Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 32 kayıt bulundu.
Antibiyotik Kıyameti Ve Bilinmesi Gerekenler

Antibiyotik Kıyameti Ve Bilinmesi Gerekenler

Antibiyotiklerin direnci bizler antibiyotikleri sıklık ve hevesle kullanmadan çok önce başlamıştır. Modern bakterilerin antibiyotiklere karşı kendilerini korumak için kullandıkları genler, 30.000 yıldan uzun bir süredir Arctic permafrost'ta donmuş antik bakterilerde bulunmuştur. (Credit: Alamy)

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-kiyameti-ve-bilinmesi-gerekenler

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Protozoa olan Giardia, giardiyaz adı verilen ishal hastalığına sebep olur. Giardia türleri serbest yaşayan (flamotin aracılığıyla) trofozitler ve yumurta şeklindeki kistler olarak bulunur.

http://www.biyologlar.com/farkli-cesitteki-patojenleri-tanima-rehberi

One of the last strongholds for Western chimpanzees

One of the last strongholds for Western chimpanzees

When Liberia enters the news it is usually in the context of civil war, economic crisis, poverty or a disease outbreak such as the recent emergence of Ebola in West Africa. Liberia's status as a biodiversity hotspot and the fact that it is home to some of the last viable and threatened wildlife populations in West Africa has received little media attention in the past. This is partly because the many years of violent conflict in Liberia, from 1989 to 1997 and from 2002 to 2003, thwarted efforts of biologists to conduct biological surveys. An international research team, including scientists of the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, has now counted chimpanzees and other large mammals living in Liberia. The census revealed that this country is home to 7000 chimpanzees and therefore to the second largest population of the Western subspecies of chimpanzees. As Liberia has released large areas for deforestation, the local decision-makers can now use the results of this study in order to protect the chimpanzees more effectively. Following the complete war-time collapse of the country's economy, Liberia's government has been trying to fuel economic growth by selling large amounts of its rich natural resources, including rubber, timber and minerals. Here, accurate biological datasets on the distribution and abundance of wildlife populations are key for making evidence-based management decisions that balance economic and conservation priorities. In addition, they are important for locating and delineating conservation priority areas, making assessments of anthropogenic threats, and proposing mitigation measures to policy-makers. To close this data gap, researchers from the Max Planck Institute for Evolutionary Anthropology in Leipzig, Germany, The Wild Chimpanzee Foundation in Abidjan, Côte d'Ivoire and The Royal Society for the Protection of Birds in Bedfordshire, UK, via the Across the River Project, together with experienced rangers from the Forestry Development Authority in Liberia, local research assistants from Liberia and Sierra Leone and graduate students from the University of Liberia, embarked on a remarkably ambitious project: a survey of chimpanzees and other large mammals across the entire country of Liberia. For two years, the survey teams searched for the presence of chimpanzees and other large mammals in more than 100 locations throughout the country. "This project was logistically very challenging", says corresponding author Jessica Junker, who also supervised all data collection in the field. "To reach these locations, we occasionally had to drive for two days, then continue on motorbikes for several hours before embarking on a 20 to 30 kilometres hike during which we sometimes had to cross rivers, climb mountains and pass through steep valleys." But the effort paid off. With an estimated population of more than 7000 individuals, Liberia now officially holds the second largest population of West African chimpanzees after Guinea. Even more excitingly for conservation, due to its relatively wide and continuous distribution within the country, the chimpanzee population of Liberia is also probably one of most viable chimpanzee populations in West Africa, making it a regional conservation priority. __IMAGE_2 Surprisingly, the survey results showed that more than 70 percent of the chimpanzees as well as some of the most species-diverse communities of large mammals occurred outside the fully-protected areas, which currently include only 3.8 percent of the country's forests. In 2003, the Liberian government agreed to increase the extent of the protected area network to conserve at least 30 percent of the country's forests. "The results of our study provide crucial information for site prioritization and selection in this ongoing process," says lead author Clement Tweh of the Wild Chimpanzee Foundation in Liberia. "For example, the shape and location of some of the proposed protected areas might have to be re-considered. Also, it will be necessary to rapidly implement full protection status for proposed conservation priority areas, as future mining and forestry projects are encroaching fast." Since the ban on timber exports was repealed in 2006, more than 20,000 square kilometres of forest have already been assigned as forestry concessions and awarded to international and local investors. Additionally, since 2010, logging companies were issued so-called Private Use Permits, which were subject to virtually no sustainability requirements and accounted for almost half of Liberia's remaining primary forest. Fortunately, President Ellen Johnson Sirleaf recently withdrew almost half of these allocations, thus saving tens of thousands of square kilometres of primary tropical rainforest. "Our survey makes it clear that this action has also saved a large number of West African chimpanzees," says co-author Menladi Lormie, Max Planck researcher and FDA ecologist, of the President's decision. This survey showed that in areas where primary rainforest was still abundant, hunting was the anthropogenic threat most frequently encountered, followed by logging, mining and non-timber forest product extraction. "This combination of large-scale habitat destruction and high hunting rates may seriously jeopardize the long-term survival of Liberia's wildlife populations", says Dr. Annika Hillers, co-author of the article and conservation scientist for The Royal Society for the Protection of Birds in the Gola Forests, Sierra Leone and Liberia. "With this study, we provide an accurate and comprehensive data-based platform for local wildlife protection authorities, policy-makers and international conservation agencies to inform effective conservation strategies to best protect what is left of this country's rich wildlife heritage". Source : info@eva.mpg.de http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/one-of-the-last-strongholds-for-western-chimpanzees

Biyolojik Silahlar

Kimyasal ajanlar gibi, biyolojik silahlar da neyse ki popüler kültürdeki şöhretlerine yakışır şekilde kullanılmış değiller henüz. 1971′de Kazakistan’daki bir iaboratuvardan kaçan ve silah olarak kullanılmak üzere hazırlanan çiçek hastalığı mikrobu yüzünden ölenlerin sayısı yalnızca 3. Üstelik hastalık salgın halinde ilerleme de göstermemiş. 1979′da şimdiki adı Ekaterinburg oian Sverdiovsk’taki bir fabrikadan sızan şarbon mikrobu içeren bir biyolojik silah yüzünden 68 kişi yaşamını yitirdi ve yine hastalık yayılmadı. İnsanların bu yüzden yaşamlarını yitirmeleri çok acı ama, yine de yaşam kaybı tek bir bombanın neden olacağından daha fazla değil. 1989′da Washington’da birkaç kamu işçisi kaza sonucu Ebola virüsüne maruz kaldı. Durum fark edilene kadar, birkaç gün boyunca bu işçiler sosyal yaşamlarını sürdürmüş, aile ve arkadaşlarıyla birlikte olmuşlardı. Buna karşın, bu olayda kimse yaşamını yitirmeden gerekli önlemler alınabildi. Gerçek şu ki, evrim milyonlarca yıl boyunca memeiilere, mikroplara karşı direnç gösterme özettiği kazandırdı. Örneğin kara veba, tarihte bilinen en kötü hastalıklardan biriydi; yetersiz sağlık hizmetleri ve kötü yaşam koşullarının hakim olduğu Orta Çağ Avrupası’nda at koşturdu. Ama salgın, insanlığı yok edemedi: birçok kişi hastalığı yendi. Bu senaryoların korku saçtığı günümüz batı toplumlarındaysa, hangi mikrop ya da virüs ortaya çıkarsa çıksın, daha sağlıklı insanlarla, gelişmiş sağlık hizmetleriyle ve biyoajanları yok etmek üzere geliştirilmiş ilaçlarla karşılaşacağı kesin. Belki günün birinde, bağışıklık sistemimizi ek-tisiz hale getirecek bir virüs üretebilen bir deli ortaya çıkar. Aslında mümkün olduğundan bir “süper hastalık” yaratılabilir ya da çiçek gibi, zaten var olan bir hastalık, mikrobun genleriyle oynanarak daha zararlı hale getirilebilir. Üstelik, zamanla biyoîeknolojinin gelişip, denetiminin daha güç olacağı düşünülürse, birtakım kişi ya da grupların, zararlı mikrop ya da virüsleri kolaylıkla üretebileceklerini de kabul edebiliriz. Ancak, yine de bilim adamları daha önce hiçbir korkunç hastalığın insanlığı ortadan kaldırmayı başaramadığı gibi, gelecekte de bunun pek olası olamayacağını söylüyorlar. Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs, mikrobiyal toksinler, vb. ajanlardır. Bu tanım genellikle biyolojik olarak elde edilen toksinleri ve zehirleri de kapsayacak şekilde genişletilir. Biyolojik savaş araçları, yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen toksinleri (kimyasallar) de kapsar. Yaşayan biyolojik maddeler kokusuz, tatsız ve havaya bulutu halinde atıldığı zaman 1 ila 5 mikron boyutunda son derece küçük parçacıklardan oluştuğundan insan gözüyle görülemez. Silah olarak kullanılabilecek biyolojik ajanlar şu şekilde sıralanabilir; Bakteriler: Küçük-serbest yaşayan organizmalar olup çoğunluğu katı veya sıvı kültür ortamında üretilebilirler. Bu organizmalar sitoplazma, hücre zarı ve nükleer materyaller içeren bir yapıya sahiptir. Basit bölünme ile ürerler. Oluşturdukları hastalıklar genellikle spesifik antibiyotik tedavilerine cevap verirler. Virüsler: İçlerinde çoğalabilecekleri canlı organizmalara ihtiyaç duyan organizmalardır. Bundan dolayı da enfeksiyoz etkileri büyük oranda konak hücrelere bağımlıdır. Virüsler genellikle antibiyotik tedavilere cevap vermeyen fakat antiviral bileşimlerin bir kısmına ve sınırlı kullanıma uygun preparatlara cevap veren hastalıklara neden olurlar. Riketsialar: Hem bakterilerin hem de virüslerin genel karakterlerini taşıyan mikroorganizmalardır. Bakteriler gibi metabolik enzimler ve hücre zarından oluşurlar ve oksijen kullanırlar ve geniş çaplı antibiyotiklere karşı duyarlıdırlar. Yaşayan hücreler içinde üremelerinden dolayı da virüsleri andırırlar. Klamidya: Kendi enerji kaynaklarını üretemediklerinden zorunlu hücre içi parazitlerdir. Bakteriler gibi geniş spekturumlu antibiyotiklere cevap verirler. Çoğalmak için virüsler gibi yaşayan hücrelere ihtiyaç duyarlar. Mantarlar: Fotosentez yapamayan, çürüyen bitkisel olgulardan besin ihtiyaçlarını sağlarlar. Toksinler: Yaşayan bitkiler, hayvanlar veya mikroorganizmalardan elde edilen zehirli maddelerdir. Bazı toksinler kimyasallara da dönüştürülebilirler. Toksinlere özel antiserum ve seçilmiş farmakolojik ajanlarla karşı konulabilir Literatürde çok sayıda biyolojik savaş ajanı belirtilmektedirler. Bunların arasında; Bacillus anthraksis (Şarbon Etkeni) Botulinum Toksinleri (Konserve Zehiri) Brucelloz (“Malta Humması” Etkeni) Vibrio Cholera ( Kolera Etkeni) Clostridium perfirenges (Gazlı Gangren Etkeni ) Salmonella typhi (Tifo Etkeni) Psoudomanas psoudomallei (Melioidozis hastalığı Etkeni) Psoudomanas mallei (Ruam hastalığı Etkeni) Yersinia pestis (Veba Etkeni) Francisella tularensis (Tularemi Etkeni) Coxiella burnetti ( Q Ateşi Etkeni) Smallpox virüs (Çiçek Hastalığı Etkeni) Congo-Crimean Hemorajik Ateşi Virüsü Ebola Virüsü Stafilokoksik Enterotoksin B Rift Valley Ateşi Virüsü Trichothecene mycotoxins Venezüella At Ensefaliti Plazmodium vivax (Sıtma Etkeni) Saxitoksin (predominant olarak doğada deniz dinoflajellileri tarafından üretilir) Kaynak:www.genbilim.com

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar

Chip-based technology enables reliable direct detection of <b class=red>Ebola</b> virus

Chip-based technology enables reliable direct detection of Ebola virus

A team led by researchers at UC Santa Cruz has developed chip-based technology for reliable detection of Ebola virus and other viral pathogens. The system uses direct optical detection of viral molecules and can be integrated into a simple, portable instrument for use in field situations where rapid, accurate detection of Ebola infections is needed to control outbreaks. Laboratory tests using preparations of Ebola virus and other hemorrhagic fever viruses showed that the system has the sensitivity and specificity needed to provide a viable clinical assay. The team reported their results in a paper published September 25 in Nature Scientific Reports. An outbreak of Ebola virus in West Africa has killed more than 11,000 people since 2014, with new cases occurring recently in Guinea and Sierra Leone. The current gold standard for Ebola virus detection relies on a method called polymerase chain reaction (PCR) to amplify the virus's genetic material for detection. Because PCR works on DNA molecules and Ebola is an RNA virus, the reverse transcriptase enzyme is used to make DNA copies of the viral RNA prior to PCR amplification and detection. "Compared to our system, PCR detection is more complex and requires a laboratory setting," said senior author Holger Schmidt, the Kapany Professor of Optoelectronics at UC Santa Cruz. "We're detecting the nucleic acids directly, and we achieve a comparable limit of detection to PCR and excellent specificity." In laboratory tests, the system provided sensitive detection of Ebola virus while giving no positive counts in tests with two related viruses, Sudan virus and Marburg virus. Testing with different concentrations of Ebola virus demonstrated accurate quantification of the virus over six orders of magnitude. Adding a "preconcentration" step during sample processing on the microfluidic chip extended the limit of detection well beyond that achieved by other chip-based approaches, covering a range comparable to PCR analysis. "The measurements were taken at clinical concentrations covering the entire range of what would be seen in an infected person," Schmidt said. Schmidt's lab at UC Santa Cruz worked with researchers at Brigham Young University and UC Berkeley to develop the system. Virologists at Texas Biomedical Research Institute in San Antonio prepared the viral samples for testing. The system combines two small chips, a microfluidic chip for sample preparation and an optofluidic chip for optical detection. For over a decade, Schmidt and his collaborators have been developing optofluidic chip technology for optical analysis of single molecules as they pass through a tiny fluid-filled channel on the chip. The microfluidic chip for sample processing can be integrated as a second layer next to or on top of the optofluidic chip. Schmidt's lab designed and built the microfluidic chip in collaboration with coauthor Richard Mathies at UC Berkeley who pioneered this technology. It is made of a silicon-based polymer, polydimethylsiloxane (PDMS), and has microvalves and fluidic channels to transport the sample between nodes for various sample preparation steps. The targeted molecules--in this case, Ebola virus RNA--are isolated by binding to a matching sequence of synthetic DNA (called an oligonucleotide) attached to magnetic microbeads. The microbeads are collected with a magnet, nontarget biomolecules are washed off, and the bound targets are then released by heating, labeled with fluorescent markers, and transferred to the optofluidic chip for optical detection. Schmidt noted that the team has not yet been able to test the system starting with raw blood samples. That will require additional sample preparation steps, and it will also have to be done in a biosafety level 4 facility. "We are now building a prototype to bring to the Texas facility so that we can start with a blood sample and do a complete front-to-back analysis," Schmidt said. "We are also working to use the same system for detecting less dangerous pathogens and do the complete analysis here at UC Santa Cruz." Source: University of California - Santa Cruz http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/chip-based-technology-enables-reliable-direct-detection-of-ebola-virus

Biyolojik Silahlar

Kimyasal ajanlar gibi, biyolojik silahlar da neyse ki popüler kültürdeki şöhretlerine yakışır şekilde kullanılmış değiller henüz. 1971′de Kazakistan’daki bir iaboratuvardan kaçan ve silah olarak kullanılmak üzere hazırlanan çiçek hastalığı mikrobu yüzünden ölenlerin sayısı yalnızca 3. Üstelik hastalık salgın halinde ilerleme de göstermemiş. 1979′da şimdiki adı Ekaterinburg oian Sverdiovsk’taki bir fabrikadan sızan şarbon mikrobu içeren bir biyolojik silah yüzünden 68 kişi yaşamını yitirdi ve yine hastalık yayılmadı. İnsanların bu yüzden yaşamlarını yitirmeleri çok acı ama, yine de yaşam kaybı tek bir bombanın neden olacağından daha fazla değil. 1989′da Washington’da birkaç kamu işçisi kaza sonucu Ebola virüsüne maruz kaldı. Durum fark edilene kadar, birkaç gün boyunca bu işçiler sosyal yaşamlarını sürdürmüş, aile ve arkadaşlarıyla birlikte olmuşlardı. Buna karşın, bu olayda kimse yaşamını yitirmeden gerekli önlemler alınabildi. Gerçek şu ki, evrim milyonlarca yıl boyunca memeiilere, mikroplara karşı direnç gösterme özettiği kazandırdı. Örneğin kara veba, tarihte bilinen en kötü hastalıklardan biriydi; yetersiz sağlık hizmetleri ve kötü yaşam koşullarının hakim olduğu Orta Çağ Avrupası’nda at koşturdu. Ama salgın, insanlığı yok edemedi: birçok kişi hastalığı yendi. Bu senaryoların korku saçtığı günümüz batı toplumlarındaysa, hangi mikrop ya da virüs ortaya çıkarsa çıksın, daha sağlıklı insanlarla, gelişmiş sağlık hizmetleriyle ve biyoajanları yok etmek üzere geliştirilmiş ilaçlarla karşılaşacağı kesin. Belki günün birinde, bağışıklık sistemimizi ek-tisiz hale getirecek bir virüs üretebilen bir deli ortaya çıkar. Aslında mümkün olduğundan bir “süper hastalık” yaratılabilir ya da çiçek gibi, zaten var olan bir hastalık, mikrobun genleriyle oynanarak daha zararlı hale getirilebilir. Üstelik, zamanla biyoîeknolojinin gelişip, denetiminin daha güç olacağı düşünülürse, birtakım kişi ya da grupların, zararlı mikrop ya da virüsleri kolaylıkla üretebileceklerini de kabul edebiliriz. Ancak, yine de bilim adamları daha önce hiçbir korkunç hastalığın insanlığı ortadan kaldırmayı başaramadığı gibi, gelecekte de bunun pek olası olamayacağını söylüyorlar. Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs, mikrobiyal toksinler, vb. ajanlardır. Bu tanım genellikle biyolojik olarak elde edilen toksinleri ve zehirleri de kapsayacak şekilde genişletilir. Biyolojik savaş araçları, yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi mikroorganizmalar, bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen toksinleri (kimyasallar) de kapsar. Yaşayan biyolojik maddeler kokusuz, tatsız ve havaya bulutu halinde atıldığı zaman 1 ila 5 mikron boyutunda son derece küçük parçacıklardan oluştuğundan insan gözüyle görülemez. Silah olarak kullanılabilecek biyolojik ajanlar şu şekilde sıralanabilir; Bakteriler: Küçük-serbest yaşayan organizmalar olup çoğunluğu katı veya sıvı kültür ortamında üretilebilirler. Bu organizmalar sitoplazma, hücre zarı ve nükleer materyaller içeren bir yapıya sahiptir. Basit bölünme ile ürerler. Oluşturdukları hastalıklar genellikle spesifik antibiyotik tedavilerine cevap verirler. Virüsler: İçlerinde çoğalabilecekleri canlı organizmalara ihtiyaç duyan organizmalardır. Bundan dolayı da enfeksiyoz etkileri büyük oranda konak hücrelere bağımlıdır. Virüsler genellikle antibiyotik tedavilere cevap vermeyen fakat antiviral bileşimlerin bir kısmına ve sınırlı kullanıma uygun preparatlara cevap veren hastalıklara neden olurlar. Riketsialar: Hem bakterilerin hem de virüslerin genel karakterlerini taşıyan mikroorganizmalardır. Bakteriler gibi metabolik enzimler ve hücre zarından oluşurlar ve oksijen kullanırlar ve geniş çaplı antibiyotiklere karşı duyarlıdırlar. Yaşayan hücreler içinde üremelerinden dolayı da virüsleri andırırlar. Klamidya: Kendi enerji kaynaklarını üretemediklerinden zorunlu hücre içi parazitlerdir. Bakteriler gibi geniş spekturumlu antibiyotiklere cevap verirler. Çoğalmak için virüsler gibi yaşayan hücrelere ihtiyaç duyarlar. Mantarlar: Fotosentez yapamayan, çürüyen bitkisel olgulardan besin ihtiyaçlarını sağlarlar. Toksinler: Yaşayan bitkiler, hayvanlar veya mikroorganizmalardan elde edilen zehirli maddelerdir. Bazı toksinler kimyasallara da dönüştürülebilirler. Toksinlere özel antiserum ve seçilmiş farmakolojik ajanlarla karşı konulabilir Literatürde çok sayıda biyolojik savaş ajanı belirtilmektedirler. Bunların arasında; Bacillus anthraksis (Şarbon Etkeni) Botulinum Toksinleri (Konserve Zehiri) Brucelloz (“Malta Humması” Etkeni) Vibrio Cholera ( Kolera Etkeni) Clostridium perfirenges (Gazlı Gangren Etkeni ) Salmonella typhi (Tifo Etkeni) Psoudomanas psoudomallei (Melioidozis hastalığı Etkeni) Psoudomanas mallei (Ruam hastalığı Etkeni) Yersinia pestis (Veba Etkeni) Francisella tularensis (Tularemi Etkeni) Coxiella burnetti ( Q Ateşi Etkeni) Smallpox virüs (Çiçek Hastalığı Etkeni) Congo-Crimean Hemorajik Ateşi Virüsü Ebola Virüsü Stafilokoksik Enterotoksin B Rift Valley Ateşi Virüsü Trichothecene mycotoxins Venezüella At Ensefaliti Plazmodium vivax (Sıtma Etkeni) Saxitoksin (predominant olarak doğada deniz dinoflajellileri tarafından üretilir) BİYOLOJİK AJANLARIN ETKİLERİ Biyolojik ajanlar ya yaşayan organizmalar ya da ölüm veya hastalıklara sebep olan toksin gibi türevlerden oluşur. Yaşayan organizmalar etkilerini gösterene kadar yaşayan hedeflerde çoğalırlarken, toksinlerini üremezler. Toksinler genellikle daha öldürücüdür, birkaç dakika veya saat gibi çok çabuk ölüm veya saf dışı bırakmaya neden olurlar. Yaşayan organizmalar enfeksiyon ve hastalık belirtileri görünmesi arasında 24 saat ila 6 hafta arasında kuluçka devri gerektirir. Biyolojik silahlar ilk bulaşmadan sonra birkaç hafta sonra dikkate değer bir etki bırakmaya devam edebilir. Benzer şekilde geciktirilmiş kuluçka periyodu bulaştığı yerde ajanın tamamen örtülü olarak gelişmesini sağlar ve etkisi ortaya çıktığında hastalığın tabii olarak geliştiği fikrini oluşturabilir. Bir biyolojik saldırı, bir bölgeyi birkaç saat ile birkaç hafta boyunca kirletir, teçhizatı kirletir ve birlikleri harekatı son derece sınırlayan, koruyucu elbise giymeye zorlar ve/veya koruyucu yan etkileri büyük ölçüde bilinmeyen antimikrobiyaller almak zorunda bırakırlar. Bu ajanların bazıları ölümcüldürler, diğerleri genellikle kapasite düşürücü olarak kullanılırlar. Literatürde klasik tedavi yöntemlerinin etki edemediği veya belli etnik gruplar üzerinde kullanılabilen genetik mühendisliği ürünü ajanlardan bahsedilmektedir. Kimyasal silahların bütün korkunçluğuna rağmen, biyolojik organizmanın çok küçük bir örneği bile çok daha ölümcül olabilir. Örneğin; Bacillus antraksis basilinin yol açtığı şarbon hastalığında solunum yoluyla havadan alınan dayanıklı sporlar akciğerler içerisinde açılarak çoğalmakta, başlangıçta soğuk algınlığı semptomlar ile kuluçka devresini geçirerek kısa sürede öldürücü tablolar ile karşımıza çıkabilir. Genetik mühendisliği öldürücülüğü artırmak için daha fazla patojen veya toksin üreten genlerin geliştirilmesi için potansiyel yaratmıştır. Bu şekilde normal halinden 100 defa daha fazla patojen olan ve toksin üreten hücreler elde edilmiştir. Enfeksiyonu yayarken etkinliği geliştirebilmek ancak genetik olarak güçlendirilmiş ajanlarla mümkündür. Bu şekilde kurumaya, ultraviyole ışınlarına, ısınmaya karşı patojenlerin dirençli olmaları sağlanarak sağlık üzerine olumsuz etkinlikleri artırılabilir. Belirli biyolojik ajanlara besleyici katkı maddesi kullanılması tutulduğu ortamda hayatta kalmalarını kuvvetlendirir. Bazı patojenlerin belli çevre şartları içinde kontrollü olarak mevcudiyetlerinin sağlanması bile mümkündür. Koşullara bağlı kendini yok eden genler adı verilen gelişme ile organizmalar belirli bir çevrede önceden belirlenen miktarlarda kopyalandıktan sonra tamamen yok olacak şekilde programlanabilmektedir. Böylece, enfekte olmuş arazi belirli bir zaman sonra zarara uğramış olur. SINIRLAMALARI 1- Biyolojik ajanlar, kimyasal silahların aksine etkilerinin tahmin edilmesi ve kontrolü son derece zordur. Etkileri, kimyasal ajanlardan daha fazla ısı, hava şartları ve topografik yapıya bağlıdır. 2- Böylece, her zaman yalnız hedefi kirletme riski vardır. 3- Bir çok biyolojik ajan etkili olabilmesi için solunum veya sindirim yoluyla alınmalıdır. Kimyasal ajanlarda olduğu gibi deri ile temas sonunda enfeksiyon yaratması mümkün değildir. Bu durumda, eğer biyolojik ajanlar doğru bir şekilde tespit edilebilirse buna karşı savunma kimyasal ajanlara karşı savunmadan daha kolaydır. 4- Anthraks sporları ve bazı toksinler gibi kuru ajanlar kalıcı olmalarına rağmen, bir çok biyolojik ajanın etkisi zamanla çok çabuk azalır. 5- Anthraks sporları toprakta ölümcül etkilerini onlarca yıl muhafaza ederler. Buna benzer ajanlar uzun vadede tehlikelerini sürdürürler. Bu şekildeki ajanların kullanım durumunda taarruzu gerçekleştiren tarafın işgal etmek veya geçmek istediği harekat alanı kirletilmiş olur ve koruyucu elbise kullanma ihtiyacı ile ciddi tekrar kontaminasyon gereksinimlerini beraberinde getirir. 6- Biyolojik silahlanmanın getirdiği depolama ve kullanma her zaman teknik zorlukları beraberinde getirir. BİYOLOJİK SİLAHLARDAN KORUNMA Biyolojik silahlardan korunma birbiriyle bağlantılı beş aşamadan oluşmaktadır; Önleme. Biyolojik silahların kullanılmasını engellemek için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Uluslararası silahsızlanma ve teftiş rejimleri biyolojik ajanların biyolojik savaş durumunda üretimini ve kullanımını caydırmaktadır. İstihbarat çalışmaları sonucunda potansiyel tehlikeler belirlenerek gerekli önleyici tedbirler alınabilir. Doğal olarak ortaya çıkan ajanlara karşı aşılama önemli bir tedbirdir, ancak genetik mühendisliği ile bu aşıların etkisini sınırlayan ajanlar üretilmiştir. Korunma. Biyolojik ajanlara karşı korunma yöntemleri sınırlıdır. Koruyucu elbiseler, maskeler kısa süreli koruma sağlayabilirler. Bununla beraber, şarbon gibi etkinliğini uzun süre koruyabilen kimi ajanlar için bu tedbirler sadece ilk aşamada faydalı olabilirler. Herhangi bir şekilde yediğimiz yiyeceklerin biyolojik ajanlarla bulaşmış olabileceğini düşündüğümüz anda o yiyeceğin yenmemesi gerekir. Biyolojik tehlikenin olabileceği zamanlarda gıdalarımızın temizliğine özellikle yıkanmasına her zamankinden daha fazla özen gösterilmeli. Yıkama işlemi önemli ölçüde mikrobiyal yükü azaltır. Bunun yanında sebze türü yiyeceklerin 1 %’lik hipoklorit içerisinde iki üç dakika tutulması canlı mikroorganizmaların öldürülmesine yeterlidir, bu işlemden sonra mutlak surette iyice yıkanmalılar. Solunum kaynaklı bulaşmalar söz konusu olduğunda ıslak bir mendil gibi eşyaların ağız ve buruna tutularak o anda hava yoluyla oluşacak bulaşma engellenebilir. Herkesin koruyucu elbise giyemeyeceğine göre insanlar özellikle yiyeceklerinin, eşyalarının ve çevrelerinin temizliğine dikkat etmeli. Herhangi bir durumda bir bulaşmaya maruz kaldığını hisseden kişi hemen doktora başvurmalı. Çünkü biyolojik ajanın bulaşmasından sonra kişinin kendi başına tedavi olması mümkün değildir. Pişirilecek yemeklere yeterli ısısal işlem uygulanmalı, özellikle yüz dereceye varan ısı uygulanmalı. Biyolojik silah olarak kullanılabilen bazı bakteri sporları yüz derecelik ısıtmada 20-30 dakika canlı kalabilmektedir. Belirleme: Tedavi: Tedaviyi yukarda belirtildiği gibi kişi kendi yapamaz, biyolojik ajanlara karşı tedaviyi ancak bir hekim uygulayabilir. Tedavi yöntemleri enfeksiyon gelişen kişilerde maruz kalınan ajanın belirlenebilmesine bağlıdır. Eğer belirlenemiyorsa hekim farklı yöntemlerle tedaviyi sağlamaya çalışır. Ajanın tespiti durumunda ise duyarlı antibiyotikler tercih edilerek tedaviye başlanır. Örneğin şarbon etkeni tespit edilmişse; her iki saatte bir , iki milyon ünite penisilin tedavisi uygulanabilir. Toksinlere karşı uygun antiserumlar varsa kullanılır, yoksa destek tedavisi uygulanır. Bunların hepsi o anki hastanın durumuna göre gerekli tedaviyi hekim kararlaştırır. Dekontaminasyon-temizleme. Zamanla dağılarak etkilerini kaybeden kimyasal silahların tersine biyolojik silahlar zaman geçtikçe etkilerini artırıp çoğalabilirler. Şarbon toprakta en az kırk yıl aktif olarak kalır ve çevre şartlarına karşı dirençlidir. Bu sebeple biyolojik savaş ajanlarının etkilerinin ortadan kalkması yıllar alabilir. Biyolojik Savaş Ajanlarının gelişmesi ile beraber dünyada bu silahların kullanım ve üretimini sınırlamak maksadı ile 1925 yılında Cenova Protokolü, 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalanmış, farklı tarihlerde bu konvansiyonun gözden geçirildiği toplantılar yapılmıştır. İnsanların bu tür silahların yapımını düşünmeleri bile ürkütücüdür. Ancak bunun artık bir düşünce olmanın ötesine, bazı ülkelerde bu silahların yüksek miktarlarda stoklandığı da bir gerçektir. Bunu gelişmiş ülkelerdee gelişmemiş ülkelerde yapmaktadır. Gelişmemiş ülkelerin kontrolü gelişmiş ülkelerce sağlanabilmekte ama gelişmiş ülkelerin kontrolünü şu anda sağlamak imkanı yoktur. Çünkü bir süper güç anlaşmaları göz ardı edebiliyor ve kimse buna sesini çıkaramıyor. Bu nedenlerle biyolojik silah tehlikelerden insanlığın arındırılması mümkün değildir. Bu durumda ona karşı gerekli önlemler alınmalı ve insanları bu konuda bilinçlendirilmeli. Dünya klonlanma etiğini tartışırken asıl sorun olan genetik mühendislik yöntemi ile geliştirilmiş biyolojik silahlar gözden uzak kalmıştır. Olası bir biyolojik silah saldırısına karşı, yüksek teknik eğitim almış ekiplerin kurularak ulusal ve uluslar arası işbirliği ile potansiyel biyolojik silah üretici ve kullanıcılarının yakından takip edilmesi, hastanelerde bu tip saldırılar için özel donanımlı servisler oluşturulması, yapılacak olan ulusal felaket planlarının bir parçası olmalıdır. Dünya Tabipler Birliği 1990 yılında, 42. oturumunda Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Konulu Bildirgeyi kabul etmiş, Tokyo bildirgesiyle de sağlık hizmeti vermesi beklenen hekimlerin, kimyasal ve biyolojik silahların araştırılmasına katılmasını, kişisel ve bilimsel bilgilerini bu silahların keşfi ve üretiminde kullanmalarının etik olmadığını bildirmiştir. (Alıntıdır) STARWARS21

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar-1

Potansiyel Olarak Kullanılan Biyolojik Savaş Maddeleri

BHM"lerinin sayısı gün geçtikçe artmaktadır, ancak üzerinde en fazla çalışılan ve bilinen potansiyel BHM"lerini şöyle sıralayabiliriz. (1) Bakteriler : , (a) Bacillus anthracis (Anthrax-Şarborı), (b) Francisella tularensis (Tularemia), (c) Yersinia pestis (Plague), (ç) Vibrio cholerae (Kolera), (d) Salmonella typhi (Tifo), (e) Bacillus seraus, (f) Brucella spp (Brucellosis, suis, melitensis, abortus, canis, ovis), (g) Clostridium perfringes. (2) Riketsiyalar : (a) Riketsia prowezeki (Tifüs), (b) Riketsia mooseri (Tifüs), (c) Riketsia ricketsi (Lekeli Humma), (ç) Coxiella burnetii (Q Humması). (3) Chlamydialar : (a) Chlamyclia psittaki (Psittakoz), (b) Chlamyclia trachomatis (Trahom). (4) Virüsler : (a) Variola (Smallpox- Çiçek hastalığı), (b) Ebola (Filaviridae ailesinden Ebola kanamalı ateşi), (c) Marburg (Filaviridae ailesinden Marburg hastalığı etkeni), (ç) influenza(Grip etkeni), (d) Rift Valley Fever (Bunyaviridae ailesinden Valley Ateşi etkeni), (e) Crimen-Congo Hemorrhagic Fever (Bunyaviridae, Kanamalı ateş etkeni), (f) Argentine Hemorrhagic Fever (Junin), (g) Bolivian Hemorrhagic Fever (Mochupa), (ğ) Venezuelan Hemorrhagic Fever (Guanorito), (h) Hemorrhagic Fever With Renal Sydrome (Hantaan, Seoul, Puumala), (1) Lassa Fever(Arenaviridae ailesinden Kanamalı ateş etkeni), (i) Venezuelan Equine Encephalitis (VEE), (j) Eastern Equine Encephalitis (EEE), (k) Western Equine Encephalitis (WEE), (1) Japanese Encephalitis, (m) Dengue, Yellow Fever, AIOS (HIV), (n) Sandfly Fever, (o) Chick Urıgunya (Apha). (5) Toksinler : Kaynaklarına göre; (a) Anthrax Bacillus anthracis (b) Botulinul1l Clostridium botulinum (c) Tetanoz Clostridium tetani (ç) Difteri Toksini Kornibakteriyum difteri (d) Enterotoksin Eşherişya coli (e) Shigella Dizanteri Shigella spp. (f) Stophylococcus Enterotoksin -B (SEB) stophylococcus aureus (g) Kolera Toksini Vibrio kolera (ğ) Anatoksin A Deniz yosunu Anasistis türleri (h) Mikrosistin M.Sinea(Mavi yeşil su yosunu) (l) Saksitoksin Deniz kabuğu zehiri (i) Tetradotoksin Takifigu paessilonotus (J) Aflatoksin Aspergillus flavus (k) Trichothecene Mycotoksins (T-2, Trikotesin,Yellow rain) (l) Ricin Risinus communis (m) Akonitin Akonitum napolyus (n) Politoksin Yumuşak deniz mercanı (o) Batrakotoksin kurbağa zehiri (ö) Bunganotoksin Çizgili yılan zehiri (p) Krotoksin Çıngıraklı yılan zehiri (r) Kobratoksin Kobra yılan zehiri (s) Erabutoksin Deniz yılanı zehiri Biyolojik Harp maddelerinden patojenlerin kuluçka süreleri (inkübasyon süresi) günlerle ifade edilir oysa toksinlerin inkübasyon süresi dakika ve saatlerle ölçülür. Patojen BHM"leri kısa sürede etkisini göstermesi için aerosol olarak kullanılırlar. Genelde patojen BHM"lerinin semptomları (Hastalık belirtileri) ateş, halsizlik, kilo kaybı, kusma, ishal ve solunum güçlüğü gibi belirtiler olup personeli kısa sürede görevini yapamaz hale getirir.Solunum yolu ile oluşan enfeksiyonlarda ölüm sebebi,çoğu zaman akciğer ödemidir. Patojen BHM"leri enfeksiyonlarının tedavileri güç ve pahalıdır. Bağışıklık sistemini hedef alan BHM"leri bağışıklığı oluşturan hücreleri etkilerler, bu nedenle bunlara karşı geliştirilen aşılarla yeterli koruma sağlanamamaktadır. Toksinler zehirleme özelliğine göre Nörotoksinler (Sinir zehirleri) ve Si1otoksinler (Hücre zehirleri) olarak ikiye ayrılır. Nörotoksinlerin etkileri kimyasal harp maddelerinden sinir gazlarına benzer olup, sinir gazlarından yaklaşık bin kat daha zehirlidirler. Öyle ki Anthraks ve Botulinum toksinleri çok zehirli olan vx sinir gazından daha tehlikelidirler (Botulinum toksini için LD50 UG/KG değeri 0.001 iken, bu değer vx için 15.0 dır). Patojen ajanların arazideki kalıcılığı saatlerden günlere kadar (Spor ve kapsül formunda olanlar yıllarca kalabilir), toksinlerin kalıcılığı ise günlerden haftalara kadar değişebilir. BHM"lerinin rüzgaraltı tehlike bölgesi alanı ise rüzgaraltı istikametinde 500 Km"ye kadar çıkabilir.

http://www.biyologlar.com/potansiyel-olarak-kullanilan-biyolojik-savas-maddeleri

ARBOVİRÜSLER

Bu grubtaki virüsler primer olarak sivrisinek ve kene gibi artropodlar tarafından bulaştırılır. Arbovirüslerin çoğu 3 grubtadır: 1. Togavirüsler 2. Flaviviruslar 3. Bunyaviruslar Tüm arbovirüsler RNA içeren zarflı virüslerdir. Arbovirüslerdeki ensefalit grubu (Yellow fever, dengue, Japanese B encephalitis, St. Louis encephalitis, western equine encephalitis, eastern equine encephalitis, Russian spring-summer encephalitis, West Nile fever, sandfly fever) SARI HUMMA Sivrisinekle bulaşan bir flavivirus enfeksiyonudur. Ateş, sarılık, proteinüri, karaciğer ve böbrek yetmezliği yapar. Virus deriden girer. Karaciğer parankim hücrelerinde Councilmann cisimcikleri oluşturur. DANG ATEŞİ Aedes cinsi sivrisineklerle taşınır. Ateş, kas eklem ağrıları, lenfadenopati ve döküntülerle seyreder. Hemorajik şok sonucu ölüm görülebilir. ROBOVİRUS Bu gruptaki virusler kemirgen (rat) tarafından bulaştırılır. HANTAVİRUS (BUNYAVİRUS) Hantavirus pulmonary syndrome (HPS) oluşturur Hastalık ARDS ile gider. Fare dışkısından bulaşır. FİLOVİRUS AFRİKA HEMORAJİK ATEŞ (Marburg & Ebola) Maymundan insana geçmiştir. Baş ağrısı, miyalji, iç ve dış kanama, şok ile ölüm oluşturur. Yüksek mortalite oranı gösterirler.

http://www.biyologlar.com/arbovirusler

BİYOLOJİK SİLAH NEDİR ?

BİYOLOJİK SİLAH NEDİR ?

Biyolojik silah kavramını açıklayabilmek için "biyoloji" ve "silah" kavramlarının tanımlanması gerekmektedir.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silah-nedir-

SULARDAN BULAŞAN HASTALIKLAR ( SULARLA İLİŞKİLİ HASTALIKLAR )

SULARDAN BULAŞAN HASTALIKLAR ( SULARLA İLİŞKİLİ HASTALIKLAR )

Yrd. Doç. Dr. Hasan IRMAK S.B. Ankara Eğitim ve Araştırma Hastanesi GİRİŞ Günümüzde, dünya üzerindeki içme suyu kaynaklarındaki hissedilir derecedeki azalmalar, gelecekte sağlıklı içme suyu temininin ne denli önemli bir sorun olacağını gözler önüne sermektedir. Bir zamanlar, suyun doğadaki sürekli dönüşümü nedeni ile sonsuza kadar bitmeyecek bir kaynak olduğu düşünülürdü. Oysa artık su, dünyanın pek çok yerinde, endüstri ve kentsel gelişmedeki hızlı büyüme gibi nedenlerle sınırlı bir kaynak haline gelmiştir. Dünyanın pek çok ülkesinde çarpık kentleşme, plansız yapılaşma ve bilinçsizce oluşturulan çevre kirliliği sonucu yerüstü suları olduğu kadar yer altı suları da hızla tüketilmiş veya kirletilerek kullanılamaz hale getirilmiştir. Su zengini bir ülke olmadığımızdan, her geçen gün su kaynakları kirletilmekte ve dolayısı ile azalmakta olduğundan; gerekli önlemlerin alınmaması ve insanlarımızın su kullanımında dikkatli ve tasarruflu olmaması durumunda yurdumuzda da susuzluk çekeceğimiz günler uzak değildir. Bulaşıcı hastalıkların çoğu kirli sulardan kaynaklanmakta ve su ile yayılmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü, her yıl iki milyondan fazla insanın su ile bulaşan hastalıklar yüzünden öldüğünü açıklamaktadır. SU METABOLİZMASI Gastrointestinal sisteme normal şartlarda günde ortalama 9 litre sıvı girer: • Oral alım ……………………………………………….: 2 litre • Tükürük …………………………………………………: 1 litre • Mide sıvısı ……………………………………………..: 2 litre • Safra-pankreas-ince barsak sıvıları ………: 4 litre Bu 9 litre sıvının; • 8 litresi ince barsaklardan, • 800 ml’si kolondan geri emilir. • Kalan 200 ml dışkıyla atılır. Günlük dışkı miktarı 150-250 gr. kadar olup bu miktarın % 80’i sudur. Su emiliminde %1-2’lik bir oynama bile, dışkının kıvam ve ağırlığında önemli değişikliğe yol açar. Su ile bağlantılı enfeksiyon hastalıkları, bulaşma yollarına göre dört ana grupta incelenebilir: 1. Sudan Kaynaklanan Hastalıklar: Özellikle ılıman ve sıcak iklimlerde insan ve hayvan dışkısı ile kirlenen sularda bol miktarda mikroorganizma bulunur. Aynı şebekeden su temin eden insanların enfekte olmaları nedeniyle salgınlar çıkar. Tifo, Kolera, Viral Hepatit bu gruba giren enfeksiyon hastalıklarıdır. 2. Su Yokluğundan Kaynaklanan Hastalıklar: Suyu çok kıt olan yörelerde kişisel hijyenin sürdürülmesi güçleşir. Vücudun, yiyecek maddelerinin ve giysilerin yıkanmayışı nedeniyle hastalık yayılma olasılığı artar.Trahom ve bazı barsak hastalıkları (Basilli Dizanteri) bu gruba girer. Bu hastalıkların önlenebilirliği, kullanılan su miktarının arttırılması ile ilişkilidir. 3. Suda Yaşayan Canlılarla Bulaşan Hastalıklar: Bazı parazit yumurtaları suda yaşayan omurgasız canlılarda (salyangoz) yerleşir ve gelişir. Olgunlaşan larvalar suya dökülür; suyun içilmesi ya da kullanılması sonucu enfeksiyona yol açarlar. Şistosomiyazis bu grubun tipik örneği olup; GAP bölgesinde sulu tarıma geçilmesi ile birlikte ülkemiz için büyük bir sorun haline geleceği düşünülmektedir. Halihazırda yurdumuzda daha çok Viral Hepatit ve Tifo’nun bulaşmasında rol oynayan midyeler bu canlılara örnek gösterilebilir. 4. Su ile Bağlantılı Vektörlerle Bulaşan Hastalıklar: Ülkemizde sivrisineklerin yol açtığı Sıtma bu gruba girer. Bu sorun durgun su birikintilerinin ortadan kaldırılması ve suyun borularla taşınması ile giderilebilir. Çeşit olarak da, sayı olarak da oldukça çok olan sularla ilişkili hastalıkların en önemlileri şunlardır: • İshal • Kolera • Hepatit • Tifo ve Paratifolar • Sıtma • Trahom • Anemi • Schistosomiasis • Onchocerciasis • Dracunculiasis (Guinea kurdu hastalığı) • Dengue humması ve Dengue hemorajik ateşi • Gıda zehirlenmeleri • Mantar hastalıkları • Paraziter enfeksiyonlar • Scabies • Leptospira enfeksiyonu • Viral enfeksiyonlar • Kamfilobakter enfeksiyonu • Japon Ensefaliti • Arsenik zehirlenmesi • Kurşun Zehirlenmesi • Siyanobakteri toxinlerine bağlı zehirlenmeler • Suda boğulma • Malnutrisyon İSHALLER İshal, dışkı miktarının ve sayısının fazlalaşması; kıvamının değişerek yumuşak, sulu bir görünüm alması olarak tanımlanır. Dünya Sağlık Örgütü ishali; 24 saatte 3’ten fazla veya her zamankinden daha sık ya da sulu dışkılama olarak tarif etmektedir. Yalnızca sık dışkılama, kıvam bozuk değilse ishal sayılmaz. İshaller genellikle gastrointestinal sistemin enfeksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkar. Enfeksiyonun tipine göre sulu (Kolera) veya kanlı (dizanteri) olabilir. Gelişmekte olan ülkelerde hastaneye yatışların %30 nedeni ishaldir. İshalli hastaların %80’i akut ishal, %10’u persistan ishal ve %10’u dizanteridir. İshal tüm ölümlerin %4’ünden sorumludur. Dünyada her yıl 5 yaşın altındaki çocuklarda yaklaşık 1 milyar ishal vakası görülmekte ve bu çocuklardan yaklaşık olarak 2.2 milyonu ölmektedir. Ölenlerin çoğu iki yaşın altındadır ve ölüm nedeni genellikle dehidratasyondur. Ölümle sonuçlanan ishal vakalarının %50’si akut ishal, %35’i persistan ishal, %15’i ise dizanteridir. İshalin etkeni bakteriyel, viral ya da paraziter olabilir. Bunların da çoğunluğu kontamine sularla bulaşır. Kızamık, sıtma gibi hastalıkların seyri esnasında da ishal görülebilir. Ayrıca kimyasal ilaçların barsakları irrite etmesi sonucu da ishal gelişebilir. Ciddi ishaller; sıvı-elektrolit kaybının derecesine, kişinin immün sisteminin durumuna, beslenme özelliklerine göre hayatı tehdit edici olabilmektedir. Oldukça koyu ve hacimli bir dışkı ile karakterize az sıklıkta görülen bir ishal, büyük ihtimalle ince barsak hastalığına bağlıdır. Kalın barsak tipi diarede; sık sık ve az miktarda dışkılama ile birlikte, dışkıladıktan sonra geçen kramp tarzında ağrı bulunur. Korunma ve Tedavi İçme sularının arındırılması Sanitasyonun geliştirilmesi Kişisel hijyenin sağlanması Sağlık personelinin eğitimi Tedavide prensip olarak sıvı-elektrolit desteği ve beslenmeye devam edilmesi önemlidir. BASİLLİ DİZANTERİ (SHIGELLOSIS): Shigella adı verilen mikroorganizmaların neden olduğu, kanlı mukuslu diyare, karın ağrısı ve ateş ile seyreden bir kolittir. Ülkemizde sık görülen bir enfeksiyondur. En çok yaz ve sonbahar aylarında rastlanır. Shigella ile insanlar çok kolay infekte olur. Salmonella ve vibrioların hastalık oluşturabilmesi için 105 kadar bakterinin alınması gerektiği halde, sadece 200-300 shigella bakterisinin alınması ile dizanteri oluşabilir. Shigellosis, fekal-oral bulaşmanın en iyi örneği olarak, alt yapının yetersiz olduğu az gelişmiş ülkelerde sık görülür. Bakteriler; hastaların kullandığı tuvaletlerin kullanılması ile diğer insanlara bulaşabileceği gibi, lağım sularının karıştığı dere suları ile sulanan sebzelerin (maydonoz, marul v.s) çiğ yenmesi ile de bulaşır. Bakteri alındıktan 1-3 gün sonra karın ağrıları, patö kıvamda dışkılama ve hafif ateş görülür. Bir iki gün içerisinde dışkılama sayısı, günde 20-30’u bulur. Dışkı kanlı-mukuslu, şekilsiz ve miktarı azdır. Ateş her hastada yükselmez, yükselenlerde 3 gün kadar devam eder. Su ve elektrolit kaybı nedeni ile hastanın tansiyonu düşer. Halsizlik belirginleşir. Nadiren kansız su gibi dışkılama olabilir. Hastalık, antibiyotik verilmese de 2-3 hafta içerisinde kendiliğinden düzelmektedir. Ancak; antibiyotikler hastalığın 2-3 günde düzelmesini sağlar, dışkı ile bakteri atılımını önler. AMİPLİ DİZANTERİ (AMEBİASİS): Entamoeba histolytica’nın neden olduğu bulaşıcı bir kolittir. Dünya nüfusunun %10’undan fazlasının amip ile infekte olduğu tahmin edilmektedir. Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizde sık görülür. 1989 -1995 yılları arasında 71.617 amebiyaz olgusu bildirilmiştir. İnsanlara fekal-oral yolla bulaşır. Bulaştırmada eller ve karasinekler de rol oynar. Amip’in dışkıda görülmesi kesin olarak patolojik kabul edilir. Hastalık kistlerle bulaşır. Oral yolla alınan kistler barsaklarda trofozoit haline dönüşürler ve sonuçta ülserler oluşur. 6-10 günlük kuluçka döneminden sonra bulantı, kusma, kramp tarzında karın ağrısı ve günde 8-40 arasında değişen sayılarda ishal ortaya çıkar. Hastalık çocuklarda yüksek ateşle birlikte, daha ağır ve fatal seyreder. Amipli dizanteri dışkısı kanlı-mukuslu, ancak cerahatsiz olup; berrak, parlak kırmızı renkte ve kırmızı jöleye benzer görünümdedir. Gaitanın mikroskopik incelemesinde bol miktarda eritrosit ile, amip kist ve/veya trofozoitleri görülür. GİARDİA İNTESTİNALİS: Duodenum ve safra yollarına yerleşen bir protozoondur. Bulaşma, kistlerinin oral yolla alınmasıyla olur. Sindirim bozukluğuna, kronik ishale, çocuklarda büyüme ve gelişme geriliğine yol açar. ASCARİS LUMBRİCOİDES (BARSAK SOLUCANI): Parazitin yumurtaları insan dışkısı ile kontamine olmuş toprakta; bununla kirlenmiş, iyi yıkanmamış, az pişmiş veya kirli sularla yıkanmış sebzelerde bulunur. Dünyada yaklaşık 1 milyar kişiyi infekte ettiği bildirilmektedir. Bulaşma, içinde larvanın bulunduğu yumurtanın oral yolla alınmasıyla olmaktadır. Klinikte Ürtiker, Karın ağrısı, İştahsızlık, Kusma, Ateş, Terleme, Burun kaşıntısı, Epilepsiye benzeyen nöbetler ve Gece korkuları görülür. Ascaris, gelişmekte olan ülkelerde nüfusun yaklaşık %10’unda bulunur. Dünyada ciddi ascaris enfeksiyonlarına bağlı olarak her yıl 60.000 kişi (çoğu çocuk) ölmektedir. Ascariasis’den korunmak için: – Dışkı ile kontamine toprakla temastan kaçınmalı, – Yemekten önce eller sabun ve su ile yıkanmalı, – Sebzeler temiz sularla yıkanmalı, – Besinler toprakla temastan korunmalı; yere düşen besinler tekrar yıkanmalı veya pişirilmelidir. ENTEROBİUS VERMİCULARİS (KIL KURDU): Özellikle çocuklarda olmak üzere dünyada oldukça yaygın bir parazittir. Genellikle çekumda olmak üzere kalın barsakta yerleşir. Travmatik etkiyle barsak mukozasında ülserasyonlara ve apandisite yol açabilir Gece artan anal kaşıntılar, Kilo kaybı, Karın ağrısı, İştahsızlık, Deri döküntüleri, Anemi, Burun kaşıntısı ve Diş gıcırdatma gibi belirtiler gösterir. SCHİSTOSOMİASİS: Şistosomiasis, su kaynaklı bir hastalıktır. Dünyada sıtmadan sonra, toplum sağlığını etkileyen ikinci sıklıktaki paraziter hastalıktır. Enfeksiyon, serbest yüzen larvanın ciltten girmesi ile ortaya çıkar. Enfeksiyon sonrası ciltte döküntü ve kaşıntı meydana gelir. Parazitin gelişmesine paralel olarak 2 ay sonra ateş, titreme, öksürük ve kas ağrıları ortaya çıkar. Çocuklarda büyüme ve gelişme geriliğine sebep olur. Hastalık en sık Afrika’da görülmektedir. Bununla birlikte İran, Irak, Suudi Arabistan, Yemen ve Uzak Doğu’da da görülür. Tüm dünyada 200 milyon insan enfekte olup; 600 milyon insan şistosomiasis infeksiyonu açısından risk altındadır Korunma: sanitasyonun düzeltilmesi, suların kontaminasyonunun azaltılması ve kontamine sularla temasın önlenmesi ile mümkündür. NORWALK VE BENZERİ VİRÜSLERİN NEDEN OLDUĞU GIDA ZEHİRLENMELERİ: Başlıca bulgular bulantı, kusma, ishal, kramp tarzında karın ağrısı, baş ağrısı, hafif bir ateş ve halsizliktir. Kaynak: iyi pişmemiş deniz ürünleri ve kontamine içme sularıdır. Oluşan tablo, 24 - 48 h içinde kendiliğinden düzelmektedir. CAMPYLOBACTER ENFEKSİYONU: Campylobacteriosis, dünyanın her yerinde görülebilen bir ishal etkenidir. En sık etkenler Campylobacter jejuni veya Campylobacter coli’dir. İnsanlara az pişmiş kontamine et, kontamine sular ve çiğ süt ile bulaşır. Ateş, baş ağrısı, halsizlik, kramp tarzında karın ağrısı ve kanlı-mukuslu ishal ort. 5 -7 gün sürer. Tüm dünyadaki ishal etkenlerinin %5-14’ünü Campylobacter’ in oluşturduğu düşünülmektedir. Hastalık, en çok çocukları etkilemektedir. KOLERA Kolera, insanlara su ve besinlerle sindirim kanalından bulaşan; kusma ile başlayıp, şiddetli diyare ile seyreden ince barsak enfeksiyonudur. Yaptığı büyük salgınlar ve bu salgınlarda görülen yüksek ölüm oranları ile eski çağlardan beri tanınan bir hastalıktır. 2000 yılında 140.000 vaka ve 5000 ölüm (WHO). Bu vakaların %87 si Afrika kıtasındandır. Kolera hastalığının etkeni Vibrio cholerae’dır. Vibriyonların dış etkilere karşı direnci azdır. Vibriyon 55oC’de 10-15 dakikada, kaynama derecesinde ise 1-2 dakikada ölür. Kuruluğa, güneş ışığına ve asitlere hiç dayanamaz. Mide asiditesi, vibrioları kısa sürede inaktive eder; bu durum birçok insanı kolera olmaktan kurtarır. Vibriolar çeşitli eşya ve besinler üzerinde birkaç saat ile birkaç gün arasında canlı kalabilirler. Temiz çeşme, nehir ve göl sularında haftalarca canlı kalabilmelerine karşılık; bakterilerden zengin nehir, deniz ya da kanalizasyon suları içinde birkaç günden fazla yaşayamazlar. İnsandan insana; hasta veya portör dışkıları ile enfekte olmuş içecek ya da yiyeceklerle bulaşır. Kontamine çiğ yenen sebze ve meyveler, midye ve istiridye gibi deniz ürünleri ile içme ve kullanma suları hastalığın yayılmasında önemli rol oynarlar. Ayrıca karasinek ve hamamböcekleri de yiyecekleri kontamine ederler. Kolera fekal-oral yolla bulaşan diğer hastalıklar gibi; • Alt yapısı yetersiz olan, içme ve kullanma sularının kanalizasyon sularına karışabildiği, • Sularının sık sık kesildiği, • Tuvalet atıklarının arıtma işleminden geçirilmeden akarsu, deniz ve göllere boşaltıldığı, • Kişisel hijyen kurallarının uygulanmadığı, • Sosyoekonomik yönden gelişmemiş ülkelerde büyük salgınlara yol açmaktadır. Kolera vibriyonlarının doğal kaynağı insanlardır. Ayakta gezen atipik ve hafif olgular hastalığın yayılmasına neden olur. Salgınlar genellikle deniz seviyesinden fazla yüksek olmayan yerlerde; yağışlı, nisbi nem ve hava sıcaklığının yüksek olduğu mevsimlerde; akarsuların ve kanalların geçtiği bölgelerde daha fazladır. Duyarlı bir kişide kolera oluşabilmesi için yeterli sayıda etkenin ağız yoluyla alınması gerekli olup, bu miktar ortalama 107 - 109 vibriyondur. Fizyolojik bir engel olan mide asiditesi herhangi bir sebeple zayıflar ve vibriolar bu engeli aşarlarsa, kendileri için elverişli bir ortam olan duodenum ve ince barsaklara ulaşmış olurlar. Kolera vibriyonlarının insan vücudunda yerleşip, çoğaldıkları organ ince barsaktır. Komşu organlara ve kan dolaşımına geçmezler. Kuluçka dönemi birkaç saat ile 7 gün arasında değişir; ortalama 2-3 gündür. Hastalık tablosunun oluşumundan, vibriyonların salgıladığı bir enterotoksin (kolerajenik toksin) sorumludur. Klinikte, kişiler sıhhatte iken, boşalır gibi bir kusma, karın ağrısı ve boşalır gibi diare ortaya çıkar. Hasta tuvalete gitmeye fırsat bulamaz. Zamanla kusmuk ve dışkının volümleri artar, renkleri açılır ve pirinç yıkantı suyu görünümünü alırlar. Hasta günde 8-10 hatta 15 litre sıvı kaybeder. Kusmalar nedeniyle ağızdan sıvı ve katı besin almak imkansızlaşır. Organizmada dokusal bir tahribat olmaz. Kaybedilen sıvı ve elektrolitler yerine konur ise 1-2 gün gibi kısa bir süre içinde şifa sağlanabilir. Bu tür olgularda gerekli tedavi uygulanmaz ise ölüm oranı % 50’ye kadar çıkabilmektedir. Korunmada hijyenik önlemler çok önemlidir. • İçme suları kesinlikle kaynatılmadan içilmemelidir. • Şehir şebekesindeki sular bilimsel olarak klorlanmalıdır. Kuyu ve akarsulardan sağlanan sular dezenfekte edilmelidir. • Sodyum hipoklorit çamaşır sularının içinde ortalama %5 oranında bulunmaktadır. Bu tür çamaşır sularından 1 lt suya 2-3 damla; yada 1 teneke suya 1 çorba kaşığı ilave etmek içme sularının dezenfeksiyonu için yeterlidir. • Çiğ sebze ve meyveler önce 1/5000’lik permanganat solüsyonunda 15 dakika veya Sodyum hipoklorit solüsyonunun 10 kat yoğun hazırlanmışında yarım saat bekletilmeli ve daha sonra iyice yıkandıktan sonra yenilmelidir. • Kanalizasyonlar ile irtibatlı deniz, göl ve nehirlerden sağlanan midye, istiridye ve balık gibi su ürünleri de bulaşmada önemli rol oynarlar. • Ayrıca sinek ve hamamböceklerine karşı etkili mücadele yapılmalıdır. • Salgınlar sırasında topluma, hastalığın bulaşma yolları hakkında bilgi verilmeli, • Karışık gıdalar almamaları, alkollü içeceklerle mide asiditelerini bozmamaları önerilmelidir. • Portör taraması yapılmalı; portör olarak kabul edilen kişilere bir günde oral yolla 8 g streptomisin verilerek bulaştırıcılıkları engellenmelidir. • Büyük salgınlarda okulların kapatılması, gereksiz seyahatlerin önlenmesi ve koleralı bölgeye gidip gelenlerin ülke sınırlarında ciddi şekilde kontrol edilmeleri sağlanmalıdır. • Halen kullanılmakta olan kolera aşısı, ısı ile öldürülmüş vibriyonların, fenollü tuzlu su süspansiyonu olup, bir mililitresinde 8 milyar bakteri bulunur. • SC veya IM yolla 3 - 4 hafta ara ile 2 kez uygulanır. • Aşıdaki antijen ölü bakterilerden yani endotoksinlerden oluşmasına karşılık, hastalık bir ekzotoksin olan kolerajenik toksin ile oluştuğundan aşının koruyucu etkisi zayıftır ve ancak %30-80 vakada koruyucu olur. • Koruma süresi 3-4 ay olup, rutin olarak uygulanmamaktadır. TRAHOM Trahom, bir göz enfeksiyonudur. Tekrarlayan enfeksiyonlar körlüğe yol açar. Hastalık; su kaynaklarının sınırlı, sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu yerlerde, kalabalık yerleşim birimlerinde ortaya çıkar. Aile içerisinde bulaşmalara sık rastlanır. Yaklaşık 6 milyon insan trahom nedeniyle kör olmuştur. SITMA Dünyadaki en önemli paraziter infeksiyon hastalığıdır. İnsanlara genellikle anofel türü dişi sivrisineklerle bulaşır. 45o kuzey ve 40o güney enlemleri arasında kalan, tropikal ve subtropikal bölgelerde; bataklıklara komşu alanlarda sık görülür. Yaygınlaşması su kaynakları ile yakından ilişkilidir. 40 yıl önce sadece Afrika’da sıtmaya bağlı olarak yılda 2.5 milyon kişi ölmekteydi. Sıtma günümüzde Afrika’da 5 yaş altındaki çocuk ölümlerinin ilk beş nedeninden biridir ve yılda ortalama 1 milyon çocuk bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Buna karşılık Kuzey Amerika, Avrupa ve Avustralya’dan eradike edilmiştir. Sıtma, tarihte her zaman Anadolunun en önemli sağlık sorunlarından biri olmuştur. Sıtmaya, Güneydoğu Anadolu bölgemizde odaksal, diğer bölgelerde ise sporadik olarak rastlanmaktadır. Son zamanlarda anofellerin DDT’ye direnç geliştirip, Amik ve güneydoğu ovalarında hızla çoğalması, sıtma olgularının yeniden artmasına neden olmuştur. Sıtma olgusu saptanan illerin başında Diyarbakır, Batman, Adana ve Şanlı Urfa gelmektedir. Kuluçka süresi ortalama 14 - 30 gündür. Üşüme-titreme, yüksek ateş ve bol terleme ile karakterize sıtma nöbeti, akut sıtmanın en önemli belirtisi olup; yurdumuzda sık görülen vivax sıtmasında 48 saatte bir tekrarlar. Hastaların çoğunun dudakları uçuklar (herpes labialis). Sıtma küçük çocuklarda daha ağır seyreder. Gebelikte de daima ağırlaşmaya meyillidir; düşük (abortus) ve erken doğum sık görülür. Hasta kötü bir nöbet sonucunda ölmez ise bir süre sonra sıtma sessiz hale geçer. Tedavi edilmeyen olgularda tekrarlayan nöbetlerle anemi ilerler, dalak büyümeye devam eder, bazen karaciğer de büyür. Hasta halsizdir, çalışmak istemez, çeşitli mide-barsak rahatsızlıkları gelişir. Kadınlarda adet düzeni bozulur. Çocuklarda büyüme yavaşlar. Parmak ucundan alınan bir damla kanın boyalı mikroskobik tetkiki ile çok kısa sürede kesin teşhisi konulabilen bir hastalıktır. Her ateşli sıtma hastası yatırılmalı, bol sulu içecek (limonata vs) verilmeli, klinik belirtilere göre semptomatik tedavi (kan transfüzyonu, demirli preparatlar, beslenme vs) uygulanmalıdır. İlaç tedavisi; Chloroquine ve Primaquine adlı ilaçlarla yapılır. Korunmada; • Endemik bölgelerde taramalar yapılarak sıtmalılar belirlenmeli ve tedavi edilmelidir. • Nüfus hareketleri önlenmeli, • Endemik bölgeye gidenlere profilaktik olarak haftada bir, 2 tablet (300 mg baz) chloroquine veya 1 tablet (25 mg) pirimetamin verilmelidir. • Bilinçli ve etkili sivrisinek mücadelesi yapılmalıdır. Bu amaçla İnsektisitlerle (DDT, Malation, Fenitritation, Popoxur, vb); Şahsi korunma tedbirleri (Cibinlik, pencerelere tel, sinek kaçırıcı ilaçlar) ile erişkin sivrisineklere karşı tedbir alınmalıdır. • Larvalara karşı durgun sular ve bataklıklar kurutulmalı, nehir yatakları düzenlenmeli, özellikle pirinç ekimi bilimsel usullerle yapılmalı, • Ayrıca havuz ve göl gibi su birikintileri sık sık dalgalandırılıp, larvaların barınmasına elverişsiz hale getirilmeli, • Böyle su birikintilerinde larva yiyen Gambusia veya Respora cinsi balıklar yetiştirilmeli, • Kurutulamayan su birikintilerinde larvaların solumasına engel olmak için petrol ürünleri kullanılmalıdır. TİFO ve PARATİFO Tifo, Salmonella typhi bakterisinin sebep olduğu yüksek ateş, baş ağrısı, karın ağrısı, şuur bulanıklığı gibi belirtilerle karakterize, insanlara özgü, sistemik bir enfeksiyon hastalığıdır. Paratifo ise S. partyphi A, B ve C gibi bakterilerin yol açtığı, semptomların tifoya benzer ancak daha hafif olduğu klinik tablodur. Hastalık enfekte insanların idrar ve dışkıları ile kontamine olmuş gıda ve suların alınması ile bulaşır. Kanalizasyon sularının, içme ve kullanma sularına karışması sonucunda tifo salgınları görülür. Dünya çapında yılda 17 milyon insanın enfekte olduğu sanılmaktadır. Gıda işleriyle uğraşan portörlerden gıdalara bulaşarak, o gıdayı tüketenler arasında salgınlar ortaya çıkabilir. Tifo; hastaların kullandığı bardak, havlu gibi eşyaların tutulması ile ellerle de bulaşabilmektedir. Sinekler de ayaklarıyla tifo basillerinin gıda ve sulara bulaşmasında mekanik taşıyıcılık yapmaktadırlar. Tifo basili su, buz, toz ve kuru atıklarda haftalarca canlı kalabilir. ABD’de 1920 yılında 36.000 olan olgu sayısı, gıda hijyeni ve temiz su sağlanması gibi önlemler sayesinde 1968’den beri yılda yaklaşık 500 olguya kadar gerilemiştir. • Tifodan korunmada en etkili yöntem; içme ve kullanma sularının arıtılıp, temizlenmesi ve sağlıklı bir atık giderim sisteminin kurulmasıdır. • Taşıyıcıların gıda ve su ile ilişkili işlerde çalışmaları engellenmelidir. • Tifolu hastaların kullandığı tuvaletlerin dezenfekte edilmesi, bu hastalarla temastan sonra ellerin yıkanması korunmada çok önemlidir. • Tifodan korunma yöntemlerinden bir diğeri de bu hastalığa karşı aşılanmadır. Tifo Aşıları : 1. Ölü (inaktive) aşı: Asetonla inaktive edilen S. typhi ile hazırlanır. Koruyuculuğu % 50-70 arasındadır. 2. Zayıflatılmış (mutant) aşı: Hemen hiç patojen olmayan zayıflatılmış bir köken ile hazırlanmış olup, koruyuculuğu % 90’ dır. HEPATİTLER SARILIK; cildin, iç örtülerin (mukozaların) ve göz aklarının sararması ile belirginleşen ve birçok hastalık nedeni ile gelişebilen bir bulgudur. Ortaya çıkması için bilirubin yapımında artış, atılımında azalma ya da bu nedenlerin birlikte bulunması gerekir. “ HER SARILIK ≠ HEPATİT ” Cilt, göz akları ve dil altındaki her sarılık viral hepatite bağlanmamalıdır. Hepatitler dışında; • İlaçlar: Örn. göz anjiyosunda kullanılanlar. • Hemolitik kan hastalıkları, • Büyük hematomlar ve • Karaciğer enzim bozuklukları (Gilbert Sendromu) da sarılığa yol açabilir. Karaciğer, vücudun hemen her etkinliğinde düzenleyici, destekleyici, düzeltici rolü olan vaz geçilemez bir organdır. Bu organın çalışma düzeninin bozulmasına yol açan karaciğer hücresi iltihabına HEPATİT diyoruz. Buna yol açan nedenler; • Mikroorganizmalar (Bakteri, Virüs, Amip) • İlaçlar (Anksiyolitik, Kas gevşetici, Ağrı kesici) • Hormonlar (Steroidler) • Zehirler (Mantar zehirleri) • Birikim hastalıkları (Yağlanma) olabilir. Viral Hepatit Işık mikroskobu ile görülemeyecek kadar küçük, türüne göre değişen ve birkaç 10 nm irilikte, VİRÜS dediğimiz minicanlıların insan karaciğerinde oluşturdukları yaygın iltihaplanmaya VİRAL HEPATİT diyoruz. Normalde her insanda meydana gelmekte olan bilirubin, çalışma düzeni bozulan karaciğer hücreleri tarafından gereğince kandan alınıp safraya atılamaz ve sarılık oluşur. Viral Hepatitli hastalarda çoğu zaman karaciğerin kanı bilirubinden temizleme etkinliği tamamen bozulmaz ve sarılık tablosu ortaya çıkmaz (GİZLİ SARILIK). VİRAL HEPATİTE SEBEP OLAN VİRÜSLER: • PRİMER HEPATOTROP VİRÜSLER – HEPATİT A VİRÜSÜ (HAV) – HEPATİT B VİRÜSÜ (HBV) – HEPATİT C VİRÜSÜ (HCV) – HEPATİT D VİRÜSÜ (HDV) – HEPATİT E VİRÜSÜ (HEV) – HEPATİT G VİRÜSÜ (HGV) – HEPATİT TT VİRÜSÜ (HTTV) • SEKONDER HEPATOTROP VİRÜSLER – EBV,CMV,HSV,VZV,Coxsackie, Rubella,Rubeola, Adenovirüs, Sarı Humma, vd. – EKZOTİK VİRÜSLER:Marburg, Lassa, Ebola, HEPATİT A ve E Hepatit A ve E fekal-oral yolla bulaşır. Çoğunlukla insan dışkısı ile kontamine olmuş sularla bulaşmaktadır. Hepatit A virüsü; gelişmekte olan ülkelerde çocuk yaş grubunu enfekte ederken, gelişmiş ülkelerde daha ileri yaş grubunda enfeksiyona yol açar. Hepatit E ise, daha çok genç yaştaki bayanlarda görülür. Özellikle 3. trimestrdeki gebe kadınlar Hepatit E virüsüne duyarlıdır. HEPATİT A VİRÜSÜ • Isı, eter ve mide asidine direnci fazladır • Klor ve formalin ile inaktive olur • Su ve deniz suyunda 3-10 ay kadar yaşayabilir • Tüm dünyada tek serotipi vardır ve sadece insanlarda hastalık yapar • Alt yapı sorunu olan ülkelerin sorunudur • İnsan dışkısı ile kirlenmiş besinlerle bulaşır • Kabuklu deniz hayvanları ile de bulaşır • Sular; klorlama yetersiz ise bulaştırıcıdır • Bulaştırıcılık dönemi, sarılığın ortaya çıkmasından 2 hafta önce başlar. • İnkübasyon süresi 2-6 hafta (Ort:30 gün) dır. • Hastalık ateş, halsizlik, iştahsızlık, bulantı ve karın ağrısı belirtileri ile kendini gösterir. • Birkaç gün sonra idrar rengi koyulaşır, göz akları ve cilt sararır. • Hastalık 1-2 haftadan birkaç aya kadar sürebilir. • Toplumumuzda çocuk yaşta hastalanmaktayız • Yaş arttıkça tablo ağırlaşır ve sarılık görülme ihtimali fazlalaşır. • Kronikleşmez, ölüm çocuklarda çok nadirdir. • Hepatit A’da mortalite % 0.2-0.4 civarındadır. Ancak karaciğer nekrozu gelişen olgularda %70-90 ölüm görülebilir. • Altta yatan başka bir karaciğer hastalığının varlığında infeksiyon daha ağır seyreder. • Genelde ilk dikkat çekici bulgu, idrar renginin koyulaşmasıdır. İdrar, “az su içen normal insanlardaki gibi” koyu sarı/çay rengindedir. • Önce göz akları ve dil altı sararır; en son cilt sararır. • Karın sağ üst bölgesinde künt (batıcı olmayan) ağrı vardır ve bası ile artar. • Hastalarda güç kaybı, iştah azalması, bulantı-kusma bulunur. HEPATİT E VİRÜSÜ • Hemen hemen tüm özellikleri Hepatit A virüsüne benzemektedir. • Dışkı ile kirlenmiş sular ile geniş kitleleri içeren salgınlara yol açar. • Güneydoğu Anadolu Bölgesinde salgınlar yaptığı gösterilmiştir. • Gebelerde % 20 olasılıkla ölümcül tablolara yol açabilir. A ve E HEPATİTLERİNDEN KORUNMADA GENEL İLKELER • Su ve besin maddelerinin fekal kontaminasyonunun önlenmesi • Karasinek ve fare gibi mekanik taşıyıcılarla mücadele edilmesi • Kirli sulardan elde edilen deniz kabuklularının yenilmemesi • Hepatit geçiren hastaların izolasyonu • Hastanede yatan hepatitli hastalar için önlem alınması • KİŞİSEL HİJYEN KURALLARINA DİKKAT EDİLMESİ (EL YIKAMA) • İnfekte kişilerin okula, kreşe ve işe gönderilmemesi SİYANOBAKTERİYEL TOKSİNLER Cyanobacteria, tüm dünyada özellikle besin değeri yüksek durgun sularda görülebilen mavi-yeşil alglerdir. Bazı cyanobacter türleri ürettikleri toksinler, insanlara kontamine suyun içilmesi veya banyo yapılması sırasında bulaşır. Bu toksinlere maruziyet sonrası cilt irritasyonu, bulantı, kusma, karın krampları, ishal, ateş, boğaz ve baş ağrısı, kas-eklem ağrıları ve karaciğer hasarı görülebilir. Kontamine sularda yüzenlerde astım, göz irritasyonu, döküntüler, burun ve ağızda şişlikler gibi allerjik reaksiyonlar gelişebilir. Cyanobacteri toksinleri etkiledikleri vücut bölgesine göre hepatotoksinler, nörotoksinler , toksik alkaloidler (karaciğer ve böbrek hasarı) olarak sınıflandırılırlar. Mikroorganizma; durgun ve ılık sularda, besin değeri yüksek sularda, su kaynaklarında, havuzlarda, yaz ve sonbahar aylarında görülür. Tüm dünyada görülmekle birlikte; özellikle Amerika, Afrika, Avustralya, Avrupa, İskandinavya, ve Çin’de daha sık rastlanmaktadır. Korunma: • Göllerde ve su kaynaklarında besin değerini azaltmak (ötrofikasyon): atık suların kontrolu, su kaynaklarının tarım atıkları ile kontaminasyonunu azaltmak, • Sağlık çalışanlarının ve su kaynakları ile ilgilenen kişilerin eğitimi, • Kontamine suların detoksifikasyonu ve temizlenmesi ile mümkündür. ARSENİKOZ Arsenik, doğada su kaynaklarında kendiliğinden oluşabilen bir kimyasal maddedir. Arsenikten zengin içme suyunu uzun süre (5-20 yıl) kullanan kişilerde arsenik zehirlenmesi (arsenikoz) ortaya çıkar. Arseniğe bağlı olarak ciltte renk değişiklikleri, ayak ve el ayalarında siyah yamalar; cilt kanserleri; mesane, böbrek, akciğer kanserleri; damar ve periferik damar hastalıkları görülür. Dünya Sağlık Örgütü kriterlerine göre içme suyunda arsenik miktarı 0.01mg/litreyi aşmamalıdır. Arsenik oranı yüksek suların içme dışında çamaşır yıkama ve temizlikte kullanılmasında ya da bu suların cilde temasında sakınca yoktur. Koruyucu tedbir olarak: İçme sularındaki arsenik oranının 0.01mg/dl altında tutmak için kuyular daha derin kazılmalı; içme sularının tahlilleri rutin olarak yapılmalıdır. ANEMİ Anemi dünya çapında yaygın bir sağlık problemidir. En sık nedeni demir eksikliğidir. Demir eksikliğinin en sık nedeni ise beslenme bozukluğudur. Demir eksikliğinin yanı sıra hijyen, sanitasyon, kullanılan şebeke suyu ile ilişkili çeşitli enfeksiyonlar (şistosomiazis, sıtma, kıl kurdu) da anemiye yol açar. Sıtma aneminin önemli bir nedenidir. Dünya üzerinde 200-300 milyon insanı etkilemektedir. Endemik olduğu bölgelerde anemi olgularının yarısından sorumludur (WHO 2000) 44 milyon hamile kadın kıl kurdu ile enfektedir. 20 milyon insan ise şistosomiazis ile enfektedir. Suyla ilişkili anemiler, malnutrisyon ve su kaynaklı enfeksiyonlar sonucu gelişmektedir. Dünyada 2 milyar insan anemiktir. Anne ölümlerinin %20’sinden sorumlu olabilmektedir. Anemi pek çok tetikleyici faktörün sonucunda ortaya çıktığından anemiye yol açan nedeni (beslenme bozukluğu- demir eksikliği, folik asit, vit B 12 eksikliği) bulup, tedavi etmek önemlidir. Ayrıca su kaynaklarının temizlenmesi, sanitasyon ve hijyen, sıtma ve şistosomiazisin önlenmesi açısından çok önemlidir. SCABİES Scabies, bir cilt enfeksiyonudur. Etken Sarcoptes scabiei’dir. Hastalığın esas bulguları ellerde , parmak aralarında, dirsek, diz ve bileklerin cilt katlantılarında, göğüslerde ve omuzlarda görülen döküntülerdir. Genellikle geceleri artan kaşıntı vardır. Erişkin form, insan cildi üzerinde 1 ay kadar yaşayabilir. İnsan dışında çevrede ise ancak 48-72 saat kadar dayanabilir. Kalabalıkta hızla yayılır ve tüm dünyada rastlanır. Su kaynaklarının kirli ve kısıtlı olduğu, sanitasyonun yetersiz olduğu kalabalık yerleşim yerlerinde rastlanır. Tüm dünyada her yıl 300 milyon vaka bildirilmektedir. Korunma: - kişisel hijyenin sağlanması - uygun su kaynaklarının kullanımı Tedavide sıcak su, sabun ve akarisit kullanılır. Kıyafetler de sıcak su ve sabun ile sterilize edilmelidir. ONCHOCERCİASİS Onchocerciasis veya “nehir körlüğü” sularda yaşayan bir böceğin vektörü olduğu parazitik bir hastalıktır. Dünyanın körlüğe neden olan ikinci sık enfeksiyon hastalığıdır. Hastalık Onchocerca volvulus tarafından oluşturulur. Kara sineklerin ısırması ile insandan insana da bulaşır. Larvalar erişkin formlarına dönüşür ve fibröz nodüllere, cilt yüzeyine veya eklemlere yakın yerleşir. Erişkin formlar yarım metre uzunluğa kadar ulaşabilir, cilde uzanır, kaşıntıya ve ciltte depigmentasyona , lenfadenite, elefantiasise, görme bozuklığuna ve körlüğe yol açar. Hastalık Afrika’da, Guatemala’da, Meksika’nın güneyinde, Venezuella’da, Brezilya’da, Kolombiya’da, Ekvator’da ve Arap Yarımadası’nda görülür. Dünya çapında 18 milyon insan bu enfeksiyondan etkilenmiştir. 6.5 milyon insanda kaşıntı ve dermatit, 270 000 insanda ise körlük bildirilmiştir. Korunma: - kara sineklerin ve larvaların bulunduğu kaynakların ilaçlanması. LEPTOSPİROZ Leptospiroz, insan ve hayvanları etkileyen bakteriyel bir hastalıktır. Hastalığın erken döneminde yüksek ateş, şiddetli başağrısı, kas ağrıları, titreme, gözlerde kızarıklık, karın ağrısı, sarılık, cilt ve müköz membranlarda (akciğer dahil) kanama, kusma, ishal ve döküntüler görülür. Etken Leptospira adında bir bakteridir. İnsanlara bulaşma, enfekte hayvan ve insanların idrarı ile direkt temas veya kontamine olmuş sular ve bitkilerden olur. Hastalık köpeklerde, domuzlarda ve atlarda bulunabilir. Bakteri ellerdeki veya vücudun herhangi bir yerindeki kesiden; göz, ağız ve burun mukozasından direkt temas ile bulaşabilir. İnsandan insana geçiş nadirdir. Hastalık tüm dünyada yaygın olmakla birlikte kırsal alanda, bol yağış alan yerlerde ve tropikal bölgelerde sıktır. Veterinerler, hayvancılıkla uğraşanlar, çiftçiler, pirinç ve şeker kamışı tarlalarında çalışanlar, kontamine sularda yüzenler risk altındadır. Her yıl 100.000’de 0.1-1 kişide, nemli bölgelerde ise 100.000’de 10 kişide Leptospiroz vakası bildirilmektedir. Ancak asıl sayının bundan daha çok olduğu sanılmaktadır. Korunma: - infeksiyon kaynağının kontrolu (hayvanların aşılanması) - bulaşma yolunun kontrolu (suyla ve hayvanlarla uğraşırken koruyucu giysilerin giyilmesi, temiz içme sularının bulunması) - insan konakta hastalığın gelişmesini önlemek (aşılama, antibiyotik profilaksisi, doktor ve veterinerlerin bilgilendirilmesi) GUİNEA KURDU HASTALIĞI (DRACUNCULİASİS) Gine Kurdu hastalığı büyük bir nematod olan Dracunculus medinensis’in yol açtığı ağrılı bir enfeksiyondur. Genellikle ayakta bir lezyon olarak başlar. Erupsiyon oluşur; kaşınma, ağrı, ateş ve yanma hissi duyulur. Genellikle enfekte kişi ayağını ağrıyı dindirmek için suya sokar. Bu sırada veya suda dolaşırken ayaktan kurt binlerce yumurtasını suya bırakır. Yumurtalar suda çeşitli evrelerden geçtikten sonra enfekte edici hale dönüşür. Bununla kontamine olmuş suları içen kişilerin barsaklarında larva ortaya çıkar, barsak duvarından ciltaltı dokuya ulaşır; bir yılda bir metre kadar uzunluğa ulaşabilir. Hastalarda eklem ağrısı, artrit, ve bacaklarda kontraktürler görülebilir. Hastalığa sulu tarımla uğraşan kırsal bölgelerde, özellikle Afrika olmak üzere çeşitli Asya ülkelerinde rastlanır. Hastalık su kaynaklarının temizlenmesi ile İran ve Suudi Arabistan gibi ülkelerden eradike edilmiştir. Dünya Sağlık Örgütü, bu hastalığın eradikasyonu için hastalığın yayılmasını önleme, yeni vakaların tedavisi, sağlıklı suyun sağlanması, su kaynaklarının filtreden geçirilmesine yönelik programlar uygulamaktadır. DENGUE VE DENGUE HEMORAJİK ATEŞİ Dengue, sivrisineklerle bulaşan bir enfeksiyondur. Deng ateşi özellikle bebek ve çocukları etkileyen grip benzeri bir hastalık olup, nadiren ölüme yol açar. Deng hemorajik ateşi ise günümüzde pek çok Asya ülkesinde çocukluk çağı ölümlerine yol açabilen potansiyel olarak ölümcül bir komplikasyondur. Deng ateşinin kliniği hastalığın görüldüğü yaşa göre değişir. Bebeklerde ve küçük çocuklarda ateşli-döküntülü hastalık şeklinde; daha büyüklerde ise ateş, başağrısı, gözlerde ağrı, kas-eklem ağrıları ve döküntü tablosu görülür. Deng hemorajik ateşi ise yüksek ateş, hemoraji ve karaciğerde büyüme ile karakterize potansiyel olarak ölümcül bir komplikasyondur. Ani olarak yüksek ateş ve yüzde kızarma sonrası Deng ateşinin diğer bulguları ortaya çıkar. Ateş 40-41oC yi bulabilir. Febril konvülziyonlar gelişebilir. Deng genellikle tropikal ve subtropikal bölgelerde sivrisineklerin yaşadığı alanlarda görülür. Afrika, Amerika, Doğu Akdeniz, Güney ve Güney-Doğu Asya ve Batı Pasifik’ten vakalar bildirilmiştir. Her yıl 50-100 milyon vaka bildirilmektedir, bunların 500.000’i Deng Hemorajik Ateşine yakalanmıştır. Korunma: - Henüz Deng için aşı yoktur. En etkili korunma yöntemi sivrisineklerle mücadeledir. - Atıkların uygun düzenlemelere tabi olması, yerleşim yerlerinin yakınlarında su birikintilerinin oluşmasının önlenmesi, - Sivrisineklerden korunma için ilaçlama ve uygun giysilerin giyilmesi. MALNUTRİSYON Malnutrisyon, gelişmekte olan ülkelerde ciddi bir sağlık sorunudur. Kötü beslenme anlamına gelir. Yeterli beslenmeme dışında yanlış beslenme, enfeksiyonlar ve buna bağlı malabsorpsiyon sonucu da gelişir. Su kaynakları, hijyen, sanitasyon, infeksiyon hastalıklarının ve ishalin önlenmesi malnutrisyondan korunmada önemli başlıklardır. Özellikle çocuklarda ishal, beslenme bozukluğu, kirli sular, tekrarlayan hastalıklara yol açarak malnutrisyona neden olur. Malnutrisyon, gelişmekte olan ülkelerde 5 yaş altı çocuk ölümlerinin yarısında esas rolü oynar. Hastalığın ağır formları marasmus (kronik yağ, kas ve doku kaybı), kretenizm ve iyot eksikliğine bağlı beyin hasarı, vitamin A eksikliğine bağlı körlük ve artmış enfeksiyon riskidir. Kronik yeme bozukluğu yılda ortalama 792 milyon insanı etkilemektedir. Malnutrisyon tüm yaş gruplarını etkilemekle birlikte en sık temiz su, uygun sanitasyon, yeterli sağlık hizmetlerine ulaşamayan yoksul bölgelerde görülür. Korunma: - Su kaynaklarının kontrolu, sanitasyon ve hijyen kurallarının uygulanması, - Sağlıklı beslenme için sağlık eğitimi, - Yoksulların uygun, sağlıklı gıdalara ulaşmasını sağlamak ile mümkündür. EL YIKAMA • Kendimizi ve çevremizdekileri bulaşıcı hastalıklardan koruma amacıyla almamız gereken önlemlerin başında el yıkama gelir. • Elleri normal sabunla köpürterek ve ovarak yıkamak en iyi temizlik yöntemidir ve bu şekilde, hastalıkların bulaşması büyük ölçüde önlenebilir. • Kalabalık yerlerde mümkünse sıvı sabun kullanılmalı veya sabunluklar süzgeçli olmalıdır. • Aksi halde, sulu ortamda bekleyen yumuşamış bir sabun temizleme özelliğini kaybettiği gibi mikrop yuvası olmaktadır. • Toplu yaşam mahallerindeki sabunla elleri iki kez sabunlamakta yarar vardır; • Sabun, sabunluğa bırakılmadan önce suyun altına tutularak köpüğü akıtılmalıdır. BAZI HİJYEN KURALLARI • Başkalarının (hastaların) kan, tükürük, idrar, dışkı gibi atıkları ile doğrudan temas etmemeye özen gösterilmelidir. Bu gibi durumlarda eldiven giyilmelidir. • Hasta (hatta sağlıklı) kişilerin kullandığı malzemeler, öncelikle kirleri temizlendikten sonra sabunlu su (veya deterjan) ile iyice yıkanmalıdır. Mümkünse sterilize edilmeli ya da durulama sonrası dezenfektan solüsyon içinde bekletilmelidir. • İdrar veya dışkı ile bulaşmanın muhtemel olduğu hallerde, mümkünse hastalık iyileşene kadar hastanın kullanacağı tuvalet ayrılır (özellikle alafranga tuvaletlerde ayırma şarttır). • Tuvalet tek ise, o zaman hastanın tuvaleti her kullanımdan sonra bir dezenfektanla sil(in)mesinde yarar vardır. • Tarak, jilet, diş fırçası, şapka, iç çamaşırı, yatak takımları gibi özel eşyalar başkaları ile paylaşılmamalıdır; • Risk altındaki kişiler aşılanmalıdır. Özellikle çocukluk çağı hastalıklarını ve Hepatit B’yi geçirmemiş kişiler ile sağlık personelinin aşılanması gereklidir. Hastalıkların bulaşmasını önleyecek temel kural: KURU ve TEMİZ YERLERDE MİKROPLAR ASLA BARINAMAZ ! • Bu nedenle hiçbir zaman ortamı kirli ve ıslak (nemli) bırakmayınız. • Temizlik ve bulaşık bezlerini kapalı ortamda ıslak ve sıkılı halde bırakmayınız, daima havalı bir yere açarak asınız ve kuru muhafaza ediniz. KAYNAK: karaman.saglik.gov.tr

http://www.biyologlar.com/sulardan-bulasan-hastaliklar-sularla-iliskili-hastaliklar-

'Tree of life' for 2.3 million species released

'Tree of life' for 2.3 million species released

A first draft of the "tree of life" for the roughly 2.3 million named species of animals, plants, fungi and microbes -- from platypuses to puffballs -- has been released. A collaborative effort among eleven institutions, the tree depicts the relationships among living things as they diverged from one another over time, tracing back to the beginning of life on Earth more than 3.5 billion years ago. Tens of thousands of smaller trees have been published over the years for select branches of the tree of life -- some containing upwards of 100,000 species -- but this is the first time those results have been combined into a single tree that encompasses all of life. The end result is a digital resource that available free online for anyone to use or edit, much like a "Wikipedia" for evolutionary trees. "This is the first real attempt to connect the dots and put it all together," said principal investigator Karen Cranston of Duke University. "Think of it as Version 1.0." The current version of the tree -- along with the underlying data and source code -- is available to browse and download at https://tree.opentreeoflife.org. It is also described in an article appearing Sept. 18 in the Proceedings of the National Academy of Sciences. Evolutionary trees, branching diagrams that often look like a cross between a candelabra and a subway map, aren't just for figuring out whether aardvarks are more closely related to moles or manatees, or pinpointing a slime mold's closest cousins. Understanding how the millions of species on Earth are related to one another helps scientists discover new drugs, increase crop and livestock yields, and trace the origins and spread of infectious diseases such as HIV, Ebola and influenza. Rather than build the tree of life from scratch, the researchers pieced it together by compiling thousands of smaller chunks that had already been published online and merging them together into a gigantic "supertree" that encompasses all named species. The initial draft is based on nearly 500 smaller trees from previously published studies. To map trees from different sources to the branches and twigs of a single supertree, one of the biggest challenges was simply accounting for the name changes, alternate names, common misspellings and abbreviations for each species. The eastern red bat, for example, is often listed under two scientific names, Lasiurus borealis and Nycteris borealis. Spiny anteaters once shared their scientific name with a group of moray eels. "Although a massive undertaking in its own right, this draft tree of life represents only a first step," the researchers wrote. For one, only a tiny fraction of published trees are digitally available. A survey of more than 7,500 phylogenetic studies published between 2000 and 2012 in more than 100 journals found that only one out of six studies had deposited their data in a digital, downloadable format that the researchers could use. The vast majority of evolutionary trees are published as PDFs and other image files that are impossible to enter into a database or merge with other trees. "There's a pretty big gap between the sum of what scientists know about how living things are related, and what's actually available digitally," Cranston said. As a result, the relationships depicted in some parts of the tree, such as the branches representing the pea and sunflower families, don't always agree with expert opinion. Other parts of the tree, particularly insects and microbes, remain elusive. That's because even the most popular online archive of raw genetic sequences -- from which many evolutionary trees are built -- contains DNA data for less than five percent of the tens of millions species estimated to exist on Earth. "As important as showing what we do know about relationships, this first tree of life is also important in revealing what we don't know," said co-author Douglas Soltis of the University of Florida. To help fill in the gaps, the team is also developing software that will enable researchers to log on and update and revise the tree as new data come in for the millions of species still being named or discovered. "It's by no means finished," Cranston said. "It's critically important to share data for already-published and newly-published work if we want to improve the tree." "Twenty five years ago people said this goal of huge trees was impossible," Soltis said. "The Open Tree of Life is an important starting point that other investigators can now refine and improve for decades to come." This research was supported by a three-year, $5.76 million grant from the U.S. National Science Foundation (1208809). Source: Duke University http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/tree-of-life-for-2-3-million-species-released

Researchers discover two new groups of viruses

Researchers discover two new groups of viruses

Researchers at the University of Bonn and the German Center for Infection Research (DZIF) have discovered two new groups of viruses within the Bunyavirus family in the tropical forest of Ivory Coast. Previously only five groups responsible for serious illnesses in humans and animals were known. Most are spread through blood-feeding insects. Based on the discovered viruses researchers conclude that the ancester to all bunyaviruses must have existed in arthropods such as insects. The results are now being published in the "Proceedings of the National Academy of Sciences" (PNAS). The bunyavirus family includes five different groups of viruses which trigger serious illnesses in humans and animals and which can also cause significant damage to vegetables, such as tomatoes. The first viruses of this family were discovered in a place known as Bunyamwera in Uganda, from which they derive their name. "The most well-known bunyaviruses include, for example, the Rift Valley fever virus, which can cause febrile illnesses with severe bleeding in humans," says Dr. Sandra Junglen from the Bonn Institute of Virology, also affiliated with the German Center for Infection Research. In 2011, the "Schmallenberg virus" gained much attention: also a part of the Bunyavirus family and transmitted by gnats, it caused severe fetal malformations in ruminant animals including sheep in the German Sauerland region. Not in Schmallenberg but instead in the African tropical forest of the Ivory Coast, where the virologist has been conducting research for more than ten years, she set off on the search for new viruses. Because most bunyaviruses are transmitted by blood-sucking insects, Dr. Junglen caught more than 7500 mosquitoes. Sorted according to species and sites of capture, the scientists combined the captured mosquitoes into 432 mixed samples. In 26 of these samples, the researchers discovered particles of unknown bunyaviruses. Agents of human disease have developed from insect viruses "These were two groups of as-yet-unknown viruses which we called Jonchet virus and Ferak virus," reports the virologist. The scientists obtained fragments of the viral genetic material from the insect samples and joined these fragments together like a puzzle, thus reconstructing the entire genome sequence. "That alone took four years," reported lead authors Marco Marklewitz and Florian Zirkel. During the comparison of the genetic information with other viruses, it was found that Jonchet and Ferak viruses are two phylogenetically independent bunyavirus lineages. How dangerous are the two new groups of viruses - can they be easily transmitted to humans and animals? To answer these questions, the scientists went in a new direction: They performed infection trials in a large number of cell cultures at different temperature levels. While pathogenic bunyaviruses can multiply at temperatures that include the human body temperature, growth of Jonchet and Ferak viruses ceases above 32 degrees Celsius, making it unlikely that the viruses infect humans or other vertebrates. "In addition, we reconstructed the evolutionary history of host associations of the entire family of viruses, demonstrating for the first time that viruses affecting vertebrates developed from arthropod-specific viruses," says the researcher from the University of Bonn Hospital. Simplified test to test novel viruses for risk of human infection Triggered by epidemics such as SARS and Ebola, virologists are now reaching out to discover the plethora of unknown viruses lurking in natural reservoirs such as insects, in an attempt to forecast pandemic risks. „We hope our temperature test for estimating the risk of vertebrate infection can be useful for assessing other viruses that keep being discovered," says Dr. Junglen. Source: University of Bonn http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/researchers-discover-two-new-groups-of-viruses

NIH-funded study establishes genomic data set on Lassa virus

NIH-funded study establishes genomic data set on Lassa virus

An international team of researchers has developed the largest genomic data set in the world on Lassa virus (LASV). The new genomic catalog contains nearly 200 viral genomes collected from patient samples in Sierra Leone and Nigeria, as well as field samples from the major animal reservoir, or host, of Lassa virus--the rodent Mastomys natalensis, also called the multimammate rat. The researchers show that LASV strains cluster into four major groups based on geographic location, with three in Nigeria and one in Sierra Leone, Guinea and Liberia. Although Lassa fever was first described in modern-day Nigeria in 1969, the current study also suggests that these four LASV strains originated from a common ancestral virus more than 1,000 years ago and spread across West Africa within the last several hundred years. Prior to the study, data from only 12 complete genomes of LASV were available, despite the virus' endemic presence in Guinea, Liberia, Nigeria, Sierra Leone and other parts of West Africa. The new catalog of data provides a foundation for ongoing research on LASV and offers insight into the virus' origins and transmission. The study is supported by the National Institute of Allergy and Infectious Diseases (NIAID), part of the National Institutes of Health (NIH). The data set is publicly accessible at the National Center for Biotechnology Information's BioProject website under PRJNA254017 . While Lassa fever is often mild, the disease can be severe with signs and symptoms similar to those of Ebola virus disease. According to the Centers for Disease Control and Prevention, LASV causes roughly 100,000 to 300,000 cases of Lassa fever each year in West Africa, with approximately 5,000 deaths; as many as 10 to 16 percent of hospital admissions in some areas of West Africa may be due to Lassa fever. No cure or vaccine is available for Lassa fever, but the antiviral drug ribavirin may help patients if taken early in the course of the disease. Infections in people mainly occur through exposure to infected rodents or their secretions, and less commonly, between people through direct contact with bodily fluids. "Emerging and re-emerging infectious diseases like Lassa fever are global health challenges, and the NIH has a long history of investing in global research to improve the health of people in the United States and around the world," said NIAID Director Anthony S. Fauci, M.D. "The new Lassa virus data set will be valuable for understanding Lassa virus and developing medical countermeasures such as diagnostics, therapies, and vaccines." In the new study, researchers analyzed samples collected from the Kenema Government Hospital in Sierra Leone and the Irrua Specialist Teaching Hospital in Nigeria between 2008 and 2013. The genomic data set, with samples from people and the animal host, confirmed that viral transmission mainly occurs from rodent to human, and not between people. Previous estimates suggested that up to 20 percent of LASV infections were caused by human-to-human transmission, but the new analysis indicates that human-to-human transmissions are likely much lower. The study offers new information about LASV mutations and its replication in infected individuals that may help scientists understand how the virus causes infection and evades the immune response, and why clinical outcomes can differ so widely. Source: NIH/National Institute of Allergy and Infectious Diseases http://www.biologynews.net

http://www.biyologlar.com/nih-funded-study-establishes-genomic-data-set-on-lassa-virus

Researchers map Zika's routes to the developing fetus

Researchers map Zika's routes to the developing fetus

Zika virus infects numerous primary cell types and explants of the human placenta, suggesting placental and paraplacental routes of virus transmission.

http://www.biyologlar.com/researchers-map-zikas-routes-to-the-developing-fetus

Virusların Morfolojik ve Kimyasal Özellikleri

İnsan ve hayvanlarda infeksiyon ve/veya hastalık oluşturan viruslar (genel bir terim olarak, hayvan virusları) morfolojik özellikleri yönünden fazla çeşitlilik göstermemekle beraber, elektron mikroskopik muayenelerde olgun viruslarda bazı farklı formlar gözlemlenmiştir. Normal ışık mikroskopları ile görülebilen (1000 x veya 1500 x büyütmeli) Poxviridae familyası virusları hariç tutulursa, diğer virusların morfolojik karakterleri (olgun virus partiküllerinin genel görünümü ve yapıları) hakkında ayrıntılı bilgiler ve görüntüler, ancak, elektron mikroskopların keşfinden ve viroloji alanında kullanılmaya başlamasından sonra elde edilebilmiştir. Negatif boyama, X- ışınları difraksiyon, krioelektron mikroskopi, elektron mikroskop (TEM, SEM) ve diğer tekniklerin uygulanması, virusların daha net, ayrıntılı ve açık görüntülenmesine çok büyük katkısı olmuştur. Yapılan çalışmalarla virusların başlıca 4 morfolojik form gösterdikleri belirlenmiştir. 1) Yuvarlak (sferik) formlar: İkosahedral simetriye sahip bazı DNA (Adenoviridae, Herpesviridae, Papovaviridae, Iridoviridae, Hepadnaviridae) ve RNA virus familyaları (Birnaviridae, Caliciviridae, Picornaviridae, Reoviridae ve diğer bazı familyalar) ile helikal simetriye sahip olanlar (Arenaviridae, Bunyaviridae, Coronaviridae, Orthoymxoviridae, vs) bu grup içinde yer almaktadırlar. 2) Flamentöz formlar: Filoviridae virusları (Ebola ve Marburg virusları) flamentöz morfolojik bir özellik gösterirler. 3) Mermi benzeri formlar: Rhabdoviridae virusları (kuduz virusu) mermi benzeri formlara sahiptirler. 4) Briket (tuğla) benzeri formlar: Poxviridae virusları (variola, vaccinia, Cowpox, Orf, BPS, Molluscum contagiosum, vs) bu gruba dahildirler. Her ne kadar hayvan virusları başlıca 4 temel form gösteriyorlarsa da sferik olanlar daha fazla familya ile temsil edilmekte ve diğer 3 grup ise birer familyada bulunmaktadırlar. Bakteri viruslarında (bakteriyofajlar): Bradley klasifikasyonunda, A,B, ve C grupları) rastlanan kuyruklu formlar, hayvan viruslarında görülmemektedir. Yuvarlak DNA viruslarının boyutları 18-300 nm (nanometre) arasında değişmektedir (parvoviruslar, 18-26 nm ve iridoviruslar, 125-300 nm); RNA virusları, 25-300 nm (picornaviruslar, 25-30 nm ve paramyxoviruslar, 150-300 nm); Filoviruslar, 80 x 79-970 nm; rhabdoviruslar, 75 x 180 nm ve poxviruslar, 140-170 x 230-350 nm arası ölçülere sahiptirler. Aynı familya içinde bulunan cinslere ait virusların boyutları arasında farklar bulunmaktadır. Her ne kadar virusların bireysel formlarını ışık mikroskopları ile görüntülemek olası değilse de (poxvirusları hariç), ancak, bunların hücre içinde ürerlerken veya üredikten sonra oluşturdukları intrasitoplasmik veya intranukleer inklusiyon cisimciklerini görmek mümkündür. Işık mikroskopları ile kolayca gözlemlenen bu cisimcikler, ya sadece intrasitoplasmik (çiçek virusu, kuduz virusu, vs) veya sadece intranukleer (adenoviruslar, herpesviruslar, papovaviruslar, vs) oluşabilecekleri gibi her iki bölgede de aynı anda lokalizasyon gösterebilirler (CMV, kızamık virusu). Hayvan virusları, elektron mikroskopla saptanabilen başlıca 3 temel yapısal karakter göstermektedirler. 1) Kapsomerler ve kapsid 2) Zarf 3) Nukleik asitler (viral genom, DNA ve RNA) 01.01. Kapsomerler ve Kapsid Hayvan viruslarının genetik materyallerinin (DNA ve RNA) etraflarında belli sayıda ve birbirleri ile non kovalent bağlarla birleşmiş protein alt üniteleri (kapsomerler) bulunmaktadır. Kapsomerler, ikosahedral simetriye sahip viruslarda, belli bir düzen içinde yanana gelerek birleşir ve böylece genomun etrafında proteinden bir muhafaza oluşturur ki buna kapsid adı verilir. Helikal simetrili viruslarda ise, kapsomerler, viral nukleik asitin üzerinde yan yana gelmiş ve genoma bağlanmış durumdadırlar. Viruslar, kapsid simetrilerine göre başlıca iki kısma ayrılmaktadırlar. Ancak, bu iki temel gruba uymayan poxvirusları 3. bir bölüm içinde toplanmış ve böylece hayvan virusları 3 kısımda incelenmektedirler. 1) İkosahedral (kübik) simetri 2) Helikal (sarmal) simetri 3) Kompleks yapı 1)İkosahedral (kübik) simetri: Kapsomerlerin yan yana gelerek oluşturdukları düzenli formlar arasında kübik simetrinin özel bir önemi bulunmaktadır. İkosahedral simetri gösteren bir kapsid (isometrik kapsid), 12 köşe, 20 eşkenar üçgen yüzey ve 30 kenardan oluşmaktadır. Kapsidin köşelerinde yer alan her bir kapsomer 5 tane komşu kapsomerle (pentamer, penton), kenar ile yüzeylerde bulunan her bir kapsomerde 6 tane komşu kapsomerle (hekzamer, hekzon) çevrilmiştir. Bunlar bazı viruslarda aynı ve bir kısımlarında ise farklı yapıda polipeptidlerden oluşmaktadır. Adenoviruslarında da köşelerden çıkan, kısa ve uçları şişkince (tokmak benzeri) uzantılar (fiber) bulunmaktadır. Protein karakterinde olan fiberler, virusun hücrelere tutunmasında görev alırlar. Viruslara şekil veren, koruyan, viral genomun hücre içine girmesine yardımcı olan kapsid, protein yapısında olması nedeniyle de çok iyi bir antijeniteye sahiptir. Kapsidlerin eşkenar üçgenlerinin kenarlarında eşit sayıda kapsomer bulunur. Üçgenlerin her biri de kendi içinde daha küçük üçgenlere ayrılabilir üçgenleşme (triangulasyon). Eşkenar üçgenlerin bir kenarındaki kapsomer sayısı (n) bilinirse, kapsiddeki toplam kapsomer sayısı (N) hesaplanabilir. Örn, adenoviruslarında her bir kenarda 6 kapsomer bulunur. Buna göre kapsidin toplam kapsomer sayısı aşağıdaki formül yardımı ile saptanabilir. N = 10 (n-1)2 + 2 N = 10 (6-1)2 + 2 = 252 Kübik simetrili viruslarda nukleik asitler, kapsidin orta kısmında lokalize olmuştur. Genom ile kapsidin oluşturduğu birliğe, genellikle, nukleokapsid adı verilmektedir. İkosahedral simetrili viruslara, hem DNA ve hem de RNA virus familyalarının bazılarında rastlanmaktadır. DNA viruslarından herpes ve hepadnavirusları, ile RNA viruslarından togavirus ve flaviviruslarının etrafında (kapsidin dışında) diğer bir muhafaza daha bulur(zarf). Virusların protein yapısındaki kapsidlerinde, farklı familyalara ait olanlarınki ile kros reaksiyon vermeyen ve vücutta spesifik immunolojik yanıtı stimule eden tip spesifik protein molekülleri vardır. Bunlar, SDS-PAGE'de (sodium dodecyl sulfate - polyacrylamide gel electrophoresis) molekül ağırlıklarına göre yapılan separasyonlarda jel üzerinde farklı aralıklarla oluşan bant düzenleri virus familya ve cinslerini belirlemede önemli rol oynarlar. Ayrıca, penton ve hekzonlarda veya aynı kapsid üzerinde değişik yerlerinde lokalize olmuş spesifik antijenik protein molekülleri bulunabilir ve bunlar teşhiste önemli fonksiyonlara sahiptirler. Adenoviruslarının fiberleri de aynı şekilde spesifik antijenik uyarım yapabilecek güçtedirler. Reovirusların kapsidin etrafında iki adet konsantrik ve proteinden yapılmış muhafaza bulunmaktadır. İki muhafazalı olan virion infeksiyöz bir özellik taşır. 2) Helikal (sarmal) simetri: Helikal simetrili viruslara RNA virus familyalarında rastlanmaktadır. DNA viruslarında bu form bulunmamaktadır. Sarmal simetrili viruslarda spiral formda bulunan genetik materyalin üzerinde, bir tür polipeptidden oluşan, oval veya yuvarlak şekilli kapsomerler yan yana gelerek genomla birleşmişlerdir. Böylece, nukleik asit (RNA) kapsomerlerle birlikte helikal (spiral) bir form alır (helikal simetri). Kapsomerler, RNA genomla birlikte olduklarından da helikal nukleokapsid özelliği taşır. Helikal simetri gösteren hayvan viruslarının nukleokapsidlerinin etraflarında ayrıca sellüler lipidlerden zengin bir zarf bulunur (zarflı viruslar). Nukleokapsid bazı viruslarda bu zarf içinde ikincil kıvrımlar (yumak gibi) yapabilir. Hayvan viruslarının aksine, bitki viruslarından olan, tütün mozaik virusu (TMV) zarf taşımaz (zarfsızdır). TMV, sert ve nukleokapsid uzun (çomak gibi), düz ve RNA etrafında, her biri tek bir polipeptidden oluşan, yaklaşık 2130 oval kapsomer bulunur. 3) Kompleks yapı formu: Yukarda açıklanan temel iki kapsid simetrisine uymayan Poxviridae familyası virusları kompleks yapı formu grubu içinde incelenmektedirler. Böyle yapıya sahip viruslarının yüzeylerinde tübüler elementler bulunur. Çiçek viruslarında, DNA karakterindeki viral genom ortada ve bikonkav bir lokalizasyon gösterir. Ayrıca, orta kısımlarda da lateral cisimcikler yer almışlardır (orthopoxvirusları). Parapoxviruslarının yüzeylerinde çapraz strüktürler bulunur. Poxviruslarının etraflarında lipidden zengin zarf vardır. Virusların başlıca yapısal formları yandaki şekilde gösterilmektedir. 01.02. Zarf Bazı DNA (herpesvirusları, hepadnaviruslar, poxvirusları) ve RNA virusları (arenavirusları, bunyavirusları ve diğerleri) nukleokapsidlerinin etraflarında, viruslar hücrelerden tomurcuklanarak olgunlaştıkları sırada hücreye ait membranlara sarılarak dışarı salınırlar. Bu nedenle de zarfın yapısı, hücre membranlarının (sitoplasmik membran, nükleer membran, endoplasmik retikulum) kimyasal yapısı ile çok büyük benzerlik gösterir. İki katmanlı (bilayer) olan zarf, hücreler tarafından kodlanmasına karşın, zarfta bulunan peplomerler (glikoprotein yapısında, spike) ise viruslar tarafından spesifiye edilirler. Tomurcuklanarak hücrelerden çıkan zarflı viruslar hücrelere zarar vermezler ve hücreler normal yaşamlarını sürdürürler. Diğer bir ifade ile, hücrelerde morfolojik değişiklikler (sitopatik efektler, CPE) yapmazlar. Ayrıca, böyle viruslar, persistent infeksiyonlara yol açabilirler. Buna karşın hücre içinde olgunlaşan bazı viruslar da hücrelerde parçalanma (sitolizis) yaparak dışarı çıkarlar. Bilayer zarfın yüzeyinde lokalize olan ve viruslarca kodlanan peplomerler (spike; hemaglutinin, neuraminidaz, F-proteini), protein ve glikoprotein yapısında olduklarından da iyi bir antijeniteye sahiptirler. Vücutta, spesifik immunolojik bir yanıt oluştururlar. Peplomerler, elektron mikrografide çıkıntılar halinde görülürler. Bunlardan ayrı olarak ta bazı virusların (rhabdoviruslar, reoviruslar, orthomyxoviruslar, vs) zarflarının iç yüzeylerinde ve zarfın sağlamlığını destekleyen nonglikozile matriks proteini (M proteini) yer almaktadır. Viruslarda kapsid ve zarfın çok önemli fonksiyonları bulunmaktadır. Bunlardan bazıları aşağıda belirtilmiştir, a) Kapsidler ve zarflar, virusları, hem hücre içi (nukleazlardan) ve vücut içi antiviral maddelerden ve hem de vücut dışı fiziksel, kimyasal ve diğer virusidal faktörlerin zararlı etkilerinden de korurlar, b) Kapsidler ve zarflar (peplomerler), protein ve glikoprotein yapısında olduklarından ve virus grupları arasında farklı kimyasal özellik taşıdıklarından, vücutta spesifik bağışıklığı uyararak özgül antikor sentezini sağlarlar, c) Kapsidler ve zarflar, hücre yüzeylerindeki spesifik reseptörlere bağlanmada önemli rol oynarlar ve virusların infeksiyon oluşturmasının veya hücrelere girişinin de ilk basamağını sağlarlar, d) Kapsidler ve zarflar, virusların güvenli olarak sitoplasmik membranı geçmesini ve hücre içine (sitoplasmaya) ulaşmasına yardımcı olurlar, e) Kapsidler ve zarflar, virusların morfolojik özelliklerini belirlemede de fonksiyoneldirler, f) Kapsidler ve zarflar (peplomerler), vücutta oluşan spesifik antikorların tanınmasında ve bunlara bağlanmada ve antikor-antijen interaksiyonlarında önemli görevlere sahiptirler. g) Bazı poxvirusları hariç tutulursa, zarfın bütünlüğü infektivite için gereklidir. Zarflı viruslarda, glikoprotein yapısında olan peplomerlerin yanı sıra Transport kanal proteinlerinin varlığı da bildirilmektedir. Bunlar, membranın (zarfın) permeabilitesinde değişiklikler yapmakta, virionun internal ortamını modifiye etmekte ve virionun olgunlaşmasına katkıda bulunmaktadırlar. 01.03. Viral Nukleik Asitler (viral genom, DNA ve RNA) Virusların genetik yapılarını oluşturan nukleik asitler (viral genom), deoksiribonukleik asit(DNA) veya ribonukleik asit (RNA)lerden sadece birinden oluşur. Diğer bir ifade ile, virionda ya DNA veya RNA'lardan sadece biri vardır ikisi birden bulunmamaktadır. Bunlara karşın, bakterilerin genetik materyallerini hem DNA ve hem de RNA oluşturur. Ancak bunlardan mRNA'da genetik bilgiler bulunur. Diğer RNA'lar (tRNA ve rRNA) nongenomiktirler. Viral genom, hücre içinde kendi replikasyonunda fonksiyonu olan enzimlerden bazılarının kodlarına sahip olmasına karşın, gerekli diğer enzimleri, makromolekülleri, replikasyon ve ekspresyon mekanizmalarını, içinde üredikleri hücrelerden sağlarlar ve yararlanırlar. Bazı nukleik asitler, hücrelere girdiklerinde, infeksiyonu başlatabilir ve infeksiyöz yeni nesiller oluşturabilir. Buna karşın, bir kısım viruslar da, genetik informasyonların hemen hepsi bulunduğu halde, viral genom infeksiyöz değildir. RNA viruslarında, viral genom, eğer negatif (sens) polariteli ise, veya çift iplikçikli ise, bunlardan pozitif polariteli mRNA( +mRNA)'nın meydana gelebilmesi (transkripsiyonu) için viriona bağımlı transkriptaz enzimine gereksinim vardır. Bazı viruslarda da, transkripsiyonda sellüler transkriptaz kullanılır. Retrovirusların pozitif polariteli iki molekül tek iplikçik RNA'ları infeksiyöz bir özellikte değildir. Bu virusların ancak, proviral çift iplikçikli DNA'ları hücre genomuna integre olduktan sonra replikasyonları başlar. Retroviruslar hariç, diğer virusların genomlarında, her genin sadece bir kopyası bulunur. Viral genom, taşıdıkları genetik materyal türü yönünden başlıca iki kısma ayrılırlar. 1) Deoksiribonukleik asit (DNA): Bütün DNA viruslarında tek bir molekül genom bulunur. Bu da ya tek iplikçikli (ssDNA, parvoviruslar) veya çift iplikçikli (dsDNA), lineer veya sirküler bir özelliğe sahiptirler. Bunlar hakkında ayrıntılı bilgiler tablo 44.2 gösterilmiştir. Papovaviruslarında sirküler olan dsDNA, genellikle, süpersarmal (süperheliks) bir form gösterir. Çift iplikçikli ve sirküler hepadnaviruslarında DNA iplikçiklerinden biri diğerinden daha kısadır ve bunu bağlı olarak ta genom kısmen tek iplikçikli bir özellik taşır (ss/dsDNA). Poxvirusların lineer iki iplikçiğinin uçları birbirlerine kovalent bağlıdır ve denatürasyon durumunda sirküler tek iplikçik form oluşmaktadır. Lineer çift iplikçikli bazı herpesviruslarında genomun sonunda tekrarlanan sekanslar vardır. Adenoviruslarında, terminal tekrarlar birbirlerine ters oriyentasyon gösterirler (inverted terminal repeat, ITR). Parvoviruslarında da uçlarda palindromik sekanslar bulunur ve bunlar bir saç tokası görünümü alabilmektedirler. Terminal strüktürler yapışkan uçlar oluşturmaları yönünden de önemlidir. DNA viruslarında, bazı RNA viruslarında rastlanan segment oluşumu, saptanamamıştır. Bazı DNA virusları, kendi nukleik asitlerin sentezinde önemli rolleri olan proteinlerin (özellikle, enzimlerin) kodlarını taşırlar. Örn, hepadnaviruslar DNA'ya bağımlı DNA polimeraz ve poxvirusları da çok sayıda (polimeraz, nukleertopoizomeraz, fosfohidrolaz, vs gibi enzimlerin kodlarına sahiptir. DNA viruslarında genom büyüklüğü, küçük DNA viruslarında (parvoviruslar) 4-5 kb (MA: 1.5-2.2 x 106) ve büyük DNA viruslarında (poxvirusları) 130-280 kbp (MA: 130-200 x 106) arası bir varyasyon gösterir. Genellikle, 1 kb veya 1 kbp uzunluk, ortalama büyüklükte bir proteini kodlayacak bilgilere sahip olduğu kabul edilir. Bu nedenle de genomları 4-200 kb uzunlukta olanlar hem 4-200 gene ve dolayısıyla da 4-200 proteini kodlayabilecek kapasiteye sahip olmaktadırlar. Ancak, kodlamayan sekanslar (intron), tekrarlanan baz sıraları ve diğer nedenler göz önüne alınırsa, yukarıdaki görüş pek gerçekleşememektedir. Poxvirusları hariç tutulursa, DNA viruslarının hemen hepsi ikosahedral simetriye sahiptirler. ds : Çift iplikçik Jawetz, 1998;Ustaçelebi, 1993;Fenner, 1993, Akan, 1994 ss : Tek iplikçik + : Pozitif polarite (+ sens) - : Negatif polarite (- sens) RT: Reverse transkriptaz 2) Ribonukleik asit (RNA): RNA karakterinde genoma sahip viruslar, nukleik asitlerinin yapısal özellikleri yönünden, DNA viruslarından daha komplike bir durum gösterirler. Bunlar da, tek veya çift iplikçikli, lineer, segmentli ve segmentsiz bir yapısal organizasyona sahiptirler. RNA viruslarında sirküler genom bulunmamaktadır: Retroviruslarında genom, iki adet tek iplikçik ve pozitif polariteli RNA molekül yapısındadır. Bazı virus familyalarındaki (Bunyaviridae, Orthomyxoviridae, Reoviridae, vs) viruslarda bulunan segmentlerin her biri ayrı bir gen olduğu ve segmentlerin birbirlerinden tam ayrı olmadığı ve birbirlerine non kovalent bağlarla birleştiği kabul edilmektedir. RNA viruslarında genom hem ikosahedral ve hem de helikal simetri gösterir. Tek iplikçik RNA viruslarından picornaviruslar ve caliciviruslar dışındaki, ssRNA taşıyan virusların etraflarında lipidden zengin bilayer bir zarf bulunur. ssRNA virusları, viral nukleik asitlerinin polarite durumlarına göre pozitif (+) veya negatif (-) polarite (sens) olmak üzere iki kategoriye ayrılmaktadırlar. Eğer RNA hücre içinde mRNA fonksiyonuna sahipse, pozitif polariteli (+) RNA ve eğer böyle bir etkinliği bulunmuyorsa negatif polariteli olarak (-) RNA olarak kabul edilir. Viral RNA'nın (+) polariteli olduğu durumlarda, genomun 3'-ucu, genellikle, poliadenilatlı (pol AAA....) bulunmaktadır (örn, caliciviruslar, coronaviruslar, picornaviruslar, togaviruslar); bazılarının 5'-ucu ise kepli (cap)'dir (7-metil guanosin). Örn, coronaviruslar, flaviviruslar, togaviruslar, vs). Picornavirusları ve caliciviruslarda, RNA'nın 5'-terminusunda protein molekülü vardır. RNA viruslarında replikasyonda görev alan bazı enzimlerin kodları yer almaktadır. Örn, retroviruslarında, RNA'ya bağımlı DNA polimeraz; orthomyxovirusları, paramyxo-filo, bunya, reo ve arenaviruslarında, RNA'ya bağımlı RNA polimeraz enzimi gibi. RNA viruslarının genom büyüklüğü, 7,5 kb (picornavirusları, MA: 2.3-2.8 x 106) ile 27-33 kb (coronaviruslar, 7 x 106) arasında değişmektedir. 02. Virusların Kimyasal Yapıları Olgun bir virus partikülü, her ne kadar bir bakteri kadar zengin ve çeşitli kimyasal komponentlere sahip değilse de duyarlı organizmaya girdiklerinde değişik derecede (virusa ve konakçıya bağlı olarak) immunolojik bir yanıt oluşturabilecek moleküllere ve kompleks yapılara sahip bulunmaktadırlar. Bu nedenle de, viruslar, immunolojik özellikleri bakımından, bakterilerden hiç de gerilerde değildir ve hatta daha da önde oldukları söylenebilir. Virusların kimyasal yapılarını oluşturan başlıca komponentler hakkında aşağıda kısa ve özlü bilgiler verilmektedir. 02.01. Viral Proteinler Virusların yapılarında bulunan proteinler (viral proteinler) başlıca iki karakter taşımaktadırlar. 1) Yapısal (strüktürel) proteinler: Bu tür proteinler virionun bir çok bölgesinde lokalize olmuşlardır. Bunlardan, kapsid proteinleri, bazı DNA ve RNA viruslarında kapsidi oluşturan protein alt ünitelerinin (kapsomerler) yapısında bulunurlar ve çok iyi immunojenik aktiviteye sahiptirler. Kapsid proteinleri, bir virionun yüzeyinde, değişik karakterlerde ve lokalizasyonlarda olabilirler (VP1, VP2, VP3......,gp,....). Helikal simetrili viruslarda ise, genomla birleşik olan kapsomerler, nukleokapsidi oluştururlar. Burada da kapsomerlerin yapısı yine proteinden meydana geldiğinden antijenik bir özellik taşır. Yapısal proteinlerin bazıları da virusun bağlanma proteinlerini (ligand) oluştururlar. Zarflı viruslarda zarfın yapısında bulunan proteinler (zarf proteinleri) virus tarafından kodlanan peplomerlerde lokalize olmuşlardır. Peplomerlerde virus tarafından kodlanan peplomerlerde lokalize olmuşlardır. Peplomerlerde (spike), başlıca hemaglutinin, neuraminidase ve F-proteinleri bulunmakta ve bunlar, hücre yüzeylerinde yerleşik olan spesifik reseptörlerle bağlanabilen ligandları oluştururlar. Protein ve glikoprotein özelliği taşıyan bu moleküller de çok iyi antijenik karaktere sahiptirler. Hemaglutininler (trimer molekül) genellikle, hem alyuvarlara bağlanarak hemaglutinasyon fenomenine neden olurlar ve hem de hücrelere bağlanmada etkin ligandları oluştururlar. Neuraminidase (tetramer molekül) ise, hücre yüzeylerinde lokalize olan reseptörlerin yapısındaki oligosakkaridlerdeki sialik asidi hidrolize ederek bunun aktivitesine mani olur ve virusun bağlantısını çözerek serbest kalmasını sağlar (elüsyon). Bu nedenle neuraminidaz "reseptör parçalayan enzim" olarak tanınmaktadır (parapoxvirusları, orthopoxviruslar ve diğerleri). Virusların hücre içlerine girmesinde bu olgunun önemi fazladır. F-proteini (füsyon proteini), bu moleküller, hücrelerin bir araya gelmesini sağladığı gibi, hücre membranları ile de interaksiyona girerek zarfın membranla bütünleşmesinde de önemli rol oynar ve nukleokapsidin sitoplasmaya girişini kolaylaştırır. Zarflı olmasına karşın, Coronaviridae ve Herpesviridae viruslarındaki peplomerlerin etkinliği, Orthomyxoviridae ve Paramyxoviridae virusları kadar değildir ve oldukça zayıftır. Bazı zarflı viruslarda da (rhabdoviruslar, reoviruslar, orthomyxoviruslar, vs) yapısal bir karakter taşıyan ve zarfın iç yüzünde lokalize olan nonglikozile matriks proteinleri (M-proteinleri) bulunmaktadır. Viruslara şekil vermede rollere sahip olan M-proteinlerine Arenaviridae, Bunyaviridae ve Coronaviridae familyası virusların da rastlanmamıştır. 2) Yapısal olmayan (non strüktürel) proteinler: Bu proteinler, genellikle, viruslar tarafından kodlanmakta olup enzim karakteri göstermektedirler. Bunlar, virusların hücre içinde replikasyonları ve transkripsiyon regulasyonunda görev almaktadırlar (transkriptaz, revers transkriptaz, erken gen proteinleri ve diğerleri). Poxviridae familyası virusları kodladığı proteinleri bakımından oldukça zengindirler. Retroviruslar da revers transkriptaz enziminin kodlarına sahiptirler. 02.02. Lipidler Bazı DNA (Herpesviridae, Hepadnaviridae, Iridoviridae) ve RNA virus familyalarında (Arenaviridae, Bunyaviridae ve diğerleri) nukleokapsidlerin dışında yer alan ve hücre orijinli olan zarflar genellikle lipidlerden zengindirler. Çünkü, zarflar, viruslar, hücre membranlarından (sitoplasmik membran, nükleer membran, endoplasmik retikulum) çıkarlarken (olgunlaşma sırasında) alırlar. Bu nedenle de zarfın kimyasal yapısı ile hücrelerinki arasında çok yakın bir benzerlik bulunmaktadır ve bunlar hücre tarafından kodlanırlar. Zarflarda bulunan lipidler, viruslara göre değişmek üzere, hücre kuru ağırlığının %20-35'i kadar olabilmektedirler. Herpes viruslarının zarfları, hücrelerin nükleer membranları, orthomyxovirus ve paramyxovirusların zarf lipidleri de sitoplasmik membranların kimyasal yapıları ile özdeştirler. Lipidlerin yapısında fosfolipid, kolesterol, nötral yağlar, trigliseridler, glikolipidler, vs. bulunmaktadır. Virusların etrafında bulunan zarfların lipid kompozisyonları ve moleküler yapıları, virus türlerine ve ayrıca, içinde üredikleri hücreler (özellikle, olgunlaşarak çıktıkları membranların yapısına) göre değişiklik göstermektedir. Hatta, aynı tür virusun zarf lipid kompozisyonu, üredikleri hücreler farklı ise, değişik yapısal karakter gösterebilir. Zarflar, genellikle iki katmanlıdır (bilayer). 02.03. Karbonhidratlar Karbonhidratlar, virusların değişik bölgelerinde lokalize olmuşlardır. Virusların genetik materyallerinde (DNA ve RNA) pentoz şekerleri bulunmaktadır. DNA viruslarında 2-deoxy D-ribose olan şeker, RNA viruslarında D-ribose molekülü halindedir. Bu durumları ile de, genoma ad verirler (DNA ve RNA gibi). Karbonhidratlar, genomun yapısındaki bazlar ile fosfat molekülleri arasında bağ kurarlar. Şöyle ki, pirimidin bazlarında, şekerin 1 no’lu karbon atomu ile bazın 3 no’lu nitrojeni ve pürin bazlarında da şekerin 1 no’lu karbon atomu ile, bazın 9 no’lu nitrojeni arasında beta glikozid bağları ile ve diğer taraftan da pentoz şekerleri 3. ve 5 no’lu karbon atomları ile fosfat moleküllerine fosfodiester bağları ile birleşerek kompleksler oluştururlar. Zarfların yüzeyinde bulunan peplomerlerin yapısında da şeker molekülleri bulunduğundan bunlar, glikoprotein yapısı taşırlar ve iyi bir antijeniteye de sahiptirler. Buna karşın, matriks proteininde (M-proteini) şeker molekülü bulunmamaktadır (nonglikozile). 02.04. Fosfatlar Fosfat molekülü (H3PO4), viral nukleik asitlerin 3. önemli yapısal komponentini oluşturur. Ayrıca, Poxviridae familyası viruslarında fosforilize olmuş bazı proteinlere (fosfoprotein) veya lipidlere (fosfolipid) rastlanılmaktadır. 02.05. Nukleik Asitler (viral genom) Viruslar, genetik materyal olarak DNA (deoksiribonukleik asit) veya RNA (ribonukleik asit)'lardan sadece birini taşırlar. Bütün viral genomlarda her genin sadece bir kopyası olmasına karşın, retroviruslarında iki molekül tek iplikçik RNA bulunmaktadır (2, ss RNA, diploid). Nukleik asitler, DNA veya RNA, 3 tür komponentten oluşmaktadır. Bunlar da, 1) Pirimidin veya pürin bazları: Pirimidin bazları timin (T), sitozin (C) ve pürin bazları adenin (A) ve guanin (G)'dir. Ancak, RNA'da timin yoktur bunun yerini urasil (U) almıştır. 2) Pentoz şekeri (C5H10O5) : DNA'nın yapısında 2-deoxy D-ribose (C5H10O4) bulunmasına karşın RNA'da D-ribose (C5H10O5) molekülü vardır. 3) Fosfat molekülü (H3PO4): DNA ve RNA'da aynı yapıda fosfat molekülü bulunmaktadır. Kaynak :Temel Mikrobiyoloji

http://www.biyologlar.com/viruslarin-morfolojik-ve-kimyasal-ozellikleri

BİYOLOJİK SİLAHLAR ve KORUNMA YOLLARI

Prof. Dr. İ. Hamit HANCI* , Dr. Çağlar ÖZDEMİR*, Arif BOZBIYIK**, Adli Biyoloji Uzmanı Ayşim Tuğ* *Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı ** Ankara Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs vb. bulaşıcı ajanlardır. Bu tanım genellikle biyolojik olarak elde edilen toksinleri ve zehirleri de kapsayacak şekilde genişletilir. Biyolojik savaş araçları , yaşayan mikroorganizmaları (bakteri, protozoa, riketsia, virüs ve mantar) içerdiği gibi bitkiler ve hayvanlar tarafından üretilen toksinleri (kimyasallar) de kapsar. Bazı yazarlar toksinleri kimyasal olarak kabul ederken, çoğunluğu 1972 Biyolojik Silahlar Konvansiyonunda (Convention on the Prohibition of the Development, Production and Stockilling of Bacteriological (Biological) and Toxin Weapons on Their Destruction) da belirtildiği gibi biyolojik ajan olarak kabul etmektedir. Biyolojik maddeler kokusuz, tatsız ve aerosol bulutu halinde atıldığı zaman 1 ila 5 micrometre veya mikron boyutunda son derece küçük partuküllerden oluştuğundan insan gözüyle görülemez. Silah olarak kullanılabilecek biyolojik ajanlar şu şekilde sıralanabilir; Bakteriler:Küçük-serbest yaşayan organizmalar olup çoğunluğu katı veya sıvı kültür ortamında üretilebilirler. Bu organizmalar stoplazma ,hücre zarı ve nükleer materyaller içeren bir yapıya sahiptir. Basit bölünme ile ürerler .Oluşturdukları hastalıklar genellikle spesifik antibiyotik tedavilerine cevap verirler. Virüsler :İçlerinde çoğalabilecekleri canlı organizmalara ihtiyaç duyan organizmalardır. Bundan dolayı da enfeksiyoz etkileri büyük oranda konak hücrelerin bağımlıdır. Virüsler genellikle antibiyotik tedavilere cevap vermeyen fakat antiviral bileşimlerin bir kısmına ve sınırlı kullanıma uygun preparatlara cevap veren hastalıklara neden olurlar. Riketsialar: Hem bakterilerin hem de virüslerin genel karakterlerini taşıyan mikroorganizmalardır. Bakteriler gibi metabolik enzimler ve hücre zarından oluşurlar ve oksijen kullanırlar ve geniş çaplı antibiyotiklere karşı duyarlıdırlar. Yaşayan hücreler içinde üremelerinden dolayı da virüsleri andırırlar. Klamidya : Kendi enerji kaynaklarını üretemediklerinden zorunlu hücre içi parazitlerdir. Bakteriler gibi geniş spekturumlu antibiyotiklere cevap verirler Çoğalmak için virüsler gibi yaşayan hücrelere ihtiyaç duyarlar Mantarlar: Fotosentez yapamayan, anaerobik (oksijensiz) büyüme yeteneğine sahip ve çürüyen bitkisel olgulardan besin ihtiyaçlarını karşılayan ilkel bitkilerdir. Toksinler:Yaşayan bitkiler ,hayvanlar veya mikroorganizmalardan elde edilen veya üretilen zehirli maddelerdir. Bazı toksinler kimi kimyasallara da dönüştürülebilirler. Toksinlere özel antiserum ve seçilmiş farmakolojik ajanlarla karşı konulabilir Literatürde çok sayıda biyolojik savaş ajanı belirtilmektedirler. Bunların arasında ; Bacillus Anthraksis (Şarbon Etkeni) Botulinum Toksinleri (Konserve Zehiri) Brucelloz (“Malta Humması” Etkeni) Vibrio Cholera ( Kolera Etkeni) Clostridium Perfirenges (Gazlı Gangren Etkeni ) Salmonella Typhi (Tifo Etkeni) Psoudomanas Psoudomallei (Melioidozis hastalığı Etkeni) Psoudomanas Mallei (Ruam hastalığı Etkeni) Yersinia Pestis (Veba Etkeni) Francisella tularensis (Tularemi Etkeni) Coxiella Burnetti ( Q Ateşi Etkeni) Smallpox Virüs (Çiçek Hastalığı Etkeni) Congo-Crimean Hemorajik Ateşi Virüsü Ebola Virüsü Stafilokoksik Enterotoksin B Rift Valley Ateşi Virüsü Trichothecene Mycotoxins Venezüella At Ensefaliti Kriptokokoz Kokoidomikozlar Plazmodium vivax (Sıtma Etkeni) Risin (Keneotundan elde edilir) Saxitoksin (predominant olarak doğada deniz dinoflajellileri tarafından üretilir) ETKİLERİ: Biyolojik organlar ya yaşayan organizmalar ya da ölüm veya hastalıklara sebep olan toksin gibi türevlerden oluşur. Yaşayan organizmalar etkilerini gösterene kadar yaşayan hedeflerde çoğalırlarken , toksinler üreyemezler. Toksinler genellikle daha öldürücüdür, birkaç dakika veya saat gibi nispeten çok çabuk ölüm veya saf dışı bırakmaya neden olur. Yaşayan organizmalar enfeksiyon ve semptomun görünmesi arasında 24 saat ila 6 hafta arasında kuluçka devri gerektirir. Biyolojik silahlar ilk saldırıdan sonra birkaç hafta sonra dikkate değer bir etki bırakmaya devam edebilir. Benzer şekilde geciktirilmiş kuluçka periyodu atıldığı yerde ajanın tamamen örtülü olarak gelişmesini sağlar ve etkisi ortaya çıktığında hastalığın tabii olarak geliştiği fikrini oluşturabilir. Bir biyolojik saldırı, bir bölgeyi birkaç saat ile birkaç hafta boyunca kirletir, teçhizatı kirletir ve birlikleri harekatı son derece sınırlayan, koruyucu elbise giymeye zorlar ve/veya koruyucu yan etkileri büyük ölçüde bilinmeyen antidotlar almak zorunda bırakırlar. Bu ajanların bazıları ölümcüldürler, diğerleri genellikle kapasite düşürücü olarak kullanılırlar. Literatürde klasik tedavi yöntemlerinin etki edemediği veya belli etnik gruplar üzerinde kullanılabilen genetik mühendisliği ürünü ajanlardan bahsedilmektedir. Kimyasal silahların bütün korkunçluğuna rağmen , biyolojik organizmanın çok küçük bir örneği bile çok daha ölümcül olabilir. Örneğin; Bacillus Antraksis basilinin yol açtığı şarbon hastalığında solunum yoluyla havadan alınan dayanıklı sporlar akciğerler içerisinde açılarak çoğalmakta, başlangıçta soğuk algınlığı semptomlar ile kuluçka devresini geçirerek kısa sürede öldürücü tablolar ile karşımıza çıkmaktadır. Genetik mühendisliği öldürücülüğü artırmak için daha fazla patojen veya toksin üreten genlerin geliştirilmesi için potansiyel yaratmıştır. Bu şekilde normal halinden 100 defa daha fazla patojen olan ve toksin üreten hücreler elde edilmiştir. Enfeksiyonu yayarken kararlılığı geliştirebilmek ancak genetik olarak güçlendirilmiş ajanlarla mümkündür. Bu şekilde kurumaya, ultraviyole ışınlarına, ısınmaya karşı patojenlerin dirençli olmaları sağlanır. Belirli biyolojik ajanlara besleyici katkı maddesi kullanılması aerosol içinde hayatta kalmalarını kuvvetlendirir. Bazı patojenlerin belli çevre şartları içinde kontrollü olarak mevcudiyetlerinin sağlanması bile mümkündür. Koşullara bağlı kendini yok eden genler adı verilen gelişme ile organizmalar belirli bir çevrede önceden belirlenen miktarlarda kopyalandıktan sonra tamamen yok olacak şekilde programlanabilmektedir. Böylece, enfekte olmuş arazi belirli bir zaman sonra güvenlik içinde işgal edilebilecektir. SINIRLAMALARI: 1-Biyolojik ajanlar, kimyasal silahların aksine etkilerinin tahmin edilmesi ve kontrolu son derece zordur. Etkileri, kimyasal ajanlardan daha fazla ısı, hava şartları ve topografik yapıya bağlıdır 2-Böylece, her zaman yalnız hedefi kirletme riski vardır. 3-Bir çok biyolojik ajan etkili olabilmesi için solunum veya sindirim yoluyla alınmalıdır. Kimyasal ajanlarda olduğu gibi deri ile temas sonunda enfeksiyon yaratması mümkün değildir. Bu durumda, eğer biyolojik ajanlar doğru bir şekilde tespit edilebilirse buna karşı savunma kimyasal ajanlara karşı savunmadan daha kolaydır. 4-Anthraks sporları ve bazı toksinler gibi kuru ajanlar kalıcı olmalarına rağmen, bir çok biyolojik ajanın etkisi zamanla çok çabuk azalır. 5-Anthraks sporları toprakta ölümcül formasyonunu onlarca yıl muhafaza eder. Buna benzer ajanlar uzun vadede tehlikelerini sürdürürler. Bu şekildeki ajanların kullanım durumunda tarruzu gerçekleştiren tarafın işgal etmek veya geçmek istediği harekat alanı kirletilmiş olur ve koruyucu elbise kullanma ihtiyacı ile ciddi dekontaminasyon gereksinimlerini beraberinde getirir. 6-Biyolojik silahlanmanın getirdiği depolama ve kullanma her zaman teknik zorlukları beraberinde getirir. Biyolojik Silahlardan Korunma: Biyolojik silahlardan korunma birbiriyle bağlantılı beş aşamadan oluşmaktadır; Önleme: Biyolojik silahların kullanılmasını engellemek için çeşitli çalışmalar yapılmaktadır., Uluslararası silahsızlanma ve teftiş rejimleri biyolojik ajanların biyolojik savaş durumunda üretimini ve kullanımını caydırmaktadır. İstihbarat çalışmaları sonucunda potansiyel tehlikeler belirlenerek gerekli önleyici tedbirler alınabilir. Doğal olarak ortaya çıkan ajanlara karşı aşılama önemli bir tedbirdir, ancak genetik mühendisliği ile bu aşıların etkisini sınırlayan ajanlar üretilmiştir. Korunma:Biyolojik ajanlara karşı korunma yöntemleri sınırlıdır. Koruyucu elbiseler , maskeler kısa süreli koruma sağlayabilirler. Bununla beraber, şarbon gibi etkinliğini uzun süre koruyabilen kimi ajanlar için bu tedbirler sadece ilk aşamada faydalı olabilirler. Belirleme: Tedavi: Tedavi yöntemleri enfeksiyon gelişen kişilerde maruz kalınan ajanın belirlenebilmesine bağlıdır. Eğer belirlenemiyorsa geniş spektrumlu yüksek doz antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Ajanın tespiti durumunda ise duyarlı antibiyotikler tercih edilerek tedaviye başlanmalıdır. Örneğin şarbon etkeni tesbit edilmişse; her iki saatte bir , iki milyon ünite penisilin tedavisi uygulanabilir. Toksinlere karşı uygun antidotlar varsa kullanılmalı, yoksa destek tedavisi uygulanmalıdır. Dekontaminasyon-Temizleme: Zamanla dağılarak etkilerini kaybeden kimyasal silahların tersine biyolojik silahlar zaman geçtikçe etkilerini artırıp çoğalabilirler. Şarbon toprakta en az kırk yıl aktif olarak kalır ve çevre şartlarına karşı dirençlidir. Bu sebeple biyolojik savaş ajanlarının etkilerinin ortadan kalkması yıllar alabilir. Biyolojik Savaş Ajanlarının gelişmesi ile beraber dünyada bu silahların kullanım ve üretimini sınırlamak maksadı ile 1925 yılında Cenova Protokolü, 1972 yılında Biyolojik Silahlar Konvansiyonu (BWC-Biological Weapons Convention) imzalanmış, farklı tarihlerde bu konvansiyonun gözden geçirildiği toplantılar yapılmıştır. İnsanların bu tür silahların yapımını düşünmeleri bile ürkütücüdür. Ancak bunun artık bir düşünce olmanın ötesine geçtiği, bazı ülkelerde bu silahların yüksek miktarlarda stoklandığı da bir gerçektir. Dünya klonlanma etiğini tartışırken asıl sorun olan genetik mühendislik yöntemi ile geliştirilmiş biyolojik silahlar gözden uzak kalmıştır. Olası bir biyolojik silah saldırısına karşı, yüksek teknik eğitim almış ekiplerin kurularak uluslar arası işbirliği ile potansiyel biyolojik silah üretici ve kullanıcılarının yakından takip edilmesi, hastanelerde bu tip saldırılar için özel donanımlı servisler oluşturulması, yapılacak olan ulusal felaket planlarının bir parçası olmalıdır. Dünya Tabipler Birliği 1990 yılında, 42. oturumunda Kimyasal ve Biyolojik Silahlar Konulu Bildirgeyi kabul etmiş , Tokyo bildirgesiyle de sağlık hizmeti vermesi beklenen hekimlerin , kimyasal ve biyolojik silahların araştırılmasına katılmasını , kişisel ve bilimsel bilgilerini bu silahların keşfi ve üretiminde kullanmalarının etik olmadığını bildirmiştir. KAYNAK Adli Tıp ve Adli Bilimler Prof.Dr. İ. Hamit Hancı Ankara, 2002 , © Seçkin Yayıncılık

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar-ve-korunma-yollari

BİYOLOJİK HARP MADDELERİNDEKİ GELİŞMELERi (Bölüm 1)

BİYOLOJİK HARP MADDELERİNDEKİ GELİŞMELER VE BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ (AŞILAMA) Dr. EROL DEMİR Biyolojik Harp Tarihine Kısa Bir Bakış Biyolojik Harp Maddelerinin (BHM) en ilkel primitif kullanımı MÖ. 7nci yüzyıla kadar dayanır. Asurlular bu yüzyılda düşmanın su kaynaklarını zehirlemek için Rye ergot (çavdar mahmuzu) kullanmışlardır. MÖ. 6. Yüzyılda ise müshil bitkisini ve zehirli hayvanların biyolojik harp amacıyla kullanıldığını görmekteyiz. 1346 Yılında Tatar Ordusu Kaffa (Kırım) kale şehrini uzun süre kuşatmış,kaleyi alamayınca vebalı insan cesetlerini mancınıklarla kaleye atarak, kale de çıkan veba salgını sonucu şehri teslim almışlardır. 171O Yılında Rusların vebalı cesetleri savaşlarda taktik amaçla kullandığını, yine 1754-63 yıllarında İngiliz piyadelerinin Fransız ve Hindistan savaşlarında çiçek hastalığını (bulaştırılmış battaniyelerle) biyolojik harp amacıyla kullandığını kayıtlardan öğrenmekteyiz. 1nci Dünya harbi sırasında Amerika'dan Fransa'ya nakledilen sığır ve atlara Alman gizli servisince ruam hastalığı bulaştırıldığı, 1937-1945 yılları arasında Japonya'nın 731nci birliği General Shiro Ishi komutasında veba ve tifo başta olmak üzere bir çok BHM'si üretip stokladığı ve kullandığı bilinmektedir. Bu denemelerde en az 10 binden fazla kişinin öldüğü bildirilmiştir. 1945-1969 Yılları arasında ABD başta olmak üzere bir çok ülke BHM araştırma geliştirme faaliyetlerine devam etmiştir. 1959-1969 Yılları BHM'lerinin araştırmaları açısından altın yıllar olarak kabul edilmektedir. 25 KASlM 1969'da ABD Başkanı Nixon tek taraflı olarak tüm biyolojik araştırmaların bağışıklık kazandırma, keşif ve güvenlik gibi savunmaya yönelik konularla sınırlı kalması bildirimini yayınladı. Bu bildirimde unutulan Toksin üretimi ise 14 ŞUBAT 1970 yılında yasaklandı. 1972 Yılında Bakteriyolojik (Biyolojik) harp maddeleri ve Toksinlerin harp maddesi olarak üretilmesi geliştirilmesi ve stoklanmasının yasaklanması ve bunların imhası konvansiyonu (BTWC) yapıldı. 22 OCAK 1975'de ABD Başkanı Ford Biyolojik ve Toksin silahların (BHM'lerinin) üretilmesi, geliştirilmesi ve stoklanmasını yasaklayan konvansiyonu imzaladı. Bu konvansiyon 26 MART 1975 tarihinde yürürlüğe girdi. Bu antlaşmalara rağmen 1979 baharında Rusya'da (Sverdlosk'ta) aerosol Anthrax toksini kaçağından bir çok kişinin öldüğü bilinmektedir. 1991 Körfez savaşı sonrası BM Güvenlik Konseyi Yönergesi 687 sayılı karar çerçevesinde kontrol altına alınan Irak, daha önce inkar ettiği biyolojik silah programlarını, askeri savunma amaçlı araştırmalar çerçevesinde yaptığını kabul etti. Biyolojik Harp Maddelerinin Günümüzdeki Durumu 2000'li Yıllarda moleküler biyoteknolojinin çok hızlı gelişmesi ve elde edilen sonuçlar patojen (hastalık yapıcı) mikroorganizmaların ve toksinlerin Biyolojik harp amacıyla kullanılmasını mümkün kılacaktır. Buna paralel olarak gen mühendisliği ve DNA teknolojileri sayesinde potansiyel BHM'lerinden daha öldürücü silahların elde edilmesi mümkün olacaktır. İnsanoğlu genom projeleri (insanın genetik haritasının tespiti) çalışmaları devam etmektedir. Bu çalışmalar sonucunda toplumların (ırkların) çeşitli spesifik bilgilerine ulaşılacak, dolayısıyla bunun sonucuna göre de gen mühendisliği biyomoleküler bilim adamlarınca ırklara has biyolojik harp maddesi üretimi gerçekleşebilecektir. Biyolojik harp maddelerinin potansiyel etkinliği günümüzde daha iyi anlaşılmış olup bazı analizcilerce biyolojik harp maddelerinin, nükleer silahlarla karşılaştırılabilir olduğu belirtilmiştir. Biyolojik harp konusuyla ilgili NATO el kitabına göre bakteri, riketsia, virüs ve toksinler gibi biyolojik harp maddelerini ihtiva eden : 39 adet potansiyel BHM'si bildirilmiştir. BHM'sinin aerosol kullanımı, zehirlilik derecesi (patojenitesi) ve miktarı, oluşacak ölüm ve saf dışı ediciliğini doğrudan etkilemektedir. 100 Km2 Iik bir bölgeyi kaplamak ve %50 öldürücülük elde etmek için Ricir adlı toksinden 8 ton gerekirken, aynı öldürücülük sadece 1 kg'lık Anthrax toksini ile elde edilebilmektedir. Dünya sağlık örgütü (WHO)'nce bazı BHM'lerinin rüzgar altı tehlike mesafeleri incelemiş, sonuç olarak da Anthrax ve Tulareminin en büyük rüzgar altı tehlike mesafesini oluşturduklarının yanı sıra öldürücülüklerinin de en fazla olduğu görülmüştür. Bir BHM'si taarruzu normal bir hastalık salgını olarak algılanabilir dolayısıyla misilleme politikası çok zordur. BHM'lerine karşı hassasiyeti azaltma önlemleri, üzerine düşünülmesi gereken bir stratejik değerdir. İnsan vücudunun savunma mekanizmalarından en büyük organı deridir. Deri bakteriler, riketsiyalar ve virüslere karşı seçici geçirgen bir kalkan oluşturur. Suyla ve yemekle (sabotaj şeklinde) alınan BHM'ler ve toksinler bağırsaklardaki enzim ve asitlerle nötralize edilirler. Küçük vücut sıyrıklarından giren BHM'leri ise bağışıklık sistemi hücrelerince yok edilirler. Bu savunma mekanizmasını aşmanın tek yolu vücudun en misafirperver ve kolay incinir yeri olan akciğerlerdir. Dolayısıyla BHM'lerinin aerosol kullanımı çok önem arz etmektedir. Bir BHM'sinin hedeflenen kitlesel zararlara yol açabilmesi için şu özelliklere sahip olması gerekmektedir. (1) Biyolojik harp maddesinin yüksek öldürücülüğe sahip olması, (2) Solunabilecek aerosol formunda olması (BHM'lerin en geniş kullanım türü aerosoldür, aerosolün kararlılığı ve yayılma kabiliyetinin en fazla olduğu partikül büyüklüğü ise 5 - 15 mikron'dur), (3) insandan insana bulaşıcı olması, (4) Tedavisinin ve aşısının olamaması veya zaman alması gibi özellikleri sıralanabilir. Biyolojik Harp Maddelerinin Sınıflandırılması Biyolojik harp maddeleri genel olarak ikiye ayrılır. (1 ) Patojenler (Hastalık meydana getirebilen mikroorganizmalar) (a) Bakteriler, (b) Riketsiyalar, (c) Klamidyalar, (d) Virüsler. (2) Toksinler : Kaynaklarına göre üç gurupta incelenir. (a) Mikroorganizma kaynaklı toksinler. Mikroorganimanın özelliğine göre ikiye ayrılır ; (I) Ezotoksinler (II) Endotoksinler (b) Hayvan kaynaklı toksinler (c) Bitki kaynaklı toksinler Potansiyel Olarak Kullanılan Biyolojik Harp Maddeleri BHM'lerinin sayısı gün geçtikçe artmaktadır, ancak üzerinde en fazla çalışılan ve bilinen potansiyel BHM'lerini şöyle sıralayabiliriz. (1) Bakteriler : , (a) Bacillus anthracis (Anthrax-Şarborı), (b) Francisella tularensis (Tularemia), (c) Yersinia pestis (Plague), (ç) Vibrio cholerae (Kolera), (d) Salmonella typhi (Tifo), (e) Bacillus seraus, (f) Brucella spp (Brucellosis, suis, melitensis, abortus, canis, ovis), (g) Clostridium perfringes. (2) Riketsiyalar : (a) Riketsia prowezeki (Tifüs), (b) Riketsia mooseri (Tifüs), (c) Riketsia ricketsi (Lekeli Humma), (ç) Coxiella burnetii (Q Humması). (3) Chlamydialar : (a) Chlamyclia psittaki (Psittakoz), (b) Chlamyclia trachomatis (Trahom). (4) Virüsler : (a) Variola (Smallpox- Çiçek hastalığı), (b) Ebola (Filaviridae ailesinden Ebola kanamalı ateşi), (c) Marburg (Filaviridae ailesinden Marburg hastalığı etkeni), (ç) influenza(Grip etkeni), (d) Rift Valley Fever (Bunyaviridae ailesinden Valley Ateşi etkeni), (e) Crimen-Congo Hemorrhagic Fever (Bunyaviridae, Kanamalı ateş etkeni), (f) Argentine Hemorrhagic Fever (Junin), (g) Bolivian Hemorrhagic Fever (Mochupa), (ğ) Venezuelan Hemorrhagic Fever (Guanorito), (h) Hemorrhagic Fever With Renal Sydrome (Hantaan, Seoul, Puumala), (1) Lassa Fever(Arenaviridae ailesinden Kanamalı ateş etkeni), (i) Venezuelan Equine Encephalitis (VEE), (j) Eastern Equine Encephalitis (EEE), (k) Western Equine Encephalitis (WEE), (1) Japanese Encephalitis, (m) Dengue, Yellow Fever, AIOS (HIV), (n) Sandfly Fever, (o) Chick Urıgunya (Apha). (5) Toksinler : Kaynaklarına göre; (a) Anthrax Bacillus anthracis (b) Botulinul1l Clostridium botulinum (c) Tetanoz Clostridium tetani (ç) Difteri Toksini Kornibakteriyum difteri (d) Enterotoksin Eşherişya coli (e) Shigella Dizanteri Shigella spp. (f) Stophylococcus Enterotoksin -B (SEB) stophylococcus aureus (g) Kolera Toksini Vibrio kolera (ğ) Anatoksin A Deniz yosunu Anasistis türleri (h) Mikrosistin M.Sinea(Mavi yeşil su yosunu) (l) Saksitoksin Deniz kabuğu zehiri (i) Tetradotoksin Takifigu paessilonotus (J) Aflatoksin Aspergillus flavus (k) Trichothecene Mycotoksins (T-2, Trikotesin,Yellow rain) (l) Ricin Risinus communis (m) Akonitin Akonitum napolyus (n) Politoksin Yumuşak deniz mercanı (o) Batrakotoksin kurbağa zehiri (ö) Bunganotoksin Çizgili yılan zehiri (p) Krotoksin Çıngıraklı yılan zehiri (r) Kobratoksin Kobra yılan zehiri (s) Erabutoksin Deniz yılanı zehiri Biyolojik Harp maddelerinden patojenlerin kuluçka süreleri (inkübasyon süresi) günlerle ifade edilir oysa toksinlerin inkübasyon süresi dakika ve saatlerle ölçülür. Patojen BHM'leri kısa sürede etkisini göstermesi için aerosol olarak kullanılırlar. Genelde patojen BHM'lerinin semptomları (Hastalık belirtileri) ateş, halsizlik, kilo kaybı, kusma, ishal ve solunum güçlüğü gibi belirtiler olup personeli kısa sürede görevini yapamaz hale getirir.Solunum yolu ile oluşan enfeksiyonlarda ölüm sebebi,çoğu zaman akciğer ödemidir. Patojen BHM'leri enfeksiyonlarının tedavileri güç ve pahalıdır. Bağışıklık sistemini hedef alan BHM'leri bağışıklığı oluşturan hücreleri etkilerler, bu nedenle bunlara karşı geliştirilen aşılarla yeterli koruma sağlanamamaktadır. Toksinler zehirleme özelliğine göre Nörotoksinler (Sinir zehirleri) ve Si1otoksinler (Hücre zehirleri) olarak ikiye ayrılır. Nörotoksinlerin etkileri kimyasal harp maddelerinden sinir gazlarına benzer olup, sinir gazlarından yaklaşık bin kat daha zehirlidirler. Öyle ki Anthraks ve Botulinum toksinleri çok zehirli olan vx sinir gazından daha tehlikelidirler (Botulinum toksini için LD50 UG/KG değeri 0.001 iken, bu değer vx için 15.0 dır). Patojen ajanların arazideki kalıcılığı saatlerden günlere kadar (Spor ve kapsül formunda olanlar yıllarca kalabilir), toksinlerin kalıcılığı ise günlerden haftalara kadar değişebilir. BHM'lerinin rüzgaraltı tehlike bölgesi alanı ise rüzgaraltı istikametinde 500 Km'ye kadar çıkabilir. Kaynak: www.biyotek.com.tr/makaleler.htm

http://www.biyologlar.com/biyolojik-harp-maddelerindeki-gelismeleri-bolum-1

Virüsler Artık Hak Ediyorlar

Virüsler Artık Hak Ediyorlar

Grip, SARS, Ebola, HIV, soğuk algınlığı. Bu isimler hepimize oldukça tanıdık geliyor öyle değil mi? Genetik materyallerini (DNA veya RNA) protein kılıfın içerisinde kapsüllenmiş bir şekilde taşıyan virüslerin, viroloji çalışmaları başladığından beri canlı mı cansız mı oldukları tartışılıyordu. Bilim insanları uzun zamandır, virüslerin cansız olduklarını hatta cansızlarla canlılar arasında bir eşik olduğunu kanıksamış durumdaydılar. Nitekim, virüslere bakıldığı zaman canlılık tanımımıza uyan özellikleri pekte göstermiyorlar. Virüsler, taşıdıkları genetik materyali kopyalayacak genetik araçları bünyelerinde bulundurmadıkları için -yani üremek için- canlı hücreleri istila eden cansız yapılar olarak nitelendirilmektedir. Peki virüsleri cansız olarak nitelendirmek doğru mu?Son 10 yılda viroloji alanındaki gelişmeler, virüslerinde canlı olabilecekleri yönünde ibareler göstermiştir. Dev virüsleri duymuşsunuzdur. Virüsler, genellikle birkaç nanometrelik bir çapa sahiptirler. Dev virüslerin çapları ise normal virüslerden onlarca kat daha büyüktür. Dev virüslere birkaç örnek vermek gerekebilir. Örneklere, mimivirüslerden başlayabiliriz.Bilim insanları, mimivirüslerin canlılar ve cansızlar arasındaki evrimsel bir köprü olabileceğini belirtmişlerdir. Amipleri enfekte eden Mimivirüslerin 1200 geni vardır, ki bu rakam bazı bakterilerin gen sayısından daha fazladır. Bu virüslerin genleri arasında normalde virüslerde bulunmayan, canlı hücrelerde bulunan 30 kadar gen vardır, örneğin protein sentezi ve DNA tamirinden sorumlu enzimleri kodlayan genler. Bu 1200 genin yaklaşık %90’ı protein kodlarken %10’u da Hurda DNA’dır (protein kodlamaz). Dev virüslerin aksine, Ebola‘nın da dahil olduğu bazı virüsler oldukça az sayıda gene sahiptirler ki Ebola; tamamı ölümcül hasara sebep olan 7 gene sahipken, AIDS’e sebep olan ölümcül HIV’in de 12 geni bulunmaktadır. Mimivirüslerden 10 sene sonra keşfedilen ve sıradan bir virüsten 20 kat daha büyük olan megavirüsler, mikrometre boyutundaki çapları ve bünyelerinde bulundurdukları 1100’den fazla genleriyle birlikte bakterilere özgü özelliklerin birçoğuna da sahiptirler. Benzer durum mamavirüslerde de görülmektedir. Mamavirüslerde de 1023 tane protein kodlayan gen mevcuttur. Hatta mamavirüsün üzerinde mamavirüse yapışık olan Sputnik adında bir virüs dahi bulunmaktadır. Bir diğer dev virüs, Pandoravirüs salinus ise bir hayli karmaşık. Bu virüsün genlerinin sadece %6’sı, şimdiye kadar keşfedilen diğer virüsler veya hücresel organizmalar ile ortak protein sentezliyor. Bu boyutlardaki bir genom ile yeryüzünün şu ana kadar tespit edilen en büyük virüsü olan P.salinus, virüslerin ökaryotik hücrelerden bile karmaşık olabileceğini bize gösterdi.Virüslerin canlı olup olmadıklarına dair yeni kanıtlar elde etmenin en iyi yolu virüslerin evrimsel tarihini incelemek olacaktır. Virüslerin evrimsel geçmişini incelemek için ilk akla gelen yöntem ise virüslerin genlerini incelemek. Fakat bunun önündeki en büyük zorluk virüslerin sayısı ve çok hızlı mutasyona uğramaları. Şu anda tarif edilen 4900 virüs varken, bu sayının 1. 000. 000 olabileceği tahmin ediliyor. Ayrıca virüsler her konakta birçok defa genetik materyallerini kopyaladıkları için, genleri hızlı bir mutasyona uğruyor ve çoğunlukla da konak hücrenin genleriyle karışıyor. Yani bu virüslerin evrimsel tarihini genlerinden incelemek neredeyse imkansız.Her türlü zorluğa rağmen, bilimde umutsuzluğa kapılmamak çok önemlidir. Carl R. Woese Enstitüsü’nden Genomik Biyoloji  profesörü Gustavo Caetano-Anolles ve yüksek lisans öğrencisi Arshan Nasir, genlerin yerine proteinlerin fonksiyonel olan 3 boyutlu yapılarını oluşturan kıvrımlarını incelemenin virüslerin evrimsel tarihini ortaya koymada daha kolay ve daha doğru sonuçlara ulaştıracağını düşündüler.  Bu proteinlerin spesifik şekilleri genleri tarafından kodlanır ve DNA veya RNA dizilerinin aksine, zamanla genler kadar fazla değişmez. Böylece virüslerin tarihine bakmak için iyi bir yol göstericidir.5080 organizmayı inceleyen -3,460 virüs ve 1,620 hücre- Profesör Gustavo Caetano-Anolles ve yüksek lisans öğrencisi Arshan Nasir, 442 katlanmış proteinin virüslerle hücreler arasında paylaşıldığını ve bunların 66 tanesinin de virüslere özgü katlanmış proteinler olduğu belirlediler. Yani virüsler girdikleri hücrelerde sadece genlerini aktarmıyorlardı.Bu verilerle birlikte virüslerin canlı olarak kabul edilebilirlikleri de bir hayli arttı. 2,45 milyar yıl önce antik hücrelerle bu virüslerin ayrıldığı ve virüslerle antik hücrelerin ortak bir atası olduğunu söyleyebiliriz.  Yani virüsler normal hücrelerden daha yaşlı.Virüsler, tamamen bağımsız değiller. Aksine, vücudumuzun içine girip çıkarak, kaynaklarımızı çalıyorlar ve üremeye devam ediyorlar. Virüslerinde artık hayat ağacı içinde bir yer hak ettiğini ve virüslerin yalnızca bizden biraz farklı ve atipik bir yaşamları olduğunu söyleyebiliriz. Bu ve buna benzer kanıtlar, yaşamı ve yaşamla ilgili eylemleri tanımlama biçimimizi daha kapsayıcı bir hale getirmemizi gerektirebilir.   Referanslar ve İleri Okuma•Arshan Nasir and Gustavo Caetano-Anollés. A phylogenomic data-driven exploration of viral origins and evolution. Science Advances, September 2015 DOI: 10.1126/sciadv.1500527•Villarreal, Luis P., Are Viruses Alive?, Scientific American, August 8, 2008•Bell, P. J. L. Viral eukaryogenesis: Was the ancestor of the nucleus a complex DNA virus? Journal of Molecular Evolution 53, 251–256 (2001) doi:10.1007/s002390010215.•Koonin, E. V. & Martin, W. On the origin of genomes and cells within inorganic compartments. Trends in Genetics 21, 647–654 (2005).•Lander, E. S. et al. Initial sequencing and analysis of the human genome. Nature 409, 860–921 (2001) doi:10.1038/35057062.•Raoult, D. & Forterre, P. Redefining viruses: Lessons from mimivirus. Nature Reviews Microbiology 6, 315–319 (2008) doi:10.1038/nrmicro1858.Saylam, G. “Virüsler Artık Hak Ediyorlar.”   Biyogaraj.  23.01.2016 http://www.biyogaraj.com/evrim/virusler-artik-hak-ediyorlar.html

http://www.biyologlar.com/virusler-artik-hak-ediyorlar

Virüs Nedir?

Virüs Nedir?

Kapak Görsel: Bir maymun hücresinden (sarı-yeşil) tomurcuklanan Ebola virüsü parçacıkları (mavi).

http://www.biyologlar.com/virus-nedir

Virüsler Canlılar ve Modern Hücrelerden Daha Yaşlılar!

Virüsler Canlılar ve Modern Hücrelerden Daha Yaşlılar!

Virüsler, yaşamımız üzerinde büyük etkiye sahiptir ve çeşitli hastalıklara sebep olan virüslerden kendimizi nasıl korumamız gerektiğine dair büyük atılımlar içeren çalışmalar yapıyoruz.

http://www.biyologlar.com/virusler-canlilar-ve-modern-hucrelerden-daha-yaslilar

<b class=red>Ebola</b> Virüsü Cinsel Yolla Bulaşabilir Mi?

Ebola Virüsü Cinsel Yolla Bulaşabilir Mi?

Ebola virüsü ne kadar uzun süre hayatta kalabiliyor? Cinsel temas ile bulaşabiliyor mu?

http://www.biyologlar.com/ebola-virusu-cinsel-yolla-bulasabilir-mi

Uzay İstasyonunda İlk Kez DNA Analizi Yapıldı

Uzay İstasyonunda İlk Kez DNA Analizi Yapıldı

Dünya’dan 320.000 metre yukarıda NASA ilk DNA analizini yapmayı başardı. UC San Francisco ‘dan araştırmacıların yardımıyla Uluslararası Uzay İstasyonu’ndan (ISS) gelen veriler analiz edilerek , işlemin başarılı olduğu onaylandı.

http://www.biyologlar.com/uzay-istasyonunda-ilk-kez-dna-analizi-yapildi

<b class=red>Ebola</b> Genetiği ve Evrimi Üzerinde Çalışıp Hastalığı Yok Etmeye Çalışan 5 Bilim İnsanını <b class=red>Ebola</b> Virüsü Öldürdü!

Ebola Genetiği ve Evrimi Üzerinde Çalışıp Hastalığı Yok Etmeye Çalışan 5 Bilim İnsanını Ebola Virüsü Öldürdü!

2014 ortalarından beri tüm Dünya'yı kasıp kavuran Ebola virüsü, Batı Afrika'da çalışan sağlık işçilerini (doktorları, hemşireleri, araştırmacıları, bilim insanlarını) öldürmeyi sürdürüyor.

http://www.biyologlar.com/ebola-genetigi-ve-evrimi-uzerinde-calisip-hastaligi-yok-etmeye-calisan-5-bilim-insanini-ebola-virusu-oldurdu

Endoplazmik Retikulum ve Virüsler Arasındaki Özel İlişki

Endoplazmik Retikulum ve Virüsler Arasındaki Özel İlişki

Virüsler doğadaki en küçük canlılardan biridir. Çok az sayıda DNA, protein veya RNA ile yapabildiklerine bakınca bu canlılara hayret etmemek elde değil.

http://www.biyologlar.com/endoplazmik-retikulum-ve-virusler-arasindaki-ozel-iliski

<b class=red>Ebola</b> Türlerinden Biri İçin Aşı Geliştirildi

Ebola Türlerinden Biri İçin Aşı Geliştirildi

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) araştırmacılarından Marie-Paule Kieny liderliğinde gerçekleştirilen çalışma sonucunda, 5 farklı Ebola virüsü türünden biri olan Zaire ebolavirüsü için %100 koruma sağlayan bir aşı elde edildi.

http://www.biyologlar.com/ebola-turlerinden-biri-icin-asi-gelistirildi

Virüslerin hastalıklarındaki rolleri

Virüslerin hastalıklarındaki rolleri

Virüslerin neden olduğu yaygın insan hastalıklarının örnekleri arasında, soğuk algınlığı, grip, su çiçeği ve uçuk yaraları gibi hastalıkların yanı sıra ebola virüs hastalığı, AIDS, tavuk vebası (kuş gribi) ve SARS gibi pek çok ciddi hastalıklar da bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/viruslerin-hastaliklarindaki-rolleri

TB İttifakı, DSÖ'ye, Tüberkülozu, Kritik BAKTERİ GRUBUNUN LİSTESİNE Ekleme Çağrısında Bulundu

TB İttifakı, DSÖ'ye, Tüberkülozu, Kritik BAKTERİ GRUBUNUN LİSTESİNE Ekleme Çağrısında Bulundu

TBC İttifakı ve daha geniş TBC topluluğu, Dünya Sağlık Örgütü'nün (DSÖ) araştırmaya ve geliştirmeye yönelik acil öncelikler olarak tanımlanan uyuşturucuya dirençli bakteriler listesindeki kritik gruba Mycobacterium tuberculosis eklemesi çağrısında bulundu.

http://www.biyologlar.com/tb-ittifaki-dsoye-tuberkulozu-kritik-bakteri-grubunun-listesine-ekleme-cagrisinda-bulundu

Virüsler Nasıl Çalışır?

Virüsler Nasıl Çalışır?

Soğuk ve zorlu kış günlerini geride bıraktınız ancak bu mevsim sizde etkilerini bırakmadan ayrılmadı.

http://www.biyologlar.com/virusler-nasil-calisir

Biyolojik silahlar ve (BIOLOGIC WEAPONS) Biyolojik ajanların etkileri

Biyolojik silahlar ve (BIOLOGIC WEAPONS) Biyolojik ajanların etkileri

Biyolojik silahlar diğer canlılar üzerinde zararlı etkiler yaratmak maksadıyla kullanılan bakteri, virüs, mikrobiyal toksinler, vb. ajanlardır.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-silahlar-ve-biologic-weapons-biyolojik-ajanlarin-etkileri

İnsan Menisinin 27 Farklı Virüsü Barındırabileceğini Biliyor Muydunuz?

İnsan Menisinin 27 Farklı Virüsü Barındırabileceğini Biliyor Muydunuz?

Yapılan araştırmalar sonucunda Bilim adamları, Zika virüsünün 6 ay boyunca menide hayatta kalabileceğini keşfettiler.

http://www.biyologlar.com/insan-menisinin-27-farkli-virusu-barindirabilecegini-biliyor-muydunuz

Dünya’daki En Ölümcül Virüsler

Dünya’daki En Ölümcül Virüsler

Türümüz yaklaşık 200.000 yıldır dünyada yaşıyor ama daha modern halimize evrimleşmeden çok önceleri başka bir canlılarla savaş halindeydik. İnsanlığın ezeli düşmanlarından biri olan virüslere karşı henüz tam kontrolü sağlayamadık ama geçtiğimiz yüzyılda çok önemli gelişmeler kaydettik.

http://www.biyologlar.com/dunyadaki-en-olumcul-virusler

Tek Bir Enzim İle <b class=red>Ebola</b> Virüsü Durduruldu

Tek Bir Enzim İle Ebola Virüsü Durduruldu

Korkulan Ebola virüsünün dağılmasını engellemek için yeni çalışma yapan araştırmacıların manipüle etmesi gereken yalnızca tek bir enzim.

http://www.biyologlar.com/tek-bir-enzim-ile-ebola-virusu-durduruldu

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0