Biyolojiye gercekci yaklasimin tek adresi.

Arama Sonuçları..

Toplam 13 kayıt bulundu.

HIV testi nasıl yapılır

HIV testi, 'Edinilmiş Bağışıklık Eksikliği Sendromu'na (AIDS) yol açan 'İnsan Bağışıklık Yetmezlik Virüsü'nün (HIV) kan, tükürük ya da idrarda tespit edilmesinde kullanılır. Bu testler antikor, antijen veya RNA temelli yapılır. Terminoloji Pencere dönemi, HIV'in bulaşmasından yukarıdaki testlerden birinin herhangi bir değişikliği tespit edebileceği ana kadarki dönemi kapsamaktadır. HIV-1 antikor testinin (B tipi alt tür için) yaklaşık pencere dönemi 25 gündür. Antijen testleri ise pencere dönemini 16 güne kadar düşürebilir. RNA temelli NAT (Nükleik Asit Testi) ise bu süreyi yaklaşık 12 güne kadar indirebilir. Bu medikal testlerin etkenliği genelde aşağıdaki terimlerle tanımlanır: Duyarlılık: HIV var ise, sonuçların yüzdesi pozitiftir. Özgüllük: HIV yok ise, sonuçların yüzdesi negatiftir. Tanı koymak için kullanılan tüm testlerin kısıtlı olduğu yerler bulunmaktadır ve bazen bu testler, yanlış veya kuşku uyandıran sonuçlar sunabilir. Yanlış pozitif: Testin yanlış biçimde enfeksiyon kapmamış bir kimsede HIV olduğunu göstermesi. Yanlış negatif: Testin yanlış biçimde enfeksiyon kapmış bir kimseyi HIV negatif göstermesi. Bu tip yanlış tanı koyan testlere güncel bir örnek olarak, Türkiye Yozgat-Çandır'da Ali Orhan Bulucu'nun 7 Ocak 2004'te Çandır Devlet Hastanesi'nde yaptırdığı HIV testinin pozitif çıkması üzerine 9 Ocak 2004'te intihar etmesi ve ardından yapılan doğrulama testlerinde HIV negatif çıkması verilebilir. Belirgin olmayan tepkimeler, hipergamaglobulinemi, ya da HIV'e benzer diğer enfeksiyon unsurlarına karşı üretilen antikorlar yanlış bir sonuç elde edilmesine yol açabilir. Otoimmun (Kendi dokularındaki antijenlere karşı antikor oluşması) rahatsızlıkları da, sistemik lupus eritematozis gibi, nadiren de olsa yanlış pozitif sonuçlara neden olabilir. Çoğu yanlış negatif sonucun ise pencere döneminden ötürü olduğu düşünülmektedir. Çalışma Esasları Donörün kanının ve selüler ürünlerin taranması Donörün kanı ve dokusunu tarayan testlerden HIV var ise, yüksek bir itimatla HIV'i tespit etmesi beklenmektedir (diğer bir deyişle, yüksek duyarlılık hedeflenmektedir). Antikor, antijen ve nükleik asit testlerinin bir kombinasyonu olan bu yöntem gelişmiş Batılı ülkelere kan bankalarında kullanılmaktadır. Örnek olarak, 2001 senesi verileriyle, ABD'de HIV'in kan nakli ile transferi riski her bir kan şişesi için 2.5 milyonda bir olduğu iddia edilmektedir. Yanı sıra, 1985 yılında bütün dünyada kan veya kan ürünlerinin transferi öncesi HIV bakımından test edilmesi zorunlu kılınmıştır. Türkiye'de de, 1987 yılından günümüze, bütün kan ve kan ürünleri ELISA yöntemiyle teste tabi tutulmaktadır. Türkiye'de HIV'in kan nakli ile transferi riskinin her bir kan şişesi için 1/36,000 ila 1/225,000 oranları arasında değiştiği düşünülmektedir. 2012 yılında İstanbul-Kızılay’dan transfer edilen HIV-pozitif kan dolayısıyla ölen iki kişi bu riskin örneği olarak verilebilir.

http://www.biyologlar.com/hiv-testi-nasil-yapilir

Doğurganlık - Fertilite Nedir

Kadında Doğurganlık Kadınlarda doğurganlık, gebe kalabilme ve bebek sahibi olabilmektir. Bir kadında doğurganlık13 yaş civarında adetlerin başlamasıyla başlar ve genellikle bu 45 yaş civarında sonlanır. Fakat potansiyel olarak doğurganlık yaklaşık 51 yaş civarına dek yani menapoza kadar sürer. Kız çocuğunun anne karnında 5 aylıkken sahip olduğu yumurta sayısı yaklaşık 6-7 milyondur, bu sayı doğumda 1-2 milyona düşer, çocukluk çağında yavaş yavaş azalarak ergenlik döneminden itibaren ayda bir yumurta yumurtlamak suretiyle bu azalma menopoza kadar aylık ortalama 350-400 yumurta harcayarak devam eder. Bu yumurtalar yumurtalıklar içerisinde follikül denen içi sıvı ile dolu boşluklarda saklanırlar. Küçük kız doğurganlık çağına girdiğinde aylık menstrual sikluslar (adet) başlar. Her siklus sırasında yumurtalık bir yumurta geliştirir. Nadiren birden çokta olabilir. Bu yumurta erkekten gelen sperm hücresi ile birleşirse gebelik oluşur. Yumurta hücresinin gelişimi beyinde hipotalamus ve hipofiz denen bölgelerden ve yumurtalıklardan salgılanan bazı hormonların ve kimyasalların ince dengesine bağlıdır. Erkekte Doğurganlık Erkekte doğurganlık. Kadını hamile bırakabilme yetisi anlamına gelir. Bunu sağlayabilmek için. Erkeğin üreme sisteminin sperm üretebilme ve depolayabilmesi ayrıca depolanan bu spermlerin vucut dışına taşınabilmesi gereklidir. Kadının hayatı boyunca üreteceği yumurta hücreleriyle doğmasına karşın erkek hayatı boyunca sürekli yeni sperm üretebilme yeteneğine sahiptir. Erkek. Puberteye eriştikten sonra . sperm depoları yaklaşık her 72 günde bir yenilenmektedir. Doğurganlık (fertilite) Terimleri: Fertilizasyon: Sperm ve ovumun birleşmek üzere biraraya gelmesi Konsepsiyon: Gebeliğin oluşması (döllenme) Gebelik: Ovum ve spermin birleşmesinden sonra. Kadın üreme sisteminde embriyo veya fetusun gelişmesi. Hayatın Temeli İnsanlar hayata tek bir hücre, döllenmiş yumurta ya da zigot olarak başlarlar. Bu hücrelerin herbirinin çekirdekciklerinde DNA denilen (deoxyribonucleic acid) ve biraraya gelerek genleri oluşturan bilgi kodları vardır. Bu genler'de kromozomlar olarak adlandırılan yapıları oluştururlar. Bir insan zigotu 23 çiftten oluşan 46 adet kromozom içerir. Bunların yarısı babadan diğer yarısı ise anneden gelir. DNA bilgi ile depolu olması yanında kendini kopyalama yeteneğine de sahiptir. Bu kopyalama yeteneği olmaksızın hücreler çoğalamazlar ve bilgileri kuşaklar boyunca iletemezler. Gebelik Şansını (Doğurganlığı) Artırmak İçin Neler Yapılabilir? Sigara Sigara kadınlarda fertiliteyi düşürebilir. Pasif içicilik de aynı şekilde etki eder. Sigara içimi ile alınan nikotin, yumurtalıklardaki hücreleri etkileyerek, kadının yumurtasının genetik anomalilere daha fazla eğilimli olmasına neden oluyor. Nikotin, yumurta hücrelerini bozmasının yanında menopozun beklenenden erken gelmesine de yol açabiliyor. Menopoz öncesinde de sigara içen kadınların yumurtalıkları sağlıklı yumurtalar üretmeye direnç gösterir hale gelir. Sigara kullanımı doğal gebe kalmayı zorlaştırırken, düşükleri hızlandırır. Gebelikte sigara ve alkol kullanan kadınlarda düşük oranının yüksek olduğu bildiriliyor. Erkeklerde de sigara içmekle sperm kalitesinin düşüşü arasindaki bağ gösterilmiş olup bunun fertilite üzerindeki etkisi henüz çok açık değildir. Sigaranin bırakılmasının genel olarak sağlık kalitesini yükselteceği açıktır. Eğer sigara kullanıyorsanız, tüm yaşantınız ve üreme sağlığınız için bırakmanızı öneririz. Stres Stresin infertilite üzerine etkisi belirgindir. Örneğin stres nedeniyle kadında anovulasyon (yumurtlamanın oluşmaması) olabilir. Çok açıktır ki Kısırlık tedavisi, ister klasik ister tüp bebek yöntemleri ile olsun, çiftler üzerinde büyük stres, kaygı, gerginlik, korku, uykusuzluk, iç sıkıntısı, depresyon gibi değişik derecelerde psikolojik baskılara neden olabilmektedir. Bazı kısırlık vakalarında çok kısa tedavi süresi veya ilk denemede gebe kalma gerçekleştiğinde bu tür psikolojik sıkıntılar daha hafif atlatılabiliyor. Diğer taraftan, uzun süredir tedavi görmelerine rağmen gebe kalamayan çiftlerde sorunlar daha ağır hale gelebiliyor. Tedavi süresince merkezimizde psikoloğumuzdan bu konuda destek almanız bu stresi yenmekte önemli katkı sağlayacaktır. Yapılan çalışmalar, stresi azaltmanın başarı şansınızı artırabileceğini göstermiştir. Kafein Yapılan çalışmalar günlük kafein alımının günde 50mg’ın altında tutulması gerektiğini göstermiştir. Böylece kafeinin gebelik şansını düşürücü etkisinden kaçınılabilir. Kafein, kahve, kola. çay ve çikolatada değişik miktarlarda bulunmaktadır. Kilo Kadının kilosunun boyu ile uyumlu olup olmadığını belirlemek için ‘vücut kitle indeksi (BMI)’ kullanılır. Bir kadının BMI’sı 20-24 arasındaysa normal, 25-29 arasındaysa kilolu, 30-39 arasındaysa yüksek kilolu, 40 ve üzerindeyse aşırı kilolu olarak değerlendirilir. Vücut-kütle indeksi (BMI) 30’un üzerinde olan bayanlara kilo vermeleri gebelik şansını artıracağı gibi gebe kalınması durumunda oluşacak aşırı kiloların sebep olduğu kilolu bebek doğurma, zor doğum ve sezeryanla doğuma gerek duyulma eğilimi gibi olumsuzluklar da önlenmektedir. Bunun yanısıra kilonun aşırı düşük oluşu da doğurganlığı olumsuz etkileyen faktörlerdendir. BMI’I 20nin altında olan bayanlarda menstrual siklus bozulabilmekte hatta bazı beslenme bozuklukları ve aşırı egzersiz ile oluşan ileri derecede kilo kayıplarında adetler tamamıyla kaybolmaktadır. Yapılan çalışmalar, düşük kilolu kadınların, ortalama 2.700 ila 3.600 kg aldıktan sonra yarısından fazlasınınkendiliğinden gebe kaldıklarını göstermiştir. Vitamin Desteği Yapılan çalışmalar, gebelik oluşmadan önce folik asit kullanımının, bebeklerde nöral tüp defekti görülme olasılığını neredeyse %50 azalttığını göstermiştir. Bu nedenle Gebe kalmayı planlayan kadınların Gebelikten 1-2 ay önce her gün en az 0.4 mg folik asit almalarını tavsiye ediyoruz. Marul, avocado. dere otu, ceviz, badem, brokoli, bezelye, ıspanak, kavun, , muz, portakal, lahana, yeşil biber, unlu mamuller ve ekmek çok iyi birer folik asit kaynağıdır. Yeterli folik asit alındığından emin olamıyorsanız, folik asit içeren multivitamin preparatlarını kullanabilirsiniz. Cinsel İlişki Planı Yirmisekiz günde adet gören bir hasta için ortalama yumurtlama günü 14. gün, 30 günde bir adet gören hasta için 16. gündür. Yani yumurtlama sonrası dönem sabit olup, genellikle 14 gündür. Bu nedenle yumurtlama dönemi düzenli adet gören hastalarda iki adet arası dönemden 14 çıkarılarak bulunabilir. Ancak yumurtlama günü +/- 3 gün değişiklik gösterebilir. Bu nedenle gebelik şansını artırmak için aktif cinsel ilişki dönemi uzatılmalıdır. Düzenli ve 28 günde bir adet gören hastalarda adetin 10-17 günlerinde (kanamanın 1.gününden saymak gerekir) iki günde bir ilişkide bulunulduğu takdirde sorun yoksa 6 ayın sonuunda çiftlerin %75’i gebe kalır.

http://www.biyologlar.com/dogurganlik-fertilite-nedir

Bradipne Nedir?

Bradipne Nedir?

Basitçe yavaş nefes anlamına gelen bradipne, tiroid bozuklukları, beyinde sorunlar ve kalp problemleri gibi geniş bir yelpazedeki tıbbi durumlar ile bağlantılı olmuştur. Bu makalede bradipnenin belirtileri ve olası nedenlerini açıklamaya çalışacağız.Biliyor Muydunuz?12 ve 50 yaşları arasındaki her sağlıklı birey dakikada 12-20 kez solur.Bradipne solunum hızının belirgin olarak düştüğü tıbbi bir durumdur. Kişi çok yavaş nefes aldığından solunum hızı alışılmadık bir biçimde düşüktür. Ortalama bir yetişkinin solunum hızı dakikada 12 nefesin altına düştüğünde bu durum, anormal yavaş kabul edilir ve bradipne olarak tarif edilir. Benzer şekilde, 1 yıl yaşına kadar bebekler dakikada yaklaşık 30 ile 60 arasında nefes alırlar. Solunum hızları dakikada 30′ un altına düştüğünde solunum hızı normalden daha yavaş kabul edilir ve altta yatan tıbbi bir durumun işaretidir.Basitçe açıklamak gerekirse solunum hızı normal aralığın altına düştüğünde bu durum bradipne olarak kabul edilir. Solunum hızındaki anormalliklerin, hipoventilasyonun bir formudur. Bradipnede solunum çabası sağlıklı solunumda gözlemlenenden daha fazladır.Normal solunum sıklığı yaşa göre değiştiğinden dolayı genel olarak, bradipne aralığı da erişkinlerde ve çocuklarda farklıdır. Yaş aralığı ve dakikadaki solunum aralığı aşağıda verilmiştir.Yaş grubu Bradipne Aralığı (dakika başına solunum)0-1 yaş grubu 30′ un altında1-3 yaş grubu 25 ‘in altında3-12 yaş grubu 20′ nin altında12-50 yaş grubu 12′ nin altında50 ve üzeri yaş 13′ ün altındaBelirtiler:Sürekli yorgunluk hissi ve bozulmuş solunum (nefes darlığı) bradipnenin sık görülen semptomlarıdır. Kişi genellikle enerji eksikliğinden ve günlük basit işlerin ne kadar yorucu olduğundan şikayetçidir. Baş dönmesi, halsizlik, göğüste rahatsızlık hissi ve bayılacak gibi hissetmek düşük solunum hızının diğer belirtilerdir.Nedenleri:Bradipne, lupus ve romatoid artrit gibi bağışıklık sisteminin sağlıklı dokulara saldırdığı inflamatuar durumlara bağlı olabilmektedir. Diğer nedenler aşağıda verilmiştir;-Hipotiroidi:Yavaş solunum hızı sıklıkla hipotiroidi hastalığı ile ilişkilendirilmektedir. Hipotiroidi, boyunda bulunan tiroid bezlerinin normalden az miktarda tiroid hormonu üretmesi ile karakterize bir hastalıktır. Tiroid bezinin solunum hızı ve metabolizmanın diğer vücut fonksiyonları üzerinde bir etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Bu nedenle tiroid fonksiyonu ile ilgili herhangi bir sorun, normal solunum frekansını bozabilir. Hipotiroidi gibi tıbbi koşullar solunum hızını düşürebilir ve sonunda nefes darlığına yol açabilir.-Uyku Apnesi:Uyku apnesi tanısı alan kişiler de azalmış solunum hızından muzdarip olabilir. Uyku apnesi etkilenen kişide tekrarlayan bradipne atakları olabilen bir uyku solunum bozukluğudur. Hepimizin bildiği gibi, uyku apnesi uykuda solunum durmalarıdır. Uyku sırasında solunum kasları rahatlar sonunda çökerler. Bu da uyku apnesi denen uykuda solunum duraklamalarına sebep olur. Bazı durumlarda ise rahatlamış kaslar hava yollarını daraltır bu da solunumu sığlaştırır. Her iki durumda da solunum hızı, normal aralığın altına düşer.-Narkotik İlaçların Kötüye Kullanımı:Bazı narkotik ağrı kesici ilaçlar ruh durumunda iyiliğe neden oldukları için kötüye kullanılırlar. Bu ilaçlar sinir sistemini etkiler ve beynin işleyişini yavaşlatır. Daha spesifik olmak gerekirse, beynin tabanında bulunan solunum merkezi yavaşlar ve buna bağlı olarak solunum hızı yavaşlar. Benzer şekilde, santral sinir sistemini deprese ettiği bilinen alkol aşırı tüketimi, solunum hızında yavaşlamaya neden olabilir.-Beyin Hastalıkları:Beyindeki pıhtı ve tümör oluşumu da beynin normal işleyişini etkileyebilir. Bu tür bir beyin hasarı solunum merkezini kontrol eden beynin serebral korteks ve medulla oblangata bölgelerine ulaşan oksijen miktarını azaltabilir. Bu nedenle beyindeki oksijen akışını etkileyen beyin hastalıkları bradipneye neden olabilir. Genellikle yüksek kafa içi basınca sebep olan kafa travmaları da bradipneye neden olabilir.-Kalp Sorunları:Azalmış kalp hızı bradipne gelişimine katkıda bulunabilir. Basitçe söylemek gerekirse, kalbin pompalama faaliyeti kesintiye uğradığında bu solunum hızını düşürebilmektedir. Kalp ve akciğerler pulmoner arter ve venler ile bağlantılıdır. Bu nedenle kalbin zayıf işleyişi akciğerleri de etkileyerek solunum sorunlarına yol açabilir. Kalp krizi, konjenital kalp defektleri, konjestif kalp yetmezliği, miyokardit ve benzeri tıbbi durumlar solunum hızını azaltabilmektedir. Açık kalp cerrahisi sonrası solunum hızında değişiklikler görülen hastalar olduğu da bildirilmiştir.-Hemokromatozis:Vücudun çeşitli dokularında anormal demir birikimine neden olan hemokromatozis hastalığı da solunum hızını azaltabilir. Bu hastalıkta besinlerle alınan demir emilimi artmıştır. Böylece demir aşırı fazlalığı kalbin çalışmasını etkileyerek bradipneye yol açabilir.-Elektrolit Dengesizliği:Kalsiyum, magnezyum, klorür, fosfat, sodyum ve potasyum kalp işleyişinde önemli bir rol oynayan vücudumuzda bulunan elektrolitlerdir. Kalp bu elektrolitleri kalbin düzgün çalışmasını sağlamak için sinyaller göndermek amacıyla kullanır. Bu elektrolit konsantrasyonu dengeli olmadığında normal kalp ritmi bozulabilir. Kalp ritmindeki bu bozulma da bradipneye neden olabilir.Tedavi altta yatan nedene bağlıdır. Doktor hastanın sağlığını değerlendirir, altta yatan durumu tespit eder ve buna göre tedaviye karar verir. Acil bir durumda ise ilave oksijen bradipneyi rahatlatmak için verilebilir.Kaynakça:http://www.buzzle.com/articles/symptoms-and-causes-of-bradypnea.htmlYazar: Tülay Arsoyhttp://www.bilgiustam.com

http://www.biyologlar.com/bradipne-nedir

Bitkilerde virüs hastalıkları

SERALARDA GÖRÜLEN ÖNEMLİ VİRÜS HASTALIKLARI Yrd. Doç. Dr. Mustafa GÜMÜŞ Prof. Dr. Ülkü YORGANCI Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bitki Koruma Bölümü Domates Mozayığı Tütün Mozayık Virüsü’nün domatese özelleşmiş ırkları neden olmaktadır. Bitkilerde hafif ve orta şiddette çalılaşma gözlenir. Virüs, yeşil ırk grubuyla bulaşınca, açık ve koyu yeşil bir mozayık meydana gelir. Yapraklarda uzama, dişlilik artması gibi şekil bozuklukları görülür. Buruşukluk, dönüklük ve iplik yapraklılık gibi yaprak ayası daralması ortaya çıkar. Sarı ırklardaki bulaşmalarda ise çok şiddetlidir. Yaprak damarları, yaprak sapı ve bitki gövdesinde kahverengi-siyah çizgi veya bant şeklinde ölü alanlara yol açar. Meyvelerde renk değişiklikleri, şekil bozuklukları ve lekeler oluşur. Ürün azalır. Çiçeklenme öncesi bulaşmalar daha fazla ürün kaybına neden olurlar En önemlisi ise şaşırtma sırasındaki bulaşmalardır. Domateslerde virüsler ve özellikle domates mozayık virüsü %30-50 arasında ürün kayıbı yaparlar. Domates mozayık virüsüne yakalanan meyvelerin tohumlarının da yarısı virüse bulaşmaktadır. Çiçeklenme sonrası bulaşmalarda, gece sıcaklığının aniden 18oC’nin altına düştüğü ve nemin %80’den fazla olduğu zamanlarda meyve içi kahverengileşir. Virüs belirtileri domates çeşidine, virüs ırkına ve çevre koşullarına göre farklı olmaktadır. Virüslerin yetiştirilen bitkilerde ve yabancı bitkilerde konukçuları olmaktadır. Virüsler, temasla, tohumla ve böceklerle taşınmaktadırlar. Domates Çift Virüslü Çizgi Hastalığı: Domates Mozayık Virüsü ile Patates X Virüsü’nün karışık bulaşması sonucu ortaya çıkmaktadır. Genç bitkilerin öldüğü, şiddetli bir şok şeklinde görülür. Yaşlı bitkiler kendilerini toparlayabilir, fakat gelişmeleri zayıftır. Ürün miktarında büyük bir düşme olur. Oluşan meyveler ise lekelidir. Kısmen ölü alanlara ve bozuk şekillere sahiptir. Temasla, böceklerle ve tohumla taşınmaktadır. Hıyar Mozayık Virüsü Bu virüsün çok sayıda konukçusu vardır. Domateste “İplik Yapraklılık”, biberde “Rozet Hastalığı” ve hıyarda “Hıyar Mozayığı” hastalıklarının nedenidir. Domatesteki belirtileri çok değişmektedir. Genellikle yaprak yüzeyi daralır ve sadece orta damar kalır. Çalılaşma ve mozayik belirtileri gözlenir. Meyveler küçüktür. Çökük lekeler ve içte siyahlaşma görülür. Ekonomik değerini kaybeder. Biberde oluşturduğu Rozet Hastalığı’nda boğum aralarında kısalma olur. Bu nedenle sürgün ucunda yaprak yığılması görülür. Öncelikle uç yapraklar çok daralmış ve şekli bozulmuştur. Yapraklarda damar araları açık renklidir. Meyve tutumu azalır. Meyveler küçük, şekilleri bozuk ve sert dokuludur. Bulaşma zamanına göre gelişme geriler. Verimde %10-30 kadar kayıp olur. Hıyarda ise Hıyar Mozayığı’na yol açar. Genç yapraklardaki mozayik, yaprak yaşlandıkça zayıflar. Kıvrılmış ve hafif kıvırcıklaşmış yapraklar ancak yarı büyüklüğüne ulaşabilir. Yaprak sapı ve gövdede boğum araları kısalır. Yan sürgünlerin sayıları azalır. Meyvedeki belirtiler değişmektedir. Genç meyvede çoğu zaman mozayik şeklinde lekelenme olur. Bazı durumlarda, sıcaklık 27oC’yi geçerse meyve üzerinde renksiz dikenimsi çıkıntılar görülür. Erkek çiçeklerin sayılarında artma, dişi çiçeklerinde ise azalma olur. Hastalık şiddetli ise verim alınmadan bitkiler ölebilir. Bu üç önemli konukçu dışında virüs, 300 kadar bitki türünün hastalanmasına yol açar. Kabak ve kavun da ekonomik zarar oluşturduğu konukçulardandır. Temasla ve yaprak bitleriyle taşınmaktadır. Domates Bronz Lekelilik Hastalığı (Lekeli Solgunluk Hastalığı) Hastalığıa, Lekeli Solgunluk Virüsü neden olmaktadır. Virüsün domatesteki belirtileri değişkenlik göstermektedir. Çift Virüslü Çizgi Hastalığı’nın belirtilerine benzer. Genç yapraklarda bronz renkli küçük lekeler oluşur. Genç bitkilerin büyüme uçlarında, uç yaprakların aşağı doğru kıvrılması ve solması gibi görünümler ortaya çıkar. Domates bitkilerinin gövdesinde ve yaprak sapında kahverengi çizgiler oluşabilir. Hastalıklı bitkiler bodurlaşır. Bitki çiçeklenme öncesi hastalığa yakalanırsa meyve oluşmaz. Çiçeklenme sonrası hastalanan bitkilerin meyvelerinde iç-içe halkalar şeklinde lekeler görülür. Virüs, 160’ın üzerinde bitkide hastalık yapabilmektedir. Hastalık, Thripsler aracılığı ile yayılmaktadır. Virüs, larvalar tarafından alınır ve ergin böceklerle taşınır. Domates Sarı Yaprak Kıvırcıklığı Hastalığı Hastalığa Domates Sarı Yaprak Kıvırcıklık Virüsü neden olmaktadır. Hastalığın ilk belirtisi yaprak kenarlarında ve damar aralarındaki sararmalardır. Hasta bitkilerin yaprakcıkları içe ve dışa doğru kıvrılır. Yaprak ayası aşırı derecede küçülür. Olgunlaşan meyvelerde zarar görülmezken, yeni meyve oluşumu engellenir. Hastalığa çiçeklenme öncesi yakalanan bitkiler bodurlaşır. Önemli miktarda ürün kaybı olur. Virüs, tütünü de içeren bazı bitkilerde hastalık yapar. Beyaz sinekler hastalığın taşıyıcısıdırlar. Biberde Mozayik Hastalığı Biber, bir çok virus hastalığına yakalanır. Biberde mozayik oluşturan virüsler içinde en yaygını ve en fazla zarar yapanı Tütün Mozayik Virüsü’dür. Bu virüsün biberlerdeki belirtileri solgunluk, bodurlaşma, bitki sapları üzerinde ölü alanlar, yaprak dökülmesi, yapraklarda mozayik belirtileri ve meyvelerde şekil bozuklukları yanısıra güneş yanıklığı gibi ölü alanlar sayılabilir. Hastalık, temas ve tohumla taşınmaktadır. Kabak Mozayığı Kabak Mozayik Virüsü, Hıyar Mozayik Virüsü, Karpuz Mozayik Virüsü, veya Kabak Sarı Mozayik Virüsü bu hastalığa neden olmaktadır. Kabak yapraklarında şekil bozuklukları, küçülme ve mozayik lekelenmesi görülür. Meyvelerde de lekelenme ve şekil bozuklukları oluşur. Etmen Kabak Sarı Mozayik Virüsü olduğunda belirtiler çok şiddetlidir. Kabak Mozayık Virüsü yaprak bitleriyle ve tohumla taşınmaktadır. Marul Mozayığı Hastalığa Marul Mozayik Virüsü neden olmaktadır. Hasta bitkilerde tam baş oluşması olmaz. Bitkiler küçük kalır. Yapraklarda açık-sarı ve yeşil lekeler oluşur. Yaprak kenarlarındaki dişlenme belirginleşir. Ölü alanlara rastlanır. Virüs, yaprak bitleriyle ve tohumla taşınır. Yaygın Fasulye Mozayığı Hastalığa Yaygın Fasulye Mozayik Virüsü neden olmaktadır. Hastalığın etkisi çeşit, bulaşma zamanı, virüs ırkı ve çevre koşullarına göre değişmektedir. Dayanıklı çeşitlerde bulaşmadan 8-14 gün sonra oluşan yapraklar sarımsı renk alırlar. Mozayik belirtisi yanısıra yaprak ayası daralır, aşağı doğru kıvrılır. Mozayik lekelerinde koyu yeşil kalan kısımlar siğil şeklinde çıkıntılar oluştururlar (Kabarcıklı Mozayık). Hasta bitkiler küçük kalır. Hassas çeşitlerde çiçekten sonra şok şeklinde solgunluk oluşur. Hastalık, temasla, tohumla, ve yaprak bitleriyle taşınmaktadır. Virüs Hastalıklarından Korunmak İçin Ne Yapılmalıdır? Virüs belirtileri, virüsün ırkına, konukçunun çeşidine, iklim koşullarına ve bulaşma dönemine göre değişmektedir. Bu nedenle hastalığı tahmin etmeye çalışmak zaman zaman üreticileri yanlış uygulamalara yöneltmektedir. Virüs hastalığından şüphe duyulduğunda yapılacak en doğru davranış uzmana başvurmaktır. Virüs hastalıklarının ilaçlı mücadelesi yoktur. Hastalanan bitkiyi iyileştirmek de mümkün değildir. Bu nedenle virüs hastalıkları ile mücadelede aşağıdaki önerilere uyulmalıdır. Virüsten ari tohum veya fide kullanılmalı, Virüse dayanıklı çeşitler seçilmeli, Taşıyıcı olan yaprak biti, beyaz sinek gibi böceklerle mücadele edilmeli, Hastalık etmeni virüsün veya taşıyıcı böceklerin saklanabileceği çevredeki yabancı otlar yok edilmeli, Seradaki havalandırmalar böceklerin geçemeyeceği kadar küçük delikli tül veya tel ile kapatılmalı, Bitkiler şaşırtılırken, tepe ve koltuk alınırken ellerin ve aletlerin %10 luk Teepol, %10’luk Sodyumtrifosfat veya sabun çözeltisine batırılmalı, Üretim dönemi sonunda bitki artıkları en kısa zamanda seradan uzaklaştırılmalıdır. Çileklerde virüs hastalıkları Virüsler mikroskopla bile görülemeyen çok küçük hastalık etmeni canlılardır. Virüslerin bazıları çileklerde hastalıklara neden olurlar. Çoğu virüs hastalığı 2 veya daha fazla virüsün kombinasyonundan oluşur. Bir virüs veya belirli kombinasyonları bitkide açık belirtiler veya göze çarpan irilik kaybı göstermeyebilir. Ancak çeşitli nedenlerle bitki zayıfladığında etkisini hemen gösterirler. Özellikle gelişme şartlarının uygun olmaması nedeniyle bitkide görülen zayıflama ile hemen ortaya çıkarlar. Bitki ilave bir virüsle enfekte olduğunda açık belirtileri derhal ortaya çıkabilir. Bir çilek bitkisi virüs hastalıklarından genelde kurtulamaz ve enfeksiyon ana bitkilerden kol bitkilerine geçer. Virüslerin taşınımında afitlerin büyük önemi vardır. Virüs taşınmasını çoğunlukla Pentatrichopus spp. afitleri etkilidir. Hastalıklı alandan hastalıksız alanlara uçan bu böcekler virüs hastalığının farklı alanlara da yayılımını sağlar. Buruşma, sararma, çok gövdelilik, yaprak bükülmesi, beneklenme ve aster sarılığı en çok karşılaşılan virüs hastalıklarıdır. Kesin belirtileri olmayan alelade oluşan diğer virüs hastalıkları isimsizdir. Bu tip hastalıklara neden olan virüsler sadece indexleme ile tanımlanabilir. İndexleme indikatör bir bitkiye test edilmesi gereken bitkinin aşılanması şeklinde yapılır. Şayet test edilen bitki virüsle bulaşıksa indikatör bitki kesin belirtiler gösterir. Tüm virüs hastalıkları bitkileri zayıflatır kol oluşumunu engeller ve meyve verimini azaltır. Buruşma ve sarma en zararlı virüs hastalıkları arasındadır. Buruşma verimi %50 veya daha fazla düşürür. Sararma verimi ve kaliteyi düşürür ve bitkinin yaşamını kısaltır. Açık belirtiler üretmeyen virüs hastalıkları %50 oranında verimi düşürebilir. Gerçek kanıya deneysel bitkiler üzerinde test edilerek varılabilir. Tüm çilek çeşitleri bu tip hastalıklarla zayıflatılabilir, fakat bazı çeşitler diğerlerine göre daha hassastır. Belirtiler Tanımlanabilen virüs hastalıklarından bazılarının belirtileri şu şekildedir; Buruşma (Crinkle) Bitkiler normale göre daha açık yeşil tondadır. Yapraklar yere yatma eğilimindedir. Yaprak sapları kısadır. Bazı yapraklar şekilsizdir ve buruşuk bir görünümleri vardır. Bu tip yapraklar genellikle çok sayıda, yüzeye yayılmış iğne ucu boyutlarında sarı noktalara sahiptir. Meyve kalitesinde ve verimde düşüşlere sebep olur. Dünyanın hemen hemen her yanına yayılmış vaziyettedir. Afitlerle taşınan diğer virüslerle kombinasyon oluşturduğunda hastalık çok ciddi boyutlar kazanır. Çok gövdelilik (Multiplier) Bu tip virüsün bulaştığı çilek bitkisi, aşırı uzamış ve çok sayıda gövdeye sahiptir. Bazen bu gövde sayıları yüzlerle ifade edilebilir. Yaprak sapları ince ve çoğu kere normalden daha kısadır. Yaprakların 1/3 veya yarıya yakını normal boyutta, diğer yapraklar ise çok küçük boyuttadır. Sadece birkaç kısa kol bulunur veya hiç kol bulunmaz. Bitki bodur görünümlü olup normal bitkilerden belirgin bir şekilde farklılık gösterir. Çiçeklenme ve ürün çok az oluşur veya hiç oluşmaz. Sararma (Yellows) Bitkiler cüceleşmiştir ve çok sayıda kola sahiptir.Yapraklar genellikle ters kap şeklindedir. Bu yapraklar mat yeşil merkeze ve sarı kenarlara sahiptir. Yaprak Bükülmesi (Leaf Roll) Yapraklar aşağıya dönük kap gibi olma eğilimindedir. Genellikle bükülerek veya yuvarlanarak içiçe katlanarak tüp şeklini alır. Aster Sarılığı (Aster Yellows) Bu hastalığın tanınan iki alt grubu vardır; eastern ve western aster sarılığı, İlk belirtileri, genç yapraklarda sararma, cüceleşme ve kap şeklini alma biçiminde kendini gösterir. Daha sonra ilk belirtileri gösteren bitkiler aniden ölür. Bitkilere bağlı kol bitkileride aniden ölür. Bazen bitki ölmeden önce anormal yeşil yapraklı çiçekler oluşturur. Hastalık arazide ortaya çıktığında genellikle sadece birkaç bitkide kendini gösterir. Bununla birlikte, bazen, arazideki bitkilerin yarıdan fazlası hastalıktan etkilenebilir. Bu hastalığın en önemli belirtisi meyveler üzerinde çıkar. Meyveler üzerindeki akenlerden ve petallerden yeşil yapraklar oluşabilir. Bu belirtiler bir arazideki her bitkide bir veya birkaç meyvede ortaya çıkabilir. Sonraki safhada meyve gelişimi durur. Ciddi bir şekilde enfekte olmuş bitkilerdeki yaşlı yapraklar kırmızımsı mor renk oluşturabilir ve genç yapraklar küçük kısa saplar meydana getirir. Yayılma oranı yıldan yıla büyük değişiklik gösterir. Yeşil Taç Yaprağı (Green Petal) Bu hastalık meyve ve vejetatif aksamın her ikisinde de diğer bitkilerden farklı bir şekilde belirtiler ortaya çıkarır. Bitkide sıklıkla bodurluk oluşur. Bu bitkiler üzerindeki yaşlı yaprakların rengi mor-kırmızımsı renge dönüşür ve yeni çıkan yapraklar parlak sarı renkte ve küçük boyutludur. Bu hastalığın sonucunda bitki çöker ve ölür. Hernekadar bazı küçük normal şekilli meyveler oluşturulabilirse de, broccoli çiçekciklerine benzeyen çiçek tablası ile oluşmuş birkaç meyvenin oluşması bu hastalığın belirgin bir özelliğidir. Bu oluşum sürekli olma eğilimindedir ve normal meyve oluşumundaki yaşlanma, yani olgunlaşma, oluşmaz. 2.1.2. Koruma ve Kontrol Şayet arazide sadece birkaç bitkide buruşma ve sararma belirtisi görülürse hemen bunlar ortadan kaldırılmalıdır. Hastalık taşıyıcısı olan afitleri kontrol altına almak için insektisitler kullanılmalıdır. Bu yolla bir yaş altındaki bahçelerde oldukça iyi sonuçlar alınabilir. Şayet hastalık çok sayıda bitkide ortaya çıkmışsa yöredeki yetkili kişilere bilgi vererek enfeksiyon kaynağının belirlenmesinde yardım alınabilir. Bunun yanı sıra enfekte olan bitkilerin derhal ortadan kaldırılması pratik olacaktır. Arazideki bitkilerde çok gövdelilik veya yaprak yuvarlama hastalığı ortaya çıkarsa, sonraki dikimlerde hastalıklı bitkiler kesinlikle kullanılmamalıdır. Aster sarılığı bulaşmış bitkiler yerlerinde bırakılabilirler; genellikle bu bitkiler ölürler ve sağlıklı bitkiler onların üzerinde gelişmeye devam ederler. Virüs hastalıklarından kaynaklı zarardan korunmak için, sadece virüssüz fideler kullanıldığı ve dikimden sonra virüs taşıyıcısı böceklerin hareketinin azaltıldığı veya engellendiği şartlar altında yetiştiricilik yapmak gerekir. Yeni dikim alanları mevcut çilek alanlarından mümkün olduğu kadar uzağa kurulmalıdır. Hasattan sonra eski alan derhal sürülmelidir ve erken ilkbahar ile sonbaharda mevcut olan uçan afitlere karşı insektisitler kullanılmalıdır. Virüssüz fideler, yaygın olarak bulunan fidelere veya virüsle enfekte olmuş fidelere göre çok daha iri ve verimli olacaktır. Hatta bu virüs hastalığı görülmeyen yerlerde bile kendini gösterecektir. Virüssüz fide temin etmek için özellikle virüssüz olduklarına dair sertifikaya sahip fidelikler tercih edilmelidir. Virüssüz çilek bitkileri, virüsle bulaşmış bitkilerin yakınına ve afitlerin mevcut olduğu yerlere dikildikten sonra enfekte olabilirler. Virüs hastalıklarının problem olduğu alanlarda insektisitler yeni dikim alanları üzerinde kanatlı afitlerin oluşumunu engellemek amacıyla erken ilkbahar ve sonbaharda dikkatli bir şekilde uygulanmalıdır. Yeni bitkilerle bahçe kurulduktan sonra hemen afitlere karşı insektisit uygulanır ve herhangibir afit mevcudiyeti sözkonusu ise uygulamaya 3 hafta devam edilir. Şayet afitler meyve tutumundan sonrada görülüyorsa ilaçlamaya devam edilir. Meyve hasadı sırasında ilaçlama ihtiyacı ortaya çıkarsa uygulanacak ilaca bağlı olarak bir süre meyve hasat edilmemelidir. Bu konudaki bilgi ilaç üreticisi firma tarafından ambalaj kaplarında bildirilmiştir. Hasat sonunda veya Eylül ün ilk günlerinde ilaçlama tekrar edilir.

http://www.biyologlar.com/bitkilerde-virus-hastaliklari

Havai Fişek Gösterilerinin Fauna Elemanları Üzerine Etkisi

Trafik, enerji üretimi ve endüstri emisyonuyla birlikte evsel ısıtma sistemleriyle hidrokarbon yanması kentsel çevrelerde önemli oranda hava kirliliğine sebep olmaktadır. Kentsel çevrelerdeki hava kirliliğinin önemli oranlarda artması, kısa dönem ve uzun dönem olumsuz insan sağlığı etkilerine neden olmaktadır. Bu olağandışı insan etkilerinden biri de dikkate değer oranlarda hava kirliliğine neden olan ve günümüzde özellikle otellerde her akşam olmak üzere düğünler vb. etkinliklerde uygulanan havai fişek gösterileridir. Havai fişekler potasyum nitrat, potasyum klorat, potasyum perklorat, mangal kömürü, sülfür, manganez, sodyum okzalat, alüminyum, demir tozları, strontiyum nitrat ve baryum nitrat vb. gibi kimyasallar içerir (Mclain, 1980). Havai fişek kullanılmasıyla çevre kirliliğine yol açan sülfür dioksit, karbondioksit, karbon monoksit, asılı partiküller gibi maddeler ile alüminyum, manganez ve kadmiyum gibi bazı metaller serbest kalır. Bu maddeler ise ciddi sağlık riskleri ortaya çıkarmaktadır. Havai fişek gösterileri genellikle ciddi kazalar ve öldürücü yaralanmalarla sonuçlanır (Bull vd., 2001), havai fişek partikülleri ve içerdikleri iz elementleri ile organik bileşikler insan sağlığı için önemli tehdit oluşturmaktadır (Ravindra vd., 2001). Bununla birlikte, renkli havai fişeklerin kullanılması güçlü ve zararlı oksitlenme ajanı olan ozonu yer seviyesinde meydana getirebilir. Bu ise insan sağlığını yüksek risk altına sokacaktır (Attri vd., 2001). Hava kirliliğine ve insan sağlığına olumsuz etkileriyle birlikte diğer canlılar üzerine de farklı etkileri söz konusudur. Hava kirliliği ve içerdiği zararlı madde oranlarının artması, bölgede yaşayan canlıları da olumsuz etkilemektedir. Bu etkiler sonucunda canlılar arasında da önemli sağlık sorunları (kanser vb. gibi) ortaya çıkacaktır. Tüm bu sağlık sorunlarının yanında, patlamalar nedeniyle olumsuz fiziksel etkiler de söz konusudur. Doğada her şey ve her durum birbiriyle bağlantılı bir uyum içerisindedir. Bir ormanda bir kurt (Kurt= Canis lupus) ulurken diğer memeliler susarlar, bir şahin (Şahin= Buteo buteo) veya bir kartal (Kartal= Circaetus gallicus) uçup çığlıklar atmaya başlayınca ormanı bir sessizlik kaplar. Böylelikle doğal ormanlarda ortalama gürültü 20-30 dB seviyesindedir. Oysa bir havai fişek patladığında ortalama 120-170 dB gürültü oluşmaktadır (Echo Bruit, 1985). Bu en gürültülü doğal ekosistemler için bile oldukça yüksek bir değerdir. Özellikle göçmen kuşlar bu aktivitelerden belirgin bir şekilde etkilenmektedir. Göçmen kuşların büyük çoğunluğu göç hareketini gece gerçekleştirmektedirler. Gerek kışlayacakları alanlara yaptıkları sonbahar göç ve gerek üreme bölgelerine yaptıkları ilkbahar göç hareketinde rotalarını yıldızlardan, aydan ve yerin manyetik alanından yararlanarak bulmaktadırlar (Berthold 2000). Aynı zamanda bu uzun ve meşakkatli yolculuk esnasında çok büyük stres altında olurlar. Bu yolculuğun uzun mesafeler arasında gerçekleşmesinden dolayı da büyük miktarlarda enerjiye gereksinimleri vardır. Dolayısıyla ihtiyaçlarını karşılamak ve dinlenmek amacıyla konaklama alanlarında mola verirler (Berthold 2000, Bairlein 2003, Bairlein 2004). Havai fişek aktiviteleri ile meydana gelen patlamalar ve farklı ışıklar bu alanlardan geçen kuşları önemli oranda şaşırtmaktadır. Patlamalarda açığa çıkan yüksek ses, davranış değişiklikleri meydana getirerek rotalarından sapmalarına neden olabilir. Yine patlamalarda açığa çıkan olağandışı ışıklar da benzer şekillerde rota değişikliklerine neden olabilir. Bu değişiklikler, kışlama alanlarına ya da üreme alanlarına ulaşmalarını engelleyecektir. Ayrıca, stresli göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal olaylar hayvanlara aşırı stres yükleyecektir. Metabolik aktivitelerin çok yüksek olduğu göç hareketi esnasında karşılaştıkları bu anormal streslenme ani ölümlere neden olabilir. Diğer yandan patlamalarda açığa çıkan farklı ve şiddetli ışıklar geçici görme kaybına ya da ani yön değişikliklerine de neden olacaktır. Bundan dolayı da karşılarına çıkacak engelleri (yüksek binalar, elektrik direkleri vb. gibi) göremeyeceklerinden çarpmalara ve ölümlere neden olabilir. Bununla birlikte, üreyen türler de bu aktivitelerden benzer şekilde etkilenecektir. Üreme; eş seçimi, kur davranışları, yuva yapımı, yumurtlama, kuluçkaya yatma, yavru çıkışları, yavru beslenmesi, yavru uçuşları olayları dizinidir ve uzun bir süreçte gerçekleşmektedir. Her bir aşaması aşırı enerji gerektiren ve stres içerisinde gerçekleşen davranışlardır. Bu süreçte karşılaşacakları aşırı gürültülü patlamalar ve olağandışı ışıklar üreme başarısını düşürebilir. Üreme başarısının düşmesi, populasyonun azalmasına neden olabilir ve belirli süre sonra ise populasyonu tehdit altına sokabilir, hatta tamamen ortadan kaldırabilir. Diğer taraftan böcekler ile biyolojik mücadele ve tohumların yayılmasında önemli rolleri bulunan yarasaların (Familia: Vespertilionidae) yaşam tarzı da bu gürültülerden büyük oranda etkilenmektedir. Yarasalar bizlerden ve birçok memeliden daha hassas olan kulaklarıyla 10-250.000 hertz arasındaki sesleri çok rahat duyabilmektedirler (insan 20 ilâ 20.000 hertz arasındaki sesleri işitebilmektedir). Ancak bu durum onların yüksek dB' deki gürültülere karşı daha hassas olmalarına neden olmaktadır. Onlar da diğer hassas türler gibi bu durumdan olumsuz etkilenmektedirler (Bornschein, 1961). Çoğunlukla yüksek gürültü seviyesi nedeniyle birkaç kez uzaklaştıkları ortama bir daha çok uzun süreler sonra döndükleri ya da hiç dönmedikleri saptanmıştır. Yine yüksek gürültülü ortamlarda yavru gelişimlerinin olumsuz etkilendiği bilinen bir gerçektir. Maalesef, yavru gelişimi olumsuz etkilenen populasyonların devamlılığı tehlikeye düşmektedir. Ayrıca ülkemizin güney sahilleri iki tür deniz kaplumbağası (Chelonia mydas ve Caretta caretta, Familya: Cheloniidae) tarafından üreme alanı olarak kullanılmaktadır (Kaska 1993, Öz ve Erdoğan 2001, Erdoğan vd. 2001, Öz vd. 2004). Sadece üremek amacıyla karaya çıkan bu canlılar için çevresel etkiler üreme başarısı açısından önemli bir faktör oluşturmaktadır. Yuva yapmak amacıyla kumsala çıkan ergin dişiler (yuvalama süreci mayıs – temmuz ayları arasındadır) ve yumurtadan çıkan yavrular (yavru çıkış süresi: temmuz – eylül ayları arasındadır) iyi korunan kumsallarda bile uzaktan gelen bir ışık faktöründen ve sesten etkilenmektedirler. Diğer faktörlerle birlikte (eğlence tesislerinin gürültü ve ışıkları, insanların kumsal yakınında meydana getirdiği gürültü ve ateş yakma gibi faaliyetleri) bu canlıların stres altına girmesine, erginlerin yuva yapmadan direk denize geri dönmesine veya yönlerini şaşırarak kumsalın dışına çıkmalarına, predatör hayvanlara karşı savunmasız bir durumda kalmalarına ve hatta ölmelerine neden olurken, yumurtadan çıkan yavruların yönlerini şaşırarak denize ulaşamadan ölmelerine neden olabilmektedir (Özkan Karaardıç, 2007). Havai fişeklerin etkisiyle meydana gelen gürültü ve ışıklar da bu iki tür üzerinde oluşan bu etkileri daha da arttırmaktadır. Biri nesli tehlike altında (Chelonia mydas) ve diğeri nesli tehdit altında (Caretta caretta) olan bu iki türün (IUCN 1988) ülkemiz sahillerinde güvenli bir şekilde üremelerini sağlamamız gerekmektedir. Bu doğrultuda sadece eğlence amaçlı gerçekleştirilen havai fişek gösterilerinin üreme sezonu süresince yasaklanması söz konusu iki türün üreme başarısını oldukça olumlu yönde etkileyecektir. Havai fişek patlamalarıyla ortaya çıkan gürültünün yanında, en önemli yan etkilerinden biri de gecenin anlamlı karanlığını aniden bozan yüksek ışık demetleridir. Canlılığın gelişimi süresince belirli bir periyotta ışıklı ve karanlık zamanlar birbirini izlemiş ve dolayısıyla yaşam buna adapte olmuştur. Bir çok tür yüksek ışık şiddetinden önemli oranda etkilenmektedir. Canlıların çoğunun beslenme, üreme ve yaşam döngüsü, kısaca hayatı, fotoperyota (ışık periyodu) bağlıdır ve bu durum dengesi değiştirilemeyecek kadar hassastır. Şöyle ki; Levrek (Perca sp.), Kefal (Mugil sp.) gibi balıkların larvaları ışık görmemeleri gereken dönemde yoğun ışığa maruz kalırlarsa strese girerler (Chech and Moyle, 1982). Yüksek ışık, balık yavrularında gelişim bozukluklarından ölümlere kadar varan bulguların en önemli nedenleri arasındadır (Nikolsky, 1963). Manavgat, göçmen kuşlar açısından önemli bir dinlenme ve beslenme alanıdır. Manavgat ırmağı, Titreyengöl ve farklı habitatların var oluşu, canlı çeşitliliğini Manavgat ve çevresinde arttırmaktadır. Manavgat/Titreyengöl Kuş Halkalama çalışması verilerine göre; 121 farklı kuş türü halkalanmış, gerek halkalama gerek yapılan gözlemlerle 197 kuş türü Manavgat ve çevresinde tespit edilmiştir (Erdoğan vd., 2007, Karaardıç vd., 2007). Göç sırasında, sonbahar göçünde Akdeniz öncesi ve ilkbahar göçünde Akdeniz sonrası önemli dinlenme ve beslenme alanı olması alanın önemini ortaya koymaktadır (Karaardıç vd., 2005, Karaardıç vd., 2007). Bu türlerin büyük çoğunluğu bölgede üremektedir. Bu farklı habitat zenginliği, kuşlarla beraber diğer canlı türlerin de zengin olmasını sağlar. Bölgede pek çok memeli, sürüngen, amfibi ve balık türlerinin varlığı tespit edilmiş, aynı zamanda pek çok omurgasız türünün de yaşadığı belirtilmiştir. Her geçen gün festivallerde, kutlamalarda, düğünlerde vb. törenlerde artan havai fişek gösterileri hem insan ve hayvan sağlığını hem hayvan davranışlarını hem de hava kirliliğini olumsuz etkilemektedir. Bu nedenlerle, havai fişek kutlamalarının yıl boyu ya da göç ve üreme dönemleri süresince (Şubat-Kasım) yasaklanması bu sorunları büyük oranda azaltacaktır. Kaldı ki "Gürültü yaparak ÇEVRENİN HUZUR VE SÜKUNUNU bozanlar konusunda 31 Mart 2005 tarih ve 25772 Mükerrer Resmi Gazetede yayınlanan 5326 No'lu Kabahatler Kanunu'nun 36. maddesinde belirtilmiş olup, kabahatin işlendiği yerin kolluk kuvveti (polis, jandarma) veya belediye zabıtasına bildirilmelidir" denilmektedir. Çevre sorunlarının arttığı, küresel iklim değişikliklerinin gözlendiği son yıllarda, havai fişek gibi günlük yaşamda kullanılması zorunlu olmayan sadece eğlence amacı içeren faaliyetlerin yasaklanması insan günlük aktivitelerini etkilemeyecektir. Bununla beraber, bu faaliyetlerin yapılmaması doğal dengenin bozulmaması için bir katkı olacaktır. Kaynaklar 1) Attri, A.K., Kumar, U., Jain, V.K., 2001. Microclimate: formation of ozone by fireworks. Nature 411 (6841), 1015. 2) Bairlein F., 2003: The study of bird migrations- some future perspectives. Bird study, 50, 243-253. 3) Bairlein F., 2004: Vogelmonitoring in deutschland: Appell für ein integriertes monitoring als grundlage für einen noch effektiveren Arten- und Naturschutz. Beitraege zur Jagd- und Wildforschung, Bd. 29, 367-374. 4) Berthold P. 2000: Vogelzug, eine aktuelle gesamtübersicht. Die Deutche Bibliothek, pp 280. 5) Bornschein, H. 1961; Vision in echolocating bats. Original cited by J. EKLÖF PhD Thesis University of Göteborg Univ. Göteborg, Sweden. 6) Bull, M.J., Agran, P., Gardner, H.G., Laraque, D., Pollack, S.H., Smith, G.A., Spivak, H.R., Tenenbein, M., Brenner, R.A., Bryn, S., Neverman, C., Schieber, R.A., Stanwick, R., Tinsworth, D., Garcia, V., Tanz, R., Newland, H., 2001. American Academy of Pediatrics. Committee on injury and poison prevention. Fireworks-related injuries to children. Pediatrics 108, 190-191. 7) Chech, J.J. Jr. and P.B. Moyle. 1982; Fishes: An Introduction to Ichthyology. Prentice-Hall Inc., Englewood Cliffs, N.J. 8) Echo Bruit, 1985; La gazette du C.I.D.B., 4 rue Beffroy 92200 Neuilly-sur-Seine, Fransa. 9) Erdogan, A., Öz, M., Kaska, Y., Dusen, S., Aslan, A., Yavuz, M., Tunc, M. R., Ve Sert, H. 2001. Marine Turtles Nesting at Patara, Turkey, in 2000. Zoology in the Middle East. 24; 31-34. 10) Erdoğan, A., Karaardıç, H., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: Results of bird banding in spring since 2002 at Titreyengöl, Manavgat Turkey. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 88. 11) IUCN 1988. IUCN on sea turtle conservation. Amphibia- Reptilia, 9; 325-327. 12) Karaardıç, H., Erdoğan, A. and Yöntem, O., 2005: Forests land will cut down to build up golf area. 13th international symposium on environmental pollution and its impact on life in the mediterranean region. Book of abstract, pp 256. 13) Karaardıç, H., Erdoğan, A., Vohwinkel, R., Prünte, W., Özkan Karaardıç, L., 2007: New records for west Turkey from Titreyengöl/Manavgat (Turkey) ringing study. 2nd international eurasian ornithology congress, abstract book, pp 76. 14) Kaska, Y., 1993. Investigation of Caretta caretta population in Patara and Kizilot, M. Sc. Thesis. Dokuz Eylul University, 28p, Izmir. 15) Mclain C. H., 1980: Pyrotechnics from the viewpoint of solid state chemistry. The Franklin institute press, pp 155-157. 16) Moreno T., Querol X., Alastuey A., Minguillion M. C., Pey J., Rodriguez S., Miro J. V., Felis C., Gibbons W., 2007: Recreational atmospheric pollution episodes: inhalable metalliferous particles from firework displays. Atmospheric environment, 41, 913-922. 17) Nikolsky, G.V. 1963. The Ecology of Fishes. Academic Press, London. 18) Öz, M. ve Erdoğan, A. 2001. Patara Özel Çevre Koruma Bölgesinde Deniz Kaplumbağaları Populasyonlarının Araştırılması. Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Biyoloji Bölümü ve Akdeniz Üniversitesi Biyolojik Çeşitlilik Araştırma, Geliştirme ve Uygulama Merkezi (AK-BİYOM), 56s, Antalya. 19) Öz, M., Erdoğan, A., Kaska, Y., Düşen, S., Aslan, A., Sert, H., Yavuz, M., Tunç, M.R., 2004. Nest Temperatures and Sex Ratio Estimates of Loggerhead Turtles at Patara Beach an the Southwestren Coast of Turkey. Canadian Journal of Zoology, 82: 94-101. 20) Özkan Karaardıç, L., 2007. Olympos-Çıralı Kumsalı'ndaki Caretta caretta (Linneaus,1758) (Chelonia: Cheloniidae) yuvalarında sıcaklığa bağlı yavru eşey oranının belirlenmesi. Yüksek Lisans Tezi. Akdeniz Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, 65s, Antalya. 21) Ravindra, K., Mittal, A.K., Grieken, R.V., 2001. Health risk assessment of urban suspended particulate matter with special reference to polycyclic aromatic hydrocarbons: A review. Reviews on environmental health 16 (3) 169-189. 22) Wang Y., Zhuang G., Xu C., An Z., 2007 : The air pollution caused by the burning of fireworks during the lantern festival in Beijing. Atmospheric environment, 41, 417-431. Hazırlayanlar: *Prof. Dr. Ali ERDOĞAN, Araş. Gör. Hakan KARAARDIÇ, Araş. Gör. Mustafa YAVUZ, Araş. Gör. Leyla ÖZKAN KARAARDIÇ *Akdeniz Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Biyoloji Bölümü 07058 Antalya aerdogan@akdeniz.edu.tr www.ttkder.org.tr

http://www.biyologlar.com/havai-fisek-gosterilerinin-fauna-elemanlari-uzerine-etkisi

SODYUM ( Na) TESTİ

Örnek Türü: Serum. Alternatif Materyal: Plazma ve idrar. Metod: Otomatik Analizör Normal Değerler: 137-145 mmol/L. Genel Bilgiler: Total vücud sodyumu yaklaşık 75 mmol/kg'dır. Günlük ortalama sodyum alınımı 50-3000 mmol'dür. Sodyum vücuddan ter, dışkı, ve idrarla atılır. Normalde sadece idrarla atılan miktar önemli olmaktadır. Glomerüllerden filtre olan 15-20 mmol/dakikadan sadece %2'si idrarla çıkmaktadır. Sodyumun çoğunluğu pasif olarak Henle kulpunun assendan kısmından enerji gerektiren aktif transport mekanizması ile reabsorbe olur. Böbrekler idrardan sodyum kaybını birkaç mmol/gün düzeyine kadar düşürebilirler. Beraberindeki anyonlar ile birlikte plazmada ozmotik olarak aktif bileşiği oluşturur. Sodyum düzeyinde artmaya yol açan bazı patolojiler: 1. Aşırı tuzlu verilmesi: Serum fizyolojik, küçük çocuklarda hipernatremi yapabilir. Diabetik ketoasidozlu olgularda normal renal fonksiyon oluşana kadar, serum fizyolojik verilmesi sırasında hipernatremi gelişebilir. 2. Dehidratasyon: Su alımının çok azaldığı hallerde ya da aşırı terleme hallerinde yeterli su alınmazsa, yaklaşık 36-48 saat içinde (küçük çocuklarda 24-36 saat içinde) plazma sodyumu artar. 3. Hiperadrenokortisizm ile hiperaldosteronizm 4. Diabetes insipidus: Hafif ya da orta derecede hipernatremi gelişebilir. a) Hipotalamus ya da pituiter bezin neoplazik ya da enfiltratif hastalıkları. Hipopituitarizmde hiponatremiye eğilim oluşur. Özelikle meme kanserinde hipotalamusa metastaz eğilimi vrdır. b) Hipotalamusa cerrahi müdahele c) Şiddetli kafa travmaları. d) Vasküler lezyonlar. e) İdiopatik diabetes insipidus. 5. Diabetes Mellitus 6. Diüretikler Sodyum düzeyinde azalmaya yol açan bazı patolojiler: A. RENAL 1. Adrenal Yetmezlik. 2. Diüretiklerin aşırı kullanımı. 3. Tuz kaybeden nefritler. a) Kronik böbrek yetmezliği b) Polikistik böbrek hastalığı c) Renal tübüler asidoz d) Medüller kistik hastalık e) Kronik piyelonefrit 4) Bebeklerde ve çocuklarda renal tuz kaybı a) Böbrek hastalığı b) 21-hidroksilaz eksikliği ile konjenital adrenal hiperplazi c) 20-22 desmolaz eksikliği ile konjenital adrenal hiperplazi d) 3-beta-ol dehidrojenaz eksikliği ile konjenital adrenal hiperplazi e) İzole hipoaldosteronizm f) Pseudohypo-aldosteronizm B. BÖBREK DIŞI HASTALIKLAR 1. Aşırı terlemede, yeterli su alımının olduğu halde yeterli tuz alımının olmadığı durumlarda. 2. Gastrointestinal kayıp: a) İshal b Kusma ve sürekli yapılan mide sapirasyonu c) İnce barsak aspirasyonu ya da fistülü. d) Diyete, tuz tutan resin maddesini eklenmesi ya da düşük sodyum klorürlü diyet. 3. Potasyum eksikliği 4. Uygunsuz ADH sendromu

http://www.biyologlar.com/sodyum-na-testi

Biyomühendislikte alan ayrımı

Biyomühendislikte alan ayrımı

Biyomühendislik sıradan bir bilimsel çalışma alanı değildir. Biyomühendislikten çözüm bekleyen bir sorun, en az iki farklı bilimsel alanın farklı konularının en doğru şekilde birleştirilmesiyle çözülür. Madem biyomühendislik farklı farklı konularda çalışabilir ve bunu yaparken farklı farklı bilim dallarını kullanır, o zaman bir biyomühendis sadece tek konu çalışabilir mi? Aslında cevap inovasyon yazımızda gizli. Bu zamanda hiç bir bilim dalında uzmanlaşan bir kişi, sadece bir konuya hatta bir bilim dalına sadık kalarak “innovatif” olamaz. Ancak hiçbir yenilik içermeyen yada deneysel çoklama yöntemiyle bir konuyu farklı şekillerde ele alarak sadece test ve sonuçların farklı olduğu, birbirine çok benzeyen makaleler çıkarmak yoluyla başarı elde edilebilir. Buna başarı diyorum çünkü az da olsa bu çalışmalara da ihtiyaç vardır. Buna karşılık bazı temel bilim dalları asla değerini kaybetmeyen temel-gerekli konulara sahiptir. Burada bilim adamlarına düşen görev yeni bir keşif değil yeni teknolojiler geliştirerek eski keşiflerin daha hızlı kullanılmasını sağlamaktır. Mikroskop 400 yıldır vardır, ancak cep telefonuna girecek kadar küçük bir mikroskop henüz yok.Bir biyomühendis, biyomühendis olmanın hakkını tam vermek istiyorsa konusuyla yalnız başına kalmaktan mümkün olduğu kadar uzaklaşmalıdır. Diğer bilim dalları veya diğer konulardaki ortaklıkları fark etmelidir. Maalesef biyomühendisliğin biyoloji mühendisliğine dönüştürüldüğünü görüyoruz, daha da kötüsü biyoproses mühendisliğine. Bu durumda biyomühendislik tek bir uygulamadan ibaret kalmaktadır ve çalışma alanı %10’a inmektedir. Bahsettiğim durum dünyada önde gelen üniversitelerde de mevcuttur. Bazı üniversiteler biyomühendisliğin konularını ayrı ayrı bölümler olarak açmışlardır. Biyoproses, biyomalzeme, biyomedikal, biyoinformatik, genetik mühendisliği, biyoenerji ayrılmıştır. Bu ayrımlar kişinin bir konuda daha uzman olmasını sağlıyor gibi gözükse de aslında biyomühendisliğin tanımına zıt olarak biyo-x mühendisliği konumuna düşmesine neden olmaktadır. Bu da birbirine çok yakın olan bu alanların birbirinden uzak gibi algılanmasına neden olur. Gelecekte bu bölümler lisans bölümü olarak kalacak, biyomühendislik sadece yüksek lisans olacak belki de. Bu çok daha mantıklı olur. Yoksa biyomühendislik adı altında lisans eğitimi verirken adayları tek bir alanda sıkıştırmak büyük bir hata olur. Diğer bir sorun da aynı kurumda birbirine çok yakın bölümlerin var olmasıdır. Mesela aynı üniversitede hem biyomühendislik hem de biyomedikal mühendisliği olması iki tarafı da zor duruma düşürebilir. Biyomühendislik adı verilmiş bir program, biyomühendisliğin tüm konularını kapsamalıdır. Yoksa hal böyleyken alt kümeyle ana kümeyi bir tutmak hiç mantıklı olmaz.Konumuz biyomühendislikte alan ayrımı olunca sadece “biyomühendisliğin özlük haklarından” bahsetmiş olmayalım. Her biyomühendislik lisans öğrencisi biyomühendislikte konuların nasıl ayrıldığını fark edecektir. Çok fazla detaya inmek istemiyorum. Aşı geliştirmek istiyorsanız elbetteki moleküler biyoloji konularına ağırlık vereceksiniz. Eğer aşının kendini değil de vücuda dağılımını yada bunun takibini yada otomatikleştirilmesini yada non-invasif olarak taşınabilmesini istiyorsanız o zaman akışkanlar mekaniği, biyotranstport, CFD modelleme belki elektronik, optik hatta akustik, polimer ve tıp çalışacaksınız. Buradan önemli iki sonuç çıkarmanızı istiyorum, bir: aşının kendini geliştirmek aslında moleküler biyolojinin ta kendisidir yani sürecin biyomühendislik olması için bir farklılığa ihtiyaç vardır, iki: biyomühendislik çözüm odaklı bir alan olduğu için her an başka bir bilim dalınının bir konusunu kullanıp ortak ve bölümler (disiplinler, alanlar, branşlar, bilimler) arası bir çalışma ile sonuca varmanız gerekebilir. Biyomühendisten asıl istenen birincisi değil ikincisi olmalıdır. Bir moleküler biyoloğun ilgilenmeyeceği şey moleküler biyoloji olmayan konulardır ama biyomühendisin ilgilenmeyeceği bir şey yoktur. Sorunu görmek, çözüme gitmek, moleküler biyoloğun elindeki tecrübe ve bilgiyi en iyi şekilde kullanmak; çoğu zaman biyomühendisin görevidir. Buradan çıkarılacak sonuç biyomühendisin sürekli araştırma halinde olması gerekliliğidir, öyle ki sorunları yakalamak için bile araştırma yapması gerekir. Bu paragrafı bitirirken şunu belirtmeden geçmemeliyim. Bir biyomühendis moleküler biyoloji gibi tek bir alanda özelleşmek isteyebilir bu onun hakkıdır tabi ki ancak mikropipet kullanmayı bilmek mühendis olmaya yetmez. Diğer yandan aşı geliştirmek çok uzun araştırmalar içeren, çok sabır gerektiren bir süreç, bildiğimiz gibi rutin bazı işlemlerin belki bir düzene göre tekrar edilmesini gerektirmekte. Bazı insanlar bu şekilde çalışmayı sevebilirler. Zaten yazımızın girişinde de belirttiğimiz gibi biyomühendislik lisans eğitimi bir üst sekmeye geçiş için yol gösterici olma görevini yerine getirebilir. Mezunlar çalışmalarına devam ederlerken isterlerse daha maceracı isterlerse de daha kararlı bir düzlemde gidebilirler. Sonuç olarak her ne kadar mühendisliğin ruhu maceracı olmayı gerektirir desek bile eğitimini tamamlamış kişiler için böyle bir devam zorunluluğu yoktur.http://biyokure.org

http://www.biyologlar.com/biyomuhendislikte-alan-ayrimi

10 yıl içerisinde sentetik insan genomu yapılması planlanıyor

10 yıl içerisinde sentetik insan genomu yapılması planlanıyor

Uluslararası bir grup bilim insanı, 10 yıl içerisinde sentetik insan genomu yapma planlarını duyurdu. Bu, insan yaşamı için yepyeni bir DNA kodu yazacakları anlamına geliyor.

http://www.biyologlar.com/10-yil-icerisinde-sentetik-insan-genomu-yapilmasi-planlaniyor

Kendisini taşımayan hücreleri öldüren 'bencil' genler keşfedildi

Kendisini taşımayan hücreleri öldüren 'bencil' genler keşfedildi

Topluluk içinde kendi kopya-sayılarını artıracak mekanizmalara evrilerek kendisine “rakip” gen-tiplerini (alelleri) içeren hücreleri öldüren 25 adet bencil gen keşfedildi.

http://www.biyologlar.com/kendisini-tasimayan-hucreleri-olduren-bencil-genler-kesfedildi

Küresel Isınma Rüzgar Enerjisinin Verimini <b class=red>Düşürebilir</b>

Küresel Isınma Rüzgar Enerjisinin Verimini Düşürebilir

Nature Geoscience dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmada, gelecekteki iklim değişikliğinin kuzey yarım küredeki rüzgar kaynaklarının azalmasına neden olabileceği öne sürülüyor.

http://www.biyologlar.com/kuresel-isinma-ruzgar-enerjisinin-verimini-dusurebilir

 Su kirliliğine karşı savaşabilecek bir yosun türü keşfedildi

Su kirliliğine karşı savaşabilecek bir yosun türü keşfedildi

Araştırmacılar, ağır metallerin kirli su kaynaklarından temizlene bilmesi için su kaynaklarındaki kurşun kirliliğine karşı savaşabilecek bir yosun türü keşfettiler. Creative Commons

http://www.biyologlar.com/su-kirliligine-karsi-savasabilecek-bir-yosun-turu-kesfedildi

Bitki Nörobiyolojisi?

Bitki Nörobiyolojisi?

Herhangi bir varlığın “canlı” olarak kabul görmesi için çevreden bağımsız birtakım belirgin özelliklerinin olması gerekir.

http://www.biyologlar.com/bitki-norobiyolojisi

Uzayda Bilinmeyen Mikroorganizmaları İlk kez Astronotlar Belirledi

Uzayda Bilinmeyen Mikroorganizmaları İlk kez Astronotlar Belirledi

Dolaşırken orada mikrop bulacaksınız. Bu sadece hayatın bir gerçeğidir. Dokunduğumuz her şeyi kirletiyoruz.

http://www.biyologlar.com/uzayda-bilinmeyen-mikroorganizmalari-ilk-kez-astronotlar-belirledi

 
3WTURK CMS v6.03WTURK CMS v6.0