Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 30 kayıt bulundu.

Biyodizelin Çevresel Etkileri

Biyodizel kullanımında CO emisyonu %50, partikül madde %30 azalmaktadır. Biyodizel kullanımıyla asit yağmurlarının ana nedeni olan egzoz emisyonundaki SO ve sülfatlar tamamen ortadan kalkmaktadır. Yine insan sağlığı üzerine önemli bir tehdit olan aldehit bileşikleri petrodizele göre %30, yerleşim alanları üzerinde duman oluşumuna neden olan hidrokarbon emisyonları %95 azalmaktadır. Yine aromatik bileşenlerin egzoz emisyonları (PAH, NPAH) azalmaktadır. Biyodizelin petrodizele göre gen mutasyonu üzerindeki etkisi önemli oranda azdır. Biyodizel biyolojik olarak bozunabilir. Biyodizeli oluşturan C16 – C18 metil esterleri doğada hızla parçalanıp bozunur. Biyodizelin suya karışması halinde 28 günde %95 tamamen bozunurken, petrodizelin yalnızca %40’ı bozunabilmekte kalan % 60 ı ise yıllarca bozunmamaktadır. Biyodizelin olumsuz bir toksik özelliği bulunmamaktadır. Ağızdan alındığında sofra tuzu Biyodizelden 10 kat daha yüksek öldürücü etkiye sahiptir. İnsanlar üzerinde yapılan elle temas testleri Biyodizelin ciltte %4’lük sabun çözeltisinden daha az toksik etkisi olduğunu göstermiştir. Biyodizelin sudaki canlılara karşıda herhangi bir toksik etkisi bulunmamaktadır. Buna karşılık 1 litre ham petrol 1 Milyon Litre suya toksik etkide bulunur.

http://www.biyologlar.com/biyodizelin-cevresel-etkileri

Dünya 4 derece ısınsa yaşam nereye gider

Dünyamızın 4 derece ısınması durumunda – ki içinde bulunduğumuz yüzyılda çok büyük bir olasılık- insan türü hayatta kalmak için çok büyük bir savaş verecek. Su baskınları, kuraklık, açlık, susuzluk nedeniyle dünyanın büyük bir kısmı yaşanamaz hale gelirken, Kanada, Sibirya, Grönland ve Antarktika`nın batı kıyıları gibi çok az bölge, insan türünün yaşamını sürdürebilmesine izin verecek. En fazla bir milyon kişinin barınabileceği bu dünyada, enerji ve gıda üretimi de zor koşullarda sürdürülecek. Böyle karamsar bir senaryonun yaşanmaması için tek umut, var olan ulusal sınırların ortadan kalkması ve yepyeni bir dünya düzeninin kurulması. Timsahlar, İngiltere sahillerinde kol gezerken, Saygon, New Orleans, Venedik ve Mumbai gibi kentler sular altında kalacak. İnsan türünün %90`ı yok olacak. Bu bir film senaryosu değil; içinde bulunduğumuz yüzyılda dünyanın dört derece ısınması durumunda ortaya böyle bir tablonun çıkması çok büyük bir olasılık. Açıkça kimse böyle bir geleceğe sahip olmak istemese de, bugünkü göstergeler daha farklı bir geleceğin mümkün olmadığını gösteriyor. Sera gazı emisyonlarını azaltma girişimlerinin sonuçsuz kalması veya gezegenin iklim geribesleme mekanizmalarının ısınmayı hızlandırma olasılıkları, bilim insanları ve ekonomistlerin yalnızca bu dünyanın geleceğinden değil, giderek artan insan popülasyonunun sürdürülebilirliğinden de kaygı duymalarına yol açıyor. Bugünkü insan sayısının hayatta kalabilmesi için dünyada köklü bir düzen değişikliğine ihtiyaç olduğunu düşünüyorlar. Bu arada iyi haber, insan türünün yok olma olasılığının çok düşük olması. İnsan türünün, sayıları birkaç yüz bine düşse bile yeryüzünden silinmesi çok zor. Fakat yaklaşık 7 milyarı bulan bugünkü nüfusu devam ettirmek gerçekten çok ciddi bir planlama yapılması gerekiyor. `DÖRT DERECELİK ISINMA NEDİR Kİ` DEMEYİN! Dört derecelik bir ısınma, ilk bakışta çok fazla değilmiş gibi görünüyor. Bu, gece-gündüz sıcaklık farkından bile az. Öyle ki bu kadarcık bir ısınmanın keyifli bile olabileceğini düşünebilirsiniz. Böylece kuzeyin soğuk ve karanlık kentlerinden Akdeniz`in sıcak ve güneşli sahillerine taşınmaya gerek kalmaz. Ancak tüm gezegenin ortalama 4 santigrat derece ısınması, çok farklıdır ve bu farklılık insanoğlunun felaketine yol açabilir. Bu ısınma 18.yüzyıldan başlayan insan faaliyetlerinin bedelidir. `Yeni Jeolojik Çağ` olarak tanımlanan bu döneme bazı bilim insanları (Başta Almanya, Mainz`deki Max Planck Enstitüsü`nden Nobel ödüllü atmosfer kimyası uzmanı Paul Crutzen) `Antroposen` adını veriyor. Sıcaklıkta dört derecelik artışın meydana gelmesi de çok zor değildir. 2007 yılında İklim Değişikliği Üzerine Hükümetlerarası Panel`in (IPCC- Intergovernmental Panel on Climate Change) yayımladığı bir rapor, içinde bulunduğumuz yüzyılda 2 ile 6.4 derecelik bir ısınmayı öngörüyor. IPCC`nin eski başkanı Bob Watson`a göre dünya dört derecelik ısınma olasılığına karşı önlemleri şimdiden almalı. ISINMA KAÇINILMAZ Daha sıcak bir dünya ile nasıl başa çıkacağız? Bu konuda en önemli faktör, bu aşamaya gelmeye ne kadar süremizin kaldığı ile ilgilidir. Dört derecelik artışın ne zaman başlayacağı ise atmosfere ne kadar sera gazı pompaladığımıza değil, dünyanın ikliminin bu gazlara ne kadar duyarlı olduğuna bağlıdır. Ayrıca bu, iklim geribesleme mekanizmasının ısınmayı hızlandırdığı `geri dönüşü olmayan noktaya` erişip erişmediğimiz ile de ilgilidir. Modeller dünyanın dört derecede `pişmesi`nin 2100 yılında gerçekleşeceğini gösterse de bazı bilim adamları bu noktaya 2050 yılında erişebileceğimizi öngörüyor. Bu aşamaya geldiğimizde bilim insanları Dünya`da yaşamın kâbusa dönüşmesinden korkuyor. İngiltere`deki Exeter Üniversitesi`nden iklim sistemlerinin dinamiği konusundaki çalışmalarıyla tanınan Peter Cox, görüşlerini şöyle dile getiriyor: `İklim bilimciler başlıca iki gruba ayrılır: Biri, sera gazı emisyonunu vakit geçirmeden kesmemiz ve yüksek küresel sıcaklıkları aklımızdan çıkartmamız gerektiğini söyleyen ihtiyatlı bilim insanları. Diğeri ise, ne yaparsak yapalım felaketin kaçınılmaz olduğuna inanan ve her şeyi bırakıp yüksek tepelere kaçmamız gerektiğini söyleyen karamsarlar. Ben orta noktadayım. Değişiklikler kaçınılmaz ve bizler adımlarımızı bu değişikliklere göre atmalıyız.` SICAK BİR GELECEK NELERE GEBE? Şu anda hayatta olan insanların bu felaketi yaşayabileceği olasılığını aklımızdan çıkartmadan, mümkün olan en az kayıp ile hayatta nasıl kalabileceğimizi düşünmemiz gerekiyor. Böyle bir gelecek bize nelere mal olacak? Dünya buna benzer bir sıcaklık artışını son olarak 55 milyon yıl önce Paleosen-Eosen Termal Maksimum olayında yaşamıştı. O dönemde suçlunun `klatrat`lar (iki kimyasal cismin kristalsel birleşmesi; bu birleşmede cisimlerden birinin molekülleri, diğer cismin moleküllerinin oluşturduğu kristal örgüdeki atom boşluklarına yerleşir-kimyasal olarak kafeslenmiş ve donmuş metanın bulunduğu geniş topraklar) olduğu düşünülüyor. Metanın derin deniz dibinden serbest kalıp, atmosfere püskürerek 5 gigaton karbon oluşturduğu tahmin ediliyor. Zaten sıcak olan gezegen 5 veya 6 derece ısınınca, buzlardan arınmış olan kutup bölgelerinde tropik ormanlar yetişmiş ve okyanus suları o kadar asidik hale gelmiş ki deniz canlıları kütlesel olarak ortadan kalkmış. Deniz seviyesi bugüne göre 100 metre yükselmiş ve güney Afrika`dan Avrupa`ya kadar olan bölge tümüyle çölleşmiş. Deniz seviyesinin yükselmesi kıyılarda suların iki metre yükselmesine yol açabilir. Öyle ki eğer Grönland buzul tabakası ve Antarktika`nın bir kısmı erirse bu yükselme daha da fazla olabilir. New York`ta NASA`nın Goddard Uzay Çalışmaları Enstitüsü`nden iklim bilimcisi James Hansen, su seviyesindeki yükselme konusunda şunları söylüyor: `Batı Antarktika`daki buzul tabakalarının bu yüzyıldaki ısınma karşısında direneceğini hiç sanmıyorum. Bu da deniz seviyesindeki yükselmenin en az 1 veya 2 metre arasında olacağı anlamına geliyor. CO2 yoğunluğunun 550 ppm (parts per million) seviyesine (bugün yoğunluk 385 ppm seviyesinde) yükselmesi ise kıyamete yol açacak. Bu da deniz seviyesinin 80 m veya daha fazla yükselmesi demek oluyor.` HANGİ BÖLGELER ETKİLENECEK? Dünya yüzeyinin yarısı 30 ve -30 derece enlemleri arasında tropik bölgelerde yer alıyor ve burası özellikle iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgeler. Örneğin Hindistan, Bangladeş ve Pakistan daha şiddetli muson yağmurlarına maruz kalacak. Bu da bu bölgelerin şimdi olduğundan daha yıkıcı su baskınlarına hedef olacağı anlamına geliyor. Yine de toprak daha da sıcak olacağı için bu su daha çabuk buharlaşacak. Sonuçta Asya büyük bir kuraklığa teslim olacak. Bangladeş`in topraklarının üçte birini kaybedeceği düşünülüyor. Afrika musonlarının, daha az bilinmesine karşın, daha da yoğun olması bekleniyor. Bu da Sahel Bölgesi`nin –Sahra Çölü`nün güneyinde kıtayı bir ucundan diğerine bölen kuşak- yeşillenmesine yol açabilir. Ancak diğer modellere göre Afrika`daki kuraklık daha da kötüleşecek. İçme suyu sıkıntısı dünyanın her yerinde hissedilecek. Çin`de, güney-batı ABD`de, Orta Amerika`da, Güney Amerika`nın büyük bir kısmında ve Avustralya`da daha sıcak havalar, toprağın nemini buharlaştıracak ve kuraklık başlayacak. Dünya`da bugün var olan çöller daha da genişleyecek. Öyle ki Sahra çölü Orta Avrupa`ya kadar ilerleyecek. Buzulların erimesi, Tuna`dan Ren`e, Avrupa nehirlerinin kurumasına neden olacak. Benzer etkiler Peru`daki And Dağları, Himalayalar, Karakurum Dağları`nda da hissedilecek. Dolayısıyla Afganistan, Pakistan, Çin, Butan, Hindistan ve Vietnam susuz kalacak. KARAMSAR BAKIŞ `Yeterli su garantisine yalnızca yüksek enlemlere çıktıkça sahip olabileceğiz` diye konuşan NASA`da görevli James Lovelock, `Bu bölgede her şey çıldırmış gibi gelişecek. İşte yaşam yalnızca burada barınacak. Dünya`nın geriye kalanı birkaç vahanın bulunduğu koskoca bir çöl olacak` diyor. `Gaia Kuramı`nın kurucusu olan Lovelock, bu kuramıyla Dünya`yı kendi varlığını koruyabilen ve düzene sokan bir organizma olarak değerlendiriyor. Bu durumda gezegenin yalnızca bir kısmında insanlar yaşayabilecekse bu kadar geniş bir popülasyon nereye sıkışacak? Lovelock gibi bilim insanları bu konuda çok da iyimser değiller: `İnsanlar çok güç bir durumda ve önlerindeki bu zorlu evreyi aşabilecek kadar da akıllı olduklarını sanmıyorum. Tür olarak varlıklarını sürdürecekler ama çok fire verecekler` diye konuşan Lovelock, `Bu yüzyılın sonunda sağ kalan insanların sayısı bir milyarı geçmeyebilir` diyor. İYİMSER BAKIŞ Almanya`daki Potsdam İklim Değişikliği Araştırmaları Enstitüsü`nden John Schellnhuber gelecekle ilgili daha iyimser görüşlere sahip. Dört derecelik bir ısınmanın çok büyük bir etkisi olacağını kabul ediyor ama insanoğlunun bu felaketin üstesinden geleceğine de inanıyor. Hayatta kalabilmek için insanların radikal değişiklikler yapması gerekiyor. Schellnhuber topluma jeopolitik açıdan değil, kaynak dağılımı açısından bakılmasının daha doğru olduğunu söylüyor. `Her ülkenin yiyecek, su ve enerji bakımından kendi kendine yetmesi gerektiğine inanmak gibi bir yanılgı içindeyiz` diye konuşan Cox, `Dünyayı daha farklı ve taze bir bakış açısıyla değerlendirmemiz gerekiyor. Başka bir deyişle, kaynakların nerede bulunduğuna bakıp, popülasyonu, yiyecekleri ve enerjiyi, planlamamız gerekiyor. Eğer uzaylılar Dünyamıza inse, Pakistan ve Mısır gibi dünyanın en kurak bölgelerinde pirinç gibi çok fazla su isteyen bitkilerin yetiştirilmesini delilik olarak nitelendirebilir` diyor. POLİTİKAYI DEVRE DIŞI BIRAKMAK Doğal kaynaklar üzerindeki çatışmaların, iklim değişiklikleri ile birlikte artması kaçınılmaz. Kaldı ki dünya liderlerinin siyaseti bir kenara bırakarak, kendi serbest iradeleriyle sahip oldukları yetkilerden vazgeçeceklerini düşünmek bile hayaldir. `İnsanoğlunun tek şansı siyasi engellerin üstesinden gelmektir` diye konuşan Mikronezya`da sular altında kalmak üzere olan ada devleti Kiribati`nin Devlet Başkanı Anote Tong, `Bizim için artık çok geç. Halkımızı yavaş yavaş Avustralya ve Yeni Zelanda`ya taşıyoruz. Dünyanın diğer bölgelerinin de benzer bir akıbete maruz kalmasını engellemek için ulusal sınırları ortadan kaldırmak gibi sert tedbirler almalıyız` diyor. Cox da aynı fikirde: `Hayatta kalmamızın önündeki tek engel ulusal sınırlar ise bu konuda gerekli adımları atmalıyız. Hayatta kalmamız her şeyden önemli.` İklim madellerinin çoğu gezegenin kuzey ve güney uçlarının daha fazla yağış alacağını öngörüyor. Kuzey yarıkürede Kanada, Sibirya, İskandinavya ve Grönland`ın buzullardan temizlenen kısımları, güney yarıkürede ise Patagonya, Tasmanya, Avustralya`nın ve Yeni Zelanda`nın kuzeyi, Antarktika`nın buzullardan arınmış batı kıyıları insan yaşamına uygun görünüyor. Bir insana gerekli olan yerleşim alanının 20 metre kare olduğunu varsayarsak, 9 milyar insana 18.000 kilometre kare genişliğinde bir alan gerekir. Kanada`nın tek başına 9.1 milyon kilometre kare olduğuna göre ve Alaska, Rusya ve İskandinavya gibi yüksek enlem ülkeleriyle birleştirildiğinde, herkesin yerleşmesine yetecek miktarda toprak bulunduğu sonucu çıkıyor. Suya erişimi olan bu değerli topraklarda yiyecek üretmek mümkün olabilecek. Dolayısıyla insanlar, yüksekte kalan bu bölgelerde kalabalık kentlerde yaşayabilecek. Ne var ki bu kadar sıkışık ortamlarda yaşam sürdürmek beraberinde birçok sorunu da getirecek. Örneğin salgın hastalıklar kolayca yayılabilecek ve kitlesel ölümlere yol açabilecek. VEJETARYEN BİR DÜNYA İnsanların yeni bir yaşam kurduğu bu bölgelerde büyük bir olasılıkla vejetaryen bir dünya kurulacak. Isınma ve asitlenmeye bağlı olarak denizlerde balık kalmayacak. Kümes hayvanı yetiştiriciliği yalnızca çiftliklerden arta kalan bölgelerde görülecek. Hayvancılık da otlak azlığına bağlı olarak yalnızca keçi gibi çöl bitkileriyle beslenen hayvanlarla sınırlı tutulacak. Et azlığı sentetik etlerin üretimini artıracak. Yosun temel gıda maddeleri arasına girecek. Bataklık ve sulak arazilerde tarım yapılması sağlanacak. ENERJİ ÜRETİMİNDE DARBOĞAZLAR Yeni kentlere enerji sağlamak için de yaratıcı fikirler yaşama geçirilecek. Afrika, Ortadoğu ve Güney ABD`yi kapsayacak şekilde geniş bir kuşak, güneş enerjisi üretim tesislerine ayrılacak. Yüksek-voltaj doğru akım nakil hatları bu enerjiyi kentlere taşıyacak veya bu enerji hidrojen olarak depolandıktan sonra nakledilecek. Eğer güneş enerjisi üretim tesisleri Ürdün, Fas ve Libya`da 2010 yılında devreye girerse, 2020 yılında toplam enerji sevkiyatı yılda 55 teravat saate çıkabilir. Bu da 35 milyon insanın evde kullanacağı elektrik gereksiniminin karşılanacağı anlamına geliyor. 9 milyara çıkacak olan dünya nüfusunun enerji talebini karşılamaktan çok uzak olan bu miktarın arttırılması için güneş enerjisi üretim tesislerinin geniş bir alana yayılması gerekiyor. Nükleer, rüzgâr, hidro-enerji, jeotermal ve açık deniz rüzgâr jeneratörleri de devreye girerek, enerji arzına katkıda bulunacak. ESKİ, YEŞİL DÜNYA UMUDU Toprak, enerji, yiyecek ve suyu planlı bir şekilde kullandığımız takdirde insan popülasyonunun hayatta kalma şansı artar. Ancak buna yaşamak denirse... Bir kere Dünya`daki biyolojik çeşitlilik azalacak, çünkü pek çok organizma yüksek sıcaklığa, susuzluğa, ekosistemlerinin yok olmasına dayanamayacak veya aç insanlar tarafından avlanacaklardır. Schellnhuber, koşulların bu kadar elverişsiz olduğu bir dünyada insanların eski yeşil dünyalarını geri getirmek için ellerinden geleni yapacaklarına inanıyor: `İnsan türünün hayatta kalması CO2 düzeyini 280 ppm`ye çekmesine bağlıdır. Artan sıcaklık yüzünden ormanları yeniden oluşturamazsak da bazı bölgelerde yeni ağaçlar yetiştirebiliriz. Böylece az sayıda ağaç, yerel iklimi değiştirerek yağmur miktarını arttırmaya yetebilir. Bu da ormanların gelişmesi için uygun zemini yaratır.` GERİ DÖNÜŞÜ OLMAYAN NOKTA Dört derece ısınmış bir dünya ile ilgili en korkutucu senaryo bugünkü dünyamızın koşullarına bir daha sahip olamayacak noktaya gelmemizdir. Daha da kötüsü pek çok model, dört derecelik sıcaklık artışının bir kere meydana geldikten sonra durdurulamayacak hale geleceğini öngörüyor. Daha da sıcak bir dünyada bilim insanları insan türünün akıbeti hakkında hiç de olumlu şeyler düşünülmüyor. Crutzen iyimser olmaya çalıştıklarını ancak bugünkü verilerin buna izin vermediğini söylüyor: `Gelecek hakkında iyimser düşünmek için karbon emisyonunu 2015 yılına kadar %70 oranında düşürmemiz gerekir. Oysa biz ne yapıyoruz? Karbon emisyonunu her yıl %3 oranında arttırıyoruz.` Derleyen: Reyhan Oksay (Cumhuriyet Dergi)

http://www.biyologlar.com/dunya-4-derece-isinsa-yasam-nereye-gider

Hava kirletici emisyonlar

İnsanlara ve diğer canlı organizmalara zarar veren veya doğal çevrenin zarar görmesine neden olan kimyasalların veya biyolojik maddelerin atmosfere atılması anlamına gelen ‘hava kirliliği’ne sebep olan kirleticiler ve kaynakları ile, emisyon verilerinin ölçümü ve raporlaması konusunda sizlere ışık tutmayı hedefleyen çalışmamızı incelemelerinize sunuyoruz. EMİSYON NEDİR? NELERDEN KAYNAKLANIR? Emisyon, havaya bırakılan veya çeşitli kaynaklardan yayımı yapılan gaz ve parçacıkları tanımlamak üzere kullanılan terimdir. Hava kirliliği, insanlara ve diğer canlı organizmalara zarar, rahatsızlık veren veya doğal çevrenin zarar görmesine neden olan kimyasalların, parçacıklı maddelerin veya biyolojik maddelerin atmosfere atılmasıdır. Atmosfer Yerküre üzerindeki yaşamı desteklemede esas olan, karmaşık ve dinamik, gaz haldeki doğal sistemdir. Hava kirliğinden ötürü Stratosferdeki ozon tabakası incelmesi, uzun bir süredir, insan sağlığı açısından olduğu kadar Yerküre’deki ekosistemler üzerinde de ciddi bir tehdit olarak kabul edilmektedir. KİRLETİCİLER Hava kirleticiler, havada bulunan insanlara ve çevreye zarar verebilen maddeler olarak bilinmektedir. Kirleticiler katı parçacıklar, sıvı damlacıklar veya gaz şeklinde olabilir. Bunlara ilaveten doğal veya insan yapımı olabilirler. Kirleticiler birincil ve ikincil kirleticiler olarak sınıflandırılabilir. Genellikle birincil kirleticiler bir volkanik patlama sonucu yayılan kül, bir taşıtın egzozundan çıkan karbon monoksit veya fabrikalardan açığa çıkan sülfür dioksit gibi bir prosesten doğrudan bir şekilde yayımı yapılan maddelerdir. İkincil kirleticilerin yayımı doğrudan gerçekleşmez. Daha çok birincil kirleticiler havada reaksiyona veya etkileşime girdiklerinde oluşurlar. İkincil kirleticilere önemli bir örnek yer seviyesi ozonudur; bu, fotokimyasal sis oluşturan birçok ikincil kirleticiden birisidir. Bazı kirleticilerin hem birincil hem ikincil kirletici olabileceği de dikkate alınmalıdır: bunların doğrudan yayımı gerçekleştiği gibi birincil kirleticiler vasıtasıyla da oluşabilirler. Harvard Kamu Sağlığı Okulu’nda yürütülen Çevre Bilimi Mühendislik Programına göre, Amerika Birleşik Devletleri’nde ölümlerin %4’ü hava kirliliğine atfedilebilir. İnsan etkinlikleri sonucu üretilen, majör birincil kirleticiler aşağıdakileri kapsamaktadır: • Sülfür oksitler (SOx) – özellikle SO2 formülüne sahip sülfür dioksit. SO2 volkanlarda ve çeşitli endüstriyel prosesler sonucu üretilir. Kömür ve petrol çoğunlukla sülfür bileşikleri içerdiği için bunların yakılması sülfür dioksit üretilmesine neden olur. NO2 gibi bir katalizörün varlığında genellikle SO2’nin yeniden oksitlenmesi sonucu H2SO4, dolayısıyla asit yağmurları oluşmaktadır. [2] Bu yakıtların enerji kaynağı olarak kullanılmasının yarattığı çevresel etkiler konusundaki endişelerin nedenlerinden birisi budur. • Nitrojen oksitler (NOx) – özellikle nitrojen dioksit, yüksek sıcaklıkta yanma reaksiyonları sonucu açığa çıkar. Şehirlerin üzerinde ince kahverengi bir sis kubbesi veya rüzgar yönünde bir duman sütunu gibi görülebilir. Nitrojen dioksit, NO2 formülüne sahip kimyasal bir bileşiktir. Birçok nitrojen oksitten bir tanesidir. Bu kırmızımsı kahverengi, zehirli gazın keskin ve yakıcı karakteristik bir kokusu vardır. NO2 en önemli hava kirleticilerden birisidir. • Karbon monoksit – renksiz, kokusuz, rahatsızlık vermeyen ancak çok zehirli bir gazdır. Doğal gaz, kömür veya odun gibi yakıtların tam yanmaması sonucu ortaya çıkan bir üründür. Taşıt egzozları, karbon monoksit oluşturan başlıca kaynaktır. • Karbon dioksit (CO2) – yanma reaksiyonu sonucu yayımlanan bir sera gazı olmakla birlikte, canlı organizmalar açısından yaşamsal niteliktedir. Atmosferde bulunan doğal bir gazdır. • Uçucu organik bileşikler – VOC’ler önemli dış ortam hava kirleticileridir. Bu alanda kendi aralarında metanlar (CH4) ve metan olmayanlar (NMVOC’ler) olarak farklı kategorilere ayrılırlar. Metan, artan küresel ısınmaya katkıda bulunan, son derece etkili bir sera gazıdır. Diğer hidrokarbon VOC’ler, ozon oluşturmak suretiyle metanın atmosferdeki ömrünü uzatan rollerinden ötürü önemli sera gazlarıdır; ancak bu etki yerel hava kalitesine bağlıdır. NMVOC’ler arasında benzen, toluen ve ksilenin kanserojen olduklarından şüphelenilmektedir ve uzun sürelerle maruz kalınması durumunda lösemiye yol açabilmektedir. 1,3-bütadien, çoğunlukla sanayi kullanımıyla ilişkili, tehlikeli diğer bir bileşiktir. • Parçacıklı madde – Parçacıklar veya alternatif söyleyişle parçacıklı madde (PM) veya ince partiküller, gazda asılı halde bulunan katı veya sıvı haldeki çok küçük parçacıklardır. Buna karşın ayresol, gaz ve parçacıkların bir arada bulunması durumunda kullanılır. Parçacıklı maddenin yayım kaynağı doğal veya insan yapımı olabilir. Bazı parçacıklar volkanlardan, toz fırtınalarından, orman veya mera yangınlarından, canlı bitkilerden veya deniz serpintilerinden doğal biçimde oluşurlar. Taşıtlarda, güç santrallerinde ve çeşitli endüstriyel proseslerde fosil yakıtların kullanılması gibi insan faaliyetleri de önemli miktarlarda ayresol üretimine yol açar. Küresel ortalamada antropojenik ayresoller (insan faaliyetleri sonucu üretilenler) şu anda, atmosferimizdeki toplam ayresol miktarının yaklaşık yüzde 10’una karşılık gelmektedir. Havanın içinde bulunan yüksek miktarda ince partiküller kalp hastalıkları, kötü ciğer fonksiyonları ve akciğer kanseri gibi sağlık problemleri ile ilişkilidir. • Kurşun, kadmiyum ve bakır gibi toksik metaller. • Kloroflorokarbonlar (CFCs) – bunların emisyonu, şu anda kullanımı yasaklanmış ozon tabakasına zarar veren maddelerden gerçekleşir. • Amonyak (NH3) – Tarımsal prosesler sonucu yayımı yapılır. Amonyak, NH3 formülüne sahip bir bileşiktir. Normal olarak, karakteristik keskin kokusuyla bilinen bir gazdır. Amonyak, gıda maddeleri ve gübreler açısından bir prekürsör olarak, karada yaşayan organizmaların besin ihtiyaçlarına önemli katkıda bulunur. Ayrıca Amonyak, hem doğrudan hem de dolaylı olarak birçok ilacın sentezinde yapı bloğudur. Geniş kullanımına rağmen amonyak hem kostiktir hem de tehlikelidir. • Kokular – çöp, kanalizasyon ve endüstriyel proseslerden olanlar gibi. • Radyoaktif kirleticiler – nükleer patlamalar ve savaş patlayıcılarından veya radonun radyoaktif bozunması gibi doğal prosesler sonucu üretilirler. İkincil kirleticiler aşağıdakileri kapsar: • Parçacıklı madde, fotokimyasal sis içinde bulunan gaz haldeki birincil kirleticilerden ve bileşiklerden oluşmaktadır. Dumanlı sis bir çeşit hava kirliliğidir; ‘dumanlı sis’, duman ve sis kelimelerinin bir araya gelmesinden oluşur. Klasik dumanlı sis, bir bölgede yüksek miktarda yanan kömür sonucu duman ve sülfür dioksitten oluşan karışımdır. Modern dumanlı sis ise, genellikle kömürden ziyade taşıtlardan açığa çıkan egzoz gazlarından ve endüstriyel emisyonlardan oluşmaktadır; bunlar güneş ışığı ile etkileşime girerek ikincil kirleticileri oluşturmakta ve bu oluşan ikincil kirleticiler, birincil yayımlar ile birleşerek fotokimyasal sisi oluşturmaktadır. • Yer seviyesindeki ozon (O3), NOx ve VOC’lerden oluşmaktadır. Ozon (O3), troposferin en önemli bileşenidir (ayrıca belirli bölgelerde stratosferin, yaygın olarak bilinen ismiyle Ozon tabakasının, önemli bir bileşenidir). Ozon içeren fotokimyasal ve kimyasal tepkimeler, hem gündüz hem gece gerçekleşen birçok kimyasal prosesi tahrik etmektedir. İnsan faaliyetleri sonucu oluşan, anormal derecede yüksek konsantrasyonlarda (büyük miktarda fosil yakıtların yakılmasından ötürü), bir kirletici haline gelip dumanlı sisin bir bileşenidir. • Peroksiasetil nitrat (PAN) – benzer şekilde NOx ve VOC’lerden oluşmaktadır. Minör hava kirleticiler aşağıdakileri kapsar: • Büyük miktarda minör hava kirleticiler. Bunların bir kısmı ABD’de Temiz Hava Kanunu ve Avrupa’da Hava Kalitesi Çerçeve Direktifi altında düzenlenmiştir. • Parçacıklı maddeye tutunabilen çeşitli kalıcı organik kirleticiler. Kalıcı organik kirleticiler (POP’ler) kimyasal, biyolojik ve fotolitik prosesler aracılığı ile gerçekleşen çevresel bozunmaya karşı dayanıklıdır. Bundan ötürü uzun menzillerde taşınabilecek, insan ve hayvan dokularında biyolojik olarak yoğunlaşabilecek, besin zincirinde birikebilecek ve insan sağlığı ile çevre üzerinde önemli potansiyel etkilere yol açabilecek şekilde çevresel koşullara dayanıklı oldukları gözlenmiştir. KAYNAKLAR Emisyonların birçok kaynağı vardır. Bunlar dört kategoriye ayrılmıştır: noktasal, hareketli, biyojenik ve alansal kaynaklar. • Noktasal kaynaklar fabrikalar ve elektrik santralleri gibi şeyleri kapsar. • Hareketli kaynaklar tabiî ki otomobiller ve kamyonları kapsar, ayrıca çim biçme makinesi, uçaklar gibi hareket eden ve havayı kirleten her şey hareketli kaynaktır. MEVZUAT VE YÖNETMELİKLER 1970 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongresi’nden, hava kalitesini iyileştirme yönünde ülke genelinde bir gayreti harekete geçiren Temiz Hava Kanunu (CAA) Değişiklikleri geçmiştir (CAA ise 1963 yılında geçmiştir). O zamandan itibaren, 1990 yılında Temiz Hava Kanununa yapılan Değişiklikler de dahil olmak üzere bunlara ilave kanun ve yönetmelikler eklenmiştir. Söz konusu mevzuat ve yönetmelikler: • Temiz Hava Kanunu – Temiz Hava Kanunu ve Değişiklikleri (ayrıca basitleştirilmiş versiyonu mevcuttur) • OAR Mevzuatı ve Uygulaması – OAR mevzuatı ve yönetmeliklerinde yapılan en son değişiklikler. • Hava Kirletici Toksik Maddeler Mevzuatı ve Uygulaması - Hava Kirletici Toksik Maddeler Mevzuatı ve Uygulaması EMİSYON VERİLERİNİN ÖLÇÜMÜ VE RAPORLAMASI Ölçüm Hava kalitesini iyileştirebilmek için havada bulunan kirleticilerin miktarı ölçülmelidir. Emisyon Ölçüm Merkezi, yönetmeliklerin geliştirilip yürürlüğe konabilmesi için, standartlar oluşturmakta ve test yöntemlerini değerlendirmektedir. Emisyon faktörü nedir? Emisyon faktörü, açığa çıkan emisyonların miktarı ile bu emisyonları üretenin aktivitesi arasındaki ilişkidir. Emisyon faktörleri, farklı endüstriler için emisyon seviyelerini tahmin etmek amacıyla kullanılırlar. Emisyon envanteri nedir? Emisyon envanteri, zaman içinde ölçülen kirleticilerin miktarıdır. Emisyon envanteri, artan emisyonlardan ötürü hava kalitesinin azalıp azalmadığını belirlemek üzere, bir bölgedeki kirletici düzeylerini karşılaştırmak için kullanılabilir. Veri depolaması Ölçümler yapıldıktan sonra elde edilen veriler, hava kalitesini ve yönetmeliklerin etkilerini değerlendirmek üzere toplanmalı ve saklanmalıdır. Emisyon verileri için Envanter ve Emisyon Faktörleri Takas Odası (CHIEF), merkezi bir kaynaktır. Raporlama ve değerlendirme Bir araya toplanan bilgilere ilişkin olarak; girdi verilerin değerlendirilmesi, mevzuatları düzenleyenlere değişiklikler tavsiye edilmesi ve teknik yardım sağlanması gereklidir. Bu, Emisyon Faktörleri ve Envanter Grubu’nun görevidir. Modelleme Toplanan veriler ayrıca, gelecekteki hava kalitesi ile yönetmeliklerin bunun üzerindeki olası etkilerini tahmin etmede yardımcı olacak modellerin geliştirilmesinde kullanılır. Yazılım Bilgisayar programları, toplanan kirlilik verilerinin değerlendirilmesi ve sınıflandırılmasında insanlara yardımcı olmak üzere geliştirilmişlerdir. KONTROL CİHAZLARI Aşağıdakiler, sanayide veya taşımacılık araçlarında sıklıkla kullanılan kirlilik kontrol cihazlarıdır. Bunlar, atmosfere yayılmadan önce kirleticileri imha edebilmekte veya egzos akımından uzaklaştırmaktadırlar. Parçacık kontrolü o Mekanik toplayıcılar (toz siklonları, multisiklonlar) o Elektrostatik filtreler: Elektrostatik filtre (ESP) veya elektrostatik hava temizleyici, indüklenmiş bir elektrostatik yük kullanmak suretiyle akışkan haldeki (hava gibi) bir gazdan parçacıkları uzaklaştıran bir parçacık toplama cihazıdır. Elektrostatik filtreler son derece etkili filtreler olup, cihaz içinde gazların akışını minimum düzeyde engeller ve akışkan hava içinden toz ve duman gibi ince parçacıkları kolaylıkla temizlerler. o Torbalı filtreler; ağır toz yüklerini taşımak üzere tasarlanmış olup, toz kolektörü bir fan, toz filtresi, filtre temizleme sistemi ve toz haznesi veya toz uzaklaştırma sisteminden oluşur (tozu uzaklaştırmak için tek kullanımlık filtreler kullanan hava temizleyicilerden ayrılırlar). o Parçacık temizleyiciler; sulu temizleyici bir çeşit kirlilik kontrol teknolojisidir. Terim, fırın baca gazları veya akışkan haldeki diğer gazlardan geçen kirleticileri kullanan çeşitli cihazları tanımlamak için kullanılır. Sulu bir temizleyicide, kirlenmiş akışkan gaz kirleticileri uzaklaştırmak için temizleyici bir sıvı ile temas ettirilir; temas yöntemi gazın üzerine sıvının sprey olarak uygulanması, gazın sıvı havuzu içinden geçirilmesi veya diğer farklı bir yöntem olabilir. Temizleyiciler o Perde sprey temizleyici o Siklon sprey temizleyici o Ventüri tip ejektörlü temizleyiciler o Mekanik destekli temizleyiciler o Püskürtme kulesi o Sulu temizleyici NOx kontrolü o Düşük NOx bekleri o Seçici katalitik indirgeme (SCR) o Seçici katalitik olmayan indirgeme (SNCR) o NOx temizleyiciler o Egzoz gazı devirdaimi o Katalitik dönüştürücüler (aynı zamanda VOC kontrolü için) VOC’lerin azaltılması o Aktif karbon gibi adsorbsiyon sistemleri o Fişek sistemleri o Isıl oksitleyiciler o Katalitik oksitleyiciler o Biyolojik filtreler o Adsorbsiyon (ovalama) o Kriyojenik yoğunlaştırıcılar o Buhar geri kazanım sistemleri Asit Gaz/SO2 kontrolü o Sulu temizleyiciler o Kuru temizleyiciler o Baca gazından sülfür giderme Cıva kontrolü o Emici madde (sorbent) enjeksiyon teknolojisi o Elektro-Katalitik Oksidasyon (ECO) o K-Fuel yakıt Dioksin ve furan kontrolü Çeşitli ilişkili ekipmanlar o Kaynaktan yakalama sistemler o Sürekli emisyon izleme sistemleri (CEMS) Kaynak: www.haberortak.com

http://www.biyologlar.com/hava-kirletici-emisyonlar

HAVA KİRLİLİĞİ

Hava kirliliği; havada katı, sıvı ve gaz şeklindeki yabancı maddelerin insan sağlığına, canlı hayatına ve ekolojik dengeye zarar verecek miktar, yoğunluk ve sürede atmosferde bulunmasıdır. İnsanların çeşitli faaliyetleri sonucu meydana gelen üretim ve tüketim aktiviteleri sırasında ortaya çıkan atıklarla hava tabakası kirlenerek, yeryüzündeki canlı hayatı olumsuz yönde etkilenmektedir. Hava kirliliğinin etkileri genel olarak şöyledir: • Sürekli soluduğumuz havanın kirlenmesi, solunum yolu hastalıklarının ortaya çıkmasına neden olur. Örneğin astım gibi hastalıklarda kirli hava çok etkili olmaktadır. • Isınmada ve sanayide kullanılan fosil yakıtlar atmosferde birikerek asit yağmurlarının oluşmasına neden olur. Bu yağmurlar ise bitkilere zarar vererek ormanların yok olmasına neden olur. Bitkilerin zarar görmesi ise diğer tüm canlıları doğal olarak etkilemektedir. • İnsanların kullandığı parfümlerden havaya karışan hidrokarbonlar, dünyayı güneş ışınlarının yakıcı etkisinden koruyan ozon tabakasına zarar vermektedir. Bu gazların etkisiyle ozon tabakasındaki delik büyümekte ve dünya güneşten gelen zararlı ışınlara karşı korumasız kalmaktadır. Hava kirlenmesi ile atmosferdeki gaz oranları değişir. Son yüzyılda atmosferdeki CO* veCH* miktarlarının %15 oranında artması buna örnektir. Önümüzdeki yüzyılda ise bu artış oranının iki katına çıkması beklenmektedir. Genel olarak havadaki kirleticilerin sağlığa etkileri şöyle toparlanabilir; Solunum fonksiyonlarında bozulma Solunum sistemi hastalıklarında artış Kronik solunum sistemi hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış Kronik kalp hastalığı olan kişilerin hastalıklarının alevlenmesinde artış Kanser insidansında artış Erken ölüm insidansında artış Çevresel hava kirliliğinin toplum sağlığı ile ilişkisi değerlendirilirken yukarıda sıralanan doğrudan sağlık etkilerinin yanı sıra içme ve sulama suyu kaynaklarının, bitki örtüsünün zarar görmesi ve mikro klima değişiklikleri nedeniyle dolaylı etkilerini de göz önünde bulundurmak gereklidir. Tüm bunların yanı sıra ortamın nem oranı, sıcaklık, sıcaklık değişim hızı, rüzgarlar ve benzeri etmenler de çevresel hava kirliliğinin sağlık sonuçları üzerinde etkili olmaktadır. Hava kirliliğini kaynaklarına göre üçe ayırabiliriz; 1-) Isınmadan kaynaklanan hava kirliliği Isınma amaçlı, düşük kalorili ve kükürt oranı yüksek kömürlerin yaygın olarak kullanılması ve yanlış yakma tekniklerinin uygulanması hava kirliliğine yol açar. 2-) Motorlu taşıtlardan kaynaklanan hava kirliliği Nüfus artışı ve gelir düzeyinin yükselmesine paralel olarak, sayısı hızla artan motorlu taşıtlardan çıkan egzoz gazları, hava kirliliğinde önemli bir faktör oluşturmaktadır. Buna önlem alınması için egzoz filitresinin sık sık kontrol edilmesi gerekir. 3-) Sanayiden kaynaklanan hava kirliliği Sanayi tesislerinin kuruluşunda yanlış yer seçimi, çevrenin korunması açısından gerekli tedbirlerin alınmaması (baca filtresi, arıtma tesisi olmaması vb.), uygun teknolojilerin kullanılmaması, enerji üreten yakma ünitelerinde vasıfsız ve yüksek kükürtlü yakıtların kullanılması, hava kirliliğine sebep olan etkenlerin başında gelmektedir. A-) Sera Etkisi ve Küresel Isınma Atmosferdeki karbon dioksit, metan, su buharı ve diğer bazı gazlar yeryüzünden yansıyan ısıyı tutarak dünyanın sıcaklığını korur. Bir seradaki camların serayı sıcak tutması gibi bu gazlar da dünyayı sıcak tutar ve buna sera etkisi denir. Başka bir deyişle atmosferde biriken karbon dioksit güneşten gelen ve yeryüzünden yansıyan ışınların geri gitmesini engeller ve dğnya ısınır. Eğer bu gazlar atmosferde olmasaydı Dünya şu an 30 dereceden daha düşük bir derecede olacaktı. Sera Etkisi Fosil yakıtların çeşitli alanlarda tüketimi, atmosferde karbon dioksit ve diğer sera gazlarının (metan, ozon, azot oksitleri, kloroflorokarbon) miktarını giderek fazlalaştırır. Bunun sonucunda doğal sera etkisi artar ve küresel ısınma ortaya çıkar. Bu sayede dünya, atmosfer ve okyanuslarda ortalama sıcaklık hissedilir biçimde artar. Küresel ısınmayı sıcaklık artışı olarak tanımlasak da Dünya'nın dengesini bozmaktadır. Son yıllarda gördüğümüz gibi bir yer kurakken, bir yeri seller alıp başka bir yerde doğal afetler görülmektedir. Özellikle son 50 yıldır kendisini çok belli eden küresel ısınma sonucu yer altı suları da çekilmektedir. Buna ek olarak buzullar da çok belli bir şekilde erimektedir. Alplerde, Himalayalarda veya İzlanda'da büyük kütleli buzullar erimektedir. Bu olaylar büyük felaketleri de tetiklemektedir. Sıcaklığın bu kadar değişmesi canlı türlerini de etkileyecektir. Çünkü sıcaklığa bağlı olarak bitki örtüsü, nem vb. birçok etken de değişir ve canlı türlerinden bazıları yok olma tehlikesiyle karşı karşıya gelir. Şubat 2007 tarihli Birleşmiş Milletler raporunda eğer dünyanın sıcaklığı şu ankinden 2 derece fazla olursa su sıkıntısının başlyacağı, 5 derece fazla olursa denizlerin 5 metre yükseleceği, dünyanın yiyecekler stoklarının tükeneceği ve 6 derece daha fazla sıcak olduğunda ise göçlerin başlayacağı belirtilmiştir. Teknoloji geliştikçe Dünya'ya daha fazla zarar veriyoruz diyebiliriz ve bunda özellikle gelişmiş ülkelerin payı büyüktür. Küresel ısınmadan en çok etkilenecek bölgeler ise; Avrupa'nın güney kıyı kentleri, Afrika ve Asya'nın orta kesimleri olacaktır. Ek Bilgi: Kyoto Protokolü Kyoto Protokolü, gelişmiş ülkelerin 2000 yılındaki sera gazı emisyonlarını 1990 yılı seviyesinde tutmak için BMİDÇS’nin yetersiz olduğundan hareketle, yükümlülüklerin daha sıkı hale getirilmesi ve bağlayıcı bir belge olması amacıyla hazırlanmıştır. Kyoto Protokolü’nün hedefi, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmenin EK-I’inde yer alan ülkelerin sera gazı salımlarını 2012 yılına kadar 1990 seviyesinin % 5.2 altına düşürmektir. Kyoto Protokolü’nün yürürlüğe girebilmesi için 1990 yılında hesaplanan toplam CO2 emisyon miktarının en az %55’inden sorumlu EK-I ülkelerinin içinde yer alacağı 55 ülke tarafından onaylanmasının gerekliliği ve ABD’nin Protokolü onaylamaması nedeniyle 1997 yılında oluşturulan Protokol uzun sure yürürlüğe girememiştir. Rusya Federasyonunun 18 Kasım 2004 yılında Protokolü onaylamasıyla birlikte Kyoto Protokolü 16 Şubat 2005 yılında resmen yürürlüğe girmiştir. Ozon Tabakasını İncelten Maddelere Dair Montreal Protokolü ile kontrol altına alınan sera gazları dışında kalan gazlar Kyoto Protokolü kapsamına alınmış ve Protokol ile ilk etapta 6 sera gazının toplam emisyonuna sınırlama getirilmiştir. Bu gazlar: Karbon dioksit (CO2) Metan (CH4) Diazot Monoksit (N2O) Kükürt hekzaflorid (SF6) Perflorokarbonlar (PFCs) Hidroflorokarbonlar (HFCs) B-) Karbon Ayak İzi Yeryüzünde yaşayan her birey ulaşım, ısınma, elektrik tüketimi ya da satın aldığı ürünlerle atmosfere karbon dioksit salınımına yol açar. Örneğin; otomobil kullanırken motorda yakıtın yanmasıyla karbon dioksit açığa çıkar. Aynı şekilde kullandığımız çeşitli tüketim malzemelerinin üretim aşamalarında, evlerimizi fosil yakıtlarla ısıttığımızda atmosfere karbon dioksit salınmaktadır. Bu ve benzeri olaylar sonucunda atmosfere salınan karbon dioksitin tamamına bireylerin karbon ayak izi denir. Karbon ayak izi genellikle bir yıllık zaman dilimi için hesaplanır. Kilogram ya da ton ile ifade edilir. Örneğin; özel araçla yaklaşık 6 km, uçakla yaklaşık 2 km gitmek, bir bilgisayarı 32 saat çalıştırmak şeklindeki etkinliklerin her biri karbon ayak izinize 1 kg CO2 eklenmesine neden olur. Başka örnekler vermek gerekirse: ⇒ 5 plastik poşet, 2 plastik şişe kullanmak ⇒1/3 hamburger yemek vb. Çeşitli nedenlerle atmosfere yaydığımız CO2'yi azaltmamız ve ormanları çoğaltarak doğal dengeyi yeniden kurmamız gerekir. C-) Ozon Kirliliği ve Ozon Tabakasındaki İncelme Hava kirliliği insanlar ve diğer canlılar üzerinde çeşitli etkiler yapar. Örneğin; karbon monoksitin kandaki hemoglobin ile birleşerek oksijen taşınmasını engellediği, kükürt dioksitin üst solunum yollarını tahriş ederek solunum yolu hastalıklarının artmasına neden olduğu bilinmektedir. Bunların yanı sıra, güneş ışığının etkisiyle tepkimeye giren egzoz gazları, kirli havadan oluşan duman bulutları içine alan ozon(O3) ve azot dioksite(NO2) dönüşmektedir. Bütün bunların sonucunda atmosferin yeryüzüne yakın kısımlarında ozon kirliliği meydana gelmektedir. Ozon tabakasının incelmesi kadar yeryüzüne yakın kısımlarda ozon gazı oluşumuna bağlı ozon kirliliği de tehlikelidir. Ozon yoğunluğu yüksek havayı soluduğumuzda göz, burun ve boğaz dokuları tahriş olmaktadır. Ayrıca bitkilerin büyümesi, gelişmesi ve meyve oluşumunu olumsuz etkilemektedir. Ozon tabakası stratosferdedir ve hava kirliliği güneşten gelen zararlı ışınları tutan bu katman zarar vermektedir. Ozon tabakasını kloroflorokarbon gibi kimyasal maddeler etkiler, bu tabaka incelir ve güneş ışınlarını tutamaz hale gelir. Güneş ışınları yeryüzüne ulaşınca ise büyük zarar verir. Ek Bilgi: Kloroflorokarbon gazları buzdolaplarında, klimalarda, deodorantlarda kullanılmaktadır. Bu gazlar ozonla tepkimeye girip ozon tabakasına zarar verip inceltir ve ozon tabakası güneşten gelen zararlı ışınları tutamaz hale gelir. D-) Asit Yağmurları Asidik yağmur, asidik kimyasalların yağmur, kar, sis, çiğ veya kuru parçacıklar halinde düşmesine verilen isimdir. Atmosfere yayılan kükürtdioksit ve azotdioksit gazlarının kimyasal dönüşümlerden geçtikten sonra bulutlarıdaki su damlacıkları tarafından emilmesi ile oluşur. Daha sonra bu damlacıklar yeryüzüne yağmur, kar gibi yollarla düşerler. Bu toprağın asitlik miktarını arttırır ve tatlı su kaynaklarının kimyasal dengesini bozar. Başka deyişle fosil yakıt atıklarının doğal su döngüsüne karışmasıdır. Güneş ışığı bu gazların su buharıyla tepkimesini hızlandırır. Havadaki tipik çap konsantrasyonunda oluşan yağmurun pH'ı 5.6 civarındadır. Bu yüzden pH'ı 5.6'nın altındaki yağmur asit yağmuru olarak nitelendirilir. Ama doğal asit kaynakları yüzünden yağmurun pH'ı zaten 4.5 ile 5.6 arasında değiştiği için 5.0'ın altı daha doğru bir ölçü olarak nitelendirilebilir. Asit yağmuru akarsuların zehirlenmesi ve yüksek irtifalardaki ormanların zarar görmesinin başlıca sebeplerindendir. Asit yağmurlarının etkisiyle topraktaki alüminyum ve civa benzeri bileşikler ayrışıp yağışla su kaynaklarına karışır. O ortam yaşayan su ürünlerinde(balık, midye vb.) besin zinciri yoluyla ağır metaller birikir. Bu ürünler insanlara besin yoluyla taşınınca ise zehirlenme veya kanser olabilir. Hava Kirliliğini Önlemek İçin Alınabilecek Tedbirler: Sanayi tesislerinin bacalarına filtre takılması sağlanmalı, Evleri ısıtmak için yüksek kalorili kömürler kullanılmalı, her yıl bacalar ve soba boruları temizlenmeli, Pencere, kapı ve çatıların izolasyonuna önem verilmeli, Kullanılan sobaların TSE belgeli olmasına dikkat edilmeli, Doğalgaz kullanımı yaygınlaştırılarak, özendirilmeli, Kalorisi düşük olan ve havayı daha çok kirleten kaçak kömür kullanımı engellenmeli, Kalorifer ve doğalgaz kazanlarının periyodik olarak bakımı yapılmalı, Kalorifercilerin ateşçi kurslarına katılımı sağlanmalı, Yeni yerleşim yerlerinde merkezi ısıtma sistemleri kullanılmalı, Yeşil alanlar arttırılmalı, imar planlarındaki hava kirliliğini azaltıcı tedbirler uygulamaya konulmalı, Toplu taşım araçları yaygınlaştırılmalı, Fosil yakıt kullanımı yerine; enerji kaynağı olarak, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi vb. kullanılmalıdır.

http://www.biyologlar.com/hava-kirliligi

ENERJİ ÇEŞİTLERİ

NÜKLEER ENERJİ Bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük parçasına atom denir. Nükleer enerji atom çekirdeklerinin parçalanması sonucunu elde edilen bir enerji türüdür. Atom çekirdeklerinin parçalanması ile büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Atom çekirdeğinin zorlanmış olarak parçalanması (Fisyon) ve Atomik parçacıkların birleşme reaksiyonu (füzyon) tepkimeleri ile elde edilen bu enerjiye "çekirdek enerjisi" veya "nükleer enerji" adı verilmektedir. Nükleer reaktörler nükleer enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren sistemlerdir. Temel olarak fisyon sonucu açığa çıkan nükleer enerji nükleer yakıt ve diğer malzemeler içerisinde ısı enerjisine, bu ısı enerjisi de kinetik enerjiye ve daha sonrada jeneratör sisteminde elektrik enerjisine dönüştürülür. Nükleer santrallarda kullanılan yakıtın temin edilmesinde ve saklanmasında avantajları bulunmaktadır, 1000 MWe üreten bir nükleer santral her yıl yaklaşık 30 ton (7 m3) yakıt tüketir. Nükleer santrallerde kullanılan yakıtlar, 10-20 yıl süre ile santral sahasında saklanacaklardır. Bu dönemde aktivitelerinin %98'inden fazlasını kaybedeceklerdir. Asıl sorunu oluşturan uzun ömürlü radyoaktif maddeler de camlaştırılacak, camlaştırılan bu maddeler de kademeli koruma mantığı çerçevesinde kurşun, beton ve korozyona dayanıklı kaplar içine konulacak, bu kaplarda jeolojik olarak kararlı bölgelerde yerin yaklaşık 1.000 m altında hazırlanacak beton zırhlı galerilerde saklanacaktır. Fosil yakıtlı, özellikle kömür santrallerin, çevre etkisi nükleer santrallerle kıyaslanamayacak ölçüde olumsuzdur. Tam tersine, nükleer santraller, çevre etkisi bakımından tercih edilmesi gereken bir seçenektir, normal işletme koşulları altında çalışan nükleer reaktörler, dışarıya verebilecekleri en fazla radyoaktivite, normal doğal radyasyon seviyesinin %0,1-1'i ile sınırlandırılmıştır, pratikteki durum ise bu sınırların altındadır. Diğer yandan nükleer enerjinin çevreye verdiği etki az olmasına rağmen Çernobil patlaması sonucu oluşan atıklar binlerce insanın ölmesine, binlerce insanın sakat kalmasına yıllarca onarılamayacak çevre felaketlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu tür karşılaştırmalar yapılırken olağan dışı durumlarda göz önünde bulundurulmaldır. Elektrik enerjisi arz ve talep projeksiyonlarına bağlı olarak, 2015 yılından başlayarak yaklaşık 5.000 MW gücünde nükleer santral kapasitesinin işletmeye alınması planlanmaktadır. Bu amaçla 5710 sayılı Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun (2007) çıkartılmıştır. Nükleer güç santrallerinin kurulmasına ilişkin süreç devam etmektedir. Ülkemizde Mersin-Akkuyu'da kurulması planlanan Türkiye'nin ilk nükleer santralinin lisansı alınmış olup, Sinop için lisanslama çalışmaları devam ettiği bildirilmektedir. Dünyada işletmede olan santralların sayısı 442 adet olup bu işletmelerin net gücü: 356.746 MW(e) dir. Bu nükleer santrallerden üretilen Toplam Enerji 2544 Twsaattir. Üretilmiş olan bu nükleer enerjinin toplam enerjiye oranı: %16 durumundadır. Dünyada inşa halindeki santralların sayısı 35 adettir. Dünya elektrik enerjisi üretiminin %80'inin yenilenemeyen kaynaklardan, %19'u ise hidrolik kaynaklardan sağlanmakta, rüzgar, güneş, jeotermal, biokütle gibi yenilenebilir kaynakların payı ise %1’in altında kalmaktadır. HİDROJEN ENERJİSİ Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeye vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir İçinde bulunduğumuz yüzyıl içerinde önem kazanan ve bu yüzyıla damgasına vuracak olan enerji türü hidrojendir. Hidrojen kullanım verimi yüksek olan bir yakıt türüdür. Çevre dostudur. Teknolojik gelişim, çevre etkisini de içeren effektif maliyetinin diğer yakıtlardan düşük olmasını sağlar duruma gelmiştir. Hidrojenin kullanılmasını gerektiren başlıca iki neden ömen kazanmaktadır. Bu nedenlerden biri fosil yakıtların yanma emisyonu sonucu açığa çıkan karbon dioksitin yarattığı çevre sorunudur. Diğer neden ise petrol ve doğal gaz gibi akışkan hidrokarbonların bilinen üretilebilir rezervlerinin günümüzde her geçen gün azalma ve ihtiyaca cevap vermeme nedenidir. Isı ve patlama enerjisi gerektiren her alanda kullanımı temiz ve kolay olan hidrojenin yakıt olarak kullanıldığı enerji sistemlerinde, atmosfere atılan ürün sadece su veya su buharı olmaktadır. Hidrojen petrol yakıtlarına göre ortalama %33 daha verimli bir yakıttır. Hidrojenden enerji elde edilmesi esnasında su buharı dışında çevreyi kirletici ve sera etkisini artırıcı hiçbir gaz ve zararlı kimyasal madde üretimi söz konusu değildir. Hidrojen enerjisinin diğer yakıtlardan yaklaşık üç kat pahalı olarak üretilmesi nedenil ile maliyet düşürücü teknolojik gelişmelerle daha ucuza mal edilmesi kullanımının yagınlaşmasına neden olacaktır. Diğer yandan günlük veya mevsimlik periyotlarda oluşan ihtiyaç fazlası elektrik enerjisinin hidrojen olarak depolanması günümüz için de geçerli bir alternatif olarak değerlendirilmelidir. Şu anda dünyada her yıl 50 milyon ton hidrojen üretilmekte, depolanmakta, taşınmakta ve kullanılmaktadır. En büyük kullanıcı payına kimya sanayi, özellikle petrokimya sanayi sahiptir. Son yıllarda hidrojenle çalışan değişik motorlar üretilmiş olup; otolara, otobüslere uygulanarak denemeler yapılmıştır. İçten yanmalı motorlarda yakıt olarak hidrojen kullanılabilmekte, bunlar çoğunlukla enjeksiyonlu motorlardan oluşmaktadır. Son yıllarda hidrojen/benzin ve hidrojen/doğal gaz sistemli Otto motoru gibi düzenlemeler ortaya çıkarılmıştır. Hidrojen yakıtı araçlara sıvılaştırılmış biçimde veya metalik hidrid biçiminde uygulanmaktadır. Yakıtın zehirliliği, yanma ürünlerinin zehirliliği, diffüzyon katsayısı, ateşleme enerjisi, patlama enerjisi, alev emissivitesi gibi faktörlere göre yapılan emniyet değerlendirmesi açısından, hidrojen en emniyetli yakıtlardan biridir. Hidrojenin emniyet faktörü 1 iken, benzinde 0.53 ve metanda 0.80 olmaktadır. Kısacası benzin ve doğal gaz hidrojene göre tehlikeli yakıtlardır. Kömür 1) Taşkömürü, taşkömürü briketleri, taşkömürü koku, 2) Linyit kömürü, linyit kömürü briketi, 3) Turb briketi, turba, 4) Antrasit, 5) Asfaltit. Kükürt içeriği yüksek olan kömürden elde edilen briket kömürlerin kullanıldığı yakma tesislerinde, yakıtta yapılan özel önlemler sonucu bacadan atılan kükürt dioksit (SO2) konsantrasyonu, toplam kükürt içeriği kuru bazda ağırlıkça maksimum %1,0 olan briket kömürün yanması sonucu bacadan atılan kükürt dioksit (SO2) konsantrasyonuna eşdeğer ise bu briket kömürler ısınmada kullanılabilir. Briket kömürlerin kullanıldığı soba ve kazanlara ait deneyler akredite olmuş veya Bakanlıkça uygun görülen laboratuvarlarda yaptırılır ve belgelendirilir. Odun, Odun Türevi ve Diğer Biokütle Yakıtları 1) Mangal-odun kömürü, mangal-odun kömürü briketi, 2) Kabuğu dahil minimum altı ay doğal halde bırakılmış parça odun, yarılmış odun, kıyılmış odun ile çalı çırpı ve takoz şeklindeki odun, 3) Doğal halde minimum altı ay bırakılmış parçalı olmayan odun, örneğin testere unu, talaş, zımpara tozu veya kabuk şeklinde, 4) Odun briketi şeklinde doğal halde minimum altı ay bırakılmış odundan elde edilen preslenmiş odun veya eşdeğer odun peleti (topağı) veya eşdeğer kalitede doğal halde bırakılmış odundan elde edilmiş diğer preslenmiş odun, 5) Odun koruyucu madde sürülmemiş veya odun koruyucu madde içermeyen boyalı, cilalı, kaplamalı odun ile bundan kalan artıklar ve halojen-organik bağlayıcı madde içermeyen kaplamalar, 6) Odun koruyucu madde sürülmemiş veya odun koruyucu madde içermeyen kontrplâk, talaşlı plaka, elyaflı plaka ile bunlardan kalan artıklar ve halojen-organik bileşikler içermeyen kaplamalar, 7) Saman, prina, mısır koçanları, pamuk sapları, sebze sapları, fındık kabuğu, ayçiçek ve pirinç kabukları ve sapları, meyve çekirdeği kabukları gibi maddelerden elde edilmiş briketler, Gaz Yakıtlar Hava gazı, doğalgaz, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG), hidrojen, biyogaz, arıtma gazı, kok fırını gazı, grizu, yüksek fırın gazı, rafineri gazı ve sentetik gazlardır. Gaz yakıtların içindeki kükürdün hacimsel oranı % 0.1’i geçemez. Kullanılması Yasak Maddeler: Petrol koku, mineral yağ, araba plastiği parçaları, lastik, tezek, katı atıklar ve tekstil artıkları, kablolar, ıslak odun, boyalı odun, plastikler, ev eşyaları ve yemek atıkları gibi evsel atıklar, özel atıklar, tıbbi atıklar, asfalt ve asfalt ürünleri, boya ve boya ürünleri ile fuel-oil kaplarının ısınma amacıyla yakılması yasaktı

http://www.biyologlar.com/enerji-cesitleri

Geri Dönüşüm Metotları

Geri dönüştürme metodları her malzeme için farklılık göstermektedir: Alüminyum: Atık alüminyum küçük parçacıklar halinde doğranır. Daha sonra bu parçalar büyük ocaklarda eritilerek, dökme alüminyum üretilir. Bu sayede atık alüminyum, saf alüminyum ile neredeyse aynı hale gelir ve üretimde kullanılabilir. Alüminyumun geri kazanımıyla; enerji tüketiminde azalma % 95, hava kirliliğinde azalma % 90, su kirliliğinde azalma % 97, baca gazı kirletici emisyonunda azalma % 99 oranında olur ve boksit cevherinde korunmuş olur. Bir kilogram alüminyum kutu geri kazanıldığında; 8 kg boksit madeni, 4 kg kimyasaln madde, 14 kW/sa elektrik enerjisi kullanımı korunmuş olur. On adet alüminyum içecek kutusu geri kazanıldığında, 100 kW/sa bir lambanın 35 saatte veya bir TV’ nin 30 saatte harcadığı elektrik enerjisi korunmuş olur. Bir ton kullanılmış alüminyumdan alüminyum üretilirse; 1300 kg boksit bakiyesi, 15000 litre soğutma suyu, 860 litre prosesn suyu, 2000 kg CO2 ve 11 kg SO2 emisyonu daha az oluşur. Beton: Beton parçalar, yıkım alanlarından toplanarak kırma makinalarının bulunduğu yerlere getirilir. Kırma işleminden sonra ufak parçalar, yeni işlerde çakıl olarak kullanılır. Parçalanmış beton, eğer içeriğinde katkı maddeleri yoksa yeni beton için kuru harç olarak da kullanılabilir. Kağıt: Kağıt öncelikle kağıt çamurunun hazırlanması için, su içerisinde liflerine ayrılır. Eğer gerekirse içinde lif olmayan yabancı maddeler için temizleme işlemine tutulur. Mürekkep ayırıcı olarak, sodyum hidroksit veya sodyum karbonat kullanılır. Daha sonra hazır olan kağıt lifleri, geri dönüşmüş kağıt üretiminde kullanılır. Kağıt, insanlığın önemli ihtiyaç maddelerinden biri olup, kağıt sanayinin gelişmesi bir ülkenin sanayi ve kültürel gelişmişlik düzeylerinin belirleyici etmenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Atık kağıt sürekli olarak geri kazanılamaz. Eğer, belirli miktardaki kağıt sürekli olarak geri kazanılırsa, son kullanılma limitlerine çok kısa bir süre içinde ulaşılır. Her geri kazanımda, liflerin boyu kısalır ve liflerin yapışması için yardımcı maddeler ilave edilmeden yeni kağıt üretilemez. 1 ton kullanılmış kağıt çöpe atılmayıp geri dönüştürüldüğü ve kağıt üretiminde tekrar kullanıldığı zaman; -12400 m3 havadaki sera gazı olan karbon dioksitin bertaraf edilmesi, -12400 m3 oksijen gazının üretilmeye devam etmesi, -34 kişinin oksijen ihtiyacını sağlayan 17 yetişkin ağacın korunması, -Ayda 3 ailenin tükettiği 32 m3 su tasarrufu, -Kış aylarında ısınma amacı ile iki ailenin tüketeceği 1750 litre fuel-oil tasarrufu, -2,4 m3 çöp depolama alanından tasarruf, -20 ailenin bir ay süreyle tüketeceği 4100 kW/sa elektrik enerjisinden tasarruf edilebilmesi mümkündür. Plastik: Plastik atıklar öncelikle cinslerine göre ayrılarak geri dönüşüm işlemine tabi tutulur. Cinslerine göre ayrılan geri dönüşebilir plastik atıklar, kırma makinalarında kırılıp küçük parçalara ayrılır. İşletmeler bu parçaları direkt olarak belli oranlarda, orijinal hammadde ile karıştırarak üretim işleminde kullanabildiği gibi; tekrar eritip katkı maddeleri katarak ikinci sınıf hammadde olarak da kullanabilir. Cam: Camın bileşimine giren üç grup madde vardır. Bunlar cam haline gelebilen oksitler, eriticiler ve stabilizatörler denilen maddelerdir. Şişe, kavanoz, cam bardak, vazo ve diğer cam atıklar toplama kutularında veya atığın oluştuğu yerlerde ayrı toplanır ve bu atıklar renklerine göre ayrılarak geri dönüşüm tesislerine verilir. Burada atık ve katkı maddelerinden ayrılır. Cam maddeler kırılır ve hammadde karışımına karıştırılarak eritme ocaklarına dökülür. Kırılan cam, beton katkısı ve camasfalt olarak da kullanılmaktadır. Camasfalta %30 civarında geri dönüşmüş cam katılmaktadır. Cam, sonsuz bir döngü içinde geri dönüştürülebilir, yapısında bozulma olmaz. Camın Geri dönüştürülmesiyle Sağlanan Tasarruf • Enerji tüketiminde azalma %25 • Hava Kirliliğinde azalma %20 • Maden atığında azalma %80 • Su Tüketiminde azalma %50 • Korunan doğal kaynaklar: kum, soda, kireç Aküler Ve Piller: Evlerde, işyerlerinde, ulaşımda ve sanayide kullanılan bir çok alet ve ekipmanda pil kullanılmaktadır. Atık piller; kağıt, metal ve cam gibi atıklara göre daha az hacme sahip olmalarına rağmen, onlardan binlerce kat fazla doğal yaşama ve insanlığa zararlı ağır metaller içerirler. Atık haldeki piller ayrı bir yerde (naylon torba, kutu, kavanoz, vs.) biriktirilerek atık pil toplama kutularına atılmalı veya satın alındığı yere geri götürülmelidir. Atık piller uzun süre muhafaza edilmemelidir. Aküler ise daha çok araçlarda olmak üzere yine bir çok alanda kullanılmaktadır. Atık akümülatörleri değiştirirken eskisini, akümülatör ürünlerinin dağıtım ve satışını yapan işletmeler ve araç bakım-onarım yerlerini işletenlerin oluşturduğu geçici depolama yerlerine ücretsiz teslim edilebilir. Tüketici olan sanayi kuruluşlarının üretim süreçleri sırasında kullanılan tezgah, tesis, forklift, çekici ve diğer taşıt araçları ile güç kaynakları ve trafolarda kullanılan akümülatörlerin, atık haline geldikten sonra üreticisine teslim edilene kadar fabrika sahası içinde sızdırmaz bir zeminde doksan günden fazla bekletilmemsi gereklidir. Lastikler: Lastikler araç altından söküldükten sonra "kullanılmış lastik" ya da "ömrünü tamamlamış lastik" olurlar. Çevrede zor ayrışır olmaları, atık lastiklerin önemli bir çevre problemi olmalarının asıl nedeni değildir. Ne kadar zor ayrışsalar da atıklar tabiatta sonunda ortadan kaldırılabilmektedir. Buna yakma ile destek de olunabilmektedir. Ancak, üretilen atık lastiklerin çok önemli miktarlarda olması bu atıkların giderilmesindeki en önemli yönü ortaya koymaktadır. Atık lastiklerin yeniden kaplama, geri kazanma, enerji elde edilmesi, atık deposunda depolama ve ihracat yöntemleri ile bertaraf edilmektedir. Hurda lastiklerin yığıldığı yerlerde önemli 2 çevre zararı söz konusu olmaktadır. Bunlar: Bu yığınlarda meydana gelen şiddetli yangınlar ve bu yığınlarda rahatça çoğalma fırsatı bulan böcekler nedeniyle toplum için oldukça tehdit edici hastalıkların yayılma ihtimalleridir. Özellikle kamyon ve iş makinasi lastikleri kaplama yolu ile geri dönüştürülmektedir. Röntgen Sularından Gümüş Geri Dönüşümü: Resmi ve özel hastanelerde kullanılan röntgen makinelerinden çıkan röntgen suları, n, matbaalardan, fotoğrafçılarıdan kaynaklı atık fotoğrafik banyo suları(röntgen suları), röntgen ve matbaa filmlerinden Gümüş geri kazanımı mümkündür. Bu işyerlerinden yıllardır büyük miktarlarda kanalizasyon sularına karıştırılan ve atık olarak değerlendirilen bu sular, son yılarda Çevre Ve Orman Bakanlığı’ndan lisans almış firmalar tarafından toplanmaktadır. Bu işyerlerindeki çevreye duyarlı yöneticilerin duyarlılıkları ve çevre denetimi görevi yapan denetmenlerin telkinleriyle doğaya atılan bu sular lisanslı firmalara tarafından toplanarak gümüş kazanılması sağlanmaktadır. Bu dönüşü gerçekleştiren işletmeler atık sulardan ülkemizin kar etmesini sağlamaktadırlar. Bu geri dönüşüm döngüsünün etkin hale gelmesinde özellikle hastane yetkililerine ve röntgen teknisyenlerine büyük görevler düşmektedir. Bu atık sulerın ve atık malzemelerin lisansı olmayan işletmelere verilmemesi gerekmektedir. Atık Altın Parça Ve Tozlarının Geri Dönüşümü: Kuyumcu atölyelerinde (bilezik atölyeleri, tamir atölyeleri v.b) kuyumcu tamircilerden ve küçük çaplı atölyelerden altının işlenmesi sırasında yere dökülen, parlatma ve temizleme esnasında oluşan artık altın tozları piyasada yer ve cila ramadı olarak tanımlanmaktadır. Kuyumcu atölyelerinde, oluşan ayak ramadı ve cila ramadından Altın ve Gümüş’ü saf olarak elde edilmesi işlemleri iki metodla yapılmaktadır. a)Ergitme(Kal Yöntemi): Gelen ramat (cila veya yer ramadı olsun) içindeki organikler önce bir tavada yakılarak içindeki yabancı maddeler kül haline getirilir. Katı kısım, erimeyi kolaylaştırması açısından üzerine belirli oranlarda kurşunoksit, karbonat ve boraks ve kurşun indirgeyici ilavesi yapılarak eritme ocaklarında 1000-1100 derecede potalarda ergitilerek malzeme içindeki altın ve gümüş, indirgenen metalik kurşun bünyesinde toplanır. Ağırlığından ve yoğunluk farkından dolayı metalik kurşun, altın ve gümüş içeren karışım sıcak iken pik pota içine dökülerek soğuması beklenir. Beklenen malzeme iki fazdan oluşur biri curuf fazı diğeride kurşun fazı olmak üzere iki fazdan oluşmaktadır. Kurşun fazı kal ocağına alınır 800-850 derece arasında kurşun buharlaştırılarak gümüş ve altın külçe halinde alınır. Curufta çok az miktarda kalan altın ve gümüş değerlendirmek üzere saklanır. b)Flotasyon(Kral Suyu): Ramatlar kapalı kaplarda işletmeye getirilerek ve içerisindeki organik atıklardan kurtulmak için tavalara serilerek yakılır. Kül haline getirilir. Kül içerisindeki altını almak için kral suyu (3Hacim Hidroklorik Asit 1 hacim Nitrik Asit) hazırlanmaktadır. Kral suyunda kaynatılarak altın sıvı içerisinde Altınklorür halinde çözündürülür. Sıvı içine alınan altın sıvısı kuruluğa kadar buharlaştırılır. Mümkün mertebe sıvı buharlaştırılarak azaltılır daha sonra süzülerek demir sülftat veya başka indirgenler kullanılarak altın indirgenir bol su ile yıkanır. Yıkanan altın çelik veya bakır bir kapın içinde kurutulup isteğe göre toz altın veya külçe altın olarak değerlendirilir. Geri dönüşüm metotları Geri dönüştürme metodları her malzeme için farklılık göstermektedir: Alüminyum: Atık alüminyum küçük parçacıklar halinde doğranır. Daha sonra bu parçalar büyük ocaklarda eritilerek, dökme alüminyum üretilir. Bu sayede atık alüminyum, saf alüminyum ile neredeyse aynı hale gelir ve üretimde kullanılabilir. Alüminyumun geri kazanımıyla; enerji tüketiminde azalma % 95, hava kirliliğinde azalma % 90, su kirliliğinde azalma % 97, baca gazı kirletici emisyonunda azalma % 99 oranında olur ve boksit cevherinde korunmuş olur. Bir kilogram alüminyum kutu geri kazanıldığında; 8 kg boksit madeni, 4 kg kimyasaln madde, 14 kW/sa elektrik enerjisi kullanımı korunmuş olur. On adet alüminyum içecek kutusu geri kazanıldığında, 100 kW/sa bir lambanın 35 saatte veya bir TV’ nin 30 saatte harcadığı elektrik enerjisi korunmuş olur. Bir ton kullanılmış alüminyumdan alüminyum üretilirse; 1300 kg boksit bakiyesi, 15000 litre soğutma suyu, 860 litre prosesn suyu, 2000 kg CO2 ve 11 kg SO2 emisyonu daha az oluşur. Beton: Beton parçalar, yıkım alanlarından toplanarak kırma makinalarının bulunduğu yerlere getirilir. Kırma işleminden sonra ufak parçalar, yeni işlerde çakıl olarak kullanılır. Parçalanmış beton, eğer içeriğinde katkı maddeleri yoksa yeni beton için kuru harç olarak da kullanılabilir. Kağıt: Kağıt öncelikle kağıt çamurunun hazırlanması için, su içerisinde liflerine ayrılır. Eğer gerekirse içinde lif olmayan yabancı maddeler için temizleme işlemine tutulur. Mürekkep ayırıcı olarak, sodyum hidroksit veya sodyum karbonat kullanılır. Daha sonra hazır olan kağıt lifleri, geri dönüşmüş kağıt üretiminde kullanılır. Kağıt, insanlığın önemli ihtiyaç maddelerinden biri olup, kağıt sanayinin gelişmesi bir ülkenin sanayi ve kültürel gelişmişlik düzeylerinin belirleyici etmenlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Atık kağıt sürekli olarak geri kazanılamaz. Eğer, belirli miktardaki kağıt sürekli olarak geri kazanılırsa, son kullanılma limitlerine çok kısa bir süre içinde ulaşılır. Her geri kazanımda, liflerin boyu kısalır ve liflerin yapışması için yardımcı maddeler ilave edilmeden yeni kağıt üretilemez. 1 ton kullanılmış kağıt çöpe atılmayıp geri dönüştürüldüğü ve kağıt üretiminde tekrar kullanıldığı zaman; -12400 m3 havadaki sera gazı olan karbon dioksitin bertaraf edilmesi, -12400 m3 oksijen gazının üretilmeye devam etmesi, -34 kişinin oksijen ihtiyacını sağlayan 17 yetişkin ağacın korunması, -Ayda 3 ailenin tükettiği 32 m3 su tasarrufu, -Kış aylarında ısınma amacı ile iki ailenin tüketeceği 1750 litre fuel-oil tasarrufu, -2,4 m3 çöp depolama alanından tasarruf, -20 ailenin bir ay süreyle tüketeceği 4100 kW/sa elektrik enerjisinden tasarruf edilebilmesi mümkündür. Plastik: Plastik atıklar öncelikle cinslerine göre ayrılarak geri dönüşüm işlemine tabi tutulur. Cinslerine göre ayrılan geri dönüşebilir plastik atıklar, kırma makinalarında kırılıp küçük parçalara ayrılır. İşletmeler bu parçaları direkt olarak belli oranlarda, orijinal hammadde ile karıştırarak üretim işleminde kullanabildiği gibi; tekrar eritip katkı maddeleri katarak ikinci sınıf hammadde olarak da kullanabilir. Cam: Camın bileşimine giren üç grup madde vardır. Bunlar cam haline gelebilen oksitler, eriticiler ve stabilizatörler denilen maddelerdir. Şişe, kavanoz, cam bardak, vazo ve diğer cam atıklar toplama kutularında veya atığın oluştuğu yerlerde ayrı toplanır ve bu atıklar renklerine göre ayrılarak geri dönüşüm tesislerine verilir. Burada atık ve katkı maddelerinden ayrılır. Cam maddeler kırılır ve hammadde karışımına karıştırılarak eritme ocaklarına dökülür. Kırılan cam, beton katkısı ve camasfalt olarak da kullanılmaktadır. Camasfalta %30 civarında geri dönüşmüş cam katılmaktadır. Cam, sonsuz bir döngü içinde geri dönüştürülebilir, yapısında bozulma olmaz. Camın Geri dönüştürülmesiyle Sağlanan Tasarruf • Enerji tüketiminde azalma %25 • Hava Kirliliğinde azalma %20 • Maden atığında azalma %80 • Su Tüketiminde azalma %50 • Korunan doğal kaynaklar: kum, soda, kireç Aküler Ve Piller: Evlerde, işyerlerinde, ulaşımda ve sanayide kullanılan bir çok alet ve ekipmanda pil kullanılmaktadır. Atık piller; kağıt, metal ve cam gibi atıklara göre daha az hacme sahip olmalarına rağmen, onlardan binlerce kat fazla doğal yaşama ve insanlığa zararlı ağır metaller içerirler. Atık haldeki piller ayrı bir yerde (naylon torba, kutu, kavanoz, vs.) biriktirilerek atık pil toplama kutularına atılmalı veya satın alındığı yere geri götürülmelidir. Atık piller uzun süre muhafaza edilmemelidir. Aküler ise daha çok araçlarda olmak üzere yine bir çok alanda kullanılmaktadır. Atık akümülatörleri değiştirirken eskisini, akümülatör ürünlerinin dağıtım ve satışını yapan işletmeler ve araç bakım-onarım yerlerini işletenlerin oluşturduğu geçici depolama yerlerine ücretsiz teslim edilebilir. Tüketici olan sanayi kuruluşlarının üretim süreçleri sırasında kullanılan tezgah, tesis, forklift, çekici ve diğer taşıt araçları ile güç kaynakları ve trafolarda kullanılan akümülatörlerin, atık haline geldikten sonra üreticisine teslim edilene kadar fabrika sahası içinde sızdırmaz bir zeminde doksan günden fazla bekletilmemsi gereklidir. Lastikler: Lastikler araç altından söküldükten sonra "kullanılmış lastik" ya da "ömrünü tamamlamış lastik" olurlar. Çevrede zor ayrışır olmaları, atık lastiklerin önemli bir çevre problemi olmalarının asıl nedeni değildir. Ne kadar zor ayrışsalar da atıklar tabiatta sonunda ortadan kaldırılabilmektedir. Buna yakma ile destek de olunabilmektedir. Ancak, üretilen atık lastiklerin çok önemli miktarlarda olması bu atıkların giderilmesindeki en önemli yönü ortaya koymaktadır. Atık lastiklerin yeniden kaplama, geri kazanma, enerji elde edilmesi, atık deposunda depolama ve ihracat yöntemleri ile bertaraf edilmektedir. Hurda lastiklerin yığıldığı yerlerde önemli 2 çevre zararı söz konusu olmaktadır. Bunlar: Bu yığınlarda meydana gelen şiddetli yangınlar ve bu yığınlarda rahatça çoğalma fırsatı bulan böcekler nedeniyle toplum için oldukça tehdit edici hastalıkların yayılma ihtimalleridir. Özellikle kamyon ve iş makinasi lastikleri kaplama yolu ile geri dönüştürülmektedir. Röntgen Sularından Gümüş Geri Dönüşümü: Resmi ve özel hastanelerde kullanılan röntgen makinelerinden çıkan röntgen suları, n, matbaalardan, fotoğrafçılarıdan kaynaklı atık fotoğrafik banyo suları(röntgen suları), röntgen ve matbaa filmlerinden Gümüş geri kazanımı mümkündür. Bu işyerlerinden yıllardır büyük miktarlarda kanalizasyon sularına karıştırılan ve atık olarak değerlendirilen bu sular, son yılarda Çevre Ve Orman Bakanlığı’ndan lisans almış firmalar tarafından toplanmaktadır. Bu işyerlerindeki çevreye duyarlı yöneticilerin duyarlılıkları ve çevre denetimi görevi yapan denetmenlerin telkinleriyle doğaya atılan bu sular lisanslı firmalara tarafından toplanarak gümüş kazanılması sağlanmaktadır. Bu dönüşü gerçekleştiren işletmeler atık sulardan ülkemizin kar etmesini sağlamaktadırlar. Bu geri dönüşüm döngüsünün etkin hale gelmesinde özellikle hastane yetkililerine ve röntgen teknisyenlerine büyük görevler düşmektedir. Bu atık sulerın ve atık malzemelerin lisansı olmayan işletmelere verilmemesi gerekmektedir. Atık Altın Parça Ve Tozlarının Geri Dönüşümü: Kuyumcu atölyelerinde (bilezik atölyeleri, tamir atölyeleri v.b) kuyumcu tamircilerden ve küçük çaplı atölyelerden altının işlenmesi sırasında yere dökülen, parlatma ve temizleme esnasında oluşan artık altın tozları piyasada yer ve cila ramadı olarak tanımlanmaktadır. Kuyumcu atölyelerinde, oluşan ayak ramadı ve cila ramadından Altın ve Gümüş’ü saf olarak elde edilmesi işlemleri iki metodla yapılmaktadır. a)Ergitme(Kal Yöntemi): Gelen ramat (cila veya yer ramadı olsun) içindeki organikler önce bir tavada yakılarak içindeki yabancı maddeler kül haline getirilir. Katı kısım, erimeyi kolaylaştırması açısından üzerine belirli oranlarda kurşunoksit, karbonat ve boraks ve kurşun indirgeyici ilavesi yapılarak eritme ocaklarında 1000-1100 derecede potalarda ergitilerek malzeme içindeki altın ve gümüş, indirgenen metalik kurşun bünyesinde toplanır. Ağırlığından ve yoğunluk farkından dolayı metalik kurşun, altın ve gümüş içeren karışım sıcak iken pik pota içine dökülerek soğuması beklenir. Beklenen malzeme iki fazdan oluşur biri curuf fazı diğeride kurşun fazı olmak üzere iki fazdan oluşmaktadır. Kurşun fazı kal ocağına alınır 800-850 derece arasında kurşun buharlaştırılarak gümüş ve altın külçe halinde alınır. Curufta çok az miktarda kalan altın ve gümüş değerlendirmek üzere saklanır. b)Flotasyon(Kral Suyu): Ramatlar kapalı kaplarda işletmeye getirilerek ve içerisindeki organik atıklardan kurtulmak için tavalara serilerek yakılır. Kül haline getirilir. Kül içerisindeki altını almak için kral suyu (3Hacim Hidroklorik Asit 1 hacim Nitrik Asit) hazırlanmaktadır. Kral suyunda kaynatılarak altın sıvı içerisinde Altınklorür halinde çözündürülür. Sıvı içine alınan altın sıvısı kuruluğa kadar buharlaştırılır. Mümkün mertebe sıvı buharlaştırılarak azaltılır daha sonra süzülerek demir sülftat veya başka indirgenler kullanılarak altın indirgenir bol su ile yıkanır. Yıkanan altın çelik veya bakır bir kapın içinde kurutulup isteğe göre toz altın veya külçe altın olarak değerlendirilir.

http://www.biyologlar.com/geri-donusum-metotlari

Havai Fişek Gösterilerinin Fauna Elemanları Üzerine Etkisi

Trafik, enerji üretimi ve endüstri emisyonuyla birlikte evsel ısıtma sistemleriyle hidrokarbon yanması kentsel çevrelerde önemli oranda hava kirliliğine sebep olmaktadır. Kentsel çevrelerdeki hava kirliliğinin önemli oranlarda artması, kısa dönem ve uzun dönem olumsuz insan sağlığı etkilerine neden olmaktadır. Bu olağandışı insan etkilerinden biri de dikkate değer oranlarda hava kirliliğine neden olan ve günümüzde özellikle otellerde her akşam olmak üzere düğünler vb. etkinliklerde uygulanan havai fişek gösterileridir. Havai fişekler potasyum nitrat, potasyum klorat, potasyum perklorat, mangal kömürü, sülfür, manganez, sodyum okzalat, alüminyum, demir tozları, strontiyum nitrat ve baryum nitrat vb. gibi kimyasallar içerir (Mclain, 1980). Havai fişek kullanılmasıyla çevre kirliliğine yol açan sülfür dioksit, karbondioksit, karbon monoksit, asılı partiküller gibi maddeler ile alüminyum, manganez ve kadmiyum gibi bazı metaller serbest kalır. Bu maddeler ise ciddi sağlık riskleri ortaya çıkarmaktadır. Havai fişek gösterileri genellikle ciddi kazalar ve öldürücü yaralanmalarla sonuçlanır (Bull vd., 2001), havai fişek partikülleri ve içerdikleri iz elementleri ile organik bileşikler insan sağlığı için önemli tehdit oluşturmaktadır (Ravindra vd., 2001). Bununla birlikte, renkli havai fişeklerin kullanılması güçlü ve zararlı oksitlenme ajanı olan ozonu yer seviyesinde meydana getirebilir. Bu ise insan sağlığını yüksek risk altına sokacaktır (Attri vd., 2001). Hava kirliliğine ve insan sağlığına olumsuz etkileriyle birlikte diğer canlılar üzerine de farklı etkileri söz konusudur. Hava kirliliği ve içerdiği zararlı madde oranlarının artması, bölgede yaşayan canlıları da olumsuz etkilemektedir. Bu etkiler sonucunda canlılar arasında da önemli sağlık sorunları (kanser vb. gibi) ortaya çıkacaktır. Tüm bu sağlık sorunlarının yanında, patlamalar nedeniyle olumsuz fiziksel etkiler de söz konusudur. Doğada her şey ve her durum birbiriyle bağlantılı bir uyum içerisindedir. Bir ormanda bir kurt (Kurt= Canis lupus) ulurken diğer memeliler susarlar, bir şahin (Şahin= Buteo buteo) veya bir kartal (Kartal= Circaetus gallicus) uçup çığlıklar atmaya başlayınca ormanı bir sessizlik kaplar. Böylelikle doğal ormanlarda ortalama gürültü 20-30 dB seviyesindedir. Oysa bir havai fişek patladığında ortalama 120-170 dB gürültü oluşmaktadır (Echo Bruit, 1985). Bu en gürültülü doğal ekosistemler için bile oldukça yüksek bir değerdir. Özellikle göçmen kuşlar bu aktivitelerden belirgin bir şekilde etkilenmektedir. Göçmen kuşların büyük çoğunluğu göç hareketini gece gerçekleştirmektedirler. Gerek kışlayacakları alanlara yaptıkları sonbahar göç ve gerek üreme bölgelerine yaptıkları ilkbahar göç hareketinde rotalarını yıldızlardan, aydan ve yerin manyetik alanından yararlanarak bulmaktadırlar (Berthold 2000). Aynı zamanda bu uzun ve meşakkatli yolculuk esnasında çok büyük stres altında olurlar. Bu yolculuğun uzun mesafeler arasında gerçekleşmesinden dolayı da büyük miktarlarda enerjiye gereksinimleri vardır. Dolayısıyla ihtiyaçlarını karşılamak ve dinlenmek amacıyla konaklama alanlarında mola verirler (Berthold 2000, Bairlein 2003, Bairlein 2004). Havai fişek aktiviteleri ile meydana gelen patlamalar ve farklı ışıklar bu alanlardan geçen kuşları önemli oranda şaşırtmaktadır. Patlamalarda açığa çıkan yüksek ses, davranış değişiklikleri meydana getirerek rotalarından sapmalarına neden olabilir. Yine patlamalarda açığa çıkan olağandışı ışıklar da benzer şekillerde rota değişikliklerine neden olabilir. Bu değişiklikler, kışlama alanlarına ya da üreme alanlarına ulaşmalarını engelleyecektir. Ayrıca, stresli göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal olaylar hayvanlara aşırı stres yükleyecektir. Metabolik aktivitelerin çok yüksek olduğu göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal streslenme ani ölümlere neden olabilir. Diğer yandan patlamalarda açığa çıkan farklı ve şiddetli ışıklar geçici görme kaybına ya da ani yön değişikliklerine de neden olacaktır. Bundan dolayı da karşılarına çıkacak engelleri (yüksek binalar, elektrik direkleri vb. gibi) göremeyeceklerinden çarpmalara ve ölümlere neden olabilir. Bununla birlikte, üreyen türler de bu aktivitelerden benzer şekilde etkilenecektir. Üreme; eş seçimi, kur davranışları, yuva yapımı, yumurtlama, kuluçkaya yatma, yavru çıkışları, yavru beslenmesi, yavru uçuşları olayları dizinidir ve uzun bir süreçte gerçekleşmektedir. Her bir aşaması aşırı enerji gerektiren ve stres içerisinde gerçekleşen davranışlardır. Bu süreçte karşılaşacakları aşırı gürültülü patlamalar ve olağandışı ışıklar üreme başarısını düşürebilir. Üreme başarısının düşmesi, populasyonun azalmasına neden olabilir ve belirli süre sonra ise populasyonu tehdit altına sokabilir, hatta tamamen ortadan kaldırabilir. Diğer taraftan böcekler ile biyolojik mücadele ve tohumların yayılmasında önemli rolleri bulunan yarasaların (Familia: Vespertilionidae) yaşam tarzı da bu gürültülerden büyük oranda etkilenmektedir. Yarasalar bizlerden ve birçok memeliden daha hassas olan kulaklarıyla 10-250.000 hertz arasındaki sesleri çok rahat duyabilmektedirler (insan 20 ilâ 20.000 hertz arasındaki sesleri işitebilmektedir). Ancak bu durum onların yüksek dB' deki gürültülere karşı daha hassas olmalarına neden olmaktadır. Onlar da diğer hassas türler gibi bu durumdan olumsuz etkilenmektedirler (Bornschein, 1961). Çoğunlukla yüksek gürültü seviyesi nedeniyle birkaç kez uzaklaştıkları ortama bir daha çok uzun süreler sonra döndükleri ya da hiç dönmedikleri saptanmıştır. Yine yüksek gürültülü ortamlarda yavru gelişimlerinin olumsuz etkilendiği bilinen bir gerçektir. Maalesef, yavru gelişimi olumsuz etkilenen populasyonların devamlılığı tehlikeye düşmektedir. Ayrıca ülkemizin güney sahilleri iki tür deniz kaplumbağası (Chelonia mydas ve Caretta caretta, Familya: Cheloniidae) tarafından üreme alanı olarak kullanılmaktadır (Kaska 1993, Öz ve Erdoğan 2001, Erdoğan vd. 2001, Öz vd. 2004). Sadece üremek amacıyla karaya çıkan bu canlılar için çevresel etkiler üreme başarısı açısından önemli bir faktör oluşturmaktadır. Yuva yapmak amacıyla kumsala çıkan ergin dişiler (yuvalama süreci mayıs – temmuz ayları arasındadır) ve yumurtadan çıkan yavrular (yavru çıkış süresi: temmuz – eylül ayları arasındadır) iyi korunan kumsallarda bile uzaktan gelen bir ışık faktöründen ve sesten etkilenmektedirler. Diğer faktörlerle birlikte (eğlence tesislerinin gürültü ve ışıkları, insanların kumsal yakınında meydana getirdiği gürültü ve ateş yakma gibi faaliyetleri) bu canlıların stres altına girmesine, erginlerin yuva yapmadan direk denize geri dönmesine veya yönlerini şaşırarak kumsalın dışına çıkmalarına, predatör hayvanlara karşı savunmasız bir durumda kalmalarına ve hatta ölmelerine neden olurken, yumurtadan çıkan yavruların yönlerini şaşırarak denize ulaşamadan ölmelerine neden olabilmektedir (Özkan Karaardıç, 2007). Havai fişeklerin etkisiyle meydana gelen gürültü ve ışıklar da bu iki tür üzerinde oluşan bu etkileri daha da arttırmaktadır. Biri nesli tehlike altında (Chelonia mydas) ve diğeri nesli tehdit altında (Caretta caretta) olan bu iki türün (IUCN 1988) ülkemiz sahillerinde güvenli bir şekilde üremelerini sağlamamız gerekmektedir. Bu doğrultuda sadece eğlence amaçlı gerçekleştirilen havai fişek gösterilerinin üreme sezonu süresince yasaklanması söz konusu iki türün üreme başarısını oldukça olumlu yönde etkileyecektir. Havai fişek patlamalarıyla ortaya çıkan gürültünün yanında, en önemli yan etkilerinden biri de gecenin anlamlı karanlığını aniden bozan yüksek ışık demetleridir. Canlılığın gelişimi süresince belirli bir periyotta ışıklı ve karanlık zamanlar birbirini izlemiş ve dolayısıyla yaşam buna adapte olmuştur. Bir çok tür yüksek ışık şiddetinden önemli oranda etkilenmektedir. Canlıların çoğunun beslenme, üreme ve yaşam döngüsü, kısaca hayatı, fotoperyota (ışık periyodu) bağlıdır ve bu durum dengesi değiştirilemeyecek kadar hassastır. Şöyle ki; Levrek (Perca sp.), Kefal (Mugil sp.) gibi balıkların larvaları ışık görmemeleri gereken dönemde yoğun ışığa maruz kalırlarsa strese girerler (Chech and Moyle, 1982). Yüksek ışık, balık yavrularında gelişim bozukluklarından ölümlere kadar varan bulguların en önemli nedenleri arasındadır (Nikolsky, 1963). Manavgat, göçmen kuşlar açısından önemli bir dinlenme ve beslenme alanıdır. Manavgat ırmağı, Titreyengöl ve farklı habitatların var oluşu, canlı çeşitliliğini Manavgat ve çevresinde arttırmaktadır. Manavgat/Titreyengöl Kuş Halkalama çalışması verilerine göre; 121 farklı kuş türü halkalanmış, gerek halkalama gerek yapılan gözlemlerle 197 kuş türü Manavgat ve çevresinde tespit edilmiştir (Erdoğan vd., 2007, Karaardıç vd., 2007). Göç sırasında, sonbahar göçünde Akdeniz öncesi ve ilkbahar göçünde Akdeniz sonrası önemli dinlenme ve beslenme alanı olması alanın önemini ortaya koymaktadır (Karaardıç vd., 2005, Karaardıç vd., 2007). Bu türlerin büyük çoğunluğu bölgede üremektedir. Bu farklı habitat zenginliği, kuşlarla beraber diğer canlı türlerin de zengin olmasını sağlar. Bölgede pek çok memeli, sürüngen, amfibi ve balık türlerinin varlığı tespit edilmiş, aynı zamanda pek çok omurgasız türünün de yaşadığı belirtilmiştir. Her geçen gün festivallerde, kutlamalarda, düğünlerde vb. törenlerde artan havai fişek gösterileri hem insan ve hayvan sağlığını hem hayvan davranışlarını hem de hava kirliliğini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenlerle, havai fişek kutlamalarının yıl boyu ya da göç ve üreme dönemleri süresince (Şubat-Kasım) yasaklanması bu sorunları büyük oranda azaltacaktır. Kaldı ki "Gürültü yaparak ÇEVRENİN HUZUR VE SÜKUNUNU bozanlar konusunda 31 Mart 2005 tarih ve 25772 Mükerrer Resmi Gazetede yayınlanan 5326 No'lu Kabahatler Kanunu'nun 36. maddesinde belirtilmiş olup, kabahatin işlendiği yerin kolluk kuvveti (polis, jandarma) veya belediye zabıtasına bildirilmelidir" denilmektedir. Çevre sorunlarının arttığı, küresel iklim değişikliklerinin gözlendiği son yıllarda, havai fişek gibi günlük yaşamda kullanılması zorunlu olmayan sadece eğlence amacı içeren faaliyetlerin yasaklanması insan günlük aktivitelerini etkilemeyecektir. Bununla beraber, bu faaliyetlerin yapılmaması doğal dengenin bozulmaması için bir katkı olacaktır. Kaynaklar 1) Attri, A.K., Kumar, U., Jain, V.K., 2001. Microclimate: formation of ozone by fireworks. Nature 411 (6841), 1015. 2) Bairlein F., 2003: The study of bird migrations- some future perspectives. Bird study, 50, 243-253. 3) Bairlein F., 2004: Vogelmonitoring in deutschland: Appell für ein integriertes monitoring als grundlage für einen noch effektiveren Arten- und Naturschutz. Beitraege zur Jagd- und Wildforschung, Bd. 29, 367-374. 4) Berthold P. 2000: Vogelzug, eine aktuelle gesamtübersicht. Die Deutche Bibliothek, pp 280. 5) Bornschein, H. 1961; Vision in echolocating bats. Original cited by J. EKLÖF PhD Thesis University of Göteborg Univ. Göteborg, Sweden. 6) Bull, M.J., Agran, P., Gardner, H.G., Laraque, D., Pollack, S.H., Smith, G.A., Spivak, H.R., Tenenbein, M., Brenner, R.A., Bryn, S., Neverman, C., Schieber, R.A., Stanwick, R., Tinsworth, D., Garcia, V., Tanz, R., Newland, H., 2001. American Academy of Pediatrics. Committee on injury and poison prevention. Fireworks-related injuries to children. Pediatrics 108, 190-191. 7) Chech, J.J. Jr. and P.B. Moyle. 1982; Fishes: An Introduction to Ichthyology. Prentice-Hall Inc., Englewood Cliffs, N.J. 8) Echo Bruit, 1985; La gazette du C.I.D.B., 4 rue Beffroy 92200 Neuilly-sur-Seine, Fransa. 9) Erdogan, A., Öz, M., Kaska, Y., Dusen, S., Aslan, A., Yavuz, M., Tunc, M. R., Ve Sert, H. 2001. Marine Turtles Nesting at Patara, Turkey, in 2000. Zoology in the Middle East. 24; 31-34. 10) Erdoğan, A., Karaardıç, H., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: Results of bird banding in spring since 2002 at Titreyengöl, Manavgat Turkey. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 88. 11) IUCN 1988. IUCN on sea turtle conservation. Amphibia- Reptilia, 9; 325-327. 12) Karaardıç, H., Erdoğan, A. and Yöntem, O., 2005: Forests land will cut down to build up golf area. 13th international symposium on environmental pollution and its impact on life in the mediterranean region. Book of abstract, pp 256. 13) Karaardıç, H., Erdoğan, A., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: New records for west Turkey from Titreyengöl/Manavgat (Turkey) ringing study. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 76. 14) Kaska, Y., 1993. Investigation of Caretta caretta population in Patara and Kizilot, M. Sc. Thesis. Dokuz Eylul University, 28p, Izmir. 15) Mclain C. H., 1980: Pyrotechnics from the viewpoint of solid state chemistry. The Franklin institute press, pp 155-157. 16) Moreno T., Querol X., Alastuey A., Minguillion M. C., Pey J., Rodriguez S., Miro J. V., Felis C., Gibbons W., 2007: Recreational atmospheric pollution episodes: inhalable metalliferous particles from firework displays. Atmospheric environment, 41, 913-922. 17) Nikolsky, G.V. 1963. The Ecology of Fishes. Academic Press, London. 18) Öz, M. ve Erdoğan, A. 2001. Patara Özel Çevre Koruma Bölgesinde Deniz Kaplumbağaları Populasyonlarının Araştırılması. Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü ve Akdeniz Üniversitesi Biyolojik Çeşitlilik Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi (AK-BİYOM), 56s, Antalya. 19) Öz, M., Erdoğan, A., Kaska, Y., Düşen, S., Aslan, A., Sert, H., Yavuz, M., Tunç, M.R., 2004. Nest Temperatures and Sex Ratio Estimates of Loggerhead Turtles at Patara Beach an the Southwestren Coast of Turkey. Canadian Journal of Zoology, 82: 94-101. 20) Özkan Karaardıç, L., 2007. Olympos-Çıralı Kumsalı'ndaki Caretta caretta (Linneaus,1758) (Chelonia: Cheloniidae) yuvalarında sıcaklığa bağlı yavru eşey oranının belirlenmesi. Yüksek Lisans Tezi. Akdeniz Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 65s, Antalya. 21) Ravindra, K., Mittal, A.K., Grieken, R.V., 2001. Health risk assessment of urban suspended particulate matter with special reference to polycyclic aromatic hydrocarbons: A review. Reviews on environmental health 16 (3) 169-189. 22) Wang Y., Zhuang G., Xu C., An Z., 2007 : The air pollution caused by the burning of fireworks during the lantern festival in Beijing. Atmospheric environment, 41, 417-431. Hazırlayanlar: *Prof. Dr. Ali ERDOĞAN, Araş. Gör. Hakan KARAARDIÇ, Araş. Gör. Mustafa YAVUZ, Araş. Gör. Leyla ÖZKAN KARAARDIÇ *Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü 07058 Antalya aerdogan@akdeniz.edu.tr www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/havai-fisek-gosterilerinin-fauna-elemanlari-uzerine-etkisi

EMİSYONLARIN ÖNLENMESİ VE KONTROL ALTINDA TUTULMASI

Sanayi tesislerinin kuruluşunda ve işletilmesi esnasında gerekli tedbirlerin alınmaması uygun teknolojilerin kullanılmaması ve kontrolsüz proses uygulamaları kirletici emisyonların oluşumuna neden olmaktadır. Kirletici Emisyonları kontrol etmek için önce kirleticilerin kaynaklarını tespit etmek gereklidir. Kirleticilerin oluşum sebeplerini ortadan kaldırmak ve ya en aza indirecek tedbirleri almak muhtemel kirliliğin önlenmesinde yapılabilecek ilk işlemdir. Şayet tüm tedbirlere rağmen bu kirliliğin oluşumunun engellenememesi söz konusu olduğunda ise yapılabilecek işlem bu kirliliğin giderimine yönelik işlemlerin uygulanmasıdır. Kirletici emisyonları önleme yada giderme amacıyla yapılacak işlemler 3 grupta incelenebilir: -Emisyon oluşumuna neden olacak işlemler öncesi alınan tedbirler. -Emisyonun oluşumu esnasında uygulanacak tedbirler -Emisyon oluşumu sonrasında kirliliği giderime yönelik tedbirler. En önemli ve en yaygın hava kirliliği kaynakları katı, sıvı ve gaz yakıtların kullanıldığı yakma prosesleridir. Bu proseslerden oluşan kirliliğin önlenmesi veya giderilmesi için Yakma öncesinde kullanılacak yakıtın desülfürisazyon işlemine tabi tutulması ile muhtemel KÜKÜRT emisyonu oluşumunu engellenebilecek yada yasal sınırlar altına düşürülmesi sağlanacaktır. Yakma esnasında uygulanacak bazı yöntemler ile ise gerek kullanılan yakıt gerekse uygulanan proses neticesinde oluşan NOx, SO2, CO ve CO2 gibi kirletici yanma ürünlerinin kontrol edilmeleri veya yasal sınırlar altına düşürülmesi mümkündür. Bu yöntemlerden bazıları ; sisteme beslenen havanın ayarlanması ( artırma/azaltma), atık baca gazının belli oranda sisteme geri beslenmesi, yakma sisteminde yapılabilecek modifikasyonlar ve yakma sistemi içine adsorplayıcı maddeler (kalsiyum,potasyum gibi) ilave etmek şeklinde tanımlanabilir. Yakma işlemi neticesinde oluşan ve alınan tüm önlemlere rağmen yasal sınırlar üstünde değerlere sahip kirliliklerin oluşması durumunda ise bu kirliliği giderecek/yasal sınırlar altına düşürecek işlemler uygulanabilir. Fiziksel yada kimyasal filtrasyon sistemleri kirlilik giderimi konusunda yapılabilecek işlemlerdir. Özellikle Klor,Flor,Dioxsin,Furan, VOC,PAH gibi kirletici parametrelerin giderimi konusunda kompleks filtrasyon sistemlerinin kullanılması gereklidir.  

http://www.biyologlar.com/emisyonlarin-onlenmesi-ve-kontrol-altinda-tutulmasi

HYBRİD (HİBRİD) OTOMOBİLLER

Hybrid otomobiller, kullandıkları iki farklı motorla düşük yakıt tüketip, ideal performans sunup çevreyi daha az kirleterek günümüz otomobillerine örnek oluyorlar. Dizel motora da alternatif olarak benzinli motorlarda geliştirilen hybrid teknolojisi, otomobillerde amacına ulaştı. Teknoloji bununla da yetinmedi ve dizel motorlarda da hybrid sistemini uygulamaya başladı. Hybrid teknolojisine sahip içten yanmalı motorlarda yakıtı harcamak konusunda cimrice davranan bu araçlar sayesinde gelecekte daha çevreci ve ekonomik otomobillere ulaşmanın kapılarından biri daha açıldı. Petrol fiyatlarında yaşanan yükseliş ve çevre konusunda gelişen hassasiyet nedeniyle, günümüz otomobil kullanıcılarının araçlardaki en büyük beklentilerinden birisi de düşük yakıt tüketimidir. Bu amaçla sürekli çalışan üreticiler, otomobillerin dururken veya yokuş aşağıya indiğinde yakıtın da boşa yandığını biliyorlar. Birçok üretici yokuş aşağıya inen otomobilde cut-off sistemiyle yakıtı kesti. Açıklamak gerekirse, enjeksiyon sistemiyle çalışan otomobillerde araç viteste iken aşağı eğimli bir yolda ilerliyorsa eğim nedeniyle kazandığı ivme sonucu cut-off sistemi devreye girmekte ve yakıt sarfiyatı kesilmektedir. Zaman geçtikçe cut-off teknolojisiyle kıyaslanamayacak bir teknoloji olan hybrid doğdu. Bu defa araç kırmızı ışıkta veya sıkışık trafikte durduğu zaman, yokuş aşağı kendi ağırlığı ile hareket eden yakıt kullanmayan motorun yerine hem motoru besleyen hem de otomobilin tekerleklerine güç sağlayan elektrik motoru görev yapıyor. Yerine ve üreticiye göre diferansiyel, motor ve kavrama arasında görev yapan elektrik motoru, hareketini sahip olduğu bataryalardan alıyor ve yine bu bataryalar araç tarafından dolduruluyor. Hybrid otomobillerin çoğunda kullanılan parçaların daha fazla yer kaplaması, bu araçlarda sade küçük ölçülere sahip CVT şanzıman kullanılmasına sebep oluyor. Bu sayede performansını koruyan otomobil, hem çevreyi kirletmiyor hem de daha az yakıt tüketimi sağlıyor. Yapımında CO2 salımını azaltacak teknolojilerin kullanıldığı otomobiller özellikle yakıt tasarrufu sağlayacak şekilde tasarlanıyor. Bu tür çevre dostu otomobillere küresel otomotiv sanayinin yeniden canlandırılabilmesinde yeni bir çare gözüyle bakılıyor. Dünyanın ilk seri üretim hybrid otomobili Toyota Prius’un üretimine 2000 yılında başlandı. Bu başlangıç, birçok üreticinin de çalışmalarını hızlandırdı ve hybrid teknolojisi tüm dünyada yayılmaya başladı. Birçok ülkede hybrid otomobiller için vergi indirimi uygulanmakta. Fransız hükümeti elektrikli arabaları şarj etmek için ülke içinde bir ağ oluşturmaya karar verdi. Fransızlar elektrikli araba şarj istasyonlarının kurulumu için 2.2 milyar dolar bütçe ayırıyor. Elektrikli araba şarj istasyonlarının kurulumunun yanı sıra 2015'den itibaren tüm otoparklarda da şarj ünitelerinin olmasını sağlayacaklar. The Wall Street Journal'ın haberine göre tüm bunlar sayesinde Fransa'da elektrikli araba kullanımının artması umut ediliyor. AB’nin petrol endüstrisi gündemini oluşturan konuların başında; iklim değişimi ve çevresel kaygılar; 2020 yılına kadar yenilenebilir enerjilerin payının toplam enerji tüketiminde yüzde 20’ye çıkartılması; CO2 emisyonlarının yüzde 20 oranında azaltılması; enerji verimliliği; enerji bağımlılığı gibi konular yer almakta. Otomobil üreticileri düşük CO2 emisyonu ve yakıt tüketimi ile birlikte daha çevreci otomobil teknolojileri konusunda farklı çalışmalar da yapıyorlar. VW geliştirdiği TSI motor teknolojisi ile 2009 yılında tüm hybrid ve dizel motorları geride bırakarak “Yılın Yeşil Motoru” ödülünü kazanmış ve Golf, Jetta, Passat, Eos, Shirocco, Touran ve Tiguan modellerinde TSI motor seçeneğini sunmuştur. Hybrid otomobiller gelecekte yerlerini tamamen elektrikle çalışan otomobillere bırakabilirler, bu durum dünyada enerji sektörünü de temelden etkileyecektir.

http://www.biyologlar.com/hybrid-hibrid-otomobiller

Çevre Ölçüm ve Analizleri (Emisyon Ölçümü) | TÜRKAK

Emisyon (Baca Gazı) Ölçümü Ağır Metal ölçüm ve analizleri (Sb, As, Ba, Be, Cd, Cr, Co, Cu, Pb, Mn, Hg, Ni, Ag, Tl, Zn) HCl (klor) ölçüm ve analizi HF (flor) ölçüm ve analizi Bacagazı (emisyon) ölçümü (CO, CO₂, O₂, SO₂, NOx, NO, NO₂) Bacada partikül madde (toz) ölçümü Uçucu organik bileşikler (VOC) ve buhar tayini Amonyak Ölçüm ve Analizi (NH₃) Formaldehit Ölçüm ve Analizi (CH₂O) Sülfürik Asit Ölçüm ve Analizi (H₂SO₄) Siyanür Ölçüm ve Analizi (CN) Bacada islilik analizi Bacada hız tayini Gaz sıcaklığı tayini Bacagazı nem yüzdesi belirlenmesi Baca yüksekliklerinin ( abak) belirlenmesi Kütlesel debi hesaplanması Karbon ( Ayak İzi ) Hesaplanması Kazan verimi ölçümü Kazan kayıpları ölçümü Filtre performans ölçümleri Bacada Sürekli Toz Ölçüm Cihazlarının Kalibrasyon Eğrisi Ölçümleri Bacada Sürekli Yanma Gazı Ölçüm Cihazlarının Kontrol Ölçümleri Trafik ve İş Makinelerinden Kaynaklanan Emisyon Ölçümleri Emisyon ölçüm raporu (1) Bakanlık, 14 üncü maddede ve 23 üncü maddenin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerinde belirtilen emisyon ölçüm raporunun içeriğini tespit eder (Ek-11). Emisyon ölçüm raporundaki bilgilerde işletmenin endüstriyel ve ticari sırları varsa işletme sahibinin/işletmecinin talebi üzerine bu bilgiler umuma ifşa edilemez. (2) Bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere ve bilim kuruluşları tarafından talep edilmesi halinde, işletmeye ait endüstriyel ve ticari sırları dışında kalan bilgiler ve emisyon ölçüm sonuçları, işletmenin sahibi/işleticisi tarafından emisyon ölçüm raporunda yer alan bilgilerin kullanılmasında kesin bir yasaklama getirilmediği takdirde, bilgiyi talep eden kurum/kuruluş tarafından, işletmenin sahibi veya işleticisinden yazılı onay alınmak kaydıyla işletmenin ismi belirtilmeksizin, yetkili merci tarafından görevlendirilen personel denetiminde bilgilerin arşivlendiği bina dışına çıkarılmadan ve kopyalanarak çoğaltılmaksızın incelemeye açılabilir. Emisyon Ölçüm Raporu Formatı 1) İşletmenin faaliyetinin Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik Madde 4 kapsamında yeri, 2) İşletmenin, işletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisin faaliyetinin açık bir şekilde anlatımı, a) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisin genel yerleşim içindeki fotoğrafları ve/veya uydu fotoğrafları, b) Her bir tesis alanındaki birimlerin arazi yerleşim planları ile birimlerin içerisindeki ünitelerin yerleşim planları (plan üzerinde emisyon kaynakları gösterilecek), 3) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisten kaynaklanan emisyonların bu Yönetmelik Ek-1, Ek-2, Ek-3 ve Ek-5’e göre değerlendirilmesi, 4) İşletmede bulunan ve ölçüm yapılan her bir tesisten kaynaklanan emisyon parametreleri, kirletici emisyonların nereden kaynaklandığı ve bunların kaynaklara göre dağılımı, 5) İşletmede üretimde birim ürün başına kullanılacak elektrik enerjisi miktarı, kullanılan yakıt türleri (linyit, taşkömürü, petrolkoku, biyokütle, fuel-oil, doğal gaz vb.), 6) Kullanılan yakıtların yıllık tüketimleri, yakıtın özellikleri, (alt ısıl değerleri, kükürt, kül, uçucu madde, nem yüzdeleri ve ilgili diğer bilgiler), 7) İşletmede bulunan üretim proseslerinin toplam ısıl gücü, üretim prosesinde kullanılan yakıt cinsi ve miktarı, 8) İşletmede bulunan yakma kazanlarının (gaz türbinleri, içten yanmalı motorlar; gaz, dizel ve çift yakıtlı motorlar) sayı ve özellikleri, yakma tekniği, birim zamanda beslenen yakıt miktarı, kazan, türbin ve motor verimleri, toplam ve her bir kazan, türbin ve motora göre hesaplanmış kW veya MW cinsinden yakıt ısıl gücü (maksimum kazan kapasitesi raporda belirtilecektir) hakkında teknik bilgiler, 9) İşletmede bulunan her bir tesis için Yönetmelik Ek-4 kapsamında gerekli bilgiler ve değerlendirilmesi, a) Ölçüm yapılan noktalar ve bacanın atmosfere çıkış noktasının ayrıntılı olarak görülebileceği şekilde fotoğraflarının, b) Abak kullanılması halinde hesaplamaların abak üzerinde gösterilmesi, 10) Emisyon oluşumunu azaltmak için her tesis için alınan tedbirler ile ilgili detaylı bilgiler, 11) Ölçüm sonuçları ve değerlendirilmesi, 12) Ölçüm cihaz çıktıları veya çıktı alınamayan cihazlar için cihazın bu özelliğini gösteren belgeler, 13) Ölçüm yapan kurum kuruluşların akreditasyon belgesi veya Bakanlıkça ölçüm yapmaya yetkili olduğuna dair belgeler, 14) Valilik tespit raporu,” İzne Tabi Tesislerde Baca Yüksekliği ve Hızının Tespiti a) Baca Gazı Hızı: 1) Yakma tesislerinden kaynaklanan baca gazı hızları; Atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla; baca kullanılmalı, anma ısıl gücü 500 kW’ın üzerindeki tesisler için, gazların bacadan çıkış hızları en az 4 m/s olmalıdır. Tesisin üretimi ve dizaynı gereği; baca çapının daraltılamadığı ve cebri çekişin uygulanamadığı hallerde baca gazı hızı en az 3 m/s olmalıdır. 300 kW  anma ısıl gücü 500 kW olan tesislerde baca gazı hızı en az 2 m/s olmalıdır. Anma ısıl gücü 300 kW’ın altında olan tesislerde baca gazı hızı 2 m/s’nin altında olabilir. 2) Üretim Şeklinden Kaynaklanan Baca Gazları Hızı; Prosesten kaynaklanan atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla baca kullanılmalı, gazların bacadan çıkış hızları, cebri çekişin uygulanabildiği tesislerde en az 4 m/s, tesisin üretim şekli ve üretim prosesi gereği; baca çapının daraltılamadığı ve cebri çekişin uygulanamadığı ve bu durumun bilim kuruluşundan alınacak bir raporla onaylandığı hallerde baca gazı hızı en az 2 m/s olmalıdır. 3) Prosesten kaynaklanan atık gazlar serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınabilecek biçimde dikey çıkışla atmosfere verilmelidir. Bu amaçla kullanılan bacaların atmosfere açıldığı noktaların atmosfer koşullarından etkilenmemesi (Yağmur, kar vb. dış etkenlerin işletme koşullarını etkilememesi) için bacalara şapka konulmasının teknik bir zorunluluk olması durumunda, bacaya monte edilecek şapkanın bacanın bitiminden bir (1) baca çapı kadar yükseklikte olması ve atık gazların serbest hava akımı tarafından, engellenmeden taşınması sağlanmalıdır. b) Baca Yüksekliği; 1) Küçük Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği; Anma ısıl gücü 500 kW’ın altında olan tesislerde bacanın çatı üzerinden itibaren asgari yüksekliği aşağıdaki gibi belirlenir. 1.1. Eğik Çatı; Baca yüksekliği, çatının en yüksek noktasından en az 0,5 m daha yüksek olmalıdır. Anma ısıl gücü 500 kW’ın altında olan tesislerde baca çatının tepe noktasına çok yakın değilse, çatı tabanından en az 1 m yüksekliğinde olmalıdır. 1.2. Düz Çatı; Baca yüksekliği, çatının en yüksek noktasından itibaren en az 1,5 m olmalıdır. Ancak, tesisin anma ısıl gücü 50 kW’ın altındaysa bu yükseklik bir metre olabilir. 2) Orta Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği; Anma ısıl gücü 500 kW ile 1,2 MW arasında bulunan tesislerde bacanın çatı üzerinden itibaren asgari yüksekliği aşağıdaki gibi belirlenir. 2.1.Eğik Çatı; Düz veya eğim açısı 200’nin altında olan eğik çatılarda baca yüksekliği, çatı eğimini 200 kabul ederek hesaplanan eğik çatının en yüksek noktasından itibaren en az 1,5 m’den daha fazla olarak tespit edilir. 2.2.Düz Çatı Bacanın yüksekliği çatının en yüksek noktasından itibaren en az 2 m olmalıdır. 3) Büyük Ölçekli Tesislerde Asgari Baca Yüksekliği Anma ısıl gücü 1,2 MW ve üzerinde olan tesislerde baca yüksekliği aşağıda verilen esaslara göre ve Abak kullanılarak belirlenir. Abaktan hacimsel debi değerinin (R), Q/S (kg/saat) değerini kesmediği ve abaktan baca yüksekliğinin belirlenemediği durumlarda, tesis etki alanında engebeli arazi veya mevcut ya da yapımı öngörülen bina ve yükseltiler bulunmuyorsa (J’ değeri sıfır olarak belirlenmişse) fiili baca yüksekliğinin tabandan en az 10 m ve çatı üstünden yüksekliği ise en az 3 m olması yeterlidir. J’ değeri sıfırdan farklı ise H’ 10 alınır ve Abak kullanılarak baca yüksekliği belirlenir. Çatı eğimi 200’ün altında ise baca yüksekliği hesabı çatı yüksekliği 200’lik eğim kabul edilerek yapılır. Baca yüksekliğinin belirlenmesinde Abak kullanımı esastır. Baca yüksekliği hesabında Environmental Computing & Consulting Inc. Tarafından Alman Hava Yönetmeliği (TALUFT) ile VDI 3781 standardı doğrultusunda geliştirilen PK 3781 programı referans bilgi olarak kullanılabilir. Benzer tür emisyon yayan ve yaklaşık aynı yükseklikteki bacalar arasındaki yatay mesafe, baca yüksekliğinin 1,4 katından az ise ve emisyonların birbiri üzerine binmemesi için farklı yüksekliklerde baca kullanılması zorunlu görülmüyorsa; yeni tesislerde tek baca kullanılır. Bu paragrafta yukarıda belirlenen baca yüksekliği kullanılması halinde bu Yönetmelik Ek-2 de belirtilen Toplam Kirlenme Değeri (TKD) ve Ek-2 de öngörülen hava kalitesi sınır değerini aşıyorsa ilk önce emisyon değerinin düşürülmesine çalışılır. Bu ekonomik veya teknolojik olarak mümkün değilse, baca yükseltilerek hava kalitesi sınır değerinin aşılması önlenir. Aşağıdaki gibi belirlenen, engebelere göre düzeltilmiş baca yüksekliği 15 nci maddede yer alan ek düzenlemeler kapsamına girmiyorsa 250 m’yi aşmayacaktır. 15 nci maddede yer alan ek düzenlemeler kapsamına giriyor ise; baca yüksekliğinin 200 m’den yüksek çıkması durumunda, teknolojik seviyeye uygun emisyon azaltıcı tedbirlere başvurulur. 3.1. Abak kullanılarak baca yüksekliğinin belirlenmesi; 3.1.1. Baca yükseklikleri aşağıda verilen Abak kullanılarak belirlenecektir. Burada verilen değerler: H' [m] : Abak kullanılarak belirlenen baca yüksekliği, d [m] : Baca iç çapı veya baca kesiti alanı eşdeğer çapı, t [oC] : Baca girişindeki atık gazın sıcaklığı, R [Nm3/h] : Nemsiz durumdaki atık baca gazının normal şartlardaki hacimsel debisi, Q [kg /h] : Emisyon kaynağından çıkan hava kirletici maddelerin kütlesel debisi, S : Baca yüksekliği belirlenmesinde kullanılan faktörü(Tablo 4.1, Tablo 4.2’deki S değerleri kullanılacaktır.) t, R ve Q/S için, kullanılan yakıt ve hammadde türlerine ve işletme şartlarına göre hava kirliliği yönünden en elverişsiz değerler kullanılacaktır. Azot oksit emisyonu durumunda azot oksitin azot dioksite dönüşüm oranı % 60 alınacaktır. Yani azot monoksit kütlesel debisi 0,92 ile çarpılacak ve azotdioksitin kütlesel debisi Q olarak Abakta kullanılacaktır. Özel durumlarda Tablo 4.1, Tablo 4.2’de verilen S değerleri Bakanlık tarafından azaltılabilir. Ancak tabloda verilen değerlerin % 70’inden daha düşük değerler kullanılamaz. 3.1.2. Engebeli arazide ve yüksek binaların bulunduğu bölgelerde baca yüksekliğinin belirlenmesi; Tesisin bir vadi içinde olması veya emisyonunun yayılımının engebeler ve yükseklikler nedeniyle engellenmesi baca yüksekliğinin belirlenmesinde göz önünde bulundurulmalıdır. Bu durumda abaktan elde edilen baca yüksekliklerinde düzeltmeler yapılır. Eğer tesisin bulunduğu alan, engebeli arazi veya mevcut ya da yapımı öngörülen bina ve yükseltilerce çevrelenmişse, Tablo 4.1, Tablo 4.2’ye göre belirlenen baca yüksekliği H', J miktarında artırılır. Jdeğeri aşağıdaki diyagramdan bulunur. Burada: H [m] düzeltilmiş baca yüksekliği (H=H+ J) J' [m] :10 H' yarıçapındaki engebeli arazinin tesis temininden ortalama yüksekliği veya imar planına göre tespit edilmiş azami bina yüksekliklerinin 10 H' yarı çapındaki bölge içindeki tesis zeminine göre yükseklik ortalaması. Tablo 4.1 Yeni tesisler için S – Değerleri EMİSYONLAR S – DEĞERLERİ Havada Asılı Toz 0,08 Hidrojen klorür ( Cl olarak gösterilmiştir. ) 0,1 Klor 0,09 Hidrojen florür ve gaz biçiminde inorganik flor bileşikleri (F olarak gösterilmiştir.) 0,0018 Karbon monoksit 7,5 Kükürt dioksit 0,14 Hidrojen Sülfür 0,003 Azot dioksit 0,1 Tablo 1.1 deki maddeler: Sınıf I 0,02 Sınıf II 0,1 Sınıf III 0,2 Kurşun : 0,005 Kadmiyum : 0,0005 Civa : 0,005 Talyum : 0,005 Tablo 1.2 deki maddeler: Sınıf I 0,05 Sınıf II 0,2 Sınıf III 1,0 Tablo 1.3 deki maddeler: Sınıf I 0,0001 Sınıf II 0,001 Sınıf III 0,01 Tablo 4.1’de yer alan değerler yeni tesisler için geçerlidir. Tablo 4.2 Mevcut tesisler için S – Değerleri EMİSYONLAR S – DEĞERLERİ Havada Asılı Toz 0,2 Hidrojen klorür ( Cl olarak gösterilmiştir. ) 0,1 Klor 0,15 Hidrojen florür ve gaz biçiminde inorganik flor bileşikleri (F olarak gösterilmiştir.) 0,003 Karbon monoksit 15 Kükürt dioksit 0,2 Hidrojen Sülfür 0,005 Azot dioksit 0,15 Tablo 1.1 deki maddeler: Sınıf I 0,02 Sınıf II 0,1 Sınıf III 0,2 Kurşun : 0,005 Kadmiyum : 0,0005 Civa : 0,005 Talyum : 0,005 Tablo 1.2 deki maddeler: Sınıf I 0,05 Sınıf II 0,2 Sınıf III 1,0 Tablo 1.3 deki maddeler: Sınıf I 0,0001 Sınıf II 0,001 Sınıf III 0,01 Tablo 4.2’de yer alan değerler mevcut tesisler için geçerlidir. 4) Isıl gücü olmayan tesislerde asgari baca yüksekliği çatının en yüksek noktasından itibaren dağılımı engellemeyecek şekilde en az 1.5 m olacaktır. 5) Üretim prosesi bacası olmayan, ortam tozsuzlaştırma/gazlaştırma ve malzeme geri kazanım amaçlı olarak iç ortam havasını toz tutma/gaz arıtma sisteminden filtre ederek atmosfere veren bacaların, dikey çıkışlı olmasına, bacanın ait olduğu bina yüksekliği ve atmosfere verilen emisyonların dağılım koşulları dikkate alınarak, yetkili mercii tarafından karar verilir. (stokholler, silolar, nakil hatları, pnömatik sevk sistemlerine ait bacalar ) Bu bacalarda Ek-4.b.4 uygulanmaz. Bu bacalar hakkında emisyon ölçüm raporunda ve Valilik tespit raporunda ayrıntılı bilgi verilmesi gerekmektedir. Hava emisyonu tespiti ve sınırlaması MADDE 23 – (1) Emisyon tespiti ve sınırlamasında aşağıdaki şartlara uyulur. a) İşletmeyi oluşturan tesislerin çevreye zararlı etkilerinin tespiti amacıyla yetkili merci, çevre iznine tabi veya çevre iznine tabi olmayan bir işletmenin işleticisine, yetkili merci tarafından belirlenmiş uzman bir kurum/kuruluş veya kişiye tesisinden çıkan emisyonu ölçtürmesini ve/veya bu emisyonun hava kirlenmesine katkı değerini hesaplatmasını ve/veya hava kirliliği seviyesinin ölçümünü yaptırmasını ister; böylece bir emisyon ve imisyon ölçüm raporu hazırlanır ve bedeli 27 nci maddede belirtildiği şekliyle karşılanır. b) Hava kirliliğinin önemli boyutlarda olduğu kritik bölgelerde, çevre iznine tabi olan/olmayan işletmelerden kaynaklanan emisyonların miktarı ile zamana ve yere göre dağılımını gösteren hava kirlenmesine katkı değerini içeren bir emisyon ölçüm raporu yetkili merci tarafından istenebilir. Bu raporun her yıl yenilenmesi istenebilir. c) Emisyonların ölçümünde Ek-2’de belirtilen, tesis etrafında yapılması gerekli görülen hava kirliliği ölçümlerini düzenleyen 6/6/2008 tarihli ve 26898 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliğindeki esaslar dikkate alınır. Tesis etki alanında hava kirliliğinin ölçümünde ise Ek-2’de yer alan esaslar dikkate alınır. ç) Tesis etki alanında hava kirliliğinin tespitine yönelik yapılacak ölçümlerle ilgili koordinasyonu Valilik sağlar, bu ölçümler için yapılacak harcamalar 27 nci maddede belirtildiği şekilde karşılanır. d) Yetkili merci hava kirliliğinin önemli boyutlarda olduğu kritik bölgelerde ve/veya kirlilik yükü büyük olan yeni tesisler için bu Yönetmeliğin Ek-2’si kapsamında hava kalitesi ölçümlerinin yapılmasını isteyebilir.” Ek-3 Emisyonun Tespiti Emisyonun tespitinde: a) Emisyonun Ölçüm Yerleri: Tesislerde emisyon ölçüm yerleri Türk Standartlarına, EPA, DIN veya CEN normlarına uygun, teknik yönden hatasız ve tehlike yaratmayacak biçimde ölçüm yapmaya uygun, kolayca ulaşılabilir ve ölçüm için gerekli bağlantıları yapmaya imkan verecek şekilde işletme/tesis yetkililerince hazırlatılır. b) Ölçüm Programı: Emisyon ölçümleri, ölçüm sonuçlarının birbirleri ile karşılaştırılmasını mümkün kılacak şekilde yapılmalıdır. Ölçüm cihazları ve metotları Türk Standartlarına, DIN, EPA veya CEN normlarına uygun olarak belirlenir. Genelde sürekli rejimde çalışan tesislerde emisyon ölçümleri, izne esas olan en büyük yükte (tesis en büyük yükte çalışırken) en az üç ardışık zamanda yapılmalıdır. Buna ilave olarak emisyon değerlendirmesinde önemli olan temizleme, rejenerasyon, kurum atma, uzun işletmeye alma ve benzeri gibi şartlarda en az bir ölçme yapılmalıdır. İzokinetik şartların sağlandığı noktalarda ölçüm yapılmalıdır. Genelde değişen işletme şartlarında çalışan tesislerde emisyon ölçümleri yeter sayıda fakat en az ve en fazla emisyonun meydana geldiği altı işletme şartındaki çalışmaları da içeren yeterli sayıda yapılmalıdır. Numune alma noktaları ölçüm yapılması esnasında kolayca ulaşılabilir olmalıdır. Toz ölçümlerinin izokinetik şartlarda yapılması zorunludur. Emisyon ölçüm süreleri kısa olmalıdır. Baca gazı, atık gaz ve atık hava kanalı kesitlerinin ölçülmesinin gerekli olduğu ve ölçmelerin zor olduğu durumlarda ölçme süresi 2 (iki) saati geçmemelidir. c) Değerlendirme ve Rapor: Rapor, emisyon ölçüm değerlerinin ve ölçüm sonuçlarının değerlendirilmesi için gerekli ayrıntılı ölçüm verileri ile birlikte ölçüm metotlarını ve işletme şartlarını ihtiva etmelidir. Raporda ayrıca yakıt, ham madde ve yardımcı maddeler, ürün ve yardımcı ürünler ile atık gaz temizleme tesisinin işletme şartları hakkında bilgiler bulunmalıdır. Üç ardışık zamanda ölçülen emisyon değerlerinin hiç biri Yönetmelikte verilen sınır değerleri aşmamalıdır. d) Emisyonun Sürekli İzlenmesi: 1) Genel Emisyonun sınır değerlerini aşıp aşmadığı kaydedicili cihazlarla sürekli ölçülerek kontrol edilir. Bu ölçümler ayrıca toz tutucu, gaz yıkayıcı ve son yakıcı gibi atık gaz temizleme tesislerinin etkinliklerinin belirlenmesi ile hammadde ve proseslerden kaynaklanan emisyonların tespiti için de gereklidir. Sürekli ölçümler çerçevesinde, sonuçların değerlendirilmesi, 1 (bir) yıl içindeki işletim saatleri açısından aşağıdakilerin karşılandığını gösteriyorsa, 1.1. Hiç bir takvim ayındaki emisyon ölçümlerinin ortalaması emisyon sınır değerlerini geçmiyorsa, 1.2. Kükürt dioksit ve toz için: 48 saatlik tüm ortalama değerlerin %97'si, emisyon sınır değerlerinin %110'unu geçmiyorsa, 1.3. Azot oksitler için: 48 saatlik tüm ortalama değerlerin %95'i, emisyon sınır değerlerinin %110'unu geçmiyorsa, emisyon sınır değerlerine uyulduğu kabul edilir. 2) Toz Emisyonların Sürekli Ölçümü: Isıl kapasitesi 100 GJ/saat (27778 kW) ve üstünde olan katı yakıt ve fuel-oil ile çalışan yakma sistemleri ile 10 kg/saat ve üstünde toz emisyon yayan (bu emisyona yanıcı partiküller de dahildir.) tesisler toz emisyonu konsantrasyonunu sürekli ölçen yazıcılı bir ölçüm cihazı ile donatılmalıdır. Tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gereklidir. Ek-1’in (g) bendinde belirtilen toz emisyonuna neden olan tesisler ve 1 inci sınıfa dahil olup da 2 kg/saat’in üzerinde 2 inci sınıfa dahil olup da 5 kg/saat’in üzerinde toz emisyonu yayan tesislerde baca gazında toz emisyonu sürekli ölçüm cihazları ile ölçülmelidir. Bir tesisin işletme şartlarının değişmesi, atık gaz temizleme tesislerindeki arızalar ve benzeri nedenlerden kaynaklanan emisyonun belirlenen sınır değerlerini kısa süreler için bile aşmamasını sağlamak amacı ile 1. paragraf da verilen yakma sistemi ısıl kapasiteleri ve 2. paragraf da verilen emisyon kütle debileri altında da sürekli toz emisyon ölçümleri yapılması yetkili merci tarafından istenebilir. Ölçüm değerleri en az 5 (beş) yıl muhafaza edilir. Birden fazla yakma sisteminin bir bacaya bağlanması durumunda baca başına düşen toplam ısıl kapasite kullanılacaktır. 3) Gaz Emisyonlarının Sürekli Ölçümü: Bir tesisten, aşağıda verilen maddelerin herhangi birisi karşısında belirtilen miktarın üzerinde emisyon yayılıyorsa, bu sınırları aşan maddeler, yazıcılı ölçüm aletleri ile sürekli olarak ölçülmeli veya otomatik bilgisayar sistemi ile kontrol edilmeli ve ölçüm sonuçları kaydedilmelidir. Tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gereklidir. Kükürt dioksit 60 kg/saat Klor 1 kg/saat Organik bileşikler (Karbon olarak verilmiştir.) 10 kg/saat Azot oksit (NO olarak verilmiştir.) 20 kg/saat İnorganik gaz biçimindeki klorür bileşikleri (C1- olarak verilmiştir.) 2 kg/saat Hidrojen sülfür 1 kg/saat İnorganik gaz biçiminde florür bileşikleri (F- olarak verilmiştir.) 2 kg/saat Karbon monoksit ( Yakma Tesisleri İçin ) 5 kg/saat Karbon monoksit ( Diğer Tesisler İçin ) 50 kg/saat Ölçüm değerleri en az 5 yıl muhafaza edilir. 4) Yanma Kontrolü için Sürekli Ölçüm: Isıl kapasitesi 36 GJ/saat (10 MW) ve üstünde olan sıvı ve katı yakıtlı yakma sistemleri yanma kontrolü için yazıcılı bir baca gazı analiz cihazı (CO2 veya O2 ve CO) ile donatılmalıdır. Ölçüm değerleri en az 5 yıl muhafaza edilir. Birden fazla yakma sisteminin bir bacaya bağlanması durumunda baca başına düşen toplam ısıl kapasite kullanılacaktır. e) Kabul Ölçümleri: Bir tesisin kabulünde, tesisin işletmeye alınmasından en erken üç ay, en geç oniki ay sonra Bakanlıkça belirlenecek bir kurum veya kuruluş tarafından öngörülen emisyon sınırlarının bu tesiste aşılıp aşılmadığının tespit edilmesi yetkili merci tarafından istenecektir. f) Ölçümlerin Güvenirliliği: Bu maddenin (d) bendinin 2, 3 ve 4 nolu alt bentlerinde belirtilen ölçümler için uygun ölçüm cihazlarının özellikleri ile, bunların uygunluk testleri, bakım, montaj ve kalibrasyonları hakkındaki esaslar, Bakanlıkça güvenilirliği kabul edilen, TSE tarafından standartlaştırılmış metotlara uygun olmalıdır. İlgili standartlar henüz TSE tarafından hazırlanmamış ise Bakanlık tarafından kabul edilen DIN, EPA normlarına uygun metot standartları tatbik edilir. 5) Ek-5’de yer alan tesislerde sürekli ölçüm cihazı takılmasının gerekmesi halinde tesisten kaynaklanan kütlesel debinin belirlenebilmesi için hacimsel debinin de sürekli ölçülmesi gerekir. Tanımlar a) Az Atıklı Teknolojiler: Sanayi tesislerinden kaynaklanan atıkların üretim prosesinin son aşamasında arıtılmasına dayalı teknolojik seviye yerine tercih edilen ve temiz üretim tekniklerini temel alan, kirletmeyen, temiz ve az atıklı teknolojileri, b) Bakanlık: Çevre ve Orman Bakanlığını, ç) Biyokütle: Ahşap koruyucuları tatbik edilmiş veya kaplama işlemine bağlı olarak halojenli organik birleşikler ihtiva eden ve bu tür atıkları içeren özellikle inşaat ve yıkımdan kaynaklanan ahşap atıklar hariç olmak üzere, ihtiva ettiği enerjiyi kazanmak için yakıt olarak kullanılabilen tarım veya ormancılıktan sağlanan bitkisel bir maddenin kendisini, tamamı ya da bir kısmından elde edilen tarım ve ormancılık kaynaklı bitkisel atıkları, gıda işleme sanayiinden kaynaklanan bitkisel atıkları, ham kağıt hamuru üretiminden kaynaklanan bitkisel atıkları, şişe mantarını ve ahşap atıklarını, d) Deneme izni: İş Yeri Açma ve Çalışma Ruhsatlarına ilişkin mevzuat kapsamında verilen izini, e) ış Hava: Çalışma mekanları hariç, troposferde bulunan dış ortamlardaki havayı, f) Dizel Motorları: Kendiliğinden sıkıştırmalı ateşlemeli motorları, g) Emisyonlar: Yakıt ve benzerlerinin yakılmasıyla; sentez, ayrışma, buharlaşma ve benzeri işlemlerle; maddelerin yığılması, ayrılması, taşınması ve diğer mekanik işlemler sonucu bir tesisten atmosfere yayılan hava kirleticileri, ğ) Emisyon Envanteri: Sınırları belirlenmiş herhangi bir bölgede, hava kirletici kaynaklardan belli bir zaman aralığında atmosfere verilen kirleticilerin listesi, miktarı ve bunların toplam kirlilik içindeki paylarını gösteren bilgileri, h) Emisyon Faktörü: Herhangi bir faaliyetten veya ekipmandan kaynaklanan belirli bir kirleticinin birim hammadde, birim yakıt, birim hacim, birim zaman, birim alan için ortalama emisyon miktarını, “ı) Emisyon Ölçüm Raporu: Çevre izin veya lisans başvuru dosyasının bu Yönetmelik kapsamında hazırlanan hava emisyonları bölümüne esas raporu,” (30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) i) Emisyon Kaynağı: Atmosfere emisyon veren baca veya baca dışı kaynakları, “j) Emisyon Ölçüm Raporu Geçerlilik Süresi: İlk ölçüm tarihi esas alınarak, Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelik kapsamında yer alan işletmeler için emisyon ölçüm raporu geçerlilik süresi üç yılı,” (30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) k) Gaz Motorları: Otto çevrimi, kıvılcım ateşlemeli ateşleme sistemine sahip motorları, l) Hava Kalitesi: İnsan ve çevresi üzerine etki eden çevre havasında, hava kirliliğinin göstergesi olan kirleticilerin artan miktarıyla azalan kalitelerini, m İçten Yanmalı Motorlar: Gaz motorları ve dizel motorlarını, o) İşletme Sahası İçi: Üzerinde doldurma, ayırma, eleme, taşıma, kırma, öğütme işlemlerinin yapıldığı, madde depolanan, boşaltılan, tesisler arasındaki alanı, ö) İş Termin Planı: Tesis sahibi tarafından hazırlanacak ve bu Yönetmelikte belirtilen yükümlülükleri ve sınır değerleri sağlayacak proses ve baca gazı arıtım tesislerinin gerçekleştirilmesi sürecinde yer alan proje, ihale, inşaat ve işletmeye alma gibi işlerin zamanlamasını gösteren planı, “p) Çevre İzni: Çevre Kanununca Alınması Gereken İzin ve Lisanslar Hakkında Yönetmelikte düzenlenen izni,”(30 Mart 2010 tarih 27537 sayılı RG.) r) Kısa Vadeli Değer (KVD): Maksimum günlük ortalama değerler veya istatistik olarak bütün ölçüm sonuçları sayısal değerlerinin büyüklüğüne göre dizildiğinde, ölçüm sonuçlarının % 95 ine tekabül eden değeri, çöken tozlar için farklı olarak aşılmaması gereken maksimum aylık ortalama değerleri, s) Kısa Vadeli Sınır Değer (KVS): Maksimum günlük ortalama değerleri veya sayısal değerlerinin büyüklüğüne göre dizildiğinde, istatistik olarak bütün ölçüm sonuçlarının % 95 ine tekabül eden değer olan ve Ek-2 Tablo 2.2 de verilen değeri aşmaması gereken değeri, ş) Kirletici: Doğrudan veya dolaylı olarak insanlar tarafından dış havaya bırakılan ve insan sağlığı üzerinde ve/veya bütün olarak çevre üzerinde muhtemel zararlı etkileri olan her türlü maddeyi, t) Kritik Bölge: Bir yıl boyunca yapılan hava kalitesi ölçüm sonuçlarına göre kısa vadeli sınır değerlerin en az on beş gün aşıldığı yerleri, u) Kritik Meteorolojik Şartlar: Atmosferde alt sınırı yerden yedi yüz metre veya daha az yüksekte olan enversiyon tabakasında hava sıcaklığının en az 2°C/100 arttığı ve yerden 10 m. yükseklikte ölçülen rüzgar hızının on iki saatlik ortalamada 1,5 m/s den az olduğu kritik meteorolojik durumu, ü) Mevcut Tesis: Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kurulmuş veya Çevresel Etki Değerlendirmesi mevzuatına göre kurulması uygun bulunan tesisleri, v) Piyasaya arz edilen sıvı yakıtlar: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu tarafından düzenlenen/düzenlenecek mevzuatla üretimi, yurtdışı ve yurtiçi kaynaklardan temini ve piyasaya arzına izin verilen sıvı yakıtlar ile kalorifer yakıtını, y) Teknolojik Seviye: Sürekli işletilmesinde başarısı tecrübeyle sabit, kıyaslanabilir metotlar, düzenekler ve işletme şekilleriyle kontrolleri yapılabilen; emisyon sınırlama tedbirlerini pratikleştiren ve kullanışlı hale getiren, ileri ve ülke şartlarında uygulanabilir teknolojik metotlar, düzenekler, işletme biçimleri ve temizleme metotlarının geldiği seviyeyi, aa) Uzun Vadeli Değer (UVD): Yapılan bütün ölçüm sonuçlarının aritmetik ortalaması olan değeri, bb) Uzun Vadeli Sınır Değer (UVS): Yapılan bütün ölçüm sonuçlarının aritmetik ortalaması olan, Ek-2 Tablo 2.2 de verilen değeri aşmaması gereken değeri, cc) Üretim Prosesi: Yakıtın ham madde ile birlikte muamele gördüğü veya yakıttan elde edilen enerjinin hammaddeyi veya ürünü kurutma, kavurma ve ben zeri işlemlerde kullanıldığı ve bacasından proses kaynaklı baca gazı emisyonlarının ve yanma gazlarının birlikte çıktığı veya sadece proses kaynaklı baca gazı emisyonlarının çıktığı tesisleri, çç) Üretmek: Ürün elde etmek, işlemek, üretim amacıyla tüketmek ve diğer kullanımları, ithalat ve diğer amaçlı nakliyatları, dd) Yakma Tesisi: Yakıtın yakılması sonucunda, yakıt içeriğinde bulunan kimyasal enerjinin ısı enerjisine dönüştürülerek yararlanıldığı, buhar kazanı ve kızgın yağ kazanı, termik santral kazanı, gaz türbini, gaz motoru gibi sıcak su, buhar ve benzeri üreterek enerji sağlayan tesisleri, ee) Yeni Tesis: Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından sonra kurulacak olan tesisleri, ff) Yetkili Merci: Çevre ve Orman Bakanlığı ve Valiliği ifade eder.

http://www.biyologlar.com/cevre-olcum-ve-analizleri-emisyon-olcumu-turkak

Toprak

oprak iklim değişikliği, su yönetimi ve biyoçeşitlilik kayıpları gibi küresel çevre problemleri arasında oldukça önemli bir bağlantıyı ifade etmektedir José Luis Rubio, Avrupa Toprak Koruma Topluluğu Başkanı Toprağı neden önemsememiz gerekiyor? Toprağı ifade etmek üzere toz, çamur, kil, zemin, yer gibi birçok terim kullanıyoruz, ancak toprağa hak ettiği önemi hiçbir zaman vermiyoruz. Günümüzün sanal dünyasında birçoğumuzun toprakla bağlantısı hemen hemen hiç kalmamıştır. Ancak, toprak dünyanın yaşayan derisidir, aşağıdaki ana kaya örter ve dünya üzerinde yaşanabilmesini mümkün hale getirir. Hava ve su gibi toprak da yaşam destek sistemimizin bir parçasını oluşturmaktadır. Atalarımız toprakla daha yakın bir ilişki içerisindeydiler. Geçmişte birçok insan her gün toprakla uğraşıyordu. Eskide, toprak gıda temini için daha kritik bir görev üstlenmekteydi. Ancak, geçmişte toprağın devasa büyük bir doğal karbon deposu olarak iklim değişikliğindeki kritik rolü bilinmemekteydi. Toprak sınırlı bir kaynaktır Bu elmanın(7) Dünya gezegeni olduğunu kabul edelim. Elmayı dört eşit parçaya bölün ve bunlardan üçünü atın. Kalan çeyrek elma dünyanın kara parçasını temsil eder. Bu kara parçasının yüzde ellisi çöller, kutup veya dağlardan*, bir başka ifadeyle tarım yapılamayacak kadar sıcak, soğuk veya yüksek yerlere karşılık gelir. Bu nedenle, kara parçasını temsil eden çeyreği de ikiye bölün. Kalan elma parçasının yüzde kırkı ise tarım üretimini desteklemeyecek kadar kayalık, sığ, zayıf veya suludur. Bu parçayı da çıkarttığınızda, elmadan geriye çok küçük bir parça kalır. Yüzeyi kaplayan ve koruyan kabuğa dikkat edin. Bu ince katman yeryüzündeki yüzeysel toprak tabakasını temsil eder. Elmanın kabuğunu soyduğunuzu düşünün, bu şekilde dünyanın tüm popülasyonunun beslenmesi için oldukça az miktarda verimli toprak bulunduğunu anlayabilirsiniz. Bu verimli topraklar ayrıca binalar, yollar ve katı atık depolama alanları için de kullanılmaktadır. Ayrıca, kirliliğe karşı ve iklim değişikliği etkilerine karşı da duyarlıdır. Toprağımızı her geçen gün kaybediyoruz. *Tarımsal üretim için uygun olmayan arazilerin büyük bir bölümünün CO2 emilimi açısından önem taşıdığını unutmayın. Toprak ve karbon Toprak, bitkilerin iki katı kadar organik karbonu bünyesinde tutar. AB topraklarında 70 milyar tondan fazla organik karbon bulunmaktadır, bu da toplam küresel karbon bütçesinin yaklaşık %7'sini ifade etmektedir(8). AB'de toprak bünyesinde depolanan karbonun yarısından fazlası Finlandiya, İrlanda, İsveç ve Birleşik Krallık sınırları içerisindeki turba bataklıklarında tutulmaktadır. AB Üye Ülkelerinin her yıl tüm kaynaklardan 2 milyar ton karbon emisyon salınımına neden olduğunu dikkate alırsanız bu rakamı daha doğru değerlendirebilirsiniz. Toprak bu yüzden iklim değişikliğinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Avrupa topraklarından atmosfere gerçekleşecek her %0,1'lik karbon emisyonu, otoyollarda ilave 100 milyon aracın neden olacağı karbon emisyonuna eşittir. Bu da AB'de şu anda mevcut araç sayısının iki katıdır. Biliyor muydunuz? Toprak, kayaçlar ile çürümüş bitkiler ve hayvanlardan meydana gelir(9) Toprak ve içerisinde büyüyen bitkiler küresel CO2 emisyonlarının yaklaşık %20'sini tutar.(9) Toprak, içtiğimiz suyun ve soluduğumuz havanın bedava temizlenmesine yardımcı olur. (9) Bir hektarlık toprakta beş tona kadar hayvan yaşamı görülebilmektedir. (9) Sağlıklı bir toprak, sel riskini azaltır ve potansiyel kirleticileri nötrleştirerek veya filtreleyerek yeraltı su kaynaklarını korur.(9) Toprak Organik Maddesi (SOM) Toprak ile karbon depolama arasındaki kritik madde ‘toprak organik maddesidir’ (SOM). Bu da topraktaki canlı ve ölü tüm maddelerin toplamıdır ve bitki kalıntılarını ve mikroorganizmaları da içine alır. Çevre ve ekonomi için hayati işlevler yerine getiren, oldukça değerli bir kaynaktır ve mikroskobik ölçekte tüm bir ekosistemi temsil etmektedir. SOM, toprağın verimliliğinde çok önemli bir rol oynar. Özellikle bitkiler için yaşam iksiridir. Besin maddelerini toprağa bağlar, depolar ve ihtiyaç duyulduğunda bitkilerin kullanmasını sağlar. Bakterilerden kurtçuklara ve böceklere kadar tüm toprak organizmalarının yuvasıdır ve bu canlıların bitki artıklarını bitkiler ve ekinler tarafından kullanılabilecek besin maddelerine dönüştürmesine olanak sağlar. Ayrıca, toprak yapısını korur ve böylece suyun filtreleme özelliğini iyileştirir, buharlaşma miktarını azaltır, su tutma kapasitesini arttırır ve toprağın sıkışmasını önler. Ayrıca, topraktaki organik maddeler kirleticilerin parçalanmasını hızlandırır ve kirleticileri partiküllerine bağlayarak, yüzey sularıyla taşınma riskini azaltır. Toprak, bitkiler, karbon Fotosentez mekanizması ile, büyüyen tüm bitkiler kendi biyokütlelerini oluşturmak için atmosferden CO2 absorbsiyonu gerçekleştirirler. Ancak, bir bitki toprağın üstünde büyüdüğü kadar, gizli bir şekilde toprağın altında da eşit miktarda büyür. Kökler sürekli olarak toprağa çeşitli organik bileşikler salarak, mikrobiyal yaşamın beslenmesini sağlar. Bu da topraktaki biyolojik faaliyeti arttırır ve SOM bozunmasını hızlandırır, böylece bitkilerin büyümesi için gerekli olan mineral besin maddeleri salınır. Ayrıca, bu mekanizma tersi yönde de çalışır: bir miktar karbon, karbonu kilitleyen ve yüzyıllar boyunca atmosfere salınmasını önleyen kararlı organik bileşiklere transfer edilir. Çiftçinin tarımsal yönetim uygulamasına, toprağın tipine ve iklim koşullarına bağlı olarak, biyolojik faaliyetin net sonucu, SOM açısından olumlu veya olumsuz olabilir. SOM miktarının artması, (diğer olumlu etkilerine ek olarak) uzun vadede atmosferden karbon emilmesini sağlar. Organik madde miktarının azalması, CO2 salınması, bir başka ifadeyle yönetim uygulamalarımızın insanların neden olduğu toplam emisyon miktarına ilave yük bindirmesi anlamına gelmektedir. Bu nedenle, arazileri kullanım şekli, karbon ile ilgili toprak problemlerinin çözümü ile doğrudan bağlantılıdır. Bir başka önemli husus da otlakların, yönetilen orman arazilerinin veya doğal ekosistemlerin tarım arazilerine dönüştürülmesi durumunda toprağın karbon salmaya başlamasıdır. Avrupa çölleşiyor Canlı ve sağlıklı toprakta besinlerin yaşamı desteklemeyecek ve hatta çoğu zaman yaşamı yok edecek şekilde çekildiği ‘çölleşme süreci’ Avrupa topraklarının karşı karşıya kaldığı problemlerin oldukça dramatik bir sonucudur. ‘Kuraklık, değişkenlik ve yağışların şiddetli doğası ile geçmişteki ve mevcut insan aktiviteleri sonucu hassaslaşan topraklar güney Avrupa'nın büyük bir bölümünün çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösterir.’ José Luis Rubio, Avrupa Toprak Koruma Topluluğu Başkanı ve Valensiya Üniversitesi ve Valensiya Belediyesi tarafından yürütülen bir toprak araştırma biriminin başkanı. Güney, orta ve doğu Avrupa'nın %8'lik bir bölümü, yani 14 milyon hektarlık bir alan mevcut durumda çölleşmeye karşı oldukça yüksek bir hassasiyete sahiptir. Orta düzey hassasiyete sahip alanlar da dikkate alınırsa bu miktar 40 milyon hektara çıkmaktadır. Avrupa'da en çok etkilenen ülkelerin başında İspanya, Portekiz, Güney Fransa, Yunanistan ve Güney İtalya gelmektedir(10). ‘Toprağın kalitesinin erozyon, organik madde kaybı, tuzlanma ve toprak yapısının tahribatı nedeniyle kademeli olarak bozulması spiral bir mekanizma halinde su kaynakları, bitki örtüsü, fauna ve toprak mikroorganizmaları gibi diğer ekosistem bileşenlerine sıçramakta ve bu da terk edilmiş ve verimsiz bir arazi meydana getirmektedir. ‘Çölleşmenin sonuçlarının anlaşılması ve hatta fark edilmesi çoğu zaman oldukça güçtür, çünkü genel olarak bu sonuçlar gizli ve fark edilmeyecek şekilde meydana gelir. Ancak, bataklıkların tarımsal üretim üzerindeki etkisi, sellerin ve toprak kaymalarının artan ekonomik maliyetleri, arazinin biyolojik kalitesi üzerindeki etkiler ve karasal ekosistemin devamı üzerindeki genel etkiler çölleşmenin Avrupa'daki en ciddi çevre problemlerinden biri olmasına neden olmaktadır.’ José Luis Rubio. Avrupa toprağının korunması Toprak, oldukça önemli ve çok karmaşık bir doğal kaynaktır ve toprağın değeri hala büyük ölçüde göz ardı edilmektedir. AB mevzuatı, tüm tehditleri kapsamlı bir şekilde ele almamaktadır ve bazı Üye Ülkelerde toprağın korunmasıyla ilgili özel mevzuat yürürlüğe konmamıştır. Avrupa Komisyonu uzun yıllardır toprak politikasına yönelik öneriler geliştirmektedir. Birkaç Üye Ülke bu önerilere itiraz etmiş ve ardından politika geliştirme süreci duraklamıştır. Bu nedenle, toprağın hava ve su gibi diğer önemli bileşenlerle aynı şekilde korunması mümkün olmamaktadır. Özel konu: Turbalıklar Turba ekosistemleri tüm karasal ekosistemler arasında en verimli karbon depolama sistemidir. Turbalıklar, Dünya yüzölçümünün yalnızca % 3'ünü oluştururlar, ancak dünyadaki tüm toprak karbonunun %30'unu içerirler. Bu da uzun vadede bataklıkları dünyadaki en verimli karbon depoları haline getirir. Ancak, insanlar tarafından yapılan müdahaleler doğal üretim ve çürüme dengesini kolayca bozabilir ve bataklıkların karbon salan alanlar haline gelmesine neden olabilir. Turba drenajlarından, yangınlardan ve üretimlerden kaynaklanan CO2 emisyonlarının yıllık en az 3.000 milyon ton olduğu tahmin edilmektedir; bu da dünya genelindeki fosil yakıtlarından kaynaklanan emisyonların %10'una karşılık gelir. Turbalıkların mevcut yönetimi genellikle sürdürülebilir değildir ve biyoçeşitlilik ve iklim üzerinde olumsuz bazı temel etkilere sahiptir.(11)

http://www.biyologlar.com/toprak

Toprak ve karbon

Toprak, bitkilerin iki katı kadar organik karbonu bünyesinde tutar. AB topraklarında 70 milyar tondan fazla organik karbon bulunmaktadır, bu da toplam küresel karbon bütçesinin yaklaşık %7'sini ifade etmektedir(8). AB'de toprak bünyesinde depolanan karbonun yarısından fazlası Finlandiya, İrlanda, İsveç ve Birleşik Krallık sınırları içerisindeki turba bataklıklarında tutulmaktadır. AB Üye Ülkelerinin her yıl tüm kaynaklardan 2 milyar ton karbon emisyon salınımına neden olduğunu dikkate alırsanız bu rakamı daha doğru değerlendirebilirsiniz. Toprak bu yüzden iklim değişikliğinde belirleyici bir rol oynamaktadır. Avrupa topraklarından atmosfere gerçekleşecek her %0,1'lik karbon emisyonu, otoyollarda ilave 100 milyon aracın neden olacağı karbon emisyonuna eşittir. Bu da AB'de şu anda mevcut araç sayısının iki katıdır. Biliyor muydunuz? Toprak, kayaçlar ile çürümüş bitkiler ve hayvanlardan meydana gelir(9) Toprak ve içerisinde büyüyen bitkiler küresel CO2 emisyonlarının yaklaşık %20'sini tutar.(9) Toprak, içtiğimiz suyun ve soluduğumuz havanın bedava temizlenmesine yardımcı olur. (9) Bir hektarlık toprakta beş tona kadar hayvan yaşamı görülebilmektedir. (9) Sağlıklı bir toprak, sel riskini azaltır ve potansiyel kirleticileri nötrleştirerek veya filtreleyerek yeraltı su kaynaklarını korur.(9)

http://www.biyologlar.com/toprak-ve-karbon

Sera Gazları

Su buharı (H2O), CO2, CH2, N2O ve ozon (O3) ...Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. (CO2 KARBONDİOKSİD, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.) Sanayi devriminin başlangıcı olan 1750-1800 yılından bu yana, Sanayi Devrimi, 18. yüzyılda başlayan ve emeğin verimliliğini olağanüstü artırıp, kitlesel üretime geçişe imkan veren, insanlık tarihinin en büyük dönüşümlerinden biridir. Sanayi Devriminin Nedenleri Düşünsel Nedenler Sanayi devrimini 16. ve 17. yüzyıldaki dinsel, siyasal, bilimsel ve felsefi düşünceler hazırlamıştır. Protestan Reformasyonu "bugün çok çalışıp yarını düşünmeyi" önemli bir değer olarak yerleştirmiştir. 17. yüzyılda Aydınlanma filozofları bilimsel yöntemi ve rasyonel düşü karbondioksit (CO2), Karbondioksit Bir karbon, iki oksijen atomunun kovalent bağlarla bağlanmasından meydana gelen bir bileşik. Renk ve kokusu yoktur. Karbon ihtiva eden besin vb. maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. metan (CH4) ve diazot monoksit (N2O) gibi Doymuş alifatik hidrokarbonların ilk üyesi. CH4 formülüne sahip olup, oldukça kararlı bir bileşiktir. Tabiî gazın en başta gelen elemanıdır. Tabiî gazda metan oranı % 50 ile % 98 arasında değişir. Fakat genelde yüksek oranlarda bulunur. Meselâ tipik bir tabiî gaz bileşimi % 85 metan, % 9’a kadar etan, % 3 propan ve geriye kalanı da daha yüksek hidrokarbonlarla azot karışımı şeklinde verilebilir. sera gazlarının atmosferdeki yoğunluğu önemli ölçüde artmıştır. Özellikle CO2 280 ppmv’den yaklaşık 370 ppmv’ye,1 CH4 700 ppbv’den yaklaşık 1750 ppbv’ye.2 ve N2O 275 ppbv’den yaklaşık 315 ppbv’ye yükselmiştir. 20. yüzyılın ortalarına kadar mevcut olmayan Su buharı (H2O), CO2, CH2, N2O ve ozon (O3) ...Dünya atmosferi çeşitli gazlardan oluşur. Ayrıca küçük miktarlarda bazı asal gazlar bulunmaktadır. Güneşten gelen ışınlar (ısı ışınları/kısa dalgalı ışınlar), atmosferi geçerek yeryüzünü ısıtır. Atmosferdeki gazlar yeryüzündeki ısının bir kısmını tutar ve yeryüzünün ısı kaybına engel olurlar. (CO2 KARBONDİOKSİD, havada en çok ısı tutma özelliği olan gazdır.)kloroflorokarbonlar (CFC) son 50 yıl içinde öylesine hızlı artmıştır ki, sadece doğal sera etkisi bakımından değil, aslında aynı zamanda Atlantik üzerinde aşınmış olan stratosferik ozon tabakası için de bir tehlike oluşturmaktadır. Sera gazlarının birçoğu atmosferde yüzlerce yıl kalıyor ve iklimimizi asırlar boyu etkileyecekler. Kutuplardaki buzdağları ile ilgili çalışmalar bize, atmosferdeki Yerçekimi sayesinde tutulan atmosfer, büyük ölçüde gezegenin iç katmanlarından kaynaklanan gazların yanardağ etkinliği ile yüzeye çıkması sonucu oluşmakla birlikte, gezegenin tarihi boyunca dünya dışı kaynaklardan da beslenmiş ve etkilenmiştir. Basınç ve yoğunluk açısından diğer karbondioksit yoğunluk seviyesinin son 420 bin yılın en yüksek seviyesinde olduğunu gösteriyor. Henüz kesin olarak doğrulanmasa da, bu büyük bir olasılıkla son 20 milyon yılın en yüksek seviyesi. Atmosferdeki hızlı karbondioksit artış oranı –%8’i son 20 yılda gerçekleşmek üzere 250 yılda %32– kesinlikle son 20 bin yılın en yüksek oranıdır. Koruların ve ormanların yok edilmesi özellikle tropikal alanlarda inanılmaz bir hıza ulaşmıştır. Korular ve ormanlar, Karbondioksit Bir karbon, iki oksijen atomunun kovalent bağlarla bağlanmasından meydana gelen bir bileşik. Renk ve kokusu yoktur. Karbon ihtiva eden besin vb. maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür.fotosentez işlemiyle atmosferden karbondioksiti emerler, dönüştürürler ve atmosferdeki karbondioksitin emilmesi ve yeniden çevrilmesinde en temel aracı oluştururlar. Son yıllarda, her yıl Fotosentez, klorofil (kromozomlarda) taşıyan canlılarda ışık enerjisi kullanılarak organik bileşiklerin üretilmesi olayıdır. Bu yolla besin üreten canlıların tümüne fotosentetik organizmalar denir ve bunların büyük bır çoğunluğunu bitkiler oluştururlar. İsviçre büyüklüğünde bir alanın çölleştiği hesap edilmektedir. Dünya yüzeyinin insanoğlu tarafından dönüştürülme sürati, nüfussal büyümeye ve ekonomik ve endüstriyel gelişmeye bağlı olarak hızla artmaktadır. Bu da küresel iklim enerji dengesindeki değişiklikleri tetiklemektedir. Bunun da ötesinde, özellikle İsviçre (Almanca: die Schweiz, Fransızca: la Suisse, İtalyanca: Svizzera ve Romanş: Svizra), resmî adıyla İsviçre Konfederasyonu, Orta Avrupa’da Alp Dağlarında yer alan ve denize kıyısı bulunmayan bir ülke. Kuzeyinde Almanya, batısında Fransa, güneyinde İtalya ve doğusunda Avusturya ile Lichtenstein'a komşu olan ve tarihsel olarak bir konfederasyon olan ülke 1848 yılından beri bir federasyondur. Bankacılık ve finans sektörlerinde çok güçlü bir ekonomiye sahip olan İsviçre uzun süredir siyasi ve Asya, Dünyanın en büyük kıtası. Avrupanın doğusunda, Büyük Okyanus'un batısında, Okyanusya'nın kuzeyinde ve Arktik Okyanus'un güneyinde bulunan kıta. Doğuda Pasifik Okyanusu, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, güneyde Hint Okyanusu, batıda Avrupa kıtası ile çevrilidir. Avrupa kıtası ile olan sınırı kesin tespit edilmiş değildir. Eskiden Don Nehri, Asya ile Avrupa arasında sınır olarak kabul edilirdi. Daha sonra Ural Dağları sınır olarak kabul edilmeye başlandı. Güney Amerika ve Amerika'nın güney yarısını oluşturan kıta. Pasifik Okyanusu'nun doğusunda, Atlantik Okyanusu'nun batısında, Kuzey Amerika'nın güneyinde ve Antarktika'nın kuzeyinde bulunur. Afrika’da kentlerin yayılma ve yoğunlaşma süratinin artması, tarım için toprak kaynaklarının yoğun kullanımı, kara ve deniz kirliliği ve insanoğlunun son yüzyıldaki diğer faaliyetleri, gezegenin güneş enerjisi emme kapasitesini ve güneş radyasyonunu uzaya yansıtma kapasitesini değiştirmiştir. Sera gazları ikiye ayrılıyor: 1. Doğrudan sera gazları: karbondioksit, metan, nitrotoksit. a)Radyasyon, elektromanyetik dalgalar veya parçacıklar biçimindeki enerji emisyonu (yayımı) ya da aktarımıdır. Bilindiği gibi maddenin temel yapısını atomlar meydana getirir. Atom ise, proton ve nötronlardan oluşan bir çekirdek ile bunun çevresinde dönmekte olan elektronlardan oluşmaktadır. ...Tümünü okumak için linke tıklayınız.Karbondioksit: Karbondioksite baktığımızda, küresel ısınma potansiyeli “1” olarak hesaplanmıştır, sıvı, gaz ve katı yakıtlarda, yani yanma sonucunda atmosfere veriliyor. Bunun bir önlemi veya kaçış yöntemi yoktur. Eğer bir yanma meydana geliyorsa, atmosfere karbondioksiti veriyorsunuzdur. Karbondioksit de ana sera gazıdır. Dolayısıyla, dünya sıcaklığının artmasına neden oluyorsunuz. Konutlarda, sanayide, ulaşımda, yani bunun kullanıldığı her yerde karbondioksit atmosfere doğrudan verilebiliyor. b)Karbondioksit Bir karbon, iki oksijen atomunun kovalent bağlarla bağlanmasından meydana gelen bir bileşik. Renk ve kokusu yoktur. Karbon ihtiva eden besin vb. maddelerin metabolize edilmesi sonucu meydana gelen bir son üründür. ...Tümünü okumak için linke tıklayınız.Metan: Metana baktığımızda, işte hayvancılık sektöründe önemli bir yer tutmaktadır. Pirinç ekiminde, pirinç tarlalarından kaynaklanıyor ve çöplük alanlarımızda da metan üretimi ana konuları oluşturuyor. Metanın karbondioksite göre 21 kat daha etkili olduğu tespit edilmiştir. c)Nitrotoksit: Bir, kimyasal yolla, ikincisi, gübre olarak tarımda kullanma, üçüncüsü ise, yine yanma neticesinde atmosfere verilen kaynak türüdür. 2. Dolaylı sera gazları: Hidroflora karbonlar, terflora karbonlar ve kükürt hegzeflorür. Hidroflora karbonlar ve terflora karbonların kullanım alanlarına baktığımızda şunu görüyoruz: “CFC”lere alternatif olarak kullanılıyor. CFC’ler, biliyorsunuz, ozan tabakasını incelten maddelerdir. Bu maddelerin kullanımı Montreal Protokolüyle yasaklanmıştır, kontrol altına alınmıştır. Bunlara alternatif olarak kullanılan bu maddeler ozan tabakasını inceltmemekle birlikte küresel ısınmaya neden olduğu için de, iklim değişikliği çerçeve sözleşmesiyle de kontrol altına alınmaktadır. Kullanıldığı alanlar da; çok açık bir şekilde, işte yalıtımda, soğutucu sektörlerde, buzdolaplarında, klimalarda, yangın söndürücülerde, işte köpüklü ambalaj malzemesi olarak, kuru temizlemede ve spreylerde itici gaz olarak kullanıldığı bilinmektedir. Diğer bir kullanım yerleri de, mineral üretiminde bu gazlar da kullanılmaktadır. Su buharı (H2O), CO2, CH2, N2O ve ozon (O3)))Doymuş alifatik hidrokarbonların ilk üyesi. CH4 formülüne sahip olup, oldukça kararlı bir bileşiktir. Tabiî gazın en başta gelen elemanıdır. Tabiî gazda metan oranı % 50 ile % 98 arasında değişir. Fakat genelde yüksek oranlarda bulunur. Meselâ tipik bir tabiî gaz bileşimi % 85 metan, % 9’a kadar etan, % 3 propan ve geriye kalanı da daha yüksek hidrokarbonlarla azot karışımı şeklinde verilebilir.

http://www.biyologlar.com/sera-gazlari

Sera Gazlarının Ekolojik Denge Üzerindeki Olumsuz Etkileri Nelerdir

Dünya üzerine düşen güneş ışınlarından çok, dünyadan yansıyan güneş ışınlarıyla ısınır Bu yansıyan ışınlar başta karbondioksit ve su buharı olmak üzere atmosferde bulunan gazlar tarafından tutulur, böylece dünya ısınır Işınların bu gazlar tarafından tutulmasına da sera etkisi denir Atmosferde bu gazların miktarının artması ısınmayı artırır. Günümüzdeki tehlike, karbondioksit ve diger sera gazlarinin miktarindaki artışın bu dogal sera etkisini şiddetlendirmesinde yatmaktadır Binlerce yıldır dünyamizdaki karbon kaynakları kararlı kalırken, şimdi modern insanoğlu aktiviteleri-fosil yakıtlarin kullanımı, ormanların yokoluşu, aşırı tarım yapılması, atmosfere büyük miktarlarda karbondioksit ve diger sera gazlarının atmosfere salınmasına sebep olmaktadır Sera etkisi dünyamızı nasıl değiştiriyor? Yeryüzü güneşten gelen bir ışık enerjisi alır Bu enerjinin bir kısmı bulutlar ve yer yüzeyi tarafından yansıtılır Geriye kalan kısım atmosfer ve yeryüzü tarafından toplanır Yeryüzü, bir kısmı atmosfer tarafından soğurulan kızılötesi ışınlar yayar Bu kızılötesi ışınların uzaya giden kısmıyla yeryüzünde biriken güneş enerjisi dünyanın ortalama sıcaklığını sabitleyebilecek şekilde dengelenir Eğer atmosfer daha fazla kızılötesi ışın soğurursa, yeryüzü topladığından daha az enerji yayar ve bu ısınmasına neden olur Bu durum, ilk sıcaklıktan daha yüksek bir sıcaklıkta yeni bir denge sağlanana dek yeryüzün ışımasını artırır Buna sera etkisi denir Sera etkisi olmasaydı yeryüzündeki ortalama sıcaklık -18 derece olurdu Oysa,bugün sıcaklık 15 derece Kısaca kızılötesi ışınların atmosfer tarafından tutulması “sera etkisi” olarak adlandırılır, çünkü bitki seralarındaki camların iç tarafı, gezegenin atmosferi gibi görünen güneş ışınlarını geçirme ve nesneler tarafından seranın içine salınan kızılötesi ışınların bir kısmını geçirmeyerek tutma özelliğine sahiptir Ancak bu etki seraların içine hakim olan sıcaklığın tek sorumlusu değildir Camların iç tarafı havanın dolaşımını ve dolayısıyla ısının taşınarak azalmasını engeller Bu durum özellikle rüzgar kuvveti dikkate alındığında daha önemlidir Ancak, sera etkisinin bu son özelliği gezegeni çevreleyen uzay boşluğu için geçerli değildir ve bu anlamda sera etkisi olarak adlandırılan olaya dahil değildir Kızılötesi ışınları soğuran tüm gazlar sera etkisine neden olan gazlardır Bunlar, karbondioksit, su buharı, azot protoksit, ozon ve sentetik endüstri molekülleridir Etkileri, yoğunluklarına ve molekül başına soğurma kapasitelerine bağlıdır Yoğunlukla ilgili olarak su buharının durumu ayrıcalıklıdır, çünkü yeryüzünde bolca bulunan su iklim sisteminin ayrılmaz parçasıdır Su buharının atmosferdeki yoğunluğu havanın onu tutma kapasitesi ile belirlenir Endüstriyel çağın başından beri insan faaliyetleri sera etkisi yaratan başka gazların salımına sebep oluyor ve bu gazların atmosferdeki yoğunluğu belirgin ve düzenli bir şekilde artıyor Ek sera etkisi de küresel ısınmayı tetikliyor Bu “radyoaktif gelişme” 1990 ile 2004 yılları arasında yüzde 20 oranında artış gösterdi. Gezegenimiz 4,65 milyar yıllık tarihi boyunca birçok kez ısınmış ve soğumuştur Günümüzde dünyamız yine hızlı bir ısınma periyoduna girmiştir ve bu kez diğerlerinden farklı olarak, oldukça fazla bir nüfus kitlesiyle bu etkiye maruz kalacaktır Küresel ısınmayı sade bir tanımlama ile; “atmosfer, okyanuslar ve kara kütleleri yüzeyindeki sıcaklıktaki yükselme” olarak tanımlayabiliriz Bu ısınmaya kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların yakılması sonucu atmosfere dahil olan sera gazlarının neden olduğu sanılmaktadır Sera Etkisi Dünyamızı aydınlatan ve ısıtan enerjinin kayna ğ ı güne ş tir Güneşten, gezegenimizin yüzeyine ulaşan kısa dalgalı radyasyon, ışıktan ısıya dönüşmek suretiyle dünyamızı ısıtır Yeryüzü, bu radyasyonun bir kısmını uzun dalgalı kızılötesi ışın olarak uzaya geri yansıtır Bu uzun dalgalı kızılötesi ışınların büyük bölümü uzaya geri dönerken, bir bölümü dünya atmosferinde sera gazları vasıtasıyla tutulu kalmaktadır Atmosferde kızılötesi ışınların tutulması ve yansıtılması sırasında, tıpkı seradaki camlar gibi ısıyı muhafaza etme özelliklerinden dolayı bu gazlara “sera gazı” adı verilmiş tir Bu gazların atmosfer içindeki miktarlarının artması ile atmosfer, güne ş yoluyla dünyamıza sağlanan ısının tutulmasını tekrar geriye bırakılmasını sağlayan bir yalıtkana dönüşmektedir Sera Gazı Çeşitleri Sera gazları tabii olarak do ğ ada bulunurlar ve ayrıca insanların çeşitli faaliyetleri sonucu ortaya çıkarlar Sera gazları içerisinde en bol miktarda bulunanı okyanuslar, denizler, göller ve akarsulardan buharlaşma yoluyla atmosfere karışan su buharıdır Karbon dioksit (CO2) ikinci en fazla bulunan sera gazıdır Organik maddenin çürümesi, hayvan ve insanlarını solunumu, yanardağ patlamaları gibi birçok do ğ al olaylar sonucu atmosfere dahil olmaktadır Ayrıca, insanlar fosil yakıtlar, katı atıklar, ağaç ve ağaç ürünleri yakmak suretiyle evlerini ısıtmak, motorlu taşıtlar kullanmak ve elektrik üretmek amaçlarıyla atmosfere dahil olan karbon dioksit miktarını arttırırlar 18nci yüzyılın ortalarındaki Sanayi Devrimi’nden bu yana atmosferdeki miktarı 281 ppm’den 368 ppm’e ulaşarak %31’lik bir artış göstermiştir Metan (CH4), atmosfer içerisinde daha etkili yalıtkanlık yaratan bir gazdır Aynı miktardaki karbon dioksite oranla en az 20 kat daha fazla ısıyı tutabilmektedir Kömür, doğal gaz ve petrolün üretim ve taşınması esnasında atmosfere dahil olmaktadır Metan, büyükbaş hayvanlar başta olmak üzere kimi hayvanların sindirim yan ürünü olarak ortaya çıkmasının yanında atık alanlarındaki organik maddelerin bozuşmasından da meydana gelmektedir Sanayi Devrimi’nden bu yana atmosferdeki metan miktarı iki kattan daha fazla artmıştır Diazot monoksit (N2O), esas olarak tarım topraklarının işlenmesi ve fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkmaktadır Çok güçlü yalıtkanlık özelli ğ i olan bir gazdır Aynı miktardaki karbon dioksitin tuttuğundan yaklaşık 300 kat fazla ısı tutma özelliğine sahiptir Atmosferdeki miktarı, sanayileşme öncesindeki düzeyle kıyaslandığında %17’lik bir artı ş göstermiştir Sera gazları, aynı zamanda modern ve teknolojik bir hayatın devamı için gerekli üretim işlemleri sonucunda da meydana gelmektedir - Alüminyumun eritilmesinden perflorlu bileşikler meydana gelmektedir - Otomobil koltukları, mobilyalar ve yalıtımda kullanılan köpükler de dahil olmak üzere birçok maddenin üretimi esnasında hidroflorokarbonlar meydana gelmektedir - Kimi gelişmekte olan ülkelerde montajı yapılan buzdolaplarına hâlâ soğutucu gaz olarak kloroflorokarbonlar kullanılmaktadır 20nci yüzyıl boyunca, atmosfer içerisinde büyük miktarlarda artış gösteren bu sentetik kimyasalların bazıları atmosfer sıcaklığını arttırma özelliklerinin yanında, dünyamızı morötesi ışınların olumsuz etkilerinden koruyan ozon tabakasına da zarar vermektedirler 2000 yılında triflorometil sülfür pentaflorid adında yeni bir sentetik bileşiğin atmosferde hızlı bir şekilde arttı ğ ı belirlenmiştir Bu gazın diğer bilinen sera gazlarından çok daha fazla ısı tutma özelli ğ i olması endişe vericidir ve endüstriyel kaynağı hâlâ bulunamamıştır Küresel Isınmanın Etkileri Dünya üzerindeki tüm yaşamlar sera etkisi ile yakından ilişkilidir Sera etkisi olmayan bir dünya, yaklaşık 33 o C’lik bir soğuma ile karşı karşıya kalır ki, bu da dünyamızın bir kutuptan diğerine buzlarla kaplanması anlamına gelmektedir Ancak, sera gazlarının atmosferde aşırı bir şekilde artması da sürekli ısınma şeklinde dengelerin bozulması tehdidini yaratmaktadır Dünyanın ortalama yüzey sıcaklı ğ ı 15 o C’dir Geçti ğ imiz yüzyılda bu sıcaklık 0,6 o C’lik bir artış göstermiş tir Kıtalar üzerindeki sıcaklık okyanuslar ve denizlere oranla daha fazla artmıştır 1950 yılından bu yana deniz yüzeyi sıcaklı ğ ı kara yüzeyindekinin ancak yarısı kadar artmıştır Gece sıcaklıklarında da her 10 yılda ortalama 0,2 o C artı ş görülmüş tür IPCC (Intergovernmental Panel On Climate Change)’nin 2001 yılında yayımlanan üçüncü değerlendirme raporunda 2100 yılına kadar dünyamızdaki ortalama sıcaklığın 1,4-5,8 o C arasında artacağı belirtilmektedir Bu artışın 1990-2025 yılları arasında 0,4-1,1 o C, 1990-2050 yılları arasında 0,8-2,6 o C civarında seyredeceği kurgulanmaktadır Küresel ısınmaya bağlı olarak geçti ğ imiz yüzyılda kar örtüsü ve buzul boyutlarında küçülmeler ya ş andı 1960’ların sonlarından bu yana Kuzey Yarıküre’de kar örtüsünde %10’luk bir azalma oldu Orta ve daha yukarı enlemlerde göl ve nehirlerin yıllık buzla kaplı kalma sürelerinde yaklaşık 2 haftalık bir kısalma oldu 20nci yüzyıl boyunca dağ buzullarında da büyük çapta zirveye doğru çekilmeler yaşandı 1950’lerden 2000’e kadar geçen sürede Kuzey Yarıküre’de bahar ve yaz aylarındaki deniz buzulu boyutlarında %10-15 oranında küçülmeler yaşandı 20nci yüzyılın son 30 yılında Arktik deniz buzulu kalınlığında yaklaşık %40’lık bir azalma ya ş andı Önümüzdeki süreçte de ısınmaya bağlı olarak okyanusların ılıklaşmasıyla birlikte da ğ buzullarının ve kutuplardaki buz örtüsünün erimeye devam etmesi beklenmekte ve deniz seviyelerinin de 9-100 cm arasında yükseleceği tahmin edilmektedir 20nci yüzyıl boyunca deniz seviyelerinde 10-25 cm arasında bir artı ş oldu ğ u saptanmıştır Sibirya’nın batısında 11 bin yıldır donmuş halde bulunan ve yaklaşık Fransa ve Almanya büyüklüğündeki turbalıklar küresel ısınmanın etkisiyle son 3-4 yıldır erimeye başladılar Son 40 yıl içinde bu yörede 3 o C’lik bir sıcaklık artışı görülmüştü Artık geri dönüşü olmayan bu erime olayının sonucunda atmosfere milyarlarca ton metan gazı dahil olacak CO2 gazından 20 kat daha fazla ısı tutabilme özelli ğ i olan CH4 gazının bu düzeyde atmosfere salınımı küresel ısınma hızını ve şiddetini bu güne kadar yapılan tahminler üzerinde arttıracaktır Deniz seviyesinde görülecek yükselme, birçok kıyı bölgesi yerleşimini olumsuz yönde etkileyecektir Örneğin deniz seviyesinde meydana gelecek 100 cm’lik bir artışla Hollanda’nın %6’sı, Bangladeş ’in %17,5’i ve birçok adanın ya tümü ya da büyük bölümü sular altında kalacaktır Denizlerdeki yükselme kıyı ekosistemlerinde büyük değişiklikler yaratacak, denizlere yakın alçak düzlüklerde yeni bataklıklar meydana gelecektir Denizlerin karalar üzerinde ilerlemesi ile oluşacak arazi kayıplarının yanında kıyı erozyonlarında da artışlar görülecektir Mevsimler bazı bölgelerde daha uzun olmaya başlayacak, kış ve gece sıcaklıkları, yaz ve gündüz sıcaklıklarından daha fazla artma eğiliminde olacaktır Isınan bir dünyada sıcak stresinden dolayı daha çok insan ölecek, tropik bölge hastalıkları serin iklim bölgelerine doğru yayılma gösterecektir Isınmayla birlikte okyanus ve denizlerden daha fazla su buharlaşacak ve dünya daha rutubetli olacaktır Bu da yağışların artmasına neden olacaktır Kıtalar üzerine düşen yağış miktarı son yüzyıl içerisinde %1’lik bir artış göstermiş tir Gücünü suyun buharlaşmasından alan kasırgalar muhtemelen daha da güçlü olacaklardır El Nino kasırgası önceki yüz yıllık periyotla karşılaştırıldığında son 20-30 yıllık süreçte daha sık, uzun süreli ve şiddetli görülmeye başlanmıştır Sert ve devamlı rüzgarlar, suyun topraktan daha hızlı bir şekilde buharlaşmasına yol açacak, bu da bazı bölgelerin eskisinden de daha kurak olmalarına neden olacaktır 20nci yüzyıl boyunca orta ve daha yukarı enlemlerdeki kıtalar üzerine düşen yağış ta %5-10 arasında artış saptanmıştır Yoğun yağış sıklığında da %2-4’lük artış (24 saatte 50 mm) görülmüştür Buna karşılık subtropikal alanlardaki karalara düşen yağışta %3’lük azalma olmuştur Özellikle kuzey ve batı Afrika ve Akdeniz ülkelerinin kimilerinde yağışlarda düşüş yaşanmıştır Son 10 yılda Asya ve Afrika gibi bazı kıtalarda kuraklık ve sıcaklık şiddetlerinde artış olmuştur İklimi ısınmış bir dünyada muhtemelen önceden oldu ğ undan daha fazla tarım ürünü üretilebilecektir Ancak, bu üretim ille de ş u anda verimli olan bölgelerde olmayıp serin iklim kuşaklarına doğru kayacaktır Kuzey Yarıküre’de özellikle üst enlemlerde son 40 yıllık süreçte, ürün yetiştirme sezonunda her on yılda 1-4 gün uzama belirlenmiştir Küresel ısınma ve nemin artmasına paralel olarak gelecekte tarım ürünlerine ve ormanlara daha fazla böcek ve hastalık musallat olacaktır Küresel ısınmanın etkisiyle hayvanlar ve bitkiler kutuplara ve üst dağlık kesimlere yüksek rakımlara doğru göç edeceklerdir Ancak, bu göç yollarını tıkayan kentler ya da tarım arazileri ile karşılaşan ve bunları aşamayan bitki türlerinin nesilleri tükenecektir Küresel Isınmanın Türkiye Üzerindeki Olası Etkileri Türkiye, küresel ısınmanın potansiyel etkileri açısından risk grubu ülkeler arasındadır Ülkemiz küresel ısınmanın özellikle su kaynaklarının zayıflaması, orman yangınları, kuraklık ve çölleşme ile bunlara bağlı ekolojik bozulmalar gibi olumsuz yönlerinden etkilenecektir IPCC’nin 2002 yılı yayımlanan V Teknik Raporu’nda; 1901-2000 yılları arasında Türkiye’de -her 10 yılda sıcaklık 0,2 o C’ye kadar arttığı, -yağış ta ortalama %10 düşüş olduğu, 2071-2100 yılları arasında ise -Samsun’dan Adana’ya bir hat çizildiğinde bunun batı kısmının 3-4 o C, doğu kısmının ise 4-5 o C civarında ısınacağı, -günlük yağış miktarında 0,25 mm’ye kadar düşeceği, -buharlaşma ve evaporasyonun artacağı, -yaz kuraklığının artacağı, -yağıştaki azalış , sıcaklık, evaporasyon ve kuraklıktaki artışla doğrudan bağlantılı olarak orman yangınlarında artış olacağı, -su kaynaklarındaki zayıflamaya bağlı olarak iç sularda yaşayan balık türlerinde azalma yaşanacağı, -sularda meydana gelecek sıcaklık artışının üreme bozukluklarına yol açacağı, -arazi kullanımında meydana gelecek değişikliklerin erozyonu artıracağı, belirtilmektedir Dünya Su Kaynakları ve Tarım Toprakları Dünya üzerindeki en yaşlı kayalar oldukları belirlenen Greenland’daki Isua kayaları içerisinde 3,8 milyar yıllık suya rastlanmıştır Suyun kökeni ile ilgili birçok teori bulunmakla birlikte yeryüzünde bu zamandan daha önce suyun varlığına dair başka kanıt bulunamamıştır Dünyadaki toplam su miktarı 1,4 milyar km 3 olup, bu suyun %97,5’i tuzlu su, geriye kalan %2,5’i tatlı su kaynaklarından olu ş maktadır Tatlı suların da ancak %0,3’ü göllerde, akarsularda, barajlarda ve göletlerde bulunmaktadır Dünyamızda 1,4 milyar insan yeterli içme suyundan yoksundur 2,3 milyar kişi sağlıklı suya hasrettir ve yılda 7 milyon kişi su ile ilgili hastalıklardan ölmektedir Dünyada kişi başına su tüketimi yılda ortalama 800 m 3 civarındadır Ayrıca, dünyada 800 milyon kişi gıda yetersizliği ile karşı karşıyadır Dünyadaki toplam su tüketiminin %73’ü sulamada kullanılmaktadır 1995 yılı itibarıyla dünyada sulanan tarım alanları 253 milyon hektar iken, 2010 yılında 290 milyon hektara, 2025 yılında ise 330 milyon hektara ulaşması beklenmektedir Dünyada toplam işlenebilir tarım arazisi 3,2 milyar hektardır Son yıllarda kişi başına düşen tarım arazisi gelişmiş ülkelerde %14,3 azalırken, gelişmekte olan ülkelerde %40 oranında azalmıştır Birleşmi ş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO)’ne göre kişi başına düş en tarım arazisi 0,23 hektar olup, 2050 yılında bu miktar 0,15 hektara kadar düşecektir Türkiye’nin Su Kaynakları ve Tarım Toprakları Ülkemizin yenilenebilir su potansiyeli 234 milyar m 3 olup bulun 41 milyar m 3 ’ü yeraltı suları, 193 milyar m 3 ’ü yerüstü sularından meydana gelmektedir Ülkemizde çeşitli amaçlara yönelik kullanımlarda teknik ve ekonomik anlamda tüketilebilecek yüzey ve yeraltı suyu miktarının 110 milyar m 3 olduğu belirlenmiştir Bir ülkenin su zengini sayılabilmesi için yılda ortalama kişi başına 10000 m 3 su potansiyeline sahip olması gerekir Su potansiyeli 1000 m 3 ’ten az olan ülkeler “Su Fakiri” kabul edilmektedir Ki ş i başına düşen kullanılabilir su potansiyeli 3690 m 3 olan ülkemiz, dünya ortalaması olan 7600 m 3 ’ün oldukça altında olmasından dolayı su fakiri olmamakla birlikte su kısıtı bulunan ülkeler arasındadır Kişi başına düşen kullanılabilir su miktarımız 1735 m 3 ’tür Devlet İstatistik Enstitüsü, 2025 yılına kadar ülkemiz nüfusunun 80 milyona varacağını tahmin etmektedir Bu durumda kişi başına düşecek kullanılabilir su miktarımız 1300 m 3 ’e düşecektir Ülkemizin yüzölçümü 78 milyon hektar olup bunun sadece 28 milyon hektarlık kısmı ekilebilir arazilerden meydana gelmiştir Suyun Tarımdaki Önemi Kıtlık ve açlığın dünyayı ciddi olarak tehdit etti ğ i 21nci yüzyılda toprak ve su en önemli stratejik maddeler olarak kabul edilmektedir Günümüzden 6000 yıl önce Mezopotamya bölgesinde Sümerler, hendekler kazarak Fırat ve Dicle’nin sularını tarlalarına akıtmakla insanoğlunun ilk sulu tarıma geçmesini sağladılar ve uygarlığı başlattılar Kentler kuruldu, nüfus arttı, ortaya yönetici sınıflar çıktı Benzer geliş meler Mısır’ın Nil, Hindistan’ın İndus vadileriyle Çin’de Sarı Nehir civarında yaş andı Suyun en verimli şekilde değerlendirilmesi 2nci Dünya Savaşı’ndan sonra başlamıştır Sava ş tan sonra insanların beslenme ve giyinme gibi gereksinimlerinin artı ş ı topraktan daha fazla yararlanmayı zorunlu hale getirmiş ve bunun da etkin sulama ile sağlanabileceği sulama yatırımlarına öncelik verilmiştir Türkiye’de de modern anlamda sulama projelerinin geliştirilmesi, 1950’li yılların başında DS İ ve TOPRAKSU gibi kamu kurumlarının kurulması ile büyük bir hız kazanmıştır Ülkemizde ekilebilir araziler limitine 1970’li yıllarda ulaşılmış , bu tarihten itibaren ise tarımsal üretimin arttırılması ancak ülke genelinde geliştirilen modern sulama projeleri ile mümkün olabilmiştir Ülkemiz topraklarının 25,8 milyon hektarlık kısmı sulanabilir arazilerden oluşmaktadır Ekonomik olarak sulanabilir arazi miktarı ise 8,5 milyon hektardır DSİ , Mülga Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü ve halk sulamalarıyla bu alanın ancak 4,9 milyon hektarlık kısmı sulamaya açılabilmiştir Sektörel bazda yapılan su tüketim tahminlerinde, ülkemizin ekonomik olarak sulanabilir 8,5 milyon hektar arazisinin, bu i ş için ayrılan ödenekler dikkate alındığında, tamamının sulamaya açılabilmesi için yaklaşık 100 yıl daha gerekmektedir Dünyadaki sulanan alanlar ekili alanların sadece %17’lik kısmını oluşturmalarına karşın, toplam bitkisel üretimin %40’ı bu alanlardan elde edilmektedir Suyun Yanlış Kullanımının Sonucu: Çölleşme! Kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alan ülkemizde kuraklık ve çölleşme sorunlarının küresel ısınma ile daha da artacağı dikkate alındığında sulama, aynı zamanda önemli bir sorunu da beraberinde getirmektedir; toprakların tuzlanması, yani arazi kalitesinin bozulması, çölleşme! Yağışlı bölgelerde, toprak içerisinde doğal olarak bulunan tuzlar yağmur sularıyla akarsulara ve yer altı sularına taşınır, bunlar aracılığıyla da deniz ya da göllere kadar ulaşır Bu nedenle yağışlı bölge topraklarında genellikle tuz birikmesi olmaz İklimi sıcak, yağış ı az bölgelerde tarımsal üretim ve verimi arttırmak amacıyla toprağa kontrolsüz-gelişigüzel verilen sular, içlerinde doğal olarak bulunan tuzu toprağın içine dahil ederler Fazla verilen bu su, aynı zamanda taban suyunu yükseltmek suretiyle toprak ve taban suyu içinde bulunan tuzları da yukarı doğru harekete geçirir Sıcağın etkisiyle beraberinde toprak yüzeyine kadar taşıdığı tuzları burada bırakarak, hızla buharlaşmak suretiyle, toprak yüzeyinde buzlanma yaratır, tarımsal üretimi sınırlar ve verimi düşürür Fırat Nehri’nin iyi kalitedeki suyu bile her yıl 10 dekar toprağa 1,1 ton civarında eriyebilir tuzlarını dahil etmektedir 1940 yıllarında dizel motopompların kullanılmaya başlanmasıyla birlikte sulama masraflarının düştüğü Suriye’nin Fırat Nehri havzasında yeni alanlar tarıma kazandırılmıştır 1980 yılına kadar geçen süreçte, bu arazilerin yarısına yakın kısmında son derece yüksek tuz konsantrasyonları meydana gelmiş ve bu alanların büyük bir kısmı terk edilmiştir Aynı durum şu anda GAP Bölgemizde de görülmektedir Harran Ovası’nın topraklarında belirgin bir tuzlanma başlamıştır GAP Bölgesinin kalan toprakları da sulamaya açıldıkça, bu problem o kısımlarda da görülecektir Sadece Harran Ovası de ğ il, tüm GAP topraklarının ilerideki en önemli sorunu tuzluluk olacaktır Bugün, bir zamanlar “verimli ay” olarak tanımlanan Mezopotamya bölgesindeki toprakların %80’i tuzlanarak elden çıkmıştır Dünya tarihinde su kaynakları yönetimi uygarlıkların gelişmesinde ve hatta çöküşlerinde her zaman önemli roller oynamıştır Mısır, Çin, Hindistan, Mezopotamya uygarlıklarında, hanedanlıkların yıkılması ile su kaynakları yönetimi arasında yakın ili ş kiler bulunmaktadır Mezopotamya’da drenajın olmayı ş ı ya da yetersizliği, sulama suyunun alt katmanlardaki tuzu bitki kök derinli ğ ine çıkartması ve sulama suyundaki tuzun bitki kök bölgesinde birikmesi sonucunda tarım alanlarında tuzlanmaya neden olmuştur Ülkemizde tuzlu, sodyumlu ve borlu topraklar İ ç Anadolu başta olmak üzere 1,6 milyon hektar alan kaplarlar Özellikle batı ve güney bölgelerimizde aşırı sulamalar sonucu toprak kalitesi bozulmuş , tuzlanma, zararlı ve hastalık oranları artmış ve verim düşmeye başlamış tırÇukurova, Gediz, Söke ve Amik Ovaları tipik örneklerdir Dünyada hâlâ pek çok sulama projesi, kısa vadeli ve akılcı olmayan planlamalar yüzünden tarım topraklarında tuzlanmaya neden olmaktadır Bugün dünyada tuzlanmanın yılda 2 milyon hektar gibi bir miktarla yayıldığı ve bu nedenle sulama sayesinde elde edilen üretim artışının sağladığı gelirlerin büyük oranlarda azalmasına neden olduğu görülmektedir Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizdeki su tüketiminin %73’ü tarım sektöründe gerçekleşmektedir Erozyonun Barajlarımız ve Sularımız Açısından Önemi Büyük yatırımlar yapılarak çeşitli amaçlar için tesis edilen, bir amacı da sulama olan barajlarımız, akarsu ve yüzey akışların taşıdığı toprak materyali ile planlanan ekonomik ömürlerinden daha kısa sürede dolmakta ve işlevlerini yitirmektedir Genelde ekonomik ömürleri 50 yıl olarak belirlenen bazı barajların aşırı erozyon etkisi ile 15-20 yılda doldukları görülmüştür (Karamanlı 13 yıl, Altınapa 10 yıl, Kartalkaya 19 yıl, Kemer 22 yıl) Yapılan ölçümlere göre; - Dicle Nehri’nin 26,7 milyon ton/yıl - Fırat Nehri’nin 16,8 milyon ton/yıl - Kızılırmak Nehri’nin 15,7 milyon ton/yıl - Çoruh Nehri’nin 7,8 milyon ton/yıl sediment taşıdığı tespit edilmiştir Fırat üzerinde tesis edilmiş olan Keban Barajı’na her yıl en az 32 milyon ton toprak taşınmış ve tesis tarihi olan 1974 yılından 2001 yılına dek yaklaşık olarak 850 milyon ton toprak baraj tabanına yığılmıştır Dünya genelinde erozyonla kaybedilen toprak miktarı 24 milyar tondur Ülkemizde her yıl kaybolan 500 milyon tona yakın verimli topraklarla birlikte 9 milyon ton bitki besin maddesi de yitirilmektedir Bu özelli ğ i ile de erozyon, ekosistemin ve suların kirletilmesinde en büyük etken olmaktadır Çünkü yüzey akışları ile taşınan bitki besin maddeleri (gübre dahil) ve tarım ilaçları su kaynaklarının kirlenmesine neden olmaktadır Ülkemizdeki ortalama yıllık toprak kaybı Avrupa’da olu ş an kaybın 9,5 katı, Avustralya’da olu ş an kaybın 2,9 katı, Amerika’da oluşanın 1,6 katıdır Barajlar, akarsuların taşıdıkları toprak materyalini tutmak suretiyle denize kavuştukları yerlerde oluşturdukları deltaların beslenmesini engellemekte, denizlerin deltaları aşındırmasına-kıyı erozyonuna neden olmakta, denizlerin karalar üzerinde ilerlemeleri sorununu da yaratmaktadır Sonuç Olarak Hem ekolojik dengenin korunması, hem de insan topluluklarının sürdürülebilir gelişiminin sağlanması için, su ve toprak kaynaklarının bugünkü ve gelecekteki ihtiyaçları karşılayabilecek en akılcı bir şekilde kullanılması gerekmektedir Bugün yeryüzünde en çok yararlanılan yenilenebilir su kaynağı akarsulardır (dünyada yenilenebilir su rezervi yılda yaklaşık 42750 km 3 olarak tahmin edilmektedir) Özellikle dünya nüfusunun ve buna bağlı olarak ta gıda ihtiyacının hızlı bir şekilde artış göstermesi insanoğlunun akarsuları, en fazla su tüketen sektör olan tarımda hemen hemen son damlasına kadar kullanmasına yol açmıştır Akarsuların aşırı ve plansız kullanımlarının olumsuzluklarına örnek vermek gerekirse, Aral Gölü’nü besleyen Amu Derya ve Siri Derya nehirlerinin aşırı ve plansız kullanımları, bu gölün oldukça küçülmesine yol açmış , bundan dolayı da 20 balık türü ortadan kalkmış ve balıkçılığın bitmesine neden olmuştur Bir başka örnek ise, Ganj Nehri gibi dünyamızdaki birçok büyük akarsu günümüzde deltasına kadar ulaşamamaktadır Önümüzdeki süreçte denizlerin yükselmesiyle bu gibi akarsu yatakları vasıtasıyla tuzlu sular karaların içlerine ilerleyecekler, toprak ve su kaynaklarında tuzlanmaya neden olacaklardır Kurak mevsimler boyunca yararlanabilmek ve küresel ısınmanın ülkemiz üzerindeki olumsuz etkilerini azaltabilmek amacıyla, elbette akarsularımız üzerindeki baraj ve özellikle de gölet sayımızı arttırmamız gerekmektedir Ancak bu yapılaşma asla akarsularımızın do ğ al akışını ve doğanın dengesini büyük ölçüde etkileyecek yapılaşmalar olmamalıdır Küçük birikimler sağlayacak göletlerin yapımına ağırlık verilmelidir Su kaynaklarımızı arttırmaktan daha önemlisi, bu kaynakların insanlarımız tarafından en verimli şekilde kullanılması bilincinin oluşturulmasıdır Nüfusu hızla artan İstanbul’da önemli su rezervuarları olan Elmalı Barajı ile Küçükçekmece gölü çevrelerinin yo ğ un yerle ş im ve sanayi alanına dönüşmesi sonucu bu kaynaklar kullanma suyu olarak dahi şehre verilememektedir Yerleşim ve sanayi alanları Büyükçekmece gölü koruma kuş aklarına kadar dayanmış durumdadır Bu kaynakların ve bunları besleyen akarsuların çevresinde gelişigüzel kimyasal gübre ve zirai mücadele ilacı kullanmakta kirlili ğ e ve su kalitesinin bozulmasına neden olmaktadır Özellikle azotlu gübre kullanımındaki hatalar N2O emisyonunu da artırmaktadır Trakya’yı boydan boya geçen ve Meriç Nehri’ne birle ş en Ergene Nehri kirlilikten dolayı tarımsal sulamada dahi kullanılamamaktadır Oysa birçok gelişmiş ülkede büyük kentlerdeki su kaynakları ve havzaları ormanlarla çevrilmiş tir ve kirlenmediğinden dolayı da arıtılmaksızın kullanıma sunulabilmektedir Toprakların üretkenlik kapasitesinin düşmesi ya da yok olması çölleşme olarak tanımlanabileceğinden tarım toprakları üzerinde hızlı kentleşme ve sanayileşme yaşanan Bursa, Sakarya ovaları, Çukurova, İzmir, Manisa, Kocaeli ve İstanbul Türkiye’nin en hızlı çölleşen yöreleridir Oysa gelecekte küresel ısınmanın etkisiyle tarımında önemli verim kaybı yaşayacak Türkiye’nin tarım topraklarını kaybetmemesi, su kaynaklarını cömertçe kirletmemesi gerekmektedir Günümüzde tarımsal üretim miktar ve verimini, kaliteli tohumlar kullansak dahi ancak sulamayla arttırmamız mümkün oldu ğ undan gerek yeraltı gerekse yer üstü su kaynaklarımızı temiz ve planlı kullanmalıyız Yıllık çekilebilir yeraltı suyu rezervi 12,3 km 3 olan ülkemizde, tarım alanlarının sulanmasında özellikle bu su kaynaklarımızı da devreye sokmamız gerekir Ancak, kuraklığın şiddetli görüldü ğ ü devrelerde yeraltı sularına fazla yüklenmemek, yerüstü su kaynaklarını bu dönemlerde devreye sokmak yararlı olacaktır Özellikle denizlere yakın bölgelerde yeraltı sularında aşırı kullanım, deniz sularının bu alanlara ilerlemesine neden olmakta ve tuzlanan bu kaynakları tekrar geri kazanmak mümkün olmamaktadır Türkiye, küresel ısınmanın özellikle yağışın azalması, sıcaklığın ve dolayısıyla kuraklığın artmasına bağlı olarak arazi kullanım şekli ve tarım metotları ile su kaynaklarının kullanımı ve su kalitesi konusunda özen göstermelidir Ülkemizde adeta bir gelenek haline gelen ormanların ve meraların tahrip edilmesinin önüne geçilmelidir Önemli karbon yutak alanı olan bu alanların amacı dışında kullanılmaları hem verimli yüzey toprağının yok olmasına, hem de yaratılan erozyonla su kaynaklarının siltasyonla kalitelerinin bozulmasına ve baraj göllerinin hızlı dolmasına yol açmaktadır Yanlış arazi kullanımı yağışla gelen suyun toprağa sızmasını da önlemekte yüzey akışa geçerek sele ve yeraltı su kaynaklarının beslenememesine yol açmaktadır Gelecekte daha kurak bir periyoda girecek Türkiye’de erozyon kontrolü ve suyun toprakta muhafaza edilmesi önem kazanmaktadır Suyun toprakta muhafazasını sağlayan anızın tahrip edilmesinin önüne geçilmelidir Toprak yüzeyi anızsız nadasa bırakılmamalıdır Suyun muhafazası açısından topraklar yüzlek sürülerek hafifçe kabartılmalıdır Yüksek verimli kurağa dayanıklı tohumlar geliştirilmelidir Baraj gölleri altında verimli tarım topraklarının kalmamasına özen gösterilmelidir Sulama amaçlı inşa edilerek tarımsal üretimi ve verimliliği arttırmayı amaçlayan bir baraj, aynı zamanda tarımsal üretimin gerçekleşme alanı olan verimli alüviyal toprakları suları altında bırakarak yok etmemelidir Sulamaya açılan bölgelerde, topraklarda tuzlanmanın önlenmesi açısından mutlaka drenaj sistemleri kurulmalıdır Ülkemizde tarımsal üretim planlaması yapılmadığından, sulamaya açılan bölgelerde ekilecek bitki deseni köylünün insiyatifine bırakılmakta, buna sulama konusundaki bilgisizlikte eklenince sulamadan yeterli randıman alınamadı ğ ı gibi topraklarımızın üretkenlik kapasitesi de düşmektedir Sürekli baraj ve gölet in ş a etmenin yanında çiftçi, sulu tarım konusunda eğitilmeli ve denetim altında tutulmalıdır Eskiden in ş a edilmiş olup, bugün bakımsızlıktan dolayı işlevini kaybetmiş oldukça fazla sulama tesisi bulunmaktadır İklime dayalı olumsuzluklardan ülke tarımımızın en az düzeyde etkilenmesi için ülkemizin tarım kesimi ve bu kesimle muhatap olan tarım kurumları devlet tarafından daha fazla desteklenmeli, Tarım Bakanlığı’nın 1984 tarihli reorganizasyonu ile kapatılan TOPRAKSU Genel Müdürlüğü zaman kaybedilmeden kurularak toprak ve su kaynaklarının yönetimi tek elde toplanmak suretiyle mücadeleye derhal başlanmalıdır.

http://www.biyologlar.com/sera-gazlarinin-ekolojik-denge-uzerindeki-olumsuz-etkileri-nelerdir

Ekolojik Ayak İzi ve Karbon Ayak İzi Nedir?

EKOLOJİK AYAK İZİ NEDİR? Ekolojik ayak izi, belirli bir nüfusun doğaya yükünü hesaplamak için oluşturulmuş olan bir yöntemdir. Bir diğer ifade ile Ekolojik Ayak İzi, insanların kullandığı yenilenebilir kaynakları sağlayabilmek için gereken, biyolojik olarak verimli ve suyun bulunduğu alanı hesaplar. Dünyada üretim yapılabilen alanların, dünyada yaşayan nüfusa oranlandığında bir değer ortaya çıkar. Bu değer bir insanın beslenmesini, barınmasını, ısınmasını sağlayan ve oluşan atıkları etkisiz hale getiren kara ve deniz alanlarıdır. Başka bir ifadeyle bir kişinin ortalama ekolojik ayak izidir. Bu kavram, ilk kez 90’lı yıllarda Dr. Mathis Wackernagel ve meslektaşı Prof. Dr. William Rees tarafından sürdürülebilirliğin analizi şeklinde bilim dünyasına sunulmuştur. Kullandığımız ürünler dünyanın farklı yerlerinden geldiğinden, ekolojik ayak izimiz de dünyanın farklı yerlerindeki alanların toplamıdır. Ekolojik ayak izi bireyler için hesaplanabildiği gibi toplumlar hatta ürünler için bile hesaplanabilir. Örneğin bir kavanoz vişne reçelini ele alalım. Vişne reçelin yapımında kullanılan vişne ve diğer hammaddelerin üretimi, işlenmesi ve depolanması için üretim yapan şirkete bir alan gereklidir. Ayrıca bu reçellerin satışının yapıldığı marketler de bir yer işgal etmektedir. Ayrıca vişne reçeli üretimi ve dağıtımı sırasında açığa çıkan artık maddelerin ortadan kaldırılması için de belirli bir alana ihtiyaç vardır. Hesaplamaya dahil olan tüm bu alanların toplamı bir kavanoz reçelin dünya üzerinde bıraktığı ekolojik ayak izidir. Bir örnek daha verecek olursak; Günde 1 ekmek (300 gr.) tüketen kişinin, yılda yiyeceği 120 kilo ekmek için ne kadar alana tahıl ekimi yapılmalıdır, giydiği elbiselerindeki pamuk için ne kadar alana pamuk ekilmelidir, içtiği su ne kadar alandan temin edilmektedir, içtiği kahve ve çay için ne kadarlık alan gerekir, yediği patatesler-domatesler için ne kadar yer ayrılmalıdır, ciğerlerine her hava çekişinde aldığı oksijen için ne kadar bitki örtüsü ve orman gereklidir, çöplerinin yok edilmesi için ne kadar bir alan kullanılmaktadır? Kısacası, bütün bu hayatî ihtiyaçların temin edildiği dünyaya bir kişinin ortalama toplam maliyeti ne kadardır? İşte bu sorunun cevabı ekolojik ayak izimizde saklıdır. Örnek Ekolojik Ayak İzi Bileşenleri Karbon tutma ayak izi: Okyanuslar tarafından tutulan CO2 emisyonunun yanı sıra, fosil yakıt tüketimi, arazi kullanımı değişiklikleri ve kimyasal süreçlerden kaynaklanan emisyonların tutulması için gereken orman alanı Otlak ayak izi: Et, süt, deri ve yün ürünleri için hayvancılık yapılan alanın yüzölçümü Balıkçılık sahası ayak izi: 1.441 farklı deniz türü ve 272’i aşkın tatlı su türünün avlanma verilerine dayanarak, yakalanan balık ve deniz ürünleriyle ortaya çıkan tahmini birincil üretim Tarım arazisi ayak izi: İnsan tüketimi için gıda ve lif, hayvan yemi, yağ bitkileri ve kauçuk üretimi için kullanılan alanın yüzölçümü Yapılaşmış alan ayak izi: Ulaşım, konut, endüstriyel yapılar ve hidroelektrik santralleri de dâhil olmak üzere insan altyapısıyla kaplı alanın yüzölçümü Ekoloji üzerinde araştırma yapan bilim adamlarına göre, doğadaki ihtiyaçlarımız için yeryüzünde yaşayan her bireye ortalama 1,5 hektar civarında alan düşmektedir. Dünya nüfusunun hızla arttığı göz önüne alındığında bu alanın önümüzdeki yıllarda azalması kaçınılmazdır. KARBON AYAK İZİ NEDİR? Yeryüzünde yaşayan her bireyin satın aldığı ürünlerle, ısınmayla, elektrik tüketimiyle ya da ulaşım amacıyla kullandığı araçlarla atmosfere yaydığı karbondioksit miktarını gösteren ölçek karbon ayak izi olarak tanımlanır. Bu ölçek genellikle ton ya da kg olarak ifade edilir ve bir yıllık zaman dilimi için hesaplanır. Ayrıca diğer sera gazları da karbon ayak izinin hesaplanmasında dikkate alınır. Yaşayan Gezegen Raporu 2010’a göre kişi başına düşen Ekolojik Ayak İzi en yüksek 9 ülke: Birleşik Arap Emirlikleri Katar Danimarka Belçika Amerika Birleşik Devletleri Estonya Kanada Kuveyt İrlanda Küçük bir hatırlatma yapmak gerekirse yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmak karbon salınımını düşürecektir. Bireysel olarak da bazı küçük önlemler alarak karbon ayak izi küçültülebilir. Buna gereksiz ışıkları kapatmakla başlayabilirsiniz. Kendi Ekolojik Ayak İzinizi merak ediyorsanız WWF-Türkiye tarafından oluşturulmuş olan ekolojikayakizim.org sitesini ziyaret edebilirsiniz.

http://www.biyologlar.com/ekolojik-ayak-izi-ve-karbon-ayak-izi-nedir

Kuraklık ve Yakın Gelecekte Yaşayacağımız Zorluklar

Kuraklık ve Yakın Gelecekte Yaşayacağımız Zorluklar

Türkiye bugüne kadar hiç karşılaşmadığımız şekilde kurak bir dönem geçirmektedir. Yağışın beklenen normal seyrinde ilerlememesi sonucu son baharda ekilen buğday tohumları ya çimlenmedi, yâda çimlenenlerde toprak neminin yetersiz olması nedeniyle kurudu. Ocak ayının ortası halen Konya ovası, Güneydoğuda geniş miktarda çimlenmemiş buğday ekli alanların olması, var olanlarında yetersiz büyümemesi nedeniyle bu yıl buğday veriminde ciddi düşüşler yaşanacaktır. Ayrıca diğer bitkilerde de gerek yetersiz toprak nemi ve gerekse sulama suyunun yetersiz olacağı öngörüsü ile ciddi bir verim düşüne neden olacaktır. Yağışların beklenenin altında % 40 düzeylerinde gerçekleşmesi baraj ve göletlerin kapasitelerinin altında dolması önümüzdeki birkaç ciddi su sorunu yaşayacağımızı şimdiden gösteriyor. Bitkilerde değil, hayvancılık, balıkçılık hepsi temiz su tüketimine dayalı geliştiği için verim ve kalite düşüşleri yaşanacaktır. Bu da gıdaların fiyatlarının ciddi biçimde artacağını gösteriyor. Pekâlâ, neden yağışlar azaldı?Yağışların düzensiz olmasının nedeni nedir?Kuraklığın pratik karşılığı ve anlamı nedir?Verim düşüşüne neden olacak doğal olaylara karşı ne tür önlemler alınabilir?İlkim değişimleri ile yağış düzensizliği arasında bir ilişki var mı?İklim bilimcisi değilim ancak toprak bilimcisi olarak iklim değişimlerinin önemli nedenlerinden biri toprak yönetimine bağlı geliştiği için konuya sürülebilir tarım ve karbon yönetimi ekseninde soruna bütünsel bakabiliriz. 'İklim Değişikliği Önlenmezse Felaketler Gelir'Son yıllarda çoğumuzun ilgisini çeken sıra dışı şiddetli yağış, fırtına ve diğer atmosferik etkilerin sayısının artığı görülüyor. Kasım 2013 yılı içinde Suudi Arabistan'da aşırı yağış nedeniyle kent içindeki tünel ve alt geçitlerin su basması nedeniyle trafik duru. Çok sayıda ölü olduğu belirtildi. Birçok evin alt katlarını su bastı. İtalya'nın Sardunya Adası'nı vuran "Kleopatra" kasırgasından dolayı en az 16 kişi yaşamını yitirirken bölgede nehir yataklarındaki yapılaşma ayrıca çok sayıda ev işyeri ve arabanında zarar görmesine neden oldu. 1 Kasım 2013'de Haiyan tayfununun saate 310 km hızla Filipinleri vurması ile 20 binden fazla kişinin ölmesi ve kaybolması bir milyondan fazla insanın evsiz kalması gerçeği bir kez daha ikil değişimlerinin insan ve doğa üzerinde ciddi etki yaratığını hissettik.Dünyada sıcaklığın artığı, denizler üzerindeki sıcaklığın daha fazla olduğu, atmosferde daha fazla su buharının bulunduğu bunun sonucu ani yağışların ve sellerin artığı istatistiksel olarak artıyor. Uzmanlar okyanuslar ve denizler üzerinde yaşanan sıcaklık farkının fırtınalara neden olduğu ve gittikçe de sık sık fırtınaların yaşanacağını belirtiyorlar.En azından Afrika kaynaklı yüksek basınç etkili iklim değişimleri Türkiye'de sellere, hortuma neden oluyor buna bağlı erozyon ve çölleşme riski artıyor. Kuraklığa, erozyona ve çölleşme tehlikesine açık bir ülke olarak ülkemizin bu konudaki mekanizmaları temel bilimler ekseninde çalışması gerekiyor. Bu konuda daha çok bilimsel araştırmanın yapılması kaçınılmaz. İklim Değişimlerinden En Çok Etkilenen Ülkemizde Konuya Önem VerilmiyorBoğaziçi Üniversitesi'nin 150. yıl etkinlikleri kapsamında Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC) Başkanı ve Teri Üniversitesi Rektörü 2007 yılında Nobel Barış ödülünün sahibi olan Dr. Rajendra Kumar Pachuari, İklim Değişikliği, Enerji-Çevre adlı panele katılarak açıklamalarda bulundu. Dr. Pachuari, iklim değişiklikleri hakkında açıklamalarda bulundu. Dr. Pachuari, iklim değişikliği önlenemezse, birçok felaketin gelecekte dünyayı olumsuz etkileyeceğini ifade etti. Dr. Pachauri, konuşmasının ana temasını Ghandi'nin "Yanlış yolda ilerliyorsan hızının hiçbir önemi yoktur" sözü oluşturuyor. Bu söz, "Doğru yolda ilerliyorsan, hızın önemlidir" diyebiliriz. Günümüzün en önemli sorunu iklim değişikliği ve doğanın insan eliyle sonunun hazırlanması. Dr. Pachuari, iklim değişiklilerinin olumsuz etkilerinde insan faktörlerinin fazla olduğunu söyledi. Pachuari, "İklim değişikliğiyle karbondioksit artacak ve bu fotosentez için çok önemlidir. Tarım üzerine olumsuz etkisi olacaktır. Afrika'nın bir takım ülkelerinde tarımsal verimlilikte yüzde 20 oranında bir düşüş yaşanacak. Tarımsal etkinlik azalırsa insanlar gerekli gıdayı bulamayacaklar. Diğer bir etkisi de gıda güvenliğidir. Gıda güvenliği tehdit altına girebilir. Dünya nüfusu bugün 7 milyar en kötü projeksiyonla 2050 yılında 9.5-10 milyar olacağı (Ortaş, 2013) ve bu durumda bugün ki gıda üretiminin %70 daha fazla üretilmesi gerekecektir. Milyonlarca insan sel felaketleriyle karşı karşıya kalacaktır. Bir takım sektörler iklim değişikliğinden etkilenecek. Nem ve fırtınalar özellikle turizm sektörünü etkileyecektir. İklim değişiklilerinin olumsuz etkilerinde insan faktörlerinin etkisi fazla." şeklinde konuştu.İklim değişikliğinin olumsuz özelliklerini azaltma hakkında da bilgi veren Pachuari, "Yenilenebilir enerji bizi kurtarabilir. Yenilenebilir enerji ile çalışan araba üretmek içi yatırım yapmamız lazım. Alt yapımızı geliştirmemiz lazım. Bunun için de politikalar üretmeliyiz. Neden Bu Kadar Çok İthalat Yapıyoruz?Türkcell'in davetlisi Türkiye gelen Eski ABD Başkan yarımcısı Al Gore toplantıda yaptığı konuşmasında global ekonomi ile ilgili de değerlendirmelerde bulundu. Gore'e göre "Türkiye ekonomisi çok iyi durumda ama cari açık sizin için ciddi bir tehlike. Neden bu kadar çok ithalat yapıyorsunuz anlamıyorum" diyor. Türkiye'nin enerjiye çok para harcadığını ve bunun cari açık olarak geri döndüğünü belirten Gore, "Güneş enerjisini değerlendirmek açısından eşsiz nimetlere sahipsiniz. Rüzgâr enerjisi potansiyeliniz bazı bölgelerde çok yüksek" olduğunu belirtiyor. Günümüzde deniz suyunun ısınıyor olması kuzey yarım kürede buzulların erimesi okyanusların su seviyesinin yükselmesi sıcaklık derecelerinin yükselmesi artık an be an ölçülmektedir. 27 Eylül 2013 tarihli basına yansıyan ilgiler Birleşmiş Milletler Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli'nin (IPCC) 2013 raporuna göre küresel ısınmanın temel nedeninin, "insan" faktörü olduğunun belirtildiği raporda küresel ısınmanın "tartışmasız" varlığına dikkat çekiliyor. İsveç'in başkenti Stokholm'de bir hafta süren ve bilim insanları yanında 195 ülkeden hükümet temsilcilerinin katıldığı konferansta 1950'den bu yana küresel ısınmanın temel nedeni olarak "% 95 kesinlikle" insan faaliyetlerinin etkisi özellikle altı çiziliyor.2013 IPCC raporunda, sera gazı salınımının devam etmesinin daha fazla küresel ısınmaya ve iklim sisteminde çok yönlü değişime yol açacağına dikkat çekiliyor. ICPP 2013 özet raporda deniz seviyesinde görülecek yükselmenin son 40 yılda kaydedilenden daha fazla olacağına dikkat çekiyor.Sera gazı emisyonları arışı son yıllarda gelişiş aletler ile an be an ölçülüyor ve görülüyor ki atmosferdeki karbondioksit miktarı artıyor. Bu değişimin insan ve doğa üzerinde ciddi bir etkisi var. IPCC raporu, 1950'lerden bu yana iklimde gözlenen değişikliklerin birçoğunun "görülmemiş seviyede" olduğuna ve son 30 yılda dünya yüzeyindeki sıcaklığın giderek arttığı ve 1850'den bu yana -hatta muhtemelen son 1400 yılda- kaydedilenden daha yüksek olduğu belirtiliyor. Scientific Amerikan dergisinde edinilen bilgiye göre son 200 yıldan bu yanan atmosfer sıcaklığı 0.8 0C artmıştır.Artan iklim değişimleri anı ve ağır yağışların yaşmasına sellerin aniden oluşması berberinde sosyal ve ekonomik sorunlara yol açmaktadır. Bu durumda küresel anlamda gıda güvenliği ve sürdürülebilirliği tehlikeye girecektir. Ekim 2013 başında Hollanda'da toplanan gıda güvenliği toplantısında bilim insanları artan nüfus artışı ve iklim değişikliğinin yaratığı baskı sonucu gıda güvenliği belirsizliğin artığını ve gelecek ile ilgili daha çok kaygılı olduklarını belirtmişlerdir.Küresel iklim değişimlerinin temelde fosil kaynaklarının yakılması ve tarımsal toprakların dönüşümü ve işlenmesi olarak görülüyor. Tarımsal etkinliklerin doğru yönetilmesi son yıllarda bir kez daha öne çıkmıştır. Tarımın önemi daha da önemli olmaya başlandı. Hatta tarımın yeniden üretim sisteminin şekillenmesi tartışmaya açılması gerekir. Tarımın iklim değişimlerinden etkilenmesi ve tarımsal üretimin azalırsa, hem geçim hem hayatın devamlılığı açısında sakıncalı ve ciddi sosyo-ekonomik etkiler yaratacaktır. İklim değişimi yer yer karasal iklim, kuraklık ve erozyonu tetikleyecektir. Sık sık belirtildiği üzere doğada kar örtüsünün azaldığı ve bunun su eksikliği yaşanacağı düşünülüyor. Önümüzdeki yıllarda bugün oluşturduğumuz ortamın olumsuz meyvelerini topluyor olacağız. Sera gazının kullanılmasının da azalması lazım. İklim değişimlerine neden olan etkenlerin azaltılması için geniş çaplı bir farkındalık yaratılmalı veya artırılabilir. Dr. Pachuari, özellikle kuzey ülkelerinde fırtınaların atacağını ve su kaynaklarımızın azalacağını işaret ediyor Su kaynaklarının azalması insan sağlığını derinden etkileyecektir. Dünyada 1 milyardan fazla insanın açlık ve yetersiz beslenme sorunu yaşamsı, 2 milyar insanın sağlıklı olmayan su tüketmesi nedeniyle gıda ve su güvenliği sorununu yeniden gündemde tutacak ve daha fazla sorunlar yaşanacaktır.Deniz seviyelerinin artması deniz kıyılarında (nüfusun %70 kadarı kıyılarda yaşıyor) yaşayan milyonlarca insan sel felaketiyle karşı karşıya kalacak ve yeni göçlerin başlayacağı mesajını da oluşturuyor. Güney Avrupa gerçekten de tarımsal ürünlerde çok büyük sorunlarla karşılaşacak. Bugün yaşadığımız kuraklık ve önümüzdeki dönemde yaşayacağımız gıda güvenliği sorunu bugünde sinyal vermeye başladı. Patates, pirinç, mercimek ve sebzelerin şimdiden fiyatları katlanmış gözüküyor. Hepimiz Bu Durumdan Sorumluyuzİklim değişimleri ile ölüm oranları da artacak. Çünkü insanlar felaketlerle karşılaşacak. Dünyada iklim değişimleri son 150 yılda etkinliğini iyice hissettirmeye başladı. Kuraklık, sel, yangınlar bütün hepsi iklim değişimlerinin doğrudan ve dolaylı etkileri olabilir. Ancak iklim değişimlerinin etkileri artık durulamayacak boyuta ve bazı önlemler ile etkisi azaltılabilir. Etkinin devam etmesi durumunda ileride geniş insan kitlelerinin hareketliliği yaşanabilir.Yaşana bütün gelişmeler ve doğanın bozunumu hepimizi sorumluluğa davet etmektedir. Yaşananlardan ve ICPP 2013 raporunda belirttiği gibi % 95 oranından insan sorumludur ve Dünyayı daha fazla kirletme hakkımız olmadığını düşünüyorum. Bilim dünyasının sık sık tekrarladığı gibi üretim ilişkilerini tarımsal yönetimi ve üretim yanında yaşam alışkanlığımız ve tavırlarımız tekrar gözden geçirmeniz gerekiyor. Dr. Pachauri iklim değişimlerindeki kırılma noktasına yavaş yavaş geldiğini belirti ve "İklim değişikliği geleceğin değil şimdinin sorunu" olduğunu belirtiyor ve diyor ki, "Bunun tek sorumlusu da insan." Yani hepimiz sorumluyuz bu durumdan diyor. Dr. Pachauri'ye göre atmosferdeki karbondioksit emisyonunun 1970-2004 yılları arasında yüzde 80 seviyelerinde arttığı yönünde. Yapılması gereken fosil yakıtların kullanımının sınırlandırılması, yeşil alanlarının genişletilmesi. Yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılması önerilebilir. Ancak ne yazık ki Tüketici ve İklim Koruma Derneği başkan yarımcısı Önder Algedik'in basına yansıyan demecinde bilimsel olarak kişi başına atmosfer salınması gereken sera gazının 1990- 2011 yılları arasında 2 tondan 5.65 tona çıktığını bununda kömür, doğalgaz ve petrole dayalı enerji politikasından kaynaklandığını belirtti.Norveçli bilim insanı Jorgen Randers küresel anlamda sürdürülebilirlik konularını uzun zamandır Dünya çapında yazarak anlatıyor. En son yazdığı "Gelecek 40 yıl için küresel bir öngörü" adlı kitabında geleceğe yönelik olarak küresel anlamda ekonomi ve zenginlik üzerinde değil insanının mutluluğunu gündeme alan bir sürülebilir yaşamı önermektedir. Sanırım amacımız artık para pula dayalı kalkınma rakamlarından çok insan ve doğa eksenli bir yaşamı öngörmemiz daha geçekçi olacaktır. İnsanlığın ve dünyanın sürdürülebilir sağlığı için doğal kaynaklan korumak ve doğru yönetmek ve geleceği kaybetmemek için çevre ve iklim değişimlerine daha fazla bütçe ayırmak zorundayız. Hatta askeri harcamadan önce hepimizin geleceğini düşünmek zorundayız. Yoksa her şeyimizi kaybedebiliriz.Sonuç olarak ülkemizde her şey çok şiddetli bir süreçten geçiyor. Kuraklık, su sorunu bir bütün olarak canlılığı zorluyor. Önümüzdeki dönemlerin beklenenden daha zor geçeceğini gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde bu konular bilimin en sıcak tartışma ve araştırma konuları. Çok yoğun olarak çiftçilerden konuya ilişkin açıklama beklenmektedir. Açıkçası söylenecek tek konu devletin, tarım bakanlığının şimdiden ciddi bir planlamaya gidilmesidir. Ancak öyle gözüküyor ki şimdilik ülkemizde siyasetin ısısı doğanın ısınmasından daha etkili görülüyor. Prof. Dr. İbrahim Ortaş, Çukurova Üniversitesiiortas@cu.edu.tr  16 Ocak 2014 Adana http://www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/kuraklik-ve-yakin-gelecekte-yasayacagimiz-zorluklar

Kolorimetrik Yöntemlerle Biyolojik Parametrelerin İncelenmesi

Kolorimetrik Yöntemler: test materyalin UV absorbsiyonunun ölçülmesi veya bir belirteç ile reaksiyonu sonucu oluşan renkli bir bileşiğin görünür alanda spektral olarak belirlenmesine dayanır. Mikropalet okuyucu cihazlar birçok deneyle paralellik göstermektedir. Reaksiyon sonucu oluşan renk ve şiddetine göre hücre sayısı ve olayları yansımaktadır. Kolorimetrik yöntemler aşağıdaki özellikleri yansıtmaktadır: a. Protein içerikleri (metilen mavisi, Coomassie blue, Kenacid blue,sülforhodaminB, Bichinoninic acid) b. RNA ve (akridin oranj) DNA içerikleri (Hoechst 33342) veya DNA sentezi (BrdU uptake) c. Lizozom ve Golgi cesimi aktivitesi (neutral red) d. Enzim aktivitesi (hexosaminidase, mitochondrial succinate dehydrogenase) e. Apoptozis: birçok anti kanser ilaç hücreleri apoptozisa uğratır. Apoptozis tespitinde morfolojik inceleme, DNA incelemeleri, ve apoptozis olayında spesifk konumda bulunan amino asit tespitlerine dayanan özel yöntemler gelişmiştir. f. Üreme (survival): yumuşak agar ortamında veya ince tabakada üremenin karşılaştırılması. Üreme ile ilgili ipuçları sağlamaktadır. g. Hücre populasiyonlarda ATP düzeyi canlılığın göstergesi olarak bilinir. h. Hücre proliferasiyonu, büyüme eğrisi ve doublig time hesaplanması sitotoksisite ile ilgili testlerdir (Masters). Akridin Oranj boyası ile DND ve RNA Ölçümü RNA içeriğini ölçmek için kullanılan en yaygın boya Akridin Oranj (AO)’dır ve yapılan RNA çalışmalarının çoğunluğu AO’nun flüoresan özelliğine dayanır. AO’nun özelliği, çift veya tek zincirli nükleik asitlere bağlandığı zaman absorbsiyonu ve emisyonunun değişiklik göstermesidir. AO, hücre içindeki tek zincirli nükleik asitleri kırmızıya, çift zincirli nükleik asitleri de (DNA ve kendi üstünde çifte sarmal yapmış RNA) yeşile boyamaktadır (Darzynkiewicz Z ve Simultaneous 1994; Darzynkiewicz Z 1976;Traganos F 1977). Hücre içi RNA’ların bir bölümünün tek zincirli olma özelliğinden yararlanılarak bu ölçümler yapılabilmektedir. AO’nun maksimum absorbsiyonu yaklaşık 455–490 nm’dir Mitokondriyal aktiviteye dayalı MTT ölçümü MTT ölçümü in vitro koşullarda metabolizmanın canlılığına dayanarak sitotoksisiteyi ölçmek için uygulanan kantitatif kolorimetrik bir yöntemdir (Holst-Hansen ve Brünner, 1981). Bu yöntem, hızlı, kolay ve yüksek oranda doğruluğa sahiptir. Bir tetrazolyum tuzu olan MTT (3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolyum bromür) sarı renkli olup, yaşayan hücrelerin mitokondrilerinde bulunan süksinat-dehidrojenaz enzimine spesifik olarak bağlanmaktadır. Bu bağlanmanın sonunda suda çözünmeyen koyu mavi renkte kristaller oluşmaktadır. Kristaller, DMSO ve izopropanol gibi organik çözücülerde kolayca çözünmektedir. Çözünmüş olan bu boya, konsantrasyona bağımlı olarak spektrofotometrik yöntemle görünür dalga boylarında ölçülebilen bir absorbans vermektedir. Böylece indirekt olarak hücrelerin metabolik aktiviteleri ölçmektedir. Ayrıca ölçülen değer yaşayan hücre sayısı ile ilişkilendirilmektedir (Mosmann, 1983; Deniot ve Lang, 1986; Carmichael, 1987). Süksinatdehidrojenaz mitokondrilerin matriksinde yer alan Krebs siklusu enzimlerinden birisidir ve diğer enzimlerinden farklı olarak mitokondryal iç membranın içe bakan yüzeyinde bulunmaktadır. Bu enzim, FAD (Flavin adenin dinükleotid) demir-kükürt (Fe:S) proteini içermektedir. (Murray ve ark., 1993; Voet ve Voet., 1995; Alberts ve ark., 1998). Bu yöntem, çalışma basamaklarının az olması açısından hızlı, kolay ve çok sayıda örneğin çalışılmasına imkan veren bir testtir (Reile ve ark., 1990; Kueng ve ark., 1998; Senaratne ve ark., 2000). MTT ölçümü (0,5 mg/mL MTT) çalışma solüsyonu 96 kuyucuklu plaklara ilave edilir ve 3 saat inkübasyonda bekletildikten sonra plakalardaki hücrelerin optik dansiteleri ELISA cihazı ile 540 nm dalga boyunda okutulur (Mosmann, 1983; Horakova, 2001). Lizozomal aktiviteye dayalı nötral kırmızısı alım ölçümü Kolorometrik bir yöntem olan nötral kırmızısı alımı sitotoksisite deneyi, lizozomlarda biriken, elektrostatik olarak lizozomal matriskteki anyonik bölgelere bağlanan, katyonik süpravital bir boya olan nötral kırmızısının (3-amino-7-dimetilamino-2metil fenozin hidroklorid) canlı hücrelerce alımına dayanmaktadır (Bulychev ve ark., 1978; Weyermann ve ark., 2005; Andreoli ve ark., 2003). Hücre yüzeyinde veya hassas lizozomal membrandaki hasar, nötral kırmızısının alımını ve bağlanmasını azaltarak canlı/sağlam hücrelerle hasarlı/ölü hücreleri birbirinden ayırmayı mümkün kılmaktadır (Komissarova ve ark., 2004; Barile, 1994). Nötral kırmızısı boyası canlı, hasar görmemiş hücrelerin lizozomlarında birikmektedir (Fotakis ve Timbrell 2006; Yano ve Marcondes, 2005). Nötral kırmızısı alımı sitotoksisite deneyi, oldukça basit, güvenilir ve diğer pahalı deneylerin yerini alabilecek nitelikte bir test yöntemidir (Pipiolkiewicz ve ark., 2005). Nötral kırmızısı alımı ölçümü Test maddeleri ile gerekli süre bekletilen hücreler alıp besiyerleri uzaklaştırılmış ve hücreler 37oC’ye getirilmiş fosfat tuz tamponu (PBS) ile yıkanır. Nötral kırmızısı çalışma solüsyonu ile 37oC’de 3-4 saat inkübe edilir. Bu süre sonunda boyama solüsyonu uzaklaştırılarak taze hazırlanmış formaldehit-kalsiyum klorür fiksatif solüsyonu ile fikse edilir, plakalar ters çevrilerek kurutma kağıdı üzerinde bir gün bekletilerek kurutulur, asetik asit-etanol solüsyonu ile 15 dakika oda ısısında bekletilir ve 30 dakika çalkalayıcıda çalkalanarak boya homojen hale getirilmiştir. Plakalardaki hücrelerin optik dansiteleri ELISA cihazında 540 nm dalga boyunda okutulur. Bu deneyin her aşaması boya ışıkta bozulduğu için mümkün olduğunca karanlıkta yapılmalı (Horakova 2001, Shen ve West, 1998). Nitrik Oksit Son yapılan çalışmalarda Behçet hastalığı romatoid artrit, oküler inflamasyon, atopik dermatit, psoriasis, SLE, diyabet gibi etyopatogenezinde immünolojik bozuklukların suçlandığ durumlarda NO değerlerinin yüksek bulunması, NO'nun immün sistemdeki inflamatuar ve sitotoksik özelliğinin bir sonucu olarak bu hastalıkların ortaya çıkmasında önemli olduğu belirtilmiştir. NO kardiyovasküler, nörolojik, immunolojik ve diğer pek çok sistemde farklı rolleri olan biyolojik bir düzenleyicidir. Damar düz kası üzerinde gevşetici etkisi yanında endotel ve sinir hücrelerinde haberci bir molekül, aktiflenmiş immün hücrelerde ise öldürücü bir molekül olarak görev yapar Nitrik oksit (NO) biyolojik sistemlerde NO sentaz (NOS) enzimleri tarafından oluşturulur. Bazik bir amino asit olan L-arjininden NO oluşumuna neden olan NOS enziminin nöronal NOS (nNOS, NOS I), endoteliyal NOS (eNOS, NOS III) ve iNOS (NOS II) olmak üzere üç farklı izoformu bulunur. nNOS ve eNOS yapısal enzimlerdir; iNOS ise çeşitli uyarılar ile indüklenebilmektedir. yNOS olarak da bilinen eNOS ve nNOS kalsiyum ve kalmoduline bağımlı, iNOS ise kalsiyum ve kalmodulinden bağımsız izoformlardır (Tunçtan, 2005., Şahan ve ark, 2001., Güray ve ark., 1997). Nitrik oksit düzeyleri hakkında fikir veren nitrit ölçümü NO yarılanma ömrü çok kısa olan bir bileşiktir. Kan gibi fizyolojik ortamlarda yarılanma ömrü 6-20 saniye kadardır ve bu durum bazal koşullarda NO ölçümünü güçleştirmektedir. NO, her ne kadar elektrokimyasal ve kemilüminesans gibi yöntemler ile direkt olarak ölçülebilse de, hızlı ve basit bir yöntem olarak çoğu örnekte NO metabolizmasının dayanıklı son ürünleri olan nitrit (NO2-) ve nitrat (NO3-) miktarlarının ölçümü de sıklıkla kullanılmaktadır. Griess yöntemi ile duyarlılık limitinin 0,1-1 mM kadar olduğu bildirilmiştir (Nagano, 1999). NO metabolizmasının incelenmesi için sadece nitrit miktarlarının ölçümü sıklıkla kullanılsada, bu reaksiyonlar sonucunda nitratın da oluştuğu ve biyolojik sistemlerde nitritin hem demiri içeren proteinler varlığında nitrata okside olduğu da unutulmamalıdır (Gross ve Wolin, 1995). Fizyolojik koşullarda NO yaklaşık 3:2 oranında nitrit ve nitrata okside olmaktadır. Oksijenlenen çözeltilerde nitritin nitrata dönüşümü oldukça yavaştır. Bütün bunlarla birlikte, nitrit ve nitratın oluşum oranları değişken ve örneğe de bağımlı olduğundan, NO metabolizmasının derecesinin en iyi göstergesi nitrit ve nitratın ikisinin birden (NOx olarak ifade edilir) ölçülmesiyle elde edilen sonuçlardır. Nitrit vücut sıvılarında nitrattan daha az konsantrasyonda bulunduğundan, çoğu durumda NOx nitrat konsantrasyonları ifade edilmektedir. Nitrit ölçümü için 50’den fazla kolorimetrik yöntem kullanılmıştır; bu yöntemlerden çoğu azo boyalarının oluşumu temeline dayanmaktadır (Sawicki, 1971). Griess yöntemi nitritin asidik ortamda primer bir aromatik amin ile (sülfanilamit) diazotizasyonu ve N-(1-naftil) etilendiamin hidroklorit (NED) ile mor renkli bir azo ürünü oluşturması esasına dayanmaktadır (Tunçtan, 2005). Griess reaksiyonu, nitrit iyonlarına duyarlı olduğundan, ortamdaki nitratın nitrite indirgenmesi invivo olarak oluşan NO’nun gerçeğe yakın miktarlarda ölçümüne olanak tanımaktadır (Dejam ve ark., 2004). Diğer yandan, Griess yönteminin submikromolar düzeyde NO ölçümü için uygun olmadığı, ancak, nitrit ve birlikte bulunan nitroksitlerin ölçümü için en uygun ölçüm yöntemi olduğu da düşünülmektedir (Archer, 1993). Griess yöntemi ile nitrit miktarlarının ölçülmesi NO’in yarılanma ömrü çok kısa olduğundan besiyerindeki oluşan metaboliti NO2¯ ölçülmektedir. Yukarıda belirtilen biçimde hazırlanan hücreleri içeren 96 kuyucuklu plakada her kuyucuktan 100 µL süpernatan alınıp üzerine eşit miktardaGriess reaktifi (0,05% naftilendiamin dihidroklorür, 0,5% sülfonilamid, 2,5% H3PO4) ilave edilip 10 dakika oda sıcaklığında bekletildikten sonra ELISA cihazı ile 540 nm dalga boyunda okutulur (Al-alami ve ark. 1998). Elde edilen değerler kontrol grubunda standard olarak 5-25 µM sodium nitrit ile karşılaştırılır. Kaynaklar Alberts, B., Bray, D., Johnson, A., Lewis, J., Raff, M., Roberts, K., Walter, P., Essential Cell Biology, Garland Publishing Inc., New York,449, 121-129 (1998). Al-alami O., Sammons, J., Martin, J.H., Hassan, H.T., Divergent effect of taxol on proliferation, apoptosis and nitric oxide production in MHH225 CD34 positive and U937 CD34 negative human leukaemia cells, Leuk. Res., 22, 939–945 (1998). Andreoli, C., Gigante, D., Nuziata, A., A review of in vitro methods to assess the biological activity of tobocco smoke with the aim reducing the toxicity of smoke, Toxicol. in Vitro.,17, 587-594 (2003). Archer, S., Measurment of nitric oxide in biological models, FASEB J., 7, 349-360 (1993). Barile, F.A., Introduction to in vitro cytotoxicology mechanisms and methods, CRC Pres., Boca Raton, Florida, USA, 53-55 (1994). Bulychev, A., Trouet, A., Tulkens, P., Uptake and intracellular distribution of neutral red in cultured fibroblasts, Cell Res., 115, 343-355 (1978). Carmichael, J., Degraff, W. Gazdar., Minna, J.D., Mitchell, J.B., Evaluation of a tetrazolium-based semiautomated colorimetric assay: assessment of chemosensitivity testing, Cancer Res., 47, 936-942 (1987). Darzynkiewicz Z. Simultaneous analysis of cellular RNA and DNA content, Methods in Cell Biology, Academic Press , Vol. 41: pp 401-420(1994), Darzynkiewicz Z,Tragonos F,Sharpless T, Melamed MR. Lymphocyte stimulation: A rapid multiparameter analysis. Medical Sciences,73: 2881- 2884(1976). Deniot, F., Lang, R., Rapid colorimetric assay for cell growth and survival modification to the tetrazolium dye procedure giving improved sensitivity and reliability, J. Immunol. Meth., 89, 271-277 (1986). Dejam, A., Hunter, C., Schechter, A.N., Gladwin, MT., Emerging role of nitrite in human biology, Blood Cells Mol Dis., 32 (3), 423-429 (2004). Fotakis, G.,Timbrell, J.A., In vitro cytotoxicity assays: Comparision of LDH, neutral red, MTT and protein assay in hepatoma cell lines following exposure to cadmium chloride, Toxicol. Lett., 160, 171-177 (2006). Gross, S.S., Wolin, M.S., Nitric Oxide: Pathophysiological nechanisms, Annu. Rev. Physiol., 57, 737-769 (1995). Güray, A., Samancı, N., Ovalı, F., Dadodlu, T., Nitrik Oksit: Fizyolojisi ve Klinik Önemi, T Klin J Med Sci, 17:115-119 (1997) Horakova, K., Sovcikova , A., Seemannova, Z., Syrova, D., Busanyova, K., Drobna, Z., Ferencik, M., Detection of drug–induced, superoxide-mediated cell damage and its prevention by antioxidants, Free Radic. Biol. Med., 30: 650-664 (2001). Komissarova, E., Saha, S.K., Rossman, T.G., Dead or dying: the importance of time in cytotoxicity assays using arsenite as an example, Toxicol. Appl. Pharmacol., 202, 99-107 (2005). Kueng, W., Silber, E., Eppenberger, U., Quantification of cells cultured on 96-well plates, Anal. Biochem., 182, 16-19 (1989). Masters Jonhn R.W., Animal cell culure 3. edition A practical approach edited by Johan R.W.Masters colorimetric assays 189-91 Mosmann, T., Rapid colorimetric assay for cellular growth and survival: Application to proliferation and cytotoxicity assays, J. Immunol. Meth., 65, 55-63 (1983). Murray, R.K., Mayes, P.A., Granner, D.K., Rodwell, V.W. Kanser, Onkojenler ve Büyüme Faktörleri., Harper’in Biyokimyası., (Çeviri). Barış kitapevi, İstanbul, 818-836, (1993). Nagano, T., Practical methods for detection of nitric oxide, Luminesence., 14, 283-290 (1999). Popiolkiewicz, J., Polkowski, K., Skierski, J.S., Mazurek, A., In vitro toxicity evalution in the development of new anticancer drugs-genistein glycosides, Cancer Lett., 229, 67-75 (2005). Reile, H., Birnbock, H., Bernhardt, G., Spruss, T., Schonenberger, H., Computerized determination of growth kinetic curves and doubling times from cells in microculture, Anal. Biochem., 187, 262-267 (1990). Sawicki, C.R., Fluorometric Determination of Nitrate. Anal. Lett., 4, 761-775, (1971). Shen, Y., West, C., Toxicity of aromatic aerobic biotransformation products of toluene to HeLa cells, Bull. Environ. Contam. Toxicol., 60(2), 177-184, (1998). Senaratne, S.G., Pirianov, G., Mansi, J.L., Arnett, T.R., Colston, K.W., Biphosphonates induce apoptoses in human breast cancer cell lines, Br. J. Cancer., 82, 1459-1468 (2000). Şahan, F., Özdemir, Ş., Karakuzu, A., Aktaş, A., Kızıltunç, A., Behçet hastalığında serum nitrik oksit seviyeleri, T Klin J Dermatol, 11:77-80 (2001) Tunçtan, B., Nitrik oksit miktarlarının Griess yöntemi ile ölçülmesi. Türk Farmakoloji derneği Farmakoloji Eğitim Sempozyumları Programı Nitrik oksidin Farmakolojisi, 27 Mayıs, Mersin,61-68, (2005). Traganos F, Darzynkiewicz Z, Sharpless T, Melamed MR. Simultaneous staining of ribonucleic and deoxyribonucleic acids in unfixed cells using acridine orange in a flow cytofluorometric system. J Histochem Cytochem , 25: 46-56(1977). Voet, D., Voet, J.G., Biochemestery. John Wiley and Sons, Inc., New York, 553-554, (1995). Weyermann, J., Lochmann, D., Zimmer, A., A practical note on the use of cytotoxicity assays, Int. J. Pharm., 288, 369-376 (2005). Yano, C.L., Marcondes, C.C.G., Cadmium chloride-induced oxidative stress in skeletal muscle cells in vitro, Free Radic. Biol. Med., 39 (10), 1378-1384 (2005). Dr.Ecz. Nasratullah RESHİDİ

http://www.biyologlar.com/kolorimetrik-yontemlerle-biyolojik-parametrelerin-incelenmesi

Moleküler floresans spektroskopisi

Moleküler floresans spektroskopisi yöntemini kullanarak madde miktarı tayinini yapılır. Spektroskopi elektromanyetik dalga ile moleküllerin etkileşmesini inceleyen atomların elektronik yapılarını tayin etmede kullanılan deneysel tekniklerin en önemlisidir. Spektroskopi dallarından olan moleküler floresans ve fosforesans spektroskopisi birbirlerine çok benzemektedir. Bu iki spektroskopi dalı da madde üzerine gelen elektromanyetik ışıma ile uyarılması ve temel haldeki elektronların uyarılmış enerji düzeyine geçmesi ve sonra bu halde kararlı kalamadıklarından tekrar temel enerji düzeyine geri dönerken ortama verdiği ışımanın ölçülmesi ilkesine dayanmaktadır. Çeşitli dalga boylarında ışın içeren bir demet şeffaf bir ortamdan geçirilirse içinden bazı dalga boylarının kaybolduğu görülür. Bu olaya “absorbsiyon” denir. Absorbsiyonla ışın enerjisi maddenin iyon, atom veya moleküllerine aktarılır. Böylece ışın enerjisini absorplamış olan iyon, atom veya moleküller uyarılmış hale geçerler. Uyarılmış bir atom veya molekül 10-8 saniye kadar yaşayabilir. Absorpladığı enerjiyi geri vererek tekrar eski hale döner. Bir molekül yüksek enerji düzeyinden daha düşük enerji düzeyine geçiş yaparken sahip olduğu fazla enerjiyi foton olarak yayar. Bu olaya “emisyon” denir. Uyarılmış Halden Temel Hale Dönüş Uyarılmış halden temel hale dönüş ışımasız durulma ve lüminesans olmak üzere iki şekilde gerçekleşir. Işımasız durulmanın iki çeşidi vardır. İç geçiş ve titreşimsel durulma. İç geçişte uyarılmış bir molekül yüksek elektronik düzeyinin en alt titreşim düzeyinden daha düşük enerjideki başka bir elektronik düzeyin üst titreşim düzeyine geçmesidir. İç geçişler 10-11 10-9 saniyeler arasında gerçekleşir. Titreşimsel durulma, titreşimsel olarak uyarılmış moleküllerin aşırı enerjisini çözücü moleküllerine aktarmasıdır. Bu olay 10-12 -10-10 saniyeler arasında gerçekleşir. Lüminesans, herhangi bir cismin dış bir kaynaktan herhangi bir şekilde aldığı enerjinin bir kısmını kısa süreli olarak daha uzun dalga boylarında elektromanyetik ışınım olarak salmasıdır. Uyarılma olayı atom veya molekülün fotonları absorplaması sonucu gerçekleşiyorsa gözlenen ışık emisyonuna fotoluminesans denir. Floresans soğuk cisimlerde moleküler fotonun yutulmasının daha uzun bir dalga boyunda diğer bir fotonun yayılmasını tetiklemesiyle gerçekleşen ışık verme (ışıma) olayıdır. Fosforesans , lüminesans olayının floresansa göre daha üzün sürede meydana geldiği durumdur. Rezonans Floresansı floresans dalga boyu, uyarma ışığınınki ile aynı olduğu durumdur. Kemilüminesans uyarmayı sağlayan enerjinin kimyasal tepkimelerle elde edildiği durumdur. Floresans ve Fosforesans Floresans basit veya karmaşık gaz, sıvı ve katı kimyasal sistemlerde meydana gelir. Floresansın en basit tipi, seyreltik atomik buharların gösterdiği floresanstır. Örneğin, buhar halindeki sodyum atomlarının 3s elektronları, 589,6 ve 589 nm lik dalga boylarındaki ışınların absorpsiyonu ile 3p enerji seviyesine uyarılabilir. 10-5 – 10-8 s sonra, elektronlar temel duruma geri döner ve her yöne doğru, aynı iki dalga boyunda ışın yayar. Frekansta değişiklik olmaksızın absorplanan ışının yeniden yayılmasını kapsayan floresansın bu tipi rezonans ışıması veya rezonans floresansı olarak bilinir. Floresans ömrü floresans maddenin uyarılmış durumda kalma süresine denir. Birçok moleküler tür, rezonans floresansı da gösterir. Bununla beraber çok sık olarak, moleküler floresans veya fosforesans bantları rezonans çizgisinden daha uzun dalga boylarında merkezlenmiş olarak bulunur. Bu uzun dalga boylarına veya düşük enerjilere kayma stokes kayması olarak ifade edilir. Uyarılmış elektronik; halin enerji kaybetmesi, fosforesans yoluyla da olabilir . Triplet bir halde sistemler arası geçişten, sonra, iç veya dış dönüşüm veya fosforesans ile biraz daha sönüm olabilir. Bir triplet à singlet geçişi singletàsinglet dönüşümüne göre çok daha az mümkündür; bu nedenle, uyarılmış triplet halin ortalama ömrü, emisyona göre 10-4 s’den 10s‘ ye veya daha fazla süreye kadar olabilir. Böylece, böyle bir geçişten kaynaklanan emisyon, ışınlanma kesildikten sonra biraz daha sürebilir. Elektron Spini Pauli dışarlama prensibi, bir atomdaki iki elektron için dört kuantum sayısının hepsinin birden aynı olamayacağını belirtir. Bu sınırlama, bir orbitalde iki elektrondan daha fazla elektron bulunmamasını ve ayrıca iki elektronun da zıt spinli olmasını gerektirir. Bu şartlar altında, spinler eşleşmiştir. Spin eşleşmesi sebebiyle, moleküllerin çoğu net manyetik alan göstermez ve bu yüzden diamanyetik olarak adlandırılır. Yani bunlar, durgun manyetik alan tarafından ne çekilir ne de itilirler. Buna karşılık, eşleşmemiş elektronlar içeren serbest radikallerin bir manyetik momenti vardır ve bunun sonucu olarak bir manyetik alan tarafından çekilir. Bu yüzden serbest radikaller paramanyetik olarak adlandırılır. Kuantum Verimi Floresans veya fosforesans için kuantum verimi veya kuantum verimi oranı basit olarak lüminesans yapan moleküllerin sayısının toplam uyarılmış molekül sayısına oranıdır. Floresein gibi oldukça floresans bir molekül için bazı şartlar altındaki kuantum verimi bire yaklaşır. Önemli derecede, floresans yapmayan kimyasal türler sıfıra yakın verimlere sahiptir. Floresans ve Fosforesansı Etkileyen Değişkenler Bir maddenin lüminesans yapıp yapmayacağına, hem moleküler yapı hem de kimyasal çevre etki eder; lüminesans olurken bu faktörler, emisyon şiddetini de belirler. Yapı: En şiddetli floresans içinde aromatik halkalar bulunan sistemlerdedir. Yapısal rijitlik: Molekül yapısı rijitse floresansı artar. pH: Asit veya baz grubu içeriğine göre aromatik bileşiklerin pH ile birlikte floresansı değişir. Sıcaklık ve Çözelti: Bir çok molekül için floresans kuantum verimi sıcaklık arttıkça azalır. Sıcaklığın yükselmesi moleküllerin çarpışmasını arttırmasından dolayı floresans ışımasını azaltır. Çözücünün polarlığının artması da floresansı arttırır. Ağır atom içeren çözücülerin kullanılması da triplet oluşum olasılığını arttıracağından floresans şiddeti azalır. Çözünmüş oksijen: Genellikle floresans şiddetini azaltır. Gelen ışığın dalga boyu ve şiddeti: Floresansı oluşturan ışığın dalga boyunun alt sınırı 250 nm’dir. Gelen ışığın şiddetinin artması floresansı arttırır. Konsantrasyon: Floresans şiddeti çözelti içindeki floresant maddenin konsantrasyonuyla orantılıdır. Bu yöntem yüksek duyarlılığa sahip olduğu için çok seyreltik çözeltilerle madde miktarı analizi yapmak mümkündür. Kırınım ağı nedir ne işe yarar? Bir cismin dalga hareketi ile hareket ettiğini söyleyebilmek için cismin kırınım, girişim, kutuplanma, kırılma, yansıma gibi fiziksel olaylara sebep olduğunu gözlemlemek gerekir. Bu olaylar gözlenebiliyorsa o zaman dalga hareketinden söz edilir. Görünür(optik) ışığın dalgalar biçiminde hareket ettiği 1800’ lerin başından itibaren yapılan girişim, kırınım ve kutuplanma deneyleri ile anlaşılmıştır. Özellikle ışığın kırınımının incelenmesi görünür bölgedeki ışığın dalgaboyu ve frekansının hesaplanmasını sağlamıştır. Işığın kırınımı şu şekilde ifade edilebilir: bir ışık demeti dar bir yarıktan(ışığın dalga boyunun bir kaç katı genişlikte) ya da keskin-kenarlıi(jilet gibi) bir engelden geçmeye zorlandığında dalgalara has olan girişim ve kırınım özelliklerini gösterir, yani engelin köşelerini dönerken bükülür ve deliklerden geçtikten sonra her yönde yayılır. Dalgalardaki kırınım ve girişim farklı dalgaların aynı anda aynı noktada üst üste gelerek birbirini güçlendirmesi veya zayıflatmasının sonuçlarıdır. Işığın kırınımında kullanılan kırınım ağı ışığı geçirmeyen düzlemsel bir madde üzerinde ışığın geçebileceği birbirine çok yakın yarıklar oluşturularak üretilebilir. Kırınım ağından ışık demeti geçirilerek elde edilen kırınım deseni ışığın farklı dalga boylarının incelenmesi için çok yararlı bir araç olarak kullanılabilir. Tek bir dalga boyu ile yayılan(monokromatik) bir ışık demetinin Işığın kırınımında kullanılan kırınım ağı ışığı geçirmeyen düzlemsel bir madde üzerinde ışığın geçebileceği birbirine çok yakın yarıklar oluşturularak üretilebilir. Kırınım ağından ışık demeti geçirilerek elde edilen kırınım deseni ışığın farklı dalga boylarının incelenmesi için çok yararlı bir araç olarak kullanılabilir. Fotonun dalga boyu arttıkça enerjisi azalır. Bu durumdan yola çıkılarak ışık dalga boyu spektrumu sayı doğrultusunda sağ tarafa gidildikçe enerji artar. Planck’ın ortaya koyduğu E= h*c/λ formülünden yola çıkılarak dalga boyu olan λ ile enerji arasında ters orantı olduğunu söyleyebiliriz.

http://www.biyologlar.com/molekuler-floresans-spektroskopisi

Hücre görüntüleme teknikleri

Temel tıp bilimleri ve biyolojide sistem, organ ve doku fonksiyonu hakkında bugün eriştiğimiz bilgi düzeyinin temeli, fonksiyonel birim olan hücre ve yapıları hakkındaki bilgilerimiz nedeniyledir. Bu nedenle bilim insanları tarih boyunca, gözle göremedikleri bu mikro evrendeki yapıları görünür hale getirip, deneysel bilgiler toplayabilmek için farklı büyütme araçları, mikroskoplar üretme çabasında olmuşlardır. Her ne kadar Janssen’in 16. yüzyılda ürettiği bileşik mikroskop ilk olsa da, tarihte bu girişimlerin başlangıcı Hooke’un çalışmaları olarak kabul edilir. Hooke Şekil 1’de gösterildiği üzere, bir boru içine yerleştirdiği merceği ve oküleri, bir yağ lambası(ışık kaynağı) ve su dolu küre (kondensör) yardımıyla, ince kesilmiş şişe mantarı dilimleri üzerine odaklayarak gördüğü yapıyı çizdi. Mantar diliminin delikli yapısını tanımlamak üzere Hooke ilk defa hücre terimini kullandı. Hooke’un mikroskobu ile bugünkü modern mikroskopların arasında görüntü itibariyle çok büyük farklar olmasına rağmen görüntülemenin temel prensibini oluşturan fizik kanunları aynıdır. Bugün laboratuvarlarda görüntüleme maksadıyla en sık ışık, elektron demeti ve ultrases kullanan mikroskoplardan yararlanılmaktadır. Ultrases mikroskopları kısıtlı olarak kullanılmaktadır, elektron mikroskopi tekniği ise ancak fikse edilmiş metal kaplanmış hücrelere (dokulara) uygulanabildiğinden, bu makalenin kalan kısmında canlı hücrelere uygulanabilen ışık mikroskopi tekniklerine yer verilmiştir [1-4]. Beyaz ışık, elektromanyetik dalga spektrumun gözümüzün görebildiği 400-800 nm arasındaki kısmına karşılık gelmektedir. Görünebilir spektrumdan daha küçük dalga boyundaki ışık ışını ultraviyole, daha büyük dalga boyundaki ise infra-red spektrumunda yer alır. Farklı maksatlarla tüm bu dalga spektrumlarının seçilmiş bir bandı veya tek dalga boyuna sahip ışık ışınları kullanılmaktadır. Büyütmenin en bilinen aracı büyüteçtir. Burada objeden yansıyan paralel ışık ışınları lensten geçerek odak noktasına kırılır ve retinada görüntü oluşur. Görüntünün boyu lensin arkasında oluşan büyütülmüş sanal görüntüye ait olduğundan büyütme gerçekleşmiş olur (Şekil 2A). Mikroskoptaki fizik prensipler özünde büyüteçtekine benzemekle birlikte bazı farklar arz eder. Mikroskopta ambient ışık yerine belli bir ışık kaynağı kullanılır. Aydınlatma ışığı bir kondensör (yoğunlaştırıcı) lens yardımıyla numuneye odaklanır. Numuneden geçen ışık ışınları (transmitted light) objektif lens tarafından birinci defa büyütülür. Oluşan görüntü paralel ışık demetleri halinde mikroskop tüpünden okülere ulaştıktan sonra ikinci büyütmeye uğrar, odağa kırılan ışık demetleri gözlem planında final görüntüyü oluşturur (Şekil 2B). Oluşan görüntü aslında iki kez büyütülmüş sanal görüntüye ait olduğundan numunenin yeterince büyük bir görüntüsünü gözlemek mümkündür. Bu yöntemle numunenin ≅ 1,000 kez büyütülmüş görüntülerini elde etmek mümkündür. Klasik ışık mikroskobu ile şiddet kontrastı, faz kontrastı, modülasyon kontrastı, interferans kontrastı yöntemleri ile örneğin farklı vasıflarını ön plana çıkartan görüntülerini elde etmek mümkündür. Bilinen parlak alan mikroskopisi ile, numunenin görme alanına giren kısmının ışığı geçirme özelliklerinden yararlanılır. Bu yöntemle numunenin bir kısmına ait spesifik görüntüleme elde etmek mümkün değildir. Numuneden spesifik görüntü veya sinyal almak için floresan mikroskopi yöntemi geliştirilmiştir. Floresan prensip temel seviyedeki (ground state) bir elektronun eksternal enerji ile uyarılarak bir üst seviyeye yükseltilmesi ve bu seviyede labil olan elektronun tekrar temel seviyeye dönerken spesifik bir dalga boyunda ışıma yapması şeklinde özetlenebilir (Şekil 3A). Eğer uyarı enerjisi bir ışık kaynağıysa buna uyarı (excitation) ışığı, geri dönüşte yayılan ışığa da emisyon (emission) denir. Bazı moleküllerin floresan vasıfları daha etkindir, belli bir dalga boyunda uyarıldığında stabil olarak başka bir dalga boyunda orantılı bir ışıma yaparlar, bunlara da floresan madde veya florofor denir. Floresan prensibin mikroskopideki uygulaması Şekil 3B ve 3C’de gösterildiği gibidir. Burada ışık kaynağından optik filtreler yardımıyla uyarı ışığı süzülerek numuneye yönlendirilir, numunenin çıkarttığı emisyon bariyer filtreden geçirilerek uyarı ışığından arındırılır ve göze (veya fotoğraf makinesine) düşürülerek görüntülenir. Bu sayede numunenin kendi yaydığı spesifik floresan emisyon görüntülenmektedir. Eğer, numunenin belli bir kısmının floresan olarak işaretlendiğini düşünürsek sadece bu kısımlar spesifik olarak işaretlenecektir. Resim 1’de bir mikroelektrotla floresan boya doldurulmuş bir nörona ait görüntü gösterilmiştir. Bu sayede nöronun ince dendritleri en ince ayrıntılarına kadar görüntülenebilirken, diğer yapılar elimine edilmiştir. Görüldüğü gibi floresan mikroskopi en temel olarak spesifik yapıların morfolojisinin araştırılmasında kullanılmaktadır [1]. Ancak bazı floresan boyaların yaydığı emisyon, ortamdaki değişikliklerden etkilenmektedir. Örneğin, kalsiyum, sodyum, potasyum ve pH değişiklikleri spesifik floroforun yaydığı emisyonu etkiler. Bu sayede uygun floresan boya seçilerek hücre içi iyon konsantrasyonu değişiklikleri gerçek zamanlı tespit edilebilir. Ancak fotoğraflama işlemi ile bu sinyalleri takip etmek mümkün değildir. Bu yüzden fotoğraf makinelerinin yerine foton sayıcı cihazlar, foto-diod kullanılmaktadır. Bir foto-diodda elektrik potansiyeli altında labil hale getirilen katot bulunur ve buraya düşen her foton bir grup elektronu kopartıp uçurarak anotta bir akım oluşturur. Anadol akım foton sayısı ile orantılı olduğundan floresan emisyonun kuantitasyonu mümkün olur. Uygulanan voltaj değiştirilerek foto-diodun hassasiyeti ayarlanabilir. Fotometri denen bu yöntem basit ve ucuz bir yöntemdir, ancak görme alanının tamamından alınan sinyalin tümünü tek okuma halinde verir, dolayısıyla XY ve Z ekseninde bir çözünürlükten bahsetmek mümkün değildir. Bu sıkıntıya çözüm bulmak için CCD kameralar kullanılarak imaging tekniği geliştirilmiştir. Bu teknikte mikroskopta oluşan görüntü her pikselinde bir fotonsayıcı-kaydedicisi bulunan bir plakanın üzerine düşürülür. Bu sayede birim zamanda her pikseldeki sayaca düşen foton sayısı ayrı ayrı kaydedilir ve bir voltaj sinyali olarak okunarak dijital veri haline dönüştürülür. Daha sonra bu veriden, numunenin XY planındaki görüntüsü dijital olarak oluşturulur. Böylece floresan sinyaldeki topografik değişiklikler takip edilebilir [3]. Örneğin kalsiyum konsantrasyonunun miyositte nasıl yayıldığı, nöronda belli bölgelerin, örneğin; dendrit uçlarında konsantrasyonun daha fazla mı değiştiği gibi, topografik çözünürlük gerektiren problemlere direkt çözümler bulunabilir (Resim 2A). Resim 2B’de sodyuma hassas bir boya ile doldurulmuş bir nöron hücre gövdesine yerleştirilmiş bir elektrotla uyarılmış ve oluşan hücre içi sodyum iyonu değişiklikleri farklı alanlarda takip edilmiştir. Maksimum değişiklik hücre gövdesinde saptandığından buranın en çok sodyum kanalı içerdiği sonucuna ulaşılmıştır. Bu tür yöntemlerin bir diğer uygulama alanı ise potansiyele hassas boyaların kullanıldığı araştırmalardır. Nöronal membran potansiyeli membran içine yerleşik floresan boyanın emisyonunu etkiler. Bu sayede nöral aktivite artışı emisyon artışı ile korele olduğundan membran potansiyeli değişiklikleri saptanabilir. Bu yöntem hızlı foton sayıcılar (diod-array) kullanılarak beyin kesitlerinde nöral aktivitenin topografik takibinde kullanılmaktadır [3]. Ancak voltaj boyaları diğerlerine göre daha kısıtlı (100 mV için maksimum %20) emisyon değişiklikleri verdiklerinden uygulaması en zor olanlardır. Imaging tipi yöntemle XY planında çözünürlük sağlansa da Z ekseninde herhangi bir çözünürlükten bahsetmek mümkün değildir. Z eksenini kontrol etmek için modülasyon kontrastı gibi bazı ışık mikroskopi teknikleri geliştirilmiş olsa da bunlar tamamen illüzyonlara dayanmaktadır. Gerçek anlamda Z ekseninin kontrolü ancak konfokal mikroskopi tekniğiyle mümkün olmuştur [2]. Şekil 4A’da şematik olarak gösterildiği üzere, konfokal mikroskopta ince bir lazer ışını objektif üzerinden floresan işaretli numunenin üzerine düşürülür. Bu ışın numuneyi geçer ve yolu boyunca var olan floroforları uyarır. Tüm bu yapılar emisyon yayar. Odak planındaki yapıdan yayılan emisyon dikroik aynadan yansıyıp bir ışık geçirmez plaka üzerindeki küçük delik (pin-hole) içinden geçip foton çarpıcı-sayıcıya (photomultiplier) ulaşıp voltaj sinyali olarak saklanır. Buna karşın odak planının altındaki ve üstündeki yapılardan kaynaklanan emisyon küçük deliğin altına ve üstüne geleceğinden sayaca ulaşamaz ve kaydedilemez. Bu yöntemle tüm katmanlar uyarılmasına rağmen sadece odak planından kaynaklanan emisyon süzülüp kaydedilmiş olur. Görme alanı piksellere ayrılır, lazer ışığı her piksele sırasıyla yönlendirilmek suretiyle bu işlem tekrarlanarak tüm görme alanı taranır. Böylece fokal planın tümünden kaynaklanan emisyon sinyali potansiyel sinyaline dönüştürülmüş olur (Şekil 4B,4C). Bilgisayar yardımıyla bu kayıtlardan fokal planın görüntüsü dijital olarak oluşturulur. Mikroskop (objektif), cismin Z ekseni üzerinde belli aralıklarla farklı seviyelere odaklanır. Her seviyeye ait fokal düzlem görüntülenerek resim takımı oluşturulur. Bunlar, numunenin gerçek optik kesitleridir. Fizik bir manipülasyon kullanıldığından numune kesilip hasara uğratılmamıştır. Bu yöntemle alınabilecek kesit aralığı (bu objektife bağlıdır) 1 μm veya daha küçük olabilir. Klasik yöntemlerle karşılaştırıldığında oldukça iyi bir değerdir. Ayrıca, canlı hücrelere uygulanabilir olması tamamen bir üstünlük teşkil eder. Bu şekilde alınmış Z-görüntü kesitlerinden dijital algoritmalar kullanarak, cismin projeksiyon ve (dichotic) stereo görüntülerini va açısal dönüşüm resimlerini hesaplamak mümkün olur (Resim 3). Ayrıca, noninvaziv olan bu yöntemle bir canlı hücreden optik kesit aldığınızda, uygun planı bulursak hücre içi yapıları gözleme imkanımız olur. Örneğin; hücre çekirdeği, mitokondri, vakuol, endoplazmik retikulum gibi yapılar morfolojik ve fonksiyonel olarak görüntülenebilir (Resim 4). Ayrıca, yukarıda bahsedilen floresan tekniklerin tamamı konfokal mikroskop ile uygulanabilir. Z-görüntü takımı alındıktan sonra görüntülenen yapının morfolojik ölçümleri hesaplanabilir. Bu sayede, hücre veya kısımlarının hacmini, yüzey alanını en kesin bir biçimde hesaplamak mümkündür. Bu bilgiler örneğin uyarılabilir bir hücrenin yapı fonksiyon ilişkisinin belirlenmesi için çok önemlidir. Konfokal teknikle hacim kontrolü mümkün olduğundan canlı bir hücrenin istenen bir bölgesinden kayıt yapılabilir. Yani hücre (veya organel)içinde XYZ eksenlerinde tanımlanmış kısıtlı bir hacim içinde numunenin kalsiyum değişimi kaydedilebilir. Resim 5’te miyosit içine bir bölge hedeflenerek linescan modunda endoplazmik retikulumundan salınan kuantal kalsiyum transientleri kaydedilmiştir. Konfokal mikroskopi hücre araştırmaları için ideal bir araştırma yöntemidir. Ancak doku parçalarında kullanımı nispeten kısıtlıdır. Uyarı ışığının derindeki hücreye penetrasyonu ve floresan emisyonun dokuda yayılımı zor olduğundan yüksek enerji kullanılması gerekir. Yüksek enerji doku ve hücreye zarar vereceğinden canlı yapılarda uygun değildir. Bu sorunları aşmak için multi-foton tekniği geliştirilmiştir. Bu yöntemin bilinen konfokal teknikten farkı özel bir lazer kullanılmasıdır. “Power Spread Function (PSF)” dağılımına göre odak noktasının parlaklığı karanlık kısma göre 105 kez daha fazladır. Dolayısıyla iki PSF çarpılması sağlanarak mikroskop konfokal hale getirilebilir. Yeterince parlak bir ışık kaynağı bir noktaya odaklandığında bir ya da iki fotonu hemen eşzamanlı olarak aynı noktada buluşturabilir. Bu örnekten yola çıkarak floroforun spesifik uyarılma dalga boyunun iki katı uzunluktaki lazer ışığı kullanılmak suretiyle iki fotonun hemen eşzamanlı ulaşması sağlanırsa fokal plandaki floroforlar spesifik olarak uyarılabilirler. Bu yöntemle uyarılma ışığı daha az enerjili olacağından yüksek enerji sadece odak noktasında oluşacak, bu sayede doku penetrasyonu daha etkili olurken doku hasarı azaltılacaktır. Ayrıca, uyarılma sadece fokal planla sınırlı olduğundan pin hole kullanımı gerekmeyecektir. Bu vasıfları nedeniyle multi-foton tekniği doku parçalarından yapılacak ölçümler için ideal bir yöntemdir. Ancak konfokal metoduna oranla elde edilen görüntülerin çözünürlüğü daha kötüdür, her amaca uygun florofor bulmak zordur, kullanılan lazerler ve kontrol sistemleri çok daha pahalıdır [2,3]. Sonuç olarak; günümüz laboratuvarlarında optik yöntemler kullanarak hücre yapı ve fonksiyonu hakkında canlı hücrelerde invaziv olmayan araştırmalar yapmak ve fizyolojik cevapları kaydetmek mümkündür. Bu tür tekniklerin kullanıldığı metotlar genel olarak opto-fizyoloji terimi adı altında toplanmaktadır. Bu makalede verilen şekil ve resimlerin tamamı anabilim dalımızda kurulu hücresel elektro-fizyoloji ve opto-fizyoloji laboratuvarında gerçekleştirilmiştir. Diyagramatik gösterimler farklı kaynaklardan altta yatan fizik kavramları vurgulamak maksadıyla aslına uygun olarak yeniden üretilmiştir [4]. Anabilim dalımızda verilmekte olan lisans üstü derste bu makalede verilen kavramsal içerik ötesinde, ölçme ve analiz yöntemleri de verilmekte, öğrencilere uygulama imkanları sağlanmaktadır. Ayrıca, bu kapsamda 2004 yılı güz döneminde uluslararası katılımlı bir eğitim kursu düzenlenecektir. Kaynaklar 1. Herman B. Fluorecence microscopy. New York, Berlin, Heidelberg: Springer Verlag, 1998. 2. Paddock S. Confocal microscopy (methods in molecuar biology Volume 122). Humana Press, 1998. 3. Murphy DB. Fundamentals of light microscopy and electronic imaging. John Wiley and Sons, Inc., 2001. 4. www.fsu.edu Hacettepe Tıp Dergisi 2004; 35:107-113 Nuhan Pural›

http://www.biyologlar.com/hucre-goruntuleme-teknikleri

Epilepsi Genetiği ve Epidemiyolojisi

X Epidemiology and genetics of epilepsy. Neurologic clinics 1994;12:15-29. 65 kaynak XX The School of Public Health, University of Texas, Houston Texas XXX Yrd Doç Dr Süleyman Demirel Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ABD Epilepsi genetiği ve Epidemiyolojisi, hastalığın görülme sıklığı, sebepleri, tedavisi, önlenmesini ve sonuçlarını içeren geniş bir konudur. Bu derlemenin amacı bugüne kadar yapılan genetik epidemiyolojik çalışmalar ışığında epilepsinin toplumsal ve ailesel özelliklerini özetlemektir. Epidemiyolojik çalışmalarda, çalışmaya alınan olguların tanısının kesin olması ve sınıflandırılması gereklidir. Bunun için çalışmalarda kullanılacak kesin tanı kriterlerinin ve sınıflamanın oluşturulması şarttır. Birçok çalışmada epileptik nöbet geçirdiğini söyleyen kişilerin gerçekten nöbet geçirmediği; senkop, psodonöbet, kasılma nöbeti gibi diğer sebepler ile bayıldıkları görülmektedir. Eğer nöbet gerçekten epileptik ise bunun SSS hastalığına mı bağlı olduğu araştırılmalıdır. Nöbetin sebebi yetişkinlerde belki bir travmaya, beynin damarsal hastalığına veya alkole; çocuklarda ise febril konvülsiyona bağlı olabilir. Rochester Minesota verilerine göre yaklaşık toplumun %1’inde 20 yaşına kadar epilepsi gelişebilir. Hayat boyu risk 80 yaşına doğru %3.4’e yükselir. Nüfusun %1’i herhangi bir sebebe bağlı olarak hayatının bir döneminde nöbet geçirebilir. Nüfusun %2’sinden fazlasında yeni doğan döneminde metabolik bozukluklar, çocukluk çağında SSS’i enfeksiyonları, genç erişkinlerde travma, yaşlılarda beynin damarsal hastalığı gibi SSS hastalıklarına bağlı nöbet gelişebilir. Çocukların %2’si 5 yaşına kadar febril konvülsiyon geçirme riski taşır. Bu gibi sebeplerden dolayı toplumun %10’u hayatları boyunca herhangi bir tip nöbet geçirebilir Bunların yaklaşık 1/3’ünde epilepsi gelişecektir. Febril konvülsiyon veya semptomatik konvülsiyon geçirenlerde, epilepsi gelişme olasılığı diğerlerine göre daha yüksektir. EPİLEPSİNİN GÖRÜLME SIKLIĞI Epilepsinin toplum içinde görülme sıklığı prevelans, insidans ve kümulatif insidans çalışmaları ile ölçülür. Prevelans Prevelans bir zaman dilimi içinde hastalıktan etkilenen olgu oranını belirtir. Prevelans çalışmalarında nöbetin çeşidi ve en son nöbetinin ne zaman geçirdiği dikkate alınmalıdır. Çok önceleri bir nöbet geçiren hastaların prevelans çalışmasına alınması doğru değildir. Birçok çalışmada 5 yıldır antiepileptik ilaç kullanmayan ve artık nöbet geçirmeyen olgular remisyonda kabul edilip prevelans çalışmalarına dahil edilmezler. Epilepsi prevelansı dünya üzerinde ABD, Avrupa, Nijerya Hindistan ve Çin gibi birçok toplumda çalışılmış ve bin kişide 5 ila 8 olarak bildirilmiştir. Çalışmalarda standart değerler kullanılmamasına rağmen dünya üzerinde epilepsi prevelansının tüm toplumlarda benzer olduğu kabul edilir. Bununla beraber çoğu tropik ülkelerden olmak üzere, örneğin Panama yerlilerinde binde 57 gibi yüksek prevelans değerleri de bildirilmiştir. ABD’de epilepsi prevelansında, bölgesel, iklimsel ve etnik varyasyonlar olabileceğini bildiren çalışmalar güvenilir değildir. Sadece ABD’ki zencilerde epilepsi prevelansının yüksek olduğunu gösteren çalışmalar bir dereceye kadar tatminkardır. Yaşlara göre epilepsinin prevelansı incelendiğinde, Rochester Minesota ve diğer birçok çalışmada ergenlik çağında prevelans binde 6 ila 8’lere ulaşmaktadır. Prevelans yaş ile yeni olgular eklendiği için kısmı artış gösterir. Ergenlik döneminden sonra epilepsi prevelansındaki artış azalır. Bunun sebebi bazı olguların remisyona girmesi ve epileptik populasyondaki ölüm oranlarının artmasıdır. İlk on yıldaki epilepsi oranlarının artması, idiopatik epilepsinin bu yaşlarda ortaya çıkma eğiliminin yüksek olmasına bağlıdır. İnsidans İnsidans, bir toplumda belirli bir zaman dilimi içinde hastalığa yeni yakalanan olgu sayısını gösterir. Epilepsi insidansı Minesota ve Danimarka’da yapılan çalışmalarda her yıl için yüzbinde 30 ila 50 olarak bulunmuştur. Bu oran ilk 1 yaş için yüzbinde 100 olup, çocukluk ve adolesan çağa doğru düşerek, 25 yaş civarında yüzbinde 25 ile sabit bir rakama ulaşmıştır. Daha ileri yaşlarda Minesota gurubunda yaş ile epilepsi oranı artarken, Danimarka gurubunda bu oran sabit kalmıştır. Kümulatif insidans Kümulatif insidans, bir zaman dilimi içinde epilepsinin gelişeceği hastalar miktarıdır. Kümulatif insidans, her yaşta epilepsi gelişebileceği için yaş arttıkça artmaktadır. EPİLEPSİ SEBEPLERİ VE RİSK FAKTÖRLERİ Analitik epidemiyolojik çalışmalar olası etiolojik faktörler ile epilepsi arasındaki ilişkiyi araştırır. Bu çalışmalar SSS’ni tutan hastalıklara bağlı epilepsi gelişimi için olası ve kesin riskleri tespit eder. Olası risk, bu hastalığa maruz kalanlar ile kalmayanlar arasındaki epilepsi insidansı karşılaştırır, epilepsi ve risk faktörü arasındaki ilişkiyi açıklar. Olası riskin 1 olması, ilişkinin olmadığını. Olası riskin 4 olması, kuvvetli bağlantının olduğunu gösterir. Objektif analitik çalışmaların diğer bir avantajı SSS tutulumu ile epilepsi gelişme zamanı arasındaki ilişkiyi tespit etmesidir. Olası risk hesaplamaları epileptik kişilerin akrabalarının hastalığa yakalanma oranlarını hesaplama içinde kullanılır. Epidemiyolojik çalışmalar beyin travmaları, SSS enfeksiyonu, Beynin Damarsal Hastalığı (BDH) ve beyin tümörleri gibi doğum sonu hasarların, epilepsi insidansını arttırdığını göstermiştir. Bununla beraber epileptik olguların %70’inde sebep tespit edilememektedir. Epilepsiye yol açabilen tüm sebepler, epileptik hastaların küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Kafa travmaları Kafa travmalarına bağlı epilepsi insidansı I. Dünya savaşında yaygın olarak çalışılmıştır. Bu çalışmalarda, delici kafa yaralanmalarından sonra epilepsi gelişme oranı %30 oranında bulunmuştur. Sivil toplumda kapalı kafa travmalarına bağlı epilepsi, yaklaşık %3-7 oranında bildirilmiştir. Bilinç kaybı, amnezi veya kafa kırığı olduğunda bu oran 3 ila 6 kez artmaktadır. Beş yıllık risk yaklaşık %5’tir. Yarım saatten az süren amnezi ve bilinç kaybı durumlarında belirgin bir risk artımı yoktur. Çökme kırığı olmadan 30 dakika ile 24 saate kadar bilinç kaybı olanlarda risk % 2’dir. Bir günden fazla bilinç kaybı süren ve/veya intrakranial kitle etkisi olanlarda risk yaklaşık %12’dir. Künt kafa travmalarını takiben 10 yıl içinde, delici kafa travmalarında ise hayat boyu epilepsi riski vardır. Travmanın ciddiyetine ilaveten travmanın ilk haftası içinde nöbet olması, subdural hematom ve enfeksiyon gibi komplikasyonların olması, prognozu etkileyecektir. Ciddi travması ve ilk günlerde nöbeti olanlarda postravmatik epilepsi riski en yüksek olup %36’dır. Ciddi travması olan, fakat erken dönemde nöbeti olmayanlarda risk %10’dur. Ciddi travması olanların hayatta kalma oranları oldukça düşüktür. Bu nedenle tüm epileptiklerin içinde travmaya bağlı epilepsi oranı %4’tür. Santral sinir sistemi enfeksiyonları Klinik serilerde epilepsi olgularının %1’inin SSS enfeksiyonlarına bağlı olduğu görülmektedir. SSS enfeksiyonları en sık çocuklarda ve yaşlılarda görülür. SSS’i enfeksiyonu epilepsi riskini arttırmaktadır. Bu artış yaştan ziyade enfeksiyonun türü ve erken dönemde nöbetin olup olmadığına bağlıdır. Aseptik menenjit sonucu epilepsi riskinin artması belirgin değildir. Bakteriyel menenjiti takiben 2 yıl içinde epilepsi riski 5 kat artar. Bakteriyel menenjit sonucu epilepsi gelişme riski 5 yıl ile sınırlıdır. Viral menenjitlerde bu süre 15 yıldır. Ansafalitli hastalarda epilepsi gelişme riski; hastalık esnasında nöbeti olanlarda 5 yıla kadar %10, yirmi yıla kadar %22’dir. Hastalık esnasında nöbeti olmayanlarda, 20 yıl içinde epilepsi gelişme şansı %10’dur. Bu risk erken dönemde nöbeti olan bakteriyel menenjit için %13, nöbeti olmayanlarda ise %2’dir. Beynin damarsal hastalıkları Beynin damarsal hastalıkları (BDH) yaşlılarda nöbetlerin ve epilepsinin en sık nedenidir. İnmeli hastalarda erken dönemde nöbet oranı %2-25 arasında bildirilmiştir. Geç dönemde oluşan nöbet oranı ise %3,8’dir. Epilepsi için kümulatif risk 1 yıl için %3, beş yıl için %5’tir. CT’deki kortikal lezyon geç nöbetlerin habercisidir. Olsen’in izlediği olgulardan kortikal lezyonu olan 23 hastanın 6’sında epilepsi gelişir iken, subkortikal lezyonlu 42 olgunun sadece 1’inde nöbet gelişmiştir. Batı toplumlarında BDH’ları yaşlı epileptiklerin etiolojisinde en sık nedendir. Rochestar Minesota gurubunda 65 yaşın üzerinde yeni tanı konmuş epileptik hastaların %55’inde sebep BDH’dır. Beyin tümörleri Özellikle yetişkinlerde nöbet görüldüğünde altta bir tümörün yatabileceği unutulmamalıdır. Beyin tümörlü hastaların yaklaşık %30’unda ilk semptomu nöbettir. Beyin tümörleri, tüm epileptik olguların %3.6’sını, semptomatik epilepsilerin %12’sini oluşturur. Tümöre bağlı epilepsi her yaşta görülmesine rağmen, 25-64 yaşlarında en sık olarak görülür. Dejeneratif SSS hastalıkları Alzheimer hastalığı epilepsi riskini %10 arttırır. Epilepsi genellikle nöron hastalığı olarak bilinmesine rağmen, demiyelinizan hastalıklarda da görülme riski fazladır. Klinik serilerde Multipl Sklerozlu hastalarda nöbet, normal kişilere oranla 3.4 kez daha fazladır Tüm epileptiklerde dejeneratif hastalıkla beraberlik %2 olup, epilepsinin sebep olduğu dejeneratif hastalık %6’dır. Gelişme geriliği, mental retardasyon ve serebral palsi Doğumsal nörolojik bozukluklar, mental retardasyon ve serebral palsi (CP) ile epilepsi beraberliği iyi bilinmektedir. Canlı doğumların %0,3-6 sında CP görülür, bunların 1/3’ünde de epilepsi gözlenir. Febril konvulsiyon Febril konvulsiyon epilepsi gelişimi için bir risk teşkil etmektedir. Febril konvulsiyon geçiren hastalarda 25 yaşına kadar epilepsi gelişme riski %6 olup, bu normal toplumun 3 katı kadardır. NÖBET GEÇİREN HASTALARIN VE EPİLEPTİK HASTALARIN PROGNOZU Son 15 yıllık epidemiyolojik çalışmalar epilepsi ve nöbetlerin prognozu hakkında bizi aydınlatmıştır. Araştırılan 3 konu şunlardır. 1) Epileptik hastalarda remisyon. 2) İlk nöbeti takiben oluşabilecek yeni nöbet riski. 3) Antiepileptik ilacın kesilmesi ile oluşabilecek yeni nöbet riski. Epilepsi prognozu Rodin son yüzyıl içinde yapılan epilepsi prognozu çalışmalarında; remisyonun 2 yıl içinde %33, 5 yıl içinde %17, 10 yıl içinde %10 olduğunu bildirmiştir. Geniş toplumlar üzerinde yapılan çalışmalar remisyon açısından daha ümit vericidir. Epileptik hastaların nöbetleri tedaviye başlandığında, %40, on yıl sonra %65, 20 yıl sonra %75 oranında kontrol altına alınmaktadır. Nöbetlerin kontrol altına gireceğini gösteren en önemli prognostik işaret nöbet sürelerinin kısa olması, epilepsi sebebi, nöbet tipi ve başlangıç yaşıdır. İdiopatik epilepsili hastalarda ve jeneralize nöbeti olanlarda remisyon yüz güldürücüdür. Tanı konduktan 20 yıl sonra jeneralize tonik klonik nöbetlerin %85’i, parsiyel nöbetlerin ise %65’i kontrol altına alınır. İdiopatik epilepsili hastalar içinde, genç hastaların remisyona girmesi daha kolaydır. On yıl içinde remisyon oranı; on yaşından önce idiopatik epilepsi tanısı alan hastalarda %75; 10-19 yaşlarında tanı konulanlarda %65, 20-59 yaş arasında tanı konulanlarda ise %63’tür. Antiepileptik ilacın kesilmesinden sonra nöbetin tekrarlanması Nöbet geçirmeyen epileptik hastaların; ilaç kesildikten 1 yıl içinde%20, iki yıl içinde %25 oranında nöbet tekrarı gözlenmiştir. İki yıl sonra nöbet tekrarı çok azdır. İlk nöbet sonrası nöbetlerin tekrarlama riski Çalışmalar ilk nöbet geçiren hastalarda; %30 ilk yıl içinde, %40 ikinci yılda, %50 üçüncü yılda nöbetlerinin tekrarlandığını göstermektedir. Prognoz açısından en önemli ipucu, idiopatik epileptik nöbetlerin tekrarlama olasılığının az olduğu, semptomatik nöbetlerin ise daha büyük olasılıkla tekrarlayabileceğidir. AİLESEL VE GENETİK FAKTÖRLER Eskiden beri ailesel bir hastalık olarak düşünülen epilepside genetik faktörlerin etkinliği net değildir. Bazı mendelien geçişli olgular bildirilmiştir. Epilepsinin genetik geçişi tek bir gen ile açıklanmamaktadır. Sadece jüvenil myoklonik epilepside kromozom 6 bozukluğu bunun dışındadır. Literatürde epilepsi genetiği üzerine çok değişik bildiriler vardır. Almstron’un epileptik hastaların ailesinde, epilepsinin normal populasyona göre daha yüksek olmadığını bildirmiştir. Metrakos jeneralize epilepsinin otozomal dominant geçişli bir hastalık olduğunu öne sürmüştür. Bu farklılık nöbet çeşitlerinin ve sebeplerin standart olmamasından kaynaklanabilir. Epilepsinin ailesel olduğunu gösteren kuvvetli ipuçları mevcuttur. Çalışmalar epileptik kişilerin ailelerinde, normallere göre epilepsi insidansının 2.5 kat daha yüksek olduğunun göstermektedir. Bununla beraber kafa travması, ensefalit ve beyin tümörü gibi sebeplerden dolayı oluşan semptomatik epilepsilerde ailesel bir yüklülüğün görülmemesi doğaldır. Çalışmalar annesi epileptik olanların, babası epileptik olanlara göre daha yüksek risk taşıdıklarını göstermektedir. Sonuç olarak bazı epileptik sendromlarda belirli bir genetik geçiş varken, diğerlerinde genetik geçişin etkisi çok az veya yoktur. KRONİK HASTALIKLARIN EPİDEMİYOLOJİSİ PDF SUNUM http://www.bibalex.org/SuperCourse/SupercoursePPT/4011-5001/4141.ppt kaynak: web.deu.edu.tr Dokuz Eylül Üniversitesi TÜRK NÖROLOJİ DERGİSİ

http://www.biyologlar.com/epilepsi-genetigi-ve-epidemiyolojisi

İsyancılar kazandı!

İsyancılar kazandı!

Greenpeace destekçileri büyük bir zafer daha kazandı. Volkswagen, amaçladığınız karbon emisyonu hedeflerine ulaşacağının sözünü verdi.

http://www.biyologlar.com/isyancilar-kazandi

Biyodegredasyon Nedir?

Biyodegredasyon Nedir?

Mikroorganizmalar tarafından metabolik ya da enzimatik işlemle kimyasal yapıyı dönüştürülen ya da değiştirilen maddelerin çevreye bırakılmasının bir sürecidir. Biyodegredasyon süreci Biyodegredasyon, yaşayan mikrobiyal organizmalar tarafından organik bileşiklerin enzimler kullanılarak küçük parçalara ayrılması işlemidir. Mikrobiyal organizmalar metabolik ya da enzimatik süreçlerle maddeleri dönüştürürler. Biyodegredasyon süreçleri gayet iyi bir biçimde dönüştürmesine rağmen, degredasyonun son ürünü genelde metan ve/veya karbondioksittir. Biyodegrede edilebilen (çözünebilen) madde genelde yaşayan organizmaların atıkları ve bitki ve hayvan maddeleri gibi organik maddelerdir,veya suni materyaller de mikroplar tarafından kullanılan bitki ve hayvan maddelerine benzer olanlardır. Bazı mikroorganizmalar doğal olarak hidrokarbonlar, poliklorinat bifeniller (PCBs), poliaromatik hidrokarbonlar(PAHs), farmasötikler, radyonükleidler ve metaller içeren bileşiklerin büyük bir kısmını degrede edebilmek için katabolik süreçler meydana getirirler. Organik materyaller oksijen varlığında aerobik,oksijen yokluğunda anaerobik olarak ayrıştırılabilirler. Aerobik Biyodegredasyon Aerobik biyodegredasyon, oksijen varlığında mikroorganizmalar tarafından bileşiklerin ayrıştırılmasıdır.Özellikle,sadece oksijen varlığında yaşarlar ve bileşikleri bu şekilde ayrıştırırlar.Bundan dolayı,sistemin kimyası, çevre ya da organizma oksidatif şartla karakterize edilir. Birçok organik bileşikler aerob diye adlandırılan bakteri tarafından aerobik şartlar altında hızlıca ayrıştırılır. Aerobik bakkteri(aerob) oksijene dayanan bir metabolizmaya sahiptir. Aeroblar, hücresel solunum olarak bilinen bir süreç olan,şekerler ve yağlar gibi substratları oksijen kullanarak oksidize ederler ve bundan enerji elde ederler. Hücresel solunum başlamadan önce, glukoz molekülleri gibi organik bileşikler küçük moleküllere dönüştürülür.Bu olay, aerobun sitoplazmasında olur.Kimyasal reaksiyonların bir serisi oksijenin yardımıyla bu moleküllerden enerji toplar.Karbon dioksit ve su, aerobik solunumun temel atık ürünlerindendir. Anaerobik Biyodegredasyon Biyodegrede edebilen atık,anaerobik solunumun sürecinde oksijenin yokluğunda ayrışıtırılır. Kağıt ve diğer materyaller,normalde oldukça yavaş ve uzun zaman süren birkaç yılda ayrıştırılır.Bu solunum süreci farklı türdeki birçok mikroorganizmanın birlikte çalışmasını gerektirir ve bu yavaş bir süreçtir. Anaerobik solunum metan,karbondioksit ve biyomas(biyokütle) içeren organik atıkları dönüştürür.Yaygın olarak biyodegrede edelebilen ve atıksu çamuru arıtmak için kullanılır çünkü materyalin içindekinin hacim ve kütle indirgenmesini,ve atığın içindeki yok edici mikroorganizmların etkili çalışmasını sağlar. Bütünlenmiş atık yönetim sisteminin bir parçası,anaerobik solunum atmosfere salınan gaz emisyonunu azaltmakta.Anaerobik solunum yenilenebilir bir enerji kaynağıdır çünkü süreç metan ve karbon dioksit gibi zengin biyogaz vb.enerji ürünlerini üretir ve fosil yakıtların yerini alır.Ayrıca,besince zengin maddeler solunumdan sonra yem olarak kullanılabilir. Mikroorganizmaların sinerjistik bir birlikteliği,organik materyali fermente ederek metan gazına dönüştüren bir süreci gerçekleştirir. Anaerobik solunumun biyolojik ve kimyasal basamakları 4 tanedir. Bunlar; Hidroliz: Genelde büyük organik polimerler biyomas oluşturur.Bakteri, materyalin enerji potansiyeline erişmek için anaerobik solunumu kullanır,bu zincirler ilk önce küçük yapıtaşları halinde kırılmak zorundadırlar.Bunlar şekerler gibi monomerlerin yapı taşı kısımları diğer bakteri tarafından hazır hale getirilir(yağlar, karbohidrat, protein ve selüloz). Kırılan zincirlerin sürecinde küçük moleküllerin çözelti içinde çözülmesine hidroliz denir.Bundan dolayı büyük moleküler ağır polimerik bileşimlerin hidrolizinde anaerobik solunum zorunlu birinci adımdır.Kompleks organik moleküllerin hidrolizi;yağ asitlerini,amino asitleri ve basit şekerleri açığa çıkarır.İlk adımda metanojenler tarafondan kullanılabilen asetat ve hidrojen üretilir.Zincirin uzunluğuyla değişmeden kalan volatil yağ asitleri(VFA’s) gibi diğer moleküllerin metanojenler tarafından direk olarak yararlanılmadan önce asetatın bileşimlerden katabolize edilmesi daha iyidir. 2.)Asidojenez:Bir biyolojik proses olan asidojenez,asidojenik bakteri tarafından değişmeden kalan bileşimlerin daha fazla ayrışması olan yerde olur.Buradaki mikrobiyal süreç organik materyali metabolize ederek organik asit ve hidrojen,karbondioksit ve diğer ürünlere dönüştürür.Asidojenezin süreci,mayalanmış sütle benzerdir. 3.) Asetojenez:Bu olayda asidojenez fazından oluşmuş basit moleküller,acetojenler tarafından asetik asid,karbondioksit ve hidrojene dönüştürülür. 4.)Metanojenez:Anaerobik solunumun son basamağı biyolojik bir proses olan metanojenezdir.Metanojenlerin yararlandığı,önceki basamağın en sonuncusudur ve maddeler metan,karbondioksit ve suya dönüştürülür.Bu basamaktan sonrası olan biyogaz enerji üretimi için toplanır. Kaynakça: http://www.bio-tec.com/resources/what-is-biodegradation.html<br /> http://www.bio-tec.com/BTEuploads/LandfillBiodegradation2011.pdf Yazar: Gülseren Billur Akdeniz BİLGİUSTAM.COM

http://www.biyologlar.com/biyodegredasyon-nedir

Gaz Karbondioksit Salınımını Yakıta Çevirmek Mümkün Hale Geliyor

Gaz Karbondioksit Salınımını Yakıta Çevirmek Mümkün Hale Geliyor

Her yıl insanlar 30 milyar ton karbondioksiti atmosfere enjekte ederek, insan etkisi ile iklim değişikliğinin ve küresel ısınmanın ilerlemesine sebep olmaktadır.

http://www.biyologlar.com/gaz-karbondioksit-salinimini-yakita-cevirmek-mumkun-hale-geliyor

Ekolojik Araştırmalar İçin Moleküler Tekniklerin ve Belirteçlerin Kullanılması

Ekolojik Araştırmalar İçin Moleküler Tekniklerin ve Belirteçlerin Kullanılması

Ekoloji ve moleküler genetik metotlarının birleşimi evrimsel biyoloji için önemli bir gelişmedir. Moleküler ekolojistler Dünya’nın genetik çeşitliliğini araştırmak için moleküler araçları kullanırlar.

http://www.biyologlar.com/ekolojik-arastirmalar-icin-molekuler-tekniklerin-ve-belirteclerin-kullanilmasi

Küresel Isınma Beklenenden Daha Hızlı Artacak

Küresel Isınma Beklenenden Daha Hızlı Artacak

Küresel ısınma daha önce düşünülenden daha hızlı artacak. Sebebi ise; doğal olarak salınan sera gazlarının emisyonlarının artması ve aynı zamanda bu gazlar üzerinde olan sıcaklık etkisi.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-beklenenden-daha-hizli-artacak

Bioo Telefonunuzu ,Saksıdaki Bitkinizin Fotosentez Enerjisiyle Şarj Ediyor.

Bioo Telefonunuzu ,Saksıdaki Bitkinizin Fotosentez Enerjisiyle Şarj Ediyor.

Saksınızdaki çiçeğiniz fotosentezle enerjisini elde ediyor, peki bu enerjiyle telefonunuzu şarj edebilseydiniz çok havalı olmaz mıydı ?

http://www.biyologlar.com/bioo-telefonunuzu-saksidaki-bitkinizin-fotosentez-enerjisiyle-sarj-ediyor-

Parası olan çevreye daha çok zarar veriyor

Parası olan çevreye daha çok zarar veriyor

Bir araştırmaya göre büyük evler, otomobil seyahatleri ve uçak yolculukları ekolojik bilançoyu altüst ediyor.

http://www.biyologlar.com/parasi-olan-cevreye-daha-cok-zarar-veriyor


Karbondioksit <b class=red>Emisyonu</b> 2050’ye Kadar Rekor Seviyeye Ulaşacak

Karbondioksit Emisyonu 2050’ye Kadar Rekor Seviyeye Ulaşacak

Her geçen gün atmosfere daha fazla karbondioksit pompalıyoruz, o kadar fazla ki 2050’ye kadar 50 milyon yıldır görülen en yüksek seviyeye ulaşacak. Haberler gittikçe kötüleşiyor ve hava kavurucu olmaya başlayacak.

http://www.biyologlar.com/karbondioksit-emisyonu-2050ye-kadar-rekor-seviyeye-ulasacak

Yenilenebilir Enerji Kaynakları Ne Durumda ?

Yenilenebilir Enerji Kaynakları Ne Durumda ?

Birleşmiş Milletler Çevre Programı, Frankfurt School-UNEP İş birliği Merkezi ve Bloomberg Yeni Enerji Finansının yayınladığı rapora göre yenilenebilir enerji kaynakları 2016 yılında rekor seviyeye ulaştı.

http://www.biyologlar.com/yenilenebilir-enerji-kaynaklari-ne-durumda-

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0