Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 4553 kayıt bulundu.

LABORATUVAR KULLANMA TALİMATI VE ÖĞRENCİLERİN DİKKAT ETMESİ GEREKEN KURALLAR

Laboratuarlarda yapacağınız çalışmalarda kendinizin ve arkadaşlarınızı tehlikelerden korumak için aşağıdaki prensiplere uygun olarak hareket ediniz. 1. Daima öğretmen tarafından verilen ve laboratuar kitabında yazılı olan direktiflere göre çalış, katiyen verilmemiş deneyleri sınıfın emniyeti açısından yapmaya kalkışma.2. Eğer bütün sınıfın faydalanabileceği bir çözeltiyi kullanıyorsan senin için gerekli olan miktarı aldıktan sonra gerisini arkadaşlarının da kullanabilecekleri uygun bir yere bırak. Herkesin sınıf içinde koşuşup aramak suretiyle karışıklık çıkarmasına meydan verme.3. Şişe veya kavanozdan madde alırken etiketi daima iki kere oku. Emniyet ve deneyin hatasız yapılabilmesi için bu önemli hususu aklından çıkarma.4. Kimyasal maddeleri çok temiz olmalarına dikkat et. Kullanmak için aldığın çözeltiyi kullanımdan sonra fazla olarak kalırsa kesinlikle şişeyi boşaltma öğretmeninin vereceği direktife göre hareket et. 5. Kimyasal maddelerin katiyen eline alma, metal maşa, spatül, cam veya plastik kaşık kullan.6. Çözeltiyi aldığın şişenin kapağını derhal üzerine yerleştir. Aynı şekilde diğer kimyasal maddelerinde kapaklarının açık kalmamasına dikkat et.7. Hiçbir zaman dereceli ölçü silindiri ve diğer ölçü kaplarını ısıtma.8. Kolayca yanabilen maddelerle çalışırken açık aleve yakın tutma. Çünkü bu gibi yanıcı maddelerin görünmeyen buharları çalışma masasının ötesindeki ocaklara kadar ulaşıp yangına sebep olabilir. 9. Kibrit çöpü, pamuk, süzgeç kağıdı vb. katı maddeleri kesinlikle lavabolara atma 10. Kullanılmış kapları temizle her ne suretle olursa olsun onları kirli bırakma. Ve içindeki maddelerin kuruyup yapışmasına imkan verme. Eğer temizlenecek madde renkli ise veya temizlenmesi zor ise bunu çözebilecek bir çözücü maddeyi öğretmenine sorarak al ve vereceği talimata göre kullan. Temizleme işlemi bittikten sonra kapları yerine yerleştir, deney masasını temizle diğer malzemeleri usulüne uygun olarak yerleştir.11. Tehlikeli deneyler için koruyucu gözlük ya da maske kullanmayı ihmal etme. Bu tür koruyucu maddelerin hangi deneylerde kullanılacağı öğretmeniniz tarafında size belirtilecektir.12. Değişik asitlerle çalışırken son derece dikkati daima asidi su üzerine boşaltarak seyreltme işlemini yap, asitleri lavaboya boşaltırken eğer değişik iki asit ise iyice seyrelttikten sonra boşalt ayrıca boşalttığın kabı ve lavaboyu bol su ile yıkamayı ihmal etme.13. Çalışma masasına kitap ve defter bırakma ancak müsvette kağıt ile bir kalem bulundur.14. Laboratuar çalışmasından önce yapacağın deneyi iyice oku, ilgili kısımları not tut, eğer deney esnasında bir zorlukla karşılaşırsan mutlaka öğretmenine sor.15. Güç kaynağı, voltmetre, Ampermetre, termometre ve kronometre gibi araçların kullanımdan önce ne şekilde kullanılacağı hususunda öğretmeninin yapacağı açıklamalarını dinle.16. Temiz olduğuna kanaat getirirseniz bile laboratuarda bulunan beherglas, erlenmayer, balon gibi kaplarla kesinlikle su içme.17. Laboratuarlarda her ne suretle olursa olsun hiçbir maddenin tadına bakmayın.18. Beklenmedik durumların ortaya çıkması halinde veya bir değişikliğin gözlenmesi durumunda öğretmenize mutlaka haber veriniz.19. Kendi başınıza dolaplardan malzemeyi almayınız. Öğretmenin müsaadesi dışında kullanmayınız.20. İşin bittikten sonra muslukları, elektrik düğmelerini ve tüpgaz musluklarını mutlaka kapatınız.21. Laboratuarlarda ciddi olarak çalışmak mecburiyetindesiniz. Bu nedenle arkadaşlarınızla kesinlikle el hareketleri ve benzeri şakalarda bulunmayınız.22. Sıvıların pipetle emilmesi doğru değildir. Ağıza kimyasal çözeltilerin kaçması tehlikeli olduğundan bu duruma meydan vermeyiniz.23. Piset, hortum vb. araçlarla arkadaşlarınızla su veya herhangi bir madde sıçratmayınız.24. Gerektiği kadar malzeme kullanınız. Fakat asla lüzumundan fazla malzemeyi kullanmayınız.25. Bilhassa köpüklenip taşabilme durumlarına karşı dikkatli olunuz. Öğretmenlerinizin tavsiyelerine uyunuz.26. Balon, erlenmayer, beher ve şişelerin basınca karşı dayanma direnci az olduğundan sıcakken kapak veya mantar ile kapatmayınız. Böyle durumlarda kabın bütün kaidesi soğutma esnasında çatlayıp kırılabilir.27. Su üzerinde gaz toplama ile sonuçlanan bir çok denemelerde geri emmeler alabileceğinden dikkatli ol ve içinde gaz çıkışı ile reaksiyonunun devam ettiği cam balonun çıkış borusundan ayrılmadıkça ısıtma işlemine son verme.28. Elinizde cam boruların kırılması bükülmesi gibi medenemelere kesinlikle girişmeyiniz.29. Maddelerin üzerinde yazılı olan etiketleri kesinlikle koparmayınız. Kopma ihtimali olan varsa öğretmeninize mutlaka haber veriniz.30. Metalik yapılı olan ders araçlarını nemli bırakmayınız. Bu durum onların paslanıp çürümelerine neden olabilir.31. Ders bitiminden hemen sonra laboratuarın genel temizliğini yapınız.32. Temizlik işleminden sonra gerekli havalandırma işlemini gerçekleştirerek kapı ve camları usulüne uygun olarak kapatınız.  Laboratuvarda Çalışma Prensipleri 01. İdari bölüm, fiziksel, kimyasal ve mikrobiyoloji analiz laboratuvar bölümleri ayrı  birimler halinde planlanmalıdır. Laboratuvarlar yapılan analizin özelliğine uygun bir şekilde planlanmalı ve çalışmalıdır. 03. Personel için yeteri kadar soyunma dolabı bulundurulmalı, kadın ve erkek personel için soyunma odaları ve sosyal alan düşünülmelidir. Laboratuvara çanta, palto, hırka, mont ve gereksiz malzeme getirilmemelidir. 04. Laboratuvarlar özel çevre koşulları gerektiren analizlerde bu koşulları kontrol etmeye yarayan alet ­ ekipmanlarla donatılmış olarak ayrı bölümler halinde planlanmalıdır. 05. Laboratuvarlar toz, nem, buhar, titreşim, elektromanyetik etkenler ve zararlı canlılar gibi olumsuz etmenlerden korunmalıdır. Çalışma alanları 20ºC sıcaklıkta sabit tutulmalıdır. 06. Analiz yapılan bölümler, çalışan personelin rahatça hareket etmesine olanak sağlayacak genişlikte planlanmalıdır. 07. Boru sistemleri, radyatörler, aydınlatma sistem ve bağlantıları ile diğer servis noktaları kolay temizlenecek biçimde tasarlanmalı, duvarlar, taban ve tavanlarkolay temizlenir ve gerektiğinde dezenfekte edilir özellikte olmalıdır. 08. Aydınlatma, ısıtma ve havalandırma sistemleri yapılacak analizleri doğrudan veya dolaylı olarak etkilemeyecek nitelikte olmalıdır. 09. Laboratuvarda ilk yardım için gerekli ilaç ve malzeme bulunan bir dolap ve ilk yardım talimatı bulunmalıdır. 10. Laboratuvarda yangına karşı gerekli önlemler alınmalı, bu konuda mutlaka itfaiyeden uygunluk belgesi alınmalıdır. 11. Laboratuvar binasının çevresinde kirliliğe yol açacak çöp, atık yığınları, su birikintisi ve zararlı canlıların yerleşmesine uygun ortamlar bulunmamalıdır. 12. Personelin iş güvenliği için uygun giysi ve donanım kullanması sağlanmalıdır. Laboratuvarda mutlaka laboratuvar önlüğü ile çalışılmalıdır. Laboratuvar önlüğü tercihan yanmayan kumaştan, normal uzunlukta ve uygun bedende olmalıdır. 13.Uzun saçlar toplanmalı, ya topuz yapılmalı veya yanmaz bone içine alınmalıdır. Ayakkabılar laboratuvarda çalışmaya uygun olmalı, burnu açık ayakkabı giyilmemelidir. Tuvaletler laboratuvar bölümlerine açılmamalıdır. 14. Laboratuvarda herhangi birşey yenilip içilmemeli (özellikle sigara), çalışırken eller yüze sürülmemeli, ağıza herhangi birşey alınmamalıdır. 15. Laboratuvarın her bölümünde temizlik, sanitasyon dezenfeksiyon işlemleri yazılı talimatlara göre periyodik olarak yapılmalı, kayıtları tutulmalıdır. 16. Çalışan personelin periyodik sağlık kontrolleri yapılmalı, bulaşıcı bir hastalığı olan veya taşıyıcı olduğu belirlenen personel çalıştırılmamalıdır. 17. Kullanıldıktan sonra her bir eşya, alet veya cihaz belli ve yöntemine uygun biçimde temizlenerek yerlerine kaldırılmalıdır. 18. Laboratuvarların giriş ­ çıkışı denetlenmeli ve analiz yapılan bölümlere çalışanlar dışında kişilerin girmeleri engellenmelidir. 19. Laboratuvarın faaliyet gösterdiği konulara göre ortaya çıkan atıklar doğrudan alıcı ortama verilmemeli, tekniğine ve mevzuata uygun bir biçimde etkisiz hale getirilmelidir. 20. Atılacak katı maddeler çöp kutusuna atılmalıdır. İşi bitmiş, içinde sıvı bulunan beher, erlenmayer, tüp gibi temizlenecek cam kaplar da lavaboya konulmalı, masa üzerinde bırakılmamalıdır. 21. Su, gaz muslukları ve elektrik düğmeleri, çalışılmadığı hallerde kapatılmalıdır. Malzemeler kendi malınızmış gibi kullanılmalıdır. 22. Çalışmalarda dikkat ve itina ön planda tutulmalıdır. 23. Laboratuvarda başkalarının da çalıştığı düşünülerek gürültü yapılmamalıdır. Asla şaka yapılmamalıdır. 24. Laboratuvarda meydana gelen her türlü olay, laboratuvarı yönetenlere anında haber verilmelidir. 25. Laboratuvarı yönetenlerin izni olmadan hiçbir madde ve malzeme laboratuvardan dışarı çıkarılmamalıdır. 26. Katı haldeki maddeler şişelerden daima temiz bir spatül veya kaşıkla alınmalıdır. Aynı kaşık temizlenmeden başka bir madde içine sokulmamalıdır. Şişe kapakları hiçbir zaman alt tarafları ile masa üzerine konulmamalıdır. Aksi taktirde, kapak yabancı maddelerle kirleneceği için tekrar şişeye yerleştirilince bu yabancı maddeler şişe içindeki saf madde veya çözelti ile temas edip, onu bozabilir. 27. Cam kapaklı şişeler açılmazlarsa, böyle hallerde şişe kapağına bir tahta parçası ile hafifçe vurularak gevşetilir. Bu fayda etmediği taktirde camın genişlemesi için küçük bir alevle şişe döndürülerek boğazı dikkatlice ısıtılır veya şişe bir müddet su içinde batırılmış vaziyette bırakılır. Kapaklı ve tıpa ile kapatılmış kaplardaki madde kesinlikle ısıtılmamalı, üzerinde ateşe dayanıklı işareti taşımayan kaplarda ısıtma ve kaynatma yapılmamalıdır. 28. Şişelerden sıvı akıtılırken etiket tarafı yukarı gelecek şekilde tutulmalıdır. Aksi halde şişenin ağzından akan damlalar etiketi ve üzerindeki yazıyı bozar. Şişenin ağzında kalan son damlaların da şişenin kendi kapağı ile silinmesi en uygun şekildir. 29. Kimyasal maddeler gelişigüzel birbirine karıştırılmamalıdır, çok büyük tehlike yaratabilir. 30. Bazı kimyasal maddeler birbiriyle reaksiyona girerek yangına veya şiddetli patlamalara yol açarlar ya da toksik ürünler oluştururlar. Böyle maddelere geçimsiz kimyasal maddeler denir. Bunlar her zaman ayrı ayrı yerlerde muhafaza edilmelidir. Bu maddeler aşağıda verilmiştir: 31. Çözelti konulan şişelerin etiketlenmesi gerek görünüş ve gerekse yanlışlıklara meydan verilmemesi için gereklidir. Kağıt etiket kullanılıyorsa yazıların ıslanınca akmaması için çini mürekkep kullanılması iyi sonuç verir. Etiketlerin arkası nemlendirilirken ağıza ve dile sürülmemelidir. 32. Kimyasal maddeler risk gruplarına ve saklama koşullarına göre, havalandırma sistemli ayrı oda, dolap veya depolarda bulundurulmalıdır. Kimyasal maddelerin bulunduğu yer kilitli olmalı, anahtarı depo sorumlusu ve sorumlusunda olmalıdır. 33. Laboratuvarda zaman çok önemlidir. Yapılacak işler başlangıçta planlanırsa zamandan tasarruf edilebilir. Örneğin, suyu uçurma gibi bazı işler pek az dikkat ister ve bu zaman süresince başka bir analiz de yapılabilir. 34. Organik çözücüler lavaboya dökülmemelidir. Tartım veya titrasyon sonuçları küçük kağıtlara yazılmamalıdır. Bu kağıtlar kaybolabilir ve analizin tekrarlanması zorunluluğu ortaya çıkabilir. 35. Laboratuvarda çalışmalar için özel bir defter tutulmalıdır. Yapılan çalışma ve gözlemler mutlaka kaydedilmelidir. 36. Ecza dolabında neler bulunduğu, yangın söndürme cihazının nasıl çalıştığı bilinmelidir. Bu konuda eğitim yapılmalıdır. 37. Uçucu sıvılar lavaboya dökülmemelidir. 38. Şişelerin kapak veya tıpaları değiştirilmemelidir. Çözelti şişelere doldurulurken dörtte bir kadar kısım genişleme payı olarak bırakılır. 39. Etiketsiz bir şişeye veya kaba, kimyasal madde konulmaz. Ayrıca boş kaba kimyasal bir madde koyunca hemen etiketi yapıştırılmalıdır, bütün şişeler etiketli olmalıdır. Üzerinde etiketi olmayan şişelerdeki kimyasal maddeler, deneylerde kesinlikle kullanılmamalıdır. 40. Cam kesme ve mantara geçirme durumlarında ellerin kesilmemesi için özel eldiven veya bez kullanılmalıdır. Ucu sivri, kırık cam tüplerine, borulara lastik tıpa geçirilmemelidir. Böyle uçlar; havagazı ocağı, zımpara veya eğe ile düzgün hale getirilmelidir. 41. Lastik tıpalara geçirilecek cam boruların uçları su ile ıslatılmalı veya  gliserin, vazelin ile yağlanmalıdır. Cam borular lastik tıpaya direkt bastırılarak değil de döndürülerek sokulmalıdır. 42. Tüp içinde bulunan bir sıvı ısıtılacağı zaman tüp, üst kısımdan aşağıya doğru yavaş yavaş ısıtılmalı ve tüp çok hafif şekilde devamlı sallanmalıdır. Tüpün ağzı kendinize veya yanınızda çalışan kişiye doğru tutulmamalı ve asla üzerine eğilip yukarıdan aşağıya doğru bakılmamalıdır. Yüze sıçrayabilir. 43. Zehirli ve yakıcı çözeltiler, pipetten ağız yolu ile çekilmemelidir. Bu işlem için vakum ya da puar kullanılmalıdır. 44. Genel olarak toksik olmadığı bilinen kimyasal maddeler bile, ağıza alınıp tadına bakılmamalıdır. 45. Benzin, eter ve karbonsülfür gibi çok uçucu maddeler ne kadar uzakta olursa olsun açık alev bulunan laboratuvarda kullanılmamalıdır. Eter buharları 5 metre ve hatta daha uzaktaki alevden yanabilir ve o yanan buharlar ateşi taşıyabilir. 46. Sülfürik asit, nitrik asit, hidroklorik asit, hidroflorik asit gibi asitlerle bromür, hidrojen sülfür, hidrojen siyanür, klorür gibi zehirli gazlar içeren maddeler ile çeker ocakta çalışılmalıdır. 47. Tüm asitler ve alkaliler sulandırılırken daima suyun üzerine ve yavaş yavaş dökülmeli, asla tersi yapılmamalıdır. 48. Civa herhangi bir şekilde dökülürse vakum kaynağı ya da köpük tipi sentetik süngerlerle toplanmalıdır. Eğer toplanmayacak kadar eser miktarda ise üzerine toz kükürt serpilmeli ve bu yolla sülfür haline getirilerek zararsız hale sokulmalıdır. 49. Termometre kırıklarının civalı kısımları yada civa artıkları asla çöpe yada lavaboya atılmamalı, toprağa gömülmelidir. 50. Elektrikle uğraşırken eller ve basılan yer kuru olmalı, metal olmamalı, elektrik fişleri kordondan çekilerek çıkarılmamalıdır. Gerektiğinde bazı işlemleri hemen yapabilmek için gerektiği kadar elektrik bilgisi edinilmeli, büyük onarımlar mutlaka ehliyetli teknisyenlere yaptırılmalıdır. 51. Laboratuvarda, özellikle kilitlenmiş bir yerde yalnız çalışılmamalıdır. Her türlü olasılıklara karşı, tek başına çalışan kişi yapacağı işleri bir başkasına önceden anlatmalı ve sürekli haber vermelidir. 52. Kimyasallar taşınırken iki el kullanılmalı, bir el kapaktan sıkıca tutarken, diğeri ile şişenin altından kavranmalıdır. Desikatör taşınırken mutlaka kapak ve ana kısım birlikte tutulmalıdır. Desikatör kapakları arasıra vazelin ile yağlanmalıdır. 53. Laboratuvar terkedilirken bulaşıklar yıkanmalı, tüm kimyasallar güvenlik altına alınmalı, gaz muslukları ana musluktan kapatılmalıdır. 54. Gözler, hassas terazide tartma gibi işlemler dışında daima korunmalıdır. Emniyet gözlükleri takmak yararlıdır. Gazlardan dolayı gözlerin herhangi bir tahrişinde buna engel olmak için sık sık gözleri soğuk su ile yıkamak veya bol su akıtmak gereklidir. 55. Asit, baz gibi aşındırıcı ­ yakıcı maddeler deriye damladığı veya sıçradığı hallerde derhal bol miktarda su ile yıkanmalıdır. 56. İçinde kültür bulunan tüp, petri kutusu gibi malzeme açık olarak masa üzerine bırakılmamalı, tüpler önlük cebinde taşınmamalı, masa üzerine gelişigüzel konulmamalıdır. Tüpler tüplükte tutulmalıdır. 57. Çalışırken laboratuvar kapı ve pencereleri kapalı tutulmalı, mikroorganizma veya sporlarını etrafa yayacak gereksiz ve ani hareketlerden sakınılmalıdır. 58. Kültürlerin yere veya masaya dökülmesi veya kültür kaplarının kırılması halinde durum hemen laboratuvar yöneticisine bildirilmeli ve dökülen kültürün üzeri anında uygun bir dezenfektan çözeltisi ile kaplanarak (örneğin %10'luk hipoklorit çözeltisi) 15 ­ 30 dakika bekletilmeli ve daha sonra temizlenmelidir. 59. Öze uçları her kullanımdan önce ve sonra Bunzen beki alevinde usulüne uygun şekilde yakılarak sterilize edilmelidir. 60. Mikrobiyoloji laboratuvarında kullanılacak pipetler, önce ağız kısımlarına pamuk yerleştirilerek sterilize edilmeli ve bu şekilde kullanılmalıdır. 61. Kültürün yutulmaması için  tüm önlemler alınmalı kültür yutulursa, anında laboratuvar yöneticisine haber verilmelidir. 61. Mikrobiyolojik çalışmalarda steril olduğundan kuşku duyulan malzeme kullanılmamalıdır. 62. Pipetleme yapılırken kesinlikle üflenmemelidir. 63. Etil alkol gibi yanıcı, tutuşucu maddeler Bunzen beki alevi çevresinden uzak tutulmalıdır. 64. Ellerde kesik, yara ve benzeri durumlar varsa bunların üzeri ancak su geçirmez bir bantla kapatıldıktan sonra çalışılmalı, aksi takdirde çalışılmamalı ve son durum sorumluya iletilmelidir. 65. Mikroskobun objektif ve oküler kısmı her kullanımdan önce ve sonra ince mercek kağıdı ile veya bir tülbent yardımıyla dikkatlice merceğe zarar vermeden temizlenmelidir. 66. Çalışma bittikten sonra kirli malzemeler kendilerine ait kaplara konulmalıdır. Örneğin; kullanılmış pipetler, lam ve lamel hemen, içinde dezenfektan çözeltisi bulunan özel kaplara aktarılmalıdır. 67. Laboratuvardan çıkmadan önce mikroskop lambaları kapatılmalıdır. Gereksiz ışıklar söndürülmelidir. 68. Laboratuvar terkedilirken bulaşıklar yıkanmalı, tüm kimyasallar güvenlik altına alınmalı, gaz muslukları ana musluktan kapatılmalıdır. 69. Çalışma bittikten sonra eller sabunlu su ve gerektiğinde antiseptik bir sıvı ile yıkanmalıdır. 70. Kültür ve benzeri materyal laboratuvardan dışarı çıkarılmamalıdır. 71. Tüm deney sonuçları için gizlilik esasına uyulmalıdır. 72. En yakın sağlık kuruluşunun ve cankurtaran telefonları görülen yere asılmalıdır. 73. Laboratuvarda tek başına çalışılmamalıdır.

http://www.biyologlar.com/laboratuvar-kullanma-talimati-ve-ogrencilerin-dikkat-etmesi-gereken-kurallar

Mikroorganizmalarda Sınıflandırma ve yapı

Mikroorganizmalar gezegenimiz üzerindeki yaşamın taksonomisine ait herhangi bir yerde bulunabilir. Çoğu protistleri, bazı mantarları, aynı zamanda bazı mikro hayvanları ve bitkileri da içine alan belli sayıda ökaryotlar mikroskobik iken, bakteri ve arkeaların çoğunluğu mikroskobiktir. Virüsler, mikrobiyolojinin çalışma alanında olmasına rağmen, genellikle cansız sayılır ve dolayısıyla mikroorganizma olarak kabul edilmez. Prokaryotlar Prokaryotlar ya da Prokaryota; bakteriler, mavi-yeşil algler, riketsiyalar, aktinomisetler, ve mikoplazmaların gruplarının dahil olduğu; gerçek çekirdek zarları ve membrana bağlı organelleri olmayan, fosfolipid barındıran hücre duvarı ve tek helezonlu DNA molekülü hücre içinde serbest halde bulunan mikroorganizmaları kapsayan canlılar üstalemdir. Halk arasında mikrop diye adlandırılan mikroorganizmalar, hücresel yapılı olanlar ve hücresel yapıda olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılır. Hücresel yapıda olanlar Bakteriler, mantarlar, protistlerdir. Hücresel yapıda olmayanlar ise Virüsler, viroidler, prionlardır. Canlıların bilimsel sınıflandırması içinde çok çeşitli grupları içerdiği için genel geçer özellikler belirtmek zordur. Bakteriler Bakteriler tek hücreli mikroorganizma grubudur. Tipik olarak birkaç mikrometre uzunluğunda olan bakterilerin çeşitli şekilleri vardır, kimi küresel, kimi spiral şekilli, kimi çubuksu olabilir. Yeryüzündeki her ortamda bakteriler mevcuttur. Toprakta, deniz suyunda, okyanusun derinliklerinde, yer kabuğunda, deride, hayvanların bağırsaklarında, asitli sıcak su kaynaklarında, radyoaktif atıklarda büyüyebilen tipleri vardır. Tipik olarak bir gram toprakta bulunan bakteri hücrelerinin sayısı 40 milyon, bir mililitre tatlı suda ise bir milyondur; toplu olarak dünyada beş nonilyon (5×1030) bakteri bulunmaktadır, bunlar dünyadan biyokütlenin çoğunu oluşturur. Bakteriler gıdaların geri dönüşümü için hayati bir öneme sahiptirler ve gıda döngülerindeki çoğu önemli adım, atmosferden azot fiksasyonu gibi, bakterilere bağlıdır. Ancak bu bakterilerin çoğu henüz tanımlanmamıştır ve bakteri şubelerinin sadece yaklaşık yarısı laboratuvarda kültürlenebilen türlere sahiptir. Bakterilerin araştırıldığı bilim bakteriyolojidir, bu, mikrobiyolojinin bir dalıdır. Arkea Arkeler, Arkea  veya Arkebakteriler, canlı organizmaların bir ana bölümüdür. Yabancı literatürde bu gruptaki canlılar Archaea veya Archaebacteria, grubun tek bir üyesi ise tekil olarak Archaeum, Archaean, veya Archaeon olarak adlandırılır Arkeler, Ökaryotlar ve Bakteriler, üç-saha sisteminin (İngilizce three domain system) temel gruplarıdır. Bakteriler gibi arkaeler de çekirdeği olmayan tek hücreli canlılardır, yani prokaryotlardır (prokaryotlar altı-alemli sınıflandırmada Monera olarak adlandırılırlar). İlk tanımlanan arkaeler aşırı ortamlarda bulunmuş olmalarına rağmen sonradan hemen her habitatta raslanmışlardır. Bu üst krallığa ait tek bir organizma "arkeli" (Arkea'ye ait anlamında; İngilizce archaean) olarak adlandırılır, bu sözcük sıfat olarak da kullanılır. Ökaryotlar Ökaryotlar (Latince: Eukaryota), hücrelerinin yapısından dolayı beraber gruplandırılmış bir canlılar grubudur. Bilimsel sınıflandırmada Ökaryotlar, Bakteriler ve Arkeler, tüm canlıları kapsayan üç ana gruptur. Ökaryotların tanımlayıcı özelliği genetik malzemelerinin zarla çevrili bir (veya birkaç) çekirdek içinde yer almasıdır. Bu nedenle kelime, Eski Yunanca eu, gerçek ve karyon, çekirdek sözcüklerinden türetilmiştir. Sıfat hali ökaryotiktir. Bakteri ve arkeler çekirdeksiz olduklarından beraberce prokaryot olarak adlandırılırlar (Eski Yunanca pro-, evvel ve karyon çekirdek sözcüklerinden). Çekirdeğin yanı sıra, ökaryotların mitokondri veya kloroplast gibi zarla çevrili çeşitli organelleri vardır, bu tür hücre içi karmaşık yapılar da prokaryotlarda bulunmaz. Ökaryotların ortak bir atası olduğu için bir üst alem (domain) olarak tanımlanmışlardır. Üst alem sisteminde ökaryotların, prokaryotlara kıyasla, arkelerle daha çok ortak özellikleri vardır ve bu yüzden arkelerle beraber Neomura kladı içinde gruplandırılırlar. Protistler Protistler (Protista, bazen Protoctista), ayrışık (heterojen) bir canlı grubudur ve hayvan, bitki ya da mantar olarak değerlendirilemeyen ökaryot canlılardan oluşur. Protistler bilimsel sınıflandırma açısından âlem olarak değerlendirilse de tek soylu (monophyletic) değil, kısmi soylu (paraphyletic) bir gruptur. Protistler içinde değerlendirilen canlıların da görece basit yapılı (tek hücreli ya da ileri düzeyde özelleşmiş dokuları olmayan çok hücreli) olmak dışında ortak özellikleri pek yoktur. Beslenmeleri fotosentez, absorbsiyon ya da fagositoz ile, çoğalmaları ise eşeyli ya da eşeysiz üreme ile gerçekleşen protistlerin hareketsiz olanları olabildiği gibi, kamçı, siller ya da yalancı ayaklarla hareket ederleri de bulunur. Yaklaşık olarak 60.000 yaşayan, 60.000 kadar da soyu tükenmiş fosil türü bilinmektedir. Protistalar canlılar dünyasının ökaryot hücreli en ilkel organizma grubudur. Çoğunlukla tek hücre halinde yaşamakla birlikte koloni halinde yaşayanları da vardır. Protistalar kamçılılar, silliler, kökayaklılar, sporlular, cıvık mantarlar ve algler olmak üzere gruplara ayrılırlar. Mikro Hayvanlar Mantar Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır. Halk arasında küf, pas, rastık, maya, mildiyö, şapkalı mantar, kav mantarı, puf mantarı gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar (Fungi) alemi içersinde incelenirler. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamındadır. Dünyanın heryerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bitkiler Bitkiler (Plantae), fotosentez yapan, ökaryotik, ağaçlar, çiçekler, otlar, eğreltiotları, yosunlar ve benzeri organizmaları içinde bulunduran çok büyük bir canlılar alemidir. Bitkiler, topluluk halinde yaşarlar. Bitkilerin bir bölgede oluşturdukları örtüye bitki örtüsü denir. Flora, bir bölgede yetişen bütün bitki türlerinin hepsine denir. Herhangi bir bölgenin yaşam koşullarında gelişen, benzer ekolojik yapı içeren bitki topluluğuna vejetasyon denir. Bunlar 4 sınıftır: Ormanlar (her zaman yeşil tropikal yağmur, subtropikal, orta kuşak, sert yapraklı, iğne yapraklı, kışın yaprak dökenler, muson ormanları, tropikal kuru, mangrov, galeri, bataklık), Çalılar (maki, garig, psödomaki), otlar (savan, step, çöl), tundra. Bitkilerin yetişmesini etkileyen bir çok faktör vardır. Bunlar; ekvatora uzaklık, denizden yükseklik(rakım), arazi eğimi, ışık, sıcaklık, nem, yıllık yağış miktarı, toprak içeriği, canlı faktörler(insan, hayvan, diğer bitkiler, mikroorganizmalar)'dir Bitkiler, fotosentezle ekolojik dengeyi sağlamada temel rol oynadıklarından, canlılar dünyasında çok önemli yere sahiptirler. Bitkiler aleminin 350.000'e yakın türü mevcuttur. 2004 itibariyle 287.655 bitki türü tanımlanmıştır. Bunlardan 258.650'si çiçekli bitkilerden, 15,000'i de yosunlardan olarak tanımlanmıştır. Bitkiler genelde ototrof (özbeslek) organizmalardır ve enerjilerini güneş ışığından alırlar. Birçok bitki kloroplastları sayesinde fotosentez ile organik bileşiklerini üretir. Bitki hücreleri genellikle kareye benzer şekildedir. Habitat ve Ekoloji [değiştir]Habitat, bir organizmanın yaşadığı ve geliştiği yer. Bu yer, fiziksel bir bölge, yeryüzünün özel bir parçası, hava, toprak ya da su olabilir. Habitat, bir okyanus ya da bir çayırlık kadar büyük olabileceği gibi, çürümüş bir ağaç kütüğünün altı ya da bir böceğin bağırsağı kadar küçük de olabilir. Bununla beraber, her zaman tanımlanabilen ve fiziksel olarak sınırlı bir bölgedir. Birden fazla hayvan ya da bitki özel bir habitatta yaşayabilir. Ekoloji, canlıların birbirleri ve çevreleriyle ilişkilerini inceleyen bilimdir. Ekosistem ise canlı ve cansız çevrenin tamamıdır. Ekosistemi de abiotik faktörler (toprak, su, hava, iklim gibi cansız faktörler) ve biyotik (üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılar) faktörler olmak üzere iki faktör oluşturur. Ekstremofil [değiştir]Ekstremofiller çoğunlukla tek hücreli olup ekstrem koşullarda yaşama gereksinim duyan ve bu koşullarda optimum olarak gelişen organizmalara denir.Ekstremofiller karasal mezofilik organizmaların büyümeleri ve üremeleri için gerekli optimal koşullardan çok farklı olan ekstrem çevrelerde gelişirler.Çoğu ekstremofiller(ekstrem koşulları seven) mikroorganizmalardır.Archaea domaini ekstremofillerin geniş dağılımlı olduğu bir domain olarak bilinmesine karşın,ekstremofiller hem bakterilerin hem de archaeaların içinde sayısız ve farklı genetik hatlarda yer almaktadır.Archaea ve ekstremofil terimleri ara sıra kendi içerisinde yer değiştirmesine karşın,pek çok mezofilik archaeaların ve pek çok ekstremofilik bakterilerin olduğu bilinmektedir.Yine,tüm ekstremofiller tek hücreli değildir.Çok hücrelilere örnek olarak ekstremofilik metazoalardan Pompeii kurdu ,psikrofilik(soğukta yaşamı seven) Grylloblattodea(böcek),artartik kabuklular(crustacea)ve Tardigrade(mikroskobik canlı) verilebilir. Mikrop terimi, bilim dünyasına ilk defa 1878'de Fransız cerrahı Charles Sédillot tarafından getirilmiştir. Sédillot, mikropların kendilerine has apayrı bir dünyası olduğunu savunmuştur. Mikrobiyoloji ilim dalı beş ana kısma ayrılmıştır: Viroloji, bakteriyoloji, protozooloji, algoloji ve mikoloji. Bunlara ilaveten moleküler ve hücresel biyoloji, biyokimya, fizyoloji, ekoloji, botanik ve zoolojiyle de yakından ilgilidir.

http://www.biyologlar.com/mikroorganizmalarda-siniflandirma-ve-yapi

İçsuların biyocoğrafik dağılımı

Irmaklar Yıl boyunca hemen hemen sabit sıcaklıkta çıkan yeraltı suları, üst yüzey sularının da katılmasıyla, su bolluğuna göre sırasıyla dereleri, çayları, ırmakları ve nehirleri oluşturur. Kaynaktan uzaklaştıkça, sıcaklık dış koşulların etkisi altına girer. Eğimden dolayı meydana gelen akıntı ve köpürme, havadaki 02'in alınmasını sağlar. Bu akıntılı bölgelerdeki özel koşullara uyum yapmış "Reofilik" bentozlar, akıntının sürükleme gücüne karşı koymak için bir takım ek önlemler kazanmışlardır. Bunlar arasında, vücudun yassılaşması, yapışma emeçlerinin (vantuzlarının) oluşması, yapıştırıcı salgıların çıkarılması gibi özellikler sayılabilir. En üst bölgelerdeki akıntılarda "Rhithral", yüksek 02 derişimi, oransal olarak kararlı bir sıcaklık yapısı ve çok kuvvetli akıntılar hüküm sürdüğünden, buralarda çok özelleşmiş bentoz kommuniteler (dip canlıları) yaşar. Bu bölgeler, çok kuvvetli akıntı olması nedeniyle, ancak yapısal ve fizyolojik olarak uyum yapmış canlıların yaşamasına izin verir. Örneğin; birgünsineği larvaları, taşsineği larvaları, vantuzlusalyangozlar, sıçrayan dereyengeçleri, bazı sineklerin larvaları ve titreksinek larvaları gibi organizmalar bu bölgelerde yaşayan canlılardan bazılarıdır. Nektonlardan, kışın yumurtlayan balıklar (alabalıklar) yaygındır. Aşağı bölgedeki akıntılarda "Potamal" sıcaklık değişmeleri çok fazladır. Oksijen miktarı da buna bağlı olarak çok değişkendir. Akıntı yavaşlamış ve çoğunlukla zeminde çok azalmıştır. Buralarda oksijen azlığına hoşgörülü (mezo, eury- ve oksibiyont türler), çoğunlukla euryterm (sıcaklık değişmelerine dayanıklı) türler yaşar: Örneğin, Odonata (subakireleri) larvaları, sucul kınkanatlılar (Dytiscidae, Hydrophilidae) sucul sinekler (Limnophilidae, Atriplectidae), su tesbihböcekleri ve çok sayıda su akarı gibi. Burada yaşayan balıklar hemen her zaman yaz aylarında yumurta bırakırlar (sazanlar, turna balıkları, levrek türleri gibi). Rhithral (üst hızlı akıntılar) ve potamaldaki (alt yavaş akıntılar) tipik kommuniteler, enlem ve boylama ve keza yüksekliğe bağlı olmadan yeryüzünün her yerinde genel bir yapı olarak ortaya çıkar. Rhitron kommünitenin genişlemesine, adalar ve dağ sıraları engel olur. Göller Durgun tatlısularla doldurulmuş çukur alanlar, limniyon (göller, göletler, bataklıklar) ekosistemini oluşturur. Suyun yoğunluğu, +4°C'de en yüksek özgül ağırlığa erişir. Özellikle belirli derinlikte olanlarda, sıcaklık bakımından bağımsız bir tabakalaşma oluşur. Kutup bölgelerindeki soğuk göllerin derin kısımlarında oldukça sıcak sular bulunur. Bu bölgenin üzerinde bulunan tabakalar, sadece yaz aylarında biraz ısınır; fakat çoğunluk çok soğuktur ve hatta yaz aylarında bile buz tutarlar. Subtropiklerdeki ve tropiklerdeki sıcak sulu göller hiçbir zaman donmamakta ve derinliklerinde bütün yıl boyunca serin su bulunmaktadır. Ilıman bölgelerdeki ılık göller, bu iki ekstrem göl tipi arasında kalan bir değişiklik gösterir. İlk ve sonbaharda, bu göllerde, sıcak göl yapısından (yaz), soğuk olan göl yapısına (kış) dönüşüm görülür. Arada kalan sürelerde, özellikle yaz günlerinde bir sıcaklık tabakalaşması oluşur. Rüzgarın etkisiyle meydana gelen hızlı değişmeye karşın, üst kısımda oldukça tekdüze (homojen) ısınmış bir tabaka "Epilimniyon", bu ü+4°C üst tabakanın altında sıcaklığın daha düşük ve oransal olarak daha kararsız olduğu bir geçiş tabakası "Termoklin" (metalimniyon), onun altında da, yani derinde ise, sıcaklığın düşük fakat kararlı olduğu "Hipolimniyon" tabakası bulunur. Oksijen derişimi de kural olarak bu sırayı izler. Oksijen bakımından en derişik ve besin bakımından en verimli tabaka epilimniyondur. Hypolimniyonda ise buna karşılık tüketim yüksek, oksijen derişimi düşüktür; bu bölgenin tabanında göl yaşamı için çok önemli olan mineralleşme görülür. Tabandaki çamur tabakaları içinde az miktarda oksijen bulunur ve buralarda sadece çok az sayıda oligo-, eury- ve oksibiyont hayvan türleri (Chironomus larvaları, Tubifex) yaşar. Sabit sıcaktı tabakalaşma gösteren tropik göllerin zemini, hemen hemen oksijen almadığından, buralara hayvanların yerleşmesi zor olmaktadır ya da mümkün olmamaktadır. Epilimniyonda türce zengin limnoplanktonlar baskındır. Zooplankton olarak da Copepoda, Branchiopoda (özellikle Cladocera), Rotifera ve Protozoa, fitoplankton olarak da Diatomea, Cyanophycea ve bazı bakteriler bulunur. Bunlar aynı zamanda nektonların (balıkları vs.) temel besin maddelerini oluştururlar. Balık faunası bölgelere göre önemli farklılıklar göstermesine karşın, limnoplanktonlarda büyük benzerlikler görülür. Bu sonuncuların birçok türü kozmopolittir. Hypolimniyonda renkli fitoplanktonlar, ışık yetersizliğinden dolayı yaşayamazlar. Burada, bakteriler daha yaygın bir şekilde bulunurlar ve madde döngüsünün parçalanma evresini gerçekleştirirler. Göletlerin zeminine ya da göllerin kıyı kesimlerinin tabanına bentozlar yerleşir. Bunlar daha çok böcek larvaları, oligoketler, yengeçler ve tatlısu salyangozlarıdır. Besin maddesi miktarına göre göller ötrofik (zengin) ve oligotrofik (fakir) diye genellikle ikiye ayrılır. Bunlardan birincisinin epilimniyonunda fazla miktarda üretim mevcuttur. Hipolimniyonda oksijen azlığından dolayı mineralleşme; ancak kısmen olabilir. Dolayısıyla ürün atıklarının bir kısmının taban çamuru olarak biriktiği; hatta kokuştuğu görülür. Bu tip göle daha çok ılıman enlemlerdeki sığ göllerde rastlanır. İkincisi oligotrof göllerdir. Ülkemizin yüksek dağlarındaki bütün derin göller bu tiptir. Bunlarda epilimniyonda üretim azdır; hipolimniyonda ise ışıklı bölgeden gelen üst yüzey bölgelerinin ürünleri tamamen mineralize edilir. Oksijen miktarının derinlerde yeterli olması, büyük çapta hayvansal yerleşimin olmasını sağlar. Bataklıklar Bataklıklarda tamamen farklı fiziksel ve kimyasal etmenler egemendir. Bu ekosistemin yapısı yeryüzünün her yerinde bir benzerlik gösterir. Göllerin yükselmesi sürecinde son evre olarak ortaya çıkarlar. Epilimnik ya da limnik ürünün tümü, minerallerine kadar yıkılmaz. Turbalık yosunlarının (Sphagnum) egemen hale geçmesi, bataklığın hem yükselmesini hem besin bakımından yüklenmesini ve çamur depolanmasını sağlar. Bataklıklar gittikçe sığlaşır ve nihayet karaya dönüşür. Humustaki yüksek asitli içerik ile az mineral varlığı "Dystrophe = Bozulmuş Göller" bataklıklar için tipiktir. Bu tip biyotoplara, yüksek bitki örtüsü ve bu kimyasal koşullara uymuş kommüniteler ve az sayıda "Tyrphobiost = Bataklıkta Yaşayan" hayvan türleri (örneğin birkaç özelleşmiş böcek türü) yerleşir.

http://www.biyologlar.com/icsularin-biyocografik-dagilimi

Hayvan Davranışları Bilimini Nasıl Ele Almalıyız?

Hayvanların davranış gereksinimlerinin karşılanamaması durumunda bazı davranış sorunlarının ortaya çıktığı bilinmektedir (Savaş ve ark., 2001; Yurtman ve ark., 2002). Bu bakımdan etolojide türlere ilişkin davranış envanterinin ortaya konması sonrasında ele alınması gereken önemli konular aşağıdaki gibi sıralanabilir. 1. Hayvanların nitel ve nicel davranış gereksinimlerinin her koşulda etkin biçimde araştırılması, 2. Bu gereksinimlerin (davranışların) ortaya çıkmasına neden olan mekanizmaların belirlenmesi, 3. Özellikle temel etolojide ortaya konmuş teorilerin yetiştiricilik koşullarında test edilmesi, 4. Davranış gereksinimlerinin “doyurulmasına” yönelik çalışmalar da özellikle çevresel düzenlemeler bağlamında uygulamaya dönük önemli araştırma alanlarından bir diğerini oluşturmaktadır. Hayvan davranışları, daha önce de belirtildiği gibi hayvan refahı göstergesi olarak yaygın biçimde kullanılmaktadır. Ancak bu güne değin yapılmış çalışmalar yeterli değildir. Türe özgü davranış normlarından sapan davranış özellikleri konusunda tartışmalar yoğunlukla devam etmektedir. Bunun yanı sıra davranış gereksinimlerinin karşılanması anlamında yapılan çalışmaların birçoğu aynı zamanda hayvan refahı alanına bilgi sağlamaktadır. Hayvan davranışları konusunda özellikle gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar izlenecek olursa, türler bazında davranışlara ilişkin genel bilgi birikiminin artırılmaya çalışıldığı görülecektir. Çalışmaların çok büyük bir kısmının merkezinde hayvan refahı endişesi yer almaktadır. Öğrenme ve kavrama, davranış konusunda ihmal edilmiş bir alan olarak ifade edilmektedir (Dietl ve ark., 2006; Wechsler ve Lea, 2007). Bu konunun yanı sıra, ilgi çekici olmakla birlikte üzerinde az sayıda araştırma yapılmış bir diğer alan ise davranış genetiğidir (Mormede, 2005). Farklı yetiştirme koşullarına uyum açısından önemli bir yere sahip olan öğrenme ve kavrama çalışmalarının azlığı özel test düzenekleri gerektirmelerine bağlanabilir. Davranış genetiğinde ise sorun ele alınan davranışa ilişkin fenotipin tanımlanmasında yatmaktadır. Kantitatif genetik çalışmalarda bulguların niteliği, hayvan sayısının ve generasyon sayısının büyüklüğüne bağlıdır. Çok sayıda hayvanı ilgili davranış özellikleri bakımından izleyebilmek için ele alınacak özelliğin kaydının pratik ve kolay olması gerekir. Davranış testleri bu anlamda koşulları sağlamakla birlikte ele alınacak olan özelliklerin birçoğunu “test” şekline getirmek olası değildir. Moleküler düzeydeki genetik çalışmalar için de benzer olumsuzluklar söz konusudur. Üstelik moleküler genetik çalışmalar bu alanda önemli bilgi birikimi ve altyapı gerektirirler.

http://www.biyologlar.com/hayvan-davranislari-bilimini-nasil-ele-almaliyiz

İLERİ ARITMA NEDİR

Dezenfeksiyon:Arıtma tesisi çıkış suyu alıcı ortama verilmeden önce, suda bulunan bakteri ve virüslerin uzaklaştırılması işlemidir. Azot Giderme: Atık suyun içerdiği amonyum iyonları azot bakterileri yardımıyla nitrifikasyon kademesinde önce nitrite ve sonra nitrata dönüştürülür. Daha sonra denitrifikasyon kademesinde anoksik şartlar altında azot gazı halinde sudan uzaklaştırılır. Fosfor Giderme:Fosfor bileşiklerini gidermek için kimyasal ve biyolojik metotlar ayrı ayrı veya birlikte kullanılır. Kimyasal arıtmada kimyasal maddeler kullanılarak yüksek pH değerinde fosfor, fosfat tuzları halinde çöktürülür. Biyolojik metotlarla fosfor arıtımı, biyolojik arıtma sırasında fosfatın mikroorganizmalarca alınması ile sağlanır. Filtrasyon:Biyolojik ve kimyasal arıtma işlemlerinde yeterince giderilemeyen askıda katı maddelerin ve kollidlerin tutulması amacıyla uygulanır. Adsorbsiyon:Suda çözünmüş maddelerin elverişli bir ara yüzeyde toplanması işlemidir. İyon Değiştirme:Endüstriyel atık su arıtımında kullanılan atık su bünyesinde istenmeyen anyon ve katyonların uygun bir anyon ve katyon tipi iyon değiştirici kolonda tutulması işlemidir. Ters Osmoz:Atıksuyun yeniden kullanılabilmesini sağlamak amacıyla, genellikle endüstriyel atık su arıtımında kullanılan çözünmüş anorganik ve organik maddelerin sudan uzaklaştırılması yada geri kazanılması amacıyla yüksek basınç uygulanan bir sistemdir. Ultrafiltrasyon:Yarı geçirgen membranların kullanıldığı ters osmoz işlemine benzeyen basınçlı membran filtrasyon metodudur. Bu yöntemde yağ/su emülsiyonu içerisinde disperse olan yağ damlacıkları ince bir membran yardımı ile filtre edilerek su fazından ayrılır. Ultrafiltrasyondan önce arıtılması düşünülen emülsiyonun bir ön arıtma işlemine tutulmasında fayda vardır. Bu işlem emülsiyon kırma maddeleri ile gerçekleştirilir ve yağ su fazı ayrılır. Soru 1 : Atıksudaki krom nasıl giderilir ? Krom metali +3 ve +6 olmak üzere atıksu içerisinde iki farklı iyon halinde bulunabilir. +6 değerlikli krom mikrobiyolojik faaliyetler için oldukça toksik etki yaratır. +6 değerlikli krom anyon olup, genellikle kromat fromunda olur. Kromu kimyasal olarak gidermek mümkündür. Öncelikle +6 değerlikli kromun +3 değerliğe indirgenmesi gerekir. Daha sonra ise +3 değerlikli krom hidroksit bileşiği olarak çöktürülebilir. +6 değerlikli kromun +3 değerliğe indirilmesi, +4 değerlikli sülfürün bir tank içerisinde pH <3 seviyesinde ve en az 5dk lık bir bekletme süresinde reakisoyona girmesi ile gerçekleştirilir. Tank içerisindeki mikser devri dakikada 2.5 - 3 tur (tank içerisinde) dönecek şekilde olamlıdır. Reakisyonun gerçekleşmesi ORP (Oxidation - Reduction Potential) ile gözlemlenebilir. +4 değerlikli sülfür için Sodyum metabisülfit veya sülfür dioksit gazı kullanılabilir. Daha sonra ayrı bir tank içerisinde pH değeri kireç veya kostik ile 8.5 a getirilir. Böylece atıksu içerisindeki krom hidroksit olarak tabana çöker. Soru 2 : Ağır Metaller nasıl giderilir ? Atıksudan ağır metal giderimi yüksek pH ta hidroksit çöktürmesi esasına dayanır. Ağır metal olarak adlandırabileceğimiz bakır, çinko, nikel ve kurşun ortalama olarak pH 10 - 11 aralığında kireç veya kostik yardımıyla atıksudan bertaraf edilebilir. Soru 3 : Sülfat nasıl arıtılır ? Atıksu içerisindeki sülfat özellikle asit ile uğraşan fabrikalarda (akü fabrikaları) oldukça büyük problemdir. Sülfat değerleri akü fabrikalarında 13000 - 15000 mg/lt ye kadar çıkabilmektedir. İSKİ kanala deşarj yönetmeliğinde sülfat parametresi için 1700 mg/lt sınırı vardır. Lakin bu sınırın sağlanması pek çok zaman mümkün olmamaktadır. Sülfat giderimi için Baryum Klorür en bilinen kimyasaldır. Gerekli baryum klorür miktarının tespiti için jar test çalışmaları yapılmaldır. Soru 4 : Biyolojik arıtma tesislerinde Çamur Kabarması (Bulking) olarak adlandırılan olay nedir ve nasıl kontrol edilir ? Çamur kabarması basit olarak filanmentli organizmaların aşırı miktarda bulunmasıdır. Bu organizmalar biolojik flokların zayıf bağlanmasına ve dolayısıylada çamurun çökmeyip tam tersi kabarmasına yol açar. Aktif çamur prosesindeki filamentli organizmalar ağırlıkı olarak Filamentli bakteri, Actinomycetes ve fungi den oluşmaktadır. Çamur kabarmasını engellemek için kullanılan yaygın metotlar geri dervir çamur hattına klor veya hidrojen peroksit ilavesi, havalandırma tankındaki Çözünmüş Oksijen konsantrasyonun değiştirilmesi, F:M oranını artırmak için geri devir yapılan noktaların değiştirilmesi, Azot ve Fosfor gibi temel besi maddelerin ilave edilmesi, veya selektör kullanımıdır. Soru 5 : Atıksu Arıtma Tesisleri (biyolojik) kokar mı ? Evet arıtma tesisleri kokar. Önemli olan en az koku oluşumune izin verilmesidir. Atıksu arıtma tesislerinin kokmasının en büyük sebebi sistem içerisindeki çamurun stabil olmamasından kaynaklanır. Sistemden kaynaklanan fazla çamurun bertarafı için ayrı bir stabilizasyon ünitesi yoksa arıtma tesisi kokar. Dolayısıyla arıtma tesisinden kaynaklanan kokuyu azaltmak için Çamur Stabilizasyon Ünitesi gerekir. Yada ortam kokusu için ayrı bir arıtma (gaz arıtımı) düşünülebilir. Soru 6 : Paket Atıksu Arıtma tesisi ne demek ? Paket atıksu arıtma tesisi evsel veya endüstriyel nitelikli atıksular için dizayn edilebilen özellikle küçük debilere yönelik taşınabilir tipte, kompakt yapıya sahip modüler arıtma sistemleridir. Genellikle Çelik Konstrüksiyon veya Polipropilenden imal edilirler. “ Siz paket arıtma yapıyormusunuz?” . Evet biz paket arıtma sistemleri yapıyoruz. Ayrıntılı bilgi için AKTİFPAK ve KİMPAK sayfalarına bakınız. Soru 7 : Atıksu Arıtma Tesisi kaça mal oluyor ? Benim ........de tekstil üzerine çalıştığım küçük bir atölyem var ? Atıksu Arıtma tesisinin maliyetinin hesplanabilmesi için öncelilkli olarak atıksuyun debisi, atıksuyun özellikleri, arıtma tesisinin yapılacağı yer, tesisin betonarme, çelik konstrüksiyon veya polipropilen hangi malzemeden yapılacağının netleştirilmesi gerekir. Soru 8 : Evsel Atıksu arıtıldıktan sonra içilebilir mi ? Evsel atıksular patojen yönünden oldukça zengin sulardır. Evsel atıksu arıtma tesisleri çıkışında genellikle dezenfeksiyon üniteleri bulunur ve atıksuya klor eklenir. Klorun dezenfeksiyon gücü % 99.9 dur. Klora alternatif olarak farklı dezenfektanların kullanılması durumunda bu rakam % 99.999 a kadar çıkabilir. Fakat arıtılmış suda bile milyonlarca virüsün olduğu düşünülürse bu dezenfeksiyonun arıtılmış su için yeterli olmayacağı aşikar olacaktır. Dünyada sayılı olmakla beraber bbirkaçyerde (Amerikada) evsel atıksu arıtma tesislerinin çıkışı yüksek teknolojili sistemlerle dezenfekte edildikten sonra vatandaştan alınan imzalı kağıt neticesinde içme suyu şebeke hattına geri basılmaktadır. İçme suyu kıtlığı yaşanan yerlerde bu durum doğal olarak karşılanabilir. Soru 9 : Biyolojik Arıtma Tesislerinde faaliyet gösteren mikroorganizmaların resimleri var mı ? Biyolojik arıtmalarda bulunan bakterilerin resimleri aşağıda verilmiştir ; Rotifier1 - Rotifier2 - Rotifier3 - Nematode - Nematode2 - Serbest Yüzen Ciliate - Filamentli Bakteri (Çamur Kabarmasına Neden Olan) - Suctoria - Stalked Ciliate

http://www.biyologlar.com/ileri-aritma-nedir

TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YILAN TÜRLERİ

TÜRKİYE'DE YAŞAYAN YILAN TÜRLERİ

1.Familya:Boidae Eryx jaculus: Mahmuzlu Yılan; Genel Özellikler: Boğa Yılanları ailesinden (en büyük yılan türleri ailesi) olan bu türün en büyük özelliği zehirsiz olmaları ve avlarını boğarak öldürmeleri. Benekli olan sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Beneklerinin rengiyse sarımsı beyaz. Karın bölgesi kirli beyaz, bazen küçük koyu benekler olabilir. Besinlerinin büyük bir kısmını fare gibi kemiriciler oluşturur. Bunun yanında küçük sürüngenleri, salyangozları da yiyebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için fare sayısının artmasını engellerler. Bundan dolayı oldukça yararlıdırlar. Sabahleyin ve akşamüzeri aktiflik gösterirler. Dişiler bir defada 14 cm boylarında 18-20 kadar canlı yavru doğurur (Ağustos ve Eylül). Su ihtiyacını bitkilerin üzerindeki çiylerden karşılar. Rahatsız edilmedikleri sürece insanlara saldırmazlar. Boyları 1 metre kadar olabilir. Habitat: Kurak yerlerdeki kumlu, taşlı yerlerde yaşarlar. Aktif olmadıkları zaman taş altları ve kemirici yuvalarında saklanırlar. Kuma gömüldükleri de olur. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Güney ve Batı Anadolu, Şanlıurfa civarı ve Doğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de iki tane alt türü bulunur; a- Eryx jaculus turcicus (Oliver, 1801) b- Eryx jaculus familiaris Eichwald, 1831 2.Familya:Colubridae Coronella austrica: Avusturya Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kırmızımsı kahverengiyle sarımsı kahverengi arasında değişir. Belirginliği az olan beneklerinin rengiyse siyah. Karın bölgesiyse grimsi kahverengiden kırmızımsı renge kadar değişir. Ayrıca burun bölgesinden başlayıp, gözün üzerinden geçen ve boyuna doru uzanan bir şerit bulunur (temporal bant). En çok yedikleri besin kertenkeleler. Bunların yanında kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, küçük yılanları da yerler.Tırmanıcı özellikleri var. Sabahları ve öğleden sonraları aktiftir. Öğle uykuları var. Az hareketli ve sakin bir türdür. Kış uykusuna da yatarlar. Bu hayvanlar üreme işlerini doğurarak yaparlar (ovovivipar). Ancak doğurma memelilerdeki gibi olmaz. Yavru anne karnında bir yumurta içinde gelişir (plasenta yok) ve dışarıya öyle bırakılır. Dişiler bir defada 4-13 yavru doğururlar. Ağustos ya da Eylül'de yumurtadan çıkan yavrular 3 (erkekler) ve 4 (dişiler) yılda erginleşir. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Ormanlık yerlerin kenarlarındaki taşlıklarda, kumluklarda, çayırlıklarda, çalılık yerlerde yaşarlar. Ağaçlarda da görülürler. Yüksekliği 2350 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde (Trakya dahil) daha çok olmak üzere, Orta ve Batı bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Dolichopis caspius (Coluber caspius): Hazer Yılanı, Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengimsi gri ve gri rengin diğer tonlarında olabilir. Sırtta ayrıca koyu renkli benekler bulunur. Ayrıca sırttaki pulların kenarları beyaz renkli olur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz renkte. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sinop'tan Mersin'e kadar olan hattın batısında kalan yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Dolichopis jugularis (Coluber jugularis): Kara Yılan; Genel Özellikler: Gençlerin sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverenginin tonlarında olur. Sırttaki beneklerin rengi koyu kahverengi ya da siyah. Üzerindeki pulların kenarlarıysa siyah renkli. Karın bölgesi kirli beyaz ve kenarlara doğru küçük benekli. Erginlerin sırt kısmı parlak siyah. Başın üst tarafında kırmızımsı lekeler bulunur. sırttaki pulların ortasında kırmızımsı bir çizgi bulunur. Kırmızımsı olan karın bölgesinde küçük siyah benekler bulunur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler.Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 7-11 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 2000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz, Ege (İzmir'e kadar) ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Hızlı hareket eden bu hayvan insandan genellikle kaçmaz ve korkutmak için "tıss" diye ses çıkarır. Zehirsiz olan bu tür kendini savunmak için saldırabilir ve insanı ısırdığında kolay kolay bırakmaz. Dolichopis schmidti(Coluber schmidti): Kırmızı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak genç bireylerde grimsi kahverengi ve uzunlamasına koyu kahverengi ya da siyah benekli. Gençler büyüdükçe benekler kaybolmaya başlar. İyice erginleştikten sonra parlak kırmızı ve beneksiz olurlar. Genç bireylerde karın bölgesi sarımsı beyaz, erginlerdeyse sarımsı beyaz ya da kırmızımsı olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 160 cm kadar olabilir. Habitat: Dere kenarlarında, ovalarda, tarlalarda, bahçelerde, dağ yamaçlarında, bataklık yerlerde, ağaçlık alanlarda yaşarlar. Ağaçlara tırmanabilirler. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 500-1700 metre arasında olan yerlerde bulunurlar. Türkiye'deki Dağılım: Doğu, Güneydoğu, ve İç Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Hemorrhois nummifer (Coluber nummifer): Sikkeli Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlağımsı ve ayrı ayrı iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege, Akdeniz bölgeleri, İç Anadolu'nun batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Saldırgan bir yapıları var. Rahatsız edildiklerinde ya da savunma amaçlı saldırırlar. Hemorrhois ravergieri (Coluber ravergieri): Kocabaş Yılan; Genel Özellikler: Vücudun genel yapısına bakıldığında, boyun kısmının vücudun diğer bölgelerine oranla oldukça ince olduğu görülür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak sütlü kahverengi ve kahverenginin diğer tonlarında olur. Sırtta ayrıca, kenarları siyahımsı olan koyu kahverengi, yuvarlak olmayan ve zikzak yapmış (şerit gibi) iri benekler bulunur. Vücudun yan taraflarında, baştan kuyruğa doğru uzanan, sırttakilerden daha küçük olan benekler bulunur. Bunlar kuyruk bölgesinde birleşerek bir şerit oluşturur. Gözle ağzın arka kısmı arasında siyah bir şerit de var. Karın bölgesi çok az benekli olup kirli beyaz bir renkte olur.Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kuş ve kuş yumurtalarıyla, kertenkelelerle (özellikle Gekolar) beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Temmuz ayında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 5-10 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 20 cm kadar olur. Boyları 130 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu, kurak yerlerdeki taşlık ve çalılık yerlerde, evlerin yakınında yaşarlar. Toprak evlerin çatılarında da görülürler. Yüksekliği 2300 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Rahatsız edildiklerinde ya da kendilerini korumak için saldırabilirler. Platyceps collaris (Coluber rubriceps): Toros Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi arka tarafları sarımsı kahverengi, baş taraflarıysa grimsi kahverengi olur. Başın üst kısmıysa kırmızımsı kahverengi. Vücudun ön yan taraflarında siyah ya da koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arkaya doğru gittikçe küçülür ve kaybolur. Boyun tarafındaki ilk iki benek genelde birleşir ve halka oluşturur. Gözün arka ve ön tarafları siyah renkli. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olup beneksizdir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Boyları 100 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da görülürler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Marmara, Ege ve Akdeniz Bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Platyceps najadum (Coluber najadum): İnce Yılan; Genel Özellikler: Vücut yapıları diğer yılanlara göre oldukça ince. Sırt bölgesinin rengi arka tarafta kırmızımsı kahverengi ve kahverenginin diğer tonları, ön taraftaysa grimsi. Vücudun ön tarafının yanlarında kenarları beyaz olan iri siyah benekler bulunur. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Baş taraftaki ilk iki benek bazen birleşik olabilir. Benek bulunmayan karın bölgesi, kirli beyaz ya da sarımsı olabilir. Genel olarak fare gibi kemiricilerle, küçük sürüngenlerle, kertenkelelerle ve böceklerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Çok hızlı hareket edebilirler ve ağaçlara da tırmanabilirler. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Ekim'le Nisan ayı arasında kış uykusuna yatarlar. Haziran ve Temmuz aylarında yumurtlamaya başlayan bu hayvanların dişileri, bir defada 3-5 kadar yumurta bırakabilirler. Yavrular 2 ya da 3 yılda erginleşebilirler (sıcaklığa bağlı olarak). Boyları 140 cm kadar olabilir. Habitat: Kuru yerlerde, çalılık ve taşlık alanlarda yaşarlar. Tarlalarda, bahçelerde ve ev yakınlarında da bulunabilirler. Yüksekliği 1700 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun İzmir-Ağrı hattının güneyinde kalan kısımlarıyla, Trakya ve Doğu Karadeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Platyceps ventromaculatus (Coluber ventromaculatus): Benekli Yılan; Genel Özellikler: Bu hayvana ilk bakıldığında göze çarpan koyu renkli (siyah ya da kahverengi) benekleri. Bu benekler kuyruğa doğru gittikçe küçülür. Sırtın zemin rengiyse grimsi kahverengi ve tonlarında olur. Karın bölgesi daha açık renkli olur. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Genel olarak küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Daha çok sabahleyin avlanırlar. Çok hızlı hareket edebilirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün az olduğu kurak, taşlık ve çalılık yerlerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında ve kemirici yuvalarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metre kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa'da Suriye sınırına yakın olan bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis aurolineatus: ??? Eirenis barani: Baran Cüce Yılanı; Genel Özellikleri: Dorsali sarımsı kahverengi, ventrali beyaza yakın ve lekesizdir. Bazı fertlerde dorsal taraf lekelidir. Ense kısmında bulunan siyah bant gençlerde daha barizdir. Yaş ilerledikçe kaybolur. Habitat: Az bitkili taşlık bölgelerde taş altlarında yaşar. Böceklerle beslenirler. Türkiye'deki Dağılımı: Anadolu Diyagonali, Niğde, K.Maraş, Bolkarlar, Adana, Hatay ve Suriye’de dağılış gösterir. Eirenis collaris: Yakalı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarından zeytini yeşile kadar değişir. Ense kısmında büyük siyah bir benek vardır. Ortası açık renkli, kenarları siyah olan sırt pulları vardır. Beneksiz olan karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. kış uykuları vardır. Genel olarak böceklerle, örümceklerle, küçük kemiricilerle, seyrek olarak da kertenkelelerle beslenirler. Dişiler bir defada 4-8 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular 10 cm kadar olur ve 2-3 yılda erginliğe ulaşırlar. Boyları 40 cm kadar olur. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1600 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Akdeniz bölgesinin doğusunda, Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis coronella: Halkalı Yılan; Genel Özellikler: Oldukça küçük boyludurlar. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (sarımsı) olur. Boyun kısmında 1-2 tane halka halini almış büyük koyu kahverengi benekler bulunur. Bu benekler arka tarafa doğru, küçülerek ve belirginliği azalarak devam eder. Çok küçük noktalı olan karın bölgesi, sarımsı beyaz renkte olur. Genel olarak böcekler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını taş altlarında geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis decemlineatus: Çizgili Yılan; Genel Özellikleri: Boyu yaklaşık 1 m kadar olup, dorsali gri kahverengi ve üzerinde 2 çift ince siyah boyuna çizgi bulunur. Yaşla birlikte bu çizgiler silikleşir. Başın üzeri lekesizdir. Ventral sarımsı renktedir. Habitat: Açık arazilerde, taşlık yerlerde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılımı: Yurdumuzun Güneydoğu ve doğu kısımlarında (Adana, Van, Gaziantep ve Van) yaygındır. Eirenis eiselti: ??? Eirenis hakkariensis: Hakkari Cüce Yılanı; ??? Eirenis levantinus: Levant Cüce Yılanı; ??? Eirenis lineomaculatus: Bodur Yılan; Genel Özellikler: "Bodur Yılan" denmesinin nedeni kısa boylu ve kalın vücutlu oluşu. Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında olur. Sırta siyah ya da koyu kahverengi küçük benekler bulunur. Bu benekler vücudun yan taraflarında daha küçük olur. Ayrıca boynun sırt tarafında, halka şeklinde koyu bir benek bulunur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 35 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu (Adana, Hatay, -Amik Ovası-) bölgelerinde, habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis modestus: Uysal Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak açık kahverengi ve tonlarında (özellikle sarımsı) olur. Genç bireylerde, boynun hemen arka kısmında büyük siyah ya da koyu kahverengi bir benek bulunur. Bu büyüdükçe belirginliğini yitirir ve yaşlılarda görülmez. Sırttaki pulların kenarları ortaya göre daha koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 3-8 kadar yumurta bırakabilir (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak böcekler, örümcekler ve solucan gibi omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 70 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında, bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis punctatolineatus: Van Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverengi ve tonlarında olur. Sırtın ön taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Bu benekler arka tarafta birleşerek ince bir şerit oluşturur. Beneksiz olan karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Dişiler bir defada 6-8 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Yumurtadan çıkan yavrular iklime bağlı olarak 2-3 yıl içinde erginleşirler. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 50 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Akdamar Adası (Van Gölü İçinde), Van ve Hakkari civarında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis rothi: Kudüs Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Eirenis thospitis: ??? Elaphe dione: Step Yılanı; ??? Elaphe sauromates (Elaphe quatuorlineata sauromates): Sarı Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı gri ve tonlarında olur. Sırttaki bir ya da iki sıralı beneklerin rengi, koyu kahverengi ya da siyah olur. Şakak bölgesinde çizgi (temporal bant) bulunur. Gençken belirgin olan benekler ve temporal bant, yaşlandıkça belirginliğini kaybeder. Benekli olan (koyu kahverengi ya da siyah) karın bölgesi sarımsı beyaz renkte olur. Dişiler bir defada 6-16 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok sakin hayvanlar olup ancak kendilerini güvende hissetmezlerse saldırırlar. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Sık ormanlık olmayan yerlerdeki taşlık ve çalılıklarda, tarlalarda, bahçelerde yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis hohenackeri (Elaphe hohenackeri): Kafkas Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında olur (grimsi, sarımsı). Sırtın ortasında beyazımsı bir şerit ve bu şeridin her iki yanında, koyu kahverengi (sarımsıda olabilir) ya da siyah benekler bulunur. Bu beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılmaya başlar. Ense kısmında U biçiminde büyük bir benek daha bulunur. Başın üst kısmında küçük siyah noktalardan çok bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi oldukça belirgin. Kırmızımsı ya da portakal renginde benekler bulunan karın bölgesi grimsi siyah bir renkte olur. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Genel olarak fare gibi küçük kemiricilerle, kertenkelelerle ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 75 cm kadar olabilir. Habitat: Genel olarak açık araziler, ormanlık yerler, tarlalar, bahçeler yaşam alanları içinde. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Türkiye'de iki tane alttürü bulunuyor. a- Elaphe hohenackeri hohenackeri (Anadolu'nun Sinop Hatay hattının doğusunda kalan yerlerde, uygun habitatlarda ) b- Elaphe hohenackeri taurica (İç Anadolu'nun güneyiyle, Orta ve Doğu Akdeniz Bölgelerinde uygun habitatlarda) Zamenis longissimus (Elaphe longissima): Eskülap Yılanı, Küpeli Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ve tonlarında. Gençlerde sarımsı kahverengi ya da grimsi gibi daha açık renkli olur. Sırttaki beneklerin rengiyse beyaz. Başın ense kısmında hilal şeklinde sarımsı büyük bir benek bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) gençlerde oldukça belirgin. Karın bölgesi sarımsı olur. Dişiler bir defada 5-8 kadar yumurta bırakabilirler (kütük altlarına, gazeller içine, vs). Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, kertenkelelerle beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını boğarak öldürürler. Ağaçlara tırmanabilirler. Çok hızlı hareket edebilirler. İnsan kolay alışabilirler. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: En çok bulundukları yerler ormanlık ve çalılık yerlerdeki taşlık alanlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya ve Karadeniz (Giresun'dan batısı) bölgelerinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Zamenis situla (Elaphe situla): Ev Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak kahverenginin tonlarında (sarımsı, kırmızımsı, grimsi) olur. Sırt tarafta uzunlamasına çizgiler (baştan kuyruğa kadar) ya da benekler bulunur. Benekler yuvarlağımsı olup kenarları siyah, iç kısmı tuğla kırmızısı olur. bunlar bazen birleşip zikzak oluşturabilir. Vücudun yan taraflarında, küçük siyahımsı benekler bulunur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Karın bölgesinin ön taraflarında küçük siyahımsı benekler bulunabilir ve karın sarımsı beyaz olur. Karın bölgesi bazen, koyu kahverengi ya da siyah olabilir. Dişiler bir defada 2-5 kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yumurtaları, çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Akşam karanlığında ve çok sıcak olmayan günün tüm saatlerinde aktiftirler. Tavanlara ve duvarlara tırmanabilirler. Saldırmaları ancak kendilerini güvende hissetmediklerinde olur. Boyları 90 cm kadar olabilir. Habitat: Çalılık yerler, taşlık alanlar, tarlalar, bahçeler başlıca yaşam alanları. Ayrıca evlerde de çok bulunurlar. Yüksekliği 1000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Anadolu'nun kuzeyinde ve batısında habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix natrix: Yarı Sucul Yılan, Küpeli Su Yılanı; Genel Özellikler: Sırt kısmının deseni oldukça farklılık gösterir. Genel olarak renk kahverengi, grimsi ve bu iki rengin tonlarında olur. Sırt kısmında iki tane boylamasına uzanan çizgi bulunur. Bu çizgilerin etrafında koyu renkli benekler bulunur. İnce kahverengi benekleri olan başın üst kısmının rengi, grimsi kahverengi. Ense kısmında belirgin bir biçimde bulunan yarım ay şeklinde olan sarı (bazen kırmızı) bir benek bulunur. Vücudun yan taraflarında küçük siyah benekler bulunur. Karın bölgesi genel olarak sarımsı beyaz. Ender olarak siyah üzerine sarımsı beyaz benekli görülebilir. En bilinen özelliği yarı sucul olmaları. Gündüzleri aktiflik gösterirler. Yakalandıklarında ısırmazlar ancak kötü kokan bir gaz salgılarlar. Kendilerini savunma amaçlı olarak ölü taklidi yapabilirler. Genel olarak (yarı sucul olduğundan) küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 6-13 kadar yumurta bırakabilirler. 4-8 haftalık kuluçka döneminden sonra yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 100 cm (en fazla 150 cm) kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göl kenarlarında, bu yerlere yakın çayırlıklarda yaşarlar. Ayrıca suya da çok fazla girerler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix tesselata: Su Yılanı; Genel Özellikler: Biyolojik özellikleri N. natrix türüne çok benzer. Sırt kısmının deseni oldukça bu türde de farklılık gösterir. Genel olarak yeşil ve yeşilin tonlarıyla, grimsi ve sarımsı kahverengi renklerinde olur. Sırt kısmında koyu renkli benekler bulunur. Başın üst kısmında benek bulunmaz. Ense kısmında belirgin bir biçimde (ters "V") bulunan olan siyah bir benek bulunur. Başın arkasında N. natrix'te bulunan yarım ay şeklindeki benek bunlarda bulunmaz. Karnın ön tarafı küçük siyah benekli, genel olarak sarımsı ya da pembemsi beyaz. Arka tarafıysa siyahımsı olup benekleri pembemsi beyaz. Besleneme durumlarına baktığımızda N. natrix'le aynı. Küçük balıklar, kurbağalar, semenderler ve çeşitli kemiricilerle beslenirler. Ama ondan daha fazla balık tüketirler. Kış uykusuna birçoğu bir araya gelerek yatar (nehir kenarlarında). Dişiler bir defada 5-25 kadar yumurta bırakabilirler. Yumurtadan çıkan yavrular, iklim şartlarına göre 1-3 yıl içinde erginleşirler. Ortalama boyları 120 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak, nehir, akarsu, dere ve göllerde su içinde ve kenarlarında yaşarlar. Yüksekliği 2500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Tüm yurtta habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Natrix megalocephala: Hemşin Yılanı; ??? Pseudocyclophis persicus: İran Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ya da yeşilimsi kahverengi olur. Baş (ensede) bölgesinde siyah bir benek bulunur. Bu benek ensede bulunan halka şeklindeki benekten ince açık renkli bir halkayla ayrılır. Vücudun diğer kısımlarında başka benek bulunmaz. Karın bölgesiyse sarımsı beyaz olur. Genel olarak böcekler, böcek larvaları ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Boyları 40 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsün seyrek olduğu taşlık, çalılık gibi açık arazilerde yaşarlar. Dinlenme zamanlarını ve kışı taş altlarında bahçelere yakın yerlerde geçirirler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu bölgesinde (Şanlıurfa, Mardin, Siirt, Hakkari) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhynchocalamus melanocephalus: Toprak Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi, sarımsı kırmızı. Bazen de yeşil ve yeşilin tonlarında da görülür. Sırt bölgesinde benekler bulunmaz. Başın üst tarafında iki tane siyah benek bulunur. Ayrıca ensede de bir tane büyük benek bulunur. Bu beneğin baş kısma doğru olan bölümü V şeklinde olur. Karın bölgesinin rengiyse sarımsı beyaz. Bu hayvanın sayısı çok az olduğundan ve oldukça az rastlanıldığından dolayı biyolojileriyle ilgili araştırma yapılamamış. Genel olarak böcekler ve diğer küçük omurgasızlarla beslenirler. Küçük boylu ve kazıcı olan bu yılanların boyu 40 kadar olur. Habitat: Kurak bölgelerde, taşlık alanlarda yaşarlar. Yüksekliği 1200 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Cizre (Mardin), Adana ve Hatay civarında habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. Rhynchocalamus barani: Amanos Yılanı; ??? Spalerosophis diadema: Urfa Yılanı; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak sarımsı kahverengi ve tonlarında olur. Bunun yanında yeşilimsi ve gri renkler de görülebilir. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. bu benekler baş ve ense kısmında da görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Yavruları böceklerle beslenir. Boyları 180 cm kadar olabilir. Habitat: Bitkisi az olan yerlerde, yarı-çöl özelliği gösteren bölgelerde, kumlu topraklarda ve bozkırlarda yaşarlar. Yüksekliği 500-1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu'da (Birecik -Şanlıurfa- ve Ceylanpınar) habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Oldukça az rastlanırlar ve sayıları da oldukça azalmıştır. Malpolon monspessulanus: Çukurbaşlı Yılan; Genel Özellikler: Renklenme yaşlı bireylerle gençler arasında farklılık gösterir. Genel olarak gençlerde, baş bölgesi sarımsı kahverengi ve küçük siyah benekli. Sırt kısmı, grimsi ya da kahverenginin tonlarında, beneklerse siyahımsı. Beneklerin kenarlarında bazen beyaz çizgiler bulunabilir. Karın bölgesi beyazımsı siyah noktalı olur. Yaşlandıkça beneklerin tümü belirginliğini yitirmeye başlar ve soluklaşır. Zamanla sırt kısmı yeşilimsi gri kahverengi, karın kısmıysa, gri benekli sarımsı beyaz olur. Şakak bölgesindeki çizgi (temporal bant) oldukça belirgin. Dişiler bir defada 4-12 (en büyük bireyler 20) kadar yumurta bırakabilirler. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kuş ve kuş yavruları, küçük yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlar besinlerini oluşturur. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtüsünün seyrek olduğu taşlık alanlar, çalılık yerler, tarlalar başlıca yaşam alanları. Ayrıca bahçeler ve sulama kanallarının yanında da bulunurlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Karadeniz bölgesi dışında kalan tüm bölgelerde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Telescopus fallax: Kedi Gözlü Yılan; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, kahverengi ve bu renklerin tonlarında olur. Sırtta koyu renkli büyük benekler bulunur. Beneklerin rengi kuyruğa doğru gittikçe açılır. Başın üst kısmı da koyu renkli olur. Karın bölgesi sarımsı beyaz noktalı olur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Sabahleyin erken ve akşam geç saatlerde avlanmaya çıkarlar. Oldukça dik yerlere rahatlıkla tırmanabilirler. Dişiler bir defada 3-7 kadar yumurta bırakabilirler (taşlık yerlerdeki oyuklara). Boyları en fazla 100 cm kadar olabilir. Habitat: Taşlık bölgeler, yamaçlar, güneş alan yerler, yol kenarları, eski evler ve harabeler başlıca yaşama alanları. Yayılış yüksekliğine baktığımızda 1600 metre yüksekliğe kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güney, Batı ve Güneydoğu Anadolu habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu yılanlar insanlar için tehlikeli değil. Zehir dişleri ağzın arkasında olduğu için ısırsalar bile zehri boşaltamazlar. Zehri sadece avlarını bayıltmada kullanırlar. Telescopus nigriceps: Siyah Bantlı Kedi Gözlü Yılan; ??? 3.Familya: Leptotyphlopidae Leptotyphlops macrorhynchous: İpliksi Yılan; Genel Özellikler: Çok ince bir vücuda sahip olan yılan türü. Gözleri körelmiş olup üzeri deriyle kaplanmıştır. Bir çok özelliği Kör Yılan'a benzer. Sırt bölgesinin rengi genel olarak pembemsi kahverengi ya da sarımsı kahverengi olur. Karın bölgesiyse sarımsı. Birkaç tanesi bir arada bulunarak yaşarlar. Genelde toprak altında yaşayan bu hayvanlar akşam saatlerinde kısa bir süre dışarı çıkarlar. Yumuşak toprağın içinde sert olan başları sayesinde ilerleyebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4 tane yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 20 cm (en fazla 25 cm) kadar olur. Habitat: Açık olan yerlerde, yumuşak ve nemli toprakların içinde taş altlarında yaşarlar. Yüksekliği 500 - 1000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Birecik (Şanlıurfa) ve Kızıltepe (Mardin)'de habitatın uygun olduğu yerlerde yaşarlar. 4.Familya: Typhlopidae Typhlops vermicularis: Kör Yılan; Genel Özellikler: Solucana çok benzerler. Gözleri körelmiş olduğundan "kör yılan" denmekte. Sırt bölgesinin rengi genel olarak, sarımsı kahverengi, pembemsi kahverengi olur. toprak altlarında bulunduklarından saydamsı bir görünüşü var. Karın bölgesiyse sarımsı. Oldukça hızlı hareket edebilirler. Kuyruklarının ucunda insan için zararlı olmayan küçük bir diken bulunur. Genel olarak böcek larvaları, solucanlar ve karıncalarla beslenirler. Üremeleri iyi bilinmemekle birlikte, dişilerin bir defada 4-8 kadar yumurta bıraktıkları düşünülüyor. Ortalama boyları 25 cm (en fazla 35 cm) kadar olur. Habitat: Yumuşak toprakların içinde, taş altlarında bulunurlar. Nemli yerleri daha çok tercih ederler. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu bölgesi dışında olan bölgelerin hepsinde habitatın uygun olduğu yerlerde dağılım gösterirler. Rhinotyphlops episcopus: Sivriburun Yılan; ??? 5.Familya: Viperidae Macrovipera lebetina (Vipera lebetina): Koca Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak grimsi kahverengi ve bu rengin tonlarında olur. Sırtta bazı yerlerde birleşik koyumsu benekler (bazen belirsiz) bulunur. Bunların yanında (sırtın ortalarında) kenarları koyu renkli, iç kısımları tuğla kırmızısı ya da sarı renkte beneklerde bulunur. Başın üst kısmında bazen küçük siyah benekler bulunabilir. Kuyruk ucu sarımsı. Beyazımsı ya da pembemsi olan karın bölgesinde nokta halinde siyah benekler bulunur. Genel olarak fare gibi küçük kemiriciler, kertenkeleler, kuşlar, yılanlar ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Avlarını sabahın erken saatlerinde ya da geceleyin avlarlar. Yemeden önce zehirleyerek öldürürler. Hareketleri oldukça ağır olan bu hayvanlar gündüzlerini daha çok dinlenerek geçirirler. Genel olarak canlı doğururlar (5-7 kadar). Bazı bölgelerde de yumurtlarlar (4-7 kadar). Yumurta 1 ay içinde açılır. Boyları 150 cm kadar olabilir. Habitat: Ovalarda, taşlık yerlerde, terk edilmiş evlerde, harabelerde, bahçelerde ve tarlalarda yaşarlar. Yüksekliği 1500 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da, Doğu Akdeniz bölgesinde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Türkiye'de yaşayan en uzun, kalın ve zehirli olan yılan türü. İnsanlara, sadece kendilerini korumak için saldırabilirler. Zehirleri insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Montivipera albizona (Vipera albizona): ??? Montivipera bulgardaghica(Vipera bulgardaghica): ??? Montivipera raddei (Vipera raddei): Ağrı Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1000-3000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Doğu Anadolu'da Kars, Ağrı, Iğdır, Hakkari ve Van civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Montivipera wagneri (Vipera wagneri): Vagner Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar iç sarımsı ya da tuğla renginde olan büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları ortalama 50-80 cm kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan, az bitkili yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 1200-2000 metre arasında olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kars'ta habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok dar bir alanda yayılış gösterdiği için soyları tehlike altındadır. Montivipera xanthina (Vipera xanthina): Şeritli Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesi genel olarak kül renginde ya da grimsi kahverengi olur. Sırtta, baştan kuyruğa kadar uzanan siyah ya da koyu kahverengi büyük benekler bulunur. Bu benekler bazen birleşip baklava desenli, dalgalı ya da zikzaklı bir şerit oluşturur. Vücudun yan taraflarında da bir benek sırası bulunur. Başın üzerinde küçük siyah benekler ve arka kısmından yanlara doğru sarkan iki büyük siyah benek bulunur. Siyah renkli şakak bandı da açıkça görülür. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. Genel olarak küçük kemiriciler, diğer yılanlar, kertenkeleler ve kuşlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Gündüzleri oyuklarda ve taş altlarında saklanan bu hayvanlar, avlanma işlerini gece yaparlar. Kendilerini koruma amaçlı saldırabilirler. Oldukça ağır hareket ederler ama saldırırken çok hızlı olabilirler. Boyları ortalama 70-80 cm (en fazla 100 cm) kadar olur. Habitat: Dağlarda, ormansız ve taşlık olan yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Orta, Güney ve Batı Anadolu'da habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri etkili olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. Vipera ammodytes: Boynuzlu Engerek; Genel Özellikler: "Boynuzlu" denemesinin nedeni burun ucunun gergedan boynuzu gibi küçük ve yukarıya doğru olmasından. Sırt bölgesinin rengi genel olarak gri, sarı ve kahverengi renklerinin tonlarında olur. Sırtta ayrıca koyu kahverengi, baklava deseni benzeri zikzak desenler bulunur. beneklerin ortası kenarlara göre daha açık olur. Kuyruğun uç kısımları genç bireylerde sarımsı pembe renkli olur. Başın üst kısmında küçük ve belirgin benekler bulunur. Karın bölgesi sarımsı beyaz ve küçük benekli olur. Genel olarak küçük kemiriciler, avlayabildikleri kuşlar, diğer yılan türleri ve kertenkeleler başlıca besinlerini oluşturur. Kemiricileri ve kuşları zehirleyip öldürerek, diğerlerini canlı olarak yerler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Hareketleri oldukça yavaştır. Eylül-Ekim'den Mart-Nisan'a kadar kış uykusuna yatarlar. İlkbaharda çiftleşen dişiler, Ağustos ayında 5-14 kadar yavru doğururlar. Boyları genel olarak 50-60 cm (erkekler en fazla 90 cm) kadar olur. Habitat: Yunanca'da ammos kum, dytes gömülen anlamında. Bu hayvanın tür adına "ammodytes" denmesinin nedeni, yaşama alanı olarak kumlu bölgeleri tercih etmesi. Ama Türkiye'de kumlu yerlerden daha çok küçük boylu bitkilerin altlarında, orman açıklıklarında, çalılık ve taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Trakya, Batı, Kuzeydoğu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirleri insanlar için tehlikeli olabilecek kadar kuvvetli. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. İnsanla karşılaştığında ilk olarak kaçmaya çalışırlar. Eğer sıkıştırılırlarsa başlarını havaya kaldırarak tıslarlar ve kendilerini çok tehlikede hissederlerse saldırabilirler. Türkiye'de V. a. montandoni Boulenger 1904, V. a. meridionalis Boulenger 1904, V. a. transcacasica Boulenger 1904 olmak üzere üç tane alt türü bulunur. Vipera barani: Baran Engereği; Genel Özellikler: "Baran Engereği" denmesinin nedeni Prof. Dr. İbrahim Baran'dan (herpetolog) dolayı. Şimdiye kadar yapılan çalışmalar bu türün sadece Türkiye'de bulunduğunu gösteriyor. Bu nedenle endemik bir tür. Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah ya da grimsi kahverengi. Kuyruk ucu sarımsı. Bazen sırt biraz açık renkli olur. Bu halde benekler zikzaklı olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasız hayvanlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları 55 cm kadar olur. Habitat: Kısa boylu bitkilerin altında, taşlık yerlerde yaşarlar. Yüksekliği 400 metreye (bilinen) kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Sakarya'da, Torosların Silifke civarındaki yerlerde habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu tür çok fazla avlandığından ve dar bir alanda yayılış gösterdiklerinden için soyları tehlike altındadır. Vipera kaznakovi: Kafkas Engereği; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak siyah, gri, sarı ve kırmızı renklerin tonlarında olur. Sırtın büyük bir bölümünü kaplayan ve baştan kuyruğa kadar uzanan zikzaklı bir şerit bulunur. Bu şerit bazen parçalı halde de olabilir. Vücudun yan tarafları küçük benekli ya da noktalı olur. Beyaz benekli olan karın bölgesinin rengi, siyah ve tonlarında olur. Genel olarak küçük kemiriciler, kertenkeleler ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Kemiricilerle beslendikleri için yararlıdırlar. Boyları genel olarak 50-60 cm kadar olur. Habitat: Ormanlık yerlerin taşlık bölgelerinde yaşarlar. Rutubeti yüksek olan yerleri severler. Yüksekliği 2000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Ülkemizde sadece Hopa (Artvin) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Başlarının arka tarafları oldukça şişkin olduğundan zehir bezleri de büyüktür ve bundan dolayı zehirleri, insanlar için oldukça tehlikeli olabilir. İlk ısırışta zehrin büyük bir bölümünü aktarır. Ayrıca kaçak olarak yapılan ihraçtan dolayı soyları tehlike altında ve korunmaları gerekiyor. Vipera pontica: Çoruh Engereği; ??? Vipera anatolica (Vipera ursinii anatolica): Anadolu Küçük Engereği; Vipera eriwanensis (Vipera ursinii eriwanensis): Küçük Engerek; Genel Özellikler: Sırt bölgesinin rengi genel olarak soluk kahverengi, grimsi, sarımsı ya da açık yeşil. Sırtta baştan başlayıp kuyruğa kadar devam eden, zikzaklı ya da dalgalı koyu renkli bir şerit bulunur. bu şeridin kenarları iç taraflarına göre daha koyu renkli olur. Vücudun yan taraflarında da baştan kuyruğa kadar uzanan koyu benek sıraları bulunur. Baş kısmında iki tane büyük benek bulunur. karın bölgesin sarımsı beyaz ve bunun üzerinde küçük siyah noktalar bulunur. En çok yedikleri besin çekirge. Bunun yanında diğer böcekleri ve az olarak da kertenkeleleri ve küçük kemiricileri de besin olarak alırlar. Kaya ve taş altlarında, kemirici hayvanların yuvalarında kış uykusuna yatarlar. Dişiler yazın sonlarına doğru (bir defada 10 kadar olmak üzere) doğururlar. Yeni doğan yavrular 13-14 cm kadar olur. Boyları 40-50 cm kadar olur. Habitat: Genel olarak açık yerlerin, taşlık ve otluk bölgelerinde yaşarlar. Ormanlık ve ağaçlık yerlerde az da olsa bulunabilirler. Yüksekliği 3000 metreye kadar olan yerlerde bulunabilirler. Türkiye'deki Dağılım: Kuzeydoğu Anadolu'da ve Akdeniz Bölgesinde sadece Elmalı (Antalya) civarında habitatın uygun olduğu alanlarda dağılım gösterirler. Not: Zehirli olan bu türün, insanı ısırdığında ölümcül yaralar ya da tehlikeli zehirlenmeler yaptığı konusunda, yeterli bilgi henüz yoktur. Ayrıca avlandıklarından çok dar bir alanda yayılış gösterdikleri için soyları tehlike altındadır. 6.Familya:Elapidae Walterinnesia aegyptia: Çöl Kobrası; Genel Özellikler: Hayvanın tüm vücudu siyah renk ve tonlarında. Zehirli olan bu hayvanın zehir dişleri çenenin önünde. Zehirleri engerek yılanlardan (hematoksik zehir etkisi) farklı olarak nörotoksik (sinirler üzerine zehirleyici) bir etki yapar. En küçük yavrular bile zehirleyebilir. Genel olarak, küçük kemiriciler, kuşlar, diğer sürüngen türleri ve çeşitli omurgasızlarla beslenirler. Avlarını zehirleyip öldürdükten sonra yerler. Gece aktiflik gösterirler. Boyları en fazla 200 cm kadar olabilir. Habitat: Bitki örtünsün az olduğu yerlerde, çöl ve yarı çöl özelliği gösteren yerlerde, kum içinde yaşarlar. Türkiye'deki Dağılım: Şanlıurfa ve civarında habitatın uygun olduğu alanlarda yaşarlar. Not: Zehirli olan bu türün ülkemizde var olduğuna ilişkin ilk bilimsel kayıt Eylül 2000'de (Dr. İsmail H. Uğurtaş tarafından) verilmiştir.   Bilgiler; www.biltek.tubitak.gov.tr ve reptile.fisek.com.tr/ sitelerinden alıntıdır.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-yasayan-yilan-turleri

PREPARAT TESPİT AJANLARI NELERDİR

A-SIVI TESPİT AJANLARI: Tek ya da diğer sıvılarla ve katılarla karıştırılarak kullanılan en çok kullanılan sıvı tespit ajanları, alkol, aseton, formalin, gluter aldehit ve asetik asittir. Trikloroasetik asit daha az kullanılır. Son yıllarda trikloroasetik asit hem fiksatif hem de dekalsifiye ajanı olarak kullanılmaktadır. 1-Absolu Alkol: 78 C de kaynayan, renksiz, tutuşabilen bir sıvıdır. Glikojeni iyi korur ancak çekirdek detayının kaybına ve sitoplazmanın büzülmesine neden olur. 2-Soğuk Aseton: Özellikle lipazlar ve fosfatazlar gibi enzimlerin histokimyasal çalışmalarında tercih edilir. Rutin fiksatif olarak kullanılmaz. Çekirdek detayının kaybına ve sitoplazmanın büzülmesine neden olur. Glikojeni iyi korumaz. 3-Formaldehit: Ağırlığının yaklaşık %40 ı kadar suda çözunebilen bir gazdır ve formaldehit (%40) veya formalin adı altında satılmaktadır. Proteinleri precipite etmez ve diğer hücre bileşenlerini ise kısmen precipite eder. Albümini sertleştirmez ve çözünür halde tutar ve sonraki dehidratasyonda alkollerle sertleşmeyi engeller Formalin yağları ne korur ne de haraplar. Kompleks lipidler için iyi bir fiksatiftir fakat nötral lipidler üzerine etkisi yoktur. Formalin karbohidratlar için seçilen bir fiksatif olmamasına rağmen glikojeni kolaylıkla çözünmesini engelleyerek korur. Frozen kesitler için ideal bir fiksatiftir. Solusyonun nötralizasyonu arzu edilir. Tampon tuzları nötralizasyon sağlanabilir. Konsantre asit formalin sonuçta çıkan CO2 in labarotuvarda ciddi patlamalara yol açtığından Mg veya CaCO3 ile muamale edilmemelidir. Kalsiyuım karbonat dokularda pseudokalsifikasyon oluşturabilir. Konsantre formalin solusyonu bazen paraformaldehit oluşumu nedeni ile bulanıklaşır, solusyonun gücü azalır. Fakat filtre edilirse kullanılabilir. Formalin renksiz olmalıdır. Sarı solusyonlar kullanılan demir kaptan kaynaklanan demir iyonları ile kontamine olmuştur. Demir içeren formalinle fikse edilen dokuların kesitleri pozitif Prusya mavisi reaksiyonu verir ve kontamine olacağı düşünülen formalin örnekleri aynı yöntemle test edilebilir. Formalini konsantre solusyon olarak kullanmak uygun değildir ve çesme suyuyla serum fizyolojik ile veya tampon tuz solusyonları ile yaygın olarak %10 luk olarak seyreltilir. Bu solusyonlar %4 oranında formaldehit içermektedir. Formalin, özellikle bazı kişilerde gözlere, solunum epiteli iridasyonuna yol açan istenmeyen bir duman çıkarır. Bu nedenle formalinle tespit edilen dokuların diseksiyonu için iyi havalandırılan oda kullanılmalı, tüm saklama kaplarının ağzı sıkıca kapatılmalı, korozyona dirençli kapaklar kullanılmalıdır. Bunlara ek olarak eldiven veye etkili krem bariyer, formalinle tespit edilmiş materyal tutulduğunda kullanılmalıdır. Bazı çalışmalar bu etkilere bağışıktır fakat bazıları bu solusyona ellerini daldırdıktan sonra istenmeyen "formalin dermatitis" den yakınırlar. Formalin, ideal bir fiksatif olarak önerilse de bazı çekirdek şişmeleri oluşabilir. Asetik asit formalini ile post fikse edilirse bu etki ortadan kaldırılır ve H-E ile parlak boyanma sağlanır. Formalin, kromatlar formik asite oksitleyeceğinden kromatlarla kullanılmamalıdır. 4-Gluter Aldehit: Formaldehitten daha yavaş penetre olur.Elektron mikroskopi ve enzim histokimyası için çok yararlıdır. E.m için standart bir fiksatiftir ve OsO4 den önce birinci fiksatif olarak kullanılmaktadır. Fikse edilen örnekler solusyonda aylarca kalabilir. GA ile tespit edilen kesitler PAS+reaksiyon vermeye meyillidirler. Formaline göre daha pahalıdır. 5-Trikloro Asetik Asit: Günümüzde kullanılmamaktadır. Sistin, sistein ve metionin gibi sülfür grubu amino asitleri iyi korur. Dekalsifiye ajanı olarak kullanılmaktadır. 6-Asetik Asit: Tek olarak kullanılmaz. Hızlı ve iyi penetre olur ancak alyuvarların lizisine yol açar. Kollajen fibrilleri şişirir, nukleoproteinleri precipite eder ve bazı sitoplazmik granüller üzerine çözücü bir etkiye sahiptir. B-KATI TESPİT AJANLARI: 1-Civa Klorür (HgCl2): Çok zehirli ve metallere korosivdir. Merkurik klorid kapları kesinlikle metal kapaklı olmamalı ve kullanılan metal aletler parafine daldırılarak kullanılmalıdır. Civa klorür, kuvvetli bir protein precipitantıdır. Dokuya hızla penetre olur ve dokuyu sertleştirir. Dokuyu büzer fakat eğri büğrü etmez. Hem nukleusu hem de sitoplazmayı iyi fikse eder. Çekirdeğin özellikle sitoplazmanın asit boyalarla boyanmasını sağlar. Diğer fiksatiflerle (özelikle formalin, potasyum dikromat ve asetik asit) karıştırılarak kullanır fakat dokunun her tarafına uniform olarak dağılan kahverengiden siyaha kadar değişen granüler madde oluşturur. "Mercury pigment'' olarak adlandırılan bu madde alkolik iodinde, çözünür ve daha sonraki boyamayı etkilemez. Dehidratasyon sırasında bloklardan %70-80 alkoldeki %0.-25-05 iodin eklenmesiyle veya kesitleri boyamadan önce aşağıdaki gibi işlemden geçirerek uzaklaştırılır. İşlem l-Ksilol ile muamele ederek parafin uzaklaştırııir. 2-%100'lük alkolde yıka 3-%70'lik alkolle hazırlanmış %0.5'lik iodinle 3-5 dakika muamele et 4-Çeşme suyunda kısa bir süre çalkala 5-%2.5 luk sodyum thiosulfatla(hipo) beyazlaşıncaya kadar (30 saniye-iki dakika) muamele et 6-Akarsuda 5 dakika yıka 7-Boyamayı yap 2-Potasyum Dikromat: Potasyum dikromat solusyonlarının pH’sı fiksasyonu önemli ölçüde etkiler. pH 3.4-3.8 arasında sitoplazma homojen olarak ve mitokondriler fikse olurken, nukleoproteinler korunamazlar. Daha asidik olduğunda ise kromik asit gibi davranır; hem nukleus hem sitoplazma mitokondri harabiyeti ile birlikte precipite olur. Potasyum dikromat diğer maddelerle karıştırılarak birçok önemli fiksatif elde edilir. Potasyum dikromatla tespit edilen dokular, çözülemeyen precipitelerin oluşumunu engellemek için alkolden geçirilmeden önce akarsuda yıkanmalıdır. Dokuya uzun süre maruz bırakmak (günlerden haftalara kadar) özellikle parafine gömülmüşse gevrekleşerek kesit almada zorluk çıkarır. 3-Kromik Asit: Kromik asit anhidritin(Cr03)' in koyu kırmızı kristallerini distile suda çözerek hazırlanır. %2'lik solusyon fiksatiflerin hazırlanması için uygundur. Proteinleri precipite eder ve karbohidratları tespitler. Kuvvetli bir oksitleyici ajan olarak genel olarak alkol veya formalinle karıştırılmamalıdır. Kromik asitle fiksasyondan sonra dokular alkolle muamele edilmeden önce akarsuda yıkanmalıdır. Böyle yapılmazsa dokularda çözünemez precipat oluşumuyla sonuçlanabilir. 4-Pikrik Asit: Pikrik asit parlak sarı kristalin bir maddedir. Isıtılırsa patlayıcı özelliği vardır. Tedbirli olarak suda oda ısısında yaklaşık %1 oranında, benzende %10 oranında çözünür. Pikrik asit nukleoproteinleri precipite eder ve biraz büzer fakat hafif sertleştirir. Sitoplazmik boyalarla zenginleştirir ve glikojen için kullanılan fiksatiflerin faydalı bir elemanıdır. Pikrik asit fiksasyonundan sonra dokular direkt olarak alkole alınırlar. 5-Osmiyum Tetroksit: Yaygın olarak söylendiği gibi osmik asit, 0.5 veya 1 gramlık etiketli ampullerde bulunan soluk sarı kristal bir maddedir. Pahalıdır. Hem kristalin hem de çözeltinin dumanı iridanttır ve tehlikelidir. Gözün dumana maruz kalmasından sıkı gözlük kullanarak kaçınılmalıdır. Kullanıldığı şişe sıkıca kapatılmalıdır. Çözelti aşağıdaki gibi hazırlanır. Etiketi çıkarın.Tüpteki yapışkanı suyla (sıcak su değil) yıkayıp çıkarın.Temiz bir bezle ampulu kurulayın, ortasından kırın. Her iki yarısını uygun miktarda distile su içeren koyu renkli cam şişeye koyun. Kristallerin çözünmesi zaman alır. Fakat hızlandırmak için ısı kullanılmamalıdır. Şişenin cam kapağı olmalı ve soğukta muhafaza edilmelidir. OSO4' ışık, ısı veya organik etkenlerle kolaylıkla gri veya siyah lower okside indirgenir ve bir kere kullanılan solusyon, stok şişesine geri konulmamalıdır. İndirgenmeyi önlemenin etkili bir yolu her 10 cc lik solusyona bir damla suda doyurulmuş merkurik klorid eklemektir. OSO4, formalin gibi protein ile additive bileşikler oluşturur, miyelini de içeren çoğu lipidler OS04 in lower okside indirgenmesiyle siyahlaşır. Penetrasyonu zayıftır. Küçük objeler, smearler ve ince kesitler sıvıya daldırmaksızın dumanıyla fikse olabilir. Genel histolojik ve histopatolojik çalışmalarda az kullanılmasına rağmen (fiat yüksek, kullanımdaki sınırlamalar) e.m de yaygın kullanılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/preparat-tespit-ajanlari-nelerdir

Çiçeklerde Tozlaşma

Döllenmenin olabilmesi için, polen tanelerinin herhangi bir araç ile erkek organın başçık(arter) kısmında dişi organın tepecik(stigma) kısmına taşınması gerekir.Bu taşınma olayına tozlaşma adı verilir.Tozlaşma iki tipte olmaktadır.Bunlardan birisi çiçeğin dişi organına aynı çiçeğin erkek organından veya aynı bitkinin başka çiçeğinden çiçek tozu gelerek döllerse buna autogami denir. Bezelye,fasulye,pamuk,buğday,p irinç,domates ve tütün çiçeklerinde bu şekilde tozlaşma görülür. Bir diğer tozlaşma şeklinde ise bir çiçek üzerinde meydana gelen polenler aynı türden başka bir dişi çiçeğin dişi organına gelir ve döllenme olur. Buna da allogomi ve ya heterogomi denir. Bitkilerde çoğunlukla bu döllenme olur. Bunun sağlanması autogaminin önlenmesi içinde aynı çiçekteki erkek ve dişi organlar farklı zamanlar da olgunlaşır. Bazı bitki türlerinin eşey organları farklı yapılışta olup ,dişi organın boyuncuğunun uzunluğu ile erkek organın flamenti boy yönünden farklılık vardır ve autogami kısmen engellenmiş olur. ????: Web Hattı - Türkiyenin En Güncel Forumu www.webhatti.com/showthread.php?t=49183 Bitkilerde bu tozlaşma üç yolla olmaktadır; a)Rüzgar ile(anemofili): Tozlaşma rüzgar aracılığı ile olmaktadır. Bu bitkilerin çiçekleri genellikle küçük ve gösterişsizdir. Periant küçülmüş veya ortadan kalkmıştır. Stigmalar büyük ve dallanmıştır. Polen keseleri çok fazla polen ihtiva etmektedir ve polen taneleri küçük,hafif ve kurudurlar. Kavak,söğüt,ceviz,meşe,buğday ve diğer çayır otlarında bu tozlaşma olmaktadır. b)Su ile(hidrofili):Bazı su bitkilerin de görülür. c)Böcekler ile tozlaşma(emtemofili): Çiçekli bitkilerin büyük bir kısmında tozlaşma böcekler vasıtası ile olur.Bunlardan başlıcaları ;arılar,kelebekler,sinekler ve diğer kın kanatlılardır.Bazı bitkilerde kuşlar tozlaşmayı sağlamaktadır.Bu çiçekler,parlak ve güzel renkleri,ihtiva ettikleri bal özleri sayesinde böceklerin uğrak yeri olmaktadırlar. Bazen böcekler bal özü yerine polen tanelerinden besin olarak istifade ederler. Bir böcek bal özü veya polen tanesi yemek için bir çiçeğe konduğu zaman ,erkek organların başçıklarındaki polen tanelerinden bazıları böceğin dokunması ile yerinden ayrılır ve böceğin tüylü vücuduna yapışır. Bundan sonra böcek bu çiçekten ayrılıp başka bir çiçeğe konunca vücuduna yapışmış olan polenlerde beraber taşınarak çiçeğin stigmasına gelerek tozlaşma sağlanmış olur.

http://www.biyologlar.com/ciceklerde-tozlasma

Suda yaşayan hayvanlar nasıl çoğalır - Sucul canlıların üreme şekilleri

Balıklar : • Solungaç solunumu yaparlar (Suda çözünmüş havanın oksijenini kullanırlar). • Yumurta ile çoğalırlar. • Genellikle yavru bakımı görülmez. • Dış döllenme görülür. (Döllenme olayı ana canlının vücudu dışında gerçekleşir). • Gelişmeleri sırasında başkalaşım geçirmezler. • Yavrularını sütle beslemezler. • Kalpleri iki odacıklıdır. • Kirli kan solungaçlarda temizlenir. • Kalplerinde daima kirli kan bulunur, küçük kan dolaşımı görülmez. • Vücutları pullarla kaplıdır. • Soğukkanlı canlılardır. Kurbağalar : • Larva döneminde suda solungaç solunumu, ergin dönemde karada deri ve akciğer solunumu yaparlar. • Yumurta ile çoğalırlar. • Yavru bakımı görülmez. • Dış döllenme görülür. • Gelişimleri sırasında başkalaşım geçirirler. • Yavrularını sütle beslemezler. • Kalpleri üç odacıklıdır. • Kirli kan akciğerlerde temizlenir. • Kalplerinde temiz ve kirli kan taşırlar. (Vücutlarında kirli ve temiz kan dolaşır). • Nemli bölgelerde yaşarlar. • Soğukkanlı canlılardır. Sürüngenler : • Akciğer solunumu yaparlar. • Yumurta ile çoğalırlar. • Yavru bakımı görülmez. • İç döllenme görülür. • Gelişimleri sırasında başkalaşım değil, gömlek değişimi görülür. • Yavrularını sütle beslemezler. • Kalpleri 3 odacıklıdır. • Kirli kan akciğerde temizlenir. • Kalplerinde temiz ve kirli kan taşırlar. (Vücutlarında kirli ve temiz kan dolaşır). • Vücutları pullarla kaplıdır. • Soğukkanlı canlılardır. 1) Kaplumbağalar : • Vücutlarını düşmandan koruyan kabukları vardır. Bu kabuk dış iskelet değildir, iç iskelete bağlıdır. 2) Timsahlar : • Nehir ve göllerde yaşarlar. • Alt çeneleri sabit, üst çeneleri hareketlidir. • Kalpleri dört odacıklıdır. • Kalpte kirli ve temiz kan karışmaz. Kalp çıkışında panizza kanalında karışır. Vücudu karışık kan dolaşır. • Ağızlarında diş bulunmaz. Katı besinler taşlıklarındaki taşlar ve kaslar yardımıyla parçalanır. a) Et Yiyen (Yırtıcı) Kuşlar : Kartal, atmaca b) Tırmanıcı Kuşlar : Ağaçkakan c) Tane Yiyen Kuşlar : Güvercin, serçe d) Su Kuşları : Pelikan, martı, ördek, leylek e) Uçamayan Kuşlar : Deve kuşu, tavuk, kivi f) Bal Özü Emen Kuşlar : Gagaları ince ve uzun olan Kolibri g) Ötücü Kuşlar : Tohumla beslenen keklik, kanarya. Memeliler : • Akciğer solunumu yaparlar. • Doğurarak çoğalırlar. • Yavru bakımı görülür. • İç döllenme görülür. • Gelişimleri sırasında başkalaşım geçirmezler. • Yavrularını sütle beslerler. • Kalpleri 4 odacıklıdır. • Kirli kan akciğerde temizlenir. • Kalpte kirli ve temiz kan karışmaz. Vücudu temiz kan dolaşır. • Vücutları kıllarla kaplıdır. • Sıcakkanlı canlılardır. • Beslenme özelliklerine göre 3 grupta incelenirler.

http://www.biyologlar.com/suda-yasayan-hayvanlar-nasil-cogalir-sucul-canlilarin-ureme-sekilleri

Biyologun Tanımı

Üniversitelerin Biyoloji, veya Biyoloji’nin alt dalları ile ilgili bölümlerinden farklı ünvanlara (Biyoteknolog, Botanikçi, Deniz Biyoloğu, Ekolog, Entomolog, Hidrobiyolog, Genetikçi, Limnolog, Moleküler Biyolog, Moleküler Genetikçi, Tıbbi Biyolog, Yaban Hayatı Biyologu, Zoolog) sahip olarak mezun olmuş, Canlılar, Ekosistemler, Çevre Yönetimi, Atık Yönetimi, Doğa Koruma, Çevre Sağlığı, Doğal Kaynakların Yönetimi ve Gıda Sağlığı, üzerine laboratuar veya doğal ortamında; araştırma, inceleme, analiz, denetim, üretim ve kontrol yapmaya, rapor düzenlemeye yetkili kişidir. TANIM Canlı türlerinin tanımlanması, sınıflandırılması, yaşamı ve evrimini etkileyen koşullar üzerinde araştırma yapan kişiye biyolog denir. GÖREVLER Biyologların görevleri araştırma ve uygulama alanındaki çalışmalara göre değişir. Araştırma alanında çalışan biyolog: - Canlıların yapılarını inceler ve bunları belli sınıflara yerleştirir, - Çeşitli canlı türlerinin evrimine etki eden etmenleri inceler, - Canlıların en iyi şekilde yaşayabileceği ortamları belirler. Uygulama alanında çalışan biyolog: - Biyolojik arıtmada ve kirletilmiş ortamlarda gerekli iyileştirici uygulamaları yapar, - Tahlil edilecek kan, idrar vb. maddeleri çeşitli kimyasal işlemlere tabi tutar, - İçme sularının ve tarım alanlarında kullanılan suların analizlerini yapar, - Biyolojik zenginliklerimizin araştırılması, doğa tarihi ve müzeleri oluşturulması için etkili kurumlarla işbirliği yapar. KULLANILAN ALET VE MALZEMELER - Laboratuar araç-gereçleri, - Mikroskop, - Kimyasal maddeler, - Bilgisayar MESLEĞİN GEREKTİRDİĞİ ÖZELLİKLER Biyolog olmak isteyenlerin; - Akademik yeteneği yüksek, - Fen bilimlerine, özellikle biyolojiye ilgili ve bu alanda başarılı, - Bilimsel meraka sahip, bir konuyu derinliğine araştırmak isteyen, - Görme duyusu ve belleği güçlü, - Renkleri ayırt edebilen, - Sabırlı ve dikkatli, kimseler olmaları gerekir. ÇALIŞMA ORTAMI VE KOŞULLARI Biyologların çalışma ortamı görevlerine göre değişir. Bitki ve hayvan türlerinin yaşayışını incelemek için açık havada, hücre ve dokuları incelemek için laboratuarda , inceleme sonuçlarını değerlendirmek için ise büro ortamında çalışmaları gerekir. Biyologların çalışma süresi genelde düzenli, çalışma ortamı temiz ve güvenlidir. Ancak arazi çalışmalarında incelenen canlı türlerine göre değişmek üzere gece gündüz, bazen günlerce çalışmak gerekebilir. ÇALIŞMA ALANLARI VE İŞ BULMA OLANAKLARI Biyologlar, kamu kuruluşlarında, üniversitelerin tıp, eczacılık, ziraat, orman, fen fakültelerinde, araştırma merkezlerinde, Tarım ve Köy İşleri, Orman, Çevre ve Sağlık Bakanlıklarına bağlı kuruluşlarda; özel sektörde ise ilaç ve besin endüstrisi kuruluşlarında çalışmaktadırlar. Biyoloji bölümü mezunları, “Ortaöğretim Alan Öğretmenliği Tezsiz Yüksek Lisans Programı” veya “Pedagojik Formasyon Programı” nı tamamlamaları durumunda “Biyoloji Öğretmenliği” yapabilirler. MESLEK EĞİTİMİNİN VERİLDİĞİ YERLER Meslek eğitimi çeşitli üniversitelere bağlı Fen-Edebiyat ve Fen Fakültelerinin “Biyoloji” bölümlerinde verilmektedir. MESLEK EĞİTİMİNE GİRİŞ KOŞULLARI Bölüme girebilmek için Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı’nda (ÖSS) yeterli “Sayısal (SAY)" puanı almak gerekmektedir. EĞİTİMİN SÜRESİ VE İÇERİĞİ Mesleğin eğitim süresi 4 yıldır. Fen dersleri ağırlıklı bir eğitim yapılmaktadır. Teorik eğitimin yanında laboratuar çalışmaları da vardır. Eğitim sırasında isteğe bağlı olarak staj yapılır. Eğitim süresince; Genel Biyoloji, Moleküler Biyoloji, Kimya, İstatistik, Sistematik Botanik, Hayvan Histolojisi, Biyokimya, Genetik, Fizyoloji, Bitki Fizyolojisi, Türkiye'nin Bitki Örtüsü, Evrim, Parazitoloji, Bitki Ekolojisi ve Coğrafya, Ekoloji gibi dersleri alırlar. MESLEKTE İLERLEME Meslekte ilerleme genellikle lisansüstü eğitim veya doktora eğitimi ile olur. Biyologlar, botanik, zooloji, mikrobiyoloji, hidrobiyoloji ve uygulamalı biyoloji gibi alanların birinde uzmanlaşabilirler. Biyologların genellikle genetik ve biyokimya alanlarında uzmanlaşmaya yöneldikleri görülmektedir. BENZER MESLEKLER: Gentik Mühendisliği, Moloküler Biyoloji, Botanik, BURS, KREDİ VE ÜCRET DURUMU Meslek eğitimi süresince koşulları uyan öğrenciler Yüksek Öğrenim Kredi ve Yurtlar Kurumu ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarının verdiği kredi ve burslardan yararlanabilirler. Eğitim sonrası; kamu kuruluşlarında çalışanlar çalıştıkları kurumun statüsüne göre sağlık hizmetleri sınıfından ücret alırlar. Özel işyerlerinde çalışanlar ise çalışma sürelerine, başarılarına ve deneyimlerine göre değişen ücretler alırlar.

http://www.biyologlar.com/biyologun-tanimi

Voges - Proskauer (VP) Testi

Bu test, bazı mikroorganizmaların glikozu fermente edilerek, nötral bir ürün olan acetylmethylcarbinol'u (acetoin) meydana getirme yeteneğini tayinde kullanılır. Bakteri türlerini (K. pneumoniae (+), E. coli (-) belirlemede kullanılır. Glikoz, önce pirüvik asit'e metabolize olur. Pirüvik asit, glikolizisde en önemli kilit intermedierdir. Pirüvik asidin ayrışması, bakterilerin türlerine göre aerobik veya anaerobik yolla olur. Glikozun fermentasyonu sonu acetoin ve bunun bir nötral redüksiyon ürünü olan 2,3 -butanediol'da (CH3.CHOH.CH3) meydana gelmektedir. Voges Proskauer testi ile metil red testi, ortamlarının aynı olması nedeniyle birlikte uygulanabilirler. Metil red pozitif olanlarda (organik asit fazla olması nedeniyle), VP reaksiyonu negatif olabilir. Nötral ürünler meydana gelmeyebilir (genel bir kural değil). İlk başlangıçta MR testi pozitif görülebilir. İnkubasyon süresi uzarsa acetoin oluşabilir. Materyal1) MR/VP besi yeri (Clark-Lubs, pH 6.9,5 ml)2) Mikroorganizmaların saf ve taze kültürleri3) Kontrol pozitif (E.cloacae, K.pneumoniae) ve negatif (E.coli) suşlarının kültürleri4) O'Meara ayıracı (veya Barzit VP ayıracı)5) Ekilmemiş besi yerleri Metotİçinde glikoz bulunan bufferlı besi yerine kültürlerden ekilir ve 37°C de 2-7 gün inkube edilir. Bu sürenin sonunda kültürlere ve ekilmemiş tüplere ayıraçtan (O'Meara) 1 ml ilave edilerek hafifçe çalkalanır ve su banyosunda (37°C de) 4 saat tutulur. Aralıklı olarak hafifçe çalkalanır.DeğerlendirmeBesiyerinin üstünde 2-5 dakika içinde pembe rengin oluşu, acetoin varlığını ortaya koyduğundan pozitif reaksiyon olarak kabul edilir. Eğer sarı renk meydana gelirse negatif olarak dikkate alınır.O'Meara testi, ortamda oluşan acetoin'e bağlıdır. Bu madde de, oksijenin bulunduğu durumda alkali ortamda okside olur ve diasetil (CH3.CO.CO.CO3) meydana gelir. Bu son madde de, kreatin'le reaksiyona girerek pembe renk meydana getirir.Dikkat edilecek noktalar1) Ayıraçlar kullanılmadan önce iyice kontrol edilmelidirler.2) Bazen ayıraç ilaveden 1 saat sonra bakır renkli gibi bir görünüm meydana gelebilir. Negatif olarak dikkate alınmalıdır.3) Et infusyon broth, içinde acetoin ve diasetil bulunabilmesi nedeniyle tercih edilmemelidir.

http://www.biyologlar.com/voges-proskauer-vp-testi-1

  Biyoloji Laboratuvarı Çalışma Rehberi

Biyoloji Laboratuvarı Çalışma Rehberi

Tıbbi laboratuvarlar; insan kanı, idrarı, dokusu gibi vücut materyallerinin analizlerinin yapıldığı birimlerdir.

http://www.biyologlar.com/biyoloji-laboratuvari-calisma-rehberi

Mantarlar

Mantarlar (Fungi), çok hücreli ve tek hücreli olabilen ökaryotik canlıları kapsayan bir canlılar alemi ve şapkalı mantarların tümüne halk arasında verilen genel addır. Halk arasında Küf mantarı, Pas mantarı, Rastık mantarı, Maya mantarı, Mildiyö mantarı, Şapkalı mantar, kav mantarı, Puf mantarı gibi çeşitli isimlerle anılan bütün mantarlar, mantarlar (Fungi) alemi içersinde incelenirler. Latince Fungi mantarlar, Fungus ise mantar anlamındadır. Dünyanın heryerinde bulunurlar. Fazla nemli yerlerde daha çokturlar. Yeryüzünde 1,5 milyon kadar mantar türü olduğu düşünülmekte ise de günümüzde sadece 69.000 kadar türü tanımlanmıştır. Çoğu insan, mantarların bitki olduğunu düşünmektedir, ancak mantarlar bitki değildir. Çünkü, mantarlar kendi besinlerini üretemezler. Bu yüzden mantarlar üretici değil, ayrıştırıcıdırlar. Mantarlar Makroskobik ve mikroskobik mantarlar. Bilimsel sınıflandırma Üst alem: Ökaryot Alem: Fungi(Mantarlar)L., 1753 Bölümler Ascomycota Basidiomycota Chytridiomycota Deuteromycota Glomeromycota Zygomycota Tarihçesi Mantarlarla ilgili sistematik çalışmalar 250 yıllık bir geçmişe dayansa da, bazılarının özellikleri yüzyıllardır bilinmektedir. Ekmek hamurunun kabartılmasında, şarap yapımında insanlık tarihinde hep kullanılmışlardır. Meksika ve Guatemala halkları bazı halüsinojenik mantarları dini ve mitolojik törenlerde kullanmışlardır. Yine bazı mantarlar Kuzey Amerika yerlileri ve Çinliler tarafından tıbbi amaçla kullanılmışlardır. Şapkalı mantarların ilk olarak Proterozoik Çağ’da (4 milyar – 570 milyon yıl önce) ortaya çıktıkları düşünülüyor. İnsanların şapkalı mantarları kullanımıysa paleolitik döneme (yontma taş çağına) değin uzanır. Tarihsel kayıtlar, şapkalı mantarların pek de iyi niyetleri olmayan amaçlar için kullanıldıklarını ortaya koymaktadır. II. Claudius ve Papa VII. Clement’in düşmanları tarafından zehirli bir mantar türü olan Amanita’yla zehirlendiği yazılmıştır. Bir efsaneye göre de Buddha, bir köylünün ona sunduğu, toprak altında yetişen bir mantarı yediği için ölmüştür. Üremeleri Mantarlar eşeyli üreme ve eşeysiz üremeyle çoğalırlar. Her iki durumda da spor oluşturular. Sporlar "humenium" adı verilen yapılarda meydana gelir. Eşeyli üremeleri iki haploid hücrenin birleşmesini içerir. Toprağa dökülen sporlar rüzgarla ya da böceklerle çevreye dağılır ve toprakta yıllarca yaşayabilir. Mantarlar nemli ortamlarda gelişirler, bu nedenle yağmurlardan sonra topraktaki sporlar çimlenerek mantarları oluştururlar. Tek hücreli mantarlar ise tomurcuklanarak çoğalabilirler. Suda yaşayanlarda eşeysiz üreme daha hareket organeli ( yani flagellum) bulunan zoosporlar ile olur. Yaşam döngülerinde iki safha bulunmaktadır. Bunlar: Somatik safha ; mantarın beslenme ve besinsel aktivitelerini yerine getirdiği safha, Üreme safhası ; sporların üretimi, somatik yapıların diğer üreme yapılarında kullanıldığı safha. Üç değişik somatik yapı görülebilir. Bunlar; Plasmodium ya da pseudoplasmodium denilen çok nukleuslu bir yapı, Bir hücereden ibaret bir yapı, hifsi bir yapıdadırlar. Hifler, renksiz,ince,uzun iplikler olup yanyana gelerek miselyum adı verilen dokuyu miselyumlarda tallus adı verilen yapıyı oluşturur... Mantarların yaşam döngüsü her şekilde spor oluşumuyla sonuçlanan eşeyli ve eşeysiz üremeyi kapsamaktadır. Hem eşeyli hem eşeysiz üreme safhalarını içeren tüm yaşam döngüsü "holomorf" diye bilinir. Eşeysiz üreme sporları ve ilgili üreme yapılarının gözlendiği evre "anamorf" (imperfect) evredir. Eşeyli üreme yapılarının gözlendiği evre ise "telemorf" (perfect) evre adını alır. Yenilebilen mantarlar Mantarlar genellikle çayırlarda yetişir ama yenebilen mantarlar olarak Kültür mantarını örnek verebiliriz.Bu mantarlar mantar yatağından satılan yerlere gelir.Doğal mantarların çoğu zehirli olduğundan özel yetiştirilen kültür mantarlarını yiyecek olarak kullanmak daha güvenlidir..Kültür mantarı yenebilen mantardır.Peki neden? Şapkalı Mantarlar grubunda dersek bunun nedeni mantar yataklarında bütün zehirlerinin alınması içindir... Önemleri Mantarlar insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptirler. Ekosistemin önemli parçalarıdır. Son 2 milyar yıldır bitki ve hayvansal yapıları çürüttükleri bilinmektedir. Bu yapılardaki elementlerin serbest bırakılmaları mantarlar tarafından sağlanır. Orman ekosistemlerinde karbondioksit salınımı gerçekleştirmektedirler. Ayrıca toprağın yapısını bitki gelişimi için uygun hale getirirler. "Mikoriza" denilen ortaklıklar oluşturarak bitkilerin köklerine tutunurlar ve bitki köklerinden karbonhidrat alırlar, bu sırada bitkide mantarın hifleri yardımı ile topraktan su ve suda çözünen tuzları absorblar. Bazı eklembacaklı türlerinde "mycangium" denen yapılar olarak bulunurlar ve selüloz sindirimine yardımcı olurlar. Mantarlar nemli olan heryerde yetişebilirler. Alglerle birleşerek ekosistem için çok önemli olan likenleri oluştururlar. Bazı parazitik mantarlardan tarım zararlıları ve hastalıklarıyla biyolojik mücadelede yaralanılmaktadır. Bazı marketlerde "Collego" adıyla satılan ürün, yabancı otlarla mücadelede kullanılan Colletotrichum gloeosporoides türünden elde edilen bir mikoherbisitdir. Gerçek mantarlardan olan mayalar, fırıncılık ve fermantasyon endüstrisinin temelini oluştururlar. Alkollü içki endüstrisinin temelini de mantarlar oluşturmaktadır. Bununla beraber, sitrik asidin endüstriyel olarak üretilmesinde ve bazı peynir tiplerinin hazırlanmasında da (rokufor, gorgonzola, kamembert gibi) kullanılırlar.Penisilin gibi birçok yararlı antibiyotiğin, thiamin, biyotin, riboflavin gibi bazı vitaminlerin; ergotamin, kortizon gibi önemli ilaçların kullanılmasında yine mantarlardan yaralanılmaktadır. Amilaz, pektolaz gibi enzimler; gibberellin gibi bazı hormonlar da mantarlardan yararlanılarak üretilmektedir. Ayrıca genetik çalışmalarda kullanılan Neurospora cinsi yine bir mantardır. Mantarlardan insanların çeşitli amaçlarla yararlandıkları cinslerden bazıları; fermantasyon yaparak alkollü içkilerin hazırlanmasında ve ekmek yapımında kullanılan Saccharomyces türleri, antibiyotik eldesinde kullanılan Penicillium türleri ve ergot alkaloitlerinin elde edildiği Claviceps purpureadır. Yetiştiriciliği Ustilago maydis mantarı Şili gibi bazı ülkelerde mısır bitkisinde yetiştirilir ve gıda olarak kullanılır. Avrupa, Amerika, Çin ve Japonya'da gıda olarak mantar yetiştirme bir endüstri halini almıştır. Çin'de mantar yetiştiriliciği 600 yıl öncesine kadar dayanır. Avrupa'da ise1650'li yıllarda Fransa'da kültür mantarı yetiştiriciliği başlamıştır. Şili gibi bazı Güney Amerika ülkelerinde Aztekler zamanından beri bilinen mısır rastığı (Ustilago maydis), bazı mısır tarlaları özellikle bu mantar ile enfekte edilerek üretimi yapılmakta ve yenilmektedir. Mantarlar gelişmek için; nem, sıcaklık, 4-7 arası pH, oksijen, az miktarda ışığa ihtiyaç duyarlar. Zararları ve zehirlenme Mantarlar bitkilerde çoğunlukla hastalığa neden olurlar. Birçok yabani mantar doğadan toplanıp yenebilir ve çoğunun kültür türlerinden daha lezzetli olduğu söylenir. Fakat doğal yetişmiş mantarları toplayan kişi bu konuda uzman olmadığı takdirde zehirlenme ve ölümlerle karşılaşılabilir. Çünkü bazı mantarların çok küçük bir miktarı bile insanı öldürecek kadar zehirlidir. Zehirli mantarları zehirsizlerden ayırmak için genel bir kural yoktur. Yenebilen ve zehirli, mantarlar yan yana yetişebilirler. Bazı yenebilen ve zehirli türler birbirine o kadar benzer ki bunu ancak bir mantarbilimci ayırt edebilir. Zehirli mantarların tadı yenebilen mantarlarınkinden farklı değildir. Etinin rengi, kokusu ve tadı ile bir mantarın zehirli olup olmadığı anlaşılamaz. Mantarların insan ve hayvanlarda oluşturduğu hastalıklara genel anlamıyla "mikoz" denir. Tropikal ülkelerde mikozlar yaygındır. AIDS, kanser, şeker hastalıkları, organ nakli gibi durumlarda doğal veya yapay olarak bağışıklık sistemi baskılandığı için mantar enfeksiyonları ortaya çıkabilir. Mantar sporları havaya karışarak insanda alerji ve astıma sebep olabilirler. Bitkilerde parazitik mantarlar hastalıklara neden olurlar.Bazı mantar türleri bitkiler üstünde yaşar ve besinini bitkilerden sağlar.Bitki öldüğündeyse kendi besinini üreterek yaşamını sürdürür. Özellikle tek cins ürüne dayalı tarımda (patates, pirinç gibi) büyük kayıplara yol açabilirler. Örneğin 1840'lı yıllarda İrlanda'da baş gösteren kıtlığa patates mildiyösü (Phytophthora infestans) neden olmuştur. Bu felaketten dolayı bir milyondan fazla insan ölmüştür. 1943'de ise Bengaldeş'de Helminthosporium oryzae diye bilinen tür, pirinç ürününü yok ederek kıtlığa neden olmuştur. Ayrıca, mantarlar hakkındaki yanlış inançlar da zehirlenme olaylarını arttırıcı etki yapar. Zehirli mantarları salyangozların yemediği, ağaçlarda yetişen mantarların zehirsiz olduğu, mantarı yoğurtla yemenin zehirlenmeyi önlediği, zehirli mantarların iç kısmının koparılınca mavileştiği ve kurutulmuş mantarların zehirlemediği gibi bilgiler yanlıştır. Bu bilgilere güvenerek mantar yemek kesinlikle doğru değildir. Mantarlar, ılıman iklimlerde elbiselerin, kameraların, teleskopların, mikroskopların ve diğer optik malzemelerin küflenerek zarar görmesine neden olurlar. Petrol ürünleri, deri gibi organik maddeler de mantarların besin olarak kullandığı ürünlerdir. Çürükçül mantarlar aynı zamanda tomruk ve kerestelerin, ağaçtan yapılmış eşyaların çürüyerek kullanılamaz hale gelmesinden de sorumludurlar. Ayrıca evlerde, marketlerde besinleri bozarak milyarlarca dolarlık zarara neden olurlar. Gıdalarda oluşturdukları mikotoksinlerle toksik zehirlenmeler yol açabilirler. Özellikle okratoksinler ve aflatoksinler, böbreklerde ve karaciğerde hasarlara neden olurlar. "Çavdar mahmuzu" diye bilinen mantar, çavdarın ununa karışıp yenmesiyle ergotizm denilen hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık hayvanlarda ve insanlarda yavru düşüklüğüne neden olmakta ve ölümlerede yol açabilmektedir. Bazı mikotoksik mantarlar Vietnam ve Afganistan'da biyolojik silah olarak kullanılmıştır. Sınıflandırmaları Mikroskobik bir mantarın hifleri ve sporları Sınıflandırmada bitkiler alemi içinde ele alınmaları bilim adamları arasında uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Her ne kadar Uluslararası Botanik Nomenklatür Kodunun kurallarına göre adlandırılıp sınıflandırılsa da, bitkilerden farklı bir alem olarak ele alınmışlardır. İlk taksonomik gruplandırılma eşeysel sporlarına göre yapılmıştır. Günümüze kadar mantarlar, gamet, gametangia, sporokarp ve sporlarının özelliklerine, hayat döngülerindeki sitolojik ve morfolojik özelliklerine göre sınıflandırılmıştır. Mantarlara ait ilk sınıflandırma Linnaeus tarafından yapılmıştır. "Species Plantarum" adlı kitabında mantarları Cryptogamia Fungi sınıfında toplamıştır. İlk modern mikolog ve mikolojinin kurucusu olan Antonio Micheli, mantarları 1719'da yayımladığı "Nova Genera Plantarum" adlı eserinden toplamıştır. Carl Woese (1981), sınıflandırmasını filogenetik kurallara göre yapılmıştır. Monofiletik grup olarak düşünülmüş olan mantarlar, artık üç farklı grup olarak düşünülmektedir. Bu sınıflandırma fungi olarak bilinen organizmaların birbirleriyle sıkı bir ilişki içinde olmadıklarını kabul eder. Buna gore mantarlar,; Alem : Fungi Bölüm : Chytridiomycota Bölüm : Zygomycota Bölüm : Ascomycota Bölüm : Basidiomycota Alem : Stramenopila Bölüm : Oomycota Bölüm : Hypochytiridiomycota Bölüm : Labyrinthulomycota Alem : Protista Bölüm : Plasmodiophora Bölüm : Dictyosteliomycota Bölüm : Acrasiomycota Bölüm : Myxomycota Yenilebilen mantar türleri Boletus edulis Coprinus comatus Bir yer yıldızı - Geastrum saccatum Morchella esculenta Agaricus campestris Amanita caesarea Armillaria mellea Boletus badius Boletus bovinus Boletus edulis Boletus elegans Boletus luteus Cantharellus cibarius Chroogomphus rutilus Coprinus comatus Craterellus cornucopioides Fistulina hepatica Hydnum coralloides Hydnum repandum Hygrophorus chrysodon Lactarius deliciosus Lactarius salmonicolor Lactarius volemus Lepiota procera Morchella conica var. deliciosa Morchella esculanta var. rotunda Phlegmacium variecolor Pleurotus cornucopiae Pleurotus ostreatus Polyporus squamosus Polyporus sulphureus Rhizopogon luteolus Russula delica Sparassis crispa Tricholoma terreu Mikoloji Mikoz Aflatoksin Halüsinojen mantarlar Zehirli mantarlar

http://www.biyologlar.com/mantarlar

HANGİ HORMON NEREDEN SALGILANIR

HORMON                               SALGILANDIĞI YER                              FİZYOLOJİK ETKİLERİ Tiroksin Tiroit bezi Bazal metabolizmayı artırır Triiyodotironin Tiroit bezi Bazal metabolizmayı artırır. Parathormon Paratiroit bezi Kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenler Kalsitonin Tiroit’in C hücrelerinden Kalsiyum ve fosforu düzenler (parathormonun antagonisti) Insülin Pankreasın beta hücreleri Kasta ve diğer hücrelerde glikoz kullanımını artırır, kan sekerini azaltır, glikojen depolanmasını ve glikoz metabolizmasını artırır. Glukagon Pankreasın alfa hücreleri Karaciğer glikojenini kan glikozuna çeviren mekanizmayı uyarır Sekretin Onikiparmak mukozası Pankreas sıvısının salgılanmasını uyarır. Kolessistokinin Onikiparmak mukozası Safra kesesinden safranın bırakılmasını uyarır. Epinefrin (Adrenalin)                            Adrenal medulla Simpatik sistemi destekler, karaciğer ve kas glikojeninin yıkımını uyarır. Norepinefrin (Noradrenalin)                    Adrenal  medulla   Kan damarlarını daraltır. Kortizol Adrenal korteks Proteinlerin karbonhidratlara dönüşümünü uyarır Aldosteron Adrenal korteks Sodyum ve potasyum metabolizmasını düzenler. Dehidroepiandrosteron Adrenal korteks                            Androjen, erkek eşeysel özelliklerinin gelişimini uyarır. Somatotropin (Büyüme hormonu) Ön hipofiz Kemik ve genel vücut büyümesini denetler, yağ protein ve karbonhidrat metabolizmasına etki eder. Tirotropin (Tiroit uyarıcı hormon = TUH = TSH) Ön hipofiz Tiroidin büyümesini ve tiroit hormonlarının salgılanmasını uyarır. Adrenokortikotropin (ACTH Ön hipofiz Adrenal korteksin büyümesini ve kortikal hormonun salgılanmasını uyarır. Luteinize edici hormon (LH) Ön hipofiz Yumurtalıktan östrojen ve progesteronun, testislerden testosteronun üretimini ve salgılanmasını denetler. Folikül uyarıcı hormon (= FSH = FUH) Ön hipofiz Yumurtalıktaki graf foliküllerinin oluşumunu ve testislerde seminifer tüplerin büyümesini sağlar. Prolaktin (=Luteotropik hormon =LTH) Ön hipofiz                                       Yumurtalıktan östrojenin ve progesteronun salgılanmasının sürdürülmesine, süt bezlerinin uyarılmasına ve analık içgüdüsünün oluşmasına neden olur. Oksitosin                                     Hipotalamus (arka hipofizaracılığı ile) Süt salgılanmasını ve rahim kaslarının uyarılmasını sağlar. Vazopressin Hipotalamus (arka hipofiz aracılığı ile) Düz kasların kasılmasını uyarır, böbrek tüpleri üzerinde antidiüretik etki gösterir. Melanosit uyarıcı hormon (= MUH =MSH) Hipofizin ön lobu Kromatofor içindeki pigmentlerin dağılımını sağlar. Testosteron Testisin intersitiyal hücreleri Androjen, erkeklik özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar Östradiyol Yumurtalığın folikülünü astarlayan hücreleri Östrojen, dişi özelliklerinin gelişmesini uyarır ve devamını sağlar. Progesteron Yumurtalığın korpus luteumu Östraus ve menstrual sikluslarin düzenlenmesini (östradiyal ile birlikte) sağlar. Prostaglandinler Seminal vezikül Rahim kasılmasını uyarır. Koriyonik gonadotropin Plasenta Diğer hormonlarla beraber gebeliğin sürdürülmesini (korpus luteumun korunmasını) sağlar. Plasental laktojen Plasenta Büyüme ve prolaktin hormonu gibi etki eder. Relaksin Yumurtalık ve plasenta Pelvik ligamentinin gevşemesini sağlar Melatonin                                   Epifiz                                         Yumurtalık işlevlerini durdurur.  

http://www.biyologlar.com/hangi-hormon-nereden-salgilanir

Türkiye Zootekni Bölümlerinde Hayvan Davranışları Bilimi

Hayvan davranışları bilimi bakımından Türkiye’de son yıllarda sevindirici gelişmeler yaşanmaktadır. Lisans ve lisansüstü ders olarak hayvan davranışları, zootekni bölümü olan neredeyse tüm üniversitelerde okutulmaya başlanmıştır. Genellikle lisansta zorunlu ders olarak genel hayvan davranışları verilmekte, lisansüstünde ise seçmeli ders olarak türlere özgü davranış dersleri yer almaktadır. Ülkemizde davranış derslerinin türlere özgünleşmesi ilginçtir. Zira ülkemize kıyasla hayvan davranışları biliminin çok daha eski bir geçmişi olmasına rağmen batı ülkelerinde türlere ilişkin ayrı derslere neredeyse rastlanmamaktadır. Zootekni öğretiminin yapılanması ve bu konudaki ulusal alışkanlıklarımız ile ilişkilendirilebilecek bu oluşum aynı zamanda ülkemizde temel davranış çalışmalarına olan ilginin yetersizliğini de açıklamaktadır. Ülkemiz zootekni bölümlerinde hayvan davranışları konusunda yapılan ve Science Citation Index tarafından değerlendirmeye alınan dergilerde yayınlanan çalışmalara bakıldığında ilk yayının 1999 tarihli olduğu görülmektedir (Çam ve ark., 1999). Aynı yazarların daha sonraları davranış konularında yayınlarına rastlanmamaktadır. Bu çalışmayı, güncel değerlendirme makalesinin yazar(lar)ının da içerisinde bulunduğu 2001, 2002 ve 2003 tarihli üç araştırma makalesi izlemektedir (Savaş ve ark, 2001; Yurtman ve ark., 2002; Karaağaç ve ark., 2003). Kasım 2007 tarihi itibarıyla SCI tarafından taranan dergilerde hayvan davranışları konusunda yayınlanan Türkiye adresli toplam makale sayısı 21’dir. Makale sayıları bakımdan, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü (Savaş ve ark., 2001; Yurtman ve ark., 2002; Uğur ve ark., 2004; Savaş ve ark., 2007; Tölü ve Savaş, 2007; Atasoglu ve ark., 2007), Mustafa Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü (Keskin ve ark., 2004; Keskin ve ark., 2005; Tapkı ve Şahin, 2006, Tapkı ve ark., 2006) ve Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nden (Yanar ve ark., 2006; Metin ve ark., 2006; Güler ve ark., 2006) araştırma gruplarının çalışmaları dikkat çekmektedir. Anılan çalışmaların yarıya yakın bir bölümü pür uygulamalı etolojik çalışmalar olarak değerlendirilebilirler. Diğer çalışmalarda ise davranış özellikleri daha ziyade ikincil, yada destekleyici biyolojik göstergeler olarak kullanılmışlardır. Söz konusu çalışmalar türler bazında incelendiğinde küçükbaş hayvanların ağırlıklı olduğu, bunları sığırların izlediği gözlenmektedir. Türkiye adresli ve SCI indeksli yayınlar içerisinde kanatlı türlerde, biri yumurtacı tavuk diğeri güvercin özdekli olan yalnızca iki çalışmaya rastlanmıştır (Karaağaç ve ark., 2003; Savaş ve ark., 2007). Bununla birlikte, ulusal dergilerde yayınlanmış olan bazı araştırma makaleleri ile (Savaş ve Şamlı, 2000) yine bu konuda yürütülen tez çalışmalarına (Köse, 2004) da ulaşmanın mümkün olabileceği düşünülmektedir. Her ne kadar TÜBİTAK ULAKBİM bu konuda önemli adımlar atmış olsa da, ne yazık ki, ulusal paylaşım ağımızın yetersizliği nedeni ile çalışmalara ulaşmak son derece güç olabilmektedir. Bu nedenlerle değerlendirmede sadece uluslararası paylaşım kolaylığına sahip süreli yayınlar dikkate alınmıştır. Bilim insanlarının çalışma alanlarının belirlenmesinde ulusal nitelikli bilimsel toplantılar iyi birer araçtır. Zira bilimsel projeler, proje başladıktan çok kısa sonrasında bu tip toplantılarda sunulurlar. Halbuki bu çalışmaların makaleye dönüşmesi çok daha uzun bir süre alabilir. Bu bağlamda hayvan davranışları bilim alanındaki çalışmaların gelişimini takip etmek açısından Ulusal Zootekni Bilim Kongrelerinde sunulan bildiriler iyi birer araç olabileceği düşünülmüş ve 2000 yılından sonra yapılan üç Ulusal Zootekni Bilim Kongresi (2002 Ankara, 2004 Isparta ve 2007 Van) incelenmiştir. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nce organize edilen III. Ulusal Zootekni Kongresi’ne toplam 167 bildiri sunulmuş olup, Hayvansal Üretim bunlardan biri küçükbaş diğeri balarısı özdeğinde olmak üzere, yalnızca iki tanesinin hayvan davranışları konusunu içerdiği gözlenmiştir. Süleyman Demirel Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü’nün gerçekleştirdiği IV. Ulusal Zootekni Kongresi’nde ise toplam bildiri sayısı 174, hayvan davranışları konulu bildiri sayısı 13 e ulaşmıştır. Son yapılan Van Kongre’si değerlendirildiğinde, bir önceki kongreye göre %13,2’lik bir artışla (Ankara ile Isparta arasındaki toplam bildiri sayısı artışı %4,2) toplam bildiri sayısının 197, hayvan davranışlarını konu alan bildiri sayısının ise 17 olduğu görülmektedir. Kongrelere göre hayvan davranışlarını konu edinen bildiri sayısının toplam bildiri sayısına oranı sırasıyla %1,2, %7,5 ve %8,6’dır. Bu gelişme hayvan davranışları bilim dalı bakımından sevindiricidir. Zootekni, veteriner hekimlik ve biyoloji öğrencileri için önemli bir Türkçe kaynak durumunda olan ve Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Zootekni Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Erdinç Demirören tarafından kaleme alınan “Hayvan Davranışları” kitabı da, bu konuda bir ilk olması nedeniyle anılmadan geçilemez (Demirören, 2007). Ancak bir tek kitabın bilim dalı için yeterli olmadığı, hayvan davranışları alanında Türkçe kaynak sıkıntısı çekildiği de bir gerçektir. Sonuç Hayvan davranışları bilimi, hayvanların çevresel düzenlemelerinde yararlı bir araç olarak görülmektedir. Bu yararlanma, çevrenin hayvanın davranışlarına göre şekillendirilmesi yanında davranış bakımından mevcut çevre koşullarına uyum sağlayabilecek hayvanların ıslah edilmesi şeklinde iki yönlüdür. Sözkonusu bilim dalından yararlanmanın anılan her iki yönünün de birlikte ele alınması ön koşuldur. Zira hayvan bilimi içerisinde bu güne değin yapılan çalışmalar göstermiştir ki, ne tek başına çevreyi ne de tek başına hayvanın genetik yapısını “yetiştiricinin arzuları doğrultusunda” optimize etmek mümkün olmuştur. Dolayısıyla optimizasyon bütüncül bir yaklaşımı gerektirir. Bu bilim dalından üretilecek bilgi hayvanların yaşamlarını daha sağlıklı sürdürmelerini, üremelerini ve üretmelerini sağlayacaktır. Bunların ötesinde hayvanlarla ilgili hukuki düzenlemelerde de bu bilim dalının vazgeçilmez katkısı bulunmaktadır. Hayvan refahının gözetilmesi anlamında Hayvanları Koruma Kanunu’nda hayvan davranışları bilim dalına doğrudan atıfta bulunulmaktadır (Kanun No: 5199; Madde 3, 5, 8 ve10). Ancak çevresel düzenlemeleri insan kontrolünde olan hayvanların davranışlarının yalnızca uygulamaya dönük olarak ele alınması, hayvan davranışları bilim dalının gelişmesini olumsuz olarak etkiler. Bilim dalının sağlıklı olarak gelişmesi için, yetiştirme olgusu altında hayvanların davranışlarına yönelik temel çalışmalara da gereksinim vardır. İlgili davranışların ortaya çıkışında etkili mekanizmaların aydınlatılabilmesi için fizyolojiden genetiğe, gelişme biyolojisinden patolojiye kadar davranışa temel oluşturan alanların kapsamı içerisinde çalışmak kaçınılmaz gözükmektedir. Söz konusu yaklaşım tarzı aynı zamanda bu konuda yetişecek genç bilim insanlarının temel etolojiyi ve ilgili alt dallarını iyi öğrenmelerini de sağlayacak niteliktedir. Zootekni açısından hayvan davranışları bilim dalının Türkiye’de son yıllarda sergilediği gelişimin niteliği sevindirici ve umut vericidir. Ancak ve ne yazık ki, zootekni bilim camiası içerisinde yapılan sohbetlerden takip edilen bir şekilde, özellikle davranışın sayısallaştırılması ve akabinde istatistiksel değerlendirilmesi konusunda bilimcilerimizin sorunlar yaşadıkları, kimi zaman bu güçlüklerin araştırmacıları söz konusu alandan vazgeçmenin eşiğine getirdiği izlenimi, çalışmaların sürekliliği açısından endişe yaratmaktadır. Öncelikle belirtmek gerekir ki tüm Dünya’da bu konuda çalışmalar yetersizdir. Bu durum söz konusu alanda bilimsel çalışma yapmaktan vazgeçmeyi değil ilgili sorunların üzerine gitmeyi ve araştırma yapmayı gerektirir. Nitekim hayvan davranışları bilimi alanında yöntem konusunda da çalışmalara gereksinim vardır. Kaynaklar Ataşoğlu, C., Yurtman, İ. Y., Savaş, T., Gültepe, M., Özcan, O. 2008. Effect of weaning on behavior and serum parameters in dairy goat kids. Animal Science Journal 79(4): 435-442. Bessei, W. 1983. Die Bedeutung der Lorenzschen Instinktlehre in der Diskussion um eine verhaltensgerechte Unterbringung von Legehennen. Züchtungskunde 55: 222-232. Çam, M., Kuran, M., Selçuk, E. 1999. Effects of time spent near mothers postpartum on the behaviour of ewes and lambs and on the growth performance of lambs in Karayaka sheep. Turk. J. Vet. Anim. Sci. 23: 335-342. Darwin, C. 1990. Türlerin kökeni. (Çev. Öner Ünalan) Onur Yayınları, Şahin Matbaası, Ankara, ss 392. Dietl, G., Nürnberg, G., Reinsch, N. 2006. A note on a quantitative genetic approach for modeling of differentiation tasks. Appl. Anim. Behav. Sci. 100: 319–326. Demirören, E. 2007. Hayvan davranışları. II. Baskı. Ege Üniversitesi Ziraat Fakül. yayınları No:547, İzmir. Hayvansal Üretim 49(2), 2008 Hayvan Davranış Bilimi ve Zootekni: Tanım ve İzlem 41 Güler, O., Yanar, M., Bayram, B., Metin, J. 2006. Performance and health of dairy calves fed limited amounts of acidified milk replacer. S. African J. Anim. Sci. 36: 149-154 Immelmann, K., Ekkehard, P., Sossinka, R. 1996. Einführung in die Verhaltensforschung. Blackwell Wissenschafts-Verlag Berlin, Wien, pp 287. Karaağaç, F., Özcan, M., Savaş, T. 2003. Verlauf von aggressivem Picken und einigen Verhaltensmerkmalen in rangordnungsinstabilen Käfiggruppen bei Legehennen. Arch. Tierz. 46: 391-396 Keskin, M., Şahin, A., Biçer, O., Gül, S. 2004. Comparison of the behaviour of Awassi lambs in cafetaria feeding system with single diet feeding system. Appl. Anim. Behav. Sci. 85: 57-64. Keskin, M., Şahin, A., Biçer, O., Gül, S., Kaya, S., Sarı, A., Duru, M. 2005. Feeding behaviour of Awassi sheep and Shami (Damascus) goats. Tr. J. Vet. Anim. Sci. 29: 435-439. Köse, K.,2004. Devriye köpeği amaçlı kullanılan alman çoban köpeği ile Belçika çoban köpeği (Malinois) ırkı köpeklerin eğitim sürelerini etkileyen faktörler. Yüksek Lisans Tezi. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Çanakkale, 56 s. Lorenz K. 1982 Vergleichende Verhaltensforschung. Grundlagen der Ethologie DTV Wissenschaft: München, pp 399. Lund, V., Coleman, G., Gunnarsson, S., Appleby, M. C., Karkinen, K. 2006. Animal welfare science—Working at the interface between the natural and social sciences. Appl. Anim. Behav. Sci. 97: 37-49. Metin, J., Yanar, M., Güler, O., Bayram, B., Tüzemen, N. 2006. Growth, health and behavioural traits of dairy calves fed acidified whole milk. Indian Vet. J. 83: 976-979 Millman, S.T., Duncan, I.J.H., Stauffacher, M., Stookey, J. M. 2004. The impact of applied ethologists and the international society for applied ethology in improving animal welfare. Appl. Anim. Behav. Sci. 86: 299-311. Mormede, P. 2005. Molecular genetics of behaviour: research strategies and perspectives for animal production. Livestock Production Science 93: 15–21 Sambraus, H.H. 1998. Applied ethology-it’s task and limits in veterinary practice. Appl. Anim. Behav. Sci. 59: 39-48. Sambraus, H.H. 2002. Aufgaben der Angewandten Ethologie bei Landwirtschaftlichen Nutztieren früher und heute. Gumpensteiner Tagung “Nutztierhaltung im Wandel der Zeit”, Bundesanstalt für alpenländische Landwirtschaft, Gumpenstein, A-8952 Irdning: 17-20. Sandilands, V. 2004. David Wood-Gush, the biography of an ethology mentor. Appl. Anim. Behav. Sci. 87: 173-176. Savaş, T., Şamlı, E. 2000. Tavuklarda agresyon ile sosyal hiyerarşinin yumurta verimi ve bazı davranış özelliklerine etkisi. Tarım Bilimleri Dergisi 6: 11-15. Savaş, T., Yurtman, I.Y., Karaağaç, F., Köycü, E. 2001. Einfluss der intensiven Gruppenhaltung und Geschlecht auf Oral-Stereotypien und einige Verhaltensmerkmale bei Mastlämmern. Arch. Tierz. 44: 313-322 Savaş, T., Konyalı, C., Daş, G., Yurtman, İ.Y. 2007. Effect of beak length on feed intake in pigeons (Columba livia f. domestica). Animal Welfare 16: 79-86. Smidt, D., Schlichting, M.C., Ladewig, J., Steinhardt, M. 1995. Ethologische und verhaltensphysiologische Forschung für tiergerechte Nutztierhaltung. Arch. Tierz. 38: 7-19. Steiger, A. 1993. Schlussbetrachtung zur 25. Freiburger Tagung und kritische Gedanken zur Stellung der angewandten Ethologie. Aktuelle Arbeiten zur artgemäßen Tierhaltung, Vorträge anlässlich der 25. Internationalen Arbeitstagung Angewandte Ethologie bei Nutztieren der Deutschen Veterinärmedizinischen Gesellschaft e.V. KTBL-Schriften-Vertrieb im Landwirtschaftsverlag GmbH, Münster-Hiltrup: 274-284 Tapkı, İ, Şahin, A. 2006. Comparison of the thermoregulatory behaviours of low and high producing dairy cows in hot environment. Appl. Anim. Behav. Sci. 99: 1-11. Tapkı, İ., Şahin, A., Önal, A.G. 2006. Effect of space allowance on behaviour of newborn milk-fed dairy calves. Appl. Anim. Behav. Sci. 99: 12-20. Tembrock, G. 1992. Verhaltensbiologie. 2. Auflage. Gustav Fischer Verlag, Jena, pp 386. Tinbergen, N. 1979. Tiere und ihr Verhalten. (Überstz. Hans-Heinrich Wellmann und Wolfgang Vilwock) Rowohlt Taschenbuch Verlag GmbH, Reinbek bei Hamburg, pp 191. Todes, D. 2003. İvan Pavlov: Hayvan makinesini araştırırken. (Çev. Ebru Kılıç), TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, Ankara, ss. 118. Tölü, C., Savaş, T. 2007. A brief report on intra-species aggressive biting in a goat herd. Appl. Anim. Behav. Sci. 102: 124-129. Uğur, F., Savas, T., Dosay, M., Karabayır, A., Atasoglu, C. 2004. Growth and behavioral traits of Turkish Saanen kids weaned at 45 and 60 days. Small Ruminant Research 52: 179-184. Hayvansal Üretim

http://www.biyologlar.com/turkiye-zootekni-bolumlerinde-hayvan-davranislari-bilimi

POLİOVÜRİSLER

Çocuk felcine neden olur. Sitoplazmada konak DNA'sından bağımsız olarak replike olur. Poliovirüsün 3 antijenik tipi vardır. (Tip 1, 2 ve 3) Tipleri arasında çapraz reaksiyon yoktur. Hastalıktan korunmak için her 3 tipe karşı antikor varlığı gerekir. Poliovirüs fekal - oral yolla bulaşır. Poliovirüs, 1-2 hafta boyunca boğazda, 3-6 hafta veya daha uzun süre gaytadan izole edilebilir. Orafarinks ve barsak kanalında replikasyona uğrar. (Lenfoid dokuda) Lenfoid dokuda replikasyondan sonra virüs kan (Viremi) yoluyla MSS'e ulaşır. (tonsil, nazofarinks, peyer plakları) MSS'de spinal kordun ön boynuzuna yerleşmiş motor nöronlar içinde replikasyona uğrar. Nöronu öldürür. Paralizi gelişir. Virüs MSS'de daha çok pons, bulbus, servikal ve lomber bölgelerde yerleşir. Polio’da ilk patolojik bulgu Nissl cisimciklerinin kaybolmasıdır. Serebral kortex nadir olarak tutulur. Enfekte kişilerde bağışıklık yanıtı hem barsak IgA'sı hem de özgün serotipe karşı humoral IgG ile oluşur. Enfeksiyon yaşam boyu süren tipe özgün bağışıklık sağlar. Tip I en çok paralitik poliomyelit oluşturan etkendir. Klinik 1. Asemptomatik tip (%90) 2. Abortif poliomyelit (%5) 3. Non-paralitik poliomyelit (aseptik menenjit) (%2-3) 4. Paralitik poliomyelit (%1-2) Paralitik poliomyelitte: Boğaz ağrısı Bulantı-kusma DTR azalma Kaslarda atrofi Lenfositoz BOS'ta protein artışı Flask paralizi (unilateral genellikle) Spastik paralizi (dorsal ganglionlar tutulursa) Bulber polio'da kafa çiftleri ve vazomotor merkezler etkilenir. Solunum kaslarının tutulması ölüm sebebidir. Bulber polio prognozu en kötü olan polio formudur. Polio ansefaliti beyin tutulumunu gösterir. Paralitik polio’da en sık gözlenen form spinal form’dur. Korunmada 3 tip aşı kullanılır: 1. Salk: Formalin ile inaktive edilmiş ölü virüs aşısıdır. 2. Von Wezel: Güçlendirilmiş ölü virüs aşısıdır. 3. Sabin: İnsan hücre kültürlerinden üretilen canlı aşıdır. Aşılamada her üç tipi birden içeren trivalan formu oral olarak kullanılır. Canlı aşının tercih edilmesinin nedeni sindirim kanalında IgA'yı uyararak fekal-oral bulaşma zincirini kırması ve oral olarak kullanılabilmesidir. Aşılandıktan sonra virüs nazofarinks ve barsakta çoğalır ancak viremi yapamaz. (IgA ve IgG üretilmesine sebep olur) 2. aydan itibaren 2 ay arayla 3 kez verilir. 18. ayda rapel uygulanır. %90 koruyuculuğu vardır. Polivalan canlı polio aşılarının en önemli komplikasyonu aşıya bağlı olarak gelişen paralitik hastalıktır. Enfeksiyondan sonra ömür boyu süren tipe özel bir bağışıklık oluşur. Antiviral tedavisi yoktur, tedavi semptomatiktir. Yatak istirahati ve ağrı kesici önerilir. Paraliziler 6 ayda geri dönebilir. Fizik tedavi egzersizleriyle bu atrofi önlenebilir.

http://www.biyologlar.com/poliovurisler

Coleoptera (Kılkanatlılar)

Böcek takımları içerisinde en zengin olan Coleptera’dır; bilinen böcek türlerinin yüzde kırkı bu takıma bağlıdır. Çok küçük yapılıları olduğu gibi, çok irileri de vardır. Bazı tropik türlerin boyu 15 cm’ye yaklaşır. Üst kanatlar (Elytra; tekil olarak Elytron) az veya çok kalın kitinsel yapıdadır. Alt kanatlar ise, zar şeklinde ve az damarlı olup, dinlenme halinde diğerlerinin altında kadı olarak bulunur. Bazı türlerde alt kanat gelişmemiştir. Başın ön kısmı hortum gibi uzamış da olabilir. Başkalaşım holometabol ya da hypermetabordur. Larva şekilleri değişik tiplerdedir. Suda, karada, bitki veya, toprak içerisinde yaşayan ve hayvansal ya da bitkisel besin alanları vardır. Döl sayılan yılda 4 döl ile birkaç yılda bir döl arasında değişir. Coleoptera’nın sistematiği hususunda araştırıcılar arasında görüş farkı vardır. Biri çok fakir olmak üzere, 3 Alt-takım halinde gözden geçirilir. Bunlardan her birine bağlı familyalar da üst-familya toplulukları meydana getirir. Burada sadece 2 Alt-takıma bağlı önemli familyalar bildirilecektir. Coleoptera Takımına Ait Bazı Örnekler (Bodenhehner, 1939′dan). l. Calosoma inquisitor (Carabidae); 2. Cybister lateralimargiualis (Dytiscidae); 3. Staphylinus olens (Staphylinidae); 4. Laypyris noctulica (Lampyridae) erkek ve 5. aynı türün dişisi; 6. Carpipbilus hemipterus (Nitidulidae); 7. Coccinella septempunctata (Coccinellidae); 8. Dermestes lardauus (Dermestidae); 9. Melanotus rufupes (Elateridae); 10. Bostrychug capucinus (Bostrychidae); 11. Caphnodis cariosa (Buprestidae); 12. Meloe variegatus (Meloidae); 13. Blaps sp. (Tenebrionidae); 14. Aromia moschata (Cerambycidae); 15. Chrysomela sp. (Chrysomelidae); 16. Balaninus nucum (Curculionidae); 17. Rhyncbites sp. (Curculionidae); 18. İps tyrographus Scolytidae); 19. Polyphylla fullo (Scarabaeidae). Familya Elateridae: Takla Böcekleri, Telkurtları Bu familyadaki böceklerin vücutları dar ve uzundur. Baş tarafları küt, kanat örtülerinin uç kısmı fazlaca daralmış vaziyettedir. “Bu böceklerin antenleri 11 parçadan yapılmış desteremsi.ya da tarağımsı anten tipindedir. Boyun kalkanlarının iki nihayet kenan arkaya bakan sivri bir diken halini almıştır. Boyları 12-30 mm’lerdedir. Agriotes türleri arka üstü yatarken, ön göğüsün arkaya bakan tarafında bulunan bir diken ile orta göğsün ön kısmında bulunan dikene uygun bir çukurcuğun yardımıyla takla atma kabiliyetine sahiptirler. Bu özelliklerinden dolayıdır ki, bu böceklere Takla böcekleri denir. Takla böceklerine arka üstü bulundukları sırada dokunulursa, ekseriya hareket etmezler ve kendilerini ölmüş gibi gösterirler. Takla böceklerinin larvalarına Telkurdu denir. Sarı ya da açık kahverengi olan larvaların üstü kuvvetli bir şekilde kitinleşmiş olduğundan serttir. Üç çift bacakları ve üç parçadan yapılmış kısa antenleri vardır (Şekil 86). Agriotes larvaları, biri enine kesitleri yuvarlak ve sonuncu karın halkası sivri, diğeri enine kesitleri yassı ve sonuncu karın halkası keza yassı ve nihayetinde derince bir girintisi olan iki tipe ayrılırlar. Bunlardan birinci tiptekiler besinlerini genel olarak bitkisel, ikinci tipte olanlar ise hayvansal maddelerden alırlar. Bu böcekler, yumurtalarını toprak üstüne, toprak ya da ağaç çürükleri içine koyarlar. Larvaları toprakta ya da çürümekte olan odunların içinde yaşarlar ve ölmüş ya da yasayan bitkisel maddelerle geçinirler. Bu meyanda tohumlar, fideler ve çeşitli bitkilerin kökleri bu hayvanların başlıca gıdalarını oluştururlar. Bunlar özellikle l yaşındaki genç fidanların köklerini severek yerler. Köklerin iç kısmını yiyip kabuklarına dokunmamaları karakteristiktir. Agriotes türlerinin generasyon süreleri çeşitlidir. Fidanlıklarda yaşayan zararlı türlerin ekserisi 2-4 yıl arasında değişen bir generasyona sahiptirler. Fakat generasyonu 4 senelik olanları enderdir. Erginleri yazın tarlalarda, Fidanlık ve ormanlarda yaşarlar ve genç sürgünleri ve bunların kabuklarını yer yer kemirmek suretiyle zarar yaparlar. Fakat önemli olan larvaların yaptığı zarardır. Tel kurtlan, özellikle sebze ve meyve bahçelerinde, fidanlıklarda büyük zararlar meydana getirebilirler. Bu arada ekim ve dikim alanlarında ve fidanlıklarda tohum ve kökleri yemek suretiyle yaptıkları zarardan dolayı ormancılık bakımından da önem taşırlar. HayatlarıGenel olarak zararı yapan devresi larva safhasıdır. Tel kurtlan hayatı tür farkına göre değişir. Burada fikir verebilecek esasları ele alırsak: Tel kurdu bir toprakaltı zararlısıdır. Binaenaleyh bu böceğin gelişme safhası da toprak altın-da geçer. Şeker pancarı için akla gelen zarar kısmı ise toprak altındaki kısmıdır. Kışı pupa kokonunda veya sokulabildiği toprak derinliği veya taş altlarında ergin olarak geçiren tel kurtlan ilkbaharda meydana çıkarlar. Kumsal ve çiftlik gübresi çok verilen yerlerde ziyadesiyle görülen Tel kurtları erginleri uçabilirler de nisbeten rutubetli topraklara bırakılan yumurtaları en fazla bir ay içersinde açılır. Yumurtlama Mayıs ayında toprağa olur. Açılan larvalar pancara her safhada hücum ederler. Zaten pancar kök civarına ve toprağın hemen 1-2 cm. derinliğine bırakılır bu yumurtalar. Larva kurak topraktan çıkar. Yaz- içersinde toprak sathı kuruyunca o nisbette rutubetle teması olan tabakalara iner. Tel kurtlarının hayatları iyice bilinmelidir. Larvaların toprakta 2-3 sene yaşadıkları iddia olunur. Mücadelesi1. Sonbaharda toprak derince kazılır ve meydana çıkan telkurtları yok edilir. 2. Sararmakta olan fidanlar çıkarılarak bunların köklerinde bulunan larvalar öldürülür. 3. Tuzak olarak hazırlanan komposto yığınları sönmemiş kireç ile karıştırılarak içlerindeki larvaların ölmeleri sağlanır. 4. Tuzak bitkisi olarak İlkbaharda fidan ve tohum sıraları arasına az miktarda yeşil salatalık dikilir. Telkurtları salatalıkları sevdiklerinden bunların köklerini yemeğe gelirler. Sararan salatalıklar toprağıyla birlikte çıkarılır ve içindeki telkurtları öldürülür. 5. Yine tuzak vazifesini görmek üzere yeşil salatalık veya patates, pancar, havuç parçaları veya yonca demetçikleri telkurtlarının bulundukları yerlere konur. Bunlara gelen telkurtları toplanarak yok edilir. 6. Tuzak olarak zehirli yonca demetleri de kullanılabilir. Bu amaç için hazırlanan ortalama 50 gr’lık yonca demetleri şekerli su ve arsenik tuzundan yapılmış eriyiğe veya % 10 oranındaki Şvaynfurt yeşiline batırıldıktan sonra toprağın 5 - 6 cm kadar içine yatay olarak gömülür. Bunları yiyen telkurtları zehirlenerek öldüklerinden ayrıca toplanmağa gerek kalmaz. 7. Bir ağaç kazık veya özel pülverize kazıklariyle toprakta yaklaşık 5 cm derinliğinde açılan deliklere, metrekareye 50 - 150 gr hesabiyle Karbon sülfür eşit olarak dökülür. Yalnız bu işlem esnasında toprağın boş olması gerekir. Bu şekilde Karbon sülfür ile muamele edilen alanlara dezenfekteden ancak üç hafta kadar sonra dikim yapılmalıdır. Bu yöntem pahalı olduğundan yalnız değerli kültürler için uygulanır. 8. Telkurtlarının fazla bulunduğu alanlar % 1 - 2 oranında Demir sülfat’lı şerbetle sulanır. 9. Telkurtlarına karşı WP formulasyonunda Chlorpyrifos - ethyl veya Endo-sulfan gibi insektisitler tohum ile kuru kuruya karıştırıldıktan sonra ekim yapılır. 10. Toprak ilaçlaması ekim veya dikimden önce yapılır. Toz ilâç kullanılacaksa, önce bir miktar toprakla karıştırılarak bulaşık alana serpilir. Islanabilir toz ilâçlar ise dönüme 60 litre su hesabıyla sulandırılarak toprak sathına püskürtülür. Her iki halde de kullanılan ilâçlar toprağın 15 - 20 cm derinliğine kadar karıştırılmalıdır. 11. Fide dikimi sırasında ocaklara, can suyu şeklinde insektisit uygulanabilir. Bu amaç için Diazinon, Chlorpyrifos-ethyl veya Endosulfan gibi ilâçlar kullanılabilir.

http://www.biyologlar.com/coleoptera-kilkanatlilar

MSS’nin Sitolojik Yapısı

Medulla Spinalis Omurga kanalı içinde, foramen magnumdan ikinci bel omuru hizasına kadar uzanır. Ortasında dar bir kanal bulunan uzun bir boru biçimindedir. Enine kesitte medulla spinalisin oval bir şekle sahip olduğu görülür. Posteriorda, dorsal median septum vasıtası ile medulla spinalis iki eşit parçaya ayrılır, anteriorda ise anterior (ventral) median fissura adında derin longitidünal bir yarık bulunur. Medulla spinalis tümüyle pia mater ile sarılmıştır. Pia mater anterior median fissuradan içeri doğru sokulur. Her ne kadar medulla spinalisin şekil ve yapısı değişik düzeylerde (8 servikal, 12 torasik, 5 lumbar, 5 sakral ve 1 koksigeal olmak üzere toplam 31 segment) varyasyonlar gösterirse de bütün düzeylerde temel görünüm aynıdır. Enine kesitte medulla spinalisin merkezinde, sinir hücrelerinden oluşmuş kelebek veya H şeklinde gri cevher (substantia nigra veya grisea) bulunur. H bölgesinin her iki tarafındaki uzantılar kornu anterior (ön boynuz) ve kornu posterior (arka boynuz) olarak adlandırılır. İlaveten torakolumbar bölgede (T1-L2) medulla spinaliste gri cevherden meydana gelmiş her iki yanda lateral boynuzlar bulunur. Burada perikaryonları küçük nöronlar yerleşim gösterir. Epandim hücreleri ile döşeli olan merkezi kanal H bölgesinini horizontal çizgisi üzerinde yer alır. Sinir hücreleri perikaryonları gruplar halinde gri cevherde bulunurlar, büyük motor nöronlar (Golgi tip I) anterior boynuzda yerleşmişlerdir. Bu nöronlar organizmanın en büyük hücreleri arasında sayılırlar (70-120 mikron). Uzun eksenleri omuriliğin uzun eksenine paralel düzenlenmiştir. Belirli bir düzen göstermeksizin ön boynuzda oldukça yoğun kümeler oluştururlar. Nöroplazmadaki Nissl tanecikleri kaba ve çok sayıdadır. Motor nöronların aksonları omuriliğin beyaz cevherine katılır, motor yolları ve çevresel sinirleri yaparlar. Dendritleri uzundur ve bunlar da beyaz cevherde yer alırlar. Arka boynuzda sinir hücrelerinin perikaryonları küçüktür, tek olabildikleri gibi gruplar halinde de gözlenebilirler. Bu hücreler arka boynuza gelen afferent uzantılarla sinaps yaparlar. Sinir liflerinden oluşan beyaz cevher, gri cevheri çevreler ve funikuluslara (longitidünal sütunlara) ayrılır. Gri cevherin posterior boynuzu ile dorsal median septum arasında posterior ya da dorsal funikulus uzanır. Beyaz cevherin (substantia alba) geri kalan kısmı ise ventral boynuz ve sinir kökleri vasıtası ile lateral sütunlara, anterior median fissura ile de ventral sütunlara ayrılmıştır. Posterior boynuzların uç kısmı ile medulla spinalis yüzeyinin arasında ince sinir liflerinin bulunduğu beyaz cevher bölgesine Lissauer hattı (Lissauer zone) adı verilmektedir. Gri madde uzantılarının beyaz maddeye karıştığı bölgeye Formasyo retikülaris denir. Gri cevher (Subtantia nigra) içerisinde bulunan sinir hücreleri multipolardır. Bazılarının aksonları medulla spinalisi ventral kök lifleri olarak terk eder. Bazıları ipsilateral ve kontralateral bölgelerdeki beyaz cevhere aksonlar gönderir (Golgi tip I nöronlar). Bazıları da kısa aksonlara sahiptir ki gri cevher içerisinde olmak üzere bu aksonların köken aldıkları hücrelere yakın bulunan nöronlarda sonlanır (Golgi tip II). Genellikle beyaz cevher perikaryon ve dendritlerden yoksun olup myelinli ve myelinsiz liflerden meydana gelmiştir. Medulla spinalisin yüzeyinde yalnızca nörogliadan oluşan ince bir marginal bölge bulunur. Medulla spinalis kesitinde, H şeklinde gri cevher ve çevresinde beyaz cevher izlenmektedir. Gri cevherin; merkezinde tek katlı silyalı Epandim hücreleri ile döşeli bir merkezi kanal, dorsal boynuzunda küçük perikaryonlara sahip duyu nöronları ve ventral boynuzunda daha büyük perikaryonlara sahip motor nöronlar yer almaktadır. Beyaz cevherde ise nöron perikaryonları bulunmamaktadır. Glia hücreleri hem kortekste hemde medullada yaygındır.H&E. Medulla spinalis kesitinde, gri cevherde merkezi kanal ve belirgin çekirdek ve çekirdekçiğe sahip yeşil renkli nöron perikaryonları izlenmektedir. Beyaz cevherde pembe renkli miyenli sinir lifleri görülmektedir. Lapham.

http://www.biyologlar.com/mssnin-sitolojik-yapisi

DENİZ TAVŞANLARI ( Nudibranch )

DENİZ TAVŞANLARI ( Nudibranch )

Nudibranch kabuğu olmayan bir salyangoz türüdür. Bu salyangoz çok parlak renklere sahiptir ve son derece göz alıcıdır.

http://www.biyologlar.com/deniz-tavsanlari-nudibranch-

ABDOMEN

Abdomen vücudun üçüncü ve posterior kismidir. Ergin devrede bacaklardan mahrum olan bu kisim, thoraks ile karsilastirilirsa oldukça basit bir yapiya sahiptir. Esas olarak 12 segmentten olusmasina ragmen bu segmentlerin tümü ancak Protura'nin embriyo devrelerinde görülebilir. Embriyonik olarak 11 segment (sadece Collembola takimi embriyolojik olarak, 9 segment ve bir telsona sahiptir) ve sölom kesesi ile gangliyonu olmadigi için segment olarak kabul edilmeyen "Telson" dan olusmustur. Bazi formlarda örnegin, ergin Collembola' da (alti segment) oldugu gibi segment sayisinda büyük azalmalar vardir. Karasineklerde oldugu gibi böcek gruplarinin çogunda abdomenin son segmentleri dinlenme halinde kendinden önceki segmentlerin içine çekilebilen çiftlesme organlarina dönüsmüstür. Kural olarak disilerin eseysel açikligi 8. segmentte ya da onun arkasinda olup erkeklerinki 9. segmentten disari açilir. Bu iki segmente Genital segment, bundan önceki segmentlere Pregenital, sonraki segmentlere de Postgenital segmentler denir. Segmentlerin yapisi: Ergin böcekte tipik abdomen segmenti: 1- Tergum veya dorsal plaka, 2- Sternum veya ventral plaka, 3- Tergum ve sternumu birlestiren lateral membran kisimlar, 4- Genellikle lateral membranlar üzerinde ve her iki yanda yer alan stigma kisimlarindan olusur. Bazi larva ve erginlerde lateral membran üzerinde scleritler vardir. Bunlarda kesinlikle ilkel ekstemitelerin körelmis subcoxal scleritlerdir . Ekstremiteler: Bunlar iki grup halinde ele alinabilir: l. Üreme faaliyeti ile ilgili olmayanlar, 2. Çiftlesme yada yumurta koyma faaliyetinde kullanilanlar. Üreme ile ilgisi olmayan tipler: Terminal segmentler bir yana birakilacak olursa, ergin böceklerin çogunun abdomeninde ekstremite bulunmaz. Thysanura'da oldugu gibi bazi ilkel formlarda dejenere abdomen bacaklari, Sytilus'lar halinde görülmektedir. Üye taslaklari, ergin evrede özellikle ilk 7 segmentte tamamen kaybolur. 10. segment postgenital segmentlerin en ilkeli olup, çogunlukla sternumu küçülmüstür. Körelme durumuna göre son segmentin plakalari bazi gruplarda telsonu anal kapak gibi çevirir. Bu plakalardan dorsalde bulunan bir parçali tergumu Epiprokt , anüsün alt tarafinda bulunan ve sternumdan türemis bir çift plakcikta Paraprokt olarak isimlendirilir. Epiprokt ve paraproktin arasindaki baglanti zarindan çikan ve son segmentin (11. segment) üye taslagindan olustugu sanilan ve hemen hemen bütün böceklerde bulunan Cercus ise harekette kullanilmayip duyarga görevi gören bir abdomen üyesidir. Ayrica Trichoptera gibi bazi gruplarda, erkek organin bir kismi biçimindedir. Üreme ile ilgili tipler: Bunlar genellikle 8 ve 9. segmentlerin extremiteleridir. Disi ovipositoru, birinci, ikinci ve üçüncü valvulae olmak üzere üç yaprak çiftinden meydana gelmistir . 1. valvula'lar 8. segmentin plaka seklindeki valvifer denen kisimlarindan çikar. Valvifer ve valvula muhtemelen genel Arthropod segmentinin coxapodit ve telepodit'ine karsiliktir. Ikinci valviferler, ventral olarak ikinci valvula ve dorsal olarak 3. valvula çiftini meydana getirir. Testereli arilar gibi (Tenteridinidae) ovipositoru iyi gelismis böceklerin çogunda 1. ve 2. valvulalar iç kisimlarinda, yumurtalarin asagiya dogru inmesine yarayan bir kanal bulunan delici ve kesici bir organ olusturur. 3. valvulalar ovipositorun çekildigi bir kin veya kilif halindedir. Orthopterada her 3 valvula çiftide ovipozitor'u meydana getirecek sekilde birlesir veya 2. valvulalar yumurta tasiyan küçük bir organ halindedir. Valvulalarin gelismedigi veya hiç görülmedigi ordolarda abdomenin apikal segmentleri ovipozitor görevini yapan uzanabilir bir tüp haline gelmistir. Diptera ve Lepidoptera içinde bunun örneklerine rastlanir. Erkek fertlerde 9. segmentin ekstremiteleri birleserek çiftlesme (kopulasyon) organini meydana getirir. Bazen 10. segmentin kisimlarinda çiftlesme organinin yapisina katilabilir. Her ordoda, bu organ genellikle temel özellikler gösterir ancak yine her grupta büyük degisiklige ugramistir ve bu bölge böcek sistematiginde çok önemli karakterler içerir. Farkli ordolarda bu yapilar için uzlasma saglanincaya kadar herhangi bir grup için kullanilan terminolojiden faydalanmak yerindedir. Ergin abdomenindeki üyelere gelince : Bazi ilkel böceklerin ergininde görülür, Collembola bu üye kalintisinin yardimiyla ileri dogru siçrar; Ventral Tüp (karin tüpü), ilk abdomen segmentinin üye kalintisidir, ucundan hemolenfin baskisiyla iki uç baloncugu çikar, temizlenmeye, solunuma, su almaya ve yapismaya yarar. Retinaculum üçüncü segment üzerindeki bir üye çifti olup, dördüncü segmentin üye çiftinden köken aldigi kabul edilen Furcula (siçrama çatali) nin kancasi olarak görev görür.

http://www.biyologlar.com/abdomen

Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği Resmi Gazetede Yayınlandı

Uzun zamandır çıkacağı konusunda beklentiler olan Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği 25 Ağustos 2011 tarihli ve 28036 sayılı Resmi Gazete’de yayınlandı.Yönetmelik, kamu ve özel sağlık kurum/kuruluşlarındaki tıbbi laboratuvarların planlanması, ruhsatlandırılması, açılması, faaliyetlerinin düzenlenmesi, sınıflandırılması, izlenmesi, denetlenmesi ve kapatılmasına ilişkin usul ve esasları düzenliyor, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamayı amaçlıyor.Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce ilgili mevzuata uygun olarak açılan laboratuvarlar, iki yıl süre ile mevcut durumları ile faaliyete devam edebilecekler. Bu süre içinde bu Yönetmelikte belirlenen ölçütlere uygun olarak ruhsat alacaklar. Belirtilen süre içinde ruhsat almayan laboratuvarın faaliyetine son verilecek. Tıbbi Laboratuvarlar Yönetmeliği’ni Tümünü Aşağıda Bulabilirsiniz: TIBBİ LABORATUVARLAR YÖNETMELİĞİ BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak, Tanımlar ve Kısaltmalar Amaç MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; kamu ve özel sağlık kurum/kuruluşlarındaki tıbbi laboratuvarların planlanması, ruhsatlandırılması, açılması, faaliyetlerinin düzenlenmesi, sınıflandırılması, izlenmesi, denetlenmesi ve kapatılmasına ilişkin usul ve esasları düzenlemek, kaliteli ve verimli hizmet sunmalarını sağlamaktır. Kapsam MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik; doping, adli tıp, veteriner hekimlik, doku tipleme, genetik ve araştırma amaçlı kurulmuş laboratuvarlar dışındaki, Devlet ve vakıf üniversiteleri, kamu kurum/kuruluşları ile özel hukuk tüzel kişilerine ve gerçek kişilere ait tıbbi laboratuvarları kapsar. Dayanak MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik; 19/3/1927 tarihli ve 992 sayılı Seriri Taharriyat ve Tahlilat Yapılan ve Masli Teamüller Aranılan Umuma Mahsus Bakteriyoloji ve Kimya Laboratuvarları Kanununun 7 nci maddesi, 7/5/1987 tarihli ve 3359 sayılı Sağlık Hizmetleri Temel Kanununun 3 üncü maddesi ile 9 uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi ve 13/12/1983 tarihli ve 181 sayılı Sağlık Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin 43 üncü maddesine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar ve kısaltmalar MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen; a) Ana dal: Tıpta uzmanlık mevzuatında yer alan, bu Yönetmelik kapsamındaki tıbbi laboratuvar dallarını, b) Bakan: Sağlık Bakanını, c) Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, ç) Başkan: Tıbbi Laboratuvar Bilimsel Danışma Komisyonu Başkanını, d) Başkanlık: Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığını, e) Dış kalite değerlendirme: Laboratuvarların test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak veya yükseltmek amacıyla laboratuvarın dışındaki bir sistem/kurum/kuruluş tarafından düzenlenen içeriği veya konsantrasyonu bilinen ya da bilinmeyen örneklerle yapılan izleme ve değerlendirme çalışmasını, f) Genel Müdür: Tedavi Hizmetleri Genel Müdürünü, g) Genel Müdürlük: Tedavi Hizmetleri Genel Müdürlüğünü, ğ) Hizmet alımı: Laboratuvarın kendisi dışındaki ruhsatlı bir laboratuvar/laboratuvarlardan test kapsamında hizmet alımını, h) Hizmet Kalite Standartları (HKS): Bakanlıkça sağlık kuruluşları ve laboratuvarların hizmet birimleri ve iş süreçlerini değerlendirmek, iyileştirmek üzere yayımlanan standartları, ı) İç kalite kontrol: Analitik sürecin kalitesini değerlendirmek ve sonuçların güvenirliğini yükseltmek amacıyla laboratuvar tarafından yapılan kalite kontrol çalışmasını, i) Komisyon: Tıbbi Laboratuvar Bilimsel Danışma Komisyonunu, j) Laboratuvar: İnsanlarda; sağlığın değerlendirilmesi, hastalıkların önlenmesi, tanısı, takibi, tedavinin izlenmesi ve prognoz öngörüsü amacı ile insana ait biyolojik örneklerin veya dolaylı olarak ilişkili olduğu örneklerin incelendiği, sonuçların raporlandığı, gerektiğinde yorumlandığı ve ileri incelemeler için önerileri de içeren hizmetlerin sunulduğu tıbbi laboratuvarları, k) Laboratuvar dışı testler: Muayenehane testleri (basit ve mikroskopik testler), hasta başı testler ile klinik veya servisde yapılan testleri, l) Laboratuvar merkezi: Birden fazla uzmanlık dalında kurulan laboratuvarı, m) Müdürlük: İl sağlık müdürlüğünü, n) SKYS: Sağlık Kuruluşları Yönetim Bilgi Sistemini, o) Test: Laboratuvara gelen veya laboratuvarda alınan bir örnekte bir veya daha fazla parametrenin aynı anda çalışılabilmesine olanak sağlayan ve pre-analitik, analitik, post-analitik tüm evreleri kapsayan süreci/çalışmaları, ö) Tıbbi atık: 22/7/2005 tarihli ve 25883 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliğinde yer alan tıbbi atık tanımını, p) Uzman: Tıpta uzmanlık mevzuatına göre bir laboratuvar ana dalı veya yan dallarından birinde uzmanlık eğitimini tamamlayarak o alanda sanatını uygulama hakkı ve uzman unvanını kullanma yetkisi kazanmış ve uzmanlık alanında müstakilen bir laboratuvarı yönetmeye yetkili olan kişiyi, r) Uzmanlık Derneği: Tıpta uzmanlık mevzuatında yer alan, bu Yönetmeliğin kapsamındaki laboratuvarlarla ilgili tıpta uzmanlık ana dal ve yan dallarını temsilen kurulan meslek örgütlerini, s) Yan dal: Tıpta uzmanlık mevzuatında yer alan, laboratuvar alanına ait tıpta uzmanlık yan dallarını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Tıbbi Laboratuvarlar Bilimsel Danışma Komisyonunun Teşkili, Görevleri, Çalışma Usul ve Esasları Komisyonun teşkili MADDE 5 – (1) Komisyon, laboratuvar hizmetlerinin geliştirilmesi ve kalitesinin artırılmasında Bakanlığa bilimsel destek verilmesini sağlamak üzere, ilgili uzmanlık dallarından seçilen yirmi beş üyeden oluşur. (2) Komisyon, Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanı veya Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı Salgın Hastalıklar Araştırma Müdürlüğünün bağlı olduğu Başkan Yardımcısı Başkanlığında toplanır. (3) Komisyonun sekretarya görevini Başkanlık yürütür. (4) Komisyon üyeleri aşağıda belirtilen temsilcilerden, Başkanın teklifi ile Bakan tarafından görevlendirilir. a) Başkanlığı temsilen iki uzman ve Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı Salgın Hastalıklar Araştırma Müdürlüğünün bağlı olduğu Başkan Yardımcısı, b) Genel Müdür veya görevlendireceği bir temsilci, c) Genel Müdürlüğün performans yönetimi ve kalite geliştirme daire başkanlığı ile laboratuvar hizmetleri daire başkanlığından birer temsilci, ç) Üniversite hastane laboratuvarlarını temsilen enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji ana dallarından anabilim dalı/bilim dalı başkanları veya en az doçent olmak üzere akademisyenleri arasından birer temsilci olmak üzere dört uzman, d) Eğitim ve araştırma hastane laboratuvarlarını temsilen enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji ana dallarından klinik şefi veya şef yardımcıları arasından birer temsilci olmak üzere dört uzman, e) Özel kurum/kuruluş laboratuvarlarını temsilen enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji ana dallarından birer temsilci olmak üzere dört uzman, f) Uzmanlık derneklerinden enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya, tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi patoloji, hematoloji, temel immünoloji ana dal veya yan dallarında uzman olan birer temsilci olmak üzere altı uzman. (5) Bir uzmanlık alanında birden fazla derneğin olması halinde, komisyon üyeliği, bu dernekler arasında iki yılda bir üye sayısı fazla olan dernekten başlamak üzere dönüşümlü olarak sağlanır. (6) Komisyon üyelerinin görev süresi iki yıldır. Süresi dolan üyeler tekrar görevlendirilebilir. Herhangi bir sebeple boşalan üyelik için kalan süreyi tamamlamak üzere dördüncü fıkraya uygun aynı niteliklere sahip yeni üye seçilir. (7) Komisyon toplantılarına mazeret belirtmeksizin iki defa üst üste katılmayan üyenin üyeliği sona erer. Bu üye sonraki dönemlerde tekrar komisyon üyesi olamaz. Komisyonun görevleri MADDE 6 – (1) Komisyonun görevleri aşağıda belirtilmiştir: a) Laboratuvarların sınıflandırılması, 25/3/2010 tarihli ve 27532 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sosyal Güvenlik Kurumu Sağlık Uygulama Tebliğine yönelik test listelerinin hazırlanması ve güncellenmesi konularında Bakanlığa görüş bildirmek, b) Laboratuvarların sınıflarına uygun olarak sağlamaları gereken asgari standartların tespiti, güncellenmesi, HKS’nin oluşturulması ve hazırlanmasında Bakanlığa destek olmak, gerektiğinde bu konularla ilgili görüş bildirmek, ilgili mevzuatta değişiklik önerilerini Bakanlığa sunmak, c) Bilimsel ve mesleki kuruluşların laboratuvarlar ile ilgili olarak Bakanlığa önermiş olduğu standart, kılavuz ve benzeri dokümanları değerlendirmek ve görüş bildirmek, ç) Dış kalite değerlendirme programlarıyla ilgili Bakanlığa görüş ve öneriler sunmak, d) Laboratuvar test listelerinde yer alan testlerin en son bilimsel terminolojiye göre adlandırılmalarına ve maliyet analizlerine yönelik Bakanlığa önerilerde bulunmak, e) Referans hizmet laboratuvarı başvurusunun değerlendirilmesinde Bakanlığa görüş bildirmek, f) Bakanlıkça talep edilmesi halinde bu Yönetmelik çerçevesinde düzenlenen eğitici toplantılara bilimsel katkı sağlamak, g) Bakanlık tarafından toplanan dış kalite kontrol değerlendirme verilerinin değerlendirilmesi ve gerektiğinde rapor haline getirilmesine katkı sağlamak, ğ) Gerektiğinde laboratuvarlar tarafından kullanılan yöntemlere ilişkin görüş vermek. Komisyonun çalışma usul ve esasları MADDE 7 – (1) Komisyon, Başkanın daveti üzerine, yılda en az bir kez üye tam sayısının üçte ikisinin katılımı ile toplanır. Bakanlık gerekli hallerde, Komisyonu olağan toplantıları dışında da toplantıya davet edebilir. (2) Toplantı tarihi, yeri ve gündem taslağı sekretarya aracılığı ile toplantı tarihinden bir ay önce, olağan dışı toplantılarda ise en geç on gün öncesinde yazılı olarak veya elektronik posta ile üyelere duyurulur. Üyeler tarafından ayrıca gündeme alınması talep edilen konular değerlendirilmek üzere, toplantıdan en geç onbeş gün önce sekretaryaya bildirilir. (3) Kararlar toplantıya katılan üyelerin oy çokluğu ile alınır. Oyların eşitliği halinde Başkanın oy verdiği taraf çoğunluğu sağlamış kabul edilir. Komisyon kararları, karar defterine yazılır ve toplantıya katılan üyelerce imzalanır. Karara muhalif olanlar, şerh koymak suretiyle kararları imza ederler. Muhalif görüş gerekçesi, karar altında veya ekinde belirtilir. (4) Başkan tarafından gerek görülmesi halinde yurt içinden veya yurt dışından uzman veya uzmanlar toplantıya davet edilir ve yazılı ya da sözlü görüşleri alınır. Toplantıya davet edilen katılımcılar Komisyon çalışmaları ile ilgili oylamaya katılamazlar. (5) Komisyon, ilk toplantısını görevlendirmeler yapıldıktan sonraki bir ay içinde yapar. Gerekli durumlarda komisyon, görev alanlarıyla ilgili konularda çalışmalar yapmak ve görüş hazırlamak üzere, görev süresinin ve üye sayısının komisyon tarafından belirlendiği alt komisyonlar veya çalışma grupları oluşturulabilir. (6) Toplantı karar ve tutanaklarını yazmak, tüm yazışmaları yapmak ve bunları muhafaza etmek sekretaryanın görevidir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Laboratuvarların Kuruluşu, Dalları, Sınıflandırılması, Görev Tanımları, Referans Hizmet Laboratuvarı Ölçütleri, Laboratuvar Dışında Uygulanan Testlere İlişkin Hususlar ve Laboratuvarların Çalışma Esasları ile Fiziki Şartları Laboratuvarların kuruluşu MADDE 8 – (1) Laboratuvarlar kurum/kuruluş bünyesinde veya bağımsız olarak kurulabilir ve işletilebilirler. Laboratuvarların dalları MADDE 9 – (1) Bu Yönetmelik kapsamında kurulacak laboratuvarlarda ruhsata esas alınan dallar; tıbbi mikrobiyoloji, tıbbi biyokimya veya tıbbi patolojidir. Laboratuvarların sınıflandırılması MADDE 10 – (1) Laboratuvarlar aşağıdaki şekilde beş sınıfa ayrılır: a) Basit Hizmet Laboratuvarı, b) Kapsamlı Hizmet Laboratuvarı, c) İleri Düzey Hizmet Laboratuvarı, ç) Referans Hizmet Laboratuvarı, d) Ulusal Referans Laboratuvarı. Laboratuvarların görev tanımları MADDE 11 – (1) Yataklı ve/veya ayakta teşhis ve tedavi yapılan kurum veya kuruluş bünyesinde olmak şartıyla Basit Hizmet Laboratuvarında aşağıdaki basit testler çalışılabilir. a) Şerit veya tablet halinde reajenler ile otomatize olmayan idrar analizi, b) Dışkıda gizli kan, c) Kan glikozu – spesifik olarak ev kullanımı için onaylanmış glikoz izleme cihazlarıyla, ç) Hemoglobin – otomatik olmayan tekniklerle veya doğrudan sonuç veren basit cihazlarla, d) Eritrosit sedimantasyon hızı (otomatize olmayan), e) Mikrohematokrit (otomatize olmayan), f) İdrarda hCG (gebelik testleri), g) Doğrudan ARB Mikroskobi (Aside Dirençli Boyama, tüberküloz tanısına yönelik). Ancak, hasta örneği teksif yöntemiyle boyama ve kültür yapılmak üzere tüberküloz tanısı yapan laboratuvara gönderilir. (2) Kapsamlı Hizmet Laboratuvarı; her bir anadal için en az bir sorumlu uzmanın bulunduğu ve uzmanlık alanı ile ilgili laboratuvar testlerini uygulayabilen laboratuvardır. (3) İleri Düzey Hizmet Laboratuvarı; her bir anadal için en az iki uzmanın bulunduğu ve uzmanlık alanı ile ilgili kapsamlı laboratuvar testleri ile birlikte gerektiğinde ileri teknikleri uygulayabilen ve alanıyla ilgili uzmanlık, ön lisans, lisans veya lisansüstü eğitimleri veren laboratuvardır. (4) Referans Hizmet Laboratuvarı; referans olunan testin doğrulamasını yapan, gerektiğinde yeni yöntemlerin geçerli kılınmasını sağlayan, Bakanlık tarafından oluşturulan laboratuvar ağı içinde yer alan ve ulusal referans laboratuvarına karşı sorumlu olan laboratuvardır. (5) Ulusal Referans Laboratuvarı; referans olduğu tanı testi ile ilgili olarak kalite kontrol, laboratuvarlar arası karşılaştırma testleri, eğitim, denetim yapan ve laboratuvar ağı içinde yer alan diğer laboratuvarların verilerini değerlendiren, ulusal düzeyde strateji oluşturan ve uluslararası düzeyde ülkeyi temsil eden laboratuvardır. Referans hizmet laboratuvarı ölçütleri MADDE 12 – (1) Referans Hizmet Laboratuvarı, aşağıdaki her bir bent için en az bir ölçütün karşılanması durumunda belirlenebilir: a) Teknoloji kullanımı ölçütü: 1) Tanımlayıcı ve/veya referans yöntem kullanıyor olmak, 2) Henüz rutine girmemiş öncü/ileri teknolojiyi kullanıyor olmak. b) Eğitim ve araştırma-geliştirme-yenilik kapasitesi ölçütü: 1) Lisans, lisansüstü veya tıpta uzmanlık eğitimi verme kapasitesine sahip olmak, 2) Araştırma, geliştirme kapasitesine sahip olmak; bunun için özel birim oluşturmak ve/veya araştırma personeli bulundurmak. c) Kalite ölçütü: 1) Referans olunmak istenen test kapsamında ISO 15189 standardı gereklerini sağlayarak akreditasyon belgesine sahibi olmak, 2) Referans olunmak istenen test kapsamında dış kalite kontrol/yeterlilik testlerine en az iki yıl süre ile katılmak ve başarılı olmak, 3) Ulusal Referans Laboratuvarı tarafından düzenlenen laboratuvarlar arası karşılaştırma testlerine son bir yıl içinde katılmak ve başarılı olmak. ç) Tıbbi bir önem veya öncelik arz eden bir durumla ilgili olma ölçütü: 1) Durumun halk sağlığı açısından önem taşıması veya bulaşıcı hastalıklar bildirim sistemi içinde yer alması, 2) Durumun fiziksel, kimyasal veya biyolojik olarak yüksek risk grubunda olması, 3) Durumun nadir ancak yüksek mortalite ve morbidite hızına sahip olması. d) Spesifik tıbbi bir uygulama gereksinimi olması ölçütü: 1) Duruma ilişkin olarak henüz standardize bir bilimsel yöntemin geliştirilmemiş olması ve konuyla ilgili araştırma, geliştirme veya yenilik gereksiniminin oluşması, 2) Yöntem hiyerarşisine göre ilgili uygulama ve tarama yöntemlerine ilave olarak tanımlayıcı veya referans yöntem niteliğinde olan bir veya birden fazla yöntemin kurulum ya da kullanım gerekliliğinin olması. e) Referans laboratuvar ölçütü: 1) Laboratuvarlar arası karşılaştırma ve/veya dış kalite kontrol testleri düzenlemek, 2) Alanıyla ilgili yeni yöntemlerin geçerli kılınması veya yeni metot geliştirmesi için çalışmalar yapmak. Laboratuvar dışında uygulanan testlere ilişkin hususlar MADDE 13 – (1) Laboratuvar dışında yapılabilecek klinik/servis testleri, hastabaşında ve muayenehanede yapılabilecek tıbbi testler ile ilgili hususlar aşağıda belirtilmiştir. a) Hastabaşı testleri; 1) Kalıcı ve özel bir alan gerektirmeksizin, hastanın bulunduğu yerin yanında veya hemen yakınında, hemşire, hekim veya Ek-1’de belirtilen teknik personel tarafından gerçekleştirilen, elde taşınabilen veya hastabaşına geçici olarak getirilebilen kit, cihaz veya aygıtlar ile yapılabilen testlerdir. 2) İlgili HKS kurallarına uygun olarak yapılır ve kayıt altına alınır. 3) Ek-2’de yer alan Hastabaşı Testlerinden oluşur. b) Muayenehane Testleri; 1) Hekimin yalnızca muayene ettiği hastaya yönelik tanıyı güçlendirmek amacıyla yapmış olduğu testlerdir. 2) Muayenehane mikroskopisi sınıfında yer alan testler; bu testlerin eğitimini almış hekim veya test ile ilgili alanda uzman olan hekim ya da bu testlerin eğitimini almış Ek-1’de belirtilen personel tarafından hekim gözetiminde yapılır. 3) Muayenehanede yapılabilecek tıbbi testler 11 inci maddenin birinci fıkrasında verilen basit testler ile Ek-2’de yer alan Muayenehane Mikroskopisi testlerinden oluşur. c) Klinik/Servis Testleri; 1) Yataklı tedavi kurumlarında, ilgili klinik uzmanı tarafından yapılan mikroskopla incelenen boyalı veya boyasız örnekler ile bu Yönetmelikte tanımlanan laboratuvar uzmanlık ana dallarında yapılan testler dışındaki testlerdir. 2) Bu testlerin yapılabilmesi için ilgili klinik/servis sorumlusunun talebi ve başhekimin onayı gereklidir. Laboratuvarların çalışma esasları MADDE 14 – (1) Laboratuvarlar valilik tarafından belirlenen mesai saatlerine uygun olarak hizmet sunarlar. Ancak kurum/kuruluş bünyesindeki laboratuvarlar mesai saatleri dışında hizmet bütünlüğünü bozmayacak şekilde gerekli tedbirleri alırlar. (2) Laboratuvarlar, bu Yönetmeliğe ve Bakanlık tarafından yayımlanan HKS’de belirlenen ölçütleri sağlayacak ve gereklerini yerine getirecek şekilde hizmet sunarlar. (3) Laboratuvarda analiz raporlarının klinisyen/kullanıcıya sunulması, donanım, bilgisayar veya otomatize sistemlerin kullanımı, izlenmesi, verilerin toplanması, kayıt ve muhafaza edilmesi ve verilere tekrar erişimi sağlamak üzere yazılı düzenlemeler oluşturulur ve laboratuvar buna uygun olarak çalıştırılır. (4) Laboratuvarda testlerin ulusal ve/veya uluslararası standartlara uygun, geçerliliği kabul edilmiş yöntemler kullanılarak yapılması esastır. Ulusal veya uluslararası yöntem bulunmadığında bilimsel geçerliliği komisyon tarafından uygun bulunan yöntemler kullanılır. (5) Laboratuvarda test sonuçlarının güvenilir ve doğru olarak zamanında verilmesi amacıyla etkili ve verimli hizmet sunumunu sağlamak için gereken şartlar ve donanım sağlanır. (6) Laboratuvar, 30/5/2007 tarihli ve 26537 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Bulaşıcı Hastalıklar Sürveyans ve Kontrol Esasları Yönetmeliğinde yer alan bildirimleri, laboratuvar verilerini ve gerektiğinde Bakanlığın istediği diğer verileri belirlenen formata uygun şekilde Bakanlığa gönderir. (7) Laboratuvarda raporlar ve kayıtlar en az yirmi yıl, elektronik kayıtlar yedekleme ile birlikte süresiz, örnekler ve lamlar bozulmayacak şekilde uygun şartlarda sonuç raporlanıncaya kadar muhafaza edilir. Ancak tıbbi patoloji laboratuvarlarında örnekleme yapılan dokular rapor çıktıktan sonra en az bir ay, lamlar en az on yıl, bloklar ise en az yirmi yıl muhafaza edilir. (8) Uzmanlık eğitimi verilen kurumlarda uzmanlık eğitimi ile ilgili tüm laboratuvar alanları rutin çalışmalar yanında eğitim ve araştırma amacı ile de kullanılır ve kullandırılır. (9) Laborutavarda tutulan kayıt defterleri yedekleme ve tekrar erişime açık olmak şartıyla bilgisayar ortamında da tutulabilir. Laboratuvarların fiziki şartları MADDE 15 – (1) Laboratuvarın yerleşim planı; laboratuvar teknik alanı, destek alanları ve ofis alanları olmak üzere üç temel kısımdan oluşur. Bu alanlar aşağıda tanımlanmıştır. a) Laboratuvar teknik alanı; laboratuvar hizmetlerinin gerçekleştirilmesinde gerekli bütün donanım ve uygun şartların sağlandığı ve çalışma aşamalarının yürütüldüğü yerdir. b) Destek laboratuvar alanları; en az bir örnek kabul birimi, örnek alma odası ve malzeme depolanması için uygun alandan oluşur. Bu alanlar, laboratuvar teknik alanı ile fonksiyonel bir bütün oluşturacak şekilde düzenlenir. Laboratuvar yerleşim planında aynı anadal laboratuvar alanları bitişik komşuluk düzeninde olacak şekilde yerleştirilir. Kurum/kuruluş bünyesinde olan laboratuvarlarda örnek alma odası poliklinik katında da bulunur. c) Ofis alanları; hasta kabul, bekleme yeri, sekretarya, tuvaletler, uzman odası ve personel dinlenme bölümleri gibi bölümleri içerir. Ofis alanlarındaki bölümler bir bölgede toplanabilir ve ortak kullanılabilirler ancak bu bölümler laboratuvar teknik alanının içinde yer alamazlar. (2) Laboratuvarlar sınıflarına uygun aşağıdaki fiziki şartları yerine getirecek şekilde yapılandırılır: a) Basit hizmet laboratuvarında, teknik alan en az 10 metrekare olmalıdır. Destek laboratuvar alanları ve ofis alanları toplamı en az 10 metrekareden oluşur. b) Referans, ileri düzey ve kapsamlı hizmet laboratuvarında, laboratuvar teknik alanı tıbbi patoloji laboratuvarları hariç olmak üzere; her bir laboratuvar dalının ayrı konumlanması durumunda her biri için en az 30 metrekare, ofis ve destek laboratuvar alanları toplamı ise en az 20 metrekare olmalıdır. Laboratuvar merkezlerinde laboratuvar teknik alanı en az 40 metrekare, ofis ve destek laboratuvar alanları toplamı ise 30 metrekare olmalıdır. Tıbbi patoloji laboratuvarları için ise, laboratuvar teknik alanı en az 50 metrekare, ofis ve destek alanları en az 30 metrekare olmalıdır. Tıbbi patoloji dahil referans, ileri düzey veya kapsamlı hizmet laboratuvarların teknik alanlarının toplamı 100 metrekareyi aşması durumunda, bu alanın en az % 30’u kadar ofis ve destek laboratuvar alanları tahsis edilir. 1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları besiyerini kendisi yapması durumunda ayrıca besiyeri hazırlama odası bulundurur. 2) Tıbbi biyokimya laboratuvarlarında; idrar ve gaita testleri için havalandırması olan en az 7.5 metrekare ayrı bir oda/alanda veya çeker ocak içersinde çalışılır. 3) Tıbbi patoloji laboratuvar teknik alanı; boyama/özel işlem odası, doktor mikroskopi inceleme odası/alanı, arşivlenme odası ve kimyasal buhar veya gazlar için özel olarak havalandırma sistemi bulunan makroskopi odasından oluşur. 4) Laboratuvarda özel ve ileri teknik gerektiren testler için gerekmesi durumunda uygun alan ayrılır. (3) Laboratuvar ayrıca aşağıdaki şartlara sahiptir; a) Laboratuvarın, lavabo ve tuvaletleri engelli kullanımına uygun olarak düzenlenir. b) Laboratuvar, hizmetin sürekliliğini sağlamak üzere gerekli enerji, güç kaynağı, su, iletişim, bilişim gibi ortam destek sistemlerini içerecek şekilde yapılandırılır. c) Laboratuvar teknik alanların kapıları, giriş ve acil durumda çıkışa engel olmayacak şekilde otomatik kayar kapı veya dışarı doğru açılabilen ve şifreli veya yetkisiz girişlere engel olacak şekilde düzenlenir. (4) Laboratuvarda uygun bir aydınlatma sağlanır ve çalışan sağlığını olumsuz etkileyen gürültü düzeyini aşmayacak önlemler alınır. (5) Tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlar aşağıdaki şartları taşır; a) Doğrudan mikroskopi yöntemiyle Aside Dirençli Boyama yapan basit hizmet laboratuvarı için sadece bu amaca yönelik olmak üzere en az 10 metrekarelik ayrı teknik bir alan, b) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarında, örnek işleme, mikroskopi, kültür, tür tanımlama ve ilaç duyarlılık testleri çalışan tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlar için bu amaca yönelik en az 20 metrekarelik negatif basınçlı ayrı bir alan, c) Sadece örnek işleme, mikroskopi, kültür, tür tanımlama ve ilaç duyarlılık testleri çalışan tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlarda en az 20 metrekare negatif basınçlı ayrı bir teknik alan ile en az 20 metrekare ofis ve/veya destek laboratuvar alanlar. (6) Tüberküloz tanısı yapan laboratuvarlara ilişkin bu Yönetmelikte tanımlanmayan diğer şartlar Bakanlıkça belirlenir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Laboratuvar Uzman Kadrosu ve Çalışma Şekli, Laboratuvar Personeli, Personelin Görevlendirilmesi ile Görev ve Sorumlulukları, Eğitimi ve Değerlendirilmesi Laboratuvar uzman kadrosu ve çalışma şekli MADDE 16 – (1) Laboratuvarın uzman kadroları aşağıdaki hususlar dikkate alınarak belirlenir ve planlamaya uygun olarak ilan edilir: a) Laboratuvarın hizmet sunmasına izin verilen her uzmanlık dalı için en az bir uzman kadrosu bulunur. b) Laboratuvarın kadrosunda çalışan uzmanlar, laboratuvarın bulunduğu il içinde ve 11/4/1928 tarihli ve 1219 sayılı Tababet ve Şuabatı Sanatlarının Tarzı İcrasına Dair Kanunun 12 nci maddesine uygun olması ve hizmetin nitelikli sürdürülmesi kaydıyla en fazla iki laboratuvarda çalışabilirler. c) Bakanlığın Eğitim ve Araştırma Hastanelerinde her bir ana dal için asgari olmak üzere dört laboratuvar uzman kadrosu bulunur. ç) Bakanlığa bağlı diğer hastanelerde standart kadro ve personel dağılım cetvelinde belirtilen kapasiteye göre kadrolar belirlenir. d) Diğer kamu kurum veya kuruluş hastanelerine ise her dal için en az birer uzman kadrosu verilir. Laboratuvar personeli MADDE 17 – (1) Laboratuvarda, en az aşağıdaki sayı ve özelliklere sahip personel bulundurulur. a) Basit hizmet laboratuvarında Ek-1’de belirtilen en az bir teknik personel bulundurulur. b) Kapsamlı hizmet laboratuvarında her bir laboratuvar dalı için, ilgili uzmanın yanında Ek-1’de belirtilen en az bir teknik personel ile bir yardımcı personel ve/veya sekreter bulundurulur. Tıbbi patoloji laboratuvarında otopsi yapılması durumunda ayrıca bir teknisyen veya tekniker bulundurulur. Laboratuvar merkezinde yardımcı personel ve/veya sekreter ortak çalışabilir. c) İleri düzey hizmet laboratuvarında her bir laboratuvar dalı için en az iki uzman yanında Ek-1’de belirtilen en az üç teknik personel ile bir yardımcı personel ve sekreter bulundurulur. ç) Referans hizmet laboratuvarında son iki yıl laboratuvarda fiilen çalışan en az bir uzman ve Ek-1’de belirtilen en az iki teknik personel bulundurulur. Laboratuvar personelinin görevlendirilmesi ile görev ve sorumlulukları MADDE 18 – (1) Tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarlarında enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanları ve/veya tıbbi mikrobiyoloji uzmanları, tıbbi biyokimya laboratuvarlarında tıbbi biyokimya uzmanları ve tıbbi patoloji laboratuvarlarında tıbbi patoloji uzmanları çalışmaya yetkilidir. (2) Laboratuvarda, ruhsatta belirtilen uzmanlık alanına uygun olarak aşağıda belirtilen nitelikte personel görevlendirilir: a) Laboratuvar sorumlu uzmanı; laboratuvar merkezlerinde birim sorumluları arasından laboratuvarlar arası koordinasyonu sağlamak ve aşağıda belirtilen hususları yerine getirmek üzere Başhekim tarafından görevlendirilir. Ancak üniversitelerin laboratuvar merkezlerinde laboratuvar sorumlu uzmanı başhekimin teklifi ile rektör tarafından görevlendirilir. Yalnızca bir birim sorumlusunun bulunduğu laboratuvarlarda birim sorumlusu aynı zamanda laboratuvar sorumlusu olarak görev yapar. 1) Kurum veya kuruluştaki laboratuvar birim sorumlularından oluşturulan bir komisyon marifetiyle laboratuvarların ihtiyaçlarının tespitini, laboratuvar testlerinin maliyet etkin yürütülmesini ve HKS’ye uygun çalışılmasını sağlamak, 2) İlgili uzmanlık eğitim içeriğini dikkate alarak, kurum veya kuruluş bünyesindeki laboratuvarlarda farklı ana bilim dalı/yan dallarında hangi testlerin yapılacağını belirlemek, 3) Laboratuvarda çalışan uzmanların değişmesi, ayrılması veya işe başlaması durumunda bu değişikliği beş iş günü içinde Müdürlüğe bildirmek. b) Laboratuvar birim sorumlusu; birden fazla uzmanının bulunduğu dallarda, bu uzmanlardan birisi başhekim tarafından birim sorumlusu olarak görevlendirilir. Eğitim araştırma hastaneleri ve üniversitelerde ise, laboratuvar birim sorumlu uzmanlığı görevi ilgili anabilim dalı başkanı veya klinik şefi tarafından veya görevlendireceği uzman tarafından yürütülür. Birim sorumlu uzmanı aşağıdaki görevleri yerine getirir: 1) Laboratuvar güvenliği de dâhil, laboratuvarın yönetimi ve tüm faaliyetleri ile bu Yönetmeliğe, ilgili mevzuata ve kalite yönetim sistemine göre yürütülmesini ve bu iş ve işlemlerin yürütülmesi için uygun kişilerin görevlendirilmesini yapar. 2) Laboratuvarın ihtiyaçlarının tespitini, sonuçlarının güvenilirliği ve izlenebilirliği ile laboratuvarda HKS’nin yerine getirilmesini sağlar. 3) İç kalite kontrol ve dış kalite değerlendirme sonuçlarının uygun periyotlarda yapılması ve değerlendirilmesi ile gerekli düzeltici ve önleyici faaliyetlerinin yapılması veya yaptırılmasından sorumludur. 4) Testlerin zamanında yapılması ve sonuçlarının kayıt altına alınmasını ve hizmet talebinde bulunan kişi/kurum/kuruluşa zamanında rapor edilmesini sağlar. 5) Laboratuvar personelinin tüm faaliyetlerini izler, eğitim almalarını sağlar ve yeterliliklerini değerlendirir. 6) Teknik personele iç kalite kontrol, dış kalite kontrol değerlendirme ve HKS konusunda eğitim verir. 7) Uzmanlık eğitimi veren kurum/kuruluşlarda eğitimle ilgili sorumluluklarını varsa eğitim sorumlusu ile birlikte yerine getirir. c) Eğitim ve araştırma hastanelerinde başhekimlik/dekanlık tarafından eğitim faaliyetlerini yürütmek üzere bir eğitim sorumlusu atanabilir. ç) Laboratuvar, ihtiyacına uygun ve kadrosunda olmak kaydıyla diğer uzman/uzmanlar bulundurabilir. Bu uzmanlar birim sorumlu uzmanının koordinasyonunda personel eğitimi/uzmanlık eğitimi de dâhil olmak üzere laboratuvardaki tüm faaliyetlerin yürütülmesinden sorumludurlar. Gerektiğinde testi isteyen hekime test süreci, sonuçları, yorumlanması ve ileri tetkik yapılması ile ilgili bilgi ve danışmanlık hizmeti verirler. d) Laboratuvar ihtiyacına uygun olarak aşağıda belirtilen görevleri yerine getirmek üzere Ek-1’de belirtilen teknik personel çalıştırabilir: 1) Gerektiğinde laboratuvara başvuran kişilerden usulüne uygun olarak klinik örnekleri almak, teste uygun hale getirmek üzere hazırlamak, 2) Laboratuvar ortamını ve cihazları, analizin preanalitik ve analitik evrelerine hazır hale getirmek, 3) Laboratuvarın görev kapsamındaki işleri ve testleri yazılı düzenlemelere göre yapmak ve değerlendirilmek üzere uzmana sunmak, 4) Dekontaminasyon işlemlerini ve atıkların güvenli şekilde bertaraf edilmesini sağlamak, 5) Uzman tarafından verilen diğer görevleri yerine getirmek. e) Destek hizmetler ve/veya idari işler personeli; laboratuvarda genel temizlik, örneklerin taşınması ve diğer ofis işlerinin yerine getirilmesinden sorumludurlar. Ayrıca uzman tarafından verilen benzeri diğer görevleri yerine getirmekle yükümlüdürler. (3) Hastalık, ölüm ve doğal felaket gibi mücbir sebepler dışında bir yılda iki aydan az olmak şartıyla sorumlu uzmanın veya birim sorumlusunun görevinden ayrılması durumunda, aynı nitelikleri taşıyan bir uzman, kurum/kuruluş yetkilisi tarafından vekâleten görevlendirilir. Bu durum beş iş günü içinde Müdürlüğe bildirilir. İki aydan uzun süre sorumlu uzmanın/birim sorumlusunun mücbir sebeplerle görevine dönmemesi halinde bu süre altı aya kadar uzatılabilir. Personelin eğitimi ve değerlendirilmesi MADDE 19 – (1) Laboratuvar sorumlu uzmanı laboratuvar personelinin mesleki becerilerini geliştirmek, teknolojik gelişmelerden haberdar olmaları ve laboratuvar hizmet standartlarını yerine getirmelerini sağlamak üzere, yılda en az bir hizmet içi eğitim düzenler veya laboratuvar personelinin düzenlenen en az bir hizmet içi eğitime katılımını sağlar. (2) Laboratuvar personelinin aldığı eğitimin değerlendirilmesi; personelin kendi görev ve sorumluluk alanı ile ilgili konularda, laboratuvarın HKS’de belirlenen ölçütleri sağlamasına olan katkısı ve laboratuvardaki sorumluluklarını yerine getirmesine göre yapılır ve kayıt altına alınır. BEŞİNCİ BÖLÜM Laboratuvarların Planlaması ve Yatırım İzni Laboratuvarların planlanması ve yatırım izni MADDE 20 – (1) Özel laboratuvar açmak isteyenler ruhsat başvurusunda bulunmadan önce Bakanlıkça belirlenen planlamaya ve aşağıdaki şartlara uygun olarak yatırım izni alırlar. a) Bakanlıkça yeni açılmasına izin verilecek laboratuvarlara ilişkin yatırım listesi, her yıl Ekim ayında Bakanlık internet sitesinde ilan edilir. İlanda, istenecek belgeler, laboratuvarda bulundurulması gereken uzmanlık dalları ve sınıfı belirtilir. Laboratuvar açmak isteyenler, Kasım ayı sonuna kadar Bakanlığa başvurur. Kasım ayına kadar başvuru olmaması halinde, takip eden yılın Ağustos ayına kadar başvuruda bulunulabilir. b) Başvurular ilgili yılın Kasım ayının sonuna kadar ya da başvuru olmaması halinde izleyen yılın Ağustos ayının sonuna kadar toplanır ve takip eden ayın ilk haftasında birden fazla istekli olması halinde aralarında noter huzurunda kura çekilerek hak sahibi belirlenir; tek istekli bulunması halinde o kişiye hak sahibi olduğu bildirilir. c)Yatırım izni için başvurularda aşağıdaki belgelerin aslı veya müdürlük tarafından onaylanmış sureti istenir: 1) Laboratuvar açmak için ekonomik ve mali yeterliliğinin olduğunu gösteren belgeler, 2) Hak sahipliğinin iki yıl başkasına devredilmeyeceğine dair taahhütname, 3) Laboratuvar açtıktan sonra işletme hakkının bir yıl süreyle başkasına devredilmeyeceğine dair taahhütname, 4) (a) bendi gereği yapılacak ilanda belirtilen diğer belgeler. ç) Yatırım izni verilen yatırımcı, bir yıl içinde laboratuvar ruhsatnamesini alarak faaliyetine başlar. Bu süre içinde yatırıma başlamış ancak ruhsatname alamamış yatırımcıya müracaat etmesi halinde altı ay ek süre verilebilir. Bu sürede de ruhsat alarak faaliyete başlayamayan yatırımcının yatırım izni iptal edilir. d) Yeni açılan hastanelerin ruhsatlandırılmasına esas olan laboratuvara hastane planlaması ile birlikte Bakanlıkça izin verilir. (2) Gerekli hallerde yapısı ve işlevi Bakanlık tarafından belirlenen ulusal laboratuvar ağları oluşturulabilir. ALTINCI BÖLÜM Başvuru ve Başvurunun İncelenmesi, Ruhsatlandırma, Referans Hizmet Laboratuvarı Başvurusu ve Belgelendirilmesi, Ruhsat Yenileme, Faaliyetin Geçici Olarak Kısmen Durdurulması, Ruhsatın Askıya Alınması ve İptali ile Çalışan Uzman Değişikliğinin İşlenmesi Başvuru ve başvurunun incelenmesi MADDE 21 – (1) Yeni laboratuvar açacaklar veya taşınma/birleşme gibi nedenlerle yeni bir fiziki alanda yeniden ruhsatlandırma gerektiren durumlarda yatırım izni verilen yatırımcı ile kamu sağlık kurum/kuruluş yöneticisi, aşağıda belirtilen belgelerin olduğu dosya ile Müdürlüğe başvurur. Dosya, dizi pusulası ile kabul edilir. Dosyada; a) Ek-3’e uygun olarak doldurulan ruhsat başvuru dilekçesi, b) Bu Yönetmelikte belirtilen şartlara uygunluğunun yazılı beyanı ve laboratuvarın faaliyette bulunacağı yerin adresi, yerleşim planı ve mimar onaylı ölçekli krokisi, c) Laboratuvardaki kimyasal maddelerin, araç, gereç, donanımın ve uzmanlık alanına uygun olarak yapılan test listesi, ç) Her yıl Maliye Bakanlığı tarafından tespit edilen miktarlar üzerinden yatırılacak ruhsat harç makbuzunun aslı veya Müdürlükçe onaylı örneği, bulunur. (2) Başvuru; Müdürlüğe hazırlanan bir dosya ile ve/veya SKYS’ye kaydedilerek yapılır. Başvuru SKYS üzerinden de yapılmış ise geçici kurum kodu ve ruhsat işlemlerinin aşamalarını izleyebilmek ve yazışmaya gerek olmaksızın eksiklik ve uygunsuzlukları bildirmek için müracaat sahibine geçici şifre düzenlenir ve imza karşılığı verilir. Başvuru, Müdürlük tarafından bu Yönetmelik hükümlerine uygun olup olmadığı Ek-4 ile Ek-5’e göre değerlendirilir ve başvuru tarihinden itibaren yedi iş günü içinde incelenir. Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk tespit edilir ise, başvuru sahibine eksiklikler on iş günü içinde bildirilir. (3) Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk olmaması halinde denetim ekibi tarafından onbeş iş günü içinde laboratuvar yerinde denetlenir. Eksiklik olmayan dosya Bakanlığa gönderilir. (4) Eksiklik ve/veya uygunsuzluk bulunması halinde, bunlar beş iş günü içinde ilgilisine geri bildirilir ve eksikliklerin giderildiğine dair müracaat üzerine ilgili inceleme ekibi tarafından onbeş iş günü içinde tekrar yerinde denetim yapılır. Eksikliklerin giderilmiş olduğunun tespit edilmesi halinde dosya Bakanlığa iletilir. Ruhsatlandırma MADDE 22 – (1) Bakanlığa intikal ettirilen başvuru, Genel Müdürlükçe dosya ve/veya SKYS kaydı üzerinden incelenir. Dosyada eksiklik ve/veya uygunsuzluk varsa eksiklikler SKYS üzerinden onbeş gün içinde veya yazışmayla onbeş iş günü içinde giderilir. Bu süre sonunda eksikliği giderilmeyen dosya Müdürlüğe iade edilir. (2) Genel Müdürlük başvuruyu Ek-5’te belirtilen ruhsat denetimi hizmet kalite ölçütleri ile bu Yönetmeliğin ilgili hükümlerine uygunluğu açısından değerlendirir. (3) Genel Müdürlük eksiklik ve/veya uygunsuzluğu bulunmayan laboratuvara en fazla otuz gün içersinde Ek-6’ya göre ruhsatname düzenler ve Müdürlüğe gönderir. (4) Bakanlık, laboratuvarlara ruhsatname düzenleme yetkisini gerekli görmesi halinde valiliklere devredebilir. (5) Başvuru dosyası ve düzenlenen belgelerin bir örneği Müdürlükte muhafaza edilir. Düzenlenen ruhsatın aslı sorumlu uzmana imza karşılığında verilir. (6) Ruhsatname alan laboratuvar altı ay içerisinde faaliyete geçmek zorundadır. Bu süre içerisinde faaliyete geçmeyen laboratuvarın ruhsatı Bakanlıkça iptal edilir ve planlama hükümleri uygulanır. Referans hizmet laboratuvarı başvurusu ve belgelendirilmesi MADDE 23 – (1) Referans hizmet laboratuvarı olarak hizmet sunabilmek için 12 nci maddede verilen ölçütleri karşıladığını belirten bir dosya ile Genel Müdürlüğe başvurulur. Başvuru, Genel Müdürlük tarafından dosya üzerinden on iş günü içinde incelenir. İncelenen dosya belgelerinde eksiklik varsa Referans hizmet laboratuvarı olma talebinde bulunan ilgililere bildirilir. Başvuru dosyasında eksiklik yoksa, başvuru Başkanlığa gönderilir. Başkanlık dosyayı üç ay içinde komisyonda görüşerek raporunu Genel Müdürlüğe bildirir. (2) Genel Müdürlükçe uygun bulunanlara Ek-7’ye göre bir ay içerisinde Referans hizmet laboratuvarı belgesi düzenlenir. (3) İhtiyaç durumunda aynı test için birden fazla referans hizmet laboratuvarı belirlenebilir. Başkanlık bünyesinde yer almayan testlerle ilgili olarak Bakanlık, kamu kurum veya kuruluş bünyesindeki referans hizmet laboratuvarından birisini Ulusal Referans Laboratuvarı olarak belirler. Referans hizmet laboratuvarı/laboratuvarları veri gönderme, ilgili ulusal ağlara ve kalite kontrol çalışmalarına katılma konusunda Ulusal Referans Laboratuvarına karşı sorumludur. Ruhsat yenileme MADDE 24 – (1) Aşağıdaki hususlardan herhangi birindeki değişiklik durumunda ruhsat yenilenir: a) Sorumlu uzman, b) Ruhsata esas kadrolu uzman, c) Laboratuvarın faaliyette bulunduğu uzmanlık dalı, ç) Adres/fiziki mekan değişikliği, d) Kurum/kuruluş veya laboratuvar adı. (2) Uzmanlık dalı, adres/fiziki mekân, kurum/kuruluş veya laboratuvar adı değişikliği yapacak laboratuvar, değişikliklerle ilgili dosya hazırlayarak en az onbeş gün öncesinde Müdürlüğe başvurur. (3) Laboratuvar sorumluluğunu yürüten uzmanın ayrılması ve yerine başka bir uzmanın başlaması durumunu en az onbeş gün öncesinde Ek-3’e uygun ruhsat başvuru dilekçesi ile birlikte Bakanlığa bildirilir. (4) Laboratuvar ruhsatının herhangi bir nedenle askıya alınması halinde, buna neden olan durum altı ay içerisinde düzeltilmemişse ruhsatın yenilenmesi gerekir. Faaliyetin geçici olarak kısmen durdurulması MADDE 25 – (1) Laboratuvarda uygulanan testlerle ilgili olarak, iç kalite kontrol veya dış kalite değerlendirilmesi sonucunda, varsa Bakanlık tarafından belirlenen uygunsuzlukların giderilmediğinin veya bu testin/testlerin hizmet alımıyla karşılanmadığının tespit edilmesi durumunda, bu test veya testlere yönelik faaliyetler geçici olarak kısmen durdurulur. Bu süre altı ayı geçemez. Ancak laboratuvar kendi isteği ile; kapsamı değişmemek ve Müdürlüğe bildirmek şartıyla bu test/testleri yapmaktan tamamen vazgeçebilir. Ruhsatın askıya alınması ve iptali MADDE 26 – (1) Laboratuvarın ruhsatının askıya alındığı veya iptal edildiği durumlar aşağıda belirtilmiştir: a) Faaliyeti geçici olarak kısmen durdurulan ve 25 inci maddede belirtilen süre sonunda eksiklikleri hâlâ devam eden laboratuvarın ruhsatı en fazla altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda da eksiklikleri tamamlamayan laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. b) Laboratuvar faaliyetlerine ara vermek istediğinde en fazla altı ay süre ile ruhsat askıya alınır. Bu süre içinde laboratuvar, faaliyete başlamak istediğini belirten bir dilekçe ile Müdürlüğe başvurmamış ise ruhsat iptal edilir. c) Faaliyeti geçici olarak kısmen durdurulduğu halde faaliyeti durdurulan testin çalışmasına devam eden veya ruhsatın askıya alındığı halde faaliyetine devam eden laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. ç) Laboratuvarın faaliyetine son verilmek istendiğinde, Müdürlüğe ekinde ruhsatın yer aldığı bir dilekçe ile başvurulur ve Müdürlükçe ruhsat iptal edilir. d) Bakanlık tarafından belirlenen verileri düzenli olarak Bakanlığa göndermeyen laboratuvarlar üçer ay ara ile iki kez uyarılır. Altı aylık süre sonunda veri göndermeyen laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. e) Ruhsatın tanzim edilmesinden itibaren altı ay içinde faaliyete geçmeyen laboratuvarın ruhsatnamesi iptal edilir. f) Değerlendirmelerde, laboratuvarda bulunduracağını belirttiği, kimyasal maddeler, araç, gereç, donanımında eksikliği tespit edilen laboratuvara, bunları tamamlaması için en fazla üç ay süre verilir ve bu süre içinde eksikliklerini tamamlayamayan laboratuvarın ruhsatnamesi askıya alınır. Bu durumun üç ay daha devamı halinde ruhsat iptal edilir. g) Ek-8’e göre yıllık değerlendirme sonunda %50 -%70 arasında HKS puanı alan laboratuvarlardan tekrar değerlendirilenlerin %70 puana ulaşamayanlarının ruhsatları altı ay süre ile askıya alınır. Bu süre sonunda %70’e ulaşamayanların ruhsatı iptal edilir. ğ)Yıllık değerlendirmelerde laboratuvarın fiziki şartlarının ruhsat için belirtilen asgari ölçütleri karşılamayacak şekilde değişiklik yapıldığının tespiti halinde ruhsatı askıya alınarak, uygunluk sağlanmasına yönelik en fazla altı ay süre tanınır. Bu süre sonunda uygunsuzluğun devamı durumunda ruhsatı iptal edilir. h) Ek-8’e göre değerlendirilen laboratuvarlardan %50 HKS puanına ulaşamayanların ruhsatları altı ay süreyle askıya alınır. Bu süre sonunda yapılan değerlendirme sonucuna göre %50 veya üzerinde puan alamayan laboratuvarın ruhsatı iptal edilir. Çalışan uzman değişikliğinin işlenmesi MADDE 27 – (1) Çalışan uzman değişikliği durumunda laboratuvar SKYS kaydının yapılması için müdürlüğe başvurur. Müdürlük SKYS kaydını yapar ve bir çıktısını ilgilisine verir. Çalışan uzmanların diploma aslı veya onaylı suretleri laboratuvarda görülebilecek yerde asılır. YEDİNCİ BÖLÜM Denetim ve Değerlendirme Ekibi, Laboratuvarın Değerlendirilmesi ve Yaptırımlar Denetim ve değerlendirme ekibi MADDE 28 – (1) Ruhsata esas denetimlerde denetim ekibi, ilin sağlık müdürünün görevlendireceği ilgili müdür yardımcısı veya şube müdürü, denetlenen laboratuvar dallarında en az birer uzman ile HKS eğitimi almış olan bir üye olmak üzere en az üç kişiden oluşur. Tüm HKS değerlendirmelerinde il performans ve kalite koordinatörlüklerinin sorumluluğunda laboratuvar dallarından en az birer uzman ile HKS eğitimi almış olan iki üye olmak üzere en az üç kişiden oluşan değerlendirme ekibi görev alır. Genel Müdürlük lüzumu halinde benzer niteliklere sahip il dışı denetim veya değerlendirme ekibi görevlendirebilir. Denetim ve değerlendirme ekibindeki üyeler kendi çalıştığı laboratuvarın denetim ve değerlendirmesinde yer alamazlar. Laboratuvarın değerlendirilmesi MADDE 29 – (1) Laboratuvar, Ek-8’e ve bu Yönetmeliğin diğer hükümlerine göre en az yılda bir kez değerlendirilir. Bakanlık HKS puan durumlarına uygun olarak aşağıdaki sürelerde laboratuvarı ayrıca değerlendirir veya değerlendirilmesini sağlar: a) %70-%90 arasında puan alanlar altı ay sonunda, b) %50 -%70 arasında puan alanlar üç ay sonunda, tekrar değerlendirilir. (2) Değerlendirme ekibi tarafından düzenlenen rapor en fazla beş iş günü içinde Müdürlük aracılığı ile Genel Müdürlüğe iletilir. Müdürlük, değerlendirme raporunda yer alan hususlara veya işlemlere yönelik beş iş günü içinde ilgili laboratuvarı yazılı olarak bilgilendirir. Yaptırımlar MADDE 30 – (1) Laboratuvarlar bu Yönetmelik hükümlerine aykırı olarak açılamaz ve işletilemez. (2) Laboratuvar, ruhsat başvurusunda bulunduğu sorumlu uzman ve yer/adres değişikliklerini Müdürlüğün bilgisi ve Bakanlığın onayı olmaksızın yapamaz. (3) Laboratuvar, tıbbi üretim, pazarlama firmalarıyla ortaklıklar kuramaz, çıkar birlikteliği oluşturamaz. (4) Laboratuvar açma yetkisine sahip olmayıp da, laboratuvar açanlar veya izinle açmış oldukları laboratuvarları yetkisi olmayanlara terk edenler ile laboratuvarın usulüne uygun olmayan yöntemlerle çalıştığı ve bu Yönetmelik hükümlerine uymadığı tespit edilenler hakkında 992 sayılı Kanunun 9 uncu ve 10 uncu maddelerindeki hükümler uygulanır. (5) Bu Yönetmeliğin ilgili hükümlerine uygun çalışmayan referans hizmet laboratuvarları Bakanlık tarafından eksikleri hususunda yazılı olarak uyarılır ve üç ay süre tanınır. Bu süre içerisinde eksikliklerini gidermeyen referans hizmet laboratuvarının belgesi iptal edilir. (6) Faaliyetleri geçici olarak kısmen durdurulan testi çalışmaya devam edenler ile ruhsatsız veya ruhsatı askıda iken faaliyet gösteren laboratuvarlar iki yıl süresince yeniden ruhsat başvurusunda bulunamaz. (7) Bakanlığa veri göndermediği için ruhsatı iptal edilen laboratuvarlar iptal tarihi itibariyle altı ay süresince yeniden ruhsatlandırılmaz. (8) Sadece araştırma amaçlı üretilmiş test ve kitler laboratuvarda tanı amacıyla kullanılamaz. SEKİZİNCİ BÖLÜM Laboratuvarın Kalite Kontrol ve Değerlendirme Sistemi, Güvenliği, Atık Yönetimi, Bilgi Sistemiyle Verilerin Korunması ve Etik İlkeler Laboratuvarın kalite kontrol ve değerlendirme sistemi MADDE 31 – (1) Laboratuvarlarda Bakanlık tarafından hazırlanan hizmet kalite standartları gereklerini sağlamak üzere bir kalite yönetim sistemi kurulur. (2) Laboratuvarda rapor edilen testler için uygun bir iç kalite kontrol, test doğrulama ve/veya geçerli kılma programı uygulanır ve kayıt altına alınır. (3) Laboratuvar Bakanlık tarafından belirlenen testler için dış kalite değerlendirme programlarına katılır ve bu katılım belgelenerek sonuçları kayıt altına alınır. (4) Hizmet alımı ile diğer bir laboratuvara hizmet sunan laboratuvarlar, Bakanlık tarafından belirlenen testlerle ilgili katıldıkları dış kalite değerlendirme programına katılımlarına ait belge ve sonuçlarını hizmeti alan laboratuvara bildirirler. (5) Laboratuvar; test sonuçlarının güvenilirliğini sağlamak amacıyla kalite kontrol ve değerlendirme sistemi kapsamında yöntemlerini ve faaliyetlerini gözden geçirmek ve gerekli önemleri almak zorundadır. (6) İç kalite kontrol ile dış kalite değerlendirme sonuçları laboratuvarda en az beş yıl muhafaza edilir. Laboratuvar güvenliği MADDE 32 – (1) Laboratuvarın biyogüvenlik düzeyi TS EN 12128 standardında belirtilen en az “fiziksel korunma düzeyi 2” şartlarına uygun olmalıdır. Ancak, Ek-9’da yer alan mikroorganizmalardan risk grubu 3 olanlarıyla çalışan tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları “fiziksel korunma düzeyi 3” , risk grubu 4 olanlarıyla çalışan tıbbi mikrobiyoloji laboratuvarları ise “fiziksel korunma düzeyi 4” şartlarına uygun olmalıdır. (2) Korunmaya yönelik alınan tedbirler; laboratuvar personelinin ve yakın çevresinin kimyasal radyolojik veya enfeksiyöz ajana maruz kalma olasılığını azaltıcı veya önleyici olmalıdır. (3) Laboratuvarda ilk yardım kiti ve mevcut tehlikelere uygun yangın söndürücü ile alev söndürme örtüsü güvenlik donanımı bulundurulur. (4) Laboratuvarda risklere uygun dekontaminasyon ve/veya nötralizasyon kiti bulundurulur ve etkin kullanımı için önlemler alınır. (5) Laboratuvarda kimyasal, radyoaktif ve/veya potansiyel enfeksiyöz riskten korunmak için personele yeterli kişisel koruyucu donanım ve diğer gerekli güvenlik donanımları temin edilir ve kullanılması sağlanır. (6) Personele, işindeki potansiyel tehlikeler bildirilir, güvenli laboratuvar teknikleri eğitimi verilir ve aldığı eğitimler kayıt altına alınır. Personelin, çalıştığı örnekler veya testlerden dolayı aşı ile önlenebilir hastalıklara neden olan enfeksiyöz etkenlere maruziyet riski ile karşı karşıya ise bu personelin aşılanması sağlanır. (7) Laboratuvar teknik alanında el yıkama için lavabo ile acil duş ve göz yıkama işlevi görecek ünite bulunur. (8) Laboratuvarda kendine özgü ve personelinin kolayca erişebileceği bir güvenlik dokümanı oluşturulur. Kullanılan kimyasalların ürün güvenlik bilgi formları temin edilir. (9) Laboratuvar içerisinde bulunan tehlike ve risklere ilişkin olarak, giriş kapısı ile gerekli olduğu durumlarda cihaz, donanım veya aygıt üzerine ilgili işaretleme veya etiketleme yapılır. (10) Laboratuvarda uygun sıklıkta hava değişimi sağlanır. Bu değişim kimyasal veya toksik dumanların veya enfeksiyöz ajanların yayılmasını engelleyecek şekildedir. (11) Laboratuvara giriş sınırlaması uygulanır. Laboratuvarda biyolojik ajanların, örneklerin, ilaçların, kimyasalların ve hastalara ait bilgilerin yanlış kullanılması, tahrip edilmesi ve çalınma tehlikesine karşı gerekli önlemler alınır. (12) Laboratuvarda korunma amacıyla kurulu cihazların ve donanımların ait oldukları standartlara uygun olarak düzenli bakım ve kontrolleri yapılır. (13) Laboratuvarda giriş ve çıkış noktaları ile varsa yangın çıkışları uygun şekilde işaretlenir. Laboratuvar güvenliği ile ilgili tüm işaretlemeler ulusal veya uluslararası kabul gören simgeler kullanılarak yapılır. (14) Tıbbı atıklar laboratuvarın biyogüvenlik düzeyine uygun olarak dekontamine edilir. Laboratuvar atık yönetimi MADDE 33 – (1) Laboratuvara ait tıbbi atıklar ile ilgili işlemler, 22/7/2005 tarihli ve 25883 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Tıbbî Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine uygun olarak yürütülür. Laboratuvar bilgi sistemiyle verilerin korunması MADDE 34 – (1) Laboratuvarda test sonuçları ve kişisel verilerin mevzuata uygun bir şekilde gizliliğini ve güvenliğini sağlayacak bilgi sistemi kurulur ve işletilir. Etik ilkeler MADDE 35 – (1) Laboratuvar hizmetleri etik kurallara ve kanıta dayalı laboratuvar tıbbı ilkelerine uygun olarak, güncel bilimsel ve teknolojik gerekleri yerine getirecek şekilde yürütülür. (2) Laboratuvarda, toplum sağlığını tehdit eden salgın durumları veya hayatı tehdit eden acil durumlar hariç olmak üzere 1219 sayılı Kanunun 70 inci maddesine göre seçme ve ayırt etme kabiliyeti bulunan hastalarda kendisinin, kısıtlılarda ve çocuk hastalarda ise kanuni temsilcisinin başvurusu/rızası olmaksızın hastadan test için örnek alınamaz ve test yapılamaz. (3) Test için alınan örneklerin araştırmalarda kullanılmasında klinik araştırmalarla ilgili mevzuat hükümleri uygulanır. Ancak toplum sağlığını korumaya yönelik Bakanlıkça yapılacak çalışmalar ile laboratuvarların kalite kontrol analizlerinde bu örnekler kör numune olarak kullanılabilir. DOKUZUNCU BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler Hizmet alımı MADDE 36 – (1) Kamuya ait laboratuvarlar 7/2/2009 tarihli ve 27134 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Sağlık Hizmeti Sunan 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu Kapsamındaki İdarelerin Teşhis ve Tedaviye Yönelik Olarak Birbirlerinden Yapacakları Mal ve Hizmet Alımlarına İlişkin Yönetmelik uyarınca birbirlerinden veya 4/1/2002 tarihli ve 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu uyarınca özel laboratuvarlardan hizmet alabilir. Hizmet alımı kararını kurum/kuruluş yönetimi ile birlikte laboratuvar sorumlusu verir. (2) Hizmetin satın alma yoluyla gördürülmesi halinde, hizmeti alan sağlık kurum/kuruluşu ile hizmeti veren sağlık kurum/kuruluşu, bu uygulamadan ve sonuçlarından müştereken sorumludur. Örneklerin taşınması MADDE 37 – (1) Örnekler 25/9/2010 tarihli ve 27710 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Enfeksiyöz Madde ile Enfeksiyöz Tanı ve Klinik Örneği Taşıma Yönetmeliğine uygun olarak taşınır. Mevcut ruhsatlı laboratuvarlar GEÇİCİ MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce ilgili mevzuata uygun olarak açılan laboratuvarlar, iki yıl süre ile mevcut durumları ile faaliyete devam edebilirler. Bu süre içinde bu Yönetmelikte belirlenen ölçütlere uygun olarak ruhsat alırlar. Belirtilen süre içinde ruhsat almayan laboratuvarın faaliyetine son verilir. Ruhsat için başvuru yapmış olan laboratuvarlar GEÇİCİ MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik yürürlüğe girmeden önce 15/2/2008 tarihli ve 26788 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Ayakta Teşhis ve Tedavi Yapılan Özel Sağlık Kuruluşları Hakkında Yönetmeliğe göre ruhsat almak üzere başvuruda bulunmuş olan laboratuvarların ruhsat başvuruları anılan Yönetmelik kapsamında değerlendirilerek sonuçlandırılır. Ancak bu laboratuvarlar da bu Yönetmeliğin yürürlük tarihinden itibaren iki yıl içinde ruhsatlarını yenilemek zorundadır. Mevcut referans laboratuvarları GEÇİCİ MADDE 3 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce Bakanlık tarafından belirlenmiş Referans Hizmet Laboratuvarları bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren iki yıl içinde durumunu bu Yönetmeliğe uygun hale getirmekle yükümlüdürler. Aksi halde referans olma durumları herhangi bir işleme gerek olmaksızın iptal olunur. Laboratuvar uzman kadroları GEÇİCİ MADDE 4 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce, faaliyette bulunan laboratuvarlara bir uzman kadrosu verilir. Birden fazla uzman çalışan laboratuvarlarda 1219 sayılı Kanunun 12 nci maddesine uygun olmak kaydıyla, çalışan diğer uzmanları belgelemeleri halinde bu uzmanlar kadrolara eklenerek laboratuvar kadrosu olarak belirlenir. Yürürlük MADDE 38 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 39 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığının bağlı olduğu Bakan yürütür. TEKNİK PERSONEL a) Tekniker; meslek yüksekokullarının tıbbi laboratuvar veya patoloji laboratuvar teknikleri programlarından mezun olan sağlık teknikeridir. b)Teknisyen; sağlık meslek liselerinin tıbbi laboratuvar programından mezun olan sağlık teknisyenidir. c) Laboratuvarlar hizmet çeşitliliği ve kapasitesine göre; laborant ve astsubay teknikerleri ile veteriner sağlık yüksek okulu (ön lisans), meslek liselerinin kimya, gıda analizi ve su ürünleri analizi bölümü mezunları toplam en az bir yıl süreyle, sorumlu uzmanı bulunan laboratuvar veya laboratuvarlarda staj yaptığını ya da çalıştığını belgelemek kaydıyla laboratuvarda görev alabilirler. Üniversitelerin biyoloji, kimya, gıda, su ürünleri, veteriner hekimlik bölüm veya fakültelerinin mezunları toplam en az üç ay süreyle, sorumlu uzmanı bulunan laboratuvarda staj yaptığını ya da çalıştığını belgelemek kaydıyla tıbbi laboratuvarlarda görev alabilirler. ç) Aside Dirençli Boyama Mikroskopisi yapacak teknik personelin uzmanı bulunan tüberküloz laboratuvarında en az beş gün eğitim aldığını ve başarılı olduğunu belgelendirmesi zorunludur. LABORATUVAR DIŞINDA UYGULANAN TESTLER 1. Muayenehane Mikroskopisi (MM): Hekimin muayenehanesinde tanı koyabilmek için hastadan aldığı örneklere hemen uygulayabildiği mikroskopik işlemler olup aşağıda listelenmiştir; - Lam-lamel arası (ıslak) preparatlar - vajinal, servikal sürüntü veya deri örnekleri dahil - Bütün potasyum hidroksit (KOH) ile hazırlanan preparatlar - Fern test - Vajinal veya servikal mukusun post-coital direkt, kalitatif incelemeleri - Semen analizi; Huhner hariç - sperm motilitesinin varlığı veya yokluğunun tespiti düzeyinde - İdrar analizi: yalnız mikroskopik - Fekal lökosit incelemesi - Eozinofillerin tespiti için nazal smear incelemesi - ARB (Aside Dirençli Boyama, Tüberküloz tanısına yönelik) - Kalın damla ve ince yayma (Sıtma tanısına yönelik) 2. Hasta-Başı Testleri (HBT): Kalıcı ve özel bir alan gerektirmeksizin hastanın bulunduğu yerin yanında veya hemen yakınında yapılabilen testler olup aşağıda listelenmiştir; - Kan glukozu – spesifik olarak ev kullanımı için onaylanmış glukoz izleme cihazlarıyla - Hemoglobin – otomatik olmayan tekniklerle veya doğrudan sonuç veren basit cihazlarla - Protrombin zamanı, aPTT (yarı otomatik) - İdrarda hCG (gebelik testleri) - Alkol tayini–kanda veya tükürükte - Kan gazları

http://www.biyologlar.com/tibbi-laboratuvarlar-yonetmeligi-resmi-gazetede-yayinlandi

Türkiyede korunmaya alınmış alanlar hakkında bilgi

Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Bulundukları Ekosistemlerin Korunması ve Yönetimi Projesi Türkiye’nin taraf olduğu “Avrupa’nın Yaban Hayatının ve Yaşama Ortamlarının Korunması” diğer adıyla Bern Sözleşmesi, sözleşme ekinde listelenen ve nesli tehlikede olan bitki türlerinin ve bunların yaşama ortamlarının korunmasını öngörmektedir. Sözleşme amaçlarına ulaşılmasına bir katkı olarak Sözleşme altında “Zümrüt Ağı” adı altında bir ekolojik ağ oluşturulmaktadır. Bu ağa dahil edilebilecek alanların sözleşme ekinde yer alan türleri barındırması istenmekte ve endemik türlerin yaşama ortamları özellikle ele alınmaktadır. Sözleşme yükümlülüklerinin yerine getirilmesi, diğer taraftan bu çok özel zenginliğin korunması amacıyla Avrupa Komisyonu 2000 yılı LIFE programına “Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Ekosistemlerinin Korunması ve Yönetimi” adı ile proje teklif edilmiş ve Avrupa Komisyonunun hibe desteği ile 2000 yılında başlatılmıştır. Proje mülga Çevre Bakanlığı (şimdiki Çevre ve Orman Bakanlığı), Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Derneğimiz ile ortaklaşa yürütülmüştür. Proje hazırlama sürecinde Bern Sözleşmesi ekindeki Türkiye endemiği bitki türleri ve bu türlerin yaşama ortamları belirlenmiş, 25 türün kayıtları bulunan Orta Anadolu ve geçiş zonu proje alanı olarak seçilmiştir. Türkiye’de koruma çalışmalarının genellikle orman ve sulak alanlara odaklanması, endemik ve otsu bitkilerin bulunduğu bozkır ekosistemlerinin göz ardı edilmesi, diğer taraftan bozkır ekosistemlerinde insan baskısının yoğun olması, 25 hedef türün kayıtlarına rastlanan bu alanın ülkede hem tarımsal faaliyetlerin en yoğun olduğu alanlardan birisi olması, hem de %19.2 ile en yüksek endemizme sahip bölgelerden birisi olması, proje alanının seçiminde temel alınan faktörlerdir. Proje ekibi tarafından alan belirlemesi yapıldıktan sonra literatür bilgilerine ve tecrübelere dayanılarak proje amaçları, faaliyetleri, beklenen çıktıları ve maliyetine ilişkin proje önerisi hazırlanmış ve Avrupa Komisyonu LIFE Programına teklif edilmiştir. Proje LIFE 2000 programında TCY/99/065 kodu ile onaylanarak 14 Şubat 2000’de uygulanmaya başlanmış ve 14 Ağustos 2003’de tamamlanmıştır. PROJE ADI: Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Bulundukları Ekosistemlerin Korunması Ve Yönetimi Projesi Türkiye’nin taraf olduğu “Avrupa’nın Yaban Hayatının ve Yaşama Ortamlarının Korunması” diğer adıyla Bern Sözleşmesi, sözleşme ekinde listelenen ve nesli tehlikede olan bitki türlerinin ve bunların yaşama ortamlarının korunmasını öngörmektedir. Sözleşme amaçlarına ulaşılmasına bir katkı olarak Sözleşme altında “Zümrüt Ağı” adı altında bir ekolojik ağ oluşturulmaktadır. Bu ağa dahil edilebilecek alanların sözleşme ekinde yer alan türleri barındırması istenmekte ve endemik türlerin yaşama ortamları özellikle ele alınmaktadır. Sözleşme yükümlülüklerinin yerine getirilmesi, diğer taraftan bu çok özel zenginliğin korunması amacıyla Avrupa Komisyonu 2000 yılı LIFE programına “Tehdit Altındaki Bitki Türlerinin Ekosistemlerinin Korunması ve Yönetimi” adı ile proje teklif edilmiş ve Avrupa Komisyonunun hibe desteği ile 2000 yılında başlatılmıştır. Proje mülga Çevre Bakanlığı (şimdiki Çevre ve Orman Bakanlığı), Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Derneğimiz ile ortaklaşa yürütülmüştür. Proje hazırlama sürecinde Bern Sözleşmesi ekindeki Türkiye endemiği bitki türleri ve bu türlerin yaşama ortamları belirlenmiş, 25 türün kayıtları bulunan Orta Anadolu ve geçiş zonu proje alanı olarak seçilmiştir. Türkiye’de koruma çalışmalarının genellikle orman ve sulak alanlara odaklanması, endemik ve otsu bitkilerin bulunduğu bozkır ekosistemlerinin göz ardı edilmesi, diğer taraftan bozkır ekosistemlerinde insan baskısının yoğun olması, 25 hedef türün kayıtlarına rastlanan bu alanın ülkede hem tarımsal faaliyetlerin en yoğun olduğu alanlardan birisi olması, hem de %19.2 ile en yüksek endemizme sahip bölgelerden birisi olması, proje alanının seçiminde temel alınan faktörlerdir. Proje ekibi tarafından alan belirlemesi yapıldıktan sonra literatür bilgilerine ve tecrübelere dayanılarak proje amaçları, faaliyetleri, beklenen çıktıları ve maliyetine ilişkin proje önerisi hazırlanmış ve Avrupa Komisyonu LIFE Programına teklif edilmiştir. Proje LIFE 2000 programında TCY/99/065 kodu ile onaylanarak 14 Şubat 2000’de uygulanmaya başlanmış ve 14 Ağustos 2003’de tamamlanmıştır. TEHDİT ALTINDAKİ BİTKİ TÜRLERİNİN BULUNDUKLARI EKOSİSTEMLERİN KORUNMASI VE YÖNETİMİ PROJESİ Projenin amacı Bern Sözleşmesi ekindeki 25 Türkiye endemiği bitki türünün bulunduğu ekosistemlerin korunması, yönetimi ve sürdürülebilir kullanımının sağlanmasıdır. Bu amaca yönelik olarak Önemli Bitki Alanlarının tesis edilmesi, bu alanlara ilişkin verilerin bir veri tabanında toplanarak çalışmaların tekrarlanmasını önlemek üzere bir veri yönetimi sisteminin kurulması, alanların korunması ve sürdürülebilir kullanılmasına yönelik kamu bilinci oluşturulması, bu alanlar için yönetim planları hazırlanması ve uzun vadede izlemenin sağlanması için bir temel oluşturulması hedeflenmiştir. Hedef Türler Onosma halophilum Silene salsuginae Kalidiopsis wagenitzii Anacyclus latealatus Anthemis halophila Stipa syreistschikowii Salvia crassifolia Sphaerophysa kotschyana Trigonella halophila Allium vuralii Ophrys argolica Limonium anatolicum Microcnemum coralloides Silene pompeiopolitana Beta adanensis Kalidiopsis wagenitzii Suaeda cucullata Anacyclus latealatus Ferula halophila Bromus psammophilus Hypericum salsugineum Glycyrrhizea iconica Thermopsis turcica Pinguicula crystalline Asparagus lycaonicus Ophrys isaura Limonium tamaricoides Proje Kapsamında Yürütülen Faaliyetler 1. Hedef türlerin yaşadığı alanlar ve habitat özellikleri belirlenmesi,2. Aday önemli bitki alanları belirlenmesi,3. Ex-situ koruma materyalleri toplanması, 4. Temsil, çeşitlilik, doğallık ve yönetim değerlendirmesi yapılarak aday alanlar arasında seçim yapılması, 5. Seçilen ÖBA’larda sosyo-ekonomik değerlendirme yapılması, 6. Survey-envanter çalışmaları ile toplanan nitel ve nicel veriler veri tabanında toplanması, Önemli Bitki Alanları Köyişleri Bakanlığı Ege Tarımsal Araştırma Enstitüsü ve Tarla Bitkileri Merkez Araştırma Enstitüsü tarafından oluşturulan iki ekip tarafından 2000-2002 yıllarında toplan 8 arazi çalışması gerçekleştirilmiştir. Projede belirtilen 25 Türkiye endemiği bitki türünden 18 bitki türü proje alanında bulunmuş ve bu türlerin populasyonlarını barındıran alanlar belirlenmiştir. Zümrüt ağı kapsamında bu alanlara “Önemli Bitki Alanı -ÖBA” adı verilmektedir. Proje kapsamında seçilen alanlar: · Tuz Gölü’nün Güney-Güneybatısı, · Akşehir ve Eber gölleri, · Muğla Sandras dağı, · Taşkent-Gevne vadisi, · Karataş Deltası (Akyatan Gölü). Veri Yönetimi Proje süresince hedef türlere ve yaşama ortamlarına ilişkin elde edilen veriler veri tabanında toplanmış ve TKB’nın Coğrafi Bilgi Sistemleri ve Uzaktan Algılama Merkezinde alanların haritalanmasında kullanılmıştır. Halkın Haberdarlığının Artırılması ve Katılımı Türkiye Tabiatını Koruma Derneği tarafından oluşturulan bir ekiple mülga Çevre Bakanlığının da katılımı ile proje alanında yaşayan halkın sosyo-ekonomik yapısı araştırılmış ve belirlemelere dayanılarak eğitim planı hazırlanmıştır. Proje alanındaki hedef kitleye (yerel yöneticiler, öğretmen ve öğrenciler, köy muhtarları ve imamlar) yönelik olarak çevre bilinci, biyolojik çeşitliliğin önemi ve korunması konulu eğitim çalışması yapılmış olup söz konusu çalışma; Cihanbeyli ve Eskil İlçeleri, Yavşan Tuz İşlemesi, Alkim Tuz İşletmesi ve Yapalı, Kırkışla İlköğretim Okulu, Eskil Cumhuriyet ve Eskil İlköğretim Okulu, Eskil Atatürk YBO, Eskil Çok Programlı Lise ve Eskil İmam Hatip Lisesini kapsamaktadır. Sürdürülebilir Kullanım İçin ÖBA’ların Yönetimi Proje kapsamında seçilen, arazi çalışmaları Önemli Bitki Alanları yakın çevresindeki alanlarda eğitim çalışmaları tamamlanmıştır. Seçilen ÖBA’larında yapılacak olan Yönetim Planları konusunda bir toplantı yapılmış ve ilgili kurumlardan bilgi istenmiştir. Projenin sonuç rapor formatı hazırlanmış olup, söz konusu rapor Kasım ayında Avrupa Konseyine gönderilmiştir. Alanın İzlenmesi Projenin son amacı proje süresi bittikten sonra izleme çalışmalarının yürütülebilmesi için gerekli bilgileri sağlamak ve izleme altyapısını oluşturmaktır. Bu amaç, yerel ekipler, kurumlar, akademisyenler tarafından ÖBA’larda ekosistemin ve türlerin izlenmesini, yeni veriler ışığında veri tabanının güncellenmesini ve yönetim planlarının gözden geçirilmesini.

http://www.biyologlar.com/turkiyede-korunmaya-alinmis-alanlar-hakkinda-bilgi

GÖREME TARİHİ MİLLİ PARKI

GÖREME TARİHİ MİLLİ PARKI

İli : NEVŞEHİR Adı : GÖREME TARİHİ MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1986 Alanı : 9.572 ha. Konumu : İç Anadolu Bölgesi’nde, Nevşehir ili sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka; Ankara-Adana karayolu ile Aksaray’dan doğuya gidilerek ulaşılır. Kayseri’den ise Avanos ve Ürgüp yolu ile gidilir. Kaynak Değerleri :           Milli park, Orta Anadolu’nun Aksaray’daki Hasan Dağı ile Kayseri’deki Erciyes Dağı volkanik bölgesinde yer almaktadır. Miosen devrindeki bazalt lavları ile Pliosen devrindeki lavlar ve etrafı kaplayan volkanik küller Erciyes yanardağı tarafından meydana getirilmiştir. Pliosen devri sonları ile Pleistosen devri başlarında bazaltlı lavlar, kül yataklarının bazı bölgelerine doğru akmışlardır. Koruyucu bazalt örtüsüne sahip volkanik kül formasyonları, üstlerindeki birikintilerin ağırlığı ile katılaşmışlar, meydana gelen bu formasyonlar su ve rüzgar gibi dış kuvvetlerle kolaylıkla aşınmışlardır ve bunun sonucunda da peribacaları oluşmuştur. Saha; su ve rüzgar erozyonu ile oluşan bu yer şekillerinin meydana getirdiği ilginç manzara yapısına ve birçok endemik bitki türüne sahiptir.             Alan; volkanik tüften oluşmuş ilgi çekici manzara yapısı içerisinde Bizans kilise mimarisi ve dinsel sanat tarihinden önemli bir devri sergilemektedir. Bölgenin özelliklerinden dolayı burada yaşayanlar savaşların etkilerinden, merkezi idarenin otoritesinden uzak kalmayı başarabilmişlerdir. Ana ulaşım yollarına uzaklığı ve engebeli bir alan olması, gizlenmek isteyen veya dini inzivaya çekilenler için uygun korunma yeri olmuştur. Manastır hayatı 3. yüzyıl sonları ile 4. yüzyıl başlarında başlamış ve hızla yayılmıştır. Manastırlar, kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve keşiş hücreleri, depo ve şarap yapım yerleri bulunan mekanlar oyulmuş, duvar resimleri ile süslenmiştir.             Ayrıca saha içerisinde Ürgüp, Göreme, Çavuşini, Uçhisar, Ortahisar yerleşimleri; Göreme yöresinin geçmişteki kültürüne uygun tarım ve köy hayatını yansıtan tarihi ve doğal bütünlüğü sağlayan sahaları oluşturmaktadır.             Göreme’nin eşsiz jeomorfolojik oluşumu, estetik manzara yapısının görsel değeri ile tarihi ve etnografik yapısı milli parkın kaynak zenginliğini meydana getirmektedir.  Görünecek Yerler : Göreme Ören Yeri, Zelve Ören Yeri, Çavuşini Kilisesi, Ürgüp Müzesi, volkanik tüften oluşmuş ilgi çekici manzara yapısını oluşturan peribacaları ve peribacalarını oyarak yapılan kilise, şapel ve benzeri mekanlar başta görülmesi gereken yerlerdir.          Ayrıca Ürgüp, Göreme, Uçhisar, Çavuşini ve Ortahisar yerleşimleri, yerel şarap yapım yerleri, güvercinlikler, ilginç kaya oyma mekanları, depoları ve vadiler Göreme yöresinin geçmişteki kültürüne uygun tarım ve köy (kırsal) hayatını yansıtan yerleşimler olması nedeniyle ziyaretçilerin ilgisini çekecek niteliktedir. Mevcut Hizmetler : Milli park içerisinde, doğal ve kültürel kaynak değerlerinin farklı bir yaklaşımla gezilebilmesi amacıyla belli yaya yürüyüş patikaları mevcuttur. Sahada içerisinde yöre insanının peri bacaları içerisinde oluşturduğu büfelerde yeme-içme, sergilerde de ziyaretçilere el sanatlarını görme imkanı sunulmaktadır. Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne ait idare ve ziyaretçi binası olarak “ Göreme evi” adlı bir tesis de mevcuttur.          Milli park için en uygun ziyaret dönemi 15 Mart-15 Kasım arasıdır. FLORA Geniş anlamda Milli Park vejetasyonu İç Anadolu step formasyonu içinde yer alır. Bu formasyonun çoğu bitkileri otsu olmasına rağmen, alanda yer yer seyrek de olsa kuraklığa ve tahribata dayanıklı, bodur Juniperus oxycedrus (ardıç), Amygdalus orientalis (yabani badem), Crateagus ssp. (birkaç alıç türü) Rhamnus ssp. (cehriler) gibi ağaç ve çalılar da vardır. Diğer odunlu türlere, çevresine göre daha nemli ve ılıman vadi içlerinde bol miktarda rastlanır. Bunlardan bazıları Populus tremula (titrek kavak), Salix ssp. (söğütler), Viburnum opulus (gilaburu, kartopu), Colutea cilicia (patlangaç), Lonicera etrusca (hanımeli) gibi türlerdir Park sınırları içinde toplam 114 adet andemik tür bulunmaktadır. Milli Park ve yakın çevresine özgü, yani bölgesel endemik olan iki tür bulunmaktadır. Bunlar; Astragalus kırshehirica, Astragalus talassea’ dır. Bilim dünyasına ilk olarak tanıtıldığı yer Göreme olan üç takson bulunmaktadır. Bunlar; Allium nevsehirense (Nevşehir soğanı), Scrophularia libanotica var. Nevsehirensis ve Onosma decorticans’ tır. FAUNA Park alanında görülen başlıca kuş türleri; leylek, atmaca, doğan, kartal, yağmur kuşları, güvercin ve kırlangıç.. Milli Park alanında gerçekleştirilen gözlem ve literatür kontrolleri sonucunda bu çalışma sırasında 28 memeli türünün varolduğu belirlenmiştir. Yörede görülen kurt, porsuk, altınrenkli çakal, kızıl tilki ve yarasa türleri belli başlı memeli hayvanlardandır.. http://www.milliparklar.gov.tr TANITIM VİDEOSU   

http://www.biyologlar.com/goreme-tarihi-milli-parki


Mantarların Genel Özellikleri

Mantarlar Mantarlar, sitoplâzmalarında zarla çevrili bir çekirdeğe sahip olan ökaryot hücreli canlılardır. Mantarlar genellikle çok hücrelidir. Klorofil içermeyen, yaşamları için gerekli olan besini hazır olarak sağlayan heterotrof canlılardır. 1. Mantarların Genel Özellikleri Mantarlar, yüksek yapılı bitkilerdeki kök, gövde ve yaprak gibi organlara sahip değillerdir. Fakat hücrelerinin etrafında belirli bir hücre çeperinin olması, sporla çoğalmaları ve genellikle hareketsiz oluşları nedeniyle bitkilere benzer canlılardır. Şapkalı mantarların çeşitli türleri ülkemizde doğal olarak yetişir, bazı türleri zehirlidir. Şapkalı mantarlar besin ve ilâç yapımında kullanılmak üzere özel olarak da yetiştirilmektedir. 2. Mantarların Çeşitleri Mantarlar maya mantarları, küf mantarları, şapkalı mantarlar ve enfeksiyon yapan mantarlar olarak gruplandırılır. Maya mantarları; genellikle tek hücreli organizmalar olup, hücre çeperleri kitinden yapılmıştır. Mayaların en önemli özelliği eşeysiz üremelerinin tomurcuklanma yolu ile olmasıdır. Özellikle şekerli ortamlarda, toprakta, hayvan atıklarında bol miktarda görülür. Hamurun mayalanmasında, bira üretiminde maya mantarlarından yararlanılır. Küf mantarları; çürümekte olan böcek, balık, kuş artıkları üzerinde saprofit olarak yaşarlar. Eşeyli ve eşeysiz ürerler. Besinlerin küflenmesine neden olurlar. Mantarların sporları peynir, salça, ekmek, limon ve yemekler üzerinde çoğalarak besinlerin küflenmesine neden olur. Şapkalı mantarlar; genellikle ağaç altlarında, çayırlarda yetişen tipik şemsiye şeklinde olan mantarlardır. Bu mantarların zehirli ve zehirsiz türleri vardır. Zehirsiz türlerinin kültürü yapılarak kolayca yetiştirilir. Şapkalı mantarlar; demir, bakır, fosfor, vitamin ve protein açısından zengin olduklarından besin olarak tüketilir. Enfeksiyon mantarları; insanda ağız ve boğaz hastalıkları, üreme organları ve deride enfeksiyonlara neden olan mantarlardır. Bebeklerde görülen pamukçuk, saç dökülmesine neden olan saçkıran örnek verilebilir. 3. Mantarların Biyolojik, Ekonomik Önemi ve İnsan Sağlığı ile İlişkisi Mantarların en önemli görevleri yeryüzündeki madde dönüşümünde rol almalarıdır. Mantarlar, ölü bitki ve hayvan kalıntılarının çürüyerek toprağa karışmasında rol oynarlar. Bitkilerin sonbaharda dökülen yaprakları, mantar ve bakteriler tarafından çürütülerek humuslu organik maddelere dönüştürülür. Oluşan fosfat ve nitrat gibi mineraller bitkiler tarafından alınarak yaşam döngüsüne katılır. Mantarlar, gıda ve fermantasyon endüstrisi, ilâç sanayii ve çeşitli ürünlerin elde edilmesinde kullanılmaktadır. Peynir, alkol, ilâç, ekmek yapımında mantarlardan yararlanılır. Ekmek yapımında hamura katılan maya, kimyasal tepkimeler sonucunda karbon dioksit gazının çıkışına yol açar ve hamur kabarır. Bazı maya mantarları da salgıladıkları enzimlerle, glikozu parçalayarak alkole dönüştürürler. Bira ve şarap gibi alkollü içecekler şekerin fermantasyonu sonucu oluşur. Şapkalı mantarlar, eski çağlardan beri tüketilen önemli bir gıdadır. Mantarın besin değeri oldukça yüksektir. Özellikle içerdiği protein, vitamin ve mineral maddeler mantarın beslen­medeki önemini arttırmaktadır. Mantarda, mineral maddelerden kalsiyum, demir, fosfor, potasyum ve bakır bulunmaktadır. Mantarlar, ilâç yapımında da kullanılmaktadır. Çeşitli antibiyotikler, steroit hormonlar, birçok vitamin­ler mantarlardan elde edilen ilâçlardır. Son zamanlarda mantarlar kanser tedavisinde de kullanılmaya başlanmıştır. Penicillium chrysogenum mantarının ürettiği penisilin antibiyotiği, bakteriyel hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır. Doğadaki mantarların zehirli ve zehirsiz cinsleri bulunmaktadır. Bu mantarların ayırt edilememesi sonucu zehirlenmelere çok rastlanmaktadır. Bilinçsizce toplanan zehirli mantarların tüketilmesi insanların ölümüne neden olmaktadır. Bu tehlike kültür mantarlarında görülmez. Bu nedenle kültür mantarlarının tüketilmesi gereklidir. Kültür mantarları lâboratuvar şartlarında kolayca yetiştirilebilir. Nemli ve karanlık ortamlarda, gübre ve saman karışımında kolayca yetiştirilen ve zehirleme tehlikesi olmayan önemli bir besin kaynağıdır.

http://www.biyologlar.com/mantarlarin-genel-ozellikleri

Endemiklik

Belirli bir ekolojik bölgede yaşayan ve yeryüzünün diğer kısımlarında bulunmayan türlere "Endemik Tür" denir. Siyasi sınırlarla tariflenmiş endemik tür kavramı çok defa hatalı sonuçlara götürür. Örneğin böyle bir tanımda, bir zamanların Sovyetler Birliği için endemik olan tür, bugün birçok ülkeye dağılmış olarak bulunacağı için, bu tanıma göre endemik olmaktan çıkacaktır. Esasında her tür, eğer kozmopolit olmamışsa ya da evrimleştiği yerden başka bir yerde yaşamını sürdürmüyorsa, endemiktir. Endemikler iki yolla oluşur. Birincisi eskiden daha geniş olan bir yayılım alanının sürekli daralarak, belirli bir alana indirgenmesiyle oluşur; buna "Konservatif Endemizm" denir. İkincisi, belirli bir alanda oluşan bir türün yayılım alanını genişletmeye zaman ya da olanak bulamamış olması nedeniyle, yalnız, o bölgede sınırlı kalmasıyla ortaya çıkar; buna da "Progresif Endemizm" denir. Bu durumda, çoğunluk, konservatif endemikler eski, progresif endemikler ise daha yenidir. Yalnız burada dikkat edilmesi gereken diğer bir husus, eski endemiklerin aynı zamanda relikt olduğudur. Fakat, bundan, her relikt, mutlaka endemiktir, sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü reliktlere bazen birbirinden çok uzak olan alanlarda da rastlamak mümkündür. Bir bölgedeki endemiklik oranı, alanın jeolojik yaşına, yalıtım derecesine, yalıtım sürecine ve bariyerlerin etkinliğine bağlıdır. Bir bölgenin zoocoğrafik bölge olarak tanımlanabilmesi için, o bölgede bulunan mevcut hayvan türlerinin en az %50'sinin (bazı kitaplarda %80 olarak verilir) endemik olması gerekmektedir. Hayvanlar aleminde, genellikle böcekler, salyangozlar ve omurgalılar endemizm gösterirler. Endemik kavramı daha çok belirli bir bölge için, örneğin Avrupa, Anadolu, Trakya vs. için endemiktir şeklinde kullanılmalıdır; Türkiye, İtalya vs. için endemiktir tanımı çok defa yanlış sonuçlara götürebilir.

http://www.biyologlar.com/endemiklik

İKİLİME BAĞLI DAVRANIŞLAR

TÜRLERİN ÖNEMİ Hayvanlar aleminde en göze çarpıcı olayın hayvanların yer değiştirmesi olup, iki yönden tartışma konusu olabilir. Birinci şık, uygun klimatik koşulların kaybolmasıyla faunanın daha uygun yerlere göç etmesi. İkinci şık ise, iklime bağlı olarak besin kaynaklarının düzensiz olması ve bunu sonucunda göç olayının zorunluluğu. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) İlk olarak klimatik koşulların değişmesi türlerin ancak belirli klimatık koşullarda yaşayabileceğini gösterir ve özellikle soğuk kuşakta yaşayan kuşlarla bazı memeli hayvanlar mevsimlere bağlı olarak yer değiştirirler. Şiddetli kış koşullarının başlaması ile kuş sürüleri sıcak bölgelere doğru hareket ederler. Örneğin yaz mevsimini Doğu Kanada”da geçiren “arktik deniz kırlangıcı” güz sonunda batı avrupa yönünde Atlantik okyanusunu geçer ve kıyıyı izleyerek Afrikaya ulaşır. Yeniden Atlantik okyanusunu doğu-batı yönünde aşarak Brezilyaya varır ve güney Amerika kıyıları boyunca yoluna devam eder. Bu kuşun her yıl katettiği mesafe 40bin km.yi geçer. Türkiye’de çok iyi tanınan “leylek ve çaylak” lar her yıl Tropikal Afrika ile Orta Avrupa arasında gidip gelirler. Amerikan bizonları, geyik türleri, karibolar ile bunları izleyen kurtlarda her yaz sonu tundra sahasından güney bölgelere inerler, yaz başında ise yeniden eski yerlerine dönerler. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.266) Faunanın büyük çoğunluğu yer değiştirme yerine, daha çok aynı ortamda kalmak için bir çaba gösterdiği görülür. Bu çabayı gösteren hayvanlar toprağı kazarlar. Bu ilk bakışta yuva kurmak arzusunu açık bir belirtisi olarak yorumlanabilir. Ancak toprağı kazma şeklinde meydana getirilen dehlizler, tüneller, çukurlar vb. canlıların sadece iklim faktörlerini sert etkisinden korunmak için değil, aynı zamanda dinlenme, saklanma, üreme ve yokluk günleri için besin maddelerini depo etme gibi fonksiyonlarını da bir araya getirildiği için diğer çaba ve davranışlardan ayrı bir üstünlük olarak kabul edilebilir. Hayvanların toprağı kazması aşırı ısı koşulları şiddetli rüzgarlar, reliefin açıklığı gibi faktörlerdir. Toprak içinde yaşayan ve devamlı toprağı kazan cinslerin başında solucanlar, kırk ayaklar ve çıyanlar yer alır. Karıncalar yağmur ormanları bölgesinde yuvalarını ağaçların üzerlerine yaparlarken, iklimin daha şiddetli haller gösterdiği tropikal step ve çöller ile, ılıman kuşakta ise özellikle toprak içinde yaparlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.268) Ormandan yoksun bölgelerde sürüngenlerden birçoğu toprak kazma yeteneğine sahiptirler. Kaplumbağalar ve çeşitli kertenkele türleri en sert toprakları bile kazabilmektedirler. Kemiriciler en iyi toprak kazan takım olarak bilinirler. Bunlara ek olarak kuşların bir kısmının da yuvalarını toprak içinde yapmaları, bunlarında toprak kazma yeteneğinin olduğunu gösterir. Başta karıncalar ve termitler olmak üzere birçok hayvanın bu yerlere besin depo etmeleri toprak kazma adetini tek yönlü olmadığını gösterir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.269) Kış uykusu daha çok yaz ve kış olaylarının şiddetlendiği Ilıman ve Soğuk kuşaklarda ceryav eder. Kışın solucanlar toprağın daha derinlerine inip orada hareketsiz olarak kışı geçirirler. Salyangozlar ise kendilerini bir tür örtü tabakasının altında veya dehlizlerde; kurbağa türleri, kuru toprağın altına saklanarak kışı geçirir. Yarasalar, dağ sıçanları ve bazı fare türleride kış uykusuna çekilirler. Bunların çoğunluğu kritik dönemi besin almadan fakat bünyelerindeki yağları harcamak suretiyle geçirirler. Bazı et yiyiciler yalancı kış uykusuna yatarlar. Ayılar ve kuzey Amerika sansarı buna örnektir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.270) Yaz uykusu ise yaz aylarının çok şiddetli geçtiği bölgelerde olur. Uykuları birkaç yıl bile sürebilir. kurbağalar, salyangozlar, timsahlar, yılanlar yaz uykusuna yatarlar. Memelilerden ise; aardvaklar, Madagaskar adasındaki bazı böcek yiyiciler, lemurlar yaz uykusuna yatar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojininİlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.271) Vücut ısılarının aşağı yukarı hiç değişmeyen sıcakkanlı hayvanların pek çoğu kışı fal olarak geçirirler. Köstebek, fare, tavşan, tilki v.b.. bu karakterde olan hayvanlardır. Kışın inlerinden çıkıp yiyecek ararlar.bazı sıcak kanlı memeliler kışı herhangi bir barınağa ihtiyaç duymadan geçirebilirler. Geyik, kurt, vaşak, yabani domuz ile arktik tavşanı yer alır. Şiddetli kış koşullarını kısmen hafifletebilmek için kapalı sahalara doğru çekikleri görülür. Vücutlarını saran kalın yağ tabakası, kış koşullarının etkisini azaltır. Ayrıca bu yağlı derinin üzerinde kılarda vardır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.272) Kuzey bölgelerdeki bazı hayvanlar kışı aynı sahada geçirirler. Sincap,mink, ermin, rakkon, sukunk ve çirçinella bu guruba örnektir. Hayvanların rengi iklim bölgelerine göre değişişklikgösterir. Tropikal bölgelerin kuşları, çok parlak ve frapan renktedir. Çöl bölgelerinde yaşayan hayvanların rengi ise mattır. Bundan sonra çölün donuk sarı kırmızımtırak renkleri birçok hayvanda yer almıştır. Yılanlarla kertenkelelerin büyük bir kısmı bir çok kuş türü ve bazı memeliler özellikle bu iki renge sahip bulunurlar. Kutup bölgelerinde yaşayan hayvanların kürklerinin çoğunlukla beyaz renkte olması kar rengine benzeyerek görünmekten kaçmak veya avını kendini belli etmeden yaklaşmak için faydalıdır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.273) Üreme süreci ısı ve nem ikilisinin bütün yıl yüksekliğini devam ettirdiği bölgelerde bitkilerde olduğu gibi hayvanların yaşantısında da bir devamlılık hali mevcuttur. Ilıman kuşak ile soğuk kuşşakta döl alma sayısı çok azalır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) Hayvanların yaşam koşulları, yaşam ortamları, üreme yetenekleri ve metabolizma faaliyetlerinin tüm iklim faktörlerinin uzak veya yakın etkisi altında olduğu kanısına varılır. Böylece faunanın da aynen bitkiler gibi klimatik faktörlerin kontrolü altında bulunduğu anlaşılmış olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.274) BESİN Nemli tropikal bölgelerde belirli ve şiddetli mevsim farklarının olmaması, yüksek ısı, bol yağışlar ve daimi nemlilik; bitkisel yaşamı optimum koşullara yaklaştırmıştır. Hatta besin bolluğu, Tropikal bölgelere fauna bakımından dünyanın en yoğun kuşağı haline getirmiştir. Besin bolluğunun geçerli olduğu sahalarda hayvanların uzak mesafeler içinde yer değiştirdikleri pek görülmez. Örneğin, yağmur ormanlarının kuşlarının uçuculuk yeteneklerini yitirmiş olmaları çok dikkat çekici bir olaydır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.264) Et yiyici hayvanlar ile et/bitki yiyici hayvan türleri ise geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlamak şeklinde sürdürürler. Besin kaynaklarını bol olduğu Tropikal Bölgelerdeki hayvan türlerinin Ilıman ve Soğuk Kuşaklarda yaşayan hemcinslerine nazaran daha büyük ve daha ağır olması halidir. Tropikal bölgelerdeki salyangozlar, kurbağalar, timsahlar, kaplumbağalar, yılanlar bunlara örnek olarak verilebilirler. Tropikal bölgelerde, her cinsin tür sayısında önemli bir çoğalış göze çarpar(Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.265) POPULASYON DENETİMİ Avcı ve avlanan türler arasındaki denge; Avcı ve avlanan türler arasında bir denge vardır. Avını tamamen tüketen bir avcı yok olmaya mahkumdur. ABD’de Royal Milli Parkını ele alalım. “Elk” adı verilen kuşların sayısı 1200 civarındaydı. Bu kuşu yiyen kurt miktarı 20-25 arasındaydı. Kuşlar için populasyon çoktu. Kuşlar fazla besin bulamadığından, doyuma erişen populasyondafazla doğum olmuyor. Hava şartları kötüleşip kar yağışı başladı. Kuşlar kara saplanıp kurtlara yem oldular. Kuşların sayısı 600 inip kurtların sayısı 50’ye çıktı. Bu durumda besin fazlası olan kuşlarda doğum oranı arttı. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.224) TÜRLER ARASI KAYNAK PAYLAŞIMI Çam ormanlarının yararlı kuşlarından “dendroica”lar çam kurtlarını yiyerek ormanın sağlığını korur. Beş tür dendroica vardır. Bunlar çamın değişik bölgelerindeki kurtları yerler. D.castaneo yalnız ağaç tepelerinden, D.corrotana ise ağaçların altındaki kurtları yer. (Fikret Berkez, 1986, Ekoloji ve Çevre Bilimi, Remzi Kitapevi, s.222) KITASAL BÖLGELER Kara faunası için 3 büyük kıtasal bölgeye ayırmak mümkündür. 1. Kuzey-Orta-Güney Amerika’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 2. Avustralya-Okyanusya’nın meydana getirdiği kıtasal bölge 3. Afrika-Asya-Avrupa’nın meydana getirdiği kıtasal bölge Her kıta bloğu, ister kendi potası içinde, ister hariçten gelen göçlerle nüfuslanmış olsun, her kıtanın kendine özgü bir faunası olduğu kadar, kıtaları karakterize eden türlere de sahip bulunmaktadır. Avustralya’da: tek delikli memeliler ve keseli hayvanlar ile; Kuzey Amerika: bizon ve kariboları ile; Güney Amerika: puma, tabir, jaguarı ile; Afrika:zebra, antilop, fil, zürafa, aslan, gergedanı ile; Asya; at, kaplan, deve,eşek,koyun ve keçi ile...her biri kendine özgü faunal tertiplerle birbirinden bu yönde ayrılırlar. Bu özellikle her bir kıtayı bağımsız kıtasal bölge kavramı içine sokmuş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.297) Afrika’nın karakteristik bir türü olan zürafanın Güney Afrika’daki türü Oranj ile Zambezi nehirlerinin arasında kalan sahada yaşar ve oranj nehrinin güneyini geçemezken; siyah gergedan ile zembrayaşam sahalarını daha genişleterek Kap’a kadar uzanan saha içinde bulunurlar. Zebra ve antiloplar ise, zürafalarla beraber Merkezi Afrika’nın savan ve stepler sahası üzerinde toplanırlar. Kaplan, Asyada Himaliyaormanlarında yaşadığı gibi, Güney çine kadar uzanan dağlık orman bölgelerinde yaşar. Örnekler çoğaltıldığı sürece her bir türün kendine özgü bir yaşam sahası bulunduğu, türlerin bu çemberi kırarak bunun dışına çıkmak arzusunda bulunmadıkları belirmiş olur. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.298) Denizler bu kıtalara ait hayvanların kıtasal-bölge sınırlarının dışına çıkmalarını kısıtlar. Her ne kadar kara hayvanları içerisinde en yüzücü sınıfı sürüngenler ve kurbağagiller meydana getirmektelersedebunların yüzücülükleri kıtalar arası mesafeleri aşacak kadar fazla değildir. Memeli hayvanların bir kısmı ise dar anlamda bu yeteneğe sahiptirler. Kuşlar için, denizi bir engel olarak tanımlamak mümkün olamaz. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.299) FAUNA BÖLGELERİNE ÖRNEKLER Karınca yiyen uno, tatu ile bazı kurbağalar, kara kurbağaları ve çok çeşitli kuşlarla baımemeli hayvanlar karıncalara bağlı olarak bu bölgede yaşarlar. Yılan ve kertenkele gibi türler özellikle iri kuşlar için yeni besin kaynağı olduklarından bu türleri yiyen kuşların (leylek , çaylak, kartalv.b.) bu bölgeye yerleşmiş oldukları görülür. Ufak memeli hayvanların büyük et yiyici memelilere av olması, et yiyici büyük hayvanları (kurt, vaşak, çakal, v.b. bu sahaya çeker. Böylece ot yiyen hayvanlar birlikte kurdukları ilişki oranında et yiyicilerde ot yiyicilerle aynı ilişkiyi korumuş olurlar. Görüldüğü gibi faunnanın birbirinin sırtından geçinmesi yani yaşamlarını karşılıklı varlık mücadelesi şeklinde devam ettirmekte olmaları faunaya, bitkilerde pek görülmeyen bazı özellikler kazandırmıştır. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.308) Türler arası yaşam mücadelesi büyük, küçük, kuvvetli, zayıf tanımadan kıyasıya devem eder. Burada esas su ile besin maddeleri sağlama meselesi üzerinde toplanır. Besin kaynaklarının bol ve su kaynaklarının bütün hayvanların ihtiyaçlarının karşılayacak kadar çok olduğu yerlerde benzer grupların birbirleriyle olan çatışması en alt düzeye iner. Besin kaynaklarının azalmaya ve su kaynaklarının kurumaya başladığı dönemlerde ot yiyici hayvanlar bir araya gelerek sürüler halinde yaşamaya başlarlar. Sosyal bir dayanışma meydana gelir. Özellikle bizon, antilop ve zebralar sürüler halinde su ve besin kaynaklarını aramak için yer değiştirmeleri , etkilerini et yiyici, fauna üzerinde gösterdiğinden; onlar da sürüler teşkil ederler. Özellikle çakallar, sırtlanlar ve aslanlar sürüler halinde ot yiyici hayvanları izler ve kendilerine has avcılık metotlarıyla avlarlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.314) Et yiyicilerle ot yiyiciler arasındaki varlık mücadelesi bu hayvanlara bir takım yetenekler kazandırmıştır. At, zebra, zürafa gibi ot yiyiciler su ve besin kaynaklarına çabuk ulaşmak ve düşmanlarından kurtulmak için hızlı koşucu olmuşlardır. Ancak bu yetenek avını yakalamak isteyen et yiyicilere de geçmiştir. Bu hayvanlarda sezme hassası görme hassasından daha da gelişmiştir. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.315) Aynı mücadele daha ufak hayvanlarda da mevcuttur. Karıncalar kütle halinde daha büyük hayvanlara hücum ederek onları yok etmesi çok karakteristik bir özelliktir. Akrep, örümcek, kırkayak ve yılanların kuvvetli zehirleri sayesinde düşmanlarına yem olmamak kadar, bu yolla besin sağlamaları da başka bir örnektir. Ayrıca her türün kendisini düşmanlarından saklanmak gibi bir çabaya girişirler. Kaplumbağa, kirpi gibi hayvanlar düşmanlarını gördükleri anda kapanırlar, bazıları ise renk değiştirerek korunurlar. (Necdet Tunçdilek, 1997, Geoekolojinin İlkeleri Doğal Bölgeler, İstanbul Ü. Yayınları, İstanbul, s.316) YABANIL YAŞAMIN DENETİMİ Çeşitli yaban hayvanlar, ekolojik sükseksiyonların değişik basamaklarına uyum gösterdiğinden korunmaları ve iyi kollanması gerekir. Amerika’nın iç kesimlerinde meydana gelen çiftlik artışı sonucu doğal orman ve çayırlıklar bozuldu. Bu habitata uyum sağlayan çayır tavukları ve kekliklerin sayısı azaldı. Avrupa’da ise çiftlik alanlarında yaşamaya alışık halkalı sülün ve macar kekliklerin getirilmesiyle denge sağlandı. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Av hayvanlarını korumak için şu maddeler uygulanabilir 1. Avlanmayı sınırlayıcı yasalar 2. Yapay av hayvanı üretimi 3. Habitatı geliştirme Koruyucu yasalar bir populasyonun aşırı büyüyüp, küçülmesinde kullanılabilir. Bir populasyonküçüldükçe avlanma azaltılmalı büyüdükçe arttırılmalıdır. (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir alan yapay yoldan av hayvanı yetiştirmek, yeni bir bölgeye ya da daha önce avlanarak yok edilenlerin yerine konularak yapılır. Örneğin kunduzlar Pensilvanya’da yok edilmiş yerlerine yeni kunduzlar getirilmiştir. Bugün su içinde setler yapan 15-20 bin kunduz olduğu sanılmaktadır. Bir bölgeye yeni bir tür aşılama işi özenle yapılmalıdır. Aksi halde tür zararlı olacak şekilde çoğalabilir. Avustralya’da tavşanlar ve ABD’de serçelerde görüldüğü gibi(Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) Bir göldeki balıklardan yararlanma; olta balıkçılığı ya da suyu boşaltarak besinleri toplamak olabilir. Olta balıkçılığının populasyona çok büyük bir zararı yoktur. Bir gölde avlanma yapılacaksa, balıkların çoğalması için uygun koşullarda sağlanmalıdır. Örneğin sudak avlamak istiyoruz. Şayet göle gümüş balığı aşılarsak üç yıl içinde sudak üretimi 7-10 kat artmaktadır (Claude A. VİLLE çev:M. Nihat Şişli, 1979, Genel Biyoloji, MEB, İstanbul,s.818) DOĞUŞTAN GELEN DAVRANIŞLAR Periyodik davranışlar: Özellikle ılıman bölgedeki canlılar tipik tarzda, mevsime bağlı ritmik davranışlarda bulunurlar. Mesela balık kuş ve memelilerden çoğu ilkbaharda, geyik ve koyunlar sonbaharda olmak üzere yılda bir defa üreme faaliyeti gösterirler. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Yırtıcı (Predatör) Davranış: Etçil hayvanlar geçimlerini kendilerinden küçük yaratıkları avlayarak devam ettirirler. Mesela etoburlar arasında seri hareketlerle avını izleyenler, avını pusuda bekleyenler, avını savaşarak yakalayan formlar vardır. . (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.17) Antipredatör Davranış: Av, düşmanlarından kurtulmaya yönelik hünerler sergiler. Bu bazen kaçış, bazen gizlenme, bazen donup-kalma, bazen de direnme ve düşmana tehtid şeklinde olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.18) Yönelme ve Göç: Hayvanların çoğu, duyu organlarından yararlanarak, kendilerini yaşadıkları bölgede belirli bir yere göre yöneltirler(İdrisUğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.19) Habitat Seçimi: Bir hayvanın kendisine uygun gelen bir yaşama ortamını arayıp bulması farklı habitat tipleriyle karşı karşıya kaldığında bunlardan birini tercih etmesine habitat seçimi denir. Bu hayvanın hayatta kalması ve çoğalmada başarılı olmasını sağlayacak bir yönde bir seçim olup doğuştan gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Kur Yapma ve Çiftleşme: Nesillerin devamı için hayvanlarda karşı cinsiyetlerin bir araya gelmesi ve çiftleşmeleri gerekmektedir. Bu arada, karşı tarafın dikkatini çekmek ve birleşmeye razı etmek için çiftleşme öncesi kur yapma denilen davranışlar sergilerler. Sergilenen bu davranışlar: Bana bak, beni görüyor musun, bak ne kadar alımlıyım, ne kadar güçlüyüm, ben buradayım anlamına gelir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.21) Vakitli Üreme: Hayvanlarda üreme, yavruların yeterli gıda bulabilecekleri bir dönemde dünyaya gelmelerini sağlayacak şekilde düzenlenmiştir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.22) Yavru Bakımı: Yavrularıyla ilgilenme ve yavru bakımı davranışları gerçek anlamda sadece kuşlarda ve memelilerde görülür. Birçok kuş türünde yavru kuşlar, anneleri yaklaştığında ona doğru başını uzatarak ve ağızlarını açarak tepki gösterirler. Anakuş da buna yavrunun ağzına yiyecek koyarak cevap verir. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.23) ÖĞRENİLEN DAVRANIŞLAR Hayvanlarda doğuştan gelen davranışların yanında sonradan öğrenme yoluyla kazanılan davranışlarda vardır. Uygun besin cinslerini tanıma ve sosyal ilişkiler, kısmen sonradan öğrenilen davranışlardır. Hayvanın tabi düşmanını tanıması ve bunlardan kaçış yollarını öğrenmesi zamanla olur. (İdris Uğurlu, 2001, Yaban Hayatı Ekolojisi, SDÜ yayınları, Isparta, s.24) BİYOLOJİK İLİŞKİLER Tür İçi İlişkiler Erkek-dişi ilişkileri: Aynı türden olan erkek dişi bireyler sadece çiftleşmek veya yavru vermek ve korumak amacıyla daima ilişki içindedir. Koloniler:Bazı türlerde bireylerin çoğu bir araya gelerek koloniler oluşturmakta ve aralarında iş bölümü yapmaktadırlar. Koloniler aseksüel üremeler sonucunda oluşan ve birbirlerinden ayrılmayan bireyler topluluğudur. Gruplar:Aynı türe ait bireyler bazen belli bir amaç için bir araya gelerek grupları oluştururlar. Kümeleşme: Bir ortamda aşırı derecede yerleşen hayvanları ifade eder. Sosyal Yaşantı:Hayvanlar kendilerine özgü bir yapıya ve çok karmaşık olan bir iş bölümüne sahiptir. (Ahmet Kocataş, 1999, Ekoloji Çevre Biyolojisi, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir, s.169-175) Türler Arası Etkileşimler: İki tür arasında etkileşim, türler için yararlı, zararlı yada etkisiz oluşuna göre sınıflandırılmıştır. Etkileşim Tipi A Türü B Türü Zorunluluk Rekabet - - + Predasyon + - + Parazitizm + - + Kommensalizm + 0 - Amensalizm 0 - - Mutailizm + + + Protooperasyon + + - nötralizm 0 0 - + : Populasyon gelişimini arttırır/ zorunluluk var. - : Populasyon gelişimini azaltır/ zorunluluk yok. 0 : Populasyon etkilenmez (Yüksel Keleş, 2001, Canlılar Bilimi, Mersin Üniversitesi Yayınları, Mersin, s. 172) Karınca ve Misafirleri Arasındaki İletişim Karıncalar birçok eklembacaklı türünü evlerinde barındırır ve besler. Karıncalar konuklarını şaşırtıcı bir dostlukla karşılar; işgalci türü yuvalarını kabul etmekle kalmaz, besler, bakar ve büyütürler. Bunlar arasında; kene, örümcek, kollembolanlar, sinek, arı ve birçok böceği yuvalarına alırlar. Bunun nedenini bu böceklerin salgıladıkları kimyasal sıvı olduğu düşünülmektedir. (James L. Gould çev.Feryal halatçı,1999, Olağan Dışı Yaşamlar, Kozan Of Set, Ankara, s.169) ÇEŞİTLİLİĞİN ÖNEMİ İnsanların aklına birçok soru gelebilir: Ekosistemde, fertlerin sayısı az olan neden bu kadar çok tür vardır? Tek tük rastlanan bu türlerin ne faydası vardır? Çevreye en iyi uyum sağlayan birkaç tanesi hariç hepsini yok etsek de insana en faydalı olan birkaç tanesini bıraksak ne olur? Bu gün genel olarak kabul edilen, fakat fazla bir ilmi delile dayanmayan bir husus, türlerin çeşitliliği sayesinde, toplumun hayatta kalma gücünün artmakta olmasıdır. Ne kadar çok tür bulunursa değişen şartlara adapte olabilme gücü de o kadar fazla olmaktadır. Yani gen havuzu ne kadar büyükse, adaptasyon potansiyeli de o kadar büyük olacaktır.

http://www.biyologlar.com/ikilime-bagli-davranislar

Cryptosporidium Parvum Enfestasyonu

Cryptosporidium; 12 yaş altındaki çocuklarda kendiliğinden iyileşen ishale neden olur. Sulardan bulaşır. Bağışıklık sistemi sağlam olan kişilerde ishale ve karın ağrısına ne­den olur, 10-15 gün içinde kendiliğinden iyileşir. Ancak, bağışıklık sistemi zayıflamış olan, kanser hastalarında veya AİDS hasta­larında sıvı kaybına bağlı olarak ölümlere neden olabilir. Belirti ve bulgular: Bağışıklık sistemi nor­mal olan kişilerde, bulantı, hafif ateş, karın ağrısı, iştahsızlık, günde 5-10 sulu dışkılama, daha sonra kabızlık gelişebilir. Bağışık­lık sistemi zayıflamış kişilerde ise belirtiler sistem belirtileriyle sınırlı kalmaz, solunum problemleri, safra kesesi sarılık, pankreas iltihabı gibi bağır­sak dışı bulgular saptanabilir. Tanı: İshal şeklindeki dışkı genellikle çok fazla dışkı parçası içermez buna karşın ço­ğunluğu sulu ve yapısı sümüksüdür (mukus içerir). Ard arda üç defa alınan dışkı ör­neğinden dışkı yayması hazırlanır ve uyar­lanmış (modifiye) aside dirençli boyama ile boyanır. Yaymada ookist isimli yapılar göz­lenirse Cryptosporidium tanısı konur. Ne­gatif sonuç vermek için en az 5-6 örnek in­celenmelidir. DFA tekniği de tanıda kullanı­labilir. Korunma: Ookist isimli yapıların bulaşını önlemek için suların dağıtılması konusun­da doğru ve sağlıklı yöntemler uygulanmalıdır (doğru sanitasyon uygulanmalı). Özel­likle tarımda insan dışkısı içeren sular sula­ma suyu olarak kullanılmamalıdır. Müm­künse şişelenmiş sular içilmeli ya da suların dezenfeksiyonunda iyot kullanılmalı veya 20 dakika kaynatıldıktan sonra içilmelidir. Çiğ tüketilecek sebze ve meyveler temiz suyla iyice yıkanmalıdır.

http://www.biyologlar.com/cryptosporidium-parvum-enfestasyonu

GDO’ LARIN POTANSİYEL FAYDALARI

Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyen özel endüstri üyeleri, gıda teknolojisi uzmanları, gıda işleyicileri, distribitörler, perakendeciler, gıda uzmanları, bilim insanları, bazı tüketiciler, Amerika’lı çiftçiler, düzenleme ajansları, dünyadaki fakir ve aç insanları savunanlar ile yeşil devrim taraftarları; genetik mühendisliği teknolojisinin son yıllarda çok kolaylaştırıldığını ve bu teknolojiyle, dünya populasyonunun giderek büyümesi sonucu gerekli olan gıda ve ilacın büyük boyutta üretilebileceğini düşünmektedirler. İlave olarak, bu teknolojinin, hızlı büyüyen, hastalık, hava ve böceklere dirençli, herbisitlere dayanıklı bitkisel ürünlerin yanı sıra daha lezzetli, daha güvenli, daha verimli, daha besleyici, uzun ömürlü ve sağlık açısından daha faydalı bitkisel ve hayvansal ürünlerin, endüstriyel ve farmakolojik üretime katkı sağlayacak organizmaların elde edilmesi gibi potansiyel faydalara sahip olacağını düşünmektedirler . Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyenler, insanlığa faydalarının sınırsız olduğuna ve GDO’ların dünyanın önemli tarım, sağlık ve ekolojik problemlerini potansiyel olarak çözebileceğine inanmaktadırlar. Ayrıca GDO karşıtı düşüncelerin sağlık, çevre ve gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilerin geçimini sağlaması gibi gerçekçi olmayan korkulardan ziyade mantıksız korkular ve ticareti koruma siyasetinden kaynaklandığını düşünmektedirler. GDO teknolojisinin faydalarını şimdiden söylemenin çok erken olmasıyla birlikte potansiyel risklerinin varsayım olduğunu düşünen GDO destekleyicilerine göre genetiği değiştirilmiş organizmaların potansiyel faydaları aşağıda tartışılmıştır: 1. Besin Kalitesinin ve Sağlığa Yönelik Faydalarının Artırılması Gen aktarım teknolojisi ile protein kalitesi – örneğin proteinin metiyonin ve lisin içeriği- artırılarak ürünlerin esansiyel amino asit içeriklerinde artış sağlanabilmektedir . Böylece tavuklarda üremeyi olumsuz etkileyen lisin azlığı dolayısıyla genellikle tahıllarda çok az bulunan lisin miktarının artırılması, et, süt ve yün üretimi kükürt içeren amino asitlere (metiyonin ve sistein) bağlı olan çiflik hayvanlarının besinlerinin bu amino asitlerle zenginleştirilmesi mümkün olabilmektedir . Aynı zamanda çeşitli gıdalardaki protein kullanımının genişlemesiyle organoleptik kaliteyi de içeren fonksiyonel özelliklerin artırılması mümkündür. Örneğin; lipoksigenazların çıkarılması ile soyadaki fasulyemsi tadın uzaklaştırılması amaçlanmaktadır. Beslenmede iyi bir protein kaynağı olan balığın daha kısa periyotta daha iyi büyümesi sağlanarak ucuz olarak üretimi ve böylece su kültürü için uygun şartların gerçekleştirilebilmesi amaçlanmaktadır . GDO’ların karbonhidrat içerikleri artırılarak ketçap, domates sosu vb. yapmak için gıda işlemede kullanılacak domateslere yoğun içerik kazandırılabilmektedir. Monsanto Şirketi tarafından üretilen nişasta içeriği artırılmış Russert Burbank patatesleri ile kızartma işlemi sırasında daha az yağ çeken, pişirme süresi ve maliyeti azaltılmış patates üretimi sağlanmıştır . Ürünlerin besin kalitesi dışında sağlığa yönelik faydalarını artırmak için de GDO üretimi yapılmaktadır. Gen aktarım teknolojisi ile bazı kanserler, kalp hastalığı, körlük (vitamin A durumunda) gelişiminin sebebi ve zararlı bir kimyasal reaksiyon olan biyolojik oksidasyonu yavaşlatan veya engelleyen bileşikler olarak doğal olarak bulunan antioksidan vitaminlerin (karotenoidler, flavonoidler, vitamin A, C ve E) ve minerallerin ürünlerdeki düzeyi artırılmaktadır. Gıda ürünlerindeki antioksidan düzeyinin artırılması toplumda var olan belirli kanser ve diğer kronik hastalıkların oranının azalmasını sağlayabilir. Önemli bir antioksidan olan likopen, genetiği değiştirilmiş domates, domates ürünleri ve biberde bol miktarda bulunmaktadır . Doymuş yağ oranı yüksek olan yağlar, vücutta kolesterol üretiminden sorumludur. Doymuş yağ oranı düşük ve doymamış yağ oranı daha yüksek olan yağlar, sağlık açısından önemli olup kızartma ve diğer işlemlerde kullanılan yüksek sıcaklığa dayanıklıdır. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan kanola, soya, ayçiçeği ve yer fıstığı gibi bitkisel sıvı yağlardaki doymamış yağ asidi düzeyini daha da artırmak için bu bitkilerin genetiği değiştirilebilmektedir. Besin değeri artırılmış ürünler yetersiz beslenmeyi azaltmaya yardım edecektir ve gelişmekte olan ülkelerin temel besin ihtiyaçlarını karşılamayı sağlayacaktır. Kassava, birçok üçüncü dünya ülkesinde 500 milyonun üzerinde insanın beslenmesinde önemli bir besin kaynağıdır. Son yıllarda Afrika kassava mozaik virüsüne ve genel mozaik virüslerine dirençli ve yüksek besin değerine sahip kassava üretmek için bu bitkilerin genetiği değiştirilmiştir . 2.Meyve ve Sebzelerin Raf Ömrü ve Organoleptik Kalitelerinin Artırılması Calgene Şirketi’nin ürettiği Flavr Savr domatesleri ABD Gıda ve İlaç İdaresi (US FDA) tarafından onaylanan ilk genetiği değiştirilmiş üründür. Bu domatesler olgunlaşma, yumuşama ve çürüme işlemleri geciktirilerek uzun bir raf ömrüne sahip olan bitkilerdir . Olgunlaşma ve yumuşama, büyük ölçüde, meyve hücreleri tarafından etilen üretimine bağlıdır . Etilen üretiminde rol oynayan genlerin kontrol edilmesi veya farklı bir strateji olarak hücre duvarını bozan bir enzim olan poligalakturonaz enziminin baskılanarak pektin yıkımının ertelenmesi ile meyve ve sebzelerdeki olgunlaşma geciktirilebilmektedir . Böylece koku, lezzet, yumuşaklık/sertlik derecesi gibi yüksek kalitede organoleptik özellikler ve daha uzun raf ömrü sağlanabilir. Olgunlaşmanın yavaşlatılması veya geciktirilmesi, aynı zamanda ahududu, çilek, ananas ve şeftali gibi ürünlerde de yapılabilir.Ürünlerin raf ömürlerinin uzatılması üretici ve satıcı için nakliyat, depolama ve işlenmeyi kolaylaştırmakla birlikte tüketici içinde ürünü uzun süre bozulmadan kullanma imkânı sağlayacaktır. Ürünlerin nakliye ve işlenmeye dayanıklı olması, soğutma sistemlerinin güvensiz, pahalı ve nakliye ağının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçiler ve tüketiciler için de faydalı olacaktır. 3.Bitkisel Ürün Veriminin Artırılması 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun besin gereksiniminin karşılanması önemli bir sorun olarak düşünülmektedir. Ekilebilir alanları artırmak mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek tatlı su kaynakları da hızla azalmaktadır. Artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişletilmesi değil, birim alandan alınan ürün veriminin artırılması gerekmektedir. Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının daartık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ve hayvan ıslah çalışmalarında gen aktarım teknolojisinin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir .Genetiği değiştirilmiş bitkiler, ürün verimini artırmak için ve böcekler, yabani otlar, herbisitler, virüsler, tuzluluk, pH, sıcaklık, don, kuraklık ve hava gibi çeşitli çevresel faktörlere dayanıklı bitkiler üreterek ürün kaybını azaltmak için kullanılabilirler. Verimin artması ve ürün kaybının azalması ile global ürün üretiminin artışı sağlanabilir. Bir yıllık olan önemli tahıl ürünlerinin genetiği değiştirilerek çok yıllık ürünlere çevrilebilir. Böylece toprağın daha az işlem görmesi (çift sürme vb.) ile erozyonun azalması ve yıl boyunca ürün veriminin alınması sağlanabilir.Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkilerin kuraklığa direnci, tarımda su kullanımını azaltarak suyun yetersiz olduğu bazı tropikal ve kurak bölgelerde bu bitkilerin yetiştirilmesini uygun duruma getirebilir. Ürünlerin diğer çevresel streslere (örneğin; uç sınırdaki pH, tuz, böcekler, sıcaklık vb.) dayanıklılığını artırmak dünyada şu anda ürün üretimi için uygun olmayan ekim alanlarının yeniden kullanılmasına yardım eder. Böylece yağmur ormanları gibi telafi edilemeyecek doğal kaynaklar üzerindeki baskılar azalır .Çevresel streslere dayanıklılık özellikleri çok sayıda genin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle bitkilere bu özelliklerin kazandırılması zaman alabilir. 4.Yenilebilir Aşı ve İlaç Üretimi GDO’lar hem gıda hem de ilaç olarak etki edecek ürünler halinde tüketilebilirler. Örneğin brokoli, antioksidan içeriğini zenginleştirmek için; çay, flavonoidlerle zenginleştirilmek için; patates, muz ve domates, aşı depolamak için genetik olarak değiştirilebilir. Özellikle olgunlaştığı zaman çiğ olarak tüketilen muz gibi bazı tropikal ürünler; hepatit, kuduz, dizanteri, kolera ve ishal ile gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan diğer bağırsak enfeksiyonlarına karşı kullanılabilen proteinleri üretmek için genetik olarak değiştirilebilmektedir . Yenilebilir ürünlerdeki bu aşılar, bu ürünlerin yetiştirildiği, düşük maliyetle dağıldığı ve özellikle aşı üretimi için kaynağın ve tıbbi alt yapının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerde çocuklar için faydalı olacaktır. Bazı biyoteknoloji şirketleri tütün gibi bazı bitkileri ilaç sentezi için değiştirebilmektedir. Tütün, aynı zamanda insan ve çiftlik hayvanlarında kullanılan antikorları üretmek için değiştirilmiştir. İnsan antikoru içeren bitkiler, yaygın olan hastalıklara karşı aşı için pahalı olmayan ve genetik materyal sağlayacak tohumlarında da bu materyali taşıyacaklardır. Ayrıca bu bitkisel aşılar uzun bir raf ömrüne ve stabil bir depolama kapasitesine sahip olacaklardır. Bazı insan genleri, deneysel biyoilaçları büyük miktarlarda üretmek için bitki kromozomuna ilave edilmişlerdir. Tütün ve patates, insan serum albumini üretmek için; kolza tohum yağı ve Arabidopsis, insan nörotransmitteri, lö-enkefalin ve monoklonal antikorlar üretmek için değiştirilmektedir. Son zamanlarda diyabet hastalarının insülini iğne yoluyla alması yerine ağız yoluyla alabilmesi için bitkilerde insülin üretimi amaçlanmıştır. İnsan Hastalıklarının Tedavisinde ve Organ Naklinde Kullanılması Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, meme bezindeki sütte fibrinojen gibi rekombinant proteinleri büyük miktarda üretmek için kullanılabilmektedir. Transgenik proteinler, HIV veya deli dana’nın potansiyel kaynağı olarak korkulan verici insan kanından elde edilen kan proteinlerine alternatif olarak kullanılabilirler. Klonlanmış hayvanlar çoğu insan hastalıkları için model olduğundan dolayı bilim insanları halen tedavisi olmayan kistik fibrozis gibi insan hastalıklarını etkili bir şekilde çalışabilmektedir. Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, hemofili hastaları tarafından kullanılan pıhtılaşma faktörü veya diyabet hastaları tarafından kullanılan insülin gibi farmakolojik proteinleri üretmek için kullanılabilir . Keçi, koyun ve domuz gibi bazı çiftlik hayvanları klonlanabilir ve insana nakil için uygun olan kalp, karaciğer, böbrek ve fetal hücreler vb. geliştirmek için kullanılabilirler.Doku reddinin önemli bir nedeni insan hücrelerinde bulunmayan fakat domuz hücrelerinin yüzeyinde bulunan α-l,3-galaktoz karbonhidratının immün reaksiyonudur. α -1,3-galaktozil transferaz geninin “knock out” teknolojisi kullanılarak uzaklaştırılması hücre yüzeylerinde bu karbonhidratı taşımayan hayvanların üretilmesini sağlayabilir. Böylece hastalara organ nakli için uzun bekleme periyotları ortadan kaldırılabilir. 6. Bio-fabrikalar ve Endüstriyel Kullanım İçin Ürün Ham Materyali Olarak Kullanımı Genetiği değiştirilmiş organizmalar ilaç endüstrisinde kullanılan vitaminler, monoklonal antikorlar, aşılar, antikanser bileşikleri, antioksidanlar, plastikler, fiberler, polyesterler, afyonlu ilaçlar/uyku ilaçları, interferon, insan kan proteinleri ve karotenoid üretmek için kullanılmaktadır. GDO’lar aynı zamanda gıda endüstrisinde kullanılan protein, enzim, stabilizatör, kıvam artırıcı, emülgatör, tatlandırıcı, koruyucu, renklendirici ve tat verici gibi gıda karışımları üretmek için de kullanılabilirler. Gıda işleme ve patojen belirlemede kullanılan mikroorganizmalar gen aktarımı ile değiştirilebilir. Örneğin, peynir üretiminde kullanılan çimosin, rennin gibi gıda enzimleri mikroorganizmalara aktarılarak daha kolay ve daha ucuz olarak üretilebilmektedir. Gen aktarım teknolojisiile bu gıda, ilaç ve biyoteknoloji endüstrisinde kullanılan maddelerin üretimi geleneksel işlemlere göre çok daha avantajlıdır. Çünkü yeni teknoloji ile arzu edilen bir ürün, fazla miktarda, çok daha ucuz, nakil ve depolama işlemleri daha uygun olarak üretilebilir. 7. Çevresel Faydaları Tarımsal amaçlı bitkilerin çoğunun genetiği değiştirilerek virüsler, böcekler, yabani otlar, herbisitler, hastalık ve çeşitli çevresel etkenlere karşı direnç kazandırılabilirler. Örneğin, patates, soya ve mısır gibi bitkisel ürünlerin çoğuna Bacillus thuringiensis’in (Bt) insektisidal (böcek öldürücü) potansiyele sahip bir geni aktarılarak böceklere karşı dirençli Bt bitkiler elde edilmiştir. Bt proteini mısır kurdu, patates böceği gibi böceklere karşı toksik olmakla beraber insan için toksik değildir ve mide asidi ile parçalanmaktadır. Bitkilere bu protein üretme özelliğinin kazandırılması kimyasal insektisit ihtiyacını ortadan kaldırır ve böylece bu insektisitlerin hedefi olmayan arı, predatör gibi böceklerin zarar görmesi de engellenir. İnsektisidal Bt proteininin bitkinin dokularında üretilmesi ile bitkinin bütün kısımlarına ulaşmayan kimyasal insektisitlere göre daha etkili bir böcek kontrolü sağlanabilir.İnsektisit direncinin yanında bazı bitkiler herbisit uygulamalarına dayanıklı hale getirilmek için genetik olarak değiştirilmektedir. Herbisit dayanıklılığın artması bitkilerin büyüdüğü toprağın daha az işlem görmesini veya hiç işlem görmemesini sağlayarak toprak erozyonunun ve su kaybının azalmasına ve toprak mikrofauna ve mikrofloralarının korunmasına yardım edecektir. Domates, tütün, kabak ve mısır gibi ürünler virüs direnci kazandırılmak için genetik olarak değiştirilmektedir ya da başka bir ifadeyle bu ürünler virüs ve viral hastalıklara karşı aşılanmaktadır. Ayrıca insan gıda zinciri ve çevrede yer alan kanserojen fungusitlere gereksinimi azaltmak için fungus dirençli ürünlerin üretilmesi amaçlanmıştır [2]Günümüzde bitkilerin topraktan daha fazla azotu doğrudan kendilerinin alabilmesi için genetiği değiştirilmiş bitki üretimi artmıştır. Bu da, buharlaşarak veya nehir ağızlarına sürüklenip su kirliğine neden olarak çevreyi tehdit eden kimyasal gübre gereksinimini azaltacağından çevre için yararlı bir uygulama olacaktır.Genetiği değiştirilmiş bitkiler ya da mikroorganizmalar, çevredeki toksik atıkların uzaklaştırılmasını sağladıkları için bioremediasyon için de kullanılabilmektedirler. Bazı araştırmacılar endüstri, tarım ve petrol üretim atıklarının temizlenmesi için hardal yeşili, kaba yonca, nehir kamışları, kavak ağaçları ve özel yabani otların kullanımının ümit verici olduğunu rapor etmişlerdir. Bazı durumlarda bitkiler, çevreye bulaşan zehirleri parçalayıp zararsız hale getirebilmektedirler   

http://www.biyologlar.com/gdo-larin-potansiyel-faydalari

FİKSATİFLER VE HAZIRLANIŞLARI

Fiksatifler kullanımlarına göre iki gruba ayrılabilir. l-Mikro-anotomik fiksatifler: Bu fiksatifler doku tabakaları arasındaki bağlantıları ve geniş hücre kümelerinin diğeri ile bağlantılarını tam olarak korumak amaçlandığında kullanılır. Normal ve patolojik histolojinin rutin çalışmalarının çoğu bu tip fiksatiflerle yapılmaktadır. 2-Sitolojik fiksatifler: Hücreyi oluşturan elementleri korumak istendiğinde kullanılırlar. Penetre olma gücü, büyük doku kütleleri ile çalışma yeteneği, kesit almayı veya boyamayı engellememeli. Şöyleki Flemming fiksatifinde ara zon çok güzel fikse olurken en dış ve iç parçalar kötü fikse olabilirler. % 10’luk Formalin Formalin 100 cc Çeşme Suyu 900 cc %10'luk Formal Salin Formalin 100 cc NaCl 8.5 gr Çeşme suyu 900 cc %10' luk Tamponlanmış Formalin (pH=7.0) Formalin 100 cc Çeşme suyu 900 cc NaH2P04 : H20 4 gr . Na2HP04 6.5 gr Formalini nötralize etmek için %2' lik kalsiyum asetat birçok araştırıcı tarafından tavsiye edilmiştir. Fakat yumuşak dokularda artifakta benzer alanlar oluşturabilir. %10' luk formal-salin histolojik fiksatiflerin ençok kullanılanıdır. Aşırı bir sertleşme olmaksızın dokuyu sertleştirir. Fiksasyon süresine dayanıklıdır. Genellikle formalin fiksasyonundan sonra dokuların doğal rengini kısmen veya tamamen korumak mümkündür. Bu fiksatif, müze örneklerinin hazırlanmasında özel bir değere sahiptir. Özellikle nötral tamponlanmış olarak kullanıldığında kırmızı kan hücrelerinin korunması içeren iyi fiksatiftir. Formalinde uzun süre kalma (aylarca-yıllarca) dokunun kesit alma niteliğini bozmaz. Dokunun bazik boyalarla boyanmasında biraz kayba yol açabilir. Bazı gümüş çöktürme tekniklerindeki sonuçlar daha iyiye gidebilir. İnce bloklar % 10'luk formal-salinle 24-48 saatte iyi şekilde fikse olurlar fakat optimum fiksasyon süresi 7-10 gündür. Formalin fiksasyonundan sonra, değişen miktarlarda kan içeren dokular bir artifakt pigmenti (formalin pigmenti) gösterebilirler. Bu, kahverengi, granüler, ekstraselüler bir materyeldir. Çoğunlukla post-mortem dokularda bulunur, saklandıkca artar ve sıklıkla formaline daldırdıktan birkaç saat sonra yoktur fakat birkaç gün sonra dokularda çok geniş ve fazla olarak depo edilir. Kanla asit formalin pigmente yol açar ve nötral tamponlu solusyonlar kullanarak bunlardan kurtulabilir. Pikrik asidin alkolde doymuş solusyonunda 20 dakika ya da daha fazla tutarak kesitlerden uzaklaştırılabilir. Pigmentin görünümü ve özellikleri malarya pigmentine benzemektedir fakat malarya pigmenti intraselülerdir. % 10' luk formal-saline mikroanotomik bir fiksatiftir. Birçok boyama yöntemi için uygundur. Hematoksilenle iyi sonuçlar verir. Nadiren belirli hiçbir neden olmaksızın formal-salinle tespit edilip, H+E ile boyanmış kesitlerde garip bir artifakt görüIür. Nukleusların hematoksilen ile kısmen veya tamamen boyanmamasına, bunun yerine eozini almasına sonuçta ise çekirdek kenarlarının kaybına yol açar. Ençok lenfoid ve epitel dokusunda göze çarpan artifakt, dağılımında aşırı olarak bozuktur ve garip bir şekilde fiksasyonu iyi yapılmış dokularda ortaya çıkar. Nadiren otolize olmasına rağmen, postmortem dokularda da görülür. Bu artifakt "pembe hastalık" olarak açıklanmıştır ve ortaya çıkmaması için %1O'luk formalindeki %2' lik asetik asit kullanımı ile korunur veya olduğunda parafini alınmış kesitlerin hematoksilenle boyanmasından önce absolu alkoldeki %l'lik HCl ile 1 saat bırakarak uzaklaştırılır. Formalin fiksasyonundan sonra hiçbir şeye gereksinim yoktur ve dokular gömmeden önce direkt % 70'lik alkole alınabilir veya dondurma yöntemi ile kesit alınabilir . ALKOL-FORMALİN SOLUSYONU: Nötralize edilmiş formalin 10 cc %95 Alkol 90 cc , Bu fiksatifte parçalar 2-4 saat içinde çabucak tespit olur. Eğer doku parçaları kalın olursa, bu solusyon içinde buzdolabında 24 saat kalmalıdır. Bilhassa polisakkaridlerin gösterilmesi için kullanılan fiksatiflerden biridir. ALKOL FİKSATİFLERİ: Absolu alkol (%99) özellikle hücrelerde glikojenin gösterilmesinde kullanılan bir fiksatiftir. Eğer buzdolabında veya daha düşük derecede kullanılmazsa dokuda büzülmelere sebep olur. Doku parçaları absolü alkolde 20C'de iki gün bırakılacak olursa en elverişli şekilde, büzülrne meydana gelmeden tespit olurlar. %80 alkol fiksatif ise 5C'de 24-48 saat arasında dokuyu büzmeden tesbit etme özelliğine sahiptir. Bu solusyon alkaline phosphatasın gösterilmesinde kullanılır. Alkol fiksatifleri oda ısısında kullanıldiklarında bunların %65-%70' lik solusyonları kullanılmalıdır. Aksi halde dokuda çok fazla büzülme ve değişikliklere sebep olurlar. LİSON VOKAER' İN GLİKOJEN TESPİT ÇÖZELTİSİ: %96' lık alkolde doymuş picric asit çözeltisinden 85 ml; 10 ml formalin, 5 ml asetik asit. Küçük parçaları buzdolabında 5-10 saatte tespit eder. Glikojen için iyi tespit edicidir. Tespitten sonra absolu alkolden geçirilerek gömme işlemi yapılmalıdır. Çünkü gıikojen suda erir. MERKÜRİK KLORİD-FORMALİN (FORMAL-SUBLİMATE) Suda doymuş merkürik klorid 900cc Formalin 100 cc Mükemmel bir mikro-anotomik fiksatiftir. Formal-salindeki distorsion olmadan dokuyu büzer. Asit boyalarla çok parlak boyadığı gibi mükemmel bir sitoplazma korunması sağlar ve metakromaziyi artırır.Formal-saline göre sinir fibrilleri ve hücreler için gümüş çöktürme tekniklerinde daha az elverişli olmasına rağmen mükemmel retiküler fibril impregnasyonu elde edilebilir. Bloklar 12-24 saat tespit edilir fakat uzun süre işlem kesit almayı zorlaştıran bir sertlik yaratmaz. Formal-sublimat özellikle formal-salinle birinci fiksasyondan sonra ikinci fiksatif olarak yararlıdır. En büyük dezavantajı pahalı olması ve metallere korosiv olmasıdır. Dokular fiksasyondan sonra %70-90' lık alkole aktarılmalı ve mercury pigmenti kesitlerden daha önce açıklandığı gibi uzaklaştırılmalıdır. SUSA FİKSATİFİ ( HEİDENHAIN 1916) Merkürid klorid 45 gr Sodyum klorid 5 gr Trikloroasetik asit 20 gr Asetik asit 40 cc Formalin 200 cc Distile su 800 cc Özellikle biopsi materyelleri için uygun bir fiksatiftir. İyi bir mikro-anotomik fiksatiftir. Nedeni açık olmamakla birlikte Susa' dan sonra elastik fibriller Weigert'in (1898) elastik fibril boyası ile zayıf boyanırlar. Hazırlanması için gerekli maddelerin çokluğu dezavantajdır. Ancak karışım bir önceki formal-sublimata göre biraz daha avantajlıdır. Bloklar 3-24 saatte fikse olurlar ve direkt olarak % 95' lik etil alkole aktarılırlar. Daha sulu solusyonlara aktarma kollajen fibril1erin şişmesine yol açmaktadır. ZENKER FİKSATİFİ ( ZENKER 1894) Merkürik klorid 5 gr Potasyum dikromat 2.5 gr Sodyum sülfat 1 gr . Distile su 100 cc Asetik asit 5 cc (kullanımdan hemen önce eklenir) Asetik asitsiz stok solusyon iyi korunur. Zenker etkili bir mikro-anotomik fiksatiftir ve özellikle sitoplazmik ve fibril boyaları üzerine çok yararlı etkisinden dolayı kullanılmaktadır. Taze materyelde post-mortem dokulara göre daha yararlıdır. Alyuvarları iyi korumazlar. Bloklar 3-8 saatte fikse olurlar ve fazla dikromatı uzaklaştırmak için çeşme suyuyla yıkanırlar. Mercury pigmenti ise daha önceki yöntemle uzaklaştırılır. HELLY SIVISI ( VEYA ZENKER-FORMAL, HELLY 1903) Zenkerdeki asetik asit yerine 5 cc formalin kullanmadan hemen önce eklenir. Helly sıvısı bir oksitleyici ajan (potasyum dikromat ve bir indirgeyici ajan (formalin) içermesine rağmen rnükemmel bir fiksatiftir. Helly özellikle kemik iliği, dalak, lenf bezleri, hipofiz ve pankreas için çok yararlıdır. Bloklar 6-24 saat tespit edilmeli ve mercury pigmenti Zenkerdeki gibi uzaklaştırılmalıdır. Helly hem mikro-anotomik hem de sitolojik (sitoplazmik) fiksatif olarak kullanılabilir ve formal-sublimat gibi % 10' luk formal-salinden sonra ikinci fiksatif olarak da uygulanabilir. BOUİN FİKSATİFİ ( BOUİN l897) Suda doyurulmuş pikrik asit 75 cc Formalin 25 cc Asetik asit 5 cc Bouin, alyuvarların kısmen veya tamamen lizisine yol açar ve kollajen fibrilleri şişebilir. Aşırı sertleşmeye yol açmaz. Sitoplazmik boyalarla parlak boyanma sağlar. Glikojen çok iyi korunur (özellikle yukardaki karışımın alkolik varyantı ile) fakat böbrek iyi korunamaz. Bazı sitoplazmik granüller çözünebilir. Bouin, bir mikro-anotomik fiksatif veya kromozomların gösterilmesi için kul1anıldığında da sitolojik (nükleer) fiksatiftir. Bloklar 6-24 saat fikse edilirler ve % 70 lik alkole aktarılırlar. Dokuların sarı boyanması çok küçük örnekler için avantaj oluşturur. Fakat kesitlerden bu boya, alkolü takiben bazik anilin boyaları kullanmadan önce % 2.5 lik sodyum thiosulfat kullanarak uzaklaştırılmalıdır, aksi takdirde precipat oluşacaktır. CARNOY FİKSATİFİ (CARNOY, 1887) Absolü alkol 60 cc Kloroform 30 cc Asetik asit 10 cc Carnoy, hızla penetre olan ve hareket eden bir fiksatiftir. Acil teşhis için dokuların hızlı tespit edilmesi ve kısmi dehidrasyonu için kullanılır. Kromozom çalışmaları için kullanılır fakat alyuvarların lizisine ve fazla büzülmeye yol açar. Glikojen korunur fakat bazı sitoplazmik granüller çözünebilir. 3 mm' den kalın olmayan dokular 30-90 dakikada fikse edilmeli ve % 95'lik ya da % 100' lük alkole transfer edilmelidir. Bir mikro-anotomik veya sitolojik (nükleer) fiksatifdir. SANFELİCE FİKSATİFİ (SANFELİCE, 1918) Çözelti A Çözelti B Formalin 128 cc %l'1ik kromik asit 100 cc Asetik asit 16 cc Karışım: Kullanmadan az önce hazırlanır. 9 cc A +16 cc B Genellikle mitotik figürler ve kromozomlar için mükemmel bir fiksatifdir. 3 mm den kalın olmayan küçük parçalar 12-24 saatte tespit edilmeli ve sonra akarsu ile yıkanmalıdır. Sitolojik (nükleer) fiksatiftir. FLEMİNG FİKSATİFİ (FLEMMİNG, 1884) % l'1ik kromik asit 15 cc %2' lik OSO4 4 cc Asetik asit 1 cc ya da daha az Kullanmadan önce hazırlanmalıdır. Penetrasyon eşit olmayabilir ve tam olmayan fiksasyonla yüzeyel tabakaların aşırı kararmasına neden olabilir ve sonradan en içteki hücrelerin zayıf boyanmasına yol açabilir. Page (1970), Flemming sıvısını formalin fiksasyonunu takip eden ikinci fiksatif olarak kullanarak miyelini .başarılı şekilde göstermiştir. İki mm kalınlığındaki küçük parçalar 12-48 saat tespit edilmeli ve sonradan akarsuda yıkanmalıdır. Asetik asit içeriği ile bir nükleer fiksatiftir. Lipidler OSO4 ile siyahlaşır. Bu fiksatiften sonra alum hematoksilen nükleer boyaları kolaylıkla alınmaz, bunun yerine safranin kullanılmalıdır. FLEMİNG SIVISlNIN LEWITSKY-BAKER MODIFIKASYONU Flemming sıvısını asetik asitsiz fakat % O.75'lik sulu NaCl solusyonunu distile su yerine çözücü olarak ekleyerek hazırlanır. 12-24 saatlik fiksasyondan sonra dokular akarsuya aktarılır. Sitolojik (sitoplazmik) fiksatif, bu ve diğer krom-osmium karışımlar omurgasız ve alt omurgalıların dokuları ile çok iyi sonuçlar verirler. Helly sıvısı memeli dokuları için tavsiye edilmemektedir. ORTH FİKSATİFİ ( ORTH 1896) Formalin 10 cc Müller sıvısı (Potasyum dikromat 2.5 gr +sodyum sülfat 1 gr+distile su 100cc) 100 cc Taze olarak hazırlanmalıdır. Formalin ve Müller sıvısını karıştırma mitokondri gibi sitolojik yapılar üzerine ve kromaffin reaksiyonundaki mordantlama özelliği nedeni ile çok yararlıdır. Bloklar çeşme suyuyla yıkanmadan veya distile sudaki %2.5'lik potasyum dikromatla ileri kromasyondan önce 24-48 saat tespit edilmelidir.Bazen potasyum dikromatla uzun süre muamele etme hemen hemen kaçınılmaz olarak kırılganlıkta artış ve parafin kesitlerden kesit alma zorluğu ile (özellikle yumuşak dokularda, dalak ve beyin gibi) sonuçlanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/fiksatifler-ve-hazirlanislari

Ormanların Yaşamsal Faydaları

Türkiye'de, yılbaşından bu yana çıkan bin 165 yangında 3 bin 32 hektarlık orman alanı kül olurken, bunun bin 195 hektarı son 10 günde çıkan yangınlarda yitirildi. Yangunlardan çoğu, ihmal ve dikkatsizlik sonucu başlarken 108'i kasıtlı olarak çıkarıldı. Orman Genel Müdürlüğü yetkililerine göre, bu yılın başından temmuz ayının ikinci haftasına kadar yurt genelinde bin 165 orman yangını çıktı. Bu yangınlarda 3 bin 32 hektarlık orman alanı yok oldu. Yangınların çoğuna insanların ihmal ve dikkatsizliği, anız yakma, çoban ateşi, sigara ve piknik ateşinin neden olduğu belirlendi. Orman yangınlarından 108'inin ise kasıtlı çıkarıldığı, bu yangınlarda da 120 hektar orman alanının zarar gördüğü tespit edildi. Yılbaşından bu yana çıkan orman yangınlarında zarar gören 3 bin 32 hektarlık orman alanının bin 195 hektarı 1-11 Temmuz günleri arasında yitirildi. Bu dönemde yanan orman alanının yaklaşık 800 hektarı Bodrum ve Manavgat'taki yangınlarda kaybedildi. Aşırı sıcaklar, nem oranının azlığı ve rüzgar gibi faktörler, yangınlarda yitirilen orman alanı miktarının artmasına yol açtı. Yangınların fonksiyonel zararı Türkiye Ormancılar Derneği Genel Sekreteri İsmet Bayraktar, Türkiye'nin orman yangınlarıyla sadece maddi zarara uğramadığını aynı zamanda orman yangınlarıyla birlikte erozyonu engelleme, toprak koruma, su rejimini düzenleme, havadaki zararlı maddelerin bir kısmını tutma, oksijen üretme, gürültü kirliliğini azaltma gibi birçok fayda sağlayan fonksiyonel değerlerin de yok olduğunu belirtti. Orman yangınlarının, ağaçları kül ederken toprağın biyolojik yapısını da bozduğuna dikkati çeken Bayraktar, "Yangınların ardından tahrip olan toprak yeniden ağaçlandırılabilir ama toprağın yeniden canlanması ve o bölgenin tekrar orman görünümü almasının uzun yıllar alır" dedi. Bayraktar, orman yangınlarının toprak rantı sağlamak için kasıtlı olarak da çıkarıldığını iddia ederek, bu nedenle yanan alanların kısa süre içinde ağaçlandırılması gerektiğini kaydetti. Ormanların yaşamsal faydaları Son günlerde birbiri ardında çıkan yangınlarda yitirdiğimiz ormanların, insanlar ve doğal dengenin korunması açısından pek çok faydası bulunuyor. Bir hektar ladin ormanı yılda 32 ton, bir hektar kayın ormanı 68 ton ve bir hektar çam ormanı da yılda 30-40 ton toz emerken, 100 yaşındaki bir kayın çevresindeki yaz sıcaklığını 5-8.5 santigrat arasında azaltabiliyor, kış sıcaklığını 1.5-2.8 santigrat arasında artırabiliyor. Bir metreküp orman, toprağı 100 kilometre uzunluğundaki ağaç kökleriyle sararak erozyondan koruyor. 15-20 adet orman ağacının ya da 150 metrekarelik toplam yüzeye sahip ağaç yapraklarının bir yılda ürettiği oksijen miktarı, bir insanın yıllık oksijen ihtiyacını karşılıyor. Açık alanda 100 kilometre olan rüzgarın hızı ise ormanlık alanda 50 kilometreye kadar düşüyor. Ormanlar tepe taçları ve gövdeleriyle yağmurların toprağı tahrip etmesini önlerken, orman toprağı da yağış sularını emerek, yeraltı su kaynaklarını destekliyor. Ormanların sunduğu faydalar: * Kayın ağacı, bir yıl içinde 7 kilogram toz ve 300 kilogram zehirli gazı emip, dışarı süzüyor, gövdesinde meydana gelen bozulmalarla havadaki kirlenme miktarı hakkında bilgi veriyor * Ormanlar, yakınından geçen 50 metre genişliğindeki bir otobanın trafik gürültüsünü 20-30 desibel oranında azaltıyor * Yapraklı ağalardan meydana gelen bir bölgede en az 50 kuş türü yaşayabiliyor * 25 metre boyunda ve 100 yaş civarında bir kayın ağacı, kökleri ve kılcal damarları aracılığıyla yılda 30 bin litre su çekerek ve toprağın akmasını önlüyor * Günümüzde hava kirliliğinin yaklaşık yüzde 50'si ormanlar tarafından temizlenip dezenfekte ediliyor * Ormanlar, ağaçsız bir alana göre 8 kat fazla humus oluşturarak topraktaki canlıların yaşamasına olanak sağlıyor * 25 metre boyunda ve 15 metre tepe çatısına sahip bir kayın ağacı saatte 1.5 kilogram oksijen üretiyor * Ormanlar aynı zamanda yapacak ve yakacak hammadde kaynaklarıdır. Bunun yanı sıra bitkisel nitelikli tohum, çiçek, kozalak ve benzeri kaynaklar ile mineral nitelikli çakıl, kum gibi hammadde kaynaklarının bir kısmı da ormanlardan elde edilmektedir. Ormanlar işsizliği önlemede rol oynuyor * Bitkiler ve hayvanlar için doğal bir su kaynaklarıdır. Kar ve yağmur biçimindeki yağışı yapraklı, dalları, gövdesi ve kökleri ve tutarak sellerin ve taşkınların oluşmasını önler. Ayrıca yeraltı sularının oluşmasına yardım eder * Yaban hayatı ve av kaynaklarını korurlar. Nesli tükenmekte olan hayvanların üretimi, korunması ve barınmasında koruma alanları oluştururlar. Bu sahalar milyonlarca canlının yuvasıdır * Radyasyonu önler * Su buharını yoğunlaştırarak yağmur haline gelmesini sağlar * Ormanlar, eğlenme, dinlenme ve boş zamanları değerlendirme imkanı sağlar. Havası, suyu, doğal görünümleri ve sakin ortamı ile özellikle şehirlerde yaşayan insanları kendisine çeker. Bu yönüyle insanların beden ve ruh sağlığı üzerinde olumlu rol oynar * Orman içinde ve dışında yaşayan insanlara çeşitli iş alanları sağlar, işsizliği önlemede etkin rol oynar, böylece köyden kente göçü azaltır * Ulusal savunma ve güvenlik bakımından da çok önemlidirler. Askeri birliklerin savaş tesisleri ile araç ve gereçlerinin gizlenmesinde, savaş ekonomisi bakımından değer taşıyan reçine, katran ve tanenli maddelerin elde edilmesini sağlarlar * Ayrıca ormanlar barajların ekonomik ömrünü uzatır, doğal afetleri önler, ülke turizmine katkıda bulunurlar.

http://www.biyologlar.com/ormanlarin-yasamsal-faydalari

Doğal Sınıflandırma ve Doğal Takson

İlk defa Aristo (M.Ö. 3. yüzyıl) doğal bir sınıflandırma yapma savı ile bir sistem oluşturmuştur. Aristo, Platon’un tipolojik türünü (eidos) kullanarak üst kategoriler (genos) oluşturmaya çalışır. Eidos, belirli karakterlerle meydana gelen ve bir nihai öze sahip olan bir birim olarak tanımlanır. Başka bir deyişle bağımsız olarak yaratılmış birimlerdir. Bu yaklaşım populasyon kavramının reddi demektir. O halde bağımsız olarak yaratıldığı varsayılan türler hangi doğal kritere göre ilişkilendirilecek (üst kategoriler oluşturulacak) ve doğal bir sınıflandırma yapılmış olacaktır? Bugün hiyerarşik sistemi kullandığımız Linne, temel yaklaşım olarak Aristo’nun tipolojik tür kavramını benimser. Ancak Linné bağımsız olarak yaratıldığını kabul ettiği türleri tuğla olarak kullanarak cins, familya v.b. (Linné, 5 kategori kullanmıştır) üst kategorileri oluşturur. Çünkü, Linné, yeterli sayıda morfolojik benzerliğin ortaya konması ile türleri ilişkilendirerek cinsleri, cinsleri ilişkilendirerek familyaları v.b. üst kategorileri oluşturabileceğini ve bu yolla doğal bir sınıflandırma yapabileceğini varsayar. Linné’nin, Aristo’dan bir farkı vardır. Linné, morfolojik benzerlikleri kullanmakta bir anlamda homolojiden yararlanmıştır. Wiley (1981) ve Brooks ve Wiley (1988)’e göre, doğal takson ve doğal sistem kavramları için önemli olan özellikler; 1- Doğal takson evrim sürecinde kendiliğinden oluşmuştur. Taksonomist tarafından oluşturulmaz. Yani, taksonomist farkına varıp onu isimlendirip sınıflandırsa da, farkına varmasa da doğada vardır. Dolayısıyla, doğal takson icat edilen değil keşfedilebilendir. 2- Doğal taksonlar doğal süreçlerle oluşmuştur. O halde, doğal taksonların doğal süreç ve olgularla uyumlu olmaları gerekir. Organik çeşitlilik ile ilgili ortaya konan tüm doğa yasaları onun için genellenebilir. Örneğin, bir tür açısından düşünülürse, tür, kendisini oluşturan süreçler gibi varyasyon gösterir, farklılaşır çeşitlenir ve yeni türleşme süreçleri geçirir. 3- Doğal takson bir birey değil bir organizma grubudur. 4- Doğal taksonlar, türleşme süreçleri ile oluştuklarından ortak ata ilişkilerine sahiptir. Biyolojik çeşitlilik kalıtımsal bir olgu olduğundan, türeyen taksonlar ortak atalarının genetik mirasına sahiptirler. Populasyon gen havuzunda miras ve kazanılan yeni özellikleri birlikte bulundurur ve taksonun bireylerinde özellikler bu doğrultuda ortaya çıkar. Günümüzde, tüm taksonomistler tür kategorisinin doğal olduğu konusunda anlaşır. Croizat (1964)’ın ifade ettiği gibi her türün kökeninde bir populasyon vardır. Bir tür iki ayrı populasyon olarak var olmaya başlamaz. Oysa, tür üstü kategoriler evrimin direkt olarak işlediği öğeler değillerdir. Ancak, türleşme süreçleri organik çeşitliliği verdiğine göre, türüstü kategoriler de türleşme süreçleriyle oluşmuşlardır ve dolayısıyla doğaldırlar.

http://www.biyologlar.com/dogal-siniflandirma-ve-dogal-takson

Deniz Biyolojisi Hakkında Bilgi

Su an yeryüzünde görebildiginiz tüm canlilar, dogadaki canlilarin çok küçük bir bölümünü teskil etmektedir.Yeryüzünün üçte ikisinin sularla kapli oldugunu düsündügümüz zaman, okyanus ve denizlerde yasayan canlilar aleminin ne kadar devasal oldugunu anlayabiliriz. Yapilan arastirmalara göre dünya üzerindeki su kütlesinin hemen hemen tamami volkanik patlamalardan atmosfere salinan su buharindan husule gelmistir. Atmosfere salinan yüksek miktardaki su buhari yogunlasarak yillar boyunca yagan yagmurlari ve nihayetinde deniz ve okyanuslari meydana getirmistir. Yagmur sulari tatli yani saf su olmasina ragmen okyanus ve denizlerde yüksek miktarda tuzluluk vardir.Bunun nedeni jeolojik tabakalarin yüksek miktarda karbonat, sodyum klorür (tuz) ve zengin mineraller içermesidir.Sodyum miktari oldukça fazla oldugu için deniz ve okyanuslari olusturan tatli sularin tuzlu hale gelmesine neden olur. Tuz orani yüksek bu sularda herhangi bir kara canlisinin veya bir insanin uzun süreler yasamasi mümkün olmamasina karsin birçok deniz canlisi rahatlikla yasayabilmektedir.Tabii yasamlarini vücutlarindaki mükemmel organ sistemleri sayesinde sürdürürler. Okyanus ve denizlerde tipki karada yasayan canlilar gibi mikroorganizmalardan tutun devasal memeli canlilalar kadar binbir çesit canli türü yasamaktadirlar.Biz yanlizca bu devasal canlilar aleminden bilinen ve bilinmeyen birkaç örnek verecegiz. Deniz ve tatlisu mikroorganizmalari Bu canlilara " Plankton " adi verilmektedir.Planktonlar tatli sularda yasayabildigi gibi deniz ve okyanusta yasayanlarida vardir. Bu canlilar tipki bakteriler gibi ikiye bölünerek çogalmaktadirlar.Önce canlinin içerisindeki DNA replikasyonla kopyalanarak iki Katina çikarilir ve ardindan canlinin vücudu ikiye bölünür. Miktari iki katina çikan DNA nin yarisi birinci yavru hücreye diger yarisi ise ikinci yavru hücreye aktarilir. Planktonlarin en önemli özellikleri, suda yüzmek için aktif olarak belli bir hareketleri olmamasidir.Bu canlilar bulunduklari su ortaminin akimina bagimli olarak basibos dolanirlar. Planktonlar ancak mikroskopla görülebilirler fakat çiplak gözle dikkatlice bakildiginda görülebilecek kadar büyük olanlarida vardir. Bu mikroskobik canlilardan en çok bilineni ise " alg " adi verilen tek hücreli bir canli türüdür ki algler hemen hemen heryerde yasamaktadirlar. Denizlerde, tatli sularda, okyanuslarda, havuz sularinda, su birikintilerinde çamurlarin içinde ve nehirlerde bile yasamaktadirlar.Bu kadar fazla bir yasam alanina sahip canlilar biz ziyaretçilerin bile gözünden kaçmis olamaz. Örnegin bir havuz veya insaat sahasindaki seffaf su birikintilerinin renginin, birkaç gün sonra yesile veya kirmiziya dönüstügünü görmüssünüzdür.Bu sularda ilk zamanlarda yasayan binlerce tek hücreli canli türü, uygun bir sicakliga geldiginde süratle çogalmaya baslarlar. Yanlizca birkaç gün içerisinde sudaki canli sayisi milyari bulabilir.Bu kadar fazla sayidaki tek hücreli canlilar suyun rengini bulandirmaya baslar. Suyun rengi niçin yesile dönüsüyor ? Bunun nedeni ise bazi planktonlarin, tipki yesil bitkiler gibi klorofil molekülünü içermesinden dolayidir.Hatirlarsaniz bitkilerin yapraklarinin renginin yesil olarak görünmesinin klorofil molekülünden dolayi oldugunu söylemistik. Iste bu tip planktonlarinda vücutlarinda klorofil molekülü vardir ve tipki bitkiler gibi fotosentez yaparlar.Bu yüzdendir ki taksonomik olarak siniflandirilirken bitkiler kategorisinemi yoksa hayvanlar kategorisinemi konacagi konusunda sistematikçilerin ortak bir karari yoktur. Yumusakçalar (Mollusk) Okyanus ve denizlerde yasayan diger bir canli grubu ise, genel latince isimleri " Mollusk " olan yumusakçalardir. Bu canlilarin vücutlari adindanda anlasilacagi gibi oldukça yumusak bir yapiya sahip olup, bazi türlerinin vücutlari oldukça sert kabuklarlada kapli olabilir. Yumusakçalarin en iyi bilinen iki örnegi " Mürekkep baligi " ve kabuklu bir yapiya sahip olan " Deniz minareleri " dir. Mürekkep baliklari, gerek anatomik yapilari gerekse savunma mekanizmalari bakimindan oldukça ilginç canlilardir. Belgesellerde sik olarak gördügümüz bu canlilarin hareket mekanizmalari, bir jet motorunun çalisma prensibiyle aynidir.Bu prensip " etki - tepki " prensibidir.Yani bir yandan madde alinirken diger yandan madde verilmekte ve bu sekilde süratle hareket etmektedir. Balik, öncelikle vücudunu, arka tarafindan aldigi bir miktar su ile doldurur.Ardindan karin kaslarini büyük bir siddetle kasarki bu kasilma neticesinde sikisan su büyük bir süratle yine vücudun arka tarafindan disari püskürtülür.Disari püskürtülen su, baligin büyük bir hizla ileri dogru ivmelenmesini saglar. Bunun yaninda hayvan düsmanlarindan korunmak için bir tür sivi salgilarki bu sivi mürekkebe benzer olup salgilandiginda, kendisi kovalayan avcinin görmesini engelleyecek kadar suyu bulandirabilir. Yine bir mollusk olan deniz minareleri ise, yumusak bir vücuda sahip olmasina karsin çok sert bir kabuga sahiptir. Bu kabugun en önemli fonksiyonu canliyi düsmanlarindan korumasidir. Nasil oluyorda bu canlilar etraflarini kabukla örtebiliyorlar ? Bir sperm ile bir yumurtanin birlesmesinden sonra zigotu meydana getirdigini ve bu zigotun ardi ardina milyonlarca kez bölünerek bir yavru canliyi meydana getirdigine deginmistik.Mesela insan yavrusunda, en distaki hücreler diger hücrelerden farklilasarak keratin adi verilen bir madde üretir ve " Derinin " sekillenmesini saglarlar. Deniz minarelerinde ise, zigot milyonlarca kez bölünerek yavruyu meydana getirdiginde, yavrunun en distaki hücreleri " Kalsiyum " salgilayan özel bir hücre tipine farklilasirlar.Bu hücreler, canlinin içinde yasadigi deniz yada okyanuslardan absorbe edilen kalsiyumu düzenli bir sekilde salgilayarak canlinin etrafinda kalin bir tabaka olusmasini saglarlar. Okyanus bitkileri Su an soludugunuz havadaki oksijenin büyük bir kismi, deniz ve okyanuslarda yasayan ve klorofil içeren bitkiler tarafinda fotosentez yoluyla üretilir. Nasil ki atmosfer sartlarinda klorofil içeren bir bitki havadan CO2 yi, topraktan suyu ve günesten isigi alarak fotosentez yapip canlilar için oksijen üretiyorsa ayni sekilde deniz ve okyanuslarda da günes isiginin varabildigi bölgelerde bulunan klorofilli bitkilerde oksijen üretmektedirler. Bu canlilarin büyük bölümünü ise yosunlar teskil eder.Bunun yaninda daha adini sayamadigimiz onbinlerce tür deniz bitkisi vardir. Deniz bitkilerinin ihtiyaci olan su zaten yasam ortami olan denizden, CO2 ihtiyaci ise diger tüm deniz canlilari tarafindan karsilanir.Eger bu tabiat harikalari denizlerde var olmasaydi hemen hemen tüm deniz canlilari oksijensizlikten hayatini kaybedecekti. Basit bir canli gibi görünen bu yaratiklari aslinda ekosistemin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Bu canlilarin milimetrelerle ölçülebilecek kadar küçük olanlari oldugu gibi yüzlerce metre uzunlugunda devasal boyutlara sahip olanlarida vardir. Atlas okyanusu kiyilarinda yasayan birtür deniz bitkisi, fotosentez yapmak için oldukça mükemmel bir yöntem gelistirmistir. Bu bitki tipki bir " Palmiye " agacina benzer ve onlarca metre uzunlugundaki dallarinin uçlarinda bir veya birkaç adet hava kesesi bulunur.Bu hava keseleri, bitki gelistikçe gitgide büyüyerek bitkinin dallarini suyun kaldirma kuvvetinin etkisiyle yukari dogru kaldirir. Deniz yüzeyine yaklasan dallar günes isigindan olabildigince faydalanarak fotosentez yapma imkani bulur. Deniz bitkilerinin üremeleri hem eseyli hemde eseysiz olabilmektedir. Erkek bitkiden gelen bir sperm ile disi bitkiden gelen bir yumurta hücresinin birlesmesiyle (eseyli üreme) yavru bir bitki meydana gelebildigi gibi bazi bitkiler ikiye bölünme ve " Tomurcuklanma " ile de çogalabilir (eseysiz üreme). Tomurcuklanma, bir bitkinin belirli bir bölgesinde büyüyen hücre veya hücre gruplarinin daha sonra bitkiden ayrilarak bagimsiz bir sekilde kendi basina büyüyüp gelismesi olayidir. Derisi dikenliler (Ekinodermata) Derisi dikenli deniz yaratiklarinin basinda " Deniz yildizlari ", " Deniz hiyarlari " ve degisik sekillerdeki dikenli canlilar gelmektedir. Bu hayvanlarin yasayis tarzlari pek aktif olmasada görünüs itibariyle deniz diplerinde bir renk cümbüsü meydana getirmektedirler.Görünümleri göze çok hos gelen bu yaratiklar alimli renkleriyle deniz diplerindeki vahsi yasamin vazgeçilmez birer parçasidirlar. Deniz yildizlari bilindigi gibi ikiye, üçe, dörde veya daha fazla sayida parçalara ayrilmasina ragmen her ayirdiginiz parça kendini tamir ederek yeni bir deniz yildizi verebilir.Canlilarin bu yeteneklerine "rejenerasyon" yani tamir edebilme özelligi denir. Deniz yildizlarinin bazi türlerinde dikenler oldukça uzun olup, yildizi vahsi deniz canlilari tarafindan parçalanma tehlikesine karsi korur Deniz hiyarlari, protein bakimindan zengin olup uzakdogu ülkelerinde besin kaynagi olarak tüketilmektedir.Bu canlilar genellikle fazla derin olmayan okyanus sularinda yasarlar. Deniz kestaneleri ise disaridan basit bir yapiya sahip oldugu izlenimini verir fakat iç organlari oldukça kompleks bir yapiya sahiptir.Öyleki kestanenin içerisinde, hayvanin sudaki oksijeni rahatça soluyabilmesi için suyu vücudunun içerisinden geçiren karmasik devri-daim organlari bile vardir. Bu mükemmel deniz yaratiklari, gözalici renkleriyle deniz diplerini adeta birer cennete çevirirler. Yüksek Organizasyonlu Deniz Canlilari : Yüksek organizasyonlu canlilar çok sayida türleri kapsamakla birlikte biz en çok bilinen " Köpek baliklari " ve " Balina " türlerine örnekler verdik. Köpek baliklari belgesellerde ve filmlerde gördügünüzden çok daha mükemmel ve gizemli yaratiklardir.Köpek baliklarinin kendi içerisinde birçok alt türleri vardir. Örnegin mamuzlu köpek baligi, boga köpek baligi ve çekiç basli köpek baligi gibi.Fakat köpek baliklarinin bazilari çok uysal olmakla birlikte diger bazi türleri oldukça saldirgan olup önüne gelen hemen her tür canliya saldirabilirler. Saldirgan bir köpek baligi grubu kendilerinden onlarca kat daha büyük olan balinalara bile saldirabilirler. Bu baliklardan en ünlüsü ise " Beyaz köpek baliklari " dir. Bu baliklar köpek baligi türleri arasinda en saldirgani olup yunuslara, foklara, deniz aslanlarina ve hatta balinalara bile saldirabilirler. Bir köpek baligini tehlikeli yapan en önemli organlari disleridir.Eger disleri normal bir baliginki gibi pek keskin olmasaydi, köpek baliklari tanindigi kadar tehlikeli olmayackti. Birçok insan köpek baliginin avini özellikle kuvvetli çene darbeleriyle parçaladigini zanneder fakat asil fonksiyon çenede degildir. Köpek baliklarinin disleri öyle mükemmel bir anatomiye sahiptirki hem bir jilet kadar keskin hemde ince elenmis bir testere kadar yivlidir. Bir köpek baligi avini isirdiktan sonra basini derhal saga sola dogru sallamaya baslar.Bu sekilde davranarak disleri arasina sikisan bir objeyi ivmelendirip yanal olarak disleri üzerinde hareket etmesini saglar. Obje veya av, disleri üzerinde hareket ettigi zaman jilet kadar keskin olan disler tarafindan rahatlikla kesilir.Böylelikle balik avini kisa süre içerisinde parçalayarak etkisiz hale getirir. Köpek baligi avini parçalarken gözlerini asla açmaz. Bunu yapmasinin nedeni ise avini parçalamasi esnasinda etrafa saçilacak kemik parçalarindan gözlerini korumak içindir. Çünki bir canlinin kemigi kirildigi (insan olsun hayvan olsun) zaman küçük partiküller haline gelen kemik parçalari oldukça keskin bir hale dönüsür. Bazi köpek baligi türlerinin boylari oldukça büyük olmasina karsin çok uysal olabilirler.Hatta bazi türleri iri memelilere saldirmak yerine deniz planktonlari ve küçük deniz canlilari ile beslenmektedir. Buna karsin dogada, resimdekinden çok daha iri köpek baliklarininda yasamasina karsin bazilari insanlarin zannettikleri gibi bir saldirganlik göstermezler. Köpek baliklarinin vücut sekilleri çok mükemmel bir sekilde dizayn edilmistir.Tipki bir füzeye benzeyen vücutlari ve güçlü yüzgeçleri sayesinde saatte 60 - 80 km ye kadar hiza erisebilmektedirler. Diger bir mükemmel özellikleri ise solungaçlarinin bu kadar süratle giderken sudaki oksijenden maksimum istifade edebilmesi için yan yaraflarda özel olarak konumlanmis olmasidir. Dikkat ettiyseniz yaris arabalarinin her iki yaninda hava bosluklari oldugunu görürsünüz.Bu bosluklar, araba süratle giderken motorun havayi daha rahat bir sekilde emmesine yardimci olmak içindir.Köpek baliklarinin yanlarindaki solungaçlarda, hayvan büyük bir süratle yüzerken sudaki oksijeni maksimum absorbe etmesi için yan taraflarda birer bosluk birakacak sekilde konumlanir. Insanlarin köpek baliklarindan esinlenerek taklit etmeye çalistigi bu mükemmel sistemi köpek baliklari haberleri bile olmadan milyonlarca yildir kullanmaktadir. Bugün halen sadece zevk amaciyla köpek baligi öldüren insanlar vardir.Bazi balikçilar ise besin degeri ve parasal degeri çok yüksek oldugundan dolayi hiç durmaksizin köpek baliklarini avlamaktadirlar. Bazi uzakdogu ülkelerinde balikçilar, lüks restoranlarin ihtiyaçlarini karsilamak amaciyla yanlizca yüzgeçlerini kesip baliklari tekrar çaresiz bir sekilde denize atmaktadirlar. Eger bu mükemmel yaratiklarin korunmasi amaciyla bir önlem alinmaz ise yakin bir zaman içerisinde soylari tükenme noktasina gelecektir. Ve eger köpek baliklarinin soylari tükenirse, denizde avlanilmasi ve sayilarinin azaltilmasi gereken birçok av hayvaninin nüfuslari gitgide artacak ve deniz ekosistemini altüst etmeye baslayacatir. Balinalar Dogadaki en büyük memeli hayvanlari temsil eden balinalarin bazi türleri küçük boyutlara sahip olmasina karsin bazi türlerinin boylari ise 35 - 40 metreye kadar varabilir. Balinalarda kendi aralarinda uysal ve saldirgan olarak ayrilirlar.En taninan uysal balina, boyutlari 35 metreye varmasina ragmen planktonlarla beslenerek yasamlarini sürdürürler. Balinalarin cüssesinin büyük olmasina karsin oldukça uysaldir.Bu balinalarin bazi türleri plnaktonlar ve küçük baliklar ile beslenmektedirler. Planktonlarin çok küçük canlilar oldugunu biliyoruz.Fakat bu kadar büyük cüsseli bir balina plnaktonlarla nasil beslenebilmektedir ? Balina bunu, çenelerinin arkasinda bulunan kusursuz bir yüzgeç sistemi sayesinde basarir.Boyu yaklasik 40 metreye varan ve planktonlarla beslenen bir balina, tek hamlede vücuduna 3 oda dolusu suyu doldurabilir.Vücuduna doldurdugu bu muazzam su kütlesini, mükemmel bir yüzgeç sistemine sahip çenelerinden tekrar disari verir. Su büyük bir hizla disari çikarken plankton ve diger küçük canlilar (ufak baliklar gibi) çenedeki yüzgeçte kalirlar.Bir cm3 suyun içinde onlarca plankton bulunduguna göre metrelerce küp su içerisinde içerisinde milyarlarca plankton bulunabilir.Balina bunu defalarca yaparak, midesini protein degeri yüksek bu ufak canlilar ile doldurur. Katil balinalar saldirgan olmalarina karsin egitildikleri zaman dost olmaktadirlar.Fakat vahsi yasam ortamlarinda birer köpek baligi gibidirler. Denizlerin en vahsi hayvanlari sayilan beyaz köpek baliklari bile bir katil balinayi gördügü zaman mümkün oldugu kadar ondan kaçinmaya çalisir. Bu canlilar, karsilastikari bir köpek baligini tek bir çene darbesiyle ikiye bölebilirler. Bazi katil balinalar fok ve deniz aslanlarini avlamak için sahile kadar kovalayabilirler.Ve bu kovalamaca neticesinde basarilida olurlar. Katil balinanin yaksaltigini gören fok veya deniz aslani sürüsü çareyi kumsala çikmakta bulurlar. Fakat katil balinanin sahile kadar çikacagini ummazlar. Balina foklari avlamak için kendini sahile kadar vurabilmektedir.Nitekim bazi foklar hayvanin koca agizindan kurtulamaz. Televizyonlarda gördügümüz gösteri balinalari bu katil balinalardir.Vahsi yasamlarindakinin aksine egitilidikleri zaman oldukça uysal olan bu yaratiklar insanlarin çok yakin dostu olabilmektdir. Senede bir kez belirli dönemlerde dogum yapan balinalar, yavrularini dogurmak için sig sulara göç ederler. Göç sirasinda binlerce mil yol katedebilirler.Deniz arastirmacilari halen balinalarin nasil yönlerini sasirmadan devasal okyanuslarda istedikleri yerlere gidebildiklerini tam olarak çözememislerdir. Bir balina sürüsünün içindeki bireyler, çok tiz bir ses çikararak birbirleriyle anlasmaktadirlar.Bu seslerin ne anlama geldigi konusunda uzun arastirmalar yapilmaktadir. Çikarilan bu sesler kilometrelerce ötedeki baska balinalar tarafindan ve hatta insanlar tarafindan bile duyulabilr. Balinalarin bu seslere nasil yanit verdikleri ise bir sirdir. Balina ve köpek baliklari deniz ekosistemi için mutlaka gerekli olan canlilardir.Fakat insanlarin bilinçsiz avlanmalari sonucunda denizlerdeki av - avci orani süratle bozulmakta, ve denizel ekosistemin dengeleri altüst olmak üzeredir. Örnek verecek olursak okyanuslarda istakozlarla beslenen ve ayni zamanda besin olarak tüketilen bir balik türü, istakozlarin bilinçsiz avlanilmasi sonucunda açlik ve nihayetinde ölüm tehlikesiyle karsi karsiya gelir.Yani insanlar, besin olarak tükettigi bu baliklari kendi elleriyle yok etmektedirler. Ayni sekilde köpek baligi ve balinalarin sayilarindaki süratli düsüs, av sayisinin yükselmesine (örnegin foklar ve küçük baliklar) ve dolayisiyla denizel ekosistemde bir nüfus patlamasina yol açar.Av canlilarinin sayisi yükseldikçe denizdeki diger canlilarin yasamlari olumsuz yönde etkilenmektedir. Umuyoruzki su an bu mükemmel deniz yaratiklarinin soylarinin devam etmesi için yürütülen çalismalar olumlu sonuç versin ve hergeçen gün yikilma noktasina biraz daha yaklasan deniz ekosistemi eski durumuna kavuşsun.

http://www.biyologlar.com/deniz-biyolojisi-hakkinda-bilgi

BÖCEKLERDE SES ÇIKARMA ORGANLARI

Pek az böcek grubu özel ses çikarma organina sahiptir. Böceklerde genel olarak kanat membrani, vücut duvarinin belirli bir kismi veya özel membranlarin titresimi ile ses dalgalari meydana getirilir. Bu alanlar amaca uygun yapilar tarafindan harekete geçirilir. Çekirgeler basit bir mekanizma ile ses çikarir; ard kanadin ön kenari ön kanadin kalinlasan damarlari üzerine sürtülür ve ard kanatlar titresim yapar. Baska çekirgelerde femurun iç yüzünde küçük dislerle bezenmis bir alan vardir. Bu alan ön kanatlar üzerine sürtünür ve onu titrestirir. Kin kanatlilarda (Coleoptera) oldugu gibi bazi ordolarda pürüzlü kisim ve sürtünen kisim sirasiyla bacak ve gövde üzerinde bulunur. Bu durumda da vücut duvarinin titresim alanini olusturmasi gerekir. Bu tarz özel bir mekanizma Cicada'larda gelismistir. Cicada'larda abdomenin kaidesine yakin bir yerdeki ventral bir çöküntü veya cep içinde bir membran sistemi yer almistir. Bu membranlardan ilki içteki bir kas ipligine baglidir. Kasin kasilmasi ile membran içe çekilir kas gevseyince membran hizla eski yerine gelir. Bu hareketler büyük bir hiz ile birbirini izleyecek olursa ses dalgalari meydana getirir. Diger membranlar ise ses reflektörü gibi is görür.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-ses-cikarma-organlari

Sultan Sazlığı Kayseri

Dağı'nın güneybatısındaki Develi Ovasının en alçak kesimlerinde yer almaktadır. Develi-Yahyalı -Yeşilhisar üçgeni içerisindedir. Kayseri'ye 70 km uzaklıkta bulunan Sultan Sazlığı, Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınmıştır. Develi Ovası'nın alçak kesimlerinde Yay, Camız, Söbe ve çöl gölleri yer almaktadır Geniş anlamda bu göllerin tümüne, dar anlamda ise Develi'yi Niğde - Kayseri karayoluna bağlayan yolun güneyinde kalan, Yay Gölü dışındaki bölümüne Sultan Sazlığı adi verilir. Sultan Sazlığı'nı oluşturan göl ve bataklıklar, kurak mevsimlerde daralır, yağışIı mevsimlerde genişIer. Bu göller Ercjyes ve Orta Toroslar'dan inen sularla beslenir. 17.200 hektar alanı kapsayan Sultan Sazlığı, dünya çapında önem taşıyan bir ekosistem oluşturur. Sazlığın merkezlerine doğru görülmeyecek kadar yavaş yüzen saz adacıkları bulunmaktadır. 21 Nisan 1988'de doğayı koruma alanı olarak ayrılan bölgede tatlı ve tuzlu su ekosistemi bir arada bulunmaktadır. Barındırdığı 301 kuş türü ile Manyas Gölü'nden sonra Türkiye'nin ikinci önemli kuş cenneti olan Sultan Sazlığı'nda, buradaki kuşIarın göç yollarını ve yapma ortamlarını araştırmak amacıyla gözlem ve üretme istasyonu bulunmaktadır. Gerek bitki örtüsü gerekse üzerinde yaşayan canlılarla kuş göç yolları üzerinde yer alan Sultan Sazlığı, her geçen gün yapılan araştırmalar ve çalışmalarla turizme kazandırılmaya çalışıImaktadır. Konum Sultan Sazlığı, merkezi Anadolu Platosu'nun doğu kenarında,. Kayseri il sınırları içerisinde bulunmaktadır. Kayseri'nin güneyinde 70 km uzaklıktadır. Koordinatları: 38º 05" / 38º 40" kuzey 35º 00" / 35º 35" doğudur. Dörd bir yanı yüksek dağlarla çevriIi kapalı bir havzadır. Tamamen düz olan arazının meyili %2'dir, Kuzeyinde bölgenin en yüksek volkanik dağı Erciyes (3917 m.) bulunur. Doğuda Develidağı, Akpınar, Çiçekliyurt (2074 m, 2057 m) güneyde Toros Dağları, Aladağ (3373 m.) Elmalı (2235 m.) ve batıda Kartalkaya (1958 m.), Incildağı (1795 m.) bulunmaktadır. Alan Dağılım ve Özellikleri Alan cinsi Alan miktarı Göl alanı 3650 hektar Sazlık alanı 5200 hektar Otlık alanı 8350 hektar Toplam 17200 Sultan Sazlığı, 17.200 hektarlık bir alını kapsamaktadır. Alan dağılımı: Sultan Sazlığı genel olarak Yaygölü (tuzlu) ve Sazlıkları (tatlı) şeklinde 1ki ekosisteme ayılır. Sazlıklar içerisinde Eğrigöl, Sarpgöl ve Camızgölü adında irili ufaklı göl ve sazlıklarla kaplı adacıklar bulunmaktadır. Tarihçe Sultan Sazlığı ilk defa İsmet Özer tarafından yapılan bir araştırmada ortaya çıkarılmıştır. Sonra, Nihat Turan ve Ornitoloj Tansu Gürpınar tarafından yapılan çalışmalarda dünya çapında önemi olan bir sulak alan olduğu ortaya çıkmıştır. Sultan Sazlığı, 1971 yılında Kara Avcılığı kanunu'na dayanılarak, Tarım Orman ve Köy İşIeri Bakanlığınca Su Kuşları Koruma ve Üretme Sahası, 1988 yılında Tabiatı Koruma Alanı ve 1993 yılında da Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunca Birinci Derece Doğal Sit Alanı olarak ilan edilmiş ve koruma altına alınmıştır. Sulak ve koruma alanı olarak önemi anlaşılan Sultan Sazlığı 15 Mart 1994 tarihli ve 5434 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Uluslararası Ramsar Sözleşmesi'nin (özellikle Su Kuşları Yaşama Ortamı Olarak uluslararası öneme sahip sulak alanların korunması sözleşmesi) İkinci ve Üçüncü maddeleri uyarınca A SINIFI Sulak Alanlar Listesine alınmıştır. Jeoloji / İklim Develi Ovası en eski jeolojik formasyon olan devon'dur. Yahyalı'nın güneyinde orta devon'a ait (410.370 milyon yıl) mercan faunası bulunmuştur. Develi güneyinde bulunan Kırşehir masifi prekambryumda meydana gelmiş esas dağlardır. Develi havzasının kuzeybatı ve doğusunda neojen'e ait tüfler bulunur. Acıgöl yakınlarındaki Erciyes'e ait Nemrut Dağı yakın zamanlara kadar aktif olan bir volkandır. Göl sahası oluşumu miyosen devrinde başlamış pleistosen ve helosen devirlerinde erozyon malzemeleriyle dolmaya tabakalar teşekkül etmeye başlamıştır. Bu tabakalar kireçtaşı, bazalt, andesit ve tüften oluşmuştur. Develi havzasında Anadolu Platosu'nun tipik kara iklim yardır. Yazlar kurak ve sıcak, kışlar soğuk, gece gündüz yaz kış ısı farkı yüksektir. En sıcak aylar Temmuz - Auğustos aylardır (34.2ºC - 35.5ºC en düşük sıcaklık ise, -18.3ºC olarak ölçülmüştür). Son 30 yıl ölçümlerine göre yıllık ortalama yağış metrekareye 363 mm'dir. Kuş populasyonu daha ziyade ilkbahar ve sonbahar ayları üzerıne toplanmıştır. Şubat, Temmuz ve Auğustos en düşük seviyededir. Kışı burada geçiren kuşlar da bulunur. Yıllardan beri, gölün kıyısında kurulmuş olan Ovaçiftliği köyü sakinlerinin önemli geçim kaynaklarından biri olan saz ve kamış, kontrol altında ve düzenli bir şekilde gölden toplanmakta; hasırcılık, sepetçilik ve mobilyacılıkta değerlendirilmektedir. Ovaçiftliği köyünde de bir müze, araştırmacılar ve fotoğrafçılar için gözlem kuleleri, ayrıca idare binaları bulunmaktadır. Flora Civarda bulunan Aladağlar ve Erciyes flora bakımından, Yakın ve Ortadoğu'da en iyi araştırılmış yerlerdendir. Buna rağmen bulunan türler, mevcudun bir parçası olup araştırmalar devam etmelidir. Algler: Bacillariophyceae, Charophyceae, Chlorophyceae, Chrysophyceae, Dinophyceae, Eulenophyceae ile Rodophyceae olmak üzere 50 türden fazladır. Bitki türleri: Kasparek, Demirkuş ve Sümbül tarafından toplanmış ve Hacettepe Üniversitesi kolleksiyonunda mevcuttur. Family Gil Alismataceae suotugiller Aristolochiaceae Ascetepiadeaceae ipektohumugiller Boraginaceae hodangiller Caryophyllaceae karanfilgiller Chenopodiaceae ıspanakgiller Compositae bileşikgiller Convolvulaceae sarmaşıkgiller Cruciferae turpgiller Cuscutaceae küskütgiller Droseraceae etyiyengiller Euphorbiaceae sütleğengiller Gentianaceae kızılkantarongiller Labiatae ballıbabagiller Lauraceae defnegiller Leguminosae baklagiller Lenthivulariaceae bubapıgiller Lythraceae kınagiller Malvaceae ebegümecigiller Moraceae dutgiller Nymphaceae nilüfergiller Onagraceae küpeçiçeğigiller Papaveraceae gelincikgiller Plumbaginaceae dişotugiller Polygonaceae karabuğdaygiller Primulaceae çuhaçiçeğigiller Ranunculeae düğünçiçeğigiller Resedaceae sevgiçiçeğigiller Rosaceae gülgiller Rubiaceae kökboyagiller Scrophulariaceae aslanağzıgiller Solanaceae patlıcangiller Tamaricaceae ılgıngiller Umbelliferae maydanozgiller Valerianaceae kediotugiller Zygophyllaceae yabanikimyonugiller F. Spitzenberger tarafından toplanmış ve Viyana Tabiat Tarihi Müzesi'nde bulunmakta olan türlerdir. Memeliler porcupine kirpi miller's watershrew bataklık sivri faresi etruscan shrew etrüsk sivri faresi shrew sivri fareler bat yarasalar wolf kurt fox tilki veasel gelincik marbled polecat alaca sansar wild boar yaban domuzu brown hare tavşan lesser mole kör fare woodmouse orman sıçanı rats sıçan grey hamster cüce dağ sıçanı golden hamster dağ sıçanı desert rat koşarfare water vole su faresi common vole adi tarla faresi Sultan Sazlığın kuşları: (Çeşitli kuş isimleri ve diğer dillerin çevirileri için tabiat sözlüğüne bakabilirsiniz...) Kuşlar little grebe yumurta piçi great crested grebe tepeli dalgıç red necked grebe kırmızı boyunlu black necked grebe karagerdanlı cormorant karabatak pygmy cormorant cüce karabatak white pelican pelikan dalmatian pelican tepeli pelikan bittern balaban little bittern cüce balaban night heron gece balıkçıl squacco heron alaca balıkçıl cattle egret öküz balıkçıl little egret küçük beyaz balıkçıl great white heron beyaz balıkçıl gray heron gri balıkçıl purple heron erguvani balıkçıl black stork kara leylek white stork leylek glossy ibis çeltikçi spoonbill kaşıkçı great flamingo flamingo mute swan kuğu pink-footed goose gillik white-footed goose sakarca greylag goose boz kaz ruddy shelduck angıt shelduck suna wiegon fiyü gadwall boz ördek teal kırık mallard yeşilbaş pintail kılkuyruk garganey çıkrıkçı shoveler kaşıkgaga marbled duck yağ ördeği red crested pochard macar ördeği pochard pas baş tufted duck tepeli patka smew sütlabi honey buzzard arı şahini black kite kara çaylak egyptian vulture akbaba griffon vulture kızıl akbaba short toed eagle yılan kartalı marsh harrier saz delicesi hen harrier ekin delicesi pallid harrier step delicesi montagu's harrier çayır delicesi goshawk büyük atmaca sparrowhawk küçük atmaca buzzard şahin long-legged buzzard kızıl şahin lesser spotted eagle küçük bağırgan steppe eagle kartal yırtıcı kartal imperial eagle şah kartal golden eagle altın kartal booted eagle küçük kartal osprey balık kartal lesser kestrel küçük kerkenez kestrel kerkenez red-footed falcon kırmızıayaklı kerkenez merlin güvercin doğanı hobby delice doğan lanner falcon bıyıklı doğan seker falcon ulu doğan rock partridge kınalı keklik partridge çil quail bıldırcın water rail su tavuğu spotted crake benekli su tavuğu little crake cüce su tavuğu corncrake bıldırcın kılavuzu moorhen saz tavuğu purple gallinule saz horozu coot sakarmeki crane turna little bustard mezgerdek great bustard toy oystercatcher deniz saksağanı black-winged stilt uzunbacak avocet kılıçgaga stone curlew kocagöz collared pratincole bataklık kırlangıcı black winged pratincole siyah kanatlı bataklık kırlangıcı little ringed plover küçük halkalı ringed plover yağmurcun kentish plover yarım halkalı yağmurcun great sandplover büyük yağmurcun dotterel damgalı yağmurcun golden plover altın yağmurcun silver plover gümüşi yağmurcun spur winged plover mahmuzlu kışkuşu sociable plover step yağmurcun lapwing kiz kuşu sanderling çakıl kuşu little stint küçük çakılkuşu temminck's stint temmink kumkuşu curlew sandpiper kırmızı kumkuşu dunlin dağ kumkuşu ruff döğüşken kuş snipe su çuıluğu black-tailed godwit çamur kuşu whimbrel yağmur kervan çulluğu curlew kervan çulluğu spotted redshank pasrengi kızılbacak redshank kızılbacak greenshank bataklık düdükcünü green sandpiper yeşilbacak wood sandpiper orman düdükcün common sandpiper nehirkenarı koşucusu red-necked phalarope kırmızıboyunlu kumkuşu mediterranean gull akdeniz martısı little gull küçük martı black-headed gull karabaş martı slender-billed gull ince gagalı martı common gull küçük kara martı lesser black-backed gull büyük gümüşi martı herring gull kara martı gull-billed tern taneli deniz kırlangıcı sandwich tern deniz kırlangıcı common tern akalınlı deniz kırlangıcı little tern ak kanatlı deniz kırlangıcı whiskered tern beyaz bıyıklı deniz kırlangıcı black-bellied sandgrouse bağırtlak rock dove kayagüvercini collared dove kumru turtle dove üveyik great spotted cuckoo tepeli guguk cuckoo guguk scops owl cüce baykuş eagle owl puhu little owl kukumav tawny owl alaca baykuş long eared owl kulaklı orman baykuşu short eared owl bataklı baykuşu nightjar çobanaldatan swift karasağan alpine swift akkarınlısağan kingfisher yalı çapkını bee eater arı kuşu roller mavi kuzgun hoopoe çavuşkuşu wryneck döner boyun Syrian woodpecker suriye ağaçkakanı calandra lark oklağı toygarı bimacullated lark dağtoygarı field lark miyop toygar lesser short-toed lark küçük kısaparmaklı toygar woodlark orman toygarı crested lark tepeli toygar skylark tarla kuş shore lark kulaklı toygar sand martin kum kırlangıcı Swallow kırlangıç house martin ev kırlangıcı barn swallow kır kırlangıcı tawny pipit kır incir kuşu tree pipit ağaç incir kuşu meadow pipit çayır incir kuşu red-throated pipit kızıl gerdanlı incir kuşu water pipit su incir kuş rock pipit blue-headed wagtail kara enseli kuvruksallayan yellow wagtail sarı kuyruksallayan citrine wagtail white wagtail ak kuvruksallayan pied wagtail Wren çit kuşu hedgesparrow/dunnock çit serçesi rufous bush chat yelpaze kuyruklu bülbül robin nar bülbülü thrush nightingale çalı bülbülü nightingale bülbül Bluethroat buğdaycıl bülbül white throated robin iran bülbülü black redstart ev kızılkuyruğu redstart bahçe kızılkuyruğu whinchat çayır tarlakuşu stonechat taş kuşu wheatear kuyrukkakan black eared wheatear karakulaklı taşöpen Isabelline wheatear karabaşlı kuyrukkıran Finsch's wheatear rock thrush taş kızıl blackbird karatavuk fieldfare ardıçkuşu mistle thrush ökse ardıcı cettis warbler setti bülbülü river warbler ırmak ötleğeni grasshopper-warbler çekirge ötleğeni moustached warbler bıyıklı ırmakardıcı sedge warbler çif ardıcı marsh warbler bataklık ardıcı reed warbler küçük sazardıcı great reed warbler büyük sazardıcı olive tree warbler zeytin ardıcı olivaceous warbler beyaz ardıcı lesser whitethroat çif ötleğeni çalı ötleğeni garden warbler bahçe ötleğeni blackcap karabaş ötleğeni bonelli's warbler dağ söğüt ötleğeni wood warbler orman söğüt ötleğeni chiffchaff tiz sesli bülbülü willow warbler söğüt ötleğeni goldcrest çalıkuşu spotted flycatcher benekli sinekkapan collared flycatcher kolyeli sinekkapan European pied flycatcher kara sinekkapan bearded tit babbler bıyıklı baştankara long-tailed tit uzunkuyruklu baştankara blue tit mavi baştankara great tit büyük baştankara rock nuthatch kaya sıvacıkuşu penduline tit çulha kuşu golden oriole sarı asma red backed shrike kırmızı sırtlı örümcek kuşu lesser grey shrike kara alınlı boğan great grey shrike yırtıcı boğan masked shrike maskeli boğan woodchat shrike dokuz boğan magpie saksağan jackdaw küçük karga rook tohum kargası hooded crow leş kargası starling sığırcık rose coloured starling pembe sığırcık rock sparrow kaya serçesi house sparrow serçe Spanish sparrow söğüt serçesi tree sparrow dağ serçesi chaffinch ispinoz brambling dağ ispinozu serin küçük iskete greenfinch büyük iskete goldfinch saka siskin karabaşlı iskete linnet keten kuşu twite sarıgagalı ketenkuşu crimson winged finch pembe kanatlı ispinoz common rosefinch karmen renkli şakrakkuşu yellowhammer sarı kirazkuşu cinereous bunting gri kirazkuşu black headed bunting ortolan kirazkuşu bataklık kirazkuşu karabaşlı kirazkuşu corn bunting ekin kirazkuşu wood pigeon tahtalı güvercin barn owl peçeli baykuş great spotted woodpecker büyük alaca ağaçkakan alaca kuyrukkakan şarkıcı ardıç karabaş küçük ötleğen Anadolu mahsus baştankara cüce sinekkapan Other animals groups Diğer hayvan grupları Reptiles Sürüngenler swamp turtle bataklık kaplumbağa agemes (agama ruderatilis) hardun starred lizard little lizard cücecit kertenkelesi Cappadocian lizard (ophisops elegans) anadolu kertenkelesi caspian arrowsnake (coluber caspius) water snake (natrix tesellata) su yılanı Tailes Amphibians Kurbağagiller green toad yeşil karakurbağası tree toad ağaç kurbağası lake toad göl kurbağası Fish Balıklar Carps Sazangiller Cobies Taş yiyenler Sailton pupfish Dişli sazangiller Hymenoptera Zarkanatlılar Libellae Kızböcekleri Mollusks Yumuşakçalar Barınak / Gıda Kesif sazlarla kaplı, besin bakımından oldukça zengin, tatlı sulu küçük göller su kaşlarının yemlenmesi ve barınmaları için ideal bir alandır. Tatlı su göllerinde kurbağa ve semender lavraları ve küçük balıklar (Phoxinellus sp., Aphanius sp.) bol miktarda mevcuttur. Buralarda sazlar boylu ve sıktır. Pelikanlar, karabataklar, su tavukları, ördekler, kazlar, balıkçıllar, kaşıkçı kuşlar yuva yapacak yer ve malzemeyi kolayca bulurlar. Tuzlu su yaşama ortamı olan Yay Gölü ise, flamingoların, martıların, kılıçgagaların ve bazı çullukların kuluçka alanıdır. Yaşama ortamının geçiş bölgesinde alanlarda yağmurcunlar, turnalar ve pelikanlar kuluçka yapar. Endemik türlerini buradan: www.zilemiz.com/ssazligi.htm Sazlığın Fotoğraflarını buradan: wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=26897 Ekstra kaynak: 193.140.216.63/199511LEVENT%20TURAN.pdf Kaynak: Sultan Sazlığı müzesinin broşürü

http://www.biyologlar.com/sultan-sazligi-kayseri

Nesli Tükenen Hayvanlar İçin Neler Yapılabilir

Yabani Hayvanların biz insanlarla kontrollü ortak yasam alanlarını paylaşım geleneği çok eskilere dayanmaktadır. Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi bir geçmişi olan bu ilişkiyi gerek yabani hayvan barınakları ve gerekse hayvanat bahçelerinin (ZOO) yaptıkları birçok araştırmadan biliyoruz. Bunlar arasında Cin`deki "intelligentia park i" en tarihi olanı unvanına sahiptir ve bunun dışında eski mısırdaki hayvan barınakları ve Romalılar döneminde "Campagna"lardaki fil yetistiriciligi de bu mana da önemlidir. Ve daha sonralari yeni cagla birlikte bugünkü hayvanat bahcelerinin de temellerini olusturan bir çok yabani hayvan bahcesi ve zoo kuruldu. Yani yabani hayvan bakimi günümce ait bir oluşum değildir Hatta "homo sapiens" dönemine kadar uzanan bir geçmişten söz etmek bile mümkündür; kal diki evcilleştirilme tarihini de başka türlü izah edemeyiz. Bugünkü ev hayvanlarının atalarının da yabani hayatta ait oldukları gerçeği kendi basına bizi böyle bir yoruma götürür. Eğer biz hayvanat bahcelerini insan - yabani hayvan ilişkileri ikileminde ele alırsak yabani hayvan bakımının 10.000 yıllık bir tarihi geçmişinin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak günümüz hayvanat bahcelerinin amacı ile "homo sapiens" dönemindeki yabani hayvan bakımının amacı arasında tamamen tersi bir durum vardır. Modern Zoo`larda "homo sapiens" dönemden günüce kadar süregelen insan menseli bu anlamdaki olumsuzlukları tersine çevirme amaçlanmaktadır diyebiliriz. Yani yetiştirme alanında yapılan çalışmalar, genetik variabilitenin azami seviyeye çıkarılmasına yönelik çalışmalar ve de her türlüsünden evcilleştirmenin yol açtığı olumsuzlukların giderilmesine yönelik çalışmalar bugünkü modern Zoo`laf için en önemli öncelliktir. Hayvanat bahceleri (Zoo) dün olduğu gibi bugünde önemlerini korumaktadırlar. Onların yabani hayati anlama/anlatma fonksiyonları ve yabani hayvanları tanıma ve onlarla ilgili insanda oluşmuş önyargıları yok etme eylemliliği çok önemli bir değerdedir. 19 yüzyılda daha çok hayvanlar alemini merak temelinde perspektiflere sahip olan Zoo`lar gecen yüzyıllık süre içerisinde özellikle Hedigerin 1942 yılında biyolojiye kazandırdığı "Hayvanat bahceleri biyolojisi; (Tiergartenbiologie)" kavramı bu konuda radikal görüşler ortaya çıkardı. Özellikle ikinci dünya savasından sonra nesli tükenmekte olan hayvanlar ve hayvanat bahcelerinin görevleri gibi kritik belirlemeler masaya yatırıldı. 1970`in ortalarından itibaren bu konudaki tartışmalar legislativ tarzda ele alınmaya başlandı Ve bunların neticesinde Washington çeşitliliği (hayvan ve bitki türleri) koruma anlaşması (WA) ratikative (vücut bulmak vs.) edildi. Ve daha sonralari CITES (Convention on International Trade in Endangered Species of Wild Fauna and Flora) olarak değiştirildi ve birçok uluslararası hayvanat bahceleri yöneticisi ve dernekler, ve de uzman kurum ve organizasyonların aktif çalışmalarıyla karara bağlanan birçok kararname ve yönetmelikler devletleri bağlayıcı tarzda kanunlaştırıldı ve nihayetinde AB normları bünyesinde birlik üyesi ülkeleri de bağlayıcı kanunlar ve yönetmelikler (EU-Zoorichtlinie). Olarak yasalarda yer aldı. Tabiî ki bütün bunlara paralel olarak hayvanat bahcelerime amaç ve tüzüklerine anlamına uygun olarak değiştirip kendi birlik ve organizasyonlarını güçlendirdiler. Ve birçok resmi kurum ve kuruluşlarla olan organik bağlarını güçlendirip NGO`larla (Non- Governmental Organization) çok sıkı işbirliklerine girdiler. Hayvanat bahceleri maceramız yolculuğuna devam ederken doğadaki tür ceşitlliğindeki erimede hızından bir şey kaybetmiyor ve adeta tehlike canlarını çalmaya devam ediyor. Ve sırf emational (duygusal) anlamdaki önlemlerde türlerin çeşitliliğini korumaya yetmiyor. Yapılan birçok tartışmalar daha çok emationel bir muhtevaya sahip ve faktiv (reel) önlemlerden uzak ve antropomorph bir karekter tasimakta. Ve bundan dolayda uygulanabilirlikleri reel olmaktan çok uzak kalıyor. Burada asil ihtiyaç duyulan daha çok bilimsel araç ve gereç ve de bilgi alışverişini koordine eden daha aktif organizasyonlar ve de kamuoyunu bilgilendiren geniş kapsamlı enformasyon ağları temel ihtiyaç olarak bu günden yarına pratiğe geçmelidir Ebetteki şimdiye kadar sergilenmiş birçok değerli çabayı görmezlikten gelemeyiz bilakis onların pratik uygula marina kendi penceremizden her türlü desteği vermeye devam edeceğiz. Tabiî ki burada AB hayvanat bahceleri yasalarını (EU- Zoorichtlinie) görmezlikten gelemeyiz bilakis bunlar yabani hayatin en önemli kazanımlarıdır. Burada sorun bunların pratikte işlevsel kılınmasıdır. Ve biliyoruz ki böyle bir durumda vitrin vazifesi gören hiçbir hayvanat bahcesi isletme izni alamayacak sadece yabani hayati kurtarmayı kendilerine amaç edinen Zoo`lar mevcudiyetini koruyacak. Yani tür çeşitliliğinin mazi olduğu gün geldiğinde sadece aşağıdaki 4 temel prensimi kendilerine amaç edinmiş hayvanat bahceleri hayatımızdaki varlıklarını sürdürüyor olacaklar 1. Eğitim: İnsanlar yabani hayvan, yabani hayat ve biotope gibi konularda süreklilik arz eden bicimde bilgilendirilmelidir. 2. Dinlenme 3. Tür çeşitliliğini koruma: Nesli tükenmekte olan ya da olma tehlikesi ile karsı olan yabani hayvanları bünyesine almayı temel ilke edinmeli buna uygun bakim sistemlerini oluşturup geliştirmelidir. 4. Araştırma. İn-site anlamdaki projeler araştırılmalı ve de böylesi bilimsel çalışmalar desteklenmelidir. Hayvan bakim koşullarının maksimum seviyede tutulması için aktuel araştırmaların ışığındaki bir sürekliliği içleştirmelidir. Tabii olarak bu amaçların gerçekleşmesinde küçük hayvanat bahceleri yetmezlikler yasayacaklar ve de yasıyorlar. Bu anlamda tam da bu noktada kendilerini tür çeşitliliğinin korunmasında yetkin, sorumlu gören her organizasyon (Mesela: EAZA "European Association of Zoos and Aquaria", EEP "European Endangered Species Programmes" gibi...) bu anlamdaki çalışmalara aktif destek sunmalıdırlar. Kaldı ki bu tür organizasyonların sorumlulukları RIO Konventionunda ayni yönde acık seçik tanımlanmış ve bağlayıcılığı vurgulanmıştır. Ebetteki bunlarda yeterli değil. Öyleci hayvanat bahceleri adeta cehre ve çevrelerini radikal anlam da değiştirme sorumluluğu ve de zorunluluğu ile karsı karşıyalar. Yani "sırf koleksiyoncu zihniyet" artik "state of the art" olmaktan çıkmıştır. Belki ziyaretçi çekme amaçlı (ekonomik amaçlı) böyle bir şeyi kendisini halen dayatıyor olabilir, fakat bu Zoo`lari canlılar müzesine dönüştürmeyi hakli kılmaz. Yani hayvanat bahcelerine alınacak hayvanlar herşeyden önce Zoolarin ihtiyacından değil yabani hayatin korunmasına yönelik bir amacı önüne koymalıdır. Böylesi bir durumda hangi hayvan türü? Ve neden? alınacak tür nasıl ve nerede bakılacak? Gibi sorular olmaksa olmazından bilimsel olarak cevaplandırılması gereken temel kritikler olmalıdır Ben burada "statü of THA art" kavramını öneminden dolayı biraz açmak istiyorum. Yani hayvanların konulacağı acık ve kapalı alanların etnolojik, çevreyle ilgili, genetik, fizyolojik vb. bilimsel değeri olan verilere uygunluğu tartışmaya yer vermeyecek açıklıkta uygun olmalıdır. Günümüzdeki bilimsel değerlerin yol göstericiliğinde yaban hayvanlarının hayvanat bahcelerinde de olsa onların doğal ortamlarına gerek botanik ve gerekse de büyüklük (hacim) anlamında uyumluluk içerisinde olması gerekir. Günümüzde bazı Zoo`larin bu tespitlere uygunluk arz eden mevcudiyetice bu planlama ve tespitlerin uygulanabilirlik derecesini artırmaktadır. Fakat bu; yabani hayvan bakimi şartlarının sadece "Disney Touch" olacağı anlamına gelmez bilakis yabani yasam ortamının bazı Sünni yapıilanmalarla da giderilebileceği imkânlarda göz ardi edilmeyecektir. Burada temel amaç hayvanların repertoirel davranışlarını yasayabilecekleri doğal yasam ortamlarının maksimum dereceye getirilebilme perspektifinin olmasıdır. "State of the art" kavramı ayni zamanda klasik anlamdaki Zoo anlayışını da mahkûm etmektedir. Yani Zoo`lar artik bireysel agiere olma durumlarını terk etmeliler. Zoologlar, Biyolog lar artik kendilerini enternasyonal işbirliği ve bilgi alışverişi kollektivismusuna entegre etmeliler ve bu anlamda dünya çapında bir perspektifin sahibi olarak hayvan biyolojisi merkezli işbirliklerine hazır olmalılar ve de botanik bahceleri, üniversiteler, yabani hayati araştıran birimler vs. birçok kurum ve kuruluşla kooparativ çalışmaları önlerine koymalıdırlar. Ve hatta bu anlamda Zoo`lar neden kendi projelerini "in - situ" olarak ele almasınlar Elbette şimdiden birçok -botanik bahceleri ve hayvanat bahceleri kombinasyonlu- Zoo`lar umut veren basarîli çalışmalar yürütmektedirler. Mesela: Wilhelma in Stuttgart, Paignton in England, Zoo Singapur bunlardan sadece bir kaçıdır. Zoo Zürich deki Masoala evi, ya da Tiergarten Schönbrunn deki Regenwald evi Botanik - Zoologie Kombinationunun en verimli yenilikleri olarak görülebile Çünkü bu projelerde arka plandaki en temel amaç hayvan ve bitki ortak yaşamının yabani hayati tanıma ve realize etme yönündedir. Kaldı ki hayvan bitki koevolutiv kombinasyonunun evolutiv yasamın motoru olduğu gerçekliği de göz önüne alındığında ve de insanların da ziyaretçi statüsünde bu kombinationda yerini aldığıca eklendiğinde bu tür projelerin önem ve ehemmiyetleri kesin kez ortaya çıkacaktır. Zoo`lar amaçlarına uygun gelişim ve değişimi yasamak zorundalar. Burada New York, Cincinatti, Vancouver, Emmen gibi yerlerde doğa-tarihi müzesi - Zoo kooperasyonları amacına uygun basarîli çalışmalar yürüten hayvanat bahceleri olarak gösterebiliriz. Bunlardan New York takı Bronx Zoo daki Kongobölümü görülmeye değer çok basarîli bir synthese hayat vermiş. Bu kombination`un yarattığı efekt büyük bir çeşitlilik göstermektedir: Mesela: Bilgi, canlı hayvanlar, bitkiler ve de exponativ müze kooperatif ahengi insani adeta başka bir âleme götürüyor ve insana biotop anlamda dün ve yarınlarda nelerin kaybedildiğini bir film şeridi gibi gözler önüne seriyor. Adeta interaktivitet bir sanat yaratılmış. Ziyaretçiler gördükleri karsısında geleceği kurtarma amaçlı ekonomik destek olma duygusu bile yasıyorlar. Yabani hayati teşvik anlamında ki gerekliliği tüm çıplaklığı ile ziyaretçilere göstermektedir Tabii ki yukarıda anlatmaya çalıştığım bazı doğruya evirilme basarîsi göstermiş projelerin, küçük hayvanat bahcelerinin vasıflarını yitirdiği ya da yitireceği seklindeki bir sonuca yorumlanması yerinde bir belirleme olmayacaktır. Çünkü yabani hayati yasama, yaşatma ve koruma anlamında her türden irili ufaklı yabani hayvan birimleri kendi kaynakları ölçüsünde büyük isler başarabilirler. Benim burada izahatını yapmaya çalıştığım şey amaç ve amaçlara uygunluk prensipleridir. Bizler hepimiz bu çerçevede sorumluluklar ve zorunluluklar sahibi olma durumundayız. Mesela nesli tükenmekte olan hayvanları korumaya almak yabani hayvanlar ile ilgili bilgilendirme çalışmaları yapmak ve de onların yasam koşullarını insanlara (ziyaretçi) hissettirmek yapabileceklerimizin en asgarisi olmalıdır. Yani ister küçük olsun ister büyük olsun her hayvanat bahcesi yukarıda bahsini ettiğim 4 temel sorumluluğu benimsemeli ve gereklerini yerine getirmenin çabasını sergilemelidir. Burada kendisine ekolojik-sistem temelinde stratejiler oluşturmuş olan WAZA - (World Association of Zoos and Aquariums - Conservation) yabani hayvanlarla uğrasan her birimin kendine rehber edineceği bilimsel bir organisation olduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu birimle olan organik ilişkilerin yabani hayat anlamında teşvik edici motifler yaratacağı faktiv bir olgudur. Bu temelde gerek in-situ ve gerekse ex- situ bicicilerinde yaban Hayvanlarını koruma projeleri mevcut bilimsel veriler ışığında optimal ize edilmelidir. Ayni şekilde yabani yasama hazırlama ve katkı amaçlı yaban hayvani yetiştirme programları WAZA felsefesi merkezli yürütülmesi çok önemlidir. 2.) Yabani Hayat ve Yasam Alanları 2.1.) Yasam Alanları Yabani hayvanlar daha çok vahşi ormanlarda yasamaktalar. Yani insanların dokunamadığı, giremediği alanlar güvenlikli yasam alanları olarak tercih edilmektedir. Ne yazık ki insanlar tarafından islenmiş, kendi ihtiyaçları temelinde sekil verilmiş arazilerin Ergün çoğalarak büyümesi beraberinde yabani hayvanların yasam alanlarını küçültmekte ve bunun sonucu olacakta yabani hayvanların gerek tür gerekse sayısal anlamdaki popülasyonları azalmakta ya da yok olmaktadır.. Bundan dolayıdır ki yabani hayvanların yasam alanları ile ilgili ihtiyaçları temelindeki proje ve araştırmalar yoğunluk kazandırılmalıdır. Her şeyden önce onları düşmanlarından koruyacak, gıda ihtiyaçlarına yanıt olabilecek, üremelerine olanak sağlıyacak yasam alanları yaratılmalıdır. 2.2) Yabani Hayat Etimolojisi ve Tanımı 2.2.1.) Genel Bilgiler İlk olarak 15 yüzyılda değişik tanımlamalarla izahatı yapılmaya başlanan yabani hayat kavramına 17 yüzyıl ile birlikte cofrayadan cografyaya ve hatta kültürden kültüre farklılık gösteren tanımlamalar geliştirilmeye çalışıldı. Mesela; „terk edilmiş alanlar“, "issizlik, çöl“, "insansız yerler“, „vahşi ormanlar“ gibi kavramlarla izah edilmeye çalışıldı. Günümüzde daha çok „bozkır“, „çöl, sahra“, balta girmemiş orman“, „fundalık“, „bataklık“ gibi kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Ancak bazı negatif tanımlamalar da yapılmıyor değil mesela; „verimsizlik“, issizlik“, „faydasızlık“, „sürgün“, „kültürsüzlük“ vb gibi… 1872 yılındaki bilimsel tanımlama ihtiyacı ortaya çıkıncaya kadarki sürede çok değişik tanımlamalar yapıldı. Günümüzde bu anlamdaki mevcut önyargılara yanıt olma temelinde bazı etimolojik tanımlamaları burada zikretme gereği duymaktayım. Acımasız, karışık, yabanileşmiş, yolunu sasırmış hayat (Luther); Orman kanunlarının ve kargaşanın hâkim olduğu hayat (Schambach); Huşu ve dehşet arasındaki gerilim, şaşkınlık ve ürperme, tutku ve telaş, özlem ve korku, esenlik ve çaresizlik. (Wolfgang Scherzinger) ya da aldatıcı, yanıltıcı maddelestirme (Roderik Nash) Yaban hayati ile ilgili tarihsel negatif / pozitif tanımlamalardan anlıyoruz ki biz insanların yabani hayata karşıtlık temelindeki duruşumuz çok derin tarihi köklere sahip. Öncüllerimiz yabani hayati kültürlü olmanın zıt anlamlısı tehlikeli ve kontrol edilemeyen yasam sahaları olarak görmek ve tanımlamak istemişler. Günümüzde bir çok insan yaban hayati görsel yazılı basından tanıdığı için böylesi manupulasyonlara oldukca yatkin bir yapi icerisinde. Kaldı ki yabani hayata çıkarlar temelinde karşıt pozisyondaki insan kaynaklı birimlerin hakim mevcudiyetleri de hesaba katıldığında bu konudaki çalışmaların pozitif evirilme anlamındaki basari şanslarıda o anlamda zor olacaktır. 2.2.2.) Yabani hayatla ilgili bazı bilimsel tanımlamalar - Convertion International`a göre Yabani Hayat: Başlangıçtaki vejetasyonunun %70 den fazlasını koruyabilmiş, yüzölçümü 1000.000 ha dan fazla olan, bir km² sinde 5 insandan az yasayan yasam alanları yabani hayat yasam alanları olarak tanımlanır. Bu tanıma göre dünyada toplam 37 yabani yasam alanı mevcuttur. - International Union of Conservation Natüre göre Yabani Hayat: Asli karakterini koruyabilmiş, biyolojik çeşitliliği mevcut, bozulmamış yasam alanları dinamiğine sahip, sürekli yerleşkelerle morfolojik yapisi değiştirilmemiş olan ve koruma ve menecment programlarla karakteri korunabilen geniş, aslına uygun ya da çok az değişim göstermiş alanlar yabani yasam alanları olarak tanımlanır. 2.2.3.)Yabani Hayat ile ilgili çalışmalar Yabani hayatin mevcut yapisi ve kategorisine göre primler ve sekunder olarak iki bölüm altında inceleme yapmanın anlaşılır olmayı kolaylaştıracağını düşünüyorum. 1.) Primler yabani hayat: Burada amacı asmama anlamında sadece bazı genel konu baslıklarını vermekle yetineceğim - Kalite kontrol çalışmaları: Yerleşkelerin durumu, vejetasyon, faydalılık değerleri… - Indigene nüfus tespit ve araştırmaları - Kullanım alanları ve değerleri - Tehlike altında oluşlarına göre verilendirme çalışmaları - Koruma alanları: Antarktika (Southern Ocean Whale Sanctuary), Asya (Great Arctic Zapovednik), Avrupa (Laponia, Nationalpark Sarek und Naturreservat Sjaunja) - ... 2.) Sekunder Yabani Hayat: - Doğayı koruma konseptleri - gelişim süreçlerini kontrol programları - gerçekleştirilebilen projelerin tespiti: doğal orman rezervleri, toplam rezervler… - yabani hayat geliştirme alanları - … 2.2.4.) Yabani Hayat ve Ekoloji Burada amacı asmama adına kısaca ekoloji kavramına açıklık getirmenin doğru olacağına inanıyorum. 2.2.4.1.) Genel bilgiler Ekoloji (yunanca: mikos) 1866 yılında Ernest Haeckel tarafından organizmaların kendi aralarinda ve abiotik çevreleriyle ilişkilerini inceleyen ve de biyoloji biliminin bir dalı ve matematik biliminin de çok güçlü bir kolu olarak tanımlanmıştır. Ve daha sonralari Haeckel`in bu tanımlamasındaki anlamına uygun olarak geoekoloji ve bioekoloji tanımlamaları geliştirilmiştir. 20 yüzyılın ikinci yarısından sonra gelişen cevre bilinciyle birlikte cevre korumaya hizmet anlamında daha çok doğa bilimleri (biyoloji...) kategorisinde yerini almıştır. 2.2.4.2.) Biyolojide Ekoloji kavramı Ekoloji biliminin kurucuları olarak; darvinizm sempatizanlığı ile tanınan Haeckel den başka; Justus von Liebig, Charles Darvin, Karl August Möbius, Aldo Leopold, Ellen Swallow Richards, Arthur George Tansley ve August Thienemann sayılabilir. Ancak günümüzdeki ekoloji tartışmalarına damgasını vuran Danimarka asilli ünlü botanikçi Johannes Eugenius Bulow Warming`tir. Değişik dönemlerde ihtiyaçlar temelinde değişik kategorilerde ele alınan ekoloji kavramı günümüz ders kitaplarında ki tanımı itibariyle (Schroedel, 2005): "Ekoloji abiotik ve biotik faktörlerin birbirleriyle ve ekolojik-sistem içerisindeki karstiklikli etkileşimlerini inceleyen bilim koludur" Yani canlıların varılma sıklıkları ve yasam kalitelerinin değişim-ilişki bilimsel normları cercisinde ele alan bir kavram olarak genel bir tanımlamayla genel kabul görmektedir. 2.2.4.3.) Populüst anlam itibariyle ekoloji kavramı UNESCO` nun bu anlamdaki çalışmaları (Man and Biosphere-Programm ve Uluslararasi Biyoloji yılı gibi) ve ekolojik araştırmaların yaygınlaşması bu konudaki populüreteyi artirmistir. Mesela 1960 li yillarda amerikali biyolog Rachel Carson` nun cevreyi koruma temelinde öncülügünü ettigi hareketin DDT gibi cevre zehiri etkisindeki ilaclarin kullaniminin yasaklanmasinin global etkileri zamanla ekoloji kavraminin iceriginin de genislemesini beraberinde getirmistir. Böylece günümüz ekolojik hareketlerin temeli olusmustur. Ve karsimiza Öko-Ciftlikler, Öko-Sehirler, Öko-Enerji, Eko-Elektrik. Gibi birçok kavramlar seklinde çıkmıştır. Ebetteki bu hızlı gelişim paralelinde politik ve ekonomik çıkarlara dayalı suistimaleri de ortaya çıkardı. Ki bunlar günümüzde doğrulara ulaşmada çok büyük sorunlar olarak önümüzde durmaktalar. 2.2.4.4.) Araştırma malzemesi olarak ekoloji kavramı Biotik ve abiotik faktörlerin sistematik fonksiyonel ilişkileri çerçevesinde eko-sistem kavramı temelinde ekotop (Biotop + Biozönos), tür popülasyonları ve interdisipliner araştırmalar gibi kavramlarla içi doldurulmaya çalışıldı Ve böylece Evolutionbiolojisi, Genetik, Coğrafya, Klimatoloji, Ekonomi, Jeoloji, Etnoloji, Psycholoji, Cevre ve Tür farklılıklarını koruma gibi bilim dalları eko-sistemi korumanın olmazsa olmazları olarak kendisini dayattı 2.2.4.5.) Ekolojinin sınıflandırılması Klasik anlamda ekoloji: 1.) Autökoloji 2.) Populationekoloji 3.) Synekoloji İlgi alanlarına göre ekoloji: 1.) Hayvan, Bitki ve Mikroplar Ekolojisi 2.) Marine, Limnoloji ve Terrestik Ekoloji 3.) Geoekoloji 4.) Toprak Ekolojisi 5.) Moleküler Ekoloji 6.) Human Ekoloji 7.) Sivilisation Ekolojisi 8.) Arazi Ekolojisi 9.) Agrar ve Urban Ekolojisi 10.) Davranış Ekolojisi 11.) Kimyasal Ekoloji 12.) Eko-Toksikoloji 13.) vb. gibi Gelişim aşamalarına göre ekoloji: 1.) Neoekoloji 2.) Paleoekoloji 2.3.) Yasam Alanları Menecment- Yabani Hayvanlar - Uluslararası Sorumluluklar Doğanın bir bütün olarak düşünülmesi ve korunması, - globalizm pratik realitesinin (gerçekliğinin) kabulü ve yeryüzü topluluklarının ortak hareket etmesi temelinde - globus (yerküre) eksenli bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmaktadır. Dünyadaki hiçbir birim tek başına biyolojik çeşitliliği ve doğal yasam alanlarını koruyacak yetkinlikte ve güçte değil. İnsanların doğa ve yabani hayvanlar üzerindeki olumsuz etkilerinin national (ulusal) ve kültürel boyutları ile sınırları zorlayan bir tarzda artış eğilimi göstermesi; günümüzde tepkisel anlamdaki bir çok uluslararası cevre konventionu (sözleşmesi) çerçevesinde, - çerçevesi doğru çizilmiş çözümlemelerle -, özellikle göçebe hayvan türlerinin (su kuşları, memeli hayvanlar…) korunmasını prioritet (öncelikli…) sorumluluklar anlamında bir çok farklı organizasyonlar sahsında aktif pozisyon alma anlamında zorunluluk haline getirmektedir. Ancak devletler hukuku ve tek tek ülke sınırları; mevzuatlar ve pratik uygulamalar temelinde bazı düzenleme ve çalışmaları zaman zaman zorlaştırmaktadır. Mesela Lynx lynx adli yırtıcı kedilerin bu gün bir çok Avrupa ülkesindeki sinir hatlarında revirlerini oluşturmuş olmaları ve bunların yasam sahalarının ihtiyaçlar temelinde düzenlenmesi (yiyecek ihtiyacı, tehlikesiz hareket alanları vb) mutlak bir international işbirliğini zorunlu kılmaktadır. Yabani hayvan popülâsyonlarının etkin ve yararlı bir formda enternasyonal sözleşmeler (CBD ve IUCN gibi) çerçevesinde korunması ve ressourclerin (doğal kaynakların) symbiose bir anlayışla ele alınması; en önemli mantıklı regülâsyon (düzenleme…) metotları olarak kabul edilmelidir. Örneğin avcılığın böylesi bir çerçevede düzenlenmesi sadece popülasyonların korunmasında değil, ayni zamanda ekonomik getiriler temelinde de faydaya dönüşecektir. Böylesi çerçeve çalışmalarının incelenmesi, islenmesi ve Realsize edilebilirliliği yaklaşık 80 dünya ülkesinde etkinliği olan CIC (International Council for Game and Wildlife Conservation) adlı organizasyonun en önemli asli görevi olarak tanımlanmış ve böylece çalışmaların / projelerin yönetimi, araştırma birimleri ve avcılık örgütlerinin düzenlemesi ve de tek tek bireylerin bu anlamda eğitilmesi asli görevler olarak karsımıza çıkmaktadır. Yani ekosistemin korunmasında ve düzenlenmesinde ya da başka bir deyişle hayvan ve bitkilerin çeşitlilik anlamındaki negatif etkileşimleri; insanların özel ihtiyaçları temelindeki yönelimler eksenli olduğu gerçeğinin kabulü; böylesi çerçeve programları hazırlanırken ilk etapta dikkate alınması gereken nokta olmalıdır. Bu anlamda tasları yerli yerse oturtmak nasıl olacak gibi can âlici sorular çözümlemeler temelinde çok önemsenmelidir. Yani bir yandan kültür arazilerinin insanların ihtiyaçları temelinde düzenlenmesi gerekirken öbür yandan bilinçli ve aktif çalışmalarla yabani hayvanların bu birimlere integrationunu (bütünleşme…) kolaylaştırıcı önlemler geliştirilmelidir. Başka bir deyişle; insanların ve hayvanların birbirleri ile tek taraflı çıkarlara dayalı konfliktlerini (çelişki…) en asgariye indirmeye yönelik girişimler etkin ve aktif hale getirilmelidir. Böylesi projelerde; doğal interaktionlarin (ortak noktaların…) daha iyi görülüp değerlendirilmesi etkin düzenlemelere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Uluslararası kabul gören bazı Integration stratejileri: Değişik alanlardaki arazi kullanım amaçlarının kesin ve acık tanımı yapılmalıdır. Habitat – Yabani Hayvan Menecment koordinasyonu sağlanmalıdır. Arazi kullanım planları oluşturulurken yabani hayvanlar etkin bir yan faktör olarak hesaba katılmalıdır (ormancılık, tarım, turizm, yol yapımı…) Popülâsyon kontrollerini amaçlayan avcılık anlayışının oluşturulmasını hedefleyen düzenlemelerde yerel birimlerdeki zarar ve toleranslar hesaba katılmalıdır (vejetasyon, hayvancılık…) Yaptığım bir takim statiksel yerel çalışmalarda; böylesi projelerde geleneksel bazı kalıplarında gözerdi edilmemesi gerekliliği ortaya cıktı. Mesela: avcı – ormancı çelişkisinin gerçekte traditional (geleneksel) karakterli olduğunun tespiti gibi. Yani kompetenz (yeterlilik, yetkinlik…) anlamadaki ayrışmalar geleneksel karakterli ve avcı -ormancı çelişkisini yaratmaktadır. Bu nedenle amaca yönelik yasal düzenlemeler ve eğitim çalışmaları çok önemsenmelidir. Ve hatta modern ulusal parklar menecmenti çalışmalarında böylesi çelişkilerin kendisini sorun olarak dayatmaması Gerçekliğini bu temelde yorumlamak bazı şeyleri anlaşılır kılacaktır. Yani böylesi projelerde asli aktörlerin çıkarsal işbirliğini gözeten bir duruş sahibi olmak gerekir. Yabani hayvan menecmenti projelerindeki realisation ve buna uygun yasal düzenlemeler yabani hayat bölgesel verilendirmelerinde (WÖRP) çok önemli instrumentler (faktörler…)olarak görülebilmelidir. Özellikle doğru temelde ele alınan yerel - politik planlamalar; bu anlamda çok olumlu sosyal sorumluluklar ortaya koyabilmekte ve yabani hayvanlarının yasadıkları yerlerde uygun yasam alanları sahibi olmaları gerektiği perspektifinin ortaya konulmasında çok etkili olabilmektedir. Yani doğa koruma ve politik duruşların ayni amaca hizmet temelinde kombinasyonu ile birçok sivil çalışma gruplarının çıkarlarının, kamusal çıkarlarla yasal zemindeki uyumu oluşturulabilir. Ayrıca böylesi uzun soluklu yönelimler ulusal sınırların da dışına tasan (EU Natura 2000 ) bir takim önlem ve infra strüktürel planlamalarla etkinlik ve yetkinlik anlamında pozitif sonuçlar vermek suretiyle değişik birimler (ormancı, avcı, çiftçi, turizm, doğa korumacılar, resmi birimler…) arasındaki çelişkileri azamiye indirme temelinde uyumlu bir durusu ortaya koyabilmektedir. Yabani hayvanlar için yasam alanları planlanırken onların ayni zamanda aktif faktör olarak görülmesi ve hesaba katılması çok önemli. Mesela olası göç yolları anlamındaki passiv yerleşke konumları göz önüne alınmalıdır. Yine insan kaynaklı olası müdahaleler önceden tespit edilmeli ve bunlara yönelik önlemsel projeler ve çalışmalar (özellikle Yabani Hayvan-Habitat) önceden sonuç verici bir program ve hedefe sahip olmalıdır ve karşılıklı sınırlara saygıyı esas alan prensipler nihayet olmalıdır. Yabani hayvan – insan çelişkilerindeki tarihsel nedenleri gözeten programlar flexibel (esnek…) olmalı ve integrativ sorunların çözümüne amaç edinmeli ve de her türlü relevant arazi kullanıcılarını göz önüne alan bir anlayış sergilemelidir. Yani bir bütün olarak var olmanın gerekçeleri önceden anlatılabilmeli yoksa bekle gör temelinde bir planlama kesinlikle yapılmamalıdır. Kesinlikle tüm etkili ve yetkili birimlerden oluşan yapılanmaların ortak konsensüsleri temelinde hareket edilmelidir. (Avcı-Belediye gibi). Ancak böylesi bir yönelimle ortak çıkarlar eksenli bir içice geçiş sağlanmış olur ki bu da basarîyi daim ve mantıklı kılacaktır. Söz konusu alanlar arasındaki harmonim denge (Balance) sosyo-ekonomik, politik – administrativ ve ekolojik dengesel ihtiyaçlar gibi önemli kriterleri gözeten önlemlerle mümkündür. Zaten CIC program ve ilkesel yaklaşımlarında da çözüm anlamındaki bütünlüksel yaklaşımların gerekliliğine işaret edilmekte ve insan – yabani hayvan – cevre balansının sosyo-ekonomik ve ekolojik sistem eksenli dinamikle sağlanacağı TESİD edilmektedir. Yani sonuç olarak yaşanabilir bir cevre ideali; büyük ölçekli yabani hayat – çevrebilim – arazi planlamaları ve bunların bütünün bir parçası olarak tüm gelişim safhalarında yerel, bölgesel, ulusal ve international katılımlı projelerle desteklenmesi ve ortaya konulması ile oluşturulabilir…

http://www.biyologlar.com/nesli-tukenen-hayvanlar-icin-neler-yapilabilir

Kuşlar ( AVES)

Kuşlar, Aves sınıfını oluşturan sıcakkanlı omurgalıların ortak adıdır. Vücutlarını örten ve başka hiçbir hayvan grubunda rastlanmayan yapıdaki tüyleri en ayırt edici özelliklerini oluşturur. Ön bacakları uçmaya uyarlanarak kanat biçimini, tüylerle örtülü ve dişsiz olan alt ve üst çeneleri uzayarak gaga biçimini almıştır. Yumurtalarını kalkerli bir kabuk örter. Gözleri, çevreyi algılamada kullandıkları en gelişmiş duyu organlarıdır. Uçma yetenekleri sayesinde kuşlar tüm yeryüzüne dağılmıştır. Yeryüzünün herhangi bir yerindeki kuş türlerinin sayısı genel olarak uygun yaşama ortamlarının çeşitliliğine ve bölgenin büyüklüğüne bağlıdır. Dünyada günümüzde 8000’e yakın tür kuş bulunmaktadır. Kuşların beslenme biçimleri de, türleri kadar çeşitlidir. Beslenme bakımından kuşları ana gruplarda toplarsak: Yelyutanlar, kırlangıçlar, ve çobanaldatanlar gibi böcekle beslenenler; akbaba, balıkçıl, yalıçapkını, sumru gibi etobur olanlar ve tohum, meyve, balözü gibi besleyici değeri yüksek bitkisel maddelerle beslenenler. Az sayıda tür ise yaprak ve tomurcuk yer. Bacaklarının ve gagalarının dış yapısına bakarak sınıflandırılırsa eğer koşarkuşlar, perdeayaklılar, uzunbacaklılar, tavuksular, güvercinsiler, yırtıcıkuşlar, tırmanıcıkuşlar, ötücükuşlar gibi daha çeşitlilik elde ederiz. Uzun zaman boyunca bilim adamları kuşlar böyle sınıflandırıldılar. Günümüzdeki bilim adamlarıysa kuşları hem iç anatomilerini, hem dış özelliklerini hesaba katarak daha çok sayıda ama daha anlamlı bölümlere ayırmaktadır. Kuşlarda, memelilerinkine benzeyen dolaşım sisteminde 4 boşluklu (2 kulakçık, 2 karıncık) bir yürek bulunur. Ne var ki erişkinde sağ büyük aort yayı vardır. (Oysa memelilerde bu yay soldadır.) Merkezi sinir sistemi karmaşıktır; beyin sürüngenlerinkinden daha iridir; beyin yarım yuvarları ve beyincik çok gelişmiştir; beyin yarım yuvarlarında çizgili cismin merkezi çok karmaşıktır. Koku alma organı kuşlarda önemsiz bir rol oynadığı sanılır. İşitme duygusu iyi gelişmişse de algılanan sesler memelilerinkinden daha azdır. Ama sesleri çok gelişmiştir; her türün çeşitli sesleri ve çoğunlukla belli bir şarkısı vardır. Ses organı memelilerinkinin tersine gırtlak değil soluk borusunun bronşlara ayrıldığı yerde ya da, bazen, soluk borusunda bulunan göğüs gırtlağıdır. Üreme açısından kuşları incelersek, yumurtayla ürerler. Genellikle bir yuvaya bırakılan yumurtaların sayısı türden türe değişir. (1-20 arasında, hatta daha çok) Embriyonun normal gelişmesi için yumurtanın belli bir sıcaklıkta bulunması gerekir. Bazı ender istisnalar dışında (iriayaklıgiller) bu sıcaklık kuluçkaya yatırılarak elde edilir. Kuluçkaya çoğu zaman dişi, bazen hem erkek hem dişi hem erkek, bazen de yalnızca erek kuş yatar. Kuluçkaya yatan kuşun karnında genellikle kuluçka levhaları gelişir, bu levhaların sıcaklığı derinin geri kalanından daha yüksektir. Kuluçkaya yatma süresi, yumurtanın boyuyla orantılı olarak 12 günle (bazı ötücü kuşlar ve ağaçkakanlar) 80 gün (kivi) arasında değişir. Toplu yaşama alışkanlığı türden türe büyük bir çeşitlilik gösterir. Bazıları hep bir arada yaşar ve koloniler halinde yuva yapar; bazıları üreme mevsiminde birbirlerinden ayrılır; normal zamanlarda yalnız yaşayan bazılarıysa yuva kurmak için bir araya gelirler. Başlıca etkinlikleri katı içgüdülere dayanırsa da, kuşlarda tanıma, seçme, uyum gibi yetenekler ve çok güçlü bir bellek vardır. Yerleşim olarak kuşlar, kutuplara ve dağlardaki sürekli karlar sınırına kadar yerkürenin bütün bölgelerinde yaşarlar. Deniz kuşları bütün okyanuslarda bulunursa da hiçbiri üreme sırasında karalardan vazgeçemez. Hem tür, hem sayı bakımından kuşların en çok oldukları yerler yağışlı tropikal ülkelerdir. Soğuk ve ılıman bölgelerdeki kuşların çoğu kışı burada geçiremez ve bu nedenle az çok düzenli göçler yaparlar.

http://www.biyologlar.com/kuslar-aves

Medikal Biyolojiye Giriş

HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. İleri yapı göstaeren hücreler eukaryotik hücrelerdir.DNA materyali nukleus zarı ile çevrelenmiştir.Çok değişik organelleri mevcuttur. Örnek insan hücresi verilebilir. HÜCREYİ İNCELEME YÖNTEMLERİ DOKU KÜLTÜRLERİ VİTAL BOYAMA HÜCRE ORGANELLERİNİN AYRILMASI YÖNTEMİ TESPİT YÖNTEMİ HÜCRENİN GENEL ÖZELLİKLERİ Hücrenin Şekli: Yaptığı işe ve bulunduğu yere göre değişir. Hücrenin Büyüklüğü: Ortalama olarak 10 – 15 mikron arasında değişirler. Hücrenin mikroskobik yapısı: Hücre zarı ve protoplazma olarak iki ana bölümde incelenir. HÜCRE ZARI Hücre zarı hücreyi dış ortamdan ayırır ve hücreye belli bir şekil verir. Ayrıca besin maddelerinin hücre içine girmesini, metabolizma artıkları ve salgı maddelerinin hücre dışına çıkmasını sağlayarak hücre içeriğini düzenler. Biyolojik bütün zarlar ortak temel bir yapıya sahip olup çift katlı lipid yapısındadır. Bu çift katlı lipid tabakasında daima özel zar proteinleri bulunur. Hücre zarının iç yüzeyinde bulunan proteinler daha çok enzim görevi yaparken dış yüzeydekiler reseptör görevi yaparlar.Zarın protein bileşeni hücreye ıslanabilme ve esneme özelliği verir. Yanyana iki hücrenin zarları arasında bir aralık vardır.(100-200 Angstrom ) Hücre zarı permeabl İmpermeabl Semipermeabl olabilir. Hücre zarının rejenerasyon yeteneği vardır. HÜCRE ZARINDA SERBEST YÜZEY FARKLILAŞMALARI MİKROVİLLUSLAR TİTREK TÜYLER (CİLİA ) KAMÇI (FLAGELLUM ) HÜCRE ZARINDA YAN YÜZEY FARKLILAŞMALARI Terminal Tıkaç: Serbest yüzeyin hemen altında bulunur.Zarlar kaynaşır, aralık kalmaz. Desmosom: Zar kalınlaşmaz, sitoplazma yoğunlaşır, bölge disk şeklinde görülür. Sıvı rahat dolaşır. Gap Junction aralır. Fakat kapanmaz, sıvı geçer. PROTOPLAZMA Protoplazma, sitoplazma ve nukleus bölümlerini içeren bir kavramdır. Sitoplazma ve nukleus dış taraflarında bir zar sistemiyle sarılarak çevrelerinden ve birbirlerinden ayrılırlar. Protoplazma ,su, elektrolitler, karbonhidratlar, lipidler ve proteinlerden oluşur. SİTOPLAZMA Hücre zarı ile nukleus arasında yer alan akışkan kısımdır. Membrana yakın kısmına ektoplazma, iç kısmına endoplazma denir. Her hücrenin sitoplazması içinde ondan bir zar birimi ile ayrılmış ve çeşitli görevler yapmak üzere gelişmiş farklılaşmalar (ORGANEL ) vardır. Sitoplazma içindeki yağ damlacıkları, pigment granülleri, vitellus ve salgı damlaları gibi erimiş maddelere paraplazma veya inkluzyon denir. Eukaryotik hücrelerde membranın dış kısmında karbonhidratça zengin olan asimetrik kısma GLİKOKALİKS denir. Glikokaliks, hücreye antijen özelliği verir.Hücrelerin moleküler düzeyde birbirini tanımasını ve etkileşimini sağlar.Doku organ trasplantasyonunda hücreler bu sayede birbirlerini tanıyarak doku reddi olur. SİTOPLAZMADA BULUNAN BAŞLICA ORGANELLER ENDOPLAZMİK RETİCULUM E.R. üzerinde taşıdığı enzim ve ribozomlardan dolayı kimyasal olayların cereyan ettiği, oluşan maddelerin taşındığı ve sentezlenen maddelerin depo edilmesini sağlayan bir sitoplazma iskeletidir. E.R. İki tiptir. Granülsüz E.R.: Karaciğer paranşim hücrelerinde, yağlı maddelerin sentezini yapan yağ bezi hücrelerinde veya steroid hormon sentezleyen bazı endokrin bezlerde fazla bulunur. Granüllü E.R. E.R. Un başlıca görevi protein sentezi yapmak, sentezlenen proteinleri kanalcıkları ile hücrenin gerekli yerlerine veya hücre dışına taşımak veya sentezlenen maddeleri keseciklerinde depo etmektir. RİBOZOMLAR Ribozomlar hemen hemen eşit miktarda RNA ve proteinden oluşmuş, oval granüllerdir. Bakteriden yüksek organizasyonlu hayvan ve bitkilere kadar her tür hücrede bulunur. Görevleri protein sentezi yapmaktır. Memelilerde eritrosit ve trombositler , bitkilerden de bakteriler hariç bütün hayvan ve bitki hücrelerinde hücre membranının sitoplazma içinde devamı olan hücre zarı ile nukleus zarı arasında uzanan ince kanalcık ve keseciklerden yapılmış zar sistemine E.R. denir. GOLGİ CİSİMCİĞİ Işık mikroskobunda ancak özel boyama ile sitoplazma içinde; ağ, granül, iplik veya belirli şekilleri olmayan yapılar halinde görülürler Elektron mikroskobunda sitoplazma içinde, düz veya hafif konveks demetler halinde birbirine paralel sıralanmış, yassı kanal ve kesecikler halindedirler. Golgi elemanları E.R.a benzemekle beraber ribozomların olmayışı, küçük olmaları ve devamlı olmamaları nedeni ile E.R. dan ayrılır. İşlevlerine göre yeri ve morfolojisi değişir. Ör : Pankreasta salgı granülleri oluşmadan ağ şeklinde salgı granülleri oluşunca vakuol şeklinde görülür. KOH, protein ve lipid için geçici depodur İntersellüler salgı teşekkülüne yardım eder.(farede süt bezlerinde süt proteini oluşturur.) Golgide lipoprotein, bağ ve kıkırdak doku yapılır. Yağların sindirilmesinde rol oynar. Spermatidlerin spermatozoa haline geçmesinde rol oynar. Lizozomların teşekkülünde rol oynar. Glucosyl ve galactosyl transferaz enzimlerine sahiptir. Bu enzimler sayesinde kompleks KOH lar sentezlenir, proteinle birleşir ve glikoproteinler oluşur. LİZOZOM Küçük, yuvarlak organellerdir. Yapısı hücre zarı gibidir. Büyüklük bakımından mitokondriuma benzerlerse de sayıca onlardan azdır. Eritrositlerin dışında tüm hayvan hücrelerinde mevcuttur. En çok makrofaj, lökosit, karaciğer hücresi ve böbrek tubulus hücrelerinde bulunur. Bitki hücrelerinde bulunmazlar. Lizozomlar golgi elemanlarından veya E.R. dan meydana gelirler. İçlerinde sindirim enzimleri bulunur. Besin maddelerini, zararlı yabancı maddeleri, bakterileri sindirir. Hücredeki lizozom zarları herhangi bir nedenle parçalanırsa (şok, bakteriyel ve viral enfeksiyonlar, diğer bazı patolojik haller) İçlerindeki hidroliz enzimleri sitoplazmayı sindirerek hücrenin ölümüne sebep olur.Ör. Kronik romatoid artritis’de eklem aralığına boşalan lizozom enzimleri kıkırdağı harap eder. Hücre organellerinin yenilenmesinde rol oynar. Eskiyen organeller otoliz ile sindirilip yenileri yapılır. Lizozomlar fazla miktarda ortaya çıkan salgı granüllerini fagosite ederek salgı bezlerinin salgı çıkarmasında düzenleyici rol oynarlar. PEROKSİZOM Son yıllarda keşfedilen yuvarlak görünüşlü, tek bir zarla çevrili, yoğun matrix ihtiva eden küçücük cisimlerdir. Microbodies de denilen bu cisimcikler lizozomlara benzer enzimleri ve hidrojen peroksit metabolizmasıyla ilgili enzimleri taşırlar. Sayıları lizozomlardan azdır. Karaciğer, böbrek ve kalp hücrelerinde bol bulunurlar. Bazı protozoa ve bitki hücrelerinde de bulunurlar. Ömürleri kısa olup 3 – 4 gün kadardır. VAKUOL (KOFUL) Daha çok bitki hücrelerinde ve tekhücreli hayvanlarda rastlanır. Bazı çok hücreli hayvanlarda da rastlanır. Vakuoller hücre zarından, E.R. dan , golgi elemanlarından veya nukleus zarından meydana gelmiş içi sıvı dolu bir organeldir. Bazı tekhücreli hayvanlarda kofullar, hücrenin daimi organelidir (Paramecium’daki kontraktil kofullar.) Bazı canlılarda ise kofullar gerektiği zaman oluşur ve işi bitince kaybolurlar. (Besin kofulu yada pinositik koful ) Pinositoz ve fagositoz olayları amipten başka lökositlerde, böbrek hücrelerinde, kapiller çeper hücrelerinde, karaciğer hücrelerinde görülür. Besin kofulu sitostom ile alınan besinin etrafında da oluşur. İşi biten koful parçalanır. Kofullar sabit değildir. MİTOKONDRİUM Özel boyalarla boyandıktan sonra ışık mikroskobunda incelenen hücrelerde küreden, çubuğa kadar değişen şekillerde görülen yapılara mitokondrium adı verilir. Genellikle mitokondriumlar, hücrelerin metabolik faaliyetlerinin aktif olduğu kısımlarda toplanır. Elektron mikroskobu ile incelendiğinde mitokondriumların, iç içe iki zarla çevrili olduğu görülür. Mitokondriumun içi matrix adı verilen, küçük granüllü veya homojen bir sıvı ile doludur.Bu maddenin yoğunluğu zarlar arasında ve mitokondriumun içinde birbirinden farklıdır. Mitokondriumun dış zarı esnektir. Bu nedenle gerektiğinde genişleyip büzülerek mitokondriumun içine veya dışarıya bazı maddelerin geçmesine olanak sağlar. Mitokondriumun iç zarı , içeriye doğru krista denilen uzantılar yaparak iç yüzeyin genişlemesini sağlar. Mitokondriumların yapısında protein, yağ, DNA, RNA, solunum enzimleri ve vitaminler (A ,C ) bulunur. İçinde solunum enzimlerinin bulunuşu, bunların hücre solunumu yaptıkları kanısını vermektedir. Solunumda rol oynayan oksidasyon enzimleri mitokondriumun matrixi içinde ve fosfatlaştırıcı enzimler de zarları üzerinde bulunurlar. Mitokondriumları hücrenin solunum merkezi olarak düşünürsek, burada kullanılan yakıt maddeleri , besin olarak dışardan alınan protein, KOH ve yağlardır. Proteinler amino asitlere, KOH lar piruvik asite ve yağlar da yağ asitlerine parçalanarak mitokondrium zarlarından geçerek matrixe girerler. Matrixte , oksidasyon enzimleri bu asitlerin karbon atomlarını parçalayarak daha küçük moleküllere ayırırlar. ( oksidasyon ) Daha sonra bu ürünler, mitokondrinin zarlarına geçerek oradaki fosfatlaştırıcı enzimlerin etkisi ile, son ürün olan karbondioksit, su ve 38 ATP’ lik bir enerji meydana getirirler. Bu enerji , ısı enerjisi halinde olmayıp, kimyasal bağ enerjisi halinde ( ATP ) birikerek, gerektiğinde hücrenin ihtiyacı olan yere taşınır. SENTROZOM Bütün hayvan hücrelerinde ve bazı mantarlarda görülen sentrioller yüksek bitki hücrelerinde yoktur. Işık mikroskobunda çekirdek zarının dış tarafında açık renkli ve yuvarlak olarak görülen sitoplazma alanına sentrozom adı verilir. Sentrozomda iki kısım ayırt edilir.Bunlardan biri, sentrozomun merkezinde bulunan ve bir çift olan sentriol, diğeri sentriolleri çeviren, homojen bir tabaka halindeki sentrosferdir.Daima çift halde bulunan sentriollerden her biri, küçük bir silindir şeklindedir. Sentrioller uzun eksenlerinde birbirleriyle dik açı oluşturacak şekilde bulunurlar. Enine kesitte bir daire üzerinde dizilmiş 9 adet iplikten yapılmış görülür.Bu ipliklerin her biri üçer protein iplikçikten yapılmıştır. Bu iplikçiklerin birer tarafı kapalı olup, içleri sitoplazmik matrix ile doludur. Sentriollerin hücre bölünmesinde rolü vardır. Sperma kuyruklarında, cilium ve kamçıların enine kesitinde, sentriolun yapısına benzer bir yapı görülür, bu benzerlik cilium ve kamçıların sentriolden oluştukları kanısını vermektedir. Yüksek bitki hücresi, çizgili kas hücresi, protozoonların bazılarında, nöron gövdesinde ve olgun yumurta hücresinde bulunmaz. Mikrotübüller Hücrelerin çoğunda yaklaşık 250 Angstrom çapında, birkaç mikron uzunluğunda borucuklar bulunur ki bunlara mikrotübülü denir. İncecik tüp şeklindeki mikrotübüller genellikle demetler halinde bulunurlar. Yapıları sert olduğundan eğildikleri zaman kırılabilirler. Gerçek bir zar taşımazlar. Mikrotübüller spermium kuyruğunda ve ciliumların yapısında aksial filament halinde bulunurlar. Mikrotübüller hücrede sitoplazma iskeleti oluşturma görevi yaparlar.Hücreye veya bulunduğu organa sağlamlık kazandırırlar. Gerçek bir zar taşımazlar. Mikrotübüller spermium kuyruğunda ve ciliumların yapısında aksial filament halinde bulunurlar. Mikrotübüller hücrede sitoplazma iskeleti oluşturma görevi yaparlar.Hücreye veya bulunduğu organa sağlamlık kazandırırlar. Her kromozom bölünme sırasında son gideceği yere mikrotübül kümesine bağlanarak ulaşır. Mikrotübüller sentriollerin, bazal cisimlerin, cilium ve flagellerin yapımlarında kullanılırlar. Sinir hücresi aksonları içinde boylu boyunca uzanırlar ve hücre içi madde iletimini sağlarlar. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRENİN FİZİKSEL YAPISI DİFFUSİON: Sıvı veya gaz molekülleri taşıdıkları kinetik enerjiden dolayı, moleküllerinin yoğunluğuyla ilgili olarak çok yoğun bir ortamdan az yoğun ortama hareket ederler ki bu olaya diffüzyon denir. Her yöne doğru olan bu hareket iki ortam arasında yoğunluk farkı kalmayıncaya kadar devam eder. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRE BİLİMİ En ilkel yapılı hücre prokaryotik hücredir.Nukleus zarı bulunmaz. DNA hücre sitoplazmasında bulunur.Organellere sahip değildir. Örnek bakteri hücresi verilebilir. NUCLEUS Bakteri ve viruslar hariç hemen hemen bütün hayvan ve bitki hücrelerinin birer nukleusu vardır. Memeli karaciğer hücreleri, böceklerin orta bağırsak hücreleri, testisdeki Leydig hücreleri ve bazı tek hücreliler iki nukleuslu, çizgili kas hücreleri ise çok nukleusludur. Çok nukleuslu hücrelere POLİKARYOTİK hücre adı verilir. Nukleus hücrenin morfolojik ve biyolojik yönden kontrol merkezidir.Bütün canlılık olaylarını yönettiği gibi canlının kalıtsal karakterlerinin dölden döle geçmesini de sağlar. Nukleus zarı ( Karyotheca ) Nukleus zarı çift katlıdır ve bu zar büyük bir olasılıkla E. R. dan oluşur. Dış zarın üzerinde ribozomlar vardır. İç zar ise düzdür. İç ve dış zarlar yer yer birleşerek bir açıklık meydana getirir. Bunlara por denir.Sentez olayları çok olan hücrelerin nukleus zarlarında por sayısı fazladır. Porlar nukleus ile sitoplazma arasında gerekli maddelerin geçişine olanak sağlar. Hücre bölünmesinde, patolojik hallerde, X ışınlarına maruz kalınca, uzun süren otoliz sonucu nukleus zarı ortadan kalkar. NUKLEOPLAZMA Nukleus zarı tarafından çevrilmiş olup kromatin ağı ve nukleolus dışında kalan sahayı doldurur. Nukleoplazma; RNA, büyük moleküllü proteinler, lipid ve inorganik tuzlar içerir. Nukleusun morfolojik görünümünde olan değişmeler klinikte önemlidir. Nukleolus Hücre nukleusu içinde belirli bir kromozomun belirli bir bölgesine bağlı olarak bulunan nukleolus yuvarlak ve oval bir yapı gösterir. Nukleolus bir zarla çevrilmiş olmadığından kolayca gözden kaybolabilir ve ayrı bir organel olarak kabul edilmez. Sayısı hücreden hücreye değişir, Nukleolus granüllü ve fibrilli bölgelerden oluşur. Her iki bölge de proteince zengin olup ayrıca nukleotid ve koenzim sentezi yapan enzimlerle RNA bulunur. Fakat DNA bulunmaz. Nukleustaki proteinler ya histon, protamin gibi bazik veya kromozamin gibi asit proteinlerdir. Hücre bölünmesinde önemli bir rolü vardır. Kromatin ağı ve kromozom İnterfazda hücrenin, nukleusu boyandığı zaman, nukleoplazma içinde iyi boyanmış uzun ağ veya yumak halinde iplikler görülür. Bunlara kromatin iplikleri veya kromonema denir. Bu iplikler üzerinde, daha kuvvetle boyanmış tanecikler dizilmiştir. Bunlara da kromatin taneleri veya kromomer denir. İnterfazdaki nukleusun içinde görülen bu iplikçikler, helezonları açılmış, uzamış ve dağınık durumda bulunan kromozomlardır. Hücre bölüneceği zaman bu iplikçikler, helezon yaparak kısalır ve kalınlaşırlar, böylece de kromozomları meydana getirirler. Bölünmekte olan bir hücrenin nukleusu boyandıktan sonra mikroskopta incelenirse belirli şekillerde ve koyu boyanmış yapılar görülür, bunlara kromozom adı verilir. Bir kromozomun şekli, kromozomun kollarını birleştiren boğumun yerine göre isimlendirilir. Bu boğuma sentromer (kinetokor ) veya primer boğum denir. Bu boğum küçük bir granül veya sentromeri kapsayan açık renkli bir alandır. Kromozomlar üzerinde sentromerden başka boğumlarda bulunabilir, bunlara sekonder boğum ve ayrılan kısma uydu veya satellit denir. Kromozom tipleri METASENTRİK KROMOZOM SUBMETASENTRİK KROMOZOM AKROSENTRİK KROMOZOM TELOSENTRİK KROMOZOM Bölünme anında kromozomlar kutuplara doğru çekilirken, sentromerlerinden iğ ipliklerine tutunurlar, Bu nedenle sentromeri herhangi bir nedenle tahrip olan veya bulunmayan bir kromozom bölünme olayına katılamadığından parçalanır. Her kromozomun kendine öz bir şekli vardır. Bu şekil canlının bütün hücrelerinde aynıdır. Bir türün kromozomunun şekli gibi sayısı da sabittir. Bir canlının bütün hücreleri aynı, yani biri anadan, diğeri babadan gelen aynı şekil ve büyüklükte ikişer takım kromozoma sahiptir. Buna diploit kromozom sayısı denir. Anadan ve babadan gelen eş kromozomların her birine de homolog kromozom adı verilir. Olgun üreme hücrelerinde ise kromozom sayısı vücut hücrelerinkinin yarısı kadardır.Burada homolog kromozomlardan her biri, başka hücreye geçtiğinden sayı yarıya inmiştir. Buna da haploit kromozom denir. Kromozomun şekli ve sayısı gibi büyüklüğü de değişmez. Aynı kromozom bir türün farklı bireylerinin vücut hücrelerinde daima aynı büyüklüktedir. Bir kromozomda her biri iki kromonema taşıyan iki kromatid bulunur. Kromonemanın üst üste katlanmasıyla veya nukleoproteinin o bölgede yogunlaşmasıyla kromomerler oluşur. Kromonema üzerinde kromomerlerin bulunduğu yerler genlerin yerleştiği bölgeler olarak kabul edilir. Bazik boyalarla boyanan bir kromozomun her yerinin aynı derecede boyanmadığı görülür. Kuvvetli boyanan bölgelere heterokromatik bölgeler denir.Bu bölgeler interfazda sıkı bir şekilde helezonlaşmış olup, içinde fazla miktarda DNA ve RNA bulunur. Daha az boyanan bölgelere ise ökromatik bölgeler denir. Bu bölgenin yapısında da histonlar ve DNA vardır. Hücrenin kimyasal yapısı İNORGANİK MADDELER 1- SU: Hayatsal faaliyetlerin sürdürülmesinde önemli rolü vardır Canlı türüne, hücrenin görevine, yaşlı ve genç olmasına göre hücrelerde değişik oranlarda bulunmaktadır.Genel olarak sitoplazmanın % 85-95 kadarı sudur. Embriyonal hücrelerde, genç ve aktif hücrelerde su oranı fazla, yaşlı hücrelerde azdır. Hücre protoplazmasında su serbest ve bağlı su olarak bulunur.Serbest su kan ve lenf sıvılarındaki sudur.Bağlı su ise ikiye ayrılır.Anyon ve katyonlara bağlı olarak bulunan su (Hidratasyon Suyu ) ve anyon ve katyonlara bağlı bulunan suyun dışındaki sudur (Moleküller Arası Su ). 2-ELEKTROLİTLER: C,H,O,N,K,Ca, Mg, Fe,S,P sitoplazmanın temel elementleridir. İlk dördü protoplazmada bulunan organik maddeler yönünden daha önemlidir.Mg ve Fe ise klorofil ve hemoglobin gibi yapıları oluşturma yönünden de temel element sayılırlar. Bu elementler hücredeki bileşikleri teşkil ederler.Özellikle temel elementlerin eksikliği halinde hücre fonksiyonlarını tam olarak sürdüremez. Bu elementler ayrıca protoplazmik aktiviteyi artırır, osmotik basıncı sağlar, asit-baz dengesini ayarlar, birçok enzimleri aktifleştirir ve bazı vitaminlerin terkibine girer. Canlı hücredeki inorganik maddeler asit baz ve tuzlardır.Fakat bunlar hücre suyu içinde erimiş yani iyonlaşmış olup elektrolitleri teşkil ederler. Bir solusyonda iyonların bulunuşu, solusyonun elektrik akımını geçirmesini sağlar. Böylece iyonlarına ayrılan ve dolayısıyla elektrik akımını ileten maddelere elektrolit (iletken) denir. ORGANİK MADDELER Hücre yapısında çeşitli organik maddeler mevcuttur. Karbonhidratlar: Enerji kaynağıdır. Bu enerji hücre çoğalması, büyümesi ve hareket yeteneği için gereklidir. Karbonhidratlar üç grupta toplanır. Monosakkaritler: Hidroliz sonucu daha küçük moleküllere ayrılamazlar. Triozlar Pentozlar Heksozlar ( Glukoz,Fruktoz, Galaktoz) Oligosakkaritler: 2,3,4,5,6 monosakkaritin aralarından birer mol su çıkmasıyla diğer bir deyişle glikozit bağları ile birbirine bağlanarak meydana getirdikleri bileşiklere oligosakkaritler denir. Disakkaritler( Sakkaroz, Maltoz, Laktoz) Trisakkaritler Polisakkaritler: Canlıda en önemli polisakkaritler heksozlardan yapılmış olanlar olup bitki hücresi çeperinde sellüloz, bitkide depo edilen nişasta ve hayvan hücrelerinde depo edilen glikojendir. Lipidler: Enerji kaynağı olarak ve hücre membranında yapı taşı olarak önemlidir. Lipidleri şöyle gruplandırabiliriz. Basit lipidler Bileşik lipidler( Fosfolipid, glikolipid) Diğer lipidler ( Steroid, kolesterol) Kolesterol Hayvansal hücre zarlarının yapısında, sinir dokusu ve diğer dokularda yapı maddesi olarak iş görür. Bitkisel dokularda bulunmaz. Kolesterol deri hücrelerinin zarlarında yağlarla birlikte birikerek derinin asitlere ve eritici maddelere karşı direncini arttırır, aynı zamanda derinin su kaybını önler. Omurgalılarda, besinlerle alınan veya organizmada sentez edilen kolesterol diğer steroid gruplarına çevrilmektedir. Bunlardan biri de safra tuzlarıdır. Safra tuzları karaciğerde yapılır ve safra kanalları yoluyla bagırsaklara iletilir, orada yağların sindirim ve absorbsiyonunda rol oynar. Bunun yanında kanda kolesterol oranının yükselmesi, arteriosclerozis denen damar sertliği meydana getirir.Bunda damarların iç yüzünde plaklar oluşarak damar çeperi daralır ve esnekliği kaybolur. PROTEİNLER: Basit proteinler:Bunlar sadece amino asitlerden ibarettir. Albuminler Globulinler Gluteninler Histonlar Protaminler Bileşik proteinler: Fosfoproteinler: (vitellin) Metalloproteinler:Bunlar proteine bağlı olarak Fe,Cu vb. ağır metalleri kapsayan bileşik proteinlerdir. (Hemoglobin , Hemosiyanin) Nukleoproteinler: Hücrede RNA ve DNA proteinle birleşmiş halde bulunur ki bunlara nukleoproteinler adı verilir. NUKLEİK ASİTLER: Nukleotid denen birimlerden oluşur. Baz + Şeker + Fosforik asit = Nukleotid Nukleotidler dehidrasyon senteziyle nukleik asitleri meydana getirirler. Böylece DNA ve RNA molekülleri oluşur. ENZİMLER: Hücrede meydana gelen sayısız biyokimyasal reaksiyonu katalizleyen ve canlı hücrede sentezlenen protein yapısındaki organik moleküllere enzim denir.Enzimler kimyasal katalizörler gibi görev yaparak reaksiyonu başlatır ve sonlandırır. Bazı enzimler sadece saf protein moleküllerinden yapılmıştır.Bunlara basit enzimler denir. (Pepsin, tripsin, kimotripsin) Diğer bazı enzimler ise protein yapılarına ilaveten aktivite gösterebilmek için kofaktör denen inorganik metal iyonları ve koenzim denen kompleks organik moleküllerle birlikte çalışırlar.Bu tip enzimlere de bileşik enzim denir. Enzim koenzim veya faktörü ile birlikte katalitik bakımdan tamamen aktif durumda ise bu haline holoenzim adı verilir.Bir holoenzimin koenzim veya kofaktöre ayrılıp inaktif hale gelen protein kısmına Apoenzim denir. VİTAMİNLER: Hücre metabolizması için gerekli olan, çok az miktarları ile büyüme, gelişme ve sıhhatli yaşama için gerekli organik maddelerdir.Vitaminler aynı zamanda hücrede geçen biyokimyasal olayları katalizleyen çoğu enzimlerin koenzim grubunu teşkil ederler. Bu nedenle avitaminozda reaksiyonlar gerçekleşmez ve canlı bunun eksikliğini duyar. Suda eriyen vitaminler: B ,C Yağda eriyen vitaminler: A,D,E,K HORMONLAR HÜCREDE PROTEİN SENTEZLENMESİ Protein sentezlenmesinde molekül ağırlıkları ve diğer bazı özellikleri farklı üç çeşit RNA görev yapar.Bunlardan biri elçi RNA dır. eRNA nukleusta DNA molekülünden aldığı genetik bilgiyi sitoplazmaya iletir.İkincisi ribozomal RNA dır.Protein sentezi ribozomun büyük bir kısmını oluşturan rRNA üzerinde gerçekleşir. Üçüncüsü taşıyıcı RNA dır. tRNA nın görevi bir polipeptid zinciri oluşurken sitoplazmadaki uygun amino asitleri alarak zincirdeki uygun yerlere yerleştirmektir. Her üç RNA da DNA tarafından sentezlenir. DNA çift dizi olmakla beraber bunlardan sadece biri genetik bilgiyi aktarır ve eRNA yı oluşturur, buna anlamlı dizi denir. Protein sentezi özetlenirse; Önce nukleusta çift diziden oluşan DNA molekülünün dizilerinden biri, sentezlenmesini istediği protein için gerekli nukleotitleri kapsayan kısmının kopyasını çıkararak, özel bir eRNA hazırlar.Hazırlanan bu eRNA nukleus zarının porundan çıkarak sitoplazmaya geçer ve ribozomla birleşir. Böylece ribozomlarda, DNA nın emrettiği proteini sentezlemek üzere özel bir eRNA kalıbı yerleşmiş olur.Daha sonra bu kalıp üzerindeki her kodona uygun antikodonlu tRNA lar sitoplazmadan uygun amino asitleri alarak ribozomdaki eRNA kalıbında yerine koyar. Böylece her ribozomda , DNA dan gelen şifreye uygun amino asitler yan yana peptid bağları ile bağlanarak istenen protein sentezlenmiş olur. Sentezlenen bu protein ribozomlardan ayrılarak gerekli yerlere taşınır, işi biten eRNA lar daha sonra parçalanır. HÜCRENİN FİZİKSEL YAPISI DİFFUSİON: Sıvı veya gaz molekülleri taşıdıkları kinetik enerjiden dolayı, moleküllerinin yoğunluğuyla ilgili olarak çok yoğun bir ortamdan az yoğun ortama hareket ederler ki bu olaya diffüzyon denir. Her yöne doğru olan bu hareket iki ortam arasında yoğunluk farkı kalmayıncaya kadar devam eder. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Hücre içi ve dışı sıvı bileşimlerinin organizma tarafından sabit tutulmasına HOMEOSTASİS denir.Homeostasisin aşırı değişimi hücreyi ölüme kadar götürebilir.Ör: kolerada barsaklardan çok aşırı su kaybı, suyla birlikte birçok elektrolitin de atılmasına neden olur.Eğer bunlar kısa sürede yerine konamazsa hasta ölür. HÜCRE BÖLÜNMESİ Amitosis Mitosis Meiosis AMİTOSİS BÖLÜNME Bu tip bölünme; açlık esnasında dejenere olan hücrelerde, yaşlı hücrelerde, süratle büyüyen hücrelerde ve memelilerin döl yatağı (uterus) epitel hücrelerinde görülür. Eşey hücrelerinde amitoza hiçbir zaman rastlanmaz. MİTOSİS BÖLÜNME HAZIRLIK EVRESİ (Metabolik faz) Kromozomların kendini eşlemesi Sentriollerin kendini eşlemesi İğ ve aster iplikleri için gerekli proteinlerin sentezlenmesi Enerji sağlanması DAĞILMA EVRESİ Profaz: Dağınık ve kromatit halindeki kromozomlar helezon yaparak kısalır ve kalınlaşır. Tomurcuklu sentrioller kutuplara itilirken iğ ve aster iplikleri oluşur. Nukleolus küçülerek kaybolur. Nukleus zarı erir. Kısalıp kalınlaşan kromozomlar hücrenin merkezinde toplanır. SOLUSYON: İki ayrı yapının birbiri içinde eriyerek oluşturdukları karışımlara denir.Solusyonlar birkaç tipte olur. 1- Hakiki veya gerçek solusyon: Suda dağılan partiküller 1 milimikrondan daha küçüktür ve su molekülleri tarafından taşınır. Saydam olan bu solusyonların suyu uçurulursa geride partiküller kristal halde kalır, o nedenle bunlara kristalloid de denir.Tuz gölünde tuzun oluşması gibi. Canlı sistemde çözücü moleküller sudur.Protoplazmada bulunan çözünmüş tuzlar, şekerler ve diğer maddeler hücreye belli bir yoğunluk ve osmotik basınç kazandırır. Bu sayede hücre bulunduğu ortamın yoğunluğuna göre çevresiyle alışveriş yapabilir.Hücre içinde bulunduğu üç solusyon tipine göre durumunu değiştirir. İzotonik solusyon: Hücre içi yoğunluğu ile hücrenin konulduğu ortamın yoğunluğu aynıdır. Bu yüzden hücrede bir değişiklik olmaz.İki tarafa eşit miktarda su molekülü geçer, vücut veya kan hücrelerinde büzülme veya gerginlik olmaz. Normalde vücuttaki hücrelerin hücre sıvısı ile kan plazması ve diğer vücut sıvıları izotoniktir.% 0.9 NaCl çözeltisi insan hücreleri ile izotoniktir. Buna fizyolojik eriyik denir. Hipotonik solusyon: Ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısınınkinden daha az olan solusyonlardır. Bu durumda hücre dışarıdan su alır.Eritrositler % 0.6 lık tuz solusyonuna konursa su alır ve sonunda giren suyun basıncına dayanamayan zar patlar(hemoliz). Hemoliz yolu ile içindeki maddeleri atılabilen yegane zar eritrositlerdir. Hipertonik solusyon: Bunda ortam sıvısı yoğunluğu, hücre sıvısından fazladır.Eritrositler böyle bir ortama konursa su kaybedip büzülürler. Aynı şekilde ellerimizi tuzlu suda bir müddet bekletirsek ellerimizin derisi buruşur. 2- Kolloid çözelti: Bunlarda partiküllerin büyüklükleri gerçek çözelti ile süspansiyon partikülleri arasındadır. (1-100 milimikron çaptadır.)Bunlar tabana çökmek için küçük, gerçek çözelti yapmak için büyüktür. Filtre edilemezler . Hakiki çözeltilerdeki gibi kristal teşkil etmezler. 3- Suspension: Eğer su içinde çözünen partiküller 100 milimikrondan büyük olursa bunlara süspansiyon denir.Süspansiyon birçok molekülün yanyana gelmesinden meydana gelir. CANLI SİSTEMDE VE HÜCREDE SIVILAR Semipermeabl olan hücre membranı bulunduğu ortamla veya komşu hücrelerle madde alışverişi yapar.İki komşu hücrenin membranları arasında 80 Angstrom kadar bir aralık bulunur.Bu aralığa hücreler arası alan (intersellüler alan), buradaki sıvıya da hücreler arası sıvı (intersellüler sıvı) ve doku sıvısı anlamında (interstisiel sıvı) denir. Damar içi sıvısına (plazma) intravasküler sıvı denir. İntravasküler sıvı ve intersellüler sıvının ortak adı da hücre dışı sıvıdır(extrasellüler sıvı). Hücre içi ve dışı sıvı bileşimlerinin organizma tarafından sabit tutulmasına HOMEOSTASİS denir.Homeostasisin aşırı değişimi hücreyi ölüme kadar götürebilir.Ör: kolerada barsaklardan çok aşırı su kaybı, suyla birlikte birçok elektrolitin de atılmasına neden olur.Eğer bunlar kısa sürede yerine konamazsa hasta ölür. MİTOSİS BÖLÜNME HAZIRLIK EVRESİ (Metabolik faz) Kromozomların kendini eşlemesi Sentriollerin kendini eşlemesi İğ ve aster iplikleri için gerekli proteinlerin sentezlenmesi Enerji sağlanması DAĞILMA EVRESİ Profaz: Dağınık ve kromatit halindeki kromozomlar helezon yaparak kısalır ve kalınlaşır. Tomurcuklu sentrioller kutuplara itilirken iğ ve aster iplikleri oluşur. Nukleolus küçülerek kaybolur. Nukleus zarı erir. Kısalıp kalınlaşan kromozomlar hücrenin merkezinde toplanır. Metafaz: Kromozomlar iğ ipliklerine dik olan metafaz düzleminde toplanırlar.Sentromerlerinden bükülürler. İki eş kromatitden oluşan her kromozomun sentromeri birbirinden ayrılır. İğ iplikleri sentromerlere bağlanır.Profazın 30-60 dakika sürmesine karşılık metafaz ancak 2-6 dakikadır. Anafaz: İğ ipliklerinin kasılması sonucu eş kromatitler bir sıçrama hareketiyle birbirlerinden uzaklaşmaya başlar. Ve artık kardeş kromozomlar olarak adlandırılırlar. 3-15 dakika süren anafaz kardeş kromozomlar kutuplara ulaşınca son bulur. Telofaz: Bu fazda profazın tamamen aksi yönde olaylar gelişir. Ayrı kutuplardaki kromatitler, sentriollerin etrafında toplanır. Helezonları çözülür. Sitoplazma tarafından kromozomların etrafında nukleus zarı oluşturulur. Nukleolus oluşur. Ve meydana gelen iki yavru nukleusta metabolik evre başlar. SİTOKİNEZ Sitoplazma hücre zarından içeriye doğru ve iğ ipliklerine dik bir yönde girinti yapmaya başlar.Karşılıklı gelişen bu girintiler, gittikçe derinleşerek sonuçta sitoplazmanın iki ayrı parçaya bölünmesini sağlar. Böylece tamamlanmış olan mitoz bölünme ile bir hücreden, ana hücre ile aynı sayıda kromozoma sahip iki yavru hücre meydana gelir. Bazen nukleus bölündüğü halde sitoplazma bölünmez ve iki nukleuslu bir hücre oluşur. (Sinsisyum) Çizgili kas dokusunda bu durum görülür. MEİOSİS BÖLÜNME Mayoza hazırlık evresi: Dağılma evresi: Birinci meiosis (Redüksiyon bölünme): - Birinci profaz : - Leptoten: Kromonema ipleri kısalıp kalınlaşmaya başlar. Nukleus zarı henüz mevcuttur. Kromozomlar belirir. -Zigoten: Homolog kromozomlar birbirlerini bularak birleşirler bu birleşme noktalarına sinapsis , görüntüye de bivalent denir. - Pakiten: 4 kromatitli görünen homolog kromozom çiftine tetrad adı verilir. - Diploten: Sinapsis yapan homolog kromozomlar birbirlerinden ayrılırken birkaç noktada birbirlerine dokunurlar ve bu değme noktaları yüzünden X haline benzer bir durum alırlar (Kiazma) . Bağlandıkları yerden kopan homolog kromozomların parçalarının yer değiştirmesine Crossing-over denir. - Diakinez: Parça değişen fakat materyali azalmayan kromozomlar birbirinden ayrılır, spiralleşip kalınlaşır,boyları kısalır ve koyu olarak boyanır.Çekirdekçik kaybolur, çekirdek zarı dağılır ve profaz sona erer. Birinci metafaz: Nukleus zarı erimiştir. Sentriol çiftleri kutuplara gider, iğ iplikleri meydana gelir. Tetratlar ekvatorial düzlemde sıralanır. Birinci anafaz: Homolog kromozomlar bölünmeden sentromerlerinden yakalanarak kutuplara çekilmeye başlarlar. Bu kromozom sayısını haploid duruma düşürür. Birinci telofaz:Kromozomlar interfazdaki durumlarına geçmeye başlar, çekirdek zarı belirginleşir fakat çekirdekçik oluşmaz. Hücre ikiye bölünerek erkekte secunder spermatosit, dişide secunder oosit ve primer kutup hücresi meydana gelir.Böylece haploid kromozomlu olarak birinci mayoz sona erer. İkinci meiosis: Arada bir interfaz evresi yoktur. Mitozun bütün safhaları yeniden tekrarlanır. İkinci profaz:Birinci bölünme sonucunda kendini eşlemiş olan sentrioller, kutuplara doğru giderken aralarında iğ ve hücre zarına doğru aster iplikleri

http://www.biyologlar.com/medikal-biyolojiye-giris

Böceklede sindirim sistemi

Sindirim sistemi, sindirim kanali ve buna dogrudan yada dolayli olarak baglanan çesitli bezlerden meydana gelir. Bu bezler yardimci bezler tükrük bezleri, kör barsak (çekumlar, Caecum: pl caeca) ve malpigi tüpleridir. Sindirim kanali: Sindirim kanali önde agiz ve arkada anüs açikligi olan, vücudu bastan sona kateden bir boru seklindedir. Ön, orta ve art olmak üzere üç kisma ayrilir. Genel olarak bu bölgeler sirasiyla stomadeum, mesenteron, proctodeum ismini alir. Çogunlukla stomadeum ile mesenteron arasinda stomadeal veya cardiac kapakcik, mesenteron ile proctodeum arasinda proctodeal veya pyloric kapakçik (valv) yer alir. Yapi olarak stomadeum ile proctodeum ektodermden, mesenteron ise endodermden gelismistir. Birkaç ilkel böcekte sindirim kanali basit ve boru seklindeyken bir çogunda bu kisimlarin herbiri fonksiyonlarina göre bir takim alt bölümlere ayrilir. STOMADEUM: Ön barsak. Epiteli intima olarak bilinen kutikula içerir; basta bulunan agiz açikligi ile baslar. Bu kisim genellikle 3 esas bölüme ayrilir. 1. Azçok boru seklinde bir ön bölüm özefagus (oesophagus= yemek borusu): Halka kaslarin zayif gelismesi ve boyuna kaslarin kaybolmasiyla özellik kazanmistir. 2. Genis bir kursak (crop): Çok zayif halka ve boyuna kaslarla donatilmistir. Çok fazla genisleme yetenegine sahip olan kursak, çogunlukla besin yada havayla doludur. 3. Proventriculus (ön veya çigneyici mide): Halka ve boyuna kaslar çok iyi gelismistir. Iç tarafta intimanin diken, dis ve çesitli sekillerdeki birçok çikintisi, kaslarin etkisiyle birbirine sürtülür ve bu arada besin parçalari ögütülür. özefagus ile kursak arasindaki sinirda kesin olmayip özefagusun agiza açilan kisminda kas yapisi ile kesinlikle ayirt edilmeyen bir farinks (pharynx=yutak) vardir. 4. Valvula Cardica (mide giris kapagi) ise: Ortabarsaga açilan ve besinin geri dönmesini engelleyen, bir epitel kivrimdir. MESENTERON: Sindirimin büyük bir kismi sindirim kanalinin orta kisminda yapilir. Bu bölgeye ventriculus veya mide denir. Endodermden meydana geldigi için intimayla astarlanmamistir. Genellikle tüp seklinde olmakla beraber belli kisimlar halinde alt bölümlere de ayrilir. Örnegin Hemiptera'da 3 veya 4 bölüm ayrilmistir. Mesenteron disa dogru parmak seklinde tipik dis çikintilar çekumlar verir. Bunlar genellikle midenin önbölgesinde bulunmakla beraber çok daha posterior konumda olabilir. Çekum denen tüpcükler orta barsak yapisindadir ve barsak yüzeyini artirirlar. Böceklerin orta barsak epiteli kaba besin parçalarinin yaralayici etkilerini engelleyen mukoz hücrelerine sahip degillerdir; bunun yerine özellikle kati besinle beslenen böceklerde genelde orta barsak epiteli tarafindan salgilanan koruyucu bir yapi peritrofik membran (besin zari) vardir. Bu zar kitin fibrillerden yapilmistir ve ana maddesi proteindir. Zamanla sindirimin ileri evrelerinde bu zar yikilir ve yeniden yapilir. Bazi türlerde bu zar ön ve orta barsak etrafinda bulunan özel epitel hücrelerinden sürekli salinan maddelerden olusur. Besinin etrafini çeviren bu zar son barsaga dogru bir torba gibi uzayip gider. Sindirilen besin ve sindirim enzimleri bu zardan geçerler. Her besin aliminda bu zar yeniden olusur. Dolayisiyla barsak epiteli zararli etkilerden korunmus olur. Bitki özsuyu emenlerde bu zar yoktur. Kan emenlerde ise çok ince olarak gelisebilir. Peritrofik membranin bir diger görevide besindeki mikroorganizmalarin vücuda girisine engel olmasidir; yani enfeksiyonu engeller. Ventrikulus alinan besine göre bazi böceklerde degisiklige ugramistir. Heteroptera'da orta barsak dört bölgeye ayrilmistir ve içinde bakteri bulunan bir çok sekum yeralir. Heteropterler bitki özsuyu ile beslenirler; karbonhidrat disinda diger gerekli besinleri alabilmek için büyük miktarda bitki özsuyu emmek durumundadir. Fazla miktarda alinan sividaki asiri su hizli bir sekilde atilmak zorundadir, bu nedenle orta barsakta degisiklikler meydana gelmistir. Fazla suyun atilmasi Hemolenfin yogunlugunun korunmasi ve enzim aktivitesini kolaylastirmak için gereklidir. Lepidoptera, Hymenoptera ve Diptera takimina ait türler yalnizca ergin dönemde bitki özsuyu ile beslenirler; bu gruplar gelisimini tamamladigi için az miktardaki besine (özsu) sadece yasamlarini devam ettirebilmek için ihtiyaç duyarlar. Larva döneminde depo edilen besinler genelde yumurta gelisimi için yeterli olur. Ergin dönemde alinan bu besinler kütikula ile kapli depo görevi yapan Kursakta saklanir ve gerekli oldugunda az miktarda orta barsaga gönderilir. Heteroptera ve benzeri böceklerde depo görevi yapan bir kursagin bulunmamasi nedeniyle besindeki fazla suyun olabildigince hizli atilmasi gerekmektedir. Bunun için bu böceklerde suyu kolay geçiren genis rektum yapisi gelismistir, ayrica orta barsagin 3. ve 4. bölgeleri arasinda suyun rektuma akisini saglayan bir daralma vardir ve 4. bölgenin hemolenfedeki suyu aktif olarak uzaklastirdigina inanilir. Proctodeum: Bu bölge farkli böcek gruplarinda büyük ölçüde degisiklik göstermekle beraber genel olarak önden arkaya dogru su kisimlara ayrilmistir. 1- Pylorus: Atik madde ve malpigi tübüllerinden gelen maddelerin toplandigi kisim. 2- Valvula pylorica: Besin zarinin (peritrofik membran) mekanik parçalanmasini saglar. 3- Ileum (ince barsak): Son barsagin orta kismini olusturur. 4- Kolon (kalin barsak): 5- Valvula rektalis: Kuvvetli bir daralma yapar, besin zarinin ortadan kalkmasini saglar. 6- Rektum (art barsak): En önemli görevi suyun rektal papiller'ce emilimini ve diskinin kuvvetli kaslarla sikistirilmasini saglamaktir. Burasi dogrudan anüsle birlesir. Çok defa kasli bir kese seklinde büyümüstür. Sineklerde peritrofik zarin parçalanmasina da katkilari olur. Metamorfoz sirasinda sindirim kanalinda gerek sekil gerekse histolojik bakimdan belirgin degisiklikler olmaktadir. Bu degismeler ayni türün bireylerinin beslenme seklinin genç ve erginlerde ayni olmamasindan ileri gelmekte olup bir çesit adaptasyondur. Protein miktari fazla besinlerle beslenen böceklerde sindirim kanalinin digerlerine göre daha kisa oldugu genel bir kanidir. Imms'e göre en uzun sindirim sistemi sivilar ile beslenen böceklerde görülmektedir. Bunlarin sindirim kanalinin uzunlugu bitki ve hayvanlarin kati dokulariyla beslenen böceklerinkinden daha fazladir. Ancak vücut sivilari beslenen Hymenopter larvalari Imms'in yaptigi genellemenin disinda kalmaktadir. Çünkü bunlarda sindirim kanali kisadir. Malpigi tüpleri: Pek az istisna ile böceklerin sindirim kanalinda mesenteron ile proctodeum'un birlestigi yere yakin bir yerde ince tüp grubu yer alir. Bunlar bosaltim ile görevli olan malpigi tüpleridir. Sayilari 1-150 arasinda degisir. Aphidlerde oldugu gibi bazi grublarda bulunmaz. Labial bezler veya tükrük bezleri: Böceklerin çogunda mesenteronun altinda labiumla baglantili 1 çift bez yer alir. Bu bezlerden herbiri öne dogru uzanan bir kanala sahiptir ve bunlar basta tek bir kanal halinde birleserek labium ve hypopharynx arasinda kalan preoral (agiz boslugu) bosluguna açilir. Görevleri farkli olup hamamböcegi gibi gruplarda genellikle tükrük salgilarlar. Tükrük salgisi, agiz parçalarinin nemlendirir, besin ve diger maddeler için çözücü etki gösterir veya Apis mellifera 'da oldugu gibi sindirim enzimlerini kapsar. Lepidoptera ve Hymenoptera larvalarinda ise larva veya pup muhafazasi için ipek salgilarlar. Kan emen böceklerde kanin emilmesi sirasinda pihtilasmayi önlemek için antikoagulin maddesi salgilar. Sindirim: Agiz boslugu ile yutak, kuvvetli kaslara sahiptir. Agiz ve agiz boslugunun sindirim bakimindan önemi Mandibular, Faringial ve Labial bezler gibi isim alan tükrük bezlerinin varligindan ileri gelmektedir. Ayrica Bu bölgede yer alan faringial sislik özellikle Hymenoptera ve Lepidoptera gibi emici agiz yapisina sahip böceklerde çok iyi gelismistir ve sivilarin tanzim edilmesinde kullanilir. Bu yapi sokucu ve çigneyici agiz yapisina sahip böceklerde de vardir fakat besinlerin agizdan özefagusa geçisinde rol oynarlar. Yemek borusunun (Özefagus) içi ince bir deri ile örtülmüstür. Kursak, alinan besinin saklanarak çigneyici mideye kisim kisim geçirilmesine yarar. Iç yüzeyi bir takim kitinsel, dis gibi çikintilarla kapli olan ön veya çigneyici mide, besinin ufalanmasini saglar; fakat yüzeyi kitinsel oldugundan besin absorbsiyonu olmaz. Kursagin islevlerinden biri de yenen besini sindirilene kadar bekletmektir. Çesitli ergin sivrisinekler ve kan emen Diptera türleri, normal kosullarda kan ve protein içerigi fazla olan diger besinleri, dogrudan dogruya ortabarsaga gönderdikleri halde özellikle seker kapsayan besinler bir süre kursakta bekletmektedir. Bu bölge içerdigi kitinize dis ve çikintilar nedeniyle ilk sindirimin yapildigi yer olarak bilinir. Proventriculus, kursak ile ventrikulus arasinda yar alir; besinleri parçalama ve karistirma ile görevlidir. Ayrica kati besinlerin geriye dogru hareketini engelleyen bir kapak gibi görev yapar fakat sivi besinlerin geriye dogru hareketini engelleyemez. Buradan orta barsak veya diger adi ile Ventriculus (Mide)'a geçen besin maddesi, sindirim için gerekli sivilarla karsilasir ve yavas yavas absorbsiyona ugrayarak sindirilir. Ventriculus sindirim kanalinin baslica salgi bölgesidir. Sindirim sistemi epitelinin çogunlukla silindir seklinde hücrelerden olusan tek tabakali bir epitel olusu böcekler için karakteristiktir. Bu epitel, kivrimlar ve katlar meydana getirmek suretiyle salgi ve absorbsiyon yüzeyini artirmaktadirlar. Bu dokudaki büyük hücreler genellikle sindirim yapma yetenegindedir. Sindirimle ilgili baslica iki hücre tipi vardir. Biri "silli silindirik" hücreler, digeri ise "goblet" hücreleridir. Goblet hücrelerinin görevi sindirim salgilarini biriktirip salgilamaktir. Silli silindirik hücreler ise sindirim enzimlerini meydana getirmekte ve emilme olayinda rol oynamaktadir. Salgilanan enzimler genel olarak lipaz, maltaz, ve tripsin olup ayrica bazi özel maddelerin sindirimini yapacak özel enzimlerde salgilanir örnegin elbise güvesi larvalari kil benzeri maddelerin sindirilmesini saglayan keratinaz enzimine sahiptir. Besin sindirildikten, yani büyük bir kismi absorbsiyona ugradiktan sonra art barsaga geçer. Burada (ön kisimda) az miktarda absorbsiyon olur; özellikle besin artiklarindan kalmis olan su bu bölümde alinir. Diski maddeleri rectumda rektal papillerce suyu tekrar alindiktan sonra buradaki kuvvetli kaslarla sikistirilir ve kuru halde anüsten disari atilir. Bazi böcekler aldiklari selülozlu besinleri sindirecek enzime yeterince sahip degildirler; bu sebep ile bunlarin art barsaklarinda bulunan mikroorganizmalar sindirim isini yapar. Örnegin Termitler (Isoptera)'de durum böyledir. Bazi böcek gruplari örnegin yaprak bitleri (Aphididae) aldiklari fazla miktardaki sekerli sivilari art barsaktaki özel bir kisimda toplayip Cornicle araciliyla disari atarlar. Böceklerin Kolesteral ve B grubu vitaminlere ihtiyaçlari biliniyor ise de, bu konudaki bilgiler henüz yetersizdir. Ancak bazi gruplarda gerekli vitaminlerin simbiyotik mikroorganizmalar tarafindan saglandigi biliniyor.

http://www.biyologlar.com/boceklede-sindirim-sistemi

BİTKİ KARANTİNASI FÜMİGASYON YÖNETMELİĞİ

BİTKİ KARANTİNASI FÜMİGASYON YÖNETMELİĞİ BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç MADDE 1 – (1) Bu Yönetmeliğin amacı; bitki, bitkisel ürün, bitkisel sanayi ürünü ve orman ürünlerinin bulundukları, taşındıkları ve yetiştirildikleri ortamların zararlı organizmalardan arındırılması, miktar ve kalite kayıplarının önlenmesi, fümigasyon işlerini yapacak personelin belirlenmesi, yetiştirilmesi ve yetkili kılınmasına ilişkin usul ve esasları belirlemektir. Kapsam MADDE 2 – (1) Bu Yönetmelik, bitki, bitkisel ürün, bitkisel sanayi ürünü ve orman ürünlerinin; alıcı ülke zirai karantina mevzuatının gerektirmesi, ithalat, ihracat, reeksport ve transit geçişlerde böcek, akar, nematod, hastalık, yabancı ot gibi zararlı organizmalarla bulaşık olduğunun inspektörlerce tespit edilmesi ve lüzum görülmesi; ambalaj maddelerinin, depo, silo, gemi, konteynır gibi bulundukları ortamların temizlenmesi ve iç karantinaya tabi zararlı organizmaların belirlenmesi, kültür bitkilerinin yetiştirildiği ortamların temizlenmesi hallerinde, ayrıca fümigasyon için uygun hale getirilen müze, kütüphane, gıda üreten ve depolayan imalathane, fabrika ile tamamen boş ambar ve depolarda istek üzerine uygulanacak fümigasyonla ilgili hususları kapsar. Dayanak MADDE 3 – (1) Bu Yönetmelik, 11/6/2010 tarihli ve 5996 sayılı Veteriner Hizmetleri, Bitki Sağlığı, Gıda ve Yem Kanunu, 21/12/1967 tarihli ve 969 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Merkez ve Taşra Kuruluşlarına Döner Sermaye Verilmesi Hakkında Kanun ve 7/8/1991 tarihli ve 441 sayılı Tarım ve Köyişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümlerine dayanılarak hazırlanmıştır. Tanımlar MADDE 4 – (1) Bu Yönetmelikte geçen; a) Bakanlık: Tarım ve Köyişleri Bakanlığını, b) Bitki: Canlı bitkiler ile bunların derin dondurulmamış meyve ve sebzeleri, yumrular, soğansılar, soğanlar ve rizomlar, kesme çiçekler, yapraklı dallar, budama artığı yapraklar, yapraklar, bitki doku kültürleri, canlı polen, göz, kalem ve çelik gibi canlılığını koruyan belirli parçaları ile dikim amaçlı olan botanik tohumlarını, c) Bitkisel ürün: Bitkisel orijinli, işlem görmemiş veya basit bir işlemden geçmiş, bitki tanımına girmeyen ürünleri, ç) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar: Bu Yönetmelik esaslarına göre kendi fümigasyonunu bünyesinde çalıştırdığı fümigasyon operatörlerine yaptıracak Türkiye Büyük Millet Meclisi, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürlüğü, Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü, büyükşehir belediyeleri, milli saraylar gibi kuruluşları, d) Doz: Fümigantın, birim ağırlığa, alana veya hacme uygulanan gram (g), mililitre (ml) veya santimetreküp (cm3) cinsinden miktarı, e) Fümigant: Fümigasyonda kullanılan, zararlı organizmalara gaz halinde etki eden katı, sıvı veya gaz formunda pestisitleri, f) Fümigasyon: Zararlı organizmaları imha etmek amacıyla, belirli sıcaklıktaki kapalı bir ortama, gaz halinde etki eden bir fumigantı belirli miktarda verme ve belirli bir süre ortamda tutma işlemini, g) Fümigasyon alanı: Fümigasyonun yapıldığı yerin yanında yaklaşılmasının hayati tehlike arz ettiği alanı, ğ) Fümigasyon operatör yardımcısı belgesi: Bu Yönetmelikte belirtilen esaslar dahilinde eğitilerek başarılı olan ziraat teknikerleri ve ziraat teknisyenlerine verilen belgeyi, h) Fümigasyon operatörü: Fümigasyon işlerinde yeterliliği Bakanlıkça tespit edilerek belgelendirilen ziraat mühendislerini, ı) Fümigasyon operatörü belgesi: Bu Yönetmelikte belirtilen esaslar dahilinde eğitilerek başarılı olan ziraat mühendislerine verilen belgeyi, i) Fümigasyon operatörü kimlik kartı: Fümigasyon işlerinden sorumlu fümigasyon operatörlerine verilen kartı, j) Fümigasyon operatör yardımcısı: Fümigasyon işlerinde yeterliliği Bakanlıkça tespit edilerek belgelendirilen ziraat teknikerlerini ve ziraat teknisyenlerini, k) Fümigasyon ruhsat belgesi: Bu Yönetmelikteki esaslara ve Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara göre, fümigasyonu ticari amaçla yapacak gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlara verilen belgeyi, l) Fümigasyon tutanağı: Fümigasyonu talep edenlerin yetkili temsilcileri ile fümigasyon operatörleri tarafından düzenlenerek imza altına alınan belgeyi, m) Genel Müdürlük: Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğünü, n) Müdürlük: Tarım ve Köyişleri Bakanlığı il ve ilçe müdürlükleri ile zirai karantina müdürlüklerini, o) Zararlı organizma: Bitki veya bitkisel ürünlere zarar veren bitki, hayvan veya patojenik ajanların tür, streyn veya biyotiplerini, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcı Adaylarında Aranan Şartlar ve Seçilen Adayların Eğitimi Adaylarda aranan şartlar MADDE 5 – (1) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı olmak isteyen adaylarda aranılan nitelikler şunlardır: a) T.C. vatandaşı olmak, b) 18 yaşından küçük olmamak, c) Fumigasyon operatörlüğü için ziraat mühendisi olmak, ç) Fumigasyon operatör yardımcılığı için ziraat teknikeri veya ziraat teknisyeni olmak. Başvurular ve istenilen belgeler MADDE 6 – (1) İl ve ilçe müdürlüğü bitki koruma hizmetleri ile zirai karantina müdürlükleri, fümigasyon operatör ve fümigasyon operatör yardımcısı adaylarını tespit ederek Genel Müdürlüğe bildirir. Ayrıca, Genel Müdürlükte fümigasyon uygulamaları ile ilgili çalışan teknik personel de fümigasyon eğitimine katılmak ve belge almak üzere Genel Müdürlükçe belirlenir. (2) Gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar dilekçe ile diğer kamu kurum ve kuruluşlar ise dilekçelerine ilaveten, kuruluşlarında fümigasyon işlerinde çalıştırılacaklarına dair görevlendirme yazısı ile Genel Müdürlüğe veya müdürlüklere başvururlar. (3) Kursa katılacak adaylardan aşağıda sıralanan belgeler istenir: a) T.C. Kimlik Numarası beyanı, b) Gerçek kişi, tüzel kişi ve kuruluşlardan başvuran adayların mezuniyet belgelerinin veya diplomalarının aslı veya Müdürlükçe onaylı sureti, c) 1 adet fotoğraf. Kurslar ve belgelerin düzenlenmesi MADDE 7 – (1) Zirai karantina müdürlükleri veya uygun görülen il müdürlüklerinde, 5 inci ve 6 ncı madde hükümleri doğrultusunda Genel Müdürlükçe hazırlanan programa göre iki hafta süre ile kurslar düzenlenir. Fümigasyon operatör ve fümigasyon operatör yardımcıları gerektiğinde Bakanlığın belirlediği tarih ve yerlerde hizmet içi eğitime tabi tutulur. (2) Adaylara, zirai mücadele araştırma enstitülerinden en az bir, zirai karantina müdürlüklerinden en az iki olmak üzere, en az üç kişilik bir komisyonca teorik ve pratik bilgiler verilir. (3) Kurs sonunda değerlendirme sınavı yapılır. Değerlendirmede 100 üzerinden 70 puan alanlar, Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcısı Belgesi almaya hak kazanırlar. (4) Değerlendirmelere göre hak sahiplerine, örnekleri EK-1 ve EK-2’de gösterilen Fümigasyon Operatörü Belgesi ve Fümigasyon Operatör Yardımcısı Belgesi ile EK-3’te gösterilen Fümigasyon Operatörü Kimlik Kartı kursu düzenleyen müdürlükçe tanzim edilir ve sahiplerine gönderilir. (5) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlardan kurslara katılacaklar, belirlenen kurs ücretlerini ilgili müdürlüğün döner sermaye işletmesine öderler. Kurs ücretlerini ödemeyenler kursa ve sınava alınmaz. (6) Müdürlükçe, kurs düzenlenerek belge tanzim edilenlerin listesi ve sınav sonuçları, Genel Müdürlüğe bildirilir. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Fümigasyon Şartları Vakumlu fümigasyonun teknik şartları MADDE 8 – (1) Vakumlu fümigasyonda aşağıdaki şartlara uyulmalıdır: a) Vakum fümigatuvarları Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara uygun olmalıdır. b) Fümigasyon odasına, fümigant mutlaka gaz halinde verilmelidir. c) Fümigasyon süresince hücre iç basınç ve sıcaklığı istenilen miktarda sabit tutulmalıdır. ç) Gazlama müddetinin sonunda yiyecek maddelerinde en az iki, diğer maddelerde en az bir defa hava ile yıkama işlemi yapılmalıdır. Hava ile yıkama işleminde süre 1,5 saatten az olmamalıdır. d) Yeşil bitkiler, taze sebze ve meyveler vakum fümigasyonuna tabi tutulmamalıdır. e) Vakumlu fümigasyona tabi tutulan uyku dönemindeki aşı kalemi, çelik, fidan gibi bitkiler bir saat geçmedikçe, güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır. f) Fümige edilecek madde, oda veya hücre hacminin dörtte üçünü geçmemelidir. g) Fümige edilecek madde ızgara üzerine istiflenmelidir. Atmosferik fümigasyonun teknik şartları MADDE 9 – (1) Atmosferik fümigasyonda aşağıdaki şartlara uyulmalıdır: a) Gazlama odalarında fümigasyon; 1) Gazlama odaları Bakanlıkça belirlenen teknik şartlara uygun olmalıdır. 2) Atmosferik fümigasyonda gaz odasının sıcaklığı, belirlenen doz ve süre için geçerli olan sıcaklığın altına düşürülmemelidir. 3) Havadan ağır fümigantlarla yapılacak uygulamalarda fümige edilecek madde, oda veya hücre hacminin dörtte üçünü geçmemelidir. 4) Fümige edilecek madde ızgara üzerinde istiflenmelidir. b) Gaz geçirmez örtü altında fümigasyon; 1) Fümigasyonun yapılacağı zemin beton değil ise, yığın altına branda bezi, plastik örtü veya benzeri bir örtü serilmelidir. 2) Fümige edilecek madde ambalajlı ise ızgara yerleştirilerek, sirkülasyonu sağlamak amacıyla ambalajlar aralıklı olarak istif edilmelidir. 3) Havadan ağır fümigantlarla yapılacak uygulamalarda istif ile örtü arasında 30 cm boşluk bırakılmalıdır. 4) Yığına fümigant uygulaması, her fümigantın teknik özelliklerine uygun olarak yapılmalıdır. c) Toprak fümigasyonu; 1) Toprak, bitkisel artıklardan temizlenmeli, 35-40 cm derinliğinde ve granül hale gelecek şekilde işlenmeli, uygun tavda olmalıdır. 2) Fümigant her tarafa yayılacak şekilde bir dağıtma düzeni ile uygun sıcaklık ve basınç altında uygulanmalıdır. 3) Uygulamadan sonra toprağın fümiganttan arındırılması sağlanmalıdır. Fümigasyon için aranan şartlar MADDE 10 – (1) Fümigasyon öncesinde ve sırasında aşağıdaki tedbirler alınmalıdır: a) Fümigasyon işlemi, meskun yerlerden ve çalışılan ortamlardan uzakta yapılmalıdır. b) Fümigasyon işlemi bir fümigasyon operatörü tarafından yapılır. Ancak gerektiğinde fumigasyon operatörü yanında bir fümigasyon operatör yardımcısı da istihdam edilir. c) Fümigasyon yapanlar, fümiganta uygun süzgece sahip gaz maskesi kullanmalı, süzgecin kullanım süreleri dikkate alınmalıdır. ç) Ekipmanda, hiç kullanılmamış süzgeç daima hazır bulundurulmalıdır. d) Fümigasyon esnasında sigara içilmemeli ve herhangi bir şey yenilmemelidir. e) Fümigant kesinlikle deri ile temas etmemelidir. f) Fümigasyon işleminden sonra, fümigasyon mahallinde uygun bir yere uyarı levhası asılmalıdır. g) Muhtemel zehirlenme ve yangın tehlikesine karşı hastane ve itfaiye teşkilatı telefon numaraları fümigasyon operatörünce bilinmelidir. ğ) Fümigasyon uygulamaları yapanlarda, zehirlenme belirtileri görüldüğünde derhal doktora başvurulmalıdır. h) Boş fümigant ambalajları usulüne uygun olarak imha edilmelidir. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Fümigasyon Operatörü ve Fümigasyon Operatör Yardımcılarının Çalışma Şekilleri, Görev ve Sorumlulukları Çalışma şekilleri MADDE 11 – (1) Müdürlüklerde çalışan fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı çalıştıkları kuruluş yöneticileri tarafından görevlendirilir. (2) Fümigasyon mahalline gidiş ve dönüş, fümigasyon talebinde bulunan şahıs veya firmaların temin edeceği vasıtalardan yararlanılarak yapılır. (3) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcıları gerektiğinde mesai saatleri dışında ve resmî tatil günlerinde de çalıştırılır. Görev yetki ve sorumlulukları MADDE 12 – (1) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcılarının görev, yetki ve sorumlulukları aşağıda belirtilmiştir. a) Fümigasyon operatörleri; 1) Fümigasyon talebini inceler, uygulamayı planlar ve organize eder. 2) Kullanılacak fümigantın cinsini, dozunu ve fümigasyon süresini tespit eder. 3) Hazırlıkları kontrol edip fiili olarak fümigasyonun başlatılmasını sağlar. 4) Güvenlik ve teknik tedbirleri denetler, eksiklikler varsa giderilmesini sağlar. 5) Fümigasyon süresi sonunda fümigasyon ortamının yeterince havalanıp havalanmadığı, personelin uygun çalışma koşullarının oluşup oluşmadığını ölçümlerle tespit eder. 6) Fümigasyon operatör yardımcısı tarafından düzenlenen ve EK– 4’te yer alan Fümigasyon Tutanağını imzalar. 7) Fümigasyondan ve uygulama anındaki can ve mal güvenliğinden bizzat sorumludur. b) Fümigasyon operatör yardımcıları; 1) Fümigasyon operatörünün verdiği plana göre fümigasyon ortamını hazırlar. 2) Fümigasyon ortamında izolasyonu sağlar, fümigant dağıtım düzenini bizzat kendisi hazırlar. 3) Gerekli güvenlik teknik tedbirlerini alır. 4) Fümigasyon tutanağını hazırlar ve imzalar. 5) Fümigasyon sonunda gerekli işlemleri yaparak ortamı havalandırır. 6) Fümigasyonda operatörlerine bağlı olarak çalışırlar ve onlara karşı sorumludurlar. 7) Fümigasyon operatör yardımcılarının bulunmadığı yerlerde bu görevleri fümigasyon operatörleri yürütür. BEŞİNCİ BÖLÜM Fümigasyon Yapacak Gerçek ve Tüzel Kişi ile Kuruluşlarda Aranacak Şartlar Müdürlükler MADDE 13 – (1) Fümigasyon yapacak müdürlüklerde aranacak şartlar şunlardır: a) En az bir fümigasyon operatörüne sahip olmak, b) Fümigasyon odası veya gaz geçirmez örtü, maske ve yedek süzgeci, kum torbası, sonda, gaz yoğunluğu ölçüm cihazı, termometre, vantilatör, fümigant odalarında aspiratör, ısıtma kabı, kutu açacağı, uyarı levhası, şeritmetre, ızgara, branda bezi, plastik örtü ve dağıtım sistemi gibi araç ve gereçleri bulundurmak, c) Fümigasyonda kullanılan araç ve gereçlerle fümigantların muhafaza edilebileceği uygun bir depoya sahip olmak. Diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişiler MADDE 14 – (1) Fümigasyon yapacak diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlarda aranacak şartlar şunlardır: a) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar hariç vergi kayıt belgesi fotokopisi ile ticaret sicil kayıt örneği, b) Fümigasyon işlemini kendi bünyelerinde ve ücret karşılığında yapacakların bir fümigasyon operatörü istihdam etmeleri, c) 13 üncü maddenin birinci fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde belirtilen hususlara sahip olmaları, ç) İşletme içinde bir lavabo ve temizlik malzemeleri bulundurmaları, d) Fümigasyon ruhsat belgesine sahip olmaları, e) Fümigasyon işlemini kendi bünyesinde veya ücret karşılığında yapan gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşların çalıştırdıkları fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcılarıyla aralarındaki noter onaylı iş sözleşmelerini ibraz etmeleri gerekmektedir. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarda bu şart aranmaz. (2) Fümigasyonu ücret karşılığında yapacak gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar, müdürlüğe belirttikleri iller doğrultusunda faaliyet gösterir. Faaliyet gösterilecek il sayısı toplamı beş adedi geçemez. (3) Yeni fümigasyon operatörü istihdam edenler onbeş gün içerisinde, adres değişikliği ise en geç bir ay içerisinde ilgili müdürlüğe bildirilir. (4) Faaliyette bulunulacak il sayısı ile hangi ilde hangi fümigasyon operatörlerin veya fümigasyon operatörü ve yardımcılarının görev yaptığı ve istenilen diğer bilgi ve belgeler ile yapılan uygulamaların raporlarının, üçer aylık dönemler halinde, ruhsat aldıkları müdürlüklere bildirir. ALTINCI BÖLÜM Ruhsatlandırılma ve Denetleme Ruhsatlandırma MADDE 15 – (1) 5996 sayılı Kanunun 15 inci maddesinin onikinci fıkrasına istinaden, zararlı organizma ile mücadeleyi, ticarî amaçla yapmak isteyen gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ile diğer kamu kurum ve kuruluşlar, fümigasyon ruhsatı almak zorundadırlar. Ruhsat almak isteyenler aşağıdaki belge ve bilgilerle zirai karantina müdürlüklerine, bunların bulunmadığı illerde ise müdürlüklere başvuruda bulunurlar. a) Dilekçe, b) Fümigasyon operatörü belgesinin müdürlükçe onaylı sureti, c) Diğer kamu kurum ve kuruluşlar hariç ticaret sicil kayıt örneği, ç) 13 üncü maddenin (b) ve (c) bentlerinde belirtilen şartları taşıdığının belirlenmesi, d) Gerçek kişiler için 2 adet fotoğraf, e) Müdürlükten temin ettikleri ilgili müdürlük tasdikli Denetleme Defteri. (2) Başvuruda bulunulan belgeler ile 13 üncü maddede belirtilen şartları taşıyıp taşımadığı müdürlükçe incelenir. Müdürlükte varsa en az bir fümigasyon operatörü yoksa bir fümigasyon operatörü yardımcısı ve bir teknik personel tarafından işyerinde inceleme yapılır ve 14 üncü maddedeki şartları taşıdığı bir tutanakla belirlenenlere müdürlük tarafından EK-5’te yer alan Zirai Fümigasyon Ruhsatı düzenlenir. Denetleme MADDE 16 – (1) Müdürlükler; ücret karşılığında veya kendi fümigasyonunu yapan diğer kamu, gerçek, tüzel kişi ve kuruluşları; görevlendirecekleri varsa bir fümigasyon operatörü yoksa bir fümigasyon operatörü yardımcısı ve bir teknik personel ile yılda en az bir defa denetler. Denetlemelerde fümigasyonla ilgili her türlü bilgi ve belgeler; diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile özel ve tüzel kişi ve kuruluşlarca, denetim elemanlarına ibraz edilmek zorundadır. (2) Müdürlükler, yapılan denetleme ve sonuçları hakkında düzenleyecekleri raporları altışar aylık dönemler halinde Genel Müdürlüğe gönderirler. (3) Denetlemede tespit edilen aksaklık ve noksanlıklar, iş yerinde bulundurulması zorunlu olan müdürlük tasdikli Denetleme Defterine kaydedilir ve imzalanır. (4) Aksaklık ve noksanlıkların en geç bir ay içerisinde giderilmemesi halinde, diğer kamu, gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlara yazılı olarak ihtar verilir. Ruhsat iptali MADDE 17 – (1) Denetlemelerde belirlenen aksaklık ve noksanlıkları, ihtar tarihini takiben bir ay içerisinde gidermeyen diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşların ruhsatları müdürlükler tarafından iptal edilir. (2) Denetleme sırasında usulsüzlük tespiti halinde, fümigasyon ruhsatı iptal edilir. (3) Ruhsatı iptal edilen diğer kamu kurum ve kuruluşlar ile gerçek ve tüzel kişi ve kuruluşlar ve buralarda istihdam edilen kişiler adına üç yıl süreyle tekrar ruhsat düzenlenemez. (4) Fümigasyon operatörü ve fümigasyon operatör yardımcısı sadece bir fümigasyon şirketinde faaliyet gösterir. Bir fümigasyon operatörünün ve fümigasyon operatör yardımcısının birden fazla fümigasyon şirketinde faaliyette bulunması veya fümigasyon uygulamalarıyla ilgili usulsüzlük tespit edilmesi halinde, fümigasyon operatörü ve operatör yardımcısı belgeleri Genel Müdürlükçe iptal edilir. (5) Fümigasyon operatörü belgesi ile fümigasyon operatör yardımcısı belgesi iptal edilenler iki yıl süreyle bu belgeyi almak için müracaatta bulunamaz. (6) Ruhsatı iptal edilmiş olanlar veya ruhsat almadığı halde fümigasyon yapanlara, 5996 sayılı Kanunun 38 inci maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendi hükümleri uygulanır. (7) Kendi isteği ile ruhsatı iptal edilenler altıncı fıkra hükmü dışındadır. YEDİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler Kazanılmış haklar MADDE 18 – (1) Bu Yönetmeliğin yürürlüğe girdiği tarihten önce, fümigasyon operatörü, fümigasyon operatör yardımcısı ve usta belgesi alanların hakları saklıdır. Yürürlükten kaldırılan yönetmelik MADDE 19 – (1) 24/8/2005 tarihli ve 25916 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Zirai Karantina Fümigasyon Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Yürürlük MADDE 20 – (1) Bu Yönetmelik yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme MADDE 21 – (1) Bu Yönetmelik hükümlerini Tarım ve Köyişleri Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/bitki-karantinasi-fumigasyon-yonetmeligi

KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI

KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI

İli : RİZE Adı : KAÇKAR DAĞLARI MİLLİ PARKI Kuruluşu : 1994 Alanı : 51.550 ha. Konumu : Rize ili, Çamlıhemşin ilçesi sınırları içerisinde yer almaktadır. Ulaşım : Milli parka Çamlıhemşin ilçesinden 16 km’lik bir karayolu ile ulaşılmaktadır. Kaynak Değerleri :           Kaçkar Dağları’nı batıdan Fırtına Deresi, kuzeyden ve doğudan Hemşin Deresi çevreler. Bu vadiler zengin bir floraya sahiptir. Bitki örtüsü kolşik flora özelliğinde olup, gerek alt flora, gerekse üst flora endemik türler içermektedir. Türkiye’de Rhododendron’ların 3000 m’ye ulaştığı tek yer burasıdır.           Ülkemizde Pleistosen’e ait buzul izleriyle beraber, aktüel buzullaşmanın birlikte görüldüğü ender yerlerden birisi de Kaçkar Dağları’dır. Bu sahada birçok buzulla birlikte, buzul gölleri, buzul vadileri, sirkler ve morenler bulunmaktadır.         Genel olarak granit ve granitik kayaçlardan meydana gelen jeolojik yapı üzerinde Alp Orojenezi\'nin derin etkileri görülmektedir.           Fauna açısından da zengin olan Kaçkar Dağları’nda yaban keçisi, kurt, ayı, domuz, tilki, geyik, sansar, çakal, kuşlardan sülün, kartal, doğan, atmaca, şahin, yaban tavuğu vb. yaban hayvanları bulunmaktadır.           Her yıl Nisan ve Mayıs aylarında Karadeniz\'den ayrılarak Hemşin, Fırtına ve Çağlayan dereleri boyunca sadece yumurta bırakmak için seyahat eden deniz alalarının derelerdeki üreme faaliyetlerini görmek ve izlemek dikkate değer bir olaydır. Her yıl yumurtalarını söz konusu derelerin aynı yerlerine bırakan deniz alaları Ağustos ve Eylül aylarında tekrar denize dönmektedirler.          Kaçkar Dağları’nda yükseltinin kısa mesafelerde artması yaylacılık etkinliklerine bağlı bir takım geçici yerleşmelerin de kurulmasına doğrudan etkili olmuştur. Ülkemizin önemli zirvelerinden birisine sahip olan Kaçkar Dağları’nda aktüel buzullaşmanın ve diğer doğal değerlerin zenginliği dağcıları, turistleri ve bilim çevrelerini buraya çekmiştir.  Görünecek Yerler : Başta Fırtına Deresi ve Hemşin Deresi olmak üzere; bitki çeşitliliği ve zenginliği ile fauna çeşitliliğinin yoğunlaştığı bütün vadiler görülmeye değer niteliktedir. Fırtana Deresi Vadisi’nde yer alan Zilkale Harabeleri kültürel açıdan önemli bir değer taşır. Aynı zamanda yörenin sosyal, kültürel ve ekonomik mekansal görüntüsünü sergileyen yayla yerleşimleri hem doğaya uyumu, hem de mimari değerleri ile ziyaretçileri etkileyici özellikler taşımaktadır. Bu yayla yerleşimlerinin başlıcaları Ayder Yaylası ve kaplıcalarıdır. Mevcut Hizmetler : Ayder Yaylası yerleşim alanı yakınında günübirlik kullanıma yönelik hizmet sunan düzenlenmiş saha mevcuttur. Milli park ayrıca doğa yürüyüş sporuna uygun topografyası ile dağcılık faaliyetlerine olanak sağlamaktadır. Konaklama : Milli parkın, Çamlıhemşin ilçesi, Ayder Yaylası başta olmak üzere yayla yerleşim alanlarının bazı bölümlerinde kontrollü olarak çadır ile konaklama yapılabilmektedir. http://www.milliparklar.gov.tr

http://www.biyologlar.com/kackar-daglari-milli-parki

TEMELİNDE SUBLİME VE KARIŞIMLARI BULUNAN TESPİT SOLUSYONLARI

Sublime genel bir tespit solüsyonudur. Kuvvetli bir koagulant (pıhtılaştırıcı)’ dır. Dokuya nüfuzu yavaştır. Ya tek başına kullanılır yada çeşitli karışımların bünyesine girerek kullanılır. A- Sublime solusyonu : Sature (doymuş) bir solusyon halinde kullanılır veya sature solusyonu içerisine % 5 lik asetik asit ilave edilerek kullanılır. Sublime  (Cıva klorur)  ………….……….7,5 gr. Saf su  ………………… ……………… 100 cc Bu terkip ısıtılır ve Cıva klorurun erimesi sağlanır. Kaynamadan dolayı kaybolan su ilave edilir. Eridikten sonra süzülür. Sublimenin fazlası  ince iğne şeklinde kristallere dönüşür ve şişenin dibinde birikir. Bu hazırlanan solusyon sature sublimedir. B- Asetik asitli sublime Sublime …………..95 cc. Asetik asit ………... 5 cc Sublime ile hazırlanmış solusyonları tespit solusyonu olarak kullanırken hiçbir zaman içine metal pens sokulmamalıdır.Tespit Süresi:  2-6 saat olup, parçaların büyüklüğü en fazla 2-3 mm olmalıdır. Yıkama:  24 saat müddetle  % 70 ‘lik alkolde parçalar yıkanır. Sublimeyi yok etmek için parçaları iyotlu alkolde yıkanması gerekir. Hatta parçalar iyotlu alkolde birkaç gün tutularak iyotlu alkol sık sık değiştirilir. İyotlu alkol elde etmek için % 70 ‘lik alkole iyot ilave edilerek solusyonun Konyak rengini alması sağlanır. İyotu tam yok etmek için parçayı bir müddet (24 saat)  % 95’lik alkolde bırakmak gerekir. Üstünlükleri : Sublime kuvvetli bir kuagulanttır. Bütün boyalarla boyanırlar. Metilen mavisi ile kollegen fibriller çok iyi görünürler.Sakıncaları : Parçaya geç ve az nüfuz eder. Bu nedenle parçanın çok küçük olması gerekir. Dokuda olmayan yapılar meydana gelir. Tespitten dolayı parçalar çabucak toz hale gelebilir. Bazı nükleus boyaları bu tespitten sonra nükleusu zor boyar. C – Zenker Likidi Potasyum dikromat ………… 25 gr …………. 2.5 gr Sublime (Civa klorur) ………   50 gr …………. 5 gr. Sodyum sülfat ………………  10 gr ………….. 1 gr Saf su …………………………1000 cc ……….. 100 cc Bu karışımın tümü sıcakta eritilir sonra dinlendirilir. Kaynama nedeniyle kaybolan su ilave edilir. Sonra süzülür. Hazırlanmış bu solusyon stok solusyondur. Uzun süre saklanabilir. Kullanılacağı zaman ; Stok zenker solusyonu ……… 100 ccAsetik asit ………………………..5 cc.        alınır ve kullanılır. Tespit Süresi : 12 saat olup, karanlıkta tespit yapılır.Yıkama: Akan çeşme suyuna birkaç saat tutulup, dikromatinin gitmesi sağlanır. Bundan sonra parçalar 24 saat % 70’lik alkolde tutulur. Sublimeyi gidermek için parçalar 5-6 saat iyotlu alkol içerisine alınır. İyotu yok etmek için 24 saat % 95’lik alkol içine alınır. Üstünlükleri:  Parçalara hızlı nüfuz eder. Böylece hızlı tespit eder. Bütün boyalarla boyanır. Özellikle Anilin mavisiyle bağ dokusu çok iyi boyanır.   Sakıncaları: Uzunca ve sayıca çok yıkama gerektirir. Sublime gibi dokularda olmayan maddeler meydana getirir. Uzun bir tespitten sonra parça çabuk dağılabilir. Tespitler uzun tutulursa nükleuslar iyi boyanmaz. D – Helly Likidi (Zenker Formalin)Zenker likidindeki asetik asit yerine % 10’luk Nötr veya ticari formol kullanılır. Kullanılacağı zaman stok zenker solusyonuna formol ilave edilir.   Zenker solusyonu……………………………100 cc Formaldehit ……………………………………. 5 ccTespit Süresi : 2- 4 mm lik parçalar 1-8 saat kadar bu solusyonda bırakılmalıdır. Yıkama           : Zenker solusyonundaki gibidir.

http://www.biyologlar.com/temelinde-sublime-ve-karisimlari-bulunan-tespit-solusyonlari

XXIV.Ulusal Biyokimya Kongresi

XXIV.Ulusal Biyokimya Kongresi

Değerli Meslektaşlarım, Sizleri 25 - 28 Eylül 2012 tarihlerinde, tarih öncesi dönemden beri pek çok Anadolu Medeniyetine beşik olmuş, kucak açmış Konya’da, Hazreti Mevlana’nın kentinde yapılacak olan XXIV.Ulusal Biyokimya Kongresi ve Kongre öncesinde ve sonrasında gerçekleştirilecek olan çalıştaylara katılmaya davet etmekten onur duyuyorum. Açılış Konferansı, kongremizin de ana konusunu oluşturan Tıbbi Laboratuvarlarda İzlenebilirlik – Standardizasyon – Harmonizasyon üzerine Prof. Dr. Lothar Siekmann tarafından yapılacaktır. Prof. Siekmann, Joint Commission for Traceability in Laboratory Medicine (JCTLM) Yönetim Kurulu Üyesi, kuruluşun IFCC Temsilcisi ve JCTLM Reference Measurement Laboratories Çalışma Grubu Başkanı olup, izlenebilirlik – standardizasyon - harmonizasyon alanında en yetkin bilimcilerden biridir. Konuşmasının meslektaşlarımız için ilgi çekici olacağını düşünüyoruz. Kongre bilimsel programında bu yıl çok sayıda genel konferans da bulunmaktadır. Bunların başında “keynote” konuşmacılarımızdan Prof. Dr. Sevil Atasoy’un yapacağı Kepçe Kulaktan Kesik Kulağa Biyokriminolojinin Önlenemez Yükselişi başlıklı konuşma tüm katılımcılarımızın dikkatini çekecektir. Ayrıca, son zamanlarda yeniden canlanan Kolesterol, Dislipidemiler ve Statinler konusundaki tartışmalara klinisyenlerin nasıl baktığına yönelik olarak Kardiyolog Prof. Dr. Sinan Aydoğdu tarafından Klinisyen Gözüyle Kolesterol Tartışmalarına Güncel Bakış başlıklı bir genel konferans verilecektir. Son zamanlarda gerek tıp alanında, gerekse özel olarak tıbbi laboratuvar alanında önemli gelişmelerin olduğu Nanoteknoloji konusunda ise başarılı genç bilim insanlarımızdan Dr. Selman Yavuz tarafından Nanoteknoloji, Tıp ve Laboratuvar başlıklı bir genel konferans verilecektir. Bunlara ek olarak Prof. Dr. Reşat Apak, oksidatif stres, antioksidan aktivite/kapasite çalışmalarında kullanılan CUPRAC yöntemi konusunda Antioksidan Aktivite/Kapasite Tayin Yöntemleri, CUPRAC Yöntemi ve İnsan Sağlığındaki Önemi başlıklı, Prof. Dr. Sema Genç ise gene güncel bir konu olan osteoporoz üzerine Osteoporoz: Klinik ve Laboratuvar Yaklaşım başlıklı birer genel konferans vereceklerdir. Kongre bilimsel programında her zaman olduğu gibi Laboratuvar Yönetimine yönelik oturumlar bulunmaktadır. Bunlardan birisi tıbbi laboratuvarlarda ISO 15189 akreditasyon süreci ve hizmet kailte standartları üzerine düzenlediğimiz bir panel olup, panelde Sağlık Bakanlığı ve TÜRKAK’ın katkılarıyla birlikte akreditasyon alanında önemli yol kat etmiş meslektaşlarımız tarafından aktarılacak bilgilere ulaşacağız. Laboratuvar Yönetimi alanındaki diğer oturum ise, yakın zamanda kaybettiğimiz, derneğimizin kurucu üyesi Uzm. Dr. M. Engiz Tezcan anısına düzenlediğimiz Yalın Laboratuvar Yönetimi, Klinisyen Laboratuvarcı İlişkisi, Hasta Güvenliği, Kritik Değerlere Yaklaşım, Risk Yönetimi ve Kaliteye Etkisi, Biyolojik Varyasyon ve Laboratuvar Sonuçlarına Katkısı, Sağlık Bakanlığı’nın Laboratuvar Hizmetleri Dairesi’nin Güncel Çalışmaları ve Hedefleri konularının işleneceği bir paneldir. Laboratuvar Yönetimi ile ilgili diğer bir panelde, IFCC Referans Aralık Komitesi Başkanı Prof. Dr. Kiyoshi Ichihara’nın yürüttüğü Küresel Referans Aralık Çalışması ve bununla bağıntılı olarak ülkemizde yapılan çok merkezli referans aralık çalışmalarının sonuçları Prof. Dr. Yahya Laleli ve Prof. Dr. Yeşim Özarda’nın katkılarıyla tartışılacaktır. Bilimsel programda yer alan dikkat çekici oturumlardan tüm katılımcıların ilgisini çekeceğini düşündüğümüz ve birisi Prof. Dr. Mustafa Gültepe moderatörlüğünde yapılacak olan Tek Karbon Metabolizması ve Nörokimya üzerine, diğeri Prof. Dr. Arzu Seven moderatörlüğünde yapılacak olan Endoplazmik Retikülum Stresi ve Metabolik Homeostaz üzerine, bir diğeri ise Prof. Dr. Ali Ünlü moderatörlüğünde yapılacak olan, güncel ve popüler bir konu olan Gıda, Vitamin ve Eser Element Destekleri üzerine konuşmalar içeren üç paneldir. Programda her zaman olduğu gibi tıbbi laboratuvar alanında yeniliklere iki panelde yer verildi. Bunlardan birisi son zamanların gözde konusu MikroRNA’lar ve Tıbbi Laboratuvar üzerine olup yakın zamanda kaybettiğimiz Hocamız Prof. Dr. Yavuz Taga anısına düzenlenmiştir, diğeri ise bizzat uygulayıcıları tarafından aktarılacak olan moleküler tanıya yönelik çalışmalar üzerinedir. Tıbbi biyokimyada özel konular kapsamında yer verdiğimiz ve bizzat uygulayıcılar tarafından verilecek olan Adipokinler ve Alkolik Olmayan Yağlı Karaciğer, Lizozomal Depo Hastalıklarında Otofaji, Siklik Nükleotid Fosfodiesterazlar ve Klinik Önemi, Gen Klonlanması ve İfade Seviyesinin Belirlenmesinde Yenilikler konulu konferansların da ilgi çekeceğini düşünüyoruz. Eğitim hemen her kongremizin bilimsel programında yer verdiğimiz bir alandır. Bu kapsamda programda iki panel bulunmaktadır. Bu panellerin birisinde lisans düzeyinde biyokimya laboratuvar eğitimi her yönüyle tartışılacaktır. Diğeri ise tarihçesiyle birlikte biyokimya uzmanlık eğitiminin, ülkemiz gerçeklerinin ve özellikle Avrupa’daki durumun tartışılacağı Uzmanlık Eğitimi Panelidir. Eğitim alanında ayrıca tüm katılımcıların ilgisini çekeceğini düşündüğümüz ve Türk Biyokimya Dergisi Baş Editörü Prof. Dr. Yahya Laleli moderatörlüğünde yapılacak olan Bilimsel Makale Yazımı konusundaki panelin de çok yararlı olacağına inanıyoruz. Bu yıl 11-12 Mayıs tarihinde Ankara’da düzenlediğimiz, çok ilgi çekmesi ve istek gelmesi üzerine Kongre öncesinde yapacağımız bir günlük Kalite Kılavuzları Temelinda Laboratuvar Hesaplamaları Kursu ve Kongre sonrasında yapacağımız, gene bir günlük LC-MS/MS ve GC-MS/MS uygulamalarının yer aldığı Laboratuvarların Yeni Gözdesi Kütle Spektrometreleri ve Klinik Uygulamaları Kursu ile ilgili bilgilere kongre sitemizden ulaşabilirsiniz. Sınırlı sayıda katılımcının yer alacağı bu kurslar için çok gecikmeden başvuru yapmanızı öneririz. Bu Kongre’de yukarıda aktardıklarımızın yanı sıra sözlü sunumlar için de önemli bir zaman ayrılmıştır. Ayrıca, genç katılımcılar için kısmi yol ve kalacak yer desteği sağlamak üzere TUBITAK’a başvuru yapılacaktır, lutfen şimdiden Dernek’e başvurunuzu yapınız. Kapanış sırasında, Bilimsel Komite tarafından seçilmiş on poster arasından, kura ile belirlenen bir katılımcıya, bir diz üstü bilgisayar, diğer dokuz katılımcıya ise kitap hediye edilecektir. Ayrıca, orada bulunan katılımcılar arasından, kura ile belirlenecek, beş meslektaşımız TBD 2013 yılı Kongresine katılım ücreti ödemeden katılabileceklerdir. Kongre’de sunulan tüm çalışmalar, SCI Expanded, Journal Citation Reports/Science Edition, Chemical Abstracts, Directory of Open Access Journals, Index Copernicus, EmbaseScopus, indekslerinde indekslenen "Turkish Journal of Biochemistry-Türk Biyokimya Dergisi", özel sayısında yer alacaktır. Bu yıl kongrede önceki yıllara göre sosyal programa daha geniş yer ayrılmıştır. Bu kapsamda 25 Eylül'de Dedeman Otel'de gerçekleşecek Açılış Kokteyli ile başlayan, 26 Eylülde yer alacak Panoramik Konya Turu ve sonrasında gerçekleştirilecek olan Semazen Gösterisi ve Akşam Yemeği ve 27 Eylül akşamı tarihi Zazadin Han’da verilecek olan yerel yemeklerin sunulacağı akşam yemeği ile devam eden programa hepinizi davet ediyoruz. Kongremiz, her zaman olduğu gibi, 28 Eylül akşamı yapılacak olan Kapanış Töreni ve Gala Yemeği ile sonuçlanacaktır. Değerli Meslektaşlarım, Hepinizi bu zengin bilimsel ve sosyal programı paylaşmaya, kongremize katılmaya davet ediyoruz. Kongremize gösterdiğiniz ilgiden dolayı şimdiden teşekkür ederiz. Ek olarak, biyokimya ve ilgili tüm alanlarda yeni bilimsel gelişmelerin paylaşılacağı bu bilimsel toplantıların gerçekleştirilebilmesi için maddi desteklerini esirgemeyen ve teknolojik gelişmeleri standlarına taşıyarak laboratuvarlarımızın çağdaşlaşmasına katkıda bulunan diyagnostik firmalarını da 24. Ulusal Biyokimya Kongresi’nde, tüm meslektaşlarımızla birlikte aramızda görmekten mutluluk duyacağımızı belirtmek isterim. Saygılarımla,Prof. Dr. Nazmi ÖzerTürk Biyokimya Derneği Başkanı   Resmi Web Sitesi: http://www.biyokimyakongresi.org/kayit-ve-konaklama/konaklama-bilgileri/

http://www.biyologlar.com/xxiv-ulusal-biyokimya-kongresi

Ekosistem Nedir ?

Ekosistem, bir alandaki canlı organizmalar ve cansız varlıkların hepsinin birden oluşturduğu sistem. Organizmalarla cansız çevre elementleri birbiriyle sıkı sıkıya bağlıdır. Karşılıklı olarak madde alışverişi yapacak biçimde birbirlerine etki yapan organizmalarla, cansız maddelerin bulunduğu herhangi bir doğa parçası bir ekosistemdir. Ekosistem yaklaşımı, bireysel organizmalar ya da topluluklardan çok tüm alanın işlevlerinin nasıl olduğuyla ilgilenir. Bir alandaki organizmalar ve cansız çevreleriyle olan ilişkilerine bakar. Bir ekosistem, temel olarak abiyotik maddeler, üreticiler, tüketiciler ve ayrıştırıcılardan oluşur. Ekosistemlerde yaşam, enerji akışı ve besin döngüleriyle sürer. Açık bir sistem olan ekosistemde, enerji ve besin giriş-çıkışı süreklidir. Bir ekosistemin dört temel bileşeni vardır. Üreticiler ototroflar, tüketiciler (hetotroflar), ayrıştırıcılar (saprofitler) ve doğal çevre. İlk üç bileşen, dördüncü bileşenin oluşturduğu cansız doğa içinde varlıklarını sürdüren canlı yaşamı kapsar. Cansız doğal çevre ile bu çevre içinde yaşamlarını sürdüren canlılar arasındaki ilişkileri ve etkileşimleri inceleyen bilim dalına ekoloji adı verilir. Ekoloji canlı varlıkların birbirleriyle ve bulundukları ortamla ilişkilerini inceler. Ekolojik denge ise doğada canlıların kendi aralarındaki ve fiziksel çevreleriyle ilişkilerini sağlıklı gelişmesine imkan tanımasıdır. Ekosistemdeki her canlı türü çevre koşullarından etkilenir ve kendi yaşam faaliyetleriyle bulunduğu habitatın koşullarını etkiler, değişikliğe uğratır. Öte yandan Biyosferdeki çeşitli ekosistemlere sürekli olarak zehirli maddeler katılmaktadır. Bunların bir kısmı doğadan kaynaklanır. Örneğin bir volkanın faaliyeti sırasında çıkan kükürt gazları çevreye yayılarak bitkilerin gelişmesini engeller. Denizlerde doğal olarak bulunan cıva deniz canlılarında birikerek insan sağlığını besin yoluyla tehdit eder. Orman içinde akan bir dereye dökülen yaprak gibi organik maddeler bu habitatta büyük ölçüde oksijen noksanlığına neden olabilir. Bununla birlikte kirlenme denilince insan müdahalesi sonunda oluşan çevre bozulması anlaşılmaktadır. Böylece ekosistemde canlıların yaşamını ciddi ölçüde etkileyen değişiklikler olmaktadır. İnsan da canlı bir varlık olarak bulunduğu ekosistemin bir parçası olduğu için kendinin neden olduğu değişiklikler başka canlılara olduğu gibi eninde sonunda kendisini de etkilemektedir. Bu değişiklikler bazen insanın o çevrede barınmasını olanaksızlaştıracak boyutlara ulaşır. Besin zincirine örnekler: 1- Ot, fare, tilki, dağ aslanı (üç üyeli bir zincir) 2- Ot, çekirge, kurbağa, yılan, atmaca (dört üyeli bir zincir) 3- Yonca, dana, insan, (üç üyeli bir zincir) İnsan genellikle besin zincirinin son halkasıdır. Tabiatta birçok küçük besin zinciri birbiri içine geçmiş durumdadır. İç içe geçmiş besin zincirlerinin tümüne besin ağı denir. Besin zinciri veya besin ağını oluşturan canlılar arasında bir denge vardır. Herhangi bir basamaktaki bir değişim hayvan populaşyonları arasındaki dengeyi bozar ve herhangi bir basamaktaki değişimi onun üzerindeki veya onunla beslenen basamağı etkiler, değişimlere hatta açlıktan ölüme sebep olur. Örneğin; fareler ortadan kalktığında bunla beslenen yılan, tilki çakal, yırtıcı kuşlar, baykuş gibi hayvanlar açlıktan ölür. Veya tersi bir durumda, ortamdaki yılın, tilki, çakal yırtıcı kuşlar, başkuş gibi hayvanlar ortamdan kaldırılırsa köyler ve kentler fare istilasına uğrar (Üç sene önceki Samsun ve Muğla’daki sıçan istilası gibi). Fare ve sıçanların çoğalmasıyla tarladaki sebzeye, meyveye verilen zarar arttığı gibi, veba, kuduz, tularemi, beyin zarı iltihaplanması, kolera, kanamalı sarılık gibi birçok hastalıkların yayılmasına sebep olur. Kısacası zincirin bozulması, türlerden birinin azalmasına diğerinin çoğalmasına sebep olur. Bu dengenin bozulması ise besin ağının son halkası olan insanı her yönden etkiler ve insan soyunun geleceğini tehdit ederek, sonunda insan soyu da ortadan kalkabilir.

http://www.biyologlar.com/ekosistem-nedir-

ENTEROVİRÜS 68-72

Enterovirüs Tip 70; Akut hemorajik konjuktivitin esas etkenidir. Hastalık genellikle kendini sınırlar fakat bazen keratit gelişerek körlüğe neden olabilir. Enterovirüs Tip 71; Aseptit menenjit, ensefalit ve paralizi gibi merkezi sinir sistemi hastalıklarının önde gelen sebeplerindendir. Enterovirüs Tip 72; Hepatit A virüsüdür.

http://www.biyologlar.com/enterovirus-68-72

Sürüngenler (Reptilia) Hakkında bilgi

Reptilialar; beden sıcaklığı değişken, amniyonlu, dörtayaklı omurgalılar sınıfı olarak adlandırılır. Sürüngenler amfibyumlar ile kuşlar ve memeliler arasında bir evrim basamağını oluşturur. Eldeki kanıtlar kuşlar ve memelilerin sürüngen atalarından doğduğunu göstermektedir. Adları yürüyüş biçimlerinden gelir; karınları yerden biraz yukarda dursa bile bacaklarının yatay ve kısa olmasından dolayı sürünerek hareket ederler. Yılanlar dışında hepsi 4 bacaklıdır.Sürüngenlerin çoğunda bulunan çok küçük kancalarla donanmış tırnaklar yada pullar tırmanma sırasında önemli bir işlev görür. Ayrıca kuyruklar dallara sarılarak sıkıca tutunmayı sağlar. Sürüngenlerin iyice keratinleşmiş bir derisi vardır, üzeri dışderi kökenli pullarla kaplıdır ve içinde hemen hemen hiç salgı bezi yoktur; hatta altderi kimisinde kemikleşmiştir. (kaplumbağaların bağası) Kafatası bir tek artkafa lokmasıyla omurgaya eklemlenir. 2 kulakçık ve kısmen iki boşluğa ayrılmış bir karıncıktan oluşan (timsahlarda birbirinden ayrıdır) kalpten 2 aort yayı çıkar. Akciğer karmaşık yapıdadır, ama arka tarafında, peteksiz bölümler bulunur (hava keseleri). Sindirim borusunun başlıca özellikleri şunlardır: genellikle kalın bir dil, beslenme rejimine uyarlanmış dişler (yalnızca timsahlarda diş yuvası vardır ve kaplumbağaların ağzı bonuzsu bir gaga biçimindedir) ve arkada sidik ve üreme yollarının açıldığı dışkılık. Duyu organları sürüngenlerde birtakım özellikler gösterir; örneğin Jacobsob organı(ya da ek koklama organı) yılanlara, çatal dilleriyle yakın çevrelerini hemen yoklama olanağı sağlar. Gündüzcü sürüngenlerin retinasında koni biçimindeki hücreler pek çoktur (renkleri görme). Yılanlardan başka bütün sürüngenlerde tek kemikçikli ve kolumelalı bir ortakulak bulunur ve içkulak bir koklea halinde karın-kuyruk doğrultusunda uzanır. Tuatara adındaki tür dışında tüm sürüngenlerin erkeklerinde çiftleşme organı vardır. Türlerin çoğu yumurtlayarak ürerken bazılarında yumurtalar dişini içinde açılır ve canlı yavrular doğar. Birkaç türde ise dişinin içindeki yavrular memelilerin etenesine benzer bir organ aracılığıyla beslenmektedir. Toplam tür sayısı 6 bin dolayında olan günümüz sürüngenleri sıcak ve ılıman bölgelerde geniş bir coğrafi dağılım göstermekle birlikte en çok tropik kuşakta bulunur. Bir kertenkele türü ile bayağı engereğin kuzeye doğru yayılma sınırı, aynı zamanda tüm sürüngenlerin de kuzeyde ulaşabildiği en uç noktalardır. Bu 2 türün coğrafi dağılımı Avrasya’da Kuzey Kutup Bölgesi’ne değin girer.

http://www.biyologlar.com/surungenler-reptilia-hakkinda-bilgi

DOKU TAKİBİNİN (İMPREGNASYON ) PRENSİPLERİ

Doku takibinin amacı, dokuyu desteklemek için yeterince sert bir katı ortama gömmek ve kesitlerin alınması için gerekli sertliği vermektir. Bu sertliği verirken de dokunun bıçağa çok az zarar verecek sertlikte olmasını sağlamaktır. Rutin histoloji için tatmin edici gömme materyeli parafindir. Doku parafine gömülmeden önce şu işlemlerden geçirilmelidir. l-Fiksasyonun tamamlanması 2-Sulu fiksatifi ve doku sıvısını uzaklaştırmak için hafif fakat tatmin edici bir dehidrasyon 3-Hem kendinden önceki dehidrasyon ajanı ile hem de daha sonra uygulanacak gömme ajanı ile tam olarak karışabilen bir madde ile şeffaflandırma İMPREGNASYON HIZINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER Doku sıvıya daldırıldığında, doku sıvısı ve çevresindeki sıvı arasında karşılıklı yer değişimleri olmaktadır ve bunu birçok faktör etkilemektedir. Bunlar fiksasyondan gömmeye kadar tüm basamakları etkilemektedir.Bunlar: 1-Ajitasyon: Shandon Elliott ve Technicon ultra modelleri vertikal ajitasyon uygularken Colombia Histokineti dönme hareketi uygulamaktadır. Ajitasyonun hızı önemlidir, çok düşük hız etkisizken, çok yüksek hız ise yumuşak veya gevşek dokularda harabiyete yolaçabilir. Dakikada 25-30 cm' lik bir hız her iki ajitasyon için de uygundur. 2-Isı: Isı penetrasyon hızını artırırken, soğuk azaltır. Isı her nekadar süreci hızlandırırsa da dokuları fazla ısıtmamaya dikkat edilmelidir. Çünkü büzülmeye, gevrekleşmeye ve kesit almada zorluklara yol açabilir. Kullanılan sıvıların birçoğu yanıcıdır ve ısıtma yangın tehlikesini artırabilir. 3-Viskozite: Kullanılan sıvıların viskozitesi, dokulara penetre olma hızını etlkiler, molekül büyüdükce viskozite artar ve penetrasyon hızı azalır. 4-Ultrason: Ultrason kullanımı önerildiği halde birçok nedenle çok geniş kullanım kazanamamıştır. 5-Vakum: Azaltılmış vakumun kullanımı erimiş parafinle dokuların impregnasyonunda çok kullanılmaktadır. Bazı otomatik takip aletlerinde takibin tüm basamaklarında vakum kullanılmaktadır. Dehidrasyon ve şeffaflandırmada vakumun kullanılmasının çok az avantajı vardır. Dokudaki hava kabarcıkları bu yolla uzaklaştırır. Sert Dokuların Muamelesi: Tendon, tırnak, fibröz doku, keratin kütleleri normal şekilde takip edilebilir. Fakat takipten önce özel işlemden geçirilirse daha iyi sonuçlar alınabilir. Bu dokuları yumuşatmak için % 70 lik alkolle hazırlanmış % 4 lük phenol kullanılabilir. Ayrıca molliflex gibi çeşitli gliserol, alkol ve anilin oil karışımları da kullanılabilir. Mollflex, kesit alırken parafin bloklarda da kullanılabilir. 3-SUDAN KURTARMA ( Dehidrasyon) Tespitten sonra suyun ve bazı lipid doku sıvılarının uzaklaştırılmaları gerekir. Dehidrasyonda genellikle değişik alkol tipleri kullanılmaktadır. Bunların çoğu hidrofiliktir ve dokulardaki suyu çekerler. Diğerleri ise sulu doku sıvılarının seyreltilmeleri ile dehidrasyonu etkilerler. Dehidrasyon basamağı katılaştırıcı ortam olarak suyla karışabilen madde kullanan gömme teknikleri hariç tüm tekniklerde kullanılır. Dokular genellikle fazla miktarda su içerirler. Dokulardan suyun çıkarılmasıyla erimiş parafinin doku parçalarına tamamıyle nüfus etmesi sağlanır. Alkol en iyi su çeken maddedir. Genellikle dehidrasyon safhasında doku parçaları tespitten sonra en az 2-3 saat akar suda yıkanırlar. Sonra %30 veya %50 alkolden başlayarak %10 artan alkol serilerinden geçirilirler. En çok kullanılan dehidrant etil alkoldür. % 70’lik derişim ile başlayarak, % 95’ lik alkole kadar artan derişimlerden sonra birkaç absolü alkolden geçirerek dokular sudan kurtarılır. Kademeli geçiş ile dokular büzülme olmadan sudan kurtarılır. Özellikle embriyonik dokular gibi hassas yapılarda % 30’ luk derişimden başlamak uygun olur. Dehidrasyon Sıvıları 1-Etanol: Şeffaf, renksiz, yanıcı ve hoş kokulu bir sıvıdır. Hidrofiliktir bu yüzden su ile her oranda karışır. Histolojik çalışmalar için çok uygundur. 2-Ticari Endüstriyel Metillenmiş Ruh: Etanole biraz metanol eklenerek hazırlanmış bir dehidranttır. 3-Metil Alkol: Su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışır. 4-Propan-2-ol,ipopropil alkol:Su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışabilir.Rutin histoloji laboratuvarında çok kullanılmaz fakat dokuları etanolde olduğu gibi sertleştirmez. 5-Aseton: Renksiz, şeffaf, yanıcı ve karakteristik keskin kokulu, su, etanol ve çoğu organik çözücü ile karışan bir sivıdır. Yaygın kullanılan diğer dehidrantlardan daha uçucudur ve etanol ve metanolden daha hızlı hareket etmektedir. Fakat uzun süre mualemede dokuları gevrekleştirir. Uçucu, yanıcı yapısından ve sertleştirici etkisinden dolayı rutin dehidrant olarak otomatik takiplerde fazla kullanılmaz. Hız önemli olduğunda ise aseton, çoğu şeffaflandırma ajanını hızla uzaklaştırdığından elle takip yöntemlerinde iyi bir dehidranttır. Aseton, lipidler üzerine etanol ve metanolden daha çözücü bir etkiye sahiptir. 6-Katı Dehidrantlar: Anhidros bakır.sulfat yüksek konsantrasyonlu dehidretleyici alkollerde kullanılabilir. Anhidros olduğunda tuz beyazdır fakat suyun absorbsiyonunda mavileşir; su kontaminasyonu ile sıvı mavi renktedir. 7-Kimyasal Dehidrasyon: Son yıllarda. dokuların sudan kurtarımında 2,2-dimetoksipropanın kimyasal olarak su ile birleşimi kullanılmaktadır. Doku hızla aşağıdaki karışım kullanılarak sudan kurtarılır. 2,2-dimetoksi propan 100 cc Konsantre HCl 0.05 cc Bu yöntemde dehidrant tek seferde kullanılır, değişik kaplardan geçirmeye gerek yoktur. Gece boyunca tutmak gibi uzun süre kullanım, dokuda bir miktar büzülmeye yol açmaktadır. Dimetoksipropan çoğu resinle ve erimiş parafinle karışmaz. Fiksasyonu takiben ve dehidrasyondan önce doku suda iyice yıkanmalıdır. Çünkü tampon tuzları dimetoksipropanla precipite olur. Dimetoksipropan bir fiksatifle veya dehidrantla birleştirerek de kullanılabilir. Dehidrasyon genellikle aşağıdaki gibi uygulanır: %50 alkolde 1 saat %60 alkolde 1 saat %70 alkolde 1 saat %80 alkolde 1 saat %95 alkolde 2 saat %100 alkolde 2 saat ( iki defa değiştirilerek) 4-ŞEFFAFLANDIRMA (Clearing) : Bu terim, dehidratlayıcı ajanı uzaklaştırmak için seçilmiş sıvının uygulanmasından sonra dokuların görünümünü ifade etmektedir. Bu sıvıların çoğu proteinlerinkine benzer bir refraktif indisine sahiptir. Bu nedenle de dokuyu yarı şeffaf hale getirir. De-alkolleyici ajan olarak ksilen kullanırken bu yarı şeffaflık, küçük bir doku parçası aydınlık görüldüğünde bir rehber olarak kullanılır. Şeffaflandırıcı ajanın kullanımı dehidratlayıcı ajanın-örneğin alkol- gömme ortamı ile karışmadığı zaman-örneğin parafinle- gereklidir. Bir şeffaflandırıcı ajandan esasda beklenen şey hem dehidrant .ile hem de gömme ajanı ile karışabilir olma özelliğidir. Bu amacı tam olarak yerine getirecek birçok sıvı vardır. Uygun şeffaflandırıcı ajanın seçiminde şunlara dikkat edilmelidir: l-Alkolü uzaklaştırma hızı, 2-Erimiş gömme ortamı ile uzaklaştırılmasının kolaylığı, 3-Dokulara karşı nezaketi 4-Yanıcılık, 5-Toksisite 6-Fiyat Şeffaflandırıcı ajanların çoğu yanıcı sıvılardır onun için dikkati gereklidir. Bir şeffaflanrıcı ajanın kaynama noktası erimiş parafinin uzaklaştırılmasındaki hızının belirleyiciliğini verir. Sıcak parafine aktarmada kaynama noktası düşük sıvılar, yükseklere göre uçuculuklarındaki fark nedeni ile daha hızlı uzaklaştırılmaktadır. Bu özellik vakum altında artırılır. Bu kesin bir faktör değildir. Örneğin çok düşük kaynama noktasına sahip olan kloroform, ksilene göre daha yavaş uzaklaştırır. Viskozite, şeffaflandırıcı ajanın penetrasyon hızını eşit olarak etkileyebilir. Parafine gömme takibinde kullanılan şeffaflandırıcı ajan, kesit almanın kolaylaştırılması üstüne ve kesitlerin sonuçtaki niteliği üzerine etkilidir. Çoğu şeffaflandırıcı ajan, dehidratasyon ajanının tam olarak uzaklaştırılması için gereklı minimum zamanda kullanılırsa tatmin edici sonuçlar verir. Otomatik olarak takip yapılıyorsa zaman çok geniş ve çok dens bloklar için yeterli olmalıdır fakat zamanda küçük doku parçaları , bu uzun uygulamadan da etkilenmemelidir. Şeffaflandıcı Ajanlar 1-Ksilen 2-Toluen 3-Kloroform 4-Benzen 5-Karbon tetraklorür 6-Propilen oksit 7-Petrol 8-Karbon disülfit 9-Amilasetat 10-Metil benzoate ve metil salisilat 11-Sedir yağı 12-Karanfil yağı 13-İnhibisol (1,1,1,trikloroetan (metil kloroform) Dehidrasyondan alınan doku parçaları xylol, toluol, benzen ve sedir yağı içine aktarılırlar. Burada parçalar şeffaflanıncaya kadar bırakılırlar. Amaç, dokulardaki alkolün şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesidir. Böylece alkol ve sudan yoksun hale gelmiş ve şeffaflanmış doku parçaları artık parafinin nüfüz etmesine elverişli hale gelmişlerdir. 5-PARAFİNE GÖMME ( Embedding) :Gömme materyeli olarak parafin, selloidin, selloidin-parafin kullanılabilir. Amacı, dokuları yarı sert ve kolayca kesebilen bir materyal içerisine yerleştirmek ve şeffaflandırıcı ajanı dokudan uzaklaştırmaktır. Böylece kolay taşınan ve parçanın istenilen yönde kesilmesini sağlayan bloklar elde edilir. Histolojik çalışmalarda ençok kullanılan parafine gömme tekniğidir. Çünkü uygun takip hızına sahiptir, seri kesit alınımı için iyi bir kıvamı vardir. Kesit kalınlığında geniş ranjı vardır. Dens kortikal kemiği parafinde kesmek, kalın kesitler istendiğinde büyük beyin parçaları için sellüloz nitrat gömmesi veya dondurma kesit daha uygundur. Erime derecesi 45-50 C olan parafin yumuşaktır, 55-60 C' lik ise daha sert olur. Parafinin seçimi çalışma ortamının ortalama ısısına, gömülecek materyelin yapısına ve istenilen kesit kalınlığına bağlı olmalıdır. 3-5 mikronluk kesitleri, sıcak bir iklimde 45 derecelik ergime noktası olan parafinle kesmek çok zordur. Parafine gömme safhası sıvı parafinin dokuya nüfuzu ve şeffaflandırıcı madde ile yer değiştirmesi ile başlayıp dokunun kesilmesi için uygun blok yapılması ile sona erer. Şeffaflandırıcı maddeden çıkarılan doku parçaları 55-60 C deki parafin etüvünde üç ayrı kaptaki erimiş parafinden geçirilerek blok yapılırlar. Genellikle doku parçaları parafinde 1 ,5 saat , 2.parafinde 1 .5 saat , 3.parafinde 2-3 saat kalabilir. Fakat her dokuya sıvı parafinin nüfuz etme kabiliyeti değişik olduğundan parafinde kalma süresi doku çeşitlerine göre tecrübe ile ayarlanmaktadır Büyükçe bir cam parçası üzerine ''L'' şekline sahip olan blok demirleri , tahta, hatta kağıtlardan yapılmış kare veya dikdörtgen şeklindeki kalıplara yerleştirilir. "Leuckhart's plakları'' ile hazırlanan kalıba önce bir miktar erimiş parafin, ardından dokuyu istenilen yönde yerleştirip tekrar parafin dökülerek etiketlenip soğumaya bırakılır. Sıvı parafin buz kalıplar içinde doku parçaları ile birlikte dondurulurak (soğuk su ile veya buzdolabında) kalıplardan kolaylıkla ayrılabilen sert parafin blokları elde edilir.

http://www.biyologlar.com/doku-takibinin-impregnasyon-prensipleri

Meyve ve Meyve tipleri

Meyve ve Meyve tipleri

Meyve, çiçeğin dişi organının, döllenme sonucunda farklılaşıp, yumurtalığın gelişmesiyle meydana gelen ve tohumları taşıyan organa denir.

http://www.biyologlar.com/meyve-ve-meyve-tipleri

Böceklerde Dolaşım Sistemi

Böceklerin dolasim sistemi vücutlarinin dorsaline yerlesmis ve iki kisma ayrilabilen bir boru sisteminden olusmustur. Abdomende bulunan pompalama organi, kalp adi ile anilir. Her segmentte azçok siskin bir kisim olan bir sira ufak bölmelerden ibarettir. Bu bölmelerin yanlarindaki ostium adini alan yariklar kanin içeri girmesine yarar. Thorax içersinde bulunan kisim kalbin basit bir tüp seklindeki uzantisi Aort'tur. Aort genellikle bas içersinde sonlanir. Bazi böcekler kan dolasimina yardimci olmak üzere kalpten baska yardimci pompalama organlarida bulunur. Kalp kani genellikle kapali olan posterior kisimdan pompalayarak anteriora dogru basin iç bosluguna bosaltir. Kan buradan geriye dogru vücut boslugu içersine akarak çesitli doku ve organlari yikar; sonra kalp içine çekilir ve tekrar ön kisma pompalanir. Kanin dolastigi vücut bosluguna hemocoel denir. Bu tip dolasima bilindigi gibi açik dolasim denir. Vücut boslugunda dolasin kan yani hemolymph sivi olan plasma ve hemocyteleri içerir. Kan besin maddelerinin organlara nakli ve oradan artik maddelerin uzaklastirilmasini saglar. Memelilerdeki lenf sisteminin ödevi görür. Kanin görevlerinden biride hidrolik basinç sistemini çalistirmasidir; böylece vücudun bir yerindeki basinç gerekli yere iletilir. Böceklerde hemolenf hemoglobin içermez bu nedenle Oksijen (O2) ve Karbondioksit (CO2) kimyasal olarak degil fiziksel solüsyon olarak tasir. Dolasim sistemine ait bazi yardimci organlarin varligindan bahsetmistik. Yardimci veya Alary denen kas bantlari kalp ve tergitlerin lateral kenari ile baglantilidir. Bu kaslar kalbin çevresindeki alan ve vücut boslugu arasinda tam bir izole alan olustururki buna Dorsal Diyafram denir. Bu durumda bu kismin kalpteki bölümü Dorsal Sinüs veya Perikardial sinus olarak adlandirilir. Bu diyafram ve sinus yanlizca kalp boyunca uzanir ve aort bölgesinde devam etmez. Esasinda Hemolenfin içinde aktigi, gerçek kapali damar sistemindeki damarlarin ödevini gören bosluklara Sinüs denir. Diyaframlar tam olarak gelistiginde genel vücut boslugu veya hemosöl iki kas fibrili tarafindan üç sinüse ayrilir. Bilindigi gibi Dorsal diyafram abdominal boslugun içinden sindirim kanalinin üstünde uzanir ve kapanan kan alani dorsal veya perikardial sinüs olarak bilinir. Perikardial sinüs abdominal terganin altinda yer alir ve kalp bu kismin içine yerlesmistir. Ventral diyafram (oldugu zaman) ventral sinir seridi ganglionlarinin hemen üstünde abdominal boslugun içinde uzanir. Ventral diyafram ile sinirlanan bu alan ventral yada Perineural sinüs olarak adlandirilir. Dorsal ve ventral sinüs arasinda ise iç organlari da içine alan bosluk Viceral sinüs tür. Hava keselerinin Dolasimdaki Fonksiyonu: Vücut boslugundaki hacimleri büyük sinüslerde kan dolasimi, dar lümenli damarlardakinin aksine çok yavastir. Bu nedenle bu bölgelerin besin almalari güçlesir. Bu durumda bu hacimlerin küçültülmesi için yardimci bazi yapilar gelismistir. Hava keseleri, bu sinüslerin sikistirilarak hacminin küçülmesini ve dolayisiyla kan dolasiminin hizlanmasini saglar. Uzun zaman, hava keselerinin, uçucu böceklerde , sadece oksijen sagladigina inanilmisti. Fakat bu keselerin dolasim sistemini etkileyerek enerji maddelerinin ulasimini hizlandirdigi saptanmistir. Özellikle ari ve sineklerde çok büyük olan hava keseleri, vücut boslugunu etkin bir sekilde daraltarak hemolenfin iletimini hizlandirir. Keza son deri degisiminden hemen sonra, kivrilmis ve burusmus integüment ve kanatlarin düzgünlesmesi için hemolenf basincinin arttirilmasi yasamsal öneme sahiptir. Hava keselerinin sisirilmesinin yanisira, yutulan havanin bagirsaklara doldurulmasiyla da büyük bir iç basinç olusturulur. Bu da hemolenf sinüslerinin sikistirilmasini ve dolayisiyla hemolenf basincinin yükselmesini saglar. Böcek kani 4 önemli görevi yürütür: 1- Sindirilmis besin maddeleri sindirim sisteminden absorbe edilir ve organlara tasinir. Organlarda meydana gelmis, artik maddeler bosaltim organina getirilir. Ayrica hormonlarda kaynaklarindan organlara kanla tasinir. 2- Solunum; böceklerin hepsinde Trakeoller hücrelerin bütününe ulasamamakta ve buralarda direkt solunum yapilmamaktadir. Şüphesiz bu hücreler ihtiyaci olan O2 yi kanda erimis olarak bulunan O2 deposundan almaktadir. 3- Korunma; hemositler belli bakteri ve parazitleri elimine ederler. Yaralarin onarilmasi yine kan veya onun hemositleri ile yapilir. 4- Hydrolik görev: Kan volümünün bütünüyle vücut duvari içinde bir tarafindaki basinci diger bölümüne nakledilebilmektedir. Bu mekanik durum, vücutça birçok yerlerde faydali olmaktadir. Kan basinci thorax ve abdomen veya ikisi birden kontraksiyonu ile düzenlenmektedir. Kan basincinin birbirini takiben artmasi ve azalmasi solunum hareketi ile ortaya çikmakta ve trakelere ait hava ceplerinin bosalmasi ve dolmasini saglamaktadir. Lokalize edilmis bir kan basinci gömlek degistirme sirasinda dis derinin çatlamasina yardimci olur. Kan kalbe ostiumlardan emilir ve peristaltik hareketlerle öne sürülür. Kalb çeperinin birbirini takiben kasilma gevsemeleriyle emilen kan ön tarafa gönderir. Bu, kalbin elastikiyeti ve kas yapisi ile olur. (Aliform kaslar ve bununla baglantili diger kaslar). Basa bosaltilan kan oradan vücut bosluguna akar. Otomatik kalp atislari sinir stimülasyonu ilemi, yoksa sinir stimulasyonu olmadan otomatik olarak kalbin kendisinin kasilip gevseme kabiliyetinden mi oldugu henüz bilinmemektedir.

http://www.biyologlar.com/boceklerde-dolasim-sistemi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0