’lere ayrıntılı olarak bakıldığında bu vaatlerin dünyanın yaklaşık 2,7 ya da 3 derece ısınması için yeterli oldukları görülüyor. Bu bilimsel tavsiyeleri yerine getiren bir oran değil. Ancak iş bu kadarla kalmıyor. Paris anlaşmasının en önemli bileşenlerinden biri emisyon hedeflerinin her beş yılda bir değerlendirilmesi için bir sistem kurulması ve gerektiğinde hedeflerin yükseltilebilmesi.Bunu tamamlayan bir diğer yakaşım ise salımları BM sürecinin dışında düşürmeye gayret etmek ve bunun için belediye, yerel yönetim ve şirketler gibi “devlet dışı aktörlerin” katılımını sağlayarak daha fazla şey yapılmasını sağlamak.Eğer başlıca ülkelerin taahhütleri tamamsa Paris’te anlaşmaya varılması kesin mi?Hiç de kesin değil – salımların azaltılmasının yanı sıra bir diğer önemli konu finansman. Düşük gelirli ülkeler sera gazı salımlarını azaltmaları için temiz teknolojiye yatırım yapmaları ve altyapılarını iklim değişikliğinin getirmesi muhtemel zararlara karşı koruyabilmeleri için gerekli finansmanı zengin ülkelerin karşılamasını istiyor.Bu son derece tartışmalı bir konu. Anlaşmanın finansla ilgili kısmının son anda çözüldüğü Kopenhag’da zengin ülkeler yoksul ülkelere 30 milyar (20 milyar) dolar tutarında “hızlı başlangıç” finansman desteği sağlamayı kabul etmiş, 2020 yılına gelindiğinde yılda en az 100 milyar dolarlık bir mali akış sağlanacağını söylemişlerdi.Paris’te varılacak herhangi bir anlaşmanın temel taşı olarak yoksul ülkeler bu vaadin yerine getirilmesi için güvence isteyecektir. Bu güvence birkaç biçimde verilmiş bulunuyor: OECD’nin Ekim ayında yayınladığı rapor gereken finansmanın üçte ikisinin verilmeye başlandığını ortaya koyarken Dünya Kaynaklar Enstitüsü tarafından hazırlanan bir raporda paranın geri kalanının Dünya Bankası, diğer kalkınma bankaları ve özel sektör tarafından sağlanan desteğin artırılması yoluyla bulunabileceği gösteriliyor. Dünya Bankası ve çeşitli hükümetler mali yardımlarını artıracaklarına şimdiden taahhüt vermiş durumdalar, yani 2020 hedefine doğru daha net bir yolun ortaya çıktığını söyleyebiliriz.Ne var ki iş bununla bitmiyor. Yoksul ülkeler 2020 sonrasında da benzer bir desteğin sürdürülmesini istiyorlar, ancak bunun nasıl yapılacağına dair ciddi bir görüş ayrılığı var. Bazı ülkeler paranın hepsinin zengin ülkelerden gelmesini istiyor, ancak bu zengin ülkeler gerekli fonların yalnızca kamu bütçesinden gelemeyeceği konusunda kararlı. Dünya Bankası gibi uluslararası kalkınma bankalarının devreye girmesini ve finansmanın çoğunun özel sektörden gelmesini istiyorlar.Anlaşmaya varılması hala mümkün ama bu konu Paris’ten çıkacak anlaşmanın önündeki en büyük engel.Dünya liderleri anlaşmaya varmak üzere Paris’e gidiyor mi?Evet. 130’dan fazla ülkenin devlet ya da hükümet başkanları geleceklerini bildirdiler. Bunların arasında ABD’den Barack Obama, Çin’den Xi Jinping, Hindistan’dan Narendra Modi, Almanya’dan Angela Merkel ve Birleşik Krallık’tan David Cameron da var. Henüz kimse Paris’teki terör saldırılarını mazeret olarak gösterip seyahatini iptal etmedi ve kentte güvenlik önlemleri bu konuda güvence vermek üzere artırıldı. Ne var ki Kopenhag’ın tersine bu kez liderler konferansın başında Paris’e gelecekler. Kopenhag’da liderler iki haftalık görüşmelerin en son dakikasında gelmiş, müzakere heyetlerinin kaos içinde olduğunu ve kendilerine imzalayabilecekleri net bir anlaşma hazırlayamadıklarını görmüşlerdi. Bu sefer liderler müzakere heyetlerine net talimatlar verecek ve görüşmelerin sonunda nihai bir anlaşma metni hazırlanmasını bekleyecekler.Fransa adına konferansa dışişleri bakanı Laurent Fabius ve çevre bakanı Segolene Royal başkanlık edecek, ancak Fransa cumhurbaşkanı Francois Hollande da önemli bir rol üstlenecek. Hepsi bir anlaşmaya varılacağından emin görünüyor.Paris’te başka neler olabilir?En önemli sorun güvenlik. Fransa’nın başkentine kısa bir süre önce yapılan saldırılar ve silahlı kuvvetlerin engellediği yeni saldırılarla ilgili haberler yüzünden Paris’teki atmosfer daha önce büyük uluslararası müzakerelere ev sahipliği yapan diğer kentlerden çok farklı olacak. Güvenlik yüksek seviyeye çıkarılacak – Fransız polisi ve ordusu sokakları bekleyecek ve konferans makanında üniformalı BM muhafızları nöbet tutacak – ancak 13 Kasım günü yaşanan cinayetler bütün delegelerin üzerine kara bir bulut gibi çökecek. Bu nedenle belki de dünya liderlerinin katıldığı özel toplantılarda iklim değişikliğinden önce terörizm konuşulacak. Diğer taraftan etraflarındaki trajik koşulların etkisiyle delegeler kendilerini bir anlaşmaya varmak için daha fazla baskı altında hissedebilirler.Eğer ülkeler bu koşullar altında bir araya gelerek iklim konusunda hakkaniyetli hedefler üzerinde anlaşmaya varabilirlerse bu, uluslararası işbirliği adına, menfaatimiz ve güvenliğimiz için, geleceğe duyduğumuz inanç için ve bu üç unsura zarar vermeye çalışan güçlere karşı bir zafer olacaktır.Yazının İngilizce OrijinaliYazı:  Fiona HarveyÇeviri:  Şehnaz Tahir/VoxEuropThe Guardian / Keep it in the Ground izniyle(Yeşil Gazete, The Guardian/Keep it in the Ground, Climate Publishers Network) https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/paris-iklim-zirvesi-ve-bm-muzakereleri-ile-ilgili-bilmeniz-gereken-hersey

Paris İklim Zirvesine bir bakış!

Paris İklim Zirvesine bir bakış!

Parçası olduğumuz İklim Yayıncıları Ağı (Climate Publishers Network) kapsamında ve The Guardian Keep it in the Ground kampanyası dahilinde Adam Vaughan tarafından The Guardian‘da yayınlanan yazıyı VoxEurop‘dan Şehnaz Tahir‘in çevirisiyle suınuyoruz.Fotoğraf: Ian Langsdon/EPA Zirvenin konusu ne?2020 sonrasında karbon salımlarının azaltılması ile ilgili yeni bir küresel anlaşmaya varılması ve yoksul ülkelerin iklim değişikliğiyle başa çıkmasına yardımcı olacak finansman konusunda görüş birliği oluşturulması. Zirve ne zaman ve nerede gerçekleşiyor?Paris’in kuzeydoğu banliyösü Le Bourget’de, 30 Kasımdan 11 Aralık’a kadar.Kimler gidiyor?195 ülke katılıyor, ayrıca ABD Başkanı Barack Obama, Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve Birleşik Krallık’tan David Cameron’un da dahil olduğu 138 liderin de katılımı bekleniyor. Devlet başkanları ancak zirvenin başlangıcında Paris’te bulunacaklar.Zirve benim yaşamımı değiştirecek mi?Evet – ancak hemen değil. Hükümetlerin ve şirketlerin Paris’te varılacak anlaşma nedeniyle alacakları uzun dönemli kararlar kullandığınız enerjiyi üreten santrallerden yediğiniz gıdaya, gelecekte yaşanabilecek aşırı iklim olayları nedeniyle evinizin sel baskınına uğraması ya da hasar görmesi olasılığına kadar herşeyi etkileyecektir.İklim üzerine zaten anlaşmaya varılmamış mıydı?Dünyanın hukuki yönden bağlayıcı tek uluslararası iklim antlaşması olan Kyoto Protokolü başlangıçta yalnızca gelişmiş ülkeleri kapsamaktaydı, bugün ise yalnızca AB, Avustralya ve 2020 yılına kadar salımlarını azaltmak zorunda olan diğer bir avuç ülkeyi kapsıyor. Ayrıca zengin-yoksul, bir sürü ülkenin 2020 yılına kadar salımlarında gerçekleştirecekleri azaltımları kapsayan ayrı, bağlayıcı olmayan bir bildirge var.Terör saldırılarının etkisi ne oldu?Fransa makamları zirvenin gerçekleşeceğini ancak güvenlik önlemlerinin sıkılaşacağını bildirdiler. Bazı gözlemciler saldırılar nedeniyle daha fazla acil eylem ve dayanışma arzusunun ortaya çıkabileceğini söylüyor. Paris’te düzenlenmesi planlanan büyük yürüyüş gibi bazı yan etkinlikler ise iptal edildi.Anlaşma çıkma olasılığı ne?Yüksek ama temkinli olmakta yarar var. Çin’in baş müzakerecisi ve geçen yıl Lima’da gerçekleşen zirvenin başkanı bir anlaşmaya varmak için gerekli siyasi iradenin nihayet mevcut olduğunu söyleyenlerden.Öyleyse …?Olası birçok pürüz var. Fransa’nın en önde gelen iklim savunucusu Laurence Tubiana yoksul ülkelere finansman sağlanması konusunun işin en zor kısmı olacağını düşünüyor. ABD ve AB de çıkacak anlaşmanın ne kadarının hukuki açıdan bağlayıcı olması gerektiği konusunda farklı görüşlere sahip.Farklı ülkelerin konumu ne?Dünyanın en büyük iki emisyon kaynağı Çin ve ABD, Paris’te bir anlaşmaya varılması fikrini destekliyor – bu da 2009’da Çin’in oyun bozanlık ettiği bir önceki büyük iklim zirvesinden farklı bir durum. Üçüncü büyük emisyon kaynağı olan Hindistan ise biraz daha ikircikli bir rol üstlenebilir; Hindistan son G20 toplantısında gelecekte ülkelerin emisyon taahhütlerini gözden geçirecek bir mekanizmanın oluşturulması ile ilgili kaygıları olduğunu net bir şekilde ortaya koydu.Bugüne kadar gelinen nokta nedir?Dünyanın toplam salımlarının %97’sini temsil eden 170’ten fazla ülke BM’ye iklim konusundaki taahhütlerini sundular. Ancak yapılan analizler bu taahhütlerin hala dünyanın 2.7-3.3C ısınmasına neden olacağını gösteriyor. Bu sıcaklık dünya liderlerinin sıcaklık artışını sınırlandırmak üzere anlaşmaya vardığı 2C’nin çok üzerinde, bu nedenle birçok ülke bu taahhütlerin beş yılda bir gözden geçirilmesini içeren bir mekanizmanın oluşturulmasını istiyor.Zirvenin kendisi büyük bir karbon ayak izin bırakmayacak mı?BM’e göre konferans 21.000 ton CO2 eşdeğeri karbon ayak izi bırakacak, bu da aşağı yukarı Estonya’nın yıllık salımlarına eşit. Organizatörler salımları telafi edecek.Paris öncesi süreçle ilgili daha fazla bilgi nerede bulabilirim?Kapsamlı rehberimizde yirmi yıldır devam eden iklim müzakerelerinin bizi bu noktaya nasıl getirdiğine ilişkin bilgi bulabilirsiniz.Yazı:  Adam VaughanÇeviri: Şehnaz TahirThe Guardian / Keep it in the Ground izniyle(Yeşil Gazete, The Guardian/Keep it in the Ground, Climate Publishers Network) https://yesilgazete.org

http://www.biyologlar.com/paris-iklim-zirvesine-bir-bakis

Tıpta çığır açacak yeni bir yöntem; ilk biyobot başarıyla denendi

Tıpta çığır açacak yeni bir yöntem; ilk biyobot başarıyla denendi

Nature Communications’da yeni yayımlanan bir çalışmaya göre, tıpta devrim yaratacak yeni bir teknolojik araç olan ilk ‘biyobot’ başarıyla üretilerek denendi. ABD’deki Ilinois Üniversitesi’nden Prof. Dr. Taher Saif başkanlığındaki bir bilim ekibi yüzebilen biyobot üretmeyi başardı. Biyobotlar, biyolojik ve mekanik yapıların bir araya getirilmesinden oluşuyor. Yeni üretilen ‘biyobot’un vücudun hidrodinamik yapısına uyumlu olduğunu belirten araştırmacılar, yüzebilen biyobotların, dokulara verimli ilaç iletiminden, kanser tedavisine ve dokulara mümkün olan en düşük zararı verecek ameliyatlara kadar pek çok potansiyel tıbbi kullanım alanı olduğunu belirtiyorlar.Benzer çalışmalarla ilgili olarak uzun süredir önemli araştırmalar yürütülüyordu. Bu alandaki büyük heyecan yaratan gelişmelerden birisi olarak gösterilen nano ilaç denemeleri de ilk başarılı sonuçlar geçtiğimiz yıl yapılmıştı. Medikal Akademi yayınlanır yayınlanmaz bu çalışmayı da okurlarına ‘Kanser tedavisinde uygulanan ilk nano ilaç başarı sağladı!’ başlığı ile duyurmuştu.Araştırmacılar, biyobotların ileride kimyasal maddeleri ve ışığı algılayabilecek ve tıbbi veya başka ortamlar için geliştirilen uygulamalarda belli bir hedefe yönelebilecek şekilde üretilmesinin hedeflendiğini belirtiyor. Son derece küçük boyutlarda, esnek bir polimerden üretilen yüzen biyobotlar baş ve kuyruk olarak adlandırılan iki bölümden oluşuyor. Baş ve kuyruk kısımlarındaki birleşme yerlerine eklenen kalp hücresi kültürlerinden elde edilen hücreler, kuyruğun iki yana hareket ederek bu yapının ileriye doğru yüzmesini sağlıyor.Spermlerde de bulunan flagella adı verilen kamçıya benzer uzun kuyrukları bulunan tek hücreli canlılar model alınarak üretilen biyobotların baş ve kuyruk eklentilerindeki kalp hücreleri, tıpkı kalbin çarpmasına benzer bir şekilde kendiliğinden ayarlı ve senkronize bir şekilde hareket ediyor. Söz konusu hareket sonucu yapının baş kısmından gelen dalga kuyruk kısmına gidiyor ve böylece biyobotun, tıpkı bir sperm gibi kuyruğunu sallayarak ileri doğru hareket etmesi mümkün oluyor.Biyobotun 454 mikrometre uzunluğundaki baş kısmının eni 57, boyu 27 mikrometre. Biyobotun 1,5 milimetre uzunluğundaki daha ince olan kuyruk kısmının eni 7, boyuysa 27 mikrometre. Mikrometre, milimetrenin binde birine eşit bir ölçü birimini ifade ediyor. Tek kuyruklu biyobotun yanı sıra iki kuyruklusunu da üreten araştırmacılar iki kuyruğun, biyobotun daha hızlı yüzmesini sağladığını belirtiyor. Eklenecek daha fazla sayıda kuyruklarla biyobotların ileriye doğru hareketinin yanı sıra sağa, sola ve geriye doğru hareket etmesini sağlamak da mümkün.Makalenin tam mentine aşağıdaki linkten ulaşılabilmektedir:http://www.nature.com/ncomms/2014/140117/ncomms4081/full/ncomms4081.htmlKaynak: A self-propelled biohybrid swimmer at low Reynolds number. Brian J. Williams, Sandeep V. Anand, Jagannathan Rajagopalan & M. Taher A. Saif. Nature Communications, January 2014. Article number: 3081.  doi:10.1038/ncomms4081 AbstractMany microorganisms, including spermatozoa and forms of bacteria, oscillate or twist a hair-like flagella to swim. At this small scale, where locomotion is challenged by large viscous drag, organisms must generate time-irreversible deformations of their flagella to produce thrust. To date, there is no demonstration of a self propelled, synthetic flagellar swimmer operating at low Reynolds number. Here we report a microscale, biohybrid swimmer enabled by a unique fabrication process and a supporting slender-body hydrodynamics model. The swimmer consists of a polydimethylsiloxane filament with a short, rigid head and a long, slender tail on which cardiomyocytes are selectively cultured. The cardiomyocytes contract and deform the filament to propel the swimmer at 5–10 μm s−1, consistent with model predictions. We then demonstrate a two-tailed swimmer swimming at 81 μm s−1. This small-scale, elementary biohybrid swimmer can serve as a platform for more complex biological machines.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/tipta-cigir-acacak-yeni-bir-yontem-ilk-biyobot-basariyla-denendi

Türkiye'de Su Yönetimi

Türkiye'de Su Yönetimi

Röportaj Konuğu : Prof.Dr.İsmail Koyuncu Türkiye'de Su Yönetimi İTÜ Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof.Dr.İsmail Koyuncu ile Türkiye'de su yönetimi, problemler ve çözüm önerileri hakkında konuştuk. Su, hayatın kaynağı... Yeryüzü ve gökyüzü arasındaki mükemmel işbirliği yağmura, yağmur da hayatın devamına vasıta oluyor. Barajlarda toplanan sular, kanaletlerle sulanan tarlalar, su depoları gibi hayat zincirinin en önemli halkaları, insanoğluna çok önemli katkılarda bulunuyor. Peki ülkemiz “su” konusunda neler yapıyo? Potansiyelimiz nedir? Arıtma sistemlerinin verimleri nedir? Çözüm önerileri neler? Tüm bu soruların ve daha fazlasının cevabını İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsmail KOYUNCU ile yaptığımız röportajda bulacaksınız. ÇEKÜD: Efendim bizlere öncelikle kendinizi tanıtabilir misiniz? KOYUNCU: 1974 Antalya Doğumluyum. İlk, orta ve lise tahsilimi Antalya’da tamamladım. 1995 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünde lisans eğitimimi tamamladım. Aynı bölümde 1997 yılında Yüksek Lisans, 2002 yılında doktora eğitimimi tamamladım. 2004 yılında doçent ve 2010 yılında Profesör oldum. ÇEKÜD: Bugün sizle Türkiye’de su kaynaklarının yönetimi hakkında konuşmak istiyoruz. İlk olarak ülkemizin mevcut su potansiyeli nedir? Bu bizim İçin ne ifade ediyor? Bizleri aydınlatabilir misiniz? KOYUNCU: Türkiye’nin yaklaşık olarak 200 milyar m3 civarında bir suyu var. Fakat bunun hepsini ekonomik olarak kullanamıyoruz. 112 milyar m3 bir suyu yıllık ekonomik olarak kullanabilir durumdayız. Şimdi bu ne anlam ifade ediyor diye baktığımızda kişi başına düşen yıllık su miktarı 1600 m3 civarında. Yani kişi başına bütün kullanım ihtiyaçlarını karşılamak üzere yıllık ortalama 1600 m3civarında bir su potansiyelimiz söz konusu. 1600 m3 ne ifade ediyor diye baktığımızda da, eğer bir ülkede kişi başına düşen su miktarı 1000 ila 2000 m3 arasında ise su stresi olana ülkeler sınıfına sokuyoruz o ülkeyi. 1000 m3’ün altında su kıtı oluyor. 2000 m3 ‘ün üzeri su bolluğu oluyor, 1000 – 2000 m3 arasında ise su stresi olan ülkeler sınıfına sokuyoruz. Şimdi Türkiye bu durumda ne suyu bol olan bir ülke ne de suyu çok kıt olan bir ülke konumunda. Bugün nüfusumuzu 73 milyon kabul edersek, Türkiye nüfusu 100 milyona ulaşırsa ve yeni bir su kaynağı üretmezsek nüfusumuz 100 milyona ulaştığında kişi başına su tüketimi 1000 m3mertebesine düşecek, buda bizi su kıtı olan ülkeler sınıfına sokacaktır. Türkiye’de kullanılan suyun %74’ünü tarımda sulama için kullanıyoruz. %15’ini içme ve kullanma suyu maksatlı kullanıyoruz, %11’inide sanayide kullanıyoruz. Burada tarımda ki ağırlığın büyük olduğunu görüyoruz. %74 – 75 çok büyük bir bölümü oluşturuyor. Son zamanlarda özellikle tarımda vahşi sulamanın bırakılarak damlama sulamaya geçilmesiyle bu oranda düşmeye başladı. Önümüzdeki 10 yıl içerisinde de düşmeye devam edecek. 2025 yılında tarımdaki miktarın yüzdenin %65’lere düşeceği, içme kullanma suyunda çok fazla bir değişme olmayarak; bugün %15 civarındayken %16’ya çıkacağı, sanayideki kullanımın ise sanayileşme ile birlikte daha da artacağı ve %20 seviyesinde olacağı tahmin edilmektedir. Türkiye’de içme suyu olarak daha çok yüzeysel ve yer altı sularını kullanıyoruz. Verilere bakıldığında %55 yer altı suyu ve %45 yüzeysel sulardan temin ediliyor. Daha çok büyük şehirlerde yüzeysel su bazlı tüketim söz konusu. Küçük ilçe, kasaba ve köylerde daha çok yer altı suyu kullanımı söz konusudur. ÇEKÜD: Peki bu Sular arıtılıyor mu Türkiye’de? KOYUNCU: Evet… Ancak istatistiklere baktığımızda arıtma oranının düşük olduğunu söyleyebiliriz. Büyükşehirlerde büyük oranda arıtıyoruz. Yani nüfusu fazla olan şehirlerimizde %80’ne varan değerlerde normal konvansiyonel su arıtma sistemleriyle içme suyunu arıtıyoruz. Geri kalan nüfusu daha düşük, yani 500 bin kişinin altında olan yerlerde yer altı suyuyla su temini söz konusu. Bu şekilde yapılan temindeyse %80’in üzerinde arıtma yapılmamaktadır. Kuyulardan su çekilerek dezenfeksiyon işleminden sonra şebekeye veriliyor. Şebekelere baktığımızdaysa ki şebeke su temininde çok önemli bir faktör, ülkemizde %90 ‘ın üzerinde tamamlandığını görüyoruz. Daha önce ifade ettiğimiz gibi büyük şehirlerde su artımı genel olarak yapılıyor. Küçük yerleşim yerlerinde özellikle ilçe, kasaba ve köylerde su arıtma sistemimiz çok az. Hatta yok denecek vaziyette. Bunlar daha çok kuyularla suyunu temin ediyorlar ve su dezenfekte edilerek şebekeye veriliyor. Şebekedeki içme suyunun kalitesine baktığımızda, Türkiye’de 2006 verilerine göre su kalitesi standartlarına uymayan parametreler söz konusu. Fiziksel parametrelerden alınan numunelerin %10’u uymamış, kimyasal parametreler açısından %21’i standartlara uymamış, mikrobiyolojik parametreler açısından da %23 ‘ü standartlara uymamış. Avrupa ülkelerinde ki değerlerle karşılaştırdığımızda biraz yüksek kalıyor. Ama su kalitesinin iyileştirilmesi üzerinde özellikle Sağlık Bakanlığı’nın ciddi çalışmaları var. Su kalitesinde şebekesinin de kalitesi çok önemli. Türkiye’de şebekelerin yaşları özellikle büyük şehirler de 30’un üzerinde. Yani % 80’inden fazlasının yaşı 30’un üzerine çıkmış. Daha küçük yerleşim yerlerinde şebekeler daha yeni yeni yapıldığı için şebeke yaşı düşük. Bu duruma su kalitesi açısından da iyi diyebiliriz. Tabi ki bu büyük şehirlerdeki yaşlı şebekelerinde bir plan dahilinde yenilenmesi gerekiyor. Şebekelerdeki su kayıpları da yine çok önemli bir husus. Türkiye’de şebekeye verilen suyun ortalama %40’ı kayboluyor. Tabi bazı şehirlerde çok düşük seviyede, örneğin Kayseri’de %10’lar civarında bir su kaybı söz konusu. Ama ters bir durum olarak bazı şehirlerde bu değer %60’lara kadar çıkabiliyor. İstanbul’da % 25 seviyesinde, Bursa’da yine %25’ler seviyesinde bir kayıp var. Ankara’da şebekelerde ki kayıp çok büyüktü. Son zamanlarda yapılan iyileştirmelerle %35-40 civarına kadar düşürüldü. Bu şebekelerin belli bir program dahilinde yenilenip su kayıplarının azaltılması çok önemli. Çünkü kayıplarla biz arıttığımız suyu yer altına gömmüş oluyoruz ve yaptığımız yatırımlar boşa gitmiş oluyor. ÇEKÜD: Şimdi sizinde ifade ettiğiniz gibi Türkiye şu an su fakiri değil. Ama nüfus artışı bu şekilde devam ederse su fakiri olma tehlikesi var. Olası bir su krizinde ne yapılabilir? Türkiye’nin bir çıkışı var mı? KOYUNCU: Su krizinde yapılması gerekenler şunlar; ilk olarak bizim su kayıplarını azaltmamız gerekiyor. İkinci bir husus evsel ve endüstriyel atık suların geri kazanılması gerekiyor. Bir üçüncü husussa hangi kalitede su gerekliyse o kalitede suyun verilmesi gerekiyor. Yani çok iyi kalitedeki suyu tarımsal sulamada kullanmak israftır. Özellikle atık su geri kazanımı çok önemli bir hale geliyor. Arıtılan evsel atık sular özellikle şehirlerde yeşil alan sulanmasında kullanılmalı. Bu konuda Türkiye’de bazı yerel uygulamalar var. Bazı siteler kendi atık su arıtma tesislerini yeşil alan sulamada kullanıyorlar. İstanbul’da böyle lokal uygulamalar söz konusu. Konya’da yeni bir proje başlatıldı. Yaklaşık 1000m3 /gün suyu evsel atık arıtma suyu çıkışından alıp filitrasyondan geçirip mor şebeke ismini verdikleri şebeke ile şehirde yeşil alan sulamada kullanıyorlar. Bu pilot bir uygulama. Çok kısa zamanda Konya geneline yaymayı planlıyorlar. ÇEKÜD: Yani atık su şebekesi, içme suyu şebekesinin yanında bir de bu suyun gönderildiği bir şebeke inşa edilmiş… KOYUNCU: Evet… Arıtılan suyun dağıtılması için ayrı bir şebeke tasarlanması gerekiyor. Burada şu çok önemli, arıtma tesisi ile sulanacak yeşil alan arasındaki mesafe fazla olmamalı. Çok uzun şebekeler belki sonraki dönemde pompalama ve bakım masrafı gibi masraflar açabilir. Dolayısıyla ekonomik olmayabilir. Bunun için merkezi olmayan arıtma sistemleri öneriyorum. Arıtma tesisini bir noktada yapmaktansa birkaç noktada yapıp o noktaların yakınındaki bölgelerin su ihtiyacını karşılayacak bir sulama sistemi kurulabilir. ÇEKÜD: Konuyla alakalı olarak yağmur suları ile ilgili ne düşünüyorsunuz? Yurt dışında yağmur sularının değerlendirilmesi gibi bir uygulama var mı? KOYUNCU: Evet… Yağmur sularında özellikle büyük şehirlerde hava kirliliğinin getirmiş olduğu ağır metal kirliliğini göz önüne almak lazım. Özellikle yol kenarlarında kirlenmiş su toplamaktansa daha az kirli , hava kirliliğinden etkilenmeyen bölgelerdeki yağmur sularını toplayıp tekrar bunları özellikle kullanma suyu olarak veya yeşil alan sulama suyu olarak kullanabiliriz. Eğer bu bireysel sitelerde yapılıyorsa hem yeşil alan sulama hem de ayrı bir hat döşeyerek sifon suyu olarak bunun geri devrettirilmesi suretiyle değerlendirme yapılabilir. Bu minvalde yurtdışı uygulamaları da yaygın. Yağmur sularının sitelere veya bireysel evlerde ayrı bir tankta toplanıp sonra buradan pompa yardımıyla ayrı bir şebeke ile sifon suyuna veya yeşil alan sulama suyuna gönderildiği uygulamalar var. Bu da ülkemizde yaygın hale getirilebilir. ÇEKÜD: Peki Türkiye’de atık sularla ilgili durum nedir? Bütün şehirlerde atık suların arıtılması ile ilgili projeler var. Çevre ve Orman Bakanlığının yapmış olduğu. Şu anda mevcut durum nedir? KOYUNCU: Kanalizasyon sistemi ile başlayayım. Türkiye’de şuanda istatistik enstitüsü verilene göre %87 oranında kanalizasyon hizmeti söz konusu. Yani hizmet edilen nüfusun Belediye nüfusuna oranı %87. Burada belediye olmayan köyler bu nüfusun içerisine dahil değil. Şu an Türkiye’de 2000’in üzerinde belediye var. Az önce de su şebekesinde bahsettiğim gibi kanalizasyon şebekesinin yaşı da özellikle büyükşehirlerde 30 yılın üzerinde. Yani yenilenme yaşı gelmiş durumda. Belli bir plan program dahilinde bu kanalizasyonların yenilenmesi, olmayan yerlere de yenilerinin yapılması gerekiyor. Özellikle Çevre ve Orman Bakanlığının desteği ile hızlı bir şekilde kanalizasyonu olmayan yerlere kanalizasyon yapılması için yatırımlar yapılıyor. Buralarda kanalizasyonla toplanan atık suyun ne kadarı arıtılıyor diye baktığımız da şuanda 436 belediyenin arıtma tesisi kurulmuş. Bu 436 adet belediye sayısı 436 adet arıtma tesisi anlamına gelmiyor. 436 belediyenin atık suları toplanıp sayısı şuanda 250 civarında olan atık su arıtma tesislerinde arıtılıyor. ÇEKÜD: Şimdi arıtılma derken hepsinde ileri arıtma yok zannediyorum. Bazılarında sadece ön arıtma var. KOYUNCU: Tabi ki. Arıtma sistemleri çok farklı. Şuanda 250 civarındaki arıtma tesisinin %73’ü biyolojik arıtma. Çok az bir kısmı ileri arıtma, bir kısmı da fiziksel arıtma şeklinde sadece ızgara ve kum tutucu muhteva eden sistemler. İstanbul’da ki arıtma sistemlerinin 3 – 4 tanesi biyolojik arıtma sistemi olarak faaliyette. Bunlardan Ataköy ileri atık su arıtma tesisleri işletmeye alınma aşamasında. O bölgedeki atık suları arıtacak. İstanbul’da %40’lar seviyesinde olduğunu söyleyebiliriz biyolojik arıtma tesislerinin. Geri kalan kısmı da ön arıtmadan sonra deniz deşarjıyla denize veriliyor. İstanbul için ön arıtma uygulanıyor olması atık suyun arıtılmadığı anlamına gelmez. İstanbul’un bir şansı boğazda çift tabaka olması. Bu çift tabakadan yararlanılıyor. Arıtılan atık sular boğazdaki alt akıntıya deşarj ediliyor ve bu alt akıntı Karadeniz’e doğru gittiği için İstanbul ve çevresi, Marmara Denizi açısından bir sorun teşkil etmiyor. Ancak bunun %10’luk bir kısmı alt akıntıdan üst akıntıya geçerek Marmara’ya karışabiliyor. Fakat burada İSKİ’nin de belli bir çalışması olduğunu biliyorum. Boğaz kenarındaki özellikle ön arıtma sistemlerinin biyolojik arıtmaya döndürülmesi için çalışmalar yapılıyor. Çok yakın zamanda da bu arıtma sistemlerinin biyolojik arıtmaya döndürülmesi için yatırımlar başlayacak. ÇEKÜD: Zannediyorum ki atık uyun değerlendirilmesi sıfır deşarj olarak tabir ediliyor. İstanbul’dakiler denize deşarj ediliyor. Bu suyun değerlendirilmesi mümkün mü? Mesela tarımda bahçe sulamada… Atık su arıtılıyor ama bu arıtılan kısım çamur olarak kalıyor. Çamur çöp depolama tesislerine götürülüyor. Bu çamurunda değerlendirilmesi mümkün mü peki? KOYUNCU: Şimdi sıfır deşarj dediğimiz husus özellikle çevre mühendislerini ilgilendiren bir konu. Tabi atık suyu arıtıyoruz, arıtılan sıvı kısmı bir şekilde tarımda sulamada olsun yer altına deşarj şeklinde olsun değerlendirilebiliyor. Mesela bu yer altına deşarjdan sonra su kuyularla çekilip tarımda kullanılabiliyor veya içme suyu olarak kullanılabiliyor. Arıtılan suyu doğrudan veya doğrudan olmayan yollarla bir şekilde geri kullanabiliyoruz. Dünyada bunun birçok uygulamaları söz konusu. Ayrıca çıkan çamur dediğimiz katı kısmında kullanılmasıyla sıfır deşarjı yakalamış oluyoruz. Çamur şu anda Türkiye’deki arıtma sistemlerinin en büyük problemlerinden birisi. Çamur’un belli oranlarla kompost haline getirilip tekrar tarımda gübre olarak kullanılması, hatta bunu belediyelerin satarak gelir oluşturması söz konusu olabilir. Bu şekilde biz çamuru kompost yaparak gübre haline getirmiş oluyoruz. Türkiye için bunu henüz uygulamadık ama çok yakın zamanda bunları uygulamamız gerekiyor. ÇEKÜD: Atık suların geri dönüşümü veya çamurların değerlendirilmesi hususunda dünyada nereler daha ön planda? Hangi ülkelerde uygulamalar daha yaygın? Son yapmış olduğunuz Singapur ziyaretine biraz değinebilir misiniz? KOYUNCU: Geri kazanım da özellikle ilk uygulamalar Amerika’da başlamış. Amerika’da California su kıtlığı olan bir bölge. Arizona bölgesi… Buralarda ilk uygulamalar başlamış. Sonrasında bu uygulamalar Kuzey Afrika’ya, İspanya’ya, Avustralya’ya… Buralar su kıtlığı olan ülkeler. Buralarda tarımsal kullanım olarak yaygınlaşmış. Sonrasında Japonya’da arıtılmış atık sular tuvalet sifon suyu olarak kullanılmış. Özellikle büyük iş merkezlerinin atık su çıkışları bir yerde arıtılıp sonrasında tekrar işyerlerinde ikinci bir şebeke ile sifon suyu olarak geri devrettiriliyor. En son 2004 yılında Singapur’da büyük projeler başladı. Newwater adı verdikleri bir proje. Biyolojik arıtma ile arıtılan atık su sonrasında ters osmoz dediğimiz ileri arıtma tesisi ile arıtılıp, yüzeysel su kaynaklarını beslemek için oralara veriliyor. Bu arıtılan suyun bir kısmı sanayiye proses suyu olarak veriliyor, bir kısmı da mevcut su kaynaklarını beslemek için oralara deşarj ediliyor. Hatta newwater çerçevesinde ters ozmos ile arıtılan suyun pet şişelerle şişelenip satılması söz konusu. Atık su geri kazanımı konusunda bu ülkelerin dışında İsrail’de çok büyük uygulamalar var. İsrail’de arıtılan atık suyun %80’i tarımsal sulama maksadıyla geri kullanılıyor. Telaviv’in atıksu arıtma tesisi çıkışı yer altına deşarj edilip sonra kuyularla çekilip güneydeki Negev Çölünde arıtılmış su rezarvuarları oluşturulmuş oralara deşarj edilip, buralardan portakal bahçeleri sulanıyor. Yine bizim güneyimizdeki Güney Kıbrıs’taki atık suların %100‘ü arıtılıp tarımsal kullanım olarak geri kazanılıyor. Türkiye için son 2 – 3 yıl önceki kuraklık döneminde de çok gündeme geldi atık suyun geri kullanılması. Türkiye’de de geri kullanım için büyük projeler yapılıyor geri kullanım için. Az önce bahsettiğim Türkiye uygulamalarına ek olarak İSKİ’nin işlettiği paşaköy arıtma tesisinin çıkışı daha önceden Riva deresine verilip buradan Karadeniz’e gidiyordu. Şu anda arıtılan bu atık suyun Tuzla Dericiler sanayi sitesine verilerek burada sanayi atık suyu olarak kullanılması projelendiriliyor. ÇEKÜD: Son olarak özellikle Türkiye’nin su politikasında hem içme suyu hem kullanma hem de atık su olarak geleceğe dönük olarak neler yapılmalı? Acil eylem planımız var mı? KOYUNCU: Türkiye ‘de konuşmamın en başında da söylemiştim, suyun büyük bir kısmını tarımda kullanıyoruz %75 oranında. Bu da büyük oranda salma sulama ile yapılıyor. Salma sulama uygulamasının Türkiye’de azaltılıp damlama sulamaya geçilmesi gerekiyor. Devletin bu konuda büyük teşvikler vermesi gerekiyor. Sanayi kullanımı şuanda %10. 2025’te bu oran %25’lere çıkacak dolayısıyla sanayi su tüketimimiz artacak. Fabrikaların kendi atık sularını arıtıp tekrar geri kullanmaları gerekiyor. Bu belki ilk etapta geri kullanmak onlar açısından pahalı görülebilir. Fakat şuanda günümüz teknolojisi ile arıtılan atık suyun geri kullanılması bu fabrikaların şebekelerden veya kuyudan temin edecekleri suyun maliyetine göre daha ucuz oluyor. Bunu fabrikatörlere, sanayicilere hatırlatmak isterim. Bir diğer husus desinilasyon. Türkiye’de deniz suyundan arıtılıp tekrardan kullanılması çok gündeme geldi. 2 – 3 yıl öncesinde özellikle İstanbul için projelerinde yapıldığını biliyorum. Desinilasyon çok acil bir su kıtlığına çözüm önerisi değildir. Büyük ölçekli bir desinilasyon tesisini yapabilmek için en az 3 yıllık bir süreye ihtiyaç var. Dolayısıyla biz üç yıl önce bu kararı almış olsaydık İstanbul’a 300 bin m3 kapasiteli bir desinilasyon tesisini inşaatını ancak bitirmiş olacaktık. Şu anda bizim barajlarımız doldu, dolayısıyla bu desinilasyon tesisine gerek kalmayacaktı. Çok acil bir çözüm önerisi olarak desinilasyonu görmüyorum. Fakat desinilasyon önümüzdeki 30 – 40 yıllık dönemde özellikle sahilde kurulmuş fabrikalar için bir çözüm önerisi olabilir. Fabrikalar, sanayiciler proses suyunu denizden temin ederek daha ucuza su temin edebilir. Atık su arıtma tesisleri büyük bir hızla yapılıyor. Nüfusu 100 binin üzerindeki şehirlerde atık su arıtma tesislerinin 2 – 3 yıl içersinde bitirilmesi gerekiyor. Avrupa Birliğine sunduğumuz çevre müktesebatına göre Türkiye’de 2012 yılında arıtma tesisi ile arıtılacak nüfusun toplam belediye nüfusuna oranı %81 olmalı. Arıtma tesisi sayısının da 700 civarında olacağı tahmin ediliyor. 2023 yılına kadar olan dönemde de bu arıtma tesisleri kademeli olarak nüfusa bağlı olarak yapılacak. Bu kapsam da birçok yatırım yapılacak. İçme suyuna yaklaşık 13 milyar Avro, atık suya 18 milyar Avro yatırım yapılacak. Bu yatırımların belli bir plan dahilinde yapılıp ülkemizin hem su temini hem de atık su arıtımı konusunda problemlerinin çözülmesi gerekiyor. Sadece AB’ye çevre müktesebatı sağlamamız gereken bir zorunluluk değil bizim insan olarak yaşayabilmemiz için bu problemlerimizi en kısa zamanda çözmemiz gerekiyor. ÇEKÜD: Hocam teşekkür ederiz. KOYUNCU: Ben teşekkür ederim. http://www.cekud.org.tr

http://www.biyologlar.com/turkiyede-su-yonetimi

Kurtpençesi Otu

Kurtpençesi Otu

Kurtpençesi (Lycopodium clavatum), yöresel olarak , kurtayağı , kibritotu ve yer yosunu adlarıyla anılır . Her zaman yeşil olan bu yosunsu bitki , iki metreye kadar varan tutunma filizleri ile ormanların zeminlerinde kök salarak uzanır . Bu filizlerden , 7-10cm uzunluğunda , süpürgeotunu andıran , ama ondan çok daha yumuşak ve sık yapraklı pek çok dallara ayrılan saplar fışkırır. Çok yıllık, otsu ve çiçeksiz bir bitkidir. Kuzey-doğu Anadolu (Trabzon, Rize, Çoruh) dağlarının nemli kısımlarında (Orman açıklıkları) yetişir.çeşitli alkaloitler içerir. Dört yaşındaki bitki, göbek tozu diye adlandırılan sarı çiçek (spor ) tozlarını içeren, sarımsı başaklar oluşturur. Bu toz , sürtünmeyle tahriş olmuş deriyi tedavi etmekle kullanılır . Kurtpençesi , radyum içeren bir şifalı bitkidir ve uzun kolları , sarı çiçek tozu içeren başakları ile, öteki yosunsu bitkilerden kolayca ayırt edilebilir . Denizden yüksekliği 600 metreden fazla olan ormanların kuzey yönlerinde ve kıyılarında yetişir. Güneş ışınlarının altında kaldığında yaşama gücünü yitirdiği için, üstündeki ağaçlar kesildiğinde sararır ve sonra da tümüyle yok olur. Kurtpençesi, Avusturya ve Almanya da doğayı koruma yasası kapsamındadır. Bitki toptancıları , kaliteli olmaları için, bu bitkiyi kuzey ülkelerinden sağlamaktadırlar. Eklemler deforme olmuş olsalar bile, romatizma ve gut hastalıklarında , kronik kabızlıkta ve basurda kurtpençesi çayı önerilir . Ama , ishalden şikayetçi olanlar ondan uzak durmalıdırlar, çünkü bu durumda bağırsak kramplarına yol açabilir. Bitki hiçbir zaman kaynatılmamalı, yalnızca kaynar suyla, haşlanmalıdır. Bitki , tüm idrar ve cinsel organ hastalıkları , testis (erbezi ) ağrıları ve sertleşmeleri , böbrek kumu ve böbrek sancılarında kullanılır. Karaciğer iltihabında , karaciğer katılgandoku urlarında , kötü karakterli olsalar bile, bitki kullanılabilir. İyileşmekte olan hastanın eski gücüne en kısa sürede kavuşmasına da yardım eder.Tanıdığım (M.Treben) yaşlı bir hanımın eşi, yıllardır geceleri nefes darlığı çekiyor ve doktorlar bu hastalığı kalp astımı olarak tedavi etmeye çalışıyorlardı. Günün birinde durumu yine kötüleşmişti. “Eğer çalışmaya hemen son vermezseniz 8 gün içinde ölebilirsiniz!” Bu sözleri söyleyen doktor, onu bir hastaneye göndermiş. Karısından duyduğuma göre, meğerse karaciğer sertleşmesinin (siroz) son aşamasındaymış. Bu tür nefes darlıkları sirozla birlikte hep görülür. Bir süre sonra iyileşemeyeceği sonucuna varılarak hastaneden evine gönderildi. Benim (M.Treben) öğüdüme uyan karısı, etkisini çok çabuk gösteren kurtpençesi aldı. İçtiği ilk bardak çaydan sonra, yıllardır çekmekte olduğu nefes darlığından kurtulduğunu söylersem, siz de benim (M.Treben) gibi bunun bir mucize olduğunu düşünmez misiniz ? Eğer tanıdıklarınızdan birinin siroz hastası olduğunu, hatta hiçbir umut kalmadığını duyacak olsanız bile, bu kişilere cesaret verin ve onlara, doğal tedavi ilminde çok önemli yeri olan kurtpençesinden söz edin. Akla gelebilecek en kötü ve umutsuz karaciğer hastalıklarına yakalanmış kimseler bile, bu bitki sayesinde hayata dönebilirler ! Küçük bir grupla katıldığım bir orman gezintisinde, yol arkadaşım Biyolog Dr. Bruno Weinmeister’e , siroz ve karaciğer kanserini iyileştirebilen kurtpençesi hakkında bilgi verdim. Bunun üzerine, bana (M.Treben) şu olayı anlattı : "Genç bir öğrenciyken, birkaç arkadaşı ile birlikte dağlara doğru yürüyüşe çıkmışlar. Kulübeye dönerken, bodur çamların arasında bulduğu bir kurtpençesi filizini haşarıca bir davranışla şapkasına dolamış. Kulübeye vardıklarında, arkadaşlarından birinin bacağına kramp girmiş ve dizden aşağısı ters dönen bacağının ağrısına dayanamıyormuş. Gösterdikleri çabaların hiçbiri olumlu sonuç vermemiş. Bu arada genç Weinmeister, birden gelen bir ilhamla, şapkasındaki kurtpençesi filizini çıkarıp, kramplı bacağa aşağıdan yukarıya sarmış. Bacak hemen o an normal durumuna dönüvermiş. Ama o, bunun yalnızca bir rastlantı olduğunu düşünmüş. Kramp, belki de bitki olmadan da geçebilirdi, demiş kendi kendine. Daha sonra eve dönerlerken, baldır kramplarından sık sık şikayet eden ev sahibi hanım için bir miktar bitki filizi toplamış. Bunlar, kadının kramplarına hemen son vermiş. Dr. Weinmeister, yıllar sonra bu konuyu bir uzman doktora anlatmış. Bu doktor ona bitkinin, radyum içerdiğini söylemiş. O zamandan beri, ayak ve baldır krampları, kurtpençesi bitki yastıkları ile tedavi edilmeye başlanmış."Bir tanıdığım (M.Treben'in) idrar tutukluğu yüzünden hastaneye yatmak zorunda kalmıştı. Kolunun üst bölümü de iyice şişmişti bu arada. Ama hastaneden çıktığında durumunda bir değişiklik olmamıştı. İyi bir rastlantı olarak, o sırada evimde kurtpençesi vardı. Çünkü, 86 yaşındaki kaynanamın bacağına sık sık kramp giriyordu. Bu tanıdık hanımın rahatsızlığının mesane krampı olabileceği hakkındaki kuşkularım, kurutulmuş bitki ile doldurulmuş yastığı mesanenin üstüne bastırdığımda doğrulandı ve hasta iki dakika sonra normal olarak idrar dışkılamaya başladı. Bu bitki yastığını daha birkaç gün mesane bölgesine uygulamayı sürdürdü ve kolunda toplanmış olan sıvı da yavaş yavaş dağıldı. Ben de (M.Treben) yıllardır yüksek tansiyon sıkıntısı çektim. Bu durum genellikle , böbreklerin fazla çalışmasından kaynaklanabiliyor. Böylece, kurtpençesi ile doldurulmuş bir yastığı geceleyin böbreklerimin üstüne koydum. Ertesi gün, tansiyonum 20’den 16,5’e düşmüştü. O zamandan beri, taze kurtpençesi ile dolu bir yastığı böbreklerimin üstüne koyarım. Baldır kramplarında, kurtpençesi bir tülbende yatırılarak bacağa sarılır, ayrıca ayak banyoları da yapılabilir . Mesane kramplarında ise, yarım banyo yapmak gerekir. Savaş ve kaza yaralarından sonra, genellikle kramplara yol açan yara izleri kalabilir. Savaşta sırtından yaralanmış olan bir eski askerin yarası, içine bir yumruk sığabilecek kadar büyüktü. Bu yara izi sık sık, sonunda tüm bedenden ter boşalmasıyla son bulan ağrılı kramplara yol açıyordu. Kafa derisine kadar çıkıyordu ağrılar. Bu adamı, 30 yıldır çekmekte olduğu bu cehennem azabından, kurtpençesi yastığı ve banyoları ile kurtarabildim (M.Treben). Bazı bitki satıcılarında bulunabilen, göbek tozu olarak da adlandırılan kurtpençesi tozu (sporu ), uzun süre yatmaktan oluşan yaraları kısa sürede kapatmakta da başarıyla kullanılabilir. Kurtpençesi tozu, açık yaraların üstüne azar azar serpilir. Genellikle, ilk uygulamadan hemen sonra belirgin bir rahatlama sağlar. Şifalı bitkilerle benim gibi (M.Treben) yakın bir ilişki kurmuş ve onların yardımıyla, mucize olarak tanımlanabilecek başarılar kazanmış kişiler, Yaradanın bu bitkileri ayaklarımızın altına serdiğini düşünmelidirler! Ama ne yazık ki, pek çok insan onların üstünden dikkatsizce geçip gidiyor ve o tanrısal gücü fark edemiyorlar! Çay hazırlamak : Bitki yastığı :Göbek Tozu (Kurtpençesi Sporu-Tozu) :Kurtpençesi' nin olgun sporlarıdır. Göbektozu elde etmek için, tam olgunluktan (4 yaşındaki bitki) birkaç gün önce, başaklar toplanır, ufalanır ve açığa çıkan sporlar kıl eleklerden elenerek ayrılır. Bitki Anadolu' da yetiştiği halde göbektozu elde edilmemekte ve ihtiyaç ithalat yoluyla karşılanmaktadır.Yaraların üstüne serpilerek veya tentür halinde kullanılr.Dış Görünüş : Çok ince, soluk sarı renkli ve hareketli bir tozdur. Suya atılınca dibe batmaz ve su yüzünde yüzer. Ateşe atıldığında parlak bir alev ile yanar. Tatsız ve kokusuzdur.Bileşim : Sabit yağ (%50 civarında), mum ve şekerler, bitkinin diğer bölümlerinde taşıdığı alkoloidlerden çok az miktar, flavonlar ve triterpenler taşımaktadır.Etki ve Kullanılış : Deri hastalıklarında ve özellikle çocuklarda rastlanan pişiklerde yatıştırıcı olarak kullanılmaktadır. İltihaplı yaraları rahatlatır. Bir serinleme eşliğinde ağrılar sona erer. Özellikle, uzun süre yatmaktan kaynaklanan yaralara karşı çok başarılıdır. Yaraların üstüne serpilerek kullanılır.Katıştırma : Göbektozuna bazen çam poleni, talk, nişasta veya dekstrin katılmaktadır. Bu gibi haller kül miktarı tayini veya mikroskobik inceleme ile kolayca meydana çıkarılabilir.Kurtpençesi Tentürü :Tentürün, D3, D4,D5 veya D6 inceltileri genellikle, ürüner sistem ve cinsel sistem hastalıklarına karşı, günde 2-3 kere, 10-15 damla, yarım yemek kaşığı ılık suya eklenerek alınır, sürekli alınabilir. Aşağıdaki hastalıklara karşı ise, bitki tentürü özellikle önerilir: karaciğer büyümesi, böbrek kumu, idrar kesesi krampları, kolikler, romatizma, gut, gaz şişkinliği, bronşit, kabızlık, hemoroit (basur) ve varis. Ayrıca, ateşli hastalıklardan veya sinirsel hastalıklardan sonra bir türlü eski gücüne ulaşamayan kişilere de önerilir.UYARILAR :Kurtpençesi, bazı zehirli alkaloitler içerir. İçerdiği zehirli alkaloitler öldürücü değildir, ama bitki çayı ve tentürü aşağıdaki önerilen doz ve miktardan fazla alınmamalıdır!Kullanım Biçimleri :Çay hazırlamak : Yarım tatlı kaşığı dolusu ince kıyılmış bitki , orta boy bir su bardağı dolusu soğuk suya eklenir , kaynama derecesine kadar ısıtılır ve hemen süzülür ! Günde yalnızca 1 bardak , sabah kahvaltısından önce yudumlanarak içilir. Karaciğer sirozu ve karaciğer kanserinde, günde 2 bardak içilebilir. En fazla 1 hafta süren bir çay küründen sonra en az 2-3 gün ara verilmelidir.Bitki Banyosu : Bir tam banyo için 5-6 avuç dolusu taze bitki veya 200g kurutulmuş bitki , gece boyunca soğuk suda bekletilir . Ertesi gün , kaynama derecesine kadar ısıtılır ve demlenmesi için 5-6 dakika bekledikten sonra süzülür ve banyo suyuna eklenir .Bitki Yastığı : Kurutulmuş veya taze bitki ile doldurulmuş küçük bir yastık (kramplı veya hasta bölgenin büyüklüğüne göre), geceleyin kramplı veya hasta bölgenin üzerine konulur. Bu yastık, etkisini bir yıl boyunca sürdürür.Bitki Tentürü : Kurtpençesi tentürü, bitkinin kendisinden değil sporlarından (Göbektozu) yapılır.Kaynaklar:1-"Gesundheit aus der Apotheke Gottes" "Tanrı'nın Eczanesinden Saglık", Maria Treben2-Türkiye'de Bitkilerle Tedavi , Prof.Dr. Turhan Baytop, İ .U Eczacılık Fak.3-"Bir Yudum Sağlık",N.Eröztürk,Anahtar Kitaplar yayınevi,2000http://www.e-sehir.com/faydali_bitkiler/bilgi32_kurtpencesi-otu.html#.VHuKUcngXIU

http://www.biyologlar.com/kurtpencesi-otu

Salk Enstitüsü’nde MS Üzerine Çalışan Biyolog Bilal KERMAN

Salk Enstitüsü’nde MS Üzerine Çalışan Biyolog Bilal KERMAN

Johns Hopkins’in Biochemistry, Cellular and Molecular Biology (BCMB) programına katılan ve dünyaca ünlü Fred Gage’in Salk Enstitüsü’ndeki laboratuvarına post-doc olarak çalışan Biyolog Bilal Kerman, Multiple sclerosis çalışmalarını, Türkiye’de biyoloji deneylerini yapılacak vakıf kurma planlarını ve Amerika’da eğitim almak hakkında bilgiler verdi. Amerika’da en başarılı meslekler arasında 5. sırada yer alan “biyolog”lar ülkemizde sürekli hak kaybına uğruyorlar. Bilimsel araştırmaları gündeme getirerek Türk biyologlarla bundan sonra her ay çalışmaları hakkında konuşacağız. Bu ay ilk olarak Salk Enstitüsünde Fred Gage’in yanında post-doc olarak çalışan Biyolog Bilal Kerman, Multiple sclerosis (MS) alanında yaptığı çalışmaları, ülkemizdeki biyologlarla ilgili görüşlerini ve hedeflerini Sağlık Dergisi Yazı İşleri Müdürü Esra Öz’e anlattı. Ne üzerine çalışıyorsunuz?In vitro yani canlı dışında miyelinasyon üzerine çalışıyorum. Miyelin, sinir hücrelerinin aksonlarını sararak onları elektriksel olarak izole edip sinirlerdeki iletim hızını arttıran ve de sinir hücrelerine destek veren bir yapı. Merkezi sinir sisteminde (yani beyin ve omurilikte) bu yapıyı oligodendrosit denilen hücreler oluşturuyorlar. Benim amacım embriyonik kök hücrelerini besin ortamında sinir hücrelerine ve oligodendrositlere dönüştürüp oligodendrositlerin bu miyelin adlı yapıyı oluşturmalarını sağlamak.Hangi tip hastalıklarla ilgili?Miyelinde oluşan sorunların neden olduğu hastalıklar arasında halk arasında en çok bilineni muhtemelen Multiple sclerosis (MS)’tir. MS dışında birçok leukodistrofi myelinin ya bastan itibaren sorunlu oluşması, oluşmaması veya sonradan kalitesini kaybetmesi sonucu ortaya çıkar. Bunlara örnek olarak adrenomyeloneuropathy, Krabbe hastalığı, Pelizaeus-Merzbacher hastalığı verilebilir.Bu hastalıkların bulguları, belirtileri ve tedavileri hakkında genel bilgiler verebilir misiniz?MS’li bir hasta merkezi sinir sisteminde etkilenen bölgeye göre çok farklı belirtiler gösterir. Mesela duyu azalması, üyelerin uyuşması veya yanma, kas zayıflaması, konuşma sorunları, denge bozuklukları, görme bozuklukları bunlar arasında sayılabilir.Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz?MS dünyada coğrafi bölgeye göre değişiklik sıklıklarda gözlenir bu sayı her 100 bin kişide 2’den 150’ye kadar değişir. Türkiye’de doğrudan bir çalışma ne yazık ki yapılmamıştır ama sıklığın 100 binde 40 civarında olduğu tahmin edilmektedir.Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?1979 Edirne doğumluyum. Orta düzey bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldim. Annem ve babam okumayı, araştırmayı çok seven insanlardır. Kardeşimle benim sorularımızı hiç bir zaman boşlamadılar ve ellerinden geldiğince yanıtlamaya çalıştılar. Ayrıca bizi de her zaman soru sormaya ve kendi kararlarımızı verebilmeye yönelttiler. Bilimi seçmemde bunların etkisi kesinlikle çok büyük. Su anda San Diego, California’da yaşıyorum. 2001’den beri ABD’deyim. Buradan önce Baltimore, Maryland’deydim.Türkiye’de biyoloji deneylerini ve umarım deney yapmanın heyecanını gençlere götürecek bir vakıf kurma planım var. ABD’de hız kazanan biohack komünitesinden etkilenen ve aynı zamanda taşınabilir bir laboratuvar içeren bir fikir üzerine odaklanıyorum. Şu anda gerekli maddi kaynaklar elimde yok ama ihtiyacım olan bilgileri ve örnek modelleri topluyorum. 2011’in Eylül’üne kadar Türkiye’ye geri dönüp dönmemek konusunda kararsızdım. 4 Eylül’de kardeşim Cem Kerman ve esi Dilay Kerman Tunceli’de şehit edildiler. Bu da benim bakış açımı önemli şekilde değiştirdi. Türkiye’ye dönmeye karar verdim. Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?İlkokul ve ortaokulu Edirne’de okudum. Edirne Anadolu Lise’sinde öğrendiğim İngilizcenin bana çok faydası oldu. Üniversitede rahatça İngilizce romanlar okuyabiliyorsam ABD’ye geldiğimde insanlarla anlaşabilmişsem bunun temelleri burada atıldı. Orta kısımda oradan ayrılıp İzmir Fen Lisesi’ne geçtim. Türkiye’nin en zeki insanlarıyla okumak gayet zevkliydi. Öğretmenlerimiz de, ki o zamanlar atamayla değil sınavla seçilerek geliyorlardı konularında gayet bilgili kişilerdi. Bizi heyecanlandırarak, sınırlarımızı zorlayarak, ve imkanlar sunarak ilerlememize çok büyük katkıları oldu. Ayrıca tüm okulun yatılı olduğunu da düşünürseniz çok güzel arkadaşlıklarımız oldu. IFL’nin önemli katkılarından biri de öğrencilerini proje yarışmalarına ve bilim olimpiyatlarına girmeye teşvik etmesi oldu. Ben de ilk senemde bilgisayar olimpiyatlarına girdim. Sonra matematiği çok sevmediğimi fark ederek ikinci senemde biyoloji olimpiyatlarına geçtim. Birçok elemeden sonra uluslararası olimpiyatlarda Türkiye’yi temsil eden 4 kişilik takıma seçildim ve bronz madalya kazandım. Yani diyebilirsiniz ki biyoloji sevgim ve önemli temellerim IFL’deyken atıldı. Üniversiteyi Bilkent MBG’de burslu olarak okudum. Hem yerli hem de yabancı öğretmenlerimiz sayesinde Bilkent’te aldığım biyoloji eğitiminin gerçekten birinci sınıf olduğunu da eklemek isterim. Doktoraya gitmek için girdiğim sınavlarda aldığım puanlar ve de doktora sırasında aldığım derslerde gözlemlediklerim bunu kesinleştiriyor. Ayrıca Bilkent’in başka önemli bir faydası da bizi yurtdışına gidebileceğimize inandırmış olmasıdır. Bunda prof’lar kadar bizden önce gelen öğrencilerin de faydası çok. Dolayısıyla ben de aldığım bu cesaretle 3. sınıfın yazında Johns Hopkins’te Deborah Andrew’in laboratuvarında yaz staji yapmak için kabul aldım. Bu staj sayesinde doktora için de dünyada ilk onda olan Johns Hopkins’in Biochemistry, Cellular and Molecular Biology (BCMB) programına kabul aldım. Bu programın güzel yanlarından biri ilk iki senemizin NIH’ten gelen bir grant ile kapsanmış olması. Böylece finans acısından kafam rahat bir şekilde doktoraya başladım. Doktora’da yine Dr. Andrew’in yanında çalıştım. Projem embryonik gelişim ve organlaşma üzerineydi. Drosophila embriyolarının tübüler organlarından olan tükrük bezi ve trakesinin gelişimini çalıştım. Bu konteks içinde hem programlanmış hücre ölümünü hem de başka bir öğrenciyle ortak olarak organlaşma sırasındaki hücre hareketlerinin mekanik etkilerini çalıştım. Bu sırada geliştirmiş olduğum mikroskop kullanımı ve de canlı mikroskobu yapma teknikleri nöroloji konusunda dünyaca ünlü Fred Gage’in Salk Enstitüsü’ndeki laboratuvarına post-doc olarak kabul edilmemi sağladı. Dr. Gage yetişkin memelilerin beyninde hipokampüste hala kök hücreler olduğunu ve de yeni nöronların yapıldığını gösteren ilk kişilerden biri. Laboratuvarda yetişkin ve embriyonik kök hücreleri yanında induklenmis pluripotent hücreler ile de birçok çalışma yapılıyor.Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz?Moleküler biyoloji benim içinde bulunduğum 10 yıl içinde Türkiye’de bayağı ilerledi. Bunda Bilkent’in MBG bölümünü açmasıyla devlet üniversitelerinin de bu konuya verdikleri önemin artmış olmasının rolü bence büyük. Günümüzde hem TÜBİTAK hem de Avrupa Birliği’nden alınan fonlar sayesinde Türkiye’de değerli araştırmalar yapılıyor. Bu çerçevede Türkiye’de veya ABD’de beraber eğitim aldığım veya bizden çok daha tecrübeli araştırmacıların Türkiye’ye geri döndüklerini görüyorum. Açıkçası bu beni sevindiriyor.Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'deki kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?Eğitim açısından bence Türkiye’de aldığım eğitim en az ABD’dekiler kadar iyi hatta bazı konularda daha iyi. İş araştırmaya gelince durum değişiyor. Biyoloji çok para gerektiren bir dal. Bu sadece ilk kurulum aşamasında malzemelerin pahalı olmasından değil ama araştırma sırasında sürekli olarak besi ortamından tutun kullanıp atılan aletlere kadar sürekli bir yatırım gerektiriyor. Türkiye’de ayrılan bütçe bu açıdan biraz küçük kalıyor. Ayrıca özellikle son zamanlarda çıkan bazı kanunlar araştırma için getirilmesi gereken malzemeleri etkiliyor. Bu ve malzemelerin Avrupa veya ABD’deki depolardan geliyor olması burada 2-3 gün içinde elimize gecen malzemelerin Türkiye’de laboratuvarlara ulaşmasının haftalar almasına hatta bazen bozulmadan ulaşamamasına neden oluyor. Böyle olunca yapılan araştırmalar belirli konularla sınırlı olmak zorunda kaldığı gibi olması gereken hızda ilerleyemeyebiliyor. Yine de dediğim gibi gayet zeki ve bilgili araştırmacılarımız var ve bir çözüm bularak başarılı araştırmalar yapıyorlar. Mesela 2011 Society for Neuroscience toplantısında Türkiye’de yapılmış ilgi çekici ve başarılı birçok çalışma gördüm.Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?Amaçlarını belirlesinler ve ona göre bir yol çizsinler. Eğer akademisyen olacaklarsa İngilizceyi çok düzgün bir şekilde anlar hale gelmeleri gerekli. Yapılan önemli yayınların hemen hemen hepsi sadece İngilizce yayınlanıyor. Ayrıca araştırma yapmayı düşünüyorlarsa boşa zaman harcamasınlar. Daha lisanstayım demek yanlış. Eğer bu konuda ciddiyseler profesörlerin peşinden koşsunlar, yazın staj imkanlarını araştırsınlar ve olabildiğince tecrübe kazansınlar. Akademinin para birimi tanınmışlık ve referanslardır.Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz? Klasik bir cevap olacak ama Science, Nature ve Cell. Kök hücre ve sinir bilimi konusunda çok fazla makale çıktığından tek tek dergilere bakmak yerine Pubmed üzerinden anahtar kelimelerle yeni çıkan makalelere bakıyorum. Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?Pubmed, Wikipedia (bir konuda araştırmaya başlamak için güzel bir kaynak), StemBook (http://www.stembook.org/)Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?Biyolojiyi bastan sona görmek ve büyük bir resim oluşturmak için Alberts’in The Cell. Sinir bilimi hakkında alt yapıyı oluşturmak için de Bear’in Neuroscience: Exploring the Brain.Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?M. Gladwell’in Outliers kitabını çalışmadan, yaptığımız işe gönül vermeden bir yere gelinmeyeceğini görmek için okumak gerekli. Darwin’in Türlerin Kökeni nerden geldiğimizi ve gözlemin gücünü görmek için okunmalı. Bir de eskiden Evrenin Kısa Tarihi’ni okumuştum, günümüzde çevremizde gördüğümüz her şeyin yapısını ve nerden geldiğini açıklayan başka birçok kitap var. Bunlardan yeni basım olanlarından birini de okumak gerekli. Böylece hem içinde bulunduğumuz evrenin yapısını hem de onun içinde canlıların nasıl günümüzdeki konuma geldiklerini görebiliriz. Bunların üzerine T. Flannery’nin The Weather Makers kitabını okuyarak bu canlılara ve dünyaya verdiğimiz zararın farkına varılabilir. Sonuçta bilim adamları meslekleri gereği sorgulayan kişiler ve çevrelerine doğruyu yayabilecek kişiler. TV’de bilimle ilgili esprileri güzel yansıttıkları için Big Bang Theory’yi tavsiye ederimSon zamanlarda en çok koşuyorum ve crossfit yapıyorum. Koşarken doğala en yakın olması açısından 5-parmaklı ayakkabıları tercih ediyorum. Kesinlikle tavsiye ederim çünkü yüz binlerce yıllık evrimimize en uygun sekil bu. Aslında sürekli birçok değişik spor ile ilgilendim mesela Amerikan Futbolu, İrlandalıların rugby’ye benzeyen ama daha az şiddet içeren futbolu, dalgıçlık gibi. Bir de vücudun dengesini korumak ve esneklik kazanması için arada yoga yapıyorum.ABD'deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?Tabi ki mümkün. Bunu yapmak için aktif olmak gerekli. Yani mesela yazları çalışmak için başvurarak, konferanslarda çekinmeden gidip konuşarak kendini tanıtıp yaptığın işin kalitesini göstermek gerekli. Kabul alınmamasının nedeni kesinlikle daha az başarılı olmak değil bu başarının bilinmiyor olmasından. Mesela ben yazın stajımı orada yapmamış olsaydım Johns Hopkins’ten kabul alma ihtimalim daha düşük olurdu.Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?Bana bazı konularda yardım eden başka bir post-doc ile paylaştığım bir teknisyen var. İkimizin gününü anlatayım. Genel olarak sabah ilk iş hücreleri kontrol etmek oluyor. Hem gece boyunca bir sorun olup olmadığına bakıyoruz hem de yapılması gerekenleri belirliyoruz. Ondan sonra görev paylaşımı yapıp işlere başlıyoruz. Rutin işler arasında hücrelerin besi ortamlarının değiştirilmesi, sonuç değerlendirmesi için fiks edilip işaretlenmeleri, bunların mikroskop altında incelenmeleri sayılabilir. Sonrası sonuçların incelenmesi ve de yeni deneylerin planlanması ile geçiyor. Onun dışında haftanın ortalama olarak 2 veya 3 gününde 1 saat civarında suren toplantılara katılıyorum. Bunlarda projeler ile ilgili tartışmalar yapılıyor. Kalan zamanlarda yeni çıkan yayınları takip ediyorum ve de ilginç gelen seminerlere gidiyorum.ESRA ÖZhttp://fesraoz.blogspot.com.tr

http://www.biyologlar.com/salk-enstitusunde-ms-uzerine-calisan-biyolog-bilal-kerman

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Tıpta Mikrobiyota Alanında Doktora Sonrası Çalışmalarını Sürdüren Biyolog Deniz Ertürk

Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışmalarını sürdüren Biyolog Deniz Ertürk, mikrobiyotı ilgili çalışmaları  ve doktora sonrası araştırma yapmanın tüm yönleri hakkında bilgi verdi. Amerika’da Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri gün geçtikçe daha da çok gündeme gelmeye başlıyor.  Deniz Ertürk, mikrobiyotayı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri üzerine araştırmalarını sürdürüyor. Ne üzerine çalışıyorsunuz? Çalıştığım laboratuvarda genel olarak, mikrobiyota yani vücudumuzda yaşayan mikroorganizmalar ile bağışıklık sistemimiz arasındaki ilişkileri araştırıyoruz. Benim projem “Bacteroides fragilis” adı verilen kommensal (diğer bir organizmanın üzerinde veya içerisinde yaşayan ancak zarar vermeyen organizma) bir bakterinin bağışıklık sitemine etkileri üzerine. Bu bakterinin hücre zarında bulunan, Polisakkarid A isimli bir kommensal antijenin, bağırsaklarda bulunan bağışıklık hücrelerinde hangi sinyalleme yöntemlerini kullandığını anlamaya çalışıyorum. Hangi tip hastalıklarla ilgili? Bizim çalıştığımız bakteri, Bacteroides fragilis, normal şartlarda bağırsakta yaşayan ve hastalık yapmayan bir bakteri. Sadece bağırsak yaralanmaları sırasında karın boşluğuna sızarsa periton içi apse oluşumuna sebep olabiliyor. Bağırsak içinde ise bunun aksine olumlu etkileri var. Hem bağırsakla ilgili hem de bağırsak dışı birçok hastalığı önlemede önemli bir rol oynadığı gösterildi. Bacteroides fragilis’in önleyici ve tedavi edici etkileri, ülseratif kolit ve Crohn’s hastalığı gibi enflamasyonlu bağırsak hastalıklarında, alerji ve multipl skleroz gibi otoimmun hastalıklarda ve hatta otizm hastalığında gözlemlendi. Tabii bu çalışmalar genelde fare modelleri kullanılarak yapılıyor. İnsanlarda bu hastalıkların tedavisi için kullanılma potansiyeli var fakat henüz klinik denemelere başlanmadı. Bu hastalığın dünyada ve Türkiye'de görülme sıklığı nedir, bu konuda istatistikî bilgileri paylaşabilir misiniz? Burada rakamlardan daha önemli bir konu var ki bu hastalıkların görülme oranı Amerika, Kanada ve kuzey Avrupa ülkelerinde dünyanın geri kalan bölgelerinden daha fazla. Türkiye’de görülme sıklığı dünya ortalaması civarında. Gelişmiş ülkelerde bu hastalıkların daha fazla görülüyor olması David Strachan’in hijyen hipotezine bağlanıyor. Bu hipoteze göre, gelişmiş ülkelerde daha az çocuklu çekirdek ailelerde, daha hijyenik koşullarda, daha yüksek oranda antibiyotik kullanarak, doğadan ve hayvanlardan uzak büyüyen çocuklar, daha az mikropla karşılaşıyorlar ve çeşitliliği düşük bir mikrobiyotaya sahip oluyorlar. Bu durum, bağışıklık siteminin yeterince gelişmemesine ve dolayısıyla belirttiğimi hastalıklara neden oluyor. Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz? İstanbul’da doğdum ve üniversiteyi bitirene kadar orada yaşadım. Lise yıllarımdan itibaren biyoloji okumak istiyordum. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik bölümünde yaptım. Yaz stajlarım sırasında Avrupa ve Amerika’daki laboratuvarlarda çalışma imkânı buldum ve doktoramı yurtdışında yapmaya karar verdim. 2001 yılında doktora yapmak üzere Amerika’ya geldim. Şu anda doktora sonraki çalışmalarımı sürdürüyorum. Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Şişli Terakki Lisesi’nden mezun oldum. Eski ve iyi bir okul olmasına rağmen, lisede iyi bir bilimsel eğitim aldığımızı söyleyemem. Türkiye’deki pek çok lise gibi, öğrencilere bilimsel düşünce yöntemlerini öğretmekten çok, üniversite sınavını kazandırmaya yönelik eğitim veriliyordu. Lisans eğitimimi Boğaziçi Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümünde tamamladım. Teorik olarak sağlam bir temel almamıza rağmen çoğunlukla maddi sebeplerden pratik konularda çok iyi eğitim verilmiyordu. Birçoğumuz yaz stajlarıyla bu açığımızı kapatmaya çalıştık. Ben de Almanya’da Berlin Max Planck Enstitüsü’nde ve Amerika’da Pittsburgh Üniversitesi’nde yaz stajları yaptım. Doktoramı yurt dışında yapmaya karar verdikten sonra Amerika’da birçok okula başvurdum. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesine kabul edildim ve doktoramı Neal Silverman’in laboratuvarında meyve sineklerindeki antibakteriyel sinyalleme yolları üzerine tamamladım. Massachusetts Üniversitesi Tıp Fakültesi hızla büyüyen bir okul ve çok iyi bir kadrosu var. Tıp fakültesinde çalışmanın avantajı temel bilimler, uygulama ve klinik araştırmaları yapanların bir arada ve yakın ilişki içinde çalışıyor olmaları. Halen Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesinden Dennis Kasper’in laboratuvarında çalışıyorum. Burası tabii ki dünyanın en iyi araştırma merkezlerinden biri fakat rekabet de fazla. UMASS’teki yakın ve ortak çalışma ortamını burada daha az hissediyorum. Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir, şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz? Boğaziçi Üniversitesi’nde iyi bir teorik eğitim aldığımızı düşünüyorum, fakat benim okuduğum donemde pratik konularda çok iyi eğitilmiyorduk. Yurtdışında yaptığım yaz stajlarının bu konudaki eksikliklerimi kapatmakta çok faydası oldu. Ayrıca çalıştığım yaz projelerinden edindiğim deneyimler ve yayımladığımız makaleler doktoraya kabul edilmemde büyük katkı sağladı. Amerika’da doktora yapmamda Boğaziçi Üniversite’sinden hocam Nese Bilgin’in verdiği destek de çok önemlidir benim için. Massachusetts Üniversitesi tip fakültesinde doktoramı, kariyerine yeni başlayan hocam Neal Silverman’in ilk öğrencisi olarak yaptım. Motivasyonu yüksek, öğretmeyi çok seven ve öğrencilerinin kariyer planlarına büyük destek veren bir insanla çalıştığım için çok şanslıyım. Onun desteği ve yönlendirmeleriyle önce doktora sonrasında hangi konuda çalışmak istediğime karar verdim, sonra o konuda en iyi olan laboratuvarlarla görüşmeler yaptım. Doktora sonrası çalışmalarda, kurumdan çok çalışmak istediğiniz laboratuvar önemli. Ben, Dennis Kasper’in laboratuvarını hem bilimsel çalışmalar hem de insani ilişkiler bakımından çok güzel bir çalışma ortamı sağladığı için seçtim. Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki durumunu karşılaştırabilir misiniz? Pubmed’de konumla ilgili araştırma yaparken, mikrobiyota alanında Türkiye’deki Tıp Fakültelerinin mikrobiyoloji bölümlerinden bazı klinik çalışmalara rastlıyorum. Maalesef Türkiye’de hangi konuların kimler tarafından çalışıldığını takip etmek çok kolay değil. Üniversitelerin web sitelerinde fakülte üyelerinin laboratuvarları, çalıştıkları konular ve son yayınları hakkında güncellenmiş bilgilere ulaşmak çoğunlukla mümkün olmuyor. Marmara Üniversite’sinden Güner Söyletir’in laboratuvarından bizim de çalıştığımız Bacteroides fragilis isimli bakteriyle ilgili yayınlar görmüştüm. Aslında mikrobiyota alanında yapılan çalışmalar Amerika’da da yeni sayılabilir. Bu konu 1950li yıllardan beri bilinmesine rağmen son yıllarda büyük bir ilgi odağı haline geldi. 2005 yılından beri bu konuda yapılan çalışmalarda patlama yaşandı diyebiliriz. Mikrobiyotamızı oluşturan mikroorganizmaların sindirmeye yardımcı olmak ve bazı vitaminleri üretmek dışında, bağışıklık sitemini regüle ederek bazı hastalıklara direk etki ettikleri anlaşıldı. Artık Clostridium difficile, enfeksiyonunda olduğu gibi, mikrobiyotanın kendisi bir tedavi yöntemi olarak kullanılmaya başlandı. Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz? Türkiye’deki kurumlar hakkında çok bilgi sahibi değilim ama duyduğum kadarıyla Türkiye’de de en az buradaki kadar kaliteli bir sağlık hizmeti veriliyormuş. Tabii en temel insan hakkı olan sağlıklı yasam hakkı ücretsiz olması gerekirken, hem Türkiye’de hem Amerika’da sağlık hizmetleri nüfusun çoğunluğu için hala çok pahalı. Bilimsel araştırmaları bakımından Türkiye’de gelişmeler olmakla birlikte hala dünyanın pek çok ülkesinden daha geride. Araştırma konusunda buradaki avantajlardan biri de ders yükünün Türkiye’dekinden az olması. Böylece hocalar vakitlerinin büyük bir kısmını araştırma yapmaya ayırabiliyorlar. Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz? Eğer araştırmacı olarak kalmak istiyorlarsa, tavsiyem bu işi yapan insanlarla mümkün olduğu kadar çok konuşup kendilerini nasıl bir hayatın beklediğini öğrenmeleri. Bu zor ve sabır isteyen bir iş. Geri dönüşümü ve ödülleri günlük değil, genelde çok uzun vadeli oluyor. Bazen günlerce uğraştığınız bir deney çıkmayabiliyor, makalenizi basmak için aylarca uğraşmanız gerekebiliyor. İşten çıkıp eve gittiğinizde bile işinizi kafanızdan çıkarmanız pek mümkün olmuyor. Hem aklı, hem bedeni yoran bir iş. Tabii ki her gün bulmaca çözer gibi, çıkmayan deneyleri yeniden dizayn etmek, aklına ilginç bir fikir geldiğinde mutlu olmak ve heyecanla araştırmaya başlamak, dünyanın dört bir yanından insanlarla ortak bir amaç için çalıştığını bilmek, insanlığa ufacık da olsa bir katkıda bulunduğunu hissetmek, makalen yayınlandığında duyduğun o gururla karışık sevinç bu işin güzel tarafları. Ama dediğim gibi herkese uygun olmayabilir, gerçekten bu işi yapmak istediklerine emin olsunlar. Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz? Düzenli olarak takip ettiğim 30 dergi var ama bu dergilerde çıkan makalelerin tamamını okumuyorum. “Old reader” adında bir RSS okuyucu programıyla bu dergilerde çıkan makalelerin baslıklarını ve abstractlarını anında takip edebiliyorum. İlgimi çekenleri ve detaylı okumak istediklerimi işaretleyip Mendeley adlı başka bir programa aktarıp kendi kütüphanemi oluşturuyorum. Benim çalıştığım konuyla ilgili makaleler genelde Science, Nature, Cell, Nature Immunology, Immunity, Cell Host Microbe, Plos Pathogens, PNAS gibi dergilerde çıkıyor. Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir? Literatürü takip etmek için pubmed ve google scholar, networking için linkedin en çok kullandığım siteler. Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri? Kitaplar bir konuda temel kazanmak için önemli gerçekten ama son gelişmeleri takip etmek için iyi bir yol değil. Birçok okulda ders kitabı olarak okutulan “Janeway’s Immunobiology” ve hocam Dennis Kasper’in editörlüğünü yaptığı “Harrison’s Infectious Diseases” kitapları bağışıklık sistemi alanında çalışmak isteyenler için iyi birer başlangıç kitabı olabilir. Son gelişmeleri takip etmek için derleme makalesi türünde yayınlar daha faydalı bence. “Nature Reviews Immunology” ve “Current Opinion in Immunology” gibi dergileri takip edebilirler. Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir? Ben kitap tavsiye etmek yerine, kaynak tavsiye edeyim. Science dergisinde “Books et al.” ve Nature dergisinde “Books and Arts” başlıklı bölümlerin altında yeni çıkan bilim kitapları tanıtılıyor. Buradan ilgilerini çekecek kitapları takip edebilirler. Ben şu anda Frans de Waal’ın “The Bonobo and the Atheist” kitabını okuyorum. Okumak istediğim bir sonraki kitap da Martin Blaser’in “Missing Microbes” isimli kitabı.  Düzenli olarak spor yaptığımı söyleyemem. 2-3 yıl yelken yaptım. Fırsat buldukça okulun havuzuna gidip yüzüyorum. Şehir içinde mümkün olduğunca bisiklet kullanmaya çalışıyorum.  Massachusetts’in çok güzel bir doğası var. Dağda, ormanda doğa yürüyüşleri yapmayı da çok seviyorum. Müzik konusunda çok bilgili değilim ama sinemayı takip etmeye çalışıyorum. Iran ve Kore sinemalarını özellikle seviyorum. Bahman Ghobadi ve Joon-ho Bong’un filmlerini tavsiye ederim. Okulun spor tesisleri ve havuzu çok iyi. Onun dışında akşam dersleri alabileceğiniz bir sürekli eğitim sistemi var. Harvard çalışanları bu sistemden ücretsiz ders alabiliyorlar. Ben de bir yıldır bu akşam okulundan İspanyolca dersleri alıyorum. Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir? Amerika’da biyologlara özel bir sıkıntı yaşamadım ama Amerika’daki çalışma sistemi genel olarak Avrupa’ya kıyasla daha acımasız. Özellikle doktora öğrencileri çok düşük maaşlarla çalışmak zorunda kalıyorlar. Tatil süresi ve sosyal haklar çok az. Sağlık ve emeklilik gibi hizmetler tamamen özelleştirilmiş durumda. Anne olmak isteyen kadınlar için şartlar daha da zor. Doğum izni sadece 8 hafta ve kreşler çok pahalı. Birçok kadın akademisyen doğurmak için kariyerinden fedakârlık yapmak zorunda kalıyor. Bu konuda Nature’da bir makale yayımlanmıştı. Biyoloji bölümlerinde kadın ve erkek öğrenci sayısı eşitken, tam zamanlı profesör pozisyonuna gelindiğinde erkeklerin sayıca çok daha fazla olduğu görülüyor. Amerika’daki sistem maalesef kadın akademisyenlerin hayatını kolaylaştıracak imkânları sunmuyor. Türkiye'de biyolojinin durumu nedir? Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur? Benim Türkiye’den ayrıldığım 2001 senesinden beri Türkiye’de biyoloji alanında büyük ilerleme olduğunu orada çalışan arkadaşlarımdan ve hocalarımdan duyuyorum. Fakat yine de bilimsel makale üretimi, kalitesi ve atıf sayısı bakımından dünya sıralamasında çok iyi durumda değiliz. Ülke dışında eğitim almak gerçekten çok faydalı ama gerekli olup olmadığı kişiye göre değişir. Yurt dışında yaşam özellikle ilk yıllarda, gittiğiniz ülkeye adapte olana kadar oldukça zor oluyor. Ayrıca aile olarak gelenler için durum daha da zor. Örneğin Amerika'da eşlere çalışma izni verilmiyor, bu da maddi ve manevi birçok soruna yol açıyor. Yeniliklere açık, değişik kültürlere meraklı, memleket hasretini kafaya takmayan biriyseniz yurt dışında tahsil almak ve yaşamak çoğaltıcı bir deneyim bence. ABD'deki kurumların yabancı biyologlara karşı özel bir tutumu var mıdır? Çalıştığım üniversitelerde ırkçılık ve ayrımcılığı önlemeye yönelik kâğıt üzerinde birçok kural olmasına rağmen olumsuz deneyimler yaşayanlar da vardır eminim. Kendi yaşadıklarım özelinde Türkiyeli olmamın bana avantaj veya dezavantaj sağladığı bir durumla karşılaşmadım. Özellikle tıp ve biyoloji alanlarında çok kültürlü bir ortamda çalıştığımızı söyleyebilirim. Örneğin bizim 13 kişilik laboratuvarımız 6 farklı ülkeden gelen insanlardan oluşuyor. Olumsuz bir durumla karşılaşmamış olmamın Massachusetts gibi görece daha liberal bir eyalette yaşıyor olmakla da alakası var. Muhafazakârlık ve milliyetçiliğin daha yüksek olduğu başka eyaletlerde olumsuz bir durumla karşılaşma ihtimaliniz de daha yüksek. ABD'deki ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür? Benim gözlemlerime göre Boston civarındaki okullara Türkiye’den lisans ve lisansüstü eğitim için gelen öğrencilerin sayısında büyük artış var. Amerika’daki okullara kabul şartları genelde standarttır, o koşulları yerine getirdiğiniz sürece tabii ki girebilmek mümkündür. Araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz? Aslında her gün birbirinde farklı geçiyor ama düzenli olarak yaptıklarımızdan bahsedeyim. Pazartesi sabahları laboratuvar toplantımız oluyor. Her hafta laboratuvardan bir kişi projesiyle ilgili sunum yapıyor, deney sonuçlarını ve planlarını anlatıyor, hep birlikte tartışıyoruz, önerilerde bulunuyoruz. Öğlen bölümde seminer varsa ona katılıyorum. Öğleden sonra büyümekte olan hücre kültürüm varsa onları kontrol ediyorum, gerekiyorsa medyumunu değiştiriyorum. Daha sonra farelerimi kontrol etmeye gidiyorum. Eğer kolit modeli gibi sürmekte olan bir deneyim varsa kilo değişikliklerini günlük olarak kaydetmemiz gerekiyor. Ayrıca fareleri çiftleştirmek, büyüyen yavruları annelerinden ayırmak gibi rutin işler de oluyor. Daha sonra haftanın geri kalanında yapmam gereken deneyleri planlıyorum, ısmarlamam gereken malzemeler varsa ısmarlıyorum. Kendi projemi tek başıma yürütüyorum ama takıldığım yerlerde laboratuvardaki diğer arkadaşlara danışıp fikir alışverişinde bulunduğum oluyor. Her cuma hocamla birebir toplantım var. O toplantıda da ona yaptığım deneyler hakkında düzenli olarak bilgi veriyorum, sonuçları ve yapacağım şeyleri birlikte tartışıyoruz. Deneylerden kalan zamanlar da yeni çıkan makaleleri takip etmekle geçiyor. http://fesraoz.blogspot.com.tr   ESRA ÖZ

http://www.biyologlar.com/harvard-tipta-mikrobiyota-alaninda-doktora-sonrasi-calismalarini-surduren-biyolog-deniz-erturk

İklimsel Değişimler 7 Bin Yıllık Mumyaları Çürütüyor

İklimsel Değişimler 7 Bin Yıllık Mumyaları Çürütüyor

Güney Amerika’da 7 bin yıl öncesine ait olan mumyaların da iklimsel değişimler nedeniyle bozulduğu ortaya çıktı. Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre, binlerce yıl toprak altında korunabilen mumyalar, bölge ikliminin ılımanlaşması nedeniyle çürümeye başladılar.Araştırmada, Şili’nin kuzeyindeki Atacama Çölü’nde bulunan ve Mısır uygarlığından binlerce yıl önce geliştirilen mumyalama teknikleriyle korunan mumyalar incelendi. Buna göre, binlerce yıl boyunca bozulmadan kalan mumyalar, birçok bakteri türünün hedefi olarak çürüdüler. Laboratuvar ortamında Atacama Çölü’nde yer altına gömülen mumyaların doğal ortamının aynısının oluşturulmasıyla yapılan çalışmada, Chinchorro kültürüne ait metotlarla mumyalanmış domuz derisi de kullanıldı.Harvard Üniversitesi ekibinin çalışmasına ait sonuçlara göre, bakteriler ılıman iklimlerde daha fazla ürüyorlar. Dünya üzerindeki iklimsel değişimler nedeniyle Atacama Çölü’nde de ılıman iklim hakim olmaya başladı ve böylece mumyaların çürümesine yol açan bakterilerde ciddi bir çoğalma yaşandı. Bu bakteriler de, cesetlerin mumyalanmış derilerine saldırarak, çürümelerine yol açtılar.Avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan Chinchorro Kültürü’ne ait insanlarda ölüleri mumyalayarak gömme geleneği günümüzden 7 bin yıl öncesine kadar eskiye gidiyor. Atacama Çölü ve çevresinde yapılan alt yapı çalışmaları nedeniyle de yüzlerce mumyalanmış cesedin açığa çıkmasına yol açarken, bu mumyaların olduğu gibi korunabilmeleri ise giderek zorlaşıyor.Chinchorro Kültürü’nün bilim insanlarını ilgilendiren bir diğer farklı yanı ise, mumyalanmış olarak gömülen cesetlerin büyük bir kısmının çocuklara ait olması. Kimi bilim insanları, Chinchorro insanının yaşadığı bölgelerdeki yeraltı su kaynaklarında yüksek oranda bulunan arsenikten kaynaklı zehirlenmelerden dolayı çocuk ölümlerinde artış olduğunu da düşünüyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/iklimsel-degisimler-7-bin-yillik-mumyalari-curutuyor

Türkiye Kelebek Gözlemcileri

Türkiye Kelebek Gözlemcileri

Güney Amerika’da 7 bin yıl öncesine ait olan mumyaların da iklimsel değişimler nedeniyle bozulduğu ortaya çıktı. Harvard Üniversitesi tarafından yapılan araştırmalara göre, binlerce yıl toprak altında korunabilen mumyalar, bölge ikliminin ılımanlaşması nedeniyle çürümeye başladılar.Araştırmada, Şili’nin kuzeyindeki Atacama Çölü’nde bulunan ve Mısır uygarlığından binlerce yıl önce geliştirilen mumyalama teknikleriyle korunan mumyalar incelendi. Buna göre, binlerce yıl boyunca bozulmadan kalan mumyalar, birçok bakteri türünün hedefi olarak çürüdüler. Laboratuvar ortamında Atacama Çölü’nde yer altına gömülen mumyaların doğal ortamının aynısının oluşturulmasıyla yapılan çalışmada, Chinchorro kültürüne ait metotlarla mumyalanmış domuz derisi de kullanıldı.Harvard Üniversitesi ekibinin çalışmasına ait sonuçlara göre, bakteriler ılıman iklimlerde daha fazla ürüyorlar. Dünya üzerindeki iklimsel değişimler nedeniyle Atacama Çölü’nde de ılıman iklim hakim olmaya başladı ve böylece mumyaların çürümesine yol açan bakterilerde ciddi bir çoğalma yaşandı. Bu bakteriler de, cesetlerin mumyalanmış derilerine saldırarak, çürümelerine yol açtılar.Avcılık ve toplayıcılıkla yaşayan Chinchorro Kültürü’ne ait insanlarda ölüleri mumyalayarak gömme geleneği günümüzden 7 bin yıl öncesine kadar eskiye gidiyor. Atacama Çölü ve çevresinde yapılan alt yapı çalışmaları nedeniyle de yüzlerce mumyalanmış cesedin açığa çıkmasına yol açarken, bu mumyaların olduğu gibi korunabilmeleri ise giderek zorlaşıyor.Chinchorro Kültürü’nün bilim insanlarını ilgilendiren bir diğer farklı yanı ise, mumyalanmış olarak gömülen cesetlerin büyük bir kısmının çocuklara ait olması. Kimi bilim insanları, Chinchorro insanının yaşadığı bölgelerdeki yeraltı su kaynaklarında yüksek oranda bulunan arsenikten kaynaklı zehirlenmelerden dolayı çocuk ölümlerinde artış olduğunu da düşünüyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/turkiye-kelebek-gozlemcileri

2015 Yılında Tanımlanmış 10 İlginç Canlı

2015 Yılında Tanımlanmış 10 İlginç Canlı

Her yıl bilim insanları ormanlara, çöllere ve müze koleksiyonlarına hayvanları incelemek için gidiyorlar. Eğer şanslılarsa da, yeni türleri keşfedebiliyorlar.Örneğin, 2015 yılında bilim insanları, Avustralya kıyılarında kırmızı bir deniz ejderi türünü, Galápagos Adaları’nda dev bir kaplumbağa türünü ve Çin’de 30 ayaklı antik bir solucan türünü tanımladılar. Henüz yeni bulunan bu türler tam olarak deşifre edilemediğinden de kirlilikten, doğal yaşam alanı kaybından ve istilacı türlerden korunmaları gerekiyor. Özellikle de Dünya altıncı büyük kitlesel yok oluş evresine girmişken… Bunlar olduğu sırada, bilim insanları bu yeni türler hakkında yeni şeyler öğrenmekle, ve bu canlıların yeni materyallere, robotlara ve ilaçlara ilham verip veremeyeceğini çözümlemekle meşguller. Bu yazıda, 2015 yılında tanımlanan, yaşayan ve soyu tükenmiş, 10 ilginç canlıyı inceleyeceğiz.1. Aksıran Maymunlar (Rhinopithecus) aksiran-maymun-750x375Bu canlının lakabı size ilginç gelmiş olabilir. Fakat bu canlı takma adını, yağmurlu günlerde yağmur suyunu toplayan kalkık burnundan alıyor. Bu alışılmadık siyah-beyaz maymun, Myanmar’ın kuzey bölgelerinde ve Himalayalar’ın doğusunda yaşıyor. Araştırmacılara göre, 7 milyon yıldır yeryüzünde yaşamını sürdüren bu canlıdan Dünya’da yalnızca, yaklaşık olarak 400 adet kaldı.Yağmurlu havalarda da, bu canlının aksırmalarının sesleri net bir şekilde duyulabiliyor. Yerel halka göre, bu sesleri takip ederek rahatlıkla aksıran maymunları bulabilirsiniz. Bu canlı ayrıca yağmurlu havalarda kafasını dizlerinin arasına kıvırarak, burnunun arasına su girmesini engellemeye çalışıyor.Bu canlının keşfedildiği, ilk olarak 2010 yılında duyurulmuştu. Fakat, 2009 ile 2014 yılları arasında bu canlının 211 yeni türünün keşfedildiği, 2015 WWF raporunda duyuruldu.2. Dünya’daki En Küçük Salyangozdunyanin-en-kucuk-salyangozuÇin’de keşfedilen küçük bir salyangoz türü olan Acmella nana; parlak, yarı saydam beyaz kabuğu ve yaklaşık 0.7 milimetre boyu ile Dünya üzerindeki en küçük salyangoz ünvanını aldı.Tropik adalarda, kireçtaşı tepelerde yaşayan bu canlının, çıplak gözle görülebilmesi neredeyse imkansız. Bu sebeple, bilim insanları, bu canlıyı gözlemleyebilmek için tropik yağmur ormanlarından topladıkları toprak örneklerini mikroskop ile inceliyorlar.Bu küçük salyangoz, ıslak kireçtaşı üzerinde yetişmiş bakteri ve mantarlar ile besleniyor.3. Dev Kuşlardev-kus-750x3753 metre boyunda, avlarını kanca benzeri gagası ile yakalayan korkusuz bir kuş hayal edin. 50 milyon yıl önce ortaya çıktığı düşünülen bu dev kuşların en son 1.8 milyon yıl önce görüldüğü düşünülüyor.2015 yılı nisan ayında keşfedildiği duyurulan bu canlı (Llallawavis scagliai) Arjantin’in batı kıyılarında yaşıyordu. Bu canlıya ait en detaylı fosil kaydı ise 3.5 milyon yıllık ve kemiklerinin %90’ını içeriyor. Bu canlının gökyüzünden avlayacağı canlının ayak sesleri gibi düşük frekanslı sesleri duyup, avlayabildiği belirtiliyor.4. Ruh Emici Yaban Arasıruh-emici-yaban-arisi-750x375Ampulex dementor olarak adlandırılan bu canlı lakabını, Harry Potter kitaplarındaki insanların mutlu düşünceleri ve ruhları ile beslenen yaratıklardan alıyor. Çünkü, bu canlının hamamböceklerini yemek için kullandığı korkutucu bir yöntemi var. Avını karın bölgesinden zehirleyen bu yaban arısı, onu hareketsizleştiriyor. Fakat bu zehir, avı öldürmüyor. Yani, bu canlı avını öldürmeden, canlıyken yemeyi tercih ediyor.5. Dört Ayaklı Yılan4-ayakli-yilanModern yılanlar, gövdeleri üzerinde sürünerek hareket ederler. Fakat, 120 milyon yıl önce şimdiki yılanların atalarının 4 ayakları ve her ayaklarında 5’er parmakları vardı. 6. Domuz Burunlu, Vampir Dişli Faredomuz-burunlu-vampir-disli-fareBaşlığından da anlayabileceğiniz gibi bu farelerin (Hyorhinomys stuempkei), domuza benzeyen burunları ve vampirleri kıskandıracak dişleri var. 20 milimetre uzunluğunda dişlere sahip olan ve Endonezya’nın adası olan Sulawesi’de yaşayan bu canlı, toprak solucanları ve larvalarla besleniyor.7. T-Rex’in Otobur Dinozor Eşitrexinotobourdinozoreşi-bilimfilicom-750x350Chilesaurus diegosuarezi adı verilen bu yeni dinozor türü 145 milyon yıl önce yaşamını sürdürüyordu. Bu dinozorun özelliklerinin çoğu T-Rex’e benziyor fakat bir farkla- bu yeni dinozor türü etçil değil, otçul.8.Devasa Deniz Akrebidevasa-deniz-akrebiAdından da anlaşılabileceği gibi devasa boyutlarda olan bu canlı (Pentecopterus decorahensis), midye gibi çift kabuklu canlılarla ve yumuşak yılan balığı benzeri canlılarla beslenmeyi seviyordu. Yaklaşık 460 milyon yıl önce yaşayan bu canlı, yaklaşık olarak modern bir insan boyutundaydı.P. decorahensis antik bir eklembacaklı ve atnalı yengeci ile örümceğimsilerin yakın akrabası.9. Skeletorus ve Sparklemuffintavuskusu-orumceklerBu iki canlı, doğanın görsel sanatının bir örneği: Skeletorus ve Sparklemuffin. Bu iki tavuskuşu örümceği, adlarını parlak renklerinden ve dansa benzeyen flört ritüellerinden alıyorlar.Skeletorus (Maratus sceletus), siyah ve beyaz işaretleri ile karikatür bir iskelete benzerken(sağda); Sparklemuffin (Maratus jactatus) kırmızı ve mavi renklere sahip(solda). Bu iki örümceğin de bulunduğu yer Avustralya.10. Hipopotam Boyutunda Vakumlu Temizleyicihipopotam-vakum-temizleyiciBu canlının lakabı size biraz garip gelmiş olabilir. Fakat, hakkını tam anlamıyla verdiğini söyleyebiliriz. Yaklaşık 23 milyon yıl önce yaşayan hipopotam boyutundaki bu canlı (Ounalashkastylus tomidai), sahillerdeki deniz yosunlarını ve deniz çayırını içerisine vakum gibi çekerek besleniyordu.Kaynak: Laura Geggel (December 23, 2015)  ”The 10 Strangest Animal Discoveries of 2015”  LiveScience, Retrieved on 25 December 2015 from http://www.livescience.com/53155-strangest-animal-species-of-2015.htmlYusuf Cem Durakcan http://bilimfili.com

http://www.biyologlar.com/2015-yilinda-tanimlanmis-10-ilginc-canli

Diyabeti Çözebilecek Yeni Bir Hormon Keşfedildi

Diyabeti Çözebilecek Yeni Bir Hormon Keşfedildi

Bugüne kadar tespit edilememiş veya dikkatlerden kaçmış şeylerden birisi ortaya çıkarıldı ve yağ hücreleri tarafından doğal olarak üretilen bir hormonun diyabet ve obeziteyle savaşmaya yardımcı olabileceği görüldü.

http://www.biyologlar.com/diyabeti-cozebilecek-yeni-bir-hormon-kesfedildi

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015’e Damgasını Vuran Türk Bilim İnsanları

2015 ‘e Türk bilim insanları damgasını vurdu. 2015 yılında ilk kez bir Türk bilim insanı Nobel Kimya Ödülü’ne layık görüldü. Bilim alanında aldığımız bu nobel yurtdışında Türkiye’yi temsil ettiğinden büyük önem taşıyor.

http://www.biyologlar.com/2015e-damgasini-vuran-turk-bilim-insanlari

Geri dönüşüm ve teknolojik atık hakkında ne biliyoruz?

Geri dönüşüm ve teknolojik atık hakkında ne biliyoruz?

TÜRÇEK’ in Genel Sekreteri Kerem Ateş ile Geri dönüşüm nedir ve Türkiye’ de nasıl algılanmaktadır? Geri dönüşebilen materyaller nelerdir?

http://www.biyologlar.com/geri-donusum-ve-teknolojik-atik-hakkinda-ne-biliyoruz

2016 Yılında BİYOLOJİ Bilim Dünyasında Neler Oldu?

2016 Yılında BİYOLOJİ Bilim Dünyasında Neler Oldu?

2016 yılı biyolojik gelişmelerine geçmeden önce bizlere çevirileri ve makaleleri ile destek veren tüm köşe yazarlarımıza TEŞEKKÜR ederiz...

http://www.biyologlar.com/2016-yilinda-biyoloji-bilim-dunyasinda-neler-oldu

Mekong'da 160'dan fazla yeni tür bulundu.

Mekong'da 160'dan fazla yeni tür bulundu.

Güneydoğu Asya'nın Büyük Mekong bölgesi doğal bitki örtüsü ve nadir yaban hayatı ile içinde biyolojik zenginlikler barındırıyor. (Fotoğraf: WWF)

http://www.biyologlar.com/mekongda-160dan-fazla-yeni-tur-bulundu

CRISPR ile genetiği değiştirilmiş mantar, denetim olmaksızın ticarileşebilecek

CRISPR ile genetiği değiştirilmiş mantar, denetim olmaksızın ticarileşebilecek

Görsel açıklaması: CRISPR ile genetiği düzenlenerek, kahverengileşmeye karşı dirençli hale getirilen beyaz tomurcuk mantarı (Agaricus bisporus).

http://www.biyologlar.com/crispr-ile-genetigi-degistirilmis-mantar-denetim-olmaksizin-ticarilesebilecek

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0