Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 35 kayıt bulundu.

Hexanchus griseus ( BOZ CAM GÖZ KÖPEK BALIĞI )

Alem: Animallia Şube: Chordata Sınıf: Chondrichthyes Alt sınıf: Elasmobranchii Takım: Hexanchiformes Familya: Hexanchidae Cins: Hexanchus Tür: H. griseus Hexanchus griseus; altı solungaçlı köpek balığı, boz camgöz gibi de adlandırılabilir. Boyları 5 metre kadardır. 8 metre olanlarına da rastlanılmıştır. Baş kısadır. Burun kısa ve geniştir ve gözlerde başa göre küçüktür. Sırt koyu kahve rengi ya da koyu gri ve karın kısmı kirli beyazdır. Yandan bakılınca pektoral yüzgecinin hemen sol üstünde sağlı sollu 6 çift solungaç yarıklarının bulunması bu türün en önemli özelliğidir. Bu özelliğinden dolayı Hexanchidae familyasına dahildir. Üstte 4 altta 6 sıra kesici (canine) dişlere sahiptir. Gövdeleri mekik biçimindedir hidrodinamiktir ve bu sayede iyi yüzücülerdir.Bu özelliği sayesinde sınıflandırmada pleurotremata ordosunda yer alır. Gözün arka tarafında ilk solungaç yarığının körelmesiyle oluşan spirakulum denilen küçük bir delik vardır ve bu delik oksijen difüzyonuna yardımcı olur. Kuyruğu heteroserk yapıdadır bu özelliği kuruğun üst lobunun alt lobundan uzun olması anlamına gelir. Yaşayan köpek balıklarının en ilkelidir ve jura devrinden kalma fosillerle bir çok benzerlik sergilerler. Genellikle balıklar, kalamar crustacea ve bazı balıklar ile beslenirler. İnsanlar için henüz tehlikeli olabildiğine dair bir kayıt bulunamamıştır. Ovovivipar üreme gösterirler, bir üreme sezonunda 20-50 arası embriyo meydana getirebilirler. Yavrularının boyları 60-70 cm.'dir. Gençleri kıyıya yakın ergin olanları derinlerdedir. Gündüzleri deniz tabanında dinlenip geceleri avlanırlar. Bentopelajik ya da mezopelajiktirler, 70-2000 metre arası derinliklerde dağılım gösterirler. Geceleri yüzeyde de bulunurlar (epipelajik). Eti insanlar için zehirlidir. Türkiye sularında ve atlas okyanusunda mevcuttur.

http://www.biyologlar.com/hexanchus-griseus-boz-cam-goz-kopek-baligi-

Biyomühendislik nedir? Biyomühendis ne yapar?

Biyomühendislik, hayat bilimi olarakta bilinen biyoloji içerisinde üretilen bilginin diğer bilimlerinde yardımıy¬la mühendislik kriterlerini gözeterek uygulamalı bilim olarak tezahürüdür. Biyomühendisler günlük kullanımdaki ve sanayideki problemleri izler ve bu problemlere başta biyoloji olmak üze¬re diğer bilimlerden elde ettiği bilgileri mühendislik formasyonu ile yoğurarak çözümler üretir. Dolayısıyla iyi bir biyomühendisin yetişmesi için iyi bir biyo¬loji birikiminin yanısıra adayın, kimya, fizik ve matematik alanlarını da sevmesi gerekmektedir. Mühendislik formasyo¬nu kazanması için elektronik, makina, bilgisayar, endustri mühendisliği gibi mühendislik alanlarına da ilgi duyması beklenir. Biyomühendisliğin en güçlü ve en zayıf tarafı budur. Güçlü yanıdır, çünkü bu kadar farklı bilgi birikimine sahip adayların problemlere daha etkin çözümler bulacağı muhakkaktır; zayıf yanıdır zira bu kadar ilgi alanı geniş bi¬reylerin bulunması zordur. Hayatın her alanı (Sağlık, gıda, ziraat, çevre, eğitim gibi) bir nevi biyomühendisin ilgi alanıdır. Yılda 5 milyar dolar petrol ithalatına pay ayırırken 2.5 milyar dolardan fazla ilaç ve benzeri sağlık gi¬derlerinin ithalatına bütçe ayırmaktayız. İthalatta sağlık harcamalarının bu ka¬dar yüksek pay alması bu alanda ürün üretimi için yüksek teknoloji eksikliği ve çapraz alanlarda bilgisi olan uzman azlığıdır. Mesela bir elektronikçi bir cihazın nasıl çalıştığını anlarken biyolojik bir cihaz olan insanın nasıl çalıştığı ko¬nusunda eksikliği bulunmaktadır. Fatih Üniversitesinde Biyomühendis öğren-cilerine tüm bu bilgiler yeterli kıvamda verilmektedir. Yine de somut olarak biyomühendis ne yapar dersek; Tıp, Veterinerlik ve Ziraat Sektörlerinde; • İlaçların - Dizaynı - Üretilmesi vb • Aşı üretimi • Antikor üretimi • Hedefe DAHA spesifik enzim üre¬timi • İlgili cihazların - Üretimi, geliştirilmesi, bakımı • Dişçilikte, cerrahide kullanılan alet ve malzemelerin tasarımı, üretimi ve ge¬liştirilmesi • Gıda Sektörlerinde - Gıdalar üretimi • Gıda tahlillerinde kullanılan kit ve cihazların - Geliştirilmesi - Üretimi - Tanıtımı - Eğitimi - Pazarlanması - Denetimi • Eğitim Sektörü - Modern eğitim metotlarını piyasaya aktarma - Tekno-Okul - Örgün eğitim için gerekli cihaz ve metotların geliştirilmesinde rol alır - Psikoloji biliminden de faydalana¬rak eğitime yönelik araç, gereç ve bina¬ların tasarımında danışmanlık • Diğer Sektörlerde de biyomühendislere ihtiyaç vardır. Mesela, - Üretilen ürünün (araba koltuğu ergonomik mi? Masanızdaki boya zararlı mı?) insana ve ekolojiye etkisinin - Üretim prosedürlerinin insana ve ekolojiye etkisinin - Geliştirilen bilgisayar programının sosyal yapıya etkisinin araştırılmasında biyomühendislerde rol alır.

http://www.biyologlar.com/biyomuhendislik-nedir-biyomuhendis-ne-yapar

Büyük Beyaz Köpekbalığı - Carcharodon carharias

Büyük Beyaz Köpekbalığı Nedir? Büyük beyaz köpekbalığı,(Carcharodon carharias),genellikle soğuk kıyı sularında yaşayan,çok büyük ve hızlı yüzücü,yırtıcı bir balık türüdür.Hakkındaki ilk bilimsel araştırma,1554 yılında çıkardığı bir kitaptaki tanım ve çizimleriyle Rönesans dönemi araştırmacılarından Guillaume Rondelet’e aittir.1785’te Carolus Linnaeus çıkardığı katoloğunda (Systema Naturae),bu türü bilimsel olarak Carolus Linnaeus olarak isimlendirmiştir.Yüzyıllar boyu bu yanlış anlaşılmış balık ta Afrika’da yaşayan diğer yırtıcı kediler gibi,birazda popüler medya ve yanlış bilgilendirilen insanlar yardımıyla,bir korku kaynağı oluşturmuştur.Fakat biz burada bu köpekbalığının dünyasını inceleyip,denizler aleminde hakettiği rolü anlamaya çalışacağız. 2- İsimler ve Sınıflandırma Linnaeus’un sınıflandırma sistemi bütün türleri isim üzerinden adlandırır,genel ve spesifik olarak.Linnaeus’un kitabının onuncu baskısı,bilimsel isimler hakkında en eski yayın olarak seçilmiştir,dolayısıyla Squalus carharias büyük beyaz köpekbalığının kabul edilen en eski ismidir.Büyük beyaz köpekbalığı değişik bir genel isim altında olmalıydı,çünkü Linnaeus’tan sonraki bilim adamları farkattiler ki “Squalus” daha birçok değişik köpekbalığı temsil ediyordu.1833’te Sir Andrew Smith “Carcharodon” isminin genel (cenerik) isim olarak verilmesini önerdi,fakat Linnaeus’un verdiği spesifik ismin Sir Andrew’un verdiği genel isimle birlikte kabul edilmesi ancak 40 yıl sonra olabild Büyük beyaz köpekbalığı Lamnidae uskumru köpekbalıkları familyası grubunda yer alır.Bu familyada iki mako ve iki de porbeagle köpekbalığı türü olmak üzere dört tür daha yer alır.Bunların sadece biri shortfin mako,Güney Afrika açıklarında yaygındır.Büyük beyaz köpekbalığı için kullanılan lokal (yerel) isimler dil gruplarına göre değişiklik gösterir.Fakat ingilizce konuşulan ülkelerde “white shark (beyaz köpekbalığı) ismi yaygın olarak kullanılır.Daha az yaygın olarak ta daha eski bir kelime olan “man-eater”(insan yiyici) kelimesi kullanılır.Avustralya’da “white pointer”(beyaz değnek)kelimesi yaygındır.Daha az yaygın olarak ta “white death”(beyaz ölüm).Güney Afrika’da da bu terimler kullanılır,fakat “blue pointer”(mavi değnek) bazı büyük beyazların arkası mavimsi renkte olduğu için veya Britanya ordusundaki askerlere verilen eski bir takma isim olan “tommy” kelimesi de kullanılır.Afrikalıların kullandığı (witdoodshaai)kelimesi daha az kullanılan ingilizce isimlerin birinden gelmiştir. En çok aşina olduğumuz köpekbalıkları büyük beyaz köpekbalığı gibi,torpido benzeri ve diğer köpekbalıkları ile karşılaştırıldığında oldukça kalın,bir gövdeye sahiptir.Büyük beyaz köpekbalığının burnu kısa ve koniseldir.Gözler yuvarlak ve zifiri siyahtır.Dişler özellikle üst çenedekiler küçük testere dizilimsi keskin kenarlardan oluşan oldukça üçgensel bir yapıya sahiptir.İki metreden küçük olan bazı gençler(yetişkin olmayanlar) düz diş yüzeylerine(kenarlarına) sahip olabilirler.Beş solungaç yarığı(yırtmacı) uzundur ve hepsi göğüs yüzgeçlerinin önünde yer alır.Yetişkinlerdeki anal ve ikinci sırt yüzgeçleri neredeyse dikdörtgensel bir yapıya sahiptir ve çok küçüktür.Kuyruk yüzgeci hilal biçimindedir(üst ve alt uçlar yaklaşık olarak aynı büyüklüktedir).Kabaca göze ve pelvis yüzgecine doğru uzanan bir çizgi üzerinde yer alan vücudun üst kısmı siyahtan açık griye değişir.Bunun altında,gövde beyazdır.Taze yakalanmış olanları genellikle zamanla suyun dışında(havada)solan pirinç kaplama renginde bir parlaklık gösterirler.Göğüs yüzgecinin vücuda bağlandığı yerde genellikle siyah bir nokta mevcuttur. Shortfin mako köpekbalığı görünüş olarak büyük beyaz köpekbalığına benzer.Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi renkle diğerlerinden farklılık gösterir.(Gövde üzerinde ve yanlardaki parlak mavi ona ait belirgin bir özelliktir).Daha büyük gözleri vardır.Dişleri daha dar ve düz yüzeylidir.Büyüdüğünde 4 metreye kadar ul Şekil 2:177cm olgunlaşmış dişi(Kwazulu-Natal) WHITE SHARK Sistematik Order:Lamniformes Family:Laminidae Genus:Carcharodon Species:carharias 3-Yetişme Ortamı Büyük beyaz köpekbalığı en çok kıta Avrupası sularında görülen ılıman denizlerin yakın kıyı balığıdır.Tropikal kuşaktan tamamen kaçınmak(özellikle büyük olanları),fakat özellikle Orta Amerika,tropikal Güney Amerika ve merkezi Pasifik adaları gibi bazı bölgelerde çok sık ta görülmez.Issız sulardan gelen birçok rapor,bu türün geniş bir alana yayılabilme ve hatta okyanus havzalarını karşıdan karşıya geçebilme yeteneğinde olduğunu gösterir.Büyük beyaz köpekbalıkları çoğunlukla yakın yüzey(üst) sularda bulunurlar,özellikle avlanırken,fakat istisnai bir olayda bir büyük beyaz 1280 metre derinlikte bir oltaya takılmıştır. Büyük beyaz köpekbalığı açısından zengin olarak bilinen bölgeler, muhtemelen bu bölgelerde insanla8spor balıkçıları,denize girenler,akuba dalgıçları,sörfçüler gibi)daha fazla bir etkileşimi yansıtır.Bu bölgeler Kaliforniya,ABD’nin Orta-Atlantik Federe Devletleri,Güney Afrika ve Doğu Avustralya,Yeni Zelanda ve bazı Pasifik adaları gibi yerlerdir. 4-Beyaz Köpekbalığı Ekolojisi ve Korunması Yetenekli olduğu kadar etkileyici de olan beyaz köpekbalığı(diğer deniz canlılarından ayrı)bir ortamda kalamaz.O, karmaşık kuralları olan karşılıklı bir dayanışmanın hüküm sürdüğü deniz canlılarının gerekli bir üyesidir(parçasıdır). Kıyı şeridindeki bütün ekosistemler,güneşin ışık enerjisini yakalayıp,diğer canlıların kullanabileceği bir formda paketleyen fotosentetik organizmalarla başlar.Bu bitkiler çok geniş bir otçul tarafından yenir(bu bitkiler çok geniş bir otçul hayvan kitlesini besler).Bu otçul hayvanlar etçil hayvanlar tarafından yenir(bu otçul hayvanlar etçil hayvanları besler).Bu etçil hayvanlarda daha büyük etçil hayvanlara yem olur.Bu sayede,enerji,besin zincirinin daha uzak noktalarında yer alan,çok daha büyük hayvanlara iletilir(geçer). Enerji,bir beslenme seviyesinden,bir sonraki beslenme seviyesine geçerken,yaklaşık %90’ını kaybeder.Bu nedenle ,her beslenme seviyesi,bir alttaki beslenme seviyesinin ancak 1/10(onda biri)kadar canlı madde içerir.(Bir seviyedeki bütün canlı varlıkların toplam madde miktarı,bir alttaki seviyeye göre 10 kat daha azdır).En yukarıdaki beslenme seviyesinde büyük beyaz köpekbalığı gibi en zirvedeki yırtıcılar yer alır.sayısal olarak çok nadir olmalarına rağmen,bu en zirvedeki yırtıcılar,bütün ekosistemin üzerinde bulunan bir başlıktır.Nerdeyse okyanusta olup biten her şey büyük beyaz köpekbalığını beslemek içindir.Oldukça yakın geçmişe kadar,büyük beyaz köpekbalığının ne kadar yediği hakkında çok az fikir sahibi olduk.Son zamanlarda Kuzey Atlantik’in batısında yapılmış çok önemli bir deney,büyük beyaz köpekbalığının,keskin ısı farklarındaki ortamlarda yüzüşünden kaslarındaki ısı değişimini inceledi.Bu ölçümler temel alınarak yapılan ılımlı bir tahmine göre,45 kilogram balina yağı yemiş yaklaşık 5 metrelik bir büyük beyaz köpekbalığı,1.5 ay başka hiç bir şey yemeye ihtiyacı olmaksızın yaşayabilir.Ortalama bir kütle ve yağ içeriğine sahip olan bir Kuzey deniz Fili yavrusu temel alındığında,bir yavrunun bir büyük beyaz köpekbalığına 3 ay yeteceği tahmin edilmektedir. Sonuç olarak gözüküyor ki,büyük beyaz köpekbalığı çok az bir sıklıkta bu gibi deniz memelileri ile beslenme ihtiyacındadır ve muhtemelen deniz Fillerinin beyaz köpekbalıklarınca ölümü hastalıklar,boğulmalar ve kendi aralarındaki kavgalar gibi sebeplerdeki ölüm oranı oldukça düşüktür. Zirvede bir yırtıcı olmasına rağmen,beyaz köpekbalığının da korktuğu yırtıcılar mevcuttur.1997 yılında Farallon adası açıklarında,bir öldürülen balinanın(Orcinus orca) 10-12 foot(yaklaşık 3-3.5 metre)uzunluğundaki bir beyaz köpekbalığını öldürüp yemesi gözlenmiş ve filme alınmıştır.Bu saldırıdaki öldürülen balina belki kendi yavrularını koruyordu,belki de bu atak tamamen kendisiyle av konusunda rekabet halinde olan bir rakibi devre dışı bırakma vakası idi.Bu gibi aşırı derecede ilgi çeken bazı olayların olmasına rağmen,büyük beyaz köpekbalığını yiyen doğal yırtıcılar nadirdir.Bu güne kadar büyük beyazların en göze çarpan öldürücüleri insanlar olmuştur.Bu türün eti sıkı(sertçe),beyaz ve lezzetlidir.Belki de bundan daha önemlisi,büyük beyazın çenesi ve dişleri nadir bulunan bir ganimet ve hatıra eşyası olarak dünya çapında aşırı derecede gözdedir(değerlidir).Kaliforniya açıklarında her yıl 10-20 büyük beyaz öldürülür.Yakın geçmişte bu rakama erişmedeki pay,büyük ölçüde spor için balık avlayan Kaliforniyalılara ait olmuş çene ve dişleri tutup geri kalanı atmışlardır.Bu günlerde ise,büyük beyazların büyük çoğunluğu ticari balıkçılar tarafından yanlışlıkla tutulmaktadır.Bunların bir kısmı bilimsel araştırma kurumlarına bağışlanmakta,diğerleri de genellikle internet üzerinden açık arttırmayla satılmaktadır.1993’ün ekiminde,Kaliforniya büyük beyaz köpekbalığını korunması gereken canlı türlerine dahil eden ilk Amerikan federe devleti olmuştur.1994’ün ilk gününden itibaren bütün Amerika Birleşik Devletleri sularında büyük beyaz köpekbalığının ticari ve spor amaçlı avlanması yasaklanmıştır.Büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir gemi Amerika Birleşik Devletleri suları dışında yakalanmış büyük beyaz köpekbalığının bir parçasını veya tümünü taşıyan herhangi bir geminin,Kaliforniya limanına yanaşmasına izin verilmez.İzin verilen yegane yakalamalar,sınırlı sayıdaki ticari balıkların yanlışlıkla yakaladıkları ile bilimsel araştırma ve eğitim amaçlı yakalamalardır. En azından Kaliforniya suları sınırları içinde,büyük beyaz köpekbalığı kanun tarafından korunmaktadır.Fakat Pasifik kıyı şeridi boyunca uzanan diğer sularda,bu muhteşem köpekbalığı tehlikeleri göze almak zorundadır.Büyük beyaz köpekbalığının aşırı derecede sınırlı olan üreme kabiliyeti göz önüne alındığında,bir yok edilme oranı bile,bu türün soyunun tamamen tükenmesi sonucunu doğurması yüksek derecede olasıdır. Kişi,büyük beyaz köpekbalığını korumak için,çok sağlam delillere dayanan bütün tavrını oluşturabilir.Büyük beyaz köpekbalığının deniz ekosistemindeki rolünü tam olarak anlamamamıza rağmen,onun çevresel önemini örnek olarak verebiliriz.Bu hayvanı ahlaksal yükümlülüklerimizden dolayı korumamız gerektiğinden bahsedebiliriz,fakat daima ahlaksal aciliyetler ve öncelikler konusunda bir tartışma söz konusu olacaktır.Muhtemelen okuyucular,büyük beyaz köpekbalığının korunması için ileri sürülen aşağıdaki sade fikri en doyurucu bulacaklardır.Büyük beyaz köpekbalığı,dünyamıza zenginlik,ilgi çekici bir farklılık,efsaneler ve gizemler katan nadir bir yabani hayvandır. 5- Boyut ve Yaş Köpekbalıklarının yaşlanması basit bir proses değildir.Bunun ana sebepleri,büyümenin beslenmeyle olan ilgisi,coğrafi alanı ve bazı türlerdeki erkek ve dişi büyüme oranının,ki yaşla yavaşlar,değişiklik göstermesidir.Araştırmacılar,ağaç tabakalarında olduğu gibi,omurga kemiğindeki kireçlenme tabakasının büyük beyaz köpekbalığının yaşını yansıttığını gösterdiler.Bu temelde Doğu Pasifik büyük beyaz köpekbalıkları 13-14 yaşında 16 ft (4.75m)’ye ulaşırlarken,Kuzey Atlantik köpekbalıklarının aynı uzunluğa 20 yaşlarında ulaşabildiğini bulmuştur. Yeni doğmuş büyük beyaz köpekbalıklarının boyu 109-129cm civarındadır.Büyüklük ve cinsel olgunluk balıktan balığa değişkenlik gösterir.Erkekler yaklaşık 9 yaşlarında,3.5-4.5m boyutlarında olgunlaşır.Dişilerse 12-14 yaşlarında,4.5-6m civarlarındayken olgunlaşırlar.Görülmüş olan en büyüklerin (5m üzerinde)çoğu dişi olmasına rağmen,bugün hala erkeklerin dişilerden daha büyük bir maksimum boyuta ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyor.Geçtiğimiz yıllarda birçok doğru olmayan maksimum boyutlar rapor edilmiştir,bir rapordaki on yıllar boyunca tartışılmış olan 36 feet(11m)’lik bir boyutun,aslında 16 feet olduğu fakat yazım hatasına maruz kaldığı düşünülmektedir.Son yıllarda yakalanan en büyük köpekbalığı ölçülmemiştir,fakat araştırmacıların biri Malta diğeri de South Avustralya’dan olan büyük beyaz köpekbalıklarının 7m’den büyük olduğu hakkında çok az şüpheleri vardır.Bu köpekbalıkları 30 yaşına yaklaşıyorlardı.Yakın zamanlarda Gans Bay’da yakalanmış ve Cape Town’daki shark Research Centre’de incelenmiş 6m’lik bir dişinin,bir omurga bandının bir yıla eşit olduğu varsayımıyla,yaklaşık 22 yaşında olduğu tahmin edilmiştir. 6-Üreme ve gelişim Büyük beyaz köpekbalığında döllenme dahilidir ve dişiler yavruları canlı olarak dünyaya getirirler(onlar ovovovipar’dır).Kur yapma davranışları “tam olarak”bilinmez,fakat bilim adamları yaralı bireylerin,erkek erkeğe olan saldırganlığın veya çiftleşmeden önceki erkeklerin dişileri hafifçe ısırmalarının sonucu olduğuna inanırlar.Embriyolar,kendi yumurtalarının bütün sarısını tükettikten sonra,ana içindeki yumurtadan hatta diğer embriyolarla beslenmeye başlar.Büyük beyaz köpekbalığının akrabalarında da görülen bu olayı “intrauterine cannibalism”(döl yatağı yamyamlığı) olarak adlandırılır.Yavrulu dişiler belgelenmemiştir,fakat diğer köpekbalıklarında olduğu gibi,büyük dişiler küçüklerden daha fazla yavru taşırlar.Bir Avustralya dişisi 11 yavruyla bulunmuştur.Gebelik süresinin kesin olarak bilinmemesine rağmen,büyük boyutta olan dişilerde yaklaşık 1 yıl veya daha fazla olduğu tahmin edilmektedir.Cape Town’daki Shark Research Centre(Köpekbalığı Araştırma Merkezi)’nde çalışan Dr. Leonardo Compago çok sayıda değişken ve bilinmeyeni de göz önünde bulundurarak,ortalama bir dişinin üreme potansiyelini izlemiştir.15 yaş ve 5 metrede olgunlaşan 30-31 yaşlarında 7.2m’lik maksimum boyuta ulaşan doğumdan sonraki bir yıllık dinlenme süresiyle birlikte her 3 yılda ortalama olarak 9 yavru doğuran ortalama bir dişinin,ölümünden önceki seneye kadar 45 yavru dünyaya getireceği tahmin edilmiştir.Bununla beraber,doğal ölümler,nispi sağlık ve çiftleşme mevcudiyeti gibi nedenlerle,dişilerin çoğu,özellikle insan etkisinin çok fazla olduğu bölgelerde,muhtemelen daha az yavru dünyaya getiriler. Bazı araştırmacılar büyük beyaz köpekbalıklarının,ılıman denizlerin kıyı sularında,kendi kendini soyutlamış yavrusunu beslemeyen dişiler tarafından dünyaya getirildiğine ve daha sonra büyüdükçe daha geniş sıcaklık ortamlarına adapte olduklarına inanırlar.Bu da büyük köpekbalıklarının açık okyanus alanlarına doğru açılmayı göze alabilmelerini sağlayan ve tropikal orta-okyanus adalarında görülmelerini açıklayan bir teoridir.Bilim adamları genç büyük beyaz köpekbalıklarının (iki yaş veya daha küçük) bilinen dağılımları ve büyüme tahminleri sonuçlarından yola çıkarak,su sıcaklıklarına karşı toleranslarının gelişimine kadar,coğrafi olarak dar sıcaklık değişimli alanların içine sınırlandırabileceklerine dikkat çekmişlerdir. 7-Yiyecek ve Beslenme Alışkanlıkları Büyükbeyaz köpekbalığının zirvede bir yırtıcı olduğu,denize çıkışı olmayan bölgelerde yaşayan insanlar arasında bile bilinir. Bu yaratığın sırf görünüşü , gücü ve korku veren çeneleri böyle bir gözlemi gerekli kılar. Fakat sürpriz bir şekilde, beyaz köpekbalıkları aynı zamanda leş ve çöp süpürücülerdir (yiyicileridir). Araştırmacılar şu aşağıdaki şeyleri mide içeriklerinde bulmuş ve kayıtlara geçirmişlerdir:Sardalya’dan mersin balığına kadar her çeşit ve büyüklükteki kemikli balıklar, diğer daha büyük köpekbalığı dahil kıkırdaklı balıklar, deniz kaplumbağaları, sümsük kuşu martı ve penguenler dahil çeşitli kuşlar, yunus, domuzbalığı, fok, ölü balina gibi deniz memelileri,abalon, diğer deniz salyangozları, kalamar,supya, denizyıldızı,yengeç dahil çeşitli omurgasızlar. Fok kolonilerinin bulunduğu alanlarda,3 m. ve daha büyük boyutlardaki büyük beyaz köpekbalıkları,çoğunlukla balıktan oluşan diyetlerini gözle görülür bir şekilde foklara doğru kaydırırlar.Jackass penguins zaman zaman ısırılmalarına rağmen çok nadiren büyük beyaz köpekbalığının midesinde görülmüştür.Özellikle önemli beslenme alanları Bird Island(Kuş Adası),Doğu Cape,Pyer ve Robben Adaları,Batı Cape gibi yerlerdir.Bununla beraber,büyük beyaz köpekbalığı,fokların bulunmadığı veya çok nadir olduğu tropikal alanlarda,kemikli balıkları diğer köpekbalıkları ve deniz memelileriyle çok rahat bir şekilde hayatta kalma yeteneğine haizdir.Şu noktaya dikkat etmekte yarar vardır ki,uzmanlaşmış bir yırtıcı,bir alanda bulabildiği bir tercihi başka bir alanda bulamayabilir,dolayısıyla büyük köpekbalıkları deniz içinde yüzen neredeyse her şeyi pusuya düşürme veya yakalama yeteneğine sahiptir. Büyük canlı fokların büyük beyaz köpekbalıklarının en zor avları arasında olduğu düşünülmektedir.Bu foklar,onları tamamen suyun dışına fırlatabilen, “ısır”ve “bırak” taktiğiyle,genellikle yüksek hızla ani bir hamleyle öldürürler.Bu eylem bilim adamlarınca savunarak öldürme olarak nitelendirilir,bir başka deyişle,köpekbalıkları bu sayede kendilerini,korku ve heyecan içindeki yaralı bir hayvanın diş ve pençelerinden korurlar.Güney Afrika açıklarında,penguenlerin bu şekilde defalarca havaya fırlatıldıkları görülmüştür.Bu davranış şekli,gerçek bir beslenme çeşidinin bir parçası olmasından çok,avıyla oynama veya avını test etme amacına yönelik olabilir.Yaralı,ölmek üzere olan av,köpekbalığı tarafından yeterince zayıf hale düşene kadar kuşatma altında tutulur ve en sonunda tüketilir. 8- Yaşayan(hala var olan)Fosil Akrabalar Yaşayan büyük beyaz köpekbalığı Carcharodon cinsi içinde sınıflandırılan beş türden biridir.Diğer dördünün nesli tükenmiştir.Şu andaki araştırmacılar inanırlar ki bugünkü büyük beyaz köpekbalığının en eski atası kabul edilen bir tür,Carcharodon landanensis,Paleocene çağında (65-57 milyon yıl önce) ortaya çıkmış ve yaklaşık aynı çağlarda bu kökten iki değişik grup(sülale,soy,nesil)oluşmuştur.Bugünkü yaşayn büyük beyazın da içinde bulunduğu birinci grup,göreceli olarak daha küçük olan C. landanensis(2-3m uzunluğundadır)ile bağlantısı (akrabalığı)olan orta dereceli fosil türlerine sahiptir.Ayrı bir cins olarak kabul edilen ikinci grup,Carcharocles,bazı araştırmacılara göre,izleri yaklaşık 50 milyon yıl öncelerine kadar gelen devasa akrabaları da kapsar.Bu kocaman köpek balıklarının evrimi vücut büyüklüğünün artmasıyla karakterize edilmiştir ve oldukça yakın zamanlara kadar yaşamış olabilir. Modern büyük beyaz köpekbalığı yaklaşık 20 milyon yıl önce Miyosen çağlarda evrim geçirmiştir(evrimleşerek bugünkü halini almıştır).Aynı zamanlarda,ikinci paralel gruptan (sülaleden) gelen (evrimleşmiş olan)Carcharodon megalodon ve C.angustidens isimlerini verdiğimiz çok daha büyük diğer iki kardeş tür dünya denizlerinde varlığını sürdürüyordu.Peru’da C. megalodon’a ait 17cm uzunluğunda dişler bulunmuştur.Bu bize gösterir ki,bu tür 13m veya daha büyük bir uzunluğa ve yaklaşık 20 ton ağırlığa erişmiştir.Bu dev yırtıcı,en azından büyük boyutta olanları muhtemelen çoğunlukla balinalarla beslenmiştir.Bazı araştırmacılar,balinaların evrimleşip,kutup sularında bol miktarda bulunan planktonlarla beslenmek için bu sulara doğru göç etme eğilimi göstermesinin bu köpekbalığı türünün neslinin tükenmesine neden olduğunu varsayalar.Bu dev köpekbalıklarının değişik sıcaklıklara adapte olamaması ve buzlu sulara göç eden balinaları takip edememesi,ana yiyecek kaynağını yılın büyük bir bölümü için kaybetmesi sonucunu doğurmuştur. Güney Afrika’da Carcharodon’un üç türünün fosilleşmiş dişleri bulunmuştur.Uloa yakınlarındaki KwaZulu-Natal’daki Miyosen tortusundan anlaşılmıştır ki modern büyük beyaz köpekbalığı C.angustidens’e ait olan fosil dişler 15 milyon yıllıktır.Daha büyük C.angustidens’lerin 15cm’yi bulan dişleri,Kwa-Zulu-Natal bölgesinde,Doğu Cape’deki Eocene yatağında ve Namibya’da bulunmuştur.Pürtüksüz dişlere sahip olan(Otodontidae familyası)Paleocene devasa köpekbalıklarına başka bir yakın grup ta Carcharodon türüyle paralel olarak evrime uğramış ve bugün hayatta olan porbeagle köpekbalıklarının (Lamna cinsi)oluşumuna yol açmıştır. 9- İnsana Karşı Saldırılar İnsanın en büyük korkularından biri,yabani bir hayvan tarafından canlı canlı yenmektir.Muhtemelen büyük beyaz köpekbalığı endişelerinin esrarı,büyük ölçüde onun uzun zamanlar boyunca sadece bu amaçla insanlara saldırması olmuştur. Rapor edilen büyük beyaz köpekbalığı saldırıları,öteki köpekbalığı saldırılarından daha fazladır.Bununla beraber rapor edilmiş bütün köpekbalığı saldırılarının %80’i büyük beyaz köpekbalıklarının nadir olduğu tropikal bölgelerde meydana gelmiştir.Bu bölgelerdeki ataklardan genellikle çekiç balıkları (bir tür köpekbalığı) ve requiem köpekbalığı sorumlu tutulmuştur.Gerçekten de Durban’daki Oceanographic Research Institute’un(Okyanus Araştırmaları Enstitusu)eski yöneticisi Dr.Davies daha1964’lerde Güney Afrika’da 7 tehlikeli türden bahsetmektedir.Bugün hala köpekbalığı saldırılarından daha fazla insan boğulmalar,arı sokmaları,şimşek çarpmaları veya yılan sokmaları gibi nedenlerle yaralanır veya ölür.Buna rağmen,büyük beyaz köpekbalıkları su içinde insan için tehlikelidir ve bazı bölgelerden diğer bazı bölgelere göre daha fazla saldırı olayı rapor edilmiştir. Amerikalı araştırmacılar 1926’dan 1991’e kadar bütün dünya çapında vuku bulmuş 115 büyük beyaz köpekbalığı saldırısı belgelemişlerdir.Güney Afrika açıklarında,altısı ölümle sonuçlanan,29 saldırı meydana gelmiştir.Güney Afrika’da 1940’tan bu yana toplam olarak 28’i ölümle sonuçlanan 89 köpekbalığı saldırısı rapor edildiği düşünüldüğünde,bu saldırıların bazılarının diğer türler tarafından yapıldığı sonucuna varılabilir. Niçin Büyük Beyaz Köpekbalıkları Tehlikelidir? Bazı popüler iddiaların tersine,biz karada yaşayanlar,okyanus ortamına doğal olarak uyamadığımız için bu büyük,hızlı,yırtıcılar insanları potansiyel av olarak görürler ve bu yüzden tehlikelidir.Aynı zamanda,sudaki, insanlara,takip edilip dışarıya atılması gereken bölgesel işgalciler olarak kabul ettikleri için de tepki gösterebilirler.Bu teori büyük beyaz köpekbalıklarını atfedilmiş,kurbanların hayatta kaldığı,tek ısırıklı saldırıları da muhtemelen açıklar.Özellikle geçmiş dönemde bir kısım film ve kitapta yapılan bazı sansasyonel köpekbalığı tasvirleri içimize korku salmak için çılgınca bir yok etme ve intikam alma karalılığı içinde olan nefret dolu canavarlar çizmiş ve onun doğal yırtıcı davranışlarını çarpıtmıştır.Hiçbir şey hakikatten öteye gidemez. 10- Denize Girenler,Sörfçüler ve Dalgıçlara Tavsiyeler Bütün önlemlere rağmen,olası bir saldırı durumunda bilinmesi gereken birkaç şey vardır. 1-En önemli şey kanı mümkün olduğunca çabuk durdurmaktır.Kol bacak gibi uzuvlardaki yaralarda çok ta fazla sıkı olmamasına dikkat ederek,sıkıca bir sargı sarılması kanı durdurmaya yardımcı olacaktır.Yumuşak ve esnek herhangi bir şeyi(kumaşı)sıkıştırıp bandaj olarak yara üzerine yerleştirin.Yaralıyı hareketsiz ve mümkün olduğunca sıcak tutun,küçük ve önemsiz bir yara gibi bile gözükse hemen tıbbi acil yardım çağırın. 2-Denize girenlerin veya sörfçülerin büyük ve önemli yaralanmalarında,yaralıyı kum üzerinde denize paralel bir şekilde yatırıp başa doğru kan akışını desteklemek için ayaklarını yukarıya kaldırın.Yaralıyı başı su tarafına gelecek şekilde yatırmayın.Gerekirse yaralının nefes almasına yardımcı olun. 3-Tıbbi yardımın gelmesini beklerken,yaralıyla rahatlatan bir edayla konuşarak onu sakin ve ayık tutun.Yaralıyı hastaneye yetiştirmek amacıyla sahilden uzağa veya bir araca taşımaya teşebbüs etmeyin.Bu yaralıyı şoka sokabilir. 4-Vücut iç sıcaklığını düşürüp yaralıyı şoka sokmasına yardım etme ihtimali olduğundan,hiçbir içecek özellikle alkollü içecek vermeyin.Yaralının dudaklarını ıslatmak amacıyla su kullanılabilir. 11- Kaynaklar: Weidnfield & Nicolson, London, 222pp. Cliff, G., S.F.J. Dudley & B. Davis. 1989. Sharks caught in the protective gill nets off Natal, South Africa. 2. The great white shark, Carcharodon carcharias. S. Afr. J. Mar. Sci., 8:131-144. Compagno, L.J.V. 1981. Legend versus reality: the Jaws image and shark diversity. Oceanus 24 (4); 5-16 -1984. Sharks of the World. FAO Species Catalogue, vol. 4,2 parts, Rome. -D.A. Ebert & M.J. Smale. 1989. Guide to the Sharks and Rays of Southern Africa. Struik Publishers, Cape Town, 160pp. Condon, T. (ed.). 1991. Great white Sharks - a Perspective. Underwater, no.17. Ihlane Publications, Durban: 1-130. Cousteau, J. -Y. & P. Coustea. 1970. The Shark: Splendid Savage of the Sea. Doubleday & Co., Garden City, 277 pp. Davies, D.H. 1964. About Sharks and Shark Attack. Shuter & Shooter, Pietermaritzburg, 237pp Ellis, R. & J.E. McCosker. 1991. Great White Shark. Stanford University Press, Harper Collins, New York, 270pp. Sibley, G. et al (eds.). 1985. Biology of the white shark. Mem. So. Calif. Acad. Sci. 9, 150pp Smith, M.M. & P.C. Heemstra (eds.). 1986. Smiths’s Sea Fishes. Macmillan South Africa, Johannesburg, 1047pp. Springer, V.G.& J.P Gold. 1989. Sharks in Questions. Smithsonian Institution Press, Washington, D.C., 187pp. Van der Elst, R. 1986. Sharks and Stingrays. Struik Publishers, Cape Town, 64 pp. Not:Alıntıdır ayrıca karakter sınırlaması olduğu için parça parça yollayabildim kusura bakmayın arkadaşlar

http://www.biyologlar.com/carcharodon-carhariasbuyuk-beyaz-kopekbaligi

Kozmetik Yönetmeliği

23 Mayıs 2005 Tarihli Resmi Gazete Sayı: 25823 Yönetmelik Sağlık Bakanlığından: Kozmetik Yönetmeliği BİRİNCİ BÖLÜM Amaç, Kapsam, Dayanak ve Tanımlar Amaç Madde 1 — Bu Yönetmeliğin amacı; kozmetik ürünlerin, yanılmaya yol açmayacak ve insan sağlığına zarar vermeyecek şekilde, doğru ve anlaşılabilir bilgiler ile tüketiciye ulaşmasını sağlamak üzere, sahip olmaları gereken teknik niteliklerine, ambalaj bilgilerine, bildirimlerine, piyasaya arz edilmelerine, piyasa gözetim ve denetimlerine, üretim yeri denetimlerine ve denetimler sonunda alınacak tedbirlere ilişkin usûl ve esasları düzenlemektir. Kapsam Madde 2 — Bu Yönetmelik, insan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri ile bunların sınıflandırılması, ambalaj bilgileri ve denetimlerine ilişkin esasları kapsar. Dayanak Madde 3 — Bu Yönetmelik 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununun 7 nci maddesine dayanılarak; Avrupa Birliği Kozmetik Mevzuatının 76/768/EEC sayılı Konsey Direktifi ile 96/335/EC sayılı Komisyon Kararına paralel olarak hazırlanmıştır. Tanımlar Madde 4 — Bu Yönetmelikte geçen; Bakanlık: Sağlık Bakanlığını, Kanun: 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanununu, Kozmetik ürün: İnsan vücudunun epiderma, tırnaklar, kıllar, saçlar, dudaklar ve dış genital organlar gibi değişik dış kısımlarına, dişlere ve ağız mukozasına uygulanmak üzere hazırlanmış, tek veya temel amacı bu kısımları temizlemek, koku vermek, görünümünü değiştirmek ve/veya vücut kokularını düzeltmek ve/veya korumak veya iyi bir durumda tutmak olan bütün preparatlar veya maddeleri, Kozmetik ürün bileşenleri: Kozmetik ürünün yapısında kullanılan, parfüm ve aromatik bileşim dışında olan, sentetik veya doğal kaynaklı her tür kimyasal madde veya preparatı, Üretici: Bir ürünü üreten, imal eden, ıslah eden veya ürüne adını, ticarî markasını veya ayırt edici işaretini koymak suretiyle kendini üretici olarak tanıtan gerçek veya tüzel kişiyi; üreticinin Türkiye dışında olması halinde, üretici tarafından yetkilendirilen temsilciyi ve/veya ithalatçıyı; ayrıca, ürünün tedarik zincirinde yer alan ve faaliyetleri ürünün güvenliğine ilişkin özelliklerini etkileyen gerçek veya tüzel kişiyi, İyi İmalat Uygulamaları: Bir ürünün veya hizmetin belirlenen kalite şartlarını yerine getirmesine yönelik yeterli güveni sağlamak için gerekli olan bütün planlı ve sistemli faaliyetleri, INCI: "International Nomenclature Cosmetic Ingredients" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası kozmetik ürün bileşenleri terminolojisini, CTFA: "Cosmetic, Toiletries and Fragrances Association" kelimelerinin kısaltması olup; Amerika Birleşik Devletleri Kozmetik Üreticileri Birliğinin derlemiş olduğu kozmetik ürün bileşenleri sözlüğünü, CI: İngilizce "Color Index" kelimelerinin kısaltması olup; uluslararası Boyar Madde Renk İndeks numarasını, ifade eder. İKİNCİ BÖLÜM Kozmetik Ürünlerin Kategorileri, Teknik Nitelikleri ve Ambalaj Bilgilerine Dair Şartlar Kozmetik Ürünlerin Kategorilerine Ait Liste Madde 5 — Kozmetik olarak değerlendirilen ürünlerin genel kategorilerini gösteren liste, bu Yönetmeliğin Ek-I’inde yer almaktadır. Bu Yönetmeliğin Ek-V’inde sıralanan maddelerden herhangi birini içeren bir kozmetik ürün ile ilgili Bakanlık, gerekli gördüğü tedbirleri alır. Kozmetik Ürünlerin Nitelikleri Madde 6 — Piyasaya arz edilen bir kozmetik ürün, normal ve üretici tarafından öngörülebilen şartlar altında uygulandığında veya ürünün sunumu, etiketlenmesi, kullanımına dair açıklamalara veya üretici tarafından sağlanan bilgiler dikkate alınarak önerilen kullanım şartlarına göre uygulandığında, insan sağlığına zarar vermeyecek nitelikte olmalıdır. Kullanıcıya bilgi ve uyarıların iletilmiş olması, hiçbir şekilde bu Yönetmelik gereklerine uyma zorunluluğunu ortadan kaldırmaz. Kozmetik Ürünlerin İçermemesi Gereken Maddeler Madde 7 — Bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen genel yükümlülükler saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerin üreticileri, aşağıda belirtilenleri içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz edemezler: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-II’sinde belirtilen maddeler, b) Ek-III’ün Kısım 1’inde verilen listedeki maddelerden, belirtilen limitler ve şartların dışında yer alanlar, c) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilenler dışındaki boyar maddeler, d) Sadece saçların, kılların ve tüylerin boyanması amacıyla boyar madde içeren kozmetik ürünler hariç olmak üzere, Ek-IV’ün, Kısım 1’inde belirtilen boyar maddelerden belirlenen şartlar dışında kullanılmış olanlar, e) Ek-VI’ün, Kısım 1’inde listelenenler dışındaki koruyucular, f) Ürünün tüketiciye sunum şeklinden anlaşılacak şekilde koruyuculuk dışında bir amaçla farklı konsantrasyonların kullanıldığı ürünler hariç olmak üzere, Ek VI’ün, Kısım 1’inde listelenmiş belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alan koruyucular, g) Ek-VII’nin, Kısım 1 dışındaki UV filtreleri, h) Ek-VII’nin, Kısım 1’deki UV filtrelerinden belirtilen sınırlar ve şartların dışında yer alanlar. Bakanlık, bu maddenin birinci fıkrasında belirtilenleri içeren kozmetik ürünlerin piyasaya arzını engellemek için gerekli tedbirleri alır. Ayrıca, bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesinde öngörülen yükümlülüklere uymak kaydıyla, bu Yönetmeliğin Ek-II’sinde listelenen maddelerin eser miktarda varlığına, bu Yönetmeliğin 21 inci maddesine istinaden Bakanlıkça çıkarılacak olan İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu koşullarında teknik olarak uzaklaştırılamadıkları takdirde izin verilir. Kozmetik ürünlerin imalatında kullanılan kozmetik madde bileşenleri veya bileşimlerinin, hayvanlar üzerinde deneylerle test edilmesi ve bunların piyasaya arz edilmesi ile ilgili hususlar, Bakanlık tarafından yayımlanacak bir tebliğ ile belirlenir. Kozmetik Ürünlerde Kullanılması Serbest Olan Maddeler Madde 8 — Aşağıdakileri içeren kozmetik ürünler piyasaya arz edilebilir: Bu Yönetmeliğin; a) Ek-III, Kısım 2’sinde verilen listedeki maddelerden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (g) sütununda verilen tarihe kadar, b) Ek-IV, Kısım 2’sinde listelenenlerden, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun kullanılmış boyar maddeler, aynı Ekte verilen tarihe kadar, c) Ek-VI, Kısım 2’sinde verilen listedeki koruyuculardan, belirtilen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar, d) Ek-VII, Kısım 2’sinde verilen listedeki UV filtrelerinden, belirlenen sınırlar ve şartlara uygun olanlar, aynı Ekte (f) sütununda verilen tarihe kadar. Ancak, birinci fıkranın (c) bendinde belirtilen maddelerden bazıları, ürünün tüketiciye sunum şeklinden açıkça anlaşılan özel bir amaçla başka konsantrasyonlarda kullanılabilirler. Boyar maddeler, koruyucular ve UV filtreleri, sözü geçen listelerde verilen tarihlerde; a) Tamamen izin verilmiş veya, b) Tamamen yasaklanmış (Ek-II) olacaklar veya, c) Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’nin ikinci kısımlarında belirlenen sürelere kadar kalacak veya, d) Mevcut bilimsel bilgilere dayanılarak veya artık kullanılmadıkları için Eklerin tamamından silineceklerdir. Eklerin Güncelleştirilmesi Madde 9 — Bu Yönetmeliğin Ekleri üzerinde, bilimsel ve teknolojik gelişmeler ile Avrupa Birliği mevzuatındaki güncellemeler göz önünde bulundurularak, gerekli değişiklikler yapılır. İç ve Dış Ambalajda Yer Alacak Bilgiler Madde 10 — Kozmetik ürünler, iç ve dış ambalajlarında yer alan bilgilerin, silinemez, kolayca görülebilir ve okunabilir olmaları kaydıyla satışa sunulabilir. İç ve dış ambalajda yer alması gereken bu bilgiler aşağıda sıralanmıştır. Ancak, bu fıkranın (g) bendinde belirtilen bilgilerin pratik olarak iç ambalaj üzerine yazılamadığı durumlarda, bu bilgilerin dış ambalajın üzerinde diğer bilgilerin yanında bulunması yeterlidir. a) Ülke içinde yerleşik üreticinin, adı veya unvanı ve adresi veya kayıtlı işyerinin adı veya unvanı ve adresi belirtilir. Bu bilgiler, sorumluya ulaşmayı engellememek kaydıyla kısaltılabilir. İthal edilen ürünlerin menşeinin belirtilmesi gerekir. b) Beş gram veya beş mililitre altındaki ambalajlar, ücretsiz eşantiyonlar ve tek dozluk olan ürünler hariç, ağırlık veya hacim olarak ambalajlama anındaki nominal miktar belirtilir. Ağırlık veya hacim detaylarının önemli olmadığı, birden fazla birim ürünün tek ambalajda satıldığı durumlarda, birim sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesi koşuluyla ambalaj içindeki birimlere miktar yazılması gerekmez. Eğer ambalaj içinde kaç adet ürün bulunduğu dışarıdan görülebiliyor veya ambalajın içindeki her bir ünite normalde sadece ayrı ayrı satılıyor ise, içindeki ürün sayısının ambalaj üzerinde belirtilmesine gerek yoktur. c) Bir kozmetik ürünün minimum dayanma tarihi; normal şartlar altında depolandığı takdirde, başlangıçtaki fonksiyonlarını yerine getirmeye devam ettiği ve özellikle bu Yönetmeliğin 6 ncı maddesine uyumlu kaldığı süredir. Söz konusu tarih, "minimum dayanma tarihi" ifadesi veya uygun kısaltılmış şeklini takiben; 1) Tarih yazılarak veya, 2) Ambalajın üzerinde tarihin bulunduğu yer hakkında detaylı bilgi verilerek, belirtilmelidir. Eğer gerekir ise, ürünün bu dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilir. Tarih açıkça ve sırasıyla ay ve yıl olarak belirtilir. Minimum dayanma süresi otuz ayı geçen ürünlerde, tarih belirtilmesi zorunlu değildir. Ancak, bu ürünlerde ürünün açılmasından itibaren tüketiciye zarar vermeden kullanılabileceği sürenin bildirilmesi zorunludur. Ürün açıldıktan sonra güvenli kullanılabileceği bu süre hakkında bilgi, Ek-VIII/a’da verilen sembolü takiben kullanma süresi ay ve/veya yıl cinsinden yazılarak belirtilir. d) Kullanımdaki alınması gereken özel tedbirler ve özellikle, bu Yönetmeliğin Ek-III, Ek-IV, Ek-VI ve Ek-VII’sinde yer alan ve "etikette belirtilmesi zorunlu olan kullanım şartları ve uyarılar" sütununda listelenenler ve profesyonel kullanım için, özellikle saç bakımı olmak üzere alınması gerekli özel tedbirler, kozmetik ürün etiketinde belirtilecektir. Pratik açıdan buna imkan olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilecektir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya Ek-VIII’deki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. e) Üretim kodu veya üretim şarj numarası belirtilir. Kozmetik ürünün çok küçük olması nedeniyle bunun pratik olarak imkansız olması halinde bu bilgiler, dış ambalajın üzerinde bulunur. f) Ürünün sunum şekli itibariyle açıkça belli olmadığı takdirde, ambalaj üzerinde ürünün fonksiyonu belirtilir. g) Ürün bileşenlerinin listesi, ilave edildiği andaki ağırlıklarına göre azalan sıra ile ambalaj üzerinde belirtilir. Bu liste, "ÜRÜN BİLEŞENLERİ" veya aynı anlama gelen Türkçe veya yabancı dildeki ifadenin altında yer alır. Pratik açıdan bu mümkün olmadığı takdirde, bu bilgiler broşür, etiket, bant veya kart şeklinde ürüne eklenerek verilir. Tüketiciyi bunlara yönlendirmek için bir kısaltma veya bu Yönetmeliğin Ek- VIII’indeki sembol, iç ve dış ambalajın üzerinde bulunur. Aşağıdakiler ürün bileşeni olarak kabul edilmezler: 1) Kullanılan hammaddelerdeki safsızlıklar, 2) Preparatın yapımında kullanılan, ancak bitmiş üründe bulunmayan yardımcı teknik maddeler, 3) Kesinlikle gerekli miktarda kullanılan çözücüler veya parfüm ve aromatik bileşiklerin taşıyıcıları. Üreticinin, ticari sırların korunması amacıyla ürün bileşenlerinin bir veya birkaçını listeye dahil etmek istememesi durumunda uygulanacak prosedür, Bakanlıkça yayımlanacak bir tebliğ ile düzenlenir. Parfüm ve aromatik bileşikler ve onların hammaddeleri, "parfüm" ve "aroma" kelimeleri ile tarif edilir. Ancak, bu Yönetmeliğin Ek-III, Kısım 2’sinde yer alan "diğer sınırlamalar ve gereklilikler" sütununda belirtilmesi gereken maddelerin mevcudiyeti, ürün içindeki işlevlerine bakılmaksızın listede gösterilir. Konsantrasyonu % 1’den az olan ürün bileşenleri, konsantrasyonu % 1’den fazla olanlardan sonra herhangi bir sırayla listelenebilir. Boyar maddeler, bu Yönetmeliğin Ek-IV’ünde kabul edilen CI numaraları ve isimlendirmeye göre, diğer içerik maddelerinin ardından herhangi bir sıralamaya göre listelenebilir. Birçok renkte piyasaya verilen renkli dekoratif kozmetik ürünlerde kullanılan tüm boyar maddeler, "içerebilir" ifadesi veya "+/-" sembolü konulmak kaydıyla listelenebilir. Bir içerik maddesi öncelikle INCI; bu olmadığı takdirde ise, CTFA veya yaygın olarak kullanılan diğer isimleriyle tanımlanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (d) ve (g) bentlerinde belirtilen hususların, ebat veya şekli nedeniyle ürüne ekli bir kılavuzda belirtilmesinin pratik veya mümkün olmadığı hallerde bu hususlar, kozmetik ürüne ekli olan etiket, bant veya kartta belirtilir. Sabun, banyo topları ve diğer küçük ürünlerde, ikinci fıkranın (g) bendinde istenen bilgilerin ebat veya şekilden kaynaklanan pratik imkansızlıklar nedeniyle ürüne ekli broşür, etiket, bant veya kartta yer alamaması durumunda, ürünün satışa sunulduğu teşhir raflarının üzerinde veya hemen yakınında bulundurulacak kılavuzda belirtilir. Satışa hazır şekilde ambalajlanmamış, satış yerinde müşterinin isteği ile ambalajlanan veya anında satılmak üzere satış yerinde önceden ambalajlanmış kozmetik ürünler için, bu maddenin ikinci fıkrasındaki bilgilerin belirtilmesi gerekir. Kozmetik ürünlerin dolum yerleri ve dolum şartlarına dair esaslar, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzunda düzenlendiği şekilde uygulanır. Bu maddenin ikinci fıkrasının (b), (d) ve (f) bendlerindeki bilgilerin Türkçe olması gerekir. Ancak, ürünün dayanıklılığının hangi şartlarda garanti altına alındığına dair ek bilgi verilmesinin gerektiği durumlarda, ikinci fıkranın (c) bendinde istenen bilginin de Türkçe olması gerekir. Etiketlerde, ürünlerin satış için sergilenmesinde ve reklamlarında kullanılan metin, isimler, ticari marka, resim, figüratif desenler veya diğer şekiller, ürünlerin gerçekte sahip olmadıkları nitelikler varmış gibi kullanılamaz. Ayrıca, bu yönde imada bulunulamaz. ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Sorumluluk, Denetim ve Bildirim Sorumluluk Madde 11 — Kozmetik ürünlerin üreticileri, sadece bu Yönetmeliğe ve Eklerine uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli tedbirleri almakla ve İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna göre üretim yapmakla yükümlüdürler. Bakanlık, bu esaslara uygun olan kozmetik ürünün piyasaya arz edilmesini kısıtlayıcı, yasaklayıcı ve reddetmeye yönelik uygulamalardan kaçınır. Denetim Esasları Madde 12 — Kozmetik ürünlerin üretim yeri denetimleri, piyasa gözetim ve denetimi ile denetim kapsamında numune alma, uyarı, geri çekme, imha, üretim yerinin ıslahı ve kapatılması hususları Bakanlık tarafından belirlenir. Üretici, piyasa gözetim ve denetimi için Bakanlığın talebi halinde aşağıdaki bilgileri içeren Ürün Bilgisini, bu Yönetmeliğin 10 uncu maddesinin ikinci fıkrasına uygun olan etikette belirtilen adreste üç iş günü içerisinde hazır bulundurmak zorundadır. Bu Ürün Bilgileri; a) Ürünün kalitatif ve kantitatif yapısı; parfüm ve parfüm bileşimi olması halinde, bileşimin kodu ve tedarikçinin kimliği, b) Hammadde ve bitmiş ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyonu ve kozmetik ürünün fiziko-kimyasal ve mikrobiyolojik spesifikasyona uygunluğuna ilişkin kontrol kriterleri, c) İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzu hükümlerine uygun üretim metodu; üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliliği veya gerekli tecrübesi olduğunu belirleyen eğitim ve çalışma belgeleri, d) Bitmiş üründe insan sağlığı için güvenlik değerlendirmesi; bunun için üretici, ürün bileşenlerinin toksikolojik karakteri, kimyasal yapısı ve maruz kalma seviyelerini göz önüne alır. Bu amaçla, ürünün kullanımına sunulduğu hedef kitlenin veya ürünün uygulanacağı bölgenin belirgin maruz kalma özelliklerini göz önünde bulundurur. Üç yaşından küçük çocukların kullanımı için hazırlanan ürünler ile dış genital organlara haricen uygulanmak amacıyla üretilmiş kişisel hijyen ürünleri için özel güvenlik değerlendirmesi gerekir. Bu değerlendirme, 25/6/2002 tarihli ve 24796 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan İyi Laboratuar Uygulamaları Prensipleri ve Test Laboratuarlarının Belgelendirilmesine Dair Yönetmelik hükümlerine uygun olarak yapılır. Ülke sınırları içinde aynı ürünün bir kaç yerde üretilmesi halinde, üretici bu üretim yerlerinden bir tanesini bu bilgilerin hazır bulunduğu üretim adresi olarak seçebilir. Bu durumda üretici, istendiği takdirde denetlenebilmesi için, seçilen bu yeri Bakanlığa bildirmek zorundadır. e) (d) bendindeki değerlendirmeyi yapacak yetkili veya sorumlu kişinin adı ve adresi; bu kişinin, eczacılık, veterinerlik, biyoloji, kimya, biyokimya, toksikoloji, mikrobiyoloji, dermatoloji, tıp veya eşdeğer bir bilim dalında diploma sahibi olması ve yeterli tecrübeyi haiz bulunması gerekir. f) Kozmetik ürünlerin kullanımı neticesinde insan sağlığına olabilecek istenmeyen etkiler hakkında mevcut veriler, g) Kozmetik ürünün veya maddenin iddia edilen etkilerini kanıtlayan bilimsel nitelikte çalışmalara dair belgeler, h) Avrupa Birliği dışındaki ülkelerin mevzuat veya diğer düzenlemelerinin gerekleri nedeniyle hayvanlar üzerinde yapılmış olan testler de dahil olmak üzere, üretici tarafından, ürünün geliştirilmesi veya ürün veya bileşenlerinin güvenlik değerlendirilmesi için hayvanlar üzerinde yapılan testlerle ilgili verilerdir. Özellikle ticari sır ve kişisel hakların saklı kalması kaydıyla, bu maddenin üçüncü fıkrasının (a) ve (f) bentlerinde yer alan veriler kamuya açık ve kolay ulaşılabilir olacaktır. Bu maddenin üçüncü fıkrasının (c), (d), (f) ve (g) bendlerindeki bilgilerin Türkçe veya Avrupa Birliğinde yaygın olarak kullanılan dillerden tercihen birinde olması zorunludur. Sorumlu Teknik Eleman Madde 13 — Üreticinin, uygun seviyede profesyonel yeterliğe ve gerekli tecrübeye sahip bir sorumlu teknik eleman bulundurması gerekir. Üretici bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen şartları taşıyorsa sorumlu teknik elemanlık görevini kendisi üstlenebilir. Eczacı veya kozmetik alanında en az iki yıl fiilen çalışmış olduğunu belgelemek kaydıyla kimyager, kimya mühendisi, biyolog veya mikrobiyologlar üretici tarafından sorumlu teknik eleman olarak görevlendirilebilirler. Sorumlu teknik eleman, İyi İmalat Uygulamaları Kılavuzuna uygunluğun sağlanmasından da sorumludur. Sorumlu teknik eleman, ülke mevzuatını bilmekle yükümlüdür. Bildirim ve Yasak Madde 14 — Piyasaya ilk kez arz edilecek kozmetik ürün için üretici, yeni ürünü piyasaya arz etmeden önce ve piyasaya kozmetik ürün arz etmek amacıyla yeni kurulan veya faaliyet sahasını genişleten imalat ve ithalat müesseseleri, yeni faaliyetine başlamadan önce bunu bildirmek zorundadır. Üreticiler, bu Yönetmeliğin Ek-IX’unda yer alan Kozmetik Ürün ve Üreticileri Bildirim Formunu, bu Yönetmelik hükümleri uyarınca, eksiksiz ve doğru olarak doldurur ve onaylar. Bu Formun Bakanlığa veya İl Sağlık Müdürlüklerine teslim edilmesiyle bildirim yapılmış sayılır. Bu maddenin birinci fıkrasına uygun şekilde bildirimi yapılmayan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmeleri yasaktır. Zehir Danışma Merkezine Bilgi Verilmesi Madde 15 — Kozmetik ürünün kullanılması sırasında bir sorun çıkması halinde hızlı ve uygun müdahale yapılabilmesi amacıyla, ürün piyasaya arz edilmeden önce, ürünün formülünün ve istenen diğer bilgilerin, bu Yönetmeliğin Ek-X’unda yer alan Zehir Danışma Merkezine Bildirim Formu üzerinde doldurularak, Bakanlık Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkezi Başkanlığı bünyesindeki Zehir Danışma Merkezine verilmesi gerekir. Söz konusu formül, ürün bileşenleri INCI adlarına göre düzenlenerek, hacim veya miktar oranlarının aralıklar şeklinde belirtilmesi suretiyle ve mühürlenmiş kapalı zarf içinde teslim edilir. Bu mühürlenmiş kapalı zarf, Zehir Danışma Merkezine elden teslim edilebilir veya iadeli taahhütlü posta yoluyla gönderilebilir. Bakanlık, bu bilginin yalnız sözü edilen müdahale amacıyla kullanılmasından sorumludur. DÖRDÜNCÜ BÖLÜM Analiz Metotları ve Kozmetikte Kullanılmasına İzin Verilenler Dışındaki Maddelerin Kullanılmasına İlişkin Özel Esaslar Analiz Metotları Madde 16 — Bakanlık tarafından, güncel teknik gelişmeler paralelinde; a) Kozmetik ürünlerin yapısını kontrol etmek için gerekli analiz metotları, b) Kozmetik ürünlerin kimyasal ve mikrobiyolojik saflık kriterleri ve bu kriterleri kontrol için metotlara dair gerekli tebliğler, yayımlanır. Kozmetik Ürünlerde Kullanılmasına İzin Verilen Diğer Maddelere İlişkin Özel Esaslar Madde 17 — Bu Yönetmeliğin 7 nci ve 9 uncu madde hükümleri saklı kalmak kaydıyla, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesi dışındaki diğer maddelerin, Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde kullanılmasına aşağıdaki şartlarda izin verilebilmesi Bakanlığın yetkisindedir: a) İzin, üç yıllık bir süre ile sınırlandırılır, b) İzin verilen madde veya preparatlardan üretilen kozmetik ürünler, Bakanlık tarafından kontrol edilir, c) Bu tür kozmetik ürünler Bakanlığın belirleyeceği farklı bir şekilde işaretlenir. Bakanlık; bu maddenin birinci fıkrasına göre verdiği yeni izin hakkında, iznin verilmesi tarihinden itibaren iki ay içinde Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu bilgilendirir. Bu maddenin birinci fıkrasının (a) bendi uyarınca verilen üç yıllık sürenin sona ermesinden önce Bakanlık; Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonuna, birinci fıkraya göre ulusal kapsamda izin verdiği maddelerin, kozmetik ürünlerde kullanılmasına izin verilen maddeler listesine alınması için destekleyici bilgi ve belgeler ile başvuruda bulunabilir. Bu durumda, Bakanlık tarafından bu maddenin birinci fıkrasına göre verilen izin, birinci fıkranın (a) bendindeki üç yıllık süre dikkate alınmaksızın, listeye alınması için yapılan başvurudan sonra bir karar alınana kadar yürürlükte kalır. BEŞİNCİ BÖLÜM Çeşitli ve Son Hükümler İdari Yaptırımlar Madde 18 — Bir kozmetik ürünün bu Yönetmeliğin gereklerine uygun olmasına rağmen, sağlık için bir tehlike oluşturduğu tespit edilir ise Bakanlık, Ülke sınırları içinde bu ürünün piyasaya arz edilmesini geçici olarak yasaklar. Kontrol sonucunda ürünün genel sağlık yönünden güvenli olmadığının tespit edilmesi halinde, masrafları üretici tarafından karşılanmak üzere Bakanlık; a) Ürünün piyasaya arzının yasaklanmasını, b) Piyasaya arz edilmiş olan ürünlerin piyasadan toplanmasını, c) Ürünlerin, güvenli hale getirilmesinin imkansız olduğu durumlarda, taşıdıkları risklere göre kısmen veya tamamen imha edilmesini, d) (a), (b) ve (c) bendlerinde belirtilen önlemler hakkında gerekli bilgilerin ülke genelinde dağıtımı yapılan iki gazete ile ülke genelinde yayın yapan iki televizyon kanalında ilanı suretiyle risk altındaki kişilere duyurulmasını Sağlar. Risk altındaki kişilerin yerel yayın yapan gazete ve televizyon kanalları vasıtasıyla bilgilendirilmesinin mümkün olduğu durumlarda bu duyuru yerel basın ve yayın organları yoluyla risk altındaki kişilerin tespit edilebildiği durumlarda ise bu kişilerin doğrudan bilgilendirilmesi yoluyla yapılır. Böyle bir durumda Bakanlık, Dış Ticaret Müsteşarlığı vasıtasıyla Avrupa Birliği Komisyonunu, geçici yasaklama kararına esas olan gerekçe ve kanıtları da belirterek ivedilikle bilgilendirir ve yapılacak görüşmelerin sonuçları doğrultusunda gerekli değişiklik ve düzenlemeler Bakanlık tarafından yapılır. Bu Yönetmeliğe uygun olan kozmetik ürünlerin piyasaya arz edilmesi hakkında kısıtlama veya yasaklama getirilmesi ile ilgili kararlarda kesin gerekçeler Bakanlıkça belirtilir. Kararlarda, alınması gereken tedbirler ile bu Yönetmeliğe ve diğer ilgili mevzuata uygunluk sağlanmak üzere belirlenen süreler, ilgili tarafa bildirilir. Cezaî Müeyyideler Madde 19 — Bu Yönetmeliğe ve bu Yönetmeliğin uygulanmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan mevzuat hükümlerine uymayanlar hakkında fiilin mahiyeti ve niteliğine göre, 24/3/2005 tarihli ve 5324 sayılı Kozmetik Kanunu, 29/6/2001 tarihli ve 4703 sayılı Ürünlere İlişkin Teknik Mevzuatın Hazırlanması ve Uygulanmasına Dair Kanun, Türk Ceza Kanununun ilgili hükümleri uygulanır. Kılavuz Madde 20 — Bu Yönetmeliğin uygulanmasını göstermek amacıyla Bakanlıkça gerekli kılavuzlar yayımlanır ve yayımlanan kılavuzların hükümleri, bu Yönetmelik ile birlikte uygulanır. Yürürlükten Kaldırılan Yönetmelik Madde 21 — 8/4/1994 tarihli ve 21899 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Kozmetik Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmıştır. Geçici Madde 1 — Bu Yönetmeliğin yayımlanmasından önce kozmetik ürün üretimine veya ithaline dair izin almak üzere Bakanlığa yapılan başvurular, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesine göre piyasaya arz öncesi bildirim olarak kabul edilerek sonuçlandırılır. Geçici Madde 2 — Üretim/ithal izni olan ve piyasada bulunan kozmetik ürünler için, bu Yönetmeliğin 14 üncü maddesi uyarınca, Yönetmeliğin yayım tarihinden itibaren altı ay içerisinde Bakanlığa bildirimde bulunulması zorunludur. Bakanlık, ürün güvenliğine halel getirmemek kaydıyla, üretim veya ithal izni almış, 5324 sayılı Kozmetik Kanununda öngörülen şartları yerine getirmiş ancak bu Yönetmeliğin gereklerine tam olarak uygun olmayan kozmetik ürünlerin Türkiye Cumhuriyeti sınırları dahilinde satılmasına, bu Yönetmeliğin yayımlanmasından itibaren otuzaltı aya kadar süre tanıyabilir. Yürürlük Madde 22 — Bu Yönetmelik, yayımı tarihinde yürürlüğe girer. Yürütme Madde 23 — Bu Yönetmelik hükümlerini Sağlık Bakanı yürütür.

http://www.biyologlar.com/kozmetik-yonetmeligi

Acrocanthosaurus Dinazor

Acrocanthosaurus (amlamı Yunanca yüksek dikenli kertenkele) Kuzey Amerika kıtasında 115-105 milyon yıl önce Kretase dönemimde yaşamış yaklaşık 5,280 pound (2.6 ton) ağırlığında, 1.4 metre uzunluğunda büyük bir kafaya sahip, 12 metre uzunluğundaki etobur bir theropoda dinozordur. Neredeyse tüm iskeleti tamamlanmış sayılı türlerdendir. Yeraltında minerallerle neredeyse simsiyah olmuş kemiklerine rağmen kalıntıları neredeyse sağlam bir şekilde günümüze kadar taşınmıştır. Kafatası neredeyse bütün halde bulunmuştur. Kol ve bacak kemiklerinin de aynı şekilde sağlam kalması çok güçlü kaslara sahip olduğu ve çenesindeki zedelenme sebebiyle bir av kazası sonucu öldüğü çıkarımına sebep olmuştur. İrili ufaklı dişlere sahip olan Acro, büyük bir dinozora nispeten küçük ayaklara sahiptir. Diş yapısı avını dişleriyle öldürmediğini göstermektedir. Bu da uzmanlarda yırtıcı vahşinin avını iri kolları ve bacaklarıyla yakaladığı düşüncesine sebep olmuştur. Büyüklüğü açısından Tyrannosaurus rex ile kıyaslanmaktadır.

http://www.biyologlar.com/acrocanthosaurus-dinazor

Çocuklarda Tırnak Yeme Alışkanlığı Nedir?

Çocuklarda Tırnak Yeme Alışkanlığı Nedir?

Çocuğunuz tırnaklarını yiyor, ya da parmağını emiyorsa, hemen endişeye kapılmayın; çünkü bu alışkanlıkların 5 ila 18 yaş grubunda görülme olasılığı yüzde 45'lere varıyor.

http://www.biyologlar.com/cocuklarda-tirnak-yeme-aliskanligi-nedir

Bakterilerde Sınıflandırma

Bakteriler çeşitli özellikleri bakımından gruplandırılırlar. Bu özelliklerin başlıcaları ; şekilleri, solunumları, beslenmeleri ve boyanmaları olarak sayılabilir. *Şekillerine Göre Bakteriler Bakteriler ışık mikroskobuyla bakıldığında başlıca şu şekillerde görünürler. a)Çubuk Şeklinde Olanlar (Bacillus): Tek tek veya birbirlerine yapışmışlardır. Tifo, tüberküloz ve şarbon hastalığı bakterileri bu şekildedir. b)Yuvarlak Olanlar (Coccus): Genellikle kamçısızdırlar. Zatürree ve bel soğukluğu bakterileri bunlara örnektir. c)Spiral Olanlar (Spirillum): Kıvrımlı bakterilerdir. Frengi bakterileri ve dişlere yerleşen Spiroket'ler bunlara örnektir. d)Virgül Şeklinde Olanlar (Vibrio): Virgül biçiminde tek kıvrımlılardır. Kolera bakterisi gibi. * Boyanmalarına Göre Bakteriler Danimarkalı bakteriyolog GRAM tarafından geliştirilen boyalarla boyanan bakterilere Gram (+), boyanmayanlara Gram(-) bakterileri denir. *Beslenmelerine Göre Bakteriler Bazı bakteriler ototrof olup; fotosentez yada kemosentez yaparlar. Çoğunluğu ise heterotrof olup saprofit yada parazit yaşarlar. a)Saprofit Bakteriler: Bakterilerin büyük çoğunluğunu oluşturur. Besinlerini bulundukları ortamdan hazır sıvılar olarak alırlar. Nemli, ıslak ve çürükler üzerinde yaşarlar. En çok amino asit, glikoz ve vitamin gibi besinleri ortamdan alırlar. Bu tür bakteriler dış ortama salgıladıkları enzimlerle bitki ve hayvan ölülerini daha basit organik maddelere parçalayarak onların çürümesini sağlarlar. Böylece hem toprağın humusunu arttırırlar, hem de kendilerine besin sağlarlar. Çürütme sonucu çeşitli kokular meydana gelir. Bu yüzden bu olaya "kokuşma" denir. Bazı saprofit bakteriler, sütün yoğurt ve peynir olarak mayalanmasını sağlar. Saprofitler, dünyada madde devrinin tamamlanmasında önemli rol oynadıklarından hayat için mutlaka gereklidir. b) Parazit Bakteriler: Besinlerini cansız ortamdan değil de, üzerinde yaşadıkları canlılardan temin ederler. Çünkü sindirim enzimleri yoktur. Bunlardan bazıları konak canlıya fazla zarar vermeden yaşayabilirler. Sadece onun besinlerine ortak olurlar. Kalın bağırsaklarımızdaki "Escherichia coli" bunun en iyi örneğidir. Bazı parazit bakteriler ise konak canlının ölümüne bile sebep olabilen hastalıklara yol açarlar. Bunlara "Patojen bakteriler" denir. Patojenler ya toksinler çıkararak ya da konak canlının enzim ve besinlerini kullanarak zarar verirler. Toksinler ya dışarı atılır (Ekzotoksin), ya da bakterilerin içinde kalır (Endotoksin). İçeride kalan toksinler, bakteriler ölünce zararlı hale geçerler. Canlıların patojen bakterilere ve toksinlerine karşı oluşurduğu savunmaya "Bağışıklılık" denir. Parazit bakterilerin üremeleri hızlıdır. c)Foto sentetik Bakteriler: Sitoplazmalarında serbest klorofil taşırlar. Fotosentezlerinde elektron kaynağı olarak H2O yerine H2S ve H2 kullanırlar. * CO2 + H2O ----- Besin + O2 (Mavi-yeşil Algler) * CO2 + H2S ----- Besin + S + H2O (Kükürt Bakterileri) * CO2 + H2 ------ Besin + H2O (Hidrojen Bakterileri) d)Kemosentetik Bakteriler: Bu bakteriler de madde devrinde çok önemlidirler. Bazı organik maddeleri oksitleyerek onları zararsız hale getirirler. Oluşan maddeler ise bitkilerce mineral tuzları olarak kullanılır. Bu oksitleme sonucu ortaya açığa kimyasal enerji çıkar. Bu enerjiyle de CO2 indirgemesi yaparak besinlerini sentez ederler. Işık ve klorofil gerekli değildir. Oksijen kullanılır. Kemosentetik bakteriler en çok azotlu, kükürtlü, demirli maddeleri oksitlerler. * NH3 + O2  HNO2 + H2O + Kalori (nitrosomonas) * HNO2 + O2  HNO3 + Kalori (nitrobacter) * H2S + O2  H2O + S + Kalori (Kükürt Bakterileri) * FeCO3+O2+H2O  Fe(OH)3+ CO2 + Kalori (Demir Bakterisi) * N2 + O2  NO2 + Kalori (Azot Bakterileri) Kemosentez Sonucu, Bazı zararlı maddeler ortadan kaldırılmış Bitkilerin alabileceği tuzlar oluşturulmuş Kimyasal enerji kazanılmış Organik besinler sentezlenmiş olmaktadır. *Solunumlarına Göre Bakteriler a)Anaerob Bakteriler: Bakteriler organik besinleri parçalayarak enerji elde ederken genellikle oksijen kullanmazlar. Bunlar havasız yerlerde de yaşayıp çoğalırlar (Konservelerde olduğu gibi). Bunların bazıları oksijen olduğu ortamlarda hiç gelişemezler. Örnek;Clostridium tetani (tetanos bakterisi). b)Aerob Bakteriler: Bazı bakteri grupları (Escherichia coli, Zatürre ve yoğurt bakterisi gibi) ancak oksijenli ortamda yaşayabilirler. Bunlarda mitokondri olmadığı için, solunum, hücre zarının iç kısımlarında (mizozom) gerçekleştirilir. Örnek; azot bakterileri. c)Geçici Anaerob veya Geçici Aerob Olanlar: Asıl solunumları oksijensiz olduğu halde, oksijenli ortamlarda kısa süre için aerob olanlara "Geçici aerob" denir. Normal solunum şekli aerob olanlar ise havasız kalınca fermantasyona baş vururlar. Bunlara "Geçici anaerob" denir.

http://www.biyologlar.com/bakterilerde-siniflandirma

Amfibilerden Sürüngenlere Geçiş

Amfibiler yaşamlarının bir kısmını suda, diğer kısmını karada geçirdikleri için “iki yaşamlılar” olarak adlandırılırlar. [İlk olarak Geç Devonyen Dönem'de görülmeye başlamışlardır ki bu da, günümüzden 385 milyon yıl öncesiyle 374 milyon yıl öncesine denk gelmektedir.] Anatomik ve fizyolojik açıdan balıklarla sürüngenler arasında bir özellik gösteren amfibiler, omurgalıların su dışında yaşayan ilk grubunu oluştururlar [ve kendi başlarına bir ara geçiş sınıfını (class) oluştururlar. Buradan da anlaşılabileceği gibi, sadece ara geçiş "türleri" değil, Evrimsel Biyoloji sayesinde ve Taksonomistlerin titiz çalışmaları sonucunda ara geçiş "takımları" (order), "sınıfları" (class) ve hatta "şubeleri" (phlyum) keşfedilmiştir]. Bilimin gelişmesi ile birçok canlının gen haritası çıkartılarak evrim [pek çok diğer metotlarla birlikte, defalarca farklı yönden ve şimdiye kadar asla çürütülememiş bir biçimde] kanıtlanmıştır. Balina ve suaygırının akrabalığı buna bir örnektir. İnsan embriyosunun bir evresinde oluşan solungaç oyukları, balinaların yüzgeçlerinin altında bulunan beş adet kemik yapısı ve buna benzer birçok yapı evrime bir örnektir. Amfibilerden sürüngenlere geçişteki bazı ara formlar şöyledir; Proterogyrinus: Geç Missisippian döneminde (328 ila 218 milyon yıl önce) yaşamış olan bu tür, balıksı dişlere sahip olmakla birlikte yüzgeç yerine 5 parmaklı ayaklara sahiptir. Klasik amfibiler gibi bir kafatasına ve dişlere; ancak sürüngenler gibi bir omurgaya, kalça kemiğine ve kol kemiğine sahiptir. Bilekleri amfibilerinkiyle aynıdır. Proterogyrinus (Çizim Rekonstrüksiyon) Proterogyrinus (3D Rekonstrüksiyon) Proterogyrinus (Fosil) Limnoscelis ve Tseajaia: Anthracosaur denen [takıma] ait olan Proterogyrinus‘tan türediği belirlenen bu iki tür, Geç Karbonifer döneminde [318 ila 303 milyon yıl önce] yaşamıştır. "Cranium" denen beyni koruyan kafatası kısmı sürüngenlerinkine benzemektedir. Ayrıca çene kemikleri de sürüngenlerinki gibidir. [Benzer şekilde]; kafatasının tepesinin arka kısmında, omuriliği koruyan yapı, ilk defa amfibilerle sürüngenler arası geçiş türlerinde gözlemlenmiştir. Limnoscelis (Çizim Rekonstrüksiyon) Limnoscelis (Fosil Kalıbı*), Montreal Redpath Müzesi *Fosil kalıbı, keşfedilen fosillerin taşınması yerine, birebir dökmesinin taşınarak fosillerin korunmasını hedefleyen bir yöntemdir. Limnoscelis (Fosil) Tseajaia (3D Rekonstrüksiyon) Tseajaia (Fosillerden Edinilen İskelet Yapısı) Solenodonsaurus: Artık amfibilere ait olan “palatal fang” denen dişler [üst çenede bulunan 6 santimetreden uzun olabilen keskin dişler] kaybolmuştur, kafanın yan kısmında bulunan çizgi yok olmuştur. Ancak hala amfibilere ait bir özellik olarak, kuyruksokumu tek parçadır. Solenodonsaurus (Fosil) Solenodonsaurus (Fosil - 2) Solenodonsaurus (Çizim Rekonstrüksiyon) Hylonomus ve Paleothyris: İlkel sürüngenlerdir [ve yaklaşık 295 milyon yıl önce ilk olarak görülmeye başlamışlardır]. Oldukça fazla sürüngenlere benzeyen bir büyüklüğe sahiptirler ve amfibilerin kafatası yapısını hala taşırlar. Ayrıca omuz yapıları, kalça kemikleri, bacak kemikleri, orta dişleri ve omurgaları da amfibilere benzemektedir. Ancak bunun dışında kalan ve onlarca bölge eden iskeleti, tamamen sürüngenlerinkine benzer. Hylonomus (Birebir Maket), Münih Dinozor Parkı Hylonomus (Fosil) Hylonomus (Çizim Rekonstrüksiyon) Paleothyris (Fosil) Paleothyris (Fosil - 2) Paleothyris (Çizim Rekonstrüksiyon) Sürüngenlerin evriminde, karaya çıkan ve temelli olarak yaşamaya başlayan amfibiler, farklı bölgelerde yaşama sonucu farklı 2 gruba ayrılırlar: Gruplardan biri vücudun iki bölümünde aort damarı ve ilkel bir kulak zarı oluşturur. Diğer grup ise, vücutlarının sadece sol kısmında tek bir aort geliştirir. Ancak kulak yapısı, ilk gruptan farklıdır ve iki tarafta da birer tane, orta kulak ile iç kulağı birleştiren pencereciklerden bulunur. Bu gruptan sonra farklılaşan Therapsid Sürüngenler denen grup, memelileri oluşturacak olan gruptur. [Not: Burada yer almayan ancak keşfedilmiş olan bazı geçiş türlerine ait fosiller, önümüzdeki günlerde bu yazı dizimizin başlamasıyla eklenecektir. Kazananımızın yazısını görebilmeniz adına, bu yazı önden yayınlanmıştır.] Yazan: Çağla Deniz Pulat (Evrim Ağacı Okuru) Görseller ve Düzenleme: ÇMB (Evrim Ağacı) www.evrimagaci.org

http://www.biyologlar.com/amfibilerden-surungenlere-gecis

Çene Ekleminden Gelen Sesler Hangi Sorunların Göstergesidir?

Çene Ekleminden Gelen Sesler Hangi Sorunların Göstergesidir?

Diş sağlığı ve çene birbirine bağlı iki unsurdur. Çene problemleri ile ilgili şikâyetlerin çoğunun kaynağı diş problemleridir. Ağır diş problemlerinin tedavisinde çene ve ağız cerrahları da rol alıyor. 20’lik diş çekimi, implant uygulaması, çene kemiğinde erime, çene ağrısı gibi tedavilerde ağız ve çene cerrahlarına gitmek gerekiyor. Çene cerrahlarını ilgilendiren bu konuda acaba çene ekleminden gelen sesler hangi sorunların göstergesidir?Diş Eksikliğine İmplant ÇözümüDişlerin doğal yapısına dokunmadan, onları kesmek zorunda kalmadan yapılan implant tedavisi, eski köprü tedavilerinin yerini almıştır. Sağlıklı dişlerin kesilmek zorunda kaldığı köprü uygulamasının aksine sağlıklı dişlere dokunmayan implant tedavisi tercih ediliyor. 20 Yaş Dişi Diğer Dişleri Etkiler mi?Çene ağrılarına neden olan 20’lik dişin en sağlıklı olanı dahi yanındaki dişin çürümesine neden olabilmektedir. Bunu yanı sıra, çene kırığına, diş eti iltihabına, ağız kokusuna ve kist oluşumuna bile neden olan 20 yaş dişinin çekilmesi zorunluluk haline gelmektedir…6488_ene_ekleminden_gelen_seslerÇene Eklemi Ağrısının Nedeni Nedir?Çene eklemi ağrısının sebepleri alt ve üst çenenin tam kapanmaması sonucunda ortaya çıkan dengesizliğin ve çene kısmına alınan darbedir. Kaza veya kavga sonucu çene kısmına darbe alınmışsa, bu travma kendini çene eklemi ağrısı olarak göstermektedir. Alt ve üst çenenin uyumsuz olması veya travma sonucu oluşan çene eklemi ağrısının tedavisini ağız ve çene cerrahları yapmaktadır.Çene Ekleminde Ses Olan Hastalar Ne Yapmalıdır?Bu tür çene ekleminde ses duyan hastalar çene cerrahına başvurup, bu durumla ilgili tedavi olmak zorundadır. Çene açılıp kapanması ile bütün bir parçadır. Özellikle alt çenenin hareketi üst çene ile değil kafa sistemi ile gerçekleşmektedir. Alt ve üst çeneler arasında hareketi sağlayan mekanizmaya yastık adı verilir. Yastığın çene hareket ettiğinde ses çıkarması, orada bir sıkıntı olduğunu gösterir. O sesi işiten kişilerin çene eklemi ile ilgili tedavi edilmesi gerekmektedir. Eğer çene eklemi tedavisi olunmaz ise ileriki safhalarda çok daha şiddetli ağrılar ve bunun ardından çenenin açılamaması durumu söz konusu olmaktadır. Bu yüzden çene ekleminde ses duyulur duyulmaz ilgili cerraha başvurmak gerekmektedir.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/cene-ekleminden-gelen-sesler-hangi-sorunlarin-gostergesidir

Primatların Evrimi

Bu süreçde meydana gelen ilk memeli formlarından biri de primatlardır. Uzun kuyruklu maymunlar; gibbon, orangutan, goril ve şempanze gibi kuyruksuz maymunlar ve insanın içinde yer aldığı primatların atasının, bugün yaşayan ve ilkel bir insektivor olan Tupaia (Şekil 53) ya benzer bir canlı olduğu ileri sürülmektedir. Çünkü bu hayvanda dişler primatlarda olduğu gibi, kesici, köpek, ön ve arka öğütücü şeklinde farklılaşmıştır (heterodonti), üyeleri 5 parmaklıdır ve yere tabanlarıyla basarlar. Şekil 53. Tupaia Primatlar, ön ve arka üyelerinin 5 parkaklı olması, baş parmağın diğer dört parmağa karşı gelmesi, genellikle parmaklarında pençe tırnağı (kanca şeklinde) yerine yassı tırnakların bulunması, burun çıkıntısının diğer memelilere göre kısalması ve çenelerin küçülmesi, ağız içinde morfolojik ve işlevsel olarak farklı 4 diş tipinin (kesici, köpek, ön ve arka azılar) bulunması, gözlerin kafatasının temporal bölgesinden ön bölgesine gelmesiyle binoküler görüşün ve buna bağlı olarak görüntülerde derinlik boyutunun ve uzaklık tahmini olanağının kazanılması, gözler üzerinde kaş çıkıntısının bulunması, üst beyin (cerebrum) in gelişmiş olması ve doğum sonrası gelişmenin diğer memelilere göre daha yavaş olması, yavru bakımının gelişmiş olması ve alet kullanma gibi ortak özelliklere sahiptirler. Primates takımı, sistematik olarak Prosimii ve Antropoidea olmak üzere iki büyük alt takıma ayrılırlar. Prosimianlar, Lemur gibi küçük, ilkel ve ağaçlar üzerinde yaşayan primatlardır. Prosimianların, Senozoik olarak bilinen yakın zamanda, günümüzden 65 MYÖ (Paleosen alt tabakaları) ortaya çıktıkları bilinmektedir. Antropoidler ise, kuyruklu maymunlar (yeni dünya maymunları ve eski dünya maymunları) ile Gibbon, Orangutan, Goril ve Şempanze gibi kuyruksuz maymunları ve insanı kapsar (Şekil 54). Önce Afrika kıtasında meydana gelen eski dünya maymunlarının o devirde bu kıtaya yakın olan bugünkü Amerika kıtasına sürüklenmesi ve kıtaların ayrı kalması sonunda (genetik sürüklenme) Amerika kıtasında kendi gen havuzunu oluşturan yeni dünya maymunlarının günümüzden 35-40 milyon yıl önce meydana geldikleri ileri sürülmektedir. Yeni dünya maymunları, küçük yapılı, ağaçlar üzerinde yaşayan ve eski dünya maymunlarına nazaran kendi aralarında ortak karakterleri fazla olan maymunlardır. Az sayıda farklarla birbirlerinden ayrılırlar. Uzun ve sarılma özelliği olan bir kuyruğa ve burun delikleri arasında geniş bir çukura sahiptirler. Şnsana uzanan evrim çizgisi üzerinde yer almayan bu maymunlar üzerinde daha fazla durmaya gerek yoktur. Eski dünya maymunları arasında, şimdiye kadar bulunan en eski örnek; kuzey Mısırda Oligosen devrine (26-38 MYÖ) ait bir tropikal ormanda bulunmuştur. Eski dünya maymunlarının aktüel örnekleri "resus maymunu" ve "habeş maymunu" dur. Eski dünya maymunlarının kuyruklarının sarılma yeteneği olmadığı gibi, burun delikleri arasındaki mesafede dardır. Diş karakterleri dikkate alındığında eski ve yeni dünya maymunlarının 35 MYÖ farklılaşmaya başladıkları görülmektedir. Miyosen devrinde (7-26 MYÖ) kuyruksuz maymunların eski dünya maymunlarından tamamen ayrılarak farklı türler meydana getirdikleri bilinmektedir. Mısır da Oligosen devrinin genç tabakaları arasında, kuyruksuz bir maymuna ait kafatasının tamamı ile alt çenesi ortaya çıkarılarak Aegyptopithecus adı verilmiştir. Bu örneğin kafatası kuyruklu maymunlarınkine, çenesi ve dişleri kuyruksuz maymunlarınkine benzemektedir. Daha sonra yapılan çalışmalar aynı tabakalarda 3 kuyruksuz maymun kafatasının daha bulunmasına neden oldu. Kedi büyüklüğünde ve meyve ile beslendikleri düşünülen bu maymunların günümüzden yaklaşık 32 MYÖ ortaya çıktıkları ve sosyal gruplar oluşturdukları bilinmektedir. Beyin hacimleri eş zamanlı örneklere göre daha büyük ve yüz şekli önemli ölçüde farklı olan bu maymunların kafatasları asyalı maymunlardan çok afrikalı maymunlarınkine benzemektedir. Bu özelliklere sahip olan ve Proconsul adı verilen mısır kuyruksuz maymunlarının gövdesi, kolları ve elleri kuyruklu maymunlara; kafatası ve dişleri kuyruksuz maymunlara benzeyen afrika kuyruksuz maymunlarının yerini aldığı düşünülmektedir. Bu arada, Proconsul ün 20 MYÖ sine kadar yaşadığı anlaşılmaktadır. Kuyruksuz maymunlar, sistematik olarak genellikle Hominoidea üst ailesi içinde toplanırlar. Bu üst aile içinde, Gibbon, Orangutan, Goril ve Şempanzeye Pongidae; Australopithecus (Şekil 55) üzerinden insana giden Homo cinsinin türlerine de Hominidae ailesi içinde yer verilmektedir. Şekil 55. Australopithecus afarensis Son zamanlarda bazı antropologlar tarafından Hominidae yerine "afrikalı kuyruksuz maymunlar" teriminin kullanılması, kuyruksuz maymunlar ile insan arasındaki yakın ilişkinin bir göstergesidir. Eski dünyada günümüzden yaklaşık 26 MYÖ başlayarak 18 MYÖ kadar devam eden Miyosen tabakalarında pek çok hominoid fosil bulunması, onların bu dönemde yüksek düzeyde adaptif radyasyon gösterdiklerinin kanıtı olarak kabul edilmektedir. Ancak bu fosillerin yorumunda önemli farklar bulunmaktadır. Fosillerin sahip oldukları morfolojik farklar yanında, yorumlarda terminolojik birliğin olmayışı ve bilimsel isimlendirmenin fazlalığı da konunun anlaşılmasını güçleştirmekte ve görüş farklılıklarını artırmaktadır. Karışıklığa konu olan fosillerden Afrikada bulunan Proconsul, Hindistanda bulunan Ramapithecus, Afrikada ve Asyada bulunan Sivapithecus temel karakterleri bakımından biribirlerine benzemektedirler ve pek çok antropolog Ramapithecus ve Sivapithecus arasında önemli bir fark olmadığını savunmaktadır. Bu konuda eski bir görüş, günümüzden 12-14 MYÖ yaşamış olan Ramapithecus un bir hominid olarak insanın atası olduğudur. Son zamanlarda, bu görüşe itibar etmeyen antropologlar tarafından ileri sürülen bir başka görüş, 6 - 8 MYÖ kadar uzanan bir geçmiş içinde, insanın kuyruksuz maymunlardan ayrılan bir kol üzerinde meydana gelmiş olmasıdır. Bir diğer görüşe göre, Sivapithecus Afrikadaki hominid ve büyük kuyruksuz maymunların ortak atasıdır. Nitekim, Kenya da bulunan Sivapithecus 'a ait üst ve alt çene parçaları ile femur parçaları paleontologlar tarafından 17 MYÖ ait olarak tanımlanmıştır. Bu görüşe göre, Sivapithecus 'un bir kolu 13 MYÖ Asyaya geçerek Orangutanı meydana getirmiş; Afrikada kalan populasyonlar ise insan, Şempanze ve Gorili meydana getirmişlerdir. Ancak, Sivapithecus 'a ait yeni bulgular Orangutan soyoluşunun önce düşünülenden daha eskiye dayandığını göstermektedir. Bazı yazarlara göre, çene şekli ve mine kalınlığı bakımından insan Sivapithecus „un en geri kalmış soyudur. Çünkü, Şempanze ve Gorilde daha ince olan mine tabakasının diş üzerinde meydana getirdiği motifler daha zengindir ve çene kasları değişik şekillerde düzenlenmişlerdir. Bu durum, Şempanze ve Gorilin insana benzer bir atadan türediği (kladogenezis) düşüncesini desteklemektedir. Bu konunun, yeni yöntemlerle elde edilecek yeni bulgular ışığında daha çok tartışılması gerekmektedir. Böylece, insanın soyoluşu ve türler arasındaki yakınlıkların giderek netleşeceği düşünülmektedir. Burada, bu yöntemlerden ikisi tartışılacaktır. Moleküler saat ve DNA hibridizasyonu, sistematik bakımdan biribirlerine yakın bilinen grupların yakınlık ya da uzaklık derecesi ve bir uzaklaşma söz konusu ise, bunun ne kadar zaman önce başladığını bulmak üzere kullanılan moleküler düzeyde yöntemlerdir. "Moleküler saat yöntemi" nin dayandığı temel düşünce şu şekilde açıklanabilir. Bir kodonda değişikliğe neden olan ve fenotipin ortama uyumunda avantaj veya dezavantaj sağlamayan bir mutasyon (nötr etkili mutasyon), fenotipte meydana getirdiği değişiklik aynı kaldığı sürece doğal seçim tarafından farkedilmez. Populasyon baskısı (mutasyonun meydana geliş sıklığının geri mutasyona izin vermeyecek kadar fazla olması) ve/veya genetik sürüklenme nedeniyle bu mutasyon populasyon içinde yayılabilir. Buna göre, Şempanze ve Şnsan gibi evrimsel geçmişlerinde ortak bir ataya sahip oldukları düşünülen türler biriktirdikleri nötr etkili mutasyonların miktarı ölçüsünde biribirlerinden uzaktırlar. Örneğin, fosil deliller eski dünya maymunlarının maymunsu insan olarak tanımlanan atadan, yaklaşık 25-35 MYÖ ayrıldığını göstermektedir. Moleküler saat yöntemine göre de, eski dünya maymunlarının ve “maymunsu insan” atanın albuminleri arasında 2,3 düzeyinde bir benzemezlik indeksinin bulunduğu; bunun da 30 000 000 yıla karşılık geldiği ifade edilmektedir. Aynı yöntemle Şnsan ve Şempanze arasındaki benzemezlik indeksinin 1,17 düzeyinde olduğu; buna göre Şnsan ve Şempanze arasındaki ayrılmanın 5 000 000 yıl kadar eski olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır. Şnsan ve maymunların genetik bakımdan çok benzer oldukları bilinmektedir. Aralarındaki farkın çoğu, farklı vücut bölümlerinin göreceli gelişimi üzerinde etkili olan bir kaç regülatör gen ile sınırlıdır. Bu bakımdan, insan ve maymun genetik olarak, biribirlerinden göründükleri kadar farklı değillerdir. Ancak, bir protein çeşidine dayalı olarak elde edilen sonuca güvenerek yorum yapmak bilimsel bakımdan doğru olmayacaktır. Bu yöntemde, her protein kendine özgü bir benzemezlik indeksi verecek ve farklı proteinler arasında, elde edilen indekslerin farklı olduğu görülecektir. Bu nedenle, bazı paleoantropologlar bu yöntemin sonuçlarını güvenli bulmamaktadırlar. Buna karşın "DNA hibridizasyon yöntemi" milyon yıl mertebesindeki süreleri, milyarlarca nükleotidin tamamını değerlendirerek bulan bir yöntemdir. Böylece yöntem, insanda 46 kromozom üzerinde yerleşik 30 000 gende bulunan 109 baz çiftini değerlendirmektedir. Bilindiği gibi kromozomlar, iki DNA ipliğinin bazları arasında oluşan bağlar yardımıyla ana ve babaya ait olan karakterleri bir arada tutarlar. Aynı türden ana ve babanın yavrularında bu bağlar noksansız olmasına rağmen; farklı tür veya alt türlere ait ana ve babadan elde edilen yavrularda, kromozomları oluşturan DNA iplikleri arasındaki bağlarda noksanlıklar bulunmaktadır. Bu teorik bilgiye dayanan yöntem, ısıtılan DNA ipliklerinin birbirinden ayrılma derecesine bağlı olarak soyoluş yaşının göreceli olarak tahmin edilmesine imkan sağlamaktadır. Bunun için, DNA ipliklerinin birbirinden ayrılma derecesini gösteren bir cetvelin hazırlanması ve bu cetvelin soyoluşu bilinen bir fosilin yaşı ile kalibre edilmesi gerekmektedir. Bu yönteme göre, primatların evrimi sürecinde, eski dünya kuyruklu maymunlarının 25-34 MYÖ; Gibbonun 16,4-23 MYÖ; Orangutanın 12,2-17 MYÖ; Gorilin 7,7-11 MYÖ; Şempanzenin 5,5-7,7 MYÖ soyoluş çizgisinden ayrıldıkları tahmin edilmektedir. Benzer şekilde, Şempanzenin iki türü olan Pan troglodytes ve P. paniscus 'un 2,4-3,4 MYÖ birbirlerinden ayrıldıkları hesaplanmaktadır (Şekil 36). Miyosen devri (7-26 MYÖ) dünya üzerinde Pirene, Alp ve Himalaya dağlarının meydana geldiği, bugünkü Afrikanın doğu kıyılarının Asya ile bitişik olduğu ve karasal omurgalılarının Asya ve Afrika 'da yayıldıkları devirdir. Hominoidea üst ailesi kapsamında yer alan Hominidae ailesinin evrimi üzerinde ileri sürülen görüşlerden biri, Miyosen devrinde bugünkü Yunanistan, Anadolu yarımadası, Pakistan, Çin ve doğu Afrika 'da bulunan Ramapithecus cinsinin Hominidae ailesinin atası olduğu yolundadır. Anadolu 'da bulunan Ramapithecus kalıntısının 15 MYÖ; Pakistan ve Hindistan 'da bulunanların 13 MYÖ ait oldukları bulunmuştur. Bu sonuçlara göre, Ramapithecus 'un 2 MY süresince geniş bir alanda yayılarak, farklı ortamlara uyum sağladığı anlaşılmaktadır. Ramapithecus 'un Hominidae ailesinin atası olduğunu ileri sürenlere göre, biribirlerinden 15 MYÖ ayrılmış olan Hominidae ve Pongidae aileleri arasındaki farklar aşağıdaki şekilde sıralanabilir. 1) Hominidler Australopithecus 'dan başlayarak, bel kemiği yere dik olarak yürüyen primatlar olmalarına karşın, pongidler dört ayak üzerinde yürürler ve omurgaları yere paraleldir. 2) Pongidler ve hominidler arasında nesneleri tutuş biçimleri bakımından fark vardır. Pongidler nesneleri avuç içine alarak "kavrama" şeklinde tutarken; hominidler kavramanın yanı sıra nesneleri parmakları arasında da tutabilirler. 3) Pongidlerde kolların bacaklara göre uzun olmasına karşın, hominidlerde insana uzanan evrimsel gelişimde bacakların kollara oranının büyüdüğü görülür. Pongidlerin iyi birer tırmanıcı olmalarına karşın, hominidler koşucudurlar. Ayakta duruş sırasında, ağırlığın tabandaki dağılımı, pongidlerde içe dönük durumdaki parmaklar ile ayağın dış kenarı arasında; hominidlerde düz duran baş parmak ve küçük parmak ile topuk üçgeni arasındadır. 4) Pongidler sahip oldukları büyük alt çene, uzun köpek dişleri ve diastema bulunuşu (ön öğütücü dişlerde meydana gelen eksilmeye bağlı olarak ortaya çıkan boşluk) nedeniyle hominidlere göre daha güçlü çiğneme ve özellikle koparma yeteneğine sahiptirler. Buna karşın hominidler besinlerini öğüterek yerler. 5) Beyin hacminin gövdeye oranı hominidlerde daha büyüktür. Bu büyümenin iki ayak üzerinde yürümeye geçişten 1,5-2 MY sonra meydana geldiği tahmin edilmektedir (mozayik evrim; farklı organların farklı zamanlarda gelişmesi). 6) Hominidler içinde yer alan insan konuşan tek primattır. Larinks, Şnsanda 1,5-2 yaşından sonra 4 -7 numaralı omurlar arasına yerleşir. Şnsanın evrim sürecinde yer alan hominid buluntularda da larinksin boyun bölgesinin alt bölümlerine indiği görülmektedir. Bu gelişmeye paralel olarak, pongidlerde düz olan kafatası tabanının Homo erectus dan itibaren dış bükey bir yapıya dönüştüğü ve kafatası hacminde, konuşmaya olanak sağlayacak bir büyüme meydana geldiği görülmektedir. 7) Hominidlerde, insana giden evrimsel gelişim çizgisinde, kültür oluşturmanın meydana geldiği görülmektedir. Pongidlerde ve diğer memelilerde bilinen mevsimlik ya da geçici yer tutma yerine, hominidlerin bulundukları yerde uzun süre kalarak kültürlerini geliştirmek eğiliminde oldukları görülmektedir. Bilinçli iş bölümü, paylaşma ve yardımlaşma gibi davranışların bu evrim çizgisinde giderek geliştiği bir başka önemli bulgudur. Günümüzden 4 MYÖ yaşamış olan Australopithecus primatlar içinde insana uzanan evrimsel çizgide önemli bir geçiş formudur. Beyin hacmi maymununki kadar olmakla birlikte; kafatası, çene eklemi ve kalça kemiği, daha çok hominidlerinkine benzer karakterler içermektedir. Dik yürüyen ilk hominiddir. Bazı yazarlar insanın atası olduğunu ileri sürmektedirler. Ancak, Australopithecus buluntuları ile bir arada herhangi bir taş alete ve kültürel delile rastlanmamıştır. Bu bakımdan, genellikle Homo cinsinin dışında tutulmakta ve Homo erectus insanın atası olarak kabul edilmektedir. iskeletinin % 40 ı Etiyopyanın kuzeyinde "Afar" bölgesinde ele geçirilen, bu arada bilateral simetri nedeniyle % 80 i bilinen ve 1981 de "Lucy" olarak adlandırılan Australopithecus örneği ile "Hadar" bölgesinde bulunan 3,5 MYÖ yaşamış olan 13 ferde ait iskeletlerde kalça kemiği, çene eklemi, femur kemiği, ayak parmağı eklemleri ve Tanzanyanın "Laetoli" bölgesinde bulunan iyi korunmuş ayak izleri, bu canlıların iki ayak üzerinde dik olarak yürüdüklerinin kanıtıdır. Ayrıca, insana benzer diş yapısına rağmen; kuyruksuz maymunlar kadar küçük bir beyin hacmine sahip oluşları, ayak parmak izlerinin dar oluşu, bir ölçüde ağaçlara bağımlılığı gösteren tırnakların kıvrık oluşu maymuna benzer karakterlerdir. insana göre çok ilkel olan ve yaklaşık bir milyon yıl boyunca yeryüzünde değişmeden kaan "Lucy" ve aynı bölgede bulunan diğer Australopithecus 'lar bulundukları yerin adıyla A. afarensis olarak isimlendirilmişlerdir. Erkeği dişisinin iki katı kadar ağırlıkta olabilen bu canlılar 30-68 Kg. Ağırlıkta ve100-140 cm. boyda idiler. Ömürlerinin 40 yıldan az olduğu tahmin edilmektedir. Beyin hacmi 380-500 cm3 aralığında olan A. afarensis, iki ayak üzerinde dik yürüyen maymun başlı bir geçiş fosilidir. Fosil buluntular, A. afarensis 'den sonra sırasıyla, A. africanus (2,8 – 1,9 MYÖ), güney Afrikada bulunan ve daha ağır yapılı olan A. robustus (2,0 – 1,5 MYÖ) ve doğu Afrikada bulunan ve evrimsel bakımdan daha gelişmiş olan A. boisei (2,0 – 1,2 MYÖ) nin yaşamış olduklarını göstermektedir. Bazı uzmanlar, A. boisei 'nin aslında bir A. robustus olduğunu aralarındaki farkın coğrafik bir temele dayalı varyasyon olduğunu ileri sürmektedirler. A. robustus ve A. boisei 'nin Homo cinsine göre daha kalın ve kuvvetli çene kemiklerine ve iri dişlere sahip oldukları bilinmektedir. Bu özelliklerin, kaba, lifli ve işlenmemiş yiyeceklerle beslenmelerine bağlı olarak geliştiği düşünülmektedir. Günümüzden 1,8 MYÖ yaşadığı tahmin edilen bir A. robustus 'a ait el kemiklerinin anatomik yapısı, bu canlının parmak uçlarının insanınkine benzer şekilde enli ve yastıklı, yani kan damarları ve sinir uçları bakımından zengin olduğunu göstermektedir. Bazı yazarlar, bu anatomik yapıdaki parmaklara sahip olan A. robustus 'un besinleri dokunarak tanıma ve seçme; kazma sapı tutmaya elverişli tutuş yeteneği ile besinini üretebilme avantajlarına sahip olduğunu düşünmektedirler. Ancak, taş alet yapımı, günümüzden 2,5 MYÖ Homo cinsi ile birlikte görülmeye başlandığı, Australopithecus fosilleri ile birlikte herhangi bir alet bulunamadığı ve nihayet, bulunan aletlere, sadece Australopithecus ve Homo cinslerinin birlikte bulunduğu daha üst tabakalarda rastlanması nedenleriyle, genel olarak, alet yapımının Homo cinsine özgü bir yetenek olduğu kabul edilmektedir.

http://www.biyologlar.com/primatlarin-evrimi


CANLILARCA DESTEK VE HAREKET SİSTEMLERİ

Canlılarda kas ve iskelet sistemi desteklik görevinin yanı sıra hareketi de sağlar.Canlıların hareketini sinir sistemi ve endokrin sistemi düzenler ve denetler. I.Bir Hücrelilerde Destek ve Hareket Bazı bir hücrelilerde pelikula denen hücre zarını örten bir yapı vardır.Bazen pelikula yapısına kalsiyum ve silisyum minerallerinin girmesi ile bir kabuk oluşur.Bir hücreliler iki şekilde hareket ederler. a.Pasif hareket:Bazı bir hücreliler içinde bulunduğu ortamın hareketi ile yer değiştirir ise pasif hareket yapmış olur.Bu hareket için enerji kullanmaz. b.Aktif hareket:Bazı bir hücrelilerde hareket etmek yalancı ayaklar , siller ve kamçılar gelişmiştir.Canlı bunları kullanırken enerji harcar. Bir hücrelilerde uyaranın yönüne bağlı olarak yapılan hareketlere taksi (göçüm) denir.Eğer hareket uyartıya doğru ise pozitif(+), uyartıya ters ise negatif(-) taksi şeklinde ifade edilir. Kamçı hareketi:Öglena ve diğer kamçılılarda görülür.Öglena ışığa doğru hareket ederse pozitif fototaksi,ışık kaynağına zıt hareket ederse negatif fototaksi olarak adlandırılır. Amipsi hareket:Amiplerde sitoplazmada bulunan kaslıma ve gevşeme yapabilen protein iplikçikler sayesinde yalancı ayaklar meydana gelir. Sil hareketi:Terliksi hayvan gibi silli bir hücrelilerde görülür.Hücreyi örten pelikuladan çıkan siler titreşerek canlının hareketini sağlar.Sillerin uyarılması ve aynı yöne hareket etmesi silleri birbirine bağlayan sinir telcikleri ile olur. II.Bitkilerde Destek ve hareket Bütün bitkilerin hücrelerinde selüloz çeper, bitkiye şekil kazandırma ve desteklik görevini yapar.Basit yapılı bitkilerde sertliği ve dikliği turgor basıncı sağlar.Ayrıca çok yıllık bitkilerde desteklik görevini yapan pek doku (kollenkima) ve sert doku (sklerankima) bulunur. Bitkilerde bir uyarı olduğu zaman durum değiştirme hareketi yaparlar.Buna irkilme denir.Bitkiler, tropizma ve nasti şeklinde durum değiştirme yaparlar. a.Tropizma hareketleri:Bitkinin uyarının yönüne bağlı olarak gösterdiği hareketlerdir.Uyarının çeşidine göre başlıca tropizma hareketleri şunlardır. 1.Fototropizma:Bitkilerin ışığa yönelmesidir.Oksin hormonunun eşit dağılmaması fototropizmaya neden olur.Oksin hormonu ışık alan tarafta az , almayan tarafta çok bulunur.Oksin hormonun ışık almayan tarafta çok olması hücre bölünmesini ve büyümesini hızlandırır ve kıvrılarak güneşe dönmesine neden olur. 2.Geotropizma:Bitkinin yerçekimi etkisine karşı gösterdiği tropizm hareketidir.Bitki köklerinde pozitif geotropizma, gövdesinde ise negatif geotropizma görülür. 3.Kemotropizma:Bitkinin kimyasal maddelere doğru veya kimyasal maddelerden uzaklaşması şeklinde yönelme hareketidir.Ör; bitki köklerinin aşırı tuz bulunan ortamdan uzaklaşması. 4.Haptotropizma:Bitkilerin dokunmaya karşı verdiği tepkilerdir.Gövde uzarken bir desteğe rastlayacak olursa desteğe dayanan yerinin diğer taraftan daha az büyümesi sonucu desteği sarmaya başlar. Ör; asma, sarmaşık, fasulye gibi bitkilerin bulundukları dala sarılması. 5.Travmatropizma:Bitkilerde yaralanmalara bağlı olarak bir tepki görülür.Bitkinin kökü yaralanır ise o bölgeden bir çeşit hormon salgılanır.Kökte yara yönünün tersine doğru yönelme olur.Yara yıkanırsa hormon kaybolduğundan böyle bir tropizm görülmez. 6.Hidrotropizma:Bitkinin köklerinin suya yönelmesidir.Su yerçekimi yönünden başka bir yönde olursa bitki kökleri yer çekimine doğru değilde suya doğru yönelir. b.Nasti hareketleri:Uyarının yönüne bağlı olmayan irkilme hareketleridir. Başlıca nasti hareketleri şunlardır. 1.Fotonasti:Işık etkisi ile görülen hareketlerdir.Ör; fasulyenin yaprakları gündüz kalkık, gece eğik durumdadır.Akşam sefası bitkisinin çiçekleri aydınlıkta kapanır,karanlıkta açılır. 2.Termonasti: Sıcaklık etkisi ile görülen hareketlerdir.Ör; lalenin 5-10 derecede kapalı iken, 15-20 derecede açık olması gibi. 3.Sismonasti:Bitkilerde dokunma ve sarsıntı etkisi ile görülen hareketlerdir Dokununca yapraklarını aşağıya sarkıtması gibi. 4.Kemonasti:Böcek kapan bitkilerin böcekleri yakalaması. III.Omurgasız hayvanlarda Destek ve Hareket İlkel omurgasızlarda vücut sıvıları ve kas sistemi destek ve hareket görevini görür.Gelişmiş omurgasızlarda destek ve hareketi iskelet sistemi sağlar.Bir çok omurgasız hayvan grubunda vücut sıvısı ve kan desteklik görevini görür.Buna hidrostatik iskelet denir. Organizmada dış ve iç iskelet olmak üzere iki tip iskelet vardır. a.Dış iskelet:Vücudu dış kısmından örten ve destekleyen iskelettir. Cansızdır.Dış iskeletin üzerinde hiçbir vücut örtüsü bulunmaz.Kaslar , iskeletin iç yüzeyine bağlanmıştır. * Bir hücrelilerde kabuk,evcik,zırh ve kist gibi yapılar dış iskeleti meydana getirir.Bunlar kalsiyum, silisyum, magnezyum gibi inorganik maddelerin hücre zarına katılması ile oluşur.Ör; diatomeler. * Salyangoz ve midye gibi yumuşakçaların kabukları da kalsiyum karbonat ile organik bileşiklerden meydana gelmiştir. * Eklembacaklılarda ise dış iskelet kitin denilen azotlu polisakkaritden yapılmıştır. b.İç iskelet:Vücudun içinde bulunan iskelettir.Omurgasızlardan süngerler de , dersi dikenlilerde ve omurgalıların tümünde bulunur. * Süngerlerde omurgasızların en ilkel hayvanıdır.Hücreleri içinde kalsiyum, karbonat ,silis veya spongin gibi organik bir maddeden oluşan küçük yapıda iğneler spikül bulunur. * Derisidikenlilerde iç iskelet birbirine eklemle bağlanan plakalardan oluşmuştur.Plakaların üzerinde dikenler ve kabartılar vardır. * Yumuşakçalardan olan mürekkep balıklarının bazı gruplarında da kalsiyum karbonattan oluşmuş bir iç iskelet bulunur. 4.Omurgalı Hayvanlarda Destek ve Hareket İç iskelet omurgalılar da çok iyi gelişmiştir.Bu iskelet embriyonun mezoderm tabakasından farklılaşarak meydana gelir.iç iskeletin en ilkel tipi, ilkel kordalılardan amfiyoksüsler de görülür.Bu canlılarda iskelet vücudun sırt tarafında uzanan bir iplik (notokord) şeklindedir.Köpek balıklarında iç iskelet kıkırdak dokudan oluşur. 5.İnsanda Destek ve Hareket Hareketler kas, kemik ve eklemin birlikte çalışması ile gerçekleşir.İnsanda , destek ve hareket elemanı olan kemik doku iskelet adını alır. A.İnsanda İskelet İnsanda iskelet sistemi • Vücudun çatısını oluşturur. • Kas sistemi ile birlikte vücudun hareketini sağlar. • Kalp, beyin ve akciğer gibi iç organları korur. • Kaslara ve iç organlara tutunma yüzeyi oluşturur. • Vücudun ihtiyacı olan bazı temel mineralleri depo eder. • Kan hücreleri yapımında görev alır. Kemik Oluşumu Kemikler bağ dokusundan ve kıkırdak dokusundan olmak üzere iki farklı şekilde gelişirler. a.Bağ dokunun kemikleşmesiyle:Mezenşimal bağ dokudaki fibroblast ların sayısı artar ve osteoblast (Kemik yapan hücreler) haline geçer.Örtü kemiği dediğimiz, kafa tasının yassı kemikleri, yüz kemikleri, köprücük kemiğinin bir kısmı ve bıngıldak kemiği bu yola oluşur. b.Kıkırdak dokunun kemikleşmesiyle:İskelet kemiklerinde çoğu hiyalin kıkırdağın yıkılıp yerine kemik dokunun geçmesiyle olur.Omurgalılarda üye kemikleri ve leğen kemiği bu şekilde meydana gelir.İskelet , anne karnında sekizinci haftaya kadar kıkırdaktır.Daha sonra kemikleşme başlar. 1.Kemik Yapısı ve Çeşitleri İskeleti meydana getiren kemikler şekillerine göre uzun, yassı, kısa ve düzensiz şekilli kemikler olmak üzere dört grupta incelenir. a.Uzun kemikler:Boyu eninden daha uzun kemiklerdir.İki uçtaki şişkin kısma baş, iki baş arasında kalan kısma gövde adı verilir.Uzun kemikten boyuna alınan kesitten en dışta periost denilen canlı kemik zarı bulunur.Bu zar kemiğin enine büyümesini ve onarılmasını sağlar.Uzun kemiğin baş kısmında, dışta ince bir tabaka şeklinde ve gövdenin tamamını meydana getiren sıkı kemik bulunur.Yine baş kısmında süngerimsi kemik dokusu da bulunur.Süngerimsi kemik dokusunun arasındaki boşlukları kırmızı kemik iliği doldurur.Kırmızı kemik iliğinde alyuvar ve akyuvar hücreleri üretilir.Uzun kemiğin en iç kısmında sarı ilik yer alır.Burada akyuvar hücreleri üretilir.Uzun kemiğin baş ile gövdesi arasında kemiğin boyca uzamasını sağlayan kıkırdak dokudan yapılmış bir tabaka bulunur.Bu tabaka bir süre kemiğin boyca uzamasını sağlar ve daha sonra kemikleşir.Bundan sonra kemiğin uzaması eklem kıkırdağı tarafından devam ettirilir. b.Yassı kemikler:Genişliği fazla olan kemiklerdir. Göğüs, kafatası, kürek, kalça ve kaburga kemiklerinde görülür.Yassı kemikleri en dıştan periost örter. Periostun altında sıkı kemik ve bunun ortasında da süngerimsi kemik dokusu yer alır.Yassı kemiklerde sarı kemik iliği yoktur. c.Kısa kemikler:El ve ayak bileklerinde görülür.Bunların eni,boyu ve kalınlıkları hemen hemen birbirine eşittir.Bunlar yapı bakımından yassı kemiklere benzerler. d.Düzensiz şekilli kemikler: Değişik şekillerde olan ve genellikle diğer birkaç kemikle bağlantı kuran kemiklerdir.Omurlar ve bazı yüz kemiklerinde görülür. İnsan iskeleti yaklaşık 207 kemikten oluşmuştur.İskelet baş, gövde ve üyeler iskeleti olmak üzere üç kısımda incelenir. Vücudumuzda iskelet Baş (22) Gövde (65) Üyeler (120) Kafatası (8) Omurga (33) Kollar (60) Yüz (14) Göğüs kemiği (1) Bacaklar (60) Kaburga (24) Omuz kemeri (4) Kalça kemiği (3) 1.Baş iskeleti Baş iskeleti kafatası ve yüz iskeletinden oluşur.Kafatası , beyni çevreleyen yassı kafatası kemiklerden oluşmuştur.Kafatası iskeleti alın (1),yan kafa (2), şakak (2),art kafa (1),temel (1), kalbur kemiği (1) olmak üzere sekiz kemikten oluşmuştur. Yüz iskeleti tırnaksı (2), elmacık (2), burun (2), sapan (1), boynuzcuk (2), üst çene (2), damak (2) ve alt çene (1) olmak üzere 14 kemikten oluşmuştur. 2.Gövde iskeleti Omurga (33), kaburga kemikleri (24), göğüs kemiği (1), omuz kemeri (4) ve kalça kemiği (3) olmak üzere 65 kemikten oluşur. Omurga,boyundan kuyruk sokumuna kadar uzanan 33 omurun üst üste gelerek,hafif S şeklinde oluşturduğu bir yapıdır. Her omur genel olarak iki yan çıkıntı, bir dikensi çıkıntı, omur gövdesi, omur deliği, omur yayları ve eklem çıkıntılarından oluşur.Omurga omuriliği korur ve vücudun dik durmasına sağlar, kaburga ve iç organların bağlanma yerlerini oluşturur. Omurga; boyun,sırt, bel,sağrı ve kuyruk sokumu olmak üzere beş bölüme ayrılır. Boyun bölgesi; yedi omurdan meydana gelmiştir.Birinci omura atlas kemiği denir.Kafatası bu kemiğin üzerine oturur.İkinci omura eksen kemiği denir.Eksendeki bir çıkıntı atlas içine girmiştir. Sırt bölgesi; 12 omurdan oluşmuştur.Bel bölgesi; 5 omurdan oluşur.Sağrı beş, kuyruk sokumu dört omurdan oluşmuştur.Bu omurlar birleşerek tek kemik halini almıştır. Göğüs kemiği,göğüs bölgesinde 16-18 santimetre uzunlukta üstü geniş alt ucu sivri bir kemiktir.Omurga ve kaburgalar göğüs kemiği ile birleşerek göğüs kafesini meydana getirmiştir. Kaburga kemikleri, on iki çifttir.İlk yedi çifti kıkırdak uçları ile göğüs kemiğine doğrudan bağlanır.8,9 ve 10 uncu kaburga kemikleri birbirleriyle birleşerek kıkırdak uçları ile yedinci kaburgaya bağlanır.Son iki kaburga kemiğinin ön uçları serbesttir.Bunlara yüzücü kaburgalar denir. Omuz kemerleri, önde iki köprücük, arkada iki kürek kemiğinden meydana gelir. Kalça kemeri ,kalça, oturga ve çatı kemiği olmak üzere üç kemikten oluşur. 3.Üyeler İskeleti Üyeler iskeleti kol ve bacak kemiklerinden oluşur.Kol kemiklerinin gövde ile bağlandığı yere omuz kemeri , bacakların bağlandığı yere kalça kemeri denir. Kollar;pazu kemiği (1), ön kol (1),dirsek (1), el bilek (8), el tarak (5) ve el parmak (14) olmak üzere her biri 30 kemikten oluşur. Bacak kemikleri; uyluk (1), diz kapağı (1), baldır (1), kaval (1), ayak bilek (7), ayak tarak (5) ve ayak parmak (14) olmak üzere 30 kemikten oluşur. 4.Eklem Yapısı ve Çeşitleri İki kemiğin birbirine bağlandığı yere eklem denir.İnsan iskeletinde eklemler; oynamaz, az oynar ve oynar olmak üzere üç gruba ayrılır. Oynamaz (Hareketsiz) eklemler:Kafatası kemiklerinde görülür.Kemikler birbirine testere dişi gibi dişlere iyice birleşmiş olduğundan hareket etmezler.Eklem sıvısı yoktur. Az oynar (az hareketli) eklemler:Hareketleri sınırlı olan eklemlerdir.Eklem sıvısı azdır.Omurların eklemleri , kaburgaların göğüs kemiği ile yaptığı eklemler bu tiptir.Omurların arasında elastik, kıkırdaktan yapılmış yastıklar (diskler) vardır.Disklerin kaynamasıyla bel fıtığı denen omurga rahatsızlıkları meydana gelir. Oynar (Hareketli) eklemler:Tam hareketli eklemlerdir.Omuzda ,kalçada dizde, el ve ayak bileklerinde görülür. İki kemiğin arasında sinovial boşluk vardır.Bu boşluğun iç yüzeyini sinovial zar sarar.Sinoviyal zar, kan ve lenf damarlarından sinovial sıvıyı (eklem sıvısı) süzmeye yarar.Bu sıvı eklemlerin kaygan olmasını sağlar. B.İnsanda Kas İnsanda iskelet kası,düz kas ve kalp kası olmak üzere üç çeşit kas bulunur. Kaslar, canlı organizmada hareket sistemini meydana getiren yapılardandır.En önemli özelliği uzayıp kısalma ve kasılı kalabilme özelliğidir.Kas tabakası embriyonun mezoderm tabakasından gelişir.Kaslar beyin ve omurilikten gelen sinir uyarıları ile uyarılarak kasılma durumuna geçerler.Sonlanma noktalarına Motor uç plakası denir. Vücudun en uzun motor siniri olan siyatik sinir 650 tane bacak kas hücresini uyarabilir.Kasın uyarılabilmesi için belirli bir şiddet düzeyinde uyartı olmalıdır.Kasın kasılmasını sağlayan en küçük uyarı şiddetine eşik şiddeti denir.Kas , eşik şiddetinden daha düşük değerdeki uyarılara tepki göstermezken, eşik şiddetinden daha yüksek değerlerdeki uyarılara da aynı şiddetle tepki gösterir.Bu olaya ‘Ya hep ya hiç yasası’ denir. Uyarılan bir kasın kasılıp gevşemesi dört evrede gerçekleşir. 1.Gizli evre:Kasın uyarılması ile kasılmaya başlaması arasında geçen süredir. 2.Kasılma evresi:Kasın en fazla kasıldığı evredir. 3.Gevşeme evresi:Kasın, gevşeyerek tekrar başlangıç durumuna geldiği evredir. 4.Dinlenme evresi:Kasın, bir kasılma gevşemeyi tamamladıktan sonra yeniden uyarılmasına kadar geçen evredir. Sık uyartı alan kasların en fazla kasılmasına Fizyolojik tetanoz denir.Canlı baygın olmadığı sürece kaslar tamamen gevşemiş değildir.Kasları böyle hafifçe kaslı haline tonus denir.Bu da beyinciğin denetimiyle sağlanır. Genel olarak ölümden altı saat sonra kaslar katılaşır.Buna ölü katılığı denir.Kasların katılaşması ölüm esnasında kas iplikleri arasında kalan asitlerin , kasların birleşiminde bulunan miyozini pıhtılaştırmasından ileri gelir. Tetani,kasların gevşemesini sağlayan kalsiyum tuzlarının eksikliğinden ileri gelen , ellerde, parmaklarda devamlı ve ağrılı kasılmalara yol açan bir hastalıktır. Vücudumuzdaki iskelet kasları somatik sinir sistemi, düz kaslar ve kalp kasları otonom sinir sistemi tarafından uyarılır. Çizgili kasın yapısında kas demeti,kas telleri, telcikler ve iplikler (aktin ve miyozin) bulunur. Mikroskopta bantlı bir yapı gösterirler.Işığı az kıran kısımları açık renkli görülür.Bu bölgelere izotrop bölge ya da I bantı;ışığı çift kıran kısımlarına da Anizotrop bölge ya da A bantı denir.I bantı, daima ortada Z şeridi denen bir proteinle iki eşit kısma ayrılmıştır.İki Z şeridi arasına sarkomer denir ve kasılma birimi olarak kabul edilir. Kas liflerine kasılma yeteneği veren ve onların büyük bir kısmını oluşturan en küçük birimlerine telcikler(miyofibriller) denir.Bunlardan kalın ve kısa olanlarına miyozin, ince ve uzun olanlarına aktin iplikleri denir.Her ikiside protein yapısındadır.Bu ikisinin oluşturduğu birlikteliğe de aktomiyozin denir.A bandının ortasında açık renkli bir bant daha görülür.Z bandından daha geniş olan bu banda H bandı denir.Telciklerdeki miyozin ipliklerinin oluşturduğu kısım koyu renkli olan A bandını oluşturur.Miyozin iplikleri komşu I bandına geçemezler.Aktin iplikleri I bantlarını meydana getirir ve kısmen iki taraftaki A bantlarının içerisine girerler.A bantlarının uç kısımlarında iyozin ve aktin iplikleri bulunurken, H bandını sadece miyozin iplikler oluşturur.Aktin ipliklerin I bandının ortasındaki birleştikleri yere Z çizgisi denir.Aktin ve miyozin ipliklerin bir telcik içerisinde düzenli sıralanması kas hücrelerine çizgili bir görünüş verir. Kayan iplikler hipotezi kasılmayı açıklayan bir hipotezdir.Bu hipoteze göre kasılma ,aktin ipliklerinin miyozin içerisine kaymasıyla gerçekleşir.Bu olay iki elin parmaklarının birbiri içine girme hareketine benzetilebilir.Kasılma sırasında A bandının boyu değişmez.I bandı kısalır.H bandı görünmez olur.Böylece miyozin ipliklerinin uçlarının I bandına veya iki Z çizgisinin birbirine yaklaşması ile ipliklerin boyları kısalır.Kasın gevşemesi ise bu olayların tersidir.Karşılıklı aktin iplikleri birbirinden ayırır.Z çizgileri uzaklaşır.I bandı uzar.H bandı ortaya çıkar.Bol miktarda ATP harcanır. Kas Kasılmasının Kimyasal işleyişi Sinir uçlarının kas hücreleri üzerinde sonlandığı noktalara motor uç plak demiştik.Motor uç plağı sinir teli ile kas teli arasında oluşmuş bir çeşit sinapstır.Sinaptik kesecikler vardır.Bunlar asetilkolin taşırlar.Asetilkolin, sinaps boşluğuna dökülür ve sarkolemmaya difüzyon eder.Başlatılan bu uyartı kas hücrelerinin endoplazmik retikulumda depo edilmiş bulunan kalsiyum iyonlarının aktin ve miyozin ipliklerinin içlerine doğru yayılmasına sebep olur.Bu değişimlerle kasılma olayı başlar. Kaymanın sağlanabilmesi için öncelikli ATP enerjisi gereklidir.Kalsiyum iyonlarının varlığında miyozin üzerinde bulunan ATPaz enzimi aktif hale geçerek ATP’yi hidrolize eder ve sonuçta ADP ile enerji açığa çıkar.Açığa çıkan bu enerji kasılmada kullanılır. ATP+Aktomiyozin ADP+P+Enerji+Aktomiyozin Enerjinin küçük bir bölümü ise kalsiyum iyonlarının eski yerine geri dönmesinde kullanılır. Kasların hızlı çalışması sırasında kasta depolanmış ATP,gerekli enerji ancak yarım saniye kadar süre ile karşılayabilir.Bu durumda ATP’yi yeniden yapmak için kullanılabilecek birinci enerji kaynağı kreatin fosfat denilen moleküldür.Bunda da ATP’de olduğu gibi bir yüksek enerjili fosfat bağı bulunur.Bu bağ koparılarak açığa çıkan enerji sayesinde ADP’ye bir fosfat eklenir ve böylece ATP yeniden yapılmış olur. Kreatin fosfat+ADP Kreatın+ATP Hem kreatin fosfatı,Hem de ATP’yi yeniden yapmak için kullanılabilecek diğer bir enerji kaynağı besin maddeleridir. Enerji kaynağı olan başlıca besin maddeleri karbonhidratlar, yağlar ve proteinlerdir.Oksijenli solunumda parçalanmasıyla enerjinin büyük bir kısmı açığa çıkar.Yeni ATP’ler yapılır.Çok hızlı çalışan kasta , oksijen yetersizliği meydana gelir.Bu durumda kaslar oksijensiz solunum yaparak enerji elde etme yolunu kullanırlar.Kastaki glikojen glikoza , glikoz da glikoliz ile ATP’ye dönüştürülür. Kaslarda laktik asit birikmesi ile kas yoğunluğu olur.Laktik asidin bir kısmı pirüvik aside dönüştürülür ve mitokondrilere girer.Geri kalan laktik asit ise tekrar glikoza kadar sentezlenerek karaciğerde depolanır. Kasların kasılması sırasında glikojen,oksijen,kreatin fosfat ve ATP azalırBuna karşılık aynı anda Karbondioksit,laktik asit,ADP ve inorganik fosfat artar. C.Kas-İskelet ilişkisi İskelet kasları kemiklere sıkı bir bağ dokusu ile bağlanırlar.Bunlara kas kirişi veya tendon denir.İki kemik birbirine ligament denilen bağlarla bağlanır. İskelet kasları çoğunlukla çiftler halinde çalışırlar.Yani kaslardan birinin kasılması diğerinin gevşemesine sebep olabilir.Böyle kaslara antagonist kaslar denir.Karın ve sırt kasları ise aynı anda kasılıp gevşeyerek çalışır.Bu kaslara sinerjit kaslar denir. D vitamini, kemiklerde kalsiyum ve fosfatın birikimini sağlar.Eksikliğinde çocuklarda raşitizm yetişkinlerde ise osteomalazi denen kemik hastalığını yapar.Bu durumda kemik yumuşak kalır. Mineral eksikliği olarak bilinen osteoproz, kemik kütlesinde kayba neden olur. Kramp kasılan kasın gevşemeden kasılı kalmasıdır.Romatizma, özellikle ko0l ve bacak eklemlerinde görülen iltihaplanmadır.

http://www.biyologlar.com/canlilarca-destek-ve-hareket-sistemleri

Dil (organ) Anatomik Yapısı

Dil (lingua, tongue), ağız içinde bulunan ve tat alma duyusunu gerçekleştiren, kaslardan yapılmış bir organdır. Ayrıca yiyecekleri çiğneme ve yutma işlemlerine yardım eder, insanlarda konuşmayı da sağlar. Kendini yenileme hızı en yüksek organ olarak da tanınır. Anatomisi Corpus lingua: Dilin ucuyla kökü arasında kalan dil gövdesi. Radix lingua: Dil kökü. Gırtlak kapağının önünde yer alan ve tonsilla linualis'i (folliculi linguales) taşıyan dil tabanı. Dorsum lingua: Dil papillerini (papillae linguales) taşıyan dil sırtı. Margo lingua: Dilin dişlere değen yan kenarları. Apex lingua: Dil ucu. Tunica mucosa lingualis: Dil papillaları Dil üzerindeki büyümüş bir papilla Dile pürüzlü bir görünüm veren,dilin üst yüzeyinde ve yanlarında yer alan minik çıkıntılara verilen isimdir. İçlerinde tat tomurcukları bulundururlar. Bu tomurcuklar içerisinde ise tat hücreleri vardır. Papillae filiformes: İpliksi papiller. Daha uzunca ve kalın olanına papillae conicae denir. Papillae fungiformes: Mantar şeklindeki papil türü. Papillae vallatae: Kısa ve daha geniş fungiform (mantar şekilli) papilla Papillae lentiformes Papillae foliatae: Dilin arka yan kenarında bulunan, tat tomurcuklarını içeren paralel yerleşimli çok sayıda yapraksı mukoza kıvrımı. Tat tomurcuklar içerenler: Dilin ön bölümlerinde bulunan mantarsı papillalar (Özellikle süt içtikten sonra daha da görünür hale gelirler) Diğerlerine göre daha büyük ve daha az sayıda olan çanaksı papillala: Dilin arkasında ters bir V harfi biçiminde dizilmişlerdir. Yapraksı papillalar: Dilin arka yanlarindadir. Mantarsı, çanaksı ve yapraksıdırlar. Tat tomurcuğu içermeyenler: Sayıca en çok olan ipliksi papillalar (Papillae filiformes): Neredeyse dilin tüm yüzeyini kaplarlar ve dokunma duyusuyla ilgili olarak görev yaparlar. Folliculi linguales: Dil kümeleri. Dil mukozasının altındaki tonsillaların meydana getirdiği tepemsi çıkıntılar. Ortalarında birer oyuk/kanal bulunur. Dil Kasları (Musculi linguale) XII. Kafa çifti olan N.hypoglossus tarafından innerve edilen sekiz adet dil kası. İntrinsik kaslar dilin içinde yer alır. ekstrinsik kaslar ise, dil kemiği (os hyoideum) dan başlayıp dilde sona ererler ve yine dilin hareketlerinden sorumludurlar. Ekstrinsik (Dil dışında bulunan) dil kasları M. genioglossus M. hyoglossus M.palataglossus M. styloglossus İntrinsik (Dilin gövdesi içinde bulunan) dil kasları M.longitidinalis superior M.longitidinalis inferior M. transversus linguale M.transversus enfilyoslam Özellikleri Fonasyon. Konuşma seslerinin diğer fonasyon organlarıyla birlikte oluşturmaya yardımcı olur. Tat alma: İnsan dilinin her yeri farklı tatları hisseder. Dil ucu "tatlı" , ucun hemen arkası "tuzlu", dilin yanları "ekşi" ve arkası "acı" tatlarını hisseden algılayıcılar barındırır. Besinleri ağızda çevirerek çiğnemeye yardımcı olur. Besinleri yutulmak üzere boğaza gönderir.

http://www.biyologlar.com/dil-organ-anatomik-yapisi

SANFİLİPPO SENDROMU

Sanfilippo Sendromu bir Mukopolisakarid bozukluğudur ve yaygın olarak MPS - III adıyla da bilinmektedir. Bu bozukluk ismini, 1963 yılında A.B.D. ‘de sendromu tanımlayan ilk doktorlardan biri olan Dr. Sylvester Sanfilippo‘dan almıştır. Vücutta sürekli madde mübadelesi süreci yaşanmaktadır. Gerekli maddeler kullanılır, gereksiz maddeler tahlilden geçerek vücuttan atılır. Sanfilippo Sendromlu çocuklar, heparan sülfat olarak adlandırılan kullanılmış mukopolisakaridlerin parçalanmasında önemli rolü olan enzimden yoksunlar. Tam olarak parçalanmamış mukopolisakaridler, vücuttaki hücrelerde saklı kalıyor ve ilerleyen hastalıklara neden oluyor. Bebeklerde bozukluk çok hafif belirtiler gösterebilir, fakat hücreler hasara uğradıkça semptomlar da görülmeye başlıyor. Sanfilippo Sendromuna neden olan 4 farklı enzim yetersizliği mevcuttur ve bu durum A,B,C,D tipleri olarak tanımlanmıştır. Genellikle bozukluğun bu 4 tipi arasında çok küçük farklılıklar vardır, fakat diğer tiplere göre hastalıktan etkilenen bireylerin yetişkinliğe kadar hayatta kalabildiği en hafif tip B tipidir. MPS bozukluğunun herhangi bir türüne yakalanma oranı Hollanda‘da 24.000 doğumda 1; A.B.D.‘de 25.000 doğumda 1 olarak tahmin ediliyor. Hepimiz, uzun, kısa, orta boylu vs. olmamızı kontrol eden, ebeveynlerimizden miras kalan genlere sahibiz. Miras edindiğimiz bazı genler “resesif (çekinik)“dir. Yani bu genleri taşırız, fakat gelişimimize herhangi bir etkisi yoktur. Hurler Sendromu resesif genden ileri gelir. Eğer anormal gen taşıyan bir yetişkin başka bir taşıyıcıyla evlenirse, çocuklarının ebeveynlerin her birinden bozuk gen miras edinmesi ve hastalığa yakalanma riski her gebelik için 1/4’tür. Sanfilippo Sendromlu hastaların bu hastalığa yakalanmamış kardeşlerinin taşıyıcı olma riski 2/3’tür. Bununla beraber, bozukluk çok nadir görüldüğünden yeğenleri veya diğer yakın aile üyelerinden biriyle evlenmemeleri şartıyla başka bir taşıyıcı ile evlenme olasılıkları çok azdır. Bozukluğa yakalanmış çocukların tüm akrabaları doktorları veya genetik danışmanları aracılığıyla ayrıntılı bilgi araştırması yapmalıdır. Eğer Sanfilippo Sendromlu bir çocuk sahibiyseniz, bir sonraki hamileliğiniz süresince taşıdığınız bebeğin de bozukluktan etkilenip etkilenmediğini öğrenmek için testler yaptırmak mümkündür. Eğer testlerin düzenlenmesini istiyorsanız, hamileliğin erken aşamasında doktorunuza danışmanız önemlidir. Günümüzde mukopolisakarid bozuklukların herhangi bir türünün tedavisi bulunmamaktadır. Yetersiz enzim eksikliğini gidermek için çeşitli deneysel yöntemler denenmiştir, fakat hepsi de manidar, uzun süreli yarar sağlamaktan çok uzak kalmıştır. Sanfilippo Sendromlu hastalarda kemik iliği nakli denenmiş fakat hayal kırıklığına uğratan sonuçlar vermiştir. Bozukluk, çocukları farklı etkilemektedir ve bazı durumlarda daha hızlı ilerleme göstermektedir. Değişiklikler genellikle kademeli olarak çok yavaş ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle onlara alışmak daha kolay oluyor. Bozukluk 3 ana evreden oluşur: İlk evre çocuğun okul öncesi yılları, ebeveynleri için çok yıpratıcı olabilir. Arkadaşlarının çocuklarına kıyasla kendi çocuklarının gelişmede geri kaldığından dolayı endişelenmeye başlarlar. Çocuklarının aşırı aktif oluşu ve huysuz davranışlarından dolayı kendilerini suçlu hissedebilirler. MPS‘li çocukların bazılarının anormal görünümde olmadıklarından ve semptomlarının tüm çocuklarda görülebilecek genel türden semptomlar olduğundan, tanı genellikle çok geç konmaktadır. Doktor, ciddi bir sorun olduğunu anlayabilmek için yeteri kadar bilgi sahibi olmalı ve tanı konmasına yardımcı olacak idrar ve kan testleri istemelidir. Tanı konmadan önce bir soyda bir veya daha fazla hastalıklı çocuğun görülmesi olağandışı değildir. Bozukluğun ikinci evresi, aşırı hareketli, hiç rahat durmaz ve genellikle çok zor davranış biçimiyle tanımlanıyor. Bazı çocuklar geceleri çok az uyur. Çoğu her şeye burnunu sokar; bir ebeveynin dediği gibi “ musluklar favorimizdir, bizim evde sürekli sel olur”. Çoğu çiğnemeyi sever; ellerini, elbiselerini veya ellerine geçirdikleri herhangi bir şeyi, “eğer ulaşılmaz değilse kül tablalarının içindekileri bile “ çiğnerler. Ne üzücüdür ki; zamanla, anlama ve dil kabiliyetlerinin yitirilmesi ve çocukları ile iletişim kuramamaları ebeveynler için çok güç bir durum doğuruyor. Bazıları farklı iletişim yolları bulabiliyor. “Onunla konuşmamı seviyor, gözleriyle gülüyor, aynı zamanda onlarla konuşuyor da ve tüm yüzü sevgiyle aydınlanıyor”. Bazı çocuklar tuvalet alışkanlıklarını hiçbir zaman kazanamıyorlar, kazananlar ise er geç bu kabiliyetlerini kaybedebiliyorlar. Bozukluğun üçüncü evresinde Sanfilippo Sendromlu çocukların gelişimi yavaşlamaya başlıyor. Ayakları ile ilgili çok büyük sorunlar ortaya çıkıyor. Düşme eğilimleri, yürüme ve koşma faaliyetleri oranında sıklaşıyor. Zamanla, yürüme kabiliyetlerini yitiriyorlar. Hayatlarını bazen çok daha rahat yaşayabilirler; fakat hareketsiz bir çocuk veya ergene bakım yükümlülüğünün fiziksel yorgunluğu altında ezilen ebeveynlerin yardıma ihtiyacı olduğu kesindir. Sanfilippo Sendromlu çocuklar aşağı yukarı normal boya kadar büyüyorlar ve diğer MPS bozukluklarına göre dış görünüşlerindeki farklılıklar daha az görülebiliyor. Saçları normalden daha sık ve kalındır ve vücutları normalden daha kıllı olabilir. Kaşları genellikle koyu, gür ve bitişik olabilir. Tüm MPS bozuklukları arasında Sanfilippo Sendromlular en az fiziksel anormallik göstermektedirler. Bununla beraber, davranış problemleri muayeneyi zorlaştırdığından basit ve tedavi edilebilir ( örn. kulak enfeksiyonu gibi ) durumlarda bile muayenenin yapılamaması önemli bir husustur. Ebeveynler, uzun süreli rahatsızlıklarda çocuğun tedavisi ile ilgilenecek sabırlı bir doktor buluncaya kadar aramak zorunda kalabiliyorlar. Eğer çocuğunuzun ağrısı olduğunu düşünüyorsanız doktorunuza danışmakta tereddüt etmeyin. Sanfilippo Sendromlu çocukların parmakları bazen pençe gibi kıvrık oluyor ve kolları tamamen uzamayabiliyor. Zaman geçtikçe, geniş eklemlerin hareketinde kısıtlama olabiliyor. Genel olarak, kalbin bozukluktan etkilenmediği kabul edilmektedir. Bununla beraber, bazı Sanfilippo Sendromlu çocukların kalp kapakçıklarından madde kalıntılarından kaynaklanan hırıltılar çıkabiliyor. Eğer olağan muayenede hırıltı olduğu ortaya çıkmışsa, ayrıntılı kalp kontrolü gerekmektedir. Bazı çocuklar cerrahi müdahale sırasında ve sonrasında kan pıhtılaşması problemi yaşayabilirler. Ameliyat öncesi yapılacak testlerle çocuğunuz için bir sorun olup olmayacağını önceden bilmeniz önerilmektedir. Bununla ilgili olarak doktorunuza danışarak kontrolleri yaptırınız. Diğer MPS bozukluklardan farklı olarak gözlerinde korneal lekelenme oluşmuyor. Karaciğer ve dalakta hafif büyüme görülebilir, fakat bir probleme yol açmaz. Bu çocuklar bazen fıtık olabiliyorlar. Birçok Sanfilippo Sendromlu çocukta sık sık soğuk algınlığı,burun tıkanıklığı ve göğüs enfeksiyonu görülüyor. Sanfilippo Sendromlu çocukları tanıyanlar bu çocukların davranışlarını değiştirmek için yapılacak fazla bir şeyin olmadığı konusunda hemfikir olma eğilimindeler ve yaşamı sürdürmek için aile hayatını buna göre olabildiğince uyarlamak ve ebeveyn ve diğer aile üyeleri için düzenli “kaçış“lar ayarlamak gerektiği düşüncesindeler. Bazı ebeveynler yerel psikolog desteği ile çocuklarının davranışlarını değiştirmek için bazı teknikler deneyebilirler; bu konuda sınırlı başarı sağlayanlar da bildirilmiştir. Fakat unutulmamalıdır ki; bozukluk ilerledikçe çocuğun davranışı zaten değişiklik gösterecektir ve belirli tekniklerin faydası kısa sürelidir. Ebeveynler duyulabilecek mesafede, ayrı bir oda veya odanın bir parçasını ayarlayarak sorunu çözmeye çalışıyorlar. Oda, devamlı nezaret altında olmadan oynayabilmesi amacıyla, Sanfilippo Sendromlu çocuk için güvenli hale getirilebilir; böylece ebeveynler de yemek yapma ya da telefon açma işlemlerini ilgili yerlerde yapabilirler. Kırılabilir veya sivri uçlu mobilya odadan çıkarılmalı ve yerini geniş yastıklara veya uzun minderlere bırakmalıdır. Pencereler, destekli cam veya plastik cama uygun hale getirilmeli ve yer yüzeyi kolay silinebilir olmalı. Sevdiği, sürekli oynadığı eşyalar ve oyuncakları önceden hazırlanmalı ve televizyon veya stereo aletler yüksek raflara konmalı, veya geçici olarak yüksek bir yere kaldırılmalı ve ebeveynler tarafından uzaktan kumanda aracılığıyla idare edilmelidir. Yutma düzeni bozulan çocuklarda yemek boyunca hırıltı ve öksürük sorunları başlar. Yemekleri püre biçiminde servis etmek daha iyidir ve eğer eti az sürede kızartarak değil de, az ateşte uzun süre pişirirseniz onu yeme işlemi daha kolay hale gelir. Elinizi hafifçe çene altından gırtlağa doğru yavaş yavaş bastırırsanız, dilin hareket etmesine ve yutma işleminin kolaylaşmasına yardımcı olabilirsiniz. Boğulma tehlikesine karşı çocuğunuzun sırtını ovarak ve ellerinden tutarak önlem alabilirsiniz. Yemeği ağzın arka tarafına koymamanız daha güvenlidir; eğer yutma süreci iyi çalışmıyorsa, çocuğun sırtına hafifçe vurarak beslemek, yemeğin yanlış yere gitmesini daha muhtemel hale getirir. Eğer çocuk, çiğneme gayretinde bulunmuyorsa ya da nefesi kesiliyor ve yemeği tükürüyorsa, ailesi doktorlarına danışmalı veya terapistlerine başvurmalıdır. Eğer çocuk boğuluyorsa, hızlı hareket edin. Çocuğu yüzüstü yatırarak, başını bir sandalyenin veya dizinizin üstünden aşağıya doğru sarkıtınız. Yemek parçasını çıkarması için omuzlarının ortasına 3-4 kez sertçe vurun. Dimdik ayaktayken çocuğun sırtına vurmanız durumu daha kötü hale getirebilir; yemeği dışarı çıkarmak yerine içeri çekmesine neden olabilir. Eğer boğulma tehlikesi geçiren çocuğunuzun 1-2 gün sonra ateşi yükselirse, mutlaka doktorunuza danışmalısınız. Bir kısım yiyecek parçasının akciğere geçmesi olasıdır ve tedavi gerekebilir. Diş mineleri diğer MPS bozukluklarına oranla daha iyi durumdadır, fakat diş ağrısı büyük acı vereceğinden, dişlere özen gösterilmesi önemlidir. Dişler düzenli olarak temizlenmeli ve eğer bölgenizdeki su florid (floristat) içermiyorsa çocuğunuz florid tabletleri veya ilaçlar almalıdır. Dişler düzenli olarak diş doktoru tarafından kontrol edilmelidir; yerel hastanedeki diş doktoruna da gidebilirsiniz. Eğer çocuğunuza çiğnemeyi içermeyen bir diyet uygulanıyorsa, sakız çiğnemesi önerilmemektedir. Bu problemle ilgili dişçinize danışabilirsiniz. Sanfilippo Sendromlu çocuklar sakızların içerdiği maddelerden dolayı dişlerine acı veren bir durumla karşı karşıya kalabilirler. Bazen diş çektirme zorunluluğu doğabilir. Çocuk daha küçük ve hareketliyken, fiziksel terapi gerekmemektedir. Daha sonraları, enfeksiyonun temizlenmesine yardımcı olması açısından fizyoterapi gerekebilir. Çocuk büyüdükçe ayaktaki eklemler ve bilekler sertleşir ve spastik hale dönüşebilir. Acı veren egzersizlerden kaçınmalı, ancak aktif ve pasif hareketler yapılabilir. Hidroterapinin eklemlerin hareketli kalmasına büyük yardımı oluyor. Çocuğunuz hareketsizken, eklemlere eşit olmayan baskıyı önlemek amacıyla, yeterli bir şekilde desteklenmiş olarak oturduğundan emin olunuz. Eğer bilek eklemlerindeki deformasyon ilerlemişse -ki bu yürümeyi zorlaştırır- hafif diz altı botlar tercih edilmelidir. Çocuk onlara alıştığında yürüme süresi biraz daha uzayabilir. Buz gibi soğuk el ve ayakların bozukluktan mı, yoksa tamamen hareket yoksunluğundan mı kaynaklandığını söylemek mümkün değildir. Bu durum çocuğa sıkıntı vermeyebilir , fakat eğer böyle bir sıkıntı yaşanırsa, bilindik çözüm olan kalın çoraplar ve sıcak tutan eldivenler denenebilir. İleride çocuktaki vücut ısısı (temperatür) kontrol mekanizması zarar görebilir ve gündüzleri elleri ve ayakları buz gibi soğukken geceleri terleyebilir. Bazı çocuklar vücut ısılarının düştüğü anlar yaşayabilirler (hipotermia). Eğer böyle bir durum gerçekleşirse çocuğunuzu sıcak tutmalı ve probleminin en iyi çözüm önerisi için doktorunuza başvurmalısınız. Birçok Sanfilippo Sendromlu çocuk, geceleri birkaç saatten fazla uyumazlar. Bunun nedeni bilinmemektedir. Bazen bu durumun ilaçlarla düzelmesi mümkündür, fakat çocukta ilacın nasıl etki ettiğini tespit etmek için belirli bir deneme dönemi gerekmektedir. Çoğu zaman belirli bir süre sonra ilaçların etkisi geçer ve bazı ebeveynler ilaçları haftada birkaç gece kullanmayı veya birkaç hafta sonra ilaçlara bir süreliğine ara vermeyi tercih ederler. Her durumda, gün boyunca yorgun düşen aile üyeleri için de uyku çok önemlidir. Bu konuda yardım almak için doktorunuza danışmakta tereddüt etmeyin. Bazı ebeveynler çocuğu düzenli bir şekilde geç yatırarak bölünmeyen uyku süresini uzatmayı başarabiliyorlar. Dinlenmeye çekilen ev halkı uyurken çocuğun aşağıya inip bir sakatlık çıkaracağı düşüncesi birçok ebeveyni rahatsız eder. Bazıları, çocuğun yatak odasının dışına kilit vurmanın, dış kapıya giden merdivenlerin önüne kapı koymanın veya halıların altına, çocuk odadan dışarı çıktığında zil çalmasına sebep olan özel pedler yerleştirmenin yardımcı olacağını düşünüyorlar. Sanfilippo Sendromlu çocukların çoğu burunlarını her şeye soktukları, kontrol edilmeleri zor ve tehlikelerin farkında olmadıkları hiperaktif evreyi yaşarlar. Bu durumu ilaçla kontrol altına almak o kadar da kolay değildir; eğer mümkünse daha önce anlatıldığı şekilde, evi onlar için uygun hale getirmek en iyisidir. Çocuğun güvenli bir şekilde koşup oynayabileceği bir bahçenin olması büyük bir şanstır. Eğer bir oyun grubu veya okuldaysa sakin oturması beklenmeyen ve uzun süre bir işe odaklanamayan çocuk, değişik aktivitelerle oyalanabilir. Burada çocuk için koşup oynayabileceği bir alanın olması ve çocuğun olabildiğince uzun bir süre , olabildiği kadar enerji harcaması mükemmel olur. Çocukların çoğu, hareket eden otomobilin içinde çok sakinler ve iyi seyahat ederler. Dış çevreleri ile etkileşimleri azaldıkça, Sanfilippo Sendromlu çocukların çoğu, kendilerini, sallanarak ve elleriyle ulaşabildikleri her şeyi (parmaklarını, elbiselerini, vs.) çiğneyerek oyalarlar. Eğer bu davranış durdurulamazsa, en iyi çözüm, çiğnemelerinde sakınca olmayan ve ilgilerini çekecek plastik oyuncaklar, dişler için halkalar, büyük Lego küplerini çiğnemelerine izin vermektir. Eğer problem çok ciddi ise ve çocuk parmaklarını gerçekten yaralar oluşacak hale getirmeye başlamışsa, günün belli dilimlerinde ellerin ağızlarına ulaşmamasını sağlamak amacıyla, bükülmemesi için dirsekten bir çıta yardımıyla bağlamak mümkündür. Parmakları serbest bırakan, fakat ağza götürülmelerinin imkansız olduğu farklı yöntemler denenebilir. Büyük zorluklarla dolu açıklamaları okuyunca Sanfilippo Sendromlu çocukla yaşamanın açıkça eziyet çekmek olduğu izlenimi oluşabilir. Lâkin, bu çocuklar güzel kişilikli ve çok sevimlidirler. Ebeveynlerin aktarımlarıyla durumun olumlu taraflarına bakalım: “O, problemlerinden habersiz mutlu ve rahat bir hayat sürüyor.” “Birçok Sanfilippo Sendromlu çocuk müziği sever ve kendisi de şarkı söyler“, “Çocuk şiirlerini çok sever ve müzik dinlerken ona tamamen odaklanır, genelde çok mutludur.“ “Tüm davranış problemlerine rağmen, onunla birebir beraber olduğunuzda; çok kibar, sevgi dolu ve duygusaldır. Bu gibi zaman dilimlerini yaşamak, sorunlu zaman dilimlerinde onunla uğraşmayı daha kolay hale getiriyor. Buna inanın veya inanmayın, ama Sanfilippo Sendromlu bir çocukla yaşam çok güzel olabiliyor.“ Sanfilippo Sendromlu çocukların ebeveynlerinin çoğu MPS Cemiyeti aracılığıyla diğer Sanfilippo Sendromlu çocukların aileleriyle görüşerek önemli destek ve teşvik kazanıyorlar. Sizin de aynı şeyleri yaşamanız dileği ile Cemiyette buluşmanızı umut ediyoruz. Sakatlarla ilgili özel merkezlerden, genetik kliniklerinden yardım alabilirsiniz. Sosyal Servis, Sosyal Güvenlik, Bağımsız Doktorlar veya Katie Beckett Kurumlarına danışabilirsiniz. Ulaşabileceğiniz diğer kurumlar için eyaletinizdeki yetkililere veya yerel sağlık ocaklarına danışınız. Eğer bölgenize sosyal hizmetler uzmanı tahsis edilmişse, size bu konuda yardımcı olabilir. Fiziksel problemler: Geçici sağırlık: Orta kulağın normal çalışması dış kulak kanalı ve atmosferde olduğu gibi kulak zarına uygulanan basınca bağımlıdır. Bu basınç burun arkasından orta kulağa kadar uzanan östaki borusunca eşitleniyor. Eğer boru tıkalıysa kulak zarına uygulanan basınç inecek ve zar çekilecektir. Eğer bu olumsuz basınç devam ederse , orta kulak astarından gelen sıvı birikecek ve zamanla tutkal gibi koyu kıvama dönüşecektir. Buna orta kulak akıntısı denir. Eğer çocuğa hafif genel anestezi uygulanması mümkünse kulak zarında küçük bir delik açılarak sıvı geri emilebilir ( miringotomi ). Daha sonra deliği açık tutmak ve havanın dış kulaktan östaki borusuna kadar girmesini sağlayarak döngünün tekrar çalışması için küçük havalandırma borusu ( PE borusu) yerleştirilebilir. Bazen lenf bezlerinin de ortadan kaldırılması gerekebilir. Borular zamanla işlevselliğini yitirir. Eğer çocuktaki geçici sağırlık kendiliğinden düzelmezse daha uzun süre işlevselliğini koruyan T-boru kullanmaya karar verilebilir. Bağırsaklarla ilgili problemler: Birçok Sanfilippo Sendromlu çocuk nedeni henüz tam olarak anlaşılamayan şiddetli ishal nöbetleri yaşarlar. Otonom sinir sistemlerinde bir eksiklik olabileceği düşünülüyor. Otonom sinir sistemi genellikle istem dışı çalışan vücut fonksiyonlarını kontrol eder. Çocuklar büyüdükçe sorun ortadan kalkabilir, fakat diğer nedenlerle önerilen antibiyotikler tarafından daha kötü bir duruma da getirilebilir. Bazı çocuklara ilaç tedavisiyle, bazılarına da fazla katı yiyecek içermeyen diyete geçiş sağlanarak yardımcı olunabilir. İshale neden olabilecek veya daha kötü bir hal almasına yol açabilecek organizmaların bağırsak duvarında artmasını engelleyen lactobacillus içeren sade yoğurt çoğu zaman yardımcı olur. Çocuk büyüdükçe daha az aktif olduğundan ve kasları zayıfladığından peklik ( kabızlık ) problemi ortaya çıkabilir. Eğer diyette katı veya sıvı madde artışı yarar sağlamıyorsa ve de çocuğun durumu ilaç almasına müsaitse doktor laksatif ( gevşetici) ilaç verebilir . Nöbetler: Bozukluğun ileri aşamasında bazı Sanfilippo Sendromlu çocuklarda sık sık ani bilinç kaybını beraberinde getiren küçük nöbetler görülür (hafif sara-petit mal). Nöbet geçirdikleri gün çocuklarda temas veya beslenme zorlukları her zamankinden daha fazla görülebilir. Bazıları ilaçlarla kontrol edilebilir sık nöbetler (grand mal) geçirebilirler. Nöbet süresince, kusmuğunu yutmasını engellemek için çocuğunuzu yan yatırmanız gerekmektedir. Nöbet bitinceye kadar çocuk bu pozisyonda kalmalıdır. Nefes yolunun açık olup olmadığını kontrol etmeli , fakat çocuğun ağzına hiçbir şey koymamalısınız. Sanfilippo Sendromlu çocuklar ergenlik dönemini çağrıştıran normal değişiklikler yaşarlar. Yaşam süresi: Yaşam süreleri oldukça değişkendir. Ortalama yaşam süresi 14 yaş civarındadır , fakat bazı çocuklar daha erken yaşta hayata veda ederken , bazıları da 20’li yaşlarına kadar hayatta kalırlar. Bazen hafif düzeyde hastalık belirtileri gösteren bireyler 30’lu yaşlarına kadar veya çok nadir hallerde 40’lı yaşlarına kadar yaşarlar www.kucukinsan.com

http://www.biyologlar.com/sanfilippo-sendromu

Ay Ay Hayvanı Nedir?

Ay Ay Hayvanı Nedir?

Bu hayvanın dünyaca bilinen adı Aye-Aye’dır. Kendi dilimizde de Ay-ay olarak nitelendirilir. Uzun parmaklıgiller familyasının üyeleri arasında yer alır. Daha doğrusu bu familyanın yaşayan tek üyesidir. Büyük Ay-ay olarak adlandırılan Daubentonia robusta’nın soyu ne yazık ki tükenmiştir.Ay-ay Madagaskar’da yaşayan bir makimsi maymun türüdür. Islak burunlu maymunlar yada eski sınıflandırmalarda ön maymunlar takımı arasında yer alır. Genellikle gece ortaya çıkan en akıllı memelilerdendir. Boyu yaklaşık 40 cm uzunluğundadır. Dikkatli bakıldığındığında yetişkinlerinin iri bir kedi büyüklüğünde olduğu fark edilebilir. Kürkünün rengi koyu kahverengi yada siyahtır.Sürekli büyüyen güçlü,kesici dişlere sahiptir. Bu durum Ay-ay’a bir kemirgenimsi görünüş katmıştır. Ağırlığı 2.5 kilograma yakındır. Parlayan iri gözlere ve fark edilebilen sivri bir burna sahiptir. Büyük ve geniş iki kulağı vardır. Yüzünün kısa ve çeneye doğru küçük olması onun duyma yetisinin gelişmiş olduğunu gösterir. Zaten bu sebeple kulakları yüzüne oranla büyüktür. El ve ayak parmakları çok uzundur ancak orta parmakları diğerlerine oranla üç kat daha uzundur. Ayak baş parmakları hariç tüm tırnakları uzun ve pençe şeklindedir. Kuyruğu büyük,tüylü ve kalındır. Sincap yada sansar kuyruğuna benzetilebilir ama kendine özgüdür.Ay-ay kesici dişlerini Hindistan cevizi oymada ve ağaç kabuklarını soymada kullanabilir. Bunlar haricinde kurtcukları çok sever. Böcek larvaları da hoşuna giden besin kaynaklarındandır. Kurtçukları ve larvaları yemek için sahip olduğu uzun orta parmaklarını kullanır. Ağaç gövdelerine yada dallarına orta parmağıyla vurarak böcek yumurtalarının yerini tespit eder. Onları bulduğunda ise yine orta parmağının yardımı ile beslenmesini gerçekleştirir.Ay-ay’lar ağaç dalları ve yaprakları üzerinde yaşarlar. Yuvalarını yuvarlak biçimde yapmaya özen gösterirler. Yavrulama dönemleri geldiğinde sadece tek bir yavru doğururlar. Ay-ay günümüzde çok azaldığından soyu tükenme tehlikesi altına girmiştir. Bu olumsuz durumu engellemek amacıyla bazı sivil hayvan kuruluşları ve Madagaskar dışındaki hayvanat bahçeleri harekete geçerek neslin yeryüzünden kaybolmasını engellemişlerdir. Yazar: Kaan GÜNDÜZ http://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/ay-ay-hayvani-nedir

Dünyanın En Zehirli Yılanları

Dünyanın En Zehirli Yılanları

Zehirsiz yılanlardan daha evrilmiş olan zehirli yılan türleri, tüm yılanların dörtte birini oluşturur ve yaklaşık 600 türün zehirli olduğu bilinir. Yılan zehri, içinde pek çok etkili madde barındırır. Bunlar şöyle özetlenebilir:Kalp üzerinde etkili olan “Kardiotok-sin”,Sinir sisteminde etkili “Nörotoksin”,Kan hücrelerini eriten “Hemolizin”,Proteinleri eriten “Proteolitik enzimler” ve “Kolinesteraz”, “Nüldeöti-daz Hiya’üronidaz”Bu zehirler etki ettikleri organları bozarak, kalp, sinir sistemi, dolaşım ve diğer sistemlerin bozulmasından kaynaklanan ölümlere neden olabilirler. Dünyanın en zehirli yılan türleri arasında başlıcaları şunlardır;Taipan YılanıHızlı, çevik ve çok zehirli bir tür olan Taipan, Elapidae ailesine mensuptur. Ana vatanı Avusturalya olan Taipan yılanının bilinen üç türü bulunur. Bunlardan en yaygın olarak rastlananı Kıyı Taipanı, solgun bir koyu kahve ve sönük bir krem rengindedir. Kıyı Taipanının bir alt türü olan Papua Taipanı ise sırt kısmında bakır renkli çizgiler olan morumsu gri veya siyah rengiyle tanınır.Davranışsal olarak Taipan türleri, Afrika’nın meşhur Kara Mamba Yılanı ile benzeşen özellikler gösterir.Genellikle saldırgan olmayan Taipanlar, tahrik edilmedikleri ve saldırıya uğramadıkları sürece kaçma eğilimindedirler. Gelişmiş koku ve görüş yeteneklerine sahip olan Taipan yılanları, çok hızlı biçimde avını ısırarak zehrini enjekte ettikten sonra, onu yutmaya başlar.Taipan yılanlarının zehri tüm yılan türleri içinde en etkili olan zehirlerden biridir. Taipan zehri içerdiği nörotoksin ile kasları zayıflatarak felce yol açar. Zehrin içerdiği prokoagülan pıhtılaşmayı engelleyerek kan kaybına sebep olurken, miyotoksin kas hücrelerinde yıkıma yol açar.Taipan yılanı tarafından gerçekleştirilen ısırıkların %90’ı ciddi zehirlenmelerle sonuçlanır ve mutlaka acil panzehir tedavisi gerekir.Engerek Yılanı10 kadar türü olan Engerek yılanı, pullu sürüngenler takımından oluklu zehir dişliler bölümüne mensup Engerekgiller familyasındandır. Doğurgan bir hayvan olan Engerek Yılanının zehri üst çenesindeki dişlere bağlı bulunan keseciklerde yerleşmiştir.50 cm ile 2 metre arasında değişen boylara ulaşabilen Engerekler, Afrika’da, Asya ve Avrupa kıtalarında yaşar. Üçgen şeklindeki başları ve kısa kuyrukları ile tanınırlar.Avlarının kendisine yaklaşmasını oldukları yerden ayrılmayarak bekleyen Engerekler, gelişmiş koku alma duyuları sayesinde zehirledikleri avlarının izini sürerek ölüsüne ulaşırlar. Avlanmak için genellikle gece saatlerini tercih ederler.Kara Mamba YılanıElapidae familyasından, oldukça saldırgan ve güçlü zehre sahip bir yılan türü olan Kara Mamba, dünyanın ikinci sıradaki en uzun zehirli yılan türüdür. Anavatanı Afrika olan Kara Mamba’ların erişkin olanlarının boyları ortalama 2.5 metre civarında olmakla birlikte 4.5 metreye kadar ulaşanları bulunmaktadır. Vücut rengi zeytin yeşiline çalan Kara Mamba, ismini saldırı pozisyonunda açtığı ağzının içindeki siyah renkten almaktadır.Yılan türleri arasında karada yaşayan en hızlı tür olan Kara Mamba’nın tek bir ısırığının 100 civarında insanı rahatça öldürebilecek kadar zehir içerdiği bilinmektedir. Ölüm oranının % 100 olduğu tek yılan türü olan Kara Mamba tarafından ısırılan kişi için, acil şekilde panzehir alınmaması durumunda ölüm kesindir. Son derece agresif bir tür olan Kara Mamba, saldırı pozisyonu aldığında, ağzını ve dişlerini göstererek yüksek sesle tıslar.1.20 metre uzaklığa kadar aldırabilen Kara Mamba yılanı, kafa ve vücudu hedef alır ve bir ısırışta avına yaklaşık olarak 100-400 mg zehir zerk edebilir.Çıngıraklı YılanEngerekgiller familyasının bir üyesi olan Çıngıraklı Yılanlar, Asya ve Amerika’da bulunur. Tanımlanmış 18 cins ve 150 türe sahip olan Çıngıraklı Yılanlar, ortalama 30-45 cm boylarında olup, 3.65 m uzunluğa erişebilirler.Çıngıraklı yılanları diğer türlerden ayıran en önemli özellik, burun deliği ve göz arasındaki kızıl ötesi radyasyona karşı duyarlı derin çukurdur. Bu ısı algılayıcılar sayesinde çevresindeki avın yerini ve vücut ısısını saptarlar.4 cm uzunluğundaki dişlerinin zehri, merkezi sinir sistemini felce uğratarak ve kanın pıhtılaşmasına yol açarak avın ölümüne neden olur.Kaynakça: ^ Ehmann, Harald. “Australian Reptiles”. Australian Museum. Erişim tarihi: 2008-05-28. .^ a b c “Australian Taipan Snakes”. Clinical Toxinology Resources. Erişim tarihi: 2008-05-29. .^ Doughty et al. (2007). “A new species of taipan (Elapidae: Oxyuranus) from central Australia”. Magnolia Press. Erişim tarihi: 2008-05-28. ^ “Taipan”. www.kidcyber.com.au. 2000. Erişim tarihi: 2008-05-29.Yazar: Ensar Türkoğluhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-zehirli-yilanlari

Türk biyoloğa Obama ödülü

Türk biyoloğa Obama ödülü

Ödülü Obama’dan alacak Altan için Beyaz Saray, “Hücre alanında inanılmaz başarılı bir bilim insanı” diye açıklama yaptı.ABD’nin Rutgers Üniversitesi’nde Biyolojik Bilimler Departmanı’nda hücre biyolojisi üzerinde çalışmalar yapan Dr. Nihal Altan-Bonnet, ABD başkanı tarafından genç araştırmacılara verilen en büyük ödüle layık görüldü. Amerika’da yaptıkları çalışmalarla öne çıkan bilim insanlarına verilen Genç Bilim İnsanları ve Mühendisler Ödülleri (PECASE) için tamamlanan son listede Altan-Bonneti 96 kişi arasında yer aldı. 2006 yılından beri Rutgers Üniversitesi’nde görev alan Altan Bonnet için dekan Philip Yeagle, “Dr. Altan-Bonnet hücre biyolojisi alanında inanılmaz biri. Hasta hücrelerin çoğalması konusunda yaptığı çalışmalar birçok açıklama getirdi” yorumunu yaptı. Türk biyologun yaptığı incelemeler doğrultusunda, soğuk algınlığı, çocuk felci ve Hepatit C gibi hastalıkların sebebi olan virüslerin benzer bir biçimde ürediği ortaya çıktı. Dr. Altan-Bonnet’ye ödülü verecek olan ABD Başkanı Barack Obama, ödüle layık görülen araştırmacıların kariyerlerini inşa ederken yaptıkları yenilikçi çalışmaların çok değerli olduğunu belirterek, “Bilim ve teknolojideki bu gelişmeler sadece ekonomimizi güçlendirmekle kalmıyor, insanlara ilham kaynağı oluyor. Aynı zamanda kariyerlerinin başlarında bu kadar başarılı olan bilim insanlarının önümüzdeki yıllarda çok daha büyük işler başaracağını da açıkça gösteriyor” ifadesini kullandı. ABD’nin eski başkanı Bill Clinton tarafından 1996 yılında verilmeye başlanan ödüller, Amerikan yönetimi tarafından bağımsız araştırma kariyerlerinin erken aşamalarındaki bilim insanları ve mühendislere verilen en yüksek onur nişanı olma özelliğini taşıyor. Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Altan-Bonnet’in bu ödüle, biyolojik bilim ve tıpta etki yaratma potansiyeline sahip olması, az gelişmiş ülkelerde halkın sağlık ihtiyaçlarının göz önüne alınmasındaki katkıları ve bilim dünyasına olan hizmetlerinden ötürü layık görüldüğü belirtildi. Aynı ödül geçtiğimiz yıl da ABD’nin California Üniversitesi’nde nanoteknoloji üzerinde çalışmalar yapan bilim insanı Aydoğan Özcan’a verilmişti.

http://www.biyologlar.com/turk-biyologa-obama-odulu

Testere Balıkları ve Türlerinin Özellikleri

Testere Balıkları ve Türlerinin Özellikleri

Testere balıkları, diğer batoids balıkları ile kıyaslanınca genel görünüşleri bakımından çok değişik hayvanlardır. Uzun ve yassı somaklarına ilaveten, vatoz balıkları ile ilgili olarak yaygın olarak bilinen yassı ve geniş profillerinden gayet belirgin biçimde farklı uzun ve nispeten dar gövdeleri vardır.Bazı yönlerden, sırtları boyunca iki belirgin sırt yüzgeci ile somakları yatay bir testere biçimli dişlere sahip “Pristiophoriformes” takımındaki testere köpek balıklarına benzerler. Onları vatozlar olarak köpek balıklarından ayıran solungaç yarıklarının başlarının iki tarafında olması yerine gövdelerinin alt kısmında olmasıdır. Aynı zamanda erginleşince, köpek balıklarından çok daha büyük olurlar. Pristis cinsine ait olan testere balıkları, dünyanın tüm tropikal okyanuslarında bulunurlar. Ana karaya yakın, kıta çıkıntılarının sığ sularında yaşarlar. Denizlerden önemli ölçüde uzak mesafelerdeki tatlı su alanlarında sıklıkla dolaşırlar. Örneğin iri dişili testere balıkları, (P.perotteti), Brezilya’daki Amazon Nehri’nin denize açılan ağız kısmından nehrin 750 km yukarısında yakalanmıştır. Ayrıca, ağırlıkları 320 kg olan bu türün örnekleri, Nikaragua Gölü’nde de yakalanmışlardır. Sıradan testere balıkları, (P. Pristis) normal olarak Doğu Atlantik Okyanusu ile Akdeniz’de de bulunur. Zambezi Nehri ile Afrika’daki diğer tatlı sularda da görülmeleri bu balıkların yüksek uyum yeteneklerinin bir göstergesidir.Anoxypristis cinsinin tek üyesi olan türün, çok daha kısıtlı bir dağılımı vardır. Avusturalya’daki Great Barrier Reef üzerinde Queenland’e kadar uzanan komşu Batı Pasifik Okyanusu’nun batı komşuları ile Hint Okyanusu’nun kuzey kısımlarına sıkışıp kalmıştır. Testere balıklarının bu türünün dişleri, gayet belirgindir – dişleri, genç balıklarda üçgen biçimindedir ve dişlerinin dizilimi Pristis türlerinden çok daha yakındır. Sahip oldukları dişlerin sayıları da çok değişken olup 23 çift ile 35 çift arasında değişir hatta bazen çok daha fazladır. Bilim insanları, bu balıklarının diş sayılarının çok farklı olmalarının cinsiyetlerinin ayırt edilmesi ile ilgili olduklarını düşünüyorlardı fakat durumun böyle olmadığı şimdi biliniyor. Buna rağmen, diğer batoids balıklarının durumunda olduğu gibi, erkekler ile dişiler birbirlerinden erkeklerin üzerlerindeki yumrularından ayırt edilirler.Efsanevi BalıklarFosil kayıtlarındaki testere balıklarından elde edilen kanıtlar, bugünkü türlerde olduğu gibi, dişlerinin kıkırdak somaklarının içine derin bir şekilde iliştirilmiş olmalarından ziyade dişilerinin öncelikle, doğrudan doğruya derilerine iliştirilmiş olduğunu göstermektedir. Testere balıklarının bu hassas somaklarının kullanma şekilleri hakkında birçok mitler ortaya çıkmış ve yayılmıştır. Bu mitler arasında, Uppsala başpiskopusu Olaus Magnus tarafından 1500’li yıllarda ilk defa orijinal belde haline getirilmiş olan dehşet verici hikâyeleri içermektedir. Olaus Magnus, bu balıkların burunların ucundaki testere ile gemilerin gövdelerini keserek deldiklerini ve bunun sonucu batan gemilerin içinde talihsiz denizcilerin gövdelerini yiyerek beslendiklerini iddia etmiştir. Bundan 300 yıl sonra, bir İngiliz doğa bilimcisi ise, bir testere balığı sürüsünün bir balinayı testere şeklindeki ağızları ile nasıl doğradıklarını ve öldüklerini tasvir etmiştir.Yakın zamanlarda, bu balıkların nasıl beslendikleri ilk elden görülünceye kadar, gerçek bilinmiyordu. Aslında bu balıkların beslenmeleri, çok daha az dramatiktir. Birçok vatozlar arasında yaygın bir davranış olduğu gibi, testere balıkları da ağızlarının testere biçimli uzantılarını yiyecek bulmak amacıyla adeta bit tarak gibi taramak suretiyle deniz dibindeki kumları karıştırmak için kullanırlar ve bunun sonucu olarak bu testere şeklindeki dişleri aşınır.Her nasılsa, çok daha aktif avlanma yöntemlerine sahiptirler. Küçük balık sürücülerinin içinde yüzerler ve o balıkların bazılarının iri yatay dişlerinin üstüne takılmaları için başlarını sağa sola şiddetle sallarlar. Şayet başarılı olurlarsa, denizin dibine geri çekilerek testere dişlerine takılan yaralı balıkları ovarak çıkartırlar ve sonra da onları yakalayıp gövdelerinin altındaki ağızlarına atarlar.Uyumlu yırtıcılardır. Ölmüş balıklar verildiği zaman, balıkların ölü olduklarını hemen anlarlar ve bunu anlar anlamaz onları doğrudan yemeye başlarlar. Bugün bu kadar uzunluğa ulaşabilenleri nadir olmasına rağmen, bu balıklar 9 metre uzunluğa erişebilir.İri Dişli Testere BalıklarıYaygın adı: Çok iri dişli testere balıkları (güney testere balıkları, tatlı su testere balıkları)Bilimsel Adı: Pristis microdonFamilya: PristidaeTakım: RajiformesBoyutları: Genel boy uzunluğu toplam 14 metre olarak kayıt edilmiştir.Fiziksel Özellikleri: Bir testere izlenimi yaratan iyi yerleştirilmiş dişleri ile yassı ve dar somaklı; sırt ve kuyruk yüzgeçleri açıkça görülür; köpek balıkları gibi yüzerler; yalnız dolaşır.Yaşam Çizgisi: Dişiler, sıklıkla 20 taneden fazla yavru doğururlar.Beslenme Tarzı: Başlıca balıklar; bazı omurgasızlar.Yaşam Alanı: Denizlerin sığ kesimleri; nehirlerde, dere ve nehir ağızlarında ve haliçlerde karşılaşılır.Yeryüzünde Dağılımı: Afrika’dan Tropikal Hint-Pasifik Bölgesi, Güneydoğu Asya, kuzeyde Filipinler ve güneye Avustralya’ya kadar uzanan bölgelerde.Türün Durumu: Soyu tükenme tehlikesi altında (IUCN)Bu özel testere balıkları, kendilerine özgü olmamalarına rağmen, tatlı su testere balığı isimlerinin açıklanmasına yardımcı olan nehirlerde sıklıkla bulunurlar.Çok iri dişli testere balıkları, ilk sırt yüzgeçlerinin gövdelerinin kenarlarının üstünde çıkış (pelvik) yüzgeçlerin önünde konumlarıyla ve ayrıca, kuyruk yüzgeçlerinin alt lopunun daha büyük olmasıyla ayırt edilebilirler. Testerenin kendisi kök kısmında geniştir fakat ucuna doğru incelir. Dişileri çok büyüktür ve sayıları, her iki tarafta 14-22 çift arasında değişir.Çok iri dişli Testere balıklarının Avustralya popülasyonu, ilk önceleri farklı bir tür olarak düşünülmüştü ve bilimsel adı, Pristiopsis olarak tanınmıştı. Şimdi bu betimleme, onlar aynı türledir anlamına gelen Pristis microdon için bir eşanlamlı sözcük olarak kabul edilmektedir.1845 yılında, kaşif Ludwig Leichard, Carpentaria Körfezi’ne akan Lynd Nehri’nde bulunan ölü bir balık örneğini esas alarak bu testere balığının keşfetmiştir. Böylece, bu vatozların Avusturalya’nın tatlı sularında yaşadıklarını teyit etmiştir. Oldukça sığ ve sıklıkla çamurla sularda, denizden 100 km uzakta bulunan balıklar ile batıdan Queenslad’e kadar Avustralya’nın kuzey deniz sistemleri boyunca uzanan alanlardaki sularda yaşadıkları açıklığa kavuşmuştur.En Uzun Testere BalığıSel sularına kapılarak gittikleri ve yıllarca mahsur kaldıkları gölcüklerin bulunduğu bazı bölgelerde bu balıkların küçükleri bulunmuştur. Her nedense, normal koşullar altında genç yavrular, büyüdükçe denizlere dönmeye eğilimlidirler buna rağmen ara sıra bu balıkların iri örnekleri, tatlı su çevrelerinde bulunurlar. Çok iri dişli Testere balıkları, tipik olarak 6 metre uzunluğa ulaşıncaya kadar büyüdükleri halde, kayıtlara göre, aslında çok daha büyüğü tutulmuştu. Tayland’daki Chao Phya nehrinde, nehrin ağzından 59 km içeride tutulan bu tür bir balığın boyu 14 metreydi.Testere balıkları, Tayland kültüründe özellikle önemlidir. Bu balıklar sıklıkla tapınaklarda adak olarak sunulur. Bu durum, bilim insanlarına boylarının uzunluğu 2.4 metreyi bulan testere balıkları kayıtları ile bu balıkların büyüklükleri ve biyolojilerine bir göz atmak ve değerli bilgilere ulaşma olanağı sunmaktadır.Her nedense, bu utangaç vatozlarının sayıları, son yıllarda önemli ölçüde azalmıştır. Bu azalma kısmen ağlarla kolayca yakalandıkları için aşırı avlanma yüzündendir. Ayrıca, bu balıkların küçükleri de özellikle iğneli oltalarla yakalanmaktadır. Bu balıklar hem yenilmek üzere hem de testereleri için avlanıyor. Üstelik onların yüzgeçlerine verilen aşırı yüksek fiyatlar de, bu balıkları avcıların hedefi yapmaktadır. Yaşam ortamlarındaki olumsuz değişiklikler ile kirlilik, onların sayılarının düşmesinde önemli rol oynamaktadır.Ne yazık ki, çok iri dişli testere balıkları, 15 yaşına gelinceye kadar üremeye başlamazlar. Onların nispeten düşük üreme oranları, üreme çağındakilerin aşırı avlanma sonucu çok azalmış olması ile üremeye çok geç başlamalarının birleşimi sonucu, azalan sayılarının tekrar eski haline gelmesi çok zaman alır.Yaşam alanlarının bazı bölgelerinde, üreme süreleri mevsimseldir ve Kuzey Queensland’in York Burnu Yarımadasında, yağış mevsiminin kasım ve aralık ayları arasındaki döneme denk gelmesi gerekmektedir. Çok iri dişli testere balıkları, ovivipar türlerdir. Bunun anlamı, yumurtalar, sadece dişinin gövdesinde tutulur ve yavrular büyürken anne balıklar ile yavrular arasında hiçbir bağlantı ve iletişim yoktur. Embriyonlar, yumurtanın bir kısmını oluşturan yumurta sarısı ile beslenir. Yaklaşık beş ay sonunda bir düzine veya daha fazla yavru dünyaya gelir.YavrulamaYavru testere balıkları, doğum anında yaklaşık 75 cm uzunlukta olup bu aşamada dişinin üreme bölgesine zarar vermemeleri için testere kılıçları zarlarının içine gömülü olarak annelerinin karnından çıkarlar. Bu yavru testere balıkları, testerelerini yiyecek elde etmek amacıyla kullanmaya başladıkları zaman testerelerini örten kılıf sıyrılır. Diğer birçok vatozlardaki gibi testere balıklarının renkleri de içinde bulundukları ortama göre değişir. Bunun sonucu olarak, renkleri kumlu renk desenleri ile sarımsı kahverengiden griye ve alt kısımları ise daha açık renkli ve krem tonlarına kadar değişiklik gösterir.Çok iri dişli testere balıkları çok yavaş büyüyen ve ömürleri 40 yıldan fazla hayvanlardır. Araştırmaların gösterdiğine göre, doğal büyüme oranları yıllık 20 cm olup 10 yaşına gelince yıllık büyümeleri bunun yarısına iner. Küçükleri, akvaryum çevresinde daha hızlı büyür.Böylece, bazı alanlarda sayıları çok azalan bu balıkların sayılarını arttırmak amacıyla yapılacak planlara göre koruma altında üretilerek bu eksikliklerin tamamlanması mümkün olabilir.Kaynakça: BBC John DAWESYazar: Tuncay Bayraktarhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/testere-baliklari-ve-turlerinin-ozellikleri

Karınca Sürüsü Optimasyonu

Karınca Sürüsü Optimasyonu

Bir karınca için yuvadan ayrılmak devler ülkesine girmek demektir ama yiyecek bulmanın da başka hiçbir yolu yoktur. Doğal olarak, karınca bu tehlikeli devler ülkesinde en kısa sürede yiyeceği bulmak ve hemen yuvaya dönmek ister ve bunun için iyi bir yol bulma stratejisine ihtiyaç duyar. Benzer bir sorunla karşılaşan insansı topluluklar, bu sorunu evrim süreçleri içinde karmaşık bir sinir sistemi geliştirerek çözdüler. Bu da bazı bilim adamlarına göre modern insanın yolunu açtı. Oysa, sinir sistemi oldukça basit olan karıncanın insandaki kadar karmaşık stratejiler geliştirmesine olanak yoktu. Bununla beraber, karıncanın evrimi böceklerin zaten oldukça gelişmiş olan koku sistemlerini oldukça basit bir algoritma(1) ile birleştirdi, ve karınca ve benzeri böceklerin yol bulma sorununu müthiş bir şekilde çözdü. Karıncaların yol bulma stratejileri, bu sürüleri inceleyen bilim insanlarına ilgi çekici gelmiştir. Çünkü karıncalar oldukça basit bir yöntem kullanmalarına rağmen, yol bulmakta insansılarla yarışacak kadar başarılı olabiliyorlar. Matematikçi ve mühendisler karınca davranışlarını taklit ederek oldukça karmaşık optimizasyon problemlerini çözebiliyorlar. Optimizasyon, belirli matematiksel bir fonksiyonun en yüksek veya en düşük olduğu değerini bulmaya çalıştığımız matematik problemlerinin genel adıdır. Devler ülkesine adım atan karıncanın en büyük problemi şudur: yiyeceği yuvasına taşımalı ama devler ülkesinde olabildiğince az kalıp dönmelidir. Ayrıca strateji, bir sürü üyesinden yardım alınmadan ve farklı yer şekillerinde de uygulanabilmelidir. Bu problem insanların da çözmek zorunda olduğu birçok probleme benzer. Örneğin Ankara’da basılan gazeteleri Türkiye’nin her iline dağıtmakla yükümlü bir gazete dağıtımcısının, ekonominin gereği olarak dağıtım yaparken en az benzin harcamak istemesi gibi, devler ülkesindeki karınca da aynı sorunla karşı karşıyadır. Öyleyse, bu tür problemlerde neden karıncaların izlediği stratejiyi kullanmayalım ki? Karıncaların Yol Bulma Stratejisi Karıncalar, insan dahil birçok canlının cinsel eşini bulabilmek için kullandığı koku yayma ve yayılan kokuları takip etme yönteminin benzerini kullanırlar. Karıncaların koku yayma ve koku alma yetenekleri oldukça güçlüdür ama yol bulma stratejisinde takip edilen koku, koku yayıcı karıncanın cinsiyetine bağlı değildir. Karıncaların yol bulma stratejisi (Wikimedia Commons) Yuvadan çıkan karıncalar, bulundukları yerde diğer karıncalardan kaynaklanan baskın bir koku yoksa tamamen rastgele hareket ederler. Eğer herhangi bir yönden diğer karıncaların yaydığı bir kokuyu alabilmişse, karınca o tarafa yönelir. Birden çok yönden koku alıyorsa kokunun geldiği en baskın tarafa yönelir. Karıncanın yaydığı koku bir süre o bölgede kalabilir. Bu sayede bir yolu birden çok karınca tercih etmişse aradan belirli bir süre geçmiş olsa bile daha çok tercih edilen bölgeden daha baskın bir koku gelir. Sürüdeki bütün karıncalar bu stratejiyi izlediğinde, başlangıçta rastgele başlayan sürü hareketi zamanla belli bir yol üstünde sabitlenir ki bu yol, yuva ile yiyecek arasındaki en kısa yoldur. Yukarıdaki video, antsim programına ait bir animasyon. Görüldüğü gibi, karınca yuvası ile yiyecek arasında herhangi bir engel yok. Bu tür durumlarda karınca yuvası algoritması çok avantajlı değildir. Ama yine de karıncaların konumu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı yiyeceğe nasıl ulaştığını görebilirsiniz. (Model, karıncaların tek algısının feromon olduğunu ve yiyeceğin kokusuz olduğunu varsayıyor). Karıncıların Koku Alma Sistemleri Karıncalar bir süre sonra sürekli geçtikleri yolda belirgin patikalar oluşturabiliyorlar. (Wikimedia Commons) Yukarıda da incelediğimiz gibi karıncalar yol bulmak için ait olduğu sürüyle iletişim kurmalıdır ve bu iletişimi böcekler de oldukça gelişmiş olan koku yoluyla yapar. Birçok canlı çevresindeki kokuları algılar ve bu kokuları güzel ve kötü olarak sınıflar. Bu davranış, canlının ihtiyacı olan maddelere ulaşmasını ve ona zarar verebilecek olanlardan uzak durmasını sağlar. Ama, kendi türünden olan canlılarla iletişim kurmak için bunun yanında canlının koku üretebilmesi de gerekir. Bir canlının diğer canlılarla kokusal yolla sosyal ilişki kurmak için havaya yaydığı kimyasallara feromon diyoruz. Bilim insanları feromonların temelde hayvanların hemen tamamında cinsel partner bulmak amacıyla evrimleştiğini düşünüyorlar. Feromonların, karınca ve arılarda ana işlevleri olan cinsel eş bulma amacı dışında, sürü iletişimi için kullanılması Darwin’in fark ettiği, bir amaç için evrimleşmiş bir yapının evrim süreci içinde başka amaç için kullanılmasının iyi bir örneği. Her ne kadar feromonların yapay taklitleri olan parfümlerle bu koku sistemini aldatıyor olsak da, insanlarda da cinsel sinyal vermek için koku kullanımı geçerli. Doğadan Aldığımız Diğer Algoritmalar Karınca Takip Algoritması bilim insanlarının doğayı gözlemleyerek keşfettikleri tek algoritma değil. Kuş Sürüsü Optimizasyonları, yani kuşların, karıncalara benzer şekilde çok uzun mesafeleri kat ederken kullandıkları algoritmalar da bilim insanlarına ve mühendislere esin kaynağı oldu. Bunun yanında evrim teorisini temel alan çok sayıda algoritma kullanıyoruz. Bu algoritmaların bütününe Sezgisel Algoritmalar diyoruz. Karınca Kolonisi dışında en yaygın kullanılan sezgisel optimizasyon algoritmalarını şöyle sıralayabiliriz: Tavlama Taklit Algoritması (Simulated Annealing): Özellikle kristal atomlarının ardı sıra ısıtma ve soğutmalarla kristalin içindeki kusurların giderilmesi yöntemini taklit eder. Kuş Kolonisi Algoritması: (Particle Swarm Optimization Algorithm): Kuş sürülerinin uzun mesafeleri kat ederken kullandıkları takip yöntemini kullanır. Arı Sürüsü Algoritması: Karınca yerine arı davranışını taklit eden algoritmalardır. Genetik Algoritma: Evrimsel algoritmaların en ünlüsü, kusurları olan ve optimize edilmesi gereken veri bir DNA olarak kabul edilir ve üreme, mutasyon ve Darvinci doğal ayıklama sürekli uygulanır. Kullanım Alanları Karınca Sürüsü Algoritmasının ve diğer sezgisel algoritmaların kullanım alanları en kısa zaman problemleriyle sınırlı değildir. Karıncalar yalnızca bu amaç için kullansa da matematiksel formüller değiştirilerek aynı yapı en az kaynak (para veya enerji) veya başka optimizasyonlar için kullanılabilir. Örneğin yukarıda bahsettiğimiz gibi bir kargo şirketinin dağıtım rotasını belirlemek için kullanabilir -ki kargo şirketleri için sezgisel algoritmalar kullanan bu tür yazılımlar vardır. Bunun yanında en kısa zaman yerine maksimum sözcük ilişkisi koyarsak, rahatlıkla Google benzeri bir metin tarama ve arama sistemi elde ederiz. Google ve benzeri arama motorları arka planda sözcük ilişkisi ve sayfa değerini maksimize etmekte optimizasyon algoritmalarını kullanırlar (2). Google optimizasyon için kullandığı algoritmayı (ve bu algoritmanın bu yazıda bahsedilen sezgisel algoritmalardan biri olup olmadığını) açıklamamaktadır. Bununla beraber örneğin Karınca Optimizasyonu Algoritması bir arama motoru tarafından bu amaçla kullanılabilir (3). Sonuç Şu anda optimizasyon amacıyla yazılmış birçok programda yukarıda bahsedilen “Karınca Sürüsü Optimizasyonu” algoritması kullanılıyor. Bununla beraber, bu yöntem, optimizasyonla uğraşan mühendislerin doğadan esinlendikleri tek yöntem değildir. Bu bakımdan insan için hala doğa, bulunabilecek en iyi öğretmendir. Notlar: (1) İsmini İslam Rönesansı matematikçilerinin en ünlüsü Harezmi’nin batı dillerindeki söylenişinden (Al- Khwarizm) alan algoritma, bir problemi çözmek veya bir veriyi işlemek için kullanılan yönergeler bütünüdür. Akla hemen bilgisayar yazılımlarını getirse de çok daha geniş bir kavramdır. Örneğin yemek tarifi veya bu yazıda bahsettiğimiz gibi bazı hayvanların bilişsel olmayan ama kurallı refleksleri de algoritmalardır. (2) http://www.sirgroane.net/google-page-rank/(3) http://www.hindawi.com/archive/2008/316145/ref/ Kaynaklar: http://en.wikipedia.org/wiki/Ant_colony_optimization_algorithms http://iridia.ulb.ac.be/~mdorigo/ACO/index.html Maniezzo, Gambardella, de Luigi (2004) “Ant Colony Optimization” Kapak resmi kaynağı: Avustralya Müzesi Yazar: Konuk Yazarlar Açık Bilim Haziran 2012 http://www.acikbilim.com/2012/06/dosyalar/karinca-surusu-optimizasyonu.html

http://www.biyologlar.com/karinca-surusu-optimasyonu

Yeni Bir Fare Türü Keşfedildi

Yeni Bir Fare Türü Keşfedildi

Endonezya’da yeni bir fare türünün keşfedildiği bildirildi.BBC’nin haberine göre, bilim insanları, “Hyorhinomys stuempkei” adı verilen yeni fare türünün, diğer farelere nazaran çok farklı ve ayırt edici özelliklere sahip olduğunu belirtti.Farenin domuzunkine benzer burun deliklerinin yanı sıra uzun bir yüze, bedenine kıyasla normal bir fareden daha büyük kulaklara ve daha çok kır farelerinde görülen alt dişlere, aynı zamanda Avustralya’daki diğer memelilerde rastlanan uzun ve yaygın kasık tüylerine sahip olduğu açıklandı.Avustralya, Endonezya ve ABD’den araştırmacıların, yılbaşında Endonezya’nın Sulawesi Adası’nda yeni tür farenin beş üyesini keşfettiği belirtildi.Victoria Müzesi müdürlerinden Kevin Rowe, keşfedilen türe daha önce hiç kayıt altına alınmadığını söyleyerek, hayvanlara ve ormanlık bölgelerde ne kadar yaygın olduklarına dair henüz net bir bilgiye sahip olmadıklarını söyledi. Rowe, adada geçen yıl amfibik ve dişsiz fareler bulduklarını hatırlatarak, “Orada olağanüstü bir morfolojik evrim yaşanıyor” dedi.Türün yakalanan örneklerinin “karınlarının tok ve sağlıklı” göründükleri, ağırlıklarının 250 gram civarında olduğu da kaydedildi.Koruma altına alınan fareler, Endonezya’da bir müzede tutuluyor.http://www.gazeddakibris.com

http://www.biyologlar.com/yeni-bir-fare-turu-kesfedildi

2015 Yılında Tanımlanmış 10 İlginç Canlı

2015 Yılında Tanımlanmış 10 İlginç Canlı

Her yıl bilim insanları ormanlara, çöllere ve müze koleksiyonlarına hayvanları incelemek için gidiyorlar. Eğer şanslılarsa da, yeni türleri keşfedebiliyorlar.

http://www.biyologlar.com/2015-yilinda-tanimlanmis-10-ilginc-canli

Hayvanlar Nasıl Yas Tutar?

Hayvanlar Nasıl Yas Tutar?

Bir anne şempanze haftalardır ölü bebeğini taşırken, kaybının matemini mi tutuyor? Filler, ölen aile bireylerinin kemik ve dişlerini şevkatle okşarken, yas mı tutuyorlar?

http://www.biyologlar.com/hayvanlar-nasil-yas-tutar

Heterodont

Çeşitli amaçlar için farklılaşmış değişik biçimli dişlere sahip olan.

http://www.biyologlar.com/heterodont

Evrim, Yirmilik Dişlerimizin Yok Olmasına Sebep Olacak

Evrim, Yirmilik Dişlerimizin Yok Olmasına Sebep Olacak

Bilim insanları dişlerimizin gelişimini açıklayan basit bir matematiksel formül buldular.

http://www.biyologlar.com/evrim-yirmilik-dislerimizin-yok-olmasina-sebep-olacak

Memeli Benzeri Sürüngenin Sanılandan Daha Uzun Yaşadığı Anlaşıldı

Memeli Benzeri Sürüngenin Sanılandan Daha Uzun Yaşadığı Anlaşıldı

19.yüzyılda yaşamış olan Fransız doğabilimci Georges Cuvier, tek bir dişe bakarak dişin sahibi olan canlının tüm iskeletini gözünde canlandırabildiğini söylemişti.

http://www.biyologlar.com/memeli-benzeri-surungenin-sanilandan-daha-uzun-yasadigi-anlasildi

İnsanların Hâlâ Evrimleştiğinin 5 İşareti

İnsanların Hâlâ Evrimleştiğinin 5 İşareti

İnsan evrimini düşündüğümüzde, zihnimiz, doğal seçilimin günümüz insanını meydana getirme süreci olan binlerce yıl boyunca bir geziye çıkar.

http://www.biyologlar.com/insanlarin-hl-evrimlestiginin-5-isareti

Yeni Keşfedilen Dişsiz Yetişkin Dinozor

Yeni Keşfedilen Dişsiz Yetişkin Dinozor

Yeni keşfedilen dinozor türü Limusaurus inextricabilis ile birlikte şaşırtıcı bir özelliği de keşfedildi: Aralık 24th, 2016

http://www.biyologlar.com/yeni-kesfedilen-dissiz-yetiskin-dinozor

Dilin görevleri ve kısımları nelerdir?

Dilin görevleri ve kısımları nelerdir?

Dil (Latince lingua), ağız içinde bulunan ve tat alma duyusunu gerçekleştiren, kaslardan yapılmış bir organdır.

http://www.biyologlar.com/dilin-gorevleri-ve-kisimlari-nelerdir

Kanada’da 90 Milyon Yıllık Yeni Bir Kuş Türü Keşfedildi

Kanada’da 90 Milyon Yıllık Yeni Bir Kuş Türü Keşfedildi

Rochester Üniversitesi'nden bilim adamları tarafından keşfedilen yeni tarih öncesi kuş türlerinden Tingmiatornis arctica'yı betimleyen çizim. Sanatçı: Michael Osadciw

http://www.biyologlar.com/kanadada-90-milyon-yillik-yeni-bir-kus-turu-kesfedildi

Dünyanın En Korkunç 10 Hayvanı

Dünyanın En Korkunç 10 Hayvanı

Hayvan krallığının büyük bir çoğunluğu çok sevimli yaratıklarla doludur. Ancak bazı hayvanlar bu açıklamaya uymuyor.

http://www.biyologlar.com/dunyanin-en-korkunc-10-hayvani

Kamuda Çalışan Biyologların Özlük Haklarının İyileştirilmesi

Kamuda Çalışan Biyologların Özlük Haklarının İyileştirilmesi

Değerli Meslektaşlarım. Bilindiği üzere kamuda çalışan Biyologların özlük hakları birlikte çalıştığımız Mesleklerin çok gerisinde kalmış, âdete lise mezunu memur, şef ve VHKİ kadroları ile aynı maaşı alır hale gelinmiştir.

http://www.biyologlar.com/kamuda-calisan-biyologlarin-ozluk-haklarinin-iyilestirilmesi

Syngnathus scovelli Genomu Sekanslandı

Syngnathus scovelli Genomu Sekanslandı

Prof. Cresko’nun laboratuvarında yetiştirilmiş olan bu deniz iğnesi balığının kemikli zırhı daha iyice katılaşmamıştır ve çoğunluka transparan gözükmektedir. Kemikler kırmızı, kıkırdaklar da mavi renktedir. Resim Hakkı: Mark Currey.

http://www.biyologlar.com/syngnathus-scovelli-genomu-sekanslandi

 Kuşların neden dişleri yok?

Kuşların neden dişleri yok?

Araştırmacılar, bir dinozor türü olan Limusaurus inextricabilis'in ergenlik döneminde dişlerini kaybettiğini, yetişkinlikte ise yeni diş çıkarmadığını keşfetti. Bu bulgu kuşların neden gagaya sahip olduğunu ama dişlere sahip olmadığını açıklamakta yardımcı olabilir.

http://www.biyologlar.com/kuslarin-neden-disleri-yok

Hiperdontia (Çok Dişlilik) Nedir ?

Hiperdontia (Çok Dişlilik) Nedir ?

Bu oral bozukluğa sahip insanların ağzında herhangi bir yerde büyüyen ekstra dişleri vardır. Bu fazladan dişlere aşırı dişler denilmektedir.

http://www.biyologlar.com/hiperdontia-cok-dislilik

Makas Benzeri <b class=red>Dişlere</b> Sahip Yeni Dinozor Keşfedildi

Makas Benzeri Dişlere Sahip Yeni Dinozor Keşfedildi

Paleontologlar, 70 milyon yıl önce yaşadığına inandıkları “makas benzeri dişlere” sahip yeni bir dinozor türü keşfetti. Yeni keşfedilen dinozorun diş fosilleri, oldukça büyük olduklarını gösterdi. F: Lukas Panzarin

http://www.biyologlar.com/makas-benzeri-dislere-sahip-yeni-dinozor-kesfedildi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0