Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 73 kayıt bulundu.
One of the last strongholds for Western chimpanzees

One of the last strongholds for Western chimpanzees

When Liberia enters the news it is usually in the context of civil war, economic crisis, poverty or a disease outbreak such as the recent emergence of Ebola in West Africa. Liberia's status as a biodiversity hotspot and the fact that it is home to some of the last viable and threatened wildlife populations in West Africa has received little media attention in the past. This is partly because the many years of violent conflict in Liberia, from 1989 to 1997 and from 2002 to 2003, thwarted efforts of biologists to conduct biological surveys. An international research team, including scientists of the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, has now counted chimpanzees and other large mammals living in Liberia. The census revealed that this country is home to 7000 chimpanzees and therefore to the second largest population of the Western subspecies of chimpanzees. As Liberia has released large areas for deforestation, the local decision-makers can now use the results of this study in order to protect the chimpanzees more effectively. Following the complete war-time collapse of the country's economy, Liberia's government has been trying to fuel economic growth by selling large amounts of its rich natural resources, including rubber, timber and minerals. Here, accurate biological datasets on the distribution and abundance of wildlife populations are key for making evidence-based management decisions that balance economic and conservation priorities. In addition, they are important for locating and delineating conservation priority areas, making assessments of anthropogenic threats, and proposing mitigation measures to policy-makers. To close this data gap, researchers from the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, The Wild Chimpanzee Foundation in Abidjan, Côte d'Ivoire and The Royal Society for the Protection of Birds in Bedfordshire, UK, via the Across the River Project, together with experienced rangers from the Forestry Development Authority in Liberia, local research assistants from Liberia and Sierra Leone and graduate students from the University of Liberia, embarked on a remarkably ambitious project: a survey of chimpanzees and other large mammals across the entire country of Liberia. For two years, the survey teams searched for the presence of chimpanzees and other large mammals in more than 100 locations throughout the country. "This project was logistically very challenging", says corresponding author Jessica Junker, who also supervised all data collection in the field. "To reach these locations, we occasionally had to drive for two days, then continue on motorbikes for several hours before embarking on a 20 to 30 kilometres hike during which we sometimes had to cross rivers, climb mountains and pass through steep valleys." But the effort paid off. With an estimated population of more than 7000 individuals, Liberia now officially holds the second largest population of West African chimpanzees after Guinea. Even more excitingly for conservation, due to its relatively wide and continuous distribution within the country, the chimpanzee population of Liberia is also probably one of most viable chimpanzee populations in West Africa, making it a regional conservation priority. __IMAGE_2 Surprisingly, the survey results showed that more than 70 percent of the chimpanzees as well as some of the most species-diverse communities of large mammals occurred outside the fully-protected areas, which currently include only 3.8 percent of the country's forests. In 2003, the Liberian government agreed to increase the extent of the protected area network to conserve at least 30 percent of the country's forests. "The results of our study provide crucial information for site prioritization and selection in this ongoing process," says lead author Clement Tweh of the Wild Chimpanzee Foundation in Liberia. "For example, the shape and location of some of the proposed protected areas might have to be re-considered. Also, it will be necessary to rapidly implement full protection status for proposed conservation priority areas, as future mining and forestry projects are encroaching fast." Since the ban on timber exports was repealed in 2006, more than 20,000 square kilometres of forest have already been assigned as forestry concessions and awarded to international and local investors. Additionally, since 2010, logging companies were issued so-called Private Use Permits, which were subject to virtually no sustainability requirements and accounted for almost half of Liberia's remaining primary forest. Fortunately, President Ellen Johnson Sirleaf recently withdrew almost half of these allocations, thus saving tens of thousands of square kilometres of primary tropical rainforest. "Our survey makes it clear that this action has also saved a large number of West African chimpanzees," says co-author Menladi Lormie, Max Planck researcher and FDA ecologist, of the President's decision. This survey showed that in areas where primary rainforest was still abundant, hunting was the anthropogenic threat most frequently encountered, followed by logging, mining and non-timber forest product extraction. "This combination of large-scale habitat destruction and high hunting rates may seriously jeopardize the long-term survival of Liberia's wildlife populations", says Dr. Annika Hillers, co-author of the article and conservation scientist for The Royal Society for the Protection of Birds in the Gola Forests, Sierra Leone and Liberia. "With this study, we provide an accurate and comprehensive data-based platform for local wildlife protection authorities, policy-makers and international conservation agencies to inform effective conservation strategies to best protect what is left of this country's rich wildlife heritage". Source : info@eva.mpg.de http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/one-of-the-last-strongholds-for-western-chimpanzees

Yassı Solucanların Anatomisi

Polycclad Yassı Solucanların Anatomisi İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın  

http://www.biyologlar.com/yassi-solucanlarin-anatomisi

Snake venom helps hydrogels stop the bleeding

Snake venom helps hydrogels stop the bleeding

A nanofiber hydrogel infused with snake venom may be the best material to stop bleeding quickly, according to Rice University scientists. The hydrogel called SB50 incorporates batroxobin, a venom produced by two species of South American pit viper. It can be injected as a liquid and quickly turns into a gel that conforms to the site of a wound, keeping it closed, and promotes clotting within seconds. Rice chemist Jeffrey Hartgerink, lead author Vivek Kumar and their colleagues reported their discovery in the American Chemical Society journal ACS Biomaterials Science and Engineering. The hydrogel may be most useful for surgeries, particularly for patients who take anti-coagulant drugs to thin their blood. "It's interesting that you can take something so deadly and turn it into something that has the potential to save lives," Hartgerink said. Batroxobin was recognized for its properties as a coagulant - a substance that encourages blood to clot - in 1936. It has been used in various therapies as a way to remove excess fibrin proteins from the blood to treat thrombosis and as a topical hemostat. It has also been used as a diagnostic tool to determine blood-clotting time in the presence of heparin, an anti-coagulant drug. "From a clinical perspective, that's far and away the most important issue here," Hartgerink said. "There's a lot of different things that can trigger blood coagulation, but when you're on heparin, most of them don't work, or they work slowly or poorly. That obviously causes problems if you're bleeding. "Heparin blocks the function of thrombin, an enzyme that begins a cascade of reactions that lead to the clotting of blood," he said. "Batroxobin is also an enzyme with similar function to thrombin, but its function is not blocked by heparin. This is important because surgical bleeding in patients taking heparin can be a serious problem. The use of batroxobin allows us to get around this problem because it can immediately start the clotting process, regardless of whether heparin is there or not." The batroxobin combined with the Rice lab's hydrogels isn't taken directly from snakes, Hartgerink said. The substance used for medicine is produced by genetically modified bacteria and then purified, avoiding the risk of other contaminant toxins. The Rice researchers combined batroxobin with their synthetic, self-assembling nanofibers, which can be loaded into a syringe and injected at the site of a wound, where they reassemble themselves into a gel. Tests showed the new material stopped a wound from bleeding in as little as six seconds, and further prodding of the wound minutes later did not reopen it. The researchers also tested several other options: the hydrogel without batroxobin, the batroxobin without the hydrogel, a current clinical hemostat known as GelFoam and an alternative self-assembling hemostat known as Puramatrix and found that none were as effective, especially in the presence of anti-coagulants. The new work builds upon the Rice lab's extensive development of injectable hydrogel scaffolds that help wounds heal and grow natural tissue. The synthetic scaffolds are built from the peptide sequences to mimic natural processes. "To be clear, we did not discover nor do any of the initial investigations of batroxobin," Hartgerink said. "Its properties have been well-known for many decades. What we did was combine it with the hydrogel we've been working on for a long time. "We think SB50 has great potential to stop surgical bleeding, particularly in difficult cases in which the patient is taking heparin or other anti-coagulants," he said. "SB50 takes the powerful clotting ability of this snake venom and makes it far more effective by delivering it in an easily localized hydrogel that prevents possible unwanted systemic effects from using batroxobin alone." SB50 will require FDA approval before clinical use, Hartgerink said. While batroxobin is already approved, the Rice lab's hydrogel has not yet won approval, a process he expects will take several more years of testing. Source: Rice University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/snake-venom-helps-hydrogels-stop-the-bleeding

İnsan papilloma virüsü

İnsan papilloma virüsü, insan papilloma virüs ya da human papilloma virus (HPV veya İPV) papillomavirus ailesine mensup, deri ve mukozal yüzeylerdeki bazal epitelyal tabaka hücrelerini enfekte eden bir DNA virusu. 1970'li yıllarla beraber HPV ve kanser ilişkisi üzerinde çalışmalar başlamış ve pozitif bulgularla beraber günümüzde önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir[1]. Şimdiye dek 100'den fazla HPV tipi saptanmıştır[2]. HPV; serviks, penis, vulva, vajina, anüs, ağız, orafarinks ve diğer mukozal bölgeleri tutarak, bu bölgelerde kansere neden olabilmektedir[3]. Özellikle serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde (%99,7) HPV DNA izole edilmektedir[4]. HPV enfeksiyonu her yaşta görülebilmektedir. Bununla beraber genç sağlıklı çocuklarda da görüldüğü çeşitli çalışmalarda kanıtlanmıştır[3]. HPV'nin ortalama görülme yaşı 52 olup 35-39 ve 60-64 yaşlarında olmak üzere iki ayrı dönemde pik yapar[1]. HPV virusu bütün dünyada yaygın olarak bulunmaktadır. Sosyokültürel ve ekonomik düzeyinden bağımsız olarak her kadın risk altındadır. Kadınların %70-80'i yaşamları boyunca en az bir kez HPV ile enfekte olduğu gösterilmiştir[5]. Başta servikal kanser ve öncü lezyonlar olmak üzere, diğer genital kanserler (vulva, vajina, penis, anüs), orofaringeal kanserler, genital siğiller, laringeal papillomatozis ve muhtemelen bazı deri kanserinde de etiyolojide rol oynamaktadır[5]. Virusun erkekte ve kadında kanser oluşumuna (penis, vulva, vajina, serviks, anüs, rektum) yol açan türleri arasında 16 ve 18 numaralı genotipleri serviks, vulva, vajina ve penis derisi kanserleri yönünden en fazla potansiyeli olan türlerdir[6]. Özellikle serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde (%99,7) HPV DNA izole edilmektedir[4]. Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri; dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir[5]. Bu da HPV enfeksiyonunun önemini göstermektedir. HPV'ye karşı son yıllarda geliştirilmiş olan HPV aşısı, kadınları hayat boyu bu enfeksiyondan koruyabilmektedir. Toplumda HPV'nin onkojenik türlerinin yaygınlığına bağlı olarak aşının HPV enfeksiyonlarını %65-76 oranında önlediği kanıtlanmıştır[6]. HPV 16 ve 18 suşlarına bağlı oluşan hastalıkları önlemede hem tip 6, tip 11, tip 16 ve tip 18 suşlarını içeren (quadrivalan) hem de tip 16 ve tip 18 suşlarını içeren (bivalan) aşının koruyuculuğu %90’ın üzerindedir. Bununla beraber quadrivalan aşının %100 etkin olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir[7]. Hastalıklardan korunma konusunda birincil korunma yaklaşımlarının daha başarılı ve daha doğru olduğu kabul edilmektedir. Enfeksiyona yakalanmayı önlemeyi amaçlayan birincil korunma yaklaşımlarına aşılama örnek verilebilir. Bu nedenle HPV aşısının geliştirilmesi çok önemlidir. Papillomavirus ailesinden olan HPV ikozhedral yapıda, zarfsız, 55 nm boyunda 72 kapsomerli bir virüstür. 100’den fazla tipi olan HPV’nin yaklaşık 40 tipinin mukozal, 60 tipinin ise kutanöz enfeksiyon yaptığı bilinmektedir. Mukozal enfeksiyon yapanlardan yüksek onkojenik potansiyele sahip olan 16 ve 18 suşlarının genital kansere yol açma oranı %70 iken, düşük onkojenik potansiyele sahip 6 ve 11’in genital siğile yol açma oranı %90 olarak bilinmektedir. Virüs genomunun onkojenik mekanizmadan sorumlu tutulan genleri E6 ve E7 olarak bilinmektedir. E6 geni p53'ü yıkarak, E7 ise Rb genini inaktive ederek servikal karsinogenezin gelişmesine neden olmaktadır. HPV enfeksiyonunun persistan olma riski yaşla beraber artmaktadır. HPV enfeksiyonu son derece yaygın bir enfeksiyondur. Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl yaklaşık 6.2 milyon yeni HPV enfeksiyonu ortaya çıktığı bilinmektedir. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol Merkezi (CDC) verilerine göre dünyada seksüel aktif kadın ve erkeklerin yaşam boyu HPV ile enfekte olma olasılığı en az %50 olarak bildirilmiştir, bununla beraber 50 yaşına varmış kadınların bu enfeksiyonu geçirmiş olma olasılığı en az %80'dir[7][8][9]. HPV enfeksiyonu her yaşta görülebilmektedir ve çeşitli araştırmalarda genç sağlıklı çocuklarda da görüldüğü kanıtlanmıştır[3]. HPV’nin ortalama görülme yaşı 52 olup 35-39 ve 60-64 yaşlarında olmak üzere iki ayrı dönemde pik yapmaktadır[1]. HPV virusu bütün dünyada yaygın olarak bulunmaktadır. Sosyokültürel ve ekonomik düzeyinden bağımsız olarak her kadın risk altındadır. Kadınların %70-80'i yaşamları boyunca en az bir kez HPV ile enfekte olur. Kondom ve bariyer önlemleri riski azalır, ancak tam olarak koruyucu değildir. Daha çok genç yetişkinlerde görülen bu hastalığın cinsel yaşam tarzında ortaya çıkan değişikliklere bağlı olarak son yıllarda arttığı görülmektedir[5]. HPV enfeksiyonu %14,8 oranında hiç cinsel ilişkiye girmemiş kadınlarda da görülebilir. Çocuklarda gerçekleşebilecek HPV transmisyonunun nedenleri arasında otoinokülasyon, kontamine objeler ve yüzeylerden indirekt olarak bulaşma, seksüel kötüye kullanım, vajinal doğum, süt verme, intrauterin hayatta asendan enfeksiyonlar, transplasental geçiş, semen yer almaktadır. 1970'li yıllarla beraber HPV üzerinde çalışmalar başlamış ve pozitif bulgularla beraber günümüzde önemli bir bilgi birikimi elde edilmiştir[1]. Başta servikal kanser ve öncü lezyonlar olmak üzere, diğer genital kanserler (vulva, vajina, penis, anüs), orofaringeal kanserler, genital siğiller, laringeal papillomatozis ve muhtemelen bazı deri kanserinde de etiyolojide rol oynamaktadır[5]. Virusun erkekte ve kadında kanser oluşumuna (penis, vulva, vajina iç yüzü, serviks, anüs, rektum) yol açan 40 türü vardır ve bunlar arasında 16 ve 18 numaralı genotipleri serviks, vulva, vajina ve penis derisi kanserleri yönünden en fazla potansiyeli olan türleridir[6]. Halk arasında rahim ağzı kanseri olarak bilinen serviks kanseri; dünya üzerinde her 2 dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve değişik ülkelerde yapılan çalışmalarda kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanserdir[5]. Gelişmiş ülkelerde kadın kanserlerinin %3,6'sını, gelişmemiş ülkelerde kadın kanserlerinin %15'ini oluşturur. Ölüm sayılarının yaklaşık olgu sayılarının yarısına eşit olduğu kabul edilmektedir[5]. Tüm bu veriler serviks kanserinin önemini kanıtlamaktadır. Epidemiyolojik çalışmalar serviks kanseri için majör risk faktörünün HPV enfeksiyonu olduğunu göstermektedir. Serviks kanseri-HPV enfeksiyonu ilişkisi, akciğer kanseri-sigara ilişkisinden daha sıkı bir ilişkidir. Diğer taraftan HPV enfeksiyonu son derece yaygın bir enfeksiyondur. Amerika Birleşik Devletleri Hastalık Kontrol Merkezleri (CDC, Centers for Disease Control and Prevention) verilerine göre dünyada seksüel aktif kadın ve erkeklerin yaşam boyu HPV ile enfekte olma olasılığı en az %50 olarak bildirilmiştir. Serviks kanseri olgularının neredeyse tümünde (%99,7) HPV DNA izole edilir[4]. Bununla beraber serviksteki HPV enfeksiyonlarının çoğu asemptomatiktir ve saptanan enfeksiyonlarının %90'dan fazlası 2 yıl içeresinde kendiliğinden yok olabilmektedir[3]. Dolayısıyla serviks kanseri sıklığında azalma HPV enfeksiyonlarının tanınması, önlenmesi ve tedavi edilmesi yoluyla mümkün olabilir[4]. HPV aşısı 2006 yılında onaylanmış ve kullanıma sunulmuştur. HPV aşısının lisansı 9-26 yaşlar arasındaki genç kızlara ve kadınlara yapılmak üzere alınmıştır[6]. Günümüzde quadrivalan ve bivalan olmak üzere 2 çeşit HPV aşısı mevcuttur. Quadrivalan aşı HPV'nin 6, 11, 16, 18 suşlarına karşı; bivalan aşı ise 16 ve 18 suşlarına karşı yapılmıştır. Her iki aşının da adölesan dönemde uygulanması en yüksek immun yanıtı oluşturmaktadır. Özellikle 15 yaşından sonra aşıya verilen immun yanıt azalmaktadır. İleriki dönemdeki yanıtı da azaldığından erken dönemde aşılanmak hayati öneme sahiptir. Ayrıca bivalan aşı genç kızlara ek olarak erkeklere de uygulanabilmektedir[3]. Özellikle quadrivalan HPV aşısının 12-13 yaşlarındaki kız çocuklara yapılması amaçlanmaktadır[10]. HPV aşısı 3 doz olarak ve ikinci ile üçüncü dozlarının ilk dozdan 2 ve 6 ay sonra yapılması önerilir. 11-12 yaşındaki kızlara rutin yapılması önerilir. Aşı en erken 9 yaşında başlanabilir ve 13-26 yaşında aşılanmamış olanların aşılanması öngörülür[2]. Toplumda HPV'nin onkojenik türlerinin yaygınlığına bağlı olarak aşının HPV enfeksiyonlarını %65-76 oranında önlediği kanıtlanmıştır[6]. HPV 16 ve 18 suşlarına bağlı oluşan hastalıkları önlemede hem bivalan hem quadravalan aşının koruyuculuğu %90'ın üzerindedir. Bununla beraber quadrivalan aşının %100 etkin olduğu çeşitli çalışmalarda gösterilmiştir[7]. Bucalovirus rekombinan teknolojisi kullanılarak geliştirilen GSK aşısının (Cervarix'in) faz 3 çalışmaları Kuzey Amerika, Latin Amerika, Avrupa ve Asya'da 18.000'in üstünde kadını kapsamıştır ve bu çalışmaların sonunda aşının yeni enfeksiyona karşı %92 ve persistan enfeksiyona karşı %100 koruyuculuğu olduğu saptanmıştır. Merck firması ise HPV tip 6, 11, 16 ve 18'e karşı aşı geliştirmiş (Gardasil) ve bu aşı ile 25.000 kadın aşılanarak persistan enfeksiyondan %100 korunabildiği gösterilmiştir[2]. Halen Amerikan İlaç Gıda Dairesi (FDA) ve Avrupa Komisyonu tip 6, tip 11, tip 16 ve tip 18 içeren insan papillomavirus aşısını servikal kanserlerin, yüksek dereceli servikal displazinin, prekanseröz servikal lezyonun, prekanseröz vulvar displastik lezyonların ve yaygın genital siğillerin (kondiloma akuminata) önlenmesi için onaylamıştır. Bu aşı 11-12 yaşlarında 3 doz olarak uygulanmaktadır. Günümüzde HPV tip 16 ve tip 18, içeren başka bir aşı onaylanmıştır. Profilaktik HPV aşılarının rutin servikal tarama ile birlikte HPV ile ilişkili morbidite ve mortalite üzerinde çarpıcı etkileri olacağı öngörülmektedir[2]. Virus her kadında enfeksiyon ve buna sekonder kansere neden olabildiğinden, HPV aşısı için bir risk grubu söz konusu değildir. Hedef 9-26 yaş grubundaki her kadının mümkünse ilk cinsel ilişkiden önce, değilse mümkün olan en kısa sürede aşılanmasıdır. Hepatit B aşısında risk grubu aşılaması ile hastalık insidansının azaltılamaması deneyimi de HPV aşısının yaygın kullanılması gereksinimini ortaya çıkarmaktadır.[5]. Öte yandan HPV enfeksiyonu erkeklerde de görüldüğünden, aşının yalnızca kız çocuklara yapılmasının yeterli olup olmayacağı, aynı yaş grubundaki erkeklerin de aşılanmasının gerekliliği tartışma konusudur[6]. Kaynaklar ^ a b c d Güner H, Taşkıran Ç. Epidemiology of cervical cancer and the role of human papilloma virus. Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği Dergisi 2007; 4(1):11-19. ^ a b c d Salman N. İnsan papilloma virus aşısı. ANKEM Derg 2007;21(Ek 2):99-101. ^ a b c d e Cutts FT, Franceschi S, Goldie S, Castellsague X, de Sanjose S, Garnett G, Edmunds WJ, Claeys P, Goldenthal KL, Harper DM, Markowitz L. Human papillomavirus and HPV vaccines: a review. Bulletin of the world health organization 2007; 85:719-726. ^ a b c d Akhan SE. Ülkemizde servikal kanser epidemiyolojisi ve HPV serotipleri. ankem derg 2007; 21(ek 2):96-98. ^ a b c d e f g h Ceyhan M. İnsan papilloma virusu (HPV) aşısı uygulamasında ülkemizde mevcut problemler. ANKEM Derg 2007; 21(Ek 2):102-104. ^ a b c d e f Bilir N. Serviks kanseri kontrolü çalışmaları ve HPV aşısı. Halk sağlığı uzmanları derneği teknik raporları no: 03 / 2007. ^ a b c Ault KA. Epidemiology and natural history of human papillomavirus infections in the female genital tract. Hindawi publishing corporation İnfections disease in obstetrics and gynecology 2006; article id 40470:1-5. ^ Centers for Disease control and prevention. Genital HPV infection-CDC fact sheet. Centers for disease control and prevention. 2004. ^ Akhan SE. Ülkemizde servikal kanser epidemiyolojisi ve HPV serotipleri. ankem derg 2007; 21(ek 2):96-98. ^ Skinner SR, Garland SN, Stanley MA, Pitts M, Quinn MA. Human papillomavirus vaccination fort he prevention of cervical neoplasia: is it appropriate to vaccinate women older than 26? MJA 2008; 188 (4):238-242.

http://www.biyologlar.com/insan-papilloma-virusu

Rektum Kanserinin Tedavisindeki Gelişmeler Umut Verici

Anadolu Sağlık Merkezi’nin düzenlediği “Onkoloji Sempozyumu” uluslararası hekimlerin de katılımı ile gerçekleşti.  Kanser tedavisinde gelinen nokta ve burada  kullanılan teknolojilerin vurgulandığı sempozyumda rektum kanserinin tedavisindeki yeni umutlar paylaşıldı. Rektum kanserinde PET/BT’nin ilk evrelemede tümörün hangi tabakaya kadar yayıldığını (derinlik/penetrasyon) ve tümöre bitişik küçük lenfnodlarındaki metastazı göstermede etkin bir yöntem olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Nükleer Tıp Uzmanı Dr. Kezban Berberoğlu, “Değeri düşük olsa da en önemli katkısı pelvis içinde bulunan diğer lenf nodlarını ve hastalığın uzak yayılımını değerlendirmede oldukça etkilidir. Metastatik hastalarda kemoterapi öncesi tedavi etkinliğini değerlendirmede daha sonraki çalışmalarla kaşılaştırma yapılabilmesi için mutlaka başlangıçta yapılmalıdır. Bu sayede hastanın fayda görmeyeceği cerrahiden hastayı korur. PET/BT’nin diğer önemli rolü rekürrens şüphesi olan hastalarda CEA yüksekliği veya BT’de şüpheli lezyon bulunanlarda rekürrensi saptamada rutin olarak kullanılmaktadır. “Rektum kanserinde son dönem cerrahi yaklaşımlar Rektum kanserinin tedavisinde cerrahinin rolüne dikkat çeken ABD Austin Diyaknostik Kliniği’nden Dr. Francis Buzad, tedavide multidisipliner bir yaklaşım olması gerektiğini vurguladı. Cerrahın yanı sıra  radyolog, onkolog ve diğer branşlarla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini belirten Dr. Buzad, “Hastanın geldiği hekime ulaştığı evreye göre tedavi de farklılaşmaktadır.  Doğal olarak cerrahinin uygulama zamanı da bu doğrultuda farklılaşmaktadır. Eğer, hastada rektum kanseri erken dönemde teşhis edilmişe, tanı konar konmaz cerrahi operasyona alınır. Ancak ileri evrelerde tanı konmuşsa, bu hastalar için cerrahi öncesinde kemoterapi ve radyoterapiden yararlanılıyor. Bunların dışında bu hastalarda endoskopi, rektoskopi gibi birçok tanı yöntemi kullanılıyor ve tümörün yerine göre, uygulanacak cerrahi opsiyonlar da değişiyor. Tedavide temel hedef hastayı tümörden kurtarmak.  Ancak bunu yaparken de hastanın anal fonksiyonlarını da korumayı amaçlıyoruz.” diye konuştu.   Rektum kanserinin cerrahisinde son yıllarda önemli gelişmeler yaşandığını belirten Dr. Buzad, sözlerine şöyle devam etti: “Son yıllarda cerrahi anlamda yaşanan en önemli gelişmelerden birinin robotik cerrahi olduğunu söylemek mümkün. Özellikle de bu konudaki deneyim arttıkça görüyorum ki genel cerrahi branşında opere edilebilecek her hasta da Vinci ile ameliyata uygun. Hastalar 3-5 günde normal yaşama dönebiliyorlar. Robot sonrası daha hızlı iyileşme sağlandığı için takip eden tedavileri kişi daha rahat tolere edebiliyor.”  Biyoteknoloji dönemi başlıyor Tanı ve teknolojide yaşanan gelişmelerin daha rahat cerrahi operasyonlara olanak sağladığını belirten Dr. Buzad, “Cerrahi mevcut halinden en fazla biraz daha gelişebilir. Ancak çok yakında biyoteknoloji gelecek. Gelecekte  tümörün hiç oluşmaması için çalışacağız. Şu anda üzerinde çalıştığımız florasan diye yeni bir sistem var. Bu sistemde; tümöre kimyasal bir madde enjekte ediliyor. Böylece özel bir kamera sayesinde tümör daha iyi görüntülenebiliyor ve daha başarılı bir ameliyat gerçekleşiyor. Ayrıca ameliyat sonrasında da daha iyi sonuçlar elde ediliyor.  Bu sistemin şimdilik damarların görüntülenmesiyle ilgili olarak FDA onayı var. Çok yakında sistemin kendisinin de FDA onayını alması bekleniyor” diye konuştu.Görüntülemede  en önemli yeri manyetik rezonans alıyor Rektum kanserinin tanısında dijital muayene ve rektosigmoidoskopinin  birincil rolünü koruduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Radyoloji Uzmanı Dr. Oktay Karadeniz ise yeniliklerle ilgili şu bilgileri verdi: “Rektum kanserinde radyolojik görüntülemede  en önemli yeri manyetik rezonans görüntüleme almaktadır. Çok kanallı, paralel görüntüleme yapan  faz sıralı sargılar sayesinde rektum detaylı olarak  incelenebilmekte ve geniş bir alan görüntülenebilmektedir. Bu sayede komşu organlar değerlendirilebilmekte, evrelendirmede önemli rol oynayan bölgesel lenf nodları  da incelenmektedir. Barsak katmanının yüksek rezolüsyonda incelenmesi sayesinde tümörün sınırları ve uzanımı detaylı olarak incelenmekte ve patoloji ile birebir aynı sonuçlar elde edilebilmektedir.Tüm bu bulgular ışığında hasta için en faydalı tedavi seçeneği belirlenmektedir (cerrahi veya kemoradyoterapi). Kemoradyoterapi sonrası  tedaviye yanıt ve cerrahi sonrası lokal nüks takibi için yine MR kullanılmaktadır. MR  ile difüzyon tekniği kullanılarak lezyonun  hücre yoğunluğu incelenmekte ve tedaviye yanıtın değerlendirilmesi difüzyon haritası eşliğinde yorumlanmaktadır. Rektum kanserlerinin  en sık karaciğere metastaz yapması  nedeniyle karaciğer görüntülemesi gerektiğini belirten Dr. Karadeniz, “MR yüksek yumuşak doku kontrastı sağlaması sayesinde tercih edilmekte olup  duyarlılığı en yüksek modalitedir.Teknolojideki gelişmeler sayesinde 10-15 saniyelik nefes tutmalı sekanslar ve serbest nefes alma sırasında görüntü elde edilebilmesi ile çekim kolaylıkla  gerçekleştirilebilmektedir. Ayrıca son yıllarda geliştirilen MR  kontrast maddelerin bir kısmı karaciğer hücrelerine özel olup metastazların belirlenmesindeki duyarlılığı daha da artırmaktadır.” diye konuştu. Karaciğer metastazlarında CyberKnife Karaciğer metastazlarında CyberKnife’ın önemine değinen Prof. Dr. Kayıhan Engin, karaciğerin primer kanseri (hepatoselüler ca.) ve karaciğerdeki safra yolları kanserinin (intrahepatik kolanjio ca.) öncelikli tedavisini cerrahi yöntemin oluşturduğunu belirtti. Cerrahi uygulanan, özellikle tümörü küçük olan hastaların uzun süre yaşayabildiğini belirten Prof. Dr. Engin, “Ancak %30 hastada cerrahi uygulanabiliyor. Diğer hasta grubu cerrahi şansını kullanamıyor ve birçok sistemik tedaviye rağmen yaşam süresi kısa oluyor. Aynı şekilde karaciğerin metastatik hastalıklarında da cerrahi yaklaşım çok daha az oluyor ve kemoterapi ile yeterince etkili olunamıyor. Klasik radyoterapi bu hasta gruplarında karaciğerin hareketli olması ve sağlam karaciğer dokusunun radyasyondan etkilenerek zarar görmesinden dolayı uygulanamıyor veya çok sınırlı olgulara çok sınırlı dozlar verilebiliyor. Bu dozlar da tümör üzerinde istenilen etkiyi gösteremiyor. Radyocerrahi sistemle sağlam dokular maksimum korunabilse bile teknik olarak kafatası dışında uygulanamıyor ve hareketli organlara planlama yapılamıyor. Oysa Cyberknife ile hareketli organların radyocerrahisi küçük bir müdahale ile mümkün olabiliyor. Sağlam dokular maksimum korunurken tümör dokusuna diğer klasik yöntemlerle verilemeyen yüksek dozlar da verilebiliyor. Böylece cerrahi yapılamayan primer veya metastatik karaciğer kanserlerine etkili dozlarda radyocerrahi yapılarak yaşamlarını uzatma şansı doğuyor.” diye konuştu.   http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/rektum-kanserinin-tedavisindeki-gelismeler-umut-verici

Biyoteknoloji ve Tarım Güvencesi

Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Özet Hızla artmakta olan dünya nüfusunun 2025 yılı itibariyle 8 milyarı geçmesi ve bu artışın % 95’inin gelişmekte olan ülkelerde oluşması beklenmektedir. Gelişmiş ülkelerde önemli bir tarımsal üretim fazlası bulunmakla beraber, halen 830 milyon insanın yeterli ve dengeli beslenemediği gelişmekte olan bazı ülkeler yeni tarım teknolojilerini kullanarak tarımsal üretimlerini artırmada yeterli olamamaktadırlar. Yeşil devrim olarak da isimlendirilen dönemde hastalık ve zararlılara dayanıklı, yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilacı kullanımının artması, mekanizasyon ve sulama teknikleri son 5 yıl içerisinde önemli verim artışları sağlamış olmakla beraber bu denli yoğun tarımsal faaliyetler çevre üzerinde de önemli baskılar yaratmıştır. Halen mevcut tarım alanları üzerinde ve kullanılan mevcut tarımsal tekniklerle önümüzdeki 20 yıl içerisinde artacak dünya nüfusuna yetecek gıda maddeleri üretimi mümkün görülmemektedir. Bu itibarla tahıllarda birim alana verimin % 80 oranında artırılması gerekmektedir. Bunun için de modern biyoteknolojik yöntemlerin önemli avantajlar sunduğu görülmektedir.Modern biyoteknolojik yöntemler arasında genetik mühendisliği en fazla umut bağlanan ve aynı ölçüde de tartışılan bir yöntemdir. Ancak, diğer moleküler ıslah yöntemleriyle birlikte kullanıldığında genetik mühendisliği teknikleri hastalık ve zararlılara; kuraklık ve tuzluluk gibi çevre koşullarına dayanıklı, bitki besin maddeleri içeriği iyileştirilmiş yüksek kaliteli ve verimli yeni çeşitlerin geliştirilmesi için bitki ıslahçılarına büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Halen A.B.D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin gibi 18 gelişmiş ve gelişmekte olan ülkede yetiştirilen transgenik soya, mısır, pamuk ve kolza bitkileri böceklere ve bazı herbisitlere dayanım özelliği taşımaktadırlar. Bu ürünler, insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri bilimsel esaslara göre değerlendirildikten sonra yetiştirilmelerine ve tüketilmelerine izin verilmektedir. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin modern biyoteknolojik yöntemlerden yararlanarak tarımsal üretimlerini artıracak çeşitleri geliştirmeleri, belirlenecek sorunların çözümüne yönelik güdümlü projelere yeterli araştırma desteği ve altyapı sağlayarak mümkün olabilir. Ancak, bunun için gerek fikri mülkiyet hakları gerekse biyogüvenlik ile ilgili mevzuatın bir an önce hazırlanarak yürürlüğe girmesi de gerekmektedir. Giriş Avcı-toplayıcı kültürden tarımcı kültüre geçen insanlık, binlerce yıldır seçmiş olduğu bitkileri yetiştirip, geliştirerek ve evcilleştirdiği hayvanları daha da iyileştirerek tarımsal üretimi artırma yönündeki çabalarını sürdürmektedir. Dünya üzerindeki nüfusun artmasıyla birlikte bu çabalar daha da hızlanmış, zamanla yeni teknikler geliştirilmiş ve tarımla uğraşan yeni bilim dalları ortaya çıkmıştır. Malthus’un insanların yeterli gıda maddesi bulamayarak büyük bir felakete uğrayacakları öngörüsü (Malthus, 1798) de tarımsal tekniklerin gelişmesi ve üretimdeki artış nedeniyle gerçekleşmemiştir. Geçtiğimiz yüzyıl içerisinde hızla artan dünya nüfusunu beslemeye yetecek kadar tarımsal üretimin sağlanmasında şüphesiz “Yeşil Devrim” olarak da adlandırılan gelişmelerin önemli etkisi olmuştur. Yirminci yüzyıl başlarından itibaren, genetik biliminde meydana gelen gelişmelerin bitki ve hayvan ıslahında yaygın olarak kullanılması yüksek verimli bitki çeşit ve hayvan ırklarının geliştirilmesine olanak sağlamıştır. Bunun yanında tarımda mekanizasyonun gelişmesi, kimyasal gübre kullanımının yaygınlaşması, hastalık ve zararlıların neden olduğu kayıpların kimyasal mücadele ilaçları ile önlenmesi ya da en az düzeye indirilmesi, bitkisel üretimde sulama sistemlerinin yaygınlaştırılması ikinci dünya savaşından sonra bitkisel ve hayvansal üretimde % 100’ü aşan artışlara yol açmış, bunun sonucu özellikle gelişmiş ülkelerde üretim fazlası oluşmuştur. “Yeşil Devrim” sayesinde 1960’lı yıllardan itibaren, bu yeni çeşitler ile yeni tarım teknolojileri Türkiye’ye ve diğer çoğu gelişmekte olan ülkelere de kısa sürede girmiş ve genelde yerel nüfusun ihtiyacı olan gıda maddeleri üretiminde yeterlilik sağlanmıştır. Ülkemizdeki tarımsal üretim özellikle ikinci dünya savaşından sonra önemli ölçüde artmış olmakla beraber, verimlilik artışı oranı ekilebilir alanların artışı oranıyla karşılaştırıldığında bu artışın pek de sağlıklı olmadığı söylenebilir. Tarımsal üretim artışındaki temel öğeler incelendiğinde: 1950’lerden itibaren mekanizasyonun artmasıyla mera alanlarının bozularak tarlaya dönüştürüldüğü, aynı şekilde ormanların tahribiyle tarıma müsait olmayan dik eğimli alanlarda ekim yapıldığı, özellikle 1960’lardan itibaren göllerin ve sulak alanların kurutularak yeni tarım arazilerinin yaratıldığı, sulama ve/veya elektrik üretimi amaçlı göl ve göletler oluşturularak vadi içi habitatların tahrip edildiği ve geniş alanlarda sulu tarıma geçildiği ve böylece doğal dengenin olabildiğince bozulduğu ve biyolojik çeşitliliğimizin olumsuz etkilendiği görülmektedir. Bunların yanında, kimyasal gübrelerin ve tarımsal mücadele ilaçlarının gittikçe artan düzeylerde ve bilinçsizce kullanımı, üretimi artırmış olmakla beraber doğal çevre ve insan sağlığını da olumsuz yönde etkiler hale gelmiştir. Yine bu bağlamda, “Yeşil Devrim” ile birlikte kimyasal gübre kullanımına ve sulamaya iyi tepki veren yeni çeşitlerin kullanılmaya başlamasıyla verim artışı sağlanmış, ancak tarımsal biyoçeşitliliğin belkemiğini oluşturan yerel genotipler verimsiz bulunarak, bunların kullanımı azalmıştır. Dünya genelinde tarımsal üretimin gelişmesine bakıldığında, yine Türkiye’dekine benzer gelişmelerin olduğu ve tarımsal üretimin artırılmasında ekolojik dengenin aleyhine bir gelişme olduğu görülmektedir. Son yıllarda, tarımsal üretim fazlasının olduğu özellikle Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkelerde aşırı kimyasal gübre kullanımı ve hastalıklarla mücadele ilaçlarının çevre üzerindeki olumsuz etkileri tartışılmaya ve bu tip tarımsal üretimin kısıtlanmasına yönelik tedbirler alınmaya başlanmıştır. Nüfusun hızla arttığı gelişmekte olan ülkelerde ise durum pek de iç açıcı değildir. Nüfus baskısı nedeniyle tarım alanı açmak için tropik yağmur ormanlarının yakıldığı, suların kirlendiği, toprakların çoraklaşıp çölleşmenin hızla arttığı görülmektedir. Ancak, tarımsal alanların böylesi sağlıksız biçimde artması tarımsal üretimin sürdürülebilir şekilde artırılmasına ve bu yörelerdeki insanların gıda ihtiyacını karşılamaya yetmemiştir (SOFA, 2004). Bu nedenle, 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun beslenmesi gerçekten önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Ekilebilir alanları artırmak pek mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek su kaynakları da hızla azalmaktadır. Dolayısı ile artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişlemesi değil, birim alandan alınan ürün miktarının artırılması gerekmektedir. Bu da, Nobel ödüllü bitki ıslahçısı Norman Borlaug’a göre buğday ve mısır gibi tahıllarda verimin % 80 artırılması demektir (Borlaug, 2003). Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının da artık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ıslah çalışmalarında yeni teknolojilerin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir. Son yıllarda önemli gelişmeler gösteren biyoteknolojik yöntemlerin özellikle de moleküler tekniklerin tarımsal üretimi artırmada önemli avantajlar sağladığı bir gerçektir. Genelde biyoteknoloji olarak adlandırılan ve klasik biyoteknolojiden modern biyoteknolojik yöntemlere kadar uzanan ve gittikçe karmaşıklık düzeyi artan bu teknolojilerin (Şekil 1) ülkelerin bilim ve teknolojideki gelişmişlik durumlarına göre tarımda farklı düzeylerde kullanıldığı görülmektedir. Biyolojik azot fiksasyonu gelişmekte olan ülkelerde kolayca kullanılabilmekte, bitki doku kültürü teknikleri ise birçok ülkede hastalıklardan arındırılmış bitki materyali üretiminde yaygın olarak uygulanmaktadır. Genomik çalışmalar, biyoinformatik, transformasyon, moleküler ıslah, moleküler tanı yöntemleri ve aşı teknolojisi olarak gruplandırılabilen modern biyoteknolojiler ya da gen teknolojileri ise Çin ve Hindistan gibi birkaç gelişmekte olan ülke dışında genelde gelişmiş olan ülkelerde etkin olarak kullanılmaktadır (Persley ve Doyle, 1999). Moleküler teknikler halen hayvan, bitki ve mikrobial gen kaynaklarının karakterize edilmesinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Aynı teknikler kullanılarak hastalık etmenlerinin tanısının yanında veterinerlikte aşı üretimi de yaygınlaşmış bulunmaktadır. Son yıllarda, genom araştırmaları da önemli bir evrim geçirmektedir. Yeni teknolojilerin kullanımı ile artık tek tek genlerin izole edilip tanımlanması yerine, tüm genlerin ya da gen grupların belirli bir organizma içerisindeki işlevlerini belirlemeye yönelik araştırmalar öne çıkmaya başlamıştır. Bu konularda, büyük ölçekli DNA dizinleme yöntemlerinin geliştirilmesi, bilgisayar ve yazılım programlarının oluşturulması bu ölçekteki verilerin değerlendirilmesini mümkün kılmaktadır. Burada, biyoinformatik ile “DNA yongaları” gibi teknolojiler biyolojik sistemlerin genetik yapılarına ayrıntılı olarak incelemeye olanak sağlamaktadır. Moleküler tekniklerin tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak, geçtiğimiz 20 yıl içerisinde yenidenbileşen [rekombinant] DNA ya da genetik mühendisliği teknikleri olarak da adlandırılan modern biyoteknolojik yöntemlerle geliştirilmiş hastalık ve zararlılara dayanıklı bitki çeşitlerinin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun şekilde tartışılmakta, bu yeni teknolojinin sunduğu olanaklar farklı açılardan sorgulanmaktadır. Bu makalede modern biyoteknolojik yöntemlerle elde edilmiş ve genelde Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) olarak tanımlanan bu transgenik ürünlerin tarımsal üretimin artırılmasında sunduğu olanaklar, bu ürünlerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin yanında GDO’larla ilgili sosyo-ekonomik kaygılar ele alınmaya çalışılacaktır. Transgenik Ürünlerde Dünya’da Mevcut Durum Bitki biyoteknolojisi ve özellikle gen teknolojisi alanındaki gelişmeler 1980’li yıllardan itibaren hız kazanmış, ilk transgenik ürün bitkisi olan uzun raf ömürlü domates FlavrSavr adı ile 1996 yılında pazara sürülmüştür. Bunu gen aktarılmış mısır, pamuk, kolza ve patates bitkileri izlemiştir. 1996 yılından itibaren transgenik ürünlerin ekim alanları hızla artmış ve 2005 yılında 90.0 milyon hektara ulaşmıştır (Çizelge 1). Halen yetiştirilmekte olan transgenik ürünlerin ekim alanları incelendiğinde, bu ekim alanlarının % 99’unun A. B. D., Arjantin, Kanada, Brezilya ve Çin’de olduğu, genetiği değiştirilmiş ürün ekimi yapan ülkelerin sayısı 18’e ulaşmış olmakla beraber (Güney Afrika, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya) bu ülkelerde geniş ekim alanları bulunmadığı görülmektedir (James, 2005). Çin’deki ekim alanları ise özellikle Bt içeren pamuk ile hızla artmaktadır. Yine, Hindistan’da Bt içeren pamuk ekimine izin verilmesiyle bu ülkede de transgenik pamuk ekim alanlarının hızla artması beklenmektedir. Transgenik ürünlerin ekim alanları 2005 yılı itibariyle 90.0 milyon hektara ulaşmış olmakla beraber, bu ekim alanlarının artmasındaki şüphesiz en önemli engel özellikle Avrupa Birliği kamu oyunda bu ürünlere karşı oluşan olumsuz tepkiler, dolayısı ile bunun üreticiler üzerinde oluşturduğu olumsuz beklentilerdir. Aynı şekilde, gelişmekte olan ülkelerde aşağıda daha detaylı olarak değerlendirilecek olan biyogüvenlikle ilgili yasal mevzuatın henüz oluşturulmamasının getirdiği belirsizlik de ekim alanlarının genişlemesine engel olmaktadır. OECD BioTrack On-line verilerine göre 2000 yılı itibariyle transgenik ürünlere ait 15 000 üzerinde tarla denemesi yapılmıştır. Bu ürünler arasında tarla bitkileri, sebzeler, meyve ağaçları, orman ağaçları ve süs bitkileri bulunmaktadır. Burada dikkate değer bir husus ise 100’e yakın transgenik ürün çeşidi için ticari üretim izni alınmış olmasına rağmen bunlardan ancak birkaç tanesi pazara sürülmüştür. Buna paralel olarak, geniş ölçekte yetiştiriciliği yapılan türlerin oldukça sınırlı sayıda olduğu, ancak soya, mısır, pamuk ve kolza gibi önemli ürün türleri olduğu görülmektedir (Çizelge 2). Pazara sürülen ilk transgenik ürün olan uzun raf ömürlü FlavrSavr domatesi pazarlama stratejilerindeki yanlışlıklar ve tüketiciler tarafından fazla tutulmaması nedeniyle üretimden kalkmıştır. Bt patates ise çevrecilerin tepkisinden çekinen büyük “Fast Food” gıda zincirlerinin talep etmemeleri nedeniyle pek geniş ekim alanları bulamamıştır. Herbisitlere dayanıklı transgenik buğday çeşidi de gerek çevrecilerin tepkisi gerekse bu ürünü geliştiren çokuluslu şirketin pazarlama kaygıları nedeniyle henüz ticarileştirilmemiştir. Virüse dayanıklı papaya Hawaii adalarındaki papaya endüstrisini kurtarmış olmakla beraber sadece burada yetiştirilmektedir. Geniş ölçekte yetiştirilen tür ve çeşitlerin yine çok uluslu şirketlere ait tohumculuk şirketleri tarafından pazarlanıyor olması ayrıca dikkat çekmekte olup, bunun nedenleri ileriki bölümlerde incelenmeye çalışılacaktır. Halen ticari olarak üretimi yapılmakta olan transgenik ürünlere aktarılmış özellikler incelendiğinde, bunların daha çok girdiye yönelik, yani doğrudan çiftçiyi ilgilendiren herbisitlere dayanıklılık, böceklere dayanıklılık, virüslere dayanıklılık gibi özellikler olduğu görülmektedir (Çizelge 3). En yaygın olarak aktarılan özellik herbisitlere dayanıklılık olup, bu çiftçilerin üretim maliyetlerini önemli ölçüde azaltmaktadır. Yine Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin geni (Bt), özellikle mısır ve pamuk yetiştiriciliğinde zararlı olan tırtıllara karşı etkili olmakta; dolayısı ile tarımsal mücadele ilaçları kullanımını azaltmakta böylece hem üretim maliyetini düşürmekte hem de kimyasal ilaçların çevre ve insan sağlığı üzerindeki olumsuz etkilerini ortadan kaldırmaktadır. Bundan sonra piyasaya sunulması beklenen transgenik ürünlerin ise üretim maliyetlerini düşürücü özelliklerin yanında tüketicileri doğrudan ilgilendiren özellikler üzerinde de yoğunlaşması beklenmektedir. Bunlara en güncel örnek “altın pirinç” olarak adlandırılan beta karoten/A vitamini içeriği yükseltilmiş çeltiktir. Gelişmiş ülkelerde özellikle Güneydoğu Asya’da A vitamini eksikliği çeken 170 milyon kadar kadın ve çocuğun bu şekilde yeterli A vitamini alması ümit edilmektedir. Greenpeace örgütü ise, Altın Pirinç’in sadece çokuluslu şirketlerin bir pazarlama stratejisi olduğunu, bölgede günlük yaklaşık 300 gram pirinç tüketildiğini, ancak bir insanın önerilen günlük dozda provitamin A alabilmesi için bu miktarın yaklaşık 12 katını yemesi gerektiğini iddia etmektedir. Altın pirinci geliştiren araştırmacılar, Dr. Peter Beyer ve Prof. Ingo Potrykus ise bu hesaplamanın gerçekleri yansıtmadığını söylemektedirler. Onlara göre, çocuklar için günlük tavsiye edilen A vitamini dozajı 0,3 mg/gün’dür. Ancak hastalıklar ve körlükten korunmak için gereken A vitamini miktarı bu dozajın %30-40’ı civarındadır. Altın Pirinç’te bulunan provitamin A miktarı 1,6 – 2,0 mg/kg’dır. Provitamin A’nın A vitaminine dönüşme faktörü Amerikan Ulusal Bilim Akademisi (NAS) Sağlık Enstitüsü’nce (IOH) '12', Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Gıda ve Tarım Örgütü’nce (FAO) '6', Hindistan Sağlık Araştırma Kurulu’nca '4' olarak alınmaktadır. Bu veriler ışığında ve Altın Pirinç’in biyoyararlılık değerleri %100 veya %50 olarak kabul edildiğinde yapılan hesaplamalarda Çizelge 4'teki rakamlar ortaya çıkmaktadır. Hesaplama için bir örnek verelim: IOH'in dönüşüm faktörü olan '12' esas alınırsa: körlükten korunmak için gereken 0,1 mg A vitamini için gerekli provitamin A miktarı 0,1 X 12 = 1,2 mg'dir. Altın Pirincin 1 kilogramında 2 mg provitamin olması hâlinde ve biyoyararlılık oranı %100 ise, bir günde yenmesi gereken Altın Pirinç miktarı 1,2 / 2 = 0,6 kg çıkar. Ancak, Çizelge 4'ten görülebileceği gibi, dönüşüm faktörü ve biyoyararlılık oranına göre bu miktar çok daha küçük olabilmektedir. Hatta Hindistan Sağlık Araştırma Kurumu’nun hesaplamaları kullanılırsa bu miktarda provitamin A alınabilmesi için gereken Altın Pirinç tüketimi 180 gramdır. Kaldı ki, Altın Pirinç İnsani Yardımlaşma Ağı’na (Humanitarian Golden Rice Network) da üye olan Syngenta firmasının yatırımı ile 2005 yılında “Altın Pirinç 2” adı verilen ve öncekine göre yaklaşık yirmi kat daha fazla provitamin A içeren yeni bir pirinç çeşidi geliştirilmiştir. Firma yıllık 10.000 dolardan düşük gelirli çiftçilere tohumları ücretsiz vermeyi planlamaktadır. Ayrıca bu tohumlara sahip olan çiftçiler ileriki senelerde kendi tohumlarını firmaya bedel ödemeden çoğaltabileceklerdir(*). “Altın Pirinç” örneğinin dışında doymuş yağ asit oranı değiştirilmiş yağlı tohumların, gerekli amino asit içeriği yükseltilmiş tahıl ve patateslerin, mikroelementlerce zenginleştirilmiş tahılların, aroma maddeleri yüksek ancak düşük kalorili ürünlerin yakın gelecekte piyasaya çıkması beklenmektedir. Hepatit B aşısı içeren patates ve muz bitkilerinin yanında, transgenik bitkilerin önemli bir kullanım alanı da ilaç hammaddesi ve monoklonal antikor üretimi için büyük potansiyel sunmalarıdır. Gen aktarılmış bu bitkilerin sera ve tarla denemeleri halen devam etmektedir. Bunlara paralel olarak, üzerinde en fazla araştırma yapılan konular arasında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı bitki çeşitleri gelmektedir. Yukarıda da değinildiği üzere, şimdiye kadar sağlanan üretim artışı tarım alanlarının genişlemesi, yaygın kimyasal gübreleme ve sulama ile sağlanmış ve bunlar ekolojik dengeyi olumsuz yönde etkilemiştir. Artık herkes tarafından kabul edilen bu sorunlar nedeniyle, bundan böyle tarımsal üretimin artırılmasındaki temel iki hedef sürdürülebilir tarım teknikleri ve birim alandan alınan verimliliğin artırılması yönünde olacaktır. Bunun için de bitkilerin yüksek verimli genotipe sahip olmalarının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı olmaları da istenmektedir (SOFA, 2004). Bunlar arasında hastalık ve zararlılara dayanıklılık özelliği başta gelmektedir. Zira özellikle gelişmekte olan ülkelerde, bitkisel üretimin yarıya yakın kısmı hatta bazen fazlası üretim sırasında veya hasat sonrası hastalık ve zararlılar nedeniyle kaybolmaktadır. Bunlara karşı tarımsal mücadele ilaçlarının kullanıldığı durumlarda ise bu hem üretim maliyetini artırmakta, hem de insan sağlığını ve çevreyi olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Dolayısı ile hastalık ve zararlılara karşı dayanıklılık genleri aktarılmış bitkilerin geliştirilmesi verimliliği artırdığı gibi tarımsal üretimin çevre üzerindeki baskısını da azaltacaktır. Bu alanda şimdiye kadar elde edilmiş en başarılı uygulama Lepidopter’lere dayanıklılık sağlayan Bacillus thuringiensis endotoksin genleri aktarılmış bitkilerden elde edilmiştir. Ancak, bitkisel üretimde zararlı olan çok sayıdaki diğer zararlı böceklere karşı aynı başarı henüz elde edilememiştir. Aynı şekilde, bazı virüs hastalıklarına karşı dayanıklı bitki çeşitleri geliştirilmişse de bunların sayısı pek fazla değildir. Bitkilerde önemli kayıplara neden olan fungal ve bakteriyel hastalıklara karşı direnç kazandırmaya yönelik araştırmalar da yoğun biçimde devam etmektedir. Ancak, bu hastalıklara dayanıklılık mekanizmalarının karmaşıklığı, dayanıklılık mekanizmalarının bitkiler ve patojenler arasında farklılık göstermesi, patojenlerin özellikle fungusların kendi dayanıklılık mekanizmalarını sürekli geliştirme yetenekleri nedeniyle henüz bakteriyel ya da fungal hastalıklara dayanıklı transgenik bitki çeşitleri üretim zincirine girecek aşamaya gelmemiştir. Bilindiği üzere küresel ısınma ve yanlış arazi kullanımı gibi nedenlerle 21. yüzyılda kuraklığın ve çölleşmenin gittikçe artması beklenmektedir. Bu durumdaki arazilerin çoğu ise Afrika gibi nüfus artış hızının en fazla olduğu ülkelerde bulunmaktadır. Bu nedenle, kurağa dayanıklı ya da az suyla yetişebilen bitki çeşitlerinin geliştirilmesi büyük önem taşımaktadır. Aynı şekilde tuzlu veya mikroelement eksikliği ve alüminyum gibi metal fazlalığı sorunu bulunan topraklarda yetişebilen bitkilerin geliştirilmesi de bu gibi ülkelerdeki marjinal tarım alanlarında üretim yapılabilmesine olanak sağlayacaktır. Eldeki bilgiler, dünyada mineral eksikliği ve metal (özellikle alüminyum) toksisitesi nedeniyle bitkisel üretimin sınırlandığı toprakların tüm topraklar içerisindeki payının % 60 dolayında olduğunu göstermektedir (Çakmak, 2002). Hem bu tür toprak sorunlarına hem de olumsuz çevre/iklim koşullarına karşı dayanıklılık kazandırmaya yönelik çalışmalar da yoğun bir şekilde devam etmekle beraber, bu özelliklerin birden fazla gen veya gen grupları tarafından belirleniyor olması, bunların gerek belirlenip klonlanmaları gerekse bitkilere aktarma teknolojilerinin yetersizliği sebebiyle henüz beklenen başarı düzeyine ulaşılamamıştır. Moleküler Bitki Islahı Gen teknolojileri denildiği zaman ilk akla gelen transgenik bitkiler ise de yukarıda belirtilen teknik kısıtların yanında transgenik bitkiler konusunda oluşan olumsuz kamu oyu baskıları da göz önünde bulundurularak, bu teknolojilerin klasik ıslah yöntemlerini geliştirerek daha etkin kılacağı alanlara yönelmek belki de daha akılcı bir yaklaşım olacaktır. Çoğu biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanım birden fazla gen tarafından kontrol edildiğinden bunların klasik ıslah yöntemleriyle belirlenmesi mümkün olmamaktadır. Ancak bu alanda gerek ulusal gerekse uluslararası ıslah kuruluşlarında, önemli miktarda bitki gen bankaları oluşturulmuş ve klasik ıslah konusunda önemli deneyimler kazanılmıştır. İşlevsel genomik çalışmalarının yaygınlaşmasıyla oluşan bilgi birikimini klasik ıslah yöntemleriyle birleştirmek mümkün olduğunda, stres koşullarına dayanıklı bitki ıslahı da yeni bir boyut kazanacaktır. Arabidopsis genetik haritasının yanında, çeltik, domates ve Prunus gibi türlerin genetik haritalarından kaydedilen gelişme, çoğu metabolik tepkimeyle ilgili gen dizinlerinin evrim boyunca korunmuş olması, elde edilen bu bilgi birikiminin diğer türlerde kullanım olanağını artırmaktadır. Yine moleküler işaret genleri konusunda oluşan bilgi birikimi moleküler bitki ıslahında yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Bu moleküler teknikler özellikle buğday gibi genomu karmaşık bitki türlerinde hastalıklara dayanım mekanizmaları ve kalite özellikleri açısından ıslahta çok önemli avantajlar sunmaktadır. Benzer şekilde meyve ya da orman ağaçları gibi generatif yaşam evreleri uzun dolayısı ile melezleme ıslah süreçlerinin çok uzun olduğu bitki türlerinde de moleküler işaret genleri çok önemli olmaktadır. Öte yandan, dünyada, özellikle gelişmekte olan ülkelerde insanlarda başta demir ve çinko olmak üzere mikroelement eksiklikleri ve buna bağlı ciddi sağlık sorunları çok yaygın biçimde ortaya çıkmaktadır. Yapılan tahminler problemin dünya nüfusunun yarısını etkilediğini göstermektedir. Sorunun başlıca nedeni olarak, mikroelementlerce çok fakir olan tahıl kökenli gıdaların yoğun biçimde tüketilmesi gösterilmektedir. Tahıllar hem mikroelementlerce fakir hem de mikroelementlerin vücutta kullanımını sınırlayan maddelerce zengindir (Cakmak ve Ark., 2002). Günümüzde birçok araştırma grubu ve konsorsiyumu buğday, çeltik ve mısır gibi bitkilerin mikroelementlerce zenginleştirilmesi için ıslah programları başlatmış ve bu programlarda moleküler markör destekli moleküler teknikler vazgeçilmez bir araç olarak kullanılmaktadır (www.harvestplus.org). Tüketici Tepkileri ve Biyogüvenlik Düzenlemeleri Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri uzunca süredir tartışılmaktadır. Yukarıda değinildiği üzere, ilk transgenik ürünler A.B.D.’de yetiştirilmeye başlanmış olup, yine en geniş ekim alanları bu ülkede bulunmaktadır. Bu ürünlerin tamamı Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), Amerikan Tarım Bakanlığı (USDA/APHIS) ve Çevre Koruma Dairesi (EPA) tarafından çok kapsamlı bilimsel incelemeler yapıldıktan sonra ticari üretimleri yapılmakta ve yine bu ülkede insan gıdası ve/veya hayvan yemi olarak tüketilmektedir. Üretim fazlası olan mısır ve soya gibi ürünler ise Avrupa Birliği dahil diğer ülkelere satılmaktadır. Özellikle Avrupa Birliği ve diğer bazı ülkelerde transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerine olası olumsuz etkileri çok yoğun bir şekilde tartışma konusu olmaktadır. Bunların bilimsel bazlı tartışmalardan ziyade duygusal, kişisel ve ekonomik tercihler ağırlıklı olduğu yadsınamaz. Örneğin, endişe konusu gerekçelerden bir tanesi transgenik ürün geliştirme çalışmaları sırasında kullanılan antibiyotik işaret genleridir. Avrupa Konseyi’nin 1999 yılında uzman bilim adamlarından oluşan bir panele hazırlatmış olduğu rapor, bu endişenin bilimsel nedenlerle açıklanamayacağını bildirmiş, ancak bundan sonra geliştirilecek transgenik bitkilerde antibiyotik işaret genlerinin kullanılmamasını tavsiye etmiştir. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi (EFSA) GDO Paneli ise 2 Nisan 2004 tarihide yayınlamış olduğu Bilim Paneli Görüş Dokümanı’nda antibiyotik işaret genlerini 3 grupta toplamış ve halen üretilip tüketilmesine izin verilen GD ürünlerde bulunan npt II işaret geninin insan ve çevre sağlığı açısından her hangi bir sorun oluşturmayacağını, klinik tedavide kullanılan diğer antibiyotik işaret genlerinin ise araştırmalarda kullanılmaması gerektiğini bildirmiştir (EFSA, 2004). İnsan sağlığı açısından öne sürülen diğer bir olumsuzluk ise transgenik ürünlere aktarılan genlerin insanlarda alerji yapacağı ve toksik etkileri olabileceğidir. Ancak, bu ürünlerin ticari ekimlerine izin verilmeden önce yoğun ve kapsamlı laboratuar ve klinik testlerin yapılması ve bulguların bağımsız bilim kurulları tarafından inceleniyor olması, bu tip yan etkilerin en az düzeyde olmasını sağlamaktadır. Burada hatırlanması gereken husus, transgenik ürünlerin alerji oluşturma olasılığının klasik ıslah yöntemleri ile elde edilen ürünlerden daha fazla olmamasıdır (König ve ark., 2004) Nitekim, Avrupa Birliği ülkelerindeki yoğun kamuoyu endişelerini giderebilmek amacıyla, 13 AB üyesi ülke’den 65 bilim insanının katılımıyla, 3.5 yıl süren ve 11.5 milyon euro harcanarak yürütülen ENTRANSFOOD projesi, halen üretilip tüketilmekte olan genetiği değiştirilmiş ürünlerin insan sağlığı açısından klasik yöntemlerle elde edilen ürünlerden daha tehlikeli olmadığını ortaya koymuştur (Kuiper ve ark., 2004). Transgenik ürünlerin çevresel etkilerini değerlendirmek ise insan sağlığı üzerindeki etkilerini değerlendirmekten çok daha zor ve karmaşık görünmektedir. Burada şüphesiz tarımsal üretim yapılan ekosistemlerin birbirlerinden çok farklı olması en büyük etkendir. Çevre üzerindeki olası olumsuz etkilerin başında, transgenik bitkilerin ekosistemdeki diğer canlılarla etkileşimi gelmektedir. Örneğin Bt aktarılmış mısır bitkilerini yiyen tırtılların yanında diğer hedef olmayan canlıların örneğin Kral kelebeğinin de olumsuz etkilenebileceği endişesi (Losey, 1999) son birkaç yıldır yoğun tartışma konusu olmuş hatta GDO karşıtı örgütler tarafından hala yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak, Bt mısır polenlerinin Kral kelebeği ve diğer hedef dışı organizmalar üzerindeki olumsuz etkilerini tarla koşullarında incelemek üzere yapılan kapsamlı araştırmalar bu riskin çok düşük bir düzeyde olduğunu ve Kral kelebeklerinin yaşam döngüsünü olumsuz etkilemediğini göstermiştir (Oberhauser ve ark., 2001; Pleasants ve ark., 2001; Sears ve ark., 2001; Zangerl ve ark., 2001). Burada genetiği değiştirilmiş organizmaların çevre üzerindeki etkileri tartışılırken, Bt geni aktarılmış bitkiler yerine normal mısır yetiştiriciliğinde kullanılan kimyasal mücadele ilaçlarının hedef olmayan organizmalar üzerinde çok daha fazla olumsuz etkilerinin bulunduğunu göz önünde bulundurmakta yarar vardır (Gianessi ve ark., 2002). Burada asıl endişe konusu, sürekli Bt aktarılmış mısır ile beslenen tırtılların belirli bir süre içerisinde dayanıklılık mekanizması geliştirmesinin kaçınılmaz olmasıdır. Onun için bu tırtılların dayanıklılık geliştirmelerini geciktiren tedbirler alınmaya çalışılmaktadır. Ancak, bu yine de güncel ve geçerli bir sorun olarak çözüm beklemektedir. Diğer bir husus ise transgenik bitkilerden gen kaçışı yoluyla biyoçeşitliliğin bozulmasıdır. Burada, transgenik bitkilerle akraba türlerin bulunduğu ekosistemlerde transgeniklerin kesinlikle yetiştirilmemesi öngörülmektedir. Ancak, çiftçi eğitim düzeyinin oldukça sınırlı olduğu gelişmekte olan ülkelerde bunun ne şekilde sağlanabileceği hala bilinmemektedir. Nitekim, mısır bitkisinin gen kaynağı olarak bilinen Meksika’da A. B. D.’den kaçak olarak getirilen transgenik mısırların ekilmesi ve bunlardan Meksika’daki yerel mısır çeşitlerine gen kaçışı biyoçeşitlilik üzerinde önemli etkiler yaratacaktır. Transgenik bitkilerin insan sağlığı ve çevre üzerindeki olası olumsuz etkileri yoğun olarak incelenip tartışılmakta olup, buna yönelik çeşitli ulusal, bölgesel ve uluslar arası mevzuat oluşturma çabaları bulunmaktadır. Ancak ülkeler arasında henüz tam bir uyum sağlandığı söylenemez. Örneğin A.B.D.‘deki biyogüvenlik mevzuatı Avrupa Birliği mevzuatından çok farklı olup mevzuatın uygulanmasında bile ülkeler arasında hala uyum sağlanamamıştır. Ancak, yeni oluşturulan European Food Safety Authority ve 2004 yılında yürürlüğe giren genetiği değiştirilmiş ürünlerin etiketlenmesi ve izlenebilirliğini amaçlayan yönetmelikler bu uyumu sağlamada önemli bir adım sayılabilir. Son olarak, Uluslararası Biyolojik Çeşitlilik Anlaşması bağlamında hazırlanan ve uzun görüşme ve tartışmalardan sonra 2000 yılında üzerinde anlaşmaya varılan Uluslararası Biyogüvenlik Protokolü, transgenik ürünlerin sınır ötesi taşınmaları ve kullanımı yönünde olumlu bir gelişmedir. Türkiye’nin de imzalamış olduğu bu Protokol 11 Eylül 2003’te yürürlüğe girmiş olmasına rağmen, Protokol’ün uygulanabilir hale gelmesi daha bir süre alacaktır. Bunun için özellikle gelişmekte olan ülkelerin, kendi biyogüvenlik mevzuatlarını hazırlamalarının yanında, bu mevzuatı uygulayacak laboratuar altyapısını oluşturmaları, bu laboratuarlarda çalışacak teknik elemanları yetiştirmeleri ve en önemlisi karar verici konumdaki bürokratları eğitmeleri gerekmektedir. Aksi takdirde, bu mevzuat transgenik ürünlerin ticaretini engelleme dışında, gelişmekte olan ülkelerin kendi biyolojik kaynaklarını verimli şekilde değerlendirecek bilimsel ortamı yaratmaları açısından olumlu bir etki oluşturmayacaktır. Fikri Mülkiyet Hakları Giriş kısmında bahsedilen ve tarımsal üretimin artırılmasında oldukça başarılı sayılan “Yeşil Devrim”, büyük ölçüde kamu kuruluşları veya kamu yararına çalışan uluslararası araştırma enstitüleri tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu nedenle, gerek yüksek verimli çeşitlerin geliştirilmesi gerekse bu tohumlukların çoğaltılarak gelişmekte olan ülke çiftçilerine ulaştırılması normal ticari kurallar içerisinde süregelmiştir. Benzer şekilde, mekanizasyon, kimyasal gübre ve tarımsal mücadele ilaçları kullanımı, sulu tarım teknikleri gibi yeni teknolojilerin transferi hatta sulama projelerinin kurulması gibi konularda uluslararası finans kuruluşları veya yardım kuruluşları önemli katkılarda bulunmuşlardır. Bugünkü “Biyoteknoloji Devrimi” ise büyük ölçüde özel sektör tarafından yapılmaktadır. Halen bu alandaki Ar-Ge çalışmalarının % 80 oranında özel sektör yatırımlarıyla gerçekleştiği tahmin edilmektedir. Hal böyle olunca, özel sektör yatırımcıları tarafından geliştirilen her teknik veya ürünün hemen patent veya benzeri yöntemlerle korunmaya alınması ve bunlardan kısa sürede ticari gelir sağlanması istenmektedir. Aksi halde, özel sektörün gelir getirmeyecek Ar-Ge faaliyetlerine girmesini beklemek pek gerçekçi olmayacaktır. Örneğin, halen ticarete intikal etmiş transgenik ürünlerin mısır, soya ve pamuk gibi büyük ürün gruplarında olması, gelişmekte olan ülkelerdeki tatlı patates ve sorgum gibi ürünlere özel sektör tarafından pek yatırım yapılmaması şaşırtıcı değildir (SOFA, 2004). Son yıllarda, yine uluslararası yardım kuruluşlarının desteği ile veya biyoteknoloji alanında yoğun Ar-Ge faaliyeti olan çokuluslu şirketlerin işbirliği ile kamu araştırma kuruluşlarında yeni transgenik çeşitlerin geliştirilmesine yönelik araştırma faaliyetlerinin arttığı gözlenmektedir. Ancak, burada da fikri mülkiyet haklarına ilişkin sorunların yoğun olarak tartışıldığı görülmektedir. Bunun en güncel örneklerinden birisi de yukarıda sözü edilen “Altın Pirinç”tir. Rockefeller Vakfı tarafından finanse edilen ve Prof. Ingo Potrykus ve Prof. Peter Beyer önderliğindeki araştırmacılar tarafından geliştirilen “Altın Pirinç”te 30 civarında farklı şirket ve üniversiteye ait 70 adet patent bulunması, bu ürünün ticari olarak değerlendirilmesinde ve hatta gelişmekte olan ülkelere transferinde önemli bir sorun olarak ortaya çıkmıştır. Bu konuda, Latin Amerika ülkelerinde yapılan bir çalışma (Cohen ve ark., 1998), bu ülkelerde yürütülen biyoteknolojik araştırmaların ve ürün geliştirme çalışmalarının hepsinde çok sayıda patentli teknik veya materyalin kullanıldığını göstermiştir (Şekil 2). Tüm bunlar, biyoteknolojik araştırmalardan gelişmekte olan ülkelerdeki fakir çiftçilerin ve halkın nasıl yararlanabileceği sorusunu akla getirmektedir. Dünya Ticaret Örgütü’ne (WTO) üye ülkelerin imzalamış oldukları TRIPS (Trade Related Intellectual Property Rights) antlaşması, bazı istisnai hükümlerine rağmen, gelişmiş ülkelerdeki çok uluslu şirketleri korur niteliktedir. Bu nedenle, gelişmekte olan ülkelerdeki araştırma kuruluşlarının, biyoteknolojik araştırmalarını planlarken ve yürütürken fikri mülkiyet haklarıyla ilgili konuları yakından izlemeleri ve ona göre tedbir almaları yararlı olacaktır. Bu bağlamda yine transgenik bitkilerden ziyade moleküler bitki ıslahı yöntemlerinin Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler açısından daha avantajlı olduğu söylenebilir. Yine burada, Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip ülkelerin, bu gen kaynaklarını tespit edip karakterize ederek, hatta bunlardaki ticari öneme sahip genleri saptayıp patentleyerek önemli bir konum yakalamaları mümkün olabilir. Bu konuda, FAO örgütü tarafından 2001 yılında kabul edilen Uluslararası Bitki Genetik Kaynakları Antlaşması işlerlik kazandığında, zengin gen kaynağı olan ülkelerin bu kaynaklardan daha etkin yaralanmalarına yardımcı olacaktır. Bu alandaki gerek yasal ve gerekse araştırma altyapısının şimdiden oluşturulması yararlı olacaktır. Şekil 2. Latin Amerika Ülkelerinde Kullanılan Patentli Teknikler ve Materyaller (Cohen ve ark., 1998). Türkiye’de Tarımsal Biyoteknoloji ve Transgenik Ürünlerin Durumu Türkiye zengin gen kaynaklarına sahip olması nedeniyle, tarımsal biyoteknoloji alanında çok önemli bir avantaja sahiptir. Ancak, Türkiye’nin modern biyoteknolojik yöntemlerin sunduğu nimetlerden yararlanabilmesi için dünyadaki gelişmeler ve Türkiye’deki mevcut durum çerçevesinde önceliklerini çok iyi saptaması gerekmektedir. Türkiye’de biyoteknolojinin gelişmesi için mutlak gerekli olan biyoloji, biyokimya, moleküler biyoloji gibi temel bilim alanlarına gerekli önemin verilmemesi, bu alanda yetişmiş eleman sayısının düşük kalmasına ve dolayısı ile kapsamlı araştırmaları yürütebilecek kritik kitleye sahip araştırma birimlerinin oluşturulmasına engel olmuştur. Bu sorun, 1980 yılından beri hazırlanan tüm 5 yıllık kalkınma planlarında vurgulanmış olmasına karşın, bu konuda henüz belirgin bir gelişme sağlandığı ne yazık ki söylenemez. Burada en önemli sorun, belirli düzeyde bilgi birikimine ve tecrübeye sahip araştırmacıları bir araya getirerek “uzmanlık merkezleri” oluşturmak yerine tek tek laboratuvarların oluşturulmasından kaynaklanmaktadır. Son yıllarda, yurt dışında moleküler biyoteknoloji alanında eğitim görmüş ya da moleküler bitki ıslahı konusunda eğitim almış genç araştırmacıların sayısı artıyor olmasına rağmen, bunları bir araya getirerek güdümlü projeler üzerinde çalışacak “uzmanlık merkezleri” ya da laboratuvarları oluşturacak bir çaba görülmemektedir. Gerekli tedbirler alınmadığı taktirde, geçtiğimiz 30 yıldır yapılan girişimlere ve harcanan çok önemli miktarda kaynaklara rağmen Türkiye’nin tarımsal biyoteknoloji alanında, bugün bulunduğu noktadan daha farklı bir konuma gelmesi mümkün olamayacaktır. Burada, Türkiye’de bitki doku kültürü yatırımlarının 1974 yılında başlamış olmasına ve halen hemen hemen tüm Ziraat Fakültelerinde ve Tarım Bakanlığı araştırma enstitülerinde birer doku kültürü laboratuvarı kurulmuş olmasına rağmen Türkiye’nin, son derece basit bir teknoloji gerektiren patates tohumluğu ihtiyacını bile, hemen tamamını her yıl milyonlarca dolar ödeyerek yurt dışından karşılaması en çarpıcı örneklerden birisidir. Türkiye’nin biyoteknolojiye ve tarımsal araştırmalara yaklaşımını ortaya koymak amacıyla, 2001-2005 yıllarını kapsayan VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planının ilgili bölümleri incelendiğinde, bilgi toplumu olma amacı doğrultusunda bilimsel ve teknolojik gelişmeler sağlayarak uluslararası düzeyde rekabet gücü kazanmanın esas olduğu ilkesi dikkati çekmektedir. Bu ilke çerçevesinde biyoteknolojinin de içinde bulunduğu bazı yüksek teknolojiler öncelikli konu olarak belirlenmiştir. Ayrıca, ekonomik, sosyal, çevresel boyutunu bütün olarak ele alan rekabet gücü yüksek, sürdürülebilir bir tarım sektörünün oluşturulması temel amaç olarak tespit edilmiştir. Tarımsal araştırmalarda koordinasyonun sağlanmasının ve araştırma konularının belirlenmesinde üretici ve sanayicinin taleplerinin dikkate alınmasının gerekliliği de vurgulanmaktadır. Hedefler bu şekilde belirlenmekle birlikte, Türkiye’nin Ar-Ge konusunda diğer ülkelere oranla oldukça geride olduğu bilinen bir gerçektir. Halen Ar-Ge harcamalarının GSMH içindeki payı % 0,64 düzeyindedir. Üniversiteler toplam Ar-Ge çalışmalarında ve tarımsal araştırmalarda en fazla payı alan kurumdur. Dolayısıyla, diğer gelişmekte olan ülkelere paralel olarak Türkiye’de de özel sektör araştırmaları kısıtlı olup, üniversiteler % 70’lere varan payla en fazla araştırmanın yapıldığı kurum olmaktadır. TÜBA (2003) tarafından gerçekleştirilen “Moleküler Yaşam Bilimleri ve Teknolojileri Öngörü Projesi” kapsamında Türkiye’nin biyoteknoloji ile ilgili altyapısı ortaya konmaktadır. Çalışma, yaklaşık 150 araştırma biriminin ve 2000 araştırıcının biyoteknoloji konusunda çalıştığını göstermektedir. Bu sayının önemli bir insan altyapısını işaret ettiğini vurgulayan çalışma, araştırıcıların verimliliklerinin bir göstergesi olan araştırıcı başına bilimsel yayın verilerine bakıldığında mevcut altyapının etkin bir şekilde kullanılmadığını, kurumsallaşmanın ve teknoloji üretme kaygısının bulunmadığını .belirtmektedir. Türkiye’de biyoteknoloji alanında yapılan bilimsel yayınların yaklaşık % 42’si endüstriyel biyoteknoloji alanında olup tarımsal biyoteknoloji % 11,5 ile en az yayın çıkarılan biyoteknoloji dalı olmuştur. Stres toleransı, rejenerasyon ve propagasyon, farmasötik ve moleküler markörler en fazla çalışılan tarımsal biyoteknoloji konularıdır (Özcengiz, 2003). Biyoteknoloji araştırmaları için devlet TÜBİTAK, kamu kurumları ve üniversitelere destek verdiği gibi özel sektöre de belli oranlarda destekler sağlamaktadır. Kamu yatırım bütçesinden üniversitelere araştırma projelerinin desteklenmesi amacıyla ödenekler tahsis edilmekte olup, desteklenen projeler arasında genetik kaynakların korunması projeleri, transgenik bitki geliştirilmesine ve üniversitelerin altyapılarını geliştirmeye yönelik projeler önde gelmektedir. Öte yandan, firmaların biyoteknoloji araştırma geliştirme faaliyetlerine de TÜBİTAK bünyesindeki Teknoloji İzleme Değerlendirme Birimi (TİDEB) ve Türkiye Teknoloji Geliştirme Vakfı (TTGV) kanalıyla destek sağlanmaktadır. TİDEB firmaların Ar-Ge proje maliyetlerinin en fazla % 60’ı oranında ve hibe şeklinde destek vermektedir. Bu program dahilinde, gen mühendisliği-biyoteknoloji 6 öncelikli konudan biri olarak tespit edilmiş olup biyoteknoloji projelerinin toplam desteklenen projeler içindeki payı % 3,1’dir. TTGV ise proje maliyetinin en fazla % 50’sini karşılamakta ve geri ödemeli bir sistem içinde destek vermektedir. Biyoteknolojinin bu kapsamda desteklenen projeler içerisindeki payı ise % 7’dir. Tarımsal biyoteknolojide gelişme kaydetmiş ülkelerdeki kurumsal yapılanma üniversiteler, kamu Ar-Ge kuruluşları ve özel sektör olmak üzere 3 farklı ayaktan meydana gelmekte ve her bir kurumun kendi kapasiteleri ve görev tanımları içinde belirlenmiş rolleri bulunmaktadır. Örneğin üniversiteler ve kamu Ar-Ge kuruluşları temel araştırma konusunda uzmanlaşırken, özel sektörün uygulamalı araştırma ve ürün geliştirmeye yönelik çalıştığı görülmektedir. Birbirinin tamamlayıcısı olan bu roller içinde bir kurumun eksikliği sistemin iyi çalışmamasına neden olmaktadır. Bu noktadan hareketle Türkiye’deki yapıya baktığımızda, araştırma sistemi içerisinde üniversitelerin temel kuruluş olduğu ve en önemli ayaklardan biri olan özel sektörün sistem içinde yer almadığı dikkati çekmektedir. Dolayısıyla, özel sektörün ve kamu Ar-Ge kuruluşlarının rolünü üstlenecek bir kurumsallaşma olmadığı için hedefe yönelik ve verimli çalışan bir sistem mevcut değildir. Bununla beraber, yukarıda da belirtildiği gibi araştırmaların önemli bir kısmını yürüten üniversitelerin de verim ve etkinlik sorunları bulunmaktadır. Son yıllarda, çok önemli kaynaklar sağlanarak, moleküler biyoloji altyapısına sahip laboratuarların kurulduğu ve yine yeterli yetkin kadroların bulunup bulunmadığı aranmaksızın önemli miktarda proje destekleri sağlandığı görülmektedir. Ancak, bu projeler incelendiği zaman bunların çoğunun gerçekçi hedeflere odaklanmadığı ve ürün geliştirme niteliği taşımadığı da bir gerçektir. Transgenik ürün geliştirmeye yönelik bir kısım araştırma projelerinin başarılı olmaları için gerekli özel sektör katılımı ya da desteğinin olmaması da ayrıca düşünülmesi gereken bir husustur. Yine bu bağlamda, geliştirilmesi muhtemel transgenik ürünlerin risk analizleri ve pazara sunumları için gerekli yasal çerçevenin çizilmemiş olması da bunların uygulamaya geçirilme şansını ortadan kaldırmaktadır. İlk defa 1998 yılında yabancı firmalara ait transgenik çeşitlere ait tarla denemelerinin yapılabilmesi için Tarım ve Köyişleri Bakanlığı tarafından hazırlanarak yürürlüğe sokulan “Transgenik Kültür Bitkilerinin Alan Denemeleri Hakkında Talimat” ise bu amaca hizmet etmekten çok uzaktır. Hal böyle iken, söz konusu çeşitlerin tarla denemelerinin 1998 yılından bu yana bizzat Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na ait Araştırma Enstitü’leri tarafından yürütülüyor olmasına rağmen elde edilen sonuçların resmen açıklanmamış olması da üzerinde durulması gereken önemli bir konudur. Türkiye Cartagena Biyogüvenlik Protokolünü imzalayan ilk ülkelerden biri olmuşsa da buna yönelik yasal mevzuat çalışmalarını aynı hızda yürütememiştir. Aynı şekilde, Avrupa Birliği mevzuatına uyum için gerekli yönetmelikler de henüz hazırlanarak yürürlüğe sokulamamıştır. Biyogüvenlikle ilgili bu mevzuat boşluğunun yanında, fikri mülkiyet hakları kapsamında Bitki Islahçı Haklarıyla ilgili mevzuat yıllar sonra oluşturulmuşsa da UPOV üyeliği henüz gerçekleştirilememiştir. Türkiye’de transgenik ürünlerin ticari olarak ekimlerine izin verilmezken, yurtdışından gıda hammaddesi olarak ithal edilen mısır ve soya ürünlerinin transgenik olma ihtimali oldukça yüksek görünmektedir. Sonuç ve Öneriler Kısaca biyoteknoloji olarak da isimlendirilen modern gen teknolojileri, hızla artan dünya nüfusunun yeterli ve dengeli beslenmesini sağlamak amacıyla tarımsal üretimin artırılmasında önemli olanaklar sunmaktadır. Burada, sürdürülebilir tarım tekniklerinin uygulanmasının yanında biyotik ve abiyotik stres koşullarına dayanıklı, yüksek verimli ve kaliteli bitki çeşitlerinin geliştirilmesi önemli bir önceliktir. Bu bitkilerin geliştirilmesinde sadece transformasyon yoluyla elde edilen transgenik bitkiler değil, ağırlıklı olarak moleküler bitki ıslahı teknikleri üzerinde yoğunlaşmak kısa ve orta vadede daha doğru olacaktır. Türkiye gibi zengin gen kaynaklarına sahip gelişmekte olan ülkelerin, öncelikli alanlarını saptayarak moleküler biyoloji çalışmaları için yeterli altyapıyı oluşturmaları ve kritik kitleyi oluşturacak sayıda yetkin araştırmacı yetiştirmeleri, ellerindeki genetik potansiyeli en iyi şekilde değerlendirmelerine yardımcı olacaktır. Ancak, teknolojik gelişmelere paralel olarak, gerek bu tekniklerin ve ürünlerin geliştirilmesi sırasında gerekse bunların doğaya salımlarında biyogüvenlikle ilgili yasal düzenlemelerin yapılması ve bu mevzuatı uygulayacak yetkin kişilerin eğitilmesi gerekmektedir. Burada, hazırlanacak mevzuatın bilimsel esaslara dayalı olması, yurt içinde yapılacak çalışmaları engelleyici değil kolaylaştırıcı tedbirleri içermesi önem taşımaktadır. Aynı şekilde, biyoteknolojik uygulamalar ve ürünlerle ilgili fikri mülkiyet haklarına yönelik Bitki Islahçı Hakları, Patent Kanunu gibi mevzuatın bir an önce uygulanabilir hale getirilmesi, bu alanlarda araştırmacıları bilgilendirecek ve destekleyecek düzenlemelerin yapılması küreselleşen dünya ticaretinde rekabet edebilecek bir konuma gelebilmemiz için önem taşımaktadır. Prof. Dr. Selim ÇETİNER Sabancı Üniversitesi, Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Tuzla, İstanbul

http://www.biyologlar.com/biyoteknoloji-ve-tarim-guvencesi

GDO’ LARIN POTANSİYEL FAYDALARI

Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyen özel endüstri üyeleri, gıda teknolojisi uzmanları, gıda işleyicileri, distribitörler, perakendeciler, gıda uzmanları, bilim insanları, bazı tüketiciler, Amerika’lı çiftçiler, düzenleme ajansları, dünyadaki fakir ve aç insanları savunanlar ile yeşil devrim taraftarları; genetik mühendisliği teknolojisinin son yıllarda çok kolaylaştırıldığını ve bu teknolojiyle, dünya populasyonunun giderek büyümesi sonucu gerekli olan gıda ve ilacın büyük boyutta üretilebileceğini düşünmektedirler. İlave olarak, bu teknolojinin, hızlı büyüyen, hastalık, hava ve böceklere dirençli, herbisitlere dayanıklı bitkisel ürünlerin yanı sıra daha lezzetli, daha güvenli, daha verimli, daha besleyici, uzun ömürlü ve sağlık açısından daha faydalı bitkisel ve hayvansal ürünlerin, endüstriyel ve farmakolojik üretime katkı sağlayacak organizmaların elde edilmesi gibi potansiyel faydalara sahip olacağını düşünmektedirler . Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyenler, insanlığa faydalarının sınırsız olduğuna ve GDO’ların dünyanın önemli tarım, sağlık ve ekolojik problemlerini potansiyel olarak çözebileceğine inanmaktadırlar. Ayrıca GDO karşıtı düşüncelerin sağlık, çevre ve gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilerin geçimini sağlaması gibi gerçekçi olmayan korkulardan ziyade mantıksız korkular ve ticareti koruma siyasetinden kaynaklandığını düşünmektedirler. GDO teknolojisinin faydalarını şimdiden söylemenin çok erken olmasıyla birlikte potansiyel risklerinin varsayım olduğunu düşünen GDO destekleyicilerine göre genetiği değiştirilmiş organizmaların potansiyel faydaları aşağıda tartışılmıştır: 1. Besin Kalitesinin ve Sağlığa Yönelik Faydalarının Artırılması Gen aktarım teknolojisi ile protein kalitesi – örneğin proteinin metiyonin ve lisin içeriği- artırılarak ürünlerin esansiyel amino asit içeriklerinde artış sağlanabilmektedir . Böylece tavuklarda üremeyi olumsuz etkileyen lisin azlığı dolayısıyla genellikle tahıllarda çok az bulunan lisin miktarının artırılması, et, süt ve yün üretimi kükürt içeren amino asitlere (metiyonin ve sistein) bağlı olan çiflik hayvanlarının besinlerinin bu amino asitlerle zenginleştirilmesi mümkün olabilmektedir . Aynı zamanda çeşitli gıdalardaki protein kullanımının genişlemesiyle organoleptik kaliteyi de içeren fonksiyonel özelliklerin artırılması mümkündür. Örneğin; lipoksigenazların çıkarılması ile soyadaki fasulyemsi tadın uzaklaştırılması amaçlanmaktadır. Beslenmede iyi bir protein kaynağı olan balığın daha kısa periyotta daha iyi büyümesi sağlanarak ucuz olarak üretimi ve böylece su kültürü için uygun şartların gerçekleştirilebilmesi amaçlanmaktadır . GDO’ların karbonhidrat içerikleri artırılarak ketçap, domates sosu vb. yapmak için gıda işlemede kullanılacak domateslere yoğun içerik kazandırılabilmektedir. Monsanto Şirketi tarafından üretilen nişasta içeriği artırılmış Russert Burbank patatesleri ile kızartma işlemi sırasında daha az yağ çeken, pişirme süresi ve maliyeti azaltılmış patates üretimi sağlanmıştır . Ürünlerin besin kalitesi dışında sağlığa yönelik faydalarını artırmak için de GDO üretimi yapılmaktadır. Gen aktarım teknolojisi ile bazı kanserler, kalp hastalığı, körlük (vitamin A durumunda) gelişiminin sebebi ve zararlı bir kimyasal reaksiyon olan biyolojik oksidasyonu yavaşlatan veya engelleyen bileşikler olarak doğal olarak bulunan antioksidan vitaminlerin (karotenoidler, flavonoidler, vitamin A, C ve E) ve minerallerin ürünlerdeki düzeyi artırılmaktadır. Gıda ürünlerindeki antioksidan düzeyinin artırılması toplumda var olan belirli kanser ve diğer kronik hastalıkların oranının azalmasını sağlayabilir. Önemli bir antioksidan olan likopen, genetiği değiştirilmiş domates, domates ürünleri ve biberde bol miktarda bulunmaktadır . Doymuş yağ oranı yüksek olan yağlar, vücutta kolesterol üretiminden sorumludur. Doymuş yağ oranı düşük ve doymamış yağ oranı daha yüksek olan yağlar, sağlık açısından önemli olup kızartma ve diğer işlemlerde kullanılan yüksek sıcaklığa dayanıklıdır. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan kanola, soya, ayçiçeği ve yer fıstığı gibi bitkisel sıvı yağlardaki doymamış yağ asidi düzeyini daha da artırmak için bu bitkilerin genetiği değiştirilebilmektedir. Besin değeri artırılmış ürünler yetersiz beslenmeyi azaltmaya yardım edecektir ve gelişmekte olan ülkelerin temel besin ihtiyaçlarını karşılamayı sağlayacaktır. Kassava, birçok üçüncü dünya ülkesinde 500 milyonun üzerinde insanın beslenmesinde önemli bir besin kaynağıdır. Son yıllarda Afrika kassava mozaik virüsüne ve genel mozaik virüslerine dirençli ve yüksek besin değerine sahip kassava üretmek için bu bitkilerin genetiği değiştirilmiştir . 2.Meyve ve Sebzelerin Raf Ömrü ve Organoleptik Kalitelerinin Artırılması Calgene Şirketi’nin ürettiği Flavr Savr domatesleri ABD Gıda ve İlaç İdaresi (US FDA) tarafından onaylanan ilk genetiği değiştirilmiş üründür. Bu domatesler olgunlaşma, yumuşama ve çürüme işlemleri geciktirilerek uzun bir raf ömrüne sahip olan bitkilerdir . Olgunlaşma ve yumuşama, büyük ölçüde, meyve hücreleri tarafından etilen üretimine bağlıdır . Etilen üretiminde rol oynayan genlerin kontrol edilmesi veya farklı bir strateji olarak hücre duvarını bozan bir enzim olan poligalakturonaz enziminin baskılanarak pektin yıkımının ertelenmesi ile meyve ve sebzelerdeki olgunlaşma geciktirilebilmektedir . Böylece koku, lezzet, yumuşaklık/sertlik derecesi gibi yüksek kalitede organoleptik özellikler ve daha uzun raf ömrü sağlanabilir. Olgunlaşmanın yavaşlatılması veya geciktirilmesi, aynı zamanda ahududu, çilek, ananas ve şeftali gibi ürünlerde de yapılabilir.Ürünlerin raf ömürlerinin uzatılması üretici ve satıcı için nakliyat, depolama ve işlenmeyi kolaylaştırmakla birlikte tüketici içinde ürünü uzun süre bozulmadan kullanma imkânı sağlayacaktır. Ürünlerin nakliye ve işlenmeye dayanıklı olması, soğutma sistemlerinin güvensiz, pahalı ve nakliye ağının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçiler ve tüketiciler için de faydalı olacaktır. 3.Bitkisel Ürün Veriminin Artırılması 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun besin gereksiniminin karşılanması önemli bir sorun olarak düşünülmektedir. Ekilebilir alanları artırmak mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek tatlı su kaynakları da hızla azalmaktadır. Artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişletilmesi değil, birim alandan alınan ürün veriminin artırılması gerekmektedir. Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının daartık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ve hayvan ıslah çalışmalarında gen aktarım teknolojisinin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir .Genetiği değiştirilmiş bitkiler, ürün verimini artırmak için ve böcekler, yabani otlar, herbisitler, virüsler, tuzluluk, pH, sıcaklık, don, kuraklık ve hava gibi çeşitli çevresel faktörlere dayanıklı bitkiler üreterek ürün kaybını azaltmak için kullanılabilirler. Verimin artması ve ürün kaybının azalması ile global ürün üretiminin artışı sağlanabilir. Bir yıllık olan önemli tahıl ürünlerinin genetiği değiştirilerek çok yıllık ürünlere çevrilebilir. Böylece toprağın daha az işlem görmesi (çift sürme vb.) ile erozyonun azalması ve yıl boyunca ürün veriminin alınması sağlanabilir.Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkilerin kuraklığa direnci, tarımda su kullanımını azaltarak suyun yetersiz olduğu bazı tropikal ve kurak bölgelerde bu bitkilerin yetiştirilmesini uygun duruma getirebilir. Ürünlerin diğer çevresel streslere (örneğin; uç sınırdaki pH, tuz, böcekler, sıcaklık vb.) dayanıklılığını artırmak dünyada şu anda ürün üretimi için uygun olmayan ekim alanlarının yeniden kullanılmasına yardım eder. Böylece yağmur ormanları gibi telafi edilemeyecek doğal kaynaklar üzerindeki baskılar azalır .Çevresel streslere dayanıklılık özellikleri çok sayıda genin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle bitkilere bu özelliklerin kazandırılması zaman alabilir. 4.Yenilebilir Aşı ve İlaç Üretimi GDO’lar hem gıda hem de ilaç olarak etki edecek ürünler halinde tüketilebilirler. Örneğin brokoli, antioksidan içeriğini zenginleştirmek için; çay, flavonoidlerle zenginleştirilmek için; patates, muz ve domates, aşı depolamak için genetik olarak değiştirilebilir. Özellikle olgunlaştığı zaman çiğ olarak tüketilen muz gibi bazı tropikal ürünler; hepatit, kuduz, dizanteri, kolera ve ishal ile gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan diğer bağırsak enfeksiyonlarına karşı kullanılabilen proteinleri üretmek için genetik olarak değiştirilebilmektedir . Yenilebilir ürünlerdeki bu aşılar, bu ürünlerin yetiştirildiği, düşük maliyetle dağıldığı ve özellikle aşı üretimi için kaynağın ve tıbbi alt yapının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerde çocuklar için faydalı olacaktır. Bazı biyoteknoloji şirketleri tütün gibi bazı bitkileri ilaç sentezi için değiştirebilmektedir. Tütün, aynı zamanda insan ve çiftlik hayvanlarında kullanılan antikorları üretmek için değiştirilmiştir. İnsan antikoru içeren bitkiler, yaygın olan hastalıklara karşı aşı için pahalı olmayan ve genetik materyal sağlayacak tohumlarında da bu materyali taşıyacaklardır. Ayrıca bu bitkisel aşılar uzun bir raf ömrüne ve stabil bir depolama kapasitesine sahip olacaklardır. Bazı insan genleri, deneysel biyoilaçları büyük miktarlarda üretmek için bitki kromozomuna ilave edilmişlerdir. Tütün ve patates, insan serum albumini üretmek için; kolza tohum yağı ve Arabidopsis, insan nörotransmitteri, lö-enkefalin ve monoklonal antikorlar üretmek için değiştirilmektedir. Son zamanlarda diyabet hastalarının insülini iğne yoluyla alması yerine ağız yoluyla alabilmesi için bitkilerde insülin üretimi amaçlanmıştır. İnsan Hastalıklarının Tedavisinde ve Organ Naklinde Kullanılması Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, meme bezindeki sütte fibrinojen gibi rekombinant proteinleri büyük miktarda üretmek için kullanılabilmektedir. Transgenik proteinler, HIV veya deli dana’nın potansiyel kaynağı olarak korkulan verici insan kanından elde edilen kan proteinlerine alternatif olarak kullanılabilirler. Klonlanmış hayvanlar çoğu insan hastalıkları için model olduğundan dolayı bilim insanları halen tedavisi olmayan kistik fibrozis gibi insan hastalıklarını etkili bir şekilde çalışabilmektedir. Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, hemofili hastaları tarafından kullanılan pıhtılaşma faktörü veya diyabet hastaları tarafından kullanılan insülin gibi farmakolojik proteinleri üretmek için kullanılabilir . Keçi, koyun ve domuz gibi bazı çiftlik hayvanları klonlanabilir ve insana nakil için uygun olan kalp, karaciğer, böbrek ve fetal hücreler vb. geliştirmek için kullanılabilirler.Doku reddinin önemli bir nedeni insan hücrelerinde bulunmayan fakat domuz hücrelerinin yüzeyinde bulunan α-l,3-galaktoz karbonhidratının immün reaksiyonudur. α -1,3-galaktozil transferaz geninin “knock out” teknolojisi kullanılarak uzaklaştırılması hücre yüzeylerinde bu karbonhidratı taşımayan hayvanların üretilmesini sağlayabilir. Böylece hastalara organ nakli için uzun bekleme periyotları ortadan kaldırılabilir. 6. Bio-fabrikalar ve Endüstriyel Kullanım İçin Ürün Ham Materyali Olarak Kullanımı Genetiği değiştirilmiş organizmalar ilaç endüstrisinde kullanılan vitaminler, monoklonal antikorlar, aşılar, antikanser bileşikleri, antioksidanlar, plastikler, fiberler, polyesterler, afyonlu ilaçlar/uyku ilaçları, interferon, insan kan proteinleri ve karotenoid üretmek için kullanılmaktadır. GDO’lar aynı zamanda gıda endüstrisinde kullanılan protein, enzim, stabilizatör, kıvam artırıcı, emülgatör, tatlandırıcı, koruyucu, renklendirici ve tat verici gibi gıda karışımları üretmek için de kullanılabilirler. Gıda işleme ve patojen belirlemede kullanılan mikroorganizmalar gen aktarımı ile değiştirilebilir. Örneğin, peynir üretiminde kullanılan çimosin, rennin gibi gıda enzimleri mikroorganizmalara aktarılarak daha kolay ve daha ucuz olarak üretilebilmektedir. Gen aktarım teknolojisiile bu gıda, ilaç ve biyoteknoloji endüstrisinde kullanılan maddelerin üretimi geleneksel işlemlere göre çok daha avantajlıdır. Çünkü yeni teknoloji ile arzu edilen bir ürün, fazla miktarda, çok daha ucuz, nakil ve depolama işlemleri daha uygun olarak üretilebilir. 7. Çevresel Faydaları Tarımsal amaçlı bitkilerin çoğunun genetiği değiştirilerek virüsler, böcekler, yabani otlar, herbisitler, hastalık ve çeşitli çevresel etkenlere karşı direnç kazandırılabilirler. Örneğin, patates, soya ve mısır gibi bitkisel ürünlerin çoğuna Bacillus thuringiensis’in (Bt) insektisidal (böcek öldürücü) potansiyele sahip bir geni aktarılarak böceklere karşı dirençli Bt bitkiler elde edilmiştir. Bt proteini mısır kurdu, patates böceği gibi böceklere karşı toksik olmakla beraber insan için toksik değildir ve mide asidi ile parçalanmaktadır. Bitkilere bu protein üretme özelliğinin kazandırılması kimyasal insektisit ihtiyacını ortadan kaldırır ve böylece bu insektisitlerin hedefi olmayan arı, predatör gibi böceklerin zarar görmesi de engellenir. İnsektisidal Bt proteininin bitkinin dokularında üretilmesi ile bitkinin bütün kısımlarına ulaşmayan kimyasal insektisitlere göre daha etkili bir böcek kontrolü sağlanabilir.İnsektisit direncinin yanında bazı bitkiler herbisit uygulamalarına dayanıklı hale getirilmek için genetik olarak değiştirilmektedir. Herbisit dayanıklılığın artması bitkilerin büyüdüğü toprağın daha az işlem görmesini veya hiç işlem görmemesini sağlayarak toprak erozyonunun ve su kaybının azalmasına ve toprak mikrofauna ve mikrofloralarının korunmasına yardım edecektir. Domates, tütün, kabak ve mısır gibi ürünler virüs direnci kazandırılmak için genetik olarak değiştirilmektedir ya da başka bir ifadeyle bu ürünler virüs ve viral hastalıklara karşı aşılanmaktadır. Ayrıca insan gıda zinciri ve çevrede yer alan kanserojen fungusitlere gereksinimi azaltmak için fungus dirençli ürünlerin üretilmesi amaçlanmıştır [2]Günümüzde bitkilerin topraktan daha fazla azotu doğrudan kendilerinin alabilmesi için genetiği değiştirilmiş bitki üretimi artmıştır. Bu da, buharlaşarak veya nehir ağızlarına sürüklenip su kirliğine neden olarak çevreyi tehdit eden kimyasal gübre gereksinimini azaltacağından çevre için yararlı bir uygulama olacaktır.Genetiği değiştirilmiş bitkiler ya da mikroorganizmalar, çevredeki toksik atıkların uzaklaştırılmasını sağladıkları için bioremediasyon için de kullanılabilmektedirler. Bazı araştırmacılar endüstri, tarım ve petrol üretim atıklarının temizlenmesi için hardal yeşili, kaba yonca, nehir kamışları, kavak ağaçları ve özel yabani otların kullanımının ümit verici olduğunu rapor etmişlerdir. Bazı durumlarda bitkiler, çevreye bulaşan zehirleri parçalayıp zararsız hale getirebilmektedirler   

http://www.biyologlar.com/gdo-larin-potansiyel-faydalari

GMP Hakkında Genel Bilgiler

GMP nedir? GMP ( Good Manufacturing Practices = İyi Üretim Uygulamaları, İyi İmalat Uygulamaları ), ürünün iç ve dış kaynaklardan kirlenme olasılığını önlemek veya azaltmak amacıyla, kuruluşla ilgili iç ve dış şartlara ilişkin koruyucu önlemleri içerir. GMP kuralları üretimde kalite yaklaşımını temel alır. GMP (İyi Üretim Uygulamaları) ilaç, gıda ve kozmetik sektöründe kontaminasyon, karışıklık ve hataları azaltmak ve engellemek amacıyla hammadde, ön işleme, ürün geliştirme, üretim, paketleme, depolama ve dağıtım aşamalarında tüm süreç boyunca uygulanan bir sistemdir. GMP Belgesi "İyi İmalat Uygulamaları"’ Belgesi (GMP-Good Manufacturing Practices) demektir. Dünyada birçok ülke GMP kurallarını kabul etmiştir. Bu ülkelerin bazıları WHO’nun (Dünya Sağlık Örgütü) ana kurallarını, bazıları PIC1, EEC2 veya kendi GMP kurallarını kabul etmiştir. 1PIC = Farmasötik Müstahzarların imalat yönünden teftişlerinin karşılıklı tanınmasına ait anlaşma (Convention for şe Mutual Recognition of Inspections in Respect of şe Manufacture of Pharmaceutical Products). Bu anlaşma (EEC) Avrupa Ekonomik Topluluğu tarafından WHO'nın GMP verileri doğrultusunda geliştirilmiş ve sonrada EFTA3 ve kuzey memleketlerincede kabul edilmiş olan bir GMP kuralları anlaşmasıdır. PIC-PHI/72, PH2/73, PH3/76, PH1/81, PH3/83 işaretleri ile GMP konularındaki rehberleri yayımlamıştır. 2A.E.T. (E.E.C.) Avrupa Ekonomik Topluluğu ya da Ortak Pazar dediğimiz gümrük birliği, ekonomik işbirliği ve ilerde siyasal bütünleşmeyi amaçlayan bir uluslararası kuruluştur. Bugün (1986) 12 devlet üyesi bulunmaktadır. 25.3.1957 de Roma'da ilk kuruluş kararı alınmıştır. 3EFTA Bazı Avrupalı Devletler arasında kurulan ve üyeleri arasında serbest mübadele bölgesi oluşturan bir uluslararası kuruluştur. GMP (İyi Üretim Uygulamaları) kuralları, Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi (FDA - U.S. Food and Drug Administration) tarafından hazırlanarak Federal Gıda, İlaç ve Kozmetik yasasında (Gıda için 4. bölüme, ilaç ve cihazlar için 5. bölümün A,B,C,D ve E alt başlıklarına bakınız.) yayımlanmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından iyi imalat uygulamaları (Good Manufacturing Practic-GMP) ve iyi laboratuvar kontrolü uygulamaları (GLP) konusunda yol gösterici öneriler hazırlamıştır. Böylece bizzat devletler de, ilaçların (Ouality, Safety, Effıcacy), kaliteli, güvenilir ve etkin olarak elde edilme ve hazırlanmasındaki mesuliyeti paylaşmaya zorunlu duruma gelmişlerdir. GMP, üretimde temel bir kalite yaklaşımı olmak yanında ilaç ve kozmetikte sektöründe kanunen de zorunludur. 3. GMP Eğitimi İçeriği: · GMP Nedir? · GMP’nin Tarihçesi · GMP’nin Kalite Sistemlerindeki Yeri ve Uygulama Alanları · GMP Felsefesi ve Amaçları · Kavramlar,Terimler ve Tanımlar · GMP Bölümlerinin İncelenmesi · Kalite Yönetimi · Personel, Eğitim ve Hijyen · Tesis ve Alt Yapı · Ekipmanlar · Dokümantasyon ve Kayıtlar · Malzeme Yönetimi · Risk Yönetimi – In proses kontroller · Üretim · Stabilite · Etiketleme ve Ambalajlama · Depolama ve Dağıtım · Validasyon · Değişiklik Kontrol · Şikayetler ve Geri Çekme · CAPA (Düzeltici / Önleyici Faaliyetler) · Fason Üretim · Kalite Kontrol

http://www.biyologlar.com/gmp-hakkinda-genel-bilgiler

Solucanlar; Platyhelminthes ( Yassı ), Anelida (halkalı ), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar)

Solucan sınıfı Platyhelminthes (yassı solucanlar), Anelida (halkalı solucanlar), Aschelminthes (yuvarlak solucanlar) ve Pogonophora (sakallı solucanlar) filumlarını kapsar. Bazen Aschelminthes grubunu oluşturan Nematoda (iplik solucanlar), Rotifera, Gastrotricha, Kinorhyncha ve Pripalida sınıfları filum düzeyine yükseltilerek sınıflandırılmaktadır. Yer solucanları, Oligochaeta sınıfından halkalı solucanların karada yaşayan en tanınmış üyeleridir. Solucanların gövdesi ince uzun, silindir biçiminde yada yassılaşmış ve genellikle uzantılardan yoksundur. Uzunlukları 1mm ‘nin altından başlayarak 15m’yi aşabilir. Denizlere, tatlı sulara ve karalara yayılmış olan bu hayvanların bir bölümü asalak, öbürleri serbest yaşar. İsmininin de önerdiği gibi, serbest yaşayan solucanlar dorso-ventrally yassılanmış olup birkaç milimetreden daha kalın değildirler Boyutlar bir milimetreden daha azdan balar ve 30 cm nin üzerine kadar uzanır. Çoğu polycladler son derece hassastırlar ve tipik olarak düz bir dorsal yüzey içeren ve/veya oval şekillerine sahiptirler. Bununlar birlikte, dorsal papillae (Acanthozoan, Thysomozoan) sergilerler. Solucanların anteriorlarında uç kısımlarda dokanaç (tentacle) yer aldığından ve çok parlak renklere sahiptirler ve nadiren de olsa bazen yanlışlıkla nudribranc olarak kabul edilirmişlerdir. Fakat nudribranclara karşıt olarak, anterior sınırında dokanaçlar çoğunlukta basit bir yapı halinde tutunmuşlardır. Onlar yol boyunca nudribranclara nazaran daha fazla hareket ederler ve aynı zamanda çok ince yapıya sahiptirler ve elle tutulduklarında kırılmaya çok eğilimlidirler. Bununda ötesinde, onların özel terleme organları (gills) yoktur ve terleme solucanların tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilmektedir. Tüm yüzeylerinde difuzyon yoluyla gerçekleştirilir. Polycladler geniş bir renk çeşitliliği ve yapısı sergilerler. Onlar marginal buruşukluklara sahiptirler ve boyutları ile sayıca artmaya eğilimlidirler. Donük türler haricinde (siyah ve esas itibariyle siyah renkli) türler transparenttirler ve iç organları epidermis boyunca görülebilir. Özellikle ovarisleri parlak veya koyu renkli mor renklere sahiptir ve dorsal yüzeyin en dış kısmı binlerde vurucu cilia ile beraber engelleyici epidermistirler (ectodermal orijinli bir tek hücre tabakası). Onun da altında, dairesel kasın dış tabakası ve kasların iç tabakası birbirine parallel uzantı şeklindedir ve aralarında vucut plastisitesi mevcuttur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymal doku ile dolmuştur ku bu çok sayıda gizli hücrelere sahiptir ve bununla sümükler dışarı atabilirler ve diğer bileşenler epidermal boşluklarla oluşmuştur. Dorsal ve ventral epidermis arasındaki boşluk parenchymall doku ile dolmuştur ve çok dallanmış bağırsak ve üreme sistemi gibi organları içermektedir. Parenchymal doku mesodermal kökenli olup sümük dışarı ataliben çok yüksek sayıda gizli hücreler ve epidermal boşluklar içermektedir. Polyclad hidrostatik iskelete sahiptir ki bu sulu hayata çok güzel adapte olmasını sağlamaktadır. Mesodermdeki içsel vucut sıvısı kapalı vucut kompartmanında basınç altında tutulmakta ve vucut duvar kaslarının hareketine destek sağlama amacıyla hidrostatik iskelete karşı kuvvet uygulamaktadırlar. İki yönle hareket vardır. Küçük boyutlu türler ince kıla benzeyen ventral cilia ile vuruşlarla taban boyunca kaymasını sağlar. Büyük boyutlu türleri ise (Tysanozoan sp. gibi) aşağıda sol panelde gösterildiği gibi vucut kaslarının ritmik vuruşlarıyla yüzmeye muktedir olabilirler. Solucanlar vucutlarını ileri ve kıyıya atarak bir seri dalgalandırma yaratırlar ve yer üzerinde ileriye doğru sürünürler. Polycladlerin iki yönlü vucut şekilli hali cephalize olmuştur, bu tanımlanabilen baş bölgelerine sahip olduğu anlamındadır ve orada sinir fonksiyonları ve duyu yapıları yer almaktadır. Solucanların sinir sistemi merdiven şekline benzeyen uzun boylu sinir ipi çiftine sahiptir ve bunlar çapraz olarak birleşmişlerdir. Beyinsel anteriordaki ganglion düğümde son bulurlar ve kafanın içinde veya dışında yeralan sinirsel büyük bir top şekline sahiptirler. Son zamanlarda bazı poyclad türlerinde küçük ama iyi tanımlanmış beyin sinirbiyolojisinde model sistem olarak servis yapan beyin cytoarchitecture ve sinirsel tamir mekanizmasını araştırmalar yapılmıştır (Bakınız Bölüm: Polyclads ve Neurobiology). Başın görünen karakteri dokunaçların oluşumudur ki çoğu durumlarda anterior sinirinin belirtilmesi (=pseudotentacle) gereklidir. Bu kör bir basit boru şeklinde veya geniş kapaklı olarak olarak gösterilirler. Çoğunlukla, Thysonozoon sp.‘nın kafa bölgesinde görüldüğü gibi kulağa benzerler (sol panel). Anterior beyinsel ganglion düğüm ve onun büyük iç sinirlerine benzerler ve solucanların “beyin” i çok sayıda foto ve kimyasal hassas hücrelerinden oluşan sinir sinyallerinin analizi esas olarak, kafada ve Pseudotentaclelerde konsantre olmuşlardır. İlave olarak, yüksek sayıda mekaniksel alıcılar epidermiste dağılmış vaziyette yer almışlardır. Fotoya duyarlı hücreler beyinsel göznoktalarında bulunur ki orada yuvarlak salkım olarak çeşitli gözler yeralmışlardır. İleri gözler, ventral ve dorsal yalancı dokanaçlarda yeralmışlardır. Bu gözler gelen görüntünün şekillenmesine kabiliyetli değildirler ama ışık istikameti ve yoğunluğunun değişimine hassatırlar. Yassı kurdun parlak ışığa duyarlı olduğu zaman, özellikle koyu yerlere doğru geri çekilirler. Vertebrateler ile mukayese edildiklerinde, poycladlerin gözlerinin organizasyonu oldukça basittir. Bu tip göz, birçok lens ile kapatılmış olup “pigment cup ocellus” olarak tarif edilirler. Ocelli beyinsel göznoktasının bir parçasıdır ve çeşitli ışığa duyarlı hücrelerden oluşurlar ve konkav kap şekline sahiptirler. Kabın duvarları pigment içermektedir ve bunlar uç taraftan gelen ışığın sızmasını enlellerler. Hücrelerin ışığa duyarlı kısımları (microvilli) opak kabın içersinde düzenlenmişlerdir ve yanlızca bir yönden gelecek ışığa karşı duyarlıdırlar. Gelen ışığın açısına bağlı olarak, loş kısımler ışığa duyarlı yapıların üzerine gölge olarak düşerler. Kap aktif olarak kaslar tarafından döndürüldüğünden çabuk değişen gölge izleri yaratılır. Sinir sinyallerine karşılık olarak, beyinsel ganglion’a gönderilirler ki orada bilgiler analiz edilirler, uç boyutlu oryentasyon ve uygun davranış reaksiyonu gösterirler. Polycladlerin görsel duyularından dolayı çevresel oryentasyonu için yeterli olmayabilir ve polycladler iyi gelişmiş kimyasal dedektörlü batarya vardır ve molekülleri tanımaktadırlar. Kimyasal bileşenlerin besin ve eş bulmada önemli rol oynadıkları düşünülmektedir. Besin ve eş bulmada belirgin moleküller boşalarak akış ile içeri girerler. Bu solucanlar kimyasal alıcıları tarafından algılanarak koku yayarlar. Bunlar özellikle ventral yalancı dokanaçlarda yerleşmişlerdir ve orada yivli ciliate şeklinde salkımlanmışlardır. Aktif solucanlardaki yalancı dokanaçlar hareket halinde meşgul görülürler ve bu kimyasal duyarlı alet solucanların yönünü bulmalarında ve koku çıkarmalarında temel karar veren davranış olarak kabul edilir. Auricle ve göz noktalarına ilave olarak (Bakınız: yukarıdaki sol foto ve alçak panel) yassı solucanlar statocyst adı verilen ilkel denge organları vardır ki basınca duyarlı saç ve küçük taneli materyalli hücreler içerirler ve bu hayvanların yukarıya doğru gitmesinde büyük rol oynarlar. Yassı solucanın dinlenme, tamirat ve cam slaylarda hazırlanmasından sonra (wholemounts) ventral bakış karakterlerinde ölü solucanlar gözlenerek incelenir. Bu karakterlerin coğu türlerin taxonomi belirlenmesinde önemli rol oynarlar ki bu oldukca zor bir görevdir. Basın yanında ağız ve pharynx gözlenebilir. Genel olarak, polycladlar pharynx plicatus’a sahiptirler. Bu tip pharyngeal tüb uzun be dairesel kas tabakası sergiler ki o pharynx’in şeklini çok fazla değiştirir ve sıvıyı bağırsak boşluklarına doğru pompalar. Bununda ötesinde, pharyngeal ceplerini ayıran özelliğine sahiptir ki orada kullanılmadığında dışarı atılırlar. Pharynx boru şeklinden çeşitli şekillere kadar yapı gösterirler (örneğin, yuvarlak veya oval çok sayıda pharyngeal lob içeren çok buruşuk şekiller). Beslenmede, pharynx ağızdan çıkıntı yapar ve Pseudobiceros türünün bazı tiplerinde tüm hayvanları yutacak boyutta açılırlar. Ventral yanın ortasında, alt sınıf Cotylea yapışkan organa sahiptir ve vantuz olarak adlandırılır. Arazi gözlemlerinde bu organ hayvanların alt tabakalara yapışmasında kullanılır. Küçük invertebratelerin yakalanmasında ve yiyeceklerin hazmında işlev görür. Ender olarak, Pseudobiceros örneğinde ve Pseudoceros’da iki eşit olmayan vantuz bulunmuştur. Diğer tür polycladlerin belirgin karakterleri erkek ve dişi üreme sistemlerinin anotomisidir. Polycladler hermaphrodiktir. Onların ikiside erkek ve dişi üreme organları yumurta ve sperm üretirler. Yetişkin solucanlar, ki esas olarak üremeye geçmişlerdir, vucut hacminin yüksek yüzdesi testes ve ovarislerden oluşmuştur. Çoğu türlerde, bu serpistirilmiş haldedir ve ventral ve dorsal parenchyma da yerleşmiştir. Bununla birlikte, dışarıdan yanlızca erkek ve dişi gonophore’lar gözlenmiştir. Genel olarak, erkek boşluk pharynx’de posterior olarak bulunmuştur ve penis papilla ve penial stylet tutarlar, organları eş için uzanırlar. Pseudobiceros türünün çift erkek üreme sistemi, iki erkek boşluk ve erkek organları ile karakterize edilirler. Dişi boşluk daima açıkca erkek boşlukta ayrılmıştır ve posterior’da yerleşmiştir. Çoğu türler (Pseudoceros, Pseudobiceros)’in bir tek dişi boşluğu vardır bununla fakat Nymphozoon’in çok sayıda dişi boşluğu vardır. Dişi üreme sistemi yumurtalık, yumurta sarısı, kabuk beze, bir yarı hazne, ve döl yatağı bulunur ve orada yumurtalar döllenir. Eşleşmeden sonra (Bakınız, Bölüm: Eşleşme ve yeniden üreme) spermler dişi vucuda enjekte edilir (Hypodermal insemination) dişinin üreme aygıtına ve yarı hazneye doğru depolanma amacıyla göçederler. Yumurtalar yumurtalıktan oviduct’a doğru geçerler ve yarı haznede sperm tarafından döllenirler ve yumurta sarısı ile kaplanmış ve kabuk beze ile gizlenirler. Daha sonra üreme organlarına geçerler ve düzensiz yumurta kütlesi şeklinde depolanırlar. Yeniden üreme sisteminin yanında, çok sayıda yanal dallara sahip bağırsak solucanlarının vücut hacminin yüksek yüzdesini teskil eden ikinci organdır. Nutrientlerin vücut hücresine transferinde bağırsak sistemi (intestial), vucudun hemen hemen her tarafına uzanmış olup vurucu cilia ile kaplanmışlardır. Yarı saydam solucanların haricinde (Aquaplana sp.) bağırsak dallarının dağılımı ve onların anotomik detayları gözlenmede çok zordur. Polycladlerin kör sindirme sistemi bulunduğundan sindirilemeyen materyaller pharynx’e doğru yani yiyeceklerin geldiği aynı açıklığa doğru dışlanırlar. Soldaki foto (PHOTO © Bill Rudman) Paraplanocera oligoglena’nin ventral gorünüşünü vermektedir ve hemen hemen transparent olan vucudun çoğu organlarını gosterirler. Beyaz kollu merkezi yapı cok buruşuk pharyngeal tüpdür (pharynx plicatus) ve ağıza doğru ağız vucudun merkezinde yerlemiştir. Donuk beyazımsı network, vucudun çoğu bolgelerine uzanmış çok dallı bagırsak ki bu solucanlara “polyclad” (yunanca = çok dallı) adı verilir. Erkeğin ve dişinin diğer tüm organları yeniden üreme sistemidir. Salgı ve osmoregulation için polycladler özel fonksiyonlu birimlere sahiptirler, bunlara protonephridia (tekil protonephridium) denir. Onlar iki veya daha fazla kapalı uzun tüp dalları halindeki networka benzerler ve vucut boyunca uzanırlar. Osmotik su dengesini kontrol eden özel yapılara sahiptirler ve böbreklerin atık suyu çıkarttığı gibi çalışırlar. Vucut boyunca Protonephridium dallanma yüksek özellikli hücreler tarafından cilia izli kap şeklindeki yapılarla kapatılmıştır. Cilia vurusu, kırpışan aleve benzediği için bu hücreye “alev hücresi” adı verilmiştir. Bu hücrelerden bir kaçı tüplü fonksiyonlar ile hücrelere bağlantılıdır. İç sıvı nitrojen atıkla yüklenmiştir, tübe doğru gitmesinde zorlanır ve alev hücreleri ile akan tüp sistemi yardımıyla bir veya daha fazla boşluktan taşınırak yol alırlar ve son bölümde atıklar gizlenir. Protonephridium ilkel böbreğe bir örnektir ve salgı çıkaran ve osmoregulator bir sistem olarak gözönüne alınırlar. Yassı Solucanlara Genel Giriş Platyhelminthes (Yunanca: platy – flat, helminthes: worm) Kingdom Animalia’ya ait olup bir baş ve uçta bir kuyruk ile bölümlenmeyen yassı solucanlardır. Onlar en ilkel iki bacaklı, iki yanal simetrik hayvan olarak düşünülürler. İki yanlı simetrik anlamı, vucutlarının kıç eksen boyunca, üst ve alt yüzeyler olmak üzere tariflenen anterior ve posterior bitişin bir ayna görüntüsünde olmasıdır. Vucudun iki taraflı şekilli olması önemli bir özelliktir çünkü bu cephalization’a bir örnektir ve kafanın duyu yapılarının konsantrasyonu ve sinir fonksiyonu (kafa ganglion) yeralir. Bu da gelişimde önemli bir eğilimdir. Bunun ötesinde, yassı solucanlar triploblastikdir, bunun anlamı vucut yapısı uç temel hücre yapısından meydana gelmesidir (endoderm, mesoderm ve ectoderm). Üçüncü karaktere göre, onların barsaktan başka vucut boşlukları yoktur (coclom) ve organizasyona acoelomate adı verilmektedir. Anüsleri yoktur, bu nedenle, aynı pharyngeal açıklığından hem yiyecek alımı ve hem de atığın dışarıya atılması sağlanır. Dış hücre tabakası (=epidermis) ile belirgin ic organların arasındaki boşluk bir yumuşak doku ile dolmuştur (parenchyma). Mesodermal orijinli bu doku boşluklar tarafından ayıklanır (=schizocoelium) ve nütrientleri vucudun kısımlarına taşımak için cok dallanmış bağırsak mevcuttur. Terleme sistemi ve kan taşıma sistemi tamamen yoktur ve bu nedenle oksijenin transferinde difüzyon kullanılır. Bu da yassı solucanların düz olmasını sağlamaktadır. Metabolizimin tesisinde, hiç bir hücre dışarıdan uzakta değildir, zorunlu olan vucut şeklinin yassılanmasını sağlarlar. Hemen hemen bütün türler sahip oldukları oldukca kompleks üreme sistemiyle hermaphrodites’lerdir. Çoğu durumlarda, erkek ve dişi üreme yapılarının sayısı ve ayarlanması ile oldukca belirgin özel türlerdir ve çok benzer türlerin morfolojisinin ayırt edilmesinde taksonomik çalışmalarda kullanılabilirler. Yassi solucanların uzunluğu bazı serbest yaşayan türlerde 0.4 mm ve parasitik şekillilerde çeşitli metrelerde (fish tapeworm, Diphyllobothrium latum: 25 m in length) bulunurlar. Yassı solucanlar üç gruba ayrılırlar; 20,000 türü bilinen, 14,000 parasitler Cestoda (tapeworms) veya Trematoda (flukes) sınıfına aittirler. Tapeworm vertebrate’de bağırsak parasitleridir ve anatomik ve parasitims’in hayat tarihi ve modifikasyonlarını gösterirler. Flukes tamamen parasitik olarak bilinirler ve tape wormlara kıyasla kompleks hayat zincirine sahiptirler. Bir kaç genç stepden geçerler; bir, iki veya daha fazla hayvanın üzerinde yetişkin düzeye gelirler ve sonunda bir hayvanın üzerinde parazitik olarak yaşarlar. Bunun karsıtı olarak, Turbellaria serbest olarak yaşamakta olup tatlı suda ve nemli karasal ortamda coğunluktadırlar. Turbellarian yassı solucanların çoğu denizel ortamlarda ve okyanuslarda bentik olarak bulunurlar ve ayrıca sığ sularda da çok bulunurlar. Turbellaria’nin bir taksonomik alt grubu yüksek belirgin serbest yaşayan yassı solucanlar içeren order Polycladida’dir. Bu order’in üyeleri anatomik olarak çok dallanmış ve düzensiz bağırsak pharynx plicatus olarak buruşuklu pharygeal tüb ıle karakterıze edilirler. İlk bakışta, polyclad’ler çarpıcı şekilde goze hoş gelen renkli yassı solucanlardır. Tropikal resiflerde 150 yıldır yasadıkları bilinmektedir. Tropikal sularda yüzlerce türleri olduğuna inanılmasına rağmen şimdiye kadar çok az kısmı tamamen tarif edilebilmiştir. Rejenerasyon Karşıt olarak, yüksek vertebrates, bazı serbest yaşayan yassı solucanlar yeniden oluşmada muhtesem kabiliyetli olduklarını göstermektedir. Kafasının kesilmesi ve bir yenisinin büyümesidir. Kafanın yanal olarak ikiye, üçe veya daha fazlaya bölünmesiyle bir, iki, üç veya çok başlı solucan ile sonuçlanmasıdır. Solucanlar on parçaya bölünebilirler on tamamlanmış küçük solucan meydana gelir (Bakiniz: alt şekil, sol panel-tatlısu triclad Dagesia tigrina). Biyologların yeniden büyümeye büyük ilgi duymaları nedeniyle yeniden oluşumun üzerinde yapılan yoğun çalışmalar çeşitli yassı solucan taxa sistem modeline servis yapmaktadır (Bakınız: Bölüm: Sinirbiyolojisi’nde polycladler). Son zamanlarda, yeniden oluşum ile ilgili detaylı bilgi temelde polycladler üzerindedir (Order: Polycladida) ve tatlı su triclads (Order:Tricladida-üç-dört bağırsaklı anlamına gelir) ve diğeri planarians olarak bilinir (Bakınız: Bölüm: Phytogeny). Biyologların yeniden oluşumun üzerinde yüzyıldır yaptığı çalışmalara rağmen, bazı sorulara cevaplar, özellikle yeniden oluşumun kontrolu ve moleküler mekanism işleminin yakalanması zor görünmektedir. Bilim adamları planaria’nin temelde yeniden oluşumun yeteneğine sahip olduğuna hemfikirdirler ve neoblast adı verilen emriyonik dal hücreleri depolanmasını kullanırlar. Türlere bağlı olarak neoblastlar yetişkin solucanlarda toplam hücre sayısının 30% ‘unu kapsarlar. Bu totiponent hücreler, solucanın vücudunda serpiştirilmiş olup diğer hücre türlerinin büyümesinde yeteneklidirler ve iki rol oynarlar. Onlar, normal fizyolojik koşullarda ölenin yerine yeni hücre alarak yeniden oluşum için ham materyalini ve daha sonra iyileşmeyi sağlarlar. Yeniden oluşum oldukça hızlıdır. Kesilmeden 15 dakika içinde yaranın ucundaki epithelilal hücreler lesion’a yakındır. Birgün içersinde, yüksek sayıda neblast yaralı epithelium altındaki yeni diferansiyel yapılar büyüyen blastema içinde delil haline gelir ve yeniden oluşumun kesilmeden 10 gün içersinde optimal koşullar altında kaybolan kısımları tamamlanır (Baguma vd., 1994). Planaria kuvvetli kafa-kuyruk organlarına sahiptir (anterior-posterior kutuplanma). Kesildiğinde, anterior kesim yüzeyi hemen hemen daima yeniden oluşur ve yeni bir kafayı üretir ve aynı zamanda posterior kesim yüzeyi kuyruk yapıyı yeniden üretir. Solucanların bilgilerinin belirlenmesinin yeniden üretimde bir baş ve bir kuyruktan olup olmadığına dair bir mekanizmasının olması gereklidir. Şu anda, anterior ve posterior kutuplaşmasını açıklayan iki adet hipotez mevcuttur. Biri yeni oluşan epithelium arasında tumevarımsal iç hareket, başlangıç iyileşme işlemini kapsar ve blastema hücrelerinin altından geçer. Diğer hipotez ise anterior-posterior belirlenmesinde faktörlerinin moleküler gradientinin sıralanmasını önerir. Deneysel datanın çokluğuna rağmen her bakış için kesin bir delil yoktur. Çoğu tatlısu planaria sexual olarak yeniden oluşur ve oviparoustur (yumurtanın kuluçkası ile depolanır). Bazı türler parthenogenesis ile asexual yenide oluşum gösterirler. (spermsiz olarak yumurtanın aktivitesi). Bununla birlikte, taxonomik ailenin yassısolucanları Dugesiidae ve Planariidae (Order: Tricladida) nadir olarak ikili bölünme ile yeniden ürerler (Bakınız: üst şekil, sağ panel-tatlısu triclad Planarıa fissipara). Yetişkinler ikili bölünme ile bir küçük kuyruk parçası pharynx diferansiyeli ve iki hafta içinde de beslenen solucan haline gelir. Dugesia trigria’nin tabi olduğu toplulukta yeniden üreme araştırmalarında optimal sıcaklık koşullarının 24 C altında solucanların 20% si bölünme ile olduğu ortaya çıkmıştır. Çift bölünme ile asexual üreme bu dokumanda da belirtildiği gibi deniz polycladlerde de mümkündür (Bakınız: soldaki foto). Prostheceraeus (Familya: Euryleptidae)’nin polyclad’i de bölünme işlemini vermektedir. Kuyruk parçası ok ile belirlenmiş ve bölünmeden sonra yeni bir solucan oluşturarak ve alt hücre yeniden organasyon olacaktır. Bununla birlikte, yeniden üreme işlemi hakkında diğer bir açıklama, diğer hayvanların atağından ve “kuyruk kısmının bölünmesi” nden sonra beslenme amaclı ataklar neticesinde (Bakınız: Bölüm. Predation ve Defence) oluşmasıdır. Yiyecek ve Beslenme Çoğu bilinen, polycladler aktif etobur hayvanlardır ve leşle beslenirler ve aynı zamanda çeşitli sessile invertebrateslerin beslenmesinde kullanılırlar. Bazı türleri herbivorous olup yeşil alg ve bentik diatom’da özelleşmişlerdir. Acoella order’inin bir kaç yassı solucan türlerinde (bir eski taksonomik order, Polycladida’den ayırt edilen) sindirilen mikroalgler derecelenmemiştir ama endosymbionts (Zoochlorella) haline gelmiştir. Bu symbiotik ilişkide bağırsakta alg fotosentezde aktif olarak kalarak pareneyma hücre ve solucanların energy depolanmasında önemli katkılarda bulunur. Convoluta (canvolata reocoffansis - sağdaki foto Arthur Hauck)’nın bazı türleri genç solucanlar yüksek sayıdadırlar (Tetraselmis convolata, her bireyde takriben 25,000 adet). Yetişkin duruma geldiklerinde, canalıcı anotemiksel olarak değişimlerinin yansımasında endosysmbiontlara bağlıdır ve pharynx ve ağız fonksiyonlarının kaybederler. Beslenme için, C. roscoffensis alçak gelgitin parlak ışığında yüzeye gelir ve orada symbiotic alg vücudun epidermis boyunca serpilmişlerdir ve aktif olarak fotosentetiktirler (Holligan vd., 1977). Algler tarafından üretilen yiyecek (şeker) yassı solucanlar tarafından kullanılır. Bu manzara Fransa’nın korunmus kumlu sahillerinde ve İngiltere’nin bazı bölgelerinde gözlenebilir. Optimum cevresel pozisyonlarda bu solucanlar alçak gelgitte kumda mükemmel yeşil yapılar yapar. Pseudocerotidae familyasının birçok türü koloni yaşamayı tercih etttikleri düşünülmektedir ve katı ascidianlar, süngerler, ve bryozoonlar rejimlerinde normal özellik göstermezler. Beslenmede, çok buruşuk pharynx (pharynx plicatus) niçin ve nezaman kullanılmadığında bir cep içinde, çıkıntılarda koloni ascidianlarda bireysel zooidlerde genişlemis olabilirler. Proteolytic nesneleri dışarı atarken dokusal dallı bağırsak oluşmuştur. Gastrovascular boşluk, bütün besin parçalarını vucudun tamamına transfer eder. Pseudobiceros türlerinin gözlemi önerilir, av hayvanı dokusal pharynx tarafından yütülür (Bakınız: aşağıdaki görüntü) ve bütün hayvanlarda aynı ölçüde genişlerler. Bu türler, katı ascidian Corella willmeriana mantosuna sızar ve delme deliğini kullanarak birkaç saatte tamamını emerler. Tunicate’nin içersinde gençler bile bulunmuştur. Bütün şeyleri yedikten sonra, kayalara çapraz olarak sürünürler. Yassı solucanların yığını oluştuğunda insanlık açısından denizel ortamında bir felaket etkisi sözkonusudur. Tropikal polycladler istiridye’nin musibetidir ve dev deniz taraklarıdır (Stylochus matatası). Gastrovasküler boşluğundaki besinler yiyecek parçacıklarının ileri enzimatik derecelenmesinden sonra bağırsak dallarına doğru transfer olurlar ve yüksek bir absorb edebilen yüzeye benzerler. Çoğu yiyecek parçacıkları gastrodermal hücre tabakasının phagocytosis tarafından yutulurlar ve ileri enzimatik düzeyde iç hücresel parçalanma oluşur. Sindirilemeyen materyal pharynx’a doğru, yani yiyeceklerin girdiği deliğe doğru atılırlar, çünkü yassı solucanların kör sindirim sistemi bulunmaktadır. Bazı türlerde bu gözlenmiştir ve sindirimin tamamlanmasından sonra bağırsak fıskırtılan su yardımıyla temizlenir. Tür çeşitliliği ve polyclad yassı solucanların değişimi tropikal suların inanılmaz değişimi ile taxon’a benzer (Newman & Cannon, 1994), Bakınız.Bölüm: Taxonomi). Oldukça uzun zamanda, renk izleri muhteşem renklenmiş olan solucanlar sınıflandırılmada yeterli düşünülmüştür (Hyman, 1954, 1959). Bununla birlikte, birçok türlerin tanımlanmasında yeterli kimliğe sahip değildirler (Faubel, 1983, 1984). Newman & Cannon (1994)’de yaptıkları arazi çalışmalarında farklı genera’da (Pseudoceros - Pseudobiceros; Pseudoceros - Pseudoceros) çok benzer ve hemen hemen tamamen aynı renkli izleri taşıdığı ortaya çıkmıştır ve türler arası farklılığında farklı aileler üzerinde (Pseudocerotidae-Euryleptidae) daha detaylı inceleme gereklidir. Mukayese anatomisi uygun karakterleri kullanılarak göz numarası, göz ayarı, yalancı dokanakların şekli, pharynx ve özellikle üreme sisteminin ince yapısının analizi kanıtlanması için turbellarianlarin tür diagnosisleri için temel araçtır (Newman & Cannon, 1994). Erkek ve dişi üreme yapılarının seri olarak yeniden yapımı zordur ve özel lab aletlerine ihtiyaç vardır ve uzmanlar tarafından arzu edilir. Son zamanlarda, benzer polyclad türlerini ayırt etmede, molekuler data (DNA) sıklığı kullanılmıştır. Böyle araçları kullanmadan, polyclad yassı solucanların sınıflandırılması bazı durumlarda hatalı olabilir. Benzer renk izleri büyük farkla benzemesine rağmen ayni genetiksel olarak belirlenmiş renk ve örnek çeşitliliği ayni tür özellilerine sahiptir. Diğer bir değişle, tamamen aynı renkteki örnek belki farklı türde genera’ya veya hatta familya üyesi olabilir. Bu nedenle, eğer benzer renk örneklerinde olan iki polyclad örneği mukayese edıldiklerinde, çeşitli mümkün senaryolar akla uygundur. 1) Farklı genera ve hatta familyaya sahip solucanlarda, genel seçilmiş basınç ve aynı çevre kosulları altında aynı renk örneklerinin gelişiminde evrimsel gelişim kuvvetlidir. Phylogenetik terim açıklaması; bir benzer renk ilişkili gene seti (=allels) veya bir müşterek gene farklılığı phenotype sonuçlari üzerinde secilmiş basınç tarafından tercih edilir. Bu gibi olayların sıklığı analogous gelişim olarak düşünülür. 2) İkinci senaryoda, iki solucan aynı atayı paylaşırlar. Tahminler ışığında, bu ata daha önce avantajlı renklere ulaşmıştır, her iki örneğin renkli izlerinin mukayesesi hatta anotomiksel ve diğer genetik farklılıklara rağmen çok benzer olabilir. 3) Evrim gelişmekte olan işlemdir ve hiçbir zaman durmaz! Genesin renk örnek ilişkisinde gelişigüzel müşterekliliği, protein kodlama bölgelerinde veya düzenli DNA sıklığında, ışık, sıcaklık, beslenme gibi çevresel faktörlerin etkileri ile beraber polyclad renk izlerini etkilemektedir. Rahatça söylenebilir ki, evrim renkler ile oynamadır. Varsayılan predatörlerin farklılığı daha etkilidir: Mimicry ve Predation ve Defence). Phylogenetik zaman aralığında, bir türün görünümünde veya spectation değişim atlamasında, yeni türlerin tehlikesinde önder olabilir. Takip eden foto paneli açıkca ortaya koymakta ve farklı türler ile bir tek türün üyeleri arasında renk izlerini açıkca göstermektedir. Solucanların morfolojik ve DNA sıklığının kilitlenmesi nedeniyle hangi tariflenmiş senaryoların örnek için uygun olduğu gerçekte belirsizdir. Toxin Aposematic renklenme (Bakiniz.Bölüm: Mimicry) denizel invertebrate hayvanların içersinde bilinen genel defense mekanizmasıdır. Çok sayıda göze çarpan renkli slugları toxic alıkonmuştur. Polyclad yassı solucanlar açısından doğrudur. Polyclad yassı solucanların Pseudoceron concineu ve Planocera tentaculata kimyasal defens araştırması ve staurosporine türevlenmesi gibi yüksek toxic kimyasal bileşen açığa çıkarmıştır (Schupp vd., 1977 ve 1999) ve tetrododoxin (Miyazama vd., 1987). Tetrodotoxin proteinsiz bileşen (aminoperhydroqumazoline) olup günümüzde bilinen en kuvvetli paralytic toxinlerden birisidir. Sodyum (Na+) kanallarında voltaj-kapılı cok belirgin engelleyicidir ve büyük integral protein üyesi sinirsel hücrelerin plazma membranına doğru boşluk oluşturur ve Na+ iyonlarına izin verir. Çeşitli uyarıcı cevaplar, boşluklar (=genes), ve açık ve kapalı mebrane potensiyelinin değişimi gibi hücre dışı ve içi belirli kimyasalların varlığı ve uygun fonksiyonelliği sinirsel hareket potensiyelinde temel teşkil etmektedir. Bunula birlikte, tetrododoxin kanalları bloke eder. Tetrodotoxin ve onun habercisi yüksek konsantrasyonlu mukus, sindirim organlarında, polyclad Planocera multietentacula (Miyazawa vd. 1987, Noguchi vd, 1991) yumurtalarda ve üreme organlarında önerirler. Yassı solucanlar predatorlere karşı defans ve alarm maddesi tetratoxine sahiptir. Tetratoxin geniş farklı hayvan örnekleri tarafından izole edilmiştir bunlar pufferfish (photo: Arothon nigropunctatus, order: Tetraodontiformers), parrotfish, genus Atelopus’un zehirli oklu kurbagalar, mavi-cevreli ahtopot, deniz yıldızı, angelfish ve xanthid crabdir. Japon mutfağında pufferfish hassas olduğundan, tetrodoxoxinden zehirlenme Japonya’da halk sağlığını ilgilendirmektedir. Yumurtalık, çiğer, bağırsak ve pufferfish derisi tetradotoxin miktarını içerir ve bu da hızlı ve zorlu üremeye yeterlidir. Geleneksel olarak çok küçük miktarda ciğer et ile tüketilir. Dudakların oluşum duygusu ve dil gercek akşam yemeği tecrübesidir. Fugu’nun hazırlanması ve satışı özel restaurantlarda olduğundan oradakiler eğitilir ve evde hazırlanmasından ve tüketiminden yanlış tanımlandığı ve yanlış donmuş balık ürünleri nedeniyle bireysel olarak zehirleme olayı (30/100 kışı/yıl) olur. Pufferfish zehirliliği hakkında daha fazla bilgi için Bakınız. FDA/CFSAN web sitesinde Amerikan Besin Emniyeti & Nutrient Aplikasyonu’na başvurunuz. Eşleşme ve Üreme Polycladler oldukça ilkel oldukları için kimyasal bilesenler besin bulmada ve partneri ile arkadaşlık kurmasında anahtar rol oynarlar. Büyük yalancı dokanaclarda anterior sinirinin ayrıntıyla donatılması bir delildir ve bu solucanlar temelde resif çevrenin kavranmasında ve davranışlarıyla kararda kimyasal duyu aleti olarak kullanılır. Genel olarak, polycladler derialtında erkek ve dişi üreme organlarina sahiptirler. Onlar karşılıklı dollenme ile birleşerek çiftleşirler. Bir kere, aynı türe sahip yetişkin solucan oldukca kaba çiftleşme hareketi yaparlar, bu derialtı döllenme olarak tarif edilir (üst görüntü, Pseudoceros bifurcus). Solucanların çiftleşme zamanında birbirlerine doğru hareket ettiği, değdiği ve birbirlerine sarıldıklarında (sol görüntü aşağıda, Pseudoceros graveri) eş zamanlı olarak penis papillae ve stylet dışarı çıkar (İki görüntü aşağı sağda, Pseudobiceros bedfordi). Onlar, daha sonra birbirlerini başka yere çekmeyi denerler, bazen de kendi ortaklarına zarara sebep verirler. Yaralı solucanlar 24 saatte sağlıklarına yeniden kavuşurlar. Ne zamanki biri diğerine penetre ederse, birkaç dakika partnerinin epidermiste içine oturtur. Bu zamanda, erkek dol hücresi partnerine enjekte edilir (Üst görüntü, sağ). Son zamanlarda, Pseudoceros bifus’in eşleşme davranışları gözlenmesinde (Michiels& Newman, Nature, vol.391:647), bireysel polyclad sperm vermeyi arttırır. Erkekler için, spermlerin enjeksiyonu direk yumurtalara gider ki orada dişi yarasının iyileşmesinin maliyeti taşıma kapasitesini ve döllenmede kontrolu kaybeder. Bu nedenle, dişilerdeki çok kuvvetli secme bu maliyetten kaçınmaktadır. Bu arka yukarı ile buna ulaşılır, bir eş davranışı her iki striking ve parrying’de etkilidir. Bireyselde her ikisi de deneme cekingesiyle davranırlar. Gelişme olarakta bu girişim sperm donatısında daha fazla sperm verilmesini sağlar. Daha fazla başarılı döllenme ile daha iyi döllenme sağlar. Derialtı döllenmeden sonra sperm aktif olarak parenchyma yumurta kanalına doğru hareket eder. Onlar muhtemelen oocytes tarafından veya dişi üreme kanalının değer hücrelerde serbest hale getirilen moleküllerin gradienti tarafından cazip olurlar. Döllenmiş yumurtalar daha sonra birkaç yüz yumurtanın düzensiz yumurta yığını halinde depolanir ki daha sonra sıkıca paketlenmiş bir tabaka haline gelirler. Diğerinde, iri çakılların altında ascidian kolonileri halinde bulunurlar ve tercih ettikleri avlanmadan biridir. Serbestce yüzmenin gelişmesinden on gün sonra, transparent larva kuluçkası oluşur (=Muller’s larva). Çizelgeden de anlaşılacağı gibi gelişmelerinde bibirini takip eden üç step vardır. Müller larvası sekiz lob tarafından karakterize edilirler. Loblar vurus yapan cilia taşırlar ki bu ciliate’e benzer yüzmeye izin verir (en soldaki foto: koyu arazi mikroskobu altındaki larva stepi). Larva plaktonik bölüme girerek yerleşmeden ve metamorfize olmadan önce birkaç gün yüzer. Gelişmesi esnasında, larva lobları absorbe olmaya devam eder ki orada sindirimleri gelisir. Minyatür yetişkin solucanlar haline gelindiğinde metamorfoz tamamlanır, yanlızca birkaç mm boyutundadırlar ve hayatın bentik bölümüne girerler. Larvaların nudibranch metamorfisinde yapılan gelişmiş ileri düzeyde çalışmalardan elde edilen bilgilere göre, türlerin tercih ettiği besinler tarafından kimyasal bileşikler üretilmesi hedeflenir. Bu mekanizma, yerleşme alanı genç organizmaların yetişmesinde yeterli yiyecek sağlamasına emin olur ve bu nedenle, bu hayatta kalabilmek için daha büyük bir şanstır. Polycladler lab. koşullari altında larva halinde yerleşmeksizin kuluçka olduktan sonra iki hafta içersinde solucan olabildikleri için, polycladlerin bentik hayat bölümüne girmelerinde dış güçlerin zorunluluğu bilinmemektedir. Polycladlerin Taksonomisi Polycladida (class: Turbellaria)’nin taksonomik order’i bir kaç yüz tanımlanmıs türleri kapsar. Bunların çoğunluğu (7 adet genera’da 200 kadar tür) ve Pseudocerotidal familyasında toplanırlar ki bu bugünün en iyi tropikal polyclad familyası olarak kabul edilir. Pseudocerotis en muhteşem renkli yassı solucanlardır ve daha sonraki en belirgin tropikal polyclad ailesinden Euryleptidae (130 türle birlikte) buruşuk pharynxleri tarafından karaterize edilirler ve ayırt edilirler ve aynı zamanda onlarda tüp halinde pharynx mevcuttur. Pseudocerotidsin diğer genera’si daha az yanıltıcı olmakla birlikte çok az bilinmektedir. Bazıları hatta monospecific’tir. Polyclad yassı solucanlar için Tayler. S & Bush L.F, 1988 web sayfasına giriniz. Turbellarian platyhelminths Taxonomisi Polyclad yassı solucanlar üzerinde taxonomik çalışmalar oldukça zordur. Onların uygun boyut, şekil, renk ve markalamaları, göz ayarlamaları, yalancı dokanaçlar, pharynx, gonopore’ların topoğrafyası ve emme gibi karakteleri gözonüne alınmalıdır. Bazı durumlarda, tanımlamada bu karakterler yetersiz ise, üreme sisteminin karşılaştırmalı morfolojisi özel lab. aletleri kullanılması temel araçtır ve uzmanlar tarafından tercih edilir. Son zamanlarda, moleküler DNA (DNA sıklığı) ayni türdeki benzer polycladlerin farklılığının ayırt edilmesinde kullanılmaktadır (Bakınız.Bölüm:Phylogeny). Takip eden tablo dalan ve UW fotoğrafcılar için polyclad yassı solucanların tanımlanmasında faydalı bir araçtır. Filojeny İlk Metozoa’nın hemen hemen radyal hayvan olduğu için, iki taraflı simetrik (Bilateral) nin radyal atalarından yayılmıştır ve radyalden iki taraflı simetri arasında değişim olmuştur. Bu değişim hala oluşmaktadır ve çeşitli yüksek düzeyde spekulatif bağlantılar yapılmıştır (Brusca & Brusca, 1995). Paleontolojik ve moleküler data gösterir ki çoğu iki taraflı phyla ve Cambrian explosion zamanında bölünmüşlerdir, M.O. 56 ve 520 yıllarında oluşmuştur (Wang, vd., 1999). Phylum platyhelminthes erken Metasoanın farklı grup oluşturduğu ki bu metazoa’nin orijini ve evriminin anlaşılmasında anahtar rol oynamıştır. Coğu zooloji ders kitaplarında, erken ortaya çıkan clade formasyonu, iki taraflı simetri (Bilatera) ile bütün hayvanların kızkardeş grubu olarak tarif edilmiştir. Diğer yazarlar görmüşlerdir ki, çoğu Protostomia’nin kızkardeş grubu veya grup protostome coelomate atalarından türemişlerdir. Filojenik yerleşmenin doğruluğu esas zorluluktur ve bütün Platyhelminthes için synapomorfilerin iknasının kapanmasıdır. Bu belirtir ki onlar polyphyletic’tir. Basitleştirilmiş taxonomik şekilde, phylum Platyhelminthes dört sınıfı tutar. Trematodal (fluxes), monogenea ve Cestoda (tapeworms) ki bunlar vertabratenin endo/ectoparasiteyi sunar. Bazıları kompleks, hayat döngüşü, ve sınıf Turbellaria ana serbest yaşayan yassı solucan türlerini verir. Turbellaria 9 adet order içerir. Coğu açıklanan orderler bu çizelgede gösterilmemiştir. Acoel yassı solucan (Acoela) uzun zamandır, Turbellaria’nin order’i olarak sınıflandırılmıştır. Onlar en ilkel turbellarian order olarak düşünülmüş ve bazal metazoan olarak manzaralanmıştır ki ciliate protozoans (=syncytial veya ciliate=acoel theory) veya diploblast ve triploblast arasında direk link vardır (=planuloid-acoeloid theory)’den evrim geçirerek oluşmuşlardır. Onların basit organizasyonu yorumlanmıştır ve daha kompleks ataları (regressive evrim) ikincil özelliklerinin kaybolması incelenmiştir. Bugün, teorinin destek delillerinin birçok çizgisi, bilinmeyen iki taraflı atalardan Kambrien radyasyondan önce. acoels dallanmasıyla olmuştur. Örneğin, aceoller diğer platyhelminthes iki loblu ve neuropile’li beyinleri var olup sinir hücreleri ile cevrilmiş olduğunu sinir sistemi yapısı işaret eder (Bakınız. Bölüm: Polyclad ve Neurobiology). Karşıt olarak, acoellerin sinir sistemi sinir hücrelerinin salkımı tarafından basit beyin olarak oluşmuştur ve cok sayıda uzun sinir kordları ortagon yapmazlar (Ruitz-Trillo vd., 1999). Son zamanlarda, DNA (desorxy-bonucleic acid) moleküler teknik ve protein sıklığı başarılı kullanılmıştır. Phylogenetic hayat ağacı kurulur ve hayvan taxa’ları arasında filojenetik ilişkisi araştırılır. En yaygını, DNA sıklığı yüksek düzeydeki gene’leri muhafaza etmesidir, mesela, ribozomal RNA (rRNA) genes kodu bu gibi çalışmalarda kullanılmıştır. 18 S ribozomal DNA genesinin sıklık datası mukayesesinde ve diğer Metazoa kanıtları Acoel’in Platyhelminthes’e ait olmadığı belirlenmiştir. Bu buluşlar önerirki basit radyal simetrik organizma (jelyfish gibi) ve daha komplex iki taraflı simetrik organizmalar (arthropods ve vertebrates) boşluk (gap) vardır. Onlar kendi phylum’larına yerleştirilmelidirler (Ruisz Trillo vd., 1999). Bazı çarpıcı özellikleri vermesi polyclad genera’da en yaygın tanımlamada yardımcı olacaktır. DNA sıklılığı dataları aynı zamanda aynı organizmaların morfolojilerinin ayırt edilmesinde de kullanılır. Bu Goggin & Newmann (1996) tarafından pseudoceroid turbellarianlar için teşhir edilmiştir. Ribozomdaki RNA (rRNA) gene salkımındaki spacer-1 (JTS-1)’dan elde edilen Nucleotide sıklığı dataları (Pseudoceros jebborun, Pseudoceros paralaticlavus) ve pseudocerotid polycladların generasında (Ps. jebborum ve paralatic lavus versus Pseudobiceros gratus) türlerin ayırt edilmesinde kullanılmıştır. Ps’in ITS-1’nin nukleotide sıklığı Ps. paralatic lavus’dan 6% farklıdır ve Pseudobiceros gratus’tan 36% farklıdır. Beklenildiği gibi bu sonuçlar aynı genusun türleri farklı genera’dan alınan türlere kıyasla phylogenetiksel olarak yakın ilişkili olduğunu kanıtlamaktadır. Bu nedenle, ITS-1’den elde edilen data sıklığı pseudocerotid yassı solucanlar ayırt edilmesinde faydalı bir taksonomik araçtır. Ribozomal DNA Salkımı Büyümekte olan bir hücre 10 Mio ribozomlar ihtiva eder, protein üretiminde hücresel araçtır (mRNA’nin proteine transferi). Ribozomal RNA her tip ribozomal RNA molekülü (5 S, 5.8 S, 18 S, 28 S rRNA) nin temel yapısal komponenttir ve protein sentezinde hücre ihtiyaçlarında birleşmesi açısından her hücre generasyonunda sentez edilmelidir. Ribozomal RNA’nın yeterli miktarda üretimi için eukaryotic hücreler ribosomal RNA (rRNA genes = rDNA) nın kollanmasında çok sayıda genes kopyası içerirler. İnsan hücreleri her haploid genome’de aşağı yukarı 200 rRNA gene kopyası içerirler ve beş farklı kromozomda (chromosomes 13, 14, 15, 21, 22) küçük salkımlar halinde dağılmışlardır. Kurbağa hücreleri Xenopus leveis bir kromozomda bir tek salkımda 600 rRNA gene kopyası içerir. Bununla birlikte, genel rRNA izleri bir kromozomda bir tek salkımda rRNA gene organizasyonunun genel izinde bütün eukayot hücrelerde tamamen aynıdır. Verilen kromozomda yüksek dereceden rRNA genesinin çok sayıda kopyasının gelişigüzel serileri ayarlanmıştır, her bir gene diğer bolgedekinden ayrılmıştır, DNA boşluk yaratıcı olarak da bilinir ve türler içinde uzunluğu ve sıklığı değişmektedir. Bir tek salkım rRNA genes’i 18 S, 5.8 S, ve 28 S rRNA molekülü içerir ki o (ITS-1 ve ITS-2) tarafından içten ayrılır. Bitişik salkımlar 10,000 nucleotide uzunluğundadır ve herbiri dışsa açıklı bölgeler (ETS) olarak ayrılmıştır. rRNA genes’i RNA polymerase tarafından kopya edilmiştir ve her bir genes seti aynı temel RNA’yi üretir, 45 S öncü rRNA (pre-rRNA) olarak bilinir. Önce kurulmuş ribozomal partiküllerindeki nukleusu terkeder, 45 S pre-rRNA (takriben 5,000 nucleotides, 18 S Rrna (takriben 2,000 nucleotides, ve 5.8 rRNA ( takriben 160 nucleotides). Geri kalan kısımda her temel kopya (ETS, ITS-1 ve ITS-2) olarak derecelenmistir. Takriben 200 farklı hücresel protein ve bir 5 S rRNA diğer kromozom locus’tan türetilir ve ribozomların paketlenmesinde yeni sentezlenmiş rRNA kullanılmıştır. Bu paketleme nucleusta oluşur ve bu büyük geçirgen yapı nucleus olarak adlandırılır. Bozulmamış rRNA molekulleri ribosome üretiminde temel olduğu için, protein sentezi ve hüçre fonksiyonu, kuvvetli basınç seciminde (evrim) fonksiyonel rRNA mevcuttur. Böylece, ecukaryotic hücrelerde çoğu genişler ribosomal genese bağlıdır bu da müthiş bir benzerlik sıklığı gösterir ve hatta phylogenetik taxa dahil olmak üzere. Bununla birlikte, iç alan bölgede (ITS-1 ve ITS-2) daha az homoloji bulunmuştur çünkü bu DNA bölgeleri yapısal RNA’ya katkıda bulunmaz. Bu nedenle, daha az secilmiş basınç uygulanmakta ve DNA sıklığı da farklı olmaktadır (müşterek nokta), aynı genusun türleri arasında bile bu bölgede elde edilmiştir. Bu ilişki rDNA datasındaki molekuler özellikler (Hayat ağaçi) çok faydalıdır ve yakın ilişkili türlerin ayırt edilmesinde kullanılır. Neurobiyolojide Polycladler Serbest yaşayan polyclad yassı solucanlarda Notoplana acticola gibi beyin ve peripheral sinir network araştırma halindeki en ilkelsinir sistemini sunar. Küçük ama iyi tanımlanmış beyin (sağ panel) ve uzun sinir ipleri ve çapraz hatlar tarafından çok sayıda dairesel motoneuronlarla bağlanmıstır. Bu sinir sistemi yassı solucanların cevresel değişimlerinin iç ve dış etkileri mümkündür. Yüzeysel olarak Netoplama articola’nin beyni diğer invertebratedekilere benzemesine rağmen hücreleri cok sayıda vertebrate özelliklerine sahiptir. Hücre tiplerinde tamamlanmış, dallanmış izlerle beraber çok şaşırtıcı farklılık vardır. Çok kutuplu neurone’ler yaygın tipik, iki kutuplu hücreler olarak ayırt edilebilir. Küçük çok kutuplu hücreler glial veya interneurones beyinde serpiştirilmiş olarak bulunmuştur (Keenaneld, 1981). Daha önceki çizimden çıkartıldığı gibi, bazı tabaka tarafından çevrilmiştir. Uzun sinir kordları ve neuronlar dairesel alıcı hücreleri bağlar (ocellinin fotoduyarlı hücreleri) beyinden direk olarak uzanırlar. Ventral sinir kordu dorsal sinir korduna nazaran daha kuvvetli gelişmiştir. Yassı solucanlar Sinirbiyolojisi araştırmaları, beyin araştırmaları açısından en mükemmel model sistemidir cünkü oldukça ince olup beyinleri birkaç mm büyüklüğünde yanlızca birkaç 100 – 1000 hücre içeriler ve deneysel çalışmalarda hazırlanmıştır. Son zamanlarda, çeşitli konular sinirselbiyoloji ve elektrofizyoloji ilgisi adreslenmiştir. Cytoarchitecture’in Analizi ve Sinirsel Bağlantılar Bu sayfadaki bilgilerin Powerpoint Sunumunu (ppt dosyasını) www.sunumbankasi.net adresinde bulabilirsiniz You can find the powerpoint presentation of this web page content at www.sunumbankasi.net Polyclad yassı solucanların beyinlerinin üç boyutlu yapısınin kontrolu için sinir hücreleri özel olarak boyanmıştır. Camillo Golpi (1843-1926) metoduna göre yürütülmüştür (20. yüzyil biyologlar tarafından bilinenlerden en iyisi). Florosan boyaları kullanılarak ic hücrelerdeki iontofarlar ile beyin içindeki sinir konfigürasyonu araştırılmıştır. Bu deneysel yaklaşımda, Koopwitz ve arkadaşları (1966) tarafında belirlendiği gibi, Notoplana articula’nin örneği aneztezi edilmiştir. Sonuç olarak, sinir sistemi dakika cubuğu ve aletleri kullanılarak belirlenmiştir. Beyin örtüsü protesae sindirimi ile ortadan kaldırıldı, beyine ve ganglion hücrelerine direk girebilmek için tek sinir hücrelerinde ultra ince cam mikroelektrot tekniği kullanılmıştır ve lucifer yellow gibi florosan boya ile doldurulmuştur. Enjekte edilen boya hücre içinde sağa doğru axonların ucuna kadar göç etmiş ve florosan mikroskopta izlenmiştir. Laser taramalı florosan mikroskobu kullanarak digital data serili iki-boyutlu resimlerden üç-boyutluya çevrildi ve mümkün olan polyclad beynindeki sinirsel cytoarchhitecture gelişmeler harita haline getirilmiştir. Sinir Tamir ve Sinirsel Plastisite Çalışmaları Şimdiye kadar incelenen bütün invertebrate ve vertebrate türlerideki çalışmalara göre, Notoplana acticola beyin dokusu yeniden üretemez. Bununla birlikte, sinirsel tamir hızlı ve yüksek oranda elverişlidir. Polyclad beyni yassı solucana taşındığında yeni bağlantılar organ nakli edilen beyin ile dairesel network sinir alıcı uçları ameliyattan 24 saat sonra tesis edilmiştir. Bunun gibi organ nakli deneyler Davies ve çalışma arkadaşları (1985) tarafından tarif edilmiştir. Deneylerde dört beyin organ nakli oryentasyonu; normal, ters, ters yüz, ve ters ters yüz olmak üzere kullanılmıştır. Beyin organ naklinin fonksiyonu test edildi ve her iki davranış ve elektrofizyolojik kriterler olçülmüştür. 23 gün içinde, organ naklinin 56% si solucan ve diğerleri organ naklinin iyileştirilmesindeki doğru davranış, kaçınma dönüşü, ditatix hareket, ve beslenme gibi dört davranışta test edilmislerdir. Beyindeki mevcut sinirler kendilerine en yakın dairesel sinirlerle birleşirler. Ameliyattan 36 sonra bazı normal davranışlar gözlenebilir. Kontrol eksikliği olan yassı solucanlar organ nakli olmadan davranışlarını kurtaramazlar. Birkaç beyin davranışında hücre içi kayıtlar da dairesel sinir hücreleri ile uygun bağlantılar yeniden kurulmuştur. Bu sinirlerdeki boyanmış hücreler ters oryentasyonlu beyin ortaya çıkarmıştır, bireysel sinir hücre işlemlerinin beyini terketmesinden sonra uygun olmayan bir şekilde sinir kordu ile ilişki kurmakta olup, bazı işlemlerde 180 0 li sinir kordu , ki onlar normal olarak yerleşen operasyona maruz kalmamış solucanlardır (Davies vd, 1985). Molekuler temeli ve yeniden bağlanan belirgin sinirleri ortaya çıkarmak çok ilginçtir. Konakladığı hayvanın davranışında bazı bilgiler çok önemlidir, paraplegia veya kazadan sonra sinir sisteminin ciddi olarak yaralanması gibi. Dağıtım ve Buluş Polycladler boyutları, renk örnekleri, sıvı içindeki hareketleri nedeniyle SCUBA dalgıçları tarafından tesbit edilebilirler. En yaygını, gün esnasında onlar resif eğimlerin dışında, üzerinde veya uçlarında görülebilirler. Onlar yarıklarda, kaya altlarında, bazende çıplak sedimentlerde veya çamurlu tabakalarda bulunurlar. Bazı türleri resif sırtlarında yüzerken görülmüşlerdir. Polycladler tercih ettikleri yiyeceklerin üstünde veya yanında dinlenirler çok nadiren de olsa süngerlerin veya koloni ascidianlarin üzerinde , çoğu resif sırtında çok iri çakılların altında bulunmuşlardır. Crytic türleri çok ender bulunurlar çünkü kendilerinin normal hayatları zamanında yeraltında karışmışlardır. SCUBA dalgıçlarına ve UW fotoğrafçılarından ilgi duyanlara polyclad türlerini bulmak için çakıl altlarında ve çoral taşlarının etrafında bulabileceklerini tavsiye ederiz. Şans ve sabırla polyclad türleri bulunabilir. Bununla birlikte, bu hassas solucanlara dikkatlice değmek ve ele almak gerekmektedir. Polycladler stress altında kendi-kendini imha etme özellikleri vardır. Onlar otoliz, mukoz parçalarını kirarlar veya buruştururlar ve daha sonra yapılacak incelemeler için fotoğraf çekilmesini imkansız hale getirirler. Bununda ötesinde, kendi belirgin renkli örneklerini kaybederler. Bu nedenle çoğu fotoğraflar mümkün olduğu kadar onlari yaşam yerinden rahatsız edilmemelidir.Yeni türlerin tarifi, örneklerin toplama, koruma, ve detaylı çalışmada, tamirde özel teknikler mümkündür. Polyclad’e ilgi duyan dalgıçlar yeni türlerin tanımlanmasında katkıda bulunacakların Dr.Leslie Newman ile kontak kurmaları (Schooling Resource Science and Management, Southern Cross University, P.O. Box 117, Lismore, NSW, Australi 2480) çünkü kendisi tamir ve koruma konusunda güvenilir metod geliştirmiştir. Leslia şimdi Indo-Pacific polycladlar üzerinde çalışmaktadır. Dünya capında 350 tür içeren database ile onların besin ve üremeleri hakkında bilgi vermektedir. Oya Bezen Çakın Halkalı solucanlar (Annelida) Polymera olarak da bilinir. Segmentleri dıştan belirgin olarak görülen bir omurgasız hayvanlar şubesidir. Deniz, tatlı su ve karalarda yaşarlar. Vücut uzun ve segmentlidir. Vücut segmentler septum adı verilen bölmelerle birbirlerinden ayrılmıştır. Baş bölgesine prostomium, posterior uca ise pigidium adı verilir. Prostomium ile pigidium birer segment değildirler. En yaşlı segment başın hemen arkasındaki segmenttir. Çeşitli organlar her segmentte tekrarlanır. Protostome grubuna dahillerdir. Gerçek sölom bulunur. Sölomları şizosöl (Schizocoelous) tiptir. Boşaltım organları segmental sıralanmış nefridium’lardır. Vücudun ön ve arka uçlarındaki birkaç segment hariç, her segmentte bir çift nefridium bulunur. Vücut yüzeyi ince esnek kutikula ile kaplıdır. Bazılarında kitinden kıllar bulunur. İp merdiven sinir sistemi gelişmiştir. Prostomiumun sırt tarafında iki loplu bir beyin gangliyonu vardır. Duyu organları kimyasal duyu organları ve gözlerden ibarettir. Kapalı dolaşım sistemi bulunur. Annelidler hermafrodit hayvanlardır. Gonadları gayet basit yapılıdır. Rejenerasyon özellikleri çok iyi gelişmiştir. 9 bin türü bulunur. Bir kısmı mikroskobiktir. Yuvarlak solucanlar (İpliksisolucanlar) ya da Nematodlar, yuvarlak yapıda, sayıca Dünya üzerinde en fazla bulunan omurgasız hayvan şubesidir. Hayvan ve bitkilerde önemli zararlara neden olan birçok türü vardır. Yalancısölomları bulunur. Vücutları uzamış, silindirik, bilateral simetrilidir. Dünya üzerinde çok değişik yaşam yerlerine uyum sağlamışlardır. Bazıları serbest, bazıları parazitik yaşar. Marin nematodları, hayvan parazitleri, insan parazitleri, karasal nematodlar olarak gruplandırılırlar. Yuvarlak solucanlar, anatomik ve morfolojik olarak basit yapılı canlılardır. Boyları 0,25 mm – 3 mm, çapları 1-20 µ arasında değişir. Yüksek yapılı hayvansal organizmaların sahip olduğu bazı sistemlere sahip değildirler. Ör. solunum, dolaşım ve iskelet sistemi yoktur. Sinir ve boşaltım sistemleri ise çok basit yapılı hücre gruplarından oluşmuştur. En gelişkin sistemleri sindirim ve üreme sistemidir. Üreme [eşeysiz) olmakla beraber birçok türde besin konukçu varlığı ve çevre şartlarının uygun olduğu zamanlarda üreme partenogenetik (döllemsiz) olarak dişinin dişi birey içeren yumurta bırakması şeklinde olur. Böylece kısa sürede populasyonları artar. Erkekler populasyon içinde çok düşük oranda bulunurlar ve çevre şartlarının iyileşmesiyle dayanıklı yumurtaların oluşmasını sağlarlar. Bitki parazitleri, bitkilerin kılcal köklerinde ve kök-büyüme konisi (uç kısmı)nde styletlerini doku içerisine batırarak buradan bitki öz suyunu emerler. Nematod türüne ve yoğunluğuna bağlı olarak bitkilerde gelişme geriliği, solgunluk ve verimde azalmaya neden olurlar. Endoparazit, yarı-endo parazit ve ektoparazit olarak beslenirler. En zararlı grup, kök sistemine en çok zarar veren endoparazitlerdir Örn. kök-ur nematodları.    

http://www.biyologlar.com/solucanlar-platyhelminthes-yassi-anelida-halkali-aschelminthes-yuvarlak-solucanlar

BİTKİLERDE BESİNİN TAŞINMASI

Yapraklarda,fotosentez ile oluşturulan glikoz,köklerde oluşturulan aminoasit gibi organik besinler bitkinin diğer bölümlerine soymuk boruları ile taşınır.Soymuk borularında taşınma bitkinin farklı kısımlarındaki sıvı basıncının farklı olması esasına dayanmaktadır. Yaprakta, fotosentez sonucu meydana gelen şeker ve diğer organik maddeler Soymuk hücrelerine girer.Bu durumda hücrenin yoğunluğu artaçağından hücrenin içerisine su molekülerlide ğirer.Diğer tarafdan, bitkinin diğer yerlerinde glikoz ve diğer organik maddeler soymuk hücrelerinden çıkar ve beraberinde suyuda çıkarırlar. Dolayısıyla buradaki hücrelerin sıvı basınçı düşmüş olur.Yapraktaki soymuk hücrelerinde sıvı basıncı yüksek olduğundan, sıvı basınçının düşük oldugu yöne doğru çeker ve diğer orğanik maddeler taşınır.Yine köklerde meydana gelen aminoasitler gibi organik bileşiklerde aynı esasa göre aşağıdan yukarı doğru taşınır.Soymuk boruları canlı olduğu için,iletim hızı odun borularınkine ğöre çok yavaştır.İletim düfüzyonun yanı sıra aktif taşıma ilede olur

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-besinin-tasinmasi

ANTİSENS TEKNOLOJİLERİ HAKKINDA BİLGİ

ANTİSENS TEKNOLOJİLERİ HAKKINDA BİLGİ

Antisens teknolojisi insan, hayvan ve bitkilerdeki hastalıkların daha spesifik tedavisi ve yeni keşifleri için ayrıca, fonksiyonel genomik çalışmalar için çok güçlü silahlardan oluşan uygun tekniklerdir. Antisens teknoloji olarak bilinen yöntemde, antisens RNA moleküllerinin hedef genin RNA mesajına spesifik olarak bağlanarak gen ifadesinin moleküler düzenlenişine engel olunmaktadır. Hastalıkların oluşumunda büyük bir paya sahip olan proteinlerin üretimini durdurmak için bu teknoloji, oligonükleotidler olarak adlandırılan modifiye olmuş ya da olmamış DNA/RNA segmentlerinin kullanımını içermekte ve hücre içinde, nukleus ve protein üretim bölgeleri arasındaki genetik bilginin iletimini bloke etmektedir (1). Antisens nükleik asit sekanslarının hedef olacak spesifik mRNA’ ya bağlanması veya hibridizasyonu, genin genetik mesajının kesilmesine yol açmaktadır. Bir genin genetik mesajının hücresel proses ile kesilmesi “Knock - Down” veya “Knock – Out” olarak isimlendirilir. Bu proses, bu genin işleyişini saptamak için araştırıcılara olanak sağlamıştır. Diğer bir önemli antisens teknolojisi ise"RNA interferens" olarak adlandırılır. Antisens alanındaki araştırmalar RNAi (RNA interferens) ’nin keşfi ile hız kazanmıştır. Doğal olarak oluşan bu mekanizma sekansa spesifik olup ilk kez Caenorhabtidis elegans nematodunda keşfedilmiştir. Çoğu ilaç (Drug) proteinlere bağlanırken, antisens moleküller kendilerine komplementer hedef RNA ile eşleşirler. Antisens oligonükleotidler mRNA’ nın translasyonunu bloke eder veya RNAaz – H ile mRNA’ nın degredasyonuna neden olurlarken, ribozim ve DNA enzimleri hedef RNA’ yı keserler. RNAi yaklaşımları, RISC ile etkileşen siRNA (small interfering RNA) molekülleri ile gerçekleştirilir (2). Antisens Oligonükleotidler Oligonükleotid bazlı antisens tekniklerin birçok ortak yanı vardır ve genetik mesajın eleminasyonu veya baskılanması üzerine çok başarılı yöntemler uygulanmıştır. Sentetik oligonükleotid sekansın antisens etkisi 1970 yıllarında Zamecnik ve Stephenson tarafından gösterilmiştir. Bu araştırmacılar Rous Sarcoma virusün (RSV)35SRNA’ sının 5’ ve 3’ uçlu nükleotid sekansını kullanarak viral integrasyonda önemli olarak görünen 21 nükleotidlik tekrarlayıcı sekansları identifiye etmişler ve viral sekansın bir kısmına komplementer olan d(AATGCTAAAATGG)13 mer’ lik oligonükleotidi sentezlemişlerdir. Bu sentetik oligonükleotid sekansı RSV ile enfekte olmuş fibroblast hücre kültürlerine verildiğinde, viral üretim büyük ölçüde inhibe olmuştur. Böylece araştırmacılar önemli sekanslara hibridize olarak onları bloke eden oligonükleotidlerin viral integrasyonu inhibe ettiği sonucuna varmışlardır. Hücreye verilen bu oligonükleotide “hibridon” adı verilir (1). Şekil 1. Farklı antisens stratejilerinin karşılaştırılması Sentetik oligonükleotidler, genetik proseslerde bir ajan olarak kullanılmak isteniyorsa bir takım konular aydınlatılmalıdır. Bu konuların en önemlisi “Kalıcılık”tır. Sentetik oligonükleotidler yabancı bir hücreye verildiklerinde hemen endonükleazlara yem olurlar. Onun için bu oligonükleotidlerin endonükleazlardan korunması gerekir. Mümkün olan koruma modifikasyonları 2003 yılında Kurreck tarafından 3 tip olduğu ortaya çıkmıştır. Birinci sınıf modifikasyon, DNA ve RNA nükleotidlerindeki baz veya fosfat bağlarının değişimidir. DNA nükleotidlerinde olmayan, RNA nükleotidlerindeki 2’(OH) hidroksil grubu olan (Riboz) modifiye edilebilir. Bu modifikasyon, nukleaz degredasyonuna karşı bir tür kamuflajdır. 1969 yılında araştırıcılar fosfat bağlarında köprü oluşturmayan oksijen atomundan birini sülfür ile yer değiştirmişlerdir. Bu modifikasyon insan serumunda 10 saatin üzerinde nükleazlara karşı dayanıklı bir şekilde kalmış, aynı sekansa sahip modifiye olmamış oligonükleotid ancak 1 saat kalabilmiştir. Bu modifikasyona fosforotiat denmiştir. 1990 yıllarında başka araştırıcılar kültüre edilmiş hücrelerde HIV replikasyonuna karşın fosforotiatın etkili bir hibridon olduğunu bulmuşlardır. Diğer yandan, fosforotiatlı nükleotidler azda olsa hibridizasyon kinetiği düşük ve spesifik olmayan proteinlere bağlanarak sitotoksik etkiye neden olan özelliklere sahiptirler (1). İkinci sınıf modifikasyon, Riboz şekerinin 2’ pozisyonundaki alkil modifikasyonlar içeren RNA nükleotidleridir. Bu modifikasyonların en önemli ikisi, 2’-O-metil (OMe) ve 2’-O-metoksi-etil (MOE)RNA’ larıdır. Modifikasyona uğramış antisens oligonükleotidlerin hibridizasyon afinitesi arttırılmış ve daha düşük bir toksik etki yaratmışlardır. 2’-O-alkil modifikasyonlarının en önemli eksikliği, en güçlü antisens mekanizması olan RNAaz-H kesimine elverişli olmamasıdır. Buna karşın avantajı da, istenmeyen çeşitli kesimleri baskılayarak bazı proteinlerdeki beklenen değişik kesimlerin ifadesini arttırmasıdır. Antisens etki için, RNAaz-H kesimi, nukleazlara dayanıklılık için 2’-O-alkil modifikasyonlarının tercih edilmesi araştırıcıları yeni bir modele ihtiyaçları olduğu gerçeğini ortaya çıkarmış ve araştırmacılar, bu her iki karakteristiği bir araya getirerek antisens oligonükleotid formunda hibrid bir oligonükleotid oluşturmuşlardır. Bu oligonükleotid nukleazların degredasyonundan internal bloğu koruyan 2’-O-metil ile modifiye olmuş ribonükleotidler ile, RNAaz-H kesimini uyarmak için deoksinükleotidlerin merkezi bloklarını içermektedir(1). Bu model diğer antisens konularına cevap oluşturmak için henüz gelişmemiştir. Modifiye olmamış oligonükleotidler, DNA : DNA ve DNA : RNA dublekslerini oluştururken , DNA ve RNA hedeflerinin tanınmasına yüksek afinite sağlayan çeşitli modifikasyonların sentezleri büyük çaba gerektirmektedir. Modifiye olmamış DNA:DNA ve DNA:RNA dubleksleri ile karşılaştırıldığında, DNA ve RNA’lara hibridize olduğunda termal stabilitesi yükselmiş bir çeşit nükleik asit analoğu geliştirilmiştir. Bu modifikasyon üçüncü sınıf antisens oligonükleotidleri oluşturur. Bu sınıf 4’e ayrılır. Peptid nükleik asitler (PNAs), 2’-floro N3-P5’-fosforoamidler, 1’, 5’- anhidroheksitol nükleik asitler (HNAs) ve locked nükleik asitler (LNA)’dır. 3.sınıf modifikasyonlar ile hibridizasyonda termal stabilite artmış ve hedefin tanınması zenginleşmiştir. Bu tipler arasında ençok bilinen PNA’dır (1991). Şeker fosfat bağları poliamid bağları ile tümüyle değişmiştir. Bu oluşumlar stabiliteyi arttırıcı ve yüksek hibridizasyon kinetiği sağlarkan, hücreye verilimi ve RNAaz H kesim mekanizması için elverişli değildir. PNA’lar, fosforotiat ve 2’-O-alkil RNA’lardan sonra üzerinde çalışılmış ve başarı sağlanmış oluşumlardır (2002). Bu 3.sınıf oluşumlar arasında en yeni olan LNA’lardır. LNA’larda da termal stabilitenin arttığı ve hedef tanınmasının zenginleştiği görülmüştür (1). RNA İnterferens (RNAi) İlaç sanayi, tedavi amaçlı gen baskılanması için her geçen gün kendini yenilemektedir. Daha önceki araştırmalar, antisens oligonükleotid ve ribozimleri kapsayan sekansa – spesifik RNA baskılanması üzerineydi. Bazı pozitif sonuçlar, bu ilaç platformunda elde edilirken, stabilite, hedefi bloke etme potansiyeli, hücreye iletimi ve hedef sekans seçimi gibi teknik konular, klinik olarak ilaçların etkinliğinin gelişimini yavaşlatmıştır. Son yıllarda, nükleik asit bazlı gen inhibisyon yaklaşımlarının klinik olarak gelişiminde yeniden bir etki yaratma potansiyeline sahip olan RNA interferens (RNAi), gen regülasyonunun yeni bir mekanizması olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır (3). A. Normal transkripsiyon ve translasyon prosesi B. DNA’yı hedefleyen ajanlar ile transkripsiyonun önlenmesi C. pre–mRNA hedeflenmesi ile olgun mRNA’nın oluşumunun engellenmesi D. Translasyonel aparatürlerin engellenmesi ile translasyonun bloke edilmesi E. RNAaz- H ile mRNA’nın etkileşimi sonucu translasyonun önlenmesi (1). RNAi, bitkilerde, solucanlarda, mayalarda ve insanlar arasında yüksek oranda korunmuş, doğal olarak oluşan biyolojik bir prosestir. Hücre içinde iki bölümden oluşan bir yol izine sahiptir. Hücrede oluşan öncül dubleks RNA molekülü ilk olarak, Dicer endonukleaz ile 21-23 nükleotidlik kısa fragmentlere ayrılır. siRNA (short interfering RNA) olarak bilinen bu effektör RNA’ lar, RNA uyarıcı protein kompleksi ile etkileşir (RNA inducing silencing protein compleks; RISC). Bu protein kompleksi, siRNA’nın bir ipliğini lider sekans olarak kullanarak, hedef homolog RNA’ları kesmektedir. Bitkilerde, RNAi hücre savunmasında rol oynar; virus infeksiyonundan, transpozonlardan (sıçrayıcı gen) ve tekrarlayıcı sekansların uygun olmayan ifadelenmesinden, hücreyi korumaktadır. Memeli hücreleri de benzer savunma sistemine sahiptir. Bu endogenik RNA’lar, veya miRNA (microRNA ), dicer tarafından siRNA effektörlerine dönüştürülür ve çeşitli hücresel proseslerde örneğin, çoğalma, apoptozis ve farklılaşmada görev yapan genlerin ifadesinin düzenlenmesinde rol oynar. siRNA molekülleri, kimyasal olarak sentezlenip ekzogenik olarak memeli hücrelerine verildiğinde, hücresel RISC kompleksine maruz kalır ve siRNA’ya homolog olan RNA’ların parçalanmasına aracılık eder (3). RNAi, gen işleyişinin validasyonu ve hızlı identifikasyonunda, hedef ilaç keşfinde, biyolojik kaynak olarak devrim yapmış, hatta 2002 yılında, “Science Magazine” tarafından “yılın keşfi” olarak nitelendirilmiştir ve bazı şirketler, RNAi bazlı tedaviler geliştirme yönünde adımlar atmıştır (3). RNAi Tedavisinin Avantajları Spesifitesi Sekans bazlı gen inhibisyon teknolojilerinin potansiyel avantajlarından birisi, herhangi bir gen için tedavi amaçlı dizayn edilebilmesidir. Özellikle, tek bir allelde mutasyonla oluşan onkoloji ve genetik nörolojik hastalıklar alanında sadece defektif genin ifadelenmesini seçici olarak bloke etme fırsatı yaratılmıştır. Bunun yanında, tek bir polimorfizim ile ayırd edilebilen hedef sekansı identifiye etmek önemsiz değildir. Ayrıca, optimal siRNA’ nın hedef seçimi limitli olsada, RNAi aktivitesi önemli sayılmaktadır. Kanser ve nörolojik hedefler de, allele spesifik olacak kadar yeterli bir spesifiteye sahiptir (2). Şekil 3. Memeli sistemlerindeki RNA interference mekanizması (4) Potansiyel Etkinliği Optimal dizaynı ve hedef sekans seçiminde kurallardaki farklılıklardan dolayı gen inhibisyon teknolojisinin etkinliğini direk olarak karşılaştırmak zor olmakla birlikte, RNAi bazlı inhibisyon, antisens oligonükleotidler ile başarılmış çalışmalardan daha etkindir (2). Değişkenliği RNAi hedef bölgelerini identifiye etme kolaylığı, RNAi’ nin süper etkinliği ile ilişkili olabilir. Optimal RNAi etkinliliği için gerekli olan kurallar saptanmış olsa da, CG içeriği ve 3’ uçlarının kompozisyonu temel parametreler olarak karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan, ribozim ve antisens oligonükleotid hedef sekanslarını identifiye etmek, kesim için gerekli olan özel sekans motiflerinin uygunluğu ile sınırlandırılmıştır. Bir grup gende bulunan multipli sekansları uyarabilen RNAi – bazlı inhibisyon ile değişkenlik daha kolaydır (2). RNAi Tedavisinde Öne Çıkan Noktalar Hücreye İletimi Hücreye verilim problemi, sadece RNAi tedaviye özgü değildir fakat, RNAi bazlı ilaçların klinik olarak kullanımına önemli bir engel olarak görülmemektedir(2). RNAi Effektörleri RNAi effektörleri, 2 farklı yaklaşımla hücreye verilmektedir. İlki, laboratuvarda sentezlenmiş siRNA’lar bir ilaç gibi verilir. Diğeri ise, gen terapi yaklaşımı yani, shRNA (small hairpin RNA) kodlayan DNA, hücrelere verilir ve böylece shRNA’ nın hücre içi ifadelenmesi başlatılmış olur. Daha sonra shRNA’ lar, konukçu hücre tarafından aktif siRNA’ ya dönüştürülür. DNA yaklaşımının potansiyel avantajı, verilen plasmid DNA’ların yüksek stabilite içermesidir yani, her bireysel DNA kalıbından sentezlenmiş olan shRNA’ ların büyük miktarını içeren hücresel amplifikasyon basamağından oluşmaktadır. İlaveten, ister genoma integre olan, ister epizomal formda replike olabilen DNA’ yı stabil ifade vektörü şeklinde vermek de mümkündür (2). Lokal Verilimi Antisens ilaçların başarılı lokal uygulamasına en iyi örnek olarak “göz” verilebilir. Göz içine direk olarak siRNA’ların lokal injeksiyonu ile, yaşla ilişkili oluşan makular dejenerasyonun RNAi bazlı tedavisi geliştirilmiş ve ayrıca, merkezi sinir sistemi içine direk iletimi de mümkündür (2). Sistemik İletimi Sistemik verilim, siRNA’nın stabilizasyonuna, effektörün istenen dokuyu hedef alması ve hücresel alınımın kolaylığına gereksinim duyar. siRNA ilaçlarının hücresel alınımı ve stabilitesini geliştirmek için gerekli olan yaklaşımlar, nükleik asitin kimyasal değişimi ve koruyucu partiküller içine effektörün çeşitli yöntemler ile paketlenmesini içeren antisens oligonükleotid uygulaması için de geçerlidir. Effektörün özel hücre tiplerini hedef alması için, farklı ligand ve antikorların RNAi effektörü ile konjuge olması gereklidir. Viral vektörlerin kullanımı, RNAi effektörünün sistemik verilmesi için kullanılabilir fakat, viral vektörler klinik olarak hücreye iletilmesi için gerekli olan dokuya spesifik tropizm ve transdüksiyonu sağlasa da, her tip viral vektör, risk ve güvenlik sorunlarını beraberinde getirmektedir (2). Güvenlik İstenen etkilerin oranını en üst düzeye çıkarmak, her tedavinin ana temelini oluşturur. Kemoterapi, interferens tedavisi ve yüksek oranda aktif antiretroviral tedavilerde bu oran ideal değildir ve tedavi ile birlikte toksisite önemli bir seviyeye ulaşabilir. RNAi, hedeflenen genin spesifitesini arttırma yetisine sahip olurken, hücrenin herhangi bir ekzogenik (siRNA veya iletim ajanı) moleküle maruz kalması, normal hücresel işleyişini bozabilir (2). Hedef Dışı Etkileri Spesifite, en önemli avantajlardan biri olmasına karşın, hedef dışındaki etkileri hala sorundur çünkü, genin inhibisyonunda aracılık eden siRNA’ların minumum homoloji seviyesini saptayan parametreler henüz bilinmemektedir. İnhibisyon sonucunda siRNA’nın sekansına bağlı olarak tek iplikli RNA ile 11 baz çiftlik bir homoloji gösterdiği bulunmuştur (2). Spesifik Olmayan Etkileri Spesifik olmayan etkileri konusunda RNAi için toksisite 2 kattır. Çünkü, hem hücreye verilmesi hem de siRNA’nın kendisi beklenmedik hücresel tepkiler doğurabilir. İlk olarak, bazı katyonik lipozomlar, siRNA’nın hücreye verilmesinde kullanılmış ve interferon molekülleri uyarılmış; aynı şekilde, shRNA ifade kasetlerini hücre içine transport etmek için kullanılacak herhangi bir viral vektör, istenmeyen bir tepki ile karşılaşabilir. İkinci olarak, siRNA effektörlerinin kendileri, çift iplikli RNA hücresel savunma mekanizmasını tetikleyebilir. Bazı durumlarda, terapi için interferon indüksiyonu yararlı olmasına karşın; başlangıç defans mekanizmasının kontrolden çıkması durumunda sitotoksik olabilmekte ve bu yüzden sorun yaratmaktadır. Son yıllardaki çalışmalar, siRNA’nın interferonu uyarması ile oluşan farklılıkları sistematik olarak analize etmeye başlamıştır. Örneğin, interferon sinyalini uyaran bir siRNA effektörünün içeriğinde,"tehlikeli motif" olarak adlandırılmış 9 baz çifti identifiye edilmiş ve interferon indüksiyonunu başlatan siRNA’nın 5’ fosfat ucu olduğu belirlenmiştir (2). Stabilitesi Bazı veriler siRNA’nın, serumda ve memeli hücrelerinde antisens oligonükleotid ve ribozimlerden daha stabil olduğunu gösterse de, birçok araştırma in vivo’da siRNA’nın yarı ömrünü arttımak için siRNA’nın farmokinetik özelliğini değiştirmeyi hedeflemiştir. Özellikle, geniş spektrumlu kimyasal modifikasyonlar ile uyumlu siRNA’ların gen ekspresiyonunu inhibe ettiği kanıtlanmıştır. Araştırmacılar, enjekte edilen siRNA’nın %1’inden daha azının hedef organa ulaştığını kaydetmişlerdir (2). Tedavi Amaçlı Uygulamaları Viral İnfeksiyon Birçok şirket viral infeksiyonu inhibe etmek için, RNAi bazlı tedaviler geliştirmeye başlamışlardır (2). Hedeflenen Viral RNA’lar Birçok makalede, invivo ve invitro’da birçok virusun replikasyonunu veya ekspresiyonunu inhibe etmek için virusa spesifik siRNA’ların kullanıldığı belirtilmiştir. Özellikle RNAi’nın potansiyel antiviral yararları üzerine araştırmalar, HIV ve Hepatit viruslarına ışık tutmuştur. Her özelliği tanımlanmış HBV (hepatit B virusu)fare modelleri bu viruslara popüler bir hedef konsepti hazırlamıştır. Başlangıçta invivo’da transfeksiyon deneyleri, fare karaciğerine HBV’ ye spesifik siRNA ve HBV ekspresiyon plazmidlerinin aynı anda verilmesinin HBV’ nin gen ekspresiyonunu ve replikasyonunu bloke ettiğini ortaya çıkarmıştır. Bu çalışmaları genişletmek için, araştırıcılar fare modellerini kullanarak HBV tedavisi için, RNAi’ nin ileri tedavi etkinliğini incelemişlerdir. Bazı viral RNA’lar, baskılanmaya dirençlidir ve HIV’ e benzer bazı memeli virusları, RNAi aktivitesini engelleyen proteinlere sahiptir. HBV konusunda, RNAi effektörlerinin, viral gen ekspresiyonu ve replikasyonunu bloke ettiği görülmüştür. Aynı şekilde İnfluenza virusunun inhibisyonu, coxsackievirus B3 ve respiratör syncytial virus infeksiyonları, farede infeksiyon oluşumundan sonra verilen siRNA ile inhibe olmuşlardır (2). Konukçu Hücre Genlerinin Hedeflenmesi Bunun nedeni, virusların siRNA’lar kendi genomlarını hedeflediklerinde hızlı bir şekilde kaçış mutasyonları oluşturmasıdır; diğer bir potansiyel RNAi antiviral strateji ise, infeksiyonu devam ettiren hücresel faktörlerin ekspresiyonunu inhibe etmeye yöneliktir. Özellikle CD4 ve CCR5 gibi, HIV hücresel reseptörlerinden inhibisyon için yararlanılmaktadır. Viral temizlik için etkinliğe göre RNAi’nin viral RNA’ları parçalaması, viral infeksiyonu tamamen elemine etmeye benzemez. Eğer, konukçu immün yanıt, infeksiyon ile başarılı bir şekilde mücadele ederse, viral replikasyon ve virusun yayılması etkili bir şekilde azaltılmakta, böylece etkili bir antiviral olduğu kanıtlanmış olmaktadır. Örneğin, HBV konusunda, hatta kronik olarak infekte olmuş hastalarda infeksiyon süresince virusa spesifik sitotoksik T-lenfosit üretimi sürmektedir. Bu immün yanıt, virusu temizlemek için güçlü olmasa bile, HBV antijenlerini ifadeleyen hücreleri yok etmektedir (2). Nörolojik Hastalıklar Parkinson, hungtington, amyotrophic lateral sclerosis (ALS) ve spinobulbar muscular atropi, RNAi bazlı terapilerin yararlı olduğunu kanıtlayan sinirsel hastalıkların önde gelenlerindendir. Sekansa spesifik RNAi’ ler, mutant olan hedef genin ifadesini bloke etmektedir. Örneğin, siRNA’ lar, ALS modelinde gösterilmiş mutant ve yabani tip RNA’lar arasındaki farklılıkları tek nükleotidte fark eder. ALS, tedavisi olmayan letal bir motor nöronun dejenere olduğu bir hastalık olup, Cu/Zn süperoksid dismutazı (SOD1) kodlayan gende tek bir nükleotid’teki mutasyon sonucu oluşmaktadır. Diğer bir örnek, Alzheirmer, β – amiloid üretiminde artış ile tetiklenir. β amiloid , β sekretaz (BACE1) tarafından kesilir ve bu enzim, hastaların beyinlerinde yüksek seviyede regüle edilir. β-sekretazın regülasyonunu inhibe eden siRNA’lar, işleyişi bloke eder. Bunu kanıtlamak için, Kao adında bir araştırıcı primer fare nöronlarında β sekretaz ekspresiyonunu bloke etmiş ve böylece, β amiloid üretiminde azalma gözlemlemiştir (2). İnflamasyon ve Apoptozis Bazı hastalıklarda hücresel proseslerin aktivasyonunun neden olduğu patoloji gözlemlenmiş hatta bunun gelişiminde önemli rol oynayan kilit moleküllerin hedeflenmesi ile hücresel proseslerin kontrol altına alınması anlamında RNAi tedavisi yarar sağlayabilmiştir. Örneğin, Tümör nekrozis faktör (TNF-α ), rheumatoid arthritisin kronik patojenitesinde gerekli olan pro-inflatör sitokindir. TNF- α işleyişini bloke etmede kullanılan ilaçlar, inflamasyonun azalmasında etkili olduğu ve hastalığın yavaşladığı gözlemlenmiştir. Bazı riskler tabiki mevcuttur, TNF - α bloke edicilerin kullanılması ile ilişkili ciddi infeksiyonlar, lenfoma, sistemik eritomozus gibi hastalıklarda risk unsuru bulunmuştur. Son yıllarda lokal injeksiyon ve TNF- α’ ya spesifik siRNA’ların elektroporasyonu, faredeki paw inflamasyonunu inhibe ettiği görülmüştür (2). siRNA Gen ifadelenmesini spesifik olarak kesintiye uğratan moleküller, güçlü araştırma kaynaklarıdır. Bu moleküllerin gelişimine yönelik çalışmalar sonucunda farklı potansiyelde ajanlar ortaya çıkmıştır. siRNA’ lar, sekansa spesifik silencing ajanı olarak ortaya çıkan en son keşiftir. Çoğu kilit organizmanın sekansı ortaya konmuş ve nükleik asit bazlı yaklaşımlarla gen işleyişinin incelenmesi için fırsat doğurmuştur. Bu nükleik asit molekülleri, tedavi amaçlı olarak geliştirilmiş ve hastalığa sebep olan virusları hedef almıştır. siRNA’ lar, RNAi yol izinin effektör molekülleridir. Nematodlardaki RNAi’nın keşfi, bitkilerde post-transkripsiyonel gen silencing ve funguslarda "Quelling" gibi prosesler dubleks – RNA ile tetiklenir. Uygulamalarda, uzun dubleks RNA’ lar kullanılmış fakat, bu RNA’ lar çoğu memeli hücreleri için etkin değildir çünkü, antiviral interferon (IFN) yanıtını uyarmaktadır. Antiviral interferon yanıtı, hücre ölümüne neden olur. Farklı organizmalarda var olan RNAi mekanizmasının genetik ve biyokimyasal incelemeleri, bu hücresel mekanizmanın korunduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Bu mekanizma, dubleks RNA’yı keserek 21-28 nükleotid uzunluğundaki, siRNA’ya dönüştürür ve bu siRNA mRNA’ların sekansa spesifik degredasyonuna yol açmaktadır (5). Nükleik – Asit Bazlı Gen Silencing mRNA’ ların spesifik sekanslarını hedefleyerek gen ifadesini inhibe edecek birkaç farklı molekül istenilen düzeyde dizayn edilebilir. Başlıca 3 tip nükleik asit bazlı gen silencing molekülü vardır. Bunlar, kimyasal olarak modifiye olmuş antisens oligodeoksiribonükleik asitler (ODN ), ribozim ve siRNA’lardır (5). Tablo 1. İnvivo'da test edilmiş anti-kanser RNAi hedefleri i.v: intravenöz, i.t: intratumoral, hd: hidrodinamik infeksiyon CEACAM 6: karsinoembriyonik antijen ile ilişkili adhezyon molekül 6 ATA: aurintrikarboksilik asit (3). Antisens ipliği (kırmızı çizgi) içeren RISC’lerin oranını etkileyen siRNA veya siRNA’ların sens ipliklerinin ilk birkaç baz çiftinin termodinamik stabilitesi. Sens ipliğin 5’ ucundaki yüksek termodinamik stabilite (yeşil kutucuk) ile antisens ipliğin 5’ ucundaki düşük termodinamik stabilite (mavi kutucuk) karşılaştırıldığında termodinamik stabilite ile ilişkili olarak antisens iplik RISC ile etkileşime girmek için daha yatkındır. Antisens ipliği içeren birden fazla RISC daha fazla etkili siRNA demektir ve sens ipliğin neden olduğu hedef dışındaki etkinlik şansını azaltmış olur. siRNA’ların 3’ ucundan çok 5’ ucu hedef tanımada etkin rol almaktadırsiRNA ve mRNA ‘nın 5’ ucundan devam eden en az 11 – 14 baz çiftinde hedef genin baskılandığı gözlemlenmiştir. Bir siRNA için minimal substrat merkezinde 13 nükleotidten oluşmaktadır (5). Şekildeki turuncu renkli üçgen; mRNA’nın kesim bölgesini, nt; nükleotid, RISC; RNA’ca indüklenen silencing compleks, siRNA; small interfering RNA. Şekil 4. Etkili ve spesifik siRNA ‘nın özellikleri ODN: Genellikle 20 nükleotid uzunluğunda olup, pre-mRNA ve mRNA’ya hibridize olarak ribonükleaz-H için bir substrat oluştururlar. Bu enzim, RNA – DNA dublekslerinden, RNA ipliğini degrede eder. RNAaz-H aktivitesini engellemek için, modifiye olmuş ODN’ler mRNA’ların translasyonunu veya pre-mRNA’nın kesilmesine mani olmaktadır. ODN’ ler ve modifikasyonları bu yüzden, çift iplikli DNA’yı hedef alarak, 3’ lü heliks oluşumu ile transkripsiyonu inhibe etmek için kullanılmaktadır (5). Uzun çift iplikli RNA (dsRNA) RNAaz pol III enzimi olan Dicer tarafından tanınır ve 21 – 23 nükleotid uzunluğundaki siRNA dublekslerine dönüştürülür (1). Sentetik siRNA (2) veya endogenik siRNA ‘lar (3) RISC ile etkileşirler bundan dolayı Dicer prosesi bypass olmuş olur. siRNA’ lar multiprotein kompleksi olan RISC ile etkileşir (4). RISC kompleksindeki bir helikaz siRNA dubleksini açar ve tek iplikli siRNA’yı içeren RISC mRNA’ya komplementerize olur (5). (6) RISC içinde identifiye olmamış bir RNAaz (silecer) mRNA‘ yı degrede eder (6). Şekil 5. siRNA ‘nın mekanizması Ribozimler: Ribozimler, RNA’ya Watson – Crick modeli ile bağlanır ve fosfodiester bağlarının hidrolizini katalizleyerek, hedef RNA’yı degrede etmektedir. Ribozimler birkaç sınıf olup, en çok kullanılan “çekiç başlı“ adı ile anılan hammerhead ribozimlerdir. Hedef mRNA’ya hibridize olduğunda, tek bir sekonder yapı oluştururlar. Ribozimlerde katalitik olarak önemli parçalar, hedef RNA kesim bölgesinin içinde bulunduğu hedef – komplementer sekans ilişkisi ile bağlantılıdır. Ribozim ile kesim magnezyum gibi divalent iyonlara, hedef RNA yapısına ve hedefe ulaşılabilirliğine gereksinim duyar. Hücre içinde bu hedef RNA ile ribozimin birlikte lokalizasyonu, silencing etkinliğini arttırıcı sinyaller doğurur. Hammerhead ribozimler, kimyasal olarak sentezlenmesi veya vektörlerden transkribe olabilmesi için yeteri kadar kısadır ve hücre de ribozimin devamlı üretimine olanak sağlar (5). siRNA: RNAaz III (Dicer)enzimi ile dubleks RNA’nın stoplazmik prosesinden türevlenmiştir. Dicer, uzun dubleks RNA’yı keserek, 21-28 nükleotid’lik bir siRNA dubleksini oluşturur. Bu dubleks, 5’ fosfat ucunda 2-nükleotid eksik iken, 3’ hidoksil (OH) ucunda 2-nükleotid fazla şeklindedir. RNAi mekanizmasının bileşenleri spesifik olarak siRNA’yı tanır ve (RISC) RNA-uyarıcı silencing kompleksi olarak bilinen protein kompleksi ile siRNA’nın tek ipliği ilişkiye girer. mRNA’ları kesen RISC kompleksi, tek iplikli siRNA’nın 5’ ucundaki 10 nükleotide komplementer sekanslar içerir. Ribozimler gibi, siRNA ‘lar da sentetik olarak üretilebilir veya transkribe olan kısa çift iplikli hairpine benzer RNA’lar vektörlerden ifadelenip, daha sonra siRNA’ya dönüşmektedir. siRNA’lar, ODN ve ribozimler gibi memelilerde hedef pre-mRNA’nın degredasyonunda etkin değildir. Birkaç organizmanın, kromatin modifikasyonlarını ve transkripsiyonel olarak bloke edici genlerini hedef almak için, RNAi ile ilişkili mekanizmaları kullandığı hakkında deliller ortaya çıkmıştır. siRNA’lar, kod oluşturmayan RNA molekülleri olan miRNA’lara benzerler. Bu miRNA’lar, gen ekspresiyonunu regüle etmek için hücreler tarafından doğal olarak kullanılır. Olgun bir miRNA tek iplikli 21-22 nükleotid uzunluğunda ve stoplazmada, 70 nükleotid’lik hairpinden meydana gelir. Olgun miRNA ‘lar, protein kompleksi (miRNP) ile ilişkiye girmekte ve bu kompleks ribozom ile ilişkili olup, miRNA’ya bir kısım komplementer sekanslar içeren mRNA’ların translasyonunu inhibe etmektedir. Mükemmel bir substrat ile sıkı bir komplementerlik oluşursa , miRNA , siRNA gibi davranıp , mRNA degredasyonuna aracılık etmektedir (5). Gen Silencing Yaklaşımlarının Karşılaştırılması Bazı araştırıcılar, kültür modellerinde ODN ve siRNA’nın aracılık yaptığı gen tutuklanmasının farklı yönlerini karşılaştırmışlardır. Bu çalışmalardan çıkan sonuçlar pek belirgin değildir, çünkü gen tutuklanmasının etkinliği, ajanın konsantrasyonuna, transfeksiyon tekniğine, hücre tipine, hedef bölge seçimine, kimyasal modifikasyonlarına ve analize edilecek bilgilerin süresine bağlıdır. RNA’ya bağlanan proteinler ve mRNA’da oluşan tersiyer, quarterner yapılar, ODN’ ler ile hedef RNA molekülü arasındaki hibridizasyonu etkilediği ve bu varyasyonların siRNA’ların etkisini etkilediğine inanan araştırıcılar incelemelere başlamışlardır. Bu çalışmaların çoğunda, mRNA üzerindeki hedef pozisyonuna bağlı olarak ODN ve siRNA’ların etkinliği arasında bir korelasyon bulunmuştur. Modifiye olmuş fosfotiat ODN’ ler toksik olabilir, çünkü, endogenik proteinlere bağlanarak spesifik olmayan bir tavır sergilemektedirler. CpG (sitidin fosfat guanozin) motifi içeren ODN’ ler, IFN’nun ifadesini veya diğer başka immün yanıtta oluşan molekülleri uyardığı görülmüştür. Bu uyarı, Toll – Like reseptör (TLR)’ e bağlanılması ile oluşur. ODN’lerin bu spesifik olmayan özelliği, bazı ODN’lerin tedavi amaçlı olması sonucunda keşfedilmiştir. Ribozimler, ODN’ ler gibi hedeflerine herhangi bir molekülün yardımı olmaksızın hibridize olurlar ve bu hibridizasyon, genlerin baskılanması için ihtiyaç duyulan yüksek konsantrasyon ile ilişkilidir ayrıca, kimyasal olarak modifiye olmuş ribozimler spesifik olmayan etkiler oluştururlar. RNA lokalizasyon sinyallerinden yararlanma veye RNA şaperon’ ları bu problemi çözebilir. Böylece, ribozimin düşük konsantrasyonu ile ilişkili etkili bir gen baskılanmasını sağlamaktadırlar. En son bilgiler, insan ve farelerde ifadelenen TLR’ nin, üridin / guanozin veya üridin bakımından zengin olan tek iplikli RNA oligonükleotidler tarafından aktivite olduğunu ispatlamıştır (5). Tek iplikli RNA ile bu TLR ‘lerin aktivasyonu, plazmositoid dendritik hücrelerin endozomal kısımlarında oluştuğu ve böylece, IFN – γ ve diğer sitokinlerin ifadelenmesine neden olduğu görülmüştür. Kimyasal olarak modifiye olmuş siRNA veya ribozimler, invivo’da hücreye verilip denature olduğunda, siRNA sekansına bağlı olarak, bu özel TLR’leri aktive etmekdedir. Etkili bir gen baskılanması sağlamak için gerekli olan, siRNA’nın düşük konsantrasyonudur. Buna bağlı olarak siRNA’lar spesifik ve hızlı bir şekilde RISC kompleks ile etkileşmekte böylece, spesifik olmayan proteinlere bağlanma potansiyeli azalmaktadır. Bazı çalışmalar, normal konsantrasyondaki siRNA’ların transfeksiyonunun, gen ekspresiyonunda spesifik olmayan global etkilere neden olmadığını göstermiştir. Memelilerdeki RNAi uygulamaları, gen ekspresiyonunu spesifik olmayan şekilde etkiler, tabiki siRNA konsantrasyonuna, hücre tipine, siRNA ekspresiyonunun moduna ve ajanın hücreye veriliş şekline de bağlıdır. Bu spesifik olmayan etkiler, IFN yanıtının oluşmasından sorumlu genlerin stimülasyonunu içerir hatta, bu çalışmalardaki IFN’yi oluşturan genlerin indüksiyonu, hücresel büyümeyi engellemesede böyledir. Eğer, tam bir IFN yanıtı oluşursa, büyümeyi engelleyebilir. Uzun dubleks RNA ile transfekte olmuş, veya IFN tip 1 ile yada yüksek konsantrasyondaki siRNA ile tedavi edilmiş HeLa hücrelerinin mikroarray gen profillerinin bir kısmı birbiri ile çakışmaktadır. Bu çalışmalarda, tedavi ve araştırma çalışmalarındaki siRNA uygulamalarının potansiyel yan etkileri belirlenmiş ve tanımlanmış efektif siRNA’ların önemi üzerinde durulmuştur. Gen baskılanması için mümkün olan en düşük konsantrasyon kullanılmalıdır. Farelerin, kısa RNA hairpini üreten vektörler ile tedavi edildiğinde, IFN oluşturan genleri uyarması çok ilginç bulunmuştur. Spesifik olmayan etkileri yanında, nükleik asit bazlı gen baskılayan moleküller, hedefin etkilerini bloke etmeye hazırdır. Hedef etkilerinin yok edilme seviyesi, nükleik asit hibridinin stabilitesine ve baskının moduna bağlıdır. ODN’ler, hedef etkisini bloke etmeye eğilimlidir, çünkü 6 veya 7 sıralı DNA / RNA baz çiftleri RNAaz-H tarafından tanınmaktadır. Bu problemi çözmek için, antisens oligonükleotid gamper adında bir yapı geliştirilmiş, böylece ODN’lerin yaklaşık 10 nükleotidinden sadece bir tanesi RNAaz – H yanıtı göstermiştir. siRNA’lar dikkatlice seçilmez ise, bir mRNA hedefine kısmen komplementer olan siRNA’lar , endogenik miRNA’lar gibi davranıp translasyonu baskılar. Aynı transkripte karşı hedeflenmiş farklı siRNA’lar ile oluşmuş gen ekspresiyon profilleri karşılaştırıldığında, hem siRNA hem de mRNA ipliklerinin 5’ uçları arasındaki en az 11 – 14 nükleotidlik komplementerlik, transkript düzeyinde hızlı bir düşüşe sebebiyet verir. Antisens sekanslar olarak seçilmiş ODN, ribozim DNAzim ve siRNA’ lar, seçici olarak tek bir nükleotid ile hedefi diğerlerinden ayırabilir (5). siRNA’ların Hücrelere Verilimi ODN’ler ve ribozimler, farklı stratejiler kullanarak in vivo’da başarılı bir şekilde hücrelere verilir. Klinik denemelerde, ODN’lerin en popüler modu, intravenöz injeksiyonudur. siRNA-, siRNA üreten plasmid veya siRNA üreten virüslerin memeli model organizmalara verilmesinde çeşitli yöntemler kullanılmaktadır (5). Bu yöntemler içinde, elektroporasyon ve hem lokal hem de sistemik injeksiyonu yer almaktadır. Çok etkili bir silencing için hücreye verilim yöntemi hakkında genelleme yapmak zordur çünkü hücre içine injeksiyonda, farklı dokuların farklı istekleri söz konusudur. Özellikle farklı boyutlardaki hücreler için fare dokularına siRNA’ ların verilmesinde ilk prosedür, fizyolojik solusyondaki siRNA’ ların, damar ucuna injeksiyonudur. Bu yöntem ile karaciğerde %90 oranında hedef gen ekspresiyonunun azaldığı görülmüştür. Bu oran akciğer, böbrek ve pankreas’ta daha azdır. Silencing süresi, 1 haftadan fazla sürer ve silencing seviyesi tam net değildir çünkü hayvandan hayvana varyasyonlar mevcuttur. siRNA üreten virusların gelişmesi, özellikle insan hastalıkları için gen terapinin alternatif modudur. Birkaç çeşit virus, siRNA’ların üretimi için dizayn edilir. Virus çoğunlukla epizomal form’da bulunur yani, konukçu genomuna entegre olması düşüktür. siRNA üreten AAV (Adeno associated vektör)’nin fare beyni içine injeksiyonundan 7 hafta sonra etkili bir silencing sonucu alınmıştır. siRNA üreten Adenovirusun fare karaciğerine damar yolu ile veya fare beynine direk injeksiyonu ile verilimi gen ekspresiyonunda etkili bir baskılanma yaratmıştır. siRNA’lar tedavi amaçlı deneylerde kullanılıcaksa, in vivo’da siRNA’ların hücreye verilmesinde pozitif sonuç elde edilmesi ve Amerika’da FDA tarafından “yetim ilaç” statüsü verdiği kimyasal olarak modifiye edilmiş ODN’lerin hücreye verilimini de kapsayan yöntemler için çalışmaların sürdürülmesi gerekmektedir. Son yıllarda ODN’lerin de içinde bulunduğu birkaç makromolekülün transdermal penetrasyonunu sağlayacak küçük moleküller keşfedilmiş. Akciğerler içine gen enjeksiyonu için kullanılmış aerosol yöntemler, yakın gelecekte siRNA’ların hücrelere iletiminde de benzer şekilde kullanılacaktır (5). siRNA Bazlı Tedaviler Birkaç ODN ve ribozim molekülleri klinik denemelerde test edilmiştir. Gözdeki sitomegalovirusun infeksiyonunun tedavisi için, FDA tarafından onaylanmış bir antisens ODN (fomivirsen) geliştirilmiştir. Klinik deneylerde kullanılmış antisens oligonükleotidlerin çoğu, modifiye olmuş fosforatiat ODN veya "gamper" dedikleri ODN’lerdir (5). Fakat bunların hedef RNA’lara afinitesi düşük ve yüksek konsantrasyonda toksisiteye neden olan problemleri vardır. Kimyasal modifikasyonların tiplerini içeren ikinci generasyon antisens oluşumlar, klinik deneylerde kullanılmış ve fosforatiat ODN’ ler den daha yararlı olduğu görülmüş. Son çıkan yayınların içerikleri bu farklı ilaçlardan ve onların hedeflerinden bahsetmektedir. siRNA ve onların memeli hücrelerindeki fonksiyonları 3 yıl önce keşfedilmiş fakat henüz klinik denemelerde kullanılması çok erkendir. Klinik programların gelişimi üzerine siRNA bazlı şirketlerin kurulmasından sonra siRNA, tedavi amaçlı gelişimde ODN ve ribozimleri hızlı bir şekilde yakalamıştır. Birkaç deneme siRNA’nın tedavi amaçlı potansiyel yetisini göstermiş; fulminant hepatitlerden, viral infeksiyondan, sepsisden, tümör gelişiminden ve macular dejenerasyondan fareleri koruduğu kanıtlanmış. Yüksek basınç ile damar ucundan verilen siRNA’lar, fare karaciğer hücrelerinde etkilidir hatta, bir grup araştırıcı, çeşitli karaciğer hastalıkları için tedavi amaçlı ajan olarak siRNA’nın potansiyelini test etmişlerdir (5). Karaciğerde ifadelenen apoptozis ile ilgili genler olan caspase 8 ve FAS hücre ölüm reseptörlerinin hedeflenmesi ile fare karaciğerini, çeşitli ajanlar tarafından uyarılmış ani gelişen hastalıklardan korumuştur. Diğer bir grup araştırmacı, virus tarafından direk olarak meydana gelen Hepatit B (HBV) infeksiyonunun tedavisi için siRNA’ların tedavi amaçlı potansiyelinin olup olmadığını araştırmıştır. Protein üretimi ve viral replikasyonu etkili bir şekilde azaltmak için, HBV genomunun bazı kısımlarını hedefleyen siRNA’lar hücrelere verilmiştir (5). siRNA virus oranını azaltsada, infeksiyonu sonlandırıcı etkisi başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu sonuçlar, siRNA’ların tedavi amaçlı potansiyelini ve uygulamalar için pozitif sonuçlar doğurabilecek yöntemler üzerinde çalışmaların yoğunlaşması gerekliliğini göstermiştir. Nükleik asit bazlı gen baskılanmasının etkinliğini optimize etmek için, birkaç parametreyi incelemek gerekmektedir. Silencing molekül, dokudaki gibi dolaşım sisteminde de stabil olmalı ve toksik etki yaratmadan kan proteinlerine bağlanmalı ancak boşaltım sistemine girmemelidir. Nükleazların etkini azaltmak için kimyasal olarak modifiye olmuş nükleik asitlerin identifikasyonu üzerine denemeler gerçekleşmiş ve bu gerçekleşen denemeler ile tedavi amaçlı gen silencing kullanım sağlanmıştır. Sistemik verilim için yapılan, yapılması gerekli olan oluşumlar, klinik denemelerde modifiye edilmiş fosforatiat ODN’ler için açıklanmıştır. Modifikasyon ODN’nin hedef RNA’sına olan afinitesini azaltsa da in vivoda, stabilite, hücre içinde kalma ve hücresel alınımlarının gelişmesi ile moleküllerin etkinliğini arttırmış. Fosforatiat modifikasyonlar ODN’ lerin kan proteinlerine afinitesini arttırır ve nükleazların aktivitesinden ODN’ leri uzak tutar. Tek iplikli spesifik endonükleazlardan korunmuş, siRNA dubleksleri, serumda hem ODN hem de ribozimlerden daha stabildir. Modifiye olmamış siRNA’lar hücreler tarafından tam olarak alınmaz, hatta kan proteinleri için etkili bir afiniteye sahip olmazlar. siRNA’lar tedavi amaçlı kullanılacak ise, modifiye edilirler. Virusların kullanımını içeren gen terapi bazlı platformlar hariçtir. siRNA’ların modifikasyonu, siRNA’nın RISC kompleksi ile etkileşimini engeller (helikaz aktivitesi ile siRNA dubleksinin açılması hedef kesme oranı ve ürün oluşumunu etkiler). Bazı araştırıcılar, iyi bir silencing etkisi yaratıcı ayrıca, siRNA stabilitesini arttırıcı kimyasal modifikasyonları identifiye etmeye başlamışlar. Fosforatiat modifikasyonları siRNA dublekslerini tolere edebilirler ve siRNA’ ların hücresel alınımlarını kolaylaştırırlar. İn vivo’da kimyasal olarak modifiye olmuş siRNA’ ların etkinliği üzerine bir gelişme yoktur. siRNA’ların yapılarına spesifik olan nükleik asit modifikasyonlarının yeni tiplerini geliştirmek için girişimler başlamıştır (5). miRNA miRNA’lar küçük RNA’nın ikinci sınıfıdır. Bitki ve hayvan genomlarının protein kodu oluşturmayan bölgelerinde kodlanır ve Dicer tarafından proses edilir. miRNA’lar RISC’e benzer bir kompleks ile etkileşirler. Hedef mRNA’ya komplementerizasyon derecesine bağlı olarak translasyonel baskılama veye mRNA kesimi oluşmaktadır (7). Bu gizli genlerin çoğu kod oluşturmayan RNA’ lardır ve protein için kod veya open reading frame (ORF) içermezler (8). Yaklaşık 22 nükleotidlik RNA‘lardır ve RNAi yol izinde gen ekspresiyonunu regüle ederler. miRNA’lar, RNA pol II tarafından (pri – miRNA) primer transkript olarak meydana gelirler. Bu tanskriptler ORF içersin ya da içermesin, splice edilir, poliadenillenir ve mRNA’lara benzerler. Bir intron veya ekzonda lokalize olmuş stem loop yapısı, fonksiyonel komponenttir. Örneğin miRNA genleri olan mir -106b, mir – 93 ve mir-25 protein kodlayan genin intronunda lokalize olmuşlardır. Stem loop yapısı ribonükleaz olan Drosha ve Dicer tarafından proses edilip, olgun miRNA oluştururlar. Bu RNA, RISC kompleksi ile etkileşir ve bu kompleks mRNA’ların baskılanmasını yönlendirir. İnsanda identifiye edilmiş miRNA genlerinin sayısı 300’den yüksek olup, hücre bölünmelerinde ve gelişimsel proseslerde rol alırlar (8). miRNA Genlerinin Kanserdeki Genomik Değişimler ile ilişkisi İnsan miRNA’ların çoğu genomlardaki kırılma noktalarının hemen yakınlarında lokalize oldukları görülmüştür (8). Örneğin, kromozom 13q14’teki delesyon yıllardır çalışılmaktadır, kronik lenfosit lenfoma ve birkaç tümörün oluşumuna neden olmaktadır. Bu lokustaki kansere neden olan şüpheli genlerin çoğu, miRNA diziliminden oluşur. Bu dizilim, mir - 15a ve mir – 16 – 1 içermektedir. Acaba, bu miRNA’ların delesyonu tümör oluşumunu nasıl etkiler? En son datalar, hem miR-15a ve miR-16, anti – apoptik gen olan BCL-2 genini hedeflemesi ile normal apoptik bir yanıt meydana getirdiğini göstermiştir. Bu bakımdan, bu miRNA’ların tümör supresör olarak fonksiyon göstermesi ve limfoma hücrelerindeki miR – 15a – 16‘ nın yeniden ekspresiyonu, apoptozisi ilerlettiği görülmüş. Buna ilaveten, delesyonlar için miRNA lokusları haritalanmıştır. Bunun bir örneği, akciğer, baş, dil, B-hücre ve foliküler limfomada amplifiye edilmiş 13q31 kromozomu çok iyi bir şekilde çalışılmış. Chr13orf25 (kromozom 13, open reading frame 25) genin ifadelenmesi ile hastalıkların ilişkisi vardır. Bu gen protein oluşturmayan küçük ORF’ye sahiptir. Bu transkripteki miRNA öncüleri miR – 17, 18, 19a, 20, 19b ve 92‘ dir. Bu dizilerden 28 miRNA’ların ekspresiyonunun artması, primer limfomada ve tümör oluşturan hücrelerin meydana gelmesini tetikler. Tümör oluşumundaki bu miRNA’ların rolleri, Burkitt’in lenfoma için fare modelinde gösterilmiştir. Tablo – 2 Kanser genlerinin siRNA tedavileri (6) Kök Hücreler, miRNA’lar ve Kanser Bir tümördeki hücrelerin bazı bölümlerini inceleyen tümör oluşum modelinde kök hücre özelliklerine sahip oldukları meydana çıkmıştır (8). Bu kanser kök hücreleri, tümör oluşumunu başlatma ve sürdürme özelliğine sahiptir. Halbuki tümör’deki hücre yığınları bazı farklılıklar gösterip, tümorogenik değildirler. Bunun miRNA’lar ile ilişkisi nedir? Tümörler, kök hücrelerini andıran bir biçimde miRNA profili sergiler. Çoğu miRNA’ların ekspresiyonunu azaltırlar fakat miR–17-92 içeren kök hücre miRNA’ların ekspresiyonunu etkilemezler. RNAi ve kök hücrelerin devamlılığı arasında biyokimyasal bir ilişki vardır. Drosophila ve bitkilerde, kök hücre devamlılığı için RISC komponenti olan Argonaute gereklidir. Dicer – 1 ‘in mutasyonu tarafından miRNA fonksiyonunun kaybı, Drosophiladaki üreme kök hücrelerinin çoğalmasını azaltmıştır. Siklin bağımlı kinaz inhibitörü olan Dacapo’nun ekspresiyonundaki artış, G1 ve S fazı arasındaki tutuklanmaya yol açmıştır (8). Tahmin edilen miRNA hedef bölgeleri, Dacaponun 3’UTR (Translate edilmemiş) kısmında bulunur. Önemli olan bu bölgelerin kök hücrelerde eksprese olmuş miRNA’lara uygunluğudur. Bir S-faz indüksiyon regülatörü olan p27 – Kip1, Dacoponun insandaki homoloğudur. Bu gen memelilerdeki bir miRNA hedefi olup olmadığı bilinmiyor, eğer öyle ise, hücre çoğalmasını ilerletmek için onkogenik miRNA‘ nın ekspresiyonunu engelleyici bir gen sağlanmış olur. Tedavi Amaçlı miRNA’lar İnsandaki kanser için miRNA’lar anahtar yapılar sunarsa, potansiyel tedavi amaçlı olarak gözden geçirilir (8). Tedavi amaçlı molekül hücresel alınımı ve serumdaki stabilitesi için modifiye edilmiş nükleik asit özelliğinde olmalıdır. Bir grup araştırıcı, kültüre olmuş hücrelerde miRNA fonksiyonunun antisens inhibitörü olarak modifiye olmuş 2’-O-metil RNA’ların görev yaptığını gözlemlemişler. Bu moleküller miR – 17, 92 olan hedef onkogenik miRNA’lar için kullanılır. Tümör suppresör miRNA’lar konusunda istenilen tedavi amaçlı strateji hücrelerdeki fonksiyonlarını arttırmak için olabilir. Serumda stabilize olmuş pre – miRNA’lar bunu başarabilir. Buna bir örnek, per–let-7‘nin hücreye verilimi RAS ekspresiyonunu durdurarak tümörün ilerlememesine neden olmasıdır. Ribozim Katalitik RNA’lar olarak bilinen ribozimler, intraselüler ortamda aktivitelerini optimize etmek için dizayn edilirler (10). Aktif ribozimlerin kütüphanelerinin hücre içine verilmesi gen işleyişinin identifikasyonuna olanak sağlar. Gen işleyişini saptamak için siRNA kütüphanelerini baz alan RNA bazlı araçlara, ribozim teknolojisi bir alternatif sunmaktadır. Tablo 3. Hastalıklarda ve hayvanlarda miRNA’ların biyolojik fonksiyonları (9) Pri – miRNA ‘lar nukleusta transkribe olmaktadır (1). dsRNA’ya spesifik olan Drosha nukleustaki pri-miRNA ‘yı degrede ederek stoplazmaya verilmeden önce pre-miRNA’ya dönüştürür (2). Exp5 (exportion-5) pre-miRNA’ların nukleustan stoplazmaya geçişinden sorumludur (3). siRNA’lara benzer olarak miRNA’lar dicer tarafından olgun miRNA‘ ya dönüştürülür ve bir ipliği ribonükleoprotein kompleksi olan miRNP ile etkileşir (4) (RISC kompleksine benzer). miRNA ve hedefi arasındaki baz eşleşmesi RISC kompleksinin mRNA’yı parçalamasına veya proteine translasyonunu durdurmaya sebebiyet verir (6). Şekil 6. miRNA ‘nın mekanizması İnvivo'da Ribozim Ekspresiyonunu Optimize Etmek Sekonder yapısının şeklinden dolayı ismi konan “hammerhead ribozim“, infekte olmuş bitkide orijinal olarak keşfedilmiş katalitik RNA moleküdür (10). Hammerhead ribozimin kendi başına kesim aktivitesi, tek iplikli yaklaşık 350 nükleotidlik, protein kılıfından yoksun RNA olan “virusoid“ moleküllerinin replikasyonu için zorunludur. Hammerhead ribozimler, herhangi bir RNA’yı kesmek için dizayn edilebilir (10). Bu dizayn, ribozimin substrat tanıma kısımlarında yapılır böylece, hedef sekansa komplementer tanıma bölgeleri içerebiliyor. Substrat kesimi, hedef RNA’daki NUX (N, herhangi bir baz ise X, A, C veya U dur.) sekansına göre ayarlanıyor. Dizayn edilen ribozimler, farklı RNA’ları kesebilir. Bu ribozimler, ya hammerhead veya hairpin ribozimlerdir. Ribozimler sentez ve modifikasyonları kolay ve yüksek oranda spesifik durumları ile hedef mRNA’ların ekspresiyonunu regüle ederler. İnvitroda, ribozimlerin kesim aktiviteleri, hücresel ortamdaki aktiviteleri ile koralasyon göstermek zorunda değildir. Bu yüzden memeli hücrelerindeki spesifik RNA’ların kesimi için ribozimlerin uygulamaları ifade sistemlerinin gelişimine gereksinim duyar (10). Tablo 4. Ribozimlerin invivo aktivitesini optimize etmede gerekli olan unsurlar (10) Şekil - 7 Hammerhead ribozimin ifadelenmesi a. Hammerhead ribozimin sekonder yapısı, onun substratı RNA (açık mavi) ve substratın kesim bölgesi gösteriliyor. N herhangi bir baz ve X A , C veya U ‘ yu simgelemektedir. b. Oklar, 3’ tRNaz veya RNaz P tarafından wild-type tRNAVAl (yabani tip)‘nın proses edilen bölgelerini göstermektedir. Transkripsiyon için RNA polimeraz III‘ ün etkileşimde bulunduğu promotor, internal promotordur; transkriptler, tRNA sekanslarının içindeki promotor elementlerini içerir (A ve B kısımları, kırmızı renkli). Ribozim sekansı doğal formdaki tRNA sekansının 3’ ucuna bağlanırsa, 3’ tRNaz ribozim – tRNA transkriptinden ribozim kısmını keser. Sonuçta oluşan ribozim endogenik RNaaz tarafından degrede olur. Bu yüzden modifiye olmuş yapıda, wild – type tRNA ‘nın 3’ kısmının bir bölümü linker sekans ile yer değiştirilir ve stem yapısı oluşur. Stem yapısı ribozimin tRNAval kısmından ayrılmasını bloke etmektedir (10). Yüksek İfade Seviyeleri RNA pol III tarafından tanınan promotorlar, tRNA ve küçük nüklear RNA olan küçük RNA’ların transkripsiyonundan sorumludur(10). Bu sebebten dolayı, Pol III ifade sistemleri, hammerhead, hairpin ribozimler ve siRNA olarak bilinen küçük RNA’ların transkripsiyonunda rol oynar. Pol III transkriptleri, pol II transkriptleri ile karşılaştırıldığında, ekstra sekanslar içermektedir (her transkriptin 3’ ve 5’ uçlarında polyA ve cap yapısı vardır). Bu özellikler, pol III sistemini ribozim ve siRNA’ların ekspresiyonu için ideal yapıyor yani, transkriptlerin yüksek seviyeleri güçlü aktivite için gereklidir ve ekstra sekanslar inhibitör etkisi yapar. tRNAmet tRNAva veya tRNAlys gen promotorunu veya U1, U6 veya adenovirus VA1 promotorunu içeren PoI III ifade sistemleri, hücrelerdeki hammerhead ve hairpin ribozimlerin ifadeleri için gereklidir. U6 promotoru çoğunlukla siRNA ifade vektörleri için kullanılır. Bunun yanında, farklı promotorlardan transkribe olmuş siRNA ve ribozimler sahip oldukları çeşitli özellikleri kendi promotorlarından alırlar (10). Kanser Biyolojisindeki Araştırmalar Tümör hücrelerine, hairpin ribozim transfeksiyonu yapılmış ve transforme olmuş hücreler birkaç hücresel proses olan apoptozis, kontak inhibisyonu ve üreme gibi normal regulasyonunu kaybetmiş (10). Hairpin ribozimleri alan hücrelerde tümör supressör gibi regülatör protein fonksiyonu olan bir gen hedeflenmiş ve biyolojik yol izlerinde birkaç yeni genler identifiye edilmiş. Bunların içinde insandaki gene homoloji gösteren D. melanogaster’de “ppan” ve"Mtert"geni keşfedilmiş. Ppan, hücre büyümesinin inhibitörü olarak, Mtert geni ise fibroblast transformasyonunun supressörü olarak identifiye edilmiş. Metastazi Genlerinin İdentifikasyonu Kanser hücrelerinin metastazisinde görev yapan genleri identifiye etmek için rastgele dizayn edilmiş ribozim kütüphaneleri kullanılmış. Kanserin erken safhalarında genellikle malignant hücreler lokalize olur. Hastalık ilerlediğinde metastazi için hücreleri uyaran çeşitli genler ifadelenir veya baskılanır. İnvaziv kanser hücrelerinin hareketi, invaziv olmayan veya zayıf invaziv özellik gösteren hücrelerden daha fazladır (10). Metastazinin mekanizması, kompleks ve çoğunlukla bilinmeden kalmıştır. Bu yüzden metastatik proseslerdeki basamakları identifiye etmek için, farklı prosedürler keşfetmişler. Bunlardan ilki, kemotaksi denemesi, rastgele dizayn edilmiş 33 genler yüksek oranda hareketli olan HT1080 hücrelerine verilir. Transfeksiyondan 24 saat sonra ekstraselüler matriks jeli ile çevrilmiş porlu filtre ile ayrılmış kemotaksi denemesine maruz bırakılmış. Kemoattranktant olarak fibronectin içeren bu denemede yüksek konsantrasyon içeren kısımdan daha düşük konsantrasyon içeren kısma doğru bir geçiş olur. 24 saat sonra yüksek konsantrasyonda bulunan çok az seviyedeki hücreler incelenmiş (invaziv olmayan hücreler). Ribozim taşıyan vektörleri alan bu hücrelerde migrasyonu tetikleyen genler bloke olmuş. İkinci yaklaşım, hücre invazyon denemesi. Bu deneme ilk denemeye benzer, sadece alt kısımın matriks jeli çevrelenmesi hariçtir. Retroviral vektörler (ribozim genlerini içerir)fare fibroblast NIH3T3 hücrelerine verilir. Bu hücreler jel ile çevrelenmiş filtre içinden çok zor geçer ve matriks jeline penetre olmuş hücrelerden RNA izole edilir. Bu RNA’nın, reverse transkripsiyonundan sonra, fibroblastların invaziv aktivitesini sağlayan 8 ribozim bulunmuş. Hücre kültür koşulları fizyolojik durumu tam olarak yansıtmasada, ribozim teknolojisi fare pulmonar tümörogenezis için bir yoldur. Ribozim kütüphaneleri, viral hayat çemberi, apoptik yol izleri, alzhemier hastalığı, kas ve neuronal farklılaşma fonksiyonu gösteren genleri identifiye etmede yararlanılır. Özellikle ribozim kütüphaneleri sinirsel kök hücrelerin farklılaşmasını regüle eden kod oluşturmayan RNA ‘yı identifiye etmede kullanılır. Şekil – 8 Metastazide görev yapan genlerin identifikasyonu a. Rasgele dizayn edilmiş ribozimler, hareketli HT 1080 hücrelerine veriliyor. b. Transfeksiyondan 24 saat sonra, hücreler ekstraselüler matriks jel ile kaplı porlu bir filtre ile ayrılmış alanda kemotaksi denemesine maruz bırakılmış. Üst kısımdan ekstraselüler matriks yolu ile alt kısma göç eden invaziv hücreler gözlemlenmiş. c. 24 saat sonra üst kısımdan göç edememiş hücreler alınmış. d. Alınan hücrelerdeki ribozimler çıkartılmış ve yeniden daha zor şartlar altında test edilmiş. e. Bu ribozim sekansları kullanılarak databazlı araştırmalarda istenen genler saptanmıştır (10). siRNA ve Ribozim Kütüphanelerinin Karşılaştırılması Son yıllarda RNAi, gen baskılanması için güçlü bir araç olarak dikkatleri üstüne çekmiştir (10). C. elegans hücresine dubleks RNA’nın verilmesi sonucunda ilk gen baskılanması ortaya çıktıktan sonra, bitkilerde, D. melanogaster, protozoa ve memeli türlerindeki varlığı saptanmıştır. RNAi mekanizmasında, ekzogenik dubleks RNA’lar 21-23 nükleotidlik siRNA oluştuktan sonra RISC kompleks ile ilişkiye girer. siRNA – RISC kompleksi, sekansa spesifik olarak hedef mRNA’yı keser. Bu reaksiyon, ribozimler tarafından hedef mRNA’nın kesimine benzemektedir. RNAi ‘nin potansiyel gücü, bilimsel kominitelere, genom analizleri ve gen işleyişleri için işe yarar bir araç olarak bakma cesaretini vermiştir. siRNA ifade vektörlerini ve kütüphanelerini kullanarak memeli genomunun karşılaştırmalı sistemik analizlerini yapılmıştır. siRNA kütüphaneleri ile, TRAIL ile indüklenmiş apoptozis, P53‘ e bağlı üremenin tutuklanması ve fosfadilinositol 3 – kinaz (P13)yol izlerinde yeni komponentler identifiye edilmiştir (10). Etkinliği ve Hedef Spesifitesi Ribozim ve siRNA teknolojileri arasındaki en büyük farklılık, siRNA’lar endogenik proteinler ile iş birliği içindedir (10). Halbuki ribozimlerin aktivitesi hücresel faktörlere bağlı değildir. Bu yüzden, siRNA’lar birçok hücresel enzimi kullanır örneğin helikaz ve RNAaz’lar, hedef mRNA’nın kesiminde görev yaparlar. Bundan dolayı, hedef mRNA’ların baskılanmasında ribozimlerden daha etkili bir araçtır. Her iki teknolojide de, hedef bölgelerin seçimi aktiviteyi belirlese de, daha düzenli bir mRNA’nın yapısı siRNA’dan çok, ribozim aktivitesini daha güçlü etkiler. Buna karşın siRNA’ların baskılayıcı aktivitesi, mRNA’nın düzenli yapısından çok, siRNA ve bir grup endogenik protein arasındaki etkileşime bağlıdır. siRNA’ların en önemli dezavantajı, spesifik olmayan baskılayıcı aktivitesidir. Bu baskılayıcı aktivite interferon üretiminin indüklemesi veya hedef olmayan genlere karşı sekansa spesifik silencing etki anlamına gelmektedir. siRNA’nın bir ipliği (antisens) hedef mRNA’ya komplementer, diğer ipliği (sense) değildir. Sense ve antisense iplikler, hedef olmayan mRNA’nın translasyonunu inhibe edebilir. Hedef olmayan genler üzerindeki etkilerin tahmin edilmesi zor olduğundan, bu konuda ribozimler daha düşük aktiviteye sahip olmalarına rağmen, siRNA’ların bir adım önünde bulunmaktadır. Son yıllarda siRNA alanındaki gelişmeler hız kazanmıştır (10). Örneğin, daha önceleri kullanılan 21 – 23 mer siRNA’ların nanomolar konsantrasyonları yerine günümüzde 27 mer’ lik siRNA’ların pikomolar konsantrasyonları kullanılmaktadır. Bu konsantrasyonun kullanılması, hedef dışındaki etkisini minimize edebilir Ayrıca, siRNA ifade vektörlerini dizayn etmek mümkün; shRNA (short haırpın RNA – sens ve antisens sekansları içermekte, Dicer tarafından shRNA siRNA‘ ya dönüştürülür.)‘ nın sadece sens ipliğinin degrede olacağı vektör düzenlenir ve böylece hedef dışı etkileri minimize edilmiş olur. İnterferon uyarılması, sekansa bağlı olmadan spesifik olmayan etki demektir yani, ekzogenik dubleks RNA tarafından immün yanıtın aktive olması demektir. siRNA’lar bu yanıtı uyarmayabilir. Uzun dubleks RNA 30bp’den büyük olursa bu yanıt oluşmaz. Ayrıca, siRNA ‘nın interferon yanıtını uyardığı ve bu yanıtın oluşmaması için bazı faktörler identifiye edilmiştir. Stem (gövde) bölgesinde bir mutasyonun meydana getirilmesi ile (C→U veya A→G) interferon yanıtı azaltılır. Yalnız bu çözüm dsRNA>100bp olduğu durumlar için geçerlidir. Antisens Teknolojisinin Çözüm Bekleyen Sorunları İlk sorun, genlerin insana verilmesini sağlayacak daha kolay ve etkili yöntemlerin bulunmasıdır. Bir başka sorun ise, nakledilen genin hastanın genetik materyalinin hedeflenen bölgesine yerleşmesini sağlamak ve böylece olası bir kanser ya da başka bir düzensizlik riskini ortadan kaldırmaktır (11). Bu konudaki başka bir sorun da, yerleştirilen yeni genin vücudun normal fizyolojik sinyalleriyle etkin bir biçimde kontrolünün sağlanmasıdır. Örneğin insülin, doğru zamanda ve doğru miktarda üretilmediği zaman, hastaya yarar yerine zarar getirecektir. Şu ana kadar yapılan çalışmalar sonrası iyi sonuçlar alınabilmiş fakat kalıcı tedavi çoğu zaman başarılı olamamıştır (11). Bunun bir nedeni, vektörlerin taşıdıkları genin uzun süreli ekspresyonuna izin vermeyişleri, diğeri ise denemelerde etkinlikten çok güvenliğin ön plana çıkmasıdır. Kanser tedavisi için antisens oligonükleotidleri major kaynak olarak görmeden önce, iki temel zorluğu çözmek gerekmektedir. İlaç verilmesinde en çok aranan özellik basitliktir (12). Oligonükleotidin hücresel alınımı sınırlı ve hücre tipleri arasında varyasyonlar göstermektedir. Örneğin, normal lenfositlerin antisens nükleotidleri çok zayıf aldığı gözlemlenmiştir. Lipozomal taşıyıcılarında içinde bulunduğu çeşitli formulasyonlar sonuçlarına bakılmaksızın denenmiştir. Antisens oligonükleotidlerin direk injeksiyonu en yüksek tümör konsantrasyonlarında verilir fakat sistemik tümör tedavisi için kullanımı limitlidir. Gut epitel hücreleri, antisens oligonükleotidleri çok iyi bir şekilde almaktadır, bu yüzden oral formulasyonu mümkündür ve uygulamalar arasında en çok umut veren olabilir. İkinci çözülmeyen konu, hedef onkogen zaman zaman mı aktif oluyor yoksa, bir tümör hücresi olarak mı kalıyor? Tümör hücreleri bazen hareketsiz kalabiliyor ve büyüme aktivitesi, antisens oligonükleotidin verilmesi ile eş zamanlı olmayabiliyor (12). Şu anki duruma göre, önümüzdeki yıllarda gen tedavisindeki eğilim, genleri istenilen hücrelere en etkin biçimde taşıyabilecek vektörlerin dizayn edilmesi yolunda olacak gibi görünüyor. O zaman, gen tedavisinin daha başarılı sonuçlar vereceği söylenebilir. Kaynaklar 1. IDT Tutorial. 2005. Antisense Technologies, 1-12. 2. Kurreck, J. 2003. Antisense Technologies improvement through novel chemical modifications. Eur. J. Biochem, 270: 1628-1644 3. Uprichard, S. L. 2005. The therapeutic potential of RNA interference. FEBS Letters, 579: 5996-6007. 4. Aigner, A. 2006. Gene silencing through RNA interference (RNAi) in vivo: Strategies based on the direct applications of siRNAs. Journal of Bıotechnology, 124 (1): 12-25. 5. Dorsett, Y and Tuschl, T. siRNAs:2005. Applications in Functional Genomıcs and Potential as Therapeutics. Nature Biotechnology, 40-51. 6. Rychahou, G. P., Jackson, N. L., Farrow, J. B and Evers, M.B. 2006. RNA interference: Mechnanisms of action and therapeutic consideration. Surgery ; 140: 719-25. 7. Matzke, A.M and Birchler, J.A. 2005. RNAi – Mediated Pathways in the Nucleus. Nature Reviews Genetics, 6: 24-35. 8. Hammond, S. M. 2006. MicroRNAs as oncogenes. Current Opinion in Genetics and Development , 16:4-9. 9. Wienholds, E., Plasterk, H.A R.2005. MicroRNA function in animal development. FEBS Letters, 579: 5911-5922. 10. Akashi, H., Matsumoto, S. and Taira, K. 2005. Gene Dıscovery By Rıbozyme and siRNA Libraries. Nature Reviews Molecular Cell Biology, 6: 413-422. 11. Yaşar, Ü. 2006. Gen Tedavisi; Hastalıkların biyolojik temeli III. www.medinfo.hacetttepe.edu.tr/ders. 12. Cunnıngham, C.C. 2002. New modalities in oncology: antisense oligonucleotides. BUMC Proceedings, 15: 125-128.   PDF KAYNAK: documents/tipbil14_3_11.pdf

http://www.biyologlar.com/antisens-teknolojileri-hakkinda-bilgi


Dezenfektan Gerekli mi? Ne Zaman? Hangi Dezenfektan?

"Genel olarak, hastaların steril doku veya vasküler sisteme veya kan yoluna giren ve tekrar kullanılan aletlerin steril olması gerekir. Sterilizasyon; mikroorganizmaların dirençli formu olan endospor şekli dahil fiziksel yöntemler ve kimyasal maddeler kullanılarak tahrip edilmesidir. Hastanelerde sterilizasyon için kullanılan ajanlar A. Otoklav buharı (nemli ısı) B. Etilen oksit gazı C. Kuru ısıdır. Bununla birlikte ısıya duyarlı tıbbi aletlerin tekrar kullanımında kimyasal maddelerin (sterilan) üretici firma tarafından öneri ve uygulama şekline uyulduğunda etkili olduğu belirlenmiştir. Bu kimyasal maddelerin kullanılması sınırlı olmasına rağmen mukoz membran ile temas eden aletlerin (fleksibl fiberoptik endoskoplar vb.) yüksek düzeyde dezenfeksiyonunda etkili olmaktadır. Dezenfeksiyon; cansız objelere kimyasal maddeler kullanmak suretiyle bilinen tüm patojen mikroorganizmaların elimine edilmesidir. Dezenfeksiyon sırasında FDA (Food and Drug Agency) tarafından sterilan olarak bildirilen kimyasal maddelerden etkilenen mikroorganizmaların bakteri endosporları hariç tüm şekillerinin öldürülmesi istenir. Sterilizasyon için herhangi bir derecelendirme(az steril, çok steril gibi) söz konusu olmazken, dezenfeksiyon işlemi için yüksek düzeyde, orta düzeyde ve düşük düzeyde olmak üzere üç kademede uygulama yapılabilmektedir." Prof. Dr. Bülent Gürler Konunu devamı :http://www.das.org.tr/tr/dosya/kongre/kong2002/001.pdf

http://www.biyologlar.com/dezenfektan-gerekli-mi-ne-zaman-hangi-dezenfektan

Bakteriyosinler

Gıdaların korunması ve muhafaza sürelerinin uzatılmasında, düşük sıcaklık veya ısıl işlem uygulaması, paketleme yöntemleri gibi prosesler ve tuz, şeker ve antimikrobiyal katkı maddeleri gibi katkılar kullanılmaktadır. Ancak yine de gıda kaynaklı sağlık sorunlarıyla karşılaşılabilmektedir. Gıdaların güvenliğinin sağlanmasında mümkün olduğunca proses uygulamalarından kaçınılması ve doğal katkı maddelerinin kullanımı gerekmektedir. Bu amaçla biyokontrol yöntemi önerilmektedir. Bu yöntemde, antagonistik mikroorganizmaların ve metabolitlerinin kullanımıyla patojen ve bozulma etmeni mikroorganizmaların inaktive edilmesi sağlanmaktadır . Gram (+) ve Gram (-) mikroorganizmaların önemli bir kısmı antimikrobiyal bileşenler üretmelerine rağmen, gıdaların biyokontrolünde laktik asit bakterilerinin ayrı bir önemi vardır. Bu bakteriler fermentasyon teknolojisinin tipik bakterileri olup, gıdalarda uzun yıllardan beri güvenli bir şekilde kullanılmaktadırlar .Gıdaların korunmasında laktik asit bakterileri gibi koruyucu kültürlerin kullanımı yanında, bu kültürlerden elde edilen bakteriyosin gibi metabolitler de kullanılmaktadır. Bakteriyosinler bakteriler tarafından sentezlenerek salgılanan, protein yapısındaki antimikrobiyal bileşenlerdir. İnhibisyon etkileri daha çok yakın türler üzerinde bulunmaktadır. Farklı özelliklere sahip birçok çeşitlerinin olmasına rağmen, gıdalarda güvenli bir şekilde ve yaygın olarak daha çok laktik asit bakterilerinden elde edilen nisin kullanılmaktadır. Dolayısıyla, nisinle birlikte diğer bakteriyosinlerin özelliklerinin bilinmesi, bu antimikrobiyal maddelerin birçok gıda maddesinde etkin bir şekilde kullanımını sağlayabilecektir.Bakteriyosinlerin Tanımlanması ve SınıflandırılmasıBakteriyosinlerin tanımlanmasına yönelik ilk çalışma 1925’te E. coli tarafından sentezlenen colicin’in tespit edilmesiyle başlamıştır. Bakteriyosinlerin aynı ya da farklı bakteri grupları tarafından sentezlenen yüzden fazla çeşidi bulunmaktadır. E coli suşlarının yanı sıra Lactococcus, Lactobacillus, Pediococcus, Leuconostoc, Staphylococcus ve Enterococcus gibi birçok mikroorganizma bakteriyosin üretmektedir.Daha çok gıdalar da güvenli olduğu düşünülen laktik asit bakterileri tarafından sentezlenen bakteriyosinler üzerinde araştırma yapılmakta ve gıdalarda bu bakteriyosinler kullanılabilmektedir. Bu nedenle laktik asit bakterileri, özellikle de Lactobacillus ve Lactococcus tarafından sentezlenen bakteriyosinler üzerinde önemle durulmaktadır.Bakteriyosinler için farklı sınıflandırmalar yapılmakla birlikte, daha çok Klaenhammer’in özellikle Gram (+) bakterileri dikkate alarak yaptığı sınıflandırma kullanılmaktadır. Biyokimyasal özellikleri dikkate alınarak yapılan sınıflandırmada, bakteriyosinler molekül büyüklüğü, kimyasal yapıları, etki mekanizmaları ve ısı stabilitelerine göre genel olarak 4 sınıfa ayrılmışlardır (Tablo 1). Ancak, biyokimyasal tanımlanması bakımından daha çok ilk 3 sınıf dikkate alınmaktadır..Bakteriyosin Sentezleyen Etki SpektrumlarıGrup I ANisin Lactococcus lactis Lactococcus ssp., Lactobacillus ssp., Streptococcus ssp., Micrococcus ssp., Mycobacterium ssp., Staphylococcus aureus, Corynebacterium ssp., Clostridium ssp., Bacillus ssp., Listeria ssp.Lactocin S Lactobacillus sake Lactobacillus ssp., Lc.mesenteroides, P. acidilactici, P. pentosaceusEpidermin Staphylococcus epidermisGallidermin Staphylococcus gallinarumLacticin 481 Lactobacillus lactis Lactococcus ssp.,L. helveticus, L. bulcaricus,Grup I BMersacidin Bacillus subtilisCinnamycin Streptomyces cinnamoneusAncovenin Streptomyces ssp.Duramycin S. cinnamoneusActagardin Actinoplanes ssp.Grup II APediocin PA-1 Pediococcus acidilactici PAC 1.0 Lactobacillus ssp., Pediococcus ssp.,L. monocytogenesPediocin AcH Pediococcus acidilactici H L. monocytogenes, L. ivanovii, LinnocuaSakacin A L. sake Lactobacillus ssp., L.monocytogenesSakacin P L. sake Enterococcus ssp., Lactobacillus, Pediococcus,L. monocytogenes, L. innocua, L. ivanoviLeucocin A-UAL 87 Leustonostoc gelidumMesentericin Y105 Leuconostoc mesenteroides L. monocytogenesEnterocin A Enterococcus faeciumDivercin V41 Carnobacterium divergens Enterococcus ssp., Lactobacillus, Pediococcus,L. monocytogenes, L. innocua, L. ivanoviLactococcin MMFII L. lactis Enterococcus ssp., Lactobacillus ssp., Lactococcus ssp., L. ivanoviGrup II BLactococcin G L. lactisLactococcin M L. lactisLactacin F Lactobacillus johnsonii L. bulcaricus, L. leichmanni, L. helveticus, L. lactis, L. fermentum 1750, E. faecalisPlantaricin A Lactobacillus plantarum L. plantarum, L. paramesenteroides, E. faecalis, Pediococcus pentosaceusPlantaricin S L. plantarum Lactobacillus ssp., Leuconostoc ssp., Pediococcus ssp.Plantaricin EF L. plantarumPlantaricin JK L.plantarumGrup II CAcidocin B Lactobacillus acidophilusCarnobacteriocin A Carnobacterium piscicolaDivergicin A C. divergensEnterocin P E. faeciumEnterocin B E. faeciumGrup IIIHelveticin J Lactobacillus helveticus L. helveticus 1846 ve 1244, L. bulcaricus 1373 ve 1489, L. lactis 970, L.caseiHelveticin V-1829 L. helveticusGRUP I BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler daha çok “lanthionine” içermeleri nedeniyle lantibiyotikler olarak adlandırılmakta ve yapılarında bilinen amino asitlerden farklı olarak lanthionine (Lan) ve methyllanthionine (MeLan) amino asit türevlerini içermektedirler. Bununla birlikte yapılarında biyokimyasal özelliklerini etkileyen dehydroalanine ve dehydrobutyrine de bulunmaktadır .Bu gruptaki bakteriyosinler kimyasal yapılarına ve antimikrobiyal aktivitelerine göre I A ve I B lantibiyotikleri olmak üzere iki gruba ayrılırlar.Grup IA: Bu gruptaki bakteriyosinler net pozitif yüke sahip ve hidrofobik polipeptid yapısındadırlar. Membran aktif peptidler olup, bakteri zarında gözenek oluşturarak antimikrobiyal aktivite göstermektedirler. Grup IB : Bu gruptaki bakteriyosinler yüksüz veya negatif yüklü olup, globüler peptid yapısındadırlar. Spesifik enzimleri inhibe ederek antimikrobiyal aktivite göstermektedirlerGRUP II BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler Grup I’den farklı olarak lanthionine içermezler. Ayrıca, molekül ağırlıkları daha düşük olup, ısı stabilitesine sahiptirler. Antimikrobiyal aktiviteleri, membran aktif olmalarından kaynaklanmaktadır. Çok sayıda bakteriyosin içeren bu grup 3 alt gruba ayrılmaktadır Grup IIA : Bu gruptakiler özellikle listeria’ya karşı aktif olup, yapılarında bulunan peptid’in N-terminalinin sonunda Try-Gly-Asn-Gly-Val-Xaa-Cys amino asit dizisine sahiptirler .Grup IIB :Bu gruptaki bakteriyosinler primer yapıları birbirinden farklı iki polipeptid içerirler. Ayrı ayrı aktivite gösterebildikleri gibi, etkin bir şekilde aktif hale gelebilmeleri için her ikisinin de aktif olması gerekmektedir. İki polipeptidin aktif hale gelmesiyle, hücre membranında gözenek oluşturarak antimikrobiyal aktivite göstermektedir . Grup IIC : Bu gruptaki bakteriyosinler, Grup II deki bakteriyosinlerin özelliklerini gösteren, Grup IIA ve IIB dışındaki diğer bakteriyosinlerdir. Bu gruptakilerin birçoğu sistein amino asit rezidüsü içermekte ve bu bakteriyosinlere thiolbiotic’ler veya cystibiotic’ler denilmektedir. Tiyo-aktif bakteriyosinler olup, aktiviteleri için indirgenmiş cystine rezidüsüne gereksinim duyarlar .GRUP III BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler daha büyük molekül ağırlığına sahip olup, ısıya karşı duyarlı peptid zincirlerinden oluşmaktadırlar. Ancak bu gruptaki bakteriyosinler henüz yeterince karakterize edilememişlerdir.GRUP IV BakteriyosinlerBu gruptaki bakteriyosinler ise büyük ve kompleks moleküller olup, aktiviteleri için karbonhidrat veya lipid bileşenlerine gereksinim duymaktadırlar. Bu bakteriyosinler hakkındaki bilgiler yetersiz olup, biyokimyasal olarak henüz yeterince karakterize edilememişlerdir. Dolayısıyla bu konuda daha fazla bilgiye ihtiyaç duyulmaktadır.Bakteriyosinlerin Sentezlenmeleri ve Etki MekanizmalarıBakterilerin, bakteriyosinleri veya benzeri maddeleri neden sentezledikleri ve nasıl kullanmaya başladıkları hakkında çalışmalar yapılmasına rağmen, henüz bu durum tam olarak açıklığa kavuşturulamamıştır. Ancak bakteriyosinlerin üretim mekanizmaları, amino asit dizilişleri, etki mekanizmaları, üretici genlerin RNA dizilişleri belirlenmiş ve genel olarak bir çok ortak özelliklere sahip oldukları saptanmıştır. Bakteriyosinlerin daha çok plazmid kökenli oldukları ifade edilmesine rağmen, bir kısım bakteriyosinlerin kromozomal kökenli olduğu da ifade edilmektedir. Genel olarak bakteriyosinlerin üretimlerindeki temel prosesler aynıdır. Polipeptid dizisi RNA tarafından kodlandıktan sonra öncü protein olarak ayrılıp bir moleküler sinyalizasyona uğrayıp, çeşitli modifikasyonların ardından sistein sayısına göre son şeklini kazanmakta, daha sonra sec-dependent mekanizması yardımıyla hücre dışına salgılanmaktadır Bakteriyosinler duyarlı mikroorganizmalar üzerinde farklı etki mekanizmalarına sahiptirler. Hücrenin stoplazmik zarına bağlanarak, hücre içerisine girip, zarda gözenekler oluştururlar. Böylece düşük molekül ağırlığına sahip hücre bileşenlerinin hücre dışına sızmasına yol açarlar. Bununla birlikte, iyonların, özellikle de ATP kaybı ve hücre içi pH dengesinin korunmasında etkili olan K+ iyonunun hücre dışına sızması, hücrede enerji tüketimine neden olmaktadır . Hücrede meydana gelen bu değişimler, DNA ve RNA gibi hücre için hayati önemi olan makro moleküllerin degredasyonuna, bu moleküllerle birlikte protein ve peptidoglycan gibi biyolojik proseslerin inhibisyonuna yol açmaktadırBakteriyosinler ve Gıdada KullanımıBilindiği gibi gıda güvenliği açısından, patojen mikroorganizmaların gıdalarda gelişiminin önlenmesi gerekmektedir. Gıdalarda gelişen patojen mikroorganizmalar üzerinde antagonistik mikroorganizmaların ve bakteriyosin gibi metabolik ürünlerinin etkili olması nedeniyle, gıda güvenliğinde bakteriyosin kullanımının önemi oldukça artmıştır. Bakteriyosinlerin gıdalarda antimikrobiyal aktivitelerinin yanı sıra, doğal olmaları, renksiz, tatsız ve kokusuz olmaları da ürün özellikleri açısından oldukça önemlidir.Peptid veya protein yapılarında olmaları ise pankreas kaynaklı proteolitik enzimlerden, mide salgılarından etkilenebildiklerini ve insan vücudunda sindirilebileceklerini göstermektedir. Ayrıca bazı bakteriyosinlerin (Grup II) ısı stabilitelerinin olması, yüksek sıcaklıkta işlem gören birçok gıda maddesinde kullanılabilirliğini sağlamaktadır . Hatta bazı bakteriyosinler otoklavlama sıcaklığında bile stabil kalabilmektedir. Dolayısıyla bakteriyosinlerin et ve süt ürünleri başta olmak üzere birçok gıdada kullanımı mümkün olmaktadır.Gıdalarda bakteriyosinlerden farklı şekillerde yararlanılmaktadır. Doğrudan gıda maddesine katılabildikleri gibi, bakteriyosin sentezleyen koruyucu kültürlerin gıdaya inokulasyonuyla veya gıdanın koruyucu ambalaj materyali ile birlikte de kullanılabilirler. Bu amaçlarla koruyucu kültür olarak daha çok laktik asit bakterileri, bakteriyosin olarak ise, yasal kullanımına izin verilen nisin kullanılmaktadır. Nisinin etki spektrumu diğer birçok bakteriyosine kıyasla daha geniş olup, asidik gıdalarda ve Gram (+) mikroorganizmalar üzerinde oldukça aktiftirler Nisinin pH 2’deki çözünürlüğü, pH 8’e kıyasla 228 kez daha fazladır. Dolayısıyla pH yükseldikçe çözünürlük azalmaktadır. Nisinin koruyucu katkı maddesi olarak kullanımına ilk kez krem peynirlerinde izin verildikten sonra, günümüzde 47 ülke tarafından güvenli gıda koruyucusu olarak kabul edilerek kullanılmaktadır. Birleşik Devletler Gıda ve İlaç Dairesi (US FDA) yetişkinler için günlük kabul edilebilir nisin miktarını 2.9 mg olarak belirlemiştirNisin et ve et ürünlerinde birçok mikroorganizma üzerinde etkilidir. Bununla birlikte, en önemli özelliklerinden birisi, hastalık ve ölümlere yol açabilen Listeria monocytogenes ‘i inhibe edebilmesidir. Yine nisin, et ve et ürünlerinde oldukça tehlikeli bir patojen olan C. botulinum üzerinde etkilidir. Nisin, antimikrobiyal olarak nitrit için belli düzeylerde alternatif oluşturabilmektedir. Ayrıca nisinin Brochothrix thermosphacta, Carnobacterium divergens ve L. innocua üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla, karkas yüzeyine spreylenmesi, bu mikroorganizmaların sayısını önemli düzeyde azaltmaktadır. Brochothrix thermosphacta üzerinde etkili nisin seviyesinin 400 IU/ml olduğu da bildirilmektedirSüt ürünleri üzerinde yapılan çalışmalarda, nisinin özellikle eritme peynirlerinde toksin üretebilen C. botulinum ‘u inhibe ettiği ve spor oluşumunu engellediği ifade edilmektedir. Bu ürünlerde inhibisyon etkisini gösterebilmesi için farklı seviyelerde kullanılabileceği ifade edilmekle birlikte, kullanım seviyelerinin pH, tuz ve fosfat içeriği ile proses şartlarına bağlı olarak değişebileceği de ifade edilmektedir. Nisinin yanı sıra farklı bakteriyosinlerin gıdalarda kullanımı ve sonuçlarıyla ilgili bazı bilgiler Tablo 2’de verilmiştir.Bakteriyosin Uygulanan gıda EtkileriNisin A Yeniden şekillendirilen et ürünleri (formed meat products) Bakteriyel inaktivasyonNisin A Ricotta peynirinde L. monocytogenes’in kontrolü için kullanılmıştır L. monocytogenes’i 8 hafta etkili bir şekilde inhibe etmiştirPediocin AcH Pediocin AcH sentezleyen L. plantarum WHE 92, olgunlaşmanın başlangıcında Munstar peynirinin yüzeyine spreylenmiştir L. monocytogenes’in gelişimini engellemiştirEnterocin 4 Enterocin sentezleyen E. faecalis INIA4, Manchego peyniri üretiminde kullanılmıştır L. monocytogenes Ohio ‘yu inhibe ederken, Listeria monocytogenes Scott A’yı inhibe etmemiştirLinocin M-18 B. lines kırmızı peynir üretiminde starter olarak kullanılmıştır L. ivanovi ve L. monocytogenes’te 2 log düşüşe neden olmuşturPiscicolin 126 Jambonda L. monocytogenes kontrolü için kullanılmıştır Ticari bakteriyosinlerden daha etkili bulunmuşturLeucocin A L. gelidium UAL187 vakum paketlenmiş sığır etinde bozulma kontrolü için kullanılmıştır L. sake ‘nin de etkisiyle bozulma 8 haftaya kadar geciktirilmiştir.Lactocin 705 Kıyılmış sığır etinde L. monocytogenes’ in gelişimini önlemek için kullanılmıştır L. monocytogenes’ in kıyılmış etlerde gelişimini önlemiştir.Pediocin AcH Tavuk eti sosisinde L. monocytogenes’i nhibe etmek için pediosin üreten P. acidilactici (Ped+) kullanılmıştır Etkili bir şekilde L. monocytogenes sayısını azaltmıştır.Pediocin Şarap ve fırıncılık ürünlerinde kullanım potansiyeli araştırılmıştır Bu tür ürünlerde kullanım potansiyeli olduğu belirlenmiştirPediocin AcH Tavuk etine pediosin preparatı ilave edilmiştir 5 oC’de 28 gün L. monocytogenes gelişimini kontrol etmiştirPediocin PA-1 Fermente sosiste starter olarak P. acidilactici (Ped+) kullanılmıştır L. monocytogenes’i etkili bir şekilde kontrol etmiştir.Enterocin Jambon, domuz eti, tavuk göğüs eti, pate ve sosis’te kullanılmıştır Çeşitli şartlar altında L. monocytogenes gelişimini kontrol etmiştir.Bakteriyosinlerin Diğer Koruyucu Maddeler ve Prosesler ile Birlikte KullanımıBakteriyosinlerin etki spektrumlarının sınırlı olması nedeniyle gıdalardaki etkileri de sınırlı kalabilmektedir. Özellikle Gram (+) mikroorganizmalar üzerinde etkili olmaları nedeniyle, genellikle Gram (-) mikroorganizmalara karşı fazla etkili olamamaktadırlar. Dolayısıyla Gram (-) olan patojen mikroorganizmaların da olduğu düşünüldüğünde, sadece nisin kullanımıyla gıda güvenliğinin sağlanamayacağı açıktır. Bu nedenle, nisinle birlikte diğer gıda koruyucu katkıların veya proseslerin kullanılması gerekmektedir Gram (-) bakterilerin dış zarlarının bütünlüğü bozulduğunda bakteriyosinlere karşı oldukça hassasiyet göstermektedirler. Bu nedenle nisinle beraber hücre zarını bozabilecek trisodyum fosfat veya EDTA gibi çelatların kullanılmasının inhibisyon etkisi yapabileceği bildirilmektedirÖrneğin EDTA, Gram (-) mikroorganizmanın lipopolisakkarit kısmında Mg+2 ’u bağlayarak dış zarın yapısını bozup, nisinin sitoplazmik zara ulaşmasını sağlamaktadırErkan GÜNEŞGıda MühendisiTarım İl Müdürlüğü

http://www.biyologlar.com/bakteriyosinler

İmmüno onkoloji ile kanser tedavisinde yeni bir çağın kapıları açılıyor!

İmmüno onkoloji ile kanser tedavisinde yeni bir çağın kapıları açılıyor!

Son bir kaç yılda immüno onkolojide çok önemli gelişmeler yaşandıİmmüno onkoloji alanında ilk önemli sonuçların 2012 yılında alınmaya başlandığını ama çalışmaların geçmişinin 30 yıl geriye kadar gittiğini söyleyen Hacettepe Üniversitesi Kanser Enstitüsü Medikal Onkoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. İsmail Çelik, immüno onkoloji ile kanser tedavisinde yeni bir çağa girildiğini ve hızla kemoterapisiz bir döneme doğru gidildiğini belirtti. Kanser tedavisinde immüno onkolojinin giderek daha yaygın kullanılmaya başlayacağını dile getiren Prof. Dr. İsmail Çelik, ONCOLife Ankara Temsilcisi Hatice Pala Kaya’nın sorularını yanıtladı. Günümüzde immüno onkolojinin kanser tedavisindeki yeri nedir? Mekanizması hakkında bilgi verir misiniz?Prof. Dr. İsmail Çelik: İmmüno onkolojiyi kansere karşı kişinin kendi savunma hücreleri ile mücadele etmesi olarak özetleyebiliriz. Burada iki tane önemli verimiz var; birincisi, her gün vücudumuzda bir milyon kanser hücresi oluşuyor. İstisnasız olarak vücut savunma hücreleri bunları bularak yok ediyor. Demek ki savunma hücreleri işini baştan iyi yapsa, kanser olmama imkanı var. Peki kanser olduktan sonra savunma hücresi var olan kansere ne yapabiliyor?Bu güne kadar savunma hücrelerinin önemini biliyorduk ama T hücrelerinin görevini yapmadığı durumlarda işimize yarayamadılar. Savunma hücresi o hücreyi gözden kaçırırsa, o zaman kanser oluyor. İşte o zaman bizim T hücresine şunu deme hakkımız var; “Bak gözden kaçırdın, bu senin suçun. Git o zaman onu orada tedavi et”. Suçunu biliyorduk ama tedavide hiç kullanamamıştık. İmmüno onkolojiyi de, vücudun kendi savunma hücreleri ve özel ilaçlarla “acemi erlerden komando yapmak” gibi düşünebiliriz.Normal T hücresine diyorsunuz ki, “bak orada kanser hücresi var, sorumlusu sensin çünkü gözden kaçırdın. Gidip o kanser hücresini yok edeceksin.” Bu hikaye güzel, mantık da güzel ama bugüne kadar hiç yapılamamıştı. Yani hiçbir ilaçla T hücresini tümörün üzerine salıp bir başarı elde edememiştik. 2012 yılında yeni bir çığır açıldı. İmmüno onkoloji ilaç bazında o kadar yeni ki, sadece üç senelik mazisi var ama araştırma anlamında mazisi otuz seneye dayanıyor. Bu alanda kullanıma giren ilaçlarla kanser tedavisinde yeni bir çağa girdik. Kemoterapinin olmadığı, konuşulmayacağı bir çağa giriyoruz. Belki; bir hasta sadece başlangıçta bir iki kür kemoterapi alacak ama daha sonra kemoterapiden hiç söz etmeyeceğiz.yumruk-kanserİmmüno onkolojinin kanser tedavisine getirdiği yenilikler hakkında bilgi verebilir misiniz? Bu yaklaşımın ne tür üstünlükleri var?Prof. Dr. İsmail Çelik: Buna kemoterapinin bittiği çağ diyebiliriz; yani kemoterapisiz bir onkoloji çağı başlıyor. İmmüno onkolojinin şöyle bir üstünlüğü var; kemoterapi ile başarı sağladığımız pek çok kanser var ama kemoterapi altında nüks oluyorsa, elimizde seçenek kalmıyor. Kanser hücresi nüks durumunda kemoterapi ile nasıl başa çıkacağını çok iyi biliyor, dolayısıyla hastaya bir daha kemoterapi vermek neredeyse anlamsız. İşte immüno onkoloji tam burada işe yarıyor. Kanser hücresini hiç tanımadığı bir yerden vuruyorsunuz, hiç beklemediği bir yerden saldırıya uğruyor.Biz genelde ikinci sıra kemoterapide çok başarısız oluruz, hemen hemen hiçbir işe yaramaz. İmmüno onkolojinin en önemli üstünlüğü burada; öyle ki kemoterapi ile aldığımız cevaptan daha büyük bir cevap alabiliyoruz bu ilaçlarla. Kemoterapi tedavisi verip cevap aldığımız hastalarda nüks olduktan sonra silahımız yoktu, bu bizim için yeni bir silah. Ne üstünlüğü var derseniz; ikinci sıra kemoterapide çok başarısız olduğumuzda bu ilaçların daha başarılı sonuçları var. Hasta için de güzel tarafı, saçı dökülmüyor, bulantısı olmuyor, kusması olmuyor. Özellikle nüks sorununa maruz kalmış olan kanser hastası için hayata tutunmak için yeni bir umut. Sıra kemoterapi olmayan ilaca geldi, daha güçlü seçeneklerimizde var dediğimizde, hastalar yeniden hayata tutunuyor ve boş vermişlikten kurtuluyor.İmmüno onkolojinin yakın gelecekte daha da ilerleyeceğini düşünüyor musunuz? Kanser tedavisinde yaygın kullanılan bir yönteme dönüşebilir mi?Dr. İsmail Çelik: Yakın gelecekte bu alanda inanılmaz ölçülerde ilerlemeler olacağını düşünüyorum. Ülkemizde immüno onkoloji ve hedefe yönelik tedavide kullanılan ajanların sayısı her geçen gün hızla artıyor. Geçen yıl bu sayı 30’du, bu yıl 50 oldu. Önümüzdeki yıl muhtemelen 200 olacak. Çünkü herkes bu alana yatırım yapıyor. İlaç piyasasındaki bu rekabet fiyatlara da yansıyacaktır ve bu ilaçları Türkiye’de çok rahat kullanma imkanı oluşacak diye düşünüyorum. Bu da hastalar için muhteşem olacak.Ülkemizde immüno onkolojik tedavide kullanılan ürünler var mı? Bu alandaki ilaçların yaygın kullanımı başladı mı?Prof. Dr. İsmail Çelik: Ülkemizde immüno onkoloji, 2012’de gelen ipilimumab (CTLA 4 inhibitörü) ile başladı ve artık ipilimumab ile ilgili yaygın kullanım standart hale geldi diyebiliriz. Ipilimumab sadece cilt kanserinde, yani melanomda kullanılıyor. Bu alanda endikasyonu var ve orada çığır açan bir uygulama oldu. İmmüno Onkoloji alanında CTLA 4 inhibitörü dışında, iki farklı ürün grubu var. Bunlar birbirine çok benzeyen iki PD-1 ve ayrıca PDL-1 inhibitörleri dediğimiz programlı hücre ölümü ve bunun ligandı üzerine etki eden moleküller. O da şöyle; T hücresini eğittiniz ve hadi git kanseri öldür dediniz. Tümör hücresi bu durumda, T hücresi ile arasına bir engel koyuyor ve T hücresinin yaklaşmasına izin vermiyor. İşte anti PD-1’ler ve anti PD-L1’ler o engeli kaldıran moleküller. Dolayısıyla bu grup moleküller, tümöre yapışıp onu orada etkisiz hale getiriyor. Daha üst düzey bir teknoloji diyebiliriz. Anti PD-1’larla ilgili iki tane ürün var. Bir tanesi Nivolumab, diğeri de Pembrolizumab. Dünyada onayları geçen yıl çıktı. Eylül’de pembrolizumab onay aldı, Aralık’ta nivolumab aldı. Bu güne kadar hiçbir tedavisi olmayan cilt kanserinde immüno onkoloji ile arka arkaya gelişmeler oldu.Ben çok mutluyum çünkü yirmi senedir cilt kanseri uzmanı olarak çalışıyorum. Ancak hastalarımın durumu çok kötüydü. Son üç yıldır çok mutlu bir doktor oldum. İlk kez bu ilaçlarla birlikte hastalarımı istediğim düzeyde tedavi edebildim. Çünkü melanomda kemoterapi bile yok. İlerlemiş melanom tedavisinde her iki anti PD1 molekülünün de tedavi etkililiğine ilişkin önemli kanıtlar var. Hatta kombine kullanımla tedavide sağlanan gelişim çok daha ileri seviyelere erişecek gibi gözüküyor.Diğer yandan, Mart ayında FDA, nivolumab’ı akciğer kanseri tedavisinde onayladı. Bu çok önemli bir çalışma ve bizim için de çok önemli bir gelişme. Akciğer kanserinde yine kemoterapide bazı seçenekler vardı, hedefe yönelik tedaviler vardı. Melanomda hiçbir şey yoktu o yüzden bu ilaçlar melanomda bir çığır açtı diyebilirim.Kemoterapi altında nüks olduğunda elinizde seçenek kalmıyor. İşte nivolumab FDA onayını bunda aldı zaten. Platin tabanlı kemoterapi altında nüks eden hastalarda elimizde sınırlı seçenek kalıyordu. Şimdi nivolumab, platin bazlı ilaç alan akciğer kanserinde ikinci sırada kullanıldığında uzun süredir görmeye alışık olmadığımız bir başarı sağladı. Ulaştığım verilere göre şöyle sonuçlar var: Ölüm riskinde yüzde 41 azalma var. 1 yıllık sağkalımın %41 olarak gerçekleştiği ve bu sonucun bu alanda bugüne kadar sağlanan en yüksek sağkalım oranı olduğu bildirilmekte.Pembrolizumabın ve Anti-PDL1 moleküllerinin de akciğer kanseri dahil farklı tümör tiplerine yönelik çalışmaları devam etmekte; umarız immuno-onkoloji alanında çok daha fazla molekül onay alır ve hastalarımıza sunabileceğimiz alternatifler artar.Uzun bir geçmişe sahip olmamasına rağmen immuno onkoloji çalışmaları tüm dünyada büyük heyecan yarattı. Kısa tarihine rağmen tedavide elde edilen ilk veriler hakkında ne düşünüyorsunuz?Prof. Dr. İsmail Çelik: Aslında immüno onkolojide çalışmalar 30 yıldır devam ediyordu fakat ilaçlar işe yaramıyordu. Denemeler başarısız olmuyordu. 2012’de, ipilimumab molekülünden sonra ilk kez gol attık. Yani maçı hep kaybediyorduk, sürekli kaybettiğimiz maçlarda bu ilk goldü. Şimdi artık beraberlik ve kazanma sırası bize geliyor. Biz kemoterapi verdik, bekledik, nüks oldu, Anti-PD1 verdik.Biraz önce de belirtmiştim önce kemoterapi vermek durumundayız diye ama bunun sırası ileride ya değişirse? Biz ilk sırada iki immunoonkolojik molekülü birarada kombine olarak versek mesela. İki ayrı ajanla en başta müdahale etsek yani immüno onkolojik tedaviyi en başta versek, o zaman belki çok daha uzun bir sağkalım sağlayacağız. Bu alandaki çalışmalar devam ediyor, büyük bir ihtimalle bir yıl içinde sonuçları açıklanacak, o zaman başka bir şey konuşacağız. Akciğer kanseri en zor tümördü, en zorunu başardıktan sonra bence tüm diğer kanserlerin hemen hemen hepsinde immüno onkoloji kullanılır. En sık görülen, en tehlikeli ve ölümcül kanser türüne ilk kez gol attık.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/immuno-onkoloji-ile-kanser-tedavisinde-yeni-bir-cagin-kapilari-aciliyor

Bitkilerde evrimsel gelişim

Siluriyen devrinin üst serilerinde elde edilen bulgulara göre, bitkilerin kara ortamına geçişi günümüzden 420-430 MYÖ meydana gelmiştir. Buna göre, ilk ökaryot hücrenin oluşumundan sonra, bitkilerin evrimleşip, çeşitlenmesi yaklaşık 1 milyar yıl boyunca su ortamında sürmüştür. Buna karşılık, hayvanların kara ortamına geçişleri günümüzden 345-420 milyon yıl öncesine karşılık olan devoniyen devrine rastlamaktadır. Aktüel bitkilerle fosil bitkiler arasında yapılan karşılaştırmalar, ilkel atalarından günümüzün Angiosperm (kapalı tohumlu bitkiler) lerine kadar uzanan evrim çizgisinde meydana gelen bitki türlerinin zaman içinde ortam şartlarına uygun olarak değiştiklerini göstermektedir. Canlıların evriminde bitkilerin meydana gelmesine neden olan en önemli gelişme, prokaryot hücreler arasında karbon dioksidi kullanan bileşiklere (klorofil) sahip olanların ortaya çıkmasıdır. Başlangıçta, klorofilin sitoplazma içinde dağınık halde bulunduğu, sonradan plastitlerin gelişmesiyle kloroplastlarda toplandığı düşünülmektedir. Klorofilli hücrelerin bölünerek bağımsız fertler meydana getirmeleri yerine bir arada kalmalarıyla ipliksi algler, daha ileri aşamada talli bitkilerin (Tal = kök, gövde, yaprak ve çiçek farklılaşması göstermeyen ilkel bitkilerde görülen çok hücreli ve ipliksi veya tabakalı yapı) ortaya çıkmasıyla, bir düzlemde veya bir düzleme dik olarak gelişen bitkiler meydana gelmiştir. Bitkilerde evrimsel gelişme, diğer canlılarda olduğu gibi bulundukları ortamın istekleri doğrultusunda olmuştur. Bitki ve hayvanların su ortamında evrimleşmeye başlamaları, bu ortamın canlılığın gelişmesine sağladığı avantajlar nedeniyledir. Örneğin, bütün yüzeyleriyle su içinde bulunan bitkiler, çevreleriyle olan madde alış verişini hücresel olarak doğrudan yapabildiklerinden hücreleriyle dış ortam arasında herhangi bir iletim sistemi ve besin almaya yönelik bir kök sistemi gerekmemektedir. Suyun kaldırma kuvvetinin fazla olması nedeniyle destek sistemine de gerek bulunmamaktadır. Eşeyli üreyen bitkilerde gametlerin canlılıklarının korunması ve buluşmaları da su ortamında daha kolay olmaktadır. Bu yüzden, Talli bitkilerde kök, gövde, yaprak ve çiçek gibi organların gerekli olmadığı düşünülmektedir. Tallophyta grubunda olmakla birlikte (rizoid) denen köksü uzantılarıyla tutundukları kara ortamına uymuş olan bitkilerin toprak, kaya ve diğer bitkilerin üzerinde gelişmesi; onların yağışa bağlı olarak akan yüzey sularından beslendiklerini ve ıslak ortama olan bağımlılıklarının devam ettiğini göstermektedir. Bu canlılar üreyebilmek için de suya gereksinim duyarlar. Örneğin, Bryophyt (kara yosunları) (Şekil 26) lerde ve Bazı Pteridophyt (eğreltiler) lerde; hareket edebilen kamçılı erkek gametlerin arkegonium içindeki yumurtaya ulaşması, ancak sulu ortamda mümkün olabilmektedir. Burada sözü edilen rizoid, talden meydana geldiği ve beslenmede önemli bir role sahip olmadığı için kök olarak değerlendirilmemektedir. Nitekim, yere tutunma amacına yönelik köksü uzantılara sahip olan kara yosunları ve likenler, toprak üstünde kalan yüzeyleriyle beslendiklerinden atmosferik kirlenmenin bilinen en iyi belirleyicileridirler. Talli bitkiler arasında yer alan ve ilk fosillerine karbonifer devrinde rastlanılan Bryophyta' nın, su ve kara bitkileri arasında yer alan bir geçit grubu olduğu düşünülmektedir. Gerçek kökleri bulunmayan ve rizoidlerle toprağa tutunan bu bitkiler, kalın çeperli ölü hücreler ve uzamış canlı hücrelerden ibaret basit bir iletim sistemi sayesinde toprak üzerinde 50 cm. e kadar yükselebilen yapraklı örneklere sahiptirler. Bryophyta nın Musci sınıfı içinde yer alan karayosunları, dış görünüşleri bakımından yaprağa benzemekle birlikte, gerçek stomaları ve damarları bulunmadığından yaprak olarak değerlendirilemezler. Buna karşın, Hepaticae sınıfında (ciğer otları) (Şekil 28) da porlu bir üst epidermis, bu porların açıldığı hava boşlukları ve bunları kuşatan bol kloroplastlı hücreler bulunmaktadır. Porlar ve kloroplastlı hücreler arasındaki ilişki adeta stomaları hatırlatmaktadır. Buna rağmen, yaprak damarlanmasının bulunmaması, bu yapının da yaprak olarak nitelendirilmesine engel olmaktadır. Ancak, bu yapının gerçek yaprağın oluşumunda bir geçiş evresi olduğu açıktır ve canlılarda evrimin birden olmayıp, derece derece ilerleyerek son şeklini aldığı düşüncesini desteklemektedir. Diğer taraftan, spermatozoidlerin yumurtaya ulaşabilmesi için suya gerek olması bu bitkilerin de tam olarak kara ortamına uymadıklarını göstermektedir. Buna göre, bitkilerde ortaya çıkan ilk organizasyonlar; fotosentez için kloroplast oluşumu, tutunma amacına yönelik olarak gelişen rizoidler ve gövde oluşumudur. Aktüel örneklerinin paleontolojik örneklere benzemesi, Bryophyta nın karboniferden günümüze kadar evrimsel bir gelişme göstermediklerini kanıtlamaktadır. a) Kök, gövde ve yaprağın evrimsel gelişimi Filogenez sırasında, kökün gövdeden oluşan bir yan dalın farklılaşmasıyla meydana geldiği düşünülmektedir. Tracheophyta (=vasküler bitkiler) içinde yer alan kriptogam (=tohumsuz bitkiler) (Pteridophyta) lar arasında, bilinen en eski kara bitkileri Psilophytinae sınıfında yer alan bitkilerdir. Briyofit'lerle aynı atadan, siluriyende muhtemelen bir yeşil algden meydana geldiği düşünülen bu bitkilerde; kök, gövde ve yaprağın evrimsel gelişimlerinin önemli bir bölümünü görmek mümkündür. Lycopodiinae sınıfında görülen diğer ilkel özellikler, kök ve gövdenin dallanmamış olması veya varsa bu dallanmanın dikotomik (apikal hücre veya hücre grubunun ikiye bölünerek eşit kuvvette iki dal meydana gelmesi) olması, kökte emici tüylerin bulunmaması ve yaprakların küçük, dar ve çoğu örnekte tek damarlı olmasıdır. Gövde organizasyonunun gelişimi ve bugünkü durumuna gelmesi Tracheophyta ile gerçekleşmiştir. Şletim borularında meydana gelen odunlaşma, bu bitkilerin Tallophyt' lere nazaran daha iyi bir şekilde fosilleşmelerine olanak sağlamıştır. Yaprak organizasyonunun henüz oluşmadığı bu bitkiler arasında, dikotomi tarzında dallanan Rhynia‟nın çıplak gövdesi üzerinde görülen basit yapılı stomalar ve kütiküla, yaprak organizasyonuna giden evrimsel gelişimin ilk işaretleridir. Bu yapıların soymuk boruları ve kambiyum dokusu bulunmayan genç dallarda görülmesi, toprak üzerinde yükselen bitkilerde; fotosentezin, başlangıçda gövdenin uc dallarında yapıldığını göstermektedir. Psilophytinae sınıfının bir başka cinsi olan Asteroxylon da, ana eksen etrafında gelişen monopodial dallanmaya karşılık, yan dallarda dikotomik dallanmanın devam ettiği görülmektedir. Rynia da görülen ve en ilkel iletim sistemi olarak kabul edilen protostele tipine karşılık, Asteroxylon da evrimsel olarak daha gelişmiş bir iletim sistemi olan, yıldız şeklindeki asterostele (Şekil 31) tipi bulunmaktadır. Steleden ayrılan kollar arasında ve stele çevresinde soymuk borulara (floem) rastlanmaktadır. Şekil 31. Protostele (Rynia) ve Asterostele (Asteroxylon) gövde tipleri Bu cinsin toprak üzerinde kalan gövde ve dalları küçük yapraklarla örtülüdür. Bir türünde (A. elberfeldense) steleden ayrılan kol yaprak dibine kadar uzanmakta; Arthrostigma da yaprağa girmektedir. Yukarıda anlatıldığı gibi, Bryophyta grubunda kara yosunlarının stoma ve damar içermeyen talli yapısı yaprak olarak nitelenemezken; stomaları ve damarları bulunan bu yapılar, ilkel olmakla birlikte bitkinin fotosentez gücünü artıran gerçek yapraklar olarak kabul edilmektedir. Yapraklanma, Psilophytales ile birlikte siluriyende ortaya çıkmış olmakla birlikte; yapraklı türlerin sayısal artışına devoniyende rastlanmaktadır. Bu sınıf içinde yaprak oluşumunun farklı bir şekline Pseudosporochnus cinsinde rastlanmaktadır. Dallanmamış durumdaki gövde tepede oluşan bir kaç dikotomik dallanma ile 2-3 metre yüksekliğe erişmektedir. Bu arada uc dallar yassılaşarak fotosentez yeteneğine sahip yüzeyler meydana getirmektedirler. Sporlu bitkiler arasında, Paleozoik zamanının en baskın grubu Lycopodiinae sınıfıdır. Kibrit otu (Lycopodium clavatum) (Şekil 32) nun da içinde bulunduğu bu sınıfda horizontal konumlu olan kökün, gövdeye benzer şekilde dikotomik tarzda dallanması ve üzerinde emici tüylerin bulunmaması bu sınıfın ilkel özellikleridir. Kibrit otunda gövde dallanması dikotomik olmakla birlikte dallardan biri daha fazla gelişir ve tekrar dallanır. Bu dallanma şekli, Psilophytinae de görülen eşit gelişmişlikteki dikotomik dallanmaya göre daha ileri bir durumdur Psilophytinae sınıfında görülen yapraksı çıkıntıların, Lycopodiinae (Şekil 34) de gelişerek; çoğunda tek damarlı olarak görülen yaprakları meydana getirdikleri düşünülmektedir. Yaprağın evrimsel gelişim sürecinde, tek damardan ağ görünümündeki damarlanmaya kadar çeşitli derecelerde damarlanmış yapraklara sahip bitkiler bulunmaktadır. Paleontolojik çalışmalar, alt Karboniferde görülen "pinnat" tarzı damarlanmayı üst karboniferde "ağsı" damarlanmanın izlediğini göstermektedir. Bazı Lycopod larda çatallanarak ikiye ayrılan damarlanma şeklinin, eski jeolojik devirlerde, steleden ayrılan ve yaprak çıkıntısına ulaşan bir vasküler demetin, yaprak yapısında meydana gelen bir değişmeden sonra bu değişikliğe uygun olarak yaprak içinde devam etmesiyle meydana geldiği düşünülmektedir. Devoniyen, karbonifer ve permiyende yaşamış olan Lepidodendrales takımında, ilkel durumdaki soymuk boruları dokusu (floem) nun gövdede aktif bir kambiyum dokusuna sahip olduğu ve primer ksilem dokusunun sifonostele tipinde olduğu bilinmektedir (Şekil 31). Bu son özellik, yukarıda anlatılan yaprak damarlanmasına olanak sağlayan bir gelişme olarak kabul edilmektedir. Pteridophyta nın bir başka sınıfı; devoniyende yaşamış, karboniferde büyük bir açılım göstererek yüksek ağaçlar meydana getirerek triyasda büyük ölçüde ortadan kalkmış ve günümüze ulaşan tek temsilcisi Equisetum (At kuyruğu) (Şekil 35) olan Sphenopsida sınıfıdır. Bu sınıfın sekonder kalınlaşma gösterdiği ve periderm'inin Lycopod'larınki kadar kalın olmadığı bilinmektedir. Aktüel bitkilerde bulunan ve yaprak çıkışı ve dallanmanın meydana geldiği "nodyum"lar ilk olarak bu sınıfta, devoniyende görülmektedir. Bir organ olarak, yaprakta önemli gelişme; devoniyen, karbonifer ve permiyen de açılım gösteren Filicinae (eğreltiler) sınıfında (Şekil 36) görülmektedir. Bu bitkilerde yapraklar zengin bir şekilde "pinnat" tarzında damarlanmıştır. Eğreltilerde genç yaprakların bir spiralin açılması şeklinde gelişmesi, Psilofit' lerde yassılaşarak yaprağa dönüşmeye başlayan dal uçlarının genişlemesine devam ederek yaprağı meydana getirdikleri düşüncesini destekleyen bir ara kademe olarak düşünülebilir. b) Bitkilerde çoğalmanın evrimi Bitkiler aleminde görülen çoğalma şekilleri arasında en ilkeli, spor oluşturarak gerçekleştirilen çoğalma şeklidir. 5 alem (regnum) e ayrılarak incelenmekte olan canlılar arasında, spor oluşturarak çoğalma şekli bitkilerden başka Protista ve Fungi de de görülür. Spor, haploid sayıda kromozom içeren ve ait olduğu bitkinin genellikle tek hücreden ibaret olan bir örneğidir. Hayvanlarda görülmeyen bu üreme şekli, hareketsiz olan bitkilere; çoğalmadan başka çevreye yayılma, hatta sporların olumsuz çevre koşullarında dayanma gücünün fazla olması nedeniyle, türü yok olmaktan kurtarma gibi avantajlar sağlar. Şlkel Pteridofit' lerden Psilophytiinae (Şekil 37) sınıfında çoğalma, fertil dallar ucunda oluşan sporangium ların içinde gelişen sporlar yoluyladır. Hayat evrelerinde döl almaşı (metagenez) olarak tanımlanan haploid ve diploid evrelerin birbirini izlemesi ortak özellikleridir. Buna karşın, Eğreltilerde sporların yaprağın alt yüzünde, orta damara yakın bir konum almaları bunların Psilophytinae ye nazaran üreme işlevi bakımından daha evrimleşmiş olduklarının göstergesi olarak kabul edilmektedir. Fertil dalların ucunda meydana gelen sporofillerin taşıdığı kozalaklar izosporik yapıda veya mikro ve makro sporlardan oluşan heterosporik yapıda olabilmektedir. Heterosporik örnekler, bitkilerin çoğalmasında ayrı eşeyliliğe giden evrimin ilk önemli adımıdır ve Likopod' lar arasında görülen izosporik formlar heterosporik formlara göre daha ilkel; heterosporik örnekler arasında da, gametofitlerin bir kaç hücreden ibaret sporlar haline indirgenmesi evrimsel bakımdan ileri bir gelişme olarak kabul edilmektedir. Günümüze ancak fosil örnekleri kalmış olan Selaginellales ve Lepidodendrales takımları bu şekilde heterospori gösteren fosil gruplardır. Bu canlılarda megaspor, megasporangium çeperi içinde gelişir ve döllenme megaspor içinde gerçekleşir. Döllenme gibi, embriyo da sporofit üzerinde gelişir. Bitkilerde tohum oluşumunun başlangıcı olarak görülen bu durumun, Pteridosperm (Şekil 38) ve Lepidosperm lerde farklı zamanlarda meydana geldiği ileri sürülmüştür. Pteridosperm fosillerinden, tohum oluşumunun karboniferde var olduğu gözlenmiştir. Ancak, Pteridosperm ve Lepidosperm lerin devoniyende yaşamış ortak bir atadan meydana geldikleri ve tohum oluşumunun da devoniyen devrine uzanacak kadar eski olabileceği düşünülmektedir. Tohum meydana getirme bitkilerin evriminde önemli bir aşamadır. Çünkü, tohum oluşumu farklı eşeylere ait farklı gametlerin birleşmesiyle 2n sayıda kromozoma sahip embriyoların meydana gelmesine, populasyon içinde farklı gen kombinasyonuna sahip fertlerin oluşmasına ve sonuçda "Eşeyli Üreme" başlığı altında anlatıldığı gibi biyolojik çeşitliliğin artmasına neden olan süreçde önemli bir aşamadır. Tohum oluşumu, bitkilerin karasal ortamda döllerinin devamına olanak sağlayan önemli bir adaptasyondur. Nitekim, üst Devoniyende tanımlanan Pteridospermae (Tohumlu Eğreltiler) den sonra karasal bitkilerde çeşitlenmenin arttığı gözlenmektedir. Bitkiler aleminde görülen kozalak oluşumunun, kısalan fertil dallar üzerindeki sporangiumların grup meydana getirecek şekilde bir araya gelmesiyle ortaya çıktığı; tohumları taşıyan ve koruyan yapıların da kısalan dal üzerinde evvelce var olan yaprakların değişerek farklı amaçlar için özelleşmeleri sonunda meydana geldiği düşünülmektedir. Bitkilerde "amentum" şeklinde görülen gevşek yapıların, tek olarak bulunan sporangiumlardan kozalak oluşumuna giden evrimde ara evre oldukları düşünülmektedir. Kozalağın dal üzerindeki yerleşimi de bir evrimsel gelişim göstergesidir. Şlkel formlarda kozalaklar, dal üzerinde terminal konumlu olmalarına karşın; evrimsel bakımdan daha gelişmiş örneklerde lateral konumludur. Kozalak oluşumunda olduğu gibi, Angiosperm‟lerde görülen çiçek oluşumu da fertil ve kısa olan dalların değişmesiyle meydana gelmiştir. Bir veya daha fazla tohum taslağı taşıyan yaprakların kenarları birleşerek dişi organı; ilkel bitkilerde fertil dal üzerinde bulunan yapraklar da değişerek karpel, stamen, petal ve sepal gibi özelleşmiş organları meydana getirmişlerdir. Cycadeoidea da stamenlerin mikrosporangiumları taşıyan yapraksı yapıyı korumaları bu değişimin bir kanıtıdır. Bitkiler aleminde üreme ile ilgili olarak bugün gelinen son gelişme çiçek oluşumudur. Bir başka deyişle, çiçekli bitkiler günümüzde yaşayan ve evrimsel bakımdan en gelişmiş olan bitkilerdir.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-evrimsel-gelisim

İki ayak üzerinde yürümenin gelişmesi

İki ayak üzerinde yürümenin Australopithecus ile başladığı bilinmektedir. Ancak, hangi nedenle ortaya çıktığı konusunda değişik görüşler bulunmaktadır. Bu konuda, iki ayak üzerinde yürümenin sağladığı avantajları gözden geçirmek yararlı olacaktır. 1) Vücut ısısının düşürülmesi amacıyla, yere paralel olan ve hem güneşten gelen; hem de yerden yansıyan ışınlara maruz kalan gövde dik duruma gelerek, bir tarafdan daha fazla rüzgar alması temin edilirken; diğer taraftan daha az radyasyona maruz kalması sağlanmış olmaktadır. 2) iki ayak üzerinde yürüme, dört ayak üzerinde yürümeye göre daha az enerji gerektirmektedir. 3) Güvenlik ve beslenme gereksinimlerini daha iyi karşılayabilmek için gövdenin arka ayaklar üzerinde yükselmesiyle, düşmanını ve avını daha rahat görerek; düşmanlarına karşı daha heybetli görünme avantajı elde etmiş olmaktadır. 4) Bu avantajlar yanında, iki ayak üzerinde yürümenin bir gereksinime bağlı olarak geliştiğini ileri sürenler de bulunmaktadır. Bu görüşü savunanlara göre iki ayak üzerinde yürüme, Australopithecus 'un ellerini kullanma gereksinimi sonucunda ortaya çıkmıştır. Yavrunun taşınması ve bakımı; yemeğin hazırlanması ve yuvada yapılması gereken diğer işler için ellerin serbest kalması gerekmiş ve iki ayak üzerinde yürüme evrimleşmiştir. Ancak, bu yöndeki evrim henüz tamamlanmamıştır. Orta yaşın üzerindeki, özellikle şişman insanlarda görülen bel ve sırt ağrıları, disk kaymaları ve diz ağrıları bu yöndeki evrimin tamamlanmadığının işaretleridir. Şnsanda sakral bölgede gerçekleştirilen operasyonlardan sonra yara yerinin geç kapanması da kuyruğun kaybedilmesi yolundaki evrimin henüz tamamlanmadığının göstergesidir. Şnsanı meydana getiren evrim çizgisinde yer alan farklı primat türleri dikkate alındığında, yavruların doğumdan sonra erginleşmeleri için gereken süre insanda olduğu gibi uzundur. Örneğin, Hylobates yavruları 5 - 6 yaşında; Gorilin dişisi 4,5, erkeği 6 yaşında ve Şempanzenin dişisi 8, erkeği 12 yaşında cinsel olgunluğa erişmektedirler. Diş değiştirme ise Pongidlerle insanda aynı yaştadır. Yavrunun bakılmasını gerektiren bu süre içinde, ayrıca beslenmesi ve düşmanlarına karşı korunması gerekmektedir. Dişi bir koluyla yavrusunu taşırken diğer koluyla yemeğini hazırlamak; erkek ise ailenin besinini temin etmek üzere yuvadan uzakta avlanmaktadır. Böylece, aynı yuvayı paylaşan erkek ve dişi arasında besin ve yaşam alanı (teritori) için rekabet yerine, bir iş bölümünün ortaya çıktığı görülmektedir. Bu durum, uzun sürede erkek ve dişi arasında "çift birlikteliği" nın oluşumuna ve yavrularla birlikte anne ve babadan oluşan "aile" birliğinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yavrular bu birlik içinde daha iyi beslenir ve korunurlar. Ebeveynlerin bu yöndeki yeteneklerinin nesiller boyunca giderek geliştiği, aile birliğinin giderek kurumsallaştığı düşünülmektedir. Çünkü, primatlar kendilerine bu yetenekleri kazandıran gen kompozisyonlarını,ancak üreme çağına ulaştırabildikleri yavrularıyla sonraki nesillere aktarmak şansına sahiptirler. Primat türlerinde yavru bakımı ötesinde, yavruya karşı duyulan ilginin de ileri derecelerine rastlanır. Örneğin, dişi Gorilin yavrusunu göğsünde taşımasına karşın; Şempanzenin sırtında taşıdığı; Gibbon dişilerinin ise yavrularına çok düşkün oldukları, su kenarında yavrularının yüzünü yıkadıkları, yavrularından birinin ölümü durumunda iştahtan kesildikleri ve çoğunlukla kederlerinden öldükleri bildirilmektedir. Çift birlikteliğinin, üreme çağından çıkmış dişilerde de devam ettiği; bu duruma, dişinin üreme çağında yavru sahibi olmak için eşiyle yapmış olduğu birleşmelere bağlı olarak aile birliğinin kuvvetlenmesinin neden olduğu ileri sürülmektedir. Vücudun kıllanma şekli ve sekonder cinsiyet organlarının evrimsel gelişimi çift birlikteliğini güçlendiren diğer faktörlerdir. Dişinin üreme çağından çıkmış ve çekiciliğini kaybetmiş olması, diğer erkeklerin ilgisini eskisi kadar çekememesine ve erkekler arasında bu dişi için yapılan kavgaların azalmasına neden olmaktadır. Birden fazla dişisi olan Goril ve Şempanzelerin köpek dişleri fazla gelişmiştir. Erkekler dişilere sahip olmak için aralarında kavga ederler. Hominidlerin köpek dişleri kuyruksuz maymunlarınkine göre küçük olmakla birlikte, hominidlerde dimorfizm (bir tür içinde iki farklı forma rastlanması) görülmektedir. Kuyruksuz maymunlarda iri köpek dişlerinin varlığına çok eşliliğin getirdiği mücadelenin neden olduğu; buna karşın bu şekilde bir mücadelenin görülmediği insan soyunda, özellikle meyve suyu tüketiminin fazla olduğu topluluklarda ise köpek dişlerinin küçülmekte olduğu ileri sürülmektedir. Pirimatların evrimi sürecinde; Monogami (tek eşlilik), köpek dişlerinde ufalma, besin paylaşımı ve iki ayak üzerinde yürümenin birlikte geliştikleri düşünülmektedir. Australopithecus dan sonra insanın evrim sürecinde daha evrimleşmiş olarak ortaya çıkan tür Homo habilis olarak isimlendirilmektedir. Australopithecus „a ait buluntular arasında herhangi bir alete rastlanmazken, Homo habilis buluntuları ile birlikte taş yontulara rastlanmış olması, bu türün “becerili insan” anlamına gelen bu isimle adlandırılmasına neden olmuştur. H. habilis „in belli başlı anatomik özellikleri, boyunun 120 – 130 cm.; ağırlığının yaklaşık 40 Kg. ve beyin hacminin 700 cm3 den aşağı olmamasıdır. Australopithecus „un herbivor olmasına karşın buluntular H. habilis „in omnivor olduğunu göstermektedir. Ayrıca, Afrikada “Turkana” Gölü civarında, H. habilis kalıntıları ile birlikte toprak yanıklarının bulunması; H. habilis „in 1 500 000 yıl önce ateşi kullanan ilk insan olduğunu göstermektedir. Etiyopyanın Omo vadisinde yaşanan insanın evrim sürecinde, 1 600 000 – 2 000 000 yıl öncesine ait tabakalar arasında rastlanılan H. habilis 'den sonra; (1 500 000 yıl öncesinden başlayarak) H. erectus olarak adlandırılan türün kalıntılarına rastlanmaktadır. Buluntular, boy uzunluğu yaklaşık 180 cm., ağırlığı 70 Kg., beyin hacmi 775 – 1500 cm3 rasında değişmekle birlikte ortalama 1100 cm3 olan ve Australopithecus u anımsatan iri çene kemikleri, iyi gelişmiş kaş kemeri, kısa ve eğimli alın bölgesi, kaybolmuş veya küçülmüş çene çıkıntısına sahip olan bu türün yeryüzünün farklı bölgelerine dağıldığını göstermektedir. H. erectus‟un geliştirmeyi başardığı düşünülen konuşma diliyle, kültürünü nesiller boyu taşıdığı ve biriktirdiği ileri sürülmektedir. Sözel olarak kültürün taşınabilmiş olmasının H. erectus‟un dünyanın farklı bölgelerinde değişik çevre koşullarına uymasında yardımcı olduğu; ateşin kontrollu kullanımı, avcılık ve barınma yöntemlerinin nesilden nesile bu yöntemle aktarıldığı düşünülmektedir. Dünya üzerinde H. erectus kalıntılarına Çin, Endonezyanın Java Adası, Afrikanın “Turkana” Gölü kıyısında, Avrupada “Nice” ve “Heidelberg” şehirleri yakınlarında rastlanmıştır. H. erectus‟un bu ölçüde geniş bir alana yayılmasına, günümüzden 1 500 000 – 1 200 000 yıl öncesinde gerçekleşen dünyanın soğuması sonucunda denizlerin bir kaç on metre düzeyinde alçalmasının neden olduğu düşünülmektedir. Yer üzerinde, günümüzden 225 000 yıl öncesinden başlayarak 35 000 yıl öncesine kadar devam eden bir kültürün yaratıcısı olarak ve kendisinden önceki H. erectus ile sonraki H. sapiens türlerinin bazı karakterlerini üzerinde taşıyan Homo cinsinin alt türü, H. sapiens neanderthalensis olarak bilinir. H. erectus „da görülen kaş kemeri ve art kafa çıkıntısına sahip, beyin hacmi 1300 – 1750 cm3 e kadar ulaşmış ve kafatası daha büyük olan bu alt türün ölülerini gömdükleri, mezarlarına bügün de şifalı olarak bilinen otları bıraktıkları bilinmektedir. Ayrıca, Neandertallerin birlikte çalıştıklarını ve aralarında gerçekleştirdikleri sosyal dayanışma örneklerini sergileyen kanıtlar bulunmuştur. Gerek morfolojik özellikleri ve gerekse sahip olduğunu bildiğimiz tinsel (manevi) ve kültürel değerlerini dikkate alarak; H. sapiens neanderthalensis (şekil 57) in bugünkü modern insanın atası olduğu düşünülmektedir. Günümüzden 35 000 yıl kadar önce H. sapiens neanderthalensis den H. sapiens sapiens (insan) in meydana geldiği düşünülmektedir. Lateral olarak bakıldığında yüzü düz, yani alnı dik; kaş kemeri bulunmayan; prognoti (yüzün anterior bölgesini şekillendiren maksilla ve mandibula „nın öne çıkıntı yapması) göstermeyen fakat çene çıkıntısı bulunan ve ard kafa çıkıntısı bulunmayan H. sapiens sapiens, hacmi 900 – 2300 cm3 arasında değişmekle birlikte, ortalama 1400 cm3 lük bir beyine sahip olan son hominiddir. Önceki hominidlerin Afrika, Asya ve Avrupa ile sınırlı olan yeryüzündeki dağılımları, H. sapiens sapiens ile Amerika ve Avusturalya'ya kadar uzanmıştır. Asya insanının Amerika'ya geçişinin, buzul döneminin en şiddetli evresinde deniz sularının alçalmasıyla bugünkü bering boğazının yerinde, iki kıtayı bağlayan kara parçasının su üstüne çıkması sonunda; Asya'dan Amerika'ya göç eden hayvanları avlarken gerçekleştiği düşünülmektedir. Ancak, insanın Asya'dan Avusturalya'ya geçişini deniz sularının bir kaç on metre azalmasıyla açıklamak mümkün değildir. Çünkü her iki kıta ve adaları arasındaki denizler suyun bir kaç on metre alçalmasıyla ortadan kalkmayacak kadar derindir. Bu durum, insanın kıyıdan en az 50 deniz mili açılabilecek nitelikte deniz taşıtları yapabilmiş olması ve yeterli denizcilik bilgisine sahip olmasıyla açıklanmaktadır. Bu insanların hayvanların göç yolları üzerindeki akarsu vadilerinde 25 - 30 kişilik gruplar halinde ve mağaralarda veya hayvan postlarıyla örtülmüş barınaklarda yaşadıkları bildirilmektedir. Bugünkü bilimsel bulgular, insanın bir hominid atadan ayrılarak ve zaman içinde değişerek meydana geldiğini göstermektedir. Şnsanın bir maymundan türediğini gösteren herhangi bir delil bulunmamaktadır. Eğer insanın ortaya çıkışı böyle olsa idi, ARSEBÜK tarafından ifade edildiği gibi, maymunlardan arada bir insan meydana geldiğine tanık olmamız gerekirdi. Böyle bir olay olmadığı gibi, insanın ortaya çıkışı buraya kadar özetlendiği şekilde milyonlarca yıl süren bir evrim süreci sonunda olmuştur. Hominidler, genetik kompozisyonlarında tamamen rastlantısal olarak meydana gelen mutasyonlar arasından bulundukları çevre koşullarına en iyi yanıt verenleri gen havuzlarına ekleyerek birbirlerinden giderek farklılaşan populasyonlar meydana getirmişlerdir. Bunun sonucu olarak, maymunlar giderek daha maymun, insan ise giderek daha insan olma yolunda ilerlemektedirler. insan ve maymunlar Antropoidea alt takımı içinde yer alan farklı türler oldukları için, aralarında benzerlikler de bulunmaktadır. Örneğin, insanda belirlenen 1650 anatomik tarakterden 312 sinin insana özgü olmasına karşın; geriye kalan karakterlerden 385 inin Goril, 369 unun Şempanze, 354 ünün Orangutan, 117 sinin Gibbon ve 113 ünün diğer maymun türleriyle ortak olduğu bulunmuştur. Bu sonuca göre, anatomik özellikler bakımından insana en yakın antropoidin Goril olduğu ve diğer maymunlar arasında yapılacak bir insana yakınlık sıralamasının Şempanze, Orangutan ve Gibbon şeklinde olduğu görülmektedir. Buna rağmen, Şnsana en yakın maymunun Şempanze olduğunu gösteren bulgular da vardır. Örneğin, immünolojik bir çalışmada, Şnsan serumuna karşı Tavşanda elde edilen antiserumun Şempanze serumunda % 63 oranında çökelmeye neden olduğu ve Şempanze serumuna karşı Tavşanda elde edilen antiserumun da Şnsanda % 85 çökelmeye neden olduğu bulunmuştur. Bu sonuç, Şnsan ve Şempanze serum proteinlerinin önemli ölçüde biribirine yakın olduğunu göstermesine karşın; aynı yöntemin başka maymunlarla tekrarlanması, Şnsan serum proteinlerine olan yakınlığın Goril ve Orangutanda giderek azaldığını göstermiştir Biyokimyasal çalışmalar, Pongidae ailesi içinde Şempanzenin Şnsana daha yakın olduğunu göstermektedir. Örneğin, Şnsan ile maymun türleri arasında yapılan hemoglobin proteinlerinin karşılaştırması, Şnsanın Şempanze ile bir, Goril ile iki amino asidi bakımından farklı olduğunu göstermektedir. Sonuç olarak, canlılar alemi içinde bir Şnsan hücresi ile bir kara yosunu hücresi arasında bile morfolojik ve fizyolojik bakımdan pek çok benzerlik söz konusudur. Bu benzerlikler, bir Şempanze veya Goril ile Şnsan arasında var olan benzerliklerin sayısı ile kıyaslanamayacak kadar az sayıda olmakla birlikte; bu kadar fazla sayıdaki benzerliğe rağmen, Şnsanın Şempanze ya da Goril 'den meydana geldiğini söylemek olanaksızdır.

http://www.biyologlar.com/iki-ayak-uzerinde-yurumenin-gelismesi

ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA GENEL PRENSİPLER

Antibiyotikler tedavide en çok kullanılan ve kullanımında en çok hata yapılan bir ilaç grubudur. İnsan vücudunun her organında enfeksiyon gelişebileceğinden her daldaki hekimin antibiyotik kullanımını iyi bilmesi gerekir. Antibiyotiklere direnç gelişimi ve tedaviye yeni antibiyotiklerin girmesi gibi nedenlerle de bilgilerin devamlı yenilenmesi zorunludur. Antibiyotik kullanımında dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle sıralayabiliriz.1. Antibiyotik kullanma gerekliliğinin saptanmasıHastanın bir bakteriyel enfeksiyonu olmalıdır ya da profilaktik antibiyotik kullanımının gerekli olduğu bir durum olmalıdır ( cerrahi profilaksi, romatizmal ateş profilaksisi, kalp kapak hastasında invazif girişimler öncesi profilaksi gibi). Bakteriyel enfeksiyon olduğunu kanıtlayabilmek için mikroorganizmanın kültürde üretilmesi, değişik boyama yöntemleri ile bakterinin mikroskopik inceleme ile gösterilmesi, antijen ve antikor saptayan serolojik testler kullanılabilir. Klinik bulgular bazı bakteriyel enfeksiyonlar için tipik olmakla birlikte güvenilir değildir. Aynı klinik bulguları başka mikroorganizma enfeksiyonları veya enfeksiyon dışındaki hastalıklar da verebilir.Antibiyotiklerin etken izole edilip, duyarlılık testine göre ya da diğer laboratuvar testleri ile kanıtlanarak kullanılmasına kanıtlanmış bakteriyel enfeksiyon tedavisi denir.Ampirik antibiyotik tedavisi ise olası enfeksiyon etkenleri ve duyarlılık durumuna göre verilen tedavidir. Ampirik tedavi toplum kökenli ciddi enfeksiyonlar ( menenjit, sepsis), nozokomiyal ve nötropenik hastadaki enfeksiyonlarda erken antibiyotik verilmesinin yaşamsal önemi nedeniyle yapılmalıdır.Rutin kültür alınması, invazif girişim gerektirdiğinden önerilmeyen ve olası etkenleri bilinen enfeksiyonlarda( akut otit, akut sinüzit, beyin apsesi, osteomyelit) da ampirik tedavi tercih edilir. 2. Uygun antibiyotiğin seçilmesiBu aşamada mikroorganizma, hasta ve antibiyotikle ilgili faktörler gözden geçirilmelidir.Mikroorganizma ile ilgili faktörler.Hastalık etkeni nedir? İlk yanıtlanması gereken soru budur. Etkenin belirlenmesi için çeşitli yöntemler vardır. Gram boyası bunların en basiti olup, halen enfeksiyon tanısında altın standarttır. Örneğin pnömonide balgamın Gram boyasında PNL ve gram pozitif diplokokların görülmesi, pnömokoksik pnömoni tanısı için çok değerlidir. Akut bakteriyel menenjitte BOS un Gram boya ile incelenmesi yine etkenin erken tanımlanması açısından yararlıdır. Dışkıda PNL bulunması invazif bir ishal etkenini düşündürür. PNL yoksa toksik veya viral bir gastroenterit olabilir.Etkeni belirlemede esas yöntem kültürdür. Antibiyotik başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır. Kültür ve başka bir laboratuvar incelemesi yapma olanağı yok ise o zaman genel bilgilerden yararlanılır. Erişkin akut bakteriyel menenjitli bir hastada olası etkenlere ( meningokok, pnömokok) yönelik tedavinin başlanması örnek olarak verilebilir.Mikroorganizma ile ilgili değerlendirilmesi gereken diğer faktörler virulansı ve nozokomiyal ya da toplum kökenli bir mikroorganizma oluşudur. Çünkü nozokomiyal patojenler antibiyotiklere daha dirençlidir. Etken bakterinin antibiyotik duyarlılık durumu nedir? Yanıtlanacak ikinci sorudur.Etken izole edilmişse antibiyotik duyarlılık testi yapılarak uygun antibiyotik belirlenebilir.Bu amaçla aşağıdaki yöntemler kullanılır.Disk difüzyon yöntemi; hızlı üreyen aerob ve fakültatif anaerob bakteriler için önerilen, kolay, pratik, standartlara uygun yapılırsa halen tüm dünyada rutin laboratuvarlar için seçilen bir testtir.Antibiyotiğin inhibisyon etkisini ölçen kalitatif bir testtir.Minimal inhibitör konsantrasyon ( MIC ) ölçümü, Özel durumlarda (yeni antibiyotiklerin etkinlik araştırması, penisiline dirençli pnömokokların belirlenmesi gibi) yapılır Bu test te inhibisyonu ölçer, ancak kantitatif bir testtir.Minimal bakterisidal konsantrasyon (MBC) ise kantitatif ve bakterisidal etkiyi saptayan bir testtir. Rutinde kullanılmaz. Ancak nötropenik hasta gibi özel konakta, menenjit ve endokarditte tedavi başarısızlığında yapılması gerekebilir.Antibiyotik duyarlılık testi yapılamıyorsa etkenin veya olası etkenin duyarlılık durumuna göre antibiyotik başlanabilir. Bu durumda genel bilgilerden, ülkemizde yapılan çalışmalardan ve hastane enfeksiyonları için hastanede saptanan mikroorganizmaların duyarlılık durumunu içeren yerel verilerden yararlanılabilir. Hasta ile ilgili faktörlerYaş Böbrek fonksiyonları yaşla ilgili farklılıklar gösterir. Atılımı böbrekten olan antibiyotiklerin serumdaki yarı ömürleri yenidoğanlarda daha fazladır. Çünkü böbrek fonksiyonları yetersizdir. İlacın dozu buna göre ayarlanmalıdır.Yaşlılarda böbrek fonksiyonları dahil fizyolojik olaylarda gerileme vardır. BUN ve kreatinin değerleri normal olsa bile kreatinin klirensi düşüktür. Antibiyotiklere bağlı böbrek toksisitesi ( aminoglikozid toksisitesi gibi) bu nedenle daha sık görülür.Yaşlılarda izoniazid hepatotoksisitesi daha sıktır. Hipersensitivite reaksiyonları da daha sık görülür.Yeni doğanda hepatik fonksiyonlar yetersizdir. Glukronil transferaz enziminin yetersizliği nedeni ile kloramfenikol kullanılması halinde Gray sendromu adı verilen şok ve kardiyovasküler kollapsla seyreden bir tablo gelişebilir. Yeni doğanda sulfonamid ve seftriakson kullanılması kern ikterus tablosuna yol açar. Çünkü bu antibiyotikler proteine bağlanmakta bilirubinle yarışır. Sonuçta bağlanmamış bilirubin düzeyi artar.Tetrasiklinler gelişmekte olan kemik ve diş dokusunda biriktiği için 8 yaşından küçük çocuklarda kullanılmamalıdır. Kinolonlar kıkırdak toksisitesi ve artropati riski nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyon olmadıkça kullanılmamalıdır.Çocuklarda mide asiditesi düşüktür. Bu nedenle 3 yaşından küçük çocuklarda ve aklorhidrik hastalarda antibiyotik absorbsionu artar.Genetik ve metabolik bozukluklarGlikoz 6 fosfat dehidrogenaz ( G6PD) eksikliği olanlarda sülfonamidler ve kloramfenikol hemolize yol açar. Bazı hemoglobinopatilerde de sülfonamid kullanımı hemoliz riski nedeniyle sakıncalıdır.Diyabetli hastalarda antibiyotiklerin IM absorbsiyonu azalabilir.İdrarda yalancı şeker pozitıfliği görülebilir.Gebelik ve laktasyon Gebelikte penisilinler ( tikarsilin dışında ), sefalosporinler ve makrolidler kullanılabilecek antibiyotiklerdir. Tetrasiklinler teratojen etkisi yanı sıra gebede karaciğer nekrozu, böbrek yetmezliği ve pankreatitle seyreden ağır bir tabloya yol açabildiğinden kontrendikedir. Emziren anneden çocuğa geçen antibiyotik yan etkilere yol açabilir. Bu durum özellikle yenidoğanda sakıncalı antibiyotiklerin kullanımı ve bebeğin prematüre olması halinde çok önemlidir. İmmünsüpresyonİmmün süpresyonun durumuna göre olası etkenler farklıdır. Normal konakta hastalık oluşturmayan mikroorganizmalar etken olabilir. İmmün süpresif hastada ilaç toksisitesi daha çok görülür. Antibiyotikleri daha yüksek dozda, parenteral yoldan ve uzun süre vermek gerekebilir. Aşırı duyarlılıkKullanılacak antibiyotikle ilgili daha önce bir allerjik reaksiyon olup olmadığı sorgulanmalı ve seçim buna göre yapılmalıdır. Karaciğer ve böbrek fonksiyonları Antibiyotiklerin başlıca atılım yolları böbrek ve karaciğerdir. Antibiyotik kulllanılan  hastada ilacın atılım yolları dikkate alınarak , hastanın karaciğer ve böbrek fonksiyonları  araştırıldıktan sonra antibiyotik seçilmeli ve hasta toksisite açısından yakından izlenmelidir. Karaciğerde metabolize olan ilaçlar ( eritromisin, klindamisin,doksisiklin, nafsilin, seftriakson) böbrek yetmezliğinde doz ayarlamadan kullanılabilir. Bazı  antibiyotikler böbrek yetmezliğinde kreatinin klirensine göre dozları ayarlanarak kullanılabilir ( penisilinler, sefalosporinler, aminoglikozidler, glikopeptidler).Bazıları ise  kontrendikedir( tetrasiklin ).Karaciğer patolojisi olan hastalarda makrolidler, klindamisin,  kloramfenikol, doksisiklin dikkatle kullanılmalıdır. Antibiyotikle ilgili faktörler Antibiyotik seçiminde ilk dikkat edilecek konu seçilen antibiyotiğin kanıtlanmış veya olası bakteri için invitro etkin olmasıdır. Diğer bir konu ise klinik çalışmalarda seçilen antibiyotiğin bu enfeksiyon için etkinliği kanıtlanmış olmalıdır. Antibiyotiğin farmakokinetik özellikleri iyi bilinmelidir. Farmakokinetik ilacın absorbsiyonu, vücut kompartmanlarına dağılımı ve eliminasyonunu içerir. Kısaca invitro ideal koşullarda test ettiğimiz antibiyotiğin invivo koşullarda ne derece etkin olabileceğini tahmin etmemiz için farmakokinetik özelliklerini dikkate almamız gerekir.Diğer önemli bir konu ise antibiyotiklerin farmakodinamik özellikleridir. Etki mekanizması ve toksisite konularını içerir. Antibiyotiklerin bazıları bakteriyostatiktir, başka bir deyişle bakterinin çoğalmasını inhibe ederler ( klindamisin, kloramfenikol gibi). Bazıları ise bakterisidaldir. Bakterileri öldürürler. Bakterisidal etki antibiyotiklerde farklı özellikler gösterir. Konsantrasyona bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerin dozları arttırılınca bakterisidal etkileri artar. Aminoglikozidler ve kinolonlar bu özellikleri nedeniyle günde tek doz kullanılabilirler. Süreye bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerde, MBC üzerindeki düzeyin sürdürülmesi bakterisidal etki için gereklidir. Dozu arttırmanın bir yararı yoktur. Betalaktam antibiyotikler ve glikopeptidler böyledir.Postantibiyotik etki ( PAE) ilaç düzeyi MBC altına düştükten sonra da bir süre etkinliğin korunmasıdır. Kinolon ve aminoglikozidler 1-6 saat süre PAE etki gösterebilirler.İlaç konsantrasyonu arttıkça PAE artar. Karbapenemler de gram negatif bakterilere 2 saat süre PAE göstermektedir.Antibakteriyel ilaçlar mikroorganizma miktarının az olduğu erken dönemlerde daha etkilidir.Betalaktam ilaçlar bakterilerin hızlı üreme evresinde daha etkilidir.Oysa kinolonlar stasyoner evrede de etkilidir. Antibiyotik yan etkileri çok farklı organlarda görülebilir ( böbrek, karaciğer, kemik iliği, santral sinir sistemi gastrointestinal sistem) Bazı antibiyotiklerin birlikte kullanılan ilaçlarla etkileşerek toksisiteleri artar ve emilimleri bozulabilir.Antibiyotiklere direnç sorunuDirenç bir bakterinin antimikrobiyal ilacın öldürme veya üremeyi durdurucu etkisine karşı koyabilme yeteneğidir.Bakteriler antibiyotiklere doğal dirençli olabilirler ya da kazanılmış direnç gelişebilir.Bakterilerin antibiyotiklere direnç geliştirme mekanizmalarıHedef Değişikliği Bu mekanizma ile ilacın bağlandığı reseptör veya bağlanma bölgesinde değişiklikler sonucu direnç gelişmektedir.Hedef değişikliği , beta laktamlar ( Penisilin bağlayan proteinler (PBP) de değişiklik sonucu ilaca afinite azalması S. aureus, S. pneumoniae, N. meningitidis, E. faecium da penisilin direnci görülebilir.), kinolon, glikopeptid, makrolid, tetrasiklin ve rifampisine direnç gelişmesinde önemlidir. Enzimatik inaktivasyon Başta beta laktam ilaçları inaktive eden beta laktamazlar pek çok gram pozitif ve gram negatif bakterilerde direnç gelişiminde önemli rol oynar. Aminoglikozidleri inaktive eden asetilaz, adenilaz ve fosforilaz enzimleri, kloramfenikolü inaktive eden asetil transferaz ve eritromisini inaktive eden esteraz enzimleri de enzimatik dirençte önemli rol oynar.Bakteriyel membran değişiklikleriİç ve dış membran permeabilitesindeki değişikliklere bağlı olarak ya ilacın hücre içine alımındaki azalmadan ya da ilacın hızla dışarı atılmasını sağlayan aktif pompa sistemlerinden kaynaklanan dirençtir.Gram negatif bakterilerin dış membranlarındaki porin kanallarındaki değişiklikler özellikle P. aeruginosa nın beta laktam ilaçlara direnç kazanmasında önemli bir mekanizmadır. Dış zar geçirgenliğinin azalması kinolon ve aminoglikozid direncinde de önemlidir.İç membran ya da sitoplazmik membran geçirgenliğinin azalması aminoglikozidlere direç gelişmesinde önemli bir mekanizmadır.Aktif pompa sisteminden kaynaklanan direnç tetrasiklinler, kinolonlar,makrolidler, kloramfenikol ve beta laktamlara dirençte etkilidir ve pek çok bakteride bulunur. Antibiyotiklerin uygunsuz ve gelişigüzel kullanımı ile gerek toplum kökenli gerekse de hastane kökenli enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlar yaşanmaktadır.Gelişigüzel antibiyotik kullanımının sakıncaları:• Direnç gelişimi• Toksik ve allerjik etkiler• Hastalık tanısının maskelenmesi• Yüksek maliyet• Sonuç alınmada gecikme. Hekime ve ilaca güvensizlik• Süper enfeksiyon ( Dirençli bakterilere bağlı yeni enfeksiyon gelişimi)Antibiyotik tedavisinde başarısızlık. Bu sonuca ulaşmak için hastada klinik düzelme görülmemesi veya hastanın klinik olarak kötüleşmesi gerekir. Bu durumda aşağıdaki durumlar düşünülmelidir.• Hastalık tanısı doğru değildir. ( Hastanın bakteriyel enfeksiyonu yoktur, ya da enfeksiyon dışında bir hastalığı vardır.)• Mikroorganizma doğru tanımlanmamıştır.• Polimikrobiyal ( aerob- anaerob) enfeksiyon vardır.• Bakteri tedavi sırasında direnç geliştirmiştir.• Süper enfeksiyon gelişmiştir.• Antibiyotik enfeksiyon yerine ulaşamamaktadır.• Yetersiz doz, yetersiz süre veya uygun olmayan veriliş yolu kullanılmıştır.Antibiyotik kombinasyonlarıBirden fazla antibiyotiğin birlikte kullanılmasıdır. Antibiyotik kombinasyonları; aditif ( İlaçların etkisi tek başına kullanıldıklarında elde edilen etkilerinin toplamı kadardır.), sinerjik (İlaçların toplam etki üzerinde bir antibakteriyel etkinlik göstermesidir) antagonistik( İlaçların toplamlarından daha düşük bir etkinlik göstermesidir) etki ile sonuçlanabilir.İdeali sinerjik etki sağlamak ve antagonistik etkiden kaçınmaktır. İmmün sistemi normal konakta birçok enfeksiyon tek bir antibiyotikle tedavi edilebilir. Antibiyotik kombinasyonları ancak gerekli olduğu durumlarda yapılmalıdır. Bu durumlar aşağıda belirtilmiştir.• Sinerjik etki sağlamakKlinik olarak sinerjik etkisi kanıtlanmış kombinasyonlar kullanılmalıdır. Beta laktam ve aminoglikozid kombinasyonları, beta laktam ve beta laktamaz inhibitörü kombinasyonları, trimetoprim ve sulfametoksazol kombinasyonları sinerjik kombinasyonlardır.• Ciddi enfeksiyonların başlangıç tedavisi olarak daha geniş bir spektrum elde etmek• Direnç gelişimini önlemek Tüberküloz ilaçları direnç gelişimini önlemek ve sinerjik etkileri nedeni ile kombine kullanılır.• İlaçları daha düşük dozda kombine ederek toksisiteyi azaltmak Cryptococcus neoformans menenjitinde amfoterisin B ve 5-flusitozinin düşük dozlarda kombinasyonu klinik olarak etkinliği kanıtlanmış bir uygulamadır.• Polimikrobiyal enfeksiyonların tedavisiAspirasyon pnömonisi, akciğer ve beyin apseleri, abdominal enfeksiyonlar ve diyabetik ayak enfeksiyonları aerob ve anaerob bakterilerin etken olduğu enfeksiyonlardır. Tek bir antibiyotikle bu spektrum kavranamazsa aerob-anaerob etkili iki ilaç kombine edilir. Antibiyotik kombinasyonları yaparken antagonistik etkiden kaçınılmalıdır.Penisilin tetrasiklin kombinasyonu antagonistiktir. Eritromisin, kloramfenikol, linkomisin ve klindamisin kendi aralarında antagonistiktir. Penisilin ve kloramfenikol kombinasyonu invitro antagonistik iken invivo,örneğin menenjit tedavisinde yüksek dozlarda bu etki görülmez. ANTİBİYOTİKLERİN KLİNİK KULLANIMLARI Bu başlık altında klinik kullanımda olan bazı antibiyotiklerin etki spektrumları, seçildiği enfeksiyon hastalıkları, önemli yan etkileri ve mikroorganizmaların bu antibiyotiklere geliştirdikleri direnç şekilleri ele alınacaktır. BETA LAKTAM ANTİBİYOTİKLER Beta laktam antibiyotiklerin hepsi 4 üyeli β- laktam halkasına sahiptir. Bakterilerin hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki ederler. Bu grupta penisilinler, sefalosporinler, karbapenemler ve monobaktamlar yer almaktadır. PENİSİLİNLER Penisilin grubu aşağıdaki başlıklar altında ele alınacaktır. Doğal penisilinler Penisilin G Penisilin VPenisilinaza dirençli penisilinler (oksasilin, dikloksasilin, nafsilin, metisilin)Aminopenisilinler ( ampisilin, amoksilin)Karboksi penisilinler Karbenisilin TikarsilinGeniş spektrumlu penisilinler Azlosilin Mezlosilin PiperasilinBeta laktam-betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları(Ampisilin-sulbaktam, amoksisilin- klavulanik asit, tikarsilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam) Doğal penisilinlerEtki spektrumuGram pozitif koklar A grubu streptokoklar,viridans streptokoklar, Streptococcus pneumoniae (dirençli suşlar coğrafi farklılıklar gösterir)Gram negatif koklar Neisseria meningitidisGram pozitif aerob basiller Pasteurella multocida, Bacillus anthracisGram pozitif anaerob bakteriler Clostridium, Fusobacterium, Actinomyces türleriSpiroketler Treponema pallidum, Borrelia türleri Leptospira türleri, Listeria monocytogenesKlinik kullanımı Streptokokların neden olduğu farenjit, erizipel, pnömoni, sepsis, menenjit, endokardit, kemik ve yumuşak doku enfeksiyonları Meningokoksik menenjit, tetanoz, gazlı gangren, aktinomikoz, şarbon, leptospiroz, Listeria enfeksiyonları, sifilizKlinik sunumu Penisilin G, parenteral, IV yolla, 4-6 saatte bir uygulanır. Prokain penisilin G , sadece IM olarak kullanılır. Penisilin V, mide asidinden etkilenmeyen tek penisilin olup oral yoldan kullanılır.Streptokoksik farenjitte ve ağır olmayan infeksiyonlarda verilebilir.Farenjitte 10 günden az kullanımı etkili değildir. Benzatin penisilin G , IM yoldan 3 haftada bir uygulanan bir depo penisilindir. Streptokokal farenjit , romatizmal ateş profilaksisi ve sifilizde kullanılır. Penisilinaza dirençli penisilinlerEtki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar (MSS) Doğal penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı MSS un etken olduğu veya şüphelenildiği enfeksiyonlar (endokardit, sepsis, osteomyelit, yumuşak doku infeksiyonları ,menenjit vs) Aminopenisilinler Ampisilin, amoksisilin Etki spektrumu Enterokoklar, Haemophilus influenzae (beta laktamaz yapmayan) Moraxella catarrhalis (beta laktamaz yapmayan) Salmonella typhi, Shigella türleri (duyarlılığı coğrafi farklılık gösterir) E. coli ve Proteus türleri Doğal penisilinlerin etki spektrumu Klinik kullanımı Akut otitis media, akut sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi (beta laktamaz yapan suşlar ve penisiline dirençli pnömokoklar etkense uygun değil), enterokok enfeksiyonları ve özellikle  gebelerin üriner infeksiyonlarında kullanılabilir. Karboksi penisilinler ve üreidopenisilinlerKarbenisllin,tikarsilin(karboksi penisilinler)Azlosilin,mezlosilin,piperasilin(üreidopenisilinler) Geçmişte pek çok gram negatif çomağa ve Pseudomonas türlerine etkin olan bu ajanlar hastanelerde gelişen yaygın direnç nedeni ile duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça ampirik olarak önerilemez Betalaktam ve betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları Ampisilin sulbaktam , amoksisilin klavulanik asit Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklarH.influenzae M.catarrhalisStreptokok ve enterokok türleriE. coli, Klebsiella ve Proteus türleriNeisseria türleri ( N. gonorrhoea dahil)Anaeroblar ( Bacteroides fragilis dahil)Aminopenisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Otitis media ,sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi , hayvan ısırmaları, yumuşak doku  enfeksiyonları(diyabetik ayak enfeksiyonları), osteomyelit, septik artrit, abdominal ve pelvik enfeksiyonlar (hafif, hastane dışında gelişen), üriner infeksiyonlar (duyarlı suşlara)ve gonorede kullanılabilir. Klinik sunumu Her iki kombinasyonun da oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Tikarsilin klavulanik asit Etki spektrumu Beta laktamaz yapan S. aureus, gram negatif çomaklar,bazı Pseudomonas aeruginosa türleri, anaeroblar (Bacteroides türleri dahil), amino penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Polimikrobiyal infeksiyonlar İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,polimikrobial yumuşak doku infeksiyonları Piperasilin – tazobaktam Etki spektrumu Tikarsilin klavulanik aside benzer,ancak etkinliği daha fazla olup, karbapenemlerle karşılaştırılabilirKlinik kullanımı İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,ciddi yumuşak doku infeksiyonları, baş boyun  enfeksiyonları , nozokomiyal enfeksiyonlar ve başka polimikrobiyal enfeksiyonlardır. Penisilinlerin yan etkileri • Aşırı duyarlılık ( basit deri reaksiyonu, anafilaksi)• Diğer beta laktam ilaçlarla çarpraz aşırı duyarlılık görülebilir.• Nötropeni, trombositopeni• Renal toksisite• Transaminaz yüksekliği• Gastrointestinal yan etkiler ( bulantı, kusma, pseudomembranöz enterokolit)• Nörotoksisite ( Yüksek doz penisilin G ile konvülzüyon ) SEFALOSPORİNLER Etki spektrumları farklı birinci, ikinci , üçüncü ve dördüncü kuşak sefalosporinler klinik kullanımdadır.Birinci kuşak sefalosporinler ( Sefazolin)Etki spektrumu Streptokoklar, metisiline duyarlı stafilokoklar, E. coli ve Klebsiella türleri Klinik kullanımıMetisiline duyarlı stafilokok enfeksiyonları ve streptokokal enfeksiyonlarda ( deri ve yumuşak doku enfeksiyonları , endokardit, septik artrit, osteomyelit ) ve kolorektal cerrahi dışında cerrahi profilakside kullanılabilir. İkinci kuşak sefalosporinler ( Sefuroksim, sefoksitin)Sefuroksimin oral ( sefuroksim aksetil) ve parenteral formları mevcuttur. Sefoksitin sadece parenteral uygulanır.Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar, streptokoklar, Haemophilus influenzae , Neisseria gonorrhoae ye etkilidir. Gram negatif enterik bakterilere etkinliği birinci kuşak sefalosporinlerden daha yüksektir.Sefoksitin sefamisin grubundan bir sefalosporin olup gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere etkindir.Klinik Kullanımı Sefuroksim, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları ( otit, sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, pnömoni ), üriner enfeksiyonlarda kullanılabilir.Sefoksitin, çok ağır seyirli olmayan intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlarda tercih edilebilir. Üçüncü kuşak sefalosporinler Seftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim, anti pseudomonal etkili sefoperazon sulbaktam ve seftazidim parenteral olarak kullanılır. Sefiksim oral kullanılabilen bir sefalosporindir.Etki spektrumuSeftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim etkinliği birbirine benzer. Gram negatif enterik bakterilere, H. influenzae, Streptococcus pneumoniae, Nesseria meningitidis, N. gonorrhoae ye etkilidir. Antistafilokokal etkinliği yeterli değildir.Seftazidim ve sefoperazon- sulbaktam , Pseudomonas aeruginosa ya etkili sefalosporinlerdir.Son yıllarda ,özellikle hastane kökenli enterik bakterilerin çoğu üçüncü kuşak sefalosporinleri inaktive eden geniş spektrumlu beta laktamaz enzimleri sentezlemektedir ve bu nedenle etkinliklerinde önemli azalma görülmektedir.Klinik kullanımı•Gram negatif çomakların neden olduğu enfeksiyonlar ( bakteriyemi, sepsis, üriner enfeksiyon, nozokomiyal pnömoni) , abdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerob bir ilaçla kombine edilmelidir, safra yolları enfeksiyonlarında safraya yüksek oranda geçen sefaperazon ve seftriakson tercih edilmelidir )• Nötropenik ateş ( hastanedeki direnç durumu dikkate alınarak antipseudomonal sefalosporinler, aminoglikozidlerle birlikte veya tek başına kullanılabilir. )• Yeni doğan menenjiti ( sefotaksim tercih edilmeli, Listeria monocytogenes olasılığı için ampisilinle kombine edilmelidir.)• Çocuk ve erişkin yaş grubunda akut bakteriyel menenjit• 50 yaşın üzerinde akut bakteriyel menenjit ampirik tedavisinde ( ampisilinle kombine edilmelidir. )• Gonore ve şankroid ( tek doz seftriakson )• Lyme hastalığı santral sinir sistemik tutulumunda ( seftriakson ) Dördüncü kuşak sefalosporinler (sefepim)Sefepim, üçünçü kuşak sefalosporinlerin çoğunu inaktive eden geniş spektrumlu betalaktamazların çoğuna stabil olduğundan, bu enzimleri sentezleyen gram negatif enterik bakterilerin çoğuna etkindir. Nozokomiyal enfeksiyonlarda, nötropenik ateşte tercih edilir. P. aeruginosa ya etkindir. Anti stafilokokal etkinliği üçüncü kuşak sefalosporinlerden daha iyidir. Anaerob bakteri enfeksiyonları için uygun bir seçim değildir. Sefalosporinlerin yan etkileri• Aşırı duyarlık reaksiyonları Anafilaksi, anjioödem nadirdir. Makülopapüler döküntü, ürtiker ve eozinofili görülebilir. İlaç ateşi sıktır.• Kanama metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan (sefoperazon) sefalosporinler K vitamini sentezini inhibe ederek protrombin zamanını uzatırlar. Kanama komplikasyonu K vitamini ile önlenebilir.• Disülfiram benzeri reaksiyon Alkolle birlikte kullanımında taşikardi, terleme, bulantı, kusma, dispne ,hipotansiyon ve kofüzyon görülebilir. Sefoperazon gibi metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan sefalosporinlerin kullanımında saptanır.• Trombositopeni, nötropeni , Coombs testi pozitifliği• Renal toksisite• Transaminaz, alkalen fosfotaz yüksekliği ( sefoperazon, seftriakson)• Gastrointestinal yakınmalar• Kolesistit benzeri tablo ( seftriaksona bağlı safra çamuru oluşması ile ilişkili bulunmuştur.)• Yeni doğanda kern ikterus ( seftriakson)• Tromboflebit ve enjeksiyon yerinde ağrı• Süper enfeksiyonlar ( enterokok, pseudomonas ve kandida enfeksiyonları ) MONOBAKTAMLAR Bu gruptaki tek antibiyotik sentetik bir monobaktam olan aztreonamdır.AztreonamEtki spektrumu Dar spektrumlu olup sadece gram negatif bakterilere etkilidir.Beta laktamaz yapımını indüklemediğinden başka bir beta laktamla kombine edilebilir.Klinik kullanımı Aztreonamın duyarlı olduğu gram negatif bakteri enfeksiyonları  ( bakteriyemi, sepsis, pnömoni, üriner enfeksiyon ), intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerobik bir antibiyotikle kombine edilmelidir) .Yan etkileri Aztreonam yan etki oranı düşük, emniyetli bir antibiyotiktir. Başka bir beta laktam ilaca aşırı duyarlılığı olanlarda, çarpraz reaksiyon olasılığı çok düşük olduğundan aztreonam kullanılabilir.   GLİKOPEPTİDLER MAKROLİDLER Eritromisin, makrolidlerin en eski üyesidir.Yeni makrolidlerden ülkemizde klaritromisin, roksitromisin, azitromisin ve diritromisin klinik kullanımdadır.Spiramisin toksoplazmozda tercih edilen bir makroliddir Sadece klaritromisinin parenteral formu bulunmaktadır.Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe ederek etki gösterirler. Bakteriyostatik olup yüksek konsantrasyonları bakterisidal etki gösterir.İntraselüler ve solunum salgılarında yüksek konsantrasyonlara ulaşır, kan düzeyleri düşüktür. Makrolidlerin ilk seçim olduğu durumlar• Mycoplasma pneumoniae pnömonisi• Chlamydia pneumonia pnömonisi• Legionella pnömonisi• Boğmaca, difteri• Penisiline allerjik hastalarda; GAS infeksiyonları, romatizmal ateş profilaksisi, yumuşak doku infeksiyonları, sifiliz• Toplum kökenli pnömoniler(riskli olmayan genç hastalarda)• Genital Chlamydia enfeksiyonları• Ureaplasma urealyticum enfeksiyonları,• Campylobacter jejuni enfeksiyonları Azitromisin, günde tek doz kullanılır.Gastrointestinal yan etkileri eritromisinden daha azdır.Kısa süreli tedavileri elverişlidir. Atipik Mycobacterium türlerine ve Toxoplasma  gondii ye etkilidir. Klaritromisin, günde iki kez kullanılır, yan etkileri azdır Farenjit, akut maksiller sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, toplum kökenli pnömoniler, Mycobacterium avium kompleksi (MAC) ve Helicobacter pylori enfeksiyonlarında (FDA onaylı) tercih edilebilir.Yan etkileriEritromisinin gastrointestinal yan etkileri oldukça fazladır.Bulantı, karın ağrısı ve ishal görülebilir. Yeni makrolidlerde bu yan etki daha azdır.Emniyetli bir antibiyotik olup gebede ve çocuklarda kullanılır. Kolestatik hepatit ve ototoksisite diğer yan etkileridir. LİNKOZAMİDLER Linkozamid grubunda linkomisin ve klindamisin yer alır. Klindamisin absorbsiyonu daha iyi ve antibakteriyel etkinliği daha güçlü olması nedeniyle tercih edilir. Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe eder. Makrofaj ve PNL içinde yüksek konsantrasyonlara ulaşır. BOS a geçmez. Oral ve parenteral preparatları mevcuttur.Antibakteriyel spektrumu ve klinik kullanımı Gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere, Propionobacterium türlerine, streptokok ve stafilokoklara etkilidir. Başlıca anaerob enfeksiyonlarda, intraabdominal, pelvik enfeksiyonlarda gram negatif enterik bakterilere etkili antibiyotiklerle kombine olarak kullanılabilir. Stafilokokal ve streptokokal enfeksiyonlarda alternatif ilaçtır. Aspirasyon pnömonisi ve akciğer apsesinde anaerob etkinliği nedeniyle seçilebilir. Diyabetik ayak enfeksiyonları ve osteomyelitlerinde kombine tedavide kullanılabilir. Aknede topik preparatları etkin bulunmuştur.Klindamisin ayrıca antiparaziter bir ilaçtır. Bu alanda en önemli kullanımı toksoplazmoz ve babezyozdur.Yan etkileriEn önemli yan etkileri bulantı , kusma, ishal gibi gastrointestinal yan etkileridir. Pseudomembranöz enterokolitin en önemli nedenlerinden biridir.Diğer yan etkileri, hepatotoksisite ve kemik iliği inhibisyonudur. AMİNOGLİKOZİDLER Bu gruptan ülkemizde bulunanlar; streptomisin, kanamisin, neomisin, streptomisin, gentamisin, tobramisin, netilmisin, amikasin ve izepamisindir. Aminoglikozidler bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etkili olan bakterisidal antibiyotiklerdir.Beta laktam ilaçlarla kombinasyonu sinerjiktir.Ancak aynı solusyon içinde verildiğinde inaktive olabilirler. BOS a geçmezler, bu nedenle menenjitte intratekal veya intraventriküler verildiğinde etkili olabilirler. Asit ortamda inhibe olduğundan apse ve itihaplı bronş sekresyonlarında aktivitesi azalır. Klinik kullanımı Neomisin, barsak bakterilerinin inhibisyonu gereken hepatik koma ve abdominal cerrahi öncesi barsak temizliği amacı ile oral olarak kullanılan bir aminoglikoziddir.Kanamisin dirençli tüberküloz olgularında tercih edilir.Streptomisin brusellozda tetrasiklinle birlikte, tüberkülozda, enterokok ve viridans streptokoklara bağlı endokarditte penisilin veya vankomisinle kombine olarak kullanılır. Veba ve tularemide ilk seçenektir.Diğer aminoglikozidler, daha çok gram negatif enterik bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda ,genellikle kombinasyon tedavisi olarak kullanılırlar. Bu enfeksiyonların başında nozokomiyal enfeksiyonlar ( pnömoni, sepsis, üriner enfeksiyonlar, osteomyelit, septik artrit) gelmektedir.Nötropenik ateşte antipseudomonal beta laktam bir ilaçla kombinasyonu önerilir. Abdominal , pelvik enfeksiyonlarda, diyabetik ayak enfeksiyonlarında anaerob etkili bir antibiyotikle kombine edilmelidir.Aminglikozidlerin günde tek doz kullanımları.Aminoglikozidler konsantrasyona bağlı bakterisidal etki ( doz arttıkça öldürme gücü artar) ve post antibiyotik etki ( PAE)( doz arttıkça PAE artar)leri nedeniyle günde tek doz kullanım için uygundur. Günlük doz bir seferde uygulanır. Bu durumda toksik etkilerin artmadığı saptanmıştır. Yan etkileriEn önemli yan etkileri nefrotoksisite ( doza bağlı; doz arttıkça toksisite artar) ve ototoksisite ( işitme kaybı, vestibüler toksisite) dir.Nefrotoksisite genellikle ilacı kesince düzelmesine karşın ototoksisite irreverzibldir. Netilmisin en az toksiktir. TETRASİKLİNLER Tetrasiklinler protein sentezi inhibitörü bakteriyostatik antibiyotiklerdir. Ülkemizde sadece oral formları bulunmaktadır. Doksisiklin uzun etkili bir tetrasiklin türevi olup günde iki kez kullanılma avantajına sahiptir. Klortetrasiklin ve oksitetrasiklin türevleri altı saatte bir kullanılırlarKlinik kullanımıBrusellozda streptomisin ve rifampisinle kombine olarak, Chlamydial pelvik inflamatuar hastalıkta, kolera, leptospiroz, Lyme hastalığı, psittakoz, trahom, veba, Rickettsia enfeksiyonları ve nongonokoksik üretritte ilk seçenek olarak kullanılır.Mycoplasma pnömonisi, sifiliz , gonore, şarbon, tularemi, akne ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif ilaçtır.Yan etkileriTetrasiklin çocuklarda dişlerde lekelenme ve iskelet gelişiminde duraklamaya yol açtığından 8 yaş altında kullanılmaması önerilmektedir. Gebede akut karaciğer yetmezliğine yol açabilir.Ayrıca deri döküntüleri, fotosensitivite ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.Gastrointestinal yan etkileri, özofagusta ülserasyonlar görülebilir. Doksisiklin böbrek hastalarında doz ayarlanmadan kullanılabilir. Tetrasiklinlerin absorbsiyonu süt ürünleri , demir, kalsiyum ve magnezyum içeren antiasitlerle ve simetidinle azalır. TRİMETOPRİM SÜLFAMETOKSAZOL ( TMP-SMZ) TMP- SMZ, bakteri nukleik asit sentezi için gerekli folik asit sentezini iki farklı basamakta inhibe eden kombine bir antibiyotiktir. Oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Klinik kullanımı Toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonlarda etken mikroorganizmalar başta E. coli olmak üzere gram negatif bakterilerdir. Ülkemizde bu bakterilerde TMP-SMZ a önemli oranda direnç olduğundan duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça seçilmemelidir. Aynı nedenle prostatit tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Akut sinüzit, otit ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif bir antibiyotiktir.Salmonella ve Shigella enfeksiyonlarının ampirik tedavisinde ülkemizdeki direnç sorunu nedeniyle kullanılmamalıdır. Tifo tedavisinde alternatif olarak, kolera tedavisinde ampirik olarak seçilebilir.Ayrıca Pneumocystis carinii pnömonisi, Nocardia enfeksiyonları ve Toxoplasma gondii enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır. Organ transplantasyonu yapılan ve HIV enfeksiyonu olan hastalarda yukarıda belirtilen enfeksiyonların profilaksisi amacıyla tercih edilir. Brusellozda kombine tedavide yer alabilir.Yan etkileriKern ikterus riski nedeniyle gebelikte, iki aydan küçük bebeklerde ve süt veren annelerde kullanılmamalıdır. Gastrointestinal semptomlar, deri döküntüleri ( Steven Johnson sendromu ) kemik iliği süpresyonu, karaciğer ve böbrek toksisitesi başlıca yan etkileridir. KLORAMFENİKOL ve FFENİKOLLER Bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etki gösterir. Oral ve parenteral formları klinik kullanımdadır.Klinik kullanımıKloramfenikol lipofilik olduğundan BOS a iyi geçer. Bakteriyel menenjit etkenlerine bakterisidal etki gösterir. Beta laktam allerjisi olan hastalarda menenjit tedavisinde kullanılabilir.Tifo tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Tifoda alternatif olarak kullanılabilir. Anaerob etkinliği nedeniyle abdominal enfeksiyonlarda ve beyin apsesinde penisilinle kombine olarak kullanılabilir. Ayrıca epidemik tifüs, Q ateşi, veba , tularemi, listeria ve melioidoz tedavisinde kullanılabilir. Göz tabakalarına ve aköz hümöre geçişi iyi olduğundan göz enfeksiyonlarında lokal olarak kullanılabilir. Kloramfenikol günümüzde ancak alternatif tedavilerde kullanılabilecek bir antibiyotiktir.Yan etkileriEn önemli yan etkileri doza bağlı olarak gelişen anemi, lökopeni ve trombositopeni ve dozla ilişkisiz idiosenkrazik bir reaksiyon olan aplastik anemi gibi hematolojik yan etkileridir. Yeni doğanda kloramfenikolü detoksifiye eden glukronil transferaz enzimi yetersiz olduğundan gri bebek sendromu ( kardiyovasküler kollaps) gelişebilir. Gastrointestinal semptomlara yol açabilir. Tifo tedavisinde parçalanan bakterilerden açığa çıkan endotoksinin dolaşım yetmezliğine yol açmasıyla Herxheimer reaksiyonu adı verilen tablo nadiren gelişebilir. Diğer bildirilen yan etkiler başağrısı, konfüzyon, optik nörit ve periferik nörit gibi nörotoksik bulgulardır. KİNOLONLAR Bu grubun ilk üyesi olan ve birinci kuşak kinolon olarak adlandırılan nalidiksik asit üriner enfeksiyonlar ve bakteriyel ishallerde kullanılmış dar spektrumlu bir antibiyotiktir.İkinci kuşak kinolonlar daha geniş spektrumlu olup gram negatif çomaklar dışında, stafilokoklara, Haemophilus ve Moraxella türlerine, atipik pnömoni etkenlerine ( Mycoplasma, Legionella, Chylamydia türleri ), genital enfeksiyon etkenlerine ( Mycoplasma, Ureoplasma, Chylamidia , Neisseria türleri) , Mycobacterium tuberculosis ve Brucella gibi pek çok bakteriye etkindir.Bu grupta en çok klinik deneyim olan kinolonlar; siprofloksasin ve ofloksasindir.Bu gruptan diğer kinolonlar ise pefloksasin, enoksasin ve norfloksasin dir. Pefloksasin ve ofloksasin BOS a geçişi en iyi olan kinolonlardır. Siprofloksasin P. aeruginosa ya en etkin kinolondur.M. tuberculosis e en etkili kinolon ofloksasindir.İkinci kuşak kinolonların streptokoklara ve anaerob bakterilere etkinliği azdır. Üçüncü kuşak kinolonlar ın spektrumu streptokoklar ( S. pneumoniae dahil) lehine genişlemiş olup bu grup kinolonlar toplum kökenli solunum sistemi enfeksiyonlarında kullanılabilirler. Bu gruptan ülkemizde bir ofloksasin türevi olan levofloksasin bulunmaktadır. Dördüncü kuşak kinolonlar ( bazı kaynaklarda üçüncü kuşak kinolonların ikinci grubu) ise üçüncü kuşak kinolonların etki spektrumuna ek olarak anaerob bakterilere olan etkinlikleri nedeniyle dikkati çekmektedirler. Bu gruptan ülkemizde moksifloksasin bulunmaktadır. Günümüzde pek çok yeni kinolon ile ilgili araştırmalar devam etmektedir. Klinik kullanıma sunulan pek çok kinolonun ise yan etkileri nedeniyle imali durdurulmuştur. ( Grepafloksasin, trovafloksasin, temafloksasin vb.)Klinik kullanımıGastrointestinal enfeksiyonlar : Tifo,paratifo gibi salmonella enfeksiyonlarında, , invazif bakteriyel gastroenteritlerde, kolerada seçilecek antibiyotikler ikinci kuşak kinolonlardır. Ayrıca anaerob antibiyotiklerle kombine edilerek abdominal ve pelvik enfeksiyonlarda kullanılabilirler.Üriner sistem enfeksiyonları: Basit sistitler, komplike üriner sistem enfeksiyonları ve akut prostatitlerin tedavisinde ve profilaksisinde seçilecek antibiyotiklerdir.Genital enfeksiyonlar: Gonokoksik ve nongonokoksik üretritlerde uygun alternatif ilaçlardır.Solunum sistemi enfeksiyonları:Toplum kökenli pnömonilerde ve kronik bronşit akut alevlenmelerinde pnömokoklara etkili olan levofloksasin ve moksifloksasin kullanılabilir. Nozokomiyal pnömonilerde siprofloksasin özellikle Pseudomonas türlerine en etkili olması nedeniyle tercih edilir.Kemik ve eklem enfeksiyonları:Kronik osteomyelitin uzun süreli tedavisinde kinolonlar iyi bir oral tedavi seçeneğidir. Kemik dokusuna geçişlerinin iyi olması da seçilmeleri için önemli bir nedendir. Diğer klinik kullanım alanları tüberküloz, bruselloz ve meningokoksik menenjit profilaksisidir. Diyabetik ayak ve dekübit yara enfeksiyonlarında anaeroblara etkili ilaçlarla kombine edilerek kullanılabilir.Yan etkileriEn sık gastrointestinal yan etkiler görülür. Baş ağrısı , baş dönmesi, konfüzyon gibi nörolojik bulgulara yol açabilir. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlarla birlikte konvülziyon gelişebilir. Hayvan deneylerinde artropatiye yol açması nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyonu olmadıkça kullanımı kontrendikedir. Tendinit ve tendon rüptürü de nadir yan etkileri arasındadır. Allerjik yan etkiler ve fotosensitiviteye yol açabilir. Kinolonların emilimi antiasitler, sükralfat ve diğer metal içeren ilaçlarla azalır. Bu nedenle ilaçların en az iki saatlik aralıkla alınması önerilir. Teofilin ve kafeinle birlikte kinolonlar alınırsa belirtilen ilaçların kan düzeyi artarak toksisite bulguları ortaya çıkabilir.Ofloksasin ve levofloksasin belirtilen etkileşimin en az görüldüğü kinolonlardır.  

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-kullaniminda-genel-prensipler

Aminoglikozidler

Duyarlı organizmalara karşı konsantrasyona bağlı bakterisidal aktivite gösterirler.Bazısı P.aeriginosa ve diğer Gr(-) basillere,bazısı Mycobakterilere etkilidir.Paramomisin kolonun protozea enfeksiyonlarında,Spektinomisin N.gonorhae tedavisinde kullanılmıştır.Aerob Gr(-) basil ve Gr(+) koklara etkisi Penisilinler veya Sefalosporinlerle additif veya sinerjistik olabilir.Rezistans az düzeydedir ve tedavi sırasında ortaya çıkışı nadirdir. Nefrotoksisite,ototoksisite ve nöromuskuler blokaj potansiyelleri vardır.Alerjik reaksiyonlar nadirdir. İsimler ve kaynaklar:Kimyaya giriş Neomycin,Kanamycin,Gentamisin fermentasyon ürünüdür.Amikacin,Netilmicin,Dibekacin, İsepamisin doğal ürünün semisentetik deriveleridir. Yapı Aminosiklitol denen amino grubu taşıyan 6 üyeli halka vardır.Spektinomisin aminosiklitol halkasına karşın amino şeker veya glikozitik bağı olmamasıyla farklıdır. Neomycin,Paramomycin ve Kanamycin ailesi(Kanamycin,Tobramycin,Amikasin,Dibekacin) Streptomycesten,Gentamisin Microspora türünden elde edilmiştir. Amikacin kanamisin A nın,Netilmisin sisomicinin semisentetik türevleridir. Amino veya hidroksil gruplarının uzaklaştırılması antibakteriyel ve toksik potansiyellerinin kaybına yol açar. Kimyasal karakterleri Suda iyi çözünür,organik solventlerde çözünmezler.Bu lipit içeren hücre membranlarından sınırlı geçişlerini açıklar. Yapıları dondurma,4 saat 100°C ye kadar ısıtma veya çözücü pH sını birkaç saat 3 ten 12 ye kadar değişmesiyle bozulmaz.pH 7.4 te fazlaca (+) tirler veya katyoniktirler. (+) yük antimikrobial aktivite ve toksisiteye sebep olur.Antimikrobial aktivite alkalin pH lı ortamda artar,asidik pH da azalır;birçok enfekte dokunun asidik ortamı aminoglikozid monoterapisinin zayıf etkinliğinden sorumlu olabilir. b-laktam antibiyotiklerle kimyasal etkileşirler,antibakteriyal etkileri kaybolur.İnfüzyondan önce aynı solüsyonda karıştırılmamalıdır. Antimikrobial etki mekanizması Bakteri dış membrana bağlanmaları pasiftir ve enerji gerektirmez.Sonuçta hücre duvarında delikler açılır ve geçirgenliği değişir.Hücre duvarından uptakei ve penetrasyonu aerobik ve enerji bağımlı aktif transport mekanizmasıyla olmaktadır.Bu yüzden aktiviteleri anaerobik ortamda çok azalır. Membranı geçtikten sonra ilaçlar irreversible olarak bakteri stoplazmasına hapsolur. Enerji bağımlı faz İyonik bağlanmadan sonra uptake enerji bağımlı yavaş başlangıç fazı ve takip eden hızlı faz olarak ikiye ayrılabilir.İkiside enerji bağımlıdır.EDP-1;Ca ve Mg gibi divalan katyonlarla, hiperosmolarite ile,düşük pHta,anaerob ortamda inhibe olabilir.Apselerin anaerob ortamında, idrarın hiperozmolar asidik olması durumunda etkileri azalır. Birçok bakteri EDP-2nin %25ten fazlasının tamamlanmasıyla ölümcül yara alır.External aminoglikozid konsantrasyonu arttıkça ilacın içerde EDP-2yi tetikleyecek konsantrasyonu daha çabuklaşır. Aminoglikozid-Ribozom birleşimi Bakterial ribozomun 30sdeki 16s bölümüne irreversible bağlanarak protein sentezinin başlangıcını bloklayıp bakterisidal etki gösterir.Bu açıklama Makrolidler,Linkozamidler, Kloramfenikol,Tetrasiklin gibi diğer protein sentezi inhibitörlerinin bakteriostatik olmasından dolayı yetersiz olabileceğinden bakteri ölümü multifaktoriyaldir. Streptomycin 30s alt birimine bağlanırken diğer aminoglikozidler hem 30s hemde 50s alt birimlerine bağlanır. Rezistans Bakteriler Aminoglikozidlere karşı kendilerini uptake azaltımı,modifiye edici enzimlerin sentezi veya ribozomal bağlanma yerindeki değişiklik mekanizmalarıın kombinasyonuyla korur.En yaygın ve önemli olanı antibiyotiğin inaktivasyonudur. Enzimatik modifikasyon Bu direnç stafilokoklarda ve enterokoklarda görülmekle birlikte esas olarak Gr(-) aerob basillerde en fazladır.Hem Gr(+) hemde Gr(-)lerce 3 sınıf enzimle inaktive olurlar; 1-Fosfotransferaz;hidroksil grubunun ATP bağımlı fosforilasyonu, 2-Nükleotidiltransferaz(Adeniltransferaz);hidroksil grubunun ATP bağımlı adenilasyonu, 3-Asetil transferaz;bir amino grubunun AsCoA bağımlı asetilasyonu. Stafilokok ve enterokoklardaki bir enzim asetilleyici ve fosforilleyici enzimlerin bileşimidir ve bu kombinasyon Streptomycin ve Spektinomycin dışındaki bütün aminoglikozidleri inaktive eder. Modifiye edilen aminoglikozid ribozomlara zayıf bağlanır,EDP-2 uptake oluşamaz ve rezistans ortaya çıkar. Aminoglikozid rezistansını kodlayan genler genellikle ekstrakromozomal bakteri plasmidleri ve transposonlarda bulunmaktadır.Bu genler Gr(+) ten Gr(-) e aktarılabilir.Hem konjugatif hemde non-konjugatif plasmidlerde bulunmuştur.Plazmide bağımlı inaktivasyon enzimleri ile gelişen direnç kanamisinin ve son zamanlarda tobramisinin klinik uygulamadaki yerini kısıtlamıştır.Amikasin bu enzimlere en az duyarlı olan aminoglikoziddir. Aminoglikozdleri modifiye edici enzimler periplasmik aralıkta yerleşmiştir. Ribozom bağlanma yerlerinin değiştirilmesi 16s rRNA bağlanma yeri enzimatik aktivite veya mutasyonel modifikasyon sonucu değişebilir.Ribozomal direnç daha çok Streptomycine karşı gösterilmiştir. Azalmış aminoglikozid alımı Azalmış aminoglikozid alımlı mutant aerob Gr(-) basil ve stafilokok identifiye edilmiştir.P. aeroginosa da da bulunmuştur.Bütün aminoglikozidlere çapraz direnç görülür ama rezistansın derecesi enzimatik modifikasyonun sonucuyla olandan daha azdır. Aminoglikozidlerle monoterapi esnasında Staf. küçük koloni varyantları ortaya çıkabilir. Küçük koloniler genelde daha az virulandır,aminoglikozid tedavisi sırasında bakterial persistansın bir mekanizmasıdır,tedavi kesildikten sonra orijinal virulan fenotipe dönebilir ve klinik relapsa sebep olur.Eş zamanlı b-laktam tedavisi problemi önler. Hızlı,erken konsantrasyon bağımlı duyarlı bakteri öldürümünü takiben geçici aminoglikozid direnci gözlenmiştir.Refraktör period PAE periodu sonrasında sonuçlanıp yeniden gelişme zamanına geçebilir.Bu adaptif rezistans olarak adlandırılır.Aminoglikozid uptake inin enerji bağımlı fazının geçici bozulmasının sonucu olduğuna inanılmaktadır. Uptakein enerji bağımsız fazları azalmış permeabiliteye dayanan rezistansa yol açabilir.P. aeroginosa için hücre duvarı lipopolisakkaritlerinde değişiklik tanımlanmıştır. Aminoglikozid rezistan enterokoklar Enterokoklar aminoglikozidlerin düşük konsantrasyonlarına rezistandır.Aminoglikozid uptakeinin aerobik oksidatif metabolizma gerektirmesinden dolayı bu rezistansın zayıf aktif ilaç transportuyla sonuçlanan düşük derece hücre membran oksidatif metabolizmasını yansıttığına inanılmaktadır. Enterokokların aminoglikozid direnci belirtilen 3 mekanizmanın biri veya fazlasının sonucu olabilir.Hedef bölgede değişiklik ve ilaç permeabilitesine müdehale hücre kromozomunda mutasyonun sonucu iken enzimatik inaktivasyon plazmidler ve transpozonlar aracılığıyla olur. Hücre duvarı etkin b-laktam veya glikopeptid antibiyotikle aminoglikozid kombinasyonu sinerjistik bakterisidal aktivite ile sonuçlanır. Hücre duvarı etkin ilaç aminoglikozidin ribozomun 16s bölümüne ulaşmasını arttırır.Klinik rezistans ilacın uptakei ve ribozomal hedefe bağlanmasıyla aminoglikozidin enzimatik modifikasyonu arasındaki dengenin sonucuna bağlıdır. Enzim-Substrat spesifitesindeki farklılıktan dolayı yüksek düzey rezistansı için hem gentamisin hem de streptomisini test etmek önerlmektedir. Aminoglikozid rezistansının klinik epidemiyolojisi Aerobik Gr(-) basillere etkili penisilinlerden farklı olarak rezistans aminoglikozid tedavisi kürü esnasında nadiren çıkar.Aminoglikozid rezistansı incelendiğinde bunun ya uzun süre maruz kalmayı yada yanıklı ve kistik fibrozlu hastalardaki gibi organizmanın fazlaca inoküle olması gerektiği gözlenmektedir. İn-vitro antimikrobial aktivite Aminoglikozidler aerobik ve fakültatif Gr(-) basillerden oluşan geniş spektruma konsantrasyon bağımlı bakterisidal aktivite gösterir.Gr(+) bakterilere etkinlikleri kısıtlıdır. Spektrumundaki organizmalar Enterobakterlerden Pseudomonas ve Haemophilus türlerine kadar değişir.Metisilin duyarlı Staf. aureus inhibe edilir.Staf.lara genellikle etkiliyken piyojen Strep.lar nadiren duyarlıdır.Gr(+) koklara bağlı enfeksiyonlarda b-laktam ve vankomisin gibi antibiyotiklerle sinerjik etkilerinden yararlanmak amcıyla kombine tedavide kullanılırlar. Streptomycin M.tbc.e en etkili iken Amikasin M.avium intrasellulare ve atipik mikobakterilere daha etkilidir.Amikasin ve kanamisininde anti-Tbc. etkinliği vardır.Yersinia pestis için streptomycin seçilebilecek bir ilaçtır ve Francuella tularensis için hem streptomycin hem gentamisin başarılı bulunmuştur. Kanamisinin spektrumu P.aeroginosaya önemli etkisinin olmaması ve rezistan enterobakter gelişiminden dolayı sınırlanmıştır. Aminoglikozidlerin önemli etkisi oladığı diğer bakteriler: Strep. pnömonia, Strep.maltophila, Burkholderia (Pseudomonas) cepacia,Bacterioides, Clostridium ve diğer anaerobik organizmalardır.Richetsia,Mantarlar,Mikoplazma ve viruslarada klinik önemli etkisi yoktur. Listeria ve diğer Gr(+) basillerin çoğu aminoglikozidlere dirençlidir,Hemophilus ve Neisseria duyarlıdır.Duyarlı bakterilerde plasmide bağımlı inaktivasyon enzimlerine bağlı dirençte klinik kullanımı etkilemektedir.Gr(-) aerob basillerdeki aminoglikozid direnci en az amikasine karşı saptanmıştır. Haemophilus ve Leigonella ya in vitro etkisi olmakla birlikte klinikte bu enfeksiyonlar için kullanılmazlar.Leigonella intrasellülerdir ve aminoglikozidlerin intrasellüler penetrasyonu azdır.Buna karşın Brucella,Tbc.,Tularemi,Yersinyoz gibi başka intrasellüler hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.Streptomycin,gentamisin ve daha az derecede netilmisin terapötik konsantrasyonlarda intrasellüler E.coli ye bakterisidal etki gösterir. Gonore enfeksiyonları için sadece Spektinomisin kullanılmıştır.Aminoglikozidler diğer ilaçlarla kombine olarak Staf.,Strep.,Enterokok,Listerya ve Mycobacteria enfeksiyonlarını tedavide kullanılmıştır. Paramomisin intestinal parazitlere karşı aktiftir.GIS ten emilmediği için Enteomoeba hystolitica tedavisinde alternatif kullanılabilir.AIDS lilerin Cryptosporidium parvum enfeksiyonlarında yararlı olabilir. Üre aminoglikozidlerin GÜS patojenlerine etkisini inhibe eder.Bu düşük pH ve yüksek osmolaliteye bağlıdır. Anaeroblar,Fakültetif anaeroblar,Funguslar,Listeria,Nocardia,Spiroketler İn vitro antimikrobial aktivitenin zaman içinde gidişatı Aminoglikozidler hızlı bakterisidaldir ve bakteri öldürmeleri antibiyotik konsantrasyonu arttıkça artar. Post antibiyotik etki Aminoglikozidler gibi bazı ilaçlar için PAE ile tüm doz arası boyunca serum konsantrasyonlarının MIC değerinin üstünde olması şart değildir.Aminoglikozid konsantrasyonu ve oksijen gerilimi arttıkça PAE uzar,test ortamının pH sı azaldıkça kısalır.İmipenemle aminoglikozid kullanımı hariç;ki bu aminoglikozidin tek başına olduğundan daha uzun süre PAE sağlar,herhangi bir b-laktamla kombinasyonda PAE aminoglikozidinkidir. Antimikrobial sinerji Aminoglikozidle hücre duvarı aktif antimikrobial (Penisilin,Sefalosporin,Monobaktam, Karbapenem,Glikopeptid) sinerjisi (+) bir etkileşimdir.Etki additiften fazladır. MRSA suşları için aminoglikozid + hücre duvarı aktif ilaç kombinasyonu endike değildir. Aminoglikozidlerin bakterisidal etkisi Kloramfenikol veya Tetrasiklin gibi bakteriostatik ajanlarca antagonize edilebilir.Burda aminoglikozidin enerji bağımlı uptake inin inhibisyonu ve ribozomun mRNA üzerinde hareketine müdehale postulatları vardır. Hayvan modellerindeki enfeksiyonlarda antibakterial etkinlik Doz rejiminin önemi Tahmin edileceği üzere aminoglikozid uptake ini kolaylaştırmak için hem penisilinin hemde aminoglikozidin aynı anda var olması gerekmektedir.Tersine penisilin duyarlı Strep. endokarditi için penisilin ve tobramisin kombinasyonlarının total günlük doz veya dozlama rejimlerinden bağımsız olarak eşit etkili olduğu bildirilmiştir. Aerob Gr(-) basiller için günlük tek doz aminoglikozidin aynı dozun bölünerek uygulanmasıyla aynı etkide olduğu bildirilmiştir.Sonuçlar aminoglikozidlerin konsantrasyon bağımlı öldürme ve PAE sinden ibarettir.Nötropenik hayvanlarda aminoglikozidlerin PAE leri daha kısadır.Ek olarak b-laktamın etkili kan seviyesi devamlı sağlanmalıdır. İlaç rezistansının önlenmesi Aminoglikozidin kombinasyonun parçası olarak kullanımı aminoglikozide veya birlikteki ilaca rezistan bakteri çıkışını önliyebilir veya geciktirebilir. Farmakoloji Uygulanım Aminoglikozidler 15-30 dakikalık iv. Periodda uygulanır.Yüksek tek doz kullanımda infüzyon süresi nöromuskuler blokaj yapabilecek hızlı serum konsantrasyonunu önlemek için 30-60 dakikaya uzatılabilir.İm. aminoglikozid hızla tamamen emilir.Emilim hipotansif ve yetersiz doku perfüzyonlu hastalarda gecikebilir. Çok az lipofilik olduklarından GIS ten minimal emilir.Terapötik indeksleri dardır.Hepatik ensefalopati ve bozuk renal fonksiyonlu hastalarda oral neomisin kullanımından sonra sağırlık oluşabilir.İnflame deriye topikal uygulanım minimum emilime neden olur.Buna karşın yaygın yanıklı veya başka ciddi deri yaralanmalı hastalarda ilaç emilimi olabilir ve toksisite riski vardır.Plevral boşluk veya peritoneal kaviteye damla damla verilebilir.Emilim hızlıdır. Aminoglikozidlerin hızlı emilim ve nöromusküler blokajı bildirildiğinden abdominal irrigasyon solusyonlarında kullanımı önerilmez.Buna karşın mesane temizleyici ve aerosol olarak kanda ölçülebilir konsantrasyonları olmadan kullanılmşlardır. Dağılım Streptomycin hariç plazma proteinlerine çok az bağlanırlar.Düşük derece proteine bağlanan ve suda yüksek derecede çözünen diğer ilaçlar gibi vasküler alana ve birçok dokunun interstisyel alanına serbestçe yayılırlar.Büyük ölçüde ekstrasellüler sıvıya yayılırlar.Asit,yanık ve bazı ağır enfeksiyonlardaki ödematöz durumlarda yayılım hacmi artar,şişmanlarda azalır. Transport mekanizmaları olan renal tübüler hücreler ve iç kulak hücreleri hariç biyolojik membranlardan az geçerler. Parenteral uygulama bronş sekresyonlarında düşük konsantrasyona yol açar.Daha yüksek konsantrasyonlar aerosol şekliyle sağlanabilir. Kan-BOS,Kan-Beyin bariyerini az geçerler.Penetrasyon yenidoğanda daha iyidir.İntratekal uygulamayla BOS ta yüksek düzey sağlanırken intraventriküler düzeyi düşüktür, intraventriküler uygulamada ise ikisindede yüksek konsantrasyon sağlanır.Yetişkinde Gr(-) basillere bağlı menenjitte intraventriküler yol önerilir.Yenidoğanda intraventriküler yol iv. yoldan fazla etkili değildir ve daha toksiktir. Renal tübüler hücre absorbsiyonu ve salınımından dolayı tek dozdan sonra idrar seviyeleri birkaç gün terapötik dozdan yüksek kalır. Sinovial sıvıya kolay geçerler.Streptomycin hariç safra içine giremezler,çeşitli salgı ve dokularda,hücre içinde düşük düzeyde bulunurlar.Kan-Göz engelinide çok az geçerler; endoftalmit tedavisinde direkt intravitreal enjeksiyon önerilir. İnflamasyon varsa peritoneal ve perikardial boşluklara penetrasyonları artar.Fötal dolaşıma az da olsa geçerler.Azitromisin,Klindamisin,İmipenem,Metranidazol,TMP,Vankomisin gibi hamilelikte sınırlı kullanılabilecek ilaçlardandırlar. Metabolizma Vücutta metabolize edilmezler. Atılım Parenteral dozun %99 u değişmeden böbrekten glomerüler filtrasyonla kalanda feçes ve tükrükle atılır. Farmakokinetik 3 fazlıdır;1.(a):İlacın vasküler alandan ekstravasküler alana yayılımının sonucudur. 2.(b):İlacın plazmadan ekstravasküler alana atılımının sonucudur.GFR ile ilişkilidir ve doz rejiminde en önemli fazdır.1 haftadan ufaklarda ve DDA lılarda yarı ömür uzar.Yarı ömür febril hastalıklarda kısalırken renal fonksiyonu azaltan durumlarda uzar.Yaşlılarda yarı ömür uzaması yaşa bağlı renal fonksiyon bozulmasındandır. 3.(g):Böbrekte biriken ilacın uzamış ve yavaş eliminasyonudur.Doz hesaplamalarında göz önüne alınmaz. Uygulanan dozla serum düzeyleri ararsında iyi bir korelasyon yoktur. Toksisite Spektinomisin dışında ranal prox. kıvrımlı tubul hasarı,kohlea veya vestibular apparata hasar ve nöromuskuler blokaj potansiyelleri vardır.En sık ve en önemli yan etkileri bunlardır. Hipersensitivite,iv. infüzyon yerinde flebit nadirdir.Plevral boşluğa,abdominal kaviteye, BOS a verilmeleri irritasyon yapmaz.Hepatotoksisite,fotosensitivite yapmazlar.Hematopoeze, koagülasyon kaskadına yan etkileri yoktur. Klinik nefrotoksisite Nefrotoksisite insidansı %0-50 arasında değişir.En fazla Gentamisinde gözlenir. GFR de azalmaya neden olan prox.tübülde hasarla peritübüler aralıkta aminoglikozid birikimine bağlıdır.Tübüler hasar reversible dır ve az sayıda hastada tedavinin devamına rağmen iyileşme bildirilmiştir. Sıklığını arttıran kofaktörler;yüksek yaş (çocuklarda sık değildir),furasemid gibi diüretiklerle (Volüm ve elektrolit konsantrasyonunu azaltarak indirekt etkili olurlar), sikloserin, amfoterisin B (Kendisinin nefrotoksisite potansiyeli vardır.),vankomisin(Çocuklarda değil), sefalotin,Foskarnet ve iv. radyokontrast ajanlar (Teorik olarak kendi toksisite potansiyelleri vardır.),Klindamisin (İstatistiki olarak risk faktörüdür.) gibi ilaçlarla birlikte kullanım, böbrek ve karaciğer yetmezliği, dehidratasyon, aminoglikozidin serum düzeylerinin yüksekliği ve tedavi süresinin 10 günü aşması şeklinde hastaya,birlikteki ilaca ve aminoglikozide bağlı olan faktörler olarak sınıflanabilir. Özellikle septik şok veya sepsiste olanlar olmak üzere hipotansif hastalarda renal yetmezlik riski artar.Bu durumda enfeksiyona bağlı düşük perfüzyon,koagülopati,sitokin aracılı endotel hasarı ve başka faktöler GFR azalımında etyolojik faktör olabileceğinden aminoglikozidlerin rolü belirsizdir. Nefrotoksisite tedavinin birkaç gününden sonra serum kreatininde artmayla belli olur.Tersine 1 günde veya daha kısa sürede kazara çok yüksek doz verimi ATN ile sonlanmamıştır. Streptomycin nadiren nefrotoksisiteye sebep olur.Tobramisinin gentamisinden daha az, Amikasin gentamisinle eşit,Netilmisin tobramisinden daha az nefrotoksisite riski taşır. Nefrotoksisite doz azaltımı veya tedavi kesimiyle reversable dır.Çalışmalarda günlük tek doz aminoglikozid güvenli ve etkili tedavi metodu olarak görünmektedir.Günlük tek doz ilaç toksisitesini önlemez ama riski azaltır. Birlikte kullanılan ilaçların GFR yi azaltmasının riski arttırdığı belirtilmektedir.Çift kör prospektif bir çalışmada Cephalotin + Aminoglikozidin bir Penisilin + aminoglikozidden daha nefrotoksik olduğu bildirilmiştir.Ceftazidimin gentamisinin enzimürisini arttırdığı görülmüştür. Febril nötropenik hastalarda Gentamisin veya Tobramisin + Karbenisilin veya Tikarsilinin aminoglikozidin başka b-laktamla kombinasyonundan daha az nefrotoksik olduğu görülmüştür.Eş zamanlı Piperasilin kullanımıylaysa risk artımı görülür.Piperasilinin daha az Na içeriğinin farkı açıklıyabileceği söylenmiştir. Deneysel olarak aminoglikozid nefrotoksisitesini arttıran Siklosporin ve Sisplatinin klinik olarak nefrotoksisiteyi arttırmadığı belirtilmelidir. Renal fonksiyonlarda bozulma olursa tedaviyi kesmek önerilir.Birkaç gün içinde başka nefrotoksinlerin,hipotansiyonun,başka etyolojiye bağlı renal kortikal nekrozun ve başka klinik faktörlerin yokluğunda spontan iyileşme olur.Anürik renal yetmezliğe ilerleyiş nadirdir. Pseudomonas endokarditi gibi tedaviyi kesmenin önerilmediği durumlarda aminoglikozid dozu ayarlanır ve tedaviye devam edilir.Aminoglikozid tedavisine devam ederken renal fonksiyonların düzeldiği bildirilmiştir. Doz ayarlaması; 1-Bir defada uygulanacak doz hastanın kreatinin değerine bölünerek bulunan miktar doz olarak uygulanır, 2-Doz azaltılmadan doz aralığı açılarak ayarlama yapılabilir. KLİNİK AMİNOGLİKOZİD NEFROTOKSİSİTESİ İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ ARTTIRANLAR AZALTANLAR HASTAYA AİT Yaşlı Genç Önceden böbrek hastalığı olan Normal böbrek fonksiyonlu Hipovolemik,Hipotansif Normotensif Hepatik disfonksiyon Karaciğer fonksiyonları normal AMİNOGLİKOZİDE AİT Yakın zamanda aminoglikozid tedavisi Yakın zamanda aminoglikozid kullanmama Yüksek doz Düşük doz 3 gün veya daha uzun süre kullanma 3 günden az kullanma Gentamisin gibi ilaç seçimi Tobramisin gibi ilaç seçimi Sık doz arası Günlük tek doz EŞ ZAMANLI KULLANILAN İLAÇLARA AIT Vancomycin Geniş spektrumlu penisilin Amfoterisin B Furosemid Clindamycin Piperasilin Metoksifluoran İv. kontrast maddeler Serum düzeyleri ve nefrotoksisite Hayvan deneylerinde aminoglikozid dozu arttıkça serum düzeylerinin ve toksisite riskinin arttığı gözlenmiştir.Antibakterial etkinlik için yeterli düzeyin olduğundan emin olmak ve çok yüksek dozdan kaçınmak için serum zirve seviyesi ölçülmelidir.Serum kreatinini 3-5 günde bir izlenmelidir. Ototoksisite Aminoglikozidler irreversible vestibülotoksik ve kohleotoksiktir.Nadiren ikisi birlikte olabilir.Tedaviyi sonlandırdıktan sonra tekrarlayan karşılaşmalarla ortaya çıkabilir.En fazla Streptomycinde görülür. Streptomycine bağlı işitme kaybı ve baş dönmesi bildirilmiştir.İlginç olarak aynı hastada hem nefrotoksisite hem ototoksisite görülmesi alışılmış değildir. Kohlear toksisite İnsidans:Az sayıda aminoglikozid kullanıcısı işitme kaybından yakınır,asemptomatiklerde yüksek frekans audigramlar tekrarlandığında insidans %62 olarak bildirilmiştir. Kohleanın dış tüylü hücreleri aminoglikozidlere en duyarlı hücrelerdir,bunlar yüksek frekanslı seslerin duyulduğu yerdedir.Konuşma sesinde kaybın anlaşılması için 25-30 dB kayıp olması gerekir.Bu yüzden hasta anlamadan bile kohlear hasar oluşabilir. Patofizyoloji:Aminoglikozid toksisitesinin yeri iç kulaktaki corti organının dış tüylü hücreleridir.Toksinin intrasellüler hedefi bilinmemektedir.Bir postulata göre Gentamisin Fe’le birleşir ve toksik serbest radikaller üretir.2. hipoteze göre Aminoglikozidler kohlear sinapslardaki glutamat reseptörlerini aşırı aktive ederler. Tüylü hücre kaybı irreversibledır. Kalıtsal risk:En büyük risk genetik predispozisyon olabilir. Mutant rRNA aminoglikozidlere bağlanır.İlginçtir ki;daha toksik ilaçlara bağlanma (paramomisin,neomisin) diğerlerinden (gentamisin,tobramisin) daha sıkıdır. Diğer risk faktörleri:Risk uzun tedavi,özelllikle böbrek yetmezlikli hastalardaki gibi yüksek serum konsantrasyonları,hipovolemi,özellikle Etakrinik asit gibi ototoksinlerle eş zamanlı kullanım ile artar.Toksik potansiyelin sırası;Neomisin>Gentamisin>Tobramisin> Amikasin>Netilmisin. Eş zamanlı loop diüretikler ve Vankomisin kullanımındada risk artar. Klinik özellikler:Ototoksisite azalmış işitme ve vestibüler imbalansla belli olur. Kohlear hasar ilaç kullanımını bıraktıktan günler veya haftalar sonra olabilir.Kümülatif doz ve tedavi süresi serum konsantrasyonlarından daha önemlidir. Hem kohlear hem de vestibüler toksisite riski renal yetmezlikli hastalarda daha yüksektir. Asemptomatik yüksek ton işitme kaybı daha sık bildirilmiştir;ki öncelikle bu olur. Bazı hastalar erken hasarı gösterebilecek tinnitus veya kulakta dolgunluk hissinden yakınabilirler. Vestibüler toksisite İlaç toksisitesinin hedefi ampulla kristanın tip I tüylü hücreleridir.Bulantı,kusma,vertigo ile kuşkulanılır.Nistagmus olabilir.Tüylü hücre rejenarasyonu olasıdır. Korunma Tedaviyi uygun olduğu kadar kısa tutarak ve peryodik olarak renal fonksiyonları değerlendirerek ototoksisite riski minimalize edilebilir.Tedavi 4 günden fazla sürecekse hastanın odyometri ile yüksek frekans sesleri işitmesi kontrol edilebilir. Nöromuskuler blokaj Nadir ama ölümcül olabilen bir etkidir.Genellikle nöromuskuler iletimi etkileyen bir hastalık durumunda veya eş zamanlı ilaç kullanımında ortaya çıkar.Serum ilaç konsantrasyonunun hızlı artımıda risk faktörüdür. Klinik belirtileri;solunum kaslarında güçsüzlük,flask paralizi,dilate pupil olabilir.DTR ler (-), azalmış veya (+) olabilir.İlaçla karşılaşma intraperitoneal,İv.,İm.,intrapleural,oral,topikal veya retroperitoneal olabilir.Neomisin en potent olanıdır.Streptomisin kullanımında da sık bildirilmiştir. Risk D-tubakürarin,süksinilkolin veya benzer ilaç kullanımıyla artar.Hipomagnesemi, hipokalsemi,Ca kanal blokerleri riski arttırabilir.İnfant botulizmli hastalar risk altındadırDaha önceden var olan solunum depresyonuda risk yaratır.Myastenia gravis ve Parkinson hastalığı olan kişilerde,anestezi sonrası görülebilir. Blokaj presinaptik asetil kolin salınımının inhibisyonu ve post sinaptik asetilkolin reseptörlerinin blokajının sonucudur.Aminoglikozidler Ca un presinaptik bölgeye girişini engeller.Bu asetil kolin salınımından önce gereklidir.Neomisin presinaptik salınımı bozmada en etkili iken, Streptomisin ve Netilmisin post sinaptik en etkilidirler.Blokaj iv. Ca-glukonat uygulanımıyla hızla düzeltilebilir.İnfüzyonu 20-30 dakikada veya daha uzun sürede yapmayla önlenebilir Klinik indikasyonlar Ampirik tedavi Gentamisin,Tobramisin,Amikasin P.auroginosa yıda içerecek şekilde Gr(-),aerob basillere bağlı olduğu düşünülen enfeksiyonların ampirik tedavisinde etkilidir.Aminoglikozidler in vitro S.aureus a etkilidir ama eş zamanlı anti-stafilokoksik ß-laktam veya Vankomisin kullanılmaması halinde 24 saat içinde rezistan küçük koloniler oluşabilir.Enterokok türlerine etki eş zamanlı penisilin veya Vankomisin kullanımını gerektirir.Pnömokok veya anaeroblara etkileri yoktur.Additif veya sinerjistik etki için ß-laktam,Vankomisin veya anaeroblara etkili bir antibiyotikle kombine edilirler.Bazı mycobakteriel enfeksiyonlar hariç bir aminoglikozidi bir fluorokinolonla kombine etmeye gerek yoktur. Belirtilen enfeksiyonların ampirik tedavisinde başka antimikrobiklerde eşit etkiyi sağlıyabilir. Febril nötropenik hastalarda aminoglikozid monoterapisiyle yüksek oranda yetersizlik olduğundan aerob Gr(-) basillere etkili bir ß-laktamla kombine kullanılır. Klinik deneyler geniş spektrumlu penisilin ve sefalosporinlerin, ß-laktamazsız ß-laktam ve fluorokinolonların aminoglikozidlerin Gr(-) basillere etkisinin yerini alabileceğini göstermektedir. AMİNOGLİKOZİDLER İÇİN AMPİRİK İNDİKASYON ÖRNEKLERİ(Diğer antibiyotiklerle kombine başlangıç kullanımı) Enfeksiyon tipi Örnek Olası bakteriyemi Kaynak bulunamayan ateş Yanık yarası Yanık yarası enfeksiyonu Enfektif endokardit Strep.,Enterokok,Staf. Intra-abdominal Apendisit,Divertikülit,Kolesistit,Peritonit Menenjit Post-travmatik,Post-operatif Nötropeni ve ateş Kemoterapi sonrası Okuler Endoftalmit Osteomyelit/Septik artrit Post-op. Veya Post-travmatik Otit Diabetik hastada maligne external otit Pnömoni Respiratuara bağlı pnömoni Pyelonefrit Kronik Foley kateter enfeksiyonlu hastalar Seksüel geçişli hastalık PID Deri-Subkutanöz doku Enfekte diabetik ayak Spesifik tedavi Eğer P.auroginosa izole edilirse bir aminoglikozid bir antipseudomonal penisilin (Tikarsilin) veya sefalosporinle (Seftazidim) kombine edilir,Rifampisinde eklenebilir.Non-nötropenik orta ciddiyette GÜSE unda aminoglikozidle monoterapi yeterli olabilir. P.auroginosa için Tobramisin daha etkili olduğunda tercih edilebilir.Gentamisin Serratia ya daha etkilidir.Diğer aerob Gr(-) basiller için Amikasin,Gentamisin,Netilmisin ve Tobramisin eşit etkinlikte görünmektedir. Bruselloz tedavisinde Gentamisin + Doksisiklinin,Tularemide Streptomycin ve Gentamisinin etkinliği kanıtlanmıştır. Aminoglikozidler görüldüğü gibi genelde kombinasyon tedavilerinde kullanılır.Değişik sınıflardan aerob Gr(-) basillere etkili ilaçların artmasıyla aminoglikozid tedavisine 2-3 günden sonra devam etmemek hem olası hemde önerilendir.Böylece hem aminoglikozidlerin etkinliğinden yararlanılır hemde toksisite riskinden kaçınılır. AMİNOGLİKOZİDLER İÇİN SPESİFİK ENDİKASYONLAR PATOJEN AMİNOGLİKOZİD KOMBİNASYONDA KULLANILAN İLAÇLAR Aerob Gr(-) basil Klebsiella Amikasin,Gentamisin,Netilmisin,Tobramisin Antipseudomonal Pen.,Geniş spektrumlu Sef. Enterobakter aerogenes Amikasin,Gentamisin,Netilmisin,Tobramisin Antipseudomonal Pen.,Geniş spektrumlu Sef. Serratia marcescens Gentamisin Antipseudomonal Pen.,Geniş spektrumlu Sef. Francisella tularensis Streptomycin,Gentamisin Brucella abortus Gentamisin veya Streptomycin Doksisiklin Yersinia pestis Streptomycin,Gentamisin Vibrio vulnifikus Amikasin,Gentamisin,Netilmisin,Tobramisin Geniş spektrumlu Sef. Aerob Gr(+) kok Viridans strep. Gentamisin Pen. G Enterococcus faecalis Gentamisin Pen. G Staf. aureus Gentamisin Nafsilin Staf. epidermidis Gentamisin Vancomisin (Rifampin) N.gonorrhoeae Spektinomisin M.avium-intracellulare Amikasin Çoklu M.tbc. Streptomycin Çoklu Entamoeba histolytica Paromomycin Cryptosporidium parvum Paromomycin Profilaksi GIS,GÜS cerrahileri hastaya enterokok bakteriyemisi riski yaratır.Valvüler kalp hastalığı varsa Ampisilin + Gentamisin profilaksisi önerilir.Penisilin alerjik hastalarda ampisilin yerine Vankomisin kullanılabilir. Özetle; Streptomisin; 1-Tbc. tedavisinde genellikle INH ve Etambutolle birlikte, 2-Bakteriyel endokarditte penisilinle kombine, 3-Brusellozda tetrasiklinlerle birlikte, 4-Tularemi ve vebada ilk ilaç olarak kullanılır. Neomisin;topikal veya barsak sterilasyonu amacıyla oral kullanılır. Kanamisin;yedek bir antitüberkülostatiktir. Yalnızca İYE da tek başlarına kullanılırlar,bunun dışında genelde bir ß-laktamla kombine kullanılır. Başlıca indikasyonları; 1-Hastanede gelişen pnömonilerden genellikle Gr(-) basiller sorumlu olduğundan tedavide bir antipseudomonal penisilin veya sefalosporinle kombine bir aminoglikozid kullanılır. 2-Nasokomial bakteriyemilerin ampirik tedavisinde bir aminoglikozidle bir ß-laktam kombine kullanılır. 3-Hatanede yatan hastalarda ürolojik cerrahi bir işlem sonucu veya ürogenital anomolisi olanlarda çoklu dirençli bakterilerin etken olduğu ağır ürogenital enfeksiyonlarda genellikle bir 3. kuşak sefalosporinle kombine kullanılır. 4-Bakteriyel endokarditlerin ampirik tedavisinde sinerjik etkilerinden yararlanmak amacıyla genellikle penisilinle kombine kullanılır.Etken üretilebilirse antibiyograma göre bir ß-laktamla Streptomisin veya Gentamisin kombine edilir. 5-İntraabdominal infeksiyonların tedavisinde;bir aminoglikozid,Klindamisin,bir 5-nitroimidazol türeviyle veya Sefoksitinle kombine kullanılır. 6-Nötropenik hastada ateş durumunda bir anti-pseudomonal ß-laktamla bir aminoglikozid birlikte kullanılır. 7-Hastanede gelişen infeksiyöz artrit ve osteomiyelit tedavisinde kombine tedavide aminoglikozidler yer alır. 8-Pseudomonaslara bağlı maligne otit ekstarna tedavisinde aminoglikozidler, bir anti-pseudomonal penisilin veya anti- pseudomonal sefalosporinlerle birlikte kullanılır. 9-Pseudomonas ve enterobakter gibi dirençli Gr(-) basillere bağlı menenjitlerde,3. kuşak sefalosporinlerle kombine olarak kullanılırlar.Aminoglikozidler BOS a tedavi edici dozlarda geçemezlersede menenjit tedavisinde sinerjik etkilerinden yararlanmak amacıyla veya intratekal ya da intraventrüküler uygulanırlar. KLİNİK KULLANIMLARI:TEK BAŞLARINA;Gr(-) bakteriyal enfeksiyonlar Üriner sistem enfeksiyonları Nosokomial pnömoni Menenjit Bakteriyemi Diğer(Osteomyelit,Peritonit vb.) KOMBİNE TEDAVİDE:Pseudomonal enfeksiyonlar İnfektif endokardit Nötropenik konakçıda ciddi enf. Intraabdominal ve pelvik enf. Brusellozis Tbc. Aminoglikozidlerin doz ayarı Normal renal fonksiyonlu hastalar için aminoglikozidler multiple dozda uygulanabilir,bu Streptomycin ve Amikasin için 2×1,Gentamisin,Tobramisin;netilmisin için 3×1 dir. Multiple günlük doz Yükleme dozu:Bu doz renal fonksiyonlardan bağımsızdır. Ciddi yanıklı,asitli,ödematöz durumlarda dağılım hacmi artar.Tersine dehidratasyon veya kas yıkımı dağılım hacmini azaltır. İv. tedavi edilen hastalar için yükleme dozu 15-30 dakika içinde verilmelidir. İdame dozu:Hesaplanması böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesini gerektirir.GF yaşla ve bazı hastalıklarla azalır.GFR ını endojen keratinin klirensi yansıtır. Kas kitlesinde ciddi kayıplı hastalıklar düşük serum kreatinine yol açar. Normal böbrek fonksiyonu:Serum zirve ve daimi seviyelerinin idame dozunun 2.-3. dozlarından sonra ölçümü önerilir.3-5 günde bir serum kreatinine bakılır.Kreatinin değeri stabilse aminoglikozid ölçümü şart değildir.Böbrek fonksiyonları değişirse doz yeniden hesaplanır. Renal fonksiyon yetmezliği:Doz ayarlamasında 2 metod vardır; 1-Aynı dozda araları açmak, 2-Dozu azaltıp Gentamisin ve Tobramisin için 8,Amikasin için 12 saatte birle devam etmek. Dializ hastalarında dozlama:Hemodializ,peritoneal dailiz aminoglikozid klirensini arttırır. Hemodialize alınan hastalarda kabaca dolaşan aminoglikozidin 2/3 ü alınır.Aminoglikozid klirensi dializ membranın yapısına,dializ süresine,hastanın kan basıncına bağlı olarak değişir. Aminoglikozidin post dializ dozundan sonra serum zirve seviyesinin ölçümü önerilir. Günde tek doz uygulama Günde tek doz aminoglikozid tedavisi konsepti 3 farklı ama ilişkili gözlemden kaynaklanmıştır; 1-Hayvanlarda deneysel nefrotoksisite ve ototoksisitenin günlük tek doz uygulamayla aynı dozun 2-3 doza bölünerek uygulanmasından daha az ciddi olması;Günlük tek doz verilen hayvanlar renal kortexte daha az ilaç biriktirirler.Aynı sonuç elektif nefrektomiden önce aminoglikozid almayı kabul eden hastalarda da gözlenmiştir. 2-Aminoglikozidlerin in vivo ve in vitro aerob Gr(-) basillere PAE göstermesi;PAE nin süresi arttıkça aminoglikozid zirve konsantrasyonu artar.Normal hayvanlarda PAE nötropenik olanlardan uzundur. 3-Aminoglikozidlerin antibakteriyal etkinliğinin yüksek zirve konsantrasyonuyla artımı. Günlük tek doz uygulama enfekte hayvan modellerinde güvenli ve etkili bulunmuştur. Klinik çalışmalar:Özet olarak günlük tek aminoglikozid uygulaması; 1-Geleneksel multiple doz metodu kadar etkilidir. 2-İlaca bağlı nefrotoksisite ve ototoksisite riskini azaltır. 3-Daha ucuz ve kolaydır. 4-Enterokok endokarditli hastalarda kullanılmamalıdır. 5-Hamilelik,Kistik fibroz,aerob Gr(-) basil menenjitlerive osteomiyelitte kullanımı için daha ileri çalışmalar gerekmektedir. 6-Çok ağır,ventile edilen hastalarda bile nöromusküler fonksiyonu kötüleştirmemektedir.Buna karşın hızlı iv. infüzyondan sakınılmalıdır. Total günlük doz-Normal böbrek fonksiyonlu:Normal böbrek fonksiyonu CrCl 80 ml/dk olarak tanımlanır.Bu hesaplama serum kreatininin 0.5 mg/dl olduğu az kas kütlelilerde yetrsiz kalabilir. Bir yaklaşım FDA nın kanıtlanmış multi doz rejimleri için olanın toplamını kullanır; Gentamisin,Tobramisin için 3×1.7 mg/kg dan 5.1 mg/kg/g,Netilmisin için 6 mg/kg/g, Amikasin için 15 mg/kg/g.Bu metodun avantajı dozdan 12-18 saat sonra serum düzeyinin 1 µg/ml nin altına düşeceğinden ve nefrotoksisite riskini azaltacağından emin olmaktır. Disavantajı;ödematöz durumda (KKY,asit)artan volümden veya bakteriyeminin sonucu olarak kapillerlerden sızıntı yüzüden artmış ilaç dağılım hacmine bağlı olarak Gentamisin ve Tobramisin için hedflenen serum konsantrasyonu 16-24 µg/ml nin sağlanmasının yetersizliğidir. 2. bir metod ortalama serum konsantrasyonunu ve bakterisidal aktiviteyi arttırmak için Gentamisin veya Tobramisinin günlük dozunu 7 mg/kg/g e arttırmaktır.Yüksek doz artmış volümlü hastalarda avantajlıdır ve nöromusküler blokaj bildirilmemiştir.Multiple günlük dozda olduğu gibi obesite söz konusuysa ayarlama yapılmalıdır. Çok ağır hastalar için Gentamisin ve Tobramisin 7 mg/kg/g den başlanıp sonradan birkaç gün içinde 5.1 mg/kg/ge inilebilir. Total günlük doz-Bozuk böbrek fonksiyonlu:Bir metod günlük dozu CrCl indeki düşmeyle orantılı olarak azaltır. CrCl i 30-80 ml/dk olanlar için doz aralığı 24 saat,30 ml/dk dan azlar için 48 saate uzatılabilir. CrCl i 40 ml/dk dan az olanlar için günlük tek dozun teorik avantajı ortadan kalkar. 2. metod total günlük dozu azaltmadan dozların arasını açar. Günlük tek doz rejimlerinde serum düzeyinin izlenmesi:Kürün başında serum düzeylerine bakmak şarttır.Serum zirve seviyesi etkili olmalı ve devamlı düzey toksisite riskini azaltmalıdır. Stabil renal fonksiyonlu 3 günden fazla tedavi alan hastalarda ek serum düzeyleri gereksizdir. CrCl si haftada 1-2 kez ölçülmelidir,değişiklik dozu değiştirmeyi gerektirir. Özel durumlar Çocuklar Yenidoğan ve infantlarda Aminoglikozidlerin farmakokinetiği yetişkinlerden farklıdır;renal klirensleri azalmıştır;yarı ömürleri uzar,doz azaltılmalıdır.Normal doğum ağırlıklı infantlarda 7 günden sonra yarı ömür yetişkinlerinkine yaklaşır. Yenidoğanlarda yetişkinlere kıyasla aminoglikozid dağılım hacmi vücut ağırlığı yüzdesine göre daha fazladır. Günlük tek doz deneyimi sınırlıdır,ama etkili bulunmuştur. Kitik fibroz İlerlemiş KF lu hastalar P.aeroginosa nın hava yolu kolonizasyonuna mağdurdurlar.Hastalılk ilerledikçe trakeobronşit ve pnömoni episotlarının sıklığı artar ve bu anti-pseudomonal ß laktam ve aminoglikozid kombinasyon tedavisini kaçınılmaz kılar. KF lularda kronik tedavi ihtiyacından dolayı aminoglikozid tedavisi azalmış farmakokinetik (glomerüler filtrasyonda artma,kısa yarı ömür ve artmış dağılım hacmi nedeniyle), azalmış antibakteriyel etkinlik (mukusa gömülmüş organizmalara ulaşmada güçlük ve bakterinin olası azalmış replikasyonundan dolayı) ve ototoksisite riski (özellikle kohlear) yüzünden komplikedir.End-stage KF lu ve aylarca kontinüe aminoglikozid tedavisi ihtiyacı olan hastaların çoğu kohlear hasar vae sağırlıktan yakınır.Nefrotoksisite ve vestibüler toksisite nadirdir. Parenteral tedavi:İlacın dozu arttırılmalıdır.Genellikle P.aeroginosa ya karşı düşük MIC i olduğundan dolayı Tobramisin seçilir. Günlük tek doz tedavisi alternatif bir yaklaşımdır. Aerosol tedavi:Avantajları:Balgamda yüksek ilaç seviyesi sağlaması,daha az sistemik ilaca maruz kalma,hastanın evde kendi uygulıyabilmesi ve akciğer fonksiyonlarında artmadır. Yetişkinler ve 6 yaş üstü çocuklar için FDA nın onayladığı doz 28 gün nebülazatörle 2×1 300 mg.dır.Sonra 28 gün ara verilip tekrarlanır. Seruma emilim azdır.Ototoksisite bildirilmemiştir ama geçici tinnitus olabilir.Nefrotoksisite gözlenmemiştir.Pahalıdır. İnfektif endokardit Aminoglikozidlerin enterokoklara etkisi için hem bir hücre duvarı etkin bir antibiyotiğin (Ampisilin) hemde aminoglikozidin devamlı varlığı gerekmektedir.Viridans Sterp. ve enterokok endokarditi için Pen. G + Gentamisin (Normal böbrek fonksiyonlularda;3 mg/kg/g 3×1) önerilmektedir. Devamlı ambulatuar peritoneal dializ sırasında peritonit Aminoglikozidler duyarlı organizmaların yapacağı dialize bağlı peritoniti tedavi için peritoneal dializ sıvılarında kullanılırlar.Bu şekilde ilaç kullanımı sistemik hastalığı olanlar için önerilmez. Spektinomisin ve gonore Spektinomisin gonokok enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır.T.pallidium ve Cl.trachomatis te etkili değildir.Tükrükte terapötik konsantrasyona ulaşmadığından faringeal gonokoku elimine etmez.Nefrotoksik ototoksik değildir.Komplike olmayan üretral,servikal ve dissemine gonore tedavisinde kullanılır.Penisiline alerjik veya gonokokun penisilinaz üreten türleriyle hasta olanlarda alternetiftir.Cervix veya üretra enfeksiyonunda 2 gr. tek sefer im. uygulanır.Gonokoksemi için 3 gün 12 saatte bir 2 gr. im. önerilir.İv. formu yoktur. PREPARATLAR:Amikasin sulfat;Amikaver Netilmycin;Netromycine Amiklin Streptomycin sülfat;Enteristin Amikozit Guanamisin Mikasin Strep-Deva Gentamisin sülfat;Garamycin Otomygen Tobramycin sülfat;Nebcin Gensif Thilomaxine Genta Tobel Gentaderm Tobrased Gentagut Tobrex Gentamin Tobsin Gentasol Genthaver Gentreks Getamisin

http://www.biyologlar.com/aminoglikozidler

Caryophyllidæ (Dionaea muscipula)

Caryophyllidae Karanfilgiller Dionæa muscipula ; Sözü geçen bitkiyi 1759 larda ilk kez sinek yakalayan bitki olarak literatürlere geçse de o zamanlarda bu bitkinin sineği besin alması için yakaladığı ihtimali verilmemişti dahi. İlk defa bunu telaffuz eden J. Ellis olduğu söylenir. Dionæa muscipula adını aşk tanrıçası Afrodit'in annesi olan “Dione” den alır. Muscipula ise yazıldığı gibi Latincede anlamı fare kapanı demek olur, ancak sanılan o ki Latincede sinekkapanı anlamındaki kelime “muscicipula” kayıtlara bir yazım hatası sonucu Venüs Flytrap olarak da bilinen bu bitkinin adının bugünlere Dionæa fare kapanı olarak geçmesine neden olmuştur. Dionæa muscipula türü ve sınıfı olarak tek bir örnektir. Bakımda olan diğer varyasyonları olası bir mutasyonlu halin klonlanması sonucu üretilen esasen de tipik olmayan varyasyonlarıdır. Dünyada sadece çok dar bir bölgede Amerika’da Wilmington kentinin etrafında 100 km çapında bir arazide ve de bu alanın da sulak bataklık bölgelerinde bulunur. Evde bakımı yetiştirilmesi de bu alanın hava şartları ile bire bir doğru orantılı olup fazlaca tolerans göstermeyecekmiş gibi düşünülse de hava şartlarını sağlamak adına pek de sorun yaşanmasa da, Diğer CP’ler gibi… Dionæa yetiştiği substrat açısından oldukça seçicidir. Böcek yiyen bitki dendiğine ilk anda akıllara gelen Dionæa bitkilerde çok ender görünen iki özeliği birden taşıyan iki ender türden biridir. Bir diğer böcek kapan su içinde buna benzer kapanları olan Aldrovanda’dır. Utricularia türü ise yine sözü geçen hızda hareket eden torbamsı kapanlar oluşturmakta. Utricularia’nın kapanları öyle hızlı bir emişle canlıları torbasına çekmektedir ki, bugüne değin suda yüzen minik canlıları torbasının içine çekerken, ileri film teknolojilerine rağmen, başarılı görüntüleri olan bir kayıt yapılamamıştır. Diğer hızlı hareketleri gözlenebilen bitkiler ki bunlar böcekçil değillerdir Mimoza pudica (küstüm otu) ve telgraf bitkisidir. 1.besinini hayvansal proteinden alması diğeri ise bir bitkinin hızlıca yaptığı hareket. Takdir edersiniz ki herhangi bir hayvanın sizin veya çevresindeki olaylara hareketli tepkileri veya da hayvanı hareket ederken görmek pek de zor bir şey değil iken bir bitkinin değil gözle görünen, hem de sineği yakalıyacak kadar bir da hızda hareket edebilmesi gibi sıradışı özelikler dioneayı bu denli merak edilir kılar. Bunun dışında Dionæa kırlarda bahçemizde yetişen papatyadan başkaca da bir farkı yok iken bazı özelikleri de detayda gizlidir. Dionæa çiçeğini açarken kapanlardan ortalama 30 cm uzakta duracak şekilde bir sapın ucuna konuşlandırır. Bir yandan üremesi ve yaşamı için gerekli sineklere dölenmedeki mecburiyeti için bir avantaj sağlamak, bir ayrım yapmak zorunda olduğunun bilinci ile, yaptığı sıralamada önce üreme sonra beslenme gibi evrensel bir gerçeği vurgular... Bu kadar temel ve de genel bilgiden sonra fazlacada gereksiz uzatmadan geçelim bu bitkinin bakımına. Her bitkide ana temel olan su ışık sıcaklık ve toprak gibi kavramlar Dionæa’da daha kesin isteklerle karşılanılması gerekiyor. Şöyle ki: Ekileceği “toprak” Dionæa kumlu sulak bataklık bitkisi olduğundan zaman zaman yapılan alternatif substrat denemelerine rağmen en iyisi bu güne dek torf ve quarz kumun veya perlit'in 1:1 oranındaki karışımı onun en iyi gelişme gösterdiği substrat olarak birinci sırayı korumakda. Perlit de esasen suya değişik mineraller salınımının yok denecek kadar az olması diğer silikat kumların saf olarak bulmanın zorluğu karşısında silikat kumuna en iyi alternatif olarak görülebilir. Substrat konusunda Dionæa istedikleri şunlar: pHı torfdan kaynaklanan 5,5 değerini yükselten etkileri olmamalı mümkünse neutral kalmalı. Bu düşük pH değerine rağmen stabil kalabilmeli. Kökleri fazlaca sıkıştırmamalı hatta torfun çökmesi karşısında onu da gevşetici kökleri koruyucu ve havalanmasını sağlıyacak çürümeyi önliyecek bakteriyel üremeyi bastıracak bir ek etkisi de olmalı. Köklerin ıslatmalı ama kokuşmaması adına durağan su misali üremeleri kokuşmasını önleyici olamasada yavaşlatıcı etkisi bulunmalı. Substrat olarak saf torf da kullanılabilmekle beraber torfun zamanla çökmesi ve sıkışması köklerin havasız kalmasından maada mikro organizmaların anaerob bakterilerin hızlıca böyle bir ortamda çoğalması, üremesi sonucu çürümelerin sadece substratla kalmayıp kökü ve bitki soğancığını da sarması asıl tehlikeyi oluşturmaktadır. Duyar gibiyim bu Dionæa da ama çok şey istedi der gibidir bazı okuyucular. Yok canım, bu benim olayı detaylandırmamdandır dediğim gibi torf ve saf quarz kumu ve/veya perlit karışımı yeterli, ancak torf da burdaki tanımı yurdumuzdaki kavram kargaşasında güme gitmemesi açısından tekrarlama tehlikesine rağmen söylememde fayda var bu torf sphagnumun ve de sadece ve sadece sphagnum türündeki yosunların H2-H4 çürüme skalasındeki değerlerinde az degrade olmuş kütlesinden olmalı. yani beyaz veya kumral torf da denebilen torf piyasada bazen satılan kestane humusu katkılı siyah torf karışımlı, hatta bolu yenicaga gölünden sökülen saz çürüğü organik kütlenin torf tanımlaması ile, saksı toprağı karışımı adı altında satıldığından bu konuda azami dikkat gerektirir. Saf torf’un gübre katkılı olanı da mevcut bu gibi mamulatlarada dikkat! Dionæa mart nisan gibi canlanmaya başlar yani vegetasyon zamanı dediğimiz ilkbahardan yaz sonbaharın sonlarına kadar sürer kışın sıcak evlerde dinlenmesi gereken bitki kış uyukusuna sokulmadan bakıma devam edilirse böylece iki kış devamlı canlı tutulan bitki bu iki senenin sonunda kuvvetten düşüp kuruyabilir bundandır ki kışları serin bir yerde 5-10°C da 4 ay kadar soğancığı dinlendirilir bu ingilizcede dormancy de denen olay minik zambak soğancığına benzeyen rizomun buzdolabının sebzelik bölümünde de geçirtmek mümkün. Bunun için ağzı sıkıca kapanabilen nylon bir torbaya canlı çürümemiş nemli ama çok ıslak olmayan sphagnum yosunu ile sarılan Dionæa soğancığı konup 5 °C cıvarı saklanır bir iki haftada bir torba açılıp olası küflenme kontrol edilir. İlk yılları bu bitkiye, ki ilkbahara doğru bir zamanda çiçeklenmeye başlar, çiçek sapının vakitlice kesilerek çiçek açmasının önlenmesi tavsiye edilir, zira bu çiçeklenme bitkiye gereksiz kuvvet kaybı oluşturmakda tohuma gereksinme görmeyen bakıcıların pekde güzel olmıyan çiçeklerinden feragat etmesi istenir. Sulama alttan yapılmalı özelikle sadece saf su veya yağmur suyu ile yapılmalı, yazın sıcak aylarda güneşde duran Dionæa nın yapraklarına su değmemesi gerektiğini sanırım çoğumuz tahmin edebilir. Dionæa yazları çok güneş seven bir bitkidir böylece kapanları kırmızı bir renk alırken kapanın kapanma hızı ortalama 17s/cm ile en hızlı kapma hareketini yapabileceği formuna girer. Kapanları ortalama 7-8 kez kapanma açılma hareketi yapmakdan sonra miyadını doldurup kararak ölürler bu kapanma kontenjanında 3 kez böcek yakalama şansına varmış yaprak büyükçe bir besi katkısı sağladıktan sonra ölür.

http://www.biyologlar.com/caryophyllid-dionaea-muscipula

Komünite Ekolojisi

Anadolu’ya özgü alageyik 12 yıl ömürlü olup hızlı hareket eden hayvan yazın beyaz lekeli kışın grimsi lekeli olup küçük sürüler halinde yaşar. Komünite: Belirli bir alanda sürekli etkileşim içerisinde bulunan canlıların oluşturduğu topluluktur. Aynı yaşam ortamını paylaşan farklı türler topluluğu incelenerek kolaylık olsun diye Bitki, Hayvan, Bakteri, mantar komüniteleri ayrı ayrı olduğu gibi aynıda olabilir. Komünite’erin tipi ve büyüklüğü çeşitliliği ve çevre şartlarının organizmalar üzerindeki etkilere bağlıdır. Sıcaklık, nem, yağış, besin vb. faktörler tür çeşitliliği dolayısıyla Komünite tipi ve büyüklüğünü etkiler. Komüniteler tür çeşitliliği bakımından farklılık gösterir. Ekvatordan-kutuplara ovalardan-dağlara gidildikçe tür çeşitliliği azalır. Kutuplar tür çeşitliliği az tropikal bölgelerde tür çeşitliliği fazladır. Tür çeşitliliği iklime bağlıdır. Coğrafi büyüklüğe bağlıdır. Ortamdaki suya bağlıdır. Ortamın endüstri atıkları ile kirletilmesine bağlıdır. Denizlerde ise ışık, ısı, oksijen tür çeşitliliğini etkiler. Komünitede av avcı ilişkisi Komünitede farklı türler mutaalizm (ortak yaşam), paratizm ( asalak yaşama ) ve av- avcı ilişkisi gibi rekabet nedeniyle sürekli etkileşim içerisindedirler. Aynı ortama fazla sayıda bireyler yerleştirmeye çalışınca rekabet oluşur. Aynı ortamdaki bitkilerde su, ışık, mineral gibi etkenler sürekli rekabet oluşturur. Bahçe bitkileri yabani otlarla rekabet içinde olduğu gibi yabani otlar kendi aralarında yani aynı türün bireyleri arasında da rekabet vardır. Türler arasında olan rekabete türler arası rekabet denir. Buğday tarlalarında buğday ile yaban otları arasında rekabet vardır. Ekolojik niş, bir canlının beslenmek korunmak, saklanmak, üremek ve diğer canlılarla ilişki içerisinde olmak için gösterdiği faaliyetlerin tümüdür. Bu etkinlikler farklı olarak ekolojik niş oluşumunu sağlar. Rus bilim adamı iki protistia türü arasında aynı kültür ortamında birlikte yetiştirildiğinde powella türü sayısı artarken caudatum türü yok olmaya başlar. Bu türler benzer olduğu için aynı kaynaklar için rekabet olmuştur. Bu şekilde ekolojik nişleri aynı olan iki tür arasındaki rekabette türlerden bir yok olur veya doğal selleksüyonla yeni bir kaynaktan elde edilecek özellik kazanır. Ekolojik olarak benzer türler bir veya daha fazla farklılık varsa komünite içinde birlikte bulunabilirler. Tür içi ve türler arası rekabet bitki ve hayvan popülâsyonlarının büyümesini sınırlar ve dengede tutar. Popülâsyonun varlığını sağlıklı sürdürmesi için su-besin-ışık-üreme alanları-yaşam alanları ve çevresel kaynakları kullanma türlerle rekabetle bağlantılıdır. Rekabetin en önemli etkeni türlerin gelişme olgunlaşma dönemlerinde farklı olmasıdır. Bu fark azaldıkça rekabet artar. Fark artıkça rekabet azalır. Örnek kültür bitkisi ile yabani ot veya mısır fasulye gibi ekimlerdeki rekabet verimi etkiler. Hayvan komünitelerinde bireylerinin çoğu birbirini yiyerek beslenir.Besin alan hayvan av beslenen hayvan ise avcı olarak isimlendirilir.Örnek Vaşak Tavşan arasında av-avcı ilişkisi var.Vaşak avcı,Tavşan ise av dır. Vaşak popülâsyonu artarken tavşan popülâsyonu azalır. Tavşan popülâsyonu artarken vaşak popülâsyonu azalır. Belli bir süre tavşan bulamayan vaşak lar arasında tür içi rekabet olur. Bu tavşan popülasyon artışını sağlar. Av artarken avcı azalır. Buna av-avcı ilişkisi denir. KOMÜNİTELERDE SİMBİYOTİK İLİŞKİLER İki farklı türün yarar veya zarar görerek (birbirine) yaşamalarına ortak yaşam –simbiyotik yaşam-birlikte yaşam denir. MUTUALİZİM: İki veya daha fazla türün karşılıklı fayda=yarar sağlayarak yaşamaları farklı özelliklerde olup birbirlerinin ihtiyaçlarını karşılayan türler arasında olur. Heterotrof canlı ile ototrof canlı arasında olur. Mantar ile alg ler arasında olur. Bu birlikteliğe Liken denir. Mantarlar alglerin ürettiği fotosentez ürünleri kullanır. Alglerde Mantarlardan su ve mineral ihtiyacını karşılar. İki canlı birbirine muhtaçtır. Filler ile üzerinde yaşayan haşereleri yiyen kuş türleri arasında mutualizm gevşek mutualizm dir. KOMMENSALİZİM: Birlikte yaşayan iki türden yararlanan türe konuk diğer etkilenmeyen türe konak denir. İstiridyenin sırt boşluğunda küçük yengeç türü yaşar. Yengeçler konağın yemediği arta kalın besinleri yer beslenir. Ve dış etkilerden korur. Yengece bir fayda sağlamaz. PARAZİTİZİM: Birlikte yaşayan organizmalardan biri yarar görürken diğeri zarar görür. Parazit üzerinde yaşadığı konağın besinini kullanır atıkları ile üzerinde yaşadığı canlıya zarar verir. Enzim ve sindirim sistemleri gelişmemiştir. Üremeleri hızlıdır. Bir Hücreli Parazitler: Bakteri, amip, kamcılılar insanda sıtma dizanteri kolera v.b. hastalık yaparlar. Bitkisel Parazitler: Bunlar yarı parazitler ve tam parazitler diye ikiye ayrılır. Yarı Parazitler: İnorganik maddeleri kullanarak organik madde sentezlerler. Ökse otu gibi. Üzerinde yaşadığı bitkinin gövdesindeki ksilemden su ve sudaki inorganik bileşikleri alırlar. Tam Parazitler: Fotosentez yapmazlar. Yaprakları küçük ksilemleri zayıftır. Üzerinde yaşadığı bitkinin iletim sistemini kullanır. Su ve organik madde ihtiyacını karşılar. Hayvansal Parazitler. a-İç Parazitler: Sindirim sistemleri yok. Konağın sindirilmiş besinlerini kullanır. Hareket duyu sinir sistemleri basit ama üreme sistemleri gelişmiştir. Tenya, bağırsak solucanı örnektir. b-Dış Parazitler: Sindirim sistemleri gelişmiştir. Sindirim enzimleri az. Konağın kanını veya vücut sıvısını emerler. Bit pire kene örnektir. SÜKSESYON: Komüniteler zamana bağlı değişir. Canlılar zamanla ölür yerine yenileri gelir. Ancak insan müdahalesi baraj, yol, aşırı otlatma, v.b yangın, sel, doğal afet gibi nedenler komünite yapısını bozar. Bozulan komünitelerde öncü türler ortaya çıkar. Zaman içinde bunlar yerini başka türlere bırakır. Bu sıralı yapı komünite yerini alıncaya kadar devam eder. Belirli bir bölgede uzun bir zaman içinde türlerin aşamalı olarak birbirlerinin yerlerini almasına süksesyon =ardıllık veya sıralı değişim denir. Bazen ormanda bir veya iki tür bütün ormanın görünüşünü etkiler. Bu etkiyi yapan türe baskın tür denir. I.BİRİNCİL SÜKSEYON: Üzerinde canlı bulunmayan ortama canlı yerleşmesidir. Başlangıçta şartlar canlı gelişimine elverişli olmayabilir. İlk olarak Liken, yosun, ot, funda, çalı, ağaç evreleri değişimi olur. Liken evresi: Kaya kum çakıl ortamında sadece liken gelişir ve ortamın topraklaşmasını sağlar. Yosun evresi: Likenler rekabeti kaybeder. Yosunlar ortaya çıkar ortam nemlenir ve omurgasız hayvanlar ortama yerleşir. Ölü organizma ve atıkları çürüyerek toprak kalitesini artırır. Ot evresi: Bitkiler rekabeti kazanır ortama otsu bitkiler yerleşir. Zamanla hayvan çeşitliliği artar. Funda Çalı evresi: Ortama rekabeti kazanan böğürtlen ardıç gibi küçük ağaçlar yerleşir. Hayvanlar arası rekabet olur. Hayvanlar beslendikleri bitkilerin tohumlarını taşır. Ağaç evresi: Funda çalı evresi sonunda Büyük ağaçlar ve altında hayvan türleri küçük bitkiler oluşur. Ortam şartları değişmez ise dengeli komünite oluşur. Dengeli komüniteye klimaks denir. 2-İKİNCİL SÜKSEYON: Toprak yapısı bozulmadan komünitenin aşırı otlatma yangın gibi nedenlerle yapısının bozulmasıdır. Tarım ve otlatma yapılan alanlar terk edildiğinde oluşan durumdur. Önce bir yıllık bitkiler-kısa bodurumsu çalılar-kavak türleri sedir ağaçları sırasıyla ortaya çıkar. En son meşe ve akça ağaç kayın’dan oluşan ormanlar oluşur. 19 asırdan itibaren sanayileşme çarpık yerleşim komünite ve ekosistemlerin bozulmasına neden olmuş. Bu çevre sorunlarını giderip doğal kaynakları korumamızın önemini artırmıştır. POPULASYON EKOLOJİSİ Canlılar çevresel faktörlerin etkisinde kalarak çevreye uyum sağlar. Canlıların sayıları mevsimsel olarak arta veya azalır. Canlılar bulundukları ortamda topluluk oluşturur. Popülâsyon: Aynı türden bireylerin oluşturduğu topluluktur. Belirli zaman aralığında belli bölgelerde oluşan aynı türe ait bireyler topluluğudur. Sınırları belirlenir. Türkiye deki insan popülâsyonu, Mersindeki insan popülâsyonu gibi. Alan çok büyük çok küçük olabilir. POPULASYON DİNAMİĞİ Popülasyon yoğunluğu büyüklüğü dağılımı yaş dağılımı popülasyon dinamiğidir. Popülasyon yoğunluğu: Birim alana düşen birey sayısıdır. Popülasyon yoğunluğu İşaretleme veya örnekleme yöntemi ile belirlenir. Doğum Oranı: Birim zamanda popülasyona katılan birey sayısıdır(üreme ile). Ölüm oranı: Birim zamanda popülasyondan ayrılan (ölüm ile) birey sayısıdır. Doğum ve ölüm oranı verileri popülasyon hakkında verileri popülasyon hakkında büyüklük-denge v.b bilgileri verir. Popülâsyon büyüklüğü birim zamanda popülâsyonu oluşturan birey sayısıdır. Popülâsyona dışarıdan katılan bireylere iç göç, ayrılanlara ise dış göç denir. A B C POPÜLASYON DOĞUM ÖLÜM BÜYÜKLÜĞÜ = VE İÇ GÖÇ - DIŞ GÖÇ B>C İSE POPÜLÂSYON BÜYÜKLÜĞÜ ARTAR B<C İSE POPÜLÂSYON BÜYÜKLÜĞÜ AZALIR B=C İSE POPÜLÂSYON DENGEDEDİR Yüksek çoğalma potansiyelinde olan (sınırlama yoksa) popülasyon J tipi büyüme eğrisi ile büyür. Çevresel sınırlama nedeni ile ölüm oranı artar ise popülasyon birey sayısı artmaz. Popülasyon taşıma kapasitesine yaklaşıldıkça büyüme yavaşlar. Büyüme eğrisi sağa sola doğru eğim yaparak S şeklini alır. Popülâsyon doyma noktasına ulaşarak dengelenir. Taşıma kapasitesi: türler arası rekabet av-avcı ilişkisi sıcaklık yağış ışık toprak besin vb faktörler popülasyon büyümesini etkiler. Hiçbir popülasyon sınırsız büyümez. Popülasyonun birey sayısı artışları büyüme-üreme-beslenme için yeterli kaynak sağlamalarını engeller. Belli bir yaşam alanında bulunabilecek en fazla birey sayısına taşıma kapasitesi denir. Popülasyonda birey sayısı arttıkça (taşıma kapasitesine) yaklaştıkça çevre direnci artar. İklim hastalık rekabet vb etkenler çevre direncini arttırır. Bu büyüme hızını azaltır yavaşlatır. Popülasyon belli sınırlar arasında kalır. Popülasyon Dağılımı: Popülasyondaki bireylerin belirli bir alandaki yerleşme biçimidir. Ya kümeli ya düzenli yada rastgele dağılım olur. Popülasyonda yaş dağılımı dengede olan bir popülasyonda her yaş gurubu birey sayısı aynıdır.Doğum ile ölüm birbirine yakındır. Azalan popülasyonda yaşlı nüfus fazla genç nüfus azdır. Doğum azdır. Büyüyen popülasyonda genç nüfus fazla genç nüfus azdır. Doğum fazladır. Popülasyondaki Aşırı Büyümenin Olası Sonuçları Popülasyon taşıma kapasitesine ulaşınca yoğunluk artar. Buna bağlı bireyler arası olumsuz etkileşim ve cevre tepkisi artar. Buna bağlı ortamda biriken zehirli madde –yaşam alan darlığı-besin yetersizliği popülasyon büyümesini engeller. Ölüm arta ve yoğunluk azalır. Bakteriler 20 dk. Bir bölünür. Ancak belli sayıya ulaştıklarında metabolik atıkları üremelerini engeller. Ve sayıları azalır. Aynı deney farelerle yapıldığında belli sayıya ulaşan farelerde strese bağlı ölüm, kısırlık popülasyon yoğunluğunu azaltır. Bitkilerde su, ışık, mineral, çevre şartları popülasyon büyümesinde etkilidir. NESLİ TEHLİKEDE OLAN TÜRLER. Dünya Doğayı Koruma Birliği=IUCN memeli hayvanların ¼ yok olma tehlikesinde. Biyoçeşitliliğin azalması türlerin ortadan kalkması, habitatlarının tahribi insan yaşamını etkiler. Komünitede türler arası etkileşim ağı vardır.Bir türün yok olması bu ağın devamlılığını bozar. İnsan yaşamı için Biyoçeşitliliğin korunması ve devamlılığı gerekir. İnsanlar Yaşam kalitesini artırırken diğer canlıların yaşam alanlarını yok etmemeli. Doğaya verilen zarar felaket olarak geri döner. Türkiye aşırı sulama – Habitatların kaybolması – Baraj-otoyol-plansız turizm yatırımları – Çarpık kentleşme-plansız madencilik- Orman ve makilik alanların yok edilmesi tahrip edilmesi. Yeni tarım alanlarının açılması Habitat’lara yeni türlerin girmesi. Vb etkenler Biyoçeşitliliğin azaltır. Türlerin tükenmesini sağlar. Kuş türlerinin % 13 tatlı sularda,%20 si ise tükenmiştir Türkiye de 600 endemik tür var.700 tür tehlike sınırlarında 17 kuş türü 23 memeli türü tehlikede. BİYOMLAR Doğu Avrupa kökenli zebra midyeleri bulundukları ortamlarda plak tonlarla beslendikleri için diğer çanlılara yaşama şansı vermezler. Ayrıca oluşturdukları kümelerle su borularını tıkarlar. Sucu bölgedeki bitkilerin yaşamını engeller ve kurutur. Ekonomik kayba neden olurlar.1997 yılında Atatürk Barajında 2000 yılında Birecik Barajında zebra midyeleri görülmüştür. BİTKİ VE AYVANLARIN YERYÜZÜNDE DAĞILIMINI ETKİLEYEN FAKTÖRLER 1.İKLİM 2.KARA PARCASI BÜYÜKLÜĞÜ 3.OKYANUS AKINTILARI VE SIARA DAĞLAR İKLİM KOŞULLARI Denizden uzak yerlerde hava kurudur. Rüzgâr sistemi ve yerkürenin kendi ekseni etrafında dönmesi okyanus akıntılarını oluşturur. Bu akıntılar iklimleri etkiler. Biyocoğrafya: Bitki hayvan türlerinin geçmiş ve günümüzdeki dağılımını inceler. COĞRAFİK DAĞILIMI ETKİLEYEN 1-Türün Dağılımı 2-Davranış ve Habitat seçimi 3-Biyotik ve Abiyotik faktörler TÜRÜN DAĞILIMI Türün bulunduğu alanda üreyeceği başka alanlara ayılmasıdır. Işık-sıcaklık-su-toprak-mineraller-cevre şartları bu dağılımı etkiler. Fil anavatanı Afrika ama Asya dada yaşar. Çünkü bu bölgede uygun yaşam alanları var. Her hangi bir tür yeni coğrafik alana yerleştiğinde ızla çoğalır. Yayılır. Afrika bal arısı Brezilyaya getirilmiş bir kaza sonrası Amerika ya yayılarak İtalyan bal arılarını dağıtmıştır. DAVRANIŞ VE HABİTAT SEÇİMİ Canlı türleri yaşam şartlarına uygun olanları seçer şartlar değişirse(besin azalır, hastalık artar vb) yeni ortamlara göç ederek uyum sağlarlar. Kuşlar kuzey yarım kürede yaşar. Kışın güneye göç ederler.Bu şekilde türlerin devamlılığını(neslin devamlılığını)sağlar. BİYOTİK FAKTÖRLER: Hayvan- bitki- mantar-mikroorganizmalar canlı cevreyi oluşturur.Her canlı doğrudan ve dolaylı olarak bu cevrenin canlı öğeleri ile ilişki içindedir. ABİYOTİK FAKTÖRLER: Sıcaklık-güneş ışığı –rüzgâr-kayalar-toprak gibi faktörlerdir. SICAKLIK: Canlı çeşitliliği ve dağılıında etkili bitki yoğunluğu ekvatordan kutuplara doğru azalır. SU:Canlı suyu havanın neminden veya toprak neinden alır.Toprak nemi yağışlar ile sağlanır.Yağış bitki dağılımında etkilidir.Ekvatorda yağmur oranları var iken çöllerde kaktüsler vardır. GÜNEŞ IŞIĞI: Işık şiddeti karasal ortamda bitki gelişiminde etkilidir. Oran ağaçlarının altında rekabet ortamı var. Işık şiddeti, süresi, fotosentez yapan canlıları sınırlar. Sucul ortamda su yüzeyinde fotosentez yoğun derinlik artıkca fotosentez azalır. Canlı çeşitliliği sayısıda azalır. RÜZGÂR: Hayvanlarda ve Bitkilerde terlemeyi artırır. Cevre sıcaklığının canlı organizmaları etkilenmesini sağlar. Rüzgâr alan tarafdaki bitki dallarının büyümesi engellenir TOPRAK: PH-mineral-nem-ısı-barındırdığı organizmalar bitki ve bitki ile bulunan canlıların dağılmasını etkiler. Kalkerli topraklarda kolay dağılım gösteren bitkiler. silisli topraklarda seyrekleşir. Salyangoz kireçli toprakta fazla iken volkanik topraklarda azdır. BİYOM- EKOSİSTEM ARASINDAKİ İLİŞKİ Bütün iklim kuşaklarında ekosistemleride içine alan yaşam alanları vardır. Bu alanlara özgü bitki hayvan toplulukarı yaşar. Büyük ekosistem tiplerine BİYOM denir. En büyük ekositem ekosferdir. Ekosfer dünyadakicanlılarla etkileşim içinde olan sistemin bütünüdür. Ekosistem bir çokpopulasyonu içine alan komünite ile onu çevreleyencansız cevreden oluşur. Karasal ve sucul ekosistemleri içine alan biyom daha büyük ekosistemdir. (geniş bölge-kıtanın bir kısmı gibi) DÜNYADAKİ KARASAL SUCUL BİYOLARIN ÖZELLİKLERİ Biyomları çöl-çayır-iğne yapraklı ağaçların oluşturduğu organizmalar gibi gibi geniş çoğrafi bölgeleri içine alan ekosiste tipidir. KARASAL BİYOMLAR: Karasal biyomların yayılışı iklimdeki bölgesel değişikliklere bağlı olup kesin sınırlar belli değildir. Orman ve çayır biyomları olarak ikiye ayrılır. A-ORMAN BİYOMLARI Tropikal yağmurormanları- ılıman bölge -yaprak döken ormanlar-iğne yapraklı ormanlar olmak üzere ayrılır. 1-Tropikal Yağmur Ormanları: Yoğun yağış ve nem oranına sahiptir. Nem-yüksek sıcaklık biyolojik çeşitliliği artırmıştır. Orta- Güney amerika Avustralya ve Asyanın ekvatora yakın kısımlarında bulunur. Ağaçlar üzerinde epifit orkide bromella gibi bitkiler Alt kısmında otlar bulunur. Tropikal Ormanların karekteristik hayvanları kuş-yarasa-jaguar-puma-maymun-kurbağa-geyik-ve timsah bulunur. 2-Ilıman Bölge Yaprak Döken Ormanlar:Kuzeydoğu amerika-avrupa-asya-avustralyada bulunur.Ağaçlar kısa boylu ve seyrektir.Kışın yaprak döken ağaçlardır.Kayın-akcaağaç-kestane-meşe-ceviz-ihlamur-kızılağaç-kavak- gibi ağaç türleridir.Ağaç altlarında çalı ve otgelişmiştir. Hayvanlar, geyik-ayı-sincap-vaşak-kedi gibi hayvanlardır. 3-İğne Yapraklı Ormanlar: Yüksek rakımlı yerlerde bulunur. Sıcaklık yılın yarısında bitki gelişimine uygun değil. Köknar-çam-ladin ormanları gibi ormmanlardır. Hayvanları kirpi- fare- yarasa- ayı- çakal- tilki- alageyik- kartal-baykuştur. B-ÇÖL BİYOMLARI Toprak yüzeyi sıcaklığının 660 dereceye çıktığı alanlardır. Gün içi ve mevsisel ısı değişimi var. Dünyanın %35 ni kaplar. Güney Afrikanın Kalahari çölü Kuzey Afrikada sahra çölü Arabistan çölü Arizonada sonaran çölü Ülkemizde tuz gölü ve Karapınar bölgeleri çölleşmeye hassas yerlerdir. Su depolama özelliği kaktüs bitkisi yaygın durumdadır. Hayvanlar sürüngen-böcek-keseli fare-kemirgenler bulunur. C-CAYIR BİYOMLARI. Yazları sıcak kışları soğuk geçer. Yağışların çölleşmeye izin vermediği ancak orman oluşumuna uygun olmayan yerlerdir. Hayvanlar koyun, sığır, keçi, genelde otçul hayvanlar var. Toprak üstü bitki cayır otları suyu tutar, toprağı korur. Havayı temizler. Ülkemizde iç, doğu, güneydoğu anadoluda yaygın alanlardır. Tilki, serce, sincap, koyun bu bölgede yaşayan hayvanlardır. D-SUCUL BİYOMLAR Tatlı su biyomları tuzlu su biyomları diye ikiye ayrılır. 1-Tatlı su biyomları: Göl ve akarsu ve sulak alan biyomları. 2-Göl Biyomları: Göllerde komüniteler suyun derinliğine ve kıyıya uzaklığına göre yayılır. Siyano bakteriler. Alg, küçük kabuklular, kurbağa, sazan balığı levrek balığı göçmen su kuşları karabatak sucul bitkiler saz kamış nilüfer vb canlılar yaşar. 3-Akarsu Biyomları: Tek yönlü akan suların başlangıç kısmında su soğuk mineral miktarı az.Akarsu yatağında farklı yaşam olanları ve tür çeşitliliği vardır.Alg,sünger,karayosunları,solucanlar,alabalıklar vardır. 4-Sulak Alanları Biyomları: Doğal ve yapay sürekli veya mevsimsel sular durgun veya akıntılı tatlı acı veya tuzlu su birikintileridir. Bataklıklar-sazlıklar-turbalıklar-sulak cayırlar 6 metre derinlikteki sulak alanlardır. Toprak suya doygun olup oksijen bakımından fakirdir. Buralarda kamış-sazlar-mile sıcanları yaşar. Ülkemizde Balıkdamı-Sultansazlığı-Göksu Deltası-Trabzon ağaçbaşı yaylası örnek verilebilir. 5-Tuzlu Su Biyomları: Okyanus ve denizlerin tuzlu su biyomlarıdır. Yerkürenin %70 ni kapsar. Dalgalar-Gel gitler-akıntılar-ısı-tuzluluk-ışık-basınç deniz ve okyanuslardaki komünitelerin yapısını belirler. Kıyıya yakın yerlerde çeşitlilik fazladır. Derinliğe bağlı olarak protozoa-solucan-denizanası-mürekkep balığı-midye-Balıklar_Balina-Fok gibi canlılar vardır. Ülkemizde Akdeniz foku-kefal gibi balık türleri yaşar

http://www.biyologlar.com/komunite-ekolojisi

Tarım Ürünlerinde Kalıntı Problemi

Besin maddelerinin üretim, tüketim ve depolanmaları sırasında; besin değerini bozan ve tahrip eden hastalık ve zararlıları, yabancıotları, mikroorganizmaları yok etmek için kullanılan kimyasal maddelere tarım ilaçları (pestisit) denir. Pestisit terimi; insektisitler ve akarisitleri, insekt ve akarların repellentlerini, fungisitleri, herbisitleri, nematositleri, rodentisitleri, maluskusitleri, kuş ve vahşi hayvan repellentlerini, bakterisitleri, defoliantları ve bitki gelişim düzenleyicileri (BGD)’ni kapsamına alır. Pestisitlerin gıda maddeleri üzerinde veya içinde kalan ilaç ve ilaç türevlerine de pestisit kalıntısı denilmektedir. Gıda maddesinin bir kilogramında bulunan bir miligram pestisit (ppm) olarak ifade edilir. Pestisitlerin kullanımı insana ve çevreye en az riskli olacak şekilde düzenlenmelidir. Bu nedenle pestisitlerin ürünlerde insan sağlığına zarar vermeyecek kalıntı miktarlarının belirlenmesi gerekir. Bu miktarın belirlenmesi için de, ilacın toksikolojik özelliğinin ve bu ilacın kullanıldığı gıda maddesinin tüketim miktarının bilinmesi gerekir. Bu bilgilerle “ilaç kalıntısının gıda maddeleri üzerinde veya içinde bulunmasına müsaade edilen miktarı” olarak ifade edilen tolerans (maksimum kalıntı limiti) belirlenir. Her ülkenin beslenme alışkanlıkları farklı olduğundan, ürünlere koydukları tolerans değerleri de farklı olmaktadır. Toleranstan düşük seviyede ilaç kalıntıları tespit edilen ürünler tehlikesizce yenebilir. Toleransların belirlenmesi amacıyla yapılan çalışmalarda; her ilaç piyasaya verilmeden önce toksikolojik ve farmakolojik denemelere tabi tutulur. Bu denemeler, deneme hayvanları üzerinde 2-3 ay gibi kısa ve en az 2 yıl gibi uzun süreli ilaçlı ürünle besleme denemeleri şeklinde yapılır. Hayvanların iştahları, kilo kayıpları, alerjik reaksiyon olup olmadığı, organ ağırlıkları, organların histopatolojik değişimleri, ilacın sinir sistemine olan etkileri, organların fonksiyonlarını normal yapıp yapmadıkları, kan tablosunda olan değişiklikler, enzimlerin inhibe edilip edilmediği, embriyona etkileri, bu hayvanların yavrularında görülen anormallikler, vs. incelenir. Böylece deneme hayvanlarında, deneme süresince hiç zarar vermeyen günlük alınabilir dozlar tespit edilir. Örneğin malathion için sıçanda günlük alınabilir doz 5 mg/kg veya gıdasında 100 ppm, parathion’da ise 0.05 mg/kg veya gıdasında 1.0 ppm’dir. Bu kriterler belirlendikten sonra, insanların beslenme alışkanlığı da dikkate alınarak tolerans değerleri tespit edilir. Aktif maddenin herhangi bir üründeki toleransı belirlenirken, varsa o aktif maddenin bitkiye uygulandıktan sonra dönüşüm ürünü dediğimiz metabolitleri de dikkate alınmaktadır. Üreticilerimizin ilaçları bilinçsiz ve hatalı kullanmaları sonucunda ürünlerde kalıntı problemi ortaya çıkmaktadır. Tarımsal ürünlerin içerdiği pestisit kalıntıları, dış pazar açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Bu nedenle kalıntı sorunu yalnızca bir ülkeyi ilgilendirmemekte, ticari ilişkileri olan ülkeler arasında da önemli bir konu olmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkeler pestisit kalıntı sorunları üzerinde titizlikle durmaktadır. Ayrıca bu ülkelerde pestisit kalıntılarının kontrolü yasal düzenlemelerin de yardımıyla belirli bir sisteme oturtulmuştur. Belli standartlara uymayan ürünler alıcı bulamamaktadır. Bütün ülkeler alacakları ürünlerdeki ilaç kalıntılarının toleranslarının altında olmasını şart koşmaktadır. Ne iç pazarda ne de dış pazarda yer bulamayan ilaçlı ürünlerimiz ya denizlere dökülmekte, ya da tarlalarda çürümeye terk edilmektedir. Böylece hem alınteri ve emeğinin karşılığını alamayan üreticilerimiz mağdur olmakta, hem de milli ekonomimiz zarara uğramaktadır. Pestisitlerin güvenle kullanılabilmesi için tavsiye edilen kullanım miktarı ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süreye uyulmalı, özellikle son ilaçlama ile hasat arası süre göz önüne alınarak amaca uygun pestisit seçimi yapılmalıdır. 2. PESTİSİT KALINTILARI 2.1. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yapılan Çalışmalar Pestisit kalıntı çalışmaları dünyada ilk olarak 1950’li yıllarda başlamıştır. Amerika’da tarımsal ürünlerdeki pestisit kalıntılarının araştırma sonuçları 1954 literatüründe verilmiştir. Aynı ülkede günlük beslenmede yer alan gıda maddelerindeki pestisit kalıntı analizlerine 1961 yılında başlanmıştır. İngiltere’de bu tip çalışmaların 1960’lı yıllarda planlandığı ve yürütüldüğü görülmektedir. Kanada’da ise bu tip analizler 1967 yılından itibaren yoğun olarak yapılmaya başlanmıştır. Ülkemizde pestisit kalıntıları ile ilgili çalışmalara 1959 yılında Ankara Zirai Mücadele İlaç ve Aletleri Araştırma Enstitüsünde Kalıntı Analiz Laboratuvarının kurulmasıyla başlanmıştır. Yapılan ilk çalışma,1964 yılında Güvener ve ark. tarafından bildirilmiştir. Dünyada pestisit kalıntıları konusunda yapılan yoğun çalışmalar son 30 yılı kapsamaktadır. Bu çalışmalar özellikle yeni ve daha duyarlı analiz metotlarının ortaya konulması ve bu metotların çeşitli ürünlere uygulanması şeklindedir. Ayrıca tarımsal ürünlerde ve gıdalarda pestisit tarama çalışmaları ile çeşitli teknolojik işlemler sayesinde kalıntıların azaltılması da, son 30 yılın literatürlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkeler insan sağlığı, çevresel problemler ve tedbirlerle ilgilenmeye yeterince kaynak ayırabilirken, gelişmekte olan ülkelerde öncelik hala besin üretiminde olduğu için, gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar nitelik ve nicelik olarak çok daha fazladır. 2.2. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yasal Durum 2.2.1. Dünyadaki durum: 1950’li yılların sonlarında, ABD ve Kanada’da tarımsal ürünlerde bulunabilecek toleranslar kanunla tespit edilmiş ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süre belirlenmiştir. O dönemde Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre ve Rusya’da her ne kadar resmi olarak tolerans tespit edilmemişse de, son ilaçlama ile hasat arasındaki süre gerek talimatnameler, gerekse tavsiyelerle kontrol altına alınmıştır. 1970’li yıllara geldiğimizde, özellikle gelişmiş ülkelerin hepsinde, ürün bazında toleransların ve son ilaçlama ile hasat arasındaki sürelerin belirlendiğini görüyoruz. Dünyada pestisitlerin insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyecek ve uluslar arası ticareti engellemeyecek şekilde kullanımının sağlanması konusunda en aktif çalışan organizasyon FAO/WHO’ dur. Bunların bünyesinde kurulmuş olan pestisit kalıntıları Codex Alimentarius Komisyonu’ nun görevi ürünlerde en fazla kabul edilebilir düzeyi, yani toleransları (MRL) tespit etmektir. Belirlenen bu toleranslara uyulmasını sağlamak amacıyla özellikle gelişmiş ülkelerde yasal düzenlemelerin de desteğiyle bir kontrol mekanizması oluşturulmuştur. Özellikle bazı kuruluşlar yaptıkları çalışmalar ile pestisit kalıntılarıyla ilgili düzenlemelere katkıda bulunmaktadırlar. ABD’de Çevre Koruma Ajansı (EPA) ve Gıda ve İlaç teşkilatı (FDA) bunların başında yer alır. Gıda ve İlaç Teşkilatı ABD’de besinlerdeki pestisit kalıntıları programı çerçevesinde, 1991 yılında 19 bin 82 örneğin kalıntı analizlerini gerçekleştirmiştir. 2.2.2. Türkiye’deki durum: Ülkesel tolerans listemiz ilk kez 1990 yılında yayınlanmış ve 1997 yılında ise, etkili madde grubu ve ürün bazında genişletilerek revize edilip tekrar yayınlanmıştır. Bu liste Avrupa Birliği uyum çalışmaları çerçevesinde revize edilmiştir ve kısa bir süre içerisinde de yayınlanacaktır. Son ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken süre ile ilgili olarak, 1991 yılında yayınlanan tebliğde, 154 etkili madde ve 28 ürün ve ürün gurubu bulunmaktadır. Ülkemizde ürünlerin belirli periyotlarla kontrollerinin yapıldığı bir kontrol mekanizması ve toleranslara uymayan üreticilere belirli yaptırımlar uygulamayı sağlayan yasal düzenlemeler henüz mevcut değildir. Ayrıca tarımsal ürünlerin pazarlanması sistemi nedeniyle, markette veya pazarda satılan ürünlerin üreticisi de belirlenememektedir. Bu sistemin değişerek tarımsal ürünlere etiket sisteminin getirilmesi bu tür kontroller için şarttır. 3. PESTİSİTLERİN ÜRÜN ÜZERİNDEKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin kayboluş hızı genel olarak; iç yapılarına (kimyasal yapılarına, kararlılıklarına, çözünebilirlik ve uçuculuk gibi fiziksel özelliklerine), mekaniksel, fiziksel ve kimyasal ortam şartlarına bağlıdır. Buhar basıncı yüksek olan pestisitler, özellikle sıcak havalarda yaprak yüzeylerinden kolayca kaybolurlar. Kimyasal bozunmalar ya bitki yüzeyinde ya da bitki içinde meydana gelir. Bozunmanın önemi ve çabukluğu öncelikle ilacın kimyasal yapısına, kararlılığına, bozunabilirliğine ve formülasyon şekline bağlıdır. Güneş ışınları, çok sayıda kimyasal reaksiyonlara yol açarak önemli bir rol oynar. Bu ışınsal bozunma, solüsyon ve süspansiyonlarda hızlı bir şekilde olabilir. UV ışınları etkisine 15 saat tutulan “azinphos”, kimyasal olarak % 50’den daha fazla bozunmuştur. Kimyasal reaksiyonlar; oksitlenme, indirgenme, dekarboksilasyon, izomerizasyon, vs. olarak tespit edilmiştir. Kalıcılık bakımından pestisitler şu dört başlık altında sınıflandırılabilir: 1) Kalıcı olmayanlar (non-persistent) : Organik fosforlu ilaçlar, 2) Orta derecede kalıcı (moderately) olanlar : Herbisitler, 3) Kalıcı olanlar (persistent) : Klorlu hidrokarbonlar, 4) Sürekli kalıcı olanlar (permanent) : Pb, As, Hg’lı pestisitler. Tarım ilaçları toz, ıslanabilir toz, solüsyon, emülsiyon, granül vs. olarak piyasaya arz edildiklerinden; formülasyon şekillerine ve ürünlerin karakterlerine göre, ilacın atılan yerde tutunması ve bozunmaya uğraması değişik şekillerde ve sürelerde olur. Toz ve sıvı toxaphene ile ilaçlanmış tarlalarda civara bulaşmanın, tozda sıvıya nazaran 4-10 misli daha fazla olduğu görülmüştür. Bulaşma, küçük zerrelerde daha fazla olmaktadır. Aletlerin tipleri (atılış basıncı ve damla büyüklüğü gibi), aktif maddenin buharlaşma basıncı, seyreltici maddelerin cinsi, bitki yüzeyinin tüylü, düz, girintili-çıkıntılı, kaygan oluşu, bitkinin yaşı yanında sıcaklık, hava nemi, yağmur, çiğ ve rüzgar gibi meteorolojik koşullar da ilacın bitkide kalıcılığına etki eden önemli faktörlerdir. İlaçların bitki üzerinden azalması veya kaybolması şu yollarla olmaktadır: a) İlacın yaprak ve meyveden sızması, b ) Yaprak ve meyvelerin üzerinden rüzgar veya birbirine sürtünme ile uzaklaşması, c) Yağmurla yıkanmak suretiyle, d) Hava sıcaklığı ile buharlaşması ve bozunması, e) Güneş ışığında oksitlenerek bozunması, f) Yüksek rutubetle hidrolize olarak bozunması, g) İlacın uygulama zamanına bağlı olarak; bitki gelişiminin çabuk olduğu dönemde ilaç atılmışsa, yüzey ve hacmin artması nedeniyle ilaç kalıntı miktarının azalması. 3.1. Pestisitlerin Ürün Üzerindeki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler Bitki üzerindeki pestisitin kalıcılığı; çevre koşulları, bitki ve pestisitin özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. Bazı pestisitler bu faktörlerin etkisiyle çabuk bozunurken, bazıları da stabil kalmaktadır. Pestisitlerin hepsi bitkiye uygulandıktan bir süre sonra kimyasal değişikliğe uğrayarak, toksik veya toksik olmayan ürünlere dönüşebilmektedirler. Bazen uygulanan pestisitler kısa sürede yok olurken, onların toksik metabolitleri uzun süre bitki üzerinde kalabilmektedir. A) Çevreye bağlı faktörler: a- Işık Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir degradasyon kaynağıdır. Güneş ışığının etkisi ile meydana gelen dönüşüm ürünleri, genellikle ana bileşikten daha az toksiktir. b- Sıcaklık Pestisitlerin degradasyonunda önemli bir faktördür. Pestisitler üzerinde sıcaklığın etkisi, özellikle yılın farklı mevsimlerinde ve değişik bölgelerde yetiştirilen ürünün son ilaçlama ile hasat arasındaki sürenin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Sıcaklığın pestisitlerin degradasyonu üzerindeki etkilerine ait pek çok çalışma yapılmıştır. Malathion’un maloxan’a dönüşümü, ilkbaharda ve yüksek sıcaklıklarda yapılan uygulamalarda çok daha hızlı olmaktadır. c-Diğer çevre faktörleri Pestisitlerin bitkiler üzerindeki kalıcılığına etki eden diğer faktörler rüzgar, yağmur ve orantılı nem’ dir. Orantılı nem; bitki üzerindeki pestisitlerin buharlaşmasını etkilerken, rüzgar ve buharlaşma yoluyla pestisitlerin bitkiden uzaklaşmasına, hem de sürüklenme yoluyla pestisitlerin taşınmasına ve ayrıca hidroliz yoluyla bozunmasına neden olmaktadır. Yağmur ise, yıkama yoluyla pestisitlerin uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bu gerçekten hareket ederek, hasat sonrasında yapılacak yıkama işlemleriyle bazı pestisitlerin kalıntılarının azaltılabileceği fikri ortaya çıkmıştır.  Bitkiye bağlı faktörler a- Bitki morfolojisi Aynı pestisitlerin kalıntıları, farklı bitkiler üzerinde farklı olabilmektedir. Bunun nedeni de bitki morfolojilerinin farklılık göstermesindendir. b- Bitki büyüme faktörü Bitkiler arasındaki büyüme faktörünün farklı olması, söz konusu bitkiler üzerindeki pestisitlerin kalıcılık süresini değiştirmektedir. C) Pestisite bağlı faktörler a- Etkili maddenin fizikokimyasal özellikleri 1.Uçuculuk: Bir maddenin uçuculuk özelliği, onun kimyasal ve fiziksel özelliğine bağlıdır. Bu özellikler aktif maddenin buhar basıncı, sudaki çözünürlüğü gibi fizikokimyasal özellikleridir. 2.Yarılanma ömrü: Aktif maddenin yarılanma ömrü, içinde bulunduğu ortamın pH’ına göre değişiklik gösterir. 3.Formülasyon: Pestisitlerin bitki üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörlerden birisi de formülasyondur. Bitkiye kolayca penetre olabilen emülsiyon formülasyonların kalıcı bir kalıntı oluşturduğu, ıslanabilir tozların ise değişken bir kalıcılık gösterdiği tespit edilmiştir. Fungisitlerin WP formülasyonlarının, akarisitlerin EC formülasyonlarından daha yüksek kalıntı bıraktığı tespit edilmiştir. 4.Konsantrasyon: Uygulanan pestisitin miktarı, ilk birikimin büyüklüğünü belirlemede etkin bir faktördür. Pestisit uygulamasından sonraki ilk kalıntılar uygulama oranı ile ilişkilidir. Bitki üzerindeki pestisitin konsantrasyonu, onun kalıcılık süresini de etkiler. 4. PESTİSİTLERİN TOPRAKTAKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin toprakta çözünebilen diğer maddeler gibi, su aracılığıyla hareket ettikleri tespit edilmiştir. Bu hareket; kütle ile dikey, difüzyon ile yatay hareket şeklinde gerçekleşir. Pestisitler kütle akışı ile uzun mesafelere, difüzyon ile kısa mesafelere taşınır. Pestisitler topraktaki kil ve organik madde tarafından adsorbe edilerek, mikroporlar içinde çözünerek tutunurlar. Yağmur yağdığında veya toprak sulandığında, toprak yüzeyi yakınlarında tutunmasına rağmen, su ile toprağın derinliklerine gidebilir ve bazı durumlarda yer altı suları için bir tehlike oluşturabilirler. Toprakta kil ve organik maddede adsorbe edilerek tutunabilen ve aşağı doğru su ile hareket edebilen pestisitler buharlaşabilir, toprak organizmaları veya bitkiler tarafından tutulabilir, erozyon veya yağmur suyu ile yüzeyde hareket edebilir, kimyasal ve mikrobiyal bozunmaya veya güneş ışığı ile bozunmaya uğrayabilirler. 4.1. Pestisitlerin Topraktaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler 1. Çevreye bağlı faktörler: Çevreye bağlı faktörler içinde güneş ışığı ve rüzgarın pestisitlerin bozunmasındaki rollerinin önemli olduğu ortaya konmuştur. a) Işık: Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir bozunma kaynağıdır. Pestisitlerin toprakta ışık ile bozunması su, cam, yaprak gibi farklı ortamlardaki bozunma ile karşılaştırıldığında, genel olarak daha yavaştır. Ayrıca toprağın ışık alan bölgesi yaklaşık 1 mm olduğu için bu derinlikle de sınırlıdır. Fakat toprak yüzeyindeki pestisitlerin konsantrasyonu yüksek olduğundan ışıkla bozunma, önemli bir olaydır. Ayrıca güneş ışığı, pestisitlerin kimyasal özelliklerini değiştirmekte ve daha toksik olabilen fotoürünler oluşmasına neden olmaktadır. Örneğin; sülfide içeren pestisitler, ışığın etkisiyle sülfokside dönüşmektedir. Böylece bu grup pestisitlerin sülfokside dönüşümü, sudaki çözünürlüklerini ve toksisitelerini artırmaktadır. Işığa maruz kalmış toprak yüzeyinde parathion’un paraoxan’a dönüştüğü tespit edilmiş olup, bu dönüşüm ürününün parathion’ a göre daha toksik bir bileşik olduğu bilinmektedir. b) Rüzgar: Güneş ışığının dışında topraktaki pestisitlerin davranışına etki eden diğer bir çevre faktörü de rüzgardır. Rüzgar hem buharlaşma yoluyla pestisitlerin topraktan uzaklaşmasına ve hem de sürüklenme yoluyla pestisitin taşınmasına neden olmaktadır. Topraktan pestisitin buharlaşma oranı, toprak üstünden geçen havanın hızına bağlıdır. 2. Toprağa bağlı faktörler: a) Tipi: Toprak tipi pestisitlerin adsorpsiyonuna ve buharlaşma oranına etki etmektedir. Özellikle organik madde içeriği yüksek olan topraklarda; pestisitin çoğu adsorbe edilebildiğinden, buharlaşma organik maddenin artmasıyla azalmaktadır. Toprakların mikroorganizma yönünden niteliği de pestisitlerin mikrobiyal bozunması açısından önemlidir. Mikroorganizmalar yalnız ana bileşiğin bozunmasında değil, aynı zamanda dönüşüm ürünlerinin metabolizmalarında da önemli bir rol oynar. Topraktaki mikroorganizma niteliği de pestisitlerin bozunmasında önemli bir rol oynar. b) Sıcaklık: Topraktaki pestisitlerin bozunmasında önemli faktörlerden birisi de toprak sıcaklığıdır. Toprak sıcaklığındaki her 10oC’lik artış, bir çok pestisitin buhar basıncını 3-4 kat artırmaktadır. Bu da sıcaklık arttıkça buharlaşma oranındaki artış demektir. Ayrıca toprak sıcaklığı, topraktaki mikroorganizma faaliyetini de artırdığı için mikrobiyal bozunmada da önemli bir etkiye sahiptir. Carbendazim’in mikrobiyal bozunmasında toprak sıcaklığı, toprak nemi ve pH’ının etkisi incelendiğinde; yüksek toprak sıcaklığı ve neminin, asidik pH’ın carbendazimin bozunması için optimum koşulları oluşturduğu tespit edilmiştir. Chlorpyrifos’un topraktaki degradasyonu ile ilgili yapılan bir çalışmada; pestisitlerin çoğu gibi, chlorpyrifos’un da sıcaklığın artmasıyla hızla degrade olduğu ortaya konmuştur. 15, 25 ve 35 o C ‘de pestisitin %50 kaybı için geçen zaman sırasıyla, ortalama 25, 13 ve 6 hafta olmuştur. c) Nem: Topraktaki nem içeriği pestisitlerin davranışındaki önemli faktörlerden biridir. Kuru toprakta, nemli toprağa göre pestisitin daha fazlasının adsorbe olacağı varsayılır. Nemli topraklarda ise pestisit hızla buharlaşır. Toprağın organik madde içeriği kuru topraklarda önemli değilken, nemli topraklarda önem kazanır. Su moleküllerinin bulunmasına rağmen, toprağın organik maddesi pestisit moleküllerini tutmaktadır. d) pH: Pestisitlerin topraktaki davranışlarına etki eden, toprağa bağlı önemli faktörlerden birisi ise toprak pH’ ıdır. Pestisitlerin topraktaki akıbeti toprağın pH’ına bağlı olarak değişmektedir. Pestisit adsorpsiyonu genellikle daha asidik topraklarda daha yüksek olmaktadır. Carbofuran’ın farklı pH’ lara sahip topraktaki bozunma durumları ile ilgili yapılan bir çalışma da, bu kanıyı teyit eder niteliktedir. Carbofuran uygulamasından 20 gün sonra, asidik pH’ a sahip toprakta en fazla kalıcı olmuştur. 3. Pestisite bağlı faktörler: a) Kimyasal yapı: Pestisitin kimyasal yapısı; kil ve organik maddeye olan direkt ilgisini ve çözünürlüğünü etkileyerek adsorbsiyon dengesini tayin eder. Birçok araştırıcı pestisitin sudaki çözünürlüğü ve adsorbsiyonu arasında genel olarak ters bir korelasyon olduğunu belirtmişlerdir. Çözünürlük, pestisitin topraktaki kalıcılığı ile ilgili önemli bir konudur. DDT ve dieldrin gibi çözünürlüğü çok az olan organik klorlu insektisitlerin, topraktaki kalıcılıkları yüksektir. b) Formülasyon: Pestisitlerin topraktaki kalıcılıkları formülasyon şekillerinden de etkilenmektedir. Granül formülasyonlar, genellikle daha fazla kalıcıdır. Islanabilir toz ve toz formülasyonlar emülsiyon formülasyonlardan daha az kalıcıdır. Örneğin bir herbisit olan atrazine’ in granül formülasyonunun toprakta, ıslanabilir toz formülasyonundan daha uzun süre kalıcı olduğu tespit edilmiştir. c) Konsantrasyon: Pestisit konsantrasyonu da topraktaki kalıcılıkta etkilidir. Toprakta pestisit konsantrasyonu düşük olduğunda, pestisitin toprakta yok olması hızla gerçekleşir. Aynı pestisitin yüksek konsantrasyonu düşük konsantrasyonuna göre daha kalıcıdır. Topraktaki kalıcılıkları yüksek olan DDT, lindane ve aldrin’ in 2 farklı konsantrasyonu ile yapılan ilaçlamalarda düşük konsantrasyonun daha hızlı yok olduğu bulunmuştur. 5. PESTİSİTLERİN SUDAKİ KALICILIĞI Çeşitli yollarla suları kirleten pestisitler, su ile karşılaşınca hidrolize olurlar ve yapıları bozulur. Hidroliz, bir çok pestisitin suda bozunması için önemli bir olaydır. Sulu ortamda ışığın bulunması da hidrolizi hızlandırır. Sular sıcaklık, pH, organik madde, inorganik madde ve mikroorganizma içerikleri bakımından farklı olduğundan, bu özellikler pestisitlerin kalıcılıklarında önemli rol oynar. 5.1.Pestisitlerin Sudaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler : a-Sıcaklık: Su sıcaklığının pestisitin davranışındaki rolü önemlidir. Sıcaklıktaki artış kimyasal reaksiyonu ve pestisitin buharlaşma oranını artırır. Sıcaklık artışının aynı zamanda mikrobiyal aktiviteyi artırdığı ve böylece mikrobiyal bozunmanın da arttığı düşünülmektedir. Fenitrothion’ un 40oC’de, 30oC’dekine göre 2 kat hızla hidrolize olduğu bulunmuştur. b- pH: Sularda birçok pestisit hidrolize olarak bozunduğu için, suların pH’ının kalıcılık üzerinde önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda da, bir çok pestisitin doğal degradasyonunda pH’ın önemli olduğu ortaya konulmuştur. Carbaryl ile ilgili yapılan bir çalışmada; saf suda pH 8’in üzerinde olduğunda hızla bozunduğu, pH 6.3 te ise aylarca stabil kaldığı tespit edilmiştir. c- Sudaki yaşam: Pestisitlerin sulardaki davranışlarında mikroorganizmaların faaliyeti önemlidir. Doğal sularda bulunan ve pestisiti degrade edebilen 48 mikroorganizma türü tespit edilmiştir. Birçok çalışma göl, ırmak ve havuzlardaki dip sedimentlerinin pestisit kalıcılığında rezervuar rolü oynadığını ortaya koymuştur 6. PESTİSİTLERİN İNSAN VE ÇEVREYE ETKİLERİ Pestisitlere sadece zararlıları öldüren, kontrol eden kimyasal maddeler olarak bakmak hatalıdır. Nasıl ki bir sağlık ilacı insanla birlikte ele alınıyorsa, bir pestisitte kullanım alanında hastalıkla, zararlıyla, bitkiyle, insanla, çevre ve çevredeki diğer canlılarla birlikte değerlendirilmelidir. İmalatı, formülasyonu ve tatbikatı gerçekleştirenler ile ilaçlanmış ürünleri yiyenler tarım ilaçlarının tehlikelerine maruz kalabilirler. Bu yönüyle ele alındığında bir kimyasal maddenin pestisit olarak kullanılabilmesi için de, aşağıda sıralanan bazı özellikleri taşıması gerektiği görülür: 1) Kullanılacak hastalık veya zararlıya karşı etkin olmalı, 2) Kimyasal yönden dayanıklı olmalı (sıvı veya katı), 3) Bitkiye toksik etkisi (fitotoksisite) olmamalı, 4) Arılara, kuşlara, balıklara zararı mümkün olduğunca az olmalı, 5) Zararsız bozunma ürünlerine dönüşmeli, 6) Ürünlerdeki kalıntı miktarları mümkün olduğu kadar az olmalı, 7) İnsanlara zehirlilik açısından emniyetli olmalı, 8) Ucuz olmalı. 2872 Sayılı Çevre Kanunu’nda “Çevre Kirliliği” terimi; insanların her türlü faaliyetleri sonucu havada, suda ve toprakta meydana gelen olumsuz gelişmelerle ekolojik dengenin bozulması ve aynı faaliyetler sonucu ortaya çıkan koku, gürültü ve atıkların çevrede meydana getirdiği arzu edilmeyen sonuçları olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma uygun olarak ülkemizin çevre sorunlarını 9 bölümde incelemek mümkündür. Bunlar hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, fauna-flora, enerji, katı atıklar, pestisitler, trafik ve gürültüdür. Tarım ilaçlarının çevreye olan olumsuz etkileri, diğer çevre kirletenlerle birlikte ele alınmalıdır. İlaçların bu kirlilikteki payı kesin olarak bilinmemekle birlikte %5-10 arasında olabileceği görüşleri ileri sürülmektedir. Buna rağmen tarım ilaçlarının çevreye olumsuz etkilerini göz ardı etmeden, bu etkilerin bir program dahilinde ve sistematik olarak incelenmesi, çevre ve halk sağlığı açısından zorunlu görülmektedir. Tarım ilaçlarının insan ve çevreye etkileri genel olarak, doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde incelenebilir. Doğrudan etkileri deri veya solunum yoluyla ya da bulaşık gıdaların yenilmesi veya içilmesi ile olur. Bu etkinin sonuçları öncelikle ilaçların zehirlilik derecesine ve canlının ilaçla temas etme derecesine bağlıdır. 1983’te yapılan bir araştırmada; gelişmekte olan ülkelerde her yıl 10 bin kişinin tarımsal ilaç zehirlenmesinden öldüğü, 400 bin kişinin de ciddi şekilde hastalandığı bildirilmektedir. Dolaylı etkileri ise, tarımsal ilaçların uygulandığı yerdeki kalıntıları nedeniyle besin zinciri boyunca hareket halinde olmasından kaynaklanmaktadır. Besin zincirinin sonunda konsantrasyon yüksek olduğundan, doğal düşmanlar önemli ölçüde etkilenmektedir. Bunların sonucunda doğal denge ve yaşama ortamı bozulmakta, ilaçlara karşı direnç (dayanıklılık) oluşmakta, bazı türler yok olurken bazı türler de önemli zararlara uğramaktadır. Tarım ilaçlarının etkileri şu şekilde özetlenebilir: a) İnsanlara olan etkileri, b ) Suları kirletmeleri ve dolayısıyla sudan yararlanan canlılara olumsuz etkileri, c) Toprağı kirletmeleri ve topraktaki faydalı mikroorganizmalara olumsuz etkileri, d) Havayı kirletmeleri, e) Yabani hayata zehirli etkileri, f) Fitotoksisite yönünden veya üründe koku ve kalite değişimi yaparak bitkilere zararlı etkileri, g) Arılara ve diğer faydalı böceklere zararlı etkileri. 7. SONUÇ Ülkemizde pestisit kalıntı probleminin çözümü için önce eğitim sorunu ele alınmalıdır. Eğitim, ilaç sektöründen başlayarak çiftçilerimize kadar uzanan bir kesimi kapsamalıdır. İlaç sektörü; imal ettiği ilacın canlılara yaptığı etkileri, çevredeki ve ürünlerdeki kalıcılık durumunu, kullanılacak üründeki en düşük ve en etkili dozunu ve diğer her türlü toksisite çalışmalarını sağlıklı biçimde yaparak piyasaya sunmalıdır. Bayiler; kar amacıyla pahalı olan ilacı değil de, bir hastalık veya zararlı konusunda mevcut alternatif ilaçlardan hem zehirliliği daha az olanı ve hem de daha düşük kalıntı bırakanı tavsiye etmelidir. Çiftçilerimiz; ilaçları teknik talimatta bildirilen dozların üzerinde kullanmamalı, gereğinden fazla sayıda ilaçlama yapmamalı, gerekmediği halde birden fazla ilacı karıştırarak kullanmamalı, kalibrasyonu yapılmış uygun ilaçlama aletlerini kullanmalı ve en önemli bir husus olan son ilaçlama ile hasat arasında bırakılması gereken süreye mutlaka uymalıdır. Eğitimin amacına ulaşamadığı durumlarda, denetim ve kontrol mekanizmasının devreye girmesi gerekir. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ülkedeki kalıntı analiz laboratuvarlarının gelişmiş tüm ülkelerde uygulanan GLP (Good Laboratory Practice) prensiplerine uygun olarak kurulması ve çalıştırılması gerekmektedir. Böylece kalıntı analizleri hızlandırılacak ve tarımsal ürünün tüketiciye ulaşmadan önce kontrolü gerçekleştirilmiş olacaktır. Ayrıca analizler sonunda; yetiştirdikleri ürünlerde toleransların üzerinde ilaç kalıntısı tespit edilen üreticilere, üretimden men cezasına kadar varabilen çeşitli cezai müeyyideler uygulanmalıdır. Bir çiftçinin ürünü tarlada iken yapılan analiz sonunda yüksek kalıntıya rastlanmışsa, hasat aralığı uzatılmalıdır. Hasat aralığının uzatılmasına tahammülü olmayan ürünlerin bedelinin bir kısmı devlet tarafından tazmin edilerek, çiftçiye gerekli uyarıların da yapılması sonunda bu ürünler satışa sunulmadan imha edilmelidir. Çiftçiler çeşitli yöntemlerle (numaralama, kodlama, etiketleme, vs. gibi) belirlenmeli, piyasaya sundukları üründe o çiftçiyi belirleyen sembollerin olması sağlanmalıdır. Böylece ürünlerin tüketiciye sunulmadan önce, kalıntı yönünden emniyetli olduğu belgelenmelidir. Bu amaçlarla; zaman zaman pazardan, manavdan, üretici tarla veya bahçesinden örnekler alınarak ilaç kalıntıları yönünden kontrollerinin yapılması gerekir. Elbette bütün bunların güvenli bir şekilde olması için kalıntı konusunda yetişmiş teknik elemanlara, son teknolojiyle donatılmış laboratuvarlara ve en önemlisi de, bu konuda yapılacak araştırmalar ve rutin analizler için finansmana ihtiyaç vardır. Bakanlığımızca bu şekilde alınacak acil çözüm ve tedbirlerle hem insan ve çevre sağlığı emin bir şekilde korunmuş olacak, hem de dış ticaretimizde, ihraç ürünlerimizin ilaç kalıntıları nedeniyle geri dönmeleri önlenecektir. YARARLANILAN KAYNAKLAR Burçak, A.A., N. Delen,1996. Türkiye’de Pestisit Kalıntı Çalışmaları ve Değerlendirilmesi. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 261-267. Burçak, A.A., 1996. Pestisitlerin Toprak ve Sudaki Davranışı ve Bu Davranışa Etki Eden Faktörler. Doktora seminer notu. E. Ü. Ziraat Fakültesi. Bitki Koruma Ana Bilim Dalı. Bornova-İzmir (Yayınlanmamış). Cönger, E., 2001. Pestisit Kalıntıları ve İzlenmesi. Yüksek Lisans Semineri.A.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü.Bitki Koruma Bilim Dalı. Ankara (Yayınlanmamış). Kaya, Ü. F.Önder, 1996. Pestisitlerin Ürün üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörler. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 245-253. Öztürk, S. 1997. Tarım İlaçları, Ak Basımevi, Beyoğlu-İstanbul, 551 Sayfa.

http://www.biyologlar.com/tarim-urunlerinde-kalinti-problemi

GENEL BİYOLOJİ LABORATUAR RAPOR HAZIRLAMA FORMATI

Raporun ismi (Raporun ismi çok uzun olmamalı ve laboratuarı kısaca özetler nitelikte olmalı. İyi bir isim, içinde çalışılan konu ile ilgili anahtar kelimeleri barındıran isimdir.) Raporu hazırlayanın ismi (Raporu hazırlayan kişinin ismi Adı ve Soyadı açık olacak şekilde yazılmalı, kısaltma kullanılmamalıdır. Numara tam yazılmalı varsa email adresi eklenmelidir). Özet (Bir özetin amacı, okuyucunun raporun tamamını okumasının kendisine bir yararı olup olmadığını inandırmaktır. İyi bir özet 100-200 kelimeden oluşur. Özette raporun kısa olarak amacı, verilerin sunulması ve yazarın bu raporu yazmadaki asıl amaç(lar)ı vurgulanmalıdır.) 1 cümle özet olamaz. Giriş (Raporun amacını belirler. Giriş, bilimsel amaç(lar)ın ana hatlarını belirtmeli ve okuyucuya raporun geri kalanını anlayabilmesi için yeterli bir altyapısal bilgi sunmalıdır. İyi bir giriş aşağıdaki sorulara cevap vermelidir.Abartılı olmamalı çok uzun yazılmamalı. Bu çalışma neden yapılmıştır? Bu soruya vereceğiniz cevap laboratuardaki veya doğadaki gözlemlerinize ya da literatürdeki bilgilerle dayanabilir. Bu konu ile ilgili mevcut olan bilgiler nelerdir? Bu soruya vereceğiniz cevap literatürün incelenmesiyle, var olan bilgideki destekleyici verilerin, çatışmaların, ve eksikliklerin tarihsel gelişiminin gösterilmesinden oluşmalıdır. Bu çalışmayla ne gibi özel bir amaç güdülmüştür? Araştırma konusu özel hipotezler ile açıklanmaya çalışılmalıdır). Materyal ve Metod (Adından da anlaşılacağı gibi laboratuarda kullandığınız materyal ve metod raporda açıklanmalıdır. Bu bölümü yazarken en çok dikkat edilmesi gereken husus, okuyucuyu sıkmadan gerekli detayları vererek deneyin anlaşılmasını sağlamaktır. Eğer işlemler bir laboratuar kitabından veya başka bir kaynaktan takip edilmiş ise, metodu uzun uzun anlatmak yerine kaynak göstermeniz yeterlidir. Bununla birlikte laboratuarda kullandığınız aletleri ve deneyde kullandığınız genel teoriyi yine de vermeniz gerekmektedir. Bunu kısa bir paragraf ile ya da çizim ile deney düzeneği üzerinde gösterebilirsiniz. Bu bölümde aşağıdaki sorulara cevaplar verilmiş olunmalıdır. Hangi materyaller kullanıldı? Bu materyaller nerede kullanıldı? Sonuç (Bu bölümde deney sonuçları herhangi bir yorum yapılmadan verilmelidir. Sonuçlar tablo, çizim, grafik, fotoğraf ve bunun gibi şekillerde verilebilir. Fakat bir tablodaki veri çizimlerde veya grafiklerde sürekli yinelenmemelidir. Bütün tabloların, grafiklerin, çizimlerin açıklayıcı isimleri olmalı, sembol, kısaltma veya kullanılan özel yöntem var ise belirtilmelidir. Çizimler, tablolar, grafikler ayrı ayrı numaralandırılmalı ve her numara mutlaka rapor içinde belirtilmelidir. Örneğin: ........Çizim 1 deney başladıktan 5 dakika sonra aktivitenin düşüşünü göstermektedir. ........Deney başladıktan 5 dakika sonra aktivite düşmüştür (Çizim 1). Raporunuzun bu bölümü genel eğilimlere ve farklılıklara odaklanmalı ve gereksiz detay içermemelidir). Tartışma (Bu bölüm sonuçları yeniden içermemeli, verileri yorumlamalı ve varolan teori ve bilgiye dayanarak veriler arasında ilişkiler kurulmalıdır. Eğer deneyinizdeki sonuçlar uygun ise spekülasyonlar yapabilirsiniz. Deney tekniği veya düzeneği ile ilgili geliştirme önerileriniz de bu bölümde yer alabilir. Bu bölümde sizin hipotezinizin kabul edilmesi veya reddedilmesi için mantıklı açıklamalar yazmalısınız. Aynı zamanda sonuçlarınızdaki şüpheleri giderecek ileride yapılabilecek deneyleri de bu bölümde önerebilirsiniz). Kaynaklar (Literatür) (Bu bölümde raporunuzda atıfta bulunduğunuz tüm makale veya kitapların listesini vermelisiniz. Listeyi herhangi keyfi bir sıra ile hazırlamamalısınız. Liste ilk yazarın ismine göre alfabetik olmalıdır. Farklı literatürler farklı formatta yazılır. En yaygın literatür tipleri için format aşağıda verilmiştir. Dergilerde basılmış makaleler için: Fox, J.W. 1988. Nest-building behavior of the catbird, Dumetella carolinensis. Journal of Ecology 47: 113-17. Kitaplar için: Bird, W.Z. 1990. Ecological aspects of fox reproduction. Berlin: Guttenberg Press. Kitaplardaki bölümler için: Smith, C.J. 1989. Basal cell carcinomas. In Histological aspects of cancer, ed. C.D. Wilfred, pp. 278-91. Boston: Medical Press. İnternet sayfları için: www.biology.arizona.edu/cell_bio/tutorials/cells/cells2.html. (04 Ekim 2006) Eğer rapor içinde bir atıfta bulunacaksanız dipnot kullanmayınız. Onun yerine yazarın adını ve literatürün yayınlanış yılını belirtiniz. Örneğin: Fox 1988’de kuşlardaki yuva yapma davranışlarında hormonların etkisini araştırdı. Kuşların yuva yapma davranışları üzerinde hormonların etkileri olduğu bilinmektedir (Fox, 1988). Eğer atıfta bulunduğunuz literatür iki yazar isminden oluşuyor ise her iki isimde yazılmalıdır. Ancak üç veya daha fazla isimden oluşuyor ise ilk yazar adından sonra Latince karşılığı “ve diğerleri” olan “et al.” kısaltması kullanılır. Örneğin literatür Smith, Lynch, Merrill, and Beam tarafından 1989’da yayınlanmış ise raporunuzun metin kısmında şu şekilde kısaltmalısınız: Smith et al. 1989’da yaptıkları bir araştırmada .... Bu kısaltma sadece rapor metni içinde yapılmalıdır. Literatür listelenmesi kısmında tüm yazar isimleri yazılmalıdır. Örneğin: 1. Simth, S., Lynch, C., Merrill, A., Beam, Y. 1989. A experimental study of .... Rapor hazırlarken uyulması gereken genel kurallar 1-Tüm cins ve tür isimleri italik yazılmalıdır (Eğer el yazısı veya daktilo kullanıyorsanız altı çizilmelidir). 2-Ölçümlerinizde metrik sistem kullanılmalıdır. 3-Raporda birinci tekil şahıs ve çoğul şahıs kullanımından kaçınılmalıdır. İfadeler üçüncü şahıslar üzerinden kurulmalıdır. “Kurbağaları tarttık ve kavanozların içine koyduk” yerine “Kurbağalar tartılır ve kavanozların içlerine konur” ifadesi kullanılmalıdır. 4-Argo ifadelerden kaçınıldığı gibi sürekli aynı tarz ifadelerden de mümkün olduğunca kaçınılmalıdır. 5-Rapor yazdıktan sonra bir kez okunmalı, tutarsızlık veya eksiklikler var ise giderilmelidir. 6-Rapor hazırlarken sanki konu ile ilgili bilgisi olmayan birine hazırlıyormuş gibi dikkatli olunmalıdır. 7-Rapor mutlaka yukarıda verilen formata uygun bir şekilde hiçbir bölüm atlanmadan tüm bölümlerin gerektirdiği bilgiler verilerek hazırlanmalıdır. İyi bir rapor İçin: Başlık -Basit, kısa, ilginç olmalıdır. -4-5 kelimeyi geçmemelidir. -Göz alıcı olmalıdır. -Gramer olarak doğru olmalıdır. -Buyurucu olmamalıdır. -Çalışma amacı ile uyumlu olmalıdır. -Çalışma düzenine işaret etmelidir. -Raporun konusunu (sonuçlarını değil) yansıtmalıdır. -Genelde kabul görmeyen kısaltma içermemelidir. Özet -İyi bir özet, özgün, raporu temsil eden ve laboratuar için uygun bir şekilde düzenlenmiş olmalıdır. -Birinci cümlede problemin tanımı yapılır. Amaçlar yeterince ve basitçe tanımlanır. -Sonra çalışmanın nasıl yürütüldüğü ve son olarak da önemli sonuçlar ve en önemli olarak da çıkarımlar tanımlanır. -Kısa olmalıdır: 100 kelime az 150 kelimeden çok olmamalı -Özette makale içinde kullanılan cümleleri aynen kullanmaktan kaçınmalıdır. -Özetin içine kısaltma, referans, şekil, tablo ve sitasyon konulmamalıdır. -Sonuna 3-10 adet anahtar kelime (key words) eklenmelidir. Giriş -İyi bir rapor giriş bölümü, okuyucucuda uyandırmayı hedefleyen "gökgürültüsü" şiddetinde olmalıdır (çoğu hocanızın, raporu en uygunsuz saatte, bir iş gününün sonunda, canı sıkkın, ön yargılı ve hatta uykulu olarak okuduğunu unutmayın). -Tarz olarak hayalperest, duygusal ve heyecanlı olunmalı ancak abartılı ve taklitçi olunmamalıdır. -İlk cümle çok önemlidir. Okuyucuyu kavramalıdır. -Önce, makalenin işaret edeceği problemin tanımına genel ama kısa bir yaklaşım yapılmalıdır. -Sonraki cümlelerde problemi ele almaya yardımcı olacak daha önceki çalışmalar tanımlanmalıdır. Materyel ve Metod -Materyel ve Metod, yazılması en kolay bölümdür, çünkü araştırma protokolü kapsamında, çalışma süresince ne yapıldıysa o yazılacaktır. -Ancak ilginçtir ki, bir raporun reddinin en önemli sebebi de zayıf ve/veya yetersiz bir Material ve Metod bölümüdür. Alt başlıklar -Çalışma türü: Retrospektif-Prospektif, Değişkenlerin tanımlanması, Veri toplanması, Çalışma yeri ayrıntılı olarak verilmelidir. -Çalışmaya alınma kriterleri (Eligibility): Hasta kaynağı, Çalışmaya alınma ve çalışma dışı bırakılma kriterleri (inclusion-exclusion criteria), Çalışmanın başlama ve bitiş tarihi detaylı olarak yazılmalıdır. -Randomizasyon ve Körleme (Randomization & Blinding): Randomizasyon ve körleme uygulandıysa detaylı açıklama yapılmalı, bilgilendirilmiş olurun (informed consent) alınıp alınmadığı belirtilmelidir. -Müdahele ve Uyum: İlaç-müdahalenin detayları, ilaç üretici firmanın detayları, klinik testlerin detayları verilmelidir. -Hedeflerin tanımı ve değerlendirilme yöntemleri açıkça yazılmalıdır. -Denek büyüklüğü ve Güç (sample size ve power) hesaplamaları açıkça belirtilmelidir. -İstatistik analiz: Uygun analiz kullanılmalı, bias'dan kaçınılmalı, tüm istatistik yöntemler açıkça yazılmalı, yeterince detaylı ancak uzun olmadan, tekrarlanabilen (reproducible) ayrıntılar verilmelidir. Sonuçlar -Birinci cümlede "çalışmaya alınma kriterlerine" uyan ve çalışmada kullanılan obje hakkında bilgi verilmelidir. -Bulguların heyecanı olmalı, düz ve sıkıcı olmamalıdır. -Okuma kolaylığı açısından Sonuç bölümü alt başlıkları içermelidir. -Sonuçların verilme yeri Sonuç bölümüdür. Sonuçlarda bahsedilmeyen bir bulgu kesinlikle Tartışma da veya Özette verilmemelidir. -Önemli bulgular yazıya, sıkıcı ve yığın rakamlar, detaylar tabloya konmalıdır. -Basit, kolay okunabilen Tablo-Şekil kullanımı önemlidir. Rakam yığınları, tablolarda, ve ustaca düzenlenmiş, şık, anlaşılması kolay grafiklerde verilmelidir. -P değerlerinin mutlak değerleri verilmelidir (ör: p=0.043), p<0.05 ifadesini kullanmaktan kaçınılmalıdır. Eğer p değeri 0.001'den küçük ise p<0.001 olarak yazılabilir. -Sayısal ifadelerde virgülden sonra yazılacak anlamlı rakam sayısı belirlenmeli (1, 2 veya 3) ve tüm yazı boyunca aynı olmasına dikkat edilmelidir (ör: 7.4, 7.43 veya 7.429). Tablolar -Tablolar sayılarla dolu ve karışık olmamalı, basit ve kolay anlaşılır olmalıdır. -Yazı içinde ve Tablodaki veriler birbirini tekrarlamamalıdır. -Tablo açıklamaları uygun olmalıdır -Bağımlı değişkenler sütunlarda, bağımsız değişkenler satırlarda yer almalıdır. -Her değişken için birim tanımlanmış olmalıdır. -Değerlerin yuvarlanması (anlamlı rakam) uygun yapılmış olmalıdır. -Kesin p değerlerini içermelidir. -Tabloda kısaltma kullanmakdan kaçınılmalı, eğer muhakkak kullanılması gerekiyorsa dipnotta belirtilmelidir. -Dipnotlara işaretler belirli sırada konulmalıdır: *, †, ‡, §, ¦, , **, ††, ‡‡, §§, ¦¦, -Çift aralıklı olmalıdır. -Vertikal çizgi olmamalıdır. Şekil-Grafik -Çoğu okuyucu, sayfalarca yazı yerine öncelikle ve sadece Şekillere bakmayı tercih eder. Tüm alt yazılarda tür cins isimlerine gereken dikkat verilmelidir. -Şekiller de, Tablo'da olduğu gibi yazının içinde verilmemiş bilgiyi göstermelidir. -Hangi tip veriye hangi grafiğin uygun olacağının seçilmesi kritiktir. Sanatçı titizliği gerektirir. -Birçok çeşitli şekil vardır: Grafik, Diagram, Akış şeması, Fotoğraf, Radyolojik görüntü, Mikrografi, Anatomik çizimler, Aile ağacı v.b. -Grafik çizimler: Bar, Pie, Çizgi, Scatterplot, Histogram. Multivariate analizler için 2 boyutlu bar grafik, Etkileşim grafiği için 3 boyutlu etkileşim grafiği. -Akış şeması (flow-chart) çalışmanın yürütülmesini anlaşılır kılmak için yapılır. -Dağılım (scatter) grafiği iki sürekli değişkenin ilişkisini gösterir. -Histogram tek bir değişkenin dağılımını gösterir -X axis'de bağımsız, Y axis'de bağımlı değişken olmalıdır. -Kolay okunabilir olması için çizgiler kalın ve yazılar büyük puntoda olmalıdır. -Aks etiketi (axis label) anlaşılması kolay olmalıdır. -Şekil başlığı (figure legend) ayrıntılı, kolay anlaşılabilir olmalıdır. -Şekillerin arka sayfasına üst tarafı işaret eden "­ Top" ifadesi eklenmelidir. Tartışma -Giriş/Sonuç/Tartışma'da tekrardan kaçınılmalıdır. -Çalışmanın ön sonuç mu yoksa kesin sonuç mu olduğu ilk fırsatta belirtilmelidir. -Tartışma, yazının yeni bir bulgu sunduğuna dair bir cümle ile başlamalıdır. -Kesinlikle sıkıcı tarih dersi ile başlamamalıdır. -Tartışma, sonuçların yorumlandığı ve daha önce yayımlanan yayınlar ile karşılaştırıldığı yerdir. Sonuçlarda verilmeyen hiçbir bulgu Tartışmaya konmamalıdır. -Okuyucunun "bu yazıda yeni bir şey yok" demesine izin verilmemelidir. Orijinal olmayan, tahmin edilebilen ve bulgularla desteklenmeyen çıkarımlar, raporun değerini azaltır. -Okuyucu ile tartışıyor gibi yazılmalıdır. Hataları ve eksikleri kabul etmeye hazır olunmalı ve mütevazi olmaya özen gösterilmelidir. -Tartışma gereğinden fazla uzatılmamalıdır. Kelime salatasından kaçılmalıdır. -Şüpheli ifadeler içeren bölümler yazıdan çıkarılmalı. -Spekülasyondan kaçınılmalı, ancak yapılması gerekiyorsa zekice yapılmalıdır. -Sonuçlarına alternatif açıklamalar bulunmalıdır (şeytanın avukatlığı yapılmalıdır). Okuyucu kandırmaya çalışmamalı, ve gerekirse itirafda bulunulmalı (çalışmanın kısıtlılığı, henüz açık olmayan problemleri işaret eden yorumlar, v.b.) ancak teslim bayrağı da çekilmemelidir. -En büyük kozlardan biri daha önce yayınlanmış yazılardaki metodolojik hatalar, eksiklikler ve zaaflardır. Bunlar dikkatle bulunup tartışılmalıdır. Öngörülmeyen ama bulunan sürpriz sonuçların tartışılması unutulmamalıdır. -Çıkarımlar (Conclusions) -İyi bir araştırma makalesi "gökgürültüsü" ile başlayıp "şimşekle" bitmelidir. -Böylece, yazının sonunda okuyucunun kafasında ışıklar belirmesi sağlanmalıdır. Çıkarımlar açık, kesin, haddini aşmayan, sonuçlar ile tamamen uyumlu, ve çarpıcı olmalıdır. -Ancak unutmayın ki sonuçlar ile desteklenmeyen çıkarımlar, makalenin reddi için en önemli sebeplerinden biridir. -Okuyucunun her an "eee nolmuş yani" sorusu ile karşılaşacağınız unutulmamalıdır. -Bulduğunuz sonuçların ışığında ileri çalışmaların gerektiği durumlar sebepleri ile anlatılmalıdır. Kaynaklar -Referansların formata uygun olarak yazılması gereklidir. -Makale içi referans numaraları ile referansların sırasının kesinlikle tutarlı olması gerekir. Aksi durumda okuyucu raporunuz ve yazınız ile yeteri derece özenli olmadığınızı düşünebilirler. -İdeal referans sayısı 5-10 arasıdır. Çoğu zaman 5 üstünde referansı olmalıdır. Referansların sadece güncel olması değil o konuda yapılmış en önemli çalışmaları da (eski tarihli olsa da) içermesi gerektiğinden, kaynak seçiminin dikkatle yapılması gerekir. Referans sistemleri Referans çeşitleri Dergi makaleleri (Journal articles) -Standard dergi makalesi (journal article): Goate AM, Haynes IR, Owen MJ, et al. Predisposing locus for Alzheimer's disease on chromosome 2 Lancet 1989;1:352-5. Yazar bir kuruluş ise (organization as author): The Royal Marsden Hospital Bone Marrow Transplantation Team. Failure of syngeneic bone marrow graft without preconditioning in post hepatitis marrow aplasia. Lancet 1977;2:742-4. Yazar ismi verilmemişse (no author given): Coffee drinking and cancer for the pancreas (editorial). BMJ 1991;283:628. Yazı dergi ekinde (supplement) çıkmışsa: Magni F, Rossoni G, Berti F. BN-52021 protects guinea pig from heart anaphylaxis. Pharmacol Res Commun 1988;20 Suppl 5:75-8. Yazı dergi eki içeren bir sayıda çıkmışsa (issue with supplement): Gardos G, Cole JO, Haskell D, et al. The natural history of tardive dyskinesia. J Clin Psychopharmacol 1988;8(4 Suppl):31S-37S. Yazı bölümlü ciltte çıkmışsa (volume with part): Hanly C. Metaphysics and innateness: a psychoanalytic perspective. Int J Psychoanal 1988;69(Pt 3):389-99. Yazı bölümlü sayıda çıkmışsa (issue with part): Edwards L, Meyskens F, Levine N. Effect of oral isotretinoin on dysplastic nevi. J Am Acad Dermatol 1989;20(2 Pt 1):257-60. Yazı cilt numarası olmayan sayıda çıkmışsa (issue with no volume): Baumeister A. Origins and control of stereotyped movements. Monogr Am Assoc Ment Defic 1978;(3):353-84. Yazıda sayı ve cilt numarası yoksa (no issue or volume): Donoek K. Skiing in and through the history of medicine. Nord Medicinhist Arsb 1982;86-100. Kitap ve Diğer Monograflar (books and other monographs) Sadece yazar (personal authors): Colson JH, Armour WJ. Sports injuries and their treatment. 2nd rev. ed. London: S. Paul, 1986. Editör(ler)in yazar olması (editor(s), compiler as author): Diener HL, Wilkinson M, editors. Drug induced headache. New York: Springer-Verlag, 1988. Bir kuruluşun yazar ve basımcı olması (organization as author and publisher): Virginia Law Foundation. The medical and legal implications of AIDS. Charlottesville: The Foundation, 1987. Kitap bölümü (chapter in a book): Weinstein L, Swartz MN. Pathologic properties of invading microorganisms. In: Sodeman WA Jr. Sodeman WA, editors. Pathologic physiology: mechanisms of disease. Philadelphia: Saunders, 1974;457-72. Konferans tebliğleri (conference proceedings): Vivian VL, editor. Child abuse and neglect: a medical community response. Proceedings of the First AMA National Conference on Child Abuse and Neglect; 1984 Mar 30-31; Chicago.: American Medical Association, 1985. Konferans makalesi (conference paper): Harley NH. Comparing radon daughter dosimetric and risk models. In: Gammage RB, Kaye SV, editors. Indoor air and human health. Proceedings of the Seventh Life Sciences Symposium; 1984 Oct 29-31; Knoxville (TN). Chelsea (MI): Lewis, 1985;69-78. Bilimsel ve teknik rapor (scientific and technical report): Akutsu T. Total heart replacement device. Bethesda (MD): National Institutes of Health, National Heart and Lung Institute; 1974 Apr. Report No.: NIH-NHLI-69-2185-4. İnternet kaynakları 1. WWW (World Wide Web) sayfaları "www" kısaltması ile elde edilen dökümanlar özelliklerine göre aşağıdaki gibi refere edilirler: Dosya dökümanları; *yazar adı (eğer verilmişse) açık olarak verilir. *www ortamına giriliş tarihi ya da son revizyon tarihi (eğer verilmişse) parantez içinde verilir. *belgenin adı açık olarak verilir. *tüm çalışmanın adı (eğer veriliyorsa) altı çizilerek verilir. *URL (tüm adres) köşeli parantez "<" ve ">" içinde verilir. *belgenin kullanım tarihi (parantez içinde) verilir. Örnekler: Kişisel sayfalar: Pellegrino, J. (1997, September 24). Homepage. <www.english.eku.edu/PELLEGRI /personal.htm> (1997, November 12). Genel web sayfası: Harris, J. G. (1997, April 19). The return of the witch hunts. Witchhunt Information Page. <liquid2-sun.mit.edu/fells .short.html> (1997, November 19). Shade, L. R. (1994, February 14). Gender issues in computer networking. <www.mit.edu :8001/people/sorokin/women/lrs.html> (1997, November 26). Kitaplar Darwin, C. (1845; 1997, June). The voyage of the Beagle. Project Gutenberg. <ftp://uiarchive.cso.uiuc.edu/pub/etext /gutenberg/etext97/vbgle10.txt> (1997, October 1). Elektronik dergiden bir makale veya derleme (ejournal) Browning, T. (1997). Embedded visuals: Student design in Web spaces. Kairos: A Journal for Teachers of Writing in Webbed Environments, 3(1). <www.as.ttu.edu /kairos/2.1/features/browning/index.html> (1997, October 21). Elektronik magazinden bir makale veya derleme (ezine) Myhrvold, N. (1997, June 12). Confessions of a cybershaman. Slate. <www.slate.com /CriticalMass/97-06-12/CriticalMass.asp> (1997, October 19). Devlet yayın ve raporları Bush, G. (1989, April 12). Principles of ethical conduct for government officers and employees. Exec. Order No. 12674. Pt. 1. <www.usoge.gov/exorders/eo12674 .html> (1997, November 18). 2. e-mail mesajları Kişisel konuşma niteliğinde olan, dolayısı ile başka araştırıcılar tarafından elde edilmesi mümkün olmayan e-mail mesajlarının kaynaklar bölümünde verilmesine olumlu yaklaşılmamaktadır. Bunun yerine, bu tip mesajlardan elde edilen bilgiler kişisel konuşma olarak (pers. comm.) kaynaklar bölümünde verilmeden metin içinde sunulabilirler. Ancak, dünya genelinde, konularında otorite olan ve tanınan bilim adamları ile yapılan üst düzeyli e-mail görüşmelerinin kaynaklar bölümünde verilebilmesi mümkündür. Bu durumda, şu kurallara uyulmalıdır. *yazar adı (eğer biliniyorsa) *yazarın e-mail adresi, altı çizili olarak, köşeli parantezler içinde verilir. *yayın tarihi, parantezler içinde verilir. *mesajdaki "subject" satırı verilir. *iletişimin tipi verilir (kişisel e-mail mesajları, genel dağıtım sitesi e-mail mesajları, iş görüşmesi e-mail mesajları), kareli parantezler içinde verilir. *görüşmenin gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir. Örnekler Franke, N. <franke1@llnl.gov> (1996, April 29). SoundApp 2.0.2 [Personal email]. (1996, May 3). Robinette, D. <robinetted@ccmail.gate.eku.edu> (1996, April 30). Epiphany project [Office communication]. (1996, May 23). 3. "Web discussion forum" gönderimleri Web tartışma forumlarından gönderilen dökümanların kaynaklar bölümünde verilmesi için aşağıdaki bilgilerin sağlanması gereklidir. *yazar adı *yazarın e-mail adresi, altı çizili olarak, köşeli parantezler içinde verilir. *yayın tarihi, parantezler içinde verilmelidir. *mesajdaki "subject" satırı ya da postalamada kullanılan başlık (title) verilir. *mesajın tipi eğer uygunsa, kareli parantezler içinde verilir. *URL, altı çizili olarak, köşeli parantezler içinde verilir. *görüşmenin gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir. Örnekler LaLiberte, D. <liberte@ncsa.uiuc.edu> (1996, May 23). HyperNews instructions. < http://union .ncsa.uiuc.edu/HyperNews/get/hypernews /instructions.html > (1996, May 24). Saffran, A. <saffran@wisbar.org> (1996, January 5). It's not that hard [Reply to HyperNews instructions, by D. LaLiberte]. <http:// union.ncsa.uiuc.edu/HyperNews/get/hypernews /instructions/90/1/1.html> (1996, May 24). 4. Listserv mesajları Bir listserv mesajını dökümanlamak için şu bilgiler sağlanır. *yazar adı (eğer biliniyorsa) *yazarın e-mail adresi, altı çizilerek, köşeli parantezler içinde verilir. *yayın tarihi, parantezler içinde verilir. *mesajdaki "subject" satırı verilir. *listserv ın adresi, altı çizilerek, köşeli parantezler içinde verilir. * görüşmenin gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir. Örnek Parente, V. <vrparent@mailbox.syr.edu> (1996, May 27). On expectations of class participation. <philosed@sued.syr.edu> (1996, May 29). Bir "list server" ya da bir "web address" inden alınabilen bir dosyayı dokümanlamak için şu bilgilere gereksinim vardır. *listserv adresi, köşeli parantezler içinde verilir. *listenin yer aldığı arşiv için ya da URL için adres, köşeli parantezler içinde verilir. * görüşmenin gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir. Örnek Carbone, N. <nickc@english.umass.edu> (1996, January 26). NN 960126: Followup to Don's comments about citing URLs. <acw-l@uni corn.acs.ttu.edu> via <www.ttu .edu/lists/acw-l> (1996, February 17). 5. Haber grupları mesajı (newsgroup message) Bir haber grubu mesajından elde edilen bilginin dökümanlanması için şu bilgiler gereklidir. *yazar adı (eğer biliniyorsa) *yazarın e-mail adresi, altı çizilerek, köşeli parantezler içinde verilir. *yayın tarihi, parantezler içinde verilir. *mesajdaki "subject" satırı verilir. *haber grubunun adı, köşeli parantezler içinde verilir. * görüşmenin gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir. Örnek Slade, R. <res@maths.bath.ac.uk> (1996, March 26). UNIX made easy. <alt.books.reviews> (1996, March 31). Eğer, tüm çabalara rağmen yazarın adı temin edilemezse, yazarın e-mail adresi kullanılır. Bu durumda, kaynaklar bölümündeki alfabetik sıralamada yazarın e-mail adresindeki ilk harf esas alınır. Örnek <lrm583@aol.com> (1996, May 26). Thinking of adoption. <alt.adoption> (1996, May 29). 6. Anlık görüşme (real-time communication) MOO, MUD, IRC ve ICQ gibi bir karşılıklı anlık görüşme bilgisinin dökümanlanması için aşağıdaki bilgiler gereklidir. *Konuşmacı veya konuşmacıların isimleri (eğer biliniyorsa) ya da site adı. *konuşmanın tarihi, parantezler içinde verilir. *konuşmanın adı (eğer uygunsa). *bağlantını tipi (grup tartışması, kişisel görüş bildirimi) *URL yada komut satırı yönelimleri ile adres, açılı parantezler içinde verilir. * görüşmenin gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir. Örnekler LambdaMOO. (1996, May 28). Seminar discussion on netiquette. <telnet://lambda.parc .xerox.edu:8888> (1996, May 28). Harnack, A. (1996, April 4). Words. [Group discussion]. telnet moo.du.org/port=8888 (1996, April 5). 7. Telnet bildirimleri Bir telnet sitesinin ya da telnet'ten elde edilebilecek bir dosyanın döküman haline getirilebilmesi için, aşağıdaki bilgilere gerek vardır. * yazar adı (eğer biliniyorsa) verilir. *yayın tarihi (eğer biliniyorsa), parantezler içinde verilir. *dökümanın adı (eğer biliniyorsa) verilir.. *tüm çalışmanın adı.(eğer temin edilebiliyorsa) altı çizili (italik) olarak verilir. *telnet kelimesi verilir. *boşluk bırakmadan tüm telnet adresi verilir. *dökümanın kullanımındaki yönelimler verilir. * uygulamanın gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir. Örnekler Aquatic Conservation Network. (n.d.). About the Aquatic Conservation Network. National Capital Freenet. telnet freenet.carleton .ca login as guest, go acn, press 1 (1996, May 28). California Department of Pesticide Regulation. (n.d.). Pest management information. CSU Fresno ATI-NET. telnet caticsuf.csufres no.edu login as super, press a, press k (1996, May 28). 8. FTP bildirimleri Dosya nakil protokolü (file transfer protocol) ile yüklenebilen dosyaların dökümanlanması için gerekli bilgiler aşağıdaki gibidir. * yazar adı (eğer biliniyorsa) verilir. *yayın tarihi (eğer biliniyorsa), parantezler içinde verilir. *dökümanın adı (eğer biliniyorsa) verilir.. *herhangi bir basılmış yayın bilgisi, altı çizilerek verilir. *ftp kısaltması verilir. *FTP sitesinin adresi verilir. *dökümanın bulunabilmesi için tüm geçilen yollar verilir. * uygulamanın gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir Örnekler Altar, T. W. (1993, January 14). Vitamin B12 and vegans. ftp://wiretap.spies.com Library /Article/Food/b12.txt (1996, May 28). Fukuyama, F. (1993, May). Immigrants and family values. <ftp://heather.cs.ucdavis.edu/pub /Immigration/Index.html> (1997, November 19). U.S. Senate. (1997, January 21). Safe and Affordable Schools Act of 1997. Cong. Rec. <ftp://ftp.loc.gov/pub/thomas/c105/s1.is .txt> (1997, October 21. 9. Gopher bildirimleri Gopher araştırma protokolü (gopher search protocol) kullanılarak temin edilen bilgilerin dökümanlanması için aşağıdaki bilgiler gereklidir. * yazar adı (eğer biliniyorsa) verilir. *yayın tarihi (eğer biliniyorsa), parantezler içinde verilir. *dökümanın adı verilir.. *herhangi bir basılmış yayın bilgisi, altı çizilerek verilir. *URL, köşeli parantezler içinde verilir. * uygulamanın gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir Örnek Smith, C. A. (1994). National extension model of critical parenting practices. <gopher://tinman.mes.umn.edu:4242/11/Other/Other/NEM_Parent> (1996, May 28). Gopher komutlarını kullanarak ulaşılan bir bilgi bölgesinin dökümanlanması için aşağıdaki bilgilerin temini gereklidir. *gopher kelimesi verilir. *site adı verilir *tüm menü seçimlerini içeren yollar ile ilgili komutlar bildirilir. Örnek Association for Progressive Communications. (1997, March). About the APC. <gopher://gopher/humanrights.org. About IGC Networks/Association for Progressive Communications/About the APC (1997, December 11). 10. Bağlantılı veri dökümantasyonu (Linkage data) Daha büyük bir web sayfasından bağlantı kurulan (links) başka sayfaların kaynaklarda kullanılması için aşağıdaki bilgiler gereklidir. * yazar adı (eğer biliniyorsa) verilir. *yayın tarihi (eğer biliniyorsa), parantezler içinde verilir. *dökümanın adı verilir.. *Bağlantının sağlandığı ana sayfanın adı lnk. ("linked from") kısaltması ile italik olarak verilir. *Dosyaya bağlanılan dökümanın başlığı verilir. *Ek bağlantı detayları (eğer mümkünse) verilir. *herhangi bir basılmış yayın bilgisi, altı çizilerek verilir. *URL, kaynak döküman için, köşeli parantezler içinde verilir. * uygulamanın gerçekleşme tarihi, parantezler içinde verilir Örnekler Miller, A. (n.d.). Allison Miller's home page. Lkd. EKU Honors Program Home Page, at "Personal Pages." <www.csc.eku .edu/honors> (1996, April 2). Teague, J. C. (1997, March 11). Frames in action. Lkd. Kairos: A Journal for Teachers of Writing in Webbed Environments at "Cover Web: Tenure and Techno-logy." <english.ttu.edu/kairos/2.1> (1997, November 19). Hazırlayan Arş. Gör. Dr. Utku Güner Trakya Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü Kaynak: trakya.edu.tr

http://www.biyologlar.com/genel-biyoloji-laboratuar-rapor-hazirlama-formati

TRANSGENİK BİTKİLER (GDO) 'İN İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

Transgenik bitkiler ya da diğer bir ifadeyle Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO)'ın insan sağlığı üzerine olası etkilerini allerjik, antibiyotik dayanıklılık, yabancı DNA'nın yenmesi, karnabahar mozaik virüsü ve gıda kalitesi açısından incelemek mümkündür. Transgenik Bitkilerin Olası Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya'da yaygın olarak ticari üretimi yapılan bazı bitki türlerine ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen Bar geni transfer edilerek transgenik bitkiler elde edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkide bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Bugüne kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitkinin de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır'dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut(Brezilya fındığı)'ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya fındığında bol olmasına karşın, soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidi oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besin kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya fındığına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği düşünülmektedir. İlgili firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı arzuladıysa da daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesinin ticari üretim için onay alınmamış ve piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak da tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidi insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, olasılıkla bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesine aktarılan proteinin daha sonra ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:'lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi'nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.'de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü belirleyen ve doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut'ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkilerinin bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalardakine oranla daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının (göstergelerinin) kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesi doğmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA'nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens'in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA'nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA'nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA'yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA'yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA'yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarındaki mikroorganizmalara antibiyotik dayanıklılık geninin geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından da incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA'ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA bulunmuştur. Bu durum transgenik DNA'nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği ve insanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin'e dayanıklılık genlerini içeren Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı bildirilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176'daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde tasarlanmıştır. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik (hayvan, bitki, insan gibi) canlılarda yani insanlarda ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.'de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Yabancı DNA'nın Yenmesi Araştırıcılar transgenik bitki oluşturduklarında aslında bu bitkide bulunmayan bir DNA parçasını bitkiye ilave etmiş olmaktadırlar. Çoğunlukla da aktarılan DNA parçası virüs ya da bakteri gibi farklı türlerden gelmektedir. Bu durum acaba bu yabancı DNA parçası yendiği zaman bir zarar oluşturabilir mi? sorusunu akla getirmektedir. Aslında yediğimiz her yemekte bir miktar DNA da yemekteyiz. Ayrıca yediğimiz sebze, tahıl ve etlerde bulunan bakteri ve virüsleri de yani bunların DNA'larını da yemekteyiz. Ancak bu yabancı DNA'ların çoğunluğu midede daha küçük moleküllere parçalanmaktadır. Yine parçalanmayan az bir miktar DNA kan dolaşımında absorbe edilmekte veya dışkı ile atılmaktadır. Almanya'da yapılan bir çalışmada tamamen parçalanmamış DNA parçalarının bağırsak ve farenin vücudundaki durumu incelenmiştir(Schubbert ve ark.,1997). Yenen DNA'nın 100 ile 1700 bazlık kısa parçaları yemekten sonraki sekiz saatte % 5 oranında kalın ve ince bağırsaklarda ve dışkıda saptanmıştır. Yine DNA'nın %0.05 kadar küçük miktarları sekiz saatte kan dolaşımında bulunmuştur. Parçaların büyüklüğü 700 baz çiftine kadar ulaşmıştır. Aynı zamanda yabancı DNA parçaları karaciğer ve dalakta da saptanmıştır. Denemede kullanılan DNA'lar üç farklı türden alınmıştır. Bunlar bakterilere etkili olan M13 virüsünden bir sekans, deniz anasının yeşil renk oluşturan GRP geni ve bitkilerde fotosentezle ilişkili olan Rubisko genidir. Bu üç yabancı DNA'nın küçük miktarları yendikten sonra farenin iç organlarında belirlenmiştir. Aynı şekilde gebe farelerdeki DNA parçaları izlendiğinde, yabancı DNA parçalarının kan dolaşımı yoluyla plesantadan fetüse geçtiği saptanmıştır. Hatta bu DNA parçalarının kromozomlara girebilecekleri spekülasyonuna yol açacak kadar fare kromozomlarının yakınlarında belirlenmişlerdir(Doerfler ,2000). Farelerdeki bu çalışmaya benzer olarak tavuklarla yapılan araştırmalarda, yabancı DNA'ların hızla parçalandığı gösterilmiştir. İngiltere'de yapılan çalışmalarda, tavuklar transgenik mısırla beslenmiş ve yabancı DNA parçaları kursak ve midede az miktarda saptanmış, fakat yabancı DNA'ların parçalanması nedeniyle bağırsak sisteminde saptanamamıştır(Chambers ve ark.,2002). Bir başka çalışmada da transgenik mısırdan elde edilen DNA parçaları koyunun salya ve mide sıvısına konmuş ve 24 saat sonra salyada DNA bulunurken, mide sıvısında DNA tamamen parçalanmıştır(Duggan ve ark.,2000). Bir organizmanın dokularında bulunan yabancı DNA parçalarına ne olmaktadır? Vücudun normal savunma sistemi yabancı DNA'ları parçalamaktadır. Aynı zamanda bazı DNA parçaları konukçunun DNA'sına girerse, genlerin aktivitesini kontrol eden mekanizmalar tarafından etkisiz hale getirilebilecektir. Şimdiye kadar yapılan çalışmalarda transgenik bitkilerden gelen DNA'nın transgenik olmayan bitkilerden aldığımız DNA'lardan daha tehlikeli olduğunu gösteren kanıtlar henüz bulunmamıştır. Karnabahar Mozaik Virüsü (CaMV) Transgenik bitki teknolojisinde bitkiye sokulan genin aktivitesini yönlendirmek için ek bir DNA parçası daha ilave edilmektedir. Her bir genin belirli koşullarda çalışmasını sağlayan bu gen parçasına promotor denmekte ve transgenik bitki elde edilmesinde en yaygın olarak kullanılan promotor, karnabahar mozaik virüsünün 35 S promotorudur. Bu promotor kanola, lahana, brokkoli ve karnabahar gibi bazı sebzelerde karnabahar mozaik hastalığına neden olan virüsten elde edilmektedir. Diğer promotorlar da transgenik teknolojide kullanılmakta fakat CaMV promotoru oldukça farklı durumlarda transgenik proteinin bol miktarda oluşumuna neden olduğundan genellikle tercih edilmektedir. Acaba büyük avantajları bulunan CaMV promotoru bizim hücrelerimize girerek ve genlerimizi çalıştırarak zararlı olabilir mi? endişesini ortaya çıkarmıştır. Şimdi böyle bir olasılığın meydana gelme durumunu inceleyelim. Böyle bir olasılığın gerçekleşmesi için normal hazım sistemindeki parçalanma olaylarından kaçmış olması gerekmektedir. Ancak bu konuda belirli kanıtları gösteren denemeler de mevcut değildir. Fakat, Kohl ve ark.(1999) tarafından çeltik bitkilerinde yapılan çalışmalarda CaMV promotorunun kendisini DNA'ya sokabildiği bir kanıt olarak ileri sürülmektedir. Transgenik bitkilerin karşıtları da bunun insanlar için bir tehdit olduğunu ifade etmektedirler. Çeltikte çalışan araştırıcılar CaMV promotorunun insan ve hayvan dokularındaki durumunu incelememişlerdir. İnsan kromozomları birçok farklı virüsün oluşturduğu DNA sekans parçalarını içermektedir. İnsan kromozomlarında böyle sekansların çokluğu enteresan bir durum olup, onların aktive edilmeleri halinde ne olacağı konusunda çeşitli spekülasyonlar yapılmaktadır. Fakat Turner ve ark.(2001) tarafından yapılan çalışmada, bu sekansların çoğunun binlerce yıldır oluşan içsel değişimler nedeniyle fonksiyonel olmadıkları gösterilmiştir. Bu sekanslar CaMV promotorunun girmesiyle aktive olabilseler bile olasılıkla hiçbir etkileri olamayacaktır (Royal Society,2002). Karnabahar mozaik virüsü promotorunun insan sağlığını tehdit edebileceğine dair çok az kanıt mevcuttur. Fakat karnabahar mozaik hastalığı ile bulaşmış sebzeleri yediğimizden dolayı, insanlar yüzlerce yıldır az miktarlarda da olsa CaMV'nü yemektedirler. CaMV ile şiddetli bulaşık sebzeler arzu edilmemesine rağmen, virüsün yenmesinde ileri gelen bir sağlık problemi hakkında bugüne kadar herhangi bir rapor bulunmamaktadır . Gıda Kalitesi İnsan gıdası olarak kullanılan bitkilerin besleme kalitelerinin arttırılması amacıyla yeni transgenik bitkilerin geliştirilmesi, önümüzdeki yıllarda yoğun bir araştırma alanını oluşturacaktır. Ancak şimdiye kadar yapılan besin kalitesini iyileştirme çalışmaları herbisit ve zararlılara dayanıklılık çalışmalarının gerisinde kalmıştır. Yine de birkaç örnek çalışmada, transgenik bitkilerden elde edilen gıdaların besin içerikleri transgenik olamayanlarla karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Burada akla gelen soru transgenik hale getirilen bitkilerin gıda kalitelerinde önemli değişmeler meydana gelip gelmediğidir. Soya fasulyesinin izoflovan içeriği bu konuda yapılan örnek bir çalışmayı göstermektedir. Soyadaki bazı izoflovanların kireçlenme, akciğer kanseri ve kalp hastalıklarını önlemede yardımcı olduğuna inanılmaktadır. İzoflovanlar insan vücudunda fitoestrojenlere çevrilerek etkili olmaktadırlar. Bu amaçla soya sosu besinlerdeki izoflovan içeriğinin arttırılması amacıyla birçok gıdaya ilave edilmektedir. Sağlıklı beslenmek için soya ürünlerini tüketen kişilerin transgenik soyayı yediklerinde aynı miktarlardaki izoflovanları alıp alamayacakları sorusu önem taşımaktadır. Lappe ve ark.(1999) herbisit tolerant (Roundup Ready) soya çalışmalarında, bunların transgenik olmayanlardan % 12-14 oranında daha az izoflovan içerdiğini rapor etmişlerdir. Bu sonuç gerçekse, transgenik soyanın transgenik olmayanından daha az sağlıklı olduğu ortaya çıkacaktır. Bu çalışmanın sonuçlarına karşın, Monsanto firmasının araştırıcıları tarafından yayınlanan raporlarda transgenik soyanın transgenik olmayanlarla aynı miktarlarda izoflovan içerdiği açıklanmıştır(Padgette ve ark.,1996, Taylor ve ark.,1999). Denemelerin gerçekleştirildiği çevre koşulları, lokasyondan lokasyona ve yıldan yıla değiştiğinden dolayı soyanın farklı izoflovan içeriklerine sahip olması doğaldır. Ancak bu değişim, transgeniklere sokulan genlere mi yoksa büyüme dönemindeki agronomik işlemlere mi bağlanacaktır. Monsanto şirketi tarafından 1992 ve 1993 yıllarında yapılan iki denemenin sonuçları karşılaştırıldığında, izoflovan içeriklerinde yıllar arasında önemli farklılıkların bulunduğu gözlenmiştir. Lappe ve ark.(1999) tarafından yapılan çalışmalarda transgenik soya ve transgenik olmayan soyanın izoflovan içerikleri incelenmiş fakat bu bitkiler yan yana aynı tarlada yetiştirilmemişlerdir. Tohumlar farklı çiftçiler tarafından yetiştirilmiş olup, lokasyon ve agronomik işlemler bakımından bir homojenlik söz konusu olmamıştır. Şimdiye kadar yapılan çalışmalardan soyadaki izoflovan içeriğinin bazı faktörlere bağlı olarak değiştiği anlaşılmaktadır. Değişimin büyüklüğünün fazla olmadığı ve izoflovanların doğal değişkenlikleri ile mukayese yapıldığında, aşırı olmayan orta derecedeki bir farklılığın bulunduğu görülmektedir. Ancak transgenik soyanın izoflovan içerikleri dışındaki hayvansal besleme değerleri, transgenik olmayan soyalarla mukayese edildiğinde aralarında bir farklılığın bulunmadığı saptanmıştır. Fareler, tavuklar, balıklar ve sığırlar üzerinde yapılan denemelerde, hayvanların aynı miktarda yem yediklerinde aynı ağırlıkları kazandıkları belirlenmiştir(Hammond ve ark.,1996). Sonuç Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek insan sağlığına olası risklerin incelenmesi sonucunda, şu ana kadar yapılan çalışmalarda bu bitkilerin ekilmesinin ve tüketilmesinin yasaklanmasına yol açabilecek deneysel bulguların mevcut olmadığı gözlenmektedir. Transgenik bitkileri ülkemiz açısından ele aldığımızda, mısır ülkemizde Ege ve Çukurova bölgesinde ikinci ürün olarak ekildiğinde, mısır sap ve koçan kurduna karşı 4-5 defa ilaçlanmaktadır. Bu alanlarda böceklere dayanıklı transgenik Bt mısır üretildiğinde gerek ilaçlama masrafları ve gerekse ilaçlamadan ileri gelecek çevresel zararlar daha az olabilecektir. Günümüzde Dünya genelinde transgenik bitkilerin ekimi 67 milyon hektara yaklaşmaktadır. Bu üretimin büyük bir kısmını böceklere dayanıklı transgenik mısır ve pamuk ile herbisitlere dayanıklı soya oluşturmaktadır. Üretimin büyük çok bir bölümü de ABD, Kanada, Arjantin, Çin ve Brezilya gibi ülkelerde gerçekleştirilmektedir. Ülkemizin önemli oranda mısır ve soya yemine gereksinimi bulunmakta ve bu gereksinim Arjantin ve Brezilya gibi ülkelerden sağlanmaktadır. Bu ülkelerin büyük oranda transgenik mısır ve soya ekilişlerinin bulunması ithal edilen yemlerin transgenik bitkilerden yapılmış olabileceğini akla getirmektedir. Ancak daha önce açıklanan araştırma sonuçlarından bunların herhangi bir risk içerdiklerini de söylemek pek mümkün değildir. Her ülke transgeniklerin ticari üretimi ve kullanımı için belirli yasal düzenlemeler getirmiştir. Ülkemizde de transgeniklerin belirli kurallar altında alan denemelerine müsaade edilmekte, ancak ticari üretimine izin verilmemektedir.. Bugüne kadar transgenik bitki üretiminden ileri geleceği varsayılan zararların hiçbirinin gerçekleşmemiş olması, bunların gerek Dünya'da ve gerekse ülkemizde yetiştirilebilme olasılıklarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Literatür Listesi Chambers,P.A., P.S.Duggan, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. The fate of antibiotic resistance marker genes in transgenic plant feed material fed to chickens, Journal of Antimicrobial Chemotherapy. 49 : 161-164. Doerfler,W.,2000. Foreign DNA in mammalian systems. Wiley-VCH : Weinheim, Germany. Duggan,P.S., R.A.Chambers, J.Heritage, and J.M.Forbes,2000. Survival free DNA encoding antibiotic resistance from transgenic maize and the transformation activity of DNA in ovine salvia, ovine rumen fluid and silage effluent. FEMS Microbiology Letter, 191 : 71-77. Hammond,B.G., J.L.Vicini, G.F.Hartnell, M.W.Naylor, C.D.Knight, E.H.Robinso , R.L.Fuchs, and S.R.Padgette,1996. The feeding value of soybeans fed to rats, chickens, catfish and dairy cattle is not altered by genetic incorporation of glyphosate tolerance, Journal of Nutrition, 126 : 717-727. Joersbo,M., I.Donaldson, J.Kreiberg, S.G.Peterson, J.Brunstedt, and F.T.Okkels,1998. Analysis of mannose selection used for transformation of sugar beet. Molecular Breeding 4 : 111-117. Kohl,A., S.Griffiths, N.Palacios, R.M.Thyman, P.Vain, D.A.Laurie, and P.Christou,1999. Molecular characterization of transforming plasmid rearrangement in transgenic rice reveals a recombination hotspot in the CaMV promotor and confirms the predominance of microhomolgy mediated recombination. The Plant Journal !7(6) : 591-601. Lappe,M.A., E.B.Bailey, C.Childress, and K.D.R.Setchell,1999. Alterations in clinically important Phytoestrogens in genetically modified herbicide tolerant soybeans. Journal of Medicinal Food, Vol.No.4. Melo,V.M.M., J.Xavier-Fiho, M.S.Lima, and A.Provvost-Dannon,1994, Allergenicity and tolerance to proteins from Brazil-nut (Berthdietia excelsa H.B.K.) Food and Agricultural Immunology 6(2) : 185-195. Mercer,K.K., K.P.Scott, W.A.Bruce-Johnson, L.A.Glover, and H.J.Flint,1999. Fate of free DNA and transformation of the oral bacterium. Streptococcus gardeni D.L.1.by plasmid DNA in human saliva. Applied and Environmental Microbiology 65(1) : 6-10. Nordlee,J.A., S.L.Taylor, J.A.Townsend, L.A.Thomas, and R.K.Bush,1996. Identification of a Brazil-nut allergen in transgenic soybeans. New England Journal of Medicine. 334 : 688-692. Royal Society.2002. Gentically modified plants for food use and human health-an update. London Turner,G., M.Barbulescu, M.Su, M.I.Jensen-Seaman, K.K.Kidd and J.Lenz.2001. Insertional polymorphsims of full-length endogenous retroviruses in humans. Current Biology 11,1531-1535. Zuo,J., Q.W.Nu, S.G.Moller, and N.H.Chua,2001. Chemical-regulated site-specific DNA excision transgenic plants. Nature Biotechnology 19 : 157-161. Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkiler-gdo-in-insan-sagligina-etkileri

TRANSGENİK BİTKİLERDEKİ RİSKLER VE ENDİŞELER

Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan bazı transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Transgenik bitkilerden ileri gelebileceği düşünülen endişeler ; insan sağlığına, çevre sağlığına ve mevcut tarım sistemine etkiler olarak belirtilebilir. Şu ana kadar yapılan çalışmalarda, transgenik bitkilerden ileri gelebilecek zarar risklerinin transgenik olmayanlardan ortaya çıkabilecek risklerden daha yüksek oranda bulunmadığını göstermektedir. Giriş Transgenik bitkilerden ileri gelebilecek riskleri üç ana grup altında toplamak mümkündür. Bunlar ; 1. İnsan sağlığına etkileri, 2. Çevreye etkileri, 3. Mevcut tarım sistemine etkileri olup, sırasıyla olası etkilerin neler olabileceklerini daha yakından inceleyebiliriz. 1.İnsan sağlığına etkileri 1.1.Transgenik Bitkilerin Allerji Etkileri. Belirli gıdalara karşı allerjisi bulunan bireyler, herhangi bir ürünü satın aldıklarında bunun içeriğini inceleyerek allerjik reaksiyona sebep olan maddelerin bulunup bulunmadığını kontrol etmektedirler. Belirgin bir allerjisi bulunmayan kişilerin bile transgenik bitkilerdeki yeni proteinler nedeniyle allerji olma riskleri bulunmaktadır. Dünya’da en yaygın olarak ticari üretime geçmiş olan transgenik bitkilere ( mısır, pamuk soya ve kanola) Bacillus thuringiensis bakterisinden izole edilen Bt endotoksin geni ve Streptomyceses hygroscopicus bakterisinden izole edilen bar geni transfer edilmiştir. Bt geni bitkilere aktarıldığında bazı böceklere toksik olan bir protein üreterek bitkileri böceklere dayanıklı hale getirmektedir. Bar geni ise aktarıldığı bitkiyi bazı herbisitlere (ot öldürücülere) karşı dayanıklılık sağlamaktadır. Ancak şu ana kadar ticari üretimine izin verilen transgenik bitkilerin, transgenik olmayan bitkilerden ileri gelebilecek allerji risklerinden daha fazla risk taşıdığına dair kanıtlar elde edilememiştir. Şu ana kadar yapılan çalışmalardan sadece iki potansiyel problem tam açıklanamamış ve bu iki transgenik bitki de insan gıdası olarak kullanımı yasaklanmıştır. Bunlar soya fasulyesi ve Starlink Mısır’dır. Pioneer firması tarafından soya bitkisine Brezilya Nut’ından alınan bir gen aktarılmıştır. Buradaki amaç, Brezilya Nut’ında bol olan ve soya fasulyesinde az bulunan methionin amino asidinin oranını fazlalaştırarak, soya fasulyesinin besinsel kalitesinin arttırılmasıdır. Ancak Breziya Nut’ına allerjenlik oldukça yaygın olduğundan, bu allerjenlik etkisi transgenik soyada da gözlenmiştir(Nordlee ve ark.,1996). Soya fasulyesine aktarılan genin aynı zamanda allerjenik reaksiyonları da tetiklediği anlaşılmaktadır. Firma bu soya fasulyesini hayvan yemi olarak pazarlamayı düşündü ise de daha sonra bunun hasat, taşıma ve depolama esnasında denetlenmesinin zor olduğu anlaşıldığından, bu transgenik soya fasulyesi ticari üretim için onay almayarak, piyasaya sürülmemiştir. Aventis firması tarafından geliştirilen Starlink transgenik mısır çeşidinin insan gıdası olarak ta tüketimi hedeflenmiştir. Ancak bu mısır çeşidinin insanlar için allerjik olabileceği endişesi ile sadece hayvan yemi olarak kullanılmak üzere onaylanmıştır. 2001 yılındaki araştırma sonuçlarından elde edilen bulgular, muhtemelen bu transgenik mısırın da allerjen olmadığını göstermesine karşın, uzmanlar arasında tam bir görüş birliğinin oluşmaması nedeniyle bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Tartışmaların bazı önemli noktaları şunlardır; a)Aventis şirketi tarafından yapılan denemelerde, mısır tanesindeki aktarılan proteinin ısıtma ve ıslatılma işlemleri ile parçalandığı belirtilmektedir. Böylece ticari olarak pazarlanan gıdaların pişirilmesi veya nemlendirme proseslerinden geçirilmesi sonucunda yabancı protein parçalanmış olacaktır. Ancak uzmanlar kurulu bu işlemlerden sonra bile transgenik proteinin mevcut olabileceğini ve allerjik reaksiyon yapabileceğini düşünmektedirler. Ayrıca, ıslatılma ve ısıtılma işlemleri sonucunda transgenik protein molekülünün biçiminin değişmesi durumunda, mevcut test yöntemleri ile bunun belirlenmesinin mümkün olamayabileceği vurgulanmaktadır. b)A:B:D:’lerindeki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi, Starlink mısır çeşidinin ürünlerini yiyen kişilerde allerjik reaksiyonların meydana geldiğine dair kanıt bulamamıştır. Ancak bu kuruldaki bilim adamları Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi’nin yaptığı testlerin yeterli hassasiyette olmadığını da belirtmişlerdir. c)A.B.D.’de Starlink mısır ürünlerinin olası allerjik etkilerinin görüldüğünü gösteren doktorlar tarafından verilen sağlık raporları bulunmamaktadır. Allerji testleri, gerek test tüpü reaksiyonları ve gerekse canlılar üzerindeki tepkileri ölçen komplike bir işlemdir. Araştırıcılar değişik deney hayvanlarını (fare, domuz) allerji testleri için kullanmaktadırlar. Ancak bu sonuçlar her zaman doğru çıkmamaktadır. Örneğin Brezilya Nut’ına allerjenliğin saptanması öncelikle fareler üzerinde incelenmiş ve bunun allerjen olmadığı belirlenmiştir. Ancak daha sonra bazı kişilerde bunun allerjen etkileri bulunduğu saptanmıştır(Melo ve ark.,1994, Nordlee ve ark.,1999). Günümüzde bazı kişilerde buğday, yumurta ve kivi gibi yaygın yiyeceklere karşı allerjiler oluştuğu dikkate alındığında, bu kişilerde transgenik ürünlere karşı allerjilerin oluşması olasıdır. Ancak günümüzde yapılan araştırmalarda transgenik bitkilerden yapılan gıdaların transgenik olmayan bitkilerden yapılan gıdalarınkinden daha fazla allerjik risk taşıdığına dair kanıtlar da mevcut değildir. 1.2.Yatay gen geçişi ve antibiyotik dayanıklılık Transgenik bitkilerin geliştirilmesinde bazı antibiyotik dayanıklılık markırlarının kullanılması nedeniyle, transgenik gıdaların antibiyotik tedavisi gören kişilerde herhangi bir etkisinin olması endişesini doğurmuştur. Çünkü doktorların önerdiği antibiyotiklerin yanlış kullanılması sonucunda etkinliklerinin kaybolduğuna dair raporlar bulunmasından dolayı, kamuoyu bu tehlikenin transgenik gıdalarla ortaya çıkabileceği endişesini taşımaktadır. Transgenik bitkilerin geliştirilmesi sırasında belirli antibiyotiklere dayanıklılığı kodlayan DNA parçaları seleksiyon amacıyla kullanılmaktadır. Bu DNA parçalarının laboratuvar aşaması dışında başka bir amacı olmamasına karşın, transgenik bitkilerde sürekli olarak bulunmaktadır. Bu durumda transgenik gıdalar kullanıldığında, varolan antibiyotik problemlerine bir etkisi olacak mıdır? Sorusu akla gelmektedir. Endişelerden biri de, bir organizmadan diğerine ebeveyn-döl ilişkisine bağlı gen geçişi dışında bir DNA geçişidir. Buna yatay gen geçmesi denmektedir. Ağız, mide ve bağırsaklarda bulunan mikroorganizmalara transgenik gıdalardan bir antibiyotik dayanıklılık geninin geçmesi olasılığı, tedavi amacıyla kullanılan antibiyotiklerin mikroorganizmalara karşı etkisiz kalmasını sonuçlandırabilecektir. DNA’nın yatay geçişi bazen doğal koşullarda da meydana gelebilmektedir. Agrobacterium tumafaciens’in plazmidleri bitkilerde taç uru olarak bilinen hastalığı oluşturarak DNA’nın yatay geçişini gerçekleştirmektedir. DNA’nın yatay transferi laboratuvar koşullarında düşük frekanslarda meydana gelmektedir. Ancak böyle bir yatay geçişin insan bağırsaklarındaki bakterilere geçip geçmeyeceği akla gelmektedir. Bazı koşulların varlığı böyle bir geçişin pek mümkün olamayacağını düşündürmektedir. Çünkü midedeki asidik ortam DNA’yı parçalamaktadır. İnsan midesinin kimyasal içeriğinin benzeri olan hidrofonik asit ve ağız salyası karışımında DNA otuz saniyede parçalanmıştır(Mercer ve ark.,1999). Ayrıca, bazı organizmalar ancak özel koşullarda DNA’yı içerisine alırken, birçok canlıda organizmaya giren yabancı DNA’yı parçalayan mekanizmalar da bulunmaktadır. New Castle Üniversitesinde yapılan bir araştırmada, transgenik soya yiyen kişilerin bağırsaklarında, antibiyotik dayanıklılık geninin bağırsaklardaki mikroorganizmalara geçtiği rapor edilmiştir. Ancak bu çalışma diğer bilim adamları tarafından incelenmiş ve bağırsak sisteminde herhangi bir hasar bulunmayan kişilerin dışkılarında transgenik DNA saptanmamıştır. Fakat bağırsak operasyonu geçiren ve bağırsakları kısaltılmış olan kişilerde transgenk DNA’ya rastlanmış ve mikroorganizmaların çok az bir kısmında transgenik DNA ‘ya da rastlanmıştır. Bu durum transgenik DNA’nın yatay geçişinin bazı özel koşullarda insan bağırsaklarında da mümkün olabileceğini göstermektedir. Antibiyotik dayanıklılık genlerinin bazıları antibiyotiği inaktif hale getiren veya parçalayan bir enzim oluşturarak işlevini yerine getirmektedir. Böyle bir dayanıklılık geninin fonksiyonu devam edecek olursa, yenen transgenik bitkilerde bu dayanıklılık enziminin çok az bir miktarı da bulunabilecektir Ancak ısıl işlemler sonucunda enzimler inaktif hale gelmektedir. Fakat taze olarak yenen veya ısıl işlem geçirmeden tüketilen transgenik gıdalarla az miktardaki enzim de alınmış olabilecektir. İnsanlarda enfeksiyonlara karşı kullanılan antibiyotiklerden Gentamisin A ve B, Neomisin ve Kanamisin’e dayanıklılık genlerini içeren Calgen firmasının transgenik olarak geliştirdiği Flavr Savr domatesinin onaylanma aşamasında, Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 1993 yılında bu durumla karşı karşıya kalmıştır. İnsan midesinin simulasyonlarını kullanan FDA testlerinde transgenik gıdalardaki enzimlerin mide asitleri tarafından parçalandığı rapor edilmiştir. Ciba-Geigy firmasının geliştirdiği transgenik Bt-176 mısır çeşidi de insanlarda kullanılan antibiyotiklere dayanıklılık sağlayan bir geni içermektedir. Penisilin grubundan olan Ampisilin insanlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. Ancak Bt-176’daki antibiyotik dayanıklılık geni sadece prokaryotik (bakteriler) canlılarda aktif olacak şekilde dizayn edilmiştir. Yani antibiyotik dayanıklılık geni ökaryotik canlılarda yani insan ve mısır gibi bitkilerde aktif olamamaktadır. Ampisilin antibiyotiğini inaktif hale getiren enzim mısır bitkisinde üretilmediğinden dolayı, Bt-176 transgenik mısır çeşidi Kanada ve U.S.A.’de 1995 yılında üretime alınması onaylanmıştır. FDA transgenik bitki geliştirilme sürecinde laboratuvar aşamasında seleksiyon amacıyla, insanlarda kullanılmayan antibiyotik türlerinin kullanımını önermektedir. Böylece yatay gen transferi gerçekleşse bile antibiyotik tedavisinde olumsuz bir etkisi gözlenmeyecektir. Araştırıcılar, yeşil floresans protein ve mannoz gibi maddeleri antibiyotik dayanıklılık genleri yerine kullanmaya başlamışlardır(Joersbo ve ark.,1988). Ayrıca, transgenik bitkilerin ticari kullanıma çıkmadan önce antibiyotik dayanıklılık genlerini kaldıran yöntemler üzerinde çalışılmaktadır(Zuo ve ark.,2001). Pof.Dr.Muzaffer TOSUN E.Ü.Ziraat Fakültesi Tarla Bitkileri Bölümü, Bornova-İzmir KAYNAK: ibreliler.com

http://www.biyologlar.com/transgenik-bitkilerdeki-riskler-ve-endiseler

Sabun, macun ve deodoranttaki tehlike

16 Ağustos 2012 Mikrop bulaşmasını önlemek veya azaltmak için özellikle antibakteriyel sabunlar, diş macunları, deodorantlar, tıraş losyonları ve kozmetiklere katılan triklosanın yeni bir marifeti daha ortaya çıktı. Mikrop bulaşmasını önlemek veya azaltmak için özellikle antibakteriyel sabunlar, diş macunları, deodorantlar, tıraş losyonları ve kozmetiklere katılan ve sağlık üzerine pek çok olumsuz etkileri olan triklosanın yeni bir marifeti daha ortaya çıktı. Proceedings of the National Academy of Sciences isimli tıp dergisinin son sayısında yayınlanan araştırmaya göre triklosan iskelet ve kalp kası fonksiyonlarını da bozuyor. Araştırmada triklosanın insanların ve hayvanların günlük hayatta maruz kalabilecekleri dozlarının kas aktivitesi üzerine olan etkileri incelendi. Normalde, 'izole kas liflerinin' elektrikle uyarılması kas kasılmasına yol açması gerekirken triklosan varlığında kalsiyum kanallarındaki iki protein arasındaki ilişkinin bozulduğu ve bunun da iskelet ve kalp kasının kasılmasını etkilediği görüldü. Araştırmada triklosanın 'canlı hayvanlarda' da iskelet ve kalp kaslarını etkilediği de ispatlandı. Narkoz altında triklosana maruz bırakılan farelerde kalp fonksiyonlarında 20 dakika içinde yüzde 25 ve kol kavrama kuvvetinde 1 saat süreyle yüzde 18 azalma olduğu belirlendi. Kavrama kuvveti ilaçların nöro-musküler hastalıklardaki etkilerini değerlendirmek için yaygın olarak kullanılan bir ölçüm. Kalp-damar hastalıkları profesörü Nipavan Chiamvimonvat şunları söylüyor: "Hayvanlarda elde ettiğimiz bu sonuçların insanlar için de geçerli olduğu tabii ki söyleyemeyiz, daha pek çok araştırmanın yapılması gerekir. Ancak, bu etkilerin çok farklı hayvan modellerinde ve çok farklı deney şartlarında bu kadar belirgin olması bu maddenin hayvan ve insan sağlığı için çok zararlı olabileceğini düşündürüyor. Triklosanın özellikle kalp fonksiyonlarına olan etkileri çok dramatik. Bir ilaç olarak kabul edilmemekle beraber triklosan adeta kuvvetli bir kalp kası deprasanı gibi etki gösteriyor. Şu anda hastalığın tabii seyri ile triklosana maruz kalmanın etkilerini net olarak ayırt etmek mümkün olmamakla beraber, altta yatan kalp yetersizliği olan hastalarda triklosanın etkileri çok ciddi boyutlara ulaşabilir. 40 seneden beri kullanılan triklosanın kan proteinlerine bağlandığı ve dolayısıyla da biyolojik olarak etkilerini kaybettiği iddialarına da güvenmemek gerekir. Bu bağlanmanın triklosanın etki göstereceği organlara daha çabuk ulaşmasını kolaylaştırması da hesaba katılmalıdır." Balıklar da etkileniyor Araştırmada triklosanın balıklar üzerine olan etkileri de incelendi. Bu amaçla suda yaşayan yaratıklar için model olarak kabul edilen golyan balığı kullanıldı. Bu balıklar 7 gün süreyle triklosan bulunan suda bulundurulduklarında yüzme aktivitelerinin hem normal yüzmede ve hem de yırtıcı bir hayvan tarafından tehdit edildikleri durumu taklit eden yüzme testinde kontrol grubuna göre önemli ölçüde azaldığı belirlendi. Triklosan nedir? Triklosan, mikrop bulaşmasını önlemek veya azaltmak için özellikle antibakteriyel sabunlar, diş macunları, deodorantlar, tıraş losyonları, kozmetikler ve başka pek çok ürüne katılan bir maddedir. 2001′de yapılan bir araştırmaya göre triklosan ve ona benzer bir ürün olan triklokarbon Amerika'da sıvı sabunların yüzde 76'sı ve kalıp sabunların yüzde 26'sında bulunuyor. Bu oranların bugün çok daha yüksek olduğu tahmin ediliyor. Son senelerde mutfak aletleri, oyuncaklar, yatak takımları, çoraplar, elbiseler, alışveriş torbaları, bilgisayar klavyeleri gibi ürünlerde de yaygın olarak kullanılmaya başlandı. Triklosan alglerden balıklara ve yunuslara kadar birçok su canlısında tespit edildiği gibi varlığı insan kan, idrar ve anne sütünde de gösterildi. Triklosanın sağlığa zararları Triklosan ihtiva eden ürünlerin insan sağlığı üzerine pek çok olumsuz etkileri var: - Kanada Tıp Birliği (Canadian Medical Association) 2009 senesinde hükümetten bakterilerde antibiyotik direncine yol açtığı ve kloroform gibi sağlığa zararlı maddelerin oluşumuna sebep olduğu için triklosanın evlerde kullanılan ürünlerde yasaklanması istemiştir. Araştırmalara göre triklosanın sudaki klor ile reaksiyona girmesiyle muhtemel karsinojen bir madde olarak bilinen kloroform oluşmaktadır. - Triklosan sudaki serbest klorla birleşerek diklorofenol oluşumuna da yol açmakta; bu da ultraviyole ışınların etkisiyle dioksin' e dönüşmektedir. Oluşan dioksin miktarı çok az olmakla beraber bu madde çok toksiktir ve hormonları bozucu etkisi de vardır. Ayrıca bunların vücuttan atılmaları çok yavaş olup tabiatta da çok uzun süre kalırlar. 2006′da kurbağalar ve fareler üzerinde yapılan araştırmalar çok düşük miktarlardaki triklosanın bile tiroit hormonlarının reseptörlerine bağlandığını ve tiroit hormonlarını bloke ettiğini ortaya çıkarmıştır. - Birçok araştırmada triklosanın bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanması' na sebep olduğu da gösterilmiştir. - Triklosanla temasları fazla olan çocuklarda alerjilerin çok sık görüldüğü de pek çok araştırma ile ortaya konmuştur. Bazı kişilerde alerjik temas dermatitine yani bir tür egzamaya yol açabileceği de bilinmektedir. - Triklosanın üreme hormonları ve beyinde hücre sinyallerini bozduğunu gösteren araştırmalar da var. Triklosan ve triklokarbonun suyollarına karışmış olduğunu, yunuslarda rastlandığını ilk gösteren bilim adamlarından olan Arizona Üniversitesinden Rolf Halden şunları söylüyor: "Triklosan her zaman her yerde bulunan bir çevre kirleticidir. Bunun bir de market torbalarına eklenmesi zaten tabiatta yok edilmesi çok uzun zaman alan naylonun daha da zararlı olmasına yol açacaktır." Triklosan sadece diş eti iltihabını önleyebiliyor 1972 senesinden beri yüzlerce üründe kullanılmasına karşılık triklosanın insan sağlığı üzerine olan kanıtlanmış tek olumlu etkisi diş macununda bulunan triklosanın dişeti iltihabını (jinjivit) önlemesidir. Bu da 1997′de yapılmış olan çalışmadan çıkan bir sonuç. Triklosanın diş macunu dışındaki ürünlerde insan sağlığına ekstra bir katkısı olduğunu gösteren hiçbir bulgu olmadığı gibi bu madde başta bakterilerin antibiyotiklere direnç kazanması, kanserojen kloroform oluşumuna yol açması, tiroit hormonlarını bozması ve çevre kirliliği yaratması gibi pek çok sağlık sorununun da sebebidir. Üstelik FDA' ya göre antibakteriyel sabun ve şampuanların normal su ve sabunla yıkanmaya göre bir üstünlüğü de yoktur.

http://www.biyologlar.com/sabun-macun-ve-deodoranttaki-tehlike

Human Papilloma Virus

HPV, genital bölge ve mukoza enfeksiyonları yapan, "condyloma acuminatum" adı verilen siğil şeklinde lezyonların oluşumuna neden olan ve servikal kanserle ilişkili olduğu kesin olarak saptanmış bir virüstür. Yaklaşık 100 farklı genotipi bulunan bu virüs vücuda girdiğinde hücre içine yerleşmekte ve immün sistemin zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkmaktadır. HPV Moleküler Genetiği Papovavirüs ailesinden olan HPV, 72 kapsomerli, 45-50 nm boyutlarında, ikosahedral simetri gösteren zarfsız bir virüstür. 6.500-8.000 baz çiftinden oluşan çift sarmal sirküler DNA içeren bir genom taşımaktadır E grubu ve L grubu olmak üzere 8 açık okuma çerçevesi (open reading frame) içermektedir. E grubu (E1, E2, E4, E5, E6, E7) erken (early) dönem, L grubu (L1 ve L2) ise geç (late) dönem fonksiyonlarını yansıtmaktadır (Tablo 1). Kanser gelişim sürecinde viral DNA konak hücre DNA'sına entegre olmaktadır. HPV Genotipleri ACS (American Cancer Society) 100'den fazla HPV tipi bulunduğunu bildirmektedir. 40'dan fazla HPV tipi genital bölge enfeksiyonlarına yol açmaktadır. Düşük riskli HPV tipleri (özellikle tip 6 ve 11) genital siğillere, yüksek riskli HPV tipleri ise (16, 18) servikal kansere sebep olmaktadır Prevelans Özellikle gelişmiş ülkelerde son derece yaygın bir virüs olan HPV ile tüm dünyada 630 milyon kişinin enfekte olduğu bildirilmektedir. Ülkemizde yapılan ve 2009 yılında yayınlanan 507 kadın gönüllünün tarandığı bir çalışmada katılımcıların %23’ünde HPV virüsü saptanmıştır. Yine aynı çalışmada servikal sitolojileri normal olarak tespit edilen katılımcıların %20’sinde HPV DNA pozitifliği belirlenmiştir.2 Kontaminasyon HPV cinsel yolla bulaşan bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte kontamine eşyalardan, genel tuvalet, duş gibi hijyenik olmayan ortamlardan bulaşabildiği ve doğum sırasında anneden bebeğe geçebildiği bildirilmektedir.3 Enfeksiyon Dönemleri a. Latent Dönem: Hastalığın sitolojik, kolposkopik ya da morfolojik hiçbir bulgusu bulunmamaktadır. Lezyonların ortaya çıkması için gerekli süre birkaç hafta ile aylar arasında değişebilmektedir. Bu dönemde sadece PCR teknikleri ile HPV DNA'sı saptanabilmektedir.4,5 b. Subklinik Dönem: HPV’ye bağlı mikroskobik hücresel değişikliklerin ya da kolposkopi gibi büyütme yöntemleri uygulanarak görülebilen lezyonların saptandığı dönemdir.4,5 c. Klinik Dönem: Genital kondilom, invaziv kanser gibi gözle görülen lezyonların olduğu dönemdir.4,5 Tanı Patolojik Yöntemler Pap Smear: Temel amacı serviks kanseri öncü lezyonlarını yakalamak olan bir tarama testidir. Materyal, patoloji uzmanı tarafından mikroskop altında incelenerek tanı konmaktadır (Şekil 2). Kolposkopi: Rahim ağzının kolposkop adı verilen bir alet yardımı ile gözlenmesi ve incelenmesidir. Kolposkop, normal jinekolojik muayene sırasında çıplak gözle izlenen serviksin daha büyük, net ve detaylı şekilde görülmesini sağlamaktadır Moleküler Yöntemler HPV DNA PCR: Virüs genetik materyalinin (latent dönem dahil) saptanması temeline dayanan bir analizdir. Yüksek riskli HPV varlığının CIN2/3+ tanısında sitolojiden daha duyarlı olduğu kabul edilmektedir. HPV DNA Genotipleme: HPV pozitif vakalarda virüs genotipinin belirlenmesine yönelik yapılan analizdir. Yapılan çalışmalarda servikal kanserlerin %97'sinde yüksek riskli HPV tipleri tespit edilmiştir. Bu nedenle HPV (+) vakalarda genotipin mutlaka saptanması gerekmektedir.6 Condyloma Akuminatum Genital bölge ve anüs etrafında saptanan, düşük virülanslı HPV genotiplerinin (6,11...) sebep olduğu karnıbahar görünümlü olabilen siğillerdir. Genellikle asemptomatik olarak seyreden siğiller çeşitli metotlarla fiziksel olarak yok edilebilmekte fakat vücutta virüs varlığı devam ettiği sürece immün sistemin zayıfladığı dönemlerde siğillerin tekrar etmesi engellenememektedir. Serviks Kanseri Serviks kanseri tüm dünyada kadınlarda en sık görülen 2. kanser kaynaklı ölüm nedeni olarak kabul edilmektedir. Erken tanı yöntemlerinin (tarama testleri) geliştirilmesi ve kullanılması ile başlangıç aşamasında tanımlanabilen ve etkili bir şekilde tedavi edilebilen bir hastalık haline gelmiştir. Erken teşhis ile prekanseröz lezyonlara gerekli müdahaleler yapılabilmekte ve invaziv kanser (CIN2/CIN3) gelişimi önlenebilmektedir. HPV ile oluşan persistan enfeksiyonlar sonrasında serviks kanseri gelişme riski, kanser epidemiyolojisinde şimdiye kadar belirlenmiş olan en güçlü nedensel ilişkidir. Dünya çapında yapılan klinik çalışmalarda, serviks kanseri olgularının neredeyse tümünün (%99.7) HPV’nin onkojen tiplerinden kaynaklandığı gösterilmiştir.7,8 HPV enfeksiyonları virüsün genotipine bağlı olarak rahim ağzını döşeyen skuamoz hücrelerde displaziye ve uzun dönemde serviks kanserine neden olabilmektedir (Şekil 5). Serviks kanseri; özellikle tarama testlerinin yaygın olarak kullanılamadığı ülkelerde halen önemini korumaktadır. Genellikle 40 yaş ve üstü kişilerde görülen bir hastalık olarak kabul edilmesine rağmen her yaşta ortaya çıkabilmektedir. Erken cinsel aktivite (<20 yaşından önce), çok eşli yaşam tarzı ve sigara kullanımı hastalığın gelişimi açısından en önemli risk faktörleri olarak öngörülmektedir.8,9 Rahim ağzında HPV kaynaklı lezyon saptanan hastaların bir kısmında 2 yıl içinde belirtilerin ortadan kalktığı bildirilmektedir. HPV klirensinin sağlanamadığı ve enfeksiyonun süreklilik kazandığı vakalar ise serviks kanseri açısından riskli grubu oluşturmaktadır.10 Pap Smear-HPV DNA PCR Karşılaştırılması Sitoloji bazlı tekniklerde duyarlılığın sınırlı oluşu servikal kanser taramalarında önemli bir problem oluşturmaktadır. Pap Smear analizi HPV varlığını kanıtlamakta yetersiz kalmaktadır. HPV-DNA PCR tekniği uygulandığında ise düşük düzey HPV pozitiflikleri de yakalanabilmekte ve latent enfeksiyonlar dahi saptanabilmektedir.11,12 Servikal smear testinin değerlendirilmesindeki teknik zorluklar nedeniyle optimal şartlarda bile tekrarlanabilirlik problemi bulunduğu bildirilmektedir. Amerika'da National Cancer Institute (NCI) ve üniversitelerde görevli sitoloji uzmanlarının katıldığı bir çalışmada tanısı kesinleşmiş çok sayıda Pap Smear preperatı değerlendirilmiş ve tekrarlanabilirlik sonuçları tablo 3'te belirtildiği gibi bulunmuştur (American Collage of Obstrecians and Gynecologists- ACOG Practice of Bulletin, 2005).10,13 2003 yılında FDA (American Food and Drug Administration) 30 yaş üstü kadınlarda yapılan kanser taramalarında HPV-DNA analizinin Pap Smear ile birlikte eş zamanlı kullanımını onaylamıştır. Ancak literatürde serviks kanseri araştırmasında primer tarama testi olarak kullanılmasının daha doğru olduğu ve zaman içerisinde tek tarama testi olarak kullanılacağı yönünde makaleler yayınlanmaya başlamıştır.13 Servikal kanser tarama testlerinde anormal sitoloji tespit edilen hastaların mutlaka HPV DNA testi ve genotiplemesi ile konfirme edilmeleri hastalığın kesin tanısı, prognozu ve tedavisi hakkında yol göstermektedir. Bu yaklaşımla hastalara gereksiz invazif girişimler önlenerek tanı ve tedavi maliyeti azaltılmış olacaktır.14 Gelecekte servikal kanser önleme programları dahilinde yalnızca HPV-DNA PCR testinin kullanılacağı ve servikal sitoloji tekniklerinin yüksek riskli HPV varlığı (+) saptanmış hastalarda kanserleşme sürecini takip etme amacıyla kullanılacağı ileri sürülmektedir.15 HPV ile ilgili son gelişmeler FDA 2006 Haziran ayında, genital siğil, prekanseröz lezyon ve servikal kanser oluşumunu engellediği belirtilen ilk aşı için onay vermiştir. Öncelikle 9-26 yaşları arasındaki kadınlarda uygulanabilen aşı sadece tip 6, 11, 16 ve 18'e karşı koruyabilmekte, daha önce HPV'nin bu tipleri ile enfekte olmuş kadınlarda ve diğer HPV tiplerine karşı koruma sağlayamamaktadır. Bu nedenle tarama testlerinin yapılması önerilmektedir (Şekil 7). 16 SIK SORULAN SORULAR 1. HPV bulaşması ile kanserleşme süresi arasında nasıl bir ilişki vardır? - HPV bulaşması sonrasında aylar içerisinde CIN ortaya çıkabilmektedir. - CIN3'ün invazif kansere dönüşümü ortalama 10 yıl (8.1- 12.6) sürmektedir. - Normale dönme, CIN1 vakalarının %60'ında, CIN2'lerin ise %40'ında görülmektedir. 2. HPV-DNA testi hangi durumlarda yapılmalıdır? - Pap Smear'de ASCUS/LSIL saptanması sonrasında kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde, - Tedavi sonrasında HPV pozitifliğinin takibinde, - Aktif cinsel yaşamın başlangıcından sonraki üçüncü yıldan itibaren tarama amaçlı olarak yapılmalı ve her üç yılda bir kez tekrarlanmalıdır (American Cancer Society, 2004). 3. HPV materyali (sürüntü) nasıl alınmalıdır? Smear fırçası servikse yerleştirilir ve saat yönünde 5-6 kez çevrilerek sürüntü alınır. Mümkün olduğunca fazla döküntü almaya çalışılmalıdır. Daha sonra smear çubuğunun fırçası özel solüsyonu içine bırakılmalı ve en kısa zamanda ilgili moleküler tanı merkezine gönderilmelidir. 4. HPV DNA testinin (-) prediktif değerinin % 99 olması ne anlam ifade eder? HPV DNA test sonucunun negatif (-) olması CIN2/CIN3 olasılığını %99 olasılıkla dışlamaktadır. Prekanseröz lezyon mevcudiyetinin değerlendirilmesinde ve kolposkopi endikasyonunun belirlenmesinde hekime önemli bilgiler sağlamaktadır. Sonucun negatif bulunması ya da düşük riskli tiplerin tespit edilmiş olması gereksiz pek çok işlem olasılığını ortadan kaldırmaktadır. 5. Pap Smear ve HPV-DNA testi negatif (-) olan kişi bir daha ne zaman tarama yaptırmalıdır? ACS (American Cancer Society) ve ASCCP (American Society for Colposcopy and Cervical Pathology)'nin ortak kararına göre 3 yılda bir Pap Smear ve HPV-DNA testinin tekrarlanması gerekli görülmektedir. 6. Pap Smear negatif (-) HPV DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre 6 ay sonra Pap Smear ve HPV DNA testi tekrar edilmelidir. 7. Altı ay sonra yapılan HPV DNA testi tekrar pozitif (+) çıkarsa ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP'ye göre Pap Smear sonucunun negatif (-) olmasına rağmen HPV-DNA testinin pozitif (+) olması nedeniyle kolposkopiye gidilmelidir. 8. Pap Smear pozitif (+) ve HPV-DNA pozitif (+) ise ne yapılmalıdır? ACS ve ASCCP' ye göre direkt kolposkopi önerilmelidir. 9. HPV virüsünün diğer kanserlerle de ilişkisi var mıdır? HPV 16 yüksek riskli genotipinin anüs, vulva, vagina ve penis gibi diğer anogenital kanserlerle de ilişkili olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca respiratuar ve gastrointestinal sistemlerde de HPV ile ilişkili bazı kanserler saptanmıştır. 10. Neden tarama testleri yaptırılmalıdır? Kanser kaynaklı kadın ölümlerinde 2. sırada bulunan serviks kanseri moleküler tanı metodları kullanılarak erken safhada yakalanabilmekdedir. DNA tabanlı testlerin kullanımı ile tarama testlerinde ciddi mesafeler alınmış durumdadır. Çok kolay uygulanabilen bu tekniklerin kullanımıyla düşük maliyetlerle ciddi koruyucu hekimlik hizmeti verilebilmekte ve erken teşhis hasta, hekim ve sağlık sistemi açısından önemli avantajlar sağlamaktadır. 11. Aşı hayat boyu koruma sağlar mı? Aşı uygulaması yapılmış kadınlarda da servikal kanser tarama programlarının hayat boyu devam ettirilmesi önerilmektedir.17 Referanslar 1. Berek J. Novak's Gynecology, 14th ed. Philedelphia, 2002: 16; 475-496 2. Polat Dursun, Süheyla S Senger, Hande Arslan, Esra Kuşçu and Ali Ayhan Human papillomavirus (HPV) prevalence and types among Turkish women at a gynecology outpatient unit. BMC Infectious Diseases 2009, 9:191 3. Cunningham G.F, William's Obstetrics 22nd ed. USA, 2005: 59; 1317-1319 4. The New England Journal of Medicine 2007 Oct 18;357(16):1650 5. The New England Journal of Medicine 2008 Feb 7;358(6):641 6. HPV Test is a Beter Long-Term Predictor of Cervikal Cell Abnormalities than Pap-Smear www.aacr.org (American Association for Cancer Research) 7. World Health Organization. Initative for Vaccine Research. Human papillomavirus. Daha fazla bilgi için: www.who.int/vaccine_research/diseases/vi...ancers/en/print.html. Accessed March 21,2006 8. Munoz N, Bosch FX, Sanjose S, et al. Epidemiologic classification of human papillomavirus type associated with cervical cancer. N Engl J Med 2003;348:518-27. 9. Pekin T. Servikal Epitelyumyal Lezyonların Tanı ve Tedavilerinde Pap-Smear ile HPV Testlerinin Kombinasyonunun Önemi. J. Gynocol Obst. 2002; 12: 203-207 10. American College of Obstetricians and Gynecologists. ACOG Practice Bulletin. Management of abnormal cervical cytology and histology. VOL. 106, NO. 3, SEPTEMBER 2005 11. Lagand R, Gray A, Wolstenholme J, Moss S. Lifetime Effects, Costs Effectiveness of Testing for HPV to Manage Low-Grade Cytological Abnormalites: Results of the NHS Pilot Studies. BMJ 2006; 14; 332 (7533): 79-85 12. Novaes LC, Novaes MR, Simoes A. Diagnosis of HPV PCR in Cases of divergence between Results of Hybrid Capture and Pap Cytology, Brazil J. Infec. Disease; 2006: 10 (3): 169-72 13. Wright TC. Cervikal Cancer Screening in the 21st Century; Is It Time to Retire the Pap Smear?, Clin. Obst. Gynecol. 2007; 50 (2): 313-23 14. Kim JJ, Wright TC, Goldie SJ. Cost-effectiveness of alternative triage strategies for atypical squamous cells of undetermined significance. JAMA 2002; 287: 2382-90 15. Speich N., Schmitt C., Bollmann R., Bollmann M. Human Papillomavirus (HPV) study of 2916 cytological samples by PCR and DNA sequencing: genotype spectrum of patients from the west German area. J Med Microbiol 2004;53(2):125-8 16. Macit Arvas, Altay Gezer, Onur Güralp, Genital HPV infeksiyonu ve koruyucu HPV aşıları, Türk Ped. Arş. 2008, 43:1-8. 17. HPV vaccine:new drug cervical cancer prevention: high hopes. Prescirire Int. 2007; 16 (89): 91-4

http://www.biyologlar.com/human-papilloma-virus


İnsanların Kişisel Genetik Bilgilerine Erişimi

İnsanların Kişisel Genetik Bilgilerine Erişimi

23andme adlı kuruluşa göre; genetik profil altı milyar basamaklı genomundan meydana gelmedi o sadece bir milyon genomun oluşturduğu ya da SNPs denilen eşsiz bir dna parçası sayesinde insanların 99,5%’i birbirinden farklıdır. Buradaki parçacık kişiden kişiye değişkenlik gösterir, bu atalarımızın izini sürmekte ve hastalık risklerinde kullanılabilir.İnsanlar, zamanla her dölün daima atasına benzediğini gözlemişler. Çocukların bazı hal ve davranışlarıyla ya da yetenekleriyle anne ve babaya benzedikleri gerçekliği kabul edilerek araştırmalara başlanır. Ve bu araştırmalar sonucunda varılan noktada bireyin kendi ata dölüne benzeme eğilimine soyaçekim (kalıtım) adı verilir.Zamanla bu daldaki araştırmalarn neticesinde; anne, baba ve yavru arasındaki benzerlik ve farklılıkların nedeni ile bu özelliklerin nesilden nesile geçişini inceleyen bilim dalı genetik olarak kabul edilir. Genel olarak bütün türlerde oğul döller temel plan bakımından atalarına benzerler. Bu temel plan kalıtımla dölden döle iletilir.Genetik alanındaki gelişmelere her geçen gün yenisi ekleniyorDNA’nın kullanılabileceği alanların sayısı giderek artıyor. Tıp bilimlerinde; kalıtım seklinin saptanması, hastalıklı bir genin tedavi edilmesi, aşılar kullanılarak hastalığın engellenmesi gibi alanlarda kullanıldığı gibi adli tıp alanında çok geniş uygulamalar bulmakta ve günümüzde DNA taraması ile suçluların yakalanması başarıyla sürdürülüyor.Tarım alanında da bitkilerin genetik yapılarında değişiklikler yapılarak bitkilerin toprak zararlılarına karşı dayanıklı hale getiriliyor veya daha kaliteli ve fazla ürün alınması mümkün hale geliyor. Bioremediasyon konusunda da yine genetik yapıları değiştirilmiş bitki ya da böcekler üretilerek doğa ve insan sağlığı için zararlı olan maddelerin yok edilmesi yoluna gidiliyor.Genetik biliminin dikkat çekici doğuşuyla birçok araştırmacı, bir kişiyi diğerinden farklı yapan DNA parçacığı üzerinde yaptıkları çalışmalarla adeta birbirleriyle yarışıyorlar. Salya test kitini satışa çıkaran öncü firmalardan biri  bu alanda küçük bir başlangıçtı. Onların 99 dolarlık testi 23 kromozomun seni nasıl sen yaptığını anlamada ve keşfetmede yardımcı oluyor.23andme adlı kuruluşa göre; genetik profil altı milyar basamaklı genomundan meydana gelmedi o sadece bir milyon genomun oluşturduğu ya da SNPs denilen eşsiz bir dna parçası sayesinde insanların 99,5%’i birbirinden farklıdır. Buradaki parçacık kişiden kişiye değişkenlik gösterir ve bu atalarımızın izini sürmekte ve hastalık risklerinde kullanılabilir.23andme geçen yılın 22 Kasım’ında FDA (Amerika Yiyecek ve ilaç İdaresi) tarafından kapatıldı. 23andme reklama başladığında dikkatleri üzerine çekmesiyle şirket için problemler oluşmaya başladı. Geçen yıl tv, internet ve youtube reklamları için 5 milyon dolar harcandı. Şirkette uygulanan SNP testi, meme kanseri ya da parkinson gibi hastalık risklerinin öngörülebilmesi için kullanılabilirdi. Fakat FDA için iki kaygı mevcuttu.Birincisi 23andMe‘deki laboratuvarlar ve işleyiş FDA standartlarına uymuyordu. Meme kanseri için yapılan bir testte yanlış bir pozitif sonucun çıkması bir hastanın tedbir amaçlı cerrahi müdahale geçirmesiyle sonuçlanabilirdi. FDA’nın şirkete yönelik yazılı belgesinde bunlar yer alıyor.İkinci olarak FDA doğrudan tüketicinin genetik testine eleştiride bulundu. FDA’ya göre genetik bilgi aldatıcı, karmaşık ve potansiyel olarak yıkıcı olabilir, bu sebeple bir hastaya doğrudan verilemez. FDA’ya göre tüketici yok edici bir genetik hastalığın taşıyıcısı olabilirsin ya da nörolojik dejenaratifin öldürücü riskinde ise haberler sadece oldukça eğitimli bir profesyonel tarafından gönderilmeliydi. Çünkü ancak bir profesyonel buradaki genetik riski tamamiyle ve dikkatlice açıklayabilirdi. Böyle şirketlerde ise genetik testler tamamen kontrolsüz piyasaya girerek riske atılıyordu. Aşı yapımının ilk günlerinden etkileyici masalları hatırlayın. Her bir yılan yağı satıcısının iddiası tetenozun anti toksinine sahip olduğuydu. Sadece bu yüzden bozulmuş aşılardan dolayı birkaç çocuk hayatını kaybetti. FDA kurulduktan sonra piyasa daha güvenli hale geldi. Yine de 23andme’nin bilimsel öneri kurulu ve araştırma kadrosu oldukça saygın genetikçilerle dolu ve Stanford Üniversitesi bilim adamlarına danışıyorlar. Bunu hayal etmesi zor çünkü onlar gelişigüzel yapılmış bir operasyonda kapsanıyor ve şaşırtıcı olan şu ki şirket kendilerini kanıtlamak için çalışmıyor.23andme adlı şirket FDA’nın engellemelerine rağmen bugün hala faaliyetini sürdürüyor. İnsanlar dünyanın çeşitli yerlerinden tükürük sıvılarını bu şirkete yollayarak atalarının göç yollarını, bugün bulundukları yere nereden geldiklerini ve genetik bir hastalığın taşıyıcısı olup olmadıklarını buradan öğrenebiliyor.http://www.cosmosmagazine.com/ http://indigodergisi.com

http://www.biyologlar.com/insanlarin-kisisel-genetik-bilgilerine-erisimi

Kan Grupları

Ülkemizde ve dünyada yaygın olarak kullanılmakta olan kan grubu sistemleri, ABO ve Rh sistemleridir. ABO grup sistemine göre kan grupları, A, B, AB ve O grubu diye dörde ayrılırken, Rh sistemine göre ise, RhD Pozitif ve RhD Negatif diye ikiye ayrılır. Her iki sistem birlikte kullanıldığından, ortaya sekiz farklı kan grubu çıkar. Ancak kan grupları, sadece bununla sınırlı değildir. Bazı kişilerde hem ABO grup sistemine ait alt gruplar (A1,A2,gibi) ve hem de Rh sistemine ait alt gruplar (D, d, C, c, E, e... gibi) bulunmaktadır. Bir kanın "Rh Negatif" diye nitelenebilmesi için bu alt grup antijenlerinden hiçbirinin bulunmaması gerekir. Ülkemizde CD pozitifliğine oldukça sık rastlanırken, DE pozitifliği daha nadirdir.Genel olarak bakıldığında Rh D pozitifliği %85-90 arasında değişmektedir. Kan bankacılığında uygunluk testleri diye bilinenen testlerden biri olan kan grubu, kan ve kan komponenti transfüzyonunda son derece büyük önem taşımaktadır. Eskişehir Kızılay Kan Merkezi'nde 1995-2000 yılları arasında yapılan kan grubu çalışmalarında aşağıdaki listede belirtilmiş şekilde bir dağılıma rastlamıştır. Söz konusu çalışma, 82.292 kişiyi kapsamaktadır. Ülkemizde Kan Grubu Dağılımı Grafiği (%) Kan grubu dağılımında nasyonel ve etnik bazı farklılıklar görülse de, genel olarak A ve O gruplarının hakimiyeti vardır. Amerika Birleşik Devletlerinde, ülkemizdekinin tersine O grubu daha fazla rastlanan bir gruptur. A grubu ise, ikinci sıklıktadır. Zayıf D Antijenleri (Du) Du antijeni, beyazlarda % 0,4-1 oranında rastlanır ve genellikle C ve E ile birlikte bulunur. Siyahlarda ise, %3-4 oranında rastlanmakta ve c ve e ile birlikte görülmektedir. Du eritrositler, D hücrelerinden daha az immünojeniktir. Hassas anti-D serumlarla direkt aglutinasyon ölçülebilir (Zayıf D fenotipi). Anti D hücreleri inkübasyondan sonra indirekt antiglobulin testi ile ölçülebilir. Kan bankaları, her Rh negatif birey, gerçekten D negatif mi, emin olmalıdırlar. Verici kanı zayıf D için test edilmelidir. Alıcıdaki zayıf D, daha az öneme sahiptir. Zayıf D taşıyan bir hastaya Rh negatif kan vermek, zarara neden olmaz. Kan Grubu İçin Kan Alımı Kan grubu tespitinde parmak ucundan alınan birkaç damla kan yeterlidir (Plak yöntemi için). Bu işlem sırasında diğer işlemlerde olduğu gibi , sterilite son derece önem taşımaktadır. Parmak ucu, uygun bir dezenfektan solüsyonla silinmeli, solüsyonun kurumasından sonra steril bir lanset veya otomatik delici bir alet kullanılarak delinmelidir. Parmak ucundaki kan yine steril koşullarda pipetlenmeli ve antiserumla oda ısısında karıştırılarak en erken 1 , en geç 5 dakika içerisinde değerlendirilmelidir. Karar vermekte güçlük duyulan durumlarda tüp yöntemi veya diğer metodlar kullanılabilir. Transfüzyonda Kan Grubu Kan transfüzyonunda en önemli uygunluk testlerinin başında kan grubu uygunluğu gelmektedir. ABO Rh(D) açısından olası bir hata, ölümcül bir hata olarak kabul edilmelidir. Hangi kan gruplarının, hangi kan gruplarına kan verebileceği sorusunun yanıtı "Aynı Grup"'tur. Yani, A Rh(+) bir hasta, sadece A Rh(+) kan alabilir. Aynı kan grupları içerisinde bile alt gruplardan birçok sorun yaşanabilmektedir. Zira, eritrosit yüzeyinde bugüne kadar tanımlanmış olan 600'den fazla antijenik yapı vardır. Bu antijenler, diğer kan grubu sistemlerini ve subgrupları oluşturmaktadır. Okullarda anlatılan "Genel alıcı" yada "Genel verici" gibi kavramlar, antijen-antikor reaksiyonlarının mantığı açısından önemlidir; ancak pratikte böyle bir uygulama söz konusu değildir. Tam kan, eritrosit ve trombosit süspansiyonu transfüzyonlarında esas olan "Aynı grup"'tur. Taze donmuş plazma transfüzyonlarında da grup uygunluğu şarttır. Kan Grubu Tayin Yöntemleri 1901 yılında Karl Landsteiner’ın ABO antijenlerini tanımlamasından sonra yapılan çalışmalar, kan hücrelerinin yüzeylerinde antikor yanıtı oluşturabilecek çok sayıda molekülün bulunduğunu göstermiştir. Günümüzde serolojik olarak tanımlanmış, kan grubu antijenlerinin sayısı 600’den fazladır. Bu antijenlerin önemli bir kısmı birbirleriyle ilişkilidir ve Kan grubu sistemlerini oluştururlar. Bu sistemlerden ABO ve Rh, transfüzyon öncesi, uygunluk testleri kapsamında hem alıcı, hem de donörde rutin olarak çalışılmaktadır. ABO sisteminde A, B, AB ve O diye bilinen 4 temel kan grubu mevcuttur. Bu kan gruplarının temeli eritrositlerde bulunan A, B ve H antijenlerine dayanır. Bu antijenler, eritrositler dışında, sperm, tükrük, süt, mide sıvısı ve terde gibi vücut sıvılarında da bulunmaktadır. A,B ve H antijenleri, merkezi sinir sistemi,kemik ve kıkırdak dokuda bulunmazlar. Söz konusu antijenler, çok küçük kimyasal farklılıklar gösterirler.Antijenlerin yapısında 15 aminoasitlik bir peptid zinciri ve bunlara bağlı çok sayıda monosakkaritten oluşmuş bir iskeletin sonunda sırasıyla, galaktoz, N-Asetil glukozamin ve D-Galaktoz moleküllerinin eklenmesi ile oluşan bir ön madde bulunur. Bu ön madde sabittir ve ön maddeye eklenen farklı kimyasallarla kan grubu farklılıkları ortaya çıkar. Aşağıdaki resimde kan grubu antijenlerinin kimyasal yapısı gösterilmiştir. Kan Gruplarının Araştırılma Teknikleri Kan merkezlerinde eritrosit antijen ve antikor reaksiyonlarının gösterilmesinde RIA (Radioimmun assay) , EIA (Enzymeimmun assay) de dahil olmak üzere çok sayıda yöntem mevcuttur. Ancak, bu yöntemlerin en basit olanı aglutinasyon tekniğidir. Elektrolitli ortamda eritrositlerin yüzeyindeki antijenler, ortamda bulunan özgül antikorlarla birleşecek olurlarsa, gözle görülebilecek kümeler oluşturarak çökerler. Bu olaya Hemaglutinasyon denir. Zeta Potansiyel Serum fizyolojik içerisinde süspanse edilen eritrositler, birbirlerine yaklaşık 25 nm uzaklıkta bulunurlar. Bu uzaklık, RBC yüzeyindeki negatif elektriksel yükün birbirine itmesi ile oluşur. RBC yüzeyindeki negatif yükün derecesine zeta potansiyel denir. Süspansiyon içindeki katyonlar (+ yüklü iyonlar, ör: Na+) RBC yüzeyini kuşatırlar ve RBC yüzeyindeki negatif elektriksel yük ile onu kuşatan katyonların oluşturduğu potansiyel farkı, kısaca zeta potansiyel diye nitelenebilir. Hemaglutinasyon Sonuçlarına Etki Eden Faktörler 1. Fiziksel Koşullar a. İnkübasyon Isısı IgM tipi antikorlar........... 4-27 C° (Oda ısısı) IgG tipi antikorlar ...........30-37 C° (İnkübatör) b. İnkübasyon Süresi c. Santrifüj hız ve süresi d. Ortam: pH, LISS solüsyonu, enzimler, makromoleküller 2. Eritrositler a. Yüzey antijenlerinin sayısı, tipi, lokalizasyonu ve immunojenitesi b. Homozigot veya heterozigot olmaları 3. Serum a. Protein İçeriği b. Antikorların Yapı ve Türleri Yeni doğanlar ve yetişkinlerin antijenik reaktivitesi farklıdır. A ve B (Ayrıca P1,Lua, Lub, Yta, Xg ve Vel) antijenlerinin aktivitesi yetişkinlere göre oldukça düşüktür, ancak Rh (Ayrıca K, Fy, Jk, MNSs, Di, Do, Sc, Coa, Aua) aktivitesi, doğumda tam gelişmiştir. Hemaglutinasyonu Kolaylaştıran Faktörler 1. Eritrositler arası mesafeyi kısaltma a. Proteolitik enzimler: Papain, bromelin, ficin, neuraminidase, tripsin b. Albumin: Muhtemelen RBC yüzeyindeki negatif elektrik yükü nötralize ederek etki göstermektedir. c. Polikatyonlar: Polybrene ve protamin gibi polikatyonların eklenmesi ortamın katyon yoğunluğunu artırır ve RBC yüzeyindeki negatif yükün nötralizasyonunu sağlar. d. LISS (Low ionic strength solution) : Ortamdaki ion sayısını azaltır. e. Santrifüj: Santrifügasyon sırasında RBC’ler birbirlerine yaklaşırlar. 2. İki eritrosit arasında köprü oluşturma: Coombs Serumu Yöntemler Slide Yöntemi Tüp Yöntemi Jel Santrifügasyon Yöntemi Mikroplate Yöntemi Manual Polybrene Testi Yarı veya Tam Otomatize Sistemler Slide Yöntemi ABO ve RhD antijenlerinin hızlı bir şekilde tanımlanmasında kullanılır. Eşit miktarda antiserum ile parmak ucundan alınan kan veya %20’lik eritrosit süspansiyonu lam veya fayans üzerinde çevirme hareketi ile karıştırılır. Eritrositlerin kümeler oluşturması, yani aglutinasyon oluşumu gözlenir. Tepkime yüzeyi geniş olduğundan buharlaşma fazladır. Bu sebeple 1-2 dakika (max.5 dakika) içinde değerlendirilmelidir. Tüp Aglutinasyon Testi Serum fizyolojikle hazırlanan eritrosit süspansiyonu ile antijen bir tüpte karıştırılır. 1000 rpm devirle 1 dakika santrifüge edildikten sonra tekrar süspanse edilir ve aglutinasyon değerlendirilir. Bu değerlendirme mikroskopla veya mercekle yapılabilir. Alternatif olarak bir damla kan lama alınarak, mikroskopla küçük büyütmede de incelenebilir. Fiziksel koşullar uygun olarak hazırlandığında, sonuçlar oldukça güvenilirdir. Buharlaşma sorunu yoktur. İstendiğinde 37 C°’de 1-2 saat inkübe edilebilir. Öte yandan RBC yıkama işlemlerinin fazla olması nedeniyle kontaminasyon olasılığı diğerlerine göre daha fazladır. Jel Santrifügasyon Yöntemi Jel testi birçok yönden tüp yöntemine benzer. Testte 5x7 cm büyüklüğünde plastik kartlar kullanılır. Her kartın üzerinde 6 mikrotüp vardır. Mikrotüplerin tabanı, değerlendirmeyi kolaylaştırmak için konik; üst kısmı ise, inkübasyon gerektiren testler için daha geniş olarak yapılmıştır. Tüplerin içerisinde Sephadex-G 100 maddesini içeren bir jel vardır. Bu madde başlangıçta toz halindedir; ancak buffer ile karıştığında jel halini alır. Kartlar için jel hazırlanırken, önce buffer ile yıkanarak şişmesi sağlanır. Daha sonra da buffer içerisinde süspansiyonu hazırlanır. Kullanılacağı testin özelliğine göre serum fizyolojik veya LISS, buffer olarak kullanılır. Testte zaman ve hız yönünden standardize edilmiş bir santrifüj kullanılmaktadır. Santrifügasyon işlemi, 70x’de 10 dakika yapılır. Deneysel çalışmalar, santrifüj ekseninin de önemli olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, eksen santrifüj gücü ile düşey ve yatay planda tam bir doğru oluşturmaktadır. Buffer ile yıkama sırasında şişen jel, sadece aglutine olmayan RBC’lerin geçişine izin verir. Aglutine olmayan eritrositler, santrifüj işlemi sırasında jel tabakasını geçerek, konik kısımda çökerler. Aglutine olmuş eritrositler ise üst kısımda kümeler oluştururlar. Kuvvetli aglutinasyonda çok büyük kümeler oluşur ve jel üzerinde bir tabaka meydana getirirler. Zayıf aglutinasyonda ise küçük kümeler oluşur ve reaksiyonun şiddetini değerlendirmek de kolaylaşmış olur. Mikroplate Yöntemi Mikroplate yönteminde U veya V tabanlı plastik 96 godeli mikrotitrasyon plakları kullanılır. Eritrosit süspansiyonu U pleyt için %1-2’lik, V pleyt için %0,03 konsantrasyonda hazırlanır. 20 µL antiserum ve 20 µL eritrosit süspansiyonu godeye eklendikten sonra plak, santrifüge edilir. U pleytler çalkalanıp klasik teknikler gibi değerlendirilirken, V tabanlı pleytler 75 C°’de 10 dakika inkübe edildikten sonra değerlendirilir. Düşük konsantrasyonda eritrosit kullanıldığı için diğer yöntemlerden daha duyarlıdır. Çok az miktarda antiserum kullanıldığı için daha ekonomik bir metotdur. Polybrene Yöntemi Katyonik bir polimer olan polybrene normal eritrositlerde agregasyona neden olur. Bu agregasyon ortama sodyum sitrat eklendiğinde dağılır. Eğer eritrositler antikorlarla kaplanmış ise, polybrene eklendiğinde antikorlar, eritrositler arasında köprü oluşturarak aglutinasyona neden olur. Bu şekilde oluşan agregasyon, sodyum sitratla dağılmaz. Polybrene, hem manual hem de otomatik sistemlerde mikroplate veya tüpte kullanılabilir. Testte yapılacak ilk işlem, eritrosit yüzeyinin antikorlarla kaplanması için eritrosit süspansiyonu ile antiserumu inkübe etmektir. Daha sonra ortama polybrene eklenir. Agregasyon oluşumu izlenir. Santrifügasyon sonrası supernatant uzaklaştırılır ve ortama trisodyum sitrat-dextroz karışımı eklenerek aglutinasyon değerlendirilir. Antiserumların Kalite Kontrolü Kalite kontrolünde amaç, her işlemi periyodik olarak kontrol ederek organizasyon hatalarını önlemektir. Anti-A, Anti-B, ve Anti-D için günümüzde yeni standartlar oluşturulmuştur. Bu standartlar FDA standartlarıyla eşdeğerdir. Aşağıdaki tablolarda ABO ve Rh antiserumlarının kalite kontrol standartları belirtilmiştir. Kangrupları pdf sunum http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/kanbankasi/GATAKANBANKASI_files/egitim/HEK%C4%B0M%20DI%C5%9EI%20SA%C4%9E.PER.SERT%C4%B0KASYON%20E%C4%9E%C4%B0T%C4%B0M%C4%B0/orhanhoca/5.%20kan%20gruplar%C4%B1%20ve%20reaksiyonlar.ppt Kaynaklar: Dr.Nilgün ACAR, Kan gruplarının saptanmasında kullanılan yöntemler ve karşılaşılan sorunlar, Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbi Kursu I, 1997, S.131 Prof.Dr.İ.Hakkı Bilgehan, Temel Mikrobiyoloji ve Bağışıklık Bilimi, 1993, S.408 Council of Europe Publishing, Quality Control, Preperation and Using Guide For Blood Products, 3rd.Edition, Section 21 Prof.Dr.Meral BEKSAÇ, Kan gruplarının saptanmasında kullanılan yöntemler ve karşılaşılan sorunlar, Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbi Kursu II, 1998, S.208

http://www.biyologlar.com/kan-gruplari-1

Balık ve Omega 3 mucizesi

Eskimolarda kalp hastalığı, şeker hastalığı, yüksek tansiyon ve kanser neredeyse hiç görülmüyor. Yapılan araştırmalar eskimoların günde ortalama 10.000 mg balık yağı (omega 3) tükettiklerini ortaya koyuyor. Diğer yağlara göre omega 3 oranı besinlerimizde kısıtlı miktarda bulunuyor. Badem, ceviz gibi kabuklu kuruyemişler, keten tohumu değerli birer omega 3 kaynağı. Az miktarda yeşil sebzelerde yer alıyor. En çok balık yağı, soğuk sularda yaşayan somon, ton, levrek ve kalkan gibi türlerde bulunuyor. Sıcak olan denizlerimizde yaşayan balıklarda omega 3 oranı daha az. Kısaca, balık dışında günlük besinlerimiz içinde omega 3 neredeyse yok gibi. Aşağıda ayrıntılı araştırma sonuçlarından da anlaşılacağı üzere faydası, alınan doza bağlı olarak artış gösteren balık yağı, sağlığımız için vazgeçilmez bir besin maddesi olmalıdır. Öncelikle alınacak omega 3 miktarı konusuna bir açıklık getirmek gerekir. Amerikan ilaç ve besin birliği (FDA) günlük 3000 mg’a kadar önermiştir. Ancak yapılan çalışmalar bu miktarın 10 katının güvenli olduğunu göstermiştir. Halen eczanelerde 500 mg dozunda bulunan preparatların çocuklar için günde 1 adet alması önerilmektedir. Ayrıca hastalarıma önerdiğim 1000 mg günde 3 kez dozu, konuya hakim olmayan eczacılar tarafından çok görülmekte ve hastalar yanlış yönlendirilmektedir. Omega 3 çocuk ve erişkinler için günde en az 1500-3000 mg alınmalıdır. 500 mg gibi alınacak daha düşük dozların belirgin faydası olmayacak ve omega 3'ün işe yaramadığı gibi yanlış bir kanı ortaya çıkacaktır. OMEGA 3'ÜN FAYDALARI • İki ayrı araştırma omega 3'ün ani ölüm riskini %45 azalttığını bildirmiştir. Konu bel ağrısı ya da ülser değil ani ölümdür. Ani ölüm riskinden daha önemli ne olabilir? • Almanya da yapılan bir çalışmada, yoğun bakım ünitesinde yatan hastalara günde 7000 mg ve üzerinde omega 3 verilmiş. Sonuç; Ölüm oranı %37 azalmış. Yoğun bakımda kalış süresi kısalmış, antibiyotik ihtiyacı azalmış. Bundan daha güzel bir sonuç olabilir mi? • Çarpıntı (taşikardi) için günde 1000 mg omega 3 verilmiş. Beta blokör ilaçlar ile aynı sonuç elde edilmiş. Üstelik beta blokörlerin yan etkileri de (yorgunluk, cinsel güçsüzlük ve öksürük) görülmemiş. O halde neden çarpıntı ilacı kullanalım? • Omega 3 tek başına aspirin ve kolesterol düşürücü ilaçlardan daha etkilidir. Kolesterol düşürücüler karaciğer ve kas dokusunu tahrip eder, cinsel güçsüzlüğe neden olur. • Günde 3000 mg omega 3 alınmasıyla alzheimer hastalığı riski % 50 oranında azaltılır. • Omega 3 maküler dejenerasyonu (yaşlılığa bağlı gelişen göz bozukluğu) % 40 oranında düzeltir ve görülme sıklığını % 75 oranında azaltır. • Günde alınan 3000 mg omega 3 kolesterol düzeylerini normale döndürür. • 1000 mg omega 3 depresyon belirtilerini belirgin biçimde azaltır. • Hamilelik sonrası depresyon, hamilelik süresince alınan omega 3 ile önlenebilir. • Allostatik yüklenme, hipertansiyon, şeker hastalığı, kolesterol yüksekliği gibi hastalıkların esas nedenidir. • 3 hafta boyunca günde 7200 mg alınan omega 3, allostaz etkisiyle gelişen böbrek üstü stres hormonları anormalliğini belirgin ölçüde düzeltir. • Kalp damar hastalıkları ve pankreatit (pankreas iltihabı) günlük 1000 mg omega 3 kullanımıyla %30-50 oranlarında azalır. • Omega 3 beyin gelişiminde gerekli olan yapı taşlarının mimarlarından biridir. Bu nedenle çocukların günlük en az 1500 mg almaları, yetişkinlerin 3000 mg almalarıyla beyin gelişimlerinin daha sağlıklı olmaları ve hem hastalıklarından korunmaları hemde tedavi olmaları sağlanacaktır. • Omega 3 kilo almanıza neden olmaz. Kullanımıyla ilgili hiç bir yan etkisi olmayan omega 3, 1000 mg içinde sadece 9 kalori vardır. Bu nedenle toplam 3000 mg günlük omega 3 alınması ile 1 dilim ekmekten alınan kalori miktarı birbirine eşittir. • Omega 3 doğada, doğal halde olduğu gibi hap biçiminde ya da omega 3 içeriği fazla olan besinlerle alınabilir. Bu nedenle ilaç sınıfına girmez ve kimi doktorlar tarafından tedavi edici özellikleri bilinmez. İlaç olmadığından dolayı sosyal sağlık kurumları tarafından da ödenmez. • Hastalıkların temelinde, doğal olmayan beslenme ve yaşam alışkanlıkları olduğu görülür. Bunu en açık biçimde doğal ortamlarında yaşayan hayvanlarda bir çok hastalığın olmayışından anlayabiliriz. Oysa doğa, kendi kurallarına uygun davranmayan biz insanlara tedavi olanağını da sunuyor. Omega 3-balık yağı doğanın gerçek bir mucizesidir. İnsan bedeninin her zaman bu besin maddesine ihtiyacı vardır. Dr. Güçlü Ildız Nöroloji Uzmanı

http://www.biyologlar.com/balik-ve-omega-3-mucizesi

HEPATİT B

Siroz ve karaciğer kanserinin önde gelen nedenlerinden biri olan hepatit B, tüm dünya için ciddi bir sağlık sorunu oluşturmaktadır. Dünyada yaklaşık 350 milyon kişi hepatit B hastası ya da taşıyıcısı durumundadır. Dünya nüfusunun üçte biri yüksek enfeksiyon riski olan bölgelerde yaşamaktadır. Her yıl 4 milyondan fazla akut klinik HBV vakasıyla karşılaşılmaktadır ve 1 milyon insan kronik aktif hepatit, siroz veya primer karaciğer kanseri nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Hepatit B virüsünün (HBV) dünya çapındaki hepatosellüler karsinom vakalarının %80’inden sorumlu olduğu ve insanı etkileyen karsinojenler arasında sigaradan sonra ikinci sırada olduğu bildirilmiştir. (WHO/CDS/CSR/LYO/2002,2: Hepatitis B ). HEPATİT B BULAŞMA YOLLARI 1. Perkütan (parenteral) bulaşma •Çoklu transfüzyon yapılan hastalar •Hemodiyaliz hastaları •Damar içi uyuşturucu bağımlıları •Dövme yaptıranlar •Sağlık personeli 2. Cinsel temasla bulaşma •Erkek eşcinseller •HBV taşıyıcılarının cinsel partnerleri •Çok partnerli heteroseksüeller 3. Perinatal bulaşma •HBV taşıyıcısı annelerin bebekleri 4. Horizontal bulaşma •Kötü hijyen ve düşük sosyoekonomik durum HEPATİT B’NİN BELİRTİLERİ: Hepatit B hastaların çoğunda belirti vermez. Bir kısım hastada ise non-spesifik bulgular görülebilir. Bunlar: •Aşırı halsizlik •Hafif derecede ateş •Baş ağrısı •Bulantı, kusma, iştah kaybı •Özellikle karaciğer bölgesinin üzerinde ağrı ve hassasiyet •Kabızlık veya ishal •Kas ve eklemlerde yaygın ağrı •Deride kızarıklık 5 yaşın üzerindekilerin ve yetişkinlerin % 40’ında sarılık ortaya çıkabilir. Bebeklerin ise ancak % 10’unda sarılık görülebilir. HASTALIĞIN SEYRİ: Hepatit B, akut ve kronik seyir gösteren bir hastalıktır. Akut formu, hiç belirti vermeden geçirilebildiği gibi birkaç hafta süren hafif belirtilerle de seyredebilmektedir. Bu süreç genelde 4-8 hafta olabilir. Ancak HBV, 6 aydan fazla sürede bir kişinin kanında ve karaciğerinde tespit edilirse hastalık kronikleşmiş demektir. Kronikleşmiş hepatit B siroz veya karaciğer kanserine sebep olabilmesi nedeniyle önemlidir. Doğum sırasında bulaşan hepatit B’nin kronikleşme olasılığı %90 olduğu için çocuklar daha riskli grupta yer almaktadır. Yine 1-5 yaş arasındaki çocuklarda hepatit B’nin kronikleşme olasılığı %30’dur. 5 yaşından sonra ise bu rakam % 7’lere kadar gerilemektedir. HEPATİT B VE KAN TESTLERİ: Gerek fizik muayene sonucunda, gerekse başvurma sebebiniz göz önünde bulundurulduğunda eğer Hepatit B şüphesi var ise hekiminiz hepatit B ile ilgili testler isteyecektir. Bu testleri iki ana başlık altında toplamamız mümkündür: Hepatit Testleri Serolojik Testler Vücudumuzun bağışıklık sistemi tarafından, hastalık yapıcı ajanlara karşı oluşan antikorları tespit eden testlerdir. Pozitif seroloji testi, bir kişinin hepatit virüsüyle karşılaşmış olduğunu, kanında virüse karşı antikor oluştuğunu ve buna bağlı olarak da vücudunda bağışıklık kazandığını gösterir. Moleküler Tabanlı Testler Virüsün vücutta antikor oluşturmasına gerek yoktur. Moleküler yöntemlerle virüsün kalıtsal materyalinin varlığı ve miktarı saptanabilmektedir. Erken aşamada tanı için önemlidir. Virüs miktarının belirlenmesi ise tedavi için gereklidir. HEPATİT B SEROLOJİK TESTLER •Hbs-Ag: Hepatit B (surface) yüzey antijeni •Anti-Hbs: Hepatit B yüzey antijenini nötrleştirmek için vücut tarafından üretilen koruyucu proteindir. •Hbe-Ag: Hepatit B antijenlerinden biri, “early” antijeni olarak adlandırılır. •Anti-Hbe: Hepatit B Hbe-Ag antijenini nötrleştirmek için vücut tarafından üretilen koruyucu proteindir. •Anti-Hbc(Ig-M) : Hepatit B “core” antijeni (erken dönemde çıkar). •Anti-Hbc(Ig-G) : Hepatit B “core” antijeni (Geç dönemde çıkar). MOLEKÜLER TABANLI TESTLER HBV’ye ait antijenlerin veya antikorların hasta serumunda saptanmasını sağlayan serolojik testler, infeksiyonun hangi evrede olduğunu belirlemede veinfektivitenin değerlendirilmesinde yaygın olarakkullanılmaktadır. Serolojik testlerin yetersiz kaldığı durumlarda, atipik serolojik vakalardatanıya gitmede, antiviral tedavinin izlenmesinde veçeşitli mutasyonların tespitinde moleküler biyolojiteknikleri kullanılmaktadır. HBV-DNA PCR: PCR (Polymerase chain reaction) ya da polimeraz zincir reaksiyonu, moleküler biyolojide uygulanan bir teknik olup, basitçe nükleik asitlerin uygun koşullarda çoğaltılması olarak tanımlanabilir. Yani elimizdeki mevcut DNA’dan milyonlarca kopya elde etmemizi sağlayan bir tekniktir. HBV-DNA PCR, hepatit B virüsünün saptanmasında rutin olarak kullanılan, analitik duyarlılığı oldukça yüksek olan bir testtir. Testin amacı, analiz edilen numunede hepatit B virüs DNA’sını (HBV-DNA) saptamaktır. Böylece virüsün varlığı da saptanmış olmaktadır. Bu yöntemle çok düşük miktarlarda HBV-DNA (10-50 kopya/ml) tespit edilebilmektedir. HBV-DNA KANTİTATİF KantitatifPCR metotları yüksek sensitivitelerinden dolayıHBV DNA seviyelerini ölçmek için dekullanılmaktadır. Son zamanlarda kullanımıgittikçe yaygınlaşan real-time PCR (RT-PCR)tekniği, HBV DNA’nın kantitasyonuna imkansağlayan hızlı ve basit bir testtir. HBV-DNA Kantitatif testi viral yük miktarını tespit etmek için kullanılmaktadır. Bu yöntem, termocyle süresince oluşan PCR ürününün vermiş olduğu fluoresansın belirli zaman aralıklarında ölçülmesi temeline dayanır. Sonuçta, HBV yüzey geni için düzenlenmiş bir proba ve bilinen konsantrasyonları içeren referans standartlarla HBV DNA kantitasyonun(miktarına) ulaşılır. Bu teknikle serumda çok az miktarda HBV DNA genom kopyası varsa bile tespit edilebilir. HBV-DNA Kantitatif testinin isteneceği durumlar: •HBV-DNA PCR testi pozitifliğinde, •Hastalığın aktif (viral replikasyonun devam ettiği) veya inaktif durumunun tespitinde, •Viral yük miktarına göre tedavi stratejilerinin belirlenmesinde, •İlaç tedavisi gören hepatit B hastalarında, tedaviye verilen yanıtın sorgulanmasında, •Kronik hepatit B hastalarında hastalığın hangi düzeyde olduğunun belirlenmesinde. HBV-DNA ANTİVİRAL İLAÇ DİRENCİ MUTASYON TESTLERİ Antiviral ilaçlar, virüs replikasyonunu hücre düzeyinde inhibe eder. Modern antiviral ilaç geliştirmenin zemininde yatan temel düşünce, bloke edilebilen viral protein veya protein kısımlarının belirlenmesidir. Hepatit B virüsüne karşı geliştirilmiş antiviral ajanlar mevcuttur. Bu antiviral ilaçların klinik kullanımı sırasında, antiviral ilaçlara dirençli virüsler gözlenebilmektedir. Viral genomdaki mutasyonlar ve selektif ilaç baskısı, dirençli bir virüs populasyonunun ortaya çıkmasına neden olur. Dirençli virüs türlerinin çoğunda spesifik ilaç hedefini veya aktivatörünü kodlayan genlerde mutasyon vardır. Antiviral ilaç direnci, viral infeksiyonların yönetimi için önemli bir problemdir. LAMİVUDİN Bir sitozin nükleozid analoğudur. HBV-DNA supresyonu, ALT normalleşmesi ve karaciğer histolojisinde düzelme açısından hem HBeAg pozitif, hem de HBeAg negatif hastalarda etkili olduğu bildirilmiştir. Lamivudin tedavisi esnasında veya kesildikten 6-9 ay sonra hepatik alevlenme ortaya çıkabilmektedir. Bunun nedeni lamivudine dirençli HBV mutantlarının (YMDD Mutasyonu) ortaya çıkmasıdır. HBV infeksiyonunda lamivudin direnci; in vitro duyarlılığının 40-104 kez azalması anlamına gelmektedir. 552 ve 528 no’lu kodonlardaki mutasyonlar lamivudin duyarlılığının azalması ile sonlanır ve bu HBV-DNA polimerazın YMDD motifindeki değişiklik ile beraberdir. Sekans analizleri ile virüsün geçirdiği mutasyonlar tanımlanarak genotipik direnç olup olmadığı tespit edilebilir. ADEFOVİR DİPİVOKSİL Adefovir dipivoksil, hücresel kinazlar tarafından fosforillendikten sonra Adefovir difosfat halinde viral DNA’ya inkorpore olur. Böylece HBV-DNA polimerazı (reverse transcriptase) doğal substratı deoksiadenozin trifosfat ile yarışarak inhibe eder. Adefovir dipivoksil Eylül 2002’de FDA tarafından onaylanarak kronik HBV’de kullanılmaya başlandığı bildirilmiştir. Lamivudin-rezistan suşlara da in vitro ve in vivo etkili olduğu bilinmektedir. 4 yıllık adefovir dipivoksil kullanım sonucunda % 29 oranında direnç geliştiği bildirilmiştir. Adefovir direnci, HBV polimerazın D domainindeki rtN236T ve B domainindeki rtA181V/T mutasyonları ile karakterizedir. ENTECAVİR DİRENCİ Entecavir bir guanozin nükleozid analoğu olup, 2005 yılında FDA tarafından kronik HBV tedavisinde kullanılmak üzere onaylanmıştır. Entecavir; HBV replikasyonunun üç aşamasında etkilidir: HBV reverse transcriptase etkinliğinin başlamasını önler, reverse transcriptase aktivitesini bloke eder ve DNA’ya bağımlı DNA sentezini inhibe eder. Entecavire karşı direnç, lamivudine dirençli hastalarda sonradan görülebilmektedir. Yapılan çalışmalar, lamivudine dirençli suşların adefovire ve tenofovire duyarlı, entecavire ise duyarlılığının daha az olduğunu bildirmektedir. Lamivudine dirençli hastalarda tedavinin ikinci yılından sonra %10 oranında entecavire direnç gelişmektedir. Entecavir direncine; HBV polimerazın B domainindeki I169T, T184G, C domainindeki S202G/I, ve E domainindeki M250V mutasyonların sebep olduğu bildirilmiştir.

http://www.biyologlar.com/hepatit-b

FIRSATÇI ENFEKSİYONLAR

Fırsatçı bir enfeksiyon enfeksiyon patojen haline gelmiştir normalde benign mikroorganizma neden olmaktadır. Fırsatçı enfeksiyonlar gibi organizmaların devralmaya ve yaygın bir enfeksiyona neden izin başkaları bağışıklık sistemi olan kişilerde görülür. Bağışıklık sistemini defne onları tutmak çünkü sağlıklı bir bağışıklık sistemi olan bireylerin, bu organizmaların enfeksiyon neden noktasına yaymak için, izin vermem. insanların bir dizi fırsatçı enfeksiyon riski de OI olarak bilinir. Klasik örnek, HIV / AIDS hastalarında, aslında bağışıklık sistemi kapatıldığında bir retrovirüstür bulaşmıştır. kanser İnsanlar geçiyor kemoterapi de risk olarak bireylerin ilaç organ nakli, yetersiz beslenme kurbanı hazırlık olarak bağışıklık sistemini baskılayan sürüyor, ve mevcut enfeksiyonu olan kişiler, özellikle yaşlılar vardır. Bazı fırsatçı enfeksiyonlar aslında zaten vücutta mevcut neden mikroorganizmaların. Organizmalar mevcut nüfusun% iyi 50 üzerinde, örneğin sitomegalovirus gibi. başkaları bağışıklık sistemi olan kişiler, mantar, bakteri gibi fırsatçı bir enfeksiyon deneyim ve kendi bedenlerinde protozoa coşmuş, koşmak ya da organizma kişi veya hayvanlar tarafından taşınan maruz kalmanın bir sonucudur. Fırsatçı bir enfeksiyon da bir normalde hafif şiddetli mikroorganizma neden ateş, öksürük olanlar ve soğuk algınlığı uzak başkaları bağışıklık sistemi ile insanların kalmak istenir vücut girer, oluşabilir. Tek yönlü fırsatçı enfeksiyon mücadele vücudun zararlı işgalciler düşman yapmak için tasarlanmış koruyucu ilaç almaktır. Ancak, enfeksiyonun tüm potansiyel kaynaklarının karşı korumak için imkansız, ve bazı bölgelerde, insanlar profilaktik tedavi için ödemek mümkün olmayabilir. Bu nedenle, başkaları bağışıklık sistemi olan insanlar için önemli düzenli tıbbi kontrolleri almak, böylece enfeksiyonun erken belirtileri tespit edilebilir durum ciddi hale geçecek. Bir kez bir fırsatçı enfeksiyon saptanırsa, o kadar yayıldı edemez ve daha fazla hasara neden olduğu tedavi edilmelidir. Ancak, tedavi hastanın mevcut sağlık durumu karmaşık hale geliyor. Örneğin, bir kanser Kaposi sarkomu adı verilen bazı AIDS hastalarında gelişir. Normal şartlar altında, kanser iyi huylu, ancak bu kemoterapi ile tedavi edilebilir. Kemoterapi Ancak, bu nedenle diğer tedavi yaklaşımları kullanılmalıdır hastanın bağışıklık sistemini yok edeceğini. Bazen hiçbir etkili tedavi mevcut, bu yüzden fırsatçı enfeksiyonlar çok tehlikeli olmasıdır. Fırsatçı fungal enfeksiyonların etkenleri Candida albicans Candida albicans, eşeyli çoğalan, diploit, maya tipi bir mantar türü ve insanlarda oral ve vajinal fırsatçı enfeksiyonların etmenidir. Candida cinsine ait 200 tür olmasına karşın Candida enfeksiyonlarının %75'inin sorumlusu C. albicans'tır. Türkçe okunuşu kandida albikanstır. Bağışıklığı baskılanmış hastalarda (AIDS, kanser kemoterapisi, organ veya kemik iliği transferi durumlarında) sistemik mantarsal (fungal) enfeksiyonlar (fungemi), hastalık ve ölümün başlıca nedenleri arasındadırlar. Ayrıca bu yönde riski olmayan hastaların hastanede edindikleri enfeksiyonlar ciddi bir sağlık sorunu haline gelmiştir. C. albicans insan ağzı ve sindirim sistemi içinde yaşayan pek çok organizmadan biridir. Sağlıklı yetişkinlerin %40'ının ağzında, sağlıklı kadınların %20-25'inin vajinasında varlığı gösterilebilir. C. albicans sindirim sistemindeki varlığıyla başka patojen bakterilerin çoğalmasını engeller. Vücudun bağışıklık sistemi ve diğer zararsız bakteriler normal şartlarda Candida'yı kontrol altında tutarlar. Ancak, diğer bakterilerin sayısı C. albicans'a oranla azalırsa (örneğin antibiyotik kullanımından dolayı), bağışıklık sistemi zayıflamışsa veya mayanın çoğalmasına sağlayan başka şartlar mevcutsa (yüksek şeker, yüksek pH) C. albicans zararsız olan tek hücreli biçiminden, çok hücreli, istilacı (invasif), küf gibi ipliksi biçimine dönüşür (şekil [1]) ve vücudu istilaya başlar. C. albicansın iplikçi biçimi hem psödohif hem de gerçek hiflerden oluşabilir (şekil [2]). C. albicans iplikçi bir biçime dönüşmesine ilaveten, konak dokulara bağlanmasını sağlayan adhesinler, dokulara hem imha etmeye hem de onlara daha iyi yapışmayı sağlayan proteazlar, ve vücudun bağışıklık sisteminin tepkisini azaltan faktörler üretir. Cryptococcus neoforman Cryptococcus neoformans, hem bitki hem hayvanlarda yaşayabilen, kapsüllü, maya tipli bir mantar (fungus) türüdür. Teleomorf adı olan Filobasidiella neoformans ile de bilinen bu tür, mantarların beş ana tipinden biri olan Basidiomycota sınıfına aittir. C. neoformans genelde (tek hücreli) mayalar gibi tomurcuklanarak çoğalır. Bazı şartlarda ise, hem laboratuvarda hem doğada, C. neoformans burada görüldüğü gibi [1] ipliksi mantar gibi büyür. Maya gibi büyürken C. neoformans polisakkaritlerden oluşmuş bir kapsüle sahiptir. Kapsülün mikroskop altında kolay görünmesi için çini mürekkebi kullanılır. Mürekkepteki pigment tanecikleri küresel maya hücresi çevreleyen kapsülün içine giremedikleri için hücrelerin etrafında siyah bir halo oluşur. C. neoformans türü üç varyant (v.), yani çeşitten oluşur: C. neoformans v. gattii, v. grubii, ve v. neoformans. C. neoformans v. gattii başlıca tropiklerde bulunur, ama Kanada'nın güneybatı kıyısında Vancouver Adasında da varlığı tespit edilmiştir. Cryptococcus gattiinin ayrı bir tür sayılabilecek kadar diğer varyantlardan farklı olduğu yakın zamanda gösterilmiştir. C. neoformans v. grubii ve v. neoformans dünyanın her tarafında bulunurlar, genelde kuş dışkısıyla pislenmiş toprakta bulunurlar. C. neoformans v. neoformans'ın genom dizini 2005 yılında yayımlanmıştır..[1] C. neoformans enfeksiyonuna kriptokokoz denir. FIRSATÇI MANTARLAR Kandidoz (Kandidiyazis ) Candida türleri gerçek veya yalancı hifa oluşturma yetenekleri olan maya türünden mantarlardır. Her yerde; toprak ve gıdalarda, insan derisinde, gastrointestinal, genitoüriner ve solunum yollarındaki mukozalarda bulunur. Belirli durumlarda klinik olarak önem taşıyan Candida türleri C. albicans, C. guilliermondii, C. krusei, C. parapsilosis, C. tropicalis, C. kefyr, C. lusitaniae, C. rugosa, C. dubliniensis ve C. glabrata (Torulopsis glabrata)'dır. Genellikle tek hücreli şekilde bulunur ve hem seksüel hem de aseksüel şekilleri vardır. Küçük (4-6 µm), ince duvarlı, oval şekilli (blastospor) olup, tomurcuklanma ile çoğalır. Rutin aerop kan kültürlerinde ve agarda iyi ürer ve özel besiyeri gerektirmez. Candida mikroorganizmaları stafilokok kolonilerini andıran düz, krem rengi-beyaz, parlak koloniler yapar. Mikroskobik incelemede maya, hifa, yalancı hifa şekilleri bulunabilir ve hifa ve yalancı hifa görülmesini kolaylaştırmak amacıyla %10'luk potasyum hidroksit kullanılabilir. Hızlı bir ön tanı için mikroorganizma serum içine konarak 90 dakika içinde hücre yüzeyinden küçük çıkıntılar meydana gelip gelmediği araştırılabilir ki, bu yöntem germ tüp testi adıyla bilinir. 1940'lı yıllarda antibiyotiklerin kullanıma girmesinden sonra kandida infeksiyonlarının insidansında keskin bir artma gözlendi. 1980-1990 yılları arasında 180 hastanede yapılan bir takip araştırmasında Candida türleri hastane infeksiyonu etkenleri arasında altıncı sırada yer alırken, idrardan en fazla soyutlanan (%46) etken idi. Candida türleri dolaşım infeksiyonlarının da en önemli dördüncü etkeni (%8) olup, mortalitesi %29 olarak bulunmuştur (mantar dışındaki dolaşım etkenlerinin mortalitesi %17). Diğer taraftan, kandidemilerde non-albicans türlere doğru giderek artan bir kayma söz konusudur. 1997-1999 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada, Güney Amerika ülkeleri ve Avrupa'da yürütülen bir takip programında 71 merkezde 1184 kandidemi tespit edilmiştir. Bütün kan dolaşımı infeksiyonu etkeni olan mayaların %55'i C. albicans'a bağlı olup, bunu C. glabrata (%20), C. parapsilosis (%15), C. tropicalis (%9) ve diğer Candida türleri (%6) izlemekteydi. İnvaziv kandidozun sıklığındaki değişiklikler en fazla şu hasta gruplarında dikkat çekmektedir: Yoğun bakım ünitelerinde yatırılan hastalar, hematolojik malignansisi olanlar, hematopoietik kök hücre ve organ transplant alıcıları. Yayınlanmış 74 araştırmanın derlendiği bir yazıda Candida türleri ile kolonizasyon ve infeksiyon için en önemli risk faktörlerinin şunlar olduğu gösterilmiştir: Altta yatan hastalık varlığı [hematolojik kanser (OR 1.7-45), böbrek yetmezliği (OR 1.4-22), karaciğer yetmezliği (OR 7-42)], invaziv girişimler veya cihazlar [santral venöz kateter veya arteryel kateter (OR 5.8-26), üriner kateter (OR 1.3), bir hastanın hastaneler arasında transferi (OR 21) ve uzun süreli antibiyotik (OR 1.7-25) özellikle de vankomisin (OR 275) kullanımı]. Gerçekten de, farelerde ve insanlarda vankomisin kullanımının gastrointestinal sistem (GİS)'de C. albicans ile kolonizasyonu arttırdığı gösterilmiştir. Hematopoietik kök hücre transplant alıcılarında kandida infeksiyonlarının sıklığında genel bir azalma ile birlikte non-albicans Candida türlerinde artış gözlenmekte, bu gelişmelerden yoğun olarak uygulanan flukonazol profilaksisinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Nötropeni ve Graft Versus Host hastalığı sırasında flukonazol ile antifungal profilaksi (transplantasyon sonrası 75. güne kadar) yapılması invaziv kandidoz insidansında azalma, hayatta kalma oranında artmayla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte, transplant öncesinde en fazla kolonizasyon yapan tür C. albicans olduğu halde, transplant sonrasında ve flukonazol kullanımından sonra C. krusei ve C. glabrata sık gözlenmektedir. Bir başka çalışmada, görece C. krusei (OR 27.07) ve C. glabrata (OR 5) artışında en önemli belirleyicinin flukonazol profilaksisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, randomize kontrollü 16 çalışmanın meta-analizinde kemik iliği transplantasyonu yapılmayan nötropenik hastalarda flukonazol profilaksisinin sistemik mantar infeksiyonlarını ve buna bağlı mortaliteyi azaltmadığı belirlenmiştir. Organ transplant alıcıları arasında invaziv kandida infeksiyonları en fazla karaciğer ve pankreas transplant alıcılarında gözlenmektedir. Karaciğer transplant alıcılarında, invaziv kandidal infeksiyonların insidansında, sistemik antifungal profilaksi yapılmasa bile genel bir azalma dikkati çekmekte, birçok merkez insidansı %10'un altında bildirmektedir. Moleküler tiplendirme sonucunda, olguların büyük çoğunluğunda önce kolonizasyon, daha sonra, bu endojen kaynaktan kandidemi geliştiği görülmüştür. Bu, C. albicans ve C. parapsilosis hariç non-albicans Candida türlerinin hepsi için doğru görünmektedir. C. parapsilosis'in infeksiyon oluşturmasında infekte biyolojik materyaller, intravenöz sıvılar, hastane çevresi ve sağlık görevlilerinin elleri ile insandan insana bulaşma önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda, hastadan hastaya, hemşireden hastaya ve cinsel eşler arasında insandan insana geçiş de giderek önem kazanmaktadır. AIDS'li hastalarda orofarengeal kandidoz rekürrensinin yeni bir suşla infeksiyon gelişimi de mümkün olmakla birlikte, çoğunlukla aynı türe (relaps) bağlı olduğu da gösterilmiştir. Candida infeksiyonlarının sıklığı giderek artarken, daha önce tanımlanmamış tablolar da giderek artan sayıda bildirilmektedir. Pamukçuk, özefajit, özefagus dışı gastrointestinal kandidoz, vajinit, kütanöz sendromlar (follikülit, balanit, intertrigo, dissemine kütanöz kandidoz, paronişi, kronik mukokütanöz kandidoz vb.), santral sinir sistemi ve solunum sistemi tutulumları, kalp tutulumu ve endokardit, üriner sistem kandidozu, artrit, osteomiyelit, karaciğer ve dalak tutulumu, göz ve damar infeksiyonunun yanı sıra dissemine kandidoz görülebilir. Aspergilloz Aspergilloz dünyada invaziv küf mantarları ile gelişen infeksiyonlar içinde en yaygın olanıdır. Hem sağlıklı hem de bağışıklık sistemi baskılanmış insanlarda hastalık yapabilir. Aspergilloz terimi eskiden hem ortaya çıkan hastalık hem de kolonizasyon için kullanılırken, bugün bu terim invaziv hastalık ve allerjik hastalığı ifade eder, ancak kolonizasyon için kullanılmaz. Aspergillus türleri insanlarda kolonizasyon ve sonrasında allerjik reaksiyon, daha önceden mevcut kavitelerde yerleşerek (fungus topu ve aspergilloma) veya doku invazyonu ile infeksiyon yapabilir. İnvaziv hastalığa yol açan Aspergillus türleri görülme sıklığına göre A. fumigatus (yaklaşık %90), A. flavus (yaklaşık %10), A. niger, A. terreus ve A. nidulans (< yaklaşık %2) şeklinde sıralanır. A. niger otomikozun, A. flavus da sinüzitin önde gelen etkenlerindendir. Aspergillus türlerinin çoğu sadece aseksüel üremekle birlikte telemorflu olanlar askomiçettir. Patojenik Aspergillus türleri klinik laboratuvarlarda kullanılan bakteriyolojik veya fungal besiyerlerinde kolaylıkla ürer. Mikroorganizma 36-90 saat sonra agar yüzeyinde küçük, tüylü beyaz koloniler meydana getirir. 30-37°C'de, 36-48 saat geçtikten sonra sporulasyon meydana gelir. Aspergillus Antarktika dahil dünyanın her yerinde bulunur. Başlıca ekolojik yerleşim yeri bozulan sebze artıklarıdır. Çiftliklerde, saman depolarında en az 106/m3 spor mevcuttur. Kistik fibrozlu hastalarda kolonizasyon toplumdan yüksektir ve marihuanada bol miktarda Aspergillus sporu bulunabilir. On yıl boyunca izlenen otopsiler içinde invaziv aspergilloz %1.4 sıklıkta saptanmıştır. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda insidans %10.7 olup, en yüksek insidans karaciğer transplant alıcılarında ve hematolojik malign hastalığı olanlarda görülmektedir. Çevrede inşaat çalışmaları olduğunda, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar arasında küçük salgınlar geliştiği bildirilmektedir. En fazla akciğer ve beyinde tutulum yapar. AIDS'li olgularda invaziv aspergilloz genellikle otopsi sırasında belirlenir. İnsan immünyetmezlik virüsü (HIV) infeksiyonu için çok aktif antiretroviral tedavi [Highly Active Antiretroviral Therapy (HAART)] öncesinde insidansı %0.9-8.6 arasında bildirilmekteydi. Astımlı hastalardaki allerjik bronkopulmoner aspergilloz (ABPA) %6-28 arasında değişirken, kistik fibrozlu hastalarda %6-25 oranlarında bildirilmektedir. Hastalık tablolarının gelişmesi için gereken inokülum büyüklüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda bu miktar muhtemelen daha küçüktür. Mikroorganizmaya maruz kaldıktan sonra hastalık gelişmesine kadar geçen inkübasyon süresi değişkendir ve iki farklı olguda 36 saat ile üç ay kadar değişik olabilmektedir. Nötropenik hastalar hastaneye ilk geliş sırasında Aspergillus ile kolonize olsalar bile nötropeninin 12. gününden önce invaziv aspergilloz görülmemektedir. Kriptokokoz Kriptokokoz Cryptococcus neoformans tarafından meydana getirilen sistemik bir infeksiyondur. 1894 kadar erken yıllarda Otto Buse "coccidia türleri"nin neden olduğu tümör benzeri yuvarlak oluşumlar tanımlamıştır. Bütün kriptokok türleri içinde C. neoformans en patojenik olandır. Kriptokokal menenjit HIV infeksiyonu olan insanlardaki, hayatı tehdit eden en şiddetli infeksiyondur. C. neoformans kapsüllü, tomurcuklanarak çoğalan maya benzeri bir mantardır. Kriptokok polisakkarid kapsülünün kimyasal yapısına göre üç varyete içinde dört serotip belirlenmiştir: Serotip A: C. neoformans var. grubii, Serotip D: C. neoformans var. neoformans, Serotip B ve C: C. neoformans var. gattii. C. neoformans'ın seksüel şekli Filobasidiella neoformans olarak sınıflandırılır ve iki çiftleşme fenotipi vardır: a- ve a-çiftleşme tipi. Klinik izolatlarda a-tipi çiftleşme her zaman daha hakimdir. C. neoformans var. neoformans ve grubii her yerde yaygın olarak bulunur. Bunlar, bütün yıl boyunca, özellikle yaşlı güvercinlerin dışkılarında bulunur ve en fazla bağışıklığı zayıflamış bireylerde hastalık yapar. C. neoformans güvercinlerin dışkısında yüksek konsantrasyonda ürer, ancak kuşlar infekte değildir. C. neoformans doğada saprofittir. Kriptokokal infeksiyonlar herhangi bir endemik alan belirlenmeksizin, dünyanın her tarafında görülür, ancak serotiplerin dağılımı farklılık gösterir. Dünyada şimdiye kadar en yaygın görülen serotip A olmakla birlikte, bazı bölgelerde serotip D ile infeksiyon artmaktadır. Predispozan faktörlerle birlikte serotip A ile D arasındaki klinik tabloların farklılık göstermesi, konak ve çevre ile ilişkili faktörlerin bu dağılımı etkilediği görüşünü desteklemektedir. C. neoformans var. gattii tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygındır ve esas olarak Avustralya, Güney Amerika, Afrika'nın bazı bölgeleri, Güney Batı Asya, Avrupa'nın güneyi ve California'nın kuzeyinde, okaliptüs ağacının nehir kenarı ve karasal bölgede yetişen türleriyle birlikte bulunur. Yakınlarda Vancouver Adası'nda bir salgın meydana gelmiştir. En yüksek insidansı okaliptüs ağacının çiçeklenme mevsiminde, yani kasım ile şubat ayları arasında yapar. Hem insan hem de hayvanda doğadan alınmış infeksiyon gösterilmiş, ancak hayvandan insana bulaş gösterilememiştir. Bulgular, hastalığın esas olarak mikroorganizmanın aerosolize olup, solunumla alındıktan sonra geliştiğini göstermektedir. Doğada güvercin dışkısı ve topraktan bu mekanizmaya uygun olarak, alveole birikmeye uygun boyutta (< 2 µm) canlı partiküller elde edilmiştir. Güvercinlerle yoğun teması olan sağlıklı bireylerde kriptokokal antijene ve kriptokoksine karşı gecikmiş deri testi pozitifliğinin oranı yüksektir. Doğada bu kadar yaygın olmasına rağmen çok sayıda bireyi etkileyen salgınlar çok nadirdir, iş ile ilişkili bir predispozisyon belirlenmediği gibi, güvercinle, toprak veya okaliptüsle temas öyküsü de tanıda yararlı değildir. İnsandan insana solunum yoluyla bulaş gösterilmemiş, ancak aktif kriptokokozu bulunan olgudan yapılan doku transplantasyonu sonrasında sistemik infeksiyon ve endoftalmit bildirilmiştir. Çalışmaların çoğu, her hastadaki infeksiyonun tek bir C. neoformans ile meydana geldiğini ve tekrarlayan infeksiyonların başlangıçtaki bu mikroorganizma tarafından oluşturulduğunu desteklemektedir. ABD, Batı Avrupa ve Avustralya'da AIDS'li hastalarda kriptokokoz insidansı %6-10 olarak tahmin edilmektedir. Fakat HAART uygulanmadan önceki dönemde, ABD'de AIDS'li hastalarda kriptokokozla ilişkili ölümün, muhtemelen azollerin kandidoza yönelik olarak yaygın olarak kullanımı nedeniyle 1987 yılında %7.7'den 1992 yılında %5'e düştüğü gösterilmiştir. HAART'nin uygulamaya girmesinden sonra kriptokokoz insidansı biraz daha azalmıştır. Sahra altı Afrika'da AIDS hastalarında kriptokokozun insidansı %15-30 arasındadır. Kriptokokoz Zimbabwe'deki HIV infeksiyonu olan hastalarda AIDS göstergesi olan hastalıkların %88'ini ve erişkin menenjitlerinin de en önemli nedenini oluşturmaktadır. AIDS'lilerde, olguların neredeyse %100'ünde, hatta C. neoformans var. gattii'nin endemik olduğu yörelerde bile C. neoformans var. grubii etkendir. Fransa'da C. neoformans infeksiyonları, insidansı serotip A'dan cilt lezyonlarında yüksek, menenjitlerde daha düşük olan serotip D tarafından meydana getirilir. Bağışıklık sistemi sağlam olan bireyde kriptokokal infeksiyonların %70-80'inde etken C. neoformans var. gattii'dir. Anlaşılamayan nedenlerle kriptokok menenjiti çocuklarda istatistiksel olarak beklenenden daha nadir görülmektedir. Yeni immün baskılayıcı tedaviler de fırsatçı mikozların sıklık, spektrum ve klinik tablosundaki değişiklikte rol oynamış olabilir. HAART ile tedavi edilen HIV infekte hastalarda C. neoformans insidansındaki düşme ile organ transplant alıcıları kriptokok infeksiyon riski altında olan gruplar içinde yeniden önem kazanmıştır. Mukormikoz ve Diğer Zigomiçet İnfeksiyonları Mukormikoz Mukorales takımındaki mantarların yaptığı infeksiyonların genel adıdır. Hastalık için fikomikoz ve zigomikoz gibi diğer isimler de kullanılır. Ayrıca, zigomikoz sözcüğü Entomophtorales ile oluşan hastalığı da kapsar. Mucorales ve Entomophtorales takımları Zygomycetes sınıfına dahildir. Zigomikozların başlıca şekilleri rinoserebral, pulmoner, kütanöz, gastrointestinal ve dissemine hastalıktır. Rhizopus, Mucor, Rhizomucor ve Absidia insanda zigomikoza en fazla neden olan türlerdir. Bunlardan tıbbi önem taşıyan zigomiçetler etrafta ve dokularda hifa yaparak üreyen küf mantarlarıdır. Bu mantarlar her yerde yaygın olarak bulunmasına ve özellikle çürüyen organik materyallerde üremesine rağmen mukormikoz nadir bir hastalık olup, hemen daima altta yatan hastalığı olan bireylerde görülür. Bunun tek istisnası, yeni tanımlanan bir tür olan ve özellikle bağışıklık sistemi sağlam bireylerde de zigomikoz etkeni olduğu bildirilen Apophysomyces elegans'tır. Mukormikoz tablosunda en sık izole edilen etkenler Rhizopus türleri olup, bunları Rhizomucor takip eder. Bu cinsler arasında ayrım mikroskobik olarak rizoitlerin varlığı ve yerleşimi, apofizlerin bulunması ve kolumellaların morfolojisine göre yapılır. Bu mikroorganizmaların özel olarak tanınması tedavinin takibi, özellikle de esas etken olan mantarın eradikasyonunun kanıtlanması ve daha sonraki klinik örneklerde üreyen mantarın başlangıçtaki etkenle aynı olup olmadığını belirlemek için, farklı antifungal ilaçlara karşı türe özgü yanıtların gösterilmesi ve yeni antifungal ilaçların geliştirilmesi çalışmaları için gereklidir. Mucoraceae çürüyen maddelerde bol bulunur, örneğin Rhizopus türleri küflü ekmekten sıklıkla izole edilebilir. Hızla üremeleri ve spor oluşturmaları nedeniyle bu sporların inhalasyonu her gün söz konusu olan bir durumdur. Steril olmayan yapışkan bantlarla deride meydana gelen mukormikoz bildirilmiştir. Tahta dil basacağı ve mikrobiyolojik örnek alınmasında kullanılan eküvyonların da kas dokuya ve GİS'e derin invazyonu bildirilmiştir, nadiren dissemine infeksiyon da gelişir. Bu mikroorganizmaların birçok ekolojik ortamda bolca bulunmalarına rağmen çok seyrek olarak infeksiyona yol açması, etkenin virülansının insan için oldukça düşük olduğuna işaret eder. Hastalık insanda belirli gruplarda görülür. Olguların çoğu bağışıklığı ileri derecede baskılanmış, diyabetik veya travma hastasıdır. Giderek artan sayıda transplantasyon hastası risk grubu oluşturmaktadır. Bu hasta grubunda bütün değişik klinik şekiller görülebilir. Hastaların yarısından çoğunda rinoserebral tutulum görülürken, yaklaşık %10'unda pulmoner, kütanöz ve dissemine hastalık, %2'sinde de böbrek ve GİS tutulumu görülür. Bu transplant olgularının 3/4'ünde ek olarak ya diyabet vardır ya da bu hastalar rejeksiyon için tedavi almıştır. Çok az sayıdaki normal bireylerde de invaziv mukormikoz bildirilmiştir. Mukormikoz için risk faktörleri Tablo 1'de sıralanmıştır. Penisilyoz Penisilyoz, dokularda maya gibi üreyen dimorfik bir küf mantarı olan Penicillium marneffei tarafından meydana getirilir. Mantar Güneydoğu Asya'da endemik olup, ilk olarak Rhizomys sinensis adlı sağlıklı bambu sıçanlarından soyutlanmış, bunların yaşadığı bölgedeki toprakta varlığı da gösterilmiştir. İnsanlarda ve kemirgenlerde derin yerleşimli infeksiyonlara yol açar. AIDS ortaya çıkmadan önceki dönemde endemik bölgedeki (Tayland'ın kuzeyi ve Çin'in güneydoğudaki kırsal bölgeleri) penisilyozlu hastaların çoğunda altta yatan hiç bir hastalık yok iken, bugün penisilyoz üçüncü sıklıktaki AIDS göstergesi olan hastalık olarak görülmektedir. Hastalık Tayland'ın Chiang Mai eyaletinde HIV ile ilişkili fırsatçı infeksiyonlar içinde tüberküloz ve kriptokokozdan sonra üçüncü sık infeksiyondur. En çok HIV ile infekte genç erişkinlerde görülmekle birlikte, çocukları etkilediği de bildirilmiştir. Hastalık muhtemelen toprak gibi çevresel kaynaklardan, konidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. Fuzaryoz Fusarium türleri bütün dünyada yaygın olarak toprakta bulunur. Fusarium türleri ile gelişen infeksiyonlar (en yaygın türler Fusarium solani ve arkasından gelen Fusarium verticillioides'tir) nadir olup, bölgesel veya yaygın infeksiyona yol açabilir. Bölgesel infeksiyonlara örnekler keratomikoz, endoftalmit, sürekli ambulatuar periton diyaliz kateteri olan hastada peritonit, paronişi, invaziv burun infeksiyonu ile kemik, eklem ve deride travmaya bağlı lezyonlardır. 1970 yılından sonra, hematolojik malign hastalığı ve bağışıklık sistemi baskılanmış olgularda (AIDS) yaygın fuzaryoz giderek artan sayıda görülmeye başlamıştır. Bu infeksiyon solunum yolu ve çatlaklardan deri yoluyla inoküle olabilir. Yaygın infeksiyonun hemen öncesinde sinüzit tespit edilmiş ve kateter yoluyla da hematojen yayılım görülen olgular bildirilmiştir. Yaygın infeksiyonun bulunduğu olguların büyük bir bölümü akut lösemilidir ve hastaların çoğunda uzamış ve ağır (< 100 nötrofil/mm3) nötropeni mevcuttur. Ağır yanık ve sıcak çarpmasından sonra fuzaryoz geliştiği bildirilen nadir olgular mevcuttur. SİSTEMİK MANTARLAR Blastomikoz Hastalık tek bir dimorfik tür olan Blastomyces dermatitidis tarafından meydana getirilir. Seksüel veya teleomorfik şekli Ajellomyces dermatitidis'tir. 35°C'nin altındaki sıcaklıkta tek tip, hiyalin, septalı hifa ve konidya oluşturarak küf şeklinde ürer. Kolonilerin tam olarak gelişmesi için en az iki hafta gerekir. Zenginleştirilmiş besiyerinde 37°C'de maya şekline döner ve katlantılı, nemli koloniler yapar. B. dermatitidis'in doğal yerleşim yeri tam olarak çözülememiştir. Endemik bölge Kuzey Amerika'nın güneydoğu ve orta kesimlerinin güneyidir. Özellikle Mississippi ve Ohio Nehri civarında yaygındır. Köpekler sık infekte olur, ancak B. dermatitidis için hayvan rezervuar olduğuna dair herhangi bir kanıt elde edilememiştir. Muhtemelen doğada yılın büyük bir bölümünde dorman olarak kalır ve uygun iklimsel koşullarda konidya üretmeye başlayarak hava yoluyla bulaşabilir hale gelir. Hastalık daha çok orta yaştaki erişkin erkeklerde görülür. Blastomikoz her yaşta görülebildiği halde hastaların %60'ı 30-60 yaş arasındadır. Olguların %4'ünden azı 20 yaş altındadır ve hastalık nadiren çocuklarda görülmektedir. Ancak son zamanlarda özellikle salgınlarda her iki cinsiyetin de eşit oranda tutulduğu, hastaların üçte ikisini 16 yaşından küçüklerin oluşturduğu bildirilmiştir. Erkek/kadın oranı geniş çalışmalarda 6/1 ila 15/1 arasında değişmektedir. Muhtemelen her iki cins de hastalığa duyarlı olmakla birlikte, erkekler kronik veya dissemine hastalık geçirmeye daha yatkındır. Genetik veya ırka ait hastalık oranlarındaki farklılıklar kanıtlanamamıştır. Sosyoekonomik ve çalışma koşullarıyla ilgili verilere göre fakirlik, malnütrisyon, el emeği ile iş yapma, tarım, yapım işi, toprak ve tahta ile temas hastalık gelişmesiyle ilişkili bulunmuştur. Blastomikoz insidansı AIDS dahil, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda da nispeten düşüktür, ancak artma göstermektedir. Koksidioidomikoz Koksidioidomikoz birbirinden ayırt edilemeyen Coccidioides immitis ve Coccidioides posadasii tarafından meydana getirilir. Dimorfik bir mantar olan C. immitis miçel ya da sferül denen özel bir yapıda bulunur. Her iki şekil de aseksüel ürer ve bu nedenle klasik olarak seksüel sporların sınıflandırmasına dayanan taksonomide bu etkeni sınıflandırmak mümkün değildir. Moleküler analizlere göre ise B. dermatitidis ve Histoplasma capsulatum'a yakındır. C. immitis rutin besiyerlerinde ve toprakta ürerken, apikal uzama göstererek miçel yapar. Bunların bir bölümü (artokonidya), bir hafta içinde otoliz ve hücre duvarının incelmesiyle olgunlaşır. Kalan kısmı ise, varil şeklini alıp hidrofobik bir dış tabaka geliştirir ve yıllar boyunca yaşama yeteneği kazanır. Artrokonidyaların kalıntıdan kolayca ayrılabilen hassas bir bağlantıyla bağlı olması, küçük hava hareketlerinde bile kopmaları sonucu hava yoluyla yayılarak inhalasyonuna imkan verir. Akciğerde artrokonidyalar hidrofobik dış duvarını kaybederek yeniden şekillenir ve küresel bir yapı kazanır. Bu dönemde çekirdek ile hücre bölünür ve septalarla ayrılarak ve kız hücre veya endospor adı verilen her biri yaşayabilen formlar meydana gelir. Dokuda sferüller 75 µm boyutuna kadar büyüyebilir ve olgunlaşırken dış duvarı incelerek yırtılır, canlı endosporlar açığa çıkar. Bunlar ya dokuda aynı gelişimi gösterir ya da infeksiyon yerinden ayrıldığında miçelyal üreme gösterebilir. Etken dünyanın Batı Yarımküresinde neredeyse tamamı kuzey ve 40. enlem üzerinde sınırlı bölgeye hastır. Dimorfik bir mantar olup, ABD'nin güneybatı, Meksika'nın kuzey ve Orta ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Koksidial antijenle California okul çocuklarında deri testi reaktivitesi ile prevalans araştırmalarında infeksiyon riski yaklaşık %15, hatta askeri personelde bu oran %25-50 arasında iken, bugün bu risk her yıl için %3 olarak hesaplanmaktadır. C. immitis diğer mikroorganizmalar tarafından inhibe edildiği halde, toprağın işlenmesi veya çeşitli kimyasal maddelerle muamelesi organizmanın yerleştiği bölgeyi kısıtlamamıştır. Miçeller toprağın birkaç metre altında bulunabilir ve bahar yağmurlarından sonra üretilebilir. Hava kuruduğu ve ısındığı zaman miçeller infeksiyöz artrokonidyalara dönüşür ve bunlar yaz süresinde en yüksek sayıya ulaşır. Endemik bölgede çöl kemirgenleri, köpek ve sığır gibi yerleşik faunada doğal infeksiyonlar da görülür. C. immitis artrokonidyalarının inhalasyonu ya infeksiyona ya da koksidioidine karşı gecikmiş aşırı duyarlılık yanıtına yol açar. İnfeksiyonların yarısından fazlası iyi seyirli, geri kalanı da semptomatik fakat kendi kendine sınırlanan şekilde seyreder. Olguların yaklaşık %1'lik grubu ilerleyici akciğer hastalığına veya disseminasyona gider. Bazı bireyler birincil infeksiyondan sonra disseminasyon açısından risk taşır. Bu gruplar Filipinli, Afrikalı Amerikalı, Latin Amerikalı ve Kızılderililer'dir. Bu etnik yatkınlık, infeksiyona karşı etkin yanıt için genetik zeminin önemini ortaya çıkarır. Ek olarak erkekler, üçüncü trimestırdaki gebeler, hücresel bağışıklığın bozulduğu hastalar (AIDS) ve çok küçük ve çok ileri yaşlar ağır hastalığa duyarlılığa neden olur. Ağır akciğer hastalığı riskini arttıran durumlar arasında diyabet, sigara içme, düşük gelir ve ileri yaş sayılabilir. Artrokonidyaların yoğun olduğu havanın solunmasıyla gelişen salgınlar bildirilmiştir. Koksidioidomikoz endemik bölgede çalışan inşaat işçileri, arkeoloji öğrencileri ve toprakla bağlantılı iş yapan diğer kişilerde de iş hastalığı olarak görülebilir. Histoplazmoz Histoplazmoz insan ve hayvanda mantara bağlı olarak görülen akciğer hastalıklarının en önemli nedenlerindendir. Etken H. capsulatum'dur. İnfeksiyon tüm dünyada görülür ve miçel parçaları ve mikrokonidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. İnsidansı dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük farklılıklar gösterir. H. capsulatum Ascomycetes sınıfının bir üyesidir ve insandan en sık H. capsulatum var. capsulatum ve H. capsulatum var. duboisii soyutlanmaktadır. Ajellomyces capsulatum adı verilen heterohalik seksüel şekli mevcuttur. Sıcaklığa bağlı dimorfik bir mantar olan H. capsulatum 35ºC'nin altında beyaz veya kahverengi küf mantarı, 37ºC'de küçük, yapışkan, yığın şeklinde koloniler oluşturan maya mantarı halinde ürer. Tipik olarak yavaş ürediğinden, en uygun koşullarda küf kolonisi bir-iki haftada meydana gelir ve bundan sonra konidyalar oluşur. Ancak klinik örneklerden üretmek için bazen 8-12 hafta beklemek gerekebilir. İlk soyutlandığı zaman çoğunlukla kahverengidir ve uzun beklediği zaman rengi beyaza döner. Oda sıcaklığında hem mikrokonidya hem de makrokonidya yapar. H. capsulatum doğada azot içeriği yüksek toprakta ve yarasa ve kuş türlerinin yaşadığı yerlerde bulunur. H. capsulatum kuş pisliği, tavuk kümesleri, yarasaların yaşadığı mağaralar ve benzeri yerlerden soyutlanabilir. Konidyalar kuruduğunda kolayca havaya dağılır ve rüzgarla veya kuş ve yarasalarla da taşınabilir. Etken, hastalığın en prevalan olduğu şu coğrafik bölgelerde yaygındır: Missouri'de Ohio-Mississippi Vadisi, Kentucky, Tennessee, Indiana, Ohio ve Güney İllinois. Bu bölge kuş dışkılarının yığınlar halinde en yaygın bulunduğu yerdir. Afrika'daki histoplazmoz olgularında hem H. capsulatum hem de stabil varyantı H. capsulatum var. duboisii soyutlanmıştır. Afrika'da H. capsulatum var. duboisii ile gelişen histoplazmoz olguları bütün dünyada H. capsulatum var. capsulatum ile görülen histoplazmoz olgularından deri ve kemik lezyonlarının daha sık, akciğer tutulumunun daha az, dev hücre gelişiminin bariz ve dokudaki maya hücrelerinin daha büyük ve kalın duvarlı olmasıyla farklılık gösterir. Bu klinik özellikler tipik ve her zaman görülüyor olmasına rağmen, in vitro olarak H. capsulatum var. duboisii'nin diğerlerinden morfolojik, fizyolojik ve antijenik içerik özelliklerine göre güvenilir bir şekilde ayırt edilemez. Aslında H. capsulatum var. duboisii ile H. capsulatum var. capsulatum'un çiftleşmesi ve her ikisinin de seksüel şeklinin A. capsulatum olması nedeniyle aynı türdür. Histoplazmin antijeni özel bir buyyon vasatında H. capsulatum'un miçel fazının üretilmesiyle elde edilir. Standardize edilmiş konsantrasyondaki kültür filtratı 0.1 mL intradermal olarak enjekte edilir. Kırk sekiz saat sonra, 5 mm'den büyük endürasyon pozitif reaksiyonu gösterir. Pozitif test sonucu, H. capsulatum'a karşı daha önceden duyarlılık olduğunu gösterir. Daha önceden testin negatif olduğu bilinmiyorsa, pozitif testin tanısal değeri yoktur. Bazı antijenik determinantları başka patojenik mantarlarla ortak olduğundan dolayı çapraz reaksiyonlar görülebilir. Örneğin; C. immitis veya B. dermatitidis'e karşı duyarlı bireylerde histoplazmin testiyle yanlış pozitif sonuç alınabilir. 1950'li yıllardan beri bütün dünyada yapılmakta olan histoplazmin deri testi çalışmaları ile hastalığın prevalansına ilişkin yoğun bilgi birikimi sağlanmıştır. ABD'nin orta kesimlerinde bazı bölgelerde, 20 yaş üstündeki toplumun %80-90'ında deri testi reaktivitesi görülmektedir. Deri testi araştırmaları ile, sadece ABD'de 40 milyondan fazla kişinin etkene duyarlandığı ve her yıl 500.000 yeni infeksiyon geliştiği hesaplanmaktadır. Bunların 55.000-200.000'i semptomatik olup, 1500-4000'i hastaneye yatış gerektirmektedir. Bu hesaba göre her yıl 20-30 ölüm meydana gelmektedir. Bu hesap 1980 öncesi verileri göstermekte olup, AIDS nedeniyle fırsatçı histoplazmoz gelişen olguları kapsamamaktadır. Aynı anda çok sayıda kişinin maruz kalmasına bağlı olarak akut respiratuar histoplazmoz salgınları ve epidemiler görülmüştür. Histoplazmin deri testi reaktivitesi erkek ve kadınlar arasında fark göstermezken, hastalık erkeklerde kadınlardan dört kat daha fazla gelişir. Puberte öncesinde kadın ve erkeklerin hastalığa yakalanma hızları ve deri testi reaktif olanların oranı eşittir. Bebeklerde ve 50 yaş üzerinde hastalık ağır ve mortalite daha yüksektir. Hastalığa birçok evcil ve vahşi hayvan duyarlı olup, yarasa gibi bazı hayvanlar rezervuar olarak organizmanın yayılımında rol oynar. SUBKÜTAN MİKOZLAR Sporotrikoz Sporothrix schenkii tarafından meydana getirilen akut veya subakut bir infeksiyondur. Etken dimorfik bir mantardır ve hem hifalı saprofitik hem de parazitik maya evresi vardır. Laboratuvarda 25ºC'de ve arkasından 37ºC'de bekletildiğinde her iki fazda da üretilir. Lenfokütanöz veya ekstrakütanöz yerleşimli lezyonlardan kültür yapıldığında hem 35ºC'de hem de 37ºC'de üreme olurken, yayılımı çok sınırlı olan kütanöz lezyonlardan yapılan kültürlerde sadece 35ºC'de ürediği bildirilirken, bunun aksine her iki grup lezyondan elde edilen mikroorganizmanın termo-tolerans göstermediğine dair bulgular da elde edilmiştir. S. schenkii 26-27ºC sıcaklık ve %92-100 nem oranında, yosun, çürüyen bitkiler, toprak ve saman varlığında daha iyi ürer ve mikroorganizmanın hayatta kalımı artar. Bununla birlikte, hastalık Brezilya, Peru, Hindistan gibi çok geniş bir iklimsel ve coğrafik dağılımda görülmektedir. Birçok salgın sırasında S. schenkii'nin kaynağı tespit edilebilmekle birlikte, endemik bölgelerdeki infeksiyon rezervuarı her zaman bulunamaz. Bu noktanın halen tam anlaşılamamış olması nedeniyle, endemik bölgelerde koruyucu önlemler alınmasına engel olmaktadır. Sporotrikoz kedi, armadillo, at ve eşek gibi hayvanlarda da görülür. Bunların ve diğer hayvan türlerinin rezervuar olarak rollerinin belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç vardır. İnfeksiyon genellikle travma sonrasında mantarın deriye teması ile gelişir. Sıyrık, abrazyon gibi küçük zedelenmeler de giriş için yeterlidir. Ender olarak sporların inhalasyon yoluyla alınması sonucu da hastalık gelişebilir. Sporotrikoz cinsiyet farkı gösterir ve erkeklerde kadınlardan daha fazla rastlanır, ancak bunun nedeni bilinmemektedir. Farklı yaş gruplarındaki sıklık da değişmekte, hastalık çocuklarda erişkinlerden daha seyrek görülmektedir. Toprak ve bitki ile uğraşan mesleklerde, örneğin; çiçek yetiştirenler, bahçıvanlar, maden işçileri ve oduncularda infeksiyon riski daha yüksektir. Hastalık insandan insana geçmez, ancak kapalı topluluk ve aynı aile fertleri arasında, aynı kaynağa temas sonucu birkaç olgu bildirilmiştir. Esmer Mantar "Black Mould" İnfeksiyonları Esmer mantarlar koyu renkli pigment yapan heterojen bir grup mantar olup, her yerde bulunur ancak insanda nadir olarak infeksiyon yapar. Bu mantarların virülansının görece düşük olduğu ve hastalığın klinik seyrinin esas olarak konağa ait faktörler tarafından etkilendiği düşünülmektedir. İnfeksiyonun klinik spektrumu esmer miçetomalar, kromoblastomikoz, sinüzit ve yüzeyel, kütanöz, subkütan, sistemik feohifomikozları kapsar. Yakın zamanlarda bu tablolara fungemi de eklenmiştir. İnsanda çok sayıda cinsin infeksiyon yaptığı gösterilmiştir. Bunlar; Alternaria, Curvularia, Bipolaris, Exserohilum, Exophiala ve Wangiella'dır. Feohifomikoz (Yunanca "phaeo" koyu renkli, esmer) klinik örneklerde maya benzeri hücreler, yalancı hifa ve hifa gibi fungal ögelerin tek başına veya birlikte bulunmasıyla karakterizedir. Feohifomikoz miçetoma ve kromoblastomikozdan farklı olarak deri ve deri altı dokularla sınırlı değildir ve daha çeşitli inflamatuvar reaksiyonlara neden olur. Kütanöz olmayan feohifomikozlar her doku ve organı tutabilir ve en fazla sinüsler, akciğer ve beyinde görülür. İnvaziv hastalığa ilaveten allerjik reaksiyonlar da sıktır, sinüzit ve akciğer hastalıklarına yol açar. Kromoblastomikoz Deri ve deri altı dokunun kronik, lokalize infeksiyonudur ve genellikle ekstremitelerde kabarık, kurutlu lezyonlar oluşturur. Birçok kahverengi pigment yapan mantar tarafından meydana getirilir. Bu etkenlerin isimlendirmesi konusunda yazarlar arasında anlaşmazlık vardır. En fazla rastlanan etkenler sıklık sırasına göre Phialophora verrucosa, Fonsecaea pedrosoi, Fonsecaea compacta, Cladosporium carrionii, Rhinocladiella aquaspersa (Ramichloridium cerophilum) şeklinde sıralanabilir. Diğer pigment oluşturan mantarlar tarafından da sporadik kromoblastomikoz olguları meydana getirilebilir. Etkenler dokuda tipik olarak kalın duvarlı, koyu kahverengi sklerotik hücreler meydana getirir. Kromoblastomikoz etkenleri toprak, odun ve bozunan bitki artıkları gibi maddelerin bulunduğu çevrede yaygın olarak bulunur. İnfeksiyon insanda genellikle derinin kesik veya kıymık batması gibi travma ile zedelenmesi sonucu mantarın girmesiyle meydana gelir. Hastalık çıplak ayakla gezilen yerlerde ve ılıman iklimlerdeki kırsal kesimlerde daha fazla görülür. İnsandan insana bulaşma olmaz. Kromoblastomikoz çocuk ve ergenlerde nadirdir. Hastalık Japonya dışında, erkeklerde kadınlardan daha sık görülür ki bu daha çok mesleki temasın önemini göstermektedir. Olguların büyük bölümü 30-50 yaş arasındadır. Hastalığın aynı çevresel etkenlere temas etmiş çocuklarda nadir görülmesi uzun bir süre sessiz kaldığı (latent) dönem olduğunu düşündürmektedir. Verrüköz veya nodüler lezyonlar sıktır ve daha çok alt ekstremitelerde yerleşir. Entomoftoramikoz Doğu ve Batı Afrika, Güney ve Orta Amerika ve Güneydoğu Asya'daki yağmur ormanlarında görülür. Ilıman iklimlerde toprak ve nemli alanlarda çürüyen bitkiler üzerinde saprofit olarak yaşayan ve rinoserebral konidyobolomikoz etkeni olan Conidiobolus coronatus (Entomophtora coronata) tarafından oluşturulur. Tüm yazarlar aynı kanıda olmasa da, araştırıcıların en çok kabul ettiği yaklaşım basidyobolomikoz etkeninin Basidiobolus ranarum olduğu ve B. meristosporus ve B. haptosporus'un bunun sinonimleri olduğudur. B. ranarum topraktan, çürüyen bitkilerden, infekte böcekleri yutmuş kurbağa ve kertenkelelerin bağırsağından soyutlanmıştır. Kuluçka süresi tam bilinmemekte, kıymık batması ve böcek ısırması ile birlikte yaraya kontaminasyon olduğunda hastalık geliştiği düşünülmektedir. Lobomikoz Lobomikozun başlaması çok yavaş ve sinsi, hastalığın seyri çok yavaştır, öyle ki 40-50 yıl sürebilir. Hastalığın kuluçka süresinin uzun olması endemik bölgede bulunma öyküsünün araştırılmasını gerekli kılar. Hastalık travmaya bağlı derideki zedelenme sonucu gelişir ki, bunlar kıymık batması ve böcek ısırmasının yanı sıra yılan sokması, kesi ve bitki keserken yaralanma sonucu gelişebilir. Etken özellikle sulak çevrelerde yaygın bulunur ki, bu muhtemelen yaşam döngüsünün önemli bir bölümünü oluşturur. Hastalık Amerika kıtasının tropikal bölgesinde yaygındır. İnfekte bireylerden etken soyutlanamamıştır ve etken olan mantar tanınamamıştır. Etken deriden girip aylar ya da yıllarca burada kalır, daha sonra deri altı dokulara geçerek genellikle 30-40 yaşlarındaki erkeklerde hastalığa yol açar. Miçetoma Miçetoma Afrika ve Amerika kıtalarının kurak, tropikal ve subtropikal bölgelerinde, özellikle çöle komşu alanlarda yaygındır. Sahra ve Arabistan çölleri hem olgu sayısının fazlalığı hem de etken mikroorganizmaların karışıklığı nedeniyle en önemli endemik bölgedir. Tropikal ve subtropikal bölgelerdeki kurak alanlarda en fazla görülen etken Madurella mycetomatis, Actinomadura madurae, Actinomadura pelletieri ve Streptomyces somaliensis'tir. Bu mikroorganizmalar Afrika ve Asya'nın büyük çöllerinde ve Güneydoğu Avrupa'da bol bulunur. Latin Amerika'nın nispeten nemli yörelerinde Nocardia brasiliensis daha sık, Madurea grisea ise daha enderdir. Romanya gibi ılıman iklimlerden de olgular bildirilmiştir. Erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Etkilenen yaş en fazla 20-50 yaş arasındadır. Etken deride zedelenme sonrası kontaminasyon sonucu girer. Odun, diken ve toprakla kirlenen yaralardan bulaşma şansı vardır. Tropikal ve subtropikal bölgelerde akasya ağacı gibi dikenli bitkiler etkenin girişini kolaylaştırır. Miçetoma etkenlerinin çoğu bitki ve toprak, canlı ve ölü bitkilerde bulunur. Pnömosistis İnfeksiyonu Eski adıyla Pneumocystis carinii yeni adıyla Pneumocystis jirovecii taksonomik yeri belli olmadığından öksüz organizma olarak adlandırılan, ancak son yıllarda ribozomal RNA'sının mantarlarda bulunan rRNA ile homolog olması nedeniyle mantar olarak kabul edilen bir etkendir. Öte yandan gelişmeler bununla da kalmamış, insanda hastalık yapan tür P. jirovecii olarak yeniden adlandırılmıştır. Etken memeli hücrelerindeki özellikleri taşır. Genel olarak dört morfolojik şekil tanımlanmıştır: Trofozoid, kist, prekist ve sporozoid (intrakistik cisimcikler). Tanısal şekil kisttir ve Giemsa, Papanikolaou ve Grocott metenamin gümüş nitrat boyalarıyla boyanır. AIDS epidemisinin erken dönemlerinde P. carinii pnömonisi (PCP)'ne ABD'deki hastaların üçte ikisinde bulunan AIDS tanımlayıcı hastalık olarak sık rastlanmaktaydı. HAART tedavisinin kullanılmaya başlanmasından sonra diğer fırsatçı infeksiyonlarda olduğu gibi PCP insidansı da 1992-1995 yılları arasında %21.5 iken, 1996-1997 yıllarında %3.4'e düştü. Buna rağmen hastalık ABD'de AIDS tanımlayıcı hastalıklar arasında en fazla görülenidir. P. jirovecii AIDS, malign hastalık sırasında kemoterapi rejimleri, immünsüpresif tedavi alanlar, organ transplantasyonu olguları ve doğmalık immünsüpresif durumlar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ağır ve öldürücü pnömoniye yol açar. Ancak infeksiyon her zaman akciğerle sınırlı olmayıp lenfatik ve hematojen yolla yayılabilir. Yaygın infeksiyon en fazla tiroid, karaciğer, kemik iliği, lenf bezi ve dalakta tutulum yapar. PCP için en önemli risk faktörü CD4 sayısının 200/mm3'ün altında olmasıdır. Ancak HAART sonrasında bu risk daha azalmış, ancak bu tedavi altında gelişen PCP tablolarında CD4 sayılarının çok daha düşük olduğu gösterilmiştir. PCP kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Bir çalışmada Afrikalı Amerikalılar'ın beyazların üçte biri sıklıkta hastalığa yakalandığı bildirilmişse de bu bulgu tekrarlanmamıştır. HIV geçiş yolu ile PCP riski farklılık göstermemektedir. Hastaların Pneumocystis ile kolonize olmaları infeksiyon riskini arttırdığı gibi taşıyıcılar etkenin bulaşında önemli rol oynamaktadır. Çocuklarda PCP HIV epidemisinin ilk yıllarında, çocuklarda 1.3 olgu/100 çocuk yılı, bebeklikten adölesan çağa kadar da 9.5 olgu/100 çocuk yılı sıklıkta görülmekteydi. Gebelikteki tarama ve vertikal geçişin önlenmesi pediatrik HIV infeksiyonunu azalttı, öte yandan HAART döneminin başlaması çocuk hastalardaki bütün fırsatçı infeksiyonlar gibi muhtemelen PCP olgularını da azalttı. Ancak HAART'nin çocuk hastalardaki sonuçları henüz net değildir. HIV infeksiyonu olan çocuklarda PCP gelişimi erişkinlerdeki kadar CD4 sayısı ile ilişkili değildir. İnsidans çocuklarda üç-altı ayda pik yapmakta, altı yaş üzerindeki çocuklarda ise CD4 sayısı önem kazanmakta ve erişkinlerdeki gibi CD4 sayısı < 200/mm3 olması profilaksi endikasyonu olarak kabul edilmektedir. Pneumocystis infeksiyonunun bulaşması da, çevresel ortamdaki kaynağı da tam olarak anlaşılamamıştır. Yıllar boyunca bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu latent infeksiyonun reaktivasyonu teorisi kabul görmüştü. Günümüzde ise çevresel kaynaklardan alınabilmesi ve insandan insana bulaştırılmasının mümkün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, infekte olmayan bireylerin etkeni asemptomatik olarak taşıyabildikleri bilinmektedir. Hayvan ve insanda hava yolu ile bulaşa ilişkin kanıtlar elde edilmiş ise de halen bu olgular için solunum izolasyonu önerilmemektedir. KAYNAKLAR Abi-Said D, Anaissie E, Uzun O, et al. The epidemiology of hematogenous candidiasis caused by different Candida species. Clin Infect Dis 1997; 24: 1122-8. Al-Asiri RH, Van Dijken PJ, Mahmood MA, et al. Isolated hepatic mucormycosis in an immunocompetent chil. Am J Gastoenterol 1996; 91: 606-7. Ammari LK, Puck JM, McGowan KL. Catheter related Fusarium solani fungemia and pulmonary infection in a patient with leukemia in remission. Clin Infect Dis 1993; 16: 148-50. Boutati EI, Anaissie EJ. Fusarium, a significant emerging pathogen in patients with hematologic malignancy: Ten years' experience in a cancer center and implications for management. Blood 1997; 90: 999-1008. Brandt ME, Hutwagner LC, Klug LA, et al. Molecular subtype distribution of Cryptococcus neoformans in four areas of the United States. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Clin Microbiol 1996; 34: 912-7. Brandt ME, Pfaller MA, Hajjeh RA, et al. Molecular subtypes and antifungal susceptibilities of serial Cryptococcus neoformans isolates in human immunodeficiency virus-associated cryptococcosis. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Infect Dis 1996; 174: 812-20. Brodsky AL, Gregg MB, Lowenstein MS, et al. Outbreak of histoplasmosis associated with the 1970 earth day activities. Am J Med 1973; 54: 333-42. Bustamente B, Campos PE. Endemic sporotrichosis. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 145-9. Calgiani G. Coccidioides immitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2746-57. Chapman S. Blastomyces dermatitidis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2733-46. Chariyalertsyak S, Sirisantana T, Supparatpinyo K, et al. Case-control study of risk factors for Penicillium marneffei infection in human immunodeficiency virus-infected patients in northern Thailand. Clin Infect Dis 1997; 24: 1080-6. Deepe GS Jr. Histoplasma capsulatum. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2718-33. Denning DW. Aspergillus species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2674-84. Denning DW. Invasive aspergillosis. Clin Infect Dis 1998; 26: 781-805. Diamond R. Cryptococcus neoformans. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2707-18. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. Epidemiology of cryptococcosis in France: A 9-year survey (1985-1993). French Cryptococcosis Study Group. Clin Infect Dis 1996; 23: 82-90. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. French Cryptococcosis Study Group. Individual and environmental factors associated with infection due to Cryptococcus neoformans serotype D. Clin Infect Dis 1996; 23: 91-6. Edwards J. Candida species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2656-74. Gartenbeg G, Bottone EJ, Keusch GT, et al. Hospital-acquired mucormycosis (Rhizopus rhizopodiformis) of skin and subcutaneus tissue: Epidemiology, mycolgyand treatment. N Engl J Med 1978; 299: 1115-7. Gerson SL, Talbot Hurwitz S, et al. Prolonged granulocytopenia: The major risk factor for invasive pulmonary aspergillosis in patients with acute leukemia. Ann Intern Med 1984; 100: 345-51. Guarro J, Gené J. Opportunistic fungal infections in human. Eur J Clin Microbiol Infect Dis 1995; 14: 741-54. Heyderman RS, Gangaidzo IT, Hakim JG, et al. Cryptococcal meningitis in human immunodeficiency virus infected patients in Harare, Zimbabwe. Clin Infect Dis 1998; 26: 284-9. Hoepelmen A. Opportunistic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2341-61. Hospenthal DR, Bennett JE. Miscellanous fungi and Prototheca. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2772-80. Jarvis WR. Epidemiology of nosocomial fungal infections, with emphasis on Candida species. Clin Infect Dis 1995; 20: 1526-30. Kanda Y, Yamamoto R, Chizuka A, et al. Prophylactic action of oral fluconazole against fungal infection in neutropenic patients. Cancer 2000; 89: 1611-25. Khoo SH, Dening DW. Invasive aspergillosis in patients with AIDS. Clin Infect Dis 1994; 19(Suppl 1): 41-8. Krcmery Jesenka Z, Spanik S, et al. Fungemia dure to Fusarium spp. in cancer patients. J Hosp Infect 1997; 36: 223-8. Levitz SM. The ecology of Cryptococcus neoformans and the epidemiology of cryptococcosis. J Infect Dis 1991; 13: 1163-9. Marr KA, Seidel K, Slavin MA, et al. Prolonged fluconazole prophylaxis is associated with persistent protection against candidiasis-related death in allogeneic bone marrow transplant recipients: Long term follow-up of a randomized, placebo controlled trial. Blood 2000; 96: 2055-61. Martino P, Raccah R, Gentile G, et al. Aspergillus colonization of the nose and pulmonary aspergillosis in neutropenic patients: A retrospective study. Haematologica 1989; 74: 263-5. Mead JH, Lupton GP, Dillavau CL, et al. Cutaneus Rhizopus infection: Occurence as a postoperative complication associated with elasticized adhesive drssing. JAMA 1979; 242: 272-4. Mitchell SJ, Gray J, Morgan MEI, et al. Nosocomial infection with Rhizopus microsporus in preterm infants: Association with wooden tongue depressors. Lancet 1996; 34: 441-3. Mitchell TG. Systemic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2363-81. Morris A, Lundgren JD, Masur H, et al. Current epidemiology of Pneumocystis pneumonia. Emerg Infect Dis 2004; 10: 1713-20. Nucci M, Akiti T, Barreiros G, et al. Nosocomial fungemia due to Exofiala jeanselmei var. jeanselmei and a Rhinocladiella species: A newly described causes of bloodstream infections. J Clin Microbiol 2001; 39: 514-8. Pappas PG, Tellez I, Nolazco D, et al. Sporotrichosis in Peru: Description of a hyperendemic area. Clin Infect Dis 2000; 30: 65-70. Pfaller MA. International surveillance of bloodstream infections due to Candida species: Frequency of occurence and in vitro susceptibilities to fluconazole, ravuconazole, and voriconazole of isolates collected from 1997 through 1999 in the SENTRY antimicrobial surveillance program. J Clin Microbiol 2001; 39: 3254-9. Richardson M. Subcutan mycoses. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2383-96. Safdar N, Maki DG. The commonality of risk factor for nosocomial colonization and infection with antimicrobial-resistant Staphylococcus aureus, Enterococcus, gram-negative bacilli, Clostridium difficile, and Candida. Ann Intern Med 2002; 136: 834-44. Selik RM, Chu SY, Ward JW. Trends in infectious diseases and cancers among persons dying of HIV infection in th United States from 1987 to 1992. Ann Intern Med 1995; 123: 933-6. Silveira F, Nucci M. Emergence of black moulds in fungal disease: Epidemiology and therapy. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 679-84. Singh N, Gayowski T, Singh J, et al. Invasive gastrointestinal zygomycosis in a liver transplant recipient: Case report and review of zygomycosis in solid organ transplant recipients. Clin Infect Dis 1995; 20: 617-20. Singh N. Trends in the epidemiology of opportunistic fungal infections: Predisposing factors and the impact of antimicrobial use practices. Clin Infect Dis 2001; 33: 1692-6. Speed BR, Dunt D. Clinical and host differences between infections with the two varieties of Cryptococcus neoformans. Clin Infect Dis 1995; 21: 28-34. Sturm AW, Grave W, Kwee WS. Disseminated Fusarium oxysporum infection in a patient with heat stroke. Lancet 1989; 1: 968. Sugar AM. Agents of mucormycosis and related species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2685-2605. Thomas CF, Limper AH. Pneumocystis pneumonia. N Engl J Med 2004; 350: 2487-98. Raad I, Hachem R. Treatment of central venous catheter-elated fungemia due to Fusarium oxysporum. Clin Infect Dis 1995; 20: 709-11. van Elden LJR, Walenkamp AME, Hoepelman AIM. Declining number of patients with cryptococcosis in the Netherlands in the era of highly active antiretroviral therapy. AIDS 2000; 14: 2787-800. Verveij PE, Voss A, Donelly JP, et al. Wooden sticks source of a pseudoepidemic of infection with Rhizopus microsporus var. rhizopodiformis among immunocompromized patients. J Clin Microbiol 1997; 35: 2422-3. Wazir JF, Ansari NA. Pneumocystis carinii infection. Arch Pathol Lab Med 2004; 128: 1023-7. YAZIŞMA ADRESİ Yrd. Doç. Dr. A. Seza İNAL Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyolojisi ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı, ADANA

http://www.biyologlar.com/firsatci-enfeksiyonlar

Nanoteknoloji ve Nano Tıp

Nanoteknoloji ve Nano Tıp

Nanoteknoloji Nedir : Atomları ve molekülleri tek tek işleme ve yeniden düzenleme yoluyla kullanışlı,materyal,araç ve sitem yaratma sanatı ve bilimi.

http://www.biyologlar.com/nanoteknoloji-ve-nano-tip

Gıda alanında kullanılan algler nelerdir yardım edin ?

Fonksiyonel gıdalar besleyici ve enerji verici olmaları yanında antihipertensif, antioksidan ya da antienflamatuar etkiler gibi fizyolojik yararlar sağlamakta ve söz konusu bu gıdalara olan ilgi her geçen gün artmaktadır. Günümüzde fonksiyonel gıdalar; “sağlığın iyileştirilmesi ya da bazı hastalıklara maruz kalma riskinde azalmalar yaratması gibi bir ya da daha fazla fizyolojik fonksiyonları meydana getirerek yararlı etki sağlayan gıdalar” olarak tanımlanmaktadır. Yakın zamanda söz konusu fonksiyonel gıdaların bu önemli etkilerinin arttırılmasına yönelik olarak, gıdalardan direkt olarak izole edilen ya da saflaştırılarak elde edilen, fizyolojik yararları tespit edilmiş ve kronik hastalıklara karşı koruma özelliği gösteren ilaç benzeri Nutrasötik katkıların kullanım yararlılıkları ortaya konmuştur. Fonksiyonel gıdalar, insan sağlığı için yararlı etki sağlayabilen ingradiyentler ile zenginleştirilmiş ticari gıdalardan elde edilmektedir. Bu ingradiyentler bitkiler, alg ya da mikroalgler gibi doğal kaynaklardan ekstrakte edilmeleri nedeni ile tüketiciler tarafından tercih edilmektedir. Bu anlamda deniz kaynaklı mikroalglerin çoklu doymamış yağ asitleri, omega-3 yağ asidi, ß-karoten ve diğer pigmentler, sülfatlar, polisakkaritler (antiviral) ve steroller (antimikrobiyal) gibi fonksiyonel ingradiyentleri yeterli seviyede içermesi nedeni ile oldukça sık kullanıldıkları dikkat çekmektedir. Uzmanlar fonksiyonel ingradiyentlerce zenginleştirilmiş diyetlerin tüketimi ile birçok hastalığın görülme sıklığı arasında düşük risk açısından epidomiyolojik korelasyon bulunduğunu ifade etmektedirler. Günümüzde mikroalgler, atık su arıtımı, güneş enerjisinin biomasa dönüştürülmesi, fazla CO2 i uzaklaştırarak ortamın pH'sını ayarlaması, ortamdaki kirlerin uzaklaştırılmasıyla su kalitesinin kontrolü, bazı kimyasal maddelerin üretimi ve enerji eldesi (****n gazı) gibi çok geniş alanlarda kullanılmaktadırlar. Mikroalglerin sağlık üzerindeki yararları ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda bunların; antifungal, antivirüs ya da antitümör aktivitelere sahip oldukları tespit edilmiş çok sayıda ürün yanında, gerek düşük gerekse yüksek moleküllü birçok bileşik ile antibiyotik ve antibakteriyel olarak kullanılan farklı sayıda ürünün alglerden elde edildiği ortaya konmuştur. Dünya genelinde 30 binin üzerinde çeşidi bulunan Mikroalgler (mikroskopik yosun) su içinde asılı bulunan çok küçük su bitkileri olarak tanımlanmakta, ancak mikroskop altında görülebilmektedirler. Alg formlarının bir çoğu yüzyıllardır gıda olarak tüketilmekte ve sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle tercih edilmektedir. Mikroalglerin proteinler, esansiyel aminoasitler, vitaminler, çeşitli mineral maddeler ve biyoaktif moleküller yönünden zengin olduğu, ayrıca polisakkaritler, lipitler, lipoidler ve sterinler içerdiği, bu nedenle de kullanım alanlarının çok geniş olduğu bilinmektedir. Mikroalgler, ticari değerli bazı ****bolitleri biriktirme özelliği gösteren mikrobiyal kaynaklardır. Bunlar; karbonhidratları, proteinleri, esansiyel amino asitleri, vitaminleri ve biyoaktif molekülleri içermekte ve söz konusu maddelerin üretimini gerçekleştirmektedirler. Yapılan incelemelerde alg formlarının çoğunun yüzyıllardır gıda olarak tüketildiği ve sağlık üzerindeki etkileri nedeniyle çok değişik alanlarda kullanıldıkları bilinmektedir. Algler renklerine göre, Cholophyceae (yeşil renkli algler), Rhodophyceae (kırmızı renkli algler), Cyanophyceae (mavi yeşil agler), Pheophyceae (kahverengi algler) olarak sınıflandırılmaktadırlar. Bu konuda yapılan çalışmalarda, alglerin ürettikleri önemli pigmentler arasında; Klorofil a, b ve c, ß-Karoten, Astaksantin, Phycocyanin, Ksanthophylls, Phycoerythrin sayılabilmekte ve bu pigmentler gıdalarda, eczacılıkta, tekstilde ve kozmetik sanayinde sıklıkla kullanılabilmektedirler. Mikroalgler; Araşidonik asit (ARA), Eikosapentaenoik asit (EPA) gamma linoleik asit (GLA) gibi yağ asitleri yanında, ß-Karoten, Astaksantin, allofikosiyanin, c-fikosiyanin, miksoksantofil ve zeaksantin gibi pigmentler açısından da oldukça zengin organizmalardır. Yapılarında yer alan ARA ve EPA gibi 20 karbonlu çoklu doymamış yağ asitleri kanda pıhtılaşmanın ve arterik fonksiyonların kontrolünü sağlayan prostaglandin hormonunun sentezi için gerekli olan maddelerdir. Dokosahekzaenoik asit (DHA) ise multiplisikleroz üzerinde tedavi edici özelliğe sahiptir ve bebeklerde beyin dokusu ile görme duyusunun gelişimine yardımcı olan bir bileşendir. Son çalışmalar, uzun zincirli omega-3 yağ asitlerinin bilinen kaynaklarına ilave olarak mikroalglerin de omega-3 yağ asitlerinin çıkış ön maddesi olan ? -linolenik yağ asitlerince zengin olduğunu göstermiştir. Günümüzde gıda katkı maddesi olarak mikroalglerden elde edilen omega-3 yağ asitlerinin, gıda ve ziraat alanında omega-3 yağ asitlerince zenginleştirilmiş gıdaların üretilmesinde kaynak olarak kullanıldığı görülmektedir. Yapılan araştırmalarda mikroalglerin eterik yağlarının ve bromlu bileşiklerinin antibakteriyel aktiviteleri belirlenmiş, birkaç algin de protein fraksiyonlarının antikoagülant, antilipolitik, antitümöral ve antiülseratif etkinlikleri saptanmıştır (Yamashita, 1995). Çok sayıda çeşidi bulunan mikroalglerden biri olan Chlorella, bu grup içersinde yetiştiriciliği en çok yapılan tür olarak karşımıza çıkmaktadır. Tüm elzem aminoasitleri içermesinden dolayı değerli bir protein kaynağı olarak insan sağlığı ve beslenmesine yaptığı olumlu katkılar nedeni ile birçok ülkede Chlorella’nın değişik formları 15 milyon insan tarafından tüketilmektedir. Ayrıca gıda katkı maddesi olarak makarna, ekmek, dondurma, şekerlemeler, sakızlar ve çeşitli içeceklerde ürün kalitesini geliştirmek amacıyla da kullanıldığı çok sayıda araştırmada bildirilmektedir. Bir diğer mikroalg çeşidi olan Dunaliella türlerinden elde edilen karotenoitlerin ise; cis ve trans izomerlerinin yüksek biyoyararlılık ve biyoetkiye sahip oldukları tespit edilmiştir. Dunaliella türleri ile yapılan çalışmalarda yüksek biyoaktivite ve antikanser özelliği olan ß-Karoten ile Xanhophylls karetoneotini bileşiminde bulundurduğu saptanmıştır. Bu mikroalgden elde edilen proteinler ve pigmentler margarin, peynir gibi süt ürünleri, meyve suları, fırınlanmış ürünler ve ekmeklerde sıklıkla kullanılmaktadır (Finney,K et.al.1994). Mikroalglerden elde edilen ve doğal bir pigment olan Astaksantin güçlü bir biyoaktif maddedir. Alzheimer ve Parkinson hastalıklarının iyileştirilmesinde ve kanserin önlenmesinde önemli rol oynadığı tespit edilen bu biyoaktif maddenin, günümüzde yumurta sarılarının renklendirilmesinde besin takviyesi ve gıdalarda antioksidan olarak kullanımının giderek yaygınlaştığı rapor edilmektedir. Astaksantin’nin diyetle alınmasıyla arterioskleroz, koroner damar hastalıkları, beyin rahatsızlıkları ve kanser oluşumlarına karşı önemli koruyucu etki gösterdiği ispatlanmıştır. Fareler üzerinde yapılan çalışmalarda Astaksantin’nin farelerin kolon ve üriner sistemlerinde meydana gelen kanserleri engellediği saptanmış, yapılan bir in vivo çalışmada Astaksantin’nin superoksit anyon radikallerine karşı antioksidan etki gösterdiği tespit edilmiştir. Konu ile ilgili olarak yapılan bir başka çalışmada ise; aflotoksine karşı koruyucu etki sağladığı, söz konusu pigmentin aspirin ile verildiğinde antiinflamatuar etki gösterdiği tespit edilmiştir. Ayrıca bu pigmentin preperat şeklinde ağız yoluyla verilmesi ile memelilerin gastrointestinal sisteminde görülen Helicobacter pylori enfeksiyonlarının iyileştirilmesinde de olumlu etkiler sağladığı tespit edilmiştir. Astaksantin ile deri ve göz hastalıkları arasındaki ilişkinin konu alındığı çok sayıda çalışmada; fotooksidatif nedenle deri ve gözde oluşan bazı hastalıkların tedavisinde Astaksantin’in immunoglobulin A, M ve G üretimi ile T hücrelerini aktive ettiği ve böyle hasarlı dokularda iyileşmeler görüldüğü saptanmıştır (Yeum ve ark. 2002). Son zamanlarda Astaksantin’in insan ****bolizmasındaki yararlı etkilerinden dolayı besin takviyesi ve antioksidan olarak kullanımının da giderek yaygınlaştığı görülmektedir. Nitekim FDA tarafından Haematococcus alglerinden elde edilen Astaksantin pigmenti içeren gıdaların toksikolojik etkileri olmadığı için insan beslenmesinde kullanımının kabul görmesi bu anlamda önemli bir kanıttır (Tanaka et. Al. 1995, Savoure et.al. 1995, Jyonouchi et.al. 1991, Yamashita 1995, Snodderly 1995). Mikroalglerden elde edilen doğal pigmentlerden lutein ve zeaksantin retinanın dominant karetonoitleri olmakla birlikte, retinal dejenerasyonun korunmasında foto koruyucu gibi rol oynamaktadırlar. Mikroalgler ile ilgili olarak yapılan çalışmalarda kırmızı mikroalg genusu olarak bilinen Porphyridium, besleyici ve teropatik özelliğe sahip biyokimyasalların bir kaynağı olarak bildirilmektedir. Söz konusu alg genusunun antiviral ve antiinflamator etkili polisakkaritler, uzun zincirli doymamış yağ asitleri ve zeaksantin gibi pigment ve floresan içerdiği bildirilmektedir. Kırmızı renkli phycobiliproteinler; Phycoerythrin, mavi phycobiliproteinler de; Phycocyanin olarak isimlendirilmektedir. Suda eriyen bu pigmentler gıdalarda doğal renklendirici olarak kullanıldıkları gibi, kozmetik ve eczacılık alanında da sıklıkla kullanılmaktadırlar (Glazer ,1999). Özellikle mikroalglerin fonksiyonel gıdalarda kullanılması ve ayrıca bu mikroalglerin nutrasötik özelliklerinin kronik hastalıkların oluşumunda risk azaltıcı etkilerinin olması nedeni ile yeterli beslenmede ve sağlıklı yaşamda anahtar element olduğu kabul edilmektedir. Bu nedenle de her geçen gün insan sağlığının iyileştirilmesi ya da korunması amacı ile mikroalglere olan ilginin arttığı görülmektedir. KAYNAKLAR Arad (Malis) and A. Yaron,1992, Natural pigments from red microalgae for use in foods and cosmetics, Trends in Food Science and Technology 3 , pp. 92–96. Cheng,J.Y., Don Paul,M., Antia,N.J. 1974, Isolation of an unusually stable cis isomer of alloxanthin from a bleached autolysed culture of chroomonas salina grown photoheterotrophically on glycerol. Journal of Protozoology 21 , 761–768. Finney,K., Pomeranz,Y., Bruinsma,B, 1994, Use of algae Dunaliella as a protein supplement in bread, Cereal Chemistry 61 , 402–406. Glazer,A,N.,1999, Phycobiliproteins. In: Z. Cohen, Editor, Chemicals from microalgae, TaylorandFrancis, New-York , 261–280. Jahnke,L.S.1999, Massive carotenoid accumulation on Dunaliella bardawil induced by ultraviolet-A radiation, Journal of Photochemistry and Photobiology. B: Biology 48 , 68–74. Jyonouchi, R.J. Hill, Y. Tomita and R.A. Good, 1991, Studies of immunomodulating actions of carotenoids. Nutrition and Cancer 19 ,93–105. Lorenz, R.T., Cysewski,J., 2000, Commercial potential for Haematococcus microalgae as a natural source of astaxanthin, Trends in Biotechnology 18 160–167. Roodenburg,A.J., Leenen,R., Van het Hof,K.H., Weststrate,J.A., Tijburg, L., 2000, Amount of fat in the diet affects bioavailability of lutein of Clinical Nutrition 71 1187–1193. Savouré,N., Briand,G., Amory-Touz,M.C., Combre,A., Maudet ,M. Nicol, 1995, Vitamin A status and ****bolism of cutaneous polyamines in the hairless mouse after UV irradiation International Journal for Vitamin and Nutrition Research 65 ,79–86. Snodderly,D.M.,1995, Evidence for protection against age-related macular degeneration by carotenoids and antioxidant vitamins, American Journal of Clinical Nutrition 62 1448–1461. Tanaka, T., Kawamori,T., Ohnishi,M., Makita, H. Mori,H., Satoh et al.,1995, Suppression of azoxymethane-induced rat colon carcinogenesis by dietary administration of naturally Carcinogenesis 16. 2957–2963. Yamashita, E. 1995. Anti-inflammatory agent. Japanese Patent #07300421, Yaron ,A.,S. Arad (Malis) In:1993, G. Charalambous, Editor, Phycobiliproteins-blue and red natural pigments-for use in food and cosmetics, Food flavors, ingredients and composition, developments in food science, Elsevier, London . 835–838. Yeum,K.J, and R.M. Russel, 2002, Carotenoids bioavailability and bioconversion, Annual Review of Nutrition 22. 483–504.   Alglerin Proteini Kaynağı Olarak Kullanılması Protein kaynağı olarak başvurulan kaynaklardan mikroskobik tatlı su algleri basit besiyerlerinde hızla çoğalmaları , fotosentez yetenekleri ve yüksek protein içerikleri ile dikkatleri üzerlerinde toplamaktadırlar.Mikro algler tatlı sularda, sentetik besiyerinde kolay ürerler. Üreme koşullarına bağlı olarak içerdikleri maddelerin oranı değişik olup %16-70 oranında protein içerirler.Yüksek protein içermeleri nedeniyle insan ve hayvan besini olarak kullanılmaktadırlar (6). Alglerin besin olarak kullanılışı, oluşturdukları bazı sindirim sistemi bozukluklarından dolayı sınırlı olmakla beraber çeşitli besin maddelerine belirli oranlarda ilave edilerek tolere edilebilmektedir. Alg hücrelerinin buharda ısıtılarak, öğütülerek ya da üre ile işleme tabi tutularak parçalanması durumunda hücre içindeki protein serbest duruma geçebilir ve sindirilme oranı yükselebilir . Kayıtlara göre tatlısu alglerinden Spirulina maxima Orta Afrika'da Çad Cumhuriyeti'nde ana besin maddesi olarak kullanılmaktadır. Bunun yanında Scenedesmus ve Chlorella ile yapılan çeşitli çalışmalarda yapılan bir beslenme araştırmasında kişi başına günde 30gr. Scenedesmus 'un olumsuz etkisi olmadığı saptanmıştır. Mitsuda (1967), Japonya'da yoğurtlara, dondurmalara ve benzeri besinlere Chlorella'dan elde edilen alg ürünü katılmakta olduğunu bildirmiştir (5). Ayrıca yapılan hesaplara göre dünya okyanuslarının yıllık toplam mikroalg üretimi 550x109 ton kadardır ki bu miktarın tüm dünya nüfusuna eşit olarak bölünmesi durumunda kişi başına 100 ton'dan fazla düşebilir. Buna göre de 1015 litre su içinde üretilebilecek alg miktarı, tüm dünyanın gereksinimi olan proteinleri karşılayabilir (2). Tek Hücre Proteini Hikmet Katırcıoğlu , Nilüfer Aksöz Orlab On-Line Mikrobiyoloji Dergisi Yıl: 2003 Cilt: 01 Sayı: 08 Sayfa: 34- 49 www.mikrobiyoloji.org/pdf/702030804.pdf lgler insanlar tarafından çok çeşitli amaçlar için kullanılırlar. Gübre, toprak şartlandırıcı kullanım alanlarından bazılarıdır. Birçok tür akuatik ve mikroskopiktir, tanklarda veya havuzlarda üretilirler ve hasat edilirler ya da atık su arıtımı için doğrudan havuzlara pompalanırlar. Deniz yosunları özellikle Asya’da önemli besin kaynağıdırlar. A, B1, B2, B6, niacin ve C vitaminlerinin kaynağıdırlar. İyodin, potasyum, demir, magnezyum ve kalsiyum zenginidirler. Algler ticari olarak diyet takviyesi olarak yetiştirilirler. En önemli türlerden bir tanesi olan Spirulina (Arthrospira platensis), bir siyanobakteridir (mavi-yeşil alg olarak bilinir), ve “süperbesin” olarak tanımlanır. Besin değerleri sebebiyle kültürleri yapılan diğer alg türleri; Chlorella (yeşil alg), ve beta-karotence ve C vitamince yüksek değere sahip Dunaliella’dır (Dunaliella salina). Çin’de yaklaşık 70 alg türü fat choy denilen bir Çin sebzesi (aslında bir siyanobakteri türüdür) olarak tüketilmektedir. Kabaca 20 alg türü Japonya’da yemeklerde kullanılır. Palmaria palmata (Linnaeus) gibi bazı türler doğrudan tüketilebilir. Bu kırmızı alg kurutulur ve İrlanda’daki mağazalardan satın alınabilir. Çiğ taze veya kurutulmuş olarak ya da ıspanak gibi pişirilerek tüketilebilir. Benzer şekilde, Durvillaea antarctica Çili’de yenmektedir. Bazı alglerden elde edilen yağın doymamış yağ asidi içeriği oldukça yüksektir. Arachidonic asit (bir doymamış yağ asidi), Parietochloris incisa’da (bir yeşil alg türü) yüksek miktardadır ve trigliseridlerin %47’si kadarını oluşturur (Bigogno C et al. Phytochemistry 2002, 60, 497).

http://www.biyologlar.com/gida-alaninda-kullanilan-algler-nelerdir-yardim-edin-

Fırsatçı enfeksiyon tanımını yapınız ve sık görülen fırsatçı fungal enfeksiyon etkenleri hakkında kısaca bilgi veriniz.

Fırsatçı bir enfeksiyon enfeksiyon patojen haline gelmiştir normalde benign mikroorganizma neden olmaktadır. Fırsatçı enfeksiyonlar gibi organizmaların devralmaya ve yaygın bir enfeksiyona neden izin başkaları bağışıklık sistemi olan kişilerde görülür. Bağışıklık sistemini defne onları tutmak çünkü sağlıklı bir bağışıklık sistemi olan bireylerin, bu organizmaların enfeksiyon neden noktasına yaymak için, izin vermem. insanların bir dizi fırsatçı enfeksiyon riski de OI olarak bilinir. Klasik örnek, HIV / AIDS hastalarında, aslında bağışıklık sistemi kapatıldığında bir retrovirüstür bulaşmıştır. kanser İnsanlar geçiyor kemoterapi de risk olarak bireylerin ilaç organ nakli, yetersiz beslenme kurbanı hazırlık olarak bağışıklık sistemini baskılayan sürüyor, ve mevcut enfeksiyonu olan kişiler, özellikle yaşlılar vardır. Bazı fırsatçı enfeksiyonlar aslında zaten vücutta mevcut neden mikroorganizmaların. Organizmalar mevcut nüfusun% iyi 50 üzerinde, örneğin sitomegalovirus gibi. başkaları bağışıklık sistemi olan kişiler, mantar, bakteri gibi fırsatçı bir enfeksiyon deneyim ve kendi bedenlerinde protozoa coşmuş, koşmak ya da organizma kişi veya hayvanlar tarafından taşınan maruz kalmanın bir sonucudur. Fırsatçı bir enfeksiyon da bir normalde hafif şiddetli mikroorganizma neden ateş, öksürük olanlar ve soğuk algınlığı uzak başkaları bağışıklık sistemi ile insanların kalmak istenir vücut girer, oluşabilir. Tek yönlü fırsatçı enfeksiyon mücadele vücudun zararlı işgalciler düşman yapmak için tasarlanmış koruyucu ilaç almaktır. Ancak, enfeksiyonun tüm potansiyel kaynaklarının karşı korumak için imkansız, ve bazı bölgelerde, insanlar profilaktik tedavi için ödemek mümkün olmayabilir. Bu nedenle, başkaları bağışıklık sistemi olan insanlar için önemli düzenli tıbbi kontrolleri almak, böylece enfeksiyonun erken belirtileri tespit edilebilir durum ciddi hale geçecek. Bir kez bir fırsatçı enfeksiyon saptanırsa, o kadar yayıldı edemez ve daha fazla hasara neden olduğu tedavi edilmelidir. Ancak, tedavi hastanın mevcut sağlık durumu karmaşık hale geliyor. Örneğin, bir kanser Kaposi sarkomu adı verilen bazı AIDS hastalarında gelişir. Normal şartlar altında, kanser iyi huylu, ancak bu kemoterapi ile tedavi edilebilir. Kemoterapi Ancak, bu nedenle diğer tedavi yaklaşımları kullanılmalıdır hastanın bağışıklık sistemini yok edeceğini. Bazen hiçbir etkili tedavi mevcut, bu yüzden fırsatçı enfeksiyonlar çok tehlikeli olmasıdır. Candida albicans Candida albicans, eşeyli çoğalan, diploit, maya tipi bir mantar türü ve insanlarda oral ve vajinal fırsatçı enfeksiyonların etmenidir. Candida cinsine ait 200 tür olmasına karşın Candida enfeksiyonlarının %75'inin sorumlusu C. albicans'tır. Türkçe okunuşu kandida albikanstır. Bağışıklığı baskılanmış hastalarda (AIDS, kanser kemoterapisi, organ veya kemik iliği transferi durumlarında) sistemik mantarsal (fungal) enfeksiyonlar (fungemi), hastalık ve ölümün başlıca nedenleri arasındadırlar. Ayrıca bu yönde riski olmayan hastaların hastanede edindikleri enfeksiyonlar ciddi bir sağlık sorunu haline gelmiştir. C. albicans insan ağzı ve sindirim sistemi içinde yaşayan pek çok organizmadan biridir. Sağlıklı yetişkinlerin %40'ının ağzında, sağlıklı kadınların %20-25'inin vajinasında varlığı gösterilebilir. C. albicans sindirim sistemindeki varlığıyla başka patojen bakterilerin çoğalmasını engeller. Vücudun bağışıklık sistemi ve diğer zararsız bakteriler normal şartlarda Candida'yı kontrol altında tutarlar. Ancak, diğer bakterilerin sayısı C. albicans'a oranla azalırsa (örneğin antibiyotik kullanımından dolayı), bağışıklık sistemi zayıflamışsa veya mayanın çoğalmasına sağlayan başka şartlar mevcutsa (yüksek şeker, yüksek pH) C. albicans zararsız olan tek hücreli biçiminden, çok hücreli, istilacı (invasif), küf gibi ipliksi biçimine dönüşür (şekil [1]) ve vücudu istilaya başlar. C. albicansın iplikçi biçimi hem psödohif hem de gerçek hiflerden oluşabilir (şekil [2]). C. albicans iplikçi bir biçime dönüşmesine ilaveten, konak dokulara bağlanmasını sağlayan adhesinler, dokulara hem imha etmeye hem de onlara daha iyi yapışmayı sağlayan proteazlar, ve vücudun bağışıklık sisteminin tepkisini azaltan faktörler üretir. Cryptococcus neoformans, hem bitki hem hayvanlarda yaşayabilen, kapsüllü, maya tipli bir mantar (fungus) türüdür. Teleomorf adı olan Filobasidiella neoformans ile de bilinen bu tür, mantarların beş ana tipinden biri olan Basidiomycota sınıfına aittir. C. neoformans genelde (tek hücreli) mayalar gibi tomurcuklanarak çoğalır. Bazı şartlarda ise, hem laboratuvarda hem doğada, C. neoformans burada görüldüğü gibi [1] ipliksi mantar gibi büyür. Maya gibi büyürken C. neoformans polisakkaritlerden oluşmuş bir kapsüle sahiptir. Kapsülün mikroskop altında kolay görünmesi için çini mürekkebi kullanılır. Mürekkepteki pigment tanecikleri küresel maya hücresi çevreleyen kapsülün içine giremedikleri için hücrelerin etrafında siyah bir halo oluşur. C. neoformans türü üç varyant (v.), yani çeşitten oluşur: C. neoformans v. gattii, v. grubii, ve v. neoformans. C. neoformans v. gattii başlıca tropiklerde bulunur, ama Kanada'nın güneybatı kıyısında Vancouver Adasında da varlığı tespit edilmiştir. Cryptococcus gattiinin ayrı bir tür sayılabilecek kadar diğer varyantlardan farklı olduğu yakın zamanda gösterilmiştir. C. neoformans v. grubii ve v. neoformans dünyanın her tarafında bulunurlar, genelde kuş dışkısıyla pislenmiş toprakta bulunurlar. C. neoformans v. neoformans'ın genom dizini 2005 yılında yayımlanmıştır..[1] C. neoformans enfeksiyonuna kriptokokoz denir. FIRSATÇI MANTARLAR Kandidoz (Kandidiyazis ) Candida türleri gerçek veya yalancı hifa oluşturma yetenekleri olan maya türünden mantarlardır. Her yerde; toprak ve gıdalarda, insan derisinde, gastrointestinal, genitoüriner ve solunum yollarındaki mukozalarda bulunur. Belirli durumlarda klinik olarak önem taşıyan Candida türleri C. albicans, C. guilliermondii, C. krusei, C. parapsilosis, C. tropicalis, C. kefyr, C. lusitaniae, C. rugosa, C. dubliniensis ve C. glabrata (Torulopsis glabrata)'dır. Genellikle tek hücreli şekilde bulunur ve hem seksüel hem de aseksüel şekilleri vardır. Küçük (4-6 µm), ince duvarlı, oval şekilli (blastospor) olup, tomurcuklanma ile çoğalır. Rutin aerop kan kültürlerinde ve agarda iyi ürer ve özel besiyeri gerektirmez. Candida mikroorganizmaları stafilokok kolonilerini andıran düz, krem rengi-beyaz, parlak koloniler yapar. Mikroskobik incelemede maya, hifa, yalancı hifa şekilleri bulunabilir ve hifa ve yalancı hifa görülmesini kolaylaştırmak amacıyla %10'luk potasyum hidroksit kullanılabilir. Hızlı bir ön tanı için mikroorganizma serum içine konarak 90 dakika içinde hücre yüzeyinden küçük çıkıntılar meydana gelip gelmediği araştırılabilir ki, bu yöntem germ tüp testi adıyla bilinir. 1940'lı yıllarda antibiyotiklerin kullanıma girmesinden sonra kandida infeksiyonlarının insidansında keskin bir artma gözlendi. 1980-1990 yılları arasında 180 hastanede yapılan bir takip araştırmasında Candida türleri hastane infeksiyonu etkenleri arasında altıncı sırada yer alırken, idrardan en fazla soyutlanan (%46) etken idi. Candida türleri dolaşım infeksiyonlarının da en önemli dördüncü etkeni (%8) olup, mortalitesi %29 olarak bulunmuştur (mantar dışındaki dolaşım etkenlerinin mortalitesi %17). Diğer taraftan, kandidemilerde non-albicans türlere doğru giderek artan bir kayma söz konusudur. 1997-1999 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada, Güney Amerika ülkeleri ve Avrupa'da yürütülen bir takip programında 71 merkezde 1184 kandidemi tespit edilmiştir. Bütün kan dolaşımı infeksiyonu etkeni olan mayaların %55'i C. albicans'a bağlı olup, bunu C. glabrata (%20), C. parapsilosis (%15), C. tropicalis (%9) ve diğer Candida türleri (%6) izlemekteydi. İnvaziv kandidozun sıklığındaki değişiklikler en fazla şu hasta gruplarında dikkat çekmektedir: Yoğun bakım ünitelerinde yatırılan hastalar, hematolojik malignansisi olanlar, hematopoietik kök hücre ve organ transplant alıcıları. Yayınlanmış 74 araştırmanın derlendiği bir yazıda Candida türleri ile kolonizasyon ve infeksiyon için en önemli risk faktörlerinin şunlar olduğu gösterilmiştir: Altta yatan hastalık varlığı [hematolojik kanser (OR 1.7-45), böbrek yetmezliği (OR 1.4-22), karaciğer yetmezliği (OR 7-42)], invaziv girişimler veya cihazlar [santral venöz kateter veya arteryel kateter (OR 5.8-26), üriner kateter (OR 1.3), bir hastanın hastaneler arasında transferi (OR 21) ve uzun süreli antibiyotik (OR 1.7-25) özellikle de vankomisin (OR 275) kullanımı]. Gerçekten de, farelerde ve insanlarda vankomisin kullanımının gastrointestinal sistem (GİS)'de C. albicans ile kolonizasyonu arttırdığı gösterilmiştir. Hematopoietik kök hücre transplant alıcılarında kandida infeksiyonlarının sıklığında genel bir azalma ile birlikte non-albicans Candida türlerinde artış gözlenmekte, bu gelişmelerden yoğun olarak uygulanan flukonazol profilaksisinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Nötropeni ve Graft Versus Host hastalığı sırasında flukonazol ile antifungal profilaksi (transplantasyon sonrası 75. güne kadar) yapılması invaziv kandidoz insidansında azalma, hayatta kalma oranında artmayla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte, transplant öncesinde en fazla kolonizasyon yapan tür C. albicans olduğu halde, transplant sonrasında ve flukonazol kullanımından sonra C. krusei ve C. glabrata sık gözlenmektedir. Bir başka çalışmada, görece C. krusei (OR 27.07) ve C. glabrata (OR 5) artışında en önemli belirleyicinin flukonazol profilaksisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, randomize kontrollü 16 çalışmanın meta-analizinde kemik iliği transplantasyonu yapılmayan nötropenik hastalarda flukonazol profilaksisinin sistemik mantar infeksiyonlarını ve buna bağlı mortaliteyi azaltmadığı belirlenmiştir. Organ transplant alıcıları arasında invaziv kandida infeksiyonları en fazla karaciğer ve pankreas transplant alıcılarında gözlenmektedir. Karaciğer transplant alıcılarında, invaziv kandidal infeksiyonların insidansında, sistemik antifungal profilaksi yapılmasa bile genel bir azalma dikkati çekmekte, birçok merkez insidansı %10'un altında bildirmektedir. Moleküler tiplendirme sonucunda, olguların büyük çoğunluğunda önce kolonizasyon, daha sonra, bu endojen kaynaktan kandidemi geliştiği görülmüştür. Bu, C. albicans ve C. parapsilosis hariç non-albicans Candida türlerinin hepsi için doğru görünmektedir. C. parapsilosis'in infeksiyon oluşturmasında infekte biyolojik materyaller, intravenöz sıvılar, hastane çevresi ve sağlık görevlilerinin elleri ile insandan insana bulaşma önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda, hastadan hastaya, hemşireden hastaya ve cinsel eşler arasında insandan insana geçiş de giderek önem kazanmaktadır. AIDS'li hastalarda orofarengeal kandidoz rekürrensinin yeni bir suşla infeksiyon gelişimi de mümkün olmakla birlikte, çoğunlukla aynı türe (relaps) bağlı olduğu da gösterilmiştir. Candida infeksiyonlarının sıklığı giderek artarken, daha önce tanımlanmamış tablolar da giderek artan sayıda bildirilmektedir. Pamukçuk, özefajit, özefagus dışı gastrointestinal kandidoz, vajinit, kütanöz sendromlar (follikülit, balanit, intertrigo, dissemine kütanöz kandidoz, paronişi, kronik mukokütanöz kandidoz vb.), santral sinir sistemi ve solunum sistemi tutulumları, kalp tutulumu ve endokardit, üriner sistem kandidozu, artrit, osteomiyelit, karaciğer ve dalak tutulumu, göz ve damar infeksiyonunun yanı sıra dissemine kandidoz görülebilir. Aspergilloz Aspergilloz dünyada invaziv küf mantarları ile gelişen infeksiyonlar içinde en yaygın olanıdır. Hem sağlıklı hem de bağışıklık sistemi baskılanmış insanlarda hastalık yapabilir. Aspergilloz terimi eskiden hem ortaya çıkan hastalık hem de kolonizasyon için kullanılırken, bugün bu terim invaziv hastalık ve allerjik hastalığı ifade eder, ancak kolonizasyon için kullanılmaz. Aspergillus türleri insanlarda kolonizasyon ve sonrasında allerjik reaksiyon, daha önceden mevcut kavitelerde yerleşerek (fungus topu ve aspergilloma) veya doku invazyonu ile infeksiyon yapabilir. İnvaziv hastalığa yol açan Aspergillus türleri görülme sıklığına göre A. fumigatus (yaklaşık %90), A. flavus (yaklaşık %10), A. niger, A. terreus ve A. nidulans (< yaklaşık %2) şeklinde sıralanır. A. niger otomikozun, A. flavus da sinüzitin önde gelen etkenlerindendir. Aspergillus türlerinin çoğu sadece aseksüel üremekle birlikte telemorflu olanlar askomiçettir. Patojenik Aspergillus türleri klinik laboratuvarlarda kullanılan bakteriyolojik veya fungal besiyerlerinde kolaylıkla ürer. Mikroorganizma 36-90 saat sonra agar yüzeyinde küçük, tüylü beyaz koloniler meydana getirir. 30-37°C'de, 36-48 saat geçtikten sonra sporulasyon meydana gelir. Aspergillus Antarktika dahil dünyanın her yerinde bulunur. Başlıca ekolojik yerleşim yeri bozulan sebze artıklarıdır. Çiftliklerde, saman depolarında en az 106/m3 spor mevcuttur. Kistik fibrozlu hastalarda kolonizasyon toplumdan yüksektir ve marihuanada bol miktarda Aspergillus sporu bulunabilir. On yıl boyunca izlenen otopsiler içinde invaziv aspergilloz %1.4 sıklıkta saptanmıştır. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda insidans %10.7 olup, en yüksek insidans karaciğer transplant alıcılarında ve hematolojik malign hastalığı olanlarda görülmektedir. Çevrede inşaat çalışmaları olduğunda, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar arasında küçük salgınlar geliştiği bildirilmektedir. En fazla akciğer ve beyinde tutulum yapar. AIDS'li olgularda invaziv aspergilloz genellikle otopsi sırasında belirlenir. İnsan immünyetmezlik virüsü (HIV) infeksiyonu için çok aktif antiretroviral tedavi [Highly Active Antiretroviral Therapy (HAART)] öncesinde insidansı %0.9-8.6 arasında bildirilmekteydi. Astımlı hastalardaki allerjik bronkopulmoner aspergilloz (ABPA) %6-28 arasında değişirken, kistik fibrozlu hastalarda %6-25 oranlarında bildirilmektedir. Hastalık tablolarının gelişmesi için gereken inokülum büyüklüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda bu miktar muhtemelen daha küçüktür. Mikroorganizmaya maruz kaldıktan sonra hastalık gelişmesine kadar geçen inkübasyon süresi değişkendir ve iki farklı olguda 36 saat ile üç ay kadar değişik olabilmektedir. Nötropenik hastalar hastaneye ilk geliş sırasında Aspergillus ile kolonize olsalar bile nötropeninin 12. gününden önce invaziv aspergilloz görülmemektedir. Kriptokokoz Kriptokokoz Cryptococcus neoformans tarafından meydana getirilen sistemik bir infeksiyondur. 1894 kadar erken yıllarda Otto Buse "coccidia türleri"nin neden olduğu tümör benzeri yuvarlak oluşumlar tanımlamıştır. Bütün kriptokok türleri içinde C. neoformans en patojenik olandır. Kriptokokal menenjit HIV infeksiyonu olan insanlardaki, hayatı tehdit eden en şiddetli infeksiyondur. C. neoformans kapsüllü, tomurcuklanarak çoğalan maya benzeri bir mantardır. Kriptokok polisakkarid kapsülünün kimyasal yapısına göre üç varyete içinde dört serotip belirlenmiştir: Serotip A: C. neoformans var. grubii, Serotip D: C. neoformans var. neoformans, Serotip B ve C: C. neoformans var. gattii. C. neoformans'ın seksüel şekli Filobasidiella neoformans olarak sınıflandırılır ve iki çiftleşme fenotipi vardır: a- ve a-çiftleşme tipi. Klinik izolatlarda a-tipi çiftleşme her zaman daha hakimdir. C. neoformans var. neoformans ve grubii her yerde yaygın olarak bulunur. Bunlar, bütün yıl boyunca, özellikle yaşlı güvercinlerin dışkılarında bulunur ve en fazla bağışıklığı zayıflamış bireylerde hastalık yapar. C. neoformans güvercinlerin dışkısında yüksek konsantrasyonda ürer, ancak kuşlar infekte değildir. C. neoformans doğada saprofittir. Kriptokokal infeksiyonlar herhangi bir endemik alan belirlenmeksizin, dünyanın her tarafında görülür, ancak serotiplerin dağılımı farklılık gösterir. Dünyada şimdiye kadar en yaygın görülen serotip A olmakla birlikte, bazı bölgelerde serotip D ile infeksiyon artmaktadır. Predispozan faktörlerle birlikte serotip A ile D arasındaki klinik tabloların farklılık göstermesi, konak ve çevre ile ilişkili faktörlerin bu dağılımı etkilediği görüşünü desteklemektedir. C. neoformans var. gattii tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygındır ve esas olarak Avustralya, Güney Amerika, Afrika'nın bazı bölgeleri, Güney Batı Asya, Avrupa'nın güneyi ve California'nın kuzeyinde, okaliptüs ağacının nehir kenarı ve karasal bölgede yetişen türleriyle birlikte bulunur. Yakınlarda Vancouver Adası'nda bir salgın meydana gelmiştir. En yüksek insidansı okaliptüs ağacının çiçeklenme mevsiminde, yani kasım ile şubat ayları arasında yapar. Hem insan hem de hayvanda doğadan alınmış infeksiyon gösterilmiş, ancak hayvandan insana bulaş gösterilememiştir. Bulgular, hastalığın esas olarak mikroorganizmanın aerosolize olup, solunumla alındıktan sonra geliştiğini göstermektedir. Doğada güvercin dışkısı ve topraktan bu mekanizmaya uygun olarak, alveole birikmeye uygun boyutta (< 2 µm) canlı partiküller elde edilmiştir. Güvercinlerle yoğun teması olan sağlıklı bireylerde kriptokokal antijene ve kriptokoksine karşı gecikmiş deri testi pozitifliğinin oranı yüksektir. Doğada bu kadar yaygın olmasına rağmen çok sayıda bireyi etkileyen salgınlar çok nadirdir, iş ile ilişkili bir predispozisyon belirlenmediği gibi, güvercinle, toprak veya okaliptüsle temas öyküsü de tanıda yararlı değildir. İnsandan insana solunum yoluyla bulaş gösterilmemiş, ancak aktif kriptokokozu bulunan olgudan yapılan doku transplantasyonu sonrasında sistemik infeksiyon ve endoftalmit bildirilmiştir. Çalışmaların çoğu, her hastadaki infeksiyonun tek bir C. neoformans ile meydana geldiğini ve tekrarlayan infeksiyonların başlangıçtaki bu mikroorganizma tarafından oluşturulduğunu desteklemektedir. ABD, Batı Avrupa ve Avustralya'da AIDS'li hastalarda kriptokokoz insidansı %6-10 olarak tahmin edilmektedir. Fakat HAART uygulanmadan önceki dönemde, ABD'de AIDS'li hastalarda kriptokokozla ilişkili ölümün, muhtemelen azollerin kandidoza yönelik olarak yaygın olarak kullanımı nedeniyle 1987 yılında %7.7'den 1992 yılında %5'e düştüğü gösterilmiştir. HAART'nin uygulamaya girmesinden sonra kriptokokoz insidansı biraz daha azalmıştır. Sahra altı Afrika'da AIDS hastalarında kriptokokozun insidansı %15-30 arasındadır. Kriptokokoz Zimbabwe'deki HIV infeksiyonu olan hastalarda AIDS göstergesi olan hastalıkların %88'ini ve erişkin menenjitlerinin de en önemli nedenini oluşturmaktadır. AIDS'lilerde, olguların neredeyse %100'ünde, hatta C. neoformans var. gattii'nin endemik olduğu yörelerde bile C. neoformans var. grubii etkendir. Fransa'da C. neoformans infeksiyonları, insidansı serotip A'dan cilt lezyonlarında yüksek, menenjitlerde daha düşük olan serotip D tarafından meydana getirilir. Bağışıklık sistemi sağlam olan bireyde kriptokokal infeksiyonların %70-80'inde etken C. neoformans var. gattii'dir. Anlaşılamayan nedenlerle kriptokok menenjiti çocuklarda istatistiksel olarak beklenenden daha nadir görülmektedir. Yeni immün baskılayıcı tedaviler de fırsatçı mikozların sıklık, spektrum ve klinik tablosundaki değişiklikte rol oynamış olabilir. HAART ile tedavi edilen HIV infekte hastalarda C. neoformans insidansındaki düşme ile organ transplant alıcıları kriptokok infeksiyon riski altında olan gruplar içinde yeniden önem kazanmıştır. Mukormikoz ve Diğer Zigomiçet İnfeksiyonları Mukormikoz Mukorales takımındaki mantarların yaptığı infeksiyonların genel adıdır. Hastalık için fikomikoz ve zigomikoz gibi diğer isimler de kullanılır. Ayrıca, zigomikoz sözcüğü Entomophtorales ile oluşan hastalığı da kapsar. Mucorales ve Entomophtorales takımları Zygomycetes sınıfına dahildir. Zigomikozların başlıca şekilleri rinoserebral, pulmoner, kütanöz, gastrointestinal ve dissemine hastalıktır. Rhizopus, Mucor, Rhizomucor ve Absidia insanda zigomikoza en fazla neden olan türlerdir. Bunlardan tıbbi önem taşıyan zigomiçetler etrafta ve dokularda hifa yaparak üreyen küf mantarlarıdır. Bu mantarlar her yerde yaygın olarak bulunmasına ve özellikle çürüyen organik materyallerde üremesine rağmen mukormikoz nadir bir hastalık olup, hemen daima altta yatan hastalığı olan bireylerde görülür. Bunun tek istisnası, yeni tanımlanan bir tür olan ve özellikle bağışıklık sistemi sağlam bireylerde de zigomikoz etkeni olduğu bildirilen Apophysomyces elegans'tır. Mukormikoz tablosunda en sık izole edilen etkenler Rhizopus türleri olup, bunları Rhizomucor takip eder. Bu cinsler arasında ayrım mikroskobik olarak rizoitlerin varlığı ve yerleşimi, apofizlerin bulunması ve kolumellaların morfolojisine göre yapılır. Bu mikroorganizmaların özel olarak tanınması tedavinin takibi, özellikle de esas etken olan mantarın eradikasyonunun kanıtlanması ve daha sonraki klinik örneklerde üreyen mantarın başlangıçtaki etkenle aynı olup olmadığını belirlemek için, farklı antifungal ilaçlara karşı türe özgü yanıtların gösterilmesi ve yeni antifungal ilaçların geliştirilmesi çalışmaları için gereklidir. Mucoraceae çürüyen maddelerde bol bulunur, örneğin Rhizopus türleri küflü ekmekten sıklıkla izole edilebilir. Hızla üremeleri ve spor oluşturmaları nedeniyle bu sporların inhalasyonu her gün söz konusu olan bir durumdur. Steril olmayan yapışkan bantlarla deride meydana gelen mukormikoz bildirilmiştir. Tahta dil basacağı ve mikrobiyolojik örnek alınmasında kullanılan eküvyonların da kas dokuya ve GİS'e derin invazyonu bildirilmiştir, nadiren dissemine infeksiyon da gelişir. Bu mikroorganizmaların birçok ekolojik ortamda bolca bulunmalarına rağmen çok seyrek olarak infeksiyona yol açması, etkenin virülansının insan için oldukça düşük olduğuna işaret eder. Hastalık insanda belirli gruplarda görülür. Olguların çoğu bağışıklığı ileri derecede baskılanmış, diyabetik veya travma hastasıdır. Giderek artan sayıda transplantasyon hastası risk grubu oluşturmaktadır. Bu hasta grubunda bütün değişik klinik şekiller görülebilir. Hastaların yarısından çoğunda rinoserebral tutulum görülürken, yaklaşık %10'unda pulmoner, kütanöz ve dissemine hastalık, %2'sinde de böbrek ve GİS tutulumu görülür. Bu transplant olgularının 3/4'ünde ek olarak ya diyabet vardır ya da bu hastalar rejeksiyon için tedavi almıştır. Çok az sayıdaki normal bireylerde de invaziv mukormikoz bildirilmiştir. Mukormikoz için risk faktörleri Tablo 1'de sıralanmıştır. Penisilyoz Penisilyoz, dokularda maya gibi üreyen dimorfik bir küf mantarı olan Penicillium marneffei tarafından meydana getirilir. Mantar Güneydoğu Asya'da endemik olup, ilk olarak Rhizomys sinensis adlı sağlıklı bambu sıçanlarından soyutlanmış, bunların yaşadığı bölgedeki toprakta varlığı da gösterilmiştir. İnsanlarda ve kemirgenlerde derin yerleşimli infeksiyonlara yol açar. AIDS ortaya çıkmadan önceki dönemde endemik bölgedeki (Tayland'ın kuzeyi ve Çin'in güneydoğudaki kırsal bölgeleri) penisilyozlu hastaların çoğunda altta yatan hiç bir hastalık yok iken, bugün penisilyoz üçüncü sıklıktaki AIDS göstergesi olan hastalık olarak görülmektedir. Hastalık Tayland'ın Chiang Mai eyaletinde HIV ile ilişkili fırsatçı infeksiyonlar içinde tüberküloz ve kriptokokozdan sonra üçüncü sık infeksiyondur. En çok HIV ile infekte genç erişkinlerde görülmekle birlikte, çocukları etkilediği de bildirilmiştir. Hastalık muhtemelen toprak gibi çevresel kaynaklardan, konidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. Fuzaryoz Fusarium türleri bütün dünyada yaygın olarak toprakta bulunur. Fusarium türleri ile gelişen infeksiyonlar (en yaygın türler Fusarium solani ve arkasından gelen Fusarium verticillioides'tir) nadir olup, bölgesel veya yaygın infeksiyona yol açabilir. Bölgesel infeksiyonlara örnekler keratomikoz, endoftalmit, sürekli ambulatuar periton diyaliz kateteri olan hastada peritonit, paronişi, invaziv burun infeksiyonu ile kemik, eklem ve deride travmaya bağlı lezyonlardır. 1970 yılından sonra, hematolojik malign hastalığı ve bağışıklık sistemi baskılanmış olgularda (AIDS) yaygın fuzaryoz giderek artan sayıda görülmeye başlamıştır. Bu infeksiyon solunum yolu ve çatlaklardan deri yoluyla inoküle olabilir. Yaygın infeksiyonun hemen öncesinde sinüzit tespit edilmiş ve kateter yoluyla da hematojen yayılım görülen olgular bildirilmiştir. Yaygın infeksiyonun bulunduğu olguların büyük bir bölümü akut lösemilidir ve hastaların çoğunda uzamış ve ağır (< 100 nötrofil/mm3) nötropeni mevcuttur. Ağır yanık ve sıcak çarpmasından sonra fuzaryoz geliştiği bildirilen nadir olgular mevcuttur. SİSTEMİK MANTARLAR Blastomikoz Hastalık tek bir dimorfik tür olan Blastomyces dermatitidis tarafından meydana getirilir. Seksüel veya teleomorfik şekli Ajellomyces dermatitidis'tir. 35°C'nin altındaki sıcaklıkta tek tip, hiyalin, septalı hifa ve konidya oluşturarak küf şeklinde ürer. Kolonilerin tam olarak gelişmesi için en az iki hafta gerekir. Zenginleştirilmiş besiyerinde 37°C'de maya şekline döner ve katlantılı, nemli koloniler yapar. B. dermatitidis'in doğal yerleşim yeri tam olarak çözülememiştir. Endemik bölge Kuzey Amerika'nın güneydoğu ve orta kesimlerinin güneyidir. Özellikle Mississippi ve Ohio Nehri civarında yaygındır. Köpekler sık infekte olur, ancak B. dermatitidis için hayvan rezervuar olduğuna dair herhangi bir kanıt elde edilememiştir. Muhtemelen doğada yılın büyük bir bölümünde dorman olarak kalır ve uygun iklimsel koşullarda konidya üretmeye başlayarak hava yoluyla bulaşabilir hale gelir. Hastalık daha çok orta yaştaki erişkin erkeklerde görülür. Blastomikoz her yaşta görülebildiği halde hastaların %60'ı 30-60 yaş arasındadır. Olguların %4'ünden azı 20 yaş altındadır ve hastalık nadiren çocuklarda görülmektedir. Ancak son zamanlarda özellikle salgınlarda her iki cinsiyetin de eşit oranda tutulduğu, hastaların üçte ikisini 16 yaşından küçüklerin oluşturduğu bildirilmiştir. Erkek/kadın oranı geniş çalışmalarda 6/1 ila 15/1 arasında değişmektedir. Muhtemelen her iki cins de hastalığa duyarlı olmakla birlikte, erkekler kronik veya dissemine hastalık geçirmeye daha yatkındır. Genetik veya ırka ait hastalık oranlarındaki farklılıklar kanıtlanamamıştır. Sosyoekonomik ve çalışma koşullarıyla ilgili verilere göre fakirlik, malnütrisyon, el emeği ile iş yapma, tarım, yapım işi, toprak ve tahta ile temas hastalık gelişmesiyle ilişkili bulunmuştur. Blastomikoz insidansı AIDS dahil, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda da nispeten düşüktür, ancak artma göstermektedir. Koksidioidomikoz Koksidioidomikoz birbirinden ayırt edilemeyen Coccidioides immitis ve Coccidioides posadasii tarafından meydana getirilir. Dimorfik bir mantar olan C. immitis miçel ya da sferül denen özel bir yapıda bulunur. Her iki şekil de aseksüel ürer ve bu nedenle klasik olarak seksüel sporların sınıflandırmasına dayanan taksonomide bu etkeni sınıflandırmak mümkün değildir. Moleküler analizlere göre ise B. dermatitidis ve Histoplasma capsulatum'a yakındır. C. immitis rutin besiyerlerinde ve toprakta ürerken, apikal uzama göstererek miçel yapar. Bunların bir bölümü (artokonidya), bir hafta içinde otoliz ve hücre duvarının incelmesiyle olgunlaşır. Kalan kısmı ise, varil şeklini alıp hidrofobik bir dış tabaka geliştirir ve yıllar boyunca yaşama yeteneği kazanır. Artrokonidyaların kalıntıdan kolayca ayrılabilen hassas bir bağlantıyla bağlı olması, küçük hava hareketlerinde bile kopmaları sonucu hava yoluyla yayılarak inhalasyonuna imkan verir. Akciğerde artrokonidyalar hidrofobik dış duvarını kaybederek yeniden şekillenir ve küresel bir yapı kazanır. Bu dönemde çekirdek ile hücre bölünür ve septalarla ayrılarak ve kız hücre veya endospor adı verilen her biri yaşayabilen formlar meydana gelir. Dokuda sferüller 75 µm boyutuna kadar büyüyebilir ve olgunlaşırken dış duvarı incelerek yırtılır, canlı endosporlar açığa çıkar. Bunlar ya dokuda aynı gelişimi gösterir ya da infeksiyon yerinden ayrıldığında miçelyal üreme gösterebilir. Etken dünyanın Batı Yarımküresinde neredeyse tamamı kuzey ve 40. enlem üzerinde sınırlı bölgeye hastır. Dimorfik bir mantar olup, ABD'nin güneybatı, Meksika'nın kuzey ve Orta ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Koksidial antijenle California okul çocuklarında deri testi reaktivitesi ile prevalans araştırmalarında infeksiyon riski yaklaşık %15, hatta askeri personelde bu oran %25-50 arasında iken, bugün bu risk her yıl için %3 olarak hesaplanmaktadır. C. immitis diğer mikroorganizmalar tarafından inhibe edildiği halde, toprağın işlenmesi veya çeşitli kimyasal maddelerle muamelesi organizmanın yerleştiği bölgeyi kısıtlamamıştır. Miçeller toprağın birkaç metre altında bulunabilir ve bahar yağmurlarından sonra üretilebilir. Hava kuruduğu ve ısındığı zaman miçeller infeksiyöz artrokonidyalara dönüşür ve bunlar yaz süresinde en yüksek sayıya ulaşır. Endemik bölgede çöl kemirgenleri, köpek ve sığır gibi yerleşik faunada doğal infeksiyonlar da görülür. C. immitis artrokonidyalarının inhalasyonu ya infeksiyona ya da koksidioidine karşı gecikmiş aşırı duyarlılık yanıtına yol açar. İnfeksiyonların yarısından fazlası iyi seyirli, geri kalanı da semptomatik fakat kendi kendine sınırlanan şekilde seyreder. Olguların yaklaşık %1'lik grubu ilerleyici akciğer hastalığına veya disseminasyona gider. Bazı bireyler birincil infeksiyondan sonra disseminasyon açısından risk taşır. Bu gruplar Filipinli, Afrikalı Amerikalı, Latin Amerikalı ve Kızılderililer'dir. Bu etnik yatkınlık, infeksiyona karşı etkin yanıt için genetik zeminin önemini ortaya çıkarır. Ek olarak erkekler, üçüncü trimestırdaki gebeler, hücresel bağışıklığın bozulduğu hastalar (AIDS) ve çok küçük ve çok ileri yaşlar ağır hastalığa duyarlılığa neden olur. Ağır akciğer hastalığı riskini arttıran durumlar arasında diyabet, sigara içme, düşük gelir ve ileri yaş sayılabilir. Artrokonidyaların yoğun olduğu havanın solunmasıyla gelişen salgınlar bildirilmiştir. Koksidioidomikoz endemik bölgede çalışan inşaat işçileri, arkeoloji öğrencileri ve toprakla bağlantılı iş yapan diğer kişilerde de iş hastalığı olarak görülebilir. Histoplazmoz Histoplazmoz insan ve hayvanda mantara bağlı olarak görülen akciğer hastalıklarının en önemli nedenlerindendir. Etken H. capsulatum'dur. İnfeksiyon tüm dünyada görülür ve miçel parçaları ve mikrokonidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. İnsidansı dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük farklılıklar gösterir. H. capsulatum Ascomycetes sınıfının bir üyesidir ve insandan en sık H. capsulatum var. capsulatum ve H. capsulatum var. duboisii soyutlanmaktadır. Ajellomyces capsulatum adı verilen heterohalik seksüel şekli mevcuttur. Sıcaklığa bağlı dimorfik bir mantar olan H. capsulatum 35ºC'nin altında beyaz veya kahverengi küf mantarı, 37ºC'de küçük, yapışkan, yığın şeklinde koloniler oluşturan maya mantarı halinde ürer. Tipik olarak yavaş ürediğinden, en uygun koşullarda küf kolonisi bir-iki haftada meydana gelir ve bundan sonra konidyalar oluşur. Ancak klinik örneklerden üretmek için bazen 8-12 hafta beklemek gerekebilir. İlk soyutlandığı zaman çoğunlukla kahverengidir ve uzun beklediği zaman rengi beyaza döner. Oda sıcaklığında hem mikrokonidya hem de makrokonidya yapar. H. capsulatum doğada azot içeriği yüksek toprakta ve yarasa ve kuş türlerinin yaşadığı yerlerde bulunur. H. capsulatum kuş pisliği, tavuk kümesleri, yarasaların yaşadığı mağaralar ve benzeri yerlerden soyutlanabilir. Konidyalar kuruduğunda kolayca havaya dağılır ve rüzgarla veya kuş ve yarasalarla da taşınabilir. Etken, hastalığın en prevalan olduğu şu coğrafik bölgelerde yaygındır: Missouri'de Ohio-Mississippi Vadisi, Kentucky, Tennessee, Indiana, Ohio ve Güney İllinois. Bu bölge kuş dışkılarının yığınlar halinde en yaygın bulunduğu yerdir. Afrika'daki histoplazmoz olgularında hem H. capsulatum hem de stabil varyantı H. capsulatum var. duboisii soyutlanmıştır. Afrika'da H. capsulatum var. duboisii ile gelişen histoplazmoz olguları bütün dünyada H. capsulatum var. capsulatum ile görülen histoplazmoz olgularından deri ve kemik lezyonlarının daha sık, akciğer tutulumunun daha az, dev hücre gelişiminin bariz ve dokudaki maya hücrelerinin daha büyük ve kalın duvarlı olmasıyla farklılık gösterir. Bu klinik özellikler tipik ve her zaman görülüyor olmasına rağmen, in vitro olarak H. capsulatum var. duboisii'nin diğerlerinden morfolojik, fizyolojik ve antijenik içerik özelliklerine göre güvenilir bir şekilde ayırt edilemez. Aslında H. capsulatum var. duboisii ile H. capsulatum var. capsulatum'un çiftleşmesi ve her ikisinin de seksüel şeklinin A. capsulatum olması nedeniyle aynı türdür. Histoplazmin antijeni özel bir buyyon vasatında H. capsulatum'un miçel fazının üretilmesiyle elde edilir. Standardize edilmiş konsantrasyondaki kültür filtratı 0.1 mL intradermal olarak enjekte edilir. Kırk sekiz saat sonra, 5 mm'den büyük endürasyon pozitif reaksiyonu gösterir. Pozitif test sonucu, H. capsulatum'a karşı daha önceden duyarlılık olduğunu gösterir. Daha önceden testin negatif olduğu bilinmiyorsa, pozitif testin tanısal değeri yoktur. Bazı antijenik determinantları başka patojenik mantarlarla ortak olduğundan dolayı çapraz reaksiyonlar görülebilir. Örneğin; C. immitis veya B. dermatitidis'e karşı duyarlı bireylerde histoplazmin testiyle yanlış pozitif sonuç alınabilir. 1950'li yıllardan beri bütün dünyada yapılmakta olan histoplazmin deri testi çalışmaları ile hastalığın prevalansına ilişkin yoğun bilgi birikimi sağlanmıştır. ABD'nin orta kesimlerinde bazı bölgelerde, 20 yaş üstündeki toplumun %80-90'ında deri testi reaktivitesi görülmektedir. Deri testi araştırmaları ile, sadece ABD'de 40 milyondan fazla kişinin etkene duyarlandığı ve her yıl 500.000 yeni infeksiyon geliştiği hesaplanmaktadır. Bunların 55.000-200.000'i semptomatik olup, 1500-4000'i hastaneye yatış gerektirmektedir. Bu hesaba göre her yıl 20-30 ölüm meydana gelmektedir. Bu hesap 1980 öncesi verileri göstermekte olup, AIDS nedeniyle fırsatçı histoplazmoz gelişen olguları kapsamamaktadır. Aynı anda çok sayıda kişinin maruz kalmasına bağlı olarak akut respiratuar histoplazmoz salgınları ve epidemiler görülmüştür. Histoplazmin deri testi reaktivitesi erkek ve kadınlar arasında fark göstermezken, hastalık erkeklerde kadınlardan dört kat daha fazla gelişir. Puberte öncesinde kadın ve erkeklerin hastalığa yakalanma hızları ve deri testi reaktif olanların oranı eşittir. Bebeklerde ve 50 yaş üzerinde hastalık ağır ve mortalite daha yüksektir. Hastalığa birçok evcil ve vahşi hayvan duyarlı olup, yarasa gibi bazı hayvanlar rezervuar olarak organizmanın yayılımında rol oynar. SUBKÜTAN MİKOZLAR Sporotrikoz Sporothrix schenkii tarafından meydana getirilen akut veya subakut bir infeksiyondur. Etken dimorfik bir mantardır ve hem hifalı saprofitik hem de parazitik maya evresi vardır. Laboratuvarda 25ºC'de ve arkasından 37ºC'de bekletildiğinde her iki fazda da üretilir. Lenfokütanöz veya ekstrakütanöz yerleşimli lezyonlardan kültür yapıldığında hem 35ºC'de hem de 37ºC'de üreme olurken, yayılımı çok sınırlı olan kütanöz lezyonlardan yapılan kültürlerde sadece 35ºC'de ürediği bildirilirken, bunun aksine her iki grup lezyondan elde edilen mikroorganizmanın termo-tolerans göstermediğine dair bulgular da elde edilmiştir. S. schenkii 26-27ºC sıcaklık ve %92-100 nem oranında, yosun, çürüyen bitkiler, toprak ve saman varlığında daha iyi ürer ve mikroorganizmanın hayatta kalımı artar. Bununla birlikte, hastalık Brezilya, Peru, Hindistan gibi çok geniş bir iklimsel ve coğrafik dağılımda görülmektedir. Birçok salgın sırasında S. schenkii'nin kaynağı tespit edilebilmekle birlikte, endemik bölgelerdeki infeksiyon rezervuarı her zaman bulunamaz. Bu noktanın halen tam anlaşılamamış olması nedeniyle, endemik bölgelerde koruyucu önlemler alınmasına engel olmaktadır. Sporotrikoz kedi, armadillo, at ve eşek gibi hayvanlarda da görülür. Bunların ve diğer hayvan türlerinin rezervuar olarak rollerinin belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç vardır. İnfeksiyon genellikle travma sonrasında mantarın deriye teması ile gelişir. Sıyrık, abrazyon gibi küçük zedelenmeler de giriş için yeterlidir. Ender olarak sporların inhalasyon yoluyla alınması sonucu da hastalık gelişebilir. Sporotrikoz cinsiyet farkı gösterir ve erkeklerde kadınlardan daha fazla rastlanır, ancak bunun nedeni bilinmemektedir. Farklı yaş gruplarındaki sıklık da değişmekte, hastalık çocuklarda erişkinlerden daha seyrek görülmektedir. Toprak ve bitki ile uğraşan mesleklerde, örneğin; çiçek yetiştirenler, bahçıvanlar, maden işçileri ve oduncularda infeksiyon riski daha yüksektir. Hastalık insandan insana geçmez, ancak kapalı topluluk ve aynı aile fertleri arasında, aynı kaynağa temas sonucu birkaç olgu bildirilmiştir. Esmer Mantar "Black Mould" İnfeksiyonları Esmer mantarlar koyu renkli pigment yapan heterojen bir grup mantar olup, her yerde bulunur ancak insanda nadir olarak infeksiyon yapar. Bu mantarların virülansının görece düşük olduğu ve hastalığın klinik seyrinin esas olarak konağa ait faktörler tarafından etkilendiği düşünülmektedir. İnfeksiyonun klinik spektrumu esmer miçetomalar, kromoblastomikoz, sinüzit ve yüzeyel, kütanöz, subkütan, sistemik feohifomikozları kapsar. Yakın zamanlarda bu tablolara fungemi de eklenmiştir. İnsanda çok sayıda cinsin infeksiyon yaptığı gösterilmiştir. Bunlar; Alternaria, Curvularia, Bipolaris, Exserohilum, Exophiala ve Wangiella'dır. Feohifomikoz (Yunanca "phaeo" koyu renkli, esmer) klinik örneklerde maya benzeri hücreler, yalancı hifa ve hifa gibi fungal ögelerin tek başına veya birlikte bulunmasıyla karakterizedir. Feohifomikoz miçetoma ve kromoblastomikozdan farklı olarak deri ve deri altı dokularla sınırlı değildir ve daha çeşitli inflamatuvar reaksiyonlara neden olur. Kütanöz olmayan feohifomikozlar her doku ve organı tutabilir ve en fazla sinüsler, akciğer ve beyinde görülür. İnvaziv hastalığa ilaveten allerjik reaksiyonlar da sıktır, sinüzit ve akciğer hastalıklarına yol açar. Kromoblastomikoz Deri ve deri altı dokunun kronik, lokalize infeksiyonudur ve genellikle ekstremitelerde kabarık, kurutlu lezyonlar oluşturur. Birçok kahverengi pigment yapan mantar tarafından meydana getirilir. Bu etkenlerin isimlendirmesi konusunda yazarlar arasında anlaşmazlık vardır. En fazla rastlanan etkenler sıklık sırasına göre Phialophora verrucosa, Fonsecaea pedrosoi, Fonsecaea compacta, Cladosporium carrionii, Rhinocladiella aquaspersa (Ramichloridium cerophilum) şeklinde sıralanabilir. Diğer pigment oluşturan mantarlar tarafından da sporadik kromoblastomikoz olguları meydana getirilebilir. Etkenler dokuda tipik olarak kalın duvarlı, koyu kahverengi sklerotik hücreler meydana getirir. Kromoblastomikoz etkenleri toprak, odun ve bozunan bitki artıkları gibi maddelerin bulunduğu çevrede yaygın olarak bulunur. İnfeksiyon insanda genellikle derinin kesik veya kıymık batması gibi travma ile zedelenmesi sonucu mantarın girmesiyle meydana gelir. Hastalık çıplak ayakla gezilen yerlerde ve ılıman iklimlerdeki kırsal kesimlerde daha fazla görülür. İnsandan insana bulaşma olmaz. Kromoblastomikoz çocuk ve ergenlerde nadirdir. Hastalık Japonya dışında, erkeklerde kadınlardan daha sık görülür ki bu daha çok mesleki temasın önemini göstermektedir. Olguların büyük bölümü 30-50 yaş arasındadır. Hastalığın aynı çevresel etkenlere temas etmiş çocuklarda nadir görülmesi uzun bir süre sessiz kaldığı (latent) dönem olduğunu düşündürmektedir. Verrüköz veya nodüler lezyonlar sıktır ve daha çok alt ekstremitelerde yerleşir. Entomoftoramikoz Doğu ve Batı Afrika, Güney ve Orta Amerika ve Güneydoğu Asya'daki yağmur ormanlarında görülür. Ilıman iklimlerde toprak ve nemli alanlarda çürüyen bitkiler üzerinde saprofit olarak yaşayan ve rinoserebral konidyobolomikoz etkeni olan Conidiobolus coronatus (Entomophtora coronata) tarafından oluşturulur. Tüm yazarlar aynı kanıda olmasa da, araştırıcıların en çok kabul ettiği yaklaşım basidyobolomikoz etkeninin Basidiobolus ranarum olduğu ve B. meristosporus ve B. haptosporus'un bunun sinonimleri olduğudur. B. ranarum topraktan, çürüyen bitkilerden, infekte böcekleri yutmuş kurbağa ve kertenkelelerin bağırsağından soyutlanmıştır. Kuluçka süresi tam bilinmemekte, kıymık batması ve böcek ısırması ile birlikte yaraya kontaminasyon olduğunda hastalık geliştiği düşünülmektedir. Lobomikoz Lobomikozun başlaması çok yavaş ve sinsi, hastalığın seyri çok yavaştır, öyle ki 40-50 yıl sürebilir. Hastalığın kuluçka süresinin uzun olması endemik bölgede bulunma öyküsünün araştırılmasını gerekli kılar. Hastalık travmaya bağlı derideki zedelenme sonucu gelişir ki, bunlar kıymık batması ve böcek ısırmasının yanı sıra yılan sokması, kesi ve bitki keserken yaralanma sonucu gelişebilir. Etken özellikle sulak çevrelerde yaygın bulunur ki, bu muhtemelen yaşam döngüsünün önemli bir bölümünü oluşturur. Hastalık Amerika kıtasının tropikal bölgesinde yaygındır. İnfekte bireylerden etken soyutlanamamıştır ve etken olan mantar tanınamamıştır. Etken deriden girip aylar ya da yıllarca burada kalır, daha sonra deri altı dokulara geçerek genellikle 30-40 yaşlarındaki erkeklerde hastalığa yol açar. Miçetoma Miçetoma Afrika ve Amerika kıtalarının kurak, tropikal ve subtropikal bölgelerinde, özellikle çöle komşu alanlarda yaygındır. Sahra ve Arabistan çölleri hem olgu sayısının fazlalığı hem de etken mikroorganizmaların karışıklığı nedeniyle en önemli endemik bölgedir. Tropikal ve subtropikal bölgelerdeki kurak alanlarda en fazla görülen etken Madurella mycetomatis, Actinomadura madurae, Actinomadura pelletieri ve Streptomyces somaliensis'tir. Bu mikroorganizmalar Afrika ve Asya'nın büyük çöllerinde ve Güneydoğu Avrupa'da bol bulunur. Latin Amerika'nın nispeten nemli yörelerinde Nocardia brasiliensis daha sık, Madurea grisea ise daha enderdir. Romanya gibi ılıman iklimlerden de olgular bildirilmiştir. Erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Etkilenen yaş en fazla 20-50 yaş arasındadır. Etken deride zedelenme sonrası kontaminasyon sonucu girer. Odun, diken ve toprakla kirlenen yaralardan bulaşma şansı vardır. Tropikal ve subtropikal bölgelerde akasya ağacı gibi dikenli bitkiler etkenin girişini kolaylaştırır. Miçetoma etkenlerinin çoğu bitki ve toprak, canlı ve ölü bitkilerde bulunur. Pnömosistis İnfeksiyonu Eski adıyla Pneumocystis carinii yeni adıyla Pneumocystis jirovecii taksonomik yeri belli olmadığından öksüz organizma olarak adlandırılan, ancak son yıllarda ribozomal RNA'sının mantarlarda bulunan rRNA ile homolog olması nedeniyle mantar olarak kabul edilen bir etkendir. Öte yandan gelişmeler bununla da kalmamış, insanda hastalık yapan tür P. jirovecii olarak yeniden adlandırılmıştır. Etken memeli hücrelerindeki özellikleri taşır. Genel olarak dört morfolojik şekil tanımlanmıştır: Trofozoid, kist, prekist ve sporozoid (intrakistik cisimcikler). Tanısal şekil kisttir ve Giemsa, Papanikolaou ve Grocott metenamin gümüş nitrat boyalarıyla boyanır. AIDS epidemisinin erken dönemlerinde P. carinii pnömonisi (PCP)'ne ABD'deki hastaların üçte ikisinde bulunan AIDS tanımlayıcı hastalık olarak sık rastlanmaktaydı. HAART tedavisinin kullanılmaya başlanmasından sonra diğer fırsatçı infeksiyonlarda olduğu gibi PCP insidansı da 1992-1995 yılları arasında %21.5 iken, 1996-1997 yıllarında %3.4'e düştü. Buna rağmen hastalık ABD'de AIDS tanımlayıcı hastalıklar arasında en fazla görülenidir. P. jirovecii AIDS, malign hastalık sırasında kemoterapi rejimleri, immünsüpresif tedavi alanlar, organ transplantasyonu olguları ve doğmalık immünsüpresif durumlar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ağır ve öldürücü pnömoniye yol açar. Ancak infeksiyon her zaman akciğerle sınırlı olmayıp lenfatik ve hematojen yolla yayılabilir. Yaygın infeksiyon en fazla tiroid, karaciğer, kemik iliği, lenf bezi ve dalakta tutulum yapar. PCP için en önemli risk faktörü CD4 sayısının 200/mm3'ün altında olmasıdır. Ancak HAART sonrasında bu risk daha azalmış, ancak bu tedavi altında gelişen PCP tablolarında CD4 sayılarının çok daha düşük olduğu gösterilmiştir. PCP kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Bir çalışmada Afrikalı Amerikalılar'ın beyazların üçte biri sıklıkta hastalığa yakalandığı bildirilmişse de bu bulgu tekrarlanmamıştır. HIV geçiş yolu ile PCP riski farklılık göstermemektedir. Hastaların Pneumocystis ile kolonize olmaları infeksiyon riskini arttırdığı gibi taşıyıcılar etkenin bulaşında önemli rol oynamaktadır. Çocuklarda PCP HIV epidemisinin ilk yıllarında, çocuklarda 1.3 olgu/100 çocuk yılı, bebeklikten adölesan çağa kadar da 9.5 olgu/100 çocuk yılı sıklıkta görülmekteydi. Gebelikteki tarama ve vertikal geçişin önlenmesi pediatrik HIV infeksiyonunu azalttı, öte yandan HAART döneminin başlaması çocuk hastalardaki bütün fırsatçı infeksiyonlar gibi muhtemelen PCP olgularını da azalttı. Ancak HAART'nin çocuk hastalardaki sonuçları henüz net değildir. HIV infeksiyonu olan çocuklarda PCP gelişimi erişkinlerdeki kadar CD4 sayısı ile ilişkili değildir. İnsidans çocuklarda üç-altı ayda pik yapmakta, altı yaş üzerindeki çocuklarda ise CD4 sayısı önem kazanmakta ve erişkinlerdeki gibi CD4 sayısı < 200/mm3 olması profilaksi endikasyonu olarak kabul edilmektedir. Pneumocystis infeksiyonunun bulaşması da, çevresel ortamdaki kaynağı da tam olarak anlaşılamamıştır. Yıllar boyunca bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu latent infeksiyonun reaktivasyonu teorisi kabul görmüştü. Günümüzde ise çevresel kaynaklardan alınabilmesi ve insandan insana bulaştırılmasının mümkün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, infekte olmayan bireylerin etkeni asemptomatik olarak taşıyabildikleri bilinmektedir. Hayvan ve insanda hava yolu ile bulaşa ilişkin kanıtlar elde edilmiş ise de halen bu olgular için solunum izolasyonu önerilmemektedir. KAYNAKLAR Abi-Said D, Anaissie E, Uzun O, et al. The epidemiology of hematogenous candidiasis caused by different Candida species. Clin Infect Dis 1997; 24: 1122-8. Al-Asiri RH, Van Dijken PJ, Mahmood MA, et al. Isolated hepatic mucormycosis in an immunocompetent chil. Am J Gastoenterol 1996; 91: 606-7. Ammari LK, Puck JM, McGowan KL. Catheter related Fusarium solani fungemia and pulmonary infection in a patient with leukemia in remission. Clin Infect Dis 1993; 16: 148-50. Boutati EI, Anaissie EJ. Fusarium, a significant emerging pathogen in patients with hematologic malignancy: Ten years' experience in a cancer center and implications for management. Blood 1997; 90: 999-1008. Brandt ME, Hutwagner LC, Klug LA, et al. Molecular subtype distribution of Cryptococcus neoformans in four areas of the United States. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Clin Microbiol 1996; 34: 912-7. Brandt ME, Pfaller MA, Hajjeh RA, et al. Molecular subtypes and antifungal susceptibilities of serial Cryptococcus neoformans isolates in human immunodeficiency virus-associated cryptococcosis. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Infect Dis 1996; 174: 812-20. Brodsky AL, Gregg MB, Lowenstein MS, et al. Outbreak of histoplasmosis associated with the 1970 earth day activities. Am J Med 1973; 54: 333-42. Bustamente B, Campos PE. Endemic sporotrichosis. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 145-9. Calgiani G. Coccidioides immitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2746-57. Chapman S. Blastomyces dermatitidis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2733-46. Chariyalertsyak S, Sirisantana T, Supparatpinyo K, et al. Case-control study of risk factors for Penicillium marneffei infection in human immunodeficiency virus-infected patients in northern Thailand. Clin Infect Dis 1997; 24: 1080-6. Deepe GS Jr. Histoplasma capsulatum. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2718-33. Denning DW. Aspergillus species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2674-84. Denning DW. Invasive aspergillosis. Clin Infect Dis 1998; 26: 781-805. Diamond R. Cryptococcus neoformans. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2707-18. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. Epidemiology of cryptococcosis in France: A 9-year survey (1985-1993). French Cryptococcosis Study Group. Clin Infect Dis 1996; 23: 82-90. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. French Cryptococcosis Study Group. Individual and environmental factors associated with infection due to Cryptococcus neoformans serotype D. Clin Infect Dis 1996; 23: 91-6. Edwards J. Candida species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2656-74. Gartenbeg G, Bottone EJ, Keusch GT, et al. Hospital-acquired mucormycosis (Rhizopus rhizopodiformis) of skin and subcutaneus tissue: Epidemiology, mycolgyand treatment. N Engl J Med 1978; 299: 1115-7. Gerson SL, Talbot Hurwitz S, et al. Prolonged granulocytopenia: The major risk factor for invasive pulmonary aspergillosis in patients with acute leukemia. Ann Intern Med 1984; 100: 345-51. Guarro J, Gené J. Opportunistic fungal infections in human. Eur J Clin Microbiol Infect Dis 1995; 14: 741-54. Heyderman RS, Gangaidzo IT, Hakim JG, et al. Cryptococcal meningitis in human immunodeficiency virus infected patients in Harare, Zimbabwe. Clin Infect Dis 1998; 26: 284-9. Hoepelmen A. Opportunistic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2341-61. Hospenthal DR, Bennett JE. Miscellanous fungi and Prototheca. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2772-80. Jarvis WR. Epidemiology of nosocomial fungal infections, with emphasis on Candida species. Clin Infect Dis 1995; 20: 1526-30. Kanda Y, Yamamoto R, Chizuka A, et al. Prophylactic action of oral fluconazole against fungal infection in neutropenic patients. Cancer 2000; 89: 1611-25. Khoo SH, Dening DW. Invasive aspergillosis in patients with AIDS. Clin Infect Dis 1994; 19(Suppl 1): 41-8. Krcmery Jesenka Z, Spanik S, et al. Fungemia dure to Fusarium spp. in cancer patients. J Hosp Infect 1997; 36: 223-8. Levitz SM. The ecology of Cryptococcus neoformans and the epidemiology of cryptococcosis. J Infect Dis 1991; 13: 1163-9. Marr KA, Seidel K, Slavin MA, et al. Prolonged fluconazole prophylaxis is associated with persistent protection against candidiasis-related death in allogeneic bone marrow transplant recipients: Long term follow-up of a randomized, placebo controlled trial. Blood 2000; 96: 2055-61. Martino P, Raccah R, Gentile G, et al. Aspergillus colonization of the nose and pulmonary aspergillosis in neutropenic patients: A retrospective study. Haematologica 1989; 74: 263-5. Mead JH, Lupton GP, Dillavau CL, et al. Cutaneus Rhizopus infection: Occurence as a postoperative complication associated with elasticized adhesive drssing. JAMA 1979; 242: 272-4. Mitchell SJ, Gray J, Morgan MEI, et al. Nosocomial infection with Rhizopus microsporus in preterm infants: Association with wooden tongue depressors. Lancet 1996; 34: 441-3. Mitchell TG. Systemic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2363-81. Morris A, Lundgren JD, Masur H, et al. Current epidemiology of Pneumocystis pneumonia. Emerg Infect Dis 2004; 10: 1713-20. Nucci M, Akiti T, Barreiros G, et al. Nosocomial fungemia due to Exofiala jeanselmei var. jeanselmei and a Rhinocladiella species: A newly described causes of bloodstream infections. J Clin Microbiol 2001; 39: 514-8. Pappas PG, Tellez I, Nolazco D, et al. Sporotrichosis in Peru: Description of a hyperendemic area. Clin Infect Dis 2000; 30: 65-70. Pfaller MA. International surveillance of bloodstream infections due to Candida species: Frequency of occurence and in vitro susceptibilities to fluconazole, ravuconazole, and voriconazole of isolates collected from 1997 through 1999 in the SENTRY antimicrobial surveillance program. J Clin Microbiol 2001; 39: 3254-9. Richardson M. Subcutan mycoses. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2383-96. Safdar N, Maki DG. The commonality of risk factor for nosocomial colonization and infection with antimicrobial-resistant Staphylococcus aureus, Enterococcus, gram-negative bacilli, Clostridium difficile, and Candida. Ann Intern Med 2002; 136: 834-44. Selik RM, Chu SY, Ward JW. Trends in infectious diseases and cancers among persons dying of HIV infection in th United States from 1987 to 1992. Ann Intern Med 1995; 123: 933-6. Silveira F, Nucci M. Emergence of black moulds in fungal disease: Epidemiology and therapy. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 679-84. Singh N, Gayowski T, Singh J, et al. Invasive gastrointestinal zygomycosis in a liver transplant recipient: Case report and review of zygomycosis in solid organ transplant recipients. Clin Infect Dis 1995; 20: 617-20. Singh N. Trends in the epidemiology of opportunistic fungal infections: Predisposing factors and the impact of antimicrobial use practices. Clin Infect Dis 2001; 33: 1692-6. Speed BR, Dunt D. Clinical and host differences between infections with the two varieties of Cryptococcus neoformans. Clin Infect Dis 1995; 21: 28-34. Sturm AW, Grave W, Kwee WS. Disseminated Fusarium oxysporum infection in a patient with heat stroke. Lancet 1989; 1: 968. Sugar AM. Agents of mucormycosis and related species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2685-2605. Thomas CF, Limper AH. Pneumocystis pneumonia. N Engl J Med 2004; 350: 2487-98. Raad I, Hachem R. Treatment of central venous catheter-elated fungemia due to Fusarium oxysporum. Clin Infect Dis 1995; 20: 709-11. van Elden LJR, Walenkamp AME, Hoepelman AIM. Declining number of patients with cryptococcosis in the Netherlands in the era of highly active antiretroviral therapy. AIDS 2000; 14: 2787-800. Verveij PE, Voss A, Donelly JP, et al. Wooden sticks source of a pseudoepidemic of infection with Rhizopus microsporus var. rhizopodiformis among immunocompromized patients. J Clin Microbiol 1997; 35: 2422-3. Wazir JF, Ansari NA. Pneumocystis carinii infection. Arch Pathol Lab Med 2004; 128: 1023-7. YAZIŞMA ADRESİ Yrd. Doç. Dr. A. Seza İNAL Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyolojisi ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı, ADANA

http://www.biyologlar.com/firsatci-enfeksiyon-tanimini-yapiniz-ve-sik-gorulen-firsatci-fungal-enfeksiyon-etkenleri-hakkinda-kisaca-bilgi-veriniz-

DISK DIFÜZYON TESTI PROSEDÜRÜ

1. Disk difüzyon testi Rutin laboratuvarlarda antibiyotik duyarlılıgının saptanmasında en sık olarak kullanılan yöntem disk difüzyon testleridir. Ucuz ve uygulaması basit olan bu yöntem Kirby- Bauer tarafından gelistirilmistir ve bu isimlerle de anılmaktadır. Bu test, kagıt disklere emdirilen antibiyotigin, duyarlılıgı arastırılan organizmanın inoküle edildigi besiyerine difüze olması temeline dayanmaktadır. Bu amaçla; belli miktarlarda antibiyotik emdirilmis kagıt diskler, test edilecek olan mikroorganizmanın yogun bir sekilde inoküle edildigi katı besiyerlerine yerlestirilir. Diskler bir süre sonra çözünüp agara dogru difüze olurken, inoküle edilen mikroorganizma da çogalmaya baslar. Belirli bir inkübasyon süresinden sonra ilacın inhibitör konsantrasyonlarının saglandıgı diskin çevresinde üreme görülmez. Mikroorganizma ilaca ne kadar duyarlı ise, diskin etrafında olusan inhibisyon zonu o kadar genis olacaktır. Inhibisyon zonunun çapı mm seklinde ölçülerek, standart zon tablolarına göre degerlendirmeler yapılır ve mikroorganizmanın kullanılan antimikrobik ajanlara karsı duyarlılık durumu belirlenir. Bu yöntemde, incelenecek olan mikroorganizma trypticase soy buyyonda 2 saat süreyle 37°C'de inkübe edilir. Bulanıklık olustuktan sonra McFarland 0.5 (108 mikroorganizma / ml)'e göre ayarlanarak standart bir bulanıklık olusturulur (McFarland standartları, bir sıvı besiyerinde bulunan bakteri sayısını belirlemek amacıyla gelistirilmistir. McFarland'ın baryum klorür ve sülfirik asit kullanarak gelistirdigi standart bulanıklık tüpleri, sıvı bir besiyerine ekilen bakterinin miktarına esdeger bulanıklık derecelerini içerir). Bu süspansiyondan steril bir eküvyon yardımıyla alınan örnek Mueller-Hinton agar yüzeyine inoküle edilir. Takiben farklı antibiyotikleri içeren diskler steril bir pens yardımıyla agar yüzeyine yerlestirilir. Bu islem yapılırken, olusacak zonların birbiri üzerine gelmemesi için diskler arasında 22 mm, petri kenarından ise 14 mm uzaklık olmasına dikkat edilmelidir. Daha sonra besiyerleri 18-24 saat süreyle 35°C'de inkübe edilir ve olusan inhibisyon zonları ölçülür.   AMAÇ:Bu yöntemde, sık rastlanan belirli patojen bakteriler agar disk difüzyon testi prosedürüyle yarı-kantitatif in vitro duyarlılık testi için kullanılır. Bunlara Enterobacteriaceae, Staphylococcus türleri, Pseudomonas türleri, Acinetobacter türleri, Enterococcus türleri, Vibrio cholera ve modifiye prosedürler yoluyla Haemophilus influenzae, Neisseria gonorrhoeae, Streptococcus pneumoniae ve diger streptokoklar dahildir. ÖNEMI: Belirli konsantrasyonlarda antimikrobiyal ajan emdirilen, kurutulmus filtre kagıt diskleri kullanılan agar difüzyon yöntemleri 1940’larda gelistirilmistir. Bu test yönteminde degiskenligi ortadan kaldırmak veya azaltmak için, Bauer ve arkadasları, test ortamı olarak Mueller Hinton Agar’ın seçildigi standartlastırılmıs bir prosedür gelistirdiler. Daha sonra çesitli denetim daireleri ve standart olusturma kurumları, Bauer-Kirby yöntemine dayanarak standartlastırılmıs referans prosedürleri yayınlamıslardır. Bu standartlastırılmıs prosedürlerin ilk ve en çok kabul görenleri, ABD Gıda ve Ilaç Dairesi (FDA) ve Dünya Saglık Örgütünün (WHO) yayınladıgı prosedürler olmustur. Prosedür, Klinik ve Laboratuvar Standartları Kurumu (CLSI, eski adıyla NCCLS) tarafından bir konsensüs standardı olarak kabul edilmistir ve belirli aralıklarla güncellenmektedir. PROSEDÜR ILKELERI: Çok çesitli antimikrobiyal ajan içeren diskler, saf klinik izolat kültürlerinin inoküle edildigi Mueller Hinton Agar (veya H. influenzae için Haemophilus Test Ortamı Agarı, N. gonorrhoeae için zenginlestiricili GC Agar veya S. pneumoniae, - hemolitik ve viridans grubu streptokoklar için %5’lik Koyun Kanı içeren Mueller Hinton Agar) plak yüzeylerine yerlestirilir. Inkübasyon sonrasında plaklar incelenir ve diskleri çevreleyen inhibisyon zonları ölçülüp, belirlenen zon boyutlarıyla karsılastırılarak antimikrobiyal terapide kullanılmak için en uygun antimikrobiyal ajan/ajanlar tespit edilir. REAKTIFLER: Antimikrobiyal ajan içeren diskler, yüksek kalitede absorban kagıda (WHATMAN kagıdı) tam olarak belirlenen antimikrobiyal ajanın standart konsantrasyonda emdirilmesi ile hazırlanan 6-mm’lik disklerdir. Disklerin her iki tarafı da etken madde ve miktarını belirten harflerle ve rakamlarla belirgin sekilde isaretlidir. Disk performansı yalnızca disk etkinligine degil, dogru inokülum ve kontrol kültürlerinin kullanımına, islevsel olarak ön denemesi yapılmıs plakların kullanımına, uygun saklama sıcaklıgına ve diger faktörlere baglıdır. Tüm prosedürler boyunca mikrobiyolojik tehlikelere karsı uygun aseptik teknikleri ve belirlenen önlemler uygulanır. Kullanım sonrası kültürler, kapları ve diger kontamine olmus malzemeler sterilize edilir. SAKLAMA TALIMATLARI: 1. Diskler -20°C ile +8 °C’de saklanır. Laboratuvar buzdolabı sık sık açılıp kapanıyor ve uygun sıcaklık korunamıyorsa, dolaba yalnız bir hafta yetecek kadar disk konur. Bazı diskler (örnegin karbapenemler) tercihen -20 °C’de dondurularak saklanmalıdır. 2. Diskler yerlestirilmeden önce oda sıcaklıgına gelmeleri beklenir. Disklerin uygulanması tamamlandıktan sonra kartuslar buzdolabına geri konur. 3. Önce en eski diskleri kullanılır. 4. Son kullanma tarihi geçen diskleri atılır. Hafta boyunca disklerin sık sık çıkarıldıgı kartuslar ve gece laboratuvarda bırakılmıs diskler de atılmalı ya da kullanıma devam etmeden önce disklerin kabul edilebilir performans gösterip göstermedigi test edilmelidir. 5. Diskler önerilen kontrol organizmalarıyla hatalı zon boyutları olusturuyorsa prosedürün tamamı kontrol edilmelidir. Hatalı zon boyutu diskten, inokulasyondan, ortamın hazırlanmasından veya derinliginden (yaklasık 4 mm) veya diger faktörlerden kaynaklanıyor olabilir. ÖRNEKLER: Kültürler, antimikrobiyal terapiye baslanmadan önce hastalardan alınan örneklerden türetilmelidir. PROSEDÜR Saglanan Malzemeler: Antimikrobiyal duyarlılık testi diskleri Gerekli Fakat Saglanmamıs Malzemeler: Yardımcı kültür ortamı, reaktifler, kalite kontrol organizmaları ve standartlastırılmıs prosedürle disk difüzyon duyarlılık testini gerçeklestirmek için gerekli laboratuvar ekipmanı. 0,5 mL 0,048 M BaCl2’ü (%1,175 [w/v] BaCl2•2H2O) 99,5 mL 0,18 M (0,36N) H2SO4’e (%1 [v/v]) ekleyerek 0,5’lik McFarland türbidite standardını elde edilir. 1 cm’lik ısık yolu ve uygun küveti olan bir spektrofotometre kullanarak dogrulanır; 625 nm’deki absorbans 0,08 – 0,13 olmalıdır. Kullanıcı Kontrollerini Içeren Talimatlar: 1. Test ve kontrol kültürleri ile inokülum hazırlanması: a. Yalnızca saf kültür kullanılır. b. Üç ila bes benzer koloni seçilir ve inokülasyon ignesi veya öze kullanarak 4 – 5 mL’lik triptik soy broth gibi uygun bir sıvı ortamına (broth) (veya güç üreyen organizmalar için Mueller Hinton Broth) aktarılır. c. Gerekiyorsa, 0,5 McFarland’lık türbidite standardını (yaklasık olarak, 1 ila 2 x 108 CFU / mL) elde etmek için sıvı ortamdaki kültürler 35 °C’de 2-6 saat süreyle inkübe edilebilir. Alternatif olarak; gece boyunca inkübe edilen agar plagından alınan kolonileri kullanarak dogrudan bir sıvı besiyer veya tuz süspansiyonu hazırlanır. (H. influenzae ve N. gonorrhoeae için kanlı agar veya çikolata agar gibi seçici olmayan bir ortam kullanılmalıdır). Dogrudan koloni süspansiyon yöntemi, Staphylococcus türleri, S. pneumoniae ve diger streptokoklar, Haemophilus türleri ve N. gonorrhoeae için tercih edilir. d. 0,5 McFarland’lık türbidite standardına esdeger bir türbidite degeri elde etmek için gerekiyorsa seyreltilir. Seyreltim sıvısı olarak steril sıvı besiyeri veya tuz çözeltisi kullanılabilir. Alternatif olarak; inokülum fotometrik olarak standartlastırılır.Geceden kalma sıvı besiyeri kültürleri inokülum olarak kullanılmamalıdır. 2. Inokülasyon: a) 15 dakika içinde, steril bir eküvyon uygun bir sekilde ayarlanmıs inoküluma daldırılır ve fazla sıvının akması için eküvyon tüpün iç üst duvarına bastırılarak birkaç kez döndürülür. b) Mueller Hinton Agar (veya uygun baska bir agar) plagının yüzeyi, tamamı üç kez çizilerek ekim yapılır. Esit bir inokulasyon elde etmek için her çizimden sonra plak 60° döndürülür. c) Ilaç asılanmıs diskler uygulanmadan önce, varsa yüzey neminin emilmesi için kapak 3 – 5 dakikalıgına aralık bırakılabilir ama bu süre 15 dakikayı asmamalıdır. 3. Uygun diskler seçilir. 4. Diskler dispanser veya penset aracılıgıyla, aseptik önlemlere dikkat edilerek uygulanır. Diskler, merkezleri arasında en az 24 mm olacak sekilde yerlestirilir. Penisilin ve sefalosporin disklerinin petri kabı kenarından en az 10 mm uzakta olması ve merkezleri arasında en az 30 mm mesafe bulunması tercih edilir. H. influenzae, N. gonorrhoeae ve S. pneumoniae ile 150 mm’lik plak için en fazla dokuz veya 100 mm’lik plak için en fazla dört disk kullanılır. Disklerin agar üzerinde yüzeyle teması saglamak için steril bir igne veya forsepsle disklere bastırılabilir. 5. Plaklar 15 dakika içinde, agar yüzeyi yukarı bakacak sekilde 35 ± 2 °C’lik inkübatöre yerlestirilir (Staphylococcus türleri için test 35 °C’den yüksek sıcaklıklarda gerçeklestirildiginde metisiline dirençli stafilokoklar [MRS] tespit edilemez. N. gonorrhoeae ise 36 ± 1°C’de [37 °C’yi asmayın] inkübe edilmelidir). Haemophilus türleri, N. gonorrhoeae, S. pneumoniae ve diger streptokoklar %5’lik CO2 ile zenginlestirilmis atmosferde inkübe edilmelidir. 6. 16-18 saat inkübasyondan sonra plakları incelenir (N. gonorrhoeae, S.pneumoniae ve diger streptokoklar için 20-24 saat). Metisilin / nafsilin / oksasilin / vankomisine direncin tespiti amacıyla Staphylococcus türleri için ve vankomisine direncin tespiti amacıyla Enterococcus türleri için tam 24 saatlik inkübasyon önerilir. Tamamen inhibisyon görülen zonların çapları genel görsel incelemede belirtilen sekilde ölçülür. Zonlar, en yakın tam milimetre degerine kadar ölçülür. Sadece izole kolonilerin gelismesi inokülumun yetersiz oldugunu gösterir, bu durumda test tekrarlanmalıdır. Farklı ilaçlar içeren disklerin etrafındaki zonlar ilaçların etkisinin karsılastırılması amacıyla kullanılamaz. Sık görülen aerobların testi için tahmini degerleri gösteren Zon Çapı Yorumlama Tablosuna (CLSI) bakılır. 7. Önerilen kültürlerin kullanıldıgı kontrol testleri, duyarlılık testinin gerçeklestirildigi her gün veya CLSI standardına göre yeterli performans belgelenebiliyorsa her hafta yapılmalıdır. E. coli ATCC 25922, S. aureus ATCC 25923, P. aeruginosa ATCC 27853, H. influenzae ATCC 49247, H. influenzae ATCC 49766, N. gonorrhoeae ATCC 49226, S. pneumoniae ATCC 49619, E. coli ATCC 35218 (-laktamaz üreten sus), E. faecalis ATCC 29212 (gentamisin 120 μg ve streptomisin 300 μg disklerinin kalite kontrol testi için) ve Klebsiella pneumoniae ATCC 700603 (ESBL’lerin tarama ve teyit testleri için) için tipik zon boyutları tabloda verilmistir (CLSI) ve tüm prosedür için dogru performans kriterlerini göstermektedir. E. faecalis ATCC 29212 (veya 33186), yeni Mueller Hinton Agarı lotlarının düsük timin ve timidin içerigi bakımından degerlendirilmesi için de önerilir. H. influenzae ATCC 10211, Haemophilus Test Ortamı Agarının çogalmayı tesvik edici özelliklerini dogrulamak için önerilen baska bir kalite kontrol susudur.

http://www.biyologlar.com/disk-difuzyon-testi-proseduru

JAK İnhibisyonu Sayesinde Saç Çıkması Sağlandı

JAK İnhibisyonu Sayesinde Saç Çıkması Sağlandı

Kolombiya Üniversitesi’nden bilim insanları saç foliküllerinin uyku fazında kalarak, çıkmalarını engelleyen JAK enzimlerini keşfettiler. Bu enzimlerin inhibisyonu ile fare tüyünde ve insan saçında büyüme kaydedildi. Araştırma Science Advances dergisinde yayınlandı.Yrd. Doç. Dr. Angela M. Christiano ve meslektaşları fare tüyü ve insan saç folikülleri üzerinde deneyler yaparak,  Janus kinaz(JAK) ailesinden enzimlerinin doğrudan ciltte inhibe ederek, hızlı ve stabil saç büyümesi sağladıklarını keşfettiler.Araştırma sayesinde erkeklerde yaşana pek saç kaybı türünün JAK inhibitörü ilaçlar sayesinde tedavi edilebileceğini gösterdiler. İki JAK inhibitörü ise FDA(Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi ) tarafından onaylandı. Bunlardan biri ruxolitinib gibi kan hastalıklarının tedavisi için , diğeri de romatoid artrit (tofacitinib) için onaylanmıştı.  Plaque psoriasis ve alopecia areata isimli saç kaybına neden olan bu iki oto immün hastalığın tedavisinde kullanılan ilaçlar klinik testlerden geçti. Her ne kadar bulduklarımız umut vaat edici olsa da, erkek kelliğinde halen yeterli olup olmadığını gösteremedik. JAK inhibitörlerinin formülasyonlarını test etmek için daha fazla çalışma yapılarak, kafatası üzerinde saç büyümesinin tetiklenmesi gerekiyor,” diyor Dr. Christiano.Christiano ve meslektaşları alopecia areata adı verilen hastalık üzerinde çalışırken  JAK inhibitörlerinin etkisini keşfetti. Bu hastalıkla saç foliküllerine bağışıklık sistemi saldırıyor. Bilim adamları bu saldırıyı engellemek için JAK inhibitörü sinyalini kestiğinde bazı insanlarda saç büyümesi olduğunu gözlemlediler ki, bunlar sadece bu ilacın hap şeklini almıştı.Yapılan bu deneylerde farelerde deriden uygulanan ilacın , ağızdan verilenden daha fazla saç çıkardığı görüldü. Fare tüy foliküllerini yakından inceleyen araştırmacılar, JAK inhibitörlerinin hızla uykudaki folikülleri uyandırdığını gözlemledi.JAK inhibitörleriyle tedavi edilen farelerde 10 gün içinde yeni saç oluşumu gözlenirken, tedavi edilmeyen farelerde saç büyümesi gözlenmedi.Ayrıca hücre kültürü içindeki insan saçı foliküllerinde ve fare tüylerinde daha uzun tüyler gözlendi.Araştırma sayesinde dinlenme fazında bulunan saçlar iyileştirilerek, kellik problemine çözüm üretilebilir.Araştırma Referansı : 1.Harel, C. A. Higgins, J. E. Cerise, Z. Dai, J. C. Chen, R. Clynes, A. M. Christiano. Pharmacologic inhibition of JAK-STAT signaling promotes hair growth. Science Advances, 2015; 1 (9): e1500973 DOI:10.1126/sciadv.1500973http://www.gercekbilim.com

http://www.biyologlar.com/jak-inhibisyonu-sayesinde-sac-cikmasi-saglandi

Farmakogenomik ve toksikolojik testlerin geleceği.

Farmakogenomik ve toksikolojik testlerin geleceği.

Farmakogenomik, eksojen olarak uygulanan ilaçların farklı farmakokinetik ve farmakodinamik özelliklerine eşlik eden birçok gen polimorfizminin karakterizasyonunda kullanışlı bir araçtır. Bu genetik varyantlar, ilaç metabolize edici enzimler, ilaç taşıyıcıları, ilaç reseptörleri veya ilacın etkisini gösterdiği hedef bölgeler gibi önemli noktalardaki değişim aralıklarını saptama kapasitesine sahiptir. FDA’nın üreticiden kısa ürün bilgilerinde ilgili farmakogenomik göstergelerini belirtmesini talep ettiği, toksikolojik bakımdan önemli ilaçlar arasında karisoprodol, sitalopram, kodein ve risperidon gelmektedir. Bireye özgü tıp uygulamalarında, farmakogenomik testlerin ilaç tedavisi izlemiyle bir arada yürütülmesi daha düşük veya daha yüksek dozlara ve hatta farklı ilaç kullanımına ihtiyaç duyan bireylerin belirlenmesine yardımcı olacaktır.Agrawal YP, Rennert H.Clin Lab Med. 2012 Sep;32(3):509-23. doi: 10.1016/j.cll.2012.07.009. Çev: Uzm. Bio. Y.AYDIN

http://www.biyologlar.com/farmakogenomik-ve-toksikolojik-testlerin-gelecegi-

Rasyonel ilaç”tan sonra “rasyonel fitoterapi

Rasyonel ilaç”tan sonra “rasyonel fitoterapi

Fitoterapi günümüzde “ister istemez” kendisine bir yer bulmuş durumda. Bu kavramın modern tıptaki yeri, ilaç sektöründen bakışını, Abdi İbrahim ilaç firmasında görev yapan fitotarapi danışmanı Uzm. Ecz. Levent Gökgünneç aktardı.Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımıyla sağlık “sadece hastalığın ve rahatsızlıkların olmaması değil bütüncül olarak fiziksel, mental ve sosyal iyilik” anlamına geliyor. Her ne kadar bu tanım “fazla ütopik ve realistlikten uzak” eleştirilerini alsa da insanoğlu aslında gerçekten bütüncül iyiliğin peşinde. Buna şüphesiz ki zihinsel, duygusal, sosyal ve ekolojik parametreler de dahil oluyor. Bu arayış çerçevesinde insanlık tarihi kadar eski olan birçok uygulama ve yöntem günümüzde modern tıbbın “wellness” yani iyi olma arayışı uygulamalarına giriyor. 90’ların başından beri tüm dünyada artan besin takviyesi kullanımı, daha önceki nesillerden gelen geleneksel bilgilere dayalı herbalizm ve bilimsel veriler ve etkitepki mekanizmaları ışığında formüle edilen rasyonel fitoterapi ürünleri bu arayışın farklı yönlerini oluşturuyor.Bu kavramlar aslında birbirine çok yakın ve bugün iyice içiçe geçmiş vaziyette. Ancak temelde özellikle herbalizm ve rasyonel fitoterapiyi ayıran net bazı özellikler var. Herbalizmde genel olarak geleneksel bilgilere dayalı bitkisel karışımlar ve tentürler kullanılırken, rasyonel fitoterapi ürünleri standardize edilmiş bitkisel ekstrelerin özel doze edilmiş kapsül – tablet –toz – şurup gibi farmasötik formlar halinde hazırlanıyor. Hazırlanırken de bitkilerin ana etken maddelerinin kimyasal yapılarının anlaşılması ve organizma üzerindeki olası etkileri üzerine de bilimsel araştırmalar yapılıyor. Besin takviyeleri ise vitaminler, mineraller, bitkisel ekstreler, esansiyel yağ asitleri gibi farklı maddeleri içeren ürünler olarak göze çarpıyor. FDA’in tanımıyla bir ürünün besin takviyesi olarak kabul edilebilmesi için vitamin, mineral, bitki veya diğer botanik kaynaklı madde, aminoasit, beslenmede kullanılan bir besin maddesi veya bunlardan herhangi birinin metaboliti, ekstresi ya da kombinasyonunu içermesi gerekiyor. Son yıllarda ülkemizde de çok dikkat çeken ve kullanımı yaygınlaşan omega3 yağ asitleri, probiyotikler, ginseng, coenzyme Q10 gibi etken maddeler besin takviyesi yelpazesinin genişliğini gösteren birer gösterge konumunda.2007’de IMS verilerine göre global ilaç sektörünün %7,69’u kadar ciroya sahip olan besin takviyeleri global ekonomik resesyona rağmen 5 yılda beklentilerin üzerinde çıkış yaptı ve 2012 verilerine göre yıllık 100 milyar dolarlık ciroya yaklaştı. Bu, global ilaç sektörünün %12,5’una eşdeğer. Yani besin takviyeleri her geçen yıl ilaç sektörüne bir adım daha yaklaşıyor. Burada insanların sağlıklarına daha çok özen göstermeleri, çeşitli ülkelerin sağlık politikalarında koruyucu hekimlik uygulamalarına daha çok önem verilmesi gibi birçok faktör işin içine giriyor, ayrıca besin takviyesi sektörü de her yıl farklı innovatif ürünler çıkararak ilgiyi hep canlı tutmayı başarıyor.Herbalizmin sunduğu geleneksel bilgiler çok değerli olsa da (tabi ki yanlış ve tehlikeli pazarlama hamleleri ile bulandırılmadığı zaman) günümüzde bilgi akışı daha önce hiç olmadığı kadar hızlanmış durumda. 2007’de kaybettiğimiz modern filozof – düşünür – gelecek bilimci Robert Anton Wilson daha 2000’lerin başında “insanoğlunun bilgi birikimi her 18 ayda bir ikiye katlanıyor” demişti. Ona göre bilgi birikimimiz 1700’lerden 1900’lere, 19001960 arası ve 1960’lardan 1990’lara dek geçen sürede birer kat daha arttı ve özellikle internet devreye girdikten sonra her 18 ayda bir bilgi seviyemizi bir kat daha arttırabilir duruma geldik.Bu hızın modern tıp için de geçerli olduğunu görüyoruz. Modern toplumların talepleri, ihtiyaçları, arayışları hızla değişiyor. Bu hıza ayak uydurabilmek için de sürekli bilgi akışında olmak gerekiyor, hele ki sağlık gibi bir konuda 10 yıl önceki bilgiler bile artık “eski” kabul edilebiliyor. Beslenme söz konusu olduğunda da dün doğru kabul edilen beslenme alışkanlıklarının bugün yanlış olduğu veya yakın zamana dek zararlı sayılan besinlerin aslında sağlığa destek olduğu da ortaya çıkabiliyor. Bu açıdan rasyonel fitoterapi ve modern beslenme bilimi ilkelerine dayalı bir besin takviyesi sektörünün oluşması ve büyümesi ülkemiz için de büyük önem taşıyor. Bu konuda gittikçe daha fazla doktor, eczacı, diyetisyen gibi sağlık profesyonelinin çalışıyor olması ve özellikle eczacılık fakültelerinde besin takviyelerine yönelik ders programlarının oluşturulması gelecek için umut verici bir gelişmeler. Önümüzdeki dönemde de sağlığa destek olabilecek doğal ürünlerle daha fazla sağlık profesyonelinin ilgilenmesi bugün gördüğümüz bilgi kirliliğini ve yanlış  hatta sağlık için risk içeren  pazarlama şekillerini önleme açısından daha da önemli olacak.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/rasyonel-ilactan-sonra-rasyonel-toterapi

Yeni immünoterapik ilaç, akciğer kanserinde sağkalımı iki katına çıkardı

Yeni immünoterapik ilaç, akciğer kanserinde sağkalımı iki katına çıkardı

MPDL3280A isimli yeni bir ilaç ile akciğer kanserinde sağkalım olasılığının iki katına kadar artırıldığı açıklandı. Roche ilaç firması tarafından çalışmaları yapılan yeni bir immünoterapi ilacı olan MPDL3280A’nın, belirli tipte akciğer kanseri bulunan kişilerde, sağkalım olasılığını diğer tedavi yöntemlerine kıyasla iki katına çıkardığı ileri sürüldü. Araştırma sonuçları PD-L1 ekspresyonunun, tekrarlayan ve ilerlemiş küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olan kişilerin MPDL3280A’yı önemli ölçüde iyi tolere ettiğini gösterdi. Geçtiğimiz aylarda, “MPDL3280A”ya (anti PDL1), ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından “Devrim Yaratan Tedavi” sıfatı da verilmişti.Roche ilaç firması, araştırma ürünü olan anaplastik lenfoma kinaz inhibitörü (ALK) RO5424802, ilerlemiş ALK-pozitif (ALK+) küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olan ve krizotinib tedavisinin ardından hastalığı ilerleme göstermiş olan kişilerde tümörleri küçülttüğünü gösteren iki merkezi çalışmadan elde ettikleri olumlu sonuçları duyurdu. Sonuçlara göre, RO5424802 sayesinde ilerlemiş ALK+ KHDAK’li kişilerde merkezi sinir sisteminde %69’a kadar yanıt oranları sağlandı. Firma ciddi hastalıkların tedavisine yönelik ilaçların geliştirilmesi ve FDA onayıyla hastaların bu ilaçlara mümkün olduğunca çabuk erişmelerini sağlamaya yardımcı olmak amacıyla verilen “Devrim Yaratan Tedavi” ünvanlı RO5424802 için yeni ilaç başvurusunu bu çalışmalardan elde ettiği verilerle birlikte FDA’ya sunmaya hazırlanıyor.kanserUzun süren klinik çalışmaların sonucunda geliştirilen yeni bir kanser immünoterapisi ilacı olan MPDL3280A (anti-PDL1)’in, akciğer kanseri en yüksek düzeyde PD-L1 (programmed death ligand-1) eksprese eden kişilerde sağkalım olasılığını “dosetaksel kemoterapi”ye kıyasla iki katına çıkardığını gösterdi. Roche tarafından geliştirilen özel bir test ile orta, yüksek veya herhangi bir düzeyde PD-L1 ekspresyonu olan kişilerin de, sağkalımlarında artış olduğu,iyi tolere edildiği ve yan etkilerin MPDL3280A için daha önce raporlanan sonuçlarla tutarlı olduğu görüldü.Roche Sağlık Direktörü ve Global Ürün Geliştirme Başkanı Dr. Sandra Horningyapılan araştırma ile ilgili yaptığı açıklamada;“Daha önce tedavi edilmiş akciğer kanserinde MPDL3280A ile ilgili yaptığımız çalışma, kanser hastalığında eksprese edilen PD-L1 miktarı, sağkalımdaki iyileşmeyle korelasyon göstermiştir. Biyomarker olarak PD-L1’in amacı, hangi kişilerin yalnızca MPDL3280A ile genel sağkalımda iyileşme olasılığının en yüksek olduğunu ve hangi kişilerin ilaç kombinasyonu için uygun adaylar olabileceğini belirlemektir” dedi.MPDL3280A (anti-PDL1) hakkında MPDL3280A (anti-PDL1 ve RG7446 olarak da bilinir), PD-L1 olarak adlandırılan bir proteine etki etmesi için tasarlanan araştırma ürünü monoklonal bir antikordur. MPDL3280A, tümör hücrelerinde ve tümörün yayıldığı bağışıklık hücrelerinde eksprese olan PD-L1 ‘i hedeflemek üzere tasarlanmıştır ve PD-L1’in T hücreleri yüzeyindeki PD-1 ve B7.1 ile bağlanmasını önler.MPDL3280A, PD-L1’i inhibe edip, T hücrelerinin tümör hücrelerini etkili bir şekilde saptama ve bu hücrelere saldırma becerilerini onararak T hücrelerinin aktivasyonunu sağlayabilir.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/yeni-immunoterapik-ilac-akciger-kanserinde-sagkalimi-iki-katina-cikardi

<b class=red>FDA</b>, akciğer kanseri tedavisinde yeni bir ilacı onayladı: Pembrolizumab

FDA, akciğer kanseri tedavisinde yeni bir ilacı onayladı: Pembrolizumab

Akciğer kanseri tedavisinde umut veren yeni bir gelişme yaşandı. FDA immunoonkolojik bir ajanı olan Pembrolizumab isimli ilacı Küçük Hücre Dışı Akciğer Kanseri tedavisinde kullanılmak üzere onaylandığını duyurdu. Anti-PD–1 sınıfında yer alan bu yeni nesil ilacın akciğer kanseri tedavisinde önemli bir fark yaratacağını söyleyen Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi İmmünoterapötik Bölümü Direktörü ve Pembrolizumab klinik programının baş araştırmacısı Dr. Naiyer Rizvi. “Bu önemli haber, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarına yardım etmede artık yeni bir immünoterapi seçeneğine sahip olduğumuz anlamına geliyor” dedi.MSD tarafından geliştirilen ve dünyada çığır açıcı ilaçlar kategorisinde yer alan “Pembrolizumab Anti-PD–1 tedavisi” ileri evre melanom (rezeke edilemeyen ve metastatik) tedavisinden sonra platinyum içeren kemoterapi esnasında veya sonrasında hastalığında ilerleme görülen ve FDA onaylı bir testle belirlenen, tümörleri PD-L1 (programlı ölüm reseptörü–1) eksprese eden metastatik küçük hücre dışı akciğer kanseri (KHDAK) hastalarının tedavisinde de kullanılmak üzere Amerikan Gıda ve İlaç Ajansı (FDA) tarafından onaylandı. Onay süreci hakkında bilgi veren MSD Araştırma Laboratuarları Başkanı Dr. Roger M. Perlmutter, konuyla ilgili olarak şunları söyledi: “Pembrolizumab Anti-PD–1 tedavisinin küçük hücreli olmayan akciğer kanserinde de onay almış olması kendimizi immünoterapinin yararlarını kanser hastalarına ulaştırmaya derin şekilde adamış olmamızın bir sonucudur. Dünyanın dört bir yanındaki bilim insanları ve hekimlerle birlikte, bu ağır hastalıkla mücadele eden hastaların yaşam kalitelerini iyileştirmek için elimizden geleni yapıyoruz.”Columbia Üniversitesi Tıp Merkezi, New York Presbyterian Hastanesi’nde torasik onkoloji direktörü ve immünoterapötik bölümü direktörü, aynı zamanda Pembrolizumab Anti-PD–1 tedavisi akciğer kanseri klinik programının baş araştırmacısı Dr. Naiyer Rizvi ise şunları söyledi: “Bu önemli haber, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hastalarına yardım etmede artık yeni bir immünoterapi seçeneğine sahip olduğumuz anlamına geliyor. İmmün kontrol noktası inhibitörleriyle olan yanıtın sürekliliği heyecan verici ve hastalarımız için birçok yeni seçenek sunuyor. PD-L1’e eşlik eden tanının ilk kez onaylanmasıyla da, bu tedaviden fayda görmesi daha muhtemel olan hastaları da tespit edebileceğiz.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/fda-akciger-kanseri-tedavisinde-yeni-bir-ilaci-onayladi-pembrolizumab

Küba, geliştirdiği akciğer kanseri aşısının onayı için <b class=red>FDA</b>’ya başvurdu

Küba, geliştirdiği akciğer kanseri aşısının onayı için FDA’ya başvurdu

Son iki yıldır tüm dünyada adından söz ettiren ve Kübalı bilim insanları tarafından geliştirilen CimaVax EGF, isimli akciğer kanseri aşısının ilk sonuçlarına göre, hastalarda iki yıl sağ kalma oranı üç arttı. Klinik çalışmaları önemli oranda tamamlanan akciğer kanseri aşısının tüm dünyada kullanımı için Amerikan Gıda ve İlaç İdaresi’ne (FDA) başvuru süreci başlatıldı. İleri düzey çalışmaları ABD’de yapılacak akciğer kanseri aşısının test edildiği 176 hastadan alınan olumlu sonuçlar oldukça dikkat çekici. CimaVax EGF, isimli aşının başta kolon, meme kanseri ve prostat kanseri olmak üzere başka pek çok kanser türünün tedavisinde de olumlu sonuçlar verdiği belirtiliyor.Kübalı bilim insanlarının CimaVax EGF isimli ilaçla ilgili yaklaşık 25 yıldan fazla bir süredir araştırma yaptığı belirtiliyor. İmmünoterapik bir mekanizma ile çalışan ilaç doğrudan kanser hücrelerini yok etmiyor ancak epidermal growth factor (EGF) mekanizması üzerinden çalışıyor ve vücudun immün sisteminin kanser hücrelerini yok etmesine aracılık ediyor. Aşının etkinlik testi geliştirilmesi projesinde yer alarak aşıyı geliştiren Kübalı ilaç firmasının medikal müdürü Dr. Buğraer Aslan, yaptığı açıklamada, Türkiye’nin etkinlik testi geliştirilmesine ilişkin öncü rolüne dair bilgi verdi.Kanser tedavisinde bağışıklık sistemine yönelik aşı çalışmalarının 2015 yılına adeta damga vurduğunu ifade eden Aslan, “İmmunoterapötik diye isimlendirilen aşılar, kanser tedavisinde umut verici çalışmalardır. Küba’da geliştirilen ve etken maddesi ‘Racotumomab” olan aşı da bunlardan biridir. Yeni geliştirilen ilaçlar ile immunoterapinin önümüzdeki yıllarda kanser tedavisine önemli katkılar yapacağına inanıyoruz” dedi.Buğraer Aslan’ın verdiği bilgiye göre, aşının bileşenindeki antijenler sadece tümörlü hücreye saldıran antikor üretiyor. Kanserli hücrelerle de bu antikor savaşıyor.Aralarında İtalya, Fransa ve Kanada’nın da bulunduğu bağımsız bir kuruluş olan Uluslararası Değerlendirme Komitesi tarafından aşıya yönelik çalışmaların etkin şekilde devam etmesine karar verildiğini anlatan Aslan, araştırma sonuçlarının Amerikalı bilim insanlarının da dikkatini çektiğini söyledi.Dr. Aslan, “New York’ta bulunan dünyaca ünlü Roswell Park Kanser Enstitüsü ile akciğer kanseri aşısına ilişkin daha kapsamlı araştırmaları ABD’de yapmak ve hastalarda kullanmak için anlaşma yapıldı” diye konuştu.Yan etki bildirimi daha azSöz konusu aşının 2013’ten bu yana Arjantin’de ruhsatlı olarak yapıldığını aktaran Aslan, şu bilgileri verdi: “Etkinlik ile yan etkilerin incelendiği faz çalışması kapsamında aşı toplam 176 hastada uygulandı. Bunun sonucunda iki yıllık sağ kalım oranlarının üç katına çıktığı belirlendi.Sonuçlar, dünyanın sayılı onkoloji dergilerinden Clinical Cancer Research’de yayımlandı. British Medical Journal Dergisi’nde yayımlanan makalede de aşının sağ kalım oranlarına katkı sağladığı, diğer tedavilere göre yan etkisinin de daha az olduğu belirtildi.”http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/kuba-gelistirdigi-akciger-kanseri-asisinin-onayi-icin-fdaya-basvurdu

Virüslerle kanser tedavisi için ilk başarılı çalışma ve ürünü olan ilaç piyasada

Virüslerle kanser tedavisi için ilk başarılı çalışma ve ürünü olan ilaç piyasada

Prof. Dr. Chesney: Bu kanserle savaşta çok önemli bir aşama! Kanser hücrelerini istila etmek ve onları içeriden yıkmak için genetiği değiştirilmiş virüslerin kullanılması antibiyotiğin keşfi kadar önemli.JGBCC Kanser Merkezi direktörü Prof. Dr. Jason Chesney ve uluslar arası bilim insanlarındah oluşan ekip tarafından yürütülen çalışmada herpes virüsü ile tedavi edilen evre IIIb ila IV melanom hastalarında sağkalımın kayda değer oranda iyileştiği saptandı. Sonuçları, Journal of Clinical Oncology’de yayınlanan araştırmada UofL, viral immünoterapi, talimogene laherparepvec (T-VEC) uygulanan 436 hastanın dahil edildiği faz III klinik çalışmadan önemli veriler sağlandı. Çalışma kapsamında herpes simpleks-I virüsü patojenik olmayan, kanser öldürücü, immün stimule edici olacak şekilde genetik olarak değiştirildi. Değiştirilen herpes virüsü, sağlıklı hücrelere zarar vermiyor ancak lezyonlara veya tümörlere enjekte edildiğinde replikasyona uğrayarak vücudun immün sistemini kanserle savaşması için stimüle ediyor.Çalışmadan sağlanan bulguları “muhteşem” olarak tanımlayan Prof. Dr. Chesney, “Erken evrede T-VEC uygulanan hastalar, farklı bir tedavi türü verilen hastalardan yaklaşık 20 ay daha uzun yaşadı. Tedavi bazı hastaların yaşamını ise yıllarca uzattı.“ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) geçtiğimiz günlerde çalışmadan elde edilen bulgular ışığında bu ilk onkolitik virüs tedavisini onayladı. ayrıca FDA ve Avrupa İlaç Ajansı (EMA), tedavilerin ileri evre melanomlu daha fazla hastaya erişmesi için çalışmadan elde edilen bulguları ayrıca değerlendiriyor.Virüslerle kanser tedavisi için daha fazla araştırma yapılacakJournal of Clinical Oncology raporu, bu ay New England Journal of Medicine dergisinde yayınlanan bir başka çalışmadan elde edilen Prof. Dr. Chesney’in bulgularının hemen ardından geldi. Makalede, kontrol noktası inhibitörleri ipilimumab ve nivolumab kullanılarak melanoma için immünoterapi tarif ediliyor. Hücre biyolojisinde, rolleri, immün sisteme kapanmalarını ve kanser hücrelerini öldürmemelerini söylemekten sorumlu iki immün kontrol noktası proteininin etkililiğini azaltıyor.Çalışmada, iki inhibitörün enjekte edilmesiyle ileri evre melanomlu hastaların büyük bir bölümünde tümörlerin küçüldüğü gösteridi. JGBCC, dünya çapında hastaların kaydedildiği en büyük merkezlerden birisi ve burada nivolumab ile beraber uygulanan ipilimumabın, kanser immünoterapisi ile tedaviden sonra gözlenen en yüksek anti kanser etkinlik ile sonuçlandığı bulunmuştur.Prof. Dr. Chesney ve ekibi, T-VEC ile immün kontrol noktası inhibitörü ipilimumabın kombine edildiği bir tedavi rejimi oluşturarak çalışmalarının başarısını bir adım daha ileri götürüyor. Kanser immünitesini hızlandırmak için yürütülen klinik çalışma, JGBCC ve diğer merkezlerde yapılacak. Prof. Dr. Chesney, “Kanser hastalarında sağkalımı büyük ölçüde iyileştiren yeni immünoterapi sınıfları geliştirerek insan immün sistemini kanser hücrelerini temizlemek üzere nasıl aktive edeceğimizi sonunda anlıyoruz. İmmün kontrol noktası inhibitörleri ile kombinasyon halinde T-VEC’in yalnızca melanomda değil tüm kanser türlerinde kanserle ilişkil mortaliteyi azaltacağına inanıyorum ve bu yöntemleri geliştirmek için hızla ilerliyoruz.”Araştırmanın tam metnine aşağıdaki linkten linkten ulaşılabilmektedir.http://jco.ascopubs.org/content/early/2015/05/22/JCO.2014.58.3377.abstractKaynak: Talimogene Laherparepvec Improves Durable Response Rate in Patients With Advanced Melanoma. Robert H.I. Andtbacka, Howard L. Frances Collichio, Thomas Amatruda, Jason Chesney, Keith A. Delman, Lee Cranmer, Brendan Curti, Karl Lewis, Gregory A. Daniels, Yining Ye, Bin Yao, Jennifer Gansert and Robert S. Coffin. American Society of Clinical Oncology. 2015. doi: 10.1200/JCO.2014.58.3377http://www.medikalakademi.com.tr/virueslerle-kanser-tedavisi-icin-ilk-basarili-calisma-ve-ueruenue-olan-ilac-piyasada/

http://www.biyologlar.com/viruslerle-kanser-tedavisi-icin-ilk-basarili-calisma-ve-urunu-olan-ilac-piyasada

Tübitak, transgenik fare platformu geliştiriyor

Tübitak, transgenik fare platformu geliştiriyor

TÜBİTAK MAM Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü Müdür Yardımcısı Abdullah Karadağ,  Türkiye'nin ihtiyaçlarına yönelik medikal biyoteknoloji alanında ilaç, aşı, tanı sistemleri ve biyobelirteç (biyomarker) odaklı proje başvuruları yaptıklarını belirterek, enstitülerinin medikal biyoteknolojide bu 4 temel hedefle ilerlemek istediğini anlattı.Türkiye'nin biyoteknolojik ürünler alanında atılım yapmaya ihtiyacı olduğunu ifade eden Karadağ, 2023 hedefi doğrultusunda yerli ilaç ve aşı yapmak için çalıştıklarını bildirdi.Karadağ, Kalkınma Bakanlığına Medikal Biyoteknoloji Mükemmeliyet Merkezi (MediBiyo) Proje başvurusu yaptıklarını dile getirerek, burada son değerlendirme aşamasında olduklarını belirtti.Merkezde 4 ana birim olacağına işaret eden Karadağ, yeni ve biyobenzer ilaç yapma amacındaki merkezin birinci önceliğinin transgenik fare üretmek olduğunu söyledi.Karadağ, bu fareyi "biyofabrika" olarak adlandırdıklarını ifade ederek, "Bu amaçla dünyada sadece 3-4 tane transgenik fare üretilmiştir, bazı büyük şirketler 1,2-2,5 milyar dolar gibi ücretlerle bu platformları satın aldılar ve kendi yeni ilaçlarını geliştirip üretmek için kullanıyorlar. Bizim de amacımız böyle bir fare geliştirmek, onu kendi imkanlarımızla geliştirebilecek donanım ve kapasitedeyiz. Enstitümüzde daha önce transgenik fare üretilmiş, bu Türkiye'de bir ilk. Mükemmeliyet merkezinde aynı zamanda mastır hücre bankası, ilaç karakterizasyon ve preklinik analiz birimleri de olacaktır. En verimli şekilde ilaç üretmeye hazır ve tamamen optimize edilmiş bir mastır hücre bankasından alınan bir tüp hücrenin değeri 25 milyon dolar civarındadır" dedi.Monoklonal antikor tabanlı ilaçların birçok hastalığa karşı etkin kullanıldığına değinen Karadağ, bu hastalıklar arasında kanser, romatizma, crohn hastalığı, alerji, otoimmün hastalıklar, organ nakli reddi ve birçok değişik hastalık sayılabileceğini belirtti.Transgenik farelerKaradağ, transgenik farelerin antikor tabanlı ilaçlar üretmek için oluşturulduğuna dikkati çekerek, şöyle devam etti:"Farenin antikor üreten kısmı olan immunglobülin lokusu yaklaşık 3 megabaz civarında büyük bir DNA kesimini oluşturmaktadır, bunu çıkarıyoruz, yerine insan immunglobülin lokusu yerleştiriyoruz. Bu şekilde herhangi bir insan antijeni verdiğimizde bu fareler, fare antikoru değil, insan antikoru üretiyor. Bu platformlar ile üretilen ilaçlar hem klinik çalışmalarda çok daha etkin bulunmuşlardır hem de çok daha az yan etki göstermektedirler. Bu nedenle FDA, EMAE gibi uluslararası ruhsat veren kuruluşlar bu mekanizmayla üretilen ilaçlara daha çok onay vermektedirler. Biz de bu teknolojiyi ülkemizde geliştirmek istiyoruz. Bu amaçla TÜBİTAK ARDEB 1003 programına şu anda ikinci aşama değerlendirmede bulunan bir proje başvurumuz oldu."Karadağ, merkezin ikinci etabında aşı yapımıyla ilgili çalışmaların yer alacağını belirterek, kuş gribi, MERS gibi salgınlarda her ülkede büyük miktarda aşılara ihtiyaç duyulduğunu söyledi.Söz konusu aşıların dışarıdan hemen satın alınamadığına değinen Karadağ, ülkelerin kendi teknolojileri olmadığı durumlarda bu aşıların temininin hem uzun süre aldığını hem de çok pahalı olduğunu bildirdi.Mükemmeliyet merkeziKaradağ, mükemmeliyet merkezinin Türkiye açısından önemine değinerek, şöyle dedi:"Biyoteknolojik ilaç liginde önemli bir oyuncu olmak isteyen ülkemiz yeni ilaç geliştirmek için bu teknolojiye sahip olmak zorundadır. İkinci aşamasında ise bu platform kullanılarak kanser yayılımını önlemeye yönelik yeni bir biyoteknolojik ilaç geliştirilmesi hedeflenmektedir. Bu platform ile sadece ilaç değil, aynı zamanda antikor tabanlı aşı ve diğer biyoteknolojik ürünler de üretilebilecektir. Mükemmeliyet merkezinde kurulacak üçüncü birim ilaç karakterizasyon birimi olacaktır. Ülkemiz bu konuda dışarıya bağımlı olup büyük ekonomik kayıplara uğramaktadır. Son olarak preklinik analizlerin yapıldığı bir birim olacaktır. Bu birim hem in vitro hem de in vivo analizler yapılabilecek şekilde tasarlanmıştır. Sadece antikor tabanlı değil, insülin gibi protein tabanlı ilaçları da bu merkezde üreteceğiz."Karadağ, 2014 yılında Türkiye'nin biyoteknolojik ürünlere 4,7 milyar dolar ödediğini, bunların hemen hemen tamamının ithal edildiğini vurguladı.Ülkede henüz üretilmiş biyoteknolojik bir ilaç bulunmadığını, biyoteknolojik ilaçlar konusunda daha fazla gecikmeden bu ilaçların yerli olarak üretilebilmesi için verilen akademik ve endüstriyel desteklerin artırıldığına işaret etti.

http://www.biyologlar.com/tubitak-transgenik-fare-platformu-gelistiriyor

Dünya’nın En Büyük Klon Fabrikası Çin’de Üretime Geçiyor

Dünya’nın En Büyük Klon Fabrikası Çin’de Üretime Geçiyor

Arkasında Çinli bilim adamının olduğu dünyanın en büyük klonlama fabrikasının insan klonlayacak kadar gelişmiş bir teknolojiye sahip olduğu fakat, halkın tepkisinden korktukları için şimdilik fikirlerini kendilerine saklıyorlar. Boyalife Group ve ortakları tarafından kuzey Çin limanı Tianjin’de kurulan dev klon fabrikası önümüzdeki 7 aya üretime geçerek, 2020’ye kadar 1 milyon inek klonlamayı hedefliyor.Şirketin baş yöneticisi Xu Xiaochun’a göre sığırlar sadece başlangıç. Fabrika hattında yarış atları, evcil hayvanlar ve özel polis köpeklerinin klonlanması da planlanıyor. Boyalife şimdiden Güney Koreli partneri Sooam ve Çin Bilimler Akademisi ile çalışarak hastalık araştırmaları için primat klonlama kapasitesinin geliştirilmesi için çalışmalara başladı.Aslında maymunlarla insanlar arasında kısa bir biyolojik adım olmasına rağmen,  potansiyel olarak moral ve etik çelişkileri arttırdığı söyleniyor. “Teknoloji şimdiden hazır. Eğer buna izin verilirse Boyalife başka bir firmanın bu işi daha iyi yapabileceğini düşünmüyorum,” diyor Xu Xiaochun.Yine de firma insan klonlamada çok da istekli değil, çünkü muhtemel yan etkilerden dolayı çekinceleri var.Fakat sosyal değerler gün geçtikçe değişiyor diyerek, homoseksüelliğe ilişkin bakışların değiştiğini ve insanlar üreme için farklı seçenekleri olabileceğini belirtiyor.“Maalesef bugün çocuk sahibi olmanın tek yolu yarısı anneden,yarısı babadan geldiği yöntemlerdir. Belki gelecek bir yerine, seçeneğiniz olacaktır. Ya da gelecekte %100 baba ya da % 100 anneden gelen genler kullanılabilir. Bu seçime bağlı kalacaktır,” diyor Xu Xiaochun.Xu Xiaochun 44 yaşında , Kanada ve ABD’de üniversiteye gitti ve ABD ilaç devi Pfizer için ilaç geliştirmede çalıştı.Klon Köpek SnuppyBiyoçeşitlilik açısından klonlama ele alınırsa, Tianjin tesisi 5 milyon civarında sıvı azotta dondurulmuş hücre korunabiliyor. Buna dünyada soyu tükenmekte olan türler de dahil. Boyalife’ın Güney Koreli partneri Sooam şimdiden Sibirya’da bulunan tüylü mamutları hayata geçirmek için hücre klonlama üzerina çalışıyor. Mamutların neslinin  3700 yıl önce tükendiği düşünülüyor.Sooam kullanıcılara 100,000 dolara ölü köpeklerini yeniden yaratmayı da sağlayabilir.Sooam kurucusu Hwang Woo-Suk ülkesinde kahraman gibi anılmaktaydı, ta ki on yıl öncesinde dünyaya ilk insan embriyosunu klonlayacağını duyurduğundan beri . Hwang 2005’de Snuppy adından dünyanın ilk klon köpeğini yarattığında, üniversitedeki statüsünü kaybetti, iki büyük makalesi geri çekildi ve biyoetik ihlali nedeniyle araştırma fonları kesildi.Bu yılın başında Güney Kore gazetesi Dong-A Ilbo firmasının Çin’de bir firmayla işbirliği yapmak istediğini, çünkü kore biyoetik kanunun insan yumurta hücrelerinin kullanımını yasaklıyor.Tuhaf Deneyler Xu dünyanın ilk klon sığır eti tedarikçisi olmayı hedefleyerek, genetik açıdan süper sığırcılığı hedefliyor. Kasaplara daha az kesimle daha çok üretim hedeflediğini, Çin’in orta kesiminin ihtiyaçlarını karşılayacağını belirtiyor.GDO’ya kıyasla klonlama daha farklı  ama genetik değişim uygulanan hayvanlarda ürünün saflığı arttırılabilir.“Süpermarketteki her şey parlak, aynı ambalajlar içinde iyi görünüyor. Fakat hayvanlar için aynısını yapamamaktaydık. Fakat klon fabrikası ise bunu nasıl yapabileceğimizi seçeceğiz.“Bunun bir gıda olduğunu unutmamalıyız. Biz bunu eş, stabil ve yüksek kaliteli üretmek istiyoruz,” diyor Xu.ABD’de FDA tarafından klon sığır etinin insan tüketimine uygun olup olmadığına dair itilaflar olsa da, Avrupa parlimentosunda klon etlerin ve üretimlerin besin zincirine katılması için destek var. İngiltere’de ise Gıda ve Tarım Organizasyonu bu konuyu halen gözden geçiriyor.“Bu konuda yapılacak regülasyonlar oldukça sıkı olması gerektiği belirtiliyor. Ayrıca klonlama engellenirse, kara borsaya düşmesinin de muhtemel olduğu belirtiliyor.Gelecekte bizi tuhaf canlılar bekliyor olabilir…Kaynak : phys.orghttp://www.gercekbilim.com/cin-insan-klonlama-fabrikasi/

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-buyuk-klon-fabrikasi-cinde-uretime-geciyor

Güçlü Antibiyotik Yapmanın Yeni Yolu

Güçlü Antibiyotik Yapmanın Yeni Yolu

İlk bakışta yalnızca ilaç firmalarını ilgilendiren bir gelişme gibi görünse de, güçlü ve etkili antibiyotikler üretmeye yarayacak her kolaylığın veya yeni yöntemin keşfi,

http://www.biyologlar.com/guclu-antibiyotik-yapmanin-yeni-yolu

İlaç yüklü nano ‘kabarcıklar’ karaciğer kanseri tedavisinde çok etkili olabilir

İlaç yüklü nano ‘kabarcıklar’ karaciğer kanseri tedavisinde çok etkili olabilir

FDA onaylı anti-kanser bileşiğin spesifik olarak karaciğer kanseri tümörlerini hedeflemesini sağlayan yeni bir konumlandırma yönteminin tedavide oldukça iyi sonuçlar verdiği açıklandı.

http://www.biyologlar.com/ilac-yuklu-nano-kabarciklar-karaciger-kanseri-tedavisinde-cok-etkili-olabilir

Sıcakta Kalan Pet Şişelerdeki Suyu İçmeyin !

Sıcakta Kalan Pet Şişelerdeki Suyu İçmeyin !

Florida Üniversitesi’nde yapılan bir çalışmada ,uzun süre sıcakta bırakılan plastik pet şişelerin, antimon ve bisfenol A yani BPA salımladığını gösterdi.

http://www.biyologlar.com/sicakta-kalan-pet-siselerdeki-suyu-icmeyin-

Beyin Tümörlerinde umut veren yeni tedavi

Beyin Tümörlerinde umut veren yeni tedavi

Glioblastomalar beyin kanserleri içerisinde en ölümcül olan kanser türüdür. Kemoterapi ve radyasyon tedavisi sonrasında tümörler yeniden oluştuğunda, tedavi seçenekleri sınırlıdır ve hastaların aylarla ifade edilen bir yaşam süreleri kalır.

http://www.biyologlar.com/beyin-tumorlerinde-umut-veren-yeni-tedavi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0