Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 14 kayıt bulundu.

Evrim Kuramını Destekleyen Bir Yığın KANIT Var.

Doğal şeçilim yoluyla evrim, Darwin’in yaşamını adadığı çalışmanın belkemiğini oluşturan kavram, bir kuram. Yeryüzündeki canlılar arasındaki uyum, karmaşıklık ve çeşitliliğin kökenine ilişkin bir kuram. Bu anlamda, Albert Einstein’ın tanımladığı şekliyle görelilik de bir kuram. Kopernik’in 1543′te ortaya attığı, Güneş’in Dünya’nın değil, Dünya’nın Güneş etrafında döndüğü yolundaki görüş bir kuram. Kıtaların kayması bir kuram. Peki atom varlığı, yapısı ve dinamiğine ne ad veriliyor? Atom kuramı. Hatta elektrik dahi, elektron denilen, şimdiye dek hiç kimsenin görmediği yüklü taneciklere dayalı kuramsal bir yapı. Bu kuramların her biri, gözlem ve deney yoluyla, konunun uzmanlarınca gerçek olarak kabul edildikleri bir düzeyde doğrulanmış açıklamalar. Bilim insanlarının kuram derken kastettiği, kanıtlara uyan, açıklanabilir bir söylem. Ve bizler de genellikle bu açıklamaları kabul ediyoruz. TV’lerimizin fişini duvardaki küçük prizlere takıyor, bir yıllık zaman dilimini Dünya’nın yörüngesine göre ölçüyor ve diğer pek çok açıdan da yaşamımızı bu kuramların güvenilir gerçekliklerine dayalı olarak sürdürüyoruz. Bununla birlikte evri kuramı diğerlerinden biraz farklı. Bu, öylesine olağan dışı ve kapsamlı bir görüş ki, DESTEKLEYİCİ KANIT SAYISININ ÇOKLUĞUNA KARŞIN bazı insanlar onun KABUL EDİLEMEZ olduğunu düşünüyor. Ve türümüz Homo Sapiens’e uygulandığı haliyle daha da büyük bir tehdit gibi algılanabiliyor. İnsanların önceki dönemlerde yaşamış primatlardan geldiği düşüncesi pek çok köktenci Hıristiyan ve Ortodoks Yahudi’yi dehşete düşürüyor. Bu rahatsızlık, İslam’a göre yaradılış düşüncesini benimseyenlerde de paralellik gösteriyor. (Buraya DİKKAT!!!) > Bu arada, evrim konusunda ikna olmayanlar sadece KUTSAL KİTAPLARA BAĞLI OLANLARDAN OLUŞMUYOR. Örneğin ABD’de 2001 Şubatı’nda gerçekleştirilen ve 1000′in üzerinde telefon görüşmesinden derlenen bir Gallup araştırmasına göre, anketi yanıtlayan yetişkin Amerikalıların yaklaşık %45′,, bu biçimi almış olmamızda evrimin hiçbir rol olmadığı görüşünde. Ankete yanıt veren Amerikalıların yalnızca %37’si hem Tanrı’ya hem Darwin’e, yan, her şeyi başlatan tarnısal güç ve yaratıcı araç olarak da evrime yer açmakta sakınca görmüyor.-Parantez içinde yazılmış olana DİKKAT!!!-(Papalık’ın birden fazla yaptığı resmi açıklamaya göre bu görüş, Roma Katolik Klisesi İNANCINA AYKIRI DÜŞMÜYOR.) Ve Amerikalıların yalnızca %12’si Tanrı’nın herhangi bir müdahalesi olmaksızın insanların başka yaşam formlarından evrildiğine inanıyor. (……) Biraz atlayım! - Devam Neden bu kadar evrim karşıtı insan var? İnanç, YANITIN SADECE BİR BÖLÜMÜ OLABİLİR. Amerikan halkının, kutsal metinlere harfi harfine inanan geniş bir kesimi içerdiğine kuşku yok ama bu, %44 gibi yüksek bir oran oluşturmuyor Devlet okullarında evrimsel biyoloji öğretmenliğine engel olmak için uğraşanlar ve siyasi eylemciler de, diğer kesimi oluştuyor. Milyonlarca yetişkin Amerikalı arasında, kafası gerçekten karışmış ve bu konuda yeterince bilgi sahibi olmayanlar da diğer bir kesimi oluşuyor. Pek çok kişi evrimin anlatıldığı bir biyoloji dersi görmemiş ya da kuramın anlaşılır bir dille açıklandığı bir kitap okumamış. Kuşkusuz hepimizin Charles Darwin’den, varolma savaşı ve yaşamı sürdürme ile ilgili kuşkulu ve kasvetli bir kavramdan-ki buna bazen çok genel bir tanım olan “Darwinizm” etiketi yapıştırılıyor- haberi var. Ama bu konuda bilgi edinmiş çoğu insanın başlıca dayanak noktalarının, en iyi olasılıkla gelişigüzel kaynaklar olduğu görülüyor: kültürel etkileşim, TV’de yayınlanan ve bazı ayrıntılı araştırmalara dayanmayan doğa belgeselleri ve kulaktan dolma bilgiler. (Sayfayı çeviyoruz ve sayfanın en önemli söz başlık olarak sayfanın üstüne konuluyor:) Evrim ilginç olduğu kadar önemli bir kavram üstelik insanlığın geleceği, tıp bilimi ve dünyayı anlamamız açısından günümüzde her zamankinden ÇOK DAHA ÖNEMLİ bir yer tutuyor.(Burada büyük harfleri kendileri yazmışlar, ben değil) ( Sayfayı bir kez daha çeviyoruz ve araya yüzeyinde bir iskelet resmi bulunan bir ara sayfa giriyor. Altında da şu açıklama yeralıyor: ) Gün Işığında Çıkan Veriler- Meraklı bir gözlemci olan Darwin aynı zamanda deneysel araştırmacıydı. Çeşililiğin gizemini çözmek için evinin arkasında büyük bir kuş kafesi yapıp süs güvercileri yetiştirmeye başladı; bir dönem neredeyse 90 kuşu vardı. Tek bir yabani türden, yani kaya güvercinin(Columba livia) soyundan geldiklerini görebilecek benzerlikler arayarak farklı ırkların iskelet anatomisini karşılaştırdı. Etleri kemiklerinden ayırmak için hizmetkarının yardımıyla leşleri kaynatıyordu(şöyle diyordu): “Leşi sudan çıkardığımda, koku öylesine dayanılmaz oluyordu ki, içim dışına çıkıyordu.” Bu nedenle bu işi başkasına devretti. Darwin’in elyazısından anlaşıldığı üzere bu örnek cüce bir güvercin. (Sayfayı çevirdiğimizde -160. sayfadayız- şu düşündürücü sorular soruluyor: ) ERKEK MEMELİLERİN neden meme başı var? Neden bazı yılanların içinde gelişmemiş minicik bacaklar gizli? Neden uçamayan kınkanatlıların bazı türlerinde hiç açılmayan kanıtlar var? (Sayfa 162.-Sayfada bi güve ve bir orkide resmi var) Ortak Evrimleşme- Darwin’in Gözüyle Bakmak Böcekler tarafından tozlanmayı kontrol altına almak için olağanüstü bir uyum sürecinden geçen orkideler Darwin’de merak uyandırıyordu. Tuhaf değişimler geçirmiş çiçeklerinin bazı bölümlerinin, daha basit bitkilerin çiçek kısımlarına karşılık geldiğini gördü; bu, evrimsel değişime işaret ediyordu. Gözüne çarpan türlerden biri de, balözü hanesinin uzunluğu 28 cm. olan Madagaskar orkidesiydi. Hiç gitmediği Madagaskar’ın bir yerinde, bu orkidenin balözünü toplamaya uyum sağlamış 28 cm. uzunluğunda hortumu olan bir güve yaşıyor olabileceğini tahmin ediyordu. 40 yıl sonra iki böcekbilimci Madagaskar’da Xanthopan morganii praedicta türü güveyi ortaya çıkararak Darwin’in tahminini doğruladı. Bu tür karşılıklı gelişen uyum sağlamalara -güvenin çiçeğe, çiçeğin güveye- ortak evrimleşme deniyor. ( Köpekler- Sayfa 165: ) Evcil Seçilim Köpek yetiştiricilerinin önce kuşaklar boyunca boğalarla güreştirmek amacıyla, daha sonra da çirkin sevimliliği için şekillendirdiği buldog, kurt atalarından çok çok farklı. Darwin’in düşüncesine göre, evcil ırk yetiştirme bu tür değişim yaratabiliyorsa, doğal şeçilim milyonlarca yıl botyunca daha fazlasını yapabilirdi. Yabanıl türlerin, ortak atalarından tıpkı evcil çeşitlenmelerde olduğu igbi uzaklaştığını savundu. Arka bahçesindeki kuş kafesini kullanıp diğer yetiştiricilerden de bilgi alarak İngiliz şişingen güvercin, iskenderun ve rahibe gibi süs güvercinleri arasındaki farklılıkları inceledi. Ayrıca kesiler, atlar, domuzlar, tavşanlar, ördekler ve diğer sürü hayvanları üzerine çalıştı. Örnekleri hem ölü hem de diri olarak inceledi, ölçüp biçti. (Sayfa 168′de şu söz sayfanın başlığı olarak tekrarlanıyor. -büyük harfleri kendileri yazmışlar- : ) “Evrim kuramı öylesine OLAĞAN DIŞI ve KAPSAMLI bir yaşam görüşü ki, destekleyici kanıt bolluğuna rağmen bazı insanlar onu kabul edilemez buluyor.” ( Sayfada bir açıklama. -Orangutan iskeleti fotografının yanında, fotografa atfen – : ) Anatomik benzerlikler ortak kökeler olduğunu ortaya çıkarıyor. Orangutanın (sağda) kolları uzun ama çifte kemikli yapısı insandaki ön kol kemiği radyus ile dirsek kemiğini andırıyor. Orangutan eli bizimkine o kadar benziyor ki bir eldivenin içine sığabilir. (Şimdi bir-kaç sayfa atlayalım. Sayfa 178′deki şu başlığa bakalım: ) “Evrim kuramından kuşku duyanlar soruyor: Evrime fiilen tanık olabiliyor muyuz? Doğada gözlemlenebiliyor mu? Laboratuvarda ölçüm yapılabiliyor mu? Yanıt, evet.” (Altındaki yazınınbir kısmından alıntı: ) HIV’in AZT gibi antiviviral ilaçlara ne denli çabuk direnç kazandığını anlamak, çoklu ilaç kokteylleriyle tedaviyi geliştirme açısından çok önemliydi. Palumbi, “Bu yaklaşım 1996′dam beri HIV’le bağlantılı ölümleri bir kaç azalttı ve hastalığın hasta bedeninde gçirdiği EVRİMİ büyük oranda yavaşlattı” diyor. Böcekler ve zararlı otlar da böcek ve bitki ilaçlara karşı aynı yolla direnç kazanıyor. Biz insanlar onları zehirlemeye çalıştıkça, EVRİM, doğal seçilim yoluyla bir sivrisinek popülasyonunu ya da devedikenini o zehirden daha az etkilenenYENİ BİR CANLI TÜRÜNE dönüştürüyor. Bu nedenle farklı farklı zehirler icat edip duruyoruz. Boşuna bir çaba. Ekosistemlerde yarattığı şiddetli ve kalıcı etkileriyle DDT bile, keşfedildiği 1939 yılını izleyen on yıl içinde KENDİ KENDİNE dirençli karasinekler üretti. 1990′a gelindiğinde, 500′ü aşkın tür (114 sivrisinek türü de dahil) pestiklerden en az birine karşı direnç kazandı. Stephen Palumbi, bu istenmeyen sonuçlardan hareketle, karamsar bir ifadeyle, “insanlar dünyanın baskın evrimsel gücü olabilir” yorumunda bulunuyor. (Sayfa-182: ) Tıp Araştırmaları- Evrim ve İnsanlık Bakteri ve virüsler de evrim geçiriyor. Tüberküloza yol açan Mycobacterium tuberculosis bakterisi gibi bulaşıcı miktoplar ilaçlara çabucak uyum sağlayıp direnç kazanıyor. Bir hastanın röntgenini tutarken görülen Barry Kreiswirth’in (Şahısın resmi ve elinde tuttuğu röntgen filmi yan sayfada gösteriliyor) ilaçlara dirençli verem bakterisi üzerine çalışmalarının temelini evrim kuramı oluşuturuyor. Deney fareleri araştırmalarda kobay olarak kullanılıyor; çünkü bu hayvanlarla memeli atalarımızın ortak olamasının yanı sıra DNA’mızın büyük bir bölümü de aynı. Peter Kibisov adlı eski bir mahkum(üstte resmi veriliyor), Rusya’da cezaevinde geçirdiği günlerin iki kalıcı izini taşıyor: Bedenindeki dövmeler ve ilaçlara dirençli verem mikrobu. Onun hastalığına çare bulmaya yönelik araştırmalara klavuzluk eden şey de EVRİMİ TEMEL ALAN BİLİM. (Evrim konusu bitti ancak, 168. sayfaya geri dönelim ve şu açıklamaya DİKKAT!!! Edelim-Özellikle de bize “Darwinist” Yakıştırması yapanlar DİKKAT ETSİN LÜTFEN- : ) Sonuç olarak Darwin, evrim konusunda HAKLIYDI. Ancak HER KONUDA HAKLI DEĞİLDİ. Her şeye bir açıklama getirmeyi kendine dert edinen Darwin, uzun meslek yaşamında birçok kuram ortaya attı; bunlardan bazıları HATALI ve ALDATICIYDI. Bir tür içerisindeki değişimlere neyin yol açtığı konusunda YANILIYORDU. En önemlisi, pangenesis adını verdiği ve biyolog meslektaşları arasında fazla kabul görmemiş olmasına karşın el üsünde tuttuğu kalıtım kuramının TAMAMEN YANLIŞ OLDUĞU ANLAŞILDI. Neyse ki Darwin’in en ünlü başarılı kuramının doğruluğu, ortaya attığı bu EN KÖTÜ DÜŞÜNCESİNDEN BAĞIMSIZDI. Doğal seçilim yoluyla evrim, Darwin’in en parlak yönünü-yani bilimsel gözleme dikkatli düşüncesinin doruğunu- temsil ediyor. Yazı: David QUAMMEN NATİONAL GEOGRAPHİC Türkiye DERGİSİ-Kasım 2004 Sayısı 150-183. sayfalar arası alıntılar!

http://www.biyologlar.com/evrim-kuramini-destekleyen-bir-yigin-kanit-var-

DNA’nın titreşimsel davranışları..

Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. İnsan DNA’sı biyolojik bir İnternet ve bir çok bakımdan yapay olandan daha üstün. Son Rus bilimsel araştırmaları durugörü, önsezi, ani ve uzaktan terapi eylemleri, kendi kendini iyileştirme, olumlama teknikleri, kişilerin etrafındaki ışık/aura (yani maneviyatta ustalar) aklın iklim yapısı üzerindeki etkisi ve bir çok fenomeni daha doğrudan yada dolaylı olarak açıklıyor. Ayrıca, söz ve frekanslarla bir tek geni ÇIKARIP EKLEMEDEN DNA’yı etkiyen ve yeniden programlayan yepyeni bir çeşit ilaca dair kanıtlar var. DNA’mızın sadece 10% protein oluşturmak için kullanılıyor. Bu DNA kümesi batılı araştırmacıların ilgisini çekiyor, inceleniyor ve vasıflandırılıyor. Geriye kalan %90 “çöp DNA” olarak değerlendiriliyor. Rus araştırmacılar, bununla birlikte, doğanın aptal olmadığını düşünerekten %90 olan”çöp DNA” yı araştırmak için dilbilimci ve genetikcilerle bir araya geldiler. Sonuçları, bulguları ve vardıkları kanaat devrim niteliğinde! Bulgularına göre, DNA’mız sadece bedenimizin inşaasından değil veri saklama ve iletişimden de sorumlu. Rus dilbilimciler genetik kodun – özellikle görünürde ”yararsız” %90 - bütün insani dillerle aynı kodu izlediğini keşfettiler. Bu sonuca göre sözdizim kurallari (kelimelerin söz ve cümle oluşturmak için bir araya getirilişi), anlambilim ve gramerin temel kurallarını karşılaştırdılar. DNA’mızın alkalikleri düzenli bir grameri izliyor ve tıpkı dilimiz gibi kurallar dizisinin olduğunu keşfettiler. Bu nedenle insan dilleri tesadüfen ortaya çıkmadı ve özümüzde olan DNA’nın bir yansıması. Rus biyofizikci ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları DNA’nın titreşimsel davranışlarını da incelediler. Sonuç kısaca şöyle: ”Canlı kromozomlar tıpkı bir endojen (içsel) DNA lazer radyasyonu kullanan holografık bir bilgisayar gibi işliyor. Belirli ses frekans modellerini, DNA frekanslarını ve böylece genetik bilginin kendisini etkileyen lazer tarzı bir ışına, modüle etmeyi örnek olarak başardılar. DNA alkalin eşleri ve dilin temel yapısı (daha önceden açıklandığı gibi) aynı yapıya sahip, DNA şifresini çözmeye gerek yok. Sadece dilin kelime ve cümleleri kullanılabilir! Bu da, deneylerle kanıtlanmıştır! Canlı DNA maddeleri (canlı dokularda ki, laboratuar ortamında ya da yapay koşullardaki değil) dil ile modüle edilmiş lazer ışınları ve radyo dalgalarına her zaman tepki verirler tabi eğer doğru frekans (ses) kullanılır ise. Bu nihayet ve bilimsel olarak neden olumlamaların, hipnozların ve benzerlerinin insanlar ve bedenleri üzerinde bu kadar kuvvetli tesirleri olabildiğini açıklıyor. DNA’mızın dile tepki vermesi tamamen normal ve doğal. Batılı araştırmacılar bir tek geni DNA sarmallarından kesip başka yerlere eklerken Rus araştırmacılar hücresel metabolizmayı modüle edilmiş radyo ve ışın frekanslarıyla etkileyen ve böylece genetik bozuklukları onaran cihazlar yarattılar. Belli bir DNA’nın bilgi modellerini dahi ele geçirip ve başka bir tanesine aktardılar bu şekilde başka bir genom için hücreleri yeniden programladılar. Başarılı bir şekilde, örneğin, sadece DNA bilgi modelini aktararak kurbağa embriyolarını semender embriyolarına dönüştürdüler! Bu şekilde, DNA’dan bir tek geni kesip eklerken oluşan hiçbir yan etki ve uyuşmazlık olmadan tüm bilgi aktarılmıştır. Eski kesme prosedürü yerine sadece titreşim (ses frekansları) ve dil ekleyerek uygulanan bu prosedür inanılmaz, dünyayı değiştiren bir devrim ve sansasyonu gösteriyor Bu araştırma organizmaların oluşumunda, alkalik dizilişlerin biyokimyasal işlemlerinden, çok daha fazla etkiye sahip olan dalga genetiğinin muazzam gücüne dikkat çekiyor. Ezoterik ve manevi eğitim verenler uzun zamandır bedenimizin dil, kelime ve düşünceyle programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu şimdi bilimsel olarak kanıtlandı ve açıklandı. Frekans tabi ki doğru olmak zorunda. Ve bu herkes aynı derecede başarılı değil yada her zaman aynı kuvveyle yapamadığının nedeni. DNA’yla bilinçli bir iletişim kurabilmek için bireysel kişi içsel süreç ve gelişimi üzerinde çalışmak zorunda. Rus araştırmacılar bu faktörlere bağımlı olmayan ancak DAİMA, doğru frekansın kullanılması şartıyla, çalışabilecek bir yöntem üzerinde çalışıyorlar. Bir bireyin bilinci ne kadar gelişmiş ise, her hangi bir cihaz için gereksinim o kadar az ve kişi tek başına bu neticelere ulaşabilir. Bilim nihayet bu tarz fikirlere gülmeyi bırakacak ve sonuçları onaylayıp açıklayacak. Ve orada bitmiyor. Rus bilimadamları DNA’mızın bir boşluk içerisinde bozucu modeller oluşturabileceğini keşfettiler, böylece manyetize edilmiş solucan delikleri oluştarabilir. Solucan delikleri karadeliklerin çevresindeki Einstein-Rosen diye adlandırlan köprülerin mikroskobik karşılığı. Bunlar evrendeki mekan ve zamanın dışında bilginin aktarılabildiği tamamen farklı alanların arasındaki tünel bağlantılar. DNA bu bilgi bitlerini kendine çekiyor ve bilincimize iletiyor. Bu hiper komünikasyon işlemleri (telepati, kanalize olma) en etkili gevşeme durumunda oluyor. Stres, kaygı yada hiperaktif bir zihin, hiper komünikasyonu engelliyor yada bilginin tamamen bozulmuş ve yararsız olmasını sağlıyor. Doğada hiper komünikasyon milyonlarca senedir başarılı bir şekilde uygulandı. Böceklerin organize hayat akışları bunu çarpıcı bir biçimde kanıtlıyor. Modern insan bunu sadece çok daha sübtil bir seviyede “önsezi” olarak biliyor. Ama bizde, ondan yeniden bütünüyle faydalanabiliriz. Doğadan bir örnekle, bir kraliçe arı kolonisinden uzak düştüğü zaman, geride kalan işçi arılar planlarına göre gayretli bir şekilde yapımlarına devam ediyorlar. Oysa, eğer kraliçe arı öldürülürse kolonideki bütün işler duruyor. Hiç bir arı ne yapacağını bilemiyor. Anlaşılan, kraliçe arı ”yapım planlarını” uzaktayken dahi toplumundakilere grup bilinci aracılığıyla aktarıyor. Hayatta olduğu sürece istediği kadar uzakta olsun. İnsanlarda, hiper komünikasyonla kişi aniden bilgi tabanı dışındaki bir bilgiye erişim sağladığında karşılaşılıyor. Bu hiper komünikasyon o zaman ilham yada önsezi olarak deneyimleniyor (trance challenging de aynı şekilde). Örneğin İtalyan besteci Giuseppe Tartini rüyasında bir gece bir şeytanın başucunda oturduğunu ve keman caldığını gördü. Ertesi sabah Tartini parçayı hafızasından oldugu gibi yazabildi. Ona the Devil’s Trill Sonata (Şeytan Sonatı) adını verdi. 42 yaşında bir erkek hemşire senelerce rüyasında bir çeşit bilgi CD-ROM’una bağlı olduğunu gördü. Düşünülebilen bütün alanlardan doğrulanabilir bilgiler ona aktarıldı ve sabah hatırlayabildi. O kadar yoğun bir bilgi akışı vardı ki sanki bütün bir ansiklopedi o gece aktarılmıştı. Bilgilerin çoğu onun kişisel bilgi tabanı dışındaydı ve hakkında hiç bir bilgisi olmadığı teknik detaylara kadar uzanıyordu. Hiper komünikasyon oluştuğunda, kişi DNA da, insanda olduğu gibi mucizevi fenomen gözlemleyebilir. Rus bilimciler DNA örneklerini lazer ışığıyla ışınladılar. Ekranda tipik bir dalga modeli oluştu. DNA örneğini kaldırdıklarında dalga modeli kaybolmadı ve kalmaya devam etti. Bir çok kontrollü deney şekilin kaldırılmış örnekten gelmeye devam ettiğini gösterdiler, anlaşılan enerji alanı kendiliğinden geride kalmaya devam ediyordu. Bu etkiyi şimdi fantom DNA etkisi deniyor. Zaman ve mekan dışında enerjinin DNA kaldırıldıktan sonra aktive edilmiş solucan deliklerinden akmaya devam ettiği tahmin ediliyor. İnsan hiper komünikasyonundaki en çok karşılaşılan yan etkiler ilgili kişinin çevresindeki açıklanamayan elektromanyetik alanlar. CD çalar gibi elektrikli aletlerin etkilenip saatlerce çalışmadığı olabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça yok olmasıyla beraber aletler tekrar normal çalışmaya başlıyor. Bir çok şifacı ve fizikçi bu alanı çalışmalarından dolayı biliyorlar: ortam ve enerji ne kadar iyi olursa, o anda çalışmayı durmasıyla beraber kayıt cihazları için daha zor olabiliyor. Çoğu zaman ertesi sabah herşey normale dönmüş oluyor. Bunu okumak çoğu kişiyi rahatlatıcı olabilir, çünki bu onların teknik olarak beceriksiz olmaları anlamına gelmediği, onların hiper komünikasyonda iyi olmaları anlamına geliyor. Grazyna Gosar ve Franz Bludorf Vernetzte Intelligenz kitaplarında kesin ve açık bir şekilde bu bağlantıları açıklıyorlar. Yazarlar ayrıca erken dönemlerde insanlığın tıpkı hayvanlar gibi, çok güçlü bir şekilde grup bilincine bağlı olduğu ve bundan dolayı grup olarak hareket ettiğini, varsayan kaynaklardan alıntı yapıyorlar. Oysa bireyselliği geliştirmek ve deneyimlemek için biz insanların hiper komünikasyonu neredeyse tamamen unutmak zorundaydık Şimdi biriysel bilincimizde oldukça stabil iken, zorlanmadan yada bu bilgiyle ile ilgili ne yapacağımıza dair uzaktan kontrol edilmeden DNA’mızla bütün bilgiye erişim sağlayabileceğimiz yeni bir grup bilinci şekli oluşturabiliriz. Şuan biliyoruz ki interneti kullanınca, DNA’mız doğru bilgiyle ağı besler, ağdan veri alabilir, ve ağdaki diğer katılımcılarla bağ kurabilir. Uzaktan terapi, telepati yada “uzaktan hissedebilme” bu şekilde açıklanabilir. Kimi hayvanlar sahiplerinin eve dönmeyi düşündüklerini uzaktan bilebiliyorlar. Bu henüz grup bilinci ve hiper komünikasyonla kavramlarıyla yorumlanabilir ve açıklanabilir. Belirgin bir bireysellik olmadan hiçbir kolektif bilinç anlamlı bir biçimde kullanılamaz, yoksa kolay manipüle edilebilir bir sürü içgüdüsüne geri dönüyor olurduk. Yeni milenyumdaki hiper komünikasyon tamamen farklı bir anlama geliyor. Araştırmacılar bireyselleşmiş insanlar tekrar grup bilincini yeniden elde ederse, yaratmak değiştirmek ve şekillendirmek için ilahi bir gücünün olacağını düşünüyor. VE insanlık kitlesel bir şekilde yeni bir grup bilincine doğru ilerliyor. Sistem herkesi bir araya topladığından ve kişilerin buna uyum sağlamasını beklemesinden dolayı çocukların yüzde ellisi okula gitmeye başladıkları andan itibaren bir sorun olacaklar. Bugünün çocuklarının bireysellikleri o kadar güçlü ki uyum sağlamakta direnecekler ve her şekilde kişisel özelliklerinden vazgeçmekte direnecekler. Aynı zamanda her geçen gün durugörülü doğan çocukların sayısı artıyor. Bu çocuklarda bir şeyler bu yeni grup bilincine doğru çabalıyor ve daha fazla bastırılamıyor. Bir kural olarak, örneğin hava sadece bir birey tarafından etki altına alınamaz. Ama grup bilinci tarafından etkilenebilir (kimi yerli kavimlere göre bu yeni bir şey değil. Hava Dünya rezonans frekansları (Schumann frekansları) tarafından güçlü bir şekilde etkileniyor. Aynı frekanslar bizim beyinlerimiz tarafından da oluşturuluyor, yada birçok kişi düşüncelerini senkronize ettikleri zaman yada bireyler (maneviyatta ilerlemişler, örnek olarak) düşüncelerini lazer benzeri bir biçimde odaklandırdıklarında, bu durumda hava üzerinde etkili olabilmeleri şaşılacak bir şey değil. Grup bilinci oluşturan günümüzün bir uygarlığının çevresel sorunu yada enerji yetersizliği olmaz, çünkü eğer birleşik bir medeniyet olarak bu tarz zihinsel güçleri kullanacak olsalar kendi gezegeninin enerjilerini doğal olarak kontrollerinde olurdu. Çok sayıda insan iyi bir niyet için örneğin barış üzerinde tefekkür etmek gibi, bir araya geldiklerinde - aynı zamanda şiddet potansiyeli de yok olur. Anlaşılan, DNA normal beden ısısında çalışabilen organik bir süperiletken olduğu gibi aynı zamanda görev yapabilmesi için 200 ve 140 arası A C gibi aşırı derecede düşük ısılar gerektiren yapay süperiletkenlerle de çalışıyor. Buna ek olarak, bütün süperiletkenler ışık ve böylece bilgi saklayabiliyorlar. Bu ayrıca DNA’nin nasıl bilgiyi saklayabildiğini açıklıyor. DNA ve solucan deliklerine ilişkilendirilen başka bir fenomen daha var. Normalde, bu aşırı küçük solucan delikleri son derece dengesiz ve sadece saniyenin çok kısa bir süresi var oluyorlar. Sağlam solucan delikleri belirli şartlar altında kendilerini organize edebiliyor, örneğin yerçekimini elektriğe dönüştürebilecek kendine özgü boşluk alanları yaratıyor. Boşluk alanları kendiliğinden ışık yayan iyonize edilmiş ve önemli miktarda enerji içeren gaz toplarıdır. Rusyada sıklıkla bu tarz ışıyan topların görüldüğü bölgeler var. Bunu takip eden karışıklıktan dolayı Ruslar büyük çaplı araştırma programları başlattılar ve nihayetinde kimi yukarıda belirtilen keşiflere neden oldu. Çok kişi boşluk alanlarını gökyüzündeki parlak balonlar olarak biliyor. Dikkatli kişi onlara hayretle bakarak kendine onların ne olabileceğini sorar. “Hey yukarida ki. Eğer bir UFO isen, üçgen şeklinde uç” diye düşünmüştüm bir keresinde. Ve aniden, ışık topları üçgen şeklinde hareket ettiler. Yada bir buz hokeyi topu gibi gökyüzünde boyunca atıştılar, sıfırdan başlayarak sessizce yüksek hızlara çıkarak. Bakakalarak bende, birçokları gibi onların UFO olabileceğini düşünmüştüm. Beni memnun etmek için üçgen şeklinde uçmalarından dolayı, dostane birileriydi anlaşılan. Ruslar boşluk alanlarının çoğunlukla görüldüğü bölgelerde kimi zaman ışık topu gibi yerden yukarıya gökyüzüne doğru uçtuklarını keşfettiler. O zamandan sonra boşluk alanlarının, beynimiz tarafından da oluşturulan, düşük dalga frekansları yaydıkları keşfedildi ve bu dalgaların benzerliğinden dolayı bizim düşüncelerimize tepki verebiliyorlar. Heyecan verici olsada yerdeki bir tanesiyle karşılaşmak çok iyi bir fikir olmayabilir çünkü bu ışık topları muazzam bir enerji içerebilirler ve bizim genlerimizi mutasyona uğratma kapasitesine sahipler. Bir çok ruhani eğitmen derin meditasyon yada enerji çalışması esnasında bu tarz, kesinlekle hoş duygulara neden olan ve hiç zarara neden olmayan, görünebilir ışık topları yada sütunları oluşturabiliyorlar. Anlaşılan bu boşluk alanının içsel düzenine, kalitesi ve orijine de bağlı. Örnek olarak genç ‘Englishman Ananda’ gibi kimi ruhani eğitmenlerde ilk başta hiçbir şey görünmüyor ama o oturup konuşuyorken yada hiper komünikasyonla meditasyon yapıyorken fotoğraf çekmeye çalıştığınızda sadece sandalye üzerinde bir beyaz bulutun resmi çıkıyor. Kimi, Dünya şifa projelerinde olduğu gibi, bunun gibi ışık etkileri fotoğraflarda da görülebiliyor. Basitçe söylemek gerekirse, bu fenomen solucan deliklerinin daha sağlam şekillerinden olan yerçekimi ve anti yerçekimi kuvveleriyle ve bizim zaman ve mekan strüktürümüz dışındaki enerjilerin hiper komünikasyon görüntüleriyle ilgili. Bu hiper komünikasyon ve görünür boşluk alanlarını deneyimleyen önceki jenerasyondakiler onlardan önce bir meleğin belirdiğine inanıyorlardı, ve biz hangi bilinc şekillerine hiper komünikasyon kullanarak erişim sağlayabileceğimizden emin olamayız. Varlığına dair bilimsel bir kanıtları olmadığı için, bu tarz deneyimler yaşayan kişiler halüsinasyondan mağdur DEĞİLLER. Hakikatımızı algılamada büyük bir adım daha attık. Resmi bilim dünyadaki yerçekimi anomalilerinin boşluk alanlarının oluşumunda katkıda bulunduğunu biliyor. Roma’nın güneyinde, Rocca di Papa’da yerçekim anomalilerine rastlandı. Bütün bilgi ‘Vernetzte Intelligenz’ Grazyna Fosar ve Franz Bludorf tarafından yazılan kitaptan, ISBN 3930243237 Barbael tarafından özetlenmiş ve yorumlanmış. Kitap maalesef şuan sadece almanca olarak var. Yazarlara buradan ulaşabilirsiniz: Kontext - Forum for Border Science www.fosar-bludorf.com Çeviren : Hülya Altınkaya Makalenin tamamı İngilizce olarak Kontext websitesinde görüntülenebilir. www.fosar-bludorf.com/index_eng.htm www.okyanusum.com

http://www.biyologlar.com/dnanin-titresimsel-davranislari-

Aslında Hepimiz Mutantız

Aslında Hepimiz Mutantız

X-Men; hayalî mutantlar olarak; insanüstü güçlerle doğan ve genelde ergenlik döneminde ortaya çıkan özelliklere sahip hayali kahramanlardır. Bu tür insanüstü bilim kurgusal mutantlarla karşılaşamayız belki fakat hepimizin aslında zaten birer mutant olduğunu söylememiz gerekiyor. İşin ilginci ise biz insanoğlunun evriminde başrol oyuncusu olan mutasyonların ebeveynlerimizden geliyor olması. Yani ebeveynler çocuklarına sadece genleri değil mutasyonlarını da miras bırakıyorlar. Burada üzerinde durulması gereken nokta ise ebeveynlerimizden bizlere ne kadar mutasyon geçtiğidir. Ebeveynlerimizden bizlere geçen mutasyon sayılarını basit bir hesaplamayla bulabiliriz. İnsan genomunda 6.4×109 baz çifti bulunmaktadır. Yapılan çalışmalarda zigotun, yaklaşık 108 baz çiftinde 1 mutasyon oranıyla oluştuğu tespit edilmiştir. Bu da bir zigotun ebeveynlerinden 64 mutasyonluk fark ile dünyaya geldiği anlamına gelmektedir. Gelecek nesillere geçen bu mutasyonlar, ebeveynlerimizin vücut hücrelerinde değil üreme hücrelerinde meydana gelmektedir. Dolayısıyla üreme hücrelerinde meydana gelen bu mutasyonların etkileri ebeveynleri değil sonraki nesilleri etkilemektedir.Bir insanın ömrü boyunca vücudunda meydana gelecek mutasyonların sayısı ise binlerle hatta on binlerle ifade edilebilir. “Gündelik yaşantımızda” kullandığımız genom vücut hücrelerimizdeki genomdur. Bu yüzden daha fazla kullandığımız genom daha çok değişime uğramaktadır. Fakat vücut hücrelerimizin genomlarında meydana gelen değişimler gelecek nesillere aktarılamamaktadır. Örneğin, kanser vücut hücrelerimizde meydana gelen mutasyonlar sonucunda oluşur ve sadece kanseri barındıran organizmanın hayatta kalıp kalmayacağını etkiler.Öte yandan yapılan analizler, mutasyonların büyük bir kısmının (%70 – 90 oranında) nötr olduğunu göstermektedir. Zararlı olan mutasyonların büyük bir kısmı ise DNA tamir ve koruma mekanizmaları sayesinde onarılabilir. Buna rağmen genomumuzda meydana gelen mutasyonların sayısı inanılmaz boyutlara ulaşmıştır.  Burada başka canlılarla da bu sayıları kıyaslamak doğru olacaktır. Örneğin, virüslerin aşırı hızlı evrim geçirdiğini duymuşsunuzdur. Bunun sebebi; günde 10.000 defa bölünebilen virüste bir günde 10-100 milyon mutasyon meydana gelmesidir. Genomu virüslere kıyasla daha karmaşık olan ökaryotik canlılarda ise bu sayının çok daha fazla olacağını düşünebilirsiniz. Fakat ökaryotik canlılarda bu oranlar daha düşüktür çünkü canlı karmaşıklaştıkça, DNA tamir ve koruma mekanizmalarının giderek karmaşıklaşması ve güçlenmesi mutasyon oranlarını da azaltmaktadır.DNA’mızda ebeveynlerimizden gelen 64 yeni mutasyon bulunduğunu söyledik. Farklı bir açıdan bakarsak DNA’mızın her 100 milyon harf çiftindeki bir mutasyon bize ebeveynlerimizden gelmektedir. Bu beş düzine mutasyon; herhangi bir kişinin ebeveynleriyle karşılaştırıldığında, bu kişide görünüş veya davranışlardaki önemli farklılıkların kaynağı olabilir. Bu sürecin nesiller boyu devam ettiğini düşünürsek aslında hepimizin birer mutant olduğunu söylemek çokta yanlış olmaz. Ki mutasyonların evrimin itici gücü olduğunu burada belirtmek gerekmektedir. 64 mutasyon ebeveynlerimizden gelen mutasyon sayısı bakımından çok gibi gelebilir, fakat bu rakam beklenenden daha azdır. Daha önce, ebeveynlerin çocuklarına ortalama 100 ile 200 mutasyonluk bir katkı sağladığı tahmin edilmekteydi. Beklenenden daha az sayıda mutasyon olması da, insanın evriminin düşünülenden daha yavaş olduğu anlamına gelir.Ebeveynlerle, ebeveynlerden gelen mutasyonların sayısı arasında ise bir ilişki bulunmamaktadır. İki aile üzerinde yapılan bir çalışmada; bir ailede, çocuğun genlerindeki babadan gelen mutasyonların oranı %92 iken buna karşın diğer ailede mutasyonlar %64 oranında anneden gelmiştir. Bu ise bir hayli sürpriz çünkü spermin oluşma sürecinde yumurtadan daha fazla DNA kopyalandığı için çocuklara mutasyonların anneye oranla babadan daha fazla geleceği düşünülmekteydi.Biyolojik sistemler genellikle birçok faktörün etkisinde olduğundan, mutasyon oranlarının kesin olarak tahmin edilmesi şu andaki tekniklerle çok mümkün değil. Bu yüzdende, mutasyon oranları aynı türün genomları arasında farklılık gösterebilir. Mutasyon evrimin temel güçlerden biridir ve mutasyonlar üzerine yapılan çalışmalar da çok önemli olmaya devam edecek.Referanslar ve İleri Okuma•Drake, J. W., et al. Rates of spontaneous mutation. Genetics 148, 1667–1686 (1998)•Eyre-Walker, A., & Keightley, P. D. The distribution of fitness effects of new mutations. Nature Reviews Genetics 8, 610–618 (2007)•Haag-Liautard, C., et al. Direct estimation of per nucleotide and genomic deleterious mutation rates in Drosophila. Nature 445, 82–85 (2007)•Loewe, L., & Charlesworth, B. Inferring the distribution of mutational effects on fitness in Drosophila. Biology Letters 2, 426–430 (2006)•Lynch, M., et al. Perspective: Spontaneous deleterious mutation. Evolution 53, 645–663 (1999)Saylam, Ghttp://www.biyogaraj.com/genetik/aslinda-hepimiz-mutantiz.html

http://www.biyologlar.com/aslinda-hepimiz-mutantiz

Kontak Anahtarı Genlerimiz

Kontak Anahtarı Genlerimiz

Yaşamımız döllenen tek bir yumurta hücresiyle başlar ve döllenmeden sonra her gün hücre sayımız logaritmik olarak artar. İlk gün 2, ikinci gün 4, üçüncü gün 8… Yetişkinlik dönemimize geldiğimizde ise başlarda 2, 4, 8… olan hücre sayımız 100 trilyona ulaşır.Vücudumuzdaki trilyonlarca hücrenin planlı ve sistemli çalışmasını sağlayan, her hücremizde bulunan DNA’mızdaki genlerimizdir. 6 milyar harf (A, T, G ve C) tarafından oluşturulan bir insan DNA’sında yaklaşık 23.000 gen bulunur.Peki trilyonlarca hücreyi yönetebilen genlerimiz yaşamımızın başlangıcında nasıl bir role sahiptir?Yaşamımız, sperm ile yumurtanın çekirdeklerinin birleştiği döllenme olayıyla başlar. Döllenme olayından sonra oluşan tek hücreli zigotta bulunan hiçbir gen aktif değildir. Zigot hücresi annenin daha önceden zigota döllenmemiş yumurta aracılığıyla verdiği proteinler ve haberci RNAlar (mRNA) aracılığıyla yine annenin genomunun kontrolünde mitoz bölünme geçirerek bölünmeye başlar ve bu safhadan sonra zigot, embriyo hâlini alır. Embriyo hücreleri de bölünerek gün geçtikçe sayılarını logaritmik olarak artırırlar.Zigot hücresinde hiçbir gen aktif olmadığına göre, bütün genler ne zaman ve nasıl aktifleşir?Genlerin Aktifleşmesinde Kontak Anahtar Etkisiİnsanlarda embriyonik gen aktivasyonu (EGA), insan embriyosunun 4 – 8 hücreli olduğu dönemde başlar. Genlerin aktifleşmesi ise adım adım gerçekleşir. Öncelikle DNA’mızda bulunan 23.000 genden sadece 32 tanesi döllenmeden iki gün sonra embriyo gelişimini başlatmak için aktif hâle geçer. Üçüncü gün ise aktif hâle geçen genlerin sayısı 129’a ulaşır. Bu genleri; arabalarımızı çalıştırmak için kullandığımız kontak anahtarlara benzetebiliriz. Bu kontak anahtarı genler, zaman geçtikçe yeni genleri aktifleştirir ve bu yeni aktifleşen genler de diğer genlerimizi aktifleştirir.Hurda DNA ve 7 GenDNA’mızda protein kodlayan gen bölgeleri dışında yakın zamana kadar işlevsiz olduğu düşünülen ve DNA’mızın %97’sini oluşturan “Hurda DNA” (Junk DNA) olarak adlandırılan bölümler vardır. Fakat son yıllarda yapılan çalışmalarda “Hurda DNA”nın genlerimizi aktifleştirme, regüle etme gibi roller üstlendikleri ortaya çıkarılmıştır.Kontak anahtarlara benzettiğimiz genlerden de 7 tanesi (ARGFX, CPHX1, CPHX2, DPRX, DUXA, DUXB ve LEUTX genleri) Hurda DNA ile etkileşerek, embriyonik gelişim sürecini başlatır. İşin ilginç tarafı, bu 7 gen embriyonik gelişim sürecinden sonra kullanımdan kalkıyor dolayısıyla da söz konusu genler insanlarda gelişim süreci bittiğinde tanımlanamıyor.Ayrıca bu genler, 1983 yılında keşfedilen ve embriyonik gelişim için çok önemli rol oynayan bir gen ailesi olan “homeobox” gen ailesine mensupturlar. Homeobox gen ailesi (HOX), vücudun ön – arka düzlemindeki organ ve yapıların dizilimini regüle eder ve hangi organın nerede olacağına karar verir.SonuçDöllenmiş yumurta hücremizde (zigot) hiçbir gen aktif değildir. Genler aktifleşmeye, embriyonun 4 – 8 hücreli olduğu dönemde yani döllenmeden sonra 2. ve 3. günde başlarlar. 2. gün 32, 3. gün 129 gen aktifleşir. Bu genleri, genetik aktivasyonu başlattığı için kontak anahtarlara benzetebiliriz. Bu kontak anahtar genlerden Homeobox gen ailesine mensup 7 tanesi (ARGFX, CPHX1, CPHX2, DPRX, DUXA, DUXB ve LEUTX genleri), Hurda DNA ile etkileşerek embriyonik gelişim sürecini başlatır.Kontak anahtar benzetmesi yaptığımız genlerin kullanılmasıyla yetişkin hücreler yeniden programlanarak; gelişen bir embriyonun erken safhalarında var olan, canlıyı oluşturan özelleşmiş tüm hücre tiplerine dönüşebilme yeteneğindeki henüz farklılaşmamış hücrelere (pluripotent) dönüştürülebilirler. Bu teknik de birçok hastalığın özelliklede kısırlığın tedavisinde kullanılabilir.Referanslar ve İleri Okuma    Virpi Töhönen, Shintaro Katayama, Liselotte Vesterlund, Eeva-Mari Jouhilahti, Mona Sheikhi, Elo Madissoon, Giuditta Filippini-Cattaneo, Marisa Jaconi, Anna Johnsson, Thomas R. Bürglin, Sten Linnarsson, Outi Hovatta and Juha Kere. Novel PRD-like homeodomain transcription factors and retrotransposon elements in early human development. Nature Communications, Eylül 2015    Genetics Home Reference, What are the homeobox genes?, http://ghr.nlm.nih.gov/geneFamily/homeobox    Palazzo AF, Gregory TR (2014) The Case for Junk DNA. PLoS Genet 10(5): e1004351. doi:10.1371/journal.pgen.1004351    Holland PW, Booth HA, Bruford EA. Classification and nomenclature of all human homeobox genes. BMC Biol. 2007 Oct 26;5:47.    Latham, K. E, & Schultz, R. M. (2001) Embryonic genome activation. Frontiers in Bioscience 6, D748-D759.Saylam, G. http://www.biyogaraj.com/genetik/kontak-anahtari-genlerimiz.html

http://www.biyologlar.com/kontak-anahtari-genlerimiz

İnsan kök hücre DNA’sı ilk kez programlandı

İnsan kök hücre DNA’sı ilk kez programlandı

DNA’mız genetik bilgimizin tamamını içinde saklıyor ve epigenetik değişimlerde aç-kapa mekanizmaları çalışıyor. Örneğin DNA nükleotitlerinin üzerine küçük metil moleküllerinin bağlanmasıyla genlerin protein sentezi mekanizmaları düzenleniyor; ki bu da normal gelişim ve sağlıklı yaşam için olmazsa olmazdır. Belli genlerin metilasyonu sağlık için potansiyel tehdit olmakla birlikte, çevresel etmenlerden de çok yakından etkilenmektedir. Ne var ki, metilasyon gibi tüm bu epigenetik bilgiler ve etkiler, kök hücrelerdeki bilginin gelecek nesile sağlıklı aktarımını sağlamak üzere silinmiştir. Epigenetik bilgi ve işlem genlerimizi düzenlemede etkili, ancak herhangi bir anormal metilasyon aktivitesi bir sonraki jenerasyonda gelişim bozuklukluklarına sebep olurken, nesiller geçtikçe de zararlar birikmeye başlıyor. Bu sebeple her yeni yavruda kök hücreler embriyo düzeyinde sıfırlanarak epigenetik bilgiler temizleniyor.Yumurta sperm tarafından döllendiğinde hücre kümesi olan blastosit’e dönüşecek şekilde bölünmeye başlar. Blastosit’in içerisinde bazı hücreler ana yapılarına dönerek kök hücrelere dönüşür. Kök hücreler de vücudun tüm hücrelerine dönüşebilecek, en temel hücreler olarak varlığını sürdürürler.Bu kök hücrelerin içinden sperm ve yumurta (seks hücreleri)’ne dönüşecek olan, primordiyal kök hücreleri üzerinde epigenetik bilgi, embriyonun ilk iki haftalık sürecinden dokuz haftalık olana kadar ki zaman içerisinde yeniden programlandı. Mevcut çalışmada, epigenom programını düzenleyen ve koruyan enzimlerin engellenmesi ile DNA’nın metilasyon paternlerinin durdurulması işlemi gerçekleştirildi.Araştırmadaki bulgulara göre, DNA’mızın yüzde 5’i yeniden programlamaya uygun değil. Sinir hücrelerinde bu ‘kaçak’ bölgelerin bazılarının aktif olduğu, ve gelişimde çok etkili roller aldığı biliniyor.Bunun tersine, veri analizleri şizofreni, metabolik rahatsızlıklar veya obezite gibi hastalıkların da bu DNA parçalarından temellenebileceğini ortaya koyuyor.Araştırma ile elde edilen bulgular genom’umuzun içinde saklı olan potansiyel epigenetik etkisi olan bölgeler hakkında ciddi bilgiler sağlıyor. Farelerde aynı olan bu etken bölgeler de yakın gelecekte daha detaylı araştırmaların önünü açacak gibi görünüyor.Bakteri ve bitki DNA’larından vücudumuza giren parçaları, DNA’mızın yaklaşık yarısını oluşturan ‘kara madde’ler gibi etkileri bilinmeyen retroelementlerin yeniden programlanmasını da sağlayabilir. Bu parçalar, evrimi yürütüyor ve çok faydalı olabiliyor. Öte yandan bazı retroelementler DNA’mızın üzerinde genlerin olduğu kısımlara eklemlenerek olağan gen ekspresyonu süreçlerini bozarak, zararlı etkiler üretebiliyor. Bu sebeple vücudumuz da epigenetik bir etkisi olan metilasyon mekanizmalarını geliştirmiştir.Metilasyon potansiyel olarak zararlı olan retroelementleri kontrol etmekte çok etkili bir mekanizma. Metilasyon kök hücrelerde kalktığı zaman savunmamızın ilk hattını da kaybetmiş oluyoruz.Aslında bu araştırma ile evrimsel tarihimizin yakın zamanlarında genom’umuzun içine giren retroelementlerin gözden kaçmış olanları tespit edildi ve metilasyon paternleri korundu. Buradan yapılan çıkarımlara göre,  retroelementler vücudumuzun savunma mekanizması içerisinde epigenetik etkiler ile evrimsel zararların önüne geçiyor.Referans : Walfred W.C. Tang, Sabine Dietmann, Naoko Irie, Harry G. Leitch, Vasileios I. Floros, Charles R. Bradshaw, Jamie A. Hackett, Patrick F. Chinnery, M. Azim Surani. A Unique Gene Regulatory Network Resets the Human Germline Epigenome for Development. Cell, 2015; 161 (6): 1453 DOI: 10.1016/j.cell.2015.04.053Baran Bozdağ BilimFili.com "İnsan kök hücre DNA’sı ilk kez programlandı" https://bilimfili.com/insan-kok-hucre-dnasi-ilk-kez-programlandi/

http://www.biyologlar.com/insan-kok-hucre-dnasi-ilk-kez-programlandi

Dünyadaki Tek İnsan Türü Olmamızın Nedeni

Dünyadaki Tek İnsan Türü Olmamızın Nedeni

İki milyon yıl önce Afrika’da birçok insansı türü bulunmaktaydı. Bazıları birbirine çok benzerken, bazılarının arasında belirgin farklılıklar vardı.Eylül 2015’te listeye başka bir insan türü daha eklendi: Güney Afrika’da bir mağarada bulunan yüzlerce kemiğin artık Homo naledi olarak bildiğimiz bir türe ait olduğu düşünülüyor. Daha pek çok nesli tükenmiş insan türü keşfedilmeyi bekliyor olabilir.Bizim kendi türümüz (Homo sapiens sapiens) ise yaklaşık 200.000 yıl önce, başka hominid türlerinin de hüküm sürdüğü bir zamanda, ortaya çıktı. Fakat bugün sadece biz varız. Bütün yakın akrabalarımız yok olurken biz nasıl hayatta kalmayı başardık? İlk olarak, bazı canlıların neslinin tükenmesinin evrimsel sürecin olağan bir parçası olduğunu unutmamamız lazım. Bu durumda bazı insansı türlerin (hominini) yok olması şaşırtıcı bir durum değildir. Bununla beraber dünyanın sadece bir insan türünü ağırlayabilecek durumda olup olmadığı tartışmaya açıktır. Şu anda, yaşayan en yakın akrabalarımız olan büyük maymunların altı türü bulunmaktadır: şempanzeler, cüce şempanzeler (bonobo), iki goril ve iki orangutan türü.Bazı atalarımızın diğerlerine göre neden daha başarılı olduğuna dair bazı ipuçları görmekteyiz.Birkaç milyon yıl önce, birçok insansı tür bir arada yaşarken, çoğunlukla bitkisel yiyeceklere besleniyorlardı. New York Stony Brook Universitesi’nden (ABD) John Shea bu türler hakkında “sistematik olarak büyük hayvanları avladıklarına dair bir kanıt yok,” diyor.Fakat koşullar değiştikçe ve bu insansı türler ormanlardan ve ağaçlık alanlardan daha kuru ve açık savan bölgelere doğru yer değiştirdikçe daha da etçil oldular. Fakat bir problem vardı: Açık ve kuru alanlar olan savanlarda yemek için daha az bitki bulunuyordu. Doğal olarak bu, hem bitkilerle beslenen hayvanlar hem de bu hayvanları avlayan insansılar için daha az yemek demekti. Yemek bulma yarışı bazı türlerin yok olmasına neden olacaktı. Shea bu konuda “insan evrimi, bazı türlerin daha da etçil olmasına neden olurken, aynı zamanda süreç içinde daha az insan türü görmekteyiz,” diye vurguluyor.Yeme düzenindeki bu değişiklik birçok türün yok olmasına neden olsa da, dünyada sadece tek bir tür bırakmaya yetecek kadar dramatik değildi. Yakın zamana kadar, dünyayı başka insan türleriyle paylaşmaya devam ettik.Şimdi 30.000 yıl geriye dönelim. Modern insan dışında yaşayan 3 farklı insansı tür bulunmaktaydı: Avrupa ve Batı Asya’da Neandertaller (Homo neanderthalensis), Asya’da Denisovan insanı (Homo sapiens Altai) ve Endonezya’nın Flores adasında yaşayan küçük boyutlarından dolayı (Tolkien’den esinlenerek) hobbit de denilen Homo floresiensis.Homo floresiensis 18.000 yıl öncesine kadar varlığını korudu. Yaşadıkları bölgede yapılan jeolojik araştırmalara göre yok olmalarına volkanik bir patlama neden olmuş olabilir. Tek ve küçük bir adada yaşıyor olmak, o canlı türünü, herhangi bir afet durumunda soyunun devamlılığı açısından savunmasız bırakacaktır.Denisovan insanının neden soyunun tükenmiş olabileceği hakkında bir şey bilmiyoruz. Bu türün varlığına dair elimizdeki fiziksel kanıtlar küçük bir parmak kemiği ve iki adet dişten ibaret.Bununla birlikte Neandertaller hakkında bildiklerimiz onları daha uzun süre araştırdığımız ve çok sayıda fosil örneğe sahip olduğumuz için çok daha fazla. Neden dünyadaki tek insan türü olduğumuza dair daha çok şey bilmek istiyorsak, Neandertallerin neden yok olduğunu araştırmak iyi bir başlangıç noktası.Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden (Leipzig, Almanya) Jean-Jacques Hublin, arkeolojik kanıtların Neandertallerin modern insan karşısında bir çeşit yenilgiye uğradığına işaret ettiğini belirtiyor. Neandertallerin modern insanla aynı habitatı paylaşmaya başladıktan kısa süre sonra yok olmuş olmasının bir tesadüf olamayacağını da ekliyor.Neandertaller bizden çok daha önce evrim sahnesinde yerini aldı ve yine biz oraya varmadan çok önce Avrupa’da yaşadı. 40.000 yıl önce ilk kez Avrupa’ya ulaştığımız zaman, Neandertaller 200.000 yıldır Avrupa topraklarında yaşamaktaydı ve soğuk iklime adapte olmak için yeteri kadar zamanları olmuştu. Sıcak tutacak kıyafetler giyiyorlardı ve gelişmiş taş aletlere sahip zorlu avcılardı.Bazı araştırmacılar, Avrupa ani iklim değişikliğine maruz kaldığında Neandertaller adapte olmakta zorlanmış olabileceğini düşünüyor. Bournemouth Üniversitesi’nden (İngiltere) John Stewart sıcaklık değişimin ana problem olmadığını, daha soğuk bir iklimin yaşadıkları çevreyi değiştirdiğini ve buna uygun bir avlanma tarzı geliştirmediklerini savunuyor.Neandertaller ağaçlık alanlarda avlanmaya modern insanlardan daha iyi adapte olmuşlardı. Fakat Avrupa’nın iklimi değişince, ormanlık alanlar modern insanın alışkın olduğu Afrika çayırları gibi daha açık hale gelmeye başladı. Neandertallerin ana besin kaynağı olan ormanlar gittikçe küçüldü ve nüfusun besin ihtiyacına yetmeyecek hale geldi.Modern insanın besin düzeni çok daha çeşitli türde canlıya dayanıyordu. Büyük hayvanlar dışında, yabani ve küçük tavşanlar da avlıyorlardı. Buna karşılık, Neandertal nüfusunun en uzun süre barındığı İber yarımadasındaki arkeolojik buluntu analizlerine göre, Neandertallerin küçük memelileri avladığına dair çok az kanıt bulunmakta. Aletleri büyük hayvanların avlanmasına daha uygundu. Yani denemiş olsalar bile küçük hayvan avında başarıya ulaşamamış olabilirler. Kuş tükettiklerine dair kanıt olsa da, onları farklı aletlerle aktif olarak avlamaktansa ölü hayvanların etini yem olarak kullanıp tuzağa düşürdükleri düşünülüyor.Stewart “modern insanın stresli zamanlarda [ani iklim değişikliği gibi] yapabileceği daha fazla şey varmış gibi görünüyor” diye ekliyor. Bu yeniliğe ve uyum sağlamaya yönelik beceri Neandertallerle, nüfus açısından neden bu kadar çabuk yer değiştiğimizi açıklayabilir. Hublin bunu “Hızlı yenilenme çevresel kaynakların daha iyi kullanılmasına ve bu nedenle üremede [soyun devamında] daha başarılı sonuçlara yol açar, ” diyerek destekliyor.Ayrıca modern insanın çok çabuk uyum sağlamasının kendine özgü olduğuna inandığını belirtiyor. Bununla ilgili elimizde bazı kanıtlar var. Neandertal aletlerinin kullanıldıkları işler için son derece etkili olduğunu biliyoruz; ama biz Avrupa’ya geldiğimizde bizim aletlerimiz, arkeolojik kanıtlar incelendiğinde, çok daha çeşitli, yenilikçi ve etkiliydi.Kullandığı aletler modern insanın yaptığı tek şey değildi elbette. Dünyadaki diğer türleri bertaraf etmemizi sağlayacak başka bir şey yarattık: Sembolik sanat.Modern insanın Afrika’yı terk ettikten hemen sonra sanatsal aktivitelerle ilgilendiğine dair elimizde bolca kanıt var. Arkeologlar süs eşyaları, mücevher, mitik hayvanları betimleyen figürler ve hatta müzik aletleri ortaya çıkarmışlardır. Bu tür kalıntıları keşfeden Tübingen Universitesi’nden (Almanya) Nicholas Conard “ modern insan Avrupa’ya geldiğinde çok hızlı bir nüfus artışı oldu” diyor. Sayımız arttıkça, daha karmaşık sosyal birimlerde yaşamaya ve daha komplike iletişim yollarına ihtiyaç duymaya başladık.40.000 yıl öncesinde Avrupa’da insanlar, bugün herhangi birimizin sanat olarak tanımlayabileceği objeler yapıyorlardı. Bunların en etkileyici olanlarından biri Almanya’da bir mağarada bulunan ve Löwenmensch adı verilen ahşap oyma bir aslan-insan heykelidir. Aynı dönemden benzer yapıtlar Avrupa’nın başka yerlerinde de bulunmaktadır.Bu durum farklı bölgelerden farklı kültürel grupların bilgi paylaşımı yaptığına işaret ediyor. Görünen o ki sanat, kimliğimizin önemli bir parçasıydı ve farklı grupları bir araya getirmeye yönelik katkı sağlıyordu. Diğer bir deyişle semboller bir çeşit sosyal yapıştırıcıydı. Conard’a göre insanların birbirleriyle olan sosyal ve ekonomik ilişkilerini organize etmeye yardımcı oluyorlardı. Buna karşılık, Neandertallerin sembollere ya da sanata ihtiyacı varmış gibi görünmüyor. Takı ve süs eşyası yaptıklarına dair sınırlı kanıtımız olsa da, bu işe modern insan kadar fazla eğilmemişlerdir. “Avlandılar, yemek yediler, uyudular, çiftleştiler ve hayatlarına devam etmek için bir sürü sembolik eşyaya gerek duymadılar.”Modern insan için, sembolik bilginin paylaşımı evrimsel başarımızda büyük rol oynadı. Bu yüzden, ürettiğimiz her yeni fikrin kuşaklarca aktarılarak ölümsüz olması olasılığı bulunuyor. Örneğin, dillerin yayılımını bu şekilde açıklayabiliriz.Shea ayrıca alet yaptığımız aynı ellerle sanat yapabiliyor olmamızın davranışsal çeşitlilik kapasitemizin bir göstergesi olduğunu savunuyor. “Yaptığımız her şeyi birden fazla yöntemle yapabiliyoruz. Çoğunlukla, bir soruna bulduğumuz bir çözümü başka sorunların çözümüne de uyarlayabiliyoruz. Bu bizim, özel olarak çok iyi yaptığımız bir şey”Peki, bunun sayesinde mi daha üstün bir beyine sahip olduk?Bu soruya verilen olumlu cevap oldukça popüler bir görüş. İnsan evrimini gösteren tablolar maymunsu yaratıklardan modern insana ve gittikçe büyüyen beyinlere doğru bir gelişme gösterir. Gerçekte durum göründüğünden daha karmaşık.  Homo erectus uzun süre dünyada hüküm sürdü ve Afrika dışına çıkmış bilinen ilk insan türüydü fakat oldukça küçük bir beyni vardı. Sonuç olarak, bazı antropologlar büyük beyinlerin sorunun cevabı olabileceğine inanmıyor. Büyük beyinlerimizin evrimsel başarımıza katkısı olmuş olabilir fakat Neandertaller de vücutlarına oranlandığında bizimle aynı büyüklükte beyinlere sahipti.Hublin daha incelikli bir açıklamanın olduğunu söylüyor. İçinde bulunduğumuz durum ya da davranışlarımızın genetik yapımızı değiştirebildiğini biliyoruz. Örneğin, birçok Avrupalı, ancak atalarımız daha fazla süt ve süt ürünleri tüketmeye başlayınca, laktoza karşı tolerans geliştirmeye başladı. Genetik değişiklikler 14. yüzyıldaki veba ölümleri gibi yok edici hastalıklar sonrası hayatta kalanların genlerinde de meydana gelebilir. Hublin’e göre modern insan, bir noktada, benzer şekillerde, önemli genetik değişikliklerden yararlandı.Varlığımızın ilk 100.000 yılı boyunca, modern insanın davranış şekli Neandertaller ile benziyordu. Sonra değiştik…Sembolik eşyalar geliştirmeye başladığımızda aletlerimiz de daha karmaşık hale geldi. Şimdi elimizde, Neandertaller ile ortak atamızdan ayrıldıktan sonra, DNA’mızın değiştiğine yönelik genetik kanıtlar var. Genetik yapımıza baktığımızda, bizimle, Neandertal ve Denisovan insanı arasında önemli farklılıklar olduğunu görüyoruz. Genetik bilimciler genetik dizilimimizde, birçoğu beynin gelişmesinde rol oynayan, sadece bize özgü birkaç düzine farklılık belirlediler. Bu durum Neandertallerin bizimle aynı büyüklükte beyne sahip olmasına rağmen bizim beyinlerimizin kuşaklar boyunca farklı gelişmesinin tür olarak başarımızda önemli bir rolü olduğunu düşündürüyor.Bu genetik farklılıkların faydalarını tam olarak bilmiyoruz. Bazı araştırmacılar bizi farklı kılanın hiper-sosyal ve işbirliğine yatkın beyinlerimiz olduğunu savunuyor. Dilden kültüre savaştan aşka kadar, en insani davranışlarımızın toplumsal bir özelliği bulunduğunu inkâr edemeyiz. Hatta bu birlikte yaşamaya olan eğilimimiz imgesel ve sanatsal yeteneğimizin gelişmesinde rol oynamış olabilir.Conard’a göre on binlerce yıl boyunca, bu sosyal ve sanatsal yeteneklerimizin gelişmesinden önce, modern insan ve diğer insansı türler evrimsel olarak eşit koşullarda yaşıyordu. Yani şu anda bizim yerimize herhangi bir tür hükmünü sürüyor olabilirdi. Ama hepsini tamamen yarış dışı bıraktık. Nüfusumuz arttıkça, diğer türler geri çekildi ve sonunda tamamen yok oldular. Eğer bu durum doğruysa, hayatta kalmamızı yaratıcılığımıza borçluyuz.Bununla birlikte tamamen göz ardı edemeyeceğimiz başka bir olasılık daha var: Şans. Belki de türümüz sadece şanslıydı ve Neandertaller evrim kurasında kısa çöpü çektiği için biz hayatta kalırken onlar yok oldu…Arkeofili için çeviren: Suay Şeyma SerkusozBBC - earthhttp://arkeofili.com

http://www.biyologlar.com/dunyadaki-tek-insan-turu-olmamizin-nedeni

Dünya DNA Günü ve DNA

Dünya DNA Günü ve DNA

DNA veya deoksiribonükleik asit, neredeyse tüm canlıların kalıtsal malzemesi olan yapıdır. Bir nükleik asit çeşidi olan DNA’nın yapısında deoksiriboz şekeri, fosfat iyonları ve dört çeşit baz (adenin, guanin, timin, sitozin) bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/dunya-dna-gunu-ve-dna

Dünya DNA Günü ve DNA

Dünya DNA Günü ve DNA

DNA veya deoksiribonükleik asit, neredeyse tüm canlıların kalıtsal malzemesi olan yapıdır. Bir nükleik asit çeşidi olan DNA’nın yapısında deoksiriboz şekeri, fosfat iyonları ve dört çeşit baz (adenin, guanin, timin, sitozin) bulunmaktadır.

http://www.biyologlar.com/dunya-dna-gunu-ve-dna-1

İnsan embriyosunu koruyan virüs DNA’da gizleniyor

İnsan embriyosunu koruyan virüs DNA’da gizleniyor

Hayatta kalmamız ve karmaşık vücut yapımız tamamen ilk insan embriyolarında bulunmuş olan kaçak yolcuların “virüs”lerin eseri olabilir.

http://www.biyologlar.com/insan-embriyosunu-koruyan-virus-dnada-gizleniyor

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

Neden Dünya’da Tek Bir İnsan Türü Kaldı?

2 milyon yıl önce Afrika’da birçok insan benzeri canlı türü yaşıyordu. Bunların bazıları birbirlerine oldukça benzerken, bazılarının belirgin tanımlayıcı özellikleri vardı.

http://www.biyologlar.com/neden-dunyada-tek-bir-insan-turu-kaldi

Kişilik Özellikleri ile Psikiyatrik Hastalıklar Arasında Genetik İlişki Bulundu

Kişilik Özellikleri ile Psikiyatrik Hastalıklar Arasında Genetik İlişki Bulundu

Araştırmacılar, “büyük beşli” kişilik özellikleri olarak bilinen (dışa dönüklük, duygusal dengesizlik, uzlaşılabilirlik, titizlik ve deneyime açıklık)

http://www.biyologlar.com/kisilik-ozellikleri-ile-psikiyatrik-hastaliklar-arasinda-genetik-iliski-bulundu

DNA Mutasyonları Nasıl Olur?

DNA Mutasyonları Nasıl Olur?

İstanbul trafiğini düşünün. Trafik ışıkları çalışırken sürücüler ışıklara göre hareket ederler ancak trafik ışıklarının arızalanması tüm trafiği berbat edebilir.

http://www.biyologlar.com/dna-mutasyonlari-nasil-olur

İnsan Genomu Kendini Katlarsa

İnsan Genomu Kendini Katlarsa

Her insan hücresi de diğer tüm hücreler gibi içerisinde kendi genetik kalıtım materyali olan DNA’sını kromozomlar halinde paketlenmiş olarak taşır.

http://www.biyologlar.com/insan-genomu-kendini-katlarsa

<b class=red>DNA’mızın</b> En Az %75’i Çöp

DNA’mızın En Az %75’i Çöp

İnsan vücudu mükemmel bir yapı değildir. Yaklaşık 20 yıldan fazla bir süredir biyologlar, insan genomunun büyük bir çoğunluğunun bir işlevi olduğunu öne sürüyordu, ancak yapılan bir araştırma bu tartışmaya nokta koydu diyebiliriz. Görsel Telif: Andrzej / Fotolia

http://www.biyologlar.com/dnamizin-en-az-75i-cop

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0