Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 44 kayıt bulundu.

Kan Parazitleri

Laboratuvarda kan örnekleri ile çalışırken genel temizlik ve güvenlik kurallarına uyulması gerekir. Böylece çevrenizi, çevrenizdeki diğer kişileri ve kendi sağlığınızı korumuş olursunuz. Koruyucu eldiven ve laboratuvar önlüğü giyiniz.  Eğer ellerinizde yada üzerinizde açık yara veya ezikler varsa mutlaka yara bandı vb. ile kapatın. İğne, lanset gibi maddeleri sadece bir kez kullanın ve kullanılmış malzemeleri uygun çöp kutusuna atın.  Çalışma tamamlandıktan sonra eldivenlerinizi çıkartın ve ellerinizi mutlaka yıkayın. Laboratuvarı temizleyin ve dekontaminasyon işlemlerini uygulayın. Örnek Toplama: Zamanlama: Örnekler uygun ortamlarda ve sağaltım (tedavi) öncesinde toplanmalıdır. Eğer malarya veya babesiadan şüpheleniliyor ise örnekler zaman geçirmeden incelenmelidir. Kanda parazit görülmesi (parazitemi) oranı parazit türüne göre dalgalanma gösterir. Bu nedenle birden fazla froti yapılması (8-12 saat ara ile 2-3 gün) tavsiye edilir. Microflaria enfeksiyonu (türe bağlı olarak) belirgin bir dalgalanma sergiler. Bu yüzden örnekleme zamanı çok önemlidir. Eğer mikroflariadan şüphe ediliyor ise örneklemenin aşağıdaki saatlerde yapılması uygundur. Loa loa–Öğlen (saat 10 ile 14 arası) Brugia or Wuchereria–Akşam saat 8 civarı (20.00) Mansonella–Günün herhangi bir saatinde. Örnek Tipi: Venöz kan örnekleri (venalardan alınan kan), teşhis amaçlı bir çok çalışma için uygundur (flariasis ve trypanosomiasis dahil). Ancak bazı enfeksiyonlarda örneğin malariada kan tüplerindeki antikoagulant (pıhtılaşma önleyici) maddeler parazitin morfolojisine ve boyanma özelliklerine olumsuz etkilerde bulunabilir. Bu problem, frotilerin (yayma) kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılması ile bir miktar azaltılabilir. Bu gibi durumlarda kapillar kan örnegi (kulak yada kuyruk ucu, insanda parmak ucu) alınması tavsiye edilir. Kılcal (Capillary) Kan İncelemesi: 1. Temiz bir lam alınır ve bir kenarına hasta adı veya numarası, örnek tarih ve saati kaydedilir. (Kayıt cam kalemi ile yapılmalıdır. Normal permanent kalemler işlemler sırasında silinebilir). 2. Kan alınacak bölge Kulak ucu (kuyruk ucu veya parmak, bebeklerde topuk veya ayak baş parmağı) alkol ile temizlenir ve kuruması beklenir. 3. Kulak ucu çok küçük kesilerek (lancet ile delinerek) kanatılır. İlk damla kan alınır ve yayma yapılır. (Yayma için iki thick blood-kalın yayma- ve iki thin blood-ince yayma- yapılması tavsiye edilir). 4. Uygun boyamalarla boyanan örnekler mikroskopla incelenir (immersiyon). Venöz (Venous) Kan İncelemesi: 1. Kan alınacak tüp ve lam üzerine hasta kaydı yapılır. Lam alkol ile temizlenip kurutulur. 2. Kan alınacak bölge temizlenir, alkol ile silinip kuruması beklenir. 3. Uygun bir venadan kan alınır ve EDTA’lı tüplere konur. Yavaş hareketler ile kan iyice karıştırılır. (Diğer antikoagulanlarda kullanılabilir ancak EDTA tercih edilmektedir). 4. En az iki kalın ve iki ince yayma preperat kan alınmasından sonraki mümkün olan en kısa sürede hazırlanılmalıdır. 5. Uygun boyamalar ile boyanan örnek incelenir. Örneklerin Hazırlanıp İncelenmesi: Yayma Örneklerinin (froti) Hazırlanması: Yukarda da belirtildiği gibi, eğer venöz kan kullanılıyorsa frotiler kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılmalıdır. Aksi taktirde antikoagulanların parazit morfolojilerini ve boyanma karakterlerini değiştirebileceği unutulmamalıdır. Kalın Yayma (Thick smears) Hazırlanması: Kalın yayma bir damla kanın mümkün olduğunca homojen olarak yayılması işlemidir. Dehemoglobinize olmuş (parçalanmış) alyuvarları incelemek için hazırlanır. Bu yöntem ile kan elemanları ve varsa parazitler ince yaymaya oranla daha fazla yoğunlaştırılmış olur. Bu yüzden kalın yayma, ince yaymaya oranla daha iyi teşhis imkanı sağlar ancak parazit morfolojileri en iyi olarak görünmezler. Pozitif örneklerde (özellikle malaria) tür tayini yapabilmek için ince yayma yapılması tavsiye edilir. Her hasta için en az iki preperat hazırlanılmalıdır. 1. Önceden temizlenmiş ve üzerine hasta kaydı yapılmış lam alınır. 2. Lam’ım ortasına bir damla kan konulur. 3. Bir başka temiz lam köşesi kullanılarak, dairesel hareketler ile kan yayılır (yaklaşık 1.5 cm çapında). 4. Örneğin istenilen kalınlıkta yayılıp yayaılmamış olduğu, altına konulan bir gazetedeki yazıların kısmen okunaklı olması ile kontrol edilebilir. 5. Preperat düz bir yere konarak kuruması beklenir (toz ve böceklerden uzak tutulmalıdır). Yeteri kadar kurumamış yada çok kalın hazırlanmış örnekler işlemler esnasında lamelden ayrılırlar. Oda ısısında yapılan kurutmalar bir kaç saat sürebilir. Minimum 30 dakikalık kurutma gereklidir bu şekilde hazırlanmış örnekler çok dikkatli olarak işlemlere tabi tutulmalıdır. Kurutma işlemi orta ısılı bir etüv yada kurutma dolaplarında yapılabilir. Aşırı sıcak ortamlar istenmez çünkü bu işlem ısı ile örnek tespiti (fiksasyon) yapılmasına yol açar. İnce Yayma (Thin smears)Hazırlanması: İnce yaymada kan gittikçe incelen bir kan katmanı oluşturur. Son kısmında alyuvarlar tek bir katman oluşturmalıdır yada birbirlerinden uzak konumlarda olmalıdır. Her hasta için en az iki örnek hazırlanılmalıdır. 1. Bir damla kan alınıp, lamın hasta kaydı yapılmış kenarından yaklaşık 1.5 cm uzağına konur. 2. İkinci bir lam kan damlasının önüne yaklaşık 45° açı ile konulur. 3. Lam hafif geri çekilerek damla ile temas ettirilir ve kanın lam temas yüzeyine yayılması beklenir. 4. Üstteki lam hızla ileri doğru itilerek kan olabildiğince ince yayılır. Kanın son kısımlarda çok ince yayılmış olmasına dikkat ediniz. Bu işlem uygun miktarda kan ve iyi bir yayma tekniği ile sağlanır. Aksi taktirde yayma istenilen kalitede olmaz. 5. Preperatın kurumasını sağlayın. 6. Preperatı saf (absolute) metanol içerisinde tespit edin 7. Fix the smears by dipping them in absolute methanol. Microfilariae Teşhisi İçin Örnek Hazırlama: A. Kapillar kan örneği alınır. B. Mikroflarialar perifer kanda yoğun olarak bulunurlar. Bu nedenle venöz kan bu tür incelemelerde tercih edilmezler. C. Mikroflaria kontrolü için venöz kan kullanılması gerekirse bu örnek mutlaka konsantre edilmelidir.Bu amaca yönelik çeşitli yöntemler mevcuttur. 1. Örnek modifiye Knott metadu ile konsantre edilir. 2. Filtrasyon Metodu. Bu yöntemde 5 µm çaplı gözenekleri olan filtreler kullanılır. Fitrede kanın şekilli elemanları ve organizmalar takılıp kalırlar. Filtredeki kan şekilli elemanları uygun maddeler ile parçalanır ve filtre üzerindeki organizmalar geri toplanıp lam üzerine yayılır ve incelenir (Bu amaca yönelik çeşitli teşhis kitleri mevcuttur. Ticari markalar olduğu için isimler ve kullanılan malzemeler burada işlenmemiştir) Kan Örneklerinin Nakli: Kan Yayma Örneklerinin Mikroskobik İncelemeler İçin Taşınması: 1. Üzerleri etiketlenmiş ve kurutulmuş yayma preperatlar (boyanmış yada boyanmamış) uygun lam kutularına yerleştirilir. Bu kutularda lamların birbirine temasını engelleyecek ara bölmeler olmalıdır. 2. Bu lam kutusunu sağlam ve arsında şok emici destekleri olan bir başka kutuya yerleştir. Bu sayede nakil sırasında kırılmalar engellenmiş olur. 3. Örnek ile ilgili bilgiler ve gönderen ile ilgili bilgiler detaylı olarak yazılıp kutuya yerleştirilir. 4. Uygun taşıma yolu ile istenilen yere gönderilir. Tam Kan Örneğinin Nakli: 1. Sızdırmaz steril bir kap (deney tüpü vs) içerisine antikoagulanlı kan konur ve etiketlenir. Bu örnek bir kutuya yerleştirilir ve etrafına, sızdırma durumunda kanın emilmesi için emici maddeler konulur. 2. Bu kutu içerisi şok emiciler ile desteklenmiş ikinci bir kutuya yerleştirilir. Örnek (kimden, ne için ve ne zaman alındığı gibi) ve gönderen ile ilgili detaylı bilgiler yazılıp kutuya yerleştirilir. 3. Hazırlanmış kutu veya kutular en kısa sürede (8-12 saat) ilgili laboratuvara ulaştırılmalıdır. Soğuk sistem taşıma gerekebilir. Bu durum ilgili laboratuvar ile görüşülmelidir. İlaç Testleri veya Moleküler Biyoloji Testleri İçin Örnek Nakli: 1. Yukardaki paketleme işlemleri aynen uygulanır. 2. Paket oda sıcaklığında nakledilir. Antikor veya İlaç Testleri İçin Serum (yada Plazma) Örneği Nakli: 1. Paketleme ve etiketleme işlemleri yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yapılır. 2. Ek bilgiler yazılıp kutuya konur. 3. Örnek oda ısısında ancak mümkün olduğunca kısa sürede hedefe ulaşması sağlanır. 4. Not: Parazit izolasyon (ayrımı) ve teşhislerinde süre kritik öneme sahişptir. Antikor kökenli taramalarda süre daha az önemlidir. Boyama: Kan Frotilerinin Boyaması: Hazırlanan ikili örneklerden sadece bir set boyanır. İkinci set yedekte bekletilir. Bu durum eğer boyamalarda bir hata olursa, örnek kaybını engellemiş olur. Ayrıca herhangi bir teşhis olayında daha sonraki incelemeler için kaynak oluşturur. Giemsa Boyama: -Kan parazitlerinin aranmasında ve teşhisinde kullanılır. Basit Giemsa Boyama: 1. Preperat hazırlanıp havada kurutulur. 2. Absolute metanolde bir dakika tespit edilir. 3. Kurutulmuş preperat giemsa ile boyanır (30 dakika-Giemsa boyası 1:20 oranında distile suda sulandırılır). 4. Boyama sonrası preperat distile su ile durulanır (Su akar vaziyette olmalıdır). 5. Preperat kurutulup 100X’lük objektif ile incelenir. Not: Preperatlar saklanmak istenirse üzerlerindeki mineral yağ yıkanmalıdır. Yıkama için Ksilol (XYLOL) kullanılır. Preperat üzerine ksilol dökülüp yağı ertmesi bekletilir ve ksilol akıtılıp (işlem mineral yağ tamamen kaybolana kadar bir kaç kez tekrarlanabilir) kurutulur. Geliştirilmiş Giemsa Boyama: 1.Giemsa boyamada kullanılan solüsyonların hazırlanması. A. Stok Giemsa Buffer (100X, 0.67 M) Na2HPO4 59.24 gr NaH2PO4H2O 36.38 gr Deionized water 1000.00 ml B. Otoklav yada 0.2 µm çapında delikleri olan filtre kullanarak sterlizasyon yapılır. Bu şekilde hazırlanmış stok solüsyon oda ısısında bir yıl kullanılabilir. C. Giemsa Buffer, 0.0067M, pH 7.2 (Stok giemsa buffer 100kat sulandırılır) Stok Giemsa Buffer 10.0 ml Dİstile (yada deiyonize) su 990.0 ml Solüsyon da pH7.2 olmalıdır. Kullanmadan önce kontrol edilip ayarlanır. Oda ısısında bir ay dayanır. D. Triton X-100 (% 5) Deiyonize Su (56°C’ ye kadar ısıtılır) 95.0 ml Triton X- 100 5.0 ml Ilık su içerisine Triton X-100 yavaşça ilave edilirken dairesel hareketler ile karıştırılır. Triton X-10 E. Stok Giemsa Boyası: Giemsa boyası hazır olarak satın alınabilir. Aşağıdaki formül daha iyi sonuç verdiği ileri sürülmektedir. Cam Boncuk (3 mm çapında) 30.0 ml Absolute methanol, (asetonsuz) 270.0 ml Giemsa Boya (saf-toz) 3.0 gr Glycerol (Gliserol) 140.0 ml a.Yukarda sayılan maddeleri temiz kahve renkli bir şişe içerisine yerleştirin. Ağzını sıkıca kapatın. b. Şişeyi bir çalkalayıcıda her gün 30-60 dakika ve en az 14 gün boyunca çalkalayın. c. Şişeyi ağzı kapalı olarak nemden uzak olarak oda ısısında saklayınız. Oda ısısında stok bozulmadan kalır (Stok gimza boyası eskidikçe boyama kalitesi artacaktır). d. Kullanmadan önce çalkalayıp bir numara Whatman filtre kağıdında süzün. Bu solüsyondan çalışmak üzere Giemsa boyası hazırlayın. F. Gimsa Boya Hazırlanması (% 2.5) G. Her boyama için taze olarak hazırlanması tavsiye edilir. Bir günden fazla süre geçmiş Giemsa boyası boyamalarda kullanılmamalıdır. Giemsa buffer 39 ml Stok Giemsa Boyası 1 ml Triton X-100 (%5) 2 damla 2. Boyama: A. Bir şahle (boyama küveti) içerisine yukarda açıklandığı şekilde taze olarak Giemsa boyası hazırlayın B. İkinci bir şahleyi Giemsa buffer ile doldurun ve içerisine her 40 ml için iki damla Triton X-100 ekleyin. C. Preperatı Giemsa (% 2.5) ile 45-60 dakika süresince boyayınız. D. Preperatı çıkartıp Giemsa buffer içerisine batırarak (3-5 kez) durulayın. Kalın yayma preperatlarda dikkatli olunmalıdır. E. Preperatı dik olarak bir yere yerleştirip kurutun. Not:Daha yoğun hazırlanan(% 10) Giemsa boyalar ile daha kısa süre bekletilerek (10 dakika) boyama yapılabilir. Ancak bu durum hem daha fazla madde kullanımını gerektirir. Hem de boyama kalitesi çok iyi olmaya bilir. İyi bir boyama yapılmış olup olmadığını pozitif örnekler kullanarak kontrol edilmesi tavsiye edilir. Boyanmamış Yayma Preperatların Uzun Süreli Saklamalar İçin Hazırlanması: Her hangi bir amaç için yayma preperatlar daha sonra incelemek için saklanabilirler. Bu saklamalar, boyama yapılmış preperatlar için sadece kuru ve temiz bir kutuda ve bir birlerine temas etmeden gerçekleştirilebilir. Anacak bazı durumlarda preperatlar hiç bir işlem yapılmadan daha sonraki uygulamalar için saklanmak istenebilir. Bu preperatlar daha sonra istenilen yöntemle işlenip incelenebilirler. 1. Yayma preperat hazırlanır ve çabucak kuruması ağlanır. 2. Örnek absolute (% 100) methanol içerisinde tespit edilir ve kurutulur. 3. Bir lam kutusuna yerleştirilir ve etiketlenir (örnek ile bilgiler kaydedilir) 4. Kutu derin dondurucularda; -70°C yada daha soğuk bir dolapta istenilen süre kadar depolanır. 5. Kullanılacak olan örnekler dolaptan çıkartılır ve boyama işlemleri öncesinde kısa bir süre kurutulur. Isı farklılığından dolayı oluşan su damlacıkları buharlaştırılıp lam kurutulur. Daha sonra boyama işlemlerine geçilir. Microskobik Muayene Kalın Yayma Preperatların İncelenmesi: Alyuvarlar (eritrosit, red blood cell-RBC) parçalanmış (eritilip yok olmuş) ve varsa paraziter organizmalar daha yoğunlaştırılmış olduğundan kontrol ve teşhis çalışmaları için daha uygundur. Karışık (mix) enfeksiyonların teşhisinde de daha yararlıdır. 1. Bütün preperatı küçük büyütme altında inceleyin (10X yada 20X objektif). Böylece büyük parazitleri (mikroflaria gibi) daha kolay teşhis edilir. 2. Daha sonra, mineral yağ ve büyük büyütme (100X objektif) ile örneği tekrar inceleyin. Bu incelemede de küçük parazitler (theileria, babesia gibi) araması yapılır. Preperatta bol miktarda akyuvar (leukosit. white blood cell-WBC) görülecektir. 3. Eğer herhangi bir paraziter yapı görülür ise, o zaman ince yayma preperat incelenerek, tür tayini yapılır. 4. Eğer hiç parazit göremediniz ise; bu durum gerçekten parazit yokluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa inceleme devam ettirilmeli midir sorularına araştırmanın hassasiyetine göre yada klinik tabloya göre karar verilir. Hassas durumlarda preperattan en az 100 (200-300) mikroskop sahası (akyuvarların bol görüldüğü) incelenmelidir ve birden fazla preperat incelemesi yapılmalıdır. İnce Yayma Preperatların İncelenmesi: İnce yayma preperatlar farklı amaçlar için kullanılabilir. 1- Tespit edilmiş olan bir parazitin tür tayini amacı ile kullanılabilir. 2- Kalın yaymaların kuruması beklenirken hızlı bir kontrol için kullanılabilir. 3- Yeterli kalın yayma preperat olmadığında kullanılabilir. İnce yaymalarda; eğer aynı örneğin kalın yayma incelemesi yapılmamış ise önce küçük büyütmeler (10x yada 20x objektifler) ile preperat taranmalıdır. Bu sayede mikroflaria benzeri parazitler aranmış olur. Daha sonra büyük büyütme ile (100x objektif) örnek taranır. Parazitlik Yoğunluğunun Tespiti: Bazı durumlarda parazitlik (parazitemi) yoğunluğunun tespiti klinik açıdan önemli bilgiler sağlayabileceği için gerekli olabilir. Bu durumda yoğunluk tespiti ya alyuvarlara yada akyuvarlara oranlanarak hesaplanmaya çalışılır. Alyuvar(RBC) Sayısına Göre Oranlama: Örnekteki 500 ila 2000 arasında alyuvar sayılır ve incelenir, bunlardan kaçtanesinin parazitli olduğu tespit edilir. Sonuç oranlanarak yüzde (%) cinsinden ifade edilir. Eğer parazitlik oranı yüksek ( > 10%) ise 500 alyuvar (RBC) saymak yeterlidir. Düşük oranlarda (<1%) 2000 yada daha fazla alyuvarı incelemek gereklidir. Parazitlik (parasitemia- %) = (parazitli RBC / toplam RBC) X 100 Akyuvar (WBC) Sayısına Göre Oranlama: Kalın yayma preperatlarında parazitler akyuvarlara oranlanırlar. Akyuvarlar ve parazitler sayılır. Bu sayıma 500 parazit veya 1000 akyuvar sayana kadar devam edilir. Hesaplama eğer kullanılan kan hacmi biliniyorsa bilinen hacim üzerinden hesaplanır. Hacim bilinmiyor ise, bir milimetreküp kanda 8000 akyuvar olduğu ortalamasına göre yapılır. Parazitler/milimetre küp (kan) = (parazitler/ WBC) X WBC sayısı (bir milimetre küp kanda yada < 8,000 akyuvarda> Florasanlı Boyalar ile Boyanmış Kan Parazitlerinin Teşhisi: Kan yayma preperatları, acridine orange ile (Kawamoto tekniği) boyanıp ya floresan mikroskop yada özel fitrelere sahip ışık mikroskoplar altında incelenir. Bu boyamada nükleer DNA yeşile boyanırlarken, stoplazmik RNA kırmızıya boyanır. Böylece parazitleri tanımak kolaylaşır. Bu yöntem özellikler malaria (sıtma) etkenlerinin teşhisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Afrika trypanosoma’sında da kullanılmıştır Quantitative Buffy Coat (QBC®; Becton Dickinson) metodu, Bu yöntemde kan örnekleri direk olarak içerisinde akridine orange ve antikoagulan bulunan, cam boncuklu tüplere alınır. Örnekler hematokrit santrifüjde, santrifüj edilip floresans mikroskopla incelenir. Parazitler (malaria-sıtma) granülosit katmanın altında bulunurlar. Bu yöntem diğer kan parazitleri içinde adapte edilmiştir. Antikor (Antibody)Tespiti: Parazit enfeksiyonları konakçıların dokularında yada konakçı atıklarında (dışkı-idrar gibi) görülerek teşhis edilirler. Ancak bu teşhis yöntemleri, derin dokular içerisine yerleşen bazı hastalıklarda yetersiz kalmaktadır (toxoplasmosis yada toxocariasis). Ayrıca cysticercosis ve echinococcosis gibi hastalıklarda örnek alınması, konakçının hayatını tehlikeye sokacağından tavsiye edilmezler. Bu gibi durumlarda, belirgin bir parazit ile enfekte olmuş konakçıda, antikor testlerinin uygulanması büyük avantaj ve kolaylık sağlar. Antikor testlerinde pozitif olarak teşhis edilen konakçının enfektemi olduğu yoksa daha önce geçirdiği bir hastalığın antikorlarını mı taşıyor olduğu ayırt edilmelidir. Parazit hastalıklarında antikor tespiti hastada belirgin olmayan bir zaman da hastalığın varlığını işaret eder. Ancak hastalığın hangi safhada olduğunu kesin olarak belirlemez. Yani antikor tespit edilen hastada, hastalık başlama, gelişme safhalarında olabileceği gibi geçmiş de olabilir. Hastalık geçirmiş olan canlıda antikor düzeyi yavaşça düşer ancak tedaviden sonra dahi antikor düzeyi altı aydan bir kaç yıla kadar değişen sürelerde belirgin düzeylerde kalabilir. Bu durumda incelenen parazitin antikor yoğunluğunun (titrasyonunun), hastalık süresince ve hastalıktan sonra hangi seviyelerde olduğu bilinmesi yararlı olur. Toxoplasma gondii enfeksiyonlarında, spesifik immunoglobulin M (IgM) ve immunoglobulin A (IgA) tespiti hastalık zamanı hakkında bazı bilgiler verebilir. Ancak diğer hastalıklar için tavsiye edilmemektedir. Eğer dışkı, idrar ve kan örneklerinde şüphelenilen parazit görülmemiş ise veya negatif çıkmış ise, parazite spesifik immunoglobulin G (IgG) antikor testi istenilebilir. Parazite-spesifik IgM, IgA, yada IgE teşhis için uygun değildir. Bu nedenle bu antikorların tespiti istenmemelidir. Parazit spesifik IgG negatifken, pozitif çıkan IgM, IgA, yada IgE düzeyleri yalancı pozitif olarak değerlendirilmelidir. Uygulanan testlerin spesifitesi (özel oluşu) ve sensitivitesi (hassasiyeti) sonuçlar üzerinde çok etkilidir. Parazitler, hayat siklusları içerisinde değişik evreler geçirirler. Bu nedenle antijenler, evrelerden sadece birine spesifik olabileceği gibi genel olarak parazite (tüm evrelerinde) spesifik de olabilir. Bu nedenle kullanılacak antijen ve antikor testleri çok iyi bir incelemenin (kaynak bilgiler ve deneyler) sonunda seçilmiş olmalıdır. Testte kullanılacak olan spesifik antijenin yada antikorun spesifite dereceleri çok iyi bilinmelidir. Yayınlanmış olan kitap yada makalelerde aynı konuyu inceleyenlerin mutlak bir birinin aynı olduğunu düşünmek hatalıdır. Hatta bu tür çalışmalar farklı bölgelerde, farklı solüsyonlar yada farklı araştırmacılarca yapılmış çalışmalar olarak, sonuçları kıyaslama açısından daha önemlidir. Örnek İhtiyaçları: Bütün parazit antikor teşhis testlerinde serum yada plazma kullanılabilir. Toxoascaris veya toxoplasmosis için göz yaşı akıntıları da, serum ile beraber antikor testleri için kullanılabilmektedir. Yine, merkezi sinir sistemi enfeksiyonlarında da (cysticercosis yada toxoplasmosis) serebrospinal (beyin-omurilik) sıvıları, serum eşliğinde incelemeye alınabilir. Bütün örnekler oda ısında nakledilebilirler. Bu incelemeler için akut fazdaki enfeksiyonlardan örnek istenilmez. Geçerli sonuçlar genellikle bir test sonucunda elde edilebilmektedir. Parazit enfeksiyonları hasta üzerinde fark edildikleri dönemde, incelenmeye alınırlar ki bu zaman enfeksiyonun akut safhası genellikle geçmiş olur.

http://www.biyologlar.com/kan-parazitleri

Kan Parazitleri

Laboratuvarda kan örnekleri ile çalışırken genel temizlik ve güvenlik kurallarına uyulması gerekir. Böylece çevrenizi, çevrenizdeki diğer kişileri ve kendi sağlığınızı korumuş olursunuz.  Koruyucu eldiven ve laboratuvar önlüğü giyiniz.  Eğer ellerinizde yada üzerinizde açık yara veya ezikler varsa mutlaka yara bandı vb. ile kapatın.  İğne, lanset gibi maddeleri sadece bir kez kullanın ve kullanılmış malzemeleri uygun çöp kutusuna atın.  Çalışma tamamlandıktan sonra eldivenlerinizi çıkartın ve ellerinizi mutlaka yıkayın.  Laboratuvarı temizleyin ve dekontaminasyon işlemlerini uygulayın. Örnek Toplama: Zamanlama: Örnekler uygun ortamlarda ve sağaltım (tedavi) öncesinde toplanmalıdır. Eğer malarya veya babesiadan şüpheleniliyor ise örnekler zaman geçirmeden incelenmelidir. Kanda parazit görülmesi (parazitemi) oranı parazit türüne göre dalgalanma gösterir. Bu nedenle birden fazla froti yapılması (8-12 saat ara ile 2-3 gün) tavsiye edilir. Microflaria enfeksiyonu (türe bağlı olarak) belirgin bir dalgalanma sergiler. Bu yüzden örnekleme zamanı çok önemlidir. Eğer mikroflariadan şüphe ediliyor ise örneklemenin aşağıdaki saatlerde yapılması uygundur. Loa loa–Öğlen (saat 10 ile 14 arası) Brugia or Wuchereria–Akşam saat 8 civarı (20.00) Mansonella–Günün herhangi bir saatinde. Örnek Tipi: Venöz kan örnekleri (venalardan alınan kan), teşhis amaçlı bir çok çalışma için uygundur (flariasis ve trypanosomiasis dahil). Ancak bazı enfeksiyonlarda örneğin malariada kan tüplerindeki antikoagulant (pıhtılaşma önleyici) maddeler parazitin morfolojisine ve boyanma özelliklerine olumsuz etkilerde bulunabilir. Bu problem, frotilerin (yayma) kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılması ile bir miktar azaltılabilir. Bu gibi durumlarda kapillar kan örnegi (kulak yada kuyruk ucu, insanda parmak ucu) alınması tavsiye edilir. Kılcal (Capillary) Kan İncelemesi: 1. Temiz bir lam alınır ve bir kenarına hasta adı veya numarası, örnek tarih ve saati kaydedilir. (Kayıt cam kalemi ile yapılmalıdır. Normal permanent kalemler işlemler sırasında silinebilir). 2. Kan alınacak bölge Kulak ucu (kuyruk ucu veya parmak, bebeklerde topuk veya ayak baş parmağı) alkol ile temizlenir ve kuruması beklenir. 3. Kulak ucu çok küçük kesilerek (lancet ile delinerek) kanatılır. İlk damla kan alınır ve yayma yapılır. (Yayma için iki thick blood-kalın yayma- ve iki thin blood-ince yayma- yapılması tavsiye edilir). 4. Uygun boyamalarla boyanan örnekler mikroskopla incelenir (immersiyon). Venöz (Venous) Kan İncelemesi: 1. Kan alınacak tüp ve lam üzerine hasta kaydı yapılır. Lam alkol ile temizlenip kurutulur. 2. Kan alınacak bölge temizlenir, alkol ile silinip kuruması beklenir. 3. Uygun bir venadan kan alınır ve EDTA’lı tüplere konur. Yavaş hareketler ile kan iyice karıştırılır. (Diğer antikoagulanlarda kullanılabilir ancak EDTA tercih edilmektedir). 4. En az iki kalın ve iki ince yayma preperat kan alınmasından sonraki mümkün olan en kısa sürede hazırlanılmalıdır. 5. Uygun boyamalar ile boyanan örnek incelenir. Örneklerin Hazırlanıp İncelenmesi: Yayma Örneklerinin (froti) Hazırlanması: Yukarda da belirtildiği gibi, eğer venöz kan kullanılıyorsa frotiler kan alınmasından sonra en kısa sürede yapılmalıdır. Aksi taktirde antikoagulanların parazit morfolojilerini ve boyanma karakterlerini değiştirebileceği unutulmamalıdır. Kalın Yayma (Thick smears) Hazırlanması: Kalın yayma bir damla kanın mümkün olduğunca homojen olarak yayılması işlemidir. Dehemoglobinize olmuş (parçalanmış) alyuvarları incelemek için hazırlanır. Bu yöntem ile kan elemanları ve varsa parazitler ince yaymaya oranla daha fazla yoğunlaştırılmış olur. Bu yüzden kalın yayma, ince yaymaya oranla daha iyi teşhis imkanı sağlar ancak parazit morfolojileri en iyi olarak görünmezler. Pozitif örneklerde (özellikle malaria) tür tayini yapabilmek için ince yayma yapılması tavsiye edilir. Her hasta için en az iki preperat hazırlanılmalıdır. 1. Önceden temizlenmiş ve üzerine hasta kaydı yapılmış lam alınır. 2. Lam’ım ortasına bir damla kan konulur. 3. Bir başka temiz lam köşesi kullanılarak, dairesel hareketler ile kan yayılır (yaklaşık 1.5 cm çapında). 4. Örneğin istenilen kalınlıkta yayılıp yayaılmamış olduğu, altına konulan bir gazetedeki yazıların kısmen okunaklı olması ile kontrol edilebilir. 5. Preperat düz bir yere konarak kuruması beklenir (toz ve böceklerden uzak tutulmalıdır). Yeteri kadar kurumamış yada çok kalın hazırlanmış örnekler işlemler esnasında lamelden ayrılırlar. Oda ısısında yapılan kurutmalar bir kaç saat sürebilir. Minimum 30 dakikalık kurutma gereklidir bu şekilde hazırlanmış örnekler çok dikkatli olarak işlemlere tabi tutulmalıdır. Kurutma işlemi orta ısılı bir etüv yada kurutma dolaplarında yapılabilir. Aşırı sıcak ortamlar istenmez çünkü bu işlem ısı ile örnek tespiti (fiksasyon) yapılmasına yol açar. İnce Yayma (Thin smears)Hazırlanması: İnce yaymada kan gittikçe incelen bir kan katmanı oluşturur. Son kısmında alyuvarlar tek bir katman oluşturmalıdır yada birbirlerinden uzak konumlarda olmalıdır. Her hasta için en az iki örnek hazırlanılmalıdır. 1. Bir damla kan alınıp, lamın hasta kaydı yapılmış kenarından yaklaşık 1.5 cm uzağına konur. 2. İkinci bir lam kan damlasının önüne yaklaşık 45° açı ile konulur. 3. Lam hafif geri çekilerek damla ile temas ettirilir ve kanın lam temas yüzeyine yayılması beklenir. 4. Üstteki lam hızla ileri doğru itilerek kan olabildiğince ince yayılır. Kanın son kısımlarda çok ince yayılmış olmasına dikkat ediniz. Bu işlem uygun miktarda kan ve iyi bir yayma tekniği ile sağlanır. Aksi taktirde yayma istenilen kalitede olmaz. 5. Preperatın kurumasını sağlayın. 6. Preperatı saf (absolute) metanol içerisinde tespit edin 7. Fix the smears by dipping them in absolute methanol. Microfilariae Teşhisi İçin Örnek Hazırlama: A. Kapillar kan örneği alınır. B. Mikroflarialar perifer kanda yoğun olarak bulunurlar. Bu nedenle venöz kan bu tür incelemelerde tercih edilmezler. C. Mikroflaria kontrolü için venöz kan kullanılması gerekirse bu örnek mutlaka konsantre edilmelidir. Bu amaca yönelik çeşitli yöntemler mevcuttur. 1. Örnek modifiye Knott metadu ile konsantre edilir. 2. Filtrasyon Metodu. Bu yöntemde 5 µm çaplı gözenekleri olan filtreler kullanılır. Fitrede kanın şekilli elemanları ve organizmalar takılıp kalırlar. Filtredeki kan şekilli elemanları uygun maddeler ile parçalanır ve filtre üzerindeki organizmalar geri toplanıp lam üzerine yayılır ve incelenir (Bu amaca yönelik çeşitli teşhis kitleri mevcuttur. Ticari markalar olduğu için isimler ve kullanılan malzemeler burada işlenmemiştir) Kan Örneklerinin Nakli: Kan Yayma Örneklerinin Mikroskobik İncelemeler İçin Taşınması: 1. Üzerleri etiketlenmiş ve kurutulmuş yayma preperatlar (boyanmış yada boyanmamış) uygun lam kutularına yerleştirilir. Bu kutularda lamların birbirine temasını engelleyecek ara bölmeler olmalıdır. 2. Bu lam kutusunu sağlam ve arsında şok emici destekleri olan bir başka kutuya yerleştir. Bu sayede nakil sırasında kırılmalar engellenmiş olur. 3. Örnek ile ilgili bilgiler ve gönderen ile ilgili bilgiler detaylı olarak yazılıp kutuya yerleştirilir. 4. Uygun taşıma yolu ile istenilen yere gönderilir. Tam Kan Örneğinin Nakli: 1. Sızdırmaz steril bir kap (deney tüpü vs) içerisine antikoagulanlı kan konur ve etiketlenir. Bu örnek bir kutuya yerleştirilir ve etrafına, sızdırma durumunda kanın emilmesi için emici maddeler konulur. 2. Bu kutu içerisi şok emiciler ile desteklenmiş ikinci bir kutuya yerleştirilir. Örnek (kimden, ne için ve ne zaman alındığı gibi) ve gönderen ile ilgili detaylı bilgiler yazılıp kutuya yerleştirilir. 3. Hazırlanmış kutu veya kutular en kısa sürede (8-12 saat) ilgili laboratuvara ulaştırılmalıdır. Soğuk sistem taşıma gerekebilir. Bu durum ilgili laboratuvar ile görüşülmelidir. İlaç Testleri veya Moleküler Biyoloji Testleri İçin Örnek Nakli: 1. Yukardaki paketleme işlemleri aynen uygulanır. 2. Paket oda sıcaklığında nakledilir. Antikor veya İlaç Testleri İçin Serum (yada Plazma) Örneği Nakli: 1. Paketleme ve etiketleme işlemleri yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yapılır. 2. Ek bilgiler yazılıp kutuya konur. 3. Örnek oda ısısında ancak mümkün olduğunca kısa sürede hedefe ulaşması sağlanır. 4. Not: Parazit izolasyon (ayrımı) ve teşhislerinde süre kritik öneme sahişptir. Antikor kökenli taramalarda süre daha az önemlidir. Boyama: Kan Frotilerinin Boyaması: Hazırlanan ikili örneklerden sadece bir set boyanır. İkinci set yedekte bekletilir. Bu durum eğer boyamalarda bir hata olursa, örnek kaybını engellemiş olur. Ayrıca herhangi bir teşhis olayında daha sonraki incelemeler için kaynak oluşturur. Giemsa Boyama: -Kan parazitlerinin aranmasında ve teşhisinde kullanılır. Basit Giemsa Boyama: 1. Preperat hazırlanıp havada kurutulur. 2. Absolute metanolde bir dakika tespit edilir. 3. Kurutulmuş preperat giemsa ile boyanır (30 dakika-Giemsa boyası 1:20 oranında distile suda sulandırılır). 4. Boyama sonrası preperat distile su ile durulanır (Su akar vaziyette olmalıdır). 5. Preperat kurutulup 100X’lük objektif ile incelenir. Not: Preperatlar saklanmak istenirse üzerlerindeki mineral yağ yıkanmalıdır. Yıkama için Ksilol (XYLOL) kullanılır. Preperat üzerine ksilol dökülüp yağı ertmesi bekletilir ve ksilol akıtılıp (işlem mineral yağ tamamen kaybolana kadar bir kaç kez tekrarlanabilir) kurutulur. Geliştirilmiş Giemsa Boyama: 1.Giemsa boyamada kullanılan solüsyonların hazırlanması. A. Stok Giemsa Buffer (100X, 0.67 M) Na2HPO4 59.24 gr NaH2PO4H2O 36.38 gr Deionized water 1000.00 ml B. Otoklav yada 0.2 µm çapında delikleri olan filtre kullanarak sterlizasyon yapılır. Bu şekilde hazırlanmış stok solüsyon oda ısısında bir yıl kullanılabilir. C. Giemsa Buffer, 0.0067M, pH 7.2 (Stok giemsa buffer 100kat sulandırılır) Stok Giemsa Buffer 10.0 ml Dİstile (yada deiyonize) su 990.0 ml Solüsyon da pH7.2 olmalıdır. Kullanmadan önce kontrol edilip ayarlanır. Oda ısısında bir ay dayanır. D. Triton X-100 (% 5) Deiyonize Su (56°C’ ye kadar ısıtılır) 95.0 ml Triton X- 100 5.0 ml Ilık su içerisine Triton X-100 yavaşça ilave edilirken dairesel hareketler ile karıştırılır. Triton X-10 E. Stok Giemsa Boyası: Giemsa boyası hazır olarak satın alınabilir. Aşağıdaki formül daha iyi sonuç verdiği ileri sürülmektedir. Cam Boncuk (3 mm çapında) 30.0 ml Absolute methanol, (asetonsuz) 270.0 ml Giemsa Boya (saf-toz) 3.0 gr Glycerol (Gliserol) 140.0 ml a. Yukarda sayılan maddeleri temiz kahve renkli bir şişe içerisine yerleştirin. Ağzını sıkıca kapatın. b. Şişeyi bir çalkalayıcıda her gün 30-60 dakika ve en az 14 gün boyunca çalkalayın. c. Şişeyi ağzı kapalı olarak nemden uzak olarak oda ısısında saklayınız. Oda ısısında stok bozulmadan kalır (Stok gimza boyası eskidikçe boyama kalitesi artacaktır). d. Kullanmadan önce çalkalayıp bir numara Whatman filtre kağıdında süzün. Bu solüsyondan çalışmak üzere Giemsa boyası hazırlayın. F. Gimsa Boya Hazırlanması (% 2.5) G. Her boyama için taze olarak hazırlanması tavsiye edilir. Bir günden fazla süre geçmiş Giemsa boyası boyamalarda kullanılmamalıdır. Giemsa buffer 39 ml Stok Giemsa Boyası 1 ml Triton X-100 (%5) 2 damla 2. Boyama: A. Bir şahle (boyama küveti) içerisine yukarda açıklandığı şekilde taze olarak Giemsa boyası hazırlayın B. İkinci bir şahleyi Giemsa buffer ile doldurun ve içerisine her 40 ml için iki damla Triton X-100 ekleyin. C. Preperatı Giemsa (% 2.5) ile 45-60 dakika süresince boyayınız. D. Preperatı çıkartıp Giemsa buffer içerisine batırarak (3-5 kez) durulayın. Kalın yayma preperatlarda dikkatli olunmalıdır. E. Preperatı dik olarak bir yere yerleştirip kurutun. Notaha yoğun hazırlanan (% 10) Giemsa boyalar ile daha kısa süre bekletilerek (10 dakika) boyama yapılabilir. Ancak bu durum hem daha fazla madde kullanımını gerektirir. Hem de boyama kalitesi çok iyi olmaya bilir. İyi bir boyama yapılmış olup olmadığını pozitif örnekler kullanarak kontrol edilmesi tavsiye edilir. Boyanmamış Yayma Preperatların Uzun Süreli Saklamalar İçin Hazırlanması: Her hangi bir amaç için yayma preperatlar daha sonra incelemek için saklanabilirler. Bu saklamalar, boyama yapılmış preperatlar için sadece kuru ve temiz bir kutuda ve bir birlerine temas etmeden gerçekleştirilebilir. Anacak bazı durumlarda preperatlar hiç bir işlem yapılmadan daha sonraki uygulamalar için saklanmak istenebilir. Bu preperatlar daha sonra istenilen yöntemle işlenip incelenebilirler. 1. Yayma preperat hazırlanır ve çabucak kuruması ağlanır. 2. Örnek absolute (% 100) methanol içerisinde tespit edilir ve kurutulur. 3. Bir lam kutusuna yerleştirilir ve etiketlenir (örnek ile bilgiler kaydedilir) 4. Kutu derin dondurucularda; -70°C yada daha soğuk bir dolapta istenilen süre kadar depolanır. 5. Kullanılacak olan örnekler dolaptan çıkartılır ve boyama işlemleri öncesinde kısa bir süre kurutulur. Isı farklılığından dolayı oluşan su damlacıkları buharlaştırılıp lam kurutulur.Daha sonra boyama işlemlerine geçilir. Microskobik Muayene Kalın Yayma Preperatların İncelenmesi: Alyuvarlar (eritrosit, red blood cell-RBC) parçalanmış (eritilip yok olmuş) ve varsa paraziter organizmalar daha yoğunlaştırılmış olduğundan kontrol ve teşhis çalışmaları için daha uygundur. Karışık (mix) enfeksiyonların teşhisinde de daha yararlıdır. 1. Bütün preperatı küçük büyütme altında inceleyin (10X yada 20X objektif). Böylece büyük parazitleri (mikroflaria gibi) daha kolay teşhis edilir. 2. Daha sonra, mineral yağ ve büyük büyütme (100X objektif) ile örneği tekrar inceleyin. Bu incelemede de küçük parazitler (theileria, babesia gibi) araması yapılır. Preperatta bol miktarda akyuvar (leukosit. white blood cell-WBC) görülecektir. 3. Eğer herhangi bir paraziter yapı görülür ise, o zaman ince yayma preperat incelenerek, tür tayini yapılır. 4. Eğer hiç parazit göremediniz ise; bu durum gerçekten parazit yokluğundan mı kaynaklanıyor, yoksa inceleme devam ettirilmeli midir sorularına araştırmanın hassasiyetine göre yada klinik tabloya göre karar verilir. Hassas durumlarda preperattan en az 100 (200-300) mikroskop sahası (akyuvarların bol görüldüğü) incelenmelidir ve birden fazla preperat incelemesi yapılmalıdır. İnce Yayma Preperatların İncelenmesi: İnce yayma preperatlar farklı amaçlar için kullanılabilir. 1- Tespit edilmiş olan bir parazitin tür tayini amacı ile kullanılabilir. 2- Kalın yaymaların kuruması beklenirken hızlı bir kontrol için kullanılabilir. 3- Yeterli kalın yayma preperat olmadığında kullanılabilir. İnce yaymalarda; eğer aynı örneğin kalın yayma incelemesi yapılmamış ise önce küçük büyütmeler (10x yada 20x objektifler) ile preperat taranmalıdır. Bu sayede mikroflaria benzeri parazitler aranmış olur. Daha sonra büyük büyütme ile (100x objektif) örnek taranır. Parazitlik Yoğunluğunun Tespiti: Bazı durumlarda parazitlik (parazitemi) yoğunluğunun tespiti klinik açıdan önemli bilgiler sağlayabileceği için gerekli olabilir. Bu durumda yoğunluk tespiti ya alyuvarlara yada akyuvarlara oranlanarak hesaplanmaya çalışılır. Alyuvar(RBC) Sayısına Göre Oranlama: Örnekteki 500 ila 2000 arasında alyuvar sayılır ve incelenir, bunlardan kaçtanesinin parazitli olduğu tespit edilir. Sonuç oranlanarak yüzde (%) cinsinden ifade edilir. Eğer parazitlik oranı yüksek ( > 10%) ise 500 alyuvar (RBC) saymak yeterlidir. Düşük oranlarda (<1%) 2000 yada daha fazla alyuvarı incelemek gereklidir. Parazitlik (parasitemia- %) = (parazitli RBC / toplam RBC) X 100 Akyuvar (WBC) Sayısına Göre Oranlama: Kalın yayma preperatlarında parazitler akyuvarlara oranlanırlar. Akyuvarlar ve parazitler sayılır. Bu sayıma 500 parazit veya 1000 akyuvar sayana kadar devam edilir. Hesaplama eğer kullanılan kan hacmi biliniyorsa bilinen hacim üzerinden hesaplanır. Hacim bilinmiyor ise, bir milimetreküp kanda 8000 akyuvar olduğu ortalamasına göre yapılır. Parazitler/milimetre küp (kan) = (parazitler/ WBC) X WBC sayısı (bir milimetre küp kanda yada < 8,000 akyuvarda> Florasanlı Boyalar ile Boyanmış Kan Parazitlerinin Teşhisi: Kan yayma preperatları, acridine orange ile (Kawamoto tekniği) boyanıp ya floresan mikroskop yada özel fitrelere sahip ışık mikroskoplar altında incelenir. Bu boyamada nükleer DNA yeşile boyanırlarken, stoplazmik RNA kırmızıya boyanır. Böylece parazitleri tanımak kolaylaşır. Bu yöntem özellikler malaria (sıtma) etkenlerinin teşhisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Afrika trypanosoma’sında da kullanılmıştır Quantitative Buffy Coat (QBC®; Becton Dickinson) metodu, Bu yöntemde kan örnekleri direk olarak içerisinde akridine orange ve antikoagulan bulunan, cam boncuklu tüplere alınır. Örnekler hematokrit santrifüjde, santrifüj edilip floresans mikroskopla incelenir. Parazitler (malaria-sıtma) granülosit katmanın altında bulunurlar. Bu yöntem diğer kan parazitleri içinde adapte edilmiştir. Antikor (Antibody)Tespiti: Parazit enfeksiyonları konakçıların dokularında yada konakçı atıklarında (dışkı-idrar gibi) görülerek teşhis edilirler. Ancak bu teşhis yöntemleri, derin dokular içerisine yerleşen bazı hastalıklarda yetersiz kalmaktadır (toxoplasmosis yada toxocariasis). Ayrıca cysticercosis ve echinococcosis gibi hastalıklarda örnek alınması, konakçının hayatını tehlikeye sokacağından tavsiye edilmezler. Bu gibi durumlarda, belirgin bir parazit ile enfekte olmuş konakçıda, antikor testlerinin uygulanması büyük avantaj ve kolaylık sağlar. Antikor testlerinde pozitif olarak teşhis edilen konakçının enfektemi olduğu yoksa daha önce geçirdiği bir hastalığın antikorlarını mı taşıyor olduğu ayırt edilmelidir. Parazit hastalıklarında antikor tespiti hastada belirgin olmayan bir zaman da hastalığın varlığını işaret eder. Ancak hastalığın hangi safhada olduğunu kesin olarak belirlemez. Yani antikor tespit edilen hastada, hastalık başlama, gelişme safhalarında olabileceği gibi geçmiş de olabilir. Hastalık geçirmiş olan canlıda antikor düzeyi yavaşça düşer ancak tedaviden sonra dahi antikor düzeyi altı aydan bir kaç yıla kadar değişen sürelerde belirgin düzeylerde kalabilir. Bu durumda incelenen parazitin antikor yoğunluğunun (titrasyonunun), hastalık süresince ve hastalıktan sonra hangi seviyelerde olduğu bilinmesi yararlı olur. Toxoplasma gondii enfeksiyonlarında, spesifik immunoglobulin M (IgM) ve immunoglobulin A (IgA) tespiti hastalık zamanı hakkında bazı bilgiler verebilir. Ancak diğer hastalıklar için tavsiye edilmemektedir. Eğer dışkı, idrar ve kan örneklerinde şüphelenilen parazit görülmemiş ise veya negatif çıkmış ise, parazite spesifik immunoglobulin G (IgG) antikor testi istenilebilir. Parazite-spesifik IgM, IgA, yada IgE teşhis için uygun değildir. Bu nedenle bu antikorların tespiti istenmemelidir. Parazit spesifik IgG negatifken, pozitif çıkan IgM, IgA, yada IgE düzeyleri yalancı pozitif olarak değerlendirilmelidir. Uygulanan testlerin spesifitesi (özel oluşu) ve sensitivitesi (hassasiyeti) sonuçlar üzerinde çok etkilidir. Parazitler, hayat siklusları içerisinde değişik evreler geçirirler. Bu nedenle antijenler, evrelerden sadece birine spesifik olabileceği gibi genel olarak parazite (tüm evrelerinde) spesifik de olabilir. Bu nedenle kullanılacak antijen ve antikor testleri çok iyi bir incelemenin (kaynak bilgiler ve deneyler) sonunda seçilmiş olmalıdır. Testte kullanılacak olan spesifik antijenin yada antikorun spesifite dereceleri çok iyi bilinmelidir. Yayınlanmış olan kitap yada makalelerde aynı konuyu inceleyenlerin mutlak bir birinin aynı olduğunu düşünmek hatalıdır. Hatta bu tür çalışmalar farklı bölgelerde, farklı solüsyonlar yada farklı araştırmacılarca yapılmış çalışmalar olarak, sonuçları kıyaslama açısından daha önemlidir. Örnek İhtiyaçları: Bütün parazit antikor teşhis testlerinde serum yada plazma kullanılabilir. Toxoascaris veya toxoplasmosis için göz yaşı akıntıları da, serum ile beraber antikor testleri için kullanılabilmektedir. Yine, merkezi sinir sistemi enfeksiyonlarında da (cysticercosis yada toxoplasmosis) serebrospinal (beyin-omurilik) sıvıları, serum eşliğinde incelemeye alınabilir. Bütün örnekler oda ısında nakledilebilirler. Bu incelemeler için akut fazdaki enfeksiyonlardan örnek istenilmez. Geçerli sonuçlar genellikle bir test sonucunda elde edilebilmektedir. Parazit enfeksiyonları hasta üzerinde fark edildikleri dönemde, incelenmeye alınırlar ki bu zaman enfeksiyonun akut safhası genellikle geçmiş olur.

http://www.biyologlar.com/kan-parazitleri-1

TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ

Prof. Dr. Günay Kocasoy Katı Atık Kirlenmesi Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi Boğaziçi Üniversitesi, Çevre Bilimleri Enstitüsü Tıbbi atıklar miktar olarak az olmalarına rağmen, yüksek oranda risk taşıyan çok önemli bir atık grubudur. Bu atıklar enfekte olmalarının yanısıra tehlikeli kimyasallar, ilaçlar, toksinler, radyoaktif maddeler gibi çok miktarda tehlikeli maddeleri de içerirler. Tüm dünyada olduğu gibi tıbbi atıkların yönetimi ve bertarafı ülkemizde de önemli çevre sorunlarından biri olarak yer almaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen tıbbi atıklar, genelde katı atıklarla birlikte karışık olarak toplanabilmekte ve gelişigüzel depolanmaktadır. Bu şekilde düzensiz yönetilen tıbbi atıklar, bu atıkları ayrıştıran personele ve topluma olan sağlık tehditleri başta olmak üzere çok sayıda çevresel sorunlara yol açmaktadır. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların % 75 - 80’i kentsel atık özelliği taşımakta olup kalan % 20 - 25’i özel işlem gerektiren özelliktedir (enfekte, patolojik, kesici delici atık). Bu atıklar daima kentsel katı atıklardan daha tehlikeli olarak kabul edilmektedir. Bu durum tıbbi atıkların çevreyi patojenik faktörler ve bakteriler ile kirletme potansiyelinden kaynaklanmaktadır. Tıbbi atık üretiminin en aza indirilmesi, tıbbi atık akımının yönetiminde merkezi bir yere sahiptir. Tıbbi atıklardan kaynaklanan sorunların en aza indirilebilmesi için aşağıda belirtilen çeşitli önlemler mevcuttur: Tıbbi atık üretiminin önlenmesi Üretilen tıbbi atık miktarının kaynağında azaltılması Tekrar kullanım ile söz konusu materyalin tıbbi atık akışından ayrılması Atık bileşenlerinin geri dönüştürülmesi Enfekte ve tehlikeli atıkların uygun teknolojilerle zararsız hale getirilmesi / bertarafı Ülkemizde tıbbi atıkların yönetimi esasları, 20 Mayıs 1993 tarihinde yürürlüğe girmiş olan ve 22.07.2005 tarihinde revize edilen ‘Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği”nde belirtilmektedir. Tıbbi Atıkların Kontrolü Yönetmeliği uyarınca, atıkların üretilmesinden nihai bertaraflarına kadar geçen sürede atık üreticileri ve yerel yöneticiler birlikte sorumludurlar. Yönetmelik hükümlerinin uygulanması ise, belediye ve mücavir alanlar sınırları içerisinde belediyeler, belediye sınırları dışında ise mülki amirlerin yetkisindedir. 1. ÜNİTE İÇİ ATIK YÖNETİM PLANI Sağlık kuruluşlarında atık yönetim planlarının oluşturulması ve bu planın uygulanmasından sorumlu bir kişi/heyet tespit edilmesi gerekmektedir. Bir sağlık kuruluşunda atık yönetim planının geliştirilebilmesi için, atık yönetim biriminin, hastanede üretilen tüm atıkların türünü ve miktarını bilmesi gerekmektedir. Bu amaç için atık üretilen tüm birimlerde günlük üretilen atık miktarı tartılmak suretiyle tespit edilir. Yeteri kadar tekrar edilen bu analizler sonunda üretilen atık miktarının hassas bir şekilde tespiti mümkün olabilmektedir. Sağlık kuruluşlarının atık üretimlerinin birbiri ile karşılaştırılmasında “spesifik atık üretimi” (kg/yatak.gün) değeri esas alınarak yapılır. Bu konuda ülkemizde Katı Atık Araştırma ve Denetimi Türk Milli Komitesi tarafından yapılmış en kapsamlı tıbbi atık araştırması olan ve Avrupa Birliği tarafından desteklenen LIFE 00/TCY/TR/000054 “İstanbul Entegre Tıbbi Atık Yönetimi” Projesi kapsamında İstanbul’daki sağlık kuruluşlarından elde edilen sonuçlar Tablo 1’de özetlenmiştir. Atık gruplarının verilen sınıflandırmaya uygun olarak düzenlenmiş dağılımı ise Şekil 1’de görülmektedir. Bu verilere göre İstanbul’da “kırmızı torba”larda toplanan spesifik atık miktarı 0,540-0,580 kg/yatak.gün’dür. Özel işlem gerektiren atık miktarının ülkemizde yüksek olması atık ayrıştırılmasına yeterli özen gösterilmediğinin göstergesidir. Tedavide kullanılan her türlü atığın “enfekte” olarak ayrılması da atık miktarının artmasında önemli bir diğer etkendir. Tıbbi atık üreticileri, Yönetmeliğin 8. ve 10. maddelerinde de belirtildiği gibi atıkların kaynağında ayrı toplanması ve biriktirilmesi, atıkların toplanması/taşınmasında kullanılacak ekipman ve araçlar, atık miktarları, toplama sıklığı, geçici depolama sistemleri, toplama ekipmanlarının temizliği ve dezenfeksiyonu, kaza anında alınacak önlemler ve yapılacak işlemler, bu atıkların yönetiminden sorumlu personel ve eğitimleri başta olmak üzere detaylı bilgileri içeren Ünite İçi Atık Yönetim Planı’nı hazırlamak ve uygulamak zorundadırlar. Tablo 1. İstanbul hastanelerinde spesifik atık üretimi Atık tipi Avrupa Yakası Asya Yakası Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Ortalama Üretim (kg/yatak/gün) % Evsel 0.910 49.18 1.124 51.42 Patolojik 0.110 5.94 0.389 17.79 Radyoaktif 0.011 0.01 0.003 0.13 Kimyasal 0.035 1.89 0.162 7.36 Enfekte 0.320 17.92 0.121 5.53 Kesici-delici 0.110 5.94 0.070 3.20 Farmasotik 0.024 1.29 0.047 2.15 Basınçlı kaplar 0.042 2.27 0.012 0.55 Geri kazanılabilir 0.288 15.56 0.258 11,80 Toplam 1.85 100.00 2.186 100.00 Şekil 1. İstanbul hastanelerinde oluşan atık gruplarının dağılımı 1.1. Organizasyon Yapısı ve Sorumluluk Alanlarının Belirlenmesi Tıbbi atık yönetiminin uygun şekilde yapılabilmesi, büyük oranda iyi yönetim ve organizasyonun yanı sıra yeterli mevzuat ve mali güç ile bilgi ve bilinçlendirilmiş personelin aktif katılımına bağlıdır. Tıbbi atık yönetiminde, yönetmeliklerin de öngördüğü şekilde kabul edilebilir sonuçlar elde edebilmesi için kurumların tüm yönetici ve çalışanlarının uygun eğitim almaları zorunludur. Hastane başhekimi atık yönetim planı geliştirmeleri için bir atık yönetim birimi oluşturulması gerekmektedir. Bu birim aşağıdaki üyelerden oluşabilir: Başhekim Hastane müdürü Enfeksiyon kontrol sorumlusu Hastane bölümlerinin başkanları Atık yönetim sorumlusu Eczane sorumlusu Radyoloji sorumlusu Başhemşire İdari mali işler sorumlusu Hastane çalışanları arasından görevlendirilecek Atık Yönetim Sorumlusu (AYS), hastane atık yönetimi planının geliştirilmesi, günlük işlemlerin gerçekleştirilmesi ve atık bertaraf sisteminin izlenmesi ile ilgili tüm sorumluluğu üstlenir. Atıkların toplanması açısından AYS: Atık konteynerlerinin toplanmasını ve hastane bünyesindeki geçici depolama yerine taşınmasını günlük olarak kontrol eder. Hastane satın alma müdürlüğü ile işbirliği yaparak üretilen atıklar için uygun torba ve konteynerlerin, çalışanlar için koruyucu elbise ile tekerlekli taşıma araçlarının daima mevcut olmasını sağlar. Hastane çalışanlarının, dolan torbaları ve konteynerleri, vakit geçirmeden, yenileri ile değiştirmelerini sağlar. Hastane içerisinde üretilen atığın toplanması ile görevlendirilen çalışanların sevk ve idaresinde söz sahibidir. Atıkların depolanması açısından AYS: Tıbbi atıkların depolanacağı geçici atık depolarının uygun kullanımını sağlar. Bunlar kilitli olmalı ve sadece atıklardan görevli personel tarafından ulaşılabilir olmalıdır. Atık konteynerlerinin hastane içinde ve dışında kontrolsüz boşaltılmalarını önlemelidir. Atıkların toplanması ve bertarafının kontrolu açısından AYS: Tüm atık bertaraf işlemlerinin koordinasyonu ve izlenmesinden sorumludur. Atıkların kurum içinde ve dışında uygun şekilde toplanmasını ve öngörülen arıtma ve bertaraf yerine kadar yine uygun şekilde taşınmasını sağlar. Atıkların yönetmelikte öngörülen süreden daha uzun bir süre kurum içinde depolanmamasına dikkat eder ve yerel yönetim veya görevlendireceği üstlenici atık nakliye firmasının atıkları düzenli olarak almasını sağlar. Çalışanların eğitimi ve bilgilendirilmesi açısından AYS: Başhemşire ve hastane müdürü ile işbirliği yaparak hemşire ve diğer sağlık personelinin atıkların ayrı toplanması konusundaki görev ve sorumluluklarını yerine getirmesini sağlarken, atıkları toplayan personelin sorumluluklarının sadece atık torba ve konteynerlerinin toplanması ve taşınması ve yerlerine yenilerinin konulması ile sınırlı olduğunu belirtir. Hastane bölüm başkanları ile irtibata geçerek tüm doktor ve diğer klinik personelinin, atıkların ayrılması ve depolanması ile ilgili kendi sorumluluklarının bilincinde olmalarını sağlar. Atıkları toplayan/taşıyan personele, atıkların kaynağında ayrılması işlemine karışmamalarını, sadece uygun şekilde hazırlanmış torba ve konteynerleri taşımakla görevli olduklarını hatırlatır/bildirir. Beklenmeyen durumların meydana gelmesi açısından AYS: Yazılı acil durum yöntemlerinin hazırlanmasını ve ulaşılabilir olmasını, personelin acil durumlarda yapmaları gereken işler hakkında haberdar olmalarını sağlar. Tıbbi atıklarla ilgili oluşturulan raporları kontrol eder ve araştırır. 1.2. Atık Yönetim Planının Geliştirilmesi Sağlık kuruluşları için atık yönetim sistemi geliştirilmesi sırasında atıkların kuruluş içerisinde üretimden kurum dışına taşınmaya kadar geçen sürecin detaylı incelenmesi ve uygun düzenlemelerin yapılması gerekmektedir. Bu kapsamda incelenmesi gereken konular: Mevcut durumun tespiti Üretilen atık miktarı Hastane içinde uygulanan işleme, taşıma ve depolama teknikleri Hedeflerin belirlenmesi Atık azaltma, tekrar kullanım ve geri dönüşüm imkanları Atık yönetim planının yürütülebilmesi için stratejiler Eğitim Atık yönetim maliyetinin belirlenmesi Sağlık kuruluşu içerisinde mevcut durumun tespitini takiben, hedefler belirlenmeli ve bu hedefe ulaşmak için gerekli stratejiler oluşturulmalıdır. Bu kapsamda en önemli kısım sağlık kuruluşlarında görevli personelin gerekli eğitimi almalarıdır. 1.2.1. Personel Eğitimi Eğitim ile ilgili kurslar bu konuda uzmanlaşmış kuruluşlar ile birlikte değişik eğitim düzeylerinde düzenlenmelidir. Bu kurslarda öncelikle aşağıdaki konular işlenmelidir: Personelin bilgilendirilmesi ve motivasyonu Atıkların tanınması ve sınıflandırılması Atıkların kaynağında sınıflarına ayrıştırılması Hastane içi taşıma ve depolama için uygun şekilde hazırlanması Uygun ekipman ve malzemelerin seçilmesi ve hazırlanması Personel için uygun koruyucu ekipmanın temin edilmesi, kullanılması Toplama ve taşıma ekipmanının bakımı temizlenmesi ve dezenfeksiyonu Atıkların sağlık kuruluşu içinde geçici depolanması Nihai bertaraf yöntemleri ve teknolojileri 2. SAĞLIK KURULUŞLARINDA TIBBİ ATIKLARIN YÖNETİMİ 2.1. Atıkların Kaynağında Azaltılması ve Ayrıştırılması Hastane içerisinde atık azaltma işleminin başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için hastane yönetimi ve çalışanların tümü hazırlanacak plana dahil edilmelidir. Hastane yönetimi, çalışanların atık azaltma işleminde birlikte çalışmalarını teşvik edecek şekilde iletişim sistemi oluşturmalıdır. Bu olguya yazılı şekilde bir “atık azaltma stratejisi” oluşturmak ile ulaşılabilir. Sağlık kuruluşlarında üretilen atıkların en aza indirilmesi ve etkili yönetim için atıkların tanımlanması ile uygun ve etkili ayrıştırma anahtar rol oynar. Atıkların tiplerine uygun işlem, arıtma ve bertaraf maliyetlerini azaltacağı gibi, halk sağlığının da korunmasını artırır. Atıkların ayrıştırılması daima atık üreticilerinin sorumluluğunda olmalıdır ve atığın oluştuğu yere mümkün olduğu kadar en yakın yerde gerçekleşmelidir. Atıklar depolama alanlarında ve taşıma sırasında da ayrı tutulmalıdır. Atıkların etkili ayrıştırılması hastane çalışanlarının görevidir. Hastanelerde üretilen atıkların sınıflarına göre ayrılmasında en etkili yol atığın farklı renklerde plastik torba veya konteynerlerde biriktirilmesi ile elde edilmektedir. Atıkların ayrı toplanması için her serviste ağızlar kapalı ayak pedallı atık kutuları bulunmalıdır Şekil 3. a) Atıkların ünitelerde ayrı toplanması b) Kesici-delici atıkların toplandığı rijit kaplar Atık kutularının üzerinde ait oldukları atık sınıfı ve hangi atıkların biriktirilebileceği büyük harflerle yazılı olmalıdır. Atıkların ayrılması atığın üretildiği anda, örneğin enjeksiyonun yapıldığı veya gerekli ekipmanın ambalajından çıkartıldığı anda yapılmalıdır. Hastane atıkları daima tıbbi atıklar ve evsel nitelikteki atıklar olmak üzere ayrılmalıdır. Atık yönetiminin hedefi, özel işlem ve bertaraf gerektiren atıkların miktarının azaltılmasıdır. Bu atık sınıflarının emniyetli şekilde işlenmesi ve bertarafı normal olarak, genel atık sınıfından 10 kat daha fazla maliyetli olduğundan, tehlikeli olmayan atıklar evsel atık gibi düşünülmeli ve mavi ve siyah torbalarda toplanmalıdırlar. Kesici ve delici aletler dışında hiç bir tıbbi atık, enjektör kutularında biriktirilmemelidir, zira bu kutuların hacimleri küçük ve satın alma maliyetleri, enfekte atıklar için öngörülen kırmızı torbalardan daha yüksektir. Bu tür önlemler sağlık kuruluşlarındaki atık toplama ve bertaraf maliyetlerini azaltmada yardımcı olacaktır. Örneğin plastik bir enjektör seti kullanıldığında ambalajı siyah renkli torbaya atılırken, enjektörün enjektör konteynerine atılması gerekmektedir. Yaralanma tehlikesi nedeniyle, iğne enjektörden ayrılmamalı, eğer ayrılması gerekiyorsa, özel önlem alınmalıdır. Atıkların üretildikleri noktalarda uygun türde torba ve konteyner bulundurulmalıdır. Atık üreticilerine hatırlatıcı olması amacı ile atık tanımlaması ve ayrılması ile ilgili kısa ve özet bilgiler/afişler atık toplama noktalarında görünür şekilde yerleştirilmelidir. Konteynerlerin dörtte üçü dolduğunda boşaltılmalıdır. Torba ve enfekte atık kutularının yanabilir özellikte ve halojenik bileşikler içermeyen plastiklerden üretilmesi tavsiye edilmektedir. Personel hiç bir zaman ayırma sırasında olabilecek bir yanlışı düzeltmeye davranmamalı, torba veya konteynerlerden atık geri almaya veya bir torbayı farklı renkte bir diğerinin içine yerleştirmeye çalışmamalıdır. Örneğin evsel nitelikteki atıklar ile tehlikeli veya enfekte atığın yanlışlıkla karışması durumunda, bu atık tehlikeli atık olarak işlem görmelidir. Kırmızı ve siyah renkteki torbaları içeren atık kutuları hemşire masası veya servis yönetim odası yakınına yerleştirilmesi, mavi renkli genel atık torbalarının bulunduğu atık kutularının koridorlarda bulunması (iki oda arasında bir kutu) uygundur. Hasta odalarında atık kutusu bulunmamalıdır. Yönetmelikte EK-2’de belirtilen atık sınıflandırılması kapsamında uygulanabilecek atık ayırma ve biriktirme işlemleri için tavsiye edilen sistem maddeler halinde, aşağıda belirtilmektedir: Atık tipi A: Genel atık sınıfı. Bir çok hastanede halen uygulanmakta olduğu gibi siyah torbalarda biriktirilir. Atık tipi B: Geri dönüşümlü malzemeler, mavi renkli torbalarda biriktirilebilir Atık tipi C, D ve E özel konteynerler gerektirmektedir. Bu tip atıkların üretildiği her noktaya ağzı kapaklı metal ayaklı torba tutucular yerleştirilebilir. Kullanılacak torbalar kırmızı renkli ve üzeri amblemli, en az 100 mikron kalınlığında 60 x 100 cm boyutlarında veya 70 litre hacminde olmalıdır. İleri düzeyde enfekte olmuş atığın derhal otoklav kullanılarak sterilize edilmesi gereklidir. Bu nedenle bu tür atıkların biriktirileceği kırmızı torbaların otoklavlanmaya uygun olması gerekmektedir. Özellikle büyük hastane ve araştırma merkezlerinde üretilen Sitotoksik atıklar (Atık sınıfı F), sağlam ve sızdırmasız konteynerlerde biriktirilmeli ve üzerine “Sitotoksik Atık” yazısı yazılmalıdır. Az miktarlardaki kimyasal ve farmasotik atıklar diğer enfekte atıklar ile birlikte toplanabilir. Servislerde bulunan bozulmuş veya son kullanma zamanı geçmiş farmasotikler ilaç firmalarına bertaraf için geri gönderilir. Büyük miktarlarda kimyasal atıklar kimyasal açıdan dayanıklı konteynerde biriktirilir ve tehlikeli atık bertaraf tesisine gönderilir. Konteynerler üzerinde kimyasalların adı ve özellikleri açık olarak yazılmalı, farklı tiplerdeki kimyasal atıklar hiç bir zaman birbirleri ile karıştırılmamalıdırlar. Yüksek miktarda ağır metal içeren atıklar ayrı toplanmalıdır (Atık sınıfı F). Amputasyon yapılmış vücut parçaları, vücut dokuları, plasenta vs. polietilenden imal edilmiş ağzı sıkı şekilde kapanabilen sızıntı yapmayacak konteynerlerde biriktirilir. Bu konteynerler tek kullanımlıktır. Bu maddeler gömülerek bertaraf edilmemeleri durumunda kırmızı torbalarda biriktirilirler. Kesici, delici ve sivri uçlu maddeler (enjektör iğneleri, bıçaklar veya kırık cam) sağlam ve rijit konteynerlerde biriktirildikten sonra, kırmızı torbalara konularak bertaraf edilirler. Konteynerler basınca karşı dayanıklı ve iyi oturan kapaklı ve sızdırmaz olmalıdır, bu şekilde enjektörlerle birlikte içlerinde bulunacak az miktardaki sıvı da emniyetli şekilde depolanmış olur. Plastik veya metal konteynerlerin pahalı olması durumunda kalın kartondan yapılmış kutular da kullanılabilir (Şekil 3b). Radyoaktif atıklar diğerlerinden ayrı toplanmalı ve Türk Atom Enerjisi Komisyonu tarafından alınarak bertaraf edilmelidir. 2.2. Atıkların Ünite İçinde Ayrılması, Toplanması Evsel Nitelikli Atıklar (Madde 11) Yönetmeliğin Ek-2 olarak verilen atıklar listesinde A grubu altında yer alan evsel nitelikli atıklar, tıbbi, tehlikeli ve ambalaj atıklarından ayrı olarak siyah renkli plastik torbalarda toplanırlar. Ayrı toplanan evsel nitelikli atıklar, ünite içinde sadece bu iş için ayrılmış taşıma araçları ile taşınarak geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür ve ayrı olarak geçici depolanırlar. Evsel nitelikli atıklar toplanmaları sırasında tıbbi atıklar ile karıştırılmazlar. Karıştırılmaları durumunda tıbbi atık olarak kabul edilirler. Toplanan evsel nitelikli atıkların, Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda taşınmaları ve bertaraf edilmeleri sağlanır. Ambalaj Atıkları (Madde 12) EK-2’de B grubu altında yer alan kağıt, karton, plastik ve metal ambalaj atıkları, kontamine olmamaları şartıyla diğer atıklardan ayrı olarak mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Serum ve ilaç şişeleri gibi cam ambalaj atıkları ise yine kontamine olmamaları şartıyla cam ambalaj kumbaralarında, kumbara olmaması halinde ise diğer ambalaj atıkları ile birlikte mavi renkli plastik torbalarda toplanırlar. Kullanılmış serum şişeleri ayrı toplanmadan önce, uçlarındaki lastik, hortum, iğne gibi hasta ile temas eden kontamine olmuş materyallerden ayrılır. Kontamine olmuş malzemeler diğer tıbbi atıklar ile birlikte 13 üncü maddede belirtilen esaslara göre toplanır. Toplanan ambalaj atıklarının, Ambalaj ve Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılmaları sağlanır. Tıbbi Atıklar (Madde 13) EK-2’de C, D ve E grupları altında yer alan tıbbi atıklar, başta doktor, hemşire, ebe, veteriner, diş hekimi, laboratuvar teknik elemanı olmak üzere ilgili sağlık personeli tarafından oluşumları sırasında kaynağında diğer atıklar ile karıştırılmadan ayrı olarak biriktirilir. Toplama ekipmanı, atığın niteliğine uygun ve atığın oluştuğu kaynağa en yakın noktada bulunur. Tıbbi atıklar hiçbir suretle evsel atıklar, ambalaj atıkları ve tehlikeli atıklar ile karıştırılmaz. Tıbbi atıkların toplanmasında; yırtılmaya, delinmeye, patlamaya ve taşımaya dayanıklı; orijinal orta yoğunluklu polietilen hammaddeden sızdırmaz, çift taban dikişli ve körüksüz olarak üretilen, çift kat kalınlığı 100 mikron olan, en az 10 kilogram kaldırma kapasiteli, her iki yüzünde görülebilecek büyüklükte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan kırmızı renkli plastik torbalar kullanılır. Torbalar en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları sıkıca bağlanır ve gerekli görüldüğü hallerde her bir torba yine aynı özelliklere sahip diğer bir torbaya konularak kesin sızdırmazlık sağlanır. Bu torbalar hiçbir şekilde geri kazanılmaz ve tekrar kullanılmaz. Tıbbi atık torbalarının içeriği hiçbir suretle sıkıştırılmaz, torbasından çıkarılmaz, boşaltılmaz ve başka bir kaba aktarılmaz. Tıbbi atıkların basınçlı buhar ile sterilizasyon işlemine tabi tutulması durumunda atıklar otoklav torbaları ile otoklavlanabilir kesici-delici tıbbi atık kutularına konulurlar. Otoklav torbalarının yukarıda belirtilen teknik özelliklerin yanı sıra 1400C’a kadar nemli-basınçlı ısıya dayanıklı ve buhar geçirgenliğine haiz olması zorunludur. Sıvı tıbbi atıklar da uygun emici maddeler ile yoğunlaştırılarak yukarıda belirtilen torbalara konulur. Kesici ve delici özelliği olan atıklar diğer tıbbi atıklardan ayrı olarak delinmeye, yırtılmaya, kırılmaya ve patlamaya dayanıklı, su geçirmez ve sızdırmaz, açılması ve karıştırılması mümkün olmayan, üzerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT! KESİCİ ve DELİCİ TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan plastik veya aynı özelliklere sahip lamine kartondan yapılmış kutu veya konteynerler içinde toplanır. Bu biriktirme kapları, en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları kapatılır ve kırmızı plastik torbalara konur. Kesici-delici atık kapları dolduktan sonra kesinlikle sıkıştırılmaz, açılmaz, boşaltılmaz ve geri kazanılmaz. Tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ¾ oranında doldukları zaman derhal yenileri ile değiştirilirler. Yeni torba ve kapların kullanıma hazır olarak atığın kaynağında veya en yakınında bulundurulması sağlanır. Tehlikeli Atıklar (Madde 14) EK-2’de F grubu altında yer alan genotoksik atıklar, farmasötik atıklar, ağır metal içeren atıklar, kimyasal atıklar ve basınçlı kaplar diğer atıklardan ayrı olarak toplanırlar. Bu atıkların bertarafı Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliğine göre yapılır. Bu grupta yer alan kimyasal atıklar, toksik, korozif (pH<2 ve pH>12), yanıcı ve reaktif (su ile reaksiyon verebilen, şoklara hassas) özelliklerinin en az birine sahip olmaları durumunda tehlikeli atık olarak kabul edilirler. Bu özelliklerden hiçbirine sahip olmayan tehlikesiz kimyasal atıklardan katı olanlar evsel atıklar ile birlikte toplanırlar, sıvı olanlar ise kanalizasyon sistemi ile uzaklaştırılırlar. Ünitelerde oluşan röntgen banyo suları, Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği hükümleri doğrultusunda geri kazanılır veya bertaraf edilirler. Tehlikeli atıklar kesinlikle kanalizasyon sistemine boşaltılmaz, doğrudan havaya verilmez, düşük sıcaklıklarda yakılmaz, evsel atıklarla karıştırılmaz ve depolanarak bertaraf edilmezler. Radyoaktif Atıklar (Madde 15) Radyoaktif atıklar hakkında bu Yönetmelik hükümleri uygulanmaz. Bu atıkların bertarafı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu mevzuatı doğrultusunda yapılır. 2.3. Atıkların Kurum İçerisinde Taşınması Servis hemşireleri ve diğer klinik personeli, kırmızı renkli, atık torbalarının, dörtte üçü dolduktan sonra, iyi bir şekilde kapatıldığından emin olmalıdır. Hafif olan torbaların ağızları düğümlenmeli, daha ağır olanların ağızları plastik şeritler ile kapatılmalıdır. Kesici delici atıkların biriktirildiği kutular da kırmızı renkli atık torbalarına yerleştirilir. Bu atıkların üretildikleri noktalarda biriktirilmesine izin verilmez. Servislerde bu atıklar için ayrılmış olan yerde bulunan tekerlekli ağzı kapaklı konteynerlerde biriktirilen atıklar her gün, bu atıkların taşınmasında görevli olan personel tarafından hastanenin zemin veya bodrum katında, yönetmeliğe uygun şekilde inşa edilen geçici atık depolarına taşınırlar. Bu işlem için yük asansörleri kullanılabilir. Atıkların toplanmasından sorumlu olan çalışanların uyması gereken kurallar: Kişisel korunma önlemleri mutlaka alınmalıdır. Atıklar günlük toplanmalı ve belirlenen geçici atık depolama yerine taşınmalıdır. Tüm atık üretim noktalarında yeterli sayıda torba ve konteyner bulundurulmalıdır. 2.3.1. Kişisel Emniyet, Temizlik ve Dezenfeksiyon Enfekte atıkların biriktirilmesi ve taşınmasında kullanılan tekrar kullanılabilir özellikteki konteynerlerin her boşaltmadan sonra iyi bir şekilde yıkanması ve dezenfekte edilmesi zorunludur. Atıkların konteyner içerisine yerleştirilen torbalarda biriktirilmesi durumunda konteynerin gerekli olduğunda dezenfekte edilmesi yeterlidir. Dezenfeksiyon için başvurulabilecek yöntemler arasında aşağıdakiler sayılabilir: En az 85 oC’deki sıcak su ile minimum 15 saniye muamele En az üç dakika süre ile aşağıdaki kimyasallardan birisi kullanılarak iç yüzeylerin silinmesi veya kimyasalın içine daldırılması Hipoklorid çözeltisi (500 ppm serbest klor). Fenol çözeltisi (500 ppm aktif madde). Iodoform çözeltisi (100 ppm serbest iyod). Amonyum çözeltisi (400 ppm aktif madde). 2.3.2. Tıbbi Atıkların Ünite İçerisinde Taşınması (Madde 16) Tıbbi atık torbaları ünite içinde bu iş için eğitilmiş personel tarafından, tekerlekli, kapaklı, paslanmaz metal, plastik veya benzeri malzemeden yapılmış, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi, boşaltılması, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay ve sadece bu iş için ayrılmış araçlar ile toplanır ve taşınırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınmasında kullanılan araçlar turuncu renkli olacak, üzerlerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunacaktır. Tıbbi atık torbaları ağızları sıkıca bağlanmış olarak ve sıkıştırılmadan atık taşıma araçlarına yüklenir, toplama ve taşıma işlemi sırasında el veya vücut ile temastan kaçınılır. Atık torbaları asla elde taşınmazlar. Taşıma işlemi sırasında atık bacaları ve yürüyen şeritler kullanılmaz. Tıbbi atıklar ile evsel nitelikli atıklar aynı araca yüklenmez ve taşınmazlar. Atık taşıma araçları her gün düzenli olarak temizlenir ve dezenfekte edilirler. Araçların içinde herhangi bir torbanın patlaması veya dökülmesi durumunda atıklar güvenli olarak boşaltılır ve taşıma aracı ivedilikle dezenfekte edilir. EK-1 c’de belirtilen ünitelerde az miktarlarda üretilen tıbbi atıklarda, diğer atıklardan ayrı olarak 13. maddede özellikleri belirtilen tıbbi atık torbaları ve kesici-delici atık kapları ile toplanırlar ve 22. maddede açıklandığı şekilde geçici olarak depolanırlar. Tıbbi atıkların ünite içinde taşınması ile görevlendirilen personelin, taşıma sırasında 26. maddede belirtilen şekilde özel nitelikli turuncu renkli elbise giymesi ve bu kıyafetlerin ilgili ünite tarafından karşılanması zorunludur. Ünite içinde uygulanan toplama programı ve atık taşıma araçlarının izleyeceği güzergah, hastaların tedavi olduğu yerler ile diğer temiz alanlardan, ziyaret, hastane personeli ve hasta trafiğinin yoğun olduğu bölgelerden mümkün olduğunca uzak olacak şekilde belirlenmelidir. 2.4. Atıkların Geçici Depolanması Personel tarafından ünitelerden toplanan atıklar sınıflarına göre ayrı depolarda depolanırlar. Kırmızı torbalarda toplanan atıkların depolanacağı mekanların Yönetmeliğin 19, 20 ve 21. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip olması gerekmektedir. 2.4.1. Geçici Depolama (Madde 18) Yönetmeliğin ekinde (EK-1) yer alan ve en az 20 yatak kapasitesine sahip üniteler geçici atık deposu inşa etmekle, daha az yatağa sahip üniteler ise aynı işlevi görecek konteyner bulundurmakla yükümlüdürler (Şekil 4). Atıklar, bertaraf sahasına taşınmadan önce 48 saatten fazla olmamak üzere bu depolarda veya konteynerlerde bekletilebilir. Bekleme süresi, geçici atık deposu içindeki sıcaklığın 4 °C nin altında olması koşuluyla bir haftaya kadar uzatılabilir. Kırmızı torbaların depolanması Geçici atık deposu olarak konteyner kullanımı Mavi torbaların (genel atık) depolanması 2.4.2. Geçici Atık Deposu (Madde 19) Geçici atık deposunun özellikleri şunlardır: Geçici atık deposu iki bölmeli kapalı bir mekan olarak inşa edilir. Birinci bölmede tıbbi atıklar, ikinci bölmede ise evsel nitelikli atıklar depolanır. Geçici atık deposunun hacmi en az iki günlük atığı alabilecek boyutlarda olmalıdır. Deponun tabanı ve duvarları sağlam, geçirimsiz, mikroorganizma ve kir tutmayan, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay bir malzeme ile kaplanmalıdır. Depolarda yeterli bir aydınlatma ve pasif havalandırma sistemi bulunmalı ve sıcak bölgelerde depo özel olarak soğutulmalıdır. Depo kapıları dışarıya doğru açılmalı veya sürgülü olmalıdır. Kapılar daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin kapısı turuncu renge boyanır, üzerinde görülebilecek şekilde ve siyah renkli “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Depo kapıları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin girmelerine izin verilmemelidir. Depo ve kapıları, içeriye herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık depolarının içi ve kapıları görevli personelin rahatlıkla çalışabileceği, atıkların kolaylıkla boşaltılabileceği, depolanabileceği ve yüklenebileceği boyutlarda inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, atık taşıma araçlarının kolaylıkla ulaşabileceği ve yanaşabileceği yerlerde ve şekilde inşa edilmelidir. Geçici atık deposu, hastane giriş ve çıkışı ve otopark gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinin yakınlarına inşa edilmemelidir. Tıbbi atıkların konulduğu bölmenin temizliği ve dezenfeksiyonu kuru olarak yapılır. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenip, dezenfekte edilmeli ve gerekirse ileçlanmalıdır. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Evsel nitelikli atıkların konulduğu bölmede kanalizasyona bağlı ızgaralı bir drenaj sistemi ve bölmenin kolaylıkla temizlenebilmesi için basınçlı bir su musluğu bulunur. Bölme atıkların boşaltılmasını müteakiben temizlenir, dezenfekte edilir ve ilaçlanır. Temizlik ekipmanı, koruyucu giysiler, atık torbaları ve konteynerler geçici atık depolarına yakın yerlerde depolanırlar. 2.4.3 Geçici Atık Depolarına Ruhsat Alınması (Madde 20) Geçici atık deposu kurmakla yükümlü olan ünitelere yapı ruhsatı vermeye; belediye ve mücavir alan sınırları içinde kalan ve büyükşehir belediyesi olan yerlerde büyükşehir belediye başkanlığı, diğer yerlerde belediye başkanlıkları, belediye ve mücavir alan sınırları dışında kalan yerlerde valilikler yetkilidir. 2.4.4. Konteynerlerin Geçici Atık Deposu Olarak Kullanılması (Madde 21) 20’den az yatağa sahip üniteler, geçici atık deposu olarak konteyner kullanmak zorundadırlar. Bu amaçla kullanılacak konteynerlerin aşağıdaki teknik özelliklere haiz olması zorunludur: Konteynerler ünitenin en az iki günlük tıbbi atığını alabilecek boyutta ve sayıda olmalıdır. Konteynerler, kullanıldıkları ünitenin bulunduğu parsel sınırları içinde; doğrudan güneş almayan; hastane giriş-çıkışı, otopark ve kaldırım gibi yoğun insan ve hasta trafiğinin olduğu yerler ile gıda depolama, hazırlama ve satış yerlerinden uzağa yerleştirilmelidir. Konteynerlerin iç yüzeyleri yükleme-boşaltma sırasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarlar ve dik köşeler içermemelidir. Kesişen yüzeyler yumuşak dönüşlerle birbirine birleşmelidir. Konteynerlerin kapakları kullanımları dışında daima kapalı ve kilitli tutulmalı, yetkili olmayan kişilerin açmasına izin verilmemelidir. Kapaklar, konteynerin içine herhangi bir hayvan/haşarat girmeyecek şekilde dizayn ve inşa edilmelidir. Konteynerlerin dış yüzeyleri turuncu renge boyanmalı, üzerlerinde görülebilecek uygun büyüklükte ve siyah renkte “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile siyah harfler ile yazılmış “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunmalıdır. Konteynerler daima temiz ve boyanmış durumda olmalıdır. Konteynerler, atıkların boşaltılmasını müteakiben her gün veya herhangi bir kazadan hemen sonra temizlenmeli ve dezenfekte edilmelidir. EK-1’de belirtilen ve 20’den az yatağa sahip üniteler, istedikleri takdirde geçici atık deposu da inşa edebilirler. 2.4.5. Küçük Miktarlarda Üretilen Tıbbi Atıkların Geçici Depolanması (Madde 22) EK-1 c’de belirtilen ünitelerde oluşan ve tıbbi atık torbaları ile kesici-delici atık kapları ile toplanan tıbbi atıklar, teknik özellikleri 16. maddede belirtilen taşıma araçları ile en yakında bulunan geçici atık deposuna veya konteynerine götürülür. Böyle bir imkanın olmaması halinde üretilen tıbbi atıkların ilgili belediyenin tıbbi atık toplama ve taşıma aracı tarafından alınması sağlanır. Bu durumda tıbbi atıklar güvenli bir şekilde muhafaza edilir ve gerekirse ikinci bir tıbbi atık torbasının içine konulur. Atıklar, tıbbi atık toplama aracı gelmeden önce kesinlikle dışarıya bırakılmaz, evsel atıklar ile karıştırılmaz ve evsel atıkların toplandığı konteynerlere konulmaz. Bu sağlık kuruluşları, ilgili mercilerden çalışma izni almadan önce, atıklarının geçici depolanması konusunda en yakında bulunan geçici atık deposu veya konteynerin ait olduğu sağlık kuruluşu ya da atıklarının toplanması konusunda ilgi belediye ile anlaşma yapmak ve bu anlaşmayı valiliğe ibraz etmekle yükümlüdürler. 2.5. Atıkların Nihai Bertaraf Alanına Taşınması Sağlık kuruluşlarındaki geçici atık depolarında biriktirilen atıkların toplanması TAKY kapsamında yerel yönetimlerin sorumluluğuna verilmiştir. Bu atıklardan “kırmızı” torbalarda biriktirilmiş olanların nihai bertaraf alanına, Yönetmeliğin 25-28. maddelerinde belirtilen özelliklere sahip taşıtlar tarafından taşınması gerekmektedir (Şekil 5). Bu işlem sırasında 30. madde gereği düzenlenmesi gereken ve 20.05.1993 tarihli ilk Yönetmelikte verilmiş olan “Tıbbi Atık Alındı Belgesi/Makbuzu” Şekil 6’da görülmektedir. Şekil 5. Atık taşıma işlemi ve kullanılan araçlar 2.5.1. Tıbbi Atıkların Taşınması (Madde 25) Tıbbi atıkların geçici atık depoları ve konteynerler ile EK-1 c’de belirtilen diğer ünitelerden alınarak bertaraf tesisine taşınmasından Büyükşehirlerde Büyükşehir belediyeleri, diğer yerlerde ise belediyeler ile yetkilerini devrettiği kişi ve kuruluşlar sorumludur. Bu kurum ve kuruluşlar, tıbbi atıkların taşınması ile görevli personeli periyodik olarak eğitmek, sağlık kontrolünden geçirmek ve diğer koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdürler. 2.5.2. Personelin Özel Giysileri (Madde 26) Tıbbi atıkları taşımakla görevlendirilen temizlik personeli çalışma sırasında eldiven, koruyucu gözlük, maske kullanmalı; çizme ve özel koruyucu turuncu renkli elbise giymelidir. Taşıma işleminde kullanılan özel giysi ve ekipmanlar ayrı bir yerde muhafaza edilmelidir. Bunların temizlenmesi belediyece veya belediyenin görevlendireceği kuruluşça yapılır. ATIK KAYNAĞI Atıkların kaynaklandığı ünitenin isim, adres ve telefonu Tarih Miktar Torba Sayısı Kg Dikkat Edilecek Hususlar Atıkların Özellikleri Depolama sırasında vuku bulan kazalar ve alınan önlemler ( ) Enfekte ( ) Toksik ( ) Delici – Yırtıcı ( ) Şoklara Karşı Hassas ( ) Su ile Reaksiyona Girer ( ) Kolaylıkla Reaksiyona Girer ( ) Radyoaktif Teslim Eden Teslim Alan B. TAŞIMA Taşımayı Yapan Kuruluşun İsim, Adres ve Telefonu Aracın Plakası: Aracın Marka ve Modeli: Aracın Atıklarını Taşıdığı Üniteler 1- 3- 2- 4- Taşıma Sırasında Vuku Bulan Kazalar ve Alınan Tedbirler: Atıkların Teslim Edildikleri İmha Sahası: Teslim Alan (İsim, ünvan) C. BERTARAF TESİSİ Bertaraf Sahasının Adı ve Yeri: Gömme ile uzaklaştırıldı ise gömüldüğü yer: Yakma ile uzaklaştırıldığı takdirde kül ve diğer kalıntıların uzaklaştırma yeri ve yöntemi Bertaraf Yöntemi: ( ) Gömme ( ) Yakma ( ) Diğer (açıklayın) Atıkların uzaklaştırılmadan önce tabi olduğu işlemler: Atığın Miktarı Torba Sayısı /kg Uzaklaştırma Tarihi Sorumlunun İsim ve ünvanı Belgenin belediyeye teslim edildiği tarih:…………………………………………. Belgeyi alan belediye yetkilisinin ismi:……………………………………………. 2.6. Kaza ve Yaralanma Anında Alınacak Önlemler Sağlık kuruluşlarında kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi atık yönetim planının hazırlanması ve uygulanmasının temel amaçları: kaza ve yaralanmaları önlemek; hastalar, hasta yakınları, personel, ziyaretçiler ve hastaneyle etkileşim halinde olan kişiler için güvenli ortamlar sağlamak ve tehlike ve risklerin azaltılması ve kontrol altında tutulması için gerekli tedbirleri almaktır. Kaza anında alınacak tedbirleri içeren ünite içi “acil atık yönetim planı”nın hazırlanması sırasında aşağıdaki parametreler özellikle dikkate alınmalıdır: Tıbbi malzemelerin taşınması, depolanması ve kullanımına ilişkin hususlar, Tehlikeli malzeme ve atıkların envanteri, uygun şekilde etiketlenmesi, Dökülme, korunamama ve diğer kazaların denetimi ve raporlanması, Kullanım, dökülme ya da korunamama sırasında uygun koruyucu ekipman ve uygulanacak yöntemler/işlemler, İzin, ruhsat ya da diğer düzenleme ihtiyaçlarını içeren dokümantasyon. Bu amaçla, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirleri içeren, kurum yetkilileri tarafından gerçekleştirilmesi gereken temel işlemler aşağıda verilmiştir: Hastanede acil durumlarda görev alacak personelin görev, yetki ve sorumlulukları belirlenmelidir. Acil bir durumda ilgili personelin kime/nereye haber vereceği belirtilmelidir. Tıbbi atık içeren bir torbanın yırtılması veya boşalması sonucu dökülen atıklar uygun ekipman ile toplandıktan, sıvı atıklar ise uygun emici malzeme (talaş, vb.) ile yoğunlaştırıldıktan sonra tekrar kırmızı renkli plastik torbalara konulmalı ve kullanılan ekipman ile birlikte bölme derhal dezenfekte edilmelidir. Enfekte olmuş iğne vb. malzemelerden enfeksiyon kapma riski veya enfekte atıkların bulunduğu ortamlarda havayı teneffüs etme sonucu ortaya çıkabilecek sağlık problemlerine karşı tıbbi atıklardan sorumlu personel için acil ilkyardım planı hazırlanmalı, anında müdahele ile personelin sağlık kontrolü gerşekleştirilmelidir. Sağlık kuruluşları içinde “Enfeksiyon Kontrol ve Önleme Komitesi” kurulmalı ve bu komite tarafından enfeksiyon kontrol ve önleme programları gerçekleştirilmelidir. İşe yeni başlayan personelin işe ilk girişte konu ile ilgili olarak bilgilendirilmesi, kaza ve yaralanma anında alınacak tedbirler ile ilgili eğitim verilmesi gereklidir. Hastanenin enfeksiyon kontrol programına rehberlik eden talimatlara, süreçlere ve uygulamalara odaklı eğitimler hazırlanmalıdır. Hastane içi tıbbi atık yönetimi uygulamaları düzenli aralıklarla gerçekleştirilecek denetimler ile kontrol edilmelidir. İzleme faaliyetlerinden elde edilen bulgular değerlendirilmeli ve gerekli önlemler alınmalıdır. Periyodik denetlemeler yazılı olarak rapora dönüştürülmeli ve hazırlanan raporlar değerlendirilerek hastanede uzun vadeli iyileştirmeler gerçekleştirilmelidir. SONUÇ Sağlık kuruluşlarında Yönetmelik’te belirtilen kurallara uyulması ile gerek bu kuruluşlarda görev yapan sağlık personelinin ve gerekse toplumun belli risklere maruz kalması önlenecektir. Ayrıca oluşan atıkların doğru sınıflandırılarak ayrıştırılması sonucu gereksiz bertaraf masraflarından tasarruf edileceği gibi, geri kazanılabilecek maddelerden belli bir ekonomik kazanç elde edilmesi de mümkündür. Kaynak: www.ankaracevreorman.gov.tr

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklarin-yonetimi

İNSANLARDA HIDATIDOSIS'IN BULAŞMA YOLLARI:

I. Enfekte dışkının gıda ya da sularlar alınması (çiğ yenen sebze, meyve vs.) II. Enfekte toprak veya kumlarla oynayan çocukların ellerinin enfekte köpek dışkısıyla bulaşması ve ellerin yıkanmadan ağza götürülmesi III. Köpeklerin sevilmesi sırasında köpek türlerinde bulunan yumurtaların ele bulaşması IV. Enfekte köpek dışkısının toz haline gelerek, içindeki yumurtaların rüzgarla yiyeceklere bulaşması ya da insanların ağız veya burunlarından girmesi V. Bazen sineklerin enfekte dışkılara konarak oradaki yumurtaları vücutlarıyla yiyeceklere taşımaları Canlı köpekte parazitin varlığını ortaya koymak için; Aracoline hydrochloride 1-2 mg/kg verilir. Dışkıda parazitler (gebe halka) büyüteçle aranır. İnsanda; karaciğerde.......sarılık, sindirim bozukluğu (ishal, iştah azalması) akciğerde..........kronik bronchopneumoni kalpte................kalp yetmezliği beyinde.............encephalitis kemikte.............iskelet bozukluğu, topallık, spontan kemik kırılması görülürken, vurma, çarpma, düşme nedeniyle kistlerin patlaması sonucu sekonder kist oluşumu, hafif allerjik reaksiyonlar ya da anaflaktik şok şekillenebilir. Tür: Echinococcus multilocularis (alveolaris) Son konak: Tilki, kurt, köpek, kedi Ara konak: Tarla fareleri ve diğer kemiriciler Yerleşim: Olgunları ince barsaklarda, larvaları ara konakların çeşitli organ ve dokularında® Ø Karnabahar görünümünde Ø Kesit yapıldığında süngerimsi Ø Çok bölümlü, bölümler arası bağlantılı Ø İçindeki sıvı jelatinimsi Ø Yayılışı konakçı reaksiyonuna bağlı Prepatent süre: 6-8 hafta Morfoloji: 1-2 x 3-7 mm (daha da küçük olabilir). 3-5 halkalı. Son halkanın büyüklüğü vücudun geri kalanından kısa. GA anteriorda. Ovarium üzüm salkımı biçiminde. Yumurtaları Taenia yumurtası özelliğinde. Ø İdeal son konak tilki ve ideal ara konak tarla faresidir. Biyoloji: Genellikle sylvatic (yabani) gelişim gösterir. İnsanlar tilkilerin dışkısı nedeniyle enfekte olabilir. Yayılışı: Türkiye'de olgunu tilkilerde bildirilmiştir. Larvası da insanlarda görülmüştür. Sığır ve mandalarda görülüp görülmediği hakkında bir bilgi yoktur. ECHINOCOCCUS İLE MÜCADELE: - Enfekte köpekler sağaltılmalı (5,5 haftada bir) - Sahipsiz köpekler imha edilmeli - Mezbaha artıkları yok edilmeli (köpeklerin yemesi önlenmeli) - Kaçak kesimler önlenmeli - Kurban bayramında kesimler usulune uygun yapılmalı (artıklar gömülmeli) - Hastalık tanıtılmalı (halkın kültürü ve ekonomik durumu ile ilgili olarak radyolarda, Tvde, okullarda, köylerde...) Tür: Dipyllidium caninum Son konak: Karnivorlar. Ara konak: Bit ve pireler Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 20-50 cm. Halkalar salatalık ya da kavun çekirdeği görünümünde. Rostellumda 3-4 sıra halinde çengel vardır. Çengeller gül dikeni biçimindedir. Halkalarda 2 tane genital organ takımı olduğundan mikroskopta bakıldığında petek görünümünedir. Dışarıya atılan halkalar kontraksiyon halinde olduklarından büzüşürler ve boncuk gibi görünürler. Yumurtalar (2-20 adet) kokon içindedir. Biyoloji: Ara konakta cysticercoidler gelişir. Hayvanlar bit ya da pireyi yerse veya insanlar tesadüfi olarak bunları alırsa enfestasyon şekillenir. Bitte gelişme 1 ay sürerken bu süre pirede birkaç ayda tamamlanır. Prepatent süre 2-3 haftadır. Semptom: Çok sayıda parazit ishal, zayıflama ya da sinirsel bozukluklara (konvulsiypn, epileptik nöbet, kusma) neden olur. Arıca hareketli halkalar,irritasyon sonucu anuste kaşıntıya, kaşınan hayvanın sürtünmesi sonucu da anal bez yangısına neden olabilir. Tedavi: Hem şeride hem de bit ya da pireye karşı tedavi uygulanmalıdır. Tür: Dipyllidium nölleri Son konak: Karnivorlar Yerleşim: İnce barsaklar Morfoloji: 4-5 cm. Rostellumda 3-4 sıralı çengel vardır (öndekiler çengel, arkadakiler gül dikeni).Yumurtalar tek başlarına bir kokon içinde bulunurlar. Biyoloji: J.pasqualei'ye benzer. Tür: Joyeuxiella pasqualei Son konak: Kedi ve diğer karnivorlar. Ara konak: Kaprofaj böcekler. Kertenkele paratenik ara konaktır. Morfoloji: 20-30cm. Rostellumda 16 sıra çengel vardır (gül dikeni biçiminde). Yumurtalar tek başlarına bir kokon içinde bulunurlar. Biyoloji: Prepatent süre 83 gündür. Tür: Joyeuxiella echinorhyncoides Morfoloji: Rostellumda 25 ya da daha fazla çengel sırası vardır. AILE MESOCESTOIDAE Tür: Mesocestoides lineatus Son konak: Köpek, tilki, nadiren kedi. Ara konak: I. kaprofaj böcekler (cysticercoid) II. amphibia, sürüngen, kanatlı, kedi,köpek Yerleşim: Olgunları ince barsakta, larvaları göğüs/karın boşluğunda Morfoloji: 0,5-2,5 m x 3 mm. GA halka ortasında. Biyoloji: Prepatent süre 16-20 gün. Karnivorlar hem son konak hem de II. ara konak olabilirler. Larvalarına tetrathyridium denir. (Tetrathyridiım elongatum, Dithyridium elongatum(Bailieti)). AILE TAENIIDAE Tür: Taenia solium (silahlı cestod) Son konak: Olgunları insanlarda Larvaları domuzda (Cysticercus cellulosae) Morfoloji: 2-5m X 8-12mm. Scolex'te 4 tane çekman vardır. Rostellumda 2 sıralı çengeller vardır. Her halkada 40 000 yumurta bulunabilir. Yumurtalar kalın kabukludur, kabukta redial dizilimli çizgiler vardır. 3 çift çengel taşır. Çapı 40m'dur. Biyoloji: Uzun ömürlü parazitlerdir. Tedavi edilmezlerse 25 yıl kadar yaşayabilirler. Enfekte insan dışkısı ile yumurtalar dışarı atılır. Domuzlar yumurtaları alır. Yumurtalar barsakta açılır, onkosfer serbest kalır. Dolşıma geçip, başta çizgili kaslar (kalp, dil, diyafram, ön ve arka bacak kasları) olmak üzere akciğer, karaciğer, böbrek ve beyinde Cysticercus cellulusae'ler gelişir. İnsanlar sistiserkli domuz etini çiğ/az pişmiş olarak yediklerinde enfekte olurlar. Praptent süre 1.5-2 aydır. Patojenite: Olgunları insanlarda sancı, kronik hazımsızlık, konstipasyona neden olur. Larvaları domuzda genellikle kilinik belirti göstermes. Dil felci, kasılmalar, burun bölgesinde duyarlılığa nedne olabilir. Önemi: Cysticercus cellulosae'lar insanlarda gelişebilir. 1. Enfekte kişiler hijyen kurallarına uymalıdır. 2. Otoenfeksiyon (ters barsak peristaltiği ile) önemlidir. İnsanlarda derialtı, göz, beyin, kalp ve kaslarda sistiserkler gelişebilir. Yayılış: Amerika ve Avrupa'da sorun değildir. Geri kalmış ülkelerde önemlidir. Türkiye'de domuz eti yenmediğinden pek sorun değildir. Tür: Taenia saginata (silahsız cestod) Son konak: Olgunları insanların barsağında Larvaları sığırların çizgili kaslarında Morfoloji: 4-10m 8-15mm. Rostellum ve çengel taşımaz. Halk arasında "abdest bozan şeridi" olarak bilinir. Her halkada 100 000 kadar yumurta bulunur. Larvaları Cysticercus bovis'tir. Sığırlarda iri bezelye büyüklüğünde, dil, boyun, kalp, diyafram ve m.masseterica'da, omuz ve but kaslarında yerleşir. Enfektif kalma süresi 6-7 aydır. Biyoloji: Enfeste insan dışkısıyla yumurtalar dışarı saçılır. Sığırlar otlarken yumurtaları alırlar. Sindiirm sisteminde serbest kalan onkosfer dolaşım ile kas ve organlara taşınır. 4 ayda sistiserkler gelişir. İnsanlar sistiserkli çiğ/az pişmiş sığır etini yediklerinde enfekte olurlar. Patojenite: Olgunları insanlarda açlık hissi, karın ağrısı, diare, seyrek olarka kolit ve apandisit. Larvaları insanlarda genellikle klinik belirti yapmaz. Kaslarda zayıflık, sertlik, salivasyon artışı, iştahsızlık görülebilir. Larvalar insanlarda seyrek olarak gelişebilir. Teşhis: İnsanlarda olgunları - dışkıda halka - dışkı bakısında yumurta Sığırda larvalar - ancak kesim sonrası Koruma: 1. etler iyi pişirilmeli 2. enfekte kişiler sağaltılmalı 3. mezbaha kontrolleri iyice yapılmalı 4. kaçak kesimler önlenmeli 5. kanalizasyon tertibatları tam olmalı 6. sistiserkli etler başka türlü değerlendirilmelidir. a. 57°C'de sistiserk ölür (iç ısı) b. -3°C'de 3 gün c. -8°C'de 4 saat d. -15°C'de 2 saat e. -30°C'de 30 dk. 7. pastırma, sucuk, çiğ köfte usulune uygun olarak hazırlanmalıdır. Yayılışı: T.saginata %1-2 İzmir, %18 Ankara Cysticercus bovis %1-2 İstanbul, %25-30 Doğu ve Güneydoğu Tür: Taenia hydatigena Son konak: Köpek, kedi, tilki gibi karnivorlar. Ara konak: Rum., maymun (omentum'da, mesenterium'da) Morfoloji: 5mm X 70 cm boyutlarındadır. Rostellum'da iki sıra çengel vardır. Larvası Cysticercus tenuicollis 7-8cm çaplıdır. Üzüm salkımı gibidir. Biyoloji: Enfekte köpek dışkısı ile yumurta saçılır. Ara konaklar otlarla yumurtayı alır. Sindirim sisteminde serbest kalan onkosfer dolaşım ile karaciğere gelir. Karaciğer parankiminde 1-1.5 ay boyunca göç geçirir. Karaciğer kapsülünü delip peritona düşer. Önemi: Olgunları patojen değildir. Karaciğerde göç geçirenler hepatitis cysticercosa'ya neden olurlar. Hastalık akut fasciolosise benzer. Karaciğerin üzeri fibrin membranlarla kaplıdır. Karın boşluğunda kanlı bir sıvı vardır. Yayılış: Türkiye'de yaygındır. Tür: Taenia pisiformis Son konak: Olgunları köpek, kedi , tilki gibi karnivorlar. Larvası (Cysticercus pisiformis) tavşan ve diğer kemirgenlerde. Yerleşim: Kistler omentum, mesenterium ve diğer seröz zarlar üzerinde yerleşir. Bezelye büyüklüğünde, salkım biçimindedir. Tür: Taenia ovis Son konak: Olgunları köpek ve tilkilerde. Larvası Cysticercus ovis koyun ve keçilerde kalpte (pericardium altında), diyafram ve kaslarda. Tür: Taenia krabbei Son konak: Köpek Ara konak: Ren geyiği-_Cysticercus tarandi Yerleşim: İnce barsak Tür: Hydatigera taeniaformis Son konak: Kedi Ara konak: Kemirici-_Strobilocercus fasciolaris Yerleşim: Kedi-ince barsak, kemirgen-karaciğer Tür: Multiceps multiceps Son konak: Köpek ve diğer karnivorlar Ara konak: Rum., sus, nadiren insanlar_Coenurus cerebralis Yerleşim: Köpek-ince barsak, ara konak-MSS Klinik: Durgunlık, yemden kesilme, kilo kaybı, başı dayama arzusu, körlük, irtibatsızlık, kendi etrafında dönme Teşhis: 1)klinik belirti 2)çoban usulu 3)oftalmoskopla kontrol (fundus'ta optik dejenerasyon) Looping ill, listeriyoz, cerebrospinal nematodiasisle karıştırılabilir. Tür: Multiceps gaigeri Son konak: Köpek Ara konak: Rum_Coenurus gaigeri Yerleşim: Köpek-ince barsak, rum.-MSS Tür: Multiceps serialis Son konak: Köpek, tilki Ara konak: Tavşan-_Coenurus serialis Yerleşim: son konak-ince barsak, ara konak-subkutan ve intramusküler bağdoku Ayrım: M.gaigeri'den daha küçüktür. 4-5mm çaplıdır. Scolex'ler merkezi bir noktadan sıralar halinde çıkar. Ana kistten iç ve dış ikincil kistler gelişebilir. Yayılış: Olgunları köpeklerde bildirilmiştir (%2). Larvaları koyunların budunda, keçilerin de deri altında görülmüştür. Teşhis: Halkaları ve yumurtaları görülür. Sindirim ve sinir sisteminde bozukluklar görülür. Sağaltım: İlaçlar ara konaklarda etkili değildir. Carnivora tedavi edilmelidir. Carnivora'da şerit enfestasyonları: Taenia, Dipyllidium, Mesocestoides, Hydatigena, Joyeuxiella, Diphyllobothrium İlaçlar: Niclosamide (Şeridif, Tenyavet, Mansonil, Yomeson_hayvan ilaç kullanılmadan önce 12 saat kadar aç bırakılmalıdır. Etkisi, parazitlerde felç yapmasıdır ama kullanımdan önce konstipasyon olmamalıdır) Praziquantel (Droncit_1 aydan küçük köpeklerde kullanılmaz) Fenbendazol (Panacur) Nebendazol (Telmin)

http://www.biyologlar.com/insanlarda-hidatidosisin-bulasma-yollari

Biyolojik terorizm ve Biyolojik terör hakkında bilgi

Biyolojik Terör (Biyoterörizm) Nedir? Biyoterörizm; kişiler, gruplar veya hükümetler tarafından gerek ideolojik, gerekse politik veya finansal kazanç sağlamak amacıyla hastalık yaratıcı patojenlerin açık veya gizli şekilde yayılmasıdır. Biyolojik silahlar nelerdir? Biyolojik silahlar, başkalarına zarar vermek amacıyla maksatlı olarak kullanılan bakteri veya virüs gibi enfeksiyöz ajanlardır. Bu tanım sıklıkla biyolojik olarak oluşan toksin ve zehirleri de kapsar. Biyolojik savaş ajanları hem canlı mikroorganizmaları (bakteriler , protozoalar, ricketsia, virüsler ve mantarlar); hem de mikroorganizmalar, bitkiler veya hayvanlarca üretilen toksinleri ( kimyasal maddeleri ) içerir. Bu ajanların bazıları yüksek derecede öldürücüdür. Diğerleri de daha çok güçsüz bırakıcı rol oynar. Bazı yazarlar geleneksel tedavi metotlarını yanıltacak veya spesifik bir etnik grubu hedef alacak yeni, genetik mühendisliği ile elde edilmiş ajanların muhtemel kullanımından da bahsetmektedir. Biyolojik Silahlar Tehlikeli midir? Biyolojik silahlar yüksek düzeyde harabiyet vericidir. Uygun ortamlarda kendilerini çoğaltır, kalıcı hale getirebilir. Tüm koruyucu önlemleri etkisiz kılacak şekilde kendilerini mutasyona uğratabilirler. Kimyasal silahlar , tüm şiddetlerine karşın dağıldıklarında veya sulandırıldıklarında daha az öldürücüdür. Fakat biyolojik silah olarak kullanılan hastalık yapıcı mikroorganizmaların en ufak miktarı bile öldürücü olabilir. Örneğin; Botulinum toksininin kimyasal bir sinir ajanı olan Sarin 'den 3 milyon kat daha güçlü olduğu belirtilmiştir. Biyolojik Silahlar Bugüne Kadar Bir Savaşta veya Terörist Eylemde Kullanıldı mı? Evet, kullanılmışlardır. M.Ö. 6. yüz yıldaki Persler 'den, yakın geçmişteki İran - Irak savaşına kadar birçok kez kullanılmıştır. Hatta sivil toplum kesiminde de bu olayın bir örneği 1984 Eylülünde yaşanmıştır. Amerika Birleşik Devletlerinde Dallas Oregon'da bir yerel seçimin sonuçlarını etkilemek amacıyla bir grup tarafından bölgede restoranlarda ki salata barlarına salmonella typhi karıştırılmak suretiyle 750 kişinin zehirlenmiştir. Nisan 1979'da Sverthlovsk (Rusya) şehrinde çıkan 64 kişinin ölümüyle sonuçlanan, 96 kişiyi kapsayan şarbon salgını, biyolojik silah etkeni olarak çalışılan bir laboratuardan kaza sonucu ortaya çıktığı tahmin edilmektedir. Bu tahmin Ruslar tarafında doğrulanmamıştır. Bir Biyoterörist Saldırı ile Doğal Bir Salgını Nasıl Ayırmalı? Biyolojik bir silah ajanı ile yapılan saldırı genellikle gizlidir. Bu yüzden böyle bir saldırının tespit edilebilmesi için değişik biyolojik silah ajanları ile ilgili klinik sendromların tanınması gerekir. Hekimler ilk kurbanları belirleyebilmeli ve hastalık şekillerini tanıyabilmeli. Bu da koruyucu sağlık sisteminin değişik kademelerinde bilgi paylaşımı ile entegre eş zamanlı epidemiyolojik izlem sistemlerini gerektirir.Biyolojik silah saldırısını düşündüren şüpheli salgınların birincil kriterleri şunlar olabilir; Daha önce bölgede görülmeyen hastalık (mikrobu) Alışılmadık antibiyotik direnci Tipik olmayan klinik görünüm. Vaka dağılımının coğrafi ve/veya zamansal olarak tutarsız olması. (Örneğin; kısalmış zaman seyri) Diğer tutarsız elemanlar ise şunlardır; - Vaka Sayısı - Hastalanma veya ölüm oranları - Hastalık görülme sıklığından sapmalar Bu Patojenler Ne Kadar Bulaşıcıdır? Potansiyel Biyolojik Silah Ajanlarından sadece veba, çiçek ve viral hemorajik ateş insandan insana damlacık enfeksiyonu ile bulaşır ve bunlar standart enfeksiyon kontrol önlemlerinden (özel giysiler, göz korumalı maske, eldiven) fazlasını gerektirir. Hangi ajan kullanıldığına bakılmaksızın tüm potansiyel biyolojik silah kurbanları izole edilmelidir. Bu hastalarla ilgilenen sağlık personeli standart korunma yöntemlerinin yanı sıra HEPA Maskesi (yüksek hava filtre özellikli maske) kullanmalıdır.Biyolojik Terör AjanlarıŞarbon Şarbon, Bacillus anthracis adlı spor oluşturan bir bakteri tarafından meydana getirilen akut bir hastalıktır. Şarbon çoğunlukla çift tırnaklı memelilerde görülür. İnsanları da enfekte edebilir. Hastalığın semptomları nasıl alındığına göre değişmekle birlikte genellikle temastan sonra 7 gün içerisinde görülür. İnsandaki şarbonun en ciddi formları akciğer şarbonu, cilt şarbonu ve barsak şarbonudur.Akciğer şarbonunun başlangıç belirtileri soğuk algınlığına benzer. Birkaç gün içerisinde ciddi solunum problemleri ve şoka kadar ilerler. Akciğer şarbonu sıklıkla öldürücüdür.Barsak şarbonu basille kirlenmiş yiyeceklerin alımını takiben başlar ve sindirim sisteminin akut bir enflamasyonu şeklindedir. Başlangıçta bulantı , iştah kaybı , kusma ve ateş ile başlayan belirtileri , karın ağrısı , kan kusma ve şiddetli ishal takip eder.Şarbonun insandan insana direkt bulaşımı görülebilirse de çok nadirdir. Bu yüzden aynı bulaş kaynağıyla temas etmediği sürece hastayla teması olan arkadaş, eş, çocuk gibi kişilerin bağışıklanmasına gerek yoktur.Şarbonla karşılaşmış kişilerde enfeksiyon antibiyotik tedavisi ile engellenebilir. Şarbonda erken antibiyotik tedavisi esas olup, gecikme yaşam şansını azaltır. Şarbon genellikle penisiline, doksisikline ve florakinolonlara duyarlıdır. Çiçek Çiçek hastalığı 1977 yılında tüm dünyada yok edilmiş bir hastalıktır. Çiçek hastalığının sebebi variola virüsüdür. Kuluçka süresi virüsle karşılaşılmasını takiben 12 gündür. ( 7- 17 gün )Başlangıç belirtileri yüksek ateş, bitkinlik, baş ve sırt ağrısıdır. 2-3 gün içerisinde yüzde , kolda ve bacakta daha belirgin olan karakteristik döküntüler başlar. Bütün bölgelerde aynı anda başlayan döküntüler aynı fazda olup, yassı kırmızı lezyonlar şeklindedir. Lezyonlar iltihapla doludur ve ülserleşirler. 2. haftanın başlarında kabuklanırlar. Ülserli yaraların kabukları 3-4 hafta sonra dökülür.Çiçek hastalarının çoğunluğu iyileşirken vakaların % 30'unda ölüm görülür. Hastalık şüphesi bulunan kişinin tükürük ve benzeri salgılarıyla yüz yüze teması bulunan kişilere bulaşır. Çiçek hastaları hastalığın birinci haftası sırasında en bulaştırıcı dönemdedirler. Çünkü bu dönem salyada en çok virüsünün bulunduğu dönemdir. Bununla birlikte bulaştırma riski tüm kabuklar dökülene kadar devam edebilir.Çiçek hastalığına karşı rutin aşılama Amerika'da 1972 yılında sona ermiştir. 1972'den önce aşılanmış olan kişilerdeki bağışıklık düzeyi kaldıysa bile şüphelidir. Bu yüzden bu kişiler hassas olarak değerlendirilmelidir. Toplumda hastalığı önlemek için aşı tatbiki önerilmemektedir. Çiçek virüsüyle karşılaşmış kişilerde 4 gün içerisinde uygulandığı takdirde aşılama hastalığın şiddetini azaltabilir hatta engelleyebilir. Çiçek hastalığına karşı uygulanan aşı yine başka bir canlı virüs olan "vaccinia" yı içerir. Aşıda çiçek virüsü yoktur.Çiçeğe karşı etkinliği kanıtlanmış bir tedavi yoktur. Ancak yeni antiviral ajanlar geliştirme yönünde çalışmalar devam etmektedir. Çiçek hastalarında sekonder bakteriyel enfeksiyonların önlenmesinde destekleyici tedavi (damar içi sıvılar, ateş düşürücü ve ağrı kesiciler, vb.) ve antibiyotikler faydalıdır. Akciğer tipi Veba Veba, insan ve hayvanda Yersinia pestis adlı bakteri tarafından oluşturulan bir enfeksiyon hastalığıdır. Y.Pestis dünya üzerinde birçok bölgede kemirgenler ve bunlarda konaklayan pirelerde bulunur. Akciğer tipi veba, Y.Pestis'in akciğerleri enfekte etmesi ile meydana gelir.Akciğer tipi vebanın ilk belirtileri ateş, baş ağrısı, zayıflık, kanlı veya sulu balgam üreten öksürüktür. Hastalık 2 - 4 günde gelişerek septik şoka neden olur ve tedavi edilmezse ölüm gerçekleşebilir.Hastalık yüz yüze teması olan kişiler arasında damlacık enfeksiyonuyla yayılır. Akciğer vebasının erken tedavisi esastır. streptomisin, tetrasiklin ve kloramfenikol gibi birkaç antibiyotik etkilidir. Vebaya karşı aşı yoktur. Hastayla yüz yüze teması olan kişilerde 7 günlük koruyucu antibiyotik tedavisi faydalıdır. Botulism Botulism, Clostridium botulinum isimli bakteri tarafından oluşturulan toksinin meydana getirdiği ve kas felci yaratan bir hastalıktır. Botulism'in 3 ana tipi vardır. Gıda kaynaklı Botulism; toksin içeren gıdayı alan kişilerde görülür ve 1-2 gün içerisinde hastalığa neden olur. Gıda kaynaklı Botulism halk sağlığı açısından acil bir durumdur. Zira toksinle bulaşmış olan gıda hastanın yanı sıra diğer kişilerin de tüketimine hala açık olabilir. 1-Çocuk Botulismi; barsak kanalında Colostridium Botulinum bulunan az sayıdaki hassas çocukta görülür. 2-Yara Botulismi; Yaraların toksin salgılayan Colostridium Botulinum ile enfekte olması sonucu görülür. 3-Gıda botulisminde semptomlar toksin içeren gıdanın alımını takiben 6 saat ila 2 hafta (çoğunlukla 12-36 saat ) arasında başlar.Botulism semptomları arasında çift görme, bulanık görme, göz kapaklarında sarkma, kelimeleri yuvarlayarak konuşma, yutma güçlüğü, ağız kuruluğu, kaslarda güçsüzlük (önce omuzlar daha sonra üst kollar, ön kollar, uyluklar, baldır) sayılabilir. Solunum kaslarının felci, mekanik solunum yardımı yapılmadığı takdirde solunumun durmasına ve ölüme neden olur.Botulism insandan insana bulaşmaz. Gıda Botulism'i her yaş grubunda görülebilir. Botulisme karşı geliştirilen antitoksin hastalığın erken dönemlerinde uygulandığında belirtilerin şiddetini azaltmada etkilidir. Hastaların çoğunluğu destekleyici tedaviyi takiben haftalar veya aylar sonra iyileşirler. CDC* Resmi Sağlık Önerileri(*) Centers for Desease Control and Prevention12 Ekim 2001 tarihinde Health Alert Network yoluyla dağıtılan resmi bildiridir ŞARBON (ANTRAKS) VE DİĞER BİYOLOJİK AJANLARLA GERÇEKLEŞTİRİLEN TEHDİTLER KARŞISINDA ÖNERİLEN TEDBİRLER;Amerika Birleşik Devletlerinde birçok topluluk ve kurumda şarbon basili içeren mektuplarla yapılan tehditler meydana gelmektedir. Bunlardan birçoğu boş zarf iken, bazılarında tozlu materyaller mevcuttu. Bu kılavuzun amacı bu tip olayların nasıl ele alınacağı konusunda tavsiyelerde bulunmaktır. PANİĞE KAPILMAYIN1-Şarbon organizmaları deride, Mide-barsak sisteminde veya akciğerlerde enfeksiyon oluşturabilirler. Bunun oluşabilmesi için organizmanın hasarlı deriye temas etmesi, yutulması veya solunum yoluyla ince partiküller halinde alınması gereklidir. Hastalık şarbon sporlarıyla karşılaşılmasından hemen sonra uygun antibiyotiklerle yapılacak bir tedaviyle önlenebilir. Şarbonun bir kişiden diğerine bulaşımı yoktur. 2-Şarbonun gizli bir saldırı ajanı olabilmesi için çok ince partiküller halinde havayla karışması gerekir. Bunu yapmak oldukça zordur. Çok büyük teknik yetenek ve özel ekipman gerektirir. Eğer bu küçük partiküller solunduğunda hayatı tehdit eden akciğer hastalıklarına neden olabilir. Ancak erken tanı ve tedavi etkilidir. ÜZERİNDE ŞARBON TEHDİTİ YAZILI ŞÜPHELİ PAKET VEYA MEKTUP ALINDIĞINDA ;1-Zarfı sallamayın ve şüpheli mektubun içeriğini dökmeyin. 2-Zarfı veya paketin içindeki içeriğin sızıntısını engellemek için plastik bir torbaya veya benzer bir kaba koyun 3-Eğer içine koyacak bir şey yoksa , zarfı veya paketi giysi, kağıt, veya çöp bidonu gibi bir şeyle kapatın ve bunu açmayın. 4-Odayı terk edin ve kapıyı kapatın. Hiç kimsenin buraya girmemesi için bölgeyi boşaltın. 5-Tozun veya şüpheli içeriğin yüzünüze bulaşmasını engellemek için, ellerinizi sabun ve suyla yıkayın. 6-Daha sonra Evdeyseniz olayı derhal polise bildirin. İşteyseniz olayı yine derhal polise bildirin ve varsa bina güvenlik görevlisini ve en yakın amirinizi bilgilendirin. 7-Bu şüpheli mektup yada paket ilk fark edildiğinde odada bulunan herkesin bir listesini yapın. Bu listeyi hem bölgenizdeki sağlık yetkililerine, hem de soruşturmayı yönetecek olan güvenlik ekiplerine veriniz. İÇİNDE TOZ OLAN BİR ZARF VARSA VE BU TOZ YÜZEYE DÖKÜLMÜŞSE;1-Tozu temizlemeye çalışmayın. Dökülen içeriği derhal elbise , kağıt, veya çöp bidonu gibi bir şeyle kapatın ve bunu açmayın. 2-Odayı terk edin ve kapıyı kapatın. Hiç kimsenin buraya girmemesi için bölgeyi boşaltın. 3-Tozun veya şüpheli içeriğin yüzünüze bulaşmasını engellemek için, ellerinizi sabun ve suyla yıkayın. 4-Daha sonra Evdeyseniz olayı derhal polise bildirin. İşteyseniz olayı yine derhal polise bildirin ve varsa bina güvenlik görevlisini ve en yakın amirinizi bilgilendirin 5-Bu toz ile kirlenmiş olan giysilerinizi mümkün olduğu kadar çabuk çıkartın, plastik bir torbaya veya ağzı mühürlenebilecek bir kaba koyun. Giysinin konduğu bu torba veya kap olaya müdahale eden birimlere verilmelidir. 6-Sabun ve suyla mümkün olduğu kadar çabuk bir duş alın. Çamaşır suyu veya benzer maddeleri derinize tatbik etmeyin. 7-Eğer mümkünse odada veya bölgede olup, toz ile temas eden herkesi n bir listesini yapın. Bu listeyi daha sonraki tıbbi takip de kullanılmak üzere yerel sağlık ekibine ve soruşturmayı yürütecek olan güvenlik güçlerine iletin. ŞÜPHELİ MADDENİN HAVA İLE TEMASI DURUMUNDA;1-Bölgede ki vantilatörleri veya havalandırma birimlerini kapatınız. 2-Derhal bölgeyi terk ediniz. 3-Diğerlerini bu bölgeden uzak tutmak için kapıyı kapatın. 4-Daha sonra; Eğer evdeyseniz 112 ve 155'i arayınız. İşteyseniz yine 112 ve 155'i arayınız. Durumdan bina güvenlik görevlinizi ve amirlerinizi haberdar ediniz. 5-Mümkünse binanın tüm havalandırma sistemini kapatın. 6-Mümkünse kirlenmenin olduğu bölgede bulunan herkesin bir listesini yapın. Bu listeyi daha sonraki tıbbi takip de kullanılmak üzere yerel sağlık ekibine ve soruşturmayı yürütecek olan güvenlik güçlerine iletin.

http://www.biyologlar.com/biyolojik-terorizm-ve-biyolojik-teror-hakkinda-bilgi

mikrobiyoloji ödevi

Mikrobiyoloji lab.da ekim yapılmadan önce hangi hazırlıklar yapılır. ekim nasıl yapılır. etken teshisi nasıl yapılır. antibiyogram nasıl yapılır... -MİKROORGANİZMALARIN EKİM YÖNTEMLERİ Bu deneyde saf kültür elde etmek amaçlanmıştır.Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır.Plate Count Agar ve Malt Extract Agar besiyerlerine yayma plak yöntemi kullanılarak kıyma örneğinin uygun dilüsyonları ekilecektir.Violet Red Bile Glucose Agar besiyerine dökme plak yöntemi uygulanarak ekim yapılacaktır.Nutrient Agar besiyerine de sürme ekim yapılacaktır.İnkübasyon sonunda, NA besiyerinde gelişen bakterilere endospor boyama yapılacaktır.MEA besiyerinde gelişen küflere de küf boyama yapılacaktır. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak yapılan küf boyama sonucunda Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. Üzerinde veya içinde mikroorganizma üretilmiş (ya da üremiş) besiyerlerine kültür denir.Saf kültür, besiyerinde yalnızca tek bir mikroorganizma türü üretilmiş kültürlerdir.Saf kültür elde etmenin bazı aşamaları vardır.Öncelikle örnek alnır.Bu örneğin istenen dilüsyonları hazırlanır.Sonra örnek uygun araçlarla (pipet,öze) besiyerine aktarılır.İnokülasyon işlemi gerçekleştirilir.İnkübasyondan sonra, kültür hazırdır. Dökme plak yöntemi,yayma plak yöntemi ve sürme ekim yöntemleriyle izolasyon sağlanır. Sporlu bakterileri görüntülemek için endospor boyama yapılır.Bazı bakteriler (Bacillus ve Clostridium cinsi) yüksek sıcaklık,düşük su aktivitesi gibi dış ortam koşullarına dayanıklı sporlar oluştururlar.Bakteri hücresinin içinde oluşan bu spora endospor denir.Sporların soğuk,sıcak,UV,düşük su aktivitesi gibi fiziksel etkenlere pek çok boya maddesine ve kimyasal maddelere karşı vejetatif hücrelerden daha dayanıklı olması kimyasal ve fiziksel yapılarının farklılığından ileri gelir.Gram boyamada kullanılan boyalar spor çeperine nüfuz edemediklerinden gram boyama yöntemiyle sporlar boyanamaz.Sporların görünmesi için en yaygın yöntem Schaffer-Fulton yöntemidir.Preparat hazırlandıktan sonra malachite yeşili boyası uygulanır,boyanın spor çeperine nüfus edebilmesi için preparat bir süre ısıtılır.Boya yıkanıp,safranin karşıt boyası ile boyanır.Mikroskopta sporlar yeşil,hücre pembe-kırmızı görülür (Temiz, 2000). Küf boyamada küflerin misel ve spor yapılarının mikroskopta görüntülenmesi için yapılır.Lama önce boya çözeltisi konur,üzerine bir miktar agarla birlikte alınan küf miselleri yerleştirilir,lamel kapatılarak mikroskopta incelenir. Gıda sanayiinde boyama yöntemlerinden yararlanarak mikroorganizmaların morfolojik özellikleri belirlenir.Böylece hangi tip mikroorganizma oldukları anlaşılır.Buna göre,mikroorganizma gelişimini önleyici tedbirler alınır. MATERYAL VE METOT Dilüsyon hazırlanması Materyal -Kıyma örneği -Fizyolojik Tuz Çözeltisi -Mekanik çalkalayıcı -Pipet -Deney tüpleri -Pens Uygulama Gıda maddesinden(kıyma) steril pens ve bistüri yardımıyla steril petri kutusuna 10±0.4g tartılır. Kıyma ve bir erlen içerisinde önceden otoklavda steril edilmiş 90 ml fizyolojik tuz çözeltisi,mekanik çalkalayıcıya konur.Mekanik çalkalayıcı cihazında 5 dak,250 devirde homojenize edilir.Böylece örnek 1:10 oranında seyreltilmiş olur (Şekil 1). Homojenizasyonu tamamlanmış gıda maddesinden steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak içerisinde 9 ml dilüsyon sıvısı bulunan tüpe ilave edilir.Böylece örnek 1:100 oranıda seyreltilmiş olur. 10-2 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:1000 oranında seyreltilmiş olur. 10-3 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:10000 oranında seyreltilmiş olur. 10-4 dilüsyonundan steril bir pipet yardımıyla 1 ml alınarak, içerisinde 9 ml steril fizyolojik tuz çözeltisi bulunan bir diğer tüpe ilave edilir.Örnek 1:100000 oranında seyreltilmiş olur. Böylelikle,kıyma örneğinin 10-2 , 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekim için hazırdır. Yayma Plak Yöntemi ile Ekim Yapılması Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyerleri (PCA ve MEA) -Pipet -Drigalski -Bunzen Beki -Tüp karıştırıcı -İnkübatör Uygulama Yayma plak yöntemiyle, PCA besiyerine kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları ekilir.PCA besiyeri genel amaçlı bir besiyeridir. 10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-5 dilüsyonundan alınarak, içerisinde PCA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-6 yazılır.Sonra 10-4 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-5 yazılır.Daha sonra, 10-3 dilüsyonundan ekim yapılır.Petri kutusuna 10-4 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır.Ancak drigalski kullanımından önce alkole daldırılıp,bunzen beki alevinden geçirilmelidir.Böyle bir yol izlendiğinde, drigalski ekim öncesinde besiyerinin boş kısmına değdirilerek soğutulmalıdır. PCA besiyerlerini içeren petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.PCA için 35-37 °C de 48 saat yeterlidir. Yayma plak yöntemiyle, MEA besiyerine kıyma örneğinin 10-1 ve 10-2 dilüsyonları ekilir.MEA maya ve küflerin teşhisi,izolasyonu ve sayımlarında yararlanılan bir besiyeridir. 10-2 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 10-2 dilüsyonundan alınarak içerisinde MEA katı besiyeri bulunan petri kutusuna 0.1 ml ekilir.Petri kutusunun üzerine 10-3 yazılır.Sonra 10-1 dilüsyonundan aynı şekilde bir diğer petri kutusuna ekim yapılır.Petri kutusu üzerine 10-2 yazılır. Drigalski adı verilen steril bir cam baget vasıtasıyla ekilen kısım (inokulum) petri yüzeyine yayılır. MEA besiyeri düz bir şekilde inkübatöre konur.MEA maya ve küfler için genel bir besiyeridir.Mayalar için, 25 °C de 3 gün,küfler için 25 °C de 2 gün inkübe edilir. Dökme Plak Yöntemi Materyal -Kıyma örneği dilüsyonları -Katı besiyeri (VRBGA) -Pipet -Tüp karıştırıcı -Bunzen Beki -İnkübatör Uygulama Dökme plak (pour plate) yönteminde,steril,boş petri kutusuna önce ekim yapılıp,üzerine yaklaşık 45° C ye kadar soğutulmuş besi yeri dökülür. Kıyma örneğinin 10-3, 10-4,10-5 dilüsyonları VRBGA besiyeri için ekilecektir. VRBGA koliform ve Enterobacteriacea tanımlaması için kullanılan bir besiyeridir. Ekim işlemine en son dilüsyondan başlanır.10-5 dilüsyonu içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karştırılarak homojenize edilir.Bek alevi yanında steril bir pipetle 1 ml alınarak petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu üzerine dilüsyon ile aynı seyreltme oranı yazılmalıdır. 10-3 ve 10-4 dilüsyonlardan da benzer şekilde ekim yapılarak, işlem tamamlanır (Şekil 2). Yaklaşık 45 °C ye soğultulmuş VRBGA besiyeri petri kutusuna ilave edilir.Petri kutusu inokulum ile besiyeri karışımının sağlanması için sekiz çizerek yavaşça karıştırılır. Karıştırma sırasında petri kutusu kapağına bulaşma olmamasına ve agarın petri kutusundan taşmamasına dikkat edilmelidir. Petri kutuları ters çevrilerek inkübatöre konur.VRBGA besiyeri için, 37 °C de 24-48 saat inkübe edilir. NA Besiyerine Sürme Ekim Yapılması Materyal -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Tüp karıştırıcı Uygulama Sürme ekim yöntemi öze kullanılarak gerçekleştirilir.Bu yöntem tek koloni düşürme tekniği olarak da anılmaktadır. Sıvı besiyerinden Öze ile Ekim Sıvı besiyerini (kıyma örneği) içeren deney tüpü bir tüp karıştırıcıda karıştırılır.Böylece, sıvı besiyerindeki mikroorganizmaların bulundukları sıvı içinde homojen dağılımı sağlanır. Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir.10-15 saniye özenin soğuması için beklenir. Sol elde bulunan tüpün ağzındaki pamuk tıkaç,öze tutulan elin parmaklarıyla tüp hafifçe ekseni etrafında çevrilerek açılır. Tüpün ağız kısmı alevden geçirilir ve tüp hafif eğilerek öze ucu sıvı besiyerine daldırılır.Bir öze dolusu örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir Katı Besiyerinden Öze ile Ekim Öze sağ elde kalem gibi tutularak uç kısmı Bunzen beki alevinin mavi kısmına daldırılır ve öze dike yakın bir konuma getirilir. PCA besiyerini içeren petri kutusunun kapağı alevin yanında aralanır ve öze bu aralıktan içeri sokularak,besiyerinin boş bir alanında soğutulur. Steril özenin ucu PCA besiyerindeki üreme bölgesine veya koloniye hafifçe temas ettirilerek ya da sürülerek örnek alınır. Steril agarlı besiyerini (NA) içeren petri kutusu sol elin ayası içine alınır. İşaret parmağı destek vazifesi görürken,baş parmak aracılığıyla kapak aralanır.Öze bu aralıktan içeri sokularak,öze ucunun örnek alınan kısmı agar yüzeyinin seçilecek bir bölgesine temas ettirilir.Örnek bu bölgede hafifçe ezilerek birkaç mm çapında yayılır.Öze ile bu yayılma alanından başlayarak sürme işlemine geçilir (Temiz, 2000). Endospor Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; Malachite yeşili,safranin -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) Malachite Yeşili Malachite green 5g Distile su 100ml Safranin Safranin 0.5g Distile su 100ml Uygulama Preparat hazırlanması Lam steril bir pensle tutulup alkole daldırılır,sonra aleve tutulur.Mikroorganizmalar uzaklaştırılmış olur. Lam üzerine öze ile bir damla steril fizyolojik tuz çözeltisi damlatılır. Öze bek alevinde sterilize edilir,soğuması için beklenir. Steril öze ile katı besiyerinden (NA, 10-3 katı besiyerinden ) bir miktar kültür alınır. Kültür lam üzerine damlatılmış su ile karıştırılır. Preparatın kuruması için bir süre beklenir. Bir steril pensle bir ucundan tutulan lam bunzen alevinden 20 kez geçirilir.Böylece mikroorganizma lam üzerine tespit (fiksasyon) edilmiş olur. Boyama Preparatın üzeri kurutma kağıdı ile kaplanır,üzerine malachite yeşili çözeltisi dökülür. Preparat hafif alev üzerinde 5 dakika ısıtılır.Ancak preparat kurutulmamalıdır.Gerekirse üzerine boya ilave edilmelidir. Preparat musluk suyu ile 10 saniye yıkanır. Karşıt boyama için safraninle 15 saniye boyanır. Su ile yıkanır,kurutma kağıdıyla kurutulur. İmmersiyon yağı damlatılarak (100X) objektifle incelenir. Küf Boyama Materyal -Lam -Öze -Katı veya sıvı besiyerinde 24 saatlik taze bakteri kültürü -Boya çözeltileri; laktofenol -% 95′ lik etil alkol -Kurutma kağıdı -İmmersiyon yağı -Mikroskop(100X obj.) -Lamel Küf Boyama İçin Laktofenol Çözeltisi Laktik asit 20g (16ml) Gliserol 40g (31ml) Fenol kristalleri 20g Anili blue 0.05g Distile su 20 ml Uygulama Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Öze alevde kor haline getirilir,agarın (MEA,10-3) kenarında soğutulur.Ucu yuvarlak ve yumuşak öze yerine sert,düz öze kullanılmalıdır. Öze yardımıyla koloninin kenarından,bir parça agar ile birlikte kültür alınır.Bunun nedeni; küfün asıl yapısının agara nüfus etmiş olmasıdır. Boya çözeltisinin üzerine konur. Üzerine 1 damla alkol damlatılır. Kültürün üzeri arada hava kalmayacak şekilde kapatılır.Eğer hava kabarcığı varsa bir özenin sapıyla lamel üzerine hafifçe bastırılarak bu kabarcık giderilmeye çalışılır. Önce (10x) objektif,sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenir. Pratik Yol Lam üzerine 1 damla laktofenol damlatılır. Bir bantla küf agardan alınır. Lamın üzerine yapıştırılır. Mikroskopta incelenir. BULGULAR VE TARTIŞMA Violet Red Bile Glucose Agar besiyeri ile yapılan dökme plak yöntemiyle ekim sonucunda koliform bakteriler yerine küf gelişimi gözlenmiştir.Bu küfler havadan besiyerine bulaşmıştır. Malt Extract Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonucunda maya ve küf gelişimi gözlenmiştir.Ancak, koloniler çok yoğun olduğu için sayım yapılamamıştır. Plate Count Agar besiyerine yapılan yayma plak yöntemiyle ekim sonuçları: M.o. sayısı (cfu-g)=petrideki Mo sayısıxseyreltme faktörü*/petri kutusuna ekilen miktar(ml) Seyreltme faktörü=1/seyreltme oranı PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=8 PCA (10-5 ) deki koloni sayısı=10 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=9 PCA (10-4 ) deki koloni sayısı=19 Koloni sayıları 25 koloniden az olduğu için sayım yapılamaz. Nutrient Agar besiyerlerine sıvı besiyerinden ve katı besiyerinden yapılan öze ile ekim işlemleri sonucunda besiyerlerinde bakteri,maya ve küf gelişimi gözlenmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan endospor boyama sonucunda mikroskopta (100x objektif) uzun çubuk şeklinde sporlu bakteriler (Lactobaciller) gözlenmiştir.Bakterilerin sporları yeşil,vejetatif hücreleri ise pembe-kırmızı renkte görünmektedir(Şekil 4). MEA 10-3 katı besiyerinden bir miktar kültür alınarak yapılan küf boyama sonuçları, önce (10x) objektif, sonra (40x) objektif ve en son yağ damlatılarak (100x) objektifle incelenmiştir.Sonuçta Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir (Şekil 5). SONUÇLAR Dilüsyon yöntemiyle, kıymadaki canlı mikroorganizma sayısı belirlenmiştir. Örneğin uygun seri dilüsyonları hazırlanarak uygun agarlı besiyerlerine ekimleri gerçekleştirilmiştir.Yayma plak yöntemiyle Plate Count Agar ve Malt Extract Agar;dökme plak yöntemiyle de Violet Red Bile Glucose Agar besiyerlerine ekimler yapılmıştır.İnkübasyon sonucunda koloniler sayılmıştır.Nutrient Agar besiyerlerine, sıvı besiyerinden öze ile ve katı besiyerinden (PCA) öze ile sürme ekim yapılmıştır.Yapılan izolasyon sonucundan kısmen izole koloniler elde edilmiştir. NA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak endospor boyama yapılmıştır.Mikroskopta Lactobaciller gözlenmiştir. MEA 10-3 katı besiyerinden izole bir mikroorganizma alınarak küf boyama yapılmış ve Penicillium cinsi küfler gözlenmiştir. REFERANSLAR HARRIGAN, W.F.1998.”Laboratory Methods in Food Microbiology.”3rd ed.Academic Press,New York. TEMİZ,AYHAN.2000.”Genel Mikrobiyoloji Uygulama Teknikleri”.3rd ed.Hatiboğlu Yayınevi,Ankara. DART,R.K.1996.”Microbiology For Analytical Chemist”.3rd ed.Redwood Books Ltd,Cambridge. ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTLERİNDE GÜVENİLİR SONUÇLARIN ALINMASI İÇİN STANDART YÖNTEMLERİN UYGULANMASI Antibiyogram test için pratikte en yaygın kullanılanı “Disk Diffüzyon” (Kirby-Bauer) yöntemidir. Belirli bir miktar antibiyotik emdirilmiş kağıt diskler, test mikroorganizmasından hazırlanan standart süspansiyonun yayıldığı agar plakları yüzeyine yerleştirilir. Böylece diskteki antibiyotik agarın içerisine gittikçe azalan miktarlarda yayılır ve bakteriye etkili olduğu düzeylerde üremeyi engeller. Bunun sonu-cunda disk çevresinde bakterilerin üremediği dairesel bir inhibisyon alanı oluşur (inhibisyon zonu). İnhibisyon zonunun çapı, bakterinin duyarlılığı ile direkt olarak ilişkilidir. Her antibakteriyel için standart değerler vardır. Disk etrafında inhibisyonun görülmemesi, bakterinin o antibakteriyele karşı dirençli olduğunu gösterir. Bu alanın çapı ölçülerek duyarlı (S), orta duyarlı (I) ve dirençli (R) olacak şekilde duyarlılık dereceleri belirlenir. KIRBY-BAUER DİSK DİFFÜZYON YÖNTEMİ İLE ANTİBİYOTİK DUYARLILIK TESTİ 1- KOLONİ SEÇİMİ: Hastalık etkeni olarak izole edilen ve tanımlanan, 18–24 saatlik üremiş olan bakteri kolonilerinden 3-4 tanesi seçilir. Steril koton bir sıvab kullanılması tercih edilir. 2- İNOKULUM SÜSPANSİYONUNUN HAZIRLANMASI: 5 ml’lik tüp içindeki Mueller-Hinton Broth veya Tryptone Soya Broth’a, agardan alınan 3-4 bakteri kolonisi süspanse edilir. Sıvab tüpün dibine daldırılır,karıştırılır ve bu şekilde alınan kolonilerin Broth’a iyice süspanse olması sağlanır. Sıvab tüpün iç cidarlarına bastırılarak çıkarılır. 2 A- Direkt koloni süspansiyonu yöntemi • Tüm Stafilokoklar • Zor beğenen, önceden Broth içinde üremesi bilinemeyen Streptokoklar 2 B- Log Faz Büyüme yöntemi • Bütün organizmalar için bu yöntem kullanılır • 35° C’de 2-8 saat inkube edilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterliyse bir üst basamağa geçilir • Eğer bulanıklık bu saatler içinde yeterli değilse inkubasyona devam edilir 3- İNOKULUMUN STANDARDİZASYONU: Test süspansiyonunun bulanıklılığı, 2-8 saat üreme sonunda, 0.5 McFarland Standardı ile eşleştirilerek (1.5 x 108 CFU/ml tekabül eden) standardize edilir. Gözle bulanıklık ayarlaması yapılırken hem standardın hem de süspansiyonun çok iyi karıştırıldığına dikkat edilmelidir. 0.5 McFarland Standardının hazırlanması: 0.05 ml % 1.175 Barium Chloride dihydrate (BaCl2. 2 H2O) ile 9.95 ml % 1 sulfuric acid (H2SO4) karıştırılır. Tüplere 5-6 ml olacak şekilde bölünerek buzdolabında saklanır. a- Her iki yöntemde de Süspansiyon çok yoğunsa; • Kullanılan Broth’la veya fizyolojik tuzlu su ile tamamlanır, vortex ile karıştırılır b- Direkt koloni Süspansiyon yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Seçilen kolonilerden ilave edilebilir, vortex ile karıştırılır. c- Log Faz yönteminde süspansiyon açık renk ise; • Süspansiyon tekrar inkube edilir, kullanmadan önce vortex ile karıştırılır. 4- PETRİLERE İNOKULUM YAPILMASI: Steril bir koton sıvab süspansiyonun içerisine daldırılır, karıştırılır. Sıvab tüpün iç kenarına bastırılarak çıkarılır. Agar’ın bir tarafından başlanarak tüm yüzeye yayılır. 60 döndürülerek aynı işlem tekrarlanır. Tekrar 60 döndürülerek aynı sıvab ile aynı işlem yapılır. Dördüncü defa sıvab agar’ın petri kenarlarındaki yüzeyine çepeçevre sürülerek işlem tamam-lanır. Agar’ın yüzeyinin kuruması için oda ısısında 10-15 dakika beklenir. 5- ANTİMİKROBİYAL DİSKLERİN YERLEŞTİRİLMESİ Antibiyotik diskleri oda ısısına getirilir. Aynı gruptaki antibiyotiklerin etki mekanizmaları aynıdır. Mümkün olduğu kadar çok sayıda farklı grup antibiyotik diski ile test yapılmalıdır. 150 mm çapı olan petrilere 12 disk, 100 mm olan petrilere 8 diskten fazla yerleştirilmemelidir. Diskler arasında 20 mm mesafe olacak şekilde diskler steril bir pens ile agarın yüzeyine yerleştirilir. Hafifçe üzerlerine pens ile bastırılarak disklerin agarla temasının tam olması sağlanır. Firmalar tarafından örnek olarak verilen antibiyotik diskleri bu metod ve aynı besi yerleri kullanılarak referens suşlarla valide edilerek spesifize edilmişlerdir. 6- MUELLER-HİNTON BESİ YERİNİN İNKUBASYONU 35° C’de 16 – 18 saat inkube edilir. Aerob olanlar, oksijenli (O2) ortamda, anaerob olanlar ise, jarda % 3-10 karbon dioksit (CO2) veya desikatörde oksijensiz ortam (mum yakarak) sağlamak suretiyle, etüvde üretilirler. Jarda yapıldığı taktirde 90-100 mm çaplı petriler tercih edilmelidir. 7- ZONLARIN DEĞERLENDİRİLMESİ Siyah bir zemin üzerinde disklerde dahil olmak üzere zon çapı cetvel ile ölçülür. Disklerle birlikte verilen zon çapları, ölçüm sonrası her bir disk için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. 8- SONUÇ Zon Çapının Tanımlanması: a- Duyarlı (Susceptible, S) Enfeksiyonun önerilen dozda o ilaç ile başarılı bir şekilde tedavi edilebileceğini gösterir. b- Orta derecede Duyarlı (İntermediate, I) İlacın normalden yüksek dozlarının kullanıldığında klinik olarak etkili olacağını gösterir. c- Dirençli (Resistant, R) Tedavide güvenilir bir etkinlik yoktur. Antibiyotik duyarlılık testlerinin sonuçlarının tekrarlanabilir olması, yani aynı koşullarda tekrarlandığında sonuçların aynı veya birbirine yakın olması gerekir. Testlerin uygun koşullarda yapılıp yapılmadığı, kalite kontrol suşları ile (referens suşlar) denetlenir. Bu suşlarla beklenen sonuçlar elde edilemezse antibiyotik duyarlılık testlerinin tekrarlanması gerekir. En son olarak: DOĞRU UYGULANAN VE YORUMU DOĞRU YAPILAN ANTİBİYOGRAM SONUÇLARI KLİNİKTE ANTİBİYOTİK TEDA-VİSİNİN AKILCI OLARAK PLANLANMASINA IŞIK TUTACAKTIR. EKLER: 1- Tryptone Soya Broth (TSB) Casein pepton (pancreatic) 17.0 g Soymeal pepton (pancreatic) 3.0 g D (+) –Glucose 2.5 g NaCl 5.0 g K2HPO4 2.5 g Distilled Water 1000.0 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 2- MUELLER-HINTON BROTH Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Oda ısısına soğutulur. pH 7.3 ± 0.2 Steril olarak, steril tüplere 5 – 6 ml olacak şekilde taksim edilir. Buzdolabında saklanır. 3- MUELLER-HINTON AGAR Meat infusion 2.0 g/L Casein hydrolysate 17.7 g/L Starh 1.5 g/L Agar-agar 17.0 g/L Distilled Water 1000 ml Distile su içinde kaynatılarak çözülür. pH 7.3 ± 0.2 (oda ısısında) 121 derece’de 15 dakika otoklavda sterilize edilir. Otoklav sonrası 45-50 derece’de soğutulup, gerekli ise % 5-10 defibrine kan ilave edilir ve steril petri kutularına yaklaşık 12.5 ml olacak şekilde dökülür. Oda ısısına soğutulur. Buzdolabında saklanır. YARARLANILAN KAYNAKLAR 1- Aksoy, A. Murat ( 2006-2007 ): Bakterilerin İzolasyon ve İdantifikasyon Yöntemleri, Labotatuvar Uygulama Kılavuzu. 2- Türk İnfeksiyon Web Sitesi 3- Gür, Y : Antibiyotik Kullanımında Genel Prensipler. 4- Antimicrobial Susceptibility Testing By CLSI (NCCLS) Reference Disk Diffusion Method (Kirby-Bauer).  

http://www.biyologlar.com/mikrobiyoloji-odevi

Kan Tahlili Nedir? Doktorlar Hangi Kan Tahlillerini En Çok İster?

Kan Tahlili Nedir? Doktorlar Hangi Kan Tahlillerini En Çok İster?

Kan tahlili hasta muayenesi sonrası hekimlerin her koşulda başvurduğu vazgeçilmez tahlillerin genel adıdır. Hergün tüm dünyada milyarlarca kan tahlili yapılmakta ve birçok hastalığa tanı koyma aşamasında kullanılmaktadırlar.Kan tahlili, hematoloji,biyokimya ve seroloji tahlillerini kapsar. Hematoloji tahlilleri ; Tam Kan Sayımı (Hemogram), Sedimentasyon ve Koagülasyon testleridir.Tam kan sayımı anemi(Kansızlık) ve enfeksiyonlar başta olmak üzere çeşitli hastalıklar hakkında bilgi verir.Kan kanseri (Lösemi) hastalıklarında da tanı koydurucudur.Sedimentasyon tahlili de başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere birçok hastalıkta yol göstericidir.Kogülasyon testleri (PTZ,APTT,Fibrinojen gibi) kanama ve pıhtılaşma bozukluklarında hekimlere hastanın tanısı konusunda bilgi vermektedir. Biyokimya Tahlilleri ise çok daha geniş bir panelde yer alır. -Rutin Biyokimya Tahlilleri:Açlık kan şekeri,kolesterol,trigliserit ,üre,kreatin,SGOT,SGPT,GGT,CPK,LDH gibi sıkça istenen tahlillerdir.Şeker hastalığından,böbrek yetmezliği ve karaciğer bozukluğuna kadar birçok hastalık hakkında bilgi verir. -Hormon Tahlilleri: Tiroid hastalıklarından,üreme ile ilgili bozukluklara,adet düzensizliklerinden gelişme geriliğine kadar bir çok hormonal hastalığın tanısında kullanılırlar.Örnek vermek gerekirse ; FSH,LH,TSH,GH,Progesteron,Prolaktin,Testesteron sıkça istenen hormon tahlillerinin başlıcalarıdır.Seroloji tahlillerinin en popüler olanları ise: ELİSA testleri olarak da bilinen Hepatit B tahlili olan HBsAG ve antikoru gösteren Anti HBs,Hepatit C’yi gösteren Anti HCV ve AİDS hastalığı tanısında kullanılan Anti HIV testleridir.Hepatitle ilgili kan tahlilleri yorumlanırken karaciğer fonksiyonlarında bozulma olup olmadığını gösteren biyokimya testleri de değerlendirilmelidir.AİDS tanısı koyarken kan tahlili yorumlanmasında ise ELİSA testleriyle birlikte Western Blot adlı doğrulama testi de tanı koymada belirleyicidir. Ayrıca ASO,CRP ve RF ise romatizmal hastalıklarda sıkça istenen kan tahlilleridir.  Kan tahlilleri hakkında çok daha fazla bilgi almak için tahliller ve anlamları bölümüne başvurabilirsiniz.Kan Tahlili Nasıl Yapılır? Kan Tahlili Çeşitleri Nedir? Kan tahlili tercihen sabah aç karına alınan kandan yapılır.Alınan kan, istenen tahlilin cinsine göre farklı tüplere koyulur ve tahlili çalışacak ilgili laboratuvara gönderilir. Farklı amaçlarla ve yöntemlerle yapılan kan tahlilleri bulunmaktadır.Örneğin kan sayım tahlili pıhtılaşmayı önleyen bir madde bulunan özel tüplerde alınmış kanla yapılır. Sedimentasyon , APTT ve PT dediğiniz pıhtılaşma fonksiyonlarını araştıran tahliller için alınan kanlar da pıhtılaşmayı önleyen kimyasal maddelerin bulunduğu tüplere koyularak tahlile gönderilir.Bu tahlilleri çalışacak laboratuara gelen kanların pıhtılaşmamış olmasına çok dikkat etmelidir.Aksi takdirde pıhtılaşmış kanla yapılan Hemgram (Tam Kan Sayımı) ,Sedimentasyon ve PTZ,APTT tahlilleri yanlış sonuçlar çıkmasına yol açmaktadır. Genel Biyokimya tahlili dediğimiz glukoz (şeker), kolesterol, trigliserit, üre, kreatin gibi rutin biyokimyasal incelemeler ve hormonla ilgili testler ise boş ve katkısız tüplere koyularak tahlil için laboratuvara gönderilir. Aynı şekilde tümörü olan veya tümör şüpheli hastalara yapılan Tümör Belirteç testleri de katkısız tüplerle çalışmaya alınır. Bu tahliller için alınan kanın laboratuvara gönderilmesinde , tüpte bulunan kanın pıhtılaşmış olmasının hiçbir sakıncası yoktur. Laboratuvara gelen içi kan dolu tüpler,  santrifüj denen yüksek devirli cihazlarla uygun sürelerde çevrilerek tüpte bulunan kanın şekilli elemanları çöktürülür  ve tüpün üstünde kalan serum dediğimiz sıvıdan alınan örnekle kan tahlili yapılır.Günümüzde kan tahlilleri modern cihazlarla ve tahlil sırasında çoğunlukla el değmeden otomatik olarak yapılmaktadır.Bilgisayar teknolojisinin ilerlemesiyle birlikte birçok hastanede tahliller yapıldıktan sonra kağıda basmadan doğrudan doktorun bilgisayar ekranından sonuçlar görülmektedir.Kan Tahlili Nasıl Yorumlanır ? Kan Tahlili BilgileriKan tahlil sonuçları, uygun koşullar ve süreçte verilen tahlillerde en doğru şekilde yorumlanır. Bu konuda Tahlil Yaptırmadan Önce Uymanız gereken Altı Altın Kural size yol gösterici olacaktır. Lütfen bu altı kuralı uygulamaya dikkat edin. Temel kan tahlilinde hematoloji,biyokimya ve seroloji tahlilleri yer alır.Tahlil isteyen hekimin tahlili istemesi sırasında kafasından geçirdiği ön tanıya göre daha farklı kan tahlilleri de istenebilir.Kan tahlilleri konusunun uzmanı hekimler tarafından en doğru şekilde yorumlanır. Hastanın kullandığı ilaçlar,yaşı ,cinsiyeti,aç veya tok olarak kanın verilip verilmediği de kan tahlili yorumlanmasında önemlidir. Önemli ve sık istenen tahlilleri sırasıyla inceleyelim. Önemli Hematoloji tahlilleri ; Tam Kan Sayımı (Hemogram), Sedimentasyon ve Koagülasyon testleridir. Tam kan sayımı anemi (Kansızlık) ve enfeksiyonlar başta olmak üzere çeşitli hastalıklar hakkında bilgi verir.Kan kanseri (Lösemi) hastalıklarında da tanı koydurucudur. Sedimentasyon tahlili de başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere birçok hastalıkta yol göstericidir. Kogülasyon testleri ise(PTZ,APTT,Fibrinojen gibi) kanama ve pıhtılaşma bozukluklarında hekimlere hastanın tanısı konusunda bilgi vermektedir. Sitemizde yer alan Tahliller ve Anlamları  bölümünde alfabetik sırayla tüm kan tahlilleri hakkında detaylı bilgiler yer almaktadır. Biyokimya Tahlilleri ise bir çok parametreden oluşan geniş kapsamlı tahlillerdir. En çok kullanılan ve popüler olanlar aşağıda belirtilmiştir.Bu tahliller ve çok daha geniş kapsamlı olan diğer biyokimya tahlilleri açıklayıcı bilgileri,kullanımları ve normal değerleri ise sitemizde yer alan Tahliller ve Anlamları bölümünde ayrıntılı olarak belirtilmiştir. Başlıca kullanılan ve popüler kan tahlilleri ise aşağıda bilgilerinize sunulmuştur. Şeker Hastalığında(Diabet) Glukoz(AKŞ) ,  Tiroid Haslıklarında ST3,ST4 ve TSH ,  Kalp Hastalıkları ve Genel Check up’ta kullanılan Kolesterol ve Trigliserit,  Böbrek Hastalıklarında Üre, Kreatin,  Karaciğer Hastalıklarında çalışılan ALT,AST,GGT dir. Ayrıca FSH, LH, Testesteron ve Prolaktin gibi üreme ile ilgili hormonlar da kısırlık ve üreme ile ilgili sorunlarda sıkça istenmektedir. Bayanlarda bu hormonlar adet döneminin günü ile de ilişkili olduğundan kanın verildiği güne göre de tahlil yorumlanmalıdır. Seroloji tahlillerinin en popüler olanları ise: ELİSA testleri olarak da bilinen Hepatit B tahlili olan HBsAG ve antikoru gösteren Anti HBs, Hepatit C’yi gösteren Anti HCV ve AİDS hastalığı tanısında kullanılan Anti HIV testleridir. Hepatitle ilgili kan tahlilleri yorumlanırken karaciğer fonksiyonlarında bozulma olup olmadığını gösteren biyokimya testleri de değerlendirilmelidir. AİDS tanısı koyarken kan tahlili yorumlanmasında ise ELİSA testleriyle birlikte Western Blot adlı doğrulama testi de tanı koymada belirleyicidir. Ayrıca ASO,CRP ve RF ise romatizmal hastalıklarda sıkça istenen kan tahlilleridir.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-tahlili-nedir-doktorlar-hangi-kan-tahlillerini-en-cok-ister

Sperm Morfolojisi

Sperm hücresi baş, boyun ve gövde olmak üzere üç kısımdan oluşmuştur. Sperm başı içerisinde genetik materyel bulunur. Özellikle baş kısmının yapısal bozuklukları (morfolojik bozukluklar) spermin döllenme kabiliyetini sınırlayan önemli faktörlerin başında gelmektedir. Boyun kısmı enerji, kuyruk kısmı ise hareketin sağlanması için gereklidir. Penis kökündeki kasların kasılması ile dışarıya atılan ejakülat (meni) normalde 2-6 ml hacminde olup ilk atılma esnasında koyu kıvamlıdır. Yaklaşık yarım saat içinde sıvılaşan menide ml’de ortalama 50 milyon sperm hücresi olup % 40 civarında hareketlilik görülür. Vajina içine boşalan bu spermlerden en yüksek döllenme kapasitesine sahip 25 - 30 tanesi üreme kanallarındaki yumurta hücresine ulaşır ve yalnızca bir tanesi yumurta içine girerek döllenmeyi oluşturur. ılişkiyi takip eden 16 saat sonrasında bile canlı sperm hücrelerinin vajina içinde görülmesi mümkündür. Sperm sayısının 20 milyon/ml, hareketliliğin % 30’un altında olması anormal kabul edilir. Spermin dölleme fonksiyonunu belirleyen en önemli faktör ise morfolojik yapısıdır. Bu parametrenin infertilite klinikleri tarafından değerlendirilmesi önem taşımaktadır. Morfoloji % 5 normal sınırının altında olanlar tedavi seçeneğinin düzenlenmesi açısından değerlendirilmelidir.

http://www.biyologlar.com/sperm-morfolojisi

Bulaşıcı Hastalıkların Tarihçesi

Bulaşıcı hastalıklar tıp alanında insan vücudu dışındaki canlılarla uğraşılan tek alandır. Hastalıklara neden olan başka bir canlının varlığıdır ve bu canlı bazen tek hücreli bir canlı olmasına ve insan vücudu dışında yaşayamayacak kadar zayıf olmasına rağmen dağ gibi insanları deyim yerinde ise devirebilmektedir (HIV/AIDS). Bazen bugünkü tanımlaması "gerçek anlamda canlı olmayan, sadece bir protein parçacığı olan" etkenler de hastalığa ve ölüme neden olabilmektedir(vCreutzfeldt-Jakop Hastalığı). Tarih boyunca enfeksiyon hastalıkları sahnede olmuştur ve dikkatleri üzerinde toplamayı bilmiştir. Salgınlar çıkararak çağlar açıp kapatmış (veba) ya da savaşlarda taraflara üstünlük sağlamıştır (daha önceden çiçek hastalığı virüsü ile hiç karşılaşmamış topluluklara bu hastalığın bulaştırıldığı battaniyeleri dağıtarak tüm askerlerin hastalandırılması gibi). Bugün de biyolojik savaş silahı olarak son derece gündemi meşgul edebilen mikroorganizmalar vardır (şarbon). Enfeksiyon hastalıklarının kilometre taşları hastalıkları felsefeden ayıran, milattan 460 yıl önce doğan İstanköy’lü Hipokrat, mikroskobu bulan Leeuwenhoek, sterilizasyonu farkeden Lister, immunolojinin ilk aşısını yapan Jenner, Pasteur ve antibiyotiklerin babası Fleming’ dır. Leevwmicrosm Leeuwenhoek Eski Mısırlılar leprayı, trahomu, dizanteriyi, 3000 yıl önce Filistinliler vebayı ve bunun farelerle olan ilişkisini biliyorlardı. Enfeksiyon hastalıklarına ait belirti ve bulgular ortaya konup klinik tablolar pek çokları tarafından tanımlansa da hastalıkların nedenlerini anlamaya yönelik gelişmeler için aradan bin yılların geçmesi gerekmiştir. Kötü ruhlara bağlanan bu “sari hastalıklar” daha sonra kötü hava nedeniyle oluyor denmiştir. Din adamları aynı zamanda hekimlik görevi de üstlenmişlerdir. Orta çağda bile Avrupa’da hastalıkların tanrının cezalandırma aracı olduğuna inanışlar süregelmiştir( cüzzam). Fleming İslam alemini ve dünyayı etkileyen tıp önderi İbni Sina, tıp araştırmaları yaparken bazı hastalıkların bulaşmasında göze görünmeyen birtakım yaratıkların etkisi olduğunu, yani mikropların varlığını sezmiş ve bu bilinmeyen mahluklardan eserlerinde sık sık bahsetmiştir. Mikroskobun henüz bilinmediği bir devirde böyle bir yargıya varmak çok ilginçtir. İbni SİNA Ülkemizde de ,buluşu sayesinde adını dünyaca tanınan bir hastalığa verebilen türk doktorlarından en ünlüsü Dr. Hulusi Behçet’tir. Hulusi Behçet; 21, 7 ve 3 yıl takip ettiği üç hastada ağız ve cinsel organlar çevresinde yaralar ile gözde de çeşitli bulgular olduğunu gözler ve bunun yeni bir hastalık olduğuna inanır. 1937'de bu görüşlerini "Dermatologische Wochenschrift" de yazar ve aynı yıl Paris'te Dermatoloji (Cilt Hastalıkları) toplantısında sunar. Bu toplantıda hastalığın kökeninde bir diş iltihabının olabileceğini bildirir. 1938'de bu konuyla ilgili daha detaylı bir yazıyı yine aynı dergide yayınlar. Aynı yıl Dr. Niyazi Gözcü ve Prof.Dr. Frank benzer semptomları içeren iki olgu daha yayınlarlar. Arkasından Avrupa'dan yeni bildiriler de gelir. Böylece Avrupalı doktorlar yeni bir hastalığın varlığına karar verirler. Önceleri göz doktorları Behçet Hastalığını kabul etmeye başlarlar, ancak cildiyeciler bu yeni hastalığı ısrarla inkar ederler. Bu olaylar sürerken, dünyanın diğer yörelerinden bazı yeni olgular daha bildirilir. Bu yayınların sonucunda bütün dünya yeni bir hastalıkla yüzleştiğini en sonunda kabul etmek zorunda kalır. 1947'de Zürih Tıp Fakültesinden Prof. Mischner'in Uluslararası Cenevre Tıp Kongresinde yaptığı bir öneriyle, Dr. Behçet'in bu buluşu "Morbus Behçet" olarak adlandırılır. Böylece daha başlangıçta Behçet Sendromu, Trisymptom Behçet, Morbus Behçet adlandırmaları ortaya çıkar. Hulusi BEHÇET Modern çağda enfeksiyon hastalıkları, bağlantılı olarak halk sağlığı, immünoloji, mikrobiyoloji birlikte değerlendirilmelidir. Bakterilerle oluşan hastalıklara karşı onlarca gruptan antibiyotiğe sahibiz ancak savaşılan şeyin başka bir canlı varlık olması nedeniyle bazı sorunlar mevcuttur ki bunların başında antibiyotiklere direnç gelmektedir. Her yeni bulunan antibiyotiğe bir süre sonra bu bakteriler tarafından direnç geliştirilmekte ve tedavide zorluklar ortaya çıkmaktadır. Bu direnç antibiyotiklerin lüzumsuz ve kötü kullanımları ile de artmaktadır. Mısır mumyalarında bile rastlanan bir hastalık olan tüberküloz (verem) binlerce yıl içinde pek çok şekilde tedavi edilmeye çalışılsa da başarılı olunamamış ve en çok hastanın öldüğü hastalıklardan biri olarak tarihe geçmiştir. Bugün dünyada hala ilk pandemisi süren tüberküloza karşı kazanılan ilk zafer R. Koch tarafından hastalık etkeni olan bakterinin gösterilmesidir (Nobel ödülü- 1905). Koch Bunu izleyen başarı ise Calmette ve Guerin adlı iki araştırmacı tarafından 20 yıl boyunca bakterinin 229 pasajı yapılarak zayıflatılmış bir suş elde ederek oluşturulan aşı-BCG aşısıdır Waksman Üçüncü başarı ise bu hastalığa karşı ilk ilaç olan streptomisinin 1952’de Waksman tarafından bulunmasıdır (Nobel ödülü- 1952 ). 1952 yılı bu buluş nedeniyle “annulus mirabilis- harikalar yılı” olarak olarak adlandırılmıştır. Tüm bu başarılar hastalığı ortadan kaldırmak için yeterli olmamıştır. Bu tarihleri izleyerek çok güçlü ilaçlar bulunmuştur. Ama bakteriler de bu ilaçlara karşı direnç geliştirerek hastalık tablosunda yeni bir şekle neden olmuştur ki “Çok İlaca Dirençli Tüberküloz” olarak adlandırılan bu klinik tablo bugün hem hasta hem de toplum sağlığı açısından en korkulan hastalıklardan biridir. Pek çok hastalığa karşı elimizde aşılar vardır ve çok başarılı uygulamalarla bazı hastalıklar dünyadan tamamen eradike edilmiş ya da edilmektedir. Çiçek eradike edilmiş, çocuk felci için çalışmalar sürmekte ve bir sonraki hedef te kızamıktır. Ancak hastalıkların sayısı ile karşılaştırıldığında bu başarılar cılız kalmaktadır. Halk sağlığını korumaya yönelik hastalıkları oluşmadan önce yoketmeye yönelik çalışmalar sürerken bulaşıcı hastalıklara karşı elimizdeki tek silah olan antibiyotiklerin çok iyi ve doğru kullanımı da giderek daha fazla önem taşımaktadır. Hijyen şartlarındaki ve kişisel hijyene yönelik eğilimlerdeki iyileşmeler de bulaşıcı hastalıklardan korunmada son derece önemlidir. Bu nedenle eğitimin hayatın her aşamasında sürmesi ve kişinin de kendini mevsime, coğrafyaya, bulunduğu ortamın örneğin böceklerine göre nasıl koruyacağı konusunda eğitilmesi son derece önemli hale gelmektedir. Kaynak: www.istanbulsaglik.gov.tr

http://www.biyologlar.com/bulasici-hastaliklarin-tarihcesi

Sıtma Vektör Ekolojisi ve İlişkili Faktörler

Sıtma entomolojisini bir düzen içinde incelerken, parazitlerin bulaşımında mutlaka vektörün yaşadığı doğal ekosistemin de etkisinin olduğu gözönüne alınmalıdır. Bu sistem içinde ana faktörler, parazit, vektör ve konakçıdır. Bu faktörlerin birbirileriyle kesin ilişkileri olduğu gibi, her bir faktöre ait biyolojik ve fiziksel çevrelerinde bu ilişkilerde yeri vardır. Bu bir sistemdir ve bu sistem aşağıdaki gibi basit bir form altında gösterilebilir. Bu ana faktörler kendi içlerinde de bazı alt bileşenlere ayrılabilir: Parazit Türler, soylar, döngü için sıcaklık ihtiyaçları Vektör Üreme ihtiyaçları, sıcaklık ve nem, insanlarla ilişkisi, enfeksiyonlara hassasiyeti, beslenme ve dinlenme davranışı, uçuş kapasitesi, mevsimsel dağılımı, kışlama, hayat uzunluğu, insektisitlere karşı davranışı Konakçı (insan) Sosyal durum, yerleşim merkezlerinin, su bağlantılarının ve alt yapının kalitesi, tarımsal yapı, populasyon hareketi, bağışıklık, Fiziksel çevre Sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr, yükseklik, topografya, su durumu, toprak, insektisit kullanımı Diğer biyolojik faktörler Predatörler, parazitler, patojenler, genetik Yukarıda da belirtildiği gibi, herhangi bir alanda sıtma olgusunun varlığı bu faktörlerin tümünün ideal seviyede ve koşullarda olmasına bağlıdır. Sıtma parazitlerini taşıyan vektörün belirli bir alanda olması; ancak, parazitin ortamda bulunmaması ya da bunun tam tersi sıtmanın ortaya çıkmasını engeller. Konuya bu açıdan bakıldığında, sıtma mücadele çalışmalarında, hastalığın yaygın olduğu alanlarda ve yakın çevresinde medikal ve entomolojik mücadelenin birlikte sürdürülmesinde yarar görülmektedir. Ancak, bu mücadele formlarının birbirleriyle bir koordinasyon içerisinde olması ve bilimsel temellere oturması, sıtmanın eradikasyonu açısından kesinlikle şarttır. Sivrisinekler gibi vektör canlıların, davranışlarını ve yaşam döngülerini etkileyen iki önemli faktör bulunmaktadır. Genetik ve ekolojik değişkenlikler. Benzer genetik yapıya sahip bir populas-yon içerisinde, populasyonu oluşturan bireylerin her biri, ekolojik faktörlere karşı değişik hareket edebilir. Yani, ekolojik ya da çevresel faktörler, bir bakıma, sıtma gibi hastalıkları yayan ve bulaştıran canlılar için, insan ve hayvan sağlığı düşünülecek olursa en önemli sıradadır. Sivrisineklerin, larva ve ergin evreleri birbirlerinden ayrı iki değişik çevrede geçmektedir. Öte yandan, her iki evrede kendi çevreleri içerisinde değişik ekolojik faktörlerin baskısı altında bulunmaktadırlar. Evrelerin, bulundukları çevreye adaptasyon derecesi, onların mevsimsel ve coğrafi yayılışlarını belirleyen bazı çevresel baskıların denetimi altındadır. Ekolojik faktörler arasında bazıları çok önemlidir. Örneğin, sivrisineklerin tatlı ya da tuzlu suda veya her ikisinde birden yumurtlamaları genetik faktörlere bağlı olarak kontrol edilir. Konak seçimi de genetik faktörler tarafından belirlenir ama bir konak üzerinde beslenmenin derecesi yerden yere, günden güne değişebilir. Bu sadece konağın durumuna değil, aynı zamanda meteorolojik koşullardaki değişmelere de bağlıdır. Sivrisineklerin gelişme hızı temel olarak klimatik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, sucul evre periyodu, beslenme, yumurta gelişimi gibi biyolojik olayların tümü değişik sıcaklıklara göre oluşur. Böylece, entomolojik araştırmaları ya da mücadele çalışmalarının yapıldığı aynı zaman diliminde, çevresel faktörlerinde dikkatli bir şekilde kayıt edilmesi oldukça önemlidir. Bugün artık iyi bir şekilde bilinmektedir ki, vektör canlıların mevsimsel dağılımı ve populasyonlarının mevsimsel dinamizmi tamamıyla klimatolojik faktörlere bağlıdır. Bunun gibi, üreme ve hayatta kalma gibi davranışlar da çevresel etkenlerin denetimi altındadır. Sivrisinek türleri, dinlenme ve saklanma amacıyla iç ortamlarda bolca bulunduklarında endofilik, aynı şekilde dış ortamda bulunduklarında ekzofilik olarak kabul edilir. Dinlenme habitatının seçimi, özellikle uygun dinlenme alanının sıcaklık ve orantılı nemi ile denetlenir. Örneğin, A. maculipennis, A. sacharovi gibi sivrisinekler kesin ekolojik koşullarla sınırlandırılmışlardır. Klimatik faktörlerin belirlenmesiyle sağlanan veriler ki bunlar sıcaklık, nem, yağış, rüzgâr vb olaylar ile diğer ekolojik faktörleri kapsamaktadır, vektör populasyonlarının dinamizmleri, vektörel potan-siyellerini, dağılımlarını vb. ortaya koyar. Bu tip bilgiler sadece geniş alanlar için değil, bazı özel alanlar içinde ayrıntılı bir şekilde toplanmalıdır. Aşağıda, vektör canlıların bolluk, yoğunluk, dağılım ve üremelerini etkileyen bazı ekolojik faktörlerin etki mekanizmaları ve tanımlayıcı özellikleri kısaca açıklanmıştır: Mikro ve Makroiklim İklim, fiziksel çevrenin en önemli birleşenlerinden birisidir ve sıcaklık, orantılı nem, ışık ve rüzgâr gibi diğer önemli birleşenlerin belirleyicisi durumundadır. Günlük iklimsel değişimler olarak adlandırdığımız "hava durumu", sivrisineklerin yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik ve biyolojik faaliyetlerini belirler. İklim iki alt bölüme ayrılmıştır: 1) Makroiklim, sivrisineklerin yayılım alanının her boyutunda hüküm süren ortalama hava değişimleri, 2) Mikroiklim, makroiklim altında, sivrisinek populasyonunu oluşturan bireylerin hemen çevresinde hüküm süren değişiklikler. Makroiklim, türlerin alan içerisinde mümkün olan dağılımlarını denetlerken, mikroiklimdeki koşullar, makroiklim içerisinde türlerin lokal alanlardaki dağılımını etkiler. Örneğin, sivrisineklerin iç alanlardaki dağılımı mikroiklim ile denetlenirken, dış alanlardaki dağılımı ve barınmaları genel makroiklim ile belirlenir. İç alanları tercih eden herhangi bir türün üyeleri, dış alanları da tercih edebilir; ancak, bu durum makroiklimde olacak bir değişikliğin, türün mikroklima sınırlarına dayandığı ana kadar devam eder. Makroiklim, değişik yerlerdeki mikroiklimi kesin olarak denetler. Bu durum sivrisineklerin iç ortama ya da dış ortama hareketlerini belirler. Örneğin, bir evin iç sıcaklığı dış ortama göre 1-2°C düşük olabilir; ancak, aynı zamanda ev içindeki nem oranı dış ortama göre % 30 daha yüksektir. Günlük olarak, ev içinde (mikroiklim) sıcaklık ve nemin azalış ya da artışı, dıştaki ortamın (makroiklim) azalış ve yükselişlerini takip eder. Gece boyunca, ev içi sıcaklığı özellikle akşamın ilk saatlerinde dış ortama göre daha yüksek; ancak, güneşin doğmasından sonra daha düşük olabilmektedir. Bu durum, sivrisinek hareketlerinin bu iki ortam arasındaki sıcaklık etkileşimine göre belirlenmesini sağlar. Sıcaklık Böcekler soğukkanlı hayvanlardır ve tüm metabolik faaliyetleri çevrenin sıcaklığına göre düzenlenir. Sivrisinekler gibi major böcekler, büyük sıcaklık değişimlerinde vücut sıcaklıklarını kontrol edebilme yeteneğinde değillerdir. Böcekler düşük sıcaklıklarda yaşayabilirler; ancak, tüm metabolik faaliyetleri yavaşlar. Bunun gibi, sıcaklık 32-35°C'nin üzerine çıkarsa, benzer şekilde tüm metabolik faaliyetler bu sıcaklıklara göre modifiye olur. Sivrisineklerin gelişebilmeleri için en uygun sıcaklık aralığı 25-27°C'dir. Sivrisinek populasyonlarında, 10°C'nin altında ve 40°C'nin üzerinde çok yüksek oranda ölümler görülür. Bu ölümlerin oranı türlere göre değişir. Örneğin, A. maculipennis larvaları kritik sıcaklık değeri olan1O°C'nin altındaki tüm sıcaklıklarda su yüzeyinde inaktif olarak kalır ve yüksek oranda ölürler. Buna karşılık, A. claviger larvaları 0 °C'de, hatta buzlu suda bile yavaş bir şekilde gelişmelerini devam ettirirler. Nem Nem, sıcaklık gibi sivrisineklerin yaşam uzunluğunu ve dağılımını etkiler. Trake sistemi ile solunum yapmalarından dolayı sivrisinekler, genel olarak çevre nemine karşı çok hassastırlar. Özellikle, ormanlık alanlarda yaşayan sivrisinek türleri, kuru iklim şartlarında yaşayanlara göre nem değişimlerine karşı daha hassastırlar. Kuru mevsimlerde, ev içi sinekleri uygun neme sahip iç alanlara hareket ederken, dış alan sivrisinekleri bitki kümelerinin yakınlarında bulunurlar. Bu durum, kuru mevsimlerde mücadele çalışmalarının ve mücadele alanının planlanması için önemlidir. Gündüz ve gece boyunca, sıcaklık ve nemin ritmi, bölgesel değişiklik gösterir. Özellikle, sivrisinek yayılımı ve uçuşu ile türlerin kışlama ya da yazlaması bu ritimler arasındaki değişikliğin boyutlarına bağlıdır. Yağış Sivrisinekler için yağışın etkisi iki yönlüdür. Sürekli tekrarlanan yağışlar türlerin yumurtlamasını ve larvaların gelişimini kötü yönde etkileyebilir. Çünkü bu tip yağışlar, bir yandan ergin ölümlerine sebep olurken, diğer yandan üreme habitatlarının sürekli olarak değişmesini sağlar. Buna karşılık, uzun süren güneşli günlerden sonra yağan yağmurlar, gerek ortamın kuru havasını yumuşattığı gerekse yeni üreme habitatları oluşturduğu için olumlu etki yapabilir. Işık Işık ritmi, sivrisinek populasyonlarının hareketlerini özellikle beslenme ve dinlenme faaliyetlerini kontrol eden önemli bir ekolojik faktördür. Birçok Anopheles türü alacakaranlıkta ya da gece beslenme faaliyetini sürdürür. Bazı türler gece ve gündüz, bazı türler ise güneş battıktan sonra ilk 30 dakika içinde faaliyetlerini artırır. Ülkemizin de içinde bulunduğu ılıman kuşakta, fotoperyod (ışık ritmi), özellikle Anopheles türlerinin kışlaması üzerine oldukça etkilidir. Örneğin, sonbaharın kısa günlerinin başladığı zaman diliminde A. maculipennis kışlama faaliyetine girer. Ergin sivrisineklerin habitatları, onların ideal koşullarda dinlenme alanları, konak ve üreme habitatları bulmasıyla belirlenir. Ergin habitatlarının belirlenmesinde, yukarıda belirttiğimiz tüm ekolojik faktörler etkilidir. Sivrisinek populasyonlarının habitatlarının farklı bölümleri içindeki hareketi, sıcaklık, nem, konağın çekiciliği ya da üreme alanının çekiciliği gibi faktörlerle denetlenir. Bu gibi faktörlerin etkisi, sivrisineklerin fizyolojik şartlarına bağlıdır. Üreme alanlarına uçuş, bir yandan sivrisinek dişisinin tam olarak yumurtlama durumuna gelmesi (gravid dişi) yoluyla, diğer yandan ise üreme habitatının bir takım ideal ekolojik şartları içeren üreme habitatının çekiciliğiyle sitümüle edilir. Buna karşılık, ideal olmayan sıcaklık ve nem ile konakçının olmayışı, özellikle hastalık taşıyan sivrisinek türleri için dinlenme alanı ve üreme habitatı değiştirmek için önemli nedenlerdir. Sivrisineklerin yayılımıda (dispersiyon) bir takım ekolojik faktörlere bağlıdır. Bu faktörlerin eşik düzeyleri türlere göre değişiklik göstermektedir. Genel olarak, sıtma parazitlerini taşıyan türler 1-3 km aktif uçuş yapabildikleri gibi, bazı türler çok uzun mesafeleri kat edebilirler. Ayrıca, uzakta bulunan ergin habitatlarının ya da köylerin daha çekici olması bazı türlerin bulundukları habitatları bırakıp 10 km ya da daha fazla uçarak o bölgelere gitmesini sağlayabilir. Bir ekolojik faktör olarak rüzgâr sivrisinek uçuşunu etkileyen önemli bir olgudur. Örneğin, bazı Anopheles türleri, özellikle ülkemizde bulunmayan A. pharoensis Mısır'da çölün oldukça sert koşullarını atlatabilmek için ideal şartları buluncaya kadar 56 km uçabilmiştir (Anonymous, 1975). Sivrisineklerin genel olarak birbirini izleyen ve yaşamları boyunca yaptıkları tek tip bir hareket şekli vardır. Ergin dişiler, üreme alanlarından dinlenme alanlarına, oradan konakçıya, sonra tekrar dinlenme alanlarına ve bir kez daha üreme alanlarına doğru hareket eder. Bu döngü ergin dişilerin tüm hayatları boyunca devam eder. Sivrisinek populasyonlarının bol olduğu bir bölgede, yerleşim yerleri arasındaki uzaklık, bu canlıların hareketi için uygunsa ve yerleşim merkezlerinin çevresinde zengin üreme kaynakları bulunuyorsa, sivrisinekler tüm alanı rahatlıkla enfekte edebilirler. Mücadele çalışmaları açısından, bu tip bölgelerin genel itibariyle mücadele programı ve kapsamı içine alınmasında yarar bulunmaktadır. Eğer üreme habitatı iki köy arasında bulunuyorsa, bu köylerden birisinde bulunan sivrisinekler yumurtlamak İçin habitata gider ve yumurtlama işleminden sonra diğer köye giderek enfeksiyon oluşturabilirler. Bu durumda, mücadele çalışmalarının her iki köyde de eş zamanlı yapılması gerekmektedir. Böyle bir durum, küçük alanlar haricinde, birbirine komşu ülkelerin sınır bölgelerinde oluşursa, bu defa enfeksiyon ülkeler arası boyutlara kadar ulaşabilir. Sıtmanın yayılması da, komşu ülkeler arasındaki koordinasyonsuzluk, sosyal farklılıklar ve mücadele programlarındaki düzensizlik nedeniyledir. Sivrisinek sucul evrelerinin dağılımı ve hayatta kalma sürelerini etkileyen diğer bir ekolojik ve biyolojik faktör ise, yaşadıkları su ortamında bulunan doğal düşmanlardır. Sivrisinekler için doğal düşmanları; omurgalı ve omurgasız predatörler, virüsler, bakteriler, protozoalar, helmintler ve mantarlar olarak sınıflandırabiliriz. Doğal düşmanlarla birlikte diğer faktörler, sivrisinek populasyonlarının mevsimsel dinamizminde önemli rol oynarlar. Örneğin, teorik olarak bir sivrisinek dişisi ortalama 200 yumurta bırakır (açılan yumurtalardan 100 tanesi dişidir). Bir sivrisinek populasyonunun bir yıl içinde dört döl verdiğini düşünecek olursak, dördüncü dölün sonunda populasyonda birey sayısı 100 milyona ulaşır. Oysa, pratikte, yukarıda belirttiğimiz faktörlerin ve doğal düşmanların kombinasyonuyla, yapılan mücadele çalışmaları populasyon büyüklüğünü belli bir düzeyde tutmayı sağlar. Doğal düşmanlar arasında en etkili olanı predatör balıklardır. Doğal düşmanların etkinlik derecesi, av ile avlanan arasındaki ilişkinin derecesine bağlıdır. Örneğin, Gambusia affinis adı verilen sivrisinek balıklarının yaşam alanı da genelde sivrisinek larvalarının yaşadığı habitatlardır. Bu nedenle, bu balık türünün etkinlik derecesi diğerlerine göre yüksektir. Predatör canlıların su içindeki yaşam yerleri de aktiviteleri açısından belirleyicidir. Eğer predatör suyun alt seviyelerinde yaşıyorsa, beslenmek ve solunum yapmak amacıyla genellikle suyun üst seviyesini, hatta su yüzeyini tercih eden sivrisineklere karşı etkili olamaz. Suyun hacminin ya da habitatın büyüklüğünün de predatör aktivitesi için önemi vardır. Küçük boyutlu su birikintileri yeme-yenilme ilişkisinin olasılığını artırır. Sivrisinek larvalarına karşı doğada bulunan çok sayıda düşman organizma bulunmaktadır. Aynı zamanda, özellikle bakteriler üzerinde yapılan çalışmalar sonucunda bu düşmanlar, biyoinsektisit olarak endüstri koşullarında da üretilmektedir. Bu bölümde, omurgalı predatörlerden bazı balık türleri üzerine kısa açıklamalarda bulunacağız. Özellikle, su dinamizminin hızlı olmadığı, küçük ve gölgelenmiş habitatlarda, sivrisinek larvaları üzerine predatör olan omurgalı balıklarıdır. Gambusia en etkili türlerin olduğu cinstir. Bu türler, suyun üst yüzeyinden beslenen iyi birer avcıdır. Bu balık türü, birçok ülkede, özellikle sıtma eradikasyon programlarında çoklukla kullanılmaktadır. Sivrisinek larva mücadelesinde kullanılan diğer türler şöyledir : Gambusia affinis Lebistes reticulatus Tilapia mosambica Tilapia maciochei Tilapia zilin Tilapia meianopleura Cyprinus carpio Carassius juratus Xiphophorus maculaius Nothobranchius guentheri Cynolebias bellotti Cynoiebias elongatus Aphanius dispar Anabas scandens Aplocheilus panchax Genç evrelerinde predatördür. Bu balık türleri içerisinde ülkemizde en yaygın olan ve en çok kullanılan tür Gambusia affinis'tir. Yapılan araştırmalar, sivrisinek balığının çok geniş bir adaptasyon yeteneğinin olduğunu, temiz sulardan kirli sulara kadar geniş bir habitat aralığında yaşayabildiğini, sıcaklık değişimlerine çok dayanıklı olduğunu ortaya çıkarmıştır. Ancak yine de, sivrisinek larva mücadelesi için belirli bir alanda bu balıkların etkili bir şekilde kullanılabilmesi için bazı faktörlerin ideal olması gerekmektedir: Etkili olabilmek için balıkların gereksinimleri • Habitat suyunun, yüzeyden beslenmeye elverişli, mümkünse küçük ve gölgelenmiş olması, • Balıkların su içerisinde rahat beslenebilecekleri bir ortamın olması, • Uygulanacak alana zedelenmeden taşınmalarının sağlanması: Bunun için uygulanacak en iyi yöntem, taşıma konteynerlerinin yarısına kadar su ile doldurulmasıdır. Ayrıca, suyun yüzey çalkantısının önlenmesi için, yüzeye yeterli miktarda tahta parçaları atılmalıdır. Eğer taşınacak mesafe uzaksa, balıkların oksijen ihtiyacı için su içine oksijen verilmeli (bir ya da iki adet şişirilmiş bisiklet lastiği su içine yerleştirilir ve hava sibopları bir miktar açılır) ve zaman zaman durularak konteyner kapağı açılmalıdır. • Konteynerlerin içindeki su mutlaka balıkların yaşadığı doğal habitat suyu olmalıdır, • Uygulanan yerlerde balık predatörlerinin olmamasına dikkat edilmelidir, • Balıkların bulundukları habitata zarar verilmesi önlenmelidir. Uygulanabilecek habitatlar • Sivrisinek balıklarının oldukça güçlü bir adaptasyon yeteneği bulunmaktadır. Bu yüzden, çok temiz sulardan kirlenmiş sulara kadar birçok habitatta kullanılabilir. Mücadele yapılacak alana dağıtılmadan önce, doğal koşullarda stok alanları kurulmalı ve bu alanlardaki su kalitesinin organik maddelerce zengin olmasına dikkat edilmelidir. • Sıtma mücadelesi için oluşturulmuş drenaj kanalları, • Pirinç tarlaları içinde vejetasyon açısından yoğun olmayan kanallar, • Kuyular, geleneksel su toplama kapları, havuzlar, • Göller ve göletler, • Yavaş akan akarsu ve pınarlar, • Foseptikler. Dikkat edilmesi gereken hususlar • Balıklar eğer olanak bulurlarsa içme suyu şebekesine karışabilmektedirler, • Eğer bulundukları ortamda doğal besin bulamazlarsa, yavrularını yiyebilirler, • Bazı türler bataklık ve tuzlu sulara adapte olamayabilirler, • Habitatlarda yoğun olarak bulunurlarsa etkili olabilirler, • Bazen çocuklar balıkları yakalamaya çalışabilir, • Bulundukları habitatların periyodik olarak kontrol edilmesi ve eğer balık miktarı azalmışsa stoktan eklenmesi gerekebilir, • Balıkların etkisi mevsime ve suyun kalitesine göre değişebilir, • Havuzlarda kullanılan balıklar, havuzların suyu değiştirilirken ölebilirler. Bunun için havuzların altında mutlaka 5-15 cm su kalması gerekmektedir. Aksi takdirde, kontrol çalışmalarındaki gecikme, bu tip havuzlardan tüm bölgenin sivrisineklerle enfekte olmasını sağlayacaktır. Balıkların kullanılması için uygulama basamakları • Sivrisinek üreme alanlarının haritalandırılma çalışmaları bitirilmelidir. Su özellikleri belirlenmeli ve sınıflandırılmalıdır. Larva yoğunluğu ve diğer doğal düşmanlar hakkında bilgi edinilmelidir, • Uygulanacak habitat için yeterli balık sayısı değerlendirilmelidir, • Balıkların mücadele alanına zamanında ve hızlı bir şekilde dağıtılması için stok alanlar kurulmalıdır, • Uygulayıcı personel ve yöre halkına eğitim verilmelidir, • Balıkların kalıcılığının sağlanması için gerekli önlemler alınmalıdır, • Mücadele alanına dağıtım yapılmadan önce, taşımada çıkacak aksaklıkları görmek ve bu aksaklıklara çözümler getirmek amacıyla taşıma egzersizleri yapılmalıdır. Bu egzersizler sonucun-da, eldeki taşıma olanaklarıyla kullanılacak alana getirilebilecek balık sayısı hesaplanmalıdır, • Taşıma amacıyla plastik, metal ya da tahtadan konteynerler oluşturulmalıdır. Taşınacak balıklar en az 3-4 saat öncesinden, habitat suyu ile birlikte bu kapların içlerine yerleştirilmeli ve adapte olmaları sağlanmalıdır. Su sıcaklığının 20-22 C olmasına dikkat edilmelidir. Çok sıcak günlerde suyun fazla ısınma tehlikesine karşılık, kaplar içerisine suyu ideal sıcaklıkta tutabilmek amacıyla torba içerisinde buz koyulabilir. Taşıma genel olarak, sabahın erken saatlerinde ya da akşam yapılmalıdır, • Genç balıklar yaşlı ve hamile dişilere göre çok daha fazla dayanıklıdır, • Taşıma sırasında suyun oksijenlendirilmesi asla unutulmamalıdır. Balıkların mücadele alanına dağıtımı • Zamanlama: En uygun mevsim ilkbaharın başlarıdır. Ancak, kışın da dağıtım yapılabilir. Gün içinde en uygun zaman sabahın erken saatleridir. • Her bir üreme habitatına uygulanacak sayı: Kısa zamanda etkinin görülmesi İçin 2-6 balık/m2 dozu uygulanmalıdır (kuyu, küçük su kapları vb habitatlarda 2 balık m2; pirinç tarlası, büyük havuz vb alanlarda 5-6 balık/m2 dozu kullanılmalıdır). • Geniş alanlarda uzun süreli etkinin görülebilmesi için hamile dişilerden seçilmiş 200-400 balığın hektara uygulanması gerekmektedir (200-400/ha). Bu populasyon 2-3 ay içerisinde tatminkâr bir sayıya yükselir. Doğal düşmanlarının yokluğunda, yıllar boyunca yüksek bir populasyon olarak kalabilir. • Herhangi bir etkiden dolayı uygulanan alanda balık populasyonu ortadan kalkarsa, etkinin nedeni bulunduktan sonra, aynı işlemlerin yeniden tekrarlanması gerekmektedir. • Balık uygulanmış alanlar sık sık kontrol edilmeli ve bir yandan balık populasyonunun durumu gözlenirken diğer yandan 1-2 haftada bir larva populasyonundaki düşüşler kontrol edilmelidir.

http://www.biyologlar.com/sitma-vektor-ekolojisi-ve-iliskili-faktorler

Sıtma mücadele programlarında entomolojik aktivitelerin farklı tipleri için teknik ve işlemler

A. Başlangıç incelemeleri Başlangıç incelemeleri, araştırma ve mücadele yapılan her bir lokalite için aşağıdaki bilgileri sağlamalıdır: a. Anopheles türlerinin belirlenmesi b. Göreceli ergin yoğunluğu • Barınma ve dinlenme alanlarından ağız aspiratörüyle toplananlar • İnsan ya da hayvan tuzakları ile sokma halinde olanlar • Işık ya da karbondioksit tuzakları gibi özellikle ekzofilik türleri yakalayan harici tuzaklara yakalananlar c. Larva habitatlarından uzaklık ve larva örneklemesi yoluyla tür komposizyonunun ortaya çıkarılması d. Lokaliteye mevsimsel olarak giren tür sayısı ve populasyon miktarı e. İnsan ekolojisi, populasyon büyüklüğü, populasyon hareketi ve evcil hayvanlar üzerine bilgiler f. Geçmişte, tarımda ve halk sağlığında kullanılan insektisitlerin dökümü Teknik ve işlemler a. Alan için önceden varolan bilgilerin analizi yapılmalıdır. b. Sıtma vakaları ve vektör dağılımı açısından mücadele yapılacak bölge az ya da çok homojen alt bölümlere ayrılmalı ve her alt bölüm için çevresel koşullar ve farklı coğrafi alanlar belirlenmelidir. c. Her bir ayrı zon ya da alt bölümde potansiyel ya da aktif üreme alanı olan habitat suyunun yüzey alanı ve tipi tahmin edilmeli ve belirlenmelidir. d. Bu alt bölümlerde, sivrisinek türlerinin örneklenmesi İçin en uygun metod seçilmelidir. Eğer lokal türlerin erginlerinin habitatları ya da barınma veya dinlenme davranışları bilinmiyorsa, larva örneklemesi ergin örneklemesiyle eş zamanlı yapılmalı ve larva ile ergin üzerinde tür belirlenmesine gidilmelidir. Eğer, sivrisinek türlerinin dinlenme davranışları biliniyorsa, iç alanlarda bulunan sivrisinekler için örnekleme metodu seçilmelidir. Gece boyunca kurulan hayvan ve insan tuzakları ile ışık tuzakları, ekzofilik (yabanıl) türler hakkında bilgi verir. e. Her bir homojen alt bölümde, ergin sivrisineklerin toplanması için yeterli miktarda örnekleme istasyonu seçilmelidir. Bu istasyonların, larva üreme ve gelişme habitatlarından (jit) uzaklığı belirlenmelidir. Her lokalitede endofilik sivrisineklerin yakalanması için en az 9-10 ev ve bu evlerin arasında gece dışarıda sokan sivrisinekleri örneklemek için en az 2 harici tuzak noktası seçilmelidir. Böylece en yüksek populasyon örneklemesinin yapılması için minimum İstasyon sayısı belirlenmiş olur. f. Sivrisineklerin insektisitlere karşı hassasiyet testleri devam ettirilmelidir. Örneklemelerin zamanlaması çok önemlidir. Örneklemeler, her nekadar sıtma eradikasyonu içinde yapılsa bile, sağlıklı olabilmesi için sivrisineklerin en yoğun oldukları, en iyi yakalanabilecekleri ve en yüksek populasyon sayısına ulaştıkları zamanlarda yapılmalıdır. Örneklemeler ve incelemeler, çevresel değişikliklerin oluşmasını engellemek için mümkün olan en kısa zamanda yapılmalıdır. Böylece, çevresel değişikliklerden {sıcaklık farkları, nem farkları, ışık vb) dolayı oluşabilecek hatalar en aza indirilmiş olur ve sivrisinek bolluğu açısından en iyi sonuçlar elde edilmiş olur. Ön örneklemeler, alan büyüklüğüne bağlı olarak değişmekle birlikte, iki aydan daha fazla bir zamana yayılmalıdır. Araştırıcılar, sivrisinek populasyonlarının en yüksek pike ulaştıkları zamanı tahmin edemiyorlarsa, sıtma vakalarının da çoğaldığı zamanı tespit etmeleri güçleşir. Bu açıdan ön örneklemelerden elde edilen bilgiler kısa zamanda değerlendirilmeli ve gerek duyuluyorsa populasyon büyüklüğünü belirleme çalışmaları devam ettirilmelidir. Türkiye'de bu konuyla ilgili bölgesel bilgilerin az olması gözönüne alınacak olursa, bizim önerimiz organizasyon ve planlama aşamasında çalışılan bölgede örnekleme ve populasyon büyüklüğünün mevsimsel dalgalanmasını belirleme çalış maları en az bir, en fazla üç yıl süresince devam ettirilmelidir. Ancak, genel anlamda, ay başına sivrisinek populasyon büyüklüğünün en üst noktasının belirlenmesi, sıtma vakalarının da en üst noktasının tahmin edilmesini sağlayabilir. İşlemleri bölgelere göre değişmekle birlikte, aylık olarak yapmak olanak ve personel açısından zayıf olan bölgelerde avantaj sağlayabilir. Eğer bir alanda sıtma taşıyan iki ya da daha fazla tür varsa, çalışmalar bu türler arasında sayı ve etkinlik bakımından baskın olan üzerinden yapılmalıdır. Baskın vektörün özellikleri belirlendikten sonra, diğer türler üzerine çalışılmalıdır. Sivrisinek saldırı saatlerinin bilinmesi, mücadele programlarının belirlenmesi için çok önemlidir. Bunun için; eğer olanaklar yeterliyse, özellikle sivrisinek populasyonlarının yoğun olduğu aylarda, en az 15 günde bir defa ev ve ahır içlerinden ve harici tuzaklar yardımıyla dış alanlardan, güneş battıktan sonra başlamak üzere güneş doğuncaya kadar gece boyunca her iki saatte bir örnekleme yapılmalıdır. Buradan elde edilen verilerin değerlendirilmesi, sivrisinek populasyonlarının türlere özgü saldırı saatlerini ortaya çıkaracaktır. Böylece, öncelikle baskın olan tür için ilaçlama zamanlaması yapılabilecektir. Türkiye gibi olanakları kısıtlı olan ülkelerde bu araştırma, sıtma mücadelesiyle çalışan ekiplere insektisit tasarrufu, zaman ve emek kazancı sağlayacaktır. Örneğin, A türü Adana Ceyhan yöresinde X köyünde, temmuz ayında saat 2000-2200 arasında saldırıyorsa ve bu tür tam baskın bir türse, X köyünde ilaçlamanın bu saatler dışında yapılmasının anlamı yoktur. Böylece, klasik mücadele çalışmalarının dışına çıkılarak, çalışmalarımıza bilimsel bir taban kazandırmış oluruz. Bu tip bilgilerin elde edilmesi, gelecek kuşaklar itibariyle sıtmanın eradike edilmesi için oldukça önemlidir. Ön incelemelerden elde edilen bilgiler, varolan metodlar ve örnekleme işlemleri ile ilgili genel bilgiler. Verilerin sentezi Başlangıç inceleme ve araştırmalarından elde edilen veriler, sıtma mücadelesinin programlanması, organizasyonu ve detaylı uygulamaları için oldukça önemlidir. Bu yüzden, bilgilerin büyük bir dikkatle toplanması ve aşağıda ana başlıklarıyla sunduğumuz şekilde analiz edilerek, değerlendirilmesi gerekmektedir: a. Entomolojik verilerin toplanması için amaçların belirlenmesi, b. Hastalığın kapsamının, vektör türlerin topografik dağılımı ve farklı ekolojik şartların belirlenmesi, c. Aşağıda belirtilen bilgilerin ışığında, ekolojik olarak birbirinden farklı her bir alanda belirleyici (durumu/alanı örnekleyen) lokalitelerin seçimi, • Hastalığın kapsamı • Larva üreme ve gelişme habitatlarının dağılımı, tipleri ve üretme potansiyeli • İnsan yerleşim birimlerinin tipleri • Evcil hayvanlar • Tüm yıl boyunca durum d. Aşağıdaki bilgilerin ışığında, yakalama ve örnekleme istasyonlarının seçimi, - İnsan yerleşim alanlarının tipleri - Larva üreme ve gelişme alanlarından uzaklık - Araştırma alanında evcil hayvanların varlığı ya da yokluğu - Vektörün davranışı

http://www.biyologlar.com/sitma-mucadele-programlarinda-entomolojik-aktivitelerin-farkli-tipleri-icin-teknik-ve-islemler

TIBBİ ATIKLAR

Tıbbi atıklar, üretildikleri andan yok edilme işlemi sona erinceye kadar geçen süreçte çevre ve insanla doğrudan ya da dolaylı etkileşim içindedir. Tıbbi atıkların çevreye etkileri ; biyolojik, kimyasal ve fiziksel nitelikte olabilmektedir. Doğrudan veya aracı hayvanlarla bulaşabilen cüzzam, veba, kolera, dizanteri, tüberküloz, kuduz ve sıtma gibi hastalıklar biyolojik olumsuzluklara neden olmaktadır. Çöp depolama alanlarında oluşan sızıntı suları ve gazlar, kimyasal ve biyolojik sorunlara yol açmaktadır. Çevreye sorumsuzca bırakılan atıklar insanlar üzerinde fiziksel zararlar vermektedir. Dünya Sağlık Teşkilatı: “Sağlık kuruluşları, araştırma kuruluşları ve laboratuvarlar tarafından oluşturulan tüm atıklar tıbbi atıktır”. Bunun dışında evde yapılan tıbbi bakım (diyaliz ve insülin enjeksiyonları) esnasında üretilen atıklar gibi küçük veya dağınık durumda bulunan kaynaklardan çıkan atıklarda tıbbi atıktır”. 22.07.2005 tarih ve 25883 sayılı Tıbbi atıkların Kontrolü Yönetmeliği: “Tıbbi atık: sağlık kuruluşlarından kaynaklanan enfeksiyöz atık, patolojik atık ve kesici-delici atıklardır”. a) Enfeksiyöz atıklar: Enfeksiyöz karakterde olduğu düşünülen laboratuvar kültür ve stokları, ameliyat ve otopsilerdeki malzemeler, operasyon sonrası ortaya çıkan infekte dokular, infekte hastaların kullandığı kan ve vücut salgılarıyla bulaşmış giysiler, yaraların pansumanında kullanılan malzemeler ve hasta izolasyon sonrası ürünleri, hemodiyaliz hastalarının sağlık bakım ürünleri, enfekte laboratuvar hayvanları, enfekte insan ve hayvanlarla teması olduğu düşünülen tüm malzemeler (kültür ve stoklar, otopsi atıkları, hayvan cesetleri, enfekte ajanlarla temas ettiği düşünülen atıklar yüksek enfeksiyöz atıklar olarak değerlendirilir). b) Patolojik atıklar: Bu grup, enfeksiyöz atıkların alt grubu olarak da düşünülebilir. Vücut sıvıları, doku ve organlar, vücut parçaları, insan fetüsü, hayvan cesetleri (sözü edilen insan ve hayvan vücutları anatomik atık olarak da değerlendirilmektedir). c) Kesici atıklar: Kesici-delici, doku bütünlüğünü bozacak her türlü malzeme, infüzyon seti, iğne, bistüri, bıçak, çivi, kırık cam parçaları gibi enfekte olmasalar da yüksek derecede tehlike oluşturan atıklar. Tıbbi atıklar; ilgili sağlık personeli tarafından oluşumları sırasında kaynağında diğer atıklar ile karıştırılmadan ayrı olarak biriktirilir, hiçbir suretle evsel atıklar, ambalaj atıkları ve tehlikeli atıklar ile karıştırılmaz. Tıbbi atıkların toplanmasında; yırtılmaya, delinmeye, patlamaya ve taşımaya dayanıklı, orijinal orta yoğunluklu polietilen ham maddeden sızdırmaz, çift taban dikişli ve körüksüz olarak üretilen, çift kat kalınlığı 100 mikron olan, en az 10 kilogram kaldırma kapasiteli, üzerinde görülebilecek büyüklükte ve her iki yüzünde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT TIBBİ ATIK” ibaresini taşıyan kırmızı renkli plastik torbalar kullanılır. Torbalar en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları sıkıca bağlanır ve gerekli görüldüğü hallerde her bir torba yine aynı özelliklere sahip diğer bir torbaya konularak kesin sızdırmazlık sağlanır. Bu torbalar hiçbir şekilde geri kazanılmaz ve tekrar kullanılmaz. Tıbbi atık torbalarının içeriği hiçbir suretle sıkıştırılmaz, torbasından çıkarılmaz, boşaltılmaz ve başka bir kaba aktarılmaz. Kesici ve delici özelliği olan atıklar diğer tıbbi atıklardan ayrı olarak delinmeye, yırtılmaya, kırılmaya ve patlamaya dayanıklı, su geçirmez ve sızdırmaz, açılması ve karıştırılması mümkün olmayan, üzerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “DİKKAT! KESİCİ ve DELİCİ TIBBİ ATIK” ibaresi taşıyan plastik veya aynı özelliklere sahip lamine kartondan yapılmış kutu veya konteynerler içinde toplanır. Bu biriktirme kapları, en fazla ¾ oranında doldurulur, ağızları kapatılır ve kırmızı plastik torbalara konur. Kesici-delici atık kapları dolduktan sonra kesinlikle sıkıştırılmaz, açılmaz, boşaltılmaz ve geri kazanılmaz. Tıbbi atık torbaları kapaklı, paslanmaz metal, plastik veya benzeri malzemeden yapılmış, yükleme-boşaltma esnasında torbaların hasarlanmasına veya delinmesine yol açabilecek keskin kenarları olmayan, yüklenmesi, boşaltılması, temizlenmesi ve dezenfeksiyonu kolay ve sadece bu iş için ayrılmış konteynerlerde toplanırlar. Bu konteynerler turuncu renkli olacak, üzerlerinde “Uluslararası Biyotehlike” amblemi ile “Dikkat! Tıbbi Atık” ibaresi bulunacaktır. Tıbbi atık çıkaran sağlık kuruluşları tıbbi atıklarının alınması için, tıbbi atık toplama, taşıma ve bertarafından sorumlu kuruluşla (büyükşehirlerde büyükşehir belediyeleri, büyükşehir belediyesi olmayan yerlerde ise belediyeler veya yetkilerini devrettiği kişi ve kuruluşlar) tıbbi atık sözleşmesi yapması gerekmektedir. Uluslararası düzeyde, infeksiyon kontrolü ile ilgili çeşitli örgütler, kuruluşlar ve üniversiteler, diş hekimliği uygulamalarına ait atık yönetimi konusunda ilkeler belirlemiş ve birtakım önerilerde bulunmuşlardır: • İnsana ait her türlü doku ve kan ürünü, enjektör, bistüri, karpül, delici-batıcı-kesici tek kullanımlık malzeme ayrı toplanmalıdır. Bu toplama işleminin yapıldığı kapların üzerinde mutlaka tıbbi atık uyarısı bulunmalıdır. • Kesici-delici özellikteki atıklar enfeksiyöz karakter taşıyıp taşımamalarına bakılmaksızın; taşıma ve toplama esnasında delinmeye, yırtılmaya sebep olabileceğinden sızdırmaz, dışarıdan gelen darbelere dayanıklı kutularda toplanmalıdır. İğne, bistüri ucu, kırılmış ampuller, kullanılmış karpüller, ortodontik bant ve tel artıkları, kırılmış el aletleri, kesilerek çıkarılmış protezler, eski protez ve apareyler, frezler, kanal aletleri vs. gibi kesici atık malzemeler delinmeye ve sızdırmaya dirençli, renkli, numaralandırılıp kodlanmış ve sterilizasyon işlemine dayanıklı taşıyıcılar içinde biriktirilmeli; kutular tam doldurulmadan, kapakları sıkıca kapatılarak ve sterilizasyon işleminden geçirildikten sonra kırmızı atık torbalarına dahil edilmelidir. • Enfeksiyöz özelliği yüksek olan her türlü tıbbi atık otoklavda sterilizasyon işlemine tabi tutulduktan sonra tıbbi atık poşetlerine konulmalıdır. • Enjektör kullanımı sonrasında uçlar kapatılmaya çalışılmamalı ve kutulara bu şekilde atılmalıdır. • Kimyasal atıklar kapsamında değerlendirilen cıva gibi maddeler, amalgam artıkları, banyo solüsyonları genel kanalizasyon şebekesine verilmemelidir. Diş hekimliğinde dolgu ve restorasyon materyali olarak kullanılan amalgam, içerdiği cıva nedeniyle, diş hekimliği atık yönetiminde önemli bir yere sahiptir. Ülkemizde tehlikeli atıkların yönetim prosedürü, 14.03.2005 tarihinde yürürlüğe giren 25755 sayılı “Tehlikeli Atıkların Kontrolü Yönetmeliği” ile düzenlenmiştir. Bu yönetmelikte diş hekimlerinin kullandığı amalgam dolgu maddesi “insan ve hayvan sağlığına ve/veya bu konulardaki araştırmalara ilişkin atıklar” başlığı altında incelemiştir. Diş hekimliği uygulamaları sonrasında ortaya çıkan amalgam parçacıkları genel gidere verilmemeli, su altında biriktirilmeli ve mutlaka yeniden değerlendirilmelidir. Kreşuar filtreleri ve lavabo filtreleri parçacık geçişine izin vermez şekilde dizayn edilmelidir. Kimyasal zararlılar, yüksek düzeyde ağır metal içeren atıklar ülkemizde veya ülke dışında, bu işlem için sertifikasyon sürecini tamamlamış, atık işleme ve ayrıştırma merkezlerine ulaştırılmalıdır. Röntgen banyo solüsyonları; sodyum tiyosülfat, sodyum sülfit, sodyum karbonat, potasyum sülfit, potasyum alum, potasyum bromür, metol, fenidon, hidrokinon, gluteraldehit, asetik asit gibi kimyasallarla birlikte %1’den az miktarda da olsa gümüş içerirler. Bu solüsyonların da genel kanalizasyon şebekesine verilmeyip, yeniden kazanım tesislerine ulaştırılması gereklidir. Diş Hekimleri Odası'nın dergisinde yazdığım yazı Yalçın DEDEOĞLU Biyolog

http://www.biyologlar.com/tibbi-atiklar

ENERJİ ÇEŞİTLERİ

NÜKLEER ENERJİ Bir elementin kimyasal özelliklerini taşıyan en küçük parçasına atom denir. Nükleer enerji atom çekirdeklerinin parçalanması sonucunu elde edilen bir enerji türüdür. Atom çekirdeklerinin parçalanması ile büyük bir enerji açığa çıkmaktadır. Atom çekirdeğinin zorlanmış olarak parçalanması (Fisyon) ve Atomik parçacıkların birleşme reaksiyonu (füzyon) tepkimeleri ile elde edilen bu enerjiye "çekirdek enerjisi" veya "nükleer enerji" adı verilmektedir. Nükleer reaktörler nükleer enerjiyi elektrik enerjisine dönüştüren sistemlerdir. Temel olarak fisyon sonucu açığa çıkan nükleer enerji nükleer yakıt ve diğer malzemeler içerisinde ısı enerjisine, bu ısı enerjisi de kinetik enerjiye ve daha sonrada jeneratör sisteminde elektrik enerjisine dönüştürülür. Nükleer santrallarda kullanılan yakıtın temin edilmesinde ve saklanmasında avantajları bulunmaktadır, 1000 MWe üreten bir nükleer santral her yıl yaklaşık 30 ton (7 m3) yakıt tüketir. Nükleer santrallerde kullanılan yakıtlar, 10-20 yıl süre ile santral sahasında saklanacaklardır. Bu dönemde aktivitelerinin %98'inden fazlasını kaybedeceklerdir. Asıl sorunu oluşturan uzun ömürlü radyoaktif maddeler de camlaştırılacak, camlaştırılan bu maddeler de kademeli koruma mantığı çerçevesinde kurşun, beton ve korozyona dayanıklı kaplar içine konulacak, bu kaplarda jeolojik olarak kararlı bölgelerde yerin yaklaşık 1.000 m altında hazırlanacak beton zırhlı galerilerde saklanacaktır. Fosil yakıtlı, özellikle kömür santrallerin, çevre etkisi nükleer santrallerle kıyaslanamayacak ölçüde olumsuzdur. Tam tersine, nükleer santraller, çevre etkisi bakımından tercih edilmesi gereken bir seçenektir, normal işletme koşulları altında çalışan nükleer reaktörler, dışarıya verebilecekleri en fazla radyoaktivite, normal doğal radyasyon seviyesinin %0,1-1'i ile sınırlandırılmıştır, pratikteki durum ise bu sınırların altındadır. Diğer yandan nükleer enerjinin çevreye verdiği etki az olmasına rağmen Çernobil patlaması sonucu oluşan atıklar binlerce insanın ölmesine, binlerce insanın sakat kalmasına yıllarca onarılamayacak çevre felaketlerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu tür karşılaştırmalar yapılırken olağan dışı durumlarda göz önünde bulundurulmaldır. Elektrik enerjisi arz ve talep projeksiyonlarına bağlı olarak, 2015 yılından başlayarak yaklaşık 5.000 MW gücünde nükleer santral kapasitesinin işletmeye alınması planlanmaktadır. Bu amaçla 5710 sayılı Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ve İşletilmesi ile Enerji Satışına İlişkin Kanun (2007) çıkartılmıştır. Nükleer güç santrallerinin kurulmasına ilişkin süreç devam etmektedir. Ülkemizde Mersin-Akkuyu'da kurulması planlanan Türkiye'nin ilk nükleer santralinin lisansı alınmış olup, Sinop için lisanslama çalışmaları devam ettiği bildirilmektedir. Dünyada işletmede olan santralların sayısı 442 adet olup bu işletmelerin net gücü: 356.746 MW(e) dir. Bu nükleer santrallerden üretilen Toplam Enerji 2544 Twsaattir. Üretilmiş olan bu nükleer enerjinin toplam enerjiye oranı: %16 durumundadır. Dünyada inşa halindeki santralların sayısı 35 adettir. Dünya elektrik enerjisi üretiminin %80'inin yenilenemeyen kaynaklardan, %19'u ise hidrolik kaynaklardan sağlanmakta, rüzgar, güneş, jeotermal, biokütle gibi yenilenebilir kaynakların payı ise %1’in altında kalmaktadır. HİDROJEN ENERJİSİ Güneş ve diğer yıldızların termonükleer tepkimeye vermiş olduğu ısının yakıtı hidrojen olup, evrenin temel enerji kaynağıdır. Hidrojen bilinen tüm yakıtlar içerisinde birim kütle başına en yüksek enerji içeriğine sahiptir İçinde bulunduğumuz yüzyıl içerinde önem kazanan ve bu yüzyıla damgasına vuracak olan enerji türü hidrojendir. Hidrojen kullanım verimi yüksek olan bir yakıt türüdür. Çevre dostudur. Teknolojik gelişim, çevre etkisini de içeren effektif maliyetinin diğer yakıtlardan düşük olmasını sağlar duruma gelmiştir. Hidrojenin kullanılmasını gerektiren başlıca iki neden ömen kazanmaktadır. Bu nedenlerden biri fosil yakıtların yanma emisyonu sonucu açığa çıkan karbon dioksitin yarattığı çevre sorunudur. Diğer neden ise petrol ve doğal gaz gibi akışkan hidrokarbonların bilinen üretilebilir rezervlerinin günümüzde her geçen gün azalma ve ihtiyaca cevap vermeme nedenidir. Isı ve patlama enerjisi gerektiren her alanda kullanımı temiz ve kolay olan hidrojenin yakıt olarak kullanıldığı enerji sistemlerinde, atmosfere atılan ürün sadece su veya su buharı olmaktadır. Hidrojen petrol yakıtlarına göre ortalama %33 daha verimli bir yakıttır. Hidrojenden enerji elde edilmesi esnasında su buharı dışında çevreyi kirletici ve sera etkisini artırıcı hiçbir gaz ve zararlı kimyasal madde üretimi söz konusu değildir. Hidrojen enerjisinin diğer yakıtlardan yaklaşık üç kat pahalı olarak üretilmesi nedenil ile maliyet düşürücü teknolojik gelişmelerle daha ucuza mal edilmesi kullanımının yagınlaşmasına neden olacaktır. Diğer yandan günlük veya mevsimlik periyotlarda oluşan ihtiyaç fazlası elektrik enerjisinin hidrojen olarak depolanması günümüz için de geçerli bir alternatif olarak değerlendirilmelidir. Şu anda dünyada her yıl 50 milyon ton hidrojen üretilmekte, depolanmakta, taşınmakta ve kullanılmaktadır. En büyük kullanıcı payına kimya sanayi, özellikle petrokimya sanayi sahiptir. Son yıllarda hidrojenle çalışan değişik motorlar üretilmiş olup; otolara, otobüslere uygulanarak denemeler yapılmıştır. İçten yanmalı motorlarda yakıt olarak hidrojen kullanılabilmekte, bunlar çoğunlukla enjeksiyonlu motorlardan oluşmaktadır. Son yıllarda hidrojen/benzin ve hidrojen/doğal gaz sistemli Otto motoru gibi düzenlemeler ortaya çıkarılmıştır. Hidrojen yakıtı araçlara sıvılaştırılmış biçimde veya metalik hidrid biçiminde uygulanmaktadır. Yakıtın zehirliliği, yanma ürünlerinin zehirliliği, diffüzyon katsayısı, ateşleme enerjisi, patlama enerjisi, alev emissivitesi gibi faktörlere göre yapılan emniyet değerlendirmesi açısından, hidrojen en emniyetli yakıtlardan biridir. Hidrojenin emniyet faktörü 1 iken, benzinde 0.53 ve metanda 0.80 olmaktadır. Kısacası benzin ve doğal gaz hidrojene göre tehlikeli yakıtlardır. Kömür 1) Taşkömürü, taşkömürü briketleri, taşkömürü koku, 2) Linyit kömürü, linyit kömürü briketi, 3) Turb briketi, turba, 4) Antrasit, 5) Asfaltit. Kükürt içeriği yüksek olan kömürden elde edilen briket kömürlerin kullanıldığı yakma tesislerinde, yakıtta yapılan özel önlemler sonucu bacadan atılan kükürt dioksit (SO2) konsantrasyonu, toplam kükürt içeriği kuru bazda ağırlıkça maksimum %1,0 olan briket kömürün yanması sonucu bacadan atılan kükürt dioksit (SO2) konsantrasyonuna eşdeğer ise bu briket kömürler ısınmada kullanılabilir. Briket kömürlerin kullanıldığı soba ve kazanlara ait deneyler akredite olmuş veya Bakanlıkça uygun görülen laboratuvarlarda yaptırılır ve belgelendirilir. Odun, Odun Türevi ve Diğer Biokütle Yakıtları 1) Mangal-odun kömürü, mangal-odun kömürü briketi, 2) Kabuğu dahil minimum altı ay doğal halde bırakılmış parça odun, yarılmış odun, kıyılmış odun ile çalı çırpı ve takoz şeklindeki odun, 3) Doğal halde minimum altı ay bırakılmış parçalı olmayan odun, örneğin testere unu, talaş, zımpara tozu veya kabuk şeklinde, 4) Odun briketi şeklinde doğal halde minimum altı ay bırakılmış odundan elde edilen preslenmiş odun veya eşdeğer odun peleti (topağı) veya eşdeğer kalitede doğal halde bırakılmış odundan elde edilmiş diğer preslenmiş odun, 5) Odun koruyucu madde sürülmemiş veya odun koruyucu madde içermeyen boyalı, cilalı, kaplamalı odun ile bundan kalan artıklar ve halojen-organik bağlayıcı madde içermeyen kaplamalar, 6) Odun koruyucu madde sürülmemiş veya odun koruyucu madde içermeyen kontrplâk, talaşlı plaka, elyaflı plaka ile bunlardan kalan artıklar ve halojen-organik bileşikler içermeyen kaplamalar, 7) Saman, prina, mısır koçanları, pamuk sapları, sebze sapları, fındık kabuğu, ayçiçek ve pirinç kabukları ve sapları, meyve çekirdeği kabukları gibi maddelerden elde edilmiş briketler, Gaz Yakıtlar Hava gazı, doğalgaz, sıvılaştırılmış petrol gazı (LPG), hidrojen, biyogaz, arıtma gazı, kok fırını gazı, grizu, yüksek fırın gazı, rafineri gazı ve sentetik gazlardır. Gaz yakıtların içindeki kükürdün hacimsel oranı % 0.1’i geçemez. Kullanılması Yasak Maddeler: Petrol koku, mineral yağ, araba plastiği parçaları, lastik, tezek, katı atıklar ve tekstil artıkları, kablolar, ıslak odun, boyalı odun, plastikler, ev eşyaları ve yemek atıkları gibi evsel atıklar, özel atıklar, tıbbi atıklar, asfalt ve asfalt ürünleri, boya ve boya ürünleri ile fuel-oil kaplarının ısınma amacıyla yakılması yasaktı

http://www.biyologlar.com/enerji-cesitleri

Uyku Apne Sendromu Nedir?

Bulguları Nelerdir? Uyku Bozukluğu Neden Ciddi Bir Sağlık Sorunudur? Nasıl Tedavi Edilir? Polisomnografi (Uyku Testi) Nedir? Anlaşmalı Kurumlar Uyku Testi UYKU APNE SENDROMU NEDİR? Uykuda solunum durması en sık karşılaşılan uyku hastalıklarından biridir. Uyku sırasında üst solunum yollarında tıkanmalara bağlı gelişen solunum durmaları ve buna eşlik eden kan oksijen seviyesindeki düşüşler ile karakterizedir. Beyinde solunum merkezinin fonksiyon bozukluğu ve Üst hava yollarında tıkanıklığa yol açan oluşumlar bu hastalığın en önemli nedenleridir. BULGULARI NELERDİR? Gün boyu aşırı uykululuk hali, uyku sırasında horlama ve solunum durması başlıca belirtileridir. (Hasta bu durumun farkında değildir fakat eşi son derece farkındadır.) Horlama uyku bozukluğunun önemli bir habercisidir. Bu Hastalarda Aşağıdakilerden Bir veya Birkaçı Genellikle Mevcuttur. UYKU BOZUKLUĞU NEDEN CİDDİ BİR SAĞLIK SORUNUDUR? Bu hastalık, acil tıbbi müdahale gerektiren, son derece ciddi ancak yeterince önemsenmeyen, hayatı tehdit eden bir durumdur. Teşhis edilmemiş uykuda solunum durması; felç, iktidarsızlık, yüksek tansiyon, kalp krizi, kalp hastalığı ve kalp ritim bozukluklarına neden olur. Ayrıca bu durum trafik kazalarına, işteki verim kaybına ve kişiler arası ilişkilerde bozulmalara neden olup gündüz aşırı uykuluk hali yaratır. Bahsi geçen bu bulgular hafif, orta, ağır şiddette olabilir. NASIL TEDAVİ EDİLİR? Uyku apne sendromu bulgularına sahip olan kişiler mutlaka uyku laboratuarında bir gece geçirerek, polisomnografi yapılarak değerlendirilmelidir. Hastalık belirlendiği taktirde, hastalığın tedavisi uzman hekimin belirleyici ilaçlarla ve cerrahi tedavilerle mümkündür. UYKU TESTİ (POLİSOMNOGRAFİ) Polisomnografi denen uyku testi sırasında mümkün olduğunca evinizdeki ortama yakın şartlarda tüm gece boyunca uykunuz ve uykuda çeşitli vücut fonksiyonları uyku teknisyenlerince izlenerek kaydedilmektedir. Amaca yönelik olarak kaydedilen vücut fonksiyonlarının sayısı farklı olabilir.Standart olarak uyku dönemlerinin belirlenmesi için elektroensefalogram (EEG), elektrookülogram (EOG; göz küresi hareketleri), elektromiyogram(EMG; kas gerginliği) kayıtları; buruna takılan sensörlerle solunan havanın, göğüs ve karına takılan kemerlerle uykuda solunum hareketlerinin, parmağa takılan mandal şeklindeki bir algılayıcı ile oksijen düzeyinin ve kalşp ritminin, yatış pozisyonlarının kaydı yapılır. Ayrıca kalp ritmi ve gece boyu kan basıncı düzeyi kayıtları alınır. Tüm gece boyunca kaydedilen uyku paramtreleri ertesi gün uzman hekim tarafında değerlendirilir. Horlamanızın tehlikeli olup olmadığı, solunum durmalarının süresi, sıklığı ve bu sırada ortaya çıkan patolojik bulgular tespit edilir. Uyku testi, hastalığınızın şiddetini belirlemekte, tedavinizin nasıl yapılacağı konusunda hekime ön bilgi vermektedir. Obstrüktif uyku apne sendromu saptanan hastaların uyku testinin ardından KBB muayenesinden geçmeleri ve bazı solunum fonksiyon testlerinin yapılması da gerekebilmektedir. Hastanemizde uyku laboratuarında polisomnografi testi hafta içi her gün ve tercih eden hastalara da Cumartesi geceleri de yapılabilmektedir. UYKU TESTİ Aşağıdakilerden size uygun olan seçenekleri işaretleyiniz. Yüksek sesle horlama Dinlendirmeyen uyku Yüksek tansiyon Sinirlilik hali Depresyon Uykuda boğulma hissi Aşırı kiloluk Kişilik değişikliği Uykusuzluk Uykuda aşırı terleme Sık idrara kalkma Uykuya doyamama Sabah yataktan kalkmada güçlük Sabah baş ağrıları Sabah ağız kuruluğu Mide de ekşime, yanma Konsantrasyon güçlüğü Cinsel güçte zayıflama Hızlı kilo alımı Gündüz ayıklama hali

http://www.biyologlar.com/uyku-apne-sendromu-nedir

Down Sendromu nedir

Eğer hamile iseniz bebek bekleyen anne adaylarının hepsinin en büyük ortak korkusunu çok büyük bir olasılıkla siz de yaşıyorsunuz demektir.

http://www.biyologlar.com/down-sendromu-nedir

Su Kontrolünde Planlayıcı Yaklaşımlar

Sıvı ve katı atıkların çevreye zararsız hale getirilebilmesi için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Atıksuların fiziksel, biyolojik ve kimyasal yöntemlerle arıtılması konusunda bazı bilgiler daha önce özetlenmiştir. Bu arıtma işlemlerinin ötesinde, arıtılmış suların kapalı devre olarak tekrar kullanılıp kullanılmayacağı etüd edilmelidir. Bu şekilde, bir yandan arıtılmış atıksuların içerdiği kalan kirlilik unsurlarının alıcı ortamlara bir kirlilik yükü getirmesi önlenmiş olacağı gibi, su kaynaklarının niceliksel açıdan kısıtlı olduğu yerlerde arıtılmış atıksular sınırlı olan su arzını genişletmeye katkıda bulunabilir. Subtropik iklim kuşağında olan ülkemizin çeşitli yörelerinde bu yaklaşımın gelecekte ekonomik olacağı düşünülebilir. Kapalı devre kullanımların yanısıra, arıtılmış atıksuların tarımsal sulama, yeraltısuyu beslenmesi gibi amaçlarla tekrar değerlendirilmesi de uygulanabilecek yaklaşımlar arasındadır. Yüzeysel ve yeraltı sularında kirlenmelere neden olabilecek katı artıklar için de çeşitli önleme yöntemleri geliştirilmiştir. Su kirliliği kontrolü açısından yapılacak çalışmalarda, su toplama havzalarında bulunan katı artık ve çöp depolama alanları da değerlendirilmelidir. Katı artık ve çöplerin zararsız hale getirilmesi ve önlenmesi için geliştirilmiş olan yöntemlerin başlıcaları; • Arazide düzenli depolama, • Kompostlama, • Piroliz • Yakmadır. Yukarıda bahsedilen atıksular için belirtilenlere benzer şekilde, katı artık önlemleri de tamamen veya kısmen değerlendirmenin ve bu atıkların ekonomiye tekrar geri kazandırılmasının mümkün olup olmadığı de etüd edilmelidir. Su kirliliğini önlemek için alınabilecek diğer bir önlem grubu, alıcı ortamların durumunun iyileştirilmesidir. Buna en tipik örnek, kurak dönemlerde debisi çok azalan ve seyreltme kapasitesini kaybeden akarsuların, memba kesimlerinde kurulan barajlarla debilerinin düzenlenmesi ve kritik kurak dönem akışlarının artırılmasıdır. Benzer şekilde, su değişim potansiyeli düşük olan koy ve körfezlerde alınabilecek bazı önlemlerle (örneğin akıntıları engelleyen bariyerlerin kaldırılması gibi) su sirkülasyonu arttırılarak kirleticilerin daha hızlı bir şekilde seyreltilmesi mümkün olabilir. Yeraltısuyu haznelerinin (aküferlerin) korunması için, yer altına geçirgen olmayan perdeler inşa edilmesi veya yapay besleme gibi yöntemler yaygın bir biçimde uygulanmaktadır. Gelişmekte olan ekonomilerde, su kirliliği kontrolü uygulamalarında değerlendirilmesi gereken en önemli hususlardan biride alıcı su ortamlarının seyreltme ve doğal arıtma potansiyelidir. Kıt kaynaklarla ekonomik kalkınmasını gerçekleştirmeye çalışan ülkemizde, bu potansiyelin en iyi bir biçimde değerlendirilmesi gerekmektedir.Yukarıdaki bölümlerde işaret edildiği gibi, oldukça yüksek ekonomik maliyetleri olan atıksu arıtım yöntemlerinin uygulanmasından önce, bu tesislerin alternatiflerinin olup olmadığı incelenmelidir. Örneğin, açık deniz kıyılarında olduğu gibi, alıcı ortamların çok yüksek seyreltme kapasitesine sahip olduğu durumlarda, basit bir mekanik arıtma işleminden sonra, derin deniz deşarjları, uygun bir atıksu önleme yöntemi olabilir. Nitekim Ege ve Akdeniz kıyılarımızda pek çok beldemizin atıksuları bu şekilde uzaklaştırılmaktadır.

http://www.biyologlar.com/su-kontrolunde-planlayici-yaklasimlar

Tarım Ürünlerinde Kalıntı Problemi

Besin maddelerinin üretim, tüketim ve depolanmaları sırasında; besin değerini bozan ve tahrip eden hastalık ve zararlıları, yabancıotları, mikroorganizmaları yok etmek için kullanılan kimyasal maddelere tarım ilaçları (pestisit) denir. Pestisit terimi; insektisitler ve akarisitleri, insekt ve akarların repellentlerini, fungisitleri, herbisitleri, nematositleri, rodentisitleri, maluskusitleri, kuş ve vahşi hayvan repellentlerini, bakterisitleri, defoliantları ve bitki gelişim düzenleyicileri (BGD)’ni kapsamına alır. Pestisitlerin gıda maddeleri üzerinde veya içinde kalan ilaç ve ilaç türevlerine de pestisit kalıntısı denilmektedir. Gıda maddesinin bir kilogramında bulunan bir miligram pestisit (ppm) olarak ifade edilir. Pestisitlerin kullanımı insana ve çevreye en az riskli olacak şekilde düzenlenmelidir. Bu nedenle pestisitlerin ürünlerde insan sağlığına zarar vermeyecek kalıntı miktarlarının belirlenmesi gerekir. Bu miktarın belirlenmesi için de, ilacın toksikolojik özelliğinin ve bu ilacın kullanıldığı gıda maddesinin tüketim miktarının bilinmesi gerekir. Bu bilgilerle “ilaç kalıntısının gıda maddeleri üzerinde veya içinde bulunmasına müsaade edilen miktarı” olarak ifade edilen tolerans (maksimum kalıntı limiti) belirlenir. Her ülkenin beslenme alışkanlıkları farklı olduğundan, ürünlere koydukları tolerans değerleri de farklı olmaktadır. Toleranstan düşük seviyede ilaç kalıntıları tespit edilen ürünler tehlikesizce yenebilir. Toleransların belirlenmesi amacıyla yapılan çalışmalarda; her ilaç piyasaya verilmeden önce toksikolojik ve farmakolojik denemelere tabi tutulur. Bu denemeler, deneme hayvanları üzerinde 2-3 ay gibi kısa ve en az 2 yıl gibi uzun süreli ilaçlı ürünle besleme denemeleri şeklinde yapılır. Hayvanların iştahları, kilo kayıpları, alerjik reaksiyon olup olmadığı, organ ağırlıkları, organların histopatolojik değişimleri, ilacın sinir sistemine olan etkileri, organların fonksiyonlarını normal yapıp yapmadıkları, kan tablosunda olan değişiklikler, enzimlerin inhibe edilip edilmediği, embriyona etkileri, bu hayvanların yavrularında görülen anormallikler, vs. incelenir. Böylece deneme hayvanlarında, deneme süresince hiç zarar vermeyen günlük alınabilir dozlar tespit edilir. Örneğin malathion için sıçanda günlük alınabilir doz 5 mg/kg veya gıdasında 100 ppm, parathion’da ise 0.05 mg/kg veya gıdasında 1.0 ppm’dir. Bu kriterler belirlendikten sonra, insanların beslenme alışkanlığı da dikkate alınarak tolerans değerleri tespit edilir. Aktif maddenin herhangi bir üründeki toleransı belirlenirken, varsa o aktif maddenin bitkiye uygulandıktan sonra dönüşüm ürünü dediğimiz metabolitleri de dikkate alınmaktadır. Üreticilerimizin ilaçları bilinçsiz ve hatalı kullanmaları sonucunda ürünlerde kalıntı problemi ortaya çıkmaktadır. Tarımsal ürünlerin içerdiği pestisit kalıntıları, dış pazar açısından da ayrı bir öneme sahiptir. Bu nedenle kalıntı sorunu yalnızca bir ülkeyi ilgilendirmemekte, ticari ilişkileri olan ülkeler arasında da önemli bir konu olmaktadır. Özellikle gelişmiş ülkeler pestisit kalıntı sorunları üzerinde titizlikle durmaktadır. Ayrıca bu ülkelerde pestisit kalıntılarının kontrolü yasal düzenlemelerin de yardımıyla belirli bir sisteme oturtulmuştur. Belli standartlara uymayan ürünler alıcı bulamamaktadır. Bütün ülkeler alacakları ürünlerdeki ilaç kalıntılarının toleranslarının altında olmasını şart koşmaktadır. Ne iç pazarda ne de dış pazarda yer bulamayan ilaçlı ürünlerimiz ya denizlere dökülmekte, ya da tarlalarda çürümeye terk edilmektedir. Böylece hem alınteri ve emeğinin karşılığını alamayan üreticilerimiz mağdur olmakta, hem de milli ekonomimiz zarara uğramaktadır. Pestisitlerin güvenle kullanılabilmesi için tavsiye edilen kullanım miktarı ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süreye uyulmalı, özellikle son ilaçlama ile hasat arası süre göz önüne alınarak amaca uygun pestisit seçimi yapılmalıdır. 2. PESTİSİT KALINTILARI 2.1. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yapılan Çalışmalar Pestisit kalıntı çalışmaları dünyada ilk olarak 1950’li yıllarda başlamıştır. Amerika’da tarımsal ürünlerdeki pestisit kalıntılarının araştırma sonuçları 1954 literatüründe verilmiştir. Aynı ülkede günlük beslenmede yer alan gıda maddelerindeki pestisit kalıntı analizlerine 1961 yılında başlanmıştır. İngiltere’de bu tip çalışmaların 1960’lı yıllarda planlandığı ve yürütüldüğü görülmektedir. Kanada’da ise bu tip analizler 1967 yılından itibaren yoğun olarak yapılmaya başlanmıştır. Ülkemizde pestisit kalıntıları ile ilgili çalışmalara 1959 yılında Ankara Zirai Mücadele İlaç ve Aletleri Araştırma Enstitüsünde Kalıntı Analiz Laboratuvarının kurulmasıyla başlanmıştır. Yapılan ilk çalışma,1964 yılında Güvener ve ark. tarafından bildirilmiştir. Dünyada pestisit kalıntıları konusunda yapılan yoğun çalışmalar son 30 yılı kapsamaktadır. Bu çalışmalar özellikle yeni ve daha duyarlı analiz metotlarının ortaya konulması ve bu metotların çeşitli ürünlere uygulanması şeklindedir. Ayrıca tarımsal ürünlerde ve gıdalarda pestisit tarama çalışmaları ile çeşitli teknolojik işlemler sayesinde kalıntıların azaltılması da, son 30 yılın literatürlerinin önemli bir kısmını oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkeler insan sağlığı, çevresel problemler ve tedbirlerle ilgilenmeye yeterince kaynak ayırabilirken, gelişmekte olan ülkelerde öncelik hala besin üretiminde olduğu için, gelişmiş ülkelerde yapılan çalışmalar nitelik ve nicelik olarak çok daha fazladır. 2.2. Pestisit Kalıntıları ile İlgili Yasal Durum 2.2.1. Dünyadaki durum: 1950’li yılların sonlarında, ABD ve Kanada’da tarımsal ürünlerde bulunabilecek toleranslar kanunla tespit edilmiş ve son ilaçlama ile hasat arasındaki süre belirlenmiştir. O dönemde Almanya, Avusturya, Belçika, Fransa, İngiltere, Hollanda, İsviçre ve Rusya’da her ne kadar resmi olarak tolerans tespit edilmemişse de, son ilaçlama ile hasat arasındaki süre gerek talimatnameler, gerekse tavsiyelerle kontrol altına alınmıştır. 1970’li yıllara geldiğimizde, özellikle gelişmiş ülkelerin hepsinde, ürün bazında toleransların ve son ilaçlama ile hasat arasındaki sürelerin belirlendiğini görüyoruz. Dünyada pestisitlerin insan ve hayvan sağlığına zarar vermeyecek ve uluslar arası ticareti engellemeyecek şekilde kullanımının sağlanması konusunda en aktif çalışan organizasyon FAO/WHO’ dur. Bunların bünyesinde kurulmuş olan pestisit kalıntıları Codex Alimentarius Komisyonu’ nun görevi ürünlerde en fazla kabul edilebilir düzeyi, yani toleransları (MRL) tespit etmektir. Belirlenen bu toleranslara uyulmasını sağlamak amacıyla özellikle gelişmiş ülkelerde yasal düzenlemelerin de desteğiyle bir kontrol mekanizması oluşturulmuştur. Özellikle bazı kuruluşlar yaptıkları çalışmalar ile pestisit kalıntılarıyla ilgili düzenlemelere katkıda bulunmaktadırlar. ABD’de Çevre Koruma Ajansı (EPA) ve Gıda ve İlaç teşkilatı (FDA) bunların başında yer alır. Gıda ve İlaç Teşkilatı ABD’de besinlerdeki pestisit kalıntıları programı çerçevesinde, 1991 yılında 19 bin 82 örneğin kalıntı analizlerini gerçekleştirmiştir. 2.2.2. Türkiye’deki durum: Ülkesel tolerans listemiz ilk kez 1990 yılında yayınlanmış ve 1997 yılında ise, etkili madde grubu ve ürün bazında genişletilerek revize edilip tekrar yayınlanmıştır. Bu liste Avrupa Birliği uyum çalışmaları çerçevesinde revize edilmiştir ve kısa bir süre içerisinde de yayınlanacaktır. Son ilaçlama ile hasat arasında geçmesi gereken süre ile ilgili olarak, 1991 yılında yayınlanan tebliğde, 154 etkili madde ve 28 ürün ve ürün gurubu bulunmaktadır. Ülkemizde ürünlerin belirli periyotlarla kontrollerinin yapıldığı bir kontrol mekanizması ve toleranslara uymayan üreticilere belirli yaptırımlar uygulamayı sağlayan yasal düzenlemeler henüz mevcut değildir. Ayrıca tarımsal ürünlerin pazarlanması sistemi nedeniyle, markette veya pazarda satılan ürünlerin üreticisi de belirlenememektedir. Bu sistemin değişerek tarımsal ürünlere etiket sisteminin getirilmesi bu tür kontroller için şarttır. 3. PESTİSİTLERİN ÜRÜN ÜZERİNDEKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin kayboluş hızı genel olarak; iç yapılarına (kimyasal yapılarına, kararlılıklarına, çözünebilirlik ve uçuculuk gibi fiziksel özelliklerine), mekaniksel, fiziksel ve kimyasal ortam şartlarına bağlıdır. Buhar basıncı yüksek olan pestisitler, özellikle sıcak havalarda yaprak yüzeylerinden kolayca kaybolurlar. Kimyasal bozunmalar ya bitki yüzeyinde ya da bitki içinde meydana gelir. Bozunmanın önemi ve çabukluğu öncelikle ilacın kimyasal yapısına, kararlılığına, bozunabilirliğine ve formülasyon şekline bağlıdır. Güneş ışınları, çok sayıda kimyasal reaksiyonlara yol açarak önemli bir rol oynar. Bu ışınsal bozunma, solüsyon ve süspansiyonlarda hızlı bir şekilde olabilir. UV ışınları etkisine 15 saat tutulan “azinphos”, kimyasal olarak % 50’den daha fazla bozunmuştur. Kimyasal reaksiyonlar; oksitlenme, indirgenme, dekarboksilasyon, izomerizasyon, vs. olarak tespit edilmiştir. Kalıcılık bakımından pestisitler şu dört başlık altında sınıflandırılabilir: 1) Kalıcı olmayanlar (non-persistent) : Organik fosforlu ilaçlar, 2) Orta derecede kalıcı (moderately) olanlar : Herbisitler, 3) Kalıcı olanlar (persistent) : Klorlu hidrokarbonlar, 4) Sürekli kalıcı olanlar (permanent) : Pb, As, Hg’lı pestisitler. Tarım ilaçları toz, ıslanabilir toz, solüsyon, emülsiyon, granül vs. olarak piyasaya arz edildiklerinden; formülasyon şekillerine ve ürünlerin karakterlerine göre, ilacın atılan yerde tutunması ve bozunmaya uğraması değişik şekillerde ve sürelerde olur. Toz ve sıvı toxaphene ile ilaçlanmış tarlalarda civara bulaşmanın, tozda sıvıya nazaran 4-10 misli daha fazla olduğu görülmüştür. Bulaşma, küçük zerrelerde daha fazla olmaktadır. Aletlerin tipleri (atılış basıncı ve damla büyüklüğü gibi), aktif maddenin buharlaşma basıncı, seyreltici maddelerin cinsi, bitki yüzeyinin tüylü, düz, girintili-çıkıntılı, kaygan oluşu, bitkinin yaşı yanında sıcaklık, hava nemi, yağmur, çiğ ve rüzgar gibi meteorolojik koşullar da ilacın bitkide kalıcılığına etki eden önemli faktörlerdir. İlaçların bitki üzerinden azalması veya kaybolması şu yollarla olmaktadır: a) İlacın yaprak ve meyveden sızması, b ) Yaprak ve meyvelerin üzerinden rüzgar veya birbirine sürtünme ile uzaklaşması, c) Yağmurla yıkanmak suretiyle, d) Hava sıcaklığı ile buharlaşması ve bozunması, e) Güneş ışığında oksitlenerek bozunması, f) Yüksek rutubetle hidrolize olarak bozunması, g) İlacın uygulama zamanına bağlı olarak; bitki gelişiminin çabuk olduğu dönemde ilaç atılmışsa, yüzey ve hacmin artması nedeniyle ilaç kalıntı miktarının azalması. 3.1. Pestisitlerin Ürün Üzerindeki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler Bitki üzerindeki pestisitin kalıcılığı; çevre koşulları, bitki ve pestisitin özelliklerine göre değişiklik göstermektedir. Bazı pestisitler bu faktörlerin etkisiyle çabuk bozunurken, bazıları da stabil kalmaktadır. Pestisitlerin hepsi bitkiye uygulandıktan bir süre sonra kimyasal değişikliğe uğrayarak, toksik veya toksik olmayan ürünlere dönüşebilmektedirler. Bazen uygulanan pestisitler kısa sürede yok olurken, onların toksik metabolitleri uzun süre bitki üzerinde kalabilmektedir. A) Çevreye bağlı faktörler: a- Işık Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir degradasyon kaynağıdır. Güneş ışığının etkisi ile meydana gelen dönüşüm ürünleri, genellikle ana bileşikten daha az toksiktir. b- Sıcaklık Pestisitlerin degradasyonunda önemli bir faktördür. Pestisitler üzerinde sıcaklığın etkisi, özellikle yılın farklı mevsimlerinde ve değişik bölgelerde yetiştirilen ürünün son ilaçlama ile hasat arasındaki sürenin belirlenmesinde önemli rol oynamaktadır. Sıcaklığın pestisitlerin degradasyonu üzerindeki etkilerine ait pek çok çalışma yapılmıştır. Malathion’un maloxan’a dönüşümü, ilkbaharda ve yüksek sıcaklıklarda yapılan uygulamalarda çok daha hızlı olmaktadır. c-Diğer çevre faktörleri Pestisitlerin bitkiler üzerindeki kalıcılığına etki eden diğer faktörler rüzgar, yağmur ve orantılı nem’ dir. Orantılı nem; bitki üzerindeki pestisitlerin buharlaşmasını etkilerken, rüzgar ve buharlaşma yoluyla pestisitlerin bitkiden uzaklaşmasına, hem de sürüklenme yoluyla pestisitlerin taşınmasına ve ayrıca hidroliz yoluyla bozunmasına neden olmaktadır. Yağmur ise, yıkama yoluyla pestisitlerin uzaklaşmasına neden olmaktadır. Bu gerçekten hareket ederek, hasat sonrasında yapılacak yıkama işlemleriyle bazı pestisitlerin kalıntılarının azaltılabileceği fikri ortaya çıkmıştır.  Bitkiye bağlı faktörler a- Bitki morfolojisi Aynı pestisitlerin kalıntıları, farklı bitkiler üzerinde farklı olabilmektedir. Bunun nedeni de bitki morfolojilerinin farklılık göstermesindendir. b- Bitki büyüme faktörü Bitkiler arasındaki büyüme faktörünün farklı olması, söz konusu bitkiler üzerindeki pestisitlerin kalıcılık süresini değiştirmektedir. C) Pestisite bağlı faktörler a- Etkili maddenin fizikokimyasal özellikleri 1.Uçuculuk: Bir maddenin uçuculuk özelliği, onun kimyasal ve fiziksel özelliğine bağlıdır. Bu özellikler aktif maddenin buhar basıncı, sudaki çözünürlüğü gibi fizikokimyasal özellikleridir. 2.Yarılanma ömrü: Aktif maddenin yarılanma ömrü, içinde bulunduğu ortamın pH’ına göre değişiklik gösterir. 3.Formülasyon: Pestisitlerin bitki üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörlerden birisi de formülasyondur. Bitkiye kolayca penetre olabilen emülsiyon formülasyonların kalıcı bir kalıntı oluşturduğu, ıslanabilir tozların ise değişken bir kalıcılık gösterdiği tespit edilmiştir. Fungisitlerin WP formülasyonlarının, akarisitlerin EC formülasyonlarından daha yüksek kalıntı bıraktığı tespit edilmiştir. 4.Konsantrasyon: Uygulanan pestisitin miktarı, ilk birikimin büyüklüğünü belirlemede etkin bir faktördür. Pestisit uygulamasından sonraki ilk kalıntılar uygulama oranı ile ilişkilidir. Bitki üzerindeki pestisitin konsantrasyonu, onun kalıcılık süresini de etkiler. 4. PESTİSİTLERİN TOPRAKTAKİ KALICILIK DURUMLARI Pestisitlerin toprakta çözünebilen diğer maddeler gibi, su aracılığıyla hareket ettikleri tespit edilmiştir. Bu hareket; kütle ile dikey, difüzyon ile yatay hareket şeklinde gerçekleşir. Pestisitler kütle akışı ile uzun mesafelere, difüzyon ile kısa mesafelere taşınır. Pestisitler topraktaki kil ve organik madde tarafından adsorbe edilerek, mikroporlar içinde çözünerek tutunurlar. Yağmur yağdığında veya toprak sulandığında, toprak yüzeyi yakınlarında tutunmasına rağmen, su ile toprağın derinliklerine gidebilir ve bazı durumlarda yer altı suları için bir tehlike oluşturabilirler. Toprakta kil ve organik maddede adsorbe edilerek tutunabilen ve aşağı doğru su ile hareket edebilen pestisitler buharlaşabilir, toprak organizmaları veya bitkiler tarafından tutulabilir, erozyon veya yağmur suyu ile yüzeyde hareket edebilir, kimyasal ve mikrobiyal bozunmaya veya güneş ışığı ile bozunmaya uğrayabilirler. 4.1. Pestisitlerin Topraktaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler 1. Çevreye bağlı faktörler: Çevreye bağlı faktörler içinde güneş ışığı ve rüzgarın pestisitlerin bozunmasındaki rollerinin önemli olduğu ortaya konmuştur. a) Işık: Güneş ışığı bir çok pestisit için önemli bir bozunma kaynağıdır. Pestisitlerin toprakta ışık ile bozunması su, cam, yaprak gibi farklı ortamlardaki bozunma ile karşılaştırıldığında, genel olarak daha yavaştır. Ayrıca toprağın ışık alan bölgesi yaklaşık 1 mm olduğu için bu derinlikle de sınırlıdır. Fakat toprak yüzeyindeki pestisitlerin konsantrasyonu yüksek olduğundan ışıkla bozunma, önemli bir olaydır. Ayrıca güneş ışığı, pestisitlerin kimyasal özelliklerini değiştirmekte ve daha toksik olabilen fotoürünler oluşmasına neden olmaktadır. Örneğin; sülfide içeren pestisitler, ışığın etkisiyle sülfokside dönüşmektedir. Böylece bu grup pestisitlerin sülfokside dönüşümü, sudaki çözünürlüklerini ve toksisitelerini artırmaktadır. Işığa maruz kalmış toprak yüzeyinde parathion’un paraoxan’a dönüştüğü tespit edilmiş olup, bu dönüşüm ürününün parathion’ a göre daha toksik bir bileşik olduğu bilinmektedir. b) Rüzgar: Güneş ışığının dışında topraktaki pestisitlerin davranışına etki eden diğer bir çevre faktörü de rüzgardır. Rüzgar hem buharlaşma yoluyla pestisitlerin topraktan uzaklaşmasına ve hem de sürüklenme yoluyla pestisitin taşınmasına neden olmaktadır. Topraktan pestisitin buharlaşma oranı, toprak üstünden geçen havanın hızına bağlıdır. 2. Toprağa bağlı faktörler: a) Tipi: Toprak tipi pestisitlerin adsorpsiyonuna ve buharlaşma oranına etki etmektedir. Özellikle organik madde içeriği yüksek olan topraklarda; pestisitin çoğu adsorbe edilebildiğinden, buharlaşma organik maddenin artmasıyla azalmaktadır. Toprakların mikroorganizma yönünden niteliği de pestisitlerin mikrobiyal bozunması açısından önemlidir. Mikroorganizmalar yalnız ana bileşiğin bozunmasında değil, aynı zamanda dönüşüm ürünlerinin metabolizmalarında da önemli bir rol oynar. Topraktaki mikroorganizma niteliği de pestisitlerin bozunmasında önemli bir rol oynar. b) Sıcaklık: Topraktaki pestisitlerin bozunmasında önemli faktörlerden birisi de toprak sıcaklığıdır. Toprak sıcaklığındaki her 10oC’lik artış, bir çok pestisitin buhar basıncını 3-4 kat artırmaktadır. Bu da sıcaklık arttıkça buharlaşma oranındaki artış demektir. Ayrıca toprak sıcaklığı, topraktaki mikroorganizma faaliyetini de artırdığı için mikrobiyal bozunmada da önemli bir etkiye sahiptir. Carbendazim’in mikrobiyal bozunmasında toprak sıcaklığı, toprak nemi ve pH’ının etkisi incelendiğinde; yüksek toprak sıcaklığı ve neminin, asidik pH’ın carbendazimin bozunması için optimum koşulları oluşturduğu tespit edilmiştir. Chlorpyrifos’un topraktaki degradasyonu ile ilgili yapılan bir çalışmada; pestisitlerin çoğu gibi, chlorpyrifos’un da sıcaklığın artmasıyla hızla degrade olduğu ortaya konmuştur. 15, 25 ve 35 o C ‘de pestisitin %50 kaybı için geçen zaman sırasıyla, ortalama 25, 13 ve 6 hafta olmuştur. c) Nem: Topraktaki nem içeriği pestisitlerin davranışındaki önemli faktörlerden biridir. Kuru toprakta, nemli toprağa göre pestisitin daha fazlasının adsorbe olacağı varsayılır. Nemli topraklarda ise pestisit hızla buharlaşır. Toprağın organik madde içeriği kuru topraklarda önemli değilken, nemli topraklarda önem kazanır. Su moleküllerinin bulunmasına rağmen, toprağın organik maddesi pestisit moleküllerini tutmaktadır. d) pH: Pestisitlerin topraktaki davranışlarına etki eden, toprağa bağlı önemli faktörlerden birisi ise toprak pH’ ıdır. Pestisitlerin topraktaki akıbeti toprağın pH’ına bağlı olarak değişmektedir. Pestisit adsorpsiyonu genellikle daha asidik topraklarda daha yüksek olmaktadır. Carbofuran’ın farklı pH’ lara sahip topraktaki bozunma durumları ile ilgili yapılan bir çalışma da, bu kanıyı teyit eder niteliktedir. Carbofuran uygulamasından 20 gün sonra, asidik pH’ a sahip toprakta en fazla kalıcı olmuştur. 3. Pestisite bağlı faktörler: a) Kimyasal yapı: Pestisitin kimyasal yapısı; kil ve organik maddeye olan direkt ilgisini ve çözünürlüğünü etkileyerek adsorbsiyon dengesini tayin eder. Birçok araştırıcı pestisitin sudaki çözünürlüğü ve adsorbsiyonu arasında genel olarak ters bir korelasyon olduğunu belirtmişlerdir. Çözünürlük, pestisitin topraktaki kalıcılığı ile ilgili önemli bir konudur. DDT ve dieldrin gibi çözünürlüğü çok az olan organik klorlu insektisitlerin, topraktaki kalıcılıkları yüksektir. b) Formülasyon: Pestisitlerin topraktaki kalıcılıkları formülasyon şekillerinden de etkilenmektedir. Granül formülasyonlar, genellikle daha fazla kalıcıdır. Islanabilir toz ve toz formülasyonlar emülsiyon formülasyonlardan daha az kalıcıdır. Örneğin bir herbisit olan atrazine’ in granül formülasyonunun toprakta, ıslanabilir toz formülasyonundan daha uzun süre kalıcı olduğu tespit edilmiştir. c) Konsantrasyon: Pestisit konsantrasyonu da topraktaki kalıcılıkta etkilidir. Toprakta pestisit konsantrasyonu düşük olduğunda, pestisitin toprakta yok olması hızla gerçekleşir. Aynı pestisitin yüksek konsantrasyonu düşük konsantrasyonuna göre daha kalıcıdır. Topraktaki kalıcılıkları yüksek olan DDT, lindane ve aldrin’ in 2 farklı konsantrasyonu ile yapılan ilaçlamalarda düşük konsantrasyonun daha hızlı yok olduğu bulunmuştur. 5. PESTİSİTLERİN SUDAKİ KALICILIĞI Çeşitli yollarla suları kirleten pestisitler, su ile karşılaşınca hidrolize olurlar ve yapıları bozulur. Hidroliz, bir çok pestisitin suda bozunması için önemli bir olaydır. Sulu ortamda ışığın bulunması da hidrolizi hızlandırır. Sular sıcaklık, pH, organik madde, inorganik madde ve mikroorganizma içerikleri bakımından farklı olduğundan, bu özellikler pestisitlerin kalıcılıklarında önemli rol oynar. 5.1.Pestisitlerin Sudaki Kalıcılığına Etki Eden Faktörler : a-Sıcaklık: Su sıcaklığının pestisitin davranışındaki rolü önemlidir. Sıcaklıktaki artış kimyasal reaksiyonu ve pestisitin buharlaşma oranını artırır. Sıcaklık artışının aynı zamanda mikrobiyal aktiviteyi artırdığı ve böylece mikrobiyal bozunmanın da arttığı düşünülmektedir. Fenitrothion’ un 40oC’de, 30oC’dekine göre 2 kat hızla hidrolize olduğu bulunmuştur. b- pH: Sularda birçok pestisit hidrolize olarak bozunduğu için, suların pH’ının kalıcılık üzerinde önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Yapılan çalışmalarda da, bir çok pestisitin doğal degradasyonunda pH’ın önemli olduğu ortaya konulmuştur. Carbaryl ile ilgili yapılan bir çalışmada; saf suda pH 8’in üzerinde olduğunda hızla bozunduğu, pH 6.3 te ise aylarca stabil kaldığı tespit edilmiştir. c- Sudaki yaşam: Pestisitlerin sulardaki davranışlarında mikroorganizmaların faaliyeti önemlidir. Doğal sularda bulunan ve pestisiti degrade edebilen 48 mikroorganizma türü tespit edilmiştir. Birçok çalışma göl, ırmak ve havuzlardaki dip sedimentlerinin pestisit kalıcılığında rezervuar rolü oynadığını ortaya koymuştur 6. PESTİSİTLERİN İNSAN VE ÇEVREYE ETKİLERİ Pestisitlere sadece zararlıları öldüren, kontrol eden kimyasal maddeler olarak bakmak hatalıdır. Nasıl ki bir sağlık ilacı insanla birlikte ele alınıyorsa, bir pestisitte kullanım alanında hastalıkla, zararlıyla, bitkiyle, insanla, çevre ve çevredeki diğer canlılarla birlikte değerlendirilmelidir. İmalatı, formülasyonu ve tatbikatı gerçekleştirenler ile ilaçlanmış ürünleri yiyenler tarım ilaçlarının tehlikelerine maruz kalabilirler. Bu yönüyle ele alındığında bir kimyasal maddenin pestisit olarak kullanılabilmesi için de, aşağıda sıralanan bazı özellikleri taşıması gerektiği görülür: 1) Kullanılacak hastalık veya zararlıya karşı etkin olmalı, 2) Kimyasal yönden dayanıklı olmalı (sıvı veya katı), 3) Bitkiye toksik etkisi (fitotoksisite) olmamalı, 4) Arılara, kuşlara, balıklara zararı mümkün olduğunca az olmalı, 5) Zararsız bozunma ürünlerine dönüşmeli, 6) Ürünlerdeki kalıntı miktarları mümkün olduğu kadar az olmalı, 7) İnsanlara zehirlilik açısından emniyetli olmalı, 8) Ucuz olmalı. 2872 Sayılı Çevre Kanunu’nda “Çevre Kirliliği” terimi; insanların her türlü faaliyetleri sonucu havada, suda ve toprakta meydana gelen olumsuz gelişmelerle ekolojik dengenin bozulması ve aynı faaliyetler sonucu ortaya çıkan koku, gürültü ve atıkların çevrede meydana getirdiği arzu edilmeyen sonuçları olarak tanımlanmaktadır. Bu tanıma uygun olarak ülkemizin çevre sorunlarını 9 bölümde incelemek mümkündür. Bunlar hava kirliliği, su kirliliği, toprak kirliliği, fauna-flora, enerji, katı atıklar, pestisitler, trafik ve gürültüdür. Tarım ilaçlarının çevreye olan olumsuz etkileri, diğer çevre kirletenlerle birlikte ele alınmalıdır. İlaçların bu kirlilikteki payı kesin olarak bilinmemekle birlikte %5-10 arasında olabileceği görüşleri ileri sürülmektedir. Buna rağmen tarım ilaçlarının çevreye olumsuz etkilerini göz ardı etmeden, bu etkilerin bir program dahilinde ve sistematik olarak incelenmesi, çevre ve halk sağlığı açısından zorunlu görülmektedir. Tarım ilaçlarının insan ve çevreye etkileri genel olarak, doğrudan ve dolaylı olmak üzere iki şekilde incelenebilir. Doğrudan etkileri deri veya solunum yoluyla ya da bulaşık gıdaların yenilmesi veya içilmesi ile olur. Bu etkinin sonuçları öncelikle ilaçların zehirlilik derecesine ve canlının ilaçla temas etme derecesine bağlıdır. 1983’te yapılan bir araştırmada; gelişmekte olan ülkelerde her yıl 10 bin kişinin tarımsal ilaç zehirlenmesinden öldüğü, 400 bin kişinin de ciddi şekilde hastalandığı bildirilmektedir. Dolaylı etkileri ise, tarımsal ilaçların uygulandığı yerdeki kalıntıları nedeniyle besin zinciri boyunca hareket halinde olmasından kaynaklanmaktadır. Besin zincirinin sonunda konsantrasyon yüksek olduğundan, doğal düşmanlar önemli ölçüde etkilenmektedir. Bunların sonucunda doğal denge ve yaşama ortamı bozulmakta, ilaçlara karşı direnç (dayanıklılık) oluşmakta, bazı türler yok olurken bazı türler de önemli zararlara uğramaktadır. Tarım ilaçlarının etkileri şu şekilde özetlenebilir: a) İnsanlara olan etkileri, b ) Suları kirletmeleri ve dolayısıyla sudan yararlanan canlılara olumsuz etkileri, c) Toprağı kirletmeleri ve topraktaki faydalı mikroorganizmalara olumsuz etkileri, d) Havayı kirletmeleri, e) Yabani hayata zehirli etkileri, f) Fitotoksisite yönünden veya üründe koku ve kalite değişimi yaparak bitkilere zararlı etkileri, g) Arılara ve diğer faydalı böceklere zararlı etkileri. 7. SONUÇ Ülkemizde pestisit kalıntı probleminin çözümü için önce eğitim sorunu ele alınmalıdır. Eğitim, ilaç sektöründen başlayarak çiftçilerimize kadar uzanan bir kesimi kapsamalıdır. İlaç sektörü; imal ettiği ilacın canlılara yaptığı etkileri, çevredeki ve ürünlerdeki kalıcılık durumunu, kullanılacak üründeki en düşük ve en etkili dozunu ve diğer her türlü toksisite çalışmalarını sağlıklı biçimde yaparak piyasaya sunmalıdır. Bayiler; kar amacıyla pahalı olan ilacı değil de, bir hastalık veya zararlı konusunda mevcut alternatif ilaçlardan hem zehirliliği daha az olanı ve hem de daha düşük kalıntı bırakanı tavsiye etmelidir. Çiftçilerimiz; ilaçları teknik talimatta bildirilen dozların üzerinde kullanmamalı, gereğinden fazla sayıda ilaçlama yapmamalı, gerekmediği halde birden fazla ilacı karıştırarak kullanmamalı, kalibrasyonu yapılmış uygun ilaçlama aletlerini kullanmalı ve en önemli bir husus olan son ilaçlama ile hasat arasında bırakılması gereken süreye mutlaka uymalıdır. Eğitimin amacına ulaşamadığı durumlarda, denetim ve kontrol mekanizmasının devreye girmesi gerekir. Bunun için gerekli yasal düzenlemeler yapılmalıdır. Ülkedeki kalıntı analiz laboratuvarlarının gelişmiş tüm ülkelerde uygulanan GLP (Good Laboratory Practice) prensiplerine uygun olarak kurulması ve çalıştırılması gerekmektedir. Böylece kalıntı analizleri hızlandırılacak ve tarımsal ürünün tüketiciye ulaşmadan önce kontrolü gerçekleştirilmiş olacaktır. Ayrıca analizler sonunda; yetiştirdikleri ürünlerde toleransların üzerinde ilaç kalıntısı tespit edilen üreticilere, üretimden men cezasına kadar varabilen çeşitli cezai müeyyideler uygulanmalıdır. Bir çiftçinin ürünü tarlada iken yapılan analiz sonunda yüksek kalıntıya rastlanmışsa, hasat aralığı uzatılmalıdır. Hasat aralığının uzatılmasına tahammülü olmayan ürünlerin bedelinin bir kısmı devlet tarafından tazmin edilerek, çiftçiye gerekli uyarıların da yapılması sonunda bu ürünler satışa sunulmadan imha edilmelidir. Çiftçiler çeşitli yöntemlerle (numaralama, kodlama, etiketleme, vs. gibi) belirlenmeli, piyasaya sundukları üründe o çiftçiyi belirleyen sembollerin olması sağlanmalıdır. Böylece ürünlerin tüketiciye sunulmadan önce, kalıntı yönünden emniyetli olduğu belgelenmelidir. Bu amaçlarla; zaman zaman pazardan, manavdan, üretici tarla veya bahçesinden örnekler alınarak ilaç kalıntıları yönünden kontrollerinin yapılması gerekir. Elbette bütün bunların güvenli bir şekilde olması için kalıntı konusunda yetişmiş teknik elemanlara, son teknolojiyle donatılmış laboratuvarlara ve en önemlisi de, bu konuda yapılacak araştırmalar ve rutin analizler için finansmana ihtiyaç vardır. Bakanlığımızca bu şekilde alınacak acil çözüm ve tedbirlerle hem insan ve çevre sağlığı emin bir şekilde korunmuş olacak, hem de dış ticaretimizde, ihraç ürünlerimizin ilaç kalıntıları nedeniyle geri dönmeleri önlenecektir. YARARLANILAN KAYNAKLAR Burçak, A.A., N. Delen,1996. Türkiye’de Pestisit Kalıntı Çalışmaları ve Değerlendirilmesi. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 261-267. Burçak, A.A., 1996. Pestisitlerin Toprak ve Sudaki Davranışı ve Bu Davranışa Etki Eden Faktörler. Doktora seminer notu. E. Ü. Ziraat Fakültesi. Bitki Koruma Ana Bilim Dalı. Bornova-İzmir (Yayınlanmamış). Cönger, E., 2001. Pestisit Kalıntıları ve İzlenmesi. Yüksek Lisans Semineri.A.Ü. Fen Bilimleri Enstitüsü.Bitki Koruma Bilim Dalı. Ankara (Yayınlanmamış). Kaya, Ü. F.Önder, 1996. Pestisitlerin Ürün üzerindeki kalıcılığına etki eden faktörler. II. Ulusal Zirai Mücadele Simpozyumu. 18-20 Kasım 1996. Ankara 245-253. Öztürk, S. 1997. Tarım İlaçları, Ak Basımevi, Beyoğlu-İstanbul, 551 Sayfa.

http://www.biyologlar.com/tarim-urunlerinde-kalinti-problemi

CANDIDA ANTIKORU (KÜLTÜR)

Numune Türü: Matar örneği olduğu düşünülen alandan alınan farklı tip örnekler. Çalışma zamanı: Hergün/ 3 gün sonra Metod: Kültür Genel Bilgiler: Candida türleri özellikle Candida albicans yüzeyel mantar enfeksiyonlarının yanı sıra invaziv mantar enfeksiyonlarına neden olabilir. Bakteri enfeksiyonlarında olduğu gibi mantar enfeksiyonlarında da normal flora elemanlarının olabileceği örnekler hastanın klinik bulguları ile birlikte değerlendirilmelidir.

http://www.biyologlar.com/candida-antikoru-kultur

Kordon Kanı Toplanması

Kordon kanı toplanırken anne ve babanın bu konuda yazılı onayının alınması ve kanın kullanım amacının belirtilmesi gereklidir. Toplanan kan doğan bebek için ilerde ortaya çıkabilecek bir gereksinim göz önüne alınarak, hasta bir kardeş veya aile bieyi veya hiç bir akrabalık olmadığı halde uygun bir hasta için kullanılmak üzere saklanabilir. Kordon kanının bebeğin kendi yararına toplanmasını destekleyen bilimsel kaynaklar yetersizdir. Ancak, teknolojik gelişimi göz önüne alarak aileler her şeye rağmen kordon kanının dondurulmasını isteyebilirler. Amerikan Pediatri Akademisinin Görüşleri'ne göre (Pediatrics 1999;104:116-118) göbek kordon kanının ticari amaçlarla dondurulması ve biyolojik bir sigorta olarak saklanması bankacılık açısından uygun bir yaklaşım değildir. Göbek kordon kanındaki kök hücre sayıları yetersizdir ve kilogram başına hesaplandığında yetişkin için gerekli sayıların çok altında kalabilir. Elimizdeki verilere göre kemik iliğinden elde edilen hücreler 10 yıl süreyle canlılıklarını kormaktadır. Kordon kanı toplama işlemi ise en çok 15 yıldır yapılmakta olup, bu hücrelerin daha uzun sürelerde kullanılabileceklerine ait bilimsel bir kanıt yoktur. Yaşamı boyunca bir bebeğin kendi kordon kanına tedavi amacıyla yaklaşık 1/10000 olasılıkla gereksinimi olabilmektedir. Kordon kanının saklanması ideal olarak ailede bir hasta bireyin varlığı halinde önerilmektedir. Bu durumda ise kanın hasta birey için kullanım şansı ¼ oranındadır. Diğer taraftan herhangi bir hastalık durumunda aynı bireye ait olan ve dolayısıyla hastalık potansiyeli taşıyan bu hücrelerin tedavide kullanımı tartışma konusudur. Göbek kordon kanı toplanmasında kanı toplayan ekibin eğitimi ve yeterliliği son derece önemli bir unsurdur. Göbek kordon kanı toplayan ekibin kan ürünleri konusunda ciddi bir eğitimden geçmiş olması şarttır. Ekipteki her kişinin kanda üreyen mikroorganizmalarla ilgili temel bilgilere sahip olması gereklidir. Kanı alacak kişi bu konuda yeterli deneyime ve kordon kanı miktarını etkileyen faktörler ile ilgili olarak teknik bilgilere sahip olmalıdır. Her doğum kordon kanı bankacılığı yönünden uygun olmayabilir. Kan miktarı ve kalitesi çeşitli faktörler tarafından etkilenir: •Kanı alan kişinin deneyimi •Doğum şekli (sezaryen, müdahaleli veya normal doğum) •Kordon uzunluğu •Doğum süresi •Doğumun sancısının uyarılması •Kordon kanı toplama süresi •Kordonda düğüm varlığı •Bebek ağırlığı •Çoğul gebelikler •Plasenta ağırlığı •Doğum süresi Kordon kanı miktarını etkileyen faktörler doğum öncesinde değerlendirilmelidir. Doğum esnasında alınan kordon kanının miktar ve kalite yönünden yeterli olduğuna karar verilmesi gerekir. Göbek kordon kanı bebeğin kendisi için veya ailenin olası kullanımı için saklanacaksa miktarı etkileyecek olası durumlar aile ile görüşülmelidir. Alınan kan miktarının yetersiz olması durumunda dondurma işleminin yapılamayabileceği aileye bildirilmelidir. Uygun bir bankacılık işlemi için alınan kan miktarının yaklaşık 40 ml veya üzerinde olması gereklidir (ortalama 120 ml). Kimi olgularda bu nedenlere bağlı olarak alınan yetersiz kanın dondurulması ileride kişinin veya bankanın işine yarayamayabileceği gibi gereksiz masraf ve zaman kaybına yol açabilir. Bu faktörler dikkate alınmaksızın ve aileye bu konular hakkında sağlıklı bilgi vermeksizin göbek kordon kanı toplanması doğru bir uygulama değildir. Normal doğumlarda kordon kanı plasenta denilen bebeği besleyen parça henüz çıkmadan veya çıkar çıkmaz alınabilir. Plasenta henüz çıkmadan kan alınması halinde elde edilen kan miktarı daha fazla olabilir. Sezaryende ise bebeğin çıkmasıyla birlikte kan alınmalıdır. Kordon kanı plasenta çıktıktan sonra alınacaksa, işlemin yapılacağı alan temiz ve korunaklı olmalıdır. Kordon kanı alındıktan sonra ideal bankacılık işlemi için gerekli laboratuar testlerine tabi tutulmalıdır. Göbek kordon kanı doğumdan sonra olabilen en kısa zamanda alınmalı ve dondurulacak merkeze çok kısa zamanda ve uygun koşullarda ulaştırılmalıdır. Kaynak: www.kokhucre.com

http://www.biyologlar.com/kordon-kani-toplanmasi

IgE INHALATIVE PANEL (PADİOTOP)

Örnek Cinsi : Serum Örnek Miktari : 0.5 mL (en az:0.3 mL) Metod : RID Genel Bilgiler : Atopik hastalıkların ayırıcı tanısında ilk yapılacak testlerden biridir. Test içeriğinde sık karşılaşılan allerjenlerin bir karışımı bulunmaktadır. Class 1 sonuçlar zayıf pozitif veya sınırda olarak değerlendirilir. Class 2 ve üzeri ise pozitiftir. Her ne kadar pozitiflik derecesi arttıkça allerjen spesifik IgE konsantrasyonu da artsa da, bu durum klinik bulgular ile örtüşmeyebilir. Ayrıca negatif bir sonuç da allerji varlığını ekarte ettirmez. Sonuçlar klinik bulgular ile birlikte değerlendirilmelidir. Değerlendirme IgE (kU/L) < 0.35 Negatif 0.35-0.70 Sınırda 0.71-3.50 Pozitif 3.51-17.50 Pozitif 17.6 - 50.0 Kuvvetli pozitif 50.0-100 Kuvvetli pozitif > 100 Kuvvetli pozitif      

http://www.biyologlar.com/ige-inhalative-panel-padiotop

Genetik Danışma ve Doğum Öncesi Tanı

Genetik hastalıklar genellikle ağır fiziksel ve mental patolojilerle birlikte görülmektedir. Tedavinin genellikle sınırlı olduğu bu hastalıklardan korunmada, genetik danışma ve doğum öncesi tanı önem kazanmıştır. Genetik hastalık öyküsü olan aileler, yeni bir gebelikten önce genetik tanı merkezlerine başvurmalıdırlar. Genetik hastalık riski taşıyan ailelerin sağlıklı çocuklara sahip olma şanslarını arttırmak amacıyla doğum öncesi tanı uygulamaları da yapılmaktadır. Böylece doğacak çocuğun genetik hastalıklı olma/olmama durumuna göre hareket edilebildiği gibi, PGD yöntemlerinin kullanılmasıyla da gebeliğe müdahale edilmesine gerek kalmadan sağlıklı bir bebeğe sahip olma imkanı sağlanabilmektedir Prenatal Tanıda Hangi Yöntemler Kullanılır? Noninvaziv yöntemler: Hamilelerden alınan kan örneğinden biyokimyasal tarama testleri (ikili, üçlü test) ve ultrasonografi (USG) yardımıyla fetal anomalilerin birçoğu tespit edilebilmektedir. İnvaziv yöntemler: Amniosentez, CVS ve kordosentez ile elde edilen materyalden (fetal hücreler) genetik ve biyokimyasal analizler yapılabilmektedir. Hangi durumlarda doğum öncesi dönemde genetik test önerilmektedir? 1.) İkili ve üçlü testte artmış risk. Hamile bayanlardan alınan kan örneklerinden yapılan testlerde yüksek risk saptanması en sık prenatal sitogenetik tanı endikasyonlarından birisidir. 2.) İleri anne yaşı. Tüm gebeliklerde kromozomal anomalili çocuk riski vardır, ancak 35 yaş üzeri gebeliklerde bu risk yaşla orantılı olarak artmaktadır. 3.) Patolojik ultrasonografi bulguları. Ultrasonografide anormal bulguların saptanması birçok genetik hastalığın belirtisi olabilmektedir. Ancak, ultrasonografide patolojik bulgu saptanamaması da fetusun %100 sağlıklı olduğunu göstermemektedir. 4.) Eşlerden birisinde dengeli kromozomal anomalisi taşıyıcılığı. Bu çiftler genellikle tekrarlayan düşükler sonrasında veya konjenital anomalili bebek sahibi olduktan sonra hekime başvurmaktadırlar. Dengeli kromozomal anomali taşıyıcıları normal dış görünüşe (fenotip) sahip olmalarına rağmen kromozomal anomalili çocuk sahibi olma riskleri artmıştır. Bu vakaların danışma almaları ve genetik tanı olanaklarından faydalanmaları önerilmektedir. 5.) Kromozom anomalili çocuk öykülü aileler. Önceki çocuklarında kromozom anomalisi olan çiftlerin sonraki gebeliklerinde tekrarlama riski anomalinin tipine göre değişen oranlarda artış göstermektedir. Ailelerin genetik uzmanı ile görüşerek sonraki hamileliklerini planlaması önerilmektedir. 6.) Tarama testlerinde kalıtsal tek gen hastalık taşıyıcılığı saptanması. Rutin yeni doğan taramaları, evlilik öncesi testler ya da yakın akrabalarda genetik hastalık araştırılması süreçlerinde taşıyıcı olduğu belirlenen çiftlere (fenil ketonüri, orak hücreli anemi, kistik fibrozis, talasemiler gibi) genetik danışma önerilmektedir. Tablo. Prenatal tanı ile saptanabilen bazı tek gen hastalıkları TEK GEN HASTALIĞI GÖRÜLME SIKLIĞI Kistik Fibrozis1/3300 Konjenital Adrenal Hiperplazi1/10000 Alfa talasemideğişken Beta talasemideğişken Huntington hastalığı4-7/100000 Polikistik böbrek hastalığı1/3000 Orak hücreli anemi1/400 Tay-sachs hastalığı1/400000 Spinal Muskuler Atrofi (SMA)1/24000 DMD1/3500 erkek doğum Hemofili A1/8500 erkek doğum Fragile X Sendromu1/4000 erkek doğum 7.) X kromozomuna bağlı genetik hastalık taşıyıcılığı. Taşıyıcı gebelerde öncelikle doğrudan hedef hastalıkla ilgili prenatal tanı test olanakları değerlendirilmelidir. Ancak, bu imkanın olmadığı durumlarda linkage analizi, karyotipleme ya da FISH gibi yöntemlerin kullanıldığı (erkek cinsiyetli fetüs yüksek hastalık riski taşımaktadır) dolaylı analizler önerilebilmektedir. 8.) Multifaktöriyel hastalık öyküsü. Özellikle nöral tüp defektleri başta olmak üzere bazı multifaktöryel hastalıklar için prenatal tanı olanağı bulunmaktadır. Ailede veya ikinci dereceden akrabalarda anensefali ve spina bifida öyküsü varsa, sonraki gebeliklerde tekrarlama riski (anensefali %5, spina bifida %2) artmaktadır. 9.) Tekrarlayan gebelik kayıpları. İki veya daha çok spontan abortus (kendiliğinden düşük), ölü doğum veya anomalili bebek öyküsü olan (kötü obstetrik öykülü) ailelere genetik analizler yapılabilmektedir. Test sonuçlarına göre tedavi planlaması yapılabilmekte ya da prenatal genetik tanı/ PGD önerilebilmektedir. 10.) Maternal anksiyete varlığı. Annenin aşırı endişeli olması durumunda endikasyon şartı aranmaksızın fetal kromozom analizi istenebilmektedir.

http://www.biyologlar.com/genetik-danisma-ve-dogum-oncesi-tani

Kan Gruplarının Araştırılma Teknikleri

Kan merkezlerinde eritrosit antijen ve antikor reaksiyonlarının gösterilmesinde RIA (Radioimmun assay) , EIA (Enzymeimmun assay) de dahil olmak üzere çok sayıda yöntem mevcuttur. Ancak, bu yöntemlerin en basit olanı aglutinasyon tekniğidir. Elektrolitli ortamda eritrositlerin yüzeyindeki antijenler, ortamda bulunan özgül antikorlarla birleşecek olurlarsa, gözle görülebilecek kümeler oluşturarak çökerler. Bu olaya Hemaglutinasyon denir. Slide Yöntemi ABO ve RhD antijenlerinin hızlı bir şekilde tanımlanmasında kullanılır. Eşit miktarda antiserum ile parmak ucundan alınan kan veya %20’lik eritrosit süspansiyonu lam veya fayans üzerinde çevirme hareketi ile karıştırılır. Eritrositlerin kümeler oluşturması, yani aglutinasyon oluşumu gözlenir. Tepkime yüzeyi geniş olduğundan buharlaşma fazladır. Bu sebeple 1-2 dakika (max.5 dakika) içinde değerlendirilmelidir.

http://www.biyologlar.com/kan-gruplarinin-arastirilma-teknikleri

Kan Grubu İçin Kan Alımı

Kan grubu tespitinde parmak ucundan alınan birkaç damla kan yeterlidir (Froti yöntemi için). Bu işlem sırasında diğer işlemlerde olduğu gibi , sterilite son derece önem taşımaktadır. Parmak ucu, uygun bir dezenfektan solüsyonla silinmeli (Alkol), solüsyonun kurumasından sonra steril bir lanset veya otomatik delici bir alet kullanılarak delinmelidir. Parmak ucundaki kan yine steril koşullarda pipetlenmeli ve antiserumla oda ısısında karıştırılarak en erken 1 , en geç 5 dakika içerisinde değerlendirilmelidir.

http://www.biyologlar.com/kan-grubu-icin-kan-alimi

Gen Tedavisi, Görüşü Geri Kazandırabilir Mi?

Gen Tedavisi, Görüşü Geri Kazandırabilir Mi?

Gen tedavisi genişleyen bir araştırma alanı ancak bu araştırmaları tedaviye dönüştürmenin önünde birçok engel mevcut. İngiltere’de sağlık araştırmalarına maddi destek veren önemli vakıflardan biri olan Wellcome Trust’ın HICF adlı fonunca desteklenen önemli bir araştırmanın duyurusunun tercümesini ilginize sunuyorum.Koroidermi elli bin ilâ yüz binde bir insanı etkileyen ırsi bir körlük türü. Az görülen bir hastalık olması nedeniyle ilâç firmalarınca ve bilimsel ödenek kurumlarınca ihmal ediliyor. Sık görülmüyor, ama koroidermi yaşam kalitesine büyük bir darbe vuruyor ve tüm körlük vakalarının %4’üne sebep oluyor.HICF destekli bir 1. evre klinik gen tedavisi deneyinin sonuçlarına göre, koroidermi hastalarının gözüne sağlıklı genin kopyalarının ulaştırılması, görme yetilerini yeniden kazanmalarına yardımcı olabilir.Altmış beş yaşındaki koroidermi hastası Jonathan Wyatt, “Eşimin telefonundaki rakamları görebildim” diyor. “Yıllardır görememiştim onları.”Londralı bir avukat olan Wyatt’ın hastalığı 20’li yaşlarında teşhis edilmiş. O gün bu gündür hem görme hem de çalışma yetisi giderek kötüleşmiş.Koroiderminin sebebi X kromozomundaki tek bir genin arızası. Erkeklerin tek bir X kromozomu olduğundan hastalık en çok onları etkiliyor, zira kadınların ikinci X kromozoundaki sağlıklı bir gen onları kurtarabiliyor. CHM/REP-1 adlı bu gen gözün ağtabakasındaki ışığa duyarlı hücrelerin sağlığından sorumlu, ve değişinimi halinde gece görüşü daha çocukluktan itibaren bile bozulabiliyor. Görme bozukluğu daha sonra ilerleyerek hastanın görüş alanını daraltıyor. “Görme alanımın ortasında ıslak bir bulanıklık vardı” diye açıklıyor Wyatt. “O kadar ki, elimin gözlerimin önünde aşağı salladığımda göremiyordum artık.” Elindeki tek tedavi seçeneği, Oxford Üniversitesi’nde HICF desteğiyle uygulanmakta olan bir gen tedavisi deneyiydi.Oxford Üniversitesi’nin Nuffield Oftalmoloji Laboratuvarı’ndan Prof. Robert Maclaren, yeni bir gen tedavisi yöntemi denedi. Ekibiyle AAV (adeno-associated viruses) türü virüsleri kullanarak CHM/REP-1 geninin sağlıklı kopyalarını ağtabakasının yıpranmış, ışığa duyarlı hücrelerine ulaştırdı. Ulaştırmak için hastanın bir gözündeki ağtabakasını sıyırıp, DNA taşıyan virüsleri altına zerk etmeleri gerekti. (Diğer gözün ağtabakası kontrol görevi gördü.)Bu 1. evre deney 12 hastayı kapsıyor, yani çok küçük. The Lancet dergisindeki ilk sonuçlar da bu 12 hastanın altısına ait. Bu nedenle bu cesaret verici sonuçlar dikkatle değerlendirilmeli.Deneye katılanların bir muayene tabelasındaki harfleri okumasıyla ölçülen görüş keskinlikleri arasında farklar vardı. Sonuçlara göre; daha baştan iyi veya mükemmel görüş keskinliğine sahip hastaların görüş keskinliği azalmadı, gece görüş yetileri ise iyileşti. Deneyin başında görme keskinliği az olan iki hastanın görüşü iyileşti. Bu gelişmeler ilk tedaviden sonra altı ay boyunca sürdü.“Toplamda dokuz hasta tedavi ettik, bu yüzden ihtiyatlı olmak doğru olur. Bu, kesin bir tedavi sayılamaz” diyor Maclaren. “Asıl heyecan verici olan, bunun bir anlık bir gelişmeden ibaret olmaması. Görme yetileri sürüyor.”Daha yapılacak çok iş var, ve Maclaren ekibi deneyi 2. evreye taşımak için ödenek başvurusu yapıyor.Wellcome Trust’ın İş Geliştirme Müdürü Dr. Tim Knott şu ana kadarki ilerlemeden memnun. “Bu, HICF tarafından desteklenen ilk projelerden biri ve HICF’nin ilk zamanlarındaki amaç ve hedeflerinin tipik bir örneği.”“Gen tedavisi, çok uzun vadeli ve riskli olduğundan bu yaklaşımla desteklemeyeceklerimizin arasındaydı” diye ekliyor Knott. “Ama Profesör Maclaren bunun mümkün olduğuna, ve zamanın doğru olduğuna bizi ikna etti, ve haklı çıktı.”Yazar hakkında: Çağrı YalgınTampere Üniversitesi'nde doktora sonrası araştırmacı olarak mitokondri hastalıklarını genetik yöntemlerle inceliyor. Daha önce de Japonya'daki RIKEN Beyin Bilimleri Enstitüsü'nde sinir hücrelerinin uzantılarının oluşumundaki ırsi etmenleri inceleyerek Saitama Üniversitesi'nden doktora almıştı. Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Bornova Anadolu Lisesi mezunu.http://www.acikbilim.com/2014/02/ceviri/gen-tedavisi-gorusu-geri-kazandirabilir-mi.html

http://www.biyologlar.com/gen-tedavisi-gorusu-geri-kazandirabilir-mi

Kültürler ve genler: Biyolojik bir hapishanede kültür

Kültürler ve genler: Biyolojik bir hapishanede kültür

Amerikan Antropoloji Kongresinde hüsranBir önceki yazımda insanı insan yapan öğelere göreceli bir lensten bakan kültürel antropologlarla, genel-geçer insan evrensellerine odaklanan genetikçilerden dem vurmuştum. Hatırlarsanız, bu iki grubun arasındaki geçimsizlikten bahsetmiştim.Bu geçimsizliğin benim için kişisel olarak ilk izdüşümü 2005’te Vaşington D.C.’de gerçekleştirilen Amerikan Antropoloji Derneği toplantısında olmuştu. Dünyanın tüm antropologları için önemli bir toplantı olduğundan, devasa bir katılım vardı. Benim de kariyerimde yapacağım ilk profesyonel, ingilizce konuşmaydı.Türkiye’de yapılacak antropolojik genetik çalışmalarının etik unsurları üzerine kafa patlatmıştım uzun süre ve düşüncelerimi sunacaktım. Bana göre her genetik projesi, katılımcıların kültürel, tarihi ve sosyolojik yapıları gözönüne alınarak, göreceli bir şekilde değerlendirilmeli, etik kriterler de ona göre düzenlenmeliydi.Konuşmama sadece bir avuç insan gelmişti. Dahası konuşmama gelen kültürel antropologlar ahlak felsefesi ile ilgili düşüncelerimi, okumalarımı yetersiz bulmuşlardı. Genetik antropologlar ise benim genetik analizlerimi beğenmemiş, felsefi ‘laf kalabalığı’ ile zaman harcadığımı ima etmişlerdi.  Moralim çok bozuk bir şekilde otelime dönerken, doktora hocam ile karşılaştım ve bir yemeğe davet edildim (daha ziyade kendimi davet ettirdim).Melvin Konner ve Biyolojik bir hapishanede kültürYemekte, ben, doktora hocam ve doktora hocamın zamanında doktora komitesinde olan, Melvin Konner isimli ünlü bir antropolog vardı. Biraz da benim bir iki saat önceki konuşmamla ilgili mızmızlanmamdan dolayı, biraz da hepimizin ortak ilgi alanı olduğundan konuşma kültür ve biyoloji arasındaki ilişkiye geldi.Dr. Konner’ın konuya olağanüstü hakim olduğu ilk on dakikada belli oldu. Hem ben, hem de doktora hocam, yemeğin geri kalanını, Dr. Konner’ın bu konuda söyleyeceklerini dinleyerek geçirdik. Dr. Konner’ın yüzlerce makaleye yayılan, dünyanın çeşitli yerlerinde, değişik insan özellikleri üzerinde amprik verilerle gösterdiği ana fikir, insan doğasının ana hatlarının evrimsel, biyolojik bir fırçayla şekillendiği, kültürel çeşitliliğin ise bu ana hatların etrafında dans eden şekiller, renkler olduğu idi.Örneğin Konnor aşağıdaki konuşmasında detaylıca açıkladığı bir konu, insanların çocuk yetiştirme rituellerinin, emzirme şekillerinin ve çocuk yetiştirme ile ilgili bir çok ‘kültürel’ olgunun aslında diğer memelilerle paylaştığımız biyolojik temelleri olmasıydı.Açıkçası ben o yemek sırasında Konner’ın birbiri ardına verdiği örnekleri ağzım açık dinlemiştim. Konner yemek yeme alışkanlıklarımızdan, çocukluk kavramının nasıl evrimsel açıdan anlaşılmasına gerektiğine kadar onlarca konu üzerinden detaylı örnekler vermişti. Yemeğin sonunda, Konner gel benimle çalış dese, tezimi bırakıp Atlanta’ya yollanacak kadar etkilenmiştim. Sağlıkla ilgili çıkarımlarKonner’a göre kültür biyolojik bir hapishanede kalmış bir mahkûmdu ve bu hapishaneden kaçarsa kötü sonuçlar kaçınılmazdı. Örneğin, Konnor’un Boyd Eaton ile beraber yazdığı ve 1000’in üzerinde atıf alan ve şimdi meşhur olan ‘Paleodiet’ fikrinin öncüsü bir makale, tarım öncesi, protein ağırlıklı yemek alışkanlıklarının insan biyolojisine daha uygun olduğunu, tarım sonrası karbonhidrat bazlı yemek alışkanlıklarının bu yüzden bir çok sağlık problemi (örn. obezite) yarattığını savunuyordu.Konner’ın düşünüş tarzı hala bir çok önemli antropoloğun ve tıp doktorunun fikirlerini etkiliyor. Örneğin, iki sene önce, Daniel Lieberman isimli antropoloğun ayak evrimimizin çıplak ayakla koşmaya evrimleşmiş olduğunu gösteren bir çalışması Nature dergisine kapak oldu. Lieberman’a göre ayakkabılar, biyolojik olarak kodlanmış ‘doğru’ koşma programımızı bozuyor ve uzun mesafe koşular sırasında topuk bölgesine aşırı yük bindirerek sakatlanmalara yol açıyordu. Bu makale o kadar ses getirdi ki, Amerika’nın en popüler ‘talk-show’larından birisine konuk oldu Lieberman. Soru işaretleriSonuç olarak, Konner ve benzer fikirdeki bilim insanları daha önce söz ettiğim genetikçiler gibi kültürün etkisini tamamen gözardı etmeseler de, kültürü genelde biyolojik temeller üzerine şekillenen, çoğu zaman negatif bir olgu olarak çalışmaktalar. Konner’la olan yemekten neredeyse 10 yıl sonra, kafamda iki kuşku oluştu bu tip çalışmalar konusunda.Birinci olarak, bu tip çalışmalar ancak belli başlı insan karakteristikleri ile ilgili önemli ipuçları veriyor, diğerleri konusunda ise sessiz kalıyorlar. Belki gerçekten de uzun mesafe koşusu insana özel ve belki de yeni bir avlanma tekniği olarak ortaya çıkmış bir davranış. Kendi içinde çok enteresan, üzerine kafa yorulması gereken bir çalışma. Ancak, bu insan kültürünün karmaşıklığını açıklamada kanımca yetersiz kalıyor. Örneğin bugün uzun mesafe koşu sporunun kültürel, ekonomik, sosyal ve hatta politik etkilerini anlamak için Konner ve Lieberman gibi indirgemeci, biyolojik tekniklerin çok bir yararı olmaz sanıyorum.İkinci önemli mesele bu tip çalışmaların, kültürel ve teknolojik çeşitlenmelerin zamansal olarak biyolojik evrimi takip ettiklerini varsaymaları. Ancak bunun için tam olarak doğrudan bir kanıt yok. Hatta, tam tersi bir senaryo da düşünülebilr. Örneğin, biliyoruz ki insanlar milyonlarca yıldır alet yapabiliyorlar ve yaşadıkları yerleri , içgüdüsel olarak değil, bilinçli olarak seçiyorlar ve muhtemelen bu ekolojik seçimlerini kültürel olarak bir nesilden diğerine aktarıyorlar. Bu durumda, ateş yakabilen, alet kullanabilen, kendilerine korunak yapabilen veya en azından bulabilen bir varlığın biyolojik evrimi acaba bu teknolojilere sahip olmayan bir varlıkla aynı olabilir mi? Diğer bir deyişle, insan olarak geçmişimizde kültür acaba genleri değiştirecek bir ortam yaratmış olamaz mı? Bunun için artık elimizde önemli kanıtlar var.Sonraki yazımda, kültürün genler üzerine etkisine değineceğim. O zamana kadar sağlıcakla.Yazar hakkında: Ömer GökçümenÖmer, New York Eyalet Üniversitesi Biyoloji bölümünde yardımcı doçent. Ekibiyle beraber genetik teknikleri kullanarak insanı insan yapan özellikleri ve insanlar arasındaki farklılıkları evrimsel ve antropolojik bağlamda anlamaya çalışıyor. Eğitimini Boğaziçi, Pensilvanya ve Harvard Üniversitelerinde tamamladı.http://www.acikbilim.com/2014/10/dosyalar/kulturler-ve-genler-biyolojik-bir-hapishanede-kultur.html

http://www.biyologlar.com/kulturler-ve-genler-biyolojik-bir-hapishanede-kultur

Genetik bozuklukların tedavisinde yeni bir seçenek: Gen optimizasyonu

Genetik bozuklukların tedavisinde yeni bir seçenek: Gen optimizasyonu

Spesifik yüzey belirteçleri aracılığıyla farklı hedef hücrelere kontrollü gen transferi mevcut diğer yöntemlere göre daha etkili bulundu. Yeni yöntemle hedef hücrelere gen transferi, ilave toksisite olmaksızın yapılabiliyor. Genetik bilginin lentiviral transfer kullanılarak gerçekleştirilen gen terapileri böylece optimize edilebilir. Biomaterials Dergisi’nde yayımlanan çalışmaya göre, Retrovirüs ailesine ait Lentivirüsler, hücrelerdeki genetik materyali değiştirmek için vektör olarak kullanılabiliyor ve gen terapisi tarafından belirlenen kusurlu bir genin değiştirilmesi için ciddi bir yöntem haline gelebilir. Bu tip bir tedavinin etkililiğini artırmak, majör bir tıbbi güçlük ortaya çıkarmaktadır: Virüs spesifik olarak hedef hücreyi izlemelidir ve kullanılan virüs sayısı mümkün olduğu kadar düşük olmalıdır. ines-hofigFraunhofer Enstitüsü ve Münih’teki Radyasyon Biyolojisi Enstitüsü’nden Dr. Ines Höfig tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, virüs transdüksiyonunun etkisini artıran bir adjuvan geliştirdi. Böylece hedef hücrelere transfer, ilave toksisite olmaksızın optimize edilmiş oldu. Çalışmadan elde edilen bulguların gen transferi ve hasarlı genlerden kaynaklanan hastalıkların tedavisinde önemli bir gelişme sağlayacağı belirtiliyor.Yüzey molekülleri virüsleri hedef hücrelerle birleştirir Bilim insanları virüsleri, virüslerin hedef hücrelerine tutunmasını kolaylaştıran ilave yüzey molekülleriyle donattı. Yüzey molekülleri, bir antikor fragmanıyla birleşen glikoproteinlerden oluşmaktadır. Bu antikor fragmanı, EGFR+ veya CD30+ gibi, spesifik hedef hücrelerin yüzey reseptörlerini tespit eder ve bunlara bağlanır.Yüksek transdüksiyon oranı – daha az virüs kullanımıAraştırma grubu lideri Dr. Ines Höfig, yürüttükleri çalışma ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Hedef hücrelere bu spesifik bağlanmayla, transdüksiyon oranını (virüslerin hedef hücrelere transferini) üç kat artırabiliriz. Böylece, trasndüksiyon etkililiği artırılır ve aynı zamanda daha az transfer virüsüne ihtiyaç duyulur.”Daha ileri çalışmalarda, yerleşik sisteme benzer, uygun antikor fragmanları çeşitli hedef hücrelerin, örn. kemik iliği kök hücreleri ve immün hücrelerin, spesifik yüzey belirteçleri için değerlendirilmelidir. Gen terapisi böylece spesifik genetik bozuklukların (örn. metakromatik lökodistrofi, Wiskott-Aldrich sendromu) tedavisi olarak kullanılabilir.Kaynak: Systematic improvement of lentivirus transduction protocols by antibody fragments fused to VSV-G as envelope glycoprotein. Höfig, I. et al. Biomaterials, March 2014 DOI: 10.1016/ j.biomaterials.2014.01.051Makalenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşılabilir:http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24529898Abstractgen-transferi-dnaLentiviral vectors (LV) are widely used to successfully transduce cells for research and clinical applications. Lentiviral vectors pseudotyped with the vesicular stomatitis virus glycoprotein (VSV-G) can be produced to high titers and mediate high transduction efficiencies in vitro. For clinical applications the need for optimized transduction protocols and the limited activity of retronectin as LV enhancer, results in the application of a high multiplicity of infection (MOI) to achieve effective transduction efficiencies for a number of therapeutically relevant cells, e.g. CD34(+) hematopoietic stem cells, T- and B-cells. Our study describes an optimized LV infection protocol including a non-toxic poloxamer-based adjuvant combined with antibody-retargeted lentiviral particles, improving transduction efficiency at low MOI. Cell specificity of lentiviral vectors was increased by displaying different ratios of scFv-fused VSV-G glycoproteins on the viral envelope. The system was validated with difficult to transduce human CD30(+) lymphoma cells, and EGFR(+) tumor cells. Highly efficient transduction of lymphoma cells was achieved, >50% of cells were transduced when MOI 1 was used. The scFv displaying lentiviral particles gained relative specificity for transduction of target cells. Preferential gene delivery to CD30(+) or EGFR(+) cells was increased 4-fold in mixed cell cultures by presenting scFv antibody fragments binding to respective surface markers. A combination of spinoculation, poloxamer-based chemical adjuvant, and LV displaying scFv fragments increases transduction efficiencies of hard-to-transduce suspension lymphoma cells, and promises new chances for the future development of improved clinical protocols.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/genetik-bozukluklarin-tedavisinde-yeni-bir-secenek-gen-optimizasyonu

Kan Grupları

Ülkemizde ve dünyada yaygın olarak kullanılmakta olan kan grubu sistemleri, ABO ve Rh sistemleridir. ABO grup sistemine göre kan grupları, A, B, AB ve O grubu diye dörde ayrılırken, Rh sistemine göre ise, RhD Pozitif ve RhD Negatif diye ikiye ayrılır. Her iki sistem birlikte kullanıldığından, ortaya sekiz farklı kan grubu çıkar. Ancak kan grupları, sadece bununla sınırlı değildir. Bazı kişilerde hem ABO grup sistemine ait alt gruplar (A1,A2,gibi) ve hem de Rh sistemine ait alt gruplar (D, d, C, c, E, e... gibi) bulunmaktadır. Bir kanın "Rh Negatif" diye nitelenebilmesi için bu alt grup antijenlerinden hiçbirinin bulunmaması gerekir. Ülkemizde CD pozitifliğine oldukça sık rastlanırken, DE pozitifliği daha nadirdir.Genel olarak bakıldığında Rh D pozitifliği %85-90 arasında değişmektedir. Kan bankacılığında uygunluk testleri diye bilinenen testlerden biri olan kan grubu, kan ve kan komponenti transfüzyonunda son derece büyük önem taşımaktadır. Eskişehir Kızılay Kan Merkezi'nde 1995-2000 yılları arasında yapılan kan grubu çalışmalarında aşağıdaki listede belirtilmiş şekilde bir dağılıma rastlamıştır. Söz konusu çalışma, 82.292 kişiyi kapsamaktadır. Ülkemizde Kan Grubu Dağılımı Grafiği (%) Kan grubu dağılımında nasyonel ve etnik bazı farklılıklar görülse de, genel olarak A ve O gruplarının hakimiyeti vardır. Amerika Birleşik Devletlerinde, ülkemizdekinin tersine O grubu daha fazla rastlanan bir gruptur. A grubu ise, ikinci sıklıktadır. Zayıf D Antijenleri (Du) Du antijeni, beyazlarda % 0,4-1 oranında rastlanır ve genellikle C ve E ile birlikte bulunur. Siyahlarda ise, %3-4 oranında rastlanmakta ve c ve e ile birlikte görülmektedir. Du eritrositler, D hücrelerinden daha az immünojeniktir. Hassas anti-D serumlarla direkt aglutinasyon ölçülebilir (Zayıf D fenotipi). Anti D hücreleri inkübasyondan sonra indirekt antiglobulin testi ile ölçülebilir. Kan bankaları, her Rh negatif birey, gerçekten D negatif mi, emin olmalıdırlar. Verici kanı zayıf D için test edilmelidir. Alıcıdaki zayıf D, daha az öneme sahiptir. Zayıf D taşıyan bir hastaya Rh negatif kan vermek, zarara neden olmaz. Kan Grubu İçin Kan Alımı Kan grubu tespitinde parmak ucundan alınan birkaç damla kan yeterlidir (Plak yöntemi için). Bu işlem sırasında diğer işlemlerde olduğu gibi , sterilite son derece önem taşımaktadır. Parmak ucu, uygun bir dezenfektan solüsyonla silinmeli, solüsyonun kurumasından sonra steril bir lanset veya otomatik delici bir alet kullanılarak delinmelidir. Parmak ucundaki kan yine steril koşullarda pipetlenmeli ve antiserumla oda ısısında karıştırılarak en erken 1 , en geç 5 dakika içerisinde değerlendirilmelidir. Karar vermekte güçlük duyulan durumlarda tüp yöntemi veya diğer metodlar kullanılabilir. Transfüzyonda Kan Grubu Kan transfüzyonunda en önemli uygunluk testlerinin başında kan grubu uygunluğu gelmektedir. ABO Rh(D) açısından olası bir hata, ölümcül bir hata olarak kabul edilmelidir. Hangi kan gruplarının, hangi kan gruplarına kan verebileceği sorusunun yanıtı "Aynı Grup"'tur. Yani, A Rh(+) bir hasta, sadece A Rh(+) kan alabilir. Aynı kan grupları içerisinde bile alt gruplardan birçok sorun yaşanabilmektedir. Zira, eritrosit yüzeyinde bugüne kadar tanımlanmış olan 600'den fazla antijenik yapı vardır. Bu antijenler, diğer kan grubu sistemlerini ve subgrupları oluşturmaktadır. Okullarda anlatılan "Genel alıcı" yada "Genel verici" gibi kavramlar, antijen-antikor reaksiyonlarının mantığı açısından önemlidir; ancak pratikte böyle bir uygulama söz konusu değildir. Tam kan, eritrosit ve trombosit süspansiyonu transfüzyonlarında esas olan "Aynı grup"'tur. Taze donmuş plazma transfüzyonlarında da grup uygunluğu şarttır. Kan Grubu Tayin Yöntemleri 1901 yılında Karl Landsteiner’ın ABO antijenlerini tanımlamasından sonra yapılan çalışmalar, kan hücrelerinin yüzeylerinde antikor yanıtı oluşturabilecek çok sayıda molekülün bulunduğunu göstermiştir. Günümüzde serolojik olarak tanımlanmış, kan grubu antijenlerinin sayısı 600’den fazladır. Bu antijenlerin önemli bir kısmı birbirleriyle ilişkilidir ve Kan grubu sistemlerini oluştururlar. Bu sistemlerden ABO ve Rh, transfüzyon öncesi, uygunluk testleri kapsamında hem alıcı, hem de donörde rutin olarak çalışılmaktadır. ABO sisteminde A, B, AB ve O diye bilinen 4 temel kan grubu mevcuttur. Bu kan gruplarının temeli eritrositlerde bulunan A, B ve H antijenlerine dayanır. Bu antijenler, eritrositler dışında, sperm, tükrük, süt, mide sıvısı ve terde gibi vücut sıvılarında da bulunmaktadır. A,B ve H antijenleri, merkezi sinir sistemi,kemik ve kıkırdak dokuda bulunmazlar. Söz konusu antijenler, çok küçük kimyasal farklılıklar gösterirler.Antijenlerin yapısında 15 aminoasitlik bir peptid zinciri ve bunlara bağlı çok sayıda monosakkaritten oluşmuş bir iskeletin sonunda sırasıyla, galaktoz, N-Asetil glukozamin ve D-Galaktoz moleküllerinin eklenmesi ile oluşan bir ön madde bulunur. Bu ön madde sabittir ve ön maddeye eklenen farklı kimyasallarla kan grubu farklılıkları ortaya çıkar. Aşağıdaki resimde kan grubu antijenlerinin kimyasal yapısı gösterilmiştir. Kan Gruplarının Araştırılma Teknikleri Kan merkezlerinde eritrosit antijen ve antikor reaksiyonlarının gösterilmesinde RIA (Radioimmun assay) , EIA (Enzymeimmun assay) de dahil olmak üzere çok sayıda yöntem mevcuttur. Ancak, bu yöntemlerin en basit olanı aglutinasyon tekniğidir. Elektrolitli ortamda eritrositlerin yüzeyindeki antijenler, ortamda bulunan özgül antikorlarla birleşecek olurlarsa, gözle görülebilecek kümeler oluşturarak çökerler. Bu olaya Hemaglutinasyon denir. Zeta Potansiyel Serum fizyolojik içerisinde süspanse edilen eritrositler, birbirlerine yaklaşık 25 nm uzaklıkta bulunurlar. Bu uzaklık, RBC yüzeyindeki negatif elektriksel yükün birbirine itmesi ile oluşur. RBC yüzeyindeki negatif yükün derecesine zeta potansiyel denir. Süspansiyon içindeki katyonlar (+ yüklü iyonlar, ör: Na+) RBC yüzeyini kuşatırlar ve RBC yüzeyindeki negatif elektriksel yük ile onu kuşatan katyonların oluşturduğu potansiyel farkı, kısaca zeta potansiyel diye nitelenebilir. Hemaglutinasyon Sonuçlarına Etki Eden Faktörler 1. Fiziksel Koşullar a. İnkübasyon Isısı IgM tipi antikorlar........... 4-27 C° (Oda ısısı) IgG tipi antikorlar ...........30-37 C° (İnkübatör) b. İnkübasyon Süresi c. Santrifüj hız ve süresi d. Ortam: pH, LISS solüsyonu, enzimler, makromoleküller 2. Eritrositler a. Yüzey antijenlerinin sayısı, tipi, lokalizasyonu ve immunojenitesi b. Homozigot veya heterozigot olmaları 3. Serum a. Protein İçeriği b. Antikorların Yapı ve Türleri Yeni doğanlar ve yetişkinlerin antijenik reaktivitesi farklıdır. A ve B (Ayrıca P1,Lua, Lub, Yta, Xg ve Vel) antijenlerinin aktivitesi yetişkinlere göre oldukça düşüktür, ancak Rh (Ayrıca K, Fy, Jk, MNSs, Di, Do, Sc, Coa, Aua) aktivitesi, doğumda tam gelişmiştir. Hemaglutinasyonu Kolaylaştıran Faktörler 1. Eritrositler arası mesafeyi kısaltma a. Proteolitik enzimler: Papain, bromelin, ficin, neuraminidase, tripsin b. Albumin: Muhtemelen RBC yüzeyindeki negatif elektrik yükü nötralize ederek etki göstermektedir. c. Polikatyonlar: Polybrene ve protamin gibi polikatyonların eklenmesi ortamın katyon yoğunluğunu artırır ve RBC yüzeyindeki negatif yükün nötralizasyonunu sağlar. d. LISS (Low ionic strength solution) : Ortamdaki ion sayısını azaltır. e. Santrifüj: Santrifügasyon sırasında RBC’ler birbirlerine yaklaşırlar. 2. İki eritrosit arasında köprü oluşturma: Coombs Serumu Yöntemler Slide Yöntemi Tüp Yöntemi Jel Santrifügasyon Yöntemi Mikroplate Yöntemi Manual Polybrene Testi Yarı veya Tam Otomatize Sistemler Slide Yöntemi ABO ve RhD antijenlerinin hızlı bir şekilde tanımlanmasında kullanılır. Eşit miktarda antiserum ile parmak ucundan alınan kan veya %20’lik eritrosit süspansiyonu lam veya fayans üzerinde çevirme hareketi ile karıştırılır. Eritrositlerin kümeler oluşturması, yani aglutinasyon oluşumu gözlenir. Tepkime yüzeyi geniş olduğundan buharlaşma fazladır. Bu sebeple 1-2 dakika (max.5 dakika) içinde değerlendirilmelidir. Tüp Aglutinasyon Testi Serum fizyolojikle hazırlanan eritrosit süspansiyonu ile antijen bir tüpte karıştırılır. 1000 rpm devirle 1 dakika santrifüge edildikten sonra tekrar süspanse edilir ve aglutinasyon değerlendirilir. Bu değerlendirme mikroskopla veya mercekle yapılabilir. Alternatif olarak bir damla kan lama alınarak, mikroskopla küçük büyütmede de incelenebilir. Fiziksel koşullar uygun olarak hazırlandığında, sonuçlar oldukça güvenilirdir. Buharlaşma sorunu yoktur. İstendiğinde 37 C°’de 1-2 saat inkübe edilebilir. Öte yandan RBC yıkama işlemlerinin fazla olması nedeniyle kontaminasyon olasılığı diğerlerine göre daha fazladır. Jel Santrifügasyon Yöntemi Jel testi birçok yönden tüp yöntemine benzer. Testte 5x7 cm büyüklüğünde plastik kartlar kullanılır. Her kartın üzerinde 6 mikrotüp vardır. Mikrotüplerin tabanı, değerlendirmeyi kolaylaştırmak için konik; üst kısmı ise, inkübasyon gerektiren testler için daha geniş olarak yapılmıştır. Tüplerin içerisinde Sephadex-G 100 maddesini içeren bir jel vardır. Bu madde başlangıçta toz halindedir; ancak buffer ile karıştığında jel halini alır. Kartlar için jel hazırlanırken, önce buffer ile yıkanarak şişmesi sağlanır. Daha sonra da buffer içerisinde süspansiyonu hazırlanır. Kullanılacağı testin özelliğine göre serum fizyolojik veya LISS, buffer olarak kullanılır. Testte zaman ve hız yönünden standardize edilmiş bir santrifüj kullanılmaktadır. Santrifügasyon işlemi, 70x’de 10 dakika yapılır. Deneysel çalışmalar, santrifüj ekseninin de önemli olduğunu göstermiştir. Bu nedenle, eksen santrifüj gücü ile düşey ve yatay planda tam bir doğru oluşturmaktadır. Buffer ile yıkama sırasında şişen jel, sadece aglutine olmayan RBC’lerin geçişine izin verir. Aglutine olmayan eritrositler, santrifüj işlemi sırasında jel tabakasını geçerek, konik kısımda çökerler. Aglutine olmuş eritrositler ise üst kısımda kümeler oluştururlar. Kuvvetli aglutinasyonda çok büyük kümeler oluşur ve jel üzerinde bir tabaka meydana getirirler. Zayıf aglutinasyonda ise küçük kümeler oluşur ve reaksiyonun şiddetini değerlendirmek de kolaylaşmış olur. Mikroplate Yöntemi Mikroplate yönteminde U veya V tabanlı plastik 96 godeli mikrotitrasyon plakları kullanılır. Eritrosit süspansiyonu U pleyt için %1-2’lik, V pleyt için %0,03 konsantrasyonda hazırlanır. 20 µL antiserum ve 20 µL eritrosit süspansiyonu godeye eklendikten sonra plak, santrifüge edilir. U pleytler çalkalanıp klasik teknikler gibi değerlendirilirken, V tabanlı pleytler 75 C°’de 10 dakika inkübe edildikten sonra değerlendirilir. Düşük konsantrasyonda eritrosit kullanıldığı için diğer yöntemlerden daha duyarlıdır. Çok az miktarda antiserum kullanıldığı için daha ekonomik bir metotdur. Polybrene Yöntemi Katyonik bir polimer olan polybrene normal eritrositlerde agregasyona neden olur. Bu agregasyon ortama sodyum sitrat eklendiğinde dağılır. Eğer eritrositler antikorlarla kaplanmış ise, polybrene eklendiğinde antikorlar, eritrositler arasında köprü oluşturarak aglutinasyona neden olur. Bu şekilde oluşan agregasyon, sodyum sitratla dağılmaz. Polybrene, hem manual hem de otomatik sistemlerde mikroplate veya tüpte kullanılabilir. Testte yapılacak ilk işlem, eritrosit yüzeyinin antikorlarla kaplanması için eritrosit süspansiyonu ile antiserumu inkübe etmektir. Daha sonra ortama polybrene eklenir. Agregasyon oluşumu izlenir. Santrifügasyon sonrası supernatant uzaklaştırılır ve ortama trisodyum sitrat-dextroz karışımı eklenerek aglutinasyon değerlendirilir. Antiserumların Kalite Kontrolü Kalite kontrolünde amaç, her işlemi periyodik olarak kontrol ederek organizasyon hatalarını önlemektir. Anti-A, Anti-B, ve Anti-D için günümüzde yeni standartlar oluşturulmuştur. Bu standartlar FDA standartlarıyla eşdeğerdir. Aşağıdaki tablolarda ABO ve Rh antiserumlarının kalite kontrol standartları belirtilmiştir. Kangrupları pdf sunum http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/kanbankasi/GATAKANBANKASI_files/egitim/HEK%C4%B0M%20DI%C5%9EI%20SA%C4%9E.PER.SERT%C4%B0KASYON%20E%C4%9E%C4%B0T%C4%B0M%C4%B0/orhanhoca/5.%20kan%20gruplar%C4%B1%20ve%20reaksiyonlar.ppt Kaynaklar: Dr.Nilgün ACAR, Kan gruplarının saptanmasında kullanılan yöntemler ve karşılaşılan sorunlar, Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbi Kursu I, 1997, S.131 Prof.Dr.İ.Hakkı Bilgehan, Temel Mikrobiyoloji ve Bağışıklık Bilimi, 1993, S.408 Council of Europe Publishing, Quality Control, Preperation and Using Guide For Blood Products, 3rd.Edition, Section 21 Prof.Dr.Meral BEKSAÇ, Kan gruplarının saptanmasında kullanılan yöntemler ve karşılaşılan sorunlar, Ulusal Kan Merkezleri ve Transfüzyon Tıbbi Kursu II, 1998, S.208

http://www.biyologlar.com/kan-gruplari-1

Kan Tahlili Nasıl Yorumlanır? Kan Tahlili Bilgileri

Kan Tahlili Nasıl Yorumlanır? Kan Tahlili Bilgileri

Kan tahlil sonuçları, uygun koşullar ve süreçte verilen tahlillerde en doğru şekilde yorumlanır. Bu konuda Tahlil Yaptırmadan Önce Uymanız gereken Altı Altın Kural size yol gösterici olacaktır. Lütfen bu altı kuralı uygulamaya dikkat edin.Temel kan tahlilinde hematoloji,biyokimya ve seroloji tahlilleri yer alır.Tahlil isteyen hekimin tahlili istemesi sırasında kafasından geçirdiği ön tanıya göre daha farklı kan tahlilleri de istenebilir.Kan tahlilleri konusunun uzmanı hekimler tarafından en doğru şekilde yorumlanır.Hastanın kullandığı ilaçlar,yaşı ,cinsiyeti,aç veya tok olarak kanın verilip verilmediği de kan tahlili yorumlanmasında önemlidir.Önemli ve sık istenen tahlilleri sırasıyla inceleyelim.Önemli Hematoloji tahlilleri ; Tam Kan Sayımı (Hemogram), Sedimentasyon ve Koagülasyon testleridir.Tam kan sayımı anemi (Kansızlık) ve enfeksiyonlar başta olmak üzere çeşitli hastalıklar hakkında bilgi verir.Kan kanseri (Lösemi) hastalıklarında da tanı koydurucudur.Sedimentasyon tahlili de başta enfeksiyon hastalıkları olmak üzere birçok hastalıkta yol göstericidir.Kogülasyon testleri ise(PTZ,APTT,Fibrinojen gibi) kanama ve pıhtılaşma bozukluklarında hekimlere hastanın tanısı konusunda bilgi vermektedir.Sitemizde yer alan Tahliller ve Anlamları  bölümünde alfabetik sırayla tüm kan tahlilleri hakkında detaylı bilgiler yer almaktadır.Biyokimya Tahlilleri ise bir çok parametreden oluşan geniş kapsamlı tahlillerdir. En çok kullanılan ve popüler olanlar aşağıda belirtilmiştir.Bu tahliller ve çok daha geniş kapsamlı olan diğer biyokimya tahlilleri açıklayıcı bilgileri,kullanımları ve normal değerleri ise sitemizde yer alan Tahliller ve Anlamları bölümünde ayrıntılı olarak belirtilmiştir.Başlıca kullanılan ve popüler kan tahlilleri ise aşağıda bilgilerinize sunulmuştur.Şeker Hastalığında (Diabet) Glukoz(AKŞ) ,  Tiroid Haslıklarında ST3,ST4 ve TSH ,  Kalp Hastalıkları ve Genel Check up’ta kullanılan Kolesterol ve Trigliserit,  Böbrek Hastalıklarında Üre, Kreatin,  Karaciğer Hastalıklarında çalışılan ALT,AST,GGT dir.Ayrıca FSH, LH, Testesteron ve Prolaktin gibi üreme ile ilgili hormonlar da kısırlık ve üreme ile ilgili sorunlarda sıkça istenmektedir. Bayanlarda bu hormonlar adet döneminin günü ile de ilişkili olduğundan kanın verildiği güne göre de tahlil yorumlanmalıdır.Seroloji tahlillerinin en popüler olanları ise: ELİSA testleri olarak da bilinen Hepatit B tahlili olan HBsAG ve antikoru gösteren Anti HBs, Hepatit C’yi gösteren Anti HCV ve AİDS hastalığı tanısında kullanılan Anti HIV testleridir.Hepatitle ilgili kan tahlilleri yorumlanırken karaciğer fonksiyonlarında bozulma olup olmadığını gösteren biyokimya testleri de değerlendirilmelidir.AİDS tanısı koyarken kan tahlili yorumlanmasında ise ELİSA testleriyle birlikte Western Blot adlı doğrulama testi de tanı koymada belirleyicidir.Ayrıca ASO,CRP ve RF ise romatizmal hastalıklarda sıkça istenen kan tahlilleridir.http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/kan-tahlili-nasil-yorumlanir-kan-tahlili-bilgileri

Talasemi , Akdeniz Ateşi

Beta Talasemi Tanı ve Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar Transfüzyongereksinimi daha ılımlı olup, ilk transfüzyona üçyaşından sonra başlanır. Komplikasyonlar daha az sayıda ve daha ileri yaşta ortaya çıkar.Beta talasemi tanısı, klinik bulgular velaboratuvar verileri eşliğinde kolaylıklakonulabilir. Anemi, periferik yaymadamikrositoz, parçalanmış eritrositler ve eritroidöncüller olan normoblastların görülmesi, Hbelektroforezinde HbF’nin yüksek, HbA2’ninnormal, düşük ya da yüksek, HbA’nın düşük yada yok bulunması tanı koydurucudur. Genetikmutasyon araştırılması, bir sonraki bebeğinprenatal tanısında da gerekebileceğindenönemlidir.Talasemi tedavisi, belirli bazı koşullarıgerektirir. Bu (optimum tedavi) koşullar;poliklinik ve yataklı tedavi olanakları olan,izlemde sürekliliğin sağlanabildiği deneyimli birtalasemi merkezi ile bu konuya gönül vermişdeneyimli hekimler ve hemşirelerden oluşan birçalışma grubunu kapsar. Kan transfüzyonu ve şelasyon (demirbağlayıcı tedavi) homozigot talasemi tedavisinintemelidir. Her ikisinde de amaç; hastada normalfiziksel görünüm, büyüme ve cinsel gelişme,kaliteli bir psikososyal yaşam, vekomplikasyonların önlenmesi/ertelenmesinisağlamaktır. Kan transfüzyonu ile derin anemi düzeltilir,dokulara, işlevlerini sağlıklı sürdürebilmeleri içinyeterli oksijen sağlanmış olur. İdeal bir kantransfüzyonu; hastanın ABO ve Rh grupları(olanaklı ise subgrupları da) uygun, yedi gündenfazla beklmememiş, viral belirteçleri (HBV, HCV,HIV) çalışılmış, eritrosit süspansiyonukullanımıdır. Hastanın hemoglobin değeri; 9.5g/dl'nin altında, transfüzyon sonrası 13.5 g/dlüzerinde olmamalı, ortalama 10-12 g/dl'detutulmalıdır. Hastanın gereksinimine göre, 2-4hafta aralıklarla, 10-20 ml/kg ve 2-5 ml/kg/saathızında ve kesinlikle hastabaşı ya da laboratuvartipi lökosit filtreleri ile uygulanmalıdır. Kemik iliğitransplant adayı olan olgularda kana radyoaktifışınlama yapılmalıdır. Ayrıca, lökosit filtrelerikullanımına karşın transfüzyon reaksiyonlarıgözleniyor ve transfüzyon gereksinimi doğalseyrinin üzerine çıkıyor ise alloantikor (eritrositantijenlerine karşı antikor) oluşumu araştırılmalı,plazma proteinlerine karşı oluşabilen antikorlarnedeni ile alerjik reaksiyonların gelişmesihalinde, önce antihistaminik uygulanmalı, sonrakan transfüze edilmelidir. Yıllık toplam transfüzyon gereksinimi 225ml/kg’ın üzerinde olunca splenektomiendikasyonu vardır. Splenektomiden dört haftaönce, olgulara, Pnömokok, Meningokok veHemofilus influenza aşıları yapılmalı ve yaşamboyu sürecek Penisilin profilaksisi başlatılmalıdır. Şelasyon; desferrioksamin (DFO) adlı demirbağlayıcı ilacın, intravenöz ve subkutan yoldankullanımı ile yapılır. DFO bilinen en etkin demirşelatörüdür. Son yıllarda L1 adlı, ağız yolu ilekullanılan ikinci bir demir şelatörü de piyasayasürülmüştür. Bu ilacın DFO ile dönüşümlükullanımı çalışmaları sürmektedir. Ancak, henüzülkemizde yaygın değildir. DFO'ya 10-15 transfüzyon sonrası ve/ya daferritin’in 1000 ng/L’nin üzerine çıkması ilebaşlanır. Uygulama şekli; 25-40 mg/kg, haftada5-7 gün, Desferal pompası ile cilt altınadır.DFO'nun, demir ile birlikte, çinko gibi vücuttakidiğer mineralleri de bağlayarak atılmasınaneden olduğu, iskelet sistemini olumsuzetkileyebileceği, uygulama yerinde ciltreaksiyonları ve geri dönüşümlü sensorinöralişitme kaybı oluşturduğu gösterilmiştir. Bunedenle doz ayarlaması çok dikkatli yapılmalıdır. Talasemili olgularda, psikososyal yaşam veprognoz üzerindeki etkileri nedeni ilekomplikasyonların erken tanı ve tedavisi oldukçaönemlidir. Hormon bozuklukları yetersiz üretilenhormonun yerine konması ile tedavi edilir.Örneğin; hipotiroidide L- Tiroksin, büyümehormonu eksikliğinde büyüme hormonu,hipogonadizm için seks steroidleri, tip I diyabetiçin insülin tedavisi uygulanır. Kalp tutulumundaritm düzenleme ve yetmezlik destek tedavisi,karaciğer işlev bızukluğunda nedene bağlıtedavi (interferon, ribavirin ve yetmezliktedavisi), osteoporoz varlığında da kalsiyum , Dvitamini ve bifosfonat tedavileri uygulanır.Komplikasyonlu olgular kesinlikle bir hematolog,endokrinolog, kardiyolog ve psikoloğunbulunduğu merkezlerde değerlendirilmeli veizlenmelidir.Kemik iliği transplantasyonu halen tek küratiftedavi yöntemidir. Başarı oranı %58-91 arasındabildirilmektedir. Başarı Klas I olgularda (düzenlişelasyonun uygulandığı, karaciğer 3 cm'denküçük ve fibrozisi olmayan olgular) dahayüksektir. Kemik iliği transplantasyonunun HLAtam uyumlu kardeşten yapılması yeğlenir. Kökhücre kaynağı olarak kemik iliği, periferik kanve kord kanı kullanılabilir. Gen tedavisi, kesintedavi yöntemidir. Ancak henüz deneyselçalışmalar sonuçlanmamıştır. Sonuç olarak;düzenli transfüzyon, şelasyon ve tedaviye kesinuyum, talasemide tedavisinin temelini oluşturur.Talasemililerimiz için uzun ve nitelikli bir yaşamsağlamak ve ülkemize, talasemisiz, sağlıklınesiller kazandırmak için elbirliği ile çalışmalıyız.Kaynaklar:1- Nathan DG.Prospectives on tha-lassemia. Pediatrics1998;102: 281-3.2- Tadmuri GO,Başak AN. β-Thalassemia inTurkey; A review ofthe clinical,epidemiological,molecular andevolutionary aspects.Hemoglobin2001;25: 227-39.3- UlusalHemoglobinopatiKonseyi.Hemoglobinopati veTalasemi: Önlem-Tanı-Tedavi. Antalya.2002.4- Wonke B. Clinicalmanagement of βThalassemia major.Semin Hematol2001:38: 350-9.5- Yaprak I, TürkerM, Atabay B,Özerkan E, Can Ş, veark. Talasemi majordabüyüme ve endokrinkomplikasyonlar. SSKTepecik Hast Derg2002;12: 83-90. Beta-Talasemi majorlu hastalar›n tedavisinde son y›llarda sa¤lanan geliflmeler ile yaflam kalitesi yükselmifl, yaflam süresi uzam›flhatta hastal›ktan tamamen kurtulma flans› do¤mufltur. Tedavideki en önemli güncel geliflmeler; etkin flelasyon tedavisi için oral pre-paratlar›n gelifltirilmesi, do¤um öncesi tan› uygulamalar› ile yeni hasta bebeklerin do¤umunun önlenmesi ve bugün için tek kesin te-davi yöntemi olan hematopoetik kök hücre transplantasyonudur. Son 30 y›l içinde düzenli transfüzyon ve flelasyon tedavisi ile talasemi majorlu hastalar›n prognozunda belirgin iyileflme sa¤lan-m›flt›r. Parenteral desferroxamine (DFO) uygulamalar› ile demir birikimine ba¤l› geliflen organ hasar›n›n azalarak morbidite ve morta-litede belirgin düflme oldu¤u görülmüfltür. Bununla birlikte baz› nedenlerle DFO tedavisi yetersiz kalabilmektedir. Dünya üzerindekidüzenli transfüzyon alan 72.000 hastadan sadece 25.000 inin DFO kullanabildi¤i tahmin edilmektedir. DFO kullanan baz› hastalar isekullan›m güçlükleri veya istenmeyen yan etkiler nedeniyle tedaviyi etkin bir flekilde devam ettirememektedir. Bu nedenle son y›llar-da alternatif demir flelatatörlerinin gelifltirilmesi konusunda çal›flmalar yo¤unlaflt›r›lm›flt›r. Binden fazla sentetik, mikrobiyolojik ve bit-kisel kökenli preparat denenmifltir. Bunlardan biri olan deferiprone (DFP) 9 y›ldan beri Hindistanda, 5 y›ldan beri Avrupa ülkelerinde,yaklafl›k bir y›ldan beri de ülkemizde kullan›lmaktad›r. ‹deal bir demir ba¤lay›c›n›n flu özellikleri olmal›d›r :1. Demir iyonlar›na yüksek ve özgül afinite,2. Yüksek flelasyon etkinli¤i,3. Yavafl metabolizma h›z›,4. Hücre ve doku penetrasyonu,5. Demiri tekrar geri salmamas›,6. Az toksik etki,7. Negatif demir dengesi sa¤layabilmesi,8. Düflük fiyat, ekonomik olmas›,9. A¤›zdan kullan›labilmesi. DeferiproneDFP günümüzde klinik kullan›ma uygun olan tek oral yoldan aktif demir ba¤lay›c›d›r. ‹lk kez 1995 y›l›nda Hindistan’da, 1999 y›l›ndaAvrupa’da 2004 y›l›nda da Türkiye’de klinik kullan›m için ruhsat alm›flt›r. Bafllang›çta “DFO tedavisinin kontrendike oldu¤u veya DFOile ciddi toksisite gösteren olgularda” olan DFP kullan›lma endikasyonu günümüzde DFO tedavisinin yetersiz kald›¤› hastalar› kapsa-yacak flekilde geniflletilmifltir. Dünyada 50 den fazla ülkede kullan›lmaktad›r. Birçok klinik çal›flmada transfüzyona ba¤›ml› talasemimajorlu hastalarda uzun süreli DFP tedavisi ile serum ferritini ve karaci¤er demir konsantrasyonunun düflürülebilece¤i gösterilmifl-tir. Birkaç retrospektif çal›flmada ise DFP ile tedavi olan hastalarda DFO grubuna oranla kardiyak demir yükündeki azalma ve kardi-yak fonksiyonlarda düzelmenin daha bariz oldu¤u bildirilmifltir. Günümüzde oral DFP’nun kalp dokusuna geçiflinin daha iyi ve demiryükünün giderilmesinde daha etkili bir preparat oldu¤u kabul edilmektedir. Bu bulgular talasemili hastalar için çok önemlidir. Çünkütalasemi majorlu olgularda ölümlerin %71’i kardiyak komplikasyonlar sonucu oluflmaktad›r. Kalp yetmezli¤i gelifltikten sonra genel-likle prognoz kötüdür. Erken dönemde yo¤un flelasyon tedavisi ile kardiyak fonksiyonlar›n geri gelebilece¤i kabul edilmektedir. An-cak erken dönemde EKG, EKO gibi kardiyolojik incelemeler s›kl›kla normal bulundu¤u için tan› gecikmektedir. Deferipronun genel kul-lan›mda oral olarak 75 mg/kg/gün dozunda ve maksimum günlük doz 100 mg/kg olarak önerilmektedir. DFP’un en önemli yan etkisinötropeni (<1500 / mm3 (%6.5)), ve agranülositozdur (<500 / mm3 (%0.6)). Ayr›ca bafl a¤r›s›, bulant› kusma, artralji-artropati, karaci-¤er fonksiyonlar›nda bozulma ve çinko eksikli¤i görülebilmektedir. Ancak bu istenmeyen etkilerin genellikle tedaviyi kesmeye gerekduyulacak fliddette olmad›¤› bildirilmektedir. Kendi merkezimizde DFP tedavisi alan ve 8 ayd›r izlemde olan 58 talasemi majorlu has-tan›n üçünde GIS yan etkileri, ikisinde nötropeni di¤er ikisinde ise artrit bulgusu gözlenmifl ancak k›sa süreli tedavi kesilmesini taki-ben tekrar tedaviye devam edilmifltir.Kombine fielasyon TedavisiBirden fazla flelatör ajan kullan›lmas›n›n flelasyon tedavisine daha esnek bir yaklafl›m getirece¤i ve muhtemelen tedaviye uyumuart›rarak yaflam kalitesini yükseltece¤i kabul edilmektedir. Kombine flelasyonun birçok avantajlar› vard›r:1. Farkl› kimyasal özellikleri nedeniyle farkl› demir kompartmanlar›na geçifl ve farkl› demir ba¤lama kapasiteleri mümkün olabil-mektedir,2. Klinik çal›flmalar DFO ve DFP un sinerjik olduklar› ve beraber kullan›ld›klar›nda daha etkin sonuç al›nabilece¤ini göstermifltir. Buetki “shuttle” etkisi ile aç›klanmaktad›r: DFP lipofilik özelli¤i nedeniyle dokulara kolayca penetre olmakta demiri ba¤layarak kan do-lafl›m›nda bulunan DFO’e aktarmaktad›r. DFP tek bafl›na kullan›ld›¤›nda plazmada ba¤l› demir geçici olarak artmakta, DFO eklenme-si ile DFP ile ba¤l› olan demir DFO aktar›larak daha etkin bir flelasyon yap›labilmektedir. 3. Baz› flelatörlerin toksik etkileri doza ba¤›ml› oldu¤u için kombine tedavide daha düflük dozlar kullan›labilmesi tedavi toksisitesi-ni de düflürecektir.4. Dozun azalt›lmas› ve yan etkilerin azalmas› tedaviye uyumu artırır

http://www.biyologlar.com/talasemi-akdeniz-atesi

DELİ DANA HASTALIĞI BSE (DELİ İNEK HASTALIĞI)

(Bovine Spongiform Encephalopathy) Bovine spongiform encephalopathy (BSE), sığırların merkezi sinir sistemini etkiliyen, yavaş ilerleyen, dejeneratif ve ölümle sonuçlanan bir hastalığıdır. Hastalık yaygın olarak “Deli inek hastalığı” (mad cow disease) olarakta isimlendirilmektedir. BSE nakledilebilir spongiform encephalopathy (Transmissible spongiform encephalopathy-TSE) grubunda yer alan bir hastalık olarak sınıflandırılmaktadır. Hastalık ilk defa Kasım 1986’da İngiltere’de teşhis edilmiştir. Daha sonra Belçika, Danimarka, Fransa, Almanya, İrlanda, İtalya, Liechtenstein, Lüksemburg, Hollanda, Portekiz, İspanya, İsviçre’de ki hayvanlarda da görülmüştür. Kanada, Falkland Adaları, Kuveyt ve Umman’da ise hastalığın ithal edilen hayvanlarda görüldüğü bildirilmiştir. Epidemiyoloji: Epidemiyolojik veriler, BSE’nin asıl kaynağının kontamine yemlerin tüketilmesi olduğunu göstermiştir. Fakat yemlerdeki BSE’nin asıl kaynağı henüz tam açıklık kazanmamıştır. Bu konuda başlıca 4 görüş bulunmaktadır. Bu görüşlerden epidemiyolojik verilerle en çok destekleneni; hastalığın kaynağının koyunlardaki scrapie hastalığı olduğudur. Scrapie en az iki yüzyıldır İngiltere’deki koyunlarda görülmektedir. 1980’lere doğru İngiltere’deki koyun popoulasyonunda önemli bir artış olmuş ve muhtemelen koyunlardaki scrapie hastalığıda artmıştır. Diğer bir görüş; İngiltere’deki sığırlarda BSE’nin nadirende olsa mevcut olduğu ve rendering işlemleri sırasında etkenin imha olmayarak sığır yemleri ile hastalığa neden olduğudur. Scrapie’nin sığırlar için enfeksiyöz olan yeni bir suşunun ortaya çıktığı, et-kemik unu ile sığır yemlerine karıştığı ve ithal edilen Afrika kemik unlarından kaynaklandığı yönünde görüşlerde bulunmaktadır. Görüşlerin ortak noktası 1970/1980’lerdeki rendering işletmelerindeki işlem değişikliğine dayanmaktadır. İngiltere’de yem sanayiinde yapılan teknolojik değişiklik, özelliklede ısı seviyelerindeki düşüklük neticesinde etken et kemik unlarında yaşamını sürdürerek sığırlara verilen yemler ile hastalığa neden olmuştur. BSE erkek ve dişi yetişkin sığırlarda ve genellikle de 4-5 yaşındaki hayvanlarda görülmektedir. Yapılan deneysel çalışmalar hastalıklı beyin dokusunun, ağız yolu ile veya beyin içine enjekte edilerek buzağı, koyun, keçi, domuz, maymun, fare ve kobaylara verildiğinde hastalığın oluştuğunu göstermiştir. Etken BSE ile doğal olarak enfekte hayvanların beyin dokusunda, omuriliğinde ve retinasında (gözde) tespit edilmiştir. Bu nedenle bu kısımlar riskli organlar olarak tanımlanmış ve Avrupa Birliği ülkelerinde insan tüketiminde kullanılması yasaklanmıştır. Son olarak, Avrupa Birliği 12 ayın üzerindeki yaştaki sığırların omurilikleri, tonsilleri, gözleri ve beyinlerini içeren kafası ile her yaştaki sığırların doudenumdan rektuma kadar ki bağırsaklarını Nakledilebilir spongiform encephalopathy (Transmissible spongiform encephalopathy-TSE) grubu hastalıklar için spesifik risk materyali olarak belirlemiştir. BSE etkeni hayvanda saptanabilir bir immun yanıt veya yangısal bir reaksiyon oluşturmamaktır. Hastalığın tedavisi olmadığı gibi koruyucu aşısıda bulunmamaktadır. Hastalığın Etkeni: BSE’ye neden olan etkenin insanlar ve hayvanlardaki benzer hastalıkların etkenleri ile çok fazla yakınlığı bulunmaktadır. İnsan ve hayvanlarda görülen Nakledilebilir Spongiform Encephalopathy’ler aşağıda belirtilmektedir. Hayvanlarda Görülenler Bovine Spongiform Encephalopathy : Sığırlarda Scrapie : Koyun ve keçilerde Transmissible Mink Encephalopathy : Minklerde Feline Spongiform Encephalopathy : Kedilerde Kronik Wasting Disease : Geyiklerde Exotic Ruminantlardaki BSE : Nyala, kudu vb. İnsanlarda Görülenler: Kuru Creutzfeldt-Jakob disease (CJD) The new variant Creutzfeldt-Jakob disease (vCJD) Gerstmann-Straüussler-Scheinker syndrome (GSSS) Familial fatal insomnia (FFI) BSE ve diğer TSE’lere sebep olan etken hakkındaki bilgiler bilimsel olarak henüz tam kesinleşmemiştir. Bu konudaki tartışmalar halen devam etmektedir. Etkenin bu güne kadar bilinen özelliklerin dışında özelliklere sahip bir virus, bir prion veya bir virino olduğu konusunda 3 temel teori bulunmaktır. Günümüzde BSE’ye neden olan etkenin prion (nükleik asit içermeyen) olarak adlandırılan bir protein partikülü (PrP) olduğu yönündeki görüş yaygın olarak kabul görmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda insanlarda görülen yeni variant Creutzfeldt-Jakob (vCJD) hastalığı etkeni ile BSE etkeninin birbiri ile özdeş, aynı özelliklere sahip olduğu bildirilmektedir. Etken pek çok fiziksel ve kimyasal işlemlere oldukça dayanıklıdır. Tavsiye edilen fiziksel inaktivasyon derecesi otoklavda 134-138 °C’de 18 dakikadır. Ancak bu ısı aralığınında tamamen inaktivasyonu sağlayamayabileceği belirtilmektedir. Etken alkol, formol, ultra viyole gibi işlemlere oldukça dayanıklıdır. Hastalığın Geçişi: BSE enfekte et kemik unlarını içeren yemlerin alınması sonucunda ortaya çıkmaktadır. İatrojenik (hatalı uygulama, hatalı enjeksiyon vb.) yolla bulaşmaya bağlı bir BSE vakası bildirilmemiş olmakla birlikte bu yolun potansiyel bir vasıta olabileceği belirtilmektedir. BSE’nin normal şartlarda sığırdan-sığıra veya sığırdan diğer hayvan türlerine geçtiğine dair bir bulgu bulunmamaktadır. Sınırlı sayıdaki araştırmada, çok düşük seviyede maternal veya vertikal geçişin meydana gelebileceği ileri sürülmüştür ve bu konudaki çalışmalar devam etmektedir. Creutzfeldt-Jakob hastalığının yeni bir varyantının ortaya çıkışı oral (ağız) yolla geçiş ihtimalini de ortaya koymaktadır. Klinik Bulgular: BSE’den etkilenen sığırların sinir sisteminde ilerleyen (şiddeti artan) bir dejenerasyon şekillenir ve hastalık ölümle sonuçlanır. Hastalığın inkubasyon periyodu (bir hayvanın enfekte hale geldiğinden ilk hastalık belirtilerini gösterdiği ana kadar geçen zaman) 2-8 yıl arasında değişebilir. BSE’nin klinik belirtileri çok değişiklik gösterir. BSE’li sığırların pek çoğunda belirtilerin gelişimi birkaç hafta hatta ay ( 2 hafta-6 ay) alır iken nadiren çok kısa da sürebilir. Şüpheli hayvanların büyük bir kısmı dikkatli takip edildiğinde aşağıda belirtilen semptomların çoğunu gösterirler. Korku, endişe Sinirlilik, asabiyet Beton zeminlerde yürümeye, köşeleri dönmeye, kapalı alanlara girmeye, kapılardan geçmeye ve süt sağdırmaya karşı isteksizlik İnsanlara ve diğer sığırlara karşı saldırganlık Sağımda tekme atma Başı aşağıda tutma, baş ve boyun kısmına dokunmaya aşırı tepki Ses ve ışığa aşırı hassasiyet Özellikle arka ayaklarla, yüksek adımlarla yürüme Kalkma zorlukları Deri titremeleri Kondüsyon, ağırlık ve süt veriminde düşüşler Şiddetli burun kaşıntısı Hastalığın Teşhisi: Günümüzde, canlı hayvanlarda hastalığı saptayabilecek bir test bulunmamaktadır. Canlı hayvanlarda klinik belirtiler kısmında yer yer alan semptomlar izlenerek şüpheli hayvanlar tesbit edilebilmektedir. Ancak BSE’li hayvanlarda görülen belirtilerin bir kısmı aşağıda belirtilen hastalıklarda da görülebilmektedir. Hypomagnesaemia Nervous ketosis Encephalic listeriosis ve diğer encephalitides Polioencephalomalacia-cerebro-cortical necrosis Intra-cranial tumours Bu hastalıklara özgü diğer belirtileri göstermeyen sadece sinir sinir sistemi hastalıklarına ilişkin belirtileri gösteren 20 ayın üzerindeki bir hayvan BSE şüpheli olarak değerlendirilmelidir. Hastalığın teşhisi, histopatolojik inceleme (hayvanın ölümü sonrasında beyin dokusunun ve omuriliğin mikroskopik muayenesinde karekteristik bulguların tesbiti), immunohistolojik boyamalarda etkenin tesbiti, elektron mikroskopik muayenelerde BSE fibrillerinin görülmesi ile yapılabilmektedir. Hastalığın varlığının tesbitine yönelik geniş kapsamlı taramalarda kullanılan halen Avrupa Birliği tarafından onaylanmış 3 hızlı test (Biorad, Prionic check, Enfer test sistem) bulunmaktadır. 5 adet hızlı test ise inceleme safhasındadır. Bakanlığımızca Alınan Önlemler: BSE hastalığının ortaya çıkışından itibaren konu Bakanlığımızca dikkatle izlenmektedir. Ülkemiz insan ve hayvan sağlığının korunması amacıyla hastalık görülen ülkelerden çift tırnaklı canlı hayvan, hayvan maddeleri, hayvansal orijinli yem katkı maddeleri ve bu maddeleri ihtiva eden yemlerin ithal edilmesi 25.05.1990 tarihinde yasaklanmıştır. Halen Avrupa Birliği ülkelerinden canlı hayvan ve hayvansal ürünlerin ülkemize ithalatı yapılmamaktadır. Ülkemizde Bakanlığımıza bağlı Veteriner Kontrol ve Araştırma Enstitüleri bünyesindeki laboratuvarlarda, sığırlarda sinirsel bulgularla seyreden çeşitli hastalıkların teshisi maksadıyla incelenen merkezi sinir sistemi dokularında BSE’nin tanıtıcı bulguları tespit edilmemiştir. Mevcut diğer bilimsel kurumlarda da hastalığın tespit edildiğine dair bir kayıt bulunmamaktadır. Bakanlığımız devam etmekte olan teşhis çalışmalarına ek olarak, mezbahalarda kesime alınan hayvanlarda hastalık taramasına yönelik çalışmalar başlamıştır. Ayrıca konu ile ilgili eğitici çalışmalara gereken ağırlığı vermektedir. Korunma ve Önlemler: Uluslararası Salgın Hastalıklar Ofisi (OIE)’nce sağlığın korunması amacı ile alınması gereken önlemlere yönelik tavsiyeleri aşağıda belirtilmektedir. Hastalıktan ari ülkelerde; Sinirsel hastalıkların belirtisini gösteren hayvanların patolojik teşhisinin yapılması, İthalatta canlı ruminantlar ve onların ürünlerine karşı önlem alınması, Embriyo ithalatı için strateji ve politika belirlenmesi önerilmektedir. Hastalığın görüldüğü ülkelerde; Belirlenen vakalarda hayvanların kesimi ve tazminat ödenmesi, Memeli hayvanların işlemden geçirerek yeniden kullanıma sunulacak proteinlerinin kontrolü, Sığırların takibi ve tanımlanmasının etkin bir şekilde sağlanması önerilmektedir. Alınması Gereken Tıbbi Önlemler: BSE’den şüpheli hayvan dokuları ile temas halindeki laboratuvar çalışanları uygun koruyucu giysiler giymeli ve fiziksel ve kimyasal muamelelerin büyük bir kısmına karşı oldukça dirençli olan etkene maruz kalmamak için çok titiz çalışmalıdır. Creutzfeldt-Jakob hastalığının yeni bir varyantının son zamanlarda ortaya çıkışı, BSE etkeninin insanlar için enfektif olabileceğini göstermiştir. Bu nedenle laboratuvarda alınması gerekli tedbirler kaza ile meydana gelebilecek iatrojenik, gözle veya ağız burun yolu ile maruz kalmaları önleyecek niteliktedir. Ülkemizde Deli İnek Hastalığı bulunmadığı gibi, şüpheli bir vakaya da rastlanmamıştır. Ancak bu durumun sürdürülebilmesi için, bulaşmaya vesile olabilecek her türlü risk materyalinin, hayvan beslenmesinde kullanımından kesinlikle sakınılmalıdır. BSE (DELİ İNEK HASTALIĞI) HASTALIĞININ ÜLKEMİZDE GÖRÜLMESİNİ ENGELLEMEK İÇİN ALINAN VE ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLER VE SEKTÖRLER ARASI İŞBİRLİĞİNİN ÖNEMİ hakkında Koruma Kontrol Genel Müdürlüğünde Genel Müdür Dr. Hüseyin SUNGUR başkanlığında sektör temsilcilerinin (Beyaz Et Sanayicileri ve Damızlıkçılar Birliği, Türkiye Süt, Et, Gıda Sanayicileri ve Üreticileri Birliği, Veteriner İlaç Sanayi İthalatçı ve İhracatçılar Birliği, Türkiye Damızlık Sığır Yetiştiricileri Merkez Birliği, Türkiye Yem Sanayicileri Birliği) ve ilgili Dairelerin katılımı ile Hayvan Sağlığı Hizmetleri Dairesi Başkanlığı organizatörlüğünde 20 Şubat 2001 tarihinde toplantı gerçekleştirildi. kaynak ziraatci.com

http://www.biyologlar.com/deli-dana-hastaligi-bse-deli-inek-hastaligi

Hastane enfeksiyonu nedir? Hastane enfeksiyonu özellikleri ve bu enfeksiyonlardan korunma yöntemleri hakkında bilgi

Son birkaç yıldır Türkiye'de hastane mikrobundan ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu tür ölümler Türkiye'nin büyük hastanelerinde bile sıradan hale geliyor! Üstelik salgın gibi; birkaç gün içinde onlarca insan bu mikrop yüzünden hayatını kaybediyor. Dokunma, sadece gözle, mikrop bulaşmasın! Son birkaç yıldır Türkiye’de hastane mikrobundan ölenlerin sayısı her geçen gün artıyor. Bu tür ölümler Türkiye’nin büyük hastanelerinde bile sıradan hale geliyor! Üstelik salgın gibi; birkaç gün içinde onlarca insan bu mikrop yüzünden hayatını kaybediyor. Eski bakanlardan Veysel Atasoy, Prof. Dr. Üstün Korugan, ressam Serpil Akyıl, Sanayi Bakanı Ali Çoşkun’un yeğeni Pelin Coşkun geçtiğimiz yıllarda hastane mikrobu sebebiyle hayatını kaybedenlerden sadece birkaçı. Doğum, ameliyat ya da kanser tedavisi için hastaneye giden birçok insan, burada kaptığı mikrop yüzünden aylarca yoğun bakımda kalıyor ya da hayatını kaybediyor. Peki, hastane mikrobu nedir? Nasıl bulaşıyor? Çaresi nedir? İç hastalıkları ve enfeksiyon hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Murat Akova, hastane mikrobunun her yerde bulunan mikroplardan birisi olduğunu söylüyor. Tek farkı diğerlerine göre antibiyotiklere daha dirençli olması. Zira hastaneler yoğun antibiyotiklerin kullanıldığı yerler. Antibiyotiklere duyarlı olan mikroplar ölüyor, aralarında dirençli olanlar seçime uğruyor. Bu sebeple hastane içinde bulanan mikroplar oldukça dirençli. Dolayısıyla da tedavileri çok zor, çoğunlukla da imkânsız. Hastane mikroplarının hastalar arasında yayılmasının sebebi ise personelin temizliğe dikkat etmemesi. Çünkü bir hastada bulunan mikrop diğer hastaya onun bakımını üstlenen personelin eli sayesinde yayılıyor. Hâlbuki sağlık personelinin her hastadan sonra ellerini antiseptik solüsyonlarla arındırması gerekiyor. Bu durum sadece hastaların değil personelin de sağlığını tehdit ediyor. Geçtiğimiz haftalarda birkaç hemşire Kırım Kongo kanamalı ateşi hastalığına yakalanan hastalardan kaptıkları mikrop sebebiyle hayatını kaybetmişti. Yine hastaların sayısının fazla olması, birbirlerine çok yakın yatırılması ve kalabalık ziyaretçi grupları da mikropların yayılmasına sebep oluyor. Kaldı ki geçtiğimiz hafta hayatını kaybeden bebeklerde de bu durum görülmüştü. Personelin sayısı az fakat bakacakları hasta sayısı çok ve bu yoğunlukta herkese yetişmek için dikkatsiz davranabiliyorlar. Hastane mikrobuna karşı temizliğe dikkat edilmesi gerektiği kadar hastane personelinin sayısının da artırılması ve yoğunluğunun azaltılması gerekiyor. Akova, hastane mikrobunun ağır hastalarda ve bebeklerde daha yoğunlukla görülmesinin sebebini vücutlarının direncinin az olması olarak gösteriyor. O sebeple bu tür hastaların daha özellikli odalarda ve özel bakıma alınması gerekiyor. Özellikle erken doğan çocuklar vücut gelişimini tam sağlayamadığı için mikroplara karşı dirençleri az oluyor. Güçlü bir mikrop bebeklerin hayatını tehdit edebiliyor. Yenidoğan bebeklerin bakımı özel olarak eğitilmiş personel tarafından yapılmalı. Fakat ne yazık ki Türkiye’de çok fazlasıyla hemşire ve yenidoğan uzmanı eksiği var. Hastane mikrobuna karşı bunlara dikkat edin Günlük yaşamınızda gerekmediği sürece antibiyotik tüketmeyin. Çünkü gereksiz antibiyotik tüketimi hastane enfeksiyonuna yatkınlığı artırıyor. Gittiğiniz hastanede enfeksiyon kontrol komitesinin bulunup bulunmadığını sorun. Muayene olmadan önce doktorun, hemşirenin ve sağlık personelinin ellerini temizleyip temizlemediğine dikkat edin. Şunu unutmayın en iyi hastanede bile hastane mikrobunun görülme olasılığı yüzde 3 ile 10 arasında değişiyor. Bu sebeple personelin temizliğine özen gösterin. Erken doğum riski varsa yenidoğan ünitesi bulunan hastaneleri tercih edin. Kapasitesinin üzerinde çalışan ve yoğun hastaneler yerine daha az hastası bulunan hastaneye gidin. Hastanelere gittiğiniz zaman ellerinizi antiseptik solüsyonla temizleyin. Ya da birkaç dk. sabunlayın. Hastalarla mümkün olduğu kadar temasa geçmeyin. Hastaya mikrop bulaştırabileceğiniz gibi ondan da size mikrop bulaşabilir. Hastaneye yattıktan en erken 48-72 saat sonra gelişen veya kuluçka döneminde iken taburcu olup da sonradan ortaya çıkan enfeksiyonlara hastane enfeksiyonları adı verilir. Hastane enfeksiyonlarına sebep olan mikroorganizmaların büyük bir kısmı hastane ortamında yoğun antibiyotik kullanımına bağlı olarak antibiyotiklerin çoğuna dirençlidir. Bu sebeple hastane enfeksiyonları bir taraftan tedavideki güçlük sebebi ile hastanedeki kalış süresinin uzamasına, tedavi giderlerinin artmasına ve işgücü kaybı ile ekonomik problemlere yol açarken, diğer taraftan yüksek ölüm oranı ve sekonder sebeplerle ölüme yol açabilirler. Günümüzde hastane enfeksiyonlarının önem ve kaynaklarını ortaya çıkarmak ve gerekli tedbirleri almak amacıyla yoğun çalışmalar yapılmakla birlikte hastane enfeksiyonlarının görülme sıklığı %3-21 arasında değişmekte ortalama %8.4 olarak bildirilmektedir. A.B.D.’nde yapılan araştırma sonuçlarına göre hastane enfeksiyonları ölüm sebepleri sıralamasında kalp hastalıkları, kanser ve beyin kanamalarından sonra dördüncü sırada yer almaktadır. Hastane enfeksiyonlarının oluşmasında rol oynayan en önemli faktör, hastanede kalma süresidir. Bu süre enfeksiyonun tipine göre genellikle 4-10 gündür. Halen Türkiye’de ve dünyada hastane enfeksiyonu oluşturabilen mikroorganizmalar arasında metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) ve metisiline dirençli Staphylococcus epidermidis adlı bakterilerin önemli bir yeri vardır . Hastane enfeksiyonu etkeni olan S.aureus suşlarının en önemli kaynağı hastane personeli, aile bireyleri ya da bu suşlarla enfekte veya kolonize olan hastalardır. Hastane enfeksiyonları oluşturan patojenler arasında öneminin giderek artması, salgınlara sebep olabilmesi ve tedavi seçeneklerinin kısıtlı olması sebebiyle MRSA enfeksiyonlarının epidemiyolojisi ayrıntılı olarak incelenmiş, risk faktörleri araştırılmış ve epidemilerin kontrol altına alınabilmesi ya da önlenebilmesi için çeşitli stratejiler belirlenmiştir. Stafilokoklarda en sık rastlanan metisiline direnç mekanizması yeni bir penisilin bağlayan proteinin (PBP 2a) kazanılması ile meydana gelir. Bu mekanizma sebebiyle metisiline duyarlı olanlardan farklı olarak ilâve yeni bir PBP vardır. Modern tıbbın sahip olduğu bütün imkânlara rağmen günümüzde hâlâ hastanede yatan insanlar için en önemli risklerden birisi hastanede yatış süresi içerisinde kazanılan hastane enfeksiyonlarıdır. Yapılan araştırmalarda, hastane enfeksiyonlarında sık karşılaşılan etken mikroorganizmalar arasında S.aureus’un önemli yer tuttuğu tespit edilmiştir. S.aureus insanlarda lokal ve yaygın enfeksiyonlar yanında, toksinlerinin sebep olduğu toksik şok sendromuna ve gıda zehirlenmelerine de yol açmaktadır. S.aureus ve diğer stafilokoklara oldukça etkili olan penisilinaza dirençli metisilin 1960′lı yılların hemen başında kullanılmaya başlanmıştır. Ancak, birkaç yıl içerisinde önce İngiltere sonra Türkiye’den MRSA suşları bildirilmiştir. Başlangıçta MRSA suşları ile seyrek olarak karşılaşılmasına rağmen, 1968 yılından itibaren MRSA suşları ile hastane enfeksiyonlarının meydana geldiği kaydedilmiştir. MRSA’un kolonizasyonu ve enfeksiyonu için en önemli risk faktörleri yaş, altta yatan hastalıklar, burunda yerleşim ve yabancı cisimlerdir (kateter, trakeostomi, nazogastrik tüp). MRSA ile enfekte olan hastaların çoğunda yatış süreleri uzun, antibiyotik kullanımı fazla ve metisiline duyarlı S.aureus ile enfekte hastalara oranla altta yatan hastalık daha ağırdır. MRSA’ların sebep olduğu hastane enfeksiyonlarına dünyanın tüm ülkelerinde sıklıkla rastlanmaktadır. Antibakteriyel tedavi alanındaki hızlı gelişmelere rağmen bu bakterilerin etken olduğu enfeksiyonların tedavisinde karşılaşılan güçlükler, enfeksiyonun önemini artırmaktadır. MRSA suşları dağılım açısından farklılıklar göstermesine rağmen tüm ülkelerde dirençlilik özellikleri bakımından benzerlikler görülmektedir. Metisiline direnç, stafilokok enfeksiyonlarında ß-laktam antibiyotiklerin kullanılabilirliğinin kriteri olarak kabul edilmekte, metisiline dirençli suşlarla oluşan enfeksiyonların tedavisinde ß-laktam antibiyotiklerin önerilmediği belirtilmektedir. Siprofloksasin, son yıllarda MRSA enfeksiyonlarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan bir antibakteriyeldir. Ancak bu yaygın kullanım sonucu birçok ülkede dramatik bir şekilde direnç artışı (%49-76) olduğu rapor edilmiştir. Bu sebeple RMP ve siprofloksasin kombinasyonunun gerek daha etkin olması gerekse direnç gelişiminin az görülmesi sebebiyle MRSA enfeksiyonlarının tedavisinde çok uygun olduğu bildirilmektedir. Hastane Enfeksiyonlarının Nedenleri Hastane enfeksiyonlarının başlıca nedenleri: - Yetersiz hijyen - Yetersiz temizlik - Hastanın bağışıklık sistemi - Fiziki yetersizlikler - Personel yetersizliği 1.1.5 Hastane enfeksiyonlarının ortaya çıkmasına neden olan başlıca risk faktörlerini şu şekilde sıralamak mümkündür: - Hastanede yapılan girişimsel tedavi uygulamaları: Özellikle ameliyat ve diğer girişimsel işlemler (üretral enjeksiyon,kateterizasyon, endtrakeal entübasyon, vb.) gibi, vücut içine doğrudan yapılan müdahalelerde; el, araç, tıbbi alet, uygulama ortamı ve yara yerinin temizliğinin yeterli düzeyde sağlanmaması; - Temizlik kurallarına dikkat edilmemesi: Hastane çalışanlarının, hastanın ve hasta yakınlarının kişisel el ve vücut temizliklerine dikkat etmemesi, hastane binasının ve tüm araç ve gerecin temizlik, dezenfeksiyon ve sterilizasyon işlemlerinin yetersiz olması, mutfak ve çamaşırhane gibi destek hizmetlerinde gerekli temizlik kurallarına uyulmaması; - Fiziki yetersizlikler: Hastane binası ve tesisat sisteminin, hijyenik bir tedavi-bakım hizmeti sunulmasına imkân vermemesi; - Personel yetersizliği: Hasta yoğunluğuna nazaran, tedavi, bakım ve temizlik hizmetlerinde çalışan hastane personelinin sayı ve nitelik olarak yetersiz olması; - Hastanın bağışıklık sistemini olumsuz etkileyen faktörler: Hastanın yaşı, hastaneye yatmasına neden olan asıl hastalığının doğurduğu riskler, altta yatan devamlı hastalıkları. 1.1.6 Bir hastanede enfeksiyonun yayılması için şu üç faktörün varlığı gerekmektedir: 1. Enfeksiyonun kaynağı: Sıklıkla insanların (hastalar, hastane personeli veya nadiren ziyaretçiler) kendi canlı doku floraları ve cansız çevresel objeler (ekipmanlar, hasta bakım malzemeleri, vs.) ve tedavi uygulamaları, vs. 2. Hastanın Duyarlığı: Hastanın yaşı, altta yatan bir hastalığın varlığı, yoğun antibiyotik, kanserojen ve diğer bağışıklık sistemini baskılayıcı ilaç uygulamaları, cerrahi uygulamalar, anestezi, kateter uygulamaları, vs. 3.Yayılma Yolu: Mikroorganizmalar hastanede birçok yolla yayılabilmektedir. En sık görülen yayılma yolları şunlardır: - Temas yolu ile yayılım, - Ortak kullanılan malzemelerle yayılım, - Damlacık yolu ile yayılım (>5 μ çaplı enfekte partiküller), - Hava veya solunum yolu ile yayılım (<5 μ çaplı enfekte partiküller).   Hastanede alınan mikroorganizmalara bağlı olarak gelişen infeksiyonlardır. Hastanın hastaneye yattığında inkübasyon döneminde olduğu ya da belirti ve bulguları saptanan infeksiyonlar hastane infeksiyonu (Hİ) olarak kabul edilmez. Buna karşılık hastanın taburculuğundan sonra ortaya çıksa da infeksiyonun inkübasyon süresinin başlangıcı hastanede yattığı döneme uyuyor ise hastane infeksiyonu kabul edilir. Hastane infeksiyonları genellikle hasta hastaneye yattıktan 48-72 saat sonra ile taburcu olduktan sonraki 10 gün içinde gelişir. Değişik çalışmalarda, yatan hastaların %3-14’ünde Hİ geliştiğini göstermiştir. Hastane infeksiyonları üç nedenle büyük önem taşımaktadır. a) İnfeksiyonların mortalite ve morbiditesi çok yüksektir. b) Bazı temel uygulamalarla %20-30’u önlenebilir. c) Ekonomik yükleri çok yüksektir.Ülkemizde yapılan çeşitli çalışmalarda yatış süresini ortalama iki hafta uzattığı ve hasta başına yaklaşık 1500 amerikan doları ek maliyete neden olduğu saptanmıştır. Hastane infeksiyonları endemik ve epidemik olmak üzere iki ana grupta incelenebilir. Epidemik Hİ: Endemik hızlarda gözlenen istatistiksel önemli bir artış epidemi olarak tanımlanmaktadır. Genellikle tek bir anatomik alanda ve spesifik bir patojenle gelişir. Hastane infeksiyonlarının yaklaşık %4’ünü oluşturmalarına rağmen, yüksek mortaliteye yol açmaları ve önlenebilir olmaları nedeniyle önemlidirler. Epidemilerin büyük kısmı yoğun bakım ünitelerinde hayatı tehdit eden infeksiyonlar şekinde görülür. Endemik Hİ: Sporadik olarak gözlenen infeksiyonlardır. Hastane infeksiyonları ile ilgili ABD’de ‘Centers for disease control’ (CDC) tarafından bir dizi tanımlar geliştirilmiş olup bu tanımlar günümüzde dünyanın her yerinde bir çok hastane infeksiyonu kontrol programına uyarlanmıştır. Burada CDC tanımlamaları çok ayrıntılı olarak verilmeyecektir. Daha detaylı bilgi için aşağıdaki kaynaklara başvurulabilir. *Gardner JS, Jarvis WR, Emori TG et al.CDC definations for nosocomial infections1988.Am J Infect Control 1988;16:128-140 *Horan TC.Gaynes RP, Martone WJ et al.CDC definitions of nosocomial surgical site infections,1992:a modification of CDC definitions of surgical wound infections. Infect Control Hosp Epidemiol 1992;13:606-608 Hastane infeksiyonları ile ilgili yapılan sürveyans çalışmalarında sıklıkla saptanan infeksiyonlar: 1) Üriner sistem infeksiyonları 2) Cerrahi alan infeksiyonları 3) Pnömoniler 4) Bakteriyemilerdir. Bu bölümde bu infeksiyonlarla ilgili temel bilgiler verilecek ve Hİ’de sıklıkla izole edilen mikroorganizmalar ve bu mikroorganizmalarda gözlenen direnç sorunu anlatılacaktır NOSOKOMİYAL ÜRİNER SİSTEM İNFEKSİYONLARI (NÜSİ) En sık rastlanan Hİ lokalizasyonu üriner sistemdir ve infeksiyonların yaklaşık %40’ından sorumludur. Hastane kaynaklı üriner sistem infeksiyonlarının %85’i kateter ilişkili iken %5-10’u da sistoskopi gibi ürolojik girişimler sonrası görülür. Klinik: NÜSİ, kateterin çıkarılması sonrası kendiliğinden çözülen asemptomatik tablodan, piyelonefrit, pernefritik apse, bakteriyemi, sepsis, şok renal yetmezlik gibi komplikasyonlarla seyreden ağır bir klinik tabloya kadra farklı formlarda karşımıza çıkabilir. Risk faktörleri:Nosokomiyal bakteriüri kateter takılan hastaların %10-20’sinde görülür. NB’ye yol açan risk faktörleri içerisinde, kadın olmak, 50 yaşın üstünde olmak, altta yatan hastalık gibi faktörler de rol oynamakla birlikte, en önemli risk faktörü kateterizasyon süresidir. Kateterli hastalarda bakteriüri görülme oranı ardışık her gün için %5-10 arasında artış gösterir.Yani kateterize hastaların hemen hepsi 30 gün içinde bakteriürik hale gelmektedirler. Bakteriürik hastaların yaklaşık %10-20’sinde üriner sistem infeksiyonları gelişmekte bu hastaların da %3’ünde bakteriyemi saptanmaktadır. Bakteriyemi gelişen hastaların %10-20’sinin mortal seyir gösterdiği göz önüne alınacak olursa NÜSİ’nın önemi bir kez daha anlaşılmış olur. Etiyoloji: Kısa süreli kateterizasyon sırasında gelişen infeksiyonlar sıklıkla tek bir patojenle gelişmekte, uzun süreli kateterizasyon sırasında ise etyoloji polimikrobiyal olmaktadır. En sık izole edilen mikroorganizmalar; E.coli, K.pneumoniae, Enterobacter spp., P.mirabilis ve kandidadır (özellikle antibiyotik kullananlarda). Tanı: Diğer üriner sistem infeksiyonları gibi olmakla birlikte kateteri olan hastalarda diğer bulgular uyumlu ise 102 koloni/ml üreme, anlamlı olabileceğinden, göz ardı edilmemelidir. Tedavi: Semptomu olan tüm kateter ilişkili üriner sistem infeksiyonları etken patojenin duyarlı olduğu bir antibiyotikle parenteral yolla tedavi edilmeli ve mümkünse kateter çıkarılmalı veya değiştirilmelidir. Optimal tedavi süresi hakkında tam olarak bir fikir birliği olamamakla birlikte, eğer kateter çıkarılamıyorsa en azından semptomlar çözülene kadar tedaviye devam edilmelidir. Kandidemisi olmayan kandidürik hastalar amfoterisin B irrigasyonu ile tedavi edilebilir. Amfoterisin B irrigasyonunda 250 cc steril su içine konan 5-10mg. amfoterisin B her gün mesane içine infüze edilir ve kateter bir saat süreyle klemplenir. Tedavi süresi 2-7 gündür. Yine kandida NÜSİ’larında flukonazol iyi bir tedavi alternatifidir.Genel olarak kateter ilişkili asemptomatik bakteriürisi olan hastalar dirençli mikroorganizma seleksiyonu riski nedeniyle tedavi edilmez. Buradaki istisnai durum, prostetik grefti veya kalp kapağı olan hastalardır. CERRAHİ ALAN İNFEKSİYONLARI Cerrahi müdahaleden sonra ilk 30 gün içinde operasyon bölgesi ile ilişkili gelişen infeksiyonlar; cerrahi alan infeksiyonları olarak isimlendirilir. Eğer implant kullanılmışsa bu süre bir yıldır. Bu infeksiyonlar; a) Yüzeyel insizyonel, b) Derin insizyonel c) Organ/boşluk infeksiyonları olmak üzere üç alt başlık altında toplanmaktadır. Yüzeyel insizyonel infeksiyonlar: Cilt ve ciltaltı bölgeyi tutan infeksiyonlardır. Derin insizyonel infeksiyonlar: Fasia ve kasları tutan infeksiyonlardır. Organ / boşluk infeksiyonları: İnsizyon dışında ameliyatla açılan veya manüple edilen herhangi bir anatomik organ veya boşluğu ilgilendirir. Risk faktörleri: Yaranın kontaminasyon kategorisi; Cerrahi yaralar kontaminasyon riskine göre; temiz, temiz-kontamine, kontamine ve kirli-infekte olmak üzere sınıflandırılmışlardır. İnfeksiyon riski en az olan temiz yaralar, en çok olan ise kirli-infekte yaralardır. Operasyon süresi ve cerrahi teknikler: Operasyon süresinin uzaması infeksiyon riskini arttırmaktadır. Konağa ait faktörler: Yaş, şişmanlık altta yatan hastalıklar, yaraya uzak başka bir bölgede infeksiyon bulunması, hastanın operasyon öncesi hastanede yatış süresi, operasyon öncesi temizlik için jiletle kazıma yapılması (özellikle 12 saat veya daha önce) riski arttırır. Etiyoloji: Gram pozitif bakteriler (S.aureus, enterokoklar, KN stafilokoklar, streptokoklar) en sık rastlanan cerrrahi alan infeksiyonu etkenleridir. Daha nadir olarak gram negatif bakteriler (E.coli, P.aeruginosa, enterobakterler, P.mirabilis, K.pneumoniae) ve kandida da etyolojide rol oynar. Bulaş yolları: Araştırmalar mikroorganizmaların çoğunun, hastanın yaraya yakın veya uzak vücut yüzeylerinden bulaştığını, genellikle operasyon odasındaki çevre koşullarının bulaşta sınırlı bir rolü olduğunu göstermiştir . Bulaşta cerrahi personelin nazofarenks sekresyonları, cildi ve saçından gelen partiküller de rol oynayabilir.Yine özellikle proaaa takılan operasyonlarda ameliyat odası havasının önemli bir kaynak olduğu saptanmıştır. Uygun kullanıldıklarında profilaktik antibiyotikler etkin bir koruma için çok önemlidir. Ancak seçilecek ajanlar konusunda dikkat edilmesi gerekli noktalar vardır: a) Seçilecek ilaçlar yarayı kontamine etmesi muhtemel mikroorganizmaların duyarlılık paternine yönelik olmalı b) Yarada yeterli konsantrasyona ulaşacak dozda ve operasyon öncesi uygun sürede verilmelidir. c) Profilaksi tedavi ile karıştırılmamalıdır; Tek doz proflaktik antibiyotik uygulaması çoğu operasyon için yeterli olup bir kaç istisna dışında 24 saatten uzun uygulama gereksiz olduğu kadar dirençli suş seleksiyonuna neden olduğu için zararlıdır. NOZOKOMİYAL BAKTERİYEMİLER (NB) Hastane kaynaklı mikroorganizmalarla gelişen dolaşım sistemi infeksiyonlarıdır. Primer ve sekonder olarak iki gruba ayrılırlar. Primer N B: Kanda üreyen mikroorganizmanın başka bir alanda belirlenen bir infeksiyondan sorumlu olmadığı durumlardır. İntravenöz ve arteriyel kateter infeksiyonlarına bakteriyemiler de bu gruba girer. Sekonder NB: Başka bir anatomik alanda tespit edilen infeksiyondan sorumlu mikroorganizmanın takiben bakteriyemi yapmasıdır. En fazla üriner ve solunum sistemi infeksiyonlarını takiben görülür. Primer bakteriyemi: Daha çok intravenöz katetere bağlı olarak gelişir. (hastane kaynaklı bakteriyemilerin %80’i kateter ilişkilidir.) Hastaya uygulanan intravasküler kateterlerin ortak özellikleri, mikroorganizmalar için deriden kan damarlarının içine doğrudan geçiş yolu oluşturmalarıdır. Kateter infeksiyonları; a) Kateter giriş yerinden kaynaklanan infeksiyonlar b) Kanül ve infeksiyon setinin birleşim yerinden kaynaklanan infeksiyonlar c) Başka bir infeksiyon kaynağından gelişen bakteriyemi sonucu kolonize olan kateter infeksiyonları d) Kontamine infizyon sıvısına bağlı gelişen infeksiyonlar olarak sınıflandırılır. Etiyoloji: %60 oranında stafilokoklar etkendir. En sık saptanan tür S.epidermidis’tir. Bunun dışında enterokoklar, basillus türleri, Corynobacterium JK sık görülen gram pozitif bakterilerdir. Kandida infeksiyonları da özellikle son yıllarda artan bir sıklıkla görülmektedir. Enterobakterler, pseudomonas türleri, serratia ve citrobacter türleri sıklıkla kontamine infüzyon sıvısı infeksiyonlarını düşündürür. Risk faktörleri: Kateterin tipi, uygulanış bölgesi, takılış ve bakım şartları infeksiyon riskini etkiler. Klinik ve tanı yöntemleri: Kateter ilişkili infeksiyonların sadece yarısında lokal bulgular olduğundan tanı zordur. Bu nedenle kateter ilişkili sepsis bulgularını diğer septik sendromlardan ayırmaya yönelik aşağıdaki kriterler kateter ilişkili infeksiyon tanısında önemlidir. Bunlar: 1) Kateter yerinde lokal inflamasyon bulgularının veya filebit bulgularının olması 2) Bakteriyemi kaynağının olmaması 3) Kanüle olan arterin distal ucunda lokalize emboli 4) TPN alan hastalarda kandida endoftalmiti 5) Bakeriyemi riski düşünülmeyen hastalarda saptanan sepsis 6) Semikantitatif kateter kültüründe >15 koloni bakteri üremesi 7) Antimikrobiyal tedaviye refrakter sepsis 8)Kateterin çıkarılmasından sonra ateşin düşmesi 9) Tipik veya atipik etyoloji 10) İnfuzyon ilişkili mikroorganizmalarla meydana gelen kümesel infeksiyonlar. Hastalarda tanı amacıyla; a) Kateter ucunun semikantitatif kültürü yapılması yararlıdır. b) Kateter segmentinin Gram boyası yapılmalıdır. c) Kateterin çıkarılamadığı durumlarda periferden ve kateter içinden alınan kanın kantitatif kültürlerinin karşılaştırılması tanıda yol gösterici olabilir. Tedavi: Kısa süreli kateterler değiştirilip, kateter kültürü alınmalıdır. Santral venöz kateter giriş yeri infeksiyonlarında etken P.aeruginosa değilse, kateter çıkarılmadan lokal bakım ve antibiyotikle tedavi denenebilir. Ancak bakteriyeminin tekrarlama riski %20’dir. Hicman-Broviac tipi kateterlerde bakteriyemi hemen kateterin çekilmesini gerektirmez. Bu tip kateterlerde tünel infeksiyonu tanısı veya tedaviye refrakter gidiş varsa kateter değiştirilir. Bunlardan başka endokardit veya septik trombofilebit varlığı, bakteriyemi veye fungeminin üç günden fazla devam etmesi, etkeninin S.aureus, basillus türleri, Corynebacteriun JK, Stenotrophomonas maltophila, mikobakteri veya filamentöz mantar olması durumlarında kateterin çıkarılması gereklidir. Antibiyotik tedavisi; Mikrobiyolojik dökümentasyondan önce ampirik tedavi başlanabilir. Ampirik tedavi hastanenin mikrobiyolojik florasına göre düzenlenmelidir. Önerilebilecek bir tedavi; Vankomisin + aminoglikozid /kinolon ile başlanabilir ve daha sonra antimikrobiyal paterne göre tedavi modifiye edilerek 7-14 güne tamamlanır. NOZOKOMİYAL PNÖMONİ Hastane infeksiyonları içinde en ağır seyirlilerden olup, Nİ’ların yol açtığı infeksiyonlar arasında (%30 doğrudan mortaliteyle) ilk sıradadırlar. Etiyoloji; Hastaneye yatışın ilk 3 gününden daha evvel ve antibiyotik tedavisi almamış kişilerde gelişen pnömonilerde etkenler genellikle S.pneumoniae, M.catarrhalis ve H.influenzae’dır. Daha sonra gelişen geç pnömonilerde ise etkenler genellikle K.pneumoniae, Enteobacter spp., Serratia spp., E.coli, S.aureus ve P.aeruginosa’dır. Hastaların %60’ında birden fazla patojen etiyolojide rol alır ve bunlar, içinde anaerob mikroorganzimalar önemli bir yer tutar. Legionella pnömonileri de sporadik ve epidemik akciğer infeksiyonlarına neden olur. Yine influenza virusu ve RSV epidemik nozokomiyal pnömoni etkenleridir. Risk faktörleri; En önemli risk faktörü yoğun bakımlarda yatıyor olmak ve mekanik ventilasyondur. Ayrıca ileri yaş, altta yatan hastalıklar, şok, bilinç bulanıklığı, intrakraniyel basınç monitörizasyonu, KOAH, gastirik aspirasyon, H2 reseptör blokeri kullanımı, kış ve sonbahar ayları risk faktörleri olarak sayılabilir. Klinik bulgular ve tanı: NP tanısı en güç konulabilen infeksiyonlardandır. Ateş, öksürük, pürülan balgam, yeni veya ilerleyici pulmoner infiltrasyonlar gibi klinik kriterlerin duyarlılığı ve özgüllüğü düşüktür. Pnömoni; atelektazi, ödem , effüzyon ve emboli ile karışır. Klinik pnömoni tanısı alanlarda kan veya plevra sıvısında potansiyel patojenin üretilmesi tanıya yardımcıdır. Entübe hastalarda endotrakeal aspirat kültürleri alınabilir ancak bu yöntem orofarengial flora nedeniyle duyarlı ama özgül değildir. Özgüllüğü yüksek olan iki teknik korunmuş fırça tekniği ve bronkoalveoler lavajla alınan örneklerin kantitatif kültürüdür. Korunmuş fırça tekniğinde alınan örnekte103 koloni/ml bakteri üremesi veya BAL’da 104 koloni/ml bakteri üremesi anlamlı olarak kabul edilmektedir. Ancak bu tekniklerin de %10-30 false negatifliği ve pozitifliği olabilmektedir. Tedavi; Desteaaaici bakım ve tedavi , Altta yatan hastalıkların tedavisi, Uygun antibiyotik tedavisi ;Ampirik antibiyotik tedavisi başlarken pnömoninin ciddiyeti, ortaya çıkış süresi, altta yatan hastalıklar ile birlikte hastanenin ve özellikle o ünitenin florası ve gram boyasından alınan ön bilgi birlikte değerlendirilmelidir.Tedavinin spekturumu geniş olmalıdır. Kinolonlar, geniş spekturumları ve akciğer dokusuna iyi geçiş göstermeleri nedeniyle tercih edilebilirler. P.aeruginosa’nın etken olduğu pnömonilerde tedavi tek ajanla yapılmamalıdır. Antibiyotik tedavisi yüksek doz ve parenteral olarak planlanmalıdır. Kaynak : Türk İnfeksiyon Web Sitesi (TİNWEB)

http://www.biyologlar.com/hastane-enfeksiyonu-nedir-hastane-enfeksiyonu-ozellikleri-ve-bu-enfeksiyonlardan-korunma-yontemleri-hakkinda-bilgi

Talasemi

Beta Talasemi Tanı ve Tedavisinde Güncel Yaklaşımlar Transfüzyongereksinimi daha ılımlı olup, ilk transfüzyona üçyaşından sonra başlanır. Komplikasyonlar daha az sayıda ve daha ileri yaşta ortaya çıkar.Beta talasemi tanısı, klinik bulgular velaboratuvar verileri eşliğinde kolaylıklakonulabilir. Anemi, periferik yaymadamikrositoz, parçalanmış eritrositler ve eritroidöncüller olan normoblastların görülmesi, Hbelektroforezinde HbF’nin yüksek, HbA2’ninnormal, düşük ya da yüksek, HbA’nın düşük yada yok bulunması tanı koydurucudur. Genetikmutasyon araştırılması, bir sonraki bebeğinprenatal tanısında da gerekebileceğindenönemlidir.Talasemi tedavisi, belirli bazı koşullarıgerektirir. Bu (optimum tedavi) koşullar;poliklinik ve yataklı tedavi olanakları olan,izlemde sürekliliğin sağlanabildiği deneyimli birtalasemi merkezi ile bu konuya gönül vermişdeneyimli hekimler ve hemşirelerden oluşan birçalışma grubunu kapsar. Kan transfüzyonu ve şelasyon (demirbağlayıcı tedavi) homozigot talasemi tedavisinintemelidir. Her ikisinde de amaç; hastada normalfiziksel görünüm, büyüme ve cinsel gelişme,kaliteli bir psikososyal yaşam, vekomplikasyonların önlenmesi/ertelenmesinisağlamaktır. Kan transfüzyonu ile derin anemi düzeltilir,dokulara, işlevlerini sağlıklı sürdürebilmeleri içinyeterli oksijen sağlanmış olur. İdeal bir kantransfüzyonu; hastanın ABO ve Rh grupları(olanaklı ise subgrupları da) uygun, yedi gündenfazla beklmememiş, viral belirteçleri (HBV, HCV,HIV) çalışılmış, eritrosit süspansiyonukullanımıdır. Hastanın hemoglobin değeri; 9.5g/dl'nin altında, transfüzyon sonrası 13.5 g/dlüzerinde olmamalı, ortalama 10-12 g/dl'detutulmalıdır. Hastanın gereksinimine göre, 2-4hafta aralıklarla, 10-20 ml/kg ve 2-5 ml/kg/saathızında ve kesinlikle hastabaşı ya da laboratuvartipi lökosit filtreleri ile uygulanmalıdır. Kemik iliğitransplant adayı olan olgularda kana radyoaktifışınlama yapılmalıdır. Ayrıca, lökosit filtrelerikullanımına karşın transfüzyon reaksiyonlarıgözleniyor ve transfüzyon gereksinimi doğalseyrinin üzerine çıkıyor ise alloantikor (eritrositantijenlerine karşı antikor) oluşumu araştırılmalı,plazma proteinlerine karşı oluşabilen antikorlarnedeni ile alerjik reaksiyonların gelişmesihalinde, önce antihistaminik uygulanmalı, sonrakan transfüze edilmelidir. Yıllık toplam transfüzyon gereksinimi 225ml/kg’ın üzerinde olunca splenektomiendikasyonu vardır. Splenektomiden dört haftaönce, olgulara, Pnömokok, Meningokok veHemofilus influenza aşıları yapılmalı ve yaşamboyu sürecek Penisilin profilaksisi başlatılmalıdır. Şelasyon; desferrioksamin (DFO) adlı demirbağlayıcı ilacın, intravenöz ve subkutan yoldankullanımı ile yapılır. DFO bilinen en etkin demirşelatörüdür. Son yıllarda L1 adlı, ağız yolu ilekullanılan ikinci bir demir şelatörü de piyasayasürülmüştür. Bu ilacın DFO ile dönüşümlükullanımı çalışmaları sürmektedir. Ancak, henüzülkemizde yaygın değildir. DFO'ya 10-15 transfüzyon sonrası ve/ya daferritin’in 1000 ng/L’nin üzerine çıkması ilebaşlanır. Uygulama şekli; 25-40 mg/kg, haftada5-7 gün, Desferal pompası ile cilt altınadır.DFO'nun, demir ile birlikte, çinko gibi vücuttakidiğer mineralleri de bağlayarak atılmasınaneden olduğu, iskelet sistemini olumsuzetkileyebileceği, uygulama yerinde ciltreaksiyonları ve geri dönüşümlü sensorinöralişitme kaybı oluşturduğu gösterilmiştir. Bunedenle doz ayarlaması çok dikkatli yapılmalıdır. Talasemili olgularda, psikososyal yaşam veprognoz üzerindeki etkileri nedeni ilekomplikasyonların erken tanı ve tedavisi oldukçaönemlidir. Hormon bozuklukları yetersiz üretilenhormonun yerine konması ile tedavi edilir.Örneğin; hipotiroidide L- Tiroksin, büyümehormonu eksikliğinde büyüme hormonu,hipogonadizm için seks steroidleri, tip I diyabetiçin insülin tedavisi uygulanır. Kalp tutulumundaritm düzenleme ve yetmezlik destek tedavisi,karaciğer işlev bızukluğunda nedene bağlıtedavi (interferon, ribavirin ve yetmezliktedavisi), osteoporoz varlığında da kalsiyum , Dvitamini ve bifosfonat tedavileri uygulanır.Komplikasyonlu olgular kesinlikle bir hematolog,endokrinolog, kardiyolog ve psikoloğunbulunduğu merkezlerde değerlendirilmeli veizlenmelidir.Kemik iliği transplantasyonu halen tek küratiftedavi yöntemidir. Başarı oranı %58-91 arasındabildirilmektedir. Başarı Klas I olgularda (düzenlişelasyonun uygulandığı, karaciğer 3 cm'denküçük ve fibrozisi olmayan olgular) dahayüksektir. Kemik iliği transplantasyonunun HLAtam uyumlu kardeşten yapılması yeğlenir. Kökhücre kaynağı olarak kemik iliği, periferik kanve kord kanı kullanılabilir. Gen tedavisi, kesintedavi yöntemidir. Ancak henüz deneyselçalışmalar sonuçlanmamıştır. Sonuç olarak;düzenli transfüzyon, şelasyon ve tedaviye kesinuyum, talasemide tedavisinin temelini oluşturur.Talasemililerimiz için uzun ve nitelikli bir yaşamsağlamak ve ülkemize, talasemisiz, sağlıklınesiller kazandırmak için elbirliği ile çalışmalıyız.Kaynaklar:1- Nathan DG.Prospectives on tha-lassemia. Pediatrics1998;102: 281-3.2- Tadmuri GO,Başak AN. β-Thalassemia inTurkey; A review ofthe clinical,epidemiological,molecular andevolutionary aspects.Hemoglobin2001;25: 227-39.3- UlusalHemoglobinopatiKonseyi.Hemoglobinopati veTalasemi: Önlem-Tanı-Tedavi. Antalya.2002.4- Wonke B. Clinicalmanagement of βThalassemia major.Semin Hematol2001:38: 350-9.5- Yaprak I, TürkerM, Atabay B,Özerkan E, Can Ş, veark. Talasemi majordabüyüme ve endokrinkomplikasyonlar. SSKTepecik Hast Derg2002;12: 83-90. Beta-Talasemi majorlu hastalar›n tedavisinde son y›llarda sa¤lanan geliflmeler ile yaflam kalitesi yükselmifl, yaflam süresi uzam›flhatta hastal›ktan tamamen kurtulma flans› do¤mufltur. Tedavideki en önemli güncel geliflmeler; etkin flelasyon tedavisi için oral pre-paratlar›n gelifltirilmesi, do¤um öncesi tan› uygulamalar› ile yeni hasta bebeklerin do¤umunun önlenmesi ve bugün için tek kesin te-davi yöntemi olan hematopoetik kök hücre transplantasyonudur. Son 30 y›l içinde düzenli transfüzyon ve flelasyon tedavisi ile talasemi majorlu hastalar›n prognozunda belirgin iyileflme sa¤lan-m›flt›r. Parenteral desferroxamine (DFO) uygulamalar› ile demir birikimine ba¤l› geliflen organ hasar›n›n azalarak morbidite ve morta-litede belirgin düflme oldu¤u görülmüfltür. Bununla birlikte baz› nedenlerle DFO tedavisi yetersiz kalabilmektedir. Dünya üzerindekidüzenli transfüzyon alan 72.000 hastadan sadece 25.000 inin DFO kullanabildi¤i tahmin edilmektedir. DFO kullanan baz› hastalar isekullan›m güçlükleri veya istenmeyen yan etkiler nedeniyle tedaviyi etkin bir flekilde devam ettirememektedir. Bu nedenle son y›llar-da alternatif demir flelatatörlerinin gelifltirilmesi konusunda çal›flmalar yo¤unlaflt›r›lm›flt›r. Binden fazla sentetik, mikrobiyolojik ve bit-kisel kökenli preparat denenmifltir. Bunlardan biri olan deferiprone (DFP) 9 y›ldan beri Hindistanda, 5 y›ldan beri Avrupa ülkelerinde,yaklafl›k bir y›ldan beri de ülkemizde kullan›lmaktad›r. ‹deal bir demir ba¤lay›c›n›n flu özellikleri olmal›d›r :1. Demir iyonlar›na yüksek ve özgül afinite,2. Yüksek flelasyon etkinli¤i,3. Yavafl metabolizma h›z›,4. Hücre ve doku penetrasyonu,5. Demiri tekrar geri salmamas›,6. Az toksik etki,7. Negatif demir dengesi sa¤layabilmesi,8. Düflük fiyat, ekonomik olmas›,9. A¤›zdan kullan›labilmesi. DeferiproneDFP günümüzde klinik kullan›ma uygun olan tek oral yoldan aktif demir ba¤lay›c›d›r. ‹lk kez 1995 y›l›nda Hindistan’da, 1999 y›l›ndaAvrupa’da 2004 y›l›nda da Türkiye’de klinik kullan›m için ruhsat alm›flt›r. Bafllang›çta “DFO tedavisinin kontrendike oldu¤u veya DFOile ciddi toksisite gösteren olgularda” olan DFP kullan›lma endikasyonu günümüzde DFO tedavisinin yetersiz kald›¤› hastalar› kapsa-yacak flekilde geniflletilmifltir. Dünyada 50 den fazla ülkede kullan›lmaktad›r. Birçok klinik çal›flmada transfüzyona ba¤›ml› talasemimajorlu hastalarda uzun süreli DFP tedavisi ile serum ferritini ve karaci¤er demir konsantrasyonunun düflürülebilece¤i gösterilmifl-tir. Birkaç retrospektif çal›flmada ise DFP ile tedavi olan hastalarda DFO grubuna oranla kardiyak demir yükündeki azalma ve kardi-yak fonksiyonlarda düzelmenin daha bariz oldu¤u bildirilmifltir. Günümüzde oral DFP’nun kalp dokusuna geçiflinin daha iyi ve demiryükünün giderilmesinde daha etkili bir preparat oldu¤u kabul edilmektedir. Bu bulgular talasemili hastalar için çok önemlidir. Çünkütalasemi majorlu olgularda ölümlerin %71’i kardiyak komplikasyonlar sonucu oluflmaktad›r. Kalp yetmezli¤i gelifltikten sonra genel-likle prognoz kötüdür. Erken dönemde yo¤un flelasyon tedavisi ile kardiyak fonksiyonlar›n geri gelebilece¤i kabul edilmektedir. An-cak erken dönemde EKG, EKO gibi kardiyolojik incelemeler s›kl›kla normal bulundu¤u için tan› gecikmektedir. Deferipronun genel kul-lan›mda oral olarak 75 mg/kg/gün dozunda ve maksimum günlük doz 100 mg/kg olarak önerilmektedir. DFP’un en önemli yan etkisinötropeni (<1500 / mm3 (%6.5)), ve agranülositozdur (<500 / mm3 (%0.6)). Ayr›ca bafl a¤r›s›, bulant› kusma, artralji-artropati, karaci-¤er fonksiyonlar›nda bozulma ve çinko eksikli¤i görülebilmektedir. Ancak bu istenmeyen etkilerin genellikle tedaviyi kesmeye gerekduyulacak fliddette olmad›¤› bildirilmektedir. Kendi merkezimizde DFP tedavisi alan ve 8 ayd›r izlemde olan 58 talasemi majorlu has-tan›n üçünde GIS yan etkileri, ikisinde nötropeni di¤er ikisinde ise artrit bulgusu gözlenmifl ancak k›sa süreli tedavi kesilmesini taki-ben tekrar tedaviye devam edilmifltir.Kombine fielasyon TedavisiBirden fazla flelatör ajan kullan›lmas›n›n flelasyon tedavisine daha esnek bir yaklafl›m getirece¤i ve muhtemelen tedaviye uyumuart›rarak yaflam kalitesini yükseltece¤i kabul edilmektedir. Kombine flelasyonun birçok avantajlar› vard›r:1. Farkl› kimyasal özellikleri nedeniyle farkl› demir kompartmanlar›na geçifl ve farkl› demir ba¤lama kapasiteleri mümkün olabil-mektedir,2. Klinik çal›flmalar DFO ve DFP un sinerjik olduklar› ve beraber kullan›ld›klar›nda daha etkin sonuç al›nabilece¤ini göstermifltir. Buetki “shuttle” etkisi ile aç›klanmaktad›r: DFP lipofilik özelli¤i nedeniyle dokulara kolayca penetre olmakta demiri ba¤layarak kan do-lafl›m›nda bulunan DFO’e aktarmaktad›r. DFP tek bafl›na kullan›ld›¤›nda plazmada ba¤l› demir geçici olarak artmakta, DFO eklenme-si ile DFP ile ba¤l› olan demir DFO aktar›larak daha etkin bir flelasyon yap›labilmektedir. 3. Baz› flelatörlerin toksik etkileri doza ba¤›ml› oldu¤u için kombine tedavide daha düflük dozlar kullan›labilmesi tedavi toksisitesi-ni de düflürecektir.4. Dozun azalt›lmas› ve yan etkilerin azalmas› tedaviye uyumu artırır.

http://www.biyologlar.com/talasemi

Gen Tadavi

Gen tedavisi, çeşitli pek çok klinik durumun gelecekteki tedavisi için ümit vermeye devam etmektedir. Alışılmamış, biçim verilmiş gen transfer vektörlerinin gelişimi, tedaviye yönelik gen ifadelerinin verimini ve stabilitesini arttıracaktır. Doku ve organ nakli konusunda ise gen tedavisinden nakledilmiş dokunun akut ve kronik reddedilmesini engellemek amacı ile ya reddetmeyi engellemede önemli yeni genler (örneğin: yardımcı uyarıcı blokaj molekülleri yada imünosupresif sitokinez) yada adezyon molekülleri gibi reddetme ile alakalı moleküllerin üretimini engellemek için anti-duyusal nükleik asitler aşılayarak yararlanılmaktadır.Genlerin yabancı donör antijenlerini (alloantijenler) kodlayan gen tedavisi vektörleri tarafından taşınımı ayrıca alıcıda donöre özel cevapsızlık (immunolojik tolerans) oluşturmanın etkili bir yolu olup, belki de potansiyel olarak zararlı bütün vücut immunosüpresyonuna olan ihtiyacı ortadan kaldırabilir. Hastalıklar üzerinde yapılan yüzlerce yıllık çalışmalar teşhis, tedavi ve araştırmada bugün kullanılan çeşitli pek çok sofistike tekniğin gelişmesine neden olmuştur. 1960'larda hastalıkların nedenini anlamak üzere yapılan araştırmalar hastalıklı hücrelerin biyokimyasını analiz etmek ve çeşitli protein etkileşimlerini incelemekle sınırlı idi. Bu araştırmalar değerli idiyse de, o zamanın bilim adamları hastalık proseslerini, tam olarak anlamak üzere onları oluşturan parçalara ayırıp incelemek için gerekli teknoloji ve ajanlardan yoksundular. DNA'yı spesifik noktalarından kesen kesme enzimleri ilk olarak 1970'lerde keşfedildi ve moleküler biyolojide kullanılmaya başlandı. Genleri kesmek, ayırmak ve bir araya getirmek için bu kesme enzimlerini kullanarak, araştırmacılar, genetik faktörlerin hastalıklarda oynadığı önemli rolleri anlamaya başladılar. Şu anda, İnsan Genom Projesi tamamlanmak üzereyken, bize açık olan bilgi hazinesini yorumlamaya çalışıp, hastalıklar ve genler arasında yeni bağlar kurabiliriz. Bir kere kurulduktan sonra, bu bilgi gen tedavisinin bir tedavi stratejisi olarak kullanımını hızlandırmaya yarayacaktır. Allograft reddedilmesi ve immonolojik toleransÖngörülebilen gelecekte, hastalara allojenik yani “major histocompatibility complex locus”ta aynı olmayan organlar nakil edilmeye devam edilecektir. İmmunnosupresif ilaçların verilmesi gibi herhangi bir tedavi uygulamadan, ana olarak T-hücrelerinin arabuluculuk yaptığı bağışıklık cevabı, böyle bir aşılamayı reddedecektir.?Şekil 1??Kendine tolerans (vücüdün kendi T hücrelerinin vücut dokularına reaksiyon gösterememesi) olgunlaşmamış T hücreleri, gelişip timustan geçerken kazanılır. Bunun olmasının nedeni potansiyel olarak otoreaktif T hücrelerinin çoğunun klonal silme işlemi ile "negatif olarak seçilmiş olmalarıdır" fakat klonal anerji (antijene karşı cevapsız kalan, varlığını sürdürebilen T hücrelerinin varlığı) ve düzenleyici T hücreleri populasyonu yaratılmasının bu konuda bir rolü olabilir. Nakil İmmünologlarının en büyük hedefi doku alıcılarında, alloantijenlere karşı uzun zamanlı nakil toleransı yaratmaktır. Bu tür bir bağışıklık durumunda hasta, yabancı antijenlere (örn. bakteriler, virüsler ve ortaya çıkan kötü niyetli hücreler) karşı normal reaksiyon gösterirken, doku naklini reddetmek yerine tolere edecektir. Bu tür ideal bir durumda, sistemsel immunosüpresif ilaçlara (getirdikleri bütün dezavantajlarla birlikte) gerek kalmayacak, ve doku alıcıları tüm fonksiyonlarını yerine getirebilen, sağlıklı bir bağışıklık sistemi sahibi olacaklardır. Gen tedavisi nedir?Bir gen, belirli bir proteini kodlayan çizgisel bir DNA zinciridir. Bazı nadir durumlarda, genellikle hücre bölünürken, bir genin nükleotit zinciri (DNA taban çiftlerinin sırası) birbirine karışıp, mutasyon geçirebilir ve böylece oluşan protein hatalı olur. Bu tür mutasyon olayları sistik fibrosis, adenosine deaminase (ADA) yetersizliği ve orak hücresi anemisi gibi genetik hastalıkların ana nedenidir. Örneğin sistik fibrosisten rahatsız kişiler, sistik fibrosis transmembran iletim düzenleyicisi adındaki hücresel taşıma proteinini hatalı olarak üretirler, ki bu akciğerlerinde mukoza birikmesine yol açar. Gen tedavisinin ilk uygulamaları, hatalı bir genin (ya da gen kombinasyonunun) neden olduğu bir hastalığın, eğer genler “doğru” versiyonları ile değiştirilebilirlerse kontrol altına alınabileceği, engellenebileceği yada tedavi edilebileceği prensibi üzerine kurulmuştu. Gen tedavisi doğuştan var olan yada sonradan edinilen pek çok genetik hastalık için kullanılmaktadır. Fakat pek çok hastalık birden fazla genetik faktör ile bağlantılıdır (polijeniktir). Hastalık sürecindeki çeşitli genlerin ve kodladıkları proteinlerin bağlantıları hatasız olarak kurulana dek, gen tedavisi klinik olarak, ancak ADA yetersizliği, familial hypercholesterolaemia ve sistik fibrosis gibi tek gen hataları için önleyici ve iyileştirici tedavi olarak etkili olacaktır. Gen tedavisi protokollerini kullanan pek çok klinik deneme zaten tamamlanmıştır, genel olarak kullanılan gen transfer vektörlerinin yetersizliği yüzünden protokollerin etkisi önceden öngörüldüğü kadar dramatik olmamışsa da sistik fibrosis ve ADA yetersizliğinden şikayetçi hastalarda bir takım başarılar elde edilmiştir. 1980’lerde aslen “gen değiştirme tedavisi” olarak bilinen gen tedavisi, ilk tanımını aşmıştır ve in vivo yada ex vivo, bir gen transferi öğesi içeren her türlü protokole uygulanmaktadır. Bu genlerin mutlaka hastalığa yol açıyor olması da gerekmemektedir. In vivo gen transferi genlerin hücrelere vücutta bulundukları yerde aşılanmasıdır. (örneğin: kol üzerindeki deri hücrelerine yada gen transfer vektörünün ciğerlere çekilmesinden sonra akciğer epitel hücrelerine) Ex vivo gen transferi, genlerin geçici olarak hastadan alınmış hücrelere verilip, tekrar hastaya aşılanmasıdır (örneğin: kemik iliği hücreleri). Gen tedavisi somatik hücre gen transferi (normal diploid hücrelere yapılan transfer), ve germline gen transferi (üreme sisteminin haploid sperm yada yumurta hücrelerine yapılan transfer) olarak alt gruplarına ayrılabilir. Germline gen transfer hakkındaki etik konular somatik gen transferi ile ilgili olanlardan çok daha karışıktır çünkü genler sadece alıcılara değil aynı zamanda onların çocuklarına da aktarılır. Germline gen transferi araştırmalar için transgenik hayvan üretiminde, tarım ve biyoteknoloji için çeşitli alanlarda gittikçe artarak kullanılmaktadır, fakat hayvanlarda transfer edilen her genin uzun dönem etkileri dikkatlice gözlenip analiz edilmelidir, eğer varsa kalmış olan vektör DNA’larda büyük önem taşır. Germline gen tedavisinin insanlara getirebileceği yararlar kayda değerdir. Ciddi ve acı verici kalıcı genetik hastalıkların gelişimi doğumdan önce önlenebilir ve izleyen kuşaklarda ortadan kaldırılabilir. Fakat, hatalı kullanım ve öjenik potansiyeli yüzünden, insanlarda gen tedavisi geniş bir biçimde tartışılmalı ve alakalı güvenlik konuları değerlendirilmelidir. Ancak bundan sonra bu yaklaşım hastalıkların tedavisinde kullanılabilir. Nakilde gen tedavisi kullanımıDNA’nın nakil araştırmalarında kullanımının kayıtlı ilk denemesi Haskova, onun meslektaşları ve verici soydan DNA naklinin, takip eden bir nakile karşı bağışıklığa (ani reddetmeye) neden olup olmayacağını araştırmakta olan Medawar tarafından uygulandı. Medawar tarafından yürütülen deneylerde, soy A bir verici farenin dalağından alınan DNA arındırılıp, 5 mg’ı daha önceden müdahale edilmemiş bir farenin (CBA soyu) peritoneal (karın) boşluğuna enjekte edildi. Alıcı fareye 3-5 gün sonra verici soy A farenin derisi nakledildi ve aşılamalar zaman içinde gözlendi. Aşılamalar DNA almayan farelerle aynı zaman içinde reddedildi, herhangi bir artış gözlenmedi. Medawar, nakil toleransı yaratmak için verici soy hücrelerini neonatelere enjekte etmekteki başarısının ardından gerçekleştirdiği bir başka deneyde, yine nakil toleransı yaratmak için yeni doğmuş farelere tekrar tekrar “yüksek dozlarda” verici soy DNA’sı aşılanmıştı; fakat bu yaklaşım deri aşılamalarının kabul edilme sürelerini uzatmadı. Bu erken deneylerin negatif sonuçları Medawar tarafından saf olmayan DNA preparatlarına ve polisakkaritlerle kontaminasyona bağlanmış olsa da, şimdi anlayabiliyoruz ki, kas içi enjeksiyon gibi farklı enjeksiyon yolları seçilseydi, - Geissler ve meslektaşları tarafından yakın zamanda ortaya konduğu gibi - çok daha değişik sonuçlar elde edilebilirdi. Organ nakli şu anda son safhasındaki organ yetersizlikleri için iyice yerleşmiş bir tedavidir. İmmünosupresif ilaçlardaki kayda değer gelişmeler (örneğin. Siklosporin, kortikosteroidler ve rapamisin) 1 yıllık ve 5 yıllık böbrek nakillerinin başarı şansını sırasıyla %85 ve %75’e çıkarmıştır. Bu etkileyici bir başarı olsa da, sağlıklı nakiller hala reddedilebilmektedir ve sistemsel immünosupresif ilaçların kullanımı da beraberinde kanser oluşumu riskinin artması, enfeksiyonlar ve iskemiye bağlı kalp hastalığı gibi kayda değer riskler getirir ve bu riskler uzun zamandır sorunsuz nakiller için de geçerlidir. Gen tedavisi var olan nakil ile alaklı problemlere yaklaşım için iyi bir stratejidir fakat genellikle sadece tamamlayıcı bir yaklaşım olarak kullanılmaktadır. Örneğin, nakil edilecek organların immünojenliklerini azaltmak amacıyla bu organlara, T-hücresi aktivasyonunu engelleyecek genler aşılanabilir yada alıcıya, vericiye ait Major Histocompatibility Locus (MHC) antijenleri aşılanıp nakil toleransı yaratılabilir. Her iki yöntemde potansiyel olarak kuvvetlidir. Nakil ile alakalı genlerMHC iyi korumalı fakat polimorfik bir gen lokusudur. MHC molekülleri, hücre içinde işlenmiş peptitleri heliksel bir yivde ligantlarına, T-hücresi alıcısına (TCR) sunan yüzey proteinleridir. Eğer uygun ko-uyarıcı moleküller antijen sunan hücrenin üstünde mevcut ise, antijen sunan hücreye peptit sunan MHC molekülü ve T-hücresi üzerinde belli bir TCR arasında “akrabalık etkileşimi” T-hücresi aktivasyonuna yol açabilir. MHC sınıf I molekülleri 3 alfa alanı ve MHC gen lokusu tarafından kodlanmamış bir ?2 mikroglobulin zincirinden oluşur. MHC sınıf II molekülleri iki alfa alanı ve iki beta alanından oluşur. Sınıf I molekülün üstünde sunulan peptitler genellikle hücre içi proteinlerden gelirken, sınıf II moleküller hücre dışı kaynaklı peptitler sunarlar. Peptitlerin gelişmemiş MHC moleküllerine taşınma mekanizması da bu iki sınıf molekül için çok farkldır. MHC, allograft (Bir canlıdan, genetik yapısı farklı başka bir canlıya doku yada organ nakli/aşılanması) reddini tetikleyen ana tanıma molekülüdür çünkü kendi (sinjeneik) ve kendi olmayan (allojeneik) arasındaki farkı saptar. Uygun bir organ vericisi aranırken, nakil edilen organa mümkün olduğu kadar çok çalışma şansı yaratabilmek için verici ve alıcı arasında karşılaştırılan antijenler MHC antijenleridir. Bahsi geçen durumlarda, MHC’nin bu potansiyelinden bağışıklık sistemininin dengesini bağışıklıktan toleransa kaydırmak için yararlanılmıştır. Tolerans yaratmak maksadıyla organ alıcısının, vericinin MHC antijenlerine maruz bırakılması, ilk olarak 1953’te Billingham ve meslektaşları tarafından bir fare modelinde, verici soydan hücreler alıcı farenin uterusuna enjekte edilmesiyle gerçekleştirildi. Bu ilk denemenin ve takip eden araştırmaların ardından nakil öncesi kan nakilleri (mutlaka organ vericisinden olması gerekmeden) MHC alloantijenlerini alıcıya verebilmek için klinik olarak kullanılmaya başlandı ama sınırlı başarı elde edildi. Fakat kan ürünlerinin kullanılması beraberinde enfeksiyonlar, nakil reaksiyonları gibi doğal riskler getirdiğinden, özelleşmiş bir yaklaşım kullanan daha yenilikçi bir tedavi organ alıcılarını kanda bulunan alloantijenlere karşı duyarlı hale getirme riskini ortadan kaldırmış olur. Verici genlerinin, alıcının hücrelerine yada dokularına verilmesi gayet özelleşmiş bir tedavidir, yabancı hücrelerle alakalı riskler taşımaz ve alıcıların verici dokusu vücuda girmeden önce yabancı genlerle ön-tedavi edilmesine olanak verir. Hayvan modellerdeki MHC gen transferleri ayrıca allojenik MHC antijenlerinin, diğer antijenlerin etkisi olmadan alıcının bağışık hücreleri üzerindeki etkilerini incelemek için yararlıdır. Bu tür bir yaklaşım ilk olarak Madsen ve meslektaşları tarafından, vericiden alınan tek bir MHC sınıf I geni, alıcı türü bir farenin hücre hattına transfekt edilip, ardından alıcıya verildiğinde yürütülmüştü. Bu çalışma ile takip eden kalp nakline karşı cevapsızlık sağlanmasının yanında alıcının, vericinin uyuşmayan her türlü MHC moleküllerine maruz kalmasına gerek olmadığı anlaşıldı. Bu deney bu yöntemin işe yarayabileceğini kanıtlamış olsa da, transfekt edilmiş alıcı hücrelerini kullanmak klinik olarak pratik bir çözüm değildir. Bundan sonraki adım Wong ve meslektaşları tarafından atılmıştır; alıcı fareden alınan kemik iliği hücreleri MHC sınıf I gen ile retroviral bir gen tedavisi vektörü kullanılarak ex vivo transdüksiyona uğratılmış (virüs ile enfekte edilmiş) Bu yaklaşım tarzı da tamamen allojeneik bir kalp naklinde uzun dönem cevapsızlık yaratmıştır ama alıcı daha önce MHC sınıf I genlerine maruz kalmadığı bir vericiden alınan 3. parti bir nakli reddetmiştir. MHC moleküllerinin bir başka enteresan özelliği de çözünebilir yada zara bağlı olmalarına bağlı olarak bağışıklık sisteminin cevabını değiştirebilme yeteneğidir. İnsan karaciğeri naklini izleyen gözlemler ortaya koymuştur ki, çözünebilir insan verici lökosit antijenleri (HLA; insan MHC antijenleri) nakil sonrasında yüksek konsantrasyonlardadırlar. Bu toleranslı duruma sadece verici lökositlerinin mikrokimerizminin (düşük düzeylerde verici hücrelerinin alıcıda varlığını sürdürmesi) yol açtığı hipotezi ileri sürülmektedir; lakin eşit miktarda geçerli başka bir açıklama ise bu toleransın karaciğerin doğal olarak salgıladığı bol miktarda çözünebilir MHC molekülünün etkisi olduğudur. Çözünebilir vericiye ait MHC sınıf I moleküllerin immünosupresif etkileri olabilir, ve bu organ nakillerinde, organın fonksiyonunu sürdürmesini iyileştirebilir. Geissler ve meslektaşları, alıcı soydan gelen hepatositlerin lipofektin ile zara bağlı yada çözünebilir MHC sınıf I molekülleri kodlanan plazmit kullanılarak bir fare modeli kullanmışlardır. Zara bağlı MHC sınıf I moleküllerini belirten hepatositlerin, sitotoksik T-lenfosit (CTL) öncü hücrelerini primelarken, çözünebilir MHC sınıf I hücrelerine maruz kalmanın CTL öncülerin sayısını (frekansını) düşürdüğü gözlendi ki bu çözünebilir HLA sınıf I hücrelerinin insan alloreaktif CTL’lerde apoptoza neden olabileceğinin göstergesidir. İmmunosüpresif Sitokinezİmmuno-ayarlayıcı moleküller kodlayan genlerin nakledilen organ civarına verilmesi, yada direkt nakledilen organa verilmesinin, akut yada kronik reddetmede yabancı dokuya karşı oluşan bağışıklık cevabını azaltmada geniş bir faaliyet alanı vardır.Sitokinezler bağışıklık sisteminin çözünebilir ayarlayıcılarıdır ve bazılarının immünosüpresif etkileri vardır. Interlökin 10’un viral formu (vIL-10) Epstein-Barr virüsü tarafından kodlanmış olan bir proteindir, yapı olarak insan ve fare için homologdur ve IL-10’un sahip olduğu T-hücresi ko-uyarıcı özelliklerine sahip değildir. T-hücresi aktivasyonun kapatılması yada aşağı çekilmesinin gerektiği dokulara gen transferi yapılmasında yararlı bir araçtır. DeBruyne ve meslektaşları, nakil edilecek sıçan kalbine DNA-lipozom kompleksleri kullanılarak vaskülater perfüzyon aracılığı ile yapılan vIL-10 gen transferi nakil edilen organın hayatta kalma süresini uzattığı görülmüştür. (8 gün yaşayan muamele görmemiş organlara karşı 16 gün) Sonuç vIL-10 genine bağlandı, çünkü vIL-10’a bir anti-duyu plazmidiyle yapılan tedavi yada vIL-10’a hedeflenmiş bir monoklonal antikor nakil-uzatma etkisini tersine çevirdi. Dönüşüm büyüme faktörü beta (TGF) gibi diğer sitokin genleri de ayrıca kayda değer immünosupresif etkiler göstermişlerdir. Lakin bu yaklaşım tarzının amacı immünologikal tolerans yaratmak değildir, fakat yine de yerel immünosüpresyon yaratmak için yararlı olabilir. Ko-uyarıcı sinyalin engellenmesiKendine özgü TCR-MHC etkileşiminden oluşan hücre içi ilk sinyalden ayrı olarak bir T-hücresinin tam aktivasyonu CD28 ve B7-1 yada B7-2 (sırasıyla CD80 yada CD86)nin etkileşiminden oluşan ikinci bir ko-uyarıcı sinyal gerektirir. Sitotoksik T-lenfosit antijen 4 (CTLA-4 yada diğer adıyla CD152) CD80 ve CD86 için alternatif bir liganttır ve CD28 ile homologdur. CTLA-4 ün T-hücresi aktivasyonu aşağı çekmekle ilgili bir rolü olduğu düşünülmektedir. Bu ko-uyarıcı sinyalin mesela bir füzyon proteini kullanarak engellenmesinin, pek çok mürin ve primat çalışmalarında hücre arabuluğunda oluşan in vivo hümoral bağışıklık cevaplarını engellediği görülmüştür. CTLA-4Ig genini [CTLA-4 ve bir immunoglobulin (Ig)] bir kalp naklinin ardından damar içinden vermek üzere adenoviral bir vektör kullanan bir çalışmada, ortalama yaşama süresi kontrol grubundaki 6 güne göre, CTLA-4Ig transgenin ifade eden adenoviral vektörle tedavi edilen grupta 23 gün saptandı. Chahine ve meslektaşları tarafından yapılan bir başka çalışmada ise, CTLA-4Ig transgeni sinjeneik ve allojeneik iki grup fare kas öncü hücresine (lökoblastlar) transfekt edildikten sonra, diabetik bir farenin böbrek kapsüllünün altına allojeneik pankreas adacık(?) hücreleriyle beraber nakil edilmiştir. Sinejeik lökoblastlar adacıkların yaşama süresinde kayda değer bir artışa neden olmuşlar ve 11 günden 31.7 güne çıkarmışlardır, allojeneik lökoblastların yararlı bir etkisi görülmemiştir. Sinejeik lökoblastlar aktif olarak CTLA-4IG salgılamışlar ve allojeneik adacıkların olduğu çevrede immünosüpresyon yaratmışlar ve onların fonksiyonlarına devam etmelerine izin vermişlerdir. Lökoblastlar allojeneik olduğunda ise, alıcıdaki MHC eşitsizliği onları yok etmeye yetmiş ve CTLA-4IG’nin üretimini engellemiştir. Kronik reddetmeyle alakalı genlerİmmünosupresif ilaçlar ve organ korumasındaki gelişmelere rağmen bir allograft nakilden yıllar sonra hasar görmeye devam edebilir, bu yüzden kronik reddetme nakledilen organların başarısız olmasındaki en önemli etkendir. Histolojik olarak, kronik reddetme sırasında düz kas hücrelerinin nakil edilen organın damar ağı(?) etrafında hızla çoğaldığı ve bazen nakil aterosklerozuna (Atar damar duvarının esnekliğini yitirmesi ve sertleşmesi) neden olduğu görülmüştür, durumun bu son noktaya gelmesine pek çok faktör katkıda bulunur. Hücreler arası yapışma molekülü 1 (ICAM-1) gibi yapışma molekülleri ve vasküler endotelial-hücre büyüme faktörü gibi büyüme faktörleri artar ve teşvik edilebilir (inducible) nitrik oksit sintazın dengesi bozulur. ICAM-1ICAM-1 Ig süperfamilyasının bir üyesidir ve hücresel yapışma ve T-hücresi ko-uyarılmasında çok önemlidir. ICAM-1’in etkilerini ortadan kaldırıp T-hücresi aktivasyonunu azaltmaya yönelik yöntemler, böbrek allograftı hastaları ve ICAM-1 molekülüne karşı hedeflenmiş antikorlar kullanan klinik deneyler başarıyla yürütülmüş durumda. 18 hastalık bir çalışmada, anti-ICAM-1 antikoru (BIRR1) ölü vericilerden böbrek nakledilen ve nakil fonksiyonu gecikmesi riski yüksek olan hastalara verildi. BIRR1 serumunun yeterli bir miktarı (>10?g/ml) hem nakil fonksiyonu gecikmesi hem de reddetme olaylarının (p<0.01) kayda değer bir miktarda azalmasına neden oldu. Bu terapi mürin modellerde ICAM-1’in mRNA’sına hedeflenen anti-duyu oligonükleotitleri kullanmak için geliştirildi. Nitrik dioksitNakledilen organlardaki, vesselların intimal (iç) çoğalmaları kronik reddetmenin başka bir göstergesidir. İç kaplar tabakadan kaynaklanan nitrik dioksidin vasküler yara oluşumunun endojen bir inhibitörü olduğu hipotezini test etmek için, bir Sendai virüs virosomu iç kaplar tabaka hücreleri kaynaklı nitrik dioksit sintaz genini in vivo olarak nakletmek için kullanılmıştır. Von der Leyen ve meslektaşları, bir balon yara modeli kullanarak farenin karotid arterinin iç kaplar tabakasının bozulmasının ardından endothelial-hücresi nitrik oksit sintaz geninin transfer edilmesinin neointimal çoğalmayı %70 kadar düşürdüğünü ortaya koydular. Oksijen serbest radikalleriNakilden önce, çoğu organlar soğuk ortamda, tam bir kan kaynağı olmadan saklanır, bu olay soğuk iskemi etkisine neden olur. Bu, yeniden bağlanan kan kaynağını reperfusionu ile birleşince oksijen serbest radikallerinin neden olduğu hücre hasarı yaratabilir. Bu durumun kronik reddetme şansını kuvvetlendirdiği düşünülmektedir. Ciddi bir hasarı önlemek için, serbest radikalleri temizlemek üzere çözünebilir süperoksit dizmutaz (SOD) ex vivo olarak nakledilecek organa verilmiştir. Bugüne kadar, gen transferinde SOD’un kullanıldığı birkaç çalışma yapılmıştır. Bir araştırmada oksidasyon hasarı ile ilgili hastalıklar için SOD (yada aynı etkiye sahip katalaz) şifreleyen rekombinant adenovirüs kullanıldı. Farelerdeki bu akciğer-perfüzyon modelinde, iskemi-reperfüzyon hasarı değerlendirildi; ve sürpriz bir şekilde SOD’un fazla ifadesi iskemi-reperfüzyon hasarını kötüleştirdi. Hem SOD hem katalaz transgenlerinin ifadesi iskemi-reperfüzyon hasarındaki bu artışı engelledi fakat ondan koruyamadı. Uygulama yöntemleri ve gen tedavisi vektörleri için hücre hedefleriTimus içi uygulamaTimusiçi T-hücresi gelişimi prosesinin, nakil ve tolerans yaratma için kullanımı ilk olarak Posselt ve meslektaşları tarafından betimlenmiştir. Kendine tolerans (kendi dokusunda meydana gelmiş antijene cevap verememe) CD4- ve CD8- (çift negatif) olan T-lenfosit öncü hücreleri timustan geçerken oluşur. T-hücreleri timik epitel hücrelerindeki antijene maruz kaldıkları için, timustaki atijenle etkileşmeye yüksek eğilimi olan ve bu nedenle otoreaktif olan hücreler klonal silme prosesiyle negatif seleksiyona uğrar. TCR’leri timusiçi antijenlere eğilimi olmayan (yada çok az olan) fakat kendi MHC’sine karşı etkileşime yüksek eğilimi olan hücreler pozitif seleksiyona uğrarlar; ve bu hücreler gelişip, çoğalabilir ve çevrede daha büyük klonal populasyonlara genişleyebilirler/yayılabilirler. Knechtle ve meslektaşları, bir fare modelinde, bir gen tedavisi yöntemi kullanarak tolerans yaratmanın mümkün olduğunu gösterdiler. İlk olarak sinejeik alıcı kas hücreleri aldılar ve in vitro olarak bu hücreleri vericiden alınmış olan MHC sınıf I genleri ile transfekt ettiler. Bu hücreler daha sonra alıcının timüsüne enjekte edildi. Daha sonra alıcının çevresel bağışıklık sistemi, anti-lenfosit serumu kullanılarak potansiyel alloreaktif T-hücrelerinden temizlendi. Bunu alıcının bağışıklık sisteminin cevapsız kaldığı bir karaciğer nakli izledi. Takip eden bir çalışmada, verici soydan fareden MHC sınıf I tamamlayıcı (koplementer) DNA (cDNA), timik hücreleri yerlerinde transfekt etmek için, direkt olarak alıcının timüsüne verildi; polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) kullanılarak yapılan analizde timüste geçici olarak verici DNA’sına rastlandı (timositlerin timüsten dışarı verilmesi nedeniyle de bir süre daha sonra dalakta) Yukarıdaki yaklaşımlar ya DNA ile transfekt edilmiş hücreler yada çıplak DNA’nın kendisini kullanarak verici MHC genlerini alıcıya ulaştırmışlardır. DNA transfeksiyonu kullanılarak başarılmış gen tedavisinin verimi adenovirüs kullanılarak arttırılabilirdi. Adenovirüs vektörleri (yada sadece “Adenovirüs”) timüs içi uygulamalar için idealdir çünkü yüksek titrelerde üretilebilir ve çok çeşitli hücre türlerini transdüse edebilir. Genler, antijen sunan timik epitel hücrelerine değil gelişmekte olan timositlere de transfer edilebilir fakat immünojenik adenoviral antijenlere karşı merkezi tolerans (timüs, dalak ve kemik iliği gibi merkezi lenfoid organlardaki lenfositlerde oluşan tolerans) Ilan ve meslektaşları tarafından da ortaya konduğu gibi yaratılabilir. Çalışmalarında, rekombinant adenovirüsün timüs içine aşılanmasının nötralize edici antikorlar ve rekombinant adenovirüse karşı CTL’lerin orataya çıkışını inhibe ettiğini ortaya koymuşlardır. KaraciğerGen transferi ve organ nakliyle ilgili olarak karaciğerin pek çok ilginç özelliği vardır. Bazı durumlarda karaciğer organ nakli alıcılarının MHC-uyuşmazlığı olan nakilleri, nakil sonrası sistemik immünosupresyona gerek bırakmadan kendiliğinden kabul ettikleri olmuştur. Bu gözlemin nedeninin nakil sonrası verici MHC moleküllerinin çözünerek kan dolaşımına karışmasının ardından alloreaktif CTL cevabını aşağıya çekmesi olduğu hipotezi ortaya atılmıştır. Karaciğer kapı venası yada karaciğer arteri veya ikisi birden, viral yada non-viral gen tedavisi vektörlerinden herhangi birinin perfüzatını in vivo olarak vermenin en iyi yollarıdır. Chia ve meslektaşları bir çalışmalarında, perfüzyondan sonra etkili gen transferinin bir rapörtör gen kodlayan adenovirüs, tespit edilmiş soğuk korunmuş karaciğere hem karaciğer kapı venası hem de hepatik arterden verilerek elde edilebileceğini gösterdiler. Bu verim artışının nedeninin kısmen karaciğer içi mikro dolaşıma daha iyi ulaşımdan ve böylece virüs, hücre temaslarının artışından dolayı olduğu söylenmiştir.Fare modellerinde hepatik gen transferi için retroviral vektörlerde kullanılmıştır, lakin bu hücreler sadece aktif olarak bölünen hücrelerin transdüksiyonunda etkilidir bu yüzden hepatositleri bölünmeye teşvik etmek için retroviral transdüksiyondan önce kısmi bir hepatektomi gerçekleştirilmelidir. Kemik iliği hücreleriKemik iliği hücrelerinin, özelliklede haematopoietik gövde hücrelerinin önemi gen tedavisi de azımsanmaz. Kendini yenileme ve tüm kan hücresi yapıcı türlere farklılaşabilme potansiyeli, uzun dönem transgen ifadesi gerektiği durumlarda (genetik bozukluklar gibi) onları çok çekici hedefler haline getirir. HSC’lerin kemik iliği ve çevresindeki kanda aşırı düşük bir frekansta bulunması nedeniyle ne yazık ki ex vivo transdüksiyondan sonra takip eden in vivo bir biyolojik etki yaratacak kadar çok miktarda elde etmek çok zordur. HSC’lerin gen tedavisi için arındırılması ana olarak granülosit makrofaj koloni uyarma faktörü gibi bir ajan kullanarak, gövde hücrelerini kemik iliğinden hareketlendirip, çevre dolaşıma yöneltmek üzerine kuruludur; bundan sonra hücreler florasan-aktivasyonlu hücre sıralama yada antikor kaplı manyetik bilyalar gibi yöntemlerle seçilirler. Bu tür pozitif seleksiyon yöntemleri c-kit (faredeki gövde-hücresi faktörü alıcısı) ve CD38 (insanlarda) gibi gövde hücreleri için özel hücre yüzeyi izleri gerektirir. Negatif tüketme (kesinlikle gövde hücresi olmayan hücreleri dışarı atan) genellikle pozitif seleksiyonla kombine olarak kullanılan ayrı bir metottur. Gövde hücrelerine özgü yeni işaretler arama şu an üzerinde aktif olarak araştırma yapılan bir alandır. Klinik nakilleri göz önünde tutarsak, kemik iliği çok sık nakledilen bir dokudur, örneğin lökemiya yada başka hemotolojik hastalıklara karşı köklü bi sitotoksik terapi uygulanan hastalar için. Alıcıya, vericinin kemik iliği aşılanarak, alıcının nakilden önce uyumsuz bir organın alloantijenlerine maruz kalmasını sağlamak için kullanıldı. GvHD oluşması ihtimaline rağmen, bu yaklaşım harcanan emeğe değer. Alıcıların, vericilerden alınmış MHC transgenlerine maruz bırakılması daha özelleşmiş ve güvenli bir metottur; ayrıca canlı verici lenfositlerinin aşılanmasına gerek bırakmadığı için GvHD yaratan hücrelerin transferi olmadığı için bir risk taşımaz. MHC genlerinin sinejeik kemik iliğine ex vivo yada in vivo olarak transferi alıcıyı alloantijenlere maruz bırakma için bir yöntem olarak kullanılabilir. Kemik iliğine gen transferi kan yapıcı hücrelerdeki bağışıklık fonksiyonunu ayarlayan immüno düzenleyici molekülleri (sitokinler gibi) şifreleyen genleri nakletmek için kullanılabilir. Sykes ve meslektaşları radyasyona maruz bırakılmış bir fare üstüne ortaya koydular ki, retroviral bir gen tedavisi vektörü kullanarak, verici MHC sınıf I geninin verici soyu kemik iliği hücrelerine ex vivo olarak nakil öncesi transferi tek bir alloantijen yüzünden uyumsuzluk çıkaran deri aşılamalarının yaşama süresini arttırdı, fakat çoklu uyumsuz, tamamen allojeneik deri aşılamaları reddedildi.Wong ve meslektaşları, verici MHC sınıf I molekülü şifreleyen retroviral bir vektör kullanan benzer bir sistem üzerinde çalışma yaptılar. Bu sefer MHC haplotip H2k’li bir CBA fareleri nakil alıcıları olarak kullanıldı. İlk olarak 28 gün boyunca iki doz anti-CD4 monoklonal antikoru ve 5 X 106 kemik iliği hücreleri ile ön tedavi edildiler. Bu hücreler vericiye özel MHC sınıf I geni Kb taşıyan retroviral vektörlerle ex vivo olarak transdüksiyona uğratıldılar. Bu tolerizasyon rejiminin sonucu olarak, fareler vericiye özel [C57BL/10 (H2b)] kalp nakillerini süresiz olarak kabül edebildiler. Bu çalışmanın önemli bir klinik manası vardır, çünkü nakledilen bir organın uzun süreli kabul edilmesi için alıcının nakil edilen organ üzerinde bulunan her tür verici MHC molekülüne maruz bırakılmasına gerek olmadığını ortaya koymuştur. Bu tolerejenik (yada cevapsız) durum, bağışıklık sisteminin gücünü azaltmamaktadır; bağışıklık sistemi her hangi bir üçüncü parti antijene karşı yine tüm gücüyle saldırmaktadır. Gen transferi vektörleriVektörler gen tedavisinde, daha sonradan transgen(ler) trafından şifrelenmiş tedavi edici proteinleri ifade edecek alakalı genleri nakleden araçlardır. Alakalı genlerden ayrı olarak bir gen tedavisi protokolünde en önemli faktör vektör seçimidir ve bu başarı yada başarısızlığı belirler. Ne yazık ki, “iyi evrensel vektör” diye bir şey yoktur; şu anda kullanımdaki tüm vektörler hem avantajlara hem dezavantajlara sahiptirler. Örneğin bir vektör, hedef hücrelere çok etkili bir şekildi girebilir, fakat girdikten sonra güçlü bir bağışıklık cevabına neden olur ve bu da hücrenin bağışıklık sistemi tarafından yok edilmesine neden olur. Vektör seçerken pek çok faktörün göz önünde tutulması gerekir. En önemlileri: 1- transgenin ifade edilmesi gerekli zaman uzunluğu2- hedef hücrenin bölünme durumu3- hedef hücrenin türü4- transgenin büyüklüğü5- aşılanacak vektöre karşı bir bağışıklık cevabı oluşma potansiyeli ve bunun zararlı olup olmadığı6- vektörü birden fazla kez uygulama imkanı7- vektörün üretim kolaylığı8- mevcut tesisler9- güvenlik unsurları10- düzenleyici unsurlar Viral gen transferiMilyonlarca yıldır, virüsler bitki, hayvan ve insan hücreleri dahil her türlü hücreye gen transfer ediyorlar. Viral gen transferi deneysel tekniği bu doğal yetenekten gelişmiştir, ve bilim adamları ile hekimlere gerçek avantajlar sunmaktadır:1- özel hücre bağlama ve giriş özellikleri2- transgenin hücrenin çekirdeğine etkili bir şekilde hedeflenmesi3- hücre içi degradeden kaçınabilmesiViral vektör sistemlerinin çoğunun geliştirilmesinde kullanılmış olan genel prensip, yaban tipinde (doğada bulunan değişmemiş hali) bozulmamış bir virüsün güvenli ve etkili gen transferi için modifiye edilmesidir. Örneğin, viral replikasyonla ilişkili genler modifiye edilebilir yada silinebilir, ve böylece yeni rekombinant virüs “replikasyon arızalı” hale gelir ve gen tedavisi protokollerinde kullanılmak için daha güvenli hale gelir. (Şekil 4)Genelde, virüs tarafından nakledilmesi gereken transgen moleküler biyolojik teknikler kullanılarak viral genomun içine konmalıdır; transgenler genellikle viral replikasyon genlerinin çıkarılmasıyla oluşan boşluğa eklenir. Genelde, viral vektörün doğal hali ne kadar azaltılmışsa, (virulansla ilgili genlerin ne kadar büyük kısmı çıkarılmışsa) virüs gen tedavisi protokollerinde kullanılmak üzere o kadar emniyetlidir. Genin boyutu, viral genomdaki potansiyel boşluğa uydurulmalıdır, eğer yeni viral genom çok büyük ise, enfekte edici bir partiküle sığdırılamaz. Vektör olarak kullanılan virüslerin çoğu replikasyonyon genlerinden mahrum olup, kendilerini normal hücrelerde kopyalayamadıkları için, transgene sahip rekombinant virüs, hücre hattında daha yüksek titrelere kadar büyütülmelidir. Bu hücre hattı, virüsün replike olabilmesi için gereken tüm tamamlatıcı genleri (daha önceden çıkarılan genler) içeren bir hücre hattıdır. Rekombinant viral partiküller, daha sonra paketleyici hücre hattından canlı bulaşıcı virüsler olarak arındırılıp, in vivo yada ex vivo olarak hücreleri yada dokuları enfekte etmek (transdüksiyona uğratmak) için kullanılır. Retroviral VektörlerRetroviridae spumavirüs (köpüklü virüsler), Moloney-mürin-lentivirüs-ilişkili virüsler [örneğin, Moloney mürin lökemya virüsü (MMLV) ve insan endojen retrovirüsleri C familyası (HERV-C)] ve lentivirüsleri [örneğin. Human immünodeficiency virus tip 1 (HIV-1) ve tip 2 (HIV-2)] içeren geniş bir RNA virüsleri familyasıdır. Retroviral virionların çapları 80 nm’den 130 nm’e kadar değişir, ve genomları uzunlukları 3.5 ila 10 kb arasında olan, iki eş pozitif-duyu tek-iplikli RNA moleküllerinden oluşur. Genomlar, entegraz ve ters transkriptaz enzimleri ile birlikte bir kapsid ile örtülüdür. Retroviral vektörler şu an için klinik denemelerde en yaygın olarak kullanılan viral vektörlerdir.Retrovirüsler, sadece aktif olarak mitoza uğrayan hücreleri transdüksiyona uğratırlar, pluripotent (bir çok çeşitli hücre tipine gelişme yeteneğinde olan hücreler) HSC’lere gen transfer eden protokollere uygundurlar. Retroviral vektörler uzun dönemde iyi gen ifadesi oluştururlar ve teknik olarak üretilmeleri kolaydır. Fakat düşük viral titreler (genelde ml’de 1 x 107 koloni oluşturan ünite) verirler ve çok nadir olsa da yardımcı virüs kontaminasyonu olasıdır ve dikkatle izlenmelidir. MMLVMiller labaratuvarından LNSX serisinden vektörler gibi, bugün gen tedavisi uygulamalarında kullanılan retroviral vektörlerin çoğu MMLV bazlıdır. Replikasyon gag, pol ve env bölgeleri çıkarılarak engellenmiştir. gag bölgesi kapsid proteinlerini kodlar, pol bölgesi RNA bağımlı DNA polimeraz (ters transkriptaz) ve entegraz kodlar, env bölgesi ise alıcı tanıma ve kılıf demirleme içik gerekli proteinleri kodlar. Genom ayrıca, her iki ucunda uzun son tekrarları (LTR’ler) içerir ki bunlar DNA sentezlemede ve viral genlerin transkripsiyonun düzenlenmesinde hayati rol oynarlar. Örneğin, LNSX vektöründe, LTR bir neomisin-direnç işaretleyici geninin [neomycin-resistance-marker gene] (transdüksiyona uğramış hücreleri seçmek için kullanılan) transkripsiyonunu yürütür, bir iç Simian virüs 40 (SV40) promoteri ise transgenin transkripsiyonunu yürütür. gag, pol ve env gen ürünleri, daha önce bu genlerin transger edilip stabil bir biçimde ifade edildiği tamamlayıcı paketleme hücre hattı tarafından sağlanmalıdır. Bir retroviral vektör plazmidi paketleyici hücre hattına (pA317 gibi) sokulduğu zaman viral RNA üretilir, virionların içine yerleştirilir, ve ortama salgılanır. Ml başına 1 x 107 koloni-oluşturan üniteye kadar viral titreler bu şekilde elde edilebilir. Elde edilen viral partiküller gag, pol ve env genlerinden yoksun olduğu için her partikül sadece kendini hücrenin genomuna entegre edebilir, daha fazla viral partikül üretemez. Transdüksiyonla nakledilmiş DNA zincirleri kararlı bir şekilde hedef hücrenin kromozal DNA’sına entegre edilirler ve böylece hücrenin bölünmesiyle oluşacak oğul hücrelere de geçerler. LentivirüslerRetrovirüsler ailesinin en yeni keşfedilen üyeleri retrovirüsleri lentivirüsler olarak bilinen bir alt sınıfında üye olan insan bağışıklıkyetersizliği virüsleridir(HIV’ler). HIV’lerden türetilmiş olan gen tedavisi vektörleri, MMLV retrovirüs vektörlerine göre pek çok avantaja sahiptirler. Lentivirüs vektörleri aktif olarak bölünen hücrelerin yanı sıra, bölünmeyen hücreleri de transüksiyona uğratabilirler, bu yüzden gen transferi araçları olarak çok daha yararlıdırlar. Genetik materyallerini host hücrenin genomuna entegre ettikleri için, lentivirüslerin transgenlerin uzun zamanlı, stabil ifadesini sağlayacak potansiyel vardır. Lentivirüslerin, immünolojik amaçlarla gen tedavisi vektörleri olarak kullanılması çok heyecan vericidir çünkü lentivirüslerin CD4+ T hücreleri, makrofajlar ve HSC’lere karşı olan doğal bir tropizmaları vardır; bu lentivirüsleri HIV ve AIDS enfeksiyonunu önlemek yada tedavi etmek amacında olan gen tedavisi yaklaşımları için çok yararlı araçlar kılar. Vestikuler stomatitis virüsü G proteininin lentiviral kılıfa verilmesi gibi gen modifikasyonları bu vektörün tropizmasını genişletmiştir. Bu vektörler şimdi sistik fibrosisin gen tedavisi için solunum epitel hücrelerini hedeflemek üzere kullanılabilmektedir. AdenovirüslerAdenovirüsler, kapsid çapı 70-100 nm, 252 kapsomerden (240 hekzon, 12 penton) oluşan, kılıfsız, ikozahedral, çift iplikli DNA’lı virüslerdir. Hedef hücrenin genomuyla birleşmezler, bunun yerine host hücrenin çekirdeğinde ekstrakromozal bir yapı olarak kalırlar. Replikasyon-kusurlu rekombinant adenovirüsler klinik denemelerde en çok kullanılan ikinci viral vektör grubudur. Adenovirüsler insanları yaygın olarak enfekte ederler, ilk izole edilebilmeleri 1953’te aküt solunumsal semptomları olan ABD acemi erlerinden, Rowe ve meslektaşları tarafından başarıldı. Temel (dönüşmemiş) hücre kültürleri bu erlerin adenoitlerinden elde edilmiştir, ve kültürdeki hücrelerin virüsün varlığı yüzünden kendiliklerinden dejenere olduğu gözlenmiştir. Bugüne kadar 47 adenovirüs serotipi tanımlanmıştır, hafif soğuk algınlığından febrile paryngtise kadar pek çok rahatsızlıkla ilişkileri saptanmıştır. Ad2 ve Ad5 üzerlerinde en çok çalışılanlardır ve gen tedavisi uygulamalarında en yaygın olarak kullanılan serotiplerdir. Ağır rahatsızlıklarla alakaları yoktur, sadece hafif soğuk algınlığı oluştururlar. Adenovirüsün 36-kb genomu iki ana bölgeye bölünebilir, virüsün replikasyon çevrimi sırasında genlerin ifade edildiği zamana göre, erken (E) geç (G). Erken genlerin 4 bölgesi vardır, bunlar E1, E2, E3 ve E4 olarak isimlendirilirler, geç genlerin ise G1, G2, G3, G4 ve G5 (L1-5 ingilizce) 5 kodlama ünitesinde oluşan bir tek bölgesi vardırAdenovirüslerin E1 bölgesi E1A ve E1B olarak ikiye ayrılır. E1A gen ürünü viral prometerler bağlayarak diğer adenoviral transkripsiyon ünitelerinin ifade edilmesini aktive eden bir viral transkripsiyon ünitesidir. E1B bölgesi hücresel p53 tümör bastırıcı proteinle etkileşime giren 55-kD proteinini kodlar. p53, host hücrenin devrinin ilerleyişini G1 fazından S fazına ki bu faz viral replikasyon için optimaldir, regüle eder. E1B p53’den ayrı olarak viral E4 proteinlerini de bağlar, bu iki madde ortak olarak çalışıp hostun protein sentezini kapatırlar. E2 bölgesi viral DNA polimeraz ve anenovirüs tek iplikli DNA bağlama proteinini kodlar. E3 bölgesi adenovirüsün in vitro replikasyonu için gerekli değildir fakat virüse enfekte hücrelerin CTL’ler ve TNF-a tarafından öldürülmesini engelleyerek, host defans mekanizmalarına karşı bir miktar koruma sağlar. E4 bölgesi (1) viral ve hücresel protein ifadesi (2) viral DNA replikasyonu (3) host proteinlerinin sentezinin kapatılmasıile alakası olduğu bilinen proteinler kodlar. Geç genler (G1-G5) viral DNA replikasyonunun ilk adımında ifade edilir, ve virion oluşumu için gerekli yapısal polipeptitleri kodlarlar. Yeni sentezlenmiş viral partiküllerin birikmesinden kaynaklanan hücre iskeleti ve zarının bozulması, hücrenin çökmesine ve virüsün yayılmasına neden olur.E1 bölgesi viral replikasyon için gereklidir; bu yüzden E1 bölgesi suni olarak çıkarılmış adenovirüsler, replikasyon kusurlu olarak görülür. Replikasyon-kusurlu bir adenovirüste, E1 bölgesi ifade edilecek trangen ile doldurulabilir. Daha büyük genler yerleştirebilmek için ve bunun yanında virüsün immünojenliğini azaltmak için vektörden E3 ve E4 bölgelerinin silinmesi gibi bir işlemle daha fazla genetik materyal çıkarılması daha önce uygulanmıştır; bu tür rekombinant virüslere genelde “bağırsaksız” denir. Gen tedavisi için, hem in vivo hem de ex vivo olarak neredeyse her türlü hücre cinsinde adenovirüslerin transdüksiyon verimi diğer viral vektörlerle karşılaştırıldığında yüksektir. Nakiller için, adenovirüslerin belirgin bir avantajı düşük sıcaklıklarda (örneğin. 4ºC) hedef hücrenin yüzeyine tutunabilmesidir. Adenovirüsün kapsid polipeptitlerinin yapısal stabilitesinden dolayı, viral partiküller ml başına 1 X 1013 plak oluşturan ünite (pfu) gibi yüksek bir titreye arındırılıp konsantre edilebilirler, fakat ml başına 1 X 1010 pfu gibi bir titre daha alışılmıştır. Retroviral titreler çok daha düşüktür (ml başına 1 X 107 pfu) çünkü kapsidleri yapısal olarak kararsızdır ve sezyum klorid gradyanında arındırılıp, konsantre edilemezler. Adenovirüslerin bir başka avantajı da adenovirüs genomunun insan genomuna entegre olmayıp, hedef hücrenin çekirdeğinde kendini eşlemeyen ekstrakromozal bir yapı olarak kalmasıdır; lakin bunun ayrıca çok düşük bir ihtimalle de olsa, insan onkojenlerini aktive etme ve insan tümör bastırıcı genin işleyişini bozma ihtimali vardır. İn vivo olarak bir vektör olarak adenovirüs kullanılmasının bir büyük dezavantajı, kapsidden türemiş peptitlere karşı oluşan CTL cevabıdır; bu cevap vektör tarafından transdüksiyona uğratılmış hücrelerin yok edilmesine, lokal doku kaybına ve iltihaba neden olabilir. Adenovirüs tarafından kodlanan yabancı transgen ürünlerinin peptitlerini sunan host hücrelerin, CTL’nin aracılık yaptığı yıkıma hedef olduğu gösterilmiştir. Adenovirüsler çok rastlanan virüsler olduğu için, insanları büyük bir çoğunluğu spesifik serotiplerden en az bir tanesinin bağışıklığına sahip. Gen tedaviside bu aynı serotipin kullanılması durumunda neredeyse her zaman hızlı ve güçlü bir bağışıklık cevabı oluşur, öyle ki adenovirüs vektörünün verilmesinden günler sonra bile hastanın serasında yüksek miktarda anti-adenovirüs antikoruna rastlanır. Bu tür vektörlerin alıcılarını screen’erek daha önceden karşılaştıkları serotipler belirlenebilir, ve başka bir serotip vektör olarak kullanılabilir. Fakat, bu yaklaşım değişik serotiplerden çok geniş bir rekombinant vektörler panelinin mevcut olmasını gerektirir. Bir başka potansiyel problem ise, aynı serotipteki vektörün tekrar verilmesi ile oluşacak güçlü ikincil bağışıklık cevabıdır. Adenovirüs tarafından kodlanmış bir transgenin ifade edilme periyodu oldukça kısadır. İfade rapor edildiğine göre “makul” bir seviyede in vivo olarak 14 gün sürmektedir; ancak bağışıklık cevabının manipulasyonu daha uzun ifade periyotlarına da neden olmuştur. Bu kısa ifade süresi ana olarak bir ölçüye kadar da transgenin kendisine (özellikle transgen normalde kişide ifade edilmiş değilse [yabancı] CTL cevabına neden olan viral polipeptitlerin ifade edilmesinden kaynaklanır. Adenoviral genom kendisini hedef hücrenin genomuna entegre etmediği için, sadece oğul hücrelerden (eğer hedef hücreler bölünüyorsa) birisi transgene sahip olacaklardır ve böylece transgene sahip hücrelerin sayısı yarıya inecektir. Adenoviral gen transferi trangenin sadece bir kerelik transferinin gerektiği, büyüme faktörü terapisi gibi, uzun dönem ifadenin tersine büyüme faktörünün geçici ifadesinin gerektiği durumlar için idealdir. Nakil toleransı yaratmaya yönelik protokollerde, adenoviral vektörün alıcıya nakilden önce verilmesi, alıcıda uzun dönem immmünolojik tolerans yaratacak düzenleyici T-lenfosit populasyonunun oluşmasını sağlamaya yetecektir. Adeno-benzeri virüslerAdeno-benzeri virüs (AAV) vektörleri adenovirüs vektörlerinin sunduğu, geniş host hücre spektrumu dahil avantajların çoğuna sahip olup, bazı durumlarda nispeten daha yüksek transdüksiyon verimine sahiptirler. Ayrıca, yüksek derecede hücre ölümüne (sitopatojenisite) neden olan adenovirüsün tersine, AAV’ler hedef hücrelerde çok az hasara neden olurlar. AAV ayrıca stabil olarak belli yerlerde, host hücrenin genomuna (insanlarda kromozom 19’da) entegre olur ki bunun daha uzun süren transgen ifadesi gibi yararlı bir etkisi vardır. Bununla beraber, AAV’lerin ana-hücre kültürlerinin transdüksiyonunda retroviral vektörlere göre kayda değer bir biçimde düşük verimli olduğuna dair kanıtlar vardır. Ana-hücre transüksiyonlarında, AAV vektörlerinin çoğu host genomun içine entegre olmaz, onun yerine ekstrakromosal olarak kalır, bu verimsizlik in vivo uygulamalardaki yararlılığını azaltmaktadır. Herpes simpleks virüsüHerpes simpleks virüsü (HSV) vektörleri çeşitli uygulamalar için geliştirilmektedir, bunların içinde Parkinson hastalığı, habis gliomas (bir nevi beyin tümörü), beyinsel iskemisi (gerekli gıdayı alamayan beyin dokusunun beslenememekten zarar görmesi) gibi hastalıkların tedavisi gibi nöronal dokuyu hedefleyen gen transfer protokolleri vardır. HSV, host hücrenin çekirdeğinde ekstrakromosal bir DNA elemanı olarak kalır, çevre sinir sistemindeki duyusal nöronlarda ve bazı merkezi sinir sistemi dokularında uzun ömürlü belirtisiz enfeksiyonlar yaratma gibi kusursuz bir yeteneğe sahiptir. Bu olay, hedef nöronal dokuda uzun zamanlı gen ifadesi için fırsat yaratır. HSV vektörlerinin ayrıca geniş host hücre spektrumları vardır, ve büyük gen eklemelerini kabul edebilirler, ve replikasyon için gerekli en-erken (IE) genlerinden çoklu silme işlemleri ile hedef hücrelere karşı daha az sitotoksik hale getirilmişlerdir ve güvenlikle ilgili kaygılar azalmıştır. Şu anda HSV nin bir gen tedavisi vektörü olarak kullanılmasıyla ilgili en önemli sorum klinik kullanımındaki güvenliktir, çünkü bu virüsün yaban tipinin insan beyninde lytical bir şekilde çoğalıp, potansiyel olarak çok ciddi ensefalit (beyinin iltihabi lezyonu) e neden olduğu bildirilmiştir. Vaccinia virüsüVaccinia virüsü (ineklerde çiçek hastalığına neden olan virüs) şu anda nakil çalışmaları için vektör olarak kullanılmasada, kanser gen tedavisisi için geliştirme altındadır. Vaccinia virüsü, dünya çapında çiçek hastalığının yok edilmesinde kullanılmıştır, ve güvenli bir canlı aşı maddesi olduğunu ortaya konmuştur. Vaccinia virüs vektörleri host hücrenin genomuna entegre olmazlar, bununla birlikte büyük transgenler barındırabilirler ve aşırı şekilde immünojeniktirler. Vaccinia virüsü hastaları tümör antijenlerine karşı bağışık hale getirmek üzere büyük genomuna tümör antijen genleri yada bağışıklık cevabını kuvvetlendiren proteinler kodlayan genler yerleştirilerek kullanılabilir. Transgenlerin çoğu in vivo olarak yüksek seviyelerde ifade edilirler, bu tümor antijenine karşı normal durumda kanserli hücreyi öldürmeye yetmeyecek kuvvette olan, spesifik bir bağışıklık cevabına neden olur. Eğer gerekli ise, geniş kapasitesi sayesinde vektöre birden fazla gen klonlanabilir. Viral olmayan gen transferiViral vektörlerden transgenlere yer açmak, iltihabi cevapları azaltmak, yada güvenliklerini arttırmak amacıyla gerekli olmayan genler çıkarılabilir; bu virüsün basitleştirilmesini gerektirir, bazen de aşırı bir şekilde. Geri kalan, ilgili genlerin yüksek seviyelerde, yüksek bir derecede düzenlenmiş kendine özgü bir biçimde, kontrollü bir periyot boyunca (uzun yada kısa olabilir) ifade edilmesi için dizayn edilmiş suni bir vektör kabuğu olabilir. Aynı sonuçları elde etmek için başka bir yaklaşım tarzı ise, hücrelerin çekirdeklerine genetik materyali basit bir şekilde aşılayan bir sistem yaratmaktır. Bu bakış açısı, geçtiğimiz birkaç yılda yoğun araştırmaların odağı olmuştur ve bu araştırmalar birkaç viral olmayan vektörün geliştirilmesiyle sonuçlanmıştır. LipozomlarEn temel formunda, lipozomlar bir katyonik amfifil ve bir nötral fosfolipid (tipik olarak, dioleoyl- fosfatidiletanolamin) olmak üzere iki lipid türünden oluşurlar. İkiside de ticari olarak mevcuttur. Lipozomlar, kendiliklerinden DNA’ya bağlanıp, yoğunlaştırarak hücrelerin plazma zarlarına yüksek eğilimi olan kompleksler oluştururlar; bu endositoz olayı ile lipozomların sitoplazmaya alınmasına neden olur. Bu temel protokolün pek çok adaptasyonu denenmiştir ve değişen seviyelerde gen ifadesine neden olmuşlardır. Fuzijenik virozomlarÇok yakın geçmişte, viral transfer vektörlerinin bazı avantajları, lipozomların basitlik ve güvenliği ile birleştirildi ve ortaya fuzijenik virozomlar çıktı. Virozomlar, Sendai virüsünün zar birleşme proteinleri, plasmit DNA’yı kaplamayan lipozomlarla yada antiduyu uygulamaları için oligodeoksinükleotitlerle birleştirilerek oluşturuldu. Virozomlardaki viral proteinlerin doğasından kaynaklanan hücre zarlarıyla birleşme yeteneği sayesinde bu hibrid vektörler nükleik asitlerini hedef hücreye çok etkili bir şekilde transfer ederek, iyi gen ifadesi veriyorlar. Her viral vektörün genomuna eklenebilen transgenin büyüklüğü ile ilgili bir limiti vardır, virozom ve lipozom teknolojilerinde böyle bir limit bulunmamaktadır. 100 kilobaz çifte kadar genler ex vivo ve in vivo olarak fuzijenik virozomlar kullanılarak nakledilebilmiştir. DNA-ligant birleşmesi/çiftiDNA-ligant çifti iki ana bileşenden oluşur: DNA-bağlayıcı bir alan ve hüce-yüzeyi alıcıları için bir ligant. Transgen bu şekilde spesifik olarak hedef hücreye yönlendirilebilir ve orada alıcı-aracılığında endositoz ile ilçeri alınır. DNA-ligant kompleksi endositik yola girdikten sonra, çift, endozom lizozomla birleştiğinde muhtemelen yok olacaktır. Curiel ve meslektaşları, adenovirüsten türemiş bir domaini ligantın hücre yüzeyi alıcısı parçasıyla birleştiren bir metod kullanarak bundan kaçınabilmişlerdir. Çiftin bu noktadan sonra, özelleşikliği adenovirüsler kadardır, geniş bir host hücre spektrumuna bağlanabilirler; ayrıca çiftin endozom bir lizozom tarafından yok edilmeden önce endozomu terk edip sitoplasmaya (endozomoliz diye bilinen bir proses ile) girmesini sağlayan bir adenovirüs karakteristiğine sahiptirler. Çıplak DNAViral olmayan gen transferi teknikleri için en basit fikirlerden biri arındırılmış DNA’nın plazmitler şeklinde kullanılmasıdır. Bu yaklaşım, DNA aşılamaları için, diğer protokollerle birlikte kullanılmıştır, ve gen tedavisi ile ilgili pek çok durumda denenmiştir. Bu yaklaşımın basitliğine rağmen çalışmalar transfeksiyon veriminin çok düşük olduğunu ortaya çıkarmıştır ve kullanımını sınırlandırmıştır. Verici fare ırkından alınan MHC sınıf I antijenini kodlayan plazmit DNA’nın, bir doz anti-lenfosit serumu ile birlikte aşılanması, takip eden karaciğer nakillerinde vericiye özel tolerans yaratmıştır. Verici DNA’sına timüste enjeksiyondan 4 gün sonrasına kadar, dalakta ise enjeksiyondan 7 gün sonrasına kadar rastlanmıştır. Balistik gen nakliBu fiziksel metod mikro taşıyıcıların kullanımı gerektirir. (genelde altın partikülleri yada herhangi bir başka inert madde) Bu partiküller DNA ile kaplanır ve gen tabancası denilen patlayıcı yada gaz-itmeli bir balistik cihaz ile yüksek hızlarda ateşlenir. Partiküller hedef hücreye girdikten sonra, DNA micro taşıyıcılardan yavaşça ayrılır, ve yararlı olacak seviyelerde gen transkripsiyonu ve tercümesine neden olur. Bu teknik deneysel olarak geniş çapta kullanılmıştır, ama klinik kullanımı ortaya çıkarılabilir yüzeylerle sınırlıdır çünkü ateşlenen partiküller, dokunun derinliklerine ulaşamazlar. Muhtemel klinik kullanım alanları sidik torbası üretelyumu, kornea, epitel hücreleridir. CaPO4 transfeksiyonuCaPO4 transfeksiyonu, moleküler biyologlar tarafından transgenleri hücrelere in vitro olarak aşılamada yıllardır başarıyla kullanılan nispeten verimli kimyasal bir metottur (%10). Takip eden deneylerde ve klinikte kullanılan vektörlerin çoğunun üretimindeki protokollerin önemli bir parçası olsa da, bu metod in vivo uygulama için uygun değildir. Promoter daraltılmasıGen tedavisi vektörlerinin başarısı için alakalı gene uygun bir promoter bağlanması şarttır. Bir promoter genin üstünde bulunan, mRNA ve ardından protein sentezi için üzerine proteinlerin (transkripsiyon faktörleri, DNA polimeraz) bağlandığı düzenleyici bir DNA zinciridir. Deneysel ifade vektörlerinin ve gen tedavisi vektörlerinin çoğu, klonlayacakları esas (sürekli) genlerin yüksek seviyesi yüzünden patojen virüslerden elde edilen promoter elemanları kullanırlar Çeşitşi gen transfer çalışmalarında sitomegalovirüs(CMV), Rous sarkoma virüsü (RSV) ve SV40’tan elde edilen promoter ve arttırıcı elemanlar kullanmışlardır ve cesaret verici başarılar elde edilmiştir fakat ifade seviyesi, kullanılan vektör, vektörün verilme şekli ve transdüksiyona uğratılan hücrenin türü dahil pek çok faktöre bağlıdır. Araştırmacılar tarafından en çok karşılaşılan problemlerden biri trangenlerin çok düşük seviyelerde ve geçici olarak ifade edilmeleridir. Bu kötü ifadelerden sorumlu moleküler mekanizma çok yetersiz bir biçimde tanımlansa da, ana neden promoterin daraltılması olabilir. Promoter daraltmanın gen tedavisi alanındaki önemi göz önüne alınınca, bu problemle direkt olarak ilgilenmek için dikkate değer birkaç çalışma yapılmıştır. Deneysel sistemlerde gösterilmiştir ki, adenoviral vektörlerin in vivo olarak uygulanması belirli yada belirsiz bağışıklık cevapları aracılığıyla sitokin üretimine neden olmaktadır. Bu sitokinler daha sonra transgeni taşıyan adenovirüs tarafından enfekte edilmiş hücreleri etkileyip, sitokinlerin arabululuk ettiği hücresel sinyaller başlatacaklar ve transgen ifadesini ayarlayacaklardır/kontrol altına alacaklardır. Qin ve meslektaşları, pek çok viral promoter tarafından kontrol edilen transgen ifadesinin IFN ve TNF inhibe edildiğini ve bu iki sitokininde birlikte işleyen etkileri olduğunu keşfetmişlerdir. CMV ve RSV’den türetilen promoterler sitokin uygulamasına karşı en hassas olanlardır Yine rekombinant adenovirüs kullanan başka bir fare modelinde Harms ve Splitter, nötralize edici anti-IFN monoklonal antikorunun in vivo olarak verilmesinin transgen ifadesini arttırdığını göstermişlerdir. Moleküler seviyede, SV40, CMV ve RSV’den türetilen promoterlerin hepsi aynı interferon cevap zincirine sahiptir. IFN’in hücre yüzeyinde etkileşime girmesinden dolayı oluşan çekirdeksek faktörler bu viral promoterlerdeki elemanlara bağlanırlar ve bu transgenin ifade edilmesini inhibe eder. Yangıya neden olan sitokinlerin olmadığı bir ortamda güçlü, ana viral promoterler in vitro olarak memeli ifadelerinde kullanılmıştır ve başarı elde edilmiştir. Bu güçlü viral promoterlerin kullanımı doğal olarak klinik gen tedavisi protokollerinin geliştirilmesi bakımından ideal olarak kabul edilmiştir. Bununla beraber, transgen ifadesinin düşük seviyede olması genellikle rastlanan bir olgudur ve bunun nedeninin vektörün belirli bir bileşeninden çok, tamamının dizaynından kaynaklandığı düşünülmektedir. Gen tedavisi ifade sistemlerinin de yaygın iki olgu da viral promoter ve arttırıcı elemanlardır. İn vitro ifade vektörlerinde ve in vivo gen tedavisi vektörlerinde kullanılan virüsler ve izole edilmiş viral promoterler enfekte olmuş hücrelerin ürettiği sitokinlerden ters bir biçimde etkilenebilirler. Bu yüzden gen transferi için trangenin ifadesinin gerektiği anda ve yerde vektörün verileceği ortamda olacak faktörler tarafından yukarı çekilebilecek promoterler seçmek mantıklıdır. Örneğin MHC sınıf I promoteri immüno-ayarlayıcı gen tedavisi uygulamaları için daha uygun olacaktır çünkü, IFN gibi yangısal sitokinler aslında transkripsiyonu arttırmak için bu promoter üzerine tesir ederler. İlk Gen Tedavisi İnsanda ilk gen tedavisi denemesini 1990’da Dr. French Anderson gerçekleştirdi. Ex vivo gen tedavisi stratejisinin kullanıldığı yöntemde adenozin deaminaz enziminin (ADA) eksikliğinden kaynaklanan hastalığın tedavisi amaçlanmıştı. ADA eksikliği, çok seyrek rastlanan genetik bir hastalıktır. Normal ADA geninin ürettiği enzim, savunma sisteminin, normal fonksiyonlarını yerine getirebilmesi için gereklidir. ADA eksikliği olan hastalarda genin yaban tii kopyası yoktur ve sahip olunan yetersiz ya da mutant kopyalarsa, işlevsel ADA üretememektedirler. ADA eksikliğiyle doğan çocuklarda, ciddi boyutlarda bir savunma sistemi sorunu vardır ve sık sık ağır enfeksiyonlara yakalanırlar. En ufak bir virüs enfeksiyonu bile yaşamı tehlikeye atabilir. Eğer tedavi edilmezse, hastalık genellikle çocuğun birkaç yıl içinde ölümüyle sonuçlanır. ADA eksikliğinin ilk insan gen tedavisi denemesi olarak seçilmesinin bazı nedenleri vardır.Bu hastalık, tek bir gendeki bozukluktan kaynaklanır ve bu durum olası bir gen tedavisinin başarı ihtimalini artırır. Ayrıca bu gen, çok daha karmaşık kontroller altındaki pek çok başka genin aksine, basit bir sistemle kontrol edilmektedir:Sürekli ekspresyon. Enzimin çok az miktarda üretilebilmesi bile klinik yararlar sağlamakta, yüksek miktarda üretilmesiyse zarar vermemektedir. Sonuç olarak, üretilecek ADA proteinin miktarının çok doğru şekilde kontrol edilmesi gerekmez. Bu ilk insan gen tedavisi 2 hasta çocuk üzerinde gerçekleştirilmiştir. Tedavide, hastaların hücreleri (T-lenfosit) alınarak laboratuar şartlarında doku kültürü yoluyla çoğaltılmıştır. Daha sonra normal insan ADA geni, retrovirüs vektörü yardımıyla bu hücrelere nakledilmiştir. Virüs hücrelere girerek genetik materyale geni yerleştirmiştir. Genetik olarak başarıyla seçilen hücreler seçilerek, yaklaşık 10 gün boyunca çoğaltılmıştır. Son aşamada da, düzeltilmiş bu hücreler kan naklini andıran biçimde damardan hastalara geri verilmiştir. Bu işlem yani T hücrelerinin hastadan alınması, laboratuar ortamında düzeltilmesi ve hastaya geri verilmesi, tedavinin ilk 10 ayı içinde her 6-8 haftada bir tekrarlanmıştır. Daha sonraysa bu nakillere 6 ile 12 ayda bir devam edilmiştir. Tedavi sonucunda iki çocukta da iyileşme kaydedilmiştir. Bu ilk insan denemesinden sonra sistik fibrosis, yüksek serum kolesterolü (hiperkolesterolemi), bazı kanserler ve AİDS gibi hastalıklarla başa çıkmak için gen tedavileri tasarlanmıştır.

http://www.biyologlar.com/gen-tadavi

Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Yorumu ile Reçete yazılır

In vitro antibiyotik duyarlılık testleri, bir bakteriyel patojenin bir antibiyotiğin tedavi sırasında ulaşılan in vivo düzeylerine duyarlı olup olmadığının değerlendirilmesi amacıyla uygulanmaktadır. Rutin duyarlılık testleri, doğru antibiyotik seçiminde yardımcı olmasına karşın, yüksek düzeyde dirence yol açmayan, sessiz direnç mekanizmalarını gözden kaçırabilmektedir. Bu durumda, bazı özel testlerin de katkısıyla antibiyotik duyarlılık test sonuçlarının yorumu, bu mekanizmaların ve bunlardan etkilenen diğer antibiyotiklerin ortaya konulmasında yardımcı olmaktadır. Antibiyotik duyarlılık testlerinin yorumlanması, belirli antimikrobiklere direnç veya duyarlılığa göre direnç mekanizmasının ve bu direnç mekanizmasından etkilenecek diğer antibiyotiklerin tahmin edilmesidir. Bu yaklaşım doğal direnç özellikleri ile birleştiğinde bakterinin tanınmasına yardımcı olduğu gibi, duyarlılık test sonuçlarının doğruluğunun denetlenmesinde de bir kalite kontrolü işlevi görmektedir. Duyarlılık testlerinin yorumlanması ve antibiyogram sonuçlarının buna göre değiştirilmesi mikrobiyologların görevi olmasına rağmen, doğru tedavi seçimi için, bu sonuçlarla sık karşılaşan ve antibiyotik tedavisi uygulayan kliniklerde görevli hekimlerin de direnç mekanizmalarının epidemiyolojik ve terapötik önemi ile duyarlılık testlerinin kısıtlılıkları konusunda fikir sahibi olmaları gerekmektedir. Antibiyotik direnci gerek toplum gerekse hastane kökenli infeksiyonların tedavisinde sorun oluşturan ve giderek büyüyen bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni antibakteriyel ilaçların klinik tedaviye girmesi kaçınılmaz olarak bunlara dirençli mikroorganizmaların ortaya çıkması ile sonlanmaktadır. Direnç nedeniyle tedavi başarısızlıklarının en aza indirgenmesi, ancak duyarlılık testlerinin standart bir yöntem ile uygulanması ve sonuçlarının doğru yorumlanması ile mümkündür. Antibiyotik duyarlılık sonuçlarının yorumu, uygulamayı yapan Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarının görevidir. Ancak, sık antibiyotik tedavisi uygulayan bir klinikte çalışan hekimlerin de fazla ayrıntılı olmasa bile, antibiyogram yorumuna ilişkin genel bilgilerinin olması doğru tedavi seçeneklerinin uygulanması açısından yararlı olacaktır. Son 10-15 yıl içinde klinik açıdan önemli bakteri türlerinin çoğu, infeksiyonlarının tedavisinde ilk seçenek olarak kullanılan antibiyotiklere direnç geliştirmiştir (Tablo I) 1,2. Örneğin, Staphylococcus aureus suşları vankomisin dışında hemen tüm antiyotiklere direnç kazanmış, stafilokok ve streptokok türlerinin makrolid direnci dikkat çekici boyutlara ulaşmıştır. Yine antibiyotiklerin en yaygın olarak kullanıldığı infeksiyonlar olan solunum yolu infeksiyonlarının önde gelen etkenlerinden Streptococcus pneumoniae’de penisilin direncinin bazı ülkelerde %50’ye ulaştığı, Haemophilus influenzae izolatlarının yaklaşık üçte biri ile Moraxella catarrhalis izolatlarının %90’ının ise b-laktamaz üretimi nedeniyle aminopenisilinlere direnç kazandığı gözlenmektedir 3-6. Antibiyotik duyarlılık testleri Bir infeksiyonun sağaltımı ile ilgili uygun antimikrobik ajanın seçiminde; olası infeksiyon etkeni, infeksiyon etkeninin antibiyotik duyarlılığı, ilacın in vivo aktivitesini etkileyebilecek konak faktörleri, infeksiyonun yeri, ilacın farmakodinamik ve farmakokinetik özellikleri gibi bir dizi faktörün değerlendirilmesi gereklidir 7-10. Antimikrobik ajanın etken mikroorganizma üzerinde in vitro aktivitesi tedavide göz önüne alınması gereken faktörlerden biridir. Bir antibiyotiğin antimikrobik aktivitesinin saptanması için uygulanan in vitro işlemlere genel olarak duyarlılık testleri adı verilmektedir 11,12. Duyarlılık testleri, klinik açıdan önemli, hızlı üreyen aerop ve fakültatif anaerop bakterilerin tedavide uygulanacak antibakteriyel ajana duyarlılığının öngörülemediği durumlarda yapılır. Başka bir deyişle, mikroorganizmanın sağaltımında ilk seçenek olan antibiyotiğe duyarlılığı biliniyorsa test uygulanmamaktadır. Örneğin Streptococcus pyogenes suşlarının tümü penisiline duyarlı olduğu için, bu antibiyotiğe karşı duyarlılığın in vitro testlerle değerlendirilmesine gerek yoktur. Ancak, aşırı duyarlılık gibi bir nedenle penisilin kullanılamıyorsa, direnç bulunabilmesi nedeniyle ikinci seçenek olan eritromisine karşı duyarlılığın saptanması uygun olur. Antimikrobik ilaçlara karşı duyarlılık birçok yöntem ile saptanabilmektedir. Rutin laboratuvarlarda uygulanan testlerle genellikle ilaçların inhibitör (bakteriyostatik) aktivitesi değerlendirilir. Bu amaçla uygulanan yöntemler: 1. Katı veya sıvı besiyerlerinde seyreltme (dilüsyon) yöntemleri 2. Disk difüzyon yöntemi 3. Gradiyent difüzyon (Etest®) yöntemi 4. Antimikrobik ajanları inaktive eden enzimlerin saptanması olarak sıralanabilir 11,12. Seyreltme yöntemlerinde standart sayıda bakteri topluluğu (inokulum), iki katlı dilüsyonlar şeklinde değişen yoğunluklarda antimikrobik ajan ile karşılaştırılır. İnkübasyon süresi sonunda gözle görünür üremeyi engelleyen en düşük antimikrobik ilaç yoğunluğu saptanır. Buna Minimum İnhibitör Konsantrasyon (MİK) denir ve (mg/L) şeklinde ifade edilir. MİK değerinin duyarlılığı mı yoksa direnci mi temsil ettiğini belirlemek için, bulunan konsantrasyon duyarlılık sınırı adı verilen bir değer ile karşılaştırılır. MİK, bu sınırdan düşük ise mikroorganizma söz konusu ajana “duyarlı” olarak değerlendirilir. Bunun dışında “orta” ve “dirençli” kategorileri de saptanır. Duyarlılık sınırları, sağaltım sırasında ulaşılan serum ve doku düzeyleri ile, duyarlılık özelliği kesin olarak bilinen bakterilerin MİK değerleri göz önüne alınarak belirlenmektedir. Her antimikrobik ajan için bakteri türüne göre de değişen ayrı bir sınır değer söz konusudur. Genel olarak sağaltımın başarısı için MİK değerinin serum düzeyine (Cmax) kıyasla 4-16 kez düşük olması istenmektedir 10. Seyreltme temeline dayanan testler kantitatif sonuç verdiği için yeğlenmektedir. Sıvı besiyerindeki seyreltme yöntemleri, tüpte uygulanılıyorsa makro (tüp) dilüsyon, mikrodilüsyon plaklarında uygulanıyorsa mikrodilüsyon olarak adlandırılır 11-13. Disk difüzyon yönteminde belirli bir miktar antibiyotik emdirilmiş kağıt diskler, test mikroorganizmasından hazırlanan standart süspansiyonun yayıldığı agar plakları yüzeyine yerleştirilir. Böylelikle, diskteki antibiyotik agar içerisine yayılır ve bakteriye etkili olduğu düzeylerde üremeyi engeller. Bunun sonucunda, disk çevresinde bakterilerin üremediği dairesel bir inhibisyon alanı oluşur. Bu alanın çapı ölçülerek “duyarlı”, “orta” ve “dirençli” olacak şekilde duyarlılık kategorileri belirlenir. Bu kategoriler ile ilgili sınır değerleri, her antimikrobik ajan için MİK ile korele edilerek ve erişilebilir serum düzeyleri göz önüne alınarak saptanır 11,12,14. Etest: Difüzyon temeline dayanan ancak diskler yerine belirli ve sürekli bir konsantrasyon değişimi olacak şekilde antibiyotik içeren plastik striplerin kullanıldığı bir yöntemdir. İnkübasyon süresi sonunda, elips şeklindeki inhibisyon alanının stripi kestiği konsantrasyon MİK olarak belirlenir. Bu yöntem özellikle Haemophilus influenzae, Streptococcus pneumoniae, Neisseria gonorrhoeae gibi güç üreyen bakteri türlerinin MİK değerlerinin saptanmasında yaygın olarak kullanılmaktadır 11,15. Enzim üretiminin saptanması: Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis, N. gonorrhoeae gibi türlerde nitrosefin ile b-laktamaz aktivitesinin saptanması ya da H. influenzae izolatlarında kloramfenikol asetil transferaz enzimi aktivitesinin biyokimyasal yöntemlerle gösterilmesi, antibiyotik direncinin klasik yöntemlere kıyasla daha hızlı saptanabilmesini sağlamaktadır 11. Bakteriyostatik aktiviteyi gösteren testler dışında bakterisidal aktiviteyi gösteren testler de bulunmaktadır. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçlarının tekrarlanabilir olması, yani aynı koşullarda tekrarlandığında sonuçların aynı veya birbirine yakın olması gereklidir. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçları birçok faktörden etkilenebilmektedir. Bu nedenle testlerin uygun koşullarda yapılıp yapılmadığı kalite kontrol suşları ile denetlenir. Kalite kontrol suşları, sonuçlarının tekrarlanabilirliği %95’in üzerinde olan suşlardır. Bu suşlarla beklenen sonuçlar elde edilemezse antibiyotik duyarlılık testlerinin tekrarlanması gerekir 13,14,16. Bazı direnç mekanizmaları ise rutin duyarlılık testleri ile saptanamayabilir. Bunlar için özel ölçütler ve testler uygulanması gerekir. Örneğin, enterik bakterilerin 3.-4. kuşak sefalosporinler ve monobaktamlara dirençli olmasına yol açan GSBL’ler, özel duyarlılık kategorileri ve enzimin klavulanik asit ile inhibisyonuna dayanan özel yöntemlerle saptanabilmektedir 17,18. Antibiyotik duyarlılık testi sonuçlarının yorumlanması Yeni antibakteriyellerin ve bunlara karşı direnç oranlarının gelişimine paralel olarak, son 10 yıl içerisinde bakterilerin direnç mekanizmaları ile ilgili bilgilerin de çok arttığı görülmektedir. Direnç mekanizmalarının daha iyi anlaşılması, standart antibiyotik duyarlılık testlerinin yorumlanmasına ve dolayısıyla akılcı tedavi seçimine katkıda bulunmaktadır. Sürekli yeni antibiyotikler geliştirilmesine rağmen, genel olarak, bir antibiyotik ailesindeki üyelerden birine karşı duyarlılık veya direnç bulunması, diğerleri ile ilgili yorum yapılabilmesini sağlamaktadır (Tablo II). Örneğin, başta streptokoklar olmak üzere Gram pozitif koklarda eritromisin direnci, klaritromisin, azitromisin gibi yeni makrolidlere karşı da direnç bulunduğunu göstermektedir 19. Benzer şekilde antibiyotiğin hedefini değiştiren bir direnç mekanizması yapı olarak farklı, ancak aynı hedefe etkili tüm antibiyotiklere direnç gelişimine neden olmaktadır. Yine Gram pozitif koklarda eritromisin ve klindamisin direncinin birlikte saptanması, rRNA’daki hedef bölgesinin metilasyonunu ve bunun sonucunda, yapı olarak makrolidlerle ilişkisiz, ancak aynı hedefe etkili linkozamidler ve streptogramin B’ye karşı da direnç varlığını göstermektedir 20. Bunlardan başka, Gram pozitif koklarda gentamisin direnci bulunması, 2ıı fosfotransferaz/6ı asetil transferaz enzimi varlığını gösterir ki, in vitro olarak duyarlı bulunsa da bu suş tüm aminoglikozidlere dirençli olarak yorumlanmalıdır. Gram pozitif koklarda amikasin ve netilmisin ile alınan in vitro sonuçlar klinik sonuçlarla uyumsuz olduğu için duyarlılık testlerinde kullanılması anlamsızdır. Bu tip mikroorganizmalarda kanamisin direnci, amikasin için de değerlendirilebilir 19. Duyarlılık test sonuçları mutlaka identifikasyon sonuçları ile birlikte değerlendirilmelidir. Bazı bakteri türleri genetik özellikleri açısından bir antibiyotiğin hedefi olan yapıyı hiç içermediği ya da antibiyotiğin hedefe ulaşmasını engelleyecek bir yapıyı veya antibiyotiği inaktive edecek enzimleri taşıdığı için o antibiyotiğe dirençlidir. Buna doğal direnç adı verilmektedir 12. Örneğin Gram negatif bakteriler hücre duvarındaki dış membran yapıları nedeniyle vankomisin gibi glikopeptidlere doğal olarak dirençlidir. Benzer şekilde, stafilokokların hücre duvar sentezinde görevli enzimleri (PBP) aztreonamı bağlamadığı için, stafilokoklar bu antibiyotiğe doğal olarak dirençlidir. Aminoglikozidlerin hücre içine alınması oksijene bağımlı aktif transport sistemi aracılığıyla olduğu için bu antibiyotikler anaerop bakterilere karşı etkisizdir. Çeşitli bakteri türlerinin doğal direnç özellikleri Tablo III’te özetlenmiştir. National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS) önerileri Ülkemiz Klinik Mikrobiyoloji laboratuvarlarında antibiyotik duyarlılıklarının saptanmasında yaygın olarak National Committee for Clinical Laboratory Standarts (NCCLS) önerileri uygulanmaktadır. Bu nedenle, bu yazıda antibakteriyel duyarlılık değerlendirilmesinde NCCLS yönteminin uygulanması ve yorumlanması üzerinde durulacaktır. Gram pozitif bakterilerin duyarlılık testleri için antibiyotik seçimi Tedavide kullanılabilecek antibakteriyel ajanların sayısının her geçen gün artması, rutin duyarlılık testleri için denenecek antibiyotikler arasında bir seçim yapılmasını gerekli kılmıştır. Bu seçimde, klinik etkinliğinin kanıtlanmış olması, teste uygulanabilir formunun bulunması, rutin test ve saklama koşullarında dayanıklılık, değerlendirme ölçütlerinin ve alınan sonuçların aynı aileden diğer ajanlara uygulanabilirliğinin bilinmesi gibi antibakteriyel ajana ait özelliklerin yanı sıra, hastanın yaşı, infeksiyon bölgesi, hastane formüleri gibi bilgiler etkili olmaktadır 7. NCCLS listelerinde etki spek- trumları açısından eşdeğer ajanlar “veya” bağlacı ile ve genellikle aynı bölümde yer alır. Bu şekilde belirtilen ajanlar için duyarlılık test sonuçları ortak değerlendirilmelidir. Sonuçlar duyarlı (S), orta düzeyde (intermediate; I) veya dirençli (R) olarak belirtilir. Duyarlı kategorisi, başka bir kontrendikasyon yoksa belirtilen etkene bağlı olan infeksiyonun denenen ilacın uygun dozları ile tedavi edilebileceğini gösterir. I kategorisi, MİK değerlerinin ilacın doku veya kan düzeylerine yakın olduğunu belirtir. Bu tip ilaçlar fizyolojik olarak konsan-tre edildikleri vücut bölgelerindeki infeksiyonların tedavisinde kullanılabilir (ör., kinolonlar ve b-laktamlar için idrar yolu infeksiyonlarında olduğu gibi). R kategorisi ise, bu izolatların ilacın normal sistemik düzeyleri ile inhibe edilemeyeceğini gösterir 13,14,22. S. aureus ve koagülaz negatif stafilokoklarda (KNS) antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu A. S. aureus için disk difüzyon ve dilüsyon testleri 1880’li yıllarda bir yara akıntısından izole edildiğinden beri önemli bir insan patojeni olarak bilinen S. aureus, içerdiği virulans faktörleri nedeniyle, tüm organ sistemlerinde infeksiyona neden olabilmektedir 23. Bu mikroorganizmanın nozokomiyal patojenler arasında da ön sıralarda bulunması ve antibakteriyel ajanlara direnç özelliğinin giderek artması, hastane kökenli infeksiyonların tedavisinde önemli bir sorun oluşturmaktadır. Günümüzde S. aureus suşlarındaki direnç sorununun odağını metisilin direnci oluşturmaktadır 1,2,23-25. Metisilin, nafsilin, oksasilin gibi penisilinazlara dirençli penisilinlere duyarlılığı azalmış olan S. aureus suşları 3 gruba ayrılabilir 24-26: a. Metisiline dirençli S. aureus (MRSA): Bu suşlar mecA genince kodlanan yeni ve düşük afiniteli bir penisilin bağlayan protein (PBP2a) yapan suşlardır. b. PBP’lerinde nokta mutasyonu veya aşırı üretim gibi bir değişiklik olan suşlar. c. Aşırı b-laktamaz üretimi sonucunda metisilin duyarlılığı sınırda olan suşlar (Borderline methicilline susceptible [BSSA] veya borderline oxacilline resistant S.aureus [BORSA]. Metisilin (oksasilin) direncinin saptanması NCCLS önerilerine göre 22, stafilokok suşlarının penisilin ve oksasilin duyarlılıklarının saptanması ile tüm b-laktam ajanlar için yorum yapılabilmesi sağlanmaktadır. Bu nedenle bunlar dışındaki b-laktam ajanların, duyarlılık testlerinde yer almasına gerek yoktur: 1. Eğer izolat penisiline duyarlı ise, tüm penisilin türevleri, sefemler, karbapenemlere duyarlıdır. 2. İzolat penisiline dirençli, oksasiline duyarlı ise, b-laktamaz varlığı düşünülür. Bu tip suşlar, penisilin G, ampisilin, amoksisilin, azlosilin, karbenisilin, mezlosilin, piperasilin, tikarsiline dirençli, penisilinazlara dirençli penisilinler, b-laktamaz inhibitörlü b-laktam kombinasyonları, sefemler ve karbapenemlere duyarlıdır. Nitrosefin hidrolizi gibi direkt b-laktamaz testi uygulaması ile de b-laktamaz üretimi ve yukarıda sayılan ajanlara direnç saptanabilir. 3. İzolat oksasiline dirençli ise tüm b-laktam ajanlara dirençlidir. Bu tip suşlar, in vitro olarak sefemlere, b-laktam/b-laktamaz inhibitör kombinasyonlarına, imipeneme duyarlı olarak görünebilir. Ancak bu ajanlarla klinik tedavi sonuçları başarısız olduğu için tüm b-laktam ajanlara dirençli olarak rapor edilmelidir. Stafilokoklarda disk difüzyon ve dilüsyon testleri ile ilgili uygulama koşulları ve oksasilin duyarlılık sınırları Çizelge 1’de yer almaktadır. Şekil 1: Çizelge 1: Stafilokoklarda metisilin direncinin saptanması için disk difüzyon ve mikrodilüsyon testlerinin uygulanımı ve değerlendirilme ölçütleri • Disk difüzyonda direnç değerlendirilirken disk etrafındaki silik veya tek koloni şeklindeki üremeler de dikkate alınır. • Test sonucu ‘orta düzeyde’ ise sadece S. aureus suşları için oksasilin-tuz agar tarama testi (Çizelge 1) uygulanır. Bu test KNS için önerilmemektedir 22. • Metisiline dirençli suşların birçoğu diğer b-laktamlar, aminoglikozidler, makrolidler, klindamisin, tetrasiklin gibi ajanlara da dirençlidir. Bu nedenle, stafilokoklarda çoğul dirençlilik saptanması metisilin direncini düşündürmelidir. • mecA geni içermeyen, ancak oksasilin MİK değeri 2-8 mg/L olan suşlar BORSA olarak değerlendirilmektedir. BORSA suşlarının daha çok laboratuvar şartlarına bağlı olarak gözlenen bir fenotip olduğuna ilişkin bulgular mevcuttur ve bu fenotipin klinik tedavi açısından önemi de kesin değildir 27. Glikopeptidlere duyarlılığı azalmış S. aureus (GISA) suşlarının saptanması Glikopeptid grubu antibakteriyel ajanlar, çoğul dirençli Gram pozitif bakteriler ile gelişen ciddi infeksiyonların tedavisinde en güvenilir seçenekler olmalarına rağmen, 1997 yılında ilk kez Japonya’da daha sonra da Avrupa ve ABD’de vankomisine duyarlılığı azalmış (MİK 8 mg/L) S. aureus suşları bildirilmiştir 28-30. GISA saptanması için: 1. Vankomisinli (6 mg/L) beyin-kalp infüzyon agarda tarama testi 22 2. Vankomisinli (5 mg/L) Mueller Hinton agarda tarama testi yapılması, bunlarda üreme olursa MİK değerlerinin saptanması önerilmektedir 37. B. Koagülaz negatif stafilokoklarda (KNS) duyarlılık testleri Koagülaz negatif stafilokoklar, özellikle yabancı cisimlerle ilişkili bakteriyemi etkeni olan geniş bir grubun ortak adıdır 24. KNS türleri arasında S. epidermidis, S. hominis, S. simulans, S. warneri, S. haemolyticus’da mecA geni varlığı bildirilmiştir. Bu türler için önerilen duyarlılık testleri S. aureus ile benzer olmakla birlikte, 1999 yılında metisilin direnci ile ilgili duyarlılık sınırları değiştirilmiştir (bkz. Çizelge 1). Enterokoklarda antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu Enterokoklar özellikle hastane kökenli kan, yara ve idrar yolu infeksiyonlarının önde gelen etkenlerindendir. Son yıllarda enterokok türlerinde penisilinler, aminoglikozidler ve vankomisine dirençli suşların çıkması ve giderek artan oranlarda bildirilmesi, infeksiyonlarının tedavisi açısından sorun yaratmaktadır 32-34. Ayrıca, bu bakterilerin S. aureus’a laboratuvar koşullarında bile olsa, vankomisin direncini aktarabilmesi, tehlikenin bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Bu nedenle, özellikle vankomisine dirençli enterokokların (VRE) hastane ortamlarında gelişmesinin ve yayılmasının önlenmesi için sürekli olarak duyarlılık paternlerinin izlenmesi gereklidir. Ülkemizde VRE infeksiyonlarının oranı düşük olmakla birlikte, bu konudaki bildirimler yayılma açısından düşündürücüdür 35. Enterokokların duyarlılık testlerinin yorumunda genel ilkeler: 1. Sefalosporinler, aminoglikozidler (yüksek düzeyde direnç taraması hariç), klindamisin, trimetoprim-sülfametoksazol in vitro olarak etkin görünseler de klinik olarak enterokoklara etkisizdir. Bu nedenle enterokoklar bu ajanlara duyarlı olarak rapor edilmemelidir. 2. b-laktamaz üretmeyen enterokok suşları için penisilin duyarlılığı ampisilin, amoksisilin, sulbaktam/ampisilin, amoksisilin/klavulanik asit, piperasilin ve piperasilin/tazobaktam için genelleştirilebilir. 3. Beyin omurilik sıvısı ve kan izolatları için mutlaka nitrosefin hidrolizi ile b-laktamaz üretimi değerlendirilmelidir. b-laktamazı pozitif bulunan suşlar, açilamino, karboksi ve üreidopenisilinlere dirençlidir. 4. İzolat, penisiline veya ampisiline duyarlı bile olsa endokardit gibi ciddi bir infeksiyon söz konusu ise tedavide mutlaka bir hücre duvarı sentez inhibitörü ile bir aminoglikozid birarada kullanılmalıdır. Aminoglikozid kombinasyonunun etkin olup olmayacağının anlaşılması için yüksek düzey gentamisin veya streptomisin direnci belirlenir. Bu amaçla, 120 µg’lık gentamisin ve 300 µg’lık streptomisin diskleri kullanılarak difüzyon testi ya da gentamisin (500 mg/L) veya streptomisin (1000 mg/L) içeren beyin-kalp infüzyon (BKİ) besiyeri kullanılarak mikrodilüsyon testi uygulanır. Bu ajanlara karşı yüksek düzeyde direnç sözkonusu ise sinerjik etki ortadan kalkar. 5. Vankomisin duyarlılığı 24 saat inkübasyondan sonra değerlendirilir. Disk difüzyonda plak ışığa tutularak inhibisyon zonu içerisindeki ince üreme de değerlendirilmelidir. Ayrıca vankomisine direnç araştırılmasında vankomisin-agar tarama testi de uygulanabilir. Bu amaçla 6 mg/L vankomisin içeren BKİ agarı kullanılmaktadır. Bazı enterokok türleri (E. gallinarum, E. casseliflavus, E. flavescens) vankomisine doğal olarak dirençlidir (Van C1-C3 tipi direnç) 12,36. Bu türler in vitro testlerde vankomisine duyarlı da olsa ‘orta düzeyde’ kategoride kabul edilmelidir. Vankomisine dirençli bulunan enterokoklarda doğru tür tanımının yapılması infeksiyon kontrolü açısından önem taşımaktadır. Van C tipi direnç elemanlarını taşıyan türler, ancak kısıtlı olarak yayılmakta, hastane salgınları açısından tehlike oluşturmamaktadır. Buna karşın, tür identifikasyonunun kazanılmış ve hareketli direnç elemanları içeren E. faecalis veya E. faecium olması, infeksiyon kontrolü için hızla önlem alınmasını gerektirmektedir. Enterokoklarda yüksek düzey aminoglikozid direnci ve vankomisin direncinin saptanması için NCCLS tarama testi önerileri Tablo VI’da gösterilmiştir 22. Tablo 6: Enterokoklarda yüksek düzey aminoglikozid direnci ve vankomisin direnci saptanmasında önerilen tarama testleri Pnömokoklarda antibiyotik duyarlılık testleri ve yorumu Başta penisilin grubu olmak üzere b-laktam ajanlara dirençli Streptococcus pneumoniae kökenleri tüm dünyada giderek artan oranlarda bildirilmektedir 37. Bu türde b-laktam direncinin rutin testlerle ve erken olarak tanınabilmesi klinik tedavi açısından çok önemlidir. Çünkü pnömokok infeksiyonlarının tedavisinde ilk seçenek penisilindir ve penisiline duyarlılık azalmışsa, özellikle menenjit gibi infeksiyonlarda, tedavi başarısızlıklarının oranı çok artmaktadır 38,39. Pnömokoklarda penisilin direncinin taranması amacıyla oksasilin (1 µg) ile disk difüzyon testi uygulanmaktadır. Ancak sefalosporin duyarlılığının taranması için kullanılabilecek yöntem arayışları sürmektedir. Oksasilin disk tarama testinde inhibisyon zon çapı ³20 mm olan suşlar, penisiline duyarlıdır (MİK £0.06 mg/L); buna karşın inhibisyon zon çapı £19 mm olan suşlar, penisiline dirençli (MİK ³2 mg/L), orta (düşük düzeyde dirençli) (MİK 0.12-1 mg/L) veya duyarlı olabilmektedir. Bu nedenle inhibisyon zonu çapı 19 mm ve daha küçük olan suşlarda penisilin ve ayrıca seftriakson veya sefotaksim MİK değerleri güvenilir bir seyreltme yöntemi ile ölçülmelidir. Kanada’da yapılan bir çalışmada, ancak disk etrafında hiç inhibisyon zonunun bulunmadığı durumlarda suşların yüksek ya da düşük düzeyde dirençli olduğu, bu nedenle de böyle bir durumla karşılaşıldığında sonucun “penisiline dirençli” olarak kabul edilebileceği öne sürülmektedir 14. ABD’de yapılan bir çalışmada ise, penisilin MİK değerlerinin amoksisilin, amoksisilin /klavulanik asit ve seftriakson MİK değerlerini de yansıttığı belirtilmektedir. Pnömokoklar için NCCLS’ce önerilen duyarlılık test yöntemleri Tablo VII’de gösterilmiştir. Tablo 7: NCCLS’ye göre pnömokoklar için önerilen disk difüzyon ve seyreltme test koşulları Pnömokoklarda antibiyogram sonuçlarının yorumunda genel ilkeler 1. Pnömokok infeksiyonlarının tedavisinde amoksisilin, ampisilin, sefepim, seftriakson, sefotaksim, sefuroksim, imipenem/meropenem kullanılabilir. Ancak bunlar için henüz güvenilir bir disk difüzyon testi bulunmamaktadır. Oksasilin diski ile tarama yapılır. İnhibisyon zon çapı 19 mm ve daha darsa penisilin MİK değerleri saptanır. Buna karşın zon çapı 20 mm ve üzerinde olanlar penisilin G ve amoksisilin, ampisilin, sefepim, seftriakson, sefotaksim, sefuroksim, imipenem/meropenem, seftibuten, sefaklor, sefdinir, seftizoksim, lorakarbefe duyarlı kabul edilir. Bu ajanlar ayrıca test edilmemelidir. 2. Kan ve BOS izolatları için penisilin, seftriakson/sefotaksim, meropenem/imipenem ve vankomisin MİK değerleri rutin olarak bildirilmelidir. 3. Penisiline düşük veya yüksek düzeyde direnç saptandığında sefotaksim ve seftriakson MİK değerleri belirlenmelidir. 4. Pnömokoklarda eritromisin duyarlılığı diğer makrolidlere duyarlılık veya direncin yorumlanması için kullanılabilir. 5. Ofloksasin duyarlılığı, levofloksasin duyarlılığını da göstermektedir. Penisilin MİK değerleri ile ilgili olarak solunum yolu izolatları için duyarlılık sınırlarının S £1 µg/ml; I 2 µg/ml; R³ 4 µg/ml olarak değiştirilmesi önerilmektedir 42. S. pneumoniae dışı streptokok türlerinde antibiyotik duyarlılık testleri S. pneumoniae dışındaki streptokok türleri için önerilen duyarlılık testi uygulama koşulları, agar seyreltme yöntemi dışında S. pneumoniae için bildirilenlerle genel olarak aynıdır 22. b-hemolitik streptokoklar içerisindeki en önemli tür olan S. pyogenes’in penisilin duyarlılığına bakılması gerekmez. Çünkü S. pyogenes suşları halen penisiline duyarlıdır. Buna karşın S. agalactiae suşlarında penisilinlere azalmış duyarlılık söz konusudur. Streptokok suşları penisiline duyarlı ise, diğer b-laktamlara da duyarlı kabul edilir. Eğer penisilin veya ampisilin duyarlılığı “orta düzeyde” çıkarsa, tedavide bakterisidal etkinliğin gerektiği durumlarda bir aminoglikozid ile kombinasyon uygulanması önerilir. Steril boşluklardan üretilen viridans streptokokların penisilin duyarlılığı seyreltme yöntemleriyle saptanmalıdır. Pnömokoklarda olduğu gibi diğer streptokoklarda da eritromisin duyarlılığı ile ilgili sonuçlar tüm makrolidler için genelleştirilebilir. Ayrıca son yıllarda gerek pnömokoklar gerekse diğer streptokok türlerinde makrolid direncinin dikkate değer boyutlara ulaştığı gözlenmektedir. Bu nedenle S. pyogenes ve diğer b-hemolitik streptokoklarla S. pneumoniae izolatlarında eritromisin için duyarlılık testi yapılmalıdır. Bilindiği gibi streptokok türlerinde makrolid direnci ribozomal hedefin değişiminden kaynaklanıyorsa, makrolidlerle aynı hedefe bağlanan linkozamidleri ve streptograminleri (B) de etkilemektedir. Seppala ve arkadaşları tarafından önerilen basit bir disk difüzyon testi streptokok türlerinde makrolid direncinin hedef değişiminden mi (erm metilazlarına bağlı MLSB tipi direnç) yoksa aktif pompa sistemlerinden mi (mef genlerine bağlı M tipi direnç) kaynaklandığını anlamak için kullanılabilmektedir 43. Testte eritromisin (15 µg) ve klindamisin (2 µg) diskleri, duyarlılığı incelenecek suşun yayıldığı koyun kanlı agar yüzeyine, diskler arası mesafe 15-20 mm olacak şekilde yerleştirilir. Her iki disk etrafında inhibisyon zonunun bulunmaması erm metilazlarının sürekli olarak yapıldığını gösterir (cMLS) 44. Bu tip suşlar 14, 15, 16 üyeli makrolidlere, ketolidlere, linkozamidlere ve streptogramin B’ye dirençlidir. Eritromisin diski etrafında inhibisyon alanı bulunmaması ve klindamisin zonunun eritromisine bakan tarafta düzleşmesi indüklenebilir tipte MLS direncini göstermektedir. Bu suşlar da yukarıda sayılan antibiyotiklere dirençli olarak bildirilmelidir. Buna karşın, eritromisine direnç olduğu halde klindamisin zonunda herhangi bir daralma görünmüyorsa makrolid direncinin aktif pompa sistemlerine bağlı olduğu düşünülür (M tipi). Bu direnç mekanizmasından sadece makrolidler etkilenmektedir 45. Gram negatif bakterilerin duyarlılık testleri için antibiyotik seçimi Gram negatif bakterilerdeki güncel direnç mekanizmaları ve NCCLS’nin bunlar için önerdiği liste Tablo VIII’de özetlenmiştir. Tablo 8: Gram negatif bakteriler için duyarlılıklarının değerlendirilmesi gereken antibiyotikler Haemophilus türleri için genel öneriler: 1. Duyarlılık testi Haemophilus Test Medium (HTM) kullanılarak uygulanmalıdır. İnokulum direkt koloni süspansiyonu ile hazırlanmalıdır. İnkübasyon koşulları, %5 CO2’li ortamda, 35°C’de, 16-18 saat şeklinde düzenlenmelidir. 2. Menenjit, bakteriyemi, epiglotit gibi yaşamı tehdit edici nitelikteki infeksiyonlarda elde edilen H. influenzae kan ve BOS izolatları için sadece ampisilin, 3. kuşak sefalosporinlerden biri ve kloramfenikol duyarlılık sonuçları rutin olarak bildirilmelidir. 3. Amoksisilin/klavulanat, azitromisin, klaritromisin, sefaklor, sefprozil, sefuroksim aksetil gibi oral ajanlar solunum yolu infeksiyonlarının sağaltımında ampirik olarak uygulanmaktadır. Genellikle bu ajanlarla duyarlılık test uygulamasının hasta açısından bir yararı yoktur ama epidemiyolojik açıdan yapılabilir. 4. Ampisilin testi sonuçları amoksisilin için de göstergedir. Ayrıca, direkt b-laktamaz testi uygulanarak bu ajanlara karşı direnç saptanabilir. 5. Nadir olmakla birlikte b-laktamaz negatif, ancak ampisiline dirençli suşlar (BLNAR) amoksisilin/klavulanat, ampisilin/sulbaktam, sefaklor, sefuroksim, lorakarbefe dirençli olarak rapor edilmelidir. Bush grup I b-laktamaz üreten Gram negatif bakteriler Kromozomal Bush Grup I b-laktamazları (Amp C tipi enzimler) yüksek oranda üreten bazı Gram negatif bakterilerde geniş spektrumlu penisilinlere ve sefalosporinlere direnç görülmektedir. Bu durum en sık Enterobacter türleri, Citrobacter freundii, Serratia marcescens, Morganella morganii, Proteus vulgaris, Pseudomonas aeruginosa’da görülmektedir 17,46. Grup I b-laktamazlar indüklenebilir özelliktedir 47. Yani normalde bakteri tarafından az miktarda sentezlenen enzim, ortamda bulunan bir indükleyicinin etkisi ile yüksek miktarlarda sentezlenmeye başlar. Farklı b-laktam ajanların bu b-laktamazları indükleme yeteneği ve indükledikleri enzimlere dayanıklılıkları farklıdır. Normalde indüksiyon etkisi geçici olup indükleyicinin etkisi kalkınca tekrar bazal düzeye dönülür. Ancak bu tip b-laktamazları üreten türlerde esas sorun, indüksiyona gerek olmaksızın yüksek oranda b-laktamaz üreten (dereprese) mutantların bulunmasıdır. Bu mutantlar bakteri topluluğunda 10-5-10-8 sıklığında bulunur. 2. kuşak, 3. kuşak sefalosporinler, aztreonam ve üreidopenisilinler bu tip b-laktamazlar için zayıf indükleyiciler olmalarına karşın, üretilen enzim tarafından parçalanır. Dolayısıyla, bu ajanlar, tedavide tek başlarına kullanılmaları halinde dereprese mutantları seçme özelliğindedir. Bunun sonucunda tedavi başarısızlıkları ortaya çıkmaktadır. Üçüncü kuşak sefalosporinlerle bakteriyemi tedavisi sırasında dereprese mutantların seçilme sıklığı %20-40 olarak bildirilmektedir 47. İndüklenebilir b-laktamaz (İBL) varlığı disk indüksiyon testi ile gösterilebilir 48. Bu testte kuvvetli indükleyiciler olan imipenem veya sefoksitin diskleri 3. kuşak sefalosporin diskleri ile aralarındaki mesafe 1.5-2 cm olacak şekilde yan yana agar yüzeyine yerleştirilir. Sefalosporin diskinin zonunda indükleyiciye bakan tarafta bir düzleşme olması İBL varlığı açısından pozitif olarak değerlendirilir. • Laboratuvardan İBL varlığı bildirilmese bile yukarıdaki türlerin bu özellikte olduğu bilinmelidir. • Bu türlerle gelişen infeksiyonlarda 2.-3. kuşak sefalosporinlerin ve aztreonamın tek başına kullanılmasından kaçınılmalıdır. • Uzun süreli tedavi söz konusu ise bu türlerin antibiyotik duyarlılık testleri 3-4 günde bir tekrarlanmalıdır. Genişlemiş spektrumlu b-laktamaz üreten Enterobacteriaceae üyeleri Genişlemiş spektrumlu b-laktamazlar, TEM-1, TEM-2, SHV-1 gibi enzimlerden birkaç nokta mutasyonu ile gelişmiş ve penisilinler, 3. ve 4. kuşak sefalosporinlerle monobaktamları inaktive edebilme özelliğinde enzimlerdir 46,49-51. Günümüzde TEM 3-69, SHV 2-24 olmak üzere 90 civarında GSBL bulunmaktadır. GSBL üreten suşlarla gelişen infeksiyonların sağaltımında genişlemiş spektrumlu b-laktamların kullanılması halinde tedavi başarısızlıkları görülmektedir 42. Bu nedenle GSBL’lerin saptanabilmesi önemlidir. • GSBL üretimi normal duyarlılık testleri ile saptanamayabilir. Bu nedenle etkilenen antibiyotiklere azalmış duyarlılık GSBL göstergesi olarak kabul edilir. • GSBL üreten suşlar bazı genişlemiş spektrumlu b-laktam ajanlara duyarlı gibi görünseler de MİK değerlerinde inokulum etkisi görülür. İnokulum etkisi, GSBL üreten mikroorganizmaların bakteri sayısının yüksek olduğu durumlarda, direnç düzeylerinin de yükseldiğini açıklayan bir tanımdır. Önerilen inokulum düzeylerinde (5x105 bakteri/ml) MİK değerleri düşüktür, ancak inokulum bir infeksiyon bölgesinde olduğu gibi 107’ye çıkarıldığında MİK değerleri 100-500 kat yükselmektedir. Bu durum, neden in vitro testlerde duyarlı gibi görünseler de GSBL yapan bakterilerin etken olduğu infeksiyonlarda genişlemiş spektrumlu b-laktam kullanımından kaçınılması gerektiğini gösterir. • Enzimin substrat profili değişik olabildiği için tutarsız veya mantıksız sonuçlar görülebilir. Bu nedenle antibiyogramlarda indikatör antibiyotiklerin hemen hemen tümünün yer alması önerilmektedir 17. • 3. kuşak sefalosporinlerden herhangi birinin MİK değeri ³2 mg/L olarak saptandığında ya da seftazidim ve sefpodoksim inhibisyon zon çaplarının £22 mm; aztreonam ve sefotaksim zon çaplarının £27 mm; seftriakson zon çapının £25 mm olduğu durumlarda GSBL varlığı için doğrulama testi yapılmaktadır 22. • Doğrulama testlerinde söz konusu enzimlerin klavulanik asit ile inhibisyonu temeline dayanan yöntemler uygulanır 17,22,53: 1. Çift disk sinerji testi: GSBL varlığı araştırılan mikroorganizmanın yayıldığı Mueller-Hinton besiyeri yüzeyine bir amoksisilin/klavulanik asit diski ile bundan 2 cm uzaklıkta olacak şekilde sefotaksim, seftazidim, aztreonam ve sefepim diskleri yerleştirilir. 35°C’de 18 saat inkübasyondan sonra genişlemiş spektrumlu b-laktam disklerinden herhangi birinin inhibisyon zonunun AMC diskine doğru genişlemesi, 2. Mikrodilüsyon testinde 4 mg/L klavulanik asit eklenmesiyle genişlemiş spektrumlu b-laktam ajanların MİK değerlerinde ³8 kat azalma saptanması, 3. Bir tarafında seftazidim diğer tarafında seftazidim ve klavulanik asit bulunan E-Test striplerinde klavulanik asit etkisiyle MİK değerinde ³8 kat azalma saptanması, 4. Üzerine klavulanik asit (10 µg) damlatılan genişlemiş spektrumlu b-laktam disklerinin zon çaplarında ³5 mm genişleme saptanması GSBL üretimi açısından pozitif kabul edilir. • Doğrulama testleri bu suşların Amp C tipi üreten suşlardan ayırımı için önemlidir. Amp C tipi b-laktamazlar b-laktamaz inhibitörlerinden etkilenmez. Ayrıca daha önce de belirtildiği gibi Amp C tipi b-laktamazlar 3. kuşak sefalosporinlerin yanı sıra, sefoksitin direncine de yol açar. • GSBL üreten suşlar genellikle gentamisin ve SXT’ye de dirençlidir. Çoğul direnç özelliği de bu tip enzimler için bir diğer ipucu olabilir. • Bir izolatın GSBL ürettiği saptandığında in vitro duyarlılık sonucu ne olursa olsun, tüm sefalosporinler, penisilin türevleri ve monobaktamlara dirençli olarak rapor edilmelidir 22. Ancak b-laktamaz inhibitör kombinasyonları ve sefamisinler bu enzimlerden etkilenmedikleri için duyarlılık sınırlarına göre değerlendirilirler 17. Metalloenzim üreten Gram negatif bakteriler Metalloenzimler karbapenemler dahil olmak üzere tüm b-laktam ajanları parçalayabilen enzimlerdir 44. Sadece aztreonam üzerinde etkileri daha azdır. Karbapenemlerin yaygın olarak kullanılması bu tip enzimleri üreten mutantların seçilmesi ile sonlanmıştır. Metalloenzimler Stenotrophomonas maltophilia’da intrinsik olarak bulunmaktadır. Bunun dışında P. aeruginosa, A. baumannii ve S. marcescens suşlarında da bildirilmiştir. Metalloenzimler aktif bölgelerinde bir Zn iyonu taşıdığından tanımlanmalarında bu çinko iyonuna bağlanarak enzimi inaktive eden EDTA, 2-merkaptopropionik asit gibi bileşikler kullanılır 45,56. Hastane salgınları açısından önemli bakteri türlerinde bulundukları için tanımlanmaları infeksiyon kontrolü açısından önemlidir. Sonuç olarak; sık karşılaşılan, klinik açıdan önemli bakteri türlerinin antibakteriyellere direnç mekanizmaları ile ilgili bilgilerimiz ışığında, doğru uygulanan ve doğru yorumlanan antibiyotik duyarlılık test sonuçlarının klinik tedavi açısından en akılcı seçimin yapılmasına olanak sağlayacağı görülmektedir. Kaynaklar 1) Bassetti D, Bassetti M, Montero E. Strategies for antibiotic selection in empirical therapy. Clin Microbiol Infect 2000; 6 (suppl 3):98-100. 2) Moellering RC Jr. Problems with antimicrobial resistance in Gram positive cocci, Clin Infect Dis 1998; 26: 1177- 8. 3) Lister PD. Emerging resistance problems among respiratory tract pathogens. Am J Manag Care 2000; 6 (suppl 8):S409-18. 4) Blondeau JM, TilloranGS. Antimicrobial susceptibility patterns of respiratory pathogens; a global perspective. Semin Respir Infect 2000; 15:195-207. 5) Hsueh PR, Liu YC, Shyr M et al. Multicenter surveillance of antimicrobial resistance of Streptococcus pneumoniae, Haemophilus influenzae, Moraxella catarrhalis in Taiwan during 1998-1999 respiratory season. Antimicrob Agents Chemother 2000;44:1342-5. 6) Gür D, Özalp M, Sümerkan B, et al. Prevalance of antimicrobial resistance in respiratory tract pathogens from five centers in Turkey. 8th International Congress of Infectious Diseases, Boston, 1998; Abst.no. 82011. 7) Arman D. Etkene göre antibiyotik seçimi. Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Standardizasyonu (ADTS) Çalışma Grubu, Antibiyotik Duyarlılık Testlerinin Standardizasyonu Toplantısı kitabında, Türk Mikrobiyoloji Cemiyeti Yayını No. 33, İstanbul, 1998, s: 9. 8) Moellering RC. Principles of antinfective therapy. In: Mandell GL, Bennett JG, Dolin R (eds). Principles and Practice of Infectious Diseases, 4th ed, New York, Churchill Livingstone, 1995, pp:199-212. 9) Kaygusuz A. Antibiyotik seçimini etkileyen faktörler ANKEM Derg 2000;14: 497-581. 10) Craig WA. Pharmocokinetic/pharmacodynamic parameters: rationale for antibacterial dosing of mice and men. Clin Infect Dis 1998;26:1 11) JorgensenJH. Laboratory issues in the detection and reporting of antibacterial resistance. Infect Dis Clin North Am 1997; 11:785-802. 12) Gülay Z. Antimikrobiyal ilaçlara direnç. In: Mutlu G, İmir T, Cengiz T, Ustaçelebi Ş, Tümbay E, Mete Ö (editörler). Temel ve Klinik Mikrobiyoloji. Ankara. Güneş Kitabevi. 1999, 91-108. 13) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Methods for dilution antimicrobial susceptibility testing for bacteria that grow aerobically. Approved standart M7-A4, Wayne Pa, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 1997 14) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Performance standarts for antimicrobial disk susceptibility tests. Approved standart M2-A5, Wayne Pa, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 1997 15) Baker CN, Stocker SA, Culver DM et al. Comparison of E-test to agar dilution, broth microdilution and agar difusion susceptibity testing techniques by using a special challenge set of bacteria. J Clin Microbiol 1991;29:533-8. 16) Kaygusuz A. Hastanede sık rastlanılan antibiyogram örnekleri. ANKEM Derg 2000; 14:512-7. 17) Jorgensen JH, Ferraro MJ. Antimicrobial susceptibility testing: special needs for fastidious organisms and difficult-to-detect resistance mechanisms. Clin Infect Dis 2000;30:799-808. 18) Tenover FC, Mohammed MJ, Gorton TS, Dembek ZF. Detection and reporting of organisms producing extended spectrum b-lactamases: survey of laboratories in Connecticut. J Clin Microbiol 1999;37:4065-70. 19) Courvalin P. Interpretive reading of in vitro antibiotic susceptibility tests (the antibiogramme). Clin Microbiol Infect 1996; 2(suppl 1): S26-34. 20) Seppala H, Skurnik M, Soini H, Roberts MC, Huovinen P. A novel erythromycin resistance methylase gene (ermTR) in Streptococcus pyogenes. Antimicrob Agents Chemother 1998; 42: 257-62. 21) Kaygusuz A. Antibiyogram duyarlılık sonuçlarının doğru yorumu. Flora 2000;5:13-23. 22) National Committee for Clinical Laboratory Standarts. Performance standarts for antimicrobial susceptibility testing; 11th informational supplement M 100- S11, Villanova, PA, National Committee for Clinical Laboratory Standarts, 2001. 23) Archer GL. Staphylococcus aureus; a well armed pathogen. Clin Infect Dis 1998; 26: 1179-81. 24) Hackbarth CJ, Kocagöz T, Kocagöz S, Chambers HF. Point mutations in Staphylococcus aureus PBP 2 gene affect penicillin-binding kinetics and are associated with resistance. Antimicrob Agents Chemother 1995;39: 103-6. 25) HenzeUU, Berger-Bachi B. Penicillin binding protein 4 overproduction increases b-lactam resistance in Staphylococcus aureus. Antimicrob Agents Chemother 1996;40: 2121-5. 26) Song M, Wachi M, Doi M, Ishimo F, Matsuhashi M. Evolution of an inducible penicillin-target protein in methicillin resistant Staphylococcus aureus by gene fusion. FEMS Lett 1987;221: 167 -70. 27) Petersson AC, Kamme C, Miörner H. Disk with high oxacillin content discriminates between methicillin-resistant and borderline methicillin –susceptible Staphylococcus aureus strains in disk diffusion assays using a low salt concentration. J Clin Microbiol 1999;37: 2047-50. 28) Centers for Disease Control and Prevention. Update: Staphylococcus aureus with reduced susceptibility to vancomycin- United States, 1997. Morbid Mortal Weekly Rep 1997;46: 813. 29) Hiramatsu K, Hanaki T, Ino T, Yabuta K, Oguri T, Tenover FC. Methicillin-resistant Staphylococcus aureus strain with reduced vancomycin susceptibility. J Antimicrob Chemother 1997;40: 135 –136. 30) Howe RA, Bowker KE; Walsh TR, Feest TG, MacGowan AP. Vancomycin-resistant Staphylococcus aureus. Lancet 1998; 351: 602. 31) Hubert SK, Mohammed JM, Fridkin SK, Gaynes RP, Gowan JE, Tenover FC. Glycopeptide-intermediate Staphylococcus aureus, evaluation of a novel screening method and results of a survey of selected US hospitals. J Clin Microbiol 1999;37: 3590-3. 32) Handwerger S, Raucher B, Altarac D et al. Nosocomial outbreak due to Enterococcus faecium highly resistant to vancomycin, penicillin and gentamicin. Clin Infect Dis 1993; 16: 750-5. 33) Montecalvo MA, Horowitz H, Gedris C et al. Outbreak of vancomycin, ampicillin, and aminoglycoside resistant Enterococcus faecium bacteremia in an adult oncology unit. Antimicrob Agents Chemother 1994; 38: 1363-7. 34) National Nosocomial Infections Surveillance System. National Nosocomial Infections Surveillance System report, data summary fro October 1986-April 1996. Am J Infect Control 1996; 24: 380. 35) Gültekin M, Günseren F. Vankomisin dirençli enterokoklar. Hastane İnfeksiyon Derg 2000;4:195-204. 36) Kaye KS, Fraimow HS, Abrutyn E. Pathogens resistant to antimicrobial agents; epidemiology, molecular mechanisms, and clinical management. Infect Dis Clin North Am 2000; 14: 293-319. 37) Campbell GC, Silberman R. Drug-resistant Streptococcus pneumoniae. Clin Infect Dis 1998; 26: 1188-95. 38) Klugman KP, Madhi SA. Emergence of drug resistance; impact on bacterial meningitis. Infect Dis Clin North Am 1999;637-46. 39) Kaplan SL, Mason EO. Management of infections due to antibiotic resistant Streptococcus pneumoniae. Clin Microbiol Rev 1998;11: 628-44. 40) Jette LP, Sınave C. Use of an oxacillin disk screening test for detection of penicillin and ceftriaxone-resistant pneumococci. J Clin Microbiol 1999; 37: 1178-7. 41) Brueggemann AB, Pfaller MA, Doern GV. Use of penicillin MICs to predict in vitro activity of other b-lactam antimicrobial agents against Streptococcus pneumoniae. J Clin Microbiol 2001;39:367-9. 42) Heffelfinger JD, Dowell SF, Jorgensen JH, et al. Management of community acquired pneumonia in the era of pneumococcal resistance; a report from the Drug Resistant Streptococcus pneumoniae Therapeutic Working Group. Arch Intern Med 2000; 160:1399-1408. 43) Seppala H, Nissinen A,Yu Q, Huovinen P. Two different phenotypes of erythromycin resistant Streptococcus pneumoniae in Finland. J Antimicrob Chemother 1993;32:885-91. 44) Weisblum B. Erythromycin resistance by ribosome modification. Antimicrob Agents Chemother 1995; 39:577-81. 45) Sutcliffe J, Tait-Kamradt D, Wondurack L. Streptococcus pneumoniae and Streptococcus pyogenes resistant to macrolides but sensitive to clindamycin a common resistance pattern mediated by an efflux system. Antimicrob Agents Chemother 1995;40:1817-24. 46) Bush K. New b-lactamases in Gram negative bacteria, diversity and impact on selection of antimicrobial therapy. Clin Infect Dis 2001; 32:1085-9. 47) Livermore DM. b-lactamases: quantity and resistance. Clin Microbiol Infect 1997; 3(suppl 4): 4S10-19. 48) Sanders CC, Sanders W Jr. b-lactam resistance in Gram negative bacteria global trends and clinical impact. Clin Infect Dis 1992; 15: 824-39. 49) Bush K, Jacoby GA, Medeiros AA. A functional classification scheme for b-lactamases and its correlation with molecular structure. Antimicrob Agents Chemother 1995; 39:1211-33. 50) Rahal JJ. Extended spectrum b-lactamases; how big is the problem. Clin Microbiol Infect 2000; 6 (suppl 2): 2-6. 51) Rice L. Evolution and clinical importance of extended spectrum b-lactamases. Chest 2001; 119: 391S-396S. 52) Paterson DL, Kow C, Gottberg A, et al. Outcome of cehalosporin treatment for serious infections due to apparently susceptible organisms producing extended spectrum b-lactamases; implications for the clinical microbiology laboratory. J Clin Microbiol 2001; 39: 2206-12. 53) Jarlier V, Nicoles MM, Fornier G, Philippon A. Extended broad spectrum b-lactamases conferring resistance to newer b-lactam agents in Enterobacteriaceae; hospital prevalance and susceptibility patterns. Rev Infect Dis 1988; 10: 867-71. 54) Bush K. Metallo b-lactamases; a class apart. Clin Infect Dis 1998; 27 (suppl 1): S49-53. 55) Lee K, Chong Y, Shin HB, Kim YA, Yong D, Yun JH. Modified Hodge and EDTA synergy tests to screen metallo b-lactamase producing strains of Pseudomonas and Acinetobacter species. Clin Microb Infect 2001; 7: 88-102. 56) Arakawa Y, Shibata N, Shibayama K et al. Convenient test for screening b-lactamase producing Gram-negative bacteria by using thiol compounds. J Clin Microbiol 2000;38:40-43. toraks.dergisi.org

http://www.biyologlar.com/antibiyotik-duyarlilik-testlerinin-yorumu-ile-recete-yazilir

Genetik bozuklukların tedavisinde yeni bir seçenek: Gen optimizasyonu

Genetik bozuklukların tedavisinde yeni bir seçenek: Gen optimizasyonu

Spesifik yüzey belirteçleri aracılığıyla farklı hedef hücrelere kontrollü gen transferi mevcut diğer yöntemlere göre daha etkili bulundu. Yeni yöntemle hedef hücrelere gen transferi, ilave toksisite olmaksızın yapılabiliyor. Genetik bilginin lentiviral transfer kullanılarak gerçekleştirilen gen terapileri böylece optimize edilebilir. Biomaterials Dergisi’nde yayımlanan çalışmaya göre, Retrovirüs ailesine ait Lentivirüsler, hücrelerdeki genetik materyali değiştirmek için vektör olarak kullanılabiliyor ve gen terapisi tarafından belirlenen kusurlu bir genin değiştirilmesi için ciddi bir yöntem haline gelebilir. Bu tip bir tedavinin etkililiğini artırmak, majör bir tıbbi güçlük ortaya çıkarmaktadır: Virüs spesifik olarak hedef hücreyi izlemelidir ve kullanılan virüs sayısı mümkün olduğu kadar düşük olmalıdır.Fraunhofer Enstitüsü ve Münih’teki Radyasyon Biyolojisi Enstitüsü’nden Dr. Ines Höfig tarafından yönetilen bir araştırma ekibi, virüs transdüksiyonunun etkisini artıran bir adjuvan geliştirdi. Böylece hedef hücrelere transfer, ilave toksisite olmaksızın optimize edilmiş oldu. Çalışmadan elde edilen bulguların gen transferi ve hasarlı genlerden kaynaklanan hastalıkların tedavisinde önemli bir gelişme sağlayacağı belirtiliyor. Yüzey molekülleri virüsleri hedef hücrelerle birleştirir Bilim insanları virüsleri, virüslerin hedef hücrelerine tutunmasını kolaylaştıran ilave yüzey molekülleriyle donattı. Yüzey molekülleri, bir antikor fragmanıyla birleşen glikoproteinlerden oluşmaktadır. Bu antikor fragmanı, EGFR+ veya CD30+ gibi, spesifik hedef hücrelerin yüzey reseptörlerini tespit eder ve bunlara bağlanır.Yüksek transdüksiyon oranı – daha az virüs kullanımıAraştırma grubu lideri Dr. Ines Höfig, yürüttükleri çalışma ile ilgili şu bilgileri veriyor: “Hedef hücrelere bu spesifik bağlanmayla, transdüksiyon oranını (virüslerin hedef hücrelere transferini) üç kat artırabiliriz. Böylece, trasndüksiyon etkililiği artırılır ve aynı zamanda daha az transfer virüsüne ihtiyaç duyulur.”Daha ileri çalışmalarda, yerleşik sisteme benzer, uygun antikor fragmanları çeşitli hedef hücrelerin, örn. kemik iliği kök hücreleri ve immün hücrelerin, spesifik yüzey belirteçleri için değerlendirilmelidir. Gen terapisi böylece spesifik genetik bozuklukların (örn. metakromatik lökodistrofi, Wiskott-Aldrich sendromu) tedavisi olarak kullanılabilir.Kaynak: Systematic improvement of lentivirus transduction protocols by antibody fragments fused to VSV-G as envelope glycoprotein. Höfig, I. et al. Biomaterials, March 2014 DOI: 10.1016/ j.biomaterials.2014.01.051Makalenin tam metnine aşağıdaki linkten ulaşılabilir:http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/24529898Abstractgen-transferi-dnaLentiviral vectors (LV) are widely used to successfully transduce cells for research and clinical applications. Lentiviral vectors pseudotyped with the vesicular stomatitis virus glycoprotein (VSV-G) can be produced to high titers and mediate high transduction efficiencies in vitro. For clinical applications the need for optimized transduction protocols and the limited activity of retronectin as LV enhancer, results in the application of a high multiplicity of infection (MOI) to achieve effective transduction efficiencies for a number of therapeutically relevant cells, e.g. CD34(+) hematopoietic stem cells, T- and B-cells. Our study describes an optimized LV infection protocol including a non-toxic poloxamer-based adjuvant combined with antibody-retargeted lentiviral particles, improving transduction efficiency at low MOI. Cell specificity of lentiviral vectors was increased by displaying different ratios of scFv-fused VSV-G glycoproteins on the viral envelope. The system was validated with difficult to transduce human CD30(+) lymphoma cells, and EGFR(+) tumor cells. Highly efficient transduction of lymphoma cells was achieved, >50% of cells were transduced when MOI 1 was used. The scFv displaying lentiviral particles gained relative specificity for transduction of target cells. Preferential gene delivery to CD30(+) or EGFR(+) cells was increased 4-fold in mixed cell cultures by presenting scFv antibody fragments binding to respective surface markers. A combination of spinoculation, poloxamer-based chemical adjuvant, and LV displaying scFv fragments increases transduction efficiencies of hard-to-transduce suspension lymphoma cells, and promises new chances for the future development of improved clinical protocols.http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/genetik-bozukluklarin-tedavisinde-yeni-bir-secenek-gen-optimizasyonu-1

Laboratuvarda ilk kez ses teli üretildi

Laboratuvarda ilk kez ses teli üretildi

Bilim adamları ilk kez laboratuar ortamında ses telleri üretmeyi başardı.  Science Translational Medicine dergisinde yayımlanan çalışmanın tıp tarihine geçecek önemde olduğu belirtiliyor. Yapılan testler sonucunda; üretilen dokunun sesi iletebildiği ve fonksiyonel olduğu kanıtlandı. Bu başarı klinik denemelere kadar uzun bir yoldan geçecek olsa da, sonuçlar oldukça umut vadedici  ve gelecek çalışmalar için temel teşkil ediyor.Ses teli problemleri sadece ABD’de 20 milyon kişinin muzdarip olduğu bir problem olsa da, çalışmalar oldukça kısıtlı. Ses teli dokusu çok spesifik bir konu, çünkü titreşecek kadar esnek ve binlerce saat kullanılacak kadar dayanıklı olmak zorunda. Tasarlanan değişim dokusu aynı özellikleri sergilemek zorunda olduğundan,  laboratuarda bu dokuyu üretmek oldukça zor.Wisconsin Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yürütülen bu araştırmada , alınan ses dokusu daha önce larinksleri alınan dört kadavradan sağlandı.  Bu doku hücreleri kolajen iskelete taşınmadan  önce mukozada büyütüldü. İskelette iki hafta boyunca büyütülen hücreleri test eden araştırmacılar, epitelyum hücrelerin üst tabakasının hemen altında  yumuşak bir membran buldular. Yapılan ilave testler doğal ses tellerinde de aynı proteinlerin var olduğunu ve keşfedilen membranın, hava yolundaki tahriş ediciler ve patojenler arasında doğal bir bariyer oluşturduğunu belirlediler.Elde edilen sonuçlar doğal büyütülen bir dokuyla benzer özellikler sergiliyordu. Bir sonraki adımda ise biyomühendislik eseri dokunun gerçekten sesi iletip iletmeyeceğine ilişkindi. Ekip bu nedenle köpek kadavralarının larinkslerini açarak, yapay rüzgar borularını hava geçecek şekilde tutturdular. Elde edilen sonuçlar sesin üretildiğini ve yüksek hızlı görüntüleme yapay dokunun, doğal ses teli gibi titreştiğini gösterdi. Teste devam eden araştırmacılar, ürettikleri dokuyu laboratuardaki farelere ekerek, insan bağışıklık sisteminin bir kopyasını ürettiler.Sonuçlar yine pozitif çıktı ve doku vücuttan reddedilmeden normal olarak büyüme gösterdi. Araştırmanın başarısına rağmen, yapılan doku tabi ki gerçeğinin yerini tutmuyor. Çünkü gerçeği kadar kompleks değil ve çok daha uzun sürede gelişiyor. Araştırmacılara göre klinik uygulamalardan önce, başka çalışmalarda yapılmalı ve dokunun güvenliği değerlendirilmelidir.Kaynak: ; Gerçek Bilim C. Ling, Q. Li, M. E. Brown, Y. Kishimoto, Y. Toya, E. E. Devine, K.-O. Choi, K. Nishimoto, I. G. Norman, T. Tsegyal, J. J. Jiang, W. J. Burlingham, S. Gunasekaran, L. M. Smith, B. L. Frey, N. V. Welham. Bioengineered vocal fold mucosa for voice restoration. Science Translational Medicine, 2015 DOI: 10.1126/scitranslmed.aab4014http://www.medikalakademi.com.tr

http://www.biyologlar.com/laboratuvarda-ilk-kez-ses-teli-uretildi

Kök Hücre Araştırmaları  ve Bioetik

Kök Hücre Araştırmaları ve Bioetik

Ahlak, Etik, Biyoetik: Temel Kavramlar Prof. Dr. Yeşim IŞIL ÜLMAN

http://www.biyologlar.com/kok-hucre-arastirmalari-ve-bioetik

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile ilgili tartışmalar aralıklarla gündeme gelse de, bu tartışmalardan yola çıkarak gerçek anlamıyla bilimsel bir algının halk arasında yaratılmasının oldukça güç olduğu görülmektedir.

http://www.biyologlar.com/genetigi-degistirilmis-organizmalar-genel-bakis-urunlere-ornekler-ve-dikkat-edilmesi-gereken-sorunlar

Akraba evliliğinin olası risklerini nelerdir ?  Akraba evliliğinin istatiksel verileri nelerdir ?

Akraba evliliğinin olası risklerini nelerdir ? Akraba evliliğinin istatiksel verileri nelerdir ?

Akraba evliliği diğer adı ile tıp dilinde endogami evliliği genetik hastalıkların epidemolojisini etkileyen en önemli etmenlerden biridir ve dünya toplumunun en az %20'si tarafından yeğlenmektedir.

http://www.biyologlar.com/akraba-evliliginin-olasi-risklerini-nelerdir-akraba-evliliginin-istatiksel-verileri-nelerdir-

Evrim Teorisi Yeniden <b class=red>Değerlendirilmeli</b> mi?

Evrim Teorisi Yeniden Değerlendirilmeli mi?

Çevirmenin sunuşu: Okuyacağınız çeviri 9 Ekim 2014 tarihli Nature dergisinde yayınlanmış, Genişletilmiş Evrimsel Sentez’i destekleyen ve karşıt bilim insanlarının karşılıklı görüşlerini alarak hazırlanmış bir tartışma yazısıdır.

http://www.biyologlar.com/evrim-teorisi-yeniden-degerlendirilmeli-mi

Widal test nedir?

Widal test nedir?

Widal testi tifo ve paratifo hastalıkların tanı ve takibinde  kullanılmaktadır. Bu hastalıklara Salmonella  adı verilen bakteri sebep olur.Söz konusu hastalıklar, insan, evcil hayvanlar, kemirgenler ve kuşlarda görünmüştür. Salmonella bakterinin dayanıklı sporları yiyecek (hasta hayvanın süt ürünü veya etini tüketmek), su ve hava yoluyla vücuda girebilir.Sinek ve böcekler Salmonella bakterinin taşıyıcısıdır. Widal testin temeli Salmonella antijenlerine karşı üretilen antikorların antijenlere bağlanması ve böylece deney tüpünde göz ile görünen bir çökmenin oluşumudur.Widal testi ideal olarak enfeksiyon hastalıkları uzmanlarınca değerlendirilmeli ve yorumlanmalıdır. http://tahlil.com

http://www.biyologlar.com/widal-test-nedir


Parazit Vektör Ekolojisi ve İlişkili Faktörler

Parazit Vektör Ekolojisi ve İlişkili Faktörler

Sıtma entomolojisini bir düzen içinde incelerken, parazitlerin bulaşımında mutlaka vektörün yaşadığı doğal ekosistemin de etkisinin olduğu gözönüne alınmalıdır.

http://www.biyologlar.com/parazit-vektor-ekolojisi-ve-iliskili-faktorler

Rahim Kanseri

Rahim Kanseri

Endometrium kanseri endometrium olarak isimlendirilen rahim iç zarının kanseridir. Rahim; alt kısımda vajinaya uzanan serviks (rahim ağzı) ve üst kısımda gövde olarak adlandırılan iki kısımdan oluşur.

http://www.biyologlar.com/rahim-kanseri

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0