Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 9 kayıt bulundu.

Davranış Biyolojisi Nedir

1)Yurt seçimi (Teritoryum Tesisi) Bireyler beraberliklerini sürdürüp belirli bir kuluçka alanının emniyetini sağlayabilmek için bir alana, gereksinim duyarlar. Bu alan yurt ve teritoryumdur. Kurulacak yurt alanının, çıkacak yavrulara besinin kolayca sağlanabileceği uygun bir arazi parçası olması gerekir. Yurt alanlarının sınırları, bireylerin (genellikle erkeklerin) şubat sonundan mayıs ayına kadar yoğun olarak sürdürdükleri yurt belirleme ötüşü ile saptanır. Bu ötüşlerin diğer bir amacı da yurdun kurulduğunu seçilecek eşe duyurmak ve rakip erkek bireylere gözdağı vermektir. Gözdağına rağmen kurulacak yurda bir saldırı olursa, erkekler arasında şiddetli kavgalar olur. Bu tür davranışlar aynı tür içinde (interspesifik) olduğu gibi farklı türler arasında (intraspesifik) olabilir. Yapılan kavgalar genellikle tarafların karşılıklı olarak birbirlerine, keskin ve kesik kesik bağırmaları ile başlar. Kavga esnasında bireyler kafalarını birbirlerine uzatarak kısık sesler çıkarırlar. Boyun ve kuyruk tüyleri dikleşir ve kanatları yanlara hafifçe açılır. 2)Yuva Sunumu Yuva sunumu erkek bireylerce yapılır. Erkekler şubat sonundan itibaren, dişilere sunacakları yuvalara girip çıkar ve ot parçası, tavuk ve güvercin tüyleri gibi materyaller getirirler. Erkeğin işgal ettiği yuvayı dişi kabullenirse yuva ikisi tarafından müştereken yapılır. Dişinin ilgisini çekip yuvayı ona beğendirmek için erkek bireyler yuvalara, her seferinde içeride daha az kalmak üzere girip çıkar. Bu arada erkek yuva sandığı üzerinde veya yuva deliğinden dışarıyı gözleyerek sağa-sola bakar. Yuvadan çıktıktan sonra yuvaya en yakın dala tüner, bazen yuvanın üstüne konar ve tekrar içeri gibi yapıp yuva giriş deliğini vücudu ile kapatır, hemen sonra geri çıkar. Dişi yuvaya yakın bir yere gelince, erkeğin daldan dala yer değiştirip çok sık öttüğü ve dişinin ilgisini çekmek istediği izlenir. Daha çok yuvanın üstünde yapılan bu hareketler: kendi ekseni etrafında dönme; kafayı sağa-sola oynatma, ileriye uzatma; kanatları yana açma ve kanat tüylerini titretme; kuyruk tüylerini yukarı kaldırma; bazen de bir kanadı aşağı itip telekleri yere sürme şeklidir. Yuva sunma ilgi çekme hareketlerine, dişi birey kayıtsız kalır ve sunulan yuvayı kabul ettiği anlamı taşıyan erkeğin faal olduğu yuvaya girme uçuşu yapmazsa, erkeğin ötüşünü daha canlı ve keskin olarak bir başka yuva veya dal üzerinde, fakat dişiyi gözden kaçırmayacak şekilde sürdürdüğü görülür. Dişi bu sırada sunulan yuvalardan birine yönelme uçuşu yapar. Yapılan ilk uçuş genellikle yuva deliğine yakın dallar üzerine olur. Burada kısık kısık ses çıkarıp kafasını sağa sola ve öne uzatarak, etrafını izler. Bazen yuva deliğine girmeye çalışır, ve hemen geri döner. Bu arada erkek yuva deliğinden içeri girerek dişiye kur hareketleri ve ötüşleri yapar. Dişi bu davranışlara karşılık vererek yuva deliğine konup onu izler ve içeriye kısa bir süre için de olsa girer çıkar. Dişinin yuvaya sıklıkla girip çıkması ve yuvada daha uzun süre kalması onun yuvayı kabul ettiğini gösterir. Yuvaya giriş çıkışların sıklaşması ve erkeğe daha yakın bir yere konma girişimleri ile birlikte, erkeğin çiftleşme öncesi yaptığı kur hareketleri görülür. 3)Çiftleşme Çiftleşmeden önce dişi ve özellikle erkeğin sürekli aktif oldukları ve dallar üzerinde oynaştıkları gözlenir. Bu kur hareketleri eşlerin uyarılması için yeterlidir. Çiftleşmede erkeğin dişinin üstüne çıktığı ve omuz kemeri yada ensesini gagası ile kavradığı görülür. Çiftleşme süresi genellikle 3-6 saniye arasında değişir. Erkek dişinin üzerinden inince kanatlarından birini yere doğru uzatarak tekrar çiftleşme teşebbüsünde bulunur. Mart-Kasım ortasına kadar olan dönemde çiftleşme faaliyetleri iklim koşullarına ve özellikle sıcaklığa bağlıdır. Dişi 4-5 yumurta bırakır. Kuluçka süresi 10-11 gün sürer. Yavrular 15-19 günde yuvadan uçar. Kuluçka başarısı % 90’dır. 4)Besin Arama Hareketleri Besinlerini genellikle toprağın üstünde ve ağacın yapraklı kısımlarında ararlar. Topraktaki yemi açığa çıkarmak için, toprağı tırnakları ile eşelerler. Topraktaki kurumuş yaprak ve otları yana atarlar. Ağaçtaki gizli zengin besinlere ulaşınca, dalın üstünde kanatlarıyla pırpır yaparak bunlara yakalar. Uçabilen böcekleri de çok yakından takip ederler. Besin olarak; kelebek tırtılı, böcek larvaları, böcekler ve sinekler hayvansal besinlerini oluşturur; buğday, arpa, mısır, tohumları taze ot yaprakları bitkisel besinlerini oluşturur. Beslenme grup halinde gerçekleşir. Bu sırada gruptan birkaç birey tehlikelere karşı gözcülük yapar. 5)Rahatlama (konfor) Hareketleri Serçeler güneş banyosu yaparken, vücut tüylerini kabartıp,kanatlarını hafifçe yere doğru açar, güneş ışınlarının vücudun bütün bölgelerine girmesi için kendi ekseni etrafında dönerler. Bunlarda sıklıkla gözlenen davranışlardan biri de kum ve su banyosundaki hareketlerdir. Bunun için, özellikle vücutlarının üst kısımlarındaki tüyleri gevşeterek, hızlı bir şekilde sağa-sola sıçrarlar. Su içine girince, su içer, kum banyosunda daima kumları gagalar ve içinde yiyebileceği besinler varsa onları yer. Tepinme hareketleri: Suda ve özellikle kumda tepinme hareketlerine rastlanır. Sudan veya kumdan çıkınca, kanadın biri sabit şekilde durur, diğeri omuzdan aşağıya inerek şiddetli bir şekilde silkelenir. Daha sonra diğer kanadı ile aynı hareketleri yapar. Yakında bulunan bir ağaca veya dal üzerine konarak tüylerini gagaları ile düzeltirler. Bazen ayak parmaklarıyla başın üst kısmını düzeltirler. Gagayı da bir dala sürterek temizlerler. 6)Ötüşler Yuva Çevresindeki Ötüşler: Kur yaparken ve rakiplerini korkutmak için aralıksız ve yüksek bir sesle öterler. Bu tür ötüşler sırasında tüylerini kabartırlar. Yalvarış Ötüşleri: Biraz gelişmiş civcivler ve uçma durumuna gelmiş yavrular kısık bir sesle ve çok sesli olarak öterler. Uçma durumuna gelmiş yavruların yer arama ötüşleri, tek düze yüksek sesledir. Ana-Babaları bu ötüşlere bir şeyler anlatır gibi yumuşak ve sessizce karşılık verir. Diyalog Kurma Ötüşleri: Yalnız kalan birey, grubu bulabilmek için kısa ve keskin bir şekilde öter. Tehlikeye Karşı Alarm Ötüşleri: Kuralsız olarak yüksek sesle ve uzatarak öterler. Yavrular tehlike altında ise tehdit unsuruna 1 metre kadar yaklaşacak şekilde alçak uçuşlar yaparlar. KAYNAKLAR 1) ERDOĞAN, Ali, Ankara/Beytepe Serçe Populasyonları ile İlgili Biyolojik Çalışmalar 19-27 (1982)

http://www.biyologlar.com/davranis-biyolojisi-nedir

DAVRANIŞ BİYOLOJİSİ ( ETOLOJİ)

Davranış Biyolojisi 1)Yurt seçimi (Teritoryum Tesisi) Bireyler beraberliklerini sürdürüp belirli bir kuluçka alanının emniyetini sağlayabilmek için bir alana, gereksinim duyarlar. Bu alan yurt ve teritoryumdur. Kurulacak yurt alanının, çıkacak yavrulara besinin kolayca sağlanabileceği uygun bir arazi parçası olması gerekir. Yurt alanlarının sınırları, bireylerin (genellikle erkeklerin) şubat sonundan mayıs ayına kadar yoğun olarak sürdürdükleri yurt belirleme ötüşü ile saptanır. Bu ötüşlerin diğer bir amacı da yurdun kurulduğunu seçilecek eşe duyurmak ve rakip erkek bireylere gözdağı vermektir. Gözdağına rağmen kurulacak yurda bir saldırı olursa, erkekler arasında şiddetli kavgalar olur. Bu tür davranışlar aynı tür içinde (interspesifik) olduğu gibi farklı türler arasında (intraspesifik) olabilir. Yapılan kavgalar genellikle tarafların karşılıklı olarak birbirlerine, keskin ve kesik kesik bağırmaları ile başlar. Kavga esnasında bireyler kafalarını birbirlerine uzatarak kısık sesler çıkarırlar. Boyun ve kuyruk tüyleri dikleşir ve kanatları yanlara hafifçe açılır. 2)Yuva Sunumu Yuva sunumu erkek bireylerce yapılır. Erkekler şubat sonundan itibaren, dişilere sunacakları yuvalara girip çıkar ve ot parçası, tavuk ve güvercin tüyleri gibi materyaller getirirler. Erkeğin işgal ettiği yuvayı dişi kabullenirse yuva ikisi tarafından müştereken yapılır. Dişinin ilgisini çekip yuvayı ona beğendirmek için erkek bireyler yuvalara, her seferinde içeride daha az kalmak üzere girip çıkar. Bu arada erkek yuva sandığı üzerinde veya yuva deliğinden dışarıyı gözleyerek sağa-sola bakar. Yuvadan çıktıktan sonra yuvaya en yakın dala tüner, bazen yuvanın üstüne konar ve tekrar içeri gibi yapıp yuva giriş deliğini vücudu ile kapatır, hemen sonra geri çıkar. Dişi yuvaya yakın bir yere gelince, erkeğin daldan dala yer değiştirip çok sık öttüğü ve dişinin ilgisini çekmek istediği izlenir. Daha çok yuvanın üstünde yapılan bu hareketler: kendi ekseni etrafında dönme; kafayı sağa-sola oynatma, ileriye uzatma; kanatları yana açma ve kanat tüylerini titretme; kuyruk tüylerini yukarı kaldırma; bazen de bir kanadı aşağı itip telekleri yere sürme şeklidir. Yuva sunma ilgi çekme hareketlerine, dişi birey kayıtsız kalır ve sunulan yuvayı kabul ettiği anlamı taşıyan erkeğin faal olduğu yuvaya girme uçuşu yapmazsa, erkeğin ötüşünü daha canlı ve keskin olarak bir başka yuva veya dal üzerinde, fakat dişiyi gözden kaçırmayacak şekilde sürdürdüğü görülür. Dişi bu sırada sunulan yuvalardan birine yönelme uçuşu yapar. Yapılan ilk uçuş genellikle yuva deliğine yakın dallar üzerine olur. Burada kısık kısık ses çıkarıp kafasını sağa sola ve öne uzatarak, etrafını izler. Bazen yuva deliğine girmeye çalışır, ve hemen geri döner. Bu arada erkek yuva deliğinden içeri girerek dişiye kur hareketleri ve ötüşleri yapar. Dişi bu davranışlara karşılık vererek yuva deliğine konup onu izler ve içeriye kısa bir süre için de olsa girer çıkar. Dişinin yuvaya sıklıkla girip çıkması ve yuvada daha uzun süre kalması onun yuvayı kabul ettiğini gösterir. Yuvaya giriş çıkışların sıklaşması ve erkeğe daha yakın bir yere konma girişimleri ile birlikte, erkeğin çiftleşme öncesi yaptığı kur hareketleri görülür. 3)Çiftleşme Çiftleşmeden önce dişi ve özellikle erkeğin sürekli aktif oldukları ve dallar üzerinde oynaştıkları gözlenir. Bu kur hareketleri eşlerin uyarılması için yeterlidir. Çiftleşmede erkeğin dişinin üstüne çıktığı ve omuz kemeri yada ensesini gagası ile kavradığı görülür. Çiftleşme süresi genellikle 3-6 saniye arasında değişir. Erkek dişinin üzerinden inince kanatlarından birini yere doğru uzatarak tekrar çiftleşme teşebbüsünde bulunur. Mart-Kasım ortasına kadar olan dönemde çiftleşme faaliyetleri iklim koşullarına ve özellikle sıcaklığa bağlıdır. Dişi 4-5 yumurta bırakır. Kuluçka süresi 10-11 gün sürer. Yavrular 15-19 günde yuvadan uçar. Kuluçka başarısı % 90’dır. 4)Besin Arama Hareketleri Besinlerini genellikle toprağın üstünde ve ağacın yapraklı kısımlarında ararlar. Topraktaki yemi açığa çıkarmak için, toprağı tırnakları ile eşelerler. Topraktaki kurumuş yaprak ve otları yana atarlar. Ağaçtaki gizli zengin besinlere ulaşınca, dalın üstünde kanatlarıyla pırpır yaparak bunlara yakalar. Uçabilen böcekleri de çok yakından takip ederler. Besin olarak; kelebek tırtılı, böcek larvaları, böcekler ve sinekler hayvansal besinlerini oluşturur; buğday, arpa, mısır, tohumları taze ot yaprakları bitkisel besinlerini oluşturur. Beslenme grup halinde gerçekleşir. Bu sırada gruptan birkaç birey tehlikelere karşı gözcülük yapar. 5)Rahatlama (konfor) Hareketleri Serçeler güneş banyosu yaparken, vücut tüylerini kabartıp,kanatlarını hafifçe yere doğru açar, güneş ışınlarının vücudun bütün bölgelerine girmesi için kendi ekseni etrafında dönerler. Bunlarda sıklıkla gözlenen davranışlardan biri de kum ve su banyosundaki hareketlerdir. Bunun için, özellikle vücutlarının üst kısımlarındaki tüyleri gevşeterek, hızlı bir şekilde sağa-sola sıçrarlar. Su içine girince, su içer, kum banyosunda daima kumları gagalar ve içinde yiyebileceği besinler varsa onları yer. Tepinme hareketleri: Suda ve özellikle kumda tepinme hareketlerine rastlanır. Sudan veya kumdan çıkınca, kanadın biri sabit şekilde durur, diğeri omuzdan aşağıya inerek şiddetli bir şekilde silkelenir. Daha sonra diğer kanadı ile aynı hareketleri yapar. Yakında bulunan bir ağaca veya dal üzerine konarak tüylerini gagaları ile düzeltirler. Bazen ayak parmaklarıyla başın üst kısmını düzeltirler. Gagayı da bir dala sürterek temizlerler. 6)Ötüşler Yuva Çevresindeki Ötüşler: Kur yaparken ve rakiplerini korkutmak için aralıksız ve yüksek bir sesle öterler. Bu tür ötüşler sırasında tüylerini kabartırlar. Yalvarış Ötüşleri: Biraz gelişmiş civcivler ve uçma durumuna gelmiş yavrular kısık bir sesle ve çok sesli olarak öterler. Uçma durumuna gelmiş yavruların yer arama ötüşleri, tek düze yüksek sesledir. Ana-Babaları bu ötüşlere bir şeyler anlatır gibi yumuşak ve sessizce karşılık verir. Diyalog Kurma Ötüşleri: Yalnız kalan birey, grubu bulabilmek için kısa ve keskin bir şekilde öter. Tehlikeye Karşı Alarm Ötüşleri: Kuralsız olarak yüksek sesle ve uzatarak öterler. Yavrular tehlike altında ise tehdit unsuruna 1 metre kadar yaklaşacak şekilde alçak uçuşlar yaparlar. KAYNAKLAR 1) ERDOĞAN, Ali, Ankara/Beytepe Serçe Populasyonları ile İlgili Biyolojik Çalışmalar 19-27 (1982) Hazırlayan: Fatih UZUNER

http://www.biyologlar.com/davranis-biyolojisi-etoloji

Ahtapotlar Nasıl Renk Değiştirir?

Ahtapotlar Nasıl Renk Değiştirir?

Birçok hayvan kamuflaj yetenekleri sayesinde bulundukları yaşam ortamının rengini alarak kamufle olurlar

http://www.biyologlar.com/ahtapotlar-nasil-renk-degistirir

OMURGALI VE OMURGASIZ HAYVANLARDA SOLUNUM SİSTEMİ

Solunum olayları ile elde edilen enerji,hücrede ATP’nin yüksek enerjili bağlarının oluşturulmasında kullanılır.Hücrede gerçekleşen bu olaya Hücre solunumu denir. Hücrenin kendisinin , kan yada diğer vücut sıvılarının aracılığı ile yaptığı gaz alışverişine iç solunum denir.İç solunumda oksijen kandan hücreye karbondioksit ve su hücreden kana difüzyonla geçer. Kan dolaşım hızı,açığa çıkan CO2 miktarı ve kullanılan O2 miktarı yapılan faaliyetlerle doğru orantılı olarak artar.Canlılarda organizasyon düzeyi arttıkça O2 kullanımı da artar. Canlılarda oksijen alabilmek için akciğer, solungaç ve trake gibi yardımcı organlar gelişmiştir.Solunum organları ile yapılan gaz alışverişine dış solunum denir.Bur dada difüzyon olayı etkilidir. 1.Bir hücrelilerde Solunum : Paramesyum ,amip gibi bir hücreli canlılar ,yaşadığı ortamla doğrudan temas halindedirler.Gaz değişimi difüzyon ile olur. 2.Bitkilerde Solunum : Bitkilerde gelişmiş yapılı hayvanlardaki gibi bir solunum sistemi yoktur. Gaz alış verişi;yaprak,gövde ve kökte difüzyon ile olmaktadır.Yapraklarda ve genç bitki köklerinde gaz alışverişi gözenekler (Stoma) aracılığı ile difüzyon ile gerçekleşir. Oksijenin bir kısmı odun borularındaki suda eriyerek hücrelere taşınır. Bitkinin dokularındaki karbondioksit konsantrasyonu havadakinden fazla olduğu için bu gaz dokulardan difüzyon ile havaya geçer.Fotosentez sırasında CO2 alıp O2 verir.Gündüzleri solunum ve fotosentez olayları birlikte cereyan ederken üretilen oksijen karbondioksit den daha fazladır. Yaşıl bitki gövdelerinde ise,gaz alışverişini kovucuklar(Lentisel) yapar. Kovucuklarda alınan oksijen,diğer hücrelere geçerek gerekli bölgelere iletilir. Genç bitki köklerinde epidermis hücrelerinden oksijen alınır ve karbondioksit verilir. 3.Omurgasızlarda Solunum : Omurgasız canlılarda hemoglobin kan plazmasında bulunur ve oksijen depolar.Çünkü omurgasızlarda alyuvar bulunmaz. Süngerlerde ve sölenterler den hidrada sudaki erimiş oksijen vücut yüzeyinden difüzyon ile alınır.Planarya ve toprak solucanında deri solunumu yapılır. Böçeklerde,trake solunumu görülür.Bu solunumda oksijen hücrelere kadar trake denilen boru sitemi ile taşınır.Böceklerin karın halkalarının alt tarafında stigma denilen küçük açıklıklar vardır.Böceklerin vücutlarını gevşeterek aldığı hava stigmadan içeri girer.Trake boruları vücudu bir ağ gibi sarar ve içi sıvı dolu olan trakeol ile sonlanır. Havanın dar borucuklarda difüzyonu çok az olacağından,böceklerin belirli bir vücut büyüklüğünün üstüne çıkması olanaksızdır.Böceklerde oksijen hücrelere doğrudan taşındığından solunum dolaşımla doğrudan iğlisi yoktur. NOT:Böceklerde O2 ve CO2 taşıyan solunum pigmenti yoktur.Bu nedenle böceklerde kan dolaşımı ile oksijen taşınmaz.Dolayısı ile kılcal damarları yoktur. Akreplerde ve örümceklerde kitapsı akciğer solunumu görülür.Bu solunum organında,karnın ön duvarı içeri doğru çökerek bir cep meydana getirir. Bu cep stigma ile dışarı açılır.Bu cebin iç duvarı bir kitabın yaprakları gibi katlanarak lameller meydana getirir.Stigma bir hava odasına açılır.Stigmadan giren hava bu odadan lamellere geçer.Lamellerin içi kan boşlukları ile doludur ve lamel yüzeyinden gaz alışverişi yapılır. Solunum pigmentleri : Böceklerin dışında ,dolaşım sistemi bulunan bütün canlılarda oksijen ve karbondioksit kanla taşınır. Solunum pigmentleri,kana yüksek oranda oksijen ve karbondioksit taşıma kapasitesi sağlar.En Belirgin solunum pigmenti Hemoglobindir.Hemoglobin tüm omurgalılarda alyuvarlarda bulunur ve bir alyuvar 280 milyon hemoglobin molekülü taşıyabilir.Hemoglobin omurgasızlarda kan plazmasında bulunur. Hemoglobin,hem denilen demirli bir porfirin halkası ve bir çeşit protein olan globulin molekülü yapısındadır. Oksijen basıncının azlığında oksijenden kolayca koparlar.Pigmentlerin oksijen ile birleşme derecesi kandaki O2 basıncına bağlıdır. Hemoglobin ve kaslara rengini veren miyoglobin molekülleri oksijen taşıma özellğine sahiptirler.Miyoglobin molekülü.bir oksijen atomu bağlarken, hemoglobin molekülü dört oksijen atomu bağlar. Solunum pigmentleri oksijen ve karbondioksit ile tersinir reaksiyonlara girerler. 4.Omurgalılarda Solunum : Omurgalılardan balıklarda solunum,solungaçlar yardımı ile yapılır. Balıklarda solungaçlar başın iki yanında yer alırlar.Solungaçların gaz alış verişini sağlayan yapı birimi solungaç yapraklarıdır. Gaz değişimi,solungacı çeviren sudaki erimiş oksijen ile kılcal damarlarda dolaşan kan arasında olur.Su solungaç yaprakları arasından geçerken oksijen difüzyon ile kana ,kanda bulunan karbondioksit ise suya geçer.Havada %21 ,suda % 1,2 oranında oksijen bulunur. Solungaçlar ancak bir sıvıda çözünmüş haldeki oksijeni alabilirler.Solungaç iplikleri ince bir hücre tabakasından oluşmuştur.Bu gaz alış verişini kolaylaştırır. Kılcal damarlarda gaz alışverişi oldukça etkindir.Çünkü kılcal damarlar içerisindeki kan akımı su akış doğrultusuna terstir.Buna ters akım alış verişi denir. Derin denizlerde yaşayan balıklar büyük basınç ve düşük oksijen yoğunluğunda bulunurlar.Bu balıklarda basınca dayanıklılığı sağlayan ve % 85 oksijen depolayan yüzme keseleri bulunur. Kurbağa,sürüngen,kuş ve memelilerde solunum akciğerler ile yapılır. Karada yaşayan omurgalılarda solunum yüzeyinin nemli tutulabilmesi için, solunum organları vücudun içerisinde yer alır. Kurbağalar larva dönemini tamamen suda geçirirler.Bu dönemde solungaç solunumu yaparlar.Ergin kurbağalar ise akciğer solunumu yaparlar.Kurbağaların akciğerleri torba gibidir.Solunum yüzeyini artırıcı bölmeler henüz gelişmeye başlamıştır. Bu nedenle nemli ve ince derileri ile de deri solunumu yaparlar.Bu akciğerlerden yapılan solunum aşağı yukarı 1/4’nü oluşturur.Fakat CO2’in %60-65’i deri ile dışarı atılır. Sürüngenler,akciğer solunumu yaparlar.Yılanların yalnız sağ akciğerleri gelişmiştir.Sürüngenlerin akciğerleri derin bölmeli bir yapı göstererek solunum yüzeylerini artırıcı bir yapı kazanmıştır. Kuşlarda solunum,çok özel bir yapıya sahip akciğerler ile yapılır. Akciğerler bronşlara,bronşlar bronşçuklara dallanır.Bronşçukların ucunda bronşçuk zarının genişlemesi ile oluşmuş olan hava keseleri vardır.Bunlar çok yüksekte ucan kuşlarda yedek hava deposu olarak görev yaparlar. Memeli akciğerlerinin solunum yüzeyi alveol denilen kesecikler sayesinde çok genişlemiştir.Alveollerin yüzeyi ince ve nemli olup kılcal damarla çevrilmiştir.Gaz alış verişi ,kılcal damarlardaki kirli kanla alveollerde bulunan hava arasında olur. Akciğerli balıklarda(dipneusti) birden fazla solunum organı görev yapar. Bunlarda solungaçların yanı sıra yutağa bağlı hava kesecikleri bulunur.Bu hava kesecikleri yüzeyde hava ile doldurulur. Trake,solungaç ve akciğerlerde, -Solunum yüzeyi,gaz değişimini kolaylaştıracak şekilde geniş ve incedir. -Solunum yüzeyinde gaz değişimi difüzyon ile olur. -Solunum yüzeyi her zaman nemlidir.Oksijen,yalnız nemli ortamlardan difüze olabilir. Kapalı dolaşım yapan canlılarda kandaki oksijen kılcal damar yardımı ile dokulara taşınır.

http://www.biyologlar.com/omurgali-ve-omurgasiz-hayvanlarda-solunum-sistemi

Sinir Sistemi

Sinir Sistemi

Sinir sistemi, bir hayvanın içsel ve dışsal çevresini algılamasına yol açan, bilgi elde eden ve elde edilen bilgiyi işleyen, vücut içerisinde hücreler ağı sayesinde sinyallerin farklı bölgelere iletimini sağlayan, organların, kasların aktivitelerini düzenleyen bir organ sistemidir. Beyine sahip olmayan hayvanlarda, sinir sistemi düşünce ve duygu üretmez veya iletmez. Süngerler dışında tüm çok hücreleri hayvanlarda bulunur. Sinir sistemi uyaranların ve direktiflerin, bir yerden diğerine iletilmesini ve bilgilerin en faydalı şekle sokularak biçimlendirilmesini sağlayan sistem. Bu sistem üç kısma ayrılır: 1) Periferik (çevresel) sinir sistemi, 2) Santral (merkezî) sinir sistemi, 3) Otonom (bağımsız) sinir sistemi. Sinir dokusu: Nöron adı verilen sinir hücreleriyle, glia denen destek hücrelerden meydana gelir. Glia hücreleri nöronların arasında yer alır. Onlara desteklik yapar, beslenmelerini sağlar ve onları etkilerden korur. Nöronlar ise sinir sistemini fonksiyonel ve anatomik birimidir. Her nöron hücresinin bir gövdesi, iki veya daha fazla sayıda da uzantısı bulunur. Uzantılar akson ve dentrit adını alırlar. Dentritler uyarıyı uç kısımlardan alıp, hücre gövdesine iletirler. Akson ise uyarıları sinir gövdesinden götüren uzun sinir lifleridir. Akson içinde devamlı madde akımı vardır. Bu daha ziyâde plazma, stoplazma akımıdır, hücre gövdesinden akson sonuna doğrudur. Sinir sistemi içinde nöronlar gruplar hâlinde bulunurlar. Beyin ve omurilik dışındaki bu nöron gruplarına ganglion (sinir düğümü) adı verilir. Omurilik ve beyindeki değişik büyüklük ve şekilde olan nöron gruplarına nükleus (çekirdek) denir. Bu sinir hücrelerinin toplu olarak bulunduğu beyin ve omurilik sahaları gri cevher (substantia grisea) ismini alır. Bunun dışında kalan ve çoğunlukla myelinli sinir liflerinden meydana gelen sahaya da beyaz cevher (substantia alba) denir. Sinir lifinin yapısı: Akson gövdeden çıktıktan sonra kısa bir süre çıplak olarak seyreder ve daha sonra myelin kılıfıyla kaplanır. Buna göre sinir lifleri myelinli ve myelinsiz diye ikiye ayrılır. Sinir liflerinin çoğunluğunda myelin kılıfı vardır. “Myelin kılıfı”, lipid ve proteinden meydana gelir. Sinir lifinin en dışında ise, “schwann kılıfı” bulunur. Sinirde uyarı dalgasının yayılması: Bütün hücrelerin canlılık özelliklerinden birisi de dışarıdan gelen uyarıları fark edebilmesi ve buna reaksiyon göstermeleridir. Bu hâdise hücre zarının içiyle dışı arasındaki elektrik potansiyelinin içerisi, negatif olacak şekilde ve hücreden hücreye değişmek üzere ortalama -70 mV (minivolt) olması ile gerçekleşir. Bu dengeye hücre içindeki iyonlar ile, hücreyi kaplayan sıvının içindeki iyonların miktarlarının belli seviyelerde bulunmaları ile ulaşılır ve bu düzende hücre zarı enerji harcayarak aktif rol alır. Dışarıdan gelen mekanik, kimyevî ve elektrikli uyarılar hücre içindeki iyonlardan özellikle sodyumun (Na+) dışarıya ve potasyumun (K+) içeriye girmesine sebep olacak şekilde hücre zarını değiştirirler. Ancak bu giriş esnâsında herbirinin girme hızlarındaki ufak bir fark, çok küçük bir zaman biriminde hücre zarı etrâfındaki elektrik potansiyelini -70 mV’dan 0 mV’a doğru yaklaştırır. Sinir hücrelerini diğer hücrelerden ayıran özellikler, bu elektrik potansiyeli farkının komşu hücre uzantısı boyunca, yâni akson boyunca, bir önceki kısmın bir sonrakini uyarması şeklinde akıp gitmesi ve akson sonuna gelindiğinde, buradan diğer sinirlere veya başka cinsten hücrelere etki edecek kimyevî maddeleri salgılatmalarıdır. Myelinli ve myelinsiz sinirlerin farkı: 1) Myelinli sinirlerde iletim hızlı, myelinsiz sinirlerde ise yavaştır. 2) Myelinli sinirin uyarılma eşiği myelinsiz sinire göre daha düşüktür. Çünkü, akım küçük bir sahaya toplanmıştır ve birim sahaya düşen akım sıktır. Myelinsiz sinirde akım yayılmıştır. 3) Myelin kılıfının kalınlığına göre iletim hızı değişir. Sinir ne kadar kalınsa iletim o kadar hızlıdır. Çap 1 (bir) birim arttıkça iletim 6 kat artar. Reseptörler (duyu hücreleri): İç ve dış ortamdaki değişikliklerden organizmayı haberdar eden özel yapılardır. İnsan organizmasında çeşitli uyaranları cevaplayan değişik reseptörler bulunur. Gözdeki reseptörleri ışık, kulaktakileri ses, denge organındakileri vücudun durumu, derideki reseptörleriyse; basınç, sıcaklık, soğukluk gibi uyaranlar harekete geçirir. Periferik sinir sistemi: Çevresel sinirler ve bunların ilgili ganglionları periferik sinir sistemini meydana getirir. Periferik sinirler içinde iki türlü lif bulunur: Bunlardan duyusal lifler reseptörlerden başlar. Buradan aldıkları uyarıları omuriliğe ve beyine iletirler. Diğer lifler ise motor liflerdir. Motor lifler merkezden gelen uyarıları cevap organları ve dokularına götürürler. Bunlardan somatik motor lif olanları iskelet kaslarında sonlanırlar, otonomik lif olanları ise kalb kası, düz kas ve bezleri sinirlendirirler. Otonom (bağımsız) sinir sistemi: İrâde dışı olan fonksiyonlarla ilgilidir. Birbirleriyle bağlantılıdır ve esas olarak otonom sinir sistemi, merkezi sinir sisteminin bölümüdür. Otonom sinir sistemi iki bölüme ayrılır: 1) Sempatik sistem, 2) Parasempatik sistem. Bu iki sistemin fonksiyonları birbirinin tam tersidir. Hangisi hasara uğrarsa, gittikleri organda, diğerinin etkisi hâkim olur. Normal şartlarda, fonksiyon bakımından aralarında bir denge vardır. Her iki sistemin etkilerini şöyle sınıflandırabiliriz: 1. Gözün, göz çukurunda öne doğru fırlamasına sempatik sistem sebep olurken, parasempatik sistem aktivitesi arttığında göz, göz çukurunun içine gömülür. 2. Sempatik sistem göz bebeğini genişletir. Parasempatik sistem ise göz bebeğini daraltır. 3. Deride bölgesel damarları genişleterek kızarıklığa sebep olan sempatik sistem, aynı zamanda terlemeyi de azaltır. Parasempatiklerinse terlemeyi arttırıcı etkileri vardır. 4. Korku ve heyecan hâllerinde, sempatiklerin aktivitesi artar, tüyler diken diken olur. Parasempatiklerin bu etkisi yoktur. 5. Sempatikler kalbin kasılma gücünü ve atım sayısı ile kalpten bir dakikada atılan kan miktarını arttırırlar. Parasempatiklerse kalp kasılmasını ve atım hacmini ve sayısını azaltırlar. 6. Sempatikler safra boşalımını engellerken, parasempatikler safrakesesi kaslarını kasarak safra boşalımını sağlarlar. 7. Sempatikler sindirim sisteminin bütün fonksiyonlarını yavaşlatır, parasempatikler hızlandırırlar. 8. Sempatikler vücut damarlarında daralmaya sebep olarak, kan dolaşımını hızlandırırlar, kan basıncını yükseltirler. Parasempatikler damarları genişleterek dolaşımı yavaşlatırlar ve kan basıncını düşürürler. 9. Sempatikler mesâne kaslarını gevşeterek mesânenin boşalımını azaltırlar, parasempatikler bu kasları kasılmaya sevk edip mesâne sfinkterini de (kapak görevi gören büzücü kaslar) aksine gevşeterek mesâneyi boşaltırlar. 10. Kalın barsakların son kısımlarındaki büzücü kaslara (sfinkterler) sempatiklerin kasıcı, parasempatiklerin gevşetici etkileri vardır. 11. Pankreas’tan insülin salınmasını parasempatikler arttırırlar, sempatikler salınmayı engellerler. 12. Sempatiklerin katabolik (protein yıkıcı), parasempatiklerin ise anabolik (protoin yaptırıcı) etkileri vardır. Merkezî sinir sistemi: Beyin ve omurilikten meydana gelir. Sinir sisteminde haberler, elektriksel uyarılarla cevabın hâsıl olacağı organa iletilir. Bu, sâniyeden çok daha kısa zamanda olup biter. Canlı organizma çevreden sürekli uyarılar alırken, içten gelen uyarıları da alır ve bunlara cevap verir. İlkel organizmalarda bu cevaplar neslin de devâmını sağlayan savunma reaksiyonları şeklindedir. Bu savunmayı gâye edinen refleks mekanizmalar sâdece omuriliği olan canlılarda gözlenir. Fakat üst canlılar çevreden daha çok uyarı alır ve çevreyle uyum sağlaması daha önem kazanır. Bu şekilde üst canlılarda, daha çok sayıda uyarı alan reseptörler gelişir ve gelen uyarıları düzenleyen üst merkezler meydana gelmiştir ve beyin gelişmiştir. Beynin gösterdiği gelişme canlının sınıfına göre değişir. İnsan beyni diğer canlılar arasında en iyi gelişmişidir. Fakat insan beyni en iyi gören, en iyi koku alan yapıya sâhip değildir. O hâlde üstünlüğün sebebi nedir? 1) Hayâl etme, 2) Muhâkeme kâbiliyeti ve 3) Hâfıza ve bilgi depolama denen, bilgi ve olayların kodlanıp gereğinde tekrar hatırlanabilmesi, beynimizin üstünlüğünü sağlar. Beyin geliştikçe üst merkezler meydana gelir ki, bu genç yapılar daha kusursuzdur. İnsan beyni sürekli gelişir. Bu gelişmenin sınırı düşünülemez. (Bkz. Beyin) Sinir Sistemi Merkezi sinir Sistemi ve Periferik Sinir Sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. MERKEZI SINIR SISTEMI: Merkezi Sinir Sistemi 2 ana parçadan oluşur: beyin ve omurilik. Ortalama bir erişkinin beyni 1300-1400 gramdır. Beyin 100 milyar sinir hücresi (nöron) ve trilyonlarca “glia” denilen destek hücrelerinden oluşur. Omurilik ise yaklaşık olarak kadınlarda 43 cm erkeklerde ise 45 cm uzunluğunda ve 35-40 gram ağırlığındadır. Omurilik Kolumna Vertebralis denilen birçok kemikten oluşmuş bir kemik yapı içinde bulunmaktadır. Kolumna Vertebralis 70 cm uzunluğundadır, yani omurilik kolumna vertebralisten oldukça kısadır. BEYNI OLUSTURAN YAPILAR: Serebral Korteks: Korteks kelimesi latince “kabuk” kelimesinden gelmektedir. Kalınlığı 2-6 mm arasındadır. Serebral korteksin sağ ve sol yarısı korpus kallosum denilen, kalın bir bant oluşturan sinir lifleri ile birbirine bağlanmıştır. İnsanlarda serebral korteksin yüzeyi pek çok girinti ve çıkıntıyla kaplıdır. Korteksdeki çıkıntılara girus girintilere ise sulkus denir. Yüksek seviyeli bir memeli olan insanlarda bu girinti ve çıkıntıların sayısı çok fazlayken fare, sıçan gibi düşük seviyeli memelilerde bu girinti ve çıkıntıların sayısı daha azdır. Fonksiyonu: Düşünme, istemli hareket, dil, sonuç çıkarma, algılama. Serebellum (Beyincik): Serebellum kelimesi latince “küçük beyin” kelimesinden gelmektedir. Serebellum beyin sapının hemen arkasındadır. Serebellum serebral korteks gibi hemisferlere ayrılır ve bu hemisferleri saran bir korteksi vardır. Serebellumun fonksiyonu hareket, denge ve postürün sağlanmasıyla ilgilidir. Beyin sapı: Beyin sapı, talamus ile omurilik arasında kalan bölgeye verilen isimdir. Beyin sapındaki yapılar, medulla, pons, tektum, retiküler formasyon, ve tegmentumdur. Beyin sapındaki bazı alanlar kan basıncı, kalp hızı ve solunum gibi hayati fonksiyonların düzenlenmesinden sorumludur. Hipotalamus: Bir bezelye tanesi büyüklüğündeki bu küçük yapı beynin tabanında yer alır. Beynin üç yüzde birini oluşturmasına rağmen çok önemli davranışlardan sorumludur. Hipotalamus vücudun termostatıdır. Eğer vücut çok ısınırsa, hipotalamus bunu algılar ve derideki kapiler damarların genişlemesini sağlar, bu da vücudun soğumasına yol açar. Hipotalamus ayni zamanda hipofiz bezini de kontrol eder. Duyguların, açlığın, susuzluğun ve sirkadian ritmin düzenlenmesinde rol oynar. Talamus: Talamus periferden gelen duyusal bilgiyi alıp bunu serebral kortekse ileten bir röle gibidir. Ayrıca serebral korteksden gelen bilgileri de omurilik ve beynin diğer kısımlarına iletir. Fonksiyonu duyusal ve motor integrasyondur. Limbik Sistem: Limbik sistem amygdala, hipokampus, mamilari kitleler ve singulat girusun da dahil olduğu bir gurup yapıdan oluşur. Bu alanlar verilen bir uyarıya karsı gösterilen duygusal cevabi kontrol etmede önemlidir. Bu sistemin pir parçası olan hipokampusun ise öğrenme ve hafıza olaylarında önemli fonksiyonu vardır. Bazal Ganglia: Ganglia kelimesi ganglion kelimesinin çoğuludur, yani ganglionlar anlamına gelir. Bazal ganglia hareketin koordinasyonundan sorumludur. Globus pallidus, kaudat nükleus, subtalamik nükleus, putamen ve substantia nigra denilen yapılardan oluşur. Orta beyin: Orta beyin superior ve inferior kollikuli ve red nükleustan oluşur. Orta beyin görme, duyma, göz ve vücut hareketlerinden sorumludur. PERIFERIK SINIR SISTEMI: Periferik Sinir Sistemi somatik sinir sistemi ve otonom sinir sistemi olmak üzere ikiye ayrılır. a)Somatik Sinir Sistemi: Merkezi sinir sistemine duyusal bilgi gönderen periferik sinirlerden ve iskelet kaslarını inerve eden motor sinir liflerinden oluşur. b) Otonom Sinir Sistemi (OSS): Otonom sinir sistemi üçe ayrılır: sempatik sinir sistemi, parasempatik sinir sistemi ve enterik sinir sistemi. Otonom Sinir Sistemi salgı bezlerini ve iç organların düz kaslarını kontrol eder. Çoğu zaman OSS nin çalıştığının farkında bile değilizdir, çünkü OSS refleks bir şekilde istemsiz olarak çalışır. Örneğin kan basıncımızdaki yada kalp hızımızdaki değişiklikleri fark etmeyiz bile. Bazı insanlar OSS nin kan basıncı ve kalp hızı gibi bazı fonksiyonlarını eğitimle kontrol edebilirler. OSS iki durumda çok önemli fonksiyon yapar. Birincisi “kaç veya savaş” denilen acil durumlarda ve ikincisi de “dinlen ve sindir” denilen acil olmayan durumlardır. OSS salgı bezlerini ve bazı kasları kontrol eder. Bu kaslar şunlardır. Derideki kaslar: Saç follikülerindeki düz kaslar. Kan damarlarındaki düz kaslar. Gözdeki iris (düz kas). Mide, bağırsaklar ve idrar kesesindeki düz kaslar. Kalp kası. Somatik sinir sisteminde merkezi sinir sistemi ile hedef organ arasında yalnızca bir nöron varken otonom sinir sisteminde 2 nöron vardır. Sempatik Sinir Sistemi: Sinir sisteminin bu bölümüne sempatik denilmesinin sebebi duygularla paralel hareket etmesindendir.Güneşli güzel bir günde parkta dolaşırken, karsınıza kuduz bir köpek çıkarsa ne yaparsınız? Ya kaçar ya da köpekle dövüşürsünüz. Bu reaksiyona “dövüş ya da kaç cevabı denir. Bu tür reaksiyonlarda SSS i aktive olur, kan basıncı artar, kalp hızlanır ve sindirim yavaşlar. Sempatik preganglionik nöronlar omuriliğin torasik ve lumbar kısımlarının lateral gri boynuzundadır. Buradan çıkan lifler sempatik ganglion zincirine gelir. Burası postganglionik sempatik nöronların bulunduğu yerdir. Normal bir yetişkinde 3 servikal, 12 torasik, 4-5 lumbar ve değişik sayıda sakral ganglia vardır. SSS ekstiremitelerdeki kan damarları üzerine tonik (sürekli) konstriktör etkide bulunur. Korku ve öfke gibi uyaranlarla vücudu “dövüş yada kaç” reaksiyonuna hazırlar. Kalp hızlanır, göz bebekleri genişler, deri terler. Kan deri ve sindirim sisteminden iskelet kaslarına yönlendirilir, sindirim ve üriner kanallardaki sfinkterler kapanır. Parasempatik Sinir Sistemi: Parasempatik sinir sistemi genelde sempatik sinir sistemini dengeleme yönünde fonksiyon gösterir. Preganglionik nöronları, beyin sapı nükleuslarında ve sakral omuriliktedir. Parasempatik sistem kalbi yavaşlatır, tükürük ve barsak salgılarını artırır ve barsak hareketlerini artırır. YAPI SEMPATİK UYARI PARASEMPATİK UYARI iris Pupil Dilatasyonu Pupil Constriksiyonu Tükürük bezleri Tükürük yapımı azalır Tükürük yapımı artar Ağız-burun mukozası Mukus yapımı azalır Mukus yapımı artar Kalp Atım hızı ve kasılma gücü artar Atım hızı ve kasılma gücü azalır Akciğer Broş kasları gevşer Bronş kasları kasılır Mide Peristalsis azalı Mide sekresyonu artar, motilite artar İnce barsak Motilite azalır Sindirim artar Kalın barsak Motilite azalır Sekresyon ve motilite artar Karaciğer Glikojenin gulükoza dönüşümü artar Böbrek İdrar sekresyonu azalır İdrar sekresyonu artar Adrenal medulla Norepinephrine ve epinephrine salınır İdrar kesesi Kese duvarı gevşer, sfinkter kapanır Kese duvarı kasılır, sfinkter gevşer 3)Enterik sinir sistemi: Enterik sinir sistemi iç organları innerve eden sinir liflerinden oluşmuş bir ağdır. Merkezi sinir sistemi ile periferik sinir sistemi arasındaki farklar: 1. Merkezi sinir sistemindeki nöron topluluklarına nükleus denir. 2. Periferik sinir sistemindeki nöron topluluklarına ganglion denir. 3. Merkezi sinir sistemindeki akson topluluklarına traktus denir. 4. Periferik sinir sistemindeki akson topluluklarına sinir denir. Kaynak: ansiklopedi.turkcebilgi.com

http://www.biyologlar.com/sinir-sistemi-3

Biyokataliz Nedir

Nişasta çözeltisi deney tüpünde tükürükle karıştırılırsa, nişasta molekülleri malt şekerine parçalanır. Burada tükürükde bulunan bir enzim olan “ALFA-AMİL AZ” etkilidir. Nişasta, tepkime maddesi (=substrat). alfaamilazın katalitik etkisi ile “MALTOZ” yani ürüne (=produkt) parçalanır. Enzimler genelde “-az” son ekini alır; ama tükürükdeki “PİTYALİN”, midenin “PEPSİN”, acı bademin “EMULZİN” adlı enzimlerindeki gibi bazıları da “-in” son eki taşır. Enzimler protein olup, metabolik olayların tümü için biyokatalizör görevini yapar. Enzimler aktivasyon enerjisini azaltıp tepkime hızını sıcaklığında gerçekleşmesini sağlar. Böyle bir tepkimede bağlar gevşetilip çözülmelidir.Bu ise enerji gerektirir. Enzimler bu enerji miktarını azaltır ve reaksiyon oda sıcaklığında bile olur. Enzim atik Bir Tepkimenin Olaylanması Şu ana kadar canlı hücrede belirlenmiş olan enzim sayısı 3 bindir. Bunların 150′si izole edilerek çok iyi incelenmiştir. Hepsi protein zincirleri olup çok karmaşık bir yapı gösterir. Enzimde, substratın (=maddenin) bağlandığı torba gibi olan bir bölüm vardır. Buraya AKTİF veya KATALİTİK MERKEZ denir. Aktif merkez, genelde enzimin iç kısmındaki hidrofob (=suyu reddeden) çantada bulunur. Her enzimin bir aktif merkezi olup burada maddenin katal­itik dönüşümü gerçekleşir. Burada kimyasal bir tepkime olaylanır. Değişen substrat molekülü gevşek bir bağla enzime girer. Bu bağlanmaya “ENZİM-SUBSTRAT-KOM-PLEKSİ” denir. Enzimler bağlan gevşeterek substrat molekülünün mekansal yapısını değiştirir. Bu kompleks daha sonraki Dır lepıdmede ürüne ayrılır. Bu arada enzim molekülü tekrar serbestleşir. Nişasta parçalanması örneğindeki gibi substrat “NİŞASTA-ALFA AMİLAZ KOMPLEKSİ”ne dönüşür. Bu da maltoz ürü­nüne ve değişmeyen enzime parçalanır.Tek bir enzim molekülü ortalama olarak dakikada kendi substratının 100 000 molekülünü değiştirebilir. Bir dakikada enzim molekülünün değiştirdiği substrat molekülü sayısına “DEĞİŞİM SAYISI” denir. Bu sayı enzim aktivitesi için bir ölçüttür. Enzim ve substrat arasındaki reaksiyon “ANAHTAR-KİLİT KURAMI” ile kar­şılaştırılır. Sadece belli bir substrat, enzimin “AKTİF MERKEZİNE” uyar. Enzimler, genellikle bir substrat molekülünün tek bir reaksiyonunu katalizler. Yani enzimler “SUBSTRAT a” ve TEPKİME’ye özelleşmiştir. Örneğin bir aminoasit, NH3 ayrılması ile “KETO ASİDE” okside olabilir veya ondan C02 ayrılabilir ya da onun NH2- grubunu “OKZALİK ASİDE” taşıyabilir. Bütün bunlar tepkimeye katılmış olan enzim çeşidine göre değişebilir İki şekerli maltoz, maltaz enzimi ile en kısa zamanda iki molekül glikoza parçalanır. Aynı şekilde iki glikoz molekülünden oluşan selüloz ise yıkılmaz, zira moleküller birbirlerine başka şekilde bağlıdır. Enzimlerin bu özelleşmesi nasıl açıklanır? Enzimin protein zinciri öyle üç bo­yutlu kodlanmıştır ki, katalitik etkili gruplar enzimin aktif merkezine girer. Aktif merkezde Uç bağlantı noktası alınırsa substrat molekülü yanlız bir yöne gider. Bu şekilde değişim için belli substrat molekülü seçilmeli izomerler; yani mekansal olarak farklı olmayan mad­deler bile ayrılır. Böylece bir enzimle, bir aminoasit dekarboksile (CC^’nin parçalanması) edilir. Başka bir enzim, aynı aminoasidi deamine (amino grubunu parçalama) eder. Enzimler sadece bağları parçalamakla kalmaz, aynı zamanda glikozdan nişasıa yapılmasından olduğu gibi de bağları da bir­birine bağlar. Bir Reaksiyonun (=Tepkime) Oluşma Koşulları Yumurta akı pişirilir ya da kuvvetli bir asitle muamele edilirse, hemen topaklaşır. Aynı şekilde enzim molekülleri de sıcaklık pH değeri değişmelerine karşı duyarlıdır. Sıcaklığın art­masına bağlı olarak bütün kimyasal tepkimelerde olduğu gibi enzimi katalizliyen olaylarda da tep­kime hızı artırılır. Bu hız, enzim proteinin sıcaklığa duyarlılığı ile sınırlıdır. Enzimler, bu iki etmen nedeni ile bir sıcaklık optimumu (=en uygun sıcaklık gösterir). Örneğin sıcak kaplıcalarda yaşıyan bakteri enzimlerinde bu sıcaklık 80 C üzerindedir. Enzimlerin sıcaklık optimumu memeli hayvan­larda ve kuşlarda vücut sıcaklığı düzeyindedir (vücut sıcaklığı 36.5-37 °C; kuşlarda 41-43 C’dir). Enzimatik tepkimelerde etkili olan bir başka etmende pH değeridir. İnsanın sindirim organında farklı pH değeri görülür: Nişastayı parçalayan alfa-amilaz enziminin etkili olduğu ağızda pH değeri 7′dir. pH değeri midede 1.5 olabilir. Orada da işlevsel enzimler bulunur. Örneğin proteini parçalayan pepsin gibi. İnce bağırsakda bazik bir pH değeri olan 8 hakimdir. Burada proteini parçalayan tiripsin görev yapar. Adı geçen bu enzimler belirtilen pH değerlerinde en yüksek etkiye sahiptir. Yani bütün enzimler böyle bir pH değeri gösterir. Bağırsaktaki bazı sindirim bozukluklarında sindirim enzimi preparatları ağız yoluyla alınır. Protein yapısındaki bu enzim preparatlarının midedeki pepsin tarafından yıkılmamaları gerekir. Bu nedenle tedavi için verilen enzim preperatları mide öz suyunun etkili olmadığı kapsüllere konulur. Böylece bu preparatların tedavisi gereken bağırsağın bazik ortamında çözülmeleri sağlanır. Enzimlerin çoğu substratın (=maddenin) ismine – ase (=az)eki getir­ilerek adlandırılır (Örneğin nişasta yani amilumdan amilaz; maltozu katalizliyen maltaz gibi). Bütün enzimlerin doğru bir şekilde sınıflandırılması gerekir. Bunun için altı sınıf vardır. Bunlar Uluslararası Enzim Komisyonu tarafından belirlenir. Örneğin alfa-amilaz şu şekilde açıklanır: Alfa (l-4)-Glucan 4- glucano-hidrolaz, 3 nolu ana sınıf olan hidrolazlardandır. Aynı enzim kümesini katalizliyen, ancak farklı moleküler yapıya sahip olan enzimlere İZOENZİM denir. İzoenzimler uygun ayrım yöntemleri, örneğin elektroforezle izole edilebilir. En iyi bilinen izoenzim örneği laktat-dehidrogenaz’dır.

http://www.biyologlar.com/biyokataliz-nedir

Deniz hıyarları

•Alem: Animalia - Hayvanlar •Familya: Echinodermata - Derisidikenliler •Sınıf: Holothurıidea - Deniz hıyarları Deniz hıyarları adının çağrıştırdığı gibi bir bitki değil, derisidikenlilerden omurgasız bir denizhayvanıdır. Ama silindir biçimindeki yumuşak ve tombul gövdesi öbür derisidikenlilerde, örneğin denizkestanesinde olduğu gibi dikenlerle değil, siğili andıran küçük pürtüklerle kaplıdır. Yeryüzündeki bütün deniz ve okyanuslara dağılmış 1.000'den çok türü olan bu hayvanların çoğu sığ sularda, garip görünümlü bazı türleri ise derin sularda yaşar. Vücutları, ağızla anüsten geçen eksen istikametinde uzamış olup, sosis veya hıyara benzer. Ağız ve anüs karşılıklı iki uca yerleşmiştir. Gövdelerinin uzunluğu 2 cm ile 2 metre, kalınlığı da 1 ile 20 cm arasında değişen denizhıyarlarının en iri türlerine genellikle Büyük Okyanus'un güneybatısındaki mercan resiflerinde rastlanır. Diğer derisidikenlilerden, kutuplar yönünden geçen eksenin uzamasıyla farklılaşmıştır. Bu uzama hayvanın yan yatmasına sebeb olur. Ağız çevresinde çelenk şeklinde 10-30 kadar duyu, dokunma ve av yakalamaya yarayan tentaküller (dokunaçlar) vardır. Genellikle 3-27 cm boyundadırlar. 60 cm uzunlukta olanları da vardır. 900 kadar türü bilinmektedir. Denizhıyarlarının çoğunda gövdenin bir ucundan öbür ucuna kadar uzanan beş sıra "tüp ayak" bulunur. Hayvan, içi boş lastik bir boruyu andıran bu tüp ayaklarını kasıp gevşeterek deniz dibinde ilerlerken bir yandan da ağzının çevresindeki 10-20 kadar dokunaçla çamurları karıştırarak yiyecek arar. Ayakları olmayan türler ise gövdenin kasılma hareketiyle dipte solucanlar gibi ağır ağır sürünerek ilerler. Denizhıyarlarının çoğu saldırganlardan korunmak için iç organlarını anüsten dışarı fırlatıp sonradan bu organlarını yenileyebilir. Bazı türler de gene anüsten salgıladıkları ince yapışkan iplikçiklerle düşmanlarını kuşatarak kendilerini savunurlar. Bu hayvanların anüsü yalnız boşaltım değil aynı zamanda solunum deliğidir. Denizlerin kıyılara yakın sığ yerlerinde rastlanır. Ambulakral tüp ayaklarla yavaş hareket ederler. Tüp ayaklarını duyu organı olarak da kullanırlar. Tüp ayakları olmayan deniz hıyarları diplerde Uşeklindeki oyuklarda yaşarlar. Solunumları vücut boşluğunda uzanan bir çift suakciğeri veyasolunumağacı denen organlarla sağlanır. Kendilerini yenileme özelliğine sahiptirler. Yumurtlayarak ürerler, erkek ve dişilerinin şekli birbirine çok benzer. Bazıları hermofrodit (çift cinsiyetli)dir. Tentakülleriyle yakaladıkları plankton ve çamurlardaki organik maddelerle beslenirler. Çeşitli renkteveya cam gibi saydam olanları da vardır. Güneydoğu Asya ve Avustralya sahil insanları deniz hıyarlarını deniz suyunda pişirip, kurutur. Yeneceği zaman tatlı suda kaynatıp, özellikle çorbasını yaparlar. Uzakdoğu'da ve Büyük Okyanus'un güneybatısında denizhıyarı sevilen bir yiyecektir. Ayrıca gene bu yöredeki balıkçılar bazı türlerin zehrini balık avlamak için kullanırlar. Deniz hıyarları, derisidikenlilerin Holothuroidea sınıfından omurgasız hayvanlar. Vücutları, ağızla anüsten geçen eksen istikametinde uzamış olup, sosis veya hıyara benzer. Ağız ve anüs karşılıklı iki uca yerleşmiştir. Diğer derisidikenlilerden, kutuplar yönünden geçen eksenin uzamasıyla farklılaşmıştır. Bu uzama hayvanın yan yatmasına sebeb olur. Ağız çevresinde çelenk şeklinde 10-30 kadar duyu, dokunma ve av yakalamaya yarayan tentaküller (dokunaçlar) vardır. Genellikle 3-27 cm boyundadırlar. 60 cm uzunlukta olanları da vardır. 900 kadar türü bilinmektedir. Denizlerin kıyılara yakın sığ yerlerinde rastlanır. Ambulakral tüp ayaklarla yavaş hareket ederler. Tüp ayaklarını duyu organı olarak da kullanırlar. Tüp ayakları olmayan deniz hıyarları diplerde U şeklindeki oyuklarda yaşarlar. Solunumları vücut boşluğunda uzanan bir çift suakciğeri veya solunumağacı denen organlarla sağlanır. Kendilerini yenileme özelliğine sahiptirler. Yumurtlayarak ürerler, erkek ve dişilerinin şekli birbirine çok benzer. Bazıları hermafrodit (çift cinsiyetli)dir. Tentakülleriyle yakaladıkları plankton ve çamurlardaki organik maddelerle beslenirler. Çeşitli renklerde veya cam gibi saydam olanları da vardır. Güneydoğu Asya ve Avustralya sahil insanları deniz hıyarlarını deniz suyunda pişirip, kurutur. Yeneceği zaman tatlı suda kaynatıp, özellikle çorbasını yaparlar. Tehlikeyle karşı karşıya kaldıklarında etkileyici stratejiler uygularlar. Bazı türler beyaz bir tubül salgılayarak avını hareketsiz bırakabilir. Yerliler bu tubülü sağarak resif ayakkabılar ve sargı bezi yapar. Diğer etkileyici özelliği ise midelerini anüslerinden çıkarıp, bulunduğu çevreyi toksik bir çorbaya bular. Ortalama bir akvaryum dolusu balığı öldürebilir fakat kendi de ölür. Bazı türler kendilerini futbol topu kadar şişirebilir, bazıları ise su püskürterek çakıl taşı gibi görünebilir. En önemli özellikleri ise, vücutlarının her yanındaki yakalama kollajeni adlı yapı sayesinde kendini sıvıya dönüştürme becerileridir. Sıvı haldeyken küçük çatlaklardan geçebilir ve tekrar eski haline dönebilirler. Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi, besin değeri yüksek olan ve AİDS hastalığının tedavisinde kullanılan deniz hıyarı (deniz patlıcanı) yetiştirmek için Çeşme'de çalışmalara başladı. 1996 yılından beri sürdürülen proje, Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi ile deniz balıkları yetiştiriciliği yapan özel bir ağ kafes işletmesi tarafından destekleniyor. Besin değeri açısından zengin su ürünleri türlerinden biri olan kozmetik ve sabun sanayiinde de kullanılan deniz hıyarı, ayrıca eklem iltihabları ile AIDS hastalığının tedavisinde de ilaç olarak kullanılıyor. Deniz hıyarlarının Üretimi Ve Kullanım Alanları Deniz hıyarları, derisidikenlilerden Holothuroidea familyasından omurgasız hayvanlarıdır. Ülkemizde 15, dünya denizlerinde 1200' e yakın deniz hıyarı türü olmasına rağmen sadece 20 türün ticari değeri bulunmaktadır. Holothuria tubulosa ve Stichopus regalis türü 20-45 cm boyuna ve 8 cm çap büyüklüğüne ulaşabilirler. Ülkemizde besin maddesi olarak tüketilmeyip, olta balıkçılığında yem olarak değerlendirilen bu türlerin tamamı ihraç malıdır. Denizlerin kıyılara yakın sığ yerlerinde rastlanır. Kayalık yerlerde, yumuşak zeminlerde ve deniz çayırı yatakları içerisinde 5 ile 100 m derinlikleri arasında yaşarlar. Yumurtlayarak ürerler, erkek ve dişilerinin şekli birbirine çok benzer. Tentakülleriyle yakaladıkları plankton ve çamurlardaki organik maddelerle beslenirler. Deniz hıyarları içerisinde Holothuria tubulosa Marmara ve Ege' de, Stichopus regalis ise Marmara Ege ve Batı Akdeniz' de yayılım gösterirler. Yaz aylarında (temmuz- ağustos ve eylül) sığ sularda üreme gerçekleşir. Hindistan, Fiji, Papua Yeni Gine, Çin ve Japonya gibi ülkelerde avcılık yoluyla yoğun olarak üretilmektedir. Afrodizyak etkisinin olduğuna inanılmaktadır. Deniz hıyarları şekilsiz hayvanlardır ama diğer canlılar için değerli bir yiyecektirler. Deniz hıyarlarının bazı türleri planktonları yakalayabilmek için yapışkan bir uzantı ve çok yönlü dokungaçlar kullanırlar. Alt katmandaki dokungaçlar gezindiği yerdeki yiyecekleri yoklamaya yarar. Ayrıca çok şaşırtıcı bir savunma yöntemine sahiptirler. Deniz hıyarı elle tutulmak istendiğinde bir basınç uygulayarak ic organlarinin tümünü, ya da bir bölümünü anüsten disari firlatirlar. Daha sonra bu organlar tekrar yerine döner. Vücudunun açık yerlerinden yapışkan maddeler akar ve insan elinin parmaklarının birbirine yapıştırır. Bir balık ya da yengeç, deniz hıyarına saldırırsa, saldırgan bir anda kendisini ipliğe benzer yapışkan organların içinde bulur. Oradan kurtulmaya çalışırken, deniz hıyarı yavaşça uzaklaşır ve daha sonraki birkaç hafta içinde, iç organlarını tümüyle yeniden oluşturur. Temas edildiğinde bazı kişilerde cilt alerjisi yapar, bunları elleyen dalıcı unutarak elini gözüne sürmemelidir. Deri reaksiyonlarında alkol tatbik edebilirsiniz, gözler için Deksamisin veya visine damlalar kullanilabilir. Ege’de özellikle Paraketa ile avcılıkta kullanılır. Çupra, Mercan ve Fangi için bir numaralı yem diyenler çoktur. Yem olarak kullanılan kısım canlının içerisinde kazınarak çıkartılan ufak bir deri parçasıdır. (aşağıdaki resimde kırmızıyla daire içine alınmış dorsal mesenter denilen bölüm). Vakit varken bu parça bolca çıkartılır, tuzlanır ve saklanır. Daha sonra kullanılabilir. Bu parçanın çıkartılmasında yemek kaşığından yararlanılır. Kaşıkla diğer yerler kazınır beyazımsı bu parça ayrılır. Hayvanın dışındaki kabuğu ve barsakları dışında kalan bir deri parçası gibi olan bu eti çıkartmak oldukça zahmetlidir. Echinodermata filumu, ‘Derisidikenliler’ olarak adlandırılırlar. Kıyı bölgelerde sıkça rastlanmaları, ilginç şekil ve hacimleri, erginlerinin makraskobik boyutta oluşları nedeniyle deniz omurgasızlarının en iyi bilinen grubunu oluşturmaktadırlar. Bu grup kendi arasında Asteroidea, Holothuroidea, Ophiuroidea, Crinoidea ve Echinoidea ‘ler olarak 5’e ayrılır. Süveyş Kanalı bağlantısı sonucu Türkiye güneybatı kıyıları Akdeniz’in diğer bölgelerine göre biota açısından da değişiklikler gösterir. Echinoidae üyelerinden deniz kestaneleri ekosistemdeki dengenin sağlanmasındaki temel görevlerinin yanı sıra, halk tarafından karadiken adı verilen türleri (Arbacia lixula, Paracentrotus lividus ve Sphaerechinus granularis) yumurtalarının besin olarak kullanılması nedeniyle de yakından tanınan canlılardır (Ünsal, 1973a). Deniz kestaneleri yumurtalarının bazı biyolojik çalışmalarda deney materyali olarak kullanıldığı, deniz dibinde biriken iskeletlerinin diplerde büyük kireç yataklarının oluşmasında önemli rol oynaması nedeniyle paleontologlar tarafından çökeltilerin yaşının hesaplanmasında kullanıldığı ifade edilmektedir (Özvarol, 2001). Ayrıca Echinoid bioerezyonunun mercan resiflerinin gelişimini sınırlandırıcı etkilerinin olduğu bulunmuştur. Yapılarındaki kalsiyum karbonat nedeniyle resif bölgelerinin %7-11’nde karbonat tortuları, %13- 22 arasında da eğimli kireç yataklarını meydana getirdikleri tespit edilmiştir (Mokady vd., 1996). Holothuroidae içerisinde yer alan ve deniz hıyarı olarak isimlendirilen Holothuria tubulosa’nın paragat yemi olarak değerlendirildiği; bazı türlerinin Çin başta olmak üzere birçok ülkede çorba yapımında kullanıldığı; etlerinin kurutulmuş ya da haşlanmış olarak tüketildiği; ayrıca günümüzde kanser tedavisinde kullanılmaya başlanması nedeniyle ayrı bir önem kazandıkları belirtilmektedir (Özaydın, 1991; Ünsal, 1973a). Ophiuroidae üyeleri olan yılan yıldızları günümüzde damar sertliği hastalıklarında ve kalp çalışması düzenleyicisi olarak değerlendirildikleri bilinir. Bir ophiuroid türü olan Ophiotrix fragilis ise balık ağlarında veya paraketalarda yakalanan balıkların gözlerini besin olarak kullanması nedeniyle ekonomiye zararlı bir tür olarak bildirilmektedir (Özaydın, 1991; Ünsal, 1973a). Ülkemiz dışında Echinodermata faunasının tespiti ve biyoekolojik özelliklerinin belirlenmesi çalışmaları son yıllarda hız kazanmıştır.Günümüzde tüm üyeleri yalnızca denizel ortamda yaşayan, aşağı yukarı tüm dünya denizlerine yayılmış olan Echinodermataların, yaklaşık 8000 türü bilinmektedir (Özaydın, 1991). Türkiye kıyılarındaki Echinodermata faunası konusunda 1987 ve 1993 yılları arasında özellikle Ege Denizi başta olmak üzere çalışmalar yapılmış ve ülkemiz denizlerinde 47 tür tanımlanabilmiştir (Katağan vd., 1995). Yine Ülkemizde 1995 ve 2006 yıllarında yapılan çalışmalarda Türkiye Kıyılarında 48 türün dağılım gösterdiği bildirilmiştir (Katağan vd., 1995; Çınar vd., 2006). Çalışmamızda Antalya Körfezi doğu kıyılarında dağılım gösteren Echinodermataya ait türlerin mevsimsel örneklemelerle belirlenen istasyonlardaki bulunurlukları, dağılım gösterdikleri derinlikler, biyotop özellikleri gibi biyoekolojik durumları ortaya konulmuştur. Ayrıca deniz kestanelerinden P. lividus’un Alanya Kalesi doğu kıyılarında ki gonad gelişimleri mevsimsel olarak belirlenmiştir. Çalışmanın sonuç bölümünden aldım Çalışma sahamızın kayalık kesimlerinde 0-3,5 m’lerden örneklediğimiz deniz hıyarlarından Holothuria mammata’nın Ege Denizinde olduğu kadar Akdenizde de dağılım gösterdiği bilinir (Sinis, 1977; Tortonese, 1965; Tortonese,1987). Türkiye Akdeniz kıyılarında daha önceki çalışmalarda tespit edilemeyen bu tür ise bölge için yeni kayıttır. Holothuroidea (Deniz hıyarlarının) teşhisinde spikül yapıları önemli kriterdir (Demir, 1954; Tortonese, 1965; Ünsal, 1973; Sinis, 1977; Riedl, 1983; Tortonese,1987; Özaydın, 1991; Demirsoy, 1998). Çalışmamız sırasında bu sınıftan Holothuria sanctori’ nin bastonsu, üstten bakıldığında tabanı oval ve çıkıntılı, kenarları tırtıklı oblong ve delikli olmak üzere 3 çeşit spikül içerdikleri tespit edilmiştir. Bu spiküllerin kenarları tırtıklı oblong ve delikli olanlarının H. mammata’ya oranla daha büyük oldukları tespit edilmiştir. Bunlardan özellikle oblong ve delikli yapılar içermeleri nedeniyle Türkiye Ege Denizi kıylarında yaşadığı bildirilen Stichopus regalis (Cuv)’den ayrılmaktadırlar. Tespit ettiğimiz Holothuria sanctori’nin Ülkemiz Akdeniz sahillerinde bulunmadığı görülmektedir (Katağan vd., 1995). Bu türün Akdeniz’in 59 diğer bölgelerinde yaşadığı dikkate alındığında, Türkiye Akdeniz kıyıları için yeni kayıt olduğu sonucuna varılmıştır. BU çalışmayı incelemeni tavsiye ederim tez.sdu.edu.tr/Tezler/TF01185.pdf   Deniz Hıyarları ve Yetiştirme Teknikleri Deniz Hıyarları ve Yetiştirme Teknikleri Doç.Dr. Aynur Lök (1), Arş.Gör. Sefa Acarlı (1,2)ve Arş.Gör. Serpil Serdar (1,3) (1) Ege Üniversitesi, Su Ürünleri Fakültesi, Yetiştiricilik Bölümü. 35100 Izmir Tel: 232-3884000/1294-1299 Faks: 232-3883685 E-posta: hindioglu@sufak.ege.edu.tr, aynurlok@hotmail.com (2) Tel: 232-7521162/138 Faks: 232-3883685 E-posta: sefaacarli@hotmail.com (3) Tel: 232-7521162/138 Faks: 232-3883685 E-posta: serdarserpil@yahoo.com Özet Deniz hıyarı Echinodermata filimu altında yer almakta ve yaklaşık olarak 1200 türü bulunmaktadır. Bu 1200 tür içersinde yaklaşık 20 türü ekonomik değere sahiptir. Hindistan, Fiji, Papua Yeni Gine, Çin ve Japonya gibi ülkelerde avcılk yoluyla yoğun olarak üretilmektedir. 1994 yılında tüm dünyada 12000 ton üretim yapılmış ve 60 milyon dolar gelir elde edilmiştir. Gıda olarak tüketiminin dışında sağlık sektöründe ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Ancak aşırı avcılık sonucunda son yıllarda deniz hıyarları stokları zarar görmüştür. Bu amaçla kuluçkahanelerde deniz hıyarı üretimine başlanmış ve genç deniz hıyarları doğaya bırakılarak stoklar yenilenme yoluna gidilmektedir. Türkiye sularında bulunan türler Holothuria tubulosa ve Stichopus regalis'dir. Holothuria tubulosa Marmara ve Ege kıyılarında dağılım gösterirken Stichopus regalis Marmara, Ege ve Batı Akdeniz kıyılarında dağılım göstermektedir. Deniz Hıyarları ve Ekonomik Önemi Ülkemizde tüketimi olmayan bir baska deniz canlısı olan deniz hıyarları, ticari olarak dünyada en az 1000 yıldır avlanmaktadır. Çin, Hong Kong, Güney Kore, Singapur ve Japonya’da çig, kurutulmus, kaynatılmıs olarak tüketilmektedir. Bazı ülkelerde deniz hıyarı ekstratları geleneksel ilaç olarak ta kullanılmaktadır. Ragbet görmesinin nedeni, ilaç olarak kullanılmasının yanında düsük yag ve yüksek kalsiyum içermesi ile, 40 yas üzerindeki insanlar tarafından tamamlayıcı gıda kaynagı olmasıdır. Kurutulmus ürüne Fransızlar “beche-de-mer”, Çinliler “hai-son”, Endonezyalılar “trepang” isimlerini vermistir (Özer vd., 2004). Deniz hıyarları; silindir seklinde, siyahtan açık sarı- beyaza kadar degisen renklerdedir. Uzunlukları 20-70 cm’ye, agırlıkları ise 2.5 kilograma kadar degismektedir. Çok fazla türü bulunmasına karsın sadece 10 türü ticari degere sahiptir. Sıg sularda elle, derin sularda ise dalgıçlarla, çatal uçlu sopalarla ya da yogun bulunan ortamlarda trol ile toplanırlar. Avlanmadan sonra uzun süre suyun dısında tutulan canlılar, sularını kaybederek son ürünün degerini düsürürler. Hayvanlar isleme tesisine tasınıncaya kadar, kalite degisimlerinden kaçınmak için, iç organlarının gemide çıkarılması tavsiye edilir. Bu amaçla, agız kısmından açılan kesikten baskı ile iç organlar bosaltılır. Uzun süre tasınacaklarsa deniz suyunda tutulurlar ve suyun 8-12 saatte bir tazelenmesi önerilir. 0ç organları çıkarılmıs olsun ya da olmasın soguk deniz suyunda veya buzda tasınmalıdırlar.0sleme, temel olarak iki asamadan olusmaktadır. Birinci asama haslama, ikinci asama güneste kurutmadır. Pisirmeden önce iç organları ve dıs yüzeyi dikkatlice temizlenmeli ve sonra deniz suyu ile iyice yıkanmalıdır (Subasinghe, 1992). 2002 yılına kadar deniz hıyarlarının ticari olarak avlanmasına iliskin herhangi bir düzenleme yokken, bu tarihten itibaren Tarım ve Köy 0sleri Bakanlıgı tarafından üreme periyodunda avlanmaları yasaklanmıstır. Avlanma yasagı 1 Agustos- 15 Eylül arasındadır. 1996-1997 yıllarında deniz hıyarları dondurulmus olarak, ülkemizden ihraç edilmistir. 2002 yılından sonra ihracat tekrar baslamıstır. 0slenmis ürünler; un, kurutulmus, dondurulmus ve tuzlanmıs olarak yurt dısına gönderilmistir. 2007 yılında 77 ton dondurulmus, kurutulmus ve tuzlanmıs ürün ihraç edilmistir. 2003 yılında ise en yogun olarak bulundukları Bandırma bölgesinde stok çalısması yapılmıs ve rapor edilmistir. 0slenmis ürünler dıs pazarda 7-32$ /kg fiyat bulmaktadırlar (Aydın, 2008). FAO istatistiklerine göre, 2007 yılında taze, sogutulmus, donmus, kurutulmus, salamura yapılmıs, tuzlanmıs olarak, tüm dünyada 6244 ton deniz hıyarı ihracatı yapılmıs ve 60 milyon doların üzerinde deger bulmustur (ftp://ftp.fao.org). Ülkemizde ticari degeri olan birkaç deniz hıyarı türü oldugu Aydın (2008) tarafından bildirilmistir. Aydın (2008) 2007 yılında toplam 77,238 kg deniz hıyarının ülkemizden donmus,kurutulmus ve tuzlanmıs olarak üretilip ihraç edildigini belirtmistir. Ülkede bu tür ürünleri isleyen çok az isletmenin oldugu bilinmektedir. Ancak bu türlerin islenip pazarlama sektörü gelistirilmelidir. (Özer vd., 2004; Aydın, 2008).

http://www.biyologlar.com/deniz-hiyarlari

Kakao Neden Sağlığımız İçin Önemlidir?

Kakao Neden Sağlığımız İçin Önemlidir?

Bazı bakteriler bizim kadar çikolatayı seviyorlar ve tadını çıkarıyorlar. Kakaodaki molekülleri, besin kaynağı olarak kullanıyorlar ve sağlığımız için faydası sağlıyorlar.

http://www.biyologlar.com/kakao-neden-sagligimiz-icin-onemlidir

Saat Protein, Kromozom İlmeklerini <b class=red>Gevşeterek</b> Gen İfadesini Baskılıyor

Saat Protein, Kromozom İlmeklerini Gevşeterek Gen İfadesini Baskılıyor

İnsan vücudunun 24 saatlik bir sirkadiyen program üzerinden, yani günlük çevrimlerle işlediği biliniyordu.

http://www.biyologlar.com/saat-protein-kromozom-ilmeklerini-gevseterek-gen-ifadesini-baskiliyor

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0