Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 199 kayıt bulundu.

Kromozom nedir

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir. Çekirdeğin içinde ise kromozom adı verilen ipliksi parçalar bulunur. Kromozomlar, elektron mikroskobunda İ, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür ve boyutları mikronla ölçülür. Kromozomların sayısı canlı türleride değişiklik gösterir. Örneğin sirke sineğinde 8, kurbağada 26, farede 42, köpekte 78 kromozom vardır. İnsanın kromozom sayısı ise 46'dır. 22'si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde 1 çift de eşeysel kromozom bulunur ve toplam sayı 46 eder. Kromozomlar, molekül yapıları çok iyi bilinen DNA (dezoksiribonükleik asit) zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de özgül proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluşur. Döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 23 kromozom, babanın spermindeki 23 kromozomla birleşir. İşte bu 46 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. Kromozomlarda yer alan ve sayıları 25 bin ile 100 bin arasında olduğu tahmin edilen genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pekçok şeyi programlar. Bu genetik programlar, DNA altünitesi denen (A, T, C, G) kimyasallarıyla programlanır. Bilim adamları özellikle, 21. kromozomun içindeki 14 geni tam bir saatli bomba olarak niteliyorlar. Bu 14 genden birinde meydana gelen en ufak bir arıza Alzheimer, epilepsi, Parkinson veya lösemi hastalığına neden oluyor. Ayrıca halk arasında ‘‘Mongolluk’’ denilen Down sendromu ortaya çıkabiliyor. Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 24 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.kromozom Alzheimer, ağır işitme 2.kromozom Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.kromozom Akciğer kanseri 4.kromozom Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.kromozom Akne, saç dökülmesi 6.kromozom Diyabet, epilepsi 7.kromozom Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.kromozom Erken yaşlanma 9.kromozom Deri kanseri 10.kromozom Bilinmiyor 11.kromozom Diyabet 12.kromozom Metabolizma hastalıkları 13.kromozom Göğüs kanseri, retina kanseri 14.kromozom Alzheimer 15.kromozom Doğuştan beyin özrü 16.kromozom Crohn hastalığı 17.kromozom Göğüs kanseri 18.kromozom Pankreas kanseri 19.kromozom Bilinmiyor 20.kromozom Bilinmiyor 21.kromozom Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.kromozom Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.kromozom (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 24.kromozom (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/kromozom-nedir-1

Serum lipitlerinin kalitatif ve kantitataif tayini

Bol miktarda C, H ve O nin yanı sıra az miktarda P, N gibi elementleri de taşıyan lipidler, suda çözünmeyen ancak eter, kloroform ve aseton gibi nonpolar organik çözücülerde çözünen bir grup organik biyomoleküldür. İnsan plazmasında bulunan başlıca lipidler kolesterol, kolesterol esterleri, triaçilgliseroller, fosfolipidler ve serbest yağ asitleridir. Dolaşımda lipoproteinler şeklinde bulunurlar. Lipoproteinler lipidler ile proteinlerin birleşmesinden meydana gelirler. ( Şilomikronlar, çok düşük yoğunluklu lipoproteinler, düşük yoğunluklu lipoproteinler, yüksek yoğunluklu lipoproteinler ) Serbest yağ asitleri plazmada albuminebağlanarak taşınır.Lipidlerin organizmada bir çok görevi vardır. Bunlardan yapısal eleman oluşu, enerji kaynağı oluşu, enerjinin uzun süreli depo şekli oluşu, vitaminlerin bazıları için çözücü oluşu ve önemli bazı bileşiklere ( safra asitleri, hormonlar vs ) kaynaklık edişleri en önemlileridir.1- 1- Zeytinyağının çözünürlüğü ve çift bağların doyurulması deneyi : Gliserol vedoymuş-doymamış yağ asitlerinden meydana gelen zeytinyağının kloroformda çözündüğünü ve çift bağların halojen katılarak doyurulması renk değişiminin incelenmesi ile izlenebilir. Bu amaçla 2 ml kloroform üzerine 3-4 damla zeytinyağı ilave edilerek çözünmesi sağlanır. Üzerine bromlu kloroformdan ( 1 ml/ 20 ml kloroform ) 1-2 damla ilave edilir. Örnek içerisinde doymamış yağ asidi bulunuyorsa ortamın rengi yavaş yavaş kaybolacaktır. Bu renk kaybı, bromun çift bağlara katılmasından dolayıdır. Sonuç, zeytinyağı damlatılmamış tüple ( kloroform ) karşılaştırılarak kontrol edilir.2- 2- Ester oluşturma deneyi : Esterler yağ asitleri ile alkollerin birleşmesinden meydana gelir. Bu reaksiyonu izlemek için bir deney tüpüne 1 ml etil alkol, 1 ml asetik asit ve 1 ml derişik H2SO4 konup birkaç dakika beklenir. Karışım, içerisinde su bulunan bir behere dökülürse asetik asidin iğneleyici kokusunun yerine asetik asidin etil esterlerinin hoş, meyve esansı kokusu meydana gelir. 3- 3- Serumda total lipid tayini : Total lipid tayini ile serumda mevcut tüm lipidler ( trigliserit, fosfolipid, kolesterol, yağ asdi vs ) tayin edilmiş olur. Trigliserid tayinin yapıldığı laboratuvarlarda total lipid tayinine gerek yoktur. Çünkü total lipid seviyelerinde meydana gelen değişiklikler genellikle trigliserid seviyesindeki değişiklikleri yansıtır. Fosfovanilin metodu ile total lipid tayinin prensibini, lipidin sülfürik ve fosforik asitli ortamda vanilin ile pembe renkli kompleks meydana getirmesi oluşturur. Reaktifler :1- Derişik H2SO44- 4- Renk reaktifi : 1 gr vanilin ısıtılarak distile suda eritilir, sonra çeşme suyu altında soğutmak sureti ile 400 ml ortofosforik asit ( % 84 ) karıştırılarak ilave edilir. Soğutulduktan sonra oda ısısında renkli şişede saklanır. Bu çözelti birkaç hafta stabildir.5- 5- Standart : 1 gr ( % 1000 mg ) saf zeytinyağı mutlak etanolde eritilir, son hacmi etanol ile 100 ml.ye tamamlanır. Bu hazırlanan çözeltiden % 600 mg lık çalışma çözeltisi hazırlanır. Deneyin yapılışı : Standart ve numune olarak işaretlenen tüplere aşağıdaki gibi pipetlemeler yapılır.Standart Numune Serum - 0.1Der H2SO4 2.0 2.0Standart ( % 600 mg ) 0.1 -Hazırlanan bu tüpler ağızları kapatılarak kaynar su banyosunda 10 dakika bekletilir. Musluk suyu ile soğutulur. Daha sonra standart, numune ve kör olarak işaretlenen tüplere aşağıdaki pipetlemeler yapılır.Kör Standart NumuneStandart karışımı - 0.1 -Numune karışım - - 0.1Der H2SO4 0.1 - -Renk reaktifi 2.5 2. 2.530 dakika oda sıcaklığında bekletilir. 560 nm de absorbanslar okunur. Aşağıdaki formüle göre total lipid miktarı hesaplanır.Total lipid miktarı : ( numune absorbansı / standart absorbansı )X standart konsantrasyonuTotal lipid miktarı hiperlipidemiler, diyabet, kronik pankreas hastalığı, hipotiroidizm,gut, hipofiz yetmezliğinde artarken, akut enfeksiyonlar, hipertiroidizm, hepatit ve bazı anemilerde azalır.

http://www.biyologlar.com/serum-lipitlerinin-kalitatif-ve-kantitataif-tayini

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

KÖK HÜCRELERE BAKIŞ:TANIMLAR, KAVRAMLAR ve SINIFLANDIRMALAR

İki binli yıllarla beraber kök hücrelerin rejeneratif tıp (yenileyici tıp) alanındaki öneminin giderek arttığını ve tıbbın geleceğini şekillendirme potansiyelini gözlemlemekteyiz.

http://www.biyologlar.com/kok-hucrelere-bakistanimlar-kavramlar-ve-siniflandirmalar

ZAK METODU İLE SERUM KOLESTEROL TAYİNİ

ZAK METODU İLE SERUM KOLESTEROL TAYİNİ

( TOTAL-ESTER- SERBEST KOLESTEROL )Prensip : Asetik asit ile eritilmiş kolesterolün demir-3 klorür ve sülfürik asit ile verdiği ve miktarla orantılı olan kırmızı menekşe renk reaksiyonuna dayanır.Reaktifler :1-) FeCl3 ( 84 mg FeCl3 bunun yerine 140 mg FeCl36H2O alınır, 100 ml glasial asetik asit içinde eritilir. Koyu renkli cam kapaklı şişede saklanır. )2-) Sülfirik asit d:1,84 p.a.3-) Dijitonin çözeltisi, %0.5 gr. ( 0.5 gr dijitonin %50’ lik alkolde eritilir.)4-) Alkol- aseton karışımı ( eşit hacimde etil alkol %95 ve aseton karışımı)5-) Saf aseton6-) Kolesterol ana çözeltisi % 100 ( 100 mg saf kolesterol asetik asitde çözünür ve 100 ml’ye tamamlanır )7-) Kolesterol çalışma çözeltisi ( 10 ml ana çözelti + 90 ml asetik asit )8-) Glasial asetik asitDeneyin yapılışıA-) TOTAL KOLESTEROLBir santrifüj tüpüne, 0.1 ml serum ve 4 ml FeCl3 konur ve karıştırılır, 30 dakika kendi halinde bırakılır. Bundan sonra santrifüj edilir.Bir deney tüpüne,2 ml santrifüj tüpündeki süpernatan kısımdan alınarak konur.2 ml asetik asit2 ml sülfirük asit konur ve karıştırılır.Aynı anda başka bir deney tüpüne kör deney olarak,2 ml FeCl3 2 ml asetik asit2 ml sülfirk asit konur ve karıştırılır. 30 dakika beklenir. 560 nm de okunur. Standart eğri grafiğinde serumda kolesterol miktarı % mg olarak okunur. B-) SERBEST KOLESTEROLBir deney tüpüne4 ml alkol- aseton karışımı0.5 ml serum konur. Kaynayan bir su banyosuna daldırılarak birkaç saniye tutulur. Çıkarılıp soğutulduktan sonra alkol- aseton karışımı ile 5 ml ye tamamlanır.Karıştırılıp, süzülür.Bir santrifüj tüpüne1 ml yukarda ki süzüntüden1 ml dijitonin çözeltisi konur, karıştırılır. 10 dakika bekledikten sonra santrifüj edilir. Üstteki sıvı atılır, dipteki çökelti üzerine 2 ml aseton konur, karıştırılarak ümülsiyon haline getirilir. Tekrar santrifüj edildikten sonra üstteki sıvı kısım atılır.Çökelti üzerine 4 ml FeCl3 konur ve eritilir. Bir deney tüpüne,2 ml yukarıda anlatılan eriyik2 ml asetik asit2 ml sülfirik asit konur, karıştırılır. 30 dakika beklenir. Kör deney total kolesterolde anlatıldığı gibi hazırlanır.560 nm de okunur.C-) ESTER KOLESTEROLEster kolesterol : Total kolesterol – Serbest kolesterolStandart eğri grafiğinin hazırlanması30 dakika oda sıcaklığında beklenir, köre karşı 560 nm de okunur. Logaritmik kağıda standart eğri grafiği çizilir.Yorumlama : Normal değerler %150-190 mg ( Total kolesterol )Ester kolesterol : Totalin %65-75Ağır karaciğer yetersizlikleri, ağır enfeksiyon hastalıklarında kolesterol düzeyinde artış görülür. Lipoid nefroz, retansiyon ikteri, miksödem, diyabet, ateroskleroz ve ksantomatozda kolesterol düzeyinde artış görülür.Karaciğer koması ve sirozda ise kolesterol ester düzeyinde azalma gözlenir.

http://www.biyologlar.com/zak-metodu-ile-serum-kolesterol-tayini

LİKENLERİN TIPTAKİ KULLANIMLARI VE ANTİBİYOTİK ÖZELLİKLERİ

Likenler özellikle Ortaçağ’da şifalı ot olarak kullanılmaktaydı. Likenler yakın zamanlarda da halk ilacı olarak kullanılmaya devam etmişlerdir. Florida eyaletindeki bazı şifalı ot doktorları likenleri ilaç olarak özellikle de balgam sökücü olarak kullanırlar. Cetraria islandica İskandinavya’da şifalı ot dükkanlarında yaygın olarak satılmaktadır ve diyabet hastalıklarına, akciğer hastalıklarına ve nezleye iyi geldiğine inanılmaktadır. Peltigera canina Hindistan’da karaciğer hastalıklarına çare olarak yenilmektedir ve yüksek metiyonin aminoasitini içermesi güç kaynağı olarak kullanılmasını da sağlamaktadır . Halk ilacı olarak kullanılan çoğu likenin antibiyotik etkinliklerinin sebebi olan herhangi bir aktif madde tanımlanamamıştır. Ama likenler 1944 yılından sonra penisilin ve streptomisin bulunduktan sonra biyolojik materyaller içine katılmıştır. Kloromisetin antibiyotiğinin bulucusu Burkholder K.D. Amerika’da 52 farklı liken türünden özütün çeşitli bakteri tiplerinin büyümesini inhibe ettiğini keşfetmiştir. Bu likenlerden antibiyotik bulma yarışına dönüşmüş ve 10 senelik bir periyotta yüzlerce tür ve saflaştırılmış liken maddeleri tüm dünya laboratuarlarında test edilmiştir. Kural olarak bunlar Escherichia, Salmonella ve Shigella gibi gr ( - ) bakterilere karşı etkili değildir ancak gr ( + ) bakteriler önemli derecede usnik asit, protolichesterinik asit ve birkaç orkinol türevinden inhibe olur. Pulvinik asit ve ß – orkinol türevleri nispeten inaktiftir. Biyolojik olarak aktif ama daha henüz tanımlanamamış az sayıda bileşiklerde mikobiyont kültürlerinden izole edilmektedir. Liken maddeleri aynı zamanda bitki patolojisinde de antibiyotikler olarak incelenmektedir. Mesela likenlerden elde edilen sodyum usnatın domates çürüklüklerine (Corynebacterium michiganensis) karşı etkili olduğu bulunmuştur. Tütün mozaik virusuda çeşitli liken özütleri ile inhibe edilmiştir ve müessir maddelerin lekanorik, psoromik ve usnik asit olduğu ispat edilmiştir . Aynı zamanda liken maddelerinin antifungal özellikleri de incelenmektedir. Bir küf mantarı olan Neurospora crassa’nın büyümesi güçlü biçimde usnik asit, haematommik asit ve bazı liken maddelerinin monosiklik fenol türevleri ile inhibe olur. Nephroma arcticum’un suda çözünen özütleri ve daha az oranda Hypogymnia physodes ve Platismatia glauca’nın 7 adet odun çürüten fungus üzerinde fungisit etkisi vardır. Vulpinik, physodic, salazinic ve usnik asitlerin maviye boyanan odun fungusu Trichosporium üzerinde az derecede inhibisyon etkisi vardır. Su özütlü liken maddelerinin aynı zamanda otlarda tohum çimlenmesini ve kök başlamasını inhibe ettiği gösterilmiştir. Mesela Peltigera canina yanındaki ot kolonilerinde kök sistemleri çok az gelişir. Cladonia cinsine ait likenler Finlandiya’daki konifer ormanlarında ağaç fidelerinin çimlenmesini inhibe eder. İnhibasyon mekanizmalarından bir tanesi de metafaz evresinde kromozom hatalarında artış olarak gözükür. Toprak habitatında yaşayan diğer Cladonia türleri karayosunu sporlarının çimlenmesini inhibe eder.

http://www.biyologlar.com/likenlerin-tiptaki-kullanimlari-ve-antibiyotik-ozellikleri

Çocuklarda D Vitamini Eksikliği

Bebek ve çocukların vücut ve kemik gelişimi için D vitamini önemlidir. Çocuklarda D vitamini eksikliği için neler yapmalıyız. Yazın özellikle güneşten aldığımız D vitaminini mümkün olduğunca desteklemeliyiz. Aksi takdirde bebeklerimizde büyük sorunlara neden olabilir. Bebek için önemli olduğu kadar anne adayları içinde önemli olan D Vitaminin eksikliğini uzmanlar şu şekilde anlatıyor. Doğal yollardan D Vitamini alımı ülkemizde her gün en az 30 dakika, saat 10.00-15.00 arasında güneşlenme yapılması ile olur. Çıplak tenin direkt olarak güneşi görmesi gerekir. UV B ışınları camdan veya giysilerden geçemezler. Vücudun yüz ve el ayalarını içeren en az % 8’lik bölümünün güneş alması yeterli olabilir. Cilt koruyucu kremler sürülmesi UV B’nin alınmasını engellediğinden D vitamini sentezlenemez. 37 derece kuzey enlem üstünde olan yerlerde özellikle Kasım-Şubat ayları arasında D vitamini yoktur veya yetersizdir. Bu dönemlerde; Kapalı ortamlarda yaşayanlarda, Güneş görmeyenlerde, Böbrek-karaciğer yetersizliği olanlarda, Yaşlılarda, Şişmanlarda, İlk 1 yıl anne sütü almayan ve güneşlenme yapılmayan bebeklerde D vitamini eksikliği görülür. D Vitamini eksikliği bir çok hastalığı tetikler; Çocuklarda görülen diyabet-şeker hastalığı riskini arttırır. Bazı tümörlerin büyümesini, kolon kanseri olma olasılığını azalttığı, kanser tedavi ajanının etkisini arttırdığı çalışmalarda tespit edilmiştir. Multipl skleroz olma olasılığını arttığı gösterilmiştir. Multipl Skleroz, Sjögren Sendromu, Romatoid Artrit, Tiroidit, Crohn Hastalığı gibi hastalıklarda bağışıklık sistemi ile ilişkisi ileri sürülmektedir. Enfeksiyon hastalıklarında artmaya neden olabilir. Tüberküloz riskinde azalma görüldüğü belirtilmiştir. Yaşlılarda demansı ve inme-felç gelişimini azaltabilir Kas gücünü artırır. D vitamini eksikliğinde; Vücut kalsiyum dengesi bozulacağından kemiklerdeki kalsiyum kana geçer ve kemikler zayıflar. Kırık oluşma riski artar. Kas gücü azalır. Yürüme, merdiven inip-çıkma zorlaşır. Dengede bozulma olup, düşme riski artar. Yorgunluk olur. Yaygın vücut ağrıları oluşur. Depresyona eğilim artar. Unutkanlık olabilir. Kemik erimesi ve kemiklerde kırılmaya yol açarak sakatlığa neden olabilir. Süt çocuklarında D vitamini eksikliğinin bulguları çocuk 2 aylık iken ortaya çıkar. Gece huzursuzlukları, aşırı terleme, renk solukluğu, iştahsızlık, isteksizlik ilk belirtilerdir. Bronşit, zatürre ve kas kramplarına eğilim vardır. İskelette ilk önce kafatasında yumuşama, kaburgaların kemik, kıkırdak birleşim yerlerinde şişlikler görülür. Zamanla göğüs alt bölümü çan şeklinde genişler. Kaburgalar kolayca kırılır. Süt dişleri ufalanır. Kafatasında biçim bozuklukları, sırtta kamburluk, 0 veya X şeklinde bacaklar oluşur. Kaslarda genel bir güçsüzlük vardır. Yürümede gecikme ve ördekvari yürüme görülür. Tedavi edilmeyen çocuklarda boyu uzaması olmaz.

http://www.biyologlar.com/cocuklarda-d-vitamini-eksikligi

Serum Protein Analizleri

Proteinler azot, karbon,oksijenin yani sira fosfat,kukurt ve diger bazi elementleri de tasiyan organik bilesiklerdir.Hucrenin kuru agirliginin ¾ unu olustururlar.Enzimatik aktivite, savunma,tasima,depolama,mekanik hareket,mekanik destek,biyolojik sinyal,buyume ve farklilasma iletimi gibi fonksiyonlarinin yani sira yapisal bilesen olarak da davranirlar. Proteinler,amino asit polimerleridir.Protein yapisinda yer alan aminoasitlerin belirli sayi ve sirada dizilisi ve daha sonra uc boyutlu yapinin kazanilmasi ile fonksiyonel protein meydangelir.Bilesim ve cozunurluklerine gore basit (albumin,globilin,histon,protaminler) ve bilesik (glikoprotein,mukoprotein,nukleoprotein,fosfoprotein,kromoprotein,lipoprotein ve metalloproteinler)olmak uzere iki gruba ayrilabildigi gibi sekillerine gore de globuler (cozulebilir,sekillenebilir proteinler;albumin gibi) ve fibriler(sert,kirilgan,cozunemeyen proteinler;kollajen,keratin gibi) olarak siniflamak mumkundur.Proteinlerde amino asitleri bir arada tutan veya belirli sekillenmelerini saglayan kuvvetler ya kuvvetli (peptit baglari,disulfit kopruleri) ya da zayif (hidrojen baglari,vander Waals kuvvetleri,molekuller arasiitme ve cekmeler) karekterde olabilir.Proteinlerin gosterecegi aktivite uc boyutlu yapinin bir sonucudur.Uc boyutlu yapi ise uc veya dort kademeli yapilasma sureci (primer,sekonder,tersiyer,kuaterner yapi) sonunda kazanilir.Uc boyutlu yapinin bozulmasina denaturasyon denir.Denature protein kendisinden beklenen fonksiyonu yerine getiremez.Denaturasyon,cesitli faktorlere(isi,pH,agir metal tuzlari,radyasyon isinlari gibi ) bagli olarak meydana gelir.Bu olay sirasinda primer yapi haric diger butun yapilar bozulur.Serum total proteininin fizyolojik degeri;Yeni dogmus % 5.0 - 6.5 grSut cocugu % 5.5 - 7.0 gr6 – 12 aylar % 6.5 - 7.5 grYetiskin % 6.5 - 8.5 grPratik nedenlerden kliniklerde kan proteinlerinin incelenmesi genellikle serumda yapilir.Bu durumda fibrinojen uzaklastirilmis oldugundan serum tum protein degeri plazmaya gore yaklasik %0.2 – 0.4 gr daha dusuktur.Kan alinirken yapilan venoz staz total protein degerini onemli olcude yukseltir.Ayrica vazomotor olaylarda tum protein miktarini etkiler. Bu nedenle normal degerin tayini icin kan sabahleyin alinmalidir. Kan proteinlerinin incelenmesi bize protein metabolizmasini yansitmaz.Bunun icin protein yikim urunlerinin idrarda birkac defa bakilmasina,protein dengesinin ortaya konulmasina gerek vardir.Hastaliklardan bircogu serum protein fraksiyonlarinda degisikliklere sebeb olsada pek azinda serum total proteininde artis veya azalis olur.Bu durum hem proteinlerin genis olan normal degerine (% 6.5 – 8.5 gr) hem de hastalik durumunda kural olarak birkac globilin fraksiyonunun artmasi halinde albuminin buna uygun olarak azalmasi ile ve sonuc olarak total proteinin degismemesinden kaynaklanmaktadir.Normal degerin genis bir alana yayilmasina karsilik serum total protein degerinin cok dar bir sapma degeri vardir.Hipoproteinemi Nedenleri1-Protein kaybi ile olan hipoproteinemi nedenleri:a-Barsaktan protein kaybi:Menetrier sendromu ,mide polipi,ulseroz gastrit,coliak spru,gluten enteropatisi,kolitis ulseroza,mide-barsak ve safra yollari karsinomlari,barsak stenozu,Hirschsprung hastaligi,jejonum divertikulu ve hemitiazis.b-Bobrekten protein kaybi:Nefrozlar, glemerulonefrit,bobrek amiloidozu.c-Deri yolu ile protein kaybi:Yaniklar,deskuamasyonla seyreden deri hastaliklari(psoriazis),dermatit.d-Vucut bosluklarindan eksuda yada transudanin uzaklastirilmasi ile olusan protein kaybi:2-Kotu beslenme,uzun sure i.v beslenme.3-Diyare,kronik zehirlenmeler(benzen,karbontetraklorur,fosfor),tedavi gormemis pernisiyoz anemi,ayarlanmamis diyabetes mellitus,kalp yetmezligi,hipertroidizm,gebelik toksemileri.4-Karaciger yetmezligi;siroz,kanser. Hiperproteinemi Nedenleri 1-Multpl Myelom2-Makroglobilinemi3-Cesitli tropik hastaliklar(lepra,kala-azar) Relatif Hiperproteinemiler1-Sindirim kanalindan su kaybi(diare,kusma)2-Bobrek yolu ile su kaybi(bobrek yetmezliginde poliuri,tuz kaybettiren nefrit,diuretik tedavi)3-Su aliniminin kisitlanmasi I-KALITATIF PROTEIN ANALIZLERIKalitatatif protein analizlerinin temelinde,protein denaturasyonu ile uc boyutlu yapinin bozularak proteinlerin cokmeleri veya uygun bir renklendirici ajanla renk olusturmalari esasi yatmaktadir.kalitatif analizler iki grup altinda totlanabilir.1-Renk Olusumuna Dayanan Testler:Proteinlerdeki bazi gruplarin kimyasal ayiraclarla birlesip renkli kompleksler olusturmasi seklinde ortaya cikar.Proteinlerin aminoasit icerigi farkli oldugundan olusacak renk ve siddeti degisik olacaktir.a)-Biuret Deneyi:En karekteristik renk reaksiyonudur.Bu deneyde,proteinler kuvvetli alkali ortamda Bakir sufat(CuSO4) ile pembemsi mor renkli bir kompleks olustururlar.Bunun icin iki veya daha fazla peptit bagi bulunmasi gerekir.b)-Millon Deneyi:Reaksiyon protein molekulundeki hidroksifenil grubunun varligindan kaynaklanir ve tirozin,fenol,timol gibi 3,3 pozisyonunda fonksiyonel grubu bozulmamis fenolik grup tasiyan her bilesik ayni reaksiyonu verir.c)-Ksantoprotein Reaksiyonu:Bu reaksiyon protein molekulunde bulunan fenil gruplarinin varliginda gerceklesmekte olup nitrikasit,nitro bilesiklerini olusturmaktadird)-Ninhidrin Reaksiyonu:Amino asitlerin kalitatif ve kantitatif tayininde kullanilir.Aminoasitlerin amino grubu oksidan ajan ninhidrin ile tepkimeye girerek mavi mor renkli bilesik olusur.Butun alfa aminoasitler bu reaksiyonu verir.Prolin ve hidroksiprolin sari,asparajin kahverengi urun verir.2-Proteinlerin Cokmesine (presipitasyon) Dayanan Testler:Bu tur testler,bir proteinin agir metal tuzlari (HgCI2,AgNO3,ZnSO4,Ba(OH)2 ),asit ve bazlar,organik cozuculer,isi, aktif deterjanlar,basinc,Uvradyasyon,ure cozeltisi gibi denature edici ajan veya faktorlerle uc boyutlu yapinin bozulmasina dayanir.a)-Agir Metal tuzlari ile Cokturme:i-Somogy Yontemi (Cinkosulfat +Baryumhidroksit Yontemi):1 ml serum 5 ml suya konur buna %4,75 gr lik Ba(OH)2 cozeltisinden 2ml eklenir,karistirilir.Daha sonra %5grlik ZnSO4 cozeltisinden 2ml katilir karistirilir,kisa bir sure kendi haline birakilir ve suzgec kagidindan suzulur.ii-Tungustik Asit Yontemi:1ml serum alinir uzerine 0,5 ml Na-tungustatin sudaki %10 luk cozeltisinden ve 8ml distile su konur calkalanarak karistirilir.Sonra uzerine H2SO4(0,33Mlik veya 0,67N lik) den 1ml konur calkalanir.10 dk beklenir ve kuru bir suzgec kagidindan suzulur,berrak bir suzuntu elde edilir.b)-Asit ile koagulasyon(Trikloro Asetik Asit-TCA-Yontemi )1ml serum alinir,uzerine %20lik TCA cozeltisinden 1ml ilave edilir.Hafif bir bulaniklik gozlenir.Bu tup kuvvetli bir sekilde calkalanir,20dk beklenir,tupun dibinde kuvvetli bir cokelek ustunde berrak bir sivi ayrilir.Cokelme kuvvetli asit TCA dan dolayidir.c)-Alkolle Presipitasyond)-Isi ile KoagulasyonII-KANTITATIF PROTEIN ANALIZLERIKantitatif protein analizleri,proteinlerin renklendirme,cokturme,boya baglama,bulaniklik olusturma,isaretleme gibi islemlerle dayanir.1-Azot analizi:Serumda bulunan azotlu maddeler,proteinler ve non-protein nitrojen(NPN) olarak adlandirilan ure,kreatinin,urikasit,aminoasit gibi maddelerdir.Azot miktarini degerlendirmek icin kullanilan metodlarin basinda KJEDAHL yontemi gelir.Bu yontemde biyolojik materyalde bulunan ve azot iceren maddeler amonyum sulfat((NH4)2SO4) haline cevrilir; daha sonra degisik metodlarla (Kjeldah.neslerizasyon,gazometrik,iodometrik metodlar) buradaki azot miktari belirlenir.2-Renk Olusumuna Dayanan Testlera)-Biuret Yontemi:*Proteinlerdeki peptit baglarinin bazik ortamda Cu+2 iyonlari ile menekse renkli bakir –peptid bagi-protein kompleksi olusturmalari ve bu kompleksin absorbansinin 540 nm de spektrofotometrik olarak degerlendirilmesi prensibine dayanir.Amino asitler ve dipeptitler bu reaksiyonu vermez.Yaygin olarak kullanilan bir yontemdir.Reaktifler1-Serum fizyolojik(%0,9luk NaCI )2-Biuret Solusyonu: 3gr CuSO.4H2O tartip 100ml suda cozulur.Ayri bir kapta 12grC4H4KnaO6.H2O(sodyum potasyum tartarat) tartilir ve bir miktar suda cozulur.Her iki cozelti birbirine karistirilir.2lt lik bir balon jojeye aktarilir,uzerine %10luk NaOH den 600 mlt yavas yavas devamli olarak calkalanarak ilave edilir,iyice karistirilir.2gr KI(potasyum iyodur)ilave edilir ve 2ltye saf su ile tamamlanir.3-%10luk NaOH 1000mlDeneyin CalisilmasiKor icin 1,Standarticin1,calisilacak numune sayisi kadar da numuneler icin tup alinir.Uzerleri K,S,N1,N2,N3.,........... yazilir.Kor                Standart                        Numuneler           Distile Su100?L                -                                    -                       -Standart            -                                100 ?L                    -Serum               -                                    -                      100 ?LSerum Fizyolojik 1 mL                             1 mL                    1 mLBiuret Reaktifi    6 mL                             6 mL                    6 mLKaristirilir,oda isisinda 15 dk bekletilir.540 nm dalgaboyunda kore karsi okunur.Standart hazirlanmasi:%30luk bovin serum albuminden 0,1ml alip serum fizyolojik ile 0,6ml ye tamamlanirHazirlanan standardin konsantrasyonu %5liktir. N.absorbansi Hesaplanmasi:Numune Konsantrasyonu(%gr)= ¾¾¾¾¾¾ C S.konsantrasyonu(%5)S.absorbansib)-Folin-Lowry Yontemi:Protein once bazik ortamda biuret ayraci ile reaksiyona sokulur,daha sonra Folin ciocalteu ayraci (fosfo tungunstik asit ve fosfomolibdik asit karisimi) katilir.Olusan bakir-peptit bagi –protein kompleksi ve aromatik aminoasitler(tirozin,triptofan gibi) folin ayracini indirgeyerek mavi renkli bir kompleks olusturur.Bu kompleks spektrofotometrik olarak olculur.3-Fizikokimyasal Yontemler:a)-Isigi Kirma Indeksi(Refraktometri):Biyolojik sivilarda bulunan kati maddelerin konsantrasyonu isigi kirma indeksi ile dogru orantilidir.Serumda bulunan kati maddelerin buyuk cogunlugu proteinler oldugundan serumun olculen kirma indeksinin proteinlerle dogru orantili oldugu kabul edilir.b)-Ultraviole Spektrofotometrisi:Proteinler 200-225 ve 280 nm dalgaboyundaki ultraviyole isigi absorblarlar.200-220 nm deki absorbsiyon peptit baglarindan,280 nm deki absorbsiyon ise fenilalanin,tirozin ve triptofan amino asitlerinden gelir.Bu metodda hicbir kimyasal isleme tabi tutulmadan cozeltideki protein miktari olculur.4-Iyonik CokturmeProteinlerin anyonik veya katyonik formda bulunmasi soz konusudur.Katyonik formdaki proteinler anyonik cokturuculerle,anyonik formdakiler ise katyonik cokturuculerle cokturulerek homojen bir suspansiyon elde edilir.Bu suspansiyon turbidometrik veya nefolometrik olarak degerlendirilir.5-Boya Baglama Yontemleri:Proteinlerin boyar maddeleri baglama ozelliginden yararlanarak analiz yapilmasidir.Ozellikle Albumin tayininde metil oranj ,brom krezol yesili gibi boyalar kullanilir.6-Immunokimyasal Yontemler:ELISA,RIA ile isaretlenmis antikor kullanilarak olusan protein-antikor kompleksinin subrat ilavesi ile urune donusturerek ,olusan urunun spektrofotometrik yada fulorometrik olcumune dayanir.

http://www.biyologlar.com/serum-protein-analizleri-1

İdrar Analizi

İdrar analizi renal veya sistemik bir hastalık olup olmadığını, bu hastalığın türünü, nasıl bir gidiş gösterdiğini tahmin etmek için başvurulan basit, noninvaziv  önemli bir testtir. İdrar analizi genel uygulamada; 1-Genel ve kimyasal özelliklerine (strip ile) göre 2-Mikroskopik özelliklerine göre analiz edilir. İdrarın Genel Karakteristiğinin İncelenmesi 1.Rengi 2.Görünümü 3.Dansitesi 4.Ph'na bakılır 1.İDRAR RENGİ İdrar görünüşü ve rengi berrak ve açık sarıdır. Konsantre (koyu) idrar koyu kehribardan portakal rengine kadar değişebilir. Düşük dansiteli idrar ise açık renklidir. İdrar rengi aşağıdaki durumlarda değişebilir. 2. İDRARIN GÖRÜNÜMÜ Normal taze idrar berraktır. Ürat ve fosfatların presipitasyonu, hematüri, bakteriüri, pyüri ile idrar bulanıklaşabilir. Taze idrar amonyak kokar. Beklemiş idrar E.coli ile meydana gelen enfeksiyon sonucu balık gibi kokar. Soğuk algınlıklar ve bazı ilaç alımlarından sonrada idrar kokabilir. 3. İDRAR DANSİTESİ Böbreklerin idrarı konsantre ve dilüe etme yeteneğinin göstergesidir. Normalde 1015-1025 arasıdır. Ancak normal bir böbrek dansiteyi 1008-1030 arasında değiştirebilir. Hipostenüri (düşük dansite) : Dİ, tübüler hasar, GMN, pyelonefrit Hiperstenüri (yüksek dansite): DM, nefroz su kaybı,KKY,ADH artışı, gebelik toksemis 4.İDRAR ASİDİTESİ Böbreğin idrarı asidifiye etmesinin kaba bir göstergesidir, 4-8 arasındadır. Asit-baz metabolizması bozuklukları, Taş hastalığı, İdrar yolu enfeksiyonu, Değişik ilaçlar ve kristalleri değerlendirmedeyol göstericidir. Asit İdrar Nedenleri Yüksek proteinli diyet Asidoz Ateş Su kısıtlaması Potasyum eksikliği Gut Metanol zehirlenmesi İlaçlar (amonyum klorid vb.) Alkali İdrar Nedenleri Vejeteryan diyet İdrarın üreaz pozitif mikroorganizma ile kontaminasyonu veya infeksiyonu Alkaloz Distal renal tübüler asidoz Su diürezi İlaçlar (asetazolamide, thiazid, sodyum bikarbonat…) İdrarın Kimyasal Özelliklerinin  İncelenmesi 1.Glukoz 2.Protein 3.Bilirubin 4.Ürobilinojen 5.Nitrat 6.Keton yönünden incelenir 1.İDRAR GLUKOZU Normal koşullarda idrarda glukoz bulunmaz. (proksimal tubuler reabsorbsiyon) Normal renal fonksiyonlu hastalarda plazma glukoz konsantrasyonu >180 mg/dl olunca glukozüri gözlenir. DM, tirotoksikoz, Cushing Sendromu, akromegali, tubuler hasarda; idrarda glukoz artar Normal glukoz düzeylerine rağmen idrarda glukozun varlığı; Renal glukozüriyi gösterir. 2.İDRARDA PROTEİN Sağlıklı bir ürogenital sisteme sahip kişinin idrar tahlilinde protein negatiftir. Glomerüler hasar-Azalmış tubuler reabsorbsiyon Spot idrarda protein pozitifliği 24 saatlik idrarda protein ölçümünü gerektirir. Hafif zincirler ve bazı düşük molekül ağırlıklı proteinlerin bu yöntemle saptanamaz. Yanlış pozitif sonuçlar, Alkali idrarda (pH> 7.5) dipstick uzun süre içeride tutulduğunda, Yüksek konsantrasyonlu idrarda, Ciddi hematüride, Penisilin, sulfonamid veya talbutomid gibi ilaçların kullanımında, Meni ve vajinal salgılarla kontaminasyon Yanlış negatif sonuçlar; Dilüe idrarda (dansitesi<1015) Protein içeriğinin albumin olmadığı veya düşük moleküler ağırlıklı proteinler olduğu durumlarda Mikroalbüminüri Günlük albümin atılımının 30 ile 300 mg arasında olduğu durumlardır. Renal hastalıkların tanımlanmasında proteinüriden daha duyarlıdır. Diabetes mellitusda nefropatinin en erken bulgusudur. Kardiyovasküler olaylar yönünden bağımsız risk faktörüdür. 24 saatlik idrarda protein İdrarda artmış miktarda protein varlığı böbrek hastalıkları için önemli bir belirteçdir. Normalde<150 mg/gün, 150-600 mg arası takip Bazal membran hasarı,BM elektriksel yük değişimi, glomerüler kapiller basınç artışı patolojik sebeptir. Daha çok albumin atılır.Terminolojik olarak proteinüri kavramı = albuminüri Büyük moleküllü globülinlerin atlımı fazlaysa(MPGMN) kötü prognoz işaretidir. 3.ÜROBİLİNOJEN Bozulmuş karaciğer fonksiyonlarının ve hemolizin en duyarlı göstergelerindendir. Safra yollarının tıkandığı hallerde azalır. 4.BİLİRUBİN Normalde idrarda negatifdir. Hemolizde negatif, biliyer tıkanmada pozitifdir. Hepatik hasarda pozitifnegatif olabilir. 5.KETON İdrar keton pozitifliği = ketonüri (diyabetik ketoasidoz, uzamış açlıkta). Bu yöntemle aseton varlığı tespit edilmektedir. Glisemi yüksekliği, asidoz, gebelikte ketonüri takibi gereklidir. 6.NİTRİT Pozitif nitrit testi anlamlı miktarda bakteri varlığıdır. E.coli gibi gram negatif bakteriler pozitif sonuç verebilirler. Duyarlılığı sınırlıdır.

http://www.biyologlar.com/idrar-analizi

Telomer Testi Nedir ?

Telomer Testi Nedir ?

Telomer testi ne kadar hızlı yaşlandığınız hakkında fikir sahibi olmamızı sağlayan kan alınarak yapılan bir tahlildir.Telomerlerin uzunluğu ya da kısalığın bir kişinin ne kadar hızlı yaşlandığına dair bir göstergedir.Söz konusu bilim adamları, kişinin biyolojik yaşının, kronolojik yaşından daha fazla olup olmadığını gösterdiğini savunmaktadırlar. Uzmanlar bir kişinin kaç yıl, kaç ay ömrü kaldığını kesin olarak belirleyemeyeceklerinin altını çiziyor; ancak yapılan bir çok araştırma, telomerleri normalden daha kısa olan kişilerin, telomerleri uzun olanlardan daha önce ölme olasılığı bulunduğuna işaret ediyor. Telomer Test nedir? Telomerlerin birincil işlevi hücre çoğaltır zaman kromozomal “yıpratma” önlemek için her kromozom sonunda genetik materyalin bölümleridir. Hücre yaşlandıkça, onun telomer kısalır. Normal bir biyolojik süreç – Sonunda, telomerlerin hücre ve bölünmesi durur sonuçta ölecek hücrenin telomeri. SpectraCell’s Telomer Test hastanın yaşı ile ilgili olarak bir hastanın telomer uzunluğu belirleyebilirsiniz. Ne sonuçlar hasta ve doktor için ne ifade ediyor? Yaş arındırılmış telomer uzunluğu telomer kromozomal değişikliği yapısal analizi ile biyolojik yaş değerlendirmek için bugüne kadar en iyi yöntemdir. Biyolojik yaşınızın normal yaşınıza göre ne durumda olduğunu ifade etmektedir. Biyolojik yaşı yüksek olan bireylerin hayatlarında yapacakları bazı değişikliklerle biyolojik yaşınızı aşağılara indirmesi mümkün olacaktır. telomer uzunluğu ve onarımı, beslenme etkileri nelerdir? Kötü beslenme ve oksidatif stres telomerin kısalmasını sağlar. Rafine ve basit karbonhidratlar, fast food yiyecek, işlenmiş gıdalar, gazlı içecekler, yapay tatlandırıcılar, trans yağ ve doymuş yağ telomerlerin kısalmasını sağlarlar. Taze meyve ve sebzeler, lif, omega 3 yağ asitleri, derin su balıkları ve yüksek kalitede bitkisel protein tüketilmelidir. Günlük kalori alımını azaltmak için ve bir egzersiz programı uygulamak tavsiye edilir. Hangi Yaşam tarzı değişiklikleri telomerleri düzeltir mi? Düşük bir vücut yağı (kadınlar için % 22 ve erkekler için % 16 ) ile ideal vücut ağırlığı ve vücut kompozisyonu elde edilmelidir. Visseral yağ (organlar arası yağlanma) azaltılması çok önemlidir. Günde en az 8 saat uyku günde en az bir saat düzenli aerobik ve dayanıklılık egzersiz, stres azaltma, tüm tütün ürünleri kesilmesi önemle tavsiye edilir. Zaman yeniden test düşünülebilir? Test yaşlanma oranını değerlendirmek ve beslenme, besin takviyeleri, kilo kontrolü, egzersiz ve telomer uzunluğu etkilediği bilinen diğer yaşam tarzı değişikliklerini de ayarlamalar yapmak yılda bir kez yapılmalıdır. Beslenme takviyeleri telomer kısalması yavaşlatma nasıl bir rol oynayacak? Oksidatif stres telomer uzunluğu kısaltacak ve hücresel doku yaşlanmasına neden olacaktır. Antioksidan takviyesi oksidatif stresi azaltır ve hücre yaşlanmasını engeller. Son yapılan çalışmalarda yüksek kaliteli ve dengeli bir multivitamin alınması telomer uzunluğu korumaya yardımcı olacağını düşündürmektedir. E vitamini, C vitamini, D vitamini, omega-3 yağ asitleri ve antioksidan resveratrol alınmalıdır. Homosistein düzeyleri folat ve vitamin B desteği ile homosistein seviyelerini azaltarak telomer kaybı azaltılabilinir. Benzer şekilde, kardiyovasküler hastalık, insülin direnci, diyabet, hipertansiyon, ateroskleroz ve bunama gibi koşullar telomer uzunluğunu etkiler. Telomer Testi Nasıl Yapılır? Telomer testi kan alınarak yapılır sonuçlar 15 gün içerisinde rapor şeklinde sunulur.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/telomer-testi-nedir-

Meyve ve Sebze Tüketimi Çocuklarda Astım Atağını Önlüyor

Meyve ve Sebze Tüketimi Çocuklarda Astım Atağını Önlüyor

Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı, meyve ve sebze açısından zengin diyetin astım atağını önlediğini vurgulayarak şunları söyledi: “Avustralya’da yapılan bir araştırma, iki hafta boyunca yüksek antioksidan içeren sebze ve meyve ile beslenen astımlı hastaların nöbet geçirme olasılığının azaldığını, solunum testlerinin daha iyi olduğunu gösterdi. Antioksidan maddeler besinlerimizde yer alır. Vücut oksijen kullandığında oluşan yan ürünler doku hasarına, iltihaba veya yaşlanmaya neden olabilir. Kalp hastalıkları, diyabet, kanser, oksidatif hasarın katkı yaptığı hastalıklardır. Antioksidanlar oluşan yan ürünleri temizleyen tamirat sırasında oluşan zedelenmeyi engelleyen maddelerdir. A vitamini, karotenoidler, havuç, kabak, brokoli, domates, şeftali, kayısı, C vitamini içeren narenciye, yeşil salata, biber, Vitamin E içeren fındık, ceviz, bitkisel yağlar antioksidandır.” Prof. Dr. Elif Dağlı, 1960-2000 yılları arasında küresel astım ve alerjik hastalık artışından kısmen diyet değişikliğinin sorumlu tutulduğunu belirterek şu bilgileri verdi: “Meyve ve sebzelerin daha az tüketilir olması antioksidan düzeylerinde düşmeye neden oldu. Hamilelerin bu tip gıdaları kullanmasının bebeğin ilk yılda hırıltılı solunum hastalığı ve astım ihtimalini azalttığı saptandı. Karoten içeren gıdalardan az tüketen hamilelerin bebeklerinde de daha sık hırıltı görüldü. Yapılan çalışmalar antioksidan içeriğini tablet halinde almanın etkili olmadığını, tam besin tüketiminin astım ve alerjide oluşan mikrop içermeyen iltihabı koruduğunu gösterdi.” Çocuk Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Elif Dağlı, fast food yemek yerine bol miktarda sarı, turuncu, kırmızı renkli sebze ve meyve tüketimine ağırlık verilmesinin alerji riski taşıyanlarda özellikle önem taşıdığını söyledi. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/meyve-ve-sebze-tuketimi-cocuklarda-astim-atagini-onluyor

Mikrobiyal Biyoteknoloji Bölüm 1

Biyoteknoloji Nedir ? - Biyolojik araç, sistem ve süreçlerin üretim ve hizmet endüstrilerine uygulanması - Endüstriyel uygulamalarda başarılı olabilmek için Biyokimya, Mikrobiyoloji ve Mühendislik bilimlerinin ortak kullanımı ile mikroorganizmaların, doku ve hücre kültürlerinin kapasitelerinin artırılması - Çeşitli yararlı maddelerin üretilmesi için biyolojik özellikleri kullanan bir teknoloji olması - Biyolojik araçlar tarafından üretilen materyallerin daha iyi ürün ve hizmet vermek üzere bilim ve mühendislik ilkelerinin uygulanması - Biyoteknoloji sadece teknik ve süreçlerin toplamına verilen bir addır. - Biyoteknoloji canlı organizmaları ve onların yapıtaşlarını tarım, gıda ve diğer endüstrilerde kullanan bir tekniktir. - Biyoteknoloji konu olarak “multidisipliner” yani bağımsız pek çok bilim dalını birarada barındırır. Eğer biyoteknoloji çalışması yapanları bir liste altında toplamak gerekirse Biyokimyacılar, Mikrobiyologlar,Genetikçiler, Moleküler biyologlar, Hücre biyologları, Botanikçiler, Ziraat mühendisleri, Virologlar, Analitik kimyacılar, Biyokimya mühendisleri, Kimya mühendisleri, Kontrol mühendisleri, Elektronik mühendisleri ve Bilgisayar mühendisleri bu liste içerisinde sayılabilir. BİYOTEKNOLOJİDE MİKROBİYAL SİSTEMLER 1-)Bakteriler ve Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler) A-) Bakteriler: Toprak, hava, su, hayvan ve bitki yüzeylerinde bulunurlar. Bazıları hastalık etkeni olmakla beraber çoğu zararsız ve organik atıkların geri dönüşümü sırasındaki yararlı etkileri ve birçok faydalı ürünü üretmeleri nedeniyle biyoteknolojide oldukça önemli bir yere sahiptirler. Aynı genusa ait bazı türler endüstriyel açıdan faydalı özelliklere sahipken bazıları insanlar için zararlıdır. Örneğin Bacillus türleri toprakta yaşarlar ve aerop veya fakültatif anaerop metabolizmaya sahiptirler. § B. subtilis endüstride kullanılan amilaz enziminin kaynağıdır. § B. thruringiensis ise birçok bitki zararlısı böceğin patojenidir. Ve bu nedenle böceklere dirençli bitkilerin oluşturulmasında genetik mühendisliğinin önemli çalışma konularından birini oluşturur. § B.athracis ise insanlara patojen etkiye sahiptir ve şarbon hastalığının nedenidir. Prokaryotik biyolojik sistemler: § E.coli dışındaki diğer prokaryotlar § Acremonium chrysogenum § Bacillus brevis § Basillus subtilis, Basillus thuringiensis § Corynebacterium glutamicum § Erwinia herbicola § Peudomonas spp § Rhizobium spp § Streptomyces spp § Trichoderma resei § Xanthomonas campestris § Zymomonas mobilis Bu organizmalar iki grup altında toplanabilir. 1-) Özel bir fonksiyona sahip bir gen için konak olma. Ör: termofillerden izole edilen ve PCR teknolojisinde kullanılan ısıya dirençli DNA polimeraz enziminin E.coli’de klonlanması ve üretimin gerçekleşmesi. 2-)Belirli işleri çok daha etkin yapabilmek için genetik mühendisliği ile geliştirilme. Ör: Endüstriyel açıdan önemli amino asitlerin çok fazla üretilmesi için Corynebacterium glutamicum’un çeşitli türlerinin geliştirilmesi. 2-) Cyanobacteria (mavi-yeşil bakteriler): Mavi-yeşil bakteriler prokaryotlar sınıfına dahil olup fotosentez özelliğine sahiptir. Örnek olarak Anabaena cylindris, Nostok muskorum, Spirulina platensis türleri verilebilir. İlk kez varlıkları fosillerde saptanmıştır. Dünya oluşumunda belki de ilk canlı organizmalardır. Tatlı ve tuzlu suların yüzeylerinde bulunurlar. Karada ise ışığın ve nemin olduğu çamur ve kaya, tahta veya bazı canlı organizmaların yüzeylerinde bulunabilirler. Koyu yeşilimsi-mavi pigmentlerinden dolayı bu isimle adlandırılırlar. Sadece birkaç organizma atmosferik azotu amonyağa redüklemek yoluyla a.a. ve proteinleri üretmek üzere organik asitlere dönüştürülebilir. Azot fikse edebilen bakteriler gibi mavi-yeşil bakterilerde böyle bir yeteneğe sahiptir. Hücreler nitrogenaz enzimi ile bu reaksiyonu gerçekleştirirler. Bu enzim oksijen ile inaktive olur. Bu nedenle azot fikse eden hücrelerin içindeki koşullar anaerobik olmalıdır. Anabaena gibi bazı mavi-yeşil bakterler azot fiksasyonundan sorumlu heterosit adı verilen özel kalın duvarlı hücrelere sahiptirler Mavi-yeşil bakterilerin biyoteknolojik önemi: Mavi-yeşil bakteriler fotosentez yetenekleri, yüksek protein içerikleri ve basit besiyerlerinde hızlı çoğalmaları nedeniyle besin kaynağı olarak kullanım alanına sahiptir. Tek hücre proteini (THP) elde edilmesinde en çok denenen günümüzde insan ve hayvanların beslenmesinde geniş uygulama alanı olan mavi-yeşil bakteriler, diğer mikroorganizmalardan farklı olarak yeterli miktarda karbondioksit, belirli derecede aydınlatma, geniş üretim ortamı gibi özel koşullara gereksinim gösterirler. Sprilulina platensis Afrika ve güney Amerika’da ki sığ göllerde doğal olarak bulunur. Binlerce yıldan beri yöredeki insanlar tarafından toplanan bu algler kurutulduktan sonra besin kaynağı olarak çoğunlukla sos şeklinde veya çorba içinde kullanılmaktadır. Nostoc ise Peru ve Güney doğu Asya ‘da besin maddesi olarak kullanılan bir diğer siyanobakteridir. Gübre olarak kullanılmaları: Mavi-yeşil bakterilerin azot fiksasyon özelliği saptandıktan sonra kurutulmuş Tolypthrix tenuis pirinç tarlasına serpildiğinde azot fiksasyonunda ve verimde artış gözlenmiştir. M-Y bakterilerin Hindistan da pirinç tarlalarında gübre olarak kullanımıyla toprağın havalandırılması sonucunda su geçişi ve toprağın sıcaklığının daha homojen olması sağlanmaktadır. Azot fiksasyonu için M-Y bakterilerin Rhizobium’ların yerini almasının bazı avantajları vardır. Mavi-Yeşil bakteriler havadaki azotu amonyuma redüklerken fotosentez metabolik yolunu kullanırlar. Yani bir bitki ile simbiyotik bir yaşam ve enerji kaynağı olarak herhangi bir organik molekül ilavesi gerekmez. Tarımda azot fikse eden mavi-yeşil bakteriler organik gübre olarak kullanılabilir. Çin, Hindistan, Filipinler gibi pirinç tüketimi fazla olan bölgelerde büyük oranlarda ürerler. Pirincin büyüme sezonunun başında eğer suya siyanobakterlerin başlangıç kültürleri ekilirse pirinç veriminde %15-20 oranında artış olduğu bildirilmektedir. Mavi-Yeşil bakteriler antibiyotiklerin ve diğer biyolojik olarak aktif moleküllerin ticari boyutlardaki üretimi için büyük bir potansiyel oluştururlar. Çünkü Mavi-Yeşil bakteriler heterotrofturlar. Bu özellikleri de onların fermentasyon koşullarında üretilmelerine olanak sağlar. Henüz araştırma aşamasında olan Anacystis nidulans ile yapılan rekombinant DNA teknolojisi çalışmalarıyla nadir bileşiklerin üretiminde kullanımları amaçlanmaktadır. Araştırmalar Mavi-Yeşil bakterilerin güneş enerjisi dönüşüm sisteminde yer alması için devam etmektedir. Anabaena cylindrica heterocystleri vejatatif hücrelerde fotosentez yoluyla oluşturdukları oksijeni dışarı verirler. Azot yokluğunda ise heterositlerde nitrogenaz enzimi katalizörlüğünde elektronlar H+ iyonuna transfer edilerek Hidrojen gazı açığa çıkarırlar. Oksijen ve Hidrojen her ikisi de endüstride ihtiyaç duyulan gazlardır. Sonuç olarak; Fermentör koşullarında üreyebilirler, uzun süreli fizyolojik stabiliteye, basit besin gereksinimine, köpük oluşturmama özelliğine sahiptirler. Diğer alglerden farklı olarak azot fiksasyonu yapabilme farklılığına sahiptirler. Optimum sıcaklık 35oC dir. Karanlıkta veya gün ışığında heterotrofik olarak ürerler. 2-) MAYALAR: Tek hücreli tomurcuklanma veya bölünerek eşeysiz çoğalan ökaryotik mikroorganizmalardır. Mayaların tanımlanması maya biyoteknolojisi için oldukça önemlidir. Örneğin endüstriyel süreçlerde yabani ve kültüre edilmiş mayalar arasındaki farkı gösterebilmek esastır. Bira üretiminde üründe istenmeyen aroma oluşumuna neden olan yabani ırkın karışması veya ekmek mayası üretiminde şeker transport yeteneği daha fazla olan Candida utilis mayasının karışması ekmek mayası üretiminde kullanılan Saccharomyces cerevisiae mayasının üremesini engelleyecektir. Maya genuslarının ayrımında fizyolojik testlerle birlikte morfolojik testler de kullanılır. Günümüzde 700 civarında maya türü tanımlanmıştır. Fakat bu sayı maya çeşitliliğinde sadece çok küçük bir bölümü temsil etmektedir. Tanımlanmamış maya genus ve tür sayısı çok daha fazladır. Maya biyologları için maya çeşitliliğini tanımlamak kadar diğer önemli bir nokta özellikle biyoteknolojik öneme sahip türleri belirleyip saklamak ve koruyabilmektir. Moleküler biyoloji tekniklerinin yaklaşımıyla türler daha hızlı ve kolay bir şekilde karakterize edilebilmektedir. Günümüzde 6 mayanın genom projesi tamamlanmış ve işlevsel genomik çalışmaları ile genlerin işlevlerinin belirlenmesine devam edilmektedir. Maya hücreleri klorofil içermez ve zorunlu olarak kemoorganotrofiktirler. Üremek için organik karbona gerek duyarlar. Karbon metabolizmaları çok çeşitlidir. Örneğin basit şekerleri, polioller, organik ve yağ asitleri alifatik alkoller, hidrokarbonlar ve çeşitli heterosiklik ve polimerik bileşikleri karbon kaynağı olarak kullanabilirler. Bu özellikleri nedeniyle farklı habitatlar için özelleşmiş türler kolaylıkla saptanabilir. Mayalar toprak, hava ve sudan izole edilebilirler. Bazı mayalar ekstrem ortamlarda örneğin ozmofilik mayalar şeker bakımından zengin ortamlarda yaşayabilirler. Bu tür mayalar genellikle gıda bozucu olarak bilinir. Bunun dışında fırsatçı patojen olarak bazı maya türleride örneğin Candida albicans pek çok infeksiyondan sorumludur. Mayalar insanlar için; ekonomik, sosyal ve sağlık açısından oldukça önemli en eski evcilleştirilmiş organizmalardır. Alkollü içeçeklerin üretiminde, ekmek yapımında hamurun kabarması için binlerce yıl öncesinden beri kullanılmaktadırlar. Gerçekte bira yapımı belkide dünyanın ilk biyoteknolojisini temsil etmektedir. Günümüzde mayalar geleneksel gıda fermentasyonunun dışında çok çeşitli alanlarda da kullanılmaktadır. Özellikle genetik mühendisliğiyle geliştirilmiş mayalar hastalıkların önlenmesinde ve tedavisinde kullanılan pek çok farmasötik ajanın üretilmesinde yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Biyoteknolojik Öneme Sahip Bazı Mayalar - Axula adeninivorans: Nitrat ve aminleri asimile eder, 45 C üzerinde üreyebilir, pek çok hidrolaz salgılayabilir. - Candida türleri: C.albicans hidrokarbonlardan aminopenisillanik asit ve B6 vitamin üretimi, C.boidinii NAD, FAD metil ketonlar ve sitrik asit üretimi, C.famata riboflavin, C.maltosa biyokütle proteini için yağ asiti ve alkan kullanımı, C.tropicalis triptofan, C.pelliculosa selülozik materyalden biyokütle proteini, C.utilis, pek çok ürün eldesi, ksilozda üreyebilme, klonlama teknolojisinde kullanım, C.shehatae ksiloz fermentasyonu - Hansenula polymorpha: Heterolog gen anlatımı için kullanılabilen metilotrofik maya. - Kluyveromyces marxianus ve K.lactis: Laktoz ve polyfruktosanı fermente eder. Doğal kakao fermentayonu. Pek çok enzim için kaynak olabilir, klonlama teknolojisinde kullanılabilir. - Pachysolen tannophilus: Bitki lignoselülozik hidrolizatlarından kaynaklı pentoz şekerlerinin fermentasyonu. - Phaffia rhodozyma ve Pichia türleri: Gıda boyası olan astaksantin pigment üretimi. P.guilliermondii riboflavin sentezi ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. P.methanolica etanol biosensörü olarak kullanılan alkol oksidaz üretimi.P.pastoris metanolden biomas protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve insan terapötik proteinlerini üretebilen metilotrofik maya. - Rhodosporidium toruloides: Fenilketanüri tedavisinde kullanılan PAL enzim kaynağı. - Saccharomyces türleri: S.cerevisiae klasik gıda fermentasyonu. Bira, şarap, ekmek, rom, cin yapımı. Yakıt, alkol, gliserol, invertaz ve hayvan besini kaynağı.Rekombinant DNA teknolojisiyle sayısız protein üretimi. - Saccharomycopsis türleri: S.fibuligera amilolitik maya - Schizosaccharomyce pombe: Geleneksel Afrika alkollü bira yapımı. Şarapların deasidifikasyonu. Yüksek etanol ozmotik tolerans, biyokütle protein eldesi, heterolog gen anlatımı ve mutagenez testlerinde kullanım - Schwanniomyces türleri: S.castellii ve S.occidentalis amilolitik mayalar. Nişastanın ve inülinin etanole çevrimi ve heterolog gen anlatımında kullanılabilirler. - Trichosporon cutaneum: Fenol varlığına ilişkin bisensor olarak kullanılır. - Yarrowia lipolytica: Lipid ve hidrokarbonlardan biomas protein eldesi. Sitrik asit ve hücredışı enzim üretimi. Ø Zygosaccharomyces rouxii: Japon soya sosu karakteristik aromasını vermede kullanılan halofilik ve ozmotolerant maya türü. Alkollü içeçeklerin üretiminde mayalar Endüstriyel mayaların çoğu, özellikle de fermente içeçeklerin üretiminde kullanılanlar, genetik bakımından karmaşıktırlar ve stabil bir haploidi göstermezler. Örneğin bira yapımında kullanılan Sacchoromyces türleri poliploid veya anöpliod (diploid-heptaploid) ırklardır. Bu nedenle geliştirilmelerinde eşeyli üreme özelliklerinden yararlanılamaz. Bunun yerine klasik bira tadını veren organoleptik özellikleri iyi olan karakteristik fermentasyon yapan ırklardan doğal seçimle en iyi olan şeçilir. Bunun dışında endüstriyel mayaların geliştirilmesinde şüphesiz genetik mühendisliğinin önemi oldukça fazladır. Rekombinant DNA teknolojisi ile geliştirilen rekombinant mayalar tarafından üretilen biyolojik olarak aktif rekombinant proteinlerin veriminin arttırılmasında iki önemli yaklaşım vardır. Bunlar; moleküler genetik tekniklerin kullanımı ve fermentasyon teknolojisidir. Gıda tüzüğüne uygun olarak ekmek mayasının (glikoz baskısından kaçınmak ve hamurlaşmayı önlemek için) maltoz kullanım genleri değiştirilmiştir. Bira mayasında ise Maltodekstrinleri kısmi olarak parçalayan STA2 genini içeren plazmid bulunmaktadır. Genetik mühendisliği ile geliştirilmiş mayaların lignoselülozik (odunsu) atıkları substrat olarak kullanarak etanol üretmeleri yönünde yoğun çalışmalar yapılmaktadır. Etanol dışında mayaların ürettiği diğer biyoalkoller; gliserol ( alkollü içecekler için aroma katıcı, nitrogliserin türevli patlatıcılar yapımında), ksilitol (şeker yerine diyabetik ürünlerin yapımında), sorbitol, arabinitol (düşük şeker içerikli gıdaların yapımında; ilaçların kaplanmasında yenilebilir kaplama maddesi olarak) Etanolün yenilenebilir kaynaklardan mayalar kullanarak üretilmesi tüm dünyanın ilgisini çeken konulardan biridir. İlk üretim 1930’larda başlamıştır fakat petrol fiyatları düşürülünce teknoloji bırakılmıştır. 1970’deki petrol krizi ile birlikte yeniden gündeme gelmiştir. Brezilya, şeker kamışını ve melası substrat olarak kullanarak ürettiği petrolü yakıt amaçlı kullanmaktadır. Brezilya’da otomobillerin çoğu alkol veya alkol+benzin karışımı (gasohol) ile çalışmaktadır. KÜFLER Küfler hifli mantarlardır. Birçok organizma ve gıda maddesi ( ekmek, meyve, sebze.. vb) üzerinde oluşturdukları pamuk görüntüsündeki doku nedeniyle mayalardan çok daha önce keşfedilmişlerdir. Küfler, endüstride birçok ürünün eldesinde, atıklardan değerli ürünlerin oluşturulmasında kullanılan farklılaşma göstermeyen ve klorofil içermeyen mikroorganizmalardır. Doğada ve toprakta yaygın olarak bulunan küflerden endüstriyel mikrobiyoloji alanında önem taşıyanlar mikroskobik olanlardır. Küflerin üredikleri ortama proteaz, lipaz, karbonanhidrazlar gibi litik enzimleri salgılamaları ve küflerin ürettikleri çeşitli metabolitlerin birçok alanda kullanılabilir olması bu organizmaların endüstrideki önemini oldukça artırmaktadır. Ayrıca insan, hayvan ve bitkiler için patojen olan türleride bulunmaktadır. Küflerin Biyolojisi: Bir küf, protoplazma iplikleri veya uzantıları olan hiflerden ve sporlardan oluşur. Hiflerin yaptığı yumağı misel adı verilir. Hifler, bölmeli hifler ve bölmesiz hifler olarak ikiye ayrılır. Bölmeli hifler bölmeler ile hücrelere ayrılırlar ve her hücrede bir veya iki hücre çekirdeği bulunur. • Bölmesiz hiflere sönositik hif adı da verilir. • Bölme içermezler ve çok çekirdeklidirler. • Üreme hifleri genellikle koloninin yüzeyinde bulunan ve üreyen hücreleri veya sporları taşıyan hiflerdir. • Hifsel üreme ortamın besin koşulları ile yakından ilgilidir. • Beslenme hifleri ise koloniye besin sağlayan hiflerdir. Beslenme hifleri sayesinde hücrenin bulunduğu noktadan uzakta olan substratlara ulaşmaları sağlanır. • Küflerin hücre duvarı glukan, kitosan ve kitin gibi farklı glukoz polimerlerinden yapılabilir.

http://www.biyologlar.com/mikrobiyal-biyoteknoloji-bolum-1

COKSAKİ VİRÜSLER

Zarfsız RNA virüsleridir. Koksaki A ve B olmak üzere iki gruba ayrılır. Primer olarak oral-fekal bulaşırsada esas olarak damlacık yoluylada bulaşır. Orofarinks ve barsak kanalında replikasyona uğrarlar. Virüs hücrede sitopatolojik olarak piknoz oluşturur. Virüs hastalığın 1. haftasında kanda, 5-6 haftalarda ise dışkıda bulunur. (Dışkıda uzun süre (+) kalır) 0 grubu insan eritrositlerini aglutine ederler. Echo ve koksaki virüsler arasında çapraz reaksiyonlar sıktır. Coxachie virüsler enteropatik, dermatropik ve nörotropik virüslerdir. Koksaki A virüslerinin deri ve mukozalara afinitesi varken, Koksaki B virüsleri kalp, plevra, pankreas ve karaciğer gibi çeşitli organlarda hastalık yapar. En sık plevral efüzyon yapan virüs Coksackie B’dir. Her iki tipte, özgün olmayan ÜSYE, ateşli döküntü ve aseptik menenjite neden olur. Koksaki A virüsünün neden olduğu hastalıklar: Herpangina (Ateş, karın ağrısı, yutma güçlüğü ve ağızda gri-beyaz veziküller) El ayak - ağız hastalığı Akut hemorajik konjonktivit Koksaki B virüsünün neden olduğu hastalıklar: Pleurodina (Ateş ve ploritik yan ağrısı) Akut benign perikardit Miyokardial - perikardiyal enfeksiyon (Kalp yetmezliği, hepatomegali) Epidemik miyalji (Karın ve göğüs kaslarında batma tarzında ağrı) Pankreatit (İnsüline bağımlı diyabete neden olur) Her iki grubun neden olduğu hastalıklar: Aseptik menenjit Geçici paralitik hastalık Hepatit Neonatal hastalık (Bronşit, myokardit) Antiviral ilaç ve aşısı yoktur.

http://www.biyologlar.com/coksaki-virusler

GDO’ LARIN POTANSİYEL FAYDALARI

Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyen özel endüstri üyeleri, gıda teknolojisi uzmanları, gıda işleyicileri, distribitörler, perakendeciler, gıda uzmanları, bilim insanları, bazı tüketiciler, Amerika’lı çiftçiler, düzenleme ajansları, dünyadaki fakir ve aç insanları savunanlar ile yeşil devrim taraftarları; genetik mühendisliği teknolojisinin son yıllarda çok kolaylaştırıldığını ve bu teknolojiyle, dünya populasyonunun giderek büyümesi sonucu gerekli olan gıda ve ilacın büyük boyutta üretilebileceğini düşünmektedirler. İlave olarak, bu teknolojinin, hızlı büyüyen, hastalık, hava ve böceklere dirençli, herbisitlere dayanıklı bitkisel ürünlerin yanı sıra daha lezzetli, daha güvenli, daha verimli, daha besleyici, uzun ömürlü ve sağlık açısından daha faydalı bitkisel ve hayvansal ürünlerin, endüstriyel ve farmakolojik üretime katkı sağlayacak organizmaların elde edilmesi gibi potansiyel faydalara sahip olacağını düşünmektedirler . Genetiği değiştirilmiş organizmaları destekleyenler, insanlığa faydalarının sınırsız olduğuna ve GDO’ların dünyanın önemli tarım, sağlık ve ekolojik problemlerini potansiyel olarak çözebileceğine inanmaktadırlar. Ayrıca GDO karşıtı düşüncelerin sağlık, çevre ve gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçilerin geçimini sağlaması gibi gerçekçi olmayan korkulardan ziyade mantıksız korkular ve ticareti koruma siyasetinden kaynaklandığını düşünmektedirler. GDO teknolojisinin faydalarını şimdiden söylemenin çok erken olmasıyla birlikte potansiyel risklerinin varsayım olduğunu düşünen GDO destekleyicilerine göre genetiği değiştirilmiş organizmaların potansiyel faydaları aşağıda tartışılmıştır: 1. Besin Kalitesinin ve Sağlığa Yönelik Faydalarının Artırılması Gen aktarım teknolojisi ile protein kalitesi – örneğin proteinin metiyonin ve lisin içeriği- artırılarak ürünlerin esansiyel amino asit içeriklerinde artış sağlanabilmektedir . Böylece tavuklarda üremeyi olumsuz etkileyen lisin azlığı dolayısıyla genellikle tahıllarda çok az bulunan lisin miktarının artırılması, et, süt ve yün üretimi kükürt içeren amino asitlere (metiyonin ve sistein) bağlı olan çiflik hayvanlarının besinlerinin bu amino asitlerle zenginleştirilmesi mümkün olabilmektedir . Aynı zamanda çeşitli gıdalardaki protein kullanımının genişlemesiyle organoleptik kaliteyi de içeren fonksiyonel özelliklerin artırılması mümkündür. Örneğin; lipoksigenazların çıkarılması ile soyadaki fasulyemsi tadın uzaklaştırılması amaçlanmaktadır. Beslenmede iyi bir protein kaynağı olan balığın daha kısa periyotta daha iyi büyümesi sağlanarak ucuz olarak üretimi ve böylece su kültürü için uygun şartların gerçekleştirilebilmesi amaçlanmaktadır . GDO’ların karbonhidrat içerikleri artırılarak ketçap, domates sosu vb. yapmak için gıda işlemede kullanılacak domateslere yoğun içerik kazandırılabilmektedir. Monsanto Şirketi tarafından üretilen nişasta içeriği artırılmış Russert Burbank patatesleri ile kızartma işlemi sırasında daha az yağ çeken, pişirme süresi ve maliyeti azaltılmış patates üretimi sağlanmıştır . Ürünlerin besin kalitesi dışında sağlığa yönelik faydalarını artırmak için de GDO üretimi yapılmaktadır. Gen aktarım teknolojisi ile bazı kanserler, kalp hastalığı, körlük (vitamin A durumunda) gelişiminin sebebi ve zararlı bir kimyasal reaksiyon olan biyolojik oksidasyonu yavaşlatan veya engelleyen bileşikler olarak doğal olarak bulunan antioksidan vitaminlerin (karotenoidler, flavonoidler, vitamin A, C ve E) ve minerallerin ürünlerdeki düzeyi artırılmaktadır. Gıda ürünlerindeki antioksidan düzeyinin artırılması toplumda var olan belirli kanser ve diğer kronik hastalıkların oranının azalmasını sağlayabilir. Önemli bir antioksidan olan likopen, genetiği değiştirilmiş domates, domates ürünleri ve biberde bol miktarda bulunmaktadır . Doymuş yağ oranı yüksek olan yağlar, vücutta kolesterol üretiminden sorumludur. Doymuş yağ oranı düşük ve doymamış yağ oranı daha yüksek olan yağlar, sağlık açısından önemli olup kızartma ve diğer işlemlerde kullanılan yüksek sıcaklığa dayanıklıdır. Bu amaçla yaygın olarak kullanılan kanola, soya, ayçiçeği ve yer fıstığı gibi bitkisel sıvı yağlardaki doymamış yağ asidi düzeyini daha da artırmak için bu bitkilerin genetiği değiştirilebilmektedir. Besin değeri artırılmış ürünler yetersiz beslenmeyi azaltmaya yardım edecektir ve gelişmekte olan ülkelerin temel besin ihtiyaçlarını karşılamayı sağlayacaktır. Kassava, birçok üçüncü dünya ülkesinde 500 milyonun üzerinde insanın beslenmesinde önemli bir besin kaynağıdır. Son yıllarda Afrika kassava mozaik virüsüne ve genel mozaik virüslerine dirençli ve yüksek besin değerine sahip kassava üretmek için bu bitkilerin genetiği değiştirilmiştir . 2.Meyve ve Sebzelerin Raf Ömrü ve Organoleptik Kalitelerinin Artırılması Calgene Şirketi’nin ürettiği Flavr Savr domatesleri ABD Gıda ve İlaç İdaresi (US FDA) tarafından onaylanan ilk genetiği değiştirilmiş üründür. Bu domatesler olgunlaşma, yumuşama ve çürüme işlemleri geciktirilerek uzun bir raf ömrüne sahip olan bitkilerdir . Olgunlaşma ve yumuşama, büyük ölçüde, meyve hücreleri tarafından etilen üretimine bağlıdır . Etilen üretiminde rol oynayan genlerin kontrol edilmesi veya farklı bir strateji olarak hücre duvarını bozan bir enzim olan poligalakturonaz enziminin baskılanarak pektin yıkımının ertelenmesi ile meyve ve sebzelerdeki olgunlaşma geciktirilebilmektedir . Böylece koku, lezzet, yumuşaklık/sertlik derecesi gibi yüksek kalitede organoleptik özellikler ve daha uzun raf ömrü sağlanabilir. Olgunlaşmanın yavaşlatılması veya geciktirilmesi, aynı zamanda ahududu, çilek, ananas ve şeftali gibi ürünlerde de yapılabilir.Ürünlerin raf ömürlerinin uzatılması üretici ve satıcı için nakliyat, depolama ve işlenmeyi kolaylaştırmakla birlikte tüketici içinde ürünü uzun süre bozulmadan kullanma imkânı sağlayacaktır. Ürünlerin nakliye ve işlenmeye dayanıklı olması, soğutma sistemlerinin güvensiz, pahalı ve nakliye ağının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerdeki çiftçiler ve tüketiciler için de faydalı olacaktır. 3.Bitkisel Ürün Veriminin Artırılması 2025 yılında 8 milyarı aşması beklenen dünya nüfusunun besin gereksiniminin karşılanması önemli bir sorun olarak düşünülmektedir. Ekilebilir alanları artırmak mümkün olmadığı gibi, tarımsal üretimde kullanılabilecek tatlı su kaynakları da hızla azalmaktadır. Artan nüfusu besleyecek miktarda üretim için ekilebilir alanların genişletilmesi değil, birim alandan alınan ürün veriminin artırılması gerekmektedir. Klasik ıslah yöntemleriyle elde edilebilecek biyolojik verim artışının daartık sınırlarına gelindiği düşünüldüğünde, bitki ve hayvan ıslah çalışmalarında gen aktarım teknolojisinin kullanılması kaçınılmaz görünmektedir .Genetiği değiştirilmiş bitkiler, ürün verimini artırmak için ve böcekler, yabani otlar, herbisitler, virüsler, tuzluluk, pH, sıcaklık, don, kuraklık ve hava gibi çeşitli çevresel faktörlere dayanıklı bitkiler üreterek ürün kaybını azaltmak için kullanılabilirler. Verimin artması ve ürün kaybının azalması ile global ürün üretiminin artışı sağlanabilir. Bir yıllık olan önemli tahıl ürünlerinin genetiği değiştirilerek çok yıllık ürünlere çevrilebilir. Böylece toprağın daha az işlem görmesi (çift sürme vb.) ile erozyonun azalması ve yıl boyunca ürün veriminin alınması sağlanabilir.Ayrıca genetiği değiştirilmiş bitkilerin kuraklığa direnci, tarımda su kullanımını azaltarak suyun yetersiz olduğu bazı tropikal ve kurak bölgelerde bu bitkilerin yetiştirilmesini uygun duruma getirebilir. Ürünlerin diğer çevresel streslere (örneğin; uç sınırdaki pH, tuz, böcekler, sıcaklık vb.) dayanıklılığını artırmak dünyada şu anda ürün üretimi için uygun olmayan ekim alanlarının yeniden kullanılmasına yardım eder. Böylece yağmur ormanları gibi telafi edilemeyecek doğal kaynaklar üzerindeki baskılar azalır .Çevresel streslere dayanıklılık özellikleri çok sayıda genin karmaşık etkileşimi sonucu ortaya çıkıyor olabilir. Bu nedenle bitkilere bu özelliklerin kazandırılması zaman alabilir. 4.Yenilebilir Aşı ve İlaç Üretimi GDO’lar hem gıda hem de ilaç olarak etki edecek ürünler halinde tüketilebilirler. Örneğin brokoli, antioksidan içeriğini zenginleştirmek için; çay, flavonoidlerle zenginleştirilmek için; patates, muz ve domates, aşı depolamak için genetik olarak değiştirilebilir. Özellikle olgunlaştığı zaman çiğ olarak tüketilen muz gibi bazı tropikal ürünler; hepatit, kuduz, dizanteri, kolera ve ishal ile gelişmekte olan ülkelerde yaygın olan diğer bağırsak enfeksiyonlarına karşı kullanılabilen proteinleri üretmek için genetik olarak değiştirilebilmektedir . Yenilebilir ürünlerdeki bu aşılar, bu ürünlerin yetiştirildiği, düşük maliyetle dağıldığı ve özellikle aşı üretimi için kaynağın ve tıbbi alt yapının yetersiz olduğu gelişmekte olan ülkelerde çocuklar için faydalı olacaktır. Bazı biyoteknoloji şirketleri tütün gibi bazı bitkileri ilaç sentezi için değiştirebilmektedir. Tütün, aynı zamanda insan ve çiftlik hayvanlarında kullanılan antikorları üretmek için değiştirilmiştir. İnsan antikoru içeren bitkiler, yaygın olan hastalıklara karşı aşı için pahalı olmayan ve genetik materyal sağlayacak tohumlarında da bu materyali taşıyacaklardır. Ayrıca bu bitkisel aşılar uzun bir raf ömrüne ve stabil bir depolama kapasitesine sahip olacaklardır. Bazı insan genleri, deneysel biyoilaçları büyük miktarlarda üretmek için bitki kromozomuna ilave edilmişlerdir. Tütün ve patates, insan serum albumini üretmek için; kolza tohum yağı ve Arabidopsis, insan nörotransmitteri, lö-enkefalin ve monoklonal antikorlar üretmek için değiştirilmektedir. Son zamanlarda diyabet hastalarının insülini iğne yoluyla alması yerine ağız yoluyla alabilmesi için bitkilerde insülin üretimi amaçlanmıştır. İnsan Hastalıklarının Tedavisinde ve Organ Naklinde Kullanılması Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, meme bezindeki sütte fibrinojen gibi rekombinant proteinleri büyük miktarda üretmek için kullanılabilmektedir. Transgenik proteinler, HIV veya deli dana’nın potansiyel kaynağı olarak korkulan verici insan kanından elde edilen kan proteinlerine alternatif olarak kullanılabilirler. Klonlanmış hayvanlar çoğu insan hastalıkları için model olduğundan dolayı bilim insanları halen tedavisi olmayan kistik fibrozis gibi insan hastalıklarını etkili bir şekilde çalışabilmektedir. Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, hemofili hastaları tarafından kullanılan pıhtılaşma faktörü veya diyabet hastaları tarafından kullanılan insülin gibi farmakolojik proteinleri üretmek için kullanılabilir . Keçi, koyun ve domuz gibi bazı çiftlik hayvanları klonlanabilir ve insana nakil için uygun olan kalp, karaciğer, böbrek ve fetal hücreler vb. geliştirmek için kullanılabilirler.Doku reddinin önemli bir nedeni insan hücrelerinde bulunmayan fakat domuz hücrelerinin yüzeyinde bulunan α-l,3-galaktoz karbonhidratının immün reaksiyonudur. α -1,3-galaktozil transferaz geninin “knock out” teknolojisi kullanılarak uzaklaştırılması hücre yüzeylerinde bu karbonhidratı taşımayan hayvanların üretilmesini sağlayabilir. Böylece hastalara organ nakli için uzun bekleme periyotları ortadan kaldırılabilir. 6. Bio-fabrikalar ve Endüstriyel Kullanım İçin Ürün Ham Materyali Olarak Kullanımı Genetiği değiştirilmiş organizmalar ilaç endüstrisinde kullanılan vitaminler, monoklonal antikorlar, aşılar, antikanser bileşikleri, antioksidanlar, plastikler, fiberler, polyesterler, afyonlu ilaçlar/uyku ilaçları, interferon, insan kan proteinleri ve karotenoid üretmek için kullanılmaktadır. GDO’lar aynı zamanda gıda endüstrisinde kullanılan protein, enzim, stabilizatör, kıvam artırıcı, emülgatör, tatlandırıcı, koruyucu, renklendirici ve tat verici gibi gıda karışımları üretmek için de kullanılabilirler. Gıda işleme ve patojen belirlemede kullanılan mikroorganizmalar gen aktarımı ile değiştirilebilir. Örneğin, peynir üretiminde kullanılan çimosin, rennin gibi gıda enzimleri mikroorganizmalara aktarılarak daha kolay ve daha ucuz olarak üretilebilmektedir. Gen aktarım teknolojisiile bu gıda, ilaç ve biyoteknoloji endüstrisinde kullanılan maddelerin üretimi geleneksel işlemlere göre çok daha avantajlıdır. Çünkü yeni teknoloji ile arzu edilen bir ürün, fazla miktarda, çok daha ucuz, nakil ve depolama işlemleri daha uygun olarak üretilebilir. 7. Çevresel Faydaları Tarımsal amaçlı bitkilerin çoğunun genetiği değiştirilerek virüsler, böcekler, yabani otlar, herbisitler, hastalık ve çeşitli çevresel etkenlere karşı direnç kazandırılabilirler. Örneğin, patates, soya ve mısır gibi bitkisel ürünlerin çoğuna Bacillus thuringiensis’in (Bt) insektisidal (böcek öldürücü) potansiyele sahip bir geni aktarılarak böceklere karşı dirençli Bt bitkiler elde edilmiştir. Bt proteini mısır kurdu, patates böceği gibi böceklere karşı toksik olmakla beraber insan için toksik değildir ve mide asidi ile parçalanmaktadır. Bitkilere bu protein üretme özelliğinin kazandırılması kimyasal insektisit ihtiyacını ortadan kaldırır ve böylece bu insektisitlerin hedefi olmayan arı, predatör gibi böceklerin zarar görmesi de engellenir. İnsektisidal Bt proteininin bitkinin dokularında üretilmesi ile bitkinin bütün kısımlarına ulaşmayan kimyasal insektisitlere göre daha etkili bir böcek kontrolü sağlanabilir.İnsektisit direncinin yanında bazı bitkiler herbisit uygulamalarına dayanıklı hale getirilmek için genetik olarak değiştirilmektedir. Herbisit dayanıklılığın artması bitkilerin büyüdüğü toprağın daha az işlem görmesini veya hiç işlem görmemesini sağlayarak toprak erozyonunun ve su kaybının azalmasına ve toprak mikrofauna ve mikrofloralarının korunmasına yardım edecektir. Domates, tütün, kabak ve mısır gibi ürünler virüs direnci kazandırılmak için genetik olarak değiştirilmektedir ya da başka bir ifadeyle bu ürünler virüs ve viral hastalıklara karşı aşılanmaktadır. Ayrıca insan gıda zinciri ve çevrede yer alan kanserojen fungusitlere gereksinimi azaltmak için fungus dirençli ürünlerin üretilmesi amaçlanmıştır [2]Günümüzde bitkilerin topraktan daha fazla azotu doğrudan kendilerinin alabilmesi için genetiği değiştirilmiş bitki üretimi artmıştır. Bu da, buharlaşarak veya nehir ağızlarına sürüklenip su kirliğine neden olarak çevreyi tehdit eden kimyasal gübre gereksinimini azaltacağından çevre için yararlı bir uygulama olacaktır.Genetiği değiştirilmiş bitkiler ya da mikroorganizmalar, çevredeki toksik atıkların uzaklaştırılmasını sağladıkları için bioremediasyon için de kullanılabilmektedirler. Bazı araştırmacılar endüstri, tarım ve petrol üretim atıklarının temizlenmesi için hardal yeşili, kaba yonca, nehir kamışları, kavak ağaçları ve özel yabani otların kullanımının ümit verici olduğunu rapor etmişlerdir. Bazı durumlarda bitkiler, çevreye bulaşan zehirleri parçalayıp zararsız hale getirebilmektedirler   

http://www.biyologlar.com/gdo-larin-potansiyel-faydalari

24 milyar dolar 3 gram tuzun elinde

24 milyar dolar 3 gram tuzun elinde

Dünya’da Kronik Böbrek Hastalığı oranı; %10-13 ‘dür. Bu demektir ki; her 10 yetişkinin biri değişik derecelerde kronik böbrek hastalığı çekmektedir…Dünya’da 2 milyonun üzerinde diyaliz gören veya böbrek transplantasyonu yapılmış insan yaşamaktadır …Bu sayının gelecek 10 yılda ikiye katlanması tahmin edilmektedir.ERA-EDTA (Avrupa Böbrek Birliği ve Avrupa Diyaliz Transplantasyon Birliği) Kongresi nefroloji ve böbrek replasman terapisi üzerine Avrupa’da yapılan en büyük kongredir. Bu yılki kongre, ERA-EDTA’nın 50. yıldönümü kongresidir ve 18-21 Mayıs 2013 tarihleri arasında İstanbul Kongre Merkezi’nde düzenlenecektir. Bu uluslararası platformda tanınmış kongrenin başkanı; Prof. Gultekin Suleymanlar, kongre sekreteri Prof. Cengiz Utaş’tır. Bilgilerini ve güncel araştırma bulgularını paylaşmak üzere, İstanbul’da 10.000’in üzerinde katılımcı olması öngörülmektedir. Nefroloji konusundaki yeni ve öncü çalışmalar kamu oyuna açıklanacaktır.Siz değerli basın mensuplarımızı; İstanbul Kongre Merkezi Maçka salonu’nda 17 Mayıs Cuma günü saat 11.30-12.30 arasında düzenlenecek olan Açılış Basın Toplantısı’na davet ediyoruz. Hoş geldiniz konuşması, ERA-EDTA Başkanı Prof. Raymond Vanholder (Belçika) tarafından yapılacak olan basın toplantısında; Türkiye Kongre Başkanı; Prof. Gültekin Süleymanlar, Türkiye Kongre Sekreteri; Prof. Cengiz Utaş, Bilimsel Kurul Başkanı; Prof. Rosanna Coppo (İtalya) ve Prof. Oğuz Söylemezoğlu konuşmacı olarak katılacaklar ve sektördeki son yöntem, gelişme ve istatistikler paylaşılacaktır.Basın toplantısında, Avrupa ve Türkiye’deki böbrek sağlığı en önemli açıları ile ele alınacaktır. Nefroloji disiplininin önemi halen daha göz ardı edilmektedir. Fakat Kronik Böbrek Hastalığı (KBH) tanısı konan insanların sayısı giderek artmaktadır ve KBH’nın artan insidansı ve prevelansı, sağlık hizmetleri ekonomileri açısından Avrupa ülkeleri için büyük bir sorun teşkil etmektedir. Türkiye’de, 2010 yılında 15.509 hasta böbrek replasman terapisine (diyaliz ya da transplantasyon) kabul edilmiştir. Bu rakam son derece yüksektir ve Türkiye’de son evre böbrek yetmezliğinin insidansı, örneğin Fransa ve İtalya’daki oranların neredeyse iki katıdır. Öne çıkan başlıklardan örneklerTürkiye’de Böbrek işlevini yerine koyma tedavisi (Renal Replasman Terapileri) için 1.15 milyar Euro harcanmaktadır.Ne kadar tuz alıyoruz? Ne kadar almalıyız ? Türkler günlük ortalama ne kadar tuz tüketiyorlar?Ülkemizde 2010 yılında diyalize giren SDBH hastaları için sağlık bütçesinden yaklaşık 1.5 milyar USD harcandığı hesaplanmıştır.Günlük tuz tüketiminin günde 5-6 grama indirilmesi ile her yıl dünyada kalp krizi ve inmeye bağlı 2.5 milyon ölüm önlenebilir. Tuz alımının günde 3 gram azaltılması dünyadaki yıllık sağlık harcamasını 10-24 milyar dolar azaltabilir.Önleme stratejileri büyük önem taşımaktadır: böbrek hastalıklarındaki artış, yalnızca demografik eğilimlerin (insanlar yaşlanmaktadır) bir sonucu değildir, aynı zamanda kronik böbrek yetmezliğine yol açabilen diabetes mellitus ve yüksek tansiyonun artan insidansının da bir sonucudur. Önleme, sağlık giderleri ile yakından ilişkili olmasının yanı sıra hastaların diyalize olan ihtiyaçlarının giderilmesini de sağlayacağı için oldukça büyük önem arz etmektedir.Yüksek risk grubundaki bireyler; Diayabetik hastalar, Hipertansif hastalar, Obezler, Kalp damar hastalığı olanlar, Sigara içenler, Yaşlılar, DM, HT ve böbrek hastalığına ilişkin aile öyküsü olanlar,Diğer böbrek hastalığı bulunan bireyler….Böbrek hastalıkları çocuklarda da göz ardı edilemez seviyededir…Her ne kadar 28 Avrupa ülkesinde yapılan araştırmaya göre çocuklar yetişkinlere göre 20 kez daha az sıklıkta böbrek hastalığına maruz kalsalar da Tekrarlayan İdrar Yolu Enfeksiyonları kız çocuklarının % 3-5 inde, erkek çocukların % 1inde kendini göstermekte ve tekrarlayan üriner enfeksiyonların (TÜE) kalıcı renal hasar riskini arttırması nedeni ile altta yatan risk faktörlerinin tesbit edilerek enfeksiyonların önlenmesi ve tedavisi çok önemlidir. İlk enfeksiyondan sonra kızların %60-80 ’ında, erkeklerin %30’unda bir yıl içinde Üriner Enfeksiyonnun tekrarlama riski vardır .Açılış Basın Toplantısı ağırlıklı olarak KBH’nı önleme stratejilerine odaklanmaktadır.17 Mayıs 11:30 Basın Toplantı Programı • Hoşgeldiniz KonuşmasıProf. Raymond Vanholder, Belçika, ERA-EDTA Başkanı• Hipertansiyon, Diyabet ve KBH – sıkça görülen bir ittifak Prof. Gültekin Süleymanlar, Türkiye, Kongre Başkanı• Tuza odaklanmak: “Böbrek-dostu şekilde nasıl yemek yeriz? Prof. Cengiz Utas, Türkiye, Kongre Sekreteri• Pediatrik Nefroloji: Erken tanı çocukları diyalizden nasıl koruyabilir? Prof. Rosanna Coppo, İtalya, Bilimsel Kurul Başkanı• Reflü Nefropatisi: Çocuklarda son evre böbrek hastalığının ana sebeplerinden biri Prof. Oğuz Söylemezoğlu, TürkiyeBasın toplantısına katılımlarınızı ve akreditasyon için zeynotuzkan@figur.net adresine mail yoluyla ulaşmanızı arz ederiz.Her türlü sorularınız ve röportaj talepleriniz için Figür Kongre iletişim müdürü; Zeyno Tüzkan ile iletişime geçebilirsiniz:Tel : + 90 212 381 46 00 Direkt hat : + 90 212 381 46 53 Faks : + 90 212 258 60 78 Gsm : + 90 533 957 80 44 Saygılarımızla,Zeyno Tüzkanİletişim Müdürü Kurumsal Hizmetler19 Mayıs Cad.19 Mayıs Mah.Nova Baran Plaza No:4 Kat:6, 34360 Şişli-İstanbul Tel:+ 90 212 381 46 00 Direct :+ 90 212 381 46 53 Fax:+ 90 212 258 60 78 Gsm :+ 90 533 957 80 44 Email :zeynotuzkan@figur.nethttp://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/24-milyar-dolar-3-gram-tuzun-elinde

Umudun Genleri

Umudun Genleri, Tunus asıllı Fransız bilimci Daniel Cohen'in(1951-...) kitabının adı. Bir bilimadamının hoş anılarını ve genlerin umudunu açıklayan bu kitaptan ilginç bölümler aktaracağım.Daniel Cohen,1978'den itibaren Profesör Jean Dausset(Nobel,1980) ile birlikte çalışmaya başladı.Daniel Cohen, insanın genetik yap-bozununun ortaya çıkarılma serüvenine katılmış ve bu serüveni bize hoş bir dille anlatıyor. Yeşim Küey'in,çok başarılı bir şekilde Türçe'ye kazandırdığı kitabı,Kesit Yayıncılık yayımlamıştır. Bir Bilim Adamının Anıları :Daniel Cohen Jean Dausset, 1960'lı yıllarda, tüm hücrelerimizin yüzeyinde varolan proteinleri kodlayan genler bütününü keşfetmişti. O zamanlar bu proteinlerin rolü oldukça gizemliydi. Dausset ’nin çalışmaları organ naklini sağladı ve onun sayesinde milyonlarca yaşam kurtarıldı halen de kurtarılıyor... Ben, Nobel Ödülü’nü almasından (1980) bir yıl önce yoluma onunla devam etmeye karar vermiştim. O sıralarda bunun nedenlerini çözümlemeyi hiç düşünmediysem de herhalde çok iyi gerekçelerim vardı. İMKANSIZ denen şey, beni tam da çok heyecanlandıran şeydi. Ben kuşkucuların, fazlasıyla sakınımlı olanların ve bıkkınların düşüncelerinin iflas etmiş olmasından kuşkulanıyordum. Elbette Jean Dausset’nin durumu kesinlikle bu değildi! Benim onda asıl değer verdiğim şey, başkalarının eleştirdikleri şeydi. Düşünüş biçimi rahatsız ediyordu O sıralarda, onu bir naif, bir hayalci, bir garip olarak görüyorlardı. Jean Dausset, klasik düşünce biçimiyle hiç ilgisi olmayan bir düşünce biçimine sahiptir. Onun akıl yürütmeleri alışılmış mantık yollarını izlemez. Yüzeyde görünmediği için bazılarının “yavaş” bulduğu, kendine özgü bir düşünme ritmi vardır. Bunun nedeni, Dausset’nin etkilemek için uğraşmamasıdır. O acele etmemeyi ve sorunların derinlerine inmeyi sever. karşısındakini asla çürütülemez kanıtların yığını altında ezmez. Konuya beklenen yerinden girerek bir mantık çerçevesinde ilerlemek yerine, o, sorunları bir başka yandan ele alır. Bu, çalışma arkadaşlarının ve meslektaşlarının düşünmediği bir yandır. Sorunu bir köşesinden yakalar, sorunlu konunun içine sakince yerleşir ve kafasında, alışılmış düşünce sistemlerinin yolundan gitmeyen bir kavrayış şeması kurar. Kimi zaman şaşırtıcıdır. Size, Kutsal Kitap’takiler kadar basit görünen bir sorunda kilitlenir. Herkesin anlayabileceği ve anladığı bu sorunu, o, anlamaz. Açıklarsınız. Yine anlamaz. tıpkı bir çocuk gibi! Ve sonra, o anlamaya çalışırken bir de bakarsınız ki, sorunu bütünüyle farklı bir biçimde aydınlatmış. konuya yakın olanlar, uzmanlar, böylece hata yaptıklarını anlarlar. Meğer yanlış yoldaymışlar, sorunun temelini görmemişler. O, görü sahibidir. Tümüyle. Onunla tartışan biri, görüşlerini ne kadar dirençle savunursa savunsun, bu özgün kafanın sorunlar her zaman derinlemesine doğru bir tarzda yaklaştığını kabul etmekten kendini alamaz. Onunla aynı düşüncede olmasanız, onunkilerden farklı seçimler yapsanız da bu böyledir. Üstelik, ondaki mizah duygusu yaşama sevinci ve isteği bulaşıcıdır. Onu görmek ve tanımak gerekir. Neşe saçan bir adamdır. Bu estet, bir modern resim tutkunudur. Her şey onun ilgilendirir her şey onun memnun eder. En olağanüstü yanı da tartışma ve düşünce alışverişindeki rahatlığıdır. Jean Dausset mandarinlerin, kendilerin ezip geçmesinler diye çevresine düşünce sahibi olmayanları toplayan büyük patronların tam tersidir. Onun tutumu daima bunun karşıtı olmuştur. Asla kimseyi engellemez. Birinin bir düşüncesi mi var? Onunla birlikte bunu çözümler: “Tamam...Çok iyi..” Güvenir. Ve özellikle de gece demeden, pazar günü demeden, her zaman sizinle birlikte düşünür. Onun hoşuna giden şey budur. Çevresinde düşünce sahibi insanların olmasına gereksinim duyar. Bu onun düşüncelerini zenginleştirir. Aksi takdirde, nasıl “eğlenebilir ki”? Başka konularda olduğu gibi araştırmada da gerçek mutluluklar yalnız yaşanmaz. Aslında, bir büyük patronun, bir gence uyan tutuma sahip olması, hiç de kolay değildir. Sorun, gencin düşünce üretebilmesi için ne yapmak gerektiğini bilmek değil ( böyle şeyler siparişle olmaz) ama daha çok, onun düşüncelerini yansıtması için nasıl davranılacağını bilmektir. Dausset, iş arkadaşların öne çıkarmasını bilir. Asla onların yetkinliklerinden kuşkulanmaz. tersine! “Onu yetiştiren benim, her şeyini bana borçlu... “ biçimindeki bir söylem ona tamamen yabancıdır. Kafasının açıklığı, ona araştırmacıları yönetmede eşsiz bir yaklaşım kazandırır. Onun yaklaşım tarzını anlamadan da kendisinden yararlanmış olabilirdim. Bu tarzı, çözümlenmesinin önemini görecek kadar kavramış ve örnek alabilmiş olmaktan dolayı çok mutluyum. Bizler birbirimizden çok farklıyız. ama ben, kendi öğrencilerime ve kendi ekip üyelerime karşı gösterdiğim belli bir davranış tarzını ona borçluyum. son derece etkili bir tarz. 1979. Onun ekibinde, bağışıklık genetiğine alışarak geçirdiğim bir yıl. Kalıtımın kimyasal desteğini temsil eden, kromozomlarımızı ve genlerimiz oluşturan uzun DNA molekülünü kullanma teknikleriyle birlikte, moleküler biyolojide bir dönüm noktası belirmeye başlıyordu.(s: 23-25) Belli bir anda, bilimcilerden biri, dikkatini, yeni bir yol açabilecek küçük bir şeye yöneltir. Gerçekten yeni düşüncelere gelince, bunlar son derece enderdir. İnsan bunlardan birini bulduğunu sandığında, olağanüstü bir şeylere el atmış olduğunu umduğunda, inceleme ve çözümlemelerden sonra, aynı alanda on kişinin daha çalıştığını ya da aynı şeyi çok önceden düşündüklerini fark eder! O halde sorun, varsayımını sürüncemede bırakmamak, onu deneysel olarak kanıtlamaktadır. Varsayımını doğrulayan, öne geçer. Elbette o her şeyi alt üstü eden düşüncelere sahip biri de çıkabilir, tıpkı Jean Dausset’de olduğu gibi. Ama bu pek nadirdir. Binde bir, bir araştırmacı, kimi kez bir deha özelliği olan, tamamen kendine ait bir esine, bilimde nitel bir sıçrama yaptıracak bir buluşa sahiptir. Buna da ancak on yılda bir rastlanır, rastlanabilirse. Araştırmacının bugünkü üstünlüğü, kafasındaki fikirlerden çok, bunları gerçekleştirmek için ortaya koyduğu yeteneğe .. ve zorunlu araçları bir araya getirmek üzere sürekli dilencilik yapmaya harcadığı enerjiye, sonra da düşüncelerini kanıtlamak için sergilediği yaratıcılığa dayanır. Yeniliklerin çoğunlukla teknolojik olmasının nedeni budur. Bu bir yana, Jean Dausset, DNA üzerinde çalışma önerisine ne kadar olumlu karşıladıysa, ekibinin çoğunluğu da bir o kadar karşıydı. Esasen Cohen (yazarımız), bu toy delikanlı, moleküler genetik konusunda ne biliyordu ki? Neredeyse hiçbir şey! İşin kötüsü bu gerçekten doğruydu.(s:28)..İnsanın Jean Dausset gibi bir patronu olmasının üstünlüğü, onun hiçbir yolu araştırma dışında tutmamasıydı; ister genç ister çok genç olsun, yeter ki, kanıtları olan ve bunlara karşı biraz heyecanla yaklaşan biri çıksın. Bana gelince, benden daha deneyimli olduklarını söyleme gereken arkadaşlarım tarafından pek de iyi gözle bakılmıyordum. Kabul etmeliyim ki, dayanılmaz, tam anlamıyla çekilmez bir kibir içindeydim. Ama bir genç, kesinlikle doğru olduğu önsezisiyle iz sürerken ve deneyimsizlik ona kendinden kıdemlilerin karşı çıkmalarına aldırmama cesaret ve küstahlığı verirken, ister istemez çekilmezdir. Ve ayrıca, o, her zaman bilimsel itirazlarla değil, ama öncelikler ve kazanılmış konumlarla da karşılaştığı duygusuna sahipse, kendine nefret ettirmekten belli bir haz da alır. Gerçekte, ünlü bile olsa, hiçbir araştırmacı kendinden daha genç olanların itirazlarından korunamaz. Eğer gençlerle arasında sorun yoksa ne ala. Ama ilk anlaşmazlık patlak verir vermez, kendi kendini, hemen sorgulama ve ısrarla haklı olduğunu düşünmekten vazgeçme anı gelmiş demektir. Sonuca bağlayıp karar vermezden önce, çoğu zaman kendi kendime, benim yerimde Jean Dausset gibi biri olsa ne yapardı diye sorarım. Onun da Mendes France, Robert Debre ya da Jean Bernard’ı anma alışkanlığı vardı. Herkesin kendi başvuru kaynakları var; ama miras da budur işte. Üstelik bilimcilerin dünyası da kutsal değildir. Her yerde olduğu gibi orada da, neden orada olduklarını unutmuş insanlar vardır; bilimle gerçekten ilgilenmeyen bir grup profesyonel, kendi nüfuzlarını küçük alanını desteklemek için bilimi kullanır. Alınan sonuçlar, onları iktidar oyunundan ve ünlerini artırmaktan daha az coşkulandırır mali açıdan yeterince doyum olmadığından, hepsi de salt bilim ve insanlık yararına tutkulardan kaynaklanmayan doyumlar peşinde koşarlar. Tanınmış olmak isteyenler de vardır. Yoo ille de toplum tarafından, onları çalıştıranlar ve adlarına çalıştıkları insanlar tarafından değil, ama beş on rakip meslektaş tarafından. Neler yaptıklarını anlayan on kişiden fazla insan olmadığı için böyledir bu! Araştırmacının gündelik davranışında, adının, gerginlik içinde bilimsel yayınlarda kovalanması vardır. Bir kongre sırasında, bir bilimci ne bekler? Neyi kollar? -Benden söz edilecek mi? A, benden alıntı yapıldı! Elbette senden de.. Alıntılanmak bir saplantıdır! Bir yayın mı çıktı? Hemen metnin kaynakçasına saldırılır: -Benden alıntı yapmamış! sonra, bilimsel bir makaledeki isimlerin ve imzalayanların sırası! Geleneksel olarak sonuncu ya da birinci sıra, araştırma yöneticisinindir. Ya ikinci imzayı kim attı, üçüncüyü, sonuncuyu... Bu konuda, araştırmacılar üzerine bir antoloji, bir sosyoloji kitabı yazılabilirdi. Bir küçük alem içindeki toplumsal ürünün dayanağı! En gülüncü de bu tür tanınmışlığın yalnızca geçici olması değil, sonuç olarak gönülsüzce verilmiş olmasıdır. Bir gün sizden alıntı yaparlar, hemen sonra unuturlar, çünkü yarışma süreklidir. Ama böylesi bir didişme içinde insanların özsaygısı yaralanır ve kemirilir. Bundan hiç kimse tümüyle kaçamaz; ama bundan kurtulmayı öğrenmek gerekir. Bütün bunları keşfetmek, beni şaşkına çevirmiş ve çileden çıkarmıştı. Jean Dausset bu tür kaygıların çok üstünde ve uzağındaydı. O, bir yaratıcıdır. Hiç durmadan düşün ve üreten bilimcilerden biridir. Düşüncelerinden birinin çalınması, bu insanlar için pek de önemli değildir. Bu da, onların başkalarına karşı alabildiğince açık olmalarını, gerçek anlamda tartışabilmelerin sağlar. Dausset’ye gelince o, hepimize karşı muhteşem bir iyi niyetlilik içindeydi. Bu tutumundan herkesten çok ben yararlandım ve de aşırı ölçüde yararlandım; ama onun bundan ötürü yakındığını asla duymadım. Her koşulda o bana açık çek verdi. Başka yerlerden gelen iki araştırmacı da bana katılmıştı. Biri, diploma sıvanı geçmek zorunda olan, çok zeki, yirmi beş yaşında bir Venezüellalıydı: Luis Ascano. Diğeri, Howard Cann, Amerikalıydı. Elli beş yaşındaydı ve Amerika Birleşik Devletlerinde sağlam bir üne sahipti... Böylece üçümüz birlikte çalıştık. Bir yıl boyunca. Gece ve gündüz!. Aslında biz çalışmıyorduk. Her akşam gece yarılarına ya da sabahın ikisine dek sözcüğün tam anlamıyla bata çıka gidiyorduk. Moleküler genetiği iyi bilmiyorduk ve onu el yordamıyla öğreniyorduk... Gezip durduk, rasgele yürüdük ve olabilecek bütün hataları yaptık. Laboratuvarımız küçücüktü; üç metreye iki metre. Tezgah üstünde çalışacak yer bulamadığım için, araçlarımı lavobanın içine yerleştirmiştim! İlerlemiyorduk, bunalmış durumdaydık. Oldukça gergin dönemlerden geçiyorduk. Bulduğumuz tek rahatlama anı sabahın birine doğruydu: Saint Louis Hastanesi’nin yakınındaki Belleville’den Tunus usulü sandviç ve kuskus getirtirdik... Bizim hikaye uzadıkça uzuyordu. Aylar geçiyor ve hiç bir şey çıkmıyordu. Sekiz ayın sonunda, bizi bunca uğraştıran konu üzerinde Oxford’da bir kongre oldu: HLA bölgesinin, doğrudan DNA düzeyinde çözümlenmesi mümkün müdür? Biz sonuçlarımızdan söz etmek üzere çağrılmıştık Elimizde hiçbir sonuç yoktu. Kesinlikle hiç. Hiç. Yüze yakın insanın önünde konuşmamız bekleniyordu. ve bizimde söz almak için birbirimizle savaştığımız söylenemezdi. -Howard, sen konuşursun. En deneyimlimiz sensin. -Hayır sen! -Evet ama sen İngilizce konuşuyorsun. Oraya gittiğimizde, sonuçta, konuşması gereken bendim. Niyetlerimiz dışında, sunulacak somut bir şey kesinlikle yoktu. Kongrelerde bazen böyle şeyler olur; ama bu asla çok iyi bir şey değildir elbette. Biz hemen bir taktik geliştirdik. kendimizi kurtarmak üzere, tebliğimizi iptal ettirmek iç kongre başkanına şöyle dedik: -Biliyorsunuz, biz herkesle tartıştık. Onlar sonuçlarımızın hepsini bilmektedir, bunları sunmaya gerçekten de gerek yok... Başkan bize inanma inceliğini gösterdi. Onurumuz, şimdilik kurtulmuştu.” Derken aradan dört ay geçiyor. “İlk makaleyi yazıyoruz. çalışmamız olağanüstü bir yol açıyordu. çünkü biz, HLA sistemindeki çeşitliliğin, mutlak bir kesinlikle DNA düzeyinde ayrıştırılabileceğini ileri sürüyorduk. Makaleyi okuduktan sonra, Dausset yalnızca “müthiş” diye mırıldanmıştı.” “Buluş, genellikle Arşimet’in “Eureka!” sındaki gibi yaşanmaz. Bu, mitolojidir. Gerçekte, bir ekip bazı şeyler bulduğunda, bunların çok da fazla farkında değildir. Sonuç o denli beklenmiştir ki, insanlar ona alışmışlardır. Ortaya konduğu zaman, hanidir bilinmektedir ve kimse şaşırmaz. yalnızca, bir dahaki kongrede lafı gevelemek zorunda kalınmayacağı düşüncesiyle rahatlanır. Yeni sonuç, yalnızca onu beklemeyen kişilere gösterdiğiniz zaman bomba etkisi yapar (eğer yapacaksa). (Danile Cohen, Umudun Genleri, Kesit Yayıncılık-1995 s:28-33) “Bu kitapta anlatılan bilimsel serüvenin temel amacı olan genom nedir? Mümkün olan birçok tanımı vardır. Yalınlaştırmak için, işlevsel bakış açısından, genomun hücrelerin çekirdeğinde içerilen bilişimlerin (informations) bütünü olduğunu söyleyelim. Hücreler bölünür, bu bilişim bilgi hücreden hücreye aktarılır. canlı varlıklar ürere ve bu bilişim kuşaktan kuşağa aktarılır. Yapısal bakış açısından genom, her hücrenin çekirdeğindeki birkaç metrelik DNA’dır. DNA, gerçekten de, bu bilişimin elle tutulabilir, fizik kanıtıdır. Bizim bir yumurta ile bir sperm hücresinin karşılaşmasından doğduğumuzu herkes bilir Genetik, en çok insanlığı ilgilendiren bu ilk perdeyle başlar. İnsanın, evrimin ilerlemesine katkıda bulunması için hazzın işe karışması gerekiyordu. Bu birleşmenin sonucu bir başlangıç hücresidir, annenin karnına büzülmüş, döllenmiş bir yumurta. Bu hücrenin ikiye, dörde, sekize, on altıya.. erkek ya da dişi olarak gebelik sırasında türümüzün biçimini almak üzere bir araya gelecek olan milyarlarcasına bölündüğünü göreceğiz. Çünkü şaşırtıcı olan, bireysel farklılıklarımızı ortaya çıkaran şey olduğu kadar, ayaklarımızla, ellerimizle, duyarlı el ve ayak parmaklarımızla, yüz ifadelerimizle, ağlama ve gülme yetilerimiz ve benzerleriyle, hepimize benzer kılan şeydir. Ontogenez ’in (insanın döllenmiş yumurtadan yetişkin oluncaya kadarki gelişimini tanımlar) bu mucizesinin milyonlarca yıldan beri hep aynı biçimde gerçekleşmesi için, bir şeylerin bu üreyebilirliği YÖNETTİĞ İ Nİ kabul etmektedir. İnsan gibi karmaşık bir canlının her kuşakta aynı biçimde üremesine olanak sağlayan şey, bir programın, yani imgelemimizi oldukça aşabilecek keskinlik ve ustalıktaki büyük bir yönerge bütününün içindedir. Bu program genom ‘dur. Genom, bir bilgisayar disketinin ya da dilerseniz, çok uzun bir manyetik bantın rolünü üstlenmiştir. Daha kesin bin anlatımla, biri babadan gelen sperm hücresi diğeriyse anneden gelen yumurta ile dolu olan ve aynı temel yönergeleri taşıyan bir çift disket ya da bir çift manyetik bant gibi iş görür. Ama şu iyi anlaşılmalıdır: anneden gelen ve örneğin kafamız ve kollarımızla ilgili olan, genomumuzun bir yarısı; babadan gelen ve örneğin kalbimiz ve bacaklarımızla ilgili olanı da diğer yarısı değildir. Hayır. Sahip olduğumuz genomun yönergelerinin tümü de çifttir: kafa için iki program, bacaklar, kollar, kalp vb için ikişer program. Bu da sonuçta, oldukça pratik olan bir şeydir. İki yönergeden biri hata yaptığında ya da kötü yazılmış olduğunda, diğeri bu eksikliği giderir. Böylece, iki benzeşik yönerge aynı zamanda zarar görmedikçe bozukluk genellikle dramatik değildir. Çoğu zaman bir çaresi vardır. Yüz milyonlarca yıldan beri bu tip bir genetik düzenleme kendini kanıtlamıştır(eşeyli üreyen canlılara ait, yaklaşık bir milyar yıl öncesinin kalıntıları bulundu.). Yaşamın güvenilebilirliği yinelemelerden geçer gibi görünmektedir. Birey ölçeğinde bu genom, daha doğrusu, genomun neredeyse birbirinin eşi olan iki kopyası, aslında, organizmadaki bir hücrenin bölünmek üzere olduğu her kez kendini milyarlarca kez çoğaltır. Her hücre, yağlı bir kılıfı olan bir keseden oluşmuştur. Bu kese bir başka kese içerir; bu da çekirdektir. Anne ve babadan gelen her genom örneği hücre çekirdeği içinde tek bir sürekli iplikçik biçiminde değil, genellikle birbirine dolaşmış ve gözle fark edilemeyen iplikçik parçaları yığını halinde bulunur. Açıldıklarında, bu parçalardan her birinin uzunluğu birkaç santim kadardır. En büyüğü en küçüğünden beş kez daha uzundur. İpekten bin kat daha ince olan bu iplikçik parçaları uç uca eklenirse, bir metre elli santim olacaktır( ana ve babadan gelen örnekleri birlikte hesaba katarsak, bunun iki katı). Bu iplikçikler çok basit bir molekül olan DNA’dan oluşur. Bunu upuzun bir inci kolyeye benzetebiliriz: ana ve babadan gelen birer örnek için 3'er milyar inciden, her hücre başına topla 6 milyar. Her inci, “baz “diye adlandırılan bir kimyasal maddeye karşılık gelmektedir. Her biri kendi baş harfi ile gösterilen dört tip baz vardır: A (adenin), T ( timin), C (sitozin) ve G (guanin); bunlar genetik alfabenin dört harfini oluşturur. Bölünme anının hemen öncesinde hücre bir biçimde şişmeye ve hem anneden hem de babadan gelen genetik materyalin tümünü ikileştirmek için gerekli maddeleri yapmaya başlayacaktır. İşte tam bu anda, iplikçik yığınının, insan türünde 23 çifti bulunan ve optik mikroskop atında X şeklinde oldukça iyi görülebilen kromozomlar halinde düzeneğe girdiği görülür. Böylece her bir çiftte, bir kromozom anneden, diğeri babadan gelir. Bireyin organizmasındaki tüm hücreler, başlangıç genomunun, yani ana ve babadan gelen ilk yönergelere uygun olarak, embriyon, cenin, sonra da yetişkin organizma halinde farklılaşacak olan yumurta genomunun iki örneğinin de tam bir kopyasına sahiptirler. Böylece insan, çekirdekleri bu küçük iplikçikleri, yani yalnızca hücresel bölünme öncesinde ayrımsanabilen kromozomları içeren yüz milyarlarca hücreden oluşmuştur. Ve genomun her bir kopyası, gördüğümüz gibi, 3 milyar baz içerir. Birkaç on binlik baz içeren tikel bir parça, o sayıdaki harflerden kurulu bir sözcük oluşturur ve buna gen adı verilir. Bu sözcüklerin bütünüyse programı oluşturur. Bunlar, ileride göreceğimiz gibi, kuralları insan dilindekilere tuhaf bir şekilde yakınlık gösteren bir dilin öğeleridir. Dört harfli bir alfabe için 30 000 karakterli sözcükler Genomun bir örneği yaklaşık yüz bin sözcüğe sahiptir, biz yüz bin gen diyelim. Bunların her birinin kendi benzeri, diğer örnek üzerinde yer almaktadır. A,T,C ve G’den oluşan dört bazlı genetik alfabenin gerçekten de yalnızca dört harfi vardır. Ama yalnızca bu dört harfiyle, bizim 26 harfli alfabemizinki kadar zengin bir sözcük dağarcığı oluşturur. On harfli bir sözcük oluşturmak için kuramsal olarak 26 üzeri on birleşim olanaklıdır. Dört harften ibaret bir alfabeyle on harfli bir sözcük oluşturmak için bu kez yalnızca 4 üzeri 10, yani yaklaşık bir milyon olabilirlik vardır. Ne iyi ki, ne milyarlarca Fransızca sözcük ne de milyarlarca gen var! Doğa gibi kültür de daha makul. Alfabetik yazıya sahip insan dilleri, alfabelerinin birleşim potansiyellerinin tümünü kullanmaktan çok uzaktır. Elimin altındaki Petit Larousse’un, en kısasından en uzununa, içerdiği tüm sözcükler sonuçta yalnızca 83 500 gibi oldukça alçak gönüllü bir sayıya (özel isimler dahil) ulaşıyor! Buna, tekniklere, mesleklere ve argoya ilişkin, kullanımı sınırlı, farklı sözcük dağarcıkları da eklense 200 000 sözcükten fazlasına pek ulaşılmaz. İlginç bir rastlantıyla, genomun sözlüğü de benzer sayıda sözcük içermektedir: uzunluğu birkaç bin ile birkaç milyon karakter arasında değişen,50 000 ile 100 000 arasında gen. Genomun inci dizen oyuncuları her türlü şıkta çok fazla sabır göstermek zorundadırlar. Önemi yok. sonuç ortada.: A,T, C ve G harflerinden oluşan on binlerce bireşimiyle ortaya çıkan genom dili, en azından kendi yarattıklarının dili kadar inceliklidir. Her bir gen, hücrenin yaşamını düzenleyen ve bizim kendisinden sıkça söz edeceğimiz gerçek işçi olan bir molekülün, yani proteinin, üretimini harekete geçirecek olan bir komut verir. Bir insan yapmak için yüz bin gen yeterlidir; becerebildiğimiz milyonlarca şeye kıyasla bu sayı azdır ama besbelli ki yeterlidir. Garip ve onur kırıcı olan şey, farenin ve maymunun da bizimki kadar gene sahip görünmeleridir; hayvanlar dünyasının aşamalı-düzeni (hiyerarşi) içinden yükselen bu nanik, gizinin keşfedilmesini bekliyor. Yazım Hataları ve Hoşgörüleri Genlerin, yani genomun sözcüklerinin yazımı, hiçbir gevşekliğe yer bırakmayan Fransız dili yazımının tersine, bir insandan diğerine hafifçe değişiklik gösterebilir. Ama ne de olsa, genomun örneğini izleyen, daha az bütünlükçü başka diller de vardır. Fransız Akademisi 17. yy’da yazım kurallarını düzenlenmesinden önce Fransız dili de esasen bu durumdaydı... Ama elbette her gevşekliğin sınırları vardır. Esnek olmak için ileti yine de anlaşılır kalmak zorundadır. Genomun kabul edilebilir yazım değişiklikleri vardır;saçlara rengini, yüzlere taşıdıkları ifadeyi, dış görünümlere heybetini... yani yaşamı güzelleştiren bütün o çeşitlilikleri, bu yazım değişiklikleri sağlar. Ve hastalıkların kaynağında bulunan, dramatik sonuçlar doğuran yazım değişiklikleri de vardır. Bu iki tip değişikliğin arasındaki sınır, tıpkı normali patolojikten ayıran sınır gibi bulanık hareketlidir. Genlerin yazılışındaki gerçek yazım yanlışları nelerden oluşur? Diyelim ki bir sözcüğün o 30 000 harfinden biri (bazen bir çoğu), genetik alfabenin diğer üç harfinden biriyle yer değiştirebilir ya da ortadan kaybolabilir ya da çiftleşebilir(merhaba’nın merhapa, merhaba, mehaba olması gibi). Bu, mutasyon olarak adlandırılan şeydir(bunun nasıl ortaya çıktığını göreceğiz) ve sonuçları değişkendir: mutlu, iyi huylu, nötr ya da trajik. Mutasyon, genin kendi anlamını kaybettirecek derecedeyse ileti artık yoktur ya da anlaşılmamıştır. Diyeceksiniz ki sorun değil, genomun diğer örneği üstünde yedek bir genim var. Kuşkusuz. Ama göreceğimiz gibi, bu bazen sonuç vermez, bazen verir. Çoğu kez proteindeki değişikliğin zararlı etkisi yalnızca beslenmeye, yaşam tarzına ya da diğer etkenlere bağlı belli bir ortam içinde görülür. Bir bakıma her şey, yanlış yazılmış, bağlamına göre şu ya da bu ölçüde anlaşılan bir sözcükle karşılaşıldığındaki gibi cereyan eder. Özetlersek, mutasyonlar kimi kez iyi bir sağlıkla uyumlu farklılıklara eşlik ederler ve canlıların olağanüstü çeşitliliği böylece ortaya çıkar. Kimi kez bu mutasyonlar özellikle duyarlılık taşıyan noktaları değiştirirler ve gerçek aksaklıklara, amansız hastalıklara neden olurlar; sonuçta kimi kez de mutasyonlar bir şeyleri değiştirirler ama bu, yalnızca belli ortamlarda hastalık etkenidir ve hastalık, ancak ortam uygun olduğunda ortaya çıkar. Biyologların gelecek kuşakları hiç şüphesiz bu mekanizmanın olağanüstü ustalıklarını ve çevreyle etkileşimlerini inceleme olanağı bulacaklardır. Bugün için, biz hala, neredeyse anlaşılmaz olan ama yine de dört harfli alfabesini bildiğimiz ve ne mutlu ki, sözcüklerinin yaklaşık yüzde 1'in de tanıdığımız bir yabancı dile, yani genomun diline ulaşmak zorundayız. Üstelik, o birkaç bin sözcüğün anlamını da hiç şüphesiz kısmen biliyoruz. Bir genin bir işlevinin tanımlanmış olması, onun yalnızca bir işleve sahip olmasını gerektirmiyor. Ama her şeyden önce daha bu dilin sentaks ve gramerini bilmiyoruz, edebiyatından hiç söz etmeyelim! Yine de şimdiden erişebildiğimiz bir şey var: bu dilin sözcüklerinin belli yazım değişiklikleriyle iyice tanılanmış hastalıklar arasındaki bağlantıları kurup, saptamayı giderek daha iyi öğreniyoruz ve gerçekleştirebiliyoruz. Gerçekten de diyabetten kansere, allerjiden romatizmaya dek neredeyse bütün hastalıklar mutasyonlarla ilişkilidir. Bu hastalıklara yol açan genetik değişikliklerin bilinmesi, hastalıkların mekanizmalarının daha iyi anlaşılmasına, önlenmelerine ve hastaların tedavi edilmelerine olanak sağlayabilecektir. İşte günümüz genetiği için ulaşılabilecek hedef en azından budur. Bu, yalnızca bir başlangıç olabilir. Ama şimdiden çok coşku vericidir. (Daniel Cohen, Umudun Genleri, s:36-42) HAYVAN VE İNSAN KOPYALAMA Organ nakli, doğum kontrolü, büyük ameliyatlar derken genetikçiler, hayvan kopyalamayı da başardı. İskoçya’da Ian Wilmut, Dolly adını verdiği kuzuyu kopyaladı. Sonra Hawai’de fare, Kore’de inek, İskoçya’da domuz kopyalandı.Güney Kore de türü azalan bir kaplan türünü kopyalamaya hazırlanıyor (Hürriyet, 24 Mayıs 1999) “... Bizim (biyologların), hapsedilme tehditini de içeren sayısız ve kesin kuralla dizginlenmesi gereken büyük işadamları olduğumuz söylenir. Tüm bunlar genlerimizi oluşturan DNA’nın olası en kötü şeyleri kışkırtabileceğinin düşünülmesi nedeniyledir. Bu tamamen aptalca; çevremizde beni, DNA’dan daha az ürküten başka bir öğe düşünemiyorum.” James Watson, 1977 “Uyarı profesyonellerinin genetikçilerin uğursuz güçlerini lanetlemeleri için, 1970'li yılların başında, biyologların, DNA rekombinasyon tekniklerini oluşturarak laboratuvarlarında doğayı taklit edebileceklerini keşfetmeleri ve böylece moleküler biyolojiyi kuramsal gettosundan çıkarmaları yetti. Bilimi, özellikle de insanın bilinmesiyle ilgili olduğunda, şeytanlaştırmaya çalışan insanlara daima rastlanır. On beş yıldır, genetikçilerin uluslararası küçük topluluğu, bilimsel perhiz, sakınımlılık, otosansür, kendini sınırlama, erteleme, yanı kısacası, Watson’ın bu bölümün epigrafı olan sözlerini kendisinden aldığım, rasyonalizmin canlandırıcısı Fransız filozof Pierre- Andre Taguieff’in güzel bir biçimde söylediği gibi, araştırmaların gönüllü olarak kesilmesini buyuran bir entellektüel baskıyla karşı karşıyadır. Taguieff’in dediği gibi: Fransız usulü bilim karşıtı vahiycilik, birçok açıdan, 60'lı yılların sonunda ABD’de başlatılan büyük “acemi büyücü” avının küçük ve gecikmiş bir yansımasından başka bir şey değildir. Belki gecikmiş yansıma; ama şu son yıllarda Avrupa’da, şimdi de bizi yüzyıl sonu korkularımızdan kurtarmaya yazgılı, ahlaki uzmanlığını tuhaf bir biçimde biyoloji ve tıbba bakmış tüm bu “etik komiteler”i-de Gaulle’ün deyimiyle bu yeni tür “ıvır zıvır”ı- yaratan, bu gecikmiş yansımadır. Sırası gelmişken, tüm sanayileşmiş ülkelerin bilimsel bütçelerinin çok büyük bölümünü yutan nükleer ve askeri araştırmalar gibi diğer gerçek tehlike ve sapmalar konusunda bu komitelere danışmayı düşünen var mı? Oysa bana, insanlığın gen sağaltımından çok askeri elektronikten kaygı duyması gerekirmiş gibi geliyor. Hiç şüphesiz, bilimin şeytanlaştırılmasındaki bu yeni akım amacına ulaşamıyor; perhize çağrı, doğum kontrolünde olduğu gibi bilimsel kontrol için de zavallı bir yöntemdir. Ama gelin de, Taguieff’in terimleriyle, yalnızca kuşkunun mantığına boyun eğen, kaygan zeminden başka kanıt tanımayan ve sapmaları önleme adına, mutlak tutuculuğun biyoloji sapağına, hatta bilimin totaliter denetimine doğru bizzat sapan yeni lanetçilere laf anlatın. Biyolojideki ilerlemeler ve insanın kendi üzerinde edindiği yeni olanaklar, ahlakçıların hayal güçlerini her zaman çalıştırmıştır. Bazıları bizi, geleceğin doktor Frankenştayn’larının korkunç bir “biyokrasi”si olarak betimlemekten çekinmiyorlar. Sanki gerçek bir saygısızlık olanağı varmış gibi, bizi “insan genomuna ve bütünlüğüne saygı”nın kutsal ilkesiyle tehdit ediyorlar. Böyle bir yaklaşım, bu alandaki ilk sorumsuzun bir takım kopyalama hataları yapmadığı, onlarsız biyolojik evrimin asla olamayacağı “mutasyonlar”a başvurmadığı zamanlar, her döllenmede her zaman farklı yeni bir varlık oluşturan ve “ufak tefek düzeltmeler”le yetinen doğa olduğunu unutmak demektir. Ayrıca, aynı zamanda hekim de olan bir başka filozofun, François Dagognet’nin söylediği gibi, bizim genetik konusundaki kaygımız, tek model olarak, türün üreme engeline takıldığı hayvanlara gönderimde bulunmak gibi bir dar görüşlülüğü yansıtmaktadır. Ama bakış tarzı, karışma ve melezleşmenin sıkça görülen fenomenler haline geldiği bitkisel alan da dahil, canlıların bütününe doğru genişletildiğinde söz konusu tabu ortadan kalkmaktadır. Ve nedeni bellidir: çok eski zamanlardan beri insanlar, bitki türleri üzerinde kasıtlı değiştirmeler uyguladılar. İnsanın canlıya ilişkin mantığı bu yolla sarsıldı. Ve sonra, canlının doğal düzenini kutsallaştırmak niye? Biyolojik yönden, programlanmış olmamaya programlanmış insan, niçin başarısızlıkları da dahil olmak üzere, genetik lotarya karşısında diz çökmek ve ona saygı göstermek zorunda olacaktır kı? Genetik kalıtımıza egemen olmak hiç şüphe yok ki, insanın evriminde yeni bir evreyi işaretleyecektir; buna döneceğim. Bu evrimi bir kabusmuşçasına tasarlamak zorunda değiliz. İnsan genomunun bilinmesiyle ortaya çıkan kaygılar şu soruyla özetlenebilir: -Şimdilik bize yalnızca hastaların iyileştirilmesinin söz konusu olduğunu söylüyorsunuz. Çok iyi. Buna karşı çıkmak zor. Ama, siz genetikçilerin az ya da çok yakın bir gelecekte, insanı kendi kararınıza göre dönüştürme erkine, cüce ya da devlerden, güçlü ya da zayıflardan, üstün zekalı ya da ilkel kölelerden oluşacak “ırklar” yaratma erkine sahip olmayacağınızı bize kim garanti ediyor? Megalomaniniz ya da itaatkarlığınız sonucu, davranış genlerimizle, hatta zeka genlerimizle “oynama” eğilimi duymayacağınızı bize kim söylüyor? Şimdiden “gen nakledilmiş” fareler yapıyorsunuz, “gen nakledilmiş insan” cehennemi ne zaman? Bu kaygılar, insanın genetik kalıtına ilişkin olarak geri, kolaycı ve biyolojik bilgiye dayanmayan bir bakışı yansıtır. Son yirmi beş yıldır moleküler biyolojinin gelişimi, bize genetik rekombinasyon mekanizmalarının ve genlerin dışavurumunun iki şeyi güvence altına aldığını öğretti: insanın sonsuz çeşitliliği ve insan fenotipinin(Dip not:Fenotip, bireyin gelişimi sırasında ve çevresel etkenlerin denetimi altında genotipinin-gen kalıtının- gerçekleşmesine uyan belirgin vasıflarının bütünüdür) bozulamayacak karmaşıklığı. Bu iki biyolojik gerçekten bir parçacık haberdar olan herkes, Jim Watson gibi, hiçbir şeyin üzerinde çalıştığımız o molekülden, yani DNA’dan daha az ürkütücü olmadığı ve bunda yeni bir Pandora kutusu(Dip not: Yunan mitolojsinin güzel Pandora’sı. Prometheus’un tanrı katından çaldığı ateşi getirdiği insanları cezalandırmak için dünyaya gönderilmişti. tanrılar Pandora’ya içinde bütün kötülüklerin bulunduğu bir kutu emanet etmişti. Merakını yenemeyen Pandora kutuyu açtı ve böylece tüm kötülükler dünyaya yayıldı. Biraz da acıyarak, bilimin bu yeni engizisyoncularının kafalarının da evrensel ilk günah mitosu tarafından kurcalandığını düşünüyorum!) görmenin gülünç olacağı sonucuna varacaktır.(236-238) Karmaşık tahrip edilebilir; ama onu kolaylaştırmak, onunla “oynamak “, onu azaltmak istemek hiç de gerçekçi değildir. İnsanlığın genetik olarak tekbiçimlileştirilmesi fantezisi bir tür biyolojik anlamsızlıktır. Bunu istesek bile yapamazdık. İnsanlık, genetik yasaları kendi yararına kullanabilir, kullanabilecektir; ama onları değiştiremeyecektir. Anımsatmak gerekir mi; dönemin yaygın yinelemesine uygun biçimde, “bir üstün ırk”ın ayıklanması yoluyla türün iyileştirilmesi anlamındaki Nazi tipi öjenizm, tam bir fiyasko olmuştur.Psikopat diktatörün sanrıları, genetiğin bilgisine hiçbir şey borçlu değildi. Bu sanrılar, toplama kampları ve gaz odaları aracılığıyla girişilen bir soykırımın sözümona bilimsel doğrulanışından başka bir şey değildi. Ekonomik bunalım ve milliyetçiliklerle her türlü karanlıkçıların tırmanış dönemlerinde, ırkçı ve totaliter tüm ideolojik hortlamaları bıkıp usanmadan ifşa etmek, entellektüellerin ve bilimcilerin görevidir. Ama geçmişin vahşeti geleceğin açılımları karşısında bizi dehşetten donakalmış bir halde bırakmamalı, tabu haline gelmiş sözcükler aracılığıyla hedefimizi şaşırtmamalıdır... En son tıbbi tekniklere başvurarak ağır hastalıkları olmayan bir çocuğa sahip olmak, gebeliği önleyebilmek, çocuk düşürme hakkı, yani iyi anlaşılmıyş öjenizm, kuşkusuz bireyin tümüyle özgür seçimiyle uygulandığında iyi bir şeydir. Biz zengin ülke topluluklarının bu tartışmaları, bizim kendi ülkelerimizde yararlandığımız doğum kontrol sisteminin olanaklarına ulaşmaya çamlışan yoksul ülkelerin kadın ve erkeklerine oldukça şaşırtıcı gelebilecektir... Gerçekte, totaliter rejimlerin normalleştirici fantezilerin çok ötesinde, yüzyılın bu son çeyreğinde biyoloji, insan düşüncesini çeşitlilik ve karmaşıklığın mantığına alıştırmak için hiç şüphesiz en fazla uğraşmış olan bilimdir. Kendimi geleceğin ahlaki sorunlarını çözmek için hiçbir şekilde yetkin görmüyorum. Ben daha çok, gelecek kuşakların neyi kabul edilebilir ya da edilemez sayacaklarını bulmek için o kuşakların kendilerine güvenme eğilimindeyim. Ahlakın kendi değişmezleri vardır; ama bunlar, bilim ve bilgiyle birlikte evrimleşirler. Bugün bilgisizlikle kendimize yasakladığılmız şeylere, belki de yarın, daha iyi bir bilmenin ışığında izin vereceğiz. Okuru rahatlatır mı bilmem; ama genetiğin yasalarına egemen olmanın kaygılanacak fazla bir yanı bulunmadığını, buna karşılık umut verecek çok yanı olduğunu bana düşündüren nedenleri, burada gözden geçirmek isterim. Çeşitliliğin Genetiği Buraya kadar patolojilere yol açan mutasyonları, genomun oyunbozanlık rolünü üstlenenleri gördük. Gerçekten de genom programının en acil hedefi, bizi genetik hastalıklara karşı silahlandırmaktıdr. Ama uzun dönemli hedefi daha temellidir ve biyolojik düzenlenişimizin bütününü daha iyi anlamayı amaçlıyor. kuşaklar boyu biriken mutasyonların hepsi (bu ortalama olarak her 300 bazda bir değişiklik noktası, yani genomun bütününde yaklaşık on milyon polimorf nokta eder) hastalıklara yol açmaz. Çok şükür. Kalıtımla aktarılan bu mutasyonların büyük çoğunluğunun hiçbir kötü sonucu yoktur.(Ek Not:Genomun 3 milyar bazı arasından, ortalama olarak 300 bazdan biri insandan insana değişir. Bunlar mutasyon noktalarıdır.Bu noktalırn herbirinde baz “değişir”; ama yine de, genetik alfabenin yalnızca dört harfi olduğundan, seçim yalnızca dört olasılık arasında yapılır: A,T,C,G. Örneğin A harfi yerinde bir T, bir C, ya da bir G olacaktır. Her bir değişiklik bölgesi için, topluluk içinde en fazla yalnızca dört allel vardır..s:291) Öncelikle, mutasyohlardan çoğu basit bir istatistik olgu sonucu genomun kodlayıcı olmayan bölgelerini (DNA’nın yüzde 90'nından fazlası) etkiledikleri ve uslu uslu sessiz kaldıkları için: gözlemlenebildiği üzere fenotipte kendilerini dışa vurmazlar. Sonra da bu kez asıl genlere (protein kodlayan, DNA dizilerinden yaklaşık yüzde 10'una) düşkün mutasyonların çoğu “nötr” oldukları için... Ya ana babanın alleliyle kodlanan proteinlerle aynı işleve sahip “eş anlamlı” bir protein kodlayan geni değişime uğratırlar. Ya da organizmanın düzgün işleyişinde bir değişiklik yapmaksızın, yalnızca insanların çeşitliliğine yol açan farklı proteinleri kodlarlar. En sonunda, geriye genomu bozan mutasyonlar kalır. Yüz bin genimizi etkileyen yaklaşık bir milyon mutasyon noktası olduğu varsayılabilirken, tek ya da çok etkenli, yaklaşık üç bin genetik hazstalık saptanmıştır. Mutasyonların çeşitlendirici rollerinin, bozucu rollerinden daha ağır bastığı görülüyor. Bozuk kabul edilen genlerin sayısı hesaplanmak istenirse, kafanızda genlerimizin bir milyon ya da yalnızca 997 000 polimorf noktasını gönlünüzce birleştirmeye çalışın [Dip not: Bu sayıları yalnızca büyüklüğü göstermek için veriyorum. Gerçekte her genetik hastalık ille de bir nokta mutasyonuna denk gelmez;ama bir mutasyonlar bileşiminin ya da kromozomların rekombinasyonu sırasında ortaya çıkan kazalıarın sonucu da olabilir.)Genetik rulet düşleyemeyeceğimiz kadar çok fazla sayıda bireysel bileşim sağlar. Biz, şu ya da bu deri rengi ya da başka bir yapısal özelliği sağlayan on kadar özel allele ayrıcalık tanımak isteseydik bile geriye kalan milyonlarca allel sonsuz çeşitliliği güvenceye almaya yetecekti. İnsan türünü tekbiçimlileştirmek hiç de kolay değildir. En fazlası ve biraz kötü bir şansla, bazı çekinik hastalıkları kolaylaştırmayı başaracaktık ki, bu da esasen, çok sınırla bir topluluk içinde kuşaklar boyu uygulanan her endogamide ortaya çıkan bir şeydir ve değişkenliğin, potansiyel mozayikliği de diyebileceğimiz genel kaynağına gerçek bir zarar vermez. Bireysel değişiklikle her türlü genetik akıl yürütmenin başlangıç noktasıdır. Bu temel gözlem verisi Darwin’in ilk esin kaynağı oldu; bu veri olmaksızın onun doğal ayıklanma kuramının hiçbir anlamının olmayacağı çoğu kez unutulur.”En uygun olanın ayıklanması”na gelince, türün ortamın sonsuz çeşitliliğine uyum sağlamasına izin vermesi nedeniyle, Darwin’den sonra ileri sürüldüğünün tersine, çok daha az tekbiçimlileştiricidir. Evet, biz farklı olmaya mecburuz! Birkaç saniye için (daha fazlasına dayanılmaz) tamamen özdeş varlıklarla dolu bir dünya düşlemeye çalışalım! Rahatlayalım. Böyle bir olasılık, bir biyolojik olanaksızlıktır. Sonuçta kendimizi paylamaya, farklılık “hakkı”mızı ileri sürmeye, bizi sağduyuya zorlaması için tüm etik kaynakları harekete geçirmeye hiç gerek yok. Hoşumuza gitsin ya da gitmesin, her birimiz insan türünü aynı büyük izleği üzerindeki farklı birer değişikliğiz. Şu son yirmi otuz yıllık biyolojik araştırmanın en şaşırtıcı keşiflerinden biri (60'lı yıllarda Jean Dausset’nin öncülüğünü yaptığı HLA sisteminin aydınlatılmasıyla), yalnızca protein düzeyinde değil, genlerimiz düzeyinde de söz konusu olduğu anlaşılan bu olağanüstü insani polimorfizmdir. Mutasyonlar ve DNA rekombinasyonları bizim en iyi korumalarımız, normalleştirici heveslerimizin karşısındaki en etkili engellerdir. Farklılığa ve dolaysıyla bireye saygı içinde özgürlük, bundan böyle bir hümanist talepten daha fazla bir şeydir: haklılığını genlerimizde bulmuştur. Genetik kalıtımızın olağanüstü değişkenliğinin keşfi, yalnızca ırk kavramını değil, türe özgü temel özellikler dışındaki biyolojik “norm” kavramını da sonsuza kadar yıktı. Leonardo da Vinci güzelliğin ölçütü olacak bir altın sayı bulunduğuna inanıyordu. Çabalarına rağmen onu asla bulamadı. Çok mükemmel bir nedenden dolayı: ideal norm, bizim basitleştirici zihnimizce yaratılmış bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Mükemmellik gibi güzelliğe atfettiğimiz kurallar da bir kültürden diğerine, bir dönemden diğerine, hatta bir bireyden diğerine göre değişir. İnsanın özdeş baskısı yoktur! Kuşkusuz, evrim her yeni türe ait yeni işlevlerin ortaya çıkmasına katkıda bulunur. Ama her türün ne bir ana öbeği ne de modeli vardır. Büyük evrim kuramcılarından biri olan Theeodosius Dobzansky’nin yazdığı gibi, genetik koşullanma yalnızca, tek bir insan doğası değil, ama insan doğaları olduğu anlamına gelir . Norm, norm olmamasıdır. Bu biyolojik gerçek, evrimin mantığını dile getirmekten başka bir şey yapmaz.(S:243) Farklılık, türün devamı için zorunludur. Öğrencilerimle beraberken daima şu düşüncenin üzerinde dururum: hepimiz farklı olduğu için hala buradayız. Aksi halde, ne iz ne de ben olacaktık. Burada olmamı, benim gibi olmamış (bugün de benim gibi olmayan ), ama belki de benim bizzat dayanamayacak olduğum bir saldırıdan sağ kalabilmiş olan ötekine borçluyum. Doğada saf soy yoktur. Olsaydı, hayatta kalamazdı. Laboratuvarda üretilenler, iste hücreler, ister drosofiller (sirke sineği) ya da beyaz fareler söz konusu olsun, özgürlüğün bedelini hemen yaşamlarıyla öderler. Eğer sivri sinekler farklı böcekölrüncülerine karşı şeytansı bir direnç gösteriyorlarsa, bu onların genetik polimorfizmlerinin her defasında bazılarının kendilerini kurtarmalarını, sonra da gelecek yok edici bombardımana kadar büyüyüp çoğalmalarını sağlaması nedeniyledir. Gelecek, dirençli azınlıklarda, marjinallerde ve uyum göstermeyenlerdedir! Buna göre, insan sivri sinekten daha az polimorf değildir. Yoksa, dünyanın bizzat yaratmış olduğu çetrefil karmaşıklıklarına nasıl uyum sağlardı? Bu polimorfizm, elli bin ya da yüz bin yıl önce homo sapiens ’in ilk marifetleri döneminde olduğu gibi, bugün için de doğrudur. küçük avcı-toplayıcı gruplar neden yaşamlarını sürdürebildiler? Tüm erkekler av için uygun bacaklara ve gözlere, tüm kadınlar yenebilecek ot ve taneleri kesin olarak tanıma yeteneğine ve hep birlikte ateşi ya da barutu yeniden icat etme becerisine sahip olmaları nedeniyle mi? Tam olarak böyle değil. Bunu iyi biliyoruz. Her insan grubu, tıpkı bugünkü gibi, miyoplarına, artiritlilerine, keskin gözlülerine ya da koşu şampiyonlarına; yavaş düşünenlerine, hızlı düşünenlerine, liderlerine ve diplomatlarına, melankoliklerine ve neşelilerine, sanatçılarına ve eylem adamlarına, serserilerine ve ahlak hocalarına vb.. sahipti. kısacası her türden ve özellikle de her konumdan insanlar bulunuyordu. Dönemin küçük sürüleri, en azından benim gibi Roy Lewis’in olağanüstü romanı Babamı Niçin Yedim’ e inanırsanız, muhtemelen kendi “tutucular”ına ve “ilerlemeciler”ine bile sahipti. Onların da, Vanya dayı gibi, toplanma çığlığı(s:244) “Ağaçlara Dönüş!” olan kendi tepkicileri ve baba Edouard gibi ateşi icat edip çayırları yaktıktan sonra, “Olanaklar olağanüstü !” diye haykırmaktan geri durmayan dirençli icatçıları vardı. Tarihöncesine dair çalakalem yazılmış bu gülünç yapıtta bilerek başvurulmuş anakronik öğelerin ardında, yazarın derin bir antropolojik gerçekliğe parmak bastığına inanıyorum. Hiç şüphe yok ki, yazarın kendilerine atfettiği bilgece dilin ötesinde, ilkel (ve yine de biyolojik olarak bizim kadar ya da az farkla evrimleşmiş) insanlar, Roy Lewis’in yeniden keşfettiği gibi, bugün bizi bölen davranışlarımızı aratmayan farklılık ve incelikteki davranışlarıyla insani entrika ve gülünçlüklere sahip bir çeşitlilik içindeydiler. Musee de l’Homme’ un son sergilerinden birinin, Hepimiz akrabayız, hepimiz farklıyız şeklindeki güzel başlığını açıklamak gerekirse, biz birbirimize benzeriz ve hepimiz farklıyız. Evet. Bunan yakınmak için ve bunun gizlenmesi için hiçbir neden yok. Mavi gözlü mü kara gözlü mü, ince-uzun mu kısa mı, beyaz tenli mi siyah ya da esmer mi.. olmak daha iyidir? Herkesin, en azından bir parça uygar olduğunu ileri süren herkesin hemfikir olacağı gibi, bunlar saçma sapan sorulardır. Ama zihinsel yeteneklerle, zekayla ve davranışlarla ilgili sorunlara gelince, karışıklık genel bir hal alır. Bazıları, yetenek ve zeka farklılıklarında genetik bir kökeni kabul etmekle insanlığa karşı bir suç işlediklerini düşüneceklerdir. Diğerleri, genlerimizin bazı sorumlulukları olduğunu bahane ederek tüm güçleriyle herkesin zekasını kendi ölçütlerine göre ölçmek ve davranışlarımızın tüm gizini hayvanlarda keşfetmek isteyeceklerdir. Gerçekte bunlar nedir? Örneğin zeka diye adlandırılan şey, doğal ya da insanın yarattığı çevrenin kavranmasını hedefleyen bir yetenekler mozayiğidir. Bu yeteneklerin bireşim mekanizması hiç şüphesiz tükenmez olanaklara sahiptir. Bir zeka geni değil, ama daha çok her insanın zekasının tek, karmaşık ve dinamıik düzenlenişini oluşturan on binlerce özellik temelindeki bir gen yığınının olması, gerçeği daha uygundur. Akla uygun tek çıkarsama bir zeka bulunmadığı, zekanın sayısız biçimlerinin olduğudur. Ortam burada fazlasıyla rol oynar. Bazı halklar, diğerleri tarafından ayrıcalıklı kılınandan farklı zeka biçimleri geliştirmek zorunda kalabilirler. Bir grup insana yaşamını Kalahari çölünde ya da Ekvator ormanlarında sürdürmesi için gereken zeka, elbette New York ya da Paris’teki bir büroda çalışmak için gereken zkanın eşi değildir. Aynı zeka değildir; ama kesinlikle eşdeğeridir. Boşimanların ya da Pigmelerin gözünde bizler cahil kişileriz. Boşimanların birbirinden ince farkları olan ve sabah ya da akşam çiğinin damıtılabileçcceği bsayısız bitkileri ayrıştırdıkları yerde, biz yalnızca çöl görürüz. Pigmeler ise, Joseph Conrad’ın Karanlığın Yüreği ’nden (Çev: Sinan Fişek, İletişim Yay: 1994) başka bir şey görmediği yerde, ormanı kolayca okurlar. Ama genetik çeşitlilik aynı kültür içindeki bireyler arasında da rol oynar. Zeka burada da,genetikçilerin polimorf diyecekleri gibi çok biçimlidir. Müzisyenin zekası matematikçinin zekasıyla belli bir benzerliğe sahip görünür;ama matematikçilerin ve müzisyenlerin kendileri çok çeşitli mizaçlara sahiptiler. Ressamın zekası yöneticinin, organizatörün, diplomatın, düzenbazın,filozofun, deneycinin,çalgı yapımcısının,icatçının, hatibin, eğitimcinin vb zekalarından başka ve şairinkiyle biraz benzerliği olabilen romancınınkiyle aynı değildir. Diğerlerinin zekasından yararlanabilme zekasına da sahip olmak ve bu durumda, anlaşılacağı üzere, en büyük çoğulculuğu savunmak mümkündür! Çevre ve kültür her şeyi açıklamaz,sonuçta genlere de başvurmak gerekir. Bir zeka biçiminde mükemmel ve ne yapılırsa yapılsın,öğrenmeye ne kadar çalışılırsa çalışılsın,bir diğerinde düz ahmak olunabilir. Kuşkusuz kültürel çevreme de eğitimime de borçlu olmadığım kendime ait bir sorun karşısında,uzun süre ben de çılgına döndüm:çabuk anlayamama sorunum var;askere çağrılan lise mezunlarının IQ ortalaması 100 görünürken,o dönem bana söylenene göre 80 civarında,çok kötü bir IQ ile değerlendirilmeme yol açan bir tür yavaşlıktan şikayetçiyim! Tıp eğitiminin sonuna gelmiş tecilli bir öğrenci olarak,keyfim yerindeydi! Ve bunu bir dram haline getirdiysem de,bazılarının,olayın anlamını kavramak için çok zaman harcadığım için böyle davrandığımı söyleyeceklerini biliyorum. (Daniel Cohen, Umudun Genleri'1993),Çeviri: Yeşim Küey,Kesit yayıncılık(1995) s:236-247)

http://www.biyologlar.com/umudun-genleri

2030’da yarım milyar kişi <b class=red>diyabet</b>li olacak

2030’da yarım milyar kişi diyabetli olacak

Emory Üniversitesi Global Diyabet Araştırma Merkezi’nin Başkanı Prof. Dr. Venkat Narayan ile Atlanta‘da bir araya geldik. 2030 yılında tüm dünyada yarım milyardan fazla kişinin diyabetli olacağının düşünüldüğünü belirten Prof. Dr. Narayan, Coca Cola Vakfı’nın da finansman desteği ile diyabet alanında birçok ülkede yaptıkları çalışmaları Medical Tribune değerlendirdi.Diyabetin çok hızlı bir şekilde ortaya çıktığını ve 21. yüzyılın en önemli sağlık tehditlerinden biri olduğunu belirten Prof. Dr. Venkat Narayan, “15 yıl önce, diyabetin gelecekte çok büyük bir sorun olacağını söylediğimizde bir sürü insan bize inanmıyordu ama bugün global hastalık yükünde çok ciddi bir değişim görüyoruz. 30 yıl önceki hastalık yüküne baktığımızda tüm dünyadaki en önemli sorun çocuk hastalıklarıydı. Artık bunların yerine yetişkinlerin kronik hastalıkları geldi. Evet yetersiz beslenme hala Afrika ya da Hindistan’ın belirli bölgelerinde ciddi bir sorun. Ama artık bu sorunları aşmaya başlıyoruz ve bu dönemde diyabet, kanser, kardiyovasküler hastalıklar gibi kronik hastalıklar daha önemli hale geliyor. En büyük ölüm sebebi arasında bugün diyabet de yerini almış durumda. Beden kütle endeksinin tüm dünyadaki değişimine baktığımızda da dünyanın çoğu bölgesinde arttığını görüyoruz.” diye konuştu. Yıllardır Uluslararası Diyabet Federasyonu ile birlikte düzenli aralıklarla tahmini diyabetli sayısını araştırdıklarını anlatan Prof. Dr. Narayan şu bilgileri verdi: “2011’de yaklaşık tahminimiz tüm dünyada 366 milyon kişinin diyabetli olduğuydu. Bu rakam ABD nüfusundan daha fazla. Bu 366 milyon 2025‘e kadar ulaşılacak rakam diye düşünülürken 2011’de ulaşılan rakam oldu. 2030 için tahminimiz yarım milyardan fazla kişinin diyabetli olacağı yönünde. Farklı bölgelerdeki artış hızına baktığımızda Alt Sahara Afrikası’nda bile diyabetli kişi sayısının iki katına çıktığını görüyoruz.”Öte yandan diyabetin geciktirilmesi ya da önlenmesi ile ilgili iyi haberlerin de olduğunu belirten Prof. Dr. Narayan, “Artık diyabetin geciktirilmesi ya da engellenmesi için çok güçlü kanıtlar var elimizde. Büyük çalışmalar diyabet riskini %50 oranında azaltabileceğimizi hatta diyabet başlangıcını ortalama 12 yıl geciktirebileceğimizi gösterdi. Prediyabet dönemindeki kişilere baktığımızda, klinik araştırmaların hepsinde kesin olarak görüyoruz ki progresyonun engellenmesi için yapılabilecek çok şey var. En önemli müdahale ise yaşam tarzı müdahalesi. Bu konuda dört araştırma yapıldı ve riskin %29 ile %58 oranında azaltılabileceği gösterildi. Diyabetin engellenmesi için elbette ilaç çalışmaları da var. Bunlardan Metformin bir yere kadar faydalı ama yaşam tarzı değişikliğinin yarısı kadar faydası var. Diğer ilaçlar kullandığınız sürece etkili, bıraktığınız anda etki ortadan kayboluyor ama beslenme alışkanlıklarınızı değiştirdiğinizde spor yaptığınızda bunun etkisi kalıcı.” diye konuştu. Kendisinin de katıldığı diyabetten koruma programı çalışmasından(DPP) söz eden Prof. Narayan, “Bu çalışma Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün sponsorluğunda, 27 farlı merkezde yapıldı. Yaklaşık 3000 kişi randomize edildi  ve prediyabetli kişiler, plasebo verilenler, metformin verilenler, sadece yaşam tarzı değişikliği (YTD) uygulananlar diye 3 kola ayrıldı. Plasebo ve metformin  grubuna göre YTD olan grupta %58’lik bir progresyon azalması gözlendi.” dedi.DPP çalışmasının sonuçları bütün farklı klinik araştırmaların da gösterdiği gibi, yaşam tarzı programlarının içeriğine çok yönlü bir müdahale olması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Narayan,  “Tek bir şey hedeflemek yeterli olmuyor. Yapılması gereken; kalori alımını sınırlamak, yağ alımını makul düzeylere getirmek, lif alımını artırmak ve boş zamanda fiziksel aktiviteyi artırmak.” diye konuştu. ABD’de bugün 26 milyon diyabetli ve 81 milyon kişinin de prediyabetli olduğunu belirten Prof. Dr. Narayan, şözlerine şöyle devam etti: “ Nüfusun %30’unda prediyabet var. O yüzden bu kişileri hedef almak önemli. Zor olan prediyabeti olan kişileri tespit etmek. %93’ü zaten buna sahip olduğunun farkında değil. Diyabeti olan kişilerin bir kısmı da diyabetli olduğunun farkında değil. Bu kişiler belirlenerek DPP çalışmasındaki gibi yaşam tarzı müdahalesi yapılmalı ve gerektiğinde metformin eklenmeli.”Uluslarası Diyabet Federasyonu’nun desteklediği Hindistan’da yaptıkları DClip (Diabetes Community Lifestyle, Improvement Program) çalışmasından da söz eden Prof. Dr. Narayan, “ Bu çalışmamızın sonuçları 2013 yılının sonuna doğru açıklanacak. Kısaca çalışmadan bahsedecek olursam, standart tedavi uygulanan kontrol grubu ve çok yoğun yaşam tarzı değiştiren grup olmak üzere 2 tedavi oluşturuldu. DPP’deki sistem Hindistan’a uyarlandı, kültürel olarak uygun hale getirildi. 614 kişilik gruplara bu eğitimler verildi. Kilo kaybı ve fiziksel aktivite hedefleri açıklandı ve o toplumda yaşayan kişiler eğitimci olarak kullanıldı. Dört ay sonra ihtiyaç duyulursa yüksek riskli gruba metformin eklendi. Yaklaşık 20 bin kişiyi taradık ve 1285 kişiyi seçtik. Seçilenlerin de 307 kişisi kontrol grubuna 295 kişisi de tedavi koluna alındı, 602 kişi üç yıl boyunca randomize edildi . Çalışma şu anda da devam ediyor. Yakın zamanda hem liderlerle hem de kamuoyu ile bu araştırmaların verilerini paylaşacağız.” diye konuştu.Diyabet ve obezite tsunami gibi 49. Ulusal Diyabet Kongresi 1721 Nisan tarihlerinde Antalya’da gerçekleşti. Türkiye Diyabet Vakfı Başkanı Prof. Dr. Temel Yılmaz, “Türkiye’nin de içinde bulunduğu, Pakistan’dan Suudi Arabistan’a kadar uzanan Ortadoğu ve Yakındoğu bölgesinde diyabet, hızla artıyor” dedi.Diyabetin görülme yaşının bölgede 40’lı yaşlardan 20’li yaşlara indiğinin altını çizen Yılmaz, “Diyabet Türkiye’de son 10 yılda yüzde 100 oranında arttı. Ülkemizde 10 milyon kişi diyabetli ya da diyabet riski altında. Türkiye’nin de içinde bulunduğu, Pakistan’dan Suudi Arabistan’a kadar uzanan Ortadoğu ve Yakındoğu bölgesinde diyabet, hızla artıyor. Bu yıl ilk kez kongrede Ortadoğu oturumu düzenleyerek, bölgedeki diyabeti anlamak ve çözüm oluşturmak için neler yapılması gerektiği üzerine tartışıyoruz.” diye konuştu.Dünya Sağlık Örgütü Diyabet Uzmanlar Komitesi Üyesi Prof. Dr. Samad Shara ise, diyabet ve obeziteyi “tsunami” felaketine benzetti. Diyabetin aslında doğumdan önce başladığına değinen Shara, “Diyabeti olan ya da diyabete eğilimli çocukların doğmasını engellemek için gebelik öncesinde kan şekerine baktırılmalıdır. Hamile kadın hamileliği süresince diyabet açısından kontrol altında tutulmalıdır” diye konuştu.Shara, Ortadoğu’da diyabetin hızlı artış göstermesinin başlıca sebeplerinden birinin hareketsizlik olduğunu, teknolojinin insanları hareketsizleştirdiğini söyledi.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/2030da-yarim-milyar-kisi-diyabetli-olacak

Ginseng Nedir? Faydaları Nelerdir?

Ginseng Nedir? Faydaları Nelerdir?

Ginseng, ginseng bitkisinin köklerinden elde edilen oldukça popüler bir bitkisel ilaçtır. Tarihçilere göre ginseng bitkisi ilk olarak 5000 yıl önce, Kuzey Çin’in dağlık bölgelerinde keşfedildi.Başlangıçta bu bitki yemek pişirme amaçlı kullanılırken, daha sonra tedavi edici özellikleri tespit edilmiştir. Ginsengin en az 3000 yıldır popüler olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bir çok hastalığın tedavisinde kullanılan ginseng, geleneksel Çin tıbbında çok önemli bir yere sahiptir. Ginseng bitkisinin köklerinin insan vücuduna olan benzerliği, bu bitkinin tedavi edici özelliklerine olan inancı güçlendirdi. Tıbbi özellikleri için esas kullanılan parçası etli kökleri de olsa, yaprakları da kullanılır. Ginseng yapraklarının kökleri kadar etkili olmadığı gözlemlenmiştir bu kökler aynı zamanda oldukça pahalıdır.Yabani ginseng Asyanın dağlık bölgelerinde, özellikle de Çin’de bulunur. “Panax” cins ve “Araliaceae” ailesine ait 11 ginseng türü vardır. Etli köklere sahip bu yavaş büyüyen bitkiler soğuk iklime sahip bölgelerde yetişmektedir. Çok çeşitli ginseng bitkileri arasında en değerlileri Amerikan ginsengi olarak da bilinen Panax quinquefolius ve Asya ginsengi olarak da bilinen Panax ginseng’dir. Kore ginsengi, tüm ginseng türleri arasında en etkili olarak kabul edilir. Panax kelimesi Yunanca’da her derde deva anlamındaki “panakos” kelimesinden, ginseng ise Çince insan suretinde anlamına gelen “jen-shen” kelimesinden köken almaktadır.Fiziksel Özellikleri:Bir çok ginseng türü olmasına rağmen, Amerikan ve Asya ginsengi en değerli olanlardır ve yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Asya ve Amerikan ginsengi görünüm olarak hemen hemen aynıdır. Bu yavaş büyüyen bitkiler genellikle dağ geçitlerinin yamaçlarında ve iyi drene olan dağlık ormanlarda yetişir.Kullanımı:Tıbbi özellikleri nedeniyle çok popüler olan ginseng, ticari olarak dünyanın birçok yerinde yetiştirilmektedir. Ginseng için gittikçe artan talep dolayısıyla yabani ginseng oldukça azalmıştır hatta tehlikeli denebilecek bir hal almıştır. Ginseng bitkisi ağırlıklı olarak tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılır. Yaygın bir bitkisel ilaç olarak kabul edilir ve geleneksel Çin tıbbında önemli bir bileşendir. Diyabet tedavisinde, erkeklerde cinsel fonksiyon bozukluklarında, kan şekerini düşürmede ve kan kolestrolünü azaltmada kullanılır. Aynı zamanda afrodizyak ve uyarıcı olarak etkili olduğu ve oldukça popüler bir anti-aging maddesi olduğu bilinmektedir. Ginsengin faydaları kozmetiği ve enerji içeceklerini de kapsar. Çorbalara da eklenebilir.Ginseng kökleri genellikle kurutulmuş olarak satılır. Bunları bütün ya da dilimler halinde satın alabilirsiniz. Sayısız kozmetiğin ve bitkisel takviyenin içinde bulunan bir aktif maddedir aynı zamanda ginseng çayı olarak da çay poşetleri satılmaktadır. Ginsengi medikal amaçlar için kullanmaya başlayan antik Çinlilerdir. Gözlere parlaklık vermek, güç kazanmak ve pek çok hastalık için kullanmışlar ve bu durum bir ticarete dönüşmüştür. Çinliler bu bitkiyi Kore’den ve bazı Kuzey Amerikan ülkelerinden satın almaya başlamışlardır.Ginsengin Faydaları:- Ginseng kökleri stres, anksiyete, bulantı, kusma, baş ağrısı, hazımsızlık, ishal, akciğer sorunları, artrit, astım, Crohn hastalığı, tümörler, yorgunluk, şeker hastalığı, depresyon, diş ve diş eti hastalıkları gibi hastalıklara faydalıdır.-Mide sorunlarına faydalıdır. Bir yumuşatıcı ve bir uyarıcı olarak çalışır ve sindirim sisteminin sorunsuz ve verimli çalışmasını sağlar.-Ginseng kökleri afrodizyaktır. Cinsiyet ve doğurganlıkla ilgili problemlerin düzeltilmesi için çalışır. Üreme hormonlarının üretimini düzenler ve bu hormonları arttırır.-Kökler yorgunluk, sinirlilik ve travma gibi çeşitli stres faktörlerine karşı vücudun direncini artırır. -Menstruasyonu düzenlemek, doğum ağrılarını azaltmak için kullanılabilir.-Bağışıklık sistemini güçlendirir ve enfeksiyonlara karşı vücudu güçlendirir.-Ginseng hafızayı arttırarak öğrenme yeteneklerini geliştirebilir.-Ginseng kökleri karaciğer ve kalbin sorunsuz çalışmasını sağlayarak kan şekeri ve kolestrol seviyelerini düzenler.-Düzenli olarak tüketildiğinde kanser riskini azaltır.-Solunum sisteminin verimli çalışmasına yardımcı olur.-Ginseng kökleri tüm vücudu güçlendirir, canlandırır bu nedenle bir anti-aging maddesi olarak çalışır.Uzun süreli kullanımları, fazla miktarda kullanımları, diğer ilaçlarla etkileşimleri ve alerjik insanlarda kullanımları yan etkilere neden olabilir. Ancak doğru şekilde kullanıldığında ginsengin sayısız faydaları vardır.Ginsengin Yan Etkileri:Konsantrasyon azalması, sinirlilik, çarpıntı, bulantı, kusma, şişkinlik, karın ağrısı, uykusuzluk, göğüste ağırlık, deri döküntüleri, ödem, sindirim bozuklukları ve astım ginseng köklerinin en sık görülen yan etkilerinden bazılarıdır. Yan etkiler kullanan kişinin genel sağlık durumuna göre değişebilir. Bazı kişilerde düşük kan şekerine neden olabilirken, bazılarında hipertansiyona neden olabilir. Aşırı kullanımları baş ağrısı, ishal, burun kanaması, göğüs ağrısı ve vajinal kanamaya neden olabilir. Hızlı kalp atışları ve kas krampları ile birlikte yüksek tansiyon gibi bazı nadir yan etkiler Sibirya ginsenginin bir yan etkisi olarak görülebilmektedir.İleride yapılacak olan çalışmalar ginsengin faydaları ve yan etkileri konusunda daha net bilgiler verecektir. Ginsengin yararlarıyla ilgili yapılan çalışmalar genellikle kemirgenler üzerinde yapıldığından insanlar üzerindeki etkileri çok net bilinmemektedir. Buna rağmen düzenli olarak ginseng kullananlar, bu bitkinin sağlıkları üzerine olumlu etkiler yaptığından oldukça eminler.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/ginseng-plant.htmlhttp://www.buzzle.com/articles/ginseng-root.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/ginseng-nedir-faydalari-nelerdir

KARDİYOVASKÜLER ANOMALİLERİN NEDENLERİ

Kardiyak malformasyonların % 8’i genetik faktörlerle, % 2’i çevresel ajanlarla diğerleri ise genetik ve çevresel faktörler arasındaki etkileşimle ortaya çıkar. Rubella virüsü, thalidomide, isotretinoin (Vit-A), alkol ve diğer bileşikler çevresel kardiyovasküler teratojenlerdir. İnsüline bağlı diyabet hastalığı ve hipertansiyonlu anneler de kardiyak defektlerle ilgilidir. Kromozomal anomaliler, kardiyak anomalilerde önemlidir. Kalp defektli doğan bebeklerin % 6-10’unda kromozomal anomali vardır. Kromozomal anomalili çocuklarda % 33 oranında konjenital kalp defekti vardır ve % 100’e yakını trizomi 18 ile ilgilidir. Kardiyak malformasyonlar Di George, Goldenhar ve Down sendromunda da bulunur.

http://www.biyologlar.com/kardiyovaskuler-anomalilerin-nedenleri

Şeker Hastalığı ve <b class=red>Diyabet</b>

Şeker Hastalığı ve Diyabet

Diyabet, kan şekeri yüksekliği ile seyreden bir metabolizma hastalığıdır. Ülkemizde yaklaşık 40 milyon diyabetli olduğu biliniyor.Pankreastan insülin hormonunun salgılanmasının azalması veya salgılanan insülinin yeterli etkiyi gösterememesi durumunda kan şekeri yükselerek diyabet ortaya çıkar.Diyabetin nasıl bir hastalık olduğunu anlayabilmek için öncelikle insan vücudunun işlevlerini yerine getirirken gerekli olan enerjiyi nasıl sağlayacağını bilmek gerekir. İnsan vücudunun enerji ihtiyacı yiyeceklerdeki karbonhidrat (şeker), protein ve yağlardan sağlanır. Sindirim sisteminde parçalanarak kan dolaşımına geçen bu besin öğelerinin en önemlisi glukoz adı verilen basit şekerdir. Glukoz başta beyin olmak üzere vücuttaki tüm organların enerji kaynağıdır. Gülukozun enerji sağlayabilmesi için kan akımından ayrılarak vücut hücrelerinin içine girmesi gerekmektedir. Glukozun kanı terk ederek hücrelerin içine girmesini pankreas adı verilen organdan salgılanan insülin hormonu sağlamaktadır.Pankreastan insülin hormonunun salgılanmasının azalması veya salgılanan insülinin yeterli etkiyi gösterememesi durumunda kan şekeri yükselerek diyabet ortaya çıkar.Diyabeti sadece kan şekeri yüksekliği olarak düşünmek hastalığı çok basite almak olur. Çünkü diyabet, zamanında teşhis ve düzenli takip tedavi edilmezse birçok organda hastalıklara yol açar.Diyabet veya daha bilindik adıyla şeker hastalığı günümüzde yeme alışkanlıkların kötü yönde değişmesi ile artık hemen hemen herkesi tehdit eden rahatsızlıkların başında geliyor. Yapılan araştırmalarda şehirleşmelerin artması ile beraber  fast-food gibi tüketimi artan gıdaların, aşırı şişmanlık ve obezliğin en önemli nedenlerinden olduğu yönde. Obezliğin büyük bir oranda diyabet  hastalarının sayısının artışında önemli bir faktör olduğu yapılan gözlemler ile anlaşılmıştır. Bugün başını ABD’nin çektiği ve Türkiye’ninde içinde bulunduğu büyük bir coğrafik alanda insanların diyabet veya benzeri hastalıklara yakalanma riski çok yüksek seviyelerde. diyabet-şeker-indigodergisiTsukuba’da Uluslararası bütünleşik uyku problemleri ve ilişkili hastalıklar (WPI-IIIS) enstitüsünün organize ettiği 29. WPI-IIIS seminerleri kapsamında Dr.Yoshimi Nakagawa şeker hastalığının arkasındaki bulmacayı ve hocası Prof. Shimano ile uzun yıllar yürüttükleri çalışmaların sonuçlarını bizimle paylaştılar. Bu sunumlarında moleküler biyolojinin en popüler konularından birini oluşturan transkripsiyon faktörlerin nasıl oluyor da kan şekerimizi olması gerektiği seviyede tuttuğunu anlattılar. Transkripsiyon bir organizmanın kendisi için gerekli biyolojik moleküllerin üretilmesi için DNA üzerinden yazılımının yapılıp hazır hale gelmesi sürecine verilen isimdir. Doğal olarak böyle önemli bir süreci kontrol eden bazı faktörler bulunmaktadır. Bu faktörlerin birbirleri ile olan ilişkide bir canlı organizma kendisine gerekli olan proteinleri üretmenin yanısıra, tehlike anında bazılarının da üretilmesini durdurmaya yardımcı oluyor. Canlı bilimi için proteinler ve yaptıkları mucizevi işler her zaman bir çok araştırmacının dikkatini çekmiştir. Bu alanda bulunan bir çok kişinin de bildiği gibi insülin yani kandaki şeker oranını düşürerek dengeli hale getiren molekül de bu proteinlerden biridir. Şeker hastalağı da bu moleküllün çeşitli nedenlerle yeterli oranda organizmada işlev görememesinden kaynaklanıyor.Bu molekülünün salgılanmasını kontrol eden perde arkasındaki oyuncular bir çok araştırmacı gibi Dr. Nakagawa ve çalışma arkadaşlarının da dikkatini çekmiş.  Yaptıkları araştırmada Transkiripsiyon Faktör E3 (TFE3)’nin insülinin düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığını bulmuşlar. Her ne kadar TFE3’nin miktarının hücrede artması hücre yüzeylerinde daha fazla insülin algılayıcılarının oluşmasını sağlamasa da insülin algılayıcılarının alt molekülü olan IRS2’nun ve takip eden trafikteki moleküllerin miktarında artış sağlayarak insülün sinyallerinin düzenlenmesi ve vücuttuaki yağlanmanın önlemesini aktive ettiğini gözlemlemişler. Bunun yanı sıra insülin problemleri yaşayan fare modelleri üzerinde TFE3’nin hücredeki miktarının artmasının, bu problemin ortadan kalkmasına iyileştirici etki yaptığı görülmüş.Bunun yanısıra Dr. Nakagawa çalışmalarında bir başka faktör olan CREB3L3 (CREBH)’nin de diyabet problemlerinde önemli rol oynadığını belirlemiş. CrebH’ın fazla miktarda hücrede üretilmesinin farelerde kilo kaybını sağladığını görmüş. Bu molekülün ortak çalıştığı diğer moleküllerin organizamada glükoz ve yağ metabolizmalarını kontrol ettiğini belirlemiş. Özellikle CrebH’ın hücrelerdeki yağ yakımını artırıcı etki yaptığı araştırmalarda gözlemlenmiş.Sonuç olarak yakın bir gelecekte transkiripsiyon faktörlerini daha akıllıca kullanmayı öğrenecek insanoğlu; şeker hastalıkları, obezite, kolestrol, damar sertleşmeleri gibi önemli problemlere çözümler oluşturabilecek ve onları kontrol altına almayı başarabilecek gibi gözüküyor.Kaynaklar:1. Fujimoto, Yuri; Nakagawa, Yoshimi; Satoh, Aoi; et al. “TFE3 Controls Lipid Metabolism in Adipose Tissue of Male Mice by Suppressing Lipolysis and Thermogenesis” ENDOCRINOLOGY  Volume: 154   Issue: 10   Pages: 3577-35882. Iwasaki, Hitoshi; Naka, Ayano; Iida, Kaoruko Tada; et al. “TFE3 regulates muscle metabolic gene expression, increases glycogen stores, and enhances insulin sensitivity in mice.” AMERICAN JOURNAL OF PHYSIOLOGY-ENDOCRINOLOGY AND METABOLISM  Volume: 302   Issue: 7  Pages: E896-E902http://indigodergisi.com

http://www.biyologlar.com/seker-hastaligi-ve-diyabet


GLUKOZ (Açlık kan şekeri, AKŞ)

Normal Değer: Kord 45-96 mg/dl Prematüre 20-60 mg/dl 0-7 gün 40-60 mg/dl 7 gün-1 ay 40-80 mg/dl 2 ay-15 yaş 60-100 mg/dl 16-60 yaş 70-110 mg/dl >60 yaş 80-110 mg/dl Kullanımı: Karbonhidrat metabolizmasının değerlendirilmesinde kullanılır. Niçin Testi Yaptıracaksınız? Kan şekerinizin sağlıklı değer aralığı içinde olup olmadığını belirlemek, hiperglisemi , hipoglisemi, diyabet ve prediyabet araştırması yapmak, tanılarını koymak ve takipleri için bu test istenir. Ne Zaman Testi Yaptıracaksınız? Düzenli fizik muayenenin bir bölümü olarak, kan şekerinizin yüksek veya düşük olduğunu düşündüren belirtileriniz varsa, gebelik sırasında, diyabetikseniz hastalığınız sırasında günde birkaç kez kan şekeri düzeylerini izlemek için bu test yapılır. İdrar glukozu: Genellikle idrar tahlilinin bir bölümü olarak bu test istenir. Gerekli Numune Nedir? Bir kol damarınızdan alınan kan numunesi; hastanın kendi kendini kontrolü için deri delinerek alınan bir damla kan, bazen rastgele zamanda alınan idrar numunesi kullanılır. Bazı diyabet hastalarında, 5 dakikada bir kan şekerinizi ölçen ve karın derisi altına yerleştirilen küçük bir tel sensörden ibaret sürekli glukoz ölçen bir cihaz kullanılabilir. Test için Hazırlık Gerekir mi? Genellikle kan şekeri testi yaptırmadan 8 saat öncesine kadar aç kalmanız, hiçbir şey yememeniz, sudan başka bir şey içmemeniz önerilmektedir. Ancak diyabetlilerde, diyabeti en iyi kontrol altına almak için kan şekeri düzeyleri sıklıkla hem açken hem de öğünlerden sonra kontrol edilmektedir www.tahlil.com

http://www.biyologlar.com/glukoz-aclik-kan-sekeri-aks

<b class=red>Diyabet</b>e ‘Akıllı İnsülin’

Diyabete ‘Akıllı İnsülin’

Utah Üniversitesi’nde geliştirilen ‘akıllı insülin’in denemeleri başarıyla sonuçlanırsa artık milyonlarca birinci tip diyabet hastasının sürekli kan şekeri seviyelerini gözlemlemeleri gerekmeyecek.

http://www.biyologlar.com/diyabete-akilli-insulin

Metabolik Cerrahi Nedir?

Metabolik Cerrahi Nedir?

Modern teknoloji ilerleme gösterdikçe, hiç şüphesiz bu durumdan en çok fayda sağlayan bilimler arasında tıp bilimi yer almaktadır. Bu nedenle de, tıp dünyasında her geçen gün yeni buluşlar ve tedavi yöntemleri ortaya çıkmaktadır. Metabolik cerrahi de, bu tür yöntemler arasında kendine yer edinmiştir. Metabolik cerrahi, metabolik sendrom durumunu oluştuğu takdirde, bu sendromun ameliyat yoluyla tedavi edilmesidir. Metabolik sendrom durumunun oluşmasına ise bazı durumlar neden olmaktadır. Bu durumlar arasında, yüksek tansiyon, yüksek kolesterol, fazla kilo ve de şeker hastalığı gelmektedir. Bu sendrom, vücut içerisinde yer alan organlarda ciddi bir hasar meydana getirebilmektedir. Aynı zamanda bu sendrom, bir ölüm nedeni olarak da kabul edilmektedir. Bunun nedeni ise, kalp ve damar hastalıklarının oluşma riskinin oldukça yüksek seviyelerde olmasıdır. Metabolik sendrom, yaşam koşullarının ve beslenme alışkanlıklarının değiştiği günümüz dünyasında, dünyanın çoğu bölgesinde yaşanan bir durumdur.Şeker hastalığı, bu sendromun tetikleyicisi olabilmektedir. Şeker hastalığının ilerleyen aşamalarında, felç riski, kalp krizi, görme sorunları ve de böbrek hastalıkları gibi sorunlar oluşabilmektedir. Bu sorunlar, kişinin direkt olarak hayati fonksiyonlarını etkileyecek özellikler göstermektedir. Aynı zamanda, şeker hastalığı metabolik sendromun tetikleyicileri arasında yer aldığı için, bu hastalığa sahip olan kişiler düzenli olarak tedavi olmalı ve kontrol yaptırmalıdır. Aynı zamanda sporu ihmal etmemeleri önerilmektedir.Metabolik cerrahide ameliyat uygulanmaktadır. Bu ameliyatın ismi ise, ileal interpozisyondur. Bu ameliyat esnasında, kişinin vücut organlarından ince bağırsak, mide ve de on iki parmak adı verilen bağırsakta cerrahi işlem yapılmaktadır. Midenin sol kısmının üst dış bölümü kapatılmaktadır. Ve bu kapatma işleminin ardından dışarı alınır. On iki parmak bağırsağı ve mide arasında bir bağlantı bulunur. Bu bağlantı da kapatılır. Bu işlemin ardından, midenin yönü alt tarafa doğru çevrilir. Bu işlemlerin dışında ise, bir işlem daha uygulanmaktadır. Bu işlemde ise, ince bağırsağın son bölümü ile başlangıç bölümünün yer değiştirilmesidir.İleal interpozisyon adı verilen ameliyat türü, daha çok Tip 2 diyabet hastalarının tedavisi için tasarlanmış bir yöntemdir. Metabolik sendromun içinde yer alan şeker hastalığının haricindeki hiper tansiyon, fazla kilolar, yüksek kolesterol ve de fazla kilolar gibi sağlık problemleri de, ileal interpozisyon ameliyatında tedavi edilebilmektedir. Bu ameliyat türü, obezite tedavisinde kullanılan ameliyatlardan değildir. Metabolik cerrahi yalnızca, metabolik sendromun bünyesinde barındırdığı sağlık problemlerinin tedavisinde kullanılır. Özellikle de, Tip 2 diyabet hastalığında kullanılır. Bu açıdan bakıldığında, bu ameliyatı olabilmek için obezite kriteri söz konusu olmamaktadır.Yazar: Ismet Göksel Berberhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/metabolik-cerrahi-nedir

Hücre zedelenmesinin nedenleri ve zedelenmeye karşı hücrenin verdiği uyum yanıtları nelerdir; hasara uğrayan dokunun onarılması nasıl gerçekleşir?

Hücre Zedelenmesinin Nedenleri Hücre zedelenmesinde pek çok etken söz konusudur. Trafik dahil pekçok kazanın neden olduğu gözle görülen fiziksel travmalardan, belli bazı hastalıklarda neden olabilen defektli enzimleri oluşturan gen mutasyonlarına kadar sıralanabilir. Zedeleyici etkenler aşağıdaki gibi, sınıflanabilir. Oksijen Kayıpları: Hipoksi (oksijen azlığı- oksijen yetersizliği), hücre zedelenmesi veya ölümünün en önemli ve en çok görülen nedenidir. Hipoksi pekçok durumda görülür. Bunlar içinde en önemli olanı iskemidir. Hipoksi, iskemiden (kansızlık) farklıdır ve ayrılmalıdır. İskemi, dokulara gelen arteriyel akımın engellenmesi veya venöz dönüşün azalmasıyla ortaya çıkan dolaşımdaki kan kaybıdır. Bir bölgedeki kan akımının durması olarak özetleyebiliriz. İskemi, dokuları hipoksiden daha çabuk zedeler. Hipoksik doku zedelenmesi, karşımıza şu durumlarda çıkar. 1-İskemix: Mortalite (kalb hastalığı- miyokard enfarktüsü) ve morbiditenin (serebral ve renal iskemik hastalıklar) başlıca nedenidir. 2-Asfiksi (solunum zorluğu- solunum yetersizliği) nedeniyle, kanın oksijenizasyonundaki azalmaya bağlı olarak hücre zedelenmeleri ortaya çıkabilir. Buna kalb-akciğer hastalık- larında ve pnömonide görülen yetersiz kan oksijenlenmesi örnek verilebilir. 3-Anemixx veya karbon monoksit (CO) zehirlenmesinde görülen, kanın oksijen taşıma kapasitesindeki düşme, diğer bir örnek olabilir. Kimyasal Etkenler ve İlaçlar: Zehir olarak bilinen maddeler, tedavi amaçlı kullanılan bazı ilaçlar (hassas bünyeli kişilerde) ve ilaçların aşırı kullanılma durumlarında, hücre zede-lenmeleri meydana gelebilir. Hücrelerin bazı yaşamsal işlevlerini, örneğin membran permea-bilitesini, osmotik homeostazı (hücre içi denge) ve enzim entegrasyonunu (sistemi) bozarak, ciddi hücre zedelenmesi ve belki de tüm organizmanın ölümüne neden olabilir. Esasda zarar-sız olan glukoz ve tuz gibi kimyasallar, konsantre olduğunda osmotik çevreyi bozarak, hücre zedelenmesine ve hatta ölüme yol açabilir. Fiziksel Etkenler: Travma, sıcak ve soğuk olmak üzere aşırı ısı, ani ve farklı atmosfer basınç değişiklikleri, radyasyon ve elektrik şoku, hücre üzerinde geniş etkiler gösterir. Enfeksiyöz Etkenler: Bu grupta submikroskopik viruslardan, mikroskopik bakteri, riket- siya, fungus ve parazitlere kadar geniş bir mikroorganizma grubu bulunur. Mikrobiyolojik ajanlar olarak, salgıladıkları toksinler ve enzimlerle hücrenin metabolizmasını inhibe eder ve hücresel yapıları destrüksiyona uğratır. İmmunolojik Reaksiyonlar: Biyolojik etkenlere karşı vücudu koruyan immün sistem, bazı durumlarda immun reaksiyonlara neden olarak, hücre ve doku zedelenmesi meydana getirebilir. Yabancı proteinlere (antijen) karşı gelişen anaflaktik (allerjik) reaksiyon, önemli bir örnektir. Ayrıca bu grupta endojen antijenlerin sorumlu olduğu immunolojik reaksiyonlar söz konusu olabilir. Bunlar da “otoimmun hastalıklar” olarak sınıflanır. Radyasyon: Ultraviyole (noniyonize -güneş ışını) ışınlar hücrelere zarar vererek güneş yanıklarına neden olabilir. İyonize radyasyon hücrelerdeki moleküllere direkt etki yapıp, mo-lekül ve atomların iyonizasyonuna neden olarak veya hücre komponentleri ile etkileşen serbest radikal oluşumuna neden olarak hücrelere zarar verir. Genetik Defektler: Tek bir genin eksikliği veya yapısal bozukluğu, hastalığa neden olabi-lir. Doğuştan var olan metabolik depo hastalıkları ve bazı neoplastik hastalıklar gibi, bir çok hastalığın temelinde, genetik defektlerin rol oynadıkları bilinir. Beslenme Dengesizlikleri: Vücudun bazı aminoasitler, yağ asitleri, vitaminler gibi, orga-nik ve inorganik maddeleri besinlerle alması gerekir. Beslenme yetersizliğinde ortaya çıkan protein ve besin eksikliği, doku hasarlarına neden olabilir. Besinlerin eksikliği gibi, aşırılıkla-rında, ortaya çıkan şişmanlık ve atheroskleroz da morbidite ve mortaliteye zemin hazırlaya-rak, zarar verir. Obesite, tip 2 diyabetes mellitus riskini arttırır. Hayvansal yağ yönünden zen-gin olan gıdalar, atheroskleroz ve kanseri de içeren pekçok hastalığın oluşumundan sorumlu olabilir. Yaşlanma; hücre zedelenmesine neden olan diğer bir örnekdir. Yıllar geçtikçe hücrelerde çoğalma ve kendini onarma yeteneklerinde meydana gelen azalmalar ve buna bağlı ölümler oluşur. Hücre Zedelenmesinin Mekanizmaları Hücre zedelenmesine neden olan pek çok farklı yol vardır; fakat bunların hepsi öldürücü değildir. Bununla birlikte, herhangi bir zedelenmeden kaynaklanan, hücre ve doku değişiklik-lerine yol açan, biyokimyasal mekanizmalar oldukça karmaşıktır ve diğer intrasellüler olaylar ile sıkıca birbiri içine girmiştir. Bu nedenle, sebep ve sonuçları birbirinden ayırdetmek müm-kün olmayabilir. Bir hücrenin yapısal ve biyokimyasal komponentleri o kadar yakın ilişkide-dir ki, zedelenmenin başlangıç noktası önem taşımayabilir; fakat pek çok sekonder etki süratle oluşur. Yine de hücre zedelenmeleriyle ilgili bilinen pekçok özellik vardır. Örneğin siyanürle aerobik solunumun zehirlenmesi, intrasellüler osmotik dengenin korunması için elzem olan sodyum, potasyum ve ATP aktivitelerinde azalmalara neden olur. Bunlar korunamadığı za-man, hücre süratle şişer, rüptüre olur ve nekroza gider. Hücre hasarlarına neden olan, bazı zedeleyici ajanların patojenik mekanizmaları çok iyi ta-nımlanmıştır. Örneğin, siyanürle zehirlenmede mitokondriyada oksijen taşıyıcı bir enzim olan sitokrom oksidazın inaktive edilmesiyle, ATP’yi tüketerek, hipoksi yoluyla hasar meydana getirir, yani intrasellüler asfiksiye yol açar. Yine aynı şekilde anaerobik bazı bakteriler, fosfo-lipaz salgılayarak hücre membran fosfolipidlerini parçalayıp, hücre membranında direkt hasar meydana getirir. Hücre zedelenmesinin pekçok şeklinde, hücreyi ölüme götüren moleküler mekanizmalardaki bağlantıları anlamak bu kadar kolay değildir. Reversibl zedelenmenin neden olduğu hücresel bozukluklar onarılabilir ve zedeleyici etki hafifletilebilirse, hücre normale döner. Kalıcı veya şiddetli zedelenme, o bilinmeyen “dönüşü olmayan nokta” yı aşarsa irreversibl zedelenme ve hücre ölümü meydana gelir. İrreversibl zedelenme ve hücre ölümüne neden olan “dönüşü olmayan nokta”, hala yeterince anlaşılama-mıştır. Sonuç olarak; hücre ölümüne neden olan bilinen ortak bir son yol yoktur. Bütün bunla-ra rağmen, hücre ölümünü anlamak ve açıklayabilmek için, bir miktar genelleme yapılabilinir. İrreversibl hücre zedelenmesinin patogenezinde başlıca iki olay vardır. Mitokondrial disfonk-siyonun düzelmeyişi (oksidatif fosforilasyon ve buna bağlı ATP üretiminin yapılamaması) ve hücre membranındaki ağır hasardır. Bunu ispatlayan kanıtlar vardır. Lizozomal membran-lardaki zedelenme enzimatik erimeye neden olup, hücre nekrozunu ortaya çıkarır. Zedelenme İle İlgili Bazı Özellikler: -- Zedeleyici stimulusa hücresel yanıt, zedeleyicinin tipine, onun süresine ve şiddetine bağlı- dır. Bu nedenle düşük dozda toksinler veya iskeminin kısa sürmesi, reversibl (dönüşlü) hücre zedelenmelerine neden olur. Halbuki daha büyük toksin dozları veya daha uzun süreli iskemik aralar, irreversibl (dönüşsüz) zedelenme ile sonuçlanır ve hücre ölüme gider. -- Tüm stresler ve zararlı etkenler, hücrede ilk etkilerini moleküler düzeyde yapar. Hücre ölü- münden çok önce, hücresel fonksiyonlar kaybolur ve hücre ölümünün morfolojik değişiklikle- ri, çok daha sonra ortaya çıkar. Histokimyasal veya ultrastrüktürel teknikler, iskemik zedelen- medeki değişiklikleri birkaç dakika ile birkaç saat içinde görülebilir hale getirir. Örneğin, myokardial hücreler iskemiden 1, 2 dk sonra, nonkontraktil (kasılamama) olur. İskeminin 20- 30 dk’sına kadar, ölüm meydana gelmez. Ölümden sonraki değişikliklerin, ultrastrüktürel dü-zeyde değerlendirilmesi için, 2- 3 saat, ışık mikroskobu ile görülebilme düzeyine gelebilmele-ri için (örn. nekroz), 6- 12 saat geçmesi gerekir. Morfolojik değişikliklerin çıplak gözle görü-lebilir hale gelmesi, daha da uzun bir zaman alır. -- Zedeleyici stimulusun sonuçları; zedelenen hücre tipine, hücrenin uyum yeteneğine ve ge-netik yapısına bağlı olarak da farklılıklar gösterir. Örneğin, bacaktaki çizgili iskelet kası, 2- 3 saatlik iskemileri tolere edebilir. Fibroblastlar da dirençli hücrelerdir. Buna karşın kalb kası hücresi (myosit), yalnızca 20-30 dakikalık zaman içinde ölüme dayanabilir. Bu zaman, nöron- da 2- 3 dakikadır. -- Farklı zedeleyici etkenler, nekroz veya apoptoz şeklinde hücre ölümüne neden olur. ATP de kayıplar ve hücre zarı hasarları, nekrozla ilişkilidir. Apoptoz; aktif ve düzenli bir olaydır. Proğramlanmış bir hücre ölüm biçimidir ve burada ATP kayıpları yoktur. -- Hücre zedelenmesi hücre komponenetlerinden bir veya bir kaçında ortaya çıkan biyokimya-sal veya fonksiyonel bozukluklardan kaynaklanır. Zedeleyici stimulusun en önemli hedef nok-taları şunlardır: (a)Adenozin trifosfat (ATP) üretim yeri olan mitokondriler, (b)hücre ve organellerinin iyonik ve osmotik homeostazı için gerekli olan hücre membranı, (c)protein sentezi, (d)genetik apareyler (DNA iplikciğinin bütünlüğü) ve (e)hücre iskeleti çok önemlidir. Membran Permeabiltesindeki Defektler: Hücre membranı; iskemi, bazı bakteriyel tok-sinler, viral proteinler, kompleman komponentleri, sitolitik lenfositler veya birçok fiziksel- kimyasal etkenlerle direkt zarar görebilir. Ayrıca birçok biyokimyasal mekanizma, hücre membran hasarına etken olabilir. Kısaca gözden geçirelim. - Fosfolipid sentezinde azalma: Oksijendeki düşmeler ATP sentezinde azalmalara, ATP’nin azalması da fosfolipid sentezini düşürür. Fosfolipid kaybına bağlı olarak, membran hasarı meydana gelir. - Fosfolipid yıkımında artma: Hücre içi (sitozolik) kalsiyum artımı, fosfolipazları aktifleştirir. Bu da membran fosfolipidlerin parçalanmasını- yıkımını arttırır. - Lipid yıkım ürünlerinde artma: Fosfolipidlerin parçalanması, yıkılması, lipid yıkım ürünleri-ni arttırır. Bu ürünlerin birikimi, geçirgenliği bozarak zarar verir. - Reaktif oksijen türevleri (serbest radikaller): Hücre membranında lipid peroksidasyonuna neden olup, zarar verir. - Hücre iskelet anormallikleri: Hücre iskeleti iplikcikleri, hücre içini hücre zarına bağlayan ça-palar olarak görev yapar. Hücre içi kalsiyumun artması, proteazları aktifleştirerek hücre iske-leti proteinlerini parçalar, bu şekilde hücre zarını hasarlar. Hücre İskeleti: Sitoplazmik matriksde; mikrotübüller, ince aktin flamanlar, kalın flaman-lar ve değişik tiplerde ara flamanlardan oluşan, karmaşık bir ağ yapısı “hücre iskeleti” olarak tanımlanır. Bunlara ek olarak hücre iskeletinde, nonflamentös ve nonpolimerize proteinler de vardır. Bu yapısal proteinler sadece hücrenin şekil ve biçimini korumakla kalmaz, aynı za-manda hücre hareketinde de önemli bir rol oynar. Hücre iskelet bozuklukların da; hücre hare-keti ve intrasellüler organel hareketleri gibi, hücrelerde fonksiyon defektleri görülür. Ayrıca hücrenin fagositoz yetenekleri de kaybolur. Bunlar lökosit gibi özel hücreler ise, lökosit göçü ve fagositoz yeteneklerinde kayıplar ortaya çıkar. Mitokondriyal Zedelenme: Memeli hücrelerinin tümü, temelde oksidatif metabolizmaya bağlı olduğundan mitokondriyal bütünlük hücre yaşamı için, çok önemlidir. Mitokondri hüc-renin “enerji santralı” olarak bilinir. ATP hücredeki bütün intrasellüler metabolik reaksiyonlar için, gereken enerjiyi sağlar. Mitokondrilerde üretilen ATP deki enerji, hücrelerin yaşamı için elzemdir. Yine bu mitokondriler, hücre zedelenmesi ve ölümünde de çok önemli bir rol oynar. Mitokondriler sitozolik (hücre içi) kalsiyumun artmasıyla, serbest radikallerle (aktif oksijen türevleri), oksijen yokluğunda ve toksinlerle zedelenebilir. Mitokondriyal zedelenmenin iki ana sonucu vardır: 1)Oksidatif fosforilasyonun durmasıyla ATP nin progresif olarak düşmesi, hücre ölümüne götürür. 2)Aynı zamanda mitokondriler bir grup protein içerir. Bunlar içinde apoptotik yolu harekete geçiren protein (sitokrom c) de bulunur. Bu protein, mitokondride enerji üretimi ve hücrenin yaşamı için, önemli bir görev yapar. Eğer mitokondri dışına sitozo-le sızarsa, apoptozisle ölüme neden olur. Bazı nonletal patolojik durumlarda mitokondriaların sayılarında, boyutlarında, şekil ve fonksiyonlarında çeşitli değişiklikler olabilir. Örneğin hücresel hipertrofide, hücre içindeki mitokondri sayısında artma vardır. Buna karşın atrofide, mitokondri sayısında azalma görülür. ATP Tüketimi: Hücrelerin enerji deposu olarak bilinen ATP, adenozin difosfat (ADP) ve 1 fosfat (P1) ile mitokondride -üretilir- sentezlenir. Bu işlem oksidatif fosforilasyon olarak tanımlanır. Ayrıca oksijen yokluğunda glikolitik yol ile glukozu kullanarak ATP üretilebilir (anaerobik glikolizis). ATP, hücre içindeki tüm sentez ve parçalama işlemlerinde gereklidir. ATP, hücresel osmolaritenin korunması, membran geçirgenliği, protein sentezi ve temel metabolik işlevler gibi, hemen her olayda çok önemlidir. ATP kayıplarının başlıca nedenleri; iskemiye bağlı oksijen kayıpları ve besin alımında azalma, mitokondri hasarı ve siyanür gibi, bazı toksinlerin etkileri sayılabilir. Kalsiyum Dengesindeki Değişmeler: İskemi ve belli bazı toksinler, belirgin bir şekilde hücre dışı kalsiyumun plasma membranını geçerek hücre içi akışına yol açar. Bunu, hücre içi depolardan ( mitokondri, endoplazmik retikulum) kalsiyumun açığa çıkması izler. Bu hücre içi artan kalsiyum, sitoplazmada bulunana bazı enzimleri aktifleştirir. (1)Fosfolipazları aktive ederek, fosfolipid yıkımına neden olur. Fosfolipid azalması ve lipid yıkım ürünlerinin de açı-ğa çıkmasına neden olur. Bu katabolik (yıkım) ürünler, hücre membran zedelenmesine neden olur. (2)Proteazlarıx (protein parçalayan enzim) aktive ederek, hem membran hem hücre iske-leti proteinlerinin parçalanmasına neden olur. hücre iskeletinin hücre membranından ayrılma-sına ve böylelikle, membranda yırtılmalara neden olur. (3)Adenozin trifosfatazlara (ATPas) etki ederek adenozin trifosfat (ATP) azalmasını hızlandırır. (4)Endonükleazları aktive eder, DNA ve kromatin parçalanmasından sorumludur. Sonuç olarak intrasellüler kalsiyumun art-ması, hücrede bir dizi zedeleyici etki yaparak, hücre ölümüne sebebiyet veren en önemli et-kendir. Hücre Zedelenmesinde Serbest Radikallerin Rolü Hücre zedelenmesinde önemli mekanizmalardan birisi de, aktive edilmiş (reaktif) oksijen ürünlerine (serbest radikaller) bağlı zedelenmedir. Hücre membranına ve hücrenin diğer elemanlarına zarar verir. Serbest radikallerin sebep olduğu hasarlar; iskemi-reperfüzyon hasarıx, kimyasal (hava kir-liliği, sigara dumanı, bitki ilaçları gibi çevresel faktörler) ve radyasyon zedelenmesi, oksijenin ve diğer gazların toksisitesi, hücresel yaşlanma, savunma sisteminin fagositik hücrelerce mikropların öldürülmesi, iltihabi hücrelerin oluşturduğu hücre hasarı ve makrofajlarca yapılan tümör hücrelerinin destrüksiyonu şeklinde sıralanır. Serbest radikallerin hücrelerde yaptığı hasarlar: a)Lipidlerin peroksidasyonuna neden olarak hücre membran hasarı yapar. b)Protein hasarı yaparak, iyon (Na/K) pompası dengesini bozar. c)DNA yı haraplayarak, yetersiz prote- in sentezine neden olur. d)Mitokondrial hasar yaparak, ATP yokluğuna neden olup etkisini gösterir. Oksijen yaşamsal olarak çok gerekli bir molekül olmasına karşın, oksijenin aşırı miktarlar- da bulunduğu durumlar veya çeşitli kimyasal ajanlarla oluşturdukları oksidasyon reaksiyonları ile ortaya çıkan serbest oksijen radikallerinin, hücreye zarar verme riski vardır. Bunlar oksijen zararına örnektir. Paslanmanın bilimsel adı, oksitlenmedir. Vücudumuzdaki hücreler de oksit- lenir ve yaşlanır. Serbest radikallerin (bunlar oksidan moleküller, oksitleyiciler olarak da bili- nir) yıkımına karşı, hücrelerde harabiyeti önleyen, sınırlayan veya onaran gibi, pek çok koru- yucu mekanizma vardır. Bunlara “serbest radikal savaşcıları” (antioksidanlar- oksitlenmeyi önleyiciler) adı verilir. Bunları enzimatik ve nonenzimatik olarak iki ana grupta inceleyebili- riz. Bunların dışında serbest radikallerin, stabil olmadıklarından spontanöz (kendiliğinden) bozulmaları da söz konusudur. Enzimatik Antioksidanlar: Hücrede oluşan serbest radikallerin yok edilmeleri bir dizi enzi-matik olay ile gerçekleşir. Antioksidan enzimlerle yapılan savunmanın önemli bir bölümünü; süperoksit dismutaz, glutatyon peroksidaz ve katalaz oluşturur. Süperoksit radikali, süperoksit dismutasyonla; hidrojen peroksit ise, katalaz ve glutatyon peroksidaz enzimleri ile nötralize edilir. Hidrojen peroksitin parçalanmasında katalaz direkt etkilidir. Nonenzimatik Antioksidanlar: Bu savunma başlıca endogenös ve ekzogenös antioksidanlar tarafından sağlanır. Ekzogenöse örnek; vitamin E (tokoferoller), vitamin C (askorbik asid), beta karoten (A vitaminin yapı taşı) gibi vitaminlerdir. Ekstrasellüler antioksidan olarak serü-loplasmin sayılabilir. Vitamin C ve E’nin vücudu serbest radikallerin yıkıcı etkilerinden koru-duğu düşünülür. Bu antioksidanlar serbest radikallere kendi elektronlarından birini verip, elektron çalma reaksiyonunu sonlandırmasıyla nötralize eder. Antioksidan besinler elektron vermekle, kendileri serbest radikallere dönüşmez; çünki her iki şekilde de stabildir. Bunlar çöpcüler gibi hareket ederek hastalık oluşmasına neden olacak, hücre ve doku hasarlarını ön-ler. Antioksidan besinlere diğer örnekler; eser miktardaki mineraller bakır, çinko ve selen-yumdur. Bu mineraller bazı antioksidan enzimlerin gerekli komponentleri olduğundan, anti-oksidan görevi görür. Kimyasal (Toksik) Zedelenme: Kimyasal maddeler iki mekanizmadan birisiyle hücre zedelenmesine neden olur. (1)Bazı kimyasal maddeler, moleküler komponentlerle veya hüc-resel organellerle direkt birleşerek etki eder. Birçok antineoplastik kemoterapotik ajanlar, doğrudan sitotoksik etkileriyle hücre hasarlarına neden olur. (2)Diğer mekanizmada ise, bazı kimyasal maddeler, biyolojik olarak aktif değilken, toksik metabolitlere dönüştükten sonra, aktif olur ve hedef hücrelerde etkilerini gösterir. Burada indirekt etki söz konusudur. Bu tip değişme genellikle karaciğer hücrelerinde oluşur. x Kan akımının kesilmesiyle (iskemi) eğer hücreler reversibl olarak zedelenirse, kan akımının yeniden düzelme-siyle hücrelerde iyileşme görülür; fakat bazı durumlarda iskemiye uğramış bir dokuda, kan akımının yeniden sağlanmasına (reperfüzyon) rağmen, zedelenme giderek daha da kötüleşir. Buna “iskemi- reperfüzyon hasarı” (reperfüzyon nekrozu) adı verilir. Klinik olarak çok önemli olan, kalb ve beyin enfarktüslerindeki doku hasarla-rında bu şekilde bir zedelenmenin bariz katkısı vardır. Bu olayın nedeni, bölgede serbest radikallerin miktarının artması olabilir; çünki bu toksik oksijen ürünleri, reperfüzyon anında iskemik alana gelen lökositler tarafından bol miktarda ortama salınmıştır. İskemiye uğramış dokuda reperfüzyon oluşmasa bile, sonuçta bu bölgede letal iskemik hücre hasarı yine meydana gelecektir; fakat hasar, bu sefer serbest radikallerle değil, iskemik zedelen-me, hipoksi (oksijen yetersizliği) nedeniyle ortaya çıkacaktır. Serbest Radikaller: Serbest radikaller (oksidan ürünler) ile antioksidan etkileşimini anlamak için, ilk önce hücreler ve moleküller hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekir. İşte bu nedenle burada lise kimyasına kısaca bir göz atalım. İnsan vücudu pekçok farklı tip hücreden oluşmuştur. Hücreler de birçok değişik tip moleküllerden oluşmuştur. Mole- küller, bir veya daha fazla atomlardan, bir veya daha fazla elementlerin kimyasal bağlarla birleşmesinden mey-dana gelmiştir. Atomlar; tek bir nüve (çekirdek), nöronlar, protonlar ve elektronlanlardan oluşur. Atom çekirde- ğindeki protonların (pozitif yüklü parçacıklar) sayısı, atomu çevreleyen elektronların (negatif yüklü parçacıklar) sayısını belirler. Elektronlar kimyasal reaksiyonlarla ilgilidir ve molekül oluşturmak için, atomları birbirine bağ-layan maddedir. Elektronlar atomu yörünge biçiminde bir veya birkaç kat kabuk şeklinde çevreler. En içteki ka-buk iki elektrona sahip olduğunda dolar. İlk kabuk dolduğu zaman, elektronlar ikinci kabuğu doldurmaya başlar. Bir atomun kimyasal davranışını belirleyecek en önemli yapısal özellik, dış kabuktaki elektron sayısıdır. Dış ka-buğu tamamen dolu olan bir madde, kimyasal reaksiyonlara girme eğiliminde değildir, stabildir (hareketsiz). Atomlar maksimum stabiliteye ulaşmak için, dış kabuğunu dolu hale getirmeye çalışırlar. Atomlar genellikle di-ğer atomlarla elektronlarını paylaşarak dış kabuklarını doldurmaya çalışır. Serbest radikaller dış yörüngede eşleş-memiş (çiftlenmemiş) tek bir elektronu bulunan kimyasal moleküllerdir. Bu özellikleri nedeniyle son derece değişken- dengesiz yapıda olduğundan, kolayca inorganik ve organik kimyasallarla reaksiyona girer. Bunlar hem organik hem de inorganik moleküller halinde bulunur. Diğer bileşiklerle süratle reaksiyona girerek, stabilite kazanmak için, gerekli elektronu kazanmaya çalışır. İşte serbest radikaller en yakın stabil moleküle saldırarak o moleküllün elektronunu çalarak zararlı etkisini gösterir. Serbest radikal tarafından saldırılan molekül, elektro-nunu kaybedip serbest radikale dönüşür. Süreç bir kez başlayınca ardışık zincirleme olaylar, canlı hücrenin yaşa-mının bozulmasıyla sonuçlanır. Hücrelerde oluştuğu zaman, hücresel proteinler ve lipidler olduğu kadar nükleik asidlerle de süratle etkileşek onları parçalar. Buna ek olarak serbest radikaller otokatalitik reaksiyonları başlatır. Serbest radikallerle reaksiyona giren moleküller, yeni serbest reaksiyonlara dönüşerek zincirleme hasarlara yol açar. Hücre içinde pekçok reaksiyon, serbest radikallerin oluşumundan sorumludur. Çeşitli reaksiyonlar sonucu bunlar ortaya çıkar. Bunlar aşağıda özetlenmiştir. 1- Hücre içi metabolik olaylar sırasında oluşan redüksiyon- oksidasyon (redoks) reaksiyonlarında görülür. Bu olaylarda; süperoksit radikali (O2-), hidrojen peroksitx (H2O2) ve hidroksil radikali (OH) gibi, önemli serbest radikaller oluşur. Hücre içinde oluştuğunda süratle çeşitli membran molekülleri olduğu kadar, proteinleri ve nük-leik asidleri (DNA) de parçalayarak hasar verir. Böyle DNA hasarları; hücre ölümünde, yaşlanmada ve malig-niteye dönüşümde söz konusudur. Normal koşullarda bu serbest radikaller, antioksidanlarla yok edilebilir. Eğer antioksidanlar yoksa veya serbest radikal üretimi çok artarsa, hücrelerde hasar kaçınılmaz olacaktır. 2- Radyasyon enerjisinin (ultraviyole ışık, X- ışınları) absorbsiyonunda iyonize radyasyonun etkisiyle hücre içindeki su hidrolize olur. Suyun bu radyolizisi sonucu hidroksil (OH) ve hidrojen (H) serbest radikalleri ortaya çıkar. 3- Demir ve bakır gibi değişimli metaller, bazı hücre içi reaksiyonlarda elektron alıp verme özellikleri nede-niyle serbest radikaller ortaya çıkar. 4- Ekzogenös (dış kaynaklı) kimyasal maddelerin enzimatik metabolizması sonucu karbon tetraklorid (CCl4) den, karbon tetraklorür (CCl3) serbest radikali oluşur. 5- Nitrik oksit (NO), endotel hücreleri ve makrofaj gibi, bazı tip hücreler tarafından sentez edilen, serbest radikal gibi davranan önemli bir kimyasal medyatördür. Nitrik oksit oksijenle reaksiyona girdiğinde, NO2 ve NO3 gibi, diğer serbest radikalleri de oluşturur. x Hidrojen peroksit (H2O2), kendisi serbest radikal değildir, bu nedenle reaktif oksijen türevi olarak adlandırılır. STRESE KARŞI HÜCRESEL ADAPTASYON Normal bir hücre, değişen çevre şartlarına göre, yapı ve fonksiyonunu (işlevini) belirli ölçülerde değiştirerek yaşamını devam ettiren bir mikro evrendir. Bu oluşum, stresler çok ciddi olmadığı sürece, kendini koruma eğilimindedir. Eğer hücre, aşırı fizyolojik strese veya bazı patolojik stimulasyonlara (uyarılara) maruz kalırsa, stresin devam etmesine rağmen, adaptasyon (uyum) göstererek sağlığını korur. Hücresel adaptasyon, normal hücre ile zedelen- miş hücre arasında kalan bir durumdur. Hücresel adaptasyonlar başlıca atrofi, hipertrofi, hiperplazi ve metaplazidir. Hücre adaptif gücü aşıldığında veya hiç adaptif yanıt sağlanamadı- ğında hücre zedelenmesi ortaya çıkar. Hücre zedelenmesi bir noktaya kadar reversibldir (geri dönüşlü); fakat ciddi veya kalıcı streslerle irreversibl (geri dönüşsüz) hale gelir ve hücre so-nuçta ölüme gider. İrreversibl zedelenme, hücre ölümüne yol açan, kalıcı patolojik değişiklik- leri. ifade eder. Reversibl hasardan, irreversibl hasara ne zaman geçtiği kesin olarak bilinme- mektedir. Bu bölümde özellikle patolojik olaylarda, hücre büyüme ve farklılaşmasıyla (diferansiyas-yon) ortaya çıkan adaptif değişikliklere değineceğiz. Bunlar; atrofi (hücre boyutunun küçül-mesi), hipertrofi (hücre boyutunun büyümesi), hiperplazi (hücre sayısının artması) ve meta-plaziyi (hücre tipindeki değişiklik) içermektedir. Ayrıca displazi (hücrelerde şekil bozukluğu) hipoplazi, atrezi, agenezis ve aplazinin anlamlarını açıklayacağız. Atrofi: Hücrenin madde kaybına bağlı olarak hacmının küçülmesi “atrofi” olarak bilinir. Atrofi, adaptif yanıtın bir şeklidir. Yeterli sayıda hücre etkilendiğinde, tüm doku veya organ hacmında küçülme olur ve organ atrofik şekle dönüşür. Gerçi atrofik hücrelerde fonksiyon azalmıştır ama bu hücreler ölü değildir. Atrofik hücre daha az mitokondria, myoflament ve endoplazmik retikulum içerir. Birçok durumda atrofiye, artmış bir otofaji (kendini yiyen) eşlik eder. Atrofinin nedenleri şunlardır: (1)İnaktivite atrofisi; iş yükünün azalması söz konusudur. Çalışmayan, fonksiyon görmeyen organ veya doku atrofiye uğrar. Uzun süre alçıda kalan ekstremitelerde kas atrofisi görülebilir. Felçlilerde, felçli taraf kaslarında inaktivite nedeniyle atrofi olur. (2)İnnervasyon (sinir uyarı) kaybı; poliomyelitisde olduğu gibi, innervasyon kay-bına bağlı meydana gelen paralizilerde söz konusu kas dokularında atrofiler görülür. Burada da fonksiyon kaybı söz konusudur. (3)Kanlanmanın azalması, (4)yetersiz beslenme, (5)endo-krin stimülasyon (uyarı) kaybı; menoposda hormon kayıpları örnek verilebilir ve (6)yaşlan-maya bağlı atrofiler meydana gelir. İleri yaşlardaki kişilerin beyinlerinde görülen atrofilere “senil atrofi” denir. Senil atrofi ve menoposda hormon stimülasyon kayıpları, fizyolojik atro-fiye örnektir. Patolojik atrofiye, innervasyon kaybı örnek verilebilir. Hipertrofi: Hipertrofi, hücrelerin hacımlarının artmasını tarif eder ve böyle bir değişiklik- te organın hacmı da büyüyecektir. Bu nedenle hipertrofiye organda yeni hücreler yoktur, yal- nızca büyük ve iri hücreler vardır. Hücre hacmının artımı, sıvı alımının artımı ile ilgili değil- dir. Sıvı alımıyla ilgili olanı, hücre şişmesi veya ödem olarak adlandırılır; fakat hipertrofide daha çok ultrastrüktürel komponentlerin (proteinler ve organeller) sentezinde bir artım söz konusudur. Hipertrofi, fizyolojik veya patolojik olabilir ve organdaki fonksiyonel artım veya spesifik hormonal stimülasyon, bunun oluşmasına neden olabilir. Gebelik anında, uterusun büyümesi, fizyolojik bir olaydır. Uterus düz kas hücrelerinde oluşan artım, hem hipertrofi ve hem de hiperplazi nedeniyledir. Patolojik hücresel hipertrofiye örnek, hipertansiyon veya aortik valvül hastalığı sonucu ortaya çıkan kardiyak büyüme gösterilebilir. Her bir myokard lifi hipertrofiye olarak, hücre büyümesi ve hacım artışı göstererek, bu artan yüke karşı, kalbin daha fazla bir güç ile pompalamasını sağlar. Kas kitlesinin büyümesi, bir sınıra ulaştıktan sonra, artan yükü kompanse edemez ve kalb yetmezliği ortaya çıkar. Bu safhada myokardiyal liflerde bir dizi dejeneratif değişiklikler ve hücre ölümü ortaya çıkar. Kalb ve iskelet kasında-ki çizgili kas hücreleri, en fazla hipertrofi gösterebilme yeteneğinde olan hücrelerdir. Belki de bu, hücrelerin artan metabolik gereksinimlere mitotik bölünme ve yeni hücre şekillenmesiyle 8 yanıt veremediğindendir. Hipertrofinin kesin mekanizması ne olursa olsun, Bunların en önem-lisi myofibriler kontraktif elemanlarının erimesi ve kaybıdır. Hiperplazi: Hiperplazi, bir doku veya organda hücre sayısındaki artışı belirtir ve böylelik- le volüm olarak da artış vardır. Hücreler, fonksiyonel gereksinim artmasına bir yanıt olarak nasıl hipertrofiye olursa, aynı şekilde stress altında kalınca veya stimüle edilince, mitotik bölünerek çoğalırlar. Bu şekilde organ veya dokuda hücre sayısının artmasına “hiperplazi” adı verilir. Hücre sayısı artması ile, organ veya dokunun büyümesi söz konusudur. Hiperplazi gösteren hücrelerin fonksiyonlarında artma olur. Özellikle bu, iç salgı gudde hücrelerinde belirgindir. Vücuttaki her hücre tipinin hiperplazik kapasitesi yoktur. Örnek; kalb ve iskelet kası ile sinir hücreleridir. Epidermis, intestinal epitel, hepatositler, fibroblastlar ve kemik iliği hücreleri hiperplaziye uğrar. Hiperplazi; fizyolojik ve patolojik olarak ikiye bölünebilir. Fizyolojik Hiperplazi: Fizyolojik hiperplazi de ikiye ayrılır. (1)Hormonal hiperplazi; en iyi örnek puberte (ergenlik) ve gebelikte; meme glandüler epitel proliferasyonu ve ayrıca gebelikte uterusda kas hücrelerinde hiperplazi ve hipertrofi görülür. Menstrüel siklusdaki “proliferatif faz” (endometrial proliferasyon) fizyolojik bir hiperplazidir. (2)Kompensatuvar hiperplazi; parsiyel hepatotektomi yaparak, karaciğer dokusunun bir parçasının çıkarılmasın-dan sonra, karaciğerin rejenerasyon kapasitesi ile yeni karaciğer hücreleri yapılır. Patolojik Hiperplazi: Patolojik hiperplazinin pek çok şeklinde, aşırı hormonal veya büyü-me faktörü stimülasyonu vardır. Normal menstrüel perioddan sonra, endometrial doku gudde-lerinde aşırı proliferasyon görülür. Bu endometrial proliferasyon esasda fizyolojik bir hiper-plazidir; fakat hormonal dengelerin bozulduğu bazı durumlarda (östrojen ve progesteron ara-sındaki balans) östrojenin artması durumunda, endometrium guddelerinde aşırı bir hücre artı-mı ortaya çıkar. Bu endometrial hiperplazi sonrası, kanser sürpriz olmamalıdır; çünki endo-metrial hiperplazilerde kanser riski vardır. Ayrıca, endometrial hiperplazi, anormal menstrüel kanamaların başlıca nedenidir. Prostat kanseri tedavisi için, östrojen hormonu verildiğinde veya karaciğer sirozunda oldu-ğu gibi, östrojenin inaktivite edilemediği durumlarda, hastalarda hiperöstrinizm (östrojen fazlalığı) ortaya çıkar. Bu gibi, erkek hastaların memelerinde büyümeler (jinekomasti) meyda- na gelir. Kanın kalsiyum düzeyindeki uzun süreli düşmeler, paratiroid salgılıklar üzerine uyarıcı etki yapar, paratiroid hiperplazisi (sekonder hiperparatiroidizm) saptanır. ACTH veril- mesi sonucu, sürrenal korteks hiperplazisi gelişir (Cushing sendromu)x. Patolojik hiperplaziye örnek olarak iltihabi iritasyon ve enfeksiyon hiperplazisini göstere- biliriz. Kötü yapılmış bir protez, alttaki dokuda epitel ve bağ dokusu olmak üzere hücre proli- ferasyonlarına neden olur. Bunlara “iltihapsal fibröz hiperplazi” denir. Protez vuruğu hiper- plazisi veya epulis fissuratum olarak adlandırılır. Hiperplazi, yara iyileşmesindeki bağ dokusu hücrelerinin verdiği önemli bir yanıt olabilir. Prolifere olan fibroblast ve kan damarı hücreleri bir onarım işlemine yol açarak bir granulasyon dokusunu oluşturur. Bu hücreler, fibroblast ve endotel hücreleri, büyüme faktörlerinin stimülasyonu (uyarısı) ile prolifere olarak hiperplazi- ye neden olur. Büyüme faktörlerinin stimülasyonu, keza human papilloma virus gibi bazı viral enfeksiyonlarda da hiperplazilere neden olarak karşımıza çıkabilir. Bu tür lezyonlara örnek, deride görülen bildiğimiz deri siğilleridir (verruka vulgaris). Gerçi hipertrofi ve hiperplazi tanımlamada iki farklı olaylarsa da, aynı mekanizma tarafından başlatılır ve pek çok durumda beraber oluşur. x Cushing Sendromu : Adrenokortikal hiperfonksiyonu, Cushing sendromuna neden olur. Bu fazlalığın nedenleri (1)adrenal bezinde (salgılığında) hiperplazi, (2)adenoma veya karsinoma gibi, tümörler (3)hastanın ağızdan uzun süre kortizon alması ve (4)hipofiz hiperfonksiyonu (ACTH hipersekresyonu) dur. Bütün bunlar, adrenal salgılığına aşırı salgı yaptırır. Klinik olarak, Buffalo tipi şişmanlık, düşük omuz, kalın boyun, aydede yüz hastalığın özelliğidir. Karın derisinde çizgilenme, akne, osteoporoz, hipertansiyon görülür. Kadınlarda hirsutizm (kıllanma) amenore ve mental bozukluk, diğer özelliklerdir. Metaplazi: Metaplazi adült (matür= erişkin) bir hücre tipinin (epitelyal veya mezanşimal) yerini, diğer bir adült hücrenin alması şeklinde olan reversibl bir değişikliktir. Olumsuz çevre koşullarına karşı dayanabilmek için, strese duyarlı hücrelerin daha dirençli hücre tipine dönü-şerek gösterdiği adaptif cevaptır. Bu tür adaptif metaplaziye en güzel örnek, “skuamoz meta-plazi” dir. Sigara (içme gibi, kötü) alışkanlığı olan kişilerde solunum yollarındaki (trakea ve bronş epiteli) silli- silendirik epitel yerini, stratifiye skuamoz epitel hücrelerinin almasıdır. Tükrük salgılığı kanalı ve safra kesesi kanalı taşlarının varlığında olan kronik iritasyon, bura-lardaki sekretuvar silendrik epitelin yerini nonfonksiyonel stratifiye skuamoz epitel alabilir. A vitamini yetersizliği de, solunum yolu epitelini skuamoz metaplaziye uğratır. “Müköz meta-plazi” kronik bronşitte psödostratifiye silli solunum yolu epiteli, mukus salgılayan basit silen-dirik epitele dönüşebilir. Metaplazi mekanizması, adaptif bir yanıt olarak, mezankim hücrele-rinde de oluşur. Fibroblastlar kemik ve kıkırdak yapan osteoblast veya kondroblastlara dönü-şebilir. Örneğin; osteoid ve kemik dokusu yumuşak dokuda özellikle zedelenme alanında nadiren oluşur, buna “osseöz metaplazi” denir. Hipoplazi: Özel yapısı aynı kalmakla beraber, normal boyutuna ulaşamayan organlar için kullanılan bir terimdir. Bu bir eksik gelişmedir. Organın görünümü normal, fakat hacım bakı- mından küçüktür. Beyinin tam gelişemeyerek küçük kalmasına “mikrosefali” adı verilir, bu hipoplaziye bir örnektir. Gelişmesini tamamlamamış ve küçük kalmış bir diş, hipoplazik diş olarak adlandırılır. Aplazi: Tam gelişememiş bir organı tarif eder. Bir organın çok küçük ve biçimsiz olması durumudur. Bir taraftaki böbreğin taslak halinde bulunmasıdır. Agenezi: Bir organ veya dokunun konjenital bir bozukluk nedeniyle taslak halinde bile bulunmamasına “agenezis” denir. Bir organa ait doku kalıntılarının olmaması durumudur. Dental agenez olarak, çok nadir de olsa rastladığımız lateral veya üçüncü molar dişlerdeki hiç gelişememe örnekleri vardır. Atrezi: Barsak karaciğer ve safra kanalı gibi, duktal veya lümenli organların kanal açıklı-ğının olmamasıdır. REVERSİBL VE İRREVERSİBL HÜCRE ZEDELENMESİNDE IŞIK MİKROSKOBİK DEĞİŞİKLİKLER Klasik patolojide öldürücü olmayan (nonletal) zedelenme sonucu ortaya çıkan morfolojik (yapısal- biçimsel) değişikliklere “dejenerasyon (yozlaşma)” olarak söz edilirdi; fakat bugün bunlara daha basit olarak, reversibl (geri dönüşlü) değişiklik adı verilmektedir. İki ana mor-folojik değişiklik şeklinde karşımıza çıkar: (1)Hücresel şişme ve (2)yağlanma. Hücresel Şişme: Hücre içi sıvı ve iyon dengesinin bozulduğunda görülür. Hidropik de-ğişme veya vakuoler dejenerasyon olarak da adlandırılan hücresel şişme, hücrede hemen her tip hasarın ilk göstergesi ekstrasellüler suyun, hücre içine geçmesi neticesi olan hücredeki büyüme “hücresel şişme” olarak bilinir. Hücre şişmesi, reversibl bir olaydır ve hafif hasarın (zedelenmenin) işaretidir. Makroskopik olarak hücresel şişmede organlar büyümüştür; sert ve soluk görünümlü olup, ağırlıkları artmıştır. Mikroskopik olarak hücre sitoplasması bulanık, nükleus (nüve= çekirdek) ise soluk görünümlüdür. Yağlı Değişme (Yağlanma- Steatozis): Yağlı değişme parankimal hücrelerde anormal yağ (trigliseritler, kolesterol ve kolesterol esterleri) birikimini belirtir. Yağlanma ise, daha az görülen bir reaksiyondur. Hücre içindeki küçük ve büyük vakuoller, hücrede lipid artışını gösterir. Yağlı değişme öldürücü olmayan (reversibl) zedelenmenin belirtisidir; fakat etken ortadan kaldırılmazsa, bazen öldürücü olabilir. Yağ metabolizmasının ana organı olması nede-niyle yağlı değişme, en sık karaciğer dokusunda görülür; fakat kalb, böbrek, kas ve diğer organlarda da oluşabilir. Karaciğerdeki yağlı değişmenin en önemli nedeni, alkol bağımlılığı-dır. Alkol bir hepatotoksiktir. Yağlı karaciğer daha sonra, siroz olarak adlandırılan ilerleyici karaciğer fibrozisine yol açabilir. Yağlı karaciğere neden olan diğer etkenler; obesite, toksin-ler, protein malnutrisyonu, diyabetes mellitus ve anoksidir. İskemik ve Hipoksik Zedelenme İskemi veya dokudaki kan akımı azalması, klinik tıpta hücre zedelenmesinin en yaygın görülen nedenidir. Hipoksinin ilk etkilediği yer, hücrenin solunum merkezidir (aerobik solu-numu) ki burası, mitokondrilerdeki oksidatif fosforilasyonun olduğu yerdir. Oksijen basıncı düştükçe ATP nin hücre içi yapımı, bariz bir şekilde azalır ve durur. ATP kaybı, hücrede genel olarak bir çok sistemi etkiler. Hücre dışı kalsiyumun, hücre içi girişine neden olur. Hipoksi ve ATP azalmasının en erken sonuçlarından birisi, hücresel şişmedir (hücresel ödem). Protein normalde hücre içinde daha fazla olduğu için, hücre içi osmotik kolloidal basınç yük-sektir. Diğer taraftan sodyum (Na) ve diğer bazı iyonların konsantrasyonu dış ortama göre, hücre içinde daha düşüktür. İntrasellüler sodyumun azlığı, hücre membranında ATP enerjisine dayanan “sodyum pompası” ile sağlanır. Potasyum (K) konsantrasyonu ise, dış ortama göre hücre içinde daha yüksektir. ATP azalmasıyla bu sistem bozulur. Potasyum dışarı çıkmaya, sodyum hücre içine girmeye başlar. Sodyum ile birlikte hücre içine su girişi olur. Sonuçta iç ve dış ortam dengeye vardığında, hücre içinde normalden çok fazla su bulunacaktır ve hücre şişecektir. Hücresel Yaşlanma: Bu deyim; hemen daima subletal (reversibl) zedelenmenin progresif (ilerleyici) birikimleri, hücresel fonksiyonla uyum içinde davranır ve hücre ölümüne yol açabilir veya en azından hücrenin bir zedelenmeye karşı verdiği yanıt kapasitesindeki azalma- yı anlatır. Yaş ile pekçok hücre fonksiyonu progresif olarak azalır. Mitokondrial oksidatif Fosforilasyon (aerobik solunum), strüktürel, enzimatik ve reseptör proteinlerinin sentezindeki gibi, giderek azalır. Yaşlanan hücrelerde besin alımlarında ve kromozomal hasarların onarı-mında belirgin azalmalar görülür. Yaşlı hücrelerin ultrastrüktürel yapılarında da morfolojik değişiklikler gözlenir. Şekil bozukluğu gösteren nüveler, pleomorfik vaküollü mitokondriler, endoplazmik retikulumda azalma ve lipofussin pigment birikimi vardır. Hücresel yaşlanmada serbest radikal hasarı, önemli hipotezlerden birisidir. İyonizan radyasyon olarak tekrarlayan çevresel etkilenme, antioksidan savunma mekanizmalarının (örn vitamin E, glutatyon peroksi- daz) progresif bir şekilde azalması veya her ikisi birden beraberce etki ederek serbest radikal hasarı oluşturur. Lipofussin birikimi yaşlanmış hücrelerde bu tür hasarın açıklayıcı bir göster- gesidir; fakat pigmentin kendisinin hücreye toksik olduğuna dair deliller yoktur. Serbest radi- kaller mitokondrial ve nükleer DNA hasarını harekete geçirebilir. Zedelenmeye Karşı Hücre İçi Yanıtlar Lizozomal Katabolizma (Parçalama): Primer lizozomlar esas fonksiyonu sitoplazma içi sindirim olan, çok sayıda ve çeşitte sindirici (hidrolitik) enzim içeren, membranla çevrili vezi- küllerdir. Her hücrede bulunursa da özellikle fagositik aktivite gösteren hücrelerde (makrofaj, lökosit) bol miktarda bulunur. Bugüne kadar 50’den fazla hidrolitik (parçalayıcı) enzim tanımlanmıştır. Lizozomal örneklerden bazıları; asid hidrolaz (organik materyale örn. Bakteri-ye karşı rol oynar), lizozim (lökositlerde olduğu kadar makrofajlarda da bulunur. Mikroorga-nizmaların hidrolizinde rol oynar), proteaz (proteinlerin parçalanmasına neden olur; elastin, kollagen ve bazal membranda bulunan proteini yıkar) ve diğerleri asit fosfataz, glukoronidaz, sülfataz, ribonükleaz, deoksiribonükleaz, elastaz, kollagenaz ve lipaz’dır. Lizozomlar tarafın-dan parçalanma şu iki yoldan birisiyle oluşur. Otofaji: Hücrenin kendi içeriğinin (komponentler), yine hücrenin kendi lizozomları tara-fından sindirilmesidir. Kendini yeme anlamındadır. Pekçok durumda mitokondri ve endoplaz-mik retikulum gibi, hücre organalleri zedelenmeye maruz kalırsa hücre normal fonksiyonları-nı koruyabilmek için, bunları yok edebilmelidir. Zedelenmiş veya yaşlanmış organellerin belli bir düzen içinde yok edilmesi bir hücresel yenilenmedir. Ayrıca besinsiz kalan hücrenin kendi öz içeriğini yemek suretiyle kendi yaşamını sürdürmesi olayıdır. Otofaji, özellikle atrofiye giden hücrelerde belirgindir. Heterofaji: Bir hücrenin özellikle makrofajın, dış ortamdan hücre içine aldıkları maddeleri sindirmesi olayına, heterofaji denir ve otofajinin karşıtıdır. Bir materyalin dış çevreden alın-ması olayı, genelde “endositozis” olarak adlandırılır. Büyükçe partiküler materyal için, “fago-sitozis” ve küçük solubl (eriyebilir) makromoleküller için de “pinositozis” terimi kullanılır. Dış ortamdan alınan partikül hücre içine girdiğinde, vakuolle çevrilir. Bunlar fagozom (fago-sitik vakuol) olarak adlandırılır. Bu fagozomlar, primer lizozomlarla kaynaşır, artık sekonder lizozom (fagolizozom) dur. Heterofaji, genelde “profesyonel fagositler” olarak bilinen lökosit (PNL -mikrofaj) ve makrofajlarca (histiosit) yapılır. Lökositler bakterileri, makrofajlar da hücre debrilerini sindirir. Sindirilmiş atıkların hücreden dışarı atılma olayına “ekzositozis” denir. N E K R O Z İ S Canlı organizmada (doku ve organ) ışık mikroskopi ile saptanan, hücre ölümü sonucu ortaya çıkan morfolojik değişikliklere “nekroz” denir. Nekrozis, Yunan dilinde ölüm anla-mındadır. Kan gereksinimi kesintilerinde (iskemik zedelenme) veya belli bazı toksinlerle karşılaşılması durumunda ortaya nekroz çıkar. Nekrozdaki morfolojik görünüm, aslında aynı anda oluşan iki olayın sonucu olabilir: (1)Hücrenin enzimatik yıkımı (organellerin parçalan-ması) ve (2)makromoleküllerin denaturasyonu (proteinlerde yapı değişiklikleri). Bir hücrenin enzimatik sindirimi, kendi lizozomal enzimlerinden kaynaklanıyorsa “otoliz” olarak tanımla-nır. Hücre kendi- kendini sindirir. Otosindirimde nekroz meydana gelir. Postmortem otoliz, tüm organizma öldükten sonra oluşur ve bu bir nekroz değildir. Çevreye gelen bakteri ve lökosit lizozomlarından türeyen hidrolitik (katalitik) enzimlerle olan sindirime de “heteroliz” adı verilir. Bu şekilde de hücre dıştan gelen enzimatik etki ile nekrotik olur. Biyopsi ve rezek-siyon gibi, cerrahi işlemlerle vücuttan alınıp fiksatife (%10’luk formalin) konulan doku parça-sındaki hücreler de ölüdür; fakat nekrotik değildir. Fiksatifler dokuların yapısal bütünlüğünü (morfolojiyi) korur. Hücre ölümünün temel işaretleri nüvede bulunur. Ölüme giden hücrelerde nüve değişiklik- leri şu üç görünümden birisini gösterir. Bunların hepsi kromatin ve DNA nın parçalanmasına bağlıdır. Nüve büzüşür ve küçülür, kromatin yoğunluğu artmıştır. Bazofilik nüve olarak söz edilir, (1)piknozis olarak adlandırılır. Piknozis apoptotik hücre ölümünde de görülür. Zaman içersinde piknotik nüvede parçalanma olayı meydana gelir. Nüve küçük düzensiz parçacıklara bölünmüştür (2)karyorekzis olarak adlandırılır ve (3)karyolizis olarak bilinen nükleer mater-yallerin çözülme ve erimesi söz konusudur. Kromatinin bazofilliği solabilir. Sonuçta, nekrotik hücrede nüve tümüyle kaybolur. Bu arada sitoplazmik değişiklikler de görülür. Sitoplazmada homojenizasyon ve belirgin eosinofili artışı vardır. Artık bu safhada nekrotik hücre; çekirdeği olmayan asidofilik bir atığa dönmüştür. Geleneksel olarak birçok farklı tiplerde nekrotik doku görünümleri tarif edilmiştir. Koagülasyon Nekrozu: En çok görülen nekroz tipi, koagülasyon nekrozudur. Genel ola-rak doku yapısı korunmuştur. Nekrotik doku içinde, hücre elemanları hayalet hücre şeklinde görüntü verir, hücrelerin dış hatları seçilebilir. Nekrotik alan asidofilik opak görünümlüdür. Bu nekroz tipi, daha çok kan akımının kesilmesiyle iskemi (hipoksi) sonucu ortaya çıkan enfarktlarda oluşur. Bakteriyel toksinler, viruslar ve iyonize radyasyon gibi, pek çok etken de neden olabilir. Bu tip nekroz iltihabi yanıtı harekete geçirir. Hasarlı doku fagositler tarafından ortadan kaldırılır ve bölge onarım veya rejenerasyona uğrar. Kalb (myokard enfarktüsü) ve böbrek gibi, organlarda daha sık görülür. Kazeifikasyon Nekrozu: Bu nekroz, farklı- özel bir nekroz tipidir. Başlıca tüberküloz enfeksiyonlarında oluşur. Bu nekroz tipinin karakteristik makroskopik yapısı, bir çeşit peyniri hatırlatan yumuşak, parçalanabilir gri- beyaz görünümde olmasıdır. Bu görünümü nedeniyle “kazeös” terimi kullanılır. Mikroskopik olarak hiçbir hücre detayı görülmez, dokunun yapı özellikleri tamamen silinmiştir. Yerine amorfös, granüler ve eosinofilik bir doku geçmiştir. Likefaksiyon Nekrozu: Bu tip nekroz, iki durumda karşımıza çıkar. Bunlardan biri enzim sindiriminin baskın olduğu durumlarda söz konusudur. Güçlü hidrolitik enzimlerin aksiyonu sonucu oluşur. Başlıca fokal bakteri (özellikle pyojenik mikroorganizmalar) enfeksiyonların- da görülür. Dokuda belirgin yumuşama ve likefaksiyon vardır; abse buna bir örnektir. Hücre ölümü sonrası bölgede bulunan bakteri ve lökositlerin hidrolitik enzimleri ile çevre doku hüc- relerinin otolizi ve heterolizisi sonucu ortaya çıkar. Lökositlerle dolu abse kavitesi oluşturarak doku defekti meydana getirir. Püy’ün oluşmasıyla karakterli süpüratif enfeksiyondur. Diğeri, santral sinir sisteminde iskemi sonucu oluşan hücre ölümü, likefaksiyon nekrozudur. Hemorajik Nekroz: Venöz drenajda blokaj olduğu dokularda ekstravaze kırmızı kan hücrelerinin çevreyi kaplaması sonucu, dokuların nekroze olmasıdır. Gangrenöz Nekroz: Çoğunlukla diyabetli kişilerde, özellikle alt ekstremitelerde ayak ve ayak parmaklarında görülür. Dokuda iskemik hücre ölümü ile ortaya çıkan koagülasyon nek- rozunun özel bir formudur. Bölgede mevcut bakterilerin ve çevreden gelen lökositlerin like- faktif aksiyonunun oluşur. Koagülasyon nekrozu ön planda olduğu zaman, bu olay gelişir. İskemiye neden olan damar tıkanıklığı, lökosit göçünü engellerse, nekroza uğrayan hücrelerin parçalanması önlenir ve ortadan kaldırılmayan nekrotik hücreler mumyalaşır. Buna “kuru gangren” denir. Salim doku ile sınırı belirgindir. Nekrotik bölgeye bakteri invazyonu ve löko- sit göçü olursa, likefaksiyon nekrozu gelişir, “yaş gangren” terimi kulanılır. Yaş gangrene, putrefaksiyon (kokuşma) nekrozu da denir.Vincent spiroketleri, fusiform basiller ve daha bazı mikroorganizmaların eklenmeleri söz konusudur. Beslenme defektli direnci düşük çocuklarda orafasiyal dokularda ortaya çıkan “noma” (gangrenöz stomatit) olarak adlandırılan lezyon da bir çeşit yaş gangrendir. Noma (Gangrenöz Stomatitis- Şankrum Oris): Oral ve fasial dokularda destrüktif yapısı ile karakterize, süratle yayılan daha çok 2- 5 yaşlardaki beslenme defektli veya debilite (yıkıcı) sistemik hastalıklara sahip çocuklarda görülen nadir bir hastalıktır. Kişinin genel sağlığıyla belirgin bir uyum gösteren doku nekrozu, başlangıçta fuziform basiller ve Vincent spiroketleri gibi, anaerobik bakterilerin invazyonu ve sonrasında stafilokokus aureus, streptokokus pyo-gens gibi, diğer çeşitli mikroorganizmalar tarafından invazyona uğrayan spesifik bir enfeksi-yondur. Gerçi pnömoni, sifiliz, tüberküloz, lösemi ve sepsis gibi, zayıf düşürücü sistemik has-talıklar yanısıra malnütrisyon, en sık görülen predispozan faktörlerdir. Noma çok nadir görülür. Gelişmemiş ülkelerde, özellikle malnütrisyon veya protein defek- ti gösteren durumlarda ortaya çıkar. Lezyon özellikle gingival mukozada küçük ağrılı bir ülser şeklinde başlar. Çevre dokuya süratle yayılır. Alttaki yumuşak dokuya penetre olan, sonunda yüz derisini perfore eden akut gangrenöz bir hastalıktır. Nekrozlara bağlı olarak meydana ge- len doku kayıpları sonucu, kemik dokusu ve dişler açığa çıkar. Etkilenen bölgede dişler dökü- lür. Noma, çok sınırlı ve daha benign yapıda olan “akut nekrotizan ülseratif gingivitis”e (ANUG) bir çok özellikleriyle benzemektedir. Her ikisinde de etken aynı mikroorganizmalar-dır ve olay, doku nekrozu ile sonuçlanır. Ayrıca her iki lezyonda da bağışıklık yönünden düşük (immünosüprese) kişiler söz konusudur. Gerçi nadir de olsa, ANUG’dan noma’ya dönüşen olgular da vardır. Son zamanlarda yapılan araştırmalarda, HIV/AIDS’li hastalarda noma’nın görülme sıklığının artmış olduğu gözlenmiştir. Mikroskopi; nonspesifik yoğun nek-roz ve belirgin yaygın bir iltihabi hücre reaksiyon gösterir. Tedavi; enfeksiyonun kendisi kadar, hastalığa neden olan predispozan faktörlerin de yok edilmesini içermelidir. Uygulanan antibiyotik tedavisi yanında, hastanın sıvı- elektrolit denge- sinin ve beslenmesinin sağlanması gerekir. Eğer çevre dokuda yoğun destrüksiyon varsa, do- kudaki nekrotik debrilerin temizlenmesi gerekir. Noma’da mortalite; antibiyotiklerden önce yaklaşık %75 idi. Gerçi bu lezyon hala ciddi bir problemdir. “Gazlı gangren”; özellikle Clostrdium welchii’nin etken olduğu, sporlu anaerobik Clostri-dia grubunun yaptığı spesifik bir enfeksiyondur. Klostiridya sporlarının bulaştığı delici yara-lanmalarda, güçlü ekzotoksinler ile proteolitik enzimler çevre dokuyu haraplar, hatta fatal (öldürücü) olabilir. Yağ Nekrozu: Yağ dokusu hasarı iki şekilde oluşur. 1)Travmatik yağ nekrozu; meme gibi yağ içeren dokularda oluşan şiddetli zedelenme sonucu ortaya çıkar. 2)Enzimatik yağ nekrozu (lipolizis); pankreasdaki ağır bir iltihabın sonucu ortaya çıkan, akut hemorajik pankreatitisin komplikasyonudur. Proteolitik ve lipolitik pankreatik enzimlerinin aksiyonu sonucu, yağ do-kusunda ortaya çıkan bir tip nekrozdur. Fibrinoid Nekroz: Bu gerçek bir nekroz özelliği göstermez. Bazı hipersensitivite (aşırı duyarlık) reaksiyonlarında görülür. Genellikle immünolojik olarak zedelenen damar duvar- larında koyu eosinofilik boyanan fibrine- benzer homojen görünümlü bir madde birikimiyle karakterlidir. Bu birikim; fibrin, immünoglobulin ve plasma proteinlerinden oluşur. A P O P T O Z İ S Apoptozis, köken olarak apo (ayrı), ptozis (düşen) kelimelerinden oluşmuştur. Apoptoz (kopma, düşme) sonbaharda yaprak dökümünü tanımlayan bir kelimedir. Farklı ve önemli bir hücre ölümü biçimi olan apoptoz, proğramlanmış veya seçici hücre ölümüdür, hücre intiharı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. Bir grup içinde belli bazı hücrelerin kendi- kendilerini yok ettikleri proğramlı bu ölüm biçimi, diğer bir hücre ölümü olan nekrozdan farklı olduğu bilinmelidir. Nekroz, yalnızca patolojik durumlarda ortaya çıkar ve iltihabi reaksiyon mevcut-tur. Apoptoz, hiçbir zaman iltihabi reaksiyona neden olmaz. Organizmanın dengeli yaşamını sağlayan apoptoz, fizyolojik olduğu kadar patolojik olaylarda da rol oynamaktadır. Önemi, biyolojik olaylarda gereksiz ve zararlı hücrelerin yok edilişini sağlamasından, organizmanın kendi iç dengesinin devamlılığına katkıda bulunmasından ileri gelmektedir. Apoptoz, fizyolojik ve patolojik olmak üzere pek çok durumda karşımıza çıkar. Fizyolojik Apoptoz : 1-Embriyogenezis sırasında aşırı yapılmış hücrelerin proğramlı olarak ortadan kaldırılması olayında görülür. 2-Erişkinlerde hormon bağımlı dokuların gerilemesinde (involüsyon═ organ atrofisi) görü-lür: Postlaktasyonel (sütten kesilmiş) meme salgı hücrelerinde regresyon, menopozda ovarian follikül atrofisi, menstrüel siklusda endometrium hücrelerindeki ölüm, örnektir. 3-Prolifere hücre topluluklarındaki hücre kayıpları; buna örnek barsak kriptlerindeki epitel hücre sayılarının sabit tutulmaları için, hücre ölümü örnek verilebilir. 4-İltihabi yanıtın sonlandırılması; ekstravazasyondan sonra, iltihabi dokuda görevini ta-mamlamış lökositlerin ölümü, apoptozis ile olmaktadır. 5-Sitotoksik T lenfositler tarafından oluşturulan hücre ölümü: Virus ve tümör hücrelerine karşı oluşturulan bir savunma mekanizmasıdır. Bunların öldürülerek elimine edilmelerini sağ- lar. Patolojik Apoptoz : 1-DNA hasarı: Radyasyon, sitotoksik antikanser ilaçları, aşırı ısı (soğuk, sıcak) ve hipoksi, gibi, nekroz oluşturan bu etkenler, düşük dozlarda uygulandığı zaman hücre intiharını tetikler. DNA, direkt olarak veya serbest radikaller aracılığıyla zedelenebilir. Eğer hasar onarılamazsa, interensek (içsel) mekanizmalar tetiklenerek apoptoz indüke edilir. DNA daki mutasyonların malign değişme riski bulunduğu için, bu durumdaki hücrelerin apoptoz ile yok edilmeleri bir kazançtır. Apoptozda, tümör süpresör (baskılayıcı) gen olan TP53 (p53) ün aracılığı söz konu-sudur. Bir antionkogen olan bu genin (TP53), apoptozu harekete geçiriçi bir etkisi vardır. 2-Hatalı sarmalanmış proteinlerin birikimi. Gen mutasyonları ve serbest radikaller sonucu ortaya çıkan bu proteinler, endoplasmik retikulumda aşırı birikir ve hücrenin apoptotik ölü-müne neden olur. 3-Hücre zedelenmesine neden olan bazı infeksiyonlar, özellikle viruslar, apoptotik ölüme neden olur. 4-Paranşimal organlarda (pankreas, tükrük salgılığı ve böbrek) kanal tıkanmalarından son-ra ortaya çıkan patolojik atrofi. Apoptoz Mekanizması ve Morfolojisi Bu tip hücre ölümünün morfolojik yapısı, koagülasyon nekrozundan farklıdır. Apoptoz da gözlenen başlıca morfolojik değişiklikler, en iyi biçimde elektronmikroskopi ile gözlenebi- lir. Hücre, su ve elektrolit kaybı ile birlikte yapısal elementlerinin yoğunlaşması sonucu dansi-tesinde artma meydana gelir ve volümlerinin yarısını kaybeder ve hacım olarak küçülür. Apoptoz ışık mikroskobunda tanınabilir. Histolojik olarak tek hücre veya hücre gruplarında hematoksilen- eosin ile boyanmış kesitlerde yoğun eosinofilik sitoplazma içinde, yoğun nük- leer kromatin parçalarına sahip, yuvarlak veya oval kitleler olarak görülür. Nüve kromatini yoğundur (piknotik) ve sonuçta karyoreksiz oluşur. Bu sırada hücre süratle büzüşür, önce sito- plazmik tomurcuklar sonra, parçacıklar şeklinde beliren “apoptotik cisimcikler” oluşur. Bun-lar membranla çevrili nükleer ve sitoplazmik organeller içeren parçacıklardır. Bunlar süratle makrofajlar ve komşu doku hücreleri tarafindan fagosite edilir. HÜCRE İÇİ BİRİKİMLER Bazı koşullar altında normal hücreler, anormal miktarlarda çeşitli maddeler biriktirebilir. Bu maddelerin birikimi geçiçi veya kalıcı olabilir. Bunlar hücreye zarar vermeyebilir veya bazen toksik olabilir ve hücrede ciddi zedelenme yapabilir. Maddelerin birikim yeri sitoplaz- ma veya nüvedir; sitoplazmada en çok lisosomlardadır. Bu intrasellüler birikimler üç grupta incelenir: (1)Normal endogenös madde, normal miktarlarda üretilir; fakat bunu kullanacak metobolizma hızı yeterli değildir (normal bir maddenin çok fazla birikmesi). Buna örnek “karaciğer hücrelerinde görülen yağlı değişme” verilebilir. Ayrıca hücre içinde su, glikojen ve protein birikimleri, örnek verilebilir. (2)Anormal endogenös madde birikir; çünki bu endoge- nös maddeyi metabolize edebilecek enzimlerde defekt söz konusudur. Bunun önemli nedeni doğuştan varolan genetik enzimatik defektir ve bu metabolitin parçalanmasında yetersiz olur. Sonuçta hücre içi birikimler ortaya çıkar. Bunlar, “depo hastalıkları” olarak tanımlanır. Tay- Sacks hastalığında gangliosid, Gaucher hastalığında glukoserebrosid ve Niemann- Pick hasta-lığında da sfingomyelin birikimleri, örnek verilebilir. (3)Hücreye dışarıdan alınan anormal ekzojen madde depolanmasıdır. Bunları parçalayıp yok edecek yeterli metabolizma yoktur ve diğer alanlara da taşınamadığı için, bu birikimler ortaya çıkar. Solunum yoluyla alınan kar-bon- kömür veya silika partiküllerinin akciğerde birikimi ve tatuaj (döğme) pigmentleri buna verilebilecek en güzel örnekleridir. Bu pigmentler makrofajlardaki fagolisosomlarda dekatlar-ca kalabilir. Lipidler: Sayfa 11 de yağlı değişmeyi (yağlanma) tekrar okuyunuz. Kolesterol: Makrofajlar, iltihabi bir alandaki nekrotik hücrelerin lipid artıklarını fagositik aktiviteleri ile tutarlar. Bu da bir çeşit hücre içi lipid birikimidir. Bu hücrelerin sitoplazmaları, küçük lipid vakuolleri ile dolar ve köpüksü bir görünüm alır. Bunlara “köpük hücreleri” adı verilir. Aterosklerozda düz kas hücreleri ve makrofaj sitoplazmaları, lipid vakuolleri (koleste- rol) ile doludur. Bunlara aterosklerotik plak denir. Proteinler: Lipid birikimine oranla çok daha nadir görülür. Hücreler içindeki protein fazlalığı, morfolojik olarak sitoplazmada görülebilen pembe renkli hyalin damlacıklar şeklin-dedir. Hücre içindeki protein birikimi; (a)hücrenin aşırı proteine maruz kalıp, hücreye alınma-sı şeklinde olur veya (b)hücrede protein sentezinin aşırı yapılması şeklindedir. Bu birikim şe-killerine örnek vermek istersek; böbrek, albumini glomerüllerden filtre ederken, proksimal tüplerden az bir kısmını tekrar geri emer. Aşırı proteinüriye (idrarda fazla protein kaybı) neden olan böbrek hastalıklarında (glomerülonefritler), haliyle protein daha fazla miktarda reabsorbsiyona uğrayacaktır. Bu protein reabsorbsiyonu nedeniyle tüp epitel hücrelerinde aşırı birikme meydana gelir. Plasma hücrelerinde muhtemelen antijen uyarılarına yanıt olarak gra-nüllü endoplasmik retikulumda sentezlenen immünoglobulin birikimi olursa, “Russell cisim-ciği” olarak adlandırılan homojen eosinofilik inklüzyonlar (cisimcikler) görülür. Glikojen: Glikoz veya glikojen metabolizma bozukluğu olan hastalıklarda hücre içinde aşırı miktarda glikojen birikimi görülür. Glikojen birikimini, su veya yağ vakuollerinden ayır- mak gerekir. Glikojen, sitoplazmada PAS pozitif şeffaf (saydam) vaküoller şeklinde görülür. Diyabetes mellitus (şeker hastalığı), glikoz metabolizma bozukluğunun başlıca örneğidir. Bu hastalıkta glikojen; karaciğer hücreleri, pankreasdaki Langerhans adacıklarındaki beta hücre-leri ve kalb kası hücrelerinde (kardiyak myosit) olduğu kadar, böbrek tüp epitellerinde de biri- kir. Ayrıca “glikojen depo hastalıkları” veya “glikogenoz”lar olarak adlandırılan, birbiriyle yakın ilişkili bir grup genetik hastalıklarda hücre içinde glikojen aşırı birikir. Bu hastalıklarda glikojenin, yapım ve yıkımıyla ilgili enzim defekti nedeniyle metabolize edilemez ve aşırı birikim nedeniyle, sekonder hücre zedelenmesi ve hücre ölümü ortaya çıkar. Hyalin Değişiklik Hyalin terimi; hücre içi birikimin veya hücre incinmesinin spesifik işeretinden daha çok, tarif edici bir terim olarak kullanılır. Hücre içinde veya ekstra boşluklarda hyalin olarak tanımlanan değişiklikler hematoksilen- eosin ile boyanan rutin histolojik kesitlerdeki homoje- nös, camsı, saydamsı pembe görünümde madde birikimleridir. Bunlar intrasellüler birikimler veya ekstrasellüler depositler olarak tarif edilir. İntrasellüler hyalini değişikliklere örnekler şunlardır: (1)Aşırı proteinüri de, böbrek tüp epitel hücrelerinde geri emilen protein, hyalin damlacıklar şeklinde görülür. (2)Plasma hücrelerinde küresel hyalin depositler şeklinde immunoglobulin birikimleri olur (Russell cisimcikleri). (3)Bir çok viral enfeksiyonda, nüve veya sitoplazmada hyalin inklüzyonlar görünümünde oluşumlar vardır. Bunların bir kısmı, viral nükleoprotein birikimleridir. “İnklüzyon cisimcikler”i olarak adlandırılır. (4)Alkoliklerin karaciğer hücrelerinde “alkolik hyalin” denilen hyalin inklüzyonlar görülür. Ekstrasellüler hyalini analiz etmek bir dereceye kadar güçtür. Eski skar (nedbe) yerindeki kollagen fibröz doku, hyalinize bir görünüm alır. Uzun süren hipertansiyonda ve diyabetes mellitusda damar duvarları özellikle böbrek, hyalinize bir şekil alır. Ekstrasellüler hyaline diğer bir örnek, kronik haraplanmaya neden olan böbrek glomerüllerindeki hyalindir. Amiloid de Hematok-silen- eosin boyasında, hyalini bir görünüm verir. Görüldüğü gibi, çok sayıda ve birbirinden farklı mekanizmalar bu değişikliğe neden olabilir. Hyalini değişiklik görüldüğünde, etyoloji-deki farklı patolojik durumlar nedeniyle lezyonun tanımlanması önem arzeder. PİGMENTLER Pigmentler renkli maddelerdir, Latince boya- renk anlamına gelir. Melanin gibi, hücrenin normal içeriği olabilir, hücrenin içinde sentez edilir (endojen pigment). Diğer bir bölümde ise, bazı durumlarda organizmaya dış çevreden gelen birikimlerdir (ekzojen pigment). En sık görülen ekzojen pigment, karbon veya kömür tozudur. Bunlar medeni yaşamın en önemli hava kirliliği etkenleridir. Büyük sanayi şehirlerinde yaşayanlarda görülebildiği gibi, asıl kö- mür madenlerinde çalışan işçilerde çok belirgindir. Solunumla alındığında alveolar makrofaj- lar tarafindan tutulup, bölgesel trakeo- bronşial lenfatik kanallardan lenf düğümlerine taşınır. Akciğer dokusunun bu pigment birikimi ile kararması “antrakozis” olarak adlandırılır. Kömür tozu birikimleri, fibroblastik reaksiyona neden olarak anfizem ve hatta ciddi bir akciğer toz hastalığı olan “kömür işçisi pnömokonyozu” adı verilen akciğer patolojilerine neden olur. İnhalasyonla alınan İnorganik tozların cinsine göre; antrakozis dışında asbestozis (amyant) ve silikozis de örnek verilebilir. Bunlar, “pnömokonyoz” lar olarak adlandırılan, çevresel hasta-lıklardır. Bunların içersinde en zararsızı antrakozisdir. Metal, cam ve taş partiküllerine silika tozları denir. Bu alanlarda çalışan silika tozları etkisi altında kalan işçilerde, silikozis görülür. Asbestozisde, asbest tozlarının inhalasyonu söz konusudur. Diffüz interstisyel fibrozise neden olur ve bronkojenik karsinoma ile malign mezotelyoma gelişme riski vardır. HÜCRE ZEDELENMESİ, ADAPTASYON ve HÜCRE ÖLÜMÜ Tatuaj (Döğme) : Dekoratif amaçla vücudun değişik bölgelerindeki deriye boyalı şimik maddelerle değişik resimler yapılmasıdır. Deriye ekzojenös metalik veya bitkisel pigment verilmesi sonucu oluşur. İnoküle pigmentler, dermal makrofajlar tarafından fagosite edilir. Bu pigment herhangi bir iltihabi yanıt oluşturmaz ve zararsızdır; fakat kullanılan bu maddeye karşı allerjisi olanlarda reaksiyonlar gelişir. Ayrıca kullanılan malzeme aracılığıyla AIDS, he-patit B ve C’ye yakalanma riski olabilir. Amalgam Tatuaj : Dental dolgu yapımı sırasında amalgam parçacıklarının oral yumuşak doku içine implante olması durumunda, söz konusu olur. Klinik olarak mavi- kahverenkte ve hatta bazen siyah renkte pigmentasyon görülür. Mikroskopik düzeyde, dev hücre oluşumları gösteren bir reaksiyon vardır. Ayırıcı tanı için, hematom ve nevusu düşünmeliyiz. Endojen Pigmentler : Bu grupta lipofuskin ve melanin pigmentleri ile hemoglobin türev-leri olan hemosiderin ve bilirubin gibi, pigmentler vardır. Lipofuskin : Latince "kahverengi lipid" anlamına gelen sarı- kahverenk'de, ince granüler sitoplazmik bir pigmenttir. Yaşlı kişilerde, ciddi malnütrisyon ve kanser kaşeksisinde, özellik- le kalb ve karaciğer hücrelerinde görülür. Bu organlarda hacım küçülmesiyle beraber görüldü- ğünden “brown atrofi” olarak da bilinen bu yıpranma pigmenti, hücre içi sindirilmemiş mater- yale örnek verilebilir. Serbest radikal hasarı, lipofuskin birikimine neden olabilir. Antioksidan savunma mekanizmalarının kaybına yol açan çevresel etkenlerle oluşabilir. E vitamini gibi, antioksidanların eksik olduğu durumlarda karşımıza çıkmaktadır. Bu pigmentin hiçbir önemi yoktur. Lipofuskinin kendisi hücre ve fonksiyonlarına bir zarar vermez. Sadece fizyolojik ve patolojik atrofi veya kronik zedelenme gibi, regresif değişiklikleri işaret eder. Melanin : Melanin, tirozinin enzimatik oksidasyonu ile üretilen bir pigmenttir. Melanin sentezi, epidermisin bazal tabakasında bulunan melanositlerde yapılır. Kahverengi-siyah renk- te olan bu pigmentin adı Yunanca siyah anlamına gelen "melas" kelimesinden türemiştir. Melanositlerin prekürsörleri (öncüleri) olan melanoblastların, embriyonik gelişim devresinde nöral kristadan göç ederek son bulundukları yer olan bölgeye geldikleri düşünülür. Bu hücre-lerin yuvarlak gövdeleri bu gövdeden uzanan düzensiz uzantıları vardır. Bunlar epidermis içine doğru dallanarak, bazal ve spinal tabakadaki hücreler arasına uzanır. Melanin melano-sitlerde sentezlenir. Bu işlem tirozinaz enziminin varlığında olur. Tirozinaz aktivitesiyle tiro-zin önce dihydroxyphenylalanine (DOPA) oluşturur ve daha sonra bir dizi dönüşüm işlemi ile melanin ortaya çıkar. Ultrastrüktürel düzeyde tirozinaz, granüler endoplazmik retikulumda sentezlenir ve Golgi kompleksinin veziküllerinde biriktirilir. Membranla çevrili bu küçük organellere "melanozom" adı verilir. Bunlar ışık mikroskobunda görülebilen pigment granül-lerini oluşturur. Melanositlerin normalde görüldüğü yerler; deri, kıl follikülleri, retina pigment epiteli, lep-tomeninks ve iç kulak bölgesidir. Derimiz bu pigment sayesinde renk kazanır. Güneş ışınları-nın (ultraviyole)x etkisiyle derideki melaninin miktarı artar, derinin esmerleşmesi olarak kendini belli eder. Melanin ve melanositler birçok yönden öneme sahiptir. Melaninin fonksi-yonu koruyuculuktur. Bu pigment sayesinde deri ve göz, güneş ışığının zararlı etkisine karşı daha iyi korunur. Melanin pigmenti az olan beyaz derili kişiler, güneşin zararlı etkilerine karşı daha hassasdır. Güneş altında uzun süre çalışan beyaz derili çiftçilerde ve gemicilerde deri kanseri görülme oranı, kapalı yerlerde çalışanlara oranla çok daha yüksektir. Fazla güneşte kalan insanda, melanin pigmentasyonu artar. Kişi koyu renk alır, bronzlaşır. Bu bronzlaşma ile vücut kendini güneşin zararlı ışınlarından korumaya çalışır. Bir zaman sonra, pigment artımı deriyi korumak için yeterli olmaz. Vücut derisi kendini korumak için, bu sefer kalın-laşmaya başlar, hiperplazi gelişir. Sayıca artan hücrelerde dejenerasyon ve de mutasyonun oluşumuyla kansere dönüşme riski ortaya çıkar. Melanogenesisin lokal artması, çoğu kişilerde görülen ve halk arasında "ben" adı verilen, melanositlerin proliferatif lezyonlarını (pigmentli nevusları) ortaya çıkarır. Bunlar deride çok yaygın olarak bulunan siyah- kahverenkte hafif kabarık oluşumlardır. Benign bir lezyon olan nevus'un malign karşıtı, kanserin oldukça öldürücü bir tipi olan, malign melanomadır (mela-no karsinoma). Dermis, ağız mukozası, retina ve çok nadir olarak da, leptomeninks’den geli- şen malign melanoma olguları vardır. Melanin sentezi, adrenalxx (sürrenal) ve hipofizin kontrolü altındadır. Hipofizden adreno- kortikotropik hormon (ACTH) yanısıra, melanosit stimüle eden hormon (MSH) da salgılanır. Adrenal korteksden salgılanan glikokortikoid (kortizol, kortikosteron, kortizon gibi, bir grup hormonu kapsar) ler ve mineralokortikoidler (aldosteron), feed-back regülasyonu ile hipofiz üzerinde ACTH salgılanmasını kontrol eder. ACTH ve MSH düzeyindeki artmalar, melanin pigmentasyonunda da artmalara neden olur. Addison hastalığıxxx (ki bunda primer adrenokor-tikal yetmezlik -hipoadrenalizm- söz konusudur) buna güzel bir örnektir. Hipoadrenalizmde, adrenal korteksden salgılanan ACTH antagonistleri olan adrenokortikal hormon (örneğin kortizol salgısı baskılandığı zaman) oluşamayacağı için, hipofiz üzerindeki feed-back frenleyi ci etkisi de ortadan kalkar. Adrenal korteksin hipofiz üzerindeki kontrolü yok olduğundan, haliyle kompensatuvar olarak hipofiz daha fazla ACTH ve MSH salgılayacaktır. Bunların aşırı salgılanmaları da, deri ve mukozalarda pigmentasyon artımına neden olur. x Ultraviyole (morötesi); çok kısa, enfraruj (kızılötesi); çok uzun dalga boyuna sahip, güneşin zararlı ışınlarıdır. xx Adrenal: ad- ek + renal Surrenal: sur(supra)- üst + renal xxxAddison Hastalığı(Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Adrenal yetmezlik (hipoadrenalizm) primerdir; sürre-nalin kendisinde bir lezyon vardır veya hipofizin ACTH salgılanmasında bir yetersizlik söz konusudur ve sekon-der hipoadrenalizm olarak adlandırılır. Primer hipoadrenalizm, Addison hastalığı olarak da bilinir. Bunda böbrek üstü bezi hasarlanmıştır. Addison hastalığı, adrenal korteksin progresif destrüksiyonuna bağlı olarak ortaya çıkan, çok nadir rastladığımız bir hastalıktır. Klinik belirtilerin ortaya çıkması için, salgılığın % 90’ının harab olması gerekir. Bu genelde iki şekilde karşımıza çıkar. Otoimmün adrenalitis; olguların % 60-70’sini oluşturur. Enfeksiyonlar; Tuberküloza bağlı hasar en çok rastlanılan bir nedendir. Özellikle tuberküloz adrenalitis’i iltihabi olguların % 90’ını oluşturur. Klinik olarak, deride ve ağız mukozasında melanin pigmentasyonunda artma, hipo-tansiyon şiddetli anemi, halsizlik, kas zayıflığı, kilo kaybı, anoreksi (iştahsızlık) ve gastroentestinal semptomlar (kusma, diyare) görülür. Mineralokortikoid (aldosteron) yetmezliği nedeniyle, başta sodyum (Na) iyonları kaybı ve buna bağlı olarak su kaybı meydana gelecektir. Bu durum, kan hacmı azlığını ve hipotansiyon belirtilerini doğuracaktır. Aynı zamanda potasyum (K) iyonları retansiyonu (hiperpotasemi-hiperkalemi) görülür. Önemli tehlike, hipotansiyonun daha sonra, “kardiovasküler şok” tablosunu meydana getirmesidir. Hasta tedavisi, aldosteron ve tuz verilerek yapılır. -- Pigmentasyon artımı “hiperpigmentasyon” olarak adlandırılır. Aşağıdaki şu lezyonlar-da melanin artımı söz konusudur. Addison Hastalığı (Kronik Adrenal Korteks Yetmezliği): Multipl Nörofibromalar (Nörofibromatozis): Periferal sinirlerden kökenli değişik bü-yüklüklerde ve çok sayıda (multipl) nörofibromlar vardır. Bununla beraber, deride ve ağız mukozasında sütlü-kahve lekeleri (cafe-au-lait) halinde melanin pigmentasyonu görülür. Oto-zomal dominant geçişli bir hastalıktır. İki tipi vardır. Nörofibromatozis tip1 (von Recklingha-usen hastalığı) de, az da olsa malignleşme olasılığı vardır. Nörofibromatozis tip 2, bilateral akustik (vestibüler) schwannoma ve diğer beyin tümörleriyle beraber görülür. Bu her iki has-talık genetik ve klinik olarak birbirinden farklıdır. Olguların % 90 ı tip 1 dir. Tip 2, çok daha nadir görülür. Peutz- Jeghers Sendromu : İnce barsaklarda multipl polipozis ile beraber ağız mukoza- sında ve dudakta melanin pigmentli lekeler vardır. McCune-Albrigt Sendromu : Kemiklerde multipl odaklar halinde fibröz displazi ile bera- ber, deride ve ağız mukozasında melanin lekeleri vardır. Bunlara “cafe- au- lait (kahve) leke-leri denir. -- Deride melanin pigmentasyonunun azalmasına “hipopigmentasyon” denir ve görüldü-ğü durumlar: Skatris (Nedbe) Yerleri : Cerrahi işlem veya travmalar sonucu ortaya çıkan skatris yerle-rinde, lepra hastalarında lezyonların bulunduğu alanlardaki skatris yerlerinde pigment yoktur. Hormonal Nedenler : Kastre (hadım) erkeklerde ve ayrıca hipofiz hipofonksiyonunda vücuttaki pigment miktarı azalır. Albinolar : Bu tip kişilerde kalıtsal tirozinaz enzim defekti vardır. Bu enzim yokluğunda, tirozinin DOPA ya dönüşme yetersizliği söz konusudur. Bu nedenle albinolar, melanin sentez edemez, derileri ve kılları çok açık renktedir. Bu kişiler güneş ışığına ileri derecede duyarlıdır Vitiligo : Deride leke tarzında pigmentsiz alanların bulunmasıdır ve bu edinsel (kazanılmış akkiz, sonradan oluşan) bir lezyondur. Lezyonların dağılımı ve boyutları çeşitlilik gösterebilir. Bu hastalığın nedeni son araştırmalara göre, daha çok otoimmün bir bozukluk olduğu yönün- dedir. Hemosiderin : Hemoglobinden türeyen hemosiderin, altın sarısından- kahverengine kadar değişen renklerde görülen bir pigmenttir. Demirin hücre içinde birikme şekline örnektir. Kanamanın doğal sonucu hemosiderin pigmenti oluşur. Hücre içinde demir, apoferritin adı verilen proteine bağlı ferritin miçelleri şeklinde depolanır. Hücre ve doku içinde biriken demir histokimyasal olarak Berlin Mavisi denilen özel bir boya ile gösterilir. Makroskopik kanamalar veya yoğun vasküler konjesyonun neden olduğu mikroskopik ka-namalar, demirin lokal artımını ve bunu takiben hemosiderini ortaya çıkarır. Buna en iyi ör-nek, zedelenmeden sonra görülen çürüktür (ekimoz). Çürükler, lokalize hemosiderozisin en iyi örneğidir. Kanama bölgesindeki eritrositlerin yıkımıyla ortaya çıkan kırmızı kan hücre artıkları, makrofajlar tarafından fagoside edilir. Hemoglobin içeriği lisosomlar tarafından katalize edilir ve hemosiderine dönüştürülür. Çürükte görülen renk değişikliği, bu dönüşüm- deki aşamaları yansıtır. Kronik kalb yetmezliğinde uzun süreli staz nedeniyle oluşan konjesyon, akciğerde pig-mentasyon görülmesine neden olur. Akciğer alveollerinde kapillerlerin yırtılması ve geçirgen- liğinin artması nedeniyle eritrositler dışarı çıkar. Eritrositler alveolar makrofajlar tarafından fagosite edilir. Sonuçta hemosiderin oluşur. Akciğer alveollerinde bulunan hemosiderinle yüklü bu tür makrofajlara “kalb hatası hücreleri” adı verilir. Nedeni ne olursa olsun, demirin sistemik yüklenmesi, çeşitli organ ve dokularda hemosiderin birikimine neden olur. Bu şekle “hemosiderosis” adı verilir. Sistemik hemosiderozisin birçok şeklinde, intrasellüler pigment birikimi çoğu durumlarda paranşimal hücrelere zarar vermez veya organ fonksiyonunu boz- maz. Hemosiderozisi meydana getiren pigment birikimi; (1)besinlerle alınan demirin emili- mindeki artım ve kontrolsüz kan yapıcı tabletlerin alımı (2)demirin kullanımındaki yetersiz- lik, (3)hemolitik anemiler ve (4)kan nakillerinde (kırmızı kan hücre transfüzyonları), ekzoje- nöz demir yüklenmesine neden olur. Demirin normalden çok fazla (yoğun) birikimi “hemo-kromatozis” olarak bilinir. Biriken demir, çeşitli organlarda disfonksiyona ve hücre ölümleri-ne neden olur. Kalb yetmezliği (kardiyomyopati), siroz (kronik karaciğer hastalığı) ve diyabe-tes mellitusu (pankreas adacık hücreleri ) içeren doku- organ zararları oluşabilir. Bilirubin : Bilirubin, safrada bulunan ve safranın sarı- yeşil rengini veren başlıca pig- menttir. Kırmızı kan hücrelerinin mononükleer fagositik sistemde parçalanmasıyla (karaciğer- deki kupffer hücrelerinde) serbestleşen hemoglobinden türemiştir; fakat demir içermez. Orga- nizmada normal yaşam sürelerini (100- 120 gün) tamamlayan bu eritrositlerin parçalanma- sıyla konjuge olmamış (ankonjuge) bilirubin meydana gelir. Bu ankonjuge bilirubin, kan pro- teinlerine (albumin) bağlanarak karaciğer parankim hücrelerine (hepatosit) taşınır ve burada işlenerek konjuge bilirubine çevrilir. Bu işlem spesifik bir enzim (bilirubin uridindifosfat glukuronosil transferas) ile oluşur. Daha sonra safra aracılığıyla bağırsağa dökülür. Bağır-saktaki bakteriyel enzimlerin etkisiyle “urobilinojen”e dönüştürülür. Bu pigmentin bir bölümü (% 20) tekrar barsaktan geri emilerek (reabsorbe olarak), karaciğere döner. Bunun bir bölümü de idrarla atılır. Barsaktaki urobilinojenin geri kalan bölümü, daha ileri bir işlemle “ürobilin” (stercobilin)’e dönüşür. Dışkının bilinen rengini (sarı- kahverengi) veren bu maddedir. Kan plasmasında total bilirubinin normal miktarı 100 ml’de 0.3- 1 mg’dır. Kandaki biliru-bin düzeyi (hem konjuge hem de ankonjuge) 2- 3 mg’ın üzerine çıktığında (bazı durumlarda 30- 40 lara çıkabilir), deri ve sklerada sarı bir renk oluşur. Bu renk değişikliği, dokuların safra pigmenti birikimine bağlı olarak, sarıya boyanmasından ileri gelmektedir. Klinik olarak “sarı-lık” (ikter) diye tarif edilir ve meydana geliş biçimlerine göre şöyle incelenebilir. (1)yoğun eritrosit yıkımı (hemoliz artması), (2)hepatosellüler disfonksiyon ve (3)intrahepatik veya eks-trahepatik safra obstrüksiyonu ile safranın tutulması (kolestaz) sonucu sarılık ortaya çıkar. Konjuge bilirubin; suda çözünür, nontoksiktir ve idrarla atılır. Ankonjuge bilirubin suda çö-zünmez, idrar ile atılmaz, toksiktir ve bilirubinin bilinen bütün toksik etkilerinin nedenidir. (1) Hemolitik (Prehepatik) Sarılık: Kırmızı hücre parçalanmasına bağlı bilirubin artı- mını yansıtır. Eritrosit yıkımının yoğun olduğu durumlarda sarılık görülür. Hemolitik anemi- lerde, ağır enfeksiyonlarda, yılan zehiri gibi, dolaşımdaki toksik maddelerin neden olduğu eritrosit destrüksiyonlarında ve kan transfüzyon uyuşmazlıklarında bilirubin miktarı aşırı artar. Bu bilirubin, ankonjuge bilirubindir. Yeni doğanlarda fizyolojik olarak hemoliz fazladır. Ayrıca, karaciğerde bilirubin konju-gasyonu ve atılımını sağlayan hepatik mekanizmalar, hayatın ilk iki haftasına kadar tam ola-rak gelişmediğinden, bütün yenidoğanlarda geçici (2- 4 gün), hafif bir ankonjuge hiperbiliru-binemi ortaya çıkar. Buna yenidoğanın fizyolojik sarılığı (neonatal sarılık) adı verilir. Bu durum tehlikesizdir. Bebeklerde görülen diğer bir tehlikesiz olan sarılık, maternal (anneye ait) serum sarılığıdır. Anne sütü ile beslenen bazı bebeklerde muhtemelen anne sütündeki beta glukuronidazlar nedeniyle oluşur. Tehlikeli olanı, Rh uyuşmazlığı gibi nedenlerle karşımıza çıkanıdır. Rh uyuşmazlığında, aşırı hemoliz olduğundan, ankonjuge bilirubin düzeyi çok yükselir ve “yenidoğanın hemolitik sarılığı” (eritroblastosis fetalis)x gelişir. Bu hastalık nedeniyle meydana gelen yoğun eritrosit yıkımına bağlı olarak ortaya çıkan bilirubin, yeni doğanların kapiller damarlarının geçirgenliği fazla olduğundan beyin dokusuna geçerek, doğumdan sonra “kernikterus” (bilirubin ansefalopatisi) adı verilen ağır nörolojik hasara yol açarak, sekeller bırakabilir veya bebeğin ölümüne yol açar. Adültlerde ankonjuge bilirubin seviyesi yüksek olsa bile, kan- beyin bariyeri nedeniyle kernikterus oluşmaz. (2) Hepatosellüler (Hepatik) Sarılık: Karaciğer hücre hasarı olan yoğun hepatosellüler nekroz ve siroz gibi, durumlarda görülür. Fazla bilirubin konjuge ve ankonjuge olmak üzere karışıktır. Karaciğer hücresinin fonksiyon bozukluklarında, bilirubinin alımında azalma ola-bildiği gibi, karaciğer hücresinde yetersiz konjugasyon da söz konusu olabilir. Karaciğer parankim hücrelerinin zedelenmeleri sonucu, bilirubin salgılanmasında intrahepatik blokaj da olabilir. Karaciğer hücresine verilen zarar, enzim sistemini etkilemiş olabilir. Örneğin viral hepatitis, kimyasal veya ilaç toksisitesi yanısıra karaciğerin mikrobiyolojik enfeksiyonları, konjugasyonu ve safra ekskresyonunu (ifrazat) bloke edebilir. Bu şekilde dolaşımdaki biliru-binin miktarı artmış olur. (3) Obstrüktif (Posthepatik) Sarılık: Bu grupta genellikle safra kanalı obstrüksiyonu söz konusudur. Ekstrahepatik tıkanmaların başlıca nedeni; safra kanalı ve pankreas karsinomaları ile safra kanalı taşlarıdır. Bu tıkanmalar uzarsa, hepatositlerde nekrozlar ortaya çıkar ve “bili- er siroz” meydana gelebilir. Çok nadiren de yenidoğanlarda bir anomali olarak, intrahepatik ve ekstrahepatik obstruksiyon, hepatositlerdeki primer defekt veya safra duktuslarının atrezisi ve agenezisi şeklinde karşımıza çıkabilir. Karaciğerdeki konjuge bilirubin, safra yollarındaki tıkanma nedeniyle bağırsağa akamaz ise, bağırsakta safra pigmenti olmayacağı için, feçes açık renkte olur. Ayrıca bağırsakta safra eksikliği nedeniyle, K vitamini sentezi yapılamaz (Vita- min K; endojen olarak E. coli varlığında barsakda sentezlenmekteydi). Vitamin K eksikliği veya diffüz karaciğer hastalıklarında, hepatositlerdeki disfonksiyonun etkisiyle, vitamin K’ya bağlı koagülasyon faktörlerin (protrombin ve diğer pıhtılaşma faktörleri) sentezinde meydana gelen azalmayla koagülopati meydana gelir, hemorajik diatez’e (anormal kanamalar) neden olur. Bu spontanös kanama sonucu hematomlar, hematüri, melena, ekimozlar ve dişeti kana- maları görülür. Azalmış safra akışının diğer sonuçları; yağda eriyen A, D ve K vitaminlerinin yetersiz absorbsiyonudur. x Eritroblastosis Fetalis: Maternal ve fetal kan grubu uyuşmazlığı sonucu annede oluşmuş olan antikorların, fetus’da neden olduğu bir hemolitik anemidir. Rh(-) bir annenin fetusu, babanın ki gibi Rh(+) olursa, anne ve onun bebeği arasında Rhesus (Rh) uyuşmazlığı meydana gelebilir.Anne; Rh antijeninden yoksun (Rh-) ise, fetusda mevcut olan Rh antijenlerine (Rh+) karşı antikorlar üretir. Rh(-) anne eritrositleri, Rh(+) fetus eritrositle- ri tarafından sensitize edilmiştir. Fetal eritrositler gebelik boyunca plasentadan sızarak annenin dolaşımına katı- lır. En büyük geçiş, doğum esnasında olur. Oluşan bu antikorlar, sonraki gebeliklerde plasenta yolu ile fetusa geçerek, fetusa ait kırmızı hücrelerin destrüksiyonuna (lizise, hemoliz) neden olur. Ortaya çıkan sendrom, “eritroblastosis fetalis” olarak bilinir. Yenidoğanın bu hemolitik hastalığında meydana gelen anemi, uterus içinde fetal ölüme yol açabilecek kadar şiddetli de olabilir. Anemiye reaksiyon olarak fetal kemik iliği, olgunlaşmamış eritrositleri (eritroblastları) fetusun dolaşımına katar. Eritroblastosis fetalis terimi; oluşan eritrosit destrüksiyo- nunu kompanse etmek için, fetal dokulardaki kırmızı kan hücre prekürsörlerinin (hematopoesis) aşırı artmasını anlatır. Rh uyuşmazlığının patogenezindeki sensitizasyonun önemi anlaşıldıktan sonra, bu hastalık belirgin bir şekil- de kontrol altına alınmıştır. Rh sisteminin içerdiği pekçok antijenden yalnızca D antijeni, Rh uyuşmazlığının başlıca nedenidir. Rh(-) anneye, Rh(+) bebeğin doğumundan hemen sonra, anti- D globulin uygulanmaktadır. Anti- D antikorlar, doğum sırasında maternal dolaşıma sızan fetal eritrositlerdeki antijenik bölgeleri maskeleye- rek, Rh antijenlerine karşı olan duyarlılığı engeller. Eritroblastosis fetalis; belirtilerine göre üç sendroma ayrılabilir. Şiddetli komplikasyonlar olmadan yaşam mümkün olan, yalnızca hafif anemiyle seyreden “yeni doğanda konjenital anemi” olarak adlandırılır. Şiddetli hemoliz vakalarında anemiye bariz sarılık eşlik eder, “ikterus gravis” sendromu oluşur. Dolaşım bozukluğundan, anazarka denilebilecek kadar şiddetli bir ödemin ortaya çıkışı, buna eşlik eden sarılık, “hidrops fetalis” olarak adlandırılan bir klinik tabloyu da ortaya çıkarabilir. Hidrops Fetalis: Fetusdaki yaygın ödemi anlatmak için kullanılan bir terimdir. İntrauterin gelişim süresinde progresif sıvı birikimi sonucu oluşur, genellikle ölümle sonuçlanır. Geçmişte fetus ile anne arasındaki Rh uyuş- mazlığı sonucu ortaya çıkan hemolitik anemi, hidrops fetalisin en büyük nedeniydi. Bu tip, immun hidrops ola-rak bilinir. Gebelikdeki kan uyuşmazlığı tedavi edilebildiğinden, immun hidrops’un görülme sıklığı, zamanımız-da düşmüştür. Non- immun hidrops’un başlıca nedenleri ise; kardiovasküler defektler, kromozomal anomaliler ve fetal anemidir. Rh veya ABO uyuşmazlığı dışında başka nedenlerle de fetal anemi oluşur. Bu da hidrops feta-lis ile sonuçlanabilir. KARACİĞER Karaciğerin Normal Histolojik Yapısı Karaciğerin temel mimari yapı birimi, lobdur. Her lobun merkezinde, hepatik ven ağının uzantısı (santral ven) bulunur. Lobun periferinde, portal alan adı verilen bu bölgelerde fibröz doku içinde hepatik arter, portal ven dalları, sinir lifleri, safra kanalları ve lenfatik damarlar gibi, pek çok portal kanal bulunur. İki karaciğer hücresi arasında intralobüler safra kanalikül-leri denilen ince tübüler yapılar bulunur. Bunların içindeki safra, kan akımının ters yönünde, yani lobülün merkezinden portal alanlardaki safra kanallarına akar. Lobüller içindeki hepatositler ışınsal olarak dizilmiş ve bir duvarın tuğlalarına benzer biçimde düzenlenmiştir. Karaciğer hücrelerinin yaptığı bu tabakalar arasındaki boşluklara, karaciğer sinuzoidleri adı verilir. Bunlar labirent şeklinde ve sünger benzeri bir yapı oluştura- cak biçimde serbestçe anastomozlaşırlar. Bu sinuzoidal kapillerler, pencereli endotel tabakala- rından oluşan damarlardır. Endotel hücreleri ile alttaki hepatositler arasında kalan aralığa, Disse aralığı adı verilir. Endotel hücrelerine ek olarak, sinuzoidler Kupffer hücreleri adı veri- len makrofajları da içerir. Bu fagositik hücrelerin başlıca fonksiyonları; yaşlı eritrositleri me-tabolize etmek, hemoglobini sindirmek, immunolojik olaylarla ilgili proteinleri salgılamak ve kalın barsaktan portal dolaşıma geçen bakterileri ortadan kaldırmaktır. Karaciğere kan, iki farklı kaynaktan gelir: (a)Kanın %60- 70’i abdominal (pankreas ve da-lak) organlardan gelen oksijenden fakir, bağırsaklardan emilen besinleri içeren (besinden zen-gin) kanı taşıyan portal ven’den gelir; (b)%30- 40’ı ise, oksijenden zengin kanı sağlayan he-patik arter’ den gelir. Portal alana gelen arter ve ven kanı, karaciğer lobülünün çevresinden merkeze doğru sinuzoidler boyunca akar. Sinuzoidlerde karışan bu kan, vena santralis ve daha sonra da hepatik venlerle vena kava inferiyora akar. Karaciğerin vücudun metabolik dengesini sağlamak için, çok büyük ve önemli işlevleri vardır. Karaciğer dokusu; (1)besinlerle alınan proteinler, karbonhidratlar, yağlar ve vitaminle-rin metabolize edilmesi (işlenmesi) ve depolanması, (2)plasma proteinlerin ve enzimlerin sen-tezi, (3)pek çok endogen atık ürünlerin ve ekzogen toksinlerin detoksifikasyonu ve bunların safra ile atılması gibi, pek çok fizyolojik fonksiyona sahiptir. Çoğu ilaç, karaciğer tarafından metabolize edilir. Anlaşılacağı gibi, karaciğer dokusu; metabolik, toksik, mikrobiyal ve dola-şım bozuklukları olmak üzere çeşitli etkilere açıktır. Bazı durumlarda hastalık, karaciğerin primer olayıdır. Bunun dışında karaciğeri sekonder olarak etkileyen kardiyak dekompansas-yon, diyabet ve ekstrahepatik infeksiyonlar gibi, çok sık görülen hastalıklar vardır. Karaciğer muazzam bir işlevsel kapasiteye sahiptir. hepsi olmasa da çoğu fulminant hepa-tik hastalıklar dışında rejenerasyon oluşur. Normal bir karaciğerin %60’ının cerrahi olarak çıkarılması durumunda minimal ve geçici bir karaciğer fonksiyon yetersizliği görülür. Karaci-ğer kitlesinin büyük bir bölümü 4- 6 hafta içinde rejenerasyonla yeniden oluşur. Masif hepa-tosellüler nekrozlu kişilerde, hepatik retikulin çatı harap edilmemişse, mükemmele yakın bir restorasyon oluşabilir. Kronik sağ ventriküler kalb yetmezliği, karaciğerde kronik pasif venöz konjesyona neden olur. Hepatik vendeki basıncın artmasına bağlı olarak intralobüler santral vendeki basınç da artar. Ortaya çıkan sinuzoidal dilatasyon ve konjesyon, santral ven çevresindeki hepatositlerde hipoksi ve iskemiye bağlı hasarlar ortaya çıkarır. Buna bağlı olarak bu karaciğer hücrelerinde dejenerasyon, yağlı değişme ve sonuçta nekroz meydana gelirken, buna tezat periferdeki he-patositler (portal alan çevresi) normal kalabilir. Hepatosellüler nekroz sonucu fibrozis meyda-na gelebilir. Karaciğerin temel yapısındaki bağ dokusu ağı haraplanmışsa, siroz ortaya çıkar. SİROZ Siroz, kronik karaciğer hastalıklarının irreversibl bir şeklidir ve “siroz” adı da bu hastalığı tanımlayan bir terimdir. Çeşitli kronik karaciğer hastalıklarının son döneminde ortaya çıkan bir sekeldir. Batı ülkelerinde ilk on içindeki ölüm nedenlerinden birisidir. Alttaki etiyolojiyi belirtmesinden başka, sirozun doyurucu bir sınıflaması yoktur. Sirozun etiyolojisinde pek çok etken rol oynar: (a)Aşırı alkol alımının bir sonucu olarak görülen sirozun diğer nedenleri ara-sında bazı ilaç ve kimyasal maddelerin uzun süreli alınması, (b)viral hepatitler, bilier obstrük-siyon (safra yolu hastalıkları), hemokromatozis (aşırı demir yüklenmesi), (c)kalb yetmezliğine bağlı, karaciğerde kronik pasif konjesyon (d)Wilson hastalığıx ve doğuştan olan bazı metabo-lik bozukluklar sayılabilir. Siroz gelişmesi için, uzun zaman periyodunda hücre ölümü, buna eşlik eden bir rejeneratif olay ve fibrozise gerek vardır. Başlıca üç patolojik mekanizma kombinasyonu, sirozu yaratır. (1)Karaciğer hücrelerinin progresif hücre incinmesine bağlı hepatosellüler (paranşimal) ölüm, (2)hepatosellüler hasara ve ölüme bağlı olarak ortaya çıkan rejenerasyon ve (3)buna eşlik eden kronik iltihabın stimüle ettiği progresif (ilerleyen) fibrozis bu hastalığı karekterize eden özelliklerdir. Rejenerasyon, hücre ölümünü kompanse etmek için, normalde verilen bir yanıt-tır. Normalde hepatositlerin proliferatif kapasitesi sirkülasyondaki büyüme faktörleri ile regü-le edilir. Hepatosit nekrozu sonucu açığa çıkan büyüme faktörleri hepatosit proliferasyonunu stimüle eder. Bu progresif olaylar sonucu karaciğerin normal lobüler yapısı ortadan kalkar. Fibrozis bu rejenere karaciğer dokusunu çevreleyerek sirozun karakteristik özelliği olan, değişik boylarda nodül yapılarının oluşmasına neden olur. Fibrozis, bir yara iyileşme reaksiyonudur. Zedelenme yalnızca paranşimi değil, destek bağ dokusunu da tuttuğu zaman skar oluşumuna neden olur. Normalde interstisyel kollagenler, portal alanlarda ve santral ven çevresinde ince bandlar şeklinde bulunurken, sirozda bu kolla-genler, lobülün tüm bölümlerini tutmuştur. Sirozda mikroskopik düzeyde karaciğerin normal arşitektürünün yerini, diffüz olarak kalın kollagen fibröz bandlarla separe edilmiş rejenere ka-raciğer hücre gruplarından oluşan nodüller yer almıştır. Karaciğerin normal yapısının değiş-mesi mikrosirkülasyonu bozar ve buna bağlı hastalığın klinik özellikleri ortaya çıkar. Çoğu sirozlu hastalardaki ölüm; (1)progresif karaciğer yetmezliği, (2)portal hipertansiyona bağlı komplikasyonlar ve (3)hepatosellüler karsinom gelişmesi sonucudur. Tüm siroz çeşitle-rinde hepatosellüler gelişme riski fazladır. Sirozların sınıflandırılmalarında bir konsensus yoktur. Yapılan morfolojik sınıflama ile sirozlar üçe ayrılmıştır: (1)Mikronodüler siroz (nodüllerin çapı 3 mm den daha küçüktür), (2)makronodüler siroz (nodül çapları 3 mm den büyüktür ve 2-3 cm ye ulaşabilir) ve (3)mikst olanda ise, mikro ve makro nodüller birarada bulunur. Etiyolojik nedenlere göre şu şekilde sınıflanabilir. Alkolik karaciğer hastalığı %60- 70; viral hepatitis %10; safra hastalıkları %5- 10; herediter hemokromatozis %5 vs. Siroz tiplerini; oluş biçimleri ve özelliklerine göre şu şekilde sıralayabiliriz. Alkolik (Beslenmeye Bağlı) Siroz: Alkolle ilgili olan ve çok sık görülen şekildir, Laennec siroz olarak da bilinir. Mikronodüler yapıdadır Postnekrotik (posthepatik) Siroz: Çoğunlukla viral etiyoloji (Hepatit B Virus ve Hepatit C Virus) etkendir. Makronodüler yapıdadır. Biliyer Siroz: 1)Primer biliyer siroz; otoimmun kökenli olduğu savunulur. 2)Sekonder biliyer siroz; uzun süreli ekstrahepatik safra kanalı obstrüksiyonu bunun nedenidir ve daha çok karşı-mıza çıkar. X Wilson Hastalığı: Bakır metabolizmasını otozomal resesif bir bozukluğudur. Bozukluklar karaciğer, böbrek ve beyinde anormal miktarlarda bakır birikimi meydana gelir. Hemokromatozis: (1)Herediter hemokromatozis; bağırsak mukozasında demir absorbsiyo-nunda (emiliminde) kalıtımsal bir defekt vardır; aşırı geri emilim görülür. (2)Sekonder hemo-kromatozis; aşırı demir yüklenmesi durumlarında sekonder olarak meydana gelir. Sirozda Klinik Özellikler: Fonksiyonel parankim kayıpları, sirozun başlıca şu klinik be-lirtilerini ortaya çıkarır. - Hepatosellüler hasar ve buna bağlı karaciğer yetmezliğiyle ilgili bulgular: a)Sarılık: Karaciğerin işlevlerinden birisi de safra üretimidir. Kandaki bilirubin (ankonjuge bilirubin) karaciğer hücrelerinde işlenir (konjuge edilir), safra yolları aracılığıyla barsağa dö-külür. Bu işlemin herhangi bir yerindeki aksama sonucu bilirubin kana karışırsa, sarılık (ikter) ortaya çıkar. Çoğunluğu karışık olmak üzere, konjuge ve ankonjuge bilirubin artımı söz konu-sudur. b)Hipoalbuminemi: Hepatosit hasarına bağlı albumin ve fibrinojen olmak üzere plasma protein sentezindeki azalma söz konusudur. c)Koagülasyon faktör eksiklikleri: Karaciğerde oluşan pıhtılaşma faktörlerinin sentezinde azalma ortaya çıkar. d)Hiperöstrinizm: Testikular atrofi, jinekomasti, palmar eritem (lokal vazodilatasyon) ve vücudun değişik kısımlarında, spider anjiomlar (örümcek şeklinde damarlanma). - Portal hipertansiyon: Portal akımla kan, batından vena kava inferiora döner. Portal kan akımındaki herhangi bir engelleme, portal venlerdeki hidrostatik basıncın artmasına neden olur. Üç farklı bölgedeki obstrüksiyona bağlı olarak ortaya çıkar. 1)Prehepatik: Portal vendeki tromboz nedeniyle oluşan obstrüksiyon, karaciğer içinde sinusoidlere dağılmadan öncedir. 2)İntrahepatik: Hepatik sinusoidlerdeki blokaj, bunun nedenidir. En önemli neden sirozdur, daha sonra yaygın karaciğer yağlanması gelir. 3)Posthepatik: Santral vendeki, hepatik vende-ki veya vena kavadaki blokaj nedendir. Bu, sağ kalb yetmezliği ve ağır perikardit gibi durum-larda karşımıza çıkar. Portal Hipertansiyona Bağlı Değişiklikler (Komplikasyonlar): Portal hipertansiyonun belli başlı bulguları; assit, venöz kollateraller (bazı bölgelerde venöz varisler), splenomegali (dalak büyümesi) ve bazen hepatik ansefalopatidir. - Assit (hidroperitoneum), hidrotoraks veya periferal ödem: Biriken kan geriye doğru ba-sınç yapar. Sirozdaki portal hipertansiyonun en önemli klinik sonuçlarından birisi, periton boşluğunda fazla sıvı birikimi (assit) oluşmasıdır: a)Portal vende hidrostatik basınç artımı, he-patik lenf sıvısı artımına neden olur. Bu sıvı peritona geçer. b)Hipoalbuminemiye bağlı olarak ortaya çıkan plasma onkotik (ödeme neden olan) basıncın düşmesi ve c)sodyum ve su tutulu-munun artması; Bu da hepatik hasara bağlı olarak aldosteronun karaciğerdeki yıkımının azal-ması (hiperaldosteronizm) ve renin- anjiyotensin sistem aktivasyonundaki artma, ödemi ve peritondaki sıvı birikimini açıklar. nedenidir. - Hepatik ansefalopati: Nöropsikiyatrik bir sendromdur. Karaciğer yetmezliklerinde ortaya çıkar. Normalde karaciğerde detoksifiye edilen amonyak ve nörotoksik maddelerin karaciğer-deki siroz gibi, bir defekt nedeniyle detoksifiye edilemeyen bu maddelerin doğrudan dolaşıma girmesi sonucu oluşur. Hafif konfüzyondan (bilinç kaybı) derin komaya kadar giden nörolojik belirtiler gösterir. Ölüm olağandır. x Etil alkol (etanol) - nontoksik Metil alkol (metanol) – toksik Alkolik Karaciğer Hastalığı Bu Karaciğer hastalığının başlıca nedeni, yoğun alkol (etanol)x alımıdır. Alkol alışkanlığı, ölüm nedenlerinin beşinci sırasında yer alır. Alkole bağlı siroz, ölümlerin önemli bir bölümü- nü oluşturur. Ölümlere neden olan diğer önemli bir neden ise, alkole bağlı otomobil kazaları sonucu meydana gelen ölümlerdir. Hastahanelerde yatan karaciğer hastalarının %20- 25 inde, alkol nedeniyle ortaya çıkan problemler vardır. Kronik alkol alımı birbiriyle bağlantılı üç farklı tipte karaciğer hastalıklarına neden olur. 1-Hepatik Steatoz (Yağlı Karaciğer): Hepatositler içinde önce küçük yağ damlacıkları biri-kir. Bunlar zamanla hücrenin içini tamamen doldurur, nüveyi kenara iter. Tamamen bir yağ hücresine döner. Bu değişme önce vena santralis çevresindedir, sonra perifere doğru yayılarak tüm lobülü tutar. Zamanla bu nekrotik parankimal hücreler yerini fibröz dokuya bırakır. Fib-rozis gelişmeden önce alkol alımı kesilirse, yağlı değişmeler gerileyebilir. 2- Alkolik Hepatitis: Hepatositler tek veya gruplar halinde şişer (balonlaşır) ve nekroza uğ-rar. Nekrotik ve dejenere hepatositlerin çevresinde polimorf nüveli lökositler birikir. Daha sonra lenfositler ve makrofajlar bölgeye gelir. Sonuçta belirgin bir fibrozis ortaya çıkar. 3- Siroz (Alkolik Siroz): Alkolik karaciğer hastalığının finali ve geri dönüşsüz şekli olan siroz, sinsidir ve yavaş gelişir. Karaciğerin makroskopik görünümü sarı- turuncu renktedir, yağlı ve büyümüştür, ağırlığı artmıştır. Oluşan fibröz septalar arasındaki parankimal hepato-sitlerin rejeneratif aktiviteleri, değişik büyüklükte nodüller oluşturur. İleri zamanlarda fibrozis geliştikçe karaciğer yağ kaybeder, progresif bir seyirle büzüşür, küçülür. Yağsız bir organ haline gelir. Organın ağırlığı düşmüştür ve sirozun karakteristiği olan değişik büyüklüklerde (mikro- makro) nodüller gelişir. PANKREAS : Pankreas, iki ayrı organın bir organda bulunma özelliğinde olan bir organımızdır. Yakla- şık %85-90 ekzokrin salgılıktır ve besinlerin sindirimi için, gerekli enzimleri salgılar. Geri kalan %10-15 endokrin salgılıktır ve insülin, glukagon ve diğer hormonları salgılayan Langer-hans adacıklarından oluşmuştur. Endokrin Pankreas : Endokrin pankreas Langerhans adacıkları adı verilen, bir milyon civarında mikroskopik hücre kümesinden oluşmuştur. Bu adacıklardaki hücrelerin tipleri, rutin hematoksilen- eosin boyası ile ayırt edilemez. Ancak bazı özel boyalarla elektron mik-roskobunda granüllerin şekillerinin görülmesiyle veya immunohistokimyasal yöntemle hücre tipi belirlenebilir.  (beta) hücreleri : Adacık hücre topluluğunun %70’ ini oluşturur. İnsülin hormonunu sentez eder ve salgılar. Hipoglisemik etkili hormondur.  (alfa) hücreleri : Adacık hücrelerinin %5- 20’sini temsil eder ve glukagon oluşturur. Kara-ciğerde glikojenolitik (glikojen parçalayan) etkinliği nedeniyle hiperglisemi oluşturur.  (delta) hücreleri: %5-10’luk bir bölümü oluşturur. İnsülin ve glukagon üretimini dengeleyen somatostatin hormonunu salgılar. PP (Pankreatik Polipeptit): %1-2 oranındadır ve yalnızca adacıklarda değil, pankreasın ekzo-krin bölümünden de salgılanır. Salgıladıkları polipeptidin, gastrik ve intestinal enzimlerin sal-gılanmasını uyarmak, intestinal hareketleri inhibe etmek gibi, etkileri bulunmaktadır. Adacık hücrelerinin önemli patolojik olaylarından birisi “Diyabetes Mellitus” dur. Diğeri “Adacık Hücre Tümörleri” dir. DİYABETES MELLİTUS Diyabet; insülinin yetersiz üretimi veya yetersiz işlevi nedeniyle ortaya çıkan hiperglisemi ile karakterize kronik, multisistemik bir hastalıktır. Karbonhidrat, yağ ve protein metaboliz-masını etkiler. Vücuttaki bütün hücrelerin glikoza (şeker molekülü- karbonhidrat) enerji kay-nağı olarak ihtiyacı vardır. Hücrelerin kandan şekeri alabilmeleri için, insülin hormonu şarttır. İnsülin, glikoz için regülatördür. Normalde kanda glikoz düzeyi yükselince insülin salgılanır. Tolere edilemeyen glikoz, hücre ölümlerine neden olur. Fazla glikoz, gerektiği zaman kan do-laşımına salınmak üzere, karaciğerde glikojen olarak depo edilir. İnsülin salgısının yokluğu (veya eksikliği) sonucu, glikozun kullanımında yetersizlikler meydana gelir. İnsülin salgısı duralarsa, kanda glikoz miktarı artar hiperglisemix durumu ortaya çıkar. Bu nedenle buna, halk arasında “şeker hastalığı” denir. Diyabetes mellitus hastalığında pankreasda yeteri kadar insülin üretilemiyordur veya vücut hücreleri bu insülinin etkisine karşı direnç geliştirmiştir. Her iki durumda da hücrelerin kan-dan glikozu almalarında problem vardır. Kan glikoz seviyesi yüksektir ve her ikisin de ortaya çıkan klinik sonuc aynıdır. Sınıflama ve Görülme Sıklığı Asıl özelliği hiperglisemi olan diyabetes mellitus, heterojen bir grup hastalıktır. Etyoloji-sine göre İki grup altında incelenir. Primer tip; en yaygın şeklidir (%95) ve insülin üretimin-deki veya işlevindeki bir defektten ortaya çıkar. Sekonder tip; infeksiyonlar (kronik pankrea-tit), herhangi bir nedenle pankreasın bir bölümünün cerrahi olarak çıkarılması, pankreas ada-cıklarının destrüksiyonuna neden olan bazı hastalıklar, aşırı demir yüklenmesi (hemokromato-zis), bazı genetik bozukluklar ve tümör gibi, pankreasın kendisini tutan lezyonlar yanısıra, in-sülinin antagonistleri olan hormonların hipersekresyonu söz konusudur. Akromegaliye neden olan aşırı büyüme hormonu (GH), Cushing sendromunda glukokortikoid artımı, feokromasito-mada (tümör) adrenalin artımı ve hipertiroidi gibi, bazı endokrin hastalıklar sonucu ortaya çı-kan diyabetes mellitusdur. Bu ikinci grup (sekonder tip) çok nadir görülür (%5). Diyabetes mellitusun en yaygın ve en önemli şekli, adacık hücresi insülin sinyali sisteminde primer bo-zukluğundan ortaya çıkanıdır. Bu primer diyabet; kalıtım özelliği, insüline verdiği yanıt ve köken olarak birbirinden farklı iki ana grupta (tip1 ve tip2) incelenir. Diyabetin iki ana tipinin farklı patogenetik mekanizmalara ve metabolik özelliklere sahip olmasına rağmen, kan da-marlarında, böbreklerde, gözlerde ve sinirlerde ortaya çıkan komplikasyonlar her iki tipte de mevcuttur. Bu hastalıktan meydana gelen ölümlerin en önemli nedenleridir. Patogenez : Önce insülin metobolizmasını kısaca gözden geçirelim. Normal İnsülin Fizyolojisi ve Glukoz Dengesi: Normal glikoz dengesi, birbiriyle ilişkili üç mekanizma ile sıkı bir şekilde denetlenir. Bunlar:(1)Karaciğerde glikoz üretimi, (2)glikozun çevre dokular tarafından (özellikle kas) alınması, kullanılması ve (3)insülin ve bunu den-geleyici karşıt hormonun (glukagon) salınımı. İnsülin salgılanması, glikoz üretimi ve kulanı-mını kan glikozun normal düzeyde kalacağı şekilde ayarlar. İnsülin pankreatik adacıkların beta hücre granüllerinde sentez edilir ve depolanır. Kan glikoz düzeyindeki yükselme, daha fazla insülin salımına neden olur. İnsülin sentezini ve salgılanmasını başlatan en önemli uya-ran glikozdur. İnsülin majör bir anabolik hormondur: İnsülinin en önemli metabolik etkisi, vü-cuttaki bazı hücre tiplerinde hücre içine glikoz girişini hızlandırmaktır. Bunlar myokordial hücreleri de içine alan çizgili kas, fibroblast ve yağ hücreleridir. Glikoz kas hücrelerinde gli-kojen olarak depolanır veya adenozin trifosfat (ATP) üretimi için oksitlenir. Glikoz yağ doku-sunda öncelikle lipid olarak depolanır. İnsülin, yağ hücrelerinde lipid üretimini (lipogenez) hızlandırırken diğer yandan da lipid parçalanmasını (lipoliz) inhibe eder. Aynı şekilde amino asid alımını ve protein sentezini hızlandırırken, diğer taraftan protein parçalanmasını durdu-rur. Böylelikle, insülinin etkileri anabolik olarak glikojen, lipid ve proteinin artan üretimi ve azalan parçalanması olarak özetlenebilir. x Yunanca; hiper- yüksek; glyk- şeker; emia- kan kelimelerinden köken alır. Açlık durumunda glikojen üretimi azaldığından (düşük insülin- yüksek glukagon durumu), karaciğerde glikoneojenezi (glikojen sentezi) ve glikojenolizi (yıkımı) arttırarak, hipoglisemi-yi önler. Bu nedenle açlık plasma glikoz düzeyi, karaciğerden salınan glikoz miktarı ile belir-lenir. İnsülin salınmasının başlıca tetikleyicisi, glikozun kendisidir. Salgılanan insülin, ilgili çevre dokularda insülin reseptörüne bağlanarak hücreiçi glikoz alımını tetikler. Böylelikle gli-koz dengesi kurulur. Tip1 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip1 Diyabet (İnsüline Bağımlı Diyabetes Mellitus): Tüm diyabet vakalarının %5-10 nu oluşturur. Çocuklukta gelişir, pubertede belirgin hale gelir ve şiddetlenir. Pankreasın insülin yapma özelliği kaybolmuştur. İnsülin sekresyonunda tam (veya tama yakın) yokluk söz konu-sudur. Hastaların hayatta kalmaları için, mutlak insüline gereksinim vardır. Bu nedenle “insü-lin bağımlı diyabet” olarak tanımlanır. Pankreas beta hücre antijenlerine karşı, T hücre lenfo-sitlerin oluşturduğu reaksiyon sonucu beta hücrelerinin destrüksiyona uğradığı otoimmun bir hastalıktır. Dışarıdan insülin alınmadığı takdirde diyabetik ketoasidoz ve koma gibi, ciddi metabolik komplikasyonlar gelişir. Beta hücre destrüksiyonuna iç- içe geçmiş pek çok meka-nizma katkıda bulunur: (1)Genetik eğilim, (2)otoimmünite ve (3)çevresel etkenler. Genetik Eğilim : Diyabetes mellitusun, ailesel özellik gösterdiği uzun zamandan beri bilin- mektedir. Genetik eğilimin kesin kalıtsal geçiş şekli tam olarak bilinmemektir. Tek yumurta ikizlerinin (eş ikizler) ikisinde birden görülme oranı yaklaşık %40’dır. Diyabetli ailelerde yaklaşık %6 sının çocuklarında bu hastalık gelişmektedir. Gerçi tip1 diyabet olgularının %80 inde ailevi bir hikaye yoktur. Otoimmünite : Tip1 diyabetin klinik başlangıcı ani olmasına rağmen, beta hücrelerine karşı olan kronik otoimmun atak, hastalığın başlamasından yıllar önce başlamıştır. Hastalığın klasik belirtileri olan hiperglisemi ve ketoz, beta hücrelerinin % 90 ından fazlası haraplandıktan son-ra, ortaya çıkar. Otoimmunitenin diyabet patogenezindeki rolü morfolojik, klinik ve deneysel birçok gözlemle desteklenmiştir: (1)Hastalığın erken dönemlerinde çoğu vakada adacıklarda hücre nekrozu ve lenfositten zengin iltihabi infiltrasyon (insülitis) gözlenir. (2)Diyabetli has-taların %80 inin kanlarında, beta hücre antijenlerine karşı oluşmuş antikorlar (otoantikor) gösterilmiştir. (3)T lenfositler beta hücre antijenlerine karşı reaksiyon gösterir ve hücre hasar-larına neden olur. (4)Sitokinler beta hücrelerini harplar. Çevresel Etkenler: Çevresel bozukluk beta hücrelere zarar vererek otoimmüniteyi tetikle-miş olabilir. Epidemiyolojik gözlemler, böyle bir tetiklemeyi virusların yaptığını düşündür-müştür. Tip2 Diyabetes Mellitus Patogenezi Tip2 Diyabet (İnsüline Bağımlı Olmayan Diyabetes Mellitus): Vakaların büyük bir çoğun-luğunu (%90) bu tip diyabet oluşturur. Hastalık olgun yaşlarda başlar ve daha çok 50-60 lı yaşlarda ortaya çıkar. Daha önceleri adult tipi diyabet olarak adlandırılırdı. Pankreas insülin üretir; fakat dokuların bu insülini kullanmasında problem vardır. Dokuların insüline karşı olan duyarlılığında azalma nedeniyle karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmalarının bozukluğu ortaya çıkar. Dokuların insüline duyarlılığın azalmasına (azalmış duyarlılık) “insülin direnci (rezistansı)” denir. İnsülin direnci; glukoz alımında, metabolik işlevde veya depolanmasında, insülinin etkisine karşı bir direnç olarak tanımlanır. İnsülin direnci, tip2 diyabetli hastalarda görülen karakteristik bir özelliktir ve diyabetli bireylerde görülen obeslik, genel bir bulgudur. Tip2 diyabeti iki metabolik defekt karakterize eder. (1)Çevre doku hücrelerinde, insüline yanıt verme yeteneğinde azalma (insülin direnci) ve (2)bu insülin direnci ve hiperglisemiyi kom-panse etmek için, gerekli insülinin pankreas tarafından salgılanamaması. Bu patolojiye beta hücre disfonksiyonu adı verilir. Burada esas olay, insülin dirençidir. Tip2 diyabetli hastaların yaklaşık %80’i şişman kişilerdir. Patogenezde obesite söz konusu olduğundan, kişinin yaşam biçimi ve beslenme alışkanlıkları gibi, çevresel faktörlerin önemli bir rol oynadığı düşünülür. 27 Bir zamanlar adültlerin bir hastalığı olarak düşünülürdü. Şimdi obes çocuklarda da bu şeklin görülebildiği bilinmektedir. Obesite, insülin direnciyle ve böylelikle tip2 diyabetle, önemli bir ilişkiye sahiptir. Kilo verilmesi ve fizik ekzersiz, bu hastalarda glikoz tolerans bozukluğunu düzeltebilir. Tip2 diyabet çok daha fazla görülmesine karşın, patogenezi hakkında bilgi azdır. Otoim-mün mekanizmaya ait deliller yoktur. Bunun yerine göreceli olarak insülin yetmezliğiyle sonuçlanan, insülin direnci ve β hücre bozukluğu vardır. Hafifden tam’a kadar değişen bir in-sülin eksikliği söz konusudur ve tip1 diyabetten daha az şiddettedir. Tip2’de insülin yetmez-liğinin kesin sebebi bilinmemektedir. Tip1 diyabette olduğu gibi, beta hücrelerinde viral veya immün sistem kökenli zedelenmeyi gösterecek bir bulgu da yoktur. Genetik faktörler, Tip1 diyabete göre bu Tip2 de daha önemlidir. Tek yumurta ikizlerin ikisinde de birden görülme oranı %60-90 dır. Bu hastalığın görülme oranı tüm popülasyonda %5-7 iken, birinci derece akrabalarda hastalık gelişme riski %20-40 arasında değişmektedir. Diyabetes Mellitus Geç Komplikasyonlar ve Patogenezi İnsülin hormonunun bulunması ve bunun tedavide kullanıma başlanmasından sonra, hasta-ların ömrü uzamıştır; fakat bu hastalık tedavi edilememiştir Diyabet hastalığında, geç kompli-kasyonlar olarak adlandırılan hastalığın başlangıcından 10- 15 yıl sonra ortaya çıkan lezyonlar çok önemlidir. Hastalar arasında bu komplikasyonların çıkış zamanı, şiddeti ve tutulan organ-lar yönünden bariz farklar vardır. Pankreasda patolojik bulgular çok çeşitlidir ve mutlak dra-matik değildir. Komplikasyonların hemen tamamı damar lezyonlarına bağlıdır. Bugünün diya-betle ilişkili en önemli komplikasyonları; küçük damarların bazal membranlarında kalınlaşma (mikroanjiyopati), arterlerde (ateroskleroz), böbreklerde (diyabetik nefropati), retinada (reti-nopati), sinirlerde (nöropati) ve klinik olarak bütün bu organlarda disfonksiyonlar görülür. Yapılan gözlem ve çalışmalar, ortaya çıkan bu komplikasyonların doğrudan hiperglisemiye bağlı olduğunu düşündürmektedir. Buna ilaveten, diyabette hipertansiyonun varoluşu, atero-sklerozisi hızlandırır. En çok konuşulan bulgu, nondiyabetik donörlerden (verici) diyabetik hastalara yapılan böbrek transplantlarında 3- 5 yıl sonra, bu böbrekte diyabetik nefropatinin gelişmesidir. Buna tezat oluşturacak şekilde diyapatik nefropatili böbreklerin normal alıcılara transplante edildiği zaman, bu böbreklerde düzelmeler olduğu bilinir. Diyabette hayatı tehdit eden esas olay ateroskleroz ve mikroanjiyopati gibi, generalize vasküler hastalıktır. Ateroskleroz, diyabetin klinik seyrini hızlandırır; kalb, beyin ve böbrekde iskemik lezyonlar gelişir. Myokard infarktüsü, serebral infarktüs, renal yetmezlik ve alt eks- tremite gangrenleri diyabetlerde sık görülen lezyonlardır. Diyabetin patognomanik (tanı koy- durucu) ağız lezyonları (spesifik ağız yumuşak doku ve dental lezyonları ) yoktur. Diyabette Pankreas Değişiklikleri: Langerhans adacıklarında diyabetin etyolojisini ve pato-genezini açıklayacak spesifik bir patolojik lezyon gösterilememiştir. Pankreas lezyonları sabit ve patognomanik değildir. Tip1 deki değişiklikler, tip2 ye göre daha belirgindir. Gerçi diyabe-te eşlik eden, bazı morfolojik değişiklikler vardır. Adacıklar sayıca azalmıştır, buralarda fibro-zis ve lenfosit infiltrasyonu (insülitis) ve amiloid birikimi görülebilir. Amiloid birikimi za-manla hücrelerin atrofisine neden olabilir. Ayrıca beta hücrelerinde granül kayıpları dikkati çeker. Diyabetik Göz Komplikasyonları: Diyabetik retinopati olarak adlandırılan göz lezyonları, katarakt veya glakom (göz tansiyonu) gelişmesine bağlı olarak, görme bozuklukları ve körlü- ğe kadar gidebilen ağır lezyonlar gelişir. Retinada, düzensiz damar duvarı kalınlaşmaları ve mikroanevrizmalar sonucu lezyonlar ortaya çıkar. Diyabetik Nöropati: Geç komplikasyonlar olarak periferal sinirler, beyin ve omurilik hasar görebilir. Refleks bozuklukları, duyu kusurları, gelip- geçici ekstremite ağrılarına neden olur. Schwann hücre hasarı, myelin dejenerasyonu ve akson hasarı ile karakterlidir. Bu hücrelerde- ki hasarın primer hasar olduğu düşünülmektedir. Buna, intrasellüler hipergliseminin yol açtığına inanılır. Hem bu intrasellüler hiperglisemi ve hem de mikroanjiopati sonucu gelişen iske- minin beraberce nöropatiye neden olduğuna inanılır. Pelvik organların innervasyonu bozula- rak; seksüel impotans (ereksiyon problemi), mesane ve barsak disfonksiyonu ortaya çıkabilir. Diyabetik Böbrek Değişiklikleri (Diyabetik Nefropati): En ağır lezyon gösteren organlar-dan birisi böbrektir. Myokard infaktüsünden sonra görülen en sık ölüm nedenidir. Ölüm çoğu kez, mikroanjiopati sonucu gelişen böbrek yetersizliğine bağlıdır. Vasküler Sistem: Diyabet vasküler sisteme ağır zararlar verir. Her çaptaki damarlar (aort ve küçük damarlar) etkilenir. Koroner arterlerin aterosklerozu nedeniyle ortaya çıkan myo- kard enfarktüsü, diyabetiklerde görülen en sık ölüm nedenidir. Diyabette ateroskleroz daha erken yaşta ortaya çıkar ve daha ağır seyreder. Ateroskleroz oluşmasına yatkınlık, birden fazla faktöre bağlıdır. Hiperlipidemi ve trombositlerin yapışma özelliğinin artması, şişmanlık ve hipertansiyon gibi, aterosklerozda rol oynayan diğer risk faktörleri de vardır. Damarlarda ülserasyon, kalsifikasyon, ve trombüs gelişimi sıktır. Damarların daralmasına bağlı olarak myokard infarktüsü gibi klinik bulgular ortaya çıkar. Yırtılma riski olan anevrizmalar gelişir. Diyabetlilerde normalden 100 kat fazla olan, alt ekstremite gangrenleri gelişir. Diyabette Klinik Özellikler Tip1 diyabet, çoğu hastada 35 yaşın altında poliüri (çok idrara çıkma), polidipsi (çok su içme), polifaji (iştah artışı) ve ciddi olgularda ketoasidozis ile kendini göstererek başlar. Bun-ların tümü metabolik bozukluklardan meydana gelir; çünki insülin vücuttaki başlıca anabolik hormon olduğundan, İnsülin salgılanmasındaki bir yetersizlik, yalnızca glikoz metabolizma-sını etkilemez, yağ ve protein metabolizmasını da etkiler. İnsülin eksikliğinde, glikozun kas ve yağ dokusu tarafından emiliminde, bariz azalma (veya yokluğu) söz konusudur. Karaciğer ve kasdaki glikojen depoları azaldığı gibi, glikojenoliz nedeniyle yedek depolar da tükenir. Şiddetli bir açlık hiperglisemisi izler. Tip1 de iştah artmasına rağmen katabolik etkinin baskın olması, kilo kaybı ve kas zayıflığı ile sonuçlanır. Polifaji ve kilo kaybının beraberliği bir tezat oluşturur. Böyle kişilerde her zaman bir diyabet şüphesi akla gelmelidir. Kandaki glikoz seviyesi artarsa, glomerüllere fazla glikoz gider, “glikozüri” (idrarda şeke-rin çıkması) başlar. Glikozüri osmotik diürezi başlatır, poliüriye neden olur. Yoğun bir su ve elektrolit (Na+, K+, Mg++, PO4-) kaybı ortaya çıkar. Sonuç olarak dolaşımda sodyum, potas-yum kayıpları ve kandaki glukoz seviyesinin artmasına bağlı olarak ortaya çıkan serum os-molaritesindeki artma (hiperosmolarite) ile kombine renal su kaybı, hücreler içi ve hücreler arası su kaybına neden olarak beyinde susuzluk merkezi uyarılarak su içme isteği doğar (polidipsi). İnsülin eksikliğinde metabolik dengenin bozulması ve ayrıca yağ katabolizması (yıkımı) aşırı artması, serbest yağ asidi düzeyini yükseltir. Bu serbest yağ asitleri, karaci-ğerde oksitlenerek keton cisimleri meydana gelir. İdrarla keton atılımı azalırsa, ketoasidoz oluşur. Tip2 diyabetes mellitus, poliüri ve polidipsi gösterebilir; fakat tip1 den farklı olarak hasta-lar genellikle 40 yaş üzeridir ve şişmandır. KALSİYUM METABOLİZMASI VE BOZUKLUKLARI Kalsiyum ve fosfat (PO4)x metabolizması, birbirleriyle çok yakın bir ilişki içindedir. Hem kalsiyum hem de fosfat dengesinin düzenlenmesinde, büyük ölçüde dolaşımdaki paratiroid hormonu (PTH), vitamin D ve bunlar kadar olmasa da kalsitonin hormonunun etkileri vardır. Kalsiyum; kemik ve dişlerin şekillenmesi, kasların kasılması, kanın pıhtılaşması, sinir uyarıla- rının iletisi ve hormon salınması gibi, pekçok fizyolojik olayda anahtar rol oynar. Bu nedenle kalsiyum dengesinin korunması kritik önem taşır. Vücuttaki kalsiyum depoları (iskelet siste- mi) ve plazma kalsiyum konsantrasyonunun korunması; besinlerle kalsiyum alımına, gastroin- testinal kanaldan kalsiyum emilimine ve böbreklerden kalsiyum atılımına bağlıdır. Dengeli bir beslenmeyle günde yaklaşık 1000 mg kalsiyum alınır. Bu da sütün 1 litresindeki miktara eşit- tir. Kalsiyumun esas atılımı dışkı ve idrar ile olmaktadır. Bunun yanısıra, barsaktan geri emi- lim de olmaktadır. D vitamini, kalsiyumun barsaklardan emilimini arttırır. Böbreklerde aktif vitamin D sentezixx arttırılarak, barsaktan kalsiyum emilimi arttırılır. Böbreklerde bir hasar mevcutsa, D vitamini etkisinin büyük bir bölümünü kaybeder ve barsak emilimi de azalır. Paratiroid hormonu; kalsiyum ve fosfat’ın barsaklardan reabsorbsiyonunu, böbreklerden atılmalarını ve ekstrasellüler sıvı ile kemikler arasındaki değişimleri düzenleyen bir hormon- dur. Paratiroid salgılığı (bezi) aktivitesinin artması, kemikten kalsiyum tuzlarının hızla rezorb- siyonuna yol açarak, ekstrasellüler sıvıda hiperkalsemi oluşturur. Bunu osteoklast aktivasyonu ile kemik rezorbsiyonu yani kalsiyumun mobilizasyonu arttırarak yapar. Bunun aksine, parati- roid salgılıklarının hipofonksiyonu, hipokalsemiye neden olur. D vitamini, kemik rezobsiyonu (yıkımı) ve kemik depolanması (yapımı) yani remodelas-yon üzerinde önemli etkilere sahiptir. Aşırı miktarda vitamin D fazlalığında, kemiklerde re- zorbsiyon oluşur. D vitamini eksikliğinde, paratiroid hormonunun kemik rezorbsiyonu üzerine olan etkisi büyük ölçüde azalır. Hipokalseminin Başlıca Nedenleri: 1-Hipoparatiroidizm: Paratiroid hormonunun eksikliği veya yokluğu nedeniyle, hipopara- tiroidizm ortaya çıkar. Başlıca özellikleri hipokalsemi ve hiperfosfatemidir. Özellikle tiroidek- tomi sırasında paratiroid salgılıklarının kaza sonucu çıkarılması veya hasar görmesiyle hipo-paratiroidizm meydana gelir. PTH yeterince salgılanamayınca kemiklerde osteolitik rezorb- siyon azalır. Vücut sıvılarında da kalsiyum düzeyi düşer. Kemiklerden kalsiyum ve fosfat re- sorbsiyonu olmadığı için, kemikler dayanıklılığını kaybetmez. Kronik hipokalsemide deride kuruma ve pullanma, tırnaklarda çatlama ve kırılma ile saç-larda sertleşme görülebilir. Kalsiyum konsantrasyonu ileri derecede azaldığında, tetani belirti- leri ortaya çıkar. Özellikle larenks kasları tetanik spazma duyarlıdır ve bu kasların spazmı, solunumu engeller. Gerekli tedavi uygulanmazsa, ölüme yol açabilir. 2-Vitamin D Eksikliği: Besinlerle yeterince D vitamini alınamaması (malnutrisyon) yanı- sıra, hepatobilier hastalık (karaciğer hastalıkları vitamin A, D ve K nın sentezini düşürür), barsaklardaki emilim bozuklukları (intestinal malabsorpsiyon), renal hastalıklar, belli bazı ilaçların alımı ve derinin güneş ışığını yeterince alamaması (İngilteredeki Müslüman kadınlar) gibi durumlar, vitamin D eksikliğinin önemli nedenleridir. Vitamin D, güneş ışını aracılığıyla deride sentez edilir; eksikliği hipokalsemiye neden olur. Eksikliğine bağlı olarak, çocuklarda raşitizm ortaya çıkar. Erişkinlerde diyete bağlı D vitamini veya kalsiyum yetersizliği oldukça seyrektir; çünki kemik büyümesi çocuklardaki gibi, çok miktarda kalsiyum gerektirmez. x Fosfor, insan vücudunda en çok bulunan elementlerden biridir. Vücuttaki fosforun çoğu oksijen ile beraber, fosfat (PO4) şeklinde bileşik halinde bulunur. Vücuttaki fosfat’ın yaklaşık % 85 i kemiktedir ve burada hidroksi-apatit kristalinin önemli bir bileşenini oluşturur2. xx Böbreklerde 1-α hidroksilaz enzimi tarafından vitamin D’nin en aktif formu olan 1, 25-dihidroksikolekalsife- rol’e [1,25(OH2) D3] çevrilir. Bu madde [vitamin D3 (kolekalsiferol)] barsaklardan kalsiyum emilimini arttırır. Önemli miktardaki vitamin D eksikliklerinde, erişkinlerde osteomalasi’ye yol açar. Bu, nor- mal gelişimini yapmış kemiklerdeki eksik mineralizasyonu yansıtır. Raşitizm’de ise yetersiz mineralizasyon çocuklarda gelişmekte olan kemikleri tutar. 3- Böbrek Yetersizliği: Böbreklerde vitamin D, aktif şekli olan dihidroksikolekalsiferol’a çevrilir. Böbrek hücrelerinin direkt hasar görmesinden dolayı; (1) aktif vitamin D oluşumu- nun azalması ve ayrıca (2) lezyonlu böbreklerde meydana gelen anormal kalsiyum kayıpları, hipokalsemiye neden olur. Fosfat’ın böbreklerden atılımının azalmasına bağlı olarak gelişen hiperfosfatemi de, tam anlaşılamamış bazı mekanizmalar yoluyla hipokalsemiye neden ol-maktadır. Hiperkalseminin Başlıca Nedenleri: Hiperkalsemi, kemik rezorbsiyonunun aşırı olma-sından kaynaklanır. Nedenleri şöyle sıralanabilir. 1- Primer Hiperparatiroidizm: Popülasyonda en sık rastlanılan hiperkalsemi nedenidir. Paratiroid salgılığındaki (bezi) bir bozukluk nedeniyle aşırı miktarda hormon salgılanması so-nucu meydana gelir. Nedeni paratiroid salgılıklarındaki bir hiperplazi veya tümördür. Bu tü-mör benign (adenoma) veya malign (karsinoma) olabilir. Eksesif paratiroid hormonu yapımın-da (hiperparatiroidizm) kemiklerde osteoklastik aktivite ileri derecede artmıştır, kemiklerden kalsiyumun açığa çıkmasına neden olur. Bu durum dolaşımda kalsiyum konsantrasyonunu arttırır, serum kalsiyum seviyesi yükselir. Osteoklastik aktivasyon (rezorbsiyon), osteoblastik depolanmadan çok fazla olduğu için, kemik yıkımı fazladır. Bu tür hastalarda patolojik kırık-lara çok rastlanır. Osteoklastların yaptığı lakunar rezorbsiyon, kemiklerde defektlere neden olacaktır ve kistik kaviteler şeklinde belirecektir. Bu bulgular da, hormon fazlalığının radyolo-jik ve histopatolojik göstergesidir. Paratiroid hormonunun kronik artımı, tüm iskelet sistemin-de herhangi bir kemiği tutabildiği gibi, çene kemiklerini de tutabilir. Bu hastaların kemikle-rinin radyolojik incelemelerinde, aşırı dekalsifikasyon kemik yıkımı nedeniyle multipl kistik alanlar görülür. Bu kistik alanlarda fibröz doku ve osteoklast tipi dev hücreler yoğun bir şekil-de bulunur. Bu histolojik özellik, çene kemiklerinin özel bir lezyonu olan, santral dev hücreli granulomanın benzeridir. Hiperparatiroidizme bağlı bu tür kistik kemik hastalığına, “osteitis fibroza kistika” adı verilir. Bu lezyon bazen kitleler oluşturarak tümörlerle karışabilir. Bu nedenle bu lezyonlar, “hiperparatiroidizmin brown (kahverengi) tümörü” olarak da bilinir. Osteoblastlar aktive olduğu zaman, bol miktarda alkalen fosfat salgılar. Bu nedenle, önemli tanı bulgusu plasma alkalen fosfat düzeyinde artıştır. Bu hastalar böbrek taşı oluşumuna aşırı yatkın olurlar. Bunun nedeni hiperparatiroidizmde barsakdan absorbe edilen ve kemikten mo-bilize olan kalsiyum ve fosfatın, böbrekler tarafından atılması sırasında idrardaki konsantras-yonlarının çok artmasıdır. Sonuçta, kalsiyum fosfat kristalleri böbreklerde çökmeye başlar ve böylece kalsiyum fosfat taşları oluşur. 2- Sekonder Hiperparatiroidizm: Sekonder hiperparatiroidizmde paratiroid hormon artı- şı, paratiroid salgılığındaki primer bir bozukluk yerine, önceden var olan hipokalseminin kompansasyonu sonucu ortaya çıkar. Böbrek yetersizliği en önemli nedendir. Barsakda mal- absorbsiyon sendromu gibi olaylarda, vitamin D eksikliği ve yetersiz kalsiyum alımları, hipo- kalseminin nedenleri olabilir. Kronik hipokalsemi sonucu, paratiroid salgılanmasında bir artış belirir. Buna “sekonder hiperparatiroidizm” denir. 3- Vitamin D fazlalığı: Aşırı vitamin D’nin alımı, vitamin D’nin toksik etkisini ortaya çı-karabilir. D vitaminin fazlalığı, çocuklarda gelişim geriliğine neden olabilir; adültlerde hiper-kalsiüri, nefrokalsinozis ve böbrek taşına neden olur. Vitamin D fazlalığı; kalsiyumun bar-saklardan emilimini arttırdığı gibi, normalin üstünde kemik rezorbsiyonuna (yıkımına) neden olarak kan kalsiyum seviyesini yükselterek, hiperkalsemiye neden olur. 4- Destrüktif Kemik Tümörleri: Destrüktif kemik lezyonlarına neden olan multipl mye- loma veya metastatik kemik tümörlerini sayabiliriz. Multipl myeloma, skuamoz hücreli karsi- noma, böbrek karsinomu, meme- over kanseri hiperkalsemiye neden olur. 5- Süt- Alkali Sendromu: Genellikle peptik ülser tedavisi sırasında uzun müddet ve aşırı miktarda antiasit olarak, kalsiyum (kalsiyum karbonat) ve emilebilir alkali alınması sonucu, hiperkalsemi ortaya çıkar. Bu olaya “süt- alkali sendromu” denir. Gerçi bu sendrom, büyük miktarlarda süt alan hastalarda da tanımlandı. Bu sendrom hiperkalsemi, hiperkalsüri, metabo- lik alkaloz (plasma bikarbonat düzeyinin artması), nefrokalsinozis ve böbrek yetmezliğine neden olabilir. 6- Hipertiroidizm 7- Sarkoidozis: Akciğerleri tutan kronik granulomatöz bir iltihaptır. PATOLOJIK KALSİFİKASYON Kalsiyum tuzlarının kemik ve dişlerden başka dokularda birikmesine, patolojik kalsifikas- yon denir. Normalde kalsifikasyon yalnızca kemik ve dişlerde oluşur. Bunların dışında oluş- ması, heterotopik kalsifikasyon olarak yorumlanır. Heterotopik kalsifikasyon iki farklı tipte tanımlanır. 1)Distrofik Kalsifikasyon: Serum kalsiyum ve fosfor seviyesinin normal olması- na ve kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk olmamasına rağmen görülür. Kalsiyum tuzları ölü ve dejenere hücre ve dokularda (tüberküloz nekrozu) birikir. Ayrıca atherosklerozisde aterom plaklarında ve hasarlı kalb kapakcıklarında oluşur. 2)Metastatik Kalsifikasyon: Kalsiyum metabolizmasında bir bozukluk söz konusudur. Hiperkalsemi olan her durumda, normal ve canlı dokularda kalsifikasyonun oluşması görülür. Hatta hiperkalsemi, distrofik kalsifikasyonu da arttırır. Metastatik kalsifikasyonda özellikle bazı dokulara nedeni bilinme- yen bir meyil vardır. Böbrek tübulusları, akciğer alveolleri, mide mukozası ve kan damarları- nın mediası sıkça etkilenen organlardır. Bu organlarda yetmezlikler nedenidir. Metastatik kalsifikasyona neden olan hiperkalseminin nedenlerini daha önce de değindi- ğimiz gibi, şu şekilde sıralayabiliriz; (1)aşırı paratiroid hormonu salgısına neden olan, parati-roid tümörleri ve primer hiperparatiroidizm gibi, endokrin bozukluklar, (2)kemik yıkımını arttıran multipl myeloma, metastatik kanserler ve lösemi gibi tümörler ve (3)vitamin D fazla-lığı (intoksikasyonu) ve süt- alkali sendromu ile sarkoidozdur. Hatta hiperkalsemi, (4)ileri saf-hadaki böbrek yetmezliğinde ortaya çıkan sekonder hiperparatiroidizm’e bağlı olarak da geli-şebilir. Histolojik olarak kalsifikasyon intrasellüler, ekstrasellüler veya her iki lokalizasyonda da depolanabilir. Bu birikim bazofilik, amorfös (şekilsiz) granüler görünümdedir. Kalsifikasyon odağında zaman içinde, kemik gelişebilir, buna “heterotopik kemik” denir. KEMİK HASTALIKLARIİnsan iskeleti kompleks bir sistemdir. Yapısal olarak destek oluşturmaya iyi ayarlanmıştır. İskelet kasının aktivitesini harekete dönüştürür ve hassas iç organlar için, koruyucu bir çevre oluşturur. Ayrıca vücudun kan oluşturan (hematopoetik) elemanları için, iskeletten bir yapı oluşturur ve kalsiyum ile diğer birçok hayati minerallerin ana deposu olarak görev yapar. Pek çok beslenme bozukluğu ile endokrin bozukluklar, iskelet sistemini etkiler. Beslenme bozuk-luklarının neden olduğu kemik hastalıkları; C vitamini eksikliklerinde, skorbüt ve D vitamini eksikliklerinde, raşitizm ile osteomalazi görülen hastalıklardır. Mineralizasyon kaybıyla ka-rakterli bir grup hastalık vardır. Bunlar “osteopenik hastalıklar” adı altında incelenir. Osteo-peni (kemik kaybı), radyolojik olarak mineralize kemik kitlesindeki kayba verilen genel bir terimdir. Bu kolaylaştırıcı bir kavram olup, bunlardaki radyolojik görüntüler, belirli bir patolojiyi işaret etmez. (1)Osteoporoz en sık görülen bir osteopenidir. (2)Osteomalazi ileri yaşlarda, (3)raşitizm çocuklarda görülen kemik matriksindeki mineralizasyon kaybını anla-tır. (4)Osteitis fibroza kistika, hiperparatiroidizmde görülen, kemik kayıpları gösteren bir lezyondur. Osteoklastik kemik rezorbsiyonunda artım vardır. Ortaya çıkmış olan kaviteleri dolduran fibröz doku proliferasyonları görülebilir. Fibröz dokunun tam doldurmadığı kavite-ler, kistik kaviteler olarak tanımlanır. Bazı (5)malign kemik lezyonlu osteopenik hastalarda kemiklerinde bir azalma görülür. Bu artan osteoklastik aktivitenin delilleri olmasına rağmen,bir kısmında anormal osteoklastik aktivite yoktur. Tümör hücrelerinin kendileri kemik rezorb-siyonundan sorumludur. Osteoporoz: Osteoporoz, kemik kitlesinin azalmasıyla mikro- yapı bozulmasına bağlı ola-rak ortaya çıkan kemik inceliği ve zayıflığına bağlı olarak kırık olasılığının arttığı bir kemik hastalığıdır. Burada hem kemik yapımı azalmıştır, hem de kemik yıkımı artmıştır. Kemik in-celiği lokalize olabildiği gibi, tüm iskelet sistemini de tutabilir. Osteoporoz terimi nitelendiril-meden kullanılırsa, primer senil ve postmenopozal şekli anlaşılır. Senil osteoporoz, yaşlılarda ve heriki cinsde şiddeti artarak görülür. Postmenopozal osteoporoz, menopoz sonrası kadın-larda görülür. Yaşlı kadınlardaki femur başı kırığın başlıca komplikasyondur. Primer osteopo-rozis ileri derecede yaygın olarak görülür. Osteoporozisle ilgili kırıklara bağlı ortaya çıkan morbidite ve mortalite analiz edilirse, yıllık maaliyetin çok yüksek olduğu görülür. Patogenezis: Erişkinlerde kemik oluşumu ve rezorbsiyonu arasında dinamik bir denge var-dır. Bu dengenin osteoklastların kemik yıkım tarafına kaydığında olay osteoporoz ile sonuçla-nır. Bu dengesizliğin oluşumu bir sırdır. Gerçi kemik gelişimi ve yeniden modelizasyon (yı-kım- yapım) kontrol mekanizmalarında heyecan verici önemli kavramlar vardır. Bunların merkezinde, tümör nekroz faktörü (TNF) ailesine ait yeni bir molekülün, keşfi vardır. Nükle-er Faktör kB nin Reseptör Aktivatörü (RANK) olarak adlandırılan bu molekülün, osteo-klast fonksiyonunu (işlevini) etkilediği anlaşılmıştır. Bunu, kemik stromal hücreler ile osteo-blastların sentezlediği ve hücrenin membranına yerleşik olduğu bugün artık bilinmektedir. Bu liganların reseptörü, makrofajlarda bulunmaktadır. RANK- sunan (tanıtan) hücreler bu makro-fajlar (böylelikle osteoklastlar) dır. Makrofajların osteoklastlara dönüşebilmeleri için, stromal hücreler veya osteoblastlarda bulunan bu RANK ligandının, makrofajlardaki RANK reseptö-rüne bağlanması gereklidir. Aynı zamanda osteoblastlar ve stromal hücreler, makrofaj koloni stimüle eden faktör (M- CSF) olarak adlandırılan bir sitokin üretir. Bu uyaran faktör, makro-faj yüzeyinde bulunan farklı bir reseptöre bağlanır. RANK ligandı ve makrofaj koloni –stimü-le eden (uyaran) faktör beraberce etki ederek makrofajları, kemik- yiyen osteoklastlara dönüş-türür. Bunun dışında stromal hücreler/osteoblastlar tarafından salgılanan ve osteoprotegerin (OPG) olarak adlandırılan molekül, tuzağa düşürücü “yem reseptör” dür. RANK ligandını kaplayarak, bunun makrofajdaki RANK reseptörüne bağlanmasını önler ve böylece yeni osteoklastların oluşumu ve kemik yıkımı kesintiye uğramış olur. Öyle görülüyor ki, osteoporoz tek bir hastalık olmaktan çok, total kemik kitlesinin ve yo-ğunluğunun azalması gibi, benzer morfolojik görüntüyü veren hastalıklar grubudur. Normal durumlarda bebeklik ve çocukluktan itibaren, kemik kitlesi devamlı artar, genç adült yaşların- da zirveye çıkar. Bunu büyük ölçülerde genetik faktörler belirler. Gerçi fiziksel aktivite, diyet ve hormonal durumlar gibi, eksternal (dış) faktörlerin de büyük rolü vardır. Yaş Faktörü: Kemik dansitesindeki (yoğunluğu) yaşa bağlı değişiklikler, her bireyde görü- lebilir. Kemik dinamik bir dokudur ve yaşam boyu devamlı bir yıkım- yapım şeklinde devam eder. Bu remodelizasyon (yıkım- yapım), kemik rezorbsiyonu ve yeni kemik yapımı değişik- likleriyle karakterizedir. Maksimum kemik yoğunluğuna yaşamın üçüncü on yılında ulaşılır. Bundan sonra dansite giderek azalır. En büyük kayıplar, yoğun süngersi (trabeküler) kemikle- rin olduğu omurga ve femur boynunda ortaya çıkar. Bu nedenle osteoporozlu kişilerde kırıklar bu bölgelerde çok sık görülür. Yaşlı hanımlarda kalça kırıkları kayda değer sayılardadır. Bu tür kırıklardaki tedavide, yaşlı insanların uzun periyodlarda hareketsiz yatmaları gerektiğin- den, hareketsizliğe bağlı olarak pnömoni, akciğer ödemi ve pulmoner tromboembolizm gibi, komplikasyonlar çok sık görülür ve başlıca ölüm nedenidir. Mekanik Faktör: Özellikle beden ağırlığının taşınması normal yeni kemik yapımında önemli bir stimulusdur. Azalmış bir fiziksel aktivitenin, hızlanmış kemik kayıplarıyla yakın ilişkisi vardır. Bunun kötü örnekleri felçli veya hareketten yoksun ekstremiteler örnek verilir. Sıfır yerçekiminde bir müddet kalmış olan astronotlarda da kemik yoğunluğunda kayıplara rastlanır. Pekçok yaşlı insandaki yaşam biçimi, hiç şüphesiz osteoporozun ilerlemesinde kat-kısı olabilir. Diyet Faktörü: Osteoporozun oluşması, korunması ve tedavisinde, kalsiyum ve vitamin D nin alımını da içeren diyetin rolü, halen daha tam anlaşılamamıştır. Raşitizm ve Osteomalazi Raşitizm ve Osteomalazi, her ikisi de vitamin D eksikliğinin birer örneğidir. Başlıca deği- şiklik kemiğin mineralizasyonundaki eksikliktir ve buna bağlı olarak nonmineralize osteoid kitlesindeki artım ortaya çıkar. Kısaca, osteoid matriks kalsifikasyonundaki defekttir. Osteo- malazideki bu özellik, total kemik kitlesindeki azalmaya rağmen, kalan kemik kitlesinde mineralizasyonu normal olan, osteoporozise çelişki oluşturur. Osteoporozisde kemik kaybı vardır, mineralizasyon kaybı yoktur. Raşitizmde mineralizasyon defekti, çocuklarda gelişmekte olan kemiklerde ortaya çıkar. Osteomalazide ise, tamamen normal gelişimini tamamlamış kemikteki bozuk mineralizasyon tarif edilir. PROF. DR. Taha ÜNAL EGE ÜNİVERSİTESİ DİŞHEKİMLİĞİ FAKÜLTESİ 2011 ORJİNAL KAYNAK: dent.ege.edu.tr/dosyalar/kaynak/301_patoloji/11.pdf   documents/11.pdf

http://www.biyologlar.com/hucre-zedelenmesinin-nedenleri-ve-zedelenmeye-karsi-hucrenin-verdigi-uyum-yanitlari-nelerdir-hasara-ugrayan-dokunun-onarilmasi-nasil-gerceklesir

Şeker hastaları için yeni bir umut: Mide hücrelerinden insülin üretildi

Şeker hastaları için yeni bir umut: Mide hücrelerinden insülin üretildi

Harvard Üniversitesi araştırmacıları kök hücre ve gen teknolojisinin birlikte kullanıldığı bir teknikle mide hücrelerinin genetik programını değiştirerek insülin üretmeyi başardılar. Şimdilik farelerde denenen ve kısmen başarı elde edilen bu teknik, ileride şeker hastaları için kalıcı bir çözüm olacak gibi görünüyor. Eğer bu teknik insanlarda başarıyla uygulanabilirse, şeker hastalarının özellikle de tip 1 diyabet hastalarının dışarıdan insülin almadan normal bir yaşantı sürmesi mümkün olabilecek. Araştırmanın ayrıntılarına girmeden önce konunun daha iyi anlaşılması için diyabet, insülin hormonu, pankreas ve beta hücreleri hakkında çok kısa bilgi vermekte fayda var.Diyabet nedir?Diyabet, midenin arka yüzeyinde yer alan pankreasın insülin hormonu üretememesi veya ürettiği insulin hormonunu etkili bir şekilde kullanılamaması sonucu ortaya çıkan bir metabolik hastalıktır.İnsülinin görevi nedir?İnsülin, pankreasta bulunan beta hücreleri tarafından üretilen ve kandaki şekeri hücrelere taşımakla görevli bir hormondur. Beta hücreleri özelleşmiş hücreler olup Tip 1 diyabet ve Tip 2 diyabet hastalarında çesitli sebeplerden dolayı yok olur veya sayıları azalır veya görevini yapmaz.Günümüzde şeker hastalığı tedavisinde kullanılan en yaygın yöntem, hastaya dışarıdan insülin takviyesi yapılarak kandaki şekeri dengelemeye yöneliktir. Fakat bu yöntemin uygulama ve dozaj belirlemede birtakım zorlukları bulunmaktadır. Zira kandaki şekerin ölçülmesi için süreli kan örneği alınması, her hastada şeker metabolizmasının farklı olması ve gün içerisinde şekerin sürekli değişmesi insülin miktarının iyi ayarlanamamasına sebep olmakta.Tedavide yeni bir umut: insülin üreten hücreler üretildiPankreasta yok olan veya görevini yeterince yapamayan beta hücrelerinin yerine yenisi konabilir mi? Başka kişiden alınan beta hücreleri immunolojik sebeplerden dolayı yabancı bir vucutta çalışamıyor. Bu nedenle ikinci bir kişiden beta hücresi alarak sorun çözülemiyor.Mideden beta hücreleri üretildiHarvard Üniversitesinden Chaiyaboot Ariyachet ve arkadaşları, hasarlı beta hücrelerinin görevini üstlenebilecek yeni beta hücreleri üretmenin yolunu aradılar ve bu amaçla farelerde Kök Hücre ve Gen Teknolojisinin birlikte kullanıldığı bir yöntemle insülin salgılayan beta hücrelerini üretmeyi başardılar.Ekip bunun için sindirim sisteminde bulunan değişik dokuların genetik özelliklerini inceleyerek pankreas ile olan akrabalık derecesini araştırdılar. Buradaki amaç pankreasa benzerliği olan dokulardan elde edilen kök hücrenin programını değiştirerek Beta Hücrelerine dönüştürmek. Bu amaçla yapılan araştırma sonucunda midenin onikiparmak bağırsağına açılan bölgesinde bulunan pilor dokularının beklenmedik kolaylıkta beta hücrelerine dönüştürebildiğini gördüler ve bu dönüşüm için sadece 3 genin çalışması gerekiyordu ki, bunlar da zaten pilor dokuları içerisinde bulunan kök hücrelerde çalışır vaziyetteydi.Farelerin henüz farklılaşmamış pilorik hücrelerinden alınan bu kök hücrelerin genetik programının değiştirilip Beta hücrelerine dönüştürülmesinden sonra hücreler laboratuvarda hücre kültürü içerisinde çoğaltılarak küçük Mini Organ/Hücre Topu haline getirildi. Ve ardından farelerin onikiparmak bağırsağına implante edildi.Kanda şeker seviyesi düzeldiMini organ farelere implante edildikten sonra beklenen bir şekilde gelişmeye ve büyümeye başladı. Bazı farelerde mini organın 4 hafta sonra yaklaşık 1 cm uzunluğa ulaşdığı ve farklılaştığı görüldü. Farelerin yapılan düzenli analizlerinde mini organın insülin ürettiği, şeker seviyesinin normal düzeyde olduğu, farelerin deneyin sonuna kadar sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam ettiği ve mini organın da kendini sürekli yenilemeye devam ettiği tespit edildi. Hatta pankreası alınan farelerden bazıları kolayca hayatta kaldıları tespit edildi. Bazı farelerin ise mini organa ragmen birkaç hafta içinde öldüğü görüldü.Terapide önemli bir gelişmeİlk defa uygulanan ve başarı oranı şimdilik çok düşük olan bu yöntemin her şeye rağmen Tip 1 diyabet ve ağır Tip 2 diyabet vakalarının tedavisinde umut olabiliceği belirtiyor. Yöntemin insanlarda uygulanması tıpkı farelerde olduğu gibi biyopsi yöntemi ile yapılacak. Yani yöntem, alınacak küçük bir pilorik hücrenin laboratuvarda genetik kodunun değiştrilerek tekrar hastaya verilmesi şeklinde olacak.Her tedavi hastanın bizzat kendisinden alınan hücrenin yeniden programlanarak beta hücresine dönüştürülmesi şeklinde yapılacağı için, tedavi, Hasta-spesifik tedavi olacak. Bu bakımdan vücudun hücreyi red etme ihtimali neredeyse imkansız gibi.Mehmet Saltürk++++++++++++++++++++++++++Dipl. Biologe Mehmet SaltuerkInstitute for GeneticsUniversity of Colognehttps://saltuerk.wordpress.com++++++++++++++++++++++++++Kaynak: Reprogrammed Stomach Tissue as a Renewable Source of Functional β Cells for Blood Glucose Regulation DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.stem.2016.01.003http://www.medikalakademi.com.tr/seker-hastalari-icin-umut-mide-huecrelerinden-insuelin-ueretildi-2/

http://www.biyologlar.com/seker-hastalari-icin-yeni-bir-umut-mide-hucrelerinden-insulin-uretildi

ANTİBİYOTİK KULLANIMINDA GENEL PRENSİPLER

Antibiyotikler tedavide en çok kullanılan ve kullanımında en çok hata yapılan bir ilaç grubudur. İnsan vücudunun her organında enfeksiyon gelişebileceğinden her daldaki hekimin antibiyotik kullanımını iyi bilmesi gerekir. Antibiyotiklere direnç gelişimi ve tedaviye yeni antibiyotiklerin girmesi gibi nedenlerle de bilgilerin devamlı yenilenmesi zorunludur. Antibiyotik kullanımında dikkat edilmesi gereken kuralları şöyle sıralayabiliriz.1. Antibiyotik kullanma gerekliliğinin saptanmasıHastanın bir bakteriyel enfeksiyonu olmalıdır ya da profilaktik antibiyotik kullanımının gerekli olduğu bir durum olmalıdır ( cerrahi profilaksi, romatizmal ateş profilaksisi, kalp kapak hastasında invazif girişimler öncesi profilaksi gibi). Bakteriyel enfeksiyon olduğunu kanıtlayabilmek için mikroorganizmanın kültürde üretilmesi, değişik boyama yöntemleri ile bakterinin mikroskopik inceleme ile gösterilmesi, antijen ve antikor saptayan serolojik testler kullanılabilir. Klinik bulgular bazı bakteriyel enfeksiyonlar için tipik olmakla birlikte güvenilir değildir. Aynı klinik bulguları başka mikroorganizma enfeksiyonları veya enfeksiyon dışındaki hastalıklar da verebilir.Antibiyotiklerin etken izole edilip, duyarlılık testine göre ya da diğer laboratuvar testleri ile kanıtlanarak kullanılmasına kanıtlanmış bakteriyel enfeksiyon tedavisi denir.Ampirik antibiyotik tedavisi ise olası enfeksiyon etkenleri ve duyarlılık durumuna göre verilen tedavidir. Ampirik tedavi toplum kökenli ciddi enfeksiyonlar ( menenjit, sepsis), nozokomiyal ve nötropenik hastadaki enfeksiyonlarda erken antibiyotik verilmesinin yaşamsal önemi nedeniyle yapılmalıdır.Rutin kültür alınması, invazif girişim gerektirdiğinden önerilmeyen ve olası etkenleri bilinen enfeksiyonlarda( akut otit, akut sinüzit, beyin apsesi, osteomyelit) da ampirik tedavi tercih edilir. 2. Uygun antibiyotiğin seçilmesiBu aşamada mikroorganizma, hasta ve antibiyotikle ilgili faktörler gözden geçirilmelidir.Mikroorganizma ile ilgili faktörler.Hastalık etkeni nedir? İlk yanıtlanması gereken soru budur. Etkenin belirlenmesi için çeşitli yöntemler vardır. Gram boyası bunların en basiti olup, halen enfeksiyon tanısında altın standarttır. Örneğin pnömonide balgamın Gram boyasında PNL ve gram pozitif diplokokların görülmesi, pnömokoksik pnömoni tanısı için çok değerlidir. Akut bakteriyel menenjitte BOS un Gram boya ile incelenmesi yine etkenin erken tanımlanması açısından yararlıdır. Dışkıda PNL bulunması invazif bir ishal etkenini düşündürür. PNL yoksa toksik veya viral bir gastroenterit olabilir.Etkeni belirlemede esas yöntem kültürdür. Antibiyotik başlamadan önce mutlaka yapılmalıdır. Kültür ve başka bir laboratuvar incelemesi yapma olanağı yok ise o zaman genel bilgilerden yararlanılır. Erişkin akut bakteriyel menenjitli bir hastada olası etkenlere ( meningokok, pnömokok) yönelik tedavinin başlanması örnek olarak verilebilir.Mikroorganizma ile ilgili değerlendirilmesi gereken diğer faktörler virulansı ve nozokomiyal ya da toplum kökenli bir mikroorganizma oluşudur. Çünkü nozokomiyal patojenler antibiyotiklere daha dirençlidir. Etken bakterinin antibiyotik duyarlılık durumu nedir? Yanıtlanacak ikinci sorudur.Etken izole edilmişse antibiyotik duyarlılık testi yapılarak uygun antibiyotik belirlenebilir.Bu amaçla aşağıdaki yöntemler kullanılır.Disk difüzyon yöntemi; hızlı üreyen aerob ve fakültatif anaerob bakteriler için önerilen, kolay, pratik, standartlara uygun yapılırsa halen tüm dünyada rutin laboratuvarlar için seçilen bir testtir.Antibiyotiğin inhibisyon etkisini ölçen kalitatif bir testtir.Minimal inhibitör konsantrasyon ( MIC ) ölçümü, Özel durumlarda (yeni antibiyotiklerin etkinlik araştırması, penisiline dirençli pnömokokların belirlenmesi gibi) yapılır Bu test te inhibisyonu ölçer, ancak kantitatif bir testtir.Minimal bakterisidal konsantrasyon (MBC) ise kantitatif ve bakterisidal etkiyi saptayan bir testtir. Rutinde kullanılmaz. Ancak nötropenik hasta gibi özel konakta, menenjit ve endokarditte tedavi başarısızlığında yapılması gerekebilir.Antibiyotik duyarlılık testi yapılamıyorsa etkenin veya olası etkenin duyarlılık durumuna göre antibiyotik başlanabilir. Bu durumda genel bilgilerden, ülkemizde yapılan çalışmalardan ve hastane enfeksiyonları için hastanede saptanan mikroorganizmaların duyarlılık durumunu içeren yerel verilerden yararlanılabilir. Hasta ile ilgili faktörlerYaş Böbrek fonksiyonları yaşla ilgili farklılıklar gösterir. Atılımı böbrekten olan antibiyotiklerin serumdaki yarı ömürleri yenidoğanlarda daha fazladır. Çünkü böbrek fonksiyonları yetersizdir. İlacın dozu buna göre ayarlanmalıdır.Yaşlılarda böbrek fonksiyonları dahil fizyolojik olaylarda gerileme vardır. BUN ve kreatinin değerleri normal olsa bile kreatinin klirensi düşüktür. Antibiyotiklere bağlı böbrek toksisitesi ( aminoglikozid toksisitesi gibi) bu nedenle daha sık görülür.Yaşlılarda izoniazid hepatotoksisitesi daha sıktır. Hipersensitivite reaksiyonları da daha sık görülür.Yeni doğanda hepatik fonksiyonlar yetersizdir. Glukronil transferaz enziminin yetersizliği nedeni ile kloramfenikol kullanılması halinde Gray sendromu adı verilen şok ve kardiyovasküler kollapsla seyreden bir tablo gelişebilir. Yeni doğanda sulfonamid ve seftriakson kullanılması kern ikterus tablosuna yol açar. Çünkü bu antibiyotikler proteine bağlanmakta bilirubinle yarışır. Sonuçta bağlanmamış bilirubin düzeyi artar.Tetrasiklinler gelişmekte olan kemik ve diş dokusunda biriktiği için 8 yaşından küçük çocuklarda kullanılmamalıdır. Kinolonlar kıkırdak toksisitesi ve artropati riski nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyon olmadıkça kullanılmamalıdır.Çocuklarda mide asiditesi düşüktür. Bu nedenle 3 yaşından küçük çocuklarda ve aklorhidrik hastalarda antibiyotik absorbsionu artar.Genetik ve metabolik bozukluklarGlikoz 6 fosfat dehidrogenaz ( G6PD) eksikliği olanlarda sülfonamidler ve kloramfenikol hemolize yol açar. Bazı hemoglobinopatilerde de sülfonamid kullanımı hemoliz riski nedeniyle sakıncalıdır.Diyabetli hastalarda antibiyotiklerin IM absorbsiyonu azalabilir.İdrarda yalancı şeker pozitıfliği görülebilir.Gebelik ve laktasyon Gebelikte penisilinler ( tikarsilin dışında ), sefalosporinler ve makrolidler kullanılabilecek antibiyotiklerdir. Tetrasiklinler teratojen etkisi yanı sıra gebede karaciğer nekrozu, böbrek yetmezliği ve pankreatitle seyreden ağır bir tabloya yol açabildiğinden kontrendikedir. Emziren anneden çocuğa geçen antibiyotik yan etkilere yol açabilir. Bu durum özellikle yenidoğanda sakıncalı antibiyotiklerin kullanımı ve bebeğin prematüre olması halinde çok önemlidir. İmmünsüpresyonİmmün süpresyonun durumuna göre olası etkenler farklıdır. Normal konakta hastalık oluşturmayan mikroorganizmalar etken olabilir. İmmün süpresif hastada ilaç toksisitesi daha çok görülür. Antibiyotikleri daha yüksek dozda, parenteral yoldan ve uzun süre vermek gerekebilir. Aşırı duyarlılıkKullanılacak antibiyotikle ilgili daha önce bir allerjik reaksiyon olup olmadığı sorgulanmalı ve seçim buna göre yapılmalıdır. Karaciğer ve böbrek fonksiyonları Antibiyotiklerin başlıca atılım yolları böbrek ve karaciğerdir. Antibiyotik kulllanılan  hastada ilacın atılım yolları dikkate alınarak , hastanın karaciğer ve böbrek fonksiyonları  araştırıldıktan sonra antibiyotik seçilmeli ve hasta toksisite açısından yakından izlenmelidir. Karaciğerde metabolize olan ilaçlar ( eritromisin, klindamisin,doksisiklin, nafsilin, seftriakson) böbrek yetmezliğinde doz ayarlamadan kullanılabilir. Bazı  antibiyotikler böbrek yetmezliğinde kreatinin klirensine göre dozları ayarlanarak kullanılabilir ( penisilinler, sefalosporinler, aminoglikozidler, glikopeptidler).Bazıları ise  kontrendikedir( tetrasiklin ).Karaciğer patolojisi olan hastalarda makrolidler, klindamisin,  kloramfenikol, doksisiklin dikkatle kullanılmalıdır. Antibiyotikle ilgili faktörler Antibiyotik seçiminde ilk dikkat edilecek konu seçilen antibiyotiğin kanıtlanmış veya olası bakteri için invitro etkin olmasıdır. Diğer bir konu ise klinik çalışmalarda seçilen antibiyotiğin bu enfeksiyon için etkinliği kanıtlanmış olmalıdır. Antibiyotiğin farmakokinetik özellikleri iyi bilinmelidir. Farmakokinetik ilacın absorbsiyonu, vücut kompartmanlarına dağılımı ve eliminasyonunu içerir. Kısaca invitro ideal koşullarda test ettiğimiz antibiyotiğin invivo koşullarda ne derece etkin olabileceğini tahmin etmemiz için farmakokinetik özelliklerini dikkate almamız gerekir.Diğer önemli bir konu ise antibiyotiklerin farmakodinamik özellikleridir. Etki mekanizması ve toksisite konularını içerir. Antibiyotiklerin bazıları bakteriyostatiktir, başka bir deyişle bakterinin çoğalmasını inhibe ederler ( klindamisin, kloramfenikol gibi). Bazıları ise bakterisidaldir. Bakterileri öldürürler. Bakterisidal etki antibiyotiklerde farklı özellikler gösterir. Konsantrasyona bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerin dozları arttırılınca bakterisidal etkileri artar. Aminoglikozidler ve kinolonlar bu özellikleri nedeniyle günde tek doz kullanılabilirler. Süreye bağlı bakterisidal etki gösteren antibiyotiklerde, MBC üzerindeki düzeyin sürdürülmesi bakterisidal etki için gereklidir. Dozu arttırmanın bir yararı yoktur. Betalaktam antibiyotikler ve glikopeptidler böyledir.Postantibiyotik etki ( PAE) ilaç düzeyi MBC altına düştükten sonra da bir süre etkinliğin korunmasıdır. Kinolon ve aminoglikozidler 1-6 saat süre PAE etki gösterebilirler.İlaç konsantrasyonu arttıkça PAE artar. Karbapenemler de gram negatif bakterilere 2 saat süre PAE göstermektedir.Antibakteriyel ilaçlar mikroorganizma miktarının az olduğu erken dönemlerde daha etkilidir.Betalaktam ilaçlar bakterilerin hızlı üreme evresinde daha etkilidir.Oysa kinolonlar stasyoner evrede de etkilidir. Antibiyotik yan etkileri çok farklı organlarda görülebilir ( böbrek, karaciğer, kemik iliği, santral sinir sistemi gastrointestinal sistem) Bazı antibiyotiklerin birlikte kullanılan ilaçlarla etkileşerek toksisiteleri artar ve emilimleri bozulabilir.Antibiyotiklere direnç sorunuDirenç bir bakterinin antimikrobiyal ilacın öldürme veya üremeyi durdurucu etkisine karşı koyabilme yeteneğidir.Bakteriler antibiyotiklere doğal dirençli olabilirler ya da kazanılmış direnç gelişebilir.Bakterilerin antibiyotiklere direnç geliştirme mekanizmalarıHedef Değişikliği Bu mekanizma ile ilacın bağlandığı reseptör veya bağlanma bölgesinde değişiklikler sonucu direnç gelişmektedir.Hedef değişikliği , beta laktamlar ( Penisilin bağlayan proteinler (PBP) de değişiklik sonucu ilaca afinite azalması S. aureus, S. pneumoniae, N. meningitidis, E. faecium da penisilin direnci görülebilir.), kinolon, glikopeptid, makrolid, tetrasiklin ve rifampisine direnç gelişmesinde önemlidir. Enzimatik inaktivasyon Başta beta laktam ilaçları inaktive eden beta laktamazlar pek çok gram pozitif ve gram negatif bakterilerde direnç gelişiminde önemli rol oynar. Aminoglikozidleri inaktive eden asetilaz, adenilaz ve fosforilaz enzimleri, kloramfenikolü inaktive eden asetil transferaz ve eritromisini inaktive eden esteraz enzimleri de enzimatik dirençte önemli rol oynar.Bakteriyel membran değişiklikleriİç ve dış membran permeabilitesindeki değişikliklere bağlı olarak ya ilacın hücre içine alımındaki azalmadan ya da ilacın hızla dışarı atılmasını sağlayan aktif pompa sistemlerinden kaynaklanan dirençtir.Gram negatif bakterilerin dış membranlarındaki porin kanallarındaki değişiklikler özellikle P. aeruginosa nın beta laktam ilaçlara direnç kazanmasında önemli bir mekanizmadır. Dış zar geçirgenliğinin azalması kinolon ve aminoglikozid direncinde de önemlidir.İç membran ya da sitoplazmik membran geçirgenliğinin azalması aminoglikozidlere direç gelişmesinde önemli bir mekanizmadır.Aktif pompa sisteminden kaynaklanan direnç tetrasiklinler, kinolonlar,makrolidler, kloramfenikol ve beta laktamlara dirençte etkilidir ve pek çok bakteride bulunur. Antibiyotiklerin uygunsuz ve gelişigüzel kullanımı ile gerek toplum kökenli gerekse de hastane kökenli enfeksiyonların tedavisinde önemli sorunlar yaşanmaktadır.Gelişigüzel antibiyotik kullanımının sakıncaları:• Direnç gelişimi• Toksik ve allerjik etkiler• Hastalık tanısının maskelenmesi• Yüksek maliyet• Sonuç alınmada gecikme. Hekime ve ilaca güvensizlik• Süper enfeksiyon ( Dirençli bakterilere bağlı yeni enfeksiyon gelişimi)Antibiyotik tedavisinde başarısızlık. Bu sonuca ulaşmak için hastada klinik düzelme görülmemesi veya hastanın klinik olarak kötüleşmesi gerekir. Bu durumda aşağıdaki durumlar düşünülmelidir.• Hastalık tanısı doğru değildir. ( Hastanın bakteriyel enfeksiyonu yoktur, ya da enfeksiyon dışında bir hastalığı vardır.)• Mikroorganizma doğru tanımlanmamıştır.• Polimikrobiyal ( aerob- anaerob) enfeksiyon vardır.• Bakteri tedavi sırasında direnç geliştirmiştir.• Süper enfeksiyon gelişmiştir.• Antibiyotik enfeksiyon yerine ulaşamamaktadır.• Yetersiz doz, yetersiz süre veya uygun olmayan veriliş yolu kullanılmıştır.Antibiyotik kombinasyonlarıBirden fazla antibiyotiğin birlikte kullanılmasıdır. Antibiyotik kombinasyonları; aditif ( İlaçların etkisi tek başına kullanıldıklarında elde edilen etkilerinin toplamı kadardır.), sinerjik (İlaçların toplam etki üzerinde bir antibakteriyel etkinlik göstermesidir) antagonistik( İlaçların toplamlarından daha düşük bir etkinlik göstermesidir) etki ile sonuçlanabilir.İdeali sinerjik etki sağlamak ve antagonistik etkiden kaçınmaktır. İmmün sistemi normal konakta birçok enfeksiyon tek bir antibiyotikle tedavi edilebilir. Antibiyotik kombinasyonları ancak gerekli olduğu durumlarda yapılmalıdır. Bu durumlar aşağıda belirtilmiştir.• Sinerjik etki sağlamakKlinik olarak sinerjik etkisi kanıtlanmış kombinasyonlar kullanılmalıdır. Beta laktam ve aminoglikozid kombinasyonları, beta laktam ve beta laktamaz inhibitörü kombinasyonları, trimetoprim ve sulfametoksazol kombinasyonları sinerjik kombinasyonlardır.• Ciddi enfeksiyonların başlangıç tedavisi olarak daha geniş bir spektrum elde etmek• Direnç gelişimini önlemek Tüberküloz ilaçları direnç gelişimini önlemek ve sinerjik etkileri nedeni ile kombine kullanılır.• İlaçları daha düşük dozda kombine ederek toksisiteyi azaltmak Cryptococcus neoformans menenjitinde amfoterisin B ve 5-flusitozinin düşük dozlarda kombinasyonu klinik olarak etkinliği kanıtlanmış bir uygulamadır.• Polimikrobiyal enfeksiyonların tedavisiAspirasyon pnömonisi, akciğer ve beyin apseleri, abdominal enfeksiyonlar ve diyabetik ayak enfeksiyonları aerob ve anaerob bakterilerin etken olduğu enfeksiyonlardır. Tek bir antibiyotikle bu spektrum kavranamazsa aerob-anaerob etkili iki ilaç kombine edilir. Antibiyotik kombinasyonları yaparken antagonistik etkiden kaçınılmalıdır.Penisilin tetrasiklin kombinasyonu antagonistiktir. Eritromisin, kloramfenikol, linkomisin ve klindamisin kendi aralarında antagonistiktir. Penisilin ve kloramfenikol kombinasyonu invitro antagonistik iken invivo,örneğin menenjit tedavisinde yüksek dozlarda bu etki görülmez. ANTİBİYOTİKLERİN KLİNİK KULLANIMLARI Bu başlık altında klinik kullanımda olan bazı antibiyotiklerin etki spektrumları, seçildiği enfeksiyon hastalıkları, önemli yan etkileri ve mikroorganizmaların bu antibiyotiklere geliştirdikleri direnç şekilleri ele alınacaktır. BETA LAKTAM ANTİBİYOTİKLER Beta laktam antibiyotiklerin hepsi 4 üyeli β- laktam halkasına sahiptir. Bakterilerin hücre duvarı sentezini inhibe ederek etki ederler. Bu grupta penisilinler, sefalosporinler, karbapenemler ve monobaktamlar yer almaktadır. PENİSİLİNLER Penisilin grubu aşağıdaki başlıklar altında ele alınacaktır. Doğal penisilinler Penisilin G Penisilin VPenisilinaza dirençli penisilinler (oksasilin, dikloksasilin, nafsilin, metisilin)Aminopenisilinler ( ampisilin, amoksilin)Karboksi penisilinler Karbenisilin TikarsilinGeniş spektrumlu penisilinler Azlosilin Mezlosilin PiperasilinBeta laktam-betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları(Ampisilin-sulbaktam, amoksisilin- klavulanik asit, tikarsilin-klavulanik asit, piperasilin-tazobaktam) Doğal penisilinlerEtki spektrumuGram pozitif koklar A grubu streptokoklar,viridans streptokoklar, Streptococcus pneumoniae (dirençli suşlar coğrafi farklılıklar gösterir)Gram negatif koklar Neisseria meningitidisGram pozitif aerob basiller Pasteurella multocida, Bacillus anthracisGram pozitif anaerob bakteriler Clostridium, Fusobacterium, Actinomyces türleriSpiroketler Treponema pallidum, Borrelia türleri Leptospira türleri, Listeria monocytogenesKlinik kullanımı Streptokokların neden olduğu farenjit, erizipel, pnömoni, sepsis, menenjit, endokardit, kemik ve yumuşak doku enfeksiyonları Meningokoksik menenjit, tetanoz, gazlı gangren, aktinomikoz, şarbon, leptospiroz, Listeria enfeksiyonları, sifilizKlinik sunumu Penisilin G, parenteral, IV yolla, 4-6 saatte bir uygulanır. Prokain penisilin G , sadece IM olarak kullanılır. Penisilin V, mide asidinden etkilenmeyen tek penisilin olup oral yoldan kullanılır.Streptokoksik farenjitte ve ağır olmayan infeksiyonlarda verilebilir.Farenjitte 10 günden az kullanımı etkili değildir. Benzatin penisilin G , IM yoldan 3 haftada bir uygulanan bir depo penisilindir. Streptokokal farenjit , romatizmal ateş profilaksisi ve sifilizde kullanılır. Penisilinaza dirençli penisilinlerEtki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar (MSS) Doğal penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı MSS un etken olduğu veya şüphelenildiği enfeksiyonlar (endokardit, sepsis, osteomyelit, yumuşak doku infeksiyonları ,menenjit vs) Aminopenisilinler Ampisilin, amoksisilin Etki spektrumu Enterokoklar, Haemophilus influenzae (beta laktamaz yapmayan) Moraxella catarrhalis (beta laktamaz yapmayan) Salmonella typhi, Shigella türleri (duyarlılığı coğrafi farklılık gösterir) E. coli ve Proteus türleri Doğal penisilinlerin etki spektrumu Klinik kullanımı Akut otitis media, akut sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi (beta laktamaz yapan suşlar ve penisiline dirençli pnömokoklar etkense uygun değil), enterokok enfeksiyonları ve özellikle  gebelerin üriner infeksiyonlarında kullanılabilir. Karboksi penisilinler ve üreidopenisilinlerKarbenisllin,tikarsilin(karboksi penisilinler)Azlosilin,mezlosilin,piperasilin(üreidopenisilinler) Geçmişte pek çok gram negatif çomağa ve Pseudomonas türlerine etkin olan bu ajanlar hastanelerde gelişen yaygın direnç nedeni ile duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça ampirik olarak önerilemez Betalaktam ve betalaktamaz inhibitörü kombinasyonları Ampisilin sulbaktam , amoksisilin klavulanik asit Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklarH.influenzae M.catarrhalisStreptokok ve enterokok türleriE. coli, Klebsiella ve Proteus türleriNeisseria türleri ( N. gonorrhoea dahil)Anaeroblar ( Bacteroides fragilis dahil)Aminopenisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Otitis media ,sinüzit, kronik bronşit alevlenmesi , hayvan ısırmaları, yumuşak doku  enfeksiyonları(diyabetik ayak enfeksiyonları), osteomyelit, septik artrit, abdominal ve pelvik enfeksiyonlar (hafif, hastane dışında gelişen), üriner infeksiyonlar (duyarlı suşlara)ve gonorede kullanılabilir. Klinik sunumu Her iki kombinasyonun da oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Tikarsilin klavulanik asit Etki spektrumu Beta laktamaz yapan S. aureus, gram negatif çomaklar,bazı Pseudomonas aeruginosa türleri, anaeroblar (Bacteroides türleri dahil), amino penisilinlerin etki spektrumuKlinik kullanımı Polimikrobiyal infeksiyonlar İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,polimikrobial yumuşak doku infeksiyonları Piperasilin – tazobaktam Etki spektrumu Tikarsilin klavulanik aside benzer,ancak etkinliği daha fazla olup, karbapenemlerle karşılaştırılabilirKlinik kullanımı İntraabdominal ve pelvik infeksiyonlar,ciddi yumuşak doku infeksiyonları, baş boyun  enfeksiyonları , nozokomiyal enfeksiyonlar ve başka polimikrobiyal enfeksiyonlardır. Penisilinlerin yan etkileri • Aşırı duyarlılık ( basit deri reaksiyonu, anafilaksi)• Diğer beta laktam ilaçlarla çarpraz aşırı duyarlılık görülebilir.• Nötropeni, trombositopeni• Renal toksisite• Transaminaz yüksekliği• Gastrointestinal yan etkiler ( bulantı, kusma, pseudomembranöz enterokolit)• Nörotoksisite ( Yüksek doz penisilin G ile konvülzüyon ) SEFALOSPORİNLER Etki spektrumları farklı birinci, ikinci , üçüncü ve dördüncü kuşak sefalosporinler klinik kullanımdadır.Birinci kuşak sefalosporinler ( Sefazolin)Etki spektrumu Streptokoklar, metisiline duyarlı stafilokoklar, E. coli ve Klebsiella türleri Klinik kullanımıMetisiline duyarlı stafilokok enfeksiyonları ve streptokokal enfeksiyonlarda ( deri ve yumuşak doku enfeksiyonları , endokardit, septik artrit, osteomyelit ) ve kolorektal cerrahi dışında cerrahi profilakside kullanılabilir. İkinci kuşak sefalosporinler ( Sefuroksim, sefoksitin)Sefuroksimin oral ( sefuroksim aksetil) ve parenteral formları mevcuttur. Sefoksitin sadece parenteral uygulanır.Etki spektrumu Metisiline duyarlı stafilokoklar, streptokoklar, Haemophilus influenzae , Neisseria gonorrhoae ye etkilidir. Gram negatif enterik bakterilere etkinliği birinci kuşak sefalosporinlerden daha yüksektir.Sefoksitin sefamisin grubundan bir sefalosporin olup gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere etkindir.Klinik Kullanımı Sefuroksim, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları ( otit, sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, pnömoni ), üriner enfeksiyonlarda kullanılabilir.Sefoksitin, çok ağır seyirli olmayan intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlarda tercih edilebilir. Üçüncü kuşak sefalosporinler Seftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim, anti pseudomonal etkili sefoperazon sulbaktam ve seftazidim parenteral olarak kullanılır. Sefiksim oral kullanılabilen bir sefalosporindir.Etki spektrumuSeftriakson, sefotaksim, seftizoksim, sefodizim etkinliği birbirine benzer. Gram negatif enterik bakterilere, H. influenzae, Streptococcus pneumoniae, Nesseria meningitidis, N. gonorrhoae ye etkilidir. Antistafilokokal etkinliği yeterli değildir.Seftazidim ve sefoperazon- sulbaktam , Pseudomonas aeruginosa ya etkili sefalosporinlerdir.Son yıllarda ,özellikle hastane kökenli enterik bakterilerin çoğu üçüncü kuşak sefalosporinleri inaktive eden geniş spektrumlu beta laktamaz enzimleri sentezlemektedir ve bu nedenle etkinliklerinde önemli azalma görülmektedir.Klinik kullanımı•Gram negatif çomakların neden olduğu enfeksiyonlar ( bakteriyemi, sepsis, üriner enfeksiyon, nozokomiyal pnömoni) , abdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerob bir ilaçla kombine edilmelidir, safra yolları enfeksiyonlarında safraya yüksek oranda geçen sefaperazon ve seftriakson tercih edilmelidir )• Nötropenik ateş ( hastanedeki direnç durumu dikkate alınarak antipseudomonal sefalosporinler, aminoglikozidlerle birlikte veya tek başına kullanılabilir. )• Yeni doğan menenjiti ( sefotaksim tercih edilmeli, Listeria monocytogenes olasılığı için ampisilinle kombine edilmelidir.)• Çocuk ve erişkin yaş grubunda akut bakteriyel menenjit• 50 yaşın üzerinde akut bakteriyel menenjit ampirik tedavisinde ( ampisilinle kombine edilmelidir. )• Gonore ve şankroid ( tek doz seftriakson )• Lyme hastalığı santral sinir sistemik tutulumunda ( seftriakson ) Dördüncü kuşak sefalosporinler (sefepim)Sefepim, üçünçü kuşak sefalosporinlerin çoğunu inaktive eden geniş spektrumlu betalaktamazların çoğuna stabil olduğundan, bu enzimleri sentezleyen gram negatif enterik bakterilerin çoğuna etkindir. Nozokomiyal enfeksiyonlarda, nötropenik ateşte tercih edilir. P. aeruginosa ya etkindir. Anti stafilokokal etkinliği üçüncü kuşak sefalosporinlerden daha iyidir. Anaerob bakteri enfeksiyonları için uygun bir seçim değildir. Sefalosporinlerin yan etkileri• Aşırı duyarlık reaksiyonları Anafilaksi, anjioödem nadirdir. Makülopapüler döküntü, ürtiker ve eozinofili görülebilir. İlaç ateşi sıktır.• Kanama metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan (sefoperazon) sefalosporinler K vitamini sentezini inhibe ederek protrombin zamanını uzatırlar. Kanama komplikasyonu K vitamini ile önlenebilir.• Disülfiram benzeri reaksiyon Alkolle birlikte kullanımında taşikardi, terleme, bulantı, kusma, dispne ,hipotansiyon ve kofüzyon görülebilir. Sefoperazon gibi metiltiotetrazol yan zinciri taşıyan sefalosporinlerin kullanımında saptanır.• Trombositopeni, nötropeni , Coombs testi pozitifliği• Renal toksisite• Transaminaz, alkalen fosfotaz yüksekliği ( sefoperazon, seftriakson)• Gastrointestinal yakınmalar• Kolesistit benzeri tablo ( seftriaksona bağlı safra çamuru oluşması ile ilişkili bulunmuştur.)• Yeni doğanda kern ikterus ( seftriakson)• Tromboflebit ve enjeksiyon yerinde ağrı• Süper enfeksiyonlar ( enterokok, pseudomonas ve kandida enfeksiyonları ) MONOBAKTAMLAR Bu gruptaki tek antibiyotik sentetik bir monobaktam olan aztreonamdır.AztreonamEtki spektrumu Dar spektrumlu olup sadece gram negatif bakterilere etkilidir.Beta laktamaz yapımını indüklemediğinden başka bir beta laktamla kombine edilebilir.Klinik kullanımı Aztreonamın duyarlı olduğu gram negatif bakteri enfeksiyonları  ( bakteriyemi, sepsis, pnömoni, üriner enfeksiyon ), intraabdominal ve pelvik enfeksiyonlar ( antianaerobik bir antibiyotikle kombine edilmelidir) .Yan etkileri Aztreonam yan etki oranı düşük, emniyetli bir antibiyotiktir. Başka bir beta laktam ilaca aşırı duyarlılığı olanlarda, çarpraz reaksiyon olasılığı çok düşük olduğundan aztreonam kullanılabilir.   GLİKOPEPTİDLER MAKROLİDLER Eritromisin, makrolidlerin en eski üyesidir.Yeni makrolidlerden ülkemizde klaritromisin, roksitromisin, azitromisin ve diritromisin klinik kullanımdadır.Spiramisin toksoplazmozda tercih edilen bir makroliddir Sadece klaritromisinin parenteral formu bulunmaktadır.Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe ederek etki gösterirler. Bakteriyostatik olup yüksek konsantrasyonları bakterisidal etki gösterir.İntraselüler ve solunum salgılarında yüksek konsantrasyonlara ulaşır, kan düzeyleri düşüktür. Makrolidlerin ilk seçim olduğu durumlar• Mycoplasma pneumoniae pnömonisi• Chlamydia pneumonia pnömonisi• Legionella pnömonisi• Boğmaca, difteri• Penisiline allerjik hastalarda; GAS infeksiyonları, romatizmal ateş profilaksisi, yumuşak doku infeksiyonları, sifiliz• Toplum kökenli pnömoniler(riskli olmayan genç hastalarda)• Genital Chlamydia enfeksiyonları• Ureaplasma urealyticum enfeksiyonları,• Campylobacter jejuni enfeksiyonları Azitromisin, günde tek doz kullanılır.Gastrointestinal yan etkileri eritromisinden daha azdır.Kısa süreli tedavileri elverişlidir. Atipik Mycobacterium türlerine ve Toxoplasma  gondii ye etkilidir. Klaritromisin, günde iki kez kullanılır, yan etkileri azdır Farenjit, akut maksiller sinüzit, kronik bronşit alevlenmeleri, toplum kökenli pnömoniler, Mycobacterium avium kompleksi (MAC) ve Helicobacter pylori enfeksiyonlarında (FDA onaylı) tercih edilebilir.Yan etkileriEritromisinin gastrointestinal yan etkileri oldukça fazladır.Bulantı, karın ağrısı ve ishal görülebilir. Yeni makrolidlerde bu yan etki daha azdır.Emniyetli bir antibiyotik olup gebede ve çocuklarda kullanılır. Kolestatik hepatit ve ototoksisite diğer yan etkileridir. LİNKOZAMİDLER Linkozamid grubunda linkomisin ve klindamisin yer alır. Klindamisin absorbsiyonu daha iyi ve antibakteriyel etkinliği daha güçlü olması nedeniyle tercih edilir. Bakteri hücresinde protein sentezini inhibe eder. Makrofaj ve PNL içinde yüksek konsantrasyonlara ulaşır. BOS a geçmez. Oral ve parenteral preparatları mevcuttur.Antibakteriyel spektrumu ve klinik kullanımı Gram pozitif ve negatif anaerob bakterilere, Propionobacterium türlerine, streptokok ve stafilokoklara etkilidir. Başlıca anaerob enfeksiyonlarda, intraabdominal, pelvik enfeksiyonlarda gram negatif enterik bakterilere etkili antibiyotiklerle kombine olarak kullanılabilir. Stafilokokal ve streptokokal enfeksiyonlarda alternatif ilaçtır. Aspirasyon pnömonisi ve akciğer apsesinde anaerob etkinliği nedeniyle seçilebilir. Diyabetik ayak enfeksiyonları ve osteomyelitlerinde kombine tedavide kullanılabilir. Aknede topik preparatları etkin bulunmuştur.Klindamisin ayrıca antiparaziter bir ilaçtır. Bu alanda en önemli kullanımı toksoplazmoz ve babezyozdur.Yan etkileriEn önemli yan etkileri bulantı , kusma, ishal gibi gastrointestinal yan etkileridir. Pseudomembranöz enterokolitin en önemli nedenlerinden biridir.Diğer yan etkileri, hepatotoksisite ve kemik iliği inhibisyonudur. AMİNOGLİKOZİDLER Bu gruptan ülkemizde bulunanlar; streptomisin, kanamisin, neomisin, streptomisin, gentamisin, tobramisin, netilmisin, amikasin ve izepamisindir. Aminoglikozidler bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etkili olan bakterisidal antibiyotiklerdir.Beta laktam ilaçlarla kombinasyonu sinerjiktir.Ancak aynı solusyon içinde verildiğinde inaktive olabilirler. BOS a geçmezler, bu nedenle menenjitte intratekal veya intraventriküler verildiğinde etkili olabilirler. Asit ortamda inhibe olduğundan apse ve itihaplı bronş sekresyonlarında aktivitesi azalır. Klinik kullanımı Neomisin, barsak bakterilerinin inhibisyonu gereken hepatik koma ve abdominal cerrahi öncesi barsak temizliği amacı ile oral olarak kullanılan bir aminoglikoziddir.Kanamisin dirençli tüberküloz olgularında tercih edilir.Streptomisin brusellozda tetrasiklinle birlikte, tüberkülozda, enterokok ve viridans streptokoklara bağlı endokarditte penisilin veya vankomisinle kombine olarak kullanılır. Veba ve tularemide ilk seçenektir.Diğer aminoglikozidler, daha çok gram negatif enterik bakterilerin neden olduğu enfeksiyonlarda ,genellikle kombinasyon tedavisi olarak kullanılırlar. Bu enfeksiyonların başında nozokomiyal enfeksiyonlar ( pnömoni, sepsis, üriner enfeksiyonlar, osteomyelit, septik artrit) gelmektedir.Nötropenik ateşte antipseudomonal beta laktam bir ilaçla kombinasyonu önerilir. Abdominal , pelvik enfeksiyonlarda, diyabetik ayak enfeksiyonlarında anaerob etkili bir antibiyotikle kombine edilmelidir.Aminglikozidlerin günde tek doz kullanımları.Aminoglikozidler konsantrasyona bağlı bakterisidal etki ( doz arttıkça öldürme gücü artar) ve post antibiyotik etki ( PAE)( doz arttıkça PAE artar)leri nedeniyle günde tek doz kullanım için uygundur. Günlük doz bir seferde uygulanır. Bu durumda toksik etkilerin artmadığı saptanmıştır. Yan etkileriEn önemli yan etkileri nefrotoksisite ( doza bağlı; doz arttıkça toksisite artar) ve ototoksisite ( işitme kaybı, vestibüler toksisite) dir.Nefrotoksisite genellikle ilacı kesince düzelmesine karşın ototoksisite irreverzibldir. Netilmisin en az toksiktir. TETRASİKLİNLER Tetrasiklinler protein sentezi inhibitörü bakteriyostatik antibiyotiklerdir. Ülkemizde sadece oral formları bulunmaktadır. Doksisiklin uzun etkili bir tetrasiklin türevi olup günde iki kez kullanılma avantajına sahiptir. Klortetrasiklin ve oksitetrasiklin türevleri altı saatte bir kullanılırlarKlinik kullanımıBrusellozda streptomisin ve rifampisinle kombine olarak, Chlamydial pelvik inflamatuar hastalıkta, kolera, leptospiroz, Lyme hastalığı, psittakoz, trahom, veba, Rickettsia enfeksiyonları ve nongonokoksik üretritte ilk seçenek olarak kullanılır.Mycoplasma pnömonisi, sifiliz , gonore, şarbon, tularemi, akne ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif ilaçtır.Yan etkileriTetrasiklin çocuklarda dişlerde lekelenme ve iskelet gelişiminde duraklamaya yol açtığından 8 yaş altında kullanılmaması önerilmektedir. Gebede akut karaciğer yetmezliğine yol açabilir.Ayrıca deri döküntüleri, fotosensitivite ve böbrek yetmezliğine yol açabilir.Gastrointestinal yan etkileri, özofagusta ülserasyonlar görülebilir. Doksisiklin böbrek hastalarında doz ayarlanmadan kullanılabilir. Tetrasiklinlerin absorbsiyonu süt ürünleri , demir, kalsiyum ve magnezyum içeren antiasitlerle ve simetidinle azalır. TRİMETOPRİM SÜLFAMETOKSAZOL ( TMP-SMZ) TMP- SMZ, bakteri nukleik asit sentezi için gerekli folik asit sentezini iki farklı basamakta inhibe eden kombine bir antibiyotiktir. Oral ve parenteral formları bulunmaktadır. Klinik kullanımı Toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonlarda etken mikroorganizmalar başta E. coli olmak üzere gram negatif bakterilerdir. Ülkemizde bu bakterilerde TMP-SMZ a önemli oranda direnç olduğundan duyarlı olduğu kanıtlanmadıkça seçilmemelidir. Aynı nedenle prostatit tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Akut sinüzit, otit ve kronik bronşit alevlenmelerinde alternatif bir antibiyotiktir.Salmonella ve Shigella enfeksiyonlarının ampirik tedavisinde ülkemizdeki direnç sorunu nedeniyle kullanılmamalıdır. Tifo tedavisinde alternatif olarak, kolera tedavisinde ampirik olarak seçilebilir.Ayrıca Pneumocystis carinii pnömonisi, Nocardia enfeksiyonları ve Toxoplasma gondii enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır. Organ transplantasyonu yapılan ve HIV enfeksiyonu olan hastalarda yukarıda belirtilen enfeksiyonların profilaksisi amacıyla tercih edilir. Brusellozda kombine tedavide yer alabilir.Yan etkileriKern ikterus riski nedeniyle gebelikte, iki aydan küçük bebeklerde ve süt veren annelerde kullanılmamalıdır. Gastrointestinal semptomlar, deri döküntüleri ( Steven Johnson sendromu ) kemik iliği süpresyonu, karaciğer ve böbrek toksisitesi başlıca yan etkileridir. KLORAMFENİKOL ve FFENİKOLLER Bakterilerin protein sentezini inhibe ederek etki gösterir. Oral ve parenteral formları klinik kullanımdadır.Klinik kullanımıKloramfenikol lipofilik olduğundan BOS a iyi geçer. Bakteriyel menenjit etkenlerine bakterisidal etki gösterir. Beta laktam allerjisi olan hastalarda menenjit tedavisinde kullanılabilir.Tifo tedavisinde yerini kinolonlara bırakmıştır.Tifoda alternatif olarak kullanılabilir. Anaerob etkinliği nedeniyle abdominal enfeksiyonlarda ve beyin apsesinde penisilinle kombine olarak kullanılabilir. Ayrıca epidemik tifüs, Q ateşi, veba , tularemi, listeria ve melioidoz tedavisinde kullanılabilir. Göz tabakalarına ve aköz hümöre geçişi iyi olduğundan göz enfeksiyonlarında lokal olarak kullanılabilir. Kloramfenikol günümüzde ancak alternatif tedavilerde kullanılabilecek bir antibiyotiktir.Yan etkileriEn önemli yan etkileri doza bağlı olarak gelişen anemi, lökopeni ve trombositopeni ve dozla ilişkisiz idiosenkrazik bir reaksiyon olan aplastik anemi gibi hematolojik yan etkileridir. Yeni doğanda kloramfenikolü detoksifiye eden glukronil transferaz enzimi yetersiz olduğundan gri bebek sendromu ( kardiyovasküler kollaps) gelişebilir. Gastrointestinal semptomlara yol açabilir. Tifo tedavisinde parçalanan bakterilerden açığa çıkan endotoksinin dolaşım yetmezliğine yol açmasıyla Herxheimer reaksiyonu adı verilen tablo nadiren gelişebilir. Diğer bildirilen yan etkiler başağrısı, konfüzyon, optik nörit ve periferik nörit gibi nörotoksik bulgulardır. KİNOLONLAR Bu grubun ilk üyesi olan ve birinci kuşak kinolon olarak adlandırılan nalidiksik asit üriner enfeksiyonlar ve bakteriyel ishallerde kullanılmış dar spektrumlu bir antibiyotiktir.İkinci kuşak kinolonlar daha geniş spektrumlu olup gram negatif çomaklar dışında, stafilokoklara, Haemophilus ve Moraxella türlerine, atipik pnömoni etkenlerine ( Mycoplasma, Legionella, Chylamydia türleri ), genital enfeksiyon etkenlerine ( Mycoplasma, Ureoplasma, Chylamidia , Neisseria türleri) , Mycobacterium tuberculosis ve Brucella gibi pek çok bakteriye etkindir.Bu grupta en çok klinik deneyim olan kinolonlar; siprofloksasin ve ofloksasindir.Bu gruptan diğer kinolonlar ise pefloksasin, enoksasin ve norfloksasin dir. Pefloksasin ve ofloksasin BOS a geçişi en iyi olan kinolonlardır. Siprofloksasin P. aeruginosa ya en etkin kinolondur.M. tuberculosis e en etkili kinolon ofloksasindir.İkinci kuşak kinolonların streptokoklara ve anaerob bakterilere etkinliği azdır. Üçüncü kuşak kinolonlar ın spektrumu streptokoklar ( S. pneumoniae dahil) lehine genişlemiş olup bu grup kinolonlar toplum kökenli solunum sistemi enfeksiyonlarında kullanılabilirler. Bu gruptan ülkemizde bir ofloksasin türevi olan levofloksasin bulunmaktadır. Dördüncü kuşak kinolonlar ( bazı kaynaklarda üçüncü kuşak kinolonların ikinci grubu) ise üçüncü kuşak kinolonların etki spektrumuna ek olarak anaerob bakterilere olan etkinlikleri nedeniyle dikkati çekmektedirler. Bu gruptan ülkemizde moksifloksasin bulunmaktadır. Günümüzde pek çok yeni kinolon ile ilgili araştırmalar devam etmektedir. Klinik kullanıma sunulan pek çok kinolonun ise yan etkileri nedeniyle imali durdurulmuştur. ( Grepafloksasin, trovafloksasin, temafloksasin vb.)Klinik kullanımıGastrointestinal enfeksiyonlar : Tifo,paratifo gibi salmonella enfeksiyonlarında, , invazif bakteriyel gastroenteritlerde, kolerada seçilecek antibiyotikler ikinci kuşak kinolonlardır. Ayrıca anaerob antibiyotiklerle kombine edilerek abdominal ve pelvik enfeksiyonlarda kullanılabilirler.Üriner sistem enfeksiyonları: Basit sistitler, komplike üriner sistem enfeksiyonları ve akut prostatitlerin tedavisinde ve profilaksisinde seçilecek antibiyotiklerdir.Genital enfeksiyonlar: Gonokoksik ve nongonokoksik üretritlerde uygun alternatif ilaçlardır.Solunum sistemi enfeksiyonları:Toplum kökenli pnömonilerde ve kronik bronşit akut alevlenmelerinde pnömokoklara etkili olan levofloksasin ve moksifloksasin kullanılabilir. Nozokomiyal pnömonilerde siprofloksasin özellikle Pseudomonas türlerine en etkili olması nedeniyle tercih edilir.Kemik ve eklem enfeksiyonları:Kronik osteomyelitin uzun süreli tedavisinde kinolonlar iyi bir oral tedavi seçeneğidir. Kemik dokusuna geçişlerinin iyi olması da seçilmeleri için önemli bir nedendir. Diğer klinik kullanım alanları tüberküloz, bruselloz ve meningokoksik menenjit profilaksisidir. Diyabetik ayak ve dekübit yara enfeksiyonlarında anaeroblara etkili ilaçlarla kombine edilerek kullanılabilir.Yan etkileriEn sık gastrointestinal yan etkiler görülür. Baş ağrısı , baş dönmesi, konfüzyon gibi nörolojik bulgulara yol açabilir. Nonsteroid antiinflamatuar ilaçlarla birlikte konvülziyon gelişebilir. Hayvan deneylerinde artropatiye yol açması nedeniyle 16 yaşından küçüklerde önemli bir endikasyonu olmadıkça kullanımı kontrendikedir. Tendinit ve tendon rüptürü de nadir yan etkileri arasındadır. Allerjik yan etkiler ve fotosensitiviteye yol açabilir. Kinolonların emilimi antiasitler, sükralfat ve diğer metal içeren ilaçlarla azalır. Bu nedenle ilaçların en az iki saatlik aralıkla alınması önerilir. Teofilin ve kafeinle birlikte kinolonlar alınırsa belirtilen ilaçların kan düzeyi artarak toksisite bulguları ortaya çıkabilir.Ofloksasin ve levofloksasin belirtilen etkileşimin en az görüldüğü kinolonlardır.  

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-kullaniminda-genel-prensipler

Kalıtsal Değişiklikler Nelerdir ?

Her canlı varlığın öz niteliklerini belirleyen temel iki etken vardır: Kalıtsal yük ve çevre. Bu iki etkenin birbirine etkisi gelişmeye, büyümeye, çoğalma yeteneğine, bir başka deyişle her bireyin yaşamına bağlıdır.Kalıtsal yük, türden türe gerek sayı, gerekse tek başına görünüşü bakımından değişen, ama aynı türün bütün bireylerinde aynı yapıda olan kromozom yumağında kodlanmıştır. Kalıtsal değişiklikler, soydeğişimler ( = mutasyonlar) sonucu belirmiş olurlar ve iki büyük grupta sınıflandırılabilirler: Gen değişimleri ve kromozom değişimleri. Gen Değişimleri Gen değişimleri, kalıtsal içeriğin çok küçük bölgelerinde görülen değişikliklerdir. Bu nedenle mikroskopik incelemeyle saptanamazlar. Bu gruba giren değişiklikler, yenidoğan'ın bireysel, toplumsal, ruhsal ve fiziki yaşamında ağırlığı olan, birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Bu hastalıklar ; 1. Hemofili: Kanın pıhtılaşma yetersizliği. 2. Talasemi: Alyuvarların oksijen iletiminin yetersizliği. 3. Duchenne tipi ilerlemiş miyodistrofi: İskelet kaslarının felci. Kromozom Değişimleri Bu gruba, yani kromozom değişimlerine, bir ya da daha fazla kromozomun yapısal ya da sayısal değişiklikleri girer. Kromozom değişimleri, bazı hücreler (kanda lenfositler, deri, kemik iliği gibi dokulardaki bazı hücreler) üzerinde yapılacak mikroskopik gözlemlerle saptanabilir.Günümüzde, gen değişiminin neden olduğu hastalıkların bazılarıyla , kromozom değişikliğine bağlı hastalıkların tümü, gebeliğin ikinci üç aylık devresinde biyokimyasal incelemeler ve hücre genetiği çalışmalarının sağladığı geliştirilmiş yöntemlerle tanılanabilmektedir. İnsan Kromozomları Kromozomlar her hücrenin çekirdeğinin özel bir oluşumudur ve DNA (Deoksiribonükleik asit) moleküllerini içerir. Bireyin, bütün özelliklerini düzenlerler. İnsan türünde, organizmanın bütün hücrelerinde (üreme ile görevlendirilen eşeysel hücreler dışında) bulunan kromozom sayısı 23 x 2= 46'dır. 23 çiftin biri cinsiyet farkını belirlediğinden ayrı olarak gösterilmiştir (22XY) Erkekte bu kromozom çifti hem biçim, hem de boyut bakımından birbirinden farklıdır ve XY olarak işaretlenir. Dişide ise bu kromozom çiftleri birbirine benzerler ve XX olarak işaretlenirler. Diğer çiftler 1 'den 22'ye kadar numaralanmışlardır. Her çift benzeşik iki kromozomla ( homolog ) gösterilmişlerdir. Değişik çiftler de aralarında yapı ve büyüklük bakımından farklılaşırlar.Günümüzde laboratuvar yöntemleri, yalnızca kromozomların toplam sayısındaki değişiklikleri değil, aynı zamanda yapılarındaki değişik olasılıkları da etkin biçimde saptamaya izin verir. Hücre Bölünmesi Kromozomlar mikroskopta yalnızca, hücre iki yavru hücre oluşturmak için bölündüğü sırada gözlenebilirler. Çünkü bu evrede DNA yoğunlaşmış ve büklümleşmiş durumdadır.İnsan hücrelerinin büyük bölümü, bir dizi düzeneği aşarak, ana hücrenin özdeş kromozom içeriğini, yavru hücrelere aktarmak amacı ile bölünür.İnsanda ve genel olarak bütün yüksek canlılarda türün çoğalmasına izin veren bazı hücreler bulunur. Bu hücreler özel biçimde gelişmiş eşeysel hücrelerdir; bunların olgunlaşmasından eşeygözeler ( = gametler) oluşur. Erkek ve dişi gametlerin birleşmesiyle de yeni bir bireyin doğumuna yol açacak bir etkinlik başlar.Gametler daha sonra "mayoz" denilen özel bir hücre bölünmesine uğrarlar. Bu etkinlikte ana hücrenin kromozom yükü ikiye bölünür ve her biri 23 ana çiftin yalnızca bir kromozomunu içeren iki yavru hücre oluşur. Bunlar, sadece 23 kromozomlu bir yumağa sahiptir. Dişide bu etkinliğin son ürünü yumurta hücresi, erkekte sperm hücresidir.Döllenmeyle, yani yumurta hücresinin sperm hücresi ile birleşmesiyle 23'ü anneden, 23'ü de babadan gelen, 46 kromozomlu kalıtsal yük yeniden bütünleşir. Bu yeni hücre "zigot" adını alır. Zigotun oluşumuyla, önce öndölütü, sonra embriyoyu ve sonuçta yeni doğacak canlıyı oluşturacak olan düzenekler sırasıyla işlemeye başlar. TÜRKİYE’Yİ ETKİLEYEN KALITSAL HASTALIK AKDENİZ ANEMİSİ Eski yunancada "Thalas" kelimesi deniz, "Emia" kelimesi anemi anlamına, "Thalasemia" ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. nün verilerine göre, tüm dünyada 266 milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi, Türkiyede'de en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Talasemi için taşıyıcı sıklığı, yaklaşık olarak % 2,1 (1.300.000 taşıyıcı birey) ve yaklaşık olarak 4000 hasta bireyin bulunduğu bilinmektedir. (Harita 2). Yalnızca Antalya' da taşıyıcı sayısı 200.000 civarında (sıklık %12), hasta sayısı 600 civarındadır. Antalya’daki hastaların dağlımı Harita 3’de görülmektedir. TALASEMİNİN FORMLARI: 1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir. 2. TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur. 3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar. Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler; 1. Toplum eğitimi, 2. Taşıyıcıların taranması, 3. Genetik danışma, 4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir. KROMOZOMLARIN GİZLEDİKLERİ GENOME PROJESİ (EN KÖTÜSÜ 21 NCİ KROMOZOM) Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 23 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.KROMOZOM Alzheimer, ağır işitme 2.KROMOZOM Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.KROMOZOM Akciğer kanseri 4.KROMOZOM Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.KROMOZOM Akne, saç dökülmesi 6.KROMOZOM Diyabet, epilepsi 7.KROMOZOM Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.KROMOZOM Erken yaşlanma 9.KROMOZOM Deri kanseri 10.KROMOZOM Bilinmiyor 11.KROMOZOM Diyabet 12.KROMOZOM Metabolizma hastalıkları 13.KROMOZOM Göğüs kanseri, retina kanseri 14.KROMOZOM Alzheimer 15.KROMOZOM Doğuştan beyin özrü 16.KROMOZOM Crohn hastalığı 17.KROMOZOM Göğüs kanseri 18.KROMOZOM Pankreas kanseri 19.KROMOZOM Bilinmiyor 20.KROMOZOM Bilinmiyor 21.KROMOZOM Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.KROMOZOM Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.KROMOZOM (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 23.KROMOZOM (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor. Erkek genleri daha riskli Genome Projesi'nde elde edilen önemli bulgulardan biri de erkek genlerindeki kalıtımsal mutasyonların kadınlara göre iki kat fazla olduğu. Yani erkeklerdeki bir genetik bozukluğun ileriki kuşaklara geçme riski kadınların yarattığı riskin iki katı. Bu durum önemli bir paradoks yaratıyor: Evrimsel değişim sürecinde erkeklerin daha etkin bir faktör olduğu ileri sürülüyor, ancak aynı zamanda erkekler hastalıkların yayılması açısından da daha etkin bir faktör olarak ortaya çıkıyorlar. İnsan genlerinde meydana gelen mutasyonların, diyabetten astıma, kanserden kalp krizine kadar uzanan geniş bir yelpazede tam 1500 hastalığa yol açtığı belirlendi. Yaklaşık 30 kadar gen bu hastalıklara yol açıyor. Genetik şifrenin çözülmesiyle birlikte bu mutasyonların neden hastalıkla sonuçlandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bunun sonucunda da devrim niteliğindeki şu yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi bekleniyor: -Kişinin genetik yapısına özel imal edilen ilaçlar. -Sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar. -Bir insanın hangi hastalıklara yakalanabileceği anlaşılacak ve doğumdan önce müdahaleyle önlenecek. Bu müdahale kanser ve kalp hastalıkları için de geçerli. Çünkü kanser büyük ölçüde genlerin eseri. 30 bin genimiz var İnsan vücudunda 60 bin ila 100 bin gen bulunduğunu tahmin eden araştırmacılar, son araştırmalarla bu sayının 30-40 bin arasında olduğunu gördüler. Bilim adamları, insanı meyve sineği ve fareden farklı kılan genlerin sayısının fazla bir fark oluşturmadığını saptarken, bunu yüzyılın tıp alanındaki sürprizi olarak nitelendirdiler. İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle bilinmeyene cevap oluşturan araştırmalar sonucunda, hastalıkların daha az yan etkilerle tedavisinin mümkün kılınacağı açıklandı. Araştırmalarda, genlerin tek başına durumlarının yanı sıra genler arasındaki ilişkilerin de anlaşılabildiği, insanlar arasındaki farklılıkların cevabının, milyonlarda DNA kodlarındaki farklı varyasyonlar ile ortaya çıktığı kaydedildi. DNA kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde DNA'ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece DNA'ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor. İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.  

http://www.biyologlar.com/kalitsal-degisiklikler-nelerdir-

TIBBİ BİTKİLERİN ETKİLERİ VE KULLANIMLARI

ADAÇAYI (SALVİA OFFİCİNALİS) Taşıdığı uçucu yağdan dolayı antibakteriyel,antifungal ve antiviral etkilidir.Antiseptik etkisinden de dolayı dişeti, boğaz ve damak iltihaplanmalarına karşı etkilidir.Çayı dişeti ve ağıziçi rahatsızlıklarında da gargara şeklinde kullanılır. Östrojenik özelliğinden dolayı hormon düzenleyici olarak (ağrılı düzensiz adet şikayetlerinde) menopozda, terleme ve ateş basmasında kullanılır.Ayrıca kuvvet verici ve uyarıcı özelliklerinden dolayı hastalıktan yeni kalkmış olanlard a, sinir sisteminin işlevlerinde kişiye yardımcı olur. Kusmaları ve ishalleri önler, idrar ve gaz söktürücüdür.Ter kesicidir.Şeker düşürücü etkisi vardır.Dıştan tedavilerde , demlenmiş adaçayı yaraları sağaltır,derinin iyileşmesini hızlandırır. Apselere çıbanlarayara bere kesiklere burkulma ve şişmelerde bir parça pamuk ile sürülür. ÇAY HAZIRLANIŞI ve DOZAJ : Bir tatlı kaşığı drog bir çay fincanı kaynar su içinde ağzı kapatılarak 5-10 dakika bekletildikten sonra süzülür.Adaçayı her içilişte taze hazırlanır.Günde 2 veya 3 defa aç karnına içilir.Günde 3 defadan fazla içilmemelidir. ALIÇ (CRATAEGUS MONOGYNA) Diğer adı Yemişendir. İlk defa ilaç olarak 1305 yılında, Fransa kraliçesinin damla hastalığının tedavisinde, alıç şurubunun kullanımından bahsedilmektedir.Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında doktorlar, alıç ağacı meyvelerinin aynı zamanda kardiotonik(kalp güçlendirici) olduğunu keşfettiler.Bugün standart alıç ekstresinin batı Avrupa da kalp hastalığı tedavisinde kullanımı onaylanmıştır.Bitki, kalbe birçok şekilde yarar sağlar.Vazodilatör (damar genişletici) olarak çalışır.Kalbe kan ve oksijen akışını arttırır. Ayrıca tansiyonu düşürerek kalbin bütün vücuda kan pompalaması için gereken çaba miktarını azaltır.Kalp kaslarını güçlendirir.Ayrıca diüretiktir, vücudun fazla tuz ve suyu atmasına yardım eder.Hafif kalp yetmezliğinde, miyokard(kalp kasının tabakası) yetmezliğinde kullanılır. Alıç, angina ya da göğüs ağrılarının tedavisinde de başarılı bir şekilde kullanılır.Mükemmel bir geriatiktir(yaşlılık dönemi).Yaşlılıkta hasta kalbi dinlendirmek için kullanılır.Kalbin daha iyi kasılmasını etkiler.Ateroskleroz hastalığında alıç, kandaki kolesterolü düşürür. Spazm azaltıcı sinir sistemi yatıştırıcı etkileri vardır.Kalp hareketlerini düzenleyici olarak kullanılır. ANASON (PİMPİNELLA ANİSUM) 30-70 cm yüksekliğinde tüylü beyaz çiçekli,bir yıllık otsu bir bitkidir. Ülkemizde Antalya,Balıkesir,Aydın,Burdur,İzmir,Muğla,Eskişehir ve Isparta da yetiştirilir.Türkiye de 17 çeşit bulunmaktadır. Gaz söktürücü, spazm giderici, antiseptik, mide barsak şikayetlerinde hazımsızlıkta rahatlatıcı solunum yolları enfeksiyonlarında ve öksürüklerde balgam söktürücü, iştah açıcı emziren annelerde süt arttırıcıdır. Anasondaki fitoöstrojenler, vücutta ki östrojen üretiminin düşmesinin neden olduğu menopoz şikayetlerini rahatlatmaya yardımcı olur. ALOE VERA (ALOA BARBADENSİS) Sarı sabır ve sabırlık diye de geçer bazı kaynaklarda. Afrika da doğal olarak yetişir.Türkiyede de Antalya kale(Demre) civarında yabanil olarak bulunur. Kuvvetli müshil özelliği vardır. Kozmetolojide cilt bakım ürünlerinde nemlendirici ve yumuşatıcı olarak etkilidir.Yara, ekzama, uyuz ve yanıklarda iyileştirici olarak merhem ve krem olarak kullanılır. İsveçte yapılanbir çift kör plasebo kontrollü çalışmada aloa vera kremi (yüzde %5 gücünde) uyuz hastalarında günde 2 kez, 16 hafta boyunca kullanıldığında %83 ünün semptomlarında iyileşme olduğu görülmüştür.Bu oldukça iyi bir gelişmedir.Çünkü geleneksel tedavi steroid temelli olduğu için yalnızca kısa süreli kullanılabilir. Dermatolojik Cerrahi ve Onkoloji dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, aloe veranın yüz dermabrasionu (yara izlerini yok etmek cildin üst katmanının uzaklaştırılması) geçiren hastaların iyileşme sürecini belirgin şekilde hızlandırdığını göstermiştir. Güneş yanıkları ve diğer yanıklar için mükemmeldir. ARNİKA (Arnica Montana) Yaygın bir bitki türü değildir.Koruma altına alınmıştır.Avrupa da ve Güney Rusya da yetişir.Ülkemizde yetişmez. Antibakteriyel,antibiyotik,analjezik,iltihap giderici ve mantar öldürücü etkilere sahiptir.Bağışıklık sistemi uyarıcı etkileri vardır.Dahilen sadece homeopatik preparat halinde kullanılabilir.Gargara halinde bademcik iltihabında çok etkilidir.Tentürü haricen kompres şaklinde burkulma, incinme,çarpma ve morlukların tedavisinde,güneş yanıkların,yüzeyelyanıklara ve eritemlere karşı kullanılır.Tentürü romatizma ve nevraljiye karşı da kullanılır.1/5 oranında seyreltilerek kullanıldığında ciltte kızarıklık yapmaz. ASLAN PENÇESİ (Alchemilla arvensis) İçeriğindeki tanenden dolayı damar daraltıcıdır.Bu yüzden kanamaları durdurur ve kan pıhtılaşması sağlar.Yara iyileştiricidir.Bazı ilaçların bileşimine girerek, jinekolojide kanamalara karşı, vajinal tahrişlerde kullanılır.Böbrek ve mesane taşını düşürücü olarak etki eder.Diyareye karşı etkilidir. AT KESTANESİ (Aesculus hippocastanum) Damar daraltıcı, kılcal damarların çalamasını önleyici etkisi vardır.Bileşimindeki P vitamini etkisiyle, damar çeperlerinin etkisini kuvvetlendirerek etkisini gösterir.Varisli damarları rahatlatır.Antiinflamatuar etkiye sahiptir.Bacaklardaki ağrı ve yorgunluklarda, kaşıntı ve şişkinliklerde kullanılır. AT KUYRUĞU (Equisetum arvense) Diüretik etkilidir.Halk arasında tüberkülozda yardımcı olarak kullanılır.İltihap giderici, mikrop öldürücü etkiye sahip olup, iç kanamaları durdurur.Saç dökülmeleri ve çabuk kırılan tırnaklarda iyileştirici etki göstermektedir. Dahilen : Romatizma ve ödemlerin boşaltılması, idrar yolları ve idrar torbasının yıkanmsında kullanılır. Haricen : Zor iyileşen yaralarda infüzyonları, saç dökülmesine karşı hazırlanan şampuan ve losyonların bileşiminde ise ekstreleri yer almaktadır. BİBERİYE (Rosmarinus officinalis) Dahilen kabız etkili, gaz giderici, hazım sistemi uyarıcısı, safra arttırıcı, terletici ve idrar söktürücü olarak kullanılır.Safra ve incebarsak üzerinde spazm çözücü etkisi vardır.Merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır.İyi bir uyarıcı olarak hastalıktan yeni kalkmış, nekahat dönemindekilere önerilir.Antioksidan özellik taşır.Haricen kan dolaşımını hızlandırmakta, adale ve romatizmal ağrılarda ise ağrı kesici olarak cerahtli yaralarda kullanımaktadır.Çayı saça sürülüp, friksiyon yapıldığında, saç dökülmesini önleyici ve saçı canlandırıcı etkiye sahiptir.Ayrıca doğal ayak bakım ürünlerinde uçucu yağ ve yaprak ekstreleri halinde kullanılmaktadır. CİVAN PERÇEMİ : Antiinflamatuar ve spazm giderici özell,iklere sahiptir.Damar daraltıcı olarak etki eder.Damar hastalıklarında ve safra, idrar söktürücü olarak kullanılır.Kan dindirici, kan toplanmasını gidericidir.Bu özellikleriyle hemoroitte, yara ve burun kanamalarında(haricen)kullanılır.Yara, kesik,çatlaklarda kesik şişlik, mayasılda kompres yapılarak kullanılır.Mide ve bğırsak rahatsızlıklarında menopoz ve aybaşı rahatsızlıklarında kullanılır.Safra salgısı yetersizliğinde ve romatizmada kullanılır.İdrar söktürücü ce tansiyon düşürücü özellikleri vardır. CÜCE PALMİYE (Serenoa Repens) Amerikan yerlileri uzun süre meyvelerini idrar yolları enfeksiyonlarında kullanmıştır.Diüretik ve idrar yolları enfeksiyonlarına karşı kullanılır.Balayı sistiti tedavisinde ve ürogenital mukoza enfeksiyonlarında kullanılır.BPH olarak bilinen prostat büyümesinin birinci ve ikinci kademelerinde semotom gidericidir.Ancak prostat büyüklüğünü küçültmez.Bunun yanında aşırı prostat hücresi çoğalmasına neden olan DHT hormonunu baskılar.Erkeklerde saç dökülmesinin nedenlerinden biri de yüksek DHT dir. ÇARKIFELEK (Passiflora incarnata) Diğer adı, Saat çiçeğidir. Merkezi sinir sistemi üzerinde sakinleştirici etkisi vardır.Ayrıca ağrı kesici, spazm çözücü, uykusuzluğa karşıdır.Sinir ağrılarında, sinirsel taşikardide(kalp atım sayısının artması) ve sinirsel tansiyonda, spamodik astıma karşı ve huzursuzluk durumlarında kullanılır. ÇEMENOTU (Trigonella foenum-graecum) Kolesterol seviyesinin yükselmesini engeller.Sulu ekstresi rahim ve ince bağırsak uyarıcısıdır ve kalbin üzerinde pozitif kronotropik etkiye sahiptir.İnüline bağlı olmayan diyabette şeker düşürücü etki gösterir.Balgam söktürücü, bağırsak yumuşatıcısüt salgılanmasını arttırıcı, besleyici ve lezzet düzeltici, mukoza tahrişlerine bağlı ağrıyı azaltır.İltihap giderici ve mikrop öldürücüdür. ÇEVRİNCE (Medicago sativa) Diğer Adı Kaba Yoncadır. Kolesterol ve şeker düşürücüdür.Östrojenik etki gösterir.Atardamar sertliğini önler.İyi bir vitamin ve mineral kaynağıdır.Kabızlığa karşı kullanılır.Mesane iltihaplanması ve sistit için yararlıdır.İyi bir besin kaynağı da olan Çevrince, romatizmada görülen iltihaplanma ya da şişmeyi önler. ÇOBAN ÜZÜMÜ (Vaccinum myrtillus) Antiinflamatuar etkili kuvvet vericidir.Yaprakları diyabetiklerde, retina rahatsızlıklarında, meyveleri kalp damar rahatsızlıklarında kullanılır.Diyabetiklerde, kapiler damarları ve kolajen dokuyu güçlendirmede rol oynar.Gece körlüğü olarak adlandırılan göz rahatsızlığında, göz yorgunluğunda, dolaşım bozukluğu, varis ve diyabetin sebep olduğu damar hasarlarının önlenmesinde kullanılır.Katarakt ilerlemesini önler. Ağız yaralarına karşı detoksiyonu gargara yapılarak kullanılır.Göz iltihaplarında göz banyosu olarak, deri hastalıkları ve yaralara karşı da dıştan kompres olarak uygulanır. ÇUHA (PRİMULA OFFİCİNALİS): Sedatif(sakinleştirici), spazm çözücü, uyku getirici, idrar söktürücü, balgam söktürücü olarak kullanılır.Ayrıca öksürük bronşit, soğuk algılandığı, sinirsel rahatsızlıklarda özellikle de sıkıntı ve endişe durumlarında kullanılır. DEVEDİKENİ(Silybum marianum) : Karaciğer için çok iyi bir koruyucudur.Silimari karaciğer zehirlenmelerinde ve mantar zehirlenmelerinde çok etkilidir.Karaciğer rejenerasyon kabiliyetini arttırır.Safra arttırıcıdır.İyi bir kan temizleyicidir.Ayrıca kimyasal madde zehirlenmelerinde(kimyasal madde zehirlenmelerinde (kloroform ve halotan, karbontetraklorür vb..)karaciğer sirozunda, safra rahatsızlıklarında, kronik veya iltihabi veya özellikle virütik sarılıkta kullanılır. DULAVRAT OTU (Arctium lappa) : Geçmiş yüzyıllarda yılan ısırıkları tedavisinde de kullanılmış olan bitkinin, vücutta iyi bir kan temizleyici olduğu ve toksin atıcı özelliği olduğuna inanılırdı.Günümüzde mikroplara ve mantarlara karşı etkileriyle tanınıyor.Ayrıca dahilen kullanılarak idrar söktürücü, hazmı kolaylaştırıcı ve ter arttırıcı özellikleri vardır.Romatizmada, lumbago ve siyatik ağrıları ve şişkinliklerinde yardımcı olarak kullanılır.Böbrek ve mesane taşlarına karşı etkilidir.Hemeroitleri yatıştırır.Egzema, akne pamukçuk gibi cilt hastalıklarının tedavisinde dahilen ve haricen kullanılır.Bitkinin yaprakları da bazı deri hastalıklarında, bazı böcek sokmalarında, sıyrıklarda lokal olarak yumuşatıcı ve tahrişlerin neden olduğu acıyı giderici olarak kullanılır. EBEGÜMECİ (Malva neglecta, Malva sylvestris) : Çiçek ve yapraklar soğukalgınlığı rahatsızlıklarında, ağız mukozası iltihaplarında iyileştirici, öksürükte göğüs yumuşatıcı etki yapar.Ağız ve boğaz iltihaplarında ve tahriş edici öksürüklerde göğüs yumuşatıcı olarak öksürük ve bronşiyal çayların bileşimine girer.Haricen, cilt üzerindeki çıban ve yaraların ağrılarını dindirmek için kullanılır.Bazı ülkelerde çiçekler yapraktan daha çok kullanılmaktadır. Genç bitkiler ise sebze olarak kullanılır. EKİNEZYA : Kuzey Amerika yerlileri ypraklarını taşla ezerek, usarelerini cilt yaralarında kullanmışlardır.Ayrıca yılan ve böcek sokmalarında, malerya sifilis gibi hastalıklarda kullanılmıştır.Bitki kökünü de boğaz ve diş ağrıları için doğrudan ağız içine uygulamışlardır. Bitki üzerine çalışmalar 1930 yılında başlamış, son 50 yılda 350 de fazla bilimsel araştırma yapılmıştır.1972 de farelerde antitümör aktivitesi 1978 de uçuk ve grip virüslerine antiviral etkisi üzerine yapılan çalışmalarda pozitif neticeler alınmıştır. Bağışıklık sistemini düzenleyici, bağışıklık sistemi uyarıcı antiinflamatuar, enfeksiyonlara karşı etkileriyle soğuk algınlığı,grip sık sık tekrarlayan enfeksiyonlarda , mantar enfeksiyonlarında, bronşit, sinüzit, uçuk, aft vb. gibi durumlarda üriner sistem enfeksiyonlarında, yanık ve yaralanmalarda ayrıca profilaktik(koruyucu) olarak ta kemoterapide destekleyici olarak kullanılır. Ekinezyanın soğuk algınlığı, grip nezle,uçuk KBB enfeksiyonlarında önleyici olarak ilk semptomlar hissedildiğinde kullanılmaya başlanması, 10-14 gün devam edilmesi ve 8 haftadan fazla kullanılmaması tavsiye edilir. Soğuk algınlığında C Vitamini+Ekinezya tabletleri beraber verilir. GİNKGO (Ginkgo Biloba) : Yapılan çalışmalar Ginkgonun beyne ve diğer yaşamsal organlara kan akışınıda geliştirdiğini, böylece beynin zirvede çalışması için gerekli oksijen ve besinleri sağladığını göstermiştir. Yaşlanırken genellikle beyne ve diğer organlara giden arterlerde plak birikimleri nedeniyle dolaşım bozulur. Ginkgo arterlerin ve toplar damarların genişlemesine ya da gevşemesine yardım ederek kanın bütün vücutta akmasına yardımcı olur. Ginkgo iyi bir bellek destekleyicisidir.Ginkgonun belleği geliştirdiği ve bunama işaretlerini iyileştirdiği gösterilmiştir.Son zamanlarda Ginkgo, Newyork Enstitüsü Tıp araştırmalarında Alzheimer hastalığı ya da felcin neden olduğu demans hastalıklarında test edildi. Çalışmada 327 hastaya 120 mg Ginkgo ekstresi ya da plasebo günlük olarak verildi.Çalışma tamamlandığında 137 haasta arasında Ginkgo alanların %30 u mantıklılık yeteneğini ve belleği ölçen testlerde plasebo alanlardan daha iyi sonuçlar gösterdiler. Yaşla ilgili sorunlar ortaya çıkmadan uzun süre önce ginkgo alarak hastalığı ilk planda önleyebilmek mümkündür. Ginkgo hemeroidlerin tedavisinde de başarıyla kullanılmıştır. GİNSENG (ASYA) -Panax Ginseng İmmünomodülatör(bağışıklık sistemi düzenleyici), uyum sağlayıcı, vücut güçlendirici, kalbin gücünü arttırıcı,kanserden koruyucu,antioksidan, şeker düşürücü,virüslere karşı etki gösterir. Vücut direncini arttırmada, konsantrasyon eksikliğinde, çalışma gücünün arttırılmasında ve kolesterol düşürmede kullanılır. Yaşlılık için iyi bir bitkidir. GİNSENG (AMERİKA)-Panax quingefolius Amerikan yerlileri eskiden bu bitkinin kökünü bulantı ve kusmayı iyileştirmek için kullanılırdı.Vücut fonksiyonlarını normalleştirir.hafif uyarıcıdır.Zihinsel ve fiziksel performansı arttırır, kolesterolü düşürür. Vücudun strese adaptasyonuna yardımcı olur.Kanserden koruyucudur. GİNSENG (SİBİRYA) Bağışıklık sistemini düzenleyici, halsizlikte vücudun strese dayanmasına yardım edici, kuvvet verici, nezle ve enfeksiyonlarda zihinsel gücü destekleyici etkilere sahiptir.Şeker düşürücü etkisi vardır. Kolesterol ve tansiyon düşürücüetkisi dolayısıyla klap hastalıklarında koruyucudur.Geriatride de kullanılır.Rusya da özellikle sporcuların performanslarını arttırmak için kullandıkları bir bitkidir.Radyasyon etkilerinden korumada önerilir. GÜNEŞ DAMLASI (Oenothera Biennis) Özellikle kadınlar tarafında adet öncesi sendromunda görülen, adet sancıları, şişkinlik göğüslerde duyarlı, huzursuzluk, gerginlik, depresif ruh hali, alınganlık, bitkinlik akne artışı ve başağrısı gibi rahatsızlıklarda kullalınılır. Menopoz sıkıntılarında kullanılır. Antiinflamatuar etkiye ve prostaglandin sentezini uyarıcı etkilere sahiptir.Romatoid artrit tedavisinde kullanılır. Kolesterol düşürücüdür.Atopik dermatitte, cilt ve tırnak sağlığında, egzamada kullanılır.Mastaljide(meme ağrısı) konsantrasyon güçlüğünde, demans rahatsızlığında kullanılır. HATMİ :(Althaea Officinialis) Özellikle kuru öksürüklerde öksürük refleksini ortadan kaldırır.Ayrıca ağız-boğaz ve mide bağırssak mukozası tahrişlerinde iyileştirici etkisi vardır.Hatmi kökünden alınan ekstreler kronik bronşitte, bronşiyal astımda kullanılır. HAYIT (Vitex Agnus-Castus) Yüzyıllardır bu bitki bir hormon dengeleyici olarak ün yapmıştır.Prolaktin hormonu salgısına engel olur.Adet düzensizliklerinde etkilidir.Prolaktin konsantrasyonunu zaltan drog adet siklusunu normale çevirir.Adet öncesi sendromlarda, adet kanamalarındaki spazmlarda, menapozla ilgili bazı şikayetlerde , süt veren kadınlarda süt eksikliğinde adet döenmlerinde endokrin düzensizliklerinden kaynaklanan sinir ve cilt problemlerinde ve akne tedavisinde kullanılır. Hayıt tedavisi östrojen ve antiöstrojen preparatları ile olan klasik tedaviden önce denenmelidir. HİDRASTİS (Hydrastis Canadensis) İçeriğindeki alkaloitlerden dolayı, doğal antibiyotik özelliklere sahiptir.Üst solunum yolları rahtsızlıklarında ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında kullanılır.Midevidir, hazımsızlık ve gastrit, peptit ülser, kolitte kullanılır.Uterus ve bağırsak uyarıcı olarak bağırsak uterus ve mide kanamalarında kullanılır.Ağrılı ve fazla adet kanamalarında, adet düzensizliklerinde ve iştahsızlıklta etkilidir. Bağırsak yumuşatıcı ve hemeroide karşı özellikler taşır.Kan damarlarını daraltıcı ve kanamayı durdurucu etkileriyle toplar damar ve lenfatik kanal yetersizliklerinin hastalık belirtilerinin tedavisinde kullanılır.Alerjik kaynaklı veya mevsimsel tahrişlerin yol açtığı göz yaşarmalarında etkilidir. Haricen iyi bir antiseptik olarak tahriş olmuş dişetleri ve ağız hastalıklarında acıları gargara yapılarak rahatlatır.Haricen konjoktivitte de kullanılır. Çayının cilde sürülmesi ile egzema, kaşıntı mantar gibi cilt hastalıklarında kullanılır. HİNDİBA (Cichorium) Karaciğer ve safra kesei şikayetlerinde, sarılığa karaciğer büyümesine karşı kullanılabilir.Safra arttırır.Gut ve romatizmada kullanılır.Diüretik etkilidir.bağırsakları yumuşatır.Sindirim sistemi şikayetlerinde, iştahsızlıkta kullanılır.Terleticidir.Hakiki kahveye ilave edilirse kahvenin aşırı uyarıcı etkilerini azaltır. IHLAMUR (Tilia Cordata) Çiçekler, taşıdıkları uçucu yağ ve musilajın etkisiyle grip, soğuk algınlığı ve öksürüklerde göğüs yumuşatıcı, spazm çözücü, balgam söktürücü, gıcık kesici, terletici olarak kullanılır. İdrar söktürür, böbrekleri ve mesaneyi temizler.Kum döker.Yatıştırıcı ve uyku verici etkisi vardır. Dış uygulamada tahriş olmuş ciltlerde etkilidir. ISIRGAN OTU (Urtica Diocia urens) Yaprak veya kök dahilen kan temizleyici, idrar arttırıcı, iştah açıcı olarak kullanılır.Taze bitki romatizma ağrılarını gidermek için ağrıyan yerlere sürülerek tahriş yapılır ve kan toplanması sağlanır.Bitkiden elde edilen bazı fraksiyonlar kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen bir etkiye sahiptir. Toprak üstü kısımlar dahilen idrar yolları iltihaplarında diüretik, haricen de romatizmada kullanılır. Kökler prostat önleyici olarak kullanıllır. Bitki ishal kesici bedeni güçlendiricidir. Yapraklar demleme şeklinde haricen saça uygulandığında kepek önleyici ve saça canlılık verici olarak etki eder. KARAYILAN KÖKÜ (Cimicufuga Racemosa) İçerdiği formononetin östrojene benzer etki gösterdiğinden drog, hormonal etkiye sahiptir.Menopoz dönemindeki sıkıntıların (sıkıntı basması, vajinal kuruluk, meme ağrısı, uykusuzluk, sinirsel şikayetler) giderilmesinde kullanılır.Ağrılı ve gecikmiş adet dönemlerinde , rahim ve yumurtalık kramplarını gidermede etkilidir. Ayrıca kadınlarda seks hormonunun dengesinin sağlanmasında da etkilidir.Hormonal regülatör görevi görür. Romatoid artrit ve adale romatizması vakalarında da kullanılır.Antiromatizmaldir. Öksürük kesici ve sakinleştirici etkisi vardır. Vücutta kalsiyum emilimini arttırarak osteoporozun önlenmesinde yardımcıdır. KARNIYARIK OTU (Plantago Psyllium) Barsak peristaltik hareketlerini düzenleyicidir.Barsakları yumuşatıcıdır bu yüzden kabızlıkta kullanılır.Kalorinin kontrol edildiği zayıflama diyetlerindde kullanılır. Lipit ve kolesterol seviyesini düşürür.Kanda yararlı HDL düzeylerini yükseltebilir.Kanamalı ve tahriş olmuş hemeroitlerde kullanılır.Ülser ve kolitte tedaviye yardımcıdır.Diyarenin kısa süreli semptomatik tedavisinde kullanılır.Kalp hastalıklarını önlemeye yardım edebilir. KEDİ OTU (Valeriana Officinialis) Sakinleştirici, orta derecede uyku verici, spazm çözücü adale gevşetici, gaz söktürücü, tansiyon düşürücü, yatıştırıcıdır. Uykusuzluk, huzursuzluk, sinirsel tansiyonda, migren,kramp, barsak koliklerinde, romatizmal ağrılarda, adet gecikmelerinde kullanılır. Uykusuzluğun akut tedavisinde bitki uygun bir ajan değildir.Ancak uyku düzensizliklerinde birkaç hafta kullanımdan sonra bağımlılık yapmadan ve yan etki getirmeden doğal uyku sağlar. KEDİ PENÇESİ (Uncaria Tomentolessa) Bağoşıklık sistemi destekleyicisi, virüslere karşı ve iltihap giderici olarak kullanılır.Tansiyon düşürücü etki gösterir.Astım, diyabet ve üriner sistem iltihaplarında kullanılır.Sulu ekstreleri kanserde, hücre büyümesini engeller. Toplardamar ve beyinde pıhtılaşmayı önler.Seratonin salınımını arttırır.Doğum kontrolünde kullanılır. Folklorik tıpta, romatizma şikayetleri, diyare,gastrit,astım, menstrüal düzensizlik, yara ve kanser tedavisinde yararlanılmaktadır. KEKİK (Thymus Vulgaris) İçerdiği Timol sayesinde antibakteriyel, balgam söktürücü ve spazm çözücü etkiye sahiptir.Bu etkilerinden dolayı öksürük, nezle, anjin, bronşit gibi solunum sistemi rahatsızlıklarında son derece etkilidir. Hastalıklara karşı direnme gücünü arttırır.Uyarıcı ve güçlendirir.İştah açıcıdır.Sinir sistemi güçsüzlüklerinde, dolaşım sistemi bozukluklarında etkilidir. Tansiyonu geçici olarak düzeltir.Mide ve sindirim sisteminin dostudur.Mide kramplarına iyi gelir, gaz söktürücüdür.Kurt düşürücüdür. Dış kullanımlarda yaralar, apseler, yanıklar gibi mikroplardan arındırılması gereken hastalıklarda etkilidir.Ayrıca eziklere, berelere, burkulmalara, şişliklere romatizmalara karşı kullanılır. KETEN (Linum Usitatissimum) Keten tohumu musilajının bardakta su alarak bağırsakta şişmesi dolayısıyla dahilen dahilen kullanımında müsil olarak etki eder. Bunun dışında dahilen sindirim sistemi tahrişlerinde, gastrit ve barsak iltihabının kısa süreli semptomatik tedavisinde, mukoza tahrişlerinde, kronik öksürük ve bronşitte kullanılır. Meme kanseri ve diğer östrojene bağlı kanserlerde rönemli rol oynar.Haricen lapa halinde ağrılı cilt iltihaplarında kullanılır. KIRMIZI KANTARON (Centaurium Erytraea) Aromatik güçlendirici, sindirimi kolaylaştırıcı, ateş düşürücü, iştah açıcı etkilere sahiptir.Ateş düşürücü etkisi zayıftır.Bu yüzden özellikle iştah açıcı ve hazmı kolaylaştırıcı olarak kullanılmaktadır. KUŞBURNU (Rosa Canina) C vitamini eksikliğinde, kuvvet verici ve kabız etkide kullanılır.Marmelat olarak ta kullanılan kuşburnu meyvesi, profilaktik(koruyucu) amaçlı olarak çok yaygın kullanılır. MAYDANOZ (Petroselium crispum, sativum) Kuvvetli idrar ve safra söktürücüdür.Apiol ve mirisitisinde dolayı spazm çözücü ve uterus(rahim) düzenleyicidir.Kadınların düzensiz adet görmelerine ve sancılarına karşı kullanılır.Adet söktürür.Prostat büyümesine bağlı üriner fonksiyon bozuklukları, romatizma ve gut hastalıklarında etkilidir. İdrar yolları antiseptiğidir ve idrar yolları taşlarına karşı da kullanılır.Sindirim yetmezliği, gaz şişkinliği gibi sindirim bozukluklarında, anoreksiya(iştahsızlık) hastalarında sindirim uyarıcısı olarak kullanıldığı gibi aynı zamanda bir besin kaynağı olarakda kulanılır. Bitki çayı ile yapılacak bir kür karaciğeri arındırır.Çiğ olarak yendiğinde güçlü bir C vitamini kaynağıdır.Haricen kullanımı, saç diplerine uygulandığında saç dökülmelerini yavaşlatır. MELİSA (Melissa Officinialis) Yatıştırıcı, midevi, terletici, tansiyon düşürücü, spazm giderici, gz söktürücüdür.Antidepresandır.Virüslere ve tümör oluşumuna karşı kullanılır.Dıştan bakteri ve mantarlara karşı antiseptik özelliklerinden yararlanılarak kullanılır.Sinirsel kaynaklı mide ve bağırsak ağrılarını keser.Uçuk tedavisinde, uyku problemlerinde ve migrende kullanılır. Kadınların adet düzensizliklerinde ve adet ağrılarında kullanılır.Psikosomatik(psikolojik kaynaklı) kalp rahatsızlıklarında, güçlendirici olarak kullanılır. MEYAN (Gleyeyrrhiza) Gastrit, mide ve duodenum ülserlerinde spazm çözücü ve iltihap gidericidir.Üst solunum yolları rahatsızlıklarında ve bronşit için balgam sökücü, öksürük kesici, göğüs yumuşatıcı ses kısıklığı ve boğaz gıcıklarında, virüslere karşı ve bakteri öldürücü etkilidir. İlaç, şekerleme ve bazı gıda ürünlerine tatlı lezzeti dolayısıyla lezzet zenginleştirici olarak kullanılır. NANE (Mentha Piperita) Yapraklar taşıdığı uçucu yağdaki mentolden dolayı antibakteriyel, spazm çözücü gaz söktürücü özellik taşır.Spazm çözücü etki özellikle mide-barsak sistemi üzerinde belirgindir.Mide bulantısına karşı ve diğer mide şikayetleri, akut ve kronik gastrit ve mide-barsak mukoza iltihaplarında etkilidir. Uçucu yağ mide-barsak kaslarına spazm çözücü etki gösterir.Bronşları yumuşatıcı sekresyon inceltici etki de gösterir. Ciltte ve mukozaya sürüldüğünde hafif lokal anestezik etkisi nedeniyle serinlik ferahlık hissi uyandırır.Dahilen mide spazmlarında midebulantısını engellemek için, ayrıca soğuk algınlığında üst solunum yolları antiseptiği olarak kullanılır. Baş ağrıları, migren, sinirlilik ve uykusuzlukta etkilidir. Antiseptik uçucu yağı diş ve dişeti ağrılarının giderilmesinde etkilidir. ÖKSE OTU (Viscum album) Yüksek tansiyona karşı tansiyon düşürücü sitostatik, bağışıklık sistemini uyarıcı, idrar arttırıcı etkileri vardır. Sara hastalığında, tümoral rahatsızlıklarda, dejeneratif iltihabi eklem rahatsızlıklarında, hepatitte, spazmlarda, kalp rahatsızlıklarında ve yaşlılık hastalıklarında kullanılır. Nadiren sedatif etkisi de vardır. ÖLMEZ ÇİÇEK (Helichrysum Arenarium) İdrar ve safra arttırıcı, kum ve taş düşürücüdür. REZENE (Foeniculum) Meyveler midevi, gaz söktürücü,glaktojen(süt arttırıcı) ve yatıştırıcı etkilidir.Yemeklerden sonra içilen çayı sindirimi kolaylaştırıcı etki eder.Kökleri iyi bir diüretik yani idrar arttırıcı özellik taşır.Yaprakları yara iyi edicidir. Rezene akciğer ve solunum yolları üzerinde olumlu sonuçlar verir.İçindeki uçucu yağ, spazm giderici, balgam söktürücü, iltihap giderici etki yapar. ROMAN PAPATYASI (Anthemis nobilis) Tıbbi papatyada olduğu gibidir.Ayrıca saç şampuanlarında kullanılır.Biraz limon suyu katarak saça sürüldüğünde saçın rengini açar.Dmelemesi ılıtılıp, gözlere kompres olarak uygulanırsa şişkinliği giderir. SARI KANTARON (Hypericum Perfoaratum) Antidepresan etkilidir.Ilımlı depresyonu tedavide başarısı nedeniyle doğanın ürettiği Prozak olarak kullanılmaktadır. Almanya'da sarı kantaron(ingilizce St.John's Worth) depresyon için verilen bir numaralı ilaçtır ve bütün Avrupa'da geniş çaplı kullanılmaktadır. Yıllar boyunca bu bitki hafif sakinleştirici ve uykusuzluk için bir tedavi olarak kullanılagelmiştir. Avrupa'da sarı kantaron üzerine yürütülmüş sayısız klinik çalışma vardır. British medical Journal'de yayınlanan bir makale, sarı kantaron üzerine yapılan 23 klinik denemeyi incelemiş ve daha düşük dozlarda birçok reçeteli antidepresan kadar iyi çalıştığını ve ağız kuruması, kabızlık ve baş dönmesi gibi hoş olmayan yan etkilerinin daha az olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca bir kas gevşeticidir.Özellikle menopozdaki bitkinlik, menstrüal krampların tedavisinde, endişe ve sıkıntı verici, diüretik etkilidir. Antiinflamatuar , antiülserojonik(mide ülserine karşı) 12 parmak bağırsağı kanamasını durdurur ve analjeziktir(ağrı kesici) Haricen cilt hastalıklarında, yara ve yanık iyileştirmeye yardımcıdır. SARIMSAK (Allium sativum) Antibakteriyel, antiviral, antimikotik(mantarların üremesini önleyici).kan lipitlerini düşürücü, kanama ve pıhtılaşma süresini uzatıcı, tansiyon düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici, kalp-damar sağlığını destekleyici, kan şekerini düşürücü, ateroskleroz için koruyucu, ekspektoran olarak ve dolaşım bozukluklarında kullanılır.Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Solucan düşürücü etkisi vardır. Haricen yara iyileştirici ve saç dökülmelerinin tedavisinde kullanılır. SİNAMEKİ (Cassia Acutifolia) Kalın bağırsak üzerinde etkilidirç ve kuvvetli bir müshildir. Kabızlığa karşı kullanılır. SOĞAN (Allium Cepa) İştah açıcı, antibakteriyel, lipid, kolesterol ve tansiyon düşürücüdür.Kalp kuvvetlendiricidir.Kansere karşı koruyucu, kan şekerini düşürücü etkileri vardır.Bağırsak hareketlerini arttırır ve idrar söktürür.Sindirime yardımcıdır.Nezle belirtilerini iyileştirir.Dıştan kullanımda yara iyileştirici özelliği vardır.Mantar ve siğillere iyi gelir. SPİRİLUNA (Spiriluna Platensis) İyi bir zehirlerden arındırıcı ajandır.Bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde yardımcı olur.Özellikle vejetaryenler için B12, demir eksikliğine bağlı kansızlık ve protein eksikliğnde faydalıdır.Güçlü bir besin kaynağıdır.Aşırı tatlı ve yemek yeme isteğini önlemesiyle kilo verme rejimindeki kişiler için faydalıdır. Zayıflamaya yardımcı olur.Hipoglisemik hastalarda, yemek aralarında kullanıldığında içerdiği proteinler sayesinde, kanda şeker seviyesini düzenlemeye, protein desteği sağlamaya yardım eder. Kolesterol düşürücü etkisi vardır. ŞERBETÇİ OTU (Humulus Lupulus) İştah açıcı İdrar arttırıcı terletici ateş düşürücü yatıştırıcı, uyutucu sinirsel tansiyonu düşürücü olarak kullanılır Ayrıca bira imalatında da kullanılır. TIBBİ NERGİS (Calendula Officinialis) Sulu ekstresi iltihap giderici, etanollü ekstresi antibakteriyel, sulu alkollü tentürüde griplere ve virüslere karşı etkilidir. Bazı deri hastalıklarında, küçük yaraların tedavisinde yumuşatıcı olarak, sıyrıklarda çatlaklarda, böcek sokmalarında, pişiklerde, yüzeysel yanıkların tedavisinde, bacak ülserlerinde, hemeroitte ağızdaki yaralarda ve ekzemada analjezik etkilidir. Bir çeşit gözde iltihaplanma olarak oluşan Konjoktivit te göz losyonu olarak kullanılır.Mantarlara karşı etkilidir. Cilt üzerinde nemlendirici, yumuşatıcı olarak,krem, cilt temizleyici, süt, sabun ve güneş sonrası bakım ürünlerinde kullanılır. TIBBİ PAPATYA (Matricaria Chamomilla) Ateş düşürücü, yumuşatıcı, spazm giderici ve antibakteriyel etkilidir.İdrar, gaz ve safra söktürücüdür.Sinirsel ve romatizmal ağrılarda ve baş ağrılarında kullanılır.Dahilen mide-bağırsak sistemi iltihaplı hastalıklarında kullanılır.Haricen ağız boşluğu ve boğaz iltihaplarına karşı gargara halinde, deri ve mukoza iltihaplarında pansuman halinde yara iyi edici, anal ve genital sistemin iltihaplı hastalıklarında kullanılır. YARA OTU (Plantago Lanceolata-P.major) Damar daraltıcı, kan dindirici ve antibakteriyel etkilidir.Damar daraltıcı, kan durdurucu özelliği nedeniyle ishal, kesik ve hemoroitlerde kullanılır. İdrar söktürücü, iltihap gidericidir.Musilaj ve tanenden dolayı üst solunum yolları tahrişlerini önler, ağız ve boğaz mukozası iltihaplarını tedavi , eder.Öksürük kesici, balgam söktürücü ve göğüs yumuşatıcıdır.Bölgesel olarak yatıştırıcı ve kaşıntı giderici olarak cilt hastalıklarında kullanılır.Yara iyileştirici özelliği vardır. YEŞİL ÇAY (Avena Sativa) Kolon, yemek borusu, pankreas, mide ve göğüs kanserlerine karşı koruyucu etkisi vardır.LDL ve HDL kolesterol seviyelerini düzenleyici etki gösterir.Kan basıncını düşürücü ve kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Zararlı bakterilerin oluşturduğu dişetlerinin iltihabını önlemeye yardımcı olur, dişlerin üzerinde plak oluşumunu önler, diş çürümlerini önlemeye yardımcı olur. YULAF (Avena Sativa) İyi bir sinir sistemi toniğidir.Antidepresan, sedatif etkisinden dolayı, sinirsel zayıflıklarda, akut ve kronik sıkıntı ve endişeyi giderici olarak, stres ve uykusuzluğa karşı kullanılmaktadır. Bağ dokusu ve mesane zayıflığında kanda ürik asit seviyesini düşürücü etkisinden dolayı romatizmada kullanılır. Kalp kuvvetlendirici olarak solunum sistemi rahatsızlıklarında anemide, hipertiroitte nevralji ve seksüel bozukluklarda ve kadınlarda süt artırıcı olarak kullanılır. Avrupada yulaf samanından hazırlanan banyoda romatizma,artrit ve karaciğer bozukluklarında kullanılır. ZENCEFİL (Zingiber Officinale) Mide dostu, uyarıcı, terletici ve kızartıcı etkilere sahiptir.Taşıt tutmalarında bulantı ve kusmalara karşı kullanılır.Gastrit, sindirim rahatsızlıkları ve iştahsızlıkta, güçlendirici, gaz söktürücü, hazmettirici olarak etkilidir.Türkürük ve mide salgılarını uyarır. Bağırsak kaslarının hareketlerini uyararak aktive eder.Safra arttırır.Kalbin kasılma gücünü arttırır. Doğal bir kan incelticidir.Halk tıbbında balgam söktürücü, hazmettirici damar ve doku büzücü olarakkullanılır. ZERDEÇAL (Curcuma Longa) Romatizmalı bölgedeki kızarıklıkları giderici, safra arttırıcı etkilidir.Safra kesesi rahatsızlıklarında etkilidir. Ayrıca baharat ve renk verici olarak da kullanılır.Damar tıkanıklıklarını önlemede kullanılır.

http://www.biyologlar.com/tibbi-bitkilerin-etkileri-ve-kullanimlari

Farmakogenetik Nedir ?

Her birey, genleri ile çevresinin etkileşiminin bir ürünüdür. Farmakogenetik, hastaların ilaçlara verdiği cevapların oluşmasında temel bir rol oynayan genetik faktörleri inceleyen bilim dalıdır (1). Farmakogenetiğin kullanımı ile yakın bir gelecekte kişiler arasındaki DNA farklılıklarının profillerini saptayarak ve buradan elde edilecek bilgileri kullanarak bireyin belli bir ilaca vereceği yanıtı önceden belirleyebileceğiz. Bu gelişmelerin tıbbın uygulamaları ve ekonomisi üzerinde derin etkilerinin olması kaçınılmazdır. Rekombinant DNA teknolojisinin tıbba olan etkileri son yirmi yıl içinde kalıtsal hastalıklara neden olan nükleotid değişimlerinin (mütasyonlar) tanımlanması üzerinde yoğunlaşmış ve büyük başarılar elde edilmiştir. Şimdi ise bilim bir adım daha ileri giderek kardiyovasküler hastalıklar, diyabet, sporadik kanserler gibi sık rastlanan hastalıkların gelişiminde önemli bir yer tutan ve bireyler arasındaki metabolik farklılıklardan kaynaklanan nükleotid değişimlerini tanımlayabilecek teknolojik düzeye ulaşmıştır (2) (Tablo I). Burada bir örnek olarak Türk toplumunda mesane kanserine yatkınlık açısından bir risk faktörü oluşturması olası bazı gen polimorfizmleri üzerinde yapılan çalışmaları verebiliriz (3). Çalışma kapsamında incelenen gen polimorfizmleri glutatyon s-transferaz (GST) lokuslarını içermektedir. GSTM1 (+/-) ve GSTT1 (+/) genotipleri ile, GSTP1 313 AG veya GG, polimorfizmlerinin mesane kanserine yatkınlıkla ilişkisi bir hasta-kontrol çalışması kapsamında incelenmiştir (Tablo II). Çalışma grupları 121 mesane kanseri hastasından ve 121 yaş-cinsiyet açısından uyumlu kontrolden oluşturulmuştur. Yaş, cinsiyet ve sigara öyküsü göz önüne alınarak gerekli düzeltmeler yapıldıktan sonra, GSTM1 (-) genotipinin 1.94 (95% CI 1.15- 3.26) ve GSTP1 313 AG veya GG genotiplerinin ise 1.75 (95% CI 1.03- 2.99) kat riske neden olduğu gözlenmiştir. Bu risk her iki lokus için, riskli genotipler kombine edildiğinde 3.91 (95% CI 1.88-8.13) kat artmış olarak saptanmıştır (Tablo III). GSTT1 lokusu ile mesane kanseri arasında bir ilişki ise tesbit edilmemiştir. Sigara öyküsü ve riskli genotip bir arada bulunduğunda risk GSTM1 lokusu için 2.81 (95% CI 1.23-6.35), GSTP1 lokusu içinse 2.38 (95% CI 1.12-4.95) olarak bulunmuştur. Bu bulgular GSTM1 (-) ve GSTP1 313 AG veya GG genotiplerinin mesane kanseri için bir risk faktörü olduğuna işaret etmektedir. Ayrıca gen-gen (GSTM1- GSTP1) ve gen-çevre (GSTM1-sigara öyküsü, GSTP1-sigara öyküsü) etkileşimleri gözlemlenen riski önemli ölçüde artırmaktadır. Tayfun ÖZÇELİK Bilkent Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü

http://www.biyologlar.com/farmakogenetik-nedir-

Genetik Araştırma ve Uygulama Alanları - Genetik tanı -teşhis

 Genetik tanı (teşhis) Belli bir hastalıktan sorumlu bir gende bireyin gen kusuru (mutasyon) taşıyıp taşımadığının dolaylı ya da doğrudan araştırılmasıdır. Bu birçok amaca yönelik olarak yapılabilir: 1. Hastada genetik tanı Genetik tanı moleküler incelemeyle hastalıktan sorumlu olabilecek gen(ler)de kusurun (mutasyon) aranması ya da kusurlu genin kalıtıldığının dolaylı olarak belirlenmesidir. Ailesinde belli bir kalıtsal hastalık bulunan bireyler ile bir hastalığın tipik klinik bulgularını sergilemeyen hastalar bu uygulamadan yararlanırlar. Buna bir örnek, sık akciğer enfeksiyonu geçiren çocuklarda sistik fibrozis hastalığı olup olmadığının araştırılmasıdır. Bazı tipik bulgular ise birden fazla hastalığa özgü olduğundan, ayırıcı tanı için genetik inceleme gerekir. Bu durum sık olarak bazı nörolojik hastalıklarda görülür. 2. Taşıyıcılık testi: Bazı kalıtsal hastalıkların taşıyıcıları hiç hastalık belirtisi göstermezler. Bu tür bir hastalık taşıyan bir ailede genetik ya da biyokimyasal incelemeyle taşıyıcılar belirlenir. Kişinin taşıyıcı olup olmadığını bilmesi, çocuk sahibi olmak istediğinde gereklidir. Hastalığın geni ya da geninin yeri biliniyorsa, embriyo on haftalık iken genetik tanı konulabilir. Örneğin Duchenne tipi kas distrofisi için taşıyıcı olan kadınların erkek çocuklarının yarısının hasta olması beklendiğinden, embriyoda genetik tanı amaçlı uygulama çok yaygındır. 3. Doğum öncesinde tanı Embriyo 10 haftalık iken, kesenin dışından alınan küçük bir doku örneğinden embriyoda ailedeki kalıtsal hastalığın olup olmadığı araştırılır, yani genetik tanı uygulanır. Son yıllarda gelişen teknikler genetik tanının sadece bir hücreden bile yapılabilmesine olanak sağlamaktadır. Bu da embriyonun ilk günlerinde, yani embriyo henüz iki hücre iken gerçekleştirilebilmektedir. Bu kadar erken evredeki bir inceleme, in vitro (vücut dışında) bir uygulama gerektirdiğinden, ancak IVF (tüp bebek) uygulamasında yapılabilmektedir. Doğum öncesinde tanının bir başka uygulaması ise, embriyonun cinsiyetinin belirlenmesidir. 4. Toplum taraması: Toplumda belli bir kalıtsal hastalığın sıklığının saptanması ve taşıyıcıların belirlenmesi amacıyla, o hastalıktan sorumlu gendeki mutasyonların toplumda ne sıklıkta bulunduğu araştırılır. Örneğin koneksin 26 genindeki belli bir kusur (35delG) Akdeniz toplumlarında sık görülmektedir. Bu kusur hem anneden hem babadan kalıtılırsa, sağırlığa yol açar. İşitme engelli kişiler bu mutasyon için taranabilir, ya da evlenecek kişiler taşıyıcılık için taranarak ileride doğacak çocuklarda risk belirlenebilir. Yakın gelecekte kalp hastalıkları ile kanser ve diyabet gibi hastalıklara yatkınlık için toplum düzeyinde yaygın genetik tarama beklenmektedir. Çünkü bu tür genetik yatkınlığı olanlara önleyici tıbbın yararı dokunabilir. 5. Kimlik belirlenmesi: Ailenin bireyleri incelenerek biyolojik kimlik belirlenmesine yönelik bu uygulamalar babalık testi, bebek iken kaçırılmış bir çocuğun biyolojik anne-babasının saptanması ve yıllar önce ölmüş ya da cesedi tanınmaz durumdaki bir kişinin kimliğinin belirlenmesi gibi amaçlarla uygulanır. DNAnın kemiklerde uzun yıllar bozulmadan kalması, yüzyıllar önce yaşamış olanlarda bile bu uygulamaya olanak sağlar. 6. Adli tıpta kimlik belirlenmesi: Suç mahalindeki kan, saç, deri, sperm gibi suçluya ait olduğu düşünülen dokudan elde edilmiş DNA ile sanığın DNA örneği karşılaştırılır. Bu uygulamayla sanığın suçluluğunu kesinlikle dışlanmasını sağlayacak bulgular elde edilebilir ya da suçluluğu yüzde yüze yakın bir olasılıkla belirler. 7. Gen tedavisi: Belli bir proteinin işlevsel türünü yapamayan ya da o protein için genetik bilgiyi tam taşımayan kişilerin hücrelerinde o proteinin yapılabilmesi amacıyla, proteini düzgün olarak kodlayan bir gen molekülü kişinin hücrelerine verilir. Gen tedavisi henüz hiçbir hastalık için rutin olarak uygulanmamaktadır. Bir hastalıkta gen tedavisi uygulaması önce hayvanlarda geliştirildikten sonra insanlarda uygulanabilir. Bu uygulama için hem en üst bilimsel kuruldan, hem de en üst etik kuruldan izin gerekir. Kaynak: www.istanbul.edu.tr

http://www.biyologlar.com/genetik-arastirma-ve-uygulama-alanlari-genetik-tani-teshis

ANTI ADACIK ANTIKORU/ICA

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 1mL (0.5 mL) Metod : IFA Genel Bilgiler : Anti pankreas adacik hücre antikorlari, tip I insüline bagimli diyabet hastalarinda saptanabilmektedir. Otoimmün kaynakli insülitis, Langerhans adaciklarinda insülin üreten B – hücrelerinin harap olmasina neden olur. Genetik yatkinligin mevcut olmasi durumunda bir virüs enfeksiyonu (kabakulak, Coxsackie B4, kizamikçik, kizamik, influenza) bu süreci tetikleyebilir. Jüvenil tip I diyabet genelde 35 yasindan önce ortaya çikar.Diyabetin baslangicinda tüm hastalarin % 90’inda adacik hücre antikoru bulunabilir. Diyabet ilerledikçe antikor titresi azalir. Tanimlanmis hedef antijenlerden biri GAD’dir. (Glutamat dekarboksilaz)

http://www.biyologlar.com/anti-adacik-antikoruica

Kromozomlar

Kromozomlar, çok düzenli olarak, kendi üstüne sarmallanmis devasa DNA molekülleridir. Bu moleküllerin dizilmesindeki en ufak bir hata, hücrelerin bölünmesini engelleyebiliyor. 46 kromozoma dagilmis olan DNA’nin iki omurgasini olusturan 3 milyar 200 milyon baz var. Her gen ,yasamin olmazsa olmaz islevlerini yerine getirmek üzere, hücrelere gerekli komutlari veren 10-20 bin bazdan olusuyor. DNA seridinin büyük kismi çöp DNA olarak degerlendiriliyor. Bu is görmeyen bu kisim,genleri bir bobin gibi sarmallayarak, onlarin DNA kopyalamasi sirasinda kirilmalari önlemektedirler.Insanligin geleceginin yazili bulundugu kromozomlar bizlerin kimlik kartlarini olusturur.Her bir kromozonun üzerinde hangi gen setlerinin bulundugu ve islevleri üzerindeki çalismalar yeni yeni bilgiler vermekte.Insanin hangi hastaliklara yakalanabilecegi,ne kadar uzun yasayacagi,zeka kapasi,korkaklik,saldirganlik gibi tüm özelliklerin belirlendigi emir kipleridir kromozomlar.Asagida bu kromozomlarda meydana gelebilecek bozukluklarin yol açabilecegi bazi hastaliklar ve kromozomun etkileri belirtiliyor. 1.kromozom: En büyük kromozom...Alzheimer hastaligi,prostat kanserine egilim,baskin sagirlik,dogustan katarak,Rh faktörü,akciger kanserine yatkinlik 2.Kromozom: Sik görülen birçok hastaliga neden oluyor.bellegin olusumuyla ilgili bilgiler,kolon(kalin bagirsak) kanseri,kas gelisimini engelleyen gen,dogustan gece körlügü,2 tip seker hastaligi. 3.Kromozom: Cinsel yasam için çok önemli bir kromozom.kolon kanseri,obezite(ciddi sismanlik),sizofreniye yatkinlik,dogustan ilerleyici olmayan gece körlügü. 4.Kromozom: Cücelik(akondroplazi),huntington koresi(40 yasindan sonra titremeleri izleyen bunama),baskin sagirlik,diabet,alkol bagimliligina egilim,manik depresif psikoz,sedef hastaligi,parkinson hastaligi. 5.Kromozom: Duygusal zekaya iliskin kromozom.Dikkat kusuru,akne,saç dökülmesi,ilerleyici isitme kaybi 6. kromozom: Sizofreniye egilim,bagisiklik sistemi ,disleksiye yatkinlik,kroner damar sertligi,epilepsi 7.Kromozom: Kolon kanseri,sinir sistemi tümörü,otizm(içedönüklük),sizofreniye yatkinlik,kronik akciger iltahabi,sismanlik 8.Kromozom: Erken sara,Werner hastaligi(çocugun erken yaslanmasi),kalitsal kellik,sizofreniye yatkinlik,genel saraya yatkinlik,guart 9.Kromozom: Kötü huylu deri kanseri,galaktozemi (çocukta sütü sindirememe durumu),hirsutizm(asiri killanma),ABO kan sistemi 10.Kromozom: Yarik dudak damak,isitsel belirtilerle kismi sara,vitiligo(deride bölgesel pigment yoklugu),obezite,retinanin atrofisi 11.Kromozom: Diyabet,hemoglobin hastaligi),drepanositoz(kan hastaligi),manik depresif psikoz,kalp aritmisi,iris tabakasi yogunlugu 12.Kromozom: Iltihapli bagirsak hastaliklarina yatkinlik,vitamine bagli rasitizm(D vitamini metabolizmasinda kusur),astim,alkol etkenli yüz kizarmasi,diabet 13.Kromozom: Baskin sagirlik,gögüs kanseri,retina kanseri(retinablastom),kalitsal gece isemesi,erken meme kanseri(BRCA2 geni) 14.Kromozom: Alerjiye yatkinlik(egzama),Sagirlik(dil gelisiminden sonra),siroz,alzheimer 15.Kromozom: Dogustan beyin özrü,Disleksiye egilim,Marfan hastaligi(basketciler gibi uzun el ve ayak ile çok uzun boy),Kroner damar sertligi. 16.Kromozom: Manik depresif psikoz,hemoglobin hastaligi,katarak,iltahapli bagirsak hastaligi(Crohn hastaligi),yüksek tansiyon 17.Kromozom: Meme kanserine egilim(BCCR geni),Tüm kanserlere egilim,agir astim,yumurtalik kanserine egilim(BRCA 1 geni),cücelik,sedef hastaligina yatkinlik,bunama,diabet 18.Kromozom: Manik depresif psikoz,erken obozite,kizil saç,yüksek miyop,kolon kanseri.pankreas kanseri 19.Kromozom: Migren,baskin sagirlik,geç dönem alzheimer hastaligi,kroner damar sertligi,aurali ve beyin lezyonlu migren krizleri 20.Kromozom: Boy uzunlugu belirleyicisi,uykusuzluk,diabet,baskin gece sarasi,birlesik bagisiklik yetmezligi 21.Kromozom: Alzheimer hastaligi,amyotrofik lateral skleroz(Stephen Hawking’in hastaligi),manik depresif psikoz,Down sendromu,ilerleyici miklonik sara,parkinson,lösemi. 22 Kromozom: dogumsal kalp hastaligi,Kedi gözü sendromu,Sizofreniye egilim,otizm(içe dönüklük),zeka geriligi,glikoz ve galaktoz sindirim bozuklugu,kemik iligi olusumunu düzenliyor 23.Kromozom(Y): Erkeklik cinsiyetini belirliyor,cinsel organlarin gelisimini düzenliyor. 24.Kromozom(X): Iki adet kromozomu tasiyan bebek kiz oluyor.Bu kromozomdaki dejenerasyon;kas erimesi ve cücelige yol açiyor.

http://www.biyologlar.com/kromozomlar

D Vitamini ve Faydaları Nelerdir

Yediğimiz besinler yoluyla vücuda giren provitaminlerin Güneş ışınlarının etkisiyle D vitaminine dönüşür.

http://www.biyologlar.com/d-vitamini-ve-faydalari-nelerdir

ANTI-GAD

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 0,5 ml (en az 0,3 ml) Metod : ELISA Genel Bilgiler : Glutamik Asit Dekarboksilaz (GAD), Gama Amino Bütirik Asit (GABA) sentezini saglayan enzimdir. GAD65 ve GAD67 seklinde 2 izoformu vardir. GAD65, tip 1 diyabetli hastalardaki GAD’a karsi olusan antikorlarin major hedefidir. Anti-GAD otoantikorlari, prediyabetik ve tip1 diyabetli hastalarin %70-90’inda bulunur ve diyabet gelisme riski yüksek kisilerin gösterilmesinde en duyarli belirteçtir.

http://www.biyologlar.com/anti-gad

Doku Mühendisliği ile Yedek Organlar Oluşturma

Dünyada ve ülkemizde, organ yetmezliğinden dolayı hastanelerde tedavi gören ve organ bağışı için sıra bekleyen pek çok hasta bulunmaktadır. Organ naklinin yapılabilmesi için uygun bağışçıların bulunabilmesi çok uzun ve acılı bir süreçtir. Operasyon sonrasında da nakledilen organı vücuda kabul ettirebilmek için yan etkileri kaçınılmaz olan, bağışıklık sistemini zayıflatıcı ilaçlar kullanılır. Son yıllarda yapılan, doku mühendisliği alanındaki bazı çalışmalar organ naklindeki zorlukların aşılması için ümit verici bir hal aldı. Bu çalışmalar neticesinde, yakın zamanda doku mühendisliği çalışmaları ile yapay organlar üretilmesi mümkün olabilir. Doku mühendisliği alanında çok büyük bir önemi olan sağlık ürünlerinin üretilmesi için, doktorlar, kimyagerler, biyologlar ve malzeme mühendisleri ortak çalışmalara imza atıyorlar. Doku mühendisliğinin yaklaşımı, hastaya göre tedavi odaklı olduğu için yan etkilerin mümkün olan en az seviyede olması beklenir. Doktorlar hastalardaki rahatsızlıkları tespit ettikten sonra biyologlara bu sorunun temelinde yatan biyolojik bilgi için danışırlar. Buradan elde edilen bulgularla sorunun ne olduğu ve tedavi için gerekli olan yöntemle ilgili ihtiyaçlar belirlenir. Daha sonra kimyagerler ve malzeme mühendisleri gerekli olan araçları ve ilaçları üretmek için çalışmalar gerçekleştirirler. Geliştirilen araçlar doktorlara iletilir ve hastalıklara çareler bulunmaya çalışılır. Doku mühendisliği, mümkün olan en iyi çareyi bulmak için biyolojik mekanizmanın nasıl çalıştığına, biyolojik etkileşimlere müdahale etmek için nasıl davranmak gerektiğine uzmanlık seviyesinde hakim olmalıdır. Hassas etkileşimlerin en küçük ayrıntılarına kadar öğrenilmesi ve dikkat edilmesi başarıya ulaşmada büyük önem taşımaktadır. Doku mühendisliğinde tedavi için ilk baş vurulan yöntemlerden birisi vücuttaki hasta bölgeye büyüme faktörleri gibi bazı biyo-aktif moleküllerin doğrudan enjekte edilmesidir. Büyüme faktörleri hücre gelişimi ve çeşitlenmesi mekanizmalarında görev yapan doğal proteinlerdir. Büyüme faktörlerinin doku oluşumunda önemli rolü olduğu bilinmektedir. Vücudun farklı bölgelerinde hasarları tamir etmekte farklı büyüme faktörleri görev almaktadır. Örneğin, kemiklerde oluşan kırık ve çatlakların tedavi edilmesinde, kemik hücrelerinin gelişimini sağlamak için kemik morfojenez proteinleri gerekmektedir. Kemikte oluşan hasarın giderilmesinin mümkün olmadığı ya da iyileşmenin çok yavaş olduğu durumlarda, kemik büyüme faktörleri doğrudan hasarlı bölgeye uygulanarak kemik hücrelerinin hasarı tamir etmesi sağlanır. Bazı ciddi rahatsızlıklarda, tedavi için sadece biyo-aktif moleküllerin doğrudan enjeksiyonu yeterli olmayabilir. Bu durumlarda daha etkin bir tedavi için hastadan alınan sağlıklı hücrelerin çoğaltılması yöntemiyle yeni doku oluşumu sağlanır. Hücreler sağlıklı yaşayabilmek için doğal ortamlarına benzeyen yapay bir matris içinde bulunma ihtiyacı hissederler. Bu matris hücrelerin yaşaması için gerekli olan besin, oksijen ve mekanik desteği sağlamalıdır. Bir başka deyişle hücreler ile aynı dili konuşabilecek bir malzeme oluşturulması gerekir. Bu malzemenin tasarımı için en önemli model, doğal hücreler arası ortamdır. Yapay matrisler, hücrelerin yaşamsal faaliyetlerinin devamını sağlamanın yanı sıra hücrelerin çeşitlenmesine ve istenen dokuyu oluşturmasına yardımcı olmalıdır. Doku mühendisliğindeki en önemli konulardan birisi, gerekli yapay matrislerin ne şekilde tasarlanması ve sentezlenmesi gerektiğidir. Matris, hücrelerin rahatça beslenip oksijen almasına, hareket edip çoğalmalarına ve hücreler arası etkileşimin sağlanmasına yardımcı olmalı ve tedavi bittikten sonra doğal yollardan yok edilebilmelidir. Hücrelerin doğal yaşam ortamını oluşturan hücreler arası matristen gerekli olan bilgiler öğrenilmeli ve yapay matrisler için uygulanmalıdır. Doğal hücreler arası matris ile etkileşim halindeki birçok biyo-aktif molekül, hücrelerin yaşaması için çok önemlidir. Örneğin, kolajen ismindeki proteinler tutucu proteinler aracılığı ile hücrelere mekanik destek verirler. Hücrelerin üzerindeki integrin sınıfı proteinler de kolajenlere tutunmak için kullanılırlar. Doğal hücreler arası matris, içerisinde büyüme faktörleri de barındırır. Bazı büyüme faktörlerinin yardımı ile damar oluşumu sağlanarak hücrelere besin ve oksijen taşınması mümkün olur. Özet olarak yapay matrisler tasarlanırken birçok biyo-aktif molekülün doğru ve yerinde kullanılması gerekmektedir. Doku mühendisliğinde kullanılan matrisler bazı doğal veya sentetik malzemelerden yapılmaktadır. Bu matrisler en azından herhangi bir yan etkisi olmayan ve hücrelerin yaşamasına engel olmayan ve görevi bittikten sonra doğal yollardan uzaklaştırılabilen malzemeler olmalıdırlar. Doğal sistemlerden elde edilen matrislerden bir kısmı kolajen, kitozan ve glikozaminoglikenlerden oluşmaktadır. En çok kullanılan sentetik matrislerin başında da poli laktik asit, poli glikolik asit, poli kapralakton ve bir araya gelerek nanofiberler oluşturan moleküller gelmektedir. Doğal polimerler kolayca elde edilebilir olmasına rağmen, saflaştırma sonrasında içlerinde kalan hayvanlardan veya mikroorganizmalardan gelebilecek biyolojik kirlilik büyük tehlike oluşturmaktadır. Yapay polimerler, genelde kirlilikten kurtulmaya yardımcı olmakla beraber kimyasal tanımlanma, işlenebilirlik ve biyolojik aktiflik açılarından sorunludurlar. Matris üretiminde kullanılabilecek en ideal malzemelerden birisi bizim daha önce araştırmalarımızda geliştirdiğimiz programlanabilen moleküllerin oluşturduğu nanofiberlerdir. Bu çeşit malzeme kullanılarak yapılan matrisler biyolojik olarak aktif, zararsız ve tanımlanabilen küçük moleküllerden oluşmaktadır. Peptit içeren moleküller bir araya gelerek nanometre ölçeğinde kolajen nanofiberlerine benzeyen yapılar oluşturabilmektedir. Bu nanofiberler, üç boyutlu bir ortamda suyu hapsedebildikleri için hücrelerin yaşayabileceği uygun ortamlarda önemli biyoaktif molekülleri taşıyabilirler. Peptitlerden üretildikleri için de zamanla vücutta bulunan enzimler tarafından eritilirler. Peptitler içeren nanoyapıların oluşturduğu ortam protein etkileşimleri için biyo-aktif gruplar ile tasarlanabilir ve iç bölümde bazı ilaçlar kontrollü salınım için taşınabilir. Farklı kimyasal ve biyolojik grupların bu nanoyapılar üzerinde kullanılabilmesi ile çok farklı doku mühendisliği uygulamaları mümkün olmaktadır. Biyo-aktif peptidik nanoyapıların omurilik felci tedavisinde bir farede sinir hücreleri geliştirilmesiyle ve bir tavşanın kulağındaki yaraların damarlaşma sağlanarak hızlı iyileştirilmesi için nasıl kullanıldıkları gösterilmektedir. Bu malzemelerin yakın zamanda ilaç olarak üretilebilmesi için gerekli klinik deneyler halen devam etmektedir. Doku mühendisliği, kanser tedavisinde de yardımcı olabilir. Kanserli dokuların cerrahi yöntemlerle uzaklaştırılmaları sonrasında oluşan boşluğun, aktif doğal doku ile doldurulması gerekmektedir. Şu andaki cerrahi tekniklerle vücudun bir bölgesinden diğer bölgesine doku nakli yapılması mümkün olsa da nakledilen dokunun beklenen görevleri yerine getirmesi zordur. Bu yüzden uzaklaştırılan dokunun yerine benzer bir doku üretme ihtiyacı vardır. Örneğin, cerrahi yöntemlerle alınan bir dil parçasının yerine herhangi bir deri dokusu yerleştirilmesi çare olamaz. Tat alma duygusunun tekrar gelişebilmesi için doğal dil dokusunun üretilmesine ihtiyaç vardır. Kök hücre çalışmalarında yapılan araştırmaların sonuçlarının ortaya çıkması ile doku mühendisliğinin uygulama alanlarının ne kadar geniş olduğu görülmektedir. Kök hücrelerinin birçok yeni doku ve organı üretmek için kullanılması planlanmaktadır. Özellikle tedavisi henüz mümkün olmayan felç ve kalp krizi gibi durumlarda yeni tedavi yöntemlerine ihtiyaç vardır. Kalp krizi geçiren hastaların kalbinde oluşan zararın tedavi edilmesi en önemli uygulamaların başında gelmektedir. Kalp hücrelerinin çoğalmayan hücreler olması kök hücrelerin kullanılmasını gerektirmektedir. Yeni üretilecek yapay matrisler, biyoaktif moleküller ve hücrelerin kullanılmasıyla, organ yetmezliği çeken hastaların kendi organlarının yeniden üretilmesi, yakın zamanda mümkün olacaktır. Hayat kalitesinin yükseltilmesi için bu tür biyoteknoloji çalışmaları büyük önem taşımaktadır. Kısa vadede doku mühendisliği çalışmalarıyla bulunacak çareler ile kemik kırıklarının, ciddi yanıkların, felçlerin, diyabetik hastaların ve kalp krizlerinin tedavisi gerçekleştirilebilecektir.

http://www.biyologlar.com/doku-muhendisligi-ile-yedek-organlar-olusturma

AIA / ANTI INSÜLIN ANTIKORU

Örnek Cinsi : Serum Örnek Özellikleri : Örnek aç olarak alinmalidir. Disaridan insülin alanlarda sonuçlar etkilenebilir, lütfen istem kagidinda kullanilan ilaçlari belirtiniz. Örnek Miktari : 1 ml (en az 0,5 ml) Metod : RIA Genel Bilgiler : Genetik yatkinligi olan kisilerde, pankreas Beta hücrelerinin T-hücre yanitli yikimiyla tip 1 diyabetes mellitus (insüline bagimli diyabetes mellitus) olusur. Otoimmün insülitis sirasinda pankreas adacik hücrelerine karsi otoantikorlar olusur. Glutamik asit dekarboksilaz (GAD), tirozin fosfataz (IA2), insüline karsi olusan otoantikorlar (AIA) ve sitoplazmik adacik hücrelerine (ICA) karsi olusan otoantikorlarin ölçümü, diyabetik hastalarin 1. derece yakinlarinda tip 1 diyabet gelisme olasiligini saptamada ve tanida degerlidir. Bu antikorlarin varligi kisilerde diyabet gelisme riskinin yüksek oldugunu gösterir.

http://www.biyologlar.com/aia-anti-insulin-antikoru

Hormonlar Hakkında Ayrıntılı Bilgi

Alm. Hormone (n.pl.), Fr. Hormones (m.pl.), İng. Hormones. Vücuttaki iç salgı bezlerinden ve bâzı hücrelerden salgılanarak, kan yoluyla hedef hücrelere varan, hücrelerdeki çeşitli metabolik olayları düzenleyerek vücutta çok önemli işler başaran kimyâsal maddeler. Vücutta hücrelerarası yönetimi sağlayan iki haberleşme sistemi vardır. Birisi sinir sistemidir, diğeri ise hormonal haberleşme sistemidir. Hormonal sistem sinir sistemine göre oldukça yavaştır. Her ne kadar birkaç sâniyede etkisini gösteren oldukça hızlı hormonlar varsa da birçoğunda etkinin başlaması dakikalar hattâ bâzan saatler sürebilir. İç salgı bezlerinden meydana gelen hormonlar sistemine “endokrin sistem” de denmektedir. Vücutta her hormonun özellikle tesir ettiği organ veya dokular vardır ki bunlara “hedef organ” denmektedir. Hücrelerin hemen hepsinde etkili olabilen “büyüme hormonu”, “tiroksin” gibi yaygın tesirli hormonlar da vardır. Ancak bu yaygın tesirli hormonlar bile her hücrede aynı etkiyi uyandırmazlar. Bunlardan büyüme hormonu daha ziyâde büyümesi gereken ve büyüme kâbiliyetini muhâfaza eden organ ve dokularda tesirli olur. Belirli hücrelere gelen hormonlar bu hücreleri uyarır veya durdururlar veya onların faaliyetlerine belli bir yön verirler. Bu durumda hormon, damarlar ile bir organdan diğerine belli bir haberi aktarmış olur. Genel olarak hormonlar, vücuttaki metabolik (yapım-yıkım) olayları ve hücredeki kimyâsal reaksiyonları düzenlerler, hücre yüzeyinde ve içinde mevcut zarlardan madde geçişini kontrol ederler. belirli hücrelerdeki salgı, beslenme, büyüme, gelişme ve üreme faaliyetlerini ayarlarlar. Hormonların bâzıları büyük ve gözle görülebilecek belirli iç salgı bezlerinden salgılandığı gibi, az sayıda ve gözle görülemiyecek derecede küçük hücre gruplarından, tek hücrelerden, sinir uçlarından da salgılanabilirler. Yaygın etkili hormonlar yanında ancak salgılandığı yer yakınlarında etki gösteren lokal hormonlar da vardır. Hiç şüphe yok ki, kanda ve vücut sıvılarında iç salgı bezlerinden kana verilen her hormon az veya çok bir miktar bulunur. O halde, belirli bir hormonun bütün hücreleri değil, bâzan tek bir organın özel hücrelerini etkilemesi o hedef organ veya dokudaki hücrelerin özelliklerine ve özel reseptörlerine (alıcılarına) bağlıdır. Hormonların etki alanında bulunan hücreler kendileri ile ilgili olan hormonu tanımakta ve kendi durumlarına göre gerekeni mümkün olan derecede duymaktadırlar. Hormonların kimyâsal yapısı: Kimyâsal yapılarının özelliklerine göre hormonlar üçe ayrılır: 1. Protein yapısında olan hormonlar: Hipofizden salgılanan hormonlar, paratiroit ve pankreas hormonları küçük moleküllü protein veya polipeptit yapıdadırlar. 2. Amin yapısındaki hormonlar: Bunlar aminoasit yapısında veya aminoasit türevi sayılabilecek yapıda hormonlardır. Fenol halkası ihtivâ ederler. Böbreküstü bezinin medulla hormonları ve tiroit bezi hormonları bu gruptadır. 3. Steroit yapısında olan hormonlar: Bunlar, “siklopentanoperhidrofenantren” adlı kimyâsal halkayı taşırlar. Böbreküstü bezi kabuk kısmı, erbezleri ve yumurtalıklardan salgılanan hormonlar bu gruptadır. Hormon saglılanmasının denetlenmesi ve kontrolü: Hormonları salgılayan organlar, vücuttaki düzenin grektirdiği şekilde çok ölçülü ve kontrollü bir çalışma içindedirler. Normal insanda tam gerekli miktarda ve ihtiyâca göre salgılanırlar. İç salgı bezlerinin önemli bir bölümünün çalışması hipofiz ön lobunun hormonal direktifleri ile düzenlenmektedir. Dolayısıyla iç salgı bezlerinin vücutta birbiri ile uyumlu ve âdetâ bir orkestra gibi çalıştığı kabul edilir. Hipofiz ön lobu bu orkestranın şefi durumundadır. Hipofiz ön lobu, kendi emri altındaki bezlerden kana dökülen ve kan dolaşımı ile her yere ve bu arada kendisine de gelen hormonları alır, miktarlarını ölçer. Hangi hormon ihtiyâca göre gereken miktara varmamış ise onu salgılayan bezi uyarmaya devam ederken, yeteri kadar hormon salgılamış bezleri artık uyarmaz. Böylece o hormonun salgısı azalarak kandaki normal seviyesi korunmuş olur. Meselâ, vücut soğuğa mâruz kalınca tiroit hormonuna olan ihtiyaç artar; tiroit hormonunun tesirini tesbit eden hipofiz bezinden tiroidi uyaracak hormon salgılanarak, tiroit bezinden hormon salgılanması kamçılanır. Tiroit hormonunun kan seviyesinin istenenden fazla olması hâlinde uyarıcı hormon (yâni hipofiz ön lobu) tarafından salgılanması durdurulur. Bu olaya “geri kontrol” (feedback) mekanizması ismi verilir. Hipofiz ön lobunun kontrolünde olmayan pankreas, paratiroit gibi iç salgı bezlerinin çalışması da diğer geri kontrol mekanizmalarının kontrolü altındadır. Meselâ pankreasın en mühim görevi olan hormonu insülindir. Kan şekeri yükselirse insülin salgılanması artar. Kan şekerinin düşmesi hâlinde de insülin salgısı azalır. Bu yolla, kan şekeri dâimâ 100 mililitrede 90-110 mg civârında sâbit tutulur. Hipofizin hipotalamus tarafından kontrolü: Hipotalamus, merkezî sinir sisteminin bir parçasıdır. Beynin alt kısmında bulunur. Hipofiz sapı hipotalamus ile hipofizi bağlar. Hipofizin ön ve arka lobları ayrı iki yolla hipotalamusla sıkı bir ilişki içindedir. Hipotalamus, hipofiz ön lobunu kan yoluyla denetler. Burada iş gören damarlar sistemine “hipotalamiko-hipofizer dolaşım sistemi” denir. Hipofiz arka lobunun, hipotalamusa sinir telleri ile bağlantısı vardır. Hipotalamusta yapılan denetleyici veya serbestleştirici faktörler sinir telleri boyunca hipofize gelir ve buradan da salgılanırlar. Ön hipofizden salgılanan her hormon için hipotalamustan bir “serbestleştirici faktör” salgılandığı kabûl edilir. Büyüme hormonu için “Büyüme hormonu salgılatıcı faktörün serbestleştirici faktörü, tiroit hormonu için “Tiroit hormonu salgılatıcı faktörün serbestleştirici faktörü” hipotalamustan salgılanır. Hipofiz arka lobunun hormonları ise hipotalamusta yapılır ve sinir lifleri vâsıtasıyla buraya gelir. Sinir lifleri ile elektriksel uyarı husûle geldiği zaman hipofizin arka lobundan hormonlar salgılanır. Vücudumuzdaki iç salgı bezlerinden şu hormonlar salgılanmaktadır: Hipofizden: Ön hipofizden, tiroidi uyarıcı hormon (TSH), büyüme hormonu (GH), böbreküstü kabuk kısmını uyarıcı hormon (ACTH), prolaktin ve lüteinizan hormon (LH) salgılanır. Arka hipofizden ise vazopressin (ADH) ve oksitosin adlı hormonlar salgılanır. Tiroit bezi: Tiroksin (T4) denilen tiroit hormonu salgılanır. Bu hormon gerektiğinde vücutta aktif etkili hormon olan T3 şekline döner. Trioitten ayrıca kalsitonin adlı kandaki kalsiyumun seviyesini düzenlemede gerekli olan bir hormon da salgılanır. Paratiroit bezi: Parathormon adlı kan kalsiyumunu ayarlayıcı hormonu sağlar. Pankreas: İnsülin ve glukagon adlı, birincisi kan şekerini düşürücü, diğeri kan şekerini yükseltici hormonları salgılar. Böbreküstü bezi: Kabuk (korteks) kısmından aldosteron, kortizol ve bâzı steroit yapıdaki hormonlar; iç (Medulla) kısmından da adrenalin, noradrenalin salgılanır. Erbezleri: Testosteron (erkeklik hormonu) salgılar. Yumurtalıklar: Östrojen ve progesteron adlı kadınlık hormonlarını salgılarlar. Ayrıca gebelik müddetince plesanta (bebeğin eşi) tarafından gebelik ve cenin için gerekli bâzı hormonlar salgılanır. Kaynak Rehber Ansiklopedisi   Endokrin sistemi, endokrin bezlerden oluşmuştur.Bu bezler hormon adı verilen maddeler salgılayarak doğrudan kana verir.Belirli bir hormona tepki gösteren organa o hormonun hedef organı denir.Bazı hormonlar için bütün organlar hedef organdır.Ör:büyüme ve tiroksin hormonlarının hedef organları bütün vücut hücreleridir. Bir hormonun hedef organının yüzeyinde veya içinde, bu hormonu tanıyan özel reseptör proteinler bulunur.Kimyasal yapılarına göre hormonlar üç grupta incelenir. 1.Steroid yapıda hormonlar:Testeron , progestreron , östrojen ve adrenal korteks hormonları bunlara örnektir.Steroid hormonları yağda çözünebilir. Reseptörleri hemen tümüyle sitoplazmada bulunur. 2.Amino asit yapıda hormonlar:Adrenal öz bölgesi hormonları ve tiroksin hormonu buna örnektir.Yağda çözünebilir.Tiroksin hormonun reseptörleri çekirdekte bulunur. 3.Protein-Peptid yapıda hormonlar:Hipofiz hormonları , parathormon, kalsitonin, insulin ve glukagon hormonları buna örnektir.Peptid hormonları genelde suda çözünürler.Reseptörleri hücre zarında bulnurlar. Hormonların genel özelliklerine bakarsak : · Hormonların çoğu iç salgı bezleri ve bazıları sinir hücreleri tarafından salgılanır. · Hormonlar kanda eşik değerine ulaşınca etkili olurlar.Daha sonra ya böbreklerden süzülerek ya da parçalanarak etkisi kaybolur. · Hormonlar kanda , doku sıvılarında, sitoplazmada ve boşaltım sıvılarında (Ter,idrar) bulunabilir. · Hormonların kandaki miktarları yavaş azaldığından uzun süre etkili olurlar. · Hormonların salgılanması ve parçalanması enzimlerin yardımı ile olur. · Midedeki bazı hücrelerin salgıladığı gastrin hormonu ile on iki parmak bağırsağındaki bazı hücrelerin salgıladığı sekretin hormonu bez olmayan hücrelerinden salgılanır. A.Bitkisel Hormonlar Bitkisel hormonlar bitkinin büyümesini, farklılaşmasını ve yaraların onarılmasını düzenleyen doğal organik maddelerdir.Bez yerine bitkinin belirli bir bölgesindeki hücreleri tarafından salgılanır.Başlıca bitkisel hormonlar oksin, sitokinin,giberelin, absisik asit ve etilendir. Oksin · Bitkilerde büyüme ve gelişmeyi etkileyen en önemli hormondur. · Gövde ucunda çok, kök ucunda az bulunur.Kök oluşumunu başlatırlar. Düşük miktardaki oksin kökteki uzamayı sağlar. · Gövde meristemi genç yapraklar ve meyve gibi gelişmekte olan dokularda sentezlenirler. · Bitkinin güneşe yönelmesini (fototropizma) ve yer çekimine yönelmesini (jeotropizma) sağlar. · Fazla salgılandığında büyümeyi durdurur.(inhibitör) · Gelişme fizyolojisine etkisi B.Hayvanlarda Hormonal Düzenleme Özelleşmiş endokrin bezler sadece kan dolaşım sistemine sahip hayvanlar da bulunur.Omurgalı organizmaların hepsinde ve böceklerin, kabuklular, yumuşakçalar gibi omurgasız hayvanlarda endokrin bezler vücudun düzenli çalışmasında görev yapar.Sölenterler de ve halkalı solucanlarda hormon üreten, salgı yapabilen sinir hücreleridir.Eklem bacaklılar ve yumuşakçalar gibi hayvanlarda özel endokrin organlar bulunur. Böceklerde larva evresinde juvenil hormon salgılanır.Bu hormon larvanın başkalaşım geçirmesini önler. C.İnsanda Endokrin Bezler ve Hormonlar İnsan endokrin sistemini oluşturan başlıca iç salgı bezleri;hipofiz bezi, tiroit ve paratiroit bezleri, böbrek üstü bezleri,Eşeysel bezler ve pankreastır Hipofiz Berzi Ön lob hormonları Ara lob hormonu Arka lob hormonu a.Somatotropin -Melonosit uyarıcı hormon -Oksitosin (STH-Büyüme hormonu) (MSH) -Antidiüretik hormon b.Tirotropin (Vazopessin-ADH) (TSH-Tiroid uyarıcı hormon) c.Adrenokortikotropik hormonu (ACTH) d.Folikül uyarıcı hormon (FSH) e.Lüteinleştirici hormon (LH) f.Lüteotropik hormon (LTH-Prolaktin) Tiroit Bezi : a.Tiroksin b.Tirokalsitonin(Kalsitonin) Paratiroid Bezi : Parathormon (Paratirin,PTH) Böbrek Üstü Bezleri Kabuk bölgesinden Öz bölgesinden a.Kortizol (Glukokortikoidler) a.Adrenalin (Epinefrin) b.Aldosteron (Mineralokortikoidler) b.Noradrenalin(Norepinefrin) c.Adrenal Eşey hormonları Eşeysel Bezler : Östrojen, Progesteron,Testesteron Pankreas : İnsulin , glukagon Epifiz : Melatonin Timus : 1.Hipofiz Bezi Beyinin ara tabanında hipotalamusa bir sap ile bağlı 0,5 g ağırlığında bir bezidir.Hipofiz hormonları, diğer endokrin bezlerin salgılarını denetler.Ona bu özelliğinden dolayı endokrin bezlerin hakimi veya efendisi denilmektedir. Hipotalamusun salgılatıcı faktörleri (RF), kan yoluyla hipofize ulaşır. Hipofiz bezi ön lob, ara lob ve arka lob olarak üç lobdan oluşur. Ön lob hormonları Hipofizin ön ve ara lobu epitel dokudan yapılmıştır.Sinirlere sahip değildir. Kendine kan ile ulaşan hormonlar ile uyarılır.Ön lobdan salgılanan hormonlar şunlardır: a.Somatotropin (STH-Büyüme hormonu) Kemik ve kasların büyümesini sağlar.Büyüme çağında fazla salgılanırsa devlik (Jigantizm), az salgılanırsa cücelik ortaya çıkar.Büyüme çağından sonra az salgılandığında el, ayak ve kafatası kemikleri orantısız olarak büyür.Bu anormalliğe akromegali denir. b.Tirotropin (TSH-Tiroid uyarıcı hormon) Tiroid bezinin gelişmesini , çalışmasını düzenler,Hipofiz bezinin vücuttan çıkarılması halinde tiroit bezi körelir. c.Adrenokortikotropik Hormonu (ACTH) Böbrek üstü bezinin kabuk (korteks) kısmını uyararak buradan hormonların salgılanmasını uyarır. d.Folikül uyarıcı hormon (FSH) Eşeysel bezlerin çalışmasını düzenler.Yumurtalıktaki foliküllerin oluşumunu sağlar.Testislerdeki seminifer tüpçüklerin gelişimini uyararak spermatogenezi başlatır. e.Lüteinleştirici hormon (LH) Eşeysel bezlerin çalışmasını düzenler.Folikül içinde olgunlaşan yumurtanın yumurta kanalına geçmesini(Ovulasyon) sağlar.Parçalanmış folikülden sarı cismin (Korpus luteum) oluşmasını ve progesteron ve östrojen salgılanmasını uyarır.Tetisler de seminifer tüpçükleri arasında yer alan hücrelerin testesteron (androjen) üretimini sağlar. f.Lüteotropik hormon (LTH-Prolaktin) Sarı cismin devamını bu da progesteron ve östrojen salgılanmasını devam ettirir.Doğumdan sonra süt bezlerinin gelişmesini ve süt salgılanmasını sağlar. Ön loptan salgılanan folikül uyarıcı,lüteinleştirici ve lüteotropik hormonlarına gonadları (yumurtalık ve testis) etkilemelerinden dolayı gonado tropinler adı verilir. Ara lob Hormonu a.Melanosit uyarıcı hormon (MSH) Bu hormon, insanda derinin renginin çevre şartlarını etkisi ile koyulaşmasın da rol oynar. Arka Lob hormonları Hipofizin arka lobu sinir dokudan yapılmıştır.Hipotalamus hücrelerinden oksitosin ve antidiüretik hormonları salgılanır.Bu hormonlar hipofizin arkla lobunda depolanır. a.Oksitosin Dişilerde döl yatağı (Uterus) kasına etki ederek, doğum sancısının başlamasını sağlar .Süt bezlerinden süt salgılanmasını sağlar. b.Vasopressin (ADH-Antidiüretik hormon) Düz kasların kasılmasının düzenler.Kasların büzülmesini sağlayarak, kan basıncının yükselmesine neden olur.Böbrek tüpçüklerinden suyun emilmesini düzenler.Eksikliğinde şekersiz diyabet (şekersiz şeker hastalığı) görülür.Hasta fazla miktarda su kaybeder. 2.Tiroid ve Paratiroid Bezi Tiroid boynun ön bölgesinde ,gırtlağın altında , soluk borusunun sağında ve solunda yer alan iki loblu bir bezdir.Bu bezden tiroksin ve kalsitonin hormonları salgılanır. a.Tiroksin Vücutta metabolizma hızını, oksijen kullanımını düzenler.Oksijen kullanımını artırır.Küçük yaşlarda az salgılanırsa kretenizm denilen cücelik ve zeka geriliğine neden olan hastalık oluşur.Ergin insanlarda az salgılanması miksodema denilen hastalığa neden olur. Bu durumdaki insanlarda metabolizma yavaşlar. Ergin insanlarda fazla salgılanması halinde metabolizma hızı yükselir ve iç guatr oluşur.Böyle kişilerde kalp daha hızlı çalışır, vücut ısısı ve solunum hızı yükselir, gözler dışarıya doğru fırlar. Tiroksin iyotlu bir hormondur.Eğer yeterli miktarda iyot alınmaz ise tiroksin salgısı azalır ve tiroid uyarıcı hormon fazla salgılanır.Bunun sonucunda tiroid bezi büyür ve boğazda büyük bir şişkinlik oluşur.Bu duruma basit guatr denir. b.Tirokalsitonin (Kalsitonin) Bu hormon kandaki kalsiyum ve fosfat seviyesini düşürücü etki yapar. Kandaki kalsiyum ve fosfatın kemiklere geçmesini düzenler.Az salgılanması halinde kemik doku zayıflar. Paratiroid Bezi Tiroid bezinin üzerinde ayrı ayrı bulunan dört küçük bezden oluşmuştur. Parathormon salgılar. Parathormon (Paratirin, PTH) Bu hormon kalsitonin ile birlikte kanda kalsiyum ve fosfat miktarını düzenler.Kalsiyumun kemikten kana geçişini, böbreklerden geri emilimini hızlandırır.Bağırsak villuslarından kalsiyumun emilimini artırır İnsan vücudunda kalsiyum: · Kemiklerin oluşumunda görev alır. · Kasların kasılmasında görev alır. · Sinir uyartılarının taşınmasında görev alır. · Kanın pıhtılaşmasında görev alır. · Hücre zarında aktif taşıma olayında görev alır. Parathormon fazla salgılanırsa kanda kalsiyum miktarı artar.Parathormon az salgılanırsa kalsiyum kemikte birikir, kemik sertleşir.Kaslar ağrılı kramplar yapar, el ve ayaklar bükülür.Sürekli titremeler oluşur.Bu duruma tetani hastalığı denir. 3.Böbrek Üstü Bezleri Böbrek üstü bezleri (adrenal bezler), böbreklerin üst kısmına yapışmış sarımtırak renkli iki bezdir.Bezlerin böbrekler ile doğrudan ilişkisi yoktur.Bezin dış bölgesine kabuk ( korteks), iç bölgesine öz ( medulla) denir. 1.Adrenal korteks denilen kabuk bölgesinden salgılanan hormonlardan bazıları şunlardır. a.Kortizol (Glukokortikoidler) Bu hormon kan şekerini artırır.Karbonhidrat,yağ ve protein metabolizma- sını düzenler.Proteinlerin, yağların glikoza dönüşmesini sağlar. Hipofizden salgılanan ACTH-salgılatıcı hormon(ACTH-RH), ön hipofiz bezini uyararak adrenokortikotropik hormonun (ACTH) salgılanmasının başlatır. b.Aldosteron (Mineralokortikoidler) Hücre ve hücre dışı sıvıların iyon derişimini düzenlemeye yardım eder. Böbrek sodyum ve klor iyonlarının geri emilimini, potasyumun atılımını sağlar. Fazla salgılanırsa kan basıncı yükselir, dokun sıvısı artar. Adrenal korteks hormonlarının tümü az salgılanırsa Addison hastalığı meydana gelir.Daha çok aldosteron eksikliğine ait bozukluklardır.Kan basıncı düşer, doku sıvısı, azalır. c.Adrenal Eşey Hormonları Erkek ve dişinin böbrek üstü bezinin, kabuk bölgesinden salgılanır ve az da olsa erkek eşey hormonu görevi yaparlar.Dişilerde adrenal korteks fazla çalışırsa ses kalınlaşır,sakal çıkar, eşeysel organlar körelir ve erkeksi özellikler kazanmaya neden olur. 2.Böbrek üstü bezin öz bölgesinden salgılanan en önemli hormonlar adrenalin ve noradrenalindir.Bu hormonlar otonom sinir sisteminin sempatik sinirlerinden gelen uyarılar sonucunda salgılanırlar. a.Adrenalin (Epinefrin) Adrenalin hormonu sempatik sinirlerin faaliyetini artırır.Acil durumlarda kana verilen adrenalin, tüm vücudun metabolizma hızını yükseltir.Böyle durumlarda sempatik sinir sistemi ve adrenalin etkisi ile kas ve karaciğerdeki glikojen glikoza dönüşür.Kandaki şeker miktarı artar.Kan basıncı yükselir.Kalp atışları ve solunum hızlanır.Göz bebekleri büyür.Kan damarları genişler, deride ki kılcal damarların daralmasına neden olur. b.Noradrenalin (Norepinefrin) Noradrenalin hormonu , kılcal damarların kasılmasında etkili olur ve kan basıncını yükseltir.Kılcal damarları daraltır. 4.Eşeysel Bezler Erkeklerde testis (er bezi),kadınlarda yumurtalık (ovaryum) olarak bilinen eşey bezleri, bir çeşit karma bez olarak kabul edilir.Bu bezler ergenlik çağında hipofiz bezinin salgıları ile aktif duruma geçerler. Yumurtalık ve testislerden ikincil eşey karakterlerin meydana gelmesinde etkili olan hormonlar salgılanır.Yumurtalıktan, östrojen ve progesteron hormonları salgılanır.Testislerden salgılanan eşeysel hormonlara genel olarak androjenler denir.Androjenler içerisinde en önemli olan testesterondur. Östrojen, dişilerde eşeysel olgunlaşmayı düzenler.Progesteron ise yumurtalıktaki korpus luteum denilen özel bir doku tarafından üretilir.Östrojen ile birlikte ,ergin dişilerde döl yatağının gebeliğe hazırlanmasında etkilidir. Tetesteron erkeklerde sakal ve bıyık çıkması, kılların dağılışı, ses kalınlığı, kemiklerin gelişmesi ve erkek tipi kaslı bir vücut yapısının ortaya çıkmasında etkili olur.Ayrıca testesteron sperm meydana getirilmesinde de görev alır.Ergenlik döneminde çok salgılanıp yoğunluğunun artışı vücut büyümesini engeller. 5.Pankreas Midenin alt ve arka tarafında pembe renkli yaprak şeklinde karma bir bezdir.Dış salgı bezi olarak sindirim enzimleri (lipaz,amilaz,tripsinojen) salgılar ve on iki parmak bağırsağına boşaltır. İç salgı bezi olarak langerhans adacıklarındaki beta hücrelerinin insulin, alfa hücrelerinin ise glukagon hormonlarını salgılar.Bu hormonlar kan şekerinin ayarlanmasında görev yaparlar.İnsulin kan şekerini azaltır.Glukagon ise kan şekerini azaltır. Pankreas , kandaki glikozu normal düzeye indirmek için insulin hormonu salgılar.İnsulin hormonu etkisi ile glikozun, karaciğer ve vücut hücrelerine geçişi hızlanır. Kandaki glikoz düzeyi normalin altına düşerse, pankreas dan glukagon homonu salgılanarak karaciğerdeki glikojenin glikoza yıkılması uyarılır.Böbrek üstü bezinden salgılanan adrenalin de glikojen yıkımını uyarır; yalnız bu hormon vücut stres altında olduğu zaman acil durumlarda salgılanır.Çünkü bu bez sempatik sinirler ile uyarılır. Kandaki glikoz seviyesini artırmak sadece karaciğer glikojeninin yıkımından elde edilen glikoz ile olur.Kas dokudaki glikojen yıkımından elde edilen glikoz fosforlu olduğu için hücreden kana geçmez ve sadece hücre içinde kullanılır. Pankreasdan yeterli insulin salgılanmaz ise glikoz, karaciğer ve vücut hücrelerine geçemez.Kandaki glikoz düzeyi artar.Glikozun fazlası idrarla dışarı atılır.Bu duruma şeker hastalığı (diabetis mellitus) denir. 6.Epifiz Bezi Beyin yarım kürelerinin arasında mercimek büyüklüğün de bir bezdir. Melatonin epifiz bezinin bilinen tek hormonudur.Bu hormon yumurtalık işlevlerini denetler.Eşeysel organların yaklaşık dokuz yaşından evvel gelişmesini önler. 7.Timus Bezi Kalbin üzerinde, soluk borusunun önünde bir bezdir.Çocuk yaşlarda görülür.15-18 yaşları sonucunda kaybolur.Timüs bezi büyüme ve antikor yapımıyla ilgilidir.Bu Bez çocukların iskeletinde kalsiyum tuzlarının birikmesini ve kemiklerin gelişmesini sağlar.  

http://www.biyologlar.com/hormonlar-hakkinda-ayrintili-bilgi

C-PEPTID

Örnek Cinsi : Serum/dondurulmuş Örnek Özellikleri : Örnek aç olarak alinmalidir. Örnek Miktari : 0.5 mL (0.3 mL) Metod : ECLIA Genel Bilgiler : C-peptid, proinsülinin insüline dönüsümü sirasinda olusur. Adacik hücre tümörü olan hastalar ve bir ölçüde sisman hastalar disinda kandaki insülin düzeyi ile C-Peptid düzeyi korelasyon gösterir. Ekzojen insülin antikorlari varliginda insülin düzeylerinin tahmini için kullanilir. Serum insülin düzeyinin disaridan tekrarlayan insülin verilmesine bagli olarak yüksek oldugu zamanlarda C-peptid düzeyi düsük olacagi için yapay (yalanci) hipoglisemi tayininde faydalidir. Insülinomada ve tip 2 diyabetes mellitusta yüksek C-Peptid düzeyleri görülür. Ekzojen insülin uygulamasi ve tip 1 diyabetes mellitus azaldigi durumlar arasindadir.

http://www.biyologlar.com/c-peptid

HORMONLAR

Endokrin sistemi, endokrin bezlerden oluşmuştur.Bu bezler hormon adı verilen maddeler salgılayarak doğrudan kana verir.Belirli bir hormona tepki gösteren organa o hormonun hedef organı denir.Bazı hormonlar için bütün organlar hedef organdır.Ör:büyüme ve tiroksin hormonlarının hedef organları bütün vücut hücreleridir. Bir hormonun hedef organının yüzeyinde veya içinde, bu hormonu tanıyan özel reseptör proteinler bulunur.Kimyasal yapılarına göre hormonlar üç grupta incelenir. 1.Steroid yapıda hormonlar:Testeron , progestreron , östrojen ve adrenal korteks hormonları bunlara örnektir.Steroid hormonları yağda çözünebilir. Reseptörleri hemen tümüyle sitoplazmada bulunur. 2.Amino asit yapıda hormonlar:Adrenal öz bölgesi hormonları ve tiroksin hormonu buna örnektir.Yağda çözünebilir.Tiroksin hormonun reseptörleri çekirdekte bulunur. 3.Protein-Peptid yapıda hormonlar:Hipofiz hormonları , parathormon, kalsitonin, insulin ve glukagon hormonları buna örnektir.Peptid hormonları genelde suda çözünürler.Reseptörleri hücre zarında bulnurlar.Protein yapıdakilerin mekanizması: * Hormon hedef hücrenin zarındaki özel reseptör ile bağlanır. * cAMP (Devirsel adenozin monofosfat) sentezi başlatılır. * cAMP sinirlerin veya hormonların mesajlarını sitoplazmaya taşır. * cAMP genlere ve enzimlere etki ederek biyokimyasal olayları başlatır veya hızlandırır. Hormonların genel özelliklerine bakarsak : • Hormonların çoğu iç salgı bezleri ve bazıları sinir hücreleri tarafından salgılanır. • Hormonlar kanda eşik değerine ulaşınca etkili olurlar.Daha sonra ya böbreklerden süzülerek ya da parçalanarak etkisi kaybolur. • Hormonlar kanda , doku sıvılarında, sitoplazmada ve boşaltım sıvılarında (Ter,idrar) bulunabilir. • Hormonların kandaki miktarları yavaş azaldığından uzun süre etkili olurlar. • Hormonların salgılanması ve parçalanması enzimlerin yardımı ile olur. • Midedeki bazı hücrelerin salgıladığı gastrin hormonu ile on iki parmak bağırsağındaki bazı hücrelerin salgıladığı sekretin hormonu bez olmayan hücrelerinden salgılanır. A.Bitkisel Hormonlar Bitkisel hormonlar bitkinin büyümesini, farklılaşmasını ve yaraların onarılmasını düzenleyen doğal organik maddelerdir.Bez yerine bitkinin belirli bir bölgesindeki hücreleri tarafından salgılanır.Başlıca bitkisel hormonlar oksin, sitokinin,giberelin, absisik asit ve etilendir. Oksin • Bitkilerde büyüme ve gelişmeyi etkileyen en önemli hormondur. • Gövde ucunda çok, kök ucunda az bulunur.Kök oluşumunu başlatırlar. Düşük miktardaki oksin kökteki uzamayı sağlar. • Gövde meristemi genç yapraklar ve meyve gibi gelişmekte olan dokularda sentezlenirler. • Bitkinin güneşe yönelmesini (fototropizma) ve yer çekimine yönelmesini (jeotropizma) sağlar. • Fazla salgılandığında büyümeyi durdurur.(inhibitör) Giberellin • Apikal meristemde, embriyoda, meyve ve tohumda bulunur. • Tohumun çimlenmesini uyarır. • Bir çenekli bitkilerde yaprakların büyümesini ve yaprakların şeklini belirler. Sitokinin • Uç meristemde , çimlenmiş tohumda , genç meyve ve yapraklarda bulunur. • Kloroplastın gelişmesini ve klorofil sentezini uyarır. Etilen • Etilen gaz halinde bulunur.Bu özelliğinden dolayı sadece üretildiği bitkiyi, diğer bitkileri de etkiler. • Olgunlaşan meyve yapraklarda bulunur. • Yaprak dökülmesine neden olur. • Kök büyümesini engeller. • Çiçeklerde solmaya neden olur.Bitkinin yaşlanmasını denetler. Absisik asit • Büyümeyi engeller. • Yaşlı dokular da bulunur. • Kloroplastlarda sentezlenir. • Su kaybını azaltmak için stomaların kapanmasını sağlar. Gelişme fizyolojisine etkisi Oksin Gibberellin Sitokinin Absisik asit Hücre uzaması ++ + - Hücre bölünmesi + + ++ - Tohumun çimlenmesi + + - Tomurcuk açılımı + + - Yaprak ve meyvenin dökülmesi - + Yeni kök oluşumu + Yeni gövde oluşumu + + Eşey tayini Dişi Erkek Yaşlanma - - - + B.Hayvanlarda Hormonal Düzenleme Özelleşmiş endokrin bezler sadece kan dolaşım sistemine sahip hayvanlar da bulunur.Omurgalı organizmaların hepsinde ve böceklerin, kabuklular, yumuşakçalar gibi omurgasız hayvanlarda endokrin bezler vücudun düzenli çalışmasında görev yapar.Sölenterler de ve halkalı solucanlarda hormon üreten, salgı yapabilen sinir hücreleridir.Eklem bacaklılar ve yumuşakçalar gibi hayvanlarda özel endokrin organlar bulunur. Böceklerde larva evresinde juvenil hormon salgılanır.Bu hormon larvanın başkalaşım geçirmesini önler. C.İnsanda Endokrin Bezler ve Hormonlar İnsan endokrin sistemini oluşturan başlıca iç salgı bezleri;hipofiz bezi, tiroit ve paratiroit bezleri, böbrek üstü bezleri,Eşeysel bezler ve pankreastır Hipofiz Berzi Ön lob hormonları Ara lob hormonu Arka lob hormonu a.Somatotropin -Melonosit uyarıcı hormon -Oksitosin (STH-Büyüme hormonu) (MSH) -Antidiüretik hormon b.Tirotropin (Vazopessin-ADH) (TSH-Tiroid uyarıcı hormon) c.Adrenokortikotropik hormonu (ACTH) d.Folikül uyarıcı hormon (FSH) e.Lüteinleştirici hormon (LH) f.Lüteotropik hormon (LTH-Prolaktin) Tiroit Bezi : a.Tiroksin b.Tirokalsitonin(Kalsitonin) Paratiroid Bezi : Parathormon (Paratirin,PTH) Böbrek Üstü Bezleri Kabuk bölgesinden Öz bölgesinden a.Kortizol (Glukokortikoidler) a.Adrenalin (Epinefrin) b.Aldosteron (Mineralokortikoidler) b.Noradrenalin(Norepinefrin) c.Adrenal Eşey hormonları Eşeysel Bezler : Östrojen , Progesteron, Testesteron Pankreas : İnsulin , glukagon Epifiz : Melatonin Timus : 1.Hipofiz Bezi Beyinin ara tabanında hipotalamusa bir sap ile bağlı 0,5 g ağırlığında bir bezidir.Hipofiz hormonları, diğer endokrin bezlerin salgılarını denetler.Ona bu özelliğinden dolayı endokrin bezlerin hakimi veya efendisi denilmektedir. Hipotalamusun salgılatıcı faktörleri (RF), kan yoluyla hipofize ulaşır. Hipofiz bezi ön lob, ara lob ve arka lob olarak üç lobdan oluşur. Ön lob hormonları Hipofizin ön ve ara lobu epitel dokudan yapılmıştır.Sinirlere sahip değildir. Kendine kan ile ulaşan hormonlar ile uyarılır.Ön lobdan salgılanan hormonlar şunlardır: a.Somatotropin (STH-Büyüme hormonu) Kemik ve kasların büyümesini sağlar.Büyüme çağında fazla salgılanırsa devlik (Jigantizm), az salgılanırsa cücelik ortaya çıkar.Büyüme çağından sonra az salgılandığında el, ayak ve kafatası kemikleri orantısız olarak büyür.Bu anormalliğe akromegali denir. b.Tirotropin (TSH-Tiroid uyarıcı hormon) Tiroid bezinin gelişmesini , çalışmasını düzenler,Hipofiz bezinin vücuttan çıkarılması halinde tiroit bezi körelir. c.Adrenokortikotropik Hormonu (ACTH) Böbrek üstü bezinin kabuk (korteks) kısmını uyararak buradan hormonların salgılanmasını uyarır. d.Folikül uyarıcı hormon (FSH) Eşeysel bezlerin çalışmasını düzenler.Yumurtalıktaki foliküllerin oluşumunu sağlar.Testislerdeki seminifer tüpçüklerin gelişimini uyararak spermatogenezi başlatır. e.Lüteinleştirici hormon (LH) Eşeysel bezlerin çalışmasını düzenler.Folikül içinde olgunlaşan yumurtanın yumurta kanalına geçmesini(Ovulasyon) sağlar.Parçalanmış folikülden sarı cismin (Korpus luteum) oluşmasını ve progesteron ve östrojen salgılanmasını uyarır.Tetisler de seminifer tüpçükleri arasında yer alan hücrelerin testesteron (androjen) üretimini sağlar. f.Lüteotropik hormon (LTH-Prolaktin) Sarı cismin devamını bu da progesteron ve östrojen salgılanmasını devam ettirir.Doğumdan sonra süt bezlerinin gelişmesini ve süt salgılanmasını sağlar. Ön loptan salgılanan folikül uyarıcı,lüteinleştirici ve lüteotropik hormonlarına gonadları (yumurtalık ve testis) etkilemelerinden dolayı gonado tropinler adı verilir. Ara lob Hormonu a.Melanosit uyarıcı hormon (MSH) Bu hormon, insanda derinin renginin çevre şartlarını etkisi ile koyulaşmasın da rol oynar. Arka Lob hormonları Hipofizin arka lobu sinir dokudan yapılmıştır.Hipotalamus hücrelerinden oksitosin ve antidiüretik hormonları salgılanır.Bu hormonlar hipofizin arkla lobunda depolanır. a.Oksitosin Dişilerde döl yatağı (Uterus) kasına etki ederek, doğum sancısının başlamasını sağlar .Süt bezlerinden süt salgılanmasını sağlar. b.Vasopressin (ADH-Antidiüretik hormon) Düz kasların kasılmasının düzenler.Kasların büzülmesini sağlayarak, kan basıncının yükselmesine neden olur.Böbrek tüpçüklerinden suyun emilmesini düzenler.Eksikliğinde şekersiz diyabet (şekersiz şeker hastalığı) görülür.Hasta fazla miktarda su kaybeder. 2.Tiroid ve Paratiroid Bezi Tiroid boynun ön bölgesinde ,gırtlağın altında , soluk borusunun sağında ve solunda yer alan iki loblu bir bezdir.Bu bezden tiroksin ve kalsitonin hormonları salgılanır. a.Tiroksin Vücutta metabolizma hızını, oksijen kullanımını düzenler.Oksijen kullanımını artırır.Küçük yaşlarda az salgılanırsa kretenizm denilen cücelik ve zeka geriliğine neden olan hastalık oluşur.Ergin insanlarda az salgılanması miksodema denilen hastalığa neden olur. Bu durumdaki insanlarda metabolizma yavaşlar. Ergin insanlarda fazla salgılanması halinde metabolizma hızı yükselir ve iç guatr oluşur.Böyle kişilerde kalp daha hızlı çalışır, vücut ısısı ve solunum hızı yükselir, gözler dışarıya doğru fırlar. Tiroksin iyotlu bir hormondur.Eğer yeterli miktarda iyot alınmaz ise tiroksin salgısı azalır ve tiroid uyarıcı hormon fazla salgılanır.Bunun sonucunda tiroid bezi büyür ve boğazda büyük bir şişkinlik oluşur.Bu duruma basit guatr denir. b.Tirokalsitonin (Kalsitonin) Bu hormon kandaki kalsiyum ve fosfat seviyesini düşürücü etki yapar. Kandaki kalsiyum ve fosfatın kemiklere geçmesini düzenler.Az salgılanması halinde kemik doku zayıflar. Paratiroid Bezi Tiroid bezinin üzerinde ayrı ayrı bulunan dört küçük bezden oluşmuştur. Parathormon salgılar. Parathormon (Paratirin, PTH) Bu hormon kalsitonin ile birlikte kanda kalsiyum ve fosfat miktarını düzenler.Kalsiyumun kemikten kana geçişini, böbreklerden geri emilimini hızlandırır.Bağırsak villuslarından kalsiyumun emilimini artırır İnsan vücudunda kalsiyum: • Kemiklerin oluşumunda görev alır. • Kasların kasılmasında görev alır. • Sinir uyartılarının taşınmasında görev alır. • Kanın pıhtılaşmasında görev alır. • Hücre zarında aktif taşıma olayında görev alır. Parathormon fazla salgılanırsa kanda kalsiyum miktarı artar.Parathormon az salgılanırsa kalsiyum kemikte birikir, kemik sertleşir.Kaslar ağrılı kramplar yapar, el ve ayaklar bükülür.Sürekli titremeler oluşur.Bu duruma tetani hastalığı denir. 3.Böbrek Üstü Bezleri Böbrek üstü bezleri (adrenal bezler), böbreklerin üst kısmına yapışmış sarımtırak renkli iki bezdir.Bezlerin böbrekler ile doğrudan ilişkisi yoktur.Bezin dış bölgesine kabuk ( korteks), iç bölgesine öz ( medulla) denir. 1.Adrenal korteks denilen kabuk bölgesinden salgılanan hormonlardan bazıları şunlardır. a.Kortizol (Glukokortikoidler) Bu hormon kan şekerini artırır.Karbonhidrat,yağ ve protein metabolizma- sını düzenler.Proteinlerin, yağların glikoza dönüşmesini sağlar. Hipofizden salgılanan ACTH-salgılatıcı hormon(ACTH-RH), ön hipofiz bezini uyararak adrenokortikotropik hormonun (ACTH) salgılanmasının başlatır. b.Aldosteron (Mineralokortikoidler) Hücre ve hücre dışı sıvıların iyon derişimini düzenlemeye yardım eder. Böbrek sodyum ve klor iyonlarının geri emilimini, potasyumun atılımını sağlar. Fazla salgılanırsa kan basıncı yükselir, dokun sıvısı artar. Adrenal korteks hormonlarının tümü az salgılanırsa Addison hastalığı meydana gelir.Daha çok aldosteron eksikliğine ait bozukluklardır.Kan basıncı düşer, doku sıvısı, azalır. c.Adrenal Eşey Hormonları Erkek ve dişinin böbrek üstü bezinin, kabuk bölgesinden salgılanır ve az da olsa erkek eşey hormonu görevi yaparlar.Dişilerde adrenal korteks fazla çalışırsa ses kalınlaşır,sakal çıkar, eşeysel organlar körelir ve erkeksi özellikler kazanmaya neden olur. 2.Böbrek üstü bezin öz bölgesinden salgılanan en önemli hormonlar adrenalin ve noradrenalindir.Bu hormonlar otonom sinir sisteminin sempatik sinirlerinden gelen uyarılar sonucunda salgılanırlar. a.Adrenalin (Epinefrin) Adrenalin hormonu sempatik sinirlerin faaliyetini artırır.Acil durumlarda kana verilen adrenalin, tüm vücudun metabolizma hızını yükseltir.Böyle durumlarda sempatik sinir sistemi ve adrenalin etkisi ile kas ve karaciğerdeki glikojen glikoza dönüşür.Kandaki şeker miktarı artar.Kan basıncı yükselir.Kalp atışları ve solunum hızlanır.Göz bebekleri büyür.Kan damarları genişler, deride ki kılcal damarların daralmasına neden olur. b.Noradrenalin (Norepinefrin) Noradrenalin hormonu , kılcal damarların kasılmasında etkili olur ve kan basıncını yükseltir.Kılcal damarları daraltır. 4.Eşeysel Bezler Erkeklerde testis (er bezi),kadınlarda yumurtalık (ovaryum) olarak bilinen eşey bezleri, bir çeşit karma bez olarak kabul edilir.Bu bezler ergenlik çağında hipofiz bezinin salgıları ile aktif duruma geçerler. Yumurtalık ve testislerden ikincil eşey karakterlerin meydana gelmesinde etkili olan hormonlar salgılanır.Yumurtalıktan, östrojen ve progesteron hormonları salgılanır.Testislerden salgılanan eşeysel hormonlara genel olarak androjenler denir.Androjenler içerisinde en önemli olan testesterondur. Östrojen, dişilerde eşeysel olgunlaşmayı düzenler.Progesteron ise yumurtalıktaki korpus luteum denilen özel bir doku tarafından üretilir.Östrojen ile birlikte ,ergin dişilerde döl yatağının gebeliğe hazırlanmasında etkilidir. Tetesteron erkeklerde sakal ve bıyık çıkması, kılların dağılışı, ses kalınlığı, kemiklerin gelişmesi ve erkek tipi kaslı bir vücut yapısının ortaya çıkmasında etkili olur.Ayrıca testesteron sperm meydana getirilmesinde de görev alır.Ergenlik döneminde çok salgılanıp yoğunluğunun artışı vücut büyümesini engeller. 5.Pankreas Midenin alt ve arka tarafında pembe renkli yaprak şeklinde karma bir bezdir.Dış salgı bezi olarak sindirim enzimleri (lipaz,amilaz,tripsinojen) salgılar ve on iki parmak bağırsağına boşaltır. İç salgı bezi olarak langerhans adacıklarındaki beta hücrelerinin insulin, alfa hücrelerinin ise glukagon hormonlarını salgılar.Bu hormonlar kan şekerinin ayarlanmasında görev yaparlar.İnsulin kan şekerini azaltır.Glukagon ise kan şekerini azaltır. Pankreas , kandaki glikozu normal düzeye indirmek için insulin hormonu salgılar.İnsulin hormonu etkisi ile glikozun, karaciğer ve vücut hücrelerine geçişi hızlanır. Kandaki glikoz düzeyi normalin altına düşerse, pankreas dan glukagon homonu salgılanarak karaciğerdeki glikojenin glikoza yıkılması uyarılır.Böbrek üstü bezinden salgılanan adrenalin de glikojen yıkımını uyarır; yalnız bu hormon vücut stres altında olduğu zaman acil durumlarda salgılanır.Çünkü bu bez sempatik sinirler ile uyarılır. Kandaki glikoz seviyesini artırmak sadece karaciğer glikojeninin yıkımından elde edilen glikoz ile olur.Kas dokudaki glikojen yıkımından elde edilen glikoz fosforlu olduğu için hücreden kana geçmez ve sadece hücre içinde kullanılır. Pankreasdan yeterli insulin salgılanmaz ise glikoz, karaciğer ve vücut hücrelerine geçemez.Kandaki glikoz düzeyi artar.Glikozun fazlası idrarla dışarı atılır.Bu duruma şeker hastalığı (diabetis mellitus) denir. 6.Epifiz Bezi Beyin yarım kürelerinin arasında mercimek büyüklüğün de bir bezdir. Melatonin epifiz bezinin bilinen tek hormonudur.Bu hormon yumurtalık işlevlerini denetler.Eşeysel organların yaklaşık dokuz yaşından evvel gelişmesini önler. 7.Timus Bezi Kalbin üzerinde, soluk borusunun önünde bir bezdir.Çocuk yaşlarda görülür.15-18 yaşları sonucunda kaybolur.Timüs bezi büyüme ve antikor yapımıyla ilgilidir.Bu Bez çocukların iskeletinde kalsiyum tuzlarının birikmesini ve kemiklerin gelişmesini sağlar.

http://www.biyologlar.com/hormonlar

Klonlama Riskleri Nelerdir

Yüksek Başarısızlık Oranı Bilinen ve uygulanan teknoloji ile başarı oranı yüzde 0.1 ile yüzde 3 arasında değişmektedir. Başka bir ifadeyle, 100 denemeden 97 ile 99.9’unun başarısızlıkla sonuçlanacağı anlamına gelmektedir. Bunun nedenleri şöyle sıralanabilir: Transfer edilen çekirdekle, ev sahibi yumurta birbiriyle uyumlu olmayabilir, çekirdek eklenmiş ev sahibi yumurta bölünmeye başlamayabilir veya uygun bir şekilde gelişmeyebilir. Embriyonun ev sahipliği yapan annenin rahmine yerleştirilmesi başarısızlıkla sonuçlanabilir veya hamilelik başarısız bir süreç olabilir. - Sonraki Gelişme Döneminde Yaşanan Problemler Klonlanan canlılar doğum anında, doğal olarak doğan cinslerinden vücut olarak çoğunlukla daha büyük olurlar. Araştırmacılar buna Büyük Yavru Sendromu (Large Offspring Syndrome) adını verirler. Bu sendromdan etkilenen klonlar anormal şekilde büyük organlara sahiptirler. Bu da solunum, kan dolaşımı, ve başka problemlere sebep olur. Bu sendrom her zaman olmadığından, araştırmacılar da daha önceden bu sendromun klon da ortaya çıkıp çıkmayacağını öngöremezler. Bunun yanında, bu sendromdan etkilenmeyen bazı klonlar da, böbrek ve beyinde şekil bozukluğu ve kusurlarından ve hasarlı bağışıklık sistemlerinden etkilenmektedirler. - Anormal Gen İfadesi Seyri Klonlamada yaşanan zorluklardan bir diğeri de nakledilen çekirdeğin, embriyonik hücreye aitmiş gibi davranması için yeniden programlanmasıdır. Klonun doğru geni doğru zamanda aktif hale getirmesi gerekir. Doğal olarak yaratılmış bir embriyonda, embriyon belirli genleri aktif hale getirmek için programlanmıştır. Embriyon hücreleri daha sonraki aşamalarda farklılaştıkça, hücrelerin kullandıkları programlar da birbirinden farklılaşmaktadır. Örneğin, farklılaşmış her tip hücre için - deri, kan, kemik, veya sinir – çalışan program farklıdır. Klonlamada, nakledilen çekirdek doğal bir embriyonla aynı programa sahip değildir. Çekirdeğin yeniden programlanması araştırmacılar tarafından yapılır, tıpkı yaşlı köpeğe yeni numaraların öğretilmesi gibi. Normal veya normale yakın gelişim için, eksiksiz yeniden programlanmaya gereksinim vardır. Eksik programlama embriyonun anormal gelişimine veya bozulmasına neden olur. - Telomerik Farklılıklar Hücreler bölündükçe, kromozomlar kısalaşır. Bunun sebebi de, telomer adı verilen kromozmoların ucundaki DNA dizileri, DNA’nın her kopyalanmasında boy olarak kısalırlar. Bir canlı yaşlandıkça telomerleri kısalır, çünkü hücreleri pek çok kere bölünmüştür. Bu da yaşlanmanın doğal bir yansımasıdır. Bu durum da, yaşlı çekirdek klonlanmada nakledildiğinde ne olur sorusunu doğurur. Kısalmış telomerler canlının gelişme sürecini veya ömrünü etkileyecek midir? Araştırmacılar, klonlanan canlıların telomerlerine baktıklarında kesin bir cevap bulamamışlardır. Klonlanan sığır ve fare kromozomları normalden daha uzun telomerlere sahiptiler. Klonlanan bu canlılar daha genç özellikler gösterdiler ve normalden daha uzun ömür yaşadılar. Bunun yanında, Dolly’nin kromozomları normalden daha kısaydı. Bundan dolayı Dolly’nin hücreleri normal koyundan daha hızlı yaşlandı. Araştırmacılar, klonlanan canlıların telomer uzunluklarının neden farklılık gösterdiği sorusunun yanıtını henüz bilmiyorlar. Kök Hücre Araştırmaları Klonlama teknolojisinin tedavi amaçlı uygulaması olan kök hücre teknolojisi günümüzün en aktif araştırma alanlarından biridir. Farklı hücre tiplerine dönüşebilme potansiyeline ve kendisini yenileyebilme gücüne sahip olan hücrelere "kök hücre" denir. Kendisini yenileme gücüne sahip olan kök hücreler, bir bakıma diğer hücre türleri için tükenmez bir kaynak görevi üstlenmektedirler. Bu özellikleri bakımından kök hücreler kanser, sinir sistemi hastalıkları (Alzheimer) ve hasarları, metabolik hastalıklar (diyabet), organ yetmezlikleri, romatizmal hastalıklar, kalp hastalıkları, kemik hastalıkları ve daha birçok alanda kullanıma sahiptirler. Günümüzde bu hastalıkların bazılarının tedavisinde organ veya doku nakilleri yapılmaktadır. Ancak, organ veya doku nakli gerektiren hastaların çokluğu, uygun organ ve dokunun her zaman bulunamaması gibi sorunlarla sürekli karşılaşılmaktadır. Bilim ve teknolojideki son gelişmeler doğrultusunda kök hücrelerin bu alanda kullanılması gündeme gelmiştir. İlk olarak 1998 yılında insan embriyosundan kök hücre elde edilip kültürlerde çoğaltılmasından sonra kök hücre araştırmaları hız kazandı. Değişik hücre türlerine dönüşebilme potansiyeli olan kök hücreleri, kontrol edilebildikleri taktirde laboratuar ortamında istenilen hücre türüne dönüştürülebiliyorlar. Böylece vücutta eskiyen, hastalanan veya ölen hücrelerin veya organların yerini doldurmak üzere laboratuarda kök hücrelerinden yeni hücreler, hatta yeni bir organ elde edilebilir. Ancak bunu başarabilmek için hücrenin genetik şifresini ve kontrol mekanizmalarını çok iyi bilmek gerekiyor. Kök Hücre Tedavisinin Kullanımı Çeşitli hastalıklarda kök hücre tedavinin kullanımına ilişkin çalışmalar devam etmektedir. Kanser hastalıklarında : Günümüzde genel olarak yapılan uygulamalar kemik iliği ve kordon kanından elde edilen kök hücre nakilleridir. Bu uygulamalar ışın tedavisi ve yoğun kemoterapi sonrasında hasar gören kan hücrelerinin yerine konulmasını sağlamak amacıyla yapılırlar. Tüp Bebek: Kısırlık tedavisinde kök hücre kullanımı iki açıdan önem taşımaktadır. Bunlardan ilki, yetişkin kök hücrelerden gamet dediğimiz yumurta ve sperm hücrelerinin elde edilmesidir, İkincisi ise endometrium denilen rahim içerisindeki, bebeğin yerleştiği tabakanın onarılması veya desteklenmesidir. Bu şekilde, yaşlanma veya erken menopoz nedeniyle yeterli veya hiç yumurta edilemeyen kadınların kendi yumurtaları ile gebe kalmasının sağlanması amaçlanmaktadır. Erkeklerde de sperm elde edilemeyen olgularda erkeğin kendi vücut hücresini kullanarak aynı genetik yapıyı taşıyan spermlerin elde edilmesidir. Kök hücre ile ilgili bu çalışmalarla birlikte kimi toplumlarda etik tartışmalara yol açabilen yumurta veya sperm bağışı gibi, başkasından gamet hücresi alarak gebelik elde etme gibi yöntemlerin de tamamen ortadan kalkmasa da sona ermesi beklenebilir. Tip I olarak adlandırılan diyabet hastalığında vücut insulin üretemez. Gelişen teknoloji ile birlikte Tip I diyabet hastalarında vücutta hasar gömüş olan insulin üreten hücreleri yerine koymak amacıyla yeni tedavi biçimleri gündeme gelmiştir. Bu tedavi biçimleri genel olarak 1) insulin üreten yetişkin adacık hücrelerinin hastalara doğrudan nakli veya 2) kök hücre tedavileridir.      

http://www.biyologlar.com/klonlama-riskleri-nelerdir

Kromozom Nedir?

Kromozom Nedir?

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir.

http://www.biyologlar.com/kromozom-nedir

Gen Aktarımlı Canlılar - Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar - GDO / GMO

Son yılların en gözde tartışmalarından biri genetik olarak değişikliğe uğratılmış organizmalar üzerinedir. Kısa adıyla GMO ya da GDO (Genetically Modified Organisms-Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar), genetik müdahale yöntemleriyle genetik yapısına bitki, bakteri, virüs vb. herhangi bir başka canlıdan alınan gen veya genlerin aktarılmasıyla elde edilen yeni organizmalardır. Ekimi en yaygın genetiği değiştirilmiş bitkiler soya, mısır, pamuk ve kanoladır. Tübitak verilerine göre, dünyada üretilen 72 milyon hektar soyanın %57.5’ini, 140 milyon hektar mısırın %11’ini, 34 milyon hektar pamuğun %21’ini ve 25 milyon hektar kanolanın da %14’ünü transgenik çeşitler oluşturmaktadır(Kefi, 2005). Bununla birlikte, buğday, ayçiçeği, pirinç, domates, patates, papaya ve yer fıstığı gibi ürünlerin de transgenik olarak üretildiği, muz, ahududu, çilek, kiraz, ananas, biber, kavun ve karpuzun da denemelerinin yapıldığı bilinmektedir (Ölçü, 2005). GDO’lu bitki ekim alanlarını büyükten küçüğe sıralanacak olursa bu ülkeler; ABD, Arjantin, Kanada, Brezilya, Çin, Avustralya, Hindistan, Romanya, Uruguay, İspanya, Meksika, Filipinler, Kolombiya, Bulgaristan, Honduras, Almanya ve Endonezya’dır. 2004 yılında ise Almanya ve Bulgaristan’ın listeden silinip Paraguay’ın eklenmesiyle ülke sayısı 17’ye inmiştir. Genetiği değiştirilmiş gıdaların ticaretinin yaygınlaştığı 1996 yılında, bu bitkileri eken ülke sayısı 6 iken, bu sayı 2003 yılında 3 kat artışla 18’e çıkmıştır (Ölçü, 2005). İsviçre, Tayland, Suudi Arabistan, Bolivya, Cezayir, Gana, Zambiya ve Gürcistan ise genetiği değiştirilmiş ürün yetiştiriciliğini yasaklayan ülkeler arasındadır.(Bloomberg, Warren Giles, 2006). İspanya, Avrupa ülkeleri içinde genetiği değiştirilmiş gıda ya da gıda bileşeni üretmeyen tek ülkedir (Gillis &Blustein, 2006). Türkiye’de GDO’ların ekimi, dikimi, üretimi ve ithalatı kanunen tamamıyla yasaktır. Ancak, 2003 yılında Türkiye’nin yurt dışından satın aldığı tarım ürünlerine ve bu ürünleri aldığı ülkelere bakacak olursak, satın alınan 800 bin ton soyanın %90’ının ve 1.8 milyon ton mısırın da %80’inin ABD ve Arjantin kaynaklı olduğunu görürüz. ABD ve Arjantin’den elde edilen ürünlerin özellikle de mısır ve soyanın GDO olmama ihtimali oldukça düşüktür. Fakat, Türkiye’de ne gümrüklerde ne de diğer bölgelerde GDO analizi yapabilecek alt yapıya sahip akredite bir laboratuar olmadığından, ithal edilen ürünler kontrolsüz olarak sınırlarımızdan girmektedir.(Ölçü, 2005, ) Dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli husus da, özellikle mısır ve soya gibi ürünlerin şekerlemeler, asitli içecekler, çocuk mamaları, sebze püreleri vb. birçok hazır gıda maddesinin içinde bulunduğudur. Mısırın 700, soyanın ise 900 çeşit gıda maddesi içinde kullanıldığı (Ölçü, 2005)düşünülürse transgenik gıdaların dolaylı tüketim miktarının önemi açıkça görülecektir.GDO, oldukça tartışmalı bir teknolojidir ve somut etkilerinin görülebilmesi için uzun bir zamana ihtiyaç vardır. GDO sorunu aynı zamanda bir biyogüvenlik, biyoçeşitlilik, sağlıklı insan-hayvan-çevre ayrıca tekelleşme ve demokrasi sorunudur. Biyogüvenlik sorunudur, çünkü, aktarılan gen kaynağından, genin aktarıldığı organizmaya istenen özelliklerin yanında istenmeyen özelliklerin de taşınması mümkündür. Kaldı ki transfer edilen genin sadece aktarıldığı organizmadaki bazı etkileri şimdiden görülebilir. Oysa transgenik ürünleri tüketen insan ve hayvan bünyesindeki etkiler oldukça komplekstir ve zaman içinde birikerek ve değişerek ortaya çıkacaktır. Ayrıca GDO’lar biyolojik olarak yayılabilir özelliktedir. Yani bitkilere tozlaşma döneminde böcek, rüzgar vb. etkenlerle taşınan polenler, GDO kaynaklı ise, yapısına girdiği normal özellikteki bitkinin de genetiğini değiştirmektedir. Bu kontrolsüz bir aktarım olduğu için de sonuçlarının ne olacağı kestirilemez. Bu etkileşimin şeker pancarı ve kanola bitkisinde çok daha kolay olduğubilinmektedir. (Ölçü, 2005)Biyoçeşitlilik sorunudur, çünkü, bitkilere aktarılan gen ya da genler için herhangi bir kaynak kısıtlaması yoktur. Evrimsel olarak farklı noktalardaki canlılardan birinden diğerine aktarılan gen ya da genlerin, aktarıldığı organizmada çalışabilmesi için o organizmanın yapısal değişikliğe uğraması gerekmektedir. Bu değişikliğin zaman içinde mevcut türlerde meydana getirebileceği etki ya da etkiler bilinmemektedir. Ayrıca GDO ürünlerin tarımının yaygınlaşmasına bağlı olarak, tozlaşma vb. doğal ve kontrolsüz etkilerle, bir bitkiden diğerine aktarılan genlerin, bulunduğu bitkinin özeliklerini değiştirmesiyle birlikte mevcut türlerin de azalması ve hatta tek tipleşmesi de olasıdır. İnsan sağlığı sorunudur, çünkü, alerjik, patolojik, toksikolojik ve kanserojenik etkileri henüz bilinmemektedir. GDO’lardaki genetik değişiklik, bitkinin kurak şartlara daha iyi uyum göstermesini sağlamak, bitkiyi böcek benzeri zararlılardan korumak, çeşitli nedenlerden ötürü oluşan bitki hastalıklarına ve antibiyotiğe karşı bitkiye dayanıklılık kazandırmak, o bitkiden üretilecek gıdanın raf ömrünü uzatmak vb. amaçlarla yapılmaktadır. Tüm bu farklı amaçtaki etkilere sahip genlerin insan organizmasında meydana getirebileceği yararlı ya da zararlı etkiler ve bunların komplikasyonları henüz tanımlanmamıştır. Örneğin antibiyotiğe dirençli gene sahip gıda ile beslenmiş bir hastanın antibiyotik tedavisine cevap verip vermeyeceği ya da ne ölçüde cevap vereceği bilinmemektedir. Bazı çevreler GDO’lu gıda tüketiminin pek çok hastalığın önemli etkenlerinden biri olduğunu ileri sürmektedir. Bunların başlıcaları, koroner kalp hastalıkları ve alzaymer olarak gösterilmektedir. Bu hastalık listesini diyabetten kronik kalp hastalığına, romatizmadan arterioskleroza kadar uzatmak mümkün. (Topal, 2005)İlginçtir ki Avrupa Birliği 1998’de hormonla muamele edilmiş sığır etleri ve ürünlerini kanser riski taşıdığı endişesiyle satın almayı reddettiğinde ABD ve Kanada tarafından 126 milyon dolar ödemeye mahkum edilmiştir. Gerekçe ise AB’nin bu ürünleri tüketenlerin kanser olduğunu bilimsel olarak kanıtlayamamış olmasıdır(Bloomberg, Warren Giles, 2006). Aynı ülkeler şimdi de aslında bilimsel olarak imkansız olan bu gerekçeyi GDO’ları reddetmenin tek şartı olarak sunuyor. Çünkü biliyorlar ki kanser gibi hastalıklar yalnızca bir faktörden dolayı oluşmaz ve her zaman saklanacakları başka bir faktör bulmak mümkündür. Bununla birlikte bu hususta taraflı “bilim insanları”nın etkisi de tartışılabilir. Hayvan sağlığı sorunudur, çünkü, GDO’ların zehrinden ölen böcekleri yiyen diğer hayvanlar da genetiği değiştirilmiş bu organizmalardan etkilenebilirler. Ayrıca polenlerin taşınmasına yardım eden canlılar bu olay sırasında bahsi geçen organizmaların “zararlı” etkilerinden nasiplerini alırlar. Bununla birlikte GDO bitkiler hayvan yemi olarak kullanılmak üzere de yetiştirildiğinden hayvanlar da doğrudan tüm risklere açıktır. Unutulmamalıdır ki tabiat barındırdığı tüm canlı çeşitleriyle bir bütün olduğundan bir türün risk altında olması diğer türlerin de risk altında olması anlamına gelir. Çevre sağlığı sorunudur, çünkü, kimyasallara olan bağımlılık artmaktadır. ABD, Arjantin ve Kanada gibi biyoteknoloji devleri her ne kadar “GDOlar için daha az kimyasal kullanmak yeterli olacaktır” söylemiyle yola çıktılarsa da, ürettikleri GDO tohumlarını patentledikleri gibi bu organizmaların yetiştirilmesi sırasında kullanılacak kimyasalları üreten şirketleri de satın alarak çiftçiye “bu ilaçları kullanırsanız ürününüz asla zarar görmeyecektir” garantisini vermişlerdir. Yapılan araştırmalar, bu politikanın, GDO yetiştiren çiftçilerin ürüne zarar vermediği gerekçesiyle normal olarak kullandıklarından çok daha fazla miktarda kimyasal kullanmalarına neden olduğunu göstermiştir. Bundan başka, bitkinin hasadıyla birlikte toprağa karışan gen ve gen artıkları topraktaki mikroorganizma yapısını ve toprağın kimyasını bozmaktadır. Ayrıca GDOların savunma amaçlı ürettikleri toksinlere böcek ve diğer zararlıların ya da bulaşabileceği başka bir canlının direnç geliştirme ihtimali de unutulmamalıdır. Örneğin birkaç ay önce İngiltere’de yağlık tohum kolzada kullanılan bir gen dizisinin aynı tarlada yetişen yabani hardala bulaştığı tespit edildi. Bulaşan gen dizisi o kolzada ot ilacına dayanıklılık sağlayan bir gen dizisi. Yabani ot ilacı, yabani ota da bulaşırsa bu tehlike demektir. Çünkü bu durum o yabani otun artık daha güçlü ilaçlarla yok edilebileceği anlamına gelir( Bayram, 2006 ). Daha güçlü ilaç ya da daha fazla kimyasal ise daha fazla çevre kirliliği demektir. Tekelleşme ve sosyo-ekonomik bir sorundur,çünkü, üretilen bitki tohumları patentlenmektedir. Monsanto, DuPont ve Syngenta Dow gibi biyoteknoloji devleri GDO ürün piyasasını ellerinde tutmaktadırlar. Pastanın en büyük dilimi ise (yaklaşık %90) Monsanto’ya aittir. Bu şirketler yalnızca tohumları patentlemekle kalmayıp, zirai mücadele ilacı üreten firmaları da satın almakta ve bu alanı da tekelleştirmektedirler. Ayrıca oluşturdukları lobilerle hükümetler ve birebir çiftçilerle de anlaşmalar yaparak yalnızca daha fazla kar amacı güden taleplerinin karşılanmasını sağlamakta ve kendilerine bağımlı hale getirmektedirler. En çarpıcı örneklerden birisi “Basmati” tohumudur. Ezelden beri Hindistan’a ait olan “Basmati” adındaki çeltik tohumunun patentini Texas’lı bir şirket almış ve adını “Texati” koymuştur. Hindistan’a ait olan bu çeltik artık Texas’lı bir şirketindir ve bu tohumu ekmek isteyenler artık bu yabancı şirketten satın almak zorundadırlar. Bu konuya ilişkin son gelişme, geçtiğimiz günlerde (7 şubat 2006) yapılan toplantıda Dünya Ticaret Örgütü’nün, Avrupa Birliği ve 6 üye ülkesinin genetiği değiştirilmiş gıda ve ürünlerini kabul etmeyerek uluslar arası ticaret yasalarını ihlal ettiğini açıklamasıdır. Bahsi geçen bu 6 ülke belli başlı bazı biyoteknolojik ürünler konusunda ulusal yasak getiren Avusturya, Fransa, Almanya, Yunanistan, İtalya ve Lüksemburg’tur( GİLLİS & BLUSTEİN , 2006). Genetiği değiştirilmiş ürünler ilk olarak 1990’ların ortalarında ABD’de pazara girmiştir. Bugüne kadar geliştirilmiş olan transgenik ürünlerin büyük çoğunluğu ticari anlamda başarısızlığa uğramış olmakla birlikte Monsanto, Sygenta ve diğer tarımsal üretim yapan büyük şirketlerin geliştirdiği ürünler dikkate değer bir ticari başarı elde etmiştir. Amerika’nın aksine, Avrupa’da transgenik ürün fabrikasyonunda gelişmeler 1998’de başlamıştır. Ancak bundan önce ABD, Avrupa’ya her yıl tonlarca transgenik ürün satmıştır. Avrupa Birliği 1998’den 2004’e kadar olan altı yıllık süreçte yeni transgenik ürün alımı için gereken resmi izinleri durdurmuştur. Bahsi geçen altı ülke de Avrupa genelinde geniş yayılma alanına sahip bu tür ürünlere ulusal yasak getirmiştir. İşte Amerika ve müttefiklerinin DTÖ yasalarınca yeni ürünler için dayatması son toplantıda gerçekleşmiş ve ABD, ulusal yasakların ancak sağlam bilimsel dayanaklarla konabileceği şartını dile getirmiştir. Sonuç olarak da toplantı ABD, Arjantin ve Kanada’nın AB’yi şikayetinin haklı bulunması ve durumun bu üç büyük biyoteknoloji ülkesi lehine değiştirilmesi kararıyla sona ermiştir (GİLLİS &BLUSTEİN, 2006) ABD “ticari yasa ihlali” konusunu ilk defa 2003’te, AB, üye ülkelerinde üretilecek ya da satılacak GDO’lu ürün çeşidi sayısını 18’de durdurduğu ve yeni çeşitler üzerinde GDO denemelerine karşı de facto bir moratoryumu başlattığı zaman dile getirmişti. Şimdi ise Avrupa, DTÖ’nün “yeni ürünler için lisans alınmasını engellemek üzere moratoryum ilan ederek uluslar arası ticaret kurallarını bozduğu” kararıyla, pazarına GDO ürünleri sokmak hususunda yeniden baskı altında( Miller & Kilman, 2006).AB 2004’te özellikle ABD’de yaygın olarak yetişen tatlı mısırın pazarına girmesini kabul etmesiyle moratoryumu sona erdirmişti. (Cage, 2006) Ayrıca ABD, Avrupa’da genetiği değiştirilmiş ürünler ile ilgili yapılan çalışmaları çok yavaş olarak nitelemekte ve Avrupalı tüketicilerin bu tür ürünlerin ayırt edilmesi ve GDO olarak etiketlenmesi isteğinin de (biyoteknoloji şirketlerinin baskılarının da etkisiyle) “gereksiz” olduğunubildirmektedir. (GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Dikkate değer bir diğer konu da Amerikan ticaret heyetinin yeni onay istemlerinin GDO ÜRÜN ÜRETMEK DEĞİL, BU ÜRÜNLERİ İTHAL ETMEK doğrultusunda olmasıdır. ( POLLACK, 2006) Avrupa’nın karar karşısında vereceği tepki oldukça önemlidir. Zira alınan karar, en son yasal yayımlanma sürecine kadar değiştirilmez ise AB üye ülkelerinde, Asya ve Afrika’nın DTÖ’ye üye bir çok ülkesinde hatta Amerika’nın bazı ülkelerinde bile genetiği değiştirilmiş ürünlerin kabul edilmesine yönelik bir silah olarak kullanılabilir. Sonuç ABD’de, 2003 yılında Bush yönetimini bu konuda baskılamış olan ve hala aynı amacı güden bazı pro-biyoteknoloji grupları tarafından sevinçle karşılandı. Çiftlik sahipleri ve biyoteknoloji avukatları bu kararın, transgenik ürünler konusunda Avrupa’nın direncini kıracağını ve daha da önemlisi dünya çapında oluşan anti-biyo teknoloji yaklaşımını yumuşatacağını umuyorlar. ( GİLLİS & BLUSTEİN 2006) Ulusal mısır üreticileri başkanı Leon Corzine, DTÖ kararı için “bu dünyaya Avrupa’nın yanlış olduğunu anlatan net bir mesajdır” dedi ve ekledi : “moratoryumun bir sonucu olarak Avrupa’ya yapılan ihracatlarda her yıl 300 milyon dolar kaybediliyor.”( POLLACK, 2006) Karara, yasalaşmadan itiraz edilebilir. Aksi taktirde sadece partilerin temyize gitme hakkı vardır. Avrupa kararı görmezden gelebilir ve ABD’ye yaptığı bazı ihracatlarda misilleme gümrük tarifeleri uygulayabilir. 1990’ların sonunda ABD’nin Ticaret Örgütündeki davayı kazanmasına rağmen, Avrupa hala hormonla muamele edilmiş sığır eti ve ürünlerini pazarına sokmamaktadır(POLLACK, 2006). Washington’un, Avrupa pazarını GDO’ya açma çabası hala sürüyor. Çünkü biyoteknoloji şirketleri bir gün Batı Avrupa’nın kendileri için büyük bir pazar olabileceğini düşünüyorlar. Son on yılda Amerikan çiftçisinin arazilerini doyuran Monsanto, DuPont ve DowChemical gibi şirketlerin tohumlarını pazarlamak için yeni bölgelere ihtiyacı var ve Avrupa onlar için henüz el atılmamış en büyük pazar niteliğinde. Çünkü Avrupa Birliği üretimi altındaki 98 milyon hektar ekilebilir arazinin yetiştirdiği GDO ürün toplamı, tüm dünyada üretilen GDO ürünlerin %1’inden az.(Bloomberg& GİLES, 2006). Geçen yıl dünya genelinde çiftçiler, çalıştıkları araziye genetiği değiştirilmiş tohum ekimi karşılığında 2.2 milyar dolar prim aldılar ( MİLLER & KİLMAN, 2006).Ayrıca GDO’lu tohumlar hem Avrupa’ya hem de diğer ülkelere kaçak olarak sokulmaya devam ediyor. Monsanto şu anda Türkiye’de ücretsiz olarak tohum dağıtıyor ve bunu özellikle ova bölgelerde yapıyor ki yayılımı ve çapraz kaçışları daha fazla olsun. İnternette yayımlanan bir habere göre Antalya Havalimanında tesadüfen yapılan bavul aramalarından birinde her birinde yaklaşık 1000 adet domates tohumu olan 700 paket ele geçirilmiştir(Gürakan, 2005).Avrupalı tüketiciler genetiği değiştirilmiş ürünler konusunda oldukça hassaslar. Avrupalı market zincirlerinin çoğu, genetiği değiştirilmiş bileşenler içeren gıda maddelerini stoklamayı reddediyor. Avrupalı tüketiciler, üreticilerden bu tür bileşenlere sahip gıda ürünlerinin mutlak suretle özel olarak etiketlenmesini talep ediyorlar.1990’larda, dioxin’li tavuklar, öldürücü beyin hastalığına sebep olan sığır etleri gibi gıda güvenliği skandallarıyla çok canı yanan Avrupalıların, Avrupalı bilim insanlarına güveni oldukça azalmış, Amerikalılara ise hemen hemen hiç kalmamıştır ( GİLLİS & BLUSTEİN, 2006). Açlıktan insanları ölen Afrikalı ülkelerin (Zambia) yöneticileri bile ABD’nin genetiği değiştirilmiş ürünlerden oluşan gıda yardımlarına itiraz etmişler, “normal gıda” talebinde ısrar etmişlerdir. Ancak ABD’li yetkililerden aldıkları yanıt açık ve sert olmuştur: “dilencilerin seçme hakkı olamaz!” ( ÖLÇÜ, 2005). Afrikalılar ise bunun üzerine 8 Şubat Çarşamba günü GDO gıdalara karşı durmaya yemin etmiştir. (Lusaka, SCHACİNDA, 2006) Washington’daki Ralph Nader tarafından kurulan tüketici grupları bilgi ağının bir parçası olan Global Ticareti İzleme Bürosu (global trade watch) yöneticisi Lori Wallach Dünya Ticaret Örgütü kararı sonucu ortaya çıkan bu durumu “geriletici ve yozlaştırıcı” olarak tanımlamış ve DTÖ’yü “dünyanın geri kalanına da, tüketici isteklerini ve bu tüketicilerin seçtiği yasal temsilcilerin sözlerini hiçe sayarak Frankeştayn gıdaları tüketmeye zorlamak”la suçlamıştır ( GİLLİS &BLUSTEİN, 2006). DTÖ’nün bu kararı Birleşmiş Milletlerin gıda güvenliği konulu Cartagena Protokolünde tartışıldı ve bilimsel kesinliği olmayan GDO ürünlere karşı tedbirli olma kararı çıktı. BM’ye üye 131 ülkenin bir çoğu aynı zamanda DTÖ üyesi de olduğundan ortada ulusal ve bölgesel bir karmaşa var (IATP,2006). Demokrasi sorunudur, çünkü, DTÖ’nün bu kararı hükümetleri ve bunların temsil ettikleri milletleri kendileri için neyin güvenli olduğu kararını vermekten yoksun bırakmaktadır. Ayrıca tüketiciler mevcut etiketleme politikaları yüzünden ne tükettiklerini bilme hakkından mahrum bırakılmakta ve riskleri tam olarak belirlenmemiş bu organizmaların bünyelerinde yaratması olası tüm rahatsızlıklara bilinçdışı bir şekilde maruz kalmaktadırlar. Sonuç olarak, GDO yeni ve kapsamlı etkileri olan bir teknolojidir ve risklerinin bilimsel olarak belirlenebilmesi için zamana ihtiyaç vardır. Burada sorulması gereken temel soru dünyanın bu ürünlere ihtiyacı olup olmadığıdır. GDO ilk olarak kaliteli ve ucuz gıda üretimi, dünyadaki açlığın önlenmesi, çevre kirliliğinin azaltılması ve gıdaları genetik olarak vitaminlerle takviye ederek beslenme yetersizliklerine çözüm bulmak vb gibi güzel söylemlerle ortaya çıkmıştır. Şu anki duruma bakılırsa GDO için vaat edilen hiçbir sav gerçekleşmemiştir. GDO ürünler kesinlikle daha kaliteli ya da daha ucuz değildir. Bu tür ürünler, piyasaya yerleşene kadar bir pazarlama tekniği olarak diğerlerinden daha ucuza satılabilir, ancak tüketimin artması, üretimin artmasına ve aynı zamanda patent hakkı dolayısıyla dayatılan bağımlılığın da artmasına neden olacağından bu ürünlerin sonrasında da aynı ucuzlukta olacağını ummak oldukça iyimser bir tutumdur. Çevre kirliliğini azaltmak bir yana çevre kirlenmesine katkıda bulunmuştur. En büyük GDO üreticileri olan ABD, Arjantin ve Kanada’nın açlarının sayısında bir azalma olmadığı istatistiklerde gayet açıktır. A vitamini yetersiz beslenmeye (ve buna bağlı körlük oluşumuna) çözüm olarak üretilen genetiği değiştirilmiş çeltiğin bir aldatmaca olduğu beslenme uzmanları tarafından açıkça deklare edilmiştir. Şöyle ki, vücuda alındığında A vitaminine dönüşen yani A vitaminin pro- vitamini olan beta-karoten adlı maddeyi bünyesinde üretecek gene sahip çeltik üretilmiş ve buna “altın çeltik” denmiştir. Ancak göz ardı edilen önemli bir gerçek vardır, beta-karotenin A vitamine dönüşebilmesi için vücutta belli oranlarda yağ, protein ve çinko bulunması gerekmektedir. Zaten yetersiz olarak beslenen bir insanın vücudunda bu bileşenlerin gerekli oranlarda bulunma ihtimali oldukça düşüktür.( ÖLÇÜ,2005) Oysa günlük olarak alınması gereken A vitamini miktarı belli başlı sebzelerden, yumurtadan veya belli miktarda sütten kolaylıkla karşılanabilir. GDO bilimsel açıdan da oldukça önemli bir teknolojidir ve teknolojinin karşısında olmak elbette ki düşünülemez. Ancak burada teknolojinin hangi amaçlar ya da gereklilikler doğrultusunda kullanılacağı, kullanımının hayati riskler taşıyıp taşımaması ya da hangi durumlarda taşıdığı, insani ve etik değerler açısından ne kadar doğru olup olmadığı da tartışılmalıdır. Unutulmamalıdır ki milyonlarca insanın doğrudan ya da dolaylı olarak ölümüne sebep olan atom bombası da önemli bir teknolojidir. GDO teknolojisi savunulan tüm olumlu kriterlere sahip olabilir, ancak bunun görülebilmesi için uzun bir zamana ve tarafsız araştırma sonuçlarına ihtiyaç vardır. Türkiye’nin 11 bin, Avrupa kıtasında ise 14 bin bitki türü bulunmaktadır(ÖLÇÜ, 200 ) Dünyada mevcut doğal zenginlikler bir kısmı yok edilmesine rağmen oldukça doyurucudur. FAO tarafından da ifade edildiği üzere açlığın nedeni, ne yetersiz tarım arazileri ne de yetersiz üretimdir, asıl sorun, üretilen ürünlerin adil pay edilememesinden kaynaklanmaktadır. Buna etki eden en önemli faktörler ise politik ve finansal nedenlerdir. Neşe Yılmaz

http://www.biyologlar.com/gen-aktarimli-canlilar-genetigi-degistirilmis-organizmalar-gdo-gmo

GDO NEDİR? - GDO Hakkında Bilgi

Bilimadamları 25 yıl önce, genleri DNA’dan ayırarak başka bir canlıya yerleştirebilceklerini keşfettiler.

http://www.biyologlar.com/gdo-nedir-gdo-hakkinda-bilgi

HAYVANLARDA GEN AKTARIM NEDENLERİ

İnsan Terapötik Proteinleri Üretimi Tıp tarihinde, bir yetişkinden alınan gövde hücresi ile klonlanan ilk memeli. Klonlama Edinburgh-İskoçya'daki Roslin Enstitüsü'nde gerçekleştiril-miş ve Dolly burada 6 yaşına kadar yaşamıştır. Bilindiği gibi Dolly adlı kuzunun klonlanması biyoteknoloji alanında çok önemli bir adım olmuştur. Bu klonlama yetişkin bir koyunun meme bezinden bir hücre alınarak gerçekleştirilmiştir. Genetiği değiştirilmiş hayvanlar birçok araştırmada, özellikle biyomedikal alandaki araştırmalarda kullanılmıştır. Örneğin genetiği değiştirilmiş bir kuzuya, insanda eksikliğinde hemofili hastalığına neden olan faktör-9 geni aktarılmıştır. Bu şekilde hayvan bol miktarda süt üretmiştir. Faktör-9; kanın pıhtılaşması-nı sağlayan faktörlerden-dir. Genetiği değiştirilmiş çiftlik hayvanlarında üretilen farmakolojik ürünlerin diğer bir örneği antitrombin III (ATIII)’dür. AT-III’ün normal düzeyi kan pıhtılaşmasını kontrol altında tutmaktadır. AT-III eksik hastalar, yetişkinliğin erken dönemlerinde tromboembolik sorunlara sahip olabilmektedirler. Böyle hastalarda terapötik AT-III sağlanması pıhtılaşma riskini azaltabilir (Çelik ve Turgut-Balık, 2007, s.15). AT-III ve diğer terapötik proteinlerin genetiği değiştirilmiş hayvanlarda üretimi amaçlanmıştır. Hastalıkların Hayvan Modelleri, Organ ve Doku Nakilleri Bilim insanları klonlanmş hayvanları daha çok insan hastalıklarına model olduğu için ve tedevisi henüz olmayan hastalıkları araştırmada kullanmaktadırlar. Genetiği değiştirilmiş hayvanlar, hemofili ve diyabet gibi birçok hastalığa tıbbi çözüm üretmek için kullanılabilir. Yani hemofili için pıhtılaşma faktörü, diyabet için insülin üretmek gibi. Bazı çiftlik hayvanları da insanlara doku ve organ naklini gerçekleştirebilmek için klonlanırlar. Bu şekilde hastaların organ nakli için uzun beklemeleri veya doku reddi gibi sorunları ortadan kalkabilir. Lactoferrin vücudun doğal savunma mekanizma-sını korumaya teşvik etmek gibi pek çok fiziksel fonksiyonunu yerine getirmesi için gerekli olan yararlı probiyotik bakterilerin gelişimini artırır. İnsan Sütüne Benzer İnek Sütü Yapımı İnsan sütündeki lactoferrin seviyesi çiftlik hayvanlarına göre çok daha üst seviyelerdedir. İnsan lactoferrini transgenik fare ve ineklerin sütlerinde yüksek seviyelerde üretilebilmiş ve bu hayvanlarda mastitise karşı direnç sağlamıştır (Demir ve Pala, 2007, s.34). Et, Süt vb. Üretim Artışı, Özellik İyileştirmesi, Hastalık Direnci Genetiği değiştirilmiş hayvanların gıda amaçlı kullanımında et verimlerinin artırılması, büyüme hormonu üretimini teşvik eden genin aktarılarak ineklerde süt üretiminin artırılması, peynir üretimi için kazein miktarının artırılması veya laktoza duyarlı tüketiciler için laktozun sütten çıkarılması gibi süt içeriğinin değiştirilmesi gibi faydalar sağlanabilir (Çelik ve Turgut- Balık, 2007, s.15). Balıklarda soğuğa karşı diranç ve büyüme artışını sağlamak için çalışmalar devam etmektedir. İnsan insülin benzeri büyüme hormonu (IGF-I) geni aktarılmış transgenik domuzlarda %30 daha fazla fileto bel eti, %10 daha fazla yağsız karkas ve %20 daha az vücut yağı tespit edilmiştir (Demir ve Pala, 2007, s.34). Genetiği değiştirilmiş hayvanlar; laktozsuz süt, düşük yağlı süt, düşük yağlı et, özel proteinli et, özel kalitede et ve süt üretimi gibi amaçlar için kullanılabilirler (Çelik ve Turgut-Balık, 2007, s.17).

http://www.biyologlar.com/hayvanlarda-gen-aktarim-nedenleri

Preimplantasyon Genetik Tanı nedir

Bu gelişme mikroenjeksiyon kadar hızlı olmadı. “Pre­implantasyon genetik tanı” hâlâ sadece belli yerlerde yapı­labiliyor. Bugün itibariyle 23 kromozomun tamamını test etmeye yetmiyor. Sadece 8 kromozom test edebiliyor. An­cak, özel bazı durumlar varsa, kişinin bu taranan 8 kro­mozomun dışındaki kromozomların bir tanesinde anor­mallik varsa, o kromozomları da test etmek mümkün. Bir nebze elbise dikmeye benziyor, yani konfeksiyondan hazır almaktan değil de elbiseyi özel olarak kişiye dikmek gibi bir uygulama. Bu konuda yapılacak işler var. Dolayısıyla günümüze doğru gelişmeleri takip ederken bunlara rastlı­yoruz. “Preimplantasyon genetik tanı” hakkında biraz daha geniş bilgi verebilir misiniz? Oldukça önemli ve hayati bir konu. Genetik, biyolojinin kalıtım ve çeşitlilikle ilgilenen dalı. Genetik madde hücre çekirdeğinde bulunan DNA (deoksiribonükleikasit) molekülüdür. Kalıtımın işlevsel birimi olan genler DNA molekülü üzerindeki nükleotid dizileri­dir. DNA molekülünün proteinlerle bir araya gelerek oluş­turduğu yapılar kromozom olarak adlandırılır. İnsan hüc­releri 46 kromozom içerir. Bunların 23 tanesi anneden 23 tanesi babadan gelir. Cinsiyeti belirleyen kromozomlar “X” ve “Y” kromozomları olarak adlandırılır. (46 “XX” dişi / 46 “XY” erkek). Genetik materyalde meydana gelen her türlü mutasyonlar (değişimler), artma ve azalmalar za­rarlı etkilere yol açıyorsa, genetik hastalık olarak nitelen­diriliyor. Genel olarak genetik hastalıkların sıklığı ile ilgili bilgi vermek oldukça zordur. Çünkü genetik hastalıkların bir kısmı yaşamın ileri dönemlerine kadar belirti vermeye­bilir. Örneğin gut, “koroner arter hastalığı,” diyabet gibi multifaktöriyel kalıtım gösteren hastalıkların sıklığının be­lirlenmesi güçtür. Buna karşılık sayıları 6 bine yaklaşan tek gen hastalıklarının tüm aykırı doğumlar içinde görül­me sıklığı yüzde 1 kadardır. Yeni doğan döneminde kromozom anomalisi görülme oranı ise yüzde 0,56 olarak saptanmıştır. Gebeliğin ilk 3 ayında bebek kaybıyla sonuç­lanan kendiliğinden oluşan düşüklerin yüzde 50-60′ında bir kromozom anomalisi vardır. Erişkin dönemde de tüm kanserlerin yüzde 1 kadarı bir genetik faktöre bağlıdır. Bu durumda, 25 yaş temel alındığında, toplumun yüzde 5′inin genetik faktörlerin önemli rol oynadığı bir hastalık­tan etkilendiği görülmektedir. Genetik hastalıkların tanı ve tedavisinde son yıllarda kaydedilen hızlı gelişmeye karşın, halen tedavisi imkansız ya da ölümcül birçok genetik has­talığın önlenmesinde “Genetik Danışma ve Doğum Öncesi (Prenatal) Tanı” en etkin yöntemlerdir.

http://www.biyologlar.com/preimplantasyon-genetik-tani-nedir

Kolorimetrik Yöntemlerle Biyolojik Parametrelerin İncelenmesi

Kolorimetrik Yöntemler: test materyalin UV absorbsiyonunun ölçülmesi veya bir belirteç ile reaksiyonu sonucu oluşan renkli bir bileşiğin görünür alanda spektral olarak belirlenmesine dayanır. Mikropalet okuyucu cihazlar birçok deneyle paralellik göstermektedir. Reaksiyon sonucu oluşan renk ve şiddetine göre hücre sayısı ve olayları yansımaktadır. Kolorimetrik yöntemler aşağıdaki özellikleri yansıtmaktadır: a. Protein içerikleri (metilen mavisi, Coomassie blue, Kenacid blue,sülforhodaminB, Bichinoninic acid) b. RNA ve (akridin oranj) DNA içerikleri (Hoechst 33342) veya DNA sentezi (BrdU uptake) c. Lizozom ve Golgi cesimi aktivitesi (neutral red) d. Enzim aktivitesi (hexosaminidase, mitochondrial succinate dehydrogenase) e. Apoptozis: birçok anti kanser ilaç hücreleri apoptozisa uğratır. Apoptozis tespitinde morfolojik inceleme, DNA incelemeleri, ve apoptozis olayında spesifk konumda bulunan amino asit tespitlerine dayanan özel yöntemler gelişmiştir. f. Üreme (survival): yumuşak agar ortamında veya ince tabakada üremenin karşılaştırılması. Üreme ile ilgili ipuçları sağlamaktadır. g. Hücre populasiyonlarda ATP düzeyi canlılığın göstergesi olarak bilinir. h. Hücre proliferasiyonu, büyüme eğrisi ve doublig time hesaplanması sitotoksisite ile ilgili testlerdir (Masters). Akridin Oranj boyası ile DND ve RNA Ölçümü RNA içeriğini ölçmek için kullanılan en yaygın boya Akridin Oranj (AO)’dır ve yapılan RNA çalışmalarının çoğunluğu AO’nun flüoresan özelliğine dayanır. AO’nun özelliği, çift veya tek zincirli nükleik asitlere bağlandığı zaman absorbsiyonu ve emisyonunun değişiklik göstermesidir. AO, hücre içindeki tek zincirli nükleik asitleri kırmızıya, çift zincirli nükleik asitleri de (DNA ve kendi üstünde çifte sarmal yapmış RNA) yeşile boyamaktadır (Darzynkiewicz Z ve Simultaneous 1994; Darzynkiewicz Z 1976;Traganos F 1977). Hücre içi RNA’ların bir bölümünün tek zincirli olma özelliğinden yararlanılarak bu ölçümler yapılabilmektedir. AO’nun maksimum absorbsiyonu yaklaşık 455–490 nm’dir Mitokondriyal aktiviteye dayalı MTT ölçümü MTT ölçümü in vitro koşullarda metabolizmanın canlılığına dayanarak sitotoksisiteyi ölçmek için uygulanan kantitatif kolorimetrik bir yöntemdir (Holst-Hansen ve Brünner, 1981). Bu yöntem, hızlı, kolay ve yüksek oranda doğruluğa sahiptir. Bir tetrazolyum tuzu olan MTT (3-(4,5-dimetiltiazol-2-il)-2,5-difeniltetrazolyum bromür) sarı renkli olup, yaşayan hücrelerin mitokondrilerinde bulunan süksinat-dehidrojenaz enzimine spesifik olarak bağlanmaktadır. Bu bağlanmanın sonunda suda çözünmeyen koyu mavi renkte kristaller oluşmaktadır. Kristaller, DMSO ve izopropanol gibi organik çözücülerde kolayca çözünmektedir. Çözünmüş olan bu boya, konsantrasyona bağımlı olarak spektrofotometrik yöntemle görünür dalga boylarında ölçülebilen bir absorbans vermektedir. Böylece indirekt olarak hücrelerin metabolik aktiviteleri ölçmektedir. Ayrıca ölçülen değer yaşayan hücre sayısı ile ilişkilendirilmektedir (Mosmann, 1983; Deniot ve Lang, 1986; Carmichael, 1987). Süksinatdehidrojenaz mitokondrilerin matriksinde yer alan Krebs siklusu enzimlerinden birisidir ve diğer enzimlerinden farklı olarak mitokondryal iç membranın içe bakan yüzeyinde bulunmaktadır. Bu enzim, FAD (Flavin adenin dinükleotid) demir-kükürt (Fe:S) proteini içermektedir. (Murray ve ark., 1993; Voet ve Voet., 1995; Alberts ve ark., 1998). Bu yöntem, çalışma basamaklarının az olması açısından hızlı, kolay ve çok sayıda örneğin çalışılmasına imkan veren bir testtir (Reile ve ark., 1990; Kueng ve ark., 1998; Senaratne ve ark., 2000). MTT ölçümü (0,5 mg/mL MTT) çalışma solüsyonu 96 kuyucuklu plaklara ilave edilir ve 3 saat inkübasyonda bekletildikten sonra plakalardaki hücrelerin optik dansiteleri ELISA cihazı ile 540 nm dalga boyunda okutulur (Mosmann, 1983; Horakova, 2001). Lizozomal aktiviteye dayalı nötral kırmızısı alım ölçümü Kolorometrik bir yöntem olan nötral kırmızısı alımı sitotoksisite deneyi, lizozomlarda biriken, elektrostatik olarak lizozomal matriskteki anyonik bölgelere bağlanan, katyonik süpravital bir boya olan nötral kırmızısının (3-amino-7-dimetilamino-2metil fenozin hidroklorid) canlı hücrelerce alımına dayanmaktadır (Bulychev ve ark., 1978; Weyermann ve ark., 2005; Andreoli ve ark., 2003). Hücre yüzeyinde veya hassas lizozomal membrandaki hasar, nötral kırmızısının alımını ve bağlanmasını azaltarak canlı/sağlam hücrelerle hasarlı/ölü hücreleri birbirinden ayırmayı mümkün kılmaktadır (Komissarova ve ark., 2004; Barile, 1994). Nötral kırmızısı boyası canlı, hasar görmemiş hücrelerin lizozomlarında birikmektedir (Fotakis ve Timbrell 2006; Yano ve Marcondes, 2005). Nötral kırmızısı alımı sitotoksisite deneyi, oldukça basit, güvenilir ve diğer pahalı deneylerin yerini alabilecek nitelikte bir test yöntemidir (Pipiolkiewicz ve ark., 2005). Nötral kırmızısı alımı ölçümü Test maddeleri ile gerekli süre bekletilen hücreler alıp besiyerleri uzaklaştırılmış ve hücreler 37oC’ye getirilmiş fosfat tuz tamponu (PBS) ile yıkanır. Nötral kırmızısı çalışma solüsyonu ile 37oC’de 3-4 saat inkübe edilir. Bu süre sonunda boyama solüsyonu uzaklaştırılarak taze hazırlanmış formaldehit-kalsiyum klorür fiksatif solüsyonu ile fikse edilir, plakalar ters çevrilerek kurutma kağıdı üzerinde bir gün bekletilerek kurutulur, asetik asit-etanol solüsyonu ile 15 dakika oda ısısında bekletilir ve 30 dakika çalkalayıcıda çalkalanarak boya homojen hale getirilmiştir. Plakalardaki hücrelerin optik dansiteleri ELISA cihazında 540 nm dalga boyunda okutulur. Bu deneyin her aşaması boya ışıkta bozulduğu için mümkün olduğunca karanlıkta yapılmalı (Horakova 2001, Shen ve West, 1998). Nitrik Oksit Son yapılan çalışmalarda Behçet hastalığı romatoid artrit, oküler inflamasyon, atopik dermatit, psoriasis, SLE, diyabet gibi etyopatogenezinde immünolojik bozuklukların suçlandığ durumlarda NO değerlerinin yüksek bulunması, NO'nun immün sistemdeki inflamatuar ve sitotoksik özelliğinin bir sonucu olarak bu hastalıkların ortaya çıkmasında önemli olduğu belirtilmiştir. NO kardiyovasküler, nörolojik, immunolojik ve diğer pek çok sistemde farklı rolleri olan biyolojik bir düzenleyicidir. Damar düz kası üzerinde gevşetici etkisi yanında endotel ve sinir hücrelerinde haberci bir molekül, aktiflenmiş immün hücrelerde ise öldürücü bir molekül olarak görev yapar Nitrik oksit (NO) biyolojik sistemlerde NO sentaz (NOS) enzimleri tarafından oluşturulur. Bazik bir amino asit olan L-arjininden NO oluşumuna neden olan NOS enziminin nöronal NOS (nNOS, NOS I), endoteliyal NOS (eNOS, NOS III) ve iNOS (NOS II) olmak üzere üç farklı izoformu bulunur. nNOS ve eNOS yapısal enzimlerdir; iNOS ise çeşitli uyarılar ile indüklenebilmektedir. yNOS olarak da bilinen eNOS ve nNOS kalsiyum ve kalmoduline bağımlı, iNOS ise kalsiyum ve kalmodulinden bağımsız izoformlardır (Tunçtan, 2005., Şahan ve ark, 2001., Güray ve ark., 1997). Nitrik oksit düzeyleri hakkında fikir veren nitrit ölçümü NO yarılanma ömrü çok kısa olan bir bileşiktir. Kan gibi fizyolojik ortamlarda yarılanma ömrü 6-20 saniye kadardır ve bu durum bazal koşullarda NO ölçümünü güçleştirmektedir. NO, her ne kadar elektrokimyasal ve kemilüminesans gibi yöntemler ile direkt olarak ölçülebilse de, hızlı ve basit bir yöntem olarak çoğu örnekte NO metabolizmasının dayanıklı son ürünleri olan nitrit (NO2-) ve nitrat (NO3-) miktarlarının ölçümü de sıklıkla kullanılmaktadır. Griess yöntemi ile duyarlılık limitinin 0,1-1 mM kadar olduğu bildirilmiştir (Nagano, 1999). NO metabolizmasının incelenmesi için sadece nitrit miktarlarının ölçümü sıklıkla kullanılsada, bu reaksiyonlar sonucunda nitratın da oluştuğu ve biyolojik sistemlerde nitritin hem demiri içeren proteinler varlığında nitrata okside olduğu da unutulmamalıdır (Gross ve Wolin, 1995). Fizyolojik koşullarda NO yaklaşık 3:2 oranında nitrit ve nitrata okside olmaktadır. Oksijenlenen çözeltilerde nitritin nitrata dönüşümü oldukça yavaştır. Bütün bunlarla birlikte, nitrit ve nitratın oluşum oranları değişken ve örneğe de bağımlı olduğundan, NO metabolizmasının derecesinin en iyi göstergesi nitrit ve nitratın ikisinin birden (NOx olarak ifade edilir) ölçülmesiyle elde edilen sonuçlardır. Nitrit vücut sıvılarında nitrattan daha az konsantrasyonda bulunduğundan, çoğu durumda NOx nitrat konsantrasyonları ifade edilmektedir. Nitrit ölçümü için 50’den fazla kolorimetrik yöntem kullanılmıştır; bu yöntemlerden çoğu azo boyalarının oluşumu temeline dayanmaktadır (Sawicki, 1971). Griess yöntemi nitritin asidik ortamda primer bir aromatik amin ile (sülfanilamit) diazotizasyonu ve N-(1-naftil) etilendiamin hidroklorit (NED) ile mor renkli bir azo ürünü oluşturması esasına dayanmaktadır (Tunçtan, 2005). Griess reaksiyonu, nitrit iyonlarına duyarlı olduğundan, ortamdaki nitratın nitrite indirgenmesi invivo olarak oluşan NO’nun gerçeğe yakın miktarlarda ölçümüne olanak tanımaktadır (Dejam ve ark., 2004). Diğer yandan, Griess yönteminin submikromolar düzeyde NO ölçümü için uygun olmadığı, ancak, nitrit ve birlikte bulunan nitroksitlerin ölçümü için en uygun ölçüm yöntemi olduğu da düşünülmektedir (Archer, 1993). Griess yöntemi ile nitrit miktarlarının ölçülmesi NO’in yarılanma ömrü çok kısa olduğundan besiyerindeki oluşan metaboliti NO2¯ ölçülmektedir. Yukarıda belirtilen biçimde hazırlanan hücreleri içeren 96 kuyucuklu plakada her kuyucuktan 100 µL süpernatan alınıp üzerine eşit miktardaGriess reaktifi (0,05% naftilendiamin dihidroklorür, 0,5% sülfonilamid, 2,5% H3PO4) ilave edilip 10 dakika oda sıcaklığında bekletildikten sonra ELISA cihazı ile 540 nm dalga boyunda okutulur (Al-alami ve ark. 1998). Elde edilen değerler kontrol grubunda standard olarak 5-25 µM sodium nitrit ile karşılaştırılır. Kaynaklar Alberts, B., Bray, D., Johnson, A., Lewis, J., Raff, M., Roberts, K., Walter, P., Essential Cell Biology, Garland Publishing Inc., New York,449, 121-129 (1998). Al-alami O., Sammons, J., Martin, J.H., Hassan, H.T., Divergent effect of taxol on proliferation, apoptosis and nitric oxide production in MHH225 CD34 positive and U937 CD34 negative human leukaemia cells, Leuk. Res., 22, 939–945 (1998). Andreoli, C., Gigante, D., Nuziata, A., A review of in vitro methods to assess the biological activity of tobocco smoke with the aim reducing the toxicity of smoke, Toxicol. in Vitro.,17, 587-594 (2003). Archer, S., Measurment of nitric oxide in biological models, FASEB J., 7, 349-360 (1993). Barile, F.A., Introduction to in vitro cytotoxicology mechanisms and methods, CRC Pres., Boca Raton, Florida, USA, 53-55 (1994). Bulychev, A., Trouet, A., Tulkens, P., Uptake and intracellular distribution of neutral red in cultured fibroblasts, Cell Res., 115, 343-355 (1978). Carmichael, J., Degraff, W. Gazdar., Minna, J.D., Mitchell, J.B., Evaluation of a tetrazolium-based semiautomated colorimetric assay: assessment of chemosensitivity testing, Cancer Res., 47, 936-942 (1987). Darzynkiewicz Z. Simultaneous analysis of cellular RNA and DNA content, Methods in Cell Biology, Academic Press , Vol. 41: pp 401-420(1994), Darzynkiewicz Z,Tragonos F,Sharpless T, Melamed MR. Lymphocyte stimulation: A rapid multiparameter analysis. Medical Sciences,73: 2881- 2884(1976). Deniot, F., Lang, R., Rapid colorimetric assay for cell growth and survival modification to the tetrazolium dye procedure giving improved sensitivity and reliability, J. Immunol. Meth., 89, 271-277 (1986). Dejam, A., Hunter, C., Schechter, A.N., Gladwin, MT., Emerging role of nitrite in human biology, Blood Cells Mol Dis., 32 (3), 423-429 (2004). Fotakis, G.,Timbrell, J.A., In vitro cytotoxicity assays: Comparision of LDH, neutral red, MTT and protein assay in hepatoma cell lines following exposure to cadmium chloride, Toxicol. Lett., 160, 171-177 (2006). Gross, S.S., Wolin, M.S., Nitric Oxide: Pathophysiological nechanisms, Annu. Rev. Physiol., 57, 737-769 (1995). Güray, A., Samancı, N., Ovalı, F., Dadodlu, T., Nitrik Oksit: Fizyolojisi ve Klinik Önemi, T Klin J Med Sci, 17:115-119 (1997) Horakova, K., Sovcikova , A., Seemannova, Z., Syrova, D., Busanyova, K., Drobna, Z., Ferencik, M., Detection of drug–induced, superoxide-mediated cell damage and its prevention by antioxidants, Free Radic. Biol. Med., 30: 650-664 (2001). Komissarova, E., Saha, S.K., Rossman, T.G., Dead or dying: the importance of time in cytotoxicity assays using arsenite as an example, Toxicol. Appl. Pharmacol., 202, 99-107 (2005). Kueng, W., Silber, E., Eppenberger, U., Quantification of cells cultured on 96-well plates, Anal. Biochem., 182, 16-19 (1989). Masters Jonhn R.W., Animal cell culure 3. edition A practical approach edited by Johan R.W.Masters colorimetric assays 189-91 Mosmann, T., Rapid colorimetric assay for cellular growth and survival: Application to proliferation and cytotoxicity assays, J. Immunol. Meth., 65, 55-63 (1983). Murray, R.K., Mayes, P.A., Granner, D.K., Rodwell, V.W. Kanser, Onkojenler ve Büyüme Faktörleri., Harper’in Biyokimyası., (Çeviri). Barış kitapevi, İstanbul, 818-836, (1993). Nagano, T., Practical methods for detection of nitric oxide, Luminesence., 14, 283-290 (1999). Popiolkiewicz, J., Polkowski, K., Skierski, J.S., Mazurek, A., In vitro toxicity evalution in the development of new anticancer drugs-genistein glycosides, Cancer Lett., 229, 67-75 (2005). Reile, H., Birnbock, H., Bernhardt, G., Spruss, T., Schonenberger, H., Computerized determination of growth kinetic curves and doubling times from cells in microculture, Anal. Biochem., 187, 262-267 (1990). Sawicki, C.R., Fluorometric Determination of Nitrate. Anal. Lett., 4, 761-775, (1971). Shen, Y., West, C., Toxicity of aromatic aerobic biotransformation products of toluene to HeLa cells, Bull. Environ. Contam. Toxicol., 60(2), 177-184, (1998). Senaratne, S.G., Pirianov, G., Mansi, J.L., Arnett, T.R., Colston, K.W., Biphosphonates induce apoptoses in human breast cancer cell lines, Br. J. Cancer., 82, 1459-1468 (2000). Şahan, F., Özdemir, Ş., Karakuzu, A., Aktaş, A., Kızıltunç, A., Behçet hastalığında serum nitrik oksit seviyeleri, T Klin J Dermatol, 11:77-80 (2001) Tunçtan, B., Nitrik oksit miktarlarının Griess yöntemi ile ölçülmesi. Türk Farmakoloji derneği Farmakoloji Eğitim Sempozyumları Programı Nitrik oksidin Farmakolojisi, 27 Mayıs, Mersin,61-68, (2005). Traganos F, Darzynkiewicz Z, Sharpless T, Melamed MR. Simultaneous staining of ribonucleic and deoxyribonucleic acids in unfixed cells using acridine orange in a flow cytofluorometric system. J Histochem Cytochem , 25: 46-56(1977). Voet, D., Voet, J.G., Biochemestery. John Wiley and Sons, Inc., New York, 553-554, (1995). Weyermann, J., Lochmann, D., Zimmer, A., A practical note on the use of cytotoxicity assays, Int. J. Pharm., 288, 369-376 (2005). Yano, C.L., Marcondes, C.C.G., Cadmium chloride-induced oxidative stress in skeletal muscle cells in vitro, Free Radic. Biol. Med., 39 (10), 1378-1384 (2005). Dr.Ecz. Nasratullah RESHİDİ

http://www.biyologlar.com/kolorimetrik-yontemlerle-biyolojik-parametrelerin-incelenmesi

İDRARDA GLUKOZ

Örnek Cinsi : Idrar Örnek Miktari : 10 mL (5 mL) Metod : Enzimatik Genel Bilgiler : Kan glukozunun yükseldigi tüm durumlarda idrarda glukoz görülebilir. Glukozun idrara çikmasi için kandaki konsantrasyonunun 200 mg/dL´yi geçmesi gerekir. Diyabetik hastalarda bu esik deger daha da yüksektir (>250 mg/dl).

http://www.biyologlar.com/idrarda-glukoz

İDRARDA ÜRE

Örnek Cinsi : Idrar (24 h) Metod : Fotometrik Genel Bilgiler : 24 saatlik idrar miktarının devamlı olarak 50 mL’den az olması veya hiç idrar çıkaramama anüri olarak tanımlanır. 24 saatlik idrar miktarının devamlı olarak 400 mL’den az olması oligüri olarak tanımlanır. Renal hastalıklar, kardiyak yetmezlik, ateş, ishal, kusma, aşırı terleme durumlarında ve psikopatik bozukluklarda oligüri görülebilir. Akut renal yetmezlikte, obstrüktif üropatilerde, kronik renal yetmezliğin preterminal ve terminal döneminde, akut glomerülonefritte, yanıklarda, ağır dehidratasyonda, travmatik şokta, birçok ameliyattan sonra görülen aşağı nefroz sendromunda oligüri sık görülür. 24 saatlik idrar miktarının devamlı olarak 2500 mL’den fazla olması poliüri olarak tanımlanır. Poliüri, sık idrar yapma durumu olan pollaküriden farklı bir durumdur. Aşırı sıvı alımı, diüretik tedavisi, hipofiz tümörleri, renal tüberküloz, diyabetes mellitus, diyabetes insipitus durumlarında, kronik renal yetmezliğin başlangıç döneminde poliüri görülebilir

http://www.biyologlar.com/idrarda-ure

Gen Tedavisi ve Kök Hücreler

Halen ABD’de yapılan hücre programlanması ve gen tedavisi çalışmalarının üçte birinde, kök hücreler kullanılmaktadır. Vücut dışında programlanan kök hücrelerde birçok hastalığı tedavi etmek mümkündür. Kök hücrelerin en büyük avantajı, kendilerini sürekli olarak yenileyebilmeleridir. Böylece, programlanmış olan diğer hücreleri defalarca hastaya verilmesi yerine kök hücrelerinin bir kez verilmesi mümkün olmaktadır. Örneğin, hastanın kan kök hücrelerine virüsler veya mikrokeseciklerle istenen gen yerleştirilir. Genetik yapısı değiştirilen kök hücreler kültürde çoğaltılır ve belli bir sayıya ulaştıktan sonra vücuda geri verilir. Programlanan kan kök hücreleri vücuda verildiğinde başta kemik iliği, karaciğer, dalak ve lenf düğümleri olmak üzere çeşitli organlara yerleşir ve işlevini görür. Gen tedavisiyle kök hücrelerini maniple etmek her zaman mümkün görünüyor. Bu yöntemin kullanılması yoluyla özgün bir hücre tipine farklılaşmayı yönlendiren veya istenilen bir protein ürününü ekprese eden genler embriyonik kök hücre serilerine verilebilmektedir. Nisan (2003) ayında Nature Medicine’de yayınlanan bir makaleye göre araştırmacılar, diyabetik farelerin hepatosit kök hücrelerine neuro – d ve betacellulin genlerini vererek, onların insülin salgılayan hücrelere dönüşümünü teşvik ettiler ve normoglisemiyi sağladılar. Şimdi bunu insanlarda denemeyi düşünüyorlar. Eğer bu tür teknikler insan embriyonik kök hücrelerinin kullanılması yoluyla geliştirilebilirse, gen tedavisi için daha iyi yöntemlerin bulunması mümkün olabilecektir. Yakın zamanda gerçekleştirilen birbaşka çalışmada ise, beta-hücre farklılaşması için önemli bir transkripsiyon faktörü olan Pax4 geni ile transfekte EKH’lerden elde edilen hücrelerin farelere transplantasyonu sonrası kan glikoz düzeylerinin normalleştiği gözlendi. Rekombinaz aktive edici gen 2 (Rag2)’nin homozigot noksanlığının bir sonucu olarak tüm B ve T hücre fonksiyonu eksikliği olan Rag2 -/- fare. Kuyruk ucundan elde edilen hücrelerin genetik materyali kullanılarak klon embriyo elde ediliyor. Bu embriyondan izole edilen EKH’lerdeki iki defektif Rag2 alellinden bir tanesi homolog rekombinasyon ile sağlam bir kopya ile yer değiştiriyor. Sonuçta Rag2+/- hücre serisi elde edilmiş oluyor. Bu hücreler, kültür koşullarında hematopoietik kök hücrelere farklılaştırıldıktan sonra radyasyona maruz kalmış Rag2-/- fareye transplante ediliyor. Engrafmanı takiben, farenin B ve T hücreleri sağlıklı duruma gelmiş oluyor. Gen ve hücre tabanlı tedavi protokollerinin birlikte kullanıldığı bu terapötik klonlama örneğinde hayvanın savunma sistemi yeniden inşa edilmiş oldu. kaynak:http://kogem.kocaeli.edu.tr

http://www.biyologlar.com/gen-tedavisi-ve-kok-hucreler

EPİGENETİK

Merhaba arkadaşlar. Sizlere bu yazımda, epigenetik hakkında bilgi vermek, özelliklerini anlatmak, sonuçları hakkında bilgi vermek ve epigenetikle ilgili çalışmaları anlatmak istiyorum. Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerden kaynaklanmayan, ama aynı zamanda irsi olan, gen ifadesi değişikliğini inceleyen bilim dalıdır. Yani fenotipik değişimi, gen ekspresyonu değişikliklerini, varyasyonları inceler. Değişimler, DNA’daki gen dizilimi etkilememekte fakat canlı organizmayı doğrudan etkilemektedir. Değişimler, nesilden nesile DNA’daki diziyle değil, mitoz veya mayoz bölünmeyle yoluyla aktarılır. Epigenetik çalışmaları Aristoteles’e kadar uzanmaktadır. O zamanlarda en çok kabul gören teorilerden birisi olmuştur. O zamanlar “önceden oluşum” a inanılırdı ve Aristoteles bu inanca ters olan epigenez teorisini oluşturdu. Teoriye göre; canlının şekli ve yapısı döllenme sırasında mevcut değildir. Yapı doğuma kadar başkalaşımlarla gelişir, farklılaşır, aşama aşama canlılın yapısı ve şekli oluşur. 1942’de Conrad Waddington tarafından, epigenez genetiği olarak bilime girdi. Waddington'a göre epigenetik; gelişim esnasında embriyodaki değişmelerdir. Waddington’un bu tanımındaki eksiklik, moleküler yöntemlerle tespit edilen ırsilik faktörü olmuştur. Benim epigenetiğe ilgim, okulumuz hocalarında Aydın Tunçbilek ile yaptığımız konuşmalarla başladı. Aydın hoca bana “bak, bilimciler gen haritasını çıkardılar ama hala istediklerini yapamıyorlar. Neden peki biliyor musun? Çünkü epigenetiği hesaplamadılar. Şimdi de onun üzerinde çalışıyorlar. Çevrenin, canlı üzerindeki etkisinin bu kadar yüksek olacağını hesaplamamışlardı” dedi ve de bana “epigenetiği sana ödev olarak veriyorum, yaz boyunca onu okuyacaksın” demişti. Sizlerin de bildiği gibi geçtiğimiz yıllarda genetik haritamız tamamlandı. Bilimciler çok çalışıp bu haritayı çıkarmayı başardılar; fakat bu haritadan istedikleri sonuçları alamadılar. Örneğin: Diyabete sebep olan genler belirlendi ve bu genler onarıldı; ama buna rağmen denek hayvanlarında diyabet olduğu gözlendi. Bunun üzerine araştırmacılar anladılar ki genlerimiz bizi belirleyen tek şey değil. Aydın hocamın da dediği gibi, çevrenin canlı üzerindeki etkisi çok fazla. Benim bildiğim kadarıyla da epigenetiğe bu deneyden sonra verilen önem arttı, çalışmalar bu alana kaydı, moleküler çalışmalarla ortak bir şekilde yürütülmeye başlandı. Araştırmacıların en çok çalıştığı alanlardan biri oldu. Epigenetikte yapılan çalışmalar, araştırılan olaylar ve yapılan deneyler, yanıtlamaya ve cevabını vermeye çalıştığı sorular, nasıl etki ettiği ve nasıl sonuçlar verdiğini de anlatmak istiyorum. Yanıtlamaya çalıştığı sorular: 1.Fenotipi belirleyen nedir? 2.Çok hücreli bir organizmada; örneğin bir karaciğer hücresi ile bir kas hücresi, tamamen aynı genotipi paylaşırlarken, nasıl olur da, apayrı – yine de stabil – gen ifade profillerine ve de farklı ve bağımsız hücre fonksiyonlarına sahip olabilmektedirler? 3.Fibroblastlar veya lenfositler gibi farklılaşmamış hücreler, nasıl hücre bölünmesi yoluyla fenotiplerini stabil bir şekilde korumaktadırlar? 4.Nasıl, bir farklılaşmamış kök hücre, bazen bölündüğünde iki yeni kök hücre verirken, bazen de bir kök hücre ve de bir farklılaşmış hücre verebilmektedir? 5.Memelilerin, bizim de dâhil olduğumuz Eutheria altsınıfına ait dişi bireylerinin her hücresinde; ayni nükleoplazma içinde bulunan ve de neredeyse özdeş DNA dizinlerine sahip iki X kromozomundan biri inaktive edilmektedir. İki X kromozomundan hangisinin inaktive edileceği nasıl belirlenmektedir ve de inaktivasyon hangi yolla/yollarla gerçekleşmektedir? 6.Tamamen aynı genotipe sahip tek yumurta ikizlerinin, nasıl olur da hastalıklara genetik yatkınlıkları farklı olur? 7.Çevremiz ve de yaşam tarzımız bizi (gen ifademizi dolayısıyla bizi) ne kadar ve nasıl etkiler? 8.Bu etkiler bizden sonraki kuşaklara da aktarılır mı? İşte epigenetik, cevabını alamadığız soruların, araştırmaların eksik çıkmasına sebep olanların ne olduğunu, nasıl olduğunu ve etkinin nasıl olduğunu araştırır. Epigenetiğin mekanizmalar Epigenetik mekanizmaları, doğrudan gen ifadesini etkileyen veya dolaylı yoldan gen ifadesini etkileyen şekildedir. Dolaylı yoldan gen ekspresyonunu etkileyen mekanizma, transkripsiyon sonrası oluşturulan transkripte, modifiye olmuş ya da olacak transkript dizisine, onunla ilişkili olan enzimlere(amino-açil transferaz gibi), transkriptin okunmasında gerekli olan mekanizmaya( shine dalgarno veya kozak dizisi, transkriptin ribozoma oturmasında ve ribozom üzerinde ilerlemesinde gerekli olan kalıplar ve yardımcı proteinlerle sentezden sorumlu enzimlere) etki ederek ifade değişikliğine sebep olur. Dolayısıyla da protein dizisine etkir. Doğrudan etkiyen mekanizmalar ise; kromatin düzeyinde modifikasyonlarla, DNA düzeyindeki modifikasyonlar, diye ayrılar. Bu modifikasyonlar kovalent ya da non- kovalent olabilir. Yani DNA’yı oluşturan atomlar arasındaki bağlara etki eder, yeni bileşikler ekler(metil). Ya da gen veya gen parçası kaybına sebep olur, genin sessizleşmesine yani ifade edilememesine sebep olur. Ki bunlar çok ciddi değişikliklere neden olduğunu genetik dersi alan bütün arkadaşlar bilir. Bir de transkripsiyon faktörleri tarafından feed-forward(ileri beslenme) otoregülasyonu da DNA üzerinde modifikasyona sebep olmaktadır. Bizim dersten de ne iyi bildiğimiz DNA metilasyonu en çok araştırılanıdır. Bunlar DNA’daki değişimlerdi. Kromatindeki modifikasyonlar da bağlara olan etki sonucu oluşur. Kovalent bağlara etkiyle oluşan modifikasyonlar, histon modifikasyonları olarak adlandırılmaktadır: 1. ◦Asetilasyon, ◦Metilasyon, ◦Fosforilasyon, ◦Übikitinasyon ve de ◦Sümoylasyondur Non-kovalent modifikasyonlar da: 1. ◦Histon takasları ◦Histon katımları ◦Kromatin tadilatı ◦Nonkoding RNA ile etkileşim ◦Diğer ajanlarla etkileşim (virüsler, farklı protein grupları) ◦Uzun-mesafe kromozom etkileşimleri (hem kromozom-içi hem kromozomlar-arası). Epigenetik olgular Birçok biyolojik hadise epigenetik mekanizmalarıyla meydana getirilmektedir. Epigenetik temelli bu olguları ortaya çıkarabilmek aslında hiçte kolay değildir, çünkü hem bir çok biyolojik olgunun moleküler temeli bilinmemekte, hem de daha epigenetik mekanizmaları tam anlamıyla ortaya konmamış, keşfi yapılmamıştır. Bu olguların başlıcaları şunlardır: •X kromozomu inaktivasyonu, •Genomik imprinting, •Paramütasyon, •Floral simetri, •Farelerde agouti lokusunun aktarılması, •Polycomb sessizleştirmesi, •Konum-etki çeşitliliği, •Drosophila’da Hox genlerinin modellenmesi, •Hücre farklılaşması, •Nöronal gelişim. Epigenetik mekanizmaların kalıtımı Hücreye kimliğini kazandıran, yani fenotipini ortaya çıkartan epigenetik mekanizmaların, mitoz sırasında bir sonraki hücre soyuna nasıl aktarıldığı, maalesef halen bir merak konusudur. Aynı şekilde, bu bilginin, organizmalarda, sonraki nesillere nasıl aktarıldığı da pek anlaşılamamıştır. Ancak, bu epigenetik işaretlerin ya da bu epigenetik regülâsyonun dölden döle aktarıldığına dair sayısız kanıt mevcuttur: •Erişkin sirke sineklerinin (Drosophila melanogaster L.) oluşumundan sorumlu embriyonik hücreler, ortamlarından çıkarıldıklarında, bölünmeye devam ederler. Gelişmekte olan embriyoya geri konduklarında da, bacak veya kanat gibi, ilişkili oldukları yapıyı oluşturmaktadırlar. Hücreler sadece kendi kimliklerini hatırlamakla yetinmemekte, aynı zamanda bu bilgiyi hücre bölünmesinde diğer hücrelere de aktarmaktadırlar. •Geniş çaplı bir araştırma, annenin davranışlarının, bebeğin DNA’sını etkileyebildiğini göstermektedir. Bu etkinin potansiyel mekanizması; anne sütü ile beslenen farelerin, glükokortikoid reseptör kodlayan geninin DNA metilasyonundaki değişimi ile açıklanmaktadır. Embriyonik farelerin, antiandrojenik bir bileşik olan vinklozin’e maruz kalmaları; spermatogenesisin azalmasına neden olmuştur. Ve de, bu fizyolojik etki, sonraki birçok nesilde de gözlenmiştir. Bitkilerle yapılan bir çalışma aşağıdaki sonuçları ortaya koymuştur: •Strese maruz kalan bitkiler, gen ifadelerini değiştirerek, değişen ortama adaptasyon sağlamışlardır. Bunun için gerekirse genomlarını destabilize bile etmişlerdir. Böylelikle yeni bir fenotip ortaya çıkarmışlardır. •Yeni fenotipe sahip bitkiler, stres ortamından uzaklaştırılmalarına rağmen, dört nesil boyunca bu adaptasyonu korumuşlardır. Yani stresten ortaya çıkan adaptif fenotipik değişiklikler 4 sonraki nesile kadar aktarılmıştır. •Strese maruz kalmanın hafızası mevcuttur ve de bu hafıza dölden döle aktarılabilmektedir. Döllenmeden hemen sonra, erken embriyonun genomu büyük çapta ve muazzam bir demetilasyon sürecine girer. Bu silinmeden kurtulan çok özel bölgeler dışında, implantasyon öncesi embriyonun genomu tamamen hipometiledir (az metillenmiş). Bu da embriyonun pluripotensisiyle mantıken bağdaşır. İmplantasyon sonrası, DNA yeniden metillenmeye başlar. Mitoz sırasında da benzeri bir durum yaşanır ve genom demetile olur. Genomun demetilasyona uğramasının ardından, nasıl tekrar aynı bölgelerin metilasyona uğradıkları, yani epigenetik bilginin nasıl korunup aktarıldığını açıklamaya çalışan muhtelif modeller mevcuttur. Epigenetik mekanizmaların bilgisinin, genellikle, mitoz veya mayoz sırasında, ‘silinmeyen’ kromatin modifikasyonları ve de bazı siRNA’larla aktarıldığı düşünülmektedir. siRNA ise: ökaryotlarda gen ekspresyonu, “RNA interference” olarak adlandırılan RNA’ya bağlı bir mekanizmayla transkripsiyon sırasında veya sonrasında kontrol edilmektedir. “small interference RNA” (siRNA) olarak adlandırılan küçük inhibe edici RNA’lar, çift zincirli RNA’nın (ds RNA) hücresel enzimler ile (dicer) parçalanması sonucunda oluşur. siRNA’lar heterokromatin oluşumu, dış kökenli nükleik asitlerin parçalanması gibi önemli hücresel görev üstlenmektedirler. siRNA’nın gen susturma yeteneğinden yararlanılarak yapılan ekspresyon vektörleri gen fonksiyon analizinde kullanılan güvenli ve kullanışlı bir araçtır. Bu vektörler tipik olarak siRNA’nın yapısına benzeyen küçük hairpin RNA’nın transkripsiyonunu ve ekspresyonunu sağlayan standart bir promotor (genellikle RNA polimeraz III) kullanır. Epigenetik mekanizmalar kendi aralarında etkileşim göstermektedir. Kromatin düzeyinde gerçekleşenler ana mekanizmalardır. Yazımı burada sonlandırıyorum arkadaşlar. Sonraki yazımda sizlerle; Epigenetik çalışmalar, metilasyon- diyabet ilişkisi, metilasyon-kanser ilişkisi, epigenetikle ilişkili hastalıklar, epigenomik-şizofreni gibi konular hakkındaki bilgilerimi paylaşacağım. Epigenetikle ilgili yazmamı istediğiniz başka konular olursa bana bildirirseniz onlarla da ilgili yazarım. Okuduğunuz için teşekkür ederim. Bir sonraki yazımda görüşmek dileğiyle, arkadaşlar. KAYNAKLAR; 1.^ Adrian Bird (2007). "Perceptions of epigenetics". Nature 447: 396–398. doi:10,1038/nature05913. PMID 17.522.671 2.^ Dr. S. Sinanoğlu, 1953. Yunanca – Türkçe Sözlük 3.^ Hayvanların Oluşumu Üzerine (Περὶ ζῴων γενέσεως De Generatione Animalium), Aristoteles 4.^ Universalis, Epigénèse 5.^ Aaron D. Goldberg (2007). "Epigenetics: A Landscape Takes Shape". Cell 134: 635–638. doi:10,1016/j.cell.2007.02.006. PMID 17.320.500 6. Mechanisms of epigenetic inheritance, April 2007, C. Martin and Y. Zhang, Review, Cell Biology 7. Epigenetics, A Historical Review, June 2006, Robin Holliday, Review, Landes Bioscience 8. Epigenetic Epidemiology of the Developmental Origins Hypothesis, April 2007, R.A. Waterland and K.B. Michels, Annual Review of Nutrition.

http://www.biyologlar.com/epigenetik

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0