Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 52 kayıt bulundu.
KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

İdrar Analizi

İdrar analizi renal veya sistemik bir hastalık olup olmadığını, bu hastalığın türünü, nasıl bir gidiş gösterdiğini tahmin etmek için başvurulan basit, noninvaziv  önemli bir testtir. İdrar analizi genel uygulamada; 1-Genel ve kimyasal özelliklerine (strip ile) göre 2-Mikroskopik özelliklerine göre analiz edilir. İdrarın Genel Karakteristiğinin İncelenmesi 1.Rengi 2.Görünümü 3.Dansitesi 4.Ph'na bakılır 1.İDRAR RENGİ İdrar görünüşü ve rengi berrak ve açık sarıdır. Konsantre (koyu) idrar koyu kehribardan portakal rengine kadar değişebilir. Düşük dansiteli idrar ise açık renklidir. İdrar rengi aşağıdaki durumlarda değişebilir. 2. İDRARIN GÖRÜNÜMÜ Normal taze idrar berraktır. Ürat ve fosfatların presipitasyonu, hematüri, bakteriüri, pyüri ile idrar bulanıklaşabilir. Taze idrar amonyak kokar. Beklemiş idrar E.coli ile meydana gelen enfeksiyon sonucu balık gibi kokar. Soğuk algınlıklar ve bazı ilaç alımlarından sonrada idrar kokabilir. 3. İDRAR DANSİTESİ Böbreklerin idrarı konsantre ve dilüe etme yeteneğinin göstergesidir. Normalde 1015-1025 arasıdır. Ancak normal bir böbrek dansiteyi 1008-1030 arasında değiştirebilir. Hipostenüri (düşük dansite) : Dİ, tübüler hasar, GMN, pyelonefrit Hiperstenüri (yüksek dansite): DM, nefroz su kaybı,KKY,ADH artışı, gebelik toksemis 4.İDRAR ASİDİTESİ Böbreğin idrarı asidifiye etmesinin kaba bir göstergesidir, 4-8 arasındadır. Asit-baz metabolizması bozuklukları, Taş hastalığı, İdrar yolu enfeksiyonu, Değişik ilaçlar ve kristalleri değerlendirmedeyol göstericidir. Asit İdrar Nedenleri Yüksek proteinli diyet Asidoz Ateş Su kısıtlaması Potasyum eksikliği Gut Metanol zehirlenmesi İlaçlar (amonyum klorid vb.) Alkali İdrar Nedenleri Vejeteryan diyet İdrarın üreaz pozitif mikroorganizma ile kontaminasyonu veya infeksiyonu Alkaloz Distal renal tübüler asidoz Su diürezi İlaçlar (asetazolamide, thiazid, sodyum bikarbonat…) İdrarın Kimyasal Özelliklerinin  İncelenmesi 1.Glukoz 2.Protein 3.Bilirubin 4.Ürobilinojen 5.Nitrat 6.Keton yönünden incelenir 1.İDRAR GLUKOZU Normal koşullarda idrarda glukoz bulunmaz. (proksimal tubuler reabsorbsiyon) Normal renal fonksiyonlu hastalarda plazma glukoz konsantrasyonu >180 mg/dl olunca glukozüri gözlenir. DM, tirotoksikoz, Cushing Sendromu, akromegali, tubuler hasarda; idrarda glukoz artar Normal glukoz düzeylerine rağmen idrarda glukozun varlığı; Renal glukozüriyi gösterir. 2.İDRARDA PROTEİN Sağlıklı bir ürogenital sisteme sahip kişinin idrar tahlilinde protein negatiftir. Glomerüler hasar-Azalmış tubuler reabsorbsiyon Spot idrarda protein pozitifliği 24 saatlik idrarda protein ölçümünü gerektirir. Hafif zincirler ve bazı düşük molekül ağırlıklı proteinlerin bu yöntemle saptanamaz. Yanlış pozitif sonuçlar, Alkali idrarda (pH> 7.5) dipstick uzun süre içeride tutulduğunda, Yüksek konsantrasyonlu idrarda, Ciddi hematüride, Penisilin, sulfonamid veya talbutomid gibi ilaçların kullanımında, Meni ve vajinal salgılarla kontaminasyon Yanlış negatif sonuçlar; Dilüe idrarda (dansitesi<1015) Protein içeriğinin albumin olmadığı veya düşük moleküler ağırlıklı proteinler olduğu durumlarda Mikroalbüminüri Günlük albümin atılımının 30 ile 300 mg arasında olduğu durumlardır. Renal hastalıkların tanımlanmasında proteinüriden daha duyarlıdır. Diabetes mellitusda nefropatinin en erken bulgusudur. Kardiyovasküler olaylar yönünden bağımsız risk faktörüdür. 24 saatlik idrarda protein İdrarda artmış miktarda protein varlığı böbrek hastalıkları için önemli bir belirteçdir. Normalde<150 mg/gün, 150-600 mg arası takip Bazal membran hasarı,BM elektriksel yük değişimi, glomerüler kapiller basınç artışı patolojik sebeptir. Daha çok albumin atılır.Terminolojik olarak proteinüri kavramı = albuminüri Büyük moleküllü globülinlerin atlımı fazlaysa(MPGMN) kötü prognoz işaretidir. 3.ÜROBİLİNOJEN Bozulmuş karaciğer fonksiyonlarının ve hemolizin en duyarlı göstergelerindendir. Safra yollarının tıkandığı hallerde azalır. 4.BİLİRUBİN Normalde idrarda negatifdir. Hemolizde negatif, biliyer tıkanmada pozitifdir. Hepatik hasarda pozitifnegatif olabilir. 5.KETON İdrar keton pozitifliği = ketonüri (diyabetik ketoasidoz, uzamış açlıkta). Bu yöntemle aseton varlığı tespit edilmektedir. Glisemi yüksekliği, asidoz, gebelikte ketonüri takibi gereklidir. 6.NİTRİT Pozitif nitrit testi anlamlı miktarda bakteri varlığıdır. E.coli gibi gram negatif bakteriler pozitif sonuç verebilirler. Duyarlılığı sınırlıdır.

http://www.biyologlar.com/idrar-analizi

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 1

Biyoteknoloji Nedir ? - Biyolojik araç, sistem ve süreçlerin üretim ve hizmet endüstrilerine uygulanması - Endüstriyel uygulamalarda başarılı olabilmek için Biyokimya, Mikrobiyoloji ve Mühendislik bilimlerinin ortak kullanımı ile mikroorganizmaların, doku ve hücre kültürlerinin kapasitelerinin artırılması - Çeşitli yararlı maddelerin üretilmesi için biyolojik özellikleri kullanan bir teknoloji olması - Biyolojik araçlar tarafından üretilen materyallerin daha iyi ürün ve hizmet vermek üzere bilim ve mühendislik ilkelerinin uygulanması - Biyoteknoloji sadece teknik ve süreçlerin toplamına verilen bir addır. - Biyoteknoloji canlı organizmaları ve onların yapıtaşlarını tarım, gıda ve diğer endüstrilerde kullanan bir tekniktir. - Biyoteknoloji konu olarak “multidisipliner” yani bağımsız pek çok bilim dalını birarada barındırır. Eğer biyoteknoloji çalışması yapanları bir liste altında toplamak gerekirse Biyokimyacılar, Mikrobiyologlar,Genetikçiler, Moleküler biyologlar, Hücre biyologları, Botanikçiler, Ziraat mühendisleri, Virologlar, Analitik kimyacılar, Biyokimya mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kontrol mühendisleri, Elektronik mühendisleri ve Bilgisayar mühendisleri bu liste içerisinde sayılabilir. BİYOTEKNOLOJİDE MİKROBİYAL SİSTEMLER 1-)Bakteriler ve Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler) A-) Bakteriler: Toprak, hava, su, hayvan ve bitki yüzeylerinde bulunurlar. Bazıları hastalık etkeni olmakla beraber çoğu zararsız ve organik atıkların geri dönüşümü sırasındaki yararlı etkileri ve birçok faydalı ürünü üretmeleri nedeniyle biyoteknolojide oldukça önemli bir yere sahiptirler. Aynı genusa ait bazı türler endüstriyel açıdan faydalı özelliklere sahipken bazıları insanlar için zararlıdır. Örneğin Bacillus türleri toprakta yaşarlar ve aerop veya fakültatif anaerop metabolizmaya sahiptirler. § B. subtilis endüstride kullanılan amilaz enziminin kaynağıdır. § B. thruringiensis ise birçok bitki zararlısı böceğin patojenidir. Ve bu nedenle böceklere dirençli bitkilerin oluşturulmasında genetik mühendisliğinin önemli çalışma konularından birini oluşturur. § B.athracis ise insanlara patojen etkiye sahiptir ve şarbon hastalığının nedenidir. Prokaryotik biyolojik sistemler: § E.coli dışındaki diğer prokaryotlar § Acremonium chrysogenum § Bacillus brevis § Basillus subtilis, Basillus thuringiensis § Corynebacterium glutamicum § Erwinia herbicola § Peudomonas spp § Rhizobium spp § Streptomyces spp § Trichoderma resei § Xanthomonas campestris § Zymomonas mobilis Bu organizmalar iki grup altında toplanabilir. 1-) Özel bir fonksiyona sahip bir gen için konak olma. Ör: termofillerden izole edilen ve PCR teknolojisinde kullanılan ısıya dirençli DNA polimeraz enziminin E.coli’de klonlanması ve üretimin gerçekleşmesi. 2-)Belirli işleri çok daha etkin yapabilmek için genetik mühendisliği ile geliştirilme. Ör: Endüstriyel açıdan önemli amino asitlerin çok fazla üretilmesi için Corynebacterium glutamicum’un çeşitli türlerinin geliştirilmesi. 2-) Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler): Mavi-yeşil bakteriler prokaryotlar sınıfına dahil olup fotosentez özelliğine sahiptir. Örnek olarak Anabaena cylindris, Nostok muskorum, Spirulina platensis türleri verilebilir. İlk kez varlıkları fosillerde saptanmıştır. Dünya oluşumunda belki de ilk canlı organizmalardır. Tatlı ve tuzlu suların yüzeylerinde bulunurlar. Karada ise ışığın ve nemin olduğu çamur ve kaya, tahta veya bazı canlı organizmaların yüzeylerinde bulunabilirler. Koyu yeşilimsi-mavi pigmentlerinden dolayı bu isimle adlandırılırlar. Sadece birkaç organizma atmosferik azotu amonyağa redüklemek yoluyla a.a. ve proteinleri üretmek üzere organik asitlere dönüştürülebilir. Azot fikse edebilen bakteriler gibi mavi-yeşil bakterilerde böyle bir yeteneğe sahiptir. Hücreler nitrogenaz enzimi ile bu reaksiyonu gerçekleştirirler. Bu enzim oksijen ile inaktive olur. Bu nedenle azot fikse eden hücrelerin içindeki koşullar anaerobik olmalıdır. Anabaena gibi bazı mavi-yeşil bakterler azot fiksasyonundan sorumlu heterosit adı verilen özel kalın duvarlı hücrelere sahiptirler Mavi-yeşil bakterilerin biyoteknolojik önemi: Mavi-yeşil bakteriler fotosentez yetenekleri, yüksek protein içerikleri ve basit besiyerlerinde hızlı çoğalmaları nedeniyle besin kaynağı olarak kullanım alanına sahiptir. Tek hücre proteini (THP) elde edilmesinde en çok denenen günümüzde insan ve hayvanların beslenmesinde geniş uygulama alanı olan mavi-yeşil bakteriler, diğer mikroorganizmalardan farklı olarak yeterli miktarda karbondioksit, belirli derecede aydınlatma, geniş üretim ortamı gibi özel koşullara gereksinim gösterirler. Sprilulina platensis Afrika ve güney Amerika’da ki sığ göllerde doğal olarak bulunur. Binlerce yıldan beri yöredeki insanlar tarafından toplanan bu algler kurutulduktan sonra besin kaynağı olarak çoğunlukla sos şeklinde veya çorba içinde kullanılmaktadır. Nostoc ise Peru ve Güney doğu Asya ‘da besin maddesi olarak kullanılan bir diğer siyanobakteridir. Gübre olarak kullanılmaları: Mavi-yeşil bakterilerin azot fiksasyon özelliği saptandıktan sonra kurutulmuş Tolypthrix tenuis pirinç tarlasına serpildiğinde azot fiksasyonunda ve verimde artış gözlenmiştir. M-Y bakterilerin Hindistan da pirinç tarlalarında gübre olarak kullanımıyla toprağın havalandırılması sonucunda su geçişi ve toprağın sıcaklığının daha homojen olması sağlanmaktadır. Azot fiksasyonu için M-Y bakterilerin Rhizobium’ların yerini almasının bazı avantajları vardır. Mavi-Yeşil bakteriler havadaki azotu amonyuma redüklerken fotosentez metabolik yolunu kullanırlar. Yani bir bitki ile simbiyotik bir yaşam ve enerji kaynağı olarak herhangi bir organik molekül ilavesi gerekmez. Tarımda azot fikse eden mavi-yeşil bakteriler organik gübre olarak kullanılabilir. Çin, Hindistan, Filipinler gibi pirinç tüketimi fazla olan bölgelerde büyük oranlarda ürerler. Pirincin büyüme sezonunun başında eğer suya siyanobakterlerin başlangıç kültürleri ekilirse pirinç veriminde %15-20 oranında artış olduğu bildirilmektedir. Mavi-Yeşil bakteriler antibiyotiklerin ve diğer biyolojik olarak aktif moleküllerin ticari boyutlardaki üretimi için büyük bir potansiyel oluştururlar. Çünkü Mavi-Yeşil bakteriler heterotrofturlar. Bu özellikleri de onların fermentasyon koşullarında üretilmelerine olanak sağlar. Henüz araştırma aşamasında olan Anacystis nidulans ile yapılan rekombinant DNA teknolojisi çalışmalarıyla nadir bileşiklerin üretiminde kullanımları amaçlanmaktadır. Araştırmalar Mavi-Yeşil bakterilerin güneş enerjisi dönüşüm sisteminde yer alması için devam etmektedir. Anabaena cylindrica heterocystleri vejatatif hücrelerde fotosentez yoluyla oluşturdukları oksijeni dışarı verirler. Azot yokluğunda ise heterositlerde nitrogenaz enzimi katalizörlüğünde elektronlar H+ iyonuna transfer edilerek Hidrojen gazı açığa çıkarırlar. Oksijen ve Hidrojen her ikisi de endüstride ihtiyaç duyulan gazlardır. Sonuç olarak; Fermentör koşullarında üreyebilirler, uzun süreli fizyolojik stabiliteye, basit besin gereksinimine, köpük oluşturmama özelliğine sahiptirler. Diğer alglerden farklı olarak azot fiksasyonu yapabilme farklılığına sahiptirler. Optimum sıcaklık 35oC dir. Karanlıkta veya gün ışığında heterotrofik olarak ürerler. 2-) MAYALAR: Tek hücreli tomurcuklanma veya bölünerek eşeysiz çoğalan ökaryotik mikroorganizmalardır. Mayaların tanımlanması maya biyoteknolojisi için oldukça önemlidir. Örneğin endüstriyel süreçlerde yabani ve kültüre edilmiş mayalar arasındaki farkı gösterebilmek esastır. Bira üretiminde üründe istenmeyen aroma oluşumuna neden olan yabani ırkın karışması veya ekmek mayası üretiminde şeker transport yeteneği daha fazla olan Candida utilis mayasının karışması ekmek mayası üretiminde kullanılan Saccharomyces cerevisiae mayasının üremesini engelleyecektir. Maya genuslarının ayrımında fizyolojik testlerle birlikte morfolojik testler de kullanılır. Günümüzde 700 civarında maya türü tanımlanmıştır. Fakat bu sayı maya çeşitliliğinde sadece çok küçük bir bölümü temsil etmektedir. Tanımlanmamış maya genus ve tür sayısı çok daha fazladır. Maya biyologları için maya çeşitliliğini tanımlamak kadar diğer önemli bir nokta özellikle biyoteknolojik öneme sahip türleri belirleyip saklamak ve koruyabilmektir. Moleküler biyoloji tekniklerinin yaklaşımıyla türler daha hızlı ve kolay bir şekilde karakterize edilebilmektedir. Günümüzde 6 mayanın genom projesi tamamlanmış ve işlevsel genomik çalışmaları ile genlerin işlevlerinin belirlenmesine devam edilmektedir. Maya hücreleri klorofil içermez ve zorunlu olarak kemoorganotrofiktirler. Üremek için organik karbona gerek duyarlar. Karbon metabolizmaları çok çeşitlidir. Örneğin basit şekerleri, polioller, organik ve yağ asitleri alifatik alkoller, hidrokarbonlar ve çeşitli heterosiklik ve polimerik bileşikleri karbon kaynağı olarak kullanabilirler. Bu özellikleri nedeniyle farklı habitatlar için özelleşmiş türler kolaylıkla saptanabilir. Mayalar toprak, hava ve sudan izole edilebilirler. Bazı mayalar ekstrem ortamlarda örneğin ozmofilik mayalar şeker bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Bu tür mayalar genellikle gıda bozucu olarak bilinir. Bunun dışında fırsatçı patojen olarak bazı maya türleride örneğin Candida albicans pek çok infeksiyondan sorumludur. Mayalar insanlar için; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından oldukça önemli en eski evcilleştirilmiş organizmalardır. Alkollü içeçeklerin üretiminde, ekmek yapımında hamurun kabarması için binlerce yıl öncesinden beri kullanılmaktadırlar. Gerçekte bira yapımı belkide dünyanın ilk biyoteknolojisini temsil etmektedir. Günümüzde mayalar geleneksel gıda fermentasyonunun dışında çok çeşitli alanlarda da kullanılmaktadır. Özellikle genetik mühendisliğiyle geliştirilmiş mayalar hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılan pek çok farmasötik ajanın üretilmesinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Biyoteknolojik Öneme Sahip Bazı Mayalar - Axula adeninivorans: Nitrat ve aminleri asimile eder, 45 C üzerinde üreyebilir, pek çok hidrolaz salgılayabilir. - Candida türleri: C.albicans hidrokarbonlardan aminopenisillanik asit ve B6 vitamin üretimi, C.boidinii NAD, FAD metil ketonlar ve sitrik asit üretimi, C.famata riboflavin, C.maltosa biyokütle proteini için yağ asiti ve alkan kullanımı, C.tropicalis triptofan, C.pelliculosa selülozik materyalden biyokütle proteini, C.utilis, pek çok ürün eldesi, ksilozda üreyebilme, klonlama teknolojisinde kullanım, C.shehatae ksiloz fermentasyonu - Hansenula polymorpha: Heterolog gen anlatımı için kullanılabilen metilotrofik maya. - Kluyveromyces marxianus ve K.lactis: Laktoz ve polyfruktosanı fermente eder. Doğal kakao fermentayonu. Pek çok enzim için kaynak olabilir, klonlama teknolojisinde kullanılabilir. - Pachysolen tannophilus: Bitki lignoselülozik hidrolizatlarından kaynaklı pentoz şekerlerinin fermentasyonu. - Phaffia rhodozyma ve Pichia türleri: Gıda boyası olan astaksantin pigment üretimi. P.guilliermondii riboflavin sentezi ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. P.methanolica etanol biosensörü olarak kullanılan alkol oksidaz üretimi.P.pastoris metanolden biomas protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve insan terapötik proteinlerini üretebilen metilotrofik maya. - Rhodosporidium toruloides: Fenilketanüri tedavisinde kullanılan PAL enzim kaynağı. - Saccharomyces türleri: S.cerevisiae klasik gıda fermentasyonu. Bira, şarap, ekmek, rom, cin yapımı. Yakıt, alkol, gliserol, invertaz ve hayvan besini kaynağı.Rekombinant DNA teknolojisiyle sayısız protein üretimi. - Saccharomycopsis türleri: S.fibuligera amilolitik maya - Schizosaccharomyce pombe: Geleneksel Afrika alkollü bira yapımı. Şarapların deasidifikasyonu. Yüksek etanol ozmotik tolerans, biyokütle protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve mutagenez testlerinde kullanım - Schwanniomyces türleri: S.castellii ve S.occidentalis amilolitik mayalar. Nişastanın ve inülinin etanole çevrimi ve heterolog gen anlatımında kullanılabilirler. - Trichosporon cutaneum: Fenol varlığına ilişkin bisensor olarak kullanılır. - Yarrowia lipolytica: Lipid ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. Sitrik asit ve hücredışı enzim üretimi. Ø Zygosaccharomyces rouxii: Japon soya sosu karakteristik aromasını vermede kullanılan halofilik ve ozmotolerant maya türü. Alkollü içeçeklerin üretiminde mayalar Endüstriyel mayaların çoğu, özellikle de fermente içeçeklerin üretiminde kullanılanlar, genetik bakımından karmaşıktırlar ve stabil bir haploidi göstermezler. Örneğin bira yapımında kullanılan Sacchoromyces türleri poliploid veya anöpliod (diploid-heptaploid) ırklardır. Bu nedenle geliştirilmelerinde eşeyli üreme özelliklerinden yararlanılamaz. Bunun yerine klasik bira tadını veren organoleptik özellikleri iyi olan karakteristik fermentasyon yapan ırklardan doğal seçimle en iyi olan şeçilir. Bunun dışında endüstriyel mayaların geliştirilmesinde şüphesiz genetik mühendisliğinin önemi oldukça fazladır. Rekombinant DNA teknolojisi ile geliştirilen rekombinant mayalar tarafından üretilen biyolojik olarak aktif rekombinant proteinlerin veriminin arttırılmasında iki önemli yaklaşım vardır. Bunlar; moleküler genetik tekniklerin kullanımı ve fermentasyon teknolojisidir. Gıda tüzüğüne uygun olarak ekmek mayasının (glikoz baskısından kaçınmak ve hamurlaşmayı önlemek için) maltoz kullanım genleri değiştirilmiştir. Bira mayasında ise Maltodekstrinleri kısmi olarak parçalayan STA2 genini içeren plazmid bulunmaktadır. Genetik mühendisliği ile geliştirilmiş mayaların lignoselülozik (odunsu) atıkları substrat olarak kullanarak etanol üretmeleri yönünde yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Etanol dışında mayaların ürettiği diğer biyoalkoller; gliserol ( alkollü içecekler için aroma katıcı, nitrogliserin türevli patlatıcılar yapımında), ksilitol (şeker yerine diyabetik ürünlerin yapımında), sorbitol, arabinitol (düşük şeker içerikli gıdaların yapımında; ilaçların kaplanmasında yenilebilir kaplama maddesi olarak) Etanolün yenilenebilir kaynaklardan mayalar kullanarak üretilmesi tüm dünyanın ilgisini çeken konulardan biridir. İlk üretim 1930’larda başlamıştır fakat petrol fiyatları düşürülünce teknoloji bırakılmıştır. 1970’deki petrol krizi ile birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Brezilya, şeker kamışını ve melası substrat olarak kullanarak ürettiği petrolü yakıt amaçlı kullanmaktadır. Brezilya’da otomobillerin çoğu alkol veya alkol+benzin karışımı (gasohol) ile çalışmaktadır. KÜFLER Küfler hifli mantarlardır. Birçok organizma ve gıda maddesi ( ekmek, meyve, sebze.. vb) üzerinde oluşturdukları pamuk görüntüsündeki doku nedeniyle mayalardan çok daha önce keşfedilmişlerdir. Küfler, endüstride birçok ürünün eldesinde, atıklardan değerli ürünlerin oluşturulmasında kullanılan farklılaşma göstermeyen ve klorofil içermeyen mikroorganizmalardır. Doğada ve toprakta yaygın olarak bulunan küflerden endüstriyel mikrobiyoloji alanında önem taşıyanlar mikroskobik olanlardır. Küflerin üredikleri ortama proteaz, lipaz, karbonanhidrazlar gibi litik enzimleri salgılamaları ve küflerin ürettikleri çeşitli metabolitlerin birçok alanda kullanılabilir olması bu organizmaların endüstrideki önemini oldukça artırmaktadır. Ayrıca insan, hayvan ve bitkiler için patojen olan türleride bulunmaktadır. Küflerin Biyolojisi: Bir küf, protoplazma iplikleri veya uzantıları olan hiflerden ve sporlardan oluşur. Hiflerin yaptığı yumağı misel adı verilir. Hifler, bölmeli hifler ve bölmesiz hifler olarak ikiye ayrılır. Bölmeli hifler bölmeler ile hücrelere ayrılırlar ve her hücrede bir veya iki hücre çekirdeği bulunur. • Bölmesiz hiflere sönositik hif adı da verilir. • Bölme içermezler ve çok çekirdeklidirler. • Üreme hifleri genellikle koloninin yüzeyinde bulunan ve üreyen hücreleri veya sporları taşıyan hiflerdir. • Hifsel üreme ortamın besin koşulları ile yakından ilgilidir. • Beslenme hifleri ise koloniye besin sağlayan hiflerdir. Beslenme hifleri sayesinde hücrenin bulunduğu noktadan uzakta olan substratlara ulaşmaları sağlanır. • Küflerin hücre duvarı glukan, kitosan ve kitin gibi farklı glukoz polimerlerinden yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-1

2030’da yarım milyar kişi diyabetli olacak

2030’da yarım milyar kişi diyabetli olacak

Emory Üniversitesi Global Diyabet Araştırma Merkezi’nin Başkanı Prof. Dr. Venkat Narayan ile Atlanta‘da bir araya geldik. 2030 yılında tüm dünyada yarım milyardan fazla kişinin diyabetli olacağının düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Narayan, Coca Cola Vakfı’nın da finansman desteği ile diyabet alanında birçok ülkede yaptıkları çalışmaları Medical Tribune değerlendirdi.Diyabetin çok hızlı bir şekilde ortaya çıktığını ve 21. yüzyılın en önemli sağlık tehditlerinden biri olduğunu belirten Prof. Dr. Venkat Narayan, “15 yıl önce, diyabetin gelecekte çok büyük bir sorun olacağını söylediğimizde bir sürü insan bize inanmıyordu ama bugün global hastalık yükünde çok ciddi bir değişim görüyoruz. 30 yıl önceki hastalık yüküne baktığımızda tüm dünyadaki en önemli sorun çocuk hastalıklarıydı. Artık bunların yerine yetişkinlerin kronik hastalıkları geldi. Evet yetersiz beslenme hala Afrika ya da Hindistan’ın belirli bölgelerinde ciddi bir sorun. Ama artık bu sorunları aşmaya başlıyoruz ve bu dönemde diyabet, kanser, kardiyovasküler hastalıklar gibi kronik hastalıklar daha önemli hale geliyor. En büyük ölüm sebebi arasında bugün diyabet de yerini almış durumda. Beden kütle endeksinin tüm dünyadaki değişimine baktığımızda da dünyanın çoğu bölgesinde arttığını görüyoruz.” diye konuştu. Yıllardır Uluslararası Diyabet Federasyonu ile birlikte düzenli aralıklarla tahmini diyabetli sayısını araştırdıklarını anlatan Prof. Dr. Narayan şu bilgileri verdi: “2011’de yaklaşık tahminimiz tüm dünyada 366 milyon kişinin diyabetli olduğuydu. Bu rakam ABD nüfusundan daha fazla. Bu 366 milyon 2025‘e kadar ulaşılacak rakam diye düşünülürken 2011’de ulaşılan rakam oldu. 2030 için tahminimiz yarım milyardan fazla kişinin diyabetli olacağı yönünde. Farklı bölgelerdeki artış hızına baktığımızda Alt Sahara Afrikası’nda bile diyabetli kişi sayısının iki katına çıktığını görüyoruz.”Öte yandan diyabetin geciktirilmesi ya da önlenmesi ile ilgili iyi haberlerin de olduğunu belirten Prof. Dr. Narayan, “Artık diyabetin geciktirilmesi ya da engellenmesi için çok güçlü kanıtlar var elimizde. Büyük çalışmalar diyabet riskini %50 oranında azaltabileceğimizi hatta diyabet başlangıcını ortalama 12 yıl geciktirebileceğimizi gösterdi. Prediyabet dönemindeki kişilere baktığımızda, klinik araştırmaların hepsinde kesin olarak görüyoruz ki progresyonun engellenmesi için yapılabilecek çok şey var. En önemli müdahale ise yaşam tarzı müdahalesi. Bu konuda dört araştırma yapıldı ve riskin %29 ile %58 oranında azaltılabileceği gösterildi. Diyabetin engellenmesi için elbette ilaç çalışmaları da var. Bunlardan Metformin bir yere kadar faydalı ama yaşam tarzı değişikliğinin yarısı kadar faydası var. Diğer ilaçlar kullandığınız sürece etkili, bıraktığınız anda etki ortadan kayboluyor ama beslenme alışkanlıklarınızı değiştirdiğinizde spor yaptığınızda bunun etkisi kalıcı.” diye konuştu. Kendisinin de katıldığı diyabetten koruma programı çalışmasından(DPP) söz eden Prof. Narayan, “Bu çalışma Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün sponsorluğunda, 27 farlı merkezde yapıldı. Yaklaşık 3000 kişi randomize edildi  ve prediyabetli kişiler, plasebo verilenler, metformin verilenler, sadece yaşam tarzı değişikliği (YTD) uygulananlar diye 3 kola ayrıldı. Plasebo ve metformin  grubuna göre YTD olan grupta %58’lik bir progresyon azalması gözlendi.” dedi.DPP çalışmasının sonuçları bütün farklı klinik araştırmaların da gösterdiği gibi, yaşam tarzı programlarının içeriğine çok yönlü bir müdahale olması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Narayan,  “Tek bir şey hedeflemek yeterli olmuyor. Yapılması gereken; kalori alımını sınırlamak, yağ alımını makul düzeylere getirmek, lif alımını artırmak ve boş zamanda fiziksel aktiviteyi artırmak.” diye konuştu. ABD’de bugün 26 milyon diyabetli ve 81 milyon kişinin de prediyabetli olduğunu belirten Prof. Dr. Narayan, şözlerine şöyle devam etti: “ Nüfusun %30’unda prediyabet var. O yüzden bu kişileri hedef almak önemli. Zor olan prediyabeti olan kişileri tespit etmek. %93’ü zaten buna sahip olduğunun farkında değil. Diyabeti olan kişilerin bir kısmı da diyabetli olduğunun farkında değil. Bu kişiler belirlenerek DPP çalışmasındaki gibi yaşam tarzı müdahalesi yapılmalı ve gerektiğinde metformin eklenmeli.”Uluslarası Diyabet Federasyonu’nun desteklediği Hindistan’da yaptıkları DClip (Diabetes Community Lifestyle, Improvement Program) çalışmasından da söz eden Prof. Dr. Narayan, “ Bu çalışmamızın sonuçları 2013 yılının sonuna doğru açıklanacak. Kısaca çalışmadan bahsedecek olursam, standart tedavi uygulanan kontrol grubu ve çok yoğun yaşam tarzı değiştiren grup olmak üzere 2 tedavi oluşturuldu. DPP’deki sistem Hindistan’a uyarlandı, kültürel olarak uygun hale getirildi. 614 kişilik gruplara bu eğitimler verildi. Kilo kaybı ve fiziksel aktivite hedefleri açıklandı ve o toplumda yaşayan kişiler eğitimci olarak kullanıldı. Dört ay sonra ihtiyaç duyulursa yüksek riskli gruba metformin eklendi. Yaklaşık 20 bin kişiyi taradık ve 1285 kişiyi seçtik. Seçilenlerin de 307 kişisi kontrol grubuna 295 kişisi de tedavi koluna alındı, 602 kişi üç yıl boyunca randomize edildi . Çalışma şu anda da devam ediyor. Yakın zamanda hem liderlerle hem de kamuoyu ile bu araştırmaların verilerini paylaşacağız.” diye konuştu.Diyabet ve obezite tsunami gibi 49. Ulusal Diyabet Kongresi 1721 Nisan tarihlerinde Antalya’da gerçekleşti. Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, “Türkiye’nin de içinde bulunduğu, Pakistan’dan Suudi Arabistan’a kadar uzanan Ortadoğu ve Yakındoğu bölgesinde diyabet, hızla artıyor” dedi.Diyabetin görülme yaşının bölgede 40’lı yaşlardan 20’li yaşlara indiğinin altını çizen Yılmaz, “Diyabet Türkiye’de son 10 yılda yüzde 100 oranında arttı. Ülkemizde 10 milyon kişi diyabetli ya da diyabet riski altında. Türkiye’nin de içinde bulunduğu, Pakistan’dan Suudi Arabistan’a kadar uzanan Ortadoğu ve Yakındoğu bölgesinde diyabet, hızla artıyor. Bu yıl ilk kez kongrede Ortadoğu oturumu düzenleyerek, bölgedeki diyabeti anlamak ve çözüm oluşturmak için neler yapılması gerektiği üzerine tartışıyoruz.” diye konuştu.Dünya Sağlık Örgütü Diyabet Uzmanlar Komitesi Üyesi Prof. Dr. Samad Shara ise, diyabet ve obeziteyi “tsunami” felaketine benzetti. Diyabetin aslında doğumdan önce başladığına değinen Shara, “Diyabeti olan ya da diyabete eğilimli çocukların doğmasını engellemek için gebelik öncesinde kan şekerine baktırılmalıdır. Hamile kadın hamileliği süresince diyabet açısından kontrol altında tutulmalıdır” diye konuştu.Shara, Ortadoğu’da diyabetin hızlı artış göstermesinin başlıca sebeplerinden birinin hareketsizlik olduğunu, teknolojinin insanları hareketsizleştirdiğini söyledi.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/2030da-yarim-milyar-kisi-diyabetli-olacak

Şeker Hastalığı ve Diyabet

Şeker Hastalığı ve Diyabet

Diyabet, kan şekeri yüksekliği ile seyreden bir metabolizma hastalığıdır. Ülkemizde yaklaşık 40 milyon diyabetli olduğu biliniyor.Pankreastan insülin hormonunun salgılanmasının azalması veya salgılanan insülinin yeterli etkiyi gösterememesi durumunda kan şekeri yükselerek diyabet ortaya çıkar.Diyabetin nasıl bir hastalık olduğunu anlayabilmek için öncelikle insan vücudunun işlevlerini yerine getirirken gerekli olan enerjiyi nasıl sağlayacağını bilmek gerekir. İnsan vücudunun enerji ihtiyacı yiyeceklerdeki karbonhidrat (şeker), protein ve yağlardan sağlanır. Sindirim sisteminde parçalanarak kan dolaşımına geçen bu besin öğelerinin en önemlisi glukoz adı verilen basit şekerdir. Glukoz başta beyin olmak üzere vücuttaki tüm organların enerji kaynağıdır. Gülukozun enerji sağlayabilmesi için kan akımından ayrılarak vücut hücrelerinin içine girmesi gerekmektedir. Glukozun kanı terk ederek hücrelerin içine girmesini pankreas adı verilen organdan salgılanan insülin hormonu sağlamaktadır.Pankreastan insülin hormonunun salgılanmasının azalması veya salgılanan insülinin yeterli etkiyi gösterememesi durumunda kan şekeri yükselerek diyabet ortaya çıkar.Diyabeti sadece kan şekeri yüksekliği olarak düşünmek hastalığı çok basite almak olur. Çünkü diyabet, zamanında teşhis ve düzenli takip tedavi edilmezse birçok organda hastalıklara yol açar.Diyabet veya daha bilindik adıyla şeker hastalığı günümüzde yeme alışkanlıkların kötü yönde değişmesi ile artık hemen hemen herkesi tehdit eden rahatsızlıkların başında geliyor. Yapılan araştırmalarda şehirleşmelerin artması ile beraber  fast-food gibi tüketimi artan gıdaların, aşırı şişmanlık ve obezliğin en önemli nedenlerinden olduğu yönde. Obezliğin büyük bir oranda diyabet  hastalarının sayısının artışında önemli bir faktör olduğu yapılan gözlemler ile anlaşılmıştır. Bugün başını ABD’nin çektiği ve Türkiye’ninde içinde bulunduğu büyük bir coğrafik alanda insanların diyabet veya benzeri hastalıklara yakalanma riski çok yüksek seviyelerde. diyabet-şeker-indigodergisiTsukuba’da Uluslararası bütünleşik uyku problemleri ve ilişkili hastalıklar (WPI-IIIS) enstitüsünün organize ettiği 29. WPI-IIIS seminerleri kapsamında Dr.Yoshimi Nakagawa şeker hastalığının arkasındaki bulmacayı ve hocası Prof. Shimano ile uzun yıllar yürüttükleri çalışmaların sonuçlarını bizimle paylaştılar. Bu sunumlarında moleküler biyolojinin en popüler konularından birini oluşturan transkripsiyon faktörlerin nasıl oluyor da kan şekerimizi olması gerektiği seviyede tuttuğunu anlattılar. Transkripsiyon bir organizmanın kendisi için gerekli biyolojik moleküllerin üretilmesi için DNA üzerinden yazılımının yapılıp hazır hale gelmesi sürecine verilen isimdir. Doğal olarak böyle önemli bir süreci kontrol eden bazı faktörler bulunmaktadır. Bu faktörlerin birbirleri ile olan ilişkide bir canlı organizma kendisine gerekli olan proteinleri üretmenin yanısıra, tehlike anında bazılarının da üretilmesini durdurmaya yardımcı oluyor. Canlı bilimi için proteinler ve yaptıkları mucizevi işler her zaman bir çok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Bu alanda bulunan bir çok kişinin de bildiği gibi insülin yani kandaki şeker oranını düşürerek dengeli hale getiren molekül de bu proteinlerden biridir. Şeker hastalağı da bu moleküllün çeşitli nedenlerle yeterli oranda organizmada işlev görememesinden kaynaklanıyor.Bu molekülünün salgılanmasını kontrol eden perde arkasındaki oyuncular bir çok araştırmacı gibi Dr. Nakagawa ve çalışma arkadaşlarının da dikkatini çekmiş.  Yaptıkları araştırmada Transkiripsiyon Faktör E3 (TFE3)’nin insülinin düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığını bulmuşlar. Her ne kadar TFE3’nin miktarının hücrede artması hücre yüzeylerinde daha fazla insülin algılayıcılarının oluşmasını sağlamasa da insülin algılayıcılarının alt molekülü olan IRS2’nun ve takip eden trafikteki moleküllerin miktarında artış sağlayarak insülün sinyallerinin düzenlenmesi ve vücuttuaki yağlanmanın önlemesini aktive ettiğini gözlemlemişler. Bunun yanı sıra insülin problemleri yaşayan fare modelleri üzerinde TFE3’nin hücredeki miktarının artmasının, bu problemin ortadan kalkmasına iyileştirici etki yaptığı görülmüş.Bunun yanısıra Dr. Nakagawa çalışmalarında bir başka faktör olan CREB3L3 (CREBH)’nin de diyabet problemlerinde önemli rol oynadığını belirlemiş. CrebH’ın fazla miktarda hücrede üretilmesinin farelerde kilo kaybını sağladığını görmüş. Bu molekülün ortak çalıştığı diğer moleküllerin organizamada glükoz ve yağ metabolizmalarını kontrol ettiğini belirlemiş. Özellikle CrebH’ın hücrelerdeki yağ yakımını artırıcı etki yaptığı araştırmalarda gözlemlenmiş.Sonuç olarak yakın bir gelecekte transkiripsiyon faktörlerini daha akıllıca kullanmayı öğrenecek insanoğlu; şeker hastalıkları, obezite, kolestrol, damar sertleşmeleri gibi önemli problemlere çözümler oluşturabilecek ve onları kontrol altına almayı başarabilecek gibi gözüküyor.Kaynaklar:1. Fujimoto, Yuri; Nakagawa, Yoshimi; Satoh, Aoi; et al. “TFE3 Controls Lipid Metabolism in Adipose Tissue of Male Mice by Suppressing Lipolysis and Thermogenesis” ENDOCRINOLOGY  Volume: 154   Issue: 10   Pages: 3577-35882. Iwasaki, Hitoshi; Naka, Ayano; Iida, Kaoruko Tada; et al. “TFE3 regulates muscle metabolic gene expression, increases glycogen stores, and enhances insulin sensitivity in mice.” AMERICAN JOURNAL OF PHYSIOLOGY-ENDOCRINOLOGY AND METABOLISM  Volume: 302   Issue: 7  Pages: E896-E902http://indigodergisi.com

http://www.biyologlar.com/seker-hastaligi-ve-diyabet


GLUKOZ (Açlık kan şekeri, AKŞ)

Normal Değer: Kord 45-96 mg/dl Prematüre 20-60 mg/dl 0-7 gün 40-60 mg/dl 7 gün-1 ay 40-80 mg/dl 2 ay-15 yaş 60-100 mg/dl 16-60 yaş 70-110 mg/dl >60 yaş 80-110 mg/dl Kullanımı: Karbonhidrat metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. Niçin Testi Yaptıracaksınız? Kan şekerinizin sağlıklı değer aralığı içinde olup olmadığını belirlemek, hiperglisemi , hipoglisemi, diyabet ve prediyabet araştırması yapmak, tanılarını koymak ve takipleri için bu test istenir. Ne Zaman Testi Yaptıracaksınız? Düzenli fizik muayenenin bir bölümü olarak, kan şekerinizin yüksek veya düşük olduğunu düşündüren belirtileriniz varsa, gebelik sırasında, diyabetikseniz hastalığınız sırasında günde birkaç kez kan şekeri düzeylerini izlemek için bu test yapılır. İdrar glukozu: Genellikle idrar tahlilinin bir bölümü olarak bu test istenir. Gerekli Numune Nedir? Bir kol damarınızdan alınan kan numunesi; hastanın kendi kendini kontrolü için deri delinerek alınan bir damla kan, bazen rastgele zamanda alınan idrar numunesi kullanılır. Bazı diyabet hastalarında, 5 dakikada bir kan şekerinizi ölçen ve karın derisi altına yerleştirilen küçük bir tel sensörden ibaret sürekli glukoz ölçen bir cihaz kullanılabilir. Test için Hazırlık Gerekir mi? Genellikle kan şekeri testi yaptırmadan 8 saat öncesine kadar aç kalmanız, hiçbir şey yememeniz, sudan başka bir şey içmemeniz önerilmektedir. Ancak diyabetlilerde, diyabeti en iyi kontrol altına almak için kan şekeri düzeyleri sıklıkla hem açken hem de öğünlerden sonra kontrol edilmektedir www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/glukoz-aclik-kan-sekeri-aks

Hücre zedelenmesinin nedenleri ve zedelenmeye karşı hücrenin verdiği uyum yanıtları nelerdir; hasara uğrayan dokunun onarılması nasıl gerçekleşir?

Hücre Zedelenmesinin Nedenleri Hücre zedelenmesinde pek çok etken söz konusudur. Trafik dahil pekçok kazanın neden olduğu gözle görülen fiziksel travmalardan, belli bazı hastalıklarda neden olabilen defektli enzimleri oluşturan gen mutasyonlarına kadar sıralanabilir. Zedeleyici etkenler aşağıdaki gibi, sınıflanabilir. Oksijen Kayıpları: Hipoksi (oksijen azlığı- oksijen yetersizliği), hücre zedelenmesi veya ölümünün en önemli ve en çok görülen nedenidir. Hipoksi pekçok durumda görülür. Bunlar içinde en önemli olanı iskemidir. Hipoksi, iskemiden (kansızlık) farklıdır ve ayrılmalıdır. İskemi, dokulara gelen arteriyel akımın engellenmesi veya venöz dönüşün azalmasıyla ortaya çıkan dolaşımdaki kan kaybıdır. Bir bölgedeki kan akımının durması olarak özetleyebiliriz. İskemi, dokuları hipoksiden daha çabuk zedeler. Hipoksik doku zedelenmesi, karşımıza şu durumlarda çıkar. 1-İskemix: Mortalite (kalb hastalığı- miyokard enfarktüsü) ve morbiditenin (serebral ve renal iskemik hastalıklar) başlıca nedenidir. 2-Asfiksi (solunum zorluğu- solunum yetersizliği) nedeniyle, kanın oksijenizasyonundaki azalmaya bağlı olarak hücre zedelenmeleri ortaya çıkabilir. Buna kalb-akciğer hastalık- larında ve pnömonide görülen yetersiz kan oksijenlenmesi örnek verilebilir. 3-Anemixx veya karbon monoksit (CO) zehirlenmesinde görülen, kanın oksijen taşıma kapasitesindeki düşme, diğer bir örnek olabilir. Kimyasal Etkenler ve İlaçlar: Zehir olarak bilinen maddeler, tedavi amaçlı kullanılan bazı ilaçlar (hassas bünyeli kişilerde) ve ilaçların aşırı kullanılma durumlarında, hücre zede-lenmeleri meydana gelebilir. Hücrelerin bazı yaşamsal işlevlerini, örneğin membran permea-bilitesini, osmotik homeostazı (hücre içi denge) ve enzim entegrasyonunu (sistemi) bozarak, ciddi hücre zedelenmesi ve belki de tüm organizmanın ölümüne neden olabilir. Esasda zarar-sız olan glukoz ve tuz gibi kimyasallar, konsantre olduğunda osmotik çevreyi bozarak, hücre zedelenmesine ve hatta ölüme yol açabilir. Fiziksel Etkenler: Travma, sıcak ve soğuk olmak üzere aşırı ısı, ani ve farklı atmosfer basınç değişiklikleri, radyasyon ve elektrik şoku, hücre üzerinde geniş etkiler gösterir. Enfeksiyöz Etkenler: Bu grupta submikroskopik viruslardan, mikroskopik bakteri, riket- siya, fungus ve parazitlere kadar geniş bir mikroorganizma grubu bulunur. Mikrobiyolojik ajanlar olarak, salgıladıkları toksinler ve enzimlerle hücrenin metabolizmasını inhibe eder ve hücresel yapıları destrüksiyona uğratır. İmmunolojik Reaksiyonlar: Biyolojik etkenlere karşı vücudu koruyan immün sistem, bazı durumlarda immun reaksiyonlara neden olarak, hücre ve doku zedelenmesi meydana getirebilir. Yabancı proteinlere (antijen) karşı gelişen anaflaktik (allerjik) reaksiyon, önemli bir örnektir. Ayrıca bu grupta endojen antijenlerin sorumlu olduğu immunolojik reaksiyonlar söz konusu olabilir. Bunlar da “otoimmun hastalıklar” olarak sınıflanır. Radyasyon: Ultraviyole (noniyonize -güneş ışını) ışınlar hücrelere zarar vererek güneş yanıklarına neden olabilir. İyonize radyasyon hücrelerdeki moleküllere direkt etki yapıp, mo-lekül ve atomların iyonizasyonuna neden olarak veya hücre komponentleri ile etkileşen serbest radikal oluşumuna neden olarak hücrelere zarar verir. Genetik Defektler: Tek bir genin eksikliği veya yapısal bozukluğu, hastalığa neden olabi-lir. Doğuştan var olan metabolik depo hastalıkları ve bazı neoplastik hastalıklar gibi, bir çok hastalığın temelinde, genetik defektlerin rol oynadıkları bilinir. Beslenme Dengesizlikleri: Vücudun bazı aminoasitler, yağ asitleri, vitaminler gibi, orga-nik ve inorganik maddeleri besinlerle alması gerekir. Beslenme yetersizliğinde ortaya çıkan protein ve besin eksikliği, doku hasarlarına neden olabilir. Besinlerin eksikliği gibi, aşırılıkla-rında, ortaya çıkan şişmanlık ve atheroskleroz da morbidite ve mortaliteye zemin hazırlaya-rak, zarar verir. Obesite, tip 2 diyabetes mellitus riskini arttırır. Hayvansal yağ yönünden zen-gin olan gıdalar, atheroskleroz ve kanseri de içeren pekçok hastalığın oluşumundan sorumlu olabilir. Yaşlanma; hücre zedelenmesine neden olan diğer bir örnekdir. Yıllar geçtikçe hücrelerde çoğalma ve kendini onarma yeteneklerinde meydana gelen azalmalar ve buna bağlı ölümler oluşur. Hücre Zedelenmesinin Mekanizmaları Hücre zedelenmesine neden olan pek çok farklı yol vardır; fakat bunların hepsi öldürücü değildir. Bununla birlikte, herhangi bir zedelenmeden kaynaklanan, hücre ve doku değişiklik-lerine yol açan, biyokimyasal mekanizmalar oldukça karmaşıktır ve diğer intrasellüler olaylar ile sıkıca birbiri içine girmiştir. Bu nedenle, sebep ve sonuçları birbirinden ayırdetmek müm-kün olmayabilir. Bir hücrenin yapısal ve biyokimyasal komponentleri o kadar yakın ilişkide-dir ki, zedelenmenin başlangıç noktası önem taşımayabilir; fakat pek çok sekonder etki süratle oluşur. Yine de hücre zedelenmeleriyle ilgili bilinen pekçok özellik vardır. Örneğin siyanürle aerobik solunumun zehirlenmesi, intrasellüler osmotik dengenin korunması için elzem olan sodyum, potasyum ve ATP aktivitelerinde azalmalara neden olur. Bunlar korunamadığı za-man, hücre süratle şişer, rüptüre olur ve nekroza gider. Hücre hasarlarına neden olan, bazı zedeleyici ajanların patojenik mekanizmaları çok iyi ta-nımlanmıştır. Örneğin, siyanürle zehirlenmede mitokondriyada oksijen taşıyıcı bir enzim olan sitokrom oksidazın inaktive edilmesiyle, ATP’yi tüketerek, hipoksi yoluyla hasar meydana getirir, yani intrasellüler asfiksiye yol açar. Yine aynı şekilde anaerobik bazı bakteriler, fosfo-lipaz salgılayarak hücre membran fosfolipidlerini parçalayıp, hücre membranında direkt hasar meydana getirir. Hücre zedelenmesinin pekçok şeklinde, hücreyi ölüme götüren moleküler mekanizmalardaki bağlantıları anlamak bu kadar kolay değildir. Reversibl zedelenmenin neden olduğu hücresel bozukluklar onarılabilir ve zedeleyici etki hafifletilebilirse, hücre normale döner. Kalıcı veya şiddetli zedelenme, o bilinmeyen “dönüşü olmayan nokta” yı aşarsa irreversibl zedelenme ve hücre ölümü meydana gelir. İrreversibl zedelenme ve hücre ölümüne neden olan “dönüşü olmayan nokta”, hala yeterince anlaşılama-mıştır. Sonuç olarak; hücre ölümüne neden olan bilinen ortak bir son yol yoktur. Bütün bunla-ra rağmen, hücre ölümünü anlamak ve açıklayabilmek için, bir miktar genelleme yapılabilinir. İrreversibl hücre zedelenmesinin patogenezinde başlıca iki olay vardır. Mitokondrial disfonk-siyonun düzelmeyişi (oksidatif fosforilasyon ve buna bağlı ATP üretiminin yapılamaması) ve hücre membranındaki ağır hasardır. Bunu ispatlayan kanıtlar vardır. Lizozomal membran-lardaki zedelenme enzimatik erimeye neden olup, hücre nekrozunu ortaya çıkarır. Zedelenme İle İlgili Bazı Özellikler: -- Zedeleyici stimulusa hücresel yanıt, zedeleyicinin tipine, onun süresine ve şiddetine bağlı- dır. Bu nedenle düşük dozda toksinler veya iskeminin kısa sürmesi, reversibl (dönüşlü) hücre zedelenmelerine neden olur. Halbuki daha büyük toksin dozları veya daha uzun süreli iskemik aralar, irreversibl (dönüşsüz) zedelenme ile sonuçlanır ve hücre ölüme gider. -- Tüm stresler ve zararlı etkenler, hücrede ilk etkilerini moleküler düzeyde yapar. Hücre ölü- münden çok önce, hücresel fonksiyonlar kaybolur ve hücre ölümünün morfolojik değişiklikle- ri, çok daha sonra ortaya çıkar. Histokimyasal veya ultrastrüktürel teknikler, iskemik zedelen- medeki değişiklikleri birkaç dakika ile birkaç saat içinde görülebilir hale getirir. Örneğin, myokardial hücreler iskemiden 1, 2 dk sonra, nonkontraktil (kasılamama) olur. İskeminin 20- 30 dk’sına kadar, ölüm meydana gelmez. Ölümden sonraki değişikliklerin, ultrastrüktürel dü-zeyde değerlendirilmesi için, 2- 3 saat, ışık mikroskobu ile görülebilme düzeyine gelebilmele-ri için (örn. nekroz), 6- 12 saat geçmesi gerekir. Morfolojik değişikliklerin çıplak gözle görü-lebilir hale gelmesi, daha da uzun bir zaman alır. -- Zedeleyici stimulusun sonuçları; zedelenen hücre tipine, hücrenin uyum yeteneğine ve ge-netik yapısına bağlı olarak da farklılıklar gösterir. Örneğin, bacaktaki çizgili iskelet kası, 2- 3 saatlik iskemileri tolere edebilir. Fibroblastlar da dirençli hücrelerdir. Buna karşın kalb kası hücresi (myosit), yalnızca 20-30 dakikalık zaman içinde ölüme dayanabilir. Bu zaman, nöron- da 2- 3 dakikadır. -- Farklı zedeleyici etkenler, nekroz veya apoptoz şeklinde hücre ölümüne neden olur. ATP de kayıplar ve hücre zarı hasarları, nekrozla ilişkilidir. Apoptoz; aktif ve düzenli bir olaydır. Proğramlanmış bir hücre ölüm biçimidir ve burada ATP kayıpları yoktur. -- Hücre zedelenmesi hücre komponenetlerinden bir veya bir kaçında ortaya çıkan biyokimya-sal veya fonksiyonel bozukluklardan kaynaklanır. Zedeleyici stimulusun en önemli hedef nok-taları şunlardır: (a)Adenozin trifosfat (ATP) üretim yeri olan mitokondriler, (b)hücre ve organellerinin iyonik ve osmotik homeostazı için gerekli olan hücre membranı, (c)protein sentezi, (d)genetik apareyler (DNA iplikciğinin bütünlüğü) ve (e)hücre iskeleti çok önemlidir. Membran Permeabiltesindeki Defektler: Hücre membranı; iskemi, bazı bakteriyel tok-sinler, viral proteinler, kompleman komponentleri, sitolitik lenfositler veya birçok fiziksel- kimyasal etkenlerle direkt zarar görebilir. Ayrıca birçok biyokimyasal mekanizma, hücre membran hasarına etken olabilir. Kısaca gözden geçirelim. - Fosfolipid sentezinde azalma: Oksijendeki düşmeler ATP sentezinde azalmalara, ATP’nin azalması da fosfolipid sentezini düşürür. Fosfolipid kaybına bağlı olarak, membran hasarı meydana gelir. - Fosfolipid yıkımında artma: Hücre içi (sitozolik) kalsiyum artımı, fosfolipazları aktifleştirir. Bu da membran fosfolipidlerin parçalanmasını- yıkımını arttırır. - Lipid yıkım ürünlerinde artma: Fosfolipidlerin parçalanması, yıkılması, lipid yıkım ürünleri-ni arttırır. Bu ürünlerin birikimi, geçirgenliği bozarak zarar verir. - Reaktif oksijen türevleri (serbest radikaller): Hücre membranında lipid peroksidasyonuna neden olup, zarar verir. - Hücre iskelet anormallikleri: Hücre iskeleti iplikcikleri, hücre içini hücre zarına bağlayan ça-palar olarak görev yapar. Hücre içi kalsiyumun artması, proteazları aktifleştirerek hücre iske-leti proteinlerini parçalar, bu şekilde hücre zarını hasarlar. Hücre İskeleti: Sitoplazmik matriksde; mikrotübüller, ince aktin flamanlar, kalın flaman-lar ve değişik tiplerde ara flamanlardan oluşan, karmaşık bir ağ yapısı “hücre iskeleti” olarak tanımlanır. Bunlara ek olarak hücre iskeletinde, nonflamentös ve nonpolimerize proteinler de vardır. Bu yapısal proteinler sadece hücrenin şekil ve biçimini korumakla kalmaz, aynı za-manda hücre hareketinde de önemli bir rol oynar. Hücre iskelet bozuklukların da; hücre hare-keti ve intrasellüler organel hareketleri gibi, hücrelerde fonksiyon defektleri görülür. Ayrıca hücrenin fagositoz yetenekleri de kaybolur. Bunlar lökosit gibi özel hücreler ise, lökosit göçü ve fagositoz yeteneklerinde kayıplar ortaya çıkar. Mitokondriyal Zedelenme: Memeli hücrelerinin tümü, temelde oksidatif metabolizmaya bağlı olduğundan mitokondriyal bütünlük hücre yaşamı için, çok önemlidir. Mitokondri hüc-renin “enerji santralı” olarak bilinir. ATP hücredeki bütün intrasellüler metabolik reaksiyonlar için, gereken enerjiyi sağlar. Mitokondrilerde üretilen ATP deki enerji, hücrelerin yaşamı için elzemdir. Yine bu mitokondriler, hücre zedelenmesi ve ölümünde de çok önemli bir rol oynar. Mitokondriler sitozolik (hücre içi) kalsiyumun artmasıyla, serbest radikallerle (aktif oksijen türevleri), oksijen yokluğunda ve toksinlerle zedelenebilir. Mitokondriyal zedelenmenin iki ana sonucu vardır: 1)Oksidatif fosforilasyonun durmasıyla ATP nin progresif olarak düşmesi, hücre ölümüne götürür. 2)Aynı zamanda mitokondriler bir grup protein içerir. Bunlar içinde apoptotik yolu harekete geçiren protein (sitokrom c) de bulunur. Bu protein, mitokondride enerji üretimi ve hücrenin yaşamı için, önemli bir görev yapar. Eğer mitokondri dışına sitozo-le sızarsa, apoptozisle ölüme neden olur. Bazı nonletal patolojik durumlarda mitokondriaların sayılarında, boyutlarında, şekil ve fonksiyonlarında çeşitli değişiklikler olabilir. Örneğin hücresel hipertrofide, hücre içindeki mitokondri sayısında artma vardır. Buna karşın atrofide, mitokondri sayısında azalma görülür. ATP Tüketimi: Hücrelerin enerji deposu olarak bilinen ATP, adenozin difosfat (ADP) ve 1 fosfat (P1) ile mitokondride -üretilir- sentezlenir. Bu işlem oksidatif fosforilasyon olarak tanımlanır. Ayrıca oksijen yokluğunda glikolitik yol ile glukozu kullanarak ATP üretilebilir (anaerobik glikolizis). ATP, hücre içindeki tüm sentez ve parçalama işlemlerinde gereklidir. ATP, hücresel osmolaritenin korunması, membran geçirgenliği, protein sentezi ve temel metabolik işlevler gibi, hemen her olayda çok önemlidir. ATP kayıplarının başlıca nedenleri; iskemiye bağlı oksijen kayıpları ve besin alımında azalma, mitokondri hasarı ve siyanür gibi, bazı toksinlerin etkileri sayılabilir. Kalsiyum Dengesindeki Değişmeler: İskemi ve belli bazı toksinler, belirgin bir şekilde hücre dışı kalsiyumun plasma membranını geçerek hücre içi akışına yol açar. Bunu, hücre içi depolardan ( mitokondri, endoplazmik retikulum) kalsiyumun açığa çıkması izler. Bu hücre içi artan kalsiyum, sitoplazmada bulunana bazı enzimleri aktifleştirir. (1)Fosfolipazları aktive ederek, fosfolipid yıkımına neden olur. Fosfolipid azalması ve lipid yıkım ürünlerinin de açı-ğa çıkmasına neden olur. Bu katabolik (yıkım) ürünler, hücre membran zedelenmesine neden olur. (2)Proteazlarıx (protein parçalayan enzim) aktive ederek, hem membran hem hücre iske-leti proteinlerinin parçalanmasına neden olur. hücre iskeletinin hücre membranından ayrılma-sına ve böylelikle, membranda yırtılmalara neden olur. (3)Adenozin trifosfatazlara (ATPas) etki ederek adenozin trifosfat (ATP) azalmasını hızlandırır. (4)Endonükleazları aktive eder, DNA ve kromatin parçalanmasından sorumludur. Sonuç olarak intrasellüler kalsiyumun art-ması, hücrede bir dizi zedeleyici etki yaparak, hücre ölümüne sebebiyet veren en önemli et-kendir. Hücre Zedelenmesinde Serbest Radikallerin Rolü Hücre zedelenmesinde önemli mekanizmalardan birisi de, aktive edilmiş (reaktif) oksijen ürünlerine (serbest radikaller) bağlı zedelenmedir. Hücre membranına ve hücrenin diğer elemanlarına zarar verir. Serbest radikallerin sebep olduğu hasarlar; iskemi-reperfüzyon hasarıx, kimyasal (hava kir-liliği, sigara dumanı, bitki ilaçları gibi çevresel faktörler) ve radyasyon zedelenmesi, oksijenin ve diğer gazların toksisitesi, hücresel yaşlanma, savunma sisteminin fagositik hücrelerce mikropların öldürülmesi, iltihabi hücrelerin oluşturduğu hücre hasarı ve makrofajlarca yapılan tümör hücrelerinin destrüksiyonu şeklinde sıralanır. Serbest radikallerin hücrelerde yaptığı hasarlar: a)Lipidlerin peroksidasyonuna neden olarak hücre membran hasarı yapar. b)Protein hasarı yaparak, iyon (Na/K) pompası dengesini bozar. c)DNA yı haraplayarak, yetersiz prote- in sentezine neden olur. d)Mitokondrial hasar yaparak, ATP yokluğuna neden olup etkisini gösterir. Oksijen yaşamsal olarak çok gerekli bir molekül olmasına karşın, oksijenin aşırı miktarlar- da bulunduğu durumlar veya çeşitli kimyasal ajanlarla oluşturdukları oksidasyon reaksiyonları ile ortaya çıkan serbest oksijen radikallerinin, hücreye zarar verme riski vardır. Bunlar oksijen zararına örnektir. Paslanmanın bilimsel adı, oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksit- lenir ve yaşlanır. Serbest radikallerin (bunlar oksidan moleküller, oksitleyiciler olarak da bili- nir) yıkımına karşı, hücrelerde harabiyeti önleyen, sınırlayan veya onaran gibi, pek çok koru- yucu mekanizma vardır. Bunlara “serbest radikal savaşcıları” (antioksidanlar- oksitlenmeyi önleyiciler) adı verilir. Bunları enzimatik ve nonenzimatik olarak iki ana grupta inceleyebili- riz. Bunların dışında serbest radikallerin, stabil olmadıklarından spontanöz (kendiliğinden) bozulmaları da söz konusudur. Enzimatik Antioksidanlar: Hücrede oluşan serbest radikallerin yok edilmeleri bir dizi enzi-matik olay ile gerçekleşir. Antioksidan enzimlerle yapılan savunmanın önemli bir bölümünü; süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalaz oluşturur. Süperoksit radikali, süperoksit dismutasyonla; hidrojen peroksit ise, katalaz ve glutatyon peroksidaz enzimleri ile nötralize edilir. Hidrojen peroksitin parçalanmasında katalaz direkt etkilidir. Nonenzimatik Antioksidanlar: Bu savunma başlıca endogenös ve ekzogenös antioksidanlar tarafından sağlanır. Ekzogenöse örnek; vitamin E (tokoferoller), vitamin C (askorbik asid), beta karoten (A vitaminin yapı taşı) gibi vitaminlerdir. Ekstrasellüler antioksidan olarak serü-loplasmin sayılabilir. Vitamin C ve E’nin vücudu serbest radikallerin yıkıcı etkilerinden koru-duğu düşünülür. Bu antioksidanlar serbest radikallere kendi elektronlarından birini verip, elektron çalma reaksiyonunu sonlandırmasıyla nötralize eder. Antioksidan besinler elektron vermekle, kendileri serbest radikallere dönüşmez; çünki her iki şekilde de stabildir. Bunlar çöpcüler gibi hareket ederek hastalık oluşmasına neden olacak, hücre ve doku hasarlarını ön-ler. Antioksidan besinlere diğer örnekler; eser miktardaki mineraller bakır, çinko ve selen-yumdur. Bu mineraller bazı antioksidan enzimlerin gerekli komponentleri olduğundan, anti-oksidan görevi görür. Kimyasal (Toksik) Zedelenme: Kimyasal maddeler iki mekanizmadan birisiyle hücre zedelenmesine neden olur. (1)Bazı kimyasal maddeler, moleküler komponentlerle veya hüc-resel organellerle direkt birleşerek etki eder. Birçok antineoplastik kemoterapotik ajanlar, doğrudan sitotoksik etkileriyle hücre hasarlarına neden olur. (2)Diğer mekanizmada ise, bazı kimyasal maddeler, biyolojik olarak aktif değilken, toksik metabolitlere dönüştükten sonra, aktif olur ve hedef hücrelerde etkilerini gösterir. Burada indirekt etki söz konusudur. Bu tip değişme genellikle karaciğer hücrelerinde oluşur. x Kan akımının kesilmesiyle (iskemi) eğer hücreler reversibl olarak zedelenirse, kan akımının yeniden düzelme-siyle hücrelerde iyileşme görülür; fakat bazı durumlarda iskemiye uğramış bir dokuda, kan akımının yeniden sağlanmasına (reperfüzyon) rağmen, zedelenme giderek daha da kötüleşir. Buna “iskemi- reperfüzyon hasarı” (reperfüzyon nekrozu) adı verilir. Klinik olarak çok önemli olan, kalb ve beyin enfarktüslerindeki doku hasarla-rında bu şekilde bir zedelenmenin bariz katkısı vardır. Bu olayın nedeni, bölgede serbest radikallerin miktarının artması olabilir; çünki bu toksik oksijen ürünleri, reperfüzyon anında iskemik alana gelen lökositler tarafından bol miktarda ortama salınmıştır. İskemiye uğramış dokuda reperfüzyon oluşmasa bile, sonuçta bu bölgede letal iskemik hücre hasarı yine meydana gelecektir; fakat hasar, bu sefer serbest radikallerle değil, iskemik zedelen-me, hipoksi (oksijen yetersizliği) nedeniyle ortaya çıkacaktır. Serbest Radikaller: Serbest radikaller (oksidan ürünler) ile antioksidan etkileşimini anlamak için, ilk önce hücreler ve moleküller hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekir. İşte bu nedenle burada lise kimyasına kısaca bir göz atalım. İnsan vücudu pekçok farklı tip hücreden oluşmuştur. Hücreler de birçok değişik tip moleküllerden oluşmuştur. Mole- küller, bir veya daha fazla atomlardan, bir veya daha fazla elementlerin kimyasal bağlarla birleşmesinden mey-dana gelmiştir. Atomlar; tek bir nüve (çekirdek), nöronlar, protonlar ve elektronlanlardan oluşur. Atom çekirde- ğindeki protonların (pozitif yüklü parçacıklar) sayısı, atomu çevreleyen elektronların (negatif yüklü parçacıklar) sayısını belirler. Elektronlar kimyasal reaksiyonlarla ilgilidir ve molekül oluşturmak için, atomları birbirine bağ-layan maddedir. Elektronlar atomu yörünge biçiminde bir veya birkaç kat kabuk şeklinde çevreler. En içteki ka-buk iki elektrona sahip olduğunda dolar. İlk kabuk dolduğu zaman, elektronlar ikinci kabuğu doldurmaya başlar. Bir atomun kimyasal davranışını belirleyecek en önemli yapısal özellik, dış kabuktaki elektron sayısıdır. Dış ka-buğu tamamen dolu olan bir madde, kimyasal reaksiyonlara girme eğiliminde değildir, stabildir (hareketsiz). Atomlar maksimum stabiliteye ulaşmak için, dış kabuğunu dolu hale getirmeye çalışırlar. Atomlar genellikle di-ğer atomlarla elektronlarını paylaşarak dış kabuklarını doldurmaya çalışır. Serbest radikaller dış yörüngede eşleş-memiş (çiftlenmemiş) tek bir elektronu bulunan kimyasal moleküllerdir. Bu özellikleri nedeniyle son derece değişken- dengesiz yapıda olduğundan, kolayca inorganik ve organik kimyasallarla reaksiyona girer. Bunlar hem organik hem de inorganik moleküller halinde bulunur. Diğer bileşiklerle süratle reaksiyona girerek, stabilite kazanmak için, gerekli elektronu kazanmaya çalışır. İşte serbest radikaller en yakın stabil moleküle saldırarak o moleküllün elektronunu çalarak zararlı etkisini gösterir. Serbest radikal tarafından saldırılan molekül, elektro-nunu kaybedip serbest radikale dönüşür. Süreç bir kez başlayınca ardışık zincirleme olaylar, canlı hücrenin yaşa-mının bozulmasıyla sonuçlanır. Hücrelerde oluştuğu zaman, hücresel proteinler ve lipidler olduğu kadar nükleik asidlerle de süratle etkileşek onları parçalar. Buna ek olarak serbest radikaller otokatalitik reaksiyonları başlatır. Serbest radikallerle reaksiyona giren moleküller, yeni serbest reaksiyonlara dönüşerek zincirleme hasarlara yol açar. Hücre içinde pekçok reaksiyon, serbest radikallerin oluşumundan sorumludur. Çeşitli reaksiyonlar sonucu bunlar ortaya çıkar. Bunlar aşağıda özetlenmiştir. 1- Hücre içi metabolik olaylar sırasında oluşan redüksiyon- oksidasyon (redoks) reaksiyonlarında görülür. Bu olaylarda; süperoksit radikali (O2-), hidrojen peroksitx (H2O2) ve hidroksil radikali (OH) gibi, önemli serbest radikaller oluşur. Hücre içinde oluştuğunda süratle çeşitli membran molekülleri olduğu kadar, proteinleri ve nük-leik asidleri (DNA) de parçalayarak hasar verir. Böyle DNA hasarları; hücre ölümünde, yaşlanmada ve malig-niteye dönüşümde söz konusudur. Normal koşullarda bu serbest radikaller, antioksidanlarla yok edilebilir. Eğer antioksidanlar yoksa veya serbest radikal üretimi çok artarsa, hücrelerde hasar kaçınılmaz olacaktır. 2- Radyasyon enerjisinin (ultraviyole ışık, X- ışınları) absorbsiyonunda iyonize radyasyonun etkisiyle hücre içindeki su hidrolize olur. Suyun bu radyolizisi sonucu hidroksil (OH) ve hidrojen (H) serbest radikalleri ortaya çıkar. 3- Demir ve bakır gibi değişimli metaller, bazı hücre içi reaksiyonlarda elektron alıp verme özellikleri nede-niyle serbest radikaller ortaya çıkar. 4- Ekzogenös (dış kaynaklı) kimyasal maddelerin enzimatik metabolizması sonucu karbon tetraklorid (CCl4) den, karbon tetraklorür (CCl3) serbest radikali oluşur. 5- Nitrik oksit (NO), endotel hücreleri ve makrofaj gibi, bazı tip hücreler tarafından sentez edilen, serbest radikal gibi davranan önemli bir kimyasal medyatördür. Nitrik oksit oksijenle reaksiyona girdiğinde, NO2 ve NO3 gibi, diğer serbest radikalleri de oluşturur. x Hidrojen peroksit (H2O2), kendisi serbest radikal değildir, bu nedenle reaktif oksijen türevi olarak adlandırılır. STRESE KARŞI HÜCRESEL ADAPTASYON Normal bir hücre, değişen çevre şartlarına göre, yapı ve fonksiyonunu (işlevini) belirli ölçülerde değiştirerek yaşamını devam ettiren bir mikro evrendir. Bu oluşum, stresler çok ciddi olmadığı sürece, kendini koruma eğilimindedir. Eğer hücre, aşırı fizyolojik strese veya bazı patolojik stimulasyonlara (uyarılara) maruz kalırsa, stresin devam etmesine rağmen, adaptasyon (uyum) göstererek sağlığını korur. Hücresel adaptasyon, normal hücre ile zedelen- miş hücre arasında kalan bir durumdur. Hücresel adaptasyonlar başlıca atrofi, hipertrofi, hiperplazi ve metaplazidir. Hücre adaptif gücü aşıldığında veya hiç adaptif yanıt sağlanamadı- ğında hücre zedelenmesi ortaya çıkar. Hücre zedelenmesi bir noktaya kadar reversibldir (geri dönüşlü); fakat ciddi veya kalıcı streslerle irreversibl (geri dönüşsüz) hale gelir ve hücre so-nuçta ölüme gider. İrreversibl zedelenme, hücre ölümüne yol açan, kalıcı patolojik değişiklik- leri. ifade eder. Reversibl hasardan, irreversibl hasara ne zaman geçtiği kesin olarak bilinme- mektedir. Bu bölümde özellikle patolojik olaylarda, hücre büyüme ve farklılaşmasıyla (diferansiyas-yon) ortaya çıkan adaptif değişikliklere değineceğiz. Bunlar; atrofi (hücre boyutunun küçül-mesi), hipertrofi (hücre boyutunun büyümesi), hiperplazi (hücre sayısının artması) ve meta-plaziyi (hücre tipindeki değişiklik) içermektedir. Ayrıca displazi (hücrelerde şekil bozukluğu) hipoplazi, atrezi, agenezis ve aplazinin anlamlarını açıklayacağız. Atrofi: Hücrenin madde kaybına bağlı olarak hacmının küçülmesi “atrofi” olarak bilinir. Atrofi, adaptif yanıtın bir şeklidir. Yeterli sayıda hücre etkilendiğinde, tüm doku veya organ hacmında küçülme olur ve organ atrofik şekle dönüşür. Gerçi atrofik hücrelerde fonksiyon azalmıştır ama bu hücreler ölü değildir. Atrofik hücre daha az mitokondria, myoflament ve endoplazmik retikulum içerir. Birçok durumda atrofiye, artmış bir otofaji (kendini yiyen) eşlik eder. Atrofinin nedenleri şunlardır: (1)İnaktivite atrofisi; iş yükünün azalması söz konusudur. Çalışmayan, fonksiyon görmeyen organ veya doku atrofiye uğrar. Uzun süre alçıda kalan ekstremitelerde kas atrofisi görülebilir. Felçlilerde, felçli taraf kaslarında inaktivite nedeniyle atrofi olur. (2)İnnervasyon (sinir uyarı) kaybı; poliomyelitisde olduğu gibi, innervasyon kay-bına bağlı meydana gelen paralizilerde söz konusu kas dokularında atrofiler görülür. Burada da fonksiyon kaybı söz konusudur. (3)Kanlanmanın azalması, (4)yetersiz beslenme, (5)endo-krin stimülasyon (uyarı) kaybı; menoposda hormon kayıpları örnek verilebilir ve (6)yaşlan-maya bağlı atrofiler meydana gelir. İleri yaşlardaki kişilerin beyinlerinde görülen atrofilere “senil atrofi” denir. Senil atrofi ve menoposda hormon stimülasyon kayıpları, fizyolojik atro-fiye örnektir. Patolojik atrofiye, innervasyon kaybı örnek verilebilir. Hipertrofi: Hipertrofi, hücrelerin hacımlarının artmasını tarif eder ve böyle bir değişiklik- te organın hacmı da büyüyecektir. Bu nedenle hipertrofiye organda yeni hücreler yoktur, yal- nızca büyük ve iri hücreler vardır. Hücre hacmının artımı, sıvı alımının artımı ile ilgili değil- dir. Sıvı alımıyla ilgili olanı, hücre şişmesi veya ödem olarak adlandırılır; fakat hipertrofide daha çok ultrastrüktürel komponentlerin (proteinler ve organeller) sentezinde bir artım söz konusudur. Hipertrofi, fizyolojik veya patolojik olabilir ve organdaki fonksiyonel artım veya spesifik hormonal stimülasyon, bunun oluşmasına neden olabilir. Gebelik anında, uterusun büyümesi, fizyolojik bir olaydır. Uterus düz kas hücrelerinde oluşan artım, hem hipertrofi ve hem de hiperplazi nedeniyledir. Patolojik hücresel hipertrofiye örnek, hipertansiyon veya aortik valvül hastalığı sonucu ortaya çıkan kardiyak büyüme gösterilebilir. Her bir myokard lifi hipertrofiye olarak, hücre büyümesi ve hacım artışı göstererek, bu artan yüke karşı, kalbin daha fazla bir güç ile pompalamasını sağlar. Kas kitlesinin büyümesi, bir sınıra ulaştıktan sonra, artan yükü kompanse edemez ve kalb yetmezliği ortaya çıkar. Bu safhada myokardiyal liflerde bir dizi dejeneratif değişiklikler ve hücre ölümü ortaya çıkar. Kalb ve iskelet kasında-ki çizgili kas hücreleri, en fazla hipertrofi gösterebilme yeteneğinde olan hücrelerdir. Belki de bu, hücrelerin artan metabolik gereksinimlere mitotik bölünme ve yeni hücre şekillenmesiyle 8 yanıt veremediğindendir. Hipertrofinin kesin mekanizması ne olursa olsun, Bunların en önem-lisi myofibriler kontraktif elemanlarının erimesi ve kaybıdır. Hiperplazi: Hiperplazi, bir doku veya organda hücre sayısındaki artışı belirtir ve böylelik- le volüm olarak da artış vardır. Hücreler, fonksiyonel gereksinim artmasına bir yanıt olarak nasıl hipertrofiye olursa, aynı şekilde stress altında kalınca veya stimüle edilince, mitotik bölünerek çoğalırlar. Bu şekilde organ veya dokuda hücre sayısının artmasına “hiperplazi” adı verilir. Hücre sayısı artması ile, organ veya dokunun büyümesi söz konusudur. Hiperplazi gösteren hücrelerin fonksiyonlarında artma olur. Özellikle bu, iç salgı gudde hücrelerinde belirgindir. Vücuttaki her hücre tipinin hiperplazik kapasitesi yoktur. Örnek; kalb ve iskelet kası ile sinir hücreleridir. Epidermis, intestinal epitel, hepatositler, fibroblastlar ve kemik iliği hücreleri hiperplaziye uğrar. Hiperplazi; fizyolojik ve patolojik olarak ikiye bölünebilir. Fizyolojik Hiperplazi: Fizyolojik hiperplazi de ikiye ayrılır. (1)Hormonal hiperplazi; en iyi örnek puberte (ergenlik) ve gebelikte; meme glandüler epitel proliferasyonu ve ayrıca gebelikte uterusda kas hücrelerinde hiperplazi ve hipertrofi görülür. Menstrüel siklusdaki “proliferatif faz” (endometrial proliferasyon) fizyolojik bir hiperplazidir. (2)Kompensatuvar hiperplazi; parsiyel hepatotektomi yaparak, karaciğer dokusunun bir parçasının çıkarılmasın-dan sonra, karaciğerin rejenerasyon kapasitesi ile yeni karaciğer hücreleri yapılır. Patolojik Hiperplazi: Patolojik hiperplazinin pek çok şeklinde, aşırı hormonal veya büyü-me faktörü stimülasyonu vardır. Normal menstrüel perioddan sonra, endometrial doku gudde-lerinde aşırı proliferasyon görülür. Bu endometrial proliferasyon esasda fizyolojik bir hiper-plazidir; fakat hormonal dengelerin bozulduğu bazı durumlarda (östrojen ve progesteron ara-sındaki balans) östrojenin artması durumunda, endometrium guddelerinde aşırı bir hücre artı-mı ortaya çıkar. Bu endometrial hiperplazi sonrası, kanser sürpriz olmamalıdır; çünki endo-metrial hiperplazilerde kanser riski vardır. Ayrıca, endometrial hiperplazi, anormal menstrüel kanamaların başlıca nedenidir. Prostat kanseri tedavisi için, östrojen hormonu verildiğinde veya karaciğer sirozunda oldu-ğu gibi, östrojenin inaktivite edilemediği durumlarda, hastalarda hiperöstrinizm (östrojen fazlalığı) ortaya çıkar. Bu gibi, erkek hastaların memelerinde büyümeler (jinekomasti) meyda- na gelir. Kanın kalsiyum düzeyindeki uzun süreli düşmeler, paratiroid salgılıklar üzerine uyarıcı etki yapar, paratiroid hiperplazisi (sekonder hiperparatiroidizm) saptanır. ACTH veril- mesi sonucu, sürrenal korteks hiperplazisi gelişir (Cushing sendromu)x. Patolojik hiperplaziye örnek olarak iltihabi iritasyon ve enfeksiyon hiperplazisini göstere- biliriz. Kötü yapılmış bir protez, alttaki dokuda epitel ve bağ dokusu olmak üzere hücre proli- ferasyonlarına neden olur. Bunlara “iltihapsal fibröz hiperplazi” denir. Protez vuruğu hiper- plazisi veya epulis fissuratum olarak adlandırılır. Hiperplazi, yara iyileşmesindeki bağ dokusu hücrelerinin verdiği önemli bir yanıt olabilir. Prolifere olan fibroblast ve kan damarı hücreleri bir onarım işlemine yol açarak bir granulasyon dokusunu oluşturur. Bu hücreler, fibroblast ve endotel hücreleri, büyüme faktörlerinin stimülasyonu (uyarısı) ile prolifere olarak hiperplazi- ye neden olur. Büyüme faktörlerinin stimülasyonu, keza human papilloma virus gibi bazı viral enfeksiyonlarda da hiperplazilere neden olarak karşımıza çıkabilir. Bu tür lezyonlara örnek, deride görülen bildiğimiz deri siğilleridir (verruka vulgaris). Gerçi hipertrofi ve hiperplazi tanımlamada iki farklı olaylarsa da, aynı mekanizma tarafından başlatılır ve pek çok durumda beraber oluşur. x Cushing Sendromu : Adrenokortikal hiperfonksiyonu, Cushing sendromuna neden olur. Bu fazlalığın nedenleri (1)adrenal bezinde (salgılığında) hiperplazi, (2)adenoma veya karsinoma gibi, tümörler (3)hastanın ağızdan uzun süre kortizon alması ve (4)hipofiz hiperfonksiyonu (ACTH hipersekresyonu) dur. Bütün bunlar, adrenal salgılığına aşırı salgı yaptırır. Klinik olarak, Buffalo tipi şişmanlık, düşük omuz, kalın boyun, aydede yüz hastalığın özelliğidir. Karın derisinde çizgilenme, akne, osteoporoz, hipertansiyon görülür. Kadınlarda hirsutizm (kıllanma) amenore ve mental bozukluk, diğer özelliklerdir. Metaplazi: Metaplazi adült (matür= erişkin) bir hücre tipinin (epitelyal veya mezanşimal) yerini, diğer bir adült hücrenin alması şeklinde olan reversibl bir değişikliktir. Olumsuz çevre koşullarına karşı dayanabilmek için, strese duyarlı hücrelerin daha dirençli hücre tipine dönü-şerek gösterdiği adaptif cevaptır. Bu tür adaptif metaplaziye en güzel örnek, “skuamoz meta-plazi” dir. Sigara (içme gibi, kötü) alışkanlığı olan kişilerde solunum yollarındaki (trakea ve bronş epiteli) silli- silendirik epitel yerini, stratifiye skuamoz epitel hücrelerinin almasıdır. Tükrük salgılığı kanalı ve safra kesesi kanalı taşlarının varlığında olan kronik iritasyon, bura-lardaki sekretuvar silendrik epitelin yerini nonfonksiyonel stratifiye skuamoz epitel alabilir. A vitamini yetersizliği de, solunum yolu epitelini skuamoz metaplaziye uğratır. “Müköz meta-plazi” kronik bronşitte psödostratifiye silli solunum yolu epiteli, mukus salgılayan basit silen-dirik epitele dönüşebilir. Metaplazi mekanizması, adaptif bir yanıt olarak, mezankim hücrele-rinde de oluşur. Fibroblastlar kemik ve kıkırdak yapan osteoblast veya kondroblastlara dönü-şebilir. Örneğin; osteoid ve kemik dokusu yumuşak dokuda özellikle zedelenme alanında nadiren oluşur, buna “osseöz metaplazi” denir. Hipoplazi: Özel yapısı aynı kalmakla beraber, normal boyutuna ulaşamayan organlar için kullanılan bir terimdir. Bu bir eksik gelişmedir. Organın görünümü normal, fakat hacım bakı- mından küçüktür. Beyinin tam gelişemeyerek küçük kalmasına “mikrosefali” adı verilir, bu hipoplaziye bir örnektir. Gelişmesini tamamlamamış ve küçük kalmış bir diş, hipoplazik diş olarak adlandırılır. Aplazi: Tam gelişememiş bir organı tarif eder. Bir organın çok küçük ve biçimsiz olması durumudur. Bir taraftaki böbreğin taslak halinde bulunmasıdır. Agenezi: Bir organ veya dokunun konjenital bir bozukluk nedeniyle taslak halinde bile bulunmamasına “agenezis” denir. Bir organa ait doku kalıntılarının olmaması durumudur. Dental agenez olarak, çok nadir de olsa rastladığımız lateral veya üçüncü molar dişlerdeki hiç gelişememe örnekleri vardır. Atrezi: Barsak karaciğer ve safra kanalı gibi, duktal veya lümenli organların kanal açıklı-ğının olmamasıdır. REVERSİBL VE İRREVERSİBL HÜCRE ZEDELENMESİNDE IŞIK MİKROSKOBİK DEĞİŞİKLİKLER Klasik patolojide öldürücü olmayan (nonletal) zedelenme sonucu ortaya çıkan morfolojik (yapısal- biçimsel) değişikliklere “dejenerasyon (yozlaşma)” olarak söz edilirdi; fakat bugün bunlara daha basit olarak, reversibl (geri dönüşlü) değişiklik adı verilmektedir. İki ana mor-folojik değişiklik şeklinde karşımıza çıkar: (1)Hücresel şişme ve (2)yağlanma. Hücresel Şişme: Hücre içi sıvı ve iyon dengesinin bozulduğunda görülür. Hidropik de-ğişme veya vakuoler dejenerasyon olarak da adlandırılan hücresel şişme, hücrede hemen her tip hasarın ilk göstergesi ekstrasellüler suyun, hücre içine geçmesi neticesi olan hücredeki büyüme “hücresel şişme” olarak bilinir. Hücre şişmesi, reversibl bir olaydır ve hafif hasarın (zedelenmenin) işaretidir. Makroskopik olarak hücresel şişmede organlar büyümüştür; sert ve soluk görünümlü olup, ağırlıkları artmıştır. Mikroskopik olarak hücre sitoplasması bulanık, nükleus (nüve= çekirdek) ise soluk görünümlüdür. Yağlı Değişme (Yağlanma- Steatozis): Yağlı değişme parankimal hücrelerde anormal yağ (trigliseritler, kolesterol ve kolesterol esterleri) birikimini belirtir. Yağlanma ise, daha az görülen bir reaksiyondur. Hücre içindeki küçük ve büyük vakuoller, hücrede lipid artışını gösterir. Yağlı değişme öldürücü olmayan (reversibl) zedelenmenin belirtisidir; fakat etken ortadan kaldırılmazsa, bazen öldürücü olabilir. Yağ metabolizmasının ana organı olması nede-niyle yağlı değişme, en sık karaciğer dokusunda görülür; fakat kalb, böbrek, kas ve diğer organlarda da oluşabilir. Karaciğerdeki yağlı değişmenin en önemli nedeni, alkol bağımlılığı-dır. Alkol bir hepatotoksiktir. Yağlı karaciğer daha sonra, siroz olarak adlandırılan ilerleyici karaciğer fibrozisine yol açabilir. Yağlı karaciğere neden olan diğer etkenler; obesite, toksin-ler, protein malnutrisyonu, diyabetes mellitus ve anoksidir. İskemik ve Hipoksik Zedelenme İskemi veya dokudaki kan akımı azalması, klinik tıpta hücre zedelenmesinin en yaygın görülen nedenidir. Hipoksinin ilk etkilediği yer, hücrenin solunum merkezidir (aerobik solu-numu) ki burası, mitokondrilerdeki oksidatif fosforilasyonun olduğu yerdir. Oksijen basıncı düştükçe ATP nin hücre içi yapımı, bariz bir şekilde azalır ve durur. ATP kaybı, hücrede genel olarak bir çok sistemi etkiler. Hücre dışı kalsiyumun, hücre içi girişine neden olur. Hipoksi ve ATP azalmasının en erken sonuçlarından birisi, hücresel şişmedir (hücresel ödem). Protein normalde hücre içinde daha fazla olduğu için, hücre içi osmotik kolloidal basınç yük-sektir. Diğer taraftan sodyum (Na) ve diğer bazı iyonların konsantrasyonu dış ortama göre, hücre içinde daha düşüktür. İntrasellüler sodyumun azlığı, hücre membranında ATP enerjisine dayanan “sodyum pompası” ile sağlanır. Potasyum (K) konsantrasyonu ise, dış ortama göre hücre içinde daha yüksektir. ATP azalmasıyla bu sistem bozulur. Potasyum dışarı çıkmaya, sodyum hücre içine girmeye başlar. Sodyum ile birlikte hücre içine su girişi olur. Sonuçta iç ve dış ortam dengeye vardığında, hücre içinde normalden çok fazla su bulunacaktır ve hücre şişecektir. Hücresel Yaşlanma: Bu deyim; hemen daima subletal (reversibl) zedelenmenin progresif (ilerleyici) birikimleri, hücresel fonksiyonla uyum içinde davranır ve hücre ölümüne yol açabilir veya en azından hücrenin bir zedelenmeye karşı verdiği yanıt kapasitesindeki azalma- yı anlatır. Yaş ile pekçok hücre fonksiyonu progresif olarak azalır. Mitokondrial oksidatif Fosforilasyon (aerobik solunum), strüktürel, enzimatik ve reseptör proteinlerinin sentezindeki gibi, giderek azalır. Yaşlanan hücrelerde besin alımlarında ve kromozomal hasarların onarı-mında belirgin azalmalar görülür. Yaşlı hücrelerin ultrastrüktürel yapılarında da morfolojik değişiklikler gözlenir. Şekil bozukluğu gösteren nüveler, pleomorfik vaküollü mitokondriler, endoplazmik retikulumda azalma ve lipofussin pigment birikimi vardır. Hücresel yaşlanmada serbest radikal hasarı, önemli hipotezlerden birisidir. İyonizan radyasyon olarak tekrarlayan çevresel etkilenme, antioksidan savunma mekanizmalarının (örn vitamin E, glutatyon peroksi- daz) progresif bir şekilde azalması veya her ikisi birden beraberce etki ederek serbest radikal hasarı oluşturur. Lipofussin birikimi yaşlanmış hücrelerde bu tür hasarın açıklayıcı bir göster- gesidir; fakat pigmentin kendisinin hücreye toksik olduğuna dair deliller yoktur. Serbest radi- kaller mitokondrial ve nükleer DNA hasarını harekete geçirebilir. Zedelenmeye Karşı Hücre İçi Yanıtlar Lizozomal Katabolizma (Parçalama): Primer lizozomlar esas fonksiyonu sitoplazma içi sindirim olan, çok sayıda ve çeşitte sindirici (hidrolitik) enzim içeren, membranla çevrili vezi- küllerdir. Her hücrede bulunursa da özellikle fagositik aktivite gösteren hücrelerde (makrofaj, lökosit) bol miktarda bulunur. Bugüne kadar 50’den fazla hidrolitik (parçalayıcı) enzim tanımlanmıştır. Lizozomal örneklerden bazıları; asid hidrolaz (organik materyale örn. Bakteri-ye karşı rol oynar), lizozim (lökositlerde olduğu kadar makrofajlarda da bulunur. Mikroorga-nizmaların hidrolizinde rol oynar), proteaz (proteinlerin parçalanmasına neden olur; elastin, kollagen ve bazal membranda bulunan proteini yıkar) ve diğerleri asit fosfataz, glukoronidaz, sülfataz, ribonükleaz, deoksiribonükleaz, elastaz, kollagenaz ve lipaz’dır. Lizozomlar tarafın-dan parçalanma şu iki yoldan birisiyle oluşur. Otofaji: Hücrenin kendi içeriğinin (komponentler), yine hücrenin kendi lizozomları tara-fından sindirilmesidir. Kendini yeme anlamındadır. Pekçok durumda mitokondri ve endoplaz-mik retikulum gibi, hücre organalleri zedelenmeye maruz kalırsa hücre normal fonksiyonları-nı koruyabilmek için, bunları yok edebilmelidir. Zedelenmiş veya yaşlanmış organellerin belli bir düzen içinde yok edilmesi bir hücresel yenilenmedir. Ayrıca besinsiz kalan hücrenin kendi öz içeriğini yemek suretiyle kendi yaşamını sürdürmesi olayıdır. Otofaji, özellikle atrofiye giden hücrelerde belirgindir. Heterofaji: Bir hücrenin özellikle makrofajın, dış ortamdan hücre içine aldıkları maddeleri sindirmesi olayına, heterofaji denir ve otofajinin karşıtıdır. Bir materyalin dış çevreden alın-ması olayı, genelde “endositozis” olarak adlandırılır. Büyükçe partiküler materyal için, “fago-sitozis” ve küçük solubl (eriyebilir) makromoleküller için de “pinositozis” terimi kullanılır. Dış ortamdan alınan partikül hücre içine girdiğinde, vakuolle çevrilir. Bunlar fagozom (fago-sitik vakuol) olarak adlandırılır. Bu fagozomlar, primer lizozomlarla kaynaşır, artık sekonder lizozom (fagolizozom) dur. Heterofaji, genelde “profesyonel fagositler” olarak bilinen lökosit (PNL -mikrofaj) ve makrofajlarca (histiosit) yapılır. Lökositler bakterileri, makrofajlar da hücre debrilerini sindirir. Sindirilmiş atıkların hücreden dışarı atılma olayına “ekzositozis” denir. N E K R O Z İ S Canlı organizmada (doku ve organ) ışık mikroskopi ile saptanan, hücre ölümü sonucu ortaya çıkan morfolojik değişikliklere “nekroz” denir. Nekrozis, Yunan dilinde ölüm anla-mındadır. Kan gereksinimi kesintilerinde (iskemik zedelenme) veya belli bazı toksinlerle karşılaşılması durumunda ortaya nekroz çıkar. Nekrozdaki morfolojik görünüm, aslında aynı anda oluşan iki olayın sonucu olabilir: (1)Hücrenin enzimatik yıkımı (organellerin parçalan-ması) ve (2)makromoleküllerin denaturasyonu (proteinlerde yapı değişiklikleri). Bir hücrenin enzimatik sindirimi, kendi lizozomal enzimlerinden kaynaklanıyorsa “otoliz” olarak tanımla-nır. Hücre kendi- kendini sindirir. Otosindirimde nekroz meydana gelir. Postmortem otoliz, tüm organizma öldükten sonra oluşur ve bu bir nekroz değildir. Çevreye gelen bakteri ve lökosit lizozomlarından türeyen hidrolitik (katalitik) enzimlerle olan sindirime de “heteroliz” adı verilir. Bu şekilde de hücre dıştan gelen enzimatik etki ile nekrotik olur. Biyopsi ve rezek-siyon gibi, cerrahi işlemlerle vücuttan alınıp fiksatife (%10’luk formalin) konulan doku parça-sındaki hücreler de ölüdür; fakat nekrotik değildir. Fiksatifler dokuların yapısal bütünlüğünü (morfolojiyi) korur. Hücre ölümünün temel işaretleri nüvede bulunur. Ölüme giden hücrelerde nüve değişiklik- leri şu üç görünümden birisini gösterir. Bunların hepsi kromatin ve DNA nın parçalanmasına bağlıdır. Nüve büzüşür ve küçülür, kromatin yoğunluğu artmıştır. Bazofilik nüve olarak söz edilir, (1)piknozis olarak adlandırılır. Piknozis apoptotik hücre ölümünde de görülür. Zaman içersinde piknotik nüvede parçalanma olayı meydana gelir. Nüve küçük düzensiz parçacıklara bölünmüştür (2)karyorekzis olarak adlandırılır ve (3)karyolizis olarak bilinen nükleer mater-yallerin çözülme ve erimesi söz konusudur. Kromatinin bazofilliği solabilir. Sonuçta, nekrotik hücrede nüve tümüyle kaybolur. Bu arada sitoplazmik değişiklikler de görülür. Sitoplazmada homojenizasyon ve belirgin eosinofili artışı vardır. Artık bu safhada nekrotik hücre; çekirdeği olmayan asidofilik bir atığa dönmüştür. Geleneksel olarak birçok farklı tiplerde nekrotik doku görünümleri tarif edilmiştir. Koagülasyon Nekrozu: En çok görülen nekroz tipi, koagülasyon nekrozudur. Genel ola-rak doku yapısı korunmuştur. Nekrotik doku içinde, hücre elemanları hayalet hücre şeklinde görüntü verir, hücrelerin dış hatları seçilebilir. Nekrotik alan asidofilik opak görünümlüdür. Bu nekroz tipi, daha çok kan akımının kesilmesiyle iskemi (hipoksi) sonucu ortaya çıkan enfarktlarda oluşur. Bakteriyel toksinler, viruslar ve iyonize radyasyon gibi, pek çok etken de neden olabilir. Bu tip nekroz iltihabi yanıtı harekete geçirir. Hasarlı doku fagositler tarafından ortadan kaldırılır ve bölge onarım veya rejenerasyona uğrar. Kalb (myokard enfarktüsü) ve böbrek gibi, organlarda daha sık görülür. Kazeifikasyon Nekrozu: Bu nekroz, farklı- özel bir nekroz tipidir. Başlıca tüberküloz enfeksiyonlarında oluşur. Bu nekroz tipinin karakteristik makroskopik yapısı, bir çeşit peyniri hatırlatan yumuşak, parçalanabilir gri- beyaz görünümde olmasıdır. Bu görünümü nedeniyle “kazeös” terimi kullanılır. Mikroskopik olarak hiçbir hücre detayı görülmez, dokunun yapı özellikleri tamamen silinmiştir. Yerine amorfös, granüler ve eosinofilik bir doku geçmiştir. Likefaksiyon Nekrozu: Bu tip nekroz, iki durumda karşımıza çıkar. Bunlardan biri enzim sindiriminin baskın olduğu durumlarda söz konusudur. Güçlü hidrolitik enzimlerin aksiyonu sonucu oluşur. Başlıca fokal bakteri (özellikle pyojenik mikroorganizmalar) enfeksiyonların- da görülür. Dokuda belirgin yumuşama ve likefaksiyon vardır; abse buna bir örnektir. Hücre ölümü sonrası bölgede bulunan bakteri ve lökositlerin hidrolitik enzimleri ile çevre doku hüc- relerinin otolizi ve heterolizisi sonucu ortaya çıkar. Lökositlerle dolu abse kavitesi oluşturarak doku defekti meydana getirir. Püy’ün oluşmasıyla karakterli süpüratif enfeksiyondur. Diğeri, santral sinir sisteminde iskemi sonucu oluşan hücre ölümü, likefaksiyon nekrozudur. Hemorajik Nekroz: Venöz drenajda blokaj olduğu dokularda ekstravaze kırmızı kan hücrelerinin çevreyi kaplaması sonucu, dokuların nekroze olmasıdır. Gangrenöz Nekroz: Çoğunlukla diyabetli kişilerde, özellikle alt ekstremitelerde ayak ve ayak parmaklarında görülür. Dokuda iskemik hücre ölümü ile ortaya çıkan koagülasyon nek- rozunun özel bir formudur. Bölgede mevcut bakterilerin ve çevreden gelen lökositlerin like- faktif aksiyonunun oluşur. Koagülasyon nekrozu ön planda olduğu zaman, bu olay gelişir. İskemiye neden olan damar tıkanıklığı, lökosit göçünü engellerse, nekroza uğrayan hücrelerin parçalanması önlenir ve ortadan kaldırılmayan nekrotik hücreler mumyalaşır. Buna “kuru gangren” denir. Salim doku ile sınırı belirgindir. Nekrotik bölgeye bakteri invazyonu ve löko- sit göçü olursa, likefaksiyon nekrozu gelişir, “yaş gangren” terimi kulanılır. Yaş gangrene, putrefaksiyon (kokuşma) nekrozu da denir.Vincent spiroketleri, fusiform basiller ve daha bazı mikroorganizmaların eklenmeleri söz konusudur. Beslenme defektli direnci düşük çocuklarda orafasiyal dokularda ortaya çıkan “noma” (gangrenöz stomatit) olarak adlandırılan lezyon da bir çeşit yaş gangrendir. Noma (Gangrenöz Stomatitis- Şankrum Oris): Oral ve fasial dokularda destrüktif yapısı ile karakterize, süratle yayılan daha çok 2- 5 yaşlardaki beslenme defektli veya debilite (yıkıcı) sistemik hastalıklara sahip çocuklarda görülen nadir bir hastalıktır. Kişinin genel sağlığıyla belirgin bir uyum gösteren doku nekrozu, başlangıçta fuziform basiller ve Vincent spiroketleri gibi, anaerobik bakterilerin invazyonu ve sonrasında stafilokokus aureus, streptokokus pyo-gens gibi, diğer çeşitli mikroorganizmalar tarafından invazyona uğrayan spesifik bir enfeksi-yondur. Gerçi pnömoni, sifiliz, tüberküloz, lösemi ve sepsis gibi, zayıf düşürücü sistemik has-talıklar yanısıra malnütrisyon, en sık görülen predispozan faktörlerdir. Noma çok nadir görülür. Gelişmemiş ülkelerde, özellikle malnütrisyon veya protein defek- ti gösteren durumlarda ortaya çıkar. Lezyon özellikle gingival mukozada küçük ağrılı bir ülser şeklinde başlar. Çevre dokuya süratle yayılır. Alttaki yumuşak dokuya penetre olan, sonunda yüz derisini perfore eden akut gangrenöz bir hastalıktır. Nekrozlara bağlı olarak meydana ge- len doku kayıpları sonucu, kemik dokusu ve dişler açığa çıkar. Etkilenen bölgede dişler dökü- lür. Noma, çok sınırlı ve daha benign yapıda olan “akut nekrotizan ülseratif gingivitis”e (ANUG) bir çok özellikleriyle benzemektedir. Her ikisinde de etken aynı mikroorganizmalar-dır ve olay, doku nekrozu ile sonuçlanır. Ayrıca her iki lezyonda da bağışıklık yönünden düşük (immünosüprese) kişiler söz konusudur. Gerçi nadir de olsa, ANUG’dan noma’ya dönüşen olgular da vardır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda, HIV/AIDS’li hastalarda noma’nın görülme sıklığının artmış olduğu gözlenmiştir. Mikroskopi; nonspesifik yoğun nek-roz ve belirgin yaygın bir iltihabi hücre reaksiyon gösterir. Tedavi; enfeksiyonun kendisi kadar, hastalığa neden olan predispozan faktörlerin de yok edilmesini içermelidir. Uygulanan antibiyotik tedavisi yanında, hastanın sıvı- elektrolit denge- sinin ve beslenmesinin sağlanması gerekir. Eğer çevre dokuda yoğun destrüksiyon varsa, do- kudaki nekrotik debrilerin temizlenmesi gerekir. Noma’da mortalite; antibiyotiklerden önce yaklaşık %75 idi. Gerçi bu lezyon hala ciddi bir problemdir. “Gazlı gangren”; özellikle Clostrdium welchii’nin etken olduğu, sporlu anaerobik Clostri-dia grubunun yaptığı spesifik bir enfeksiyondur. Klostiridya sporlarının bulaştığı delici yara-lanmalarda, güçlü ekzotoksinler ile proteolitik enzimler çevre dokuyu haraplar, hatta fatal (öldürücü) olabilir. Yağ Nekrozu: Yağ dokusu hasarı iki şekilde oluşur. 1)Travmatik yağ nekrozu; meme gibi yağ içeren dokularda oluşan şiddetli zedelenme sonucu ortaya çıkar. 2)Enzimatik yağ nekrozu (lipolizis); pankreasdaki ağır bir iltihabın sonucu ortaya çıkan, akut hemorajik pankreatitisin komplikasyonudur. Proteolitik ve lipolitik pankreatik enzimlerinin aksiyonu sonucu, yağ do-kusunda ortaya çıkan bir tip nekrozdur. Fibrinoid Nekroz: Bu gerçek bir nekroz özelliği göstermez. Bazı hipersensitivite (aşırı duyarlık) reaksiyonlarında görülür. Genellikle immünolojik olarak zedelenen damar duvar- larında koyu eosinofilik boyanan fibrine- benzer homojen görünümlü bir madde birikimiyle karakterlidir. Bu birikim; fibrin, immünoglobulin ve plasma proteinlerinden oluşur. A P O P T O Z İ S Apoptozis, köken olarak apo (ayrı), ptozis (düşen) kelimelerinden oluşmuştur. Apoptoz (kopma, düşme) sonbaharda yaprak dökümünü tanımlayan bir kelimedir. Farklı ve önemli bir hücre ölümü biçimi olan apoptoz, proğramlanmış veya seçici hücre ölümüdür, hücre intiharı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bir grup içinde belli bazı hücrelerin kendi- kendilerini yok ettikleri proğramlı bu ölüm biçimi, diğer bir hücre ölümü olan nekrozdan farklı olduğu bilinmelidir. Nekroz, yalnızca patolojik durumlarda ortaya çıkar ve iltihabi reaksiyon mevcut-tur. Apoptoz, hiçbir zaman iltihabi reaksiyona neden olmaz. Organizmanın dengeli yaşamını sağlayan apoptoz, fizyolojik olduğu kadar patolojik olaylarda da rol oynamaktadır. Önemi, biyolojik olaylarda gereksiz ve zararlı hücrelerin yok edilişini sağlamasından, organizmanın kendi iç dengesinin devamlılığına katkıda bulunmasından ileri gelmektedir. Apoptoz, fizyolojik ve patolojik olmak üzere pek çok durumda karşımıza çıkar. Fizyolojik Apoptoz : 1-Embriyogenezis sırasında aşırı yapılmış hücrelerin proğramlı olarak ortadan kaldırılması olayında görülür. 2-Erişkinlerde hormon bağımlı dokuların gerilemesinde (involüsyon═ organ atrofisi) görü-lür: Postlaktasyonel (sütten kesilmiş) meme salgı hücrelerinde regresyon, menopozda ovarian follikül atrofisi, menstrüel siklusda endometrium hücrelerindeki ölüm, örnektir. 3-Prolifere hücre topluluklarındaki hücre kayıpları; buna örnek barsak kriptlerindeki epitel hücre sayılarının sabit tutulmaları için, hücre ölümü örnek verilebilir. 4-İltihabi yanıtın sonlandırılması; ekstravazasyondan sonra, iltihabi dokuda görevini ta-mamlamış lökositlerin ölümü, apoptozis ile olmaktadır. 5-Sitotoksik T lenfositler tarafından oluşturulan hücre ölümü: Virus ve tümör hücrelerine karşı oluşturulan bir savunma mekanizmasıdır. Bunların öldürülerek elimine edilmelerini sağ- lar. Patolojik Apoptoz : 1-DNA hasarı: Radyasyon, sitotoksik antikanser ilaçları, aşırı ısı (soğuk, sıcak) ve hipoksi, gibi, nekroz oluşturan bu etkenler, düşük dozlarda uygulandığı zaman hücre intiharını tetikler. DNA, direkt olarak veya serbest radikaller aracılığıyla zedelenebilir. Eğer hasar onarılamazsa, interensek (içsel) mekanizmalar tetiklenerek apoptoz indüke edilir. DNA daki mutasyonların malign değişme riski bulunduğu için, bu durumdaki hücrelerin apoptoz ile yok edilmeleri bir kazançtır. Apoptozda, tümör süpresör (baskılayıcı) gen olan TP53 (p53) ün aracılığı söz konu-sudur. Bir antionkogen olan bu genin (TP53), apoptozu harekete geçiriçi bir etkisi vardır. 2-Hatalı sarmalanmış proteinlerin birikimi. Gen mutasyonları ve serbest radikaller sonucu ortaya çıkan bu proteinler, endoplasmik retikulumda aşırı birikir ve hücrenin apoptotik ölü-müne neden olur. 3-Hücre zedelenmesine neden olan bazı infeksiyonlar, özellikle viruslar, apoptotik ölüme neden olur. 4-Paranşimal organlarda (pankreas, tükrük salgılığı ve böbrek) kanal tıkanmalarından son-ra ortaya çıkan patolojik atrofi. Apoptoz Mekanizması ve Morfolojisi Bu tip hücre ölümünün morfolojik yapısı, koagülasyon nekrozundan farklıdır. Apoptoz da gözlenen başlıca morfolojik değişiklikler, en iyi biçimde elektronmikroskopi ile gözlenebi- lir. Hücre, su ve elektrolit kaybı ile birlikte yapısal elementlerinin yoğunlaşması sonucu dansi-tesinde artma meydana gelir ve volümlerinin yarısını kaybeder ve hacım olarak küçülür. Apoptoz ışık mikroskobunda tanınabilir. Histolojik olarak tek hücre veya hücre gruplarında hematoksilen- eosin ile boyanmış kesitlerde yoğun eosinofilik sitoplazma içinde, yoğun nük- leer kromatin parçalarına sahip, yuvarlak veya oval kitleler olarak görülür. Nüve kromatini yoğundur (piknotik) ve sonuçta karyoreksiz oluşur. Bu sırada hücre süratle büzüşür, önce sito- plazmik tomurcuklar sonra, parçacıklar şeklinde beliren “apoptotik cisimcikler” oluşur. Bun-lar membranla çevrili nükleer ve sitoplazmik organeller içeren parçacıklardır. Bunlar süratle makrofajlar ve komşu doku hücreleri tarafindan fagosite edilir. HÜCRE İÇİ BİRİKİMLER Bazı koşullar altında normal hücreler, anormal miktarlarda çeşitli maddeler biriktirebilir. Bu maddelerin birikimi geçiçi veya kalıcı olabilir. Bunlar hücreye zarar vermeyebilir veya bazen toksik olabilir ve hücrede ciddi zedelenme yapabilir. Maddelerin birikim yeri sitoplaz- ma veya nüvedir; sitoplazmada en çok lisosomlardadır. Bu intrasellüler birikimler üç grupta incelenir: (1)Normal endogenös madde, normal miktarlarda üretilir; fakat bunu kullanacak metobolizma hızı yeterli değildir (normal bir maddenin çok fazla birikmesi). Buna örnek “karaciğer hücrelerinde görülen yağlı değişme” verilebilir. Ayrıca hücre içinde su, glikojen ve protein birikimleri, örnek verilebilir. (2)Anormal endogenös madde birikir; çünki bu endoge- nös maddeyi metabolize edebilecek enzimlerde defekt söz konusudur. Bunun önemli nedeni doğuştan varolan genetik enzimatik defektir ve bu metabolitin parçalanmasında yetersiz olur. Sonuçta hücre içi birikimler ortaya çıkar. Bunlar, “depo hastalıkları” olarak tanımlanır. Tay- Sacks hastalığında gangliosid, Gaucher hastalığında glukoserebrosid ve Niemann- Pick hasta-lığında da sfingomyelin birikimleri, örnek verilebilir. (3)Hücreye dışarıdan alınan anormal ekzojen madde depolanmasıdır. Bunları parçalayıp yok edecek yeterli metabolizma yoktur ve diğer alanlara da taşınamadığı için, bu birikimler ortaya çıkar. Solunum yoluyla alınan kar-bon- kömür veya silika partiküllerinin akciğerde birikimi ve tatuaj (döğme) pigmentleri buna verilebilecek en güzel örnekleridir. Bu pigmentler makrofajlardaki fagolisosomlarda dekatlar-ca kalabilir. Lipidler: Sayfa 11 de yağlı değişmeyi (yağlanma) tekrar okuyunuz. Kolesterol: Makrofajlar, iltihabi bir alandaki nekrotik hücrelerin lipid artıklarını fagositik aktiviteleri ile tutarlar. Bu da bir çeşit hücre içi lipid birikimidir. Bu hücrelerin sitoplazmaları, küçük lipid vakuolleri ile dolar ve köpüksü bir görünüm alır. Bunlara “köpük hücreleri” adı verilir. Aterosklerozda düz kas hücreleri ve makrofaj sitoplazmaları, lipid vakuolleri (koleste- rol) ile doludur. Bunlara aterosklerotik plak denir. Proteinler: Lipid birikimine oranla çok daha nadir görülür. Hücreler içindeki protein fazlalığı, morfolojik olarak sitoplazmada görülebilen pembe renkli hyalin damlacıklar şeklin-dedir. Hücre içindeki protein birikimi; (a)hücrenin aşırı proteine maruz kalıp, hücreye alınma-sı şeklinde olur veya (b)hücrede protein sentezinin aşırı yapılması şeklindedir. Bu birikim şe-killerine örnek vermek istersek; böbrek, albumini glomerüllerden filtre ederken, proksimal tüplerden az bir kısmını tekrar geri emer. Aşırı proteinüriye (idrarda fazla protein kaybı) neden olan böbrek hastalıklarında (glomerülonefritler), haliyle protein daha fazla miktarda reabsorbsiyona uğrayacaktır. Bu protein reabsorbsiyonu nedeniyle tüp epitel hücrelerinde aşırı birikme meydana gelir. Plasma hücrelerinde muhtemelen antijen uyarılarına yanıt olarak gra-nüllü endoplasmik retikulumda sentezlenen immünoglobulin birikimi olursa, “Russell cisim-ciği” olarak adlandırılan homojen eosinofilik inklüzyonlar (cisimcikler) görülür. Glikojen: Glikoz veya glikojen metabolizma bozukluğu olan hastalıklarda hücre içinde aşırı miktarda glikojen birikimi görülür. Glikojen birikimini, su veya yağ vakuollerinden ayır- mak gerekir. Glikojen, sitoplazmada PAS pozitif şeffaf (saydam) vaküoller şeklinde görülür. Diyabetes mellitus (şeker hastalığı), glikoz metabolizma bozukluğunun başlıca örneğidir. Bu hastalıkta glikojen; karaciğer hücreleri, pankreasdaki Langerhans adacıklarındaki beta hücre-leri ve kalb kası hücrelerinde (kardiyak myosit) olduğu kadar, böbrek tüp epitellerinde de biri- kir. Ayrıca “glikojen depo hastalıkları” veya “glikogenoz”lar olarak adlandırılan, birbiriyle yakın ilişkili bir grup genetik hastalıklarda hücre içinde glikojen aşırı birikir. Bu hastalıklarda glikojenin, yapım ve yıkımıyla ilgili enzim defekti nedeniyle metabolize edilemez ve aşırı birikim nedeniyle, sekonder hücre zedelenmesi ve hücre ölümü ortaya çıkar. Hyalin Değişiklik Hyalin terimi; hücre içi birikimin veya hücre incinmesinin spesifik işeretinden daha çok, tarif edici bir terim olarak kullanılır. Hücre içinde veya ekstra boşluklarda hyalin olarak tanımlanan değişiklikler hematoksilen- eosin ile boyanan rutin histolojik kesitlerdeki homoje- nös, camsı, saydamsı pembe görünümde madde birikimleridir. Bunlar intrasellüler birikimler veya ekstrasellüler depositler olarak tarif edilir. İntrasellüler hyalini değişikliklere örnekler şunlardır: (1)Aşırı proteinüri de, böbrek tüp epitel hücrelerinde geri emilen protein, hyalin damlacıklar şeklinde görülür. (2)Plasma hücrelerinde küresel hyalin depositler şeklinde immunoglobulin birikimleri olur (Russell cisimcikleri). (3)Bir çok viral enfeksiyonda, nüve veya sitoplazmada hyalin inklüzyonlar görünümünde oluşumlar vardır. Bunların bir kısmı, viral nükleoprotein birikimleridir. “İnklüzyon cisimcikler”i olarak adlandırılır. (4)Alkoliklerin karaciğer hücrelerinde “alkolik hyalin” denilen hyalin inklüzyonlar görülür. Ekstrasellüler hyalini analiz etmek bir dereceye kadar güçtür. Eski skar (nedbe) yerindeki kollagen fibröz doku, hyalinize bir görünüm alır. Uzun süren hipertansiyonda ve diyabetes mellitusda damar duvarları özellikle böbrek, hyalinize bir şekil alır. Ekstrasellüler hyaline diğer bir örnek, kronik haraplanmaya neden olan böbrek glomerüllerindeki hyalindir. Amiloid de Hematok-silen- eosin boyasında, hyalini bir görünüm verir. Görüldüğü gibi, çok sayıda ve birbirinden farklı mekanizmalar bu değişikliğe neden olabilir. Hyalini değişiklik görüldüğünde, etyoloji-deki farklı patolojik durumlar nedeniyle lezyonun tanımlanması önem arzeder. PİGMENTLER Pigmentler renkli maddelerdir, Latince boya- renk anlamına gelir. Melanin gibi, hücrenin normal içeriği olabilir, hücrenin içinde sentez edilir (endojen pigment). Diğer bir bölümde ise, bazı durumlarda organizmaya dış çevreden gelen birikimlerdir (ekzojen pigment). En sık görülen ekzojen pigment, karbon veya kömür tozudur. Bunlar medeni yaşamın en önemli hava kirliliği etkenleridir. Büyük sanayi şehirlerinde yaşayanlarda görülebildiği gibi, asıl kö- mür madenlerinde çalışan işçilerde çok belirgindir. Solunumla alındığında alveolar makrofaj- lar tarafindan tutulup, bölgesel trakeo- bronşial lenfatik kanallardan lenf düğümlerine taşınır. Akciğer dokusunun bu pigment birikimi ile kararması “antrakozis” olarak adlandırılır. Kömür tozu birikimleri, fibroblastik reaksiyona neden olarak anfizem ve hatta ciddi bir akciğer toz hastalığı olan “kömür işçisi pnömokonyozu” adı verilen akciğer patolojilerine neden olur. İnhalasyonla alınan İnorganik tozların cinsine göre; antrakozis dışında asbestozis (amyant) ve silikozis de örnek verilebilir. Bunlar, “pnömokonyoz” lar olarak adlandırılan, çevresel hasta-lıklardır. Bunların içersinde en zararsızı antrakozisdir. Metal, cam ve taş partiküllerine silika tozları denir. Bu alanlarda çalışan silika tozları etkisi altında kalan işçilerde, silikozis görülür. Asbestozisde, asbest tozlarının inhalasyonu söz konusudur. Diffüz interstisyel fibrozise neden olur ve bronkojenik karsinoma ile malign mezotelyoma gelişme riski vardır. HÜCRE ZEDELENMESİ, ADAPTASYON ve HÜCRE ÖLÜMÜ Tatuaj (Döğme) : Dekoratif amaçla vücudun değişik bölgelerindeki deriye boyalı şimik maddelerle değişik resimler yapılmasıdır. Deriye ekzojenös metalik veya bitkisel pigment verilmesi sonucu oluşur. İnoküle pigmentler, dermal makrofajlar tarafından fagosite edilir. Bu pigment herhangi bir iltihabi yanıt oluşturmaz ve zararsızdır; fakat kullanılan bu maddeye karşı allerjisi olanlarda reaksiyonlar gelişir. Ayrıca kullanılan malzeme aracılığıyla AIDS, he-patit B ve C’ye yakalanma riski olabilir. Amalgam Tatuaj : Dental dolgu yapımı sırasında amalgam parçacıklarının oral yumuşak doku içine implante olması durumunda, söz konusu olur. Klinik olarak mavi- kahverenkte ve hatta bazen siyah renkte pigmentasyon görülür. Mikroskopik düzeyde, dev hücre oluşumları gösteren bir reaksiyon vardır. Ayırıcı tanı için, hematom ve nevusu düşünmeliyiz. Endojen Pigmentler : Bu grupta lipofuskin ve melanin pigmentleri ile hemoglobin türev-leri olan hemosiderin ve bilirubin gibi, pigmentler vardır. Lipofuskin : Latince "kahverengi lipid" anlamına gelen sarı- kahverenk'de, ince granüler sitoplazmik bir pigmenttir. Yaşlı kişilerde, ciddi malnütrisyon ve kanser kaşeksisinde, özellik- le kalb ve karaciğer hücrelerinde görülür. Bu organlarda hacım küçülmesiyle beraber görüldü- ğünden “brown atrofi” olarak da bilinen bu yıpranma pigmenti, hücre içi sindirilmemiş mater- yale örnek verilebilir. Serbest radikal hasarı, lipofuskin birikimine neden olabilir. Antioksidan savunma mekanizmalarının kaybına yol açan çevresel etkenlerle oluşabilir. E vitamini gibi, antioksidanların eksik olduğu durumlarda karşımıza çıkmaktadır. Bu pigmentin hiçbir önemi yoktur. Lipofuskinin kendisi hücre ve fonksiyonlarına bir zarar vermez. Sadece fizyolojik ve patolojik atrofi veya kronik zedelenme gibi, regresif değişiklikleri işaret eder. Melanin : Melanin, tirozinin enzimatik oksidasyonu ile üretilen bir pigmenttir. Melanin sentezi, epidermisin bazal tabakasında bulunan melanositlerde yapılır. Kahverengi-siyah renk- te olan bu pigmentin adı Yunanca siyah anlamına gelen "melas" kelimesinden türemiştir. Melanositlerin prekürsörleri (öncüleri) olan melanoblastların, embriyonik gelişim devresinde nöral kristadan göç ederek son bulundukları yer olan bölgeye geldikleri düşünülür. Bu hücre-lerin yuvarlak gövdeleri bu gövdeden uzanan düzensiz uzantıları vardır. Bunlar epidermis içine doğru dallanarak, bazal ve spinal tabakadaki hücreler arasına uzanır. Melanin melano-sitlerde sentezlenir. Bu işlem tirozinaz enziminin varlığında olur. Tirozinaz aktivitesiyle tiro-zin önce dihydroxyphenylalanine (DOPA) oluşturur ve daha sonra bir dizi dönüşüm işlemi ile melanin ortaya çıkar. Ultrastrüktürel düzeyde tirozinaz, granüler endoplazmik retikulumda sentezlenir ve Golgi kompleksinin veziküllerinde biriktirilir. Membranla çevrili bu küçük organellere "melanozom" adı verilir. Bunlar ışık mikroskobunda görülebilen pigment granül-lerini oluşturur. Melanositlerin normalde görüldüğü yerler; deri, kıl follikülleri, retina pigment epiteli, lep-tomeninks ve iç kulak bölgesidir. Derimiz bu pigment sayesinde renk kazanır. Güneş ışınları-nın (ultraviyole)x etkisiyle derideki melaninin miktarı artar, derinin esmerleşmesi olarak kendini belli eder. Melanin ve melanositler birçok yönden öneme sahiptir. Melaninin fonksi-yonu koruyuculuktur. Bu pigment sayesinde deri ve göz, güneş ışığının zararlı etkisine karşı daha iyi korunur. Melanin pigmenti az olan beyaz derili kişiler, güneşin zararlı etkilerine karşı daha hassasdır. Güneş altında uzun süre çalışan beyaz derili çiftçilerde ve gemicilerde deri kanseri görülme oranı, kapalı yerlerde çalışanlara oranla çok daha yüksektir. Fazla güneşte kalan insanda, melanin pigmentasyonu artar. Kişi koyu renk alır, bronzlaşır. Bu bronzlaşma ile vücut kendini güneşin zararlı ışınlarından korumaya çalışır. Bir zaman sonra, pigment artımı deriyi korumak için yeterli olmaz. Vücut derisi kendini korumak için, bu sefer kalın-laşmaya başlar, hiperplazi gelişir. Sayıca artan hücrelerde dejenerasyon ve de mutasyonun oluşumuyla kansere dönüşme riski ortaya çıkar. Melanogenesisin lokal artması, çoğu kişilerde görülen ve halk arasında "ben" adı verilen, melanositlerin proliferatif lezyonlarını (pigmentli nevusları) ortaya çıkarır. Bunlar deride çok yaygın olarak bulunan siyah- kahverenkte hafif kabarık oluşumlardır. Benign bir lezyon olan nevus'un malign karşıtı, kanserin oldukça öldürücü bir tipi olan, malign melanomadır (mela-no karsinoma). Dermis, ağız mukozası, retina ve çok nadir olarak da, leptomeninks’den geli- şen malign melanoma olguları vardır. Melanin sentezi, adrenalxx (sürrenal) ve hipofizin kontrolü altındadır. Hipofizden adreno- kortikotropik hormon (ACTH) yanısıra, melanosit stimüle eden hormon (MSH) da salgılanır. Adrenal korteksden salgılanan glikokortikoid (kortizol, kortikosteron, kortizon gibi, bir grup hormonu kapsar) ler ve mineralokortikoidler (aldosteron), feed-back regülasyonu ile hipofiz üzerinde ACTH salgılanmasını kontrol eder. ACTH ve MSH düzeyindeki artmalar, melanin pigmentasyonunda da artmalara neden olur. Addison hastalığıxxx (ki bunda primer adrenokor-tikal yetmezlik -hipoadrenalizm- söz konusudur) buna güzel bir örnektir. Hipoadrenalizmde, adrenal korteksden salgılanan ACTH antagonistleri olan adrenokortikal hormon (örneğin kortizol salgısı baskılandığı zaman) oluşamayacağı için, hipofiz üzerindeki feed-back frenleyi ci etkisi de ortadan kalkar. Adrenal korteksin hipofiz üzerindeki kontrolü yok olduğundan, haliyle kompensatuvar olarak hipofiz daha fazla ACTH ve MSH salgılayacaktır. Bunların aşırı salgılanmaları da, deri ve mukozalarda pigmentasyon artımına neden olur. x Ultraviyole (morötesi); çok kısa, enfraruj (kızılötesi); çok uzun dalga boyuna sahip, güneşin zararlı ışınlarıdır. xx Adrenal: ad- ek + renal Surrenal: sur(supra)- üst + renal xxxAddison Hastalığı(Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Adrenal yetmezlik (hipoadrenalizm) primerdir; sürre-nalin kendisinde bir lezyon vardır veya hipofizin ACTH salgılanmasında bir yetersizlik söz konusudur ve sekon-der hipoadrenalizm olarak adlandırılır. Primer hipoadrenalizm, Addison hastalığı olarak da bilinir. Bunda böbrek üstü bezi hasarlanmıştır. Addison hastalığı, adrenal korteksin progresif destrüksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkan, çok nadir rastladığımız bir hastalıktır. Klinik belirtilerin ortaya çıkması için, salgılığın % 90’ının harab olması gerekir. Bu genelde iki şekilde karşımıza çıkar. Otoimmün adrenalitis; olguların % 60-70’sini oluşturur. Enfeksiyonlar; Tuberküloza bağlı hasar en çok rastlanılan bir nedendir. Özellikle tuberküloz adrenalitis’i iltihabi olguların % 90’ını oluşturur. Klinik olarak, deride ve ağız mukozasında melanin pigmentasyonunda artma, hipo-tansiyon şiddetli anemi, halsizlik, kas zayıflığı, kilo kaybı, anoreksi (iştahsızlık) ve gastroentestinal semptomlar (kusma, diyare) görülür. Mineralokortikoid (aldosteron) yetmezliği nedeniyle, başta sodyum (Na) iyonları kaybı ve buna bağlı olarak su kaybı meydana gelecektir. Bu durum, kan hacmı azlığını ve hipotansiyon belirtilerini doğuracaktır. Aynı zamanda potasyum (K) iyonları retansiyonu (hiperpotasemi-hiperkalemi) görülür. Önemli tehlike, hipotansiyonun daha sonra, “kardiovasküler şok” tablosunu meydana getirmesidir. Hasta tedavisi, aldosteron ve tuz verilerek yapılır. -- Pigmentasyon artımı “hiperpigmentasyon” olarak adlandırılır. Aşağıdaki şu lezyonlar-da melanin artımı söz konusudur. Addison Hastalığı (Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Multipl Nörofibromalar (Nörofibromatozis): Periferal sinirlerden kökenli değişik bü-yüklüklerde ve çok sayıda (multipl) nörofibromlar vardır. Bununla beraber, deride ve ağız mukozasında sütlü-kahve lekeleri (cafe-au-lait) halinde melanin pigmentasyonu görülür. Oto-zomal dominant geçişli bir hastalıktır. İki tipi vardır. Nörofibromatozis tip1 (von Recklingha-usen hastalığı) de, az da olsa malignleşme olasılığı vardır. Nörofibromatozis tip 2, bilateral akustik (vestibüler) schwannoma ve diğer beyin tümörleriyle beraber görülür. Bu her iki has-talık genetik ve klinik olarak birbirinden farklıdır. Olguların % 90 ı tip 1 dir. Tip 2, çok daha nadir görülür. Peutz- Jeghers Sendromu : İnce barsaklarda multipl polipozis ile beraber ağız mukoza- sında ve dudakta melanin pigmentli lekeler vardır. McCune-Albrigt Sendromu : Kemiklerde multipl odaklar halinde fibröz displazi ile bera- ber, deride ve ağız mukozasında melanin lekeleri vardır. Bunlara “cafe- au- lait (kahve) leke-leri denir. -- Deride melanin pigmentasyonunun azalmasına “hipopigmentasyon” denir ve görüldü-ğü durumlar: Skatris (Nedbe) Yerleri : Cerrahi işlem veya travmalar sonucu ortaya çıkan skatris yerle-rinde, lepra hastalarında lezyonların bulunduğu alanlardaki skatris yerlerinde pigment yoktur. Hormonal Nedenler : Kastre (hadım) erkeklerde ve ayrıca hipofiz hipofonksiyonunda vücuttaki pigment miktarı azalır. Albinolar : Bu tip kişilerde kalıtsal tirozinaz enzim defekti vardır. Bu enzim yokluğunda, tirozinin DOPA ya dönüşme yetersizliği söz konusudur. Bu nedenle albinolar, melanin sentez edemez, derileri ve kılları çok açık renktedir. Bu kişiler güneş ışığına ileri derecede duyarlıdır Vitiligo : Deride leke tarzında pigmentsiz alanların bulunmasıdır ve bu edinsel (kazanılmış akkiz, sonradan oluşan) bir lezyondur. Lezyonların dağılımı ve boyutları çeşitlilik gösterebilir. Bu hastalığın nedeni son araştırmalara göre, daha çok otoimmün bir bozukluk olduğu yönün- dedir. Hemosiderin : Hemoglobinden türeyen hemosiderin, altın sarısından- kahverengine kadar değişen renklerde görülen bir pigmenttir. Demirin hücre içinde birikme şekline örnektir. Kanamanın doğal sonucu hemosiderin pigmenti oluşur. Hücre içinde demir, apoferritin adı verilen proteine bağlı ferritin miçelleri şeklinde depolanır. Hücre ve doku içinde biriken demir histokimyasal olarak Berlin Mavisi denilen özel bir boya ile gösterilir. Makroskopik kanamalar veya yoğun vasküler konjesyonun neden olduğu mikroskopik ka-namalar, demirin lokal artımını ve bunu takiben hemosiderini ortaya çıkarır. Buna en iyi ör-nek, zedelenmeden sonra görülen çürüktür (ekimoz). Çürükler, lokalize hemosiderozisin en iyi örneğidir. Kanama bölgesindeki eritrositlerin yıkımıyla ortaya çıkan kırmızı kan hücre artıkları, makrofajlar tarafından fagoside edilir. Hemoglobin içeriği lisosomlar tarafından katalize edilir ve hemosiderine dönüştürülür. Çürükte görülen renk değişikliği, bu dönüşüm- deki aşamaları yansıtır. Kronik kalb yetmezliğinde uzun süreli staz nedeniyle oluşan konjesyon, akciğerde pig-mentasyon görülmesine neden olur. Akciğer alveollerinde kapillerlerin yırtılması ve geçirgen- liğinin artması nedeniyle eritrositler dışarı çıkar. Eritrositler alveolar makrofajlar tarafından fagosite edilir. Sonuçta hemosiderin oluşur. Akciğer alveollerinde bulunan hemosiderinle yüklü bu tür makrofajlara “kalb hatası hücreleri” adı verilir. Nedeni ne olursa olsun, demirin sistemik yüklenmesi, çeşitli organ ve dokularda hemosiderin birikimine neden olur. Bu şekle “hemosiderosis” adı verilir. Sistemik hemosiderozisin birçok şeklinde, intrasellüler pigment birikimi çoğu durumlarda paranşimal hücrelere zarar vermez veya organ fonksiyonunu boz- maz. Hemosiderozisi meydana getiren pigment birikimi; (1)besinlerle alınan demirin emili- mindeki artım ve kontrolsüz kan yapıcı tabletlerin alımı (2)demirin kullanımındaki yetersiz- lik, (3)hemolitik anemiler ve (4)kan nakillerinde (kırmızı kan hücre transfüzyonları), ekzoje- nöz demir yüklenmesine neden olur. Demirin normalden çok fazla (yoğun) birikimi “hemo-kromatozis” olarak bilinir. Biriken demir, çeşitli organlarda disfonksiyona ve hücre ölümleri-ne neden olur. Kalb yetmezliği (kardiyomyopati), siroz (kronik karaciğer hastalığı) ve diyabe-tes mellitusu (pankreas adacık hücreleri ) içeren doku- organ zararları oluşabilir. Bilirubin : Bilirubin, safrada bulunan ve safranın sarı- yeşil rengini veren başlıca pig- menttir. Kırmızı kan hücrelerinin mononükleer fagositik sistemde parçalanmasıyla (karaciğer- deki kupffer hücrelerinde) serbestleşen hemoglobinden türemiştir; fakat demir içermez. Orga- nizmada normal yaşam sürelerini (100- 120 gün) tamamlayan bu eritrositlerin parçalanma- sıyla konjuge olmamış (ankonjuge) bilirubin meydana gelir. Bu ankonjuge bilirubin, kan pro- teinlerine (albumin) bağlanarak karaciğer parankim hücrelerine (hepatosit) taşınır ve burada işlenerek konjuge bilirubine çevrilir. Bu işlem spesifik bir enzim (bilirubin uridindifosfat glukuronosil transferas) ile oluşur. Daha sonra safra aracılığıyla bağırsağa dökülür. Bağır-saktaki bakteriyel enzimlerin etkisiyle “urobilinojen”e dönüştürülür. Bu pigmentin bir bölümü (% 20) tekrar barsaktan geri emilerek (reabsorbe olarak), karaciğere döner. Bunun bir bölümü de idrarla atılır. Barsaktaki urobilinojenin geri kalan bölümü, daha ileri bir işlemle “ürobilin” (stercobilin)’e dönüşür. Dışkının bilinen rengini (sarı- kahverengi) veren bu maddedir. Kan plasmasında total bilirubinin normal miktarı 100 ml’de 0.3- 1 mg’dır. Kandaki biliru-bin düzeyi (hem konjuge hem de ankonjuge) 2- 3 mg’ın üzerine çıktığında (bazı durumlarda 30- 40 lara çıkabilir), deri ve sklerada sarı bir renk oluşur. Bu renk değişikliği, dokuların safra pigmenti birikimine bağlı olarak, sarıya boyanmasından ileri gelmektedir. Klinik olarak “sarı-lık” (ikter) diye tarif edilir ve meydana geliş biçimlerine göre şöyle incelenebilir. (1)yoğun eritrosit yıkımı (hemoliz artması), (2)hepatosellüler disfonksiyon ve (3)intrahepatik veya eks-trahepatik safra obstrüksiyonu ile safranın tutulması (kolestaz) sonucu sarılık ortaya çıkar. Konjuge bilirubin; suda çözünür, nontoksiktir ve idrarla atılır. Ankonjuge bilirubin suda çö-zünmez, idrar ile atılmaz, toksiktir ve bilirubinin bilinen bütün toksik etkilerinin nedenidir. (1) Hemolitik (Prehepatik) Sarılık: Kırmızı hücre parçalanmasına bağlı bilirubin artı- mını yansıtır. Eritrosit yıkımının yoğun olduğu durumlarda sarılık görülür. Hemolitik anemi- lerde, ağır enfeksiyonlarda, yılan zehiri gibi, dolaşımdaki toksik maddelerin neden olduğu eritrosit destrüksiyonlarında ve kan transfüzyon uyuşmazlıklarında bilirubin miktarı aşırı artar. Bu bilirubin, ankonjuge bilirubindir. Yeni doğanlarda fizyolojik olarak hemoliz fazladır. Ayrıca, karaciğerde bilirubin konju-gasyonu ve atılımını sağlayan hepatik mekanizmalar, hayatın ilk iki haftasına kadar tam ola-rak gelişmediğinden, bütün yenidoğanlarda geçici (2- 4 gün), hafif bir ankonjuge hiperbiliru-binemi ortaya çıkar. Buna yenidoğanın fizyolojik sarılığı (neonatal sarılık) adı verilir. Bu durum tehlikesizdir. Bebeklerde görülen diğer bir tehlikesiz olan sarılık, maternal (anneye ait) serum sarılığıdır. Anne sütü ile beslenen bazı bebeklerde muhtemelen anne sütündeki beta glukuronidazlar nedeniyle oluşur. Tehlikeli olanı, Rh uyuşmazlığı gibi nedenlerle karşımıza çıkanıdır. Rh uyuşmazlığında, aşırı hemoliz olduğundan, ankonjuge bilirubin düzeyi çok yükselir ve “yenidoğanın hemolitik sarılığı” (eritroblastosis fetalis)x gelişir. Bu hastalık nedeniyle meydana gelen yoğun eritrosit yıkımına bağlı olarak ortaya çıkan bilirubin, yeni doğanların kapiller damarlarının geçirgenliği fazla olduğundan beyin dokusuna geçerek, doğumdan sonra “kernikterus” (bilirubin ansefalopatisi) adı verilen ağır nörolojik hasara yol açarak, sekeller bırakabilir veya bebeğin ölümüne yol açar. Adültlerde ankonjuge bilirubin seviyesi yüksek olsa bile, kan- beyin bariyeri nedeniyle kernikterus oluşmaz. (2) Hepatosellüler (Hepatik) Sarılık: Karaciğer hücre hasarı olan yoğun hepatosellüler nekroz ve siroz gibi, durumlarda görülür. Fazla bilirubin konjuge ve ankonjuge olmak üzere karışıktır. Karaciğer hücresinin fonksiyon bozukluklarında, bilirubinin alımında azalma ola-bildiği gibi, karaciğer hücresinde yetersiz konjugasyon da söz konusu olabilir. Karaciğer parankim hücrelerinin zedelenmeleri sonucu, bilirubin salgılanmasında intrahepatik blokaj da olabilir. Karaciğer hücresine verilen zarar, enzim sistemini etkilemiş olabilir. Örneğin viral hepatitis, kimyasal veya ilaç toksisitesi yanısıra karaciğerin mikrobiyolojik enfeksiyonları, konjugasyonu ve safra ekskresyonunu (ifrazat) bloke edebilir. Bu şekilde dolaşımdaki biliru-binin miktarı artmış olur. (3) Obstrüktif (Posthepatik) Sarılık: Bu grupta genellikle safra kanalı obstrüksiyonu söz konusudur. Ekstrahepatik tıkanmaların başlıca nedeni; safra kanalı ve pankreas karsinomaları ile safra kanalı taşlarıdır. Bu tıkanmalar uzarsa, hepatositlerde nekrozlar ortaya çıkar ve “bili- er siroz” meydana gelebilir. Çok nadiren de yenidoğanlarda bir anomali olarak, intrahepatik ve ekstrahepatik obstruksiyon, hepatositlerdeki primer defekt veya safra duktuslarının atrezisi ve agenezisi şeklinde karşımıza çıkabilir. Karaciğerdeki konjuge bilirubin, safra yollarındaki tıkanma nedeniyle bağırsağa akamaz ise, bağırsakta safra pigmenti olmayacağı için, feçes açık renkte olur. Ayrıca bağırsakta safra eksikliği nedeniyle, K vitamini sentezi yapılamaz (Vita- min K; endojen olarak E. coli varlığında barsakda sentezlenmekteydi). Vitamin K eksikliği veya diffüz karaciğer hastalıklarında, hepatositlerdeki disfonksiyonun etkisiyle, vitamin K’ya bağlı koagülasyon faktörlerin (protrombin ve diğer pıhtılaşma faktörleri) sentezinde meydana gelen azalmayla koagülopati meydana gelir, hemorajik diatez’e (anormal kanamalar) neden olur. Bu spontanös kanama sonucu hematomlar, hematüri, melena, ekimozlar ve dişeti kana- maları görülür. Azalmış safra akışının diğer sonuçları; yağda eriyen A, D ve K vitaminlerinin yetersiz absorbsiyonudur. x Eritroblastosis Fetalis: Maternal ve fetal kan grubu uyuşmazlığı sonucu annede oluşmuş olan antikorların, fetus’da neden olduğu bir hemolitik anemidir. Rh(-) bir annenin fetusu, babanın ki gibi Rh(+) olursa, anne ve onun bebeği arasında Rhesus (Rh) uyuşmazlığı meydana gelebilir.Anne; Rh antijeninden yoksun (Rh-) ise, fetusda mevcut olan Rh antijenlerine (Rh+) karşı antikorlar üretir. Rh(-) anne eritrositleri, Rh(+) fetus eritrositle- ri tarafından sensitize edilmiştir. Fetal eritrositler gebelik boyunca plasentadan sızarak annenin dolaşımına katı- lır. En büyük geçiş, doğum esnasında olur. Oluşan bu antikorlar, sonraki gebeliklerde plasenta yolu ile fetusa geçerek, fetusa ait kırmızı hücrelerin destrüksiyonuna (lizise, hemoliz) neden olur. Ortaya çıkan sendrom, “eritroblastosis fetalis” olarak bilinir. Yenidoğanın bu hemolitik hastalığında meydana gelen anemi, uterus içinde fetal ölüme yol açabilecek kadar şiddetli de olabilir. Anemiye reaksiyon olarak fetal kemik iliği, olgunlaşmamış eritrositleri (eritroblastları) fetusun dolaşımına katar. Eritroblastosis fetalis terimi; oluşan eritrosit destrüksiyo- nunu kompanse etmek için, fetal dokulardaki kırmızı kan hücre prekürsörlerinin (hematopoesis) aşırı artmasını anlatır. Rh uyuşmazlığının patogenezindeki sensitizasyonun önemi anlaşıldıktan sonra, bu hastalık belirgin bir şekil- de kontrol altına alınmıştır. Rh sisteminin içerdiği pekçok antijenden yalnızca D antijeni, Rh uyuşmazlığının başlıca nedenidir. Rh(-) anneye, Rh(+) bebeğin doğumundan hemen sonra, anti- D globulin uygulanmaktadır. Anti- D antikorlar, doğum sırasında maternal dolaşıma sızan fetal eritrositlerdeki antijenik bölgeleri maskeleye- rek, Rh antijenlerine karşı olan duyarlılığı engeller. Eritroblastosis fetalis; belirtilerine göre üç sendroma ayrılabilir. Şiddetli komplikasyonlar olmadan yaşam mümkün olan, yalnızca hafif anemiyle seyreden “yeni doğanda konjenital anemi” olarak adlandırılır. Şiddetli hemoliz vakalarında anemiye bariz sarılık eşlik eder, “ikterus gravis” sendromu oluşur. Dolaşım bozukluğundan, anazarka denilebilecek kadar şiddetli bir ödemin ortaya çıkışı, buna eşlik eden sarılık, “hidrops fetalis” olarak adlandırılan bir klinik tabloyu da ortaya çıkarabilir. Hidrops Fetalis: Fetusdaki yaygın ödemi anlatmak için kullanılan bir terimdir. İntrauterin gelişim süresinde progresif sıvı birikimi sonucu oluşur, genellikle ölümle sonuçlanır. Geçmişte fetus ile anne arasındaki Rh uyuş- mazlığı sonucu ortaya çıkan hemolitik anemi, hidrops fetalisin en büyük nedeniydi. Bu tip, immun hidrops ola-rak bilinir. Gebelikdeki kan uyuşmazlığı tedavi edilebildiğinden, immun hidrops’un görülme sıklığı, zamanımız-da düşmüştür. Non- immun hidrops’un başlıca nedenleri ise; kardiovasküler defektler, kromozomal anomaliler ve fetal anemidir. Rh veya ABO uyuşmazlığı dışında başka nedenlerle de fetal anemi oluşur. Bu da hidrops feta-lis ile sonuçlanabilir. KARACİĞER Karaciğerin Normal Histolojik Yapısı Karaciğerin temel mimari yapı birimi, lobdur. Her lobun merkezinde, hepatik ven ağının uzantısı (santral ven) bulunur. Lobun periferinde, portal alan adı verilen bu bölgelerde fibröz doku içinde hepatik arter, portal ven dalları, sinir lifleri, safra kanalları ve lenfatik damarlar gibi, pek çok portal kanal bulunur. İki karaciğer hücresi arasında intralobüler safra kanalikül-leri denilen ince tübüler yapılar bulunur. Bunların içindeki safra, kan akımının ters yönünde, yani lobülün merkezinden portal alanlardaki safra kanallarına akar. Lobüller içindeki hepatositler ışınsal olarak dizilmiş ve bir duvarın tuğlalarına benzer biçimde düzenlenmiştir. Karaciğer hücrelerinin yaptığı bu tabakalar arasındaki boşluklara, karaciğer sinuzoidleri adı verilir. Bunlar labirent şeklinde ve sünger benzeri bir yapı oluştura- cak biçimde serbestçe anastomozlaşırlar. Bu sinuzoidal kapillerler, pencereli endotel tabakala- rından oluşan damarlardır. Endotel hücreleri ile alttaki hepatositler arasında kalan aralığa, Disse aralığı adı verilir. Endotel hücrelerine ek olarak, sinuzoidler Kupffer hücreleri adı veri- len makrofajları da içerir. Bu fagositik hücrelerin başlıca fonksiyonları; yaşlı eritrositleri me-tabolize etmek, hemoglobini sindirmek, immunolojik olaylarla ilgili proteinleri salgılamak ve kalın barsaktan portal dolaşıma geçen bakterileri ortadan kaldırmaktır. Karaciğere kan, iki farklı kaynaktan gelir: (a)Kanın %60- 70’i abdominal (pankreas ve da-lak) organlardan gelen oksijenden fakir, bağırsaklardan emilen besinleri içeren (besinden zen-gin) kanı taşıyan portal ven’den gelir; (b)%30- 40’ı ise, oksijenden zengin kanı sağlayan he-patik arter’ den gelir. Portal alana gelen arter ve ven kanı, karaciğer lobülünün çevresinden merkeze doğru sinuzoidler boyunca akar. Sinuzoidlerde karışan bu kan, vena santralis ve daha sonra da hepatik venlerle vena kava inferiyora akar. Karaciğerin vücudun metabolik dengesini sağlamak için, çok büyük ve önemli işlevleri vardır. Karaciğer dokusu; (1)besinlerle alınan proteinler, karbonhidratlar, yağlar ve vitaminle-rin metabolize edilmesi (işlenmesi) ve depolanması, (2)plasma proteinlerin ve enzimlerin sen-tezi, (3)pek çok endogen atık ürünlerin ve ekzogen toksinlerin detoksifikasyonu ve bunların safra ile atılması gibi, pek çok fizyolojik fonksiyona sahiptir. Çoğu ilaç, karaciğer tarafından metabolize edilir. Anlaşılacağı gibi, karaciğer dokusu; metabolik, toksik, mikrobiyal ve dola-şım bozuklukları olmak üzere çeşitli etkilere açıktır. Bazı durumlarda hastalık, karaciğerin primer olayıdır. Bunun dışında karaciğeri sekonder olarak etkileyen kardiyak dekompansas-yon, diyabet ve ekstrahepatik infeksiyonlar gibi, çok sık görülen hastalıklar vardır. Karaciğer muazzam bir işlevsel kapasiteye sahiptir. hepsi olmasa da çoğu fulminant hepa-tik hastalıklar dışında rejenerasyon oluşur. Normal bir karaciğerin %60’ının cerrahi olarak çıkarılması durumunda minimal ve geçici bir karaciğer fonksiyon yetersizliği görülür. Karaci-ğer kitlesinin büyük bir bölümü 4- 6 hafta içinde rejenerasyonla yeniden oluşur. Masif hepa-tosellüler nekrozlu kişilerde, hepatik retikulin çatı harap edilmemişse, mükemmele yakın bir restorasyon oluşabilir. Kronik sağ ventriküler kalb yetmezliği, karaciğerde kronik pasif venöz konjesyona neden olur. Hepatik vendeki basıncın artmasına bağlı olarak intralobüler santral vendeki basınç da artar. Ortaya çıkan sinuzoidal dilatasyon ve konjesyon, santral ven çevresindeki hepatositlerde hipoksi ve iskemiye bağlı hasarlar ortaya çıkarır. Buna bağlı olarak bu karaciğer hücrelerinde dejenerasyon, yağlı değişme ve sonuçta nekroz meydana gelirken, buna tezat periferdeki he-patositler (portal alan çevresi) normal kalabilir. Hepatosellüler nekroz sonucu fibrozis meyda-na gelebilir. Karaciğerin temel yapısındaki bağ dokusu ağı haraplanmışsa, siroz ortaya çıkar. SİROZ Siroz, kronik karaciğer hastalıklarının irreversibl bir şeklidir ve “siroz” adı da bu hastalığı tanımlayan bir terimdir. Çeşitli kronik karaciğer hastalıklarının son döneminde ortaya çıkan bir sekeldir. Batı ülkelerinde ilk on içindeki ölüm nedenlerinden birisidir. Alttaki etiyolojiyi belirtmesinden başka, sirozun doyurucu bir sınıflaması yoktur. Sirozun etiyolojisinde pek çok etken rol oynar: (a)Aşırı alkol alımının bir sonucu olarak görülen sirozun diğer nedenleri ara-sında bazı ilaç ve kimyasal maddelerin uzun süreli alınması, (b)viral hepatitler, bilier obstrük-siyon (safra yolu hastalıkları), hemokromatozis (aşırı demir yüklenmesi), (c)kalb yetmezliğine bağlı, karaciğerde kronik pasif konjesyon (d)Wilson hastalığıx ve doğuştan olan bazı metabo-lik bozukluklar sayılabilir. Siroz gelişmesi için, uzun zaman periyodunda hücre ölümü, buna eşlik eden bir rejeneratif olay ve fibrozise gerek vardır. Başlıca üç patolojik mekanizma kombinasyonu, sirozu yaratır. (1)Karaciğer hücrelerinin progresif hücre incinmesine bağlı hepatosellüler (paranşimal) ölüm, (2)hepatosellüler hasara ve ölüme bağlı olarak ortaya çıkan rejenerasyon ve (3)buna eşlik eden kronik iltihabın stimüle ettiği progresif (ilerleyen) fibrozis bu hastalığı karekterize eden özelliklerdir. Rejenerasyon, hücre ölümünü kompanse etmek için, normalde verilen bir yanıt-tır. Normalde hepatositlerin proliferatif kapasitesi sirkülasyondaki büyüme faktörleri ile regü-le edilir. Hepatosit nekrozu sonucu açığa çıkan büyüme faktörleri hepatosit proliferasyonunu stimüle eder. Bu progresif olaylar sonucu karaciğerin normal lobüler yapısı ortadan kalkar. Fibrozis bu rejenere karaciğer dokusunu çevreleyerek sirozun karakteristik özelliği olan, değişik boylarda nodül yapılarının oluşmasına neden olur. Fibrozis, bir yara iyileşme reaksiyonudur. Zedelenme yalnızca paranşimi değil, destek bağ dokusunu da tuttuğu zaman skar oluşumuna neden olur. Normalde interstisyel kollagenler, portal alanlarda ve santral ven çevresinde ince bandlar şeklinde bulunurken, sirozda bu kolla-genler, lobülün tüm bölümlerini tutmuştur. Sirozda mikroskopik düzeyde karaciğerin normal arşitektürünün yerini, diffüz olarak kalın kollagen fibröz bandlarla separe edilmiş rejenere ka-raciğer hücre gruplarından oluşan nodüller yer almıştır. Karaciğerin normal yapısının değiş-mesi mikrosirkülasyonu bozar ve buna bağlı hastalığın klinik özellikleri ortaya çıkar. Çoğu sirozlu hastalardaki ölüm; (1)progresif karaciğer yetmezliği, (2)portal hipertansiyona bağlı komplikasyonlar ve (3)hepatosellüler karsinom gelişmesi sonucudur. Tüm siroz çeşitle-rinde hepatosellüler gelişme riski fazladır. Sirozların sınıflandırılmalarında bir konsensus yoktur. Yapılan morfolojik sınıflama ile sirozlar üçe ayrılmıştır: (1)Mikronodüler siroz (nodüllerin çapı 3 mm den daha küçüktür), (2)makronodüler siroz (nodül çapları 3 mm den büyüktür ve 2-3 cm ye ulaşabilir) ve (3)mikst olanda ise, mikro ve makro nodüller birarada bulunur. Etiyolojik nedenlere göre şu şekilde sınıflanabilir. Alkolik karaciğer hastalığı %60- 70; viral hepatitis %10; safra hastalıkları %5- 10; herediter hemokromatozis %5 vs. Siroz tiplerini; oluş biçimleri ve özelliklerine göre şu şekilde sıralayabiliriz. Alkolik (Beslenmeye Bağlı) Siroz: Alkolle ilgili olan ve çok sık görülen şekildir, Laennec siroz olarak da bilinir. Mikronodüler yapıdadır Postnekrotik (posthepatik) Siroz: Çoğunlukla viral etiyoloji (Hepatit B Virus ve Hepatit C Virus) etkendir. Makronodüler yapıdadır. Biliyer Siroz: 1)Primer biliyer siroz; otoimmun kökenli olduğu savunulur. 2)Sekonder biliyer siroz; uzun süreli ekstrahepatik safra kanalı obstrüksiyonu bunun nedenidir ve daha çok karşı-mıza çıkar. X Wilson Hastalığı: Bakır metabolizmasını otozomal resesif bir bozukluğudur. Bozukluklar karaciğer, böbrek ve beyinde anormal miktarlarda bakır birikimi meydana gelir. Hemokromatozis: (1)Herediter hemokromatozis; bağırsak mukozasında demir absorbsiyo-nunda (emiliminde) kalıtımsal bir defekt vardır; aşırı geri emilim görülür. (2)Sekonder hemo-kromatozis; aşırı demir yüklenmesi durumlarında sekonder olarak meydana gelir. Sirozda Klinik Özellikler: Fonksiyonel parankim kayıpları, sirozun başlıca şu klinik be-lirtilerini ortaya çıkarır. - Hepatosellüler hasar ve buna bağlı karaciğer yetmezliğiyle ilgili bulgular: a)Sarılık: Karaciğerin işlevlerinden birisi de safra üretimidir. Kandaki bilirubin (ankonjuge bilirubin) karaciğer hücrelerinde işlenir (konjuge edilir), safra yolları aracılığıyla barsağa dö-külür. Bu işlemin herhangi bir yerindeki aksama sonucu bilirubin kana karışırsa, sarılık (ikter) ortaya çıkar. Çoğunluğu karışık olmak üzere, konjuge ve ankonjuge bilirubin artımı söz konu-sudur. b)Hipoalbuminemi: Hepatosit hasarına bağlı albumin ve fibrinojen olmak üzere plasma protein sentezindeki azalma söz konusudur. c)Koagülasyon faktör eksiklikleri: Karaciğerde oluşan pıhtılaşma faktörlerinin sentezinde azalma ortaya çıkar. d)Hiperöstrinizm: Testikular atrofi, jinekomasti, palmar eritem (lokal vazodilatasyon) ve vücudun değişik kısımlarında, spider anjiomlar (örümcek şeklinde damarlanma). - Portal hipertansiyon: Portal akımla kan, batından vena kava inferiora döner. Portal kan akımındaki herhangi bir engelleme, portal venlerdeki hidrostatik basıncın artmasına neden olur. Üç farklı bölgedeki obstrüksiyona bağlı olarak ortaya çıkar. 1)Prehepatik: Portal vendeki tromboz nedeniyle oluşan obstrüksiyon, karaciğer içinde sinusoidlere dağılmadan öncedir. 2)İntrahepatik: Hepatik sinusoidlerdeki blokaj, bunun nedenidir. En önemli neden sirozdur, daha sonra yaygın karaciğer yağlanması gelir. 3)Posthepatik: Santral vendeki, hepatik vende-ki veya vena kavadaki blokaj nedendir. Bu, sağ kalb yetmezliği ve ağır perikardit gibi durum-larda karşımıza çıkar. Portal Hipertansiyona Bağlı Değişiklikler (Komplikasyonlar): Portal hipertansiyonun belli başlı bulguları; assit, venöz kollateraller (bazı bölgelerde venöz varisler), splenomegali (dalak büyümesi) ve bazen hepatik ansefalopatidir. - Assit (hidroperitoneum), hidrotoraks veya periferal ödem: Biriken kan geriye doğru ba-sınç yapar. Sirozdaki portal hipertansiyonun en önemli klinik sonuçlarından birisi, periton boşluğunda fazla sıvı birikimi (assit) oluşmasıdır: a)Portal vende hidrostatik basınç artımı, he-patik lenf sıvısı artımına neden olur. Bu sıvı peritona geçer. b)Hipoalbuminemiye bağlı olarak ortaya çıkan plasma onkotik (ödeme neden olan) basıncın düşmesi ve c)sodyum ve su tutulu-munun artması; Bu da hepatik hasara bağlı olarak aldosteronun karaciğerdeki yıkımının azal-ması (hiperaldosteronizm) ve renin- anjiyotensin sistem aktivasyonundaki artma, ödemi ve peritondaki sıvı birikimini açıklar. nedenidir. - Hepatik ansefalopati: Nöropsikiyatrik bir sendromdur. Karaciğer yetmezliklerinde ortaya çıkar. Normalde karaciğerde detoksifiye edilen amonyak ve nörotoksik maddelerin karaciğer-deki siroz gibi, bir defekt nedeniyle detoksifiye edilemeyen bu maddelerin doğrudan dolaşıma girmesi sonucu oluşur. Hafif konfüzyondan (bilinç kaybı) derin komaya kadar giden nörolojik belirtiler gösterir. Ölüm olağandır. x Etil alkol (etanol) - nontoksik Metil alkol (metanol) – toksik Alkolik Karaciğer Hastalığı Bu Karaciğer hastalığının başlıca nedeni, yoğun alkol (etanol)x alımıdır. Alkol alışkanlığı, ölüm nedenlerinin beşinci sırasında yer alır. Alkole bağlı siroz, ölümlerin önemli bir bölümü- nü oluşturur. Ölümlere neden olan diğer önemli bir neden ise, alkole bağlı otomobil kazaları sonucu meydana gelen ölümlerdir. Hastahanelerde yatan karaciğer hastalarının %20- 25 inde, alkol nedeniyle ortaya çıkan problemler vardır. Kronik alkol alımı birbiriyle bağlantılı üç farklı tipte karaciğer hastalıklarına neden olur. 1-Hepatik Steatoz (Yağlı Karaciğer): Hepatositler içinde önce küçük yağ damlacıkları biri-kir. Bunlar zamanla hücrenin içini tamamen doldurur, nüveyi kenara iter. Tamamen bir yağ hücresine döner. Bu değişme önce vena santralis çevresindedir, sonra perifere doğru yayılarak tüm lobülü tutar. Zamanla bu nekrotik parankimal hücreler yerini fibröz dokuya bırakır. Fib-rozis gelişmeden önce alkol alımı kesilirse, yağlı değişmeler gerileyebilir. 2- Alkolik Hepatitis: Hepatositler tek veya gruplar halinde şişer (balonlaşır) ve nekroza uğ-rar. Nekrotik ve dejenere hepatositlerin çevresinde polimorf nüveli lökositler birikir. Daha sonra lenfositler ve makrofajlar bölgeye gelir. Sonuçta belirgin bir fibrozis ortaya çıkar. 3- Siroz (Alkolik Siroz): Alkolik karaciğer hastalığının finali ve geri dönüşsüz şekli olan siroz, sinsidir ve yavaş gelişir. Karaciğerin makroskopik görünümü sarı- turuncu renktedir, yağlı ve büyümüştür, ağırlığı artmıştır. Oluşan fibröz septalar arasındaki parankimal hepato-sitlerin rejeneratif aktiviteleri, değişik büyüklükte nodüller oluşturur. İleri zamanlarda fibrozis geliştikçe karaciğer yağ kaybeder, progresif bir seyirle büzüşür, küçülür. Yağsız bir organ haline gelir. Organın ağırlığı düşmüştür ve sirozun karakteristiği olan değişik büyüklüklerde (mikro- makro) nodüller gelişir. PANKREAS : Pankreas, iki ayrı organın bir organda bulunma özelliğinde olan bir organımızdır. Yakla- şık %85-90 ekzokrin salgılıktır ve besinlerin sindirimi için, gerekli enzimleri salgılar. Geri kalan %10-15 endokrin salgılıktır ve insülin, glukagon ve diğer hormonları salgılayan Langer-hans adacıklarından oluşmuştur. Endokrin Pankreas : Endokrin pankreas Langerhans adacıkları adı verilen, bir milyon civarında mikroskopik hücre kümesinden oluşmuştur. Bu adacıklardaki hücrelerin tipleri, rutin hematoksilen- eosin boyası ile ayırt edilemez. Ancak bazı özel boyalarla elektron mik-roskobunda granüllerin şekillerinin görülmesiyle veya immunohistokimyasal yöntemle hücre tipi belirlenebilir.  (beta) hücreleri : Adacık hücre topluluğunun %70’ ini oluşturur. İnsülin hormonunu sentez eder ve salgılar. Hipoglisemik etkili hormondur.  (alfa) hücreleri : Adacık hücrelerinin %5- 20’sini temsil eder ve glukagon oluşturur. Kara-ciğerde glikojenolitik (glikojen parçalayan) etkinliği nedeniyle hiperglisemi oluşturur.  (delta) hücreleri: %5-10’luk bir bölümü oluşturur. İnsülin ve glukagon üretimini dengeleyen somatostatin hormonunu salgılar. PP (Pankreatik Polipeptit): %1-2 oranındadır ve yalnızca adacıklarda değil, pankreasın ekzo-krin bölümünden de salgılanır. Salgıladıkları polipeptidin, gastrik ve intestinal enzimlerin sal-gılanmasını uyarmak, intestinal hareketleri inhibe etmek gibi, etkileri bulunmaktadır. Adacık hücrelerinin önemli patolojik olaylarından birisi “Diyabetes Mellitus” dur. Diğeri “Adacık Hücre Tümörleri” dir. DİYABETES MELLİTUS Diyabet; insülinin yetersiz üretimi veya yetersiz işlevi nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik, multisistemik bir hastalıktır. Karbonhidrat, yağ ve protein metaboliz-masını etkiler. Vücuttaki bütün hücrelerin glikoza (şeker molekülü- karbonhidrat) enerji kay-nağı olarak ihtiyacı vardır. Hücrelerin kandan şekeri alabilmeleri için, insülin hormonu şarttır. İnsülin, glikoz için regülatördür. Normalde kanda glikoz düzeyi yükselince insülin salgılanır. Tolere edilemeyen glikoz, hücre ölümlerine neden olur. Fazla glikoz, gerektiği zaman kan do-laşımına salınmak üzere, karaciğerde glikojen olarak depo edilir. İnsülin salgısının yokluğu (veya eksikliği) sonucu, glikozun kullanımında yetersizlikler meydana gelir. İnsülin salgısı duralarsa, kanda glikoz miktarı artar hiperglisemix durumu ortaya çıkar. Bu nedenle buna, halk arasında “şeker hastalığı” denir. Diyabetes mellitus hastalığında pankreasda yeteri kadar insülin üretilemiyordur veya vücut hücreleri bu insülinin etkisine karşı direnç geliştirmiştir. Her iki durumda da hücrelerin kan-dan glikozu almalarında problem vardır. Kan glikoz seviyesi yüksektir ve her ikisin de ortaya çıkan klinik sonuc aynıdır. Sınıflama ve Görülme Sıklığı Asıl özelliği hiperglisemi olan diyabetes mellitus, heterojen bir grup hastalıktır. Etyoloji-sine göre İki grup altında incelenir. Primer tip; en yaygın şeklidir (%95) ve insülin üretimin-deki veya işlevindeki bir defektten ortaya çıkar. Sekonder tip; infeksiyonlar (kronik pankrea-tit), herhangi bir nedenle pankreasın bir bölümünün cerrahi olarak çıkarılması, pankreas ada-cıklarının destrüksiyonuna neden olan bazı hastalıklar, aşırı demir yüklenmesi (hemokromato-zis), bazı genetik bozukluklar ve tümör gibi, pankreasın kendisini tutan lezyonlar yanısıra, in-sülinin antagonistleri olan hormonların hipersekresyonu söz konusudur. Akromegaliye neden olan aşırı büyüme hormonu (GH), Cushing sendromunda glukokortikoid artımı, feokromasito-mada (tümör) adrenalin artımı ve hipertiroidi gibi, bazı endokrin hastalıklar sonucu ortaya çı-kan diyabetes mellitusdur. Bu ikinci grup (sekonder tip) çok nadir görülür (%5). Diyabetes mellitusun en yaygın ve en önemli şekli, adacık hücresi insülin sinyali sisteminde primer bo-zukluğundan ortaya çıkanıdır. Bu primer diyabet; kalıtım özelliği, insüline verdiği yanıt ve köken olarak birbirinden farklı iki ana grupta (tip1 ve tip2) incelenir. Diyabetin iki ana tipinin farklı patogenetik mekanizmalara ve metabolik özelliklere sahip olmasına rağmen, kan da-marlarında, böbreklerde, gözlerde ve sinirlerde ortaya çıkan komplikasyonlar her iki tipte de mevcuttur. Bu hastalıktan meydana gelen ölümlerin en önemli nedenleridir. Patogenez : Önce insülin metobolizmasını kısaca gözden geçirelim. Normal İnsülin Fizyolojisi ve Glukoz Dengesi: Normal glikoz dengesi, birbiriyle ilişkili üç mekanizma ile sıkı bir şekilde denetlenir. Bunlar:(1)Karaciğerde glikoz üretimi, (2)glikozun çevre dokular tarafından (özellikle kas) alınması, kullanılması ve (3)insülin ve bunu den-geleyici karşıt hormonun (glukagon) salınımı. İnsülin salgılanması, glikoz üretimi ve kulanı-mını kan glikozun normal düzeyde kalacağı şekilde ayarlar. İnsülin pankreatik adacıkların beta hücre granüllerinde sentez edilir ve depolanır. Kan glikoz düzeyindeki yükselme, daha fazla insülin salımına neden olur. İnsülin sentezini ve salgılanmasını başlatan en önemli uya-ran glikozdur. İnsülin majör bir anabolik hormondur: İnsülinin en önemli metabolik etkisi, vü-cuttaki bazı hücre tiplerinde hücre içine glikoz girişini hızlandırmaktır. Bunlar myokordial hücreleri de içine alan çizgili kas, fibroblast ve yağ hücreleridir. Glikoz kas hücrelerinde gli-kojen olarak depolanır veya adenozin trifosfat (ATP) üretimi için oksitlenir. Glikoz yağ doku-sunda öncelikle lipid olarak depolanır. İnsülin, yağ hücrelerinde lipid üretimini (lipogenez) hızlandırırken diğer yandan da lipid parçalanmasını (lipoliz) inhibe eder. Aynı şekilde amino asid alımını ve protein sentezini hızlandırırken, diğer taraftan protein parçalanmasını durdu-rur. Böylelikle, insülinin etkileri anabolik olarak glikojen, lipid ve proteinin artan üretimi ve azalan parçalanması olarak özetlenebilir. x Yunanca; hiper- yüksek; glyk- şeker; emia- kan kelimelerinden köken alır. Açlık durumunda glikojen üretimi azaldığından (düşük insülin- yüksek glukagon durumu), karaciğerde glikoneojenezi (glikojen sentezi) ve glikojenolizi (yıkımı) arttırarak, hipoglisemi-yi önler. Bu nedenle açlık plasma glikoz düzeyi, karaciğerden salınan glikoz miktarı ile belir-lenir. İnsülin salınmasının başlıca tetikleyicisi, glikozun kendisidir. Salgılanan insülin, ilgili çevre dokularda insülin reseptörüne bağlanarak hücreiçi glikoz alımını tetikler. Böylelikle gli-koz dengesi kurulur. Tip1 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip1 Diyabet (İnsüline Bağımlı Diyabetes Mellitus): Tüm diyabet vakalarının %5-10 nu oluşturur. Çocuklukta gelişir, pubertede belirgin hale gelir ve şiddetlenir. Pankreasın insülin yapma özelliği kaybolmuştur. İnsülin sekresyonunda tam (veya tama yakın) yokluk söz konu-sudur. Hastaların hayatta kalmaları için, mutlak insüline gereksinim vardır. Bu nedenle “insü-lin bağımlı diyabet” olarak tanımlanır. Pankreas beta hücre antijenlerine karşı, T hücre lenfo-sitlerin oluşturduğu reaksiyon sonucu beta hücrelerinin destrüksiyona uğradığı otoimmun bir hastalıktır. Dışarıdan insülin alınmadığı takdirde diyabetik ketoasidoz ve koma gibi, ciddi metabolik komplikasyonlar gelişir. Beta hücre destrüksiyonuna iç- içe geçmiş pek çok meka-nizma katkıda bulunur: (1)Genetik eğilim, (2)otoimmünite ve (3)çevresel etkenler. Genetik Eğilim : Diyabetes mellitusun, ailesel özellik gösterdiği uzun zamandan beri bilin- mektedir. Genetik eğilimin kesin kalıtsal geçiş şekli tam olarak bilinmemektir. Tek yumurta ikizlerinin (eş ikizler) ikisinde birden görülme oranı yaklaşık %40’dır. Diyabetli ailelerde yaklaşık %6 sının çocuklarında bu hastalık gelişmektedir. Gerçi tip1 diyabet olgularının %80 inde ailevi bir hikaye yoktur. Otoimmünite : Tip1 diyabetin klinik başlangıcı ani olmasına rağmen, beta hücrelerine karşı olan kronik otoimmun atak, hastalığın başlamasından yıllar önce başlamıştır. Hastalığın klasik belirtileri olan hiperglisemi ve ketoz, beta hücrelerinin % 90 ından fazlası haraplandıktan son-ra, ortaya çıkar. Otoimmunitenin diyabet patogenezindeki rolü morfolojik, klinik ve deneysel birçok gözlemle desteklenmiştir: (1)Hastalığın erken dönemlerinde çoğu vakada adacıklarda hücre nekrozu ve lenfositten zengin iltihabi infiltrasyon (insülitis) gözlenir. (2)Diyabetli has-taların %80 inin kanlarında, beta hücre antijenlerine karşı oluşmuş antikorlar (otoantikor) gösterilmiştir. (3)T lenfositler beta hücre antijenlerine karşı reaksiyon gösterir ve hücre hasar-larına neden olur. (4)Sitokinler beta hücrelerini harplar. Çevresel Etkenler: Çevresel bozukluk beta hücrelere zarar vererek otoimmüniteyi tetikle-miş olabilir. Epidemiyolojik gözlemler, böyle bir tetiklemeyi virusların yaptığını düşündür-müştür. Tip2 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip2 Diyabet (İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabetes Mellitus): Vakaların büyük bir çoğun-luğunu (%90) bu tip diyabet oluşturur. Hastalık olgun yaşlarda başlar ve daha çok 50-60 lı yaşlarda ortaya çıkar. Daha önceleri adult tipi diyabet olarak adlandırılırdı. Pankreas insülin üretir; fakat dokuların bu insülini kullanmasında problem vardır. Dokuların insüline karşı olan duyarlılığında azalma nedeniyle karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmalarının bozukluğu ortaya çıkar. Dokuların insüline duyarlılığın azalmasına (azalmış duyarlılık) “insülin direnci (rezistansı)” denir. İnsülin direnci; glukoz alımında, metabolik işlevde veya depolanmasında, insülinin etkisine karşı bir direnç olarak tanımlanır. İnsülin direnci, tip2 diyabetli hastalarda görülen karakteristik bir özelliktir ve diyabetli bireylerde görülen obeslik, genel bir bulgudur. Tip2 diyabeti iki metabolik defekt karakterize eder. (1)Çevre doku hücrelerinde, insüline yanıt verme yeteneğinde azalma (insülin direnci) ve (2)bu insülin direnci ve hiperglisemiyi kom-panse etmek için, gerekli insülinin pankreas tarafından salgılanamaması. Bu patolojiye beta hücre disfonksiyonu adı verilir. Burada esas olay, insülin dirençidir. Tip2 diyabetli hastaların yaklaşık %80’i şişman kişilerdir. Patogenezde obesite söz konusu olduğundan, kişinin yaşam biçimi ve beslenme alışkanlıkları gibi, çevresel faktörlerin önemli bir rol oynadığı düşünülür. 27 Bir zamanlar adültlerin bir hastalığı olarak düşünülürdü. Şimdi obes çocuklarda da bu şeklin görülebildiği bilinmektedir. Obesite, insülin direnciyle ve böylelikle tip2 diyabetle, önemli bir ilişkiye sahiptir. Kilo verilmesi ve fizik ekzersiz, bu hastalarda glikoz tolerans bozukluğunu düzeltebilir. Tip2 diyabet çok daha fazla görülmesine karşın, patogenezi hakkında bilgi azdır. Otoim-mün mekanizmaya ait deliller yoktur. Bunun yerine göreceli olarak insülin yetmezliğiyle sonuçlanan, insülin direnci ve β hücre bozukluğu vardır. Hafifden tam’a kadar değişen bir in-sülin eksikliği söz konusudur ve tip1 diyabetten daha az şiddettedir. Tip2’de insülin yetmez-liğinin kesin sebebi bilinmemektedir. Tip1 diyabette olduğu gibi, beta hücrelerinde viral veya immün sistem kökenli zedelenmeyi gösterecek bir bulgu da yoktur. Genetik faktörler, Tip1 diyabete göre bu Tip2 de daha önemlidir. Tek yumurta ikizlerin ikisinde de birden görülme oranı %60-90 dır. Bu hastalığın görülme oranı tüm popülasyonda %5-7 iken, birinci derece akrabalarda hastalık gelişme riski %20-40 arasında değişmektedir. Diyabetes Mellitus Geç Komplikasyonlar ve Patogenezi İnsülin hormonunun bulunması ve bunun tedavide kullanıma başlanmasından sonra, hasta-ların ömrü uzamıştır; fakat bu hastalık tedavi edilememiştir Diyabet hastalığında, geç kompli-kasyonlar olarak adlandırılan hastalığın başlangıcından 10- 15 yıl sonra ortaya çıkan lezyonlar çok önemlidir. Hastalar arasında bu komplikasyonların çıkış zamanı, şiddeti ve tutulan organ-lar yönünden bariz farklar vardır. Pankreasda patolojik bulgular çok çeşitlidir ve mutlak dra-matik değildir. Komplikasyonların hemen tamamı damar lezyonlarına bağlıdır. Bugünün diya-betle ilişkili en önemli komplikasyonları; küçük damarların bazal membranlarında kalınlaşma (mikroanjiyopati), arterlerde (ateroskleroz), böbreklerde (diyabetik nefropati), retinada (reti-nopati), sinirlerde (nöropati) ve klinik olarak bütün bu organlarda disfonksiyonlar görülür. Yapılan gözlem ve çalışmalar, ortaya çıkan bu komplikasyonların doğrudan hiperglisemiye bağlı olduğunu düşündürmektedir. Buna ilaveten, diyabette hipertansiyonun varoluşu, atero-sklerozisi hızlandırır. En çok konuşulan bulgu, nondiyabetik donörlerden (verici) diyabetik hastalara yapılan böbrek transplantlarında 3- 5 yıl sonra, bu böbrekte diyabetik nefropatinin gelişmesidir. Buna tezat oluşturacak şekilde diyapatik nefropatili böbreklerin normal alıcılara transplante edildiği zaman, bu böbreklerde düzelmeler olduğu bilinir. Diyabette hayatı tehdit eden esas olay ateroskleroz ve mikroanjiyopati gibi, generalize vasküler hastalıktır. Ateroskleroz, diyabetin klinik seyrini hızlandırır; kalb, beyin ve böbrekde iskemik lezyonlar gelişir. Myokard infarktüsü, serebral infarktüs, renal yetmezlik ve alt eks- tremite gangrenleri diyabetlerde sık görülen lezyonlardır. Diyabetin patognomanik (tanı koy- durucu) ağız lezyonları (spesifik ağız yumuşak doku ve dental lezyonları ) yoktur. Diyabette Pankreas Değişiklikleri: Langerhans adacıklarında diyabetin etyolojisini ve pato-genezini açıklayacak spesifik bir patolojik lezyon gösterilememiştir. Pankreas lezyonları sabit ve patognomanik değildir. Tip1 deki değişiklikler, tip2 ye göre daha belirgindir. Gerçi diyabe-te eşlik eden, bazı morfolojik değişiklikler vardır. Adacıklar sayıca azalmıştır, buralarda fibro-zis ve lenfosit infiltrasyonu (insülitis) ve amiloid birikimi görülebilir. Amiloid birikimi za-manla hücrelerin atrofisine neden olabilir. Ayrıca beta hücrelerinde granül kayıpları dikkati çeker. Diyabetik Göz Komplikasyonları: Diyabetik retinopati olarak adlandırılan göz lezyonları, katarakt veya glakom (göz tansiyonu) gelişmesine bağlı olarak, görme bozuklukları ve körlü- ğe kadar gidebilen ağır lezyonlar gelişir. Retinada, düzensiz damar duvarı kalınlaşmaları ve mikroanevrizmalar sonucu lezyonlar ortaya çıkar. Diyabetik Nöropati: Geç komplikasyonlar olarak periferal sinirler, beyin ve omurilik hasar görebilir. Refleks bozuklukları, duyu kusurları, gelip- geçici ekstremite ağrılarına neden olur. Schwann hücre hasarı, myelin dejenerasyonu ve akson hasarı ile karakterlidir. Bu hücrelerde- ki hasarın primer hasar olduğu düşünülmektedir. Buna, intrasellüler hipergliseminin yol açtığına inanılır. Hem bu intrasellüler hiperglisemi ve hem de mikroanjiopati sonucu gelişen iske- minin beraberce nöropatiye neden olduğuna inanılır. Pelvik organların innervasyonu bozula- rak; seksüel impotans (ereksiyon problemi), mesane ve barsak disfonksiyonu ortaya çıkabilir. Diyabetik Böbrek Değişiklikleri (Diyabetik Nefropati): En ağır lezyon gösteren organlar-dan birisi böbrektir. Myokard infaktüsünden sonra görülen en sık ölüm nedenidir. Ölüm çoğu kez, mikroanjiopati sonucu gelişen böbrek yetersizliğine bağlıdır. Vasküler Sistem: Diyabet vasküler sisteme ağır zararlar verir. Her çaptaki damarlar (aort ve küçük damarlar) etkilenir. Koroner arterlerin aterosklerozu nedeniyle ortaya çıkan myo- kard enfarktüsü, diyabetiklerde görülen en sık ölüm nedenidir. Diyabette ateroskleroz daha erken yaşta ortaya çıkar ve daha ağır seyreder. Ateroskleroz oluşmasına yatkınlık, birden fazla faktöre bağlıdır. Hiperlipidemi ve trombositlerin yapışma özelliğinin artması, şişmanlık ve hipertansiyon gibi, aterosklerozda rol oynayan diğer risk faktörleri de vardır. Damarlarda ülserasyon, kalsifikasyon, ve trombüs gelişimi sıktır. Damarların daralmasına bağlı olarak myokard infarktüsü gibi klinik bulgular ortaya çıkar. Yırtılma riski olan anevrizmalar gelişir. Diyabetlilerde normalden 100 kat fazla olan, alt ekstremite gangrenleri gelişir. Diyabette Klinik Özellikler Tip1 diyabet, çoğu hastada 35 yaşın altında poliüri (çok idrara çıkma), polidipsi (çok su içme), polifaji (iştah artışı) ve ciddi olgularda ketoasidozis ile kendini göstererek başlar. Bun-ların tümü metabolik bozukluklardan meydana gelir; çünki insülin vücuttaki başlıca anabolik hormon olduğundan, İnsülin salgılanmasındaki bir yetersizlik, yalnızca glikoz metabolizma-sını etkilemez, yağ ve protein metabolizmasını da etkiler. İnsülin eksikliğinde, glikozun kas ve yağ dokusu tarafından emiliminde, bariz azalma (veya yokluğu) söz konusudur. Karaciğer ve kasdaki glikojen depoları azaldığı gibi, glikojenoliz nedeniyle yedek depolar da tükenir. Şiddetli bir açlık hiperglisemisi izler. Tip1 de iştah artmasına rağmen katabolik etkinin baskın olması, kilo kaybı ve kas zayıflığı ile sonuçlanır. Polifaji ve kilo kaybının beraberliği bir tezat oluşturur. Böyle kişilerde her zaman bir diyabet şüphesi akla gelmelidir. Kandaki glikoz seviyesi artarsa, glomerüllere fazla glikoz gider, “glikozüri” (idrarda şeke-rin çıkması) başlar. Glikozüri osmotik diürezi başlatır, poliüriye neden olur. Yoğun bir su ve elektrolit (Na+, K+, Mg++, PO4-) kaybı ortaya çıkar. Sonuç olarak dolaşımda sodyum, potas-yum kayıpları ve kandaki glukoz seviyesinin artmasına bağlı olarak ortaya çıkan serum os-molaritesindeki artma (hiperosmolarite) ile kombine renal su kaybı, hücreler içi ve hücreler arası su kaybına neden olarak beyinde susuzluk merkezi uyarılarak su içme isteği doğar (polidipsi). İnsülin eksikliğinde metabolik dengenin bozulması ve ayrıca yağ katabolizması (yıkımı) aşırı artması, serbest yağ asidi düzeyini yükseltir. Bu serbest yağ asitleri, karaci-ğerde oksitlenerek keton cisimleri meydana gelir. İdrarla keton atılımı azalırsa, ketoasidoz oluşur. Tip2 diyabetes mellitus, poliüri ve polidipsi gösterebilir; fakat tip1 den farklı olarak hasta-lar genellikle 40 yaş üzeridir ve şişmandır. KALSİYUM METABOLİZMASI VE BOZUKLUKLARI Kalsiyum ve fosfat (PO4)x metabolizması, birbirleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Hem kalsiyum hem de fosfat dengesinin düzenlenmesinde, büyük ölçüde dolaşımdaki paratiroid hormonu (PTH), vitamin D ve bunlar kadar olmasa da kalsitonin hormonunun etkileri vardır. Kalsiyum; kemik ve dişlerin şekillenmesi, kasların kasılması, kanın pıhtılaşması, sinir uyarıla- rının iletisi ve hormon salınması gibi, pekçok fizyolojik olayda anahtar rol oynar. Bu nedenle kalsiyum dengesinin korunması kritik önem taşır. Vücuttaki kalsiyum depoları (iskelet siste- mi) ve plazma kalsiyum konsantrasyonunun korunması; besinlerle kalsiyum alımına, gastroin- testinal kanaldan kalsiyum emilimine ve böbreklerden kalsiyum atılımına bağlıdır. Dengeli bir beslenmeyle günde yaklaşık 1000 mg kalsiyum alınır. Bu da sütün 1 litresindeki miktara eşit- tir. Kalsiyumun esas atılımı dışkı ve idrar ile olmaktadır. Bunun yanısıra, barsaktan geri emi- lim de olmaktadır. D vitamini, kalsiyumun barsaklardan emilimini arttırır. Böbreklerde aktif vitamin D sentezixx arttırılarak, barsaktan kalsiyum emilimi arttırılır. Böbreklerde bir hasar mevcutsa, D vitamini etkisinin büyük bir bölümünü kaybeder ve barsak emilimi de azalır. Paratiroid hormonu; kalsiyum ve fosfat’ın barsaklardan reabsorbsiyonunu, böbreklerden atılmalarını ve ekstrasellüler sıvı ile kemikler arasındaki değişimleri düzenleyen bir hormon- dur. Paratiroid salgılığı (bezi) aktivitesinin artması, kemikten kalsiyum tuzlarının hızla rezorb- siyonuna yol açarak, ekstrasellüler sıvıda hiperkalsemi oluşturur. Bunu osteoklast aktivasyonu ile kemik rezorbsiyonu yani kalsiyumun mobilizasyonu arttırarak yapar. Bunun aksine, parati- roid salgılıklarının hipofonksiyonu, hipokalsemiye neden olur. D vitamini, kemik rezobsiyonu (yıkımı) ve kemik depolanması (yapımı) yani remodelas-yon üzerinde önemli etkilere sahiptir. Aşırı miktarda vitamin D fazlalığında, kemiklerde re- zorbsiyon oluşur. D vitamini eksikliğinde, paratiroid hormonunun kemik rezorbsiyonu üzerine olan etkisi büyük ölçüde azalır. Hipokalseminin Başlıca Nedenleri: 1-Hipoparatiroidizm: Paratiroid hormonunun eksikliği veya yokluğu nedeniyle, hipopara- tiroidizm ortaya çıkar. Başlıca özellikleri hipokalsemi ve hiperfosfatemidir. Özellikle tiroidek- tomi sırasında paratiroid salgılıklarının kaza sonucu çıkarılması veya hasar görmesiyle hipo-paratiroidizm meydana gelir. PTH yeterince salgılanamayınca kemiklerde osteolitik rezorb- siyon azalır. Vücut sıvılarında da kalsiyum düzeyi düşer. Kemiklerden kalsiyum ve fosfat re- sorbsiyonu olmadığı için, kemikler dayanıklılığını kaybetmez. Kronik hipokalsemide deride kuruma ve pullanma, tırnaklarda çatlama ve kırılma ile saç-larda sertleşme görülebilir. Kalsiyum konsantrasyonu ileri derecede azaldığında, tetani belirti- leri ortaya çıkar. Özellikle larenks kasları tetanik spazma duyarlıdır ve bu kasların spazmı, solunumu engeller. Gerekli tedavi uygulanmazsa, ölüme yol açabilir. 2-Vitamin D Eksikliği: Besinlerle yeterince D vitamini alınamaması (malnutrisyon) yanı- sıra, hepatobilier hastalık (karaciğer hastalıkları vitamin A, D ve K nın sentezini düşürür), barsaklardaki emilim bozuklukları (intestinal malabsorpsiyon), renal hastalıklar, belli bazı ilaçların alımı ve derinin güneş ışığını yeterince alamaması (İngilteredeki Müslüman kadınlar) gibi durumlar, vitamin D eksikliğinin önemli nedenleridir. Vitamin D, güneş ışını aracılığıyla deride sentez edilir; eksikliği hipokalsemiye neden olur. Eksikliğine bağlı olarak, çocuklarda raşitizm ortaya çıkar. Erişkinlerde diyete bağlı D vitamini veya kalsiyum yetersizliği oldukça seyrektir; çünki kemik büyümesi çocuklardaki gibi, çok miktarda kalsiyum gerektirmez. x Fosfor, insan vücudunda en çok bulunan elementlerden biridir. Vücuttaki fosforun çoğu oksijen ile beraber, fosfat (PO4) şeklinde bileşik halinde bulunur. Vücuttaki fosfat’ın yaklaşık % 85 i kemiktedir ve burada hidroksi-apatit kristalinin önemli bir bileşenini oluşturur2. xx Böbreklerde 1-α hidroksilaz enzimi tarafından vitamin D’nin en aktif formu olan 1, 25-dihidroksikolekalsife- rol’e [1,25(OH2) D3] çevrilir. Bu madde [vitamin D3 (kolekalsiferol)] barsaklardan kalsiyum emilimini arttırır. Önemli miktardaki vitamin D eksikliklerinde, erişkinlerde osteomalasi’ye yol açar. Bu, nor- mal gelişimini yapmış kemiklerdeki eksik mineralizasyonu yansıtır. Raşitizm’de ise yetersiz mineralizasyon çocuklarda gelişmekte olan kemikleri tutar. 3- Böbrek Yetersizliği: Böbreklerde vitamin D, aktif şekli olan dihidroksikolekalsiferol’a çevrilir. Böbrek hücrelerinin direkt hasar görmesinden dolayı; (1) aktif vitamin D oluşumu- nun azalması ve ayrıca (2) lezyonlu böbreklerde meydana gelen anormal kalsiyum kayıpları, hipokalsemiye neden olur. Fosfat’ın böbreklerden atılımının azalmasına bağlı olarak gelişen hiperfosfatemi de, tam anlaşılamamış bazı mekanizmalar yoluyla hipokalsemiye neden ol-maktadır. Hiperkalseminin Başlıca Nedenleri: Hiperkalsemi, kemik rezorbsiyonunun aşırı olma-sından kaynaklanır. Nedenleri şöyle sıralanabilir. 1- Primer Hiperparatiroidizm: Popülasyonda en sık rastlanılan hiperkalsemi nedenidir. Paratiroid salgılığındaki (bezi) bir bozukluk nedeniyle aşırı miktarda hormon salgılanması so-nucu meydana gelir. Nedeni paratiroid salgılıklarındaki bir hiperplazi veya tümördür. Bu tü-mör benign (adenoma) veya malign (karsinoma) olabilir. Eksesif paratiroid hormonu yapımın-da (hiperparatiroidizm) kemiklerde osteoklastik aktivite ileri derecede artmıştır, kemiklerden kalsiyumun açığa çıkmasına neden olur. Bu durum dolaşımda kalsiyum konsantrasyonunu arttırır, serum kalsiyum seviyesi yükselir. Osteoklastik aktivasyon (rezorbsiyon), osteoblastik depolanmadan çok fazla olduğu için, kemik yıkımı fazladır. Bu tür hastalarda patolojik kırık-lara çok rastlanır. Osteoklastların yaptığı lakunar rezorbsiyon, kemiklerde defektlere neden olacaktır ve kistik kaviteler şeklinde belirecektir. Bu bulgular da, hormon fazlalığının radyolo-jik ve histopatolojik göstergesidir. Paratiroid hormonunun kronik artımı, tüm iskelet sistemin-de herhangi bir kemiği tutabildiği gibi, çene kemiklerini de tutabilir. Bu hastaların kemikle-rinin radyolojik incelemelerinde, aşırı dekalsifikasyon kemik yıkımı nedeniyle multipl kistik alanlar görülür. Bu kistik alanlarda fibröz doku ve osteoklast tipi dev hücreler yoğun bir şekil-de bulunur. Bu histolojik özellik, çene kemiklerinin özel bir lezyonu olan, santral dev hücreli granulomanın benzeridir. Hiperparatiroidizme bağlı bu tür kistik kemik hastalığına, “osteitis fibroza kistika” adı verilir. Bu lezyon bazen kitleler oluşturarak tümörlerle karışabilir. Bu nedenle bu lezyonlar, “hiperparatiroidizmin brown (kahverengi) tümörü” olarak da bilinir. Osteoblastlar aktive olduğu zaman, bol miktarda alkalen fosfat salgılar. Bu nedenle, önemli tanı bulgusu plasma alkalen fosfat düzeyinde artıştır. Bu hastalar böbrek taşı oluşumuna aşırı yatkın olurlar. Bunun nedeni hiperparatiroidizmde barsakdan absorbe edilen ve kemikten mo-bilize olan kalsiyum ve fosfatın, böbrekler tarafından atılması sırasında idrardaki konsantras-yonlarının çok artmasıdır. Sonuçta, kalsiyum fosfat kristalleri böbreklerde çökmeye başlar ve böylece kalsiyum fosfat taşları oluşur. 2- Sekonder Hiperparatiroidizm: Sekonder hiperparatiroidizmde paratiroid hormon artı- şı, paratiroid salgılığındaki primer bir bozukluk yerine, önceden var olan hipokalseminin kompansasyonu sonucu ortaya çıkar. Böbrek yetersizliği en önemli nedendir. Barsakda mal- absorbsiyon sendromu gibi olaylarda, vitamin D eksikliği ve yetersiz kalsiyum alımları, hipo- kalseminin nedenleri olabilir. Kronik hipokalsemi sonucu, paratiroid salgılanmasında bir artış belirir. Buna “sekonder hiperparatiroidizm” denir. 3- Vitamin D fazlalığı: Aşırı vitamin D’nin alımı, vitamin D’nin toksik etkisini ortaya çı-karabilir. D vitaminin fazlalığı, çocuklarda gelişim geriliğine neden olabilir; adültlerde hiper-kalsiüri, nefrokalsinozis ve böbrek taşına neden olur. Vitamin D fazlalığı; kalsiyumun bar-saklardan emilimini arttırdığı gibi, normalin üstünde kemik rezorbsiyonuna (yıkımına) neden olarak kan kalsiyum seviyesini yükselterek, hiperkalsemiye neden olur. 4- Destrüktif Kemik Tümörleri: Destrüktif kemik lezyonlarına neden olan multipl mye- loma veya metastatik kemik tümörlerini sayabiliriz. Multipl myeloma, skuamoz hücreli karsi- noma, böbrek karsinomu, meme- over kanseri hiperkalsemiye neden olur. 5- Süt- Alkali Sendromu: Genellikle peptik ülser tedavisi sırasında uzun müddet ve aşırı miktarda antiasit olarak, kalsiyum (kalsiyum karbonat) ve emilebilir alkali alınması sonucu, hiperkalsemi ortaya çıkar. Bu olaya “süt- alkali sendromu” denir. Gerçi bu sendrom, büyük miktarlarda süt alan hastalarda da tanımlandı. Bu sendrom hiperkalsemi, hiperkalsüri, metabo- lik alkaloz (plasma bikarbonat düzeyinin artması), nefrokalsinozis ve böbrek yetmezliğine neden olabilir. 6- Hipertiroidizm 7- Sarkoidozis: Akciğerleri tutan kronik granulomatöz bir iltihaptır. PATOLOJIK KALSİFİKASYON Kalsiyum tuzlarının kemik ve dişlerden başka dokularda birikmesine, patolojik kalsifikas- yon denir. Normalde kalsifikasyon yalnızca kemik ve dişlerde oluşur. Bunların dışında oluş- ması, heterotopik kalsifikasyon olarak yorumlanır. Heterotopik kalsifikasyon iki farklı tipte tanımlanır. 1)Distrofik Kalsifikasyon: Serum kalsiyum ve fosfor seviyesinin normal olması- na ve kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk olmamasına rağmen görülür. Kalsiyum tuzları ölü ve dejenere hücre ve dokularda (tüberküloz nekrozu) birikir. Ayrıca atherosklerozisde aterom plaklarında ve hasarlı kalb kapakcıklarında oluşur. 2)Metastatik Kalsifikasyon: Kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk söz konusudur. Hiperkalsemi olan her durumda, normal ve canlı dokularda kalsifikasyonun oluşması görülür. Hatta hiperkalsemi, distrofik kalsifikasyonu da arttırır. Metastatik kalsifikasyonda özellikle bazı dokulara nedeni bilinme- yen bir meyil vardır. Böbrek tübulusları, akciğer alveolleri, mide mukozası ve kan damarları- nın mediası sıkça etkilenen organlardır. Bu organlarda yetmezlikler nedenidir. Metastatik kalsifikasyona neden olan hiperkalseminin nedenlerini daha önce de değindi- ğimiz gibi, şu şekilde sıralayabiliriz; (1)aşırı paratiroid hormonu salgısına neden olan, parati-roid tümörleri ve primer hiperparatiroidizm gibi, endokrin bozukluklar, (2)kemik yıkımını arttıran multipl myeloma, metastatik kanserler ve lösemi gibi tümörler ve (3)vitamin D fazla-lığı (intoksikasyonu) ve süt- alkali sendromu ile sarkoidozdur. Hatta hiperkalsemi, (4)ileri saf-hadaki böbrek yetmezliğinde ortaya çıkan sekonder hiperparatiroidizm’e bağlı olarak da geli-şebilir. Histolojik olarak kalsifikasyon intrasellüler, ekstrasellüler veya her iki lokalizasyonda da depolanabilir. Bu birikim bazofilik, amorfös (şekilsiz) granüler görünümdedir. Kalsifikasyon odağında zaman içinde, kemik gelişebilir, buna “heterotopik kemik” denir. KEMİK HASTALIKLARIİnsan iskeleti kompleks bir sistemdir. Yapısal olarak destek oluşturmaya iyi ayarlanmıştır. İskelet kasının aktivitesini harekete dönüştürür ve hassas iç organlar için, koruyucu bir çevre oluşturur. Ayrıca vücudun kan oluşturan (hematopoetik) elemanları için, iskeletten bir yapı oluşturur ve kalsiyum ile diğer birçok hayati minerallerin ana deposu olarak görev yapar. Pek çok beslenme bozukluğu ile endokrin bozukluklar, iskelet sistemini etkiler. Beslenme bozuk-luklarının neden olduğu kemik hastalıkları; C vitamini eksikliklerinde, skorbüt ve D vitamini eksikliklerinde, raşitizm ile osteomalazi görülen hastalıklardır. Mineralizasyon kaybıyla ka-rakterli bir grup hastalık vardır. Bunlar “osteopenik hastalıklar” adı altında incelenir. Osteo-peni (kemik kaybı), radyolojik olarak mineralize kemik kitlesindeki kayba verilen genel bir terimdir. Bu kolaylaştırıcı bir kavram olup, bunlardaki radyolojik görüntüler, belirli bir patolojiyi işaret etmez. (1)Osteoporoz en sık görülen bir osteopenidir. (2)Osteomalazi ileri yaşlarda, (3)raşitizm çocuklarda görülen kemik matriksindeki mineralizasyon kaybını anla-tır. (4)Osteitis fibroza kistika, hiperparatiroidizmde görülen, kemik kayıpları gösteren bir lezyondur. Osteoklastik kemik rezorbsiyonunda artım vardır. Ortaya çıkmış olan kaviteleri dolduran fibröz doku proliferasyonları görülebilir. Fibröz dokunun tam doldurmadığı kavite-ler, kistik kaviteler olarak tanımlanır. Bazı (5)malign kemik lezyonlu osteopenik hastalarda kemiklerinde bir azalma görülür. Bu artan osteoklastik aktivitenin delilleri olmasına rağmen,bir kısmında anormal osteoklastik aktivite yoktur. Tümör hücrelerinin kendileri kemik rezorb-siyonundan sorumludur. Osteoporoz: Osteoporoz, kemik kitlesinin azalmasıyla mikro- yapı bozulmasına bağlı ola-rak ortaya çıkan kemik inceliği ve zayıflığına bağlı olarak kırık olasılığının arttığı bir kemik hastalığıdır. Burada hem kemik yapımı azalmıştır, hem de kemik yıkımı artmıştır. Kemik in-celiği lokalize olabildiği gibi, tüm iskelet sistemini de tutabilir. Osteoporoz terimi nitelendiril-meden kullanılırsa, primer senil ve postmenopozal şekli anlaşılır. Senil osteoporoz, yaşlılarda ve heriki cinsde şiddeti artarak görülür. Postmenopozal osteoporoz, menopoz sonrası kadın-larda görülür. Yaşlı kadınlardaki femur başı kırığın başlıca komplikasyondur. Primer osteopo-rozis ileri derecede yaygın olarak görülür. Osteoporozisle ilgili kırıklara bağlı ortaya çıkan morbidite ve mortalite analiz edilirse, yıllık maaliyetin çok yüksek olduğu görülür. Patogenezis: Erişkinlerde kemik oluşumu ve rezorbsiyonu arasında dinamik bir denge var-dır. Bu dengenin osteoklastların kemik yıkım tarafına kaydığında olay osteoporoz ile sonuçla-nır. Bu dengesizliğin oluşumu bir sırdır. Gerçi kemik gelişimi ve yeniden modelizasyon (yı-kım- yapım) kontrol mekanizmalarında heyecan verici önemli kavramlar vardır. Bunların merkezinde, tümör nekroz faktörü (TNF) ailesine ait yeni bir molekülün, keşfi vardır. Nükle-er Faktör kB nin Reseptör Aktivatörü (RANK) olarak adlandırılan bu molekülün, osteo-klast fonksiyonunu (işlevini) etkilediği anlaşılmıştır. Bunu, kemik stromal hücreler ile osteo-blastların sentezlediği ve hücrenin membranına yerleşik olduğu bugün artık bilinmektedir. Bu liganların reseptörü, makrofajlarda bulunmaktadır. RANK- sunan (tanıtan) hücreler bu makro-fajlar (böylelikle osteoklastlar) dır. Makrofajların osteoklastlara dönüşebilmeleri için, stromal hücreler veya osteoblastlarda bulunan bu RANK ligandının, makrofajlardaki RANK reseptö-rüne bağlanması gereklidir. Aynı zamanda osteoblastlar ve stromal hücreler, makrofaj koloni stimüle eden faktör (M- CSF) olarak adlandırılan bir sitokin üretir. Bu uyaran faktör, makro-faj yüzeyinde bulunan farklı bir reseptöre bağlanır. RANK ligandı ve makrofaj koloni –stimü-le eden (uyaran) faktör beraberce etki ederek makrofajları, kemik- yiyen osteoklastlara dönüş-türür. Bunun dışında stromal hücreler/osteoblastlar tarafından salgılanan ve osteoprotegerin (OPG) olarak adlandırılan molekül, tuzağa düşürücü “yem reseptör” dür. RANK ligandını kaplayarak, bunun makrofajdaki RANK reseptörüne bağlanmasını önler ve böylece yeni osteoklastların oluşumu ve kemik yıkımı kesintiye uğramış olur. Öyle görülüyor ki, osteoporoz tek bir hastalık olmaktan çok, total kemik kitlesinin ve yo-ğunluğunun azalması gibi, benzer morfolojik görüntüyü veren hastalıklar grubudur. Normal durumlarda bebeklik ve çocukluktan itibaren, kemik kitlesi devamlı artar, genç adült yaşların- da zirveye çıkar. Bunu büyük ölçülerde genetik faktörler belirler. Gerçi fiziksel aktivite, diyet ve hormonal durumlar gibi, eksternal (dış) faktörlerin de büyük rolü vardır. Yaş Faktörü: Kemik dansitesindeki (yoğunluğu) yaşa bağlı değişiklikler, her bireyde görü- lebilir. Kemik dinamik bir dokudur ve yaşam boyu devamlı bir yıkım- yapım şeklinde devam eder. Bu remodelizasyon (yıkım- yapım), kemik rezorbsiyonu ve yeni kemik yapımı değişik- likleriyle karakterizedir. Maksimum kemik yoğunluğuna yaşamın üçüncü on yılında ulaşılır. Bundan sonra dansite giderek azalır. En büyük kayıplar, yoğun süngersi (trabeküler) kemikle- rin olduğu omurga ve femur boynunda ortaya çıkar. Bu nedenle osteoporozlu kişilerde kırıklar bu bölgelerde çok sık görülür. Yaşlı hanımlarda kalça kırıkları kayda değer sayılardadır. Bu tür kırıklardaki tedavide, yaşlı insanların uzun periyodlarda hareketsiz yatmaları gerektiğin- den, hareketsizliğe bağlı olarak pnömoni, akciğer ödemi ve pulmoner tromboembolizm gibi, komplikasyonlar çok sık görülür ve başlıca ölüm nedenidir. Mekanik Faktör: Özellikle beden ağırlığının taşınması normal yeni kemik yapımında önemli bir stimulusdur. Azalmış bir fiziksel aktivitenin, hızlanmış kemik kayıplarıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun kötü örnekleri felçli veya hareketten yoksun ekstremiteler örnek verilir. Sıfır yerçekiminde bir müddet kalmış olan astronotlarda da kemik yoğunluğunda kayıplara rastlanır. Pekçok yaşlı insandaki yaşam biçimi, hiç şüphesiz osteoporozun ilerlemesinde kat-kısı olabilir. Diyet Faktörü: Osteoporozun oluşması, korunması ve tedavisinde, kalsiyum ve vitamin D nin alımını da içeren diyetin rolü, halen daha tam anlaşılamamıştır. Raşitizm ve Osteomalazi Raşitizm ve Osteomalazi, her ikisi de vitamin D eksikliğinin birer örneğidir. Başlıca deği- şiklik kemiğin mineralizasyonundaki eksikliktir ve buna bağlı olarak nonmineralize osteoid kitlesindeki artım ortaya çıkar. Kısaca, osteoid matriks kalsifikasyonundaki defekttir. Osteo- malazideki bu özellik, total kemik kitlesindeki azalmaya rağmen, kalan kemik kitlesinde mineralizasyonu normal olan, osteoporozise çelişki oluşturur. Osteoporozisde kemik kaybı vardır, mineralizasyon kaybı yoktur. Raşitizmde mineralizasyon defekti, çocuklarda gelişmekte olan kemiklerde ortaya çıkar. Osteomalazide ise, tamamen normal gelişimini tamamlamış kemikteki bozuk mineralizasyon tarif edilir. PROF. DR. Taha ÜNAL EGE ÜNİVERSİTESİ DİŞHEKİMLİĞİ FAKÜLTESİ 2011 ORJİNAL KAYNAK: dent.ege.edu.tr/dosyalar/kaynak/301_patoloji/11.pdf   documents/11.pdf

http://www.biyologlar.com/hucre-zedelenmesinin-nedenleri-ve-zedelenmeye-karsi-hucrenin-verdigi-uyum-yanitlari-nelerdir-hasara-ugrayan-dokunun-onarilmasi-nasil-gerceklesir

ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA GENEL PRENSİPLER

Antibiyotikler tedavide en çok kullanılan ve kullanımında en çok hata yapılan bir ilaç grubudur. İnsan vücudunun her organında enfeksiyon gelişebileceğinden her daldaki hekimin antibiyotik kullanımını iyi bilmesi gerekir. Antibiyotiklere direnç gelişimi ve tedaviye yeni antibiyotiklerin girmesi gibi nedenlerle de bilgilerin devamlı yenilenmesi zorunludur. Antibiyotik kullanımında dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle sıralayabiliriz.1. Antibiyotik kullanma gerekliliğinin saptanmasıHastanın bir bakteriyel enfeksiyonu olmalıdır ya da profilaktik antibiyotik kullanımının gerekli olduğu bir durum olmalıdır ( cerrahi profilaksi, romatizmal ateş profilaksisi, kalp kapak hastasında invazif girişimler öncesi profilaksi gibi). Bakteriyel enfeksiyon olduğunu kanıtlayabilmek için mikroorganizmanın kültürde üretilmesi, değişik boyama yöntemleri ile bakterinin mikroskopik inceleme ile gösterilmesi, antijen ve antikor saptayan serolojik testler kullanılabilir. Klinik bulgular bazı bakteriyel enfeksiyonlar için tipik olmakla birlikte güvenilir değildir. Aynı klinik bulguları başka mikroorganizma enfeksiyonları veya enfeksiyon dışındaki hastalıklar da verebilir.Antibiyotiklerin etken izole edilip, duyarlılık testine göre ya da diğer laboratuvar testleri ile kanıtlanarak kullanılmasına kanıtlanmış bakteriyel enfeksiyon tedavisi denir.Ampirik antibiyotik tedavisi ise olası enfeksiyon etkenleri ve duyarlılık durumuna göre verilen tedavidir. Ampirik tedavi toplum kökenli ciddi enfeksiyonlar ( menenjit, sepsis), nozokomiyal ve nötropenik hastadaki enfeksiyonlarda erken antibiyotik verilmesinin yaşamsal önemi nedeniyle yapılmalıdır.Rutin kültür alınması, invazif girişim gerektirdiğinden önerilmeyen ve olası etkenleri bilinen enfeksiyonlarda( akut otit, akut sinüzit, beyin apsesi, osteomyelit) da ampirik tedavi tercih edilir. 2. Uygun antibiyotiğin seçilmesiBu aşamada mikroorganizma, hasta ve antibiyotikle ilgili faktörler gözden geçirilmelidir.Mikroorganizma ile ilgili faktörler.Hastalık etkeni nedir? İlk yanıtlanması gereken soru budur. Etkenin belirlenmesi için çeşitli yöntemler vardır. Gram boyası bunların en basiti olup, halen enfeksiyon tanısında altın standarttır. Örneğin pnömonide balgamın Gram boyasında PNL ve gram pozitif diplokokların görülmesi, pnömokoksik pnömoni tanısı için çok değerlidir. Akut bakteriyel menenjitte BOS un Gram boya ile incelenmesi yine etkenin erken tanımlanması açısından yararlıdır. Dışkıda PNL bulunması invazif bir ishal etkenini düşündürür. PNL yoksa toksik veya viral bir gastroenterit olabilir.Etkeni belirlemede esas yöntem kültürdür. Antibiyotik başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır. Kültür ve başka bir laboratuvar incelemesi yapma olanağı yok ise o zaman genel bilgilerden yararlanılır. Erişkin akut bakteriyel menenjitli bir hastada olası etkenlere ( meningokok, pnömokok) yönelik tedavinin başlanması örnek olarak verilebilir.Mikroorganizma ile ilgili değerlendirilmesi gereken diğer faktörler virulansı ve nozokomiyal ya da toplum kökenli bir mikroorganizma oluşudur. Çünkü nozokomiyal patojenler antibiyotiklere daha dirençlidir. Etken bakterinin antibiyotik duyarlılık durumu nedir? Yanıtlanacak ikinci sorudur.Etken izole edilmişse antibiyotik duyarlılık testi yapılarak uygun antibiyotik belirlenebilir.Bu amaçla aşağıdaki yöntemler kullanılır.Disk difüzyon yöntemi; hızlı üreyen aerob ve fakültatif anaerob bakteriler için önerilen, kolay, pratik, standartlara uygun yapılırsa halen tüm dünyada rutin laboratuvarlar için seçilen bir testtir.Antibiyotiğin inhibisyon etkisini ölçen kalitatif bir testtir.Minimal inhibitör konsantrasyon ( MIC ) ölçümü, Özel durumlarda (yeni antibiyotiklerin etkinlik araştırması, penisiline dirençli pnömokokların belirlenmesi gibi) yapılır Bu test te inhibisyonu ölçer, ancak kantitatif bir testtir.Minimal bakterisidal konsantrasyon (MBC) ise kantitatif ve bakterisidal etkiyi saptayan bir testtir. Rutinde kullanılmaz. Ancak nötropenik hasta gibi özel konakta, menenjit ve endokarditte tedavi başarısızlığında yapılması gerekebilir.Antibiyotik duyarlılık testi yapılamıyorsa etkenin veya olası etkenin duyarlılık durumuna göre antibiyotik başlanabilir. Bu durumda genel bilgilerden, ülkemizde yapılan çalışmalardan ve hastane enfeksiyonları için hastanede saptanan mikroorganizmaların duyarlılık durumunu içeren yerel verilerden yararlanılabilir. Hasta ile ilgili faktörlerYaş Böbrek fonksiyonları yaşla ilgili farklılıklar gösterir. Atılımı böbrekten olan antibiyotiklerin serumdaki yarı ömürleri yenidoğanlarda daha fazladır. Çünkü böbrek fonksiyonları yetersizdir. İlacın dozu buna göre ayarlanmalıdır.Yaşlılarda böbrek fonksiyonları dahil fizyolojik olaylarda gerileme vardır. BUN ve kreatinin değerleri normal olsa bile kreatinin klirensi düşüktür. Antibiyotiklere bağlı böbrek toksisitesi ( aminoglikozid toksisitesi gibi) bu nedenle daha sık görülür.Yaşlılarda izoniazid hepatotoksisitesi daha sıktır. Hipersensitivite reaksiyonları da daha sık görülür.Yeni doğanda hepatik fonksiyonlar yetersizdir. Glukronil transferaz enziminin yetersizliği nedeni ile kloramfenikol kullanılması halinde Gray sendromu adı verilen şok ve kardiyovasküler kollapsla seyreden bir tablo gelişebilir. Yeni doğanda sulfonamid ve seftriakson kullanılması kern ikterus tablosuna yol açar. Çünkü bu antibiyotikler proteine bağlanmakta bilirubinle yarışır. Sonuçta bağlanmamış bilirubin düzeyi artar.Tetrasiklinler gelişmekte olan kemik ve diş dokusunda biriktiği için 8 yaşından küçük çocuklarda kullanılmamalıdır. Kinolonlar kıkırdak toksisitesi ve artropati riski nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyon olmadıkça kullanılmamalıdır.Çocuklarda mide asiditesi düşüktür. Bu nedenle 3 yaşından küçük çocuklarda ve aklorhidrik hastalarda antibiyotik absorbsionu artar.Genetik ve metabolik bozukluklarGlikoz 6 fosfat dehidrogenaz ( G6PD) eksikliği olanlarda sülfonamidler ve kloramfenikol hemolize yol açar. Bazı hemoglobinopatilerde de sülfonamid kullanımı hemoliz riski nedeniyle sakıncalıdır.Diyabetli hastalarda antibiyotiklerin IM absorbsiyonu azalabilir.İdrarda yalancı şeker pozitıfliği görülebilir.Gebelik ve laktasyon Gebelikte penisilinler ( tikarsilin dışında ), sefalosporinler ve makrolidler kullanılabilecek antibiyotiklerdir. Tetrasiklinler teratojen etkisi yanı sıra gebede karaciğer nekrozu, böbrek yetmezliği ve pankreatitle seyreden ağır bir tabloya yol açabildiğinden kontrendikedir. Emziren anneden çocuğa geçen antibiyotik yan etkilere yol açabilir. Bu durum özellikle yenidoğanda sakıncalı antibiyotiklerin kullanımı ve bebeğin prematüre olması halinde çok önemlidir. İmmünsüpresyonİmmün süpresyonun durumuna göre olası etkenler farklıdır. Normal konakta hastalık oluşturmayan mikroorganizmalar etken olabilir. İmmün süpresif hastada ilaç toksisitesi daha çok görülür. Antibiyotikleri daha yüksek dozda, parenteral yoldan ve uzun süre vermek gerekebilir. Aşırı duyarlılıkKullanılacak antibiyotikle ilgili daha önce bir allerjik reaksiyon olup olmadığı sorgulanmalı ve seçim buna göre yapılmalıdır. Karaciğer ve böbrek fonksiyonları Antibiyotiklerin başlıca atılım yolları böbrek ve karaciğerdir. Antibiyotik kulllanılan  hastada ilacın atılım yolları dikkate alınarak , hastanın karaciğer ve böbrek fonksiyonları  araştırıldıktan sonra antibiyotik seçilmeli ve hasta toksisite açısından yakından izlenmelidir. Karaciğerde metabolize olan ilaçlar ( eritromisin, klindamisin,doksisiklin, nafsilin, seftriakson) böbrek yetmezliğinde doz ayarlamadan kullanılabilir. Bazı  antibiyotikler böbrek yetmezliğinde kreatinin klirensine göre dozları ayarlanarak kullanılabilir ( penisilinler, sefalosporinler, aminoglikozidler, glikopeptidler).Bazıları ise  kontrendikedir( tetrasiklin ).Karaciğer patolojisi olan hastalarda makrolidler, klindamisin,  kloramfenikol, doksisiklin dikkatle kullanılmalıdır. Antibiyotikle ilgili faktörler Antibiyotik seçiminde ilk dikkat edilecek konu seçilen antibiyotiğin kanıtlanmış veya olası bakteri için invitro etkin olmasıdır. Diğer bir konu ise klinik çalışmalarda seçilen antibiyotiğin bu enfeksiyon için etkinliği kanıtlanmış olmalıdır. Antibiyotiğin farmakokinetik özellikleri iyi bilinmelidir. Farmakokinetik ilacın absorbsiyonu, vücut kompartmanlarına dağılımı ve eliminasyonunu içerir. Kısaca invitro ideal koşullarda test ettiğimiz antibiyotiğin invivo koşullarda ne derece etkin olabileceğini tahmin etmemiz için farmakokinetik özelliklerini dikkate almamız gerekir.Diğer önemli bir konu ise antibiyotiklerin farmakodinamik özellikleridir. Etki mekanizması ve toksisite konularını içerir. Antibiyotiklerin bazıları bakteriyostatiktir, başka bir deyişle bakterinin çoğalmasını inhibe ederler ( klindamisin, kloramfenikol gibi). Bazıları ise bakterisidaldir. Bakterileri öldürürler. Bakterisidal etki antibiyotiklerde farklı özellikler gösterir. Konsantrasyona bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerin dozları arttırılınca bakterisidal etkileri artar. Aminoglikozidler ve kinolonlar bu özellikleri nedeniyle günde tek doz kullanılabilirler. Süreye bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerde, MBC üzerindeki düzeyin sürdürülmesi bakterisidal etki için gereklidir. Dozu arttırmanın bir yararı yoktur. Betalaktam antibiyotikler ve glikopeptidler böyledir.Postantibiyotik etki ( PAE) ilaç düzeyi MBC altına düştükten sonra da bir süre etkinliğin korunmasıdır. Kinolon ve aminoglikozidler 1-6 saat süre PAE etki gösterebilirler.İlaç konsantrasyonu arttıkça PAE artar. Karbapenemler de gram negatif bakterilere 2 saat süre PAE göstermektedir.Antibakteriyel ilaçlar mikroorganizma miktarının az olduğu erken dönemlerde daha etkilidir.Betalaktam ilaçlar bakterilerin hızlı üreme evresinde daha etkilidir.Oysa kinolonlar stasyoner evrede de etkilidir. Antibiyotik yan etkileri çok farklı organlarda görülebilir ( böbrek, karaciğer, kemik iliği, santral sinir sistemi gastrointestinal sistem) Bazı antibiyotiklerin birlikte kullanılan ilaçlarla etkileşerek toksisiteleri artar ve emilimleri bozulabilir.Antibiyotiklere direnç sorunuDirenç bir bakterinin antimikrobiyal ilacın öldürme veya üremeyi durdurucu etkisine karşı koyabilme yeteneğidir.Bakteriler antibiyotiklere doğal dirençli olabilirler ya da kazanılmış direnç gelişebilir.Bakterilerin antibiyotiklere direnç geliştirme mekanizmalarıHedef Değişikliği Bu mekanizma ile ilacın bağlandığı reseptör veya bağlanma bölgesinde değişiklikler sonucu direnç gelişmektedir.Hedef değişikliği , beta laktamlar ( Penisilin bağlayan proteinler (PBP) de değişiklik sonucu ilaca afinite azalması S. aureus, S. pneumoniae, N. meningitidis, E. faecium da penisilin direnci görülebilir.), kinolon, glikopeptid, makrolid, tetrasiklin ve rifampisine direnç gelişmesinde önemlidir. Enzimatik inaktivasyon Başta beta laktam ilaçları inaktive eden beta laktamazlar pek çok gram pozitif ve gram negatif bakterilerde direnç gelişiminde önemli rol oynar. Aminoglikozidleri inaktive eden asetilaz, adenilaz ve fosforilaz enzimleri, kloramfenikolü inaktive eden asetil transferaz ve eritromisini inaktive eden esteraz enzimleri de enzimatik dirençte önemli rol oynar.Bakteriyel membran değişiklikleriİç ve dış membran permeabilitesindeki değişikliklere bağlı olarak ya ilacın hücre içine alımındaki azalmadan ya da ilacın hızla dışarı atılmasını sağlayan aktif pompa sistemlerinden kaynaklanan dirençtir.Gram negatif bakterilerin dış membranlarındaki porin kanallarındaki değişiklikler özellikle P. aeruginosa nın beta laktam ilaçlara direnç kazanmasında önemli bir mekanizmadır. Dış zar geçirgenliğinin azalması kinolon ve aminoglikozid direncinde de önemlidir.İç membran ya da sitoplazmik membran geçirgenliğinin azalması aminoglikozidlere direç gelişmesinde önemli bir mekanizmadır.Aktif pompa sisteminden kaynaklanan direnç tetrasiklinler, kinolonlar,makrolidler, kloramfenikol ve beta laktamlara dirençte etkilidir ve pek çok bakteride bulunur. Antibiyotiklerin uygunsuz ve gelişigüzel kullanımı ile gerek toplum kökenli gerekse de hastane kökenli enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlar yaşanmaktadır.Gelişigüzel antibiyotik kullanımının sakıncaları:• Direnç gelişimi• Toksik ve allerjik etkiler• Hastalık tanısının maskelenmesi• Yüksek maliyet• Sonuç alınmada gecikme. Hekime ve ilaca güvensizlik• Süper enfeksiyon ( Dirençli bakterilere bağlı yeni enfeksiyon gelişimi)Antibiyotik tedavisinde başarısızlık. Bu sonuca ulaşmak için hastada klinik düzelme görülmemesi veya hastanın klinik olarak kötüleşmesi gerekir. Bu durumda aşağıdaki durumlar düşünülmelidir.• Hastalık tanısı doğru değildir. ( Hastanın bakteriyel enfeksiyonu yoktur, ya da enfeksiyon dışında bir hastalığı vardır.)• Mikroorganizma doğru tanımlanmamıştır.• Polimikrobiyal ( aerob- anaerob) enfeksiyon vardır.• Bakteri tedavi sırasında direnç geliştirmiştir.• Süper enfeksiyon gelişmiştir.• Antibiyotik enfeksiyon yerine ulaşamamaktadır.• Yetersiz doz, yetersiz süre veya uygun olmayan veriliş yolu kullanılmıştır.Antibiyotik kombinasyonlarıBirden fazla antibiyotiğin birlikte kullanılmasıdır. Antibiyotik kombinasyonları; aditif ( İlaçların etkisi tek başına kullanıldıklarında elde edilen etkilerinin toplamı kadardır.), sinerjik (İlaçların toplam etki üzerinde bir antibakteriyel etkinlik göstermesidir) antagonistik( İlaçların toplamlarından daha düşük bir etkinlik göstermesidir) etki ile sonuçlanabilir.İdeali sinerjik etki sağlamak ve antagonistik etkiden kaçınmaktır. İmmün sistemi normal konakta birçok enfeksiyon tek bir antibiyotikle tedavi edilebilir. Antibiyotik kombinasyonları ancak gerekli olduğu durumlarda yapılmalıdır. Bu durumlar aşağıda belirtilmiştir.• Sinerjik etki sağlamakKlinik olarak sinerjik etkisi kanıtlanmış kombinasyonlar kullanılmalıdır. Beta laktam ve aminoglikozid kombinasyonları, beta laktam ve beta laktamaz inhibitörü kombinasyonları, trimetoprim ve sulfametoksazol kombinasyonları sinerjik kombinasyonlardır.• Ciddi enfeksiyonların başlangıç tedavisi olarak daha geniş bir spektrum elde etmek• Direnç gelişimini önlemek Tüberküloz ilaçları direnç gelişimini önlemek ve sinerjik etkileri nedeni ile kombine kullanılır.• İlaçları daha düşük dozda kombine ederek toksisiteyi azaltmak Cryptococcus neoformans menenjitinde amfoterisin B ve 5-flusitozinin düşük dozlarda kombinasyonu klinik olarak etkinliği kanıtlanmış bir uygulamadır.• Polimikrobiyal enfeksiyonların tedavisiAspirasyon pnömonisi, akciğer ve beyin apseleri, abdominal enfeksiyonlar ve diyabetik ayak enfeksiyonları aerob ve anaerob bakterilerin etken olduğu enfeksiyonlardır. Tek bir antibiyotikle bu spektrum kavranamazsa aerob-anaerob etkili iki ilaç kombine edilir. Antibiyotik kombinasyonları yaparken antagonistik etkiden kaçınılmalıdır.Penisilin tetrasiklin kombinasyonu antagonistiktir. Eritromisin, kloramfenikol, linkomisin ve klindamisin kendi aralarında antagonistiktir. Penisilin ve kloramfenikol kombinasyonu invitro antagonistik iken invivo,örneğin menenjit tedavisinde yüksek dozlarda bu etki görülmez. ANTİBİYOTİKLERİN KLİNİK KULLANIMLARI Bu başlık altında klinik kullanımda olan bazı antibiyotiklerin etki spektrumları, seçildiği enfeksiyon hastalıkları, önemli yan etkileri ve mikroorganizmaların bu antibiyotiklere geliştirdikleri direnç şekilleri ele alınacaktır. BETA LAKTAM ANTİBİYOTİKLER Beta laktam antibiyotiklerin hepsi 4 üyeli β- laktam halkasına sahiptir. Bakterilerin hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki ederler. Bu grupta penisilinler, sefalosporinler, karbapenemler ve monobaktamlar yer almaktadır. PENİSİLİNLER Penisilin grubu aşağıdaki başlıklar altında ele alınacaktır. Doğal penisilinler Penisilin G Penisilin VPenisilinaza dirençli penisilinler (oksasilin, dikloksasilin, nafsilin, metisilin)Aminopenisilinler ( ampisilin, amoksilin)Karboksi penisilinler Karbenisilin TikarsilinGeniş spektrumlu penisilinler Azlosilin Mezlosilin PiperasilinBeta laktam-betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları(Ampisilin-sulbaktam, amoksisilin- klavulanik asit, tikarsilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam) Doğal penisilinlerEtki spektrumuGram pozitif koklar A grubu streptokoklar,viridans streptokoklar, Streptococcus pneumoniae (dirençli suşlar coğrafi farklılıklar gösterir)Gram negatif koklar Neisseria meningitidisGram pozitif aerob basiller Pasteurella multocida, Bacillus anthracisGram pozitif anaerob bakteriler Clostridium, Fusobacterium, Actinomyces türleriSpiroketler Treponema pallidum, Borrelia türleri Leptospira türleri, Listeria monocytogenesKlinik kullanımı Streptokokların neden olduğu farenjit, erizipel, pnömoni, sepsis, menenjit, endokardit, kemik ve yumuşak doku enfeksiyonları Meningokoksik menenjit, tetanoz, gazlı gangren, aktinomikoz, şarbon, leptospiroz, Listeria enfeksiyonları, sifilizKlinik sunumu Penisilin G, parenteral, IV yolla, 4-6 saatte bir uygulanır. Prokain penisilin G , sadece IM olarak kullanılır. Penisilin V, mide asidinden etkilenmeyen tek penisilin olup oral yoldan kullanılır.Streptokoksik farenjitte ve ağır olmayan infeksiyonlarda verilebilir.Farenjitte 10 günden az kullanımı etkili değildir. Benzatin penisilin G , IM yoldan 3 haftada bir uygulanan bir depo penisilindir. Streptokokal farenjit , romatizmal ateş profilaksisi ve sifilizde kullanılır. Penisilinaza dirençli penisilinlerEtki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar (MSS) Doğal penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı MSS un etken olduğu veya şüphelenildiği enfeksiyonlar (endokardit, sepsis, osteomyelit, yumuşak doku infeksiyonları ,menenjit vs) Aminopenisilinler Ampisilin, amoksisilin Etki spektrumu Enterokoklar, Haemophilus influenzae (beta laktamaz yapmayan) Moraxella catarrhalis (beta laktamaz yapmayan) Salmonella typhi, Shigella türleri (duyarlılığı coğrafi farklılık gösterir) E. coli ve Proteus türleri Doğal penisilinlerin etki spektrumu Klinik kullanımı Akut otitis media, akut sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi (beta laktamaz yapan suşlar ve penisiline dirençli pnömokoklar etkense uygun değil), enterokok enfeksiyonları ve özellikle  gebelerin üriner infeksiyonlarında kullanılabilir. Karboksi penisilinler ve üreidopenisilinlerKarbenisllin,tikarsilin(karboksi penisilinler)Azlosilin,mezlosilin,piperasilin(üreidopenisilinler) Geçmişte pek çok gram negatif çomağa ve Pseudomonas türlerine etkin olan bu ajanlar hastanelerde gelişen yaygın direnç nedeni ile duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça ampirik olarak önerilemez Betalaktam ve betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları Ampisilin sulbaktam , amoksisilin klavulanik asit Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklarH.influenzae M.catarrhalisStreptokok ve enterokok türleriE. coli, Klebsiella ve Proteus türleriNeisseria türleri ( N. gonorrhoea dahil)Anaeroblar ( Bacteroides fragilis dahil)Aminopenisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Otitis media ,sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi , hayvan ısırmaları, yumuşak doku  enfeksiyonları(diyabetik ayak enfeksiyonları), osteomyelit, septik artrit, abdominal ve pelvik enfeksiyonlar (hafif, hastane dışında gelişen), üriner infeksiyonlar (duyarlı suşlara)ve gonorede kullanılabilir. Klinik sunumu Her iki kombinasyonun da oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Tikarsilin klavulanik asit Etki spektrumu Beta laktamaz yapan S. aureus, gram negatif çomaklar,bazı Pseudomonas aeruginosa türleri, anaeroblar (Bacteroides türleri dahil), amino penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Polimikrobiyal infeksiyonlar İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,polimikrobial yumuşak doku infeksiyonları Piperasilin – tazobaktam Etki spektrumu Tikarsilin klavulanik aside benzer,ancak etkinliği daha fazla olup, karbapenemlerle karşılaştırılabilirKlinik kullanımı İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,ciddi yumuşak doku infeksiyonları, baş boyun  enfeksiyonları , nozokomiyal enfeksiyonlar ve başka polimikrobiyal enfeksiyonlardır. Penisilinlerin yan etkileri • Aşırı duyarlılık ( basit deri reaksiyonu, anafilaksi)• Diğer beta laktam ilaçlarla çarpraz aşırı duyarlılık görülebilir.• Nötropeni, trombositopeni• Renal toksisite• Transaminaz yüksekliği• Gastrointestinal yan etkiler ( bulantı, kusma, pseudomembranöz enterokolit)• Nörotoksisite ( Yüksek doz penisilin G ile konvülzüyon ) SEFALOSPORİNLER Etki spektrumları farklı birinci, ikinci , üçüncü ve dördüncü kuşak sefalosporinler klinik kullanımdadır.Birinci kuşak sefalosporinler ( Sefazolin)Etki spektrumu Streptokoklar, metisiline duyarlı stafilokoklar, E. coli ve Klebsiella türleri Klinik kullanımıMetisiline duyarlı stafilokok enfeksiyonları ve streptokokal enfeksiyonlarda ( deri ve yumuşak doku enfeksiyonları , endokardit, septik artrit, osteomyelit ) ve kolorektal cerrahi dışında cerrahi profilakside kullanılabilir. İkinci kuşak sefalosporinler ( Sefuroksim, sefoksitin)Sefuroksimin oral ( sefuroksim aksetil) ve parenteral formları mevcuttur. Sefoksitin sadece parenteral uygulanır.Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar, streptokoklar, Haemophilus influenzae , Neisseria gonorrhoae ye etkilidir. Gram negatif enterik bakterilere etkinliği birinci kuşak sefalosporinlerden daha yüksektir.Sefoksitin sefamisin grubundan bir sefalosporin olup gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere etkindir.Klinik Kullanımı Sefuroksim, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları ( otit, sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, pnömoni ), üriner enfeksiyonlarda kullanılabilir.Sefoksitin, çok ağır seyirli olmayan intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlarda tercih edilebilir. Üçüncü kuşak sefalosporinler Seftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim, anti pseudomonal etkili sefoperazon sulbaktam ve seftazidim parenteral olarak kullanılır. Sefiksim oral kullanılabilen bir sefalosporindir.Etki spektrumuSeftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim etkinliği birbirine benzer. Gram negatif enterik bakterilere, H. influenzae, Streptococcus pneumoniae, Nesseria meningitidis, N. gonorrhoae ye etkilidir. Antistafilokokal etkinliği yeterli değildir.Seftazidim ve sefoperazon- sulbaktam , Pseudomonas aeruginosa ya etkili sefalosporinlerdir.Son yıllarda ,özellikle hastane kökenli enterik bakterilerin çoğu üçüncü kuşak sefalosporinleri inaktive eden geniş spektrumlu beta laktamaz enzimleri sentezlemektedir ve bu nedenle etkinliklerinde önemli azalma görülmektedir.Klinik kullanımı•Gram negatif çomakların neden olduğu enfeksiyonlar ( bakteriyemi, sepsis, üriner enfeksiyon, nozokomiyal pnömoni) , abdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerob bir ilaçla kombine edilmelidir, safra yolları enfeksiyonlarında safraya yüksek oranda geçen sefaperazon ve seftriakson tercih edilmelidir )• Nötropenik ateş ( hastanedeki direnç durumu dikkate alınarak antipseudomonal sefalosporinler, aminoglikozidlerle birlikte veya tek başına kullanılabilir. )• Yeni doğan menenjiti ( sefotaksim tercih edilmeli, Listeria monocytogenes olasılığı için ampisilinle kombine edilmelidir.)• Çocuk ve erişkin yaş grubunda akut bakteriyel menenjit• 50 yaşın üzerinde akut bakteriyel menenjit ampirik tedavisinde ( ampisilinle kombine edilmelidir. )• Gonore ve şankroid ( tek doz seftriakson )• Lyme hastalığı santral sinir sistemik tutulumunda ( seftriakson ) Dördüncü kuşak sefalosporinler (sefepim)Sefepim, üçünçü kuşak sefalosporinlerin çoğunu inaktive eden geniş spektrumlu betalaktamazların çoğuna stabil olduğundan, bu enzimleri sentezleyen gram negatif enterik bakterilerin çoğuna etkindir. Nozokomiyal enfeksiyonlarda, nötropenik ateşte tercih edilir. P. aeruginosa ya etkindir. Anti stafilokokal etkinliği üçüncü kuşak sefalosporinlerden daha iyidir. Anaerob bakteri enfeksiyonları için uygun bir seçim değildir. Sefalosporinlerin yan etkileri• Aşırı duyarlık reaksiyonları Anafilaksi, anjioödem nadirdir. Makülopapüler döküntü, ürtiker ve eozinofili görülebilir. İlaç ateşi sıktır.• Kanama metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan (sefoperazon) sefalosporinler K vitamini sentezini inhibe ederek protrombin zamanını uzatırlar. Kanama komplikasyonu K vitamini ile önlenebilir.• Disülfiram benzeri reaksiyon Alkolle birlikte kullanımında taşikardi, terleme, bulantı, kusma, dispne ,hipotansiyon ve kofüzyon görülebilir. Sefoperazon gibi metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan sefalosporinlerin kullanımında saptanır.• Trombositopeni, nötropeni , Coombs testi pozitifliği• Renal toksisite• Transaminaz, alkalen fosfotaz yüksekliği ( sefoperazon, seftriakson)• Gastrointestinal yakınmalar• Kolesistit benzeri tablo ( seftriaksona bağlı safra çamuru oluşması ile ilişkili bulunmuştur.)• Yeni doğanda kern ikterus ( seftriakson)• Tromboflebit ve enjeksiyon yerinde ağrı• Süper enfeksiyonlar ( enterokok, pseudomonas ve kandida enfeksiyonları ) MONOBAKTAMLAR Bu gruptaki tek antibiyotik sentetik bir monobaktam olan aztreonamdır.AztreonamEtki spektrumu Dar spektrumlu olup sadece gram negatif bakterilere etkilidir.Beta laktamaz yapımını indüklemediğinden başka bir beta laktamla kombine edilebilir.Klinik kullanımı Aztreonamın duyarlı olduğu gram negatif bakteri enfeksiyonları  ( bakteriyemi, sepsis, pnömoni, üriner enfeksiyon ), intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerobik bir antibiyotikle kombine edilmelidir) .Yan etkileri Aztreonam yan etki oranı düşük, emniyetli bir antibiyotiktir. Başka bir beta laktam ilaca aşırı duyarlılığı olanlarda, çarpraz reaksiyon olasılığı çok düşük olduğundan aztreonam kullanılabilir.   GLİKOPEPTİDLER MAKROLİDLER Eritromisin, makrolidlerin en eski üyesidir.Yeni makrolidlerden ülkemizde klaritromisin, roksitromisin, azitromisin ve diritromisin klinik kullanımdadır.Spiramisin toksoplazmozda tercih edilen bir makroliddir Sadece klaritromisinin parenteral formu bulunmaktadır.Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe ederek etki gösterirler. Bakteriyostatik olup yüksek konsantrasyonları bakterisidal etki gösterir.İntraselüler ve solunum salgılarında yüksek konsantrasyonlara ulaşır, kan düzeyleri düşüktür. Makrolidlerin ilk seçim olduğu durumlar• Mycoplasma pneumoniae pnömonisi• Chlamydia pneumonia pnömonisi• Legionella pnömonisi• Boğmaca, difteri• Penisiline allerjik hastalarda; GAS infeksiyonları, romatizmal ateş profilaksisi, yumuşak doku infeksiyonları, sifiliz• Toplum kökenli pnömoniler(riskli olmayan genç hastalarda)• Genital Chlamydia enfeksiyonları• Ureaplasma urealyticum enfeksiyonları,• Campylobacter jejuni enfeksiyonları Azitromisin, günde tek doz kullanılır.Gastrointestinal yan etkileri eritromisinden daha azdır.Kısa süreli tedavileri elverişlidir. Atipik Mycobacterium türlerine ve Toxoplasma  gondii ye etkilidir. Klaritromisin, günde iki kez kullanılır, yan etkileri azdır Farenjit, akut maksiller sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, toplum kökenli pnömoniler, Mycobacterium avium kompleksi (MAC) ve Helicobacter pylori enfeksiyonlarında (FDA onaylı) tercih edilebilir.Yan etkileriEritromisinin gastrointestinal yan etkileri oldukça fazladır.Bulantı, karın ağrısı ve ishal görülebilir. Yeni makrolidlerde bu yan etki daha azdır.Emniyetli bir antibiyotik olup gebede ve çocuklarda kullanılır. Kolestatik hepatit ve ototoksisite diğer yan etkileridir. LİNKOZAMİDLER Linkozamid grubunda linkomisin ve klindamisin yer alır. Klindamisin absorbsiyonu daha iyi ve antibakteriyel etkinliği daha güçlü olması nedeniyle tercih edilir. Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe eder. Makrofaj ve PNL içinde yüksek konsantrasyonlara ulaşır. BOS a geçmez. Oral ve parenteral preparatları mevcuttur.Antibakteriyel spektrumu ve klinik kullanımı Gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere, Propionobacterium türlerine, streptokok ve stafilokoklara etkilidir. Başlıca anaerob enfeksiyonlarda, intraabdominal, pelvik enfeksiyonlarda gram negatif enterik bakterilere etkili antibiyotiklerle kombine olarak kullanılabilir. Stafilokokal ve streptokokal enfeksiyonlarda alternatif ilaçtır. Aspirasyon pnömonisi ve akciğer apsesinde anaerob etkinliği nedeniyle seçilebilir. Diyabetik ayak enfeksiyonları ve osteomyelitlerinde kombine tedavide kullanılabilir. Aknede topik preparatları etkin bulunmuştur.Klindamisin ayrıca antiparaziter bir ilaçtır. Bu alanda en önemli kullanımı toksoplazmoz ve babezyozdur.Yan etkileriEn önemli yan etkileri bulantı , kusma, ishal gibi gastrointestinal yan etkileridir. Pseudomembranöz enterokolitin en önemli nedenlerinden biridir.Diğer yan etkileri, hepatotoksisite ve kemik iliği inhibisyonudur. AMİNOGLİKOZİDLER Bu gruptan ülkemizde bulunanlar; streptomisin, kanamisin, neomisin, streptomisin, gentamisin, tobramisin, netilmisin, amikasin ve izepamisindir. Aminoglikozidler bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etkili olan bakterisidal antibiyotiklerdir.Beta laktam ilaçlarla kombinasyonu sinerjiktir.Ancak aynı solusyon içinde verildiğinde inaktive olabilirler. BOS a geçmezler, bu nedenle menenjitte intratekal veya intraventriküler verildiğinde etkili olabilirler. Asit ortamda inhibe olduğundan apse ve itihaplı bronş sekresyonlarında aktivitesi azalır. Klinik kullanımı Neomisin, barsak bakterilerinin inhibisyonu gereken hepatik koma ve abdominal cerrahi öncesi barsak temizliği amacı ile oral olarak kullanılan bir aminoglikoziddir.Kanamisin dirençli tüberküloz olgularında tercih edilir.Streptomisin brusellozda tetrasiklinle birlikte, tüberkülozda, enterokok ve viridans streptokoklara bağlı endokarditte penisilin veya vankomisinle kombine olarak kullanılır. Veba ve tularemide ilk seçenektir.Diğer aminoglikozidler, daha çok gram negatif enterik bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda ,genellikle kombinasyon tedavisi olarak kullanılırlar. Bu enfeksiyonların başında nozokomiyal enfeksiyonlar ( pnömoni, sepsis, üriner enfeksiyonlar, osteomyelit, septik artrit) gelmektedir.Nötropenik ateşte antipseudomonal beta laktam bir ilaçla kombinasyonu önerilir. Abdominal , pelvik enfeksiyonlarda, diyabetik ayak enfeksiyonlarında anaerob etkili bir antibiyotikle kombine edilmelidir.Aminglikozidlerin günde tek doz kullanımları.Aminoglikozidler konsantrasyona bağlı bakterisidal etki ( doz arttıkça öldürme gücü artar) ve post antibiyotik etki ( PAE)( doz arttıkça PAE artar)leri nedeniyle günde tek doz kullanım için uygundur. Günlük doz bir seferde uygulanır. Bu durumda toksik etkilerin artmadığı saptanmıştır. Yan etkileriEn önemli yan etkileri nefrotoksisite ( doza bağlı; doz arttıkça toksisite artar) ve ototoksisite ( işitme kaybı, vestibüler toksisite) dir.Nefrotoksisite genellikle ilacı kesince düzelmesine karşın ototoksisite irreverzibldir. Netilmisin en az toksiktir. TETRASİKLİNLER Tetrasiklinler protein sentezi inhibitörü bakteriyostatik antibiyotiklerdir. Ülkemizde sadece oral formları bulunmaktadır. Doksisiklin uzun etkili bir tetrasiklin türevi olup günde iki kez kullanılma avantajına sahiptir. Klortetrasiklin ve oksitetrasiklin türevleri altı saatte bir kullanılırlarKlinik kullanımıBrusellozda streptomisin ve rifampisinle kombine olarak, Chlamydial pelvik inflamatuar hastalıkta, kolera, leptospiroz, Lyme hastalığı, psittakoz, trahom, veba, Rickettsia enfeksiyonları ve nongonokoksik üretritte ilk seçenek olarak kullanılır.Mycoplasma pnömonisi, sifiliz , gonore, şarbon, tularemi, akne ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif ilaçtır.Yan etkileriTetrasiklin çocuklarda dişlerde lekelenme ve iskelet gelişiminde duraklamaya yol açtığından 8 yaş altında kullanılmaması önerilmektedir. Gebede akut karaciğer yetmezliğine yol açabilir.Ayrıca deri döküntüleri, fotosensitivite ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.Gastrointestinal yan etkileri, özofagusta ülserasyonlar görülebilir. Doksisiklin böbrek hastalarında doz ayarlanmadan kullanılabilir. Tetrasiklinlerin absorbsiyonu süt ürünleri , demir, kalsiyum ve magnezyum içeren antiasitlerle ve simetidinle azalır. TRİMETOPRİM SÜLFAMETOKSAZOL ( TMP-SMZ) TMP- SMZ, bakteri nukleik asit sentezi için gerekli folik asit sentezini iki farklı basamakta inhibe eden kombine bir antibiyotiktir. Oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Klinik kullanımı Toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonlarda etken mikroorganizmalar başta E. coli olmak üzere gram negatif bakterilerdir. Ülkemizde bu bakterilerde TMP-SMZ a önemli oranda direnç olduğundan duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça seçilmemelidir. Aynı nedenle prostatit tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Akut sinüzit, otit ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif bir antibiyotiktir.Salmonella ve Shigella enfeksiyonlarının ampirik tedavisinde ülkemizdeki direnç sorunu nedeniyle kullanılmamalıdır. Tifo tedavisinde alternatif olarak, kolera tedavisinde ampirik olarak seçilebilir.Ayrıca Pneumocystis carinii pnömonisi, Nocardia enfeksiyonları ve Toxoplasma gondii enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır. Organ transplantasyonu yapılan ve HIV enfeksiyonu olan hastalarda yukarıda belirtilen enfeksiyonların profilaksisi amacıyla tercih edilir. Brusellozda kombine tedavide yer alabilir.Yan etkileriKern ikterus riski nedeniyle gebelikte, iki aydan küçük bebeklerde ve süt veren annelerde kullanılmamalıdır. Gastrointestinal semptomlar, deri döküntüleri ( Steven Johnson sendromu ) kemik iliği süpresyonu, karaciğer ve böbrek toksisitesi başlıca yan etkileridir. KLORAMFENİKOL ve FFENİKOLLER Bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etki gösterir. Oral ve parenteral formları klinik kullanımdadır.Klinik kullanımıKloramfenikol lipofilik olduğundan BOS a iyi geçer. Bakteriyel menenjit etkenlerine bakterisidal etki gösterir. Beta laktam allerjisi olan hastalarda menenjit tedavisinde kullanılabilir.Tifo tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Tifoda alternatif olarak kullanılabilir. Anaerob etkinliği nedeniyle abdominal enfeksiyonlarda ve beyin apsesinde penisilinle kombine olarak kullanılabilir. Ayrıca epidemik tifüs, Q ateşi, veba , tularemi, listeria ve melioidoz tedavisinde kullanılabilir. Göz tabakalarına ve aköz hümöre geçişi iyi olduğundan göz enfeksiyonlarında lokal olarak kullanılabilir. Kloramfenikol günümüzde ancak alternatif tedavilerde kullanılabilecek bir antibiyotiktir.Yan etkileriEn önemli yan etkileri doza bağlı olarak gelişen anemi, lökopeni ve trombositopeni ve dozla ilişkisiz idiosenkrazik bir reaksiyon olan aplastik anemi gibi hematolojik yan etkileridir. Yeni doğanda kloramfenikolü detoksifiye eden glukronil transferaz enzimi yetersiz olduğundan gri bebek sendromu ( kardiyovasküler kollaps) gelişebilir. Gastrointestinal semptomlara yol açabilir. Tifo tedavisinde parçalanan bakterilerden açığa çıkan endotoksinin dolaşım yetmezliğine yol açmasıyla Herxheimer reaksiyonu adı verilen tablo nadiren gelişebilir. Diğer bildirilen yan etkiler başağrısı, konfüzyon, optik nörit ve periferik nörit gibi nörotoksik bulgulardır. KİNOLONLAR Bu grubun ilk üyesi olan ve birinci kuşak kinolon olarak adlandırılan nalidiksik asit üriner enfeksiyonlar ve bakteriyel ishallerde kullanılmış dar spektrumlu bir antibiyotiktir.İkinci kuşak kinolonlar daha geniş spektrumlu olup gram negatif çomaklar dışında, stafilokoklara, Haemophilus ve Moraxella türlerine, atipik pnömoni etkenlerine ( Mycoplasma, Legionella, Chylamydia türleri ), genital enfeksiyon etkenlerine ( Mycoplasma, Ureoplasma, Chylamidia , Neisseria türleri) , Mycobacterium tuberculosis ve Brucella gibi pek çok bakteriye etkindir.Bu grupta en çok klinik deneyim olan kinolonlar; siprofloksasin ve ofloksasindir.Bu gruptan diğer kinolonlar ise pefloksasin, enoksasin ve norfloksasin dir. Pefloksasin ve ofloksasin BOS a geçişi en iyi olan kinolonlardır. Siprofloksasin P. aeruginosa ya en etkin kinolondur.M. tuberculosis e en etkili kinolon ofloksasindir.İkinci kuşak kinolonların streptokoklara ve anaerob bakterilere etkinliği azdır. Üçüncü kuşak kinolonlar ın spektrumu streptokoklar ( S. pneumoniae dahil) lehine genişlemiş olup bu grup kinolonlar toplum kökenli solunum sistemi enfeksiyonlarında kullanılabilirler. Bu gruptan ülkemizde bir ofloksasin türevi olan levofloksasin bulunmaktadır. Dördüncü kuşak kinolonlar ( bazı kaynaklarda üçüncü kuşak kinolonların ikinci grubu) ise üçüncü kuşak kinolonların etki spektrumuna ek olarak anaerob bakterilere olan etkinlikleri nedeniyle dikkati çekmektedirler. Bu gruptan ülkemizde moksifloksasin bulunmaktadır. Günümüzde pek çok yeni kinolon ile ilgili araştırmalar devam etmektedir. Klinik kullanıma sunulan pek çok kinolonun ise yan etkileri nedeniyle imali durdurulmuştur. ( Grepafloksasin, trovafloksasin, temafloksasin vb.)Klinik kullanımıGastrointestinal enfeksiyonlar : Tifo,paratifo gibi salmonella enfeksiyonlarında, , invazif bakteriyel gastroenteritlerde, kolerada seçilecek antibiyotikler ikinci kuşak kinolonlardır. Ayrıca anaerob antibiyotiklerle kombine edilerek abdominal ve pelvik enfeksiyonlarda kullanılabilirler.Üriner sistem enfeksiyonları: Basit sistitler, komplike üriner sistem enfeksiyonları ve akut prostatitlerin tedavisinde ve profilaksisinde seçilecek antibiyotiklerdir.Genital enfeksiyonlar: Gonokoksik ve nongonokoksik üretritlerde uygun alternatif ilaçlardır.Solunum sistemi enfeksiyonları:Toplum kökenli pnömonilerde ve kronik bronşit akut alevlenmelerinde pnömokoklara etkili olan levofloksasin ve moksifloksasin kullanılabilir. Nozokomiyal pnömonilerde siprofloksasin özellikle Pseudomonas türlerine en etkili olması nedeniyle tercih edilir.Kemik ve eklem enfeksiyonları:Kronik osteomyelitin uzun süreli tedavisinde kinolonlar iyi bir oral tedavi seçeneğidir. Kemik dokusuna geçişlerinin iyi olması da seçilmeleri için önemli bir nedendir. Diğer klinik kullanım alanları tüberküloz, bruselloz ve meningokoksik menenjit profilaksisidir. Diyabetik ayak ve dekübit yara enfeksiyonlarında anaeroblara etkili ilaçlarla kombine edilerek kullanılabilir.Yan etkileriEn sık gastrointestinal yan etkiler görülür. Baş ağrısı , baş dönmesi, konfüzyon gibi nörolojik bulgulara yol açabilir. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlarla birlikte konvülziyon gelişebilir. Hayvan deneylerinde artropatiye yol açması nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyonu olmadıkça kullanımı kontrendikedir. Tendinit ve tendon rüptürü de nadir yan etkileri arasındadır. Allerjik yan etkiler ve fotosensitiviteye yol açabilir. Kinolonların emilimi antiasitler, sükralfat ve diğer metal içeren ilaçlarla azalır. Bu nedenle ilaçların en az iki saatlik aralıkla alınması önerilir. Teofilin ve kafeinle birlikte kinolonlar alınırsa belirtilen ilaçların kan düzeyi artarak toksisite bulguları ortaya çıkabilir.Ofloksasin ve levofloksasin belirtilen etkileşimin en az görüldüğü kinolonlardır.  

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-kullaniminda-genel-prensipler

TIBBİ BİTKİLERİN ETKİLERİ VE KULLANIMLARI

ADAÇAYI (SALVİA OFFİCİNALİS) Taşıdığı uçucu yağdan dolayı antibakteriyel,antifungal ve antiviral etkilidir.Antiseptik etkisinden de dolayı dişeti, boğaz ve damak iltihaplanmalarına karşı etkilidir.Çayı dişeti ve ağıziçi rahatsızlıklarında da gargara şeklinde kullanılır. Östrojenik özelliğinden dolayı hormon düzenleyici olarak (ağrılı düzensiz adet şikayetlerinde) menopozda, terleme ve ateş basmasında kullanılır.Ayrıca kuvvet verici ve uyarıcı özelliklerinden dolayı hastalıktan yeni kalkmış olanlard a, sinir sisteminin işlevlerinde kişiye yardımcı olur. Kusmaları ve ishalleri önler, idrar ve gaz söktürücüdür.Ter kesicidir.Şeker düşürücü etkisi vardır.Dıştan tedavilerde , demlenmiş adaçayı yaraları sağaltır,derinin iyileşmesini hızlandırır. Apselere çıbanlarayara bere kesiklere burkulma ve şişmelerde bir parça pamuk ile sürülür. ÇAY HAZIRLANIŞI ve DOZAJ : Bir tatlı kaşığı drog bir çay fincanı kaynar su içinde ağzı kapatılarak 5-10 dakika bekletildikten sonra süzülür.Adaçayı her içilişte taze hazırlanır.Günde 2 veya 3 defa aç karnına içilir.Günde 3 defadan fazla içilmemelidir. ALIÇ (CRATAEGUS MONOGYNA) Diğer adı Yemişendir. İlk defa ilaç olarak 1305 yılında, Fransa kraliçesinin damla hastalığının tedavisinde, alıç şurubunun kullanımından bahsedilmektedir.Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında doktorlar, alıç ağacı meyvelerinin aynı zamanda kardiotonik(kalp güçlendirici) olduğunu keşfettiler.Bugün standart alıç ekstresinin batı Avrupa da kalp hastalığı tedavisinde kullanımı onaylanmıştır.Bitki, kalbe birçok şekilde yarar sağlar.Vazodilatör (damar genişletici) olarak çalışır.Kalbe kan ve oksijen akışını arttırır. Ayrıca tansiyonu düşürerek kalbin bütün vücuda kan pompalaması için gereken çaba miktarını azaltır.Kalp kaslarını güçlendirir.Ayrıca diüretiktir, vücudun fazla tuz ve suyu atmasına yardım eder.Hafif kalp yetmezliğinde, miyokard(kalp kasının tabakası) yetmezliğinde kullanılır. Alıç, angina ya da göğüs ağrılarının tedavisinde de başarılı bir şekilde kullanılır.Mükemmel bir geriatiktir(yaşlılık dönemi).Yaşlılıkta hasta kalbi dinlendirmek için kullanılır.Kalbin daha iyi kasılmasını etkiler.Ateroskleroz hastalığında alıç, kandaki kolesterolü düşürür. Spazm azaltıcı sinir sistemi yatıştırıcı etkileri vardır.Kalp hareketlerini düzenleyici olarak kullanılır. ANASON (PİMPİNELLA ANİSUM) 30-70 cm yüksekliğinde tüylü beyaz çiçekli,bir yıllık otsu bir bitkidir. Ülkemizde Antalya,Balıkesir,Aydın,Burdur,İzmir,Muğla,Eskişehir ve Isparta da yetiştirilir.Türkiye de 17 çeşit bulunmaktadır. Gaz söktürücü, spazm giderici, antiseptik, mide barsak şikayetlerinde hazımsızlıkta rahatlatıcı solunum yolları enfeksiyonlarında ve öksürüklerde balgam söktürücü, iştah açıcı emziren annelerde süt arttırıcıdır. Anasondaki fitoöstrojenler, vücutta ki östrojen üretiminin düşmesinin neden olduğu menopoz şikayetlerini rahatlatmaya yardımcı olur. ALOE VERA (ALOA BARBADENSİS) Sarı sabır ve sabırlık diye de geçer bazı kaynaklarda. Afrika da doğal olarak yetişir.Türkiyede de Antalya kale(Demre) civarında yabanil olarak bulunur. Kuvvetli müshil özelliği vardır. Kozmetolojide cilt bakım ürünlerinde nemlendirici ve yumuşatıcı olarak etkilidir.Yara, ekzama, uyuz ve yanıklarda iyileştirici olarak merhem ve krem olarak kullanılır. İsveçte yapılanbir çift kör plasebo kontrollü çalışmada aloa vera kremi (yüzde %5 gücünde) uyuz hastalarında günde 2 kez, 16 hafta boyunca kullanıldığında %83 ünün semptomlarında iyileşme olduğu görülmüştür.Bu oldukça iyi bir gelişmedir.Çünkü geleneksel tedavi steroid temelli olduğu için yalnızca kısa süreli kullanılabilir. Dermatolojik Cerrahi ve Onkoloji dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, aloe veranın yüz dermabrasionu (yara izlerini yok etmek cildin üst katmanının uzaklaştırılması) geçiren hastaların iyileşme sürecini belirgin şekilde hızlandırdığını göstermiştir. Güneş yanıkları ve diğer yanıklar için mükemmeldir. ARNİKA (Arnica Montana) Yaygın bir bitki türü değildir.Koruma altına alınmıştır.Avrupa da ve Güney Rusya da yetişir.Ülkemizde yetişmez. Antibakteriyel,antibiyotik,analjezik,iltihap giderici ve mantar öldürücü etkilere sahiptir.Bağışıklık sistemi uyarıcı etkileri vardır.Dahilen sadece homeopatik preparat halinde kullanılabilir.Gargara halinde bademcik iltihabında çok etkilidir.Tentürü haricen kompres şaklinde burkulma, incinme,çarpma ve morlukların tedavisinde,güneş yanıkların,yüzeyelyanıklara ve eritemlere karşı kullanılır.Tentürü romatizma ve nevraljiye karşı da kullanılır.1/5 oranında seyreltilerek kullanıldığında ciltte kızarıklık yapmaz. ASLAN PENÇESİ (Alchemilla arvensis) İçeriğindeki tanenden dolayı damar daraltıcıdır.Bu yüzden kanamaları durdurur ve kan pıhtılaşması sağlar.Yara iyileştiricidir.Bazı ilaçların bileşimine girerek, jinekolojide kanamalara karşı, vajinal tahrişlerde kullanılır.Böbrek ve mesane taşını düşürücü olarak etki eder.Diyareye karşı etkilidir. AT KESTANESİ (Aesculus hippocastanum) Damar daraltıcı, kılcal damarların çalamasını önleyici etkisi vardır.Bileşimindeki P vitamini etkisiyle, damar çeperlerinin etkisini kuvvetlendirerek etkisini gösterir.Varisli damarları rahatlatır.Antiinflamatuar etkiye sahiptir.Bacaklardaki ağrı ve yorgunluklarda, kaşıntı ve şişkinliklerde kullanılır. AT KUYRUĞU (Equisetum arvense) Diüretik etkilidir.Halk arasında tüberkülozda yardımcı olarak kullanılır.İltihap giderici, mikrop öldürücü etkiye sahip olup, iç kanamaları durdurur.Saç dökülmeleri ve çabuk kırılan tırnaklarda iyileştirici etki göstermektedir. Dahilen : Romatizma ve ödemlerin boşaltılması, idrar yolları ve idrar torbasının yıkanmsında kullanılır. Haricen : Zor iyileşen yaralarda infüzyonları, saç dökülmesine karşı hazırlanan şampuan ve losyonların bileşiminde ise ekstreleri yer almaktadır. BİBERİYE (Rosmarinus officinalis) Dahilen kabız etkili, gaz giderici, hazım sistemi uyarıcısı, safra arttırıcı, terletici ve idrar söktürücü olarak kullanılır.Safra ve incebarsak üzerinde spazm çözücü etkisi vardır.Merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır.İyi bir uyarıcı olarak hastalıktan yeni kalkmış, nekahat dönemindekilere önerilir.Antioksidan özellik taşır.Haricen kan dolaşımını hızlandırmakta, adale ve romatizmal ağrılarda ise ağrı kesici olarak cerahtli yaralarda kullanımaktadır.Çayı saça sürülüp, friksiyon yapıldığında, saç dökülmesini önleyici ve saçı canlandırıcı etkiye sahiptir.Ayrıca doğal ayak bakım ürünlerinde uçucu yağ ve yaprak ekstreleri halinde kullanılmaktadır. CİVAN PERÇEMİ : Antiinflamatuar ve spazm giderici özell,iklere sahiptir.Damar daraltıcı olarak etki eder.Damar hastalıklarında ve safra, idrar söktürücü olarak kullanılır.Kan dindirici, kan toplanmasını gidericidir.Bu özellikleriyle hemoroitte, yara ve burun kanamalarında(haricen)kullanılır.Yara, kesik,çatlaklarda kesik şişlik, mayasılda kompres yapılarak kullanılır.Mide ve bğırsak rahatsızlıklarında menopoz ve aybaşı rahatsızlıklarında kullanılır.Safra salgısı yetersizliğinde ve romatizmada kullanılır.İdrar söktürücü ce tansiyon düşürücü özellikleri vardır. CÜCE PALMİYE (Serenoa Repens) Amerikan yerlileri uzun süre meyvelerini idrar yolları enfeksiyonlarında kullanmıştır.Diüretik ve idrar yolları enfeksiyonlarına karşı kullanılır.Balayı sistiti tedavisinde ve ürogenital mukoza enfeksiyonlarında kullanılır.BPH olarak bilinen prostat büyümesinin birinci ve ikinci kademelerinde semotom gidericidir.Ancak prostat büyüklüğünü küçültmez.Bunun yanında aşırı prostat hücresi çoğalmasına neden olan DHT hormonunu baskılar.Erkeklerde saç dökülmesinin nedenlerinden biri de yüksek DHT dir. ÇARKIFELEK (Passiflora incarnata) Diğer adı, Saat çiçeğidir. Merkezi sinir sistemi üzerinde sakinleştirici etkisi vardır.Ayrıca ağrı kesici, spazm çözücü, uykusuzluğa karşıdır.Sinir ağrılarında, sinirsel taşikardide(kalp atım sayısının artması) ve sinirsel tansiyonda, spamodik astıma karşı ve huzursuzluk durumlarında kullanılır. ÇEMENOTU (Trigonella foenum-graecum) Kolesterol seviyesinin yükselmesini engeller.Sulu ekstresi rahim ve ince bağırsak uyarıcısıdır ve kalbin üzerinde pozitif kronotropik etkiye sahiptir.İnüline bağlı olmayan diyabette şeker düşürücü etki gösterir.Balgam söktürücü, bağırsak yumuşatıcısüt salgılanmasını arttırıcı, besleyici ve lezzet düzeltici, mukoza tahrişlerine bağlı ağrıyı azaltır.İltihap giderici ve mikrop öldürücüdür. ÇEVRİNCE (Medicago sativa) Diğer Adı Kaba Yoncadır. Kolesterol ve şeker düşürücüdür.Östrojenik etki gösterir.Atardamar sertliğini önler.İyi bir vitamin ve mineral kaynağıdır.Kabızlığa karşı kullanılır.Mesane iltihaplanması ve sistit için yararlıdır.İyi bir besin kaynağı da olan Çevrince, romatizmada görülen iltihaplanma ya da şişmeyi önler. ÇOBAN ÜZÜMÜ (Vaccinum myrtillus) Antiinflamatuar etkili kuvvet vericidir.Yaprakları diyabetiklerde, retina rahatsızlıklarında, meyveleri kalp damar rahatsızlıklarında kullanılır.Diyabetiklerde, kapiler damarları ve kolajen dokuyu güçlendirmede rol oynar.Gece körlüğü olarak adlandırılan göz rahatsızlığında, göz yorgunluğunda, dolaşım bozukluğu, varis ve diyabetin sebep olduğu damar hasarlarının önlenmesinde kullanılır.Katarakt ilerlemesini önler. Ağız yaralarına karşı detoksiyonu gargara yapılarak kullanılır.Göz iltihaplarında göz banyosu olarak, deri hastalıkları ve yaralara karşı da dıştan kompres olarak uygulanır. ÇUHA (PRİMULA OFFİCİNALİS): Sedatif(sakinleştirici), spazm çözücü, uyku getirici, idrar söktürücü, balgam söktürücü olarak kullanılır.Ayrıca öksürük bronşit, soğuk algılandığı, sinirsel rahatsızlıklarda özellikle de sıkıntı ve endişe durumlarında kullanılır. DEVEDİKENİ(Silybum marianum) : Karaciğer için çok iyi bir koruyucudur.Silimari karaciğer zehirlenmelerinde ve mantar zehirlenmelerinde çok etkilidir.Karaciğer rejenerasyon kabiliyetini arttırır.Safra arttırıcıdır.İyi bir kan temizleyicidir.Ayrıca kimyasal madde zehirlenmelerinde(kimyasal madde zehirlenmelerinde (kloroform ve halotan, karbontetraklorür vb..)karaciğer sirozunda, safra rahatsızlıklarında, kronik veya iltihabi veya özellikle virütik sarılıkta kullanılır. DULAVRAT OTU (Arctium lappa) : Geçmiş yüzyıllarda yılan ısırıkları tedavisinde de kullanılmış olan bitkinin, vücutta iyi bir kan temizleyici olduğu ve toksin atıcı özelliği olduğuna inanılırdı.Günümüzde mikroplara ve mantarlara karşı etkileriyle tanınıyor.Ayrıca dahilen kullanılarak idrar söktürücü, hazmı kolaylaştırıcı ve ter arttırıcı özellikleri vardır.Romatizmada, lumbago ve siyatik ağrıları ve şişkinliklerinde yardımcı olarak kullanılır.Böbrek ve mesane taşlarına karşı etkilidir.Hemeroitleri yatıştırır.Egzema, akne pamukçuk gibi cilt hastalıklarının tedavisinde dahilen ve haricen kullanılır.Bitkinin yaprakları da bazı deri hastalıklarında, bazı böcek sokmalarında, sıyrıklarda lokal olarak yumuşatıcı ve tahrişlerin neden olduğu acıyı giderici olarak kullanılır. EBEGÜMECİ (Malva neglecta, Malva sylvestris) : Çiçek ve yapraklar soğukalgınlığı rahatsızlıklarında, ağız mukozası iltihaplarında iyileştirici, öksürükte göğüs yumuşatıcı etki yapar.Ağız ve boğaz iltihaplarında ve tahriş edici öksürüklerde göğüs yumuşatıcı olarak öksürük ve bronşiyal çayların bileşimine girer.Haricen, cilt üzerindeki çıban ve yaraların ağrılarını dindirmek için kullanılır.Bazı ülkelerde çiçekler yapraktan daha çok kullanılmaktadır. Genç bitkiler ise sebze olarak kullanılır. EKİNEZYA : Kuzey Amerika yerlileri ypraklarını taşla ezerek, usarelerini cilt yaralarında kullanmışlardır.Ayrıca yılan ve böcek sokmalarında, malerya sifilis gibi hastalıklarda kullanılmıştır.Bitki kökünü de boğaz ve diş ağrıları için doğrudan ağız içine uygulamışlardır. Bitki üzerine çalışmalar 1930 yılında başlamış, son 50 yılda 350 de fazla bilimsel araştırma yapılmıştır.1972 de farelerde antitümör aktivitesi 1978 de uçuk ve grip virüslerine antiviral etkisi üzerine yapılan çalışmalarda pozitif neticeler alınmıştır. Bağışıklık sistemini düzenleyici, bağışıklık sistemi uyarıcı antiinflamatuar, enfeksiyonlara karşı etkileriyle soğuk algınlığı,grip sık sık tekrarlayan enfeksiyonlarda , mantar enfeksiyonlarında, bronşit, sinüzit, uçuk, aft vb. gibi durumlarda üriner sistem enfeksiyonlarında, yanık ve yaralanmalarda ayrıca profilaktik(koruyucu) olarak ta kemoterapide destekleyici olarak kullanılır. Ekinezyanın soğuk algınlığı, grip nezle,uçuk KBB enfeksiyonlarında önleyici olarak ilk semptomlar hissedildiğinde kullanılmaya başlanması, 10-14 gün devam edilmesi ve 8 haftadan fazla kullanılmaması tavsiye edilir. Soğuk algınlığında C Vitamini+Ekinezya tabletleri beraber verilir. GİNKGO (Ginkgo Biloba) : Yapılan çalışmalar Ginkgonun beyne ve diğer yaşamsal organlara kan akışınıda geliştirdiğini, böylece beynin zirvede çalışması için gerekli oksijen ve besinleri sağladığını göstermiştir. Yaşlanırken genellikle beyne ve diğer organlara giden arterlerde plak birikimleri nedeniyle dolaşım bozulur. Ginkgo arterlerin ve toplar damarların genişlemesine ya da gevşemesine yardım ederek kanın bütün vücutta akmasına yardımcı olur. Ginkgo iyi bir bellek destekleyicisidir.Ginkgonun belleği geliştirdiği ve bunama işaretlerini iyileştirdiği gösterilmiştir.Son zamanlarda Ginkgo, Newyork Enstitüsü Tıp araştırmalarında Alzheimer hastalığı ya da felcin neden olduğu demans hastalıklarında test edildi. Çalışmada 327 hastaya 120 mg Ginkgo ekstresi ya da plasebo günlük olarak verildi.Çalışma tamamlandığında 137 haasta arasında Ginkgo alanların %30 u mantıklılık yeteneğini ve belleği ölçen testlerde plasebo alanlardan daha iyi sonuçlar gösterdiler. Yaşla ilgili sorunlar ortaya çıkmadan uzun süre önce ginkgo alarak hastalığı ilk planda önleyebilmek mümkündür. Ginkgo hemeroidlerin tedavisinde de başarıyla kullanılmıştır. GİNSENG (ASYA) -Panax Ginseng İmmünomodülatör(bağışıklık sistemi düzenleyici), uyum sağlayıcı, vücut güçlendirici, kalbin gücünü arttırıcı,kanserden koruyucu,antioksidan, şeker düşürücü,virüslere karşı etki gösterir. Vücut direncini arttırmada, konsantrasyon eksikliğinde, çalışma gücünün arttırılmasında ve kolesterol düşürmede kullanılır. Yaşlılık için iyi bir bitkidir. GİNSENG (AMERİKA)-Panax quingefolius Amerikan yerlileri eskiden bu bitkinin kökünü bulantı ve kusmayı iyileştirmek için kullanılırdı.Vücut fonksiyonlarını normalleştirir.hafif uyarıcıdır.Zihinsel ve fiziksel performansı arttırır, kolesterolü düşürür. Vücudun strese adaptasyonuna yardımcı olur.Kanserden koruyucudur. GİNSENG (SİBİRYA) Bağışıklık sistemini düzenleyici, halsizlikte vücudun strese dayanmasına yardım edici, kuvvet verici, nezle ve enfeksiyonlarda zihinsel gücü destekleyici etkilere sahiptir.Şeker düşürücü etkisi vardır. Kolesterol ve tansiyon düşürücüetkisi dolayısıyla klap hastalıklarında koruyucudur.Geriatride de kullanılır.Rusya da özellikle sporcuların performanslarını arttırmak için kullandıkları bir bitkidir.Radyasyon etkilerinden korumada önerilir. GÜNEŞ DAMLASI (Oenothera Biennis) Özellikle kadınlar tarafında adet öncesi sendromunda görülen, adet sancıları, şişkinlik göğüslerde duyarlı, huzursuzluk, gerginlik, depresif ruh hali, alınganlık, bitkinlik akne artışı ve başağrısı gibi rahatsızlıklarda kullalınılır. Menopoz sıkıntılarında kullanılır. Antiinflamatuar etkiye ve prostaglandin sentezini uyarıcı etkilere sahiptir.Romatoid artrit tedavisinde kullanılır. Kolesterol düşürücüdür.Atopik dermatitte, cilt ve tırnak sağlığında, egzamada kullanılır.Mastaljide(meme ağrısı) konsantrasyon güçlüğünde, demans rahatsızlığında kullanılır. HATMİ :(Althaea Officinialis) Özellikle kuru öksürüklerde öksürük refleksini ortadan kaldırır.Ayrıca ağız-boğaz ve mide bağırssak mukozası tahrişlerinde iyileştirici etkisi vardır.Hatmi kökünden alınan ekstreler kronik bronşitte, bronşiyal astımda kullanılır. HAYIT (Vitex Agnus-Castus) Yüzyıllardır bu bitki bir hormon dengeleyici olarak ün yapmıştır.Prolaktin hormonu salgısına engel olur.Adet düzensizliklerinde etkilidir.Prolaktin konsantrasyonunu zaltan drog adet siklusunu normale çevirir.Adet öncesi sendromlarda, adet kanamalarındaki spazmlarda, menapozla ilgili bazı şikayetlerde , süt veren kadınlarda süt eksikliğinde adet döenmlerinde endokrin düzensizliklerinden kaynaklanan sinir ve cilt problemlerinde ve akne tedavisinde kullanılır. Hayıt tedavisi östrojen ve antiöstrojen preparatları ile olan klasik tedaviden önce denenmelidir. HİDRASTİS (Hydrastis Canadensis) İçeriğindeki alkaloitlerden dolayı, doğal antibiyotik özelliklere sahiptir.Üst solunum yolları rahtsızlıklarında ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında kullanılır.Midevidir, hazımsızlık ve gastrit, peptit ülser, kolitte kullanılır.Uterus ve bağırsak uyarıcı olarak bağırsak uterus ve mide kanamalarında kullanılır.Ağrılı ve fazla adet kanamalarında, adet düzensizliklerinde ve iştahsızlıklta etkilidir. Bağırsak yumuşatıcı ve hemeroide karşı özellikler taşır.Kan damarlarını daraltıcı ve kanamayı durdurucu etkileriyle toplar damar ve lenfatik kanal yetersizliklerinin hastalık belirtilerinin tedavisinde kullanılır.Alerjik kaynaklı veya mevsimsel tahrişlerin yol açtığı göz yaşarmalarında etkilidir. Haricen iyi bir antiseptik olarak tahriş olmuş dişetleri ve ağız hastalıklarında acıları gargara yapılarak rahatlatır.Haricen konjoktivitte de kullanılır. Çayının cilde sürülmesi ile egzema, kaşıntı mantar gibi cilt hastalıklarında kullanılır. HİNDİBA (Cichorium) Karaciğer ve safra kesei şikayetlerinde, sarılığa karaciğer büyümesine karşı kullanılabilir.Safra arttırır.Gut ve romatizmada kullanılır.Diüretik etkilidir.bağırsakları yumuşatır.Sindirim sistemi şikayetlerinde, iştahsızlıkta kullanılır.Terleticidir.Hakiki kahveye ilave edilirse kahvenin aşırı uyarıcı etkilerini azaltır. IHLAMUR (Tilia Cordata) Çiçekler, taşıdıkları uçucu yağ ve musilajın etkisiyle grip, soğuk algınlığı ve öksürüklerde göğüs yumuşatıcı, spazm çözücü, balgam söktürücü, gıcık kesici, terletici olarak kullanılır. İdrar söktürür, böbrekleri ve mesaneyi temizler.Kum döker.Yatıştırıcı ve uyku verici etkisi vardır. Dış uygulamada tahriş olmuş ciltlerde etkilidir. ISIRGAN OTU (Urtica Diocia urens) Yaprak veya kök dahilen kan temizleyici, idrar arttırıcı, iştah açıcı olarak kullanılır.Taze bitki romatizma ağrılarını gidermek için ağrıyan yerlere sürülerek tahriş yapılır ve kan toplanması sağlanır.Bitkiden elde edilen bazı fraksiyonlar kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen bir etkiye sahiptir. Toprak üstü kısımlar dahilen idrar yolları iltihaplarında diüretik, haricen de romatizmada kullanılır. Kökler prostat önleyici olarak kullanıllır. Bitki ishal kesici bedeni güçlendiricidir. Yapraklar demleme şeklinde haricen saça uygulandığında kepek önleyici ve saça canlılık verici olarak etki eder. KARAYILAN KÖKÜ (Cimicufuga Racemosa) İçerdiği formononetin östrojene benzer etki gösterdiğinden drog, hormonal etkiye sahiptir.Menopoz dönemindeki sıkıntıların (sıkıntı basması, vajinal kuruluk, meme ağrısı, uykusuzluk, sinirsel şikayetler) giderilmesinde kullanılır.Ağrılı ve gecikmiş adet dönemlerinde , rahim ve yumurtalık kramplarını gidermede etkilidir. Ayrıca kadınlarda seks hormonunun dengesinin sağlanmasında da etkilidir.Hormonal regülatör görevi görür. Romatoid artrit ve adale romatizması vakalarında da kullanılır.Antiromatizmaldir. Öksürük kesici ve sakinleştirici etkisi vardır. Vücutta kalsiyum emilimini arttırarak osteoporozun önlenmesinde yardımcıdır. KARNIYARIK OTU (Plantago Psyllium) Barsak peristaltik hareketlerini düzenleyicidir.Barsakları yumuşatıcıdır bu yüzden kabızlıkta kullanılır.Kalorinin kontrol edildiği zayıflama diyetlerindde kullanılır. Lipit ve kolesterol seviyesini düşürür.Kanda yararlı HDL düzeylerini yükseltebilir.Kanamalı ve tahriş olmuş hemeroitlerde kullanılır.Ülser ve kolitte tedaviye yardımcıdır.Diyarenin kısa süreli semptomatik tedavisinde kullanılır.Kalp hastalıklarını önlemeye yardım edebilir. KEDİ OTU (Valeriana Officinialis) Sakinleştirici, orta derecede uyku verici, spazm çözücü adale gevşetici, gaz söktürücü, tansiyon düşürücü, yatıştırıcıdır. Uykusuzluk, huzursuzluk, sinirsel tansiyonda, migren,kramp, barsak koliklerinde, romatizmal ağrılarda, adet gecikmelerinde kullanılır. Uykusuzluğun akut tedavisinde bitki uygun bir ajan değildir.Ancak uyku düzensizliklerinde birkaç hafta kullanımdan sonra bağımlılık yapmadan ve yan etki getirmeden doğal uyku sağlar. KEDİ PENÇESİ (Uncaria Tomentolessa) Bağoşıklık sistemi destekleyicisi, virüslere karşı ve iltihap giderici olarak kullanılır.Tansiyon düşürücü etki gösterir.Astım, diyabet ve üriner sistem iltihaplarında kullanılır.Sulu ekstreleri kanserde, hücre büyümesini engeller. Toplardamar ve beyinde pıhtılaşmayı önler.Seratonin salınımını arttırır.Doğum kontrolünde kullanılır. Folklorik tıpta, romatizma şikayetleri, diyare,gastrit,astım, menstrüal düzensizlik, yara ve kanser tedavisinde yararlanılmaktadır. KEKİK (Thymus Vulgaris) İçerdiği Timol sayesinde antibakteriyel, balgam söktürücü ve spazm çözücü etkiye sahiptir.Bu etkilerinden dolayı öksürük, nezle, anjin, bronşit gibi solunum sistemi rahatsızlıklarında son derece etkilidir. Hastalıklara karşı direnme gücünü arttırır.Uyarıcı ve güçlendirir.İştah açıcıdır.Sinir sistemi güçsüzlüklerinde, dolaşım sistemi bozukluklarında etkilidir. Tansiyonu geçici olarak düzeltir.Mide ve sindirim sisteminin dostudur.Mide kramplarına iyi gelir, gaz söktürücüdür.Kurt düşürücüdür. Dış kullanımlarda yaralar, apseler, yanıklar gibi mikroplardan arındırılması gereken hastalıklarda etkilidir.Ayrıca eziklere, berelere, burkulmalara, şişliklere romatizmalara karşı kullanılır. KETEN (Linum Usitatissimum) Keten tohumu musilajının bardakta su alarak bağırsakta şişmesi dolayısıyla dahilen dahilen kullanımında müsil olarak etki eder. Bunun dışında dahilen sindirim sistemi tahrişlerinde, gastrit ve barsak iltihabının kısa süreli semptomatik tedavisinde, mukoza tahrişlerinde, kronik öksürük ve bronşitte kullanılır. Meme kanseri ve diğer östrojene bağlı kanserlerde rönemli rol oynar.Haricen lapa halinde ağrılı cilt iltihaplarında kullanılır. KIRMIZI KANTARON (Centaurium Erytraea) Aromatik güçlendirici, sindirimi kolaylaştırıcı, ateş düşürücü, iştah açıcı etkilere sahiptir.Ateş düşürücü etkisi zayıftır.Bu yüzden özellikle iştah açıcı ve hazmı kolaylaştırıcı olarak kullanılmaktadır. KUŞBURNU (Rosa Canina) C vitamini eksikliğinde, kuvvet verici ve kabız etkide kullanılır.Marmelat olarak ta kullanılan kuşburnu meyvesi, profilaktik(koruyucu) amaçlı olarak çok yaygın kullanılır. MAYDANOZ (Petroselium crispum, sativum) Kuvvetli idrar ve safra söktürücüdür.Apiol ve mirisitisinde dolayı spazm çözücü ve uterus(rahim) düzenleyicidir.Kadınların düzensiz adet görmelerine ve sancılarına karşı kullanılır.Adet söktürür.Prostat büyümesine bağlı üriner fonksiyon bozuklukları, romatizma ve gut hastalıklarında etkilidir. İdrar yolları antiseptiğidir ve idrar yolları taşlarına karşı da kullanılır.Sindirim yetmezliği, gaz şişkinliği gibi sindirim bozukluklarında, anoreksiya(iştahsızlık) hastalarında sindirim uyarıcısı olarak kullanıldığı gibi aynı zamanda bir besin kaynağı olarakda kulanılır. Bitki çayı ile yapılacak bir kür karaciğeri arındırır.Çiğ olarak yendiğinde güçlü bir C vitamini kaynağıdır.Haricen kullanımı, saç diplerine uygulandığında saç dökülmelerini yavaşlatır. MELİSA (Melissa Officinialis) Yatıştırıcı, midevi, terletici, tansiyon düşürücü, spazm giderici, gz söktürücüdür.Antidepresandır.Virüslere ve tümör oluşumuna karşı kullanılır.Dıştan bakteri ve mantarlara karşı antiseptik özelliklerinden yararlanılarak kullanılır.Sinirsel kaynaklı mide ve bağırsak ağrılarını keser.Uçuk tedavisinde, uyku problemlerinde ve migrende kullanılır. Kadınların adet düzensizliklerinde ve adet ağrılarında kullanılır.Psikosomatik(psikolojik kaynaklı) kalp rahatsızlıklarında, güçlendirici olarak kullanılır. MEYAN (Gleyeyrrhiza) Gastrit, mide ve duodenum ülserlerinde spazm çözücü ve iltihap gidericidir.Üst solunum yolları rahatsızlıklarında ve bronşit için balgam sökücü, öksürük kesici, göğüs yumuşatıcı ses kısıklığı ve boğaz gıcıklarında, virüslere karşı ve bakteri öldürücü etkilidir. İlaç, şekerleme ve bazı gıda ürünlerine tatlı lezzeti dolayısıyla lezzet zenginleştirici olarak kullanılır. NANE (Mentha Piperita) Yapraklar taşıdığı uçucu yağdaki mentolden dolayı antibakteriyel, spazm çözücü gaz söktürücü özellik taşır.Spazm çözücü etki özellikle mide-barsak sistemi üzerinde belirgindir.Mide bulantısına karşı ve diğer mide şikayetleri, akut ve kronik gastrit ve mide-barsak mukoza iltihaplarında etkilidir. Uçucu yağ mide-barsak kaslarına spazm çözücü etki gösterir.Bronşları yumuşatıcı sekresyon inceltici etki de gösterir. Ciltte ve mukozaya sürüldüğünde hafif lokal anestezik etkisi nedeniyle serinlik ferahlık hissi uyandırır.Dahilen mide spazmlarında midebulantısını engellemek için, ayrıca soğuk algınlığında üst solunum yolları antiseptiği olarak kullanılır. Baş ağrıları, migren, sinirlilik ve uykusuzlukta etkilidir. Antiseptik uçucu yağı diş ve dişeti ağrılarının giderilmesinde etkilidir. ÖKSE OTU (Viscum album) Yüksek tansiyona karşı tansiyon düşürücü sitostatik, bağışıklık sistemini uyarıcı, idrar arttırıcı etkileri vardır. Sara hastalığında, tümoral rahatsızlıklarda, dejeneratif iltihabi eklem rahatsızlıklarında, hepatitte, spazmlarda, kalp rahatsızlıklarında ve yaşlılık hastalıklarında kullanılır. Nadiren sedatif etkisi de vardır. ÖLMEZ ÇİÇEK (Helichrysum Arenarium) İdrar ve safra arttırıcı, kum ve taş düşürücüdür. REZENE (Foeniculum) Meyveler midevi, gaz söktürücü,glaktojen(süt arttırıcı) ve yatıştırıcı etkilidir.Yemeklerden sonra içilen çayı sindirimi kolaylaştırıcı etki eder.Kökleri iyi bir diüretik yani idrar arttırıcı özellik taşır.Yaprakları yara iyi edicidir. Rezene akciğer ve solunum yolları üzerinde olumlu sonuçlar verir.İçindeki uçucu yağ, spazm giderici, balgam söktürücü, iltihap giderici etki yapar. ROMAN PAPATYASI (Anthemis nobilis) Tıbbi papatyada olduğu gibidir.Ayrıca saç şampuanlarında kullanılır.Biraz limon suyu katarak saça sürüldüğünde saçın rengini açar.Dmelemesi ılıtılıp, gözlere kompres olarak uygulanırsa şişkinliği giderir. SARI KANTARON (Hypericum Perfoaratum) Antidepresan etkilidir.Ilımlı depresyonu tedavide başarısı nedeniyle doğanın ürettiği Prozak olarak kullanılmaktadır. Almanya'da sarı kantaron(ingilizce St.John's Worth) depresyon için verilen bir numaralı ilaçtır ve bütün Avrupa'da geniş çaplı kullanılmaktadır. Yıllar boyunca bu bitki hafif sakinleştirici ve uykusuzluk için bir tedavi olarak kullanılagelmiştir. Avrupa'da sarı kantaron üzerine yürütülmüş sayısız klinik çalışma vardır. British medical Journal'de yayınlanan bir makale, sarı kantaron üzerine yapılan 23 klinik denemeyi incelemiş ve daha düşük dozlarda birçok reçeteli antidepresan kadar iyi çalıştığını ve ağız kuruması, kabızlık ve baş dönmesi gibi hoş olmayan yan etkilerinin daha az olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca bir kas gevşeticidir.Özellikle menopozdaki bitkinlik, menstrüal krampların tedavisinde, endişe ve sıkıntı verici, diüretik etkilidir. Antiinflamatuar , antiülserojonik(mide ülserine karşı) 12 parmak bağırsağı kanamasını durdurur ve analjeziktir(ağrı kesici) Haricen cilt hastalıklarında, yara ve yanık iyileştirmeye yardımcıdır. SARIMSAK (Allium sativum) Antibakteriyel, antiviral, antimikotik(mantarların üremesini önleyici).kan lipitlerini düşürücü, kanama ve pıhtılaşma süresini uzatıcı, tansiyon düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici, kalp-damar sağlığını destekleyici, kan şekerini düşürücü, ateroskleroz için koruyucu, ekspektoran olarak ve dolaşım bozukluklarında kullanılır.Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Solucan düşürücü etkisi vardır. Haricen yara iyileştirici ve saç dökülmelerinin tedavisinde kullanılır. SİNAMEKİ (Cassia Acutifolia) Kalın bağırsak üzerinde etkilidirç ve kuvvetli bir müshildir. Kabızlığa karşı kullanılır. SOĞAN (Allium Cepa) İştah açıcı, antibakteriyel, lipid, kolesterol ve tansiyon düşürücüdür.Kalp kuvvetlendiricidir.Kansere karşı koruyucu, kan şekerini düşürücü etkileri vardır.Bağırsak hareketlerini arttırır ve idrar söktürür.Sindirime yardımcıdır.Nezle belirtilerini iyileştirir.Dıştan kullanımda yara iyileştirici özelliği vardır.Mantar ve siğillere iyi gelir. SPİRİLUNA (Spiriluna Platensis) İyi bir zehirlerden arındırıcı ajandır.Bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde yardımcı olur.Özellikle vejetaryenler için B12, demir eksikliğine bağlı kansızlık ve protein eksikliğnde faydalıdır.Güçlü bir besin kaynağıdır.Aşırı tatlı ve yemek yeme isteğini önlemesiyle kilo verme rejimindeki kişiler için faydalıdır. Zayıflamaya yardımcı olur.Hipoglisemik hastalarda, yemek aralarında kullanıldığında içerdiği proteinler sayesinde, kanda şeker seviyesini düzenlemeye, protein desteği sağlamaya yardım eder. Kolesterol düşürücü etkisi vardır. ŞERBETÇİ OTU (Humulus Lupulus) İştah açıcı İdrar arttırıcı terletici ateş düşürücü yatıştırıcı, uyutucu sinirsel tansiyonu düşürücü olarak kullanılır Ayrıca bira imalatında da kullanılır. TIBBİ NERGİS (Calendula Officinialis) Sulu ekstresi iltihap giderici, etanollü ekstresi antibakteriyel, sulu alkollü tentürüde griplere ve virüslere karşı etkilidir. Bazı deri hastalıklarında, küçük yaraların tedavisinde yumuşatıcı olarak, sıyrıklarda çatlaklarda, böcek sokmalarında, pişiklerde, yüzeysel yanıkların tedavisinde, bacak ülserlerinde, hemeroitte ağızdaki yaralarda ve ekzemada analjezik etkilidir. Bir çeşit gözde iltihaplanma olarak oluşan Konjoktivit te göz losyonu olarak kullanılır.Mantarlara karşı etkilidir. Cilt üzerinde nemlendirici, yumuşatıcı olarak,krem, cilt temizleyici, süt, sabun ve güneş sonrası bakım ürünlerinde kullanılır. TIBBİ PAPATYA (Matricaria Chamomilla) Ateş düşürücü, yumuşatıcı, spazm giderici ve antibakteriyel etkilidir.İdrar, gaz ve safra söktürücüdür.Sinirsel ve romatizmal ağrılarda ve baş ağrılarında kullanılır.Dahilen mide-bağırsak sistemi iltihaplı hastalıklarında kullanılır.Haricen ağız boşluğu ve boğaz iltihaplarına karşı gargara halinde, deri ve mukoza iltihaplarında pansuman halinde yara iyi edici, anal ve genital sistemin iltihaplı hastalıklarında kullanılır. YARA OTU (Plantago Lanceolata-P.major) Damar daraltıcı, kan dindirici ve antibakteriyel etkilidir.Damar daraltıcı, kan durdurucu özelliği nedeniyle ishal, kesik ve hemoroitlerde kullanılır. İdrar söktürücü, iltihap gidericidir.Musilaj ve tanenden dolayı üst solunum yolları tahrişlerini önler, ağız ve boğaz mukozası iltihaplarını tedavi , eder.Öksürük kesici, balgam söktürücü ve göğüs yumuşatıcıdır.Bölgesel olarak yatıştırıcı ve kaşıntı giderici olarak cilt hastalıklarında kullanılır.Yara iyileştirici özelliği vardır. YEŞİL ÇAY (Avena Sativa) Kolon, yemek borusu, pankreas, mide ve göğüs kanserlerine karşı koruyucu etkisi vardır.LDL ve HDL kolesterol seviyelerini düzenleyici etki gösterir.Kan basıncını düşürücü ve kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Zararlı bakterilerin oluşturduğu dişetlerinin iltihabını önlemeye yardımcı olur, dişlerin üzerinde plak oluşumunu önler, diş çürümlerini önlemeye yardımcı olur. YULAF (Avena Sativa) İyi bir sinir sistemi toniğidir.Antidepresan, sedatif etkisinden dolayı, sinirsel zayıflıklarda, akut ve kronik sıkıntı ve endişeyi giderici olarak, stres ve uykusuzluğa karşı kullanılmaktadır. Bağ dokusu ve mesane zayıflığında kanda ürik asit seviyesini düşürücü etkisinden dolayı romatizmada kullanılır. Kalp kuvvetlendirici olarak solunum sistemi rahatsızlıklarında anemide, hipertiroitte nevralji ve seksüel bozukluklarda ve kadınlarda süt artırıcı olarak kullanılır. Avrupada yulaf samanından hazırlanan banyoda romatizma,artrit ve karaciğer bozukluklarında kullanılır. ZENCEFİL (Zingiber Officinale) Mide dostu, uyarıcı, terletici ve kızartıcı etkilere sahiptir.Taşıt tutmalarında bulantı ve kusmalara karşı kullanılır.Gastrit, sindirim rahatsızlıkları ve iştahsızlıkta, güçlendirici, gaz söktürücü, hazmettirici olarak etkilidir.Türkürük ve mide salgılarını uyarır. Bağırsak kaslarının hareketlerini uyararak aktive eder.Safra arttırır.Kalbin kasılma gücünü arttırır. Doğal bir kan incelticidir.Halk tıbbında balgam söktürücü, hazmettirici damar ve doku büzücü olarakkullanılır. ZERDEÇAL (Curcuma Longa) Romatizmalı bölgedeki kızarıklıkları giderici, safra arttırıcı etkilidir.Safra kesesi rahatsızlıklarında etkilidir. Ayrıca baharat ve renk verici olarak da kullanılır.Damar tıkanıklıklarını önlemede kullanılır.

http://www.biyologlar.com/tibbi-bitkilerin-etkileri-ve-kullanimlari

ANTI ADACIK ANTIKORU/ICA

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 1mL (0.5 mL) Metod : IFA Genel Bilgiler : Anti pankreas adacik hücre antikorlari, tip I insüline bagimli diyabet hastalarinda saptanabilmektedir. Otoimmün kaynakli insülitis, Langerhans adaciklarinda insülin üreten B – hücrelerinin harap olmasina neden olur. Genetik yatkinligin mevcut olmasi durumunda bir virüs enfeksiyonu (kabakulak, Coxsackie B4, kizamikçik, kizamik, influenza) bu süreci tetikleyebilir. Jüvenil tip I diyabet genelde 35 yasindan önce ortaya çikar.Diyabetin baslangicinda tüm hastalarin % 90’inda adacik hücre antikoru bulunabilir. Diyabet ilerledikçe antikor titresi azalir. Tanimlanmis hedef antijenlerden biri GAD’dir. (Glutamat dekarboksilaz)

http://www.biyologlar.com/anti-adacik-antikoruica

ANTI-GAD

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 0,5 ml (en az 0,3 ml) Metod : ELISA Genel Bilgiler : Glutamik Asit Dekarboksilaz (GAD), Gama Amino Bütirik Asit (GABA) sentezini saglayan enzimdir. GAD65 ve GAD67 seklinde 2 izoformu vardir. GAD65, tip 1 diyabetli hastalardaki GAD’a karsi olusan antikorlarin major hedefidir. Anti-GAD otoantikorlari, prediyabetik ve tip1 diyabetli hastalarin %70-90’inda bulunur ve diyabet gelisme riski yüksek kisilerin gösterilmesinde en duyarli belirteçtir.

http://www.biyologlar.com/anti-gad

Doku Mühendisliği ile Yedek Organlar Oluşturma

Dünyada ve ülkemizde, organ yetmezliğinden dolayı hastanelerde tedavi gören ve organ bağışı için sıra bekleyen pek çok hasta bulunmaktadır. Organ naklinin yapılabilmesi için uygun bağışçıların bulunabilmesi çok uzun ve acılı bir süreçtir. Operasyon sonrasında da nakledilen organı vücuda kabul ettirebilmek için yan etkileri kaçınılmaz olan, bağışıklık sistemini zayıflatıcı ilaçlar kullanılır. Son yıllarda yapılan, doku mühendisliği alanındaki bazı çalışmalar organ naklindeki zorlukların aşılması için ümit verici bir hal aldı. Bu çalışmalar neticesinde, yakın zamanda doku mühendisliği çalışmaları ile yapay organlar üretilmesi mümkün olabilir. Doku mühendisliği alanında çok büyük bir önemi olan sağlık ürünlerinin üretilmesi için, doktorlar, kimyagerler, biyologlar ve malzeme mühendisleri ortak çalışmalara imza atıyorlar. Doku mühendisliğinin yaklaşımı, hastaya göre tedavi odaklı olduğu için yan etkilerin mümkün olan en az seviyede olması beklenir. Doktorlar hastalardaki rahatsızlıkları tespit ettikten sonra biyologlara bu sorunun temelinde yatan biyolojik bilgi için danışırlar. Buradan elde edilen bulgularla sorunun ne olduğu ve tedavi için gerekli olan yöntemle ilgili ihtiyaçlar belirlenir. Daha sonra kimyagerler ve malzeme mühendisleri gerekli olan araçları ve ilaçları üretmek için çalışmalar gerçekleştirirler. Geliştirilen araçlar doktorlara iletilir ve hastalıklara çareler bulunmaya çalışılır. Doku mühendisliği, mümkün olan en iyi çareyi bulmak için biyolojik mekanizmanın nasıl çalıştığına, biyolojik etkileşimlere müdahale etmek için nasıl davranmak gerektiğine uzmanlık seviyesinde hakim olmalıdır. Hassas etkileşimlerin en küçük ayrıntılarına kadar öğrenilmesi ve dikkat edilmesi başarıya ulaşmada büyük önem taşımaktadır. Doku mühendisliğinde tedavi için ilk baş vurulan yöntemlerden birisi vücuttaki hasta bölgeye büyüme faktörleri gibi bazı biyo-aktif moleküllerin doğrudan enjekte edilmesidir. Büyüme faktörleri hücre gelişimi ve çeşitlenmesi mekanizmalarında görev yapan doğal proteinlerdir. Büyüme faktörlerinin doku oluşumunda önemli rolü olduğu bilinmektedir. Vücudun farklı bölgelerinde hasarları tamir etmekte farklı büyüme faktörleri görev almaktadır. Örneğin, kemiklerde oluşan kırık ve çatlakların tedavi edilmesinde, kemik hücrelerinin gelişimini sağlamak için kemik morfojenez proteinleri gerekmektedir. Kemikte oluşan hasarın giderilmesinin mümkün olmadığı ya da iyileşmenin çok yavaş olduğu durumlarda, kemik büyüme faktörleri doğrudan hasarlı bölgeye uygulanarak kemik hücrelerinin hasarı tamir etmesi sağlanır. Bazı ciddi rahatsızlıklarda, tedavi için sadece biyo-aktif moleküllerin doğrudan enjeksiyonu yeterli olmayabilir. Bu durumlarda daha etkin bir tedavi için hastadan alınan sağlıklı hücrelerin çoğaltılması yöntemiyle yeni doku oluşumu sağlanır. Hücreler sağlıklı yaşayabilmek için doğal ortamlarına benzeyen yapay bir matris içinde bulunma ihtiyacı hissederler. Bu matris hücrelerin yaşaması için gerekli olan besin, oksijen ve mekanik desteği sağlamalıdır. Bir başka deyişle hücreler ile aynı dili konuşabilecek bir malzeme oluşturulması gerekir. Bu malzemenin tasarımı için en önemli model, doğal hücreler arası ortamdır. Yapay matrisler, hücrelerin yaşamsal faaliyetlerinin devamını sağlamanın yanı sıra hücrelerin çeşitlenmesine ve istenen dokuyu oluşturmasına yardımcı olmalıdır. Doku mühendisliğindeki en önemli konulardan birisi, gerekli yapay matrislerin ne şekilde tasarlanması ve sentezlenmesi gerektiğidir. Matris, hücrelerin rahatça beslenip oksijen almasına, hareket edip çoğalmalarına ve hücreler arası etkileşimin sağlanmasına yardımcı olmalı ve tedavi bittikten sonra doğal yollardan yok edilebilmelidir. Hücrelerin doğal yaşam ortamını oluşturan hücreler arası matristen gerekli olan bilgiler öğrenilmeli ve yapay matrisler için uygulanmalıdır. Doğal hücreler arası matris ile etkileşim halindeki birçok biyo-aktif molekül, hücrelerin yaşaması için çok önemlidir. Örneğin, kolajen ismindeki proteinler tutucu proteinler aracılığı ile hücrelere mekanik destek verirler. Hücrelerin üzerindeki integrin sınıfı proteinler de kolajenlere tutunmak için kullanılırlar. Doğal hücreler arası matris, içerisinde büyüme faktörleri de barındırır. Bazı büyüme faktörlerinin yardımı ile damar oluşumu sağlanarak hücrelere besin ve oksijen taşınması mümkün olur. Özet olarak yapay matrisler tasarlanırken birçok biyo-aktif molekülün doğru ve yerinde kullanılması gerekmektedir. Doku mühendisliğinde kullanılan matrisler bazı doğal veya sentetik malzemelerden yapılmaktadır. Bu matrisler en azından herhangi bir yan etkisi olmayan ve hücrelerin yaşamasına engel olmayan ve görevi bittikten sonra doğal yollardan uzaklaştırılabilen malzemeler olmalıdırlar. Doğal sistemlerden elde edilen matrislerden bir kısmı kolajen, kitozan ve glikozaminoglikenlerden oluşmaktadır. En çok kullanılan sentetik matrislerin başında da poli laktik asit, poli glikolik asit, poli kapralakton ve bir araya gelerek nanofiberler oluşturan moleküller gelmektedir. Doğal polimerler kolayca elde edilebilir olmasına rağmen, saflaştırma sonrasında içlerinde kalan hayvanlardan veya mikroorganizmalardan gelebilecek biyolojik kirlilik büyük tehlike oluşturmaktadır. Yapay polimerler, genelde kirlilikten kurtulmaya yardımcı olmakla beraber kimyasal tanımlanma, işlenebilirlik ve biyolojik aktiflik açılarından sorunludurlar. Matris üretiminde kullanılabilecek en ideal malzemelerden birisi bizim daha önce araştırmalarımızda geliştirdiğimiz programlanabilen moleküllerin oluşturduğu nanofiberlerdir. Bu çeşit malzeme kullanılarak yapılan matrisler biyolojik olarak aktif, zararsız ve tanımlanabilen küçük moleküllerden oluşmaktadır. Peptit içeren moleküller bir araya gelerek nanometre ölçeğinde kolajen nanofiberlerine benzeyen yapılar oluşturabilmektedir. Bu nanofiberler, üç boyutlu bir ortamda suyu hapsedebildikleri için hücrelerin yaşayabileceği uygun ortamlarda önemli biyoaktif molekülleri taşıyabilirler. Peptitlerden üretildikleri için de zamanla vücutta bulunan enzimler tarafından eritilirler. Peptitler içeren nanoyapıların oluşturduğu ortam protein etkileşimleri için biyo-aktif gruplar ile tasarlanabilir ve iç bölümde bazı ilaçlar kontrollü salınım için taşınabilir. Farklı kimyasal ve biyolojik grupların bu nanoyapılar üzerinde kullanılabilmesi ile çok farklı doku mühendisliği uygulamaları mümkün olmaktadır. Biyo-aktif peptidik nanoyapıların omurilik felci tedavisinde bir farede sinir hücreleri geliştirilmesiyle ve bir tavşanın kulağındaki yaraların damarlaşma sağlanarak hızlı iyileştirilmesi için nasıl kullanıldıkları gösterilmektedir. Bu malzemelerin yakın zamanda ilaç olarak üretilebilmesi için gerekli klinik deneyler halen devam etmektedir. Doku mühendisliği, kanser tedavisinde de yardımcı olabilir. Kanserli dokuların cerrahi yöntemlerle uzaklaştırılmaları sonrasında oluşan boşluğun, aktif doğal doku ile doldurulması gerekmektedir. Şu andaki cerrahi tekniklerle vücudun bir bölgesinden diğer bölgesine doku nakli yapılması mümkün olsa da nakledilen dokunun beklenen görevleri yerine getirmesi zordur. Bu yüzden uzaklaştırılan dokunun yerine benzer bir doku üretme ihtiyacı vardır. Örneğin, cerrahi yöntemlerle alınan bir dil parçasının yerine herhangi bir deri dokusu yerleştirilmesi çare olamaz. Tat alma duygusunun tekrar gelişebilmesi için doğal dil dokusunun üretilmesine ihtiyaç vardır. Kök hücre çalışmalarında yapılan araştırmaların sonuçlarının ortaya çıkması ile doku mühendisliğinin uygulama alanlarının ne kadar geniş olduğu görülmektedir. Kök hücrelerinin birçok yeni doku ve organı üretmek için kullanılması planlanmaktadır. Özellikle tedavisi henüz mümkün olmayan felç ve kalp krizi gibi durumlarda yeni tedavi yöntemlerine ihtiyaç vardır. Kalp krizi geçiren hastaların kalbinde oluşan zararın tedavi edilmesi en önemli uygulamaların başında gelmektedir. Kalp hücrelerinin çoğalmayan hücreler olması kök hücrelerin kullanılmasını gerektirmektedir. Yeni üretilecek yapay matrisler, biyoaktif moleküller ve hücrelerin kullanılmasıyla, organ yetmezliği çeken hastaların kendi organlarının yeniden üretilmesi, yakın zamanda mümkün olacaktır. Hayat kalitesinin yükseltilmesi için bu tür biyoteknoloji çalışmaları büyük önem taşımaktadır. Kısa vadede doku mühendisliği çalışmalarıyla bulunacak çareler ile kemik kırıklarının, ciddi yanıkların, felçlerin, diyabetik hastaların ve kalp krizlerinin tedavisi gerçekleştirilebilecektir.

http://www.biyologlar.com/doku-muhendisligi-ile-yedek-organlar-olusturma

AIA / ANTI INSÜLIN ANTIKORU

Örnek Cinsi : Serum Örnek Özellikleri : Örnek aç olarak alinmalidir. Disaridan insülin alanlarda sonuçlar etkilenebilir, lütfen istem kagidinda kullanilan ilaçlari belirtiniz. Örnek Miktari : 1 ml (en az 0,5 ml) Metod : RIA Genel Bilgiler : Genetik yatkinligi olan kisilerde, pankreas Beta hücrelerinin T-hücre yanitli yikimiyla tip 1 diyabetes mellitus (insüline bagimli diyabetes mellitus) olusur. Otoimmün insülitis sirasinda pankreas adacik hücrelerine karsi otoantikorlar olusur. Glutamik asit dekarboksilaz (GAD), tirozin fosfataz (IA2), insüline karsi olusan otoantikorlar (AIA) ve sitoplazmik adacik hücrelerine (ICA) karsi olusan otoantikorlarin ölçümü, diyabetik hastalarin 1. derece yakinlarinda tip 1 diyabet gelisme olasiligini saptamada ve tanida degerlidir. Bu antikorlarin varligi kisilerde diyabet gelisme riskinin yüksek oldugunu gösterir.

http://www.biyologlar.com/aia-anti-insulin-antikoru

İDRARDA GLUKOZ

Örnek Cinsi : Idrar Örnek Miktari : 10 mL (5 mL) Metod : Enzimatik Genel Bilgiler : Kan glukozunun yükseldigi tüm durumlarda idrarda glukoz görülebilir. Glukozun idrara çikmasi için kandaki konsantrasyonunun 200 mg/dL´yi geçmesi gerekir. Diyabetik hastalarda bu esik deger daha da yüksektir (>250 mg/dl).

http://www.biyologlar.com/idrarda-glukoz

Gen Tedavisi ve Kök Hücreler

Halen ABD’de yapılan hücre programlanması ve gen tedavisi çalışmalarının üçte birinde, kök hücreler kullanılmaktadır. Vücut dışında programlanan kök hücrelerde birçok hastalığı tedavi etmek mümkündür. Kök hücrelerin en büyük avantajı, kendilerini sürekli olarak yenileyebilmeleridir. Böylece, programlanmış olan diğer hücreleri defalarca hastaya verilmesi yerine kök hücrelerinin bir kez verilmesi mümkün olmaktadır. Örneğin, hastanın kan kök hücrelerine virüsler veya mikrokeseciklerle istenen gen yerleştirilir. Genetik yapısı değiştirilen kök hücreler kültürde çoğaltılır ve belli bir sayıya ulaştıktan sonra vücuda geri verilir. Programlanan kan kök hücreleri vücuda verildiğinde başta kemik iliği, karaciğer, dalak ve lenf düğümleri olmak üzere çeşitli organlara yerleşir ve işlevini görür. Gen tedavisiyle kök hücrelerini maniple etmek her zaman mümkün görünüyor. Bu yöntemin kullanılması yoluyla özgün bir hücre tipine farklılaşmayı yönlendiren veya istenilen bir protein ürününü ekprese eden genler embriyonik kök hücre serilerine verilebilmektedir. Nisan (2003) ayında Nature Medicine’de yayınlanan bir makaleye göre araştırmacılar, diyabetik farelerin hepatosit kök hücrelerine neuro – d ve betacellulin genlerini vererek, onların insülin salgılayan hücrelere dönüşümünü teşvik ettiler ve normoglisemiyi sağladılar. Şimdi bunu insanlarda denemeyi düşünüyorlar. Eğer bu tür teknikler insan embriyonik kök hücrelerinin kullanılması yoluyla geliştirilebilirse, gen tedavisi için daha iyi yöntemlerin bulunması mümkün olabilecektir. Yakın zamanda gerçekleştirilen birbaşka çalışmada ise, beta-hücre farklılaşması için önemli bir transkripsiyon faktörü olan Pax4 geni ile transfekte EKH’lerden elde edilen hücrelerin farelere transplantasyonu sonrası kan glikoz düzeylerinin normalleştiği gözlendi. Rekombinaz aktive edici gen 2 (Rag2)’nin homozigot noksanlığının bir sonucu olarak tüm B ve T hücre fonksiyonu eksikliği olan Rag2 -/- fare. Kuyruk ucundan elde edilen hücrelerin genetik materyali kullanılarak klon embriyo elde ediliyor. Bu embriyondan izole edilen EKH’lerdeki iki defektif Rag2 alellinden bir tanesi homolog rekombinasyon ile sağlam bir kopya ile yer değiştiriyor. Sonuçta Rag2+/- hücre serisi elde edilmiş oluyor. Bu hücreler, kültür koşullarında hematopoietik kök hücrelere farklılaştırıldıktan sonra radyasyona maruz kalmış Rag2-/- fareye transplante ediliyor. Engrafmanı takiben, farenin B ve T hücreleri sağlıklı duruma gelmiş oluyor. Gen ve hücre tabanlı tedavi protokollerinin birlikte kullanıldığı bu terapötik klonlama örneğinde hayvanın savunma sistemi yeniden inşa edilmiş oldu. kaynak:http://kogem.kocaeli.edu.tr

http://www.biyologlar.com/gen-tedavisi-ve-kok-hucreler

TIP 2 DIYABET

TIP 2 DIYABET

Tip 2 diyabet, daha once ‘’insuline bagimli olmayan diyabetes mellitus’’ veya ‘’eriskin diyabeti’’ olarak tanimlanmistir. Bu hastalarda ilerleyen tarzda pankreasdaki insulin salgilayan beta hucrelerinde bozukluk ve insulin direnci vardir.

http://www.biyologlar.com/tip-2-diyabet

Diabet Tanısında Kullanılan Tahliller

Diabet Tanısında Kullanılan Tahliller

Diabetes Mellitus, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır. Diabet(Şeker Hastalığı) kendisini kan şekerinin (glukoz) yüksek olması ile gösterir. Diabetes Mellitus Tanısında Başvurulan Tahliller: Şeker hastalığı tanısını koymak için ilgili hekim çeşitli tahliller isteyebilir.Bu tahliller hastanın özelliğine göre kişiden kişiye farklı durumlarda istenebilir.Tanıda kullanılan başlıca tahliller aşağıda verilmiştir. Açlık Kan Şekeri: En az 8 saatlik açlığı olan (kalori almayan) bir kişide kan şekerinin 126 mg/dl veya üstü olmalıdır. OGTT( Oral Glukuz Tolerens Testi) (Şeker Yükleme Testi:2. saatteki kan şekeri düzeyinin 200 mg/dl veya üstü olması HbA1c: Diabet şüphelenilen hastada geriye dönük olarak son 3 aylık dönemdeki kan şekeri düzenini gösterir.Kan şekeri(glukoz) yüksek seyrederse HbA1c de yüksek olur. Normal değer % 4-6 arasındadır. %6.5’den küçük değerler kan şekeri düzeninin iyi seyrettiğini, % 6.5-7.0 arası değerler kabul edilebilir sınırları, % 7.0 üstü değerler kan şekerinin kötü seyrettiğini gösterir. Fruktozamin: Son iki haftalık kan şekeri düzenini gösteren, yine geriye dönük olarak kan şekeri ayarını değerlendirmede kullanılan bir testtir. Özellikle gebelik diyabetinde kan şekeri ayarını değerlendirmek amacıyla kullanılır. İnsülin: Pankreas beta hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Tip 1 diyabette insülin salgılayan hücrelerin bağışıklık sistemi tarafından yok edilmesi sonucu hiç salgılanmaz. Tip 2 diyabette ise etkisine direnç gelişmesi sonucu kanda yüksek olarak bulunabilir. C-peptid: Protein yapısında bir hormon olan insülinin 31 aminoasitten oluşan bölümüne verilen addır. Tip 1 diyabette ve ilerlemiş Tip 2 diyabette düşük bulunur. Anti-GAD Antikor: Glutamik asit dekarboksilaz enzimine karşı gelişen antikorlara verilen addır. Tip 1 diabetes mellitus için tanı koydurucudur. Anti-Adacık Antikor (Anti-islet Ab): İnsülin salgılanmasında etkin olanpankreas adacık hücrelerine karşı gelişen ve bu hücreleri tahrip eden antikorlara verilen addır. Tip 1 diabetes mellitus için tanı koydurucudur.... http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/diabet-tanisinda-kullanilan-tahliller

Adacık Oto Antikor Testi Nedir?

Adacık Oto Antikor Testi Nedir?

Adacık Oto Antikor Testi, genellikle diyabet hastalığı  tanısı konulduktan sonra, ileri tetkik amaçlı olarak doktorlarca istenen  bir testtir. Bu testin kullanım  amacı  otoimmün tip 1 diyabeti, tip 2 diyabetten ayırt etmeye yardımcı olmaktır.   Hastaya ilk kez diyabet tanısı konduktan sonra diyabetin oto immün  nedenli olup olmadığını belirlemek en sık kullanım amacıdır.Ayrıca  diyet veya ilaçlarla tedavi edilen diyabet hastasının, kan şekerleri düzeylerini normal veya normale yakın düzeylerde tutmakta çok zorlanıldığı zaman veya hastada tip 2 diyabet  yerine, tip 1 diyabet olduğundan kuşkulanıldığında da  bu test yapılır. .http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/adacik-oto-antikor-testi-nedir

Transkripsiyon faktörü

Moleküler biyolojide bir transkripsiyon faktörü genlerin transkripsiyonunu düzenlemek için DNA üzerinde belli bir diziye bağlanabilen bir proteindir. Bunlar diziye-özgün DNA bağlanma proteini olarak da adlandırılır. Transkripsiyon faktörleri tek başına veya bir komplekste yer alan başka proteinlerle beraber, RNA polimeraz tarafından bir genin transkripsiyonunu ya (bir aktivatör olarak) kolaylaştırırlar veya (bir represör olarak) engeller. Biyolojik rolleri Transkripsiyon faktörleri DNA'daki genetik bilgiyi okuyup yorumlayan protein gruplarından biridir. DNA'ya bağlanırlar ve gen transkripsiyonunun artması veya azalmasına yol açarlar. Bu bakımdan pek çok önemli hücresel süreçte hayatî bir konuma sahiptirler. Transkripsiyon faktörlerinin ilişkili olduğu bazı önemli fonksiyonlar aşağıdadır: Bazal transkripsiyon düzenlemesi Ökaryotlarda transkripsiyonun gerçekleşmesi için "genel transkripsiyon faktörü" diye adlandırılan önemli bir transkripsiyon faktörü sınıfının üyeleri gereklidir. Bu faktörlerin çoğu doğrudan DNA'ya bağlı değildir, ama RNA polimeraz ile doğrudan etkileşirler. Bunların en önemlileri TFIIA, TFIIB, TFIID (ayrıca bakınız TATA bağlanma proteini), TFIIE, TFIIF ve TFIIH'dir. Gelişme Çok hücreli canlıların gelişmesinde pek çok transkripsiyon faktörü rol oynar. Uyarılara tepki veren bu transkripsiyon faktörleri, ilgili genleri çalıştırırlar veya durdurarlar, bu da hücre morfolojisinde, hücre kaderi belirlenmesinde ve hücresel başkalaşımda gerekli olan değişiklikleri mümkün kılar. Örneğin, Hox transkripsiyon faktör ailesi sirke sineğinden insana kadar pek çok canlıda vücut biçiminin oluşması için önemlidir. Bir diğer örnek, insanlarda cinsiyetin belirlenmesinde rol oynayan SRY genidir. Hücreler arası sinyallere tepki Hücreler, sinyal molekülleri salgılayarak birbirleriyle haberleşirler, bu moleküller alıcı hücrelerde sinyal silsileleri (ing. cascade) başlatır. Eğer sinyal, alıcı hücredeki genlerin ifadesinin değişmesini gerektiriyorsa sinyal silsilesinin akışaşağısında (ing. downstream) genelde bir transkripsiyon faktörü bulunur. Basit bir örnek olarak estrojen sinyallemesi verilebilir: estrojen, plasenta ve yumurtalık gibi dokular tarafından salgılanır, alıcı hücrenin hücre zarından geçip sitoplazmasındaki estrojen reseptörüne bağlanır; sonra estrojen reseptörü çekirdeğe gidip kendi DNA bağlanma yerine bağlanır, bu da ilgili genlerin transkripsiyon denetimini değiştirir. Çevreye tepki vermek Transkripsiyon faktörleri çevresel uyaranların doğurduğu sinyal silsilelerinin ucunda da yer alabilirler. Buna örnekler, yüksek sıcaklıkta canlı kalmayı sağlayan ısı şoku faktörü (ing., heat shock factor; HSF), düşük oksijenli ortamda yaşamı sağlayan hipoksiya indüklenebilir faktör (ing. hypoxia inducible factor; HIF) ve hücre içindeki lipit seviyelerini düzenleyen sterol düzenleyici elemana bağlanıcı protein (ing., sterol regulatory element binding protein; SREBP) olarak sayılabilir. Hücre döngüsü kontrolü Çoğu transkripsiyon faktörü, özellikle onkogen veya tümör bastırıcıları hücre döngüsünü düzenlerler, dolayısıyla bir hücrenin ne kadar büyeyeceğine ve ne zaman bölüneceğini belirler. Bunun bir örneği hücre büyümesi ve apoptozda önemli rol oynayan Myc oncogenidir. Transkripsiyon faktör etkinliğinin düzenlenmesi Biyolojik süreçlerin genelde birden çok kontrol ve düzenleme katmanı vardır. Bu, transkripsiyon faktörleri için de geçerlidir: bir gen ürününün miktarı transkripsiyon seviyesi tarafından belirlendiği gibi, transkripsiyon sürecinin kendi de denetime tâbidir. Aşağıda, bir transkripsiyon faktörünün denetlenme yollarının bazıları sıralanmıştır: Transkripsiyon faktör sentezi Transkripsiyon faktörlerinin sentezinde bir gen RNA'ya çevriyazılır (ing. transcribe), RNA da proteine çevrilir. Bu adımların her birinin denetimi bir transkripsiyon faktörünün seviyesine etki eder. Transkripsiyon faktörleri kendi kendilerini de denetleyebilirler: Örneğin, transkripsiyon faktörünün kendi represörü olması bir geri besleme döngüsü meydana getirir; transkripsiyon faktörü kendi geninin promotörüne bağlanarak kendi üretimini aşağı ayarlar (ing. downregulate), böylece transkripsiyon faktörünün hücre içindeki seviyesi düşük kalmış olur. Çekirdeğe taşınma Ökaryotlarda transkripsiyon faktörleri (çoğu protein gibi) çekirdekte okunur amd sonra sitoplazmaya taşınır, oysa işlev yerleri çekirdektir. Çekirdekte aktif olan proteinler çekirdeğe gitmelerini sağlayan bir çekirdek lokalizasyon sinyaline sahiptirler ama transkripsiyon faktörleri durumunda bu lokalizasyon otomatik olmaz, bu süreç onların denetiminin önemli bir noktasıdır. Çekirdek reseptörleri gibi bazı transkripsiyon faktörleri sitoplazmadan çekirdeğe geçebilmek için önce bir liganda bağlanmak zorundadırlar. Kimyasal modifikasyon veya ligand bağlanması ile etkinleşme Ligandlar bir transkripsiyon faktörünün nerede bulunduğunu belirlemekten başka, onun etkin halde olmasını ve DNA'ya veya başka kofaktörlere bağlanabilir olmasına da etki ederler. Transkripsiyon faktörünün kimyasal değişimi de onu etkinleştirebilir. Örneğin, STAT proteinleri gibi transkripsiyon faktörlerinin DNA'ya bağlanmaları için fosforile olmaları gerekir. DNA bağlanma yerinin erişilebilirliği Ökaryotlarda aktif olarak çevriyazılmayan genler heterokromatinde yer alır. Heterokromatin, kromozomun tıkız (kompakt) olduğu bölgeleridir; bu bölgelerde DNA'nın histonlara sıkıca sarılmasıyla oluşan kromatin iplikleri vardır. Bu sıkışıklık yüzünden heterokromatindeki DNA'ya çoğu transkripsyon faktörü tafarından erişilemez. Transkripsyon faktörünün DNA'ya bağlanabilmesi için heterokromatinin histon değişimleri (modifikasyonları) yoluyla daha gevşek yapılı olan ökromatine dönüştürülmesi gerekir. Bir transkripsiyon faktörünün DNA'ya bağlanamamasının bir nedeni de bağlanma yerinin başka bir transkripsyon faktörü tarafında işgal edilmiş olmasıdır. Bir genin denetiminde iki transkripsiyon faktörü (bir aktivatör ve bir represör) bu şekilde birbirine zıtlık yaratabilirler. Bir kompleksin oluşumu için gereken diğer kofaktörler veya transkripsiyon faktörleri Çoğu transkripsiyon faktörü tek başına çalışmaz. Genelde transkripsiyonun olması için birkaç transkripsiyon faktörünün DNA düzenleyici dizilerine bağlanması gerekir. Bu transkripsiyon faktörleri de ardından transkripsiyon kofaktörlerini seferber ederek başlama öncesi kopmpleks ve RNA polimerazın bağlanmasını sağlarlar. Dolayısıyla tek bir transkripsyon faktörünün transkripsiyonu başlatabilmesi için bu diğer proteinlerin hepsinin yerinde olması ve transkripsiyon faktörünün kendisin de onlara bağlanabilecek bir durumda olması gerekir. Yapı Transkripsiyon faktörlerinin yapıları modülerdir ve şu bölgelerden: DNA bağlanma bölgesi (DBB) düzenlenen genin bitişiğindeki promotör bölgesindeki, veya daha uzağındaki hızlandırıcı (ing. enhancer) DNA dizilerine bağlanır. Trans-aktivasyon bölgesi (TAB) transkripsiyon eşdüzenleyici (co-regulator) başka proteinler için bağlanma yerlerine sahiptir. Bazen bulunan bir sinyal algılama bölgesi, örneğin bir ligand bağlanma bölgesi, moleküler sinyalleri algılayıp transkripsiyon kompleksinin geri kalanına ileterek genin aşağı veya yukarı ayarlamasını yapar. Bazen DNA bağlanma bölgesi ve sinyal algılama bölgesi, transkripsiyon kompleksini oluşturan faklı proteinlerde yer alırlar. DNA bağlanma proteinleri Transkripsiyon faktörleri çoğu zaman DNA bağlanma bölgelerindeki benzerliğe göre sınıflandırılırlar: DNA'ya bağlanan başlıca transkripsiyon faktörü/DNA bağlanma bölgesi sınıfları aşağıda listelenmiştir: Lambda repressörü-gibi (SCOP 47413) (Şablon:InterPro) (SCOP 46894) İki parçalı tepki düzenleyicilerinin (ing. bipartite response regulators) C-uç efektör bölgesi (Şablon:InterPro) Serum tepki faktörü (ing. serum response factor; srf)-gibi (SCOP 55455) (Şablon:InterPro) Bazik-sarmal-halka-sarmal (SCOP 47460) (Şablon:InterPro) GCC kutusu (SCOP 54175) Zn2/Cys6 (SCOP 57701) winged helix (SCOP 46785) Zn2/Cys8 çekirdek reseptorü çinko parmağı (SCOP 57716) homeobölge proteinleri - Başka transkripsiyon faktörlerinin promotörlerinde yer alan homeokutuları DNA dizilerine bağlanırlar. Homeobölgeli (homeodomain) proteinler gelişimin denetlenmesinde önemli rol oynarlar. (SCOP 46689) Çoklu bölgeli Cys2His2 çinko parmaklılar (SCOP 57667) (Şablon:InterPro) bazik-lösin fermuarlı (ing. basic leucine zipper, bZIP) proteinler (SCOP 57959) Daha çok ayrıntı için Transkripsiyon faktör sınıfları listesi'ne bakınız. Transkripsiyon denetiminde önemli rol oynayan başka proteinler de vardır ama bunlar DNA'ya bağlanmadıkları için transkripsiyon faktörü olarak sayılmazlar. Örneğin, koaktivatörler, kromatin biçimlendiriciler, histon asetilazlar ve deasetilazlar, kinazlar ve metilazlar. Transkripsiyon faktörü bağlanma yerleri Transkripsyon faktörleri kendilerine has nükleotit dizilerinde DNA'ya bağlanırlar. Bu bağlanma yerleri ile etkileşirken kimyasal olarak hidrojen bağları ve Van der Waals bağları kullanırlar. Bir bağlanma yerindeki bu etkileşimlerden bazıları diğerlerinden daha zayıftır. Bu yüzden transkripsyon faktörleri tek bir diziye değil, birbiriyle yakın ilişkili bir grup dizye bağlanabilirler, her biriyle farklı güçte olmak üzere. Örneğin, TATA bağlanma proteininin (TBP) konsensus bağlanma dizisi TATAAAA olmakla beraber TBP transkripsiyon faktörü buna benzer olan TATATAT veya TATATAA dizilerine de bağlanabilir. Transkripsiyon faktörleri benzer dizilere bağlanabildikleri ve bunların kısa diziler olduğu için, yeterince uzun bir DNA zincirinde bir bağlanma yeri tesadüfen de bulunabilir. Buna rağmen bir transkripsiyon faktörü genomda bulunan kendisiyle uyumlu her bağlanma yerine bağlanmaz, çünkü DNA'ya erişilebilirlik ve kendisi için gerekli kofaktörlerin mevcudiyeti sınırlamalar getirir. Bu yüzden bir transkripsiyon faktörünün bağlanma yerini bilmek, bir canlı hücrede onun gerçekten nereye bağlandığını öngörmeye yetmez. Sınıflar Mekanizmaya göre Transkripsiyon faktörlerinin mekanizmalarına göre üç sınıfı vardır: Genel transkripsiyon faktörleri, transkripsiyon başlangıç öncesi kompleks oluşumuyla ilişkilidir. En yaygın olanlarının adları TFIIA, TFIIB, TFIID, TFIIE, TFIIF, and TFIIH olarak kısaltılır. Her yerde bulunurlar ve tüm Sınıf II genlerin transkripsiyon başlama noktasını çevreleyen çekirdek promotör bölgesi ile etkileşirler. Akışyukarı (upstream) transkripsyon faktörleri transkripsiyon başlama noktasının yukarı kısmına bağlanarak transkripsiyonu uyaran veya bastıran proteinlerdir. İndüklenebilir transkripsyon faktörleri akış yukarı transkripsyon faktörleri gibidirler ama aktivasyon veya inhibisyon gerektirirler. İşlevsel Alternatif olarak transkripsiyon faktörleri düzenleyici fonksiyonlarına göre sınıflandırılırlar: I. Yapısal etkin (constitutively active) -Tüm hücrelerde her zaman mevcut- genel transkripsiyon faktörleri, Sp1, NF1, CCAAT II. Şartlı etkin - aktivasyon gerektirir. II.A. Gelişimsel (hücreye özgün) - gen ifadesi sıkı kontrol altında ama başladıktan sonra ek atkinleştirme gerektirmez. II.B Sinyale bağımlı - etkinleşme için haricî bir sinyal gerektirir. II.B.1 Hücredışı ligand bağımlı - çekirdek reseptörleri II.B.2 Hücrediçi ligand bağımlı - küçük hücre içi moleküller tarafından etkinleşir. Örneğin, SREBP, p53, öksüz çekirdek reseptörleri. II.B.3 Hücre zarı resptörü bağımlı ikincil mesajcı sinyalleme silsilesi bir transkripsiyon faktörünün fosforile olmasına neden olur. II.B.3.b Gizli (latent) sitoplazmik faktörler - inaktif hali sitoplazmada yer alır ama etkinleşince çekirdeğe geçer - Örneğin, STAT, R-SMAD, NF-kB, Notch, TUBBY, NFAT. II.B.3.a yerleşik çekirdek faktörleri aktivasyon halinden bağimsız olarak çekirdekte yer alır. Örneğin, CREB, AP-1, Mef2. Farklı organizmalarda rolleri ve korunumları Transkripsiyon faktörleri gen ifadesinin düzenlenmesi için zaruridir ve dolayısıyla her canlıda bulunur. Canlılarda bulunan transkripsiyon faktörü sayısı genom büyüklüğü ile orantılıdır, daha büyük genomlarda gen başına transkripsiyon faktörü sayısı daha çoktur. İnsan genomunda DNA'ya bağlanabilen yaklaşık 2600 protein vardır, bunların çoğunun transkripsiyon faktörü olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla genomdaki genlerin yaklaşık %10'u transkripsiyon faktörlerini şifrelemektedir, yani bu protein grubu insan proteinleri arasında en kalabalık olanıdır. Genlerin genelde iki tarafında birkaç farklı transkripsiyon faktörünün bağlanma yerleri bulunmaktadır ve bu genlerin verimli olarak ifadesi için birkaç transkripsiyon faktörünün beraberce etkisi gerekmektedir. Yani 2000 insan transkripsiyon faktörünün belli bir alt kümesinin kombinezonları insan genomundaki her genin gelişim sırasındaki kendine has denetimini açıklamaya yeterlidir. Transkripsiyon faktörleri ve insan hastalıkları Gelişim, hücre içi sinyalleme ve hücre döngüsündeki önemli rollerinden dolayı bazı transkripsiyon faktörlerindeki mutasyonların hastalıklarla ilişkili olduğu bulunmuştur. İyi bilinen bazı örnekler aşağıda sıralanmıştır: Rett syendromu MECP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar Rett sendromu, nörogelişimsel bir bozukluktur. Diyabet Diyabetin ender bir biçimi olan Gençlerin erişkin başlangıçlı diyabeti (ing. Maturity onset diabetes of the young; MODY) hepatosit çekirdek faktörlerinde (ing. hepatocyte nuclear factors; HNF) veya insülin promotör faktörü-1'deki (ing. insulin promoter factor-1; IPF1) mutasyonlar neden olmaktadır. gelişimsel sözel dispraksi FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar gelişimsel sözel dispraksi (ing. developmental verbal dyspraxia) ile ilişkilendirilmiştir, bu hastalıkta kişiler konuşma için gerekli olan hassas koordinasyonlu hareketleri yapamaazlar. Otoimmün hastalıklar FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar ender bir otoimmün hastalık olan IPEX'e neden olur. Kanser Çoğu transkripsiyon faktörü tümör baskılayıcısı veya onkogendir, bu yüzden onları mutasyonu veya hatalı denetimi kanserle ilişkilidir. Örneğin Li-Fraumeni syndromu tümör baskılayıcısı p53'teki mutasyonlardan kaynaklanır.

http://www.biyologlar.com/transkripsiyon-faktoru

Talasemi , Akdeniz Ateşi

Beta Talasemi Tanı ve Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar Transfüzyongereksinimi daha ılımlı olup, ilk transfüzyona üçyaşından sonra başlanır. Komplikasyonlar daha az sayıda ve daha ileri yaşta ortaya çıkar.Beta talasemi tanısı, klinik bulgular velaboratuvar verileri eşliğinde kolaylıklakonulabilir. Anemi, periferik yaymadamikrositoz, parçalanmış eritrositler ve eritroidöncüller olan normoblastların görülmesi, Hbelektroforezinde HbF’nin yüksek, HbA2’ninnormal, düşük ya da yüksek, HbA’nın düşük yada yok bulunması tanı koydurucudur. Genetikmutasyon araştırılması, bir sonraki bebeğinprenatal tanısında da gerekebileceğindenönemlidir.Talasemi tedavisi, belirli bazı koşullarıgerektirir. Bu (optimum tedavi) koşullar;poliklinik ve yataklı tedavi olanakları olan,izlemde sürekliliğin sağlanabildiği deneyimli birtalasemi merkezi ile bu konuya gönül vermişdeneyimli hekimler ve hemşirelerden oluşan birçalışma grubunu kapsar. Kan transfüzyonu ve şelasyon (demirbağlayıcı tedavi) homozigot talasemi tedavisinintemelidir. Her ikisinde de amaç; hastada normalfiziksel görünüm, büyüme ve cinsel gelişme,kaliteli bir psikososyal yaşam, vekomplikasyonların önlenmesi/ertelenmesinisağlamaktır. Kan transfüzyonu ile derin anemi düzeltilir,dokulara, işlevlerini sağlıklı sürdürebilmeleri içinyeterli oksijen sağlanmış olur. İdeal bir kantransfüzyonu; hastanın ABO ve Rh grupları(olanaklı ise subgrupları da) uygun, yedi gündenfazla beklmememiş, viral belirteçleri (HBV, HCV,HIV) çalışılmış, eritrosit süspansiyonukullanımıdır. Hastanın hemoglobin değeri; 9.5g/dl'nin altında, transfüzyon sonrası 13.5 g/dlüzerinde olmamalı, ortalama 10-12 g/dl'detutulmalıdır. Hastanın gereksinimine göre, 2-4hafta aralıklarla, 10-20 ml/kg ve 2-5 ml/kg/saathızında ve kesinlikle hastabaşı ya da laboratuvartipi lökosit filtreleri ile uygulanmalıdır. Kemik iliğitransplant adayı olan olgularda kana radyoaktifışınlama yapılmalıdır. Ayrıca, lökosit filtrelerikullanımına karşın transfüzyon reaksiyonlarıgözleniyor ve transfüzyon gereksinimi doğalseyrinin üzerine çıkıyor ise alloantikor (eritrositantijenlerine karşı antikor) oluşumu araştırılmalı,plazma proteinlerine karşı oluşabilen antikorlarnedeni ile alerjik reaksiyonların gelişmesihalinde, önce antihistaminik uygulanmalı, sonrakan transfüze edilmelidir. Yıllık toplam transfüzyon gereksinimi 225ml/kg’ın üzerinde olunca splenektomiendikasyonu vardır. Splenektomiden dört haftaönce, olgulara, Pnömokok, Meningokok veHemofilus influenza aşıları yapılmalı ve yaşamboyu sürecek Penisilin profilaksisi başlatılmalıdır. Şelasyon; desferrioksamin (DFO) adlı demirbağlayıcı ilacın, intravenöz ve subkutan yoldankullanımı ile yapılır. DFO bilinen en etkin demirşelatörüdür. Son yıllarda L1 adlı, ağız yolu ilekullanılan ikinci bir demir şelatörü de piyasayasürülmüştür. Bu ilacın DFO ile dönüşümlükullanımı çalışmaları sürmektedir. Ancak, henüzülkemizde yaygın değildir. DFO'ya 10-15 transfüzyon sonrası ve/ya daferritin’in 1000 ng/L’nin üzerine çıkması ilebaşlanır. Uygulama şekli; 25-40 mg/kg, haftada5-7 gün, Desferal pompası ile cilt altınadır.DFO'nun, demir ile birlikte, çinko gibi vücuttakidiğer mineralleri de bağlayarak atılmasınaneden olduğu, iskelet sistemini olumsuzetkileyebileceği, uygulama yerinde ciltreaksiyonları ve geri dönüşümlü sensorinöralişitme kaybı oluşturduğu gösterilmiştir. Bunedenle doz ayarlaması çok dikkatli yapılmalıdır. Talasemili olgularda, psikososyal yaşam veprognoz üzerindeki etkileri nedeni ilekomplikasyonların erken tanı ve tedavisi oldukçaönemlidir. Hormon bozuklukları yetersiz üretilenhormonun yerine konması ile tedavi edilir.Örneğin; hipotiroidide L- Tiroksin, büyümehormonu eksikliğinde büyüme hormonu,hipogonadizm için seks steroidleri, tip I diyabetiçin insülin tedavisi uygulanır. Kalp tutulumundaritm düzenleme ve yetmezlik destek tedavisi,karaciğer işlev bızukluğunda nedene bağlıtedavi (interferon, ribavirin ve yetmezliktedavisi), osteoporoz varlığında da kalsiyum , Dvitamini ve bifosfonat tedavileri uygulanır.Komplikasyonlu olgular kesinlikle bir hematolog,endokrinolog, kardiyolog ve psikoloğunbulunduğu merkezlerde değerlendirilmeli veizlenmelidir.Kemik iliği transplantasyonu halen tek küratiftedavi yöntemidir. Başarı oranı %58-91 arasındabildirilmektedir. Başarı Klas I olgularda (düzenlişelasyonun uygulandığı, karaciğer 3 cm'denküçük ve fibrozisi olmayan olgular) dahayüksektir. Kemik iliği transplantasyonunun HLAtam uyumlu kardeşten yapılması yeğlenir. Kökhücre kaynağı olarak kemik iliği, periferik kanve kord kanı kullanılabilir. Gen tedavisi, kesintedavi yöntemidir. Ancak henüz deneyselçalışmalar sonuçlanmamıştır. Sonuç olarak;düzenli transfüzyon, şelasyon ve tedaviye kesinuyum, talasemide tedavisinin temelini oluşturur.Talasemililerimiz için uzun ve nitelikli bir yaşamsağlamak ve ülkemize, talasemisiz, sağlıklınesiller kazandırmak için elbirliği ile çalışmalıyız.Kaynaklar:1- Nathan DG.Prospectives on tha-lassemia. Pediatrics1998;102: 281-3.2- Tadmuri GO,Başak AN. β-Thalassemia inTurkey; A review ofthe clinical,epidemiological,molecular andevolutionary aspects.Hemoglobin2001;25: 227-39.3- UlusalHemoglobinopatiKonseyi.Hemoglobinopati veTalasemi: Önlem-Tanı-Tedavi. Antalya.2002.4- Wonke B. Clinicalmanagement of βThalassemia major.Semin Hematol2001:38: 350-9.5- Yaprak I, TürkerM, Atabay B,Özerkan E, Can Ş, veark. Talasemi majordabüyüme ve endokrinkomplikasyonlar. SSKTepecik Hast Derg2002;12: 83-90. Beta-Talasemi majorlu hastalar›n tedavisinde son y›llarda sa¤lanan geliflmeler ile yaflam kalitesi yükselmifl, yaflam süresi uzam›flhatta hastal›ktan tamamen kurtulma flans› do¤mufltur. Tedavideki en önemli güncel geliflmeler; etkin flelasyon tedavisi için oral pre-paratlar›n gelifltirilmesi, do¤um öncesi tan› uygulamalar› ile yeni hasta bebeklerin do¤umunun önlenmesi ve bugün için tek kesin te-davi yöntemi olan hematopoetik kök hücre transplantasyonudur. Son 30 y›l içinde düzenli transfüzyon ve flelasyon tedavisi ile talasemi majorlu hastalar›n prognozunda belirgin iyileflme sa¤lan-m›flt›r. Parenteral desferroxamine (DFO) uygulamalar› ile demir birikimine ba¤l› geliflen organ hasar›n›n azalarak morbidite ve morta-litede belirgin düflme oldu¤u görülmüfltür. Bununla birlikte baz› nedenlerle DFO tedavisi yetersiz kalabilmektedir. Dünya üzerindekidüzenli transfüzyon alan 72.000 hastadan sadece 25.000 inin DFO kullanabildi¤i tahmin edilmektedir. DFO kullanan baz› hastalar isekullan›m güçlükleri veya istenmeyen yan etkiler nedeniyle tedaviyi etkin bir flekilde devam ettirememektedir. Bu nedenle son y›llar-da alternatif demir flelatatörlerinin gelifltirilmesi konusunda çal›flmalar yo¤unlaflt›r›lm›flt›r. Binden fazla sentetik, mikrobiyolojik ve bit-kisel kökenli preparat denenmifltir. Bunlardan biri olan deferiprone (DFP) 9 y›ldan beri Hindistanda, 5 y›ldan beri Avrupa ülkelerinde,yaklafl›k bir y›ldan beri de ülkemizde kullan›lmaktad›r. ‹deal bir demir ba¤lay›c›n›n flu özellikleri olmal›d›r :1. Demir iyonlar›na yüksek ve özgül afinite,2. Yüksek flelasyon etkinli¤i,3. Yavafl metabolizma h›z›,4. Hücre ve doku penetrasyonu,5. Demiri tekrar geri salmamas›,6. Az toksik etki,7. Negatif demir dengesi sa¤layabilmesi,8. Düflük fiyat, ekonomik olmas›,9. A¤›zdan kullan›labilmesi. DeferiproneDFP günümüzde klinik kullan›ma uygun olan tek oral yoldan aktif demir ba¤lay›c›d›r. ‹lk kez 1995 y›l›nda Hindistan’da, 1999 y›l›ndaAvrupa’da 2004 y›l›nda da Türkiye’de klinik kullan›m için ruhsat alm›flt›r. Bafllang›çta “DFO tedavisinin kontrendike oldu¤u veya DFOile ciddi toksisite gösteren olgularda” olan DFP kullan›lma endikasyonu günümüzde DFO tedavisinin yetersiz kald›¤› hastalar› kapsa-yacak flekilde geniflletilmifltir. Dünyada 50 den fazla ülkede kullan›lmaktad›r. Birçok klinik çal›flmada transfüzyona ba¤›ml› talasemimajorlu hastalarda uzun süreli DFP tedavisi ile serum ferritini ve karaci¤er demir konsantrasyonunun düflürülebilece¤i gösterilmifl-tir. Birkaç retrospektif çal›flmada ise DFP ile tedavi olan hastalarda DFO grubuna oranla kardiyak demir yükündeki azalma ve kardi-yak fonksiyonlarda düzelmenin daha bariz oldu¤u bildirilmifltir. Günümüzde oral DFP’nun kalp dokusuna geçiflinin daha iyi ve demiryükünün giderilmesinde daha etkili bir preparat oldu¤u kabul edilmektedir. Bu bulgular talasemili hastalar için çok önemlidir. Çünkütalasemi majorlu olgularda ölümlerin %71’i kardiyak komplikasyonlar sonucu oluflmaktad›r. Kalp yetmezli¤i gelifltikten sonra genel-likle prognoz kötüdür. Erken dönemde yo¤un flelasyon tedavisi ile kardiyak fonksiyonlar›n geri gelebilece¤i kabul edilmektedir. An-cak erken dönemde EKG, EKO gibi kardiyolojik incelemeler s›kl›kla normal bulundu¤u için tan› gecikmektedir. Deferipronun genel kul-lan›mda oral olarak 75 mg/kg/gün dozunda ve maksimum günlük doz 100 mg/kg olarak önerilmektedir. DFP’un en önemli yan etkisinötropeni (<1500 / mm3 (%6.5)), ve agranülositozdur (<500 / mm3 (%0.6)). Ayr›ca bafl a¤r›s›, bulant› kusma, artralji-artropati, karaci-¤er fonksiyonlar›nda bozulma ve çinko eksikli¤i görülebilmektedir. Ancak bu istenmeyen etkilerin genellikle tedaviyi kesmeye gerekduyulacak fliddette olmad›¤› bildirilmektedir. Kendi merkezimizde DFP tedavisi alan ve 8 ayd›r izlemde olan 58 talasemi majorlu has-tan›n üçünde GIS yan etkileri, ikisinde nötropeni di¤er ikisinde ise artrit bulgusu gözlenmifl ancak k›sa süreli tedavi kesilmesini taki-ben tekrar tedaviye devam edilmifltir.Kombine fielasyon TedavisiBirden fazla flelatör ajan kullan›lmas›n›n flelasyon tedavisine daha esnek bir yaklafl›m getirece¤i ve muhtemelen tedaviye uyumuart›rarak yaflam kalitesini yükseltece¤i kabul edilmektedir. Kombine flelasyonun birçok avantajlar› vard›r:1. Farkl› kimyasal özellikleri nedeniyle farkl› demir kompartmanlar›na geçifl ve farkl› demir ba¤lama kapasiteleri mümkün olabil-mektedir,2. Klinik çal›flmalar DFO ve DFP un sinerjik olduklar› ve beraber kullan›ld›klar›nda daha etkin sonuç al›nabilece¤ini göstermifltir. Buetki “shuttle” etkisi ile aç›klanmaktad›r: DFP lipofilik özelli¤i nedeniyle dokulara kolayca penetre olmakta demiri ba¤layarak kan do-lafl›m›nda bulunan DFO’e aktarmaktad›r. DFP tek bafl›na kullan›ld›¤›nda plazmada ba¤l› demir geçici olarak artmakta, DFO eklenme-si ile DFP ile ba¤l› olan demir DFO aktar›larak daha etkin bir flelasyon yap›labilmektedir. 3. Baz› flelatörlerin toksik etkileri doza ba¤›ml› oldu¤u için kombine tedavide daha düflük dozlar kullan›labilmesi tedavi toksisitesi-ni de düflürecektir.4. Dozun azalt›lmas› ve yan etkilerin azalmas› tedaviye uyumu artırır

http://www.biyologlar.com/talasemi-akdeniz-atesi

Gebelikte Şeker Yüklemesi Nedir ?

Gebelikte Şeker Yüklemesi Nedir ?

Birçok bayanda, gebelikten önce şeker problemi yaşanmamasına rağmen, gebelik döneminde kandaki şeker seviyesinin yükseldiği görülebilir. Bu gebe bayanlarda gebelik şekerini işaret eden bir durumdur. Her 200 gebe bayandan birinde rastlanılan bu problemin tespiti için gebeliğin 24. ile 28. haftaları arasında şeker yüklemesi işlemi gerekli görülebilir.Gebelikte Şeker Hastalığının Verdiği BelirtilerGebe bayanlarda, kilo kaybı, susuzluk hissi, çok miktarda yemek yeme isteği, yorgunluk hissi ve idrara sık çıkma şikayetleri varsa, şeker hastalığı olma riski göz önünde bulundurulmalıdır. Bazı durumlarda bu şikayetler, kendini daha az gösterebilir, bu durumda gerekli hekim kontrollerinin düzenli yapılması önerilmektedir. Gebelikte Şeker Yüklemesi Nasıl Olur?Gebeliğin 24. İle 28. haftaları arasında, şeker hastalığı taraması amaçlı, 50 gr glikoz verilerek şeker yükleme testi yapılır. Bu uygulama sırasında açlık veya tokluk önemli değildir. Değerler kontrol edilerek eğer bir risk görülüyorsa örneğin ilk testin sonucu 140 ve üzerinde ise 100 gr glikoz testi yapılır.Bu test uygulanmadan 3 gün önce, gebe bayanlara 300 gr karbonhidrat ihtiva eden bir beslenme şekli uygulanır. Üçüncü günün akşam yemeğinden sonra, hiçbir şey yememesi gerekli olan anne adayı, sabah hiçbir şey yemeden ve içmeden kan verir.Bu işlemden sonra beş dakika içerisinde 100 gr glikoz içen anne adayından üç saat boyunca, her saat başı kan alınarak kan şekeri ölçülür. Sonuçlarda ki durum değerlendirilmesi yapılır ve gebe bayanın kan glikozu 95mg/dl nin üstünde ise diyabet teşhisi konulur.Gebelikteki Şekerin Tedavi ŞekliAnne adayına gebelik diyabeti teşhisi konulmuşsa normal şeker hastalarına uygulanan tedavi yöntemleri uygulanmaz. Ağırlıklı olarak diyet ve egzersiz üzerinde durularak, çok gerekli hallerde insülin verilmesi tercih edilir.Diyetisyen ve doktorun ortak çalışarak hazırladıkları uygun olan diyet ile gebe bayanın beslenmesi sağlanır. Düzenli egzersiz yapmak da kan şekerinin düşmesine yardımcı olur. Bu uygulamalar faydalı olmadığı takdirde, son seçenek olarak insülin ile tedavi edilir.Gebelikteki Şekerin Anne Ve Çocuk Üzerindeki EtkileriAnne adayında şeker hastalığının olması, bebek ve kendisi için bazı riskler taşımaktadır. Bu süreç içinde, kan şekerinin kontrol altında tutulması riskleri oldukça azaltacaktır. Ancak kontrol altında olmayan gebelerde, düşük, erken doğum, gebelik zehirlenmesi gibi durumlar yaşanabilmektedir.Şeker hastası olmayan veya şekeri kontrol altında tutulan gebelere göre bu durumları yaşama riskleri, çok daha fazladır.Bebeklerde ise aşırı kilolu olma, irilik yüzünden akciğerlerde sıkışma ve doğuştan şeker hastası olma gibi durumlar yaşanabilmektedir. Bütün bu riskler, gebelikte kan şekeri kontrol altında tutularak, büyük ölçüde engellenir.Gebelikte Şeker Hastalığı Riski Yüksek Olan Kişiler-Daha önce ölü doğum veya düşük yapmış kişiler-Daha önceki gebelik dönemlerinde şeker öyküsü olanlar-Ailelerinde tip 1 diyabet hastası olan kişiler-Gebe kalmadan önce kilo problemi olan ve 35 yaş üzerindeki anne adayları-Anne adaylarının idrar testinde glikoz saptanmasıYukarıda belirtilmiş olan durumlardan bir tanesinin bile bulunması, anne adayları için risk teşkil eder. Bu durumda gebeliğiniz boyunca mutlaka hekim kontrolünde olunmalıdır.Gebelikte Şeker Yüklemesi Zararlı Mı?Anne adayının, risk gurubunda ya da diyabet sorunu olduğundan şüpheleniliyorsa ve şeker yüklemesi yapılmasına hekim tarafından karar veriliyorsa bu işlem genellikle yapılır.Şeker yüklemesi sırasında anne adayına verilecek olan glikoz, günlük şeker kullanımı sırasında aldığımız şeker ile aynı özellikte olup hiçbir farkı yoktur. Miktar olarak da korkulacak ya da her hangi bir probleme sebep olacak kadar çok değildir. Bu açıdan bakıldığında, anne adaylarının şeker yüklemesi yapılması gerekli görüldüğünde, tedirgin olmadan yaptırmaları doğru olandır.Anne adayının, şeker hastası olup olmadığı belirlendikten sonra, gerekli müdahalenin yapılması, hem annenin hem de bebeğin sağlığı açısından önemlidir.Ancak gebelere şeker yüklemesi yapılmasının gerekli olup olmadığı hala yüksek tartışılan konuların başında gelir.Kaynakça:www.milliyet.com.trwww.tjod.orgwww.gebelik.orgYazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/gebelikte-seker-yuklemesi-nedir-

HbA1c Tahlili Nedir? Diabet Tanısı ve HbA1c Testi

HbA1c Tahlili Nedir? Diabet Tanısı ve HbA1c Testi

HbA1c: Kronik bir hastalık olan diyabetin takibinde en önemli tahlillerden birisidir. Son yıllarda önemi ve halk arasında da bilinirliği artmıştır.Geriye dönük olarak son 3 aylık dönemdeki kan şekeri düzenini gösterir. Kan proteini olan hemoglobinin kan şekeri oranıyla orantılı olarak şekerle birleşmesi sonucu oluşur. Doğal olarak eğer kan şekeri yüksek seyrederse HbA1c de yüksek olur. HbA1c Tahlili ve Diabet HbA1c: Kronik bir hastalık olan diyabetin takibinde en önemli tahlillerden birisidir. Son yıllarda önemi ve halk arasında da bilinirliği artmıştır.Geriye dönük olarak son 3 aylık dönemdeki kan şekeri düzenini gösterir. Kan proteini olan hemoglobinin kan şekeri oranıyla orantılı olarak şekerle birleşmesi sonucu oluşur. Doğal olarak eğer kan şekeri yüksek seyrederse HbA1c de yüksek olur. HbA1c Nedir? Kırmızı kan hücrelerinde glikozun bağlı olduğu hemoglobin yüzdesini gösteren bir ölçü birimidir. Hemoglobin eritrosit dediğimiz kırmızı kan hücrelerinde oksijeni bağlar ve taşınmasını sağlar. Kısaca HbA1c son 2-3 ay içindeki ortalama kan glikozu düzeyini verir. HbA1c tahlili doktorunuzca öngörülen periyodik aralıklarla ortalama ( 3-4 ayda bir) takip edilirse, vücudunuzun glisemik kontrolünüzün yıl boyunca nasıl olduğu konusunda bilgi verecektir. HbA1c Normal Değeri nedir? Normal değer % 4-6 arasındadır. %6 ’dan küçük değerler kan şekeri düzeninin iyi seyrettiğini gösterir .Endokrinoloji uzmanları artık 6 ve üstü değerleri de izlemeye almaktadır.6.5 ve üstü değerler ise ,diabet kabul edilip  diabet açısından ileri tetkiklerle desteklenmelidir.Bu hastaların Dahiliye veya tercihen Endokrin Uzmanı doktorlar tarafından kontrol altında tutulması gerekmektedir. Diabetliler ne kadar zamanda bir HbA1c yaptırmalıdır? HbA1c tahlili insülin kullanan diyabetlilerde yılda en az 4 kez, insülin kullanmayan diyabetlilerde ise yılda en az 2 kez bakılmalıdır. HbA1c düşüklüğü hangi durumlarda olur? HbA1c düzeyinin çok düşük olduğu durumlarda olabilmektedir bu kişilerde ortalama kan glikoz düzeyi çok düşük olduğundan hipoglisemi (kan şekerinin düşüklüğü) riski artacaktır. Özellikle 2 yaşından küçük çocuklarda beyin halen gelişimini sürdürdüğünden, düşük kan glikozu ile birlikte yineleyen ciddi hipoglisemi ve konvülsiyonlar(havaleler) beyne zarar verebilir. Okul öncesi çocuklarda ciddi hipoglisemiden kaçınmak öncelikli hedef olmalı ve bu durumlarda HbA1c tahlilinin önemi artmaktadır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/hba1c-tahlili-nedir-diabet-tanisi-ve-hba1c-testi

FIRSATÇI ENFEKSİYONLAR

Fırsatçı bir enfeksiyon enfeksiyon patojen haline gelmiştir normalde benign mikroorganizma neden olmaktadır. Fırsatçı enfeksiyonlar gibi organizmaların devralmaya ve yaygın bir enfeksiyona neden izin başkaları bağışıklık sistemi olan kişilerde görülür. Bağışıklık sistemini defne onları tutmak çünkü sağlıklı bir bağışıklık sistemi olan bireylerin, bu organizmaların enfeksiyon neden noktasına yaymak için, izin vermem. insanların bir dizi fırsatçı enfeksiyon riski de OI olarak bilinir. Klasik örnek, HIV / AIDS hastalarında, aslında bağışıklık sistemi kapatıldığında bir retrovirüstür bulaşmıştır. kanser İnsanlar geçiyor kemoterapi de risk olarak bireylerin ilaç organ nakli, yetersiz beslenme kurbanı hazırlık olarak bağışıklık sistemini baskılayan sürüyor, ve mevcut enfeksiyonu olan kişiler, özellikle yaşlılar vardır. Bazı fırsatçı enfeksiyonlar aslında zaten vücutta mevcut neden mikroorganizmaların. Organizmalar mevcut nüfusun% iyi 50 üzerinde, örneğin sitomegalovirus gibi. başkaları bağışıklık sistemi olan kişiler, mantar, bakteri gibi fırsatçı bir enfeksiyon deneyim ve kendi bedenlerinde protozoa coşmuş, koşmak ya da organizma kişi veya hayvanlar tarafından taşınan maruz kalmanın bir sonucudur. Fırsatçı bir enfeksiyon da bir normalde hafif şiddetli mikroorganizma neden ateş, öksürük olanlar ve soğuk algınlığı uzak başkaları bağışıklık sistemi ile insanların kalmak istenir vücut girer, oluşabilir. Tek yönlü fırsatçı enfeksiyon mücadele vücudun zararlı işgalciler düşman yapmak için tasarlanmış koruyucu ilaç almaktır. Ancak, enfeksiyonun tüm potansiyel kaynaklarının karşı korumak için imkansız, ve bazı bölgelerde, insanlar profilaktik tedavi için ödemek mümkün olmayabilir. Bu nedenle, başkaları bağışıklık sistemi olan insanlar için önemli düzenli tıbbi kontrolleri almak, böylece enfeksiyonun erken belirtileri tespit edilebilir durum ciddi hale geçecek. Bir kez bir fırsatçı enfeksiyon saptanırsa, o kadar yayıldı edemez ve daha fazla hasara neden olduğu tedavi edilmelidir. Ancak, tedavi hastanın mevcut sağlık durumu karmaşık hale geliyor. Örneğin, bir kanser Kaposi sarkomu adı verilen bazı AIDS hastalarında gelişir. Normal şartlar altında, kanser iyi huylu, ancak bu kemoterapi ile tedavi edilebilir. Kemoterapi Ancak, bu nedenle diğer tedavi yaklaşımları kullanılmalıdır hastanın bağışıklık sistemini yok edeceğini. Bazen hiçbir etkili tedavi mevcut, bu yüzden fırsatçı enfeksiyonlar çok tehlikeli olmasıdır. Fırsatçı fungal enfeksiyonların etkenleri Candida albicans Candida albicans, eşeyli çoğalan, diploit, maya tipi bir mantar türü ve insanlarda oral ve vajinal fırsatçı enfeksiyonların etmenidir. Candida cinsine ait 200 tür olmasına karşın Candida enfeksiyonlarının %75'inin sorumlusu C. albicans'tır. Türkçe okunuşu kandida albikanstır. Bağışıklığı baskılanmış hastalarda (AIDS, kanser kemoterapisi, organ veya kemik iliği transferi durumlarında) sistemik mantarsal (fungal) enfeksiyonlar (fungemi), hastalık ve ölümün başlıca nedenleri arasındadırlar. Ayrıca bu yönde riski olmayan hastaların hastanede edindikleri enfeksiyonlar ciddi bir sağlık sorunu haline gelmiştir. C. albicans insan ağzı ve sindirim sistemi içinde yaşayan pek çok organizmadan biridir. Sağlıklı yetişkinlerin %40'ının ağzında, sağlıklı kadınların %20-25'inin vajinasında varlığı gösterilebilir. C. albicans sindirim sistemindeki varlığıyla başka patojen bakterilerin çoğalmasını engeller. Vücudun bağışıklık sistemi ve diğer zararsız bakteriler normal şartlarda Candida'yı kontrol altında tutarlar. Ancak, diğer bakterilerin sayısı C. albicans'a oranla azalırsa (örneğin antibiyotik kullanımından dolayı), bağışıklık sistemi zayıflamışsa veya mayanın çoğalmasına sağlayan başka şartlar mevcutsa (yüksek şeker, yüksek pH) C. albicans zararsız olan tek hücreli biçiminden, çok hücreli, istilacı (invasif), küf gibi ipliksi biçimine dönüşür (şekil [1]) ve vücudu istilaya başlar. C. albicansın iplikçi biçimi hem psödohif hem de gerçek hiflerden oluşabilir (şekil [2]). C. albicans iplikçi bir biçime dönüşmesine ilaveten, konak dokulara bağlanmasını sağlayan adhesinler, dokulara hem imha etmeye hem de onlara daha iyi yapışmayı sağlayan proteazlar, ve vücudun bağışıklık sisteminin tepkisini azaltan faktörler üretir. Cryptococcus neoforman Cryptococcus neoformans, hem bitki hem hayvanlarda yaşayabilen, kapsüllü, maya tipli bir mantar (fungus) türüdür. Teleomorf adı olan Filobasidiella neoformans ile de bilinen bu tür, mantarların beş ana tipinden biri olan Basidiomycota sınıfına aittir. C. neoformans genelde (tek hücreli) mayalar gibi tomurcuklanarak çoğalır. Bazı şartlarda ise, hem laboratuvarda hem doğada, C. neoformans burada görüldüğü gibi [1] ipliksi mantar gibi büyür. Maya gibi büyürken C. neoformans polisakkaritlerden oluşmuş bir kapsüle sahiptir. Kapsülün mikroskop altında kolay görünmesi için çini mürekkebi kullanılır. Mürekkepteki pigment tanecikleri küresel maya hücresi çevreleyen kapsülün içine giremedikleri için hücrelerin etrafında siyah bir halo oluşur. C. neoformans türü üç varyant (v.), yani çeşitten oluşur: C. neoformans v. gattii, v. grubii, ve v. neoformans. C. neoformans v. gattii başlıca tropiklerde bulunur, ama Kanada'nın güneybatı kıyısında Vancouver Adasında da varlığı tespit edilmiştir. Cryptococcus gattiinin ayrı bir tür sayılabilecek kadar diğer varyantlardan farklı olduğu yakın zamanda gösterilmiştir. C. neoformans v. grubii ve v. neoformans dünyanın her tarafında bulunurlar, genelde kuş dışkısıyla pislenmiş toprakta bulunurlar. C. neoformans v. neoformans'ın genom dizini 2005 yılında yayımlanmıştır..[1] C. neoformans enfeksiyonuna kriptokokoz denir. FIRSATÇI MANTARLAR Kandidoz (Kandidiyazis ) Candida türleri gerçek veya yalancı hifa oluşturma yetenekleri olan maya türünden mantarlardır. Her yerde; toprak ve gıdalarda, insan derisinde, gastrointestinal, genitoüriner ve solunum yollarındaki mukozalarda bulunur. Belirli durumlarda klinik olarak önem taşıyan Candida türleri C. albicans, C. guilliermondii, C. krusei, C. parapsilosis, C. tropicalis, C. kefyr, C. lusitaniae, C. rugosa, C. dubliniensis ve C. glabrata (Torulopsis glabrata)'dır. Genellikle tek hücreli şekilde bulunur ve hem seksüel hem de aseksüel şekilleri vardır. Küçük (4-6 µm), ince duvarlı, oval şekilli (blastospor) olup, tomurcuklanma ile çoğalır. Rutin aerop kan kültürlerinde ve agarda iyi ürer ve özel besiyeri gerektirmez. Candida mikroorganizmaları stafilokok kolonilerini andıran düz, krem rengi-beyaz, parlak koloniler yapar. Mikroskobik incelemede maya, hifa, yalancı hifa şekilleri bulunabilir ve hifa ve yalancı hifa görülmesini kolaylaştırmak amacıyla %10'luk potasyum hidroksit kullanılabilir. Hızlı bir ön tanı için mikroorganizma serum içine konarak 90 dakika içinde hücre yüzeyinden küçük çıkıntılar meydana gelip gelmediği araştırılabilir ki, bu yöntem germ tüp testi adıyla bilinir. 1940'lı yıllarda antibiyotiklerin kullanıma girmesinden sonra kandida infeksiyonlarının insidansında keskin bir artma gözlendi. 1980-1990 yılları arasında 180 hastanede yapılan bir takip araştırmasında Candida türleri hastane infeksiyonu etkenleri arasında altıncı sırada yer alırken, idrardan en fazla soyutlanan (%46) etken idi. Candida türleri dolaşım infeksiyonlarının da en önemli dördüncü etkeni (%8) olup, mortalitesi %29 olarak bulunmuştur (mantar dışındaki dolaşım etkenlerinin mortalitesi %17). Diğer taraftan, kandidemilerde non-albicans türlere doğru giderek artan bir kayma söz konusudur. 1997-1999 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada, Güney Amerika ülkeleri ve Avrupa'da yürütülen bir takip programında 71 merkezde 1184 kandidemi tespit edilmiştir. Bütün kan dolaşımı infeksiyonu etkeni olan mayaların %55'i C. albicans'a bağlı olup, bunu C. glabrata (%20), C. parapsilosis (%15), C. tropicalis (%9) ve diğer Candida türleri (%6) izlemekteydi. İnvaziv kandidozun sıklığındaki değişiklikler en fazla şu hasta gruplarında dikkat çekmektedir: Yoğun bakım ünitelerinde yatırılan hastalar, hematolojik malignansisi olanlar, hematopoietik kök hücre ve organ transplant alıcıları. Yayınlanmış 74 araştırmanın derlendiği bir yazıda Candida türleri ile kolonizasyon ve infeksiyon için en önemli risk faktörlerinin şunlar olduğu gösterilmiştir: Altta yatan hastalık varlığı [hematolojik kanser (OR 1.7-45), böbrek yetmezliği (OR 1.4-22), karaciğer yetmezliği (OR 7-42)], invaziv girişimler veya cihazlar [santral venöz kateter veya arteryel kateter (OR 5.8-26), üriner kateter (OR 1.3), bir hastanın hastaneler arasında transferi (OR 21) ve uzun süreli antibiyotik (OR 1.7-25) özellikle de vankomisin (OR 275) kullanımı]. Gerçekten de, farelerde ve insanlarda vankomisin kullanımının gastrointestinal sistem (GİS)'de C. albicans ile kolonizasyonu arttırdığı gösterilmiştir. Hematopoietik kök hücre transplant alıcılarında kandida infeksiyonlarının sıklığında genel bir azalma ile birlikte non-albicans Candida türlerinde artış gözlenmekte, bu gelişmelerden yoğun olarak uygulanan flukonazol profilaksisinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Nötropeni ve Graft Versus Host hastalığı sırasında flukonazol ile antifungal profilaksi (transplantasyon sonrası 75. güne kadar) yapılması invaziv kandidoz insidansında azalma, hayatta kalma oranında artmayla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte, transplant öncesinde en fazla kolonizasyon yapan tür C. albicans olduğu halde, transplant sonrasında ve flukonazol kullanımından sonra C. krusei ve C. glabrata sık gözlenmektedir. Bir başka çalışmada, görece C. krusei (OR 27.07) ve C. glabrata (OR 5) artışında en önemli belirleyicinin flukonazol profilaksisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, randomize kontrollü 16 çalışmanın meta-analizinde kemik iliği transplantasyonu yapılmayan nötropenik hastalarda flukonazol profilaksisinin sistemik mantar infeksiyonlarını ve buna bağlı mortaliteyi azaltmadığı belirlenmiştir. Organ transplant alıcıları arasında invaziv kandida infeksiyonları en fazla karaciğer ve pankreas transplant alıcılarında gözlenmektedir. Karaciğer transplant alıcılarında, invaziv kandidal infeksiyonların insidansında, sistemik antifungal profilaksi yapılmasa bile genel bir azalma dikkati çekmekte, birçok merkez insidansı %10'un altında bildirmektedir. Moleküler tiplendirme sonucunda, olguların büyük çoğunluğunda önce kolonizasyon, daha sonra, bu endojen kaynaktan kandidemi geliştiği görülmüştür. Bu, C. albicans ve C. parapsilosis hariç non-albicans Candida türlerinin hepsi için doğru görünmektedir. C. parapsilosis'in infeksiyon oluşturmasında infekte biyolojik materyaller, intravenöz sıvılar, hastane çevresi ve sağlık görevlilerinin elleri ile insandan insana bulaşma önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda, hastadan hastaya, hemşireden hastaya ve cinsel eşler arasında insandan insana geçiş de giderek önem kazanmaktadır. AIDS'li hastalarda orofarengeal kandidoz rekürrensinin yeni bir suşla infeksiyon gelişimi de mümkün olmakla birlikte, çoğunlukla aynı türe (relaps) bağlı olduğu da gösterilmiştir. Candida infeksiyonlarının sıklığı giderek artarken, daha önce tanımlanmamış tablolar da giderek artan sayıda bildirilmektedir. Pamukçuk, özefajit, özefagus dışı gastrointestinal kandidoz, vajinit, kütanöz sendromlar (follikülit, balanit, intertrigo, dissemine kütanöz kandidoz, paronişi, kronik mukokütanöz kandidoz vb.), santral sinir sistemi ve solunum sistemi tutulumları, kalp tutulumu ve endokardit, üriner sistem kandidozu, artrit, osteomiyelit, karaciğer ve dalak tutulumu, göz ve damar infeksiyonunun yanı sıra dissemine kandidoz görülebilir. Aspergilloz Aspergilloz dünyada invaziv küf mantarları ile gelişen infeksiyonlar içinde en yaygın olanıdır. Hem sağlıklı hem de bağışıklık sistemi baskılanmış insanlarda hastalık yapabilir. Aspergilloz terimi eskiden hem ortaya çıkan hastalık hem de kolonizasyon için kullanılırken, bugün bu terim invaziv hastalık ve allerjik hastalığı ifade eder, ancak kolonizasyon için kullanılmaz. Aspergillus türleri insanlarda kolonizasyon ve sonrasında allerjik reaksiyon, daha önceden mevcut kavitelerde yerleşerek (fungus topu ve aspergilloma) veya doku invazyonu ile infeksiyon yapabilir. İnvaziv hastalığa yol açan Aspergillus türleri görülme sıklığına göre A. fumigatus (yaklaşık %90), A. flavus (yaklaşık %10), A. niger, A. terreus ve A. nidulans (< yaklaşık %2) şeklinde sıralanır. A. niger otomikozun, A. flavus da sinüzitin önde gelen etkenlerindendir. Aspergillus türlerinin çoğu sadece aseksüel üremekle birlikte telemorflu olanlar askomiçettir. Patojenik Aspergillus türleri klinik laboratuvarlarda kullanılan bakteriyolojik veya fungal besiyerlerinde kolaylıkla ürer. Mikroorganizma 36-90 saat sonra agar yüzeyinde küçük, tüylü beyaz koloniler meydana getirir. 30-37°C'de, 36-48 saat geçtikten sonra sporulasyon meydana gelir. Aspergillus Antarktika dahil dünyanın her yerinde bulunur. Başlıca ekolojik yerleşim yeri bozulan sebze artıklarıdır. Çiftliklerde, saman depolarında en az 106/m3 spor mevcuttur. Kistik fibrozlu hastalarda kolonizasyon toplumdan yüksektir ve marihuanada bol miktarda Aspergillus sporu bulunabilir. On yıl boyunca izlenen otopsiler içinde invaziv aspergilloz %1.4 sıklıkta saptanmıştır. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda insidans %10.7 olup, en yüksek insidans karaciğer transplant alıcılarında ve hematolojik malign hastalığı olanlarda görülmektedir. Çevrede inşaat çalışmaları olduğunda, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar arasında küçük salgınlar geliştiği bildirilmektedir. En fazla akciğer ve beyinde tutulum yapar. AIDS'li olgularda invaziv aspergilloz genellikle otopsi sırasında belirlenir. İnsan immünyetmezlik virüsü (HIV) infeksiyonu için çok aktif antiretroviral tedavi [Highly Active Antiretroviral Therapy (HAART)] öncesinde insidansı %0.9-8.6 arasında bildirilmekteydi. Astımlı hastalardaki allerjik bronkopulmoner aspergilloz (ABPA) %6-28 arasında değişirken, kistik fibrozlu hastalarda %6-25 oranlarında bildirilmektedir. Hastalık tablolarının gelişmesi için gereken inokülum büyüklüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda bu miktar muhtemelen daha küçüktür. Mikroorganizmaya maruz kaldıktan sonra hastalık gelişmesine kadar geçen inkübasyon süresi değişkendir ve iki farklı olguda 36 saat ile üç ay kadar değişik olabilmektedir. Nötropenik hastalar hastaneye ilk geliş sırasında Aspergillus ile kolonize olsalar bile nötropeninin 12. gününden önce invaziv aspergilloz görülmemektedir. Kriptokokoz Kriptokokoz Cryptococcus neoformans tarafından meydana getirilen sistemik bir infeksiyondur. 1894 kadar erken yıllarda Otto Buse "coccidia türleri"nin neden olduğu tümör benzeri yuvarlak oluşumlar tanımlamıştır. Bütün kriptokok türleri içinde C. neoformans en patojenik olandır. Kriptokokal menenjit HIV infeksiyonu olan insanlardaki, hayatı tehdit eden en şiddetli infeksiyondur. C. neoformans kapsüllü, tomurcuklanarak çoğalan maya benzeri bir mantardır. Kriptokok polisakkarid kapsülünün kimyasal yapısına göre üç varyete içinde dört serotip belirlenmiştir: Serotip A: C. neoformans var. grubii, Serotip D: C. neoformans var. neoformans, Serotip B ve C: C. neoformans var. gattii. C. neoformans'ın seksüel şekli Filobasidiella neoformans olarak sınıflandırılır ve iki çiftleşme fenotipi vardır: a- ve a-çiftleşme tipi. Klinik izolatlarda a-tipi çiftleşme her zaman daha hakimdir. C. neoformans var. neoformans ve grubii her yerde yaygın olarak bulunur. Bunlar, bütün yıl boyunca, özellikle yaşlı güvercinlerin dışkılarında bulunur ve en fazla bağışıklığı zayıflamış bireylerde hastalık yapar. C. neoformans güvercinlerin dışkısında yüksek konsantrasyonda ürer, ancak kuşlar infekte değildir. C. neoformans doğada saprofittir. Kriptokokal infeksiyonlar herhangi bir endemik alan belirlenmeksizin, dünyanın her tarafında görülür, ancak serotiplerin dağılımı farklılık gösterir. Dünyada şimdiye kadar en yaygın görülen serotip A olmakla birlikte, bazı bölgelerde serotip D ile infeksiyon artmaktadır. Predispozan faktörlerle birlikte serotip A ile D arasındaki klinik tabloların farklılık göstermesi, konak ve çevre ile ilişkili faktörlerin bu dağılımı etkilediği görüşünü desteklemektedir. C. neoformans var. gattii tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygındır ve esas olarak Avustralya, Güney Amerika, Afrika'nın bazı bölgeleri, Güney Batı Asya, Avrupa'nın güneyi ve California'nın kuzeyinde, okaliptüs ağacının nehir kenarı ve karasal bölgede yetişen türleriyle birlikte bulunur. Yakınlarda Vancouver Adası'nda bir salgın meydana gelmiştir. En yüksek insidansı okaliptüs ağacının çiçeklenme mevsiminde, yani kasım ile şubat ayları arasında yapar. Hem insan hem de hayvanda doğadan alınmış infeksiyon gösterilmiş, ancak hayvandan insana bulaş gösterilememiştir. Bulgular, hastalığın esas olarak mikroorganizmanın aerosolize olup, solunumla alındıktan sonra geliştiğini göstermektedir. Doğada güvercin dışkısı ve topraktan bu mekanizmaya uygun olarak, alveole birikmeye uygun boyutta (< 2 µm) canlı partiküller elde edilmiştir. Güvercinlerle yoğun teması olan sağlıklı bireylerde kriptokokal antijene ve kriptokoksine karşı gecikmiş deri testi pozitifliğinin oranı yüksektir. Doğada bu kadar yaygın olmasına rağmen çok sayıda bireyi etkileyen salgınlar çok nadirdir, iş ile ilişkili bir predispozisyon belirlenmediği gibi, güvercinle, toprak veya okaliptüsle temas öyküsü de tanıda yararlı değildir. İnsandan insana solunum yoluyla bulaş gösterilmemiş, ancak aktif kriptokokozu bulunan olgudan yapılan doku transplantasyonu sonrasında sistemik infeksiyon ve endoftalmit bildirilmiştir. Çalışmaların çoğu, her hastadaki infeksiyonun tek bir C. neoformans ile meydana geldiğini ve tekrarlayan infeksiyonların başlangıçtaki bu mikroorganizma tarafından oluşturulduğunu desteklemektedir. ABD, Batı Avrupa ve Avustralya'da AIDS'li hastalarda kriptokokoz insidansı %6-10 olarak tahmin edilmektedir. Fakat HAART uygulanmadan önceki dönemde, ABD'de AIDS'li hastalarda kriptokokozla ilişkili ölümün, muhtemelen azollerin kandidoza yönelik olarak yaygın olarak kullanımı nedeniyle 1987 yılında %7.7'den 1992 yılında %5'e düştüğü gösterilmiştir. HAART'nin uygulamaya girmesinden sonra kriptokokoz insidansı biraz daha azalmıştır. Sahra altı Afrika'da AIDS hastalarında kriptokokozun insidansı %15-30 arasındadır. Kriptokokoz Zimbabwe'deki HIV infeksiyonu olan hastalarda AIDS göstergesi olan hastalıkların %88'ini ve erişkin menenjitlerinin de en önemli nedenini oluşturmaktadır. AIDS'lilerde, olguların neredeyse %100'ünde, hatta C. neoformans var. gattii'nin endemik olduğu yörelerde bile C. neoformans var. grubii etkendir. Fransa'da C. neoformans infeksiyonları, insidansı serotip A'dan cilt lezyonlarında yüksek, menenjitlerde daha düşük olan serotip D tarafından meydana getirilir. Bağışıklık sistemi sağlam olan bireyde kriptokokal infeksiyonların %70-80'inde etken C. neoformans var. gattii'dir. Anlaşılamayan nedenlerle kriptokok menenjiti çocuklarda istatistiksel olarak beklenenden daha nadir görülmektedir. Yeni immün baskılayıcı tedaviler de fırsatçı mikozların sıklık, spektrum ve klinik tablosundaki değişiklikte rol oynamış olabilir. HAART ile tedavi edilen HIV infekte hastalarda C. neoformans insidansındaki düşme ile organ transplant alıcıları kriptokok infeksiyon riski altında olan gruplar içinde yeniden önem kazanmıştır. Mukormikoz ve Diğer Zigomiçet İnfeksiyonları Mukormikoz Mukorales takımındaki mantarların yaptığı infeksiyonların genel adıdır. Hastalık için fikomikoz ve zigomikoz gibi diğer isimler de kullanılır. Ayrıca, zigomikoz sözcüğü Entomophtorales ile oluşan hastalığı da kapsar. Mucorales ve Entomophtorales takımları Zygomycetes sınıfına dahildir. Zigomikozların başlıca şekilleri rinoserebral, pulmoner, kütanöz, gastrointestinal ve dissemine hastalıktır. Rhizopus, Mucor, Rhizomucor ve Absidia insanda zigomikoza en fazla neden olan türlerdir. Bunlardan tıbbi önem taşıyan zigomiçetler etrafta ve dokularda hifa yaparak üreyen küf mantarlarıdır. Bu mantarlar her yerde yaygın olarak bulunmasına ve özellikle çürüyen organik materyallerde üremesine rağmen mukormikoz nadir bir hastalık olup, hemen daima altta yatan hastalığı olan bireylerde görülür. Bunun tek istisnası, yeni tanımlanan bir tür olan ve özellikle bağışıklık sistemi sağlam bireylerde de zigomikoz etkeni olduğu bildirilen Apophysomyces elegans'tır. Mukormikoz tablosunda en sık izole edilen etkenler Rhizopus türleri olup, bunları Rhizomucor takip eder. Bu cinsler arasında ayrım mikroskobik olarak rizoitlerin varlığı ve yerleşimi, apofizlerin bulunması ve kolumellaların morfolojisine göre yapılır. Bu mikroorganizmaların özel olarak tanınması tedavinin takibi, özellikle de esas etken olan mantarın eradikasyonunun kanıtlanması ve daha sonraki klinik örneklerde üreyen mantarın başlangıçtaki etkenle aynı olup olmadığını belirlemek için, farklı antifungal ilaçlara karşı türe özgü yanıtların gösterilmesi ve yeni antifungal ilaçların geliştirilmesi çalışmaları için gereklidir. Mucoraceae çürüyen maddelerde bol bulunur, örneğin Rhizopus türleri küflü ekmekten sıklıkla izole edilebilir. Hızla üremeleri ve spor oluşturmaları nedeniyle bu sporların inhalasyonu her gün söz konusu olan bir durumdur. Steril olmayan yapışkan bantlarla deride meydana gelen mukormikoz bildirilmiştir. Tahta dil basacağı ve mikrobiyolojik örnek alınmasında kullanılan eküvyonların da kas dokuya ve GİS'e derin invazyonu bildirilmiştir, nadiren dissemine infeksiyon da gelişir. Bu mikroorganizmaların birçok ekolojik ortamda bolca bulunmalarına rağmen çok seyrek olarak infeksiyona yol açması, etkenin virülansının insan için oldukça düşük olduğuna işaret eder. Hastalık insanda belirli gruplarda görülür. Olguların çoğu bağışıklığı ileri derecede baskılanmış, diyabetik veya travma hastasıdır. Giderek artan sayıda transplantasyon hastası risk grubu oluşturmaktadır. Bu hasta grubunda bütün değişik klinik şekiller görülebilir. Hastaların yarısından çoğunda rinoserebral tutulum görülürken, yaklaşık %10'unda pulmoner, kütanöz ve dissemine hastalık, %2'sinde de böbrek ve GİS tutulumu görülür. Bu transplant olgularının 3/4'ünde ek olarak ya diyabet vardır ya da bu hastalar rejeksiyon için tedavi almıştır. Çok az sayıdaki normal bireylerde de invaziv mukormikoz bildirilmiştir. Mukormikoz için risk faktörleri Tablo 1'de sıralanmıştır. Penisilyoz Penisilyoz, dokularda maya gibi üreyen dimorfik bir küf mantarı olan Penicillium marneffei tarafından meydana getirilir. Mantar Güneydoğu Asya'da endemik olup, ilk olarak Rhizomys sinensis adlı sağlıklı bambu sıçanlarından soyutlanmış, bunların yaşadığı bölgedeki toprakta varlığı da gösterilmiştir. İnsanlarda ve kemirgenlerde derin yerleşimli infeksiyonlara yol açar. AIDS ortaya çıkmadan önceki dönemde endemik bölgedeki (Tayland'ın kuzeyi ve Çin'in güneydoğudaki kırsal bölgeleri) penisilyozlu hastaların çoğunda altta yatan hiç bir hastalık yok iken, bugün penisilyoz üçüncü sıklıktaki AIDS göstergesi olan hastalık olarak görülmektedir. Hastalık Tayland'ın Chiang Mai eyaletinde HIV ile ilişkili fırsatçı infeksiyonlar içinde tüberküloz ve kriptokokozdan sonra üçüncü sık infeksiyondur. En çok HIV ile infekte genç erişkinlerde görülmekle birlikte, çocukları etkilediği de bildirilmiştir. Hastalık muhtemelen toprak gibi çevresel kaynaklardan, konidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. Fuzaryoz Fusarium türleri bütün dünyada yaygın olarak toprakta bulunur. Fusarium türleri ile gelişen infeksiyonlar (en yaygın türler Fusarium solani ve arkasından gelen Fusarium verticillioides'tir) nadir olup, bölgesel veya yaygın infeksiyona yol açabilir. Bölgesel infeksiyonlara örnekler keratomikoz, endoftalmit, sürekli ambulatuar periton diyaliz kateteri olan hastada peritonit, paronişi, invaziv burun infeksiyonu ile kemik, eklem ve deride travmaya bağlı lezyonlardır. 1970 yılından sonra, hematolojik malign hastalığı ve bağışıklık sistemi baskılanmış olgularda (AIDS) yaygın fuzaryoz giderek artan sayıda görülmeye başlamıştır. Bu infeksiyon solunum yolu ve çatlaklardan deri yoluyla inoküle olabilir. Yaygın infeksiyonun hemen öncesinde sinüzit tespit edilmiş ve kateter yoluyla da hematojen yayılım görülen olgular bildirilmiştir. Yaygın infeksiyonun bulunduğu olguların büyük bir bölümü akut lösemilidir ve hastaların çoğunda uzamış ve ağır (< 100 nötrofil/mm3) nötropeni mevcuttur. Ağır yanık ve sıcak çarpmasından sonra fuzaryoz geliştiği bildirilen nadir olgular mevcuttur. SİSTEMİK MANTARLAR Blastomikoz Hastalık tek bir dimorfik tür olan Blastomyces dermatitidis tarafından meydana getirilir. Seksüel veya teleomorfik şekli Ajellomyces dermatitidis'tir. 35°C'nin altındaki sıcaklıkta tek tip, hiyalin, septalı hifa ve konidya oluşturarak küf şeklinde ürer. Kolonilerin tam olarak gelişmesi için en az iki hafta gerekir. Zenginleştirilmiş besiyerinde 37°C'de maya şekline döner ve katlantılı, nemli koloniler yapar. B. dermatitidis'in doğal yerleşim yeri tam olarak çözülememiştir. Endemik bölge Kuzey Amerika'nın güneydoğu ve orta kesimlerinin güneyidir. Özellikle Mississippi ve Ohio Nehri civarında yaygındır. Köpekler sık infekte olur, ancak B. dermatitidis için hayvan rezervuar olduğuna dair herhangi bir kanıt elde edilememiştir. Muhtemelen doğada yılın büyük bir bölümünde dorman olarak kalır ve uygun iklimsel koşullarda konidya üretmeye başlayarak hava yoluyla bulaşabilir hale gelir. Hastalık daha çok orta yaştaki erişkin erkeklerde görülür. Blastomikoz her yaşta görülebildiği halde hastaların %60'ı 30-60 yaş arasındadır. Olguların %4'ünden azı 20 yaş altındadır ve hastalık nadiren çocuklarda görülmektedir. Ancak son zamanlarda özellikle salgınlarda her iki cinsiyetin de eşit oranda tutulduğu, hastaların üçte ikisini 16 yaşından küçüklerin oluşturduğu bildirilmiştir. Erkek/kadın oranı geniş çalışmalarda 6/1 ila 15/1 arasında değişmektedir. Muhtemelen her iki cins de hastalığa duyarlı olmakla birlikte, erkekler kronik veya dissemine hastalık geçirmeye daha yatkındır. Genetik veya ırka ait hastalık oranlarındaki farklılıklar kanıtlanamamıştır. Sosyoekonomik ve çalışma koşullarıyla ilgili verilere göre fakirlik, malnütrisyon, el emeği ile iş yapma, tarım, yapım işi, toprak ve tahta ile temas hastalık gelişmesiyle ilişkili bulunmuştur. Blastomikoz insidansı AIDS dahil, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda da nispeten düşüktür, ancak artma göstermektedir. Koksidioidomikoz Koksidioidomikoz birbirinden ayırt edilemeyen Coccidioides immitis ve Coccidioides posadasii tarafından meydana getirilir. Dimorfik bir mantar olan C. immitis miçel ya da sferül denen özel bir yapıda bulunur. Her iki şekil de aseksüel ürer ve bu nedenle klasik olarak seksüel sporların sınıflandırmasına dayanan taksonomide bu etkeni sınıflandırmak mümkün değildir. Moleküler analizlere göre ise B. dermatitidis ve Histoplasma capsulatum'a yakındır. C. immitis rutin besiyerlerinde ve toprakta ürerken, apikal uzama göstererek miçel yapar. Bunların bir bölümü (artokonidya), bir hafta içinde otoliz ve hücre duvarının incelmesiyle olgunlaşır. Kalan kısmı ise, varil şeklini alıp hidrofobik bir dış tabaka geliştirir ve yıllar boyunca yaşama yeteneği kazanır. Artrokonidyaların kalıntıdan kolayca ayrılabilen hassas bir bağlantıyla bağlı olması, küçük hava hareketlerinde bile kopmaları sonucu hava yoluyla yayılarak inhalasyonuna imkan verir. Akciğerde artrokonidyalar hidrofobik dış duvarını kaybederek yeniden şekillenir ve küresel bir yapı kazanır. Bu dönemde çekirdek ile hücre bölünür ve septalarla ayrılarak ve kız hücre veya endospor adı verilen her biri yaşayabilen formlar meydana gelir. Dokuda sferüller 75 µm boyutuna kadar büyüyebilir ve olgunlaşırken dış duvarı incelerek yırtılır, canlı endosporlar açığa çıkar. Bunlar ya dokuda aynı gelişimi gösterir ya da infeksiyon yerinden ayrıldığında miçelyal üreme gösterebilir. Etken dünyanın Batı Yarımküresinde neredeyse tamamı kuzey ve 40. enlem üzerinde sınırlı bölgeye hastır. Dimorfik bir mantar olup, ABD'nin güneybatı, Meksika'nın kuzey ve Orta ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Koksidial antijenle California okul çocuklarında deri testi reaktivitesi ile prevalans araştırmalarında infeksiyon riski yaklaşık %15, hatta askeri personelde bu oran %25-50 arasında iken, bugün bu risk her yıl için %3 olarak hesaplanmaktadır. C. immitis diğer mikroorganizmalar tarafından inhibe edildiği halde, toprağın işlenmesi veya çeşitli kimyasal maddelerle muamelesi organizmanın yerleştiği bölgeyi kısıtlamamıştır. Miçeller toprağın birkaç metre altında bulunabilir ve bahar yağmurlarından sonra üretilebilir. Hava kuruduğu ve ısındığı zaman miçeller infeksiyöz artrokonidyalara dönüşür ve bunlar yaz süresinde en yüksek sayıya ulaşır. Endemik bölgede çöl kemirgenleri, köpek ve sığır gibi yerleşik faunada doğal infeksiyonlar da görülür. C. immitis artrokonidyalarının inhalasyonu ya infeksiyona ya da koksidioidine karşı gecikmiş aşırı duyarlılık yanıtına yol açar. İnfeksiyonların yarısından fazlası iyi seyirli, geri kalanı da semptomatik fakat kendi kendine sınırlanan şekilde seyreder. Olguların yaklaşık %1'lik grubu ilerleyici akciğer hastalığına veya disseminasyona gider. Bazı bireyler birincil infeksiyondan sonra disseminasyon açısından risk taşır. Bu gruplar Filipinli, Afrikalı Amerikalı, Latin Amerikalı ve Kızılderililer'dir. Bu etnik yatkınlık, infeksiyona karşı etkin yanıt için genetik zeminin önemini ortaya çıkarır. Ek olarak erkekler, üçüncü trimestırdaki gebeler, hücresel bağışıklığın bozulduğu hastalar (AIDS) ve çok küçük ve çok ileri yaşlar ağır hastalığa duyarlılığa neden olur. Ağır akciğer hastalığı riskini arttıran durumlar arasında diyabet, sigara içme, düşük gelir ve ileri yaş sayılabilir. Artrokonidyaların yoğun olduğu havanın solunmasıyla gelişen salgınlar bildirilmiştir. Koksidioidomikoz endemik bölgede çalışan inşaat işçileri, arkeoloji öğrencileri ve toprakla bağlantılı iş yapan diğer kişilerde de iş hastalığı olarak görülebilir. Histoplazmoz Histoplazmoz insan ve hayvanda mantara bağlı olarak görülen akciğer hastalıklarının en önemli nedenlerindendir. Etken H. capsulatum'dur. İnfeksiyon tüm dünyada görülür ve miçel parçaları ve mikrokonidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. İnsidansı dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük farklılıklar gösterir. H. capsulatum Ascomycetes sınıfının bir üyesidir ve insandan en sık H. capsulatum var. capsulatum ve H. capsulatum var. duboisii soyutlanmaktadır. Ajellomyces capsulatum adı verilen heterohalik seksüel şekli mevcuttur. Sıcaklığa bağlı dimorfik bir mantar olan H. capsulatum 35ºC'nin altında beyaz veya kahverengi küf mantarı, 37ºC'de küçük, yapışkan, yığın şeklinde koloniler oluşturan maya mantarı halinde ürer. Tipik olarak yavaş ürediğinden, en uygun koşullarda küf kolonisi bir-iki haftada meydana gelir ve bundan sonra konidyalar oluşur. Ancak klinik örneklerden üretmek için bazen 8-12 hafta beklemek gerekebilir. İlk soyutlandığı zaman çoğunlukla kahverengidir ve uzun beklediği zaman rengi beyaza döner. Oda sıcaklığında hem mikrokonidya hem de makrokonidya yapar. H. capsulatum doğada azot içeriği yüksek toprakta ve yarasa ve kuş türlerinin yaşadığı yerlerde bulunur. H. capsulatum kuş pisliği, tavuk kümesleri, yarasaların yaşadığı mağaralar ve benzeri yerlerden soyutlanabilir. Konidyalar kuruduğunda kolayca havaya dağılır ve rüzgarla veya kuş ve yarasalarla da taşınabilir. Etken, hastalığın en prevalan olduğu şu coğrafik bölgelerde yaygındır: Missouri'de Ohio-Mississippi Vadisi, Kentucky, Tennessee, Indiana, Ohio ve Güney İllinois. Bu bölge kuş dışkılarının yığınlar halinde en yaygın bulunduğu yerdir. Afrika'daki histoplazmoz olgularında hem H. capsulatum hem de stabil varyantı H. capsulatum var. duboisii soyutlanmıştır. Afrika'da H. capsulatum var. duboisii ile gelişen histoplazmoz olguları bütün dünyada H. capsulatum var. capsulatum ile görülen histoplazmoz olgularından deri ve kemik lezyonlarının daha sık, akciğer tutulumunun daha az, dev hücre gelişiminin bariz ve dokudaki maya hücrelerinin daha büyük ve kalın duvarlı olmasıyla farklılık gösterir. Bu klinik özellikler tipik ve her zaman görülüyor olmasına rağmen, in vitro olarak H. capsulatum var. duboisii'nin diğerlerinden morfolojik, fizyolojik ve antijenik içerik özelliklerine göre güvenilir bir şekilde ayırt edilemez. Aslında H. capsulatum var. duboisii ile H. capsulatum var. capsulatum'un çiftleşmesi ve her ikisinin de seksüel şeklinin A. capsulatum olması nedeniyle aynı türdür. Histoplazmin antijeni özel bir buyyon vasatında H. capsulatum'un miçel fazının üretilmesiyle elde edilir. Standardize edilmiş konsantrasyondaki kültür filtratı 0.1 mL intradermal olarak enjekte edilir. Kırk sekiz saat sonra, 5 mm'den büyük endürasyon pozitif reaksiyonu gösterir. Pozitif test sonucu, H. capsulatum'a karşı daha önceden duyarlılık olduğunu gösterir. Daha önceden testin negatif olduğu bilinmiyorsa, pozitif testin tanısal değeri yoktur. Bazı antijenik determinantları başka patojenik mantarlarla ortak olduğundan dolayı çapraz reaksiyonlar görülebilir. Örneğin; C. immitis veya B. dermatitidis'e karşı duyarlı bireylerde histoplazmin testiyle yanlış pozitif sonuç alınabilir. 1950'li yıllardan beri bütün dünyada yapılmakta olan histoplazmin deri testi çalışmaları ile hastalığın prevalansına ilişkin yoğun bilgi birikimi sağlanmıştır. ABD'nin orta kesimlerinde bazı bölgelerde, 20 yaş üstündeki toplumun %80-90'ında deri testi reaktivitesi görülmektedir. Deri testi araştırmaları ile, sadece ABD'de 40 milyondan fazla kişinin etkene duyarlandığı ve her yıl 500.000 yeni infeksiyon geliştiği hesaplanmaktadır. Bunların 55.000-200.000'i semptomatik olup, 1500-4000'i hastaneye yatış gerektirmektedir. Bu hesaba göre her yıl 20-30 ölüm meydana gelmektedir. Bu hesap 1980 öncesi verileri göstermekte olup, AIDS nedeniyle fırsatçı histoplazmoz gelişen olguları kapsamamaktadır. Aynı anda çok sayıda kişinin maruz kalmasına bağlı olarak akut respiratuar histoplazmoz salgınları ve epidemiler görülmüştür. Histoplazmin deri testi reaktivitesi erkek ve kadınlar arasında fark göstermezken, hastalık erkeklerde kadınlardan dört kat daha fazla gelişir. Puberte öncesinde kadın ve erkeklerin hastalığa yakalanma hızları ve deri testi reaktif olanların oranı eşittir. Bebeklerde ve 50 yaş üzerinde hastalık ağır ve mortalite daha yüksektir. Hastalığa birçok evcil ve vahşi hayvan duyarlı olup, yarasa gibi bazı hayvanlar rezervuar olarak organizmanın yayılımında rol oynar. SUBKÜTAN MİKOZLAR Sporotrikoz Sporothrix schenkii tarafından meydana getirilen akut veya subakut bir infeksiyondur. Etken dimorfik bir mantardır ve hem hifalı saprofitik hem de parazitik maya evresi vardır. Laboratuvarda 25ºC'de ve arkasından 37ºC'de bekletildiğinde her iki fazda da üretilir. Lenfokütanöz veya ekstrakütanöz yerleşimli lezyonlardan kültür yapıldığında hem 35ºC'de hem de 37ºC'de üreme olurken, yayılımı çok sınırlı olan kütanöz lezyonlardan yapılan kültürlerde sadece 35ºC'de ürediği bildirilirken, bunun aksine her iki grup lezyondan elde edilen mikroorganizmanın termo-tolerans göstermediğine dair bulgular da elde edilmiştir. S. schenkii 26-27ºC sıcaklık ve %92-100 nem oranında, yosun, çürüyen bitkiler, toprak ve saman varlığında daha iyi ürer ve mikroorganizmanın hayatta kalımı artar. Bununla birlikte, hastalık Brezilya, Peru, Hindistan gibi çok geniş bir iklimsel ve coğrafik dağılımda görülmektedir. Birçok salgın sırasında S. schenkii'nin kaynağı tespit edilebilmekle birlikte, endemik bölgelerdeki infeksiyon rezervuarı her zaman bulunamaz. Bu noktanın halen tam anlaşılamamış olması nedeniyle, endemik bölgelerde koruyucu önlemler alınmasına engel olmaktadır. Sporotrikoz kedi, armadillo, at ve eşek gibi hayvanlarda da görülür. Bunların ve diğer hayvan türlerinin rezervuar olarak rollerinin belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç vardır. İnfeksiyon genellikle travma sonrasında mantarın deriye teması ile gelişir. Sıyrık, abrazyon gibi küçük zedelenmeler de giriş için yeterlidir. Ender olarak sporların inhalasyon yoluyla alınması sonucu da hastalık gelişebilir. Sporotrikoz cinsiyet farkı gösterir ve erkeklerde kadınlardan daha fazla rastlanır, ancak bunun nedeni bilinmemektedir. Farklı yaş gruplarındaki sıklık da değişmekte, hastalık çocuklarda erişkinlerden daha seyrek görülmektedir. Toprak ve bitki ile uğraşan mesleklerde, örneğin; çiçek yetiştirenler, bahçıvanlar, maden işçileri ve oduncularda infeksiyon riski daha yüksektir. Hastalık insandan insana geçmez, ancak kapalı topluluk ve aynı aile fertleri arasında, aynı kaynağa temas sonucu birkaç olgu bildirilmiştir. Esmer Mantar "Black Mould" İnfeksiyonları Esmer mantarlar koyu renkli pigment yapan heterojen bir grup mantar olup, her yerde bulunur ancak insanda nadir olarak infeksiyon yapar. Bu mantarların virülansının görece düşük olduğu ve hastalığın klinik seyrinin esas olarak konağa ait faktörler tarafından etkilendiği düşünülmektedir. İnfeksiyonun klinik spektrumu esmer miçetomalar, kromoblastomikoz, sinüzit ve yüzeyel, kütanöz, subkütan, sistemik feohifomikozları kapsar. Yakın zamanlarda bu tablolara fungemi de eklenmiştir. İnsanda çok sayıda cinsin infeksiyon yaptığı gösterilmiştir. Bunlar; Alternaria, Curvularia, Bipolaris, Exserohilum, Exophiala ve Wangiella'dır. Feohifomikoz (Yunanca "phaeo" koyu renkli, esmer) klinik örneklerde maya benzeri hücreler, yalancı hifa ve hifa gibi fungal ögelerin tek başına veya birlikte bulunmasıyla karakterizedir. Feohifomikoz miçetoma ve kromoblastomikozdan farklı olarak deri ve deri altı dokularla sınırlı değildir ve daha çeşitli inflamatuvar reaksiyonlara neden olur. Kütanöz olmayan feohifomikozlar her doku ve organı tutabilir ve en fazla sinüsler, akciğer ve beyinde görülür. İnvaziv hastalığa ilaveten allerjik reaksiyonlar da sıktır, sinüzit ve akciğer hastalıklarına yol açar. Kromoblastomikoz Deri ve deri altı dokunun kronik, lokalize infeksiyonudur ve genellikle ekstremitelerde kabarık, kurutlu lezyonlar oluşturur. Birçok kahverengi pigment yapan mantar tarafından meydana getirilir. Bu etkenlerin isimlendirmesi konusunda yazarlar arasında anlaşmazlık vardır. En fazla rastlanan etkenler sıklık sırasına göre Phialophora verrucosa, Fonsecaea pedrosoi, Fonsecaea compacta, Cladosporium carrionii, Rhinocladiella aquaspersa (Ramichloridium cerophilum) şeklinde sıralanabilir. Diğer pigment oluşturan mantarlar tarafından da sporadik kromoblastomikoz olguları meydana getirilebilir. Etkenler dokuda tipik olarak kalın duvarlı, koyu kahverengi sklerotik hücreler meydana getirir. Kromoblastomikoz etkenleri toprak, odun ve bozunan bitki artıkları gibi maddelerin bulunduğu çevrede yaygın olarak bulunur. İnfeksiyon insanda genellikle derinin kesik veya kıymık batması gibi travma ile zedelenmesi sonucu mantarın girmesiyle meydana gelir. Hastalık çıplak ayakla gezilen yerlerde ve ılıman iklimlerdeki kırsal kesimlerde daha fazla görülür. İnsandan insana bulaşma olmaz. Kromoblastomikoz çocuk ve ergenlerde nadirdir. Hastalık Japonya dışında, erkeklerde kadınlardan daha sık görülür ki bu daha çok mesleki temasın önemini göstermektedir. Olguların büyük bölümü 30-50 yaş arasındadır. Hastalığın aynı çevresel etkenlere temas etmiş çocuklarda nadir görülmesi uzun bir süre sessiz kaldığı (latent) dönem olduğunu düşündürmektedir. Verrüköz veya nodüler lezyonlar sıktır ve daha çok alt ekstremitelerde yerleşir. Entomoftoramikoz Doğu ve Batı Afrika, Güney ve Orta Amerika ve Güneydoğu Asya'daki yağmur ormanlarında görülür. Ilıman iklimlerde toprak ve nemli alanlarda çürüyen bitkiler üzerinde saprofit olarak yaşayan ve rinoserebral konidyobolomikoz etkeni olan Conidiobolus coronatus (Entomophtora coronata) tarafından oluşturulur. Tüm yazarlar aynı kanıda olmasa da, araştırıcıların en çok kabul ettiği yaklaşım basidyobolomikoz etkeninin Basidiobolus ranarum olduğu ve B. meristosporus ve B. haptosporus'un bunun sinonimleri olduğudur. B. ranarum topraktan, çürüyen bitkilerden, infekte böcekleri yutmuş kurbağa ve kertenkelelerin bağırsağından soyutlanmıştır. Kuluçka süresi tam bilinmemekte, kıymık batması ve böcek ısırması ile birlikte yaraya kontaminasyon olduğunda hastalık geliştiği düşünülmektedir. Lobomikoz Lobomikozun başlaması çok yavaş ve sinsi, hastalığın seyri çok yavaştır, öyle ki 40-50 yıl sürebilir. Hastalığın kuluçka süresinin uzun olması endemik bölgede bulunma öyküsünün araştırılmasını gerekli kılar. Hastalık travmaya bağlı derideki zedelenme sonucu gelişir ki, bunlar kıymık batması ve böcek ısırmasının yanı sıra yılan sokması, kesi ve bitki keserken yaralanma sonucu gelişebilir. Etken özellikle sulak çevrelerde yaygın bulunur ki, bu muhtemelen yaşam döngüsünün önemli bir bölümünü oluşturur. Hastalık Amerika kıtasının tropikal bölgesinde yaygındır. İnfekte bireylerden etken soyutlanamamıştır ve etken olan mantar tanınamamıştır. Etken deriden girip aylar ya da yıllarca burada kalır, daha sonra deri altı dokulara geçerek genellikle 30-40 yaşlarındaki erkeklerde hastalığa yol açar. Miçetoma Miçetoma Afrika ve Amerika kıtalarının kurak, tropikal ve subtropikal bölgelerinde, özellikle çöle komşu alanlarda yaygındır. Sahra ve Arabistan çölleri hem olgu sayısının fazlalığı hem de etken mikroorganizmaların karışıklığı nedeniyle en önemli endemik bölgedir. Tropikal ve subtropikal bölgelerdeki kurak alanlarda en fazla görülen etken Madurella mycetomatis, Actinomadura madurae, Actinomadura pelletieri ve Streptomyces somaliensis'tir. Bu mikroorganizmalar Afrika ve Asya'nın büyük çöllerinde ve Güneydoğu Avrupa'da bol bulunur. Latin Amerika'nın nispeten nemli yörelerinde Nocardia brasiliensis daha sık, Madurea grisea ise daha enderdir. Romanya gibi ılıman iklimlerden de olgular bildirilmiştir. Erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Etkilenen yaş en fazla 20-50 yaş arasındadır. Etken deride zedelenme sonrası kontaminasyon sonucu girer. Odun, diken ve toprakla kirlenen yaralardan bulaşma şansı vardır. Tropikal ve subtropikal bölgelerde akasya ağacı gibi dikenli bitkiler etkenin girişini kolaylaştırır. Miçetoma etkenlerinin çoğu bitki ve toprak, canlı ve ölü bitkilerde bulunur. Pnömosistis İnfeksiyonu Eski adıyla Pneumocystis carinii yeni adıyla Pneumocystis jirovecii taksonomik yeri belli olmadığından öksüz organizma olarak adlandırılan, ancak son yıllarda ribozomal RNA'sının mantarlarda bulunan rRNA ile homolog olması nedeniyle mantar olarak kabul edilen bir etkendir. Öte yandan gelişmeler bununla da kalmamış, insanda hastalık yapan tür P. jirovecii olarak yeniden adlandırılmıştır. Etken memeli hücrelerindeki özellikleri taşır. Genel olarak dört morfolojik şekil tanımlanmıştır: Trofozoid, kist, prekist ve sporozoid (intrakistik cisimcikler). Tanısal şekil kisttir ve Giemsa, Papanikolaou ve Grocott metenamin gümüş nitrat boyalarıyla boyanır. AIDS epidemisinin erken dönemlerinde P. carinii pnömonisi (PCP)'ne ABD'deki hastaların üçte ikisinde bulunan AIDS tanımlayıcı hastalık olarak sık rastlanmaktaydı. HAART tedavisinin kullanılmaya başlanmasından sonra diğer fırsatçı infeksiyonlarda olduğu gibi PCP insidansı da 1992-1995 yılları arasında %21.5 iken, 1996-1997 yıllarında %3.4'e düştü. Buna rağmen hastalık ABD'de AIDS tanımlayıcı hastalıklar arasında en fazla görülenidir. P. jirovecii AIDS, malign hastalık sırasında kemoterapi rejimleri, immünsüpresif tedavi alanlar, organ transplantasyonu olguları ve doğmalık immünsüpresif durumlar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ağır ve öldürücü pnömoniye yol açar. Ancak infeksiyon her zaman akciğerle sınırlı olmayıp lenfatik ve hematojen yolla yayılabilir. Yaygın infeksiyon en fazla tiroid, karaciğer, kemik iliği, lenf bezi ve dalakta tutulum yapar. PCP için en önemli risk faktörü CD4 sayısının 200/mm3'ün altında olmasıdır. Ancak HAART sonrasında bu risk daha azalmış, ancak bu tedavi altında gelişen PCP tablolarında CD4 sayılarının çok daha düşük olduğu gösterilmiştir. PCP kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Bir çalışmada Afrikalı Amerikalılar'ın beyazların üçte biri sıklıkta hastalığa yakalandığı bildirilmişse de bu bulgu tekrarlanmamıştır. HIV geçiş yolu ile PCP riski farklılık göstermemektedir. Hastaların Pneumocystis ile kolonize olmaları infeksiyon riskini arttırdığı gibi taşıyıcılar etkenin bulaşında önemli rol oynamaktadır. Çocuklarda PCP HIV epidemisinin ilk yıllarında, çocuklarda 1.3 olgu/100 çocuk yılı, bebeklikten adölesan çağa kadar da 9.5 olgu/100 çocuk yılı sıklıkta görülmekteydi. Gebelikteki tarama ve vertikal geçişin önlenmesi pediatrik HIV infeksiyonunu azalttı, öte yandan HAART döneminin başlaması çocuk hastalardaki bütün fırsatçı infeksiyonlar gibi muhtemelen PCP olgularını da azalttı. Ancak HAART'nin çocuk hastalardaki sonuçları henüz net değildir. HIV infeksiyonu olan çocuklarda PCP gelişimi erişkinlerdeki kadar CD4 sayısı ile ilişkili değildir. İnsidans çocuklarda üç-altı ayda pik yapmakta, altı yaş üzerindeki çocuklarda ise CD4 sayısı önem kazanmakta ve erişkinlerdeki gibi CD4 sayısı < 200/mm3 olması profilaksi endikasyonu olarak kabul edilmektedir. Pneumocystis infeksiyonunun bulaşması da, çevresel ortamdaki kaynağı da tam olarak anlaşılamamıştır. Yıllar boyunca bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu latent infeksiyonun reaktivasyonu teorisi kabul görmüştü. Günümüzde ise çevresel kaynaklardan alınabilmesi ve insandan insana bulaştırılmasının mümkün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, infekte olmayan bireylerin etkeni asemptomatik olarak taşıyabildikleri bilinmektedir. Hayvan ve insanda hava yolu ile bulaşa ilişkin kanıtlar elde edilmiş ise de halen bu olgular için solunum izolasyonu önerilmemektedir. KAYNAKLAR Abi-Said D, Anaissie E, Uzun O, et al. The epidemiology of hematogenous candidiasis caused by different Candida species. Clin Infect Dis 1997; 24: 1122-8. Al-Asiri RH, Van Dijken PJ, Mahmood MA, et al. Isolated hepatic mucormycosis in an immunocompetent chil. Am J Gastoenterol 1996; 91: 606-7. Ammari LK, Puck JM, McGowan KL. Catheter related Fusarium solani fungemia and pulmonary infection in a patient with leukemia in remission. Clin Infect Dis 1993; 16: 148-50. Boutati EI, Anaissie EJ. Fusarium, a significant emerging pathogen in patients with hematologic malignancy: Ten years' experience in a cancer center and implications for management. Blood 1997; 90: 999-1008. Brandt ME, Hutwagner LC, Klug LA, et al. Molecular subtype distribution of Cryptococcus neoformans in four areas of the United States. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Clin Microbiol 1996; 34: 912-7. Brandt ME, Pfaller MA, Hajjeh RA, et al. Molecular subtypes and antifungal susceptibilities of serial Cryptococcus neoformans isolates in human immunodeficiency virus-associated cryptococcosis. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Infect Dis 1996; 174: 812-20. Brodsky AL, Gregg MB, Lowenstein MS, et al. Outbreak of histoplasmosis associated with the 1970 earth day activities. Am J Med 1973; 54: 333-42. Bustamente B, Campos PE. Endemic sporotrichosis. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 145-9. Calgiani G. Coccidioides immitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2746-57. Chapman S. Blastomyces dermatitidis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2733-46. Chariyalertsyak S, Sirisantana T, Supparatpinyo K, et al. Case-control study of risk factors for Penicillium marneffei infection in human immunodeficiency virus-infected patients in northern Thailand. Clin Infect Dis 1997; 24: 1080-6. Deepe GS Jr. Histoplasma capsulatum. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2718-33. Denning DW. Aspergillus species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2674-84. Denning DW. Invasive aspergillosis. Clin Infect Dis 1998; 26: 781-805. Diamond R. Cryptococcus neoformans. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2707-18. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. Epidemiology of cryptococcosis in France: A 9-year survey (1985-1993). French Cryptococcosis Study Group. Clin Infect Dis 1996; 23: 82-90. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. French Cryptococcosis Study Group. Individual and environmental factors associated with infection due to Cryptococcus neoformans serotype D. Clin Infect Dis 1996; 23: 91-6. Edwards J. Candida species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2656-74. Gartenbeg G, Bottone EJ, Keusch GT, et al. Hospital-acquired mucormycosis (Rhizopus rhizopodiformis) of skin and subcutaneus tissue: Epidemiology, mycolgyand treatment. N Engl J Med 1978; 299: 1115-7. Gerson SL, Talbot Hurwitz S, et al. Prolonged granulocytopenia: The major risk factor for invasive pulmonary aspergillosis in patients with acute leukemia. Ann Intern Med 1984; 100: 345-51. Guarro J, Gené J. Opportunistic fungal infections in human. Eur J Clin Microbiol Infect Dis 1995; 14: 741-54. Heyderman RS, Gangaidzo IT, Hakim JG, et al. Cryptococcal meningitis in human immunodeficiency virus infected patients in Harare, Zimbabwe. Clin Infect Dis 1998; 26: 284-9. Hoepelmen A. Opportunistic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2341-61. Hospenthal DR, Bennett JE. Miscellanous fungi and Prototheca. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2772-80. Jarvis WR. Epidemiology of nosocomial fungal infections, with emphasis on Candida species. Clin Infect Dis 1995; 20: 1526-30. Kanda Y, Yamamoto R, Chizuka A, et al. Prophylactic action of oral fluconazole against fungal infection in neutropenic patients. Cancer 2000; 89: 1611-25. Khoo SH, Dening DW. Invasive aspergillosis in patients with AIDS. Clin Infect Dis 1994; 19(Suppl 1): 41-8. Krcmery Jesenka Z, Spanik S, et al. Fungemia dure to Fusarium spp. in cancer patients. J Hosp Infect 1997; 36: 223-8. Levitz SM. The ecology of Cryptococcus neoformans and the epidemiology of cryptococcosis. J Infect Dis 1991; 13: 1163-9. Marr KA, Seidel K, Slavin MA, et al. Prolonged fluconazole prophylaxis is associated with persistent protection against candidiasis-related death in allogeneic bone marrow transplant recipients: Long term follow-up of a randomized, placebo controlled trial. Blood 2000; 96: 2055-61. Martino P, Raccah R, Gentile G, et al. Aspergillus colonization of the nose and pulmonary aspergillosis in neutropenic patients: A retrospective study. Haematologica 1989; 74: 263-5. Mead JH, Lupton GP, Dillavau CL, et al. Cutaneus Rhizopus infection: Occurence as a postoperative complication associated with elasticized adhesive drssing. JAMA 1979; 242: 272-4. Mitchell SJ, Gray J, Morgan MEI, et al. Nosocomial infection with Rhizopus microsporus in preterm infants: Association with wooden tongue depressors. Lancet 1996; 34: 441-3. Mitchell TG. Systemic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2363-81. Morris A, Lundgren JD, Masur H, et al. Current epidemiology of Pneumocystis pneumonia. Emerg Infect Dis 2004; 10: 1713-20. Nucci M, Akiti T, Barreiros G, et al. Nosocomial fungemia due to Exofiala jeanselmei var. jeanselmei and a Rhinocladiella species: A newly described causes of bloodstream infections. J Clin Microbiol 2001; 39: 514-8. Pappas PG, Tellez I, Nolazco D, et al. Sporotrichosis in Peru: Description of a hyperendemic area. Clin Infect Dis 2000; 30: 65-70. Pfaller MA. International surveillance of bloodstream infections due to Candida species: Frequency of occurence and in vitro susceptibilities to fluconazole, ravuconazole, and voriconazole of isolates collected from 1997 through 1999 in the SENTRY antimicrobial surveillance program. J Clin Microbiol 2001; 39: 3254-9. Richardson M. Subcutan mycoses. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2383-96. Safdar N, Maki DG. The commonality of risk factor for nosocomial colonization and infection with antimicrobial-resistant Staphylococcus aureus, Enterococcus, gram-negative bacilli, Clostridium difficile, and Candida. Ann Intern Med 2002; 136: 834-44. Selik RM, Chu SY, Ward JW. Trends in infectious diseases and cancers among persons dying of HIV infection in th United States from 1987 to 1992. Ann Intern Med 1995; 123: 933-6. Silveira F, Nucci M. Emergence of black moulds in fungal disease: Epidemiology and therapy. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 679-84. Singh N, Gayowski T, Singh J, et al. Invasive gastrointestinal zygomycosis in a liver transplant recipient: Case report and review of zygomycosis in solid organ transplant recipients. Clin Infect Dis 1995; 20: 617-20. Singh N. Trends in the epidemiology of opportunistic fungal infections: Predisposing factors and the impact of antimicrobial use practices. Clin Infect Dis 2001; 33: 1692-6. Speed BR, Dunt D. Clinical and host differences between infections with the two varieties of Cryptococcus neoformans. Clin Infect Dis 1995; 21: 28-34. Sturm AW, Grave W, Kwee WS. Disseminated Fusarium oxysporum infection in a patient with heat stroke. Lancet 1989; 1: 968. Sugar AM. Agents of mucormycosis and related species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2685-2605. Thomas CF, Limper AH. Pneumocystis pneumonia. N Engl J Med 2004; 350: 2487-98. Raad I, Hachem R. Treatment of central venous catheter-elated fungemia due to Fusarium oxysporum. Clin Infect Dis 1995; 20: 709-11. van Elden LJR, Walenkamp AME, Hoepelman AIM. Declining number of patients with cryptococcosis in the Netherlands in the era of highly active antiretroviral therapy. AIDS 2000; 14: 2787-800. Verveij PE, Voss A, Donelly JP, et al. Wooden sticks source of a pseudoepidemic of infection with Rhizopus microsporus var. rhizopodiformis among immunocompromized patients. J Clin Microbiol 1997; 35: 2422-3. Wazir JF, Ansari NA. Pneumocystis carinii infection. Arch Pathol Lab Med 2004; 128: 1023-7. YAZIŞMA ADRESİ Yrd. Doç. Dr. A. Seza İNAL Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyolojisi ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı, ADANA

http://www.biyologlar.com/firsatci-enfeksiyonlar

Diyabet - Şeker Hastalığı

Diyabet nedir? Nasıl meydana gelir? Diyabet, başta karbonhidratlar olmak üzere protein ve yağ metabolizmasını ilgilendiren bir metabolizma hastalığıdır ve kendisini kan şekerinin sürekli yüksek olması ile gösterir. Diyabet hastalarındaki temel metabolik bozukluk, kan yoluyla taşınan glükozun (şekerin) hücrelerin içine girememesidir. Normal koşullarda besinlerden elde edilen veya karaciğerdeki depolardan kana salınan glükoz pankreas tarafından salgılanan İNSÜLİN hormonunun yardımıyla hücre içine girer ve orada yakılarak enerjiye dönüşür. Hücrelerin üzerinde değişik maddelerin girmesine izin verilen kapılar vardır. Bu kapılar normalde kilitlidirler ve uygun anahtar varlığında açılırlar. Diyabet, hücrelerin üzerindeki glükoz kapısının açılamaması durumudur. Bu örnekten ilerlersek diyabet, anahtar işlevi gören İNSÜLİN hormonu yetersizliğine ve/veya insülinin etkilediği reseptörlerin (hücre kapısındaki kilidin) bozukluğuna bağlı gelişmektedir. Kaç tip diyabet vardır? Diyabet sıklığı ne kadardır? Nedenlerine göre bir çok diyabet tipi olmakla birlikte diyabet vakalarının çok büyük bir kısmını Tip 1 ve Tip 2 diyabet vakaları oluşturmaktadır. Tip 1 Diyabet Daha çok çocuklarda ve genç erişkinlerde görülür. Tip 1 diyabet, pankreasta bulunan ve insülin üreten beta hücrelerinin otoimmün bir süreç (vücudun bağışıklık sisteminin kendi hücrelerini tanıyamaması) sonunda zedelenmesi ile meydana gelmektedir. Mutlak veya görece bir insülin yetersizliği olduğundan hastalar ömür boyu insülin hormonunu dışarıdan (enjeksiyon yoluyla) almak zorundadırlar. Bu nedenle Tip 1 diyabet İnsüline Bağımlı Diyabet (Insulin Dependent Diabetes Mellitus=IDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak toplumdaki diyabet vakalarının %10’unu Tip 1 Diyabet vakaları oluşturmaktadır. Çocukluk çağında Tip 1 diyabet sıklığı ülkeler (bölgeler) arasında farklılık göstermekte ve her yıl 15 yaş altındaki 100.000 çocuktan 1-42’sinde diyabet gelişmektedir. Tip 1 diyabet genel olarak kuzey ülkelerinde daha sık görülmektedir. Tip 2 Diyabet Sıklıkla erişkinlerde ve şişman (obes) kişilerde görülmektedir. Tip 2 diyabetli hastalarda insülin salgılanmasındaki yetersizlikten çok dokulardaki insülin reseptörlerindeki direnç (rezistans) sonucunda glükoz metabolizması bozulmaktadır. Tip 2 diyabetin kuvvetli bir genetik yatkınlık zemininde geliştiği bilinmekle birlikte, genetik mekanizmalar tam olarak aydınlatılamamıştır. Tip 2 diyabetliler hastalıklarının başlangıcında ve sıklıkla çok uzun bir süre insülin ihtiyacı olmaksızın yaşamlarını sürdürebilmektedirler. Bu nedenle Tip 2 diyabet İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabet (Non-Insulin-Dependent Diabetes Mellitus= NIDDM) olarak da isimlendirilmektedir. Genel olarak erişkin nüfusta %4-8 oranında Tip 2 diyabet görülmektedir. Diyabetin bulguları nelerdir? Diyabete bağlı klinik bulgular vücuttaki karbonhidrat, protein ve yağ metabolizmasının bozulmasına bağlıdır. İnsülin eksikliği ve/veya insülin direnci nedeniyle hücrelere giremeyen glükoz belli bir serum düzeyini (180mg/dl) aştığında idrarla atılmaya başlar. Böbreklerden atılan glükoz beraberinde sıvı atılımını da arttırır ve sonuçta ÇOK VE SIK İDRAR YAPMA (POLİÜRİ) olur. Vücut, poliüri ile olan sıvı kaybını karşılamak için ÇOK SU İÇİLİR ve bu da POLİDİPSİ olarak isimlendirilir. Organizma, enerji kaynağı olarak glükozu kullanamayınca bir taraftan İŞTAH ARTAR diğer taraftan yedek enerji depoları olan yağlar ve proteinler yıkılmaya başlar ve bunun sonucunda iştah artmasına rağmen KİLO KAYBI olur. Bu klasik bulguların dışında diyabet hastalarında ÇABUK YORULMA, GÖRME BULANIKLIĞI, SIK DERİ ENFEKSİYONU, KADINLARDA VAJİNAL MANTAR ENFEKSİYONU gibi bulgular da görülür. Diyabet tanısı nasıl konur? Diyabet tanısı, çeşitli uluslararası kuruluşların (WHO, Amerikan Ulusal Diyabet Veri Gurubu=NDGG) belirlediği ölçütlere göre konmaktadır. Bu ölçütler: Klasik diyabet bulguları olan bir kişide herhangi bir zamanda ölçülen plazma glükoz düzeyinin 200 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması, En az 8 saatlik aç (kalori almayan) bir kişide plazma şekerinin 140 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması. Yakın zamanda Amerikan Diyabet Birliği açlık kan kekeri sınırını 126 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olarak belirlemiştir. Şeker yükleme testinde (OGTT) 2. saatdeki plazma glükoz düzeyinin 200 mg/dl'ye eşit ya da üzerinde olması. Gizli şeker nedir? Halk arasında gizli şeker olarak isimlendirilen durum, normal glükoz dengesi ile diyabet arasındaki metabolik durumu ifade etmektedir. Normalde açlık plazma şekerinin 110 mg/dl olması gerekmektedir. İşte açlık plazma şekerinin 110 mg/dl'nin üzerinde fakat 140 mg/dl'nin altında (yeni kriterlere göre 126 mg/dl) olması bozuk glükoz toleransı olarak tanımlanmaktadır. Benzer şekilde şeker yükleme testi yapılan kişilerde 2. Saatdeki plazma glükoz düzeyininin 140 mg/dl'nin üzerinde fakat 200 mg/dl'nin altında olması da bozuk glükoz toleransı olarak isimlendirilmektedir. Bu durumdaki kişilerin gün boyu kan şekerleri normaldir ve diyabetin klasik bulguları görülmez. Bununla birlikte bu kişiler Tip 2 diyabet için en riskli grupta olduklarından yaşam biçimlerini yeniden düzenlemeleri gereklidir.

http://www.biyologlar.com/diyabet-seker-hastaligi

Talasemi

Beta Talasemi Tanı ve Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar Transfüzyongereksinimi daha ılımlı olup, ilk transfüzyona üçyaşından sonra başlanır. Komplikasyonlar daha az sayıda ve daha ileri yaşta ortaya çıkar.Beta talasemi tanısı, klinik bulgular velaboratuvar verileri eşliğinde kolaylıklakonulabilir. Anemi, periferik yaymadamikrositoz, parçalanmış eritrositler ve eritroidöncüller olan normoblastların görülmesi, Hbelektroforezinde HbF’nin yüksek, HbA2’ninnormal, düşük ya da yüksek, HbA’nın düşük yada yok bulunması tanı koydurucudur. Genetikmutasyon araştırılması, bir sonraki bebeğinprenatal tanısında da gerekebileceğindenönemlidir.Talasemi tedavisi, belirli bazı koşullarıgerektirir. Bu (optimum tedavi) koşullar;poliklinik ve yataklı tedavi olanakları olan,izlemde sürekliliğin sağlanabildiği deneyimli birtalasemi merkezi ile bu konuya gönül vermişdeneyimli hekimler ve hemşirelerden oluşan birçalışma grubunu kapsar. Kan transfüzyonu ve şelasyon (demirbağlayıcı tedavi) homozigot talasemi tedavisinintemelidir. Her ikisinde de amaç; hastada normalfiziksel görünüm, büyüme ve cinsel gelişme,kaliteli bir psikososyal yaşam, vekomplikasyonların önlenmesi/ertelenmesinisağlamaktır. Kan transfüzyonu ile derin anemi düzeltilir,dokulara, işlevlerini sağlıklı sürdürebilmeleri içinyeterli oksijen sağlanmış olur. İdeal bir kantransfüzyonu; hastanın ABO ve Rh grupları(olanaklı ise subgrupları da) uygun, yedi gündenfazla beklmememiş, viral belirteçleri (HBV, HCV,HIV) çalışılmış, eritrosit süspansiyonukullanımıdır. Hastanın hemoglobin değeri; 9.5g/dl'nin altında, transfüzyon sonrası 13.5 g/dlüzerinde olmamalı, ortalama 10-12 g/dl'detutulmalıdır. Hastanın gereksinimine göre, 2-4hafta aralıklarla, 10-20 ml/kg ve 2-5 ml/kg/saathızında ve kesinlikle hastabaşı ya da laboratuvartipi lökosit filtreleri ile uygulanmalıdır. Kemik iliğitransplant adayı olan olgularda kana radyoaktifışınlama yapılmalıdır. Ayrıca, lökosit filtrelerikullanımına karşın transfüzyon reaksiyonlarıgözleniyor ve transfüzyon gereksinimi doğalseyrinin üzerine çıkıyor ise alloantikor (eritrositantijenlerine karşı antikor) oluşumu araştırılmalı,plazma proteinlerine karşı oluşabilen antikorlarnedeni ile alerjik reaksiyonların gelişmesihalinde, önce antihistaminik uygulanmalı, sonrakan transfüze edilmelidir. Yıllık toplam transfüzyon gereksinimi 225ml/kg’ın üzerinde olunca splenektomiendikasyonu vardır. Splenektomiden dört haftaönce, olgulara, Pnömokok, Meningokok veHemofilus influenza aşıları yapılmalı ve yaşamboyu sürecek Penisilin profilaksisi başlatılmalıdır. Şelasyon; desferrioksamin (DFO) adlı demirbağlayıcı ilacın, intravenöz ve subkutan yoldankullanımı ile yapılır. DFO bilinen en etkin demirşelatörüdür. Son yıllarda L1 adlı, ağız yolu ilekullanılan ikinci bir demir şelatörü de piyasayasürülmüştür. Bu ilacın DFO ile dönüşümlükullanımı çalışmaları sürmektedir. Ancak, henüzülkemizde yaygın değildir. DFO'ya 10-15 transfüzyon sonrası ve/ya daferritin’in 1000 ng/L’nin üzerine çıkması ilebaşlanır. Uygulama şekli; 25-40 mg/kg, haftada5-7 gün, Desferal pompası ile cilt altınadır.DFO'nun, demir ile birlikte, çinko gibi vücuttakidiğer mineralleri de bağlayarak atılmasınaneden olduğu, iskelet sistemini olumsuzetkileyebileceği, uygulama yerinde ciltreaksiyonları ve geri dönüşümlü sensorinöralişitme kaybı oluşturduğu gösterilmiştir. Bunedenle doz ayarlaması çok dikkatli yapılmalıdır. Talasemili olgularda, psikososyal yaşam veprognoz üzerindeki etkileri nedeni ilekomplikasyonların erken tanı ve tedavisi oldukçaönemlidir. Hormon bozuklukları yetersiz üretilenhormonun yerine konması ile tedavi edilir.Örneğin; hipotiroidide L- Tiroksin, büyümehormonu eksikliğinde büyüme hormonu,hipogonadizm için seks steroidleri, tip I diyabetiçin insülin tedavisi uygulanır. Kalp tutulumundaritm düzenleme ve yetmezlik destek tedavisi,karaciğer işlev bızukluğunda nedene bağlıtedavi (interferon, ribavirin ve yetmezliktedavisi), osteoporoz varlığında da kalsiyum , Dvitamini ve bifosfonat tedavileri uygulanır.Komplikasyonlu olgular kesinlikle bir hematolog,endokrinolog, kardiyolog ve psikoloğunbulunduğu merkezlerde değerlendirilmeli veizlenmelidir.Kemik iliği transplantasyonu halen tek küratiftedavi yöntemidir. Başarı oranı %58-91 arasındabildirilmektedir. Başarı Klas I olgularda (düzenlişelasyonun uygulandığı, karaciğer 3 cm'denküçük ve fibrozisi olmayan olgular) dahayüksektir. Kemik iliği transplantasyonunun HLAtam uyumlu kardeşten yapılması yeğlenir. Kökhücre kaynağı olarak kemik iliği, periferik kanve kord kanı kullanılabilir. Gen tedavisi, kesintedavi yöntemidir. Ancak henüz deneyselçalışmalar sonuçlanmamıştır. Sonuç olarak;düzenli transfüzyon, şelasyon ve tedaviye kesinuyum, talasemide tedavisinin temelini oluşturur.Talasemililerimiz için uzun ve nitelikli bir yaşamsağlamak ve ülkemize, talasemisiz, sağlıklınesiller kazandırmak için elbirliği ile çalışmalıyız.Kaynaklar:1- Nathan DG.Prospectives on tha-lassemia. Pediatrics1998;102: 281-3.2- Tadmuri GO,Başak AN. β-Thalassemia inTurkey; A review ofthe clinical,epidemiological,molecular andevolutionary aspects.Hemoglobin2001;25: 227-39.3- UlusalHemoglobinopatiKonseyi.Hemoglobinopati veTalasemi: Önlem-Tanı-Tedavi. Antalya.2002.4- Wonke B. Clinicalmanagement of βThalassemia major.Semin Hematol2001:38: 350-9.5- Yaprak I, TürkerM, Atabay B,Özerkan E, Can Ş, veark. Talasemi majordabüyüme ve endokrinkomplikasyonlar. SSKTepecik Hast Derg2002;12: 83-90. Beta-Talasemi majorlu hastalar›n tedavisinde son y›llarda sa¤lanan geliflmeler ile yaflam kalitesi yükselmifl, yaflam süresi uzam›flhatta hastal›ktan tamamen kurtulma flans› do¤mufltur. Tedavideki en önemli güncel geliflmeler; etkin flelasyon tedavisi için oral pre-paratlar›n gelifltirilmesi, do¤um öncesi tan› uygulamalar› ile yeni hasta bebeklerin do¤umunun önlenmesi ve bugün için tek kesin te-davi yöntemi olan hematopoetik kök hücre transplantasyonudur. Son 30 y›l içinde düzenli transfüzyon ve flelasyon tedavisi ile talasemi majorlu hastalar›n prognozunda belirgin iyileflme sa¤lan-m›flt›r. Parenteral desferroxamine (DFO) uygulamalar› ile demir birikimine ba¤l› geliflen organ hasar›n›n azalarak morbidite ve morta-litede belirgin düflme oldu¤u görülmüfltür. Bununla birlikte baz› nedenlerle DFO tedavisi yetersiz kalabilmektedir. Dünya üzerindekidüzenli transfüzyon alan 72.000 hastadan sadece 25.000 inin DFO kullanabildi¤i tahmin edilmektedir. DFO kullanan baz› hastalar isekullan›m güçlükleri veya istenmeyen yan etkiler nedeniyle tedaviyi etkin bir flekilde devam ettirememektedir. Bu nedenle son y›llar-da alternatif demir flelatatörlerinin gelifltirilmesi konusunda çal›flmalar yo¤unlaflt›r›lm›flt›r. Binden fazla sentetik, mikrobiyolojik ve bit-kisel kökenli preparat denenmifltir. Bunlardan biri olan deferiprone (DFP) 9 y›ldan beri Hindistanda, 5 y›ldan beri Avrupa ülkelerinde,yaklafl›k bir y›ldan beri de ülkemizde kullan›lmaktad›r. ‹deal bir demir ba¤lay›c›n›n flu özellikleri olmal›d›r :1. Demir iyonlar›na yüksek ve özgül afinite,2. Yüksek flelasyon etkinli¤i,3. Yavafl metabolizma h›z›,4. Hücre ve doku penetrasyonu,5. Demiri tekrar geri salmamas›,6. Az toksik etki,7. Negatif demir dengesi sa¤layabilmesi,8. Düflük fiyat, ekonomik olmas›,9. A¤›zdan kullan›labilmesi. DeferiproneDFP günümüzde klinik kullan›ma uygun olan tek oral yoldan aktif demir ba¤lay›c›d›r. ‹lk kez 1995 y›l›nda Hindistan’da, 1999 y›l›ndaAvrupa’da 2004 y›l›nda da Türkiye’de klinik kullan›m için ruhsat alm›flt›r. Bafllang›çta “DFO tedavisinin kontrendike oldu¤u veya DFOile ciddi toksisite gösteren olgularda” olan DFP kullan›lma endikasyonu günümüzde DFO tedavisinin yetersiz kald›¤› hastalar› kapsa-yacak flekilde geniflletilmifltir. Dünyada 50 den fazla ülkede kullan›lmaktad›r. Birçok klinik çal›flmada transfüzyona ba¤›ml› talasemimajorlu hastalarda uzun süreli DFP tedavisi ile serum ferritini ve karaci¤er demir konsantrasyonunun düflürülebilece¤i gösterilmifl-tir. Birkaç retrospektif çal›flmada ise DFP ile tedavi olan hastalarda DFO grubuna oranla kardiyak demir yükündeki azalma ve kardi-yak fonksiyonlarda düzelmenin daha bariz oldu¤u bildirilmifltir. Günümüzde oral DFP’nun kalp dokusuna geçiflinin daha iyi ve demiryükünün giderilmesinde daha etkili bir preparat oldu¤u kabul edilmektedir. Bu bulgular talasemili hastalar için çok önemlidir. Çünkütalasemi majorlu olgularda ölümlerin %71’i kardiyak komplikasyonlar sonucu oluflmaktad›r. Kalp yetmezli¤i gelifltikten sonra genel-likle prognoz kötüdür. Erken dönemde yo¤un flelasyon tedavisi ile kardiyak fonksiyonlar›n geri gelebilece¤i kabul edilmektedir. An-cak erken dönemde EKG, EKO gibi kardiyolojik incelemeler s›kl›kla normal bulundu¤u için tan› gecikmektedir. Deferipronun genel kul-lan›mda oral olarak 75 mg/kg/gün dozunda ve maksimum günlük doz 100 mg/kg olarak önerilmektedir. DFP’un en önemli yan etkisinötropeni (<1500 / mm3 (%6.5)), ve agranülositozdur (<500 / mm3 (%0.6)). Ayr›ca bafl a¤r›s›, bulant› kusma, artralji-artropati, karaci-¤er fonksiyonlar›nda bozulma ve çinko eksikli¤i görülebilmektedir. Ancak bu istenmeyen etkilerin genellikle tedaviyi kesmeye gerekduyulacak fliddette olmad›¤› bildirilmektedir. Kendi merkezimizde DFP tedavisi alan ve 8 ayd›r izlemde olan 58 talasemi majorlu has-tan›n üçünde GIS yan etkileri, ikisinde nötropeni di¤er ikisinde ise artrit bulgusu gözlenmifl ancak k›sa süreli tedavi kesilmesini taki-ben tekrar tedaviye devam edilmifltir.Kombine fielasyon TedavisiBirden fazla flelatör ajan kullan›lmas›n›n flelasyon tedavisine daha esnek bir yaklafl›m getirece¤i ve muhtemelen tedaviye uyumuart›rarak yaflam kalitesini yükseltece¤i kabul edilmektedir. Kombine flelasyonun birçok avantajlar› vard›r:1. Farkl› kimyasal özellikleri nedeniyle farkl› demir kompartmanlar›na geçifl ve farkl› demir ba¤lama kapasiteleri mümkün olabil-mektedir,2. Klinik çal›flmalar DFO ve DFP un sinerjik olduklar› ve beraber kullan›ld›klar›nda daha etkin sonuç al›nabilece¤ini göstermifltir. Buetki “shuttle” etkisi ile aç›klanmaktad›r: DFP lipofilik özelli¤i nedeniyle dokulara kolayca penetre olmakta demiri ba¤layarak kan do-lafl›m›nda bulunan DFO’e aktarmaktad›r. DFP tek bafl›na kullan›ld›¤›nda plazmada ba¤l› demir geçici olarak artmakta, DFO eklenme-si ile DFP ile ba¤l› olan demir DFO aktar›larak daha etkin bir flelasyon yap›labilmektedir. 3. Baz› flelatörlerin toksik etkileri doza ba¤›ml› oldu¤u için kombine tedavide daha düflük dozlar kullan›labilmesi tedavi toksisitesi-ni de düflürecektir.4. Dozun azalt›lmas› ve yan etkilerin azalmas› tedaviye uyumu artırır.

http://www.biyologlar.com/talasemi

Yağ doku metabolizmasınının düzenlenmesi

Yağ doku metabolizması besinsel, metabolik ve hormonal faktörler vasıtasıyla düzenlenir. Yağ doku metabolizmasını düzenleyen besinsel, metabolik ve hormonal faktörler, ya lipoliz olayı üzerine ya da esterleşme olayı üzerine etki gösterirler. Yağ doku metabolizmasını düzenleyen besinsel ve metabolik faktörlerKarbonhidratlı besinle beslenmede glukoz, yağ doku hücresi tarafından alınır ve burada fosforile olarak glukoz-6-fosfata dönüştürülür. Glukoz-6-fosfat da ya glikoliz yolunda pirüvat ve asetil-CoA’ya dönüşerek enerji ihtiyacı için kullanılır ya da gliserol-3-fosfat ve açil-CoA’lardan trigliserid sentezi için kullanılır. Yağ dokuda trigliserid depolanmasının ardından, depolanmış olan trigliseridler, hormona duyarlı trigliserid lipaz vasıtasıyla gliserol ve serbest yağ asitlerine parçalanırlar. Gliserol, yağ dokuda gliserokinaz aktivitesinin düşük olması nedeniyle tekrar trigliserid sentezinde kullanılamaz ve kana geçer. Kandan karaciğer, böbrek, bağırsak, süt veren meme bezleri ve hatta kalp kası tarafından alınır ve buralarda gliserokinaz etkisiyle gliserol-3-fosfata çevrildikten sonra trigliserid sentezinde kullanılır. Serbest yağ asitleri, açil-CoA’ya dönüştürülerek aktiflenirler ve glikolizden kaynaklanan gliserol-3-fosfat yeteri kadar varsa tekrar trigliserid sentezinde kullanılırlar. Açlıkta ve diyabetes mellitusta olduğu gibi yağ dokuda yeteri kadar gliserol-3-fosfat bulunmadığı durumlarda yağ dokuda lipoliz sonucu açığa çıkan serbest yağ asitleri tekrar trigiserid sentezinde kullanılamazlar, kana geçerek kan serbest yağ asidi düzeyini yükseltirler.Yağlı diyetle beslenmede kandaki şilomikron ve VLDL içeriğinde bulunan trigliseridler, kapiller yataktaki lipoprotein lipaz etkisiyle gliserol ve serbest yağ asitlerine parçalanırlar. Serbest yağ asitleri, yağ doku tarafından alınır ve yağ dokuda lipolizle açığa çıkan serbest yağ asitleri gibi metabolize olarak trigliseride dönüştürülürler. Gliserol, yağ doku tarafından alınıp kullanılamaz. Karaciğer, böbrekler, bağırsak, süt veren meme bezleri ve hatta kalp kası tarafından alınır ve buralarda gliserokinaz etkisiyle gliserol-3-fosfata çevrildikten sonra trigliserid sentezinde kullanılır.Glukozun kullanılamadığı açlık ve diyabetes mellitus gibi durumlarda vücudun enerji gereksinimi, serbest yağ asitlerinin oksidasyonundan sağlanır. Bu durumlarda serbest yağ asitlerinin b-oksidasyonu ile aşırı miktarda oluşan asetil-CoA’nın bir kısmı keton cisimlerinin sentezinde kullanılır. Açlık, yağlı diyetle beslenme, diyabetes mellitus gibi plazma serbest yağ asitlerinin yükseldiği durumlarda glukoz ve insülin verilmesi, plazma serbest yağ asidi düzeyini düşürür. Diyabetik ketoasidoz durumunda glukoz olmadan tek başına insülin verilmesi halinde ise, hipoglisemi ile birlikte mevcut gliserol-3-fosfatın çabucak kullanılması ve tükenmesine bağlı olarak yağ asitlerinin esterleşmesi azalır ve kandaki serbest yağ asitleri daha da artarak ketoasidoz tablosu ağırlaşabilir. Yağ doku metabolizmasını düzenleyen hormonal faktörlerACTH, TSH, STH(GH), MSH, vazopressin, adrenalin, noradrenalin ve glukagon, yağ dokuda trigliseridleri parçalayan hormona duyarlı trigliserid lipazı aktive ederek serbest yağ asitlerinin açığa çıkışını artırırlar. Bu hormonlar, lipolitik hormonlar olarak bilinirler. Lipolitik hormonlar, optimum etki için glukokortikoidlerin ve tiroit hormonlarının varlığına gereksinim gösterirler.İnsülin ve prolaktin, antilipolitik etkiye sahip hormonlardır. Ayrıca PGE1 ve nikotinik asit de antilipolitik etkiye sahiptirler. İnsülinin yağ dokudaki temel etkilerinden biri, hormona duyarlı trigliserid lipazın aktivitesini inhibe ederek serbest yağ asitleri ve gliserolün salıverilişini azalmaktır. İnsülinin in vivo temel etki yeri yağ dokudur. İnsülinin, mitokondri içinde pirüvatın asetil-CoA’ya oksidatif dekarboksilasyonunu sağlayan pirüvat dehidrojenaz kompleksinin, asetil-CoA’nın yağ asidi biyosentezi yolunda malonil-CoA’ya dönüşümünü sağlayan asetil-CoA karboksilazın, trigliserid sentezi için gliserol-3-fosfat ile açil-CoA’nın kondensasyonunu sağlayan gliserol-3-fosfat açil transferazın aktivitelerini artırdığı ve böylece glukozun kullanımını sağladığı da gösterilmiştir.

http://www.biyologlar.com/yag-doku-metabolizmasininin-duzenlenmesi

Transkripsiyon faktörü nedir Biyolojik rolleri nelerdir

Moleküler biyolojide bir transkripsiyon faktörü genlerin transkripsiyonunu düzenlemek için DNA üzerinde belli bir diziye bağlanabilen bir proteindir. Bunlar diziye-özgün DNA bağlanma proteini olarak da adlandırılır. Transkripsiyon faktörleri tek başına veya bir komplekste yer alan başka proteinlerle beraber, RNA polimeraz tarafından bir genin transkripsiyonunu ya (bir aktivatör olarak) kolaylaştırırlar veya (bir represör olarak) engeller Biyolojik rolleri nelerdir Transkripsiyon faktörleri DNA'daki genetik bilgiyi okuyup yorumlayan protein gruplarından biridir. DNA'ya bağlanırlar ve gen transkripsiyonunun artması veya azalmasına yol açarlar. Bu bakımdan pek çok önemli hücresel süreçte hayatî bir konuma sahiptirler. Transkripsiyon faktörlerinin ilişkili olduğu bazı önemli fonksiyonlar aşağıdadır:    Bazal transkripsiyon düzenlemesi Ökaryotlarda transkripsiyonun gerçekleşmesi için "genel transkripsiyon faktörü" diye adlandırılan önemli bir transkripsiyon faktörü sınıfının üyeleri gereklidir. Bu faktörlerin çoğu doğrudan DNA'ya bağlı değildir, ama RNA polimeraz ile doğrudan etkileşirler. Bunların en önemlileri TFIIA, TFIIB, TFIID (ayrıca bakınız TATA bağlanma proteini), TFIIE, TFIIF ve TFIIH'dir.    Gelişme Çok hücreli canlıların gelişmesinde pek çok transkripsiyon faktörü rol oynar. Uyarılara tepki veren bu transkripsiyon faktörleri, ilgili genleri çalıştırırlar veya durdurarlar, bu da hücre morfolojisinde, hücre kaderi belirlenmesinde ve hücresel başkalaşımda gerekli olan değişiklikleri mümkün kılar. Örneğin, Hox transkripsiyon faktör ailesi sirke sineğinden insana kadar pek çok canlıda vücut biçiminin oluşması için önemlidir. Bir diğer örnek, insanlarda cinsiyetin belirlenmesinde rol oynayan SRY genidir.    Hücreler arası sinyallere tepki Hücreler, sinyal molekülleri salgılayarak birbirleriyle haberleşirler, bu moleküller alıcı hücrelerde sinyal silsileleri (ing. cascade) başlatır. Eğer sinyal, alıcı hücredeki genlerin ifadesinin değişmesini gerektiriyorsa sinyal silsilesinin akışaşağısında (ing. downstream) genelde bir transkripsiyon faktörü bulunur. Basit bir örnek olarak estrojen sinyallemesi verilebilir: estrojen, plasenta ve yumurtalık gibi dokular tarafından salgılanır, alıcı hücrenin hücre zarından geçip sitoplazmasındaki estrojen reseptörüne bağlanır; sonra estrojen reseptörü çekirdeğe gidip kendi DNA bağlanma yerine bağlanır, bu da ilgili genlerin transkripsiyon denetimini değiştirir.    Çevreye tepki vermek Transkripsiyon faktörleri çevresel uyaranların doğurduğu sinyal silsilelerinin ucunda da yer alabilirler. Buna örnekler, yüksek sıcaklıkta canlı kalmayı sağlayan ısı şoku faktörü (ing., heat shock factor; HSF), düşük oksijenli ortamda yaşamı sağlayan hipoksiya indüklenebilir faktör (ing. hypoxia inducible factor; HIF) ve hücre içindeki lipit seviyelerini düzenleyen sterol düzenleyici elemana bağlanıcı protein (ing., sterol regulatory element binding protein; SREBP) olarak sayılabilir.    Hücre döngüsü kontrolü Çoğu transkripsiyon faktörü, özellikle onkogen veya tümör bastırıcıları hücre döngüsünü düzenlerler, dolayısıyla bir hücrenin ne kadar büyeyeceğine ve ne zaman bölüneceğini belirler. Bunun bir örneği hücre büyümesi ve apoptozda önemli rol oynayan Myc oncogenidirTranskripsiyon faktör etkinliğinin düzenlenmesiCandida albicans 'ta beyaz/opak geçişi kontrol eden transkripsiyon faktörlerinin birbirini denetimi. Ucu oklu cizgiler aktivasyonu, ucu kesik çizgiler ise baskılamaya karşılık gelirBiyolojik süreçlerin genelde birden çok kontrol ve düzenleme katmanı vardır. Bu, transkripsiyon faktörleri için de geçerlidir: bir gen ürününün miktarı transkripsiyon seviyesi tarafından belirlendiği gibi, transkripsiyon sürecinin kendi de denetime tâbidir. Aşağıda, bir transkripsiyon faktörünün denetlenme yollarının bazıları sıralanmıştır:    Transkripsiyon faktör sentezi Transkripsiyon faktörlerinin sentezinde bir gen RNA'ya çevriyazılır (ing. transcribe), RNA da proteine çevrilir. Bu adımların her birinin denetimi bir transkripsiyon faktörünün seviyesine etki eder. Transkripsiyon faktörleri kendi kendilerini de denetleyebilirler: Örneğin, transkripsiyon faktörünün kendi represörü olması bir geri besleme döngüsü meydana getirir; transkripsiyon faktörü kendi geninin promotörüne bağlanarak kendi üretimini aşağı ayarlar (ing. downregulate), böylece transkripsiyon faktörünün hücre içindeki seviyesi düşük kalmış olur.    Çekirdeğe taşınma Ökaryotlarda transkripsiyon faktörleri (çoğu protein gibi) çekirdekte okunur amd sonra sitoplazmaya taşınır, oysa işlev yerleri çekirdektir. Çekirdekte aktif olan proteinler çekirdeğe gitmelerini sağlayan bir çekirdek lokalizasyon sinyaline sahiptirler ama transkripsiyon faktörleri durumunda bu lokalizasyon otomatik olmaz, bu süreç onların denetiminin önemli bir noktasıdır. Çekirdek reseptörleri gibi bazı transkripsiyon faktörleri sitoplazmadan çekirdeğe geçebilmek için önce bir liganda bağlanmak zorundadırlar.    Kimyasal modifikasyon veya ligand bağlanması ile etkinleşme Ligandlar bir transkripsiyon faktörünün nerede bulunduğunu belirlemekten başka, onun etkin halde olmasını ve DNA'ya veya başka kofaktörlere bağlanabilir olmasına da etki ederler. Transkripsiyon faktörünün kimyasal değişimi de onu etkinleştirebilir. Örneğin, STAT proteinleri gibi transkripsiyon faktörlerinin DNA'ya bağlanmaları için fosforile olmaları gerekir.    DNA bağlanma yerinin erişilebilirliği Ökaryotlarda aktif olarak çevriyazılmayan genler heterokromatinde yer alır. Heterokromatin, kromozomun tıkız (kompakt) olduğu bölgeleridir; bu bölgelerde DNA'nın histonlara sıkıca sarılmasıyla oluşan kromatin iplikleri vardır. Bu sıkışıklık yüzünden heterokromatindeki DNA'ya çoğu transkripsyon faktörü tafarından erişilemez. Transkripsyon faktörünün DNA'ya bağlanabilmesi için heterokromatinin histon değişimleri (modifikasyonları) yoluyla daha gevşek yapılı olan ökromatine dönüştürülmesi gerekir. Bir transkripsiyon faktörünün DNA'ya bağlanamamasının bir nedeni de bağlanma yerinin başka bir transkripsyon faktörü tarafında işgal edilmiş olmasıdır. Bir genin denetiminde iki transkripsiyon faktörü (bir aktivatör ve bir represör) bu şekilde birbirine zıtlık yaratabilirler.    Bir kompleksin oluşumu için gereken diğer kofaktörler veya transkripsiyon faktörleri Çoğu transkripsiyon faktörü tek başına çalışmaz. Genelde transkripsiyonun olması için birkaç transkripsiyon faktörünün DNA düzenleyici dizilerine bağlanması gerekir. Bu transkripsiyon faktörleri de ardından transkripsiyon kofaktörlerini seferber ederek başlama öncesi kopmpleks ve RNA polimerazın bağlanmasını sağlarlar. Dolayısıyla tek bir transkripsyon faktörünün transkripsiyonu başlatabilmesi için bu diğer proteinlerin hepsinin yerinde olması ve transkripsiyon faktörünün kendisin de onlara bağlanabilecek bir durumda olması gerekir.YapıÖkaryotik transkripsiyon başlangıcının basit bir modeli. 1. Transkripsiyon başma noktası. 2. RNA polimeraz ve genel transkripsiyon faktörlerinin bulunduğu TATA kutusu. 3. Bir aktivatör proteinin bağlı olduğu hızlandırıcı (ing. enhancer) diziTranskripsiyon faktörlerinin yapıları modülerdir ve şu bölgelerden:    DNA bağlanma bölgesi (DBB) düzenlenen genin bitişiğindeki promotör bölgesindeki, veya daha uzağındaki hızlandırıcı (ing. enhancer) DNA dizilerine bağlanır.    Trans-aktivasyon bölgesi (TAB) transkripsiyon eşdüzenleyici (co-regulator) başka proteinler için bağlanma yerlerine sahiptir.    Bazen bulunan bir sinyal algılama bölgesi, örneğin bir ligand bağlanma bölgesi, moleküler sinyalleri algılayıp transkripsiyon kompleksinin geri kalanına ileterek genin aşağı veya yukarı ayarlamasını yapar. Bazen DNA bağlanma bölgesi ve sinyal algılama bölgesi, transkripsiyon kompleksini oluşturan faklı proteinlerde yer alırlar.DNA bağlanma proteinleriTranskripsiyon faktörleri çoğu zaman DNA bağlanma bölgelerindeki benzerliğe göre sınıflandırılırlar:DNA'ya bağlanan başlıca transkripsiyon faktörü/DNA bağlanma bölgesi sınıfları aşağıda listelenmiştir:    Lambda repressörü-gibi (SCOP 47413) (Şablon:InterPro)    (SCOP 46894) İki parçalı tepki düzenleyicilerinin (ing. bipartite response regulators) C-uç efektör bölgesi (Şablon:InterPro)    Serum tepki faktörü (ing. serum response factor; srf)-gibi (SCOP 55455) (Şablon:InterPro)    Bazik-sarmal-halka-sarmal (SCOP 47460) (Şablon:InterPro)    GCC kutusu (SCOP 54175)    Zn2/Cys6 (SCOP 57701)    winged helix (SCOP 46785)    Zn2/Cys8 çekirdek reseptorü çinko parmağı (SCOP 57716)    homeobölge proteinleri - Başka transkripsiyon faktörlerinin promotörlerinde yer alan homeokutuları DNA dizilerine bağlanırlar. Homeobölgeli (homeodomain) proteinler gelişimin denetlenmesinde önemli rol oynarlar. (SCOP 46689)    Çoklu bölgeli Cys2His2 çinko parmaklılar (SCOP 57667) (Şablon:InterPro)    bazik-lösin fermuarlı (ing. basic leucine zipper, bZIP) proteinler (SCOP 57959)Daha çok ayrıntı için Transkripsiyon faktör sınıfları listesi'ne bakınız.Transkripsiyon denetiminde önemli rol oynayan başka proteinler de vardır ama bunlar DNA'ya bağlanmadıkları için transkripsiyon faktörü olarak sayılmazlar. Örneğin, koaktivatörler, kromatin biçimlendiriciler, histon asetilazlar ve deasetilazlar, kinazlar ve metilazlar.Transkripsiyon faktörü bağlanma yerleriTranskripsyon faktörleri kendilerine has nükleotit dizilerinde DNA'ya bağlanırlar. Bu bağlanma yerleri ile etkileşirken kimyasal olarak hidrojen bağları ve Van der Waals bağları kullanırlar. Bir bağlanma yerindeki bu etkileşimlerden bazıları diğerlerinden daha zayıftır. Bu yüzden transkripsyon faktörleri tek bir diziye değil, birbiriyle yakın ilişkili bir grup dizye bağlanabilirler, her biriyle farklı güçte olmak üzere.Örneğin, TATA bağlanma proteininin (TBP) konsensus bağlanma dizisiTATAAAAolmakla beraber TBP transkripsiyon faktörü buna benzer olanTATATAT veya TATATAAdizilerine de bağlanabilir.Transkripsiyon faktörleri benzer dizilere bağlanabildikleri ve bunların kısa diziler olduğu için, yeterince uzun bir DNA zincirinde bir bağlanma yeri tesadüfen de bulunabilir. Buna rağmen bir transkripsiyon faktörü genomda bulunan kendisiyle uyumlu her bağlanma yerine bağlanmaz, çünkü DNA'ya erişilebilirlik ve kendisi için gerekli kofaktörlerin mevcudiyeti sınırlamalar getirir. Bu yüzden bir transkripsiyon faktörünün bağlanma yerini bilmek, bir canlı hücrede onun gerçekten nereye bağlandığını öngörmeye yetmez.SınıflarMekanizmaya göreTranskripsiyon faktörlerinin mekanizmalarına göre üç sınıfı vardır:Genel transkripsiyon faktörleri, transkripsiyon başlangıç öncesi kompleks oluşumuyla ilişkilidir. En yaygın olanlarının adları TFIIA, TFIIB, TFIID, TFIIE, TFIIF, and TFIIH olarak kısaltılır. Her yerde bulunurlar ve tüm Sınıf II genlerin transkripsiyon başlama noktasını çevreleyen çekirdek promotör bölgesi ile etkileşirler.    Akışyukarı (upstream) transkripsyon faktörleri transkripsiyon başlama noktasının yukarı kısmına bağlanarak transkripsiyonu uyaran veya bastıran proteinlerdir.    İndüklenebilir transkripsyon faktörleri akış yukarı transkripsyon faktörleri gibidirler ama aktivasyon veya inhibisyon gerektirirler.İşlevselAlternatif olarak transkripsiyon faktörleri düzenleyici fonksiyonlarına göre sınıflandırılırlar:    I. Yapısal etkin (constitutively active) -Tüm hücrelerde her zaman mevcut- genel transkripsiyon faktörleri, Sp1, NF1, CCAAT    II. Şartlı etkin - aktivasyon gerektirir.    II.A. Gelişimsel (hücreye özgün) - gen ifadesi sıkı kontrol altında ama başladıktan sonra ek atkinleştirme gerektirmez.        II.B Sinyale bağımlı - etkinleşme için haricî bir sinyal gerektirir.            II.B.1 Hücredışı ligand bağımlı - çekirdek reseptörleri            II.B.2 Hücrediçi ligand bağımlı - küçük hücre içi moleküller tarafından etkinleşir. Örneğin, SREBP, p53, öksüz çekirdek reseptörleri.            II.B.3 Hücre zarı resptörü bağımlı ikincil mesajcı sinyalleme silsilesi bir transkripsiyon faktörünün fosforile olmasına neden olur.                II.B.3.b Gizli (latent) sitoplazmik faktörler - inaktif hali sitoplazmada yer alır ama etkinleşince çekirdeğe geçer - Örneğin, STAT, R-SMAD, NF-kB, Notch, TUBBY, NFAT.                II.B.3.a yerleşik çekirdek faktörleri aktivasyon halinden bağimsız olarak çekirdekte yer alır. Örneğin, CREB, AP-1, Mef2.Farklı organizmalarda rolleri ve korunumlarıTranskripsiyon faktörleri gen ifadesinin düzenlenmesi için zaruridir ve dolayısıyla her canlıda bulunur. Canlılarda bulunan transkripsiyon faktörü sayısı genom büyüklüğü ile orantılıdır, daha büyük genomlarda gen başına transkripsiyon faktörü sayısı daha çoktur. İnsan genomunda DNA'ya bağlanabilen yaklaşık 2600 protein vardır, bunların çoğunun transkripsiyon faktörü olduğu tahmin edilmektedir. Dolayısıyla genomdaki genlerin yaklaşık %10'u transkripsiyon faktörlerini şifrelemektedir, yani bu protein grubu insan proteinleri arasında en kalabalık olanıdır. Genlerin genelde iki tarafında birkaç farklı transkripsiyon faktörünün bağlanma yerleri bulunmaktadır ve bu genlerin verimli olarak ifadesi için birkaç transkripsiyon faktörünün beraberce etkisi gerekmektedir. Yani 2000 insan transkripsiyon faktörünün belli bir alt kümesinin kombinezonları insan genomundaki her genin gelişim sırasındaki kendine has denetimini açıklamaya yeterlidir.Transkripsiyon faktörleri ve insan hastalıklarıGelişim, hücre içi sinyalleme ve hücre döngüsündeki önemli rollerinden dolayı bazı transkripsiyon faktörlerindeki mutasyonların hastalıklarla ilişkili olduğu bulunmuştur. İyi bilinen bazı örnekler aşağıda sıralanmıştır:    Rett syendromu MECP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar Rett sendromu, nörogelişimsel bir bozukluktur.    Diyabet Diyabetin ender bir biçimi olan Gençlerin erişkin başlangıçlı diyabeti (ing. Maturity onset diabetes of the young; MODY) hepatosit çekirdek faktörlerinde (ing. hepatocyte nuclear factors; HNF) veya insülin promotör faktörü-1'deki (ing. insulin promoter factor-1; IPF1) mutasyonlar neden olmaktadır.    gelişimsel sözel dispraksi FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar gelişimsel sözel dispraksi (ing. developmental verbal dyspraxia) ile ilişkilendirilmiştir, bu hastalıkta kişiler konuşma için gerekli olan hassas koordinasyonlu hareketleri yapamaazlar.    Otoimmün hastalıklar FOXP2 transkipsiyon faktöründeki mutasyonlar ender bir otoimmün hastalık olan IPEX'e neden olur.    Kanser Çoğu transkripsiyon faktörü tümör baskılayıcısı veya onkogendir, bu yüzden onları mutasyonu veya hatalı denetimi kanserle ilişkilidir. Örneğin Li-Fraumeni syndromu tümör baskılayıcısı p53'teki mutasyonlardan kaynaklanır.

http://www.biyologlar.com/transkripsiyon-faktoru-nedir-biyolojik-rolleri-nelerdir

HORMONLAR VE ETKİLERİ (ENDOKRIN SISTEM )

Hormon sözcüğü “uyarmak, harekete geçirmek” anlamına gelmektedir. Hormonlar vücudumuzdaki büyüme, gelişme, üreme, bazı metabolik olayların sağlanması ve vücudun sağlıklı olarak görev yapmasını sağlayan kimyasal habercilerdir. Hormonlar vücudumuzdaki salgı bezlerinden salgılanarak kan yoluyla diğer dokulara taşınır ve etkilerini gösterirler. Miktar olarak çok az salgılanmasına karşın kuvvetli etkileri vardır. Bu nedenle bir tür haberci olarak görev yaparlar. Taşındıkları hücreye nasıl davranması gerektiğini anlatırlar. Çok az miktarda salgılanmasına rağmen hormonlar vücutta çok büyük görevler yapar. Yirmi beş yıl önce 20 kadar hormon bilinmekteyken bugün 200’den fazla hormon keşfedilmiştir. Bugün artık beyin, bağırsaklar ve kalbin hormon ürettiği gösterilmiştir. Hormon sistemine ENDOKRIN SISTEM adı verilir. Hormon hastalıkları ile ugrasan bilim daLINA ENDOKRINOLOJİ denir Endokrin Uzmani hormon hastaliklari tedavisi yapar. Hormonların Tipleri Nelerdir? Hormonlar kimyasal yapı olarak steroid yapısında veya protein yapısında olurlar. Steroid hormonlar kolesterolden yapılan ve ağızdan alındığında midede etkinlikleri kaybolmayan hormonlardır. Örneğin doğum kontrol ilaçlarında bulunan hormonlar steroid yapısındadır ve ağızdan alınınca bozulmaz. Buna karşılık protein yapısında olan hormonlar ağızdan alındığında midede parçalanır ve etkisini kaybeder. Bu nedenle protein yapısındaki hormonlar ilaç olarak ağızdan alınamaz ve enjeksiyonla yapılır. Örneğin insülin hormonu protein yapısında olup ağızdan alınamaz ve enjeksiyon yapılır. Hormonların Görevleri: Hormonların başlıca görevleri 3 ana grupta ele alınabilir: •Büyüme ve farklılaşma •Vücut dengesinin sağlanması •Üreme Çok sayıda hormon büyüme olayında etkilidir. Büyüme hormonu ve tiroid hormonları bunların en önemlisidir. Vücut dengesinin sağlanmasında ise birçok hormon görev alır. Bu hormonlar ve görevleri şunlardır: •Tiroid hormonları çoğu dokuda bazal metabolizmanın %25’ini kontrol eder •Kortizol kendisinin doğrudan etkilerinden başka birçok hormonun etkisini de kolaylaştırır •Paratiroid hormonu ® kalsiyum ve fosfor dengesini sağlar •Vazopressin vücut su dengesini sağlar •Aldosteron vücut sıvı miktarı ve serum elektrolitlerini (Na ve K) kontrol ederler •İnsülin açlık ve toklukta kan şekerinin normal olmasını sağlar Kan şekeri düşünce vücudumuz buna hormonsal tepki vererek kan şekerini artırmaya çalışır. Açlıkta ve kan şekerinin düştüğü durumlarda insülin salınımı azalır. Buna bağlı olarak dokuların glukoz alımı azalırken karaciğerden glukoz (şeker) üretimi artar. Vücuttan su atılması esas olarak vazopressin isimli hormon tarafından kontrol edilmekle beraber, kortizol ve tiroit hormonları da bu konuda etkilidir. Paratiroid hormonu ve D vitamini koordineli hareket ederek kan kalsiyum dengesini sağlarlar. Paratiroid hormonu böbreklerde D vitamini sentezini artırır. D vitamini ise bağırsaklardan kalsiyum emilimini artırır, kemiklerde paratiroid hormonunun etkisini kuvvetlendirir. Kan kalsiyumunun artması ise paratiroid hormon salgılanmasını azaltır.. Vücuttaki herhangi bir stres durumunda, stresin şiddeti, akut (ani) veya kronik (devamlı-süregen) oluşuna göre, çok sayıda hormonu harekete geçirir. Travma veya şok gibi şiddetli ani streslerde sempatik sinir sistemi aktive olarak katekolamin dediğimiz adrelanin ve noradrenalin isimli hormonlar kanda artar, kalbin pompaladığı kan miktarı çoğalır, kan basıncı ve glukoz (şeker) yapımı artar. Stres ACTH , büyüme hormonu ve kortizol hormon yapımını artırır. Artan kortizol kan basıncının devamlılığını sağlar. Hormonlar üreme işlevini de düzenler. Üreme işlevi cinsiyetin belirlenmesi, cinsel gelişme, gebelik, süt verme, çocuk yetiştirme ve menopoz gibi değişik aşamaları kapsar. Bu aşamaların her birinde çok sayıda hormon birlikte ve düzen içinde çalışır. Hormonların üremeyle ilgili koordineli etkilerinin tipik örneği ortalama 28 günde bir yinelenen adet görme (menstruasyondur). Adet döneminin erken (folliküler) evresinde FSH ve LH isimli hormonlar yumurtalıktaki yumurtaların (folliküllerin) olgunlaşmasını uyarır. Bu durumda östrojen ve progesteron hormonları giderek artar. Gebelikte artan prolaktin memelerin süt salgılamaya hazır hale gelmesini sağlar. Oksitosin isimli hormon ise memeden süt gelmesine etkilidir. Hormonların Yapıldığı Bezler: Hormonlar hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez, pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde yapılır ve salgılanır. Bundan başka beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi olmaktadır. Hormon üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir. Hormonların adlandırılması genellikle ilk bulundukları dokuya veya major etkilerine göre yapılmıştır. Ancak, günümüzde aynı hormonun farklı dokularda üretildiği bilinmektedir. Hormonların Salgılanması ve Taşınması Hormonlar salgı bezinden aktif halde veya daha az aktif halde salınır. Aktif olmayanlar daha sonra aktif hale gelirler. Hormonlar bezlerden kana salgılanır. Tiroid hormonu T4 hücrede etki etmesi için daha sonra T3 hormonuna dönüşür. Testosteron hormonu yine hücrede etkili olmak için daha sonra dihidrotestosteron haline gelir. Hormonlar kanda bazı proteinlere bağlanarak taşınır Çok azı ise serbest halde bulunur. Seks hormonları SHBG proteinine bağlanır, tiroid hormonları TBG proteinine bağlanır. Reseptör Nedir? Hormonların hücrede bağlandıkları yapıya ‘’reseptör’’ denir. Hormonların biyolojik etkileri bu reseptörlere bağlandıktan sonra oluşur. Reseptörleri kilit olarak düşünürseniz hormonlar bir anahtar olarak görev yapar ve bu kiliti açarak hücrede etkilerini gösterirler. Bütün reseptörlerin en azından 2 farklı fonksiyonel bölümü vardır. Bunlardan biri hormonu tanıyan ve ona bağlanan “tanıma bölgesi”, ikincisi ise uyarımı ileten “uyarı iletim bölgesi”dir. Reseptörün tanıma bölgesi hormonla üç boyutlu bağlantı kurabilecek özel bir yapı gösterir. Hormon ile reseptör bağlanma bölgesi arasındaki uyum bağlanmanın derecesini tayin eder. Uyum ne kadar iyi ise hormon reseptör bağlanması ve dolayısıyla hormonun etki oluşturması o oranda güçlü olacaktır. Hormonun reseptörüne bağlandıktan sonra uyarı iletimi iki şekilde olabilir. Polipeptid ve protein yapılı hormonlar ile katekolaminler hücre zarında yerleşmiş reseptörlere bağlanırlar. Bu bağlanma sonrası meydana gelen uyarı hücre içi sistemlere iletilir. Steroid hormonlar (kortizol, aldosteron gibi), tiroid hormonları ve diğer bazı hormonlar ise hücre içi reseptörlere bağlanarak etki gösterirler. Hormonlar Birbiriyle Etkileşir Mi? Hormonlar birbirleriyle etkileşim içindedir. Vücudun dengesi bu etkileşim sayesinde sağlanır. Günlük yaşamımızda biz yerken, istirahat ederken ve çalışırken bazı hormonlar artarken diğerleri azalır. Bir hormonun kandaki seviyesi vücudun durumuna göre değişiklik gösterir. Hormonlar Nasıl Ölçülür? Hormonlar kandan ölçülebildiği gibi idrardan veya tükrük salgısından da ölçülebilir. Ancak sadece hormon ölçülmesiyle hormon hastalıkları bazı durumlarda anlaşılamaz ve bu nedenle bazı testler yapmak gerekebilir. Bu testlerle biz uyarma veya baskılama testleri adı veriyoruz. Hormonlar ve Bağışıklık Sistemi Hormonlar bağışıklık sistemi (immün sistem) üzerinde de etkilidir. Özellikle kortizon ve seks hormonları bağışıklık sistemine etki ederler. Bazı bağışıklık sistemi hücreleri ACTH, prolaktin gibi hormonlar üretebilir. Bağışıklık sisteminin ürettiği bazı maddeler de hormon salınımını etkiler. Otoimmün hastalıklar dediğimiz bir hastalık grubu bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucu ortaya çıkar ve salgı bezlerini tahrip eder ve hormon hastalıkları oluşur. Bunlara örnek Tip 1 şeker hastalığı, Hashimoto hastalığı, Graves hastalığı (tiroid bezi aşırı çalışması) ve Addison (böbreküstü bezi yetersizliği) hastalığıdır. Hormonlar ve Sinir Sistemi Sinir hücreleri arasındaki iletişimi nörotransmitter denen hormon yapısındaki maddeler sağlar. Bu nörotransmitter denen hormonlar adrenalin, noradrenalin gibi etkileri vardır. Beyindeki sinir hücreleri de hormon salgılar. Örneğin hipotalamusdan salgılanan TRH hormonu beynin diğer kısımlarında da salgılanır. Bu nedenle sinir sistemi de hormon salgılamaktadır. Bazı psikiatrik hastalıklarda beyinde salgılanan hormonlarda bozukluk vardır. Hormon Hastalıkları Oluş Mekanizması Hormon hastalıkları temelde 3 mekanizmayla meydana gelir 1.Hormon yapım fazlalığı 2.Hormon yapım azlığı 3.Hormon direnci durumları Hormon yapım fazlalığı bir hormonun aşırı salgılanmasıdır. Bunun nedeni sıklıkla bezlerde oluşan adenom adını verdiğimiz tümör dokuları, bağışıklık sistem boızuklukları ve iltihabi nedenlerle oluşur Hormon azlığı ise bezin harabiyeti veya bezin ameliyatla alınması sonucu hormon yapacak bez kalmaması, bağışıklık sistemi tarafından bezin harabiyeti, hormon yapımında kullanılan maddelerin gıdalarla az alınması gibi nedenlerle olur. Hormon direnci ise hormonun hücrede etki edememesidir. Hormonların Ritmik Salınımı ve Vücut (Biyolojik) Saati Vücuttaki hormonların salgılanması uyku-uyanma olayından etkilendiği gibi suprakiasmatik nukleus denen bir çekirdekten de etkilenir. Vücut farklı hormonlara farklı zamanlarda ihtiyaç duyar. Bunun ayarlanması hipotalamusta bulunan suprakiasmatik nukleus tarafından sağlanır. Bu saat vücuda sinyaller göndererek hormonların üretimini sağlar. A- Hipotalamustan Salgılanan Hormonlar: Hipotalamustan bazı hormonlar salgılanır ve bunların görevi hipofizden hormon salgılanmasını sağlamaktır. Bu hormonlara düzenleyici hormon veya faktör denir. Bunlar: 1.GnRH (gonadotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden FSH ve LH hormonlarını salgılatır 2.GHRH (Growth hormon salgılatıcı hormon): Hipofizden büyüme hormonu (diğer adı growth hormon) salgılatır 3.TRH (TSH salgılatıcı hormon): Hipofizden TSH hormonu salgılatır. 4.CRH (Kortikotropin salgılatıcı hormon): Hipofizden ACTH hormonu (diğer adı kortikotropin) salgılatır) 5.PİH (Prolaktin inhibe edici hormon): Buna dopamin adı da verilir. Hipofizden prolaktin salgılanmasını önler 6.Somatostatin: Hipofizden salgılanan büyüme hormonu ve TSH hormonunun salgılanmasını önler. Somatostatin ayrıca pankreastan, bağırsak içindeki zardan (mukoza), tiroid bezindeki parafolliküler C hücrelerinden de salgılanır. Büyüme hormonu dışında insülin, glukagon, gastrin, sekretin gibi birçok hormonun salgılanmasını önler. 7.Oksitosin 8.Antidiüretik hormon (ADH). B- HİPOFİZ BEZI VE HORMONLARI: Hipofiz bezi, kafatasının ortasında, bulunduğu yer olarak her iki gözün arasında, burnumuzun üst kısmının arkasında bulunan kemiğin içerisinde bulunan bir bezdir. Ağırlığı ortalama 600 mg kadar olup kuru fasulye gibi oval, simetrik, kırmızı-kahverengi renktedir. Kadınlarda erkeklerden biraz daha büyüktür. Bu bez iki kısımdan oluşur ve ön kısmına ‘’ön Hipofiz’’ veya tıp dilinde adenohipofiz denir. Arka kısmına ‘’arka hipofiz’’ veya tıp dilinde posterior hipofiz denir. Ön bölüm hipofizin %75-80’nini oluşturur. Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder. Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır: 1.FSH (Follikül stimüle edici hormon) 2.LH (lüteinize edici hormon) 3.Prolaktin (süt salgılatıcı hormon) 4.Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon 5.ACTH (Adrenokortikotropik hormon) 6.TSH (tiroid stimüle edici hormon) Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır: 1.ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin 2.Oksitosin Hipotalamus-Hipofiz-Salgı Bezi Aksı Yukarıda anlatıldığı şekilde hormonların salınımı için önce hipotalamustan bazı hormonlar salgılanmakta bunlar hipofize gelerek bu defa hipofizden diğer hormonları salgılatmaktadır. İkinci adımda ise hipofizden salgılanan hormonlar vücuttaki salgı bezlerine giderek o bezlerden bazı hormonların salgılanmasını sağlamaktadır. İşte hipotalamus-hipofiz-salgı bezi ekseni dediğimiz bu yol sayesinde hormonlar gün içinde salgılanmaktadır. 1) FSH ve LH: FSH ve LH hormonları erkek ve kadında üreme organlarına etki ederler ve bu sayede cinsel hormonların yapımını, cinsel farklılaşmayı ve kadında yumurta, erkekte ise sperm gelişimini sağlar. FSH erkekte testiste bulunan sertoli hücrelerine ve spermin yapıldığı seminifer tüplere etki eder. FSH’nin etkisiyle sertoli hücresinden inhibin adında bir hormon salgılanır ve FSH hormonunun hipofizden fazla salgılanmasını önler. FSH testiste bulunan seminifer tüplerinde sperm gelişimini sağlar. LH hormonu ise testiste bulunan leydig hücrelere etki eder ve bu hücrelerden testosteron adı verilen erkeklik hormonunu salgılatır. Sperm hücrelerinin gelişiminde hem FSH hem LH hormonu etkilidir. Kadınlarda ise FSH hormonu yumurtalıkta bulunan granuloza hücrelerine etki ederek östrojen hormonunu salgılatır. LH hormonu ise yumurtalıkta bulunan teka hücrelerine etki ederek androjen denen bazı hormonlar üretir ve bunlar sonra yine östrojene dönüşür. LH hormonunun ana etkisi yumurtlamanın sağlanmasıdır. Oluşan yumurtlama sonrası oluşan korpus luteumdan ise progesteron hormonu salgılanması LH hormonu ile sağlanır. FSH ve LH hormonu pulsasyon halinde salgılanarak etki ederler. Yani salınım hep aynı düzende değildir. FSH ve LH hormonlarının salınımı hipotalamustan salgılanan GnRH hormonu sayesinde olur. Vücutta seks hormonları dediğimiz testosteron ve östrojen azalınca GnRH salınımı olur ve hipofizden FSH ve LH salgılanır. Ergenlik (tıp dilinde puberte) başlayınca bu hormonların salınımı artar ve ergenlik oluşur. Yani erkekte sakal, bıyık çıkması, penis ve testislerde büyüme, ses kalınlaşması, koltuk altı kıllanma ve penis etrafının kıllanması oluşur. Kızlarda ise adet başlaması ve memelerin büyümesi oluşur. Kızlarda ergenlik 9-13 yaşları arasında, erkeklerde 12-14 yaşları arasında olur. FSH ve LH salını adet boyunca değişiklik gösterir. Yumurtlama öncesi artan östrojen hormonu sayesinde FSH en yüksek seviyesine çıkar. Kadınlarda menopoz döneminde FSH ve LH hormonu yükselir. Erkeklerde ise FSH ve LH hormonu yaşla birlikte hafif artar ve testosteron hormonu azalır. 2)TSH (Tiroid Stimüle Edici Hormon) TSH hormonunun hipofizden salgılanmasını hipotamustan salgılanan TRH hormonu sağlar. TSH hormonu kana karışarak boynumuzda bulunan tiroid bezine gider ve onun her türlü çalışmasını ayarlar. Tiroid bezinin kandan iyod alması, tiroid hormonlarının yapımı ve bezden salgılanması ve tiroid bezinin büyümesi hep TSH hormonu sayesinde olur. Kanda T3 ve T4 hormonları azalınca hipofizden TSH salınımı artar. Eğer kanda T3 ve T4 hormonları fazlaysa TSH salgısı azalır. Pulsasyon yaparak salgılanan TSH hormonu geceleri biraz daha fazla salgılanır. Normalde kanda 1-5 IU/L arasında bulunur. 3)Prolaktin Prolaktin hipofizden salgılanan ve süt hormonu olarak bilinen hormondur. Prolaktin hormonu stres durumunda, göğüs duvarının hasarında ve gebelikte kanda yükselir. Normalde kanda 15-20 ng/ml arasında değişir. Prolaktin hormonunun görevi süt salgısını başlatmak ve devam ettirmektir. Gebelikte prolaktin yüksek olduğu halde süt salgısının olmaması kanda artan östrojen ve progesteron hormonlarının süt salgılanmasını önlemesi nedeniyledir. Doğumla birlikte bu hormonların birden azalması süt salgılanmasını başlatır. Oksitosin isimli hormon da sütün memeden çıkmasını sağlar. Prolaktin etkisiyle FSH ve LH hormon salınımı azaldığından emzirme döneminde yumurtlama olmaz. Prolaktin fazlalığı bazı hastalıklar yaparsa da prolaktin azlığının kadınlarda adetleri bozduğu biliniyor. Erkeklerde prolaktin azlığının etkileri bilinmiyor. 4)Büyüme Hormonu Tıp dilinde büyüme hormonuna growth hormon adı verilir. Büyüme hormonunun salgılanması hipotalamustan salgılanan GHRH isimli hormonun sayesinde artarken hipotalamustan salgılanan somatostatin isimli hormonun salgılanmasıyla azalır. Ayrıca beslenme, seks hormonları ve bazı büyüme faktörleri de büyüme hormonunun salgılanmasını etkiler. Mideden salgılanan ve iştah üzerine etkili olan Ghrelin isimli hormon da büyüme hormonunu artırır. Bu hormon GHRH’un bağlandığı reseptörlere bağlanır. Büyüme hormonu salgısı gece artar, gündüz azalır. Uyku, stres, kan şekeri düşüklüğü, açlık, kanda üre yüksekliği ve siroz durumunda büyüme hormonu kanda artar. Uykunun başlangıcında büyüme hormonu salgısı maksimum düzeye çıkar. Yaşın ilerlemesiyle büyüme hormonu salgısı azalır. Kan şekerinin yükselmesi, şişmanlık, tiroid hormon azalması, kanda kortizol artması ise büyüme hormonu salgılanmasını azaltır. Büyüme hormonu kana karışarak karaciğere gelir ve oradan IGF-1 isimli hormonu salgılatır. IGF-1 hormonu fazla salgılanırsa büyüme hormonu salgısını önler. IGF-1 karaciğerden başka böbrek, bağırsaklar ve kıkırdak dokusunda da yapılır. IGF-1 hormonu sayesinde kas, kıkırdak ve kemik büyümesi sağlanır. Bu sayede boy uzar. 5)ACTH ACTH hormonuna tıp dilinde kortikotropin hormon adı da verilir. Hipofiz ön kısmından salgılanır. ACTH salgılanmadan önce proopiomelanokortin isimli büyük bir moloküldür. Bu parçalanınca ACTH oluştuğu gibi ciltte pigmentleşmeyi sağlayan beta-MSH, beta –endorfin gibi hormonlar da oluşur. Hipofizden ACTH salınması için hipotalamustan CRH isimli hormonun salgılanması gerekir. CRH hormonunun etkisiyle ACTH salınmaktadır. Gıda alımı ACTH salınımını artırır. ACTH hormonu hipofizden salgılandıktan sonra kan yoluyla böbreküstü bezlerine gelir. Böbreküstü bezlerine adrenal bez adı da verilir. Bu bezler sağ ve sol olmak üzere iki adettir. İşte ACTH adrenal bezinden bazı hormonların salgılanmasını artırır. Bunlardan Psikolojik ve fiziksel stresler, ağrı, travma, oksijen azlığı, kan şekeri düşmesi, soğuk, ameliyat, depresyon, ateş yükselmesi kortizol ve ACTH salınımını artırır. Kanda kortizol artarsa ACTH salınımı azalır. Tersine kanda kortizol artarsa ACTH salınımı artar. 6)ADH ADH veya açık adıyla ‘’antidiüretik hormon’’ (ADH) hipotalamusta yapılıp oradan sinir hücreleriyle arka hipofize taşınır ve buradan kana salgılanır. Bu hormona vazopressin adı da verilir. Vücudun su dengesini sağlar. Böbreklere etki ederek süzülen kanın geri emilmesini sağlar. ADH hormonu ayrıca damarların kasılması ve kalp üzerinde de etkilidir. 7)Oksitosin Oksitosin hormonu ADH gibi hipotalamusta yapılır ve yine onun gibi sinir hücreleriyle arka hipofize taşınarak oradan salınır. Oksitosin memedeki kasılmayı sağlayarak sütün memeden çıkmasını sağlar. C) PİNEAL BEZ VE SALGILADIĞI MELATONİN HORMONU Melatonin hormonu beyinde bulunan pineal bez ismindeki bir bezden salgılanır. Pineal bez 100-150 mg ağırlığındadır. Pineal bez salgıladığı melatonin ile vücudun gece gündüz farklılıklarına uyum göstermesini sağlar. Melatonin hormonu pineal bezde triptofan aminoasidinin serotonine, onun da melatonine dönüşmesiyle oluşur. Melatonin hipotalamusta bulunan suprakiazmatik nukleusun kontrolü altında çalışır. Gözdeki retina bölümü ışık durumunu beyine iletir ve buradaki suprakiazmatik nükleus ışık durumuna göre pineal bezden melatonin hormonu salgılatır. Melatonin karanlıkta salgılanan bir hormondur. Yani melatonin gece salgılanır, gündüz ise salgılanmaz. Gece uzunluğu artınca melatonin salgısı da artar. Işık olunca melatonin salgısı azalır. Melatonin akşam saat 21’den sonra salgılanmaya başlar ve gece saat 02.00-04.00 arası en fazla salgılanır ve sabah saat 07.00’ de salgılanması azalır. Melatonin bu nedenle gece uyku getirir sabah ise uyanmaya katkıda bulunur. Melatonin hormonunun etkileri şunlardır. 1.Uykuyu getirir, uyku sağlar, 2.Ergenliği başlatır 3.Üreme üzerinde etkilidir 4.Vücut ısısını azaltır. 5.Antioksidan etkisi vardır. Melatonin ritmi sabit olduğundan uyku bozuklukları, vardiya değişiklikleri, jet lag araştırmalarında bilgi verir. Uykusuzlukta melatonin salgısı bozulur. Eğer melatonin gündüz salgılanırsa gündüz uyuklama, gece uyuyamama oluşur. Bu kişiler atenolol adlı ilacı alınca melatonin azalır ve uyku durumu düzelir. Ergenlik oluşuncaya kadar melatonin kanda artar ve ergenlik oluşmasından hemen önce azalır ve ergenlik başlar. O yüzden melatonin ergenliğin başlamasında önemli rol oynamaktadır. Melatonin düzeyleri 35-40 yaşına kadar sabit kaldıktan sonra yaşlılıkta azalır. Melatonin çok düşük dozlarda alınırsa doğurganlığı arttırmaktadır. Günde 6.6 gr melatonin tedavisinin parkinson, depresyon ve şizofrenide faydası olmamıştır. Fazla alınınca gündüz uyku ve karın ağrısı olmuştur. Melatoninin 0.3-240 mg /gün dozunda ağızdan alınınca uyku getirmiş ve prolaktin hormonunu artırmıştır. Hayvanlarda yapılan çalışmalarda antioksidan etkinliği gözlenmiştir. İnsanlarda antioksidan etkisiyle ilgili çalışma veya bilgi yoktur. 2-5 mg gibi düşük dozlarda akşama doğru alınınca uyku getirir, prolaktin azalır ve vücut ısısını azaltır. Jet lag için faydalıdır. Melatonin tablet uçuştan bir gün önce saat 15.00’de 0.5 mg alınır ve uçuştan sonra vardığınız gün saat 18.00’de alınır. Doğudan batıya gidiyorsanız sabah uyandığınızda melatonin alın. Gözleri görmeyen (kör) kişilerde uykusuzluk için melatonin faydalı olmaktadır. Kanser üzerine yapılan hayvan çalışmalarında kanser hücrelerinde etkili olduğu gösterilmiştir. İmmun sistemi (bağışıklık sistemini) desteklemektedir. Melatonin hormonunun vücudumuzda etki yerleri şunlardır: 1.Göz dibindeki retina, 2.Hipotalamustaki suprakiazmatik nükleus adı verilen bir çekirdek 3.Hipofiz bezi 4.Hipotalamus D) TİROİT BEZİ VE HORMONLARI Tiroid bezi boynumuzun ön tarafında bulunan bir organımızdır. Tiroid bezinin görevi tiroid hormonlarını üretmek, depolamak ve gerektiğinde kana vermek ve böylece metabolizmamızı ayarlamaktır. Tiroid bezi küçük bir bezdir; 15-20 gram kadar ağırlığı vardır ve bir ceviz büyüklüğündedir. Boynun ön tarafında cildin altında bulunur ve kelebek şeklindedir. Kelebeğin kanatları sağ ve sol lob olarak adlandırılırken, bu iki lobu birleştiren ortadaki kısma istmus adı verilir. Her lob 4 cm uzunluğunda ve 1-2 cm enindedir. Tiroid bezi adem elması denen nefes borusu çıkıntısının (gırtlak) tam arkasındadır ve yutkunmakla aşağı yukarı hareket eder. Doktorlar muayene sırasında bu nedenle yutkunmanızı isterler. Tiroid bezi gıda ve suyla alınan iyot minerali ile tiroid hormonları yapan bir organdır. Su ve gıdalarla alınan iyot bağırsaklardan kana geçtikten sonra boynumuzda bulunan tiroid bezine gelir ve tiroid hormonlarının üretilmesinde kullanılır. Tiroid bezine giren iyot burada tirozin isimli aminoasitle birleşerek T3 ve T4 adı verilen tiroid hormonlarının oluşumunu sağlar. T4 hormonun yapısında dört tane iyot molekülü olduğu için T4, T3 hormonun yapısında ise 3 tane iyot molekülü olduğu için T3 adı verilmektedir. Tirozin aminoasiti yediğimiz proteinli gıdalarla sağlanır. Görüldüğü gibi tiroid hormonlarının yeteri kadar yapımı için protein ve iyodun gıda ve suyla vücuda yetecek kadar alınması gerekmektedir. Bezde oluşan T3 ve T4 hormonları daha sonra kan dolaşıma salınarak vücudun bütün organlarına ve hücrelerine girer ve etkilerini gösterir. Vücudumuzdaki tüm hücreler tiroid hormonlarından etkilenmektedir. İnsanın, anne karnındayken gelişimi, doğduktan sonra büyümesi ve tüm metabolizma faaliyetleri tiroid hormonları tarafından kontrol edilmektedir. Tiroid hormonlarının vücudumuzda etkilemediği organ veya hücre yok gibidir. Kalp hızı, kan kolesterol düzeyi, vücut ağırlığı, kasların güçlü olması, adet düzeni, cilt ve tırnaklar, kemikler, seks organları, beyin ve psikolojik durum tiroid hormonlarından etkilenmektedir. Tiroid bezinden iki türlü tiroid hormonu salgılanır. Bunlardan daha fazla salgılananı T4 (%80 oranında salgılanır), daha az salgılananı (%20’si) ise T3 hormonudur. Hücrelere giren ve etkili olan hormon T3 hormonudur; T4 hormonu hücreye girmez. Bu nedenle T4 hormonu vücudumuzda özellikle karaciğerde ve diğer organlarımızda deiyodinaz enzimleri ile T3 hormonuna dönüşmektedir. Bu dönüşümün bozulması durumunda T3 yeterince oluşamaz ve tiroid hormonları etkisini gösteremez. Kandaki T4 ve T3 hormonları bazı proteinlere bağlanarak dolaşırlar. Bu proteinlere bağlanan tiroid hormonlarına total T4 ve total T3 adı verilir. Kanda bulunan tiroid hormonlarının çok azı kanda hiçbir proteine bağlanmadan serbest olarak bulunur ki, bunlara serbest T3 ve serbest T4 hormonları denir. Serbest T3 ve serbest T4 hormonları total T3 ve total T4 hormonlarıyla bir denge halinde bulunduğundan tiroid bezinin çalışma durumunu (az, çok veya normal çalışmasını) en iyi yansıtan testler serbest tiroid hormonlarıdır. Kan dolaşımından hücrelere total hormonlar değil serbest hormonlar girmektedir. Bu nedenle total T4 ve T3 tetkikleri yerine serbest T4 ve serbest T3 hormonlarını ölçtürmek daha iyidir. Tiroid bezinin çalışması beynimizin tabanında bulunan hipofiz bezi tarafından kontrol edilir. Hipofiz bezi, TSH adı verilen bir hormon salgılar ve bu hormon kan yoluyla tiroid bezine gelerek ondan tiroid hormonu yapmasını ister TSH hormonu tiroid bezinin iyot tutmasını sağladığı gibi tiroid hormonlarının yapılmasını da sağlar. Tiroid hormonları metabolizmamızı hızlandırır: Tiroid hormonlarının en önemli görevlerinden birisi bazal metabolizma denilen istirahat halindeyken harcanan kalorileri ayarlaması ve enerji üretimini sağlamasıdır. Bu sayede vücudumuzun ısısı ayarlanır ve belirli bir düzeyde tutulur. Bu ısı oluşması olayı aldığımız oksijenin yakılması sırasında oluşur. Görüldüğü gibi tiroid bezi vücudumuzu bir soba gibi ısıtmaktadır. Tiroid bezi az çalışırsa vücut ısısı düşer ve üşürüz. Bunun tersine çok çalışırsa metabolizma hızlanarak kendimizi sıcak hissederiz ve sıcak yerlerden kaçarız. Tiroid hormonlarının kan yağları üzerine etkisi : Tiroid hormonlarının fazla salgılanması kan yağlarının yani kolesterol ve trigliserit dediğimiz yağların yakılmasını artırarak bunların kan düzeylerinde azalma yapar. Tiroid hormonlarının az salgılandığı durumda (hipotiroidi) metabolizma yavaşladığından kan yağları fazla yakılamaz ve kanda birikir. Sonuçta kandaki kolesterol ve trigliserit isimli yağlar çok yükselir. Bu nedenle kan yağları yüksek kişilerde mutlaka tiroid hormon tetkikleri yapılarak altta bir tiroid bezi az çalışma durumu olup olmadığı araştırılmalıdır. Kan yağlarını yükselten diğer bir hastalık ise şeker hastalığıdır. Karbonhidrat metabolizmasına etkisi: Tiroid hormonlarının ekmek, şeker ve nişasta gibi karbonhidratların yakılmaları ve böylece enerji üretilmesinde önemli görevleri vardır. Kandaki şekerin insülin hormonu sayesinde hücrelere girmesini tiroid hormonları artırır. Kanda şeker azaldığında ise tiroid hormonları karaciğerden kana şeker salınmasını artırarak kan şekerinin daha fazla düşmesini önler. Tiroid hormonlarının büyüme ve boy üzerine etkisi: Çocukların büyümesi için tiroid hormonlarının yeteri kadar kanda olması gerekir. Tiroid hormonu az salgılanan çocuklarda büyümede gerilik, boy kısalığı veya cücelik oluşur. Beyin gelişimi ve anne karnındaki bebeğin büyümesi tiroid hormonlarına bağlıdır: Anne karnındaki bebeğin beyin gelişimi anneden göbek kordonuyla gelen tiroid hormonlarına bağlıdır. Eğer annede tiroid yetmezliği varsa az hormon gelir ve bebeğin beyin gelişimi iyi olmaz ve zeka geriliği ortaya çıkar. Bu nedenle gebeliğin ilk aylarında tiroid hormon tetkiki yapılarak tiroid hormon azlığı olup olmadığı araştırılmalıdır. Beyin dışındaki diğer organların gelişimi için de tiroid hormonlarının yeteri kadar vücutta bulunması gerekir. Tiroid hormonları iştah ve vücut ağırlığını kontrol eder: Tiroid hormonlarının az salgılanması veya fazla salgılanması iştah ve vücut ağırlığında değişiklikler yapmaktadır. Tiroid hormonlarının az olması gıda alma olayını azaltırken fazla olması iştahı artırarak aşırı yemek yenmesine neden olur. Kiloda görülen değişiklikler ise tiroid hormonlarının bazal metabolizma hızını etkilemesinden kaynaklanmaktadır. Hipotiroidi denilen tiroid bezinin az çalışması durumunda önceki kiloya göre %15-30 oranında kiloda artma, hipertiroidi denilen tiroid hormonlarının fazla salgılanması durumunda ise önceki kiloya göre % 15 oranında kilo kaybı söz konusudur. İlaçlarla tedavi yaptığımız hipertiroidili hastalarda yaklaşık 1-2 ay sonra hastaların kilo almaya başladığını görürüz. Hipertiroidi durumunda bazal metabolizma hızı fazladır ve aşırı oksijen tüketimi vardır. Bazal metabolizma hızındaki bu değişiklikler karbonhidrat ve yağ metabolizmasını da etkileyerek kan yağları düzeylerinde değişiklikler yapmaktadır. Tiroid hormonları vücudumuzda yağ yapım hızını ve yağ yakılmasını etkilemektedir. Karaciğer ve yağ dokusunda bulunan ve yağ yapımını sağlayan enzimler tiroid hormonlarından etkilenmektedirler. E) PARATİROİD BEZLERİ VE HORMONLARI Paratiroid bezleri tiroid bezinin arkasında ve yapışık olarak bulunur ve 4 adettir. İki tanesi yukarıda iki tanesi aşağıdadır. Bir paratiroid bezinin ağırlığı en fazla 70 mg kadardır ve boyutu 6x5x2 mm kadar, yani oldukça küçüktür. Paratiroid bezinden paratiroid hormonu salgılanır. Paratiroid hormonu kandaki kalsiyum düzeyine göre salgılanır. Kanda kalsiyum düşük ise paratiroid hormonu salgılanır ve bu hormon böbrek ve kemiklere direkt olarak etki ederek ve bağırsaklara dolaylı yoldan etki ederek kan kalsiyumunu yükseltir. Kanda kalsiyum yüksek ise paratiroid hormonu az salgılanır. Kanda kalsiyum ayarlanmasında böbreğin de önemli rolü vardır. Paratiroid hormonu böbrekte D vitamininin aktif hale gelmesine (1, 25 (OH)2D3) katkıda bulunur. Böbrekten süzülen kalsiyumun geri alınmasında paratiroid hormonunun etkisi vardır. Paratiroid hormonu kemiklere etki ederek kemiklerden kalsiyum ve fosforun ayrılmasını sağlar. Paratiroid hormonu ayrıca D vitamini yoluyla barsaklardan kalsiyum emilimini de artırır. Paratiroid hormonu böbreklerden kalsiyum emilimini artırırken idrarla fosfat atılımını artırır. Kalsiyumun vücutta, yani kanda, bir dengede tutulmasında iskelet, bağırsaklar, böbrek, paratiroid hormonu ve D vitamininin önemli rolü vardır. Normal erişkin bir kişide diyetle alınan günlük kalsiyum miktarı 1000 mg kadardır. Böbreklerden her gün 10 gram kalsiyum geçer ve bunun 100- 300 mg kadarı idrarla atılır. Kalsiyum esas olarak iskelet kemiklerinde depo edilir ve iskeletimizde yaklaşık 1000 gram kalsiyum bulunur. F-) BÖBREK ÜSTÜ BEZİ (ADRENAL BEZ-SÜRRENAL BEZ) VE HORMONLARI Böbreküstü bezleri veya diğer adıyla adrenal bezler her iki böbreğin üst kısmına yerleşmiş yaklaşık 3-4 gram ağırlığında olan bezlerdir. Adrenal bezlerin ‘’korteks’’ denen dış kısmı ve ‘’medulla’’ denen iç kısmı vardır. Medulla denen iç kısımdan adrenalin ve noradrenalin hormonları üretilir. Korteks denen dış kısımdan ise kortizol, aldosteron, DHEA ve testosteron gibi hormonlar üretilir. Böbreküstü bezi bu hormonları yapmak için kanda bulunan kolesterolü kullanır. Kolesterolün adrenal bez tarafından alınması ve hormonların yapımını hipofiz bezinden salgılanan ACTH hormonu uyarır. Kortizol Kortizol salınımı gün içinde değişiklik gösterir. Sabah fazla, öğleden sonra az salgılanır. Kortizol kandaki glukozu (şekeri) artırır. Protein, karbonhidrat, yağlar ve nukleik asit üzerine etkilidir. Protein yıkımını artırır. Ayrıca iltihabı azaltıcı etkileri vardır. Stres durumunda kan kortizolü artar. Bu stres travma, ameliyat, egzersiz, anksiyete, depresyon, kan şekeri düşmesi ve ateşlenme olabilir. Kortizol hormonu vücut su dengesine de katkıda bulunur. Böbreklerden su atılmasını sağlar. Kortizol davranış üzerine de etkilidir. Azlığı veya fazlalığında psikolojik bozukluklar meydana gelir. Aldosteron: Aldosteron hormonu böbrekten sodyum tutulmasını ve potasyum atılmasını sağlar. Aldosteron salınımı renin-anjiotensin hormonları, kandaki potasyum düzeyi ve ACTH hormonu tarafından kontrol edilir. Vücutta sıvı miktarı renin-anjiotensin ve aldosteron hormonları ile ayarlanır. DHEAS DHEAS adrenal bezden salgılanır ve yaş ilerledikçe salgılanması azalır.Erkeklerde adrenal bezden salgılanan testosteron ve DHEAS gibi hormonların erkek tipine etkileri pek azdır. Buna karşılık kadınlarda fazla salınırsa erkek tipi görüntüye neden olurlar. DHEA ve androstenedion hormonları adrenal bezden salgılanır ve cinsel kılları kadınlarda artırır ve kadınlarda seks isteğini (libido) sağlarlar. Stres Hormonları: Adrenalin ve Noradrenalin: Adrenalin ve noradrenalin hormonları adrenal bezin ‘’ medulla ‘’ kısmından salgılanır. Adrenalin hormonun diğer adı ‘’epinefrin’’ dir. Adrenalin, noradrenalin ve dopamin hormonlarında ‘’katekolaminler’’ ismi de verilir. Bu hormonlar adrenal bezin medulla kısmında tirozin isimli aminoasitten oluşur. Bu aminoasitten önce DOPA, sonra dopamin ve noradrenalin oluşur. Noradrenalin ise son aşamada adrenalin hormonuna dönüşür. Adrenal bezlerden noradrenalin %20 oranında, adrenalin ise %80 oranında salgılanır. Adrenalin ve noradrenalin hormonlarının etkileri şunlardır: 1.Kalp atım sayısını ve tansiyonu artırır, damarları kasar 2.Göz bebeklerini genişletir, 3.Kan şekerini artırır 4.Ciltteki kanın iç organlara gitmesini sağlar. 5.Kan yağ asitleri artar 6.Vücut ısısını artırır 7.Oksijen tüketimini artırır Adrenalin stres durumlarında kanda hızla artar, o nedenle stres hormonu olarak da bilinir. Adrenalin kanda arttığında arttığında çarpıntı, nabız sayısında artma, kan şekerinde yükselme ve ciltteki solukluk ve elde terleme oluşur. Adrenalin ilaç olarak kalp durması, astım ve bazı alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılır. G) TESTİS VE SALGILADIĞI HORMONLAR Testisler sperm üretmeye yaradığı gibi erkeklik hormonu olan testosteron da salgılarlar. Sperm oluşumu ve testosteron salgılanması hipofizden salgılanan FSH ve LH hormonları tarafından kontrol edilir. Normal erişkin bir erkekte her bir testis 20 gram ağırlığında ve 4.5x3x2.5 cm boyutlarında ve 15-30 ml hacmindedir. Testisler ergenliğe girmeden önce 2 cm uzunluğunda ve 2 ml kadardır. Ergenlikle birlikte hacmi artar ve 16-19 yaşında erişkin volümüne ulaşır. Yaşlanma ile boyutları değişmez. Testislerin % 90’nını seminifer tübüller denen ve içinde spermin yapıldığı tüp şeklindeki yapılar oluşturur. Testislerde bulunan ve Leydig hücresi adı verilen hücreler testosteron üretir. Beyinde bulunan hipotalamus hipofize ne kadar testosteron ütetileceğini bildirir. Bu amaçla hipotalamustan GnRH hormonu salgılanır ve bu hormon hipofize gelir. GnRH hormonu hipofizden FSH ve LH hormonunun salgılanmasını sağlar. Hipofizden salgılanan LH hormonu leydig hücresinden testosteron salgılanmasını artırırken hipofizden salgılanan FSH hormonu seminifer tübüllerde sperm üretimini sağlar. Salgılanan testosteron ise hipofizden LH salgılanmasını azaltır. FSH hormonunun etkisiyle testislerdeki sertoli hücrelerinden inhibin ve aktivin isimli hormonlar salgılanır. İnhibin hormonu hipofizden FSH hormonu salgılanmasını azaltırken aktivin hormonu artırır. Aktivin hem hipofizde hem testiste yapılır. Testosteron Hormonunun Etkileri Testosteron erkeklerde salgılanan en önemli seks hormonudur. Testosteron günde 5-6 mg kadar üretilmektedir. Testosteron, testisten salgılandıktan sonra kanda seks hormon bağlayan globuline (SHBG) bağlanır. Bu bağlanan testosteron ‘’total testosteron’’ denilirken bağlanmayan kısmına ‘’serbest testosteron’’ denir. Kanda serbest testosteron ise tüm testosteronun % 1’ni oluşturur. Testosteron ‘’5 alfa redüktaz’’ isimli bir enzimle dihidrotestosterona dönüşerek etkisini gösterir. Erkek tipi gelişme yani sakal ve bıyık çıkması, kıllanma, sesin kalınlaşması testis ve penis büyümesi, kasların gelişmesi, boyun artması testosteron sayesinde olur. Libido (cinsel istek) ve ereksiyon oluşmasında da testosteronun büyük etkisi vardır. Erişkin yaşta testosteron hormonu sperm üretimi, erkek tipi saç şekli oluşmasına, kas kitlesinin oluşmasına ve kemik kitlesi oluşumuna katkıda bulunur. Testosteron hormonu çoğunlukla testislerde üretilir ancak çok az miktarda adrenal bezden de üretilir. Kadınlarda testosteron çok az miktarda yumurtalıklarda üretilir. Normal erişkin erkekte total testosteron düzeyleri 3-10 ng/ml arasında değişir ve saba saatlerine en yüksek düzeydedir. Sperm Sayısı: Normal döl miktarı 2-6 ml arasında değişir. Normalde spermlerin % 60 dan fazlası hareketlidir. Sperm sayısı mililitrede 20 milyondan fazla olmalıdır. H-) YUMURTALIK (OVER) VE HORMONLARI Erişkin bir kadında yumurtalıklar sağda ve solda olmak üzere 2 tanedir ve her biri ortalama 7 gram civarındadır. Yumurtalıklar oval şekilli olup boyutları 2-5x1,5-3x0.6-1.5 cm civarındadır. Yumurtalıktan salgılanan başlıca hormonlar östrojen, progesteron ve androjen denen hormonlardır ve hepsi de kolesterolden yapılır. Bu hormonların yumurtalıktan salgılanabilmesi için hipofizden FSH ve LH hormonlarının yeterli ve düzenli olarak salgılanması gerekir. Östrojen: Yumurtalıktaki granulosa hücrelerinden salgılanır. Östrojen hormonu kızlarda boyun uzamasına, kadın tipinin oluşmasına ve memenin büyümesine katkıda bulunur. Sesin ince olması, dudakların büyümesi ve kadın tipi kalça oluşmasını östrojen sağlar. Kızlarda koltuk altı ve genital organ civarındaki kıllanma yumurtalıktan salgılanan erkek tipi hormonlar (androjenler) sayesinde olur. Östrojen hormonu kadınları kalp hastalığından korur ve kan kolesterolünü azaltır. Overden en fazla salgılanan östrojen E2 denen östradioldür. Östrojen rahimin (tıp dilindeki adı uterus) büyümesini sağladığı gibi vajenin kaygan olmasına katkıda bulunur. Adetin 2. ve 3. gününde estrodiol seviyesi 80 pg/ml den az ise östrojen yetersizliği vardır. Eğer E2 50 pg/ml’den az ise kesin östrojen eksikliği vardır. Progesteron: Yumurtalıktaki corpus luteumdan salgılanır. İki adet (mens) kanamasının ortasında (ortalama 14. günden) sonra salgılanmaya başlar yani adet döneminin ikinci dönemi denen luteal fazda salgılanır. Rahim içi zarın (endometrium) kabarmasını ve salgılayıcı bir hal almasını, döllenmiş yumurtanın rahimde kalması ve gebeliğin devamı için gereklidir. Progesteron vücut ısısının artışını da yapar. Progesteron adet döneminin olmasını sağlar. Östrojenin etkilerini dengeler. Progesteron vücutta sıvı birikmesi ve şişkinliklerin önemli bir nedenidir. Bunun nedeni düz kaslarda gevşeme yapması ve bağırsaklarda bu nedenle gaz oluşmasıdır. Şişkinlik ve gaz şikayeti olan kadınlar şunları yapmalıdır: Tuzlu gıdalar yememeli Yağlı yiyeceklerden ve lifli gıdalardan uzak durmalı Sık ve az yemeli Kahvaltı mutlaka yapılmalı Kafein ve alkol alınmamalı Egzersiz yapılmalı Kilo fazla ise verilmeli Diüretik almamalı Hormon tetkikleri ve üre bakılmalı Androjenler: Yumurtalıklardan erkek tipi etki yapan hormonlardan DHEA, testosteron, androstenedion adında ve hepsine birden genel isim olarak androjen denen hormonlar da salgılanır. Bunlar teka hücrelerinden salgılanır. En fazla salgılanan androstenedion olup bu hormon daha sonra testosteron hormonuna dönüşür. Kızlarda Ergenlik: Kızlarda ergenliğin başlangıç yaşı değişken olsa da meme gelişimi 10-11 yaşlarında başlar, arkasından koltuk altı ve genital organ etrafı kıllanması başlar. Düzenli adetlerin başlaması ergenliğin tamamlandığını gösterir. Memenin gelişmeye başlaması ile adetlerin başlangıcı arasında ortalama 2 yıl geçer. Adetler başlangıçta düzensiz olur. Adetlerin başlangıcında sosyoekonomik faktörler, kalıtım (genetik yapı) etkili olmaktadır. Kilolu kızlar daha erken adet görmeye başlar. Sporla uğraşan kızlarda, beslenme bozukluğu olanlarda adet başlangıcı gecikir. Adetlerin başlamasıyla hipofizden FSH ve LH salgısı artık düzenli ve devamlı olmuştur. Menopozdan sonra FSH ve LH artar Adetlerin Başlaması (Menstruasyon) Her sağlıklı erişkin kız veya kadın, bazen değişmekle beraber 28 günde bir adet görür (bazen 25 günde bir veya 32 günde bir de olur). Her iki adet kanaması arasındaki döneme memstruasyon dönemi denir. Adet kanaması da ortalama 4 gündür ve bazen 6 gün bazen 2 gün olabilir. Bu dönemin ilk 14 günlük dönemine folliküler dönem, ikinci 14 günlük döneme luteal dönem veya faz denir. Her adet döneminin sonunda kanda östrojen ve progesteron hormonu hızla düşer ve arkasından FSH artmaya başlar. FSH etkisiyle bu dönemde (ilk folliküler faz) yumurtalık içinde follikül denen halka şeklinde yapılar oluşur. Bunların içinde yumurta vardır. Arkasından LH hormonunun etkisiyle östrojen salgılanmaya başlar ve yumurtlamanın oluştuğu 14. günden önce kanda östrojen hızla yükselir ve yumurtlamadan sonra düşer. Yumurtlamadan 16 saat önce kanda LH hızla artar. Follikül yırtılır ve içindeki yumurta dışarı çıkar. Budan sonra progesteron hormonu salgılanmaya başlar. Progesteron hormonunun etkisiyle yani yumurtlama olduktan sonra vücut ısısı 0.3-0.5 C artar. Bu artış adet kanaması oluncaya kadar devam eder. Kanama olunca normale gelir. Rahim içini saran veya döşeyen endometrium isimli zarda bu dönemde önemli değişiklikler oluşur. Bu zar spiral arterler (temiz kan damarı) le beslenir. Eğer yumurtalık salgılandıktan sonra gebelik olmaz ise bu damarların kasılmasıyla endometrium zarı dökülür ve kanama oluşur ve adet meydana gelir. Gebelik ve Döllenme: Cinsel ilişki sırasında vajene bırakılan spermler rahim ağzından girerek rahimin ampulla denen ve saçak şeklindeki uç noktasına kadar gelirler. Rahim ağzına (vajinaya) bırakılan 250 milyon spermden ancak 50- 200 kadarı 5 dakika sonra buraya gelebilir. Ampullanın fırçamsı yapıları yumurtalık yüzeyini devamlı süpürürken buradan atılan yumurtaları tutar. Burada bulunan sperm ile yumurta birleşir ve döllenme oluşur. Yumurtalıktan atılan yumurtanın döllenmesi ilk 24 saat içinde olursa olur, sonra olmaz. Yine vajene bırakılan spermin dölleme kapasitesi 48 saattir. Ampullada döllenme sonrası oluşan yapı tüpler yoluyla rahime gelir ve oraya yerleşir (3-4 gün sonra). I) PANKREAS BEZİ VE HORMONLARI Pankreas bezi karında midenin altında bulunan bir organımızdır. Erişkinlerde boyu 15-20 cm, ağırlığı ise 70-100 gram arasındadır. Pankreas, hem bağırsaklara sindirim için gerekli enzim salgıları yapar hem de hormon salgısı yapar. Pankreas bezinin gıdaların sindirimiyle ilgili salgıladığı enzimler tripsin, kimotripsin, elastaz, karboksipeptidaz, lipaz ve amilaz gibi enzimlerdir. Bu enzimler pankreasın Wirsung ve Santorini isimli kanallarıyla kanallarıyla duodenuma (onikibarsarsak) dökülür. Pankreasın bezinin hormonları ise bez içine dağılmış özel hücre grupları (Langerhans adacıkları) vasıtasıyla gerçekleştirilir. Burada üretilen hormonlar (insülin, glukagon, vs.) dolaşıma katılır ve hedef dokulara ulaşarak etkilerini gösterirler. Langerhans adacıkları erişkin pankreasında 0.5-1 milyon arasında değişen sayıdadır. Bu adacıkların toplam ağırlığı 1-2 gram kadar olup, pankreasın total ağırlığının %1-1.5’unu oluşturur. Langerhans adacıklarında başlıca 4 hücre tipi vardır: • A (alfa) hücreleri • B (beta) hücreleri • D (delta) hücreleri • F (PP) hücreleri A hücreleri adacık hücrelerinin %15’ini oluşturur. Glukagon, proglukagon, glukagon-like peptid 1 ve 2 salgılar. B hücreleri adacıklarda en fazla bulunan hücre tipidir (%60-70) ve bunlar insülin, C-peptid, proinsülin, amilin ve GABA isimli hormonları salgılar. D hücreleri (%10) ise somatostatin hormonu salgılar. F hücreleri (%15) ise pankreatik polipeptid isimli bir hormon salgılar. Pankreastan salgılanan hormonlar birlikte çalışarak kan şekerinin düzenlenmesine, iştah, metabolizma ve vücut ağırlığına etki ederler. İnsülin bir açlık hormonu olup iştahı artırır. İnsülin ayrıca yağ depolanmasını sağlayan bir hormondur. Glisemik indeksi yüksek gıdalar yenince aşırı insülin salgılanır. İnsülin yüksekse kilo vermek zorlaşır. İnsülin Hormonu: İnsülin hormonu pankreas beta hücrelerinden salgılanan, 51 aminoasidli, polipeptid yapılı bir hormondur. Birbirine disülfid (-S-S-) bağıyla bağlı, A (21 aa) ve B (30 aa) olarak adlandırılan 2 zincirden meydana gelmiştir. İnsülin hormonu proinsülin denen bir hormonun parçalanmasından oluşur. Bu olay sırasında proinsülinden insülin ve C peptid oluşur. preproinsülin →→ proinsülin →→ insülin + C-peptid. Proinsülin 86 aminoasidli tek zincirden oluşur. Bu zincirin prohormon konvertaz isimli bir enzim tarafından parçalanması sonucu insülin ve C-peptid meydana gelir. Proinsülinin az bir kısmı (%3-5) parçalanmadan kan dolaşıma karışabilir. Proinsülin karaciğer tarafından tutulmaz, yarı ömrü uzundur (3-4 saat). Biyolojik aktivitesi insülinin %7-8’i kadardır. Proinsülinden oluşan C-peptid ise insülinle eşit oranda dolaşıma salgılanır, yarı ömrü insülinden 3-4 kat uzundur. Biyolojik etkisinin olmadığı sanılmaktadır. Başta glukoz olmak üzere, çeşitli uyaranlarla B hücrelerinden salgılanan insülinin plazmadaki yarı ömrü 3-5 dakikadır. Karaciğer ve böbrekte insülinaz enzimlerince yıkılır. Plazmada ölçülen insülin aktivitesinden şunlar sorumludur: •İnsülin •Proinsülin •IGF-1 ve 2 Normal erişkinlerde pankreas B hücrelerinden günde ortalama 40-50 ünite insülin salgılanır (1 ünite insülin 2 kg ağırlığındaki tavşana uygulandığında kan şekerini 120 mg/dl’den 45 mg’a düşüren insülin miktarıdır). Açlıkta plazma insülin düzeyi ortalama 10 mU/ml (0.4 ng/ml = 61 pmol/L) dolayındadır. Yemeklerden sonra nadiren 100 mU/ml’ye çıkabilir. Gıda alımına başladıktan 8-10 dakika sonra kanda insülin düzeyi artmaya başlar, salgılanma 30-45 dakikada en yüksek düzeylere ulaşır, sonra azalmaya başlayarak, 90-120. dakikalarda normale döner. Yani, insülin salgılanması iki fazlı bir seyir gösterir. Yemekten hemen sonra oluşan ilk faz, daha önceden yapılmış ve depo haldeki insülin salgılanmasından ileri gelir. İkinci fazda ise yeni yapılan insülin salgılanır. Gıda alımı olmadan da belli bir düzeyde insülin salgısı devam etmektedir. Bu durumda plazma glukoz düzeyi 80-100 mg/dL arasındadır. Gıda alımını takiben insülin salgısı artmaya başlar. İnsülin salgısının en güçlü uyaranı glukozdur. Glisemi (kan şekeri) yüksekliği devam etmesine rağmen B hücrelerinden insülin salgısı azalmaya başlar. 24 saatten fazla devam eden kan şekeri yüksekliğinde B hücreleri glukoza karşı duyarsızlaşır ama diğer uyaranlara tepkisi devam eder. İnsülin salgısında glukozdan başka etkenlerin de rolü vardır: İnsülin hormonunun salgılanmasını artıranlar Kan şekeri (glukoz) Yağ asitleri Mannoz Lösin ve arginin gibi amino asitler Bağırsaktan salınan GLP, GIP, sekretin ve gastrin hormonları Vagal (sinir) uyarılar Bazı ilaçlar (sulfonilüre) İnsülin Salgısını azaltanlar: Sinir uyarıları (a-adrenerjikler) Somatostatin hormonu Leptin isimli hormon Bazı İlaçlar (diazoksit, fenitoin, vinblastin, kolşisin) Pankreas B-hücresinden dolaşıma salgılanan insülinin esas hedef dokuları karaciğer, kas ve yağ dokusudur. İnsülin bu dokularda bulunan özel insülin reseptörlerine bağlanarak etkisini gösterir. İnsülinin Dokularda Etkisi İnsülin Karaciğerde glikojen denen depo şekerinin yapımını ve depolanmasını artırır, ve yine glikojen yıkımını azaltır. Karaciğerde protein ve trigliserid denen yağ yapımını artırır, VLDL’yi artırır. Aminoasit ve yağ asitlerinden şeker yapılmasını (Glukoneogenezi) önler. . Keton cisimlerinin yapımını azaltır. Kas dokusunda aminoasitlerin hücre içine alınmasını ve yapımını artırır. Glikojen sentezini, K alımını ve keton kullanımını artırır. Yağ dokusunda lipoprotein lipaz isimli bir enzimi uyarır ve yağ hücreleri içine glukoz alımını artırır. Yağ hücresi içinde bulunan lipazı (hormona duyarlı lipaz) önler. Yağ dokusunda trigliserid (yağ) depolanmasını artırır. İnsülin ayrıca hücre büyümesini artırır, böbreklerden sodyum ve su tutulumunu artırır. İnsülin temel olarak toklukta etkin olan bir hormondur. Enerji depolanmasını sağlar. Amilin: Pankreas B hücrelerinde üretilen, 37 aminoasitli bir hormondur. B hücresi uyarıldığında insülinle birlikte salgılanır. Amilinin görevi bilinmiyor. Uzun süren tip 2 diyabetiklerde Langerhans adacıklarında birikimi artar. Glukagon Hormonu: Pankreas A hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Başlangıçta proglukagon şeklinde üretilir; bunun parçalanmasıyla glukagon, glisentinle-ilgili peptid (GRP) ve glukagon-benzeri peptid (GLP 1,2) oluşur. GLP 1 ve 2 yemeklerden sonra artar. Gıda alımına bağlı insülin salgısını artıran en önemli enterik faktör (inkretin) GLP-1 (7-37)’dir. GLP-1(7-37) karışık bir yemek sonrası duodenum L-hücrelerinden salgılanır. İnsülin salgısı üzerindeki etkisi glukagondan daha fazladır. Sağlıklı kimselerde açlıkta plazma glukagon düzeyi 75 pg/ml (25 pmol/L) kadardır. Bunun aslında %30-40’ı pankreatik glukagon olup, geri kalanı proglukagon, glisentin, GLP-1-2’den kaynaklanır. Glukagonun plazma yarı ömrü 3-6 dakikadır, karaciğer ve böbrek tarafından yıkılır. Glukagon salgısı kan şekerince önlenirse de bunun mekanizması tam bilinmiyor. İnsülin, somatostatin ve GABA da glukagon salgısını önler. Bazı aminoasitler, katekolaminler, CCK, gastrin, GIP ve glukokortikoidler glukagon salgısını artırır. Glukagonun esas etkisi karaciğerdedir ve etkisi esas itibarıyla insülin etkilerinin tersinedir. Karaciğerde depo şekeri (glikojen) yıkımını artırdığı gibi aminoasit ve yağ asitlerinden şeker oluşmasını (glukoneogenezi) artırır ve keton cisimleri yapımını artırır. Glukagon kan şeker düzeyini artırır. Somatostatin: Somatostatin vücutta birçok dokuda yapılır, bunlar arasında pankreas D hücreleri de vardır. Pankreas B hücrelerinden insülin salgılatan her uyarı D hücrelerinden somatostatin salgılatır. Normalde plazma düzeyi 80 pg/ml’den azdır. Somatostatin mide boşalmasını geciktirir, mide asit yapımını ve gastrin salgısını önler. Pankreas ın enzim salgısını azaltır, organlara giden kan akımını azaltır. Pankreatid Polipeptid (PP) Pankreas F (PP) hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Hakkında fazla şey bilinmiyor.

http://www.biyologlar.com/hormonlar-ve-etkileri-endokrin-sistem-

Ketozis nedir?

Biyolojide, Ketozis, yükseltilmiş seviyeleri kan keton cisimlerinin lipoliz ve beta-oxidation işlemler tarafından karakterize organizma devlettir. Keton organları aşırı miktarda yağ sonu aşağı oluşurlar. Bazı acetoacetate ve ß-hidroksibütrat gibi bu keton cisimlerinin enerji için de kullanılabilir. Hücreler glikojen depolarını kullanılamadığında yağ (triacylglycerol) 3 yağ asidi zincirlerinin ve 1 gliserol molekülüne lipoliz adı verilen bir işlem vermek yarılmış. Çoğu vücut yağ asitleri bir alternatif enerji kaynağı olarak hangi yağ asidi zincirlerinin Koenzim A Krebs döngüsü beslenebilir acetyl-CoA oluşturmak için (CoA) tarafından yarılmış bir süreç olarak yararlanmak mümkün. Acetyl-CoA yalnızca oxaloacetate için bağlı Krebs döngüsü girebilirsiniz. Karbonhidrat kaynakları kan şekeri düzeyleri korumak yetersiz olduğunda, karaciğer karaciğer oxaloacetate glikoz üzerinden gluconeogenesis beyin ve diğer dokular tarafından kullanılacak doğal olarak dönüştürür. Aşırı acetyl-CoA karaciğer, Ketozis durumuna lider keton organları, üretmek için kullanılır. Bu işlem sırasında glukagon yüksek bir konsantrasyon hexokinase ve phosphofructokinase-1 (Glikoliz regülatörleri) dolaylı olarak vücutta yağ asitleri onların birincil enerji kaynağı olarak kullanmak için çoğu hücrelerin neden inaktive serumu yok. Yağ asitleri kan - beyin bariyeri çapraz olamaz çünkü beyin yağ asitlerinin enerji için kullanamazsınız. Karaciğer üretilen keton organları ve kan - beyin engeli ancak, çapraz. Beyinde bu keton organları sonra acetyl-CoA dahil ve Krebs döngüsü kullanılır. Fazla keton organları decarboxylate aseton yavaş yavaş olacak. Aseton, nefes ve idrar atılır. Ketozis değil karışık şiddetli olan ketoasidoz ile (Diyabetik ketoasidoz veya daha az yaygın olan alkollü ketoasidoz), pH değeri 7.2 düşmesi kan neden Ketozis. Ketoasidoz sağlık durumu genellikle diyabet tarafından neden eşliğinde dehidratasyon, hiperglisemi, ketonuria ve glukagon düzeyleri artmış olduğunu. Yüksek glukagon, gluconeogenesis ve glycogenolysis üzerinden daha fazla glikoz ve keton organları aracılığıyla ketogenesis üretmek için vücut için düşük-insülin serum düzeyleri sinyal. Glikoz düzeyi yüksek içindeki tübüllerin osmotik diürez, dehidrasyon neden ve daha fazla asidoz exacerbating denen bir süreç içine sızan su neden böbrekler, borulu tabii başarısızlığının nedenleri.

http://www.biyologlar.com/ketozis-nedir

Hayvanlardaki endokrin (içsalgı bezleri) bezlerin hormonları ve bu hormonların fonksiyonlarını ayrıntılı olarak açıklayınız.

SALGI BEZLERİ (ENDOKRİN BEZLER) Hormonlar hipotalamus, hipofiz, tiroid, pineal bez, pankreas, sürrenal (böbreküstü) bezi, yumurtalık ve testislerde yapılır ve salgılanır. Bundan başka beyinde, bağırsaklarda da hormon üretimi olmaktadır. Hormon üretildiği hücreden etki edeceği dokuya (hedef dokuya) taşınması gerekir. Hormonların adlandırılması genellikle ilk bulundukları dokuya veya major etkilerine göre yapılmıştır. Ancak, günümüzde aynı hormonun farklı dokularda üretildiği bilinmektedir. 1-HİPOFİZ BEZİ ( BÜYÜME HORMONU ) -İÇ SALGI BEZLERİNİ DENETLER DÜZENLER. -BÜYÜMEYİ SAĞLAR -SİNİR SİSTEMİYLE HORMONAL SİSTEM ARASINDAKİ İLETİŞİMİ SAĞLAR 2-TROİT BEZİ (TİROKSİN HORMONU ) -BÜYÜME GELİŞME VE VÜCUTTAKİ DİĞER OLAYLARIN DÜZENLENMESİNDE GÖREVLİDİR. -İYOT EKSİKLİĞİNDE GUATR HASTALIĞI GÖRÜLÜR. 3-BÖBREK ÜSTÜ BEZİ (ADRENALİN HORMONU ) -HEYECAN,KORKU,COŞKU GİBİ ANLARDA METABOLİZMAYI HIZLANDIRIR. -ALDOSTERON HORMONU VÜCUTTAKİ MİNERAL VE SU DENGESİNİ DÜZENLER. 4-PANKREAS (İNSÜLİN HORMONU )- KAN ŞEKERİNİ DÜŞÜRÜR (GLUKAGON HORMONU)- KAN ŞEKERİNİ YÜKSELTİR 5-EŞEYSEL BEZLER (YUMURTALIK HORMONU ÖSTROJEN ) -ÖSTROJEN BAYANLARDA ERGENLİK DÖNEMİNDE DİŞİLERE ÖZGÜ ÖZELLİKLERİN KAZANILMASINI SAĞLAR (TESTİS HORMONU TESTESTERON )-TESTESTERON ERKEKLERDE ERGENLİK DÖNEMİNDE ERKEĞE ÖZGÜ ÖZELLİKLERİN KAZANILMASINI SAĞLAR HİPOFİZ HORMONLARI Ön Hipofizden 6 tane hormon salgılanır. Bu hormonlar sayesinde vücudumuzda bulunan diğer salgı bezleri çalışır ve onların hormon yapmasını sağlar. Yani hipofiz bezi bir orkestra şefi gibi vücuttaki tüm salgı bezlerini kontrol eder. Ön hipofizden salgılanan hormonlar şunlardır: 1. FSH (Follikül stimüle edici hormon) 2. LH (lüteinize edici hormon) 3. Prolaktin (süt salgılatıcı hormon) 4. Büyüme Hormonu veya diğer adıyla Growth Hormon 5. ACTH (Adrenokortikotropik hormon) 6. TSH (tiroid stimüle edici hormon) Arka hipofizden salgılanan 2 hormon vardır: 1. ADH (anti-diüretik hormon) veya diğer adı vazopressin 2. Oksitosin Hipotalamus-Hipofiz-Salgı Bezi Aksı Yukarıda anlatıldığı şekilde hormonların salınımı için önce hipotalamustan bazı hormonlar salgılanmakta bunlar hipofize gelerek bu defa hipofizden diğer hormonları salgılatmaktadır. İkinci adımda ise hipofizden salgılanan hormonlar vücuttaki salgı bezlerine giderek o bezlerden bazı hormonların salgılanmasını sağlamaktadır. İşte hipotalamus-hipofiz-salgı bezi ekseni dediğimiz bu yol sayesinde hormonlar gün içinde salgılanmaktadır. Hangi hormonunun hangi hormonu salgılattığını aşağıdaki tabloda şöyle özetleyebiliriz: Hipofiz Hormonlarının Etkileri: 1) FSH ve LH: FSH ve LH hormonları erkek ve kadında üreme organlarına etki ederler ve bu sayede cinsel hormonların yapımını, cinsel farklılaşmayı ve kadında yumurta, erkekte ise sperm gelişimini sağlar. FSH erkekte testiste bulunan sertoli hücrelerine ve spermin yapıldığı seminifer tüplere etki eder. FSH’nin etkisiyle sertoli hücresinden inhibin adında bir hormon salgılanır ve FSH hormonunun hipofizden fazla salgılanmasını önler. FSH testiste bulunan seminifer tüplerinde sperm gelişimini sağlar. LH hormonu ise testiste bulunan leydig hücrelere etki eder ve bu hücrelerden testosteron adı verilen erkeklik hormonunu salgılatır. Sperm hücrelerinin gelişiminde hem FSH hem LH hormonu etkilidir. Kadınlarda ise FSH hormonu yumurtalıkta bulunan granuloza hücrelerine etki ederek östrojen hormonunu salgılatır. LH hormonu ise yumurtalıkta bulunan teka hücrelerine etki ederek androjen denen bazı hormonlar üretir ve bunlar sonra yine östrojene dönüşür. LH hormonunun ana etkisi yumurtlamanın sağlanmasıdır. Oluşan yumurtlama sonrası oluşan korpus luteumdan ise progesteron hormonu salgılanması LH hormonu ile sağlanır. FSH ve LH hormonu pulsasyon halinde salgılanarak etki ederler. Yani salınım hep aynı düzende değildir. FSH ve LH hormonlarının salınımı hipotalamustan salgılanan GnRH hormonu sayesinde olur. Vücutta seks hormonları dediğimiz testosteron ve östrojen azalınca GnRH salınımı olur ve hipofizden FSH ve LH salgılanır. Ergenlik (tıp dilinde puberte) başlayınca bu hormonların salınımı artar ve ergenlik oluşur. Yani erkekte sakal, bıyık çıkması, penis ve testislerde büyüme, ses kalınlaşması, koltuk altı kıllanma ve penis etrafının kıllanması oluşur. Kızlarda ise adet başlaması ve memelerin büyümesi oluşur. Kızlarda ergenlik 9-13 yaşları arasında, erkeklerde 12-14 yaşları arasında olur. FSH ve LH salını adet boyunca değişiklik gösterir. Yumurtlama öncesi artan östrojen hormonu sayesinde FSH en yüksek seviyesine çıkar. Kadınlarda menopoz döneminde FSH ve LH hormonu yükselir. Erkeklerde ise FSH ve LH hormonu yaşla birlikte hafif artar ve testosteron hormonu azalır. 2) TSH (Tiroid Stimüle Edici Hormon) TSH hormonunun hipofizden salgılanmasını hipotamustan salgılanan TRH hormonu sağlar. TSH hormonu kana karışarak boynumuzda bulunan tiroid bezine gider ve onun her türlü çalışmasını ayarlar. Tiroid bezinin kandan iyod alması, tiroid hormonlarının yapımı ve bezden salgılanması ve tiroid bezinin büyümesi hep TSH hormonu sayesinde olur. Kanda T3 ve T4 hormonları azalınca hipofizden TSH salınımı artar. Eğer kanda T3 ve T4 hormonları fazlaysa TSH salgısı azalır. Pulsasyon yaparak salgılanan TSH hormonu geceleri biraz daha fazla salgılanır. Normalde kanda 1-5 IU/L arasında bulunur. 3) Prolaktin Prolaktin hipofizden salgılanan ve süt hormonu olarak bilinen hormondur. Prolaktin hormonu stres durumunda, göğüs duvarının hasarında ve gebelikte kanda yükselir. Normalde kanda 15-20 ng/ml arasında değişir. Prolaktin hormonunun görevi süt salgısını başlatmak ve devam ettirmektir. Gebelikte prolaktin yüksek olduğu halde süt salgısının olmaması kanda artan östrojen ve progesteron hormonlarının süt salgılanmasını önlemesi nedeniyledir. Doğumla birlikte bu hormonların birden azalması süt salgılanmasını başlatır. Oksitosin isimli hormon da sütün memeden çıkmasını sağlar. Prolaktin etkisiyle FSH ve LH hormon salınımı azaldığından emzirme döneminde yumurtlama olmaz. Prolaktin fazlalığı bazı hastalıklar yaparsa da prolaktin azlığının kadınlarda adetleri bozduğu biliniyor. Erkeklerde prolaktin azlığının etkileri bilinmiyor. 4) Büyüme Hormonu Tıp dilinde büyüme hormonuna growth hormon adı verilir. Büyüme hormonunun salgılanması hipotalamustan salgılanan GHRH isimli hormonun sayesinde artarken hipotalamustan salgılanan somatostatin isimli hormonun salgılanmasıyla azalır. Ayrıca beslenme, seks hormonları ve bazı büyüme faktörleri de büyüme hormonunun salgılanmasını etkiler. Mideden salgılanan ve iştah üzerine etkili olan Ghrelin isimli hormon da büyüme hormonunu artırır. Bu hormon GHRH’un bağlandığı reseptörlere bağlanır. Büyüme hormonu salgısı gece artar, gündüz azalır. Uyku, stres, kan şekeri düşüklüğü, açlık, kanda üre yüksekliği ve siroz durumunda büyüme hormonu kanda artar. Uykunun başlangıcında büyüme hormonu salgısı maksimum düzeye çıkar. Yaşın ilerlemesiyle büyüme hormonu salgısı azalır. Kan şekerinin yükselmesi, şişmanlık, tiroid hormon azalması, kanda kortizol artması ise büyüme hormonu salgılanmasını azaltır. Büyüme hormonu kana karışarak karaciğere gelir ve oradan IGF-1 isimli hormonu salgılatır. IGF-1 hormonu fazla salgılanırsa büyüme hormonu salgısını önler. IGF-1 karaciğerden başka böbrek, bağırsaklar ve kıkırdak dokusunda da yapılır. IGF-1 hormonu sayesinde kas, kıkırdak ve kemik büyümesi sağlanır. Bu sayede boy uzar. 5) ACTH ACTH hormonuna tıp dilinde kortikotropin hormon adı da verilir. Hipofiz ön kısmından salgılanır. ACTH salgılanmadan önce proopiomelanokortin isimli büyük bir moloküldür. Bu parçalanınca ACTH oluştuğu gibi ciltte pigmentleşmeyi sağlayan beta-MSH, beta –endorfin gibi hormonlar da oluşur. Hipofizden ACTH salınması için hipotalamustan CRH isimli hormonun salgılanması gerekir. CRH hormonunun etkisiyle ACTH salınmaktadır. Gıda alımı ACTH salınımını artırır. ACTH hormonu hipofizden salgılandıktan sonra kan yoluyla böbreküstü bezlerine gelir. Böbreküstü bezlerine adrenal bez adı da verilir. Bu bezler sağ ve sol olmak üzere iki adettir. İşte ACTH adrenal bezinden bazı hormonların salgılanmasını artırır. Bunlardan Psikolojik ve fiziksel stresler, ağrı, travma, oksijen azlığı, kan şekeri düşmesi, soğuk, ameliyat, depresyon, ateş yükselmesi kortizol ve ACTH salınımını artırır. Kanda kortizol artarsa ACTH salınımı azalır. Tersine kanda kortizol artarsa ACTH salınımı artar. 6) ADH ADH veya açık adıyla ‘’antidiüretik hormon’’ (ADH) hipotalamusta yapılıp oradan sinir hücreleriyle arka hipofize taşınır ve buradan kana salgılanır. Bu hormona vazopressin adı da verilir. Vücudun su dengesini sağlar. Böbreklere etki ederek süzülen kanın geri emilmesini sağlar. ADH hormonu ayrıca damarların kasılması ve kalp üzerinde de etkilidir. 7) Oksitosin Oksitosin hormonu ADH gibi hipotalamusta yapılır ve yine onun gibi sinir hücreleriyle arka hipofize taşınarak oradan salınır. Oksitosin memedeki kasılmayı sağlayarak sütün memeden çıkmasını sağlar. TİROİD HORMONLARI Tiroid hormonları ve yumurtalık işlevleri birbirleriyle o kadar iç içedirler ki, yumurtalık işlevlerinde sorunların varlığı durumunda tiroid bezi işlevleri tanı aşamasının ilk başlarında değerlendirilir. Kronik bir yumurtlama bozukluğu olan Polikistik Overi (PKO) daha iyi anlayabilmek için her kadının tiroid bezi işlevleri hakkında temel bilgilere sahip olması son derece önemlidir. Vücudun en temel işlevlerini yöneten tiroid bezine ait sorunlar (tiroid hormonlarının az çalışması, fazla çalışması veya bez içinde oluşan kitleler), erkeklerden daha çok kadınlarda görülmektedir. Tiroid bezi sorunları sıklıkla otoimmun tabiyattadır (otoimmun hastalık, vücudun kendi dokularından birine bilinmeyen nedenlerle yabancılaşması ve bu “yabancı” dokuyu bağışıklık sistemiyle vücuttan uzaklaştırmaya yönelik girişimler yapması neticesinde oluşan hastalıktır. Bağışıklık sistemi vücudun aslında kendine ait olan bu dokusunu tahrip ettikçe dokunun işlevleri aksamakta ve buna bağlı sorunlar ortaya çıkmaktadır). Kadınlarda tiroid bezi sorunlarının sık olması nedeniyle hormonal dengesizlik düşünülen hemen her durumda ve hatta aşağıda anlatılacağı gibi hiçbir şikayeti olmayan bir kadında bile belli aralıklarla tiroid hormon ölçümü yapılması önerilmektedir. Günümüzde henüz belirti ve bulgular ortaya çıkmadan bile tiroid bezi sorunlarını ortaya çıkarabilecek hassas laboratuvar ölçüm yöntemleri geliştirilmiştir. TİROİD BEZİNİN İŞLEVLERİ Tiroid bezi boyunda hemen gırtlağın altında yerleşmiş ve elle hissedilebilen, iki ayrı lobdan (lob, bölüm anlamındadır) oluşmuş kalkana benzeyen (tiroid Latince kalkan anlamına gelir) bir salgı bezidir. Tiroid bezi besinlerle aldığımız iyodu kandan çekerek içinde depolar. İyot T3 ve T4 olmak üzere iki ayrı şekilde bulunan tiroid hormonlarının yapısında yer alan önemli bir maddedir. Tiroid bezi hormonları üretirken ve iyodu depolarken emri hipofiz bölgesinde bulunan TSH (Tiroid Stimulan (uyarıcı) Hormon) adı verilen hormondan alır. TSH’ın salgısı ise hipotalamus adlı beyin bölgesinden salgılanan TRH (TSH Releasing (salgılayıcı) Hormone) adı verilen bir hormon tarafından yönetilir. Hipofiz bezi yumurtalıklara emir veren LH ve FSH ve tiroid bezine emir veren TSH dışında yan resimde görülen diğer organlara da emir verir. Doğum sonrası rahim kasılması, vücuttaki kortizon hormonu salgısının denetimi, memelerden süt salgılanması ve diğer birçok işlev hipofiz bezi denetimindedir ve hipofiz bezi sürekli olarak beynin hipotalamus bölgesi tarafından denetim altında tutulur. TRH salgısı tiroid hormonlarının kana ne kadar geçmesini gerektiğini belirleyen hormondur ve ihtiyacı vücudun her bölgesinden hipotalamusa ulaşan sinyaller tarafından yönetilir. T3 ve T4 hormonları tiroid bezi içinde tiroglobulin adı verilen bir madde içinde depolanırlar ve bu hormonlar TSH hormonu etkisiyle bu maddenin içinden çıkarak kana geçerler. T4 hormonu T3’ten çok daha fazla salgılanmasına karşın kanda ve dokularda T3 hormonuna dönüşür ve hemen tüm tiroid hormonu işlevleri esasen T3 tarafından gerçekleştirilir. Tiroid hormonları vücudun hemen her hücresinin işlevi için gereklidir ve ister diğer hormonların yapımı olsun, ister hücre büyümesi ve çoğalması olsun metabolizmanın normal işlemesi açısından vazgeçilmez hormonlardır. Ateşli hastalıklar, ağır hastalıklar, beslenme bozuklukları, stres gibi durumlarda vücut enerji tasarrufu yapmak zorundadır ve bunu kandaki tiroid hormonu seviyesini azaltarak yapar. Tiroid hormonlarının azalması vücut işlevlerinin, yani metabolizmanın, olay devam ettiği sürece yavaşlamasını sağlar (bir savaş durumunda besin maddelerinin dikkatli tüketilmesi, enerji tasarrufu yapılması gibi). Tiroid hormonları da diğer hormonlar gibi vücutta çeşitli proteinlere bağlı olarak dolaşırlar ve kandaki T3 ve T4 hormonlarının önemli kısmı başta TBG (tiroksin bağlayıcı globulin) olmak üzere çeşitli protein yapılı maddelere bağlıdırlar. Serbest olan hormonlar ise hücreler içine girerek etkilerini gösterirler. TRH, TSH hormonu salgısı yanında yine hipofizden Prolaktin hormonu salgısını da yönetir. Bu nedenle TRH hormonunun artmasına neden olan durumlar (hipotiroidi, yani tiroid hormon salgı yetersizlikleri) Prolaktin hormonu artışına da neden olabilmektedirler. Prolaktin hormonu salgı bozukluğundan şüphelenilen her durumda bu nedenle kan prolaktin hormonu seviyesi yanında TSH seviyesi de bakılır (TRH artınca TSH da artacaktır, bu nedenle TRH yerine ölçümü daha kolay olan TSH seviyesi bakılır). Tiroid bezi hormonlarının görevleri  Vücuttaki metabolik faaliyetleri düzenler. Oksidasyonu hızlandırması nedeniyle oksijenin tüketim ve karbondioksitin üretimi artar. Vücut ısısını düzenler. Solunum hızını artırır.  Protein sentezini sağlayarak normal büyüme ve gelişmeyi sağlar.  Yağ dokusundan yağ asitlerini ve yağ asitlerinin hücrelerdeki oksidasyonunu artırır.  Tiroksin hormonu karaciğerden glikojeni glikoz hâline dönüştürüp kana geçmesini sağlar ve glikojen oluşumunu engeller.16  Çocuklarda fiziksel ve mental gelişimi sağlar.  Tiroksin böbrek işlevini kolaylaştırır ve idrar miktarını artırır.  Kalsitonin (tirokalsitonin) hormonu, kanda kalsiyum düzeyi arttığında tiroid bezi folliküllerinden salgılanır. Kandaki kalsiyum seviyesini, düşürücü etki göstererek düzenler. Kalsitonin kandaki kalsiyum seviyesini normale düşürmek için kandaki fazla olan kalsiyumun kemiklerde depolanmasını hızlandırır. Böylece kandaki, kalsiyum seviyesi normale döner. Ayrıca kalsiyumun böbreklerden geri emilmesini engeller ve kalsiyumun idrarla atılımını hızlandırır. Bu durum kanda kalsiyum seviyesi normale dönünceye kadar sürer. Tiroid bezinin herhangi bir nedenle yetersiz çalışması sonucu tiroksin salgısı azalır, bu duruma hipotiroidizim denir. Hipotiroidizmde; şişmanlık, soğuğa karşı duyarlılık, aşırı uyku hâli, kalbin atım hızında yavaşlama ve zihinsel tembellik görülür. Yeni doğanda ve çocukluk döneminde tiroid hormonlarının salgılanmaması veya az salgılanması kretenizm denen tablonun ortaya çıkmasına neden olur. Kretenizmde fiziksel ve mental gerilik (cücelik ve zekâ geriliği) birlikte görülür. Erişkinlerde görülen tiroid yetmezliğine ise miks ödem denir. Miks ödem durumunda yorgunluk, deri ve saçlarda kuruluk, yüzde şişlik olur. Tiroid hormonlarının normalden fazla salgılanmasına hipertiroidizm denir. Bu durum tirotoksikozis (basedow-graves hastalığı) olarak adlandırılır. Hipertiroidizmde; zayıflama kalp atım hızında artma, sinirlilik, ellerde titreme, sıcağa dayanıksızlık, uykusuzluk ve kaslarda güçsüzlük görülür. Hipo ya da hipertiroidizme bağlı olarak tiroid bezinin büyümesine guatr denir. Hipertiroizmde tiroid hormonlarının artmasına bağlı olarak TSH inhibe edilir (baskılanır). Ancak feed-beck mekanizması işlemez ve tiroid hormonu aĢırı salgılanmaya devam ederse böylece tiroid bezi büyür. Hipotiroidizmde besinlerle iyot yeterince alınamaz ve hormon sentezi yapılamaz. TSH miktarı artar, TSH’ın tiroid bezini sürekli uyarmasına bağlı olarak tiroid bezi sürekli çalışır ve büyür. BÖBREK ÜSTÜ BEZİ HORMONLARI Böbreküstü bezleri veya diğer adıyla adrenal bezler her iki böbreğin üst kısmına yerleşmiş yaklaşık 3-4 gram ağırlığında olan bezlerdir. Adrenal bezlerin ‘’korteks’’ denen dış kısmı ve ‘’medulla’’ denen iç kısmı vardır. Medulla denen iç kısımdan adrenalin ve noradrenalin hormonları üretilir. Korteks denen dış kısımdan ise kortizol, aldosteron, DHEA ve testosteron gibi hormonlar üretilir. Böbreküstü bezi bu hormonları yapmak için kanda bulunan kolesterolü kullanır. Kolesterolün adrenal bez tarafından alınması ve hormonların yapımını hipofiz bezinden salgılanan ACTH hormonu uyarır. Kortizol Kortizol salınımı gün içinde değişiklik gösterir. Sabah fazla, öğleden sonra az salgılanır. Kortizol kandaki glukozu (şekeri) artırır. Protein, karbonhidrat, yağlar ve nukleik asit üzerine etkilidir. Protein yıkımını artırır. Ayrıca iltihabı azaltıcı etkileri vardır. Stres durumunda kan kortizolü artar. Bu stres travma, ameliyat, egzersiz, anksiyete, depresyon, kan şekeri düşmesi ve ateşlenme olabilir. Kortizol hormonu vücut su dengesine de katkıda bulunur. Böbreklerden su atılmasını sağlar. Kortizol davranış üzerine de etkilidir. Azlığı veya fazlalığında psikolojik bozukluklar meydana gelir. Aldosteron: Aldosteron hormonu böbrekten sodyum tutulmasını ve potasyum atılmasını sağlar. Aldosteron salınımı renin-anjiotensin hormonları, kandaki potasyum düzeyi ve ACTH hormonu tarafından kontrol edilir. Vücutta sıvı miktarı renin-anjiotensin ve aldosteron hormonları ile ayarlanır. DHEAS DHEAS adrenal bezden salgılanır ve yaş ilerledikçe salgılanması azalır. Erkeklerde adrenal bezden salgılanan testosteron ve DHEAS gibi hormonların erkek tipine etkileri pek azdır. Buna karşılık kadınlarda fazla salınırsa erkek tipi görüntüye neden olurlar. DHEA ve androstenedion hormonları adrenal bezden salgılanır ve cinsel kılları kadınlarda artırır ve kadınlarda seks isteğini (libido) sağlarlar. Stres Hormonları: Adrenalin ve Noradrenalin: Adrenalin ve noradrenalin hormonları adrenal bezin ‘’ medulla ‘’ kısmından salgılanır. Adrenalin hormonun diğer adı ‘’epinefrin’’ dir. Adrenalin, noradrenalin ve dopamin hormonlarında ‘’katekolaminler’’ ismi de verilir. Bu hormonlar adrenal bezin medulla kısmında tirozin isimli aminoasitten oluşur. Bu aminoasitten önce DOPA, sonra dopamin ve noradrenalin oluşur. Noradrenalin ise son aşamada adrenalin hormonuna dönüşür. Adrenal bezlerden noradrenalin %20 oranında, adrenalin ise %80 oranında salgılanır. Adrenalin ve noradrenalin hormonlarının etkileri şunlardır: 1. Kalp atım sayısını ve tansiyonu artırır, damarları kasar 2. Göz bebeklerini genişletir, 3. Kan şekerini artırır 4. Ciltteki kanın iç organlara gitmesini sağlar. 5. Kan yağ asitleri artar 6. Vücut ısısını artırır 7. Oksijen tüketimini artırır Adrenalin stres durumlarında kanda hızla artar, o nedenle stres hormonu olarak da bilinir. Adrenalin kanda arttığında arttığında çarpıntı, nabız sayısında artma, kan şekerinde yükselme ve ciltteki solukluk ve elde terleme oluşur. Adrenalin ilaç olarak kalp durması, astım ve bazı alerjik hastalıkların tedavisinde kullanılır. ALDOSTERON HORMONUNUN ETKİLERİ Aldosteron hormonu, sürrenal korteksin zona glomeruloza bölgesinden salgılanır. Başlıca görevi vücuttaki sodyum (Na+ ) iyonlarının yoğunluğunu düzenlemektir. Bunu, özellikle böbrekler üzerine etkiyip, idrar içinde sodyum kaybını azaltarak gerçekleştirir. Aldosteron diğer yandan bağırsakları etkileyip, besin yoluyla alınan tuzun (NaCl) yapısında bulunan sodyumun da vücuda kazandırılmasını sağlar. Aldosteron ter ve tükürük salgısındaki sodyum kaybım azaltıp sodyumun kana geçmesini sağlar. Aldosteronun böbrekler üzerindeki etkisini incelemeden önce kanın böbreklerde nasıl süzüldüğü-nü kısaca inceleyeceğiz. Böbreğe gelen kan çok sayıdaki kılcal damarlar içine yayılır. Özel biryapı gösteren bu kılcallar “Glomerül” denilen yapılar içinde bulunurlar. Glomerüller kanın süzüldüğü biyolojik süzgeçlerdir. Glomerül düzeyinde süzülen, ve kandan ayrılan süzüntü, glomerülün hemen altındaki “Tubulus” denilen borucuğa geçer. Tubulusların hemen yanında zengin bir damar ağı bulunur. Glomerüîler düzeyinde kanın süzülme işlemi sonucu ortaya çıkan ilk süzüntü, böbrek tubulusları içinde ilerlerken ikinci bir süzülme işleminden de geçerler. Vücudun o anki gereksinimine göre salgılanan bazı hormonlar tubulus hücrelerini etkileyip ilk süzüntünün içindeki bazı maddelerin yeniden geri emilip kana verilmesini sağlarlar. Bu sırada tubulusların yanında seyreden damar sisteminden, vücuda o an için gereksiz olan bazı maddeler tubulusların içindeki siiziintüye verilir. Böylece böbrek tubulusları düzeyinde ikinci bir süzülme işlemi gerçekleşir. Bundan sonra tubuluslar içinde kalan süzüntüler, bir araya gelip idrarı oluştururlar. Aldosteron hormonu böbrek tubuluslarının duvarında bulunan hücreleri etkileyerek, ilk süzüntü içinde bulunan sodyumun ■ geri emilip kan dolaşımına kazandırılmasını sağlar. Böylece idrarla atılan sodyum azalmış olur.Aldosteron etkisiyle sodyumun geri emilmesine karşılık, potasyum (K+ ) ve hidrojen (H”*~) iyonları idrara verilir. tik süzüntü içindeki su sodyumla birlikte sürüklenir. Diğer bir anlatımla su ve sodyum, vücut içinde birlikte dolaşırlar. Kandaki sodyum yoğunluğu arttığında böbreküstü bezinden aldosteron salgılanması azalır/durur. Aldosteron azalmasına paralel olarak tubulusla-rm içindeki birinci süzüntüden sodyumun geri emilmesi azalır. Böylece kanın sodyum düzeyinde anormal bir artışın önüne geçilmiş olunur. Kan sodyum düzeyi düştüğünde, aldosteron salgısı artar. Böylece ilk süzüntüden sodyumun geri emilmesi çoğaltılır. Bu ise kanın sodyum düzeyini yükseltir. Bu mekanizmalar karmaşık olarak çalıştıklarından, konuyu daha ayrıntılı bir biçimde incelemeyi uygun görüyoruz. Böylece tuzlu yemeklerin vücut üzerindeki etkileri daha iyi bir biçimde görülecektir. PANKREAS BEZİ HORMONLAR Pankreas bezi karında midenin altında bulunan bir organımızdır. Erişkinlerde boyu 15-20 cm, ağırlığı ise 70-100 gram arasındadır. Pankreas, hem bağırsaklara sindirim için gerekli enzim salgıları yapar hem de hormon salgısı yapar. Pankreas bezinin gıdaların sindirimiyle ilgili salgıladığı enzimler tripsin, kimotripsin, elastaz, karboksipeptidaz, lipaz ve amilaz gibi enzimlerdir. Bu enzimler pankreasın Wirsung ve Santorini isimli kanallarıyla kanallarıyla duodenuma (onikibarsarsak) dökülür. Pankreasın bezinin hormonları ise bez içine dağılmış özel hücre grupları (Langerhans adacıkları) vasıtasıyla gerçekleştirilir. Burada üretilen hormonlar (insülin, glukagon, vs.) dolaşıma katılır ve hedef dokulara ulaşarak etkilerini gösterirler. Langerhans adacıkları erişkin pankreasında 0.5-1 milyon arasında değişen sayıdadır. Bu adacıkların toplam ağırlığı 1-2 gram kadar olup, pankreasın total ağırlığının %1-1.5’unu oluşturur. Langerhans adacıklarında başlıca 4 hücre tipi vardır: • A (alfa) hücreleri • B (beta) hücreleri • D (delta) hücreleri • F (PP) hücreleri A hücreleri adacık hücrelerinin %15’ini oluşturur. Glukagon, proglukagon, glukagon-like peptid 1 ve 2 salgılar. B hücreleri adacıklarda en fazla bulunan hücre tipidir (%60-70) ve bunlar insülin, C-peptid, proinsülin, amilin ve GABA isimli hormonları salgılar. D hücreleri (%10) ise somatostatin hormonu salgılar. F hücreleri (%15) ise pankreatik polipeptid isimli bir hormon salgılar. Pankreastan salgılanan hormonlar birlikte çalışarak kan şekerinin düzenlenmesine, iştah, metabolizma ve vücut ağırlığına etki ederler. İnsülin bir açlık hormonu olup iştahı artırır. İnsülin ayrıca yağ depolanmasını sağlayan bir hormondur. Glisemik indeksi yüksek gıdalar yenince aşırı insülin salgılanır. İnsülin yüksekse kilo vermek zorlaşır. İnsülin Hormonu: İnsülin hormonu pankreas beta hücrelerinden salgılanan, 51 aminoasidli, polipeptid yapılı bir hormondur. Birbirine disülfid (-S-S-) bağıyla bağlı, A (21 aa) ve B (30 aa) olarak adlandırılan 2 zincirden meydana gelmiştir. İnsülin hormonu proinsülin denen bir hormonun parçalanmasından oluşur. Bu olay sırasında proinsülinden insülin ve C peptid oluşur. preproinsülin →→ proinsülin →→ insülin + C-peptid. Proinsülin 86 aminoasidli tek zincirden oluşur. Bu zincirin prohormon konvertaz isimli bir enzim tarafından parçalanması sonucu insülin ve C-peptid meydana gelir. Proinsülinin az bir kısmı (%3-5) parçalanmadan kan dolaşıma karışabilir. Proinsülin karaciğer tarafından tutulmaz, yarı ömrü uzundur (3-4 saat). Biyolojik aktivitesi insülinin %7-8’i kadardır. Proinsülinden oluşan C-peptid ise insülinle eşit oranda dolaşıma salgılanır, yarı ömrü insülinden 3-4 kat uzundur. Biyolojik etkisinin olmadığı sanılmaktadır. Başta glukoz olmak üzere, çeşitli uyaranlarla B hücrelerinden salgılanan insülinin plazmadaki yarı ömrü 3-5 dakikadır. Karaciğer ve böbrekte insülinaz enzimlerince yıkılır. Plazmada ölçülen insülin aktivitesinden şunlar sorumludur: • İnsülin • Proinsülin • IGF-1 ve 2 Normal erişkinlerde pankreas B hücrelerinden günde ortalama 40-50 ünite insülin salgılanır (1 ünite insülin 2 kg ağırlığındaki tavşana uygulandığında kan şekerini 120 mg/dl’den 45 mg’a düşüren insülin miktarıdır). Açlıkta plazma insülin düzeyi ortalama 10 U/ml (0.4 ng/ml = 61 pmol/L) dolayındadır. Yemeklerden sonra nadiren 100 U/ml’ye çıkabilir. Gıda alımına başladıktan 8-10 dakika sonra kanda insülin düzeyi artmaya başlar, salgılanma 30-45 dakikada en yüksek düzeylere ulaşır, sonra azalmaya başlayarak, 90-120. dakikalarda normale döner. Yani, insülin salgılanması iki fazlı bir seyir gösterir. Yemekten hemen sonra oluşan ilk faz, daha önceden yapılmış ve depo haldeki insülin salgılanmasından ileri gelir. İkinci fazda ise yeni yapılan insülin salgılanır. Gıda alımı olmadan da belli bir düzeyde insülin salgısı devam etmektedir. Bu durumda plazma glukoz düzeyi 80-100 mg/dL arasındadır. Gıda alımını takiben insülin salgısı artmaya başlar. İnsülin salgısının en güçlü uyaranı glukozdur. Glisemi (kan şekeri) yüksekliği devam etmesine rağmen B hücrelerinden insülin salgısı azalmaya başlar. 24 saatten fazla devam eden kan şekeri yüksekliğinde B hücreleri glukoza karşı duyarsızlaşır ama diğer uyaranlara tepkisi devam eder. İnsülin salgısında glukozdan başka etkenlerin de rolü vardır: İnsülin hormonunun salgılanmasını artıranlar Kan şekeri (glukoz) Yağ asitleri Mannoz Lösin ve arginin gibi amino asitler Bağırsaktan salınan GLP, GIP, sekretin ve gastrin hormonları Vagal (sinir) uyarılar Bazı ilaçlar (sulfonilüre) İnsülin Salgısını azaltanlar: Sinir uyarıları (-adrenerjikler) Somatostatin hormonu Leptin isimli hormon Bazı İlaçlar (diazoksit, fenitoin, vinblastin, kolşisin) Pankreas B-hücresinden dolaşıma salgılanan insülinin esas hedef dokuları karaciğer, kas ve yağ dokusudur. İnsülin bu dokularda bulunan özel insülin reseptörlerine bağlanarak etkisini gösterir. İnsülinin Dokularda Etkisi İnsülin Karaciğerde glikojen denen depo şekerinin yapımını ve depolanmasını artırır, ve yine glikojen yıkımını azaltır. Karaciğerde protein ve trigliserid denen yağ yapımını artırır, VLDL’yi artırır. Aminoasit ve yağ asitlerinden şeker yapılmasını (Glukoneogenezi) önler. . Keton cisimlerinin yapımını azaltır. Kas dokusunda aminoasitlerin hücre içine alınmasını ve yapımını artırır. Glikojen sentezini, K alımını ve keton kullanımını artırır. Yağ dokusunda lipoprotein lipaz isimli bir enzimi uyarır ve yağ hücreleri içine glukoz alımını artırır. Yağ hücresi içinde bulunan lipazı (hormona duyarlı lipaz) önler. Yağ dokusunda trigliserid (yağ) depolanmasını artırır. İnsülin ayrıca hücre büyümesini artırır, böbreklerden sodyum ve su tutulumunu artırır. İnsülin temel olarak toklukta etkin olan bir hormondur. Enerji depolanmasını sağlar. Amilin: Pankreas B hücrelerinde üretilen, 37 aminoasitli bir hormondur. B hücresi uyarıldığında insülinle birlikte salgılanır. Amilinin görevi bilinmiyor. Uzun süren tip 2 diyabetiklerde Langerhans adacıklarında birikimi artar. Glukagon Hormonu: Pankreas A hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Başlangıçta proglukagon şeklinde üretilir; bunun parçalanmasıyla glukagon, glisentinle-ilgili peptid (GRP) ve glukagon-benzeri peptid (GLP 1,2) oluşur. GLP 1 ve 2 yemeklerden sonra artar. Gıda alımına bağlı insülin salgısını artıran en önemli enterik faktör (inkretin) GLP-1 (7-37)’dir. GLP-1(7-37) karışık bir yemek sonrası duodenum L-hücrelerinden salgılanır. İnsülin salgısı üzerindeki etkisi glukagondan daha fazladır. Sağlıklı kimselerde açlıkta plazma glukagon düzeyi 75 pg/ml (25 pmol/L) kadardır. Bunun aslında %30-40’ı pankreatik glukagon olup, geri kalanı proglukagon, glisentin, GLP-1-2’den kaynaklanır. Glukagonun plazma yarı ömrü 3-6 dakikadır, karaciğer ve böbrek tarafından yıkılır. Glukagon salgısı kan şekerince önlenirse de bunun mekanizması tam bilinmiyor. İnsülin, somatostatin ve GABA da glukagon salgısını önler. Bazı aminoasitler, katekolaminler, CCK, gastrin, GIP ve glukokortikoidler glukagon salgısını artırır. Glukagonun esas etkisi karaciğerdedir ve etkisi esas itibarıyla insülin etkilerinin tersinedir. Karaciğerde depo şekeri (glikojen) yıkımını artırdığı gibi aminoasit ve yağ asitlerinden şeker oluşmasını (glukoneogenezi) artırır ve keton cisimleri yapımını artırır. Glukagon kan şeker düzeyini artırır. Somatostatin: Somatostatin vücutta birçok dokuda yapılır, bunlar arasında pankreas D hücreleri de vardır. Pankreas B hücrelerinden insülin salgılatan her uyarı D hücrelerinden somatostatin salgılatır. Normalde plazma düzeyi 80 pg/ml’den azdır. Somatostatin mide boşalmasını geciktirir, mide asit yapımını ve gastrin salgısını önler. Pankreas ın enzim salgısını azaltır, organlara giden kan akımını azaltır. Pankreatid Polipeptid (PP) Pankreas F (PP) hücrelerinden salgılanan bir hormondur. Hakkında fazla şey bilinmiyor. EŞEYSEL BEZ HORMONLARI TESTESTERON HORMONU Erkek seks hormonu Testosteron, hem erkek hem kadın bedeninde üretilir. Hormon, kadınlarda erkeklerden 3-4 kat daha düşük düzeylerdedir. Testosteron, erkeklerde testisler ve böbrek üstü bezlerinden salgılanır. Sperm üretimi, tüylenme, sakal çıkması, ses kalınlaşması, cinsel istek, penis büyümesi gibi erkeğe özgü seks karakterlerinin gelişmesinde etkili olan bir hormondur. Kas gelişimi, kırmızı kan hücreleri, kemik yapan hücre üretimi ve yara iyileşmesinde önemli etkiye sahip olan testosteronun, ayrıca metabolizmaya etki ederek vücutta yağ yakışını hızlandıran testosteron eksikliği, bazı sorunlara neden olmaktadır. Sağlıklı bir erkekte testosteron salgısı, yaşamın değişik dönemlerinde farklılıklar göstermektedir. Ergenlik döneminde testosteron düzeyleri zirvededir. Bu yüzden bu yaşlarda vücutta yüksek cinsel istek ve aşırı fiziksel enerji mevcuttur. Otuz yaşından sonra testosteron üretiminde yavaş ve sürekli bir azalma oluşur. İlerleyen yaşla birlikte testosteron eksikliğine bağlı yakınmalar ve hastalıklar baş göstermeye başlar. Sağlık, enerji, cinsel istek ve bağışıklık sistemi ve kemik erimesi ile yakından ilgilidir. İnsanlarda yetişkin bir erkeğin kanındaki derişimi yetişkin bir kadındakinin 40-60 katı kadar olabilir. Ancak kadınlar davranışsal açıdan bu hormona karşı çok daha fazla hassasiyet gösterir. Erkeklerde saçların dökülmesine neden olabildiği gibi saç dökülmesi, sadece testosterona bağlı bir olgu değildir. Testosteron salgısı yaşla birlikte azalmaya devam ettiğinden yaşlı erkekler genellikle genç erkeklerden daha düşük testosteron seviyesine sahiptirler. Bu azalma derecesi kişiden kişiye çok değişiklik gösterir. Altmış beş yaş üstü erkeklerin yaklaşık yüzde 15 ile 30’u normalin altında testosteron seviyesine sahiptirler. Avustralya’da 70 yaş üzerinde 4 bin erkeğin katılımıyla yapılan araştırmada testosteron azlığının depresyon nedeni olduğu bir kez daha kanıtlandı. Araştırmaya göre, kanında düşük miktarda testosteron bulunan erkeklerde depresyon görülme ihtimali 3 kat daha fazladır. Araştırmayı hazırlayan bilim adamları, testosteronun, bazı önemli beyin kimyasallarını etkilediğini, bu nedenle de düşük miktarda testosteronun depresyona yol açabileceğini düşünüyor.İlerleyen yaşla birlikte erkek seks hormonu testosteron seviyesi düşüyor. Testosteron hormonundaki bu değişiklik, yağlanmada artış, kas kitlesinde azalma, konsantrasyon kaybı, cinsel isteksizlik ve depresyon gibi sorunları da beraberinde getiriyor. Testosteron eksikliği: Ortalama yaşam süresindeki artma ile paralel olarak yaşlanmaya ve andropoza bağlı problemlerin artması ve geliştirilen tedavi yöntemleri çok güncel bir konu olmuştur. Türkiye’de 40 ile 70 yaş arasındaki erkeklerin yüzde 52’sinde cinsel performansta ve istekte azalma olduğu, ancak doktor başvurusunun azlığına bağlı bu rakamların gerçeğin oldukça altında kaldığı tahmin edilmektedir. Testosteron eksikliğinin sonuçları: -Cinsel fonksiyon ve cinsel istek azalması, sabah ereksiyonlarında azalma, -Entelektüel kapasitede azalma, konsantrasyon kaybı, yorgunluk, kızgınlık ve depresyon, -Kas kitlesinde ve gücünde belirgin azalma, -Kemik mineral yoğunluğunda azalma, kolay kırık gelişmesi, -Organ yağlanmasında artış. Andropoz, altta yatan sorunu göstermede çok doğru bir tanımlama değildir. Kadınlarda menopoz ile birlikte üreme özelliklerinin tamamen ve ani olarak bitmesine karşın, erkeklerde üreme kapasitesi ilerleyen yaşa rağmen devam edebilir. Bu nedenle “erkeklerde yaşın ilerlemesiyle oluşan androjen eksikliği” daha doğru bir tanımdır. Östrojen Hormonu Östrojen hormonu hem erkekler hem kadınlarda bulunmakla beraber, üreme yaşındaki kadınlarda seviyeleri çok daha yüksektir. Kadınların özellikle adet döngüsünde önemli rol oynayan hormonlardan biri de östrojen hormonudur. Östrojen kadınlarda göğüs gibi ikincil cinsiyet özelliklerinin gelişimini sağlar ve adet döngüsüyle ilişkili olan endometrium kalınlaşması ve diğer süreçleri düzenler. Östrojen Hormonunun Görevleri Ergenlik çağında vücudun hipofiz bezinden FSH ve LH hormonları salgılanır. Bu hormonlar genç kızlarda yumurtalıkları uyararak östrojen salgısını başlatır. Östrojen hormonu salınımı sayesinde genç kızlarda boy uzaması ergenliğin başında başlar, hızlı olur ve daha çabuk biter. Östrojenin etkisi ile genital bölgede kıllanma, kalça bölgesinde yağlanma, memelerde büyüme, meme başının renginde koyulaşma ve gelişme görülür. görülürYumurtalıkların hacmi artar, rahim iç ve dıştan kalınlaşır. Kadınlarda ergenliğin son noktası adet kanamasıdır ve bununla beraber boy büyümesi durur. Östrojen hormonu progesteron hormonuyla birlikte belirli bir düzen içinde çalışır. Adetin ilk iki haftasında östrojen salgılanıp, rahmi büyütür ve yumurtanın oluşmasında rol oynar. Adet döneminin son iki haftasında progesteron salgılanarak rahim salgılarını arttırır, eğer bu dönemde hamilelik gerçekleşirse progesteron rahmi hamileliğe hazırlar, gebelik oluşmaz ise progesteron adet kanaması, mens oluşmasına yol açar. açar. Östrojen eksiliği ve fazlalığı Östrojen eksikliği bir çok olumsuz sonuç doğurur. Memelerde küçülme, Vaginada kuruluk, Cinsel ilişki esnasında ağrı, Cillte kırışıklık, Saç dökülmesi, Vaginada sarkma, Cinsel isteksizlik ve cinsel ilişkiden zevk almama sayılabilir. Östrojen eksikliği durumunda kadın erken menopoza girmiş olabilirler. Genellikle yumurtalık faaliyetlerinin bozulması sonucu östrojen fazlalığı oluşur. Yumurtalıklar östrojeni fazla salgılarsa armut tipi şişmanlık başlar, yani kalçalarda yağ birikir, selülitler de patlama olur. Östrojen düzeyinin kanda yüksek olması rahim ve meme kanseri için direk bir risk faktörüdür. ktörüdür. Östrojen hormonunun fazlalığı yağ dokusunun miktarını arttırır. Artan yağ dokusunda daha fazla testosteron östrojene çevrilir, bu da yağ dokusu miktarını daha da artırır. Daha fazla östrojen daha fazla yağ; bu da yine daha fazla östrojen demektir. Sonuçta hücreler uyarılır ve vücutta kadınlık organlarında kanser gelişimi başlayabilir. Östrojen fazlalığı vücudun su ve tuz tutmasına neden olur. Yüz yuvarlaklaşır, el ve ayaklarda şişlik ve ödem gelişir. Östrojen fazlalığı bacak damarlarının tıkanmasına, akciğere pıhtı kaçmasına, safra kesesinde taş oluşmasına ve tansiyonda artışa sebep olabilir. Progesteron Hormonu Her ay rahmi hamilelik için hazırlayan kadınlık hormonlarından biri progesteron hormonudur. Ayın ikinci yarısında progesteron seviyesi birkaç günde yükselir ve ardından adet kanamasıyla birlikte düşer. Progesteron aslında yumurtalıklar tarafından salgılanan bir cinsiyet hormonudur. Progesteron Hormonu Görevleri Progesteron başlıca etkilerini kadın cinsel organlarında gösterir. Östrojenin etkilerini bastırır ve östrojenle birlikte bazı değişimlere yol açar. Dölyatağı kas dokusunun uyarılabilirliğini azaltarak kasılmasını zorlaştırır, mukoza salgısı-nın artmasını sağlar, dölyatağı ağzındaki bezlerin salgısının bileşimini ve özelliklerini değiştirir, dölyatağında döllenen yumurtanın daha kolay yerleşmesi için gerekli ortamı hazırlar. Bütün bu özellikleriyle gebeliğin başlamasını ve sürmesini sağlayan progesteron ayrıca gebelikte diğer hormonlarla birlikte meme dokusunu geliştirir ve bu dokuyu doğum sonrasında süt salgılamaya hazır duruma getirir. Progesteronun bir etkisi de yumurtlamayı kolaylaştırmasıdır. Doğum kontrol hapları progesteronun sentetik formlarıdır. Düşük tehlikesi durumunda erken gebelikte bazen progesteron azlığı ihtimali düşünülerek düşüğü engellemek için az miktarda progesteron ilaçları doktorun önerisi ile kullanılmaktadır.  

http://www.biyologlar.com/hayvanlardaki-endokrin-icsalgi-bezleri-bezlerin-hormonlari-ve-bu-hormonlarin-fonksiyonlarini-ayrintili-olarak-aciklayiniz-

Fırsatçı enfeksiyon tanımını yapınız ve sık görülen fırsatçı fungal enfeksiyon etkenleri hakkında kısaca bilgi veriniz.

Fırsatçı enfeksiyon nedir? özellikle fırsatçı patojenlerin neden olduğu enfeksiyonlardır. Genellikle sağlıklı bir konak, sağlıklı bir bağışıklık sistemi ile bu hastalıklardan korunmaktadır ancak yetersiz bağışıklık sistemi durumlarında bakteriyel, viral, mantarlara bağlı ya da protozoal enfeksiyonlar bu durmundan yararlanarak enfeksiyon oluştururlar. Bağışıklık sistemi yetersizliği bu patojenlere hastalık oluşturmak için bir "fırsat" sunmaktadır. Nedenleri nelerdir ? Immün yetmezlik yapabilen bazı durumlar: Kötü beslenme Bitkinlik Tekrarlayan enfeksiyonlar Bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar; organ nakli alıcıları İleri HIV enfeksiyonu Kanser için kemoterapi Genetik yatkınlık Deri hasarı Antibiyotik tedavisi Tıbbi prosedürler Gebelik Bazı fırsatçı patojenler Acinetobacter baumanni Aspergillus sp. Candida albicans Clostridium difficile Cryptococcus neoformans Cryptosporidium Cytomegalovirus Geomyces destructans Histoplasma capsulatum Isospora belli Polyomavirus JC polyomavirus Kaposi Sarkom; Human herpesvirus 8 (HHV8) Legionella pneumophila Microsporidium Mycobacterium avium complex (MAC) (Nontuberculosis Mycobacterium) Pneumocystis jirovecii, eski ismi: Pneumocystis carinii f. hominis Pseudomonas aeruginosa Staphylococcus aureus Streptococcus pneumoniae Streptococcus pyogenes Toxoplasma gondii FIRSATÇI MANTARLAR Kandidoz (Kandidiyazis ) Candida türleri gerçek veya yalancı hifa oluşturma yetenekleri olan maya türünden mantarlardır. Her yerde; toprak ve gıdalarda, insan derisinde, gastrointestinal, genitoüriner ve solunum yollarındaki mukozalarda bulunur. Belirli durumlarda klinik olarak önem taşıyan Candida türleri C. albicans, C. guilliermondii, C. krusei, C. parapsilosis, C. tropicalis, C. kefyr, C. lusitaniae, C. rugosa, C. dubliniensis ve C. glabrata (Torulopsis glabrata)'dır. Genellikle tek hücreli şekilde bulunur ve hem seksüel hem de aseksüel şekilleri vardır. Küçük (4-6 µm), ince duvarlı, oval şekilli (blastospor) olup, tomurcuklanma ile çoğalır. Rutin aerop kan kültürlerinde ve agarda iyi ürer ve özel besiyeri gerektirmez. Candida mikroorganizmaları stafilokok kolonilerini andıran düz, krem rengi-beyaz, parlak koloniler yapar. Mikroskobik incelemede maya, hifa, yalancı hifa şekilleri bulunabilir ve hifa ve yalancı hifa görülmesini kolaylaştırmak amacıyla %10'luk potasyum hidroksit kullanılabilir. Hızlı bir ön tanı için mikroorganizma serum içine konarak 90 dakika içinde hücre yüzeyinden küçük çıkıntılar meydana gelip gelmediği araştırılabilir ki, bu yöntem germ tüp testi adıyla bilinir. 1940'lı yıllarda antibiyotiklerin kullanıma girmesinden sonra kandida infeksiyonlarının insidansında keskin bir artma gözlendi. 1980-1990 yılları arasında 180 hastanede yapılan bir takip araştırmasında Candida türleri hastane infeksiyonu etkenleri arasında altıncı sırada yer alırken, idrardan en fazla soyutlanan (%46) etken idi. Candida türleri dolaşım infeksiyonlarının da en önemli dördüncü etkeni (%8) olup, mortalitesi %29 olarak bulunmuştur (mantar dışındaki dolaşım etkenlerinin mortalitesi %17). Diğer taraftan, kandidemilerde non-albicans türlere doğru giderek artan bir kayma söz konusudur. 1997-1999 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri (ABD), Kanada, Güney Amerika ülkeleri ve Avrupa'da yürütülen bir takip programında 71 merkezde 1184 kandidemi tespit edilmiştir. Bütün kan dolaşımı infeksiyonu etkeni olan mayaların %55'i C. albicans'a bağlı olup, bunu C. glabrata (%20), C. parapsilosis (%15), C. tropicalis (%9) ve diğer Candida türleri (%6) izlemekteydi. İnvaziv kandidozun sıklığındaki değişiklikler en fazla şu hasta gruplarında dikkat çekmektedir: Yoğun bakım ünitelerinde yatırılan hastalar, hematolojik malignansisi olanlar, hematopoietik kök hücre ve organ transplant alıcıları. Yayınlanmış 74 araştırmanın derlendiği bir yazıda Candida türleri ile kolonizasyon ve infeksiyon için en önemli risk faktörlerinin şunlar olduğu gösterilmiştir: Altta yatan hastalık varlığı [hematolojik kanser (OR 1.7-45), böbrek yetmezliği (OR 1.4-22), karaciğer yetmezliği (OR 7-42)], invaziv girişimler veya cihazlar [santral venöz kateter veya arteryel kateter (OR 5.8-26), üriner kateter (OR 1.3), bir hastanın hastaneler arasında transferi (OR 21) ve uzun süreli antibiyotik (OR 1.7-25) özellikle de vankomisin (OR 275) kullanımı]. Gerçekten de, farelerde ve insanlarda vankomisin kullanımının gastrointestinal sistem (GİS)'de C. albicans ile kolonizasyonu arttırdığı gösterilmiştir. Hematopoietik kök hücre transplant alıcılarında kandida infeksiyonlarının sıklığında genel bir azalma ile birlikte non-albicans Candida türlerinde artış gözlenmekte, bu gelişmelerden yoğun olarak uygulanan flukonazol profilaksisinin sorumlu olduğu düşünülmektedir. Nötropeni ve Graft Versus Host hastalığı sırasında flukonazol ile antifungal profilaksi (transplantasyon sonrası 75. güne kadar) yapılması invaziv kandidoz insidansında azalma, hayatta kalma oranında artmayla sonuçlanmaktadır. Bununla birlikte, transplant öncesinde en fazla kolonizasyon yapan tür C. albicans olduğu halde, transplant sonrasında ve flukonazol kullanımından sonra C. krusei ve C. glabrata sık gözlenmektedir. Bir başka çalışmada, görece C. krusei (OR 27.07) ve C. glabrata (OR 5) artışında en önemli belirleyicinin flukonazol profilaksisi olduğu gösterilmiştir. Bununla birlikte, randomize kontrollü 16 çalışmanın meta-analizinde kemik iliği transplantasyonu yapılmayan nötropenik hastalarda flukonazol profilaksisinin sistemik mantar infeksiyonlarını ve buna bağlı mortaliteyi azaltmadığı belirlenmiştir. Organ transplant alıcıları arasında invaziv kandida infeksiyonları en fazla karaciğer ve pankreas transplant alıcılarında gözlenmektedir. Karaciğer transplant alıcılarında, invaziv kandidal infeksiyonların insidansında, sistemik antifungal profilaksi yapılmasa bile genel bir azalma dikkati çekmekte, birçok merkez insidansı %10'un altında bildirmektedir. Moleküler tiplendirme sonucunda, olguların büyük çoğunluğunda önce kolonizasyon, daha sonra, bu endojen kaynaktan kandidemi geliştiği görülmüştür. Bu, C. albicans ve C. parapsilosis hariç non-albicans Candida türlerinin hepsi için doğru görünmektedir. C. parapsilosis'in infeksiyon oluşturmasında infekte biyolojik materyaller, intravenöz sıvılar, hastane çevresi ve sağlık görevlilerinin elleri ile insandan insana bulaşma önemli rol oynamaktadır. Aynı zamanda, hastadan hastaya, hemşireden hastaya ve cinsel eşler arasında insandan insana geçiş de giderek önem kazanmaktadır. AIDS'li hastalarda orofarengeal kandidoz rekürrensinin yeni bir suşla infeksiyon gelişimi de mümkün olmakla birlikte, çoğunlukla aynı türe (relaps) bağlı olduğu da gösterilmiştir. Candida infeksiyonlarının sıklığı giderek artarken, daha önce tanımlanmamış tablolar da giderek artan sayıda bildirilmektedir. Pamukçuk, özefajit, özefagus dışı gastrointestinal kandidoz, vajinit, kütanöz sendromlar (follikülit, balanit, intertrigo, dissemine kütanöz kandidoz, paronişi, kronik mukokütanöz kandidoz vb.), santral sinir sistemi ve solunum sistemi tutulumları, kalp tutulumu ve endokardit, üriner sistem kandidozu, artrit, osteomiyelit, karaciğer ve dalak tutulumu, göz ve damar infeksiyonunun yanı sıra dissemine kandidoz görülebilir. Aspergilloz Aspergilloz dünyada invaziv küf mantarları ile gelişen infeksiyonlar içinde en yaygın olanıdır. Hem sağlıklı hem de bağışıklık sistemi baskılanmış insanlarda hastalık yapabilir. Aspergilloz terimi eskiden hem ortaya çıkan hastalık hem de kolonizasyon için kullanılırken, bugün bu terim invaziv hastalık ve allerjik hastalığı ifade eder, ancak kolonizasyon için kullanılmaz. Aspergillus türleri insanlarda kolonizasyon ve sonrasında allerjik reaksiyon, daha önceden mevcut kavitelerde yerleşerek (fungus topu ve aspergilloma) veya doku invazyonu ile infeksiyon yapabilir. İnvaziv hastalığa yol açan Aspergillus türleri görülme sıklığına göre A. fumigatus (yaklaşık %90), A. flavus (yaklaşık %10), A. niger, A. terreus ve A. nidulans (< yaklaşık %2) şeklinde sıralanır. A. niger otomikozun, A. flavus da sinüzitin önde gelen etkenlerindendir. Aspergillus türlerinin çoğu sadece aseksüel üremekle birlikte telemorflu olanlar askomiçettir. Patojenik Aspergillus türleri klinik laboratuvarlarda kullanılan bakteriyolojik veya fungal besiyerlerinde kolaylıkla ürer. Mikroorganizma 36-90 saat sonra agar yüzeyinde küçük, tüylü beyaz koloniler meydana getirir. 30-37°C'de, 36-48 saat geçtikten sonra sporulasyon meydana gelir. Aspergillus Antarktika dahil dünyanın her yerinde bulunur. Başlıca ekolojik yerleşim yeri bozulan sebze artıklarıdır. Çiftliklerde, saman depolarında en az 106/m3 spor mevcuttur. Kistik fibrozlu hastalarda kolonizasyon toplumdan yüksektir ve marihuanada bol miktarda Aspergillus sporu bulunabilir. On yıl boyunca izlenen otopsiler içinde invaziv aspergilloz %1.4 sıklıkta saptanmıştır. Bununla birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda insidans %10.7 olup, en yüksek insidans karaciğer transplant alıcılarında ve hematolojik malign hastalığı olanlarda görülmektedir. Çevrede inşaat çalışmaları olduğunda, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalar arasında küçük salgınlar geliştiği bildirilmektedir. En fazla akciğer ve beyinde tutulum yapar. AIDS'li olgularda invaziv aspergilloz genellikle otopsi sırasında belirlenir. İnsan immünyetmezlik virüsü (HIV) infeksiyonu için çok aktif antiretroviral tedavi [Highly Active Antiretroviral Therapy (HAART)] öncesinde insidansı %0.9-8.6 arasında bildirilmekteydi. Astımlı hastalardaki allerjik bronkopulmoner aspergilloz (ABPA) %6-28 arasında değişirken, kistik fibrozlu hastalarda %6-25 oranlarında bildirilmektedir. Hastalık tablolarının gelişmesi için gereken inokülum büyüklüğü kesin olarak bilinmemekle birlikte, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda bu miktar muhtemelen daha küçüktür. Mikroorganizmaya maruz kaldıktan sonra hastalık gelişmesine kadar geçen inkübasyon süresi değişkendir ve iki farklı olguda 36 saat ile üç ay kadar değişik olabilmektedir. Nötropenik hastalar hastaneye ilk geliş sırasında Aspergillus ile kolonize olsalar bile nötropeninin 12. gününden önce invaziv aspergilloz görülmemektedir. Kriptokokoz Kriptokokoz Cryptococcus neoformans tarafından meydana getirilen sistemik bir infeksiyondur. 1894 kadar erken yıllarda Otto Buse "coccidia türleri"nin neden olduğu tümör benzeri yuvarlak oluşumlar tanımlamıştır. Bütün kriptokok türleri içinde C. neoformans en patojenik olandır. Kriptokokal menenjit HIV infeksiyonu olan insanlardaki, hayatı tehdit eden en şiddetli infeksiyondur. C. neoformans kapsüllü, tomurcuklanarak çoğalan maya benzeri bir mantardır. Kriptokok polisakkarid kapsülünün kimyasal yapısına göre üç varyete içinde dört serotip belirlenmiştir: Serotip A: C. neoformans var. grubii, Serotip D: C. neoformans var. neoformans, Serotip B ve C: C. neoformans var. gattii. C. neoformans'ın seksüel şekli Filobasidiella neoformans olarak sınıflandırılır ve iki çiftleşme fenotipi vardır: a- ve a-çiftleşme tipi. Klinik izolatlarda a-tipi çiftleşme her zaman daha hakimdir. C. neoformans var. neoformans ve grubii her yerde yaygın olarak bulunur. Bunlar, bütün yıl boyunca, özellikle yaşlı güvercinlerin dışkılarında bulunur ve en fazla bağışıklığı zayıflamış bireylerde hastalık yapar. C. neoformans güvercinlerin dışkısında yüksek konsantrasyonda ürer, ancak kuşlar infekte değildir. C. neoformans doğada saprofittir. Kriptokokal infeksiyonlar herhangi bir endemik alan belirlenmeksizin, dünyanın her tarafında görülür, ancak serotiplerin dağılımı farklılık gösterir. Dünyada şimdiye kadar en yaygın görülen serotip A olmakla birlikte, bazı bölgelerde serotip D ile infeksiyon artmaktadır. Predispozan faktörlerle birlikte serotip A ile D arasındaki klinik tabloların farklılık göstermesi, konak ve çevre ile ilişkili faktörlerin bu dağılımı etkilediği görüşünü desteklemektedir. C. neoformans var. gattii tropikal ve subtropikal bölgelerde yaygındır ve esas olarak Avustralya, Güney Amerika, Afrika'nın bazı bölgeleri, Güney Batı Asya, Avrupa'nın güneyi ve California'nın kuzeyinde, okaliptüs ağacının nehir kenarı ve karasal bölgede yetişen türleriyle birlikte bulunur. Yakınlarda Vancouver Adası'nda bir salgın meydana gelmiştir. En yüksek insidansı okaliptüs ağacının çiçeklenme mevsiminde, yani kasım ile şubat ayları arasında yapar. Hem insan hem de hayvanda doğadan alınmış infeksiyon gösterilmiş, ancak hayvandan insana bulaş gösterilememiştir. Bulgular, hastalığın esas olarak mikroorganizmanın aerosolize olup, solunumla alındıktan sonra geliştiğini göstermektedir. Doğada güvercin dışkısı ve topraktan bu mekanizmaya uygun olarak, alveole birikmeye uygun boyutta (< 2 µm) canlı partiküller elde edilmiştir. Güvercinlerle yoğun teması olan sağlıklı bireylerde kriptokokal antijene ve kriptokoksine karşı gecikmiş deri testi pozitifliğinin oranı yüksektir. Doğada bu kadar yaygın olmasına rağmen çok sayıda bireyi etkileyen salgınlar çok nadirdir, iş ile ilişkili bir predispozisyon belirlenmediği gibi, güvercinle, toprak veya okaliptüsle temas öyküsü de tanıda yararlı değildir. İnsandan insana solunum yoluyla bulaş gösterilmemiş, ancak aktif kriptokokozu bulunan olgudan yapılan doku transplantasyonu sonrasında sistemik infeksiyon ve endoftalmit bildirilmiştir. Çalışmaların çoğu, her hastadaki infeksiyonun tek bir C. neoformans ile meydana geldiğini ve tekrarlayan infeksiyonların başlangıçtaki bu mikroorganizma tarafından oluşturulduğunu desteklemektedir. ABD, Batı Avrupa ve Avustralya'da AIDS'li hastalarda kriptokokoz insidansı %6-10 olarak tahmin edilmektedir. Fakat HAART uygulanmadan önceki dönemde, ABD'de AIDS'li hastalarda kriptokokozla ilişkili ölümün, muhtemelen azollerin kandidoza yönelik olarak yaygın olarak kullanımı nedeniyle 1987 yılında %7.7'den 1992 yılında %5'e düştüğü gösterilmiştir. HAART'nin uygulamaya girmesinden sonra kriptokokoz insidansı biraz daha azalmıştır. Sahra altı Afrika'da AIDS hastalarında kriptokokozun insidansı %15-30 arasındadır. Kriptokokoz Zimbabwe'deki HIV infeksiyonu olan hastalarda AIDS göstergesi olan hastalıkların %88'ini ve erişkin menenjitlerinin de en önemli nedenini oluşturmaktadır. AIDS'lilerde, olguların neredeyse %100'ünde, hatta C. neoformans var. gattii'nin endemik olduğu yörelerde bile C. neoformans var. grubii etkendir. Fransa'da C. neoformans infeksiyonları, insidansı serotip A'dan cilt lezyonlarında yüksek, menenjitlerde daha düşük olan serotip D tarafından meydana getirilir. Bağışıklık sistemi sağlam olan bireyde kriptokokal infeksiyonların %70-80'inde etken C. neoformans var. gattii'dir. Anlaşılamayan nedenlerle kriptokok menenjiti çocuklarda istatistiksel olarak beklenenden daha nadir görülmektedir. Yeni immün baskılayıcı tedaviler de fırsatçı mikozların sıklık, spektrum ve klinik tablosundaki değişiklikte rol oynamış olabilir. HAART ile tedavi edilen HIV infekte hastalarda C. neoformans insidansındaki düşme ile organ transplant alıcıları kriptokok infeksiyon riski altında olan gruplar içinde yeniden önem kazanmıştır. Mukormikoz ve Diğer Zigomiçet İnfeksiyonları Mukormikoz Mukorales takımındaki mantarların yaptığı infeksiyonların genel adıdır. Hastalık için fikomikoz ve zigomikoz gibi diğer isimler de kullanılır. Ayrıca, zigomikoz sözcüğü Entomophtorales ile oluşan hastalığı da kapsar. Mucorales ve Entomophtorales takımları Zygomycetes sınıfına dahildir. Zigomikozların başlıca şekilleri rinoserebral, pulmoner, kütanöz, gastrointestinal ve dissemine hastalıktır. Rhizopus, Mucor, Rhizomucor ve Absidia insanda zigomikoza en fazla neden olan türlerdir. Bunlardan tıbbi önem taşıyan zigomiçetler etrafta ve dokularda hifa yaparak üreyen küf mantarlarıdır. Bu mantarlar her yerde yaygın olarak bulunmasına ve özellikle çürüyen organik materyallerde üremesine rağmen mukormikoz nadir bir hastalık olup, hemen daima altta yatan hastalığı olan bireylerde görülür. Bunun tek istisnası, yeni tanımlanan bir tür olan ve özellikle bağışıklık sistemi sağlam bireylerde de zigomikoz etkeni olduğu bildirilen Apophysomyces elegans'tır. Mukormikoz tablosunda en sık izole edilen etkenler Rhizopus türleri olup, bunları Rhizomucor takip eder. Bu cinsler arasında ayrım mikroskobik olarak rizoitlerin varlığı ve yerleşimi, apofizlerin bulunması ve kolumellaların morfolojisine göre yapılır. Bu mikroorganizmaların özel olarak tanınması tedavinin takibi, özellikle de esas etken olan mantarın eradikasyonunun kanıtlanması ve daha sonraki klinik örneklerde üreyen mantarın başlangıçtaki etkenle aynı olup olmadığını belirlemek için, farklı antifungal ilaçlara karşı türe özgü yanıtların gösterilmesi ve yeni antifungal ilaçların geliştirilmesi çalışmaları için gereklidir. Mucoraceae çürüyen maddelerde bol bulunur, örneğin Rhizopus türleri küflü ekmekten sıklıkla izole edilebilir. Hızla üremeleri ve spor oluşturmaları nedeniyle bu sporların inhalasyonu her gün söz konusu olan bir durumdur. Steril olmayan yapışkan bantlarla deride meydana gelen mukormikoz bildirilmiştir. Tahta dil basacağı ve mikrobiyolojik örnek alınmasında kullanılan eküvyonların da kas dokuya ve GİS'e derin invazyonu bildirilmiştir, nadiren dissemine infeksiyon da gelişir. Bu mikroorganizmaların birçok ekolojik ortamda bolca bulunmalarına rağmen çok seyrek olarak infeksiyona yol açması, etkenin virülansının insan için oldukça düşük olduğuna işaret eder. Hastalık insanda belirli gruplarda görülür. Olguların çoğu bağışıklığı ileri derecede baskılanmış, diyabetik veya travma hastasıdır. Giderek artan sayıda transplantasyon hastası risk grubu oluşturmaktadır. Bu hasta grubunda bütün değişik klinik şekiller görülebilir. Hastaların yarısından çoğunda rinoserebral tutulum görülürken, yaklaşık %10'unda pulmoner, kütanöz ve dissemine hastalık, %2'sinde de böbrek ve GİS tutulumu görülür. Bu transplant olgularının 3/4'ünde ek olarak ya diyabet vardır ya da bu hastalar rejeksiyon için tedavi almıştır. Çok az sayıdaki normal bireylerde de invaziv mukormikoz bildirilmiştir. Mukormikoz için risk faktörleri Tablo 1'de sıralanmıştır. Penisilyoz Penisilyoz, dokularda maya gibi üreyen dimorfik bir küf mantarı olan Penicillium marneffei tarafından meydana getirilir. Mantar Güneydoğu Asya'da endemik olup, ilk olarak Rhizomys sinensis adlı sağlıklı bambu sıçanlarından soyutlanmış, bunların yaşadığı bölgedeki toprakta varlığı da gösterilmiştir. İnsanlarda ve kemirgenlerde derin yerleşimli infeksiyonlara yol açar. AIDS ortaya çıkmadan önceki dönemde endemik bölgedeki (Tayland'ın kuzeyi ve Çin'in güneydoğudaki kırsal bölgeleri) penisilyozlu hastaların çoğunda altta yatan hiç bir hastalık yok iken, bugün penisilyoz üçüncü sıklıktaki AIDS göstergesi olan hastalık olarak görülmektedir. Hastalık Tayland'ın Chiang Mai eyaletinde HIV ile ilişkili fırsatçı infeksiyonlar içinde tüberküloz ve kriptokokozdan sonra üçüncü sık infeksiyondur. En çok HIV ile infekte genç erişkinlerde görülmekle birlikte, çocukları etkilediği de bildirilmiştir. Hastalık muhtemelen toprak gibi çevresel kaynaklardan, konidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. Fuzaryoz Fusarium türleri bütün dünyada yaygın olarak toprakta bulunur. Fusarium türleri ile gelişen infeksiyonlar (en yaygın türler Fusarium solani ve arkasından gelen Fusarium verticillioides'tir) nadir olup, bölgesel veya yaygın infeksiyona yol açabilir. Bölgesel infeksiyonlara örnekler keratomikoz, endoftalmit, sürekli ambulatuar periton diyaliz kateteri olan hastada peritonit, paronişi, invaziv burun infeksiyonu ile kemik, eklem ve deride travmaya bağlı lezyonlardır. 1970 yılından sonra, hematolojik malign hastalığı ve bağışıklık sistemi baskılanmış olgularda (AIDS) yaygın fuzaryoz giderek artan sayıda görülmeye başlamıştır. Bu infeksiyon solunum yolu ve çatlaklardan deri yoluyla inoküle olabilir. Yaygın infeksiyonun hemen öncesinde sinüzit tespit edilmiş ve kateter yoluyla da hematojen yayılım görülen olgular bildirilmiştir. Yaygın infeksiyonun bulunduğu olguların büyük bir bölümü akut lösemilidir ve hastaların çoğunda uzamış ve ağır (< 100 nötrofil/mm3) nötropeni mevcuttur. Ağır yanık ve sıcak çarpmasından sonra fuzaryoz geliştiği bildirilen nadir olgular mevcuttur. SİSTEMİK MANTARLAR Blastomikoz Hastalık tek bir dimorfik tür olan Blastomyces dermatitidis tarafından meydana getirilir. Seksüel veya teleomorfik şekli Ajellomyces dermatitidis'tir. 35°C'nin altındaki sıcaklıkta tek tip, hiyalin, septalı hifa ve konidya oluşturarak küf şeklinde ürer. Kolonilerin tam olarak gelişmesi için en az iki hafta gerekir. Zenginleştirilmiş besiyerinde 37°C'de maya şekline döner ve katlantılı, nemli koloniler yapar. B. dermatitidis'in doğal yerleşim yeri tam olarak çözülememiştir. Endemik bölge Kuzey Amerika'nın güneydoğu ve orta kesimlerinin güneyidir. Özellikle Mississippi ve Ohio Nehri civarında yaygındır. Köpekler sık infekte olur, ancak B. dermatitidis için hayvan rezervuar olduğuna dair herhangi bir kanıt elde edilememiştir. Muhtemelen doğada yılın büyük bir bölümünde dorman olarak kalır ve uygun iklimsel koşullarda konidya üretmeye başlayarak hava yoluyla bulaşabilir hale gelir. Hastalık daha çok orta yaştaki erişkin erkeklerde görülür. Blastomikoz her yaşta görülebildiği halde hastaların %60'ı 30-60 yaş arasındadır. Olguların %4'ünden azı 20 yaş altındadır ve hastalık nadiren çocuklarda görülmektedir. Ancak son zamanlarda özellikle salgınlarda her iki cinsiyetin de eşit oranda tutulduğu, hastaların üçte ikisini 16 yaşından küçüklerin oluşturduğu bildirilmiştir. Erkek/kadın oranı geniş çalışmalarda 6/1 ila 15/1 arasında değişmektedir. Muhtemelen her iki cins de hastalığa duyarlı olmakla birlikte, erkekler kronik veya dissemine hastalık geçirmeye daha yatkındır. Genetik veya ırka ait hastalık oranlarındaki farklılıklar kanıtlanamamıştır. Sosyoekonomik ve çalışma koşullarıyla ilgili verilere göre fakirlik, malnütrisyon, el emeği ile iş yapma, tarım, yapım işi, toprak ve tahta ile temas hastalık gelişmesiyle ilişkili bulunmuştur. Blastomikoz insidansı AIDS dahil, bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda da nispeten düşüktür, ancak artma göstermektedir. Koksidioidomikoz Koksidioidomikoz birbirinden ayırt edilemeyen Coccidioides immitis ve Coccidioides posadasii tarafından meydana getirilir. Dimorfik bir mantar olan C. immitis miçel ya da sferül denen özel bir yapıda bulunur. Her iki şekil de aseksüel ürer ve bu nedenle klasik olarak seksüel sporların sınıflandırmasına dayanan taksonomide bu etkeni sınıflandırmak mümkün değildir. Moleküler analizlere göre ise B. dermatitidis ve Histoplasma capsulatum'a yakındır. C. immitis rutin besiyerlerinde ve toprakta ürerken, apikal uzama göstererek miçel yapar. Bunların bir bölümü (artokonidya), bir hafta içinde otoliz ve hücre duvarının incelmesiyle olgunlaşır. Kalan kısmı ise, varil şeklini alıp hidrofobik bir dış tabaka geliştirir ve yıllar boyunca yaşama yeteneği kazanır. Artrokonidyaların kalıntıdan kolayca ayrılabilen hassas bir bağlantıyla bağlı olması, küçük hava hareketlerinde bile kopmaları sonucu hava yoluyla yayılarak inhalasyonuna imkan verir. Akciğerde artrokonidyalar hidrofobik dış duvarını kaybederek yeniden şekillenir ve küresel bir yapı kazanır. Bu dönemde çekirdek ile hücre bölünür ve septalarla ayrılarak ve kız hücre veya endospor adı verilen her biri yaşayabilen formlar meydana gelir. Dokuda sferüller 75 µm boyutuna kadar büyüyebilir ve olgunlaşırken dış duvarı incelerek yırtılır, canlı endosporlar açığa çıkar. Bunlar ya dokuda aynı gelişimi gösterir ya da infeksiyon yerinden ayrıldığında miçelyal üreme gösterebilir. Etken dünyanın Batı Yarımküresinde neredeyse tamamı kuzey ve 40. enlem üzerinde sınırlı bölgeye hastır. Dimorfik bir mantar olup, ABD'nin güneybatı, Meksika'nın kuzey ve Orta ve Güney Amerika'nın bazı bölgelerinde yoğunlaşmıştır. Koksidial antijenle California okul çocuklarında deri testi reaktivitesi ile prevalans araştırmalarında infeksiyon riski yaklaşık %15, hatta askeri personelde bu oran %25-50 arasında iken, bugün bu risk her yıl için %3 olarak hesaplanmaktadır. C. immitis diğer mikroorganizmalar tarafından inhibe edildiği halde, toprağın işlenmesi veya çeşitli kimyasal maddelerle muamelesi organizmanın yerleştiği bölgeyi kısıtlamamıştır. Miçeller toprağın birkaç metre altında bulunabilir ve bahar yağmurlarından sonra üretilebilir. Hava kuruduğu ve ısındığı zaman miçeller infeksiyöz artrokonidyalara dönüşür ve bunlar yaz süresinde en yüksek sayıya ulaşır. Endemik bölgede çöl kemirgenleri, köpek ve sığır gibi yerleşik faunada doğal infeksiyonlar da görülür. C. immitis artrokonidyalarının inhalasyonu ya infeksiyona ya da koksidioidine karşı gecikmiş aşırı duyarlılık yanıtına yol açar. İnfeksiyonların yarısından fazlası iyi seyirli, geri kalanı da semptomatik fakat kendi kendine sınırlanan şekilde seyreder. Olguların yaklaşık %1'lik grubu ilerleyici akciğer hastalığına veya disseminasyona gider. Bazı bireyler birincil infeksiyondan sonra disseminasyon açısından risk taşır. Bu gruplar Filipinli, Afrikalı Amerikalı, Latin Amerikalı ve Kızılderililer'dir. Bu etnik yatkınlık, infeksiyona karşı etkin yanıt için genetik zeminin önemini ortaya çıkarır. Ek olarak erkekler, üçüncü trimestırdaki gebeler, hücresel bağışıklığın bozulduğu hastalar (AIDS) ve çok küçük ve çok ileri yaşlar ağır hastalığa duyarlılığa neden olur. Ağır akciğer hastalığı riskini arttıran durumlar arasında diyabet, sigara içme, düşük gelir ve ileri yaş sayılabilir. Artrokonidyaların yoğun olduğu havanın solunmasıyla gelişen salgınlar bildirilmiştir. Koksidioidomikoz endemik bölgede çalışan inşaat işçileri, arkeoloji öğrencileri ve toprakla bağlantılı iş yapan diğer kişilerde de iş hastalığı olarak görülebilir. Histoplazmoz Histoplazmoz insan ve hayvanda mantara bağlı olarak görülen akciğer hastalıklarının en önemli nedenlerindendir. Etken H. capsulatum'dur. İnfeksiyon tüm dünyada görülür ve miçel parçaları ve mikrokonidyaların inhalasyonu sonucu gelişir. İnsidansı dünyanın çeşitli bölgelerinde büyük farklılıklar gösterir. H. capsulatum Ascomycetes sınıfının bir üyesidir ve insandan en sık H. capsulatum var. capsulatum ve H. capsulatum var. duboisii soyutlanmaktadır. Ajellomyces capsulatum adı verilen heterohalik seksüel şekli mevcuttur. Sıcaklığa bağlı dimorfik bir mantar olan H. capsulatum 35ºC'nin altında beyaz veya kahverengi küf mantarı, 37ºC'de küçük, yapışkan, yığın şeklinde koloniler oluşturan maya mantarı halinde ürer. Tipik olarak yavaş ürediğinden, en uygun koşullarda küf kolonisi bir-iki haftada meydana gelir ve bundan sonra konidyalar oluşur. Ancak klinik örneklerden üretmek için bazen 8-12 hafta beklemek gerekebilir. İlk soyutlandığı zaman çoğunlukla kahverengidir ve uzun beklediği zaman rengi beyaza döner. Oda sıcaklığında hem mikrokonidya hem de makrokonidya yapar. H. capsulatum doğada azot içeriği yüksek toprakta ve yarasa ve kuş türlerinin yaşadığı yerlerde bulunur. H. capsulatum kuş pisliği, tavuk kümesleri, yarasaların yaşadığı mağaralar ve benzeri yerlerden soyutlanabilir. Konidyalar kuruduğunda kolayca havaya dağılır ve rüzgarla veya kuş ve yarasalarla da taşınabilir. Etken, hastalığın en prevalan olduğu şu coğrafik bölgelerde yaygındır: Missouri'de Ohio-Mississippi Vadisi, Kentucky, Tennessee, Indiana, Ohio ve Güney İllinois. Bu bölge kuş dışkılarının yığınlar halinde en yaygın bulunduğu yerdir. Afrika'daki histoplazmoz olgularında hem H. capsulatum hem de stabil varyantı H. capsulatum var. duboisii soyutlanmıştır. Afrika'da H. capsulatum var. duboisii ile gelişen histoplazmoz olguları bütün dünyada H. capsulatum var. capsulatum ile görülen histoplazmoz olgularından deri ve kemik lezyonlarının daha sık, akciğer tutulumunun daha az, dev hücre gelişiminin bariz ve dokudaki maya hücrelerinin daha büyük ve kalın duvarlı olmasıyla farklılık gösterir. Bu klinik özellikler tipik ve her zaman görülüyor olmasına rağmen, in vitro olarak H. capsulatum var. duboisii'nin diğerlerinden morfolojik, fizyolojik ve antijenik içerik özelliklerine göre güvenilir bir şekilde ayırt edilemez. Aslında H. capsulatum var. duboisii ile H. capsulatum var. capsulatum'un çiftleşmesi ve her ikisinin de seksüel şeklinin A. capsulatum olması nedeniyle aynı türdür. Histoplazmin antijeni özel bir buyyon vasatında H. capsulatum'un miçel fazının üretilmesiyle elde edilir. Standardize edilmiş konsantrasyondaki kültür filtratı 0.1 mL intradermal olarak enjekte edilir. Kırk sekiz saat sonra, 5 mm'den büyük endürasyon pozitif reaksiyonu gösterir. Pozitif test sonucu, H. capsulatum'a karşı daha önceden duyarlılık olduğunu gösterir. Daha önceden testin negatif olduğu bilinmiyorsa, pozitif testin tanısal değeri yoktur. Bazı antijenik determinantları başka patojenik mantarlarla ortak olduğundan dolayı çapraz reaksiyonlar görülebilir. Örneğin; C. immitis veya B. dermatitidis'e karşı duyarlı bireylerde histoplazmin testiyle yanlış pozitif sonuç alınabilir. 1950'li yıllardan beri bütün dünyada yapılmakta olan histoplazmin deri testi çalışmaları ile hastalığın prevalansına ilişkin yoğun bilgi birikimi sağlanmıştır. ABD'nin orta kesimlerinde bazı bölgelerde, 20 yaş üstündeki toplumun %80-90'ında deri testi reaktivitesi görülmektedir. Deri testi araştırmaları ile, sadece ABD'de 40 milyondan fazla kişinin etkene duyarlandığı ve her yıl 500.000 yeni infeksiyon geliştiği hesaplanmaktadır. Bunların 55.000-200.000'i semptomatik olup, 1500-4000'i hastaneye yatış gerektirmektedir. Bu hesaba göre her yıl 20-30 ölüm meydana gelmektedir. Bu hesap 1980 öncesi verileri göstermekte olup, AIDS nedeniyle fırsatçı histoplazmoz gelişen olguları kapsamamaktadır. Aynı anda çok sayıda kişinin maruz kalmasına bağlı olarak akut respiratuar histoplazmoz salgınları ve epidemiler görülmüştür. Histoplazmin deri testi reaktivitesi erkek ve kadınlar arasında fark göstermezken, hastalık erkeklerde kadınlardan dört kat daha fazla gelişir. Puberte öncesinde kadın ve erkeklerin hastalığa yakalanma hızları ve deri testi reaktif olanların oranı eşittir. Bebeklerde ve 50 yaş üzerinde hastalık ağır ve mortalite daha yüksektir. Hastalığa birçok evcil ve vahşi hayvan duyarlı olup, yarasa gibi bazı hayvanlar rezervuar olarak organizmanın yayılımında rol oynar. SUBKÜTAN MİKOZLAR Sporotrikoz Sporothrix schenkii tarafından meydana getirilen akut veya subakut bir infeksiyondur. Etken dimorfik bir mantardır ve hem hifalı saprofitik hem de parazitik maya evresi vardır. Laboratuvarda 25ºC'de ve arkasından 37ºC'de bekletildiğinde her iki fazda da üretilir. Lenfokütanöz veya ekstrakütanöz yerleşimli lezyonlardan kültür yapıldığında hem 35ºC'de hem de 37ºC'de üreme olurken, yayılımı çok sınırlı olan kütanöz lezyonlardan yapılan kültürlerde sadece 35ºC'de ürediği bildirilirken, bunun aksine her iki grup lezyondan elde edilen mikroorganizmanın termo-tolerans göstermediğine dair bulgular da elde edilmiştir. S. schenkii 26-27ºC sıcaklık ve %92-100 nem oranında, yosun, çürüyen bitkiler, toprak ve saman varlığında daha iyi ürer ve mikroorganizmanın hayatta kalımı artar. Bununla birlikte, hastalık Brezilya, Peru, Hindistan gibi çok geniş bir iklimsel ve coğrafik dağılımda görülmektedir. Birçok salgın sırasında S. schenkii'nin kaynağı tespit edilebilmekle birlikte, endemik bölgelerdeki infeksiyon rezervuarı her zaman bulunamaz. Bu noktanın halen tam anlaşılamamış olması nedeniyle, endemik bölgelerde koruyucu önlemler alınmasına engel olmaktadır. Sporotrikoz kedi, armadillo, at ve eşek gibi hayvanlarda da görülür. Bunların ve diğer hayvan türlerinin rezervuar olarak rollerinin belirlenmesi için çalışmalara ihtiyaç vardır. İnfeksiyon genellikle travma sonrasında mantarın deriye teması ile gelişir. Sıyrık, abrazyon gibi küçük zedelenmeler de giriş için yeterlidir. Ender olarak sporların inhalasyon yoluyla alınması sonucu da hastalık gelişebilir. Sporotrikoz cinsiyet farkı gösterir ve erkeklerde kadınlardan daha fazla rastlanır, ancak bunun nedeni bilinmemektedir. Farklı yaş gruplarındaki sıklık da değişmekte, hastalık çocuklarda erişkinlerden daha seyrek görülmektedir. Toprak ve bitki ile uğraşan mesleklerde, örneğin; çiçek yetiştirenler, bahçıvanlar, maden işçileri ve oduncularda infeksiyon riski daha yüksektir. Hastalık insandan insana geçmez, ancak kapalı topluluk ve aynı aile fertleri arasında, aynı kaynağa temas sonucu birkaç olgu bildirilmiştir. Esmer Mantar "Black Mould" İnfeksiyonları Esmer mantarlar koyu renkli pigment yapan heterojen bir grup mantar olup, her yerde bulunur ancak insanda nadir olarak infeksiyon yapar. Bu mantarların virülansının görece düşük olduğu ve hastalığın klinik seyrinin esas olarak konağa ait faktörler tarafından etkilendiği düşünülmektedir. İnfeksiyonun klinik spektrumu esmer miçetomalar, kromoblastomikoz, sinüzit ve yüzeyel, kütanöz, subkütan, sistemik feohifomikozları kapsar. Yakın zamanlarda bu tablolara fungemi de eklenmiştir. İnsanda çok sayıda cinsin infeksiyon yaptığı gösterilmiştir. Bunlar; Alternaria, Curvularia, Bipolaris, Exserohilum, Exophiala ve Wangiella'dır. Feohifomikoz (Yunanca "phaeo" koyu renkli, esmer) klinik örneklerde maya benzeri hücreler, yalancı hifa ve hifa gibi fungal ögelerin tek başına veya birlikte bulunmasıyla karakterizedir. Feohifomikoz miçetoma ve kromoblastomikozdan farklı olarak deri ve deri altı dokularla sınırlı değildir ve daha çeşitli inflamatuvar reaksiyonlara neden olur. Kütanöz olmayan feohifomikozlar her doku ve organı tutabilir ve en fazla sinüsler, akciğer ve beyinde görülür. İnvaziv hastalığa ilaveten allerjik reaksiyonlar da sıktır, sinüzit ve akciğer hastalıklarına yol açar. Kromoblastomikoz Deri ve deri altı dokunun kronik, lokalize infeksiyonudur ve genellikle ekstremitelerde kabarık, kurutlu lezyonlar oluşturur. Birçok kahverengi pigment yapan mantar tarafından meydana getirilir. Bu etkenlerin isimlendirmesi konusunda yazarlar arasında anlaşmazlık vardır. En fazla rastlanan etkenler sıklık sırasına göre Phialophora verrucosa, Fonsecaea pedrosoi, Fonsecaea compacta, Cladosporium carrionii, Rhinocladiella aquaspersa (Ramichloridium cerophilum) şeklinde sıralanabilir. Diğer pigment oluşturan mantarlar tarafından da sporadik kromoblastomikoz olguları meydana getirilebilir. Etkenler dokuda tipik olarak kalın duvarlı, koyu kahverengi sklerotik hücreler meydana getirir. Kromoblastomikoz etkenleri toprak, odun ve bozunan bitki artıkları gibi maddelerin bulunduğu çevrede yaygın olarak bulunur. İnfeksiyon insanda genellikle derinin kesik veya kıymık batması gibi travma ile zedelenmesi sonucu mantarın girmesiyle meydana gelir. Hastalık çıplak ayakla gezilen yerlerde ve ılıman iklimlerdeki kırsal kesimlerde daha fazla görülür. İnsandan insana bulaşma olmaz. Kromoblastomikoz çocuk ve ergenlerde nadirdir. Hastalık Japonya dışında, erkeklerde kadınlardan daha sık görülür ki bu daha çok mesleki temasın önemini göstermektedir. Olguların büyük bölümü 30-50 yaş arasındadır. Hastalığın aynı çevresel etkenlere temas etmiş çocuklarda nadir görülmesi uzun bir süre sessiz kaldığı (latent) dönem olduğunu düşündürmektedir. Verrüköz veya nodüler lezyonlar sıktır ve daha çok alt ekstremitelerde yerleşir. Entomoftoramikoz Doğu ve Batı Afrika, Güney ve Orta Amerika ve Güneydoğu Asya'daki yağmur ormanlarında görülür. Ilıman iklimlerde toprak ve nemli alanlarda çürüyen bitkiler üzerinde saprofit olarak yaşayan ve rinoserebral konidyobolomikoz etkeni olan Conidiobolus coronatus (Entomophtora coronata) tarafından oluşturulur. Tüm yazarlar aynı kanıda olmasa da, araştırıcıların en çok kabul ettiği yaklaşım basidyobolomikoz etkeninin Basidiobolus ranarum olduğu ve B. meristosporus ve B. haptosporus'un bunun sinonimleri olduğudur. B. ranarum topraktan, çürüyen bitkilerden, infekte böcekleri yutmuş kurbağa ve kertenkelelerin bağırsağından soyutlanmıştır. Kuluçka süresi tam bilinmemekte, kıymık batması ve böcek ısırması ile birlikte yaraya kontaminasyon olduğunda hastalık geliştiği düşünülmektedir. Lobomikoz Lobomikozun başlaması çok yavaş ve sinsi, hastalığın seyri çok yavaştır, öyle ki 40-50 yıl sürebilir. Hastalığın kuluçka süresinin uzun olması endemik bölgede bulunma öyküsünün araştırılmasını gerekli kılar. Hastalık travmaya bağlı derideki zedelenme sonucu gelişir ki, bunlar kıymık batması ve böcek ısırmasının yanı sıra yılan sokması, kesi ve bitki keserken yaralanma sonucu gelişebilir. Etken özellikle sulak çevrelerde yaygın bulunur ki, bu muhtemelen yaşam döngüsünün önemli bir bölümünü oluşturur. Hastalık Amerika kıtasının tropikal bölgesinde yaygındır. İnfekte bireylerden etken soyutlanamamıştır ve etken olan mantar tanınamamıştır. Etken deriden girip aylar ya da yıllarca burada kalır, daha sonra deri altı dokulara geçerek genellikle 30-40 yaşlarındaki erkeklerde hastalığa yol açar. Miçetoma Miçetoma Afrika ve Amerika kıtalarının kurak, tropikal ve subtropikal bölgelerinde, özellikle çöle komşu alanlarda yaygındır. Sahra ve Arabistan çölleri hem olgu sayısının fazlalığı hem de etken mikroorganizmaların karışıklığı nedeniyle en önemli endemik bölgedir. Tropikal ve subtropikal bölgelerdeki kurak alanlarda en fazla görülen etken Madurella mycetomatis, Actinomadura madurae, Actinomadura pelletieri ve Streptomyces somaliensis'tir. Bu mikroorganizmalar Afrika ve Asya'nın büyük çöllerinde ve Güneydoğu Avrupa'da bol bulunur. Latin Amerika'nın nispeten nemli yörelerinde Nocardia brasiliensis daha sık, Madurea grisea ise daha enderdir. Romanya gibi ılıman iklimlerden de olgular bildirilmiştir. Erkeklerde kadınlardan daha sık görülür. Etkilenen yaş en fazla 20-50 yaş arasındadır. Etken deride zedelenme sonrası kontaminasyon sonucu girer. Odun, diken ve toprakla kirlenen yaralardan bulaşma şansı vardır. Tropikal ve subtropikal bölgelerde akasya ağacı gibi dikenli bitkiler etkenin girişini kolaylaştırır. Miçetoma etkenlerinin çoğu bitki ve toprak, canlı ve ölü bitkilerde bulunur. Pnömosistis İnfeksiyonu Eski adıyla Pneumocystis carinii yeni adıyla Pneumocystis jirovecii taksonomik yeri belli olmadığından öksüz organizma olarak adlandırılan, ancak son yıllarda ribozomal RNA'sının mantarlarda bulunan rRNA ile homolog olması nedeniyle mantar olarak kabul edilen bir etkendir. Öte yandan gelişmeler bununla da kalmamış, insanda hastalık yapan tür P. jirovecii olarak yeniden adlandırılmıştır. Etken memeli hücrelerindeki özellikleri taşır. Genel olarak dört morfolojik şekil tanımlanmıştır: Trofozoid, kist, prekist ve sporozoid (intrakistik cisimcikler). Tanısal şekil kisttir ve Giemsa, Papanikolaou ve Grocott metenamin gümüş nitrat boyalarıyla boyanır. AIDS epidemisinin erken dönemlerinde P. carinii pnömonisi (PCP)'ne ABD'deki hastaların üçte ikisinde bulunan AIDS tanımlayıcı hastalık olarak sık rastlanmaktaydı. HAART tedavisinin kullanılmaya başlanmasından sonra diğer fırsatçı infeksiyonlarda olduğu gibi PCP insidansı da 1992-1995 yılları arasında %21.5 iken, 1996-1997 yıllarında %3.4'e düştü. Buna rağmen hastalık ABD'de AIDS tanımlayıcı hastalıklar arasında en fazla görülenidir. P. jirovecii AIDS, malign hastalık sırasında kemoterapi rejimleri, immünsüpresif tedavi alanlar, organ transplantasyonu olguları ve doğmalık immünsüpresif durumlar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış hastalarda ağır ve öldürücü pnömoniye yol açar. Ancak infeksiyon her zaman akciğerle sınırlı olmayıp lenfatik ve hematojen yolla yayılabilir. Yaygın infeksiyon en fazla tiroid, karaciğer, kemik iliği, lenf bezi ve dalakta tutulum yapar. PCP için en önemli risk faktörü CD4 sayısının 200/mm3'ün altında olmasıdır. Ancak HAART sonrasında bu risk daha azalmış, ancak bu tedavi altında gelişen PCP tablolarında CD4 sayılarının çok daha düşük olduğu gösterilmiştir. PCP kadın ve erkeklerde eşit oranda görülmektedir. Bir çalışmada Afrikalı Amerikalılar'ın beyazların üçte biri sıklıkta hastalığa yakalandığı bildirilmişse de bu bulgu tekrarlanmamıştır. HIV geçiş yolu ile PCP riski farklılık göstermemektedir. Hastaların Pneumocystis ile kolonize olmaları infeksiyon riskini arttırdığı gibi taşıyıcılar etkenin bulaşında önemli rol oynamaktadır. Çocuklarda PCP HIV epidemisinin ilk yıllarında, çocuklarda 1.3 olgu/100 çocuk yılı, bebeklikten adölesan çağa kadar da 9.5 olgu/100 çocuk yılı sıklıkta görülmekteydi. Gebelikteki tarama ve vertikal geçişin önlenmesi pediatrik HIV infeksiyonunu azalttı, öte yandan HAART döneminin başlaması çocuk hastalardaki bütün fırsatçı infeksiyonlar gibi muhtemelen PCP olgularını da azalttı. Ancak HAART'nin çocuk hastalardaki sonuçları henüz net değildir. HIV infeksiyonu olan çocuklarda PCP gelişimi erişkinlerdeki kadar CD4 sayısı ile ilişkili değildir. İnsidans çocuklarda üç-altı ayda pik yapmakta, altı yaş üzerindeki çocuklarda ise CD4 sayısı önem kazanmakta ve erişkinlerdeki gibi CD4 sayısı < 200/mm3 olması profilaksi endikasyonu olarak kabul edilmektedir. Pneumocystis infeksiyonunun bulaşması da, çevresel ortamdaki kaynağı da tam olarak anlaşılamamıştır. Yıllar boyunca bağışıklık sisteminin zayıflaması sonucu latent infeksiyonun reaktivasyonu teorisi kabul görmüştü. Günümüzde ise çevresel kaynaklardan alınabilmesi ve insandan insana bulaştırılmasının mümkün olduğu gösterilmiştir. Ayrıca, infekte olmayan bireylerin etkeni asemptomatik olarak taşıyabildikleri bilinmektedir. Hayvan ve insanda hava yolu ile bulaşa ilişkin kanıtlar elde edilmiş ise de halen bu olgular için solunum izolasyonu önerilmemektedir. KAYNAKLAR Abi-Said D, Anaissie E, Uzun O, et al. The epidemiology of hematogenous candidiasis caused by different Candida species. Clin Infect Dis 1997; 24: 1122-8. Al-Asiri RH, Van Dijken PJ, Mahmood MA, et al. Isolated hepatic mucormycosis in an immunocompetent chil. Am J Gastoenterol 1996; 91: 606-7. Ammari LK, Puck JM, McGowan KL. Catheter related Fusarium solani fungemia and pulmonary infection in a patient with leukemia in remission. Clin Infect Dis 1993; 16: 148-50. Boutati EI, Anaissie EJ. Fusarium, a significant emerging pathogen in patients with hematologic malignancy: Ten years' experience in a cancer center and implications for management. Blood 1997; 90: 999-1008. Brandt ME, Hutwagner LC, Klug LA, et al. Molecular subtype distribution of Cryptococcus neoformans in four areas of the United States. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Clin Microbiol 1996; 34: 912-7. Brandt ME, Pfaller MA, Hajjeh RA, et al. Molecular subtypes and antifungal susceptibilities of serial Cryptococcus neoformans isolates in human immunodeficiency virus-associated cryptococcosis. Cryptococcal Disease Active Surveillance Group. J Infect Dis 1996; 174: 812-20. Brodsky AL, Gregg MB, Lowenstein MS, et al. Outbreak of histoplasmosis associated with the 1970 earth day activities. Am J Med 1973; 54: 333-42. Bustamente B, Campos PE. Endemic sporotrichosis. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 145-9. Calgiani G. Coccidioides immitis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2746-57. Chapman S. Blastomyces dermatitidis. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2733-46. Chariyalertsyak S, Sirisantana T, Supparatpinyo K, et al. Case-control study of risk factors for Penicillium marneffei infection in human immunodeficiency virus-infected patients in northern Thailand. Clin Infect Dis 1997; 24: 1080-6. Deepe GS Jr. Histoplasma capsulatum. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2718-33. Denning DW. Aspergillus species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2674-84. Denning DW. Invasive aspergillosis. Clin Infect Dis 1998; 26: 781-805. Diamond R. Cryptococcus neoformans. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2707-18. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. Epidemiology of cryptococcosis in France: A 9-year survey (1985-1993). French Cryptococcosis Study Group. Clin Infect Dis 1996; 23: 82-90. Dromer F, Mathoulin S, Dupont B, et al. French Cryptococcosis Study Group. Individual and environmental factors associated with infection due to Cryptococcus neoformans serotype D. Clin Infect Dis 1996; 23: 91-6. Edwards J. Candida species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2656-74. Gartenbeg G, Bottone EJ, Keusch GT, et al. Hospital-acquired mucormycosis (Rhizopus rhizopodiformis) of skin and subcutaneus tissue: Epidemiology, mycolgyand treatment. N Engl J Med 1978; 299: 1115-7. Gerson SL, Talbot Hurwitz S, et al. Prolonged granulocytopenia: The major risk factor for invasive pulmonary aspergillosis in patients with acute leukemia. Ann Intern Med 1984; 100: 345-51. Guarro J, Gené J. Opportunistic fungal infections in human. Eur J Clin Microbiol Infect Dis 1995; 14: 741-54. Heyderman RS, Gangaidzo IT, Hakim JG, et al. Cryptococcal meningitis in human immunodeficiency virus infected patients in Harare, Zimbabwe. Clin Infect Dis 1998; 26: 284-9. Hoepelmen A. Opportunistic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2341-61. Hospenthal DR, Bennett JE. Miscellanous fungi and Prototheca. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2772-80. Jarvis WR. Epidemiology of nosocomial fungal infections, with emphasis on Candida species. Clin Infect Dis 1995; 20: 1526-30. Kanda Y, Yamamoto R, Chizuka A, et al. Prophylactic action of oral fluconazole against fungal infection in neutropenic patients. Cancer 2000; 89: 1611-25. Khoo SH, Dening DW. Invasive aspergillosis in patients with AIDS. Clin Infect Dis 1994; 19(Suppl 1): 41-8. Krcmery Jesenka Z, Spanik S, et al. Fungemia dure to Fusarium spp. in cancer patients. J Hosp Infect 1997; 36: 223-8. Levitz SM. The ecology of Cryptococcus neoformans and the epidemiology of cryptococcosis. J Infect Dis 1991; 13: 1163-9. Marr KA, Seidel K, Slavin MA, et al. Prolonged fluconazole prophylaxis is associated with persistent protection against candidiasis-related death in allogeneic bone marrow transplant recipients: Long term follow-up of a randomized, placebo controlled trial. Blood 2000; 96: 2055-61. Martino P, Raccah R, Gentile G, et al. Aspergillus colonization of the nose and pulmonary aspergillosis in neutropenic patients: A retrospective study. Haematologica 1989; 74: 263-5. Mead JH, Lupton GP, Dillavau CL, et al. Cutaneus Rhizopus infection: Occurence as a postoperative complication associated with elasticized adhesive drssing. JAMA 1979; 242: 272-4. Mitchell SJ, Gray J, Morgan MEI, et al. Nosocomial infection with Rhizopus microsporus in preterm infants: Association with wooden tongue depressors. Lancet 1996; 34: 441-3. Mitchell TG. Systemic fungi. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2363-81. Morris A, Lundgren JD, Masur H, et al. Current epidemiology of Pneumocystis pneumonia. Emerg Infect Dis 2004; 10: 1713-20. Nucci M, Akiti T, Barreiros G, et al. Nosocomial fungemia due to Exofiala jeanselmei var. jeanselmei and a Rhinocladiella species: A newly described causes of bloodstream infections. J Clin Microbiol 2001; 39: 514-8. Pappas PG, Tellez I, Nolazco D, et al. Sporotrichosis in Peru: Description of a hyperendemic area. Clin Infect Dis 2000; 30: 65-70. Pfaller MA. International surveillance of bloodstream infections due to Candida species: Frequency of occurence and in vitro susceptibilities to fluconazole, ravuconazole, and voriconazole of isolates collected from 1997 through 1999 in the SENTRY antimicrobial surveillance program. J Clin Microbiol 2001; 39: 3254-9. Richardson M. Subcutan mycoses. In: Cohen J, Powderly WG (eds). Infectious Diseases. 2nd ed. Spain: Mosby, 2004: 2383-96. Safdar N, Maki DG. The commonality of risk factor for nosocomial colonization and infection with antimicrobial-resistant Staphylococcus aureus, Enterococcus, gram-negative bacilli, Clostridium difficile, and Candida. Ann Intern Med 2002; 136: 834-44. Selik RM, Chu SY, Ward JW. Trends in infectious diseases and cancers among persons dying of HIV infection in th United States from 1987 to 1992. Ann Intern Med 1995; 123: 933-6. Silveira F, Nucci M. Emergence of black moulds in fungal disease: Epidemiology and therapy. Curr Opin Infect Dis 2001; 14: 679-84. Singh N, Gayowski T, Singh J, et al. Invasive gastrointestinal zygomycosis in a liver transplant recipient: Case report and review of zygomycosis in solid organ transplant recipients. Clin Infect Dis 1995; 20: 617-20. Singh N. Trends in the epidemiology of opportunistic fungal infections: Predisposing factors and the impact of antimicrobial use practices. Clin Infect Dis 2001; 33: 1692-6. Speed BR, Dunt D. Clinical and host differences between infections with the two varieties of Cryptococcus neoformans. Clin Infect Dis 1995; 21: 28-34. Sturm AW, Grave W, Kwee WS. Disseminated Fusarium oxysporum infection in a patient with heat stroke. Lancet 1989; 1: 968. Sugar AM. Agents of mucormycosis and related species. In: Mandell GL, Bennett JE, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases. 5th ed. USA: Churchill Livingstone, 2000: 2685-2605. Thomas CF, Limper AH. Pneumocystis pneumonia. N Engl J Med 2004; 350: 2487-98. Raad I, Hachem R. Treatment of central venous catheter-elated fungemia due to Fusarium oxysporum. Clin Infect Dis 1995; 20: 709-11. van Elden LJR, Walenkamp AME, Hoepelman AIM. Declining number of patients with cryptococcosis in the Netherlands in the era of highly active antiretroviral therapy. AIDS 2000; 14: 2787-800. Verveij PE, Voss A, Donelly JP, et al. Wooden sticks source of a pseudoepidemic of infection with Rhizopus microsporus var. rhizopodiformis among immunocompromized patients. J Clin Microbiol 1997; 35: 2422-3. Wazir JF, Ansari NA. Pneumocystis carinii infection. Arch Pathol Lab Med 2004; 128: 1023-7. Dahili Tıp Bilimleri Dergisi 2006; 13(4): 190-200 YAZIŞMA ADRESİ Yrd. Doç. Dr. A. Seza İNAL Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Klinik Bakteriyolojisi ve İnfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı, ADANA

http://www.biyologlar.com/firsatci-enfeksiyon-tanimini-yapiniz-ve-sik-gorulen-firsatci-fungal-enfeksiyon-etkenleri-hakkinda-kisaca-bilgi-veriniz-

Minerallerin görevleri ( mineral maddelerin görevleri nelerdir. )

PROTEİN Protein günlük olarak cildimizin, tırnaklarımızın, saçlarımızın ve kas dokularımızın yenilenmesine destek olur. Aynı zamanda proteinler organizmanın fonksiyonları için de önemlidir; bizi hastalıklara karşı korur. Proteinden zengin hayvansal besinler kırmızı et, balık, kabuklular, yumuşakçalar, yumurta, süt ve süt ürünleridir. Protein açısından zengin bitkisel kaynaklar tahıllar ve soya, mercimek, kuru fasulye, bezelye gibi sebzelerdir. KALSİYUM Kalsiyum, hayatımız boyunca almamız gereken, kemik sağlığımız için vazgeçilmez bir kaynaktır. Kalsiyum aynı zamanda metabolizmanın iyi çalışmasını; aynı şekilde sinir ve kas hücrelerinin daha iyi olmasını sağlar. Bir diğer faydası da böbreklerin sağlıklı çalışmasında önemli bir rol oynamasıdır. DEMİR Demir, vücudun iyi oksijen almasını ve birçok enzimin görevini görmesini sağlayan bir elementtir. Demir eksikliği kendini yorgunluk, ciltte solgunluk ve enfeksiyon tekrarları ile gösterir. Demirin azı gibi fazlası da zarardır. Temel Reis'in ıspanağı gibi demir içeren besinleri dikkatle tüketmek gerekir. MAGNEZYUM Magnezyum kalp ritminin işleyişi açısından önemlidir. Aynı zamanda “anti-stres” minerali olarak bilinir ve sinir sisteminde aşırı duyarlılığı azaltır. En çok çikolatanın içinde bulunan magnezyum kalp ve şeker rahatsızlıkları için önemlidir. BAKIR Bakır organizmamızda kemiklerimiz, eklemlerimiz, kan ve karaciğerimiz için farklı seviyelerde etkilere sahip bir mineraldir. Çok dikkatli alınması gerekir; çünkü uzun süreli aşırı bakır takviyesi ciddi boyutta zehirlenmelere yol açabilir. Kollajen liflerinin üretiminde baş gösteren bakır kemik, kıkırdak ve tendonlarımızın sağlıklı olmasını sağlar. Bakır aynı zamanda hemoglobin üretiminde de önemli rol oynar. POTASYUM Potasyum kas kasılmaları ve kalp hücreleri için en temel mineraldir. Aynı zamanda sinir sistemi ve düzenli kalp ritmi için de önemli bir mineraldir. Bunların yanı sıra böbreklerin ve glüsit metabolizmasının çalışmasında önemli rol oynar. Potasyum hipertansiyon, kalp krizi riski ve böbrek taşını önler. Birçok meyve ve sebze potasyum açısından zengindir. FOSFOR Beyin için en gerekli olmasıyla meşhur bir mineraldir. Varlığı, kemik ve dişlerimizin sağlığı için de önemlidir. Birbirinden fazla faydası bulunan fosfor, çok dikkatli bir şekilde alınması gereken bir mineraldir. Fosfor, hücrelerimizin neredeyse tüm kimyasal reaksiyonlarında baş gösterir. Enerji üretimi açısından önemli rol oynar. Şüphesiz bu sebepten ötürü, beynin sağlıklı çalışması için gerekli en önemli mineral olarak ün salmıştır. KROM Krom vücudumuzun farklı metabolizmalarında baş gösteren, belki de diğerlerine göre daha az bilinen bir oligo elementtir. Özellikle organizmanın kan şekeri düzeylerinde önemli rol oynayan krom, kandaki kolesterol ve glukoz düzeylerini doğru bir şekilde kontrol ettiği için diyabetiklerde kan şekeri ayarını düzenleme konusunda diyete yardımcı olarak kullanılabiliyor. SELENYUM Antioksidan özelliklere sahip bir oligo element olan selenyum, yaşlanmaya olduğu kadar, birçok kanser türüne de savaş açmanıza yardımcı olur. Bu oligo element bağışıklık sistemimizin korunmasına da destek olur. Tüm bunların yanı sıra tiroid bezlerinin çalışması ve testesteron (erkeklik hormonu) sentezinde de baş gösterir. Önemli olan alınan selenyumun dozudur.

http://www.biyologlar.com/minerallerin-gorevleri-mineral-maddelerin-gorevleri-nelerdir-

Hipertansiyon ve Yaşam Tarzı Değişikliği

Hipertansiyon ve Yaşam Tarzı Değişikliği

Sanayileşmiş ülkelerde en sık ölüm nedeni kardiyovasküler hastalıklardır. Kardiyovasküler risk faktörleri iyi bilindiğinde, bu ölümlerin çoğu önlenebilmektedir. Obezitekardiyovasküler hastalıklar için bağımsız bir risk faktörü olmasının yanı sıra hipertansiyon gibi kardiyovasküler risk oluşturacak hastalıklara da yol açabilmektedir. Epidemiyolojik çalışmalar obezite ile kardiyovasküler risk faktörleri arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir  (1).     KARDİYOVASKÜLER RİSK FAKTÖRLERİ Yaş (erkekler ≥ 45, kadınlar ≥55 veya erken menapoz) Ailede kalp hastalığı öyküsü Sigara kullanımı Yüksek kan basıncı (>140/90mmHg) Hiperkolesterolemi (total kolesterol >200mg/dl, LDL [kötü kolesterol] >130mg/dl) ve düşük HDL (iyi kolesterol) <140mg/dl Diabetesmellitus Obezite Stres Aşırı alkol tüketimi Fiziksel aktivite azlığı Menopoz   Obezite nedir? Enerji alımı ve harcanması arasındaki dengesizlik sonucu vücuttaki yağ kitlesinin yağsız vücut kitlesine oranla artmasına obezite denir. Obezite kalp üzerinde yaratmış olduğu yapısal değişiklikler nedeni ile kardiyovasküler riski artırır. Obezite ve hipertansiyonun birlikte bulunması kalbin yapısı ve fonksiyonu üzerine olan etkinin çok daha şiddetli olmasına yol açar. Obezitenin saptanmasında en çok bilinen ve kullanılan yöntem Vücut Kitle İndeksi (VKİ) hesabıdır. Kİ=vücut ağırlığı (kg)/ (Boy)2  (m2 ) 18.5à             altı normalden az 18.5-24.9à                sağlıklı 25-29.9à                   aşırı kilolu 30-39.9à                   obez 40 ve üstü à              morbidobez Örnek: Boy: 1.75m (175cm) Kilo: 81kg VKİ= 81/ (1.75 x 1.75) = 26.44 à Aşırı kilolu birey Dünya Sağlık Örgütü (DSO) önerilerine göre; bel çevresi (cm) ölçümleri risk olarak değerlendirilebilmektedir.   Risk Yüksek Risk Erkek ≥ 94cm ≥ 102 cm Kadın ≥ 80 cm ≥ 88 cm   Bel/kalça oranı hesabı da kardiyovasküler risk belirteçlerinden birisidir. Bu oran erkelerde 1.0, kadınlarda 0.8’in üzerine çıkmamalıdır.  Bel/kalça oranı yüksek olan kadın ve erkeklerde hipertansiyon, ateroskleroz ve diyabet riskinin daha yüksek olduğu bilinmektedir.   Obezite ve Hipertansiyon Hipertansiyona neden olan en önemli risk faktörlerinden bir tanesi obezitedir. VKİ 27kg/m2’ nin üzerinde olan aşırı kilolu bireylerin hipertansiyon risklerinin, aşırı kilolu olamayan bireylerden 3 kat daha yüksek olduğu çalışmalarda gösterilmiştir  (1).  Kilo Kaybının Kardiyovasküler Hastalıklar Üzerine Olumlu Etkileri Obez bireylerin ağırlıklarında %5-10 düzeyindeki azalma kan basıncında belirgin düşüş sağlamaktadır. Zayıflamanın Kan Basıncı üzerine etkisi bir tansiyon ilacının etkisine yakındır. Ağırlık kaybının bu kan basıncı düşürücü etkisi, kan hacmi ve kalbin ön yükünün azalması gibi hemodinamik etkiler aracılığıyla olabilir. Ağırlık kaybının kardiyovasküler hastalık ve ölüm oranları üzerinde olumlu etkileri olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir  (1).  Vücutta yağ kitlesi arttıkça hipertansiyon gözlenme olasılığı artar. Hipertansif hastaların yaklaşık 2/3’ünü obez bireyler oluşturmaktadır. Framingham verileri Hipertansif erkeklerin %70, kadınların %60’ından fazlasının obez olduğunu bildirmiştir. İdeal kilonun %20 üstü değerlerde ise hipertansiyon gözlenme olasılığı 8 kat artmaktadır  (2, 3). 4.5kg almakla sistolik KB erkeklerde 4.4 mmHg, kadınlarda 4.2 mmHg artar. Çocuk ve adölesanlarda da kilo alımı ile kan basıncı artışı arasında ilişki vardır.  Obezlerde kilo vererek vasküler ve metabolik bozuklukların azalacağı belirtilmiştir. Obez hastalarda tıpkı diyabetiklerde olduğu gibi kan basıncı daha sıkı takip edilmelidir. Tedavi de komplike olmasa bile agresif davranılmalıdır. Obezlerde yaşam biçimi değiştirilmeli, dengeli ve düzenli beslenme programları ile hasta kilo vermeli, tuz kısıtlanmalı, fiziksel aktivite artırılmalıdır. Yaklaşık 1 kg kayıpla sistolik kan basıncı 2-3mmHg, diyastolik kan basıncı 2 mmHg azalır. 6 ay zarfında 9-10 kilo kayıpla kan basıncı değerleri -26/-20 mmHg azalır (2). Diyet yeterince potasyum, kalsiyum ve magnezyum içermelidir. Lifli gıdalardan zengin diyet kan basıncında -5mmHg, omega-3 yağ asidinin diyetlerde artırılması -5.5/-3.5mmHg kan basıncında azalmaya katkı sağlar. Durağan yaşam tarzında hipertansiyon gelişme riski %20-50 oranında artar. Fiziksel aktivitenin artırılması ile kan basıncında -5.7/-5.7mmHg azalma sağlanır  (2).  PatenT çalışmasındaki hasta popülasyonunun hipertansiyon ve risk faktörleri açısından yeniden değerlendirildiği HinT çalışmasında, Türkiye’de 4 yılda (2003-2007) BMI değerlerinde anlamlı derecede artış görülmüştür (p<0.001). Kadınlardaki ortalama BMI değeri erkeklerden daha yüksektir. Hipertansif bireylerde, normotansif olanlara kıyasla BMI değeri anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.001). Kiloya göre hipertansiyon görülme oranları; Normal (BMI<25) à %14,2 Aşırı Kilolu (BMI 25-29) à %24.5 Obez (BMI>29) à %37.8 olarak tespit edilmiştir.  Çalışmada Türkiye’deki obeziteprevelansı %30.4’tür. Yaklaşık olarak erkeklerde 4 kg ve kadınlarda 3kg alınması hipertansiyon riskinde %21-30 artış ile ilişkilidir  (4).  FİZİKSEL AKTİVİTE Günümüzde toplumun fiziksel aktivite konusunda bilgi düzeyinin yetersiz olması, fiziksel aktivitenin sağlık için öneminin yeterince anlaşılamaması ve giderek daha hareketsiz bir yaşam tarzının benimsenmesi, toplumda hipertansiyon gibi kronik hastalıkların görülme sıklığını artıran önemli nedenlerden biri olmuştur. Fiziksel aktivite sadece spor olarak değil günlük yaşam içerisinde kas ve eklemlerin enerji kullanarak kalp ve solunum hızını artıran aktiviteler olarak ta tanımlanabilir. Spor aktivitelerinin yanı sıra oyun ve gün içinde yapılan çeşitli aktiviteler de fiziksel aktivite olarak kabul edilmektedir. Fiziksel aktivite her yaşta sağlığa yararlıdır. Egzersiz ve Yüksek Tansiyon Kan basıncı ilaçlar ile kontrol altına alındıktan sonra, egzersiz programına başlanabilir. Düzenli Egzersizin Faydaları İlaç tedavisini destekler Kalp hastalığı ve diğer kronik hastalıklara yakalanma riskini azaltır Kişiyi enerjik kılar, stresi azaltır Kilo vermeye yardımcı olur Kas ve kemikleri güçlendirir Yaşam kalitesini artırır Düzenli egzersiz kan basıncını azaltır. Araştırmacılar düzenli egzersizin hafif ve orta derecede hipertansiyonda kan basıncını ortalama 10mmHg düşürdüğünü göstermektedir. Uzun dönemde sağlanacak faydalar daha fazladır. Orta yoğunluktaki egzersiz, ağır yoğunluktaki egzersize göre kan basıncını daha etkin düzeyde düşürdüğü çalışmalarda gösterilmiştir. Egzersiz yapmaya başlamadan önce risk analizi yapılmalı. Önce 10-15dk ısınma egzersizleri yapılmalı Isınma ve soğuma sırasında esneklik egzersizleri yapılmalı Egzersiz yapılırken kalp atım hızı izlenmelidir. Egzersizin sonunda aktivite düzeyi kademeli olarak azaltılmalıdır. Merdiven çıkma, yürüyüş, hafif koşu, bisiklete binme ve yüzme kalp hızı ve nefes alış verişini hızlandıran aerobik aktivitelere örnektir. Uzun süre (günde en az 1 saat) uygun ayakkabılarla, hızlı adımlar ile yürüyüş önerilmektedir. Yürüyüş bacaklarda kan dolaşımını artırır ve kalp kasını kuvvetlendirir. Koşu ve yüzme egzersizlerine dereceli olarak başlamak gerekir. 40 yaş üzeri bireyler bu sporları fizyoterapist değerlendirmesinde uygulamalıdırlar. Aerobik egzersizler haftanın birçok gününde en az 30 dakika uygulanmalıdır. Bir sefere bu kadar zaman ayrılamıyorsa gün içerisine bölüştürülebilir  (5, 6). SAĞLIKLI BESLENME ( TUZDAN UZAK, SEBZE-MEYVE AĞIRLIKLI) Son yıllarda yapılan pek çok çalışmada kısa dönemde diyet, tuz ve hipertansiyon arasındaki ilişkiyi, uzun dönemde de bunlarla mortalite arasındaki ilişki incelenmiştir. Yüksek kan basıncından korunmada veya tedavisinde ilk basamak yaşam şekli değişikliğidir. Yapılan klinik çalışmalarda sodyum alımı ile hipertansiyon, kardiyovaskülermortalite ve morbidite arasında ilişki bulunmaktadır  (7). Normotansif bireylerin %25’inde ve hipertansif hastaların pek çoğunda tuza duyarlı kan basıncı değişikliği gözlenmiştir. Normotansif olup, tuza duyarlı kan basıncı değişikliğine sahip bireylerde hipertansiyon gelişme riski daha fazladır  (8). Günlük ortalama tüketilmesi önerilen tuz miktarı 6 gr iken, Türkiye’de tuz tüketimi bu değerin 3 katı olarak tespit edilmiş (9, 10). Sodyum alımını azaltmak inme ve kalp krizine karşı koruyucu etki göstermektedir (7). Yaşlı bireylerde yapılan çalışmada diyette tuz kısıtlaması anlamlı kan basıncı değeri düşüşleri ile ilişkilidir. Yapılan başka bir çalışmada (DASH diyeti) meyve sebze ağırlıklı ve düşük yağ içerikli diyet takip eden bireylerde* kan basıncı değerleri daha düşük bulunmuştur. Diyette potasyum, magnezyum ve kalsiyum alımı artırıldığında kan basıncı düşüşleri gözlenmektedir. Meyve-sebze ağırlıklı, düşük yağ içerikli ve tuzu kısıtlanmış diyet ile kan basıncında kademeli düşüşler elde edilmiştir. Tuz alımının kısıtlanması, sebze ve meyve tüketiminin artırılması düşük yağ içerikli beslenme her hangi bir yan etkiye neden olmadan etkili bir şekilde kan basıncı düşüşü sağlar (8). *Evre 1 hipertansiyon hastaları Kardiyovasküler Hastalıklardan Korunmada Beslenme Beslenmenizde yağı azaltın. Toplam yağ tüketimi enerjinin %30’unu geçmemelidir. Öğünlerdeki doymuş yağları azaltın. Doymuş yağlar kan kolesterol düzeylerini yükselten en önemli beslenme faktörüdür. Doymuş yağ tüketimi günlük toplam yağ tüketiminin üçte birini geçmemeli. Besinlerinizde doymamış yağları tercih edin. Daha fazla meyve ve sebze tüketin İdeal vücut ağırlığınızı koruyun Fiziksel aktivitenizi artırın. Kalp sağlığı için düzenli ve orta düzeyde aktivite önemlidir. Aktif yaşam kan basıncını düşürür, stresi kontrol etmeye yardımcı olur, vücut ağırlığının kontrol altına alınmasını sağlar. En az günlük 30 dakika orta şiddette egzersiz (yürüyüş, hafif koşu, yüzme vb.) kalp sağlığının korunmasında önemlidir. Beslenme özellikleri kan basıncı düzensizliklerinde etkilidir. Sodyum (tuz), kalsiyum, potasyum, magnezyum, yağlar ve alkol en önemlileridir. Sigarayı bırakın, alkol tüketimini azaltın Stresten uzak durun Tuz tüketimini minimuma indirin Gıda ürünlerinin ambalajlarındaki sodyum içeriklerine dikkat edin Sodyum: Sodyum yeterli/normal miktarda alındığında sağlık için gereklidir. Fazla miktarda alınması kan basıncının yükselmesine neden olur. Diyette sodyumun en önemli kaynağı sofra tuzu ve işlenmiş gıdalardır.  Sofra tuzu içerisinde bulunan klorür sodyumun etkisini artırmaktadır. Kalsiyum: Kalsiyum tüketiminin yetersizliği hipertansiyon riskini artırmaktadır. Potasyum: potasyumdan zengin besinlerin tüketiminin artırılması hipertansiyonun kontrol altına alınmasına yardımcı olur (1). Bazı Besinlerin 100 Gramındaki Sodyum Miktarı   Süt ve Süt Ürünleri Beyaz peynir                          965 mg Otlu peynir                             800 mg Kaşar Peyniri                         710 mg Lor peyniri                              406 mg Margarin                                 943 mg Tereyağ                                  826 mg Rokforpeyni                         1600 mg Eritmepeyniri/                       1100 mg Süttozu                                   550 mg   Ekmek ve Ekmek Yerine Geçen Besinler Ekmek                                               585 mg Sade mısırgevreği                  938 mg Mısırekmeği                            531 mg Kepekliekmek                        463 mg Simit                                       431 mg Kraker (tuzlu)                       1100 mg Kraker (sade)                         670 mg Bisküvi                                   252 mg Galeta unu                             736 mg Yufka                                    1000 mg   Diğer Sık Tüketilen Çeşitli Besinler Tavuk yumurtası                    138 mg Konserve bezelye                  236 mg Sardalya (konserve)              825 mg Ton balığıkonservesi  791 mg Patlamış mısır (tuzlu)            1944 mg Sofra Tuzu                         38758 mg Et suyu tableti                     24000 mg Kabartma Tozu                  11618 mg Hazır çorba                           5360 mg Kurudomates  2095 mg Havuçsuyu                             274 mg Kırmızıbiberkonservesi         221 mg Salam sosisçeşitleri              1267 mg Sucuk                                   1051 mg Kurutarhana                           977 mg Turşu                                    1353 mg Ketçap                                 1042 mg Cips                                      1000 mg   Sebze, MeyveveKurubaklagiller   Elma                                       3 mg Çilek                                       3 mg Erik                                         2 mg Kivi                                         4 mg Kiraz                                       3 mg Muz                                        1 mg Armut                                     2 mg Patlıcan                                  2 mg Kabak                                     1 mg Karnıbahar                            12 mg Semizotu                                2 mg Tazebezelye                           1 mg Yeşilfasulye                            2 mg Enginar                                 39 mg Tazebakla                             27 mg Marul                                      4 mg Salatalık                                  7 mg Domates                                6 mg Domatessuyu                   218 mg Kurufasulye                            2 mg Nohut                                     2 mg Mercimek                               2 mg   KAYNAKÇA Obezite ve Kardiyovasküler Hastalıklar/Hipertansiyon. Yrd.Doç. Gülhan Samur. Ankara, Şubat 2008 Sağlık Bakanlığı Yayın No:729. Kaya A. Turkish Journal of EndocrinologyandMetabolism 2003;(suppl 2):13-21. Hatemi H. Türkiye Klinikleri J IntMedSci. 2006;2(20):1-3. Arici M et al. J Hypertens 2010;28:240-44 Hipertansiyon ve Egzersiz. Sağlam M. Şubat 2008 Ankara S.B. yayın no:730 www.acefitness.org/FITFACTS/pafs/fitfacts/itemd_110.pdf (link is external) Alderman MH. Hypertension 2000;36:890-93 A Dash Of Salt AndTone: RecentTrialsProviding New İnsightsİntoTheDiet-Blood Pressure-HealthLink. www.worldhypertensionleague.org/Pages/Professionals/salt.aspx (link is external) Aylin Ayaz Dr,Dyt. Tuz Tüketimi ve Sağlık. Sağlık Bakanlığı 2008 Şubat; Yayın No:727.8,24(8):2303-11 SALTurk Çalışması Türk Hipertansiyon ve Böbrek Hastalıkları Derneği 2008.

http://www.biyologlar.com/hipertansiyon-ve-yasam-tarzi-degisikligi

DNA’daki epigenetik değişiklikler tip 2 <b class=red>diyabeti</b> açıklayabilir mi?

DNA’daki epigenetik değişiklikler tip 2 diyabeti açıklayabilir mi?

Lund Üniversitesindeki araştırmacılar tarafından yürütülen büyük çaplı bir çalışmada Tip 2 diyabetli kişilerin DNA’larında sağlıklı kişilerin sahip olmadığı epigenetik değişiklikler olduğu gösterildi. Araştırmacılar ayrıca azalmış insülin üretimine katkıda bulunan çok sayıda gende epigenetik değişiklikler buldu. Çalışmayı yöneten İsveç Scane Üniversitesi Hastanesi uzmanlarından Prof. Dr. Charlotte Ling, “Bu durum, tip 2 diyabet geliştirme riskinin sadece genetik değil, aynı zamanda epigenetik de olduğunu göstermektedir” dedi.Epigenetik değişiklikler, çevre ve yaşam tarzını kapsayan faktörlerin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve genlerin fonksiyonunu etkiler. Prof. Dr. Ling ve meslektaşları, insülin üreten hücreleri hem sağlıklı bireylerde hem de tip 2 diyabetli hastalarda analiz etti. Analiz tip 2 diyabetlilerin yaklaşık 800 geninde epigenetik değişiklikler ortaya çıkarttı. Genlerin 100’ünden fazlası da ayrıca değişen salıma sahipti ve bunlardan çoğu insülin üretiminin azalmasına katkıda bulundu. Azalmış insülin üretimi tip 2 diyabetin altta yatan nedenlerinden biridir.Hangisinin tavuk hangisinin yumurta olduğunu anlamak için, yani, epigenetik değişiklikler mi hastalığın bir sonucu yoksa hastalık mı değişikliklerin bir sonucu olduğunu anlamak için, araştırmacılar ayrıca sağlıklı bireylerin yaş, VKİ ve yükselmiş kan şekeri düzeylerinin neden olduğu epigenetik değişikliklere sahip olup olmadıklarını araştırdı.Yaş veya yüksek VKİ’nin bir sonucu olarak sağlıklı bireylerde çok sayıda epigenetik değişikliğin çoktan meydana geldiğini gözlemleyebildiklerini söyleyen Prof. Dr. Ling, şu bilgileri verdi: “Böylece bu değişikliklerin hastalığın gelişmesine katkıda bulunabileceği sonucuna varabildik. Epigenetik değişikliklere neden olan ilaçlar, kanser ve epilepsi tedavisinde uzun zamandır kullanılıyor. Yeni araştırma diyabetle ilişkili olarak epigenetiklere dair manzarayı değiştiriyor. Epigenetiklerin tip 2 diyabet için majör derecede önemli olduğunu gösteriyor ve insanların neden bu durumu geliştirdiğini anlamada bize yardım edebilir. Bu durum ayrıca gelecekteki ilaçların geliştirilmesi için yolu açmaktadır.”PLOS Genetics editörlerinden Dr. Tasnim Dayeh, ise “Değiştirilemeyen genlerden farklı olarak, epigenetik değişiklikler geri döndürülebilir,” ilavesinde bulundu.Kaynak: Genome-Wide DNA Methylation Analysis of Human Pancreatic Islets from Type 2 Diabetic and Non-Diabetic Donors Identifies Candidate Genes That Influence Insulin Secretion.  Tasnim Dayeh, Claes Wollheim, Lena Eliasson, Tina Rönn, Charlotte Ling. PLoS Genetics, 2014; 10 (3): e1004160 DOI: 10.1371/journal.pgen.1004160Makalenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşılabilmektedir:http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24603685Abstract Impaired insulin secretion is a hallmark of type 2 diabetes (T2D). Epigenetics may affect disease susceptibility. To describe the human methylome in pancreatic islets and determine the epigenetic basis of T2D, we analyzed DNA methylation of 479,927 CpG sites and the transcriptome in pancreatic islets from T2D and non-diabetic donors. We provide a detailed map of the global DNA methylation pattern in human islets, β- and α-cells. Genomic regions close to the transcription start site showed low degrees of methylation and regions further away from the transcription start site such as the gene body, 3’UTR and intergenic regions showed a higher degree of methylation. While CpG islands were hypomethylated, the surrounding 2 kb shores showed an intermediate degree of methylation, whereas regions further away (shelves and open sea) were hypermethylated in human islets, β- and α-cells. We identified 1,649 CpG sites and 853 genes, including TCF7L2, FTO and KCNQ1, with differential DNA methylation in T2D islets after correction for multiple testing. The majority of the differentially methylated CpG sites had an intermediate degree of methylation and were underrepresented in CpG islands (∼ 7%) and overrepresented in the open sea (∼ 60%). 102 of the differentially methylated genes, including CDKN1A, PDE7B, SEPT9 and EXOC3L2, were differentially expressed in T2D islets. Methylation of CDKN1A and PDE7B promoters in vitro suppressed their transcriptional activity. Functional analyses demonstrated that identified candidate genes affect pancreatic β- and α-cells as Exoc3l silencing reduced exocytosis and overexpression of Cdkn1a, Pde7b and Sept9 perturbed insulin and glucagon secretion in clonal β- and α-cells, respectively. Together, our data can serve as a reference methylome in human islets. We provide new target genes with altered DNA methylation and expression in human T2D islets that contribute to perturbed insulin and glucagon secretion. These results highlight the importance of epigenetics in the pathogenesis of T2D.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/dnadaki-epigenetik-degisiklikler-tip-2-diyabeti-aciklayabilir-mi

Arrigo Recordati 7.Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü Adaylarını Arıyor

Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, bu ödülün yedincisi için adaylık çağrısında bulunuyor. 100.000 Avroluk bu uluslar arası ödül, her iki yılda bir, kardiyoloji alanında başarı gösteren saygın bir bilim insanına veriliyor. Bu ödülün yedincisi, 2013 yılında, mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü hakkında yaptığı araştırmalarla isim yapmış bir klinik ya da temel bilim araştırmacısına verilecek. Bu uluslararası ödül, 2000 yılında, ilaç sektöründe faaliyet gösteren İtalyan girişimci Arrigo Recordati anısına verilmeye başlanmış olup kardiyovasküler hastalıklar alanındaki bilimsel araştırmalara destek vermeyi amaçlamaktadır. 1999 yılında erken yaşta kaybettiğimiz Arrigo Recordati’nin, ilaç endüstrisinin gelişmesini ilerletmek ile toplum ve bireylerin sağlığına yararlı olacak ürünleri sağlamak konusunda, araştırmanın gücüne olan inancı büyüktü. En büyük oğlu ve şu anda Recordati’nin Başkanı ve CEO’su olan Giovanni Recordati şöyle diyor: “Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, babamın anısını devam ettirmek ve bilim insanları ile araştırmacıları tüm dünyadaki insanlara yarar sağlayacak buluşlar yapmaya teşvik etmek amacıyla başlatılmıştır”. Önde Gelen Uluslararası Dernekler Ödül için Adayları Belirleyecek Kardiyoloji ve dahiliye alanında uzmanlaşmış 200’den fazla uluslararası dernek ve organizasyona; mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolünün araştırılması alanında hayat boyu başarı ödülüne layık gördükleri adayları belirlemek üzere çağrı yapılmaktadır. Ödül, kurumsal ortamlarda çalışan tüm bilim insanlarına açık olup herhangi bir ilaç ya da tıbbi cihaz şirketi ile bağlantısı yoktur. Adaylıklar, sadece aday göstermek için kendisine çağrı yapılan uluslararası bir dernek veya organizasyon tarafından sunulabilir. Adayların kendileri için yaptıkları başvurular değerlendirilmeyecektir. 2013’te verilecek ödüle ilişkin adaylıklar için son başvuru tarihi 31 Ocak 2013’tür. Ödülü kazanan aday, 14-17 Haziran 2013’te Milano’da yapılacak olan 23. ESH (Avrupa Hipertansiyon Derneği) Toplantısı’nda açıklanacaktır. Kazanan Adayı Dünyaca Ünlü Kardiyologlar Belirleyecek 2013 Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü’nün Jürisi, uzun kariyerleri boyunca kardiyoloji ve mikrosirkülasyon konularında liderlik yapmış uzmanlardan oluşmaktadır. Jüri başkanı, Harvard Tıp Fakültesi’nde Oftalmoloji Profesörü olan Mara Lorenzi’dir. Kendisi, ayrıca ABD’de Boston’daki Massachusetts Göz ve Kulak Kliniği’nde Diyabetik Retinopati alanında Kıdemli Bilimsel Danışman ve George ve Frances Levin unvanlı bilim insanıdır. Diğer Jüri üyeleri şunlardır: Ignatios Ikonomidis, MD, Ph.D., FESC, Kardiyolojide Yardımcı Doçent, 2. Kardiyoloji Departmanında Önleyici Kardiyoloji Laboratuarının Yöneticisi, Atina Ulusal ve Kapodistriyan Üniversitesi, Attikon Üniversite Hastanesi (Atina, Yunanistan) ve Can İnce, Ph.D., Klinik Fizyoloji Profesörü, Translasyonel Fizyoloji Departmanı, Akademik Tıp Merkezi, Amsterdam Üniversitesi, (Amsterdam, Hollanda), Yetişkin Yoğun Bakım Departmanı, Erasmus MC Üniversitesi Tıp Merkezi Rotterdam (Rotterdam, Hollanda). Mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü “Mikrosirkülasyon” terimi organların içerisine gömülü, dokular arasında kanın dağıtımından ve sıvı alışverişinden sorumlu olan küçük damar ağını ifade etmektedir. Mikrosirkülasyon, karmaşık bir sistemdir: ayrıca kan basıncını ve kalbe venöz dönüşü de düzenleyerek vücudun hemodinamikleri üzerinde önemli bir rol oynar. Buna ek olarak, mikrosirkülasyon, bağışıklık sistemi ve vücudun savunma mekanizmaları ile büyük bir etkileşime girmektedir. Bu yüzden, mikrosirkülasyonun birçok hastalık durumundaki önemli rolü iyice anlaşılmıştır. Mikrosirkülasyondaki anormallikler, genellikle kan basıncı yüksek hastalarda meydana gelmektedir. Ayrıca, dislipidemi ve tip 2 diyabet gibi metabolik hastalıklar; kalbi, retinayı ve böbrekleri besleyen mikrovasküler sistemde tahrip edici değişikliklere yol açmaktadır. Dolayısıyla, genelde altta yatan daha ciddi hastalığın ilk işaretleri olan ve hastaları etkileyen erken semptomlar, mikrosirkülasyondaki bozukluktan kaynaklanabilir. Hastalık tanı araçlarının sürekli gelişmesi sayesinde bilim insanları ve doktorlar, hastaları etkileyen birçok problemin mikrosirkülasyon sisteminde meydana gelebileceğinin farkına varmışlardır. Bu yüzden, mikrosirkülasyon birçok hastalığın patogenezinde çok önemli bir faktör olmakla birlikte, yeterince dikkate alınmamaktadır. recordatiprize2013@aimgroup.eu veya www.recordati.com/prize internet sitesini ziyaret ediniz.Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. veya www.recordati.com/prize internet sitesini ziyaret ediniz. http:/www.medical-tribune.com.tr" onclick="window.open('/Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, bu ödülün yedincisi için adaylık çağrısında bulunuyor. 100.000 Avroluk bu uluslar arası ödül, her iki yılda bir, kardiyoloji alanında başarı gösteren saygın bir bilim insanına veriliyor. Bu ödülün yedincisi, 2013 yılında, mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü hakkında yaptığı araştırmalarla isim yapmış bir klinik ya da temel bilim araştırmacısına verilecek. Bu uluslararası ödül, 2000 yılında, ilaç sektöründe faaliyet gösteren İtalyan girişimci Arrigo Recordati anısına verilmeye başlanmış olup kardiyovasküler hastalıklar alanındaki bilimsel araştırmalara destek vermeyi amaçlamaktadır. 1999 yılında erken yaşta kaybettiğimiz Arrigo Recordati’nin, ilaç endüstrisinin gelişmesini ilerletmek ile toplum ve bireylerin sağlığına yararlı olacak ürünleri sağlamak konusunda, araştırmanın gücüne olan inancı büyüktü. En büyük oğlu ve şu anda Recordati’nin Başkanı ve CEO’su olan Giovanni Recordati şöyle diyor: “Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü, babamın anısını devam ettirmek ve bilim insanları ile araştırmacıları tüm dünyadaki insanlara yarar sağlayacak buluşlar yapmaya teşvik etmek amacıyla başlatılmıştır”. Önde Gelen Uluslararası Dernekler Ödül için Adayları Belirleyecek Kardiyoloji ve dahiliye alanında uzmanlaşmış 200’den fazla uluslararası dernek ve organizasyona; mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolünün araştırılması alanında hayat boyu başarı ödülüne layık gördükleri adayları belirlemek üzere çağrı yapılmaktadır. Ödül, kurumsal ortamlarda çalışan tüm bilim insanlarına açık olup herhangi bir ilaç ya da tıbbi cihaz şirketi ile bağlantısı yoktur. Adaylıklar, sadece aday göstermek için kendisine çağrı yapılan uluslararası bir dernek veya organizasyon tarafından sunulabilir. Adayların kendileri için yaptıkları başvurular değerlendirilmeyecektir. 2013’te verilecek ödüle ilişkin adaylıklar için son başvuru tarihi 31 Ocak 2013’tür. Ödülü kazanan aday, 14-17 Haziran 2013’te Milano’da yapılacak olan 23. ESH (Avrupa Hipertansiyon Derneği) Toplantısı’nda açıklanacaktır. Kazanan Adayı Dünyaca Ünlü Kardiyologlar Belirleyecek 2013 Arrigo Recordati Uluslararası Bilimsel Araştırma Ödülü’nün Jürisi, uzun kariyerleri boyunca kardiyoloji ve mikrosirkülasyon konularında liderlik yapmış uzmanlardan oluşmaktadır. Jüri başkanı, Harvard Tıp Fakültesi’nde Oftalmoloji Profesörü olan Mara Lorenzi’dir. Kendisi, ayrıca ABD’de Boston’daki Massachusetts Göz ve Kulak Kliniği’nde Diyabetik Retinopati alanında Kıdemli Bilimsel Danışman ve George ve Frances Levin unvanlı bilim insanıdır. Diğer Jüri üyeleri şunlardır: Ignatios Ikonomidis, MD, Ph.D., FESC, Kardiyolojide Yardımcı Doçent, 2. Kardiyoloji Departmanında Önleyici Kardiyoloji Laboratuarının Yöneticisi, Atina Ulusal ve Kapodistriyan Üniversitesi, Attikon Üniversite Hastanesi (Atina, Yunanistan) ve Can İnce, Ph.D., Klinik Fizyoloji Profesörü, Translasyonel Fizyoloji Departmanı, Akademik Tıp Merkezi, Amsterdam Üniversitesi, (Amsterdam, Hollanda), Yetişkin Yoğun Bakım Departmanı, Erasmus MC Üniversitesi Tıp Merkezi Rotterdam (Rotterdam, Hollanda). Mikrosirkülasyonun sistemik hastalıklar ve organ hastalıklarındaki önemli rolü “Mikrosirkülasyon” terimi organların içerisine gömülü, dokular arasında kanın dağıtımından ve sıvı alışverişinden sorumlu olan küçük damar ağını ifade etmektedir. Mikrosirkülasyon, karmaşık bir sistemdir: ayrıca kan basıncını ve kalbe venöz dönüşü de düzenleyerek vücudun hemodinamikleri üzerinde önemli bir rol oynar. Buna ek olarak, mikrosirkülasyon, bağışıklık sistemi ve vücudun savunma mekanizmaları ile büyük bir etkileşime girmektedir. Bu yüzden, mikrosirkülasyonun birçok hastalık durumundaki önemli rolü iyice anlaşılmıştır. Mikrosirkülasyondaki anormallikler, genellikle kan basıncı yüksek hastalarda meydana gelmektedir. Ayrıca, dislipidemi ve tip 2 diyabet gibi metabolik hastalıklar; kalbi, retinayı ve böbrekleri besleyen mikrovasküler sistemde tahrip edici değişikliklere yol açmaktadır. Dolayısıyla, genelde altta yatan daha ciddi hastalığın ilk işaretleri olan ve hastaları etkileyen erken semptomlar, mikrosirkülasyondaki bozukluktan kaynaklanabilir. Hastalık tanı araçlarının sürekli gelişmesi sayesinde bilim insanları ve doktorlar, hastaları etkileyen birçok problemin mikrosirkülasyon sisteminde meydana gelebileceğinin farkına varmışlardır. Bu yüzden, mikrosirkülasyon birçok hastalığın patogenezinde çok önemli bir faktör olmakla birlikte, yeterince dikkate alınmamaktadır. recordatiprize2013@aimgroup.eu veya www.recordati.com/prize internet sitesini ziyaret ediniz. http://www.medical-tribune.com.tr ','','scrollbars=yes,width=900,height=900');return false;">http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/arrigo-recordati-7-uluslararasi-bilimsel-arastirma-odulu-adaylarini-ariyor

Novo Nordisk 90. kuruluş yıldönümünü kutluyor

Novo Nordisk 90. kuruluş yıldönümünü kutluyor

Danimarkalı ilaç firması Novo Nordisk, ürettikleri insülin sayesinde ilk kez diyabet hastalarının tedavi edilişinin 90. yıldönümünü kutluyor. Kuruluşundan bu güne odak noktası diyabetliler için yeni ve daha iyi tedaviler geliştirmek olan Novo Nordisk, günümüzde dünyanın en büyük diyabet tedavi firması konumunda olup, dünyanın dört bir yanında yaklaşık 23 milyon diyabetliye tedavi imkanı sunmakta ve dünyadaki toplam insülin üretiminin yaklaşık %50’sini gerçekleştirmektedir. Novo Nordisk Sağlık Ürünleri Tic. Ltd.Şti., Novo Nordisk’in Türkiye’deki yerleşik şirketidir ve 1995 yılında ithalatçı firma olarak kurulmuştur. Bugün Novo Nordisk Türkiye 200’e yakın çalışanıyla insan insülinleri, analog insülinler ve enjeksiyon sistemleriyle diyabet pazarında liderliğini sürdürmektedir. İlave olarak Novo Nordisk Türkiye, hemofili tedavisi ve bakımı, büyüme hormonu tedavisi ve hormon replasman tedavisi gibi alanlarda da hizmet vermekte ve faaliyetlerini sürdürmektedir. Novo Nordisk’in kuruluşu Danimarkalı Nobel ödülü sahibi August Krogh ve kendisi hekim olan ve aynı zamanda diyabetli eşi Marie ile 1922 yılında Amerika Birleşik Devletleri’ne gerçekleştirdiği bir ziyaret sırasında Kanada’da insülinin keşfedildiğini öğrenir. Marie’nin ısrarları üzerine August, keşfi gerçekleştiren ekibin lideri olan Profesör Macleod ile Toronto’da bir araya gelir. August ve Marie ülkelerinde insülin üretme iznini alarak 1922 Aralık ayında Kopenhag’a geri dönerler. Birkaç ay sonra üretime geçilmesiyle birlikte Kopenhag’daki bir hastanede ilk hastalar tedavi edilmeye başlar. Bugün Novo Nordisk olarak bilinen firmanın temeli bu şekilde atılmış olur. O tarihten bu güne firma, diyabet tedavisi alanında kullanılan insan insülini (1982) ve dünyanın ilk insülin enjeksiyon kalemi NovoPen® (1985) gibi birçok önemli ilerlemeye imza atmış, modern insülinleri (iyileştirilmiş özelliklere sahip analog insülinler) geliştirmiş ve bugün diyabet tedavisinde yeni bir sınıf olan GLP-1 alanında dünyada lider haline gelmiştir.  Bu sürece paralel olarak Novo Nordisk diyabet alanında kazandığı becerilerini hemofili ve büyüme geriliği tedavisine yönelik biyofarmasötik ürünler geliştirmek için kullanmıştır. Novo Nordisk’in en büyük hissedarı olan Danimarka kuruluşlu Novo Nordisk Vakfı, firmanın faaliyetlerine istikrarlı bir zemin oluşturmakta ve insani ve bilimsel amaçlı çalışmalara destek vermektedir.  2002 yılında Novo Nordisk tarafından Dünya Diyabet Vakfı kurulmuş ve vakıf büyüyerek, gelişmekte olan ülkelerde diyabetin önlenmesi ve tedavi edilmesine yönelik yerel girişimlere destek olan dünyanın önde gelen finansör kuruluşlarından biri haline gelmiştir. Benze bir misyonla, 2005 yılında ise, hemofili ve benzeri kanama hastalıklarıyla mücadele eden insanların her koşulda yeterli bakım ve tedaviyi alması gerektiği vizyonuyla Novo Nordisk Hemofili Vakfı kurulmuştur. Genel merkezi Danimarka’da bulunan Novo Nordisk, 75 ülkede 35,000 çalışanıyla faaliyet göstermekte ve ürünleri 180’den fazla ülkede satılmaktadır. Daha detaylı bilgi için www.novonordisk.com adresini ziyaret ediniz. Bilgi için: Artı Değer 0212 328 34 80 Bilge Özcebeci 0536 310 28 88 (bilge@artideger.org ) Şulecan Dalbudak Toközlü 0532 731 04 64 (sulecan@artideger.org)http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/novo-nordisk-90-kurulus-yildonumunu-kutluyor

Tiazolidindionlar ile Uzun Süreli Tedavi Mesane Kanseri Riskini Artırabilir

Tiazolidindionlar ile Uzun Süreli Tedavi Mesane Kanseri Riskini Artırabilir

Bir tiazolindion (TZD) türevi olan pioglitazonun  kullanımı tip 2 diyabetli hastalarda mesane kanseri riskini artırabiliyor. Yapılan bir çalışmada, TZD'lerin kullanımı ile pioglitazon ve başka bir alternatif TZD olan rosiglitazon ile mesane kanseri riskinin ilişkisi değerlendirildi. İngiltere Sağlığı Geliştirme Ağı veritabanı kullanılarak, tip 2 diyabeti olup tedavisine TZD türevleri (n=18.459 hasta) veya sülfonilüre (SÜ) (n=41.396 hasta) başlananların dahil edildiği bir retrospektif kohort çalışma gerçekleştirildi. Yeni kanserler, 196.708 kişi-yıllık izlemde tespit edildi. Zarar/risk oranlarının tahmininde Cox oransal azalmalı risk modelleri kullanılarak %95 güven aralığında mesane kanseri riski yönünden TZD kullanımı ile SÜ kullanımı karşılaştırmalı olarak incelendi. Riskin, ilaca maruz kalma (kullanım) süresi ile ilişkisi de değerlendirildi. Çalışmada, SÜ kohortunda 137 ve TZD kohorttunda 60 yeni mesane kanseri olgusu belirlendi. Sonuçlar, bu iki kohort çalışması arasında mesane kanseri riski açısından anlamlı bir ilişki göstermedi (TZD'ye karşılık SÜ, HR = 0.93,%95 GA = 0.68-1.29). Bununla birlikte, ilaca maruz kalma açısından bir değerlendirme yapıldığında, en uzun süreli SÜ tedavisi karşılaştırıldığında mesane kanseri riskinin, TZD tedavisiyle arttığı gözlemlendi (kullanım ≥ 5 yıl, HR=3.25, %95 GA= 1.08-9.71). Buna ilaveten, tedaviye başlandıktan bu yana en uzun süre ile ilaç kullanımı olanlar arasında (ilk kullanımdan itibaren ≥ 5 yıl), mesane kanseri riski de, SÜ tedavisine göre TZD tedavisiyle artmış bulundu (HR=2.53, %95 GA=1.12-5.77). Yine mesane kanseri riski, pioglitazon ve rosiglitazona başlama süresi uzadıkça arttı (pioglitazon için, Ptrend <0.001) ve rosiglitazon Ptrend =0.006). Pioglitazon ile rosiglitazon arasında kanser riski açısından anlamlı fark olmadığı da gösterildi ( P =0.49). Çalışmanın sonucuna göre, tip 2 diyabetli hastalarda uzun süreli TZD tedavisi (≥ 5 yıl)   mesane kanseri riskinde artışla ilişkili olabilir. http://www.medical-tribune.com.tr/node/3093

http://www.biyologlar.com/tiazolidindionlar-ile-uzun-sureli-tedavi-mesane-kanseri-riskini-artirabilir

<b class=red>Diyabeti</b> Çözebilecek Yeni Bir Hormon Keşfedildi

Diyabeti Çözebilecek Yeni Bir Hormon Keşfedildi

Bugüne kadar tespit edilememiş veya dikkatlerden kaçmış şeylerden birisi ortaya çıkarıldı ve yağ hücreleri tarafından doğal olarak üretilen bir hormonun diyabet ve obeziteyle savaşmaya yardımcı olabileceği görüldü.

http://www.biyologlar.com/diyabeti-cozebilecek-yeni-bir-hormon-kesfedildi

Charles Bonnet Sendromu

Charles Bonnet Sendromu

Charles Bonnet Sendromu (CBS), bilişsel yetileri yerinde fakat görme kaybı yaşayan kişilerin görsel varsanılar yaşadığı sendromdur.

http://www.biyologlar.com/charles-bonnet-sendromu

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Moleküler Biyolojideki Gelişmeler, Garip Bir Geleceğin Habercisi

Labrador cinsi köpeğimiz, 13 yıl boyunca ailemizin bir ferdi olarak yaşadıktan sonra geçen yıl öldü.

http://www.biyologlar.com/molekuler-biyolojideki-gelismeler-garip-bir-gelecegin-habercisi

DNA’nızdaki Diyabet

DNA’nızdaki Diyabet

Diyabet yaşam standartlarımızı önemli ölçüde etkileyen bir sağlık problemidir. Bir tane baklava yemek için uzun süre düşünüp, ”Ah hayır o baklavayı yememeliyim! ” diyerek elimizi o tabaktan çekmemiz gerekebilir.

http://www.biyologlar.com/dnanizdaki-diyabet

İnsülin Nasıl Keşfedildi? Bir Hormonun Akıl Almaz Hikayesi!

İnsülin Nasıl Keşfedildi? Bir Hormonun Akıl Almaz Hikayesi!

Diyabet hastası olan çoğu kişinin kullandığı insülin sıradan bir hormonmuş gibi geliyor ama bilim tarihinde yolculuk yaptığımızda inanılmaz hikayelerle karşılaşıyoruz.

http://www.biyologlar.com/insulin-nasil-kesfedildi-bir-hormonun-akil-almaz-hikayesi

Kronik Böbrek Yetmezliği ve Beslenme

Kronik Böbrek Yetmezliği ve Beslenme

Böbrek fonksiyonlarının ilerleyici ve geri dönüşsüz bozulmasıdır.Böbreklerin en önemli görevleri vücuttan atık maddelerin atılmasıdır. Kronik böbrek yetmezliğinde böbrekler görevlerini yerine getiremeyince kanda üre ve kreatinin gibi maddeler yükselir.

http://www.biyologlar.com/kronik-bobrek-yetmezligi-ve-beslenme

Orgazm olamayan kadınlara iyi haber! Cinsel terapi ile anorgazmi tedavisi

Orgazm olamayan kadınlara iyi haber! Cinsel terapi ile anorgazmi tedavisi

Bazı kadınlar orgazm duygusunu hiç yaşamazlar. Bazıları da sonradan orgazmı yaşayamaz hale gelir. Cinsellikten hiç zevk alınmayan bu duruma anorgazmi deniyor.

http://www.biyologlar.com/orgazm-olamayan-kadinlara-iyi-haber-cinsel-terapi-ile-anorgazmi-tedavisi

Hipopotasemi Nedir

Hipopotasemi Nedir

Hipopotasemi (hipokalemi), plazma potasyum düzeyinin 3.5 mmol/L’nin altına düşmesi olarak tanımlanır.

http://www.biyologlar.com/hipopotasemi-nedir

Hiperpotasemi Nedir ?

Hiperpotasemi Nedir ?

Hiperpotasemi (hiperkalemi), plazma potasyum düzeyinin 5.0 mmol/L’nin üzerine çıkmasıdır. Toplam vücut potasyumu artmış olabilir, ancak sıklıkla normaldir.

http://www.biyologlar.com/hiperpotasemi-nedir-


Diabet Tedavisi İçin İnsülin Salımlayan Sentetik Hücre Üretildi

Diabet Tedavisi İçin İnsülin Salımlayan Sentetik Hücre Üretildi

Her geçen gün 1. Tip diyabet için yeni tedaviler geliştiriliyor ve yapay pankreas sistemleri üretiliyor. Fakat North Carolina ve NC State Üniversiteleri’ninin geliştirdiği tedavi, belki de bu zahmetli tedavilere son verebilir.

http://www.biyologlar.com/diabet-tedavisi-icin-insulin-salimlayan-sentetik-hucre-uretildi

İnflamasyon

İnflamasyon

İnflamasyon patojen, hasarlı hücre gibi vücuda zarar verebilecek canlı ve cansız maddelere karşı kendi koruma girişimidir.

http://www.biyologlar.com/inflamasyon

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0