Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 162 kayıt bulundu.

Kromozom nedir

Her canlı gibi insan da trilyonlarca hücreden meydana gelir. Hücre, bitkisel ya da hayvansal her türlü yaşam biçiminin en küçük birimidir. Her hücre bir sitoplazma ve çekirdekten meydana gelir. Çekirdeğin içinde ise kromozom adı verilen ipliksi parçalar bulunur. Kromozomlar, elektron mikroskobunda İ, V, J harfleri gibi biçimlerde görünür ve boyutları mikronla ölçülür. Kromozomların sayısı canlı türleride değişiklik gösterir. Örneğin sirke sineğinde 8, kurbağada 26, farede 42, köpekte 78 kromozom vardır. İnsanın kromozom sayısı ise 46'dır. 22'si çift otozom kromozomdur. İnsan hücresinde 1 çift de eşeysel kromozom bulunur ve toplam sayı 46 eder. Kromozomlar, molekül yapıları çok iyi bilinen DNA (dezoksiribonükleik asit) zinciri ile ‘‘histon’’ denilen protein zincirinden oluşur. DNA zincirleri de özgül proteinleri sentezlemekle görevli ‘‘gen’’ adı verilen birimlerden oluşur. Döllenme sırasında annenin yumurtasındaki 23 kromozom, babanın spermindeki 23 kromozomla birleşir. İşte bu 46 kromozom insanın yaşamında belirleyici rol oynar. Kromozomlarda yer alan ve sayıları 25 bin ile 100 bin arasında olduğu tahmin edilen genlerin oluşturduğu zincir, kişinin göz renginden boyuna, yaşam süresinden yakalanacağı hastalıklara kadar pekçok şeyi programlar. Bu genetik programlar, DNA altünitesi denen (A, T, C, G) kimyasallarıyla programlanır. Bilim adamları özellikle, 21. kromozomun içindeki 14 geni tam bir saatli bomba olarak niteliyorlar. Bu 14 genden birinde meydana gelen en ufak bir arıza Alzheimer, epilepsi, Parkinson veya lösemi hastalığına neden oluyor. Ayrıca halk arasında ‘‘Mongolluk’’ denilen Down sendromu ortaya çıkabiliyor. Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 24 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.kromozom Alzheimer, ağır işitme 2.kromozom Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.kromozom Akciğer kanseri 4.kromozom Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.kromozom Akne, saç dökülmesi 6.kromozom Diyabet, epilepsi 7.kromozom Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.kromozom Erken yaşlanma 9.kromozom Deri kanseri 10.kromozom Bilinmiyor 11.kromozom Diyabet 12.kromozom Metabolizma hastalıkları 13.kromozom Göğüs kanseri, retina kanseri 14.kromozom Alzheimer 15.kromozom Doğuştan beyin özrü 16.kromozom Crohn hastalığı 17.kromozom Göğüs kanseri 18.kromozom Pankreas kanseri 19.kromozom Bilinmiyor 20.kromozom Bilinmiyor 21.kromozom Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.kromozom Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.kromozom (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 24.kromozom (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor.

http://www.biyologlar.com/kromozom-nedir-1

Neden Taze Sebze ve Meyve Yemeliyiz?

Neden Taze Sebze ve Meyve Yemeliyiz?

Taze sebze ve meyvelerin denizciler, kaşifler ve üniversite öğrencileri için önemi

http://www.biyologlar.com/neden-taze-sebze-ve-meyve-yemeliyiz

Patojenlerin Farklı Türleri İçin Bir Kılavuz

Patojenlerin Farklı Türleri İçin Bir Kılavuz

Patojenler, hastalığa neden olan mikroskobik organizmalardır. Farklı patojen türleri arasında bakteri, virüs, protistler(amip, plazmodyum,vb.) ,Mantarlar, parazit solucanlar(yassı kurtlar ve yuvarlak kurtlar) ve prionlar bulunur.

http://www.biyologlar.com/patojenlerin-farkli-turleri-icin-bir-kilavuz

SUDA ERİYEN VİTAMİNLER

C vitamini Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. B1 vitamini Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. B2 vitamini Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . B3 vitamini Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. B5 vitamini Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . B6 vitamini Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . B8 vitamini (biyotin ya da H vitamini) Karaciğerde, yumurta sarısında, bira mayasında, pirinç kabuğunda ve yeşilliklerde bulunur B11 vitaminiKırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . B12 vitamini Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur .

http://www.biyologlar.com/suda-eriyen-vitaminler

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Farklı Çeşitteki Patojenleri Tanıma Rehberi

Protozoa olan Giardia, giardiyaz adı verilen ishal hastalığına sebep olur. Giardia türleri serbest yaşayan (flamotin aracılığıyla) trofozitler ve yumurta şeklindeki kistler olarak bulunur.

http://www.biyologlar.com/farkli-cesitteki-patojenleri-tanima-rehberi

Hangi vitamin ne işe yarar, Hangi vitamin hangi besinde bulunur?

A vitamini: Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır (alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz, kseroftalmi (göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates D vitamini: İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar . Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur… Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta K vitamini: Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir. Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek B1 vitamini: Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt B2 vitamini: Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek B3 vitamini: Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma B5 vitamini: Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler B6 vitamini: Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler B11 vitamini: Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz B12 vitamini: Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta C vitamini: Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye

http://www.biyologlar.com/hangi-vitamin-ne-ise-yarar-hangi-vitamin-hangi-besinde-bulunur

Çocuklarda D Vitamini Eksikliği

Bebek ve çocukların vücut ve kemik gelişimi için D vitamini önemlidir. Çocuklarda D vitamini eksikliği için neler yapmalıyız. Yazın özellikle güneşten aldığımız D vitaminini mümkün olduğunca desteklemeliyiz. Aksi takdirde bebeklerimizde büyük sorunlara neden olabilir. Bebek için önemli olduğu kadar anne adayları içinde önemli olan D Vitaminin eksikliğini uzmanlar şu şekilde anlatıyor. Doğal yollardan D Vitamini alımı ülkemizde her gün en az 30 dakika, saat 10.00-15.00 arasında güneşlenme yapılması ile olur. Çıplak tenin direkt olarak güneşi görmesi gerekir. UV B ışınları camdan veya giysilerden geçemezler. Vücudun yüz ve el ayalarını içeren en az % 8’lik bölümünün güneş alması yeterli olabilir. Cilt koruyucu kremler sürülmesi UV B’nin alınmasını engellediğinden D vitamini sentezlenemez. 37 derece kuzey enlem üstünde olan yerlerde özellikle Kasım-Şubat ayları arasında D vitamini yoktur veya yetersizdir. Bu dönemlerde; Kapalı ortamlarda yaşayanlarda, Güneş görmeyenlerde, Böbrek-karaciğer yetersizliği olanlarda, Yaşlılarda, Şişmanlarda, İlk 1 yıl anne sütü almayan ve güneşlenme yapılmayan bebeklerde D vitamini eksikliği görülür. D Vitamini eksikliği bir çok hastalığı tetikler; Çocuklarda görülen diyabet-şeker hastalığı riskini arttırır. Bazı tümörlerin büyümesini, kolon kanseri olma olasılığını azalttığı, kanser tedavi ajanının etkisini arttırdığı çalışmalarda tespit edilmiştir. Multipl skleroz olma olasılığını arttığı gösterilmiştir. Multipl Skleroz, Sjögren Sendromu, Romatoid Artrit, Tiroidit, Crohn Hastalığı gibi hastalıklarda bağışıklık sistemi ile ilişkisi ileri sürülmektedir. Enfeksiyon hastalıklarında artmaya neden olabilir. Tüberküloz riskinde azalma görüldüğü belirtilmiştir. Yaşlılarda demansı ve inme-felç gelişimini azaltabilir Kas gücünü artırır. D vitamini eksikliğinde; Vücut kalsiyum dengesi bozulacağından kemiklerdeki kalsiyum kana geçer ve kemikler zayıflar. Kırık oluşma riski artar. Kas gücü azalır. Yürüme, merdiven inip-çıkma zorlaşır. Dengede bozulma olup, düşme riski artar. Yorgunluk olur. Yaygın vücut ağrıları oluşur. Depresyona eğilim artar. Unutkanlık olabilir. Kemik erimesi ve kemiklerde kırılmaya yol açarak sakatlığa neden olabilir. Süt çocuklarında D vitamini eksikliğinin bulguları çocuk 2 aylık iken ortaya çıkar. Gece huzursuzlukları, aşırı terleme, renk solukluğu, iştahsızlık, isteksizlik ilk belirtilerdir. Bronşit, zatürre ve kas kramplarına eğilim vardır. İskelette ilk önce kafatasında yumuşama, kaburgaların kemik, kıkırdak birleşim yerlerinde şişlikler görülür. Zamanla göğüs alt bölümü çan şeklinde genişler. Kaburgalar kolayca kırılır. Süt dişleri ufalanır. Kafatasında biçim bozuklukları, sırtta kamburluk, 0 veya X şeklinde bacaklar oluşur. Kaslarda genel bir güçsüzlük vardır. Yürümede gecikme ve ördekvari yürüme görülür. Tedavi edilmeyen çocuklarda boyu uzaması olmaz.

http://www.biyologlar.com/cocuklarda-d-vitamini-eksikligi

BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ NEDİR

İnsan vücudu, hastalıklara karşı bir savunma sistemi ile donatılmıştır ve bu yüzden de kendi kendini iyileştirme yeteneğine sahiptir. Hastalığa yol açan maddeler tarafından uyarıldığında bu sistem hemen harekete geçer. Bu bazen adaptasyon tepkisi olarak adlandırılır. Sistem, yabancı olarak algıladığı bir mikroorganizma ile karşılaştığında, belirli hücreler bundan kurtulmak için savaşmaya başlar. Aşılama bağışıklık kazanmanın suni şeklidir. İşlemden geçirilmiş ya da ölü organizma aşı içinde vücuda enjekte edilir. Her gelişmiş sistemde olduğu gibi,sistem kötü işlediğinde sonuçlar ciddidir. Bağışıklık Sisteminde Dengeyi Korumak; Bağışıklık sistemini dengede tutmak önemlidir. Güçsüz bağışıklık sistemi gibi aktif olan sistemde sorun oluşturabilir. Bağışıklık sistemini dengede tutmak için anti-oksidan mikro besin maddeleri sağlayabilir. Dengede tutmak için ilk önce C ve E vitamini betakaroten ve selenyumun vücut tarafından alınması çok önemlidir. Bunun dışında taze meyve ve sebze yemeyi ihmal etmemek gerekir. Bağışıklık Sistemini Olumsuz Etkileyen Besinler... 1.FLÜORİD: Bağışıklık sistemini yavaşlatır,beyaz hücrelerin yabancı hücreleri yok etme gücünü azaltır. 2.CIVA: Vücudun enfeksiyonla savaşma gücünü olumsuz etkiler,antikorlarınkendi hücrelerinin zehirlenmesine yol açar. 3.KADMİYUM: Antikor içeren bazı enzimlerin fonksiyonlarını baskılar. 4.ALÜMİNYUM: Kalsiyum kullanımını engeller,hemoglobin üretimini etkiler. Etkin Bir Bağışıklık Sistemi... * Enfeksiyonların şiddetini azaltacaktır. * Soğuk algınlığı,nezle ve diğer enfeksiyonlara yakalanma riskini azaltacaktır. * Kanser hücrelerinin yok edilmesini en yüksek seviyeye çıkaracaktır. * Canlılığı azaltan toksit kimyasalların birikmesini önleyerek,enerji düzeylerini arttıracaktır. * Vücudu çevredeki radyasyon ve kirlerden koruyacaktır. * Yaşlanma sürecini yavaşlatacaktır. Bağışıklıkla İlgili Yaygın Hastalıkların Bazıları... * AIDS(Kazanılmış bağışıklık eksikliği sendromu) * Kanser ve tümörler * Alerjiler * Yiyeceklere karşı hassasiyet Bozulmuş Bağışıklık Sistemi Belirtileri... * Hazımsızlık * Şiş ve ağrılı bezler * Koku alamama,salgı yokluğu,solunum güçlüğü * Saç dökülmesi ve donuk saç rengi * Kırışık ve kuru cilt * Sertleşmiş ve şiş eklemler * Dikkat bozukluğu,ilgisizlik,isteksizlik ve halsizlik * Depresyon ve irritabilite

http://www.biyologlar.com/bagisiklik-sistemini-nedir

B6 vitamini, B6 vitamininin faydaları ve vücudumuza etkisi

Vücudumuzun sağlıklı kalabilmek ve düzenli olarak işleyebilmek için farklı vitaminlere ve besin değerlerine ihtiyacı vardır. B6 vitamini bu vitaminlerden sadece bir tanesidir. Bu vitamin genellikle “ruh hali vitamini” olarak anılır. Bunun nedeni B6 vitamininin beyindeki ruh halini kontrol eden hormonları etkilemesidir. Ayrıca B6 vitamini yağ ve proteinlerin metabolize edilmesinde de oldukça önemli bir görev alır. Bu sayede vücuttaki enerji seviyesi arttırılır. Bunun yanı sıra B6 vitamini gıdalardan aldığınız protein miktarını arttırır. Yapılan çalışmalar B6 vitaminini kalp rahatsızlıklarını ve diğer kardiyovasküler sorunları önlemeye yardımcı olduğunu göstermektedir. Gıdalardan yeterli miktarda B6 vitamini alamamanız halinde bazı takviyelere başvurabilirsiniz. Bununla birlikte almanız gereken B6 vitamininin miktarını bilmek oldukça önemlidir. Bu konuya ilişkin olarak bir doktora danışabilirsiniz. Depresyon sorunu olan birçok kişiye genellikle duygusal sorunları ile baş etmesi için B6 vitamini alması önerilir. B6 vitamini beyindeki serotonin miktarını arttırarak kişinin kendisini iyi hissetmesini sağlar. Ayrıca kalp sorunu bulunan kişiler de bu takviyeleri alabilir; çünkü B6 vitamini kalp rahatsızlıklarının önlenmesinde de etkili olarak kullanılır. Her gün bir veya iki tane B6 vitamini takviyesi almak hem kalp hem de zihin sağlığınız için iyi olacaktır. Araştırmacılar şizofreni, otizm gibi ciddi zihinsel sağlık sorunları bulunan kişilerde ciddi B6 vitamini eksikliği olduğunu iddia etmektedirler. Bu vitamini her gün düzenli olarak alarak kendinizi daha iyi hissettiğinizi fark edebilirsiniz. Bununla birlikte B6 vitamin takviyelerini almadan önce mutlaka bir doktora danışın. Eğitimli bir doktor size hangi dozda vitamin takviyeleri alacağınızı söyler. Eğer takviyeleri kullanmayı istemiyorsanız B6 vitaminini bazı gıdalardan da alabilirsiniz. Muz, erik ve yulaf gibi gıdalar B6 vitamini kaynağıdır.

http://www.biyologlar.com/b6-vitamini-b6-vitamininin-faydalari-ve-vucudumuza-etkisi

İntiharda Risk Altındakileri Tanımak Önemli

İntiharda Risk Altındakileri Tanımak Önemli

İntihar, dünya genelinde önde gelen ölüm nedenlerinden biri iken, ABD'de ergenlerde üçüncü sıralamada karşımıza çıkıyor. New York State Psikiyatri Enstitüsü intihar araştırmacılarından Dr. Victoria Arango, intihar edenlerde, özellikle beynin gözün üst kısmında yer alan ve kendine zarar verme davranışını engelleyebilen orbital prefrontal kortekste tahribat olduğunu bulduklarını belirtiyor. Araştırmacılara göre, intiharla ölen insanların çocukları da intihar etmeye yatkınlar. Peki neden biri yaşama karşı ölümü seçmek gibi korkunç kararı verir? Bu, bilim adamlarının yıllardır cevabını bulmak için çabaladıkları bir soru. Ulusal Sağlık Enstitüsü İntihar Araştırma Konsorsiyumu Başkanı  Dr. Jane Pearson; “Suisidal bir halde iseniz, seçeneklerinizi daraltıyor gibisiniz. Bunu tek çözüm olarak görürsünüz. Gerçekten de diğer fikirleri değerlendirecek durumda değilsinizdir.” diye konuştu. Sadece 20 yıl önce intiharın biyolojisi ile ilgili az şey biliniyordu. Fakat Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından desteklenen araştırmalar intiharın altta yatan nedenlerini ortaya çıkarmaya yardım etti. Biyolojik ayrıntıları çalışılmaya devam etse de, suisidal düşünce ve eylemler açısından en çok risk taşıyan kişileri tanımlamak için bir çok ipucu ortaya çıktı. Her cinsiyetten, yaştan ve etnik gruptan kişi intihar açısından risk taşıyabiliyor. Kadınlar daha fazla intihar girişiminde bulunduğu halde erkeklerin intihar nedeniyle ölme oranı daha yüksek. Çünkü erkekler daha öldürücü yöntemler seçiyor. Pearson “En yüksek risk grubu yaşlı erkeklerdir” diyor ve ekliyor “Aslında 85 yaş ve üstü erkeklerin ölüm oranı ulusal ortalamanın 4 katı”. İntihar riski şizofreni ve bipolar bozukluk gibi bazı ruhsal bozuklukları olan kişilerde daha yüksek. İntihar edenlerin yarısında depresyon olduğu düşünülüyor. Daha önceki intihar girişimleri, madde kullanımı veya ailede intihar öyküsü olması gibi faktörler de riski arttırıyor. Geçmişte intiharın sadece bazı ruhsal bozuklukların bir sonucu olduğu düşünülürken şimdi intiharın biyolojisinin kendine özgü yönleri olduğu keşfediliyor. New York State Psikiyatri Enstitüsü intihar araştırmacılarından Dr. Victoria Arango’ya göre, özellikle beynin, gözün üst kısmında yer alan ve kendine zarar verme davranışını inhibe etmede rol oynayan orbital prefrontal kortekste tahribat olduğunda intihara eğilim artıyor. Arango ve arkadaşları yüzlerce intihar kurbanında çalışmalar gerçekleştirerek  beyinde bazı bölgelerdeki sinir hücrelerinin ve nörotransmiterlerin ulaştığı reseptörlerin değiştiğini gösterdiler. Çalışmalarda, başta serotonin olmak üzere diğer nörotransmiterlerin de içinde olduğu kimyasal yolakta farklılıklar olduğu belirtildi. Ulusal Sağlık Enstitüsü’nde ruhsal bozuklukların moleküler ayrıntılarıyla ilgili çalışan Dr. Douglas Meinecke ise, erken çocukluk dönemlerindeki olayların epigenetik markerler oluşturarak intihar davranışı ile ilişkilendirilen bazı genleri etkilediğini, erken müdahale için bu genlerin tanımlanmasının gerekli olduğunu belitiyor. İntiharı tedavi etmeye ve önlemeye yönelik tedaviler, ilaç tedavileri ve psikoterapi gibi yöntemler. Dr. Douglas Meinecke’e göre, intiharı önlemede en etkili bir başka yöntem ise uyarı işaretlerini görmek ve kişiyi derhal tedaviye almak. İntiharda en önemli işaretin kişinin ölüm ve intihar hakkında konuşması olduğunu belirten Meinecke, bunun çok önemsenmesi gerektiğine dikkat çekti. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/intiharda-risk-altindakileri-tanimak-onemli

B1 Vitamini

B1 VİTAMİNİ: TİAMİN Yararları: Vitamin B1 ya da Tiamin, diğer B grubu vitaminlerle birlikte vücudun, özellikle beynin, enerji üretiminimde gerekli bir vitamindir. Bu vitamin öncelikle şeker hastalığı, doku sertleşmesi, sinirsel hastalıklar önlenmesinde kullanılır ve yaşlı insanların zihinsel fonksiyonların sürdürebilmesine yardımcı olur. Merkezi sinir sistemi sağlığını korumakta önemli bir rol oynar. B1 vitamini kan hücrelerinin oluşumu ve sağlıklı bir dolaşım sistemi için gerekli olan hidroklorik asidin üretiminde rol oynar. Ayrıca karbonhidratlardan enerji üretiminde, kalp ve sindirim sistemi kaslarının tonusunun korunmasında anahtar rolü vardır. Hangi besinlerde bulunur? Buğday başağı, kepek, bira mayası, sebzeler gibi birçok besinde bol miktarda bulunur. Sebzelerin pişirilmesi, sütün kaynatılması yada sterilize edilmesi çok önemli miktarda tiamin kaybına neden olur, bu nedenle pastörize olmuş sütte az bulunur. Kuru fasulye, yumurta, bütün hububatlar, kahverengi pirinç ve deniz ürünleri B1 kaynaklarıdır. Süt ve süt ürünleri, sebze ve meyveler B1 açısından çok zengin kaynaklar olmasalar da yüksek miktarlarda tüketildiklerinde yeterli B1 vitamini sağlayabilir. Eksikliği nelere yol açar? B1 vitamini eksikliği durumunda “Wernicke-Korsakoff” sendromu hastalığı görülür. Ciddi bir beyin hastalığı olan bu sendrom alkol kullanımı ve tiamin eksikliği birleşiminde görülür. Hafif dereceli tiamin eksikliği ise yorgunluk ve depresyon ile sonuçlanır. B1 düzeylerindeki yetersizlik ise; gözlerde güçsüzlük, zihin bulanıklığı ve fiziksel koordinasyonda bozukluğa sebep olur. Ayrıca iştah azalması, sindirim bozukluğu, kabızlık, yorgunluk, başağrısı, sinir ve dolaşım sistemi hastalıkları, kas krampları, ödem gibi sorunlara yol açabilir. B1 vitaminin uzun süre eksikliklerinde “Beriberi” adı verilen ve merkezi sinir sistemini yıkıcı ve bazen ölümcül derecede etkisi olan bir hastalık oluşabilir. Beriberi'ye beslenme düzeyleri yeterli olan ülkelerde pek rastlanmaz. Ancak uzun süreli alkolizm vakalarında bu hastalığa ratlanabilmektedir. B1 düzeylerini ağızdan alınan antibiotikler, sulfa grubu ilaçlar, antiasitler ve doğum kontrol hapları da etkileyebilir. Ayrıca karbonhidratı yüksek diyetle beslenen kişilerde B1 ihtiyacı artabilmektedir.

http://www.biyologlar.com/b1-vitamini

B3 vitamini

B3 VİTAMİNİ: NİASİN Niasin, Niasinamid veya Nikotin Amid olarak da adlandırılan B3 vitamini; protein, yağ ve karbonhidrat metabolizması için gerekli olan bir vitamindir. Yararları: 3 vitamini kan dolaşımını düzenler, sağlıklı bir deri sağlar ve santral sinir sisteminin çalışmasına yardımcı olur. Beyin ve hafızanın ileri fonksiyonlarının denetlemesinden dolayı şizofreni ve diğer zihinsel hastalıklarda tedavi edici rol oynar. Son olarak yeterli B3 düzeyinin insülin ile östrojen, progesteron ve testesteron gibi cinsiyet hormonlarının sentezi için hayati rol oynadığı gösterilmiştir. Son zamanlarda kan kolesterolünü ve trigliseritini yan etki olmadan emniyetle düşürebildiği için doktorlar tarafından bu amaçla sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak B3 vitamininin kullanımında doz ayarlaması mutlaka doktor tarafından yapılmalıdır. Hangi besinlerde bulunur? B3 vitamini içeren doğal yiyecekler sığır eti, brokoli, karnabahar, havuç, peynir, mısır unu, yumurta, balık, süt, patates ve domatestir. Ette bol miktarda vardır. Vücut, süt ve yumurtadaki proteinlerden de niasin üretebilir. Eksikliği nelere yol açar? B3 vitamini eksikliğinde “pellegra” adı verilen ve sinir sisteminde fonksiyon bozukluğu, mide bağırsak sistemi bozukluğu, ishal, zihin bulanıklığı, depresyon ve ağır dermatit ve çeşitli cilt lezyonlarına neden olan bir hastalık oluşur.

http://www.biyologlar.com/b3-vitamini

B5 Vitamini

B5 VİTAMİNİ: Pantotenik Asit Pantotenik Asit olarak da adlandırılan B5 vitamini hem hayvansal hem de bitkisel kaynaklarda bulunabildiğinden Yunanca "heryer" anlamına gelen "pantos" sözcüğünden kökenini almıştır. Vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir. Yararları: Depresyonla savaşmakta olan faydasının yanı sıra mide bağırsak sisteminin normal çalışmasına yardımcı olur; kolesterol, D vitamini, kırmızı kan hücreleri ve antikorların üretimi için gereklidir. Normal büyüme ve gelişmeyi destekler. Yiyeceklerin enerjiye dönüştürülmesine yardım eder. Birçok vücut materyalinin sentezine yardımcı olur. Böbrek üstü bezinin fonksiyonunu destekler, enerji metabolizmasında gereklidir. Çeşitli böbrek üstü bezi hormonları, steroidler ve kortizonun oluşumunda hayati rol oynadığı için antistres vitamini olarak da tanımlanır. Ayrıca şunlara iyi gelir: yara iyileşmesi, stress, depresyon, alerji, alkolizm, karaciğer sirozu, kabızlık, yorgunluk, mide ülserleri, osteoartrit, romatoid artrit vs… Hangi besinlerde bulunur? Dana eti, karaciğer, balık, tavuk, yumurta, peynir, fasulye, tüm tahıllar, hububatlar, karnabahar, bezelye, avakado, patates, mısır, kuru yemişler de bolca bulunur. Eksikliği nelere yol açar? Doğrudan B5 vitamini eksikliğine bağlı insanlarda oluşan hiçbir hastalık belirtilmemiştir. Bunun sebebi her türlü besinde bolca bulunmasıdır. Ancak B5 vitamini eksikliğine bağlı bazı belirtilerin oluşabileceği kanıtlanmasa da varsayılmaktadır. Bunlardan bazıları şunlardır: sinir harabiyetleri, solunum problemleri, cilt problemleri, artrit, alerji, doğumsal bozukluklar, zihinsel yorgunluk, baş ağrısı, uyku bozukluğu, kas spazmları, kramplar.

http://www.biyologlar.com/b5-vitamini

B6 Vitamini

B6 VİTAMİNİ: Pyridoxine Pyridoxine olarak da adlandırılan B6 vücutta depolanmayan ve suda eriyen bir vitamindir. Diyetle veya ek vitamin olarak mutlaka alınmalıdır. Üç farklı formu vardır. Alkol, aldehit ve amin. Hayvansal ve bitkisel besinlerde düşük yoğunlukta bulunur. Yararları: Vücutta diğer birçok vitaminden daha fazla hayati fonksiyonları destekleyici rol oynar. Karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında yer alır. Hormonlar, kırmızı kan hücreleri, sinir hücreleri ve enzimlerin oluşumunda rol oynarlar. Ayrıca B6 vitamini iştahımızı, ağrıya karşı duyarlılığımızı, uyku düzenimizi, ruh durumumuzu etkileyen serotonin adlı maddenin yapımında da etkili olmaktadır. B6 vitamini bağışıklık sistemini güçlendirir, kolesterol birikimine engel olarak kalbi korur, böbrek taşı oluşumunu engeller. karpal tunel sendromu, adet öncesi gerginlik sendromu, artritler, alerjiler, geceleri oluşan bacak kramplarının tedavisinde de kullanılır. B6 vitamini birçok enzimin oluşumuna katılır. Örneğin, demirin hemoglobin yapısına katılmasını sağlayan enzimlerin içinde de bulunurlar. Ensefalopati ve polinevrit gibi nörolojik hastalıkların tedavisinde B6 vitamini etken madde olarak kullanılır. Hangi besinlerde bulunur? Başlıca Vitamin B6 kaynakları arasında muz, avakado, tavuk eti, patates, ıspanak, bezelye, bira mayası, havuç, yumurta, balık ve bütün hububatlar gelmektedir. Tavuk, balık, ıspanak, patates, muz, kepekli ekmek, kuruyemiş diğer önemli kaynaklarıdır. Eksikliği nelere yol açar? B6 vitamini eksikliği son derece enderdir. Bu durumda deri, sindirim sistemi ve sinir sistemi rahatsızlıkları ortaya çıkar. Dudak ve dil çatlaması, egzama gibi fiziksel belirtiler görülür. B6 vitamini eksikliğinde ani uykusuzluk ve santral sinir sisteminin çalışmasında bozukluklar oluşmaktadır. Eksikliğinde depresyon, kusma, anemi (kansızlık), böbrek taşları, dermatitler, uyuşukluk, bağışıklık sisteminin zayıflamasına bağlı olarak sık hastalanma görülebilir. Yeni doğanlarda B6 vitamini eksikliğine bağlı olarak aşırı sinirlilik, huysuzluk; bazende kasılma nöbetleri görülebilir.

http://www.biyologlar.com/b6-vitamini

B12 Vitamini

Yararları: Suda eriyen B12 özellikle sinir sistemi fonksiyonları için gereklidir. Folik asit ile birlikte doğum defektlerini önlemekte önemli rol oynar. Yine folik asit ve B6 vitamini ile birlikte kalp hastalıklarını ve damar tıkanıklığını önleyici rol oynamaktadır. Asetilkolin üretimini arttırdığı ve beyinde sinir iletimini düzenlediği için Alzheimer hastalığında koruyucu rolü olabileceği düşünülmektedir. Normal büyüme gelişmede olumlu rol oynar. Sinir hasarlarında tedavi edici rol oynar. Pernisiyöz anemi tedavisinde kullanılır. Mide bağırsak sisteminin bir kısmı cerrahi olarak çıkartılmış hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler. Vejeteryanlarda ve birtakım emilim bozukluğu olan hastalarda oluşabilecek B12 vitamin eksikliğine bağlı belirtileri önler. Bağışıklık sistemini ve sinir sistemini güçlendirir. DNA molekülünü sentezler ve kırmızı kan hücrelerini üretirler. Hangi besinlerde bulunur? B12 vitamini folik asit ile birlikte alınmalıdır. Karaciğerde, sütte, yumurta akında, peynirde, balıkta, ette ve karideste bol miktarda, bitkilerde ise son derece az miktarda bulunur. Dana eti, dana karaciğeri, böbrek, midye, dil balığı, ringa balığı, uskumru, sardalya B12 vitamini içeren yiyeceklerdir. Sebzelerde ise B12 vitamini bulunmaz. Eksikliği nelere yol açar? B12 vitamin eksikliklerinde zihinsel ve sinirsel fonkisyonlar bozulabilir ve kulak çınlaması, hissizlik gibi belirtileri görülür. Yaşlı insanlarda depresyonun en önemli nedenidir. Yaşlandıkça B12 vitamininin emilimi için gerekli olan mide asitimiz giderek düşer. Besinlerin emilim yeteneğini kaybeden yaşlı insanlarda, B12 gereksinimi giderek artar. Bu nedenle 50 yaş üzerindeki insanların B12 vitaminini harici alınması önerilir. Diğer suda eriyen vitaminlerden farklı olarak vücut dokularında depolanabilir. Bu yüzden eksiklik belirtilerinin ortaya çıkması yıllar alabilir. Ağır vitamin B12 eksikliğinde ise sinir fonksiyonlarının bozulduğu kronik hastalıklar ortaya çıkmaktadır. Yaş ilerledikçe vitamin B12 eksikliğinin görülme sıklığı artmaktadır. Araştırmalar 65 yaşın üstündeki kişilerin yaklaşık % 40'ında vitamin B12 eksikliği olduğunu göstermektedir. Bu yaşlarda görülen bazı zihinsel bozukluklar ve depresyonun bu nedenle oluşabileceği düşünülmektedir. Alzheimer hastalığına benzer belirtiler verebilir ve eksiklik uzun yıllar sürerse zihinsel bozulma geriye dönüşümsüz hale gelebilir. B12 vitamini eksikliğinin, iyileşmesi mümkün olmayan sinir tahribatlarına neden olması dolayısıyla, hayvansal ürünlerin hiçbirini yemeyen vejeteryanların, mutlaka ayrıca B12 vitamini alması gerekir. Hafif derecede B12 eksikliği çok sık görülür. Uyuşukluk, unutkanlık, sabahları yataktan yorgun kalkma gibi belirtiler HIV pozitif kişilerin yüzde 35 inde vitamin B12 eksikliği olduğu bulunmuştur. Yararı tam olarak kanıtlanamasa da AİDS tedavisinde vitamin B12 eklenmektedir.

http://www.biyologlar.com/b12-vitamini

Köpek Hastalıkları

Tüm hayvanlar yaşamları boyunca çeşitli enfeksiyonlara maruz kalırlar.Anneden alınan antikorların etkisi sona erdiğinde enfeksiyonlara karşı zayıf hale gelirler.Enfeksiyona yakalanmadan önce,kendi bağışıklıklarını geliştirmeleri için gerekli olan yeterli miktarda antikoru üretecek B hücrelerine sahip olmaları gerekir.Özellikle köpek üretim merkezleri,barınaklar,pansiyonlar,pet shop ve dog showlar gibi kalabalık çevrelerde bulunan yavrular yüksek risk altındadır.Bu nedenle,viral ve bakteriyel aşıları tamamlanmış olan yavru köpeklerin,dog show gibi etkinliklere katılması doğru değildir. VİRAL HASTALIKLAR Gençlik Hastalığı : (Canine Distemper) Köpeklerin gençlik hastalığı bulaşıcı viral bir hastalıktır.Kolostrum (anneden ilk emzirme sırasındaalınan süt,ağız sütü,yüksek miktarda antikor içerir.)almış yavrularda.maternal(anneden alınan) antikorlar yavruyu % 12 hafta korur.Kolostrum almamış olanlarda ise bu süre 1-4 haftadır.Bu nedenle hastalık genelikle 3-12 aylık köpeklerde yaygındır.Fakat daha yaşlı köpeklerde de rastlanabilmektedir.Yüksek ateş (40-41C) ile başlayan hastalık,iştahsızlık,depresyon,burun ve göz akıntıları,kusma ve ishal ile devam eder.Hastalığa yakalanan köpeklerin büyük kısmı (%60-80) ölür.Hastalığın en çok görülen tipi solunum tipi olmak üzere sindirim sistemi ile ilgili ve sinirsel belirtilerin gözlendiği hastalık formları daha sık görülür.Hastalığın sinirsel formunda sara tipi nöbetler,tikler ve felçler gözlenir.Distemper virüsü T ve B hücreleri ile makrofajları etkiler.Köpek iyileşse bile virüsün bağışıklık sisteminde yaptığı bozukluk kalıcı olur.Distemper virusünün hastalık yapma yeteneği köpek makrofajları üzerindeki bu replikasyon yeteneğinden ileri gelmektedir. Kanlı İshal :(Canine Coronavirüs) Kanlı ishale neden olan parvovirüsler nisbeten yeni virüslerdendir ve kedilerin gençlik hastalığı virüsleri ile yakkınlıkları vardır.İlk olarak 1978 yılında ortaya çıkan ve yüzbinlerce köpeğin ölümüne neden olan bu hastalık köpeklerin afeti olarak tanımlanmaktadır.İlk olarak Kuzey Amerika'da tanımlanan hastalık bundan sonra Avustralya,Yeni Zelanda,Asya,Merkez Amerika ve Güney Afrika'da görülmüştür.1983'lü yıllarda itibaren 50'yi aşkın ülkede gözlendiği bildirilmiştir.Hastalık her yaştaki köpekte gastrointestinal belirtilere,yavru köpeklerde kalp kasının iltihabına(miyokarditis) neden olur.Özellikle yavru köpekler için tehlikeli olan parvoviral enteritise,3 yaşın altındaki köpeklerde rastlanmaktadır.Yeni zelanda'da yapılan bir araştırmaya göre 0-7 haftalık köpeklerde hastalığın insidansı %63, 8-12 haftalık köpeklerde %29, 3-6 aylık köpeklerde %23, 6-12 aylık köpeklerde %14, 1-2 yaşındakilerde ise %9, bir yaşından sonra da %11 olarak tespit edilmiştir.Bu virüs özellikle hızlı olarak bölünen hücreleri hedef alır.Bu hücrelerde organizmada barsakta bulunan ve alınan besinlerin değerlendirilmesi ile ilgili olan hücrelerdir. Parvoviral hastalığın ilk belirtisi şiddetli kusmadır.Kusmuk gri-beyaz renkte ve suludur.Kusmayı sulu,kötü kokulu,sarıdan kahverengiye kadar değişen renkte ishal izler.İshal halinde çıkarılan dışkıda taze ya da pıhtılaşmış halde kan bulunur.Ateş 41.C kadar yükselir.Kusma ve ishal nedeni ile oluşan sıvı kayıpları sonucu çoğu yavru köpekler ilk 24 saat içerisinde ölür.Kalbin etkilendiği durumlarda ise çoğu zaman yavru köpekler ölü bulunurlar.Bu hastalıkta ölüm oranı %50'nin üzerindedir. Parvovirüslerin bağışıklık sistemini baskıladıkları bilinmektedir.Ancak bunun mekanizması ve lenfosit fonksiyonlarını nasıl etkiledikleri henüz açıklığa kavuşmamıştır.Virüslerin bağışııklık sistemini nasıl baskıladıklarına ilgli 4 ana mekanizma vardır.Bu mekanizma lar sayesinde virüsler,vücudun bağışıklık sisteminin zayıf taraflarını araştırarak kendi varlıklarını garentiye alırlar.Virüsler: 1)T ve B hücrelerinin fonksiyonlarını bozar veya onları yok ederler. 2)Bağışıklık sisteminin düzeninde dengesizliğe yol açarak,baskılayıcı T hücrelerinin aşırı aktif hale gelmesine neden olurlar. 3)Makrofajlar bu virüsleri yutarken,makrofajlara zarar verebilir vemakrofajları enfekte edebilirler. 4)Hedef hücrelerin genetik kodlarını çalabilirler. Virüsler özellikle belirli bir hücreyi etkileyen kimyasal habercilerin reseptörlerine kendi genetom proteinlerini yerleştirirler.Bu şekilde virüs, habercinin gönderdiği kamutları bozar veya ortadan kaldırır.Modifiye canlı parvovirüs aşıları,köpeklerde 2-5 haftalık bir süre için bağışıklık sistemini baskılayıcı etki gösterir. Bulaçıcı Karaciğer Hastalığı : (Infectıous Canine Hepatitis, CAV-1) Bu hastalığın etkeni adenovirüslerdir (CAV-1) ve bulaşma hasta köpeklerin idrarı ile olur.Hastalığın en şiddetli formları yavru köprklerde görülmektedir.Aşılı anneden doğan yavru köpekleri kolostrum 5-7 haftaya kadar koruyabilir.Bulaşıcı karaciğer hastalığının 13 yaşındaki köpeklerde bile ölüme yol açtığı bilinmektedir.Adenovirüsler tüm dokuları enfekte edebilme yeteneğindedir.Fakat daha çok karaciğer hücreleri ile ilgilidirler ve bu organda şiddetli yangıya neden olur.Hastalığın ilerleyen dönemlerinde gözlerde kornoval opasite (kornoal bulanıklık) şekillenir.Mavi göz olarak daadlandırılan bu bozukluğun nedeni gözlerin pigmentli tabakasının yangısıdır ve aşılamayı takibende gözlemlenir. Adenovirüs Tip-2 Enfeksiyonu : (Canine Adenovirüs Type-2 CAV-2) Bu virüs daha çok solunum sisteminde hastalık yapmaktadır."Trache obronşitis veya Kennel Cough" olarak adlandırılan köpek öksürüğü hastalığının etkenlerinden biridir.Özellikle kalabalık ortamlarda barınan köpekler arasında yaygındır.CAV-2 aşısı aynı zamanda CAV-1 aşı virüsü nedeniyle oluşabilecek korneal reaksiyonlarıda önler. Köpek Nezlesi : (Canine Parainfluenza) Bu viral enfeksiyon solunum sisteminde orta dereceli bir yangıya neden olur.Ancak CAV-2 virüsü ve Bordetalla bronchiseptica bakterisi ile kombine halde çok şiddetli ve ölümcül enfeksiyonlara neden olurlar. Koronavirüs İshali : (Canine Coronavirüs) Koronaviaral enfeksiyon genellikle subklinik olarak seyreder.Klinik belirtileri ateşle ve hafif bir inestial akıntı ile başlar,sonraları kusma ve ishal gözlenir.Koronaviral hastalık tek başına şiddetli enfeksiyonlara neden olmamakla birlikte,özellikle parvoviral enfeksiyonlarla birleştiği zaman,hem klinik belirtilerin şiddeti hem de ölüm oranında artış görülür. Kuduz :(Rabies) Kuduz sıcak kanlı hayvanların merkezi sinir sistemini etkileyen viral bir hastalıktır.Bu eski ve korkunç hastalığın etkeni olan Rhabdovirüsler beyinde yangı(iltihap) meydana getirirler.Bu virüs enfekte hayvanların salyası ile taşınır.İnkubasyon periyodu(Etkeni aldıktan hsatalığın başlamasına kadar geçen zaman periyodu.) 10 gün ile birkaç ay arasında değişir.Kuduz ölümcül bir hastalıktır.Klinik belirtiler ortaya çıktıktan sonra tedavinin faydası yoktur.Birçok vahşi hayvan(ratlar,racoonlar,yarasalar,tilkiler) kuduzun rezarvuarı durumundadır.Aristotlr "Hayvanın Tarihçesi" adlı kitabında kuduzu éköpek Deliliği" şeklinde tanımlamıştır.Kuduzdan korunma için modifiye canlı ve ölü aşılar bulunmaktadır.Son yıllarda ölü aşıların daha etkili bulunması,modifiye canlı aşıların vazgeçilmelerine neden olmuştur. BAKTERİYEL HASTALIKLAR Bordetelloz: Bu hastalığın etkeni olan Bordetella bronchiseptica bakterisi Adenovirüs Tip-2 ve Parainfluenza ile birleşerek Köpek Öksürüğü diye adlandırılan hastalığı meydana getirir.Köpek bordetellozisi şiddetli öksürüğe neden olur.Aşı özellikle intranazal (burun içi) olarak uygulandığı zaman çok etkili koruma sağlar.Toplam 13 antijenlik tip bu hastalığa neden olabilmektedir.Fakat sadece 3 tanesine karşı aşı geliştirilmiştir.Ancak bu üçü %90 nın üzeindeki vakadan sorumlu olan antijenlerdir. Leptospiroz: Klinik tablosu oldukça değişik olan bu enfeksşyonda ateş ile başlayan hastalık tablosu böbrek yetmezliği ile sonuçlanır.Böbrek fonksiyonlarının bozulması üremiye neden olur.Başlıca belirtileri halsizlik,uyuşukluk,deprosyon,iştahsızlık,ishal,kusma,ağız ve göz mukozalarının yangısı,anormal sinirsel belirtiler ve ölüme neden olan kan pıhtılaşması bozukluklarıdır.Bulaşma enfekte köpek ve ratların idrarları ile olur.Bu hstalığın en önemli özelliği insanlarada bulaşabilmesidir. AŞISI BULUNMAYAN ÖNEMLİ KÖPEK HASTALIKLARI Herpesvirüs : Bu viral enfeksiyon özellikle yavru köpekler için öldürücü bir hastalıktır.Süt emme çağındaki yavru köpeklerde hafif derecede solunum yolu enfeksiyonuna neden olur.Kalıcı enfeksiyonlar olgun dişilerde meydana gelebilir.Herpesvirüsler sinir hücrelerine yerleşerek bağışıklık sisteminden korunabilme yeteneğindedirler.Brusellosizin aksine,herpesvirüsle enfekte olan gebeler doğum yaparlar.Ancak matarnal antikor geçişini sağlayamazlar.Bu annelerden doğan yavrular herpesvirüslere karşı duyarlıdırlar. Bruselloz: Bu bakteriye hastalığın ne aşısı nede tedavisi vardır.Hasta köpekler devamlı taşıyıcı durumundadırlar.spontan yavru atmalar brusellosizin ilk göstergesidir.Bulaşma oral ve mukoz membranlar yoluyla olmaktadır.erkek köpekler enfeksiyonu çiftleşme yoluyla enfekte dişi köpeklerden alırlar.Ayrıca hasta dişilerin vulvalarının yalanması ve idrarlarnın alınması yolu ilede bulaşmalar olmaktadır.Dişiler de yine çiftleşme ve hastalığın etkeni olan bakterilerin ağız yolu ile alınması neticesinde hastalığa yakalanırlar.Bu nedenle dişi köpekler üreme öncesinde brusellosiz yönünden kontrol edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/kopek-hastaliklari

Ruhsal rahatsızlıklar ve kalıtım

Bugün tıbbın alanına giren birçok rahatsızlıkta, belli ölçülerde nesilden nesile geçiş olduğunu biliyoruz. Bu gerçek, ruhsal rahatsızlıklar için de geçerlidir. Ruhsal rahatsızlıklarda kalıtımın rolünün gösterilebilmesi için, ruhsal rahatsızlığı olan ailelerdeki soy ağacı, ikizler, birbirlerinden farklı yerlerde büyütülmüş kardeşler (evlatlıklar) incelenmekte, bu incelemeler kalıtımın rolüne işaret ettiğinde doğrudan doğruya genetik geçişi sağlayan etkeni bulmaya yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Hemen söylemek gerekir ki, bugüne kadar doğrudan genetik geçişe bağlı olduğu kanıtlanmış olan bir ruhsal rahatsızlık yoktur. Ancak yaygınlığı saptamaya yönelik incelemelerde, birçok ruhsal rahatsızlığın toplumda genetiğin rolünü düşündürecek bir dağılım gösterdiği fark edilmekte, bu tabloyu açıklamaya yönelik kuramlar öne sürülmektedir. Örneğin çoklu-genetik geçiş kuramına göre, ruhsal rahatsızlıklarda, genetiğin rolü, diğer genetik hastalıklarda olduğu gibi tek bir gen üzerinden değil, birçok genin etkisiyle olmaktadır. Ruhsal rahatsızlıkların birinci derecede akrabalarda fazla görüldüğü halde, doğrudan genetik bir geçişten söz edilememesinin nedeni budur. Bu yazıda gerek bu konuda bir fikir vermek gerek evlilik, çocukların durumu, diğer aile bireylerinin kendilerine yönelik kaygıları gibi sorunlara kısmen açıklık getirebilmek için toplumda en sık rastlanılan bazı ruhsal rahatsızlıklar ele alınacaktır. Şizofreni Genetikle ilişkisi üzerinde en çok çalışılan, hem hasta bireyi, hem ailesini hem de toplumu birçok bakımdan güç durumda bırakan ruhsal rahatsızlık olan şizofreni örneğini incelediğimizde konuyu daha kolayca anlayabiliriz. Bireyin ruhsal yapısında ortaya çıkardığı yıkım nedeniyle, en ağır ruhsal rahatsızlıklardan biri olan ama tedavisinde oldukça belirgin umutlar bulunan şizofreninin toplumda görülme sıklığı %1'dir. Şizofrenik bireylerin kardeşlerinde hastalığın görülme sıklığı %8, şizofrenik ebeveynin çocuklarında görülme sıklığı sadece bir ebeveyn şizofrenikse %12; her iki ebeveyn de şizofrenikse %40 dır. Şizofrenik bir bireyin eş yumurta ikizinde şizofreni görülme sıklığı ise %48' e kadar yükselmektedir. Aslında özellikle birbirlerinden doğumdan itibaren farklı yerlerde büyütülmüş eş yumurta ikizlerinin durumu, hastalıklarda genetik geçişin rolünün gösterilmesinde çok önemlidir. Bu önem şizofreni için yapılan çalışmalarda da fark edilmiş ve birisinde şizofreni saptanmış, eş yumurta ikizi olduğu ve ikizinin çok küçükken farklı çevrelerde büyütüldüğü bilinen kimselerde, ikizinde ve hem biyolojik hem evlatlık olma dolayısıyla ortaya çıkan akrabalarda çok ayrıntılı çalışmalar yürütülmüştür. Ancak tüm bu çalışmalardan bugüne kadar şizofrenide genetik geçişi gösterecek kesin bir sonuç elde etmek mümkün olmamıştır. Şizofrenik hastaların kan bağı olan akrabalarında hastalığın görülme sıklığının artmış olması, işin genetik bir yanı olduğunu göstermektedir. Fakat unutulmaması gereken önemli bir nokta, kalıtımsal yapı ve beden özellikleri itibarıyla birbirinin aynı olan ikizlerde bile oranın %100 olmaması ve ancak %48' de kalmasıdır. Bu rahatsızlığın gelişiminde çevrenin de bir katkısı olduğunu düşündürmektedir. İki uçlu (Bipolar)mizaç bozukluğu İki uçlu mizaç bozukluğu, periyodik olarak gelen ya depresyon ya da mani ataklarıyla seyreden bir ruhsal rahatsızlıktır. Depresyon, üzüntü,karamsarlık, umutsuzluk, isteksizlik gibi belirtilerle seyreden bir ruhsal çökkünlük durumuyken manide çevreyi rahatsız edecek düzeyde neşelilik, çoşku, enerji, büyüklük düşünceleri görülür. Depresyon ve mani madalyonun iki yüzü gibi birbirlerine karşıt tablolar olduklarından rahatsızlığa iki uçlu mizaç bozukluğu denilmiştir. Bu rahatsızlık, genetik etkenin kendisini en belirgin olarak gösterdiği psikiyatrik tablo olarak kabul edilir. Çünkü bu hastalığı olanların birinci derece akrabaların yaklaşık üçte ikisinde değişik mizaç bozukluklarının ortaya çıktığı hem klinik gözlemler hem yapılan aile incelemeleri sırasında saptanmıştır. Hastalıktaki yüksek ailesel görülme oranları, moleküler genetik alanında birçok çalışmayı teşvik etmiş, hatta 1987'de hastalığın 11.ci kromozomun kısa kolundaki genetik bir hataya bağlı olarak ortaya çıktığı bile ileri sürülmüştür. Ancak bugüne kadar hsatalğın genetik geçişinin kesin bir kanıtı gösterilememittir. Sosyal fobi Sosyal fobi özelinde hem normal olarak karşılanan kimi ruhsal özelliklerin hem de ruhsal rahatsızlıkların nasıl aktarıldığını daha ayrıntılı olarak ele alma imkanına sahibiz. Çünkü sosyal fobi, "utangaçlık", "sıkılganlık" olarak bilinen normal ruhsal özelliklere oldukça yakın belirtilerle seyreden bir ruhsal rahatsızlıktır. Sosyal fobik hastalar, sosyal durumların çoğunluğunda (topluma karşı konuşma, insanlarla birlikte yemek yeme, genel tuvaletleri kullanma vb.) olumsuz bir şekilde incelendikleriyle ilgili gerçekle orantılı olmayan bir korkuya sahiptirler. Sosyal fobide kişi yabancılarla veya diğer bireylerin incelenmesiyle karşı karşıya kaldığı, sosyal veya performans durumlarında belirgin ve sürekli bir şekilde korku duyar. Sosyal fobinin temel özelliği, göreceli olarak küçük gruplarda diğer insanlar tarafından incelenme korkusu şeklinde belirlenmiştir. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu rahatsızlığın eskiden sanıldığının aksine toplumda oldukça yaygın olduğunu göstermiştir. ABD'nde yapılan son çalışmalarda En sık görülen üçüncü ruhsal bozukluk olduğu saptanmıştır. Şimdi kalıtımın bu hastalıktaki rolüyle ilgili bilgileri inceleyelim: Özgün olarak sosyal fobi tanısı almış hastaların ailelerinde yapılan çalışmalarda, sosyal fobisi olmayan kontrol grubuna göre, daha sık oranda sosyal fobi saptanmıştır. Son bir çalışmada yalnızca sosyal fobide değil, diğer tüm fobik bozukluklarda da ailesel yüklülüğünün her fobi için özgül olduğu saptanmıştır. Yani bir bireyde hangi tür fobi varsa onun ailesinde de o tür fobi görülme olasılığı diğer fobilere göre daha yüksektir. Aynı şekilde tek yumurta ikizlerinin her ikisinde de sosyal fobi bulunma olasılığı %24.4 bulunurken, çift yumurta ikizlerinde bu oran %15.3 olmuştur. Tek yumurta ikizlerinde oranın daha yüksek bulunması yine sosyal fobinin genetik bir bileşeni olduğunu göstermektedir. Ama tek yumurta ikizlerindeki bu oranın %100 olmaması, hastalıkta genetik olmayan etkenlerin de büyük ölçüde etkili oldukları anlamına gelmektedir. Şimdi doğrudan bir rahatsızlık sayılmasa da kişilerde bulunduğunda onları oldukça rahatsız eden utangaçlık ve davranışsal ketlenme davranışının kalıtımsal yönü üzerinde biraz durarak, normal davranış dağarcığımızın oluşumunda kalıtımın rolünü bir parça aydınlatmaya çalışalım. Yeni veya tanımadığı insanlar karşısında tedirgin ve çekingen tavır alma şeklinde tanımlayabileceğimiz utangaçlığın genetik geçişini incelemek için yapılan ikiz çalışmalarında tek yumurta ikizlerinde utangaçlık davranışı, çift yumurta ikizlerine göre birbirine daha benzer bulunmuştur. Bununla birlikte gerek ikiz incelemelerinden ve gerek evlatlık çalışmalarından elde edilen sonuçlara göre, utangaçlıkta genetiğin katkısı, çevresel etkenlerin rolünü düşündürecek şekilde orta düzeydedir. Tanıdık olmayan ortamlara, insanlara, ve nesnelere karşı aşırı korku duyma olarak tanımlanan davranışsal ketlenmenin sosyal fobinin çocukluk çağındaki öncülü olduğu öne sürülmektedir. Yapılan bir çalışmada davranışsal ketlenmesi olan çocukların ebeveynlerinde sosyal fobi sıklığı %18 , davranışsal ketlenmesi olmayan çocukların ana babalarında ise hiç sosyal fobi saptanmamıştır. Bu çarpıcı farklılık, ailesel etkenlerin davranışsal ketlenmede önemli bir rol oynadığını düşündürmektedir. Panik bozukluğu ve agorafobi Panik bozukluğu, kendisini çarpıntı, nefes alamama hissi, terleme, titreme, baş dönmesi gibi ani bunaltı belirtileriyle ve ölüm ya da delirme korkusuyla gösteren ataklarla seyreden toplumda oldukça sık görülen bir ruhsal rahatsızlıktır. Agorafobi, genellikle daha önce panik atağı geçirmiş kişilerde görülen, kapalı yerlerde yalnız kalamama şeklinde ortaya çıkan bir başka bozukluktur. Her iki rahatsızlık da kadınlarda erkeklerden iki kat daha fazla görülür. Yapılan aile araştırmalarında hem panik bozukluğu hem agorafobisi olan kimselerin birinci derece yakınlarında bu rahatsızlığa yakalanma riskinin oldukça artmış (%50'ye kadar) olduğu saptanmıştır. Bu oranlar, rahatsızlıkta kalıtım etkeninin bir rolü olduğunu düşündürüyorsa da ikiz çalışmalarındaki oranların beklenenden çok daha düşük olması, bu olasılığı düşürmektedir. Zaten bugüne kadar, panik bozukluğunun gelişimini etkileyen genetik etkenleri belirlemek amacıyla yapılmış olan moleküler genetik tekniklerden de bir sonuç alınamamıştır. Antisosyal kişilik bozukluğu Yasa-dışı ve suça yönelik eylemlilikle seyreden antisosyal kişilik bozukluğu (sosyopati, psikopati), son yıllarda üzerinde en çok çalışılan rahatsızlıklardan birisidir. Son yapılan çalışmalarda çocukluk çağındaki bu türden antisosyal eylemler daha çok ailenin sosyal yapısıyla, yani çevresel etkenlerle bağlantılı iken yetişkin dönemdeki çalışmalarda tam tersine genetik-kalıtımsal yüklülük göze çarpmaktadır. Yine antisosyal gençlerde eğer aile ortamı çok disiplinli ve denetimli ise antisosyal eylemlerin ortaya çıkışı gecikmekte, gencin ailesinden ayrılıp kendi çevresini seçme özgürlüğünü elde ettiğinde antisosyal eylemler görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/ruhsal-rahatsizliklar-ve-kalitim

Paleolimnoloji Nedir

Paleolimnoloji eski zamanlarda var olmuş göllerin geçmiş durumlarını yataklardaki Göl Alm.See, Teich (m), Fr. Lac, étang (m), İng. Lake.Karayla çevrili, oldukça derin ve geniş su alanı. Arâzi yapısı îtibârıyle akıntısı bulunan veya bulunmayan çukur yerlerde, zamanla su birikmiş ve göller teşekkül etmiştir. Göl çukurları, birbirine benzemeyen muhtelif olaylar netîcesinde ortaya çıkmıştır. Eski vâdi buzullarının aşındırdıkları yerlerde, kraterlerin ağızlarında, kalkerlerin geniş sahalar kapladıkları bölgelerde, tektonik olayların hazırlamış olduğu depresyonlarla suların tortul taşları inceleyen bilim dalı.

http://www.biyologlar.com/paleolimnoloji-nedir

Tükenmişlik Sendromu

Tükenmişlik Sendromu

Tükenmişlik Sendromunun (burnout) kelime olarak ilk defa 1975 yılında Fraudenberger tarafından tarif edilmiş bir kelime olduğunu belirten Dokuz Eylül Hastanesi Acil Tıp Anabilim Dalı, Öğretim Üyesi,Doç. Dr. Gürkan ERSOY, hekimlerde buna neden olan durumları ve mücadele yollarını Medical Tribune’e değerlendirdi. Burnout durumunun hizmeti veren doktorla, hizmeti alan hasta arasındaki ilişkiyi yok ettiğini belirten Do. Dr. Gürkan Ersoy, “Hâlbuki bu iki grup arasındaki ilişki hizmetin kalitesi açısından çok önemlidir. Burnout halinin ileri evrelerinde olan kişiler üretemezler, yaptıkları işten ve işlerinden hoşnut değillerdir, kendilerine güvenleri azalmıştır, aile içi iletişim bozuklukları yaşamaktadır. Kişinin yaşadığı duygusal durum bozuklukları şunlar olabilir: anksiyete, kin, nefret ve depresyon vs. Aslında burnout hali son durak değil, aksine daha ağır tabloların veya sonuçların bir öncüsü olarak değerlendirilmektedir ki bunlar da alkolizm, ilaç bağımlılığı ve intihar girişimleridir”diye konuştu.   “Tükenmişlik Sendromu”na neden olan faktörlere dikkat çene şu bilgileri verdi; Sağlık Bakanlığı ile ilgili sorunlar (pozisyonumuzun net tarif edilmemiş olması, sürekli değişen karar ve yönetmelikler, kanunlar vs.), gelecek korkusu (tayin, görevlendirme, maaşların azalması), nöbet listeleri, çalışma saatleri, zor hasta ve profesyonel İletişim, bulaşıcı hastalık korkusu (Tbc, AIDS,hepatit), motivasyon eksikliği (psikolojik destek ve feed-back alamamak), acil servis içi gürültü, yetersiz kaynaklar, malpraktis korkusu, tedavi ettiğimiz hasta grubu (saldırgan, asosyal, psikopat, saldırgan hasta) gibi faktörlerin Tükenmişlik Sendromuna neden olduğunu belirten Doç. Dr. Ersoy şöyle devam etti: “Şunu kabullenmemiz gerekir ki biz meslek olarak tıbbı seçtiysek, son derece güç, çetin bir yolculuk içine girdik demektir. Mesleğimiz ve branşımız içerdiği birçok faktör nedeniyle fiziksel ve ruhsal sağlığımızı bozabilmektedir. Biz mesleğimizden para kazanmak, bu yolda ilerlemek istiyorsak, “tükenmişlikten” korunma yöntemleri belli. Bunları kendimize rehber edinerek burnout’tan korunmamız mümkün. Unutmayalım ki daha bizlerin kurtaracağı çok hayatlar, çok çocuk ve erişkin hastalar var. Öyleyse biz “Aile Hekimlerinin” burnout olma gibi bir lüksümüz yok, olmamalıdır da.  Tükenmişlik Sendromu (Burnout) Tanısından Şüphelenmek İçin Bazı Sorular: • Kendinizi son günlerde nasıl hissediyorsunuz? Yorgun?, Uykusuz? Depresif? Sıkıntılı? • Daha önce kendinizi daha iyi hissetmenize yarayan yöntemler ve duyguların artık sizin için saçma ve anlamsız olduğunu mu düşünüyorsunuz? • Kendinizi içinde çalıştığınız mevcut sistem ve/veya arkadaşlarınıza karşı nefret ve öfke dolu hissediyorsunuz? • Çalışma temponuzda yavaşlama var mı? Acil içinde hasta bakarken sallanıyor veya boş zamanlarınızı anlamsız şeyler ile mi geçiriyorsunuz? • Her zamankinden fazla mı sigara, alkollü ve alkolsüz içki içip yemek yiyorsunuz? • İşinizi eskisi kadar seviyor musunuz yoksa ilginiz azaldı mı?, • Yalnız mısınız? İnsanlardan kaçıyor musunuz? Burnout Olmuş Kişide Rastlanabilecek Belirtiler: • Evde çok yorgun olduğumuzu hissederek ve/veya ifade ederek zamanımızın çoğunu uyuyarak geçirmek, ailemizden, çevremizden uzaklaşmak, onlar ile iletişime geçmekten korkmak • Çevremize, aile bireylerimize, akrabalarımıza, acildeki doktor, hemşire gibi arkadaşlarımıza daha sert gergin ve ters olmamız, • Sürekli kendimizi hasta hissetmemiz, öfke ve kin duyguları içinde olmamız • Hasta bakımından kaçmak, rahatsız olmak, • Hasta dosyalarını yetersiz, özensiz ve karmaşık doldurmak, • Hastalar için daha sık ve tam endikasyonu olmadan konsültasyon istemek, • Hasta reçetelerinde gereksiz polifarmasi yapmak, • Kendi özel sorunlarını hastalarına ve mesai arkadaşlarına yansıtmak, • Sık sık hasta olduğunu beyan ederek rapor almak, mesaiye geç gelmek ve sebepler bularak erkenden ayrılmak, • Mesai saatleri içinde çok sık çay, kahve sigara molası vererek zamanı geçirmeye çalışmak, • Hastalardan çok sık ayni kişi (doktor, paramedik, hemşire vs) hakkında şikâyet dilekçelerinin alınması, • Kendisine içinde bulunduğu çıkmaz bir şekilde ifade edildiğinde kişinin bunu pasif-agresif olarak reddetmesi Tükenmişlik (Burnout) İle Başa Çıkma Teknikleri 1. Profesyonel ortam içinde mutluluk veya sağlıklı olmak. 2. Yakın aile ve sosyal ilişkiler 3. Fiziksel sağlık 4. Kendini yenileme geliştirme ve rahatlama için uygulanacak yöntemlerdir. http://www.medical-tribune.com.tr/node/3837

http://www.biyologlar.com/tukenmislik-sendromu

Stresin İş Hayatı ve İnsan Sağlığına Etkileri Nedir?

Stresin İş Hayatı ve İnsan Sağlığına Etkileri Nedir?

Son zamanlarda yayınlanan bilimsel araştırmalar, iş yerinde yaşanan stresin sadece dikkati ve motivasyonu olumsuz etkilemekle kalmayıp, uzun vadede kalp hastalıklarından inmelere birçok ölümcül hastalığa zemin hazırladığını gösterdi. Acıbadem Maslak Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Defne Eraslan, stresin sağlımıza etkileri hakkında bilgiler verdi. Sürekli stres ruh ve beden sağlığını nasıl etkiliyor? Kişinin bedensel ya da ruhsal olarak zorlandığı, yüklendiği durumlarda stres ortaya çıkar. İşyeri stresi söz konusu olduğunda, stres, kaygı ve gerginlik yaratan bir duygusal deneyim olarak tanımlanır. Sürekli stres altında olan kişiler, hem iş verimlerini hem de bedensel sağlıklarını kaybetme riskiyle karşı karşıya kalır.  Stres hangi hastalıklara yol açıyor?  Yöneticinin aşırı talepleri, haksız rekabet, işini kaybetme kaygısı veya olumsuz koşullardan ötürü işyerini açık tutamama korkusu gibi nedenlerle sürekli kendini tehlikede hiseden bir kişide sürekli zorlanmanın olumsuz sonuçları kendini gösterir. Bağışıklık sistemi zayıflar, iş devamsızlığı ve sağlık sorunları artar. Stresle ilgili hastalıkları olanların beş kat daha sık doktora gittikleri saptanmıştır. Stres, endişe düzeylerinin yükselmesi, uykusuzluk, sinirlilik, alkol ve sigara kullanımında artma, kilo alımı, depresyon gibi birçok soruna yol açar. Motive olamayan, dikkatini toplayamayan, öfkesine hakim olamayan kişiler daha az verimlidir.  Ne yapılmalı?  Hem kurumlar hem de bireyler önlem alabilir. İşyerlerinin alabileceği önlemler temel olarak işyerinin çalışanlar arasındaki eşitsizliklerin azalmasını sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmesi, psikolojik baskının engellenmesini sağlayacak kontrol sistemlerinin oluşturulması, terfi ya da ödüllendirme gibi konularda belirsizlik-lerin azaltılması ve şeffaflık sağlanması. Bireyler ise kendilerindeki stres belirtilerini tanımalı ve gerektiğinde bu duruma müdahale etmelerini sağlayacak teknikleri öğrenmelidir. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/stresin-is-hayati-ve-insan-sagligina-etkileri-nedir

I. Uluslararası Homeopati Konferansı

I. Uluslararası Homeopati Konferansı

Homeopati Derneği olarak beş yıldır homeopatinin yaygınlaşması ve dünyanın en yaygın alternatif tedavisi olan bu hizmetten daha fazla insanın faydalanması için çaba harcamaktayız. Bu hedefe yönelik olarak İstanbul Eczacı Odasının da katkılarıyla düzenlediğimiz, Türkiye’de alanında, aynı zamanda da Uluslararası çapta bir ilk olan Konferans, ” Geleceğin Tıbbı – Homeopati- Türkiye’ye Girişinde Akademik ve Yasal Durum” başlığını taşıyor.Ülkemizde özellikle homeopatinin henüz yeterince tanınmadığı ve homeopatik ilaçların ruhsatlandırma aşamasında olduğu bir dönemde, homeopati hakkındaki bilgilerin paylaşılarak yasal düzenlemelerin sağlıklı bir şekilde tartışılabilmesi büyük önem taşımaktadır. Konferans, böyle bir çerçevede homeopati öğrenci ve uzmanlarının yanı sıra, Sağlık Bakanlığı’ndan ilgililere ve akademik tıp camiasına dek konuyla ilgili çevreleri buluşturmayı amaçlıyor.Konferans tarihi: 12-14 Nisan 2013Yeri: Central Palace Hotel, Taksim, İstanbulKonferans sırasında  İngilizce- Türkçe ardışık çeviri yapılacaktır.Konferansa katılım için  konferans ücretinin yatırıldığını gösteren dekontu, kayıt formu ile birlikte, en geç 8 Nisan 2013 tarihine kadar, lütfen aşağıdaki e-posta adresine gönderiniz.Konferans Ücreti: 300 TL.Erken kayıt yaptırmanız halinde ücret 250 TL’dir. Erken kayıt son ödeme tarihi 15 Mart 2013‘dir.*Ücrete öğle yemeği dahildir.Ödeme ile ilgili bilgiler kayıt formunda yer almaktadır. Homeopati Homeopati, dünyada 200 yılı aşkın zamandır kullanılan doğal, bütüncül ve yan etkisiz bir tedavi yöntemidir. Günümüzde Avrupa, Kuzey ve Güney Amerika, Asya ve Afrika’da oldukça yaygın şekilde uygulanan Homeopati, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) tarafından da tanınmaktadır. Birçok ülkede özel sağlık sigortaları homeopatik tedaviyi kapsamları içine almıştır. Dünyada hekimlerin yanı sıra, gerekli tıbbi bilgilerle donatılmış doğal tedavi uzmanları da homeopat olabilmektedir. Homeopati ile fiziksel, duygusal ve ruhsal her tür hastalığı tedavi etmek mümkündür. Üstelik bu ömür  boyu ilaç kullanarak değil çoğu zaman tek bir ilaç ve tek bir doz ile sağlanabilmektedir. Astım, allerjiler, egzema, sedef, romatoid artrit, kolit, migren, depresyon, anksiyete bunlardan sadece bazılarıdır. Yaşlılar , hamileler ve bebeklerde homeopatik  ilaçlar güvenle kullanılabilir. Homeopatik ilaçlar birçok ülkede güvenli laboratuarlarda üretilmekte ve eczanelerde  satılmaktadır. Homeopatik ilaçlar, hayvan dokuları, bitki özleri, mineraller, metaller gibi tamamen doğada bulunan maddelerden belirli oranlarda seyreltilerek elde edilmektedir. Misyonumuz Homeopati Derneği Türkiye’de homeopatinin yaygınlaşmasını sağlamak, homeopati uzmanı yetiştirmek, homeopati alanında tedavi hizmeti vermek ve araştırmalar yapmak amacı ile Eylül 2008′de kurulmuştur. Homeopati Derneği, ECH’nın (European Commitee for Homeopathy) standartları doğrultusunda kurslar düzenlemektedir. Kimler Üye Olabilir Yurtdışında klasik homeopati eğitimi görerek sertifika almış olan ya da Türkiye’de Homeopati Derneği’nin kurslarına öğrenci olarak katılan ya da bu kursları tamamlayarak sertifika alan kişiler derneğe üye olabilirler. Yönetim Kurulu 26 Mart 2011′de yapılan 2. Olağan Genel Kurul’da seçilen yönetim kurulu ve görev dağılımı aşağıdaki gibidir : Uzm. Dr.Günnur Başar (Başkan) Ecz. Meltem Kurtsan (Başkan Yardımcısı) Gökçe Tekin Turhan (Sayman) Yük. Hem. Feray Çetin (Üye) Uzm. Dr. Fatma Sakar Ünver (Üye) Konferans ücreti ve erken kayıt  avantajı için: bilgi@homeopatidernegi.org www.homeopatidernegi.org TEL: (0212) 252 80 29 GSM: 0 535 082 44 09

http://www.biyologlar.com/i-uluslararasi-homeopati-konferansi

Doğurganlık - Fertilite Nedir

Kadında Doğurganlık Kadınlarda doğurganlık, gebe kalabilme ve bebek sahibi olabilmektir. Bir kadında doğurganlık13 yaş civarında adetlerin başlamasıyla başlar ve genellikle bu 45 yaş civarında sonlanır. Fakat potansiyel olarak doğurganlık yaklaşık 51 yaş civarına dek yani menapoza kadar sürer. Kız çocuğunun anne karnında 5 aylıkken sahip olduğu yumurta sayısı yaklaşık 6-7 milyondur, bu sayı doğumda 1-2 milyona düşer, çocukluk çağında yavaş yavaş azalarak ergenlik döneminden itibaren ayda bir yumurta yumurtlamak suretiyle bu azalma menopoza kadar aylık ortalama 350-400 yumurta harcayarak devam eder. Bu yumurtalar yumurtalıklar içerisinde follikül denen içi sıvı ile dolu boşluklarda saklanırlar. Küçük kız doğurganlık çağına girdiğinde aylık menstrual sikluslar (adet) başlar. Her siklus sırasında yumurtalık bir yumurta geliştirir. Nadiren birden çokta olabilir. Bu yumurta erkekten gelen sperm hücresi ile birleşirse gebelik oluşur. Yumurta hücresinin gelişimi beyinde hipotalamus ve hipofiz denen bölgelerden ve yumurtalıklardan salgılanan bazı hormonların ve kimyasalların ince dengesine bağlıdır. Erkekte Doğurganlık Erkekte doğurganlık. Kadını hamile bırakabilme yetisi anlamına gelir. Bunu sağlayabilmek için. Erkeğin üreme sisteminin sperm üretebilme ve depolayabilmesi ayrıca depolanan bu spermlerin vucut dışına taşınabilmesi gereklidir. Kadının hayatı boyunca üreteceği yumurta hücreleriyle doğmasına karşın erkek hayatı boyunca sürekli yeni sperm üretebilme yeteneğine sahiptir. Erkek. Puberteye eriştikten sonra . sperm depoları yaklaşık her 72 günde bir yenilenmektedir. Doğurganlık (fertilite) Terimleri: Fertilizasyon: Sperm ve ovumun birleşmek üzere biraraya gelmesi Konsepsiyon: Gebeliğin oluşması (döllenme) Gebelik: Ovum ve spermin birleşmesinden sonra. Kadın üreme sisteminde embriyo veya fetusun gelişmesi. Hayatın Temeli İnsanlar hayata tek bir hücre, döllenmiş yumurta ya da zigot olarak başlarlar. Bu hücrelerin herbirinin çekirdekciklerinde DNA denilen (deoxyribonucleic acid) ve biraraya gelerek genleri oluşturan bilgi kodları vardır. Bu genler'de kromozomlar olarak adlandırılan yapıları oluştururlar. Bir insan zigotu 23 çiftten oluşan 46 adet kromozom içerir. Bunların yarısı babadan diğer yarısı ise anneden gelir. DNA bilgi ile depolu olması yanında kendini kopyalama yeteneğine de sahiptir. Bu kopyalama yeteneği olmaksızın hücreler çoğalamazlar ve bilgileri kuşaklar boyunca iletemezler. Gebelik Şansını (Doğurganlığı) Artırmak İçin Neler Yapılabilir? Sigara Sigara kadınlarda fertiliteyi düşürebilir. Pasif içicilik de aynı şekilde etki eder. Sigara içimi ile alınan nikotin, yumurtalıklardaki hücreleri etkileyerek, kadının yumurtasının genetik anomalilere daha fazla eğilimli olmasına neden oluyor. Nikotin, yumurta hücrelerini bozmasının yanında menopozun beklenenden erken gelmesine de yol açabiliyor. Menopoz öncesinde de sigara içen kadınların yumurtalıkları sağlıklı yumurtalar üretmeye direnç gösterir hale gelir. Sigara kullanımı doğal gebe kalmayı zorlaştırırken, düşükleri hızlandırır. Gebelikte sigara ve alkol kullanan kadınlarda düşük oranının yüksek olduğu bildiriliyor. Erkeklerde de sigara içmekle sperm kalitesinin düşüşü arasindaki bağ gösterilmiş olup bunun fertilite üzerindeki etkisi henüz çok açık değildir. Sigaranin bırakılmasının genel olarak sağlık kalitesini yükselteceği açıktır. Eğer sigara kullanıyorsanız, tüm yaşantınız ve üreme sağlığınız için bırakmanızı öneririz. Stres Stresin infertilite üzerine etkisi belirgindir. Örneğin stres nedeniyle kadında anovulasyon (yumurtlamanın oluşmaması) olabilir. Çok açıktır ki Kısırlık tedavisi, ister klasik ister tüp bebek yöntemleri ile olsun, çiftler üzerinde büyük stres, kaygı, gerginlik, korku, uykusuzluk, iç sıkıntısı, depresyon gibi değişik derecelerde psikolojik baskılara neden olabilmektedir. Bazı kısırlık vakalarında çok kısa tedavi süresi veya ilk denemede gebe kalma gerçekleştiğinde bu tür psikolojik sıkıntılar daha hafif atlatılabiliyor. Diğer taraftan, uzun süredir tedavi görmelerine rağmen gebe kalamayan çiftlerde sorunlar daha ağır hale gelebiliyor. Tedavi süresince merkezimizde psikoloğumuzdan bu konuda destek almanız bu stresi yenmekte önemli katkı sağlayacaktır. Yapılan çalışmalar, stresi azaltmanın başarı şansınızı artırabileceğini göstermiştir. Kafein Yapılan çalışmalar günlük kafein alımının günde 50mg’ın altında tutulması gerektiğini göstermiştir. Böylece kafeinin gebelik şansını düşürücü etkisinden kaçınılabilir. Kafein, kahve, kola. çay ve çikolatada değişik miktarlarda bulunmaktadır. Kilo Kadının kilosunun boyu ile uyumlu olup olmadığını belirlemek için ‘vücut kitle indeksi (BMI)’ kullanılır. Bir kadının BMI’sı 20-24 arasındaysa normal, 25-29 arasındaysa kilolu, 30-39 arasındaysa yüksek kilolu, 40 ve üzerindeyse aşırı kilolu olarak değerlendirilir. Vücut-kütle indeksi (BMI) 30’un üzerinde olan bayanlara kilo vermeleri gebelik şansını artıracağı gibi gebe kalınması durumunda oluşacak aşırı kiloların sebep olduğu kilolu bebek doğurma, zor doğum ve sezeryanla doğuma gerek duyulma eğilimi gibi olumsuzluklar da önlenmektedir. Bunun yanısıra kilonun aşırı düşük oluşu da doğurganlığı olumsuz etkileyen faktörlerdendir. BMI’I 20nin altında olan bayanlarda menstrual siklus bozulabilmekte hatta bazı beslenme bozuklukları ve aşırı egzersiz ile oluşan ileri derecede kilo kayıplarında adetler tamamıyla kaybolmaktadır. Yapılan çalışmalar, düşük kilolu kadınların, ortalama 2.700 ila 3.600 kg aldıktan sonra yarısından fazlasınınkendiliğinden gebe kaldıklarını göstermiştir. Vitamin Desteği Yapılan çalışmalar, gebelik oluşmadan önce folik asit kullanımının, bebeklerde nöral tüp defekti görülme olasılığını neredeyse %50 azalttığını göstermiştir. Bu nedenle Gebe kalmayı planlayan kadınların Gebelikten 1-2 ay önce her gün en az 0.4 mg folik asit almalarını tavsiye ediyoruz. Marul, avocado. dere otu, ceviz, badem, brokoli, bezelye, ıspanak, kavun, , muz, portakal, lahana, yeşil biber, unlu mamuller ve ekmek çok iyi birer folik asit kaynağıdır. Yeterli folik asit alındığından emin olamıyorsanız, folik asit içeren multivitamin preparatlarını kullanabilirsiniz. Cinsel İlişki Planı Yirmisekiz günde adet gören bir hasta için ortalama yumurtlama günü 14. gün, 30 günde bir adet gören hasta için 16. gündür. Yani yumurtlama sonrası dönem sabit olup, genellikle 14 gündür. Bu nedenle yumurtlama dönemi düzenli adet gören hastalarda iki adet arası dönemden 14 çıkarılarak bulunabilir. Ancak yumurtlama günü +/- 3 gün değişiklik gösterebilir. Bu nedenle gebelik şansını artırmak için aktif cinsel ilişki dönemi uzatılmalıdır. Düzenli ve 28 günde bir adet gören hastalarda adetin 10-17 günlerinde (kanamanın 1.gününden saymak gerekir) iki günde bir ilişkide bulunulduğu takdirde sorun yoksa 6 ayın sonuunda çiftlerin %75’i gebe kalır.

http://www.biyologlar.com/dogurganlik-fertilite-nedir

Ginseng Nedir? Faydaları Nelerdir?

Ginseng Nedir? Faydaları Nelerdir?

Ginseng, ginseng bitkisinin köklerinden elde edilen oldukça popüler bir bitkisel ilaçtır. Tarihçilere göre ginseng bitkisi ilk olarak 5000 yıl önce, Kuzey Çin’in dağlık bölgelerinde keşfedildi.Başlangıçta bu bitki yemek pişirme amaçlı kullanılırken, daha sonra tedavi edici özellikleri tespit edilmiştir. Ginsengin en az 3000 yıldır popüler olarak kullanıldığı düşünülmektedir. Bir çok hastalığın tedavisinde kullanılan ginseng, geleneksel Çin tıbbında çok önemli bir yere sahiptir. Ginseng bitkisinin köklerinin insan vücuduna olan benzerliği, bu bitkinin tedavi edici özelliklerine olan inancı güçlendirdi. Tıbbi özellikleri için esas kullanılan parçası etli kökleri de olsa, yaprakları da kullanılır. Ginseng yapraklarının kökleri kadar etkili olmadığı gözlemlenmiştir bu kökler aynı zamanda oldukça pahalıdır.Yabani ginseng Asyanın dağlık bölgelerinde, özellikle de Çin’de bulunur. “Panax” cins ve “Araliaceae” ailesine ait 11 ginseng türü vardır. Etli köklere sahip bu yavaş büyüyen bitkiler soğuk iklime sahip bölgelerde yetişmektedir. Çok çeşitli ginseng bitkileri arasında en değerlileri Amerikan ginsengi olarak da bilinen Panax quinquefolius ve Asya ginsengi olarak da bilinen Panax ginseng’dir. Kore ginsengi, tüm ginseng türleri arasında en etkili olarak kabul edilir. Panax kelimesi Yunanca’da her derde deva anlamındaki “panakos” kelimesinden, ginseng ise Çince insan suretinde anlamına gelen “jen-shen” kelimesinden köken almaktadır.Fiziksel Özellikleri:Bir çok ginseng türü olmasına rağmen, Amerikan ve Asya ginsengi en değerli olanlardır ve yaygın olarak kullanılmaktadırlar. Asya ve Amerikan ginsengi görünüm olarak hemen hemen aynıdır. Bu yavaş büyüyen bitkiler genellikle dağ geçitlerinin yamaçlarında ve iyi drene olan dağlık ormanlarda yetişir.Kullanımı:Tıbbi özellikleri nedeniyle çok popüler olan ginseng, ticari olarak dünyanın birçok yerinde yetiştirilmektedir. Ginseng için gittikçe artan talep dolayısıyla yabani ginseng oldukça azalmıştır hatta tehlikeli denebilecek bir hal almıştır. Ginseng bitkisi ağırlıklı olarak tedavi edici özellikleri nedeniyle kullanılır. Yaygın bir bitkisel ilaç olarak kabul edilir ve geleneksel Çin tıbbında önemli bir bileşendir. Diyabet tedavisinde, erkeklerde cinsel fonksiyon bozukluklarında, kan şekerini düşürmede ve kan kolestrolünü azaltmada kullanılır. Aynı zamanda afrodizyak ve uyarıcı olarak etkili olduğu ve oldukça popüler bir anti-aging maddesi olduğu bilinmektedir. Ginsengin faydaları kozmetiği ve enerji içeceklerini de kapsar. Çorbalara da eklenebilir.Ginseng kökleri genellikle kurutulmuş olarak satılır. Bunları bütün ya da dilimler halinde satın alabilirsiniz. Sayısız kozmetiğin ve bitkisel takviyenin içinde bulunan bir aktif maddedir aynı zamanda ginseng çayı olarak da çay poşetleri satılmaktadır. Ginsengi medikal amaçlar için kullanmaya başlayan antik Çinlilerdir. Gözlere parlaklık vermek, güç kazanmak ve pek çok hastalık için kullanmışlar ve bu durum bir ticarete dönüşmüştür. Çinliler bu bitkiyi Kore’den ve bazı Kuzey Amerikan ülkelerinden satın almaya başlamışlardır.Ginsengin Faydaları:- Ginseng kökleri stres, anksiyete, bulantı, kusma, baş ağrısı, hazımsızlık, ishal, akciğer sorunları, artrit, astım, Crohn hastalığı, tümörler, yorgunluk, şeker hastalığı, depresyon, diş ve diş eti hastalıkları gibi hastalıklara faydalıdır.-Mide sorunlarına faydalıdır. Bir yumuşatıcı ve bir uyarıcı olarak çalışır ve sindirim sisteminin sorunsuz ve verimli çalışmasını sağlar.-Ginseng kökleri afrodizyaktır. Cinsiyet ve doğurganlıkla ilgili problemlerin düzeltilmesi için çalışır. Üreme hormonlarının üretimini düzenler ve bu hormonları arttırır.-Kökler yorgunluk, sinirlilik ve travma gibi çeşitli stres faktörlerine karşı vücudun direncini artırır. -Menstruasyonu düzenlemek, doğum ağrılarını azaltmak için kullanılabilir.-Bağışıklık sistemini güçlendirir ve enfeksiyonlara karşı vücudu güçlendirir.-Ginseng hafızayı arttırarak öğrenme yeteneklerini geliştirebilir.-Ginseng kökleri karaciğer ve kalbin sorunsuz çalışmasını sağlayarak kan şekeri ve kolestrol seviyelerini düzenler.-Düzenli olarak tüketildiğinde kanser riskini azaltır.-Solunum sisteminin verimli çalışmasına yardımcı olur.-Ginseng kökleri tüm vücudu güçlendirir, canlandırır bu nedenle bir anti-aging maddesi olarak çalışır.Uzun süreli kullanımları, fazla miktarda kullanımları, diğer ilaçlarla etkileşimleri ve alerjik insanlarda kullanımları yan etkilere neden olabilir. Ancak doğru şekilde kullanıldığında ginsengin sayısız faydaları vardır.Ginsengin Yan Etkileri:Konsantrasyon azalması, sinirlilik, çarpıntı, bulantı, kusma, şişkinlik, karın ağrısı, uykusuzluk, göğüste ağırlık, deri döküntüleri, ödem, sindirim bozuklukları ve astım ginseng köklerinin en sık görülen yan etkilerinden bazılarıdır. Yan etkiler kullanan kişinin genel sağlık durumuna göre değişebilir. Bazı kişilerde düşük kan şekerine neden olabilirken, bazılarında hipertansiyona neden olabilir. Aşırı kullanımları baş ağrısı, ishal, burun kanaması, göğüs ağrısı ve vajinal kanamaya neden olabilir. Hızlı kalp atışları ve kas krampları ile birlikte yüksek tansiyon gibi bazı nadir yan etkiler Sibirya ginsenginin bir yan etkisi olarak görülebilmektedir.İleride yapılacak olan çalışmalar ginsengin faydaları ve yan etkileri konusunda daha net bilgiler verecektir. Ginsengin yararlarıyla ilgili yapılan çalışmalar genellikle kemirgenler üzerinde yapıldığından insanlar üzerindeki etkileri çok net bilinmemektedir. Buna rağmen düzenli olarak ginseng kullananlar, bu bitkinin sağlıkları üzerine olumlu etkiler yaptığından oldukça eminler.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/ginseng-plant.htmlhttp://www.buzzle.com/articles/ginseng-root.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/ginseng-nedir-faydalari-nelerdir

Aladağlar Milli Parkı

Niğde'nin Dağları Niğde’miz; ulusal ve uluslararası boyutta tanınan ve sık ziyaret edilen Aladağlar, Bolkar Dağları, Hasan Dağı, Melendiz Dağı, Göllüdağ ve Pozantı Dağı gibi farklı dağ ekosistemlerine sahip önemli bir ilimizdir. Bu dağlarımız turistik, sportif ve bilimsel açıdan oldukça zengin kaynak değerlerine sahiptirler ve yörenin sosyo-ekonomik hayatında da vazgeçilmez bir yer edinmişlerdir. Niğde dağlarının yöre insanına sunduğu doğal kaynak değerleri elbette ki tükenmez ve bozulmaz değildir. Bu kaynakları, koruma-kullanma dengelerine kavuşturacak planlamalar yapılarak sürdürülebilir kullanım ve kalkınma sürecine sokmak kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Bu husus başarıldığı zaman, en büyük kazanım Niğde insanının olacaktır. Potansiyel kaynak değerlerinin kontrollü ve rasyonel kullanımı sağlanabildiği taktirde Niğde dağları, doğa sporları ve turizmi yanında diğer bir çok eko-turizm faaliyetleri açısından da ülkemizin en önde gelen yöresi olacaktır. Aşağıda Niğde'nin dağları hakkında özet tanıtım bilgileri verilmiştir. NİĞDE’NİN GENEL JEOMORFOLOJİK GÖRÜNÜMÜ Niğde’nin genel jeomorfolojik görünümüne bakıldığında yüksek dağlık alanlar ile ovalık sahaların iç içe ve yan yana bulunduğu görülür. Niğde, yer şekilleri açısından özellikle dağlık alanları ile daha çok tanınır. İl topraklarının kuzey kesimi volkanik dağlar, merkezi, güney ve doğu kesimleri ise orojenik-tektonik sıradağlar ile çevrelenmiştir. Kuzey sektördeki volkanik dağlar batıdan doğuya doğru; Büyük Hasan Dağı (3268 m.), Küçük Hasan Dağı (2844 m.), Keçiboyduran Dağı (2727 m.), Melendiz Dağı (2963 m.), ve Göllüdağ (2172 m.) şeklinde sıralanır. Orojenik-tektonik dağlara gelince; güneydeki Niğde-İçel sınırında Bolkar Dağları (Medetsiz-3524 m.), güneydoğu ve doğudaki Niğde-Adana-Kayseri sınırında ise Aladağlar (Demirkazık-3756 m.) aynı zamanda ülkemizin de en önemli sıradağları arasında yer almaktadır. Niğde toprakları içinde bulunan diğer önemli dağlık kütle ise merkezi kesimdeki Pozantı Dağı (2703 m.)’dır. İl Merkezi’nin kurulduğu Niğde Depresyonu ile doğudaki Çamardı-Ecemiş Depresyonu arasında yükselen Pozantı Dağı, Niğde şehir merkezine bakan İtulumaz Zirvesi (2167 m.) ile daha çok tanınmaktadır. NİĞDE'NİN DAĞLARI ALADAĞLAR : Aladağlar; Orta Toros Sıradağları’nın kuzeydoğu uzantılarını oluşturmakta ve sıradağ silsilesinin en yüksek doruklarını (Demirkazık Zirvesi – 3756 m.) kapsamaktadır. Ortalama 3500 m. yüksekliğinde, KKD-GGB uzanımlı tipik bir sıradağ görünümü sunan Aladağlar, başlıca 4 yükselti grubundan oluşmaktadır. Kuzey kesimde Demirkazık grubu (3756 m.), orta kesimde Yedigöller grubu (Kızılkaya doruğu – 3725 m.), güney kesimde Kaldı grubu (3688 m.) ve güneydoğuda ise Torasan grubu (Vayvay dağı – 3565 m.) bulunmaktadır. Bu yükselti gruplarını kuzeyde Develi Ovası, kuzeydoğuda Zamantı Irmağı Vadisi, batıda Çamardı-Ecemiş Depresyonu, güneybatıda Kamışlı Boğazı, güneydoğuda ise Aladağ Çöküntü Havzası çevrelemektedir. Kuzeydeki Develi Ovası düzlüklerinden yükselmeye başlayan Aladağlar’ın güneybatıdaki Kamışlı Boğazı’na kadar olan uzunluğu yaklaşık 80 km.’yi bulmaktadır. En geniş bölümü ise batıdaki Ecemiş Çayı ile doğudaki Zamantı Irmağı arasında yaklaşık 30 km. civarındadır. Aladağlar; batıdaki Niğde İli, kuzeydeki Kayseri İli ve güneydeki Adana İli arasında, bu üç ilin idari sınırlarının kesiştiği bir konumda bulunmaktadır. Aladağlar’ın yakın çevresindeki en önemli yerleşmeler; batı kesimdeki Niğde İli Çamardı İlçe Merkezi, kuzey kesimdeki Kayseri İli Yahyalı İlçe Merkezi, güneybatı kesimdeki Adana İli Pozantı İlçe Merkezi ve güneydoğu kesimdeki Adana İli Aladağ İlçe Merkezi’dir. Yaklaşık 1024 km2’lik bir alanı kaplayan Aladağlar’ın önemli bir bölümü Niğde İli sınırları içerisinde kalmaktadır. Dağlık alana yaklaşmak için en kolay ve en çok kullanılan ulaşım yolu da Niğde İl Merkezi’nden Çamardı İlçesi’ne giden yoldur. Aladağlar’ın, Niğde ve Kayseri bölümlerini de içine alan tamamı, Akdeniz Bölgesi’nin Adana Bölümü’nde bulunmaktadır. Kuzeyde Kayseri İli’ne bağlı Yahyalı İlçe Merkezi ile batıda Niğde İli’ne bağlı Çamardı İlçe Merkezi’ni, Aladağlar’ın etekleri boyunca birleştiren doğal sınır, Akdeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasındaki bölge sınırının bir parçasıdır. Türkiye’de dağ denince akla Toroslar gelmekte, Toroslar’ın en çok tanınan bölümünü ise Aladağlar oluşturmaktadır. Aladağlar’da; Türk dağcılarının “O bizim tapınağımızdır” diye tanımladıkları Demirkazık (3756 m.) Doruğu’na, 3500 metre civarında 15’e yakın zirve eşlik etmektedir. Yılın her mevsimi eğitim ve tırmanış amaçlı gelen dağcıların eksik olmadığı Aladağlar, ülkemize gelen yabancı doğa sporcularının da mutlaka uğradığı, dünyaca üne sahip dağlarımızın başında gelmektedir. Ancak, ulusal ve uluslararası boyutta sportif ve turistik kullanımın giderek denetimsiz biçimde yoğunlaşması, Aladağlar ekosistemi üzerinde antropojen baskıları da arttırmaktadır. Ayrıca, doğal afet riskleri ve alanları belirlenip, haritalanmamış olduğu için Aladağlar’da ölümlü dağ kazaları da artış göstermektedir. Bunun yanı sıra; Niğde, Kayseri ve Adana illerinden Aladağlar’a çıkarak geleneksel yaylacılık faaliyetlerini sürdüren önemli bir yaylacı nüfusu bulunmaktadır. Yaylacılar, Aladağlar’ın alpin çayırlarında aşırı hayvan otlatması yaparak endemik dağ çiçeklerinin neslini tehlikeye sokmaktadırlar. Yine uzun yıllar boyunca yapılan aşırı ve kaçak avcılık nedeniyle yaban hayatı üzerinde de önemli bir tahribat gerçekleşmiştir. Ayrıca, Aladağlar’ın bazı derin vadileri içinde varlığını koruyabilmiş orman kalıntıları bulunmakta, ancak özellikle Emli Vadisi’nde olduğu gibi, endemik Toros Göknarları yaygın ökse otu tehdidiyle kurumakta, böylece son orman kalıntıları da doğal yolla ortadan kalkmaktadır. Çevresel tahribatın etkilerini hissettirmeye başladığı Aladağlar’da, T.C. Orman Bakanlığı’nca koruma çalışmaları başlatılmış ve ilk olarak 1991 yılında Kayseri bölümünde kalan “Hacer Ormanı Tabiat Parkı”, ardından 1995 yılında hemen bütün Aladağlar’ı kapsayan “Aladağlar Milli Parkı” Bakanlar Kurulu Kararı ile ilan edilmiştir. Günümüzde, “Aladağlar Milli Parkı”nda planlanmış koruma uygulamalarına henüz geçilememiş olup, bunun için öncelikle Milli Parklar Kanunu kapsamında hazırlanması gereken “Uzun Vadeli Gelişme Planları”nın bitmesi beklenmektedir. Aladağlar’ın sahip olduğu turizm potansiyelinin de koruma-kullanma dengeleri oluşturulmak kaydıyla değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Nitekim bu amaçla T.C. Turizm Bakanlığı, “Birinci Derecede Öncelikli Yüksek Dağlık Alanlar” kapsamında, 6 dağlık bölgeden biri olarak Toros Aladağlar’ı da değerlendirmeye almıştır. “Milli Park” ve “Turizm Bölgesi” çalışmalarının yanında; Aladağlar’ın sahip olduğu doğal kaynaklar için politik-stratejik ve arazi kullanım ilkeleri ile bunların uygulama tekniklerini kapsayan “Dağ Alanları Yönetimi (DAY) ve Planlaması” çalışmalarının da yapılması gerekmektedir. Değişik amaçlı kullanım planlamalarını kaçınılmaz çevresel öncelikler etrafında bütünleştirecek, doğaya uyumlu sürdürülebilir kullanım uygulamalarının yürütüleceği ortak bir yönetim sisteminin kurulması, DAY ve Planlaması çalışmalarının başlıca katkılarından biri olacaktır. Aladağlar’ın doğa sporları ve turizmi açısından en yoğun kullanılan ve en zengin doğal kaynak değerlerine sahip bölümü Niğde İli sınırları içerisinde kalmaktadır. Ayrıca Niğde İl Merkezi, Aladağlar’a ulaşmak isteyenlerce giriş kapısı olarak kullanılmaktadır. Bu nedenlerle; Aladağlar’ı öncelikle sahiplenmesi gereken il Niğde’dir. T.C. Niğde Valiliği, Niğde Üniversitesi, Niğde’li özel teşebbüs, yerel medya ve yöre halkı, dağlarına sahip çıkmalıdır. BOLKAR DAĞLARI : Bolkar dağları; Orta Toroslar’ın kuzeydoğu uzantısının güney sırasını oluşturmakta ve Aladağlar’dan sonra sıradağların en yüksek doruklarını (Medetsiz-3524 m) kapsamaktadır. Ortalama 3400 m. yüksekliğinde, KD-GB uzanımlı tipik bir sıradağ görünümü sunan Bolkar Dağları sistemin kuzeye uzanan parçası Aladağlar’dan Seyhan Nehri kolu Pozantı Çayı ile ayrılmaktadır. Başlıca 3 yükselti grubundan oluşmaktadır. Güneyde Yıldız Dağı (3134 m), orta kesimde Aydos Dağı (3430 m) ve doğuda Pozantı - Gavur Dağları (3114 m) bulunmaktadır. Yıldız Dağı güney-güneybatısında Karagüney Dağları (2474 m) ise Bolkar Dağları’nın güneybatıya alçalan ve ortalama yükseltisi 2000 metreyi bulan yüksek plato kesimini oluşturur. Güneyde yer alan İçel ile kuzeyde yer alan Karaman, Konya ve Niğde il sınırları Bolkar dağları su bölümü çizgisini takip etmektedir. Batıda Ayrancı (Karaman) kuzeyde Halkapınar (Ereğli) ve Ulukışla (Niğde), doğuda Pozantı (Adana) ve güneyde Çamlıyayla (İçel) en yakın yerleşim birimleridir. Bolkar Dağları’nın en yüksek kesimi (Medetsiz zirvesi-3524 m) ve en çok tanınan Göller Yöresi Niğde il sınırları içerisinde kalmaktadır. Dağlık alana giden en kolay ulaşım yolu da Niğde-Ulukışla-Darboğaz üzerinden sağlanmaktadır. Bolkar Dağları aynı zamanda Akdeniz Bölgesi ile İç Anadolu Bölgesi arasındaki bölge sınırının bir parçası üzerinde bulunmaktadır. Aladağlar’dan sonra Toros Sıradağları’nın en çok tanınan bölümü Bolkar Dağları’dır. Yılın her mevsimi eğitim ve tırmanış amaçlı gelen dağcıların eksik olmadığı Bolkar dağları, ülkemize gelen yabancı doğa sporcularının da mutlaka uğradığı, dünyaca üne sahip dağlarımız arasındadır. Ancak, ulusal ve uluslararası boyutta sportif ve turistik kullanımın giderek denetimsiz biçimde yoğunlaşması, Bolkar dağları ekosistemi üzerinde antropojen baskıları da arttırmaktadır. Ayrıca, doğal afet riskleri ve Kış Turizmi açısından gerekli fonksiyonel alanların belirlenip, haritalanmamış olması önemli bir eksikliktir. Bunun yanı sıra; Niğde, Adana ve İçel illerinden Bolkarlar’a çıkarak geleneksel yaylacılık faaliyetlerini sürdüren önemli bir yaylacı nüfusu da bulunmaktadır. Yaylacılar, alpin çayırlarda ve orman üst sınırına yakın alanlarda aşırı hayvan otlatması yaparak endemik dağ çiçeklerinin neslini ve orman alanlarını tehlikeye sokmaktadırlar. Yine uzun yıllar boyunca yapılan aşırı ve kaçak avcılık nedeniyle yaban hayatı üzerinde de önemli bir azalma gerçekleşmiştir. Özellikle Göller Yöresi’ndeki buzul göllerinde bulunan endemik kurbağalar ve bu alana gelen dağ keçileri büyük tehlike altındadır. Çevresel tahribatın etkilerini hissettirmeye başladığı Bolkarlar’da, çevre koruma planlamaları ve uygulamalarına henüz geçilememiştir. Bolkar Dağları’nın sahip olduğu turizm potansiyelinin ve ekolojik yapının da koruma-kullanma dengeleri oluşturulmak kaydıyla değerlendirilmesi kaçınılmazdır. Nitekim bu amaçla T.C. Turizm Bakanlığı, “Kış Turizm Merkezi” kapsamında Bolkar Dağları’nı da değerlendirmeye almıştır. HASAN DAĞI : Niğde-Aksaray il sınırı üzerinde bulunan Hasan Dağı volkanik ikizleri, oldukça tipik volkan konisi yapılarıyla, İç Anadolu Bölgesi’nin Erciyes Dağı’ndan (3917 m.) sonra en yüksek ikinci volkan dağı ünitesidir. Özellikle ana volkan konisini oluşturan Büyük Hasan Dağı (3268 m.); kuzeybatısındaki Aksaray Ovası, batısındaki Obruk Platosu ve güneyindeki Bor Ovası düzlüklerinden aniden yükselerek, kasvetli bir doğal abide görüntüsü sunmaktadır. Bu ana volkan konisinin doruğu tipik bir kraterden oluşmakta ve kraterin tabanında bir krater gölü bulunmaktadır. Ana koninin hemen güneydoğusundaki daha küçük boyutlu ve yükseltisi daha az olan ikiz koni ise Küçük Hasan Dağı (2844 m.) olarak anılmaktadır. Bu volkan konisinin de doruğu tipik bir krater halindedir. Oldukça taze ve karakteristik volkan şekilleriyle ülkemizin en genç volkan dağları arasında bulunan Hasan Dağı volkanik ünitesi, tarihi çağlardan bu yana daldığı uykusuna devam etmektedir. Hasan Dağı’nda, günümüzde yöre halkının geleneksel yaylacılık faaliyetlerini sürdürmek için yayla mevsiminde çıktığı bir çok yayla bulunmaktadır. Bunların arasında en büyüğü ve en ünlüsü, Altunhisar İlçesi’ne bağlı Hasan Dağı Ulukışlası yaylasıdır. Küçük Hasan Dağı ile Keçiboyduran Dağı arasındaki dağ geçidi üzerinde bulunan bu yayla sahası, geniş düzlükleri ve otlakları, bol su kaynakları ile benzersiz bir doğal potansiyele sahiptir. 2000 Yılında birincisi yapılan yayla şenlikleri her yıl düzenli olarak yapılmaya devam etmektedir. Bu yayla şenlikleri, her yıl artan bir katılıma sahne olmakta ve Niğde’nin gelişen yayla turizmine öncülük etmektedir. Özellikle Büyük Hasan Dağı, dağcılık ve doğa sporları açısından da önemli bir potansiyele sahiptir. Gerek yerli ve gerekse yabancı doğa sporcuları yılın her mevsimi tırmanışlar gerçekleştirmektedir. Daha ziyade kış mevsiminde kış tırmanışlarına sahne olan Büyük Hasan Dağı’na, yaz mevsiminde su kaynaklarının yetersizliği nedeniyle daha seyrek tırmanış yapılmaktadır. Günümüzde herhangi bir planlı koruma uygulamasının olmadığı Hasan Dağı’nda, koruma-kullanma dengelerinin oluşturulup doğal potansiyelinin geliştirileceği projelere gereksinim vardır. MELENDİZ DAĞI : Melendiz Dağı (2963 m.); İl Merkezi’ni kuzeybatıdan çevrelemekte ve Merkez İlçe ile Çiftlik, Altunhisar, Bor ilçe sınırlarının kavuşma sahasını oluşturmaktadır. Güneydeki Niğde-Bor düzlükleri ile kuzeydeki Çiftlik (Melendiz) Ovası arasında kuş uçuşu yaklaşık 24 km.’yi bulan bir volkanik yayılışa sahiptir. Batıya doğru uzantısı olan Keçiboyduran Dağı (2727 m.) ve kuzeye doğru uzantısı olan Göllüdağ volkanik ünitesi (2172 m.) ile beraber dikkate alındığında, İç Anadolu Bölgesi’nin en geniş yayılışa sahip volkanik ünitesi olduğu söylenebilir. Melendiz Dağı kütlesi, Akdeniz üzerinden Gülek Boğazı koridoru boyunca sokulan nemli hava kütlelerini karşılamakta ve İl Merkezi ile Altunhisar, Bor, Çiftlik İlçesi civarına orografik yağışların düşmesine sebep olmaktadır. Özellikle Çiftlik ilçesi, Melendiz Dağı yükseltileri arasında bulunması nedeniyle, bu orografik yağışlardan daha çok etkilenmekte ve çevresindeki geniş ovalık alanlara göre daha yağışlı ve serin bir mikroklimaya sahip olmaktadır. Melendiz Dağı, çevredeki kırsal nüfusun yoğun yaylacılık faaliyetine sahne olmasıyla Niğde’nin sosyo-ekonomik hayatında önemli bir yer edinmiştir. Mayıs ayı sonuna kadar eriyen kar sularının beslediği yer üstü ve yer altı su kaynaklarının yanında, derin vadileri içinde oluşturulmuş baraj göletleri (Gebere, Murtaza, Azatlı vs.) ile de Niğde’nin doğal su deposu durumundadır. Benzersiz mera ekosistemine sahip Ketençimen ve Çiçeklibel gibi yaylaları, Ihlara Vadisi’nin bir benzeri olan Gebere Vadisi, Göllüdağ, Narlıgöl ve Bozköy krater gölleri, yine Göllüdağ krateri üzerindeki Hitit harabeleri ile oldukça zengin bir eko-turizm potansiyeline sahiptir. Yrd. Doç. Dr. Cengiz KAYACILAR Kaynak: erciyes.edu.tr

http://www.biyologlar.com/aladaglar-milli-parki-2

Antepartum <b class=red>Depresyon</b> Nedir?

Antepartum Depresyon Nedir?

Kişilerin pek çoğu hayatının bir bölümünde depresyon geçirebilmektedir. Antepartum depresyon, bayanların %20′sinin karşılaştığı hamilelik dönemi depresyonunun psikolojideki adıdır. Hamilelik döneminde yaşanan bu bunalım hali, normal dönemde yaşanan depresyon ile aynı belirtilere sahip olmasına karşılık daha tehlikeli sonuçlara yol açabilmektedir.NedenleriDaha çok 25-44 yaş arasındaki bayanlarda görülen hamilelik depresyonunun nedenlerinin en başında, kişinin bu duruma hazır olmaması ve yaşadığı bir takım huzursuzlukları hamileliğe bağlaması gelmektedir. Bunun yanı sıra kendisinin ya da ailesinden her hangi birinin geçmişte depresyon rahatsızlığı yaşaması, sorunlu hamilelik ya da düşük olaylarının yaşanması, iş kaybı, ekonomik sorunlar, aile içi huzursuzluk ve hamileliğin zor geçmesi durumlarında da bu rahatsızlık ortaya çıkmaktadır.BelirtileriHamilelik döneminde yaşanan depresyonlara tanı koymak oldukça zor olmaktadır. Bunun nedeni, rahatsızlık ile hamilelikte yaşanan bazı değişimlerin birbirleri ile aynı olmasıdır. Kişilerde oluşan bu durumların normal mi yoksa hastalık mı olduğuna, uzman doktorlar karar verebilmektedir.Eğer kişi iki hafta ve daha fazla sürede kendini değersiz hissedip yaptığı hiç bir şeyden zevk almazsa, az ya da fazla uyuma hali, yeme içmede bozukluğu ve doğacak bebek ile ilgili sürekli endişe durumu söz konusu ise vakit kaybetmeden bir doktora başvurup tedaviye başlamalıdır. Bu durumlar zaman zaman ortaya çıkıp daha sonra kendiliğinden yok oluyorsa hamilelik değişimleri olarak adlandırılabilir. Genel olarak kişi hamile olduğunu õğrendikten sonraki üç ayda ortaya çıkan bu rahatsızlık mutlaka belirlenmeli ve tedavi edilmelidir.TedavisiBu tip rahatsızlıklarda genel olarak hastalığın şiddetine ve kişinin bu durumu kabullenmesine bakılmaktadır. Buna göre terapi ya da hamilelikte kullanılabilen antidepresanlar ile tedavi edilebilmektedir. Bu tedavi süresince hastanın, özellikle eşinin sürekli kontrolünde olması ve kendini daha iyi hissetmesi için değişik aktivitelere de yönlendirilmesi tedavi süresi bakımından oldukça önemlidir.Antepartum depresyon, hem anne hem de bebek açısından oldukça zararlı bir rahatsızlıktır. Doğum yapınca geçer diye ihmal edilmemeli mutlaka tedavi edilmelidir.Yazar: YASEMİN PAKLACIhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/antepartum-depresyon-nedir

Arı Zehiri Ve Apiterapi

Arı zehirinin birçok rahatsızlığa iyi gelmesi nedeniyle üretimi ve tıpta kullanımı her geçen gün artmaktadır. Farmokolojik olarak arı zehiri kan dolaşımını artırıcı, bakteri öldürücü, radyasyona karşı koruyucu, tansiyon düşürücü etkileri ve bağışıklık sistemini aktive edici etkilere sahiptir. Arı zehiri ile herhangi bir tedaviye başlamadan önce mutlaka arı zehiri alerji testi yaptırılmalıdır. Arı zehiri tedavisi, tüberküloz, bel soğukluğu, endokardit rahatsızlıklarında ve hamilelikte kullanılmamalıdır İnsanların tedavisinde arı zehirinin toplanarak kullanımı yerine, ergin işçi arıların doğrudan hastayı iğnelemesi yaygın olarak kullanılan bir yöntemdir. Bu yöntemde; arılar kovan önünden, kuluçkalık veya ballık bölümünden açılan küçük bir delikten kavanozla toplanabilirler. Toplanan 10-100 adet işçi arı, yaklaşık iki hafta şeker şurubuyla beslenir ve hasta üzerinde günlük sokma işleminde kullanılır. Bugün için arı zehiri tedavisi Çin, Japonya, Güney Kore, Rusya, Bulgaristan, Slovakya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Romanya, Avusturya, Almanya, İsviçre ve Fransa’da kullanılmaktadır. Günümüzde 9 Avrupa ülkesinde arı zehiri içeren 22 farklı ürün kullanılmaktadır. Dünyada bir çok araştırmacı arı zehiri ile, özellikle köpek, kedi, at gibi hayvanlar üzerinde deneyler yapmışlar ve başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Özellikle arthritis(eklem iltihabı) ve romatizma, M.S., kronik ağrılar, depresyon, tümörler, böbrek problemleri, kas spazmları, göz hastalıkları, meme hastalıkları, bademcik, vajinitis, ürtiker ve prostat rahatsızlıklarında başarıyla kullanıldığı belirlenmiştir. Multiple sklerosis hastalığı bugün dünyada tıp otoritelerince tedavi edilemez hastalıklar arasında gösterilmektedir. Arı zehiri ile 1500 MS hastası üzerinde yapılan ve 6 ay süren bir çalışmada tedaviye alınan 4 değişik grupta % 30-86 arasında bir başarı elde edilmiştir. Bu sonuç MS için gelecekte umut vericidir. Arı zehirinin etkili olduğu kabul edilen MS, arthritis (eklem iltihabı) ve romatizma rahatsızlıklarından başka epilepsi( sara ), migren, Sinüzit, bazı kanser türleri, damar tıkanıklıkları, astım ve AİDS’te kullanılmakta ve başarılı sonuçlar alınabilmektedir. Çağın vebası olarak nitelendirilen AİDS üzerinde yapılan çalışmada arı zehirinin HİV virüsünün bağışıklık sistemini çöktürücü etkisini kişinin bağışıklık sistemini güçlendirerek önce yavaşlattığı sonra da gelişimini durdurduğu ortaya konulmuştur (Tolon,B. 2002). Kanser vakalarında ise arı zehirinin merhem, tablet veya iğne yoluyla vücuda uygulanmasıyla umut verici gelişmeler kaydedildiği belirtilmektedir.

http://www.biyologlar.com/ari-zehiri-ve-apiterapi

Duygusal Bağımlılıklar

Duygusal Bağımlılıklar

Bağımlılık deyince aklımıza genelde madde bağımlılığı gelir. Uyuşturucu, sigara, alkol hatta kafein ve ya yemek yemek…İnsan bedenini ve ruhunu esir alan bu bağımlılıklar bir nebze daha kolay teşhis edilebilir, kişinin gayreti ve kararlılığı ile ve çevresinin desteği ile yol yakınken üstesinden gelinebilir. Ya madde bağımlılıklarının da asıl sebebi olan duygusal bağımlılıklar? Çocukken yaşına göre uygun sorumluluk ve özgürlük verilmemiş çocuklarda anneye bağımlılıkla başlar bu süreç.  Annesi olmadan hiçbir şeyi tek başına yapamaz çocuk. Daha doğrusu yapmak istemez. Korkar. Tek başına yemek yiyebileceği yaşa geldiği halde hala anne yediriyorsa, duşunu tek başına yapacakken anne yaptırıyorsa, tek başına, kendi yatağında yatmayı bilmem kaç yaşına kadar öğrenemediyse, okul çağında annenin desteği tüm ödevlerini birlikte yapmaya kadar varıyorsa gerisini siz hesap edin.Yaşından büyük sorumlulukla boğuşmak zorunda kalan, yeterince desteklenmeyen ve yönlendirilmeyen çocuklar da aradıkları desteği arkadaş çevresinden ya da karşı cinsten bulma umuduyla onlara bağımlı olur. Sevildiğini, önemsendiğini, işe yaradığını, takdir edildiğini hissetmek istemek de bağımlı olmayı tetikleyen duygusal uyuşturuculardır.Bu duyguların verdiği haz ruha kısa süreli geçici bir mutluluk verir. Ve kişi doğal olarak, bu mutluluğu tekrar yaşamak ister. Bunun için ego karşısındakileri tatmin etmesini sağlayacak maskeler takmasını telkin eder. Bir elinde de o yaşadığı geçici mutluluğu gösterir kişiye. O mutluluğu almak istiyorsa egonun dediklerini yapmalıdır. Bu süreç böyle devam eder. Egonun telkinleri, anlık mutluluklar için takılan maskeler, verilen tavizler, entrikalar, oyunlar, elde edilen kısa süreli ağrı kesici mutluluklar, sonra pişmanlıklar, çelişkiler, mutsuzluklar ve sonuç bağımlılık.Bu durumun madde bağımlılığından bir farkı yoktur. Madde bağımlılığında alınan maddenin ardından kısa süreli bir mutluluk ve sonra daha fazla duygusal çalkantılar, mutsuzluk, depresyon yok mu? Kişi her dozdan sonra daha çok dibe vurur ve bedenin, ruhun o kısa süreli mutluluğu hissetmesi için her seferinde daha fazla maddeye ihtiyaç duyar. Beden artık maddenin esiri olur. Duygusal bağımlılıkta da kısa süreli mutluluklar, asıl sorun çözülmediği için  gittikçe daha kısa süre etkili olur. Ruh çırpınır durur. Çünkü kodlarına, yaratılışına aykırı bir durumun içinde huzurlu, sağlıklı ve dengeli olabilmesi mümkün değildir.Duygusal bağımlılıklar en çok özel ilişkide zorlar insanları. Çünkü mesafelerin en az olduğu,  paylaşımın ve beklentilerin en fazla olduğu ilişkilerdir özel ilişkiler. Birbirini olduğu gibi kabullenmek zordur. Çocuğumuzu ya da ailemizi olduğu gibi kabullenmek daha kolay gelir bize doğal olarak.  Ama özel ilişkide tatmin olmayınca “bitmeli mi, devam mı etmeli” ikilemini yaşarız ve bu çelişki ilişkiyi kontrol altında tutma bağımlılığına dönüşebilir. Ya da “ya biterse” korkusu bizi ne olursa olsun ilişkinin içinde kalma bağımlılığına iter.Bağımlılık varsa doğallık kaybolur. Maskeler piyasaya çıkar ve o maskeleri taşımak yorucudur. Her tartışmanın ardından birbirine çekilerek barışır çiftler ve kısa süreli bir anestezi etkisine girerler. Sorunun kaynağı keşfedilip çözülmezse, ağrı kesiciyle geçiştirilmiş diş ağrısı gibi, kısa bir süre sonra sorunlar yine ceee diyerek hortlarlar. Yine mutsuzluk, huzursuzluk. “Hani ne bir arada ne ayrı yapamıyoruz” derler ya, bu bağımlı çiftlerin kendini tanımlamasıdır.Bağımlı ilişkilerin kaderi uzun ve yorucu bir yıpranma ve yıpratma sürecidir. Çözümsüzlüktür. Uzaklaşmaktır,. Bitiştir. Fakat karşılıklı sağduyu ile sorunların çözülmesi, ortak bir yol belirlenmesi, karşılıklı saygı  ve sevginin pekiştirilmesi gibi aydınlık bir yol tercih edilirse; sonuç bağımlılığın gerçek sevgiye dönüşmesiyle tarafların cenneti olur.Tercih kişilerindir. Her zaman ve her şeyde olduğu gibi.http://indigodergisi.com

http://www.biyologlar.com/duygusal-bagimliliklar

Hangi meslekler Alzheimer riskini artırıyor?

Hangi meslekler Alzheimer riskini artırıyor?

Türkiye’de Alzheimer hasta sayısı henüz korkutucu boyutlarda olmasa da her geçen gün bu oran artıyor. Dünyada yaklaşık 30 milyon Alzheimer hastası olduğu ve bu sayının katlanarak arttığı düşünülüyor. Giderek artan bu hastalığa ilerleyen yaşlarda yakalandığımız takdirde hem kendi hayatımızı hem de bize bakmakla yükümlü kişilerin hayatını olumsuz etkilememiş oluyoruz. Bunun içinse çeşitli önlemler almamız yeterli. 21 Eylül Dünya Alzheimer Günü’nde Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, kimyasal ve toksik maddelere fazla maruz kalan kişilerle, elektromanyetik alan etkisinde çalışanların Alzheimer hastalığına yakalanma risklerinin daha fazla olduğunu belirtiyor…Alzheimer hastalığına yakalanmamak için erken yaşlarda önlem almaya başlamak gerekiyor. “Bana bir şey olmaz” düşüncesiyle hareket etmek hastalığa yakalanma riskini artırıyor. Özellikle 65 yaşından sonra görülme sıklığı giderek artan bu hastalıkla ilgili ülkemizde yapılan çalışmalarda, 65-70 yaş aralığında hastalığın görülme sıklığı %4-5, 70 yaş üzeri görülme sıklığı ise yaklaşık %10 olarak belirtiliyor. Hastaların yarısının 75-80 yaş aralığında olduğunu belirten Anadolu Sağlık Merkezi Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, keyifli aktivitelerle hafızamızı güçlendirerek hastalığın riskini azaltabileceğimizi söylüyor. Eğlenceli ve hoş zaman geçirerek bu hastalığı yenmemiz veya mümkün olduğunca ertelememiz mümkün olabiliyor. Bulmaca ve sudoku çözmek, scrable gibi strateji oyunları oynamak, bol miktarda gazete, dergi, kitap okumak, müzik aleti çalmak, yabancı dil öğrenmek ve yeni hobiler, uğraşlar edinmek hafızamızı ciddi anlamda güçlendirmemize yardımcı oluyor. Kimyasal ve elektromanyetik alana maruz meslek gruplarında risk yüksek Bazı meslek grupları Alzheimer hastalığına yakalanma riskine adeta davetiye çıkarıyor. Kimyasal ve toksik maddelere fazla maruz kalan kişilerle, elektromanyetik alan etkisinde çalışanlar Alzheimer hastalığı riski taşıyor. Prof. Dr. Kütükçü, “Özellikle aşırı düşük frekanslı manyetik alan etkisinde fazla kalan kişilerde daha çok görüldüğü yapılan çalışmalarda bildiriliyor. Fenol, alkol, benzen, toluen ve diğer solventlere toksik dozlarda maruz kalma, kurşun, civa gibi ağır metaller ve pestisitlerle ilgili meslekler daha fazla risk altındalar” diyor.  Unutkanlığı ve ileride gelişebilecek demansı önlemenin yolları önce bunlara neden olabilecek hastalıkların bilinmesi ve bunlara karşı yapılacak mücadele ile başlıyor. Damar sertliğine neden olan yüksek tansiyon, şeker, kolestrol yüksekliği, sigara kullanımı gibi nedenler var ise bunların önlenmesi gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Kütükçü, özellikle düzenli egzersiz yapan kişilerde unutkanlık ve demansın gelişme riskinin daha düşük olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Sosyal ilişkilerde bulunmak ve aktif olmak bu hastalık için oldukça önemli. Sosyal olan kişilerde stres, depresyon gibi belirtiler daha az görülüyor, bu da risk faktörlerinin azaltılmasın için mühim bir unsur. Alzheimer hastalığından korunmak için stresi azaltmak, dengeli beslenmek gerekli. Kişilerin hobilerini devam ettirmesi, uykusunu düzenlemesi ve sigara kullanıyorsa tüketimini azaltması gerekiyor” diyor.  21 Eylül Dünya Alzheimer Günü’nde Prof. Dr. Yaşar Kütükçü, unutkanlıkta yardımcı olacak basit öneriler sunuyor;  Günlük işlerinizi, planlarınızı ve randevularınızı not alın Alışverişe çıkarken liste yapın Önemli telefon numaralarını bir yere yazın, kaydedin Bir şeyi nasıl yapacağınızı unutuyorsanız yapış sırasını yazın  Eşyalarınızı koyduğunuz yeri sürekli olarak unutuyorsanız hep aynı yere koymaya özen gösterin Konuştuğunuz kişiye dikkatinizi verin, odaklanmaya çalışın. Mümkünse bu konuşmaları sessiz ortamda yapın.  http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/hangi-meslekler-alzheimer-riskini-artiriyor

Sosyal Fobi Yalnızlaştırıyor

Sosyal Fobi Yalnızlaştırıyor

Sosyal fobi, toplum içinde konuşurken ya da herhangi bir eylem yaparken kızarma, terleme, ellerin titremesi, kendini küçük düşürecek yanlış bir şey yapma korkusu olarak tanımlanır. Kişi bu korkunun ve belirtilerinin topluluk içinde herkes tarafından fark edileceğinden de korkarak topluluğa girmekten çeşitli bahaneler bularak kaçınır ve strese girer. Kaçınma nedeniyle kişinin sosyal, mesleki yada aile yaşamı etkilenir. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Humanite Psikiyatri Tıp Merkezi Direktörü Prof. Dr. Sedat Özkan, kişinin zaman içerisinde bu belirtilerle yaşamaya alışabildiğini ifade etmektedir. Ancak bireyin hayatının değişik alanlarını kısıtlamaya başlayan belirtiler, günlük iş ve sosyal aktivitelerini engellerse tedavisi şart bir durum haline gelebilir. Yaşanan bu belirtiler kişide derin bir korku ve heyecan hali ile birlikte görülür. Korkulan durumlardan kaçınma davranışı genellikle çok belirgindir ve bazen tam bir sosyal yalnızlıkla sonuçlanabilir olduğunu belirtti.  Sosyal fobisi olanlar genelde aşağıdaki durumlarda belirtilerini yoğun olarak yaşarlar; Topluluk önünde konuşmakBaşkalarının önünde yemek yemek-içmekOtorite konumundaki kişilerle temas etmekMisafir kabul etmekBaşkaları ile tartışmakHalka açık yerlerde tuvalete girmekToplulukta telefonla konuşmakTanımadığı kişilerin gözlerinin içine bakmakİlgi odağı olmak  Genel Olarak Çekingen Bir Toplumuz Prof. Dr. Sedat Özkan, ülkemizde tipik sosyal fobi türünde olmasa bile topluluğa girme, toplulukta konuşma,toplulukta özgürce davranabilme konularında değişik derecelerde çekingenlik oldukça sık görülen bir durum olduğunu ve bunların büyük bir kısmının klinik düzeyde bir rahatsızlık olarak ele alınamayacağını belirtiyor. Ancak gerçekten yüzü kızaracak,elleri titreyecek ya da topluluk içerisinde yemek yiyecek, sunum yapıcağı için endişe ve kaygıya kapılan bu gibi durumlardan kaçınan kişilerin hekime başvurmalarının oldukça sık görüldüğünü ifade etmektedir. Sosyal fobi tedavi edilmediğinde önemli toplumsal ve bireysel kayıplara neden olabilir. Bunlar; akademik ve mesleki başarısızlık, alkol ve madde kötüye kullanımı, depresyon ve intihardır. http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/sosyal-fobi-yalnizlastiriyor

Deliryum Nedir? Nasıl Bir Hastalıktır?

Deliryum Nedir? Nasıl Bir Hastalıktır?

Deliryum (delirium), tıp dünyasında ilk tanımlanan ruhsal bozukluk hastalıklarından biridir. Ani (akut) gelişen ama geri dönüşümü olan bir hastalık olan “Deliryum”, fark edilmeden hızlı bir başlangıç aşamasıyla kendini gösteren, inişli çıkışlı bir hastalık süreci oluşturan, enfeksiyon, ağır gıda veya su eksikliği, zehirlenme, yüksek ateş ve benzeri gibi çok farklı nedenlerle ortaya çıkan, düşünce ve algılama değişimleri yaşatan, bilinç problemi oluşturan ve uyku-uyanıklık arası bir dönem oluşturan bir hastalıktır. Hastanede yatan hastalarda, özellikle de yoğun bakım servisinde yatan hastalarda sıklıkla görülmektedir. Beyin işlevlerini genel olarak bozarak, nöropsikiyatrik semptomlara yol açan bir hastalık olarak da tanımlanabilir. Yapılan bazı epidemiyolojik çalışmalarda (sağlık araştırmalarında), deliryum rahatsızlığının görülme oranının çok yüksek olduğu belirtilmektedir. Hastaneye yatan hastaların, yattıkları anda deliryum görülme oranı %13’ten fazla olduğunu belirten çalışmaların yanında, yaş grupları olarak 65 yaş üzerine hastalarda bu oranın %10 ile 20 arasında olduğu ve hastaneye yattıkları anda oranın bir anda yükselerek %25 – 60lara vardığı tespit edilen çalışmalar mevcuttur. Bir sağlık sorunu görülen hastanın, hastaneye yattığında deliryum görülme olasılığı, genel olarak % 10 -– 30 arasında değişmektedir. Her yaş grubundan hastada görülme durumu olan deliryum için, bazı hasta gruplarında görülme olasılığı daha yüksektir. Bu grupları yaşlılar, diyaliz tedavisi alan böbrek rahatsızlığı yaşayan hastalar, inme yaşayanlar, kanser olanlar ve buna benzer rahatsızlıklar görülen hastalar olarak ayırabiliriz.Deliryumun Belirtileri:Hastalığın dönemsel olarak çok farklı belirtileri bulunabilmektedir. Örneğin;Deliryum başlamasından yaklaşık üç gün önce huzursuzluk, endişe (anksiyete), dikkat dağınıklığı, uyku bozukluğu veyahut uyku esnasında sayıklamalar gibi belirtiler gösterebilmektedir.Başlangıç döneminde, kâbuslarla birlikte artan sayıklamalar, endişe halinde ciddi bir artış, baş ağrısı, uyuşukluk, fazla uyuklama veya uyuyamama problemi belirtile görülebilmektedir.Başladığı zaman ise, hastanın genel durumunda, diğer farklı psikolojik bozukluklara benzeyen semptomlar görülmektedir.Hastada, enkoheran konuşma (birbiriyle alakasız kelimelerin art arda kullanılmasıyla anlamsız cümleler kurulması), dezorganize konuşma (anlamsız konuşma, konuşma esnasında konudan konuya geçme, amaca yönelik konuşma yapamama), huzursuzluk, şaşkınlık, ani tepkiler verme, kelimeleri seçmekte zorluk gibi belirtiler yaşanmaktadır. Hafızada problemler yaşanır. Yakın dönem hafıza bozuklukları, uzun döneme göre daha çok etkilenmektedir. Bazı hastalarda dilde bozulmalar da görülebilmektedir.Oryantasyon problemleri sıkça yaşanan belirtilerdendir. Bu durum daha çok zamana karşı oluşan sorunlardır. Yani, gece saatleri sırasındaki günün saat dilimine sabah denilebilir. Veyahut bulunulan mekânlarla ilgili sorunlar yaşanabilmektedir. Hastanedeyken evde sanılması ya da tam tersi durum buna örnek gösterilebilir. Tanınan kişiyi tanıyamama problemleri de oldukça sık görülmektedir.Bu semptomların görüldüğü hastalarda, olmayan bir durumu olmuş gibi algılama problemleri yaşanabilir. Örneğin, düzenli yemeğini yiyen bir hasta, kendisinin aç bırakıldığını söyleyebilir. Aldığı ilaçlar nedeniyle, kendisiyle ilgilenen hemşirenin onu zehirlemeye çalıştığını söyleyebilir. Çevresinde olmayan kişiler için, orada olduklarını iddia edebilir ve onlarla konuşabilir. Geçmişte yaşanan kayıplarda, onlarla konuşma isteği oluşabilir ve iletişim kurduğunu söylebilir.Uyku bozukluğu, en sık yaşanan problemlerin başında gelmektedir. Uyku-uyanıklık döngüsünde bozukluklar, gündüz çokça uyuma, gece ajitasyon gösterme (çırpınma ve huzursuzluk) gibi problemler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan ayrı olarak, öfke, korku, depresyon gibi duygusal problemler çokça yaşanmakta ve hastalık psikolojisi zannedilip fark edilememe riski taşımaktadır.Deliryum Tipleri1- Hiperaktif Tip: Halüsinasyonlar, sanrılar, ajitasyon belirtileri ön plandadır. Hastanede kalma süreleri daha kısadır.2- Hipoaktif Tip: Depresyon belirtileri, uyanıklık düzeyinde azalma belirtileri ön plandadır. Hastalar yorgun görünümündedir.3- Karışık Tip: Her iki tipin özelliklerini taşır. Belirtiler sürekli ve hızlı olarak değişme gösterir.Deliryum tanısı konulması genellikle zordur. Farklı karakterde kendini gösterebildiği için, karar vermek çok kolay olmamaktadır. Çünkü, alışkın olduğumuz hastalık belirtilerinde, örneğin kataterlerini çıkarmaya çalışan, hemşirelerle problem yaşayan, huysuzluk yapan hastalarda belirlemek daha kolaydır. Fakat, sessiz sakin oturup, tek bir noktaya kilitlenen hastalarda da aynı şekilde deliryum görülebilmektedir. Bu nedenle karar verme konusunda tecrübeli olmak gerekir.Hastalığın belirlenememesini bir başlık altında toplayacak olursak, sebepleri şu şekilde verilebilir:– Deliryum karmaşık bir hastalıktır.– Bu hastalık için rutin sistematik bir tarama yapılmamaktadır.– Sağlık personelinin yaşlılara bakış açıları stabildir, değerlendirilmemektedir.– Deliryum iyi bilinmemekte ve tanınmamaktadır.– Doktor ve hemşireler konuya yeterince ilgi göstermemektedir.Belirtiler ve Sıklıkları:Belirti Sıklık %Bilinç Bulanıklığı 100 Psikomotor Aktivite Bozuklukları 90 Konuşma Bozuklukları 91 Yönelim Bozukluğu 78 Belirtilerin Dalgalanması 57 Uyku Bozuklukları 54 Algı Bozuklukları ve Sanrılar 23Deliryum belirtileri göz ardı edilirse, fark edilemezse, çok ciddi sorunlara yol açabilen bir rahatsızlıktır. Fonksiyonel ve bilişsel kapasiteyi azaltır. Bu tip hastaların hastanede kalış sürelerinin uzamasına yol açar, daha uzun ve meşakkatli bir tedavi uygulanmak zorunda kalınır.Hastanede yatan hastalarda görülen deliryum rahatsızlığı sonucunda, yaşlı hastalarda görülen ölüm oranı %22-76 arasında seyretmektedir. Hastalığı geçiren ama hastaneden çıkan hastalarda da ölüm oranı çok yüksektir. Hastalığı geçiren hastaların %25’’inde ilk altı ay içinde ölümle sonuçlanmaktadır.Genel olarak değerlendirildiğinde, deliryum hastalığıyla ilgili çok şey bilinmesine karşın, genel hastanelerde deliryum tanısı konulmakta zorluklar yaşanmaktadır. Sağlık personelinin bu anlamda yeterince bilinçli olmaması veyahut bilinçli olmasına rağmen ayırt edici faktörde gözden kaçırmaları, hastalara yanlış tedavi uygulamalarına neden olabilmekte, hatta ölümle sonuçlanabilmektedir. Doktor ve hemşirelere bu konuda oldukça iş düşmekle birlikte, hastalardaki belirtileri daha iyi analiz etmeleri ve ona göre alınan önlemlerle tedavi süreçlerinin uygulanmasıyla, hastalarda bu problem arz eden durumlara geç olmadan müdahale edilebilir. Bu hastalıkla ilgili bilinen ve öne sürülen durumların haricinde kanıta dayalı bulguları tanıma, tedavi etme gibi koşullar pek olmasa da, bu konuyla ilgili ilerlemeler göz ardı edilemeyecek ölçüdedir.Kaynakça:http://tr.wikipedia.org/wiki/Deliriyumhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/deliryum-nedir-nasil-bir-hastaliktir

Şeker Kullanmayı Bırakırsanız Neler Olur?

Şeker Kullanmayı Bırakırsanız Neler Olur?

Daha iyi bir cilt, enerji düzeylerinde artış ve kilo kaybı beslenmenizdeki aşırı şekeri bıraktığınızda olabilecek bazı şeylerdir. Aşağıdaki makalede aşırı şekeri bırakmanın olumlu sağlık etkileri tartışılmaktadır. Daha fazlası için okumaya devam edin.Biliyor Muydunuz?Bir kutu normal kolada 39 gram şeker bulunmaktadır, bu da 9 çay kaşığı şekere eş değerdir.Beslenmenize aşırı şeker eklenmesi hiç bir zaman iyi bir alışkanlık değildir. Şeker ve beyaz rafine ürünler sağlığınıza birden fazla yolla zarar verebilirler. Yani aşırı şekeri bıraktığınızda, hayatınızda hem fiziksel hem de zihinsel olarak olumlu bir çok değişiklik yaşayacağınıza eminiz. Aşağıda hayatınızdan şekeri çıkarttığınız zaman yaşayabileceğiniz bazı değişiklikleri listeledik.-Cildinizi Canlandırır:Şeker cilt için zehir gibidir. Aşırı şeker yüklü yiyecekleri yemeye başladığınızda, cildinizin sağlıksız beslenmenin etkileri ile karşı karşıya kalır. Şeker ayrıca akne gibi cilt sorunlarının ağırlaşmasının arkasındaki ana suçludur. Yani şekeri bıraktığınız zaman fark edeceğiniz ilk değişiklik daha canlı daha güzel bir cilt olacaktır.-Daha İyi Kilo Kontrolü Sağlar:Hepimizin bildiği gibi, diyetinize eklediğiniz fazla miktarda şeker genellikle aşırı kilo ile sonuçlanan ekstra kalori tüketimi demektir. Yani ekstra şeker tüketimini bıraktığınız zaman fazla kilolarınızı vermek ve sağlıklı bir yaşam sürdürmek çok daha kolay olacaktır.-Enerji Çöküşlerini Durdurur:Şeker bir enerji kaynağı olmasına rağmen, bu aşırı şeker alımının enerji düzeylerini arttıracağı anlamına gelmez. Şekerli bir madde yedikten sonra şeker seviyeniz birden artar daha sonra ise bu ani bir düşüşe neden olur, bu da sizi aşırı yorgun bir hale sokar. Gün boyu oluşan enerji yükseliş ve düşüşlerinden kurtulmanın yolu şeker tüketimini bırakmaktır. Gün boyunca yeterli enerji düzeylerini korumak şeker alımınızı en aza indirerek çok daha kolay bir hale gelir.-Ruh Halindeki Değişimleri Kontrol Eder:Çok fazla şeker beynin kimyasını değiştirme eğilimindedir ve ruh halinin düzenlenmesine yardımcı olan nörotransmitterlerde (serotonin, dopamin) bir dengesizliğe neden olur. Şeker tüketimini bıraktığınız zaman ruh halinizdeki bu ani değişimler ortadan kalkacaktır. Alınan şeker miktarının azalması ile gün boyu istikrarlı bir ruh halinde, daha iyi stres kontrolü ve davranışlar sergileyeceksiniz.-Bağırsak Hareketlerini Düzeltir:Çok fazla şeker bağırsakların sağlığını olumsuz etkileyebilir ve bağırsak fonksiyonunu bozabilir. Çok fazla şeker tüketmek gıdaların bağırsaktan geçiş süresini kısaltır yani gıdalar bağırsaktan çok hızlı geçerler bu da ishale neden olur. Yani şekeri bırakmak bağırsak hareketlerinin düzelmesini sağlayacaktır.-Tatlı Krizlerini Sona Erdirir:Şeker son derece bağımlılık yaratır ne kadar çok şeker tüketirseniz, o kadar çok şeker istersiniz. Tatlı krizlerini sona erdirmenin yolu aksine tatlı yemeyi bırakmaktır. Yani diyetinizdeki şeker ve yapay tatlandırıcıları ortadan kaldırırsanız, şeker isteği otomatik olarak kaybolacaktır. Meyvelerdeki doğal şekerin tadı ise, yapay şekerleri kullanmayı bıraktığınızda size daha tatlı gelmeye başlayacaktır.-Bağışıklık Sistemini Güçlendirir:Bağırsaktaki yararlı bakteriler bağışıklık sisteminin korunmasında önemli bir rol oynar. Bununla birlikte, aşırı şeker tüketimi bağırsakta kötü bakterilerin ve farklı mantar türlerinin çoğalmasına neden olur ve sağlığı kötü etkiler. Ancak şeker tüketimini bıraktığınız zaman sağlıklı bağırsak florasının artmasını sağlarsınız bu da bağışıklık sistemi üzerinde olumlu etkiler yapmaktadır.-Daha İyi Ağrı Kontrolü Sağlar:Yüksek şekerli gıdalar özellikle artrit gibi iltihabi koşullardan muzdarip kişilerde, ağrı ile başa çıkmayı zorlaştıran iltihabı tetiklemeleri ile bilinmektedir. Bu nedenle şeker tüketimini bırakmak ağrı ve iltihabı etkili bir şekilde yönetmeye yardımcı olmaktadır.Şeker Çekilme Belirtileri:7329_ekerrŞekeri bıraktıktan sonra sizi neler bekliyor? Şeker tüketiminin kesilmesi baş edilmesi zor bazı yoksunluk belirtilerine neden olabilir. Bildiğimiz kadarıyla yoksunluk belirtilerinin süresi söz konusu olduğunda, bu ne kadar süredir aşırı şeker tükettiğinize bağlı olarak değişecektir. Genellikle aşağıda verilen belirtiler ilk bir hafta yoğun olarak yaşanabilir iken, bir aydan uzun sürmezler.-Öfke, depresyon ve anksiyete gibi olumsuz duygular-Sinirlilik-Şeker isteği-Kas ağrıları-Uykusuzluk-İştahta dalgalanmalar-Baş ağrısı-Yorgunluk-Baş dönmesiDoğal gıdaların içinde de bulunduğundan şekeri tamamen bırakmak olası değildir. Sizin yapmanız gereken en önemli şey pastalar, börekler, çörekler, çikolata kekler gibi çeşitli tatlılara büyük miktarlarda ilave edilen beyaz rafine şekerin alımını sınırlandırmaya dikkat etmektir. Ayrıca bol miktarda şeker içeren gazlı içeceklerin tüketimine de dikkat etmeniz gerekmektedir. Bu şeker yüklü besin maddelerinden kaçınarak şeker alımını en aza indirebilirsiniz böylece daha sağlıklı, daha mutlu bir yaşam sürdürebilirsiniz.Kaynakça: http://www.buzzle.com/articles/things-that-happen-when-you-quit-sugar.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/seker-kullanmayi-birakirsaniz-neler-olur

Doğru nefesle Koah ve Astıma dur de!

Günümüzde sıkılıkla görülen astım ve KOAH hastalığı tedavisindeki amaçlardan biri semptomları azaltmak ve yaşam kalitesini yükseltmektir. Astım ve KOAH hastalarına son yıllarda klasik ilaç tedavilerine ek olarak, doğru nefes teknikleri ile uygulanan akciğer rehabilitasyonu ve nefes egzersizleri tedavide önemli avantajlar sağlıyor. Doğru nefes alıp vermek özellikle hastaların yaşam kalitesini yükseltiyor. Liv Hospital Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Ferah Ece akciğer rehabilitasyon ve nefes egzersiz programları sayesinde Astım ve KOAH’lı hastalarda semptomların azaldığına dikkat çekiyor. Prof. Dr. Ferah Ece,“Egzersiz toleransı, yürüme ve benzeri fiziksel etkinlikler, günlük yaşam etkinliklerini başarma yeteneği, kendine güven duygusu ve yaşam kalitesi doğru nefes alıp vermekle artar. Ayrıca korku ve depresyon azalır ve yaşam kalitesinde artma meydana gelir” diyor.Nefesle astım atağını azaltmak mümkün  Astım hastaları genellikle biri bronş açıcı, diğeri tedavi edici olmak üzere iki tip ilaç kullanır. Ancak son zamanlarda bu tedavilere solunum egzersizleri de eklenerek astım tedavisinden çok daha etkin sonuçlar alınabiliyor. Egzersizlerin amacı astımlılarda akciğer kapasitesini ve bronşların elastikiyetini artırmak. Bu sayede astım atakların sıklığı ve şiddeti azalır. Deriiiiiin bir nefes al Nefes almak sadece göğüs hastalarının değil sağlıklı kişilerin de dikkat etmesi gereken en önemli unsur. Hareketsizlik göğüs kafesinin rijit kalmasını sağlar ve akciğer elastikiyetini azaltır. Uzun ve derin alınan nefes vücutta oksijen yararlanımı sağlar. Ama kişi nefes almada güçlük çektiğinde egzersiz yapmak da istemez. Fakat solunum egzersizleri, nefes almaya yardım ederek mümkün olduğunca etkin olmayı sağlar ve hayat kalitesini yükseltir.Nefes Terapinin Faydaları· Vücudun oksijen kullanımını iyileştirir. KOAH’lı insanlar nefes almak için diğer insanlara göre daha fazla enerji harcadığı için bu çok önemlidir.· Nefes darlığı belirtilerini azaltır ve nefes almayı iyileştirir.· Kalbi güçlendirir, tansiyonu düşürür ve kan dolaşımını düzenler.· Enerjiyi artırıp daha faal olmayı sağlar.· Uykuyu güçlendirip gevşemeyi sağlar.· Sağlıklı bir kilonun korunmasına yardım eder.· Zihinsel ve duygusal bakışı zenginleştirir.· Başkalarıyla birlikte egzersiz yapıldığında, sosyal izolasyonu azaltır.· Kemikleri güçlendirir.· Bağışıklık sistemini güçlendirir.· Hücre yenileme hızını artırır.· Toksinlerin atılmasını sağlar.· Cildi ve saçları canlandırır.· Metabolizmayı hızlandırır.· Bastırılmış duyguların serbest kalmasını sağlar ve özgürleştirir.· Bilinçaltı seviyedeki negatif düşünce ve kayıtları dönüştürür.· Daha net karar verebilme ve daha keskin bir zeka sağlar.http://www.medical-tribune.com.tr

http://www.biyologlar.com/dogru-nefesle-koah-ve-astima-dur-de

Hamilelikte antidepresan kullanımı, çocukta otizm riskini arttırıyor

Hamilelikte antidepresan kullanımı, çocukta otizm riskini arttırıyor

JAMA Pediatrics dergisinde yeni yayımlanan bir araştırmanın sonuçlarına göre, hamilelik sırasında antidepresan kullanılmasının otizm riskini büyük ölçüde arttırdığı saptandı. Prof. Dr. Anick Bérard, tarafından yürütülen çalışmada, hamilelikte ilaç kullanan 145 bin gebe değerlendirildi. Montreal Üniversitesi ve CHU Sainte-Justine Çocuk Hastanesi’nde yapılan bir araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Prof. Dr. Bérard, “Otizme sebep olan etkenlerin çeşitliliği halen belli olmamasına rağmen, bu problemde hem genetik hem de çevre faktörü rol oynamaktadır. Çalışmamızda hamileliğin ikinci veya üçüncü trimesterinde alınan antidepresanların, çocuklara otizm riskin iki katına çıkarttığını gözledik” diyor Quebec Hamilelik Kohort çalışmasında alınan veriler on yaşına kadar 145,456 çocuktan alınan veriler incelendi. Annelik ve depresyonun otizmle ilişkilendirildiği biliniyor. Ayrıca sosyo ekonomik durum da değerlendirildi. Prof. Berard sonuçlarla ilgili olarak, “Antidepresan maruziyetini anneden gelen (genetik)  veya artan antidepresan kullanımı hamileliğin ikinci–üçüncü trimesteri boyunca incelendi. Bu periyotta kritik beyin gelişimi gerçekleştiği için seçildi” diyor .Annelik ve depresyonun otizmle ilişkilendirildiği biliniyor. Ayrıca sosyo ekonomik durum da değerlendirildi. Bütün çocuklar arasında yapılan araştırmada, sonradan otizm teşhisi konulan çocuklar atipik otizm, Asperger sendromu ve yayılmış gelişimsel bozukluklara bakıldı. Sonuç olarak bu iki grubun istatiksel ilişkisi incelendi ve riskin % 87 arttığı gözlendi. Bu sonuçlar uzmanlar tarafından teşhis edilen çocuklarda değişmeden kaldı.Elde edilen bulgular çalışmada, otizm teşhisi konulan 1,054 çocuğun annelerinin hamilelikte antidepresanla tedavi edildiği görüldü. Ayrıca 1966’da 10,000’de 4 olan otizm riskinin, bugün 10,000’de 100’e çıktığı tespit edildi. Tabi bu artışta daha iyi teşhis ve otizm çeşitlerinin artışı da rol oynasa da, araştırmacılar çevresel faktörlerin de rol oynadığını belirtiyor. Serotonin rahimde hücre bölünmesi, nöron göçü, hücre farklılaşması ve sinaptogenesis gibi pek çok prosesi etkiliyor. Bazı depresanlar serotoninin inhibisyonu üzerinden işlediğinden, rahim içinde fetüsün beyin gelişimine negatif etki gösterebilir . Bu uzun süreli çalışma sayesinde gebelikte antidepresan kullanımının çocuklar üzerindeki uzun süreli nörogelişimsel etkilerini aydınlatıyor. Yazının Türkçe orijinali için; Gerçek BilimReferans: Takoua Boukhris, Odile Sheehy, Laurent Mottron, Anick Bérard.Antidepressant Use During Pregnancy and the Risk of Autism Spectrum Disorder in Children. JAMA Pediatrics, 2015; 1 DOI:10.1001/jamapediatrics.2015.3356

http://www.biyologlar.com/hamilelikte-antidepresan-kullanimi-cocukta-otizm-riskini-arttiriyor

Hepimiz Biraz Şizofren miyiz?

Hepimiz Biraz Şizofren miyiz?

Otizm ya da depresyonda olduğu gibi, psikoz; ya hep ya hiç tarzı bir vaka olmayabilir.Elden ayaktan düşürmese de birçok insan hayatının bir döneminde depresif hisleri ya da anksiyeteyi deneyimlemiştir. Açıkçası insanlar birçok mental hastalığın hafiften ciddiye doğru seyreden bir spektrumu olduğunu düşünür. Oysa insanların çoğu halüsinasyonlar (aslında var olmayan şeyler görmek ya da duymak) görmenin neye benzediğini ya da delüzyonlar tecrübe etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmezler. Geleneksel bilgeliğe göre ise; ya “psikotiksindir” ya da “değilsindir.”Deliller giderek artıyor ancak diğer yandan da keskin bir ayrımın olup olmadığı ise belirsizliğini sürdürüyor. Psikiyatristler, uzunca bir süredir psikozun bir spektrumda seyredip seyretmediği üzerinde görüş birliğine varmış değiller. Ve araştırmacılar ise 10 yıldan fazla bir süredir sorunu araştırmayı sürdürüyorlar. 2013 yılında Hollanda’daki Maastricht University’den ve Yeni Zelanda’daki University of Otago’dan araştırmacılar tarafından yapılan bir meta-analiz çalışması, varolan verilerin birçoğunu bir araya getirdi ve halüsinasyon ve delüzyonların toplumda %7.2 (güncel çalışmaların ortaya koyduğu şizofreni tanısının %0.4’lük yaygınlığının çok çok üzerinde bir oran) gibi bir oran ile yaygınlık gösterdiği bulgusuna erişti. Daha önce sitemizde detaylarını yayımladığımız JAMA Psychiatry‘de yayımlanan, psikotik deneyimlerin bugüne kadarki en kapsamlı epidemiyolojik çalışması; araştırmacılara; insanların halüsinasyon ve delüzyonlar deneyimleme halinin ne sıklıkta gerçekleştiğini ve nüfusa bağlı oranının en detaylı fotoğrafını sunmuştu. Ve bu sonuçlar bir spektrumun olduğuna işaret etmişti.Avustralya’daki University of Queensland’den John McGrath tarafından yürütülen söz konusu çalışma, 2001 ve 2009 yılları arasında yapılan ve 19 ülkedeki 31.261 yetişkinin dahil edildiği World Health Organization’da toplanan bir dizi anket verisini analiz etmişti. Araştırmacılar; uyuşturucu ilaç ya da uykunun sebep olduğu durumları çıkararak, katılımcıların %5.8’inin psikotik deneyimler yaşadığını raporlamıştı. Bu insanların üçte biri bu deneyimi hayatlarında bir kez yaşadıklarını ve diğer üçte biri ise hayatları boyunca iki ila beş kez yaşadıklarını belirtmişti. Yani katılımcıların üçte ikisi hayatları boyunca psikotik deneyimler yaşıyorlardı ve halüsinasyon görme durumu delüzyonların yaklaşık dört katı kadardı.Sonuçların gösterdiğine göre; psikoz kesinlikle bir spektrumda seyrediyor, fakat bunun toplumda düzenli olarak bir yayılım gösterip göstermediğine ise bakılması gerekiyor. Yani hepimiz biraz şizofren miyiz? Ya da çok daha yüksek bir oran ile aramızda az şizofren olanlar ve biraz daha fazla olanlar mı var? Bu konudaki kafa karıştırıcı olan şeylerden birisi; halüsinasyon tanımlamasının ne olduğu ve özenle hazırlanmış bir araştırma olsa da, araştırma anketlerinin yoruma açık olabilirliğidir. Linscott’a göre; ankete bakarak, bizim uç noktada gördüğümüz insanların cevaplarının anket sorularındaki dilden kaynaklı olabilirliğini de göz önüne almamız gerekir.Öte yandan, tam tanısı konulmuş bir şizofreni erkeklerde daha yaygın olsa da, psikotik deneyimler; kadınlarda (%6.6) erkeklere (%5) kıyasla daha yaygın. Dahası, psikotik deneyimler, gelir düzeyi orta ve yüksek ülkelerdeki insanlarda (%7.2 ve 6.8) gelir düzeyi düşük ülkelerdeki insanlara (%3.2) kıyasla daha yaygın. Aynı zamanda da, işsizlik, evlenememek ya da görece düşük gelirli bir aileden olmak da daha yüksek oranlarda halüsinasyon ve delüzyon deneyimleme oranıyla ilişkili. Ayrıca, stres gibi, çevresel ve sosyo-ekonomik faktörlerin de şizofreni için risk faktörleri olduğu biliniyor.Psikotik deneyimler bazen genel fizyolojik endişenin işaretleri de olabilir. Bu durum için McGrath; depresyon, anksiyete hastalıkları gibi vakalarda psikotik deneyimlerin ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca, sağlıklı insanlarda da psikotik deneyimler görülebilir. Bu noktada da araştırılması gereken; birçok insan böyle durumlarda şizofreni gibi daha ciddi hastalıkları geliştirirken, bazı insanlar durumu nasıl toparlıyorlar? Yani bu durumun bazı insanlarda neden geçici ve diğerlerinde neden kalıcı olduğunu anlamalıyız. Bu sorulara cevap bulduğumuzda, endişe içerisindeki insanlara önemli düzeyde katkımız olabilir. Depresyon ya da anksiyete hastalıklarıyla ilişkili psikotik deneyimler yaşayan insanlara uygulanacak tedavi, şizofreninin ilk belirtilerini gösteren kişiye uygulanacak tedaviye kıyasla çok daha farklı olabilir.Gerçek şu ki; psikozun bir spektrumda bulunma ihtimali; şizofreni tanısına bağlı belirtileri azaltmaya yardımcı olabilir. Bu da semptomları hafif ya da daha ciddi olarak deneyimleyen insanların tedavisi için önemli bir adım olacaktır.“İyi Huylu” Halüsinasyonlar?Jenny şizofren değil, ancak halüsinasyonlar görüyor.“Mark’ı odada hissedebiliyordum, arkamda dikiliyordu. İlk aşkımdı ve kendisini gençliğimden beri hiç görmemiştim. Halüsinasyonlarım belli bir şekil almaya başlayana kadar beni hiç yönlendirmediği kadar fazla yönlendiriyordu. Gözümün bir köşesinde belirip kayboluyordu. Benim şu kararı almama sebep oldu; geçmişimi geride bırakıp İngiltere’ye gidecek ve bir gazeteci olacaktım.” Scientific American‘a röportaj veren Jenny (takma ad) isminin gizli kalmasını istemiş ve bu halüsinasyonların kendisine doğru kararlar aldırdığını, ne zaman bir halüsinasyon görse Mark’ı gördüğünü ve kendisine daima bir öneride bulunduğunu, hayatının bir parçası haline geldiğini ve onun önerilerini hep dinlediğini söylüyor.Jenny çocukluk deneyimlerinin ve annesinin mental sağlık sorunlarının kendisini psikoza meyilli hale getirdiğine ve genetik bir bileşeni olduğuna inanıyor. Geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma; şizofreni suçlularında 108 genetik bölgenin varlığını ortaya koydu. Psikologlar Jenny’nin deneyimlerinin çocukluğunda yeterli psikolojik destek almamasıyla ilişkilendiriyor ve bu durumun da kendi destek ağını kurmaya neden olduğunu ileri sürüyorlar. Mental sağlık söz konusu olduğunda, görünen o ki; doğa ve yetişme koşulları ayrılmaz biçimde içiçe geçmiş durumda.Kaynaklar:  1-) Bilimfili.com, “Halüsinasyonlar ve Delüzyonlar Düşünülenden Daha Yaygın”, http://bilimfili.com/halusinasyonlar-ve-deluzyonlar-dusunulenden-daha-yaygin/2-) Scientic American Mind – Kasım/Aralık’2015 *BilimFili.com, "Hepimiz Biraz Şizofren miyiz?" https://bilimfili.com/hepimiz-biraz-sizofren-miyiz/

http://www.biyologlar.com/hepimiz-biraz-sizofren-miyiz

Kübik simetrili Zarflı RNA virusları

Toga- ve Flaviviridae Arbovirus (artropod born), kan emen artropod konakçılar ile omurgalı konakçılarda çoğalma siklusuna sahip viruslar için kullanılan bir deyimdir. Artropodlarla bulaşan çok sayıda virus, önceleri serolojik yöntemler ile sınıflandırılmış daha sonra fizikokimyasal ve morfolojik özellikleri belirlenerek Togaviridae familyası içinde ayrı ayrı Alfavirus ve Flavivirus olmak üzere iki ana serogrupta toplanmışlardır. Diğer serogrup ve serolojik olarak farklı arboviruslar; Bunyaviridae, Rhabdoviridae, Reoviridae (orbivirus) aileleri içinde sınıflandırılmışlardır. Togaviridae familyasındaki arboviruslar ile benzer özellikler gösteren ancak arbo olmayan bazı viruslar Rubivirus, Pestivirus ve Arterivirus cinsleri içinde bu aile içine dahil edilmişlerdir. Replikasyon stratejileri farklı olan bazı viruslar Flavivirus cinsi içinde Flaviviridae ailesi içinde sınıflandırılmışlardır. Evcil hayvanlarda hastalığa neden olan Toga- ve Flaviviruslar Cins Virus Bulaşma Konakçı Hastalık Alfavirus Doğu at ensefalitis Sivrisinek At (insan) Ensefalitis Batı at ensefalitis Sivrisinek At (insan) Ensefalitis Venezuela at ensefalitis Sivrisinek At (insan) Ateşli enfeksiyon ve Ensefalitis Getah virus Sivrisinek At Ateşli enfeksiyon Pestivirus Sığır viral diyare Solunum, temas kongenital Sığır Generalize enfeksiyon, solunum ve genital sist. belirtiler ve ishal Solunum,temas, kongenital Koyun Border hastalığı, kongenital Domuz kolerası Solunum,temas, kongenital Domuz Generalize enfeksiyon Arterivirus At arteritis Solunum,temas, kongenital At Generalize enfeksiyon, abortus Flavivirus Sıçrama hastalığı (Louping ill) Kene Koyun (insan) Ensefalitis Wesselbron hastalık Sivrisinek Koyun (insan) Generalize enfeksiyon, abortus Japon ensefalitis Sivrisinek Domuz (insan) Ensefalitis, abortus Togavirus ve Flavivirusların özellikleri Togavirus ve flavivirus virionlarının morfolojileri birbirine oldukça benzer fakat her biri farklı genomik yapıya ve çoğalma stratejisine sahiptir. Alfavirus ve arteriviruslar 60-70 nm, flavivirus ve pestiviruslar 40-50 nm çapında küresel virionlardır. Virion, ikozahedral kapsid ve onu çevreleyen birbirine sıkıca sarılı çift katlı lipid zarf’tan oluşmaktadır. Zarfın yapısında glikoprotein peplomerler bulunur. Togavirusların zarfında E1 (45-53 K) ve E2 (53-59 K) olmak üzere iki farklı glikoprotein bulunmaktadır. Bu antijenler alfavirus serogrup ve altgrupları için spesifik olup nötralizan antikorlar ile reaksiyon verirler. Ayrıca 29-36 K’lık kapsid proteini de bulunmaktadır. Flavivirusların zarfında ise 50-60 kDa’luk nötralizan antikor oluşumuna neden olan tek bir E glikoprotein bulunmaktadır. Zarfta glikolizlenmemiş 8 K’lık M protein de vardır. Ayrıca 14 K’lık C kapsid proteini de bulunmaktadır. Togaviruslar stoplazmada çoğalır ve budding yolu ile hücreyi terk eder. Flaviviruslar ise stoplazma içinde çoğalır ancak olgunlaşma stoplazmik vesiküller içinde olur. Toga ve flaviviruslar çevre koşullarına dayanıklı değildir ve dezenfektanlar ile kolayca inaktive edilirler. Alfaviruslar ve flaviviruslar Vero (Afrika yeşil maymun böbrek) hücreleri, BHK 1 (bebek hamster böbreği) hücreleri, tavuk ve ördek embriyo fibroblastları ve sivrisinek hücrelerinde çoğalır ve sitopatik etki oluşturur. Pestivirus ve arteriviruslar konakçılarından hazırlanan hücre kültürlerinde çoğalmaktadır. Sığır viral diyare virusu sığır embriyonik böbrek hücrelerinde, domuz kolera virusu ise domuzların lenfoid veya böbrek hücrelerinde çoğalmaktadır. Bu viruslar bu hücrelerde çoğu zaman sitopatik etki oluşturmamaktadır. Bu nedenle virusun hücre kültüründe varlığı ancak immunofloresan veya immunoperoksidaz gibi indirek yöntemler ile tespit edilebilmektedir. Alfa- ve Flavivirusların Patogenezisi Ensefalitis, bu virus gruplarının neden olduğu enfeksiyonlarda görülen en önemli klinik bulgudur. Bir arbovirus canlıya enfekte olan bir artropod vektörün ısırması ile girer ve virus girdiği yere yakın hücrelerde ve/veya ısırığın olduğu yere yakın olan (lenfatik akımla ulaştığı) lenf nodüllerinde çoğalır. Buradan kana geçen virus sinir sistemi dışındaki belli doku ve organlara yayılır ve virus canlıda yüksek titreye ulaşır (sekonder viremi). Sinir sistemi dışında doku ve organlardaki enfeksiyon doğrudan doğruya klinik hastalığa neden olabilir. Örneğin; Venezuella At Ensefalitis (VEE) virusun lenfoid dokularda ve belki de çizgili kaslarda ve bağ dokuda çoğalması ile ateşli bir hastalık ortaya çıkar. Sarı humma virusun hepatositlerde çoğalması insanlardaki hastalığın nedenidir. Arbovirusların neden olduğu hastalıkların patogenezisinde önemli olduğu bilinen diğer organlar kalp kası, pankreas epitelyumu ve lenfoid dokulardır. Virusun merkezi sinir sistemine girişi çeşitli şekillerde olmaktadır. Ensefalitis olguları Alfavirus ve flavivirusların büyük olasılıkla hematojen yolla yayılması sonucu olmaktadır. Virus, MSS’e çeşitli yollardan geçmektedir. 1. Merkezi sinir sistemindeki kapillar damar endotel hücreleri aracılığı ile pasif diffuzyon 2. Damar endotel hücrelerinde çoğalan virusun serbest kalarak MSS paranşimasına geçmesi 3. Koroid pleksus ve ependim’in enfeksiyonu sonucu virusun cerebrospinal sıvıya geçmesi 4. Virusun, yangı veya lenfoid hücreler aracılığı ile MSS paranşimasına ulaşması Son yıllarda immunofloresan yöntemi ile yapılan çalışmalar, geçici viremi görülen hayvanlarda virus titresinin düşük olduğunu ve Flavivirusların, koku-duyu (olfactor) epitelinde yoğun bir şekilde çoğalabildiğini ve buradan aksonlar aracılığı ile beyin dokusuna yayılabildiğini göstermiştir. MSS dokusuna ulaşan virus herhangi bir anatomik ve fizyolojik engel ile karşılaşmadan MSS’deki hücrelerarası boşlukta yayılabilmektedir. Lezyonlar, nöyronların doğrudan doğruya infeksiyonu, tahribatı ve fonksiyonlarının bozulmasının sonucu olarak ortaya çıkar. Virus MSS’de kalır ve tekrar dolaşıma geçmediğinden ensefalitis’in bulaşmada bir rolü bulunmamaktadır. At ensefalitisi Doğu, Batı ve Venezuella at ensefalitis viruslarının neden olduğu hastalıkların klinik belirtileri çok değişkenlik göstermektedir. İnfeksiyonlar subklinik veya hafif ateşle birlikte, iştahsızlık ve depresyon ile kendini gösterebilir. Venezuella at ensefalitisinde (VAE) olduğu gibi yaygın sistemik hastalık daha çok sinirsel semptomlar ile kendini gösterir ve çoğu zaman ölümle sonuçlanır. Doğu at ensefalitisinde; başın öne düşmesi dil, dudak ve kulakların sarkması ile karakterize depresyon hali daha şiddetlidir ve mortalite yak. % 90’a ulaşır. BAE enfeksiyonlarında mortalite % 20-40, VAE’inde ise % 50-80 arasında değişiklik gösterir. Hastalığı geçiren hayvanlarda uzun süren bir koruyucu bağışıklık gelişir. Laboratuar teşhisi Hastalık sporadik olarak görüldüğünden ve Batı ve Doğu ensefalitis enfeksiyonlarının ilk mevsimsel vakalarının teşhisi önemli olduğundan, laboratuvar teşhisi gereklidir. Virus izolasyonu için kandan ve beyin dokularından alınan örnekler hücre kültürü ve yavru farelere inokule edilir. Dokulardaki virus titresi ensefalitisin oluşumundan önce azaldığından genellikle negatif sonuç alınır. Bir salgın durumunda sivrisineklerden etken izolasyonu yapılması çok daha yararlı olmaktadır. VAE salgınlarında ise, klinik tanı genellikle yeterli olmaktadır. Erken ateşli dönemde kandan etken izolasyonu ile enfeksiyonun kesin teşhisi yapılabilir. Virus izolatlarının identifikasyonu serolojik yöntemler ile yapılmaktadır. Olguların retrospektif tanısı (antikor tespiti) amacı ile serolojik testlerden yararlanılabilir. Serolojik testlerde kros reaksiyonlara bağlı yanıltıcı sonuç alınmasını önlemek için belli (4 hafta) aralıklarla alınan çift kan serumu örneklerindeki antikor titre artışının tespit edilmesi gerekir. Kontrol DAE, BAE ve VAE enfeksiyonlarının kontrolünde inaktif hücre kültürü aşılarından yararlanılmaktadır.VAE için canlı attenue aşılar da kullanılmaktadır. İnaktif bi- veya trivalan aşılar 7 gün arayla iki doz halinde her yıl bahar aylarında uygulanmaktadır. VAE canlı attenue aşılar daha uzun süre bağışıklık sağlamaktadır. Salgınlar sırasında, kısa vadede vektör kontrolü amacı ile malation ve sentetik piretrin gibi insektisitler kullanılarak virus’un bulaşması önlenmektedir. Bunun yanında At nakilleri yasaklanmaktadır. İnsanlarda enfeksiyon At ensefalitis virusları zoonotik olup insanlarda da hastalığa neden olur. DAE virusu sporadik olarak ölümcül sinirsel semptomlarla karakterize enfeksiyona neden olur. Klinik olgularda ölüm oranı % 70’lere ulaşabilir. BAE virusu genellikle daha hafif, ateşle seyreden sistemik bir enfeksiyona neden olmaktadır. Ölüm oranı yaklaşık % 1’dir. VAE virusu sistemik, ateşli bir hastalığa neden olur. Klinik ensefalitis olgularının yaklaşık % 1’inde ölüm görülür. Sağlık hizmetlerinin yetersiz olduğu bölgelerde çocuklardaki olguların % 25-30’u ölümle sonuçlanabilir. Sığırların Viral Diyaresi (BVD) BVD ve Mukozal Hastalık (MH) birbirinden farklı iki hastalık sendromudur ve ilk olarak farklı hastalık olarak tanımlanmışlardır. Hastalıklara aynı etkenin neden olduğu 1959 yılında kanıtlanmış olmasına rağmen bu iki isim kullanılmıştır. Günümüzde hastalık, sığırların viral diyaresi ve etken ise (Togaviridae ailesi Pestivirus cinsi) BVD virus olarak tanımlanmaktadır. Hastalık, dünyada yaygın olarak görülen ve süt ve besi sığırcılığında ekonomik kayıplara neden olan önemli bir enfeksiyondur. Epidemiyoloji ve Bulaşma Virus, hayvandan hayvana, sürüden sürüye, idrar, ağız-burun akıntıları, dışkı ve atık fetus ile kontamine yemler ile indirek temasla bulaşır. Virus akut ve/veya persiste enfekte hayvanlardan duyarlı hayvanlara direk olarak ta bulaşabilir. Persiste enfekte olan bazı dişi hayvanlar cinsel olgunluğa kadar yaşabilir ve persiste enfekte yavrular doğurabilir. Enfekte sürülerdeki hayvanların önemli bir kısmında bağışıklık gelişir. Sürüye yeni giren duyarlı hayvanlarda (düveler) sporadik olgular gözlenir. Enfeksiyondan ari sürülere persiste enfekte bir hayvanın girmesi sürüde önemli kayıplara neden olur. Enfeksiyon, koyun ve keçi, domuz, geyik, bizon ve diğer ruminantlarda görüldüğünden bu türler duyarlı sığır sürüleri için enfeksiyon kaynağı olabilir. Klinik özellikler BVD olarak tanımlanan akut enfeksiyon her yaş duyarlı sığırda bir kaç gün süren ve hafif semptomlarla karakterize bir hastalıktır. Mukozal hastalık olarak tanımlanan persiste enfeksiyon ise intra-uterin dönemde kazanılan, yüksek mortalite ve düşük bulaşma oranı ile spesifik immun-toleransın görüldüğü bir hastalıktır. Mukozal hastalık klinik olarak bir sürüde ilk olarak ateş, iştahsızlık, sulu diyare ve stomatitis eroziva ile kendini gösterir ve bazen pnömoni ve topallıkla ile komplike olur. Klinik ve patolojik bulgular hayvanın yaşı ve gebelik durumuna göre değişiklik gösterir. Gebe olmayan hayvanlardaki postnatal enfeksiyonlarda 5-7 günlük inkübasyon döneminden sonra ateş ve lökopeni görülür ancak çoğu zaman subklinik seyreder. Duyarlı sürülerde bazı hayvanlarda şiddetli ishal olguları görülebilir, bazı hayvanlarda göz-burun akıntısı, ağız mukozasında erozyonlar gibi klinik belirtiler görülür. Sürüde önemli ölçüde süt veriminde azalma vardır. Bu sığır viral diyaresi olarak tanımlanır. Hastalığın seyri sırasında bağışıklık sistemi baskılandığından özellikle genç hayvanlarda solunum ve sindirim sistemi ile ilgili fırsatçı enfeksiyonlar da görülür. Enfeksiyonun duyarlı sığırlara persiste enfekte boğaların sperması ile bulaştığı durumlarda, çoğu zaman fark edilmeyen embriyo ölümleri ve geçici infertilite sorunları vardır. Gebe hayvanlarda enfeksiyon virusun plasenta yolu ile fetus’u enfekte etmesiyle ile oluşur. Bu durumda fetus’un yaşı ve virus suşuna bağlı olarak; fetusun bağışıklık sitemi gelişmeden önce (gebeliğin 100. gününden önce) enfekte olduğu durumlarda, enfeksiyon fötus’un ölümü, mumifikasyonu, abortus, kongenital anomali, zayıf buzağı sendromu, veya klinik olarak normal buzağı doğumu ile sonuçlanabilir. Fetus, yaşamaya devam ederse virusa karşı karşı tolerans gelişir ve o virus suşuna karşı immun yanıt oluşturamaz ve ömür boyu enfekte kalırlar. Bu buzağılarda virusa karşı antikor oluşmadığından sero-negatiftirler ancak fazla miktarda virusu salgıları ile çevreye yayarlar. Bu persiste tolerant enfeksiyon olarak tanımlanır. Bu durum, virusun sürüdeki duyarlı diğer sığırlara bulaşmasında çok önemli rol oynar. Bu hayvanlarda klinik Mukozal Hastalık ta görülebilir. Fetus, gebeliğin 100-150. günleri arasında enfekte olduğunda serebral hiperplazi, serebrumda boşluk ve retinada displazi’ler gibi göz ve sinir sisteminin gelişimi ile ilgili bozukluklar ortaya çıkar. Fetus, immun sistemi geliştikten sonra (gebeliğin yaklaşık 125. gününde) enfekte olduğunda yaşamaya devam ederse genellikle virusa karşı nötralizan antikorlar oluşturur ve virusu elimine eder. Persiste enfekte sığırlar; virusun yeni bulaştığı sürülerde bir sonraki buzağılama döneminde doğan buzağıların önemli bir kısmı persiste enfekte olabilir. Bu buzağılarda mukozal hastalığa bağlı ölüm oranı ilk yıllarda % 50’ye ulaşabilir. Kronik ateş, iştahsızlık, sulu ishal, burun akıntısı, eroziv ve ülseratif stomatitis bu buzağılarda görülen başlıca klinik belirtilerdir. Ölümler dehidrasyon’a bağlı olarak birkaç hafta veya ay içinde gerçekleşir. Makrokobik patolojik bulgu olarak; ağızdan abomazuma kadar çok sayıda erozyon ve barsaklarda hiperemi ve hemoraji gözlenir. Laboratuvar teşhisi Teşhis, hastalığın sürü hikayesi, klinik belirtiler, sürünün verim kayıtlarının incelenmesi ve makroskobik ve histopatolojik bulgulara göre yapılabilir. Oral lezyonların varlığı hastalıktan şüphe ettirir. Kesin teşhis hücre kültüründe virus izolasyonu ve dokularda antijen ve antikor teşhisine yönelik serolojik yöntemler (ELISA vs.) kullanılarak yapılır. Virus izolasyonu amacı ile laboratuvara dışkı, burun akıntıları, otopside alınan kan ve doku örnekleri ile atık fetus gönderilir. Virus hücre kültürlerinde sitopatik etki göstermediğinden virusun hücre kültüründe varlığı immunofloresan yöntemi ile tespit edilir. Aynı yöntem, dokulardaki viral antijenlerin tespitinde de kullanılabilir. Ayrıca akut ve iyileşme döneminde ayrı ayrı alınacak kan örneklerinde spesifik antikorlar nötralizasyon testi ile tespit edilebilir. Seronegatif sonuçların değerlendirilmesinde persiste enfekte tolerant hayvanların seronegatif oldukları unutulmamalıdır. Koruma ve Kontrol Hastalığın, özellikle besi ve süt sığır sürülerinde önemli ekonomik kayıplara neden olmasına rağmen etkili bir kontrol yöntemi yoktur. En önemlisi sürüde persiste enfekte sığırların varlığını önlemektir. Bu nedenle bu tür hayvanların tespit edilerek sürüden uzaklaştırılması gerekir. Bir çok bölgede enfeksiyonun kontrolü için sadece aşılama yönteminden yararlanılmaktadır. Ancak kullanılan aşıların bazı olumsuz etkileri vardır. İnaktif aşılar ile edilen başarı sınırlıdır. Hücre kültüründe hazırlanan attenue canlı virus aşılar daha yaygın olarak kullanılmaktadır. Canlı aşıların kullanılmasında bazı olumsuz sonuçlar vardır. 1. Aşı suşunun yetersiz attenuasyonu veya aşı hazırlanırken virusun pasajlanması sırasında wild tip virusa dönüşmesine bağlı olarak buzağılarda bulaşma ve ölümler görülebilir. 2. Aşı suşlarının immunsupresyona neden olmasına bağlı olarak BVD ile kombine aşılarda diğer viral etkenlere karşı bağışıklığın yetersiz kalması ve aşı uygulanan hayvanlarda fırsatçı enfeksiyonların daha sık görülebilir. 3. Virulent virus suşları içeren buzağı (persiste enfekte) serumlarının kullanıldığı hücre kültürlerinde hazırlanan aşılar uygulandığı hayvanlarda enfeksiyona neden olabilir. kAYNAK: www.gencveteriner.com

http://www.biyologlar.com/kubik-simetrili-zarfli-rna-viruslari

Aminoglikozidler

Duyarlı organizmalara karşı konsantrasyona bağlı bakterisidal aktivite gösterirler.Bazısı P.aeriginosa ve diğer Gr(-) basillere,bazısı Mycobakterilere etkilidir.Paramomisin kolonun protozea enfeksiyonlarında,Spektinomisin N.gonorhae tedavisinde kullanılmıştır.Aerob Gr(-) basil ve Gr(+) koklara etkisi Penisilinler veya Sefalosporinlerle additif veya sinerjistik olabilir.Rezistans az düzeydedir ve tedavi sırasında ortaya çıkışı nadirdir. Nefrotoksisite,ototoksisite ve nöromuskuler blokaj potansiyelleri vardır.Alerjik reaksiyonlar nadirdir. İsimler ve kaynaklar:Kimyaya giriş Neomycin,Kanamycin,Gentamisin fermentasyon ürünüdür.Amikacin,Netilmicin,Dibekacin, İsepamisin doğal ürünün semisentetik deriveleridir. Yapı Aminosiklitol denen amino grubu taşıyan 6 üyeli halka vardır.Spektinomisin aminosiklitol halkasına karşın amino şeker veya glikozitik bağı olmamasıyla farklıdır. Neomycin,Paramomycin ve Kanamycin ailesi(Kanamycin,Tobramycin,Amikasin,Dibekacin) Streptomycesten,Gentamisin Microspora türünden elde edilmiştir. Amikacin kanamisin A nın,Netilmisin sisomicinin semisentetik türevleridir. Amino veya hidroksil gruplarının uzaklaştırılması antibakteriyel ve toksik potansiyellerinin kaybına yol açar. Kimyasal karakterleri Suda iyi çözünür,organik solventlerde çözünmezler.Bu lipit içeren hücre membranlarından sınırlı geçişlerini açıklar. Yapıları dondurma,4 saat 100°C ye kadar ısıtma veya çözücü pH sını birkaç saat 3 ten 12 ye kadar değişmesiyle bozulmaz.pH 7.4 te fazlaca (+) tirler veya katyoniktirler. (+) yük antimikrobial aktivite ve toksisiteye sebep olur.Antimikrobial aktivite alkalin pH lı ortamda artar,asidik pH da azalır;birçok enfekte dokunun asidik ortamı aminoglikozid monoterapisinin zayıf etkinliğinden sorumlu olabilir. b-laktam antibiyotiklerle kimyasal etkileşirler,antibakteriyal etkileri kaybolur.İnfüzyondan önce aynı solüsyonda karıştırılmamalıdır. Antimikrobial etki mekanizması Bakteri dış membrana bağlanmaları pasiftir ve enerji gerektirmez.Sonuçta hücre duvarında delikler açılır ve geçirgenliği değişir.Hücre duvarından uptakei ve penetrasyonu aerobik ve enerji bağımlı aktif transport mekanizmasıyla olmaktadır.Bu yüzden aktiviteleri anaerobik ortamda çok azalır. Membranı geçtikten sonra ilaçlar irreversible olarak bakteri stoplazmasına hapsolur. Enerji bağımlı faz İyonik bağlanmadan sonra uptake enerji bağımlı yavaş başlangıç fazı ve takip eden hızlı faz olarak ikiye ayrılabilir.İkiside enerji bağımlıdır.EDP-1;Ca ve Mg gibi divalan katyonlarla, hiperosmolarite ile,düşük pHta,anaerob ortamda inhibe olabilir.Apselerin anaerob ortamında, idrarın hiperozmolar asidik olması durumunda etkileri azalır. Birçok bakteri EDP-2nin %25ten fazlasının tamamlanmasıyla ölümcül yara alır.External aminoglikozid konsantrasyonu arttıkça ilacın içerde EDP-2yi tetikleyecek konsantrasyonu daha çabuklaşır. Aminoglikozid-Ribozom birleşimi Bakterial ribozomun 30sdeki 16s bölümüne irreversible bağlanarak protein sentezinin başlangıcını bloklayıp bakterisidal etki gösterir.Bu açıklama Makrolidler,Linkozamidler, Kloramfenikol,Tetrasiklin gibi diğer protein sentezi inhibitörlerinin bakteriostatik olmasından dolayı yetersiz olabileceğinden bakteri ölümü multifaktoriyaldir. Streptomycin 30s alt birimine bağlanırken diğer aminoglikozidler hem 30s hemde 50s alt birimlerine bağlanır. Rezistans Bakteriler Aminoglikozidlere karşı kendilerini uptake azaltımı,modifiye edici enzimlerin sentezi veya ribozomal bağlanma yerindeki değişiklik mekanizmalarıın kombinasyonuyla korur.En yaygın ve önemli olanı antibiyotiğin inaktivasyonudur. Enzimatik modifikasyon Bu direnç stafilokoklarda ve enterokoklarda görülmekle birlikte esas olarak Gr(-) aerob basillerde en fazladır.Hem Gr(+) hemde Gr(-)lerce 3 sınıf enzimle inaktive olurlar; 1-Fosfotransferaz;hidroksil grubunun ATP bağımlı fosforilasyonu, 2-Nükleotidiltransferaz(Adeniltransferaz);hidroksil grubunun ATP bağımlı adenilasyonu, 3-Asetil transferaz;bir amino grubunun AsCoA bağımlı asetilasyonu. Stafilokok ve enterokoklardaki bir enzim asetilleyici ve fosforilleyici enzimlerin bileşimidir ve bu kombinasyon Streptomycin ve Spektinomycin dışındaki bütün aminoglikozidleri inaktive eder. Modifiye edilen aminoglikozid ribozomlara zayıf bağlanır,EDP-2 uptake oluşamaz ve rezistans ortaya çıkar. Aminoglikozid rezistansını kodlayan genler genellikle ekstrakromozomal bakteri plasmidleri ve transposonlarda bulunmaktadır.Bu genler Gr(+) ten Gr(-) e aktarılabilir.Hem konjugatif hemde non-konjugatif plasmidlerde bulunmuştur.Plazmide bağımlı inaktivasyon enzimleri ile gelişen direnç kanamisinin ve son zamanlarda tobramisinin klinik uygulamadaki yerini kısıtlamıştır.Amikasin bu enzimlere en az duyarlı olan aminoglikoziddir. Aminoglikozdleri modifiye edici enzimler periplasmik aralıkta yerleşmiştir. Ribozom bağlanma yerlerinin değiştirilmesi 16s rRNA bağlanma yeri enzimatik aktivite veya mutasyonel modifikasyon sonucu değişebilir.Ribozomal direnç daha çok Streptomycine karşı gösterilmiştir. Azalmış aminoglikozid alımı Azalmış aminoglikozid alımlı mutant aerob Gr(-) basil ve stafilokok identifiye edilmiştir.P. aeroginosa da da bulunmuştur.Bütün aminoglikozidlere çapraz direnç görülür ama rezistansın derecesi enzimatik modifikasyonun sonucuyla olandan daha azdır. Aminoglikozidlerle monoterapi esnasında Staf. küçük koloni varyantları ortaya çıkabilir. Küçük koloniler genelde daha az virulandır,aminoglikozid tedavisi sırasında bakterial persistansın bir mekanizmasıdır,tedavi kesildikten sonra orijinal virulan fenotipe dönebilir ve klinik relapsa sebep olur.Eş zamanlı b-laktam tedavisi problemi önler. Hızlı,erken konsantrasyon bağımlı duyarlı bakteri öldürümünü takiben geçici aminoglikozid direnci gözlenmiştir.Refraktör period PAE periodu sonrasında sonuçlanıp yeniden gelişme zamanına geçebilir.Bu adaptif rezistans olarak adlandırılır.Aminoglikozid uptake inin enerji bağımlı fazının geçici bozulmasının sonucu olduğuna inanılmaktadır. Uptakein enerji bağımsız fazları azalmış permeabiliteye dayanan rezistansa yol açabilir.P. aeroginosa için hücre duvarı lipopolisakkaritlerinde değişiklik tanımlanmıştır. Aminoglikozid rezistan enterokoklar Enterokoklar aminoglikozidlerin düşük konsantrasyonlarına rezistandır.Aminoglikozid uptakeinin aerobik oksidatif metabolizma gerektirmesinden dolayı bu rezistansın zayıf aktif ilaç transportuyla sonuçlanan düşük derece hücre membran oksidatif metabolizmasını yansıttığına inanılmaktadır. Enterokokların aminoglikozid direnci belirtilen 3 mekanizmanın biri veya fazlasının sonucu olabilir.Hedef bölgede değişiklik ve ilaç permeabilitesine müdehale hücre kromozomunda mutasyonun sonucu iken enzimatik inaktivasyon plazmidler ve transpozonlar aracılığıyla olur. Hücre duvarı etkin b-laktam veya glikopeptid antibiyotikle aminoglikozid kombinasyonu sinerjistik bakterisidal aktivite ile sonuçlanır. Hücre duvarı etkin ilaç aminoglikozidin ribozomun 16s bölümüne ulaşmasını arttırır.Klinik rezistans ilacın uptakei ve ribozomal hedefe bağlanmasıyla aminoglikozidin enzimatik modifikasyonu arasındaki dengenin sonucuna bağlıdır. Enzim-Substrat spesifitesindeki farklılıktan dolayı yüksek düzey rezistansı için hem gentamisin hem de streptomisini test etmek önerlmektedir. Aminoglikozid rezistansının klinik epidemiyolojisi Aerobik Gr(-) basillere etkili penisilinlerden farklı olarak rezistans aminoglikozid tedavisi kürü esnasında nadiren çıkar.Aminoglikozid rezistansı incelendiğinde bunun ya uzun süre maruz kalmayı yada yanıklı ve kistik fibrozlu hastalardaki gibi organizmanın fazlaca inoküle olması gerektiği gözlenmektedir. İn-vitro antimikrobial aktivite Aminoglikozidler aerobik ve fakültatif Gr(-) basillerden oluşan geniş spektruma konsantrasyon bağımlı bakterisidal aktivite gösterir.Gr(+) bakterilere etkinlikleri kısıtlıdır. Spektrumundaki organizmalar Enterobakterlerden Pseudomonas ve Haemophilus türlerine kadar değişir.Metisilin duyarlı Staf. aureus inhibe edilir.Staf.lara genellikle etkiliyken piyojen Strep.lar nadiren duyarlıdır.Gr(+) koklara bağlı enfeksiyonlarda b-laktam ve vankomisin gibi antibiyotiklerle sinerjik etkilerinden yararlanmak amcıyla kombine tedavide kullanılırlar. Streptomycin M.tbc.e en etkili iken Amikasin M.avium intrasellulare ve atipik mikobakterilere daha etkilidir.Amikasin ve kanamisininde anti-Tbc. etkinliği vardır.Yersinia pestis için streptomycin seçilebilecek bir ilaçtır ve Francuella tularensis için hem streptomycin hem gentamisin başarılı bulunmuştur. Kanamisinin spektrumu P.aeroginosaya önemli etkisinin olmaması ve rezistan enterobakter gelişiminden dolayı sınırlanmıştır. Aminoglikozidlerin önemli etkisi oladığı diğer bakteriler: Strep. pnömonia, Strep.maltophila, Burkholderia (Pseudomonas) cepacia,Bacterioides, Clostridium ve diğer anaerobik organizmalardır.Richetsia,Mantarlar,Mikoplazma ve viruslarada klinik önemli etkisi yoktur. Listeria ve diğer Gr(+) basillerin çoğu aminoglikozidlere dirençlidir,Hemophilus ve Neisseria duyarlıdır.Duyarlı bakterilerde plasmide bağımlı inaktivasyon enzimlerine bağlı dirençte klinik kullanımı etkilemektedir.Gr(-) aerob basillerdeki aminoglikozid direnci en az amikasine karşı saptanmıştır. Haemophilus ve Leigonella ya in vitro etkisi olmakla birlikte klinikte bu enfeksiyonlar için kullanılmazlar.Leigonella intrasellülerdir ve aminoglikozidlerin intrasellüler penetrasyonu azdır.Buna karşın Brucella,Tbc.,Tularemi,Yersinyoz gibi başka intrasellüler hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.Streptomycin,gentamisin ve daha az derecede netilmisin terapötik konsantrasyonlarda intrasellüler E.coli ye bakterisidal etki gösterir. Gonore enfeksiyonları için sadece Spektinomisin kullanılmıştır.Aminoglikozidler diğer ilaçlarla kombine olarak Staf.,Strep.,Enterokok,Listerya ve Mycobacteria enfeksiyonlarını tedavide kullanılmıştır. Paramomisin intestinal parazitlere karşı aktiftir.GIS ten emilmediği için Enteomoeba hystolitica tedavisinde alternatif kullanılabilir.AIDS lilerin Cryptosporidium parvum enfeksiyonlarında yararlı olabilir. Üre aminoglikozidlerin GÜS patojenlerine etkisini inhibe eder.Bu düşük pH ve yüksek osmolaliteye bağlıdır. Anaeroblar,Fakültetif anaeroblar,Funguslar,Listeria,Nocardia,Spiroketler İn vitro antimikrobial aktivitenin zaman içinde gidişatı Aminoglikozidler hızlı bakterisidaldir ve bakteri öldürmeleri antibiyotik konsantrasyonu arttıkça artar. Post antibiyotik etki Aminoglikozidler gibi bazı ilaçlar için PAE ile tüm doz arası boyunca serum konsantrasyonlarının MIC değerinin üstünde olması şart değildir.Aminoglikozid konsantrasyonu ve oksijen gerilimi arttıkça PAE uzar,test ortamının pH sı azaldıkça kısalır.İmipenemle aminoglikozid kullanımı hariç;ki bu aminoglikozidin tek başına olduğundan daha uzun süre PAE sağlar,herhangi bir b-laktamla kombinasyonda PAE aminoglikozidinkidir. Antimikrobial sinerji Aminoglikozidle hücre duvarı aktif antimikrobial (Penisilin,Sefalosporin,Monobaktam, Karbapenem,Glikopeptid) sinerjisi (+) bir etkileşimdir.Etki additiften fazladır. MRSA suşları için aminoglikozid + hücre duvarı aktif ilaç kombinasyonu endike değildir. Aminoglikozidlerin bakterisidal etkisi Kloramfenikol veya Tetrasiklin gibi bakteriostatik ajanlarca antagonize edilebilir.Burda aminoglikozidin enerji bağımlı uptake inin inhibisyonu ve ribozomun mRNA üzerinde hareketine müdehale postulatları vardır. Hayvan modellerindeki enfeksiyonlarda antibakterial etkinlik Doz rejiminin önemi Tahmin edileceği üzere aminoglikozid uptake ini kolaylaştırmak için hem penisilinin hemde aminoglikozidin aynı anda var olması gerekmektedir.Tersine penisilin duyarlı Strep. endokarditi için penisilin ve tobramisin kombinasyonlarının total günlük doz veya dozlama rejimlerinden bağımsız olarak eşit etkili olduğu bildirilmiştir. Aerob Gr(-) basiller için günlük tek doz aminoglikozidin aynı dozun bölünerek uygulanmasıyla aynı etkide olduğu bildirilmiştir.Sonuçlar aminoglikozidlerin konsantrasyon bağımlı öldürme ve PAE sinden ibarettir.Nötropenik hayvanlarda aminoglikozidlerin PAE leri daha kısadır.Ek olarak b-laktamın etkili kan seviyesi devamlı sağlanmalıdır. İlaç rezistansının önlenmesi Aminoglikozidin kombinasyonun parçası olarak kullanımı aminoglikozide veya birlikteki ilaca rezistan bakteri çıkışını önliyebilir veya geciktirebilir. Farmakoloji Uygulanım Aminoglikozidler 15-30 dakikalık iv. Periodda uygulanır.Yüksek tek doz kullanımda infüzyon süresi nöromuskuler blokaj yapabilecek hızlı serum konsantrasyonunu önlemek için 30-60 dakikaya uzatılabilir.İm. aminoglikozid hızla tamamen emilir.Emilim hipotansif ve yetersiz doku perfüzyonlu hastalarda gecikebilir. Çok az lipofilik olduklarından GIS ten minimal emilir.Terapötik indeksleri dardır.Hepatik ensefalopati ve bozuk renal fonksiyonlu hastalarda oral neomisin kullanımından sonra sağırlık oluşabilir.İnflame deriye topikal uygulanım minimum emilime neden olur.Buna karşın yaygın yanıklı veya başka ciddi deri yaralanmalı hastalarda ilaç emilimi olabilir ve toksisite riski vardır.Plevral boşluk veya peritoneal kaviteye damla damla verilebilir.Emilim hızlıdır. Aminoglikozidlerin hızlı emilim ve nöromusküler blokajı bildirildiğinden abdominal irrigasyon solusyonlarında kullanımı önerilmez.Buna karşın mesane temizleyici ve aerosol olarak kanda ölçülebilir konsantrasyonları olmadan kullanılmşlardır. Dağılım Streptomycin hariç plazma proteinlerine çok az bağlanırlar.Düşük derece proteine bağlanan ve suda yüksek derecede çözünen diğer ilaçlar gibi vasküler alana ve birçok dokunun interstisyel alanına serbestçe yayılırlar.Büyük ölçüde ekstrasellüler sıvıya yayılırlar.Asit,yanık ve bazı ağır enfeksiyonlardaki ödematöz durumlarda yayılım hacmi artar,şişmanlarda azalır. Transport mekanizmaları olan renal tübüler hücreler ve iç kulak hücreleri hariç biyolojik membranlardan az geçerler. Parenteral uygulama bronş sekresyonlarında düşük konsantrasyona yol açar.Daha yüksek konsantrasyonlar aerosol şekliyle sağlanabilir. Kan-BOS,Kan-Beyin bariyerini az geçerler.Penetrasyon yenidoğanda daha iyidir.İntratekal uygulamayla BOS ta yüksek düzey sağlanırken intraventriküler düzeyi düşüktür, intraventriküler uygulamada ise ikisindede yüksek konsantrasyon sağlanır.Yetişkinde Gr(-) basillere bağlı menenjitte intraventriküler yol önerilir.Yenidoğanda intraventriküler yol iv. yoldan fazla etkili değildir ve daha toksiktir. Renal tübüler hücre absorbsiyonu ve salınımından dolayı tek dozdan sonra idrar seviyeleri birkaç gün terapötik dozdan yüksek kalır. Sinovial sıvıya kolay geçerler.Streptomycin hariç safra içine giremezler,çeşitli salgı ve dokularda,hücre içinde düşük düzeyde bulunurlar.Kan-Göz engelinide çok az geçerler; endoftalmit tedavisinde direkt intravitreal enjeksiyon önerilir. İnflamasyon varsa peritoneal ve perikardial boşluklara penetrasyonları artar.Fötal dolaşıma az da olsa geçerler.Azitromisin,Klindamisin,İmipenem,Metranidazol,TMP,Vankomisin gibi hamilelikte sınırlı kullanılabilecek ilaçlardandırlar. Metabolizma Vücutta metabolize edilmezler. Atılım Parenteral dozun %99 u değişmeden böbrekten glomerüler filtrasyonla kalanda feçes ve tükrükle atılır. Farmakokinetik 3 fazlıdır;1.(a):İlacın vasküler alandan ekstravasküler alana yayılımının sonucudur. 2.(b):İlacın plazmadan ekstravasküler alana atılımının sonucudur.GFR ile ilişkilidir ve doz rejiminde en önemli fazdır.1 haftadan ufaklarda ve DDA lılarda yarı ömür uzar.Yarı ömür febril hastalıklarda kısalırken renal fonksiyonu azaltan durumlarda uzar.Yaşlılarda yarı ömür uzaması yaşa bağlı renal fonksiyon bozulmasındandır. 3.(g):Böbrekte biriken ilacın uzamış ve yavaş eliminasyonudur.Doz hesaplamalarında göz önüne alınmaz. Uygulanan dozla serum düzeyleri ararsında iyi bir korelasyon yoktur. Toksisite Spektinomisin dışında ranal prox. kıvrımlı tubul hasarı,kohlea veya vestibular apparata hasar ve nöromuskuler blokaj potansiyelleri vardır.En sık ve en önemli yan etkileri bunlardır. Hipersensitivite,iv. infüzyon yerinde flebit nadirdir.Plevral boşluğa,abdominal kaviteye, BOS a verilmeleri irritasyon yapmaz.Hepatotoksisite,fotosensitivite yapmazlar.Hematopoeze, koagülasyon kaskadına yan etkileri yoktur. Klinik nefrotoksisite Nefrotoksisite insidansı %0-50 arasında değişir.En fazla Gentamisinde gözlenir. GFR de azalmaya neden olan prox.tübülde hasarla peritübüler aralıkta aminoglikozid birikimine bağlıdır.Tübüler hasar reversible dır ve az sayıda hastada tedavinin devamına rağmen iyileşme bildirilmiştir. Sıklığını arttıran kofaktörler;yüksek yaş (çocuklarda sık değildir),furasemid gibi diüretiklerle (Volüm ve elektrolit konsantrasyonunu azaltarak indirekt etkili olurlar), sikloserin, amfoterisin B (Kendisinin nefrotoksisite potansiyeli vardır.),vankomisin(Çocuklarda değil), sefalotin,Foskarnet ve iv. radyokontrast ajanlar (Teorik olarak kendi toksisite potansiyelleri vardır.),Klindamisin (İstatistiki olarak risk faktörüdür.) gibi ilaçlarla birlikte kullanım, böbrek ve karaciğer yetmezliği, dehidratasyon, aminoglikozidin serum düzeylerinin yüksekliği ve tedavi süresinin 10 günü aşması şeklinde hastaya,birlikteki ilaca ve aminoglikozide bağlı olan faktörler olarak sınıflanabilir. Özellikle septik şok veya sepsiste olanlar olmak üzere hipotansif hastalarda renal yetmezlik riski artar.Bu durumda enfeksiyona bağlı düşük perfüzyon,koagülopati,sitokin aracılı endotel hasarı ve başka faktöler GFR azalımında etyolojik faktör olabileceğinden aminoglikozidlerin rolü belirsizdir. Nefrotoksisite tedavinin birkaç gününden sonra serum kreatininde artmayla belli olur.Tersine 1 günde veya daha kısa sürede kazara çok yüksek doz verimi ATN ile sonlanmamıştır. Streptomycin nadiren nefrotoksisiteye sebep olur.Tobramisinin gentamisinden daha az, Amikasin gentamisinle eşit,Netilmisin tobramisinden daha az nefrotoksisite riski taşır. Nefrotoksisite doz azaltımı veya tedavi kesimiyle reversable dır.Çalışmalarda günlük tek doz aminoglikozid güvenli ve etkili tedavi metodu olarak görünmektedir.Günlük tek doz ilaç toksisitesini önlemez ama riski azaltır. Birlikte kullanılan ilaçların GFR yi azaltmasının riski arttırdığı belirtilmektedir.Çift kör prospektif bir çalışmada Cephalotin + Aminoglikozidin bir Penisilin + aminoglikozidden daha nefrotoksik olduğu bildirilmiştir.Ceftazidimin gentamisinin enzimürisini arttırdığı görülmüştür. Febril nötropenik hastalarda Gentamisin veya Tobramisin + Karbenisilin veya Tikarsilinin aminoglikozidin başka b-laktamla kombinasyonundan daha az nefrotoksik olduğu görülmüştür.Eş zamanlı Piperasilin kullanımıylaysa risk artımı görülür.Piperasilinin daha az Na içeriğinin farkı açıklıyabileceği söylenmiştir. Deneysel olarak aminoglikozid nefrotoksisitesini arttıran Siklosporin ve Sisplatinin klinik olarak nefrotoksisiteyi arttırmadığı belirtilmelidir. Renal fonksiyonlarda bozulma olursa tedaviyi kesmek önerilir.Birkaç gün içinde başka nefrotoksinlerin,hipotansiyonun,başka etyolojiye bağlı renal kortikal nekrozun ve başka klinik faktörlerin yokluğunda spontan iyileşme olur.Anürik renal yetmezliğe ilerleyiş nadirdir. Pseudomonas endokarditi gibi tedaviyi kesmenin önerilmediği durumlarda aminoglikozid dozu ayarlanır ve tedaviye devam edilir.Aminoglikozid tedavisine devam ederken renal fonksiyonların düzeldiği bildirilmiştir. Doz ayarlaması; 1-Bir defada uygulanacak doz hastanın kreatinin değerine bölünerek bulunan miktar doz olarak uygulanır, 2-Doz azaltılmadan doz aralığı açılarak ayarlama yapılabilir. KLİNİK AMİNOGLİKOZİD NEFROTOKSİSİTESİ İÇİN RİSK FAKTÖRLERİ ARTTIRANLAR AZALTANLAR HASTAYA AİT Yaşlı Genç Önceden böbrek hastalığı olan Normal böbrek fonksiyonlu Hipovolemik,Hipotansif Normotensif Hepatik disfonksiyon Karaciğer fonksiyonları normal AMİNOGLİKOZİDE AİT Yakın zamanda aminoglikozid tedavisi Yakın zamanda aminoglikozid kullanmama Yüksek doz Düşük doz 3 gün veya daha uzun süre kullanma 3 günden az kullanma Gentamisin gibi ilaç seçimi Tobramisin gibi ilaç seçimi Sık doz arası Günlük tek doz EŞ ZAMANLI KULLANILAN İLAÇLARA AIT Vancomycin Geniş spektrumlu penisilin Amfoterisin B Furosemid Clindamycin Piperasilin Metoksifluoran İv. kontrast maddeler Serum düzeyleri ve nefrotoksisite Hayvan deneylerinde aminoglikozid dozu arttıkça serum düzeylerinin ve toksisite riskinin arttığı gözlenmiştir.Antibakterial etkinlik için yeterli düzeyin olduğundan emin olmak ve çok yüksek dozdan kaçınmak için serum zirve seviyesi ölçülmelidir.Serum kreatinini 3-5 günde bir izlenmelidir. Ototoksisite Aminoglikozidler irreversible vestibülotoksik ve kohleotoksiktir.Nadiren ikisi birlikte olabilir.Tedaviyi sonlandırdıktan sonra tekrarlayan karşılaşmalarla ortaya çıkabilir.En fazla Streptomycinde görülür. Streptomycine bağlı işitme kaybı ve baş dönmesi bildirilmiştir.İlginç olarak aynı hastada hem nefrotoksisite hem ototoksisite görülmesi alışılmış değildir. Kohlear toksisite İnsidans:Az sayıda aminoglikozid kullanıcısı işitme kaybından yakınır,asemptomatiklerde yüksek frekans audigramlar tekrarlandığında insidans %62 olarak bildirilmiştir. Kohleanın dış tüylü hücreleri aminoglikozidlere en duyarlı hücrelerdir,bunlar yüksek frekanslı seslerin duyulduğu yerdedir.Konuşma sesinde kaybın anlaşılması için 25-30 dB kayıp olması gerekir.Bu yüzden hasta anlamadan bile kohlear hasar oluşabilir. Patofizyoloji:Aminoglikozid toksisitesinin yeri iç kulaktaki corti organının dış tüylü hücreleridir.Toksinin intrasellüler hedefi bilinmemektedir.Bir postulata göre Gentamisin Fe’le birleşir ve toksik serbest radikaller üretir.2. hipoteze göre Aminoglikozidler kohlear sinapslardaki glutamat reseptörlerini aşırı aktive ederler. Tüylü hücre kaybı irreversibledır. Kalıtsal risk:En büyük risk genetik predispozisyon olabilir. Mutant rRNA aminoglikozidlere bağlanır.İlginçtir ki;daha toksik ilaçlara bağlanma (paramomisin,neomisin) diğerlerinden (gentamisin,tobramisin) daha sıkıdır. Diğer risk faktörleri:Risk uzun tedavi,özelllikle böbrek yetmezlikli hastalardaki gibi yüksek serum konsantrasyonları,hipovolemi,özellikle Etakrinik asit gibi ototoksinlerle eş zamanlı kullanım ile artar.Toksik potansiyelin sırası;Neomisin>Gentamisin>Tobramisin> Amikasin>Netilmisin. Eş zamanlı loop diüretikler ve Vankomisin kullanımındada risk artar. Klinik özellikler:Ototoksisite azalmış işitme ve vestibüler imbalansla belli olur. Kohlear hasar ilaç kullanımını bıraktıktan günler veya haftalar sonra olabilir.Kümülatif doz ve tedavi süresi serum konsantrasyonlarından daha önemlidir. Hem kohlear hem de vestibüler toksisite riski renal yetmezlikli hastalarda daha yüksektir. Asemptomatik yüksek ton işitme kaybı daha sık bildirilmiştir;ki öncelikle bu olur. Bazı hastalar erken hasarı gösterebilecek tinnitus veya kulakta dolgunluk hissinden yakınabilirler. Vestibüler toksisite İlaç toksisitesinin hedefi ampulla kristanın tip I tüylü hücreleridir.Bulantı,kusma,vertigo ile kuşkulanılır.Nistagmus olabilir.Tüylü hücre rejenarasyonu olasıdır. Korunma Tedaviyi uygun olduğu kadar kısa tutarak ve peryodik olarak renal fonksiyonları değerlendirerek ototoksisite riski minimalize edilebilir.Tedavi 4 günden fazla sürecekse hastanın odyometri ile yüksek frekans sesleri işitmesi kontrol edilebilir. Nöromuskuler blokaj Nadir ama ölümcül olabilen bir etkidir.Genellikle nöromuskuler iletimi etkileyen bir hastalık durumunda veya eş zamanlı ilaç kullanımında ortaya çıkar.Serum ilaç konsantrasyonunun hızlı artımıda risk faktörüdür. Klinik belirtileri;solunum kaslarında güçsüzlük,flask paralizi,dilate pupil olabilir.DTR ler (-), azalmış veya (+) olabilir.İlaçla karşılaşma intraperitoneal,İv.,İm.,intrapleural,oral,topikal veya retroperitoneal olabilir.Neomisin en potent olanıdır.Streptomisin kullanımında da sık bildirilmiştir. Risk D-tubakürarin,süksinilkolin veya benzer ilaç kullanımıyla artar.Hipomagnesemi, hipokalsemi,Ca kanal blokerleri riski arttırabilir.İnfant botulizmli hastalar risk altındadırDaha önceden var olan solunum depresyonuda risk yaratır.Myastenia gravis ve Parkinson hastalığı olan kişilerde,anestezi sonrası görülebilir. Blokaj presinaptik asetil kolin salınımının inhibisyonu ve post sinaptik asetilkolin reseptörlerinin blokajının sonucudur.Aminoglikozidler Ca un presinaptik bölgeye girişini engeller.Bu asetil kolin salınımından önce gereklidir.Neomisin presinaptik salınımı bozmada en etkili iken, Streptomisin ve Netilmisin post sinaptik en etkilidirler.Blokaj iv. Ca-glukonat uygulanımıyla hızla düzeltilebilir.İnfüzyonu 20-30 dakikada veya daha uzun sürede yapmayla önlenebilir Klinik indikasyonlar Ampirik tedavi Gentamisin,Tobramisin,Amikasin P.auroginosa yıda içerecek şekilde Gr(-),aerob basillere bağlı olduğu düşünülen enfeksiyonların ampirik tedavisinde etkilidir.Aminoglikozidler in vitro S.aureus a etkilidir ama eş zamanlı anti-stafilokoksik ß-laktam veya Vankomisin kullanılmaması halinde 24 saat içinde rezistan küçük koloniler oluşabilir.Enterokok türlerine etki eş zamanlı penisilin veya Vankomisin kullanımını gerektirir.Pnömokok veya anaeroblara etkileri yoktur.Additif veya sinerjistik etki için ß-laktam,Vankomisin veya anaeroblara etkili bir antibiyotikle kombine edilirler.Bazı mycobakteriel enfeksiyonlar hariç bir aminoglikozidi bir fluorokinolonla kombine etmeye gerek yoktur. Belirtilen enfeksiyonların ampirik tedavisinde başka antimikrobiklerde eşit etkiyi sağlıyabilir. Febril nötropenik hastalarda aminoglikozid monoterapisiyle yüksek oranda yetersizlik olduğundan aerob Gr(-) basillere etkili bir ß-laktamla kombine kullanılır. Klinik deneyler geniş spektrumlu penisilin ve sefalosporinlerin, ß-laktamazsız ß-laktam ve fluorokinolonların aminoglikozidlerin Gr(-) basillere etkisinin yerini alabileceğini göstermektedir. AMİNOGLİKOZİDLER İÇİN AMPİRİK İNDİKASYON ÖRNEKLERİ(Diğer antibiyotiklerle kombine başlangıç kullanımı) Enfeksiyon tipi Örnek Olası bakteriyemi Kaynak bulunamayan ateş Yanık yarası Yanık yarası enfeksiyonu Enfektif endokardit Strep.,Enterokok,Staf. Intra-abdominal Apendisit,Divertikülit,Kolesistit,Peritonit Menenjit Post-travmatik,Post-operatif Nötropeni ve ateş Kemoterapi sonrası Okuler Endoftalmit Osteomyelit/Septik artrit Post-op. Veya Post-travmatik Otit Diabetik hastada maligne external otit Pnömoni Respiratuara bağlı pnömoni Pyelonefrit Kronik Foley kateter enfeksiyonlu hastalar Seksüel geçişli hastalık PID Deri-Subkutanöz doku Enfekte diabetik ayak Spesifik tedavi Eğer P.auroginosa izole edilirse bir aminoglikozid bir antipseudomonal penisilin (Tikarsilin) veya sefalosporinle (Seftazidim) kombine edilir,Rifampisinde eklenebilir.Non-nötropenik orta ciddiyette GÜSE unda aminoglikozidle monoterapi yeterli olabilir. P.auroginosa için Tobramisin daha etkili olduğunda tercih edilebilir.Gentamisin Serratia ya daha etkilidir.Diğer aerob Gr(-) basiller için Amikasin,Gentamisin,Netilmisin ve Tobramisin eşit etkinlikte görünmektedir. Bruselloz tedavisinde Gentamisin + Doksisiklinin,Tularemide Streptomycin ve Gentamisinin etkinliği kanıtlanmıştır. Aminoglikozidler görüldüğü gibi genelde kombinasyon tedavilerinde kullanılır.Değişik sınıflardan aerob Gr(-) basillere etkili ilaçların artmasıyla aminoglikozid tedavisine 2-3 günden sonra devam etmemek hem olası hemde önerilendir.Böylece hem aminoglikozidlerin etkinliğinden yararlanılır hemde toksisite riskinden kaçınılır. AMİNOGLİKOZİDLER İÇİN SPESİFİK ENDİKASYONLAR PATOJEN AMİNOGLİKOZİD KOMBİNASYONDA KULLANILAN İLAÇLAR Aerob Gr(-) basil Klebsiella Amikasin,Gentamisin,Netilmisin,Tobramisin Antipseudomonal Pen.,Geniş spektrumlu Sef. Enterobakter aerogenes Amikasin,Gentamisin,Netilmisin,Tobramisin Antipseudomonal Pen.,Geniş spektrumlu Sef. Serratia marcescens Gentamisin Antipseudomonal Pen.,Geniş spektrumlu Sef. Francisella tularensis Streptomycin,Gentamisin Brucella abortus Gentamisin veya Streptomycin Doksisiklin Yersinia pestis Streptomycin,Gentamisin Vibrio vulnifikus Amikasin,Gentamisin,Netilmisin,Tobramisin Geniş spektrumlu Sef. Aerob Gr(+) kok Viridans strep. Gentamisin Pen. G Enterococcus faecalis Gentamisin Pen. G Staf. aureus Gentamisin Nafsilin Staf. epidermidis Gentamisin Vancomisin (Rifampin) N.gonorrhoeae Spektinomisin M.avium-intracellulare Amikasin Çoklu M.tbc. Streptomycin Çoklu Entamoeba histolytica Paromomycin Cryptosporidium parvum Paromomycin Profilaksi GIS,GÜS cerrahileri hastaya enterokok bakteriyemisi riski yaratır.Valvüler kalp hastalığı varsa Ampisilin + Gentamisin profilaksisi önerilir.Penisilin alerjik hastalarda ampisilin yerine Vankomisin kullanılabilir. Özetle; Streptomisin; 1-Tbc. tedavisinde genellikle INH ve Etambutolle birlikte, 2-Bakteriyel endokarditte penisilinle kombine, 3-Brusellozda tetrasiklinlerle birlikte, 4-Tularemi ve vebada ilk ilaç olarak kullanılır. Neomisin;topikal veya barsak sterilasyonu amacıyla oral kullanılır. Kanamisin;yedek bir antitüberkülostatiktir. Yalnızca İYE da tek başlarına kullanılırlar,bunun dışında genelde bir ß-laktamla kombine kullanılır. Başlıca indikasyonları; 1-Hastanede gelişen pnömonilerden genellikle Gr(-) basiller sorumlu olduğundan tedavide bir antipseudomonal penisilin veya sefalosporinle kombine bir aminoglikozid kullanılır. 2-Nasokomial bakteriyemilerin ampirik tedavisinde bir aminoglikozidle bir ß-laktam kombine kullanılır. 3-Hatanede yatan hastalarda ürolojik cerrahi bir işlem sonucu veya ürogenital anomolisi olanlarda çoklu dirençli bakterilerin etken olduğu ağır ürogenital enfeksiyonlarda genellikle bir 3. kuşak sefalosporinle kombine kullanılır. 4-Bakteriyel endokarditlerin ampirik tedavisinde sinerjik etkilerinden yararlanmak amacıyla genellikle penisilinle kombine kullanılır.Etken üretilebilirse antibiyograma göre bir ß-laktamla Streptomisin veya Gentamisin kombine edilir. 5-İntraabdominal infeksiyonların tedavisinde;bir aminoglikozid,Klindamisin,bir 5-nitroimidazol türeviyle veya Sefoksitinle kombine kullanılır. 6-Nötropenik hastada ateş durumunda bir anti-pseudomonal ß-laktamla bir aminoglikozid birlikte kullanılır. 7-Hastanede gelişen infeksiyöz artrit ve osteomiyelit tedavisinde kombine tedavide aminoglikozidler yer alır. 8-Pseudomonaslara bağlı maligne otit ekstarna tedavisinde aminoglikozidler, bir anti-pseudomonal penisilin veya anti- pseudomonal sefalosporinlerle birlikte kullanılır. 9-Pseudomonas ve enterobakter gibi dirençli Gr(-) basillere bağlı menenjitlerde,3. kuşak sefalosporinlerle kombine olarak kullanılırlar.Aminoglikozidler BOS a tedavi edici dozlarda geçemezlersede menenjit tedavisinde sinerjik etkilerinden yararlanmak amacıyla veya intratekal ya da intraventrüküler uygulanırlar. KLİNİK KULLANIMLARI:TEK BAŞLARINA;Gr(-) bakteriyal enfeksiyonlar Üriner sistem enfeksiyonları Nosokomial pnömoni Menenjit Bakteriyemi Diğer(Osteomyelit,Peritonit vb.) KOMBİNE TEDAVİDE:Pseudomonal enfeksiyonlar İnfektif endokardit Nötropenik konakçıda ciddi enf. Intraabdominal ve pelvik enf. Brusellozis Tbc. Aminoglikozidlerin doz ayarı Normal renal fonksiyonlu hastalar için aminoglikozidler multiple dozda uygulanabilir,bu Streptomycin ve Amikasin için 2×1,Gentamisin,Tobramisin;netilmisin için 3×1 dir. Multiple günlük doz Yükleme dozu:Bu doz renal fonksiyonlardan bağımsızdır. Ciddi yanıklı,asitli,ödematöz durumlarda dağılım hacmi artar.Tersine dehidratasyon veya kas yıkımı dağılım hacmini azaltır. İv. tedavi edilen hastalar için yükleme dozu 15-30 dakika içinde verilmelidir. İdame dozu:Hesaplanması böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesini gerektirir.GF yaşla ve bazı hastalıklarla azalır.GFR ını endojen keratinin klirensi yansıtır. Kas kitlesinde ciddi kayıplı hastalıklar düşük serum kreatinine yol açar. Normal böbrek fonksiyonu:Serum zirve ve daimi seviyelerinin idame dozunun 2.-3. dozlarından sonra ölçümü önerilir.3-5 günde bir serum kreatinine bakılır.Kreatinin değeri stabilse aminoglikozid ölçümü şart değildir.Böbrek fonksiyonları değişirse doz yeniden hesaplanır. Renal fonksiyon yetmezliği:Doz ayarlamasında 2 metod vardır; 1-Aynı dozda araları açmak, 2-Dozu azaltıp Gentamisin ve Tobramisin için 8,Amikasin için 12 saatte birle devam etmek. Dializ hastalarında dozlama:Hemodializ,peritoneal dailiz aminoglikozid klirensini arttırır. Hemodialize alınan hastalarda kabaca dolaşan aminoglikozidin 2/3 ü alınır.Aminoglikozid klirensi dializ membranın yapısına,dializ süresine,hastanın kan basıncına bağlı olarak değişir. Aminoglikozidin post dializ dozundan sonra serum zirve seviyesinin ölçümü önerilir. Günde tek doz uygulama Günde tek doz aminoglikozid tedavisi konsepti 3 farklı ama ilişkili gözlemden kaynaklanmıştır; 1-Hayvanlarda deneysel nefrotoksisite ve ototoksisitenin günlük tek doz uygulamayla aynı dozun 2-3 doza bölünerek uygulanmasından daha az ciddi olması;Günlük tek doz verilen hayvanlar renal kortexte daha az ilaç biriktirirler.Aynı sonuç elektif nefrektomiden önce aminoglikozid almayı kabul eden hastalarda da gözlenmiştir. 2-Aminoglikozidlerin in vivo ve in vitro aerob Gr(-) basillere PAE göstermesi;PAE nin süresi arttıkça aminoglikozid zirve konsantrasyonu artar.Normal hayvanlarda PAE nötropenik olanlardan uzundur. 3-Aminoglikozidlerin antibakteriyal etkinliğinin yüksek zirve konsantrasyonuyla artımı. Günlük tek doz uygulama enfekte hayvan modellerinde güvenli ve etkili bulunmuştur. Klinik çalışmalar:Özet olarak günlük tek aminoglikozid uygulaması; 1-Geleneksel multiple doz metodu kadar etkilidir. 2-İlaca bağlı nefrotoksisite ve ototoksisite riskini azaltır. 3-Daha ucuz ve kolaydır. 4-Enterokok endokarditli hastalarda kullanılmamalıdır. 5-Hamilelik,Kistik fibroz,aerob Gr(-) basil menenjitlerive osteomiyelitte kullanımı için daha ileri çalışmalar gerekmektedir. 6-Çok ağır,ventile edilen hastalarda bile nöromusküler fonksiyonu kötüleştirmemektedir.Buna karşın hızlı iv. infüzyondan sakınılmalıdır. Total günlük doz-Normal böbrek fonksiyonlu:Normal böbrek fonksiyonu CrCl 80 ml/dk olarak tanımlanır.Bu hesaplama serum kreatininin 0.5 mg/dl olduğu az kas kütlelilerde yetrsiz kalabilir. Bir yaklaşım FDA nın kanıtlanmış multi doz rejimleri için olanın toplamını kullanır; Gentamisin,Tobramisin için 3×1.7 mg/kg dan 5.1 mg/kg/g,Netilmisin için 6 mg/kg/g, Amikasin için 15 mg/kg/g.Bu metodun avantajı dozdan 12-18 saat sonra serum düzeyinin 1 µg/ml nin altına düşeceğinden ve nefrotoksisite riskini azaltacağından emin olmaktır. Disavantajı;ödematöz durumda (KKY,asit)artan volümden veya bakteriyeminin sonucu olarak kapillerlerden sızıntı yüzüden artmış ilaç dağılım hacmine bağlı olarak Gentamisin ve Tobramisin için hedflenen serum konsantrasyonu 16-24 µg/ml nin sağlanmasının yetersizliğidir. 2. bir metod ortalama serum konsantrasyonunu ve bakterisidal aktiviteyi arttırmak için Gentamisin veya Tobramisinin günlük dozunu 7 mg/kg/g e arttırmaktır.Yüksek doz artmış volümlü hastalarda avantajlıdır ve nöromusküler blokaj bildirilmemiştir.Multiple günlük dozda olduğu gibi obesite söz konusuysa ayarlama yapılmalıdır. Çok ağır hastalar için Gentamisin ve Tobramisin 7 mg/kg/g den başlanıp sonradan birkaç gün içinde 5.1 mg/kg/ge inilebilir. Total günlük doz-Bozuk böbrek fonksiyonlu:Bir metod günlük dozu CrCl indeki düşmeyle orantılı olarak azaltır. CrCl i 30-80 ml/dk olanlar için doz aralığı 24 saat,30 ml/dk dan azlar için 48 saate uzatılabilir. CrCl i 40 ml/dk dan az olanlar için günlük tek dozun teorik avantajı ortadan kalkar. 2. metod total günlük dozu azaltmadan dozların arasını açar. Günlük tek doz rejimlerinde serum düzeyinin izlenmesi:Kürün başında serum düzeylerine bakmak şarttır.Serum zirve seviyesi etkili olmalı ve devamlı düzey toksisite riskini azaltmalıdır. Stabil renal fonksiyonlu 3 günden fazla tedavi alan hastalarda ek serum düzeyleri gereksizdir. CrCl si haftada 1-2 kez ölçülmelidir,değişiklik dozu değiştirmeyi gerektirir. Özel durumlar Çocuklar Yenidoğan ve infantlarda Aminoglikozidlerin farmakokinetiği yetişkinlerden farklıdır;renal klirensleri azalmıştır;yarı ömürleri uzar,doz azaltılmalıdır.Normal doğum ağırlıklı infantlarda 7 günden sonra yarı ömür yetişkinlerinkine yaklaşır. Yenidoğanlarda yetişkinlere kıyasla aminoglikozid dağılım hacmi vücut ağırlığı yüzdesine göre daha fazladır. Günlük tek doz deneyimi sınırlıdır,ama etkili bulunmuştur. Kitik fibroz İlerlemiş KF lu hastalar P.aeroginosa nın hava yolu kolonizasyonuna mağdurdurlar.Hastalılk ilerledikçe trakeobronşit ve pnömoni episotlarının sıklığı artar ve bu anti-pseudomonal ß laktam ve aminoglikozid kombinasyon tedavisini kaçınılmaz kılar. KF lularda kronik tedavi ihtiyacından dolayı aminoglikozid tedavisi azalmış farmakokinetik (glomerüler filtrasyonda artma,kısa yarı ömür ve artmış dağılım hacmi nedeniyle), azalmış antibakteriyel etkinlik (mukusa gömülmüş organizmalara ulaşmada güçlük ve bakterinin olası azalmış replikasyonundan dolayı) ve ototoksisite riski (özellikle kohlear) yüzünden komplikedir.End-stage KF lu ve aylarca kontinüe aminoglikozid tedavisi ihtiyacı olan hastaların çoğu kohlear hasar vae sağırlıktan yakınır.Nefrotoksisite ve vestibüler toksisite nadirdir. Parenteral tedavi:İlacın dozu arttırılmalıdır.Genellikle P.aeroginosa ya karşı düşük MIC i olduğundan dolayı Tobramisin seçilir. Günlük tek doz tedavisi alternatif bir yaklaşımdır. Aerosol tedavi:Avantajları:Balgamda yüksek ilaç seviyesi sağlaması,daha az sistemik ilaca maruz kalma,hastanın evde kendi uygulıyabilmesi ve akciğer fonksiyonlarında artmadır. Yetişkinler ve 6 yaş üstü çocuklar için FDA nın onayladığı doz 28 gün nebülazatörle 2×1 300 mg.dır.Sonra 28 gün ara verilip tekrarlanır. Seruma emilim azdır.Ototoksisite bildirilmemiştir ama geçici tinnitus olabilir.Nefrotoksisite gözlenmemiştir.Pahalıdır. İnfektif endokardit Aminoglikozidlerin enterokoklara etkisi için hem bir hücre duvarı etkin bir antibiyotiğin (Ampisilin) hemde aminoglikozidin devamlı varlığı gerekmektedir.Viridans Sterp. ve enterokok endokarditi için Pen. G + Gentamisin (Normal böbrek fonksiyonlularda;3 mg/kg/g 3×1) önerilmektedir. Devamlı ambulatuar peritoneal dializ sırasında peritonit Aminoglikozidler duyarlı organizmaların yapacağı dialize bağlı peritoniti tedavi için peritoneal dializ sıvılarında kullanılırlar.Bu şekilde ilaç kullanımı sistemik hastalığı olanlar için önerilmez. Spektinomisin ve gonore Spektinomisin gonokok enfeksiyonlarının tedavisinde kullanılır.T.pallidium ve Cl.trachomatis te etkili değildir.Tükrükte terapötik konsantrasyona ulaşmadığından faringeal gonokoku elimine etmez.Nefrotoksik ototoksik değildir.Komplike olmayan üretral,servikal ve dissemine gonore tedavisinde kullanılır.Penisiline alerjik veya gonokokun penisilinaz üreten türleriyle hasta olanlarda alternetiftir.Cervix veya üretra enfeksiyonunda 2 gr. tek sefer im. uygulanır.Gonokoksemi için 3 gün 12 saatte bir 2 gr. im. önerilir.İv. formu yoktur. PREPARATLAR:Amikasin sulfat;Amikaver Netilmycin;Netromycine Amiklin Streptomycin sülfat;Enteristin Amikozit Guanamisin Mikasin Strep-Deva Gentamisin sülfat;Garamycin Otomygen Tobramycin sülfat;Nebcin Gensif Thilomaxine Genta Tobel Gentaderm Tobrased Gentagut Tobrex Gentamin Tobsin Gentasol Genthaver Gentreks Getamisin

http://www.biyologlar.com/aminoglikozidler

Genetik

Genetik (Alm. Genetik (f), Fr. Genetique (f), İng. Genetics) canlıların özelliklerini ve kalıtsal karekterlerini inceleyen, bu karekterlerin nesillere geçişini belli kalıtım kanunlarına bağlayan, genin yapı ve görevlerini araştıran bilim dalı. Genetik, ( Yunanca'dan genno γεννώ= doğum vermek) canlının bütün özelliklerinin eski kuşaktan yenisine nasıl geçtiğini inceler. Kalıtım bilimi olarak da bilinir. Biyolojinin bir dalıdır. İlk olarak Gregor Mendel'in yaptığı çalışmalarla bilim dünyasında tanındığı için Mendel genetiğin babası olarak da adlandırılır. Genetik bilimi 20. yüzyıl'ın ilk yarısında bilim insanları arasında heyecan ve merak uyandırsa da asıl etkisini ikinci elli yılda DNA'nın moleküler yapısının keşfedilmesiyle göstermiştir. Gen, mutasyon yoluyla değişmediği takdirde bir kuşaktan öbürüne geçen, büyük ve ayrıntılı yapılı dezoksiribonükleik asit ( DNA) moleküllerine tekabül eden kalıtımın hipotetik temel ünitesidir. Bu kalıtım maddesi, biokimyasal reaksiyonların bazılarını hızlandırarak, bazılarını da geciktirerek, kontrol etmesi dolayısıyla, birtakım etkiler gösterir. Genetik yapının (genotip) bir bütün olarak etkinlik gösterdiği kabul edilir; ufak etkili birçok genin hafif etkinliklerinin kümülatif sonucu, tek genlerin belli başlı sonuçları kadar önemlidir. Genler dış ortamdan, bedenin iç ortamından ve diğer genlerden etkilenebilir. Gözlemlenen sonuçta (fenotip) bütün bu faktörlerin karşılıklı etkinlikleri rol oynar. Klasik genetik araştırma yöntemleri, istatistik, genealojik anket yöntemini kapsar. Bu inceleme konusu hastalıktan mustarip rastgele bir hasta numunesi seçerek, bu bozukluğun hastalann akrabalarındaki insidansının araştırılmasından ibarettir. Genel nüfustakinden daha yüksek bir insidans bozukluğun familyal oldugunu belirtir, ama bozukluğun akraba kuşaklarında belli bir dağılımı, spesifik bir genetik kalıtım biçimine işaret eder. Örneğin, birbiri ardısıra gelen kuşaklarda çocukların % 50'sinde rastlanan bir durumda, dominant gen sözkonusudur. Ebeveynler arasında artan bir kan akrabalığı oranı, ebeveynlerde belirgin klinik normallik, çocuklarda % 25 oranında bozukluk tezahürü ve normal ve genetik bozukluğa uğramış çocuklar arasında kesin farklılık, resessif bir duruma isaret eder. Baska bir klasik genetik araştırma, ikizlerin incelenmesidir. Bu tip araştırma, tek yumurta ikizlerinde genetik yapının eş olmasına karşılık, çift yumurta ikizlerinin genetik olarak kardeş benzerliğinden daha fazla bir genetik benzerlik göstermedikleri varsayımına dayanır. Böylece, tek yumurta ikizlerinde, herhangi bir özellik yahut bozukluğun daha yüksek bir benzerlik oranı göstermesi, güçlü bir genetik temelin delilidir. Bu yollardan yapılan gözlemler, spesifik psikiyatrik durumların ve gerilik sendromlarının, kişilik özelliklerinin ve bir çok psikosomatik bozukluğun belirgin bir genetik temeli olduğunu göstermiştir. Bu klasik tipte araştırmaların yanısıra, psikiyatrik sendromların spesifik sınıflandırmasında da genetik kullanılabilir. Böylece, genetik araştırmalar envolüsyonel melankolinin temelde depressif bozukluklarla aynı tipte bir hastalık olduğunu göstermiştir. Öte yandan, artık bipolar manik depressif bozuklukların genetik olarak unipolar tekrarlayıcı depresyonlardan farklı olduğuna ilişkin güçlü deliller mevcuttur. Ayrıca, genlerin biokimyasal etkinlik göstermeleri, hastalıkların biokimyasal bakımdan farklı olduklarına ve dolayısıyla değişik terapi tiplerine iyi cevap verebileceklerine işaret etmektedir.Nitekim, bir bozukluğun genetik teşhisi, bunun biokimyasal nedeninin araştırılmasına yol açmakta ve böylece tedavisini sağlamaktadir; örneğin fenilketonüri (bkz.) ve galaktozemi (bkz.). Genetik incelemeler ayrıca genetik olmayan, örneğin psikolojik olan, önemli faktörlerin saptanması için de kullanılmaktadır. Böylece genetik yapıları eş olan ve inceleme konusu hastalık bakımından farklı tezahür gösteren tek yumurta ikizlerinde, bazı ortamsal ve belki de psikolojik faktorlerin hastalığın gelişmesinde rol oynaması ihtimali güçlüdür; bu gibi vakalardan oluşan bir seri, ilgili olabilecek stress tiplerinin saptanmasında çok faydalı olabilir. Son olarak, farmakogenetik de gittikçe önem kazanmaktadır. Nüfusun yaklaşık % 50"sinin izoniazidi yavaş metabolize ettikleri, bu durumun genetik olarak belirlendiği ve bu gibi hastalarda periferik nöropati gibi yan etki insidansının daha yüksek olduğu bilinmektedir. Trisiklik antidepresan (bkz.) ilaçların plazma seviyeleri üzerinde son zamanlarda yapılan çalışmalar, genetik faktorlerin bu ilaçların metabolizmasında önemine ve böylece hastanın ilaca cevabını ve gerekli dozajı etkileyebileceğine işaret etmektedir. Genetik, 20. yüzyılın başlarında gelişmiş, yeni sayılabilecek bir bilim dalıdır. Bununla berâber, genetiğin konusunu meydana getiren çoğu olaylar ve bunlar hakkındaki düşüncelerin tarihi bir hayli eskidir. Genetik çalışmaları çok eski târihlerde başlamış, târih boyunca çeşitli fikirlerle zaman zaman ilerleme ve duraklamalar göstermiştir. Son asırda ise genetik daha evvelki zamanlarla kıyaslanamayacak bir ilerleme ve gelişme göstermiştir. Canlı organizmanın ne şekilde ortaya çıktığı uzun zaman tartışma konusu olmuştur. Her canlı bir canlıdan doğar fikrine varılmadan önce, Avrupa’da algler, kurtlar, salyangozlar vs. gibi ilkel organizmaların, kokuşmakta olan organik maddelerden birdenbire ve kendi kendine meydana geldiklerine, yani kendiliğinden oluş (abiyogenez) fikrine inanılmaktaydı. Grek bilgini Aristoteles de bu fikrin savunucularındandı. Aristo’ya göre, canlılar iki yoldan meydana gelmektedir. Bir kısmı cansız maddelerden türemektedir. Bu görüşe “abiyogenez” denilmektedir. Canlıların bir kısmı da, kendileri gibi canlı ana-babadan meydana gelmektedir. Bu görüşe de “biyogenez” denmektedir. Ona göre; “Yüksek organizmalarda ana ve babanın döle verdiği pay eşit değildir. Ana, döle sâdece madde verir, baba ise can verir; yâni, kalıtımda esas rol babanındır.” Aristo gibi döl üzerinde babanın rolünün büyük olduğuna inananlara “spermist”, ananın rolünün büyüklüğüne inananlara ise “ovist” denmekteydi. Bu iki akım arasındaki mücâdele, mikroskobun gelişmesi, sperm ve yumurtaların hücre yapısının incelenmesi ile son bulmuştur. Bitki ve hayvanların aynı temel yapıya sâhib olan ve hücre adı verilen odacıklardan meydana geldiği 17. yüzyılda, mikroskopla anlaşılmıştır. Hücre hakkında yapılan ilk gözlemlerden sonra, 1840’ta Schleiden bitkilerin, Schwann da hayvanların hücrelerden müteşekkil olduğunu belirtmişler ve hâlen geçerliliğini koruyan “hücre teorisini” kurmuşlardır. 1827’de bitki hücresinin bölünerek iki hücre meydana getirdiği mikroskopta görülünce, hiçbir hücrenin, kendiliğinden bir cansızdan meydana gelmeyeceği ortaya çıktı. O hâlde hücre, çoğalma özelliğine ve bir döle sâhiptir. Yâni, hücre bir üreme ünitesidir ve aynı zamanda canlı organizmanın temelidir. 1831’de Robert Brown tarafından bitki hücrelerinde çekirdeğin görülmesi, 1854’te kurbağalarda, 1855’te muhtelif su yosunlarında spermanın yumurtayı döllemesi izlenmiştir. Böylece döllenmede vücut hücrelerinin değil, gametlerinin (cinsiyet hücrelerinin) birleştikleri kesin olarak anlaşıldı. 1840’ta Hofmeister tarafından kromozomların ilk defâ görülmesi, hücre bölünmesi (mitoz) sırasında kromozomların birbirine eşit iki yarımdan hangisine gittiğinin anlaşılmasına yardımcı olmuştur. 1887’de Weismann, gametler meydana gelirken kromozom sayısının yarıya indiğini, sonra döllenmeyle kromozom sayısına erişildiğini, eşeyli üremenin sonraki döllerde farklı şekilde fertler meydana getirdiğini açıkladı. Aynı yazar, kalıtsal maddeye “idioplazm”, kromozomlara “idant”, kromozomları meydana getiren parçalara da “id” (gen) adını verdi. Weismann’ın kalıtım maddesinin kromozomlarla dölden döle geçtiğini kabul eden bu teorisine “kromozom teorisi” denir. İnsanlar çok eski devirlerden beri kendilerine faydalı hayvan ve bitkileri yetiştirmiş ve çoğaltmışlardır. Fakat onların eşeyi ve dölde eşey belirmesi hakkında (cinsiyet ortaya çıkması hakkında) çoğu bâtıl olan yanlış ve eksik düşünceler asırlarca devâm etmiştir. Hayvanlarda iki eşey, yâni iki ayrı cinsin mevcudiyeti biliniyordu. Bitkilerde ise bu durumun farkına varılması, Avrupa’da 17. asrın sonunda oldu. Asur, Babilliler ve Araplar zamanında hurma ağaçlarının ayrı eşeylerinin olduğu bilindiğinden, bol ürün almak için dişi ağaçların çiçekleri erkek ağaçlardan alınan çiçek tozlarıyla muâmele ediliyordu. O zaman bilindiği anlaşılan bu usûl, hurmalardan başka bitkilere tatbik edilmedi ve Asya’dan Avrupa’ya geçemedi. Avrupa’da bitkilerde ayrı eşeyliliğin ve eşeyli üremenin yeniden keşfi 17. yüzyıl sonunda olmuştur. Bitki türleri arasında tozlaşma ile tür melezleri elde edilebilmiştir. 1866’da Çekoslovakya’da Gregor Mendel’in bezelye cinsleri arasında yaptığı çaprazlamalar ve elde ettiği sonuçlar, genetiğin temelini meydana getirmektedir. 1900’de De Vries, Correns ve Tschermak’ın kendi çalışmaları Mendel’in buluşlarını doğruladığından, elde edilen sonuçları Mendel Kanunları adı altında toplamışlardır. Mendel Kanunları’nın yeniden keşfi sebebiyle batıda 1900 yılı kalıtım ilminin doğum yılı, Mendel de genetiğin babası olarak kabul edilmiştir. Bateson 1906’da bu genç bilim dalına “genetik” adını vermiştir. Genetik, ana-babalarla oğul döller arasındaki benzerlikleri ve farkları bir veya daha fazla döller boyunca inceler. Döller arasındaki benzerlik ve farklılıkların meydana gelmesinde kalıtım ve çevrenin karşılıklı olan tesirlerini aydınlatmaya çalışır. Genetik ilminin çeşitli kolları vardır. Her biri günümüzde ayrı bir ihtisas dalı hâline gelmiş olan bu dallar arasında “Mendel Genetiği”, “Populasyon Genetiği”, “Sitogenetik” başta gelenlerdir. Ayrıca son yıllardaki genetik çalışmaları, “Genetik Mühendislik” adı verilen çığır açacak yeni bir bilim dalını doğurmuştur. (Bkz. Genetik Mühendislik) Ek bilgi Gen, mutasyon yoluyla değişmediği takdirde bir kuşaktan öbürüne geçen, büyük ve ayrıntılı yapılı dezoksiribonükleik asit(DNA) moleküllerine tekabül eden kalıtımın hipotetik temel ünitesidir. Bu kalıtım maddesi, biokimyasal reaksiyonların bazılarını hızlandırarak, bazılarını da geciktirerek, kontrol etmesi dolayısıyla, birtakım etkiler gösterir. Genetik yapının (genotip) bir bütün olarak etkinlik gösterdiği kabul edilir; ufak etkili birçok genin hafif etkinliklerinin kümülatif sonucu, tek genlerin belli başlı sonuçları kadar önemlidir. Genler dış ortamdan, bedenin iç ortamından ve diğer genlerden etkilenebilir. Gözlemlenen sonuçta (fenotip) bütün bu faktörlerin karşılıklı etkinlikleri rol oynar. Klasik genetik araştırma yöntemleri, istatistik, genealojik anket yöntemini kapsar. Bu inceleme konusu hastalıktan mustarip rastgele bir hasta numunesi seçerek, bu bozukluğun hastalann akrabalarındaki insidansının araştırılmasından ibarettir. Genel nüfustakinden daha yüksek bir insidans bozukluğun familyal oldugunu belirtir, ama bozukluğun akraba kuşaklarında belli bir dağılımı, spesifik bir genetik kalıtım biçimine işaret eder. Örneğin, birbiri ardısıra gelén kuşaklarda çocukların % 50'sinde rastlanan bir durumda, dominant gen sözkonusudur. Ebeveynler arasında artan bir kan akrabalığı oranı, ebeveynlerde belirgin klinik normallik, çocuklarda % 25 oranında bozukluk tezahürü ve normal ve genetik bozukluğa uğramış çocuklar arasında kesin farklılık, resessif bir duruma isaret eder.Baska bir klasik genetik araştırma, ikizlerin incelenmesidir. Bu tip araştırma, tek yumurta ikizlerinde genetik yapının eş olmasına karşılık, çift yumurta ikizlerinin genetik olarak kardeş benzerliğinden daha fazla bir genetik benzerlik göstermedikleri varsayımına dayanır. Böylece, tek yumurta ikizlerinde, herhangi bir özellik yahut bozukluğun daha yüksek bir benzerlik oranı göstermesi, güçlü bir genetik temelin delilidir. Bu yollardan yapılan gözlemler, spesifik psikiyatrik durumların ve gerilik sendromlarının, kişilik özelliklerinin ve bir çok psikosomatik bozukluğun belirgin bir genetik temeli olduğunu göstermiştir. Bu klasik tipte araştırmaların yanısıra, psikiyatrik sendromların spesifik sınıflandırmasında da genetik kullanılabilir. Böylece, genetik araştırmalar envolüsyonel melankolinin temelde depressif bozukluklarla aynı tipte bir hastalık olduğunu göstermiştir. Öte yandan, artık bipolar manik depressif bozuklukların genetik olarak unipolar tekrarlayıcı depresyonlardan farklı olduğuna ilişkin güçlü deliller mevcuttur. Ayrıca, genlerin biokimyasal etkinlik göstermeleri, hastalıkların biokimyasal bakımdan farklı olduklarına ve dolayısıyla değişik terapi tiplerine iyi cevap verebileceklerine işaret etmektedir. Nitekim, bir bozukluğun genetik teşhisi, bunun biokimyasal nedeninin araştırılmasına yol açmakta ve böylece tedavisini sağlamaktadir; örneğin fenilketonüri (bkz.) ve galaktozemi (bkz.). Genetik incelemeler ayrıca genetik olmayan, örneğin psikolojik olan, önemli faktörlerin saptanması için de kullanılmaktadır. Böylece genetik yapıları eş olan ve inceleme konusu hastalık bakımından farklı tezahür gösteren tek yumurta ikizlerinde, bazı ortamsal ve belki de psikolojik faktorlerin hastalığın gelişmesinde rol oynaması ihtimali güçlüdür; bu gibi vakalardan oluşan bir seri, ilgili olabilecek stress tiplerinin saptanmasında çok faydalı olabilir. Son olarak, farmakogenetik de gittikçe önem kazanmaktadır. Nüfusun yaklaşık % 50"sinin izoniazidi yavaş metabolize ettikleri, bu durumun genetik olarak belirlendiği ve bu gibi hastalarda periferik nöropati gibi yan etki insidansının daha yüksek olduğu bilinmektedir. Trisiklik antidepresan (bkz.) ilaçların plazma seviyeleri üzerinde son zamanlarda yapılan çalışmalar, genetik faktorlerin bu ilaçların metabolizmasında önemine ve böylece hastanın ilaca cevabını ve gerekli dozajı etkileyebileceğine işaret etmektedir ansiklopedi.turkcebilgi.com  

http://www.biyologlar.com/genetik-1

KALITSAL HASTALIKLAR

I- Hücre Bölünmesi Esnasındaki Hataya Bağlı Olanlar : A. NONDİSJUNCTİON : Kromozom anomalilerinden en önemlisi olup, mayozda gametlere az veya çok sayıdaki kromozom gitmesi olayıdır. 2 şekilde olur. 1. Ayrılamama 2. Anafazda gecikme Mayotik bölünme sırasında oluşan nondisjunction olayı; 2 ayrı hücreye gitmesi gereken bir kromozom çiftinin heriki üyesinin birbirinden ayrılmayıp yeni hücreye gitmesi şeklindedir. Böylece gametlerden birinde adı geçen kromozomdan hiç bulunmazken; diğerinde normalde 1 tane olması gerekirken 2 tane olacaktır. Bu gamet, sözkonusu kromozomdan normal olarak 1 tane taşıyan karşı cins gametle birleşince normalde zigotta 2 kromozom bulunurken ; bu zigotta 1 adet bulunacaktır. Böyle bir hücreye monozomik diyoruz. 2 kromozom içeren gamet karşı cins normal gametle birleşince, zigotta bu kromozomdan 3 adet bulunacaktır. Buna da trizomi diyoruz (Mongolizm-trizomu 21; Klinefelter sendromu XXY ve triple XXX sendromu). Monozomik olanların başlıcaları monozomi G ve Turner sendromu 45 X0 gelir. Monozomik durum otozomal (vücut kromozomlarında) meydana gelmişse hayatla bağdaşmaz. Buna istisna olarak monozomi G gösterilebilir. Otozomal trizomiler ise çok sıktır. Klasik Down sendromu (mongolizm), Edwards sendromu (trizomi 18), Patau sendromu (trizomi 13) buna iyi bir örnek olabilir. B-ANAFAZ LAG (Anafazda geri kalma): Hücre bölünmesi ve kromozomların eşit olarak 2’ye ayrılması normal olarak seyreder. Fakat ayrılmayı izleyen; kromozomların kutuplara göçü hatalıdır. Kromozomlardan 1 tanesi yeni meydana gelen yavru hücrenin dışında kalır, ortadan kaybolur veya diğer grup kromozomlar ile diğer hücre içine katılır. Normal fertilizasyon sonunda meydana gelecek zigot ya bu kromozom için monozomik veya trizomik olacaktır. Olayın sonucu bakımından nondisjunctiondan farkı yoktur. Bazı hallerde geri kalan kromozom hiçbir hücreye giremiyecek ve ortadan kaybolacaktır. Bu halde oluşan hücrelerden biri normal, diğeri monozomik olacaktır. 2. Mozaisizm : Mozaisizm; bir organizmada aynı zigottan menşe almış fakat kromozom yapıları farklı olan birden fazla hücre grubunun birlikte bulunmasıdır. Ayrılamama veya anafazda geri kalma olayı zigotun ilk bölünmesinden sonra meydana gelir. O ana kadar normal olarak bölünen hücreler ve bunlardan meydana gelecekler, orijinal zigotun karyotipinde olacaklardır. Hücreler ya monozomik veya trizomik olacaklardır. Monosizme benzeyen ve organizmada kromozom yapısı farklı birden fazla hücre grubunun bulunması ile kendini gösteren diğer bir durum chimerismdir. Mozaisizmde değişik karyotipte hücre toplulukları, tek bir zigottan menşe almışlardır. Oysa kimerizmde, kromozom yapıları farklı olan hücre grupları, ayrı ayrı zigotlardan menşe almışlardır (Dizigotik ikizlerde plasentadaki anastamozlar sonucu 2 ayrı kan hücresinin bulunuşu). 3. Kromozomların sayı anomalileri : A. Euploidi B. Aneuploidi A. Euploidi: Hücrelerdeki kromozom sayısı; o organizma türü için normal olan haploid sayının tam katı şeklinde artmıştır. İnsanda haploid sayı 23, diploid 46'dır. Haploid sayının 3 kat artmasına triploidi (69 kromozom), 4 kat artmasına tetraploidi (92 kromozom ) denir. 46 kromozomdan fazla olan ve kromozomların, haploid sayının tam katı şeklinde artmış bulunduğu durumlara poliploidi denir. Poliploidiye sebep; bir hücrede çekirdek bölünmesi olduğu halde sitoplazma bölünmesinin (sitokinaz) olmayışıdır. (Habis tümör dokuları ve spontan düşük materyali) B.Aneuploidi : Kromozom sayısı, normal diploid sayıdan (46) bir veya birkaç adet az veya fazladır. Az oluşu hipoploidi, fazlalığı hiperploidi olarak adlandırılır. Hiperploidiye en iyi örnek trizomiler, hipoploidiye Turner sendromu verilebilir. 4. Kromozomların Şekil Anomalileri A. Translokasyon : Kırılma gösteren 2 ayrı kromozomdan birinin kırılan parça üzerine yapışmasına translokasyon denir. Sağlam kromozom uçları birbirine yapışmaz. Yapışmayan bir sonraki mitozda bölünmeye katılamaz ve ortadan kaybolur. a- Karşılıklı translokasyon (Reciprocal trans********) b- Sentriolde birleşme B. Delesyon: Kromozomun küçük bir segmentinin kopması demektir; bu olayın da sebebi kromozomlardaki kırılmalardır. Terminal delesyondan kromozomun bir ucundan bir parça kaybolur. Böyle bir delesyonun meydana gelmesi için kromozomun bir ucuna yakın bir bölgede 2 kırık gerekir. Sonuçta kırıklar arasındaki kısım kaybolmakta ve uçlar tekrar kaynamaktadır (Rension). Cri du chat hastalığında 5. kromozomun kısa kolunda delesyon vardır. C. İnversiyon Bir kromozomda meydana gelen 2 kırık arasındaki segmentin kendi etrafında 180o dönüp tekrar kaynaması ile inversiyon adı verilen anomali oluşur. Sentromerin 2 tarafında 2 ayrı kırık oluşup kırıkları sentromere olan uzaklıkları eşit değilse gen sırası değişmekle kalmayacak; aynı zamanda kromozomun morfolojisi de değişecektir. Buna perisentrik inversiyon denir (Down ve Patau sendromları) D. Duplikasyon: Kırılma sonucu kromozomdan kopan bir segment kendi homolog kromozomuna yapışırsa, duplikasyon meydana gelir. Bunun sonunda da gen sırasında da duplikasyon olur. Buna tandem (ardarda dizilmiş) duplikasyon denir(12343456). Ters tendon duplikasyonda ise 12344356 şeklindedir. E. Halka (Ring) kromozomu Bir kromozomun 2 ucunda 2 kırık olursa bu 2 uç yapışkan bir hal alır ve birbirleri ile birleşip halka şekilini oluştururlar. F. İzokromozom: Sentromerin bölünmesindeki hataya bağlıdır. Normalde 2 kromatide ayrılan kromozom longitidunal olarak 2 ye bölünür. KROMOZOM ANOMALİLERİ I- OTOZOMAL KROMOZOM HASTALIKLARI A- TRİZOMİK SENDROMLAR 1. Mongolizm (Down sendromu) 2. Trizomi 18 sendromu (Edwards sendromu) 3. Trizomi 13 sendromu (Patau sendromu) 4. Trizomi C sendromu 5. Trizomi 22 sendromu B. DELESYON SENDROMLARI 1. Kedi miyavlaması sendromu (Cri-du chat) 2. 4 No'lu kromozomun kısa kolunun delesyonu (Wolf-Hirschhorn sendromu) 3. 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonları 4. Monozomi G sendromu (G Delesyon sendromu) 5. Halka (Ring) kromozomu sendromu C. PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI Trizomi G a. Anne yaşı ileridir b. Genellikle ailevi değildirler, sporadik görülürler. c. Prenatal (intra uterin) ve postnatal (ekstrauterin) büyüme ve gelişme geriliği vardır. d. Çoklu konjenital malformasyonlar bulunur. e. Zeka geriliği görülür f. Mikrosefali mevcut olabilir. h. Kafa kemiklerinde malformasyon ve buna bağlı olarak değişik yüz görünümü vardır. i. Merkezi sinir sistemi anormaldir. l. Adele defektlerine sık rastlanır. k. Hemen hepsinde tipik dermatojik bulgulara rastlanır. MONGOLİZM (TRİZOMİ 21, DOWN SENDROMU) Otozomal kromozom hastalıklar içinde en sık görülenidir. Popülasyonda 1/600 -1/700 sıklıkta görülür. Monozigotik ikizlerde çoğu zaman; dizigotik ikizlerde nadiren görülmesi ve mongol kadınların bebeklerinde de %50 rastlanması hastalığın etyolojisinde genetiği düşündürür. 1932'de Waardenburg genetik bozukluğun nondisjunction olabileceğini ileri sürmüştü. 1959'da Jerome Lejense normalden 1 fazla olan kromozomun G grubuna ait olduğunu göstermiştir. Büyüme ve gelişimleri geridir; bu gerilik intrauterin gelişme geriliğine bağlıdır. Boyları kısa olup; daima %3 persentilin altına düşer. Baş şekli ve yüz görünümü tipiktir. Oksipital bölgenin yassı oluşu; yenidoğanlarda tanıya yardım eder. Hipertelorizm vardır. Dil ağızdan dışarı sarkar ve yüzeyi fissürlerle kaplıdır (Skrotal dil). Burunda aşırı sekresyon ve ağız köşelerinde ragadlar vardır. Dişler geç çıkar ve düzensiz görünümdedirler. Göz kapağı aralığı (palpabral fissür) obliktir, yani göz kapakları aralığının uzun ekseni dışarı ve yukarı yönde olup; çekik badem gözlü görünümü verir. Mongol ırkında kıvrım, üst göz kapağının üzerinden içe ve aşağı doğru kesilmeden iner. Mongol hastalarda ise bu kıvrım hakiki epikantus denilen ve daha içte bulunan, oldukça dikey olarak içe ve aşağı doğru inen 2. bir kıvrımla kesilir. Gözlerde sıklıkla strabismus ve katarakt görülür. İriste Brushfield lekesi denilen ve iris stromasının ön tabakasındaki bağ dokusunun yer yer kalınlaşmasına bağlı beyaz lekeler bulunur. Boyun kısa ve geniştir. Yenidoğanlarda ensede gevşek bir deri kıvrımı bulunur, bebeklik devrinde kaybolur. Eller kısa ve geniş, parmaklar künttür. %50 vakada avuçta normalde 2 tane olan çizgiler birleşerek tek avuç çizgisini (Simian çizgisi) yapar. Elde 5. parmak kısa ve içe doğru kıvrıktır (klinodaktili). Ayaklarda başparmak ve 2. parmak arasındaki mesafe geniştir. Zeka geridir. Konuşma ve yürüme normalden çok geç başlar. Nöromüsküler sistemde görülen en önemli bulgu hipotonisitedir. Yenidoğanların %50 sinde moro reflexi yoktur. Son yıllarda hastaların kanında seratonin maddesinin eksik olduğu tesbit edilmiştir. Hastalarda ÜSYE'na sık rastlanır. İlk yaştaki ölüm sebeplerinden biri pnömonidir. Vakaların %40 kadarında olan konjanital kalp hastalığı ilk yaştaki ölüm sebeplerindendir. Atrio-ventricularis communis, VSD, ostium sekundum tipi ASD en sık rastlananlardır. İlk yaştaki ölüm nedenlerinden bir diğeri de GIS malformasyonlarıdır. (T-E fistül, duodenal atrezi, megakolon, imperfore anüs) Dişilerde fertilite normaldir. Normal bir erkekle evlenen mongol kadının çocuklarının % 50 si mongol olacaktır. Erkek mongol hastalar ise infertildirler. Mongollarda lösemi insidansı yüksek, lösemili hastalarda mongolizmin birlikte görülme oranı normal popülasyondan 15-20 defa daha fazladır. Mongol yenidoğanlarda IgG'nin düşük olduğu bildirilmiştir. Mongolizmde insidans anne yaşının ilerlemesi ile doğru orantılı olarak artar. Sitogenetik bulgular: Esas aberasyon 21 No'lu kromozomun fazlalığı olmakla birlikte; mevcut kromozom aberasyonunun tipine göre mongolizm 3 grupta incelenebilir. a. Mutad tip mongolizm (trizomi 21) G grubuna ait 21 nolu kromozomdan normalde 2 adet bulunması gerekirken bu hastalarda 3 tane bulunur. b. Translokasyon tipi mongolizm : Fazla olan 21 nolu kromozom diğer bir kromozom üzerine eklenir; kromozom materyalinde 1 fazla 21 nolu kromozomun mevcudiyetine rağmen total kromozom sayısı 46 dır. 2 akrosentik kromozomun uzun kollarının birbiri üzerine translokasyonu söz konusudur. Bu tip translokasyona sentriolde yapışma (centric fusion) tipi translokasyon veya "Robertsonian trans********" denir. Bu durumda hem kromozom sayısında azalma olacaktır; hem de 2 akrosentrik kromozomdan 1 submetasentrik kromozom oluşacaktır. 2. tipte translokasyonda kromozomlar arası segment alışverişi vardır. Bu halde kromozomun sayısı değişmemekte ve yer değiştiren segmentlerin boyları eşit ise kromozomların şekillerinde de değişiklik olmayacaktır. c. Mozaik Mongolizm : Hücrelerin bir kısmı normal, bir kısmı ise 21 nolu kromozom için trizomiktir. 1. şahısta ortak bir zigottan çıkarılan fakat kromozom yapıları birbirinden farklı olan 1 den fazla hücre grubunun bulunması haline mozaisizm denir. TRİZOMİ-18 (EDWARDS SENDROMU, TRİZOMİ E) Oldukça enderdir ve prognozu kötüdür. 18 numaralı kromozom 2 yerine 3 adettir. a) İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b) S.S.S. de gelişme yetersizliğine bağlı defektler c) Belirgin occiput ve mikrosefali d) Şekil bozukluğu gösteren düşük kulaklar ve çökük burun kökü, e) Küçük ağız ve küçük çene (mikrognati) f) Parmaklar flexion pozisyonda, index parmağı- orta ve 5.parmak 4. parmağın üzerine binmiş. g) Tipik dermatografik bulgular h) Kısa sternum ve hipoplastik kaburgalar i) Küçük ve dar pelvis kriptorşidizm k) Konjenital kalp hastalığı (PDA) l) Apgar skorunun düşük oluşu; konvülsiyonlar l) Böbrek anomalileri, inguinal ve umbilical herniler. İnsidans : 1/4500 -1/15000 Anne yaşının ilerlemesi ile orantılı olarak insidans artar. Kız/erkek: 150/42 Prognoz : Çok kötü %70 ilk 13 ayda ex, %20 ilk 12 ayda ex Yaşıyanlarda şiddetli motor-mental gerilik TRİZOMİ-13 (Bartholin-Paton Sendromu Trizomi D) : Anoftalmi, tavşan dudağı ve kurt ağzı, polidaktili ve çoklu malformasyon görülebilir. 13 numaralı kromozom trizomiktir. a- İntrauterin ve extrauterin gelişme geriliği b- Yenidoğan periyodunda apne, siyanoz ve konvülsiyon, c- S.S.S. defekti, (bulbus olpatinus agenezisi orinensefali). d- Arkaya doğru eğilimli olan, belirgin occupit ve burun kökü e- Mikrosefali, retina ve lens kolobomu, hipertelorizm mikroftalmi veya anoftalmi. f- Düşük ve şekil bozukluğu gösteren kulaklar, göz kapaklarında hemanjiom g- Yarık dudak ve damak, orta hat defektleri h- Polidaktili j- Konjenital kalp hastalığı k- Kriptorşidizm İnsidans 1/4600 - 1/14500 TRİZOMİ 8 Genel Özellikleri : Mental retardasyon, kısa boy, kilo azlığı, vertebral anomaliler Kafa-yüz görünümü : Dismorfik kafa, alın çıkıklığı, displazik kulaklar, strabismus, düşük kulaklar, alt dudak sarkıklığı, yüksek damak, yarık yumuşak damak, mikrognati. Toraks : Konjenital kalp hastalığı Abdomen ve pelvis : Üriner yol anomalisi, dar pelvis Extremiteler : Patellar displazi, eklem hareketlerinde kısıtlılık, el ayası ve ayak tabanlarında derin fleksiyon katlantıları TRİZOMİ 9 Mental retardasyon Mikrosefali, anormal kranial sütürler, alın çıkıklığı, çıkıntılı kulaklar, sivri burun, balıkağzı, mikrognati Konjenital kalp hastalığı Üriner yol anomalisi Konjenital kalça/diz çıkıklığı, klinodaktili, dijital hipoplazi, tırnak hipoplazisi, sindaktili. TRİZOMİ C SENDROMU C grubu (6,12) kromozomlar sayısı 1 fazladır. Daima anormal mozaik halde bulunur; klinik bulgular çok değişir. TRİZOMİ 22 Aynen mongolizmde olduğu gibi G grubunda 1 fazla kromozom vardır. 22. kromozom trizomiktir. Mental-motor gerilik, mikrosefali, dış kulak kanalının olmayışı, lakrimal kanal stenozu, ptozis, strabismus, kulak malformasyonu, yarık dudak, konjenital kalp hastalığı. B-DELESYON SENDROMLARI 1- Cri du Chat Syndrome : B grubundaki kromozomlardan birinin kısa kolundaki kopmaya bağlıdır. 5 nolu kromozomun kısa kolu delesyona uğramıştır. Hastalarda ağlama karakteristiktir, zayıf-tiz-yakınır gibidir ve kedi miyavlamasını andırır. 2- 4 Nolu kromozomun kısa kolunun delesyonu : (Wolf-Hirschhorn Sendromu) :Klinik bulgular; olasılıkla kromozomdan kopan segmentin büyüklüğünün vakadan vakaya farklı oluşu sonucu değişiklikler göstermektedir. a. İleri derecede intrauterin gelişme geriliği (Bütün kromozom hastalıkları içinde en düşük doğum ağırlığına sebep olanıdır). b. Vücut orta çizgisi üzerinde defektler c. Hipoplazik dermal çizgiler d. Mikrosefali, hipertelorizm, kolobom, tavşan dudağı ve kurt ağzı, konjenital kalp hastalıkları, hipospadias 3- 18 No'lu kromozomun kısa ve uzun kollarının delesyonu: 18 nolu kromozomun kısa kolundaki delesyon sonucu ortaya çıkan sendrom klinik bulgularının nonspesifik olmasına karşın; kromozomun uzun kolundaki delesyona bağlı olanın klinik bulguları oldukça spesifiktir. K/E:8/6 a. Zeka geriliği b. Mikrosefali, nistagmus c. Hipotoni d. Mid fasiyal hipoplazi (yüzün orta bölgesinin hipoplazisi) e. Öne doğru çıkıntılı çene f. Kulakta belirgin anti helix g. Dışkulak yolu dar veya atrezik olup; işitme kaybı h. Omuz ve ellerde deri çöküntüsü i. İğ biçiminde parmaklar j. Vertikal talus ve parmak uçlarındaki düşümlerde artma 4- Monozomi G (G Delesyon Sendromu) G grubu kromozomlarından birinde delesyon vardır. Hasta mozaik olup; hücrelerinden bir kısmında 45 kromozom, bir kısmında 46 kromozom vardır. a. Hipertoni b. Gözlerin aşağı ve dışa doğru çekik oluşu (antimongoloid slant) c. Burun kökünün belirgin oluşu d. Küçük çene e. İskelet anormallikleri f. Zeka geriliği 5- Halka kromozomu Sendromları : Normal bir kromozomun 2 ucunda meydana gelen birer kopma sonucu bu iki ucun ucuca gelerek yapışmalarıyla ortaya çıkar. Vakadan vakaya uçlarda delesyona uğrayan materyalin miktarı değişeceğinden fenotip ve genotipin birbirine uymaları güç olmaktadır. 5 nolu kromozoma ait halka kromozomu Cri-du Chat sendromunu meydana getirir. 18. kromozomda meydana gelen halka kromozom ise; bazı vakalarda 18. kromozomun uzun kolunun kopması sendromu oluşturur. En çok halka kromozomlar büyük akrosentrik (D grubu) kromozomlarında meydana gelir. C-PARSİYEL TRİZOMİ SENDROMLARI : Total kromozom sayısı 47 dir. Fazla olan kromozom G grubu kromozomlarının yarısı büyüklüğünde metasentrik ufak bir kromozomdur. Normal insan kromozomlarının en küçüğünden de ufaktır; bu kromozomun vakaların çoğunda satellitli oluşu D veya G grubundan menşe almış delesyon olduğunu düşündürür; bu da sendromun trizomik değil, parsiyel trizomik olarak adlandırılmasına yol açar. a.Lens kolobomu b. Anal atrezi c. Hipertelorizm d. Antimongoloid katlantı e. Preoriküler fistül ve deri çıkıntısı f. Umbilical herni g. Böbrek malformasyonları h. Mental gerilik i. Konjenital kalp hastalığı j. Sitogenetik anomalinin sıklıkla mozaik halde oluşu. KLİNEFELTER SENDROMU İlk kez 1942 de Klinefelter ve arkadaşları tarafından tariflenmiştir. Görülme sıklığı 1/500 civarındadır. Küçük sert testis, jinekomasti, idrarda gonadotropin seviyesinin yüksek oluşu kardinal bulgulardır. Bundan başka hastalar genellikle enükoid görünümdedirler. Skrotum normalden küçüktür, pigmentasyonu ve kıllanması azalmıştır. Pubik kıllanma kadın tipidir ve mons pubisin hemen üzerinde sonlanır. Testislerin küçük oluşu en önemli tanısal kriteri teşkil eder. Yüzde sakal azdır, ses incedir ve hastalarda erken osteoporoz görülür. Mozaik vakalar dışında hastalar fertil değildirler. Bir dereceye kadar mental gerilik hemen her hastada görülür. Yaş ilerledikçe psikolojik bozukluklar artar Sitogenetik: Vakaların %80 inde cinsiyet kromatini (Y) dir. Geri kalan %20 Y de ya teknik sebeplere bağlı olarak veya mozaisizmden dolayı cinsiyet kromatini yoktur. En önemli sitogenetik bulgu fazladan bir X kromozomunun bulunuşudur. Bundan dolayı klasik vakalarda 47 kromozom bulunur. (47, XXY). Söz konusu karyotipin ortaya çıkması için ya 2 X'li yani 24 kromozomlu bir ovumun normal yani 23 kromozomlu sperm tarafından veya 23 kromozomlu normal bir ovumun, 24 kromozomlu (XY) bir spermle fertilize olması gerekir. Gametlerin 24 kromozomlu olması hali meiotik bölünme sırasında kromozomun ayrılamama (non disjunction) veya ana fazda geri kalma (anafaz lag) olayı sonucu ortaya çıkar. Bu kromozom hatası zigotun teşekkülünden sonra ortaya çıkarsa mozaisizm durumuyla karşılaşılır. 46,XY(47, XXY). Bunlar fertil olabilirler. 46, XY vakalarında bugün eldeki metodlarla tesbit edemediğimiz kadar küçük bir Y kromozomu parçası diğer bir kromozom üzerine binmiştir (translokasyon) Bazılarında ise Y kromozomu, intrauterin yaşamda kritik bir dönemde mevcutken sonradan ortadan kaybolması şeklinde açıklanabilir. TURNER SENDROMU (Gonadal disgenesis) Boy kısalığı, fibröz bant şeklinde gonadlar (streak gonadlar), sexuel immatürite ve diğer çeşitli malformasyonlar vardır. Fenotipik olarak kadın görünümündedirler. Boyunda yeleleşme, meme uçları arasındaki mesafenin geniş, göğüs kafesinin yassı oluşu ve kubitus valgus deformitesi görülür. Turner sendromlu hastaların idrarında pubertede gonadotropinlerin yüksek oluşu karakteristik laboratuvar bulgusunu teşkil eder. Overler makroskobik olarak fibröz bant şeklindedir, mikroskobik olarak da hemen tamamen kollagen dokudan ibarettir. İç ve dış genital organlar kadın tipindedir. Genellikle uteruslar küçük ve dış genital organlar da gelişmemiş bir durumdadır. Yenidoğan devresindeki bir kız bebekte ensede deri kıvrımının oluşu, kalpte başta aorta koarktasyonu, el ve ayaklarda dorsal yüzlerde gode bırakmayan ödemin bulunuşu Turner Sendromu için klasik işaretleri teşkil eder. Daha ileri yaşlarda ise göğüs kafesinin yassı ve ensede saç hattının düşük olması, gözde strabismus, epikantüs, pitozis, yüksek damak, 4. ve 5. metakarpın kısalığı ve deride pigmente nevüslerin varlığıdır. Hemen her yaşta boy kısadır ve 150 cm nin üzerine çıkmaz. Buna karşın kemik yaşı oldukça normale yakındır. Pubertede primer amenore, östrojen eksikliğine ait bulgular ortaya çıkar. Meme teşekkülü mevcut değildir. Vaginal yaymada östrojen eksikliğine bağlı kornifiye epitellerin mevcut olmayışı dikkati çeker. Uterus ve dış genital organlar gelişmemiştir. Mozaikler dışındakiler fertildir. Turner Sendromlularda X kromozomu üzerinde taşınan mutant bir gene bağlı olarak renk körlüğünün bulunuşu X kromozomundaki bir anomalinin sendroma sebeb olabileceğini düşündürmüştür. Sitogenetik : Bir hücrede total olarak 45 kromozom bulunup; eksik olan kromozom 2X kromozomundan biridir. Vakaların yarısında X kromozomunda çeşitli sitogenetik anomaliler bulunmuştur. Bu anomaliler 2 çeşittir. a) 2. X kromozomun morfolojik anomalliği, b) Aynı zigottan menşe almış normal ve anormal kromozomlu hücre gruplarının aynı kişide birlikte bulunması halidir. Sitogenetik varyantlar A. 45 XO B. X kromozomunda yapısal anomali (delesyon veya uzun kolun izokromozomu) C. Mozaisizm. 47 XXX Kız: 1/1000 dişi doğumda bir görülür. Karakteristik bir fenotipi yoktur ve tutulan dişiler X-kromozomu tarama programlarında, yenidoğan araştırmalarında, amniosentezde, şans eseri tanınırlar. Gonadal fonksiyonlar genellikle normaldir ve fertildirler, fakat çocuklardan anormal sex kromozomu komplemanına sahip olabilirler. 47 XXX dişilerinde motor gelişme ve konuşma geriliği olabilir, hafif derecede entellektüel defisit, kişilerle ilişkilerinde bozukluk olabilir. Bazen 3 den fazla X kromozomuda bulunabilir. Şimdiye kadar en fazla 5 kromozom bulunmuştur. X kromozomun sayısı arttıkça mental retardasyon veya psikiatrik anormalliklerin sıklığı da artmaktadır. XYY Erkek: Agressif antisosyal davranış yönünden hapishanelerde yapılan araştırmalar sırasında saptanmıştır. XYY erkeklerinin diğer saptanan bir özelliği kısa boylu oluşlarıdır. Bir diğer araştırmada suç fazlalığı hızı ile agresyona iten suç davranışı arasında ilişki bulunamamıştır. ATİPİK Sex kromozomu karyotipleri : Fenotipik olarak erkek 46 XX karyotipi Fenotipik olarak erkek görünümünde 46 XX oluşu erkek sex farklanması ve karşılaştırılmasında Y kromozomun gerektirdiği inancına ters düşer. Olası mekanizmalar : 1- Saptanamamış 46 XX/46 XY kimerizm veya 46 XX/47 XXY mozaisizmi 2- Erkek sex karşılaştırıcı segmenti olan Y’in X kromozomuna veya bir otozoma translokasyonu 3- Olasılık saptanmıştır, ancak 1. olasılık da ekarte edilememiştir. Y’nin X’e translokasyonu X kromozomu inaktusisyon mekanizmasıyla XX erkeği oluşturacaktır. Fenotipik Kadın 46 XY XY sex kromozomu varlığı erken embriyo devresinde gonadlar, iç ve dış genital organların erkek tipine farklanmalarına yol açmaktadır; aksi halde embriyo dişi olarak farklanacaktır. XY nin varlığının esas olarak testiküler farklanmayı sağladığını düşünülmektedir. Daha sonra testiküler leydik hücreleri testosteron salgılarlar ve periferde dihidrotestosterona dönüşür. Hedef organlar testosteron ve dihidrotestosterona yanıt verme yeteneğindedirler. Eğer bu basamaklar yetersiz kalırsa; embriyoda maskülinizasyon oluşamayacaktır ve çocukta dişi genital farklanma olacaktır. 46 XY bebeklerde dişi fenotipin oluş mekanizmaları : 1- Target organın androjene tam duyarsızlığı (testiküler feminizasyon) 2- Luteinizan hormona testiküler yanıtsızlık, human chorionic gonadotropine yanıtsızlık (Leydig cell aplasis) 3- Testosteron sentezinde şiddetli defekt 4- XY pure gonadal disgenesis sendromu (Swyer sendromu) GENETİK ÖĞÜTLEME Genetik danışım bir ailede genetik bozukluğun oluşun riski veya oluşuyla birlikte insanın problemlerini ilgilendiren bir karşılıklı bağlantı iletişim işlevidir. Genetik danışım verilenlerin büyük çoğunluğu risklerinin farkında değillerdir, ancak genetik bilgi ve danışım için gelmişlerdir. Diğerleri evlilik öncesi veya çocuk yapmazdan evvel, akrabalarında tibbi problemlerle karşılaşıldığı icin sırf meraklarını karşılamak için gelirler. Doktora burada düşen tıbbi problemler ve doğum defektli doğanların problemlerinin herediter ve tüm aileler için genetik bilgi vermesidir, bunu sadece isteyenlere değil, gereken herkese vermeleri gereklidir. Prenatal tanının açıklanması veya taşıyıcıların saptanmasında genetik öğütleme biraz daha komplex hale geçer. Genetik Öğütlemenin Prensipleri 1. Tanının doğru olduğundan emin olunmalıdır. Burda doktorun izole yarık damak ve dudağı (multifaktöryel kalıtım); otozomal-dominant kalıtımlı yarık dudak ve damaktan ayırdetmesi gerekir. Tanı konduktan sonra: 1. Her iki ebeveyni tartışma için çağırınız (adölesan çocuk ayrı çağırılmalıdır) 2. Defektin tıbbi sonuçlarını tartışınız 3. Her bir ebeveynin aile hikayesini araştırmanın ve anlaşılamamış herhangi bir genetik risk varsa tanımlayınız. 4. Ailenin verdiği açıklamalar veya başkalarının verdiği bilgileri değerlendiriniz. 5. Problem için genetik temeli tanımlayınız bu iş için mümkün olduğu kadar görsel araçlar kullanınız. Örneğin problemle ilgili fenotipik veya diğer görüntüleri,kromozom resimlerini, kalıtım şekillerini gösteren diyagramları gösteriniz. 6. Genetik riskleri ailenin anlayabileceği şekilde açıklayınız. 7. Olasılıkları özetleyiniz; örneğin çocuk yapmama, çocuk yapma ve risklerini kabullenme, evlat edinme, artifisyel inseminasyon özellikle otozomal resesif bozukluklarda ve ciddi otozomal dominant bozukluklarda; eğer prenatal tanı mümkünse not ediniz. 8. Tartışılan konuları danışan kışileri destekleyiniz ve mümkünse kendileri için en uygun olasılığın ne olacağına karar vermek için biraraya geliniz. 9. Önceden danışım yapan ailelerle bağlantıda kalınız ve ebeveynde taşıyıcılık veya prenatal tanı konusunda yeni metodlar geliştiğinde aydınlatınız. Genellikle aileler bir defektli çocuk doğurduktan sonra genetik risk taşıdıklarının farkına varırlar. Bu durum kabul edilene dek reddetme, öfke-kızgınlık ve depresyon periyotları birbirini izleyebilir. Herbir ailenin durumu farklıdır ve danışma reaksiyonlar tektir. Aileler için sık bir problem genetik anormalliği kabullenme konusundadır, tek mutant gen, anormal kromozom veya multifaktöryel kalıtımda olduğu gibi birçok genlerin etkileşimi ve çevresel faktörler birarada olabilir. Kromozom anomalilerinde anormal karyotip normallerle karşılaştırılabileceği için işi biraz kolaylaşır. Bir diğer problem genetik bozukluğu olan çoğu bebek veya çocuk ailenin ilk etkilenen üyesidir; bundan dolayı aile diğer akrabalarda olmadığından; ailenin bunu herediter kabul etmeyip hafife almasıdır. Aileye bazı herediter bozukluklarda ebeveynlerin veya akrabaların sağlıklı olabilecekleri kuvvetle vurgulanmalıdır. TAŞIYICILARIN saptanması mümkün olan durumlarda genetik danışım : Taşıyıcılık durumu laboratuvar testleriyle saptanabiliyorsa genetik öğütleme basitce, daha spesifik ve daha etkilidir. Riskte olanlar tanınabilir, test yapılan akrabalar taşıyıcı değilse doğru olarak ikna edilebilir. Bazı biyokimyasal bozukluklarda ve kromozom anormalliklerinde taşıyıcı saptanması mümkündür. Biyokimyasal bozukluklar : Doğuştan metabolizma hastaları için heterozigot kişilerin tanınması gerekir. * Hb S ve C * Thalassemiler * Tay-Sachs Hast *  ı-antitripsin eksikliği Heterozigotlarda taramada bir diğer sınırlama da heriki ebeveyn heterozigot ise prenatal tanının kolay olmamasıdır. Özellikle hemoglobin anormalliklerinde plasental vene girip tetkik yapılması sadece birkaç merkezde olasıdır. X-e bağlı resesif metabolik hastalıklar G-6-PD eksikliği Fabry hastalığı (a-galaktosidaz eksikliği) Hypoxanthine-guanine phosphoribosyl transferaz PRENATAL TANI mümkünse genetik öğütleme : Birçok çift prenatal tanı hakkında daha çok şey öğrenmek için başvururlar.Prenatal tanının önemli olduğu durumların başında anne yaşının ileri olması, daha evvelden Down sendromlu veya ansefalomeningomiyeloselli çocuğa sahibolma gelir. Genel olarak 35 yaş üzerindeki tüm kadınlarda amniyosentezle prenatal tanı konması tercih edilir. Çünkü bu annelerin bebeklerinde kromozomal anomali riski en az %1 dir. Yine yeni bir bulgu Down sendromlu çocukların en az 1/4 ünde extra 21 kromozomun babadan geldiği bilinmektedir. Eskiden daima anneden geldiği düşünülürdü. Metabolik hastalıklı çocuk sahibi olma riski olan durumlar daha az fakat daha komplexdir. Bu grupta : 1. Amino asit metabolizma bozuklukları 2. Karbonhidrat metabolizma bozuklukları 3. Pürin ve pirimidin metabolizma bozuklukları 4. Enzim ve proteinlerde defektler 5. Eritrosit metabolizma defektleri 6. Kanın diğer şekilli elemanlarına ait bozukluklar 7. Lipid metabolizma defektleri 8. Pigment metabolizma bozuklukları 9. Vitamin metabolizma bozuklukları 10.Renal tübüler transport mekanizmasında primer bozukluklar 11.İntestinal malabsorbsiyonla sonlanan defektler 12. Mineral metabolizma defektleri Prenatal tanı genellikle 15-16 haftalık gebelikte uterus, pelviste amniosenteze uygun düzeye yükselince yapılır. Plasentayı lokalize etmekte veya 1 den yüksek fetus saptanmasında ultrasound kullanılabilir, ikiz gebelik şansı 1/80’dir. Aseptik teknik ve lokal anestezi kullanarak 22 nolu iğne ile abdomende en uygun yerden girilir (ultrasonogramla saptanır). Amniotik boşluğa ilerletilir. Trokar çıkartılır ve 2 ml sıvı alınarak (anne hücreleri ile kontaminasyonundan sakınılır) atılır; daha sonra 2. bir enjektörle 10-30 ml amniotik sıvı alınır ve direkt laboratuvara gönderilir. Spesimen kan varlığı yönünden incelenir, daha sonra santrifüjle hücreler amniotik sıvıdan ayrılır ve doku kültürüne ekilerek uygun koşullarda inkübatöre konur. Amniosentezle fetus kaybı riski: %0,5 Gebede geçici kramplar ve amniotik sıvı sızması:: %3 Olguların %5-10 unda amniosentezin tekrarlanması gerekir. Amniosentezden 14-21 gün sonra objektif sonuçlar alınabilir. Eğer sonuçlar fetusun anormal olduğunu gösteriyorsa ve ebeveynler düşüğü tercih ediyorlarsa çoğu doğumcu gebeliği 20. haftanın bitiminden evvel sonlandırır. Prenatal tanıda kullanılan dokular ve teknik işlemler : 1. Amniotik sıvı hücreleri : Kromozom analizi veya biokimyasal deneylerde kullanılabilirler. Hücrelerin yeterli sayıda çoğalması ve testler için yeterli sayıya ulaşması için 2-3 hafta gerektirir. 2. Amnion mayii:  -fetoporotein (AFP) Bu protein fetal karaciğer, gastrointestinal yol, yolk kesesinde sentezlenir ve anensefali, meningomyelosel, ensefalosel, omfalosel durumlarında artar. AFP ölçümü daha sonraki gebeliklerde bu bozukluğun herediter olup olmadığının saptanması için yapılır . Yine Meckel Sendromu (ensefalosel, pölikistik böbrek, polidaktili, yarık dudak ve damak, genital ve göz anomalileri, otozomal resesif kalıtımlı), konjenital nefroz'da artar. AFP düzeyleri en yüksek 14-18 hafta gebeliktedir. Amniosentezden evvel gebelik yaşının tayini önemlidir. Nöral tüp defektlerinde birlikte asetilkolin esteraz düzeylerinin de ölçümü gerekir. Eğer defektin üzeri deri ile kaplıysa AFP normal düzeylerde ölçülebilir. 3. Sekretuar substance : Myotonik distrofilerde dominant gen loküsünün saptanması için yapılabilir. 4. Hormonlar: Amniotik sıvıda steroid hormonlar ölçülebilir. Konjenital adrenal hiperplazi (21-hidroxylase eksikliğine bağlı) saptanabilir. 5. Ultrasound : Gebelik yaşının tayininde, plasentanın lokalizasyonunda, çoğul gebeliklerin ekarte edilmesinde kullanılır. - Kondrodistrofilerde - Uzun kemiklerin eksikliklerinde - Böbrek genişlemelerinde (Infantil polikistik böbrek ) ultrasound yararlıdır. 6. Amniografi: AFP anormal yüksek ise amnion mayisine suda eriyen bir boya enjekte edilerek incelenir. 7. Fetoskopi : Fetusun direkt inspeksiyonudur. Şiddetli Hb bozukluklarında, plasenta damarlarından kan almak için kullanılır. 8. Radyografi : Fetusun röntgen filmi uzun kemik eksikliklerinde, radial aplazi ile birlikte otozomal resesif trombositopenide kullanılabilir. Son zamanlarda ultrasonografi daha popüler hale geçmiştir.

http://www.biyologlar.com/kalitsal-hastaliklar

Kalıtsal Değişiklikler Nelerdir ?

Her canlı varlığın öz niteliklerini belirleyen temel iki etken vardır: Kalıtsal yük ve çevre. Bu iki etkenin birbirine etkisi gelişmeye, büyümeye, çoğalma yeteneğine, bir başka deyişle her bireyin yaşamına bağlıdır.Kalıtsal yük, türden türe gerek sayı, gerekse tek başına görünüşü bakımından değişen, ama aynı türün bütün bireylerinde aynı yapıda olan kromozom yumağında kodlanmıştır. Kalıtsal değişiklikler, soydeğişimler ( = mutasyonlar) sonucu belirmiş olurlar ve iki büyük grupta sınıflandırılabilirler: Gen değişimleri ve kromozom değişimleri. Gen Değişimleri Gen değişimleri, kalıtsal içeriğin çok küçük bölgelerinde görülen değişikliklerdir. Bu nedenle mikroskopik incelemeyle saptanamazlar. Bu gruba giren değişiklikler, yenidoğan'ın bireysel, toplumsal, ruhsal ve fiziki yaşamında ağırlığı olan, birçok hastalığın ortaya çıkmasına neden olur. Bu hastalıklar ; 1. Hemofili: Kanın pıhtılaşma yetersizliği. 2. Talasemi: Alyuvarların oksijen iletiminin yetersizliği. 3. Duchenne tipi ilerlemiş miyodistrofi: İskelet kaslarının felci. Kromozom Değişimleri Bu gruba, yani kromozom değişimlerine, bir ya da daha fazla kromozomun yapısal ya da sayısal değişiklikleri girer. Kromozom değişimleri, bazı hücreler (kanda lenfositler, deri, kemik iliği gibi dokulardaki bazı hücreler) üzerinde yapılacak mikroskopik gözlemlerle saptanabilir.Günümüzde, gen değişiminin neden olduğu hastalıkların bazılarıyla , kromozom değişikliğine bağlı hastalıkların tümü, gebeliğin ikinci üç aylık devresinde biyokimyasal incelemeler ve hücre genetiği çalışmalarının sağladığı geliştirilmiş yöntemlerle tanılanabilmektedir. İnsan Kromozomları Kromozomlar her hücrenin çekirdeğinin özel bir oluşumudur ve DNA (Deoksiribonükleik asit) moleküllerini içerir. Bireyin, bütün özelliklerini düzenlerler. İnsan türünde, organizmanın bütün hücrelerinde (üreme ile görevlendirilen eşeysel hücreler dışında) bulunan kromozom sayısı 23 x 2= 46'dır. 23 çiftin biri cinsiyet farkını belirlediğinden ayrı olarak gösterilmiştir (22XY) Erkekte bu kromozom çifti hem biçim, hem de boyut bakımından birbirinden farklıdır ve XY olarak işaretlenir. Dişide ise bu kromozom çiftleri birbirine benzerler ve XX olarak işaretlenirler. Diğer çiftler 1 'den 22'ye kadar numaralanmışlardır. Her çift benzeşik iki kromozomla ( homolog ) gösterilmişlerdir. Değişik çiftler de aralarında yapı ve büyüklük bakımından farklılaşırlar.Günümüzde laboratuvar yöntemleri, yalnızca kromozomların toplam sayısındaki değişiklikleri değil, aynı zamanda yapılarındaki değişik olasılıkları da etkin biçimde saptamaya izin verir. Hücre Bölünmesi Kromozomlar mikroskopta yalnızca, hücre iki yavru hücre oluşturmak için bölündüğü sırada gözlenebilirler. Çünkü bu evrede DNA yoğunlaşmış ve büklümleşmiş durumdadır.İnsan hücrelerinin büyük bölümü, bir dizi düzeneği aşarak, ana hücrenin özdeş kromozom içeriğini, yavru hücrelere aktarmak amacı ile bölünür.İnsanda ve genel olarak bütün yüksek canlılarda türün çoğalmasına izin veren bazı hücreler bulunur. Bu hücreler özel biçimde gelişmiş eşeysel hücrelerdir; bunların olgunlaşmasından eşeygözeler ( = gametler) oluşur. Erkek ve dişi gametlerin birleşmesiyle de yeni bir bireyin doğumuna yol açacak bir etkinlik başlar.Gametler daha sonra "mayoz" denilen özel bir hücre bölünmesine uğrarlar. Bu etkinlikte ana hücrenin kromozom yükü ikiye bölünür ve her biri 23 ana çiftin yalnızca bir kromozomunu içeren iki yavru hücre oluşur. Bunlar, sadece 23 kromozomlu bir yumağa sahiptir. Dişide bu etkinliğin son ürünü yumurta hücresi, erkekte sperm hücresidir.Döllenmeyle, yani yumurta hücresinin sperm hücresi ile birleşmesiyle 23'ü anneden, 23'ü de babadan gelen, 46 kromozomlu kalıtsal yük yeniden bütünleşir. Bu yeni hücre "zigot" adını alır. Zigotun oluşumuyla, önce öndölütü, sonra embriyoyu ve sonuçta yeni doğacak canlıyı oluşturacak olan düzenekler sırasıyla işlemeye başlar. TÜRKİYE’Yİ ETKİLEYEN KALITSAL HASTALIK AKDENİZ ANEMİSİ Eski yunancada "Thalas" kelimesi deniz, "Emia" kelimesi anemi anlamına, "Thalasemia" ise Akdeniz anemisi anlamına gelir. Akdeniz bölgesinde ve göçlerle yayılarak dünyanın bir çok ülkesinde görülen kalıtsal kan hastalığıdır. D.S.Ö. nün verilerine göre, tüm dünyada 266 milyon hemoglobinopati taşıyıcısının bulunduğu vurgulanmaktadır. Talasemi, Türkiyede'de en önemli sağlık problemlerinden birisidir. Talasemi için taşıyıcı sıklığı, yaklaşık olarak % 2,1 (1.300.000 taşıyıcı birey) ve yaklaşık olarak 4000 hasta bireyin bulunduğu bilinmektedir. (Harita 2). Yalnızca Antalya' da taşıyıcı sayısı 200.000 civarında (sıklık %12), hasta sayısı 600 civarındadır. Antalya’daki hastaların dağlımı Harita 3’de görülmektedir. TALASEMİNİN FORMLARI: 1. TALASEMİ TRAİT: TALASEMİ TAŞIYICILIĞI: Bu bireyler, tamamen sağlıklıdır. Eğer her iki ebeveyn de talasemi taşıyıcı iseler, çocuklarına geçirdikleri talasemi geni ile talasemi hastalığına neden olabilirler. Talasemi taşıyıcılarına talasemi minör denir. 2. TALASEMİ İNTERMEDİA: Taşıyıcılar gibi tamamen sağlıklı olmayan, hastalık belirtileri genellikle ileri yaşlarda başlayan, kan gereksinimleri daha az olan hastalığın hafif formudur. 3. TALASEMİ MAJOR: Akdeniz anemisi olarakta bilinir. Erken çocuklukta başlayan, çok ciddi bir kan hastalığıdır. Bu çocuklar kendileri için yeterli hemoglobini yeterince yapamazlar. Bu tür kalıtsal hastalıklardan korunmada en etkili yöntemler; 1. Toplum eğitimi, 2. Taşıyıcıların taranması, 3. Genetik danışma, 4. Doğum öncesi tanı yöntemleridir. İki taşıyıcının evlenmesi halinde ise hamileliğin 6-22. haftasında doğum öncesi tanı yapılabilir. Böylece hasta bir çocuğun doğması önlenir. Doğum öncesi tanı ile sağlıklı olacağı belirlenen bebeğin doğmasına izin verilebilir. KROMOZOMLARIN GİZLEDİKLERİ GENOME PROJESİ (EN KÖTÜSÜ 21 NCİ KROMOZOM) Her insan hücresinde yaşamın yapı taşları kabul edilen 23 çift kromozom bulunuyor. Gen bilgilerini taşıyan ip biçimindeki kromozomlar uç uca eklenseydi 1.5 metrelik bir kordon oluştururdu. Kromozomların bozuk oluşumu sonucu, insanın yaşamında değişik dönemlerde, çeşitli hastalıklar ortaya çıkıyor. Bilim adamları, hangi kromozomun bozuk olduğunda hangi hastalığa neden olduğunu biliyorlar. 1.KROMOZOM Alzheimer, ağır işitme 2.KROMOZOM Belleğin oluşumuyla ilgili bilgiler 3.KROMOZOM Akciğer kanseri 4.KROMOZOM Çeşitli kalıtımsal hastalıklar 5.KROMOZOM Akne, saç dökülmesi 6.KROMOZOM Diyabet, epilepsi 7.KROMOZOM Kronik akciğer iltihabı, şişmanlık 8.KROMOZOM Erken yaşlanma 9.KROMOZOM Deri kanseri 10.KROMOZOM Bilinmiyor 11.KROMOZOM Diyabet 12.KROMOZOM Metabolizma hastalıkları 13.KROMOZOM Göğüs kanseri, retina kanseri 14.KROMOZOM Alzheimer 15.KROMOZOM Doğuştan beyin özrü 16.KROMOZOM Crohn hastalığı 17.KROMOZOM Göğüs kanseri 18.KROMOZOM Pankreas kanseri 19.KROMOZOM Bilinmiyor 20.KROMOZOM Bilinmiyor 21.KROMOZOM Down sendromu, Alzheimer, Parkinson, lösemi, depresyonlar 22.KROMOZOM Yeni keşfedildi, kemik iliğinin olumuşumu düzenliyor 23.KROMOZOM (Y) Erkeklik cinsiyetini belirliyor, cinsel organların gelişimini düzenliyor 23.KROMOZOM (X) İki adet X kromozomu taşıyan bebek, kız oluyor. Bu kromozomdaki dejenerasyon kas erimesi, cücelik ve gece körlüğüne yol açıyor. Erkek genleri daha riskli Genome Projesi'nde elde edilen önemli bulgulardan biri de erkek genlerindeki kalıtımsal mutasyonların kadınlara göre iki kat fazla olduğu. Yani erkeklerdeki bir genetik bozukluğun ileriki kuşaklara geçme riski kadınların yarattığı riskin iki katı. Bu durum önemli bir paradoks yaratıyor: Evrimsel değişim sürecinde erkeklerin daha etkin bir faktör olduğu ileri sürülüyor, ancak aynı zamanda erkekler hastalıkların yayılması açısından da daha etkin bir faktör olarak ortaya çıkıyorlar. İnsan genlerinde meydana gelen mutasyonların, diyabetten astıma, kanserden kalp krizine kadar uzanan geniş bir yelpazede tam 1500 hastalığa yol açtığı belirlendi. Yaklaşık 30 kadar gen bu hastalıklara yol açıyor. Genetik şifrenin çözülmesiyle birlikte bu mutasyonların neden hastalıkla sonuçlandığı şimdi daha iyi anlaşılıyor. Bunun sonucunda da devrim niteliğindeki şu yeni tedavi yöntemlerinin geliştirilmesi bekleniyor: -Kişinin genetik yapısına özel imal edilen ilaçlar. -Sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar. -Bir insanın hangi hastalıklara yakalanabileceği anlaşılacak ve doğumdan önce müdahaleyle önlenecek. Bu müdahale kanser ve kalp hastalıkları için de geçerli. Çünkü kanser büyük ölçüde genlerin eseri. 30 bin genimiz var İnsan vücudunda 60 bin ila 100 bin gen bulunduğunu tahmin eden araştırmacılar, son araştırmalarla bu sayının 30-40 bin arasında olduğunu gördüler. Bilim adamları, insanı meyve sineği ve fareden farklı kılan genlerin sayısının fazla bir fark oluşturmadığını saptarken, bunu yüzyılın tıp alanındaki sürprizi olarak nitelendirdiler. İnsan genlerininin sıralanması ile ilgili bilgiler ışığında, bilim adamlarının insan biyolojisi ile ilgili yeni bir başlangıç oluşturduğu ve yeni tedavi uygulamalarınının, devrim yaratacak ilaçlarla gündeme geleceği bildirildi. Şimdiye kadar insan ile ilgili olarak düzinelerle bilinmeyene cevap oluşturan araştırmalar sonucunda, hastalıkların daha az yan etkilerle tedavisinin mümkün kılınacağı açıklandı. Araştırmalarda, genlerin tek başına durumlarının yanı sıra genler arasındaki ilişkilerin de anlaşılabildiği, insanlar arasındaki farklılıkların cevabının, milyonlarda DNA kodlarındaki farklı varyasyonlar ile ortaya çıktığı kaydedildi. DNA kodlarının her bir varyasyonunun kromozomlar için bir belirleyici olduğu ve bu sayede, genlerin taşıdığı mikroskopik yapının incelenebileceği belirtildi. Bilgisayar yardımı ile hastalıklı genlere benzeyen bilinmeyen genlerin de hızlı bir şekilde analiz edilebileceği, bu şekilde DNA'ların tek başına araştırılmasına gerek kalmayacağı bildiriliyor. Böylece DNA'ların analizine harcanan yıllar sürecek araştırmaların kısa bir zamana sığdırılabildiği kaydediliyor. İnsanın biyolojik yapısının sırlarını ortaya koyan gen sıralamasının öncelikle kalp hastalıkları, kanser, sinir sistemi bozuklukları, enfeksiyonlar ve çevresel etkenlerin yol açtığı hastalıklar ile mücadelede kullanılacağına dikkat çeken bilim adamları, önümüzdeki yıllarda bu konularda, insanlara büyük müjdeler verilebileceğini ve insan ömrünün giderek uzayabileceğini ileri sürüyor. Gen haritası ile ilgili yapılan son araştırmalar, bugüne kadar insanın biyolojik yapısı ile ilgili olarak tıp dünyasının çok az bilgilere sahip olduğunu da ortaya koymuş oldu.  

http://www.biyologlar.com/kalitsal-degisiklikler-nelerdir-

Uyku Apne Sendromu Nedir?

Bulguları Nelerdir? Uyku Bozukluğu Neden Ciddi Bir Sağlık Sorunudur? Nasıl Tedavi Edilir? Polisomnografi (Uyku Testi) Nedir? Anlaşmalı Kurumlar Uyku Testi UYKU APNE SENDROMU NEDİR? Uykuda solunum durması en sık karşılaşılan uyku hastalıklarından biridir. Uyku sırasında üst solunum yollarında tıkanmalara bağlı gelişen solunum durmaları ve buna eşlik eden kan oksijen seviyesindeki düşüşler ile karakterizedir. Beyinde solunum merkezinin fonksiyon bozukluğu ve Üst hava yollarında tıkanıklığa yol açan oluşumlar bu hastalığın en önemli nedenleridir. BULGULARI NELERDİR? Gün boyu aşırı uykululuk hali, uyku sırasında horlama ve solunum durması başlıca belirtileridir. (Hasta bu durumun farkında değildir fakat eşi son derece farkındadır.) Horlama uyku bozukluğunun önemli bir habercisidir. Bu Hastalarda Aşağıdakilerden Bir veya Birkaçı Genellikle Mevcuttur. UYKU BOZUKLUĞU NEDEN CİDDİ BİR SAĞLIK SORUNUDUR? Bu hastalık, acil tıbbi müdahale gerektiren, son derece ciddi ancak yeterince önemsenmeyen, hayatı tehdit eden bir durumdur. Teşhis edilmemiş uykuda solunum durması; felç, iktidarsızlık, yüksek tansiyon, kalp krizi, kalp hastalığı ve kalp ritim bozukluklarına neden olur. Ayrıca bu durum trafik kazalarına, işteki verim kaybına ve kişiler arası ilişkilerde bozulmalara neden olup gündüz aşırı uykuluk hali yaratır. Bahsi geçen bu bulgular hafif, orta, ağır şiddette olabilir. NASIL TEDAVİ EDİLİR? Uyku apne sendromu bulgularına sahip olan kişiler mutlaka uyku laboratuarında bir gece geçirerek, polisomnografi yapılarak değerlendirilmelidir. Hastalık belirlendiği taktirde, hastalığın tedavisi uzman hekimin belirleyici ilaçlarla ve cerrahi tedavilerle mümkündür. UYKU TESTİ (POLİSOMNOGRAFİ) Polisomnografi denen uyku testi sırasında mümkün olduğunca evinizdeki ortama yakın şartlarda tüm gece boyunca uykunuz ve uykuda çeşitli vücut fonksiyonları uyku teknisyenlerince izlenerek kaydedilmektedir. Amaca yönelik olarak kaydedilen vücut fonksiyonlarının sayısı farklı olabilir.Standart olarak uyku dönemlerinin belirlenmesi için elektroensefalogram (EEG), elektrookülogram (EOG; göz küresi hareketleri), elektromiyogram(EMG; kas gerginliği) kayıtları; buruna takılan sensörlerle solunan havanın, göğüs ve karına takılan kemerlerle uykuda solunum hareketlerinin, parmağa takılan mandal şeklindeki bir algılayıcı ile oksijen düzeyinin ve kalşp ritminin, yatış pozisyonlarının kaydı yapılır. Ayrıca kalp ritmi ve gece boyu kan basıncı düzeyi kayıtları alınır. Tüm gece boyunca kaydedilen uyku paramtreleri ertesi gün uzman hekim tarafında değerlendirilir. Horlamanızın tehlikeli olup olmadığı, solunum durmalarının süresi, sıklığı ve bu sırada ortaya çıkan patolojik bulgular tespit edilir. Uyku testi, hastalığınızın şiddetini belirlemekte, tedavinizin nasıl yapılacağı konusunda hekime ön bilgi vermektedir. Obstrüktif uyku apne sendromu saptanan hastaların uyku testinin ardından KBB muayenesinden geçmeleri ve bazı solunum fonksiyon testlerinin yapılması da gerekebilmektedir. Hastanemizde uyku laboratuarında polisomnografi testi hafta içi her gün ve tercih eden hastalara da Cumartesi geceleri de yapılabilmektedir. UYKU TESTİ Aşağıdakilerden size uygun olan seçenekleri işaretleyiniz. Yüksek sesle horlama Dinlendirmeyen uyku Yüksek tansiyon Sinirlilik hali Depresyon Uykuda boğulma hissi Aşırı kiloluk Kişilik değişikliği Uykusuzluk Uykuda aşırı terleme Sık idrara kalkma Uykuya doyamama Sabah yataktan kalkmada güçlük Sabah baş ağrıları Sabah ağız kuruluğu Mide de ekşime, yanma Konsantrasyon güçlüğü Cinsel güçte zayıflama Hızlı kilo alımı Gündüz ayıklama hali

http://www.biyologlar.com/uyku-apne-sendromu-nedir

AROMATİK VE TIBBİ BİTKİLER

Doğaya dönüşümün bir slogan haline geldiği günümüz dünyasında tıbbi ve aromatik bitkiler Türkiye'de de önemli bir yere gelmiştir. Türkiye pek çok bitkinin gen merkezi olmasının yanında, bazı endemik türlerin de bulunduğu coğrafik bölgeleri içermektedir. İnsanlar yüzyıllardan beri hastalıklara karşı elde ettikleri bitkiler ile çare bulmaya çalışmışlardır. Hastalıkları, bitkiler ile tedavi etme yöntemleri oldukça başarılı sonuçlar vermiştir. Bundan dolayı bitkilerin tedavide kullanımı, günümüze kadar devam etmiştir. Birçoğu tesadüfen, birçoğu da merak sonucu denenerek etkileri anlaşılan doğal ilaçlar, kulaktan kulağa yayılarak herkes tarafından tanınmış ve yıllar geçtikçe daha farklı bitkilerin başka dertlere de deva oldukları anlaşılmıştır. Diğer bir gelişme de bu bitkilerin, beslenmede lezzet, koku, tad verici ve iştah açıcı özelliklerinin anlaşılması ve kullanımının yaygınlaşmasıdır. Dünyanın gelişmiş ülkeleri özellikle tedavide bitkisel kaynaklara yönelmiş durumdadırlar. Tedavide kullanılan ilaçların önemli bir kısmını doğal kaynaklı ilaçlar oluşturmaktadır. Doğal kaynaklı ilaçların kullanım oranı gelişmiş ülkelerde %60, gelişmekte olan ülkelerde ise %4 civarındadır. Bugün Türkiye florasında 9000'in üzerinde bitki türü olduğu kabul edilmiştir. Bu bitkilerin 1000 kadarı, ilaç ve baharat bitkileridir. Dünya'da yaşam standardı yükseldikçe tüketim de artmaktadır. Bu artış, tıbbi ve aromatik bitkiler içinde geçerlidir. Bu bitkilerin tüketim alanı çok geniştir. En önemli kullanım alanı ise ilaç, parfüm, kozmetik, diş macunu, sabun şeker sanayi olup ayrıca baharat olarak tüketilmektedir. 1. ADAÇAYI: 1.1. LATİNCE ADI: Salvia Officinalis 1.2. İNGİLİZCE ADI: Garden Sage 1.3. MAHALLİ ADLARI: Adaçayı, Ayı Kulağı, Misk Adaçayı, Diş Otu 1.4. BİTKİ HAKKINDA GENEL BİLGİ VE ÜLKEMİZDEKİ YAYILIŞI: Adaçayının bugüne kadar 500 türü tesbit edilmiştir. Bu türler tropik ve subtropik bölgelerde dağınık olarak bulunurlar. Ülkemizde ise yaklaşık 90 kadar salvia türü bilinmektedir. Adaçayları bir ya da çok yıllık, çoğunlukla güzel kokulu, çalı görünüşünde ve tüylü bitkilerdir. Ülkemizde Akdeniz ve Ege bölgelerinde; dağlarda, steplerde, tarım arazileri civarında ve ormanlık sahalarda yetişmektedir. Tıbbi özelliği olan salvia officinalis l. Ülkemizde tabii olarak yetişmemekte, ancak tohumu temin edildiğinde kolaylıkla kültüre alınarak yetiştirilebilmektedir. 1.5. KULLANILAN BÖLÜMLERİ:Kurutulmuş Yaprakları 1.6. SANAYİDEKİ KULLANIM ALANI: Adaçayı yapraklarının enfüzyonu ilaç sanayinde gargaralar ve şurupların bileşimine girerek boğaz ağrıları ve iltihaplarına karşı kullanıldığı gibi, dezenfekten, antiseptik olarak bunun yanında da mide ve barsak spazmlarını çözücü ilaçların yapımında değerlendirilir. Ayrıca hoşa giden kokuları sebebiyle kozmetik sanayinde de geniş kullanım alanı bulunmakta, özellikle dinlendirici vasıftaki banyo köpüklerinin imalinde kullanılmaktadır. Son yıllarda tedavi edici özelliği olan diğer bitkiler ile karıştırılıp poşet halinde hazırlanan çayları da piyasaya çıkmaktadır. Uçucu yağda bulunan thujol zehirli bir madde olup; düşük dozlarda titreme ve halisünasyon yüksek dozlarda da saraya benzer titremeler akabinde uyuşukluk ve bitkinlik şeklinde etki ettiğinden günlük maximum doz önemli olup, genellikle enfüzyonu kullanılır. 1.7. HALK ARASINDAKİ KULLANIMI: Halk arasında çay gibi demlenerek (enfüzyonu) boğazdaki iltihaplanmalar, yorgunluk, sinir zafiyetine karşı kullanılır. Ayrıca balve sirke ile karıştırılarak ruhi depresyonlar, şiddetli soğuk algınlıkları ve bazı kadın hastalıklarına karşı kullanılmaktadır. İshal kesici ve iştah artırıcı olarak da faydalanılmaktadır. 1.8. DROG OLARAK ÖZELLİKLERİ: Yatıştırıcı, midevi idrar söktürücü, terletici, dinlendirici, ağız ve boğazlarda antiseptik, dezenfektan özellikleri vardır. 1.9. VERİM: Avrupa'da yeşil-yaş herba verimi, ilk yılda 300-400 kg/da ikinci ve üçüncü yıllarda 800-1200 kg/da arasındadır. Ege bölgesinde yapılan bir denemede ilk sene 862 kg/da ikinci sene 2141 kg/da üçüncü sene, 2384 kg/da yeşil herba elde edilmiştir. Gübre verilmeksizin yapılan üretimden ise 1238 kg/da; 5 kg/da azot verilince 2333 kg/da;10kg/da azot verilince 3481 kg/da yeşil herba alınmıştır. (ilisulu -1992) 1.10. DIŞ TİCARETİ: Doğada kendiliğinden üreyen adaçayları, toplanıp pazarlanır, alım satımı yapılır. Halen batı ve güney illerimizde en çok olmak üzere hemen hemen tüm baharatçılarda satılmaktadır. Fransa, Almanya, A.B.D ve diğer bazı ülkelerde üretimi yapılmaktadır. Günümüzde en çok doğal yetişen adaçayları tüketilmektedir. 2. KEKİK: 2.1. LATİNCE ADI: Thymus Sp. 2.2. İNGİLİZCE ADI: Garden Thyme 2.3. MAHALLİ ADLARI: Yabani Kekik, Sater Otu, Nemamul Otu. 2.4. BİTKİ HAKKINDA GENEL BİLGİ VE ÜLKEMİZDEKİ YAYILIŞI: Çalı ya da çalımsı görünümde ve kokulu olan kekikler (labiatae) lamiaceae familyasının dünya üzerinde 40 türle temsil edilen bir cinstir. Genellikle derin olmayan gevşek, ılımlı, humuslu ve kalkerli toprakları seven bu bitkiler Avrupa ve Asya'da, akdeniz bölgesinde, kuzey Afrika'dan habeşistan' a kadar uzanan yerlerde ve kanarya adalarında bulunmaktadır. Ülkemizde ise yaklaşık olarak 35 kadar kekik türü 1500 m rakıma kadar olan yerlerde ve yaylalarda yaygın olarak bulunurlar. Bu türlerden bir kısmının endemik olduğu literatürde yer almaktadır. Ülkemizde 14 adeti endemik olarak yetişen 37-40 arasında tür mevcuttur. Thymus vulgaris, (adi kekik, kekik, büyük kekik, sater) ülkemizde doğal olarak Yetişmez. Thymus serpyllum (kır kekiği, yabani kekik, kekik, sater) ülkemizde, Asya ve Avrupa'da yaygındır. Ülkemizde yaygın olduğu yerler: Bursa, İzmit, Doğu Karadeniz, Kayseri' dir. Thymus longicaulis sp. Chavbardii var. Antelyensis, Antalya'da yetişen endemik taksonlardan'dır. Beyaz kekik batı ve Güney Anadolu bölgesin' de kurak yerlerde yetişir. YABANİ KEKİK: Akdeniz bölgesi ve Anadolu' da pek çok varyetesi var. İZMİR KEKİĞİ YADA PEYNİR KEKİĞİ: Batı ve Güney Anadolu genel yayılış sahasıdır. İSTANBUL KEKİĞİ YADA MERCAN KÖŞK: Ender olarak da eşek kekiği olarak anılır. Trakya ve Batı Anadolu genel yayılış sahasıdır. BEYAZ KEKİK: Güney ve Batı Anadolu'da bilhassa Manisa ve Muğla civarında yayılış gösterir. 2.5. KULLANILAN BÖLÜMLERİ: Dallı Çiçekli Tepe Ve Yaprakları 2.6. SANAYİDE KULLANIM ALANI: İlaç sanayinde antiseptik imalatında kullanıldığı gibi bronşlardaki koyu kıvamlı salgıyı sıvılaştırdığından öksürük şuruplarının bileşimine girer. Antibiyotik etki olarak mikroorganizmaların üremesini geciktirdiği veya tamamen durdurduğu için, ağız antiseptiği olarak gargara yapımında faydalanılmaktadır. Derideki mantar hastalıklarına karşı inhibör etkisi olduğundan, mantar ilaçlarının bileşiminde de yer almaktadır. Kimya sanayinde ise değerli bir kimyasal madde olan timolun elde edilmesinde kullanıldığı gibi parfümeri ve kozmetik sanayinde de banyo köpüklerinin yapımında ve problemli ciltlerin tedavisinde kullanılmaktadır. 2.7. HALK ARASINDA KULLANIM ALANI: Kekiklerin çiçekli dal ve yaprakları halk arasında çay gibi demlenerek içilmek suretiyle kandevarınını düzenleyici, rahatlatıcı etkisinden faydalanılmaktadır. Ayrıca kansızlık, boğmaca, kellik, diş ve mide ağrılarında uyuz, nefes kokması, lumbago, barsak parazitlerinin ve gazlarının giderilmesinde, romatizma ile bazı kadın hastalıklarında tedavi amacıyla kullanılmaktadır. Kekik türlerinden çeşitli et yemeklerinde baharat olarak da faydalanılmaktadır. 2.8. DROG OLARAK ÖZELLİKLERİ: Dolaşım uyarıcısı, antispazmatik, idrar söktürücüdür. Düşük dozlarda kullanıldığında balgam söktürücü, yüksek dozlarda alındığı taktirde antiseptik ve bazı barsak kurtlarını düşürücü etkisi vardır. 2.9. VERİM Kekik o yıl ekilmiş ise ilkbahar da biçim yapılmaz. Böylece az verim alınır. Orta Avrupa koşullarında ilk yıl 100-150 kg/da, ikinci yıl 200-450 kg/da kuru herba, 1000-1800 kg/da yaş herba alınmaktadır. Üçüncü yıl verim azalır. Genelde 3 yıl için üretim yapılır. (İlisulu'dan Ceylan 1981) 2.10. DIŞ TİCARETİ: Türkiye kekiğin en önde gelen ülkelerinden biridir. Türkiye kekik ihracatında %19 'la 2. Sıradadır. 1. Sırada ABD yer alır. Türkiye'den kekik ithalatı yapan ülkelerden %52 'sini ABD oluşturmaktadır. Geri kalan kısmı ise Almanya, İtalya, İngiltere, Yunanistan ve Fransa 'dır. Almanya, Fransa, ABD gibi ülkelerde yetiştirildiği, piyasası ve ekonomik ortamı olduğu bilinmektedir. Ülkemizde ise; İzmir, Antalya gibi illerimizde az da olsa üretilip pazarlanmaktadır. Ancak doğal olarak yetişen kekikler, toplanıp kurutularak büyük şehir piyasalarına sürülür. ABD, Almanya, Yunanistan, Fransa, İngiltere, Kanada ve İtalya başta olmak üzere 30 kadar ülkeye ihracat yapmaktayız. 3. NANE: 3.1. TAKIM: Tubiflorales 3.2. FAMİLYA: Lamiaceae 3.3. KÖKENİ VE YAYILIŞI: Anavatanının, Orta Avrupa ve Asya olduğu belirtilen nane, çok çeşitlilik gösterir ve geniş bir yayılış alanına sahiptir. Çoğunlukla Avrupa ve Asya'da yayılan 90 kadar türü bulunmaktadır. Ülkemizde ise 7 türe ait 12 takson yayılış göstermektedir. Ilıman iklimlerde, bu türler. M. Pulegium, M. Arvensis, M. Aguatica, M. Piperita, M. Longifolia, M. Suaveolens, M. Spicata'dır. Bunlardan M. Longifolia, M. Rotundifolia, M. Pulegium, M. Aquatica, Batı Anadolu'da yayılmıştır. (Öztürk, Seçmen, Pirdal-1991) ılıman iklimlerde, Amerika, Avrupa ve Asya'da tarımı yapılır. Kaynak ülkeler: ABD, Yugoslavya, Mısır, Fas, Macaristan, Bulgaristan, İspanya, Almanya, Romanya, Arjantin, Meksika, Brezilya, İngiltere, Polonya, Yunanistan'dır. M. Arvensis ise özellikle Japonya'da yetiştirilir. Kaynak ülkeleri: Çin, Japonya, Brezilya, Güney Afrika, Tayvan, Arjantin. Nane, çok eski bir kültür bitkisidir. İngiltere'de botanikçi John Ray'ın (1921) tavsiyelerinden sonra, tıbbi bitkiler arasına girmiştir. 3.4. KULLANILAN KISMI: Nanenin; yaprakları, çiçekli dalları ile yapraklarından elde edilen uçucu yağı kullanılır. 3.5. FAYDALANMA YÖNLERİ: Nane eskiden beri mutfakta, kızartmalarda, çorbalarda, salatalarda ve birçok yemeklerde; iştah açıcı, çeşni ve lezzet verici olarak kullanılmaktadır. Bu amaçla memleketimizin her yerinde halkımız evlerinin bahçelerinde, saksılarda, az da olsa nane yetiştirmektedir. Kuduz köpeklerinin ısırmasında, arı sokmasında tedavi edici olarak ayrıca, kokusundan faydalanılarak fare ve güve gibi hayvanların zararlarını önlemede kullanıldığı belirtilmektedir. (İlisulu'dan Arslan - 1975) Günümüzde, nanenin halk ilacı olarak kullanımına devam edilmektedir. Esas önemi; antiseptik, anaztezik, serinletici, ferahlatıcı, yatıştırıcı, gaz söktürücü bulantı kesici özelliklerinin olmasıdır. İshale karşı da etkilidir. Nane esansı, kuvvetli bir zehir ise de günde az miktarda birkaç damla alınırsa, mide ağrısına, buluntılara iyi gelir. Birçok ilaçların yapımında, şekercilik, dişmacunu, ciklet, sabun, parfümeri sanayinde ham madde olarak kullanılır. Nanenin uçucu yağı, ülkemizde limon uçucu yağından sonra en çok kullanılan bir yağdır. Henüz ülkemizde ithal edilmektedir. Çünkü, elde edilmesi şu anda mümkün değildir. Yıllık ithalatımız, 200-3600 kg arasındadır. (1952-1961) Nane, çay gibi kaynatıldığında hıçkırığı keser. Suyu, sirke ile içildiğinde kan tükürmeyi keser. Akrep sokmalarında yakısı yara üzerine konursa ve ayrıca’da çiğnenirse hasta iyileşir. Taze yaprakları yenildiğinde solucan düşürür. Kavut ile birlikte merhem – yakı yapılırsa karın tümörünü geçirir. Sert dil, yaprağı ile birkaç defa ovulur ise sertliği giderir. Yaprağın lapası, basura iyi gelir. Kanın akmasını durdurur, sarılık hastalığını geçirir. Nane, ezilerek masaj yapıldığında, dildeki kekemeliği geçirir. (Yıldız- 1983) 3.6. YETİŞTİRİLMESİ: İKLİM VE TOPRAK İSTEKLERİ: Nane, mutedil iklimlerde iyi yetişir. Yağışları yeterli ve dağılışının da iyi olmasını ister. Devamlı bulutlu havalardan çok, güneşli ve az bulutlu havalardan hoşlanır. Taban suyu yüksek olan yerlerde ve sulanabilen kurak bölgelerde yetiştirilmesi mümkündür. (İlisulu- 1992) Nane, pratik olarak her türlü toprakta yetişebilir. Fakat, toprağın normal düzeyde nem içermesi şarttır. Genellikle kumlu – tınlı, kireçce fakir. , nötr ve zayıf alkali, azotlu, organik maddece iyi durumlu ve nispeten tuzlu topraklarda yetişmektedir. Çok asitli topraklar, ekimden önce kireçlenmelidir. Çamurlu topraklar, nane tarımı için uygun değildir. Nanenin yetişmesi için uygun olan topraklar; soğan kereviz lahana vb. Sebzelerin yetiştirilmesinde de kullanılan, iyi drene edilmiş, gübreli topraklardır. Bu topraklar, kuvvetli ve hızlı gelişmeyi sağlayan besin elementlerini içerirler. Ayrıca; patates, mısır yetiştirilen kumlu, çakıllı, kuvvetli ve çok verimli topraklar nane tarımı için uygundur. (Öztürk, Seçmen, Pirdal- 1991) EKİM- DİKİM: Nane, çoğunlukla üç şekilde üretilir. A-) Tohumla Üretim B-) Yeraltı Sürgünleriyle Üretim C-) Gövde Çelikleriyle Üretim A-) TOHUMLA ÜRETİM: Pratikte pek uygulanmayan bir üretim şeklidir. Hem üretimi zordur, hem de elde edilen nanelerin ayrı yapıda olması ihtimali fazladır. Tohumla üretim, çoğunluk ıslah çalışmalarında kullanılan bir yöntemdir. (İLİSULU’DAN –1992) Üretimi için İzmir’de yapılan denemelerde elde edilen yeşil ve kuru herba miktarı şöyledir: (İLİSULU’ DAN CEYLAN – 1979) B-) YERALTI SÜRGÜNLERİYLE ÜRETİM: Nanenin esas üretim şeklidir. Günümüzde ülkemizde ve dünya’nın birçok ülkesinde bu şekilde üretim yapılmaktadır. Yukarıda belirtilen ve İzmir’de yapılan üretim denemesi de bu şekilde yapılmıştır. Yeraltı sürgünlerinin dikimi, ilkbahar’da veya sonbahar’da yapılır. Bu yeraltı sürgünleri aynı zamanda topraküstü sürgünlerini de kapsamalıdır. İyi ve istenilen özellikleri kapsayan nane çeşitlerinden alınan sürgünlü rizom numuneleri, önceden açılmış çizilere ucu uca gelecek şekilde veya aralıklı olarak yatırılır. Üstleri, nemli toprakla örtülür veya bol su verilir. Sıra araları 35, 60, 75, 90cm; sıra üzerleri ise 20, 30, 75 cm. Olarak ayarlanır. Burada, çeşit özelliği, toprağın fizikselve kimyasal yapısı etkilidir. Derin ve verimli topraklarda aralıklar fazla tutulur. İri bitki veren çeşitlerde sıra araları geniş tutulur. Hızlı büyüyerek sıra aralarını çabucak kapatır. Bu durum, çapalama ve seyreltme ile önlenir. (İLİSULU-1992) BAKIM: İlk sene sıra araları sık sık çapalanarak, yabancı otların gelişmeleri önlenir. Taban ve ağır topraklarda ve iyi hazırlanmış tarlalarda çapa işleri daha da önem kazanır. Eğer sıra aralarının kapanmaması istenirse, her biçimden sonra sıra araları, kazayağı veya frezelerle işlenmelidir. Bitki, tarlayı iyice kapattığında, yabancı otlar, elle yolunmalıdır. Bu taktirde herbisit kullanımı uygundur. Bu konuda ülkemizde herhangi bir çalışma yapılmamıştır. (İLİSULU-1992) Nane, büyüme mevsiminde suya ihtiyaç duyar. Çoğunlukla sulanarak yetiştirilir. Genellikle mayıs’ta ihtiyaca yetecek oranda 1-2 haftalık sürelerle sulama yapılmalıdır. Sulamada yağmurlama sistemi de kullanılabilir. (ÖZTÜRK, SEÇMEN, PİRDAL-1991) Ticari gübreler, tüm bölgelerde nane yetiştiricileri tarafından kullanılır ve genellikle bitki besin maddesince fakir olan topraklarda uçucu yağ verimini arttırır. Serin ve yağışlı yerlerde genç bitkilerin verimini artırmak için 4,5 dönüme, 12-24 kg’lık azot verilir. Gübre, ekim öncesi serpilmelidir. Gübre verilirken stolonlar ike temas etmemesine dikkat edilmelidir. Sulamayla nane yetiştirilen kuvvetli ve kumlu topraklarda, 4,5 dönüme genellikle amonyum sülfat veya amonyum nitrat olarak verilen azotun değeri, 60 kg’dır. Potasyum ve fosforun biri veya her ikiside toprak analizi sonunda gerektiğinde verilmelidir. (ÖZTÜRK, SEÇMEN, PİRDAL- 1991) HASAT: Nane, genellikle çiçeklenme başlangıcında hasat edilir. Memleketimizde, nanenin çiçeklenmesine pek müsaade edilmez. Bir yılda 2-3 biçim yapılır. Toprak seviyesinden birkaç cm yukarıdan biçilir. Ekim alanının genişliğine göre; orak, tırpan, çayır biçme makinası ile hasatı yapılır. (İLİSULU-1992) Çiçeklenme devresinde, nane yağının genellikle daha iyi olduğu düşünülmektedir. Bitkilerin, fazlaca çiçeğe sahip olduğu zaman, çiçeklerden elde edilen yağın kalitesi değişir. Çok güneşli uzun gün ile uzun büyüme mevsimi, erken çiçeklenme ve yüksek yağ verimi üzerinde etkili olmaktadır. Bu nedenle, böyle yerlerde nane, çiçeğinin en bol olduğu devrede toplanmalıdır. Soğuk yerlerde ürün toplama, çiçeklenme başlamadan önce;ılıman yerlerde ise normal olarak temmuz sonunda başlanmalıdır. Ağustos- eylül aylarının ortasına kadar devam edebilmektedir. Eğer ürün toplama zamanından önce bitkinin alt yaprakları dökülürse ürün, erken toplanmalıdır. Biçimden sonra 1-2 gün kuruyuncaya kadar devam edebilmektedir. Eğer ürün toplama zamanından önce bitkinin alt yaprakları dökülürse ürün, erken toplanmalıdır. Fazla yağış üründe yağ miktarını azalttığı için toplama işlemi, yağışlardan önce yapılmalıdır. Biçimden sonra 1-2 gün kuruyuncaya kadar serili bırakılır. Daha sonra da tırmıkla toplanır. Eğer çok kurumuş ise elle toplanarak ürün kaybı önlenmelidir. 2-3 gün kadar kuruduktan sonra taşınmalıdır. (ÖZTÜRK, SEÇMEN, PİRDAL- 1991) MUHAFAZA: Kurutulmuş nane drogu, kuru, havalanabilir yerlerde, pazarlanıncaya kadar saklanır. İyi muhafaza edilmeyen nane, nemden dolayı küflenip bozulur. Ülkemiz, kuru iklim kuşağında bulunduğu için küflenme ihtimali düşüktür. (İLİSULU -1992) PAZARLAMA: Kuru yaprak halinde veya toz halinde kilo ile veya küçük paketler veya poşetler içinde firmalar tarafından pazarlanmaktadır. Nane yağı, birtakım işlemlerle elde edilir. Nane yağı, pazara çıkarıldığı gibi; parfümeri, ilaç, sabun, diş macunu, gıda sanayine pazarlanmaktadır. EKONOMİK ÖNEMİ: Nane, ilaç sanayinde önemli bir yer tutmakta ve çeşitli endüstri kollarında büyük ölçüde kullanılmaktadır. Özellikle batı Avrupa ülkelerinde naneye olan ihtiyaç, her geçen gün daha da artmaktadır. Böylece dünya pazarında daima alıcı bulmaktadır. Böyle büyük alıcılar bulan nanenin birçok ülkede geniş olarak üretimi yapılmaktadır. Türkiye’de ise az miktarda üretim yapılmaktadır. (İLİSULU-1992) Nane ülkemizde yalnız ihraç edilen bir bitkidir. 4. BİBERİYE: 4.1. TAKIM: Tubiflorales 4.2. FAMİLYA: Lamiaceae 4.3. CİNS: Rosmarinus 4.4. TÜR: Rosmarinus Officinalis L. 4.5. MAHALLİ ADLARI: Kuşdili, Hasaban, Lacivert Gül, Itırların Prensi 4.6. BİTKİ HAKKINDA GENEL BİLGİ VE ÜLKEMİZDEKİ YAYILIŞI: Dünyanın birçok yerinde kültürü yapılmaktadır. Başta Türkiye olmak üzere özellikle Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerde 1500-1700 m yüksekliklere kadar yetişme ortamı bulmuştur. Çok sayıda varyete ve forma sahiptir. Akdeniz havzası başta olmak üzere ılıman ve sıcak iklim bölgelerinde kültüre alınmıştır. Akdeniz ülkelerinde yabani olarak yetişir. Yayıldığı ülkeler Portekiz, Yugoslavya, Fransa, İspanya, Tunus, Fas, Cezayir ve İtalya'dır. Ülkemizin batı ve güney kıyılarında yabani olarak yetişir. Park ve bahçelerde yetiştirilir. Baharat v.b. Amaçlarla kültürü yapılamaz. Baharat olarak da fazla kullanılmaz. Uçucu yağ üretimi yok denecek kadar azdır. Bunun yanında, birçok ülkede doğal yetişen biberiye toplanmakta ve değerlendirilmektedir. Ancak istatistiği tutulmamaktadır. Bu nedenle rakamla ekonomik önemi belirtilememektedir. 4.7. BİTKİSEL ÖZELLİKLERİ: Çalımsı karakterli bir bitkidir. Sapı lifsi yapıda, ince, narin, çok dallı ve diktir. Genç dalları dört köşelidir. Yaprakları karşılıklı, sapsız ve kulakçıksızdır. Yaprakları çam yapraklarına benzer. Yaprak ayası uzunca, oldukça etli, üst tarafı tüysüz, koyu renkli; alt tarafı ise çok tüylü ve beyazımtrak yeşil renklidir. Yaprak kenarları alt tarafa doğru kıvrık olup kışın yapraklarını dökmez. Yaprakları dil şeklinde, 2-3 cm uzunlukta, 2-4 mm genişliktedir. Yaprak ayası derimsi, dar, şeritsi veya mızraksıdır. Yaprak ucu küttür. Taban kısmı çok kısa sap şeklinde daralmıştır. Çiçekleri, dalların ucunda ve yaprak koltuklarında küçük topluluklar halindedir. Bütün sene çiçeklidir. Ve çiçekleri bir eksen üzerinde salkım şeklindedir. Çanak yaprakları tüp şeklinde, iki dudaklı ve çok tüylüdür. Taç yaprakları da tüp şeklinde ve iki dudaklıdır. Çiçekleri mavimsi beyaz, mor ve eflatun renklidir. Üst dudakta iki dar lop, alt dudakta üç dar lop bulunur. Alt dudağın orta lobu diğerlerinden daha büyük ve çukurdur. Stamerler iki tanedir. Flament, korolla tüpünden daha uzun, kıvrık, mor renklidir ve tabanında küçük bir diş yapısında çıkıntısı vardır. Dişi organ iki karperli, stilusu uzun ve kıvrık, stigması iki parçalıdır. Çiçeklerinde nektarium bulunur. Meyvesi esmer, küçük fındıksı yapıdadır. Yapraklarında %8 tanen, %1-2 uçucu yağ ve acı madde bulunur. 4.8. FAYDALANMA YÖNLERİ: En ucuz baharatlardandır. Mutfakta et, sebze, omlet,çorba, sos ve salatalar da, hemen hemen her türlü gıdada sevilerek tüketilir. Gıda sanayinde baharat ve yan ürünleri başta olmak üzere, alkolsüz içecek, çeşni ürünü ve etlerde, ayrıca şekerleme, dondurma ve fırın ürünlerinde kullanılır. Gıda sanayinin kullanımının dışında, son zamanlarda sentetikler kadar etkili biberiye antioksidanları üretilmekte ve değerlendirilmektedir. Ayrıca parfümeri, kozmetik ve eczacılıkta kullanılır. Özellikle spazm çözücü, romatizma, gargara, tavman, burkulmalara karşı fiziksiyon, idrar söktürücü, tenter, ateş düşürücü, astım ve birçok hastalığa karşı faydalıdır. 4.9. YETİŞTİRİLMESİ: İKLİM VE TOPRAK İSTEKLERİ: Yetiştiği yerler yazları kurak, kışları yağışlı geçen bölgelerdir. 1500-1700 m yüksekliğe kadar yayılmasında iklim değişikliklerine dayanıklı olması ve serin iklim koşullarında da rahatlıkla üretilebilmesi etkendir. Toprak isteği yönünden fazla seçici bir bitki değildir. (İLİSULU -1992) EKİM-DİKİM:Kendisi doğal olarak yetişmekte olan bir bitkidir. Tohumlarını saçarak koloniler oluşturmaktadır. Tohumları ekilerek kolay üretilebildiği gibi, çok koku yayan biberiye bitkileri vejetatif olarak çelik alma yoluyla da üretilebilir. Bahçelerde,tarlalarda ve kısmen gölgelik yerlerde rahatlıkla yetiştirilir. BAKIM:Kendisi ürediği için bakımı hakkında yeterli bilgimiz yoktur. Fakat, bakımında fazla zorluk çekilmeyeceği anlaşılmaktadır. (İLİSULU-1992) HASAT-TOPLAMA: Biberiye, akdeniz kıyılarında işlenmemiş bölgelerde bütün yıl çiçek açan bir bitkidir. Bu bitkinin bütün yıl çiçek açan dalları toplanır, demet yapılır ve gölgede kurutulur. Böylece her zaman kullanılır. (İLİSULU-1992) 4.10. VERİM: Doğadan toplandığı için dekara verimini söylemek isabetli olmaz. Ancak sık ekilmiş bir biberiye kolonisinden bir kişi filizleri kırarak günde 400-700 kg yaş drog toplayabilir 5-7 kg yaş drogtan ise 1kg kuru drog elde edilir. (İLİSULU- 1992) 4.11. MUHAZAFA -PAZARLAMA: Elde edilen yaş filizli, çiçekli droglar gölgede kurutulurlar. Kutularda tarla ve çuvallarda saklanır, pazarlanır. Satın alınırken iyi saklanmış olmasına, kokusunun azalıp azalmamasına, böçek ilacı yapılmamış olmasına dikkat edilmelidir. (İLİSULU-1992) 5. LAVANTA: 5.1. LATİNCE: Lavundula L. 5.2. İNGİLİZCE ADI: Lavender. 5.3. MAHALLİ ADLARI: Lavanta, Gargan, Karabaş Otu. 5.4. BİTKİ HAKKINDA GENEL BİLGİ ÜLKEMİZDEKİ YAYILIŞI: Lamiaceae familyasının bir cinsi olan lavantaların dünya üzerinde yaklaşık olarak 26 türü mevcuttur. Çok yıllık ve yaklaşık 1m. Ye kadar boylanabilen bir bitkidir. Lavantalar dünya üzerinde başta orta Avrupa olmak üzere, Akdeniz ülkeleri, kanarya adaları, Habeşistan ve Doğu Hindistan'da yayılış göstermektedir. Fransa, İspanya ve İtalya'da uçucu yağ oranı yüksek olan bazı türler büyük oranda kültür bitkisi olarak yetiştirilmektedir. Dünya üzerinde yaygın olarak bulunan iki tür l. Officinalis l. Ve l. Angustifolia mill. (subsp. Angustifolia) syn.:spica l. olup bunların içinden l. Angustifolia ile diğer bir lavanta türü olan l. Stoechas l. Ülkemizde tabii olarak yetişmektedir. Bu türlerin yayılış alanı şöyledir: L. ANGUSTİFOLİA MİLL. (SUBSP. ANGUSTİFOLİA) SYN: SPİCA L.: İstanbul, Akdeniz Ve Ege Bölgesinde. L. STOECHAS L.: İstanbul Civarı, Ege Ve Akdeniz Bölgesi Tabii Yayılış Alanıdır. 5.5. KULLANILAN BÖLÜMLERİ: Tıbbi amaçla taze çiçekli dal uçları, parfümeri ve kozmetik sanayi için ise kısmen kurutulmuş çiçek ve yaprakları. 5.6. SANAYİDEKİ KULLANIM ALANI: İlaç sanayinde bazı preperatlara koku vermede,merkezi sinir sistemini düzenleyici ilaçların bileşiminde yer almaktadır. Ancak sanayide bünyelerindeki linalol ve linalil asetatdan dolayı da parfümeri ve kozmetikte cilt temizleyici losyon, kokulu banyo sabunu ve köpüklerinin yapımında kullanılmaktadır. 5.7. HALK ARASINDAKİ KULLANIM ALANI: Halk arasında çay gibi demlenerek baş dönmesi ve sinirsel sıkıntılara karşı içilir. Alkol ve zeytin yağında bekletilerek elde edilen tentürüde kullanılmaktadır. 5.8. DROG OLARAK ÖZELLİKLERİ: Sivilceler astım, bronşit, saç dökülmeleri, kadın hastalıkları, sinir hastalıkları, bazı cilt hastalıkları, akciğer hastalıkları, romatizma, tenya, öksürük ve baş dönmesine karşı kullanılan ilaçların bileşimine girmektedir. 5.9. YETİŞTİRİLMESİ: İKLİM VE TOPRAK İSTEKLERİ: Toprak yönünden seçici olmayan bir bitkidir. Ancak; kuru, hafif kireçce zengin yerleri sever. Özellikle toprağın belli derinlikte yeterli neme sahip olması gerekir. Lavanta çiçekleri, soğuğa fazla dayanıklı değildir. Fakat, orta Avrupa koşullarda kışı geçirecek kadar soğuğa dayanıklı bazı türleri mevcuttur. (İLİSULU'DAN CEYLAN - 1981) Deniz seviyesinden 1350 m. Yükseklikte yetişir. Açık, güneşli havalar ve taşlık, eğimli yerler yetişmesi için uygundur. EKİM- DİKİM: Tohum ile üretildiği gibi vejetatif olarak da üretilebilir. Vejetatif üretim, yan kök sürgünleri veya yaşlı bitkilerden elde edilebilecek çelikler ile yapılabilir. Ancak, uygulama daha çok tohumla yapılmaktadır. Tohumlar, önce yastık ve seralara ekilir. Genellikle yastık ve seralara şaşırtılır. İlkbahar'da tarlaya dikimi yapılır. Yastıklara ekim yapıldığında, 40-50 gr tohumluk 15 metrekarelik yere ekilir ve buradan 1 dekarlık alana yetecek kadar fide elde edilir. Tarlaya dikim, bölgelere göre nisan ve haziran aylarına kadar değişir. İlk sene; kısa saplı, oldukça zayıf bitkiler oluşur. Çiçeklenme, ikinci yıldan itibaren başlar. Dikimde, 40x30 veya 40x40 cm mesafe uygulanır. Kurulan plantasyondan, 2-3 yıl faydalanılır. Almanya koşullarında 4-5 yıl; güney Afrika'da 3 yıl yararlanıldığı belirtilmektedir. (İLİSULU -1992) BAKIM: Toprağın havalandırılması ve yabancı otların temizlenmesi, bakım işlerini oluşturmaktadır. Bunun için ara sıra özellikle sulamadan sonra çapa işlemi yapılmalıdır. Ayrıca, bitkilerin hafif donlardan zarar görmemeleri için, üstlerinin özellikle almanya için patates veya diğer bitki artıkları ile örtülmesi önerilmektedir. Kireçce zengin toprak istemektedir. 2-3 yılda bir kompost ile gübrelenmesi, olumlu etkide bulunmaktadır. Azotlu ve fosforlu gübreleri seven bir bitkidir. Dekara 4-6 kg azot, 8-12 kg k2o, 2-7,5 kg p2o5 verilmesi önerilir. (İLİSULU' DAN CEYLAN -1981) HASAT: Yan dallardaki çiçek başlarında, orta saptaki başakların da çiçeklendiği dönemde, hepsi birlikte hasat edilir. 15 ağustos 'tan sonra lavanta çiçeğinin hasat, birkaç defa edilmemesi önerilmektedir. Çiçekteki uçucu yağ oranı, tam çiçeklenme devresine kadar belirgin bir şekilde artmaktadır. Bu nedenle, iyi kalitede bir lavanta çiçeği droğu, bu devredeki hasatta elde edilir ancak, ceplerindeki uçucu yağ miktarı, çiçeklenme sonuna kadar çoğalmaktadır. Hasat; çiçek başak sapından, başaktan 10 cm kadar aşağıdan orak v. B. İle biçilerek yapılır. Lavanta çiçeğinde eş zamanlı bir çiçeklenme olmadığından hasat, birkaç seferde tamamlanır. Kodekslere göre, sadece çanak yapraklarıyla birlikte hasat, elle çiçekleri toplanarak da yapılabilir. KURUTMA: Lavanta çiçeğini, güneşte kurutmamak gerekir. Güneşte kurutmada, renk ve aroma zarar görür. Suni kurutmada ise çok dikkatli olmak gerekir. Sıcaklığın 30 c civarında olmasına özen gösterilmelidir. Saplarıyla hasat edilmiş lavanta çiçeğinde sapların ayıklanması, kurutmadan sonra yapılır. Eğer endüstriyel yağ alınması amaçlanmış ise sapların ayıklanması, kurutmadan sonra yapılır. Eğer endüstiriyel yağ alınması amaçlanmış ise sapların ayıklanması mutlak gerekli değildir. (İLİSULU - 1992) VERİM: Lavanta'nın verimi, değişken özellik gösterir. Heeger'e göre lavanta çiçeği, 30-50 kg/da; herba (lavanta yaprağı, sapı, çiçeği) 150-200 kg/da arasında değişmektedir. Daha sonraki yıllarda verim ve uçucu yağ miktarının arttığı görülmüştür. MUHAFAZA, AMBALAJ VE PAKETLEME: Güneş ışınlarından korunmuş, rutubetsiz, havalanması iyi depolarda muhafaza edilmelidir. Küçük paketler veya poşetler halinde uygun şekilde ambalajlanarak pazarlanabilir. (İLİSULU- 1992) 5.10. EKONOMİK ÖNEMİ: Lavanta çiçeği, doğal olarak üreyebildiği gibi bugün birçok ülkede ve ülkemizde, kültürü yapılarak üretilmektedir. Ülkemizde üretim miktarı, kesin olarak belli değildir. Ülkemizde drog olarak ithalatı yapılmamakta, ancak etken maddeleri ithal edilmektedir. (İLİSULU- 1992) 6. OĞULOTU: 6.1. TAKIM: Tubiflorales 6.2. FAMİLYA: Lamiaceae 6.3. CİNS: Melissa 6.4. TÜR: Melissa Officinalis (Adi Oğulotu, Oğulotu, Kovanotu, Melissa, Limonotu, Acem, Turincin) 6.5. KÖKENİ VE YAYILIŞI: Akdeniz bölgesi ve Doğu Anadolu Bölgesi’nde doğal yetişir. İspanya ve Doğu Avrupa ülkelerinde kültürü yapılır. Yabani formları bütün Akdeniz ülkelerinde ve güney Alplerde bulunmaktadır. 10. Yüzyılda araplar, kalp kuvvetlendirici, kişi gücünü artırıcı olarak kullanmıştır ve melankoliye iyi geldiği bildirilmiştir. Ancak 20. Yüzyıl başlarında bu bitkinin özelliği ortaya çıkmıştır. Alttür ve varyeteleri ılıman iklimlerde yabani olarak veya Akdeniz ülkeleri ve K.Amerika’da kültür bitkisi olarak yetişmektedir. Tohum ayırma ve çelikle üretilir. Yayıldığı ülkeler; Fransa, Bulgaristan, Almanya, Romanya’dır. Ülkemizde ise İstanbul, Bursa, Ege ve Akdeniz bölgesinde yaygın olarak yetişmektedir. 6.6. BİTKİSEL ÖZELLİKLERİ: Çok yıllık otsu bir bitkidir. Çok lifli, rengi beyazımsıdan açık kahverengiye kadar değişen ve çok sayıda yan kökleri kapsayan bir köke sahiptir. Sapı dik ve yarı dik olup 60-100 cm kadar boylanır. Enine kesiti 4 köşeli olup üzeri tüylüdür. Yaprakları dekussat dizilişi olup 1,5- 3,5 cm uzunluğundaki bir sap ile gövdeye bağlanır. Yaprakları oval veya kalp şeklinde olup uç kısmı sivridir. Yaprak 2,8 cm boyunda, 1. 5-5 cm genişliğinde ve kenarları dişlidir. Genellikle alt yapraklar, üst yapraklardan büyüktür. Alt yüzü çıplak, üst yüzü ise genellikle fırça tüylerle kaplıdır. Yaprağın enine kesitinde üst üste epidermis onun altında, palizat tabakası, sonra gevşek yapılı paranşim (sünger) tabakası, en altta ise epidermis bulunur. Epidermis hücreleri, yaprak üst yüzeyinde, alt yüzeyinden daha kuvvetlidir. Her iki yüzeyde de çok sayıda tek hücreli konimsi tüyler bulunur. Özellikle damarlar üzerinde uzun ve 3-5 hücreli tüyler vardır. Druze tüylerinin 3 farklı tipi bulunur. Bunlara göre yapraklardaki yağ oranı değişebilir. Bu formlar: Kısa Saplı, Genellikle Tek Hücreli Tüyler. Uzun Saplı Ve Büyük Hücreli Tüyler. Karakteristik Druze Tüyleri Topluluğu Olduğu Bilinir. Oğulotu'nun çiçekleri oldukça küçük, sarımtrak, beyaz veya pembe renkte yapraklar hizasında 6-12'si bir arada halka halinde dizilmişlerdir. Çanak yaprakların 2 dudaklı, üst tarafının düz ve 3 dişli, taç yapraklarının 2 dudaklı olduğu ve 4 erkek organın bulunduğu, kokusunun hoş, limonlu ve tadının acı olduğu bildirilmektedir. Çiçeklerin sap uçlarında küme halinde bulunduğunu, renklerinin mavimsi beyaz, açık leylak veya sarımsı beyaz olabildiğini, erdişi çiçekler yanında yalnız dişi veya yalnız erkek çiçeklerin bulunabileceğini belirtmektedir. Tohumlarının ortalama bin dane ağırlığı 0,620 gr'dır. Tohumlarının çimlenme kabiliyetinin % 70'den çok ve safiyetinin % 95 olması istenir. Çimlenme kabiliyetini 2-3 yıl devam ettirebilir. 6.7. FAYDALANMA YÖNLERİ: Faydalanma yönleri, daha çok Avrupa'da bilinir. Az miktarlarda özel yemeklerde kullanılır. Çorba, salata, et, sebze, yumurta, peynir, tatlı ve içeceklerde kullanılır. Gıda sanayinde baharat halinde ekstrakt veya uçucu yağı likör, alkolsüz içecek, fırın ürünleri, dondurma ve şekerlemelerde kullanılır. Gıda sanayi dışında parfümeri, kozmetik sanayinde, eczacılıkta kullanılır. Ayrıca çay olarakta tüketilir. Bitkinin yaprakları, çiçekli dalları kullanılır. Çiçek açma mevsiminde toplanır ve gölgede kurutulur. Midevi, teskin edici, ferahlatıcı olarak infüzyon %1) halinde kullanılır. Kullanımı sırasında taze olanı tercih edilmektedir. Eskiden beri halk hekimliğinde gaz çıkartıcı, ateş düşürücü, sinirleri yatıştırıcı, kuvvetlendirici, olarak kullanıldığı ve 2 gr. Oğulotu yağının yorgunluk giderici, uyku getirici, tansiyon düşürücü, nabız atışlarını yavaşlatıcı ve nefes darlığına da kullanıldığı belirtilmektedir. Oğulotunun suyu, damıtıcı olarak elde edilirse daha çok etkili olduğu belirtilmektedir. Oğulotundan elde edilen suyun bir damlasında bulunan kuvvet, tazesinden kaynatılarak elde edilen 25 gr'da bulunmadığı, bu nedenle kalp rahatsızlıklarının en büyük ilacı olduğu, kalp çarpıntısını ve nefes darlığını giderdiği, zekayı arttırdığı, insanlardaki korkuyu izole ettiği ve daha birçok rahatsızlığa iyi geldiği bildirilmektedir. Oğulotu yağı, eczacılıkta "melissa ruhu" olarak bilinir. Birçok sinir, mide, kalp ilaçlarının yapımında kullanılmakta, astım ve başağrısına, bağırsak sancılarına çok iyi geldiği belirtilmektedir. 6.8. YETİŞTİRİLMESİ İKLİM VE TOPRAK İSTEKLERİ: Fazla kuru olmayan, sıcak ve güneşli yerleri sevdiği besin maddelerince zengin olan kumlu- tınlı topraklarda iyi yetiştiği; belirli ölçüde gölgeye dayanıklı olduğu, fazla rutubetli ve gölgeli yerlerde, özellikle kaliteli drogları elde etme imkanı bulunmadığı belirtilmektedir. EKİM- DİKİM: Oğulotunun yetiştirilmesinin, başlıca üç yöntemle yapılabileceği bildirilir. A-) VEJETATİF ORGANLARLA YAPILAN ÜRETİM: Bitkinin toprak üstü veya toprak altı organlarından yararlanılır. Toprak üstü organlarından koltuk altı sürgünleri alınır. Özellikle yaşlanmış bitkilerde ilkbaharda sürgünler biraz uzayınca bunlardan alınarak yeni üretim yapılır. Toprakaltı organlarından yararlanılacak ise sonbaharda veya ilkbaharda çok erken devrede söküm yapılarak istenilen sıra arası mesafede dikimler yapılır. B-) Yastıklarda fidelerin yetiştirilmesi ve bunların tarlaya şaşırtılması: Bunun için 50-80 gr 12-15 m 'lik yere ekilir. Bundan elde edilecek fide, 1 dekarlık alan için yeterlidir. Yastıklara ekimi yapılan tohumlar 3-4 hafta sonra çimlenir. Yeterince büyüyüp dikilecek duruma geldiğinde tarlaya şaşırtma işlemi, sonbaharda ve ilkbaharda yapılır. Şaşırtma, eğer sonbaharda yapılacak olursa, yastıklara tohumların temmuz - ağustos aylarında ekimleri gereklidir. Genç bitkiler, donlara hassas olduklarından, sonbaharda şaşırtma yapıldıktan sonra bitkilerin üzerlerinin, tahıl saplarıyla örtülmesi tavsiye edilir. Şaşırtma ilkbaharda yapılacaksa yastıklara ekim, kış aylarında yapılır. Daha canlı fideler elde etmek için yastıklardan başka bir yastığa şaşırtma yapılır. Bir müddet bekletildikten sonra oradan tarlaya şaşırtılır. Tarlaya dikimde sıra arsı veya sıra üzeri mesafeleri, oğulotunun büyüme tipine göre değişmektedir. Yatık büyüyenler, 50 x 40 cm; dik büyüyenler ise 40 x 30 cm. Aralıklarla dikimleri yapılmaktadır. C-) Doğrudan doğruya tarlaya ekim: bu yöntem,yaygın olmadığı gibi literatürlerde de pek rastlanmamaktadır. Ancak, Bornova ve menemen ekolojik şartlarında yapılan uygulamalarda, tohumları erken sonbaharda tarlaya ekmekte de üretim yapabilme imkanı olduğu anlaşılmıştır. Fakat bu yöntem üzerinde daha detaylı çalışmaların yapılabilmesi sıra arsı mesafeleri, atılacak tohum miktarı ve en önemlisi ekim zamanının tam olarak belirtilmesi gerekir. BAKIM: En önemli bakım işi, yabancı ot çapası ve ot almadır. Bu işlemler özellikle bitkinin ilk gelişme öneminde önemlidir. Nem ve sıcaklık uygun olduğu taktirde kısa zamanda hızla büyür ve toprak yüzeyini kaplar Ege bölgesinde ise çapa ve sulama, mutlaka gerekir. Sulama işlemi ise fideler büyümeye başladığında ya da biçimden sonra yapılmalıdır. İlk çapadan sonra, bitkiler toprak yüzeyini kaplamadan önce ikinci çapanın yapılması gerekir. Sulamanın sıklığı, yetiştirildiği bölgenin durumuna ve gelişme zamanına göre değişmekle beraber özellikle yaz aylarında her biçimde 2-3 kez sulanması gerekmektedir. İyi bir şekilde gübreleme, verime çok etkide bulunur. Gübrenin bir kısmı da her biçimden sonra verilmesinin, uygun olduğu belirtilmektedir. Dekara 6-8 kg azot vermek, yeterlidir. HASAT- BİÇİM: Genellikle yılda 3 kez ve çiçeklenmeden hemen önceki devrede biçilmesi uygundur. Yaprakların, ağustos ayında çok fena koktuğunu, bu nedenle Haziran ayında daha çiçek açmadan biçilip kurutulması gerektiği belirtilmektedir. Biçimi, toprak seviyesinden 5-10 cm yukarıdan yapılır. Ayrıca son biçimin çok geç kalmaması, kışı geçirebilmesi için son biçimden sonra biraz sürgün vermesi gerektiği, biçilen yeşil herbanın bastırmaya karşı çok hassas olduğu, bu nedenle biçilen yeşil herbanın bastırmaya karşı çok hassas olduğu, bu nedenle biçilen yeşil herbanın taşınması esnasında bastırılması halinde basılan yerlerin kurutma esnasında siyaha dönüştüğünü, bunun ise kaliteyi çok olumsuz etkilediği kaydedilmektedir. Oğulotunun haziran ayında çiğden sonra ve kuru zamanlarda toplanması gerektiği, böyle olmazsa bitkide kötü bir koku oluştuğu ve her türlü kullanma özelliğini kaybettiği belirtilmektedir. Küçük işletmelerde biçimden hemen sonra sap yaprak ayrımı yapılarak kurutulduğu büyük işletmelerde ise biçimden hemen sonra yeşil herbanın küçük parçalara ayrıldığı, bu parçaların vantilasyonla ve sap yaprak kısımlarının ayrıldığı, fakat bu yöntemle elde edilen droğun pek kaliteli olmadığı, çünkü içinde belli ölçüde sap parçacıkları bulunduğu ayrıca parçalanmaile yapraklarda önemli uçucu yağ kaybı söz konusu olduğu belirtilmektedir. 6.9. KURUTMA: Biçimden hemen sonra kurutmanın yapılması gerekmektedir. Aksi halde yaprakların rengi koyulaşmakta hatta koyu kahverengiye dönüşmektedir. Kurutma sıcaklığının 20-35 c arasında olması 40 c yi geçmemesi istenir. Bitkinin tümünü iyi havalanan bir yerde, serili olarak yarı yarıya gölgede veya güneş'te kurutulabileceğini bildirmektedir. 6.10. VERİM: Oğulotunun verimi, dikim zamanında, ekolojik şartlara göre büyük varyasyon göstermekte, özellikle ilk yıl verim düşük olmakta, ikinci yıldan itibaren arttığı, yeşil herba veriminin ilk yıl 200-1000 kg/da, ikinci yıl 1000-2000 kg/da arasında değiştiği, buna göre kuru drog yaprak miktarı dekara 100-200 kg civarında elde edildiği belirtilmektedir. 6.11. MUHAFAZA, AMBALAJ VE PAZARLAMA: Küçük demetler halinde asıl olarak saklanabileceği veya bitkinin tüm özelliklerinin toplandığı, yaprakların muhafazası gerekli olduğu belirtilmektedir. Güneş ışınlarından korunmuş, nemsiz, havalanması iyi depolarda muhafaza edilmelidir. Küçük paketler veya poşetler halinde uygun şekilde ambalajlanarak pazarlanır. 6.12. EKONOMİK ÖNEMİ: Oğulotu, doğal olarak yetişebildiği gibi, Avrupa ülkelerinde kültürü yapılmaktadır. Ülkemizde kültüre alma çalışmaları, devam etmektedir. İstatistiki kayıtlarda ülkemizdeki üretime dair herhangi bir bilgiye rastlanmamıştır. Fakat birçok yerde doğada kendiliğinden yetiştiği bilinmektedir. İthalat: Oğulotunun ithalatı ülkemizde drog olarak yapıldığına dair istatistiki bir kayda rastlanmamıştır. Ancak, uçucu yağ ithalatının yapıldığı belirtilmektedir. İhracat: Ülkemizde oğulotunun ihracatının yapıldığını gösteren bir kayıta rastlanmamıştır. Bu bitkinin üretimi belli bir plan ve program dahilinde yapıldığında ihracaatı yapılan bitkiler arsında kolaylıkla yeralabileceği söylenmektedir. 7. ANASON: 7.1. LATİNCE ADI: Pimpinella Anisum L. 7.2. İNGİLİZCE ADI: Garden Sage 7.3. MAHALLİ ADLARI: Anason 7.4. BİTKİ HAKKINDA GENEL BİLGİ VE ÜLKEMİZDE YAYILIŞI: Anason çok eski bir kültür bitkisidir. Kökeninin neresi olduğu tam olarak bilinmemektedir. Ancak Mısır, Suriye, Kıbrıs, Yunanistan, Ege adaları ve Türkiye'nin olabileceği kanısı yaygındır. Bugün anason değişik iklim bölgelerinde yayılmıştır. Ancak sıcak iklim bölgelerindeki yaygınlığı daha fazladır. Anasonun kültürü bir çok ülkede yapılmaktadır. İspanya, Balkan ülkeleri, Güney Rusya ve Türkiye en fazla anason üretimi yapan ülkelerdir. Anason sıcak, orta nemlilikte iklimden hoşlanır. Yurdumuzun özellikle Ege, Marmara ve Güney Anadolu bölgeleri iklim yönünden uygun yörelerdir. Anason üretimi yıllık 20. 000 ton dolayındadır. Yurdumuzda en fazla anason antalya - denizli- burdur- Muğla ve İzmir yörelerinde üretilmektedir. ABD, Brezilya, Hollanda, Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve Yunanistan Türkiye'nin %74 anasonunu alırlar. 7.5. VERİM: Anasonda verim bölge ekolojik koşullarına, yetiştirme tekniğine ve kullanılan çeşide göre büyük değişiklik göstermektedir. Bornova koşullarında ispanya, çeşme ve Isparta kökenli anasonların kasım, şubat ve mart aylarındaki ekimlerinde en yüksek verim şubat ekiminden elde edilmiş bulunmaktadır. Burada çeşme (İzmir) çeşidi ortalama 43 kg/da, ispanya çeşidi ise 73 kg/da verim vermiştir. Literatürde verimin 50-100 kg/da arasında değiştiği belirtilmektedir. 7.6. KULLANILAN BİTKİ KISMI: Fractus Anisi İçerdiği etken madde:anoson meyvesi uçucu yağ içermektedir. Bunun oranı %1. 5-3 arasında değişmektedir. 7.7. KULLANIM ALANI: Anason midevi, karminatif, iştah açıcı ve koku verici etkilere sahiptir. Anasonun karminatif etkisi mide ve bağırsaklarda fermantasyona engel olmasından ileri gelmektedir. Ayrıca anason bazı içkilerin (rakı, anitez) hazırlanmasında da kullanılmaktadır. 8. FESLEĞEN 8.1. TAKIM:Tubiflorales 8.2. FAMİLYA:Lamiaceae 8.3. CİNS:Ocimum 8.4. TÜR: Ocimum Basillicum L. 8.5. KÖKENİ VE YAYILIŞI: Nane, kekik ve yabani kekiğin akrabasıdır. Kökeni güney Asya özellikle Hindistan'dır. Uzak ülkelerden onu ilk defa getiren İskender'dir. Fesleğen Sezar'ların Roma'sında XII. Yüzyılda güney Fransa'da ekilip biçilen bir bitkiydi. 8.6. BİTKİSEL ÖZELLİKLERİ: Fesleğen tek yıllık bir bitkidir. İnce, dallanmış kökleri vardır. Dallanmış veya dallanmamış dik veya yarı dik, 50-60 cm yükseklikte saplara sahiptir. Yapraklar çeşitlere göre değişmekle birlikte genellikle yumurtamsı uzun, taban kısmı küt, az dişli ve saplıdır. Tabandan itibaren dallanma veya dallanmayansap veya yapraklar çıplak ve zayıf tüylüdür. Yaprak rengi açık yeşilden koyu yeşile kadar değişir. Az veya çok fazla olan yaprak yüzü bazende dalgalıdır. Büyük veya küçük yapraklar vardır. Çiçek sapın ucunda bulunur. Çiçekler genelde altısı bir arada bulunan başak görünümündedir. Alt kısmında başaktaki çiçekler seyrek, üst kısmında sıktır. Taç yapraklar beyaz renklidir. Meyvesi yumurta şeklinde uzunumsu eliptik şekle kadar değişir. Karın kısmı keskin köşelidir. Uzunluğu 1,5-2,0 mm, kalınlığı ise genellikle 1. 0 mm kadardır. Hilum daha açık renkli ve belirgindir. Meyvenin yüzeyi kırışık ve damarlıdır. Rengi koyu kahverengidir. 8.7. ETKEN MADDESİ:Çiçekler dalı veya yapraklarının distilasyonu ile uçucu yağ elde edilir. Uçucu yağın oranı %0. 1-0. 45 arasındadır. Uçucu yağın en önemli kısmını methyl cavicol (estragol), lilanol ve acimine teşkil eder. Herbada doneli maddeler vardır. Ticari ölçüde yağ birimi bilinmemektedir. Deneme, ekimleri dönümünden 2-4 kg yağ alınabileceğini göstermiştir. Buhar destilasyonu ile ayrılan yağından 37 bileşik (madde) tespit edilmiştir. Fidedeki önemli yağ maddesi methyleugenol 'dür. Dorg olarak sap, yaprak ve çiçekleri kullanılır. 8.8. FAYDALANMA YÖNLERİ: Fesleğen çok uzun zamandan beri ilaç olarak kullanılan güzel kokulu bir bitkidir. Halk arasında birçok hastalığa karşı kullanılmasına karşın modern ilaçlarda önemli bir yeri yoktur. Öksürükte, mide rahatsızlıklarında, idrar yolları hastalıklarında, streste ve çeşitli çayların bileşiminde kullanılır. İlaç sanayinde, yiyecek endüstrisinde konserve yiyeceklerde ve içkilerde kullanılır ve bakterilere karşı koruyucu bir özelliği vardır. Fesleğen kokusu sivrisinek ve tahta kurusu gibi haşaratı kaçırır. Zafiyeti ve hazımsızlığı giderir, arı sokmalarında faydalanılır. 8.9. YETİŞTİRİLMESİ: Fesleğen yabancı ot bulunmayan temiz bir tarla ister. Ekim nöbetinde çiftlik gübresi ile iyi gübrelenmiş çapa bitkisinden sonra gelmesi önerilmektedir. Tarlavari üretimde tohum direkt tarlaya mibzerle ekilebilir. Bu durumda dekara kullanılacak tohumluk miktarı 0,6-1,0 kg civarındadır. Sıra arası ise 30-40 cm' dir. Ekim soğuk bölgelerde don tehlikesi geçtikten sonra yapılmalıdır. Ege bölgesinde eğer ön sulama olanağı varsa eylül ayında ekmek en uygunudur. Eğer ekim sonbaharda yapılamayacak durumda ise ilkbaharda erken ekime gidilmesi gerekmektedir. Soğuk bölgelerde sonbaharda ekme olanağı bulunmadığından zorunlu olarak ilkbaharda ekim yapılmaktadır. Ancak aslında bu bölgelerde ilkbaharda da tarlaya geç girilebildiği ve son don tehlikesi geç ilkbahar' da ortadan kalktığından bu tarihlerden sonra yapılan ekimlerle oldukça geç kalınmaktadır. İşte bu geç durumu gidermek için direkt tarlaya ekim yanında fide şeklinde üretimde söz konusudur. Bu durumda kıştan yastıklara ekim yapılmakta ilkbahar da fideler tarlaya 30 x 25 cm aralıklarla şaşırtılmaktadır. Yastıklara 60-80 gr tohum bir dekar yer için yeterli fideyi sağlayabilmektir. Fesleğen bol besinli toprakları tercih eden bir bitkidir. Bu nedenle zengin topraklarda yetiştirilmesi yanında üretiminde kimyasal gübrelerinde kullanılması gerekmektedir. Bunun için ekiminde dekara 4-6 kg n, 3-5 kg p2o5 ve 10-12 kg/da k2o verilmesi önerilmektedir. Ancak bu miktarlar fakir topraklarda en az 1/3 oranında arttırılmalıdır. Fesleğenin vegetasyon devresi esnasında en önemli sorunu yabancı otlarla mücadeledir. Özellikle kurak bölgelerde yabancı ot yanında sulamada iyi bir gelişim için üzerinde durulması gereken kültürel önlemlerdendir. 8.10. HASAT: Biçme genel olarak çiçeklenme başlangıcında yapılır. Uygun yıllarda birden fazla biçim söz konusudur. Ege koşullarında verim, geciktikçe azalmakla beraber üç biçim yapılabilmiştir. Biçimi takiben bitkileri sıkı demet yapmadan taşımalı ve 30-35 c de kurutmalıdır. 8.11. VERİM: Almanya şartlarında ortalama drog herba verimi 80-150 kg/ da arasında değiştiği belirtilmektedir. Eğer ikinci biçim yapılabilir ise bunun 200 kg/da'ı bulabileceği bildirilmektedir. Ege koşullarında ise yapılan ön araştırmalarında drog herba miktarının 350 kg/da 'ı bulduğu saptanmıştır. 8.12. HASTALIK VE ZARARLILARI: Fesleğende en fazla görünen hastalık mantarların yaptıkları yaprak lekeleridir. Genç devrede yaprak bitkilerinin de zararı oldukça büyük olmaktadır. 8.13. KULLANILAN BİTKİ KISMI: Herba Basilici 8.14. ETKEN MADDELERİ: Fesleğenin çiçekli dal ve yapraklarının destilasyonu ile uçucu yağ elde edilmektedir. Uçucu yağ oranı %0.1- %0.45 arasında değişir. Uçucu yağın en önemli kısmını methylcavucol (astragol) ve linalol teşkil eder. Ayrıca fesleğen herbasında taneli maddelerde vardır. Fesleğen midevi, balgam söktürücü ve idrar yolları antiseptiği olarak kullanılır.

http://www.biyologlar.com/aromatik-ve-tibbi-bitkiler

TIBBİ BİTKİLERİN ETKİLERİ VE KULLANIMLARI

ADAÇAYI (SALVİA OFFİCİNALİS) Taşıdığı uçucu yağdan dolayı antibakteriyel,antifungal ve antiviral etkilidir.Antiseptik etkisinden de dolayı dişeti, boğaz ve damak iltihaplanmalarına karşı etkilidir.Çayı dişeti ve ağıziçi rahatsızlıklarında da gargara şeklinde kullanılır. Östrojenik özelliğinden dolayı hormon düzenleyici olarak (ağrılı düzensiz adet şikayetlerinde) menopozda, terleme ve ateş basmasında kullanılır.Ayrıca kuvvet verici ve uyarıcı özelliklerinden dolayı hastalıktan yeni kalkmış olanlard a, sinir sisteminin işlevlerinde kişiye yardımcı olur. Kusmaları ve ishalleri önler, idrar ve gaz söktürücüdür.Ter kesicidir.Şeker düşürücü etkisi vardır.Dıştan tedavilerde , demlenmiş adaçayı yaraları sağaltır,derinin iyileşmesini hızlandırır. Apselere çıbanlarayara bere kesiklere burkulma ve şişmelerde bir parça pamuk ile sürülür. ÇAY HAZIRLANIŞI ve DOZAJ : Bir tatlı kaşığı drog bir çay fincanı kaynar su içinde ağzı kapatılarak 5-10 dakika bekletildikten sonra süzülür.Adaçayı her içilişte taze hazırlanır.Günde 2 veya 3 defa aç karnına içilir.Günde 3 defadan fazla içilmemelidir. ALIÇ (CRATAEGUS MONOGYNA) Diğer adı Yemişendir. İlk defa ilaç olarak 1305 yılında, Fransa kraliçesinin damla hastalığının tedavisinde, alıç şurubunun kullanımından bahsedilmektedir.Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında doktorlar, alıç ağacı meyvelerinin aynı zamanda kardiotonik(kalp güçlendirici) olduğunu keşfettiler.Bugün standart alıç ekstresinin batı Avrupa da kalp hastalığı tedavisinde kullanımı onaylanmıştır.Bitki, kalbe birçok şekilde yarar sağlar.Vazodilatör (damar genişletici) olarak çalışır.Kalbe kan ve oksijen akışını arttırır. Ayrıca tansiyonu düşürerek kalbin bütün vücuda kan pompalaması için gereken çaba miktarını azaltır.Kalp kaslarını güçlendirir.Ayrıca diüretiktir, vücudun fazla tuz ve suyu atmasına yardım eder.Hafif kalp yetmezliğinde, miyokard(kalp kasının tabakası) yetmezliğinde kullanılır. Alıç, angina ya da göğüs ağrılarının tedavisinde de başarılı bir şekilde kullanılır.Mükemmel bir geriatiktir(yaşlılık dönemi).Yaşlılıkta hasta kalbi dinlendirmek için kullanılır.Kalbin daha iyi kasılmasını etkiler.Ateroskleroz hastalığında alıç, kandaki kolesterolü düşürür. Spazm azaltıcı sinir sistemi yatıştırıcı etkileri vardır.Kalp hareketlerini düzenleyici olarak kullanılır. ANASON (PİMPİNELLA ANİSUM) 30-70 cm yüksekliğinde tüylü beyaz çiçekli,bir yıllık otsu bir bitkidir. Ülkemizde Antalya,Balıkesir,Aydın,Burdur,İzmir,Muğla,Eskişehir ve Isparta da yetiştirilir.Türkiye de 17 çeşit bulunmaktadır. Gaz söktürücü, spazm giderici, antiseptik, mide barsak şikayetlerinde hazımsızlıkta rahatlatıcı solunum yolları enfeksiyonlarında ve öksürüklerde balgam söktürücü, iştah açıcı emziren annelerde süt arttırıcıdır. Anasondaki fitoöstrojenler, vücutta ki östrojen üretiminin düşmesinin neden olduğu menopoz şikayetlerini rahatlatmaya yardımcı olur. ALOE VERA (ALOA BARBADENSİS) Sarı sabır ve sabırlık diye de geçer bazı kaynaklarda. Afrika da doğal olarak yetişir.Türkiyede de Antalya kale(Demre) civarında yabanil olarak bulunur. Kuvvetli müshil özelliği vardır. Kozmetolojide cilt bakım ürünlerinde nemlendirici ve yumuşatıcı olarak etkilidir.Yara, ekzama, uyuz ve yanıklarda iyileştirici olarak merhem ve krem olarak kullanılır. İsveçte yapılanbir çift kör plasebo kontrollü çalışmada aloa vera kremi (yüzde %5 gücünde) uyuz hastalarında günde 2 kez, 16 hafta boyunca kullanıldığında %83 ünün semptomlarında iyileşme olduğu görülmüştür.Bu oldukça iyi bir gelişmedir.Çünkü geleneksel tedavi steroid temelli olduğu için yalnızca kısa süreli kullanılabilir. Dermatolojik Cerrahi ve Onkoloji dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma, aloe veranın yüz dermabrasionu (yara izlerini yok etmek cildin üst katmanının uzaklaştırılması) geçiren hastaların iyileşme sürecini belirgin şekilde hızlandırdığını göstermiştir. Güneş yanıkları ve diğer yanıklar için mükemmeldir. ARNİKA (Arnica Montana) Yaygın bir bitki türü değildir.Koruma altına alınmıştır.Avrupa da ve Güney Rusya da yetişir.Ülkemizde yetişmez. Antibakteriyel,antibiyotik,analjezik,iltihap giderici ve mantar öldürücü etkilere sahiptir.Bağışıklık sistemi uyarıcı etkileri vardır.Dahilen sadece homeopatik preparat halinde kullanılabilir.Gargara halinde bademcik iltihabında çok etkilidir.Tentürü haricen kompres şaklinde burkulma, incinme,çarpma ve morlukların tedavisinde,güneş yanıkların,yüzeyelyanıklara ve eritemlere karşı kullanılır.Tentürü romatizma ve nevraljiye karşı da kullanılır.1/5 oranında seyreltilerek kullanıldığında ciltte kızarıklık yapmaz. ASLAN PENÇESİ (Alchemilla arvensis) İçeriğindeki tanenden dolayı damar daraltıcıdır.Bu yüzden kanamaları durdurur ve kan pıhtılaşması sağlar.Yara iyileştiricidir.Bazı ilaçların bileşimine girerek, jinekolojide kanamalara karşı, vajinal tahrişlerde kullanılır.Böbrek ve mesane taşını düşürücü olarak etki eder.Diyareye karşı etkilidir. AT KESTANESİ (Aesculus hippocastanum) Damar daraltıcı, kılcal damarların çalamasını önleyici etkisi vardır.Bileşimindeki P vitamini etkisiyle, damar çeperlerinin etkisini kuvvetlendirerek etkisini gösterir.Varisli damarları rahatlatır.Antiinflamatuar etkiye sahiptir.Bacaklardaki ağrı ve yorgunluklarda, kaşıntı ve şişkinliklerde kullanılır. AT KUYRUĞU (Equisetum arvense) Diüretik etkilidir.Halk arasında tüberkülozda yardımcı olarak kullanılır.İltihap giderici, mikrop öldürücü etkiye sahip olup, iç kanamaları durdurur.Saç dökülmeleri ve çabuk kırılan tırnaklarda iyileştirici etki göstermektedir. Dahilen : Romatizma ve ödemlerin boşaltılması, idrar yolları ve idrar torbasının yıkanmsında kullanılır. Haricen : Zor iyileşen yaralarda infüzyonları, saç dökülmesine karşı hazırlanan şampuan ve losyonların bileşiminde ise ekstreleri yer almaktadır. BİBERİYE (Rosmarinus officinalis) Dahilen kabız etkili, gaz giderici, hazım sistemi uyarıcısı, safra arttırıcı, terletici ve idrar söktürücü olarak kullanılır.Safra ve incebarsak üzerinde spazm çözücü etkisi vardır.Merkezi sinir sistemi uyarıcısıdır.İyi bir uyarıcı olarak hastalıktan yeni kalkmış, nekahat dönemindekilere önerilir.Antioksidan özellik taşır.Haricen kan dolaşımını hızlandırmakta, adale ve romatizmal ağrılarda ise ağrı kesici olarak cerahtli yaralarda kullanımaktadır.Çayı saça sürülüp, friksiyon yapıldığında, saç dökülmesini önleyici ve saçı canlandırıcı etkiye sahiptir.Ayrıca doğal ayak bakım ürünlerinde uçucu yağ ve yaprak ekstreleri halinde kullanılmaktadır. CİVAN PERÇEMİ : Antiinflamatuar ve spazm giderici özell,iklere sahiptir.Damar daraltıcı olarak etki eder.Damar hastalıklarında ve safra, idrar söktürücü olarak kullanılır.Kan dindirici, kan toplanmasını gidericidir.Bu özellikleriyle hemoroitte, yara ve burun kanamalarında(haricen)kullanılır.Yara, kesik,çatlaklarda kesik şişlik, mayasılda kompres yapılarak kullanılır.Mide ve bğırsak rahatsızlıklarında menopoz ve aybaşı rahatsızlıklarında kullanılır.Safra salgısı yetersizliğinde ve romatizmada kullanılır.İdrar söktürücü ce tansiyon düşürücü özellikleri vardır. CÜCE PALMİYE (Serenoa Repens) Amerikan yerlileri uzun süre meyvelerini idrar yolları enfeksiyonlarında kullanmıştır.Diüretik ve idrar yolları enfeksiyonlarına karşı kullanılır.Balayı sistiti tedavisinde ve ürogenital mukoza enfeksiyonlarında kullanılır.BPH olarak bilinen prostat büyümesinin birinci ve ikinci kademelerinde semotom gidericidir.Ancak prostat büyüklüğünü küçültmez.Bunun yanında aşırı prostat hücresi çoğalmasına neden olan DHT hormonunu baskılar.Erkeklerde saç dökülmesinin nedenlerinden biri de yüksek DHT dir. ÇARKIFELEK (Passiflora incarnata) Diğer adı, Saat çiçeğidir. Merkezi sinir sistemi üzerinde sakinleştirici etkisi vardır.Ayrıca ağrı kesici, spazm çözücü, uykusuzluğa karşıdır.Sinir ağrılarında, sinirsel taşikardide(kalp atım sayısının artması) ve sinirsel tansiyonda, spamodik astıma karşı ve huzursuzluk durumlarında kullanılır. ÇEMENOTU (Trigonella foenum-graecum) Kolesterol seviyesinin yükselmesini engeller.Sulu ekstresi rahim ve ince bağırsak uyarıcısıdır ve kalbin üzerinde pozitif kronotropik etkiye sahiptir.İnüline bağlı olmayan diyabette şeker düşürücü etki gösterir.Balgam söktürücü, bağırsak yumuşatıcısüt salgılanmasını arttırıcı, besleyici ve lezzet düzeltici, mukoza tahrişlerine bağlı ağrıyı azaltır.İltihap giderici ve mikrop öldürücüdür. ÇEVRİNCE (Medicago sativa) Diğer Adı Kaba Yoncadır. Kolesterol ve şeker düşürücüdür.Östrojenik etki gösterir.Atardamar sertliğini önler.İyi bir vitamin ve mineral kaynağıdır.Kabızlığa karşı kullanılır.Mesane iltihaplanması ve sistit için yararlıdır.İyi bir besin kaynağı da olan Çevrince, romatizmada görülen iltihaplanma ya da şişmeyi önler. ÇOBAN ÜZÜMÜ (Vaccinum myrtillus) Antiinflamatuar etkili kuvvet vericidir.Yaprakları diyabetiklerde, retina rahatsızlıklarında, meyveleri kalp damar rahatsızlıklarında kullanılır.Diyabetiklerde, kapiler damarları ve kolajen dokuyu güçlendirmede rol oynar.Gece körlüğü olarak adlandırılan göz rahatsızlığında, göz yorgunluğunda, dolaşım bozukluğu, varis ve diyabetin sebep olduğu damar hasarlarının önlenmesinde kullanılır.Katarakt ilerlemesini önler. Ağız yaralarına karşı detoksiyonu gargara yapılarak kullanılır.Göz iltihaplarında göz banyosu olarak, deri hastalıkları ve yaralara karşı da dıştan kompres olarak uygulanır. ÇUHA (PRİMULA OFFİCİNALİS): Sedatif(sakinleştirici), spazm çözücü, uyku getirici, idrar söktürücü, balgam söktürücü olarak kullanılır.Ayrıca öksürük bronşit, soğuk algılandığı, sinirsel rahatsızlıklarda özellikle de sıkıntı ve endişe durumlarında kullanılır. DEVEDİKENİ(Silybum marianum) : Karaciğer için çok iyi bir koruyucudur.Silimari karaciğer zehirlenmelerinde ve mantar zehirlenmelerinde çok etkilidir.Karaciğer rejenerasyon kabiliyetini arttırır.Safra arttırıcıdır.İyi bir kan temizleyicidir.Ayrıca kimyasal madde zehirlenmelerinde(kimyasal madde zehirlenmelerinde (kloroform ve halotan, karbontetraklorür vb..)karaciğer sirozunda, safra rahatsızlıklarında, kronik veya iltihabi veya özellikle virütik sarılıkta kullanılır. DULAVRAT OTU (Arctium lappa) : Geçmiş yüzyıllarda yılan ısırıkları tedavisinde de kullanılmış olan bitkinin, vücutta iyi bir kan temizleyici olduğu ve toksin atıcı özelliği olduğuna inanılırdı.Günümüzde mikroplara ve mantarlara karşı etkileriyle tanınıyor.Ayrıca dahilen kullanılarak idrar söktürücü, hazmı kolaylaştırıcı ve ter arttırıcı özellikleri vardır.Romatizmada, lumbago ve siyatik ağrıları ve şişkinliklerinde yardımcı olarak kullanılır.Böbrek ve mesane taşlarına karşı etkilidir.Hemeroitleri yatıştırır.Egzema, akne pamukçuk gibi cilt hastalıklarının tedavisinde dahilen ve haricen kullanılır.Bitkinin yaprakları da bazı deri hastalıklarında, bazı böcek sokmalarında, sıyrıklarda lokal olarak yumuşatıcı ve tahrişlerin neden olduğu acıyı giderici olarak kullanılır. EBEGÜMECİ (Malva neglecta, Malva sylvestris) : Çiçek ve yapraklar soğukalgınlığı rahatsızlıklarında, ağız mukozası iltihaplarında iyileştirici, öksürükte göğüs yumuşatıcı etki yapar.Ağız ve boğaz iltihaplarında ve tahriş edici öksürüklerde göğüs yumuşatıcı olarak öksürük ve bronşiyal çayların bileşimine girer.Haricen, cilt üzerindeki çıban ve yaraların ağrılarını dindirmek için kullanılır.Bazı ülkelerde çiçekler yapraktan daha çok kullanılmaktadır. Genç bitkiler ise sebze olarak kullanılır. EKİNEZYA : Kuzey Amerika yerlileri ypraklarını taşla ezerek, usarelerini cilt yaralarında kullanmışlardır.Ayrıca yılan ve böcek sokmalarında, malerya sifilis gibi hastalıklarda kullanılmıştır.Bitki kökünü de boğaz ve diş ağrıları için doğrudan ağız içine uygulamışlardır. Bitki üzerine çalışmalar 1930 yılında başlamış, son 50 yılda 350 de fazla bilimsel araştırma yapılmıştır.1972 de farelerde antitümör aktivitesi 1978 de uçuk ve grip virüslerine antiviral etkisi üzerine yapılan çalışmalarda pozitif neticeler alınmıştır. Bağışıklık sistemini düzenleyici, bağışıklık sistemi uyarıcı antiinflamatuar, enfeksiyonlara karşı etkileriyle soğuk algınlığı,grip sık sık tekrarlayan enfeksiyonlarda , mantar enfeksiyonlarında, bronşit, sinüzit, uçuk, aft vb. gibi durumlarda üriner sistem enfeksiyonlarında, yanık ve yaralanmalarda ayrıca profilaktik(koruyucu) olarak ta kemoterapide destekleyici olarak kullanılır. Ekinezyanın soğuk algınlığı, grip nezle,uçuk KBB enfeksiyonlarında önleyici olarak ilk semptomlar hissedildiğinde kullanılmaya başlanması, 10-14 gün devam edilmesi ve 8 haftadan fazla kullanılmaması tavsiye edilir. Soğuk algınlığında C Vitamini+Ekinezya tabletleri beraber verilir. GİNKGO (Ginkgo Biloba) : Yapılan çalışmalar Ginkgonun beyne ve diğer yaşamsal organlara kan akışınıda geliştirdiğini, böylece beynin zirvede çalışması için gerekli oksijen ve besinleri sağladığını göstermiştir. Yaşlanırken genellikle beyne ve diğer organlara giden arterlerde plak birikimleri nedeniyle dolaşım bozulur. Ginkgo arterlerin ve toplar damarların genişlemesine ya da gevşemesine yardım ederek kanın bütün vücutta akmasına yardımcı olur. Ginkgo iyi bir bellek destekleyicisidir.Ginkgonun belleği geliştirdiği ve bunama işaretlerini iyileştirdiği gösterilmiştir.Son zamanlarda Ginkgo, Newyork Enstitüsü Tıp araştırmalarında Alzheimer hastalığı ya da felcin neden olduğu demans hastalıklarında test edildi. Çalışmada 327 hastaya 120 mg Ginkgo ekstresi ya da plasebo günlük olarak verildi.Çalışma tamamlandığında 137 haasta arasında Ginkgo alanların %30 u mantıklılık yeteneğini ve belleği ölçen testlerde plasebo alanlardan daha iyi sonuçlar gösterdiler. Yaşla ilgili sorunlar ortaya çıkmadan uzun süre önce ginkgo alarak hastalığı ilk planda önleyebilmek mümkündür. Ginkgo hemeroidlerin tedavisinde de başarıyla kullanılmıştır. GİNSENG (ASYA) -Panax Ginseng İmmünomodülatör(bağışıklık sistemi düzenleyici), uyum sağlayıcı, vücut güçlendirici, kalbin gücünü arttırıcı,kanserden koruyucu,antioksidan, şeker düşürücü,virüslere karşı etki gösterir. Vücut direncini arttırmada, konsantrasyon eksikliğinde, çalışma gücünün arttırılmasında ve kolesterol düşürmede kullanılır. Yaşlılık için iyi bir bitkidir. GİNSENG (AMERİKA)-Panax quingefolius Amerikan yerlileri eskiden bu bitkinin kökünü bulantı ve kusmayı iyileştirmek için kullanılırdı.Vücut fonksiyonlarını normalleştirir.hafif uyarıcıdır.Zihinsel ve fiziksel performansı arttırır, kolesterolü düşürür. Vücudun strese adaptasyonuna yardımcı olur.Kanserden koruyucudur. GİNSENG (SİBİRYA) Bağışıklık sistemini düzenleyici, halsizlikte vücudun strese dayanmasına yardım edici, kuvvet verici, nezle ve enfeksiyonlarda zihinsel gücü destekleyici etkilere sahiptir.Şeker düşürücü etkisi vardır. Kolesterol ve tansiyon düşürücüetkisi dolayısıyla klap hastalıklarında koruyucudur.Geriatride de kullanılır.Rusya da özellikle sporcuların performanslarını arttırmak için kullandıkları bir bitkidir.Radyasyon etkilerinden korumada önerilir. GÜNEŞ DAMLASI (Oenothera Biennis) Özellikle kadınlar tarafında adet öncesi sendromunda görülen, adet sancıları, şişkinlik göğüslerde duyarlı, huzursuzluk, gerginlik, depresif ruh hali, alınganlık, bitkinlik akne artışı ve başağrısı gibi rahatsızlıklarda kullalınılır. Menopoz sıkıntılarında kullanılır. Antiinflamatuar etkiye ve prostaglandin sentezini uyarıcı etkilere sahiptir.Romatoid artrit tedavisinde kullanılır. Kolesterol düşürücüdür.Atopik dermatitte, cilt ve tırnak sağlığında, egzamada kullanılır.Mastaljide(meme ağrısı) konsantrasyon güçlüğünde, demans rahatsızlığında kullanılır. HATMİ :(Althaea Officinialis) Özellikle kuru öksürüklerde öksürük refleksini ortadan kaldırır.Ayrıca ağız-boğaz ve mide bağırssak mukozası tahrişlerinde iyileştirici etkisi vardır.Hatmi kökünden alınan ekstreler kronik bronşitte, bronşiyal astımda kullanılır. HAYIT (Vitex Agnus-Castus) Yüzyıllardır bu bitki bir hormon dengeleyici olarak ün yapmıştır.Prolaktin hormonu salgısına engel olur.Adet düzensizliklerinde etkilidir.Prolaktin konsantrasyonunu zaltan drog adet siklusunu normale çevirir.Adet öncesi sendromlarda, adet kanamalarındaki spazmlarda, menapozla ilgili bazı şikayetlerde , süt veren kadınlarda süt eksikliğinde adet döenmlerinde endokrin düzensizliklerinden kaynaklanan sinir ve cilt problemlerinde ve akne tedavisinde kullanılır. Hayıt tedavisi östrojen ve antiöstrojen preparatları ile olan klasik tedaviden önce denenmelidir. HİDRASTİS (Hydrastis Canadensis) İçeriğindeki alkaloitlerden dolayı, doğal antibiyotik özelliklere sahiptir.Üst solunum yolları rahtsızlıklarında ve sindirim sistemi rahatsızlıklarında kullanılır.Midevidir, hazımsızlık ve gastrit, peptit ülser, kolitte kullanılır.Uterus ve bağırsak uyarıcı olarak bağırsak uterus ve mide kanamalarında kullanılır.Ağrılı ve fazla adet kanamalarında, adet düzensizliklerinde ve iştahsızlıklta etkilidir. Bağırsak yumuşatıcı ve hemeroide karşı özellikler taşır.Kan damarlarını daraltıcı ve kanamayı durdurucu etkileriyle toplar damar ve lenfatik kanal yetersizliklerinin hastalık belirtilerinin tedavisinde kullanılır.Alerjik kaynaklı veya mevsimsel tahrişlerin yol açtığı göz yaşarmalarında etkilidir. Haricen iyi bir antiseptik olarak tahriş olmuş dişetleri ve ağız hastalıklarında acıları gargara yapılarak rahatlatır.Haricen konjoktivitte de kullanılır. Çayının cilde sürülmesi ile egzema, kaşıntı mantar gibi cilt hastalıklarında kullanılır. HİNDİBA (Cichorium) Karaciğer ve safra kesei şikayetlerinde, sarılığa karaciğer büyümesine karşı kullanılabilir.Safra arttırır.Gut ve romatizmada kullanılır.Diüretik etkilidir.bağırsakları yumuşatır.Sindirim sistemi şikayetlerinde, iştahsızlıkta kullanılır.Terleticidir.Hakiki kahveye ilave edilirse kahvenin aşırı uyarıcı etkilerini azaltır. IHLAMUR (Tilia Cordata) Çiçekler, taşıdıkları uçucu yağ ve musilajın etkisiyle grip, soğuk algınlığı ve öksürüklerde göğüs yumuşatıcı, spazm çözücü, balgam söktürücü, gıcık kesici, terletici olarak kullanılır. İdrar söktürür, böbrekleri ve mesaneyi temizler.Kum döker.Yatıştırıcı ve uyku verici etkisi vardır. Dış uygulamada tahriş olmuş ciltlerde etkilidir. ISIRGAN OTU (Urtica Diocia urens) Yaprak veya kök dahilen kan temizleyici, idrar arttırıcı, iştah açıcı olarak kullanılır.Taze bitki romatizma ağrılarını gidermek için ağrıyan yerlere sürülerek tahriş yapılır ve kan toplanması sağlanır.Bitkiden elde edilen bazı fraksiyonlar kanın damar içinde pıhtılaşmasını önleyen bir etkiye sahiptir. Toprak üstü kısımlar dahilen idrar yolları iltihaplarında diüretik, haricen de romatizmada kullanılır. Kökler prostat önleyici olarak kullanıllır. Bitki ishal kesici bedeni güçlendiricidir. Yapraklar demleme şeklinde haricen saça uygulandığında kepek önleyici ve saça canlılık verici olarak etki eder. KARAYILAN KÖKÜ (Cimicufuga Racemosa) İçerdiği formononetin östrojene benzer etki gösterdiğinden drog, hormonal etkiye sahiptir.Menopoz dönemindeki sıkıntıların (sıkıntı basması, vajinal kuruluk, meme ağrısı, uykusuzluk, sinirsel şikayetler) giderilmesinde kullanılır.Ağrılı ve gecikmiş adet dönemlerinde , rahim ve yumurtalık kramplarını gidermede etkilidir. Ayrıca kadınlarda seks hormonunun dengesinin sağlanmasında da etkilidir.Hormonal regülatör görevi görür. Romatoid artrit ve adale romatizması vakalarında da kullanılır.Antiromatizmaldir. Öksürük kesici ve sakinleştirici etkisi vardır. Vücutta kalsiyum emilimini arttırarak osteoporozun önlenmesinde yardımcıdır. KARNIYARIK OTU (Plantago Psyllium) Barsak peristaltik hareketlerini düzenleyicidir.Barsakları yumuşatıcıdır bu yüzden kabızlıkta kullanılır.Kalorinin kontrol edildiği zayıflama diyetlerindde kullanılır. Lipit ve kolesterol seviyesini düşürür.Kanda yararlı HDL düzeylerini yükseltebilir.Kanamalı ve tahriş olmuş hemeroitlerde kullanılır.Ülser ve kolitte tedaviye yardımcıdır.Diyarenin kısa süreli semptomatik tedavisinde kullanılır.Kalp hastalıklarını önlemeye yardım edebilir. KEDİ OTU (Valeriana Officinialis) Sakinleştirici, orta derecede uyku verici, spazm çözücü adale gevşetici, gaz söktürücü, tansiyon düşürücü, yatıştırıcıdır. Uykusuzluk, huzursuzluk, sinirsel tansiyonda, migren,kramp, barsak koliklerinde, romatizmal ağrılarda, adet gecikmelerinde kullanılır. Uykusuzluğun akut tedavisinde bitki uygun bir ajan değildir.Ancak uyku düzensizliklerinde birkaç hafta kullanımdan sonra bağımlılık yapmadan ve yan etki getirmeden doğal uyku sağlar. KEDİ PENÇESİ (Uncaria Tomentolessa) Bağoşıklık sistemi destekleyicisi, virüslere karşı ve iltihap giderici olarak kullanılır.Tansiyon düşürücü etki gösterir.Astım, diyabet ve üriner sistem iltihaplarında kullanılır.Sulu ekstreleri kanserde, hücre büyümesini engeller. Toplardamar ve beyinde pıhtılaşmayı önler.Seratonin salınımını arttırır.Doğum kontrolünde kullanılır. Folklorik tıpta, romatizma şikayetleri, diyare,gastrit,astım, menstrüal düzensizlik, yara ve kanser tedavisinde yararlanılmaktadır. KEKİK (Thymus Vulgaris) İçerdiği Timol sayesinde antibakteriyel, balgam söktürücü ve spazm çözücü etkiye sahiptir.Bu etkilerinden dolayı öksürük, nezle, anjin, bronşit gibi solunum sistemi rahatsızlıklarında son derece etkilidir. Hastalıklara karşı direnme gücünü arttırır.Uyarıcı ve güçlendirir.İştah açıcıdır.Sinir sistemi güçsüzlüklerinde, dolaşım sistemi bozukluklarında etkilidir. Tansiyonu geçici olarak düzeltir.Mide ve sindirim sisteminin dostudur.Mide kramplarına iyi gelir, gaz söktürücüdür.Kurt düşürücüdür. Dış kullanımlarda yaralar, apseler, yanıklar gibi mikroplardan arındırılması gereken hastalıklarda etkilidir.Ayrıca eziklere, berelere, burkulmalara, şişliklere romatizmalara karşı kullanılır. KETEN (Linum Usitatissimum) Keten tohumu musilajının bardakta su alarak bağırsakta şişmesi dolayısıyla dahilen dahilen kullanımında müsil olarak etki eder. Bunun dışında dahilen sindirim sistemi tahrişlerinde, gastrit ve barsak iltihabının kısa süreli semptomatik tedavisinde, mukoza tahrişlerinde, kronik öksürük ve bronşitte kullanılır. Meme kanseri ve diğer östrojene bağlı kanserlerde rönemli rol oynar.Haricen lapa halinde ağrılı cilt iltihaplarında kullanılır. KIRMIZI KANTARON (Centaurium Erytraea) Aromatik güçlendirici, sindirimi kolaylaştırıcı, ateş düşürücü, iştah açıcı etkilere sahiptir.Ateş düşürücü etkisi zayıftır.Bu yüzden özellikle iştah açıcı ve hazmı kolaylaştırıcı olarak kullanılmaktadır. KUŞBURNU (Rosa Canina) C vitamini eksikliğinde, kuvvet verici ve kabız etkide kullanılır.Marmelat olarak ta kullanılan kuşburnu meyvesi, profilaktik(koruyucu) amaçlı olarak çok yaygın kullanılır. MAYDANOZ (Petroselium crispum, sativum) Kuvvetli idrar ve safra söktürücüdür.Apiol ve mirisitisinde dolayı spazm çözücü ve uterus(rahim) düzenleyicidir.Kadınların düzensiz adet görmelerine ve sancılarına karşı kullanılır.Adet söktürür.Prostat büyümesine bağlı üriner fonksiyon bozuklukları, romatizma ve gut hastalıklarında etkilidir. İdrar yolları antiseptiğidir ve idrar yolları taşlarına karşı da kullanılır.Sindirim yetmezliği, gaz şişkinliği gibi sindirim bozukluklarında, anoreksiya(iştahsızlık) hastalarında sindirim uyarıcısı olarak kullanıldığı gibi aynı zamanda bir besin kaynağı olarakda kulanılır. Bitki çayı ile yapılacak bir kür karaciğeri arındırır.Çiğ olarak yendiğinde güçlü bir C vitamini kaynağıdır.Haricen kullanımı, saç diplerine uygulandığında saç dökülmelerini yavaşlatır. MELİSA (Melissa Officinialis) Yatıştırıcı, midevi, terletici, tansiyon düşürücü, spazm giderici, gz söktürücüdür.Antidepresandır.Virüslere ve tümör oluşumuna karşı kullanılır.Dıştan bakteri ve mantarlara karşı antiseptik özelliklerinden yararlanılarak kullanılır.Sinirsel kaynaklı mide ve bağırsak ağrılarını keser.Uçuk tedavisinde, uyku problemlerinde ve migrende kullanılır. Kadınların adet düzensizliklerinde ve adet ağrılarında kullanılır.Psikosomatik(psikolojik kaynaklı) kalp rahatsızlıklarında, güçlendirici olarak kullanılır. MEYAN (Gleyeyrrhiza) Gastrit, mide ve duodenum ülserlerinde spazm çözücü ve iltihap gidericidir.Üst solunum yolları rahatsızlıklarında ve bronşit için balgam sökücü, öksürük kesici, göğüs yumuşatıcı ses kısıklığı ve boğaz gıcıklarında, virüslere karşı ve bakteri öldürücü etkilidir. İlaç, şekerleme ve bazı gıda ürünlerine tatlı lezzeti dolayısıyla lezzet zenginleştirici olarak kullanılır. NANE (Mentha Piperita) Yapraklar taşıdığı uçucu yağdaki mentolden dolayı antibakteriyel, spazm çözücü gaz söktürücü özellik taşır.Spazm çözücü etki özellikle mide-barsak sistemi üzerinde belirgindir.Mide bulantısına karşı ve diğer mide şikayetleri, akut ve kronik gastrit ve mide-barsak mukoza iltihaplarında etkilidir. Uçucu yağ mide-barsak kaslarına spazm çözücü etki gösterir.Bronşları yumuşatıcı sekresyon inceltici etki de gösterir. Ciltte ve mukozaya sürüldüğünde hafif lokal anestezik etkisi nedeniyle serinlik ferahlık hissi uyandırır.Dahilen mide spazmlarında midebulantısını engellemek için, ayrıca soğuk algınlığında üst solunum yolları antiseptiği olarak kullanılır. Baş ağrıları, migren, sinirlilik ve uykusuzlukta etkilidir. Antiseptik uçucu yağı diş ve dişeti ağrılarının giderilmesinde etkilidir. ÖKSE OTU (Viscum album) Yüksek tansiyona karşı tansiyon düşürücü sitostatik, bağışıklık sistemini uyarıcı, idrar arttırıcı etkileri vardır. Sara hastalığında, tümoral rahatsızlıklarda, dejeneratif iltihabi eklem rahatsızlıklarında, hepatitte, spazmlarda, kalp rahatsızlıklarında ve yaşlılık hastalıklarında kullanılır. Nadiren sedatif etkisi de vardır. ÖLMEZ ÇİÇEK (Helichrysum Arenarium) İdrar ve safra arttırıcı, kum ve taş düşürücüdür. REZENE (Foeniculum) Meyveler midevi, gaz söktürücü,glaktojen(süt arttırıcı) ve yatıştırıcı etkilidir.Yemeklerden sonra içilen çayı sindirimi kolaylaştırıcı etki eder.Kökleri iyi bir diüretik yani idrar arttırıcı özellik taşır.Yaprakları yara iyi edicidir. Rezene akciğer ve solunum yolları üzerinde olumlu sonuçlar verir.İçindeki uçucu yağ, spazm giderici, balgam söktürücü, iltihap giderici etki yapar. ROMAN PAPATYASI (Anthemis nobilis) Tıbbi papatyada olduğu gibidir.Ayrıca saç şampuanlarında kullanılır.Biraz limon suyu katarak saça sürüldüğünde saçın rengini açar.Dmelemesi ılıtılıp, gözlere kompres olarak uygulanırsa şişkinliği giderir. SARI KANTARON (Hypericum Perfoaratum) Antidepresan etkilidir.Ilımlı depresyonu tedavide başarısı nedeniyle doğanın ürettiği Prozak olarak kullanılmaktadır. Almanya'da sarı kantaron(ingilizce St.John's Worth) depresyon için verilen bir numaralı ilaçtır ve bütün Avrupa'da geniş çaplı kullanılmaktadır. Yıllar boyunca bu bitki hafif sakinleştirici ve uykusuzluk için bir tedavi olarak kullanılagelmiştir. Avrupa'da sarı kantaron üzerine yürütülmüş sayısız klinik çalışma vardır. British medical Journal'de yayınlanan bir makale, sarı kantaron üzerine yapılan 23 klinik denemeyi incelemiş ve daha düşük dozlarda birçok reçeteli antidepresan kadar iyi çalıştığını ve ağız kuruması, kabızlık ve baş dönmesi gibi hoş olmayan yan etkilerinin daha az olduğu sonucuna varmıştır. Ayrıca bir kas gevşeticidir.Özellikle menopozdaki bitkinlik, menstrüal krampların tedavisinde, endişe ve sıkıntı verici, diüretik etkilidir. Antiinflamatuar , antiülserojonik(mide ülserine karşı) 12 parmak bağırsağı kanamasını durdurur ve analjeziktir(ağrı kesici) Haricen cilt hastalıklarında, yara ve yanık iyileştirmeye yardımcıdır. SARIMSAK (Allium sativum) Antibakteriyel, antiviral, antimikotik(mantarların üremesini önleyici).kan lipitlerini düşürücü, kanama ve pıhtılaşma süresini uzatıcı, tansiyon düşürücü, bağışıklık sistemini güçlendirici, kalp-damar sağlığını destekleyici, kan şekerini düşürücü, ateroskleroz için koruyucu, ekspektoran olarak ve dolaşım bozukluklarında kullanılır.Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Kanserden korunmada ve bağırsak florasını düzenleyici olarakta kullanılır. Solucan düşürücü etkisi vardır. Haricen yara iyileştirici ve saç dökülmelerinin tedavisinde kullanılır. SİNAMEKİ (Cassia Acutifolia) Kalın bağırsak üzerinde etkilidirç ve kuvvetli bir müshildir. Kabızlığa karşı kullanılır. SOĞAN (Allium Cepa) İştah açıcı, antibakteriyel, lipid, kolesterol ve tansiyon düşürücüdür.Kalp kuvvetlendiricidir.Kansere karşı koruyucu, kan şekerini düşürücü etkileri vardır.Bağırsak hareketlerini arttırır ve idrar söktürür.Sindirime yardımcıdır.Nezle belirtilerini iyileştirir.Dıştan kullanımda yara iyileştirici özelliği vardır.Mantar ve siğillere iyi gelir. SPİRİLUNA (Spiriluna Platensis) İyi bir zehirlerden arındırıcı ajandır.Bağışıklık sisteminin kuvvetlendirilmesinde yardımcı olur.Özellikle vejetaryenler için B12, demir eksikliğine bağlı kansızlık ve protein eksikliğnde faydalıdır.Güçlü bir besin kaynağıdır.Aşırı tatlı ve yemek yeme isteğini önlemesiyle kilo verme rejimindeki kişiler için faydalıdır. Zayıflamaya yardımcı olur.Hipoglisemik hastalarda, yemek aralarında kullanıldığında içerdiği proteinler sayesinde, kanda şeker seviyesini düzenlemeye, protein desteği sağlamaya yardım eder. Kolesterol düşürücü etkisi vardır. ŞERBETÇİ OTU (Humulus Lupulus) İştah açıcı İdrar arttırıcı terletici ateş düşürücü yatıştırıcı, uyutucu sinirsel tansiyonu düşürücü olarak kullanılır Ayrıca bira imalatında da kullanılır. TIBBİ NERGİS (Calendula Officinialis) Sulu ekstresi iltihap giderici, etanollü ekstresi antibakteriyel, sulu alkollü tentürüde griplere ve virüslere karşı etkilidir. Bazı deri hastalıklarında, küçük yaraların tedavisinde yumuşatıcı olarak, sıyrıklarda çatlaklarda, böcek sokmalarında, pişiklerde, yüzeysel yanıkların tedavisinde, bacak ülserlerinde, hemeroitte ağızdaki yaralarda ve ekzemada analjezik etkilidir. Bir çeşit gözde iltihaplanma olarak oluşan Konjoktivit te göz losyonu olarak kullanılır.Mantarlara karşı etkilidir. Cilt üzerinde nemlendirici, yumuşatıcı olarak,krem, cilt temizleyici, süt, sabun ve güneş sonrası bakım ürünlerinde kullanılır. TIBBİ PAPATYA (Matricaria Chamomilla) Ateş düşürücü, yumuşatıcı, spazm giderici ve antibakteriyel etkilidir.İdrar, gaz ve safra söktürücüdür.Sinirsel ve romatizmal ağrılarda ve baş ağrılarında kullanılır.Dahilen mide-bağırsak sistemi iltihaplı hastalıklarında kullanılır.Haricen ağız boşluğu ve boğaz iltihaplarına karşı gargara halinde, deri ve mukoza iltihaplarında pansuman halinde yara iyi edici, anal ve genital sistemin iltihaplı hastalıklarında kullanılır. YARA OTU (Plantago Lanceolata-P.major) Damar daraltıcı, kan dindirici ve antibakteriyel etkilidir.Damar daraltıcı, kan durdurucu özelliği nedeniyle ishal, kesik ve hemoroitlerde kullanılır. İdrar söktürücü, iltihap gidericidir.Musilaj ve tanenden dolayı üst solunum yolları tahrişlerini önler, ağız ve boğaz mukozası iltihaplarını tedavi , eder.Öksürük kesici, balgam söktürücü ve göğüs yumuşatıcıdır.Bölgesel olarak yatıştırıcı ve kaşıntı giderici olarak cilt hastalıklarında kullanılır.Yara iyileştirici özelliği vardır. YEŞİL ÇAY (Avena Sativa) Kolon, yemek borusu, pankreas, mide ve göğüs kanserlerine karşı koruyucu etkisi vardır.LDL ve HDL kolesterol seviyelerini düzenleyici etki gösterir.Kan basıncını düşürücü ve kalp hastalıklarına karşı koruyucudur. Zararlı bakterilerin oluşturduğu dişetlerinin iltihabını önlemeye yardımcı olur, dişlerin üzerinde plak oluşumunu önler, diş çürümlerini önlemeye yardımcı olur. YULAF (Avena Sativa) İyi bir sinir sistemi toniğidir.Antidepresan, sedatif etkisinden dolayı, sinirsel zayıflıklarda, akut ve kronik sıkıntı ve endişeyi giderici olarak, stres ve uykusuzluğa karşı kullanılmaktadır. Bağ dokusu ve mesane zayıflığında kanda ürik asit seviyesini düşürücü etkisinden dolayı romatizmada kullanılır. Kalp kuvvetlendirici olarak solunum sistemi rahatsızlıklarında anemide, hipertiroitte nevralji ve seksüel bozukluklarda ve kadınlarda süt artırıcı olarak kullanılır. Avrupada yulaf samanından hazırlanan banyoda romatizma,artrit ve karaciğer bozukluklarında kullanılır. ZENCEFİL (Zingiber Officinale) Mide dostu, uyarıcı, terletici ve kızartıcı etkilere sahiptir.Taşıt tutmalarında bulantı ve kusmalara karşı kullanılır.Gastrit, sindirim rahatsızlıkları ve iştahsızlıkta, güçlendirici, gaz söktürücü, hazmettirici olarak etkilidir.Türkürük ve mide salgılarını uyarır. Bağırsak kaslarının hareketlerini uyararak aktive eder.Safra arttırır.Kalbin kasılma gücünü arttırır. Doğal bir kan incelticidir.Halk tıbbında balgam söktürücü, hazmettirici damar ve doku büzücü olarakkullanılır. ZERDEÇAL (Curcuma Longa) Romatizmalı bölgedeki kızarıklıkları giderici, safra arttırıcı etkilidir.Safra kesesi rahatsızlıklarında etkilidir. Ayrıca baharat ve renk verici olarak da kullanılır.Damar tıkanıklıklarını önlemede kullanılır.

http://www.biyologlar.com/tibbi-bitkilerin-etkileri-ve-kullanimlari

Gıda İntolerans Testi ( YORK Test) Nedir?

York Testi, hangi gıda veya gıdalara karşı intoleransınız olduğunu hemen öğrenebileceğiniz bir kan testidir.Örneğin Çok sevdiğimiz herhangi bir gıda tüketildikten sonra vücudunuz tarafından sindirilemeyip içerisindeki protein gibi birçok yapı taşına karşı reaksiyon gelişebilir. Bu Durum gıda-İntöleransı olarak tanımlanmaktadır. Gıda İntöleransında yediğimiz yiyeceklerin olumsuz etkilerini 3 ile 24 saat içerinde görmeye başlarız. Gıda İntölerans Testi sorunu yaşadığımız gıdanın hangisi olduğunu çözmeye yarayan bir testtir. Gıda İntölerans Testi ; Gıda Allerji Testi Değildir. Gıda İntölerans Testi kişinin yapması gerekenler; Test için açlık-tokluk gerekmez, Laboratuvara gelen hasta 30 saniyelik bir işlem ile parmak ucundan kan verir, 1. Adım Eller sabunla yıkanır. 2. Adım İğne parmağınızın üzerine konup üstündeki bölüme bastırılır. 3. Adım Parmak ovalanarak büyükçe bir damla kan çıkarılır 4. Adım Özel bir pamuk ile kan emdirilir. 5. Adım Analiz için emdirilmiş kan özel tüpüne konur.Gıda İntoleransı şu hastalıklara yol açabilir: - Şişmanlık, - Kilo verememe, - Migren, - Akne, - Nedeni bilinmeyen ödem, - Gaz, - Şişkinlik, - Kronik yorgunluk, - Kabızlık, - Cilt problemleri (örn. sivilceler, kaşıntı nöro dermatit, kronik egzema vs.), - Romatizmal hastalıklar, - Astım, - İshal , - Ürtiker - Uyku bozuklukları, - Baş ağrısı, - Solunum yolu hastalıkları, - Kronik Farenjit, - Sürekli nezle olma, - Ağızda yaralar, - Epigastrik Ağrılar, - Crohn hastalığı, - İrritabl Bağırsak Sendromu, - Sık gribe yakalanma, - Kronik burun akıntısı, - OSB (Otistik Spektrum Bozukluğu), - Sedef hastalığı, - Nörodermatit, - Mide krampları, - Depresyon, YORK Testi'ni uygulamış olan 2500 hasta arasında yapılan anket şu sonuçları vermiştir: Hastaların; %90'ı, kendi pozitif deneyimlerine dayanarak YORK Testi'ni herkese tavsiye ettiklerini... %72'si, bu test sonucunda sağlık durumlarının büyük ölçüde düzeldiğini... %78'i, sorunlu olarak teşhis edilmiş gıdaları zamanla tekrar beslenme planlarına dahil ettikleri zaman düzelmiş olan semptomların %90'ının tekrar geri geldiğini bildirmişlerdir.

http://www.biyologlar.com/gida-intolerans-testi-york-test-nedir

ANADOLU PEK ÇOK CANLI TÜRÜNE EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR

Türkiye, orta enlem kuşağında yer alır. Deniz seviyesinden iki bin metre ve üzerine uzanan pek çok farklı yüksekliğe sahip dağları, platoları ve ovalarıyla farklı iklim koşulları isteyen binlerce canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Vadiler ve çöküntü alanlarının yarattığı mikroklima etkisi, tür zenginliğini daha da arttırmaktadır. Eski dünya kıtaları arasında köprü görevi gören Türkiye, son iki milyon yılda yaşanan buzul çağlarında pek çok canlı türü tarafından sığınak olarak kullanılmış ve günümüzdeki biyolojik çeşitliliğine kavuşmuştur. Ancak öncelikle sığınak koşullarını sağlayan yer şekillerinin gelişimini özetlemek gerekir. TÜRKİYE`NİN BİYOCOĞRAFYASI Türkiye, jeolojik açıdan genç bir ülkedir ve halen devam etmekte olan bir dağ oluşum kuşağında yer almaktadır. 65 milyon yıl önce başlayan bu dağ oluşumu hareketleriyle Afrika, Arabistan ve Hindistan kuzeye, Avrupa ve Asya`ya doğru ilerlemekte ve bu ilerlemenin sonucunda temas sağlanan kesimlerde yüksek dağ kıvrımları oluşmaktadır. Bu durum bir dünya haritasında rahatlıkla gözlenebilir. Çevresindeki büyük kıtalarla kıyaslandığında çok geç deniz yüzeyine çıkan Anadolu, Afrika`nın eski Akdeniz`in (Tetis) tabanındaki tortulları itekleyip yükseltmesiyle Toros Dağları`na kavuşmuştur. Anadolu, yaklaşık 12 milyon yıl önce Arap levhasının - yılda iki üç santimetre kadar bir hızla - çarpmasıyla doğu kısmından yükselmeye başlamış, batı kesimi ise gevşeme sonucu kırılmalarla bloklar halinde çökerek Gediz ve Menderes Nehirleri için hazır vadiler oluşturmuştur. İç Anadolu Kapalı Havzası da aynı dönemin eseridir. Yine aynı dönemde Karaman`ın kuzeyindeki Karacadağ`dan Ağrı Dağı`na dek uzanan hat boyunca volkan dağları yükselmiş ve günümüzdeki şeklini almıştır. Türkiye bu nedenle dağlık ve engebeli bir araziye sahiptir ve bu hareketler halen devam etmekte olduğundan deprem yönünden de aktif durumdadır. İşte Türkiye`nin biyolojik çeşitliliğinin kaderi büyük ölçüde bu dönemlerde yazılmıştır. Oluşan dağ silsileleri hızla yayılmakta olan çiçekli bitki ve böceklere fiziksel bir engel etkisi yapmış ve bu canlıların topluluklarını birbirinden kopararak farklı türlere dönüşmelerini sağlamıştır. Buzul çağlarında Anadolu`ya sığınan ve sonrasında değişen iklim koşullarına uyum sağlayarak evrimleşen türleriyle bu zenginlik daha da artmıştır. Bugün, Avrupalı canlılara daha çok Karadeniz ve Batı Anadolu`da, Afrikalı türlerin topluluklarına Akdeniz Bölgesi`nin sahil şeridi ve Güneydoğu Anadolu`da, Asya kökenli türlere ise Doğu ve Orta Anadolu`da rastlanmaktadır. BUZUL ÇAĞLARI Türkiye`nin biyolojik çeşitliliğini şekillendiren diğer önemli süreç 1 milyon 800 bin yıl ile 10 bin yıl öncesi arasında yaşanmış olan `Buzul Çağları`dır. Bu dönemlerin ardından mikroklimatik özelliğe sahip alanlar daha da önemli bir rol üstlenerek Anadolu`nun tam bir mozaik görüntüsüne sahip olmasını sağlamıştır. Havadaki aşırı soğuma ile karakterli buzul dönemlerinin arasında, bu süreci parçalara bölen buzul arası ısınma dönemleri yaşanmıştır. Soğuma dönemleri sırasında kuzeyde yaşayan canlılar güneye doğru ilerlemeye başlamış ve Anadolu pek çok canlı türü için önemli bir sığınak işlevi görmüştür. Canlıların Türkiye`ye ulaşabilmeleri için iki giriş kapısı işlev görmüştür: Trakya ile Kuzeydoğu Anadolu. Kuzeyde yaşayan canlılar bu kapılardan girerek Anadolu`ya yerleşmiştir. Ancak Anadolu`yu kuzeydoğudan Antakya yönüne doğru ikiye bölen ve yüksek dağ silsilelerinden oluşan `Anadolu Diyagonali` adlı fiziksel engel, bu iki kapıdan giriş yapan bazı canlıların birbirleriyle Anadolu`da yeniden buluşmalarına engel olmuştur. Hareket yeteneği az gelişmiş olan bitki türleri ve bazı hayvanlar, bu diyagonalin batı ve doğusunda birbirlerinden bağımsız olarak çoğalarak farklılaşmaya başlamışlar, bu durum Anadolu`daki biyolojik çeşitliliğin daha da artmasını sağlamıştır. Buzul arası sıcak dönemlerde ise güneydeki canlı toplulukları kuzeye doğru harekete başlamıştır. Bu dönemlerde Antakya, Güneydoğu Anadolu ve Iğdır Ovası, Afrika ve çöl kökenli türler için giriş kapısı işlevi görmüştür. Tüm bu güneye iniş ve kuzeye çıkışlar, Anadolu topografyasından doğan mikroklimatik zenginlik nedeniyle bu topraklar üzerinde çok daha şaşırtıcı izler bırakmıştır. Güneyde olmasına rağmen serin ve nemli bir iklime sahip olan kara parçalarını kuzeyli türler, diğer yandan, kuzeyde olmasına karşın sıcak Akdeniz iklimi özelliklerini taşıyan alanları ise güneyli türler terk etmemişlerdir. Buzul arası dönemlerde kuzeyli türler dağların kuzeye bakan yamaçları ile depresyon kenarlarında korunabilmiş, buzul dönemlerinde de güneyli türler vadilerde, depresyon alanlarında ve dağların güney yamaçlarında korunabilmiş ve uygun iklim koşulları oluştuğunda yeniden çoğalmışlardır. Bugün Akdeniz`in tam yanı başında uzanan Amanos Dağları`nda Karadeniz ikliminin kayın ormanlarını, Çoruh ve Kelkit vadilerinde ise Akdeniz`e özgü kızılçam ve sedir topluluklarını yaşatan şey aslında buzul dönemlerinin izleridir. Buzul dönemleri ve aralarındaki gelgitler sadece Türkiye içindeki canlı topluluklarının yer değiştirmesini değil aynı zamanda Anadolu`dan çok daha kuzeyde yayılmış bazı türlerin buraya yerleşmelerini sağlamıştır. Soğuk koşullara uyum sağlamış pek çok tür buzulların çekilmesiyle büyük ölçüde yeninden kuzeye doğru yayılmaya başlamış olsa da bazı bireyler Anadolu`daki yüksek dağların zirvelerine ve kuzey yamaçlarına yerleşmiştir. Yüksek dağlar açısında çok zengin olan Doğu Anadolu, bugün asıl dağılışı kilometrelerce kuzeyde olan pek çok canlı türüne ev sahipliği yapmaktadır. Kadife ördek (Melanitta fusca) bu dönemlerin Türkiye`de bıraktığı izlere en iyi örneklerden biridir. Aslında Avrupa, Asya ve Amerika`nın en kuzey enlemlerinde yaşayan bu tür, şaşırtıcı bir şekilde Doğu Anadolu`daki bazı yüksek rakımlı dağ göllerinde yaşamaya devam etmektedir. Bu gibi esas dağılışından uzakta ve kopuk olarak yaşayan canlı topluluklarına `enklav` denilmektedir. Anadolu, dağlık ve engebeli olmasaydı buzul dönemlerinde tamamen kuzeyli, buzular arası dönemlerde ise tamamen güneyli türler bulunacak ve şimdiki biyoçeşitlilik oluşamayacaktı. Anadolu`nun bugünkü doğası yukarıda konu edilen nedenlerin birleşimi sonucunda her bir taşı ayrı bir tarihsel olayı tarif eden bir mozaik haline dönüşmüştür. Türkiye`nin korunması gereken alanlarını belirleyebilmek için onu oluşturan doğal birimlerin neler olduğunun ve bunların birbiriyle ilişkisinin anlaşılması gerekmektedir. Daha da önemli olansa, Anadolu doğasının tek bir bütün olduğunu, onu oluşturan parçaların ancak tümünün bir arada kaldıkları sürece var olabileceklerini anlayabilmektir. BİTKİ COĞRAFYASI Bitki coğrafyası bitki türlerinin dünyadaki dağılış biçimleri ile coğrafi özellikler arasındaki ilişkileri araştıran bilim dalıdır ve Türkiye`deki canlıların dağılışlarını anlamamız için önemli ipuçları vermektedir. Bu bilim dalına göre dünya 37 ayrı `flora bölgesine` ayrılmıştır. Bu sınıflandırmaya göre üç farklı bitki coğrafyası bölgesi Türkiye sınırları içinde buluşur. Türkiye gibi dünyanın çok küçük bir bölümünü kaplayan bir alanda üç ayrı bölgenin buluşması çok nadiren görülen bir durumdur. Bitkiler besin zincirinin ilk basamağını oluşturduğu ve hayvan türlerinin dağılışı da büyük ölçüde bitkilere bağlı olduğu için bitki coğrafyasından aldığımız bu bilgiler Türkiye`deki hayvanların çeşitliliğini tam olarak kavrayabilmek açısından büyük öneme sahiptir. Türkiye`de buluşan bitki coğrafyası bölgeleri şunlardır: İran-Turan Bölgesi, Akdeniz Bölgesi ve Avrupa-Sibirya Bölgesi. Bu buluşmanın gerçeğe yansımasını şöyle örnekleyebiliriz: Sinop`tan güneye doğru yürümeye koyulan biri, yol boyunca ilk önce Fransa`dan Sibirya`ya kadar uzanan bir coğrafyanın doğal özelliklerini görecektir. Orta Karadeniz`deki dağları aşıp Orta Anadolu düzlüğüne yaklaştıkça üstünde yürüdüğü topraklar İran`ın ve Çin`in doğal manzarasında bir alana dönüşecektir. Orta Anadolu düzlüğünü geçip Toros Dağları`nın kuzey yamaçlarını aştıktan sonra ise bu kişi İspanya`dan Filistin`e uzanan Akdeniz bitki coğrafyasının topraklarına ayak basmış olacaktır. Başka bir deyişle kahramanımızın rotası, Kuzey Afrika`dan Sibirya`ya ve Çin`e kadar uzanan bir bölgenin biyolojik çeşitliliğinden parçalar taşımaktadır. Gerçekten de yeryüzündeki çok az coğrafyada böylesine farklı bir deneyimi yaşamak mümkündür. Bu bitki coğrafyası bölgeleri, "Önemli Doğa Alanları"nın belirlenmesinde kullanılan biyomların tanımlanması açısından da büyük önem taşımaktadır. ENDEMİZM Küçük bir kıta olarak da tanımlanabilecek olan Anadolu`nun benzersiz bir kara parçası olmasını sağlayan diğer bir nokta ise topografya ve iklimindeki çeşitliliktir. Sıradağların, volkanların, kapalı havza göllerinin, taşkın ovalarının, karstik platoların, denizlerin ve büyüklü küçüklü pek çok nehrin birbirlerine olan yakınlıkları, farklı iklimlerin aynı zaman dilimi içinde yan yana görülebilmesine neden olmaktadır. Topoğrafya ve iklimdeki çeşitlilik, Türkiye`deki biyolojik çeşitliliğe iki boyutta yansımaktadır. Bunlardan ilki doğal yaşam ortamlarının çeşitliliğidir. Nemli ve kuru ormanlar, ova ve dağ bozkırları, tuzcul bozkırlar ve kapalı havza gölleri, iki bin metrenin üzerinde uzanan yüksek dağ çayırları, makilikler ve uzun kıyı şeridi boyunca uzanan farklı habitatlar Türkiye`de belki de dünyanın hiç bir yerinde olmadıkları kadar birbirine yaklaşmakta ve geniş alanlar kaplamaktadır. Konunun diğer boyutu ise farklı alanların birbirinden fiziksel ve iklimsel olarak kopmasıdır. İklimsel özelliklerin noktasal değişimine toprak yapısındaki ve jeomorfolojideki farklılıklar da eklendiğinde fiziksel izolasyonun etkisi daha da derinleşmektedir. Tüm bunlar, biyolojik çeşitliliği artıran en temel kavramlardan birini, yani endemizmi oluşturan coğrafi koşulları sağlamaktadır. Yüksek dağ zirveleri, derin nehir vadileri, kapalı havza gölleri, fiziksel izolasyonun en üst düzeyde görüldüğü ve bu nedenle sadece bu alana özgü pek çok canlı türünü, yani endemik türü barındıran alanlardır. Bu alanlar pek çok "Önemli Doğa Alanı"nın seçiminde içerdikleri endemik türler nedeniyle belirleyici olmuştur. (*) Doğa Derneği"nin Genel Müdürü (**) Coğrafi Bilgi Sistemleri Danışmanı (KAYNAK: www.dogadernegi.org)

http://www.biyologlar.com/anadolu-pek-cok-canli-turune-ev-sahipligi-yapiyor

Prick (Deri) Allerji Testi

Neden Allerji Testleri yapılmaktadır ? Allerji testleri; hastaların şikayetlerinin allerji ile ilgili olup olmadığını araştırmak, allerjik kökenli ise hangi allerjenlere karşı duyarlı olduğunu belirlemek ve yapılacak tedaviye de test sonuçlarına göre düzenlemek amacıyla yapılmaktadır. Test Detayı 1) Deri ‘prick’ testi (SPT: Skin Prick Test ), bir solunum yolu ya da besin allerjisinin varlığını düşündüren olgularda uygulanan bir testtir. Gerektiğinde, derinin allerjik hastalıklarına tanı koyabilmek amacıyla da yapılabilir. 2) Yöntem, 5’li aplikatörlerin allerjenlerin olduğu özel allerjen daldırılıp daha sonra uygulama sıralarının belirlenmesi ardından ön kola uygulanır. Bu uygulama esnasında hasta herhangi bir acı hissetmez. 3) Uzman ellerde ve acil girişim için gerekli koşulların varlığında uygulanması hemen hiçbir zaman sorun oluşturmaz . SPT yıllardır bütün dünya ülkelerinde uygulanmakta olup , sistemik reaksiyon (deri döküntüsü, nefes darlığı, şok vb. ) gelişen olgu sayısı çok azdır. 4) Olası riskler nedeniyle, SPT uygulaması sonrasında hastalar hiçbir yere ayrılmadan uygulama bölgesinde beklemelidirler . 5) Test bölgesinde gelişebilecek kızarıklık ve şişliklerin çoğu birkaç saat içinde tümüyle geriler . Bu tip reaksiyonların yaşamsal önemi yoktur. Lancet ile uygulanan prick testin Laboratuvarımızda uygulanan 5’li set şeklinde uygulanan Prick teste göre birçok dezavantajı vardır. Yöntem: Antijen deriye damlatıldıktan sonra, orta noktadan lansetle derinin hafifçe kaldırılıp bırakılması temeline dayanır. Değerlendirme 15-20 dakika sonra yapılmaktadır. I. Hasta birçok kez manipüle edilmek zorunda kalır. II. Birçok hasta lancet kullanımından rahatsız olmaktadır. III. Uygulamada süre uzamaktadır. IV. Reaksiyon süresi kısa olan allerjenler diğer allerji zonlarına sıçrarken eş oranlarda takip edilmesi zorlaşmaktadır. ÜLKEMİZDE SIKLIKLA GÖRÜLEN ALLERJENLER • Alternaria Alternata ( Bitki mantarı ) • Aspergillus Fumigatus (Küf Mantarı) • Derm. Farinae (Amerikan Ev tozu akarı • Derm.Pteronyssinus (Ev Tozu Akarı) • Dog Epiteli (Köpek Tüyü) • Feather Mix (Kümes Hayvanları Karışımı) • Kedi Tüyü • Blatella Germenica (Alman Hamamböceği ) • Saline Solution • Histamine • Tree Mix (Kızıl, Huş, Fındık) • Olea Europea (Zeytin ağacı) • Populus Nigra (Kavak ağacı) • Quercus Robur (Kızıl Meşe) • Plen Karışımı IV (Domuz A.,Çayır Y.,İngiliz Ç.,Ç.Kelp Kuyruğu,Tavşan • Pollens III (Yulaf,Arpa,Buğday,Çavdar) • Secale Cereale (Çavdar) • Polen karışımı V (Artemisia, Chenop., Parietaria, Plantago) • Artemisia Vulgaris (Pelin Otu) • Parietaria Judaica (Yapışkan Otu• Fish Mix I (BalıkKarışımı) • Egg White (Yumurta Beyazı) • Egg Yolk (Yumurta Sarısı) • Chicken (Tavuk Eti) • Cow's Milk (İnek Sütü) • Cacao (Kakao) • Hazelnut (Fındık) • Peach(Şeftali) • Orange (Portakal) • Banana (Muz) Birtakım ilaçlar, Prick Testin hatalı sonuçlar vermesine neden olur. Bu ilaçlar; Antihistaminikler yani allerji tedavisinde kullanılan ilaçlar (setirizin, loratadin, desloratadin, feksofenadin, hidroksizin, difenilhidramin ve klorfeniramin gibi.) a) Antihistaminikler yani allerji tedavisinde kullanılan ilaçlar (setrizin, loratadin, desloratadin, feksofenadin, hidroksizin, difenilhidramin ve klorofeniramin gibi.) b) Gribal enfeksiyonların tedavisinde kullanılan ilaçlar ( Bu ilaçlar yukarıda sayılan antihistaminikleri içermektedir) c) Bazı öksürük şurupları ( Bu ilaçlar antihistaminikleri içerebilmektedir.) d) Mide hastalıklarının tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar ( simetidin, ranitidin ve famotidin içerenler.) e) Depresyon tedavisinde kullanılan bazı ilaçlardır. Bu nedenler hastanın kullanılmakta olduğu ilaçları doktara bildirilmesi ve test öncesi hastayı takip eden doktorun bilgisi dahilinde 10 gün öncesinden ilaçların kesilmesi gerekmektedir. si zorlaşmaktadır.

http://www.biyologlar.com/prick-deri-allerji-testi

Proteom

DNA’nın kimlik kartı, ana hatlarıyla çıkartıldı. Bu işin kolay yanı. Şimdi sıra genlerin ürettiği proteinlerin gizini çözmeye geldi. Esas zor kısım şimdi başlıyor. İnsanın genetik yapısını deşifre etmeye çalışan bilim adamları konularında ne kadar uzman olursa olsunlar, daha işin başında olduklarını kabul ediyorlar. Son birkaç yıldır bir düzineden fazla genomu çözümleyen uzman ekipler, bulgularının tahminleriyle örtüşmemesi üzerine gelecek hakkında daha temkinli konuşma kararı aldılar. İnsanlarda 100.000 civarında gen olduğu yolunda tahminlerde bulunan bilim adamları, bu sayının 34.000 civarında seyrettiğini görünce tahminlerinde ne denli yanıldıklarını anladılar. Halkalı solucanda 19.099, meyve sineğinde 13.601, hardal bitkisinde bile 25.000 gen bulunduğunu öğrenmek bilim dünyasında farklı bir tartışmayı gündeme getirdi: ”Bu kadar az sayıda gen ile bu kadar karmaşık bir yapıya sahip olmamızın altında ne yatıyor?” İnsan genomu üzerinde uzun yıllardır çalışmalarını sürdüren kuruluşlar, (biri Amerikan Hükümeti’nin finanse ettiği konsorsiyum, diğeri ise Celera adlı özel biyoteknoloji şirketi) son bulgularını geçtiğimiz hafta, dünyanın 5 büyük kentinde düzenledikleri basın konferanslarıyla dünya kamuoyuna duyurdular. Sanayi kuruluşları ve bilim adamları, insan genomu projesinin bir bilgi hazinesi olduğunu kabul etmekle birlikte, projenin su yüzüne çıkarttığı beklenmedik sonuçlar karşısında şaşkınlıklarını gizlemiyorlar. En şaşırtıcı olanı, yüzlerce genin uzun süren bir süreç sonucunda bir bakteri vasıtasıyla insan genomuna karışması. Büyük bir olasılıkla söz konusu bakteri, omurgalı bir atamızı enfekte etmekle işe başlamış olabilir. Bu yabancı genler artık bizim bir parçamız; bunların bazıları çok önemli işlevler yüklenirken, bazıları hiçbir işe yaramıyor. Whitehead Enstitüsü’nden David Page, insan genomunun incelenmesi sonucu, spermdeki mutasyon katsayısının, yumurtadakinin iki misli olduğuna dikkat çekiyor. Mutasyonun, evrimin hammaddesi olduğunu düşünürsek, insanoğlunun bir yarısının ilkellikten kurtulmanın tüm sorumluluğunu yüklendiğini söylemek mümkün ve genomdaki 3 milyar kimyasal harfin (ünlü A’lar, T’ler, C’ler ve G’ler) içinde çok fazla varyasyon olduğunu söylemek de çok zor. Bu da bir Sumo güreşçisi ile Britney Spears’ın yüzde 99.95 oranında benzeştiği anl¤¤¤¤¤ geliyor. Bu temel bulguların yarattığı karmaşa içinde şimdi sıra genomun ikinci basamağında. Yeni oyunun adı ”proteom”. Genom sözcüğünün bir organizmadaki DNA’ların tümünü tanımlaması gibi, proteom da proteinlerin tümünü ifade ediyor; proteom bilimi ise proteinleri bütün olarak inceleyen bilim dalı anl¤¤¤¤¤ geliyor. Genomun çok karmaşık bir yapıya sahip olduğunu düşünüyorsanız, bir de proteomu görmeniz gerekecek. ”İnsan genomu ile karşılaştırıldığında proteom bilimi, bunun 1.000 misli daha fazla veri içeriyor”diye konuşan IBM Doğa Bilimleri Bölümü’nden Caroline Kovac, ”Karaciğer hücresindeki bir DNA, deri hücresindeki veya beyin nöronundaki DNA’ya benzer. Oysa proteinler birbirine benzemez. İşleri biraz daha ilginç kılan, hücre proteinlerinin (ki bunlar hemoglobin veya insülin gibi moleküller, serotonin ve dopamin gibi beyin kimyasalları, östrojen veya testosteron gibi hormonlar veya vücudumuzun işlevselliğini sağlayan diğer enzimlerden oluşur) hücrenin tipinden bağımsız olarak değişiklik göstermesidir. Bir hücrenin içerdiği proteinler sağlıklı veya hastalıklı olduğuna, yaşına, stres düzeyine, hatta günün saatine bağlı olarak değişir. Bilim adamlarına göre vücudumuz, 500.000 ile 1 milyon arasında protein içeriyor. Sayının büyüklüğüne karşın bilim adamları proteom konusunu çözmeye kararlı; çünkü proeinler hakkında elde edilecek en ufak bir bilgi hastalıkların teşhisine, tedavisine ve nedenlerinin ortaya çıkmasına yardımcı olacak. Rockefeller Üniversitesi’nden Brian Chait, bu konuda şöyle konuşuyor: ”Genom daha işin başlangıcı. Esas peşinde olduğumuz insandaki 100 milyar hücrenin hangi proteinleri ürettiği. Ne var ki bu bağlamda genom yeterli değil. Genom proteinlerin üretimi için gerekli olan direktifleri veriyor. Ancak direktifleri bilmek bizi fazla uzağa götürmez. Çünkü insan hücresindeki 34.000 gen sipariş formu gibi birşey. Bazı siparişler proteinlerimizi üreten hücresel fabrikalara kadar ulaşmaz bile. Fabrikaya ulaşanların bazıları ise üretim bandını terkeder etmez parçalara ayrılır, kullanılmaz hale gelir. Oysa bazı mallar o kadar popülerdir ki, fabrika bunlardan milyonlarca üretmek zorunda kalır. Bütün bunları sipariş formlarına bakıp söyleyemezsiniz. Üç gen, kurye vazifesi görerek protein A, protein B veya protein C için sipariş formunu taşır. Ancak fabrika bunları kabul etmek kibarlığını göstererek, Protein A,B ve C’yi üretir, ancak işi ilerleterek AB, AC, BC, AAB, ABC gibi daha gelişmiş ve hi-tech modelleri de üretir. Bu karıştırma ve birleştirme yeteneği insan genomunu diğer canlılarınkinden ayrırır.” California Institute of Technology’den John Richards, tek bir genden 10′dan fazla sayıda farklı protein elde edebileceğimizi söylüyor. Bu durumda genom analizi tek başına hangi proteinin üretileceği konusunda yeterli bilgiyi sağlamaz. Proteinleri teşhis etmenin ana gerekçesi hastalığa hasarlı genlerin değil, hasarlı proteinlerin yol açması. Ciphergen adındaki biyoteknoloji şirketinin yetkililerinden William Rich, ”Bir hastalık hakkında bilgi edinmek istiyorsanız, proteinlere bir gözatmanız gerekiyor”diye konuşuyor. Alzheimer hastalığı, proteom biliminin, genomdan ne kadar üstün olduğunu göstermesi açısından çok önemli bir örnek. Yaklaşık yarım düzine gen alzheimera yakalanma eğlimine yolaçıyor. Beta amiloid parçaları denilen yapışkan proteinlerin varlığı, hastalığın kesin teşhisi için yeterli. Ciphergen, ProteinChip’lerinin kısa süre sonra bu katil amiloidleri teşhis edebileceğini umut ediyor. Ancak beta amiloid geni diye bir gen olmadığı için alzheimer, bir DNA çipi ile teşhis edilemiyor. Halihazırda Merck&Co., Ciphergen’in çipleriyle alzheimer hastalığını tedavi edecek ilacı geliştirmeye çalışıyor. Çip, ilacın beta amiloid parçaları yok ettiğini kanıtlarsa, şirket bu işten kârlı çıkacak. Molecular Staging adında bir başka biyoteknoloji şirketi, kanser ve artrit gibi hastalıkların seyrini izleyen bir çip geliştirdi. Bu çip, proteinlerin değişken düzeylerini izleyerek hastalığın tehlikeli bir boyuta ulaşıp ulaşmadığını bildiriyor. Millennium Predictive Medicine isimli bir diğer şirket ise teşhisi zor olan yumurtalık kanserini teşhis ediyor. ABD’de hükümetin finanse ettiği bir kuruluş, normal akciğer, yumurtalık, göğüs ve kolon dokusundan alınan proteinleri, kanserli dokudaki protein ile karşılaştırıyor. Benzer şekilde PSA prostat kanserine ilişkin ilk bulguları gün ışığına çıkartıyor. Eğer proteinler hücrelerin kontrolsüz bir şekilde bölünmesine izin veriyorsa, proteini etkisiz hale getiren bir antikor etkin bir kanser ilacı olarak çözüm üretebilir. Large Scale Proteomics Corp. (LSP) ve Johns Hopkins Üniversitesi şimdiden depresyon, iki kutuplu psikolojik bozukluk ve şizofreniye yol açan proteinlerin bir listesini hazırladı. Geçen ay LSP, insan proteinleri üzerine ilk veritabanını açıkladı. 157 dokuda 15.693 protein olduğunu açıkladı. LSP’nin başkanı Leigh Anderson, bu açıklamanın bütün ile karşılaştırıldığında çok küçük bir parça olduğunu ileri sürüyor. ABD Enerji Bakanlığı’na bağlı Joint Genome Institute’dan Trevor Hawkins, protein bilimi konusunda iyimser: ”Protein bilimi şu anda insan genom projesinin sırtında gelişimini sürdürmeye çabalıyor. Bir süre sonra bağımsız bir bilim dalı olarak 21.yüzyılın temel taşlarından birini oluşturacak.” Kaynak: turksite.eu

http://www.biyologlar.com/proteom

Vitamin Nedir?

Vitaminler, sağlıklı yaşamın vazgeçilmez bir parçası olan organik bileşiklerdir. Vitamin Latince yaşam anlamına gelen “vita” sözcüğünden kaynaklanır. Vitaminler yağda ve suda eriyenler olarak iki gruba ayrılır .Vitaminler, vücutta metabolik olayların normal bir şekilde meydana gelmesi ve sağlıklı durumun sürdürülmesi için gerekli olan ve besinler içinde ufak miktarlarda alınan maddelerdir. Vitaminler iki grupta toplanır : Suda çözünen vitaminler: C ve B grubu vitaminleri (B1, B6 gibi) Yağda çözünen vitaminler: A, D, E, K vitaminleri A vitamini Enfeksiyonlara karşı direnci arttırır normal büyüme, üreme, kemik ve diş gelişimi, görme için gereklidir. Cildin tırnakların ve saçların sağlıklı kalmasını sağlar. Diş ve dişetleri için büyük önem taşır . Yalnızca hayvanlarda bulunan ve yağda eriyen doymamış bir alkoldur. Sütte, yumurta sarısında, ton ve morina balıklarının karaciğer yağında (balık yağı) bulunur. Havuç ve havuç benzeri sarı-turuncu renkli sebzelerde A vitamininin ön maddeleri vardır(alfa karoten). Yaşlılıkta etkinliği çok artan kolajenaz enziminin indirgeyici etkisini önlediği saptanmıştır. Bu vitamin ayrıca protein bileşimine katılır ve tümerlerde görülen hücrelerin kontrolsüz biçimde çoğalmasını önler. A vitamini eksikliğinde gözde ve deride keratoz , kseroftalmi(göz akı ve kormeanın parlaklığını kaybederek kuruması), foliküler hiperkeratoz (bir deri hastalığı) ve gece körlüğü görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Kayısı,kuşkonmaz,maydanoz,ıspanak, havuç,kereviz, marul, portakal, erik, domates D vitamini İnce bağırsaklardan kalsiyumun emilmesine yardımcı olur, kalsiyumun kemiklerde ve dişlerde tutulmasını sağlar . Bulunduğu Yiyecekler: Balık yağı, balık, yumurta, tereyağı, karaciğer, et, sebzeler, güneş E vitamini Antioksidan etkilidir. Alzheimer hastalığının ilerlemesini yavaşlatıyor Yaşlı kişilerde bağışıklık sistemini güçlendirir. Hücrelerin daha uzun yaşamasını ve yenilenmesini sağlar . Fitol ve metil hidrokinon türevidir.. İnsanda karaciğerin yanı sıra yağlı dokularda, böbrekte, kalpte, kaslarda ve böbrek üstü bezi kabuğunda depolanır. A vitamini, doymamış yağ asitleri ve C vitamini gibi maddelerin oksidasyonunu önleyerek antioksidan özellik gösterir. Nükleik asitler ve değişik enzim sistemlerinin metabolizmasına katılır.E vitamini eksikliği ender görülür ve kansızlık biçiminde ortaya çıkar. Başta tahılllar olmak üzere yeşil sebzelerde bol miktarda bulunur… Bulunduğu Yiyecekler:Buğday, tohumlu besinler, soya fasülyesi yağı, arı sütü, ceviz, marul, tere, kereviz, maydanoz, ıspanak, lahana, mısır yağı, mısır, yulafta K vitamini Karaciğere gelen Kvitamini burada üretilen bazı pıhtılaşma faktörlerinin yapımında rol alır. Kvitamini takviyesi yanlızca kanamalı hastalarda verilir. Bulunduğu Yiyecekler:Ispanak,kabak, marul, yeşil domates, yeşil biber, inek sütü, peynir, tereyağı, yumurta, kırmızı et, pirinç, karaciğer, mısır, muz, şeftali, çilek B1 vitamini Kasların ve sinir sisteminin faliyeti için gereklidir.Yetersizliğinde iştahsızlık, huzursuzluk, bellek zayıflığı ve dikkat azalması görülür. Bulunduğu Yiyecekler: Buğday, kepek, bira mayası, taze sebze meyve, koyun eti, sığır eti, balık eti, yumurta, süt B2 vitamini Eksikliğinde dilde kızarma, yanma hissi, ağız çevresi ve dudaklarda kızarma, tahriş, çatlaklar, gözlerde kaşıntı, yanma hissi, katarakt oluşumu, saçların dökülmesi, çocuklarda büyüme yavaşlaması, kilo kaybı, sindirim sorunları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, buğday unu, patates, et, süt, yumurta, peynir, kepek, yeşil sebzeler, havuç, fındık, yer fıstığı, mercimek B3 vitamini Yetersiz beslenme sonucu deriyi sinir sistemini tutan pellegra adlı hastalık ortaya çıkar. Hücrelerin oksijeni kullanabilmeleri için gereklidir. Midede sindirimin temel taşları olan asitlerin üretimini sağlar. Bulunduğu Yiyecekler: Bira mayası, kepek, yer fıstığı, sakatat, kırmızı et, balık, buğday, baklagiller, un, yumurta, süt, limon, kabak, incir, portakal, hurma B5 vitamini Doğada bol olduğu için eksikliğine rastlanmaz. Ayrıca bir miktar bağırsaklarda da yapılmaktadır. Eksikliği kan şekerinde düşme, ellerde titreme, kalp çarpıntıya neden olur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, kırmızı et, tavuk, yumurta, ekmek, sebzeler B6 vitamini Sinir sistemi ve hormonların çalışmasını düzenler.Vücudun savunmasında antikor ve akyuvar oluşumunda rol oynar. Eksikliğinde migren tipi baş ağrısı, kansızlık, ciltte kuruluk, görme problemleri, uyuşukluk, adele zayıflığı ve krampları oluşur . Bulunduğu Yiyecekler: Karaciğer, böbrek, kırmızı et, balık, yumurta, ekmek, sebzeler B11 vitamini Kırmızı kan hücreleri ve sinir dokularının oluşumunda aktif rol oynar. Hücre bölünmesi için gereklidir. Bu etkisi ile büyümeyi de sağlar. Anne karnındaki bebeğin sinir sisteminin gelişimi için de gereklidir. Eksikliğinde iştahsızlık, kilo kaybı, bulantı, kusma, ishal, baş ağrısı, unutkanlık, çarpıntı gibi bazı kalp sorunları oluşabilir . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, böbrek, kırmızı et, ıspanak, marul, yumurta, ekmek, portakal, muz B12 vitamini Besinlerle veya sigara gibi alışkanlıklarla vücuda giren siyanürü etkisiz hale getirir. Eksikliğinde dilde hassasiyet, şişme, kızarma, hayal görme, depresyon, adalelerde kasılmalar, sinir iltihaplarına bağlı olarak el ve ayaklarda uyuşma, karıncalanma, yanma şikayetleri oluşur . Bulunduğu Yiyecekler:Karaciğer, yürek, böbrek, kırmızı et, tavuk, balık, süt, peynir, yumurta C vitamini Etkin biçimi L-askorbik asittir.C vitamininin başlıca rolü doku bağlarını tutan ana protein maddesi olan kollageni üretmektir. Bağışıklık sistemi, sinir sistemi, hormonlar ve besinlerin emilimi fonksiyonlarına (E vitamini ve demir gibi )destek olur.Göz merceği ve akciğer gibi yapılarda antioksidan olarak çalışır. C vitamini ayrıca antioksidan yapıda olan E vitaminine dönüşebilir. C vitamini turunçgillerde bol miktarda, ayrıca taze sebzelerde, maydanozda, kabakta ,soğanda ve domateste bulunur.Vücudumuz C vitaminini üretemez bitkiler ve bazı hayvanlar bu vitamini üretebilmektedir. Besinlerle alınan vitamin 2 saat içersinde kullanılır 4 saat sonunda kandan uzaklaşır. Yaraların iyileşmesini, damarların sağlıklı olamalarını sağlar.Vücudun savunma sistemini artırıcı etkisi vardır. Histamin yapımını azaltarak allerjik olayların şiddetini düşürür. Eksikliğinde diş eti kanamaları ve çekilmeleri olur. Bulunduğu Yiyecekler:Siyah üzüm, narenciye, çilek, kavun, karpuz, yeşil biber, maydanoz, brokoli, havuç, soğan, bezelye Sağlıklı yaşam için hangi besinler gereklidir? Besinlerin dört ana öğesi olan proteinler, yağlar, karbonhidratlar ve yemek tuzu gibi makro besleyiciler saf olarak alındıklarında, yeterli miktarlarda vücuda girseler bile, sağlıklı durumun sürdürülmesini sağlayamazlar. Bunlarla birlikte vitaminlerin ve demir, çinko, bakır, iyod, krom, magnezyum, manganez, molibden, vanadyum, ve silisyum gibi esansiyel minerallerin de alınması gereklidir. Vücudumuz için gerekli olan vitaminlerin tümünü besinlerden alabilir miyiz? Evet. Karbonhidrat, protein ve yağ gibi ana besin öğelerini yeterli miktarda içeren besinlerle yapılan dengeli beslenme, bazı özel durumlar hariç vücudun günlük gereksinimine yetecek kadar vitamin sağlar. Ancak, günlük beslenmeniz sebzemeyve, hububat, süt ürünleri, et-yumurta gibi protein açısından zengin besinlerden herhangi birini içermiyor ya da az miktarda içeriyorsa, ihtiyacınız olan vitaminlerin tümünü besinlerden sağlanamayacağından vitamin takviyesi gerekir. Besinler beklediğinde vitamin kaybına uğrarlar mı? Besinler pişirme, saklama ve ısıtma sırasında vitamin kaybına uğrayabilirler. Besinler içindeki yağda çözünen vitaminler ısı hava ve ışıktan pek etkilenmezler. Tıamin (B1 vitamini), folik asid, pantotenik asid (B5 vitamini) ve özellikle askorbik asit (C vitamini) gibi suda çözünen vitaminler ise, besin maddelerinin kaynatma ve kızartılmaları sırasında kısmen parçalanırlar. Yemek suyunun atılması da, besinler içindeki suda-çözünen bir kısım vitaminlerin yitirilmesine neden olur.

http://www.biyologlar.com/vitamin-nedir

Kapalı iç ortamlarda maruz kalınan toksik maddeler

Üzerinde yaşadığımız gezegeni yaşanamaz hale getirmek için elimizden geleni ardımıza koymuyoruz. Daha fazla kar için her şeyin sentetiğine yönelerek doğal ürünlerden uzaklaşmak, üzerinde yaşadığımız dünyayı geleceğimizin umutları çocuklarımız için daha da yaşanmaz duruma getirmektedir. Bugün, 1940’larda olmayan/bilinmeyen, yaklaşık 80.000 sentetik kimyasal madde dünyada bulunmakta/kullanılmaktadır. Her yıl 1.500 kadar yani kimyasal madde piyasaya sürülmektedir. Bugün vücudumuzda 60 yıl önce bilinmeyen/bulunmamış yaklaşık 400-500 kimyasal madde taşıdığımız tahmin edilmektedir. Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve yapımı kimyasalların izlerine/kalıntılarına insanlar, hayvanlar, bitkiler, toprak ve havada rastlanabilmektedir. DDT yıllar önce yasaklanmasına karşın hala çevrede ve insan vücudunda tespit edilmektedir. Bazı kimyasallara maruz kalındığında kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar doğabilmektedir. Zehirli kimyasalların etkileşimi ve ortamda yoğunlaşması ile ortaya çıkan çevre kirlenmesi ile ekolojik dengenin bozulması telafisi çok zor sonuçlara yol açmaktadır. Çocuklarımız, torunlarımız ve hatta daha sonraki geleceği çok büyük tehdit altındadır. Kimyasal maddeler dünyanın aynı zamanda her yerinde bulunabilmekte ve kimyasalların izlerine/kalıntılarına insanlar, hayvanlar, bitkiler, toprak ve havada rastlanabiliyor. Mesela DDT ve hekzoklorobenzen yıllar önce yasaklanmasına karşın hala doğada ve insan vücudunda tespit edilebiliyor. Bu toksinler her yerde bulunabiliyor; havada, badanada, panjurlarda, halıda, mobilyada, temizlik araçlarında, deterjanlarda, makyaj malzemelerinde, pişirme kaplarında, elektronik eşyalarda, giysilerde, aşılarda, gıda katkılarında, sebzelerde, meyvelerde, ette, sütte, oyuncaklarda... Bu toksinler hücre zarını hasara uğratıyorlar, serbest radikal aktivitesini arttırıyorlar, enzimleri tahrip ediyorlar, kanser yapıyorlar, bağışıklık sistemini çökertiyorlar; vitamin ve mineral eksikliklerine, doğuştan organ ve iskelet anormalliklerine, davranış, algılama, bilişsel ve motor fonksiyonlarda değişik şiddetlerde bozukluklara yol açıyorlar (Tablo 1) İşin kötüsü bu toksinler kişinin detoksifikasyon yeteneği ile ilişkili olarak çok düşük düzeylerde bile etkili olabiliyor. Yaş da önemli. Yaş ne kadar küçük ve beyin ne kadar az olgun ise zarar da o oranda artıyor. En büyük hasara anne karnındayken maruz kalınıyor. Bu toksinlerin birikici etkileri de var. Yani çok düşük dozda alınsalar bile sinsice ilerliyor ve yıllar sonra etkileri ortaya çıkıyor. Bazı kimyasallara maruz kalındığında kalıcı ve geri dönüşümsüz hasarlar doğabiliyor. Bu nedenle çocuklarımız, torunlarımız ve hatta kendi geleceğimiz çok büyük tehdit altında. Tablo 1. Toksik maddelerin oluşturduğu hastalıklar Kansızlık Kanser Beyin hasarı Hormonal bozukluklar Hiperaktivite Otizm Bağışıklık yetersizliği Alerji, astım Kalp hastalıkları Felçler Kronik yorgunluk Doğumsal anomaliler Gelişme geriliği Depresyon Konsantrasyon eksikliği Karaciğer yetersizliği Sinir ve kas hastalıkları Egzama ve deri tahriş bulguları Hazımsızlık İnsan vücudunda biriken başlıca kimyasal toksinler İnsan vücudunda biriken başlıca kimyasal toksinler aşağıdaki gruplara ayrılabilir; Dioksalat ve furan bileşikleri: PVC, endüstriyel beyazlatma ve yakma yan ürünleri Fitalat: Kozmetik malzemeler Uçucu organik kimyasallar: Ksilol, etil benzen vb. Ağır metaller: Kurşun, cıva, kadmiyum vb. PCB (Poliklor bifenil): Havuz somonları Böcek ilaçları 1. Organoklorinler: DDT, aldrin (kanser, genetik bozukluklar, nöropati) 2. Organofosfatlar 3. Karbamatlar Tarım ilaçları Tarım alanlarında her yıl İngiltere 30 bin tonun, Amerika ise 200 bin tonun üzerinde pestisit kullanılmaktadır. Organik tarım yönetmeliklerinde sadece 4 çeşit kimyasal maddenin oldukça sınırlı koşullarda kullanımına izin verilirken, konvansiyonel tarımda yaklaşık 450 farklı kimyasal ilaç kullanılmaktadır. Sözde kimyasal savaşa karşı çıkan ABD 1990 yılının Mart ve Mayıs aylarında dünya çapında 60 bin ton zehirli zirai ilaç ihraç etmiş ve en çok ilaç ithal eden ülkeler sıralamasında Türkiye altıncı sırada yer almıştır (1,2). Tabii bu kadar fazla tarım ilacı niçin kullanılıyor? diye akla gelebilir. Yeşil Devrim’in babası Profesör Norman Borlaug, yüksek verim getiren alanların tarımsal olarak geliştirilmesi üzerine çalışmaları için 1970’te Nobel Barış Ödülü almıştı. “Devrim”den kasıt, tarımda yapay gübrelerin, yabani ot ve böcek ilaçlarının ve tarım makinelerinin kullanılması sayesinde elde edilen rekor üretim artışlarıydı. Amaç çok masumdu; hızla artan dünya nüfusunun aç kalmasını engellemek. Yeşil devrimle birlikte ürün miktarında gerçekten de rekor artışlar oldu. Bunun yanı sıra, tarım makinesi, kimyasal ilaç ve girdi satan şirketler de paraya para demediler. 1970’li yıllarda başlayan “Yeşil Devrim”le birlikte önce küçük firmalar yok oldu. Çünkü fakir çiftçiler gübre ve ilaçları alamadılar. Daha sonra da büyüyen firmalar birbirlerini yutarak tekellere dönüştü. Tek tip ürün tarımsal zararlıların artmasına yol açtı. Yerli tohumlar yok olmaya ve tarımsal genetik çeşitlilik azalmaya başladı. Aşırı üretim, aşırı sulama gibi nedenlerle topraktaki besleyici maddeler azaldı, toprak yoksullaştı ve üretim düştü. Sonuçta eski verimi de almak mümkün olmadı ve çevre bu ilaçlarla zehirlendi (3). II. Dünya Savaşı'nda yüz binlerce kişi tifustan öldü. Amerikan askeri birlikleri ancak ağır temizlik koşulları altında korunuyordu. Şubat 1944'te 1 milyon 300 bin Napolili ve kent sokakları DDT tozuyla ilaçlandı. Tifüs salgını başladığı hızla yok oldu. Buna DDT mucizesi dendi! DDT özellikle kadınlarda pek çok deri hastalığının yanı sıra meme kanseri riskini artırdığı da ortaya çıkarılmıştı. 1970'lere gelindiğinde DDT Avrupa'da yasaklandı. DDT kullanımı Türkiye'de 1980'lerin sonlarına kadar yasaldı. 1954 yılında Birecik’te 600 çiftten fazla kelaynak vardı. O yıllarda çekirge salgınlarına karşı yaygın olarak DDT kullanılmış ve kelaynaklar DDT’den etkilenmişlerdir. 1962 yılında toplam kelaynak sayısı 130 çift kalmıştı ve 1973 yılına geldiğimizde, sadece 26 çift kelaynak kalmıştı. Azalış devam ediyordu: 1982 yılında sadece 17 tane kuş Afrika’dan geri dönmüştü ve 6 çift doğal ortamında üremişti. Günümüzde 83 Kelaynak olmakla beraber 13 tane de yavru bulunmaktadır. 1955-1959 yılları arasında Güneydoğuda hekzoklorobenzen ile ilaçlanmış tohumluk buğdayın ekmeğinin yenmesinden ile en az 5000 vatandaşımız etkilenmiştir. Karaciğer yetersizliği ve deride döküntülerle seyreden bu hastalığın adı porphyria cutanea tardadır. Türk porfiryası olarak da bilinmektedir. Halk arasındaki adı pembe yaradır. Bu buğday ekmeği yiyen emzikli annelerin bebeklerinin hemen hemen hepsi (500 kadar) ölmüştür. Ankara Üniversitesinin yaptığı araştırmalara göre birkaç nesil geçmesine rağmen bu bölgede yaşayan insanların vücut sıvılarında hala toksine rastlanmaktadır (4). Ot ilaçlarından (herbisid) dünyada en çok kullanılanı glifosattır. Gliofosat, geniş etkili bir ot ilacıdır (5). Çiftçiler glifosatı "ot yakıcı ilaç" olarak adlandırıyor. Özellikle gübrelemenin yapıldığı dönemlerde, otlar da coşmasın diye gübreye karıştırılarak veriliyor. Gliofosat endüstriyel tarımda özellikle soya, mısır, kanola ve pamukta kullanılıyor. Çünkü bu bitkiler, genleriyle oynandığından glifosattan etkilenmiyorlar. GDO’lu soya ilaca duyarlı değildir, ama ilacı içine alır. Bunlar bizim Biyogüvenlik Kurulu kararıyla hayvanlara yem olarak veriliyor. Dolayısıyla o soyanın yedirildiği hayvana da geçiyor, etine, yumurtasına ve sütüne de bulaşıyor. Eminim aranızda “Artık bu kadarı da fazla, eğer bir madde gerçekten böyle zararlar içeriyorsa devlet ya da devlet daireleri bunun kullanımına izin verir miydi?” ya da “Hem sonra yönetmelikler var, insan sağlığına zarar oluşturacak üst limit sınırları var…” diye isyan edenleriniz olacaktır. Ancak üzücü gerçek şu ki eğer doğru kişiye yeterince para ödüyorsanız açılmayacak kapı yok gibidir (6). Tarım ilacı kalıntıları-Doku örnekleri Adana Adli Tıp Morgu'ndan 82 vakadan alınan doku örneklerinin yüzde yüzünde (%100) tarım ilacı kalıntısı bulunmuştur (7). Kadınlardaki tarım ilacı kalıntısı erkeklere göre daha yüksek bulunmuştur. Yani kadınlar erkekler kadınlardan daha çok zehirlenmektedir. Bu zehirler kadınların doğurduğu bebeklere de geçmektedir. Gıda katkı maddeleri Günümüzde binlerce gıda ya raf ömrünü artırmak, tatlandırmak ve göze hoş görünmek amacı ile binlerce katkı maddesi ilave edilmektedir (8). Bu maddelerin bazıları güvenli olsa da birçoğunun güvenliliği kuşkuludur ya da tamamen güvensiz ve tehlikelidir (Tablo 2, 3, 4). Tablo 2. Güvenli katkı maddeleri Alginat ve propilenglkolalginat E vitamini (alfa-tokoferol) C vitamini(askorbik asit) Bata-karoten Ca ve Na propionat Kazein ve sodyum kazein Sitrik asit ve sodyum sitrit Ferröz glukonat Fumarik asit Jelatin Gliserin Guar gum Gum arabik (arap zamkı) Gum tragacanth İnvert şeker Karaya Laktik asit Lesitin Mannitol Potasyum sorbat Sodyum benzoat Sorbik asit Sorbitol Vanilya Tablo 2. Güvenliği kuşkulu katkı maddeleri Suni lezzetlendiriciler Carrageenan Mısır şurubu CMC EDTA Fosfat Fosforik asit Green number 3 Hepatil paraben Modifiye nişasta Monogliserid ve digliserid Yellow number 5 Tablo 4. Güvensiz katkı maddeleri Aspartam BHA BHT Blue number 1 Brominated vegetable oil (BVO) Citrus red number 1 Mono sodyum glutamat Propil gallat Red number 1 Red number 40 Sakkarin Na nitrit Sülfit TBHQ Yellow number 6 Kinin Niçin Çocuklar Zehirli/Tehlikeli Maddelere Özellikle Daha Hassastır? Çünkü çocuklar vücut ağırlıklarına oranla gelişmiş insanlardan daha fazla yer, içer ve nefes alır. Çocuklar önce böcek öldürücüler veya diğer kimyasal maddelerle maruz kalmış zemin veya yer döşemelerinde daha fazla zaman harcamaktadır. Çocuklar aynı zamanda daha çok el-ağız transferi yaparlar. Çocuklar 5 yaşına kadar, besinler yoluyla yaşam süreleri boyunca alacakları toksik maddelerin yarısını alırlar. Bazı toksinlerin küçük tek dozunun kritik gelişme evresinde alınması öğrenmeden üreme sorununa kadar kalıcı gelişim bozukluklarına sebep olmaktadır. Birçok toksin vücut yağlarında biyolojik olarak birikir ve anneden çocuğa emzirme ile geçebilir. Bir araştırmada göbek bağından alınan örneklerde ortalama 287 toksin saptanmıştır (9). Bu toksinlerden 180’i kansere sebep olurken, 217’si beyin ve çevresel sinir sistemi için toksik olmakta, 208’i doğumsal anomaliler yapmaktadır. Uzmanlar ‘idiopatik’ denilen (nedeni belli olmayan) yüzlerce hastalığın çoğunun bu toksinlere bağlı olduğunu ifade etmektedirler. Bir çocuk günde ortalama 61 kimyasala maruz kalmaktadır (10). Bunlardan 27 tanesi sağlığa uygun değildir. Örneğin bebek şampuanladığında çok sayıda toksine maruz bırakılmaktadır. Buradaki toksinler düşük miktarlarda olsa da zaman içinde birikerek tehlikeli düzeylere erişmektedir. Prof. Dr. Mine Yurttagil beslenme dengesizliği bulunan İzmir bölgesinde alınan 30 anne sütü örneğinde inek sütüne göre daha fazla pestisit çözeltisi saptamıştır (11). Bu nedenle özellikle bebek emziren annelere organik gıdaları önermektedir. 2003 yılında yayınlanan bir araştırmada Kahramanmaraş bölgesinde yaşayan kadınların sütlerinin üçte birinde tarım ilacı artığı saptanmıştır (12). Çok ve arkadaşları Ankara bölgesindeki kadınların sütlerinde yaptıkları 1984’den 2002’ye kadar yapılan analizlerde, azalmakla birlikte hala DDT türevleri saptamışlardır (13). (DDT 80’li yılların sonunda tamamen yasaklanmıştır). Kanada'da hamile ve hamile olmayan kadınların kan örnekleri ve bebekleri glifosat, glufosinat ve bunların yıkım ürünleri (metabolitler) olan AMPA ve 3-MMPA açısından araştırılmışlardır (14). Glifosat ve glufosinat hamile olmayan kadınların kan örneklerinde saptanmıştır. Buna karşılık 3-MMPA ve bir başka GDO teknolojisi göstergesi CryAb1 ise hem hamile olmayanlarda, hem hamilelerde ve hem de bebeklerde kalıntı olarak belirlenmiştir (15). Toksinlerden korunmanın yolları Toksinlerden korunmak için en büyük görev devlet teşkilatlarına düşmektedir. Ama her vatandaş da kendini korumak için elinden geldiğince gayret sarf etmelidir. Neler yapmalısınız? Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren ‘light’ hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin. Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin. Bol taze sebze ve meyve yiyin Her sebze ve meyveyi mevsiminde yiyin. Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin. Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin. Özgür dolaşan hayvanların etini, sütünü ve yumurtasını yiyin. İçtiğiniz suyun ayrıntılı analizini öğrenin. Bu özellikleri olmayan suyu tüketmeyin. Suların eskiden olduğu gibi cam damacana ve şişelerde satılması için mücadele edin. Pastörize sütlerden mümkün olduğunca kaçının. UHT’li kutu sütü tüketmeyin. Mümkünse mandıra sütü, yoksa günlük şişe sütü tüketin. Küflenmiş gıdaları yemeyin. Beyazlatılmış un mamüllerini tüketmeyin. Şampuan, deterjan, parlatıcılardan toksin içermeyenleri kullanın, bunların yerine doğal ve eski seçenekleri kullanın. Pencerelerinizi sık sık açın, ahşap çerçeveleri ‘pen’lerle değiştirmeyin. Evinizin duvarlarını, su bazlı boyalarla, en iyisi kireç boya ile boyayın Lavabolarınızı pompa ile açın Klorla beyazlatılmış kağıt ürünlerini (peçete, tuvalet kağıdı, çocuk bezi, mendil, süt ve meşrubat kartonu vb) kullanmayın. Çocuklarınıza flor tableti vermeyin ve eğer yutacaklarsa florlu macun kullandırtmayın. Amalgam diş dolgusu yaptırmayın. Yiyeceklerinizin büyük bir bölümünü çiğ olarak tüketin. Eğer pişirecekseniz yavaş pişirme şekillerini (buğulama, güveç vb) tercih edin. Teflon, aluminyum ve kalaysız bakır kaplar kullanmayın. Sıcak yemeklerin alüminyum folyo ve streç ile temas etmesine izin vermeyin. Kızartmalardan ve tütsülerden mümkün olduğunca kaçının. Mikrodalga fırın yerine turbo fırın kullanın. KAYNAKLAR www.soilassociation.org epa.gov/etop/forum/problem/progressrepor...rt%20-%209-16-06.pdf Gıdalar Ambalajlar Silahlar ve Açlar: Mebruke Bayram· HayyKitap, 2008 Gocmen A,Find all citations by this author (default).Orfilter your current search Peters HA, Find all citations by this author (default).Orfilter your current search, Cripps DJFind all citations by this author (default).Orfilter your current search, Morris CR. Hexachlorobenzene Episode in Turkey, Biomedical Environmental Science 1989; 2(1): p. 36-43. Pline-Srnic WA, Edmisten KL, Wicut JW et al. Effect of glyphosate on fruit retention, yield, and fiber quality of glyphosate resistant cotton. Journal of Cotton Science 2004; 8: 24-32. beslenmebulteni.com/bes/index.php?option...mid=269&limitstart=1 Daglioglu N, Gulmen MK, Akcan R, Efeoglu P, Yener F, Unal I. Determination of organochlorine pesticides residues in human adipose tissue, data from Cukurova, Turkey. Bull Environ Contam Toxicol. 2010;85(1):97-102. Mennan Aysan Kuzanlı, Nasıl Zehirleniyoruz? Nasıl Korunuruz, Dharma Yayınları, 2008 www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php www.ewg.org/reports/bodyburden2/execsumm.php www.bugday.org/article.php?ID=227 Erdoğrul O, Covaci A, Kurtul N, Schepens P. Levels of organohalogenated persistent pollutants in human milk from Kahramanmaraş region, Turkey. Environ Int. 2004;30(5):659-66. Cok I, Dönmez MK, Karakaya AE. Levels and trends of chlorinated pesticides in human breast milk from Ankara residents: comparison of concentrations in 1984 and 2002. Bull Environ Contam Toxicol. 2004 Mar;72(3):522-9. Benachour N, Seralini GE. Glyphosate formulations induce apoptosis and necrosis in human umblical, embryonic, and placental cells. Chemical Research in Toxicology 2009; 22: 97-105). Aris A, Leblanc S. Maternal and fetal exposure to pesticides associated to genetically modified foods in Eastern Townships of Quebec, Canada. Reproductive Toxiclogy 201 Prof. Dr. Ahmet AYDIN İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD, Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı Bu makaleyi okursanız aradığınıza uşabilirsiniz. kizilcabolukgazetesi.com/Halime-Zirh/92/...TOKSIK-MADDELER.html

http://www.biyologlar.com/kapali-ic-ortamlarda-maruz-kalinan-toksik-maddeler

DEV BİR BİYO-PAZAR: ENERJİ İÇECEKLERİ BİYO-FIRSATLAR YARATIYOR

Enerji içeceği veya sporcu içeceği denince akla çoğu zaman içene enerji veren içecek tipi gelir (bunların ilgili mevzuatlarda kesin tanımları vardır). Değerli okuyucularımızın bu makaleyi benim gibi enerjili bir içecek olarak sadece saf meyve nektarını tercih eden birisi tarafından yazıldığını bilerek okumalarını öneririm. Biyo-girişimciler için enerji içeceklerinin ticari geleceğine ve sunduğu kazanç fırsatlarına son derece inanıyorum ve bu konuda akademik ve ticari görüş ve deneyimimi okuyucularımızla paylaşmaktan mutluluk duyacağım ama ben kendim enerji içeceklerine inanmıyorum ve bu içecekler “enerji tükettirici” ajanlar ihtiva edebildikleri veya tükettirdikleri enerjiden daha fazla enerji vermek zorunda olmadıkları sürece de inanmayacağım. Bu makalede enerji içecekleri sektörünün biyoteknoloji ile yakın ilişkisinden dolayı bu sayıda bu sektörün mevzuat, pazarlama, üretim, ürün geliştirme ve AR&GE boyutlarını biyo-girişimciler ve biyo-yatırımcılar açısından incelemeye çalışacağız. Türk Gıda Kodeksi Enerji İçecekleri Tebliği (T.C. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Resmi Gazete Tarih: 06.03.2002 - Sayı: 24687 / Tebliğ No: 2002-24) görmeye pek alışık olmadığımız derecede sade ve profesyonelce hazırlanmış bir mevzuat (bu tebliğ Sporcu İçeceklerini kapsamıyor). Bu tebliğin hikayesi uzun ama biz öncelikle bu konuyla ilgili Türkiye’deki belli başlı olayların gelişimine biraz bakalım. İçeriğindeki kafein miktarı nedeniyle ithalatına izin verilmeyen enerji içeceği Red Bull’un Türkiye Genel Müdürü Aykut Ferah ‘‘Bakanlık, sadece bizim değil, tüm kolalı içecek firmalarının da ayağına bastı. Bakalım şimdi ne olacak’’ demiş (7 Mart 2002, Hürriyet) ve kolalı içeceklerde de litrede 150 miligram kafein bulunduğunu belirterek, bu durumda bu içeceklerin etiketlerine de uyarı yazısı yazılmasının zorunlu olduğunu iddia etmiş. Devletin bakanlığının kolalı içecek firmalarının sadece ayağına değil isterse nasırına basma gücü de var kuşkusuz ama bir içeceğin üzerine “enerji içeceği” veya “energy drink” yazmak için gerekli olan şartların “kola” yazmak için gerekli olan şartlardan farklı olması bir zorunluluk çünkü ürünler tasarımları ve içerikleri itibarı ile benzer olsalar dahi kullanımları açısından farklılık gösteriyorlar. Bu ABD’de de böyle. İlgili ABD kodu kafeinin gıda maddelerine eklenmesini sadece “kola” türü içeceklerde GRAS (yani safe=güvenli) sayar (ilgilenenlere ABD mevzuatının fotokopisini yollayabilirim). Onun dışında her türlü ekleme özel mevzuata tabidir. Enerji İçeceği bir “kola” olmadığına göre (çünkü üreticiler ısrarla ürünlerinin üzerine “kola” yerine Enerji İçeceği yazmak istemektedirler) özel mevzuate tabi olması da normaldir ve bu sadece Türkiye’de değil ABD’de de böyledir. Örneğin: bir “oksijenli su” ile bir “aktif oksijenli beyazlatıcı” aynı ana aktif maddeyi paylaşabilseler dahi tabi oldukları mevzuat ayrı olacaktır çünkü kullanım itibarı ile farklıdırlar. Oksijenli suyun üzerine çamaşırda kullanımla ilgili önlemleri yazdırmanın nasıl bir anlamı yoksa “aktif oksijenli beyazlatıcının” üzerine de yaraya düküldüğünde oluşacak yan etkileri yazdırmanın bir anlamı yok. Bir yabancı kolalı içecek satıcısına “sen kendi ülkende bunun kafeinsizini satarken niye bizde satmıyorsun” diye sormaya hakkımız var kuşkusuz ama kola kategorisindeki bir ürünü “enerji içecekleri” kategorisine sokmak da yalnış çünkü tüketicinin gözünde “kola” bir enerji içeceği değil. Gıda Mühendisliği ve Bilimi açısından tasarımı itibarı ile enerji içecekleri kategorisinde sayılabilecek başka içecekler bulunsa da bunların uzun vadede kola gibi enerji içecekleri mevzuatının dışında tutulacağını öngörebiliriz. Hasbel kader Gıda Mühendisliği ve Bilimi alt dalları ile Biyoloji Mühendisliği doktorası yapmış ve yıllardır değişik üniversitelerimizde Gıda Biyoteknolojisi, Gıda Koruma, Gıda Kimyası ve Gıda Mühendisliği dersleri vermiş birisi olarak ilgili hususlar hakkında biraz fikrim var ve bu makalede okuyuclarımızla bu fikirleri paylaşacağım ama mevzuat boyutuna biraz daha eğilmemiz lazım. Gıda mevzuatları başta Amerika olmak üzere bir çok ülkede belli bir felsefe ve prensiplerle yazılır. Amerikan gıda mevzuatları ve hatta Amerikan gıda mevzuatı tarihi konusunda kurs görmüş birisi olarak şunu açık seçik ve net bir şekilde söyleyebilirim ki ürünlerine daha fazla kafein koyabilmek için mevzuatımıza “Türk Kahvesinde daha çok kafein var” şeklinde yapılan saldırılar en yumuşak tanımıyla “bilgisizce” yapılmış bir çıkıştır çünkü gıda mevzuatları prensipleri açısından başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Dünyanın genelinde gıdalarda doğal olarak bulunan maddeler ile gıdalara dışarıdan eklenen maddeler mevzuat açısından ayrı kategorilerde değerlendirilirler. Çünkü biri insan tasarımıdır (yani bir maddeyi ekleyip eklememek insanın insiyatifindedir), diğeri ise doğanın tasarımıdır. Enerji içeceğine kahve koymuyorsunuz ki kafein koyuyorsunuz! Kaldı ki mevzuat yazma prensiplerine göre insan tasarımı bir gıdaya eklenecek katkı “katılma amacını” aşar miktarda olamaz. Gıdaya kafein eklemenin amacını deklere edebilecek biri varsa lütfen söylesin, hepimiz öğrenelim. Ya ağrı kesicilerin (ilaçların) içinde ne arıyor kafein; ağrı kesiciye tat mı veriyor, kıvam mı, yoksa renk mi?!. Netice olarak enerji içeceği tasarlayacak mühendis şunu bilmelidir ki kafein öncelikle vücutta bulunan mevcut enerjiyi harcatarak insanın kendini zinde ve enerjik hissetmesini sağlar (o yüzden afrodizyak olarak bile satılır – ama bu yüksek dozda alındığında ölüme sebebiyet verir). Bu enerji tükenince çöküş başlar ve eğer doz yüksekse buna paralel olarak psikolojik yan etkiler görülür, bu yan etkiler bazen asabiyet ve sinirlilik şeklinde kendini gösterir. Özetle, kafein vücudun enerjisini tükettirir ve bu enerji yeteri kadar yerine konmazsa vücuttan net bir enerji kaybı söz konusudur. Bu “enerji kaybı” nı enerji kazancına çevirmek için bir bitirme tezi çalışması yaptık. Sonuçta birim uyarıcı veya enerji tükettiriciye karşı yeteri kadar enerji (karbonhidratlar formunda) verilmesini sağlayan bir enerji içeceğinin tasarımından ibaret olan lisans seviyesinde basit bir çalışma oldu. Gerçi kafein yoluyla kısa vadede kaybedilen ve kazanılan enerjinin türü aynı değildir ama en azından uzun vadede net bir enerji kaybı söz konusu olmaması da önemli. Enerji içeceği tasarımcılarına en azından “etik” açısından kullanıkları enerji tükettiriciler kadar enerji verici eklemelerini öneririm. Belki üç-beş kuruş fazla maaliyeti olur ama hiç olmazsa tüketiciye harcattıkları kadar enerji vermiş olurlar. Enerji içeceklerinde kafeinin yanı sıra taurin de sık görülen bir katkı maddesi. Aşırı taurine kullanımında kısa süreli hafıza kaybı ve CNS (Merkezi Sinir Sistemi) depresyonu dışında pek bir yan etki beklenmiyor ama bu kafeinle birleştiğinde toplam etkisi konusunda net bir belge ve bilgi yok. Bu toplam etki lineer bir şekilde birleşmiyor yani birbirlerinin yan etkilerini daha fazla arttırıyor olmaları da incelemeye değer bir olasılık. Bundan daha da kötüsü Dünya genelinde bu sektörün sağladığı pazarlama avantajlarından dibine kadar yararlanmak isteyen bazı girişimcilerin “diyet” enerji içecekleri gibi bir uygulamaya doğru yönelmesi. Yukarıda yeni bir enerji içeceği geliştirilmesi konusunda tez yaptırdığımızdan bahsetmiştik. Yeni bir enerji içeceği tasarımı yapmak gıda mevzuatındaki limitlere ve yukarıda bahsettiğimiz tebliğe sağdık kalarak yapıldığı müddetçe uzmanı için zor bir iş değil. Enerji vericiler (şekerler v.b.), asitliği düzenleyiciler (sitrik, malik, askorbik asit v.b.), enerji tükettiriciler(!), koruyucular (sodyum benzoat v.d.), boya, aromalar ve tasarımcı gıda mühendisinin gerekli göreceği diğer katkılarla mevzuatın müsaade ettiği limitler dahilinde kalınarak yeni bir ürün ve bunu üretme yöntemi geliştirilebilir ama biz gıda mühendislerimizin çok daha faklı hatta üstün ürünler tasarlayabileceklerini, örneğin çeşitli proteinli enerji içecekleri yapabileceklerini biliyoruz. Geliştirdiğiniz ürünü de tabiki patentlendirmeniz gerekiyor (en azından ruhsatlandırma çalışmalarınızda kolaylık sağlaması için). Tüketici tercihleri açısından ürününüzü optimize ederek mükemmelleştirmek de mümkün. Enerji içecekleri işinde pazarlamanın enerji içeceğini geliştirmek ve ürettirmekten (gerekirse fason olarak) çok daha önemli olabileceğini unutmamak gerekiyor. Yani şişeniz en az içine ne koyduğunuz kadar önemli. Bu konuda bir Bursa firmamız oldukça iyi bir çıkış yapmış durumda ve kendi geliştirdiği ve ilgili tebliğlere tamamiyle uygun ama estetik tasarımlı bir ürünle pazarda yer almaya başladı. Demek ki istenince ve tabiki uygun mevzuatlar desteğinde oluyormuş. Bizim öngörümüz sırada kafeinsiz, daha fazla doğal madde içeren (üzüm suyu gibi) veya proteinli enerji içeceklerinin olduğu yönünde. Bu tür yeni ürünlerin geliştirilmesinde gıdacılarımıza ciddi görevler düşüyor ve bunların fazlasıyla üstesinden gelebilecek yeteneğe ve bilgi donanımına sahip olduklarını biliyoruz. Dr. Yük. Müh. ERCÜMENT ÖZER, İş Geliştirme Danışmanı +90 (554) 614 1331, dr.ercu.oz@ercumentozer.com, www.ercumentozer.com

http://www.biyologlar.com/dev-bir-biyo-pazar-enerji-icecekleri-biyo-firsatlar-yaratiyor

Hidroelektrik Enerji Nedir

M.Ö. 3000-2000 yıllarından itibaren Mezopotamya ve Çin 'de, Mısır ve Anadolu 'da suyun potansiyel ve kinetik enerjisinden faydalanılmıştır. Buhar makinasının icadına kadar bir cismi hareket ettirmek için kuvvet kaynağı olarak sadece su ve rüzgardan yararlanılıyordu. Rüzgarın süreksiz olması nedeniyle daha çok su kullanılmıştır. Suyun Potansiyel ve kinetik enerjisinden faydalanılarak çeşitli tipte hidroelektrik tesisler yapılabilir. Çöllerde ve sıcak ülkelerde suyun buharlaşmasından faydalanmak suretiyle yapılan depresyon tesisleri, gel-git olayından ve dalga enerjisinden faydalanılarak yapılanlarla akarsular üzerinde kurulan sistemler buna örnek verilebilir. Depresyon Tesisleri Denizden alçakta olan çöllerde veya denize kıyısı olan çok sıcak bölgelerde, yüzeyden suyun fazla buharlaşmasından yararlanmak amacıyla hidroelektrik tesisler yapılmaktadır. Çok sıcak bölgelerdeki uygun bir koy bir duvar aracılığıyla denizden ayrılır. Denizden ayrılan kısımda serbest su yüzeyinden buharlaşma sonucunda, buranın su seviyesi alçalır. İşte buharlaşan bu su miktarına eşit debi denizden alınarak hidroelektrik tesisi kurulur. Çöllerde yapılan tesislerde ise çölün denizden alçak olan kesimlerinde bir tünel veya bir kanal ile deniz suyu taşınır. Çukur bölgede yapılan tesiste ise enerji üretilir. Çukur bölgede oluşan göl kesimden bir yıl içinde buharlaşan su miktarına eşit olan debi, denizden alındığı takdirde zaman içinde gölde kararlı bir seviye oluşur. Çukur bölgede oluşan bu gölün hacminin deniz suyundaki tuzu depolayacak kadar büyük olması gerekir. Kattara Hidroelektrik projesi. Kattara Çölü Kahire'nin 300 km batısında ve Akdeniz seviyesinden 135 m alçaktadır. 80 km uzunluğundaki bir tünel vasıtasıyla 600 m³/sn lik deniz suyu bu çukura aktarılacaktır. Oluşacak göl ham biriken tuzları hem de 60 m yüksekliğindeki 12000 m²'lik bir alana sahip gölün su yüzeyinde büyük miktarda buharlaşma gerçekleşecektir. Yılda yaklaşık 2 m kalınlığında su buharlaşırsa, yılda toplam 24 milyar m³ su buharlaşacaktır. Bu da ~761 m³/s debiye karşılık gelir. Fırat nehrinin debisi ise 600 m³/s 'dır. Tesisin kur gücü 1200MW'dır. Gel-Git Hidroelektrik Tesisleri Açık denizlerde meydana gelen gel-git olaylarından yararlanılarak elektrik enerjisi elde edilmesi için kurulan tesislerdir. Yükselen deniz suyu bir nehrin ağzında yapılan hazneye veya bir koya doldurulur. Boşalırken, dolarken veya her iki yönde çalışan tek ve çift hazneli gelgit tesisleri yapılmıştır. 24 saat içinde, 20 dk süre ile deniz iki defa kabarır ve alçalır. Dolarken ve boşalırken aynı türbin çalışabilir. İki taraf arası seviye farkı 3 m olunca türbinler durur. Daha sonra tekrar kapaklar açılarak deniz suyu doldurulur ve boşaltılır. Bu tesislerin en büyüğü Fransa'da Atlantik sahilindeki Rance Tesisidir. Bu santralde her biri 10 MW gücünde 24 türbin-jeneratör grubu vardır. Tesisi çalıştırmakta sadece bir kişi görevli çünkü tesis tam otomatik olarak çalışmaktadır. Tesis 240 MW gücündedir. Dalga Enerjisinden Faydalanılarak Enerji Üreten Tesisler Bu tesisler henüz uygulama safhasına girmemiştir. Dalga enerjisinin de süreksiz olması bu tür tesislerin faaliyet sürelerini kısıtlamaktadır. İstanbul Boğazındaki akıntıdan enerji elde edilmesi ise mümkün değildir. Çünkü tesisin masrafları üretimle elde edilecek gelirin çok çok üstündedir. Ayrıca tesisin kurulabilmesi için Boğaz deniz trafiğine kapatılacaktır ve üretilecek enerji ise yalnızca 5 MW gücündedir. Yani konvansiyonel olmayan tesisler ancak belirli yerlerde ve belirli koşullar altında yapılabilmektedir. Akarsular Üzerinde Kurulan Hidroelektrik Tesisleri Bu tür santraller iki ana bölüme ayrılır. Barajsız hidroelektrik santralleri, nehir santralleri veya çevirmeli hidroelektrik tesisleri. Barajsız Hidroelektrik Tesisleri Akarsu, bağlama adı verilen bir sistem aracılığıyla kabartılarak su alınır. Alınan su bir tünel veya kanal yardımıyla az bir eğim oluşturacak şekilde, aynı veya başka bir akarsu yatağına bırakılır. Böylece seviye farkından yararlanılarak elektrik enerjisi üretimi sağlanır. Akarsu üzerine yapılan bağlama yardımı ile kabartılan suyun, seviye farkından yararlanarak kanalsız veya tünelsiz tesisler yapılmaktadır. Barajlı Hidroelektrik Tesisler Akarsu üzerinde bir baraj yardımı ile mevsimlik, yıllık veya çok yıllık hazneler. Elektrik enerjisi üretimi ihtiyaca göre ayarlanarak, pik saatlerindeki ihtiyaç kolayca karşılanır. Yedek türbinler yardımı ile yağışlı yıllarda güvenilir enerjinin üstünde ikincil enerji üretilebilir ve haznenin büyüklüğüne göre kurak mevsimlerde enerji ihtiyacı karşılanabilir. Bunlara karşın barajların önemli olumsuzlukları da göz ardı edilmemelidir.

http://www.biyologlar.com/hidroelektrik-enerji-nedir

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0